Kasr-ı Şirin(Zehab) Antlaşması (1639) 

 Kasr-ı Şirin(Zehab) Antlaşması (1639) 

17 Mayıs 1639’da Osmanlı Devleti ile Safevî Devleti arasında imzalanan Kasr-ı Şirin Antlaşması (Zehab Antlaşması), Osmanlı-İran savaşlarını sona erdiren ve iki devlet arasındaki sınırların belirlenmesinde esas alınan tarihî barış antlaşmasıdır. Antlaşma, 1623-1639 Osmanlı-Safevî Savaşını barış ile sonlandırmış ve bugünkü Türkiye-İran sınırının belirleyicisi olmuştur.

Antlaşmayla Bağdat ve Irak-ı Arap Osmanlı hâkimiyetinde kalırken Revan ve Azerbaycan Safevî hâkimiyetinde kalmıştır. Belirlenen sınır hattı, sonraki Osmanlı-İran ve Türkiye-İran sınır düzenlemelerine temel oluşturmuştur. Sadrazam Kemankeş Kara Mustafa Paşa müzakereleri yürütmüştür. ah I. Safî adına Saruhan ve elçi Şemseddin Muhammed Kulı Han görüşmelere katılmıştır. Zühâb’da müzakereler tamamlanmış ve antlaşma imzalanmıştır. Şah I. Safî antlaşmayı tasdik etmiş ve tasdikli nüshayı Muhammed Kulı Han aracılığıyla İstanbul’a göndermiştir. IV. Murad da antlaşmayı sonradan tasdik etmiştir. Antlaşmaya göre Azerbaycan ve Irak üzerinde hak iddia eden her iki devletten Osmanlı Devleti, Bağdat, Basra ve Şehrizor’u kapsayan Irak-ı Arab bölgesinin egemeni olmuş, Revan ise Safevîlere bırakılmıştır. Ayrıca Safevîlerin Irak’a, Kars, Ahıska ve Van bölgelerine yönelik saldırmayacakları taahhüt altına alınmıştır.

 Kasr-ı Şirin(Zehab) Antlaşması 

Bağdad-ı Dâru’s-selâm fethinde Vezîr-i A‘zam Kara Mustafa Paşa tarafından Şâh cânibine gönderilen sulh ve sınırnâme sûretidir.

Fî-sene 1049

El-hamdü li’llâhi’l-Azîzi’l-Kerîmi’l-Fettâh, ellezî feteha ebvâbe’s-sulhı ve’s-salâh, bi-miftâhı erâdîdi’l-ıslâh, ve rafa‘a zalâme’l-masâffi ve’l-kifâh, bi-misbâhı sabâhı’l-fevzi ve’l-felâh ve’s-salâtü ve’s-selâmü alâ-Resûlihi’llezî azhere ve evzaha’d-dîne bi-kemâli’l-ensâh ve alâ-Âlihî ve Evlâdihî ve Ashâbihi’llezîne hüm eimmetü’l-eşbâhı ve’l-ervâh mâ fâha nesîmü’s-sabâ ve lâha nûru’s-sabâh. Emmâ ba‘d:

