Kendini Bilme Vesilesi Olarak Avukatlık: Savunma, Stoacılık ve Mesleki Olgunluk Üzerine / Avukat Fahrettin Kayhan
Özet
Avukatlık çoğu zaman başkalarının haklarını savunma, hukuki uyuşmazlıklarda temsil görevi üstlenme ve yargılama süreçlerinde hukuki yardım sunma mesleği olarak tanımlanır. Ancak bu tanım, avukatlığın insanın kendi benliğiyle kurduğu derin ilişkiyi çoğu zaman gölgede bırakır. Avukatlık yalnızca dış dünyaya yönelen bir mücadele değil; aynı zamanda insanın kendi öfkesi, korkusu, sabırsızlığı, kibri, adalet duygusu, güç karşısındaki tavrı, yenilgiye dayanma kapasitesi ve mesleki sınırlarıyla karşılaştığı uzun bir iç yolculuktur. Bu yönüyle meslek, avukat için güçlü bir “kendini bilme” alanı haline gelir.
“Kendini bilmek” felsefe tarihinde Antik Yunan’dan itibaren etik, dinî, siyasal ve epistemolojik anlam katmanlarıyla ele alınmış; modern dönemde öznenin bilgiyle ilişkisi bağlamında tartışılmış; çağdaş düşüncede ise kişinin kendisini seçimleri ve pratikleriyle kurduğu bir “yaşama sanatı” fikrine doğru genişlemiştir. Bu tarihsel hat, avukatlık mesleğini anlamak bakımından verimli bir imkân sunar: Avukatlık yalnızca kişinin kendisini keşfettiği değil, aynı zamanda meslek içinde kendisini yeniden kurduğu bir varoluş alanıdır.
Stoacı düşünce ise bu iç yolculuğa güçlü bir felsefi zemin sağlar. Çünkü Stoacılık, insanın kontrol edemediği dış olaylar karşısında kendi yargısını, tutumunu ve ahlaki duruşunu korumasını öğütler. Avukatlık da tam olarak bu gerilim hattında icra edilir: Avukat sonucu bütünüyle kontrol edemez; fakat hazırlığını, sözünü, vakarını, müdahale zamanlamasını, öfkesini, susma biçimini ve mesleki karakterini yönetebilir.
Anahtar Kavramlar: Avukatlık, kendini bilmek, Stoacılık, savunma, mesleki vakar, öfke, Hibrit Kopuş Savunması, mesleki olgunluk, yaşama sanatı.
Giriş: Meslek İnsana Ne Yapar?
Bazı meslekler vardır; insan onları yalnızca icra etmez, zamanla onlar tarafından da biçimlendirilir. Meslek, kişinin geçimini sağladığı bir faaliyet olmaktan çıkar; karakterini sınayan, sabrını ölçen, zaaflarını görünür kılan ve benliğini yeniden kuran bir alana dönüşür. Avukatlık bu mesleklerin başında gelir.
Çünkü avukatlık, yalnızca kanun maddeleriyle, içtihatlarla, dilekçelerle ve duruşmalarla yürütülen teknik bir faaliyet değildir. Avukat, her gün insanın en kırılgan halleriyle karşılaşır: haksızlık, suçlama, korku, öfke, utanç, inkâr, pişmanlık, mağduriyet, çaresizlik, kibir ve güç ilişkileri. Müvekkil çoğu zaman yalnızca bir hukuki sorun getirmez; kendi dünyasının dağınıklığını, kaygısını, öfkesini ve beklentisini de avukatın masasına bırakır.
Bu nedenle avukatlık, insanın yalnızca başkalarını temsil ettiği bir meslek değildir. Aynı zamanda kişinin kendisiyle karşılaştığı, kendi iç seslerini duyduğu, kendi zaaflarını fark ettiği ve kendi karakterini inşa ettiği uzun bir mesleki yolculuktur.
Avukat, bir süre sonra şunu fark eder: Her dosya sadece müvekkilin dosyası değildir. Her dosya, biraz da avukatın kendi benliğiyle karşılaştığı bir aynadır. Hangi haksızlık karşısında öfkelendiği, hangi hâkim tavrı karşısında incindiği, hangi müvekkil tipi karşısında sabrını kaybettiği, hangi başarıda kibirlendiği, hangi yenilgide dağıldığı meslek içinde yavaş yavaş görünür hale gelir.
Bu bakımdan avukatlık, “kendini bilme”nin modern mesleki biçimlerinden biridir.
I.Kendini Bilmek: Soyut Bir Öğüt Değil, Mesleki Bir Zorunluluk
“Kendini bilmek” çoğu zaman felsefi, ahlaki veya kişisel gelişimle ilgili soyut bir öğüt gibi anlaşılır. Oysa avukatlık bakımından kendini bilmek, doğrudan mesleki bir zorunluluktur. Çünkü avukatın bilmediği tarafı, dosyaya sızar.
Tanımadığı öfkesi dilekçenin üslubuna, fark etmediği korkusu duruşmadaki suskunluğa, denetlemediği kibri hazırlıksız özgüvene, bastırdığı tükenmişliği müvekkile tahammülsüzlüğe dönüşebilir. Bu nedenle avukatlıkta kendini bilmek, kişinin kendi iç dünyasını romantik biçimde seyretmesi değildir; mesleki davranışlarını etkileyen duygusal, ahlaki ve psikolojik dinamikleri tanımasıdır.
Kendilik bilgisi üzerine yapılan çağdaş tartışmalar, kişinin zihinsel durumları, bedensel duyumları, algıları ve deneyimlerinin farkında olmasının doğrudan ve doğru görünebileceğini; fakat bu bilginin nasıl elde edildiği ve ne ölçüde güvenilir olduğu sorusunun ayrıca önem taşıdığını gösterir. Bu ayrım avukatlık bakımından son derece önemlidir. Avukatın “öfkeliyim”, “yoruldum”, “bu dosya beni geriyor” demesi bir farkındalık düzeyidir. Fakat “bu öfke savunma stratejimi nasıl bozuyor?”, “bu yorgunluk müvekkile tahammülümü nasıl etkiliyor?”, “bu dosya neden benim kişisel adalet duygumu bu kadar tetikliyor?” soruları daha derin bir mesleki kendilik bilgisidir.
İyi avukat yalnızca dosyanın zayıf yerlerini değil, kendi zayıf yerlerini de bilir. Çünkü savunma, yalnızca hukuki argümanın değil, onu taşıyan benliğin de kalitesiyle ilgilidir.
