Ana Sayfa Blog Sayfa 8

11 Mayıs – Hukuk Takvimi

0
11 Mayıs Hukuk Takvimi, hukuk tarihi, tarihte bugün yapılan düzenlemeler, sözleşmeler, kanunlar, önemli hukuk olayları ve diplomatik ilişkilerde dönüm noktaları, bildirgeler, ölen ve doğan hukukçular, yapılan yargılamalar, davalar, tutuklamalar, idamlar, infazlar, eylemler ve diğer hukuki düzenlemeler

11 Mayıs – Hukuk Takvimi / Hukuk Tarihinde Önemli Olaylar 

330

Konstantinopolis (İstanbul), Roma İmparatorluğunun resmi başkenti oldu. Önceki ismi Byzantion olan bu kente törenle “Yeni Roma” adı verildi ancak Konstantinopolis adı ile anıldı.

1655

İbşir Mustafa Paşa idam edildi.

1812

İngiliz hukukçu ve devlet adamı, Spencer Perceval yaşamını yitirdi. (Doğumu: 1 Kasım 1762) Trinity College‘da eğitim gördü. 1786’da hukuk eğitimi veren bir kuruluş olan Lincoln’s Inn’in kararıyla baroya kabul edildi. 1796’da kralın danışmanlığına getirildi. Aynı yıl Parlamento’ya girdi. 1801’de başsavcı yardımcılığına atandı ve1802’de başsavcı oldu. 1807’de maliye bakanlığına getirildi. 4 Ekim 1809’da Portland dükünün yerine başbakan oldu. 4 Ekim 1809–11 Mayıs 1812 tarihleri arasında başbakanlık yaptı. Kendisinden önceki hükûmetlerin yıkılmasına yol açan dinsel hoşgörü politikasını terk eden Perceval, hükûmete karşı kişisel bir şikâyette bulunmak için kendisine başvuran ve yanıt alamayan John Bellingham adlı bir akıl hastası tarafından Avam Kamarası’nda vurularak öldürüldü. Suikast sonucu yaşamını yitiren ilk ve tek Birleşik Krallık başbakanıdır.

1858

MinnesotaAmerika Birleşik Devletleri‘ne katıldı.

1867

Lüksemburg, Fransa’dan bağımsızlığını kazandı.

1889

Hukukçu ve yazar Burhan Felek dünyaya geldi. (Ölümü: 4 Kasım 1982) İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nde eğitim gördü. Ticaret Vekaletinde hukuk müşavirliği yaptı.  Liselerde öğretmenlik görevinde bulundu ve aynı zamanda serbest avukatlık yaptı. İstanbul Gazeteciler Cemiyeti Başkanlığı görevini üstlendi. Üsküdar Anadolu SK kurucusu oldu. Uzun yıllar Türkiye Millî Olimpiyat Komitesi’nin başkanlığını yürüttü. Gazeteciliğe Donanma dergisinde başladı. Tasvir-i Efkâr‘da spor yazarı ve foto muhabiri olarak çalıştı. VakitMilletYeni Ses, Milliyet ve Tan gazetelerinde fıkra ve mizahî hikâye yazarlığına daha sonra 29 sene Cumhuriyet gazetesinde devam etti.

1911 

Alman avukat Hermann Behrends doğdu. (Ölümü: 1948)

1917

Rusya’daki Türkler, Moskova’da Umum Rusya Müslümanları Kongresi’ni topladı.

1920

Mustafa Kemal Paşa, Osmanlı sadrazamı Damat Ferit Paşa hükümetinin baskısı sonucunda İstanbul’da Divan-ı Harp tarafından idama mahkum edildi ve askerlikten uzaklaştırıldı. Karar 24 Mayıs 1920 tarihinde padişah Vahdettin tarafından tasdik edildi.

1920

İstanbul Hükümeti temsilcisi Tevfik (Okday) Paşa’ya, San Remo’da saptanan barış antlaşması taslağı bildirildi.

1922

Hasan Bey, iktisat vekili oldu.

1924

Prof. Dr. Şeref Gözübüyük, doğdu. (Ölümü: 2006) Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nde eğitim gördü. 1949 yılında Ankara Barosuna kaydoldu. 1956 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne İdare Hukuku Kürsüsü asistanı olarak girdi. ABD’de ”İdarenin yargı yoluyla denetlenmesi” konusunda araştırmalarda bulundu. Paris’te kamu yönetimi ve yerel yönetimler, Viyana’da resmi yayınlar konularında çalışmalar yaptı. Prof. Dr. Gözübüyük, 1960-1983 yılları arasında yapılmış olan Anayasa ve Yönetimi Yeniden Düzenleme çalışmalarına katıldı, 1971-1984 yılları arasında Türkiye ve Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsü Genel Müdürlüğü görevinde bulundu. 1981-1989 yılları arasında Cumhurbaşkanı Hukuk Danışmanlığı yaptı. 1991 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden emekli oldu.

1925

Sovyet döneminin ilk Anayasası olan Rusya Sovyet Sosyalist Federatif Cum­huriyeti Anayasası (Temel Kanun) 10 Temmuz 1918 tarihinde V. Tüm-Rusya Sovyetler Kongresinde kabul edilmiştir. Sovyet dönemindeki diğer Rus anayasaları, 11 Mayıs 1925 RSFSC Anayasası, 21 Ocak 1937 ve 12 Nisan 1978 tarihli anayasalardır.

1938

Atatürk, çiftliklerini ve taşınmazlarını ulusa bağışladı.

1945

Hukukçu Şirin Yazıcıoğlu Cemgil doğdu. (Ölümü: 17 Nisan 2009) Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde eğitim gördü. 1968 öğrenci hareketi içinde aktif olarak yer aldı.  Bir süre avukatlık yaptı. Siyasi davalarda yargılanan ilerici-demokratların davalarını üstlendi. 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra tutuklandı ve iki yıl hapis yattı. 1981 yılında serbest kalınca politik sürgün olarak ülkeyi terk etti.

1946

Alman avukat ve neo-Nazi siyasetçi Jürgen Rieger doğdu. (Ölümü: 29 Ekim 2009) Uzun yıllar boyunca neo-Nazi oluşumlarının içerisinde yer aldı. 1960’lı ve 70’li yıllarda Artgemeinschaft Germanische Glaubens-Gemeinschaft isimli neo-Nazi örgütünde çalıştı. Halkı ırkçı fikirlerle kışkırttığı ve yasak Nazi sembollerini kullandığı için hüküm giydi. 1981’de Hamburg Bölge Mahkemesinde savaş suçundan dolayı yargılanan Arpad Wigand isimli eski bir SS subayının savunmasını üstlendi. Neo-Nazilere yaptığı parasal destek onu önemli bir şahsiyet haline getirdi. 80’li ve 90’lı yıllarda Wiking-Jugend ve Özgürlükçü Alman İşçi Partisi (Freiheitliche Deutsche Arbeiterpartei) isimli neo-Nazi oluşumlarda aktif olarak çalıştı. 2006’da Almanya Ulusal Demokratik Partisi’ne (NPD) katıldı ve 2007’de Hamburg milletvekili oldu. 29 Ekim 2009’da öldü.

1946 

Cumhurbaşkanı İsmet İnönü‘nün CHP Tüzüğü’nde yer alan “Millî Şef” ve “Değişmez Genel Başkan” unvanları kaldırıldı.

1949

İsrail, Birleşmiş Milletler örgütüne katıldı.

1950

Nazım Hikmet Cerrahpaşa Hastanesi’ne götürüldü. Ancak yapılan tetkiklerin ardından yine tedaviyi kabul etmeyerek açlık grevini sürdürdü. Orhan Veli, Melih Cevdet ve Oktay Rifat, Nazım Hikmet için 12-14 Mayıs tarihleri arasında 3 gün açlık grevi yapacaklarını duyurdu. İstanbul Yüksek Tahsil Gençlik Derneği açlık grevine destek olmak için “Nazım Hikmet” adlı bir gazete çıkarmaya başladı. “Nazım Hikmet’i kurtarınız!” başlıklı bildiri dağıtırken gözaltına alınan İstanbul Yüksek Tahsil Gençlik Derneği üyesi 19 kişi sorguya alındı.

1954

Mahkeme Kapısı isimi bir eseri de olan öykü yazarı Sait Faik Abasıyanık, 48 yaşındayken hayata veda etti; ölümünden on yıl sonra, Burgazadası’ndaki evi müzeye dönüştürüldü.

1957

Zaman Gazetesi’nden Nusret Safa Coşkun ve Rıfat Ekinci birer yıl hapse mahkum oldu.

1958

Avukat, siyasetçi ve spor yöneticisi Mehmet Mümtaz Tarhan’ın 29 Kasım 1957’de bağlayan İstanbul valiliği ve belediye başkanlığı görevi 11 Mayıs 1958’de sona erdi.

1958

Amerikalı genç bir adam, Türkiyeli sevgilisini sokakta öpünce linç edilmekten zor kurtuldu. Amerikalı genç ve sevgilisi 20’şer lira ağır hapis cezasına çarptırıldı. Yargıç “Nişanlı da olsanız Türkiye’de olduğunuzu unutmayın” dedi.

1959

Bursa’da yayımlanan Yeni Ant gazetesinden Derviş Sami Taşman ve Fethi Taşman da 1 yıl 1 ay hapis cezasına çarptırıldı.

1960

İlk kez doğum kontrol hapı piyasaya verildi.

1961

Yassıada’da Anayasa’yı ihlal davası başladı. Davada, 27 Mayıs 1960 askeri darbesiyle görevlerinden düşürülen, Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Adnan Menderes, Maliye Bakanı Hasan Polatkan ve Dış işleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’nun da aralarında bulunduğu 400 kadar Demokrat Partili siyasi, partiyle ilişkisi iddiasıyla bürokrat ve asker sanık yargılandı. Yargılamalar sonunda, Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan idam edildi.

1962

İtalyan hukukçu ve politikacı Antonio Segni 11 Mayıs 1962’de Cumhurbaşkanı olarak göreve geldi. Görevi 6 Aralık 1964 tarihinde sona erdi.

1964

Özel tıbbi tedavi ve termo – klimatik kaynaklar alanında karşılıklı yardımlaşmaya dair Avrupa Antlaşmasının onaylanmasının uygun bulunduğu hakkında Kanun, Millet Meclisi Sağlık ve Sosyal Yardım ve Dışişleri Komisyonları ile Cumhuriyet Senatosu Sosyal İşler, Dışişleri ve Turizm ve Tanıtma komisyonları tarafından görüşüldükten sonra 30 Nisan 1964 tarihinde TBMM’de kabul edilerek 11 Mayıs 1964 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanmıştır.

1964

Evlilik Dışı Çocukların Tanınmalarını Kabule Yetkili Makamların Yetkilerinin Genişletilmesi Hakkında Sözleşme, 14 Eylül 1961 tarihinde Roma’da imzalanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti, sözleşmeyi onaylayan kanunu 30 Nisan 1964 tarihinde kabul ederek 11 Mayıs 1964 tarihli Resmi Gazete‘de yayınlamıştır.

1966

Hukukçu, İstanbul Barosunun 2010-2016 dönemlerindeki başkanı, Profesör Doktor ve avukat Ümit Kocasakal doğdu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde eğitim gördü. 1995 yılında Galatasaray Üniversitesi Ceza ve Ceza Usul Hukuku asistanı oldu. 2000 yılında “Karapara Aklama Suçu” konulu adlı bir tez yazarak doktor ve 2005’te de AB Ceza Hukukunun Esasları adlı bir çalışmayla da doçent oldu. Yayımlanmış çok sayıda makale ve yazısı olan Kocasakal, halen Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde “Ceza ve Ceza Usul Hukuku Ana Bilim Dalı” başkanlığı görevini sürdürmekte ve öğretim üyeliği yapmaktadır. 

1967

Yunan iktisatçı ve sosyalist siyasetçi Andreas Papandreu, Yunan askeri cuntası tarafından Atina’da hapsedildi.

1968

Perulu hukukçu ve politikacı Ana Jara Velásquez doğdu. Aziz Aloysius Gonzaga Ulusal Üniversitesi’nde hukuk ve siyaset bilimi eğitimi gördü. Hukuk alanında doktora eğitimine başladı. 1998 yılında, Ica’da bir noter olarak çalışmaya başladı. 2011 yılında, Ica Peru Milliyetçi Partisi’ni temsilen, Peru Cumhuriyeti Kongre Üyesi seçildi, aynı partinin cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazandı. 2011-2014 yılları arası Kadın Bakanı oldu. Temmuz 2014’ten beri Peru’nun Bakanlar Kurulu Başkanı olarak göreve seçildi.

1981

20 Şubat 1980’de Malatya Doğanşehir Cumhuriyet Halk Partisi Gençlik Kolları Başkanı Hasan Doğan’ı öldüren sağ görüşlü militan Cengiz Baktemur, ölüm cezasına çarptırıldı.

1981

MHP davasında İddianamenin okunmasına devam edildi.

1981

Halkevleri Başkanı Ahmet Yıldız’ın oğlu F.Yıldız henüz dağıtıma sokmadığı şiir kitabında komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle 4 yıl 2 ay hapse mahkûm oldu.

1983

24 sanığın duruşmaya getirildiği 770 sanıklı Fatsa Dev-Yol davasında eski Fatsa Bağımsız Belediye Başkanı Fikri Sönmez’in (Terzi Fikri) sorgusu yapıldı.

1983

“Bir Yeni Cumhuriyet İçin” adlı kitabından dolayı tutuksuz yargılanan Doç.Dr. Yalçın Küçük “komünizmi övdüğü” vb. üç ayrı suçlamadan toplam 8 yıl ağır hapis cezasına çarptırıldı. Tutuklanmasına karar verilen Yalçın Küçük cezaevine gönderildi.

1984

Uluslararası Sözleşmeler ve ILO standartları kapsamında, haftalık çalışma süresi yeni çıkarılan tüzüğe göre 45 saate indirildi. Günlük çalışma süresi, 6 gün çalışılan işyerlerinde 7.5, beş gün çalışılan işyerlerinde 9 saat olarak saptandı.

1987

Eski Alman Schutzstaffel subayı ve Gestapo üyesi “Lyon Kasabı” olarak da bilinen Klaus Barbie, II. Dünya Savaşı sırasında işlediği suçlardan dolayı Fransa’nın Lyon kentinde yargılanmaya başladı.

1988

39 yayınevinin muzır bölümlerini çıkararak ortaklaşa yayınladığı Henry Miller’ın “Oğlak Dönencesi” kitabı hakkında tekrar toplatma kararı verildi.

1989

Zaman gazetesinde yayınlanan bir bulmacada Alevi inancının “sapık bir mezhep” olarak nitelendiği gerekçesiyle, 2 avukat gazetenin sorumlu yazı işleri müdürü aleyhine kamu davası açtı.

1994

Halkın Demokrasi Partisi (HADEP), 11 Mayıs 1994’te kuruldu, Anayasa Mahkemesi tarafından 13 Mart 2003 tarihinde kapatıldı, kapatma kararı Resmi Gazetenin 19 Temmuz 2003 tarihli sayısında yayınlandı.

1989

Avrupa İnsan Hakları Komisyonu, TBKP liderleri Kutlu ve Sargın’ın her türlü hukuk yolunu tükettiklerini bildirerek Türk hükümeti aleyhine yaptıkları bireysel başvuruları kabul ederek incelemeye aldı.

1993

Ankara 9.İş Mahkemesi, Basın-İş’e bağlı işçilerin 66 günlük grevi sırasında Başbakanlık Basımevi’nin Resmi Gazete’yi özel bir matbaada bastırmasını “yasadışı grev kırıcılığı” olarak karara bağladı.

1994

Anayasa Mahkemesi’nce kapatma davası devam eden Demokrasi Partisi (DEP) yerine Halkın Demokrasi Partisi’nin (HADEP) kuruluş dilekçesi Genel Başkan Murat Bozlak tarafından İçişleri Bakanlığı’na sunuldu.

1994

Çalışamayacak durumdaki engellilere maaş bağlanması talebiyle Sakatlar Derneği’nde açlık grevi başlatıldı.

1996

Doğru Yol Partisi Genel Başkanı Tansu Çiller, örtülü ödenekten 500 milyar lira çektiğini kabul etti.

1996

Cumhuriyet tarihinde ilk kez bir hükümetin aldığı güvenoyuna ilişkin TBMM kararı iptal edildi. RP’nin başvurusu üzerine Anayasa Mahkemesi, Çekiç Güç, OHAL ve hükümetin güven oylamasına ilişkin oylamaları iç tüzüğe aykırı olduğu gerekçesiyle iptal etti.

1998

Türkiye Büyük Millet Meclisi lojmanlarında oturan 541 milletvekilinden, 321’inin 2 milyon 580 bin lira olan Çöp Vergisi diye bilinen çevre temizlik vergisini ödemediği iddia edildi.

1998

İstanbul Eczacı Odası, 1 Ocak 1999’da yürürlüğe girecek olan “İlaçta Patent Haklarına Dair KHK”yi imzalayan Tansu Çiller hakkında suç duyurusu yaptı.

1999

Düşünce suçlarından dolayı sürekli yargılanan, Eski TKP’li, Vatan Partisi ve Türkiye Emekçi Partisi kurucularından yazar Zihni Anadol 81 yaşında iken öldü.

2000

Avrupa Konseyi Kamu Görevlileri için Davranış Kuralları, Avrupa Konseyi Kamu Görevlileri Davranış Kurallarına İlişkin R (2000) 10 sayılı Tavsiye Kararı adıyla 11 Mayıs 2000 tarihinde Bakanlar Komitesi tarafından kabul edilerek ilan edildi.

2000

Hizbullah örgütü üyesi 32 sanığın yargılanmasına Ankara DGM’de başlandı.

2001

El konulan bankaların 10.3 katrilyon liralık alacağını hızla tahsil etmeyi öngören kanun TBMM’de kabul edildi.

2002

Almanya Yeşiller Partisi Genel Başkanı Claudia Roth, Devlet eski Bakanı Ayvaz Gökdemir’den aldığı hakaret tazminatını, törenle Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı’na bağışladı.

2006

Latin Amerika ülkeleriyle serbest ticaret ittifakı oluşturmak amacıyla .Avusturya’da düzenlenen AB-Latin Amerika zirvesine 60 lider katıldı.

2010

Demokratik Vatandaşlık Eğitimi ve İnsan Hakları Eğitimi Şartı, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından, (CM/Rec(2010)7 sayılı Tavsiye Kararı), 11 Mayıs 2010 tarihinde 120. oturumda kabul edildi. (Recommendation CM/Rec(2010)7 of the Committee of Ministers to member states on the Council of Europe Charter on Education for Democratic Citizenship and Human Rights Education)

2010

Amerikalı seri katil John Wayne Gacy’nin işlediği cinayetler sinema sektöründe birçok filme konu edildi. Svetozar Ristovski’nin yönettiği ‘Dear Mr. Gacy’ 11 Mayıs 2010’da beyaz perdede yerini aldı. South Park adlı çizgi dizi, ‘Hell On Earth 2006’ adlı bölümünde ona yer verdi.

2011

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, YGS’deki şifreli kopya iddiaları üzerine 40 gündür yürüttüğü soruşturmada “takipsizlik” kararı verdi. Görevi ihmal ve kötüye kullanma suçundan dolayı ÖSYM Başkanı Ali Demir hakkında YÖK’ten soruşturma izni istendi.

2011

İstanbul Sözleşmesi, 11 Mayıs 2011 tarihinde İstanbul’da imzaya açıldı ve 1 Ağustos 2014 tarihinde yürürlüğe girdi. Sözleşme, Avrupa Konseyi üyesi ülkelerin, Avrupa Konsey üyesi olmayıp Sözleşme’nin hazırlanmasına katılan Amerika Birleşik Devletleri, Japonya, Kanada, Meksika, Vatikan’ın ve Avrupa Birliği’nin imzasına açık tutuldu. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi oy çokluğuyla ve Bakanlar Komitesi’ne katılmaya yetkili taraf temsilcilerinin oy birliğiyle, Avrupa Konseyi üyesi olmayan ve sözleşmenin hazırlanmasına katılmamış olan herhangi bir devleti Sözleşme’ye katılmaya davet edebilmektedir.

2012

104 yaşındaki Berfo Ana (12 Eylül döneminde gözaltında kaybedilen Cemil Kırbayır’ın annesi), Evren ve Şahinkaya’nın yargılandığı 12 Eylül Darbe Davası’na katıldı.

2012

Tunceli Valiliği, Hozat Kaymakamlığı’nın arşivinde 1938 “Dersim Harekatı” sırasında öldürülen 649 kişinin ölüm tutanağına ulaşıldığını açıkladı.

   

2012

“Poşu Davası”nda Cihan Kırmızıgül’e 11 yıl 3 ay hapis cezası kararı verildi.

   

2018

Hukukçu, tarihçi, yazar ve mütefekkir Mehmed Niyazi Özdemir (8. Nisan 1942 Akyazı-11 Mayıs 2018, İstanbul) yaşamını yitirdi. Özdemir, ilk ve ortaokulu Akyazı’da okudu. Liseyi İstanbul Haydarpaşa Lisesi’nde bitirdi. Ardından İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne girdi ve 1967’de mezun oldu. Ayrıca, edebiyat fakültesinin felsefe bölümünden diploma aldı. Felsefesi alanında doktora yapmak üzere Almanya’ya gitti. Brilon’daki Goethe Enstitüsü’nde Almanca öğrendi. Marburg Üniversitesi’nde ve Prof. Dr. Ditrich Pirson’un danışmanlığında “Türk devletlerinde temel hürriyetler” başlıklı doktora çalışmasına başladı. Uzun yıllar Almanya’da yaşadı. 1988 yılında Türkiye’ye döndü. Tercüman ve Zaman gazetelerinde yazdı.10 Nisan 2016 tarihinden itibaren  Yeni Şafak gazetesinde köşe yazısı yazmaya başladı. Ayrıca; Genç Akademi, Nizâm-ı Âlem, Türk Yurdu, Ufuk Çizgisi gibi dergilerde makalelerini yayınlandı. 11 Mayıs 2018 günü İstanbul’da yaşamını yitirdi.

   

2025

  • Kütahya’da 1 yıldır kayıp olan 19 yaşındaki Nagihan Uyğur’un, dayısı Yaşar T. tarafından cinsel istismara uğrayıp, ardından öldürülüp evin girişindeki kuyuya atıldığı ortaya çıktı. Üzeri betonla kapatılan kuyuda yapılan kazı çalışmasında genç kızın cesedi bulundu. Nagihan Uyğur’un ölümüne ilişki başlatılan soruşturma kapsamında aralarında Nagihan Uyğur’un dayısı Yaşar T., onun eşi Havva T. (49), imam nikahlı eşi Emine Ç. (35), kayınbiraderi Osman Ç. (37), Havva Eylül T. (40), Fatma Ç. (62), Efe Sıktı T. (20), Halil T. (23) ve Nagihan’ın kız kardeşi G.U. (15) gözaltına alındı. Kütahya Emniyet Müdürlüğü’nde ifadeleri alınan 9 şüpheli işlemlerinin ardından Kütahya Adliyesi’ne sevk edildi. Kız kardeş G.U. ifadesinin ardından serbest bırakılırken, diğer şüpheliler ‘kasten öldürme’ suçundan tutuklanarak cezaevine konuldu. 
  • Çalık Holding binası önünde dövüldükten sonra gittiği hastanede ölen Erol Eğrek’in katil zanlılarına yönelik soruşturmada 6 şüpheliden 4’ü tutuklandı.
   

2026

Muğla’nın Bodrum ilçesinde bir müteahhidin yol izni sorununu çözmek için 1 milyon lira rüşvet isterken suçüstü yakalanan CHP’li Belediye Meclis Üyesi Niyazi Atare ile suç ortağı olan eski CHP İl Yönetim Kurulu Yedek Üyesi İbrahim Çırakoğlu, 5’er yıl hapis cezasına çarptırıldı. 

Avrupa Günü

0
Avrupa Günü

Avrupa Günü, Avrupa Birliği liderleri tarafından 1985 yılında yapılan Milano Zirvesi’nde alınan kararlar kutlama günü olarak belirlenmiştir. Schuman Bildirgesinin yayınlandığı 9 Mayıs, Avrupa günü olarak ilan edilmiştir.

Schuman Bildirgesi, Fransa Dışişleri Bakanı Robert Schuman’ın 9 Mayıs 1950 tarihinde yayınladığı ve Avrupa Birliğinin ilk adımını oluşturan bildirgedir.

 Robert Schuman

Bildirge ile, Fransa, Almanya ve diğer Avrupa ülkeleri, kömür ve çelik üretimlerini birleştirmeye ve ilk uluslarüstü organizasyonun oluşturulmaya davet edilmiş, ortak bir Avrupa federasyonunun ilk somut adımı bu şekilde atılmıştır. Bildirinin ardından 1951 yılında Paris Antlaşması ile Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu kurulmuş, 1957 yılında ise imzalanan Roma Antlaşması sonucunda ise topluluğun adı Avrupa Ekonomik Topluluğu halini almıştır. Birliğin adı 1993 yılında Maastricht Antlaşmasının yürürlüğe girerek üç uluslararası örgütün birleşmesi sonucunda Avrupa Birliği olmuştur.

SCHUMAN BİLDİRGESİ Dünya barışı, kendisini tehdit eden tehlikelerle orantılı çabalar olmaksızın korunamaz. Örgütlü ve diri bir Avrupa’nın uygarlığa yapabileceği katkı, barışçıl ilişkilerin korunması ve sürdürülmesi için elzemdir. Birleşik Avrupa için 20 yılı aşkın süredir önderlik rolünü üstlenen Fransa, barışa hizmeti daima temel amacı olarak benimsemiştir. Ancak Birleşik Avrupa kurulamamış, savaş çıkmıştır. Avrupa birdenbire ve tek bir plana göre oluşturulamaz. Önce fiili bir dayanışmayı yaratacak olan somut kazanımlarla kurulacaktır. Avrupa uluslarının bir araya gelmeleri, Fransa ile Almanya arasında çok uzun süredir var olan karşıtlığın ortadan kaldırılmasını gerektirmektedir. Yapılacak her türlü girişim ilk önce bu iki ülkeyle ilgili olmalıdır.

Schuman Bildirgesi

Ayasofya

0
Ayasofya

Ayasofya, 537 – 1054 yıllarında katedral, 1054 – 1204 yıllarında Ortodoks Katedrali, 1204 – 1261 Katolik Katedrali, 1261 – 1453 Ortodoks Katedrali, 1453 – 1934 yılları arasında cami, 1934 – 10 Temmuz 2020 arasında ise müze olarak hizmet verdi. 10 Temmuz 2020 tarihinden itibaren de camiye dönüştü. Ayasofya Kilisesi’nin inşasına, ilk Bizans imparatoru I.Konstantin tarafından başlandı. 337 ile 361 yılları arasında tahtta olan Büyük Konstantin’in oğlu II. Constantius tarafından binanın inşaatı tamamlandı. Kilisenin açılışı 15 Şubat 360’ta gerçekleştirildi. Socrates Scholasticus’e göre ahşap mimariye dayalı ilk Ayasofya Artemis Tapınağı üzerine inşa edildi. 20 Haziran 404’te Konstantinopolis Patriği Aziz İoannis Hrisostomos’un İmparator Arcadius’un eşi İmparatoriçe Aelia Eudoksia ile çatışmasından dolayı sürgüne gönderilmesinin ardından çıkan isyanlar sırasında bu ilk ahşap kilise yakılarak büyük ölçüde tahrip oldu ve inşasından 44 yıl sonra yıkıldı. İmparator II. Theodosios tarafından mimar Ruffinos’a yeniden yaptırılan Ayasofya, 10 Ekim 415’te yeniden ibadete açıldı. 1453’te kiliseden camiye çevrildi. Ayasofya, Sevr Antlaşmasının da imzalandığı 1920 Paris Konferansı sırasında büyük tartışmalara konu oldu. 24 Kasım 1934 Ayasofya Camisinin müze olması, Bakanlar Kurulu Kararı ile kabul edildi. 2 Şubat 1935 Ayasofya Müzesi halka açıldı ve tarihin ortak mirası olarak koruma altına alındı. Danıştay 10’uncu Dairesi, 10 Temmuz 2020’de aldığı kararla, Ayasofya’nın camiden müzeye dönüştürülmesine dair 24 Kasım 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararını iptal etti. 24 Temmuz 2020’de cami olarak tahsis edildi. 10 Temmuz 2020’de imzalanan 2729 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Ayasofya’nın Diyanet İşleri Başkanlığı’na devri ve ibadete açılması kararlaştırılmıştır. 

7 Mayıs – Hukuk Takvimi

0
7 Mayıs - Hukuk Takvimi / Hukuk Tarihinde Önemli Olaylar 

7 Mayıs – Hukuk Takvimi / Hukuk Tarihinde Önemli Olaylar 

 558 I. Justinianus, kubbesi çöken Ayasofya‘yı onarma emrini verdi.
 1711  İskoç filozof, ekonomist ve tarihçi David Hume doğdu.
 1748 Fransız feminist yazar Olympe de Gouges dünyya geldi. Meclisin çıkardığı Erkek ve Yurttaş Hakları Bildirgesi`ne cevaben 1791 yılında Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirgesi Metnini yayınlayan öncü kadınlardandır.
   
1775
Osmanlı İmparatorluğu ile Avusturya (Habsburg Monarşisi) arasında, Bukovina bölgesinin Avusturya’ya devredilmesini öngören antlaşma imzalandı. Palamutka Antlaşması veya Palamutka Sözleşmesi olarak bilinmektedir. 
1830 Osmanlı-Amerikan Ticaret ve Dostluk Antlaşması imzalandı.
1867 Alfred Nobel, dinamitin patentini aldı.
1871 Tarafsızların savaş zamanındaki yükümlülüklerini öngören ve korsanlık ve denizlerdeki haydutluğu yasaklayan Washington Sözleşmesi kabul edildi. Sözleşme, ABDi ve Kanada ile Birleşik Krallık arasında kalıcı barışçıl ilişkilerin başlangıcını sağlamıştır.
1884

İlk Osmanlı anayasası olan Kanun-i Esasi’yi hazırlayan kurulun başkanı olan Midhat Paşa Taif’te boğularak öldürüldü.

1896 Chicago Canavarı olarak da bilinen seri katil H. Holmes Aileen‘in idam cezası 7 Mayıs 1896’da infaz edildi. 
 1921 Türkiye Muallimler ve Muallim Cemiyetleri Birliği kuruldu.
1924 Cumhuriyet Gazetesi, Türkiye’de yayımlanan günlük bir gazete olarak 7 Mayıs 1924 tarihinde Yunus Nadi tarafından kuruldu.
 1925 Hüseyin Cahit Yalçın, Ankara İstiklal Mahkemesince Çorum’da müebbet sürgüne mahkûm edildi.
   
   
 1945 İkinci Dünya Savaşı: Alman General Alfred Jodl, Reims’de Almanya’nın Müttefik Devletler’e kayıtsız teslim olma şartlarını imzaladı. Belge ertesi gün yürürlüğe girdi.
   
 1949 Amerikalı seri katil Susan Atkins doğdu. Hapisteyken iki kez evlendi. İkinci evliliğini Harvard Hukuk mezunu bir erkek ile yaptı. 24 Eylül 2009’da cezaevindeyken doğal yollardan öldüğü tarihe kadar hapiste tutuldu. Ölümü sırasında, California’nın en uzun süre görev yapan kadın mahkûmuydu.
   
 1958 Ulus gazetesi yazarı Şinasi Nahit Berker, 8 ay yatmak üzere cezaevine girdi.
1966 Polis TBMM’de arama yaptı. Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı İsmet İnönü “Eşkiyanın bu gece ne yapacağı belli olmaz” dedi.
1969 Yargıtay Başkanı İmran Öktem’in cenazesindeki olayları protesto için Ankara’da yargı üyeleriyle birlikte yaklaşık 100 bin kişi yürüdü.
 1973 Muş Milletvekili Nermin Çiftçi, ilk kadın Meclis Başkanvekili seçildi.
1975 MSP’li Adalet Bakanı’nın açıkladığı ”boşanmanın kolaylaştırılması, çocuk yaşta evlenmeye imkan sağlanması ve kadının boşandığı eşinden ömür boyu nafaka almasının önlenmesi” için Medeni Kanun değişikliklerine ana muhalefet CHP’nin Genel Başkanı Ecevit sert karşı çıktı.
 1976 Başbakan Demirel, hakkında tutuklama kararı bulunan Ülkü Ocakları Derneği Başkanı ve Yönetim Kurulu üyeleriyle makamında toplant yaptı.
   
1978 CHP’li İçişleri Bakanı İrfan Özaydınlı, “kuruluş amaçları dışına çıkıp birlik ve beraberliği ciddi olarak zedeleyen” polis derneklerinin kapatılması için yasa taslağı hazırlandığını bildirdi.
 1979
  • İran’ın yeni lideri Humeyni, evlenme yaşını kızlarda 13’e, erkeklerde ise 15’e indirdi.
  • Bayındırlık Bakanı Şerafettin Elçi,  kendisine yöneltilen “Kürtçü” iddialarına karşı düşünce özgürlüğü mücadelesine devam edeceğini açıkladı. Elçi “Her Türk vatandaşı meramını anlatabildiği dilde konuşur. Bunu yasaklayan bir yasa yoktur” dedi.
1980
  • CHP Kayseri İl Başkanı Avukat Mustafa Kulkuloğlu silahlı saldırı sonucu hayatını kaybetti. 
  • İstanbul Barosu Başkanı Orhan Adli Apaydın son polis operasyonlarını eleştirdi: “Gözaltılar keyfi ve kuralsız. Sorgular da tümden işkence üzerine kurulu.”
   
 1981

1980 yılında müteahhit Nuri Yapıcı’yı ve MHP İzmir il sekreteri eczacı Turan İbrahim’i öldüren Türkiye Komünist Emek Partisi (TKEP) üyeleri Seyit Konuk, İbrahim Ethem Coşkun ve Necati Vardar, ölüm cezasına çarptırıldı.

1982 Genelkurmay başkanlığı bir kitap yayımladı. Buna göre; 1 Mart 1982 itibariyle 950 kişinin gözaltında, 19.480 kişinin tutuklu, 6.054 kişinin hükümlü olduğu açıklandı. Aralık 1981 itibariyle ise 14.086 sol, 2941 bölücü  ve 347 sağ görüşlü 17.374 kişi hakkında 167 değişik örgüt davası açıldı.
 1983 2821 sayılı Sendikalar Yasası yürürlüğe girdi.
1984 1977 yapımlı “Yıkılmayan Adam” filminin devam eden duruşmasında oyuncu Suna Yıldızoğlu tanık olarak dinlendi.
   
1986 Fransız avukat, eski milletvekili ve bakan bakan Gaston Defferre (10 Eylül 1910, Marsillargues – 7 Mayıs 1986, Marsilya) 
1987 3359 sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanunu kabul edildi.
1988 Abdi İpekçi cinayeti ile Papa Suikastının faili ve kırmızı bülten ile arananOral ÇelikFransa‘da yakalandı.
1988 39 yayınevi, Muzır Kurulu’nca “zor alım ve imha” kararı alınan Henry Miller’in “Oğlak Dönencesi”ni ortak imza ile yayınladı.
   
   
   
1990 Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın açıklamasına göre yöre halkının aleyhte gösterilerine yol açan ve Danıştay tarafından yürütmeyi durdurma kararı alınan Aliağa Termik Santralı’nın yapımı durduruldu. Bu konudaki Bakanlar Kurulu Kararı Resmî Gazete’de yayınlandı. Özal’ın Başbakanlığı zamanında Japon EPDC firması önderliğindeki konsorsiyum ile anlaşma imzalanmıştı. 
1990 Zaman Gazetesi, “Nesin Vakfı’nda dinsiz, komünist yetiştiriliyor” vb. başlıklı haberleri nedeniyle Aziz Nesin’e 3 milyon TL manevi tazminat ödemeye mahkum oldu.
1991 Toplu İş Sözleşmesi’nin Yüksek Hakem Kurulu’na gönderilmesine karşı 1.000’e yakın Petkim işçisi açlık grevine başladı.
   
