ADALET BİLDİRGESİ
İSTANBUL BAROSU – İstanbul, 1 Eylül 2026
I. ADALET MÜCADELESİNDEN ASLA VAZGEÇMİYOR HUKUKSUZLUKLARI KAYIT ALTINA ALIYORUZ
Ülke genelindeki üç avukattan birinin görev yaptığı İstanbul’da savunma mesleği için yürütülen mücadele, ulusal ölçekte verilen hukuk mücadelesi ile iç içe olduğu gibi, savunmanın uluslararası dayanışmasının da itici gücüdür.
A.“İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ve Savunma” Bildirgesi (10 Aralık 2025)
İstanbul Barosu’nun 10 Aralık 2025 toplantısı sonrasında yayımladığı “İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ve Savunma” Bildirgesi’nin son maddesi şöyledir:
“Yerel, ulusal ve uluslararası dayanışma hakkı ekseninde her zaman, her yerde ve herkes için hukuk yolunda İstanbul Barosu; savunma kurumlarının olduğu kadar yerel yönetimlerin ve ulusal ölçekteki yönetim organlarının seçimler yoluyla el değiştirmesini savunmakla, aynı zamanda demokrasi ve siyasal adalet mücadelesi vermektedir.”
B.“Adil Yargılanma ve Savunma Hakkı: Güvenceler ve Mücadele” Uluslararası Toplantısı (3-4 Nisan 2026)
3 ve 4 Nisan 2026 günlerinde İstanbul Barosu ev sahipliğinde; Berlin, Paris, Brüksel ve Gürcistan barolarının iş birliğiyle ve birçok uluslararası savunma örgütünün katılımıyla düzenlenen “Adil Yargılanma ve Savunma Hakkı: Güvenceler ve Mücadele” temalı uluslararası toplantıda; yargıçlar, akademisyenler ile baro ve hukuk kurumlarını temsil eden avukatlardan oluşan hukukçular olarak aşağıdaki sonuçlara ulaşılmıştır:
1.Adil yargılanma ve savunma hakkının niteliği
- Adil/dürüst/düzgün ve hakkaniyete uygun yargılama, Devlet için varlık nedeni ve yükümlülük, yurttaşlar için temel bir haktır.
- Adil yargılanma hakkı, yalnızca usule ilişkin bir güvence değil; maddi hak ile bitişiklik temelinde demokrasinin, hukuk devletinin ve insan onurunun temel dayanağıdır.
- Savunma hakkının etkin kullanımı, adil yargılanmanın vazgeçilmez unsurudur. Savunmanın kısıtlandığı bir sistemde adaletten söz edilemez.
- Hukuki dinlenilme hakkı, yalnızca tarafların kendilerini ifade edebilmesini değil, ileri sürülen beyanların yargı mercilerince dikkate alınmasını da içerir.
- Hukuki araçların eşitliği ilkesi, iddia ve savunma makamları arasında fiilî ve hukuki dengeyi zorunlu kılar.
2.Savunma hakkının evrenselliği ve uluslararası dayanışma
- Savunma hakkı evrenseldir ve sınır aşan bir özelliğe sahiptir. Bu hakka yönelik her türlü müdahale ve saldırı, yalnızca ilgili ülkeyi değil, uluslararası hukuk camiasını ilgilendirir. Uluslararası ölçekte bir “Savunma Dayanışma Ağı” oluşturulması zorunluluk olarak değerlendirilmiştir.
- Bir baroya yönelen müdahalenin; tüm savunma mesleğine, hukuk devletine ve haklar toplumuna yöneldiği kabul edilmiştir.
- Avukatlık mesleğine ilişkin uluslararası güvencelerin ve özellikle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesinin etkin uygulanması zorunludur.
- Avukatlık Mesleğinin Korunmasına Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi’nin onaylanarak bir an önce yürürlüğe girmesi, savunma mesleği ve örgütleri için yaşamsal önem taşımaktadır.
3.Küresel gelişmeler ve savunmanın rolü
- Günümüzde uluslararası hukuk düzeni; savaşlar, bölgesel çatışmalar ve demokratik gerileme süreçleri nedeniyle ciddi bir kriz içerisindedir.
- Barolar ve hukuk örgütleri, yalnızca mesleki dayanışma değil; aynı zamanda demokratik düzenin korunması yönünde sorumluluk üstlenmektedir.