Kendini bilmeyen avukat, çoğu zaman kendisi tarafından yönetilir. Öfkesi onu sertleştirir, korkusu susturur, kibri acele ettirir, onaylanma ihtiyacı hâkimin gözünde makbul görünmeye zorlar, gösteri arzusu duruşmayı savunma alanı olmaktan çıkarıp kişisel sahneye dönüştürür.
Kendini bilen avukat ise önce kendisini, sonra savunmayı disipline eder.
II.Felsefe Tarihinde Kendini Bilmek: Erdemden Kendilik İnşasına
Kendini bilmek düşüncesi, felsefe tarihinde basit bir içe bakış çağrısından ibaret değildir. Antik Yunan’da bu kavram hem felsefi hem dinî hem de etik bir ilke olarak ele alınmış; Sokrates ve Platon çizgisinde insanın ahlakla, erdemle, siyasetle ve ruh anlayışıyla kurduğu ilişkinin merkezine yerleşmiştir.
Sokratesçi çizgide kendini bilmek, insanın kendi cehaletini fark etmesiyle başlar. İnsan, sahip olduğu sınırlı mesleki veya teknik bilgiyi mutlak bilgelik sanmamalıdır. Asıl mesele, insanın yaşamını nasıl doğru yöneteceği, ruhuna nasıl bakacağı ve kendisini nasıl iyi kılacağı sorusudur.
Bu bakış, avukatlık bakımından çok güçlü bir uyarı içerir. Avukat yalnızca kanunu, usulü, içtihadı, taktiği bilmekle yetinemez. Bütün bunlar mesleki bilginin zorunlu parçalarıdır; fakat mesleki bilgelik bunlardan ibaret değildir. Avukatın asıl sınavı, bu bilgiyi hangi karakterle, hangi ölçüyle, hangi adalet duygusuyla ve hangi mesleki vakar içinde kullandığıdır.
Sokrates ve Platon felsefesinde kendini bilme meselesinin iyi, mutluluk, erdem, bilgelik, cesaret, ölçülülük ve adalet kavramlarıyla birlikte ele alınması da bu nedenle önemlidir. Kendini bilmek, yalnızca “ben kimim?” sorusuna verilen psikolojik bir cevap değildir; “nasıl yaşamalıyım?”, “neye yönelmeliyim?”, “hangi erdemlerle kendimi kurmalıyım?” sorularını da içerir.
Modern dönemde kendini bilmek, daha çok epistemolojik bir meseleye dönüşür; bilen öznenin kendisiyle ve bilgiyle ilişkisi merkeze alınır. Çağdaş düşüncede ise kendilik, önceden verilmiş sabit bir töz olmaktan ziyade, kişinin tercihleri, pratikleri ve yaşam biçimiyle kurduğu bir varoluş alanı olarak düşünülür. Bu hat özellikle Nietzsche, Heidegger ve Foucault üzerinden “kendilik inşası”, “varoluş etiği” ve “yaşama sanatı” tartışmalarına açılır.
Avukatlık tam da bu üçüncü anlamda özel bir meslektir. Çünkü avukat, meslek içinde yalnızca kendisini keşfetmez; duruşmalar, müvekkiller, yenilgiler, başarılar, haksızlıklar, dosyalar ve krizler içinde kendisini yeniden kurar. Her savunma, avukatın yalnızca hukuki yeteneğini değil, karakterini de biçimlendirir.
Bu nedenle avukatlık, başkasının hakkını savunurken insanın kendisini tanıdığı; kendisini tanıdıkça da mesleki benliğini yeniden kurduğu bir yaşama sanatıdır.
III. Avukatlık Bir Ayna Mesleğidir
Avukatın karşısına gelen insanlar çoğu zaman hayatlarının olağan dönemlerinde değildir. Kimisi suçlanmıştır, kimisi mağdur olmuştur, kimisi boşanmanın eşiğindedir, kimisi miras kavgasının içindedir, kimisi yıllarca sürecek bir davanın ağırlığı altında ezilmektedir. Kişiler avukata çoğu zaman düzenli, sakin ve berrak bir ruh haliyle gelmezler. Dağınık gelirler. Kırılmış gelirler. Öfkeli gelirler. Korkmuş gelirler.
Avukat bu dağınıklığın içinde hukuk üretmek zorundadır.
İşte tam burada meslek, avukata kendi iç dünyasını gösterir. Avukatın mesleki kimliği ile kişisel benliği arasındaki sınır sınanır. Müvekkilin öfkesi avukata bulaşabilir. Mağduriyet anlatısı avukatı içine çekebilir. Hâkimin sert sözü avukatın kişisel gururunu yaralayabilir. Karşı taraf vekilinin saldırgan üslubu avukatın mesleki dengesini bozabilir. Sosyal medyanın infial üreten dili, avukatı hukuki akıldan uzaklaştırıp duygusal bir savunma refleksine itebilir.
Bu nedenle avukatın kendisine sorması gereken en temel soru şudur:
Ben şu anda müvekkilimi mi savunuyorum, yoksa kendi incinmiş benliğimi mi konuşturuyorum?
Bu soru, avukatlık mesleğinin en zor ama en gerekli sorularından biridir. Çünkü kendini bilmeyen avukat, çoğu zaman kendi öfkesini strateji zanneder; kendi suskunluğunu vakar sanır; kendi sertliğini cesaret, kendi geri çekilişini de ölçülülük olarak yorumlar.
Oysa mesleki olgunluk, insanın kendi tepkilerinin kaynağını ayırt edebilmesiyle başlar.
Avukatlık bu yönüyle bir ayna mesleğidir. Başkasının hikâyesine bakarken insan kendi yüzünü görür.
IV.Kendini Bilmek, Sınırını Bilmektir
Avukatlıkta kendini bilmenin ilk anlamı, sınırını bilmektir. Bu sınır yalnızca hukuki bilgi sınırı değildir. Duygusal, ahlaki, psikolojik ve mesleki sınırdır.
Her avukat her dosyayı alabilir mi? Teknik olarak belki. Fakat her avukat her dosyada sağlıklı, dengeli ve etkili bir temsil kurabilir mi? İşte mesele buradadır.
Bazı dosyalar avukatın kişisel travmasını tetikler. Bazı müvekkil tipleri avukatın mesleki mesafesini bozar. Bazı uyuşmazlıklar avukatın ideolojik reflekslerini gereğinden fazla harekete geçirir. Bazı davalar, avukatın haklılık duygusunu hukuki aklının önüne geçirir. Bazı ilişkilerde avukat, farkında olmadan kurtarıcı rolüne girer; bazılarında ise mesleki soğukkanlılığını kaybeder.