1993 İstanbul Üniversitesi öğrencileri Şengül Yıldıran ve Uğur Yaşar Kılıç’ın Kadıköy’de kaldıkları evde polisçe yargısız infaz edildiğini ileri süren aileler İçişleri Bakanlığı’na telgraf çekti.
1993 Türkiye Komünist Emek Partisi’nin (TKEP) 20 yıldır aranan lideri Teslim Töre, Üsküdar’da bir evde yakalandı.
 1993 Demokrasi Partisi (DEP) Yaşar Kaya’nın başkanlığında kuruldu. Kaya, partinin Kürt sorununu demokratik yollarla çözmeyi amaçladığını söyledi.
 1994 İtalyan Hâkimler Birliği, 7 Mayıs 1994 tarihinde  İtalyan Etik Yasası‘nı kabul etti. Bu yasa, ülke genelinde hâkimlerin ve savcıların davranışları üzerine 14 maddeden oluşmaktadır.
1996 1 Mayıs’ta Kadıköy’de öldürülen 3 kişi adına Hasan Albayrak’ın ailesiyle birlikte 34 kuruluşun 100’e yakın temsilcisi, olay günü görevli polislerle İçişleri Bakanı, İstanbul Valisi ve Emniyet Müdürü hakkında İstanbul Adliyesi’ne topluca suç duyurusunda bulundu.
1999
  • Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiserine ilişkin (99)50.  sayılı Karar kabul edildi. Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiserliği kurumunun kuruluşunu, görev ve yetkilerini belirleyen temel belgedir. Bu karar, Avrupa’da insan haklarının korunması ve geliştirilmesi amacıyla bağımsız ve yargı dışı bir kurum oluşturmuştur. 
  • Avrupa Birliği Bakanlar Komitesi, Demokratik Vatandaşlık için Eğitim Girişimi Programını Budapeşte’de kabul etti. 
2001
  • F Tipi cezaevlerinde tecride karşı devam eden ölüm oruçlarında, Sincan Cezaevi’nden TKP(ML) davasından tutuklu Cafer Tayyar Bektaş (26) 200.günde, Buca Cezaevi’nde MLKP davası tutuklusu Hüseyin Kayacı (32) 148.günde hayatını kaybetti. 
  • Mısır Çarşısı’ndaki patlamayla ilgili olarak Pınar Selek dahil 15 sanığın yargılanmasına devam edildi. Bilirkişinin aksi yöndeki raporuna rağmen, Emniyet Genel Müdürlüğü patlamaya bir bombanın yol açtığı iddiasında ısrarlı.
 2002 AB Üye devletlerinin dış sınırlarında entegre yönetimin uygulanmasına yönelik Komisyon Tebliği ve politika belgesi kabul edildi.
2004

AİHM, siyanürlü altın madeni çıkarılmasına karşı yargının verdiği kararların idarece uygulanmaması nedeniyle Bergamalı köylülerin ”özel ve aile hayatının korunması haklarının ihlal edildiği” yönündeki başvurularını kabul edilebilir buldu ve” dostane çözüm” kararı verdi. 

2005 Eğitim-Sen İstanbul 8 no’lu şube üyeleri anadilde eğitimi savunduğu için Eğitim-Sen hakkında açılan kapatma davasını protesto etti.
   
   
 2008 “Kültürlerarası Diyalog Beyaz Kitabı: Eşit insanlar olarak ve onurlu bir biçimde birlikte yaşama” 118. Bakanlar Seviyesindeki Oturumunda (Strasbourg, 6-7 Mayıs 2008) Avrupa Konseyi üyesi 47 ülkenin Dışişleri bakanlarınca yayınlandı. 
2009 Kyoto Protokolü, küresel ısınma ve iklim değişikliği ile mücadele konusunda imzalanan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne paralel Birleşmiş Milletler Sözleşmesidir. Protokol, 5 Şubat 2009 tarihli ve 5836 sayılı Kanunla kabul edildikten sonra 7 Mayıs 2009 tarih ve 2009/14979 Sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla onaylanarak, 13 Mayıs 2009 tarih ve 27227 Sayılı Resmi Gazete’de yayınlandı.
2010 Tahliye edildikten sonra İstanbul Küçükarmutlu’daki evine dönen Güler Zere (35) hayatını kaybetti. İstanbul Adli Tıp Zere için 28 Ağustos 2009’da vermesi gereken raporu çeşitli gerekçelerle 2 ay ertelemiş ve kanserin “geri döndürülemez aşamaya geldiği” anlaşılmıştı.
   
2012 Rusya Başbakanı ve hukukçu Vladimir Putin, Kremlin Sarayı’nda düzenlenen yemin töreninin ardından, 4 yıl sonra yeniden devlet başkanlığı koltuğuna oturdu. Putin parlamentoya, başbakan adayı olarak selefi Dimitriy Medvedev’i önerdi.
 2014

İstanbul Tabip Odası, TİHV ve Adli Tıp Uzmanları Derneği üyeleri, hekimlerin Gezi Direnişi’nde dolayı yargılandığı davayı protesto etti.

2015 Lüksemburg Parlamentosu, “1915 Ermeni soykırımı” görüşüne destek veren karar tasarısını kabul etti.
2016

İngiltere’nin başkenti Londra’da yapılan belediye başkanlığı seçimini İşçi Partisinin adayı Sadık Khan kazandı. Khan, Londra’nın ilk Müslüman belediye başkanı oldu.

2017

Belge Yayınlarına polis baskını yapıldı, 2 bin kitaba el konuldu.

2019 İstanbul Barosu Başkanlığının ev sahipliğinde ve öncülüğünde bir deklarasyon yayımlanarak ‘Demokrasi İçin Dayanışma Nöbeti’ tutulacağı duyuruldu.
 2020

Ölüm orucunu 322.gününde sonlandırıp önceki gün hastaneye kaldırılan Grup Yorum üyesi İbrahim Gökçek yaşamını yitirdi.

2025 Vehda Sokağı Katliamında İsrail en az 30 Filistinliyi öldürdü
2026
  • Erzincan’da, zimmetine para geçirdiği iddiasıyla gözaltına alınan adliye mübaşiri tutuklandı. 
  • Adalet Bakanı Akın Gürlek, 15-18 yaş aralığındaki çocuklara verilen cezaların artırılacağını, çocuk suçlularla ilgili bazı cezaların yetişkinlerle aynı olacağını açıkladı.
  • İnsan hakları savunucusu ve avukat Eren Keskin, Almanya’da Gerhart Baum İnsan Hakları Ödülü’ne layık görüldü. Ödül töreni Mayıs sonunda Köln’de gerçekleştirilecek. Eren Keskin ise hakkında yurtdışına çıkış yasağı bulunması nedeniyle törene online bağlantı ile katılacak.
   

Olympe de Gouges

0
Olympe de Gouges
Olympe de Gouges

Olympe de Gouges,1748-1793 yıllarında yaşamış Fransız asıllı kadın filozof ve yazardır. Aydınlanma döneminin en önemli kadın düşünürlerinden biri Olympe de Gouges’dur. Kadın hakları üzerine ilk kez düşünce üreten aydınlardandır.

Olympe de Gouges

Kilise ve evlilik kurumu üzerine eleştirel düşünceler kaleme almış, toplumsal sorunları gündeme getiren romanlar yazmıştır.

Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirisi

Fransız Devrimi sırasında aktif rol almıştır. Ölüm cezasının kaldırılması, mahkemelerde halk jürilerinin kurulması, Fransız sömürgelerindeki kölelerin özgürleştirilmesi, gayrı meşru çocukların tanınması, evlat edinme hakkının tanınması, gelir vergilerinin adaletsizliği, yoksulluk konularında mücadele etmiştir.

Kadının ve Kadın Yurttaşın Hakları Bildirisi” isimli yapıtında kadın-erkek eşitliğini savunmuştur.

Olympe de Gouges, meclisin çıkardığı Erkek ve Yurttaş Hakları Bildirgesi`ne cevaben 1791 yılında Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirgesi Metnini yayımlayan öncü kadınlardandır.

Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirisi Metni

Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirisi, dünya tarihinde önemli bir yeri olan 1789 tarihli (Declaration des droits de l’homme et du citoyen) Yurttaş ve İnsan Hakları Bildirisi’nde kadın yurttaşların göz ardı edildiğinin fark edilmesi nedeniyle 1791 tarihinde Fransız Devrimine destek vermiş devrimci kadınlar tarafından hazırlanmıştır.

Düşünceleri yüzünden önce tutuklanmış, ardından 3 Kasım 1793’te giyotin ile idam edilmiştir.

Gouges’un yargılaması ve mahkeme sürecini İngilizce olarak okumak için linki takip edebilirsiniz.

“Biz, anneler, kız çocukları, kız kardeşler, ulusun temsilcileri, Ulusal Meclise alınmayı talep ediyoruz. Toplumun sefaletinin ve siyasal iktidarların ahlâki bozulmuşluğunun başlıca nedenlerinin, kadınların haklarının tanınmaması, unutulması ya da göz ardı edilmesi olduğunu göz önüne alarak, kadınların doğal, devredilemez ve kutsal haklarını bir bildirgeyle ilân etmeye karar verdik. Böylelikle istiyoruz ki bu bildirge toplumun bütün üyelerinin gözü önünde dursun, herkese hak ve yükümlülüklerini hatırlatsın; kadınların ve aynı şekilde erkeklerin iktidarı kullanmaları siyasal kurumlar açısından karşılaştırılabilsin ve buna daha çok saygı gösterilsin; kadın yurttaşların basit ve dokunulmaz esaslara dayanan şikayetleri daima, anayasanın ve iyi geleneklerin korunması ve herkesin esenliği için etkili olabilsin. Güzelliği ile olduğu kadar anneliği üstlenme cesaretiyle birlikte düşünülen kadın cinsi olarak bugün, Tanrının da yardımıyla, kadının ve kadın yurttaşların haklarını bu bildirgeyle tanıyor ve ilan ediyoruz”

Türkiye Gazeteciler Sendikası

0

Türkiye Gazeteciler Sendikası, gazetecileri sendikal bir kuruluş çatısı altında toplamayı amaçlayan 20 gazeteci tarafından 10 Temmuz 1952’de İstanbul Gazeteciler Sendikası adı ile kurulmuştur. Türkiye’de kurulan ilk sendikalar arasında yer almaktadır. Diğer illerde kurulan sendikalar, bir süre sonra Türkiye Gazeteciler Sendikaları Federasyonu adı altında birleşmiş, İstanbul Gazeteciler Sendikası, 1957 yılında Türk-İş’e üye olmuştur. Sendikanın adı 1963 yılında Türkiye Gazeteciler Sendikası olarak değiştirilmiştir. Sendikasının resmi kuruluş tarihi 10 Temmuz 1952 olarak kabul görmektedir.

TGS, 1. Olağan Genel Kurulu’nu 24-25 Aralık 1965’te gerçekleştirmiştir. İlk Olağan Genel Kurulda, TGS’nin Uluslararası Gazeteciler Federasyonuna (FIJ-IFJ) üye olması da kabul edilmiştir. Başlangıçta sadece 212 sayılı yasaya tabi olarak çalışan basın mensuplarının üye oldukları TGS, bütün basın emekçilerini kapsayacak biçimde örgütlenme çalışmalarına 1969’da başlamıştır. Türkiye Gazeteciler Sendikası İstanbul Şubesinin 17 Kasım 1971’de toplanan genel kurulunda gazete, dergi ve ajans çalışanlarının tümünün tek sendika çatısı altında toplanması ilkesi kabul edilmiştir.

Gazete, dergi ve ajanslar dışındaki matbaa iş yerlerini de kapsayan bir örgütlenme düzenine giren TGS, 7 Mayıs 1983’te yürürlüğe giren 2821 sayılı Sendikalar Yasası ve bu yasaya göre hazırlanan İşkolları Tüzüğü nedeniyle yalnızca gazete, dergi ve ajans işyerlerinde örgütlenme konusunda yetkili olmuş, matbaa iş yerleri 27 numaralı Gazetecilik İşkolu dışında kalmıştır.

1 Nisan 1995’te toplanan TGS Olağanüstü Genel Kurulunda, radyolar ile televizyonların haber birimlerinde çalışanların da sendikaya üye olabilmeleri için Ana Tüzük’te değişiklik yapılmış, bu değişiklikten sonra, TGS Yönetim Kurulu, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na başvurarak, özel radyo ve televizyon çalışanlarının 27 numaralı Gazetecilik İşkolu’na dâhil edilmesini istemiştir. Resmi Gazete’nin 10 Nisan 1996 tarihli sayısında yayımlanan tüzük değişikliği ile sendikanın örgütlenme alanı genişletilmiş ancak yazılı, görsel ve işitsel basın kuruluşlarının holdingleşme süreciyle birlikte sendikaya üye olan gazetecilerin sayısında büyük düşüş yaşanmıştır.

Şeref kavramı, Joseph Fouché örneği ve ikiyüzlülüğün sıradanlaşması

0
Sami Selçuk

Şeref kavramı, Joseph Fouché örneği ve ikiyüzlülüğün sıradanlaşması / Prof. Dr. Sami Selçuk 

Unutmayalım, “Dünya,” demişti Napoléon, “kötü insanların şirretinden değil, iyi insanların susmalarından, sessiz kalmalarından acı çekmektedir.” Hiçbir hukukçunun, taşıdığı hukukçu yurttaş ve bilim sorumluluğuyla ülkemizde yaşanan hukuk dışılıklara sessiz kalma hakkı yoktur. Olamaz da…

Ülkemizde sık sık yaşanan ve bireyselliği aşıp topluma da yansıyan bazı olayları, “işlevsel açıklamalar”la ya da bir tür indirgemecilik olan “metodolojik bireycilik”le gün ışığına çıkarmak çok güçtür.

Çünkü yaşananlar, genelleştirilemeyecek biçimde bizim insanımıza ve toplumumuza özgüdür; çağdışılığın ve yavanlığın yansımalarıdır.

Nitekim T24’te yayımlanan “Hukuk Düzeninde Geldiğimiz Nokta” (14 Ağustos 2025) başlıklı yazımda toplumumuzda yaygın ve kınanası bir ahlak dışılığa 1960 darbesiyle birlikte tanık olduğumuzdan söz etmiş ve gerçekten, demiştim, bu darbeden bir gün önce Yedek Subay Okulu’nda dışarı çıkmamıza bizlere hakaretler ederek, üstüne üstelik iktidarı savunarak bir dakika dahi izin vermeyen subayların hemen hepsinin, darbe olduğu gün ülkeyi kurtaran birer kahraman kesilerek düşürülen iktidara sövdüklerine tanık olmuş ve şu tanıda bulunmuştum: İkiyüzlülüğün sıradanlaşması ve yaygınlaşması.

Yıllarca sonra bugünlerde bu yazının yayımlanmasından 24 saat bile geçmeden bütün Türkiye halkı, iktidardan yana olanları bile tiksindiren, yüzleri kızartan bir olaya tanık olmuştu.

Ayrıca olay, sadece tiksinti verici değil; iktidar ve muhalefet için, kişilik ve ahlak anlayışımız açısından son derece düşündürücüydü.

Çünkü uzun süre bir partisini milletvekili ve belediye başkanı olarak temsil eden bir bayan, veriler göre kendi partisinin iktidara koştuğu ileri sürülen, bu yüzden de hiç umulmadık bir zamanda iktidar partisine geçmişti. Basın, bu geçişin kişisel yararlardan kaynaklandığını yazıyordu.

Vaktiyle aynı kişinin iktidar partisi ve başı için söylediklerini düşününce, bu geçişin gerekçesi ne olursa olsun, herkes şaşırmıştı buna. Olasılıkla iktidar partisinde olanlar bile.

Hatta geçtiği partinin başkanı bile şaşkındı. Televizyon kanallarında parti değiştiren milletvekiline ve belediye başkanına bakışından belliydi, bu.

Ancak ben, hiç şaşırmadım. Çünkü çok yaşadım bu türden ilkesizlik örneklerini.

Unutulmamalıdır ki, tarihte her dönemin adamı olanlar vardır.

Sözgelimi, ééon’un yalancılığıyla ünlü Dışişleri Bakanı Talleyrand (1754-1838) bunlardan biridir. Napoléon’un “Siz ipek çorabımda bir pisliksiniz (kaka)” diyerek onu küçümsemesi ve aşağılaması, yalnızca tarihlere değil, sözlüklere bile geçmiştir (Örneğin, Robert, Paul, Dictionnaire Alphabétiqe et Analogique de la Langue Française, Paris, 1973, s. 1073). Çünkü Talleryand, söylediklerinin tersi bile yalan olduğuna inanılan bir bakandır. Bu yüzden Avusturya Başbakanı Metternich (1773-1859), “Talleyand ölmüş”’ dediklerinde verdiği yanıt çok anlamlı, bu yüzden de çok ünlüdür: “Mutlaka yine bir hesabı vardır.”

Dönemin bakanlarından Joseph Fouché ise, ikiyüzlülüğüyle bu tabloyu tamamlamıştır. Bu yüzden François-René de Chateaubriand (1768-1848), İmparatorun yanına girerken Talleyrand ile Fouché’nin çıktıklarını görünce, “Ben içeri girerken yalancılık ile ikiyüzlülük, İmparatorun yanından kol kola çıkıyorlardı” diye yazmıştır, unutulamaz yapıtında.

Fransız ihtilali döneminin ve hemen sonrasında bütün güç odaklarında yer alan ikiyüzlü, yasaların ve insanlığın “kalleş” diyerek andığı Brutus’un öz kardeşi Joseph Fouché’yi (1759-1820), Fransa’da herkes bilir.

O, 1789 États généraux’nun özgürlükçü ve ılımlı “Jirondin”ler ile Robespierre’in önderliğindeki cumhuriyetçi ve köktenci radikal “Jakoben”ler çatışmasında bu berikilerin yanında yer almış; Fransız Devriminin Terör Dönemi’nde (1793 ve 1794 yılları), 16 bin ila 40 bin kişiyi giyotine göndermiş, Valmy zaferinden sonra Eylül 1792’de Cumhuriyetin ilanında ve 1793’te Kral Louis XVI, ardından Kraliçe Marie-Antoinette’in ölüm cezalarının yerine getirilmesinde rol almış biridir.

Joseph Fouché, şaşıracaksınız, ama aslında papaz okullarında yetişmiş bir öğretmendir. O, 1792’de milletvekili olmuş, ceketinin cebine bir gün önce koyduğu ve kralın “affı”nı isteyeceği yazısıyla kürsüye çıkmışsa da, sonucun Jakobenlerin istediği doğrultuda çıkacağını kestirince bir çırpıda saf değiştirmiş “La Morte” (ölüm) diye haykırarak oy kullanmıştır. Kral yanlısı ayaklanmalar karşısında kanla temizleme eylemlerinde bulunmuş, Lyon‘da 1.600 kişiye ölüm cezası verilmesini sağlamış, bu yüzden kendisine “Lyon Kasabı” denmiş, daha önceleri desteklediği Robespierre‘in yönetimden uzaklaştırılmasını sağlamış, 1799’da Konvansiyon Başkanı P. Barras’ın yardımıyla polis örgütünün başına geçirilmiş, oluşturduğu geniş ajan ve muhbir ağını Napoléon‘un hizmetine sunmuş, örgütünü kendi çıkarları için kullanmış, 1809’da Otranto Dükü olmuştur.

Joseph Fouché’yi en iyi anlatan yazar, kuşkusuz Stefan Zweig’dır (1881-1942). Ona göre, Fouché demek, politik rüzgârın yönünü kestirme, çıkarcılık, döneklik, ikiyüzlülük, güçlünün kim olduğunu kestirmek, kısaca Makyavelcilik demektir.

Özetle Joseph Fouché, Fransız Devrimi’nin en kanlı günlerinde siyaset rüzgârı yön değiştirince, infazları bile durduran, Jakobenlerin üzerine giden ve iz bırakmamak için idamları gerçekleştiren cellatları bile öldürten, sıradan bir din adamı iken devrimcilere katılıp kiliseleri yakan, rahipleri giyotine gönderen, yakın dostu Robespierre’in ilkin yanında, sonra da onu giyotine gönderenlerin yanında yer alan, kendisini var gücüyle Napoléon’un yükselmesine adayan, Waterloo yenilgisinden sonra Kral XVIII. Louis’ye sığınıp bir bakanlık bile kapan, yeri geldiğinde komünistlerin ve ateistlerin en azılısı olan, Napoléon yükseldiğinde cumhuriyetçi gömleğini çıkarıp monarşist olan, yenildiğinde ise Kral XVIII. Louis’ye  sığınıp karşısına çıkan bir hain, Napoléon Elbe’den kaçınca yeniden onun hizmetine giren, Waterloo yenilgisi üzerine önce, kendisi için “tanıdığım en kusursuz dönek”diyen Napoléon’a, daha sonra da  Krala, en sonunda da İtalya’ya sığınan, ateist olmasına rağmen ölümünden önce rahip çağırarak kutsal yağla kutsanmasını isteyen, özetle Stefan Zweig’ın dediği gibi, “İhanet etmeye o kadar alışmış ki, sonunda ihanet edecek birini bulamayınca kendine ihanet eden,” yeri geldiğinde komünist olup soyluların mallarını yağmalayan ve sonra da Fransa’nın en zengin ikinci adamı olan, tarihin gördüğü en güvenilmez, tiksindirici bir kalleştir.

Özetle o, tarihin gördüğü en çirkin bir ikiyüzlülük oyuncusu alçak, Zweig’ın anlatımıyla bir “ihanet dâhisi”dir.

Hiçbir zaman asla yenilenlerin, yitirenlerin yanında yer alacak kadar mert biri olmamıştır, olamamıştır.

Ülkemize gelince, son yıllarda Türkiye’miz de, ne yazıktır ki, ”Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan” diyen Pir Sultan Abdal yoldaşlarının ülkesi olmaktan çıkmış, Fouché’lerin ülkelerine dönüşmeye başlamıştır.

Oysa bildiğimce, yaratıcıdır, Türk insanı. “Yaratıcı ise, haz uğruna çalışan biri değildir. Mutlaka ihtiyaç duyduğu şeyi yaratır” (Deleuze).

Öte yandan “Ağır ağır ölür şereflerini (özsaygıların)ı ağır ağır yok edenler” demişti, bir şiirinde Pablo Neruda.

Elbette doğru bir belirlemeydi, bu.

Bu yüzden ister iktidarda, ister muhalefette olsunlar, ülkemizi yönetenler, attıkları her adımda halkımızın en küçük kesimini bile dışlayamazlar. Nitekim bu nedenlerle bütün demokrasilerde olduğu gibi krallar, özellikle de cumhurbaşkanları, böyle bir anlayışla yansız ve nesnel (objektif) davranacakları konusunda insanı insan yapan ve kimilerince saygı gösterilmeyen birine bile saygıyı zorladığı için insanı öbür canlılardan ayıran “ŞEREF” (özsaygı, onur, amour propre, amor proprio, auto estima) değeri ve bu değeri yönettiği halk için güvence kılarak “laiklik” üzerine ant içerler.

Şunu da hiç kimse unutmamalı: Anasından doğan her İNSAN için Alman Anayasası’nın birinci maddesinin birinci fıkrası şöyle demektedir: İnsanın şerefine (özsaygı, saygınlık) dokunulamaz. Bütün devlet gücü, bu değere saygı göstermek ve onu korumakla yükümlüdür.

Hukukta bu kuralın adı, “sonsuzluk, ebedilik kuralı”dır (Rüthers, Bernd / Fischer, Christian / Birk, Axel, [Doğan, İlyas / Aldudak, Rukiye / Eyman, Aydın], Hukuk Teorisi, Ankara, 2020, s. 363). Çünkü bu madde, insanlığın yüz karası Hitler çılgınlığıyla her Alman’ın şerefini, insanlığını yerle bir eden, vicdanları yıkanamaz duruma getirerek kusturan Polonya’daki Trebilinka, İspanya’daki Auschwitz, Yunanistan’daki Haydari alçaklıkları gerçeğinden esinlenmiştir. Bu nedenle söz konusu madde, özünde Yaşar Kemal’in dediği gibi, dört kitapta bile asla yeri olmayan yıkım ve alçaklıklara bundan böyle hiçbir insanın destek olmamasını, olursa o destekçilerin üstüne gidilmesini buyuran bir hükümdür.

Tam bu noktada bir ayraç açmakta yarar vardır.

Bilindiği üzere değerleri, toplum içinde yaşayan insan yaratmıştır. O değerlerin başında gelen “şeref,” yineleme pahasına belirtelim ki, AİHM’nin, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve ilk mahkemelerin kararlarında en yüksek değer olarak benimsenmiştir. Zira şeref, her hukuk öznesinin tinsel bütünlüğünü anlatan, bu bütünlük hakkında kendisinin ve başkalarının düşüncelerini, değer yargılarını sergileyen toplumsal bir kavramdır

Arapçadan aldığımız “şeref” sözcüğü ve kavramı üzerine hem Arap ve hem de batılı düşünürler çok eğilmişlerdir.

Arapçada şeref, bir kimseye gösterilen saygının dayandığı tinsel (manevi) yücelik, ululuk; erdem, yüreklilik vb. üstün niteliklerle kazanılmış ün; övünülecek durum gibi anlamlara gelmektedir. Şeref, kişinin kendi öz nitelikleri ve erdemleriyle ilgili ise “şeref-i zâtî”; konum ve rütbesiyle ilgili ise “şeref-i ârizî” ya da “şeref-i izâfî” olarak adlandırılmıştır. Bundan başka sözgelimi, “şeref-ül mekân bi’l-mekin” sözünün anlamı ve insanlara ulaştırdığı ileti çok düşündürücüdür: “Oturulan yer, şerefini orada oturandan alır” (Ferit Devellioğlu, Osmanlıca-Türkçe Lûgat, Ankara, 1986, s. 1186; Ayverdi, Misalli Büyük Türkçe Sözlük, İstanbul, 2006, III, s. 2937).

Bu yaklaşımlar elbette bütün toplumlarıda geçerlidir. Gerçekten her toplumda, özellikle de Batı toplumlarında geçerli olan hukuk düzeninin dışında ahlak anlayışının da odağında yer alan “şeref” kavramının kökleri ve kaynakları, Eski Yunan felsefesine değin uzanmaktadır. Eski Yunan’ın kent devletlerinde toplumsal konumla ilgili olarak şerefli duruş, soylulara özgü en yüce değer sayılmıştır (Taner Timur, Felsefe, Toplum Bilimleri ve Tarihçi, İstanbul, 2011, s. 18).

Bu nedenlerle “Sorgulanıp eleştirilmeyen yaşam, yaşanmaya değmez” diyen; insanı, kendisine ve başkalarına akılcı bir soru sorulduğunda akılcı yanıtlar verebilen “sorumlu” bir varlık, bir ahlak ve hukuk öznesi olarak algılayan Sokrates (Ernst Cassirer, (Necla Arat), İnsan Üstüne Bir Deneme, İstanbul, 1997, s. 20), ilkelerinden ve şerefinden asla hiç ödün vermemiş; ölüm cezasına hüküm giydiği zaman bile, yargılamanın adil olmadığına inanmasına karşın, devletin yasalarına uymak gerektiğini belirterek, kendisine verilen baldıran ağısını duraksamadan içmiştir.

Ayraç içinde belirtmek gerekir ki, Melih Cevdet Anday, “Felsefe” sözcüğünün Yunanca “sevgi” (philia) ve “bilgi/bilgelik” (sophia) sözcüklerinin birleşmesinden oluştuğu, “bilgi/bilgelik sevgisi” demek olan ve Türkçede bu anlamda kullanılan “felsefe” ya da “filozofi” (philosophie) sözcüklerinin doğru olduğu; buna karşılık düşünür, felsefeci anlamında kullanılıp, “z” harfiyle yazılan “filozof” sözcüğünün doğru olmadığı, zira Yunanca “zophus” sözcüğü “karanlık” anlamına geldiği için filozof sözcüğünün zorunlu olarak “karanlık seven, karanlık sever” anlamına geleceği, “bilgi seven, bilge sever” anlamına gelmeyeceği, dolayısıyla “filosof” olarak yazılması gerektiğini, haklı olarak, ileri sürmüştür (Melih Cevdet Anday, En Önemli İş, Cumhuriyet, 30 Eylül 1994).

Ayracı kapatıp konumuza dönelim ve şu olay asla unutmayalım: İmparator Neron’a suikast düzenlediği iddiasıyla yargılanıp ölüm cezasına çarptırıldığı zaman kendisine cezanın yerine getirilme biçimini seçme olanağı tanınması, ancak vasiyetnamesini yazması için zaman verilmemesi üzerine, son anında yanında bulunan eşine ve çocuklarına dönerek “Üzülmeyin, size akçalı zenginliklerden daha değerli bir şey bırakıyorum: Şerefli ve erdemli bir yaşam” demiştir (Cemal Yıldırım, Bilimsel Düşünme Yöntemi, Ankara, 2008, s. 341).

Aynı nedenlerle pusu kurma, arkadan vurma, kalleşlik gibi yöntemler ve kurnazlıklar, insanın kendisine saygısızlık (haysiyetsizlik), şerefsizlik sayılarak Batı tarihinde en büyük kınamaların konusu olmuş ve Batı hukukunda, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararlarında şeref, insan saygınlığı (dignité humaine), “temel ilke” (principe matriciel) olarak benimsenmiştir (Jean François Renucci, Droit européen des droits de l’homme, Paris, 2001, s.1).

Ayrıca unutulmamak gerekir ki, şeref kavramı, Batı’da “yaşam değeri” ya da “yaşam hakkı”yla özdeş düzeyde sayılmıştır. Bu yüzden düello, yüzyıllarca şerefi kurtarmanın bir yöntemi olarak benimsenip kurumlaşmıştır. Bilindiği üzere düello, iki kişi arasında toplum önünde şerefi kurtarmak amacıyla belli kurallar çerçevesinde öldürücü silahlarla yapılan bir dövüştür. Batıda düellonun suç olarak benimsenmesi ve yasaklanması çok sonraları olmuştur. Sözgelimi, düello Fransa’da 1547’de, İngiltere’de 1819’da yasaklanmıştır. Ancak bu yasağa karşın düelloya daha sonraki dönemlerde de rastlanmaktadır. Düelloya kurban giden ünlüler arasında, 1832’de henüz 21 yaşında iken öldürülen ve kendi adıyla anılan bir kuramın sahibi Matematikçi Evariste Galois; 1841’de 27 yaşında iken öldürülen Rus yazarı Lermontov; 1857’de 49 yaşında iken öldürülen Rus yazarı ve ozanı Puşkin de bulunmaktadır.

Şerefli olmanın, mertliğin ve erdemin simgesi ve yansıması olarak görülen düello, Batının ahlaka yaklaşımı doğrultusunda uzun süre uygulamada kalırken, yukarıda da belirtildiği üzere, beynin bencil düşünmesinin ürünü ve dolayısıyla özünde ahlaksızlığın bir izdüşümü sayılan kurnazlık, kalleşlik, ahlaka aykırı görülmüş, hiçbir zaman bağışlanmamıştır. Bunun en çarpıcı örneği, Sezar’ı MÖ 44 yılında kalleşçe öldüren Brutus’tur. Tarih, acımasız, eli kanlı, buyurgan Sezar’ı bağışlamış, ama kalleş ve kurnaz Brutus’u asla bağışlamamıştır.

Bu konuda bir başka örnek de şudur: ABD tarihinde yağma, tren soygunları ve sayısız insanı öldürme gibi birçok suç işleyen ünlü haydut Jesse James, duvarda asılı tablonun tozunu almak ve eğriliğini düzeltmek amacıyla sandalyeye çıktığı sırada, başına konan ödülü almak için bu fırsatı kaçırmayan arkadaşı Robert Ford tarafından 3 Nisan 1882 tarihinde arkadan silahla vurularak kalleşçe öldürüldüğü zaman, Amerikan toplumunun tepkisi, yine bu ahlak anlayışı doğrultusunda olmuştur. İnsanları acımasızca öldüren, soygunlar yapan, devletçe başına ödüller konan haydudun bu biçimde öldürülmesini Amerikan halkı, mertçe ve insanca bulmadığından asla sevinememiş; Robert Ford’u da bu yüzden bağışlanamaz bir şeref ve ahlak yoksunu olarak görmüş, onu yıllarca kınayıp durmuştur.

Buna karşılık Jesse James, Amerikan tarihinde efsaneleşmiş, hakkında kitaplar yazılmış, yaşamı yirmileri bulan filmlere konu olmuştur.

Bu açıdan Adorno’nun 7 Mayıs 1963’te ahlak felsefesi üzerine verdiği ilk dersinde söylediği şu sözler çok düşündürücüdür: “…kafanıza taş atacaksam bunu en baştan söylemiş olmam, size ekmek dağıtacakmışım gibi bir yanılsama yaratmaktan daha iyidir” (Ahlak Felsefesinin Sorunları, Hazırlayan Thomas Schröder, (Tuncay Birkan), İstanbul, 2012, s. 12).

Sanırım bütün bu sözler, kurnazlığın, ikiyüzlülüğün, arkadan vurmanın bencilce bir ahlaksızlık olduğunu çok çarpıcı bir biçimde ortaya koymaktadır. Oysa Doğu toplumlarında ve, ne yazık ki, bizde kurnazlık, zekânın bir göstergesi, övünülesi bir duruştur. İnceleyiniz. Doğu toplumlarının saraylarında sultanları, padişahları nabza göre şerbet vererek dinlendiren dalkavuklar, soytarılar vardır. Batı toplumlarında tekil anlatımla soytarılık diye bir mesleğin bulunup bulunmadığını ben bilmiyorum. Ama şunu iyi biliyorum: Başkan Einsenhower, Beyaz Saray’da dönemin üç büyük düşünürünü, kendi başarılarını övmeleri, yaltaklık etmeleri için değil, her sabah bir gün önce hangi yanlışları yaptığını söylemeleri için görevlendirmişti.

İşte bu Batı anlayışına göre, kaynak yasalarda “kalleşçe, arkadan vurmak suretiyle” (İtalyanca brutalità, Fransızca brutalité) anlamlarına gelen sözcük, bir hukuk kavramına dönüşmüş, Türkçe yasalara “canavarca duyguyla” olarak aktarılmıştır. Haksızlık içeriği ağır olduğundan işte bu kalleşçe insan öldürme, sıradan insan öldürmeden daha ağır sayılmış ve nitelikli insan öldürme suçu olarak birçok yasada ve Batı’dan aktarılan bizim Türk ceza yasalarında yerini almıştır (TCY, m. 82[1]b, Eski TCY, m. 450/3, İtalyan 1889 CY, m. 366/3, İtalyan 1930 CY m. 577/4, [61/1], Fransız 1810 CY, m. 303. Ayrıntılı bilgi için bk. Sami Selçuk, Adalet ve Yaşayan Hukuk, Ankara, 2009, s. 415 vd.).

Bu arada belirtelim ki, Schopenhauer’ın “Şeref kavramının doğu toplumlarında hiçbir değeri ve anlamı yoktur” biçimindeki değerlendirmesi elbette çok acımasızdır.

Ancak doğru ise, o kadar da çok düşündürücüdür.

Yazının devamını okumak için T24 web sitesini ziyaret ediniz. 

Demokrasi Partisi

0
Demokrasi Partisi (DEP)

Demokrasi Partisi (DEP) 7 Mayıs 1993’te Yaşar Kaya’nın başkanlığında kurulmuştur. DEP’in ilk milletvekilleri SHP listesinden meclise girmişlerdir. DEP’in ilk olağan kongresinden sonra yedi genel merkez yöneticisi gözaltına alınmış, Mardin Milletvekili Mehmet Sincar ile Batman il yöneticisi Metin Can öldürülmüş, Genel Başkan Yaşar Kaya da 16 Eylül 1993’te Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından tutuklanmıştır. 12 Aralık 1993 tarihinde yapılan olağanüstü kongrede Hatip Dicle genel başkan seçilmiştir. Kongreden 10 gün önce 2 Aralık 1993 tarihinde DEP’e de kapatma davası açılmıştır. Kapatma davası devam etmekteyken TBMM, 13 DEP milletvekilinin dokunulmazlığını kaldırmıştır. Dokunulmazlıkları kaldırılan Orhan Doğan ve Hatip Dicle meclisten çıkarken gözaltına alınmıştır. Partinin milletvekillerinden Leyla Zana, Ahmet Türk, Sırrı Sakık, Sedat Yurttaş, Selim Sadak, Mahmut Alınak, Hatip Dicle ve Orhan Doğan 16 Mart’ta tutuklanmıştır. DEP kapatma davası devam ederken 11 Mayıs 1994 tarihinde Murat Bozlak başkanlığında Halkın Demokrasi Partisi’ni (HADEP) kurulmuş ancak 1995 seçimlerinde meclise girememiştir.

Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiserinin Osman Kavala Davasına Müdahale Dilekçesi

0

Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiserinin Osman Kavala Davasına Müdahale Dilekçesi, AİHM’de devam eden Osman Kavala Davası‘na, Komiser’in 20 Kasım 2018’de sunmuş olduğu belgedir.

Dilekçeyi komiserlik adına sunan Dunja Mijatovic, Bosna-Hersek’li bir hukukçu ve insan hakları uzmanıdır. 2018-2024 yılları arasında Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri olarak görev yapmıştır. 

AİHM, nihai kararı “İnsan hakları savunucusunun makul şüphe olmadan, insan hakları faaliyetlerini durdurmak amacıyla tutuklanması ve AYM’nin hızlı bir sürede karar vermemesi 5/1, 5/4 ve 18. madde ihlalidir.” şeklindedir.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 36’ncı Madde 3’üncü paragrafı altında Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri’nin Üçüncü Taraf Müdahilliği
Başvuru No. 28749/18
Mehmet Osman KAVALA / Türkiye
Giriş

1.       Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri (bundan böyle ‘Komiser’ olarak anılacaktır), Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (bundan böyle ‘Sözleşme’ olarak anılacaktır) 36’ncı Madde 3’üncü paragrafıyla uyum içerisinde, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (bundan böyle ‘Mahkeme’ olarak anılacaktır) görülmekte olan Kavala / Türkiye davasına müdahil olarak davaya ilişkin yazılı gözlemlerini Mahkeme’ye sunma kararı almış olduğunu Mahkeme’ye 19 Kasım 2018 tarihinde bildirmiştir. Bu dava, Türkiye’de bir sivil toplum aktivisti ve insan hakları savunucusu olan başvurucunun yakalanması ve tutukluluğuyla ilgilidir. Dava, aynı zamanda, söz konusu tutukluluğun Sözleşme altında belirlenmiş amaçlardan farklı şekilde ve bilhassa bir sivil toplum aktivisti olarak başvurucuyu susturma aracı olarak kullanılması iddiası ile ilgilidir.

2.       Kendisine verilmiş yetki uyarınca, Komiser, insan haklarına etkili şekilde uyulmasını teşvik eder; üye devletlerin Avrupa Konseyi insan hakları araçlarını, bilhassa Sözleşme’yi, uygulamasına yardımcı olur; kanun ve uygulamada insan haklarıyla ilgili olası eksiklikleri belirler ve tüm bölgede insan haklarının korunmasına dair tavsiye ve bilgi sağlar.[1] Ek olarak, 6 Şubat 2008’de kabul edilmiş olan ve Komiser’e, özellikle ülke ziyaretlerinde geniş bir yelpazede faaliyet gösteren savunucularla buluşmaya ve insan hakları savunucularının durumu hakkında kamuya açık raporlar yazmaya devam ederek, Komiserliğinin insan hakları savunucularının korunmasına dair rol ve kapasitesini pekiştirmesi çağrısında bulunan Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi Bildirgesine binaen, Komiser’in insan hakları savunucularına yönelik özel bir rolü de vardır.[2]

3.       Söz konusu müdahillik, Komiser Dunja Mijatović’in Türkiye üzerine çalışmalarına dayanmaktadır. Bu çalışmalar kapsamında, Komiser, 15-19 Ekim 2018 arasında Türkiye’ye bir temas misyonu düzenlemiş ve sivil toplum temsilcileri ve yetkilileri ile görüşmüş ve özel olarak başvurucunun durumuyla ilgili görüşmeler yapmıştır. Söz konusu gözlemler, Komiser’in ülkeye dair devam eden izleme çalışmaları ve selefleri, 1 Nisan 2006 – 31 Mart 2012 arasında İnsan Hakları Komiseri olarak görev yapmış Thomas Hammarberg ve 1 Nisan 2012 – 31 Mart 2018 arasında İnsan Hakları Komiseri olarak görev yapmış Nils Muižnieks’in çalışmalarından faydalanmaktadır.

4.       Mevcut yazılı görüşün I’inci Kısmı Türkiye’deki insan hakları savunucularının durumuna dair temel meselelere odaklanmakta; II’nci Kısım Gezi olayları hakkında gözlemler içermekte; III’ncü Kısım Türk yargısının tutuklamaları kullanma biçimiyle ilgili genel sorunları ele almakta; IV’üncü Kısım cezai adalet sistemi ve Anayasa Mahkemesi’nin tutuklulukları denetlemedeki etkinliğindeki genel sorunları ele almaktadır. Bu kısımları Komiser’in çıkarımları takip etmektedir.

I.  Türkiye’de insan hakları savunucularının durumuna ilişkin temel meseleler

5.       Komiser, başvurucunun yakalanması ve ilk ve bu yazılı görüşün yazılması esnasında 400 günden fazla süredir bir iddianame olmaksızın devam eden tutukluluğunun son yıllarda Türkiye’de sivil toplum ve insan hakları savunucuları üzerinde devamlı olarak artmakta olan baskı bağlamında ele alınması gerektiğini düşünmektedir. Komiserliğin yanı sıra, Avrupa Konseyi’nin pek çok başka kurumu[3] ve BM mekanizmaları[4], bu durum hakkında derin endişelerini ifade etmiştir. Komiser, aynı zamanda, başvurucunun durumuyla ilgili özel şartların ülkede, insan hakları savunucuları dâhil olmak üzere, sivil toplum ortamını etkileyen, ülkede hâlihazırda mevcut olan caydırıcı etkiye önemli katkıda bulunduğunu düşünmektedir.

6.       Bir iş adamı ve filantrop olan başvurucu, Türkiye’de tanınmış bir sivil toplum aktivisti ve insan hakları savunucusudur. Uzun yıllar boyunca, Türkiye’de çalışma alanları insan hakları, kültür, sosyal çalışmalar ve tarihsel uzlaşmadan çevrenin korunmasına kadar uzanan pek çok STK’nın ve sivil toplum girişiminin kurulmasına katılmış ve onları desteklemiştir. Bu STK’lar ve girişimlerin arasında, herhangi bir özel sıralama güdülmeksizin, şunlar sayılabilir: (önceki ismiyle Helsinki) Yurttaşlık Derneği, Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı (TESEV), TEMA Vakfı (erozyon ve çevresel bozulmaya karşı çalışmaktadır), Açık Toplum Vakfı, Hakikat Adalet Hafıza Merkezi (geçiş dönemi adaleti meseleleri üzerine çalışmaktadır), Tarih Vakfı, Barış Vakfı ve Türkiye Sinema ve Audiovisuel Kültür Vakfı (film festivalleri düzenlemektedir). Son yıllarda, başvurucu, bilhassa Türkiye’nin ana kültür merkezlerinin dışında, sanatsal ve kültürel girişimlerin teşvik edilmesiyle uzlaşma ve insan haklarına saygıya katkıda bulunmayı amaçlayan bir hükümet dışı sivil kuruluş olan Anadolu Kültür üzerinde çalışmaktaydı. Bu sivil kuruluşun pek çok projesi, pek çok dünyaca tanınmış sanat vakıfları ve Avrupa Birliği tarafından desteklenmiş ve pek çok projede Türkiye’nin dört bir yanındaki çeşitli yerel idarelerle işbirliği yapılmıştır.

7.       Başvurucu, uzun zamandan beri, Komiserlik de dâhil olmak üzere, Türkiye’de insan hakları üzerine çalışan pek çok uluslararası kuruluşun güvenilir bir ortağı olmuştur. Komiserliğin kurulmasından bu yana görev almış dört Komiserin her biri başvurucunun kurulmasına yardım ettiği STK’lar veya doğrudan başvurucunun kendisiyle iletişim içinde olmuştur. Başvurucunun kendisi ve bu STK’lar, her zaman en yüksek düzeyde profesyonellik, adanmışlık ve insan haklarına saygı göstererek, Türkiye’de insan haklarının durumuna dair güvenilir ve tarafsız bilgi kaynakları olmuştur. Komiserler kendileriyle yaptığı çalışmalarda bu STK’ların veya başvurucunun şiddet veya suçu teşvik ettiği veya şiddeti meşrulaştırdığı veya önemsizleştirdiği gibi bir izlenim edinmemiştir. Başvurucu, aynı zamanda, 1983 yılında, örneğin, Komiser’in selefi tarafından kaleme alınmış görüşlerin bir derlemesinin tercüme edilmesi ve yayınlanması dâhil, Avrupa Konseyi’nin insan hakları standartlarının yayılmasında kilit bir rol oynayan ve Türkiye’de önemli bir yayınevi olan İletişim Yayınları’nın kurucularından olmuştur. Son olarak, başvurucu, 2014 yılında, Avrupa Konseyi’nin ağının bir parçası olan, İstanbul’daki Avrupa Siyaset Okulu’nun kuruluşu ve yönetimine dâhil olmuştur.

8.       On yılları kapsayan ve geniş bir yelpazedeki sivil toplum aktivizmi sayesinde, başvurucunun Türk sivil toplumu içinde güçlü bağları vardır ve başvurucu pek çok önemli ulusal ve uluslararası STK ve insan hakları savunucusuyla işbirliği yapmıştır. Yakalanması ve ilk ve devam eden tutukluluğunun uzunluğunun Türkiye’deki sivil toplum üzerinde derin ve caydırıcı bir etkisi olmuştur. Komiser, Ekim 2018’de Türkiye’ye gerçekleştirdiği temas misyonunda bu etkiye dair izlenimler edinmiştir: Çoğu başvurucuyu yakından tanıyan, Komiser’in muhatapları, başvurucunun tutukluluğunu onun sivil toplum aktivizmine karşı bir misilleme olarak algılamakta ve bu tutukluluğun arkasındaki nedenin Türkiye’deki insan hakları savunucularına gözdağı vermek olduğunu düşünmektedir. Başvurucunun devam eden tutukluluğunun görünüşe göre keyfî olması, herhangi bir suça dair kanıtın ve iddianamenin açıklanmamış olması ve başvurucunun geniş çaplı insan hakları çalışmaları ve münhasıran barışçıl faaliyetleri, bir güvensizlik hissi doğurmuş ve aynı şeyin her insan hakları savunucusunun başına gelebileceği algısını yaratmıştır.

9.       Komiser, ayrıca, mevcut davanın Türkiye’de son yıllarda sivil toplum ve insan hakları savunucuları üzerindeki artmakta olan baskının açık bir tezahürü olduğuna inanmaktadır. Bu baskı, bilhassa, resmi makamlar tarafından işlendiği iddia edilen insan hakları ihlallerini raporlamanın terör örgütlerinin amaçlarına hizmet ettiği ve bu şekilde aslında Türk Devletine karşı bir saldırı olduğu önermesinde bulunarak, sivil toplum aktivistlerini hedef alan ve siyasetçiler tarafından gerçekleştirilen bir dizi spesifik saldırı ve aynı minvaldeki genel siyasi söylemleri içermektedir. Bu ifadeler, sıklıkla kamu görevlilerinin bu şekildeki çalışmaları kısıtlamaya yönelik harekete geçmesiyle sonuçlanmaktadır. Sözgelimi, Cumhurbaşkanı’nın Nisan 2016’da yapmış olduğu ve insan hakları durumu hakkında rapor yayımlayan STK’ların “üzerine gidilmesi” gerektiğini belirttiği açıklamasının ardından, emniyet güçleri ve yerel idareler, Uluslararası Af Örgütü dâhil, STK’ların ülkedeki bazı yerleri ziyaret etmesini engellemeye başlamıştır.[5]

10.   Komiser, söz konusu baskının Temmuz 2016’da olağanüstü hâlin ilan edilmesiyle beraber hem sayısal olarak hem de yoğunluk açısından artış gösterdiğini belirtmektedir. Bu dönemdeki önemli bir gelişme, herhangi bir yargı dahli veya kararı olmaksızın, STK’ların kanun hükmünde kararnameler vasıtasıyla doğrudan kapatılması ve tüm varlıklarının tasfiye edilmesi olmuştur. Selef Komiser’in olağanüstü hâlin en başında acilen bu uygulamaya son verilmesi yönündeki çağrısına rağmen[6], 1.500’ün üzerinde dernek, vakıf ve sendika, yürütme tarafından bir terör örgütüne ait oldukları, bir terör örgütüyle iltisakları veya irtibatları olduklarının “değerlendirilmesi” dışında başka herhangi bir açıklama veya gerekçe sunulmaksızın kapatılmıştır. Anlaşılabilir şekilde, bu durum, Türkiye’deki tüm sivil toplum sektörü açısından daha önce görülmemiş derecede yasal belirsizlik ve caydırıcı etki meydana getirmiştir.

11.   Ek olarak, Türkiye’deki insan hakları ihlallerine dair ayrıntılı raporlar hazırlamalarıyla bilinen Türkiye İnsan Hakları Derneği ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı gibi, insan hakları alanında çalışan en eski sivil toplum kuruluşlarına karşı görünüşe göre seçici şekilde devlet denetimleri gerçekleştirilmiştir. Bunun ardından, bu STK’lara karşı, hâlen derdest olan, bir dizi dava açılmıştır. Sözgelimi, Ankara’da LGBTİ bireylerin insan haklarına odaklanan tüm kamuya açık etkinliklerin ayrım gözetmeksizin ve süresiz olarak yasaklanması dâhil olmak üzere, STK’ların günlük işleyişleri üzerine sert kısıtlamalar getirilmiştir. Komiser, olağanüstü hâl kaldırılmış olsa da söz konusu yasağın devam ettiğini belirtmektedir.

12.   Son zamanlarda gerçekleşen olaylardan, Türk yargısının da, artan şekilde, insan hakları savunucularının eleştirilerinin kendi başına devlet ve Türk hükümetine karşı meşru olmayan bir saldırı olduğu yönündeki fikir yürütme biçimini takip ettiği anlaşılmaktadır. Örneğin, Komiser’in selefi, ifade özgürlüğüne dair hazırlamış olduğu bir Memorandumda, ifade özgürlüğü altında korunması gereken eylem veya açıklamaların yargı tarafından taciz edilmesinin medya ve gazetecilikten başlayarak siyasetçiler, akademisyenler, sosyal medyada kendini ifade eden sıradan vatandaşlar ve aynı zamanda STK’lar ve insan hakları savunucuları dâhil olmak üzere, Türkiye’nin tüm kesimlerine yayılmış olduğunu belirtmektedir.[7] Nisan 2017’de Mahkeme’ye sunmuş olduğu yazılı bir görüşte, selef Komiser, aynı zamanda, yargı tarafından da olmak üzere, STK’lara ciddi müdahalelerin pek çok örneğini sunmuş ve şu çıkarımda bulunmuştur: “Türkiye’nin güneydoğusunda insan hakları üzerine çalışan insan hakları savunucularının […] meşru faaliyetlerine karşılık olarak muhtelif misilleme ve yıldırmalara tabi tutuldukları yönünde açık emareler vardır.”[8]

13.   Komiserlik, ayrıca, 2017’de Türkiye’de insan hakları savunucularının durumuyla ilgili, örneğin, Komiserliğin başka bir ortağı olan Murat Çelikkan’ın mahkumiyetine;[9] Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi’nin Başkanı olan Taner Kılıç’ın tutuklanmasına[10] ve Temmuz 2017’de İstanbul’da bir dijital güvenlik ve bilgi yönetimi çalıştayına katılan sekiz insan hakları savunucusunun meşru olmayan şekilde yakalanması ve haklarında ceza davaları açılmasına[11] ilişkin pek çok açıklama yayımlamıştır.

14.   Bu gelişmeler, Türkiye resmi makamlarının, insan hakları savunucularının çalışmalarını sınırlamak için tutarlı bir çaba gösterdikleri izlenimini vermektedir; bu da, yaptıkları iş demokratik bir toplumda temel bir unsur teşkil eden insan hakları savunucularının faaliyetleri için düşmanca ve caydırıcı bir ortamın ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. Komiser’e göre, başvurucunun yakalanması ve ilk ve devam eden tutukluluğu, bu düşmanca ortamın oluşmasına önemli boyutta katkıda bulunmuştur; Türk makamlarının bu gerçeğin farkında olması gerekmektedir.

15.   Selef Komiser, Türkiye’de gazetecilerin ve milletvekillerinin durumuyla ilgili Mahkeme’ye sunmuş olduğu yazılı görüşlerde kanunlar ve ceza davalarının Türkiye’deki muhalif sesleri susturmak amacıyla kullanıldığını belirtmiştir ve yakın zaman önce almış olduğu bir kararda, Mahkeme bu değerlendirmeyi paylaştığını ifade etmiştir.[12] Komiser, aynı argümanın insan hakları savunucuları için de geçerli olduğunu düşünmektedir. Bilhassa, yukarıda tarif edildiği şekilde, Türk makamlarının sivil toplum üzerindeki baskısı, davanın başında ve sonrasında suça dair ikna edici kanıt ortaya koymadaki başarısızlıkla (örneğin, bu görüşün yazıldığı esnada başvurucunun yakalanmasından 400 günden fazla zaman geçtiği hâlde bir iddianame mevcut değildir) birleştiğinde, bu ve buna benzer diğer yakalama ve tutuklulukların arkasındaki esas amacın sivil toplum aktivistleri ve insan hakları savunucularının cezalandırılması ve onlara gözdağı verilmesi olduğuna dair güçlü bir kanı oluşturmaktadır.

16.   Komiser’e göre, başvurucunun davasıyla bağlantılı, ceza yargılamalarının bir misilleme biçimi olarak kullanıldığına dair kanıyı tahkim eden daha yakın tarihli bir gelişme, 16 Kasım 2018’de, aralarında İstanbul’daki Avrupa Siyaset Okulu’nun Direktörünün ve Komiserliğin başka ortaklarının da bulunduğu 13 önde gelen akademisyen, sivil toplum aktivisti ve insan hakları savunucusunun gözaltına alınması olmuştur.[13] Komiser, bu yakalamaların gerçekleşme biçimi ve bu kişiler aleyhine getirilen suçlamaların içeriğiyle ilgili endişe duymaktadır.

17.   Örneğin, bu kişiler, sorgulama için savcı tarafından çağırılmak yerine, polisin sabahın ilk saatlerinde evlerine yaptığı, tehditkâr bir mesaj veren, baskınlarla yakalanmıştır. İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün basına dağıttığı bir nota göre, kişiler aleyhine getirilen suçlamaların içeriğinin başvurucunun, mesnetli bir gerçekmişçesine, bir suç örgütünün lideri olduğunu belirtmesi ancak, buna dayanak olarak sadece, Sözleşme’nin 10 ve 11’inci Maddeleri altında korunması gereken, yasal ve şiddet içermeyen, farz edilen faaliyetlere atıfta bulunması kayda değerdir. Bu şekildeki bir faaliyet, sivil toplum meseleleri üzerine çalışan bir akademisyen olan Yiğit Aksakoğlu’nun tutuklanması için gerekçe olarak kullanılmış, diğer kişiler adli kontrol ve seyahat yasağıyla serbest bırakılmıştır. Komiser, bu olayın bir tarafta, Sözleşme standartları ve Mahkeme’nin içtihadının göz ardı edilmesini veya kastî riayetsizliği, diğer taraftan da, kovuşturma makamlarının sivil toplum aktörlerine karşı takındığı haksız yere taraflı ve düşmanca tavrın emaresi olduğunu düşünmektedir. Bu husus, aynı zamanda, Temmuz 2018’de olağanüstü hâlin kaldırılmasıyla beraber Türkiye’de insan hakları durumunda normalleşmenin gerçekleşmesi beklenirken cesaret kırıcı bir etki yaratmıştır.

II. Gezi Olayları ile ilgili Gözlemler

18.   Gerek başvurucu hakkında devam eden yargı süreci gerekse 16 Kasım 2018 tarihinde gerçekleşen, yukarıda belirtilen yakalamalardan anlaşılan o ki Gezi olaylarıyla ilgili iddia olunan eylemler bu davada suçlamaların temelinde yer almaktadır. Komiser, İnsan Hakları Komiserliği’nin bu olaylarla ilgili olarak yürütmüş olduğu kapsamlı çalışmalar sebebiyle, Gezi olaylarına tarafsız bir biçimde ışık tutabileceği kanaatindedir. Komiser’in selefi, Gezi olaylarının hemen ardından, 1-5 Temmuz 2013 tarihlerinde Türkiye’ye gelerek olaylara dâhil olmuş bir çok sivil toplum kuruluşu temsilcisi ile toplantılar düzenlemiş ve aralarında dönemin Adalet Bakanı, İçişleri Bakanı Müsteşarı ve İstanbul Valisi’nin de bulunduğu Türk yetkililer ile olaylar hakkında ayrıntılı görüşmeler gerçekleştirmiştir.  Gezi olayları ile ilgili olarak vardığı sonuçları Türkiye’de kolluk kuvvetleri mensuplarının davranışlarıyla ilgili, bilhassa kolluk kuvvetlerinin gösteriler sırasındaki müdahalelerine odaklanan bir raporda yayımlamıştır.[14]

19.   Gezi Olayları, 2013 yılının Mayıs ayının sonunda, İstanbul’da bulunan Gezi Parkı’ndaki ağaçların kesilmesini ve Taksim Meydanı’nda bir alışveriş merkezinin inşa edilmesini engellemeye çalışan az sayıda barışçıl eylemci karşısında aşırı güç kullanımı ile tetiklenmiştir.  Bir başka önemli faktör ise anaakım medyanın otosansür nedeniyle olaylar ilk meydana geldiğinde olayları haber yapamaması olmuştur. İlk karşılaşma neticesinde, ülke çapında hükümete karşıtı bir gösteri dalgası meydana gelmiştir; söz konusu gösteriler hem coğrafi kapsamı hem de katılımcı sayısı açısından eşi benzeri görülmemiş niteliktedir (İçişleri Bakanlığı’nın tahminlerine göre Türkiye’deki 81 ilin 79’unda, 2,5 milyon kişi). Olayların ilk aşamalarında katılım çok geniş çaplı olmuş ve Mimarlar ve Mühendisler Odaları, Barolar ve Tabipler Odaları, sendikalar ve çevre, kadın hakları, LGBTI hakları ve genel olarak insan hakları gibi farklı sektörlerde faaliyet gösteren birçok sivil toplum kuruluşunu ve vatandaş platformları ve sivil toplum katılımını koordine eden, kendiliğinden oluşan başka girişimleri içermiştir. Bu girişimler arasında, ‘‘Taksim Dayanışma Platformu’’ olayların başında en fazla ön plana çıkan ve çoğunlukla en fazla temsil gücü olduğu düşünülen platform olmuştur.  Dolayısıyla, Komiser’in selefi, yukarıda bahsi geçen ziyareti sırasında, bu platformun temsilcileriyle de bir araya gelmiştir (başvurucu bu sivil toplum platformunun üyesi değildi).

20.    Bu nedenle, her ne kadar bilhassa sivil özgürlüklerin kısıtlandığı algısı başta olmak üzere hükümet politikalarıyla ilgili genel bir hoşnutsuzluk protestocular için eylemlerinin temelinde yatan temalardan birisi olsa da, birçoğu daha önce sivil toplum faaliyetlerine veya gösterilere katılmamıştı ve katılımcılar son derece heterojen bir grup oluşturmaktaydı. Bu bağlam düşünüldüğünde, Komiser Gezi olaylarının tek bir kişi veya kuruluş tarafından organize edildiği tezinin itibar edilebilecek bir tez olmadığı görüşündedir. Ayrıca, İnsan Hakları Komiserliği’nin olaylar üzerinde yürüttüğü kapsamlı inceleme, hiçbir şekilde protestocuların kamu nezdindeki anaakım taleplerinin yasadışı yollardan ve şiddet eylemleriyle hükümeti düşürmek veya Türkiye’nin anayasal düzenini bozmayı da içerecek kadar geniş olduğuna veya bu gösterilerin şiddet kullanarak devletin görevlerini yerine getirmesini engellediğine (bu suç ağırlaştırılmış müebbet cezası ile cezalandırılmaktadır) işaret etmemektedir. Her ne kadar, kuşkusuz birçok kez şiddet eylemlerinde bulunan gruplar gösterilere katılmış ve polis ile yaşanan gerginlikleri artırmış olsa da, mevcut bilgiler protestocuların ezici çoğunluğunun barışçıl bir biçimde gösterilere katıldığını göstermektedir.

21.   Gezi olaylarına yetkililerin sert müdahaleleri de damga vurmuştur ve İnsan Hakları Komiserliği’ne, yetkililerin barışçıl göstericiler veya olayları izleyenlere yönelik işledikleri insan hakları ihlallerine dair çok sayıda, önemli kanıtlarla desteklenen ciddi, tutarlı ve inandırıcı iddialar iletilmiştir.  Bu iddiaların büyük bir çoğunluğu, Türkiye’de geçmişten bu yana güvenlik güçlerinin cezasız kalma örüntüsü içerisinde, Türkiye’deki yargı tarafından etkili bir biçimde soruşturulmamış, bu da Komiser’in selefinin 2016’da Mahkeme’nin gösteriler sırasında kolluk kuvvetleri tarafından aşırı güç kullanımı ile ilgili genel ve sistemik bir sorun olduğunu tespit eden birçok kararına rağmen, yetkililerin yanıtının bariz bir biçimde yetersiz olduğu sonucuna varmasına neden olmuştur.[15]

22.   Ayrıca, yukarıda bahsi geçen 2013 raporunun, gösteriler sırasında şiddet içermeyen eylemlerde bulunan kişi ve gruplara karşı idari ve adli makamlar tarafından misillemeler yapıldığı o dönemden itibaren oluşmaya başlayan bir örüntüye de bir bölüm ayırması kayda değerdir. Raporda, bu yorumu destekleyen çok sayıda tedbir ele alınmıştır. Söz konusu tedbirler arasında, sağlık çalışanları hakkında soruşturmalar, televizyon kanallarına getirilen cezalar, gazetecilerin işlerine hükümet baskısıyla alınmış gibi görünen kararlarla son verilmesi ve meslek kuruluşlarına, akademisyenlere, işletmelere veya sosyal medya kullanıcıları hakkında Gezi olaylarına katıldıkları veya Gezi olaylarını destekledikleri algısı nedeniyle başlatılan işlemler bulunmaktadır. Komiser, bu tür misillemelerin etkilerinin olayların üzerinden uzun bir süre geçtikten sonra da devam ettiğini ve birçok ilde yüzlerce protestocu hakkında mahkemeler tarafından yasadışı görülen gösterilere katıldıkları için ceza uygulandığını gözlemlemektedir. Komiser, geçtiğimiz haftalarda, olayların üzerinden beş yıldan fazla bir süre geçtikten sonra birçok ilde birçok kişiye karşı başlatılan veya yeniden canlandırılan davalardan oluşan yeni bir ceza davası dalgasının ortaya çıktığını da kaydetmektedir.

23.   Bu bulgular ışığında, Komiser, Türkiye’de yargı kurumlarının Gezi olaylarına yanıtının, hem güvenlik güçlerinin cezasız kalmaları hem de barışçıl gösteri hakkına saygı açısından, uluslararası standartlara ve özellikle de Sözleşme ve Mahkeme’nin içtihadına tamamen aykırı olduğu sonucuna varmıştır.  Komiser’ göre, bu seçicilik örüntüsü Türkiye’de yargıda, yürütme temsilcileri ve hükümet yanlısı medya tarafından savunulan, Gezi olaylarını, özellikle bu tür ciddi suçlarda soruşturma ve suç işlendiğinin tespiti için gereken kanıt eşiği ve adil yargılanma ve tarafsızlık standartlarına uyulmaksızın terörist bir girişim olarak gösteren ve olayları hükümete ve Türk devletine yönelik bir uluslararası ve ülke içi komploya bağlayan hakim siyasi argümanların benimsendiğine işaret etmektedir.

24.   Komiser, bu dava da dâhil, Gezi olayları ile ilgili yakın zamanda açılan ceza davalarını, Türkiye’deki mercilerin Gezi olaylarından sonra, özellikle olağanüstü hâl döneminde, şiddet içermeyen protestolara karşı halihazırda yetersiz olan hoşgörü düzeyinin daha da düşmesi bağlamında değerlendirmek istemektedir. Başka birçok örneğin yanı sıra, bu azalan hoşgörünün bariz bir örneği Cumartesi Anneleri’nin (1995’ten bu yana her hafta zorla kaybedilmelerle ilgili sessiz oturma eylemi) İstanbul’da 2018 yılının Ağustos ayında 700. haftalık barışçıl protestolarında ve sonrasında yasaklanması ve zorla dağıtılmasıdır.

III. Türkiye’de Yargıda Tutuklamaya Başvurma İle İlgili Genel Sorunlar

25.   Komiser, Türkiye’de ceza davalarında tutuklamanın kullanımı ve bunun insan haklarının kullanılması üzerindeki etkilerinin İnsan Hakları Komiserliği ve diğer uluslararası kuruluşlar için uzun süredir varlığını koruyan ciddi bir endişe kaynağı olduğunu vurgulamak istemektedir. 2003 yılında, 15 Ekim 1999 ve 31 Mart 2006 arasında görev yapan İnsan Hakları Komiseri Alvaro Gil-Robles, Türkiye raporunda,  savcılık makamlarının, soruşturmalara, aramalara ve hüküm olmadığında dahi tutuklamalara neden olan işlemlerinin yargısal tacizle sonuçlanabileceğine dair endişelerini dile getirmiştir.[16] Türkiye’de tutuklamaların yanlış kullanımı daha sonra göreve gelen Komiserler tarafından da kapsamlı bir biçimde ele alınmıştır. Elde ettikleri bulgular, Türkiye’de yargı uygulamalarında, kişilerin erken aşamada yakalanmaları, yeterince gerekçelendirilmemiş tutuklu yargılama kararları, tutukluluk halinin devamına ilişkin kararlarda inceleme süreçlerinde ciddi eksiklikler de dâhil çeşitli alanlarda uluslararası ve Avrupa insan hakları standartlarından sapmalar içeren tutarlı bir örüntü olduğunu göstermektedir.

26.   Savcıların yakalamalarla ilgili uygulamaları konusunda, Komiser’in selefi 2012 yılının Ocak ayında yayımlanan bir raporda, aralarında savcıların ‘‘mesnetsiz davalar da dâhil yargılamanın başlatılması konusunda kendilerini pek kısıtlamıyor’’  gibi göründükleri ve ‘‘şüpheli kişilerin yakalanmasının soruşturmanın çok erken aşamalarında’’ gerçekleşmesinin ‘‘şüphelilerin iddianameleri bile hazırlanmadan uzun süre tutuklu kalmalarına yol açan nedenlerden birisi’’ olması gibi bir dizi sorunlu uygulamanın altını çizmiştir. Ayrıca, Türk savcıların ‘‘sağlam şüpheler oluşturmak üzere kanıt toplamak yerine, şüpheli kişilerin yakalanmasından kanıta doğru ilerlemek gibi köklü bir alışkanlıkları olduğunu’’ belirtmiş ve çoğunlukla kanıt toplama işleminin iddianamenin hazırlanmasından sonra dahi devam ettiğini belirtmiştir. Bu sebeple ‘‘tutuklamalarla sonuçlanan operasyonlara başlamadan önce kolluk kuvvetleri ve savcıların, tutuklama gereğini meşrulaştıran kanıtlar dâhil, bütün geçerli kanıtları mümkün olduğu ölçüde bir araya getirmelerini’’ tavsiye etmiştir. [17] Komiser bu endişelerin hala geçerliğini koruduğunu düşünmektedir.

27.   Yargının genel olarak kişilerin tutuklanmasına yaklaşımı konusunda, aynı raporda bir bölümün tamamı tutuklu kalma yöntemine aşırı derecede başvurulması ve tutukluluk halinin uzunluğuna ayrılmış olup, tutukluluk kararlarının gerekçelendirilmesi ile ilgili eksiklikler ve özellikle tutukluluk halinin devamıyla ilgili kararların otomatik verilmesi; tutuklama dışı yöntemlere başvurulmaması; şüpheli kişilerin tutuklu kaldıkları sürenin uzunluğu nedeniyle tutukluluk halinin bir çeşit ‘‘tutukluluk yoluyla hapis’’ haline dönüşmesi ve etkili bir iç hukuk yolunun olmaması gibi etkenlerden kaynaklanan ciddi eksikliklerin altını çizmiştir.[18]

28.   Komiser, İnsan Hakları Komiserliği’nin daha yakın zamanda yaptığı çalışmaların, bariz bir biçimde, Türkiye’de yargıda tutuklamalar ile ilgili mevcut uygulamada, ceza hukuku usulü ile ilgili getirilen birçok mevzuat değişikliğine rağmen, 2011’de incelenen duruma göre herhangi bir ilerleme kaydedilmediğini göstermektedir.  Her ne kadar Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru usulünün getirilmesinden hemen sonraki dönem ve Anayasa Mahkemesi’nin ilerici kararları gelecekte iyileşmelerin olabilme ihtimalini doğurmuş olsa da, mevcut durum tutuklamalar konusunda gittikçe artan sayıda alt mahkemenin Anayasa Mahkemesi’nin Sözleşme’yle daha uyumlu olan içtihadına direnç göstermesinin sonucudur.  (ayrıca bkz. IV. Bölüm).

29.   Komiser, halihazırda Mahkeme’ye gelen çok sayıda derdest davaya ve selefinin bu davalardan bazılarıyla ilgili yazdığı raporlara dikkat çekmektedir. Komiser, selefinin Türkiye’de ifade özgürlüğü ve gazetecilerin özgürlük haklarına ilişkin davalarla ilgili yazılarında belirttiği gözlemlerinin[19] kimi durumlarda başvurucu da dâhil insan hakları savunucularına karşı devam eden ceza davalarında geçerli olduğunu düşünmektedir. Kişilerin yakalanması ve ilk tutuklama konusunda, söz konusu gözlemler arasında şunlar yer almaktadır:

– Şüphelilerin yakalanması, ilk ve devam eden tutukluluk hallerinin güvenilir olmayan, geçerli kanıtlarla desteklenmemiş suçlamalara dayandığı davaların sayısının yüksek olması ve bu yüzden Mahkeme’nin içtihadında yer alan anlamıyla makul şüphe oluşturulamaması (söz konusu davalarda suçların ciddiyeti göz önünde bulundurulduğunda salt gazetecilik faaliyeti dışında somut kanıtlara atıfta bulunulmamış olması özellikle çarpıcıdır);

– Makul şüphe olan hallerde bile, özgürlükten mahrum bırakma kararının ilgili ve yeterli bir biçimde gerekçelendirilememesi;

– Sulh ceza hâkimlerinin, dosyanın spesifik özellikleriyle ilgili ayrıntılı analiz ve gerekçelendirme olmaksızın verdikleri tutuklama kararlarının basmakalıp, kalıplaşmış ve soyut doğası;

– ‘‘Katalog suçlar’’ adı verilen, hala Türkiye’nin hukuk düzeninin bir parçası olan ve salt savcının isnat ettiği suçun türüne dayanan, tutuklama lehinde bir hukuki varsayıma neden olan ve neredeyse otomatik bir biçimde tutuklamayla sonuçlanan suçlarla ilgili sorunlar.

30.   Komiser, ayrıca, ifade özgürlüğü hakkının uygulanması bağlamında haksız yakalamaların ve tutuklamaların, Mahkeme’nin kararlarının Bakanlar Komitesi tarafından uygulanmasının denetiminin önemli bir bileşeni olduğunu ve Mahkeme’nin Türk makamlarına devamlı bir biçimde Mahkeme’nin kararlarına uyulmasının sağlanmasına yönelik gerekli genel tedbirleri alma çağrısında bulunduğunu kaydetmektedir. Kısa süre önce, 2018 yılının Eylül ayında, Türkiye’ye ‘‘şiddete veya nefrete teşvik etmeyen görüşlerini ifade ettikleri için bireyler hakkında ceza davası açılmaması ve özellikle bu bireylerin tutuklanmamaları için ilgili mevzuatın ve özellikle Ceza Kanunu ve Terörle Mücadele Kanunu’nun geniş yorumlanmasını engellemeye yönelik daha somut ve sonuç odaklı tedbirleri hızlı bir biçimde alma’’ çağrısında bulunulmuştur.[20] Komiser, ceza hukuku hükümlerinin fazla geniş yorumlanması, ceza davalarının herhangi bir kısıt olmaksızın açılması ve ilk tutuklama kararlarında gerekçelendirmedeki eksiklikleri içeren örüntünün Türk yargısının sivil toplum aktivistleri ve insan hakları savunucularının çalışmalarına olan yaklaşımında da mevcut olduğu düşüncesindedir.