Meşîet ü irâdet-i Râfi‘u’s-semâ’i bi-gayri amed ve hikmet ü kudret-i Mübdi‘u’l-mükevvenâti mine’l-azdâd –celle şânühû an-müşâkeleti’l-endâd– ile medâr-ı nizâm-ı ahvâl-i ibâd ve sebât ü devâm-ı âlem-i îcâd pâdişâhân-ı bâ-adl ü dâd ve şehriyârân-ı mekârim-i‘tiyâdın hüsn-i ittifâk u ittihâdlarına menût ve evâmir ü nevâhî-i İlâhiyyesine ittibâ‘ u inkıyâdlarına merbûtdur. “Ve’tteku’llâhe ve aslihû zâte beyniküm” fahvâ-yı şerîfi üzere selâtîn-ı şevket-âyîn semt-i ıslâh-ı müstevcibü’l-felâha azîmet ve cânib-i husûmet ü kifâhdan avdet buyurduklarınca tîğ-ı hilâf-ı Tarafeyn der-gılâf ve erbâb-ı masâff-ı cânibeyn birbiri ile sîne-sâf olagelmişdir. “Zâlike fazlu’llâhi yü’tîhi men yeşâ’ü va’llâhü zü’l-fazli’l-Azîm.” Binâen alâ-zâlik bu az‘af-ı ibâdu’llâh cenâb-ı celâlet-meâb Pâdişâh-ı dîn-penâh, devlet ü sa‘âdet-destgâh, Şehinşâh-ı Süleyman-bârgâh, el-Halîfetü fi’l-âlemîn mâ-sadak-ı mısdâk-ı “es-sultânu zıllu’llâhi fi’l-arzîn”, melâz-i eâzımü’s-selâtîn, ma‘âz-i ekârimü’l-havâkîn, nâsıru’l-İslâmi ve’l-Müslimîn, kâhiru’l-kefereti ve’l-müşrikîn, Sultânü’l-berreyni ve’l-bahreyn, Hâkânü’l-meşrıkayni ve’l-mağribeyn, hâdimü’l-Haremeyni’ş-Şerîfeyn, aynü’l-insâni ve insânü’l-ayn, el-müeyyedü bi-te’yîdi’llâhi’l-Meliki’l-Müsteân ve’l-muvaffaku bi-tevfîkı’l-Azîzi’l-Mennân –lâ-zâlet silsiletü Hilâfetihî memdûdeten ilâ-âhiri’z-zamân ve mâ-berihet atnâbü hıyâmi saltanatihî meşdûdeten ilâ-intihâi’d-devrân– hazretlerinin taraf-ı a‘lâ-yı celâlet-makrûn ve Âstân-ı Sa‘âdet-meşhûnlarından hall ü akd-i umûr-ı mülk ü millete me’mûr u me’zûn ve ihtiyâr-ı sulh u ceng husûsunda tevfîk-yâfte-i icâzet-i hümâyûn olmağla vekâlet-i mutlaka ve niyâbet-i muhakkakamız hasebiyle asâkir-i nusret-encâmı Bağdad’dan kaldırıp mütevekkilen ala’llâhi te‘âlâ Acem vilâyetine azîmet-i yakîn ile tayy-ı menâzil ü merâhile âheng ü âğâz olunmağın Mâh-ı Ruvîneh (?) nâm menzile nüzûl olundukda Şâh cânibinden sa‘âdetli ve ismetli Pâdişâhımız hazretlerine nâme ve bu hakîre mektûb ile kıdvetü’l-ümerâ’, umdetü’l-küberâ’ Şemseddin Muhammed Kulu Bey Elçilik ile gelip; “Şâhımız ıslâh-ı zâtü’l-beyn ve sulh u salâh-ı cânibeyn husûsunu irâde ederler.” deyü teskîn-i âteş-i ceng ü cidâl ve def‘ u ref‘-i gubâr-ı harb ü kıtâl etmeğin biz dahi; “Ve in cenahû li’s-silmi fe’cnah lehâ.” nass-ı şerîfiyle amel etmeği me’haz u ma‘zad edinip emn ü istirâhat-i ibâdu’llâh için sulha rızâ verip lâyık-ı devlet-i Tarafeyn için ırz u nâmûs-ı cânibeyn olan vech-i vecîh üzere ahvâl-i sulha faysal verilmek bâbında Şâh tarafından bir mu‘temedün-aleyh kimesne tevkîl olunup irsâl olunmak için mektûb gönderilmişdi.