Kendini bilmeyen avukat, her dosyayı alabileceğini sanır. Kendini bilen avukat ise her dosyanın kendisine uygun olmadığını da bilir.
Bu, zayıflık değildir. Tam tersine mesleki olgunluktur. Çünkü sınırını bilmeyen avukat, yalnızca kendisine değil, müvekkiline de zarar verebilir. Yeterli olmadığı alanda gereksiz özgüven gösterebilir. Duygusal olarak taşıyamayacağı dosyada stratejik aklını kaybedebilir. Mesleki mesafesini koruyamayacağı müvekkille ilişkiyi yönetemez hale gelebilir.
Kendini bilmek, “Ben her şeye yeterim” yanılsamasından çıkmaktır.
Avukatın mesleki olgunluğu, yalnızca neyi yapabileceğini bilmesinde değil; neyi yapmaması gerektiğini de sezebilmesinde görünür.
V.Kendini Bilmek, Mizacını Tanımaktır
Her avukatın bir mizacı vardır. Kimi daha çatışmacıdır, kimi daha uzlaştırıcıdır. Kimi yazılı savunmada güçlüdür, kimi duruşma performansında. Kimi soğukkanlıdır, kimi hızlı tepki verir. Kimi ayrıntıcıdır, kimi büyük resmi daha iyi görür. Kimi insan ilişkilerinde güçlüdür, kimi hukuki soyutlama ve teorik kurgu bakımından derindir.
Mesleki olgunluk, mizacı inkâr etmek değildir. Mizacı kutsamak da değildir. Mesele, mizacı tanımak ve onu savunmanın hizmetine sokabilmektir.
Doğal olarak sert mizaca sahip bir avukat, bu niteliği kontrolsüz çatışmaya dönüştürürse savunmaya zarar verebilir. Fakat aynı mizaç, ağır usul ihlali karşısında güçlü ve ölçülü bir kopuş üretebilir.
Sakin mizaçlı bir avukat, bu niteliği korkak bir uyuma dönüştürürse görünmezleşebilir. Fakat aynı sükûnet, mahkeme salonunda güven inşa eden ve doğru anda etkili müdahale doğuran stratejik bir avantaja dönüşebilir.
Bu nedenle avukatlıkta olgunluk, mizacı bastırmak değil; mizacı savunmanın hizmetine sokmaktır.
Kendini bilen avukat, hangi durumda hızlandığını, hangi durumda donduğunu, hangi durumda gereğinden fazla konuştuğunu, hangi durumda suskunluğa çekildiğini bilir. Kendi mizacının ürettiği riskleri fark eder. Sertliğinin ne zaman cesaret, ne zaman öfke olduğunu; suskunluğunun ne zaman strateji, ne zaman korku olduğunu ayırt etmeye çalışır.
Bu ayrım yapılmadığında avukat kendi mizacının tutsağı olur. Mizacını strateji zanneder. Oysa strateji, mizacın ham hali değildir; mizacın mesleki akıl tarafından işlenmiş biçimidir.
VI.Stoacı Düşünce ve Avukatın İç Egemenliği
Stoacı düşüncenin avukatlıkla güçlü biçimde buluştuğu yer burasıdır. Stoacılığın temel sezgisi şudur: İnsan dış dünyadaki her şeyi kontrol edemez; fakat kendi yargısını, tutumunu, tepkisini ve ahlaki duruşunu kontrol edebilir.
Geç dönem Stoacı filozoflar olan Seneca, Epiktetos ve Marcus Aurelius’un yaşam felsefeleri, felsefeyi yalnızca teorik bir düşünme faaliyeti olarak değil, uygulanabilir ve pratik bir yaşam rehberi olarak kurar. Bu çizgide erdem, bilgelik, içsel özgürlük, toplumsal sorumluluk ve psikolojik dayanıklılık öne çıkar.
Avukatlık da tam olarak bu ayrım üzerinde yürür. Avukat hâkimin zihnindeki prematüre kanaati tamamen kontrol edemez. Savcının iddia dilini bütünüyle belirleyemez. Müvekkilin her davranışını yönetemez. Tanığın ne söyleyeceğini garanti edemez. Mahkemenin kararını mutlak biçimde tayin edemez. Sosyal medyadaki yargısız infial dalgasını durduramaz. Yargı sisteminin bütün yapısal sorunlarını tek başına çözemez.
Ama avukat şunları kontrol edebilir: Hazırlığını. Dosyaya hâkimiyetini. Sözünün tonunu. İtirazının zamanlamasını. Duruşmadaki vakarını. Tutanağa geçirme ısrarını. Müvekkile mesafesini. Dilekçesinin berraklığını. Susma ve konuşma anını. Öfkesinin kendisini yönetip yönetmediğini. Haksızlık karşısında iç bütünlüğünü.
Stoacı avukat, sonucu önemsiz gören avukat değildir. Böyle bir yorum Stoacılığı da avukatlığı da eksik anlamak olur. Stoacı avukat sonucu önemser; fakat kendisini yalnızca sonucun kölesi haline getirmez. Beraat için mücadele eder, hukuka aykırı delile itiraz eder, tutuklamaya karşı çıkar, usul ihlallerini kayda geçirir, müvekkilini korur. Fakat bütün bunları yaparken kendi iç merkezini kaybetmemeye çalışır.
Stoacı düşüncede bireyin erdemli yaşamı seçmesi, doğa ve evrensel düzenin farkındalığıyla hareket etmesi, zamanı bilinçli değerlendirmesi ve içsel huzuru koruması önemlidir. Avukatlıkta bunun karşılığı, yargılama sürecindeki bütün dış baskılara rağmen kendi sözünü, ölçüsünü, ahlaki merkezini ve mesleki vakarını koruyabilmektir.
Bu nedenle Stoacı avukat edilgen değildir. Boyun eğen kişi hiç değildir. Stoacı avukat, dış dünyanın bütün gürültüsü içinde kendi mesleki aklını, ahlaki omurgasını ve savunma vakarını koruyabilen kişidir. Avukatlık bu anlamda bir iç egemenlik mesleğidir.