31.   Devam eden tutukluğun yargı denetimi hakkında, Komiser; selefi ve Venedik Komisyonu tarafından eleştirilmiş olan sulh hâkimleri arasındaki yatay temyiz sisteminin[21], yeterli gerekçelendirme olmaksızın ve kalıplaşmış sebeplerin listelenmesiyle, serbest bırakılma taleplerinin neredeyse otomatik şekilde reddedildiği kapalı bir sistem yarattığını gözlemlemektedir. Bu sorun, tüm alt ceza mahkemeleri için daha da belirgin hale gelmiş gibi görünmektedir; Mahkeme de yakın zaman önce almış olduğu bir kararda benzer bir sonuca ulaşmıştır.[22]

32.   Komiser, ayrıca, yukarıda sözü edilen, şüphelilerin, devam eden tutukluklarına karşı kendilerini savunma kabiliyetlerini ciddi şekilde kısıtlayan biçimde, soruşturma dosyalarına erişiminin engellenmesiyle silahların eşitliği ilkesinin rutin olarak zayıflatıldığına dair, Mahkeme’ye sunulmuş yazılı görüşlerde belirtilen gözlemlere de atıfta bulunmak istemektedir. Komiser, sözgelimi, çok önemli tanık ifadeleri dâhil olmak üzere, soruşturma dosyasına erişimin engellemesi yönündeki kararların (bu sebeple, bu ifadelerin inanılırlığına da karşı çıkılamamaktadır), hayli basmakalıp formüllere dayalı olarak, neredeyse işin doğasıymış gibi alındığını ifade etmektedir. Komiser’e rapor edilen özellikle endişe verici bir husus, bilhassa mevcut dava gibi siyasi ilgi çeken davalarda, kısıtlama kararlarına rağmen, sorgulama dosyasındaki bilgilerin hükümet yanlısı medyada şüphelilere karşı karalama kampanyalarında sıkça kullanılıyor gibi görünmesidir.[23] Komiser’e göre, bu durum, bu kararların ardındaki niyetin, soruşturmanın bütünlüğünün korunmasından ziyade şüphelilerin savunma haklarının kısıtlanması olduğuna dair bir emare olabilir. Başvurucunun durumu, bu daha genel sorunun bilhassa çarpıcı bir tezahürüdür: Yakalanma tarihinde halihazırda dört seneden fazla süredir devam eden ve iddiaya göre 2013’te işlenmiş eylemlerle ilgili bir soruşturma için soruşturma dosyasına erişimin kısıtlanması daha da sorunludur.

IV.      Ceza adalet sistemindeki genel sorunlar ve Anayasa Mahkemesi’nin tutuklukları denetlemesinin etkililiği

33.   Komiser, tutukluluk meselesinin, aynı zamanda, Türk ceza adalet sistemini bir bütün olarak etkileyen ve, yargılama sürecinde dâhil olmak üzere, özellikle özgürlükten yoksun bırakılmayla ilişkili husus ve uygulamalarda ortaya çıkan ciddi sorunlar bağlamında değerlendirilmesinin uygun olduğunu düşünmektedir. Bu sorunlardan biri iddianamelerle ilgilidir: Selef Komiser, savcıların uygulamalarına dair iddianame sorununa değinmiş ve sıklıkla, “iddia edildiğine göre, bazı durumlarda, söz konusu suçla pek az ilgisi olan pek çok gizlice dinlenmiş telefon konuşmasının uzun, ilgili ve ilgisiz kısımları arasında ayrım yapılmaksızın transkript haline getirilmiş kanıt derlemeleriyle sınırlı olan” iddianamelerin, özellikle de terör ve organize suça ilişkin davalarda fazlasıyla uzun olması ve bazen binlerce sayfaya ulaşmasına dair endişelerini ifade etmiştir. Selef Komiser, savcıların kanıtları süzmek ve değerlendirmek için gerekli nitelik ve kaynakları haiz olması gerektiği ve “temel kanıtları suçlamaya bağlayan hukuki çözümleme içeren yüksek nitelikli iddianameler” hazırlamalarını tavsiye etmiştir.[24]

34.   Komiser, yalnızca soruşturma açısından ilgili kişilerle temaslar dâhil, Sözleşme altında korunması gereken açıklama veya eylemleri sıklıkla “kanıt” olarak listeleyerek, nitelik yerine niceliğe önem atfetme sorununun devam ettiğini düşünmektedir. Bu durum, daha yakın tarihli olarak, örneğin, temelinde gazetenin yayın çizgisinin suçlama konusu edildiği, Cumhuriyet gazetesiyle çalışan birçok kişinin hükmüyle sonuçlanan iddianamede de görülmüştür.

35.   Komiser’e göre, bu mesele, Türk yargısının tavır ve uygulamalarındaki daha genel ve kökleşmiş bir sorunla bağlantılıdır. Selef Komiser, 2012 tarihli raporunda dahi, Türk Ceza Kanunu ve Terörle Mücadele mevzuatının yargı makamlarının, yalnızca, bir terör örgütünün amaçları veya bir terör örgütü tarafından verildiği iddia edilen talimatlarla örtüştüğünü değerlendirdiği eylem veya açıklamaları cezalandırmak amacıyla kullanılmasına (söz konusu örgüte üyeliği kanıtlayacak hiçbir maddi kanıt olmamasına rağmen) dair derin endişelerini dile getirmiştir. Kendisi, bu sorun ve hâkim ve savcıların kökleşmiş devlet merkezli tavırları arasında bir bağlantı kurmuş ve hâkim ve savcıların Mahkeme’nin, bilhassa terör eylemleri ve düşünce, ifade, dernek kurma ve toplanma özgürlüğü hakları altındaki eylemler arasındaki sınıra ilişkin içtihadına duyarlılaştırılmasına yönelik ciddi çaba gösterilmesini tavsiye etmiştir.[25]

36.   Komiserliğin yürüttüğü çalışma, söz konusu örüntünün, bu rapor sonrasında da devam ettiğini ve olağanüstü hâl döneminde ciddi anlamda pekiştiğini açıkça göstermektedir. Yukarıda bahsi geçen Ekim 2017’de Mahkeme’ye sunulan yazılı görüş, yargı bağımsızlığının 2013 yılından başlayarak zedelenmesinin ve olağanüstü hâl döneminde ciddi anlamda kötüye gitmesinin, Türk yargısı içerisinde genel bir korku iklimi yarattığı gözlemlerini içermektedir. Bahsi geçen dönemde, neredeyse her dört yargı mensubundan birinin herhangi bir bireysel gerekçelendirme yapılmaksızın mesleğinden ihraç edilmiş olması (ve sonrasında bir çoğunun tutuklanmış olması); yürütme makamının yargı makamlarının değerlendirmelerine doğrudan ya da dolaylı olarak müdahele ettiğine kuvvetle işaret eden bir takım olayların vuku bulmuş olması; yargının bağımsızlığını ciddi anlamda sınırlandıran anayasa değişikliklerinin yapılmış olması[26] gerçeklerini kaydederek, Selef Komiser, görevde kalan hâkim ve savıcıların devlet odaklı bir yaklaşıma geri döndüklerini ve bu şekilde geçmişte elde edilen kazanımların zarar gördüğünü ileri sürmüştür.[27]

37.   Komiser, başvurucu da dâhil olmak üzere, sivil toplum ve insan hakları savunucuları üzerindeki yargı baskısının, yukarıda belirtilen aynı genel örüntüden kaynaklandığını düşünmektedir. Türk yargısı, sıklıkla, insan hakları savunucularını devletin düşmanları ya da terör örgütü sempatizanları olarak resmeden ve savunucuları hem kişisel hem de bir grup olarak hedef alan siyasetin en üst düzeyindeki genel söylemi temel alarak, devlete karşı tehdit olarak algıladığı davalarda endişe verici bir yaklaşım içerisinde hareket etmeye hazır gibi görünmektedir. Bu gibi davalarda, savcıların ve mahkemelerin, herhangi bir kanıt toplamaksızın ya da mevcut kanıtları incelemeksizin, kanıttan suça gitmek yerine, öncelikle şüpheli aleyhinde bir suç işleme saiki ya da farz edilen bir kasıt şüphesi ortaya koydukları görülmektedir. Bu yaklaşım soruşturma, yakalama, tutuklama dâhil ceza kovuşturma sürecinin her bir aşamasında kendini göstermekte olup, bilhassa, mahkûmiyet ve ceza verme aşamasında daha da güçlenmektedir.

38.   Bu durum da, Sözleşme tarafından koruma altına alınmış olan açıklamalar ve eylemler de dâhil olmak üzere, demokratik bir toplumda yasal olarak değerledirilmesi gereken eylemlerin, ispat kuvvetini haiz dolaylı kanıt şeklinde yeniden yorumlanarak çok ciddi cürümlerin işlendiğinin kanıtı olarak kullanılmasına yol açmaktadır; ve bu şekilde yasal belirliliğe zarar vererek yukarıda tanımlanan caydırıcı etkiyi pekiştirmektedir. Komiser’e göre, bu durum, hiçbir maddi kanıtın kişinin masumiyetini kanıtlamasına imkân vermediği bir niyet sorgulaması ve mahkûmiyeti ile sonlanma riski taşımaktadır.

39.   Komiser, tutukluluk davalarında, bir hukuk yolu olarak, Türkiye Anayasa Mahkemesi’ne yapılan bireysel başvuruların etkililiği sorusunu, bu genel tablo bağlamında ele almaktadır. Komiser, bireysel başvuruların etkililiğine şüphe düşüren bir takım bağlamsal hususları, bilhassa ‘‘hızlılık’’ hususunu incelemektedir. Gazetecilerin ve milletvekillerinin tutukluluklarına dair Mahkeme’ye sunulan iki ayrı yazılı görüşte, Selef Komiser, durumun aciliyetine ve çok sayıda insan hakkının risk altında olmasına rağmen, yapılan başvuruların incelenmesinde uzun süren gecikmeler olduğunu gözlemlemiştir. Komiser, yukarıda belirtilen koşullar altında, bilhassa, itham edilen suçların ciddiyeti ile söz konusu eylemlerin şiddetsiz niteliği arasındaki apaçık bağlantısızlık ve bu davanın Türkiye sivil toplumu üzerinde devam eden derin ve caydırıcı etkisi dikkate alındığında, mevcut görüşün yazıldığı an itibariyle, neredeyse bir yıllık bir gecikme yaşanmış olmasının ‘’hızlılık’’ olarak değerlendirilemeyeceği düşüncesindedir.

40.   Komiser, Anayasa Mahkemesi’nin Mehmet Altan ve Şahin Alpay davalarındaki Ocak 2018 tarihli kararlarını, Anayasa Mahkemesi’ne gelen bu davalarda yaşanan gecikmenin o dönem Türkiye’de süregelen olağanüstü durumlardan dolayı Avrupa Mahkemesi tarafından hak ihlali olarak değerlendirilmediğini de not düşerek, kaydetmekle birlikte; o zamandan beri, İnsan Hakları Komiserliği’nin bu davalarla aynı dönemde Anayasa Mahkemesi’ne yazılı gözlemlerini sunmuş olduğu diğer pek çok başvurucu ve dava ile ilgili olarak Anayasa Mahkemesi tarafından herhangi bir kararın alınmadığını gözlemlemektedir. Bu bağlamda, Anayasa Mahkemesi istatistiklerinin, mahkemenin Eylül 2012 ve Eylül 2018 arasında kişilerin özgürlük ve güvenlik hakları ile ilgili olarak 15976 başvuru almış olduğunu, aynı dönemde bu hakların ihlal edildiği tespitini yapan 104 karar aldığını göstermesi kayda değerdir.[28]

41.   Komiser, ayrıca, Mehmet Altan’ın, alt mahkemelerin Anayasa Mahkemesi kararına uymamış olması ve Anayasa Mahkemesi’nin yetkisine açık bir biçimde meydan okumuş olması sebebiyle, Anayasa Mahkemesi kararının ardından ancak beş aydan uzun bir süre sonra tahliye edildiğini not düşmektedir. Dahası, Mehmet Altan, Anayasa Mahkemesi ve Avrupa Mahkemesi tarafından ilk tutuklama için dahi yeterli görülmeyen kanıtlar temel alınmak suretiyle ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılmıştır ve bu hüküm sonrasında temyiz sürecinde de kabul edilmiştir. Komiser, bu süreç boyunca, alt mahkemelerin hâkimlerinin bu yaklaşımlarında, siyasetin en üst düzeyinde tutarlı bir şekilde sürdürülen söylemden cesaret aldığını ve bu durumun Selef Komiser tarafından Mahkeme’ye iletilmiş olan diğer davalarla ilgili endişelere de ayna tuttuğunu belirtmektedir.[29]

42.   Komiser’e göre, yukarıda ayrıntılı bir şekilde ele alınan değerlendirmeler, Türkiye’deki alt mahkemelerin kasıtlı bir şekilde, Anayasa Mahkemesi’nin tutukluluk davaları ile ilgili aldığı karar ve açık ve net içtihatların ruhunu görmezden gelmeye ve riayetsizliğe devam ettiğinin bir göstergesidir; ve üst mahkeme kararlarının alt mahkeme kararlarını kesin ve kati bir şekilde bağlamasını gerektiren hukukun üstünlüğü ilkesine ciddi bir darbe indirildiği anlamına gelmektedir. Bu da, Anayasa Mahkemesi’ni tutukluluk halleri ile ilgili kararlarda bir temyiz mahkemesi gibi hareket etmekle sınırlayan, Anayasa Mahkemesi’nden yerine getirmesi beklenemeyecek bir role ve duruma yol açmaktadır.  Bu durum, bireysel başvuru usulünün ruhuna aykıdırır ve bir iç hukuk yolu olan Anayasa Mahkemesi’nin bir bütün olarak etkililiğine zarar vermektedir.

43.   Söz konusu sorunun sistemik niteliği dikkate alındığında, Anayasa Mahkemesi’nin dosya yükünün azalacağını beklemek mümkün görünmemektedir. Savcıların ve alt mahkemelerin söz konusu içtihatlara daha iyi uyum sağlamasını garanti altına alacak geniş kapsamlı genel tedbirlerin mevcut olmadığı bir durumda da, makul olmayan gecikmeler yaşanması kaçınılmaz hale gelmektedir. Komiser, bu durumun, Türkiye ile ilgili Mahkeme kararlarının uygulanmasının denetimi süreci açısından da büyük bir endişe kaynağı olduğunu ve Bakanlar Komitesi’nin ‘‘ilgili makamları, savcıların ve alt istinaf mahkemelerinin, Avrupa Mahkemesi’nin fikir yürütme biçimini takip eden ve yasal bağlayıcılığına haiz olan Anayasa Mahkemesi içtihatlarını, tutarlı bir şekilde uygulamasını sağlamaya yönelik daha fazla ve kapsamlı eğitim tedbirini uygulamaya geçirmeye davet etmiş olduğunu’’ kaydetmektedir.[30]

Varılan Sonuçlar

44.   Komiser, başvurucunun yakalanmasını ve ilk ve devam eden tutukluluk halini, Türkiye’de sivil toplum aktivistleri ve insan hakları savunucularının meşru faaliyetlerine karşı giderek artan missillemeyi de içeren genel örüntünün bir parçası olarak görmektedir. Bu durum, aynı zamanda, üzerinden beş yıldan fazla zaman geçmiş olan Gezi olaylarını gayri meşrulaştıran ve geriye dönük olarak kriminalize eden ve buna bağlı olarak, insanları barışçıl toplanma özgürlüğü ve hakkını Türkiye hükümeti politikalarını protesto etmek amacıyla kullanmaktan caydırmak isteyen bir iradenin mevcut olduğunun göstergesidir.

45.   Komiser, bilhassa, aşağıdaki noktaların altını çizmektedir:

–          Başvurucunun, on yılları kapsayan ve geniş bir yelpazedeki sivil toplum ve insan hakları faaliyetleri sebebiyle yakalanması ve tutuklanması son derece semboliktir ve Türkiye’deki sivil toplum ve insan hakları savunucuları üzerinde derin ve caydırıcı bir etki yaratmıştır;

–          Söz konusu ceza davasının arkasında Gezi olaylarının olduğuna dair varsayımlar, bu gösterilere barışçıl yollarla katılmış çok sayıda kişi için bir korku iklimi yaratılmasına ve ülkede barışçıl toplanma hakkı kullanımının caydırılmasına olanak veren bir ortam sunmaktadır;

–          Mahkeme içtihatlarında da sistematik olarak tasdik edildiği üzere, ilk ve devam eden tutukluluk halini emrederken, makul şüpheyi oluşturmaya yeterli şekilde güvenilir kanıta atıfta bulunmaksızın ve davanın maddi gerçekleri ile şüphelinin kendine özgü bireysel koşullarını ele almaksızın eksik gerekçelendirme yapılması da dâhil olmak üzere, Türk yargısının tutukluluk haline başvurma uygulamasına ilişkin çeşitli sorunlar devam etmektedir. ‘‘Katalog suçlar’’ ile yaratılan yasal karine bu sorunları daha da derinleştirmeye devam etmektedir;

–          Savcılar, rutin bir şekilde, soruşturma dosyasında yeterli kanıt olmaksızın, şüphelilerin yakalanmasını ve tutuklanmasını emretmekte ve şüphelilerle ilgili iddianamelerin hazırlanma sürecinde çok fazla zaman harcayarak şüphelileri özgürlüklerinden mahrum bırakmaktadır; bu durum başlı başına keyfî bir ceza verme halini almakta ve yukarıda belirtilen caydırıcı etkiye katkı sunmaktadır;

–          Sadece insan hakları savunucularını değil, aynı zamanda gazetecileri, akademisyenleri ve milletvekillerini hedef alan çeşitli yargı eylemleri, bilhassa, iktidardaki siyasetçiler tarafından bu yönde açık bir cesaretlendirmenin yapıldığı durumlar, ceza kanun ve usullerinin mevcut durumda yargı tarafından muhalif sesleri susturmak amacıyla kullanıldığına işaret etmektedir. Bu duruma, aleyhte geliştirilen şüpheli saikler ve bilhassa Sözleşme tarafından koruma altına alınmış şiddet içermeyen açıklama ve eylemlerin gelişigüzel bir derlemesinin ‘‘kanıt’’ olarak kullanılması eşlik etmektedir;

–          Temmuz 2018’de olağanüstü hâlin kaldırılmış olmasının ardından, Türk yargısının uygulamasında halihazırda herhangi bir ciddi iyileşme emaresi görülmemektedir;

–          Türkiye Anayasa Mahkemesi’nin tutukluluk hallerinin hukuka uygunluğunu inceleme sürecini etkileyen sistematik gecikmeler, bu davalarda bireysel başvuru usulünün etkililiğine dair ciddi kuşkulara yol açmaktadır. Komiser, alt mahkemelerin sistematik bir şekilde içtihaları göz ardı ettiği ve buna teşvik edildiği bir ortamda, Anayasa Mahkemesi’nin tüm tutukluluk davalarında bir temyiz mahkemesi olarak hareket etme kapasitesinin olmadığı ve böyle bir rol üstlenmemesi gerektiğini   düşüncesindedir.

46.   Bu bağlamda, Komiser, soruşturma dosyalarına rutin olarak getirilen kısıtlamalar da dâhil olmak üzere, ilk ve devam eden tutukluluk hali ile Sözleşme tarafından meşru amaçlar olarak tanımlanan durumlardan herhangi biri arasında bir bağlantı kuramamaktadır.

[1] 7 Mayıs 1999’da Bakanlar Komitesi tarafından kabul edilmiş Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiserine ilişkin Karar (99)50.
[2] 6 Şubat 2008’de kabul edilmiş olan, Avrupa Konseyi’nin insan hakları savunucularının korunmasını iyileştirme ve faaliyetlerini teşvik etme yönündeki eylemlerine dair Bakanlar Komitesi Bildirgesi.
[3] Örn., bkz. Türkiye’ye yönelik izleme prosedürünü yeniden başlatan, Türkiye’deki demokratik kurumların işleyişine dair 25 Nisan 2017 tarih 2156(2017) sayılı AKPM Kararı, paragraf 26-27.
[4] Örn., bkz. üç BM Özel Raportörü ve bir Başkan-Raportör tarafından 14 Temmuz 2017 tarihinde yapılmış ortak açıklama.
[5] Türkiye’nin güneydoğusundaki terörle mücadele operasyonlarnın insan hakları üzerindeki etkilerine dair memorandum, Nils Muižnieks, İnsan Hakları Komiseri, CommDH(2016)39, 2 Aralık 2016, paragraf 69-70.
[6] Türkiye’de olağanüstü hâl altında alınan tedbirlerin insan hakları üzerindeki etkilerine dair memorandum, Nils Muižnieks, İnsan Hakları Komiseri, CommDH(2016)35, 7 Ekim 2016, paragraf 35-39.
[7] Türkiye’de ifade özgürlüğü ve medya özgürlüğüne dair memorandum, Nils Muižnieks, İnsan Hakları Komiseri, CommDH(2017)5, 15 Şubat 2017, paragraf 65.
[8] Abdullah Kaplan / Türkiye ve diğer bazı davalarda Üçüncü Taraf Müdahilliği, Nils Muižnieks, İnsan Hakları Komiseri, 25 Nisan 2017, CommDH(2017)13, paragraf 37ff., sonuçlar.
[9] Açıklama, Nils Muižnieks, İnsan Hakları Komiseri, 18 Mayıs 2017.
[10] Açıklama, Nils Muižnieks, İnsan Hakları Komiseri, 10 Haziran 2017.
[11] Facebook gönderisi,  Nils Muižnieks, İnsan Hakları Komiseri, 18 Ekim 2017.
[12] Selahattin Demirtaş / Türkiye (No. 2), 20 Kasım 2018 tarihli karar (nihai değil), paragraf 271-274.
[13] Açıklama,  Dunja Mijatović, İnsan Hakları Komiseri, 20 Kasım 2018.
[14] İnsan Hakları Komiseri Nils Muižnieks’in 1-5 Temmuz 2013 tarihinde gerçekleşen Türkiye ziyaretinin ardından yayımlanan raporu CommDH(2013)24, 26 Kasım 2013.
[15] CommDH(2016)39, a.e., 86. paragraf.
[16]İnsan Hakları Komiseri Alvaro Gil-Robles’in Türkiye ziyareti ile ilgili raporu, CommDH (2003)15, 19 Aralık 2003,  44-45. paragraflar.
[17]İnsan Hakları Komiseri Thomas Hammarberg’in 10-14 Ekim 2011 tarihlerinde gerçekleşen Türkiye ziyareti sonrasında hazırladığı rapor: Adalet Yönetimi, CommDH(2012)2, 10 Ocak 2012, 22 ve 23. paragraflar.
[18] Aynı yerde, 27. ile 43. paragraflar arası.
[19] Ahmet Hüsrev Altan –Türkiye ve diğerleri  davasında İnsan Hakları Komiseri Nils Muižnieks tarafından hazırlanan 10 Ekim 2017 tarihli Üçüncü Taraf Müdahiliği, CommDH(2017)29.
[20] Bakan Yardımcılarının 1324. Toplantılarında alınan Karar, 18-20 Eylül 2018 (DH).
[21] Venedik Komisyonu’nun sulh ceza hâkimliklerinin görevleri, yetkileri ve işleyişine dair 852/2016 saylı Görüşü, CDL-AD(2017)004, 13 Mart 2017.
[22] Selahattin Demirtaş / Türkiye (No. 2), 20 Kasım 2018 tarihli karar (nihai değil), paragraf 193-194.
[23] Yakın zamanlı örnekler için, bkz. 8 Kasım, 21 Kasım ve  26 Kasım 2018 tarihli haberler.
[24] CommDH(2012)2, a.g.e., paragraf 24.
[25] aynı eserde, paragraf 150.
[26] Örn., bkz. GRECO Türkiye Uyum Raporu, GrecoRC4(2017)16, 18 Ekim 2017, paragraf 116.
[27] CommDH(2017)29,  a.g.e., paragraf 38-42.

[28] Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi’nin internet sitesi üzerinden erişilen resmi istatistikler
[29] CommDH(2017)29, a.g.e, paragraf 42.
[30] Bakan Yardımcılarının 1324. Toplantılarında alınan Karar , 18-20 Eylül 2018 (DH).

Sosyalist Türkiye Partisi Kapatma Kararı

0

Sosyalist Türkiye Partisi, 25 Şubat 1993 tarihinde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı tarafından partinin kapatılması yönünde dava açılması üzerine 30 Kasım 1993 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmış, kapatma kararının gerekçesi 9 Temmuz 1994 tarihli resmi gazetede yayınlanmıştır. Kapatma gerekçesi olarak; Sosyalist Türkiye Partisi programının, Anayasa ile Siyasî Partiler Yasası’na aykırı olması gösterilmiş ve partinin temelli kapatılarak tüm mallarının 2820 sayılı Yasa’nın 107. maddesi uyarınca Hazine’ye geçmesine karar verilmiştir.

6 Kasım 1992 tarihinde kuruluşunu resmen tamamlayan partinin kurucuları; Ali Önder Öndeş, Kemal Okuyan ve Aydemir Güler’dir.

Partinin kapatılmasından sonra, Sosyalist İktidar Partisi çatısı altında siyasi faaliyetler devam etmiş, 2001 yılından itibaren bu partinin ismi değiştirilerek Türkiye Komünist Partisi  adını almıştır.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılan Sosyalist Türkiye Partisi yöneticilerinin başvurusu üzerine Türkiye’yi haksız bulmuş, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin örgütlenme hakkıyla ilgili 11. maddesinin ihlal edildiğine 12 Kasım 2003 tarihinde karar vermiştir.

Sosyalist Türkiye Partisi Kapatma Kararı

ANAYASA MAHKEMESİ KARARI

 Esas Sayısı:1993/2 (Siyasî Parti-Kapatma)

Karar Sayısı:1993/3

Karar Günü:30.11.1993

R.G. Tarih-Sayı:09.08.1994-22016

 

DAVACI : Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı

DAVALI : Sosyalist Türkiye Partisi

DAVANIN KONUSU :Sosyalist Türkiye Partisi Programı’nın kimi bölümlerinin 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (a) bendiyle 81. maddesinin (a) ve (b) bendlerine; Anayasa’nında Başlangıç Kısmı’yla 3., 4., 14., 68., 69. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek Siyasî Partiler Yasası’nın 101. maddesinin (a) bendi uyarınca kapatılmasına karar verilmesi istemidir.

I- İDDİANAME

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 25.2.1993 günlü, SP.43.HZ.1993/16 sayılı iddianamesinde aynen şöyle denilmektedir:

I- Giriş

Anayasa’da özel olarak düzenlenen demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurları olan ve önceden izin alınmadan kurulan siyasal partiler, millî iradenin oluşmasındaki yüklendikleri rol ve görevle­ ri gereği Devlet ve toplum düzeni içinde çok önemli yere sahip tüzel kişiliği haiz kendi siyasetlerini yürütmek için teşkilatlanan kuruluşlardır. Ancak; ulus bütünlüğünü demokratik düzeni ve Cumhuriyet ilkelerini hedef alacak tarzda mutlak ve sınırsız davranış yetkisine de sahip değillerdir.

Anayasa, siyasal partilerin tüzük ve programlarının devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğüne insan haklarına, millet egemenliğine demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamayacağını öngörmüş, aksine davranışta bulunan siyasal partilerin ise kapatılacağını ifade etmiştir.

Siyasal partilerin toplum düzeni içindeki olağanüstü rollerini göz önüne alan Anayasa, kurulan siyasal partilerin tüzük ve programlarının ve kurucularının hukukî durumlarının Anayasa ve kanun hükümlerine uygunluğunu, kuruluşlarını takiben ve öncelikle denetleme ve faaliyetlerini takip etme ve gerektiğinde de kapatma davası açma görev ve yetkisini Cumhuriyet Başsavcılığımıza vermiştir.

Davalı siyasî parti, gerekli bildiri ve belgelerin 6 KASIM 1992 tarihinde İçişleri Bakanlığına verilmesi ile Siyasî Partiler Yasası’nın 8. maddesine göre tüzel kişilik kazanmıştır. Kuruluş bildiri ve belgelerinin İçişleri Bakanlığınca, Cumhuriyet

Başsavcılığımıza gönderilmesini takiben Anayasa’nın 69. ve Siyasî Partiler Yasası’nın 9. maddeleri uyarınca davalı partinin tüzük ve programıyla, kurucularının hukukî durumlarının Anayasa ve yasa hükümlerine uygun olup olmadığı öncelikle incelenmiş ve programında aşağıda belirtilecek olan aykırılıklar bulunduğu saptanmıştır.

II- Konu İle İlgili Yasal Düzenlemeler

  1. A) Anayasa Hükümleri:

1- “MADDE 2.- Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.”

2- “MADDE 3.- Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.

Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır.

Millî marşı “İstiklal Marşı”dır.

Başkenti Ankara’dır.”

3- “MADDE 4.- Anayasanın 1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2 nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.”

4- “MADDE 5.- Devletin temel amaç ve görevleri, Türk milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, Cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddî ve manevî varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmaktır.”

  1. “MADDE 11.- Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır.

Kanunlar Anayasaya aykırı olamaz.”

  1. “MADDE 14.- Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetinin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin bir kişi veya zümre tarafından yönetilmesini veya sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini sağlamak veya dil, ırk, din ve mezhep ayırımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzenini kurmak amacıyla kullanılamazlar.

Bu yasaklara aykırı hareket eden veya başkalarını bu yolda teşvik veya tahrik edenler hakkında uygulanacak müeyyideler, kanunla düzenlenir.

Anayasanın hiçbir hükmü, Anayasada yer alan hak ve hürriyetleri yok etmeye yönelik bir faaliyette bulunma hakkını verir şekilde yorumlanamaz.”

  1. “MADDE 68.- Vatandaşlar, siyasî parti kurma ve usulüne göre partilere girmeye ve partilerden çıkma hakkına sahiptir. Parti üyesi olabilmek için yirmibir yaşını ikmal etmek şarttır.

Siyasî partiler, demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır.

Siyasî partiler, önceden izin almadan kurulurlar ve Anayasa ve kanun hükümleri içinde faaliyetlerini sürdürürler.

Siyasî partilerin tüzük ve programları, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, millet egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz.

Sınıf veya zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayan siyasî partiler kurulamaz.

Siyasî partiler, yurt dışında teşkilatlanıp faaliyette bulunamaz, kadın kolu, gençlik kolu ve benzeri şekilde ayrıcalık yaratan yan kuruluşlar meydana getiremez, vakıf kuramazlar.

Hâkimler ve savcılar, yüksek yargı organları mensupları, yükseköğretim kurumlarındaki öğretim elemanları, Yükseköğretim Kurulu üyeleri, kamu kurum ve kuruluşlarının memur statüsündeki görevlileri ile yaptıkları hizmet bakımından işçi niteliği taşımayan diğer kamu görevlileri, öğrenciler ve Silahlı Kuvvetler mensupları siyasî partilere giremezler.”

8- “MADDE 69.- Siyasî partiler, tüzük ve programları dışında faaliyette bulunamazlar; Anayasanın 14 üncü maddesindeki sınırlamalar dışına çıkamazlar; çıkanlar temelli kapatılır.

Siyasî partiler, kendi siyasetlerini yürütmek ve güçlendirmek amacıyla dernekler, sendikalar, vakıflar, kooperatifler ve kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ve bunların üst kuruluşları ile siyasî ilişki ve işbirliği içinde bulunamazlar. Bunlardan maddî yardım alamazlar.

Siyasî partilerin parti içi çalışmaları ve kararları, demokrasi esaslarına aykırı olamaz.

Siyasî partilerin malî denetimi Anayasa Mahkemesince yapılır.

Cumhuriyet Başsavcılığı, kurulan partilerin tüzük ve programlarının ve kurucularının hükukî durumlarının Anayasa ve kanun hükümlerine uygunluğunu, kuruluşlarını takiben ve öncelikle denetler; faaliyetleri de takip eder.

Siyasî partilerin kapatılması, Cumhuriyet Başsavcılığının açacağı dava üzerine, Anayasa Mahkemesince karara bağlanır.

Temelli kapatılan siyasî partilerin kurucuları ile her kademedeki yöneticileri; yeni bir siyasî partinin kurucusu, yöneticisi ve denetçisi olamıyacakları gibi, kapatılmış bir siyasî partinin mensuplarının üye çoğunluğunu teşkil edeceği yeni bir siyasî parti de kurulamaz.

Siyasî partiler, yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan, yabancı ülkelerdeki dernek ve gruplardan herhangi bir suretle aynî ve nakdî yardım alamazlar, bunlardan emir alamazlar ve bunların Türkiye’nin bağımsızlığı ve ülke bütünlüğü aleyhindeki karar ve faaliyetlerine katılamazlar. Bu fıkra hükümlerine aykırı hareket eden siyasî partiler de temelli kapatılır.

Siyasî partilerin kuruluş ve faaliyetleri, denetleme ve kapatılmaları yukarıdaki esaslar dairesinde kanunla düzenlenir.”

  1. B) Siyasî Partiler Yasası Hükümleri
  2. “MADDE 78.- Siyasî partiler:
  3. a) Türkiye Devletinin Cumhuriyet olan şeklini; Anayasanın başlangıç kısmında ve 2 nci maddesinde belirtilen esaslarını; Anayasanın 3 üncü maddesinde açıklanan Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline, bayrağına, millî marşına ve başkentine dair hükümlerini; egemenliğin kayıtız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunun ancak, Anayasanın koyduğu esaslara göre yetkili organları eliyle kullanılabileceği esasını; Türk Milletine ait olan egemenliğin kullanılmasının belli bir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamayacağı veya hiçbir kimse veya organın, kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamayacağı hükmünü; seçimler ve halkoylamalarının serbest, eşit, gizli, genel oy, açık sayım ve döküm esaslarına göre, yargı yönetim ve denetimi altında yapılması esasını değiştirmek;

Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, dil, ırk, renk, din ve mezhep ayrımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni kurmak;

Amacını güdemezler veya bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar, başkalarını bu yolda tahrik ve teşvik edemezler.

  1. b) Bölge, ırk, belli kişi, aile, zümre veya cemaat, din, mezhep veya tarikat esaslarına dayanamaz veya adlarını kullanamazlar.
  2. c) Sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini veya zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamazlar ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar.
  3. d) Askerlik, güvenlik veya sivil savunma hizmetlerine hazırlayıcı nitelikte eğitim ve öğretim faaliyetlerinde bulunamazlar.
  4. e) Genel ahlâk ve adaba aykırı amaçlar güdemezler ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar.
  5. f) Anayasanın hiçbir hükmünü, Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerini yok etmeye yönelik bir faaliyette bulunma hakkını verir şekilde yorumlayamazlar.”
  6. “MADDE 81.- Siyasî partiler :
  7. a) Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde millî veya dinî kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler.
  8. b) Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler ve bu yolda faaliyette bulunamazlar.
  9. c) Tüzük ve programlarının yazımı ve yayınlanmasında, kongrelerinde, açık veya kapalı salon toplantılarında, mitinglerinde, propaganlarında Türkçe’den başka dil kullanamazlar; Türkçe’den başka dillerde yazılmış pankartlar, levhalar, plâkla, ses ve görüntü bantları, broşür ve beyannameler kullanamazlar ve dağıtamazlar; bu eylem ve işlemlerin başkaları tarafından da yapılmasına kayıtsız kalamazlar. Ancak, tüzük ve programlarının kanunla yasaklanmış diller dışındaki yabancı bir dile çevrilmesi mümkündür.”

III- Dava Konusu Parti Programı

Davalı parti benimsediği siyasetini sürdürebilmek için hazırladığı, bilimsel sosyalizm ağırlıklı programının dava konusu edilen bölümlerinde;

Birinci bölümün;

Sosyalizm programının alt yapısı,

  1. Yüzyıla doğru dünyamız başlığı altında;

İçinde bulunduğumuz 21. yüzyılın “emperyalizm ve sosyalist devrimler çağı”, “kapitalizmden sosyalizme geçiş çağı” olarak nitelenegeldiğini, uluslararası devrim sürecinin üçlü bileşen üzerine oturduğunun sık sık vurgulandığını bu bileşenlerin,

Sosyalist ülkelerdeki kuruluş süreçleri;

Kapitalist ülkelerde süren işçi sınıfı merkezli, sınıf mücadeleleri;

Ulusal kurtuluş hareketleri ve bağımsızlıkçı devrimler….olduğunu.

