Herkes için Adalet / And Justice for All

Herkes için Adalet  / Av. İhsan Berkhan 

“…Ve Herkes için Adalet” ya da özgün adıyla “…And Justice for All”, Norman Jewison’ın yönettiği 1979 yapımı filmdir. Başrollerinde Al Pacino, Jack Warden, John Forsythe ve Lee Strasberg’ın oynadığı film bir mahkeme, dava filmidir. Jeffrey Tambor, Christine Lahti, Craig T. Nelson ve Thomas G. Waites filmde destekleyici rollerde görünürler. Oscar adayı senaryo, Valerie Curtin ve Barry Levinson tarafından yazılmıştır. ”(Wikipedia)

Herkes savunma hakkına sahiptir. Avukat, bir kişinin savunmasını yapmaya zorlanabilir mi? Avukat, suçlu olduğunu bildiği birisinin yani müvekkilinin savunmasını üstlendiğinde savunmasını en etkili şekilde ve sonuna kadar yapmalı mıdır? Avukat müvekkiline ve davaya inancını kaybettiğinde hiçbir şey olmamış gibi susmalı ve davada müvekkilini savunmayı sürdürmeli midir ya da vekaletten ve davadan çekilmeli midir? Müvekkilinin lehine olan delilleri öne çıkarmak aleyhe olanlara gözünü kapatmalı mıdır? Herkes için adalet mi yoksa ne olursa olsun davayı kazanmak mı? Yaman sorular, haliyle cevapları da aynı olmayabilir. Ancak şu bir gerçek ki, savunma hakkı kutsaldır. İyi bir iddianame, iyi bir savunma ve iyi bir yargılama ile sac ayağı sağlam zemine oturan iyi bir adaletin ortaya çıkması için şarttır. Herkes için adalet ancak yasa önünde yargı önünde herkesin eşit haklara sahip olmasıyla mümkündür. Salt savunmanın güçlü olması da yetmez. Yasalar da adil olmalı, yasalara uyma ve uygulama iradesi de. Güçlünün adaleti değil adaletin gücü hissedilmelidir.

Yargının sorunları da hâkim ve savcılar için adliyelerde ayrı asansör, ayrı yemekhane ayrı otopark, kırmızı halılarla değil sav savunma yargı süjelerinin aralarındaki eşitlik anlayışına sahip olmakla başlar, iletişim ve diyalogla gelişir ve böylece adalet salt sarayların tabelalarında yazılı olmaktan kurtulur ve vicdanlara tutunur.

Güzel, izlenmesi, sorgulanması, üzerinde düşünülmesi gereken bir film. Al Pacino’nun oyunculuğu için dahi olsa izlenir.  Instagram’da yapmış olduğum bu yorumu hukukçuluğuna güvendiğim bir değerli meslektaşım oldukça beğenmiş. Bunun üzerine yorumu yazıya çevirmeye ve filmi bir kez daha izlemeye karar verdim.

Çocukların ağzından “Herkes için adalet, özgürlük ve tek bir millet olmayı sağlayan cumhuriyeti temsil eden Amerika Birleşik Devletleri bayrağına sadakatle bağlı kalacağıma Tanrı’nın huzurunda yemin ederim” sözleri ile başlıyor film. 1982 TC Anayasası’nın değiştirilemez 3.maddesine göre “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir. Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır. Milli marşı “İstiklal Marşı”dır. Başkenti Ankara’dır.” Farklı eyaletlerden, farklı ırklardan, farklı dillerden oluşan ABD, devasa bir coğrafya üzerinde “tek bir millet olmayı sağlayan cumhuriyet” . Özgürlük anıtı bulunan bu birleşik ülke, başka hiçbir ülkeye kendi özgürlüğünü yaşama hakkı tanımıyor, bunu da kendisine mutlak hak görüyor. Ancak, konumuz siyasal bir analiz değil, bu nedenle, bu saptamayla yetinelim. Ancak şu unutulmamalı ki, özgürlük söylemi ne kadar güzel olursa olsun, uygulandığı kadar değerlidir.

Avukatlık yeminimiz “Hukuka, ahlaka, mesleğin onuruna ve kurallarına uygun davranacağıma namusum ve vicdanım üzerine andiçerim.” şeklindedir. Kısaca ister ABD’de ister Türkiye’de olsun, kutsal sayılan değerlere bağlılık gösterilmesi isteniyor ve bu istek de bir yemin ritüeli ile kişinin vicdanına, aklına ve insafına yerleştiriliyor. Sorun şu ki, bu yemin ne kadar ciddiye alınıyor?

