Adaletin Çöküşü – Akın Atalay
Bitkisi olmayan gübre, sadece zehirdir. Hapishanede yatarı olmayan bir suçtan tutukluluk ise, sadece bir “hürriyeti tahdit” suçunun yasal kılıfa büründürülmüş halidir.
Hukuk, bazen doğa kanunlarına meydan okur ama bu meydan okuma genellikle bir “mantık cinayeti” ile sonuçlanır. Bugün, sonucunda hapis yatmayacağı kanunla sabit olan birinin tutuklu kalmasındaki o akıl dışı karanlığı konuşuyoruz.
Yeni infaz düzenlemesi ve “örtülü af”
Birkaç defa yazdık. 1 buçuk ay önce çıkan yasa ile örtülü af niteliğinde infaz yasasında önemli bir değişiklik yapıldı. Bu yeni yasal düzenleme ile 31 Temmuz 2023 ve öncesindeki tarihlerde işlenen suçlardan dolayı hüküm giyenler için (terör ve örgütlü suçlar, belirli kasten öldürme suçları, depremle ilgili öldürme suçları ile cinsel dokunulmazlığa karşı suçlar hariç) hapis cezalarının infazı artık 1/2’si koşullu salıverilme ve kalan sürenin dört yılı da denetimli serbestlikle geçirilmesi olanağı getirildi. Buna göre, toplamda dört ay hapiste kalan hükümlülere erken tahliye hakkı tanındı.
Böylece örneğin 8 yıl 8 ay hapis cezasına mahkûm edilmiş biri, mesela tutuklu olarak dört ay hapiste kalmışsa hiç cezaevinde kalmadan tahliye edilme olanağına kavuşmuş oldu. Nitekim, bu yasa nedeniyle son bir ayda 40 bini aşkın hükümlü cezaevlerinden tahliye edildiler.
Yatarı olmayan suçun tutukluluğu
Bu durum üzerine demiştik ki, bu yasa kapsamında suç işlediği iddiasıyla yargılanan ve 3-4 aydan beri tutuklu bulunan biri, işlediği iddia edilen suçun kanundaki cezası itibariyle hüküm giyse bile hapiste yatmayacaksa neden hâlâ tutukludur? Bunun aklen, mantıken, hukuken nasıl bir izahı olabilir?
Gelgelelim, bu ağır hukuksuz ve akıl dışı durum ısrarla devam ettiriliyor. Suçluluğu sabit görülüp hüküm giyecek olsa bile hapiste yatmayacak yüzlerce, binlerce insan, tutuklama tedbiri adı altında hapiste tutulmaya, yasaya rağmen özgürlüğünden yoksun bırakılmaya devam ettiriliyor.
Ölçülülük ilkesinin ihlali: Sıfır sonuçlu denklem
Modern ceza hukukunda ve bizim kanunumuzda tutuklama, bir ceza değil; delilleri koruma veya kaçmayı önleme amaçlı bir “koruma tedbiri”dir. Ancak infaz yasasına göre dışarıda kalacağı yasal bir veri olan kişiyi tutuklamak, bu tedbiri doğasından koparıp “erken ve yasal olmayan bir infaza” dönüştürür.
Hukuk tekniği açısından buradaki en büyük sakatlık, “Ölçülülük İlkesi”nin ihlalidir. Eğer bir fiilin nihai sonucu hapiste yatmayı gerektiren bir ceza değilse, o sürece giden yolda kişiyi hapiste tutmak, bir denklemin sonucunun sıfır çıkacağını bilip, işlem basamaklarında devasa sayılar kullanmaya benzer. Hukuk burada kendi matematiksel tutarlılığını yitirir.
Hukuki entropi: Geri dönülemez küller
Vakit tamamlandığında, yargı süreci tamamlandığında bu tutuklamanın müsebbibi olanlar “Pardon, burada zaten hapis yatılmayacakmış” diyerek kapıları açarlar. Ama geriye ne kalmıştır? Entropi yasası hükmünü sürmüştür bir kere. O hayat artık eski hayat değildir. O zaman artık o zaman değildir.
“Yatmayacak olanı yatırmak”, yargının bir güvenlik önlemi değil, bir cezalandırma pratiği haline geldiğinin itirafıdır. Bu durum, hukukun rasyonelliğini yitirip yargı görevlileri eliyle “intikamcı bir araca” dönüştürülmesidir. İnfazı olmayacak bir ceza için insan hapsetmek, hukukun adalet üretmeyi bırakıp bir “yok etme makinesine” dönüşmesidir. Ortada bir suçun bedeli yoktur, olsa olsa bir hayatın geri döndürülemez külleri vardır.
Tarım analojisi: Boş toprağı yakmak
Bu durumu bir tarım analojisiyle düşünün. Toprağın altında bir tohum yok. O topraktan hiçbir meyve çıkmayacağı, hiçbir başağın filizlenmeyeceği genetik bir gerçek. Ama siz, sanki orada bir orman büyüyecekmiş gibi, o boş toprağa her gün en ağır, en yakıcı kimyasal gübreleri döküyorsunuz.
Buna “bakım” diyebilir misiniz? Hayır. Bu, toprağı beslemek değil; onu yakmaktır, kavurmaktır, bir daha üzerinde hiçbir şey yetişemeyecek şekilde zehirlemektir. Besleyecek bir hayat bulamayan o “tutukluluk gübresi”, doğrudan doğruya toprağın, yani insanın özünü kurutur.