Ulusal Kurtuluş Mücadeleleri başlığı altında;

Ulusal kurtuluş hareketlerinin dünya devrim sürecinin organik bir parçası olduğunu, ulusal kurtuluş hareketleri bağlamında bugün dünyamızdaki en önemli dinamiklerden birini Kürt ulusal hareketinin oluşturduğunu, devrimci çizgideki ısrarı bu harekete diğer ulusal kurtuluş hareketleri arasında özel bir yer kazandırdığını, söz konusu ısrarı emperyalist ağırlığa rağmen sürdürebilmesi halinde yeni dinamikler yaratmasının söz konusu olabileceğini,

Ortadoğu başlığı altında;

Sosyalist dünya yokluğunda burjuva yönetimli ulusal kurtuluş hareketlerinin bağımsızlık kazanma olasılığının son derece zayıf olduğunu, ortadoğudaki emperyalizme karşı emekçi halklar arasında dayanışmanın yanı sıra, ulusal kurtuluş hareketlerinin proleter ve sosyalist kanallara yöneltilmesi gerektiğini, bölgedeki kapitalist ülke proleteryalarının siyasal güç ve özgürlük düzeyi ile ulusal hareketlerin iç gelişmeleri arasında yakın ilişki bulunduğunu, anti-kapitalist işçi hareketlerinin Türkiye, Yunanistan, İran v.b. ülkelerde yükselişe geçmelerinin Filistin ve Kürt direnişleri nezdinde sosyalizmin daha güçlü çekim merkezi olmasını sağlayacağını, Balkanlar ve Ortadoğu arasında köprü konumunda olan Türkiye’nin dengesizlik ve istikrarsızlık üreten çeşitli dinamiklerin kesişim noktasında yer aldığını en soldaki ulusal kavganın, Kürt hareketinin içerisinden çıktığını,

İkinci bölümün,

Anti-kapitalist dönüşümler,

Ulusal sorun başlığı altında;

1- Ulusal ve etnik kökenin hiçbir biçimde bir ayrıcalık, ya da dışlama-ezilme nedeni olamayacağını,

2- Kürt ulusunun ve bütün etnik toplulukların kendi dil ve kültürel yapılarını koruyup geliştirebilmeleri olanağının sağlanacağını, dillerin geliştirilmeleri, zenginleştirilmeleri çalışmalarında hiçbir dile ayrıcalık tanınmıyacağını,

3- a) Ulusların ayrılma dahil, kendi geleceklerini belirleme hakkının yasalar ve toplumsal araçlarla güvenceye alınacağını,

  1. b) Ayrılma hakkının kullanılmasının insanın, insanı sömürmesine zemin oluşturan sosyo-ekonomik süreçleri gündeme getirmesi durumunda partinin bölgedeki bütün sosyalist ve devrimci güçlerle birlikte sürecin önüne geçileceğini,
  2. c) S.T.P. sosyalist kurtuluş sürecinde Türk ve Kürt halklarının gönüllü birliğini hedefleyip bu amaçla propaganda çalışmaları yapılacağını,

öngörmektedir.

IV- Kapatma Sebepleri ve Değerlendirme

A- Kapatma sebepleri;

Davalı Sosyalist Türkiye Partisi programında “ulusal kurtuluş mücadelelerinin sosyalizmin yerleşip gelişmesinde etken olduğu ve partinin siyasal anlayışı doğrultusunda bu mücadelelerin desteklenmesi gerektiği, ulusal kurtuluş mücadeleleri içinde Kürt ulusal hareketinin önemli yere sahip olduğu ve Türkiye Cumhuriyetinin ülkesi üzerindeki topraklarda kurtuluş mücadelesi verdiği ifade edilerek, ülkemizde başta Kürt ulusu olmak üzere ulusların bulunduğu, bunların dil ve kültürel yapılarını koruyup geliştirmelerinde, ayrılma dahil kendi geleceklerini belirlemede, her türlü olanağın sağlanarak yasalar ve toplumsal araçlarla güvenceye alınacağı, ulusal ve etnik kökenin ayrıcalık dışlanma ve ezilme nedeni olmayacağı, hiçbir dile ayrıcalık tanınmayacağı, Türk ve Kürt halklarının gönüllü birliğini temin için propaganda çalışmaları yapılacağı…”

şeklindeki görüşler yer almaktadır.

B- Değerlendirme;

Siyasal partilerin amaçları ve kapatılmalarına ilişkin esaslar Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerinde düzenlenmiştir.

  1. maddesinde;

Siyasî partilerin tüzük ve programlarının, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, millet egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamayacağı,

Sınıf veya zümre egemenliğine veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayan siyasî partiler kurulamayacağı,

  1. maddesinde;

Siyasî partilerin, tüzük ve programları dışında faaliyette bulunamayacakları, Anayasanın 14. maddesindeki sınırlamalar dışına çıkamıyacakları, çıkanların temelli kapatılacağı,

Yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan, yabancı ülkelerdeki dernek ve gruplardan herhangi bir surette aynî ve nakdî yardım ile emir alamayacakları, bunların Türkiye’nin bağımsızlığı ve ülke bütünlüğü aleyhindeki karar ve faaliyetlerine katılamayacakları, bu sınırlamalara aykırı hareket eden siyasî partilerin temelli kapatılacakları,

Esası getirilmiş ve

Siyasî partilerin kuruluşları, faaliyetleri denetlenmeleri, kapatılmaları ile ilgili hususların ise Anayasada belirtilen ilke ve esaslar dikkate alınarak kanunla düzenleneceği ifade edilmiştir.

Anayasada öngörülen bu düşünceden hareketle düzenlenen Siyasî Partiler Yasası’nda, partilerin amaç ve faaliyetlerinde uyulması kaçınılmaz olan hususlar ile uyulmamasının sonuçları yasanın dördüncü kısmında siyasî partilerle ilgili yasaklar ve beşinci kısmında siyasî partilerin kapatılması başlıkları adı altında belirlenmiştir.

Anayasa ve Siyasî Partiler Yasası’nın ortaya koyduğu ilke ve esaslar doğrultusunda davalı parti programı incelendiğinde;

Türkiye Cumhuriyeti ülkesinin toprakları üzerinde başta Kürt ulusu olmak üzere ulusların bulunduğu ve Kürt ulusunun bu topraklarda kurtuluş mücadelesi verdiği ifade edilerek özellikle yaşayan bir “Kürt ulusunun” varlığı açık ve seçik bir biçimde kabul edildikten

sonra;

“Ulusal ve etnik köken hiçbir biçimde bir ayrıcalık, ya da dışlanma-ezilme nedeni olamaz.”

“Kürt ulusunun ve bütün etnik toplulukların kendi dil ve kültürel yapılarını koruyup geliştirebilme olanağı sağlanır. Dillerin geliştirilmeleri, zenginleştirilmeleri çalışmalarında hiçbir dile ayrıcalık tanınmaz.”

“Ulusların, ayrılma dahil, kendi geleceklerini belirleme hakkı yasalar ve toplumsal araçlarla güvenceye alınır.”

“STP. Sosyalist kuruluş sürecinde Türk ve Kürt halklarının gönüllü birliğini hedefler. Bu amaçla propaganda çalışmaları yapar.”

Şeklinde görüşlerin programda benimsendiği anlaşılmaktadır.

Siyasal bir partinin Türkiye Cumhuriyeti ülkesinin toprakları üzerinde Türk ve Kürt halkları adı altında iki ayrı ulusun varlığını açıkça kabul edip, Türkçeden başka dil konuşan azınlıkların bulunduğunu, bunların kendi dil ve kültürel yapılarını koruyup geliştirebilme olanağı sağlayacağını ileri sürerek, bu azınlıklara, ayrılma dahil, kendi geleceklerini belirleme hakkı tanımak istemesi ulusal yapıda gitgide kopmalara, bölünmelere yol açması anlamını taşır.

Sosyalist kuruluş sürecinde Türk ve Kürt halklarının gönüllü birliğinin hedeflenerek, bu amaçla propaganda çalışmaları yapılacağının belirtilmesi, ulusal yapıdaki bütünlüğü bozucu düzenlemenin parti tarafından desteklendiğini gösteren ayrı bir olgudur.

Bu nedenle ileriye sürülen görüş ve benimsenen ilkelere göre davalı Sosyalist Türkiye Partisi:

  1. a) Anayasa’nın 3. maddesinin birinci fıkrasının “Türkiye Devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.”
  2. b) Anayasa’nın 14. maddesinin birinci fıkrasının “Anayasada belirtilen hak ve hürriyetlerden hiçbiri devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak …veya dil …ayrımı yaratmak amacıyla kullanılamaz.”
  3. c) Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrasının “siyasî partilerin tüzük ve programları, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne…aykırı olamaz.”
  4. d) 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun dördüncü kısmında yeralan 78. maddesinin (a) bendinin “Siyasî Partiler…Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, …dair hükümleri değiştirmek…dil …ayrımı yaratmak…amacını güdemezler.”
  5. e) Aynı Kanun’un 81. maddesinin (a) ve (b) bendinin “Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde millî veya dinî kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler.
  6. f) Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler, bu yolda faaliyette bulunamazlar.”

Biçimindeki buyurucu kurallarına aykırı davranmış bulunmaktadırlar.

Sonuç:

Yukarıda gerekçeleri ve yasal dayanakları ile birlikte açıklandığı üzere, davalı Sosyalist Türkiye Partisi’nin:

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın başlangıç kısmı, 3., 4., 14., 68. ve 69. maddeleriyle 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (a) bendi, 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerine aykırı olarak devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı amaçladığı sonucuna varıldığından, davalı siyasî partinin 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın 101/a maddesi gereğince kapatılmasını arz ve talep ederim.”

II- DAVALI PARTİNİN ÖN SAVUNMASI

Sosyalist Türkiye Partisi Vekilinin 7.5.1994 günlü ön savunmasında aynen şöyle denilmektedir :

“- Usul Açısından Ön-Savunmamız

1- Dava yasal prosedüre uygun olarak açılmamıştır. 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası incelendiğinde, yasanın 9. maddesinin işletilerek öncelikle Sosyalist Türkiye Partisine eksiklik ve aykırılıklar için ihtarda bulunulması gerekirdi.

a- Sözkonusu yasanın 101. maddesi ile 9. maddesi ele alınmalıdır. 101. maddenin tek başına olaya uygulanması olasılığı yoktur. Çünkü yasanın 9. maddesi;

“Cumhuriyet Başsavcılığı kurulan partilerin tüzük ve programlarının ve kurucularının hukuki durumlarının Anayasa ve kanun hükümlerine uygunluğunu ve belgelerinin tamam olup olmadığını, kuruluşlarını takiben öncelikle inceler..” demek suretiyle, dikkat edilirse tüzük ve programlarının Anayasa ve kanun hükümlerine uygunluğunun da gözönüne alındığı anlaşılmaktadır. 9. Maddenin altını çizdiğimiz cümlesi, esin kaynağını Anayasanın 69/5. fıkrasından almaktadır;

“Cumhuriyet Başsavcılığı kurulan partilerin tüzük ve programlarının ve kurucularının hukuki durumlarını Anayasa ve kanun

hükümlerine uygunluğunu kuruluşlarını takiben öncelikle inceler”

biçiminde düzenlenmiş olan anayasa maddesi, 2820 sayılı SP Yasasının

  1. maddesine aynen aktarılmıştır. Tüzük ve programlarının Anayasa ve yasaya uygunluğunun denetimi ile birlikte kuruluş işlemlerinin ve kurucuların hukuki durumlarının incelenmesi eş zamanlı bir etkinliktir ve bu haliyle 9. madde her iki tür incelemenin prosedürünü oluşturmaktadır. Kaldı ki, siyasî yaşama yeni girmiş ve siyasî örgütlenmesi ve mücadelesini yeni oturtmaya çalışan yasal bir partinin Anayasanın 14. maddesinde belirtilen yasaklara aykırı amaç güttüğünü iddia edebilmek için de böylesi bir ihtar gereklidir. Olaya uygulanacak hukuk mantığı bu olmalıdır. İddianamenin açmazı da burada yatmaktadır. Dernekler yasası incelendiğinde, benzer prosedürün İçişleri Bakanlığı kanalınca dernekler için de uygulandığını, tüzük incelenmesi ile kuruluş belgeleri ve kurucularının niteliklerinin yasal denetiminin aynı anda ve ihtar prosedürlü yürütüldüğünü görürüz. İddianamede siyasî partiler dernek statüsünden de aşağı bir değere itilmiştir. Yasadaki sözkonusu çelişkiyi siyasî partiler lehine çözümlememiz gerekir.

Program ve tüzüklerdeki Anayasaya aykırılık durumlarını da giderilecek noksanlıklardan sayıp, Anayasal güvence altına alınarak diğer tüm siyasî teşekküllerden üstün tutulmuş siyasî partilere de düzeltme hakkı tanınmalıdır.

Kaldı ki, siyasî partilerin eksiklik ve noksanlıklarının incelenmesiyle aynı süreçte başlayan Anayasaya uygunluk denetiminin dernekler yasasındaki gibi belli bir süre ile (90 gün) sınırlanmamasının aleyhte yarattığı durumun giderilmesi için de prosedürün bu biçimde uygulanmasında yarar bulunmaktadır.

Yasanın 101. maddesinin Teknik Hukuk mantığı ile olaya doğrudan uygulanması yasanın ve Anayasanın amaçsal yorumuna aykırı bir tutum olacaktır. Hukuk tarihimizde 1961 Anayasası ile birlikte değişik bir düzenleme mevcuttur. Bu düzenleme, siyasî partileri derneklerden ayıran, özel bir statüye sokan ve bu anlamda da dernek örgütlenmesinden hukuksal değer olarak daha üstün tutan bir niteliğe sahiptir. Siyasî partilerin sözünü ettiğimiz hukuksal değerinin bir sonucu olması gerekir. Bu sonuç ise, doğrudan kapatılma davası açılmasını önleyen bir sonuç olmalıdır. Yasanın 101. maddesi bu anlamıyla Anayasal Düzenlemenin Temel prensipleri ile çelişki halindedir. (Bu konuda ileride açımlayacağımız; 1982 Anayasasının Geçici 15. maddesi ve Anayasa aykırılık iddiaları hakkındaki savunmamızı şimdilik bir kenara bırakırsak) Ortada, hukuksal değerler düzleminde hiyerarşik bir karmaşa bulunmaktadır. Çözüm, 101. maddenin 9. madde ile birlikte değerlendirilmesi, siyasî partiye eksiklik veya aykırılığını gidermesi için ihtarda bulunulması ve duruma göre davanın açılıp açılmamasına karar verilmesidir. 101. Maddeyi teknik hukukçu perspektifi ile değerlendirirsek, siyasî parti kapatma prosedürünün derneklerin kapatılması prosedüründen çok daha kolay, basit ve adalete aykırı olduğunu görürüz. Siyasî partilere tanınan Anayasal güvencenin içeriğini boşaltan 101. madde dar yorumlanarak, bu güvencenin ortadan kaldırılması hukuksal bir hata olacaktır.

b- Davanın duruşmalı olarak görülmesi gerekir. Her ne kadar Anayasanın 149/son maddesi Anayasa Mahkemesinin Yüce Divan sıfatıyla baktığı davalar dışında kalan işleri dosya üzerinde inceleyeceği hükmü ve yine SPY m.98/1. ve 2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Yasa’nın” 23. maddesi, dosya üzerinden inceleme yapılmasına yönelik iseler de, duruşmalı yargılama talebimizi engelleyen hüküm içermemektedirler. Adı geçen hükümler; bu hakkın kullanımını olsa olsa mahkemenin takdirine bırakmıştır şeklinde yorumlanabilir. Ancak “Duruşmalı” yargılama yapılmasını engelleyen madde emredici hüküm niteliğinde değildir. Keza bu konuda Anayasa Mahkemesi’nin gerek gördüğü hallerde sözlü açıklamalarını dinlemek için ilgilileri ve konu hakkında bilgisi olanları çağırma yetkisi tanınmış olması, sınırlayıcı bir hüküm değildir. “Duruşmalı” yargılama yapılmasını imkansız kılmaz. Burada CMUK 387. maddeyi de SPY m.98 deki atıfla ele aldığımızda, ortada örtülü boşluk mevcuttur ve bu boşluk siyasi partilere tanınan “Anayasal güvence” temel alınarak talebimiz yönünde doldurulmalıdır.

Siyasî Partiler Yasası 98. maddesinin CMUK hükümlerinin uygulanacağına dair bendini “Kanun yolları” kapatılmış bir dava açısından değerlendirdiğimizde, dosya üzerinden yapılacak ve itiraz yolu dahi kapatılmış bir yargılamanın duruşmalı yapılmasının kabulü gerekmektedir. Siyasî parti kapatma davalarının birer ceza kararnamesi değerinden de aşağıya düşürülmemesi zorunludur.

c- Siyasî Partiler Yasası’nın usul yönünden değerlendirdiğimiz 101. maddesi aynı zamanda Anayasa’nın 68. maddesine de aykırıdır.

Önceden izin almadan kurulan (Anayasa m.68/3) ve demokratik siyasî yaşamın vazgeçilmez unsuru kabul edilen (Anayasa M.68/2) siyasî partilerin, Anayasadaki sınırları da aşan bir şekilde yasal kıskaca alınması sözkonusudur. Anayasanın 68. maddesinin davaya konu olan 4. bendinde;

“Siyasî partilerin tüzük ve programları, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, millet egemenliğine, demokratik ve laik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz” denmektedir. Dikkat edilirse sınırlama; altını çizdiğimiz program ve tüzük kapsamının dışına taşmazken, 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın 101/a bendinde;

“Parti tüzüğünün veya programının yahut partinin faaliyetlerini düzenleyen ve yetkili parti organları veya mercilerince yürürlüğe konulmuş olan diğer parti mevzuatının…” denmek suretiyle anayasal sınırlamayı aşan bir kapsam genişletme sözkonusudur. Artık mevzuatıyla da parti sorumlu tutulmaktadır.

SPY 101. maddenin başlığı “Dördüncü kısımdaki yasaklara aykırılık halinde partilerin kapatılması” şeklindedir ve dördüncü kısımda dava konusu olaya uygulanmak istenen 81/a ve b bendleri, Anayasada bulunmayan ek sınırlamalardır ve bu durumlarıyla Anayasaya aykırıdırlar.

Anayasa’nın Geçici 15. maddesinin Siyasî Partiler Yasası hakkında Anayasa’ya aykırılık iddialarını imkansız hale getirdiği gerekçesi, teknik hukuksal yaklaşımın bir sonucudur. Burada “Dar yorum” yapmanın toplumsal/siyasal gerçeklik ile bağdaşmayacağına ilişkin savunmalarımızı ileride; esas hakkındaki önsavunmamız bölümünde açıklayacağız. Bununla birlikte Mahkemenin Anayasayı da aşan ve yukarıda belirttiğimiz hükümlerine açıkça aykırı olan bir yasayı temel olarak, yine aynı anayasanın “GEÇİCİ” bir hükmünü dayanak yaparak, sözkonusu maddeyi Anayasanın diğer ilkelerinden üstün tutarak hangi gerekçelerle karar vereceği tarafımızdan merak edilmektedir. Geçici 15. maddeyi aşmanın yolu Siyasî Partiler Yasası’nın davaya konu olan 78/a ve b. bendlerinin ve yine 101/a. bendinin değerlendirilmesinde Uluslararası hukukun temel prensipleri ve ülkemizin taraf olduğu veya onayladığı Uluslararası sözleşmelerin birer iç hukuk metni ve/veya prensipleri olarak olayda dikkate alınması ve bu araçların dinamik yorum yöntemi ile Anayasanın sözel yorumundan ziyade amaçsal yorumuyla birlikte siyasal/toplumsal gerçekler gözönüne alınarak olaya uygulanması gerekir.

Bunun dışında bir, zorlama; teknik olarak dahi bir yasal tasarruf niteliği taşımayan Siyasal Partiler Yasası’nın ilgili maddeleri ile hüküm kurma talihsizliğine mahkemeyi sevk edecektir. (Yasa tekniği olarak incelememiz ileride daha genişçe yer almaktadır.)

ç- Her olasılıkla, Konunun önemi ve toplumsal/siyasal gerçeklikteki sözünü ettiğimiz değişimlerin somutlanması açısından, parti programının hazırlanması sürecinde bulunmuş Sosyalist Türkiye Partisi Genel Başkanı Ali Önder Öndeş olmak üzere Genel Başkan yardımcısı İ.Kemal Okuyan, Merkez Yürütme Kurulu üyeleri Süleyman Z. Baba, Metin Çulhaoğlu ve isimlerini esas hakkındaki mütalaaya yanıt­ larımızda açıklayacağımız konunun diğer ilgililerinin sözlü açıklamalarına başvurulmasını şimdiden talep ediyoruz.

d- İddianamedeki bir başka eksikliği de Anayasal maddeleri sıralayıp adeta sevk maddeleri gibi kullanarak, sonuç kısmında işlenmesi ve savunmanın önü tıkanmaya çalışılmıştır.

Esasa İlişkin Ön-Savunmamız :

– Anayasanın Niteliği ve Geçici 15. Madde

1- 12 Eylül’ün ürünü ve kısa sürede aşınmış bir anayasanın maddeleri ile yargılama yapılmaktadır. Anayasanın hazırlanması ve yasalaştırma hareketleri Temel Hukuk ilkelerinin içeriğinin boşaltıldığı bir hukuk sistemi restorasyonu meydana getirmiştir. Bu restorasyon, anti-demokratik özünü en iyi anayasanın önsözünde belirginleştirmiştir. Verili pozitif hukukla bu davanın yürütülmesi sakıncalıdır. Bu nedenle, Toplumsal/siyasal gerçeklikle çelişik olan 12 Eylül dönemi ürünü başlangıç kısmının dava konusunu olayın değerlendirilmesinde kullanılamaz. Yasal boşluk başka araçlarla doldurulmak zorundadır.

a- 1982 Anayasası’nda, Temel Hukuk Prensipleri açısından bir karmaşa sergilenmiştir. Zamana bağlı olmayan muafiyet mantığıyla Geçici 15. madde, Anayasanın 2. maddesinde Cumhuriyetin niteliği olarak belirtilen ve değiştirilmesi bile teklif edilemeyen (Anayasa m.4) Sosyal Hukuk Devleti ile çelişmektedir. Benzer çelişki Anayasanın 11. maddesinde belirtilen Anayasanın bağlayıcı ve üstünlüğü ilkesiyle ve yine Kanun önünde eşitlik ilkesi ile de devam ettirilebilir. (Özellikle kişi ve kurumlara sağladığı muafiyet yönünden). Madde aynı zamanda “Milletlerarası sözleşmelerin iç hukuk değerini” düzenleyen 90. madde ile de çelişiktir.

Anayasa metnine dahil olan başlangıç kısmındaki ırkçılık ile 14. ve 68. maddelerdeki sınırlamalar da Sosyal Hukuk Devleti ilkesi ile (Madde 2) ve 12. maddesi ile çelişki halindedir. Hukuk terminolojisine ait olmayan bir kavram (Atatürk milliyetçiliği) Hukuksal bir değer taşımakta ve aksini savunacak düşünce ve mülahazalar anayasal korumadan yararlanamamaktadır. (Başlangıç kısmı 7. bend) Keza Türk milli menfaatleri dışında Atatürk ilke ve inkılapları dışında bir düşünce ve görüş oluşturmak da korumadan yararlanamayacaktır.

Anayasa Mahkemesi 10.6.1961 tarihli ve 24/55 sayılı kararında; “Anayasa ilkeleri etki ve değer bakımından eşit olup, hangi nedenle olursa olsun birini ötekine üstün tutulması mümkün olmadığından, bunların bir arada, birbirine getirdiği sınırlamalar içerisinde ve hukukun genel kuralları da gözönünde bulundurulmak suretiyle uygulanmaları zorunludur.” demek suretiyle Anayasal ilkeler arasında bütünlük ve eşitlik ile Genel Hukuk Kurallarının birlikte değerlendirilmesi gerektiğini açıklığa kavuşturmuş ayrıca 27.3.1986 tarih ve 31/11 sayılı kararıyla;

“Yasakoyucunun ceza alanında yasama yetkisini kullanırken, Anayasa’nın temel ilkelerine ve ceza hukukunun ana kurallarına bağlı kalmak koşuluyla, toplumda belli eylemlerin suç sayılıp sayılmaması, suç sayılırsa hangi tür ve ölçüde ceza yaptırımıyla karşılanmaları gerektiği, hangi durum ve davranışların, ağırlaştırıcı yada hafifletici öge olarak kabul edileceği konularında takdir yetkisi vardır” (9.5.1986 t.R.G.) diyerek Amaçsal Dinamik yorum anlayışını boşluk doldurmada kullanma eğilimini sergilemiştir.

b- Anayasa’da yasa boşluklarının nasıl doldurulacağı hakkında bir hüküm bulunmamaktadır. Bu durumda Medenî Kanunun 1. maddesinde belirtildiği gibi, hâkimin kendini yasakoyucunun yerine koyarak buna göre doldurulmalı, Temel Hukuk İlkeleri ve günümüz toplumsal/siyasal gerçekliğiyle çelişik olan sözünü ettiğimiz hükümler, Yoksayma yöntemi ile dikkate alınmadan hüküm kurulmalıdır.

Anayasa Mahkemesi 3.7.1986 tarihli ve 3/15 sayılı kararında;

Hukuk devletinde kanunkoyucu da dahil olmak üzere, devletin bütün organları üstünde hukukun mutlak bir hakimiyeti olması, kanunkoyucunun yasama faaliyetlerinde kendisini her zaman Anayasa ve hukukun üstün kuralları ile bağlı tutmasının gerektiği, Zira kanunun da üstünde kanunkoyucunun bozamıyacağı temel hukuk prensipleri ve Anayasanın olduğunu belirtmiştir. (R.G. 10.12.1989)

Siyasî Partiler Yasasının Niteliği

2- Anayasanın 11. maddesinde düzenlenen “Anayasanın bağlayıcı ve üstünlüğü” ilkesi, SPY’nda yukarıda belirttiğimiz maddeler aracılığıyla önemli ölçüde sınırlandırılmıştır. Anayasanın 68. maddesi, siyasî partiler hakkında ağır sınırlamalar taşımaktadır. 2820 sayılı SPY da bu sınırlamaları daha da genişletmiştir.

a- Davalı Siyasî Parti, 1982 Anayasasını da aşan, 12 Eylül Hukukunun yarattığı ve bağışıklık kazandırdığı mevzuat ile yargılanmaktadır. Bu önemlidir. Açıkça Anayasaya aykırılık taşıyan hükümler ile yargılanan davalı partinin kullanabileceği hukuksal araçlardan biri; uluslar-üstü hukuk kurallarıdır. 18/19 Nisan 1990 tarihindeki Anayasa Mahkemesinin 28. Kuruluş yılı kutlamaları çerçevesinde düzenlenen sempozyumdaki açılış konuşmasında Anayasa Mahkemesi Başkanı Sayın N.Darıcıoğlu’nun;

“Çok önem verdiğimiz ve özenle izlediğimiz bir olgu da, Yirminci yüzyılın özellikle ikinci yarısında “uluslar-üstü hukuk” ve “uluslar-üstü hukuka bağlılık” anlayışındaki olumlu gelişmelerin anayasa yargısında yeni bir gelişmenin başlangıcını oluşturmakta olmasıdır. Anayasaya uygunluk denetiminde, ulusal Anayasalar artık tek ölçü norm olmaktan çıkmaya Anayasaya uygunluk anlayışı da “uluslar-üstü hukuka bağlılık” anlayışla bütünleşmeye başlamıştır. Böylece temel hak ve özgürlüklerin korunmasında, bu değerlere standart nitelikler kazandırılmasında şimdiden çok önemli adımlar atıldığını, büyük mesafeler katedildiğini söylemekten kıvanç duymak­ tayım”.

b- Toplumsal/siyasal yaşamı hukukla kavramanın bir sınırı vardır. Hukuk da kendini toplumsal/siyasal süreçlerle tanımlamaya çalışmalıdır. 12 Eylül döneminin tanımlamaları artık aşılmalıdır. Bunun somut alanlarından biri, İçtihad yaratma yoludur. Yargıdır. Özellikle 1982 Anayasası’nın hazırlandığı dönem ve hazırlanıp yürürlüğe giriş koşulları ile hukuk-dışı bu dönemde yürürlüğe giren ve Anayasa’nın Geçici 15. maddesindeki korumadan yararlanan yasaların, hukukun temel ilkelerine aykırı hükümlerinin Yasamanca değiştirilmemesi süreçlerinde “Bağımsız Yargının” anlamı ortaya çıkar. Sözkonusu ara dönemde 883 yasama işlemi yapılmıştır ve bunlar sözkonusu anayasal korunmadan yararlanarak, toplumsal/siyasal örgütlenme ve Temel hak ve özgürlüklere ek sınırlamalar getirmektedirler. Bu nedenle özellikle Anayasa Mahkemesi, Devletin Bekaasından önce, toplumun dönüşümü ve gereksinimlerini gözönüne almalıdır.

c- Burada uygulanacak karar örneği olarak istemiyerek de olsa, Anayasa Mahkemesi’nin kararlarını değil, Danıştay İçtihadı Birleştirme Kurulu’nun 1989/4 kararını göstermek zorunda kalıyoruz;

“..yasalarda yeralan kuralların.. toplumsal gelişmeye ve üst hukuk kurallarına uygun olarak yorumlanıp uygulanması gerekir… Bu nedenlerle ağır toplumsal koşulların varlığı ve baskısı altında ve olağanüstü bir yönetim döneminde yürürlüğe giren 1402 sayılı Sıkıyönetim Yasası’nın 2. maddesinin 2766 sayılı yasa ile değişik son fıkrasında yeralan hükmün anlamının amaçsal bir yorumla ve Türkiye’nin taraf olduğu insan hakları ile ilgili milletlerarası sözleşmeler ve Anayasa ilkeleri göz önünde bulunarak belirlenmesi gerekir.” (9.2.1990 T. ve 20428 sayılı R.G.)

Artık kavramları yerli yerine oturtmak gerekir. Geçici madde, adından da anlaşılacağı gibi geçicilik özelliği taşır ve oluşum sürecinin “olağanüstülüğü” de 10 yıl sonraki bir dönemde günün koşullarına göre değerlendirilmelidir.

d- Kaldı ki, Siyasî Partiler Yasası üzerinde yürürlüğe girdikten sonra bir çok kez değişiklik yapılmıştır. Geçici dönem ürünü bir yasa üzerinde bu kadar çok değişiklik yapılması da onun geçicilik niteliğinin bir başka kanıtını oluşturmaktadır.

Parti Programının Açıklanması

1- STP programı kuruluş tarihinden yaklaşık 10 ay öncesinde kamuoyuna “Sosyalizm program taslağı” başlığı altında matbuat olarak sunulmuş ve hakkında herhangi bir ceza kovuşturma veya soruşturması yapılmamıştır. Parti programını hazırlamak ve Parti Girişimciler Kurulunu seçecek olan Parti Hazırlık Konferansını organize etmek için oluşturulan Program Kurulu tarafından tamamlanmıştır. “Sosyalizm program taslağı” başlıklı kitapçık olarak da Dünya yayıncılık Ltd.Şti. tarafından Ocak 1992 tarihinde Aydınlar Matbaasında baskıya verilip yayımlanmıştır.

Bu örnekten de anlaşılacağı gibi, TCK ve 3713 sayılı Yasa açısından sakınca görülmeyen ve bu konuda kovuşturmaya uğramayan bir program, 2820 sayılı Yasa’ya ve daha da önemlisi Anayasa’nın ilgili maddelerine göre suç oluşturmakta, yasa ve Anayasa’ya aykırılık taşımaktadır. Bu da gösteriyor ki; Türk Hukuk sisteminde pozitif hukuk açısından ve bu hukukun uygulanması açısından bir bütünlük mevcut değildir. Oysa ki, “devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak” fiili suç olarak 3713 sayılı Yasa’da düzenlenmiştir. Ancak bu konudaki mahkeme içtihatları ve Yargıtay içtihatları, programda suç unsuru görmeyecek biçimde şekillenmiştir. İlgili Yargıtay ve ilk derece mahkeme kararlarını son savunmamızda değerlendireceğiz.

2- İddianame parti programına bütünlüklü bir yaklaşım içerisinde olmadığı gibi, Anayasanın başlangıç kısmındaki ilkeler mantığı ile bir hukuk felsefe üretmektedir.

a- Yeni kurulan bir partinin yalnızca program ve tüzüğünü davaya dayanak yaparak “Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne dair hükümleri değiştirmek amacını gütmek, dil ayrımı yaratmak; Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde millî veya dini kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri sürmek; Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını gütmek” (İddianame syf 11, 12) suçlamalarında bulunmak imkansızdır. Bu suçlamalarda dikkat edilirse özellikli kast aranmaktadır. Manevi unsurun varlığının tesbiti, yeni kurulmuş, iddianamenin hazırlandığı dönemde henüz 3 aylık bir siyasî çalışma yapabilmiş bir partinin etkinliklerinin araştırılması gerekir. İddianame, program ve tüzük açısından anayasa ve yasalara uygunluk denetimi ile sınırlı kalmaya çalışmışsa da, özellikli kast arayan Siyasî Partiler Yasası’nın 78/a ve 81/a-b bendleri açısından yapılacak değerlendirme bu kadar dar bir kanıt olanağı ile sınırlandırılamaz. Kastın varlığının araştırmaya muhtaç hali vardır.

b- Anayasanın 3/1. maddesi; “Türkiye Devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir” maddesi 4. ve 14/1. 68/4. fıkraları ile birlikte iddianamede değerlendirilmiştir. (İddianame syf. 11).

Her dört madde açısından “Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak amacını taşımaktır. İddianame bu konuda programdan alıntı yapmak yerine “Türkiye Cumhuriyeti ülkesinin toprakları üzerinde başta Kürt ulusu olmak üzere ulusların bulunduğu ve Kürt ulusunun bu topraklarda kurtuluş mücadelesi verdiği ifade edilerek” (İddianame syf. 11) Yargıtay Başsavcılığı kendi yorumu yapmış ve bu yorumu delil gibi göstermiştir.

Yine Kapatma sebeplerinin sıralandığı İddianamenin 9. sayfasındaki “IV. kapatma sebepleri ve değerlendirme” bölümünün “A-KAPATMA SEBEPLERİ”nin 1. paragrafı da partinin programından Yargıtay Başsavcılığının çıkardığı yorumu ihtiva etmektedir.. Üstelik bu bölüm tırnak içine alınarak sanki programın metni gibi sunulmuştur. İddianamenin 7,8,9. sayfaları da programın giriş bölümünün alıntılarıdır.. Ancak alıntılar program bütünlüğünden koparılarak aktarılmıştır.

Bunun en ilginç örneği iddianamenin 11. sayfasında bulunmaktadır. “Gönüllü birlik” esasını, partinin programından tek başına, kopuk olarak değerlendirmiştir. Gönüllü birlik tam da parti programının “Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü bozmak” amacına karşı savunmanın kanıtlarındandır. Manevi unsur açısından gönüllü birlik bir birleştirici unsur olarak değerlendirilmek zorundadır. Bunun dışında Kürt realitesinin açıklanması ile ilgili bölümler zaten Gönüllü birlik esasının önsel verileridir. Bugün Türk kamuoyuna mal olmuş ve devletin askerî ve sivil bürokrasisinin dahi açıklamaları ile meşrulaşmış “kürt realitesi” önsel bir veridir. Toplumsal/tarihsel bir olgudur. Anayasa Mahkemesi’nin “Atatürk milliyetçiliği” kavramını tanımlayarak “Devlet ve milletin bölünmez bütünlüğünü” ne tür bir eylemin yada nasıl bir programatik düzenlemenin bozabileceğinin sınırlarını çizmeye çalıştığı kararında da, kavramı açıklarken “Yurttaşlık” bağı ile sosyolojik/siyasî bağı birbirine karıştırmıştır. Yurttaşlık bir devlete hukukî bağlanmayı ifade eder. Kürt ulusundan söz etmek, onun dili ve kültüründen sözetmek, ulusal varlığını toplumsal/siyasal olarak görmek, yurttaşlık kavramı ile dolayısıyla üniter devlet yapısını bozmak ile ilgili değildir. Ancak Anayasa Mahkemesi’nin kabul ettiği ve Anayasa ve 2820 sayılı yasadaki “Tek Ulus” kavramını da kimseye dayatamayız. Kürt ulusu ve diğer etnik toplulukların kendi dil ve kültürel yapılarını koruyup geliştirmelerine yardımcı olmak sosyolojik bir gerçeği kabullenmektir. Ulusal ve etnik kökenin ayrıcalık veya dışlanma-ezilme nedeni olamayacağı, hiçbir kültürel yapının korunma­ sı veya dilin zenginleştirmesi çalışmasında ayrıcalık tanınmayacağını belirtmek ve gönüllü birliği hedeflemek bölücülük değil, sosyalist kuruluş sürecinin bütünleştirici ve eşitlistemimizde çifte standartlı bir Atatürk milliyetçiliği kavramı vardır. Irkçılık vardır. Ermeni, Rum, Çerkez halklarını “cemaat” olarak kabul edip, yüzyıllardır iç içe yaşadığı fakat uluslararası bir ağırlığı olmayan kürt insanının gerçeğini kabul etmemek vardır.