4.Yargı bağımsızlığı ve avukatlık mesleğinin özerkliği
- Yargı bağımsızlığı, adil yargılanma hakkının ön koşuludur. Bağımsızlık bir statü, tarafsızlık ise erdemdir. Bağımsız hâkimler olmaksızın hukuka uygun karar güvencesi sağlanamaz.
- Hâkimler üzerinde oluşturulan idari ve disipliner baskılar, “caydırıcı etki” yaratarak bağımsız karar verme iradesini zayıflatmaktadır.
- Avukatlık mesleği, adalet sisteminin bağımsız bir unsurudur; devlet, müvekkil veya üçüncü kişiler karşısında bağımlı hâle getirilemez. Avukat, müvekkili ile özdeşleştirilemez.
- Bağımsız ve özerk savunma örgütleri, bağımsız yargının da güvencesidir.
5.Türkiye’de yargılama pratiklerine ilişkin tespitler
- Avukatların mesleki faaliyetleri nedeniyle suç isnadıyla karşı karşıya bırakılması, savunma hakkının ihlali niteliğindedir ve kabul edilemez.
- Suçsuz sayılma hakkı, insan haklarının sert çekirdeği kapsamında herkes için, her zaman, her ortam ve koşulda geçerli olup,
6.Savunmanın dönüşümü ve mesleğin geleceği
- Avukatlık mesleği yalnızca temsil faaliyeti değil; hakların korunması, toplumsal ve çevresel adaletin sağlanması ile demokratik seçimlerin güvenliği açısından kamusal bir görevdir. Bu nedenle savunma mesleğinin korunması, demokrasinin ve hukuk devletinin korunmasının ayrılmaz bir parçasıdır.
- Savunmanın etkisizleştirilmesine yönelik eğilimler karşısında, mesleğin kurumsal güvencelerinin korunması ve ilerletilmesi esastır.
- Hukuk eğitiminde insan hakları, etik ve yeni teknolojiler alanlarının güçlendirilmesi gerekmektedir.
- Liyakat ilkesi, sav-savunma-hüküm bütününde gözetilmelidir.
- Tüm barolar, hukukçular ve ilgili kurumlar; yasalar, uluslararası sözleşmeler ve Anayasa’nın ötesinde hukukun genel ilkelerine bağlılık temelinde ortak ve kararlı bir mücadele yürütmeye davet edilmektedir.
- Aynı zamanda, 148 yıllık bir geçmişe sahip İstanbul Barosunun kuruluş tarihi olan 5 Nisan Avukatlar Günü vesilesiyle, savunma hakkının korunmasına yönelik kararlılık bir kez daha teyit edilmektedir.
C.“Anayasacılık ve Küresel Ekolojik Meydan Okumalar Çağı” Sonuç Bildirgesi (İstanbul, 6 Haziran 2026)
- Kasım 2026’da Antalya’da gerçekleştirilecek COP31 İklim Değişikliği Konferansı’nda, iklim değişikliğiyle bağlantılı daha geniş insan hakları boyutlarının vurgulanması ve çevresel ile iklim kaynaklı yerinden edilmiş kişilerin haklarının tanınmasını talep ed
- Kuşaklar arası hakkaniyet ilkesinin; her kuşağın çevre üzerindeki etkilerinin zaman içerisinde yönetilmesini ve azaltılmasını amaçlayarak, mevcut ve gelecek kuşaklar arasında bir bağ kurduğunu vurgula
D.2025-26 Adli Yılı İstanbul Barosu Etkinliklerinden Kesitler — “Özgürlükten Yoksun Kılma”: Suç mu, Ödüllendirme Nedeni mi?
2025-26 adli yılında İstanbul ilinde tanık olunan bireysel ve kitlesel hak ihlalleri; başta Anayasa’nın üstün hükümleri ve hukuk düzenimizin emredici kuralları olmak üzere, hukukun genel ilkelerine ve dahası olağanüstü hâl, seferberlik ve savaş hâllerinde bile korunan hak ve değerlere aykırıdır. Bunların başında insan haklarının sert çekirdeği gelmektedir:
“… kişinin yaşama hakkına, maddi ve manevi varlığının bütünlüğüne dokunulamaz; kimse din, vicdan, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz ve bunlardan dolayı suçlanamaz; suç ve cezalar geçmişe yürütülemez; suçluluğu mahkeme kararı ile saptanıncaya kadar kimse suçlu sayılamaz” (Anayasa, md. 15/2).
Türkiye Cumhuriyeti savaş hâlinde olsaydı dahi kesin olarak korunan ve dokunma yasağı bulunan bu alanlar, sistematik olarak ihlal edilmektedir.