Filmin 1979 yapımı olduğunu göz önüne aldığımızda, adliye girişindeki “Bu binaya girenler, üzerinde taşıdıklarından dolayı soruşturulabilirler” uyarısı demek ki o dönem için yeterli oluyormuş. Ülkemizde ve şimdi ise herkes üzerindeki metal aksamlı her şeyi x-ray cihazlarından geçirmek zorunda. Avukatlar şimdilik anahtarlık, kemer vs. çıkarmıyorlar, kimlik göstererek ya da cihaza okutarak x-ray’den geçerek adliyeye girebiliyorlar. Güvenlik ihtiyacı bunu gerektiriyor ancak, güvenlik ise uçaklarda olduğu gibi herkes için güvenlik olmalı, hâkim ya da savcı hiç kimse bu güvenlik taramasından ayrık olmamalı. Güvenlik, ancak eşit uygulandığında güvenlik olur, öyle değil mi?

Duruşma salonuna girerken duruşma kurallarına uyulması, çiklet çiğnenmemesi ve bir şey okunmaması isteniyor filmde. Bizde şu an daha çok cep telefonlarının kapatılması gerektiğine ilişkin duvara yapıştırılan A4 çıktılarına rastlıyoruz. Koridorda bile sessiz olunması isteniyor; aksi halde hâkim mübaşir vasıtasıyla yüksek sesle konuşanları uyarabiliyor. Düzen önemlidir, adaletin ortaya çıkması için mahkemenin ve duruşmanın düzenini hâkim sağlamalıdır ve herkes bu usule saygı göstermelidir, öyle değil mi?

Hukuk sistemlerini Kıta Avrupası Hukuku, Dinsel Hukuk ve Anglo-Sakson Hukuku olmak üzere üç ana kategoriye ayırabiliriz; yine de ülkelerin de iç hukuk sistemi birbirinden farklılık arz eder. Hatta Anglo-Sakson Hukuk Sistemi içinde yer alan ABD’de eyaletler arasında bile yasalar ve uygulama farklılık göstermektedir. Ancak şunu da biliyoruz ki, etik gibi adalet de tekdir ve evrenseldir. Konfüçyüs’ün de dediği gibi “Adalet kutup yıldızı gibi yerinde durur ve geri kalan her şey onun etrafında döner!”, diğer bir ifade ile dönmelidir, değil mi?

Avukat Arthur, müvekkili lehine delilleri değerlendirmediği için Hâkim Fleming’e yumruk atıyor, hapse giriyor. Hapisten çıkışta arkadaşları “üstünü değiştir, kokuyorsun, bu şekilde mahkemeye gitmen hâkime saygısızlık olur” diyor. “Etik Komitesi herkesi izliyor, iki avukat bu sebeple Baro’dan atıldı” diyor. Bir avukat arkadaşı “yargıçları tehdit etmemelisin” diye öğüt veriyor. Yani hâkime ses çıkarmamak, güzel giyinmek avukatlık mesleğinin bir gereği olarak kanıksanmış durumda. Ülkemizde de “Avukatlar ve avukat stajyerleri, mesleğe yaraşır bir kılık ve kıyafetle mahkemelerde görev yaparlar.” (TBB Meslek Kuralları m.20). “Avukatlar, duruşmalara, Türkiye Barolar Birliği’nce şekli saptanmış cübbe ile çıkarlar.” (1136 s.Av.K.m.49; TBB Meslek Kuralları m.20). “Mesleğe yakışır” çok geniş bir kavram ama anlaşılmaz değil. Örneğin, kot pantolon, altına spor ayakkabı, üstüne kaban, düzeltilmemiş saç sakal birbirine karışmış, vestiyere bırakılmamış kaban üstüne cübbe…yakışıyor mu sizce?  ABD’de geçen filmde avukat ve savcının cübbe giymediği ancak hâkimin giydiği görülüyor. Ülkemizde ise savcı da hâkim de avukat da duruşmada cübbe giymekle yükümlü. Ülkemizde avukatın mesleğe yakışır kıyafet giymesi ve duruşmada cübbe giymesi yargıca değil mahkemeye ve mesleğine saygının bir gereğidir.  Avukat Arthur’un “Hâkim Fleming keyfi karar veriyor” şeklindeki serzenişi kimsenin umurunda olmuyor.