El-hâletü hâzihî bast-ı bisât-ı sulh u salâh ve râbıta-i irtibât-ı musâlaha-i müstevcibü’l-felâh ve üstüvâr-ı mevâsîk u uhûd ve ta‘yîn-i ahvâl-i sınır u hudûd için nehc-i şer‘-i kavîmde mu‘teber olan bu sulh-ı salâh-encâm-ı âti’l-beyâna taraf-ı şâhîden vekîl-i mu‘temedün-aleyh olup infisâl ve musâlih ve müşâhedeye nâmver ü nâmzed ve müfevvazun-ileyh ü mukalled olan musâdakat-unvân Saru Hân, Zehav [Zehab] nâm menzilde gelip ordu-yı hümâyûn-ı Hudâvendigârîye dâhil oldukda Hicret-i Nebeviyye –aleyhi efdalü’t-tahiyye–nin bin kırk dokuz senesinde vâkı‘ olan Muharremü’l-harâm –azzama’llâhü şânehû ve kadrehû beyne’l-enâm–ın on dördüncü günü bir vakt-i hurrem ü sâ‘at-i meymenet-tev’emde ordu-yı hümâyûnda olan vüzerâ-yı ızâm ve mîr-i mîrân-ı âlî-makâm ve ümerâ’-i kirâm ve ağayân-ı zevi’l-ihtirâmdan Yeniçeri Ağası ve Altı Bölüğün ağaları ve sâir kibâr-ı asâkir ve uzamâ’-i leşker-i zafer-peyker ile Dîvân-ı Âlî kurulup müşârun-ileyhimâ vekîl-i mu‘temedün-aleyh Saru Hân ile Elçi Muhammed Kulu Bey Dîvân-ı Hümâyûn’a getirilip bi’l-müşâfehe nizâm-ı ahvâl-i fukarâ-yı re‘âyâ ve intizâm-ı hâl-i vedâyi‘-i Hâliku’l-berâyâ için Tarafeynden tertîb olunan mukaddemât-ı sahîha-i muâhede bu vechile sebt-i nüsha-i kabûl ve cânibeynden ibrâz olunan hücec ü berâhîn-i kazâyâ-yı musâlaha ve bu nev‘le mümzâ-yı kalem-i icâbet-şümûl olunmuşdur ki:

Bağdad eyâletinde Cessan ve Bedre ve Mendelicin ve Dertenk ve Derne sa‘âdetli Pâdişâhımıza müteallık olup Mendelicin’den Dertenk’e varınca sahrâlar bu tarafdan zabt olunup dağ Şâh tarafına müteallık ola ve Dertenk ile Derne sınırı Sermil nâm mahalli ta‘yîn olunup ve Câf-ı Ziyaeddin ve Harunî Pâdişâh-ı gerdûn-vakâr hazretlerine müteallık, beyn ve derûnu Şâh tarafına kala.

 Zencir Kal‘a ki, dağın kullesinde vâkı‘ olmuşdur; yıkılıp taraf-ı garbîsinde vâkı‘ olan köyler cânib-i Hudâvendigârî’den ve taraf-ı şarkîsinde olan köyler cânib-i Şâhî’den zabt oluna.

Şehr-i Zor kurbünde Zalim Kal‘ası üzerinde olan dağın Kal‘a-i mezbûreye nâzır olan etrâf cânib-i Pâdişâhî’den ve Kal‘a-i Uraman tevâbi‘i olan karyeler ile taraf-ı Şâhî’den zabt oluna ve Şehr-i Zor’da Çıkan Gediği sınır olup Kızılca Kal‘a ve tevâbi‘i cânib-i eşref-i Pâdişâhî’den ve Mihriban ve tevâbi‘i taraf-ı Şâh’a tasarruf oluna.

Van serhaddinden Kotur Kal‘ası ve Makü ve Kars cânibinden Megazberd kal‘aları iki tarafdan yıkdırıla.

Bu hudûd-ı mezkûre-i mu‘tebereden mâ‘adâ Ahısha ve Van ve Kars ve Şehr-i Zor ve Bağdad ve Basra’nın hudûdlarına dâhil olan kılâ‘ u bikâ‘ ve nevâhî vü arâzî ve sahârî vü berârî ve tilâl ü cibâle mâdâm ki Şâh tarafından ta‘arruz olunmayıp îkâz-ı fitneye sebeb olacak bir hâlet-i mûhişe sâdır olmaya, bu tarafdan dahi sa‘âdetli, azametli Pâdişâhımız hazretleri bu sulhu kabûl dutup cânib-i hümâyûnlarından hilâf-ı ahd ü mîsâk ol tarafın sınırı dâhilinde olan mahallere bu tarafdan ta‘arruz olunmayıp Tarafeynden tüccâr ve ebnâ-yı sebîl gidip ve gelip dostluk olmak için işbu vesîka-i müştemiletü’l-hakîkat ve vekâlet-i âmme ve niyâbet-i hâssamız mûcebince keşîde-i silk-i tahrîr olunup irsâl-i huzûr-ı şâhî kılınmışdır.