VII. Öfke: Haklı Duygudan Stratejik Savunmaya
Avukatlık haksızlıkla temas mesleğidir. Haksızlıkla sürekli temas eden kişinin öfkelenmesi anlaşılabilir bir durumdur. Bazen dosyadaki hukuksuzluk, bazen mahkeme salonundaki küçümseyici dil, bazen müvekkilin çaresizliği, bazen de yargısal kayıtsızlık avukatta güçlü bir öfke doğurabilir.
Fakat avukatlıkta mesele öfkenin var olup olmaması değildir. Mesele, öfkenin avukatı yönetip yönetmediğidir.
Öfke, eğer tanınmazsa savunmayı esir alır. Avukat haklı bir tepki verdiğini düşünürken, aslında stratejik zemini kaybedebilir. Mahkeme salonunda ölçüsüz sertlik, savunmanın gücünü artırmak yerine avukatı “sorun çıkaran kişi” konumuna itebilir. Buna karşılık sürekli bastırılan öfke de başka bir tehlike üretir: mesleki sinizm, tükenmişlik, duyarsızlaşma ve içten içe çürüme.
Stoacı çizgi burada üçüncü bir yol önerir: Öfkeyi inkâr etme; ama ona teslim de olma. Öfkeyi tanı, adlandır, süz, disipline et ve gerektiğinde hukuki enerjiye dönüştür.
Marcus Aurelius çizgisinde insanın izlenimlerini, içgüdülerini ve duygularını aklın rehberliğinde yönlendirmesi; eylemlerini titizlik, ciddiyet, şefkat, özgürlük ve adaletle gerçekleştirmesi vurgulanır. Bu düşünce avukatlıkta doğrudan karşılığını bulur: Avukat, öfkesini bastırdığı için değil, onu hukuki aklın süzgecinden geçirdiği için güçlüdür.
Bu nedenle iyi avukat, kendi içinde şu ayrımı yapabilmelidir:
Bu tepki savunmanın zorunlu gereği mi, yoksa benim incinmiş egomun sesi mi?
Bu soru sorulmadığında, avukat savunma yaptığını zannederken kendi kişisel savaşını yürütmeye başlayabilir. Meslek burada tehlikeli bir benlik sahnesine dönüşür. Oysa avukatın görevi kendisini sahnelemek değil, hakkı temsil etmektir.
Stoacı avukat, öfkesini yok etmiş kişi değildir. Öfkesini hukuki aklın hizmetine sokabilen kişidir.
VIII. Kendini Bilmek, Kendi Zaaflarının Haritasını Çıkarmaktır
Her avukatın bir iç zafiyet haritası vardır. Mesleki olgunluk, bu haritayı inkâr etmek değil; onunla çalışmayı öğrenmektir.
Onaylanma ihtiyacı varsa, avukat hâkimden takdir bekler. Gösteri arzusu varsa, duruşmayı sahneye çevirir. Aşırı empati varsa, müvekkille özdeşleşir. Aşırı kuşku varsa, herkesi düşman gibi görür. Aşırı öfke varsa, her usul meselesini kişisel savaşa dönüştürür. Aşırı korku varsa, gerekli itirazları bile yapamaz. Aşırı özgüven varsa, dosyayı hafife alır. Aşırı mükemmeliyetçilik varsa, karar veremez, gecikir, dosyayı tamamlayamaz. Bu zaafların her biri mesleki davranışa sızabilir. Bir dilekçenin üslubunda, bir duruşma itirazının tonunda, müvekkile verilen sözde, karşı tarafla kurulan ilişkide, hâkime yöneltilen cümlede veya dosyanın stratejik kurgusunda avukatın iç dünyası görünür hale gelir.
Kendilik bilgisine ilişkin tartışmalarda basit kendilik bilgisi ile derin/hakiki kendilik bilgisi arasında yapılan ayrım burada önem kazanır. Kişinin kendi yanılsamalarını, önyargılarını, saplantılarını ve içsel eğilimlerini fark etmesi, kendisi hakkında daha derin bir bilgi sunar; bu nedenle basit ve derin kendilik bilgisinin birlikte ele alınması gerekir.
Avukatlık bakımından da mesele budur. “Ben sinirlendim” demek bir başlangıçtır. “Ben neden bu dosyada sinirleniyorum ve bu sinir stratejimi nasıl bozuyor?” sorusu ise mesleki olgunluğun kapısını açar.
Avukatın kendini bilmesi, hangi duygunun hangi hukuki kararı gölgelediğini fark etmesidir.
Öfke sert dilekçe yazdırır. Korku gereksiz geri çekilme doğurur. Kibir eksik hazırlığa yol açar. Panik acele karar aldırır. Merhamet mesafeyi bozabilir. İntikam duygusu hukuki stratejiyi zehirleyebilir. Yorgunluk dosyayı olduğundan basit gösterir.
Kendini bilen avukat bu nedenle şu soruyu sormayı öğrenir:
Ben şu anda hukuki değerlendirme mi yapıyorum, yoksa bir duygunun içinden mi karar veriyorum?
Bu soru, mesleki muhasebenin en çıplak sorularından biridir.
IX.Vakar: Sessizlik Değil, İç Merkezini Kaybetmemek
Avukatlıkta vakar çoğu zaman yanlış anlaşılır. Vakar, susmak değildir. Boyun eğmek değildir. Yumuşak görünmek değildir. Her şeye tahammül etmek hiç değildir.
Vakar, kişinin mücadele ederken kendi iç merkezini kaybetmemesidir.
Duruşma salonunda vakar, bazen kısa ve kesin bir itirazdır. Bazen tutanağa geçirilmesi istenen tek bir cümledir. Bazen hâkimin sert tavrına aynı sertlikle değil, daha yüksek bir mesleki bilinçle karşılık vermektir. Bazen de gereksiz bir tartışmaya girmeyip asıl meseleye odaklanmaktır.
Vakarın karşıtı yalnızca kabalık değildir. Vakarın karşıtı dağılmaktır. Avukatın kendi öfkesine, korkusuna, gösteri arzusuna, müvekkilin baskısına veya salonun atmosferine teslim olmasıdır.
Sokratesçi çizgide doğruluk, ölçülülük, bilgelik ve adaletin birlikte düşünülmesi, avukatlık bakımından bu nedenle önemlidir. Sokrates’in doğru söylemi, sonucu ne olursa olsun hakikati gizlemeden ve korkmadan söyleme cesaretiyle ilişkilendirilir. Avukatın vakarı da bu çizgide anlaşılmalıdır: Vakar, hakikati söylemekten kaçınmak değil, hakikati mesleki ölçü içinde söylemektir.