Müvekkilinin umurunda değil, avukatı nerede idi, hapiste mi, çıktı mı, bir şeye ihtiyacı var mı? Ama kendisinin her ihtiyacı olduğunda avukatını yanında istiyor. Trafik kazası yapan müvekkili “ben senin ilk müvekkilindim, biliyorsun, bu sürücüye idam cezası verdirt” diyor. Avukat Arthur, trafik kazasına karışan diğer sürücüye “iyi görünmüyorsun, seni hastaneye götüreyim” diyor. “Bir avukat müvekkilinin çıkarlarını korumalı ama diğer tarafın da hukukunu gözetmelidir” anlayışının güzel bir örneği.

Yargıç Rayford ilginç bir yargıç tiplemesi. Yargı sistemindeki adaletsizlikleri görüp de görmekten kaçan bu haliyle mutlu olacağını düşünen, ancak bunu da başaramayan, yalnızlıktan kurtulamayan sevimli biri.  Av. Arthur’u davet ettiği helikopter yolculuğu hayatını pamuk ipliğine bağladığını gösteriyor aslında. Duruşma salonunda sükûneti sağlayabilmek için havaya ateş eden, kahvaltısını yüksekçe binanın pencere kenarına ayaklarını uzatarak yapan biri. “Hayatın anlamı yok” diyor. Silahını gösterip “ kanun farklı, nizam farklı” diyebiliyor. İntihar eğilimli bir yargıç olduğunu Av. Arthur biliyor. Kısaca, avukatları kontrol altında tutmak için ve Baro’dan uzaklaştırmak için harekete geçen bir Etik Kurulu var; ancak yargıç ve savcılar için harekete geçen bir kurul yok. Ülkemizde de kimi dönemlerde bağımsız karar verme onurundan taviz vermeyen yargıçların görev yerlerinin değiştirildiği uygulamalara tanık olunmuştur. Sistem, kendisini sorgulayanları cezalandırır, ama sorgulanmayan sistemi hiç kimse düzeltemez.

Siyahi ve peruklu bir travesti mahkûmun peruğunun çıkarılmasına karşı hassas olan Av. Arthur dışında ne hâkim ne polis ne gardiyan kimse bu hassasiyeti göstermiyor. Siyahi mahkum suçlu olmadığını biliyor ama suçlu olmadığının kanıtlanmasının kolay olmadığını da,.. Av. Arthur, müvekkiline “bana gerçeği söyle ya da başka bir avukat bul” diyor. Müvekkilin avukatına gerçekleri olduğu gibi açıklaması avukatın daha iyi bir savunma yapabilmesi için önemli; ancak, müvekkil gerçekleri olduğu gibi söylerse ve bu aleyhine ise avukatının güçlü bir savunma yapmayacağı, hatta kendisini bırakacağı endişesi taşıyabiliyor, bu nedenle müvekkilin avukatına bildiği gerçeklerin ne kadarını anlattığı, anlattıklarını da ne şekilde anlattığı ayrı bir araştırma konusu olabilir. Müvekkili “her yirmi dakikada bir “zenci” yakalıyorlar” diyor avukatına. Belirli kesimlere karşı ön yargılı ve saldırgan tutum maalesef ülkemizde de yok değil. Film bu yönüyle ırk ve cinsiyet kimliği üzerinden sistem eleştirisi getiriyor.