3- İddianame, Sosyalist Türkiye Partisi’nin programının ruhunu anlaşılmaz kılmıştır. Bütünlüğü ile almadan yapılan, anlamadan yargılamaya kalkan bir niteliktedir. Bu nedenle Sosyalist Türkiye Partisi Merkez Yürütme Kurulu’nun program ve iddianameyi değerlendirmesini savunmanın eki olarak vermek zorunluluğunu hissediyoruz.

Sonuç : Yukarıda açıkladığımız nedenlerle;

1- Davanın reddedilip Parti hakkında 2820 sayılı Yasa’nın 9. maddesinin uygulanmasına,

2- Davanın duruşmalı yapılmasına, reddi halinde sözlü açıklamalarda bulunmak üzere Merkez Yürütme Kurulu’nun çağrılmasına,

3- Açıkladığımız savunma sebeplerimizin gözönüne alınarak davanın reddine karar verilmesini bilvekale arz ederim.”

Ön Savunmaya eklenen Sosyalist Türkiye Partisi Merkez Yürütme Kurulu’nun Genel Başkan tarafından imzalanan Program ve İddianame üzerine düşünceleri de aynen şöyledir :

“Program ve İddianame Üzerine

1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca 25.2.1993 tarih ve S.P.43 HZ.1993/16 sayılı, STP’nin kapatılması talebiyle hazırlanmış iddianame, hazırlanış mantığı ile bir bütün olarak siyasal ve hukuksal bakımdan bugünü kavramayan, hukukun temel prensibi “objektiflik ilkesi”nden uzak, siyasî taraf olma anlayışıyla hazırlanmış bir garabetler manzumesi görünümündedir.

2- Bütünüyle gariplikler içeren bu iddianameye esas olarak iki temel noktadan itirazla başlamanın doğru olacağı inancındayız.

Birincisi, iddianame, STP programını bütünlüklü olarak değerlendirmeyen, programı orasından burasından çekiştirerek yasalara aykırılık arayan, bu anlamda, bilimsel sosyalist teoriyi kılavuz edinen bir işçi sınıfı partisine duyulan tahammülsüzlük ve siyasal öfkenin her satırına sindirildiği bir belgedir. Bu yanıyla dava, marksizme, Türkiye’deki işçi sınıfı sosyalistlerine, bütünüyle işçi sınıfına ve sınıfın siyasî misyonuna karşı açılmak istenmektedir. Kısacası, Türkiye’de işçi sınıfının iktidar mücadelesini yürütme kararlılığında olan bilimsel sosyalistlerin siyasî alanda örgütlenmelerine ve kendilerini ifade edip siyasî mücadele vermelerine karşı, Türkiye burjuvazinin geleneksel tahammülsüzlüğünü, siyasî bir öfkeyi ifade etmektedir. Bu anlamda da iddianame siyasîdir.

İkincisi, iddianamede günün moda kavramı “bölücülük” suçlaması ana motif gibi sunulmuştur. Burada da, değişen toplumsal/siyasal süreçler hiç hesaba katılmadan, hukuku, toplumsal/siyasal süreçlerin, değişen değer yargılarının ötesinde, mekanik bir yorumlayışla kullanma mantığı hakimdir.

Oysaki, tarih boyunca toplumsal/siyasal gelişmelerin yarattığı fiili durumun zaman zaman yazılı hukukun sınırlarını zorladığı tüm toplumbilimciler ve hukukçular tarafından kabul edilmektedir. Bu durumda yasa uygulayıcılarının hukukî yorumları da yaşanılan süreçten bağımsız düşünülemez. Bu tür bir siyasal konuda yaşanılan toplumsal/siyasal süreçleri hesaba katmayan, mekanik bir hukuk yorumuyla, yalnız STP’yi değil, bölücülük suçundan başta Cumhurbaşkanı olmak üzere, Hükümet, T.B.M.M. üyeleri, gazete köşe yazarları ve TV programlarının büyük bir bölümüne dava açmak gerekir. Özellikle 17 Mart 1993 tarihinden sonra yukarıda anılan kişi ve kuruluşların “Kürt realitesi”ne ilişkin söyledikleri sözler bu tür bir riski taşımaktadır. Ancak böylesi bir davanın muhatabı STP olmuştur. Bunun temel nedeni, iddianamede sunulduğu gibi bölücülük değil, STP’nin Bilimsel Sosyalizmi kılavuz edinmiş bir işçi sınıfı partisi olmasıdır. STP programını kendi siyasî konumlanışına göre değerlendiren, sosyalizme karşı geleneksel burjuva tahammülsüzlüğünü içeren mantık burada da hâkim kılınmıştır. Bu nedenle hukuksal açıdan bakıldığında da dava siyasî bir içerik taşımaktadır.

3- Bu durumda iddianamede;

a- İşçi sınıfının siyasal iktidarını hedefleyen bilimsel sosyalist örgütlenmelere, bir bütün olarak işçi sınıfının siyasî misyonuna karşı konumlanışta ve bu anlamda taraf olunduğu,

b- STP programının iyi algılanamadığı,

c- İddianameyi hazırlarken burjuva üst yapı kurumlarında gelenekselleşmiş olan Marksizme tahammülsüzlüğün aşılamadığı,

d- İddianamenin hazırlanışında Dünya’da ve Türkiye’de yaşanılan toplumsal/siyasal süreçlerin ve değişen değer yargılarının hesaba katılmadığı bir gerçektir.

Bu gerçeklerden yola çıkarak, savunmamızı, STP programının açımlanması, Marksizm’in temel ilkelerinin ve bu ilkeler ışığında Dünya ve Türkiye’deki siyasî süreçlerin değerlendirilmesi üzerine inşa etmenin zorunlu olduğunu düşünüyoruz.

Önce, STP hangi nesnelliklerin üzerine basarak kendini var etmiştir’ STP programı bütünlüklü değerlendirildiğinde hangi ilkeler doğrultusunda oluşturulmuştur’ Kısaca bunlar üzerinde duracağız.

4- STP’yi var eden en temel nesnellik, programımızda açıkça belirtilmiştir;

“Bu nedenle bir sistem olarak emperyalizm-kapitalizm ile sosyalist devrim süreç ve mücadeleleri birbirinden kopartılamayacak olan ve biri diğerine karşıt iki evrensel dinamik olarak değerlendirilmelidir. Birinin varlığı diğerini de işaret eder…” (Program syf.3).

Yine S.T.P. programında;

“Türkiye, Dünya emperyalist-kapitalist sistemi içerisinde yer alan kapitalist bir ülkedir (…) Kısacası ücretli emek sömürüsü Türkiye’deki sömürünün egemen ve belirleyici biçimidir. Bu anlamda ülkeyi bugünden yarına taşıyacak olan çelişki, işçi sınıfı ile kapitalistler, emek ile sermaye arasındadır…” (Program syf.13)

STP programından alınan bu iki değerlendirme en genel anlamda STP’yi var eden nesnelliklere işaret etmektedir.

Özet olarak STP, Dünya’da emperyalist-kapitalist sömürü var olduğu sürece onun karşıtı olan sosyalist mücadelenin de var olacağını, üretim araçlarının özel mülkiyeti ve bunun sonucu ücretli emek sömürüsü var olduğu sürece işçi sınıfının siyasî mücadelesinin var olacağını kabulle yola çıkmış, bir işçi sınıfı partisidir.

5- STP programı bu kabulün üzerine bilimsel sosyalizmin ilkeleri doğrultusunda oluşturulmuştur. Programda;

“2- (a) S.T.P. bilimsel sosyalist teoriyi kendi çalışmalarının tümüne klavuz edinmiştir…” (Prog. syf.20) diyerek hangi ilkeler üzerinde oturduğunu açıkça belirtmiştir.

6- Bilimsel sosyalist teoriyi klavuz edinen STP programında çerçevesini çizdiği düzenlemelerle, kaynağı marksizm olan bir sosyalist toplum projesini Türkiye’de hayata geçirmeyi amaç edinmiş, bu amaçla siyasî iktidarı almayı hedefleyen bir işçi sınıfı partisidir. Kısacası, STP, Türkiye’de şu veya bu nüanslarla ayrı örgütlenen ama temelde burjuva ideolojisini ve burjuvazinin iktidarını hâkim kılmak için mücadele eden burjuva partilerine, burjuvazinin siyasî iktidarına karşı, siyasî iktidarı almak için siyasal platformda devrimci bir muhalefet ve mücadeleyi sürdürmek amacıyla kurulmuş bir siyasî partidir.

Nasıl bir dünya ve Türkiye istiyoruz’

Bu sorunun yanıtı da bilimsel sosyalist teorinin çizdiği nihaî çerçevede vardır. Bilimsel sosyalizm nihaî olarak sınıfsız ve sömürüsüz, insanların barış içinde bir arada yaşadığı bir toplum, bir dünya yaratmaya yönelik projedir. Sosyalist toplum projesi nihaî olarak, ulusların, halkların birbirini ezmediği, dil, din, renk, ırk, cins farklılıklarına bakılmaksızın insanların bir arada barış içinde yaşadığı, insanın insanı sömürmediği reel bir dünya cennetine tekabül etmektedir. Programımızda bu amaç açıkça belirtilmiştir:

“f- Sosyalist iktidarın uzun vadeli hedefi, başka sosyalist toplumlarla birlikte, sınıfsız, sömürüsüz bir insanlığın yaratılmasıdır.” (STP Programı, sf. 21) Burada belirtilen “…sınıfsız, sömürüsüz bir insanlığın yaratılmasıdır” sözünden her türlü ayrımcılığın reddedildiği bir insanlık projesi anlaşılmalıdır.

Buradan çıkarılacak sonuç şudur: Bir toplumda “bölücülükle” suçlanamayacak tek siyasî ideal ve güç bilimsel sosyalistlerdir. İşçi sınıfını eksen alan sosyalistlerin, sınıfsız, sömürüsüz ve her türlü ayrımcılığın ortadan kalktığı bir insanlık yaratmaya çalışırken bölücülükle suçlanmaları son derece şaşırtıcıdır. Bu nedenle, yukarıdaki çerçevede iddianamede STP’ye yöneltilen bölücülük suçlamasını reddediyoruz.

Ayrıca esas itibarıyla, ulusları, ırkları, etnik ve dinsel grupları birbiriyle karşı karşıya getirip savaştıran sınıflı toplum yapısının yarattığı çelişkidir. Bölücülük, sınıflı toplumun günümüzdeki yapılanışı ile burjuvazinin, onu ifade eden emperyalist-kapitalist sömürünün ideolojik ve siyasal olarak yarattığı bir olgudur. Bu olgu, emperyalist kapitalist sömürünün işleyişini belirleyen kendi yasalarının ürünüdür. Silah sanayini elinde bulunduran tekeller STP’nin değil emperyalist kapitalist odakların elindedir. Halklar, etnik ve dinsel gruplar arasında yapay ayrımları körükleyen ve bölücülük yapan da silah sanayine tatlı kârlar sağlayan ve bu sayede soluklanabilen emperyalist-kapitalist odaklar ve onların taşeronlarıdır. Bu olguyu, eski SSCB ve sosyalist ülkelerde bugün yaşanan örneklerle açıklamak mümkündür. Bu ülkelerde birbirinden farklı, dil, din, ulus, etnik grubun barış içinde bir arada yaşamasını sağlayan tutkal olan sosyalist ideolojinin yerini alan kapitalist restorasyon süreçleri ile birlikte emperyalist-kapitalist odakların dürtüsüyle bir savaş ortamı yaratılmıştır. Yapay ayrımlarla, halklar, etnik ve dinsel gruplar birbirine düşürülmüştür. 70 yıldır açığa çıkmayan yapay kinler, öfkeler bu ülkeleri kan gölüne çevirmiştir. Eski SSCB ve sosyalist ülkelerin bir bölümünde bugün yaşanılan bölücülüğün, ayrımcılığın, dökülen kanların sorumlusu sosyalizm değil emperyalist-kapitalist sistemin kendisidir.

Sonuç olarak, sınıfsız, sömürüsüz bir insanlığın yaratılmasını amaçlayan STP’nin bölücülükle suçlanarak hakkında kapatılma davası açılmasının saçma olduğunun altını çizerek bir kez daha vurguluyoruz.

STP, işçi sınıfının iktidar mücadelesini veren bilimsel sosyalizmi ilke edinmiş Marksist bir işçi partisidir. Sınıf mücadelesini esas alan Marksistlerin sınıflı bir toplum yapısı içinde kabul edeceği en temel çelişki sınıf çelişkisidir; emek-sermaye çelişkisidir. Marksistler toplumdaki, diğer bütün çelişkileri de temel çelişki ekseninde değerlendirir ve yorumlar. Bu, programda da açıkça ifade edilmiştir:

“Her türden ulusal baskıya karşı mücadelenin sınıfsal temellere oturması, ulusal ve sınıfsal dinamiklerin kendi ortaklıklarının yaratılması (…) için mücadele eder.” STP bu ilkesiyle sınıf mücadelesini kesen her türden milliyetçiliğe, ayrımcılığa karşı olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Yeniden, Yargıtay Başsavcılığınca hazırlanan iddianameye dönersek:

1- STP programı, kendisini var eden nesnellik ve bu nesnel zemin üzerinde oluşan kollektif bir iradenin ürünüdür. Nesnelliğe uygunluğunun ve kendisini var eden kollektif iradenin dışında hiçbir onay beklemeksizin oluşturulmuştur. Yeniden düzenlenmesi ya da değiştirilmesi de dünyada ve Türkiye’de farklılaşabilecek muhtemel yeni nesnel koşullara ve kendisini var eden kollektif iradeye bağlıdır. Başkalarının beğenisine sunulmak üzere siyaset pazarına sunulmuş bir meta değildir. Bu tür bir netliğin, bize toplumsal yasaların ve doğal hukukun sağladığı bir hak olduğuna inanıyoruz.

2- İddianamede:

  1. a) “Sh. 7’de III. Dava Konusu Parti Programı” bölümünde STP programından mealen yapılan bir alıntı üzerinde durmamız gerekiyor. Birincisi, iddianameyi hazırlayan/hazırlayanlar STP programının bu bölümünü çok dikkatsizce okumuşlar ve ne söylenmek istendiğini doğru algılayamamışlardır. Programda, içinde bulunduğumuz yüzyılın “emperyalizm ve sosyalist devrimler çağı” “kapitalizmden sosyalizme geçiş çağı” olarak nitelendiği doğrudur. Bu, 21. yüzyıl için de geçerlidir. Ek olarak, uluslararası devrim sürecinin üçlü bileşeni olarak Sosyalist ülkelerdeki kuruluş süreçleri, Kapitalist ülkelerde süren işçi sınıfı merkezli sınıf mücadeleleri, Ulusal kurtuluş hareketleri ve bağımsızlıkçı devrimler olduğu belirtilmektedir.

Ancak, daha sonraki bölümlerde 1980’lerin ikinci yarısından sonra dünyanın siyasal coğrafyasında yaşanan köklü değişimlerin ardından önceleri geçerli olan “uluslararası devrim sürecinin üçlü bileşenleri” ile ilgili tesbitin yeniden gözden geçirilmesi gerektiği vurgulanmıştır. Daha sonraki sayfalarda da, sosyalist ülkelerin dağılma sürecine girmesinden sonra bu üçlü bileşenden belirleyici olarak sadece “Kapitalist ülkelerde süren işçi sınıfı merkezli, sınıf mücadeleleri” ayağının bugün varlığını sürdürdüğü belirtilmiştir. 21. yüzyıla girerken siyasî mücadelemize projeksiyon tutan bu tesbiti algılamayan aday üyelerimizi (ki hiç olmadı) yeniden eğitime tabi tutmak gibi bir siyasî titizliğe sahibiz. Ancak, iddianameyi hazırlayan/hazırlayanların aynı titizlikle programı incelemediklerini görmekteyiz.

İkinci olarak, iddianamede 7. sayfaya kadar olan bölümde sözü edilen kanun maddeleri ile bu alıntının uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. Bu alıntının oraya bir aksesuar olarak yerleştirilmediğini düşünürsek, bu alıntı, özel bir amaç taşımaktadır. Kısacası bu alıntının iddianameye alınması, sosyalizme tahammülsüzlüğü ifade etmektedir. Amaç, bu tahammülsüzlüğü mahkeme heyetiyle paylaşmaktır. Bir anlamda heyeti müteyakkız hale getirip etkileme amacına matuftur. Oysaki böyle bir göstermeye hiç ihtiyaç yoktur. STP, adında sosyalist sözcüğü ile, programına sindirdiği bilimsel sosyalist ilkeler ile siyasî partiler platformunda kendini hiç gizlemeden sosyalist bir işçi sınıfı partisi olduğunu deklare etmektedir. O yüzden bu tür bir gösterme yersizdir.

  1. b) İddianamede 8. sayfada “ulusal kurtuluş mücadeleleri” başlığı altında “Ortadoğu başlığı altında” bölümlerinde programımızdan yapılan alıntılarla STP programının bütünü arasında bağ kurulduğunda bir uyum vardır. STP programında “…çağımıza damga vuran dinamikler emperyalist-kapitalist sömürü ve sosyalist devrim mücadeleleridir.” (STP Programı, sh. 3) denilmektedir. İddianamede alıntı yapılan her iki bölümde de dünyanın herhangi bir coğrafyasında emperyalizme karşı konumlanmış bir ulusal direnişin (ki bu Kürt ya da Filistin direnişi olabilir) dikkate alınması gerektiği belirtilmektedir. Ayrıca, bu tür anti-emperyalist ulusal direnişlerin, çevre ülkelerdeki anti-kapitalist işçi hareketlerinin yükselmesiyle sosyalizme yakınlaşabilecekleri tesbiti yapılmaktadır. Esas olarak insanlığı sosyalist bir toplum projesine ulaştırmayı hedeflediğini açıkça belirten bir siyasî partinin bu tür tesbitleri yapması kadar doğal bir şey düşünemiyoruz.

İddianamenin 10. sayfasında: “Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinde başta Kürt ulusu olmak üzere ulusların bulunduğu ve Kürt ulusunun bu topraklarda kurtuluş mücadelesi verdiği” ifade edilerek, özellikle yaşayan bir “Kürt ulusunun varlığı açık ve seçik bir biçimde kabul edildikten sonra; …” denilmektedir. Ayrıca, bu değerlendirmenin davalı parti programının incelenmesinden sonra yapıldığı belirtilmektedir. Var olan realiteyi bir kıyıya bırakırsak:

1- “Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinde başta Kürt ulusu olmak üzere ulusların bulunduğu ve Kürt Ulusunun bu topraklarda kurtuluş mücadelesi verdiği” ifadesi programımızın hiç bir bölümünde yer almamaktadır. İddianameyi hazırlayan/hazırlayanlar kendi engin yorum yetenekleriyle bu sonuca varmışlar, ya da son yıllarda siyasî gündeme yerleşen Kürt realitesi onları bu tür bir yoruma götürmüştür. Ancak, hukukta kesin ve yazılı belgeler, kanıtlar ortadayken bunları aşan ya da tahrif eden kanaate itibar edilmez.

2- Aynı paragrafın ikinci bölümünde, STP programında, özellikle yaşayan bir “Kürt Ulusunun ” varlığı açık ve seçik bir biçimde kabul edildiği belirtilmektedir. Bu tür bir cümleyi bugün bir siyasi partinin kapatılma gerekçesi olarak Başbakan dahil Türkiye’de yaşayan kimin önüne götürürseniz götürün, sunduktan sonra bu suçlamayı yapanın hangi gezegende yaşadığı sorusuyla karşılaşılır. Çünkü:

  1. a) Hem STP’den hem de iddianameyi hazırlayan/hazırlayanlardan bağımsız Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde ve dışında bir Kürt ulusu vardır.
  2. b) Kürtlerin, kendilerini ifade ettikleri ve Türkçe’nin bağlı olduğu Ural-Altay dil grubunun dışındaki bir dil grubuna bağlı olan bağımsız bir dilleri ve bugüne taşıdıkları, ama yeterince geliştirme fırsatı verilmediği için eksikli kalan bir kültürleri vardır.
  3. c) Kürt ulusunun varlığı, Osmanlı İmparatorluğu döneminden bu yana açık-seçik ifade edilmiştir. I. ve II. meşrutiyet’te Kürdistan milletvekilleri vardır ve Kürt diye anılır. Bu anılma günümüze kadar gelmiştir.
  4. d) Son yıllarda başta eski Cumhurbaşkanı Turgut Özal olmak üzere burjuvazinin diğer siyasî temsilcileri ve bir kısım akademisyenler “Kürt realitesini kabul etmeliyiz” derken, yaşayan bir “Kürt ulusunun” varlığını açık seçik bir biçimde kabul etmişlerdir.
  5. e) Kuzey Irak’ta kurulan Kürt Federe Devleti ile Türkiye Cumhuriyeti açık ve seçik diplomatik ilişkiye girerek yaşayan bir “Kürt ulusunun” varlığını açık ve seçik kabul etmiştir.
  6. f) Kürt Federe Devleti adına politik bir misyonla ülkemize gelen Celal Talabani ve Mesut Barzani ile gerek Cumhurbaşkanı gerekse Başbakan görüşmüş ve bu görüşmelerde her ikisi de Kürtçe bilmedikleri için muhtemelen tercüman aracılığı ile anlaşmışlardır. Bu da açık ve seçik bir kabuldür.

8- 31.03.1993 Show TV, akşam haberlerinde SHP’nin amblemindeki altı oka yüklediği anlamları yeniden düzenlediği belirtiliyor ve bir ok’un Kürt kimliğinin tanınması anlamına geldiği bildiriliyor. Ayrıca Kürt diline serbesti tanınması, Kürt Enstitüsü’nün kurulması ilke olarak kabul ediliyor. Bu yaşayan bir Kürt ulusunun varlığının açık ve seçik kabulu değil de nedir’

9- Jandarma Genel Komutanı Aydın İlter, Kuzey Irak’a giderek Kürt lideri Barzani ile muhtemelen tercüman aracılığı ile resmî görüşme yapmıştır.

  1. h) Özellikle, 17 Mart 1993’ten bu yana Türkiye’de yetkili yetkisiz herkes Kürt ulusunun varlığından açık ve seçik söz etmektedir.

ı) Abdullah Öcalan’ın KSP Başkanı Kemal Burkay’la ortak bir zeminde anlaşmasından sonra İçişleri Bakanı İsmet Sezgin’in memnuniyetini belirterek “Sayın Burkay” nitelemesi kişisel bir nezaket değil, mevcut burjuva hükümetine tercih edilebilir görülen bir Kürt örgütlenmesini açık ve seçik kabulden başka bir şey değildir.

  1. i) Aynı anlaşma için Dışişleri Bakanı Hikmet Çetin’in “çok önemli bir gelişme” demesi açık ve seçik bir kabuldur.
  2. j) Önümüzdeki günlerde Abdullah Öcalan’la Türkiye Cumhuriyeti yetkililerinin dolaylı da olsa anlaşmaya oturmaları varsayımı gerçekleşirse bu da Kürt ulusunun varlığını açık ve seçik kabul anlamındadır.
  3. k) TV’de ve gazetesinde burjuvazinin temsilcisi M.Ali Birand, yine aynı nitelikli köşe yazarları Cengiz Çandar, Mehmet Altan v.b.nin Kürt realitesi hakkında yaptıkları ve yazdıkları da açık ve seçik bir kabuldür.

Örnekleri çoğaltmak mümkün ama gereksiz.

Yukarıdaki örneklerdeki yaşayan bir “Kürt ulusunun” varlığını açık ve seçik bir biçimde kabul edenlerin hepsine kabul diyen devlet, STP Kürt ulusunun varlığını kabul etti diye neden ayağa kalkıyor’ Tek açıklaması olabilir: STP’ye sosyalist bir işçi sınıfı partisi olarak tahammül edilemediği için…

Eğer, STP hakkında “yaşayan” bir “Kürt ulusunun varlığını açık ve seçik bir biçimde kabul ettiği için” kapatılma davası açılırsa, şu veya bu biçimde benzer kabulle olaya bakan yukarıda adı geçen-geçmeyen Cumhurbaşkanı dahil tüm kişi ve kuruluşlar hakkında dava açılmasını talep ediyoruz, suç duyurusunda bulunuyoruz.

3- İddianamenin 10. ve 11. sayfasında STP Programından alıntılar yapılarak ve bu alıntılara yorumlar eklenerek STP suçlanıyor. Şöyle ki:

(STP Programı, Sh. 27 V-Ulusal Sorun)

“1- Ulusal ve etnik köken hiç bir biçimde bir ayrıcalık ya da dışlanma-ezilme nedeni olamaz.

2-Kürt ulusunun ve bütün etnik toplulukları kendi dil ve kültürel yapılarını koruyup geliştirebilme olanağı sağlanır. Dillerin geliştirilmeleri, zenginleştirilmeleri çalışmalarında hiç bir dile ayrıcalık tanınmaz…

3-a) Ulusların, ayrılma dahil, kendi geleceklerini belirleme hakkı yasalar ve toplumsal araçlarla güvenceye alınır.

  1. c) STP, sosyalist kuruluş sürecinde Türk ve Kürt halklarının gönüllü birliğini hedefler. Bu amaçla propaganda çalışmaları yapar.

“Şeklinde görüşlerin programda benimsendiği anlaşılmaktadır.

Siyasal bir partinin Türkiye Cumhuriyeti ülkesinin toprakları üzerinde Türk ve Kürt halkları adı altında iki ayrı ulusun varlığını açıkça kabul edip, Türkçe’den başka dil konuşan azınlıkların bulunduğunu, bunların kendi dil ve kültürel yapılarını koruyup geliştirebilme olanağı sağlayacağını ileri sürerek, bu azınlıklara ayrılma dahil, kendi geleceklerini belirleme hakkı tanımak istemesi ulusal yapıda gitgide kopmalara, bölünmelere yol açması anlamını taşır. Sosyalist kuruluş sürecinde Türk ve Kürt halklarının gönüllü birliğinin hedeflenerek, bu amaçla propaganda çalışmalarının yapılacağının belirtilmesi, ulusal yapıdaki bütünlüğü bozucu düzenlemenin parti tarafından desteklendiğini gösteren ayrı bir olgudur.” (İddianame, Sh. 10 ve 11) denilmekte.

1- STP programı Sh. 27 V- Ulusal Sorun madde 1’in iddianameye neden konduğu anlaşılamamıştır. Bu madde buraya STP programının insani amaçlara dönük yüzünü öne çıkarmak ve programı övmek için konduysa bu zaten programın sahipleri tarafından yapılmaktadır. Yok, eğer suç dosyasını kabartmak için konduysa, insanlığı, ulusal ve etnik köken ayrımını gütmeden eşitleyen ve eşitlediği için yücelten bir cümlede suç aramak ciddi bir tehlikedir. Ayrıca, cümlenin bütünde ulusal ve etnik kökenin dışlanma ezilme nedeni olamayacağı gibi yine ciddi bir insani değer savunulmaktadır. Türkiye’de 1960’lı yıllarda zencilerin ABD’nin bazı eyaletlerinde ayrı ırktan olduğu için beyazlarla aynı okula, otobüse, lokantaya alınmamalarına kısaca, rengi, ırkı farklı olduğu için dışlanmalarına, ezilmelerine tepki göstermedik mi’ 1960’lardaki bu kamu vicdanı 1993’lerde suç dosyasına mı sokulmak isteniyor’ Yine Türkiye Cumhuriyeti’nin ırksal, ulusal ve etnik olarak hiç bir bağının olmadığı, sadece aynı dinden olduğu ve tarihte ortak bir geçmişi olduğu için Saray-Bosna’daki müslümanlara “insani saiklerle” sahip çıkışını nasıl açılayabiliriz’ İnsani değerlerde çifte standart olmaz. STP bu cümledeki yargıyı tüm insanlığın belleğine, vicdanına kazımak için yılmadan mücadele edecektir. Bu sosyalizmin insana verdiği değerin ifadesidir. İnsanlığı ırksal mülahazalarla birbirine düşünmek, ırklara üstünlük ya da düşüklük atfetmek ve ırksal farklılığı dışlanma-ezilme nedeni saymak rasyonel sosyalizmin, kısacası faşizmin anlayışıdır. STP de faşist ideolojiye, insanı aşağılayan ırkçı uygulamalara karşıdır. Ayrıca, fazişme, ırkçılığa karşı olmak insan olma onurunun gereğidir.

Yine iddianamenin bu bölümünde Türk ve Kürt halkları adı altında iki ayrı ulusun varlığını açıkça kabul ettiğimiz gibi bir de Türkçe’den başka dil konuşan azınlıkların bulunduğunu, bunların kendi dil ve kültürel yapılarını koruyup geliştirmeleri ve zenginleştirmeleri olanağı sağlanacağını belirttiğimizden söz ediliyor. Savunmanın daha önceki bölümünde Kürt ulusunun varlığı konusunda STP’nin açık ve seçik kabulünden söz etmiştik. Bu kabule benzer yaklaşımlardan örnek vermiştik. Eğer bir ulusun varlığı konusunda kabülünüz varsa doğal olarak ulusun belirleyici özelliklerinden olan dil ve kültürünü de kabul etmek zorundasınızdır. Ayrıca, bu olgu size rağmen vardır ve kabulü bir zorunluluktur. Eğer, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde ya da komşu ülkelerde yaşayan milyorlarca insan Türkçe’nin dışında ayrı bir dil, Kütçe, konuşuyorsa, bu STP programında bu hüküm bulunduğu için değildir. Kürtçe, onların anadili olduğu içindir. Bir ulusun, bir halkın anadilini yasaklamak, gelişmesine, zenginleşmesine engel olmak bir insanlık suçudur. Bu insanlık ayıbının ortadan kaldırılması; Kürt halkının dilini ve kültürünü geliştirmesine, zenginleştirmesine uygun zeminin yaratılması ve olanak sağlanması da esas olarak işçi sınıfı sosyalistlerinin görevidir.

Yine programımızda yer alan “Ulusların ayrılma dahil kendi geleceklerini belirleme hakkı…” ifadesi iddianameye çarpıtılarak “…bu azınlıklara, ayrılma dahil kendi geleceklerini belirleme hakkı…” diye geçirilmiştir. STP dünyanın hiç bir bölgesinde Türkiye dahil bir ulusun diğer bir ulusu zorla, baskıyla, asimile ederek ulusal kimliğini yok etmesine izin vermez. Bilimsel sosyalizm bireylerin ve toplumların özgür iradesine saygı duyar ve bireylerin ve toplumların kendi kimliklerini geliştirmelerine uygun ortam hazırlar. Her ulusun kendi geleceğini özgür iradesiyle belirlemesi kadar doğal bir hakkın kullanılmasının engellenmesine karşı çıkar.

İddianamede (Sh. 11): “Sosyalist kuruluş sürecinde Türk ve Kürt halklarının gönüllü birliğinin hedeflenerek, bu amaçla propaganda çalışmalarının yapılacağının belirtilmesi, ulusal yapıdaki bütünlüğü bozucu düzenlemenin parti tarafından desteklendiğini gösteren ayrı bir olgudur” denilmekte. Bu cümledeki iki yargı arasındaki bağı kurmak mümkün değil. STP hem Türk ve Kürt halklarının gönüllü birliğini hedefliyor, hem de bunu yaparak ulusal yapıdaki bütünlüğü bozucu düzenlemeyi destekliyor. İşte anlaşılması güç olan bu. Hem birlik hedeflemek hem de bütünlüğü bozmak. İnanılacak şey değil ama, bu cümle buraya bölücülük suçlamasına hedef olan STP’yi savunmak amacıyla gizli bir el tarafından konmuş sanki. Bu konuda söyleyecek fazla sözümüz yok. Evet STP Türk ve Kürt halklarının gönüllü birliğini hedefliyor.

Özet olarak toparlarsak, STP, bilimsel sosyalist teoriyi kendi çalışmalarının tümünde kılavuz edinen bir işçi sınıfı partisidir.

STP, bilimsel sosyalizmin ilkeleri doğrultusunda ulusal ve etnik kökene hiç bir ayrıcalık tanımadığı gibi bunun dışlanma ve ezilme nedeni olmasına fırsat vermez. Ezen ve ezilen ulus kavramlarının yeryüzünden kalkması için mücadele eder. STP, Kürt Ulusunun varlığını koruyup geliştirebilmeleri olanağını sağlar. Dillerin gelişmesi ve zenginleşmesi için hiç bir dile ayrıcalık tanınmasına fırsat vermez.

STP, ulusların kendi kaderlerini belirleme hakkına sahip çıkar. Ayrılma hakkının insanın insanı sömürmesine yol açacağı durumlarda bu sürenin önüne geçer.

STP, Türk ve Kürt halklarının gönüllü birliğini hedefler, bu amaçla propaganda çalışmaları yapar.

Gücünü, bilimsel sosyalist teoriden alan STP, nihaî olarak sınıfsız, sömürüsüz, insanların dil, din, ırk, renk, cins ayrımı gözetmeksizin barış içinde bir arada yaşadığı bir insanlığın yaratılmasını amaçlar.

STP, ülkemizin ve genel olarak insanlığın geleceğe, sosyalizme taşınması için var olan bir mücadele aracıdır ve programda çizilen çerçeveden taviz vermeden mücadelesine devam etme kararlılığındadır.

STP’yi ve STP programını var eden, dünyamızda ve ülkemizdeki nesnellikler ve ön kabullerle bir araya gelmiş bir kollektif iradedir. STP’nin ve STP programının varlığı yine yukarıda belirtilen koşullar ve irade ile sorgulanabilir. Bu sürece dışarıdan yapılacak bir başka iradi müdahale toplumsal gelişmenin doğal akışının önüne set çekme niyeti anlamını taşır ki bu da mümkün değildir. Hele hele insanların siyasal bilincine kazınmış ilkelerin programındaki mücadele azminin engellenmesi hiç mi hiç mümkün değildir.”

III- YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI’NIN ESAS HAKKINDAKİ GÖRÜŞÜ

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 16.6.1993 günlü ve SP.43 HZ. 1993/16 sayılı Esas Hakkındaki görüşünde iddianamedeki görüşler yer almakta, ayrıca ayne şöyle denilmektedir :

” 1) Davanın yasal prosedüre uygun olarak açılmadığı iddiası;

Siyasî Partiler Yasası’nın 9. maddesi, siyasî partilerin teşkilatlanmalarına ilişkin ikinci kısmın, kuruluş ile ilgili birinci bölümünde yer aldığı ve “Cumhuriyet Başsavcılığının partilerin kuruluşunu denetlemesi” başlığını taşıdığı görülmektedir. Bu madde hükmü uyarınca, Cumhuriyet Başsavcılığı, kurulan partilerin tüzük ve programlarının ve kurucuların hukukî durumlarının Anayasa ve Yasa hükümlerine uygunluğunu ve belgelerin tamam olup olmadığını, kuruluşlarını takiben öncelikle ve ivedilikle inceler. Tesbit ettiği eksikliklerin giderilmesini, lüzum göreceği ek bilgi ve belgelerin gönderilmesini yazıyla ister. İstenen ek bilgi ve belgelerin gönderilmemesi ya da eksikliğin öngörülen sürede giderilmemesi halinde, siyasî partilerin kapatılmasına ilişkin hükümler uygulanır. Bu hükümle, kurulan partilerin tüzük ve programlarının ve kurucularının hukukî durumlarının Anayasa ve yasa hükümlerine aykırı olması hali ile verilmesi gerekli bilgi ve belgelerde eksiklik tesbit edilmesi veya gerekli görülen ek bilgi ve belgelerin gönderilmemesi hali bir birinden ayırt edilmiş ve herbiri farklı hukukî sonuçlara bağlanmıştır. Bu düzenlemeye göre Cumhuriyet Başsavcılığı’nca tesbit edilen eksikliklerin giderilmesi, lüzumlu görülen ek bilgi ve belgelerin gönderilmesi yazıyla istenmedikçe bu nedenle siyasî partilerin kapatılması davası açılmayacak, ancak partilerin tüzük ve programları ile kurucuların hukukî durumlarının Anayasa ve yasa hükümlerine aykırı olması halinde herhangi bir ön koşula bağlı olmaksızın doğrudan siyasî partilerin kapatılması davası açılabilecektir. Yazılı istemde bulunma koşulunun, tüzük ve programlarının tamamen veya kısmen Siyasî Partiler Yasasının dördüncü kısmındaki yasaklamalara aykırı olması halinde de gerekliliği kabul edilecek olursa, bu koşul yerine getirilmeden Siyasî Partiler Yasası’nın 100. ve 101. maddelerindeki nedenlerle doğrudan kapatma davası açılması olanaksız hale gelir ki, böyle bir sonuç, Siyasî Partiler Yasası’nın kabul ettiği esaslara uygun düşmez.