Bu nedenle mesleki vakar, dışarıdan görülen bir nezaket biçiminden ibaret değildir. O, içeride kurulan bir disiplindir. Avukatın kendi benliğiyle yaptığı sessiz bir anlaşmadır:
Ben burada varlığımı ispat etmeye değil, savunmayı icra etmeye geldim. Vakar, avukatın mesleki egosunu terbiye etmesidir.
X.Müvekkil İlişkisi: Empati ile Özdeşleşme Arasındaki İnce Çizgi
Avukat müvekkilini anlamak zorundadır. Fakat müvekkiliyle tamamen özdeşleştiği anda temsil kabiliyetini kaybetme riski doğar.
Müvekkil çoğu zaman kendi duygusunun içindedir. Korkar, öfkelenir, abartır, inkâr eder, suçlar, umutsuzlaşır, bazen avukatı da kendi psikolojik dalgalanmasının içine çekmek ister. Müvekkilin dünyasında dava, çoğu zaman sadece bir hukuki süreç değil; onur, korku, aile, itibar, gelecek ve varoluş meselesidir.
Avukat bu duyguyu küçümseyemez. Fakat bu duyguya teslim de olamaz.
Stoacı avukat figürü burada belirginleşir. Stoacı avukat soğuk değildir; fakat ölçülüdür. Duyarsız değildir; fakat kendisini müvekkilin panik dalgasına kaptırmaz. Müvekkilin acısını duyar, fakat onun öfkesini aynen tekrar etmez. Müvekkilin çaresizliğini anlar, fakat kurtarıcı rolüne saplanmaz.
Avukat, müvekkilin dağınık duygusunu hukuki dile tercüme eden kişidir.
Panikten strateji çıkarır. Öfkeden talep çıkarır. Mağduriyetten hukuki iddia çıkarır. Çaresizlikten usuli hamle çıkarır. Dağınık anlatıdan savunma çerçevesi çıkarır.
Bu dönüşüm yapılamadığında avukat, müvekkilin duygusal temsilcisine dönüşür. Oysa avukatın görevi yalnızca müvekkilin duygusunu taşımak değil, onu hukuk düzeni içinde anlamlı ve etkili bir dile çevirmektir.
Bu nedenle avukatlıkta kendini bilme, “Ben hangi müvekkil tipleri karşısında kontrolü kaybediyorum?” sorusunu da içerir.
Kimlerin mağduriyeti beni aşırı içine çekiyor? Kimlerin öfkesi beni yönlendiriyor? Kimlerin çaresizliği beni kurtarıcı rolüne sokuyor? Kimlerin manipülasyonu mesleki mesafemi bozuyor? Kimlerin acısı karşısında hukuki aklım zayıflıyor?
Bu sorular avukatlık pratiğinin görünmeyen etik sorularıdır.
XI.Savunma Personası: Cübbe Zırh mı, Maske mi?
Avukatlıkta kendini bilmek, kişinin kendi “savunma personası”nı tanımasını da gerektirir. Avukat duruşmada, büroda, müvekkil karşısında, adliye koridorunda ve kamuoyu önünde farklı benlik sunumları yapar. Bu kaçınılmazdır. Mesleğin kendisi belirli bir temsil biçimi, dil, duruş ve mesafe gerektirir.
Fakat persona zamanla kişiliğin yerine geçebilir.
Avukat sürekli güçlü görünmek zorunda hissedebilir. Her soruya hemen cevap vermesi gerektiğini sanabilir. Hiç yorulmadığını, hiç korkmadığını, hiç tereddüt etmediğini göstermeye çalışabilir. Müvekkil karşısında “her şeyi çözen kişi” rolüne girebilir. Duruşmada sakinlik gösterirken içeride yıkılabilir; sertlik gösterirken aslında korkusunu örtebilir.
Oysa kendini bilmek, personanın arkasındaki insanı unutmamaktır.
Avukatın cübbesi mesleki bir kimliktir. Fakat kendini bilmeyen avukat, cübbeyi zamanla zırh değil maske haline getirebilir. Zırh, insanı mesleki saldırılara karşı korur; maske ise insanın kendisine yabancılaşmasına yol açar.
Bu nedenle avukatın mesleki kimliği ile kişisel benliği arasında sağlıklı bir mesafe kurması gerekir. Avukat her zaman güçlü görünmek zorunda değildir; fakat mesleki sorumluluğunu taşıyacak kadar güçlü durmak zorundadır. Her şeyi bilmek zorunda değildir; fakat bilmediğini fark edecek dürüstlüğe sahip olmalıdır. Her dosyada kahraman olmak zorunda değildir; fakat her dosyada özenli, sadık ve bilinçli olmak zorundadır.
Kendini bilmek, avukatın kendi mesleki rolünü abartmadan, küçültmeden ve ona teslim olmadan taşıyabilmesidir.
XII. Duruşma Salonu: Kendini Bilmenin Sahnesi
Duruşma salonu, avukatın yalnızca hukuki bilgisinin değil, karakterinin de sınandığı yerdir. Orada kanun bilmek yetmez. Zamanlama, ton, beden dili, susma, itiraz, geri çekilme, ısrar, kayıt oluşturma ve salon atmosferini okuma becerisi gerekir.
Duruşma salonunda avukat, kendi mizacıyla da yüzleşir.
Bazı avukatlar fazla uyumlu kalır; usul ihlallerini görür ama ses çıkarmaz. Tutanakta eksik kayıt olduğunu bilir ama müdahale etmez. Delilin tartışılmadan geçildiğini fark eder ama duruşmanın akışını bozmaktan çekinir. Böylece savunma, görünmezleşir.
Bazı avukatlar ise her meseleyi çatışma konusu yapar. Her müdahaleyi kişisel bir hesaplaşmaya dönüştürür. Her tartışmada sesini yükseltir. Böylece savunmanın stratejik gücü, avukatın öfkesinin gölgesinde zayıflar.
Hibrit Kopuş Savunması bu iki uç arasında daha olgun bir savunma tavrı önerir. Savunma ne sürekli uyum ne de sürekli çatışmadır. Savunma, duruşmanın atmosferine, dosyanın niteliğine, yargısal tavrın biçimine ve ihlalin ağırlığına göre derecelendirilen bilinçli bir mesleki davranıştır.
Bu noktada Stoacılık ile Hibrit Kopuş Savunması arasında güçlü bir bağ kurulur.
Stoacılık avukata iç disiplini verir. Hibrit Kopuş Savunması ise bu iç disiplinin dış stratejiye dönüşmesini sağlar.