Şurût u uhûd-i merkûme mu‘teber tutulup Şâh tarafından; “Ve lâ tenkuzu’l-eymâne ba‘de tevkîdihâ” nass-ı şerîfinin mefhûmu ri‘âyet olundukça devletli ve azametli Pâdişâhımız hazretlerinin dahi cânib-i eşreflerinden; “Ve evfû bi’l-ahdi inne’l-ahde kâne mes’ûlâ.” emr-i şerîfine mütâba‘at olunup bi-izni’llâhi’l-Meliki’l-Allâm bu sulh-ı salâh-ı hayr-encâm ilâ-yevmi’l-kıyâm sebât ü devâm bula.

“Fe-men beddelehû ba‘demâ semi‘ahû fe-innemâ ismühû ale’llezîne yübeddilûnehû va’llâhü semî‘un alîm.”

El-hamdü li’llâhi vahdehû ve’s-salâtü alâ-men lâ-nebiyye ba‘dehû evvelen ve âhiren ve zâhiren ve bâtınen.

BOA, İE.HR, 1/18

 Kasr-ı Şirin Antlaşması (Günümüz Türkçesine revize metin)

Bağdat’ın Fethi Sırasında Sadrazam Kara Mustafa Paşa Tarafından Şah’a Gönderilen Barış ve Sınır Belgesinin Suretidir

1049 yılı

Barış ve esenlik kapılarını ıslah anahtarıyla açan, savaşın karanlığını zafer ve kurtuluş sabahının ışığıyla ortadan kaldıran, güçlü, cömert ve her şeyi açığa çıkaran Allah’a hamdolsun. Dinini en güzel öğütlerle ortaya koyup açıklayan Resulüne; ailesine, evlatlarına ve güzel ruhların önderleri olan ashabına salât ve selâm olsun.

Bundan sonra:

Göğü direksiz yaratan Allah’ın dilemesi ve iradesi, varlıkları zıtlıklardan meydana getirenin hikmeti ve kudreti, kulların işlerinin düzenini ve yaratılmış âlemin devamlılığını sağlar. Bu düzen, adaletli hükümdarların ve cömertlikleriyle tanınan hükümdarların iyi bir uzlaşma ve birlik içinde olmalarına; Allah’ın emirlerine uyup yasaklarından kaçınmalarına bağlıdır.

“Allah’a karşı gelmekten sakının ve aranızdaki ilişkileri düzeltin.” ayetinin anlamı gereğince, güçlü ve kudretli hükümdarlar kurtuluşa vesile olacak barış yoluna yönelip düşmanlık ve savaştan uzaklaştıklarında, iki tarafın savaş kılıçları kınlarına girer ve karşı karşıya gelen askerler barış içinde bir araya gelir. “Bu, Allah’ın dilediğine verdiği bir lütuftur. Allah büyük lütuf sahibidir.”

Bu nedenle, Allah’ın kullarının en zayıfı olan bizler; dinin koruyucusu, devleti ve saadeti ayakta tutan, Süleyman’ın sarayına sahip hükümdar, halifeliği bütün dünyaya yayılan, “Sultan, Allah’ın yeryüzündeki gölgesidir.” sözüne mazhar olan, büyük hükümdarların sığınağı, İslam’ın ve Müslümanların yardımcısı, iki kıtanın ve iki denizin sultanı, doğunun ve batının hükümdarı, iki kutsal şehrin hizmetkârı olan padişah hazretlerinin yüce makamı ve saadet kapısından; ülke ve millet işlerini yürütmek, savaş ve barış konusunda karar vermek üzere görevlendirilmiş ve padişahın iznini almış bulunuyoruz.