Yargıç Rayford da, Av. Arthur ile yatan Etik Kurulu üyesi kadın avukat da Yargıç Fleming’in tecavüz davasını alması için Av. Arthur’u ikna etmeye çalışıyorlar. Rayford, bu davayı almaz ise Barodan atılabileceğini söylüyor. Aynı şeyi Etik Kurul üyesi kız arkadaşı da söylüyor “sen ilkeleri olan, ahlaklı bir avukatsın. Eğer davayı almazsan Baro’dan attırırlar” diyor. Herkes el birliği ile Av. Arthur’un Fleming Davasını almasını istiyor. Çünkü Fleming tecavüz ve darp gibi çok ciddi bir savunmayı ancak, namuslu, dürüst bir avukatın üstlenmesi halinde ancak aklanabileceğini, aksi halde hep bir şaibe kalacağını biliyor. Av. Arhur’ın bir müvekkilinin dosyasının yeniden ele alınmasına yönelik talebine karşılık “siz benden talepte bulunacak durumda değilsiniz, ancak durum gereği bir istisna yapılabilir” diyor. Kısaca Yargıç, her şeyin kendisinin elinde olduğunu ima ederek davasını alması için örtülü bir şantaj yapıyor kendisine yumruk atmış olan Av. Arhur’a. Adaletin kılıcı kendisine yöneldiğinde bundan kurtulmak için her yolu mübah görüyor, yargıca duyulan saygı ve güvenin de ardına sığınarak. Yargıç güvencesi yargıcın adalete erişim için yasayı uygularken ve vicdani karar verirken özgür olmasıdır yoksa yargıcın işlemiş olduğu suçlara karşı bir kalkan değil.

Haksız yere tutuklanmak bir yana haklı ya da haksız yere tutuklanmış olsan da mahkumların sözlü ve fiili saldırısına hatta tecavüzüne uğramak…devletin elinin altında çaresiz ve kendisinin korumasına muhtaç insanları koruyamaması ayrı bir facia. Av. Arthur’a “Ben kavga etmeyi bilmem, beni döven mahkumlardan kurtulmak için kendimi hücreye kapattırdım” diyen   müvekkili defalarca tecavüze uğruyor ve çareyi gardiyanların silahını kapıp onları rehin almakta buluyor. Ama bunun çare olmadığını avukatı biliyor, müvekkilini korumak istiyor, koruyamıyor, kurtaramıyor ve müvekkili gözünün önünde ateş edilerek öldürülüyor. Ölüm ne kadar kolay, hayat ne kadar ucuz. Oysa öldürülen müvekkilinin o andaki tek isteği kendisine ait -korunaklı-özel bir alan. Devlet, koruması altındaki insanları koruyamadığında, adalet söylemi boş kalır.

Özellikle ceza davalarında yanlış avukata tevkil vermenin de ölümlü sonuçları olabiliyor. Şartlı tahliye olabilecek iken tevkil veren avukatın sözlerine dikkat etmeyen ve bunları mahkemede söylemeyen avukat, müvekkilin haksız yere ceza almasına ve bu duruma dayanamayan müvekkilin ölümüne neden olabiliyor. Avukatlık, ne kadar çok dikkat ve özen gösterilmesi, ne kadar çok emek verilmesi gereken bir meslek. Bu sorumluluk altında yapılan bazı hatalar avukatların psikolojik rahatsızlık geçirmelerine de neden olabiliyor. Av. Joy’un davranışlarından farklılık karşısında Baro Etik Kurulu çözüm üretmek yerine “müvekkillerine yeterli hizmeti vermemesi” iddiasıyla soruşturma başlatıyor. Evet, savunma avukatları müvekkillerin durumu ne olursa olsun etkilenmemeli diyoruz ama sonuçta avukat da bir insan, etkilenebiliyor.

Yargıç Fleming kendi davası için avukatı Arthur’a “sen merak etme, alt yapıyı oluşturuyorum” diyor. Av. Arthur kendisinin yok sayılmasına içerliyor. Bir tecavüz suçlusu olarak kendisinin aklanması için her türlü “alt yapı” çalışmasına girişen Yargıç Fleming “silahlı soygun yapan birini asmalıyız” diyor, “bırak, suçlular kendi cehennemini yaşasın” diyor, “onların ıslah olma düşüncesi saçmalık” diyor. Bu şekilde düşünen insan yargıçlık yapabiliyor, üstelik tüm bunları doğal sayıyor ve o durumda dahi herkesten saygı bekliyor. İflah olmaz bir kibir örneği. Güç, insanı sadece suçlu yapmaz; aynı zamanda kör de eder.