Bu açıklama karşısında, Cumhuriyet Başsavcılığı’mızca davalı parti hakkında açılmış olan dava, Siyasî Partiler Yasası’nın dördüncü kısmında yer alan 78. maddenin (a) bendi, 81. maddenin (a) ve (b) bendlerine dayanmakta ve anılan Yasa’nın 101/a maddesi gereğince kapatılması istenmekte olduğundan, Siyasî Partiler Yasası’nın 9. maddesindeki prosedüre uygun şekilde uyarı yapılmadan Cumhuriyet Başsavcılığı’mızca dava açıldığı yolundaki davalı partinin savunması yerinde değildir.

2) Yargılamanın duruşmalı olarak yapılması isteği;

Anayasa Mahkemesi’nin çalışma ve yargılama yöntemi, Anayasa’da ve Anayasa Mahkemesinin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkındaki 2949 Sayılı Yasa’da düzenlenmiştir. Anayasa’nın 149. maddesinin son fıkrasında, Mahkemenin Yüce Divan sıfatıyla baktığı davalar dışında kalan işleri dosya üzerinde inceleyeceği hükmü kabul edilmiştir. Aynı kural 2949 Sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkındaki Yasa’nın 33. maddesinde kapatma davasından açıkça söz edilmek suretiyle tekrarlanmış, Siyasî Partiler Yasası’nın 98. maddesinin ilk fıkrasında da bu hükümlere paralel olarak siyasî partilerin kapatılmasına ilişkin davaların Ceza Muhakemeleri Usulü Yasası hükümleri uygulanmak suretiyle dosya üzerinde incelenip karara bağlanacağı esası getirilmiştir. Bu düzenlemelerde, siyasî parti kapatma davası görülürken Ceza Muhakemeleri Usul Yasası’nın uygulanacağı hususuna işaret edilmekte ise de, bu husus o yasada yer alan tüm yargılama yöntemlerinin uygulanması anlamında olmayıp, duruşmalı yargılama dışında kalan ve davaya uygunluk arzeden diğer yargılama yöntemlerinin uygulanacağını belirtmek amacına yönelik düzenleme olarak kabulü gerekir. Öte yandan; Anayasa Mahkemesi’nin hangi hallerde duruşmalı yargılama yapabileceği, Anayasa’nın 149/son maddesi ile Anayasa Mahkemesi’nin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkında Yasa’nın 35. maddesinde açıkça gösterilmiştir. Anayasa ve yasalarla ilgilileri dinleme yetkisini kullanmak bakımından Yüce Mahkemenize tanınmış olan takdir hakkı saklı kalmak üzere, kamu düzenini ilgilendiren ve yargılama yöntemini belirleyen, Anayasal ve yasal düzenlemeler karşısında siyasî parti kapatma davalarında duruşmalı yargılama yapılması mümkün bulunmadığından, davalı partinin bu yöne ilişkin isteminin reddi gerekir.

3) Siyasî Partiler Yasası’nın bir kısım maddelerinin, Anayasa’ya aykırı olduğu iddiası; Anayasa’nın geçici 15. maddesinde; 12.9.1980 tarihinden, ilk genel seçimler sonucu toplanacak Türkiye Büyük Millet Meclisinin Başkanlık Divanı oluşturuncaya kadar geçecek süre içinde, çıkarılan yasaların, yasa hükmünde kararnamelerin ve 2324 Sayılı Anayasa Düzeni Hakkında Yasa uyarınca alınan karar ve tasarrufların, Anayasa’ya aykırılığının iddia edilemiyeceği belirtilerek, yetkili organ tarafından kaldırılmadıkça veya değiştirilmedikçe, bu dönem içinde çıkarılan yasalar, yasa hükmündeki kararnameler ile 2324 Sayılı Anayasa Düzeni Hakkında Yasa uyarınca alınan karar ve tasarrufların, Anayasa’ya aykırılığı iddiası önlenmek istenmiştir.

Bir kısım maddelerinin Anayasa’ya aykırı olduğu ileri sürülen 22.4.1983 gün ve 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası da, 12.9.1980 ile 6.11.1983 tarihinde yapılmış olan ilk genel seçimden sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Divanının oluşmasına kadar geçen süre içinde kabul edilmekle, Anayasa’nın geçici 15/son maddesi kapsamı içinde kalmakta ve onun korumasından yararlanmaktadır. Belirtilen nedenlerle, Siyasî Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (a), 81. maddesinin (a) ve (b) bentleri ile 101. maddesinin (a) bendinin, Anayasa’ya aykırı olduğu şeklindeki görüşe iştirak edilmemiştir.

4) Anayasa’nın, geçici 15. maddesinin aşılması gerektiği, başlangıç kısmı ile geçici 15. maddesinin ve bir kısım maddelerinin birbiriyle çeliştiği yolundaki iddiası;

Yasa kuralları arasındaki çelişkiden söz edebilmek için, öncelikle aynı konuyu düzenleyen ve birbiriyle çelişen yasal düzenlemelerin bulunması gerekir. Ön savunmada birbiriyle çeliştiği ileri sürülen, Anayasa’nın başlangıç kısmı, geçici 15. maddesi ve belirtilen diğer maddeler, Anayasa’nın bütünlüğü içinde yer alan, ulusal devlet niteliğinin korunması amacını güden, her biri farklı düzenlemeleri içeren ve ulusal iradenin onayından geçen, uyulması zorunlu yasa kuralları olup, bu kuralların birbiriyle çeliştiği ve aşılması gerektiğine ilişkin düşünce yerinde görülmemiştir.

Kapatma Sebepleri ve Değerlendirme

A- Kapatma sebepleri;

Siyasî partilerin amaçları ve kapatılmalarına ilişkin esaslar Anayasa’nın 68 ve 69. maddelerinde düzenlenmiştir. 68. maddenin dördüncü fıkrasında; siyasal partilerin tüzük ve programlarının devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, ulus egemenliğine, demokratik ve laik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamıyacağı, kuralı getirilmiş, 69. maddenin birinci fıkrasında ise siyasî partilerin tüzük ve programları dışında faaliyette bulunamayacakları, Anayasa’nın 14. maddesindeki sınırlamaların dışına çıkamayacakları, çıkanların ise temelli kapatılacağı kabul edilmiştir.

Siyasî partilerin uymaları gereken esasların Anayasa’da düzenlenmesi, tüzük ve programları ile faaliyetlerinin Anayasa ve yasa hükümlerine uygunluğunun özel biçimde denetlenmesi, demokratik hayatın vazgeçilmez ögeleri sayılmalarının sonucudur. Ancak; siyasi partilerin baskı ve engellerden uzak kalmasını sağlamaya yönelik kurulma ve çalışma özgürlüğü, demokratik hukuk devleti olmanın gereği olarak, bu alanı düzenleyen anayasa ve yasalarla sınırlandırılmıştır. Bu sınırlandırma devlet niteliğinin korunması, varlığını devam ettirmesi gereğinin doğal sonucu ve uluslararası hukuk düzeninin tanıdığı temel bir haktır.

Anayasa’da öngörülen bu ilke ve esaslardan hareketle düzenlenen Siyasî Partiler Yasası’nda, partilerin amaç ve faaliyetlerinde uyulması kaçınılmaz olan hususlar ve uygulamasının sonuçları sırası ile yasanın dördüncü kısmında siyasî partilerle ilgili yasaklar ve beşinci kısmında siyasî partilerin kapatılması başlıkları adı altında belirlenmiştir.

Dava konularıyla sınırlı kalmak üzere, anılan yasanın 78. maddesinde;

“Siyasî partiler:

a- Türkiye Devletinin ……..Anayasanın başlangıç kısmında ve 2. maddesinde belirtilen esaslarını; Anayasanın 3. maddesinde açıklanan Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline……..dair hükümlerini…….değiştirmek;

……..dil, ırk…..ayrımı yaratmak,

Amacını güdemezler, bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar, başkalarını bu yolda tahrik ve teşvik edemezler.

…….” hükmü yeralmıştır.

Maddenin bu bendi, Anayasanın başlangıç kısmı ile devletin temel niteliklerini belirleyen ve bunları koruma altına alan hükümleri içermektedir.

Anayasanın, başlangıç kısmında yer alan “Türk varlığının devleti ve ulusuyla bölünmezliği” esasından 2. maddede dolaylı olarak söz edilmiş, 3. maddenin birinci fıkrasında ise “Türkiye Devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.” ifadesi ile bu esas tekrarlanmış, 14. maddenin birinci fıkrasında, Anayasadaki hak ve özgürlüklerin hiçbirinin devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak amacıyla kullanılamayacakları kabul edilerek, temel hak ve özgürlüklerin kötüye kullanılmasının önüne geçilmek istenmiştir.

Devletin kendisine yönelebilecek tehditlere karşı varlığını koruma endişesinin siyasal/hukuksal bir ifadesi niteliğindeki, devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliği ilkesi, Anayasanın 4. maddesinde bu ilkeyi içeren 2 ve 3. maddelerin değiştirilemeyeceği, değiştirilmesinin teklif bile edilemeyeceği kuralı getirilerek, devlet varlığının korunması amaçlanmıştır.

Devletin ülkesiyle bölünmez bütünlüğü, onun dışa karşı bağımsızlığının ve ülke bütünlüğünün sağlanması ve korunması demektir. Ulusuyla bölünmezliği ise, herhangi bir azınlığın meydana gelmesinin önlenmesi, bölgecilik ve ırkçılığın yasaklanması anlamını taşır. Bu ilkelerden birine aykırı davranılması diğerinin de ihlali sonucunu doğurur.

Siyasî Partiler Yasasının 78. maddesi üzerinde durulması gereken diğer bir konu da, Anayasanın başlangıç kısmında ve 2. maddesinde yer alan Atatürk milliyetçiliği düşüncesidir. Başlangıç kısmında, Anayasanın, “hiçbir düşünce ve mülahazanın…..Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları karşısında koruma göremiyeceği…..” fikir, inanç ve kararıyla anlaşılması gerektiği ifade edilmiştir. 2. maddenin gerekçesinde, Atatürk milliyetçiliği, bütün fertlerin kaderde, kıvançta ve tasada ortak, bölünmez bir bütün halinde yaşamaları şeklinde tanımlanmıştır. Gerçekçi, çağdaş ve modern milliyetçilik anlayışı olan Atatürk milliyetçiliği, ırk düşüncesine ve kökence başka görünen toplulukların bütünden ayrı sayılmaları düşüncesine yer vermez. Özünde kültür milliyetçiliği vardır. Bu nedenle kökenlerine bakılmaksızın bireyleri ortak bir kültüre mensup oldukları bilinci etrafında toplar, onları “tek ulus” yapısı içinde kaynaştırıp bütünleştirir.

Türkiye Cumhuriyeti, milliyetçiliğe büyük önem vermiştir. Atatürk milliyetçiliğine içtenlikle bağlıdır. Anayasa, başlangıç kısmı ve 2. maddesinde ona yer vermek suretiyle dayandığı temel görüş ve ilkeler arasına katmıştır.

Devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğü ilkesi konusundaki düzenlemenin yaptırımını oluşturmak üzere, Anayasanın 4. maddesiyle bu ilkeyi belirleyen 2. ve 3. maddelerin değiştirilemeyeceği, değiştirilmesinin teklif edilemiyeceği hükmü getirilmiş, siyasî partiler yönünden de 68. madde ile, tüzük ve programlarının devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliği ilkesine aykırı olamayacağı, 69. madde ile de 14. maddede belirtilen sınırlamalara aykırı davranan partinin kapatılacağı kabul edilmiştir.

Devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliği ilkesinin korunma­ sına yönelik bir başka güvence de Siyasî Partiler Yasasının 81. maddesini (a) ve (b) bentlerinde düzenlenmiştir.

Maddenin (a) bendinde, siyasî partilere Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde millî veya dinî kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri sürmek yasaklanmıştır.

Ülkemizde, Lozan Antlaşması ve Türk-Bulgar Dostluk Antlaşmasıyla kabul edilenler dışında bir azınlık yoktur.

Devletlerde dil, din, ırk, mezhep bakımlarından farklı toplulukların bulunması hem doğal ve hem de bir olgudur. Ancak, bu topluluklardan her birine azınlık hakkı tanınması, devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliği ilkesine ters düşer. Hele böylesi topluluklar, tarihimizde olduğu gibi ortak geçmişten gelen tarihsel ve kültürel bütünlük anlayışı içinde, etnik köken ayırımı yapmaksızın, tek bir ulusa mensup olma şuur ve iradesiyle ulusal sınırlar içinde “Türk ulusunu” oluşturup, Türkiye Cumhuriyetini kurmuşlarsa, bu topluluklara böyle bir statünün tanınmasına gerekte kalmaz. Bu bakımdan Türk ulusu, halklardan değil ortak geçmişin oluşturduğu toplumsal uzlaşmanın yarattığı tek halktan, Türk halkından meydana gelmiştir.

Anayasanın 66. maddesinin birinci fıkrasında, Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesin Türk olduğu belirtilerek, Türk ulusundan sayılmanın tek şartının “vatandaşlık bağı” olduğu ifade edilmiştir. Böylece vatandaşlık bağı dışında kalan din, dil, ırk v.s. gibi farklılıklar nazara alınmamış, Türk ulusunun, bu anlamda vatandaş sayılanların oluşturduğu, bir bütünlüğü ifade ettiği kabul edilmiştir. Bu bütünlük içinde yer alan her yurttaş, tüm haklardan sınırsız ve eşit biçimde yararlanabilmektedir. Bu nedenle herhangi bir azınlıktan ya da çoğunluktan söz etmek mümkün değildir.

  1. maddenin (b) bendinde ise, siyasî partilerin, Türk dilinden ve kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak, ulus bütünlüğünün bozulması amacını gütmeleri ve bu yolda faaliyet göstermeleri yasaklanmıştır. Burada öncelikle belirtilmesi gereken husus, ulusu oluşturan yurttaşlar arasındaki etnik ayrımla­ rın, farklı dil ve kültürlerin yasaklanması değil, azınlık ve ayrı bir ulus oluşturduklarının ifade edilmesi suretiyle ulus bütünlüğünün bozulması amacının güdülmesidir. Nitekim, yüzyıllardır birlikte yaşayan, ortak geçmişe, tarihe, geleneklere ve değer yargılarına sahip, çeşitli etnik kökenden gelen yurttaşların özel yaşantılarında, kimliklerini belirtmeleri, dillerini konuşmaları, gelenek ve göreneklerini uygulamalarını önleyen hiçbir yasa ve toplumsal engel bulunmamaktadır.

Şu halde, bir kısım yurttaşları ırk, dil ve kültür bakımlarından şu veya bu ad altında ulus bütünlüğünden ayrı sayma, onlarda bu bütünlükten ayrı bir azınlık oluşturdukları düşünce ve bilincini yaratma, ulusal bütünlüğün bozulması ile sonuçlanabilecek kopmalara, bölünmelere ya da en azından böyle bir tehlikenin belirmesine yol açar. Siyasî partiler yönünden böyle bir amacın güdülmek istenmesi, Anayasanın, başlangıç kısmı ile 2. ve 3. maddelerinde yer alan “ülke ve ulus bütünlüğü” temel hükmüne aykırı düşer.

B- Değerlendirme:

Davalı Sosyalist Türkiye Partisi programında; “Ulusal kurtuluş hareketleri bağlamında bu gün dünyamızdaki en önemli dinamiklerden birini oluşturan Kürt ulusal hareketi de bu çerçeve içinde değerlendirilmelidir. Önderliğinin devrimci çizgideki ısrarı, bu harekete, diğer ulusal kurtuluş hareketleri arasında özel bir yer kazandırmaktadır. Söz konusu ısrarın ABD’nin başını çektiği emperyalist ağırlığa rağmen sürdürebilmesi durumunda, Kürt ulusal hareketinin, kendi sınırlarını aşan yeni devrimci dinamikler yaratması söz konusu olabilecektir.”

“Bu koşullarda bölgede emperyalizme karşı emekçi halklar arasında dayanışmanın örülmesinin yanısıra, ulusal kurtuluş hareketlerinin proleter ve sosyalist kanallara yöneltilmesi de bir görev olarak öne çıkmaktadır. Bu sonuncusu kuşkusuz her ulusal hareketin kendi iç sorunu olarak görülmelidir. Ancak, bölgedeki görece gelişkin kapitalist ülke proletaryalarının sergileyecekleri siyasal güç ve örgütlülük düzeyi ile ulusal hareketlerin iç gelişmeleri arasında yakın bir ilişki bulunmaktadır. Örneğin, anti-kapitalist işçi hareketlerinin Türkiye, Yunanistan, İran v.b. ülkelerde yükselişe geçmeleri, Fİlistin ve Kürt direnişleri nezdinde sosyalizmin daha güçlü bir çekim merkezi olmasını sağlayacaktır.”

“Balkanlar ve Ortadoğu arasında köprü konumunda olan Türkiye, aynı zamanda, dengesizlik ve istikrarsızlık üreten çeşitli dinamiklerin kesişim noktasında yer almaktadır. Kaygan bir zeminde de olsa, bölgenin en soldaki ulusal kavgası Kürt hareketinin içerisinden çıkmıştır.”

“Kürt ulusunun ve bütün etnik toplulukların kendi dil ve kültürel yapılarını koruyup geliştirebilme olanağı sağlanır. Dillerin geliştirilmeleri, zenginleştirilmeleri çalışmalarında hiçbir dile ayrıcalık tanınmaz.”

“Ulusların, ayrılma dahil, kendi geleceklerini belirleme hakkı yasalar ve toplumsal araçlarla güvenceye alınır.”

“STP. Sosyalist kuruluş sürecinde Türk ve Kürt halklarının gönüllü birliğini hedefler. Bu amaçla propaganda çalışmaları yapar.”

şeklindeki görüşler yer almaktadır.

Davalı parti programında yer alan bu alıntılar, programın bütünlüğü içinde değerlendirildiğinde, ulusal kurtuluş mücadelelerinin sosyalizmin yerleşip gelişmesinde etken olduğu ve partinin siyasal anlayışı doğrultusunda bu mücadelelerin desteklenmesi gerektiği, ulusal kurtuluş mücadeleleri için Kürt ulusal hareketinin önemli yere sahip olduğu ve Türkiye Cumhuriyetinin ülkesi üzerindeki topraklarda kurtuluş mücadelesi verdiği belirtilerek, ülkemizde başta Kürt ulusu olmak üzere ulusların bulunduğu, bunların dil ve kültürel yapılarını koruyup geliştirmelerinde, ayrılma dahil kendi geleceklerini belirlemede, her türlü olanağın sağlanarak yasalar ve toplumsal araçlarla güvenceye alınacağı, Türk ve Kürt halklarının gönüllü birliğini temin için propaganda çalışmaları yapılacağı, ifade edilmek istenmektedir.

Davalı parti programında ilk bakışta dikkati çeken husus, ulusal sınırlarımız içinde, Kürt ulusunun kurtuluş mücadelesi verdiğinin ve Türk ulusu bütünlüğünden ayrı bir Kürt ulusu ve diğer etnik toplulukların mevcut olduğunun belirtilmesidir. Kürt ulusu ve bütün etnik toplulukların kendi dil ve kültürel yapılarını koruyup geliştirme olanağının sağlanmak, Türk ve Kürt halklarının gönüllü birliğinin hedeflenmek istenmesi, ulusal sınırlarımız içinde bir Kürt ulusunun mevcut olduğunun kabulü ve onun ulus olarak tanınmak istenmesinden başka şekilde yorumlanamaz. Bunlarla anlatılmak istenen, Türk ulusu bütünlüğü dışında Türk ve Kürt ulusu adı altında iki ayrı ulusun, ulusal sınırlarımız içinde mevcut olduğu ve partinin bu iki ulusun gönüllü birliğini devam ettirmelerinden yana olduğudur. Parti programında böyle bir görüşün yer alması, Anayasanın, başlangıç kısmı, 2. ve 3. maddeleri ile Siyasî Partiler Yasasının 78. maddesinin (a) bendinde belirtilen “ülkü ve ulus bütünlüğü” temel hükmünü ihlal edici bulunmuştur.

Programda, Kürt ulusu ve etnik topluluklardan söz edilerek, kendi dil ve kültürel yapılarının korunacağına, geliştirileceğine, uluslara ayrılma dahil kendi geleceklerini belirleme hakkı tanınacağına, Türk ve Kürt halklarının gönüllü birliği hedeflenerek, propaganda çalışmaları yapılacağına işaret edilmektedir. İşaret edilen bu sözlerle, Türkiye Cumhuriyetinde bir takım ulusal azınlıkların varlığı dile getirilmekte, onlara ayrılma dahil kendi geleceklerini belirleme, başka deyişle örgütlenme hakkı tanınacağı ifade edilmektedir. Ülkemizde, Lozan antlaşması ve Türk-Bulgar Dostluk Antlaşması dışında, ulusal yada dinsel nitelikte azınlık bulunmadığına göre, programda Kürt ulusu ve bu gibi ulusların varlığı ileri sürülerek onlara örgütlenme hakkının tanınmasından sözedilmesi, Türkiye Devleti ülkesinde, Siyasî Partiler Yasasının 81. maddesinin (a) bendinde yasaklanan “azınlıklar bulunduğunu ileri sürmek” demektir.

Son olarak; programdaki, Kürt ulusunun ve bütün etnik toplulukların kendi dil ve kültürel yapılarını koruyup geliştirilebilme olanağının sağlanacağı, dillerin geliştirilmeleri, zenginleştirilmeleri çalışmalarında hiç bir dile ayrıcalık tanınmayacağı, biçimindeki hüküm de ulusal azınlıkların varlığı kabul edildiği gibi, bunların kendi dil ve kültürlerini geliştirebilmeleri için tüm olanaklardan yararlanabilecekleri öngörülmektedir. Siyasî Partiler Yasasının 81. maddesinin (b) bendinde yasaklanan, Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak ulus bütünlüğünün bozulması amacını gütmek demektir. Böylece, Türk dili veya kültürü dışındaki dil veya kültürleri korumak, geliştirmek yoluyla bir kısım yurttaşlarda ulus bütünlüğünden ayrı olarak belirli bir azınlığa mensup oldukları ve kendi dil ve kültürlerini geliştirebilmeleri için azınlık hakların­ dan yararlanmaları gerektiği biçimindeki bir düşünce ve inanç yaratılmak istenmektedir. Böyle bir davranış ise Siyasî Partiler Yasasının 81. maddesinin (b) bendinde belirtilen yasaklamaya aykırı olur.

Sonuç ve İstem :

Yukarıda yasal dayanakları ve gerçekleri ile birlikte açıklandığı üzere, davalı Sosyalist Türkiye Partisinin;

Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının, 3, 4, ve 68. maddeleriyle 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasasının 78. maddesinin, (a) ve 81. maddesinin, (a) ve (b) bentlerine aykırı olarak devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı amaçlayan düşüncelere prog­ ramında yer verdiği sonucuna varıldığından, davalı siyasî partinin savunmalarının reddiyle, 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasasının 101/a maddesi gereğince kapatılmasına karar verilmesini arz ve talep ederim.”

IV- SÖZLÜ AÇIKLAMA

20.7.1993 günü yapılan sözlü açıklamada Sosyalist Türkiye Partisi’nin Avukatı Aydın AYANOĞLU dinlenmiştir. Anlatımları ve soruların yanıtları aynen şöyledir:

“Bizim burada duruşma hakkının kullanılmasını istememiz davaya bakış açımızdan doğmaktadır. Dar yorum yapılmaması, Anayasal güvence altına alınmış siyasî partilerin bir dernekler prosedüründen daha kolay bir şekilde kapatılmasını önlemeye yönelikti. Ön savunmada usul açısından ilettiğimiz noktalar. Bunun dışında, bu davada şöyle bir çelişki var: Bilmiyorum bu nasıl çözülecek. Gerek 2820 sayılı Yasa gerekse Anayasa’da Anayasa Mahkemesi’nde siyasî partilerin kapatılması duruşmasız olarak, yani bildiğimiz üzere dosya üzerinden yapılan bir incelemedir ve “Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu uygulanır” denmektedir. Oysa, bize esas hakkında mütalaa geldikten kısa bir süre sonra Anayasa Mahkemesi’nin kararı gelmektedir ve Anayasa Mahkemesi’nin kararında da sözlü açıklamada bulunacak temsilcilerimizin dinleneceği gün 20 Temmuz olarak belirtilmektedir; 30 Temmuz ise esas hakkında mütalaya cevap süresi olarak bildirilmektedir ve bize ilgili karardan önce de esas hakkında mütalaa gelmektedir.

Şimdi, parti temsilcilerinin dinlenilmesi, olaya ilişkin, davaya ilişkin bilgilerin toplanması, karanlık kalan noktaların aydınlanmasına, yani delil toplanmasına ilişkindir. Bildiğimiz gibi, esas hakkında mütalaa da delillerin ikamesinin son bulduğu bir safhaya tekabül eder her ne kadar mahkemeyi bağlamasa da. Bu tekabül ettiği safha da artık son karar aşamasına gidilen, delillerin değerlendirildiği bir safhadır. Bu safhadan girildiğini belirten, bizim için bu davada belirtilen özellik esas hakkında mütalaanın tarafımıza tebliğidir, fakat tebliğinden sonra bizim daha önce ilettiğimiz sözlü açıklamalarda bulunma isteğimiz karar altına alınmıştır, fakat ona verilen süre bizim esas hakkında mütalaaya vereceğimiz son savunmamızdan öncesine gelmiştir. –

Burada bizim için savunmamızı engelleyen noktaları sıralamak istiyorum. Bu bizim davaya bakışımız davada bulduğumuz bir nokta bunun savunmayı engellediği nokta ise şu: Yargıtayın esas hakkında mütalasında yeni iddialar vardı. Gerçi ön savunma sırasında gelen, savcılığın bize gelen iddianamesinde pek bir değişiklik olmamasına rağmen bizim ön savunmaya cevap olarak Lozan ve Türk-Bulgar Dostluk Antlaşması dışında Türkiye’de ulusal azınlıkların tanınmadığına ilişkin bir açıklama vardı. Şimdi, bu açıklamaya biz, parti temsilcilerimiz cevap verebilirlerdi burada. Bunun ötesinde, bu esas hakkkındaki mütaalada bu nokta bize otomatikman Lozan Konferansının tutanaklarını inceleme talebimizi ortaya çıkaracak. Çünkü, o tutanaklarda ilginç ifadeler de var. Mesela; şeyi soracağız: İsmet İnönü tarafından Türk ve Kürt halkının temsilcisi olarak mı gitti Türk heyeti Lozan’a’ Bunun dışında, Lozan’ın taslaklarında bazı maddeler vardır ulusal azınlıklara ilişkin. Keza, Türkiye’de ilköğretim anlamında eğitim yapan, kendi dilinde eğitim yapan bir Gürcü ulusal azınlığı var mıdır, yok mudur’ Bunu soracaktık mahkemeye. Tüm bunları sorabilme şansımız… Mahkemede incelenmesini isteyecektik. Yine istiyoruz. Lozan Antlaşmasının, Lozan Konferansının tutanaklarının incelenmesini istiyoruz ve gerek Dışişleri gerek İçişleri Bakanlığından, Türkiye’deki ulusal azınlıkların durumuyla ilgili bir açıklamanın davaya katılması gerekmektedir.

Bunların dışında, esas hakkında mütalaanın açıklanmasından sonra bizim parti temsilcilerinin ve davalı vekilinin buraya gelip yapacağı açıklamalar esas hakkında mütalaaya yönelik olacaktır ve bir savunma biçimine dönecektir önceden geldiği için. Bu bir çelişki yaratmaktadır. –

Bizimki şu an sözlü açıklamalara giriştir yaptığımız açıklamalar. Davanın seyrine ilişkin bizim şu an söylediklerimiz. İsterseniz buyurun siz sorularınızı yöneltin ben vekil olarak cevaplandırayım.

Durmak istediğimiz nokta şu: Benim 7 Mayıs tarihli dilekçeme ekli olarak partinin bir yazısı vardı, ön savunma niteliğinde yazısı, ekli yazısı. O yazıda da belirtildiği üzere bu parti sosyalist bir partidir; bilimsel sosyalizmi kılavuz edindiğini ileri süren bir partidir ve sosyalizmin birleştirici olduğunu iddia eden bir partidir ve dikkat edilirse programında iddianameye alınan nokta da odur. Gönüllü birliğini savunduğunu iddia eder programın bir maddesinde. O da belirtilmiştir. Böylesi bir durumda sosyalist bir partinin bölücü, ulusal azınlık yaratıcı, yani iddianamedeki ilgili maddelere göre söylemek istiyorum, bir özelliği yoktur. Bugünkü yapılacak açıklamaların esas ekseni bu idi parti temsilcileri tarafından. Genel eksen bu idi, bunun dışında detaylar. –

Şimdi, burada Kürt realitesi aslında Türkiye Cumhuriyetinin yetkili, yürütme özellikli, yürütmeden yetkili kişilerin ortaya attığı bir kavramdır. Öncelikle basında köşe yazarlarının, Mehmet Ali Birand’la başlayan bir kavram oradan türetilmiştir. Kürt realitesini tanımak aslında bugün Güneydoğu’daki bazı problemlerin kaynağına inme gereksiniminden doğmuştur. Kürt realitesi sosyolojik olarak ayrı bir dili, ayrı bir kültürü olan, kendine özgü bir yaşayış biçimi olan bir kesimi, Güneydoğu’da yaşayan özellikle bir kesimi anlatır. Bunun devlet tarafından tanınmasıdır. Bu konuda hatta şöyle diyebiliriz: 3713 sayılı Kanunun hazırlanışı döneminde tartışıldı bunlar. Kürtçe yayın yapmak, Kürtçe gazete çıkarmak, radyo yayını yapmak; bunlar tartışıldı. O dönemki tartışmalarda Kürt realitesini tanımak kavramı daha da güncelleşti ve kamuoyunu ilgilendirdi uzun bir süre. Buradaki kavram da bu anlamdadır.

Türkiye Cumhuriyetinde Ermeni asıllı vatandaşlar da tanınıyor; Türkiye Cumhuriyetinde Rum asıllı vatandaşlar da tanınıyor. Bu vatandaşlarımız kendi dillerinde eğitim yapıyorlar, yayınları çıkıyor İstanbul’da özellikle. Kendi ibadetlerini yapabiliyorlar ve kendi ulusal azınlık olarak bütün haklarına sahipler. Aynı şeyi, onlardan daha kalabalık olan, onlardan daha, onlar kadar kendi kültürlerini yaratabilmiş, ortak yaşayışını kurabilmiş başka bir kesimin de bunları kullanabilme hakkı olmalıdır. Burada ulusal azınlık yaratma, yani Siyasal Partiler Yasasındaki yasaklardan bir, iki, ben bu kavram, bu adlandırmayı yanlış buluyorum. Ulusal azınlığı bir parti yaratamaz. Ulusal azınlık varsa vardır, sosyolojik gerçektir. –

Şimdi, bu ayrılığı yanlış anlamamak gerekiyor. Bu ayrılık eğer talep edilirse bugün Türkiye’de kendi kültürünü yaşamak isteyen herkese bu hak tanınmalıdır; özü budur. Eğer bir Gürcüsü, Çerkezi, Lazı bunu isterse bu hakkı kullanabilmelidir. Yani, kendi dilini, kendi kültürünü yaşatabilmektir; her şeyini yaşatabilmektir; kendi kaderini de kendisi kararlaştırabilmelidir. Bu da bir gerçektir. Siyasî bir taraf olmak istiyorsa olabilmelidir. Çünkü, Anayasa kişisel hakları güvence altına alan bir yazılı belge olarak en çok hukuk tarihinde öneme sahiptir ve bu anlamda, burada eğer kişisel hakların yanında siyasî haklarını kullanabilmesini de istiyoruz. Dilerlerse, isterlerse kendi kaderlerini de tayin edebilmelidirler.-

Şimdi her parti programı o partinin kendi kurmak istediği, kendi ütopyasını açıklayan bir belgedir, ana belgesidir. Burada da Sosyalist Türkiye Partisi’nin programı, otomatikman Kürt realitesi üzerine, burada savunmada söylediklerimizi, yani demin açıklamaya çalıştığım partinin bu konuda ulusal meseledeki görüşlerini, eğer kendi ütopyasında kuracağı bir Anayasal hukuksal sistemde bunları güvenceye almak ihtiyacı, nasıl bugün içinde bulunduğumuz çağdaş hukuk devletinde kişisel haklar güvence altına alınıyorsa, bir çerçeve belirleniyorsa bunlara, bunların içeriği doldurulmaya çalışılıyorsa, aynı şekilde bunun hukuksal bir kimliğinin de sağlanmasıdır. Yani olaki, Sosyalist Türkiye Partisi’nin kendi iktidar döneminde diyelim, kendi hükümet döneminde diyelim, yapacağı şeyleri açıklayan, işlemleri açıklayan programında, Sosyalist Türkiye Partisi eğer Kürt realitesi veya Türkiye Cumhuriyeti içinde bu tür kendi dili, ortak yaşayışı ve kültürü olan insanların kendi kaderlerini dahi belirleyebilme haklarını kabul ediyorsa, bunun çerçevesini de çizmek zorundadır hukuksal olarak. Bunu aynı zamanda, bugün var olan, iktidarda olan partiler, eğer kendi programlarına bir noktayı almışlarsa, onlar da kendi çerçevelerini çizeceklerdir. Yasakların da çerçevesi çiziliyor. –

Sosyalist Türkiye Partisi’nin, uluslar kendi kaderlerini belirleme hakkına sahip çıkar, ifadesi; demin söylemeye çalıştığım olaydır. Yani, bu Türkiye için değildir, bu aslında genel, evrensel bir kural haline gelmiştir. Ne için gelmiştir, sosyalizm için gelmiştir, sosyalist partiler için gelmiştir. Sosyalist partiler bütünleştirici partilerdir, sosyalist partilerde kimi dönem fedaratif yapılar önerilebilir, ama sosyalist partilerin ütopyaları üniter bir devlettir sonuçta.

Sosyalist partiler ancak ulusların mozayiğine önem verir. Bazı değerlerin yaşatılmasına önem verir. Bunlara sahip çıkıp bunları öne atıp, bunları bir ulusu parçalamak için değil, insanın kendini yaratmadaki zenginliğini öne çıkarmak için yapar. Burada bunun, Türkiye veya başka bir ülke için söylenmesinin bir anlamı yok, bunu evrensel…

Sosyolojik gerçek olarak Türkiye’de Kürtler varsa ve bu insanlar dillerini konuşuyorlarsa, bizden başka değişik lehçeleri olan bir dilleri varsa ki çok ilginç bir dava örneği sunacaktım ben, eğer parti temsilcileri de gelseydi; DDKO’nun 1971’deki Diyarbakır’daki süren bir davasında, Kürt dili diye bir dil olmadığı iddia ediliyor mahkemede, iddianamede ve o dönem sanıklar oturup Türk Dil Kurumunun sözlüğünde Türkçe olmayan kelimeleri tarıyorlar; sanırım şu an yanılıyor olabilirim; üç bine yakın Türkçe kelime buluyorlar, diğerleri yabancı kelime. Yani, demek istediğim bu; bu bir zenginliktir Türkçe için aynı zamanda. –

Türkiye içerisinde, Türk ulusundan başka Kürt ulusu vardır, diyor mu Partiniz’ sorusuna karşılık

Şimdi bu, otomatikman, bu deniliyor. sonuçta deniliyor. –

Anayasa Mahkemesi bağlı olduğu mevzuatla, bu mevzuatın içinde karar vermeye çalışıyor. Fakat Anayasa Mahkemesi aynı zamanda içtihadında, kendi içtihadında ve Danıştay da kendi içtihadında gerektiğinde evrensel hukuk ilkelerinin uygulanması gerekir ve yapılan, bağlı olduğu mevzuatla verilen kararlar büyük zararlara yol açıyor. Ön savunmamızın hukuksal özü de buydu.