Bu mutlak vekâlet ve kesin temsil yetkimize dayanarak, muzaffer ordularımızı Bağdat’tan kaldırıp Yüce Allah’a güvenerek İran ülkesine doğru yola çıkmış, konakları ve mesafeleri aşmaya başlamıştık. Ruvineh (?) adlı konaklama yerine ulaştığımızda Şah tarafından, hükümdarımız hazretlerine bir mektup ve bu fakire de bir yazı getirilmiş; ileri gelen emirlerden ve büyük devlet adamlarından Şemseddin Muhammed Kulu Bey elçilik göreviyle gelerek, “Şahımız iki taraf arasındaki ilişkilerin düzelmesini ve barış yapılmasını istemektedir.” demiştir.

Bunun üzerine savaş ve çatışma ateşinin söndürülmesi, savaş ve öldürme tozunun ortadan kaldırılması amacıyla biz de “Onlar barışa yanaşırlarsa sen de barışa yanaş.” ayetinin gereğiyle hareket etmeyi esas aldık. Halkın güven ve huzur içinde yaşaması için barışı kabul ettik. İki devletin şanına ve her iki tarafın onuruna yakışır bir biçimde barış meselelerinin karara bağlanması amacıyla Şah tarafından güvenilir bir temsilcinin görevlendirilip gönderilmesini isteyen bir mektup yazılmıştı.

Şimdi, barışın temellerinin kurulması, barışın kalıcı bağlarla güçlendirilmesi, anlaşmaların ve taahhütlerin sağlamlaştırılması, sınırların belirlenmesi ve sınır koşullarının düzenlenmesi için dinî hukuk bakımından geçerli ve aşağıda açıklanan bu barış anlaşması üzerinde görüşmeler yapılmak üzere Şah tarafından güvenilir ve yetkili temsilci olarak görevlendirilen Saru Han, Zehab adlı konaklama yerine gelerek hükümdarın ordusuna katılmıştır.

Hicrî 1049 yılının Muharrem ayının on dördüncü günü, uğurlu bir saatte, hükümdarın ordugâhında büyük vezirler, beylerbeyleri, ileri gelen emirler, saygın ağalar, Yeniçeri Ağası, Altı Bölük ağaları ve zafer kazanmış ordunun diğer ileri gelenleriyle birlikte büyük divan kurulmuştur. Sözü edilen Saru Han ile elçi Muhammed Kulu Bey de Divan-ı Hümayun’a getirilmiştir.

Halkın durumunun düzene konulması ve yaratılmışların emanetlerinin korunması amacıyla iki tarafça hazırlanan anlaşmanın temel hükümleri, aşağıdaki şekilde kabul edilmiş; barış konusundaki iddialar ve deliller iki tarafça ortaya konularak bu anlaşma yazılı hâle getirilmiştir:

Bağdat eyaletinde bulunan Cessan, Bedre, Mendelicin, Dertenk ve Derne, saadetli padişahımıza ait olacaktır. Mendelicin’den Dertenk’e kadar uzanan ovalar bu tarafta kalacak, dağ ise Şah’ın tarafına ait olacaktır. Dertenk ile Derne arasındaki sınır Sermil adlı yer olarak belirlenecektir. Câf-ı Ziyaeddin ve Harunî, yüce padişahımızın hâkimiyetinde kalacak; bunların arasındaki bölge ise Şah’ın tarafına ait olacaktır.

Dağın zirvesinde bulunan Zencir Kalesi yıkılacak; kalenin batısında bulunan köyler hükümdarın, doğusunda bulunan köyler ise Şah’ın hâkimiyetinde olacaktır.

Şehrizor yakınlarında bulunan Zalim Kalesi’nin üzerindeki dağın, söz konusu kaleye bakan çevresi padişahın hâkimiyetinde olacaktır. Uraman Kalesi’ne bağlı köyler ise Şah’ın hâkimiyetinde kalacaktır. Şehrizor’da Çıkan Gediği sınır kabul edilecek; Kızılca Kale ve ona bağlı yerler padişahın, Mihriban ve ona bağlı yerler ise Şah’ın hâkimiyetinde olacaktır.