İhlaller; “şafak operasyonları” adı altında konut dokunulmazlığı ortadan kaldırılarak veya ters kelepçe teşhiri ile başlayan, tutukevinden çıkışa ve hatta -birçok belediye başkanı örneğinde görüldüğü üzere- serbest bırakıldıktan sonra yeniden tutuklanmaya kadar devam eden işlem ve muameleler dizisini kapsamaktadır.
İnsan haklarını koruma konusunda devletin pozitif yükümlülüklerinin azami olduğu alanlarda kolluk ve savcılık tarafından gerçekleştirilen ihlaller, “Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz” (Anayasa, md. 6) yasağına aykırı olduğundan, yalnızca görev ve yetki gaspı değil, aynı zamanda “egemenlik gaspı”dır. Üçlü gasp zinciri şöyle sıralanabilir:
- Kişi hürriyeti ve güvenliği (habeas corpus): Yakalama, gözaltına alma ve tutuklama işlem ve eylemleri çok sıkı koşullara bağlı olduğu hâlde, bu koşullara uyulması bir yana; şekil, tarz ve usuller, insan haysiyetini rencide edici eziyet ve kötü muamele uygulamasına dönüşmektedir. Belli bir fikre sahip olmak (siyasal aidiyet), bedenen alıkonulmak için yeterli görülmekte; kişi özgürlüğünden yoksun bırakıldıktan sonra delil üretilmeye çalışılmakta, iddianame aylar hatta yıllar sonra hazırlanmaktadır. Bu itibarla, Anayasa madde 19 kapsamında açıkça kişiyi “özgürlükten yoksun kılma suçu” işlenmektedir.
- Adil yargılanma hakkı: Bu hakkın gereklerine uyulması bir yana; başta suçsuz sayılma ve mahkemeye erişim hakkı olmak üzere, hak daha baştan tümüyle ihlal edilmektedir. Oysa insan haklarının sert çekirdeği ile bitişik olan bu haklar, her zaman, her yerde ve herkes için geçerlidir.
- Mahpus hakları: Cismani özgürlüğünden alıkonulmuş olan mahpus, haklarını kullanmaya devam eder. Bunların başında barınma, sağlık ve haberleşme hakları gelir. Bu hakların özüne dokunulamayacağı gibi, mahpuslar eşit haysiyet ilkesinden mutlak biçimde ve hak ve özgürlüklerin sert çekirdeğinden ise evleviyetle yararlanır. Ne var ki İstanbul’daki mahpuslar bu haklarından üç nedenle yararlanamamaktadır: Hapishanelerde kapasitenin en az iki üç katı üzerinde mahpus bulunması ciddi bir barınma ve sağlık sorunu yaratmaktadır. Mahpus sayısındaki artışla orantılı koruma ve infaz görevlisi bulunmadığından çifte ihlal ortaya çıkmaktadır: Görevlilerin çalışma ortam ve koşulları zorlaşmakta, mahpusların hakları zedelenmektedir. Mahpusların onayı olmaksızın gece yarısı hücrelerinden alınarak etkin pişmanlık için savcılığa götürülmeleri veya başka hapishanelere nakledilmeleri ise mahpus haysiyetine dokunma, eziyet ve kötü muameledir.
Keyfî işlem ve uygulamalar dizisi, cezaların şahsiliği kuralını da zedelemekte; Anayasa’nın 12. maddesinden 127. maddesine kadar birçok hakkın ve kuralın ihlali sonucunu doğurmaktadır.
Şu sorulabilir: Bu denli geniş ihlallerin failleri neden cezasız kalmaktadır? Cezasızlık bir yana, failler ödüllendirilmektedir. Siyasal sorumluluk yokluğu; cezai, hukuki, idari ve mali sorumluluk yollarının işletilmesini zorlaştırmakta; dahası “anayasal suç” işleme cesareti, sorumluluktan bağışık kılınmış Parti Başkanlığı Yoluyla Devlet Başkanlığı ve Yürütme (PBDBY) yapısından alınmaktadır.
Bu nedenle İstanbul Barosu, Anayasa’ya saygı için yürütmekte olduğu çalışmalarda doğru bilgiyi esas alarak “sözde anayasa” söylemini reddetmekte ve hesap verebilir hükûmet gerekliliğini savunmaktadır.