Birinci derecede uyum varsa, bu korkudan değil stratejik sükûnetten doğmalıdır. İkinci derecede mikro müdahale varsa, bu pasiflikten değil dikkatli bir kayıt bilincinden doğmalıdır. Üçüncü derecede açık müdahale varsa, bu öfkeden değil savunmanın zorunlu ihtiyacından doğmalıdır. Dördüncü derecede sert kopuş varsa, bu kişisel hınçtan değil ağır usul ihlalinin görünür kılınması gereğinden doğmalıdır. Beşinci derecede radikal kopuş varsa, bu kontrolsüz bir patlama değil, meşruiyet eşiğinin bilinçli teşhisi olmalıdır.
Her derecede temel soru aynıdır:
Bu davranış benim iç tepkimin sonucu mu, yoksa savunmanın ölçülü ve gerekli hamlesi mi?
İşte bu soru, Stoacı avukatlıkla Hibrit Kopuş Savunması’nın kesişim noktasıdır.
XIII. Söz ve Suskunluk: Karakterin İki Yüzü
Avukatlık söz mesleğidir. Fakat yalnızca konuşma mesleği değildir. Avukatın mesleki gücü bazen söylediği cümlede, bazen de söylemediği cümlenin arkasındaki bilinçte görünür.
Bazı avukatlar susamaz; çünkü susmayı zayıflık sanır. Bazıları konuşamaz; çünkü konuşmayı risk sanır. Bazıları her şeye itiraz eder; çünkü kontrolü kaybetmekten korkar. Bazıları hiçbir şeye itiraz etmez; çünkü dışlanmaktan, sevilmemekten veya mahkemenin tepkisini çekmekten çekinir.
Oysa savunmada söz kadar suskunluk da karakter testidir.
Kendini bilen avukat, susmasının korkudan mı stratejiden mi kaynaklandığını ayırt eder. Konuşmasının cesaretten mi, yoksa egodan mı geldiğini fark eder. İtirazının savunmayı güçlendirip güçlendirmediğini, yoksa yalnızca kendi öfkesini boşaltıp boşaltmadığını sorgular.
Bu nedenle iyi savunma, sadece güçlü konuşma sanatı değildir. Aynı zamanda doğru yerde susabilme, doğru anda müdahale edebilme ve sözün ağırlığını koruyabilme sanatıdır.
Avukatın sözü, ne kadar çok söylendiğiyle değil, ne kadar yerinde söylendiğiyle değer kazanır.
XIV. Başarı ve Yenilgi Karşısında Avukatın Kendisiyle İmtihanı
Avukatlık mesleği insanı sonuçlarla sürekli karşı karşıya getirir. Kazanılan davalar, kaybedilen davalar, reddedilen talepler, verilen mahkûmiyetler, alınan beraatlar, bozulan kararlar, onanan hükümler… Bütün bunlar avukatın mesleki ruh halini etkiler.
Fakat avukat kendisini sadece sonuçlarla tanımlamaya başladığında ciddi bir tehlike doğar. Çünkü her beraat avukatın mutlak başarısı değildir; her mahkûmiyet de avukatın mutlak başarısızlığı değildir. Bazı dosyalarda avukat bütün mesleki gerekleri yerine getirmiş, usulü zorlamış, delili tartıştırmış, tutanağı kurmuş, üst denetime kayıt bırakmış; fakat yine de olumsuz sonuç alınmış olabilir. Bazı dosyalarda ise sonuç olumlu çıkmış, fakat avukat mesleki anlamda derin bir emek göstermemiş olabilir.
Stoacı bakış burada avukatı “sonuç putperestliği”nden korur.
Sonuç önemlidir; fakat mesleki değerin tamamı sonuçta değildir. Avukatın değeri yalnızca kazandığı davalarda değil, kaybettiği davalarda nasıl durduğunda da görünür.
Bazı yenilgiler vardır, avukatın karakterini büyütür. Bazı başarılar vardır, avukatın egosunu şişirip mesleki derinliğini azaltır. Bazı kayıplar vardır, ileride kurulacak daha büyük bir savunma kültürünün kaydını oluşturur. Bazı kazanımlar vardır, avukata kendisini gereğinden fazla güçlü zannettirir.
Bu nedenle avukatın kendini bilme yolculuğu başarıyla da ilgilidir, yenilgiyle de. Kazandığında kibirlenmemek, kaybettiğinde çökmemek, reddedildiğinde sinikleşmemek, alkışlandığında sahne sarhoşluğuna kapılmamak mesleki olgunluğun parçalarıdır.
Avukatlıkta en zor denge belki de budur:
Sonucu ciddiye almak, fakat kendini sonucun kölesi yapmamak.
XV.Neyin Seni Çürüteceğini Bilmek
Kendini bilmek, yalnızca insanın güçlü ve zayıf yönlerini tanıması değildir. Aynı zamanda neyin kendisini çürütebileceğini bilmesidir.
Avukatlık insanı büyütebileceği gibi bozabilir de. Meslek, kişiye direnç, muhakeme, hitabet, stratejik düşünme ve insan tanıma becerisi kazandırabilir. Fakat aynı meslek, kontrol edilmezse kişiyi sertleştirebilir, duyarsızlaştırabilir, kibirlendirebilir veya sinikleştirebilir.
Bazı avukatları para bozar. Bazılarını şöhret bozar. Bazılarını güç sahipleriyle yakınlık bozar. Bazılarını sürekli yenilgi duygusu bozar. Bazılarını müvekkil baskısı bozar. Bazılarını adliyedeki saygısızlık bozar. Bazılarını sosyal medya alkışı bozar. Bazılarını da haksızlığa sürekli tanıklık etmek bozar.
Kendini bilen avukat, kendi çürüme ihtimalini erken fark eder.
Bu nedenle kendini bilmek, insanın hangi koşullarda mesleki omurgasının eğileceğini önceden sezebilmesidir.
Avukatın mesleki hayatında en tehlikeli an, artık hiçbir şeyden etkilenmediğini sandığı andır. Çünkü bu bazen olgunluk değil, duyarsızlaşmadır. Yine en tehlikeli anlardan biri, her şeyi kişisel mesele haline getirdiği andır. Çünkü bu da duyarlılık değil, benliğin mesleğin önüne geçmesidir.
Olgun avukat, ne taş kesilir ne de her dalgada sürüklenir. Haksızlığı görür ama hınçla yaşamaz. Acıyı duyar ama aklını kaybetmez. Mücadele eder ama kendini tüketmez.