Van sınırındaki Kotur Kalesi ve Makü ile Kars tarafındaki Megazberd kaleleri iki tarafça yıktırılacaktır.

Belirlenen bu sınırların dışında kalan Ahıska, Van, Kars, Şehrizor, Bağdat ve Basra sınırları içindeki kalelere, yerleşim yerlerine, bölgelere, arazilere, ovalara, kırsal alanlara, tepelere ve dağlara Şah tarafından saldırılmadığı ve fitneye yol açacak ağır bir olay meydana getirilmediği sürece, saadetli ve yüce padişahımız da bu barışı kabul ederek kendi tarafından ahit ve anlaşmaya aykırı biçimde Şah’ın sınırları içinde bulunan yerlere saldırılmasına izin vermeyecektir.

İki tarafın tüccarları ve yolcuları karşılıklı olarak gidip gelecek, dostluk ilişkileri sürdürülecektir. Bu gerçekleri içeren belge, tarafımızın genel vekâlet ve özel temsil yetkisine dayanılarak yazılmış ve Şah’ın huzuruna gönderilmiştir.

Belirtilen şartlar ve anlaşmalar geçerli tutulacaktır. Şah tarafından, “Yeminleri pekiştirdikten sonra bozmayın.” ayetinin gereğine uyulduğu sürece, yüce padişahımız da “Verdiğiniz sözü yerine getirin; çünkü verilen söz sorumluluk doğurur.” emrine bağlı kalacaktır. Böylece her şeyi bilen ve gören Allah’ın izniyle, hayırlı sonuçlar doğuracak bu barış ve esenlik anlaşması kıyamet gününe kadar devam edecektir.

“Kim bu vasiyeti işittikten sonra değiştirirse, bunun günahı onu değiştirenlerin üzerinedir. Allah her şeyi işitir ve bilir.”

Hamd yalnızca Allah’a mahsustur. Salât ve selâm, kendisinden sonra peygamber gelmeyecek olan Hz. Muhammed’e; öncelikle, son olarak, açıkta ve gizlide olsun.

BOA, İE.HR, 1/18


Hukuk Ansiklopedisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.

İlgili Konular

Daha Fazla

    Yeni

    Türkiye-Almanya İşgücü Antlaşması – 1961

    Türkiye-Almanya İşgücü Antlaşması, 30 Ekim 1961 tarihinde Batı Almanya...

    Türkiye-Yunanistan Dostluk, Tarafsızlık, Uzlaşma ve Hakemlik Antlaşması

    Türkiye-Yunanistan Dostluk, Tarafsızlık, Uzlaşma ve Hakemlik Antlaşması, 30 Ekim...

    Çek Cumhuriyeti Anayasası

    Çek Cumhuriyeti Anayasası Türkiye Barolar Birliği önceki başkanı Vedat...

    Mondros Ateşkes Antlaşması

    Mondros Ateşkes Antlaşması, Birinci Dünya Savaşının yenilenleri arasında olan...

    Osmanlı Devleti Dönemi Uluslararası Antlaşmaları

    Osmanlı Devleti Uluslararası Antlaşmaları, devletin 1299 yılında kurulması ile...

    Atina Antlaşması – Yunanistan’la Barış Antlaşması

    Atina Antlaşması  (Yunanistan'la Barış Antlaşması), Balkan Savaşlarının sonunda, 14...

    Jules Michelet

    Jules Michelet, 21 Ağustos 1798’de Paris’te doğdu. Fransız tarihçi...

    Nobel Barış Ödülü

    Nobel Barış Ödülü (nobel peace prize), Alfred Nobel’in 1895...

    Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü (OPCW)

    Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü (OPCW)'nin resmi adı 'Organisation for...

    John Hume

    Kuzey İrlandalı politikacı, Sosyal Demokrat ve İşçi Partisi'nin (SDLP)...