II. HUKUK DIŞI UYGULAMALARI İZLİYOR VE GÖZLEMLİYORUZ
Hukukun üstünlüğünü ve insan haklarını savunmak ve korumakla yükümlü Baro’nun üyeleri olarak; Devlet yönetiminde, toplumda ve ülkede olup bitenleri, varlık nedenimiz doğrultusunda izliyor, gözlemliyor ve raporluyoruz. Bunu şu üçlü etkinlikle yapıyoruz:
- Başta Silivri olmak üzere duruşmaları izleyerek,
- Hapishaneleri ziyaret ederek,
- Duruşmalara ve hapishanelere ilişkin gözlem raporları hazırlayarak.
Türkiye Cumhuriyeti niteliklerinin dayanağı olan “adalet anlayışı”nın üç ana bileşeni; demokratik adalet (hukuk devleti), toplumsal adalet (sosyal devlet) ve çevresel/ülkesel adalet (çevre devleti)tir. Üçlü adalet gereklerinin yerine getirilmemesi, yargılamada adaletin sağlanmasını engeller. Adil yargılanma hakkı ihlalleri bu bakış açısıyla ele alınmalıdır.
“Özgürlük/eşitlik/adalet” üçlüsü, hukukun varlık nedeni ile örtüşür. Bunun için hukuk, öncelikle bireylerin fikrini ve fiziğini korur. Düşünce ve beden dokunulmazlığı, “insan haklarının sert çekirdeği” alanında yer alır. 2025-26 adli yılında ise “siyasal düşünce farklılığı” çoğu zaman; seçilmişlerin, gazetecilerin, avukatların ve sanatçıların bedeni özgürlüklerinden alıkonulması sonucunu doğurmuştur.
1.“Hürriyetten Yoksun Kılma” Uygulamasında Keyfîlikler
Anayasa’nın emredici ve yasaklayıcı hükümleri bir yana; “potansiyel tehlike” veya “gösteri olasılığı bulunan kişi” gibi hukukla ilgisi olmayan bahanelerle, insan hakları ve demokratik toplum savunucularının özgürlükten alıkonulması sıradanlaşmıştır.
Kolluk-savcı-yargıç üçlüsünde; genellikle savcılar kolluk işlemini, yargıçlar da sav işlemlerini izlemekte ve istisnai bir önlem olan “hürriyetten yoksun kılma”, yargısız infaza çevrilmiş bulunmaktadır.
Şafak vakti konut baskınından başlayan ve ters kelepçe ile toplu teşhire varan ihlal dalgaları; yakalama-gözaltı-tutuklama ya da kolluk-yargı-hapishane aşamaları bütününde işlemektedir. Bunlar, “kaynağını Anayasadan almayan” fiilî ve keyfî uygulamalardır. Savaş hâlinde bile geçerli olan “suçsuz sayılma hakkı”nı daha baştan yok eden usule ilişkin bu ihlaller, esası sürekli gölgelemektedir.
Yurttaşlara, öğrencilere, seçilmişlere, siyasilere, kamu görevlilerine ve avukatlara yönelik; yasalara, uluslararası sözleşmelere ve Anayasa’ya aykırı eylem ve işlemler, kolluk-sav ile yargı kararı ve infaz aşamaları bütününde görev ve yetkilerin sistematik ve sürekli olarak kötüye kullanılmasıdır.
Tutuklama, delilden değil kişiden hareketle yapıldığından ve iddianame hazırlığı aylar sonrasına, hatta yılı aşkın süreye kaldığından; adil yargılanmanın ilk koşulu olan yargıca erişim hakkı engellenmektedir.
Şafak baskını operasyonları; konut ve özel yaşam dokunulmazlığı ihlalleri ile keyfî tutuklamalar, aile boyu hak ihlallerini de beraberinde getirmekte; cezai sorumluluğun kişisel özelliği toplu yaptırıma dönüşmektedir.
Tutuklamaya itiraz incelemesi, duruşmalı olarak yapılması gerektiği hâlde genellikle dosya üzerinden yapıldığından etkisiz kalmaktadır.
2.Duruşmalar ve Yargılama Süreci
İstanbul Barosu, İstanbul’da başsavcılıklar düzeyinde örgütlenen bütün adliyelere ulaşmakta; özellikle son altı aydır Silivri duruşmalarını daha yakından izlemekte ve gözlem raporları hazırlamaktadır. Silivri duruşma salonları, adil yargılanma hakkının gereklerine yanıt vermemektedir. Bu genel sorunu iki ek sorun ağırlaştırmakta ve derinleştirmektedir: İlki, İstanbul dışında görev yapan birçok belediyeye ilişkin davanın Silivri’de görülmesi; ikincisi ise adil yargılama gereklerine tümüyle yabancı olan devasa yeni duruşma binasıdır.