Sana çok şey borçluyum diyen bir müvekkilinin Yargıç Fleming’i grup sex âlemi yaparken eli kırbaçlı gösteren fotoğrafları ulaştırması ile Av. Arthur,  Fleming in davacı mağdur kadına tecavüz ettiğini anlıyor. Bu arada Baro Etik Kurulu üyesi avukat sevgilisi ile aralarında geçen şu diyalog ilginç. “O yaptı bunu, iğrenç herif”. “O halde tamam, davayı bırak”. “Bırakamam, çünkü elinde kırbaç olan adam bana şantaj yapıyor”. “Uzun zaman önce bir müvekkilin güvenine ihanet ettim”.  “Tüm becerini kullanacağına yemin ettin, yapamayacaksan işi bırak”.  Yalan testi mahkemede delil olmasa da salt kendisi için bunu isteyen Av. Arthur, testin sonucuna göre Fleming şikâyetçi davacı kadına tecavüz etmemiş görünüyor. Fleming’e bunu soruyor, “benim yerime başkaları halletti” diyor. Filmde Fleming yalan makinesinden geçer ve makineye göre suçsuz çıkar. Ancak Arthur, Fleming’in makineyi “nasıl kandıracağını bildiğini” sosyopatça bir soğukkanlılıkla anlar. Ancak Av. Arthur, o saatten sonra da Yargıç Fleming’in savunmasından çekilmiyor. Arthur bilerek çekilmiyor, çünkü sistemin kendi kurallarıyla çökmesini istiyor. Filmde bu durum bilinçli bir etik ihlal olarak yansıtılıyor. Arthur’un bu seçimi, avukatlığın sınırlarını aşarak adaletin peşine düşmektir.

İleri derecede alzheimer hastası olan büyükbabasını da arada ziyaret etmeyi ihmal etmeyen Av. Arthur, büyükbabasının arkadaşına “Onun sayesinde okula gittim, beni avukat yapan o. Ona göre avukatlık dünyanın en güzel mesleği”. Burada hukuk ile uğraşanların çoğunlukla kalabalıklar içinde olmalarına karşın hep bir yalnızlık içinde olduklarını da görüyoruz filmde. En iyi savunmayı yapsalar da, müvekkillerini kurtarmak için çalışsalar da her anları yoğun ve koşturmaca içinde geçse de bir yanları hep yalnız. Belki de bu yalnızlık, onları adalet için çalışmaya teşvik eden motivasyondur.

Filmin ve filmdeki davanın en can alıcı sözlerinin ve diyaloglarının geçtiği kısım son bölüm yani karar duruşması. “Ben Av. Arthur Kirkland. Sanık bir hâkim, yani adaletin simgesi. Burada yapılması gereken adaletin yerini bulmasıdır. Adalet gerçeği ortaya çıkartmakla sağlanır. Üzücü bir gerçek, bu kız tecavüze uğramış ve dövülmüştür. Diğer gerçek, iddia makamının elinde bir tanık delili dahi yoktur. Tek somut delil dahi ortaya konulamamıştır”. (Bu arada, avukatın yalan makinesi delilinden bahsetmesi üzerine iddia makamı, itiraz etmiş ve geçersiz bir delil olduğunu ileri sürmüştür. Yargıç Rayford da benzer tepki vermiş aynı kanaatte olduğunu göstermiştir.) Av. Arthur savunmasına devam eder: “Adalet nedir? adaletin amacı nedir? Ve kendisi sorusunun yanıtını verir: “Adaletin amacı, suçlu olanların suçluluğunun ispatlanması, suçsuz olanların serbest bırakılmasıdır. Savunma avukatının görevi bireylerin haklarını korumaktır. Bir diğer görevi de yasaların uygulanmasını sağlamaktır. Herkes için adalet! Yalnız burada bir sorun var. İki taraf da kazanmak istiyor. Hepimiz kazanmak isteriz. Gerçeği umursamadan kazanmak isteriz. Adalete bakmaksızın kazanmak isteriz. Kimin masum, kimin suçlu olduğuna bakmaksızın kazanmak her şeydir. Bugün burada olması gereken temel unsurlar göz ardı ediliyor”.  “İddia makamı, iddiasını bize kanıtlamak zorunda. Ancak elle tutulur bir delilleri yok, bir tanıkları yok, yalnızca mağdurun verdiği ifade var”. “Müvekkilimin suçsuzluğunu kanıtlayacak belgeler var. Müvekkilin karakteri ortada. Washington’dan bile kendisine referans olan insanlar var. Yalan testi var”.