V- DAVALI SİYASİ PARTİ’NİN ESAS HAKKINDAKİ SAVUNMASI

Sosyalist Türkiye Partisi Vekili’nin 29.7.1993 günlü son savunmasında aynen şöyle denilmektedir:

“Son Savunmamız :

– Usul Açısından Son-Savunmamız:

1- Davaya ilişkin ön-savunmamızdaki usuli itirazlarımızı tekrarlamakla birlikte, usule dair yeni bazı itirazlarımızı sunmak istiyoruz.

Bu bağlamda, davada uygulanan yargılama prosedüründe hata yapılmıştır. Bu hata savunma hakkını engeller mahiyettedir.

Anayasa Mahkemesinde 2949 sayılı yasa gereği C.M.U.Kanununun ilgili maddeleri tamamlayıcı kurallar bütünü olarak uygulanmak zorundadır. Başka bir deyişle, duruşmasız da görülse, parti kapatma ile ilgili davalarda Anayasa Mahkemesi C.M.U.Kanununun ilgili maddeleri ile bağlıdır.

Ceza yargılama prosedüründe ise Esas hakkında mütalaa ve sonrasında davalı/sanıktan son savunmasının istendiği safha, yargılamanın delil toplama safhasının bitip, delillerin değerlendirilme ve son karar safhasıdır. 20.7.1993 tarihli sözlü açıklamalarımızı sunma toplantısında da belirttiğimiz gibi davalı parti adına ön-savunma dilekçemizde de talep ettiğimiz sözlü açıklamalarda bulunma talebimizin yüce mahkemece değerlendirilmesinden önce tarafımıza Yargıtay Başsavcılığının esas hakkında mütalaası ile tebliğ edilmiştir. Mütalaa ile birlikte son-savunma için süremizi belirten Anayasa Mahkemesi kararı da ekli yollanmıştır. Sürenin uzatılması için yaptığımız yazılı başvuruya yanıt olarak tarafımıza tebliğ edilen 6.7.1993 ara kararında: sözlü açıklamada bulunmak için Parti Temsilcilerine 20.7.1993 tarihinde sözlü açıklamada bulunma fırsatı tanınmıştır. (5.madde) Yine aynı ara kararının 2. maddesi gereğince de tarafımıza 30.7.1993 tarihine kadar son-savunma süresi verilmiştir. Yüce Mahkeme delillerin değerlendirildiği Yargıtay Başsavcılığı’nın davayı bitirme ve son karara doğru ilerleyen işlemine karşın davalı parti, delil olabilecek sözlü açıklamalarda bulunmak üzere 20.7.1993 tarihinde (Esas hakkında mütaalaya normal yanıt süresinin dolduğu tarihten sonra fakat ek süreden ise 10 gün önce) huzura çağrılmaktadır. Bir an için Yüce mahkemenin eski kararlarında da olduğu gibi “Davayı duruşmalı biçime yaklaştırma” eğiliminde olduğunu varsaysak bile en temel hak, savunma hakkı, savunmanın; çoktan son karara yönelik işlemini yapmış, delilleri tartışma safhasını bitirip kapatılmamızı tekrar talep etmiş, davayı kendi cephesinde bitirmiş iddia makamının mütaalasından sonraya bırakılması yolu ile kısıtlanmıştır. Bu durumda esas hakkında mütalaada ileri sürülen hususları sözlü açıklama sahfasında tartışmak zorunluluğunda kaldık. Ancak mahkemenin tutumu, bizi sadece bilgi vermekle sınırlı tutmak şeklinde tezahür etmiştir. Esas hakkında mütaalanın sözlü açıklama safhasındaki veriler de dikkate alınarak yeniden hazırlanması ve davalı partiye tekrar ek savunma hakkı verilmesi gerekir. 2949 sayılı Yasada belirtilen duruşmasız yargılama ilkesi, ceza yargılama prosedürünün uygulanmaması keyfiyetini doğurmaz.

2- Davayı etkileyecek nitelikte olmamakla birlikte, Türkiyenin “Ulus adına karar veren” yüksek mahkemelerinden biri olan Anayasa Mahkemesinde, çok basit bir merasimin uygulanmaması dikkatimizi çekmiştir. Davalı parti adına dava dosyasına vekalet ibraz etmemize rağmen tarafımıza Esas hakkında mütalaa dahil hiçbir Anayasa Mahkemesi ara kararı tebliğ edilmemiştir. Bu gidişle davanın sonucunu Davalı partiye yapılacak tebligattan öğrenme talihsizliğimiz belirmektedir. Tebligat Kanununun hükümlerine uyularak hukuki bir prosedürün tamamlanmasını, yargılamanın düzeyi açısından talep ederiz.

3- Davanın önemli aşamalarından biri olan sözlü açıklamalarda bulunmak için parti temsilcileri, Sayın Anayasa Mahkemesi Başkanının üzülerek gazetelerden öğrendiğimiz açıklamalarının aksine 5 kişi değil, 3 kişi olarak mahkeme huzuruna çıkmışlardır. Tutanağa da bu şekilde geçmiştir. Taraf vekili olarak şahsımızı da temsilci olarak kabul ettiğini sanmıyoruz. Şahsımızın davada bulunduğu konum vekalete dayalı temsildir ve yargılama hukukunda kendisine has bir konumu vardır. (Davanın talihsizlik kabul ettiğimiz bu yönüne ilişkin gazete haberlerini Ek 1 dizide sunuyoruz. Sayın Mahkeme Başkanının 22.7.1993 tarihli Sabah Gazetesinde yayımlanan, davalı partinin temsilcilerinin salonu terketmedikleri, onları kendilerinin kovduğu yollu açıklamaları ve birgün sonra bu haberi yalanlayan beyanlarına ilişkin olarak 21.22.23. Temmuz 1993 tarihli Aydınlık, Sabah, Hürriyet, Özgür Gündem gazetelerini delil olarak açıklıyoruz. (Ek 1 dizide sunulmuştur.) Böylesi olayların Türk Hukuk Tarihi açısından kara bir leke olacağını düşünüyoruz.

Kaldı ki, yine aynı gazetelerde belirtildiği gibi, parti adına açıklamada bulunmak için çağrılan temsilci adedi 2 değil, üçtür. İlgili arakararının 1. maddesinde Türkçe gramer bilgimiz bizi yanıltmıyorsa, “Parti’nin Genel Başkanı ile birlikte iki tem­ silcisinin Anayasanın 149/4 ve 2949 sayılı Yasanın 33. maddesi gereğince sözlü açıklamalarının dinlenmesine” denmekle Genel Başkan ile birlikte iki temsilci daha kastedilmektedir. Aksi bir ifade Türkçe Dilbilgisi kurallarına göre şöyle olabilirdi: “Başta Genel Başkan olmak üzere iki temsilci” veya “Genel Başkan dahil iki temsilci”…Bilgisayar dizgi hatasından dolayı ön-savunmamıza ek olarak verdiğimiz Genel Başkan imzalı belgenin 3. maddesinde sözü geçen “iddianemede” sözcüğünde bir “e” harfinin eksikliğinden çok daha vahim bir hatadır.

Yine aynı gazetelerde iddia edildiği gibi Parti temsilcileri toplantıya kravatları olmadan veya kravatları yana kaymış ve gömleklerinin kolları sıvalı olarak çıkmadılar. Kravatlı ve kısa kollu gömleklerle iki temsilci, ceketli ve kravatlı olarak da üçüncü temsilci olmak üzere huzura geldiler. Devlet Memurlarının giyim mevzuatında “Yazlık kıyafet” şekline uyan bir kıyafet tarzıdır. Kaldı ki giyim hususu, mahkemenin avukat, savcı ve mahkeme heyeti üyelerini kapsayan bir hususdur. Davalı veya sanıklar buna dahil edilemez.

Bir hususu daha belirtmeden edemeyeceğim. Yüce Mahkemenin huzuruna bizzat tarafların ceketli gelmesi isteniyorsa, bizim de taraf olarak heyetin ve iddia makamının cüppeli duruşmaya çıkmasını isteme hakkımız vardır.

Verilecek nihai kararda tüm bu hususların ele alınmasını ve karar metninde işlenip, görüş geliştirilerek yanıtlanmısını ve bu şekliyle Türk Hukuk Tarihinde maddeselleşmesini istiyoruz.

4- Sayın Anayasa Mahkemesi Başkanı: gerek bant kayıtlarının çözümünde anlaşılacağı gibi sözlü açıklama toplantısında “Ceketiniz nerde” diye bağırarak geliştirdiği tavır gerekse hukuka aykırı olarak ceket giyilmeden oturumu açmama davranışları ve gerekse davadan sonra yukarıda tarihlerini verdiğimiz gazetelerdeki beyanatları çerçevesinde; parti temsilcilerini Ulusa saygısızlıkla suçlamaları, “kovdum” türünde demeçleri, en iyi olasılıkla kovmadığı, Anka muhabirinin bunu çarpıttığı, salona almadığını belirttiği beyanatındaki “almama” gerekçesindeki temelsizlik ile davada tarafsız karar veremeyeceğini, taraf olduğunu belli etmiştir. Ceza Muhakemeleri Usulü hakkında Kanunun 23. maddesinin 2949 sayılı Yasanın 47. maddesi hükmü ile birlikte değerlendirilerek “Hakimin reddini” talep ediyoruz. 47. maddeyi dar yorumlayarak uygulamak adli bir hata olacaktır. Çünkü dava artık davalı tarafa “Yalancı”, “saygısız” türünden iddialara dönmüştür. Bu mesele çözümlenmelidir. C.M.U.Kanunu 23/3. fıkrası gereği karara iştirak edecek heyet üyelerinin tarafımıza yazılı olarak ve Tebligat Kanununun ilgili hükmü gereği “Vekile tebliğ” hususu da gözönüne alınarak bildirilmesini, C.M.U.Kanununun yine 24/2. fıkrasına binaen sonradan ortaya çıkan bu gelişmeyi son-savunmamıza ekli (EK-4) dilekçe ile talep ediyoruz.

Esasa İlişkin Son-Savunmamız:

1- Öncelikle Kürt sorunu üzerine bir giriş yapmak gereksinimi duyuyoruz. Türkiye’de içtihatlar yolu ile Kürt, Kürt sorunu ve Kürt realitesinden sözetmek artık suç sayılmıyor. Sevindirici olan bu gelişmeye, Davalı partinin yargılandığı 1982 Anayasasının başlangıç bölümünün sözünü ettiği “Atatürk Milliyetçiliği” perspektifinin doğrultusunda geldik. Oysa aşağıda açıklayacağımız gibi, Kürt realitesi, Cumhuriyetin kuruluş yıllarında rahatça ve özellikle tartışılan bir konuydu ve bu tartışmanın öncülerinden biri Mustafa Kemal, diğeri ise İsmet İnönü idi. Meclis Tutanaklarından Lozan Konferans tutanaklarına kadar her belgede Kürtlerin varlığı resmî görüş olarak kabul edilmiştir.

2- Söylediklerimizin boşlukta kalmaması için örnekler vermek istiyoruz.

a- Ancak öncelikle şunu belirtmek isteriz ki, bugün Yüce Mahkemenin önünde Kürtlerin sosyolojik varlığını kanıtlama çabası içine girmeyeceğiz. Bu dava basit sosyolojik verileri sıralamaktan öte bir anlam taşımalıdır. İddianamenin bu konudaki bölümlerini biraz sosyoloji bilgisi ile herkes yanıtlayabilir.

b- Biz, Türkiye Cumhuriyetinin Kuruluş ve Başlangıç yıllarında bu sosyolojik gerçekliğin bizzat Cumhuriyetin kurucuları tarafından kabul edildiğini, hatta “özerklik” konusunun bizzat Mustafa Kemal tarafından İzmir İktisat Kongresine geçmeden önce, yurt gezisi sırasında, İzmit Kasrında 16.1.1923 tarihinde altı gazeteci ile yaptığı görüşmede belirtilmiştir. (Ek 2. Dizi) Türkçeleştirilmiş metinden aktarıyoruz:

“İZMİT KASRI:

16/17 KANUNİSANİ

1339

9.5 SONRA

Tutanak Sayfa 15

…………….

Gazi Paşa-Kürt meselesi, bizim yani Türklerin menfaatine uygun olarak da katiyyen mevzuubahis olamaz. Çünkü malumualiniz, bizim hudud-u milliyemiz dahilinde mevcut Kürt anasır o surette tevattun etmiştir ki, pek mahdut yerlerde hali kesafettir. Fakat kefasetlerini kaybede ede ve Türk anasırın içine gire gire öyle bir hudut hasıl olmuştur ki Kürtlük namına bir hudut çizmek istersek Türklüğü ve Türkiye’yi mahvetmek lazımdır. Faraza, Erzurum’a kadar giden, Erzincan’a Sivas’a kadar giden, Harput’a kadar giden bir hudut aramak lazımdır. Ve hatta Konya çöllerindeki Kürt asairini de nazar-ı dikkatten hariç tutmamak lazım gelir. Binaenaleyh başlıbaşına bir Kürtlük tasavvur etmektense bizim Teşkilat-ı Esasiye Kanunu mucibince zaten bir nevi mahalli muhtariyetler teşekkül edecektir. O halde hangi livanın ahalisi Kürt ise onlar kendi kendilerini muhtar olarak idare edeceklerdir. Bundan başka Türkiye’nin halkı mevzubahis olurken, onları da beraber ifade lazımdır… Şimdi Türkiye Büyük Millet Meclisi, hem Kürtlerin ve hem de Türklerin sahib-i selahiyet vekillerinden mürekkeptir ve bu iki unsur bütün menfaatlerini ve mukadderatlarını tevhid etmiştir. Yani onlar bilirler ki bu müşterek bir şeydir (Ak 1 Syf. 9.10.11 İkibine Doğru Dergisi 1987 Yıl:1 Sayı 35).

Kürtler ile Türklerin kardeşliği üzerine ve birlikte yaşamaları gerektiğine ilişkin bölümlerin de altını çizmiş bulunuyoruz.

Fakat davamız açısından önemli olan, bir çakışma vardır. Mustafa Kemal Kürt realitesini tanıyan cumhuriyetin kurucusu olarak, Kürtlerin ayrı devlet kurmalarını istememektedir. Ancak Yerel Özerklik tanınması dahilinde sorunu çözmek istemektedir. Sosyalist Türkiye Partisi aradan 70 yıl geçtikten sonra programında, Lozan Konferansında Türk Heyeti adına İsmet İnönü’nün devamlı tekrar ettiği Self-Determination/Kendi kaderini tayin hakkını. Aynen aktarıyoruz:

“-5- SAYILI TUTANAK

25 Kasım 1922

İSMET İNÖNÜ

…….İsmet Paşa, kimsenin itiraz edemeyeceği bir bildiride bulunmak zorunda olduğunu başka bir deyimle Türklerin İstanbul’da çoğunlukta bulundukları ve yalnız şimdiki ülkelerinin herhangi bir yerinde değil, başkentlerinde de plebisitten korkmadıklarını açıklamak istediğini söyledi. İSMET PAŞA, dünyanın her yanındaki halklar da kendi kaderlerini kendileri saptayabilselerdi, dünya barışına daha iyi hizmet edilmiş olacağı kesin kanısında bulunduğunu da sözlerine ekledi.” (Ek 3 Lozan Barış Konferansı Tutanaklar Belgeler Takım 1 Cilt 1 Kitap 1 Seha L.Meray. A.Ü.Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları Syf 95.)

Marksist perspektifi dahilinde belirterek, fakat yine de Türk ve Kürtlerin Gönüllü birlikteliğini savunması arasındaki anlam farkını iddia makamı göstermek zorundadır. Davalı partinin farkı, self-determination hakkı ile birlikte durumu değerlendirmesidir. Yargılamada Anayasal ilke olarak Anayasanın başlangıç kısmında belirtilen Atatürk Milliyetçiliği ilkesi uygulanacaksa, öncelikle bu ilkenin yaratıcısının açıklamaları dikkate alınmak zorundadır.

Türk Tarih Kurumu bu belgeyi gizlemeye çalışmış, fakat belge ortaya çıkartılmıştır. (Türk Bürokrasinin kraldan fazla kralcı bürokratik gerçekliğinin en iyi ifadesi olsa gerektir. Adı geçen dergiden aktarmaya devam ediyoruz: “Eksiksiz” denen metindeki eksik İzmit toplantısının tutanakları, “tam metin” iddiasıyla ilk kez 6 yıl sonra gün ışığına çıkacaktı. İzmit Kasrı görüşmesine katılan gazeteci milletvekili Mahmut Bey (Soydan) 1929 yılının kasım ve aralık aylarıyla, 1930 yılının ocak ayı boyunca 70 gün süren bir dizi halinde tutanakları Milliyet gazetesinde yayımlanmıştı. Bir zamanlar İsmet Paşa’nın kabinesinde bakanlık yapan İsmail Arar ise 1969 yılında Atatürk’ün İzmit konuşmasını kitap haline getirdi. Toplantıyla ilgili son yayın ise 1982 yılı tarihini taşıyordu ve Arı İnan’a aitti. “Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün 1923 Eskişehir-İzmit Konuşmaları” başlığını taşıyan kitabın üzerinde “Türk Tarih Kurumu”nun adı okunuyordu.

Afet İnan’ın kızı Arı İnan, derlediği belgelere yazdığı sunuşta “Gazi Mustafa Kemal’in geziye çıkarken beraberinde götürdüğü üç zabıt katibince yazılmış” tutanakları “noksansız” yayınladığını söylüyordu. Metinlerin asılları Anıt Kabir Arşivi’ndeydi. Türk Tarih Kurumu Arşivi’nde ise tutanakların fotokopileri vardı. 2000’e Doğru toplumdan ve araştırmacılardan gizlenen belgelere ulaştığı zaman, Arı İnan’ın “noksansız” dediği metnin eksik olduğunu saptıyordu. Atatürk’ün açıklamalarından “Kürt Meselesi” başlıklı bölüm yanında, Batı Trakya Türkleri ile ilgili olanlar da çıkartılmıştı.

Atatürk’ün Bölücülüğü

(Kitabın yayınlanabileceğine-Abc.) karar veren Türk Tarih Kurumu Yönetim Kurulu üyelerinden bugün yalnız üçü yaşıyordu:

Sedat Alp, Tahsin Özgüç ve Tahsin Yazıcı, Yücel’e göre karar yerindeydi. Atatürk’ün önderliğinde kurulan Türk Tarih Kurumu’nun bugünkü başkanı, Atatürk’ün görüşlerinin “Bölücülüğe yarayacağı” kanısındaydı. “T.T.K. Türkiye aleyhine çalışanlara belge vermek durumunda değil”di.” (Ek 1 Syf 12,14)

3- Şimdi Mustafa Kemalin Kürt sorunu hakkında yıllar yılı Türk Kamuoyundan gizlenen (ki Milli Güvenlik Kurulu arşivlerinde ve Türk Tarih Kurumu arşivlerinde saklı bulunan, Cumhuriyetin kuruluş yıllarına ilişkin tüm belgelerin incelenmesini 2949 sayılı Yasanın 43/1,3 ve 4. fıkraları dairesinde talep ediyoruz. 43/2. fıkranın uygulama alanı yoktur. Çünkü sözkonusu belgelerin Kürt realitesi ve Devletin kuruluş yıllarındaki bu konu üzerine politikaları ile sınırlamış bulunmaktayız. Ayrıca bu konuda gizlilik gerekçesi olamaz. Böyle bir şey olsaydı, Mustafa Kemal’in görüşlerine ait açıkladığımız belge hakkında Devlet sırlarının açıklanmasından dolayı soruşturma açılırdı.) görüşlerine ek olarak, İsmet İnönü’nün Türk Temsilcisi sıfatı ile Lozan Konferansındaki Kürt meselesini sergileyişini de aktarmak istiyoruz.

Her ne kadar sözlü açıklamalarımız sırasında Değerli Anayasa Mahkemesi Başkan Yardımcısının: İ.İnönü’nün Türk ve Kürt’lerin temsilcisi olarak Lozan’da bulunmalarının belirtildiği oturumun hangisi olduğu sorusunu tarafımıza yönelttikleri sırada, Musul görüşmelerinde olabileceği olasılığını da gündeme getirmesi bizim açımızdan anlamsal bir fark yaratmamaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti Machevellist/pragmatik bir yol izlemiş olamaz. Böyle bir yol izlenmişse, yargılamanın zaten anlamı kalmamıştır. Bir oturumda Türk Heyetinin Kürtlerin varlığını tanıması, Plebisit istemesi, başka bir oturumda bunu reddetmesi veya sözünü etmemesi olsa olsa dava açısından iddianın çürüklüğünün göstergesi olabilir. Bu konuda aktarmalara geçmeden önce Kürt sorunu hakkında Türk bürokrasisinin yıllardır “Dağ Türkleri”, “Turan kökenlilik” türünden çarpıtmalarının nereden kaynaklandığını göstermek için kısa bir bölüm aktarmak istiyoruz:

“…….Kürt halkının İran kökenli olduğu öne sürülmüştür: Oysa, bu iddiayı Kürtlerin Turan kökenli olduğunu kabul eden, Enyclopaedia Britannica yalanlamaktadır. (Ek 1. Aynı eser syf 346).

Türk Temsilci Heyeti adına Musul Sorununda İ.İnönü’nün sunduğu bildiriler ve konuşmaları dava açısından çok önemlidir. Musul’un Türkiye sınırları içinde kalması için Kürtlerin varlığını kabul eden bir Devlet. Hatta yine aktaracağımız kısımlarda Anadolu’daki Kürtlerin varlığını da belirten Devletin şimdiki temsilcileri ve iddia makamı bunu yok sayamaz. Bölümleri aynen aktarıyoruz. Yoruma ihtiyaç hissetmiyoruz:

“21 SAYILI TUTANAK

23 Ocak 1923

İSMET İNÖNÜ

…1- Etnografik nedenler,-Musul vilayetinde yerleşik nüfus 503 000 kişiye varmaktadır. Vilayet içinde, bundan başka, Kürt, Türk ve Arap göçebe aşiretler de vardır: Bunlar aşağı yukarı 170 000 kişi kadardır.

……. Vilayetin yerleşik nüfusunu meydana getiren 503 000 kişi resmî son Türk istatistiklerine göre, aşağıdaki unsurlardan oluşmaktadır:

KÜRT TÜRK ARAP YEZİDİ MÜS OLM TOPLAM SÜLEYMANİYE

62 830 32 960 7210 —– —– 130000

SANCAĞI

KERKÜK

97 000 79 000 8000 —– —– 184000

SANCAĞI

MUSUL

104 000 35 000 28 000 18 000 31 000 216000

SANCAĞI

MUSUL VİL

263 000 146 960 43 210 18 000 13 000 503000

TOPL NÜF

…..1- Süleymaniye ve Kerkük Sancaklarında Arap unsuru çok azdır:

2- Musul Merkez Sancağında 137 000 Türk ve Kürte karşılık yalnız 28 000 Arap vardır.

3- Son olarak bütün Musul Vilayetinde 410 790 Türkle Kürde karşılık 31 000 Müslüman olmayan vardır. Demek ki Vilayet nüfusunun beşte dördünden çoğunu Türklerle Kürtler ve beşte birinden azını da Araplar ve Müslüman olmayanlar getirmektedir. (Sf:344)

…… Türkiye yüzyıllardır, Musul Vilayetinin gerçek sahibi olmuştur; askere alma zorunlulukları yüzünden Vilayetteki nüfus hareketini çok doğru olarak bilmek zorundaydı; son olarak, Türk istatistikleri, Dünya savaşından önce, esaslı bir inceleme sonucunda ve nüfusun çeşitli unsurları arasındaki oranı gösteren rakamları değiştirmedikçe hiçbir siyasal çıkarı olmadığı bir sırada düzenlenmiştir. (sf:344)

……Bu koşullar altında, yalnız Türk istatistiklerinin gerçeğe uygun olduğunu kabul etmek gerekir.

Kaldı ki, İngiliz Temsilci Heyetinin verdiği rakamlara göre de, Musul Vilayetinin nüfusu (1921 yılında) şu unsurlardan oluşmaktadır:

ARAP KÜRT TÜRK HIRISTİYAN YAHUDİ TOPLAM

MUSUL 170 663 179 820 14 895 57 425 9665 432468

ERBİL 5100 77 000 15 000 4100 4800 106000

KERKÜK 10 000 45 000 35 000 600 1400 92000

SÜLEYMANİYE —– 152 000 1000 100 1000 155000

TOPLAM 185 763 452 720 65 895 62 225 16 865 785468

Görülüyor ki Araplarla Müslüman-olmayanların Vilayet nüfusunun içinde azınlıkta, Kürtlerle Türklerin de çoğunlukta olduğunu, İngiliz Hükümetinin kendisi de kabul etmektedir. (Sf: 345)

…… Fethiyeden Kerkük’e uzanan dar bir toprak şeridi dışında, Dicle’nin sol kıyısındaki bölgede tüm olarak Kürtler ve Türkler oturmaktadırlar. Musul şehrinde Türkçe, Kürtçe ve Arapça olmak üzere üç dil birden konuşulmaktadır; fakat, bu şehirde oturanlardan Arapça konuşanlar ve Arap sayılanlar, aslında Türktürler; bunlar, uzun süre Araplarla ilişki kurmuş olmaları yüzünden, her iki dili de öğrenmiş bulunmaktadırlar.

Bu memleketi tanıyanlar bilirler ki, Musul’da oturanlar, hiç bir vakit, ne Arap, ne de Irak halkının bir parçası sayılmışlardır. (Sf: 345)

…… Yezidiler, Kürttürler; doğal olarak da gelenek ve görenekleri Kürtlerinki gibidir; aralarında yalnız mezhep ayrılığı vardır; bu yüzden, onları birbirinden ayrı tutmak doğru olmaz. Nasıl, aynı ulusun bireylerini, kimisi Katolik kimisi de Protestan olduğu için, ayrı soydan saymak doğru olmazsa, Yezidilerle Kürtleri de birbirinden ayrı tutmak haksızlık demek olur. (Sf: 345)

…… TBMM Hükümeti, Türklerin olduğu kadar Kürtlerin de Hükümetidir; çünkü Kürtlerin gerçek ve meşru temsilcileri Millet Meclisine girmiştir ve Türklerin temsilcileriyle aynı ölçüde ülkenin Hükümetine ve Yönetimine katılmaktadır.

…… Bitlis’de 1914’de patlak veren olay, bir kaç yabancı konsolosun kışkırtmaları sonucudur; hiçbir önemi yoktur ve yalnız o yerle sınırlı kalmıştır ……….İngiliz Temsilci Heyetince öne sürülen Dersim olayı da aynı niteliktedir. (Sf: 348)

Tüm bu alıntılar da göstermektedir ki, Türkiye Cumhuriyeti bir dönem tercihini Kürt realitesini tanıyarak yapmış, fakat bu tercih zaman içinde değişmiş ve eski tercihin belgeleri ortadan kalkmıştır. Sosyolojik gerçeklik yine Egemen siyasî tercihlere yenilmiştir.

Bu konuda ilk yılların izlenen politikalarını anlatması bakımından Ek.2. deki derginin 14. sayfasını aktarmak istiyoruz: “…Atatürk, Anadolu’ya çıktığı günden bir ay geçmeden, 18 Haziran 1919 günü Amasya’dan Edirne’deki 1. Kolordu Komutanı Cafer Tayyar Bey’e çektiği şifrede, “Kürtler de Türklerle birleşti” müjdesini veriyordu. Erzurum Müdafaai Hukuk Cemiyeti, bu şifreden önce 30 Mayıs günü yayınladığı bildiride, Doğu illeri için, “Bu illerimiz kan, din ve tarih kardeşi olan Kürt ve Türkün namus ve yurtseverliğine emanettir” diyordu. Bu şubenin 17 Haziran günlü raporunda ise “Kürtle Türkten meydana gelen birleşmiş bir millet”in hakları savunuluyordu. Mustafa Kemal’in önderliğinde yapılan Erzurum Kongresi, 1923 yılında da daha somut ifade edilecek çözümü genel çizgileriyle belirlemişti. Doğu bölgesinde yaşayan unsurlar, “birbirlerine karşı saygı ve fedakarlık duygularıyla dolu ve ırki duruma ve toplumsal ve coğrafi şartlarına saygılı özkardeşti”ler. Sivas Kongresi nizamname ve beyannamesi de bu programı aynen benimsiyordu. Mustafa Kemal, Doğu bölgesindeki görüşme ve yazışmalarda, Türk ve Kürtün “birbirinden ayrılmaz iki öz kardeş” olduklarını sürekli tekrarlayacaktı. 15 Eylül 1919 günlü telgrafı yalnızca bir örnekti. “İç ve dış düşmanlara karşı demirden bir kale” bu kardeşlik temelinde yükseliyordu.

20-22 Ekim 1919 günleri Amasya’da Bahriye Nazırı Salih Paşa ile Müdafai Hukuk Temsil Heyeti üyelerinden Mustafa Kemal Paşa, Rauf ve Bekir Sami beyler arasında imzalanan protokol, bir bakıma yeni Türkiye’nin ilk anayasasıydı. Orada, vatan “Türk ve Kürtlerin oturduğu topraklar” olarak tanımlanıyordu. Kürtlerin serbestçe gelişmelerini sağlamak için” her türlü hakları gerçekleştirilecekti. Mustafa Kemal, Ankara’ya geldiğinin hemen ertesi günü 28 Aralık’ta yaptığı konuşmada, “…devlet için millî yeni bir sınır kabul ettik.” diyordu. Vatanın sınırları, “Türk ve Kürt unsurlarının oturduğu” alanı içeriyordu. TBMM açılır açılmaz, hemen yaptığı önemli konuşmada, gene “kardeş milletlerin millî sınırı” diyordu Misakı Millî toprakları için. Bu sınır içinde “Türk olduğu gibi Kürt de vardı…. Bu unsurlar birbirlerinin haklarına daima saygılıydılar” 1 Mayıs günü gene Meclis kürsüsünden bunları söylemişti M.Kemal.

Aynı formüller 3 Temmuz 1920, 16 Ekim 1921, 1 Mart 1922 günü Mecliste yapılan konuşmalarda tekrar ediliyordu.

Lozan görüşmelerinde ise İsmet Paşa “TBMM hükümetinin Türklerin olduğu kadar Kürtlerin de hükümeti olduğunu” belirtmişti. İsmet Paşa, 1969 yılında Ulus gazetesine anılarını anlatırken, Lozan’da “millî davalarımızı biz Türkler ve Kürtler diye savunduk” diyecekti. Mecliste yapılan konuşmalarda, Hükümet Başkanı Rauf Bey ve Kurtuluş Savaşının önde gelen isimleri, tıpkı Mustafa Kemal gibi, ısrarlı olarak “Türkiye Halkı” kavramını kullanıyor ve “Türkiyeli” olmayı vurguluyordu.” (Ek 2. Aynı dergi syf. 14, 15)

4- Savunmada boşluk bırakmak istemediğimiz için Kürtlerin varlığı, ayrı bir dil ve kültürleri olduğu ve Turan kökeninden olmadıklarına ilişkin de birkaç kısa açıklamada bulunma gereği duyuyoruz. Bu konuda özel bir araştırma yapacak kadar sosyoloji bilgimiz yoktur.

Kürt kelimesi tarihte ilk kez Yunanlı tarihçi ve komutanı Ksenefon tarafından “Onbinlerin Dönüşü” adlı eserinde yazılı olarak kullanılmıştır. Ksenefon bu eserinde MÖ 400-401 yılında şimdiki Kürdistan’da karşılaştığı Karduki (Carduchi) kavminden bilgi veriyor ve bunların şimdiki Botan’a kadar uzandığını yazıyor. (Ek 5. Kürtler ve Kürtlerin Tarihi, syf. 15)

“Lagaş kralı MÖ 2400 yıllarında Karda kabilesinden söz eder ve MÖ 2200 yıllarında Ur padişahı Kmil Sin (Kemil Sin), Kurde toprağını prens Verdenner’e bırakmıştır. 1370’te Hitit Padişahı Subilkubme, Gurde adında bir topluluğun adını anar. Daha sonraları Asur Kitabelerinde Karadaka Yaylasından ve kurtie, kurti topluluğundan söz edilir. (Aynı eser sayfa 15)

Tarihteki Kürt krallıklarını Gutiler, Lulular, Kasitler, Mitanniler, Haldi-Urartu’lar, Medler, Subariler, Nayriler, Kardular olarak kısaca belirtmek yeter sanırım.

5- Türkiyenin politikaları çok kısa süre sonra değişmeye başladı. Tunceli Kanunu bunun çelişkilerini de ortaya koymaktadır. (Tunceli’nin idaresi hakkında kanun)

1935 yılında kanun yürürlüğe giriyor fakat Tunceli ilinin kuruluşuna ilişkin yasa 4 Ocak 1936’da çıkarılıyor. Ve Dersim isyanı 1937 yılında oluyor. Yüce Mahkemeye soruyorum: Tahrik Parlamentodan mı geliyor’

Yasanın bazı maddelerini sıralamak istiyoruz.

Görülecektir ki, söz konusu yasa, Türkiyenin son on yılına sığan yasal düzenlemelerin benzeri içeriğe sahiptir.

– Dersim ilinin Tunceli vilayetine dönüştürülerek ordu ile irtibatı baki kalmak ve rütbesinin selahiyetini haiz bulunmak üzere korkomutan rütbesinde bir zatı vali ve kumandan olarak atayan. (madde 1)

Bu vilayetin nahiye ve kazaların sınır ve ve merkezlerini dahi değiştirebilecek (madde 2). Kaymakam ve nahiye müdürlerinin dahi rütbe yetkileri ve ordu irtibatları baki kalmak şartıyla ordu muvazzaf subaylarından teşkil edilebileceği, (madde 3) Ve günümüzün anlamlı ve güzel bir kaç örnek daha verirsek, Cumhuriyet savcılarını hazırlık tahkikatında hakimlerin sahip oldukları yetkileri Tuncelide kullanılır (madde 9), maznunları ve şahitleri ayrı ayrı ve toplu olarak birbirleriyle yüzleştirebilir (madde 10). Yine savcılar ilk tahkikata icrası kanunen mecburi olan suçlarda dahi bu yetkiyi istimal edebilirler. Dava açılması izne tabi olan işlerde izin verme selahiyeti vali ve kumandanındır. (madde 12). Hakimin reddi kararları katidir. (13) Ağır cezayı müstelzim suçların tahkikatı mevkufen yapılır ve bu mevkufların duruşmadan evvel tahliyelerine dair olan kararlar ancak valinin muvafakatı ile icra olunur. İlbaylık içindeki ara muhakemelerinden verilen hükümler temyize tabi olmayıp katidir.

Vali ve kumandan emniyet ve asayiş gereği vilayet halkından olan fertleri ve aileleri vilayet içinde bir yerden diğer yerlere nakletmeye ve bunların il içinde oturmalarını men’etmeye yetkilidir. (madde 31) Ve çok güzel bir örnek de 32 ve 33. maddelerdir. Yani vali ve kumandanın bir şahıs hakkındaki takibatın tehirine ve cezaların teciline selahiyattar olması (32) idam hükümlerinin vali ve kumandan tarafından tecile lüzum görülmediği takdirde infazı ki Teşkilatı Esasiye Kanununun 26. maddesine aykırı olması önemli değil günümüz Türkiye’sinde. Askeri yönetimlerin kefaleti altındaki anayasaya aykırı aynı dönemde hazırlanan yasa maddeleri yine aynı anayasanın geçici 15. maddesinin himayesinden yararlanıp yaşam olanağı bulabiliyor.

Tunceli yasasının bir de 3713 sayılı Yasa’nın atası olma özelliği vardır. 34. madde Elazığ, Malatya, Sivas, Erzincan gibi çevre illere gelince, burada TCK’nun 2. kitabının 1. babı, 2. babının ve 7 babının 1 ve 455. madde hariç kalmak üzere 9. babının ….. diyerek sıraladığı suçları işleyenlerin Tuncelide ve bu yasa­ da belirtilen prosedürde yargılanacakları belirtilmiştir. Ve bu kanun geçmişe yürürlüdür. (35) Ve bu Kanunun 1935 yılı ile 1 Ocak 1940 arası yürürlükte kalacaktır (madde 37). Belki hukuk Devletine yakışır tek yan bu sınırlamadır.

Kanunun esbabı mucibesine gelince 07.11.1935 tarihli CHP Genel Başkan Vekili ve Başbakan İnönü’nün