İstanbul Büyükşehir belediyesine ilişkin davalarda üç büyük sorun öne çıkmaktadır:
- Duruşma sürelerinin dengesizliği ve aşırı uzunluğu,
- Savunma hakkının kısıtlanması ve kullanımındaki belirsizlikler,
- Tutukluluğa itiraz incelemelerinin dosya üzerinden yapılması ve haksız tutukluluğun uzamasına neden olunması.
İhlaller, Anayasa’dan veya ilgili yasalardan değil; bunlara uyulmamasından kaynaklanmaktadır.
Adil yargılanma hakkının testi niteliği taşıyan ve üç kavramla özetlenen gereklilikler yok sayılmaktadır:
- Mekân: Bir uyuşmazlık, en yakın mekânda çözüme bağlanır.
- Vakit: Bir çekişme, en kısa zamanda giderilir.
- Nakit: Bir dava, en az masrafla sonuçlandırılır.
İstanbul’da görülen davalarda, adil yargılamanın bu üç gerekliliği de sürekli ihlal edilmektedir.
3.Hapishaneler ve Mahpus Hakları
Bedeni özgürlükten alıkonulma sonucunu doğuran mahpusluk, genel anlamda hak ve özgürlüklerden yoksunluk yaptırımını beraberinde getirmez. Bu bakımdan “İnsan haysiyeti hapishane kapısında durmaz” sözü anlam yüklüdür.
İstanbul hapishanelerinin doluluk oranı, kapasitelerinin en az iki katına ve -Silivri’de olduğu gibi- üç katına çıkabilmektedir. Bu durum, mahpusların hijyenik ortamda barınma hakkını ciddi biçimde zedelemekte; tutukluların sağlık hakkını kullanmaları da çok yönlü engellerle karşılaşmaktadır.
Keyfî tutuklamalar, mahpus sayısını artıran etkenler arasındadır; buna karşılık infaz koruma görevlisi sayısı aynı kaldığından bu orantısızlık, hapishane hizmetlerini görünür biçimde aksatmaktadır.
Daha vahim olanı ise keyfî nakillerdir. Silivri’den İstanbul dışındaki hapishanelere, nesnel gereklilikler bulunmaksızın gerekçesiz olarak yapılan nakiller; mahpusun işkence ve kötü muameleye tabi tutulması, yakınlarının ise cezalandırılması anlamına gelmektedir.
Tutuklama süreci, mahpuslara reva görülen muameleler ve -kamuoyunca bilinen örneklerde görüldüğü üzere- tahliye sonrasında yeniden tutuklama işlemleri, insan haysiyetini zedeleyen eziyet ve kötü muamele niteliğindedir.
4.Cezasızlık ve Hukuksuzluk
Tutuklama dalgaları o denli kitleselleşmiştir ki; Anayasa’nın öngördüğü ölçülülük kriteri veya hakkın özüne dokunma yasağı bir yana, Anayasa’nın kesinlikle yasakladığı ayrımcılık alanında, inanç ve siyasal aidiyet bakımından farklı olanlara karşı âdeta “hürriyetten yoksun kılma suçu” işlenmektedir. Buna karşılık, suç işleyenler bakımından “cezasızlık” politikası kararlılıkla sürdürülmektedir. Bu bakımdan sıkça başvurulan “düşman hukuku – yandaş hukuku” benzetmesi ve ayrımı, ülkemiz uygulamasının gerçekliğini tam yansıtmamaktadır; çünkü ikisi arasında asimetrik bir ilişki kurulabilse de her ikisi de “hukuk dışı” alanda yer almaktadır: Bir taraf, kin ve nefret duygularının belirleyici olduğu eylem ve işlemlerle bastırılırken; öteki taraf, ayrımcı yol ve yöntemlerle ayrıcalıklı konuma yerleştirilmektedir.
5.Yağmalanan Ülke
Ülkenin tarihsel, kültürel ve doğal değerleri; ekonomik kalkınma adına madencilik ve diğer faaliyetlerle, “siyasal kliantelizm” ilişkisi temelinde ve “üstün kamu yararı” gibi temel kavramlar da kirletilerek sürekli yağmalanmaktadır.