XVI. Mesleki Sinizm ile Romantik Saflık Arasında
Avukatlık yıllar içinde insanı iki ayrı uca savurabilir.
Birinci uç romantik saflıktır. Bu tavır, hukukun her durumda kendiliğinden işleyeceğini, iyi niyetli bir savunmanın mutlaka karşılık bulacağını, adalet arayışının daima makul ve temiz bir zeminde ilerleyeceğini varsayar. Mesleğin ilk yıllarında bu duygu anlaşılabilir. Fakat yargılama pratiğinin sert yüzüyle karşılaşınca bu saflık kolayca kırılır.
İkinci uç ise mesleki sinizmdir. Bu tavır, “Zaten hiçbir şey değişmez”, “Her şey önceden bellidir”, “Ne yapsak boş”, “Adalet yok” cümleleriyle kendisini gösterir. Sinizm, başlangıçta gerçekçilik gibi görünür; fakat zamanla avukatın mesleki enerjisini içten içe çürütür. Avukat artık mücadele etmez, sadece dosya yürütür. Savunma yapmaz, prosedür tamamlar. Müvekkili dinlemez, tahammül eder. Duruşmaya girmez, sahnenin içinden geçer.
Stoacı avukatlık bu iki uç arasında üçüncü bir yol önerir.
Ne romantik saflık ne de zehirli sinizm.
Stoacı avukat dünyayı olduğu gibi görmeye çalışır. Yargı pratiğindeki aksaklıkları inkâr etmez. Dosya merkezliliği, tutanak krizini, prematüre kanaati, usul ihlallerini, savunmanın görünmezleşmesini bilir. Fakat bunları bilmek onu atalete sürüklemez. Tam tersine, kontrol edebileceği alanı daha ciddi biçimde sahiplenmesini sağlar.
Her şeyi düzeltemem ama bu dosyada doğru yerde durabilirim. Bütün sistemi değiştiremem ama bu ihlali tutanağa geçirebilirim. Kararı garanti edemem ama delili tartıştırmak için ısrar edebilirim. Hâkimin zihnini tümüyle değiştiremeyebilirim ama prematüre kanaati zayıflatabilirim. Adaleti bütünüyle kuramayabilirim ama haksızlığı görünür kılabilirim. Bu tavır, mesleki umudun olgun biçimidir. Saflık değildir; fakat karamsarlık da değildir. Avukatın dünyayı olduğu gibi görüp yine de kendi sorumluluk alanını terk etmemesidir.
XVII. Kendi Adalet Duygusunu Sorgulamak
Her avukatın bir adalet duygusu vardır. Fakat bu duygu her zaman saf ve denetlenmiş bir hukuk bilinci değildir. İçinde kişisel geçmiş, sınıfsal duyarlılık, ideolojik refleksler, eski kırgınlıklar, mesleki tecrübeler, öfke ve hayat hikâyesi bulunabilir.
Bu nedenle avukat kendisine şu soruyu da sormalıdır: Benim adalet duygum nerede hukuki aklı güçlendiriyor, nerede onu gölgeliyor? Bu soru önemlidir. Çünkü bazen avukat, müvekkilin davasında kendi geçmiş haksızlıklarını savunmaya başlar. Bazen dosya, kişisel bir rövanş alanına dönüşür. Bazen hukuki mücadele, fark edilmeden hınçla beslenen bir kimlik mücadelesine kayar.
Sokratesçi gelenekte kendini bilmenin doğruluk, ölçülülük, bilgelik ve adaletle birlikte ele alınması, avukatlık açısından tam da bu nedenle önemlidir. Kendini bilmek, yalnızca içe dönük bir farkındalık değil; adalet duygusunu terbiye eden etik bir ilkedir.
Kendini bilmek, adalet duygusunu da denetleyebilmektir. Çünkü denetlenmeyen adalet duygusu, kolayca hınca dönüşebilir.
Bu, avukatın adalet arzusunu zayıflatmaz; tam tersine onu arıtır. Avukatın adalet duygusu ne kadar güçlü olursa olsun, hukuk formu içinde kalmadığı sürece savunmaya zarar verebilir. Haksızlık karşısında öfkelenmek insani olabilir; fakat avukatın görevi öfkeyi hukuki biçime dönüştürmektir.
Avukat, kendi adalet duygusunu sorgulayabildiği ölçüde daha güçlü, daha ölçülü ve daha güvenilir bir savunma kurabilir.
XVIII. Mesleki Kaderini Bilinçli Seçmek
Avukatlıkta herkes aynı avukat olmak zorunda değildir. Hatta herkesin aynı avukatlık modelini taklit etmesi, mesleki kişiliği zayıflatır.
Kimi ceza savunmasında derinleşir. Kimi aile hukukunda. Kimi insan hakları dosyalarında. Kimi ticari uyuşmazlıklarda. Kimi akademik yazıda. Kimi duruşmada. Kimi müzakere masasında. Kimi stratejik danışmanlıkta.
Kendini bilmeyen avukat, başkalarının başarı modelini taklit eder. Kendini bilen avukat ise kendi mesleki kaderini kurar. Her avukat kendi mizacına, kabiliyetine, ahlaki eşiğine ve hayat tasavvuruna uygun bir mesleki yol bulmak zorundadır. Bu yol, yalnızca para, statü veya görünürlük üzerinden seçildiğinde avukat zamanla kendi mesleki varlığına yabancılaşabilir.
Avukatlıkta gerçek başarı, yalnızca çok dosya almak, çok kazanmak veya çok tanınmak değildir. Kişinin kendi mesleki doğasına uygun bir çalışma biçimi kurabilmesidir. Bazı avukatlar büyük kalabalıkların ve sert duruşmaların içinde güçlenir. Bazıları daha sessiz, daha derin, daha analitik alanlarda verimli olur. Bazıları yazıyla savunur, bazıları sözle. Bazıları müzakereyle sonuç alır, bazıları yargısal mücadeleyle.
Kendini bilmek, avukatın başkalarının alkışına göre değil, kendi mesleki hakikatine göre yol seçebilmesidir.
XIX. Kendini Bilmek, Sürekli Yeniden Yapılan Bir İç Yoklamadır
Kendini bilmek bir defalık keşif değildir. “Ben buyum” deyip kapanmak hiç değildir. Avukatın kendini bilmesi, mesleğin her döneminde yeniden yapılması gereken bir iç yoklamadır.