Filmin en can alıcı kısmı burası. İddia makamının elinde bir delil yok, dolayısıyla salt kamuoyunun gözünde bakın işte yargılama oldu, ama sanık jüri tarafından suçsuz bulundu, aklandı denecekti. Dürüstlüğü ile bilinen Av. Arthur Kirkland savundu, demek ki müvekkili de dürüsttü denecek. Yargıç aklanacak, avukat paklanacaktı. İddia makamına zaten kimse bakmayacaktı. Mağdur yediği dayaklar ve uğradığı tecavüzle kalacak, bir mahkeme dosyası mahkemenin tozlu rafları arasında yerini alacaktı. Film böyle de bitebilirdi, iki saati aşkın bir hukuk filmi olarak ve muhtemelen oyuncuların performansı ile konuşulurdu. Ama film, burada bitmez; çünkü Arthur’un vicdanı rahat durmaz.

Neden Sorusu? 

Savunmasının sonuna doğru Sanık Yargıç Fleming’in avukatı Arthur Kirkland (başarılı oyunculuk performansıyla Al Pacino), canını sıkan, bu düşünceden kurtulamadığı, kafasını kurcalayan şeyin neden sorusu olduğunu açıklar: “Bu kız neden yalan söylesin? Yalan söylemekten amacı ne?” “Eğer müvekkilim masumsa mağdur yalan söylüyor. Neden? Bu bir şantaj mı? Hayır. Kıskançlık mı? Hayır. Dün neden sorusunu çözdüm. Mağdurun bir amacı yoktu. Neden biliyor musunuz? Çünkü yalan söylemiyordu.” İşte bu, Arthur’u diğer avukatlardan ayıran şeydir: gerçeği görmek ve söylemek cesareti.

Mağdur yalan söylemiyor ise mutlaka yalan söyleyen birileri vardı. Bunu iddia makamı söyleyemiyor, avukat söyleyemiyor, mağdur zaten mağdur durumda derdini anlatamıyor, yargıç maalesef, tiyatronun bir parçası, bir an önce ve güçlünün istediği ve beklediği şekilde son sözlerini söylemek ve jürinin muhtemel oyuna göre kararını yazdırmak için sabırsızlanıyordu.

Av. Arthur bir anda avukat olmanın, müvekkilini savunmanın ötesine geçerek ve adaletin gerçekleşmesi için iddia makamının yapması gereken rolü üstlenerek haykırır: “İddia makamı bugün bu adamı –Yargıç Fleming’i- cezalandıramayacak, çünkü cezasını ben keseceğim. Benim müvekkilim Saygıdeğer Yargıç Henry T.Fleming derhal o lanet olası cezaevine atılmalıdır. Bu herif suçludur. Bu pislik herif serbest kalırsa adaletin terazisi bozuk demektir”. Arthur, bu anda avukat olmaktan çıkıp, adaletin kendisi olur. Bu arada, kuralları çiğnediği uyarısını yapan Yargıç Rayford’a asıl kendisinin kuralları çiğnediğini, herkesin usule aykırı davrandığını, her şeyin ve herkesin çivisinin çıktığını bağırarak söylüyordu, görevlilerce mahkeme salonundan dışarı çıkarılırken…

Evet, bir film izleyicisi bir avukat olarak bu film ile ilgili yanıt ve değerlendirme bekleyen sorularımı üstte ikinci paragrafta yazmış olduğumu hatırlatarak bu film değerlendirme yazısını noktalayayım ben de.

Evet, bu film Al Pacino’ nun oyunculuğu için dahi izlenir. Ancak, bu film başta hukukçular olmak üzere herkes tarafından izlenmelidir, çünkü, izlenecek olan sadece bir sinema filmi değil, bir hukuk dersidir.

İlgili Konular

Daha Fazla

    Geçen Hafta Popüler

    İstiklal Mahkemesi Kararı: İskilipli Atıf Hoca

    İstiklal Mahkemesi Kararı: İskilipli Atıf Hoca İskilipli Atıf Hoca'nın Ankara...

    Misak-ı Milli Kararları

    Misak-ı Milli, Milli Misak, Milli Yemin ve Ulusal Ant...

    İran İslam Cumhuriyeti Anayasası

    İran İslam Cumhuriyeti Anayasası, 3 Aralık 1979 tarihinde yapılan...

    Milletvekili Seçilme Yeterliliği

    Milletvekili Seçilme Yeterliliği için sahip olunması gereken şartlar Anayasa'nın...

    Öldürülen Hukukçular

    Öldürülen Hukukçular Cumhuriyet Savcısı Nihat Gerçek Tokat’ın Niksar ilçesinin Cumhuriyet Savcısı...

    Popular Categories