Baskıl6.anan Toplum
Yurttaşlar; demokratik toplum düzenini ve insan haklarını savundukları, Anayasa güvencesi altındaki hak ve özgürlüklerini kullandıkları veya farklı siyasal aidiyetleri nedeniyle, tümüyle Anayasa ve hukuk dışı yol ve usullerle özgürlüklerinden yoksun bırakılmaktadır.
III. HUKUKA SAYGIYA ÇAĞIRIYORUZ VE MÜCADELE KARARLILIĞIMIZI BEYAN EDİYORUZ
1.Hak ve Özgürlükler Bütün, İktidarlar İse Ayrıdır
Yasama, yürütme ve yargılama yetki ve görevleri, devletin varlık nedenine denk düşen işlevler bütünüdür. Erkler ayrılığı, bir ve bölünmez olan hak ve özgürlüklerin güvencesidir. Bu nedenle Anayasamızda önce hak ve özgürlükler, sonra bunları güvencelemeye elverişli görev, yetki ve yükümlülükler öngörülmüştür. İhlaller, yürürlükteki hukuktan değil, hukuka uyulmamasından kaynaklanmaktadır. Bu çerçevede:
- Yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri; Anayasa’nın emredici ve yasaklayıcı hükümlerine uymaya ve anayasal dezenformasyon yaratıcı söylemlerden kaçınmaya çağırıyoruz (md. 11).
- Kamu makamlarını; “Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz” (md. 6) hükmü gereği, egemenlik yetkisini gasp etmemeye çağırıyoruz.
- Sorumluluk makamında bulunan kişileri ve herkesi; anayasal ve siyasal kazanımlarımız gibi, hükûmetler ötesi politikalar sonucu hukuk düzenimize içkin olan uluslararası kazanımlarımızın gereklerini de yerine getirmeye ve yalan bilgi yaymaktan kaçınmaya çağırıyoruz.
- Mülki idare amirlerini ve kolluk güçlerini; yurttaşlar arasında ayrım yapmamaya, kamu düzenini sağlama bahanesiyle görev ve yetkilerini kötüye kullanmamaya, kanunsuz emir vermemeye ve “konusu suç teşkil eden emirler” vermekten kesinlikle kaçınmaya çağırıyoruz.
- Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni; hazırlık çalışmalarında ülkemizin de düzenli olarak temsil edildiği ve 13 Mayıs 2025 tarihinde imzaya açılan Avukatlık Mesleğinin Korunmasına Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi’ni onaylamaya çağırıyoruz.
- Yargı organlarını; sav-savunma-hüküm diyalektiği çerçevesinde gerçekleşen adil yargılamanın gereklerini yerine getirmeye, yargı kararlarına uymaya ve savunmanın saygınlığını zedeleyici işlem ve eylemlerden kaçınmaya çağırıyoruz.
2.“Fikir, Dayanışma ve Eylem” Kararlılığımız Sürmektedir
İstanbul Barosu olarak;
- Yargılamada adalet başta olmak üzere; demokratik adalet, toplumda adalet ve çevrede adalet gereklerini 2026-27 adli yılında da izleme kararlılığımızı,
- Hukuka tabi olma bakımından eşitsizliği yaygınlaştıran ve ayrımcılığı derinleştiren cezasızlık politika ve uygulamalarına karşı çok yönlü mücadele kararlılığımızı,
- Doğru ve gerçek hukuk bilgisini bütün toplumla paylaşarak yurttaşları hukuki bilgilenme hakkından yararlandırma kararlılığımızı,
- Hak ve özgürlükleri ihlal eden kamu makamlarının (19-23 Mart 2025 örneğinde olduğu gibi) keyfî nitelik taşıyan kararlarına karşı yargı makamlarına başvuruda bulunma kararlılığımızı,
- Mağdur yurttaşlarımıza adli yardımda bulunma kararlılığımızı
kamuoyu ile paylaşıyoruz.
3.Her Yerde, Her Zaman ve Herkes İçin Hukuku Etkili Kılmak
İstanbul Barosunun;
Hukuksuz devlet yerine HUKUK DEVLETİ’ni yeniden kurmak için,
Hukuksuz toplum sürecini HUKUK TOPLUMU’na çevirmek için,
Hukuksuz ülke politikalarını aşarak EKOLOJİK CUMHURİYET yolunda,
izleme, bilgilendirme, girişimlerde bulunma ve hukuki mücadele kararlılığı; İstanbullulara ve bütün yurttaşlara saygı ile duyurulur.
İSTANBUL BAROSU
Hukuk Ansiklopedisi sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Yorum yazabilmek için oturum açmalısınız.