Genç avukatın korkuları başka, kıdemli avukatın zaafları başkadır. Mesleğin ilk yıllarında görünür olma ihtiyacı ağır basabilir; ilerleyen yıllarda konfor alanı, yorgunluk, mesleki sinizm veya itibar sarhoşluğu başka riskler üretir. Başlangıçta hâkim karşısında susma korkusu vardır; zamanla kimseyi dinlememe kibri doğabilir. Başlangıçta dosyaya hâkim olamama endişesi vardır; zamanla “ben bu işi biliyorum” rehaveti yerleşebilir.
Bu nedenle avukatlıkta kendini bilmek, yaşayan bir faaliyettir. İnsan değişir; mesleğin insanda açtığı yaralar ve imkânlar da değişir.
Bugün kontrol edebildiği öfke, yarın başka bir dosyada yeniden yükselebilir. Bugün koruduğu mesafe, başka bir müvekkil karşısında bozulabilir. Bugün taşıdığı umut, yarın art arda gelen haksızlıklar karşısında zayıflayabilir. Bugün sahip olduğu mesleki vakar, yarın sosyal medya alkışıyla, güç yakınlığıyla veya ekonomik baskıyla sarsılabilir.
Bu yüzden avukatın kendini bilmesi, sürekli bir mesleki muhasebe gerektirir.
Kendini bilmek, avukatın kendi iç dünyasına kapanması değil; kendi iç dünyasını mesleki sorumluluğunun parçası haline getirmesidir.
XX.Avukatın Kendine Sorması Gereken Sorular
Avukatlıkta kendini bilme soyut bir içe dönüş değildir. Somut, gündelik ve mesleki sorularla ilerler.
Avukat kendisine zaman zaman şu soruları sormalıdır: Hangi dosyalar beni gereğinden fazla öfkelendiriyor? Hangi hâkim tavrı karşısında çocuklaşıyorum? Hangi müvekkil tipi beni manipüle edebiliyor? Hangi haksızlık karşısında hukuki aklımı kaybediyorum? Hangi başarı beni kibirlendiriyor? Hangi yenilgi beni meslekten soğutuyor? Hangi duruşmada susmam gerekirken konuştum? Hangi duruşmada konuşmam gerekirken sustum? Hangi dilekçede hukuki argüman yerine kişisel öfke yazdım? Hangi anda müvekkilin hakkını değil, kendi gururumu savundum? Hangi anda vakar sandığım şey aslında korkuydu? Hangi anda cesaret sandığım şey aslında kontrolsüzlüktü? Hangi dosyada mesleki sınırımı aştım? Hangi müvekkile gereğinden fazla yaklaştım? Hangi olay karşısında adalet duygum hınca dönüştü? Hangi başarıdan sonra hazırlık disiplinimi gevşettim? Hangi yenilgiden sonra sinizme yaklaştım?
Bu sorular kolay değildir. Fakat mesleki gelişim yalnızca mevzuat değişikliklerini takip etmekle olmaz. Avukatın kendi iç işleyişini de takip etmesi gerekir.
Kendini tanımayan avukat, kendi mizacının esiri olur. Kendini bilen avukat ise mizacını mesleki stratejinin hizmetine sokabilir.
Sonuç: Avukatlık, Başkasını Savunurken Kendini Öğrenmektir
Avukatlık, insanın başkasının hakkını savunurken kendi karakteriyle karşılaştığı meslektir. Bu meslek, avukata yalnızca hukuku öğretmez; insanı, gücü, korkuyu, yalanı, acıyı, kibri, çaresizliği, cesareti ve sabrı da öğretir. Daha da önemlisi, avukata kendisini öğretir.
Avukat, yıllar içinde şunu anlar: Savunma yalnızca dışarıya yönelmiş bir söz değildir. Aynı zamanda içeride kurulmuş bir disiplindir. Kişi kendi öfkesini, korkusunu, egosunu, tükenmişliğini, adalet duygusunu ve çürüme ihtimalini tanımadan başkasının hakkını tam anlamıyla savunamaz.
Stoacılık bu noktada avukatlığa derin bir felsefi zemin sunar. Avukatın kontrol edemediği çok şey vardır; fakat tam da bu nedenle kontrol edebildiği alan daha kıymetlidir. Sözünü, tavrını, hazırlığını, vakarını, müdahale biçimini, susma anını, itiraz zamanlamasını ve ahlaki duruşunu korumak, avukatın mesleki iç egemenliğidir.
Felsefe tarihinde kendini bilmek, Antik Yunan’da erdem ve ahlakla, modern dönemde bilginin imkânıyla, çağdaş düşüncede ise kendilik inşası ve yaşama sanatıyla birlikte düşünülmüştür. Avukatlık bu üç anlamı da kendi içinde taşır: Avukat kendisini tanır, bilgisinin sınırını bilir, erdemlerini sınar ve meslek içinde kendisini yeniden kurar.
Bu nedenle iyi avukat, sadece kanunu bilen kişi değildir.
İyi avukat, kendini de bilen kişidir.
Öfkesini tanıyan, fakat ona teslim olmayan.
Müvekkilini anlayan, fakat onunla özdeşleşmeyen.
Haksızlığı gören, fakat sinizme düşmeyen.
Başarıda kibirlenmeyen, yenilgide dağılmayan.
Duruşmada konuşmayı da susmayı da bilen.
Kopuşu öfkeden değil, savunmanın zorunlu gereğinden üreten.
Vakarını kişisel gururdan değil, mesleki bilinçten alan kişi.
Son tahlilde avukatlık, başkalarının hikâyesi içinden kendi karakterini inşa etme sanatıdır.
Ve belki de mesleğin en yalın hakikati şudur:
Avukat, başkasını savunurken kendisini tanır; kendisini tanıdıkça savunması derinleşir.
Kaynakça
Bilgin, Büşra. Felsefe Tarihinde Kendini Bilmek Kavramına Paradigmatik Bir Bakış. Doktora Tezi, Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2022.
Evirgen, Hidayet. Etik Açıdan Sokrates ve Platon Felsefesinde Kendini Bilme Sorunu. Yüksek Lisans Tezi, Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2016.
Taşkın, Esma. Geç Dönem Stoacı Filozofların Yaşam Felsefesi. Yüksek Lisans Tezi, Çankırı Karatekin Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2025.
Yoldaş, Tuğba. Problems of Self-Knowledge and Phenomenal Character. Yüksek Lisans Tezi, Boğaziçi Üniversitesi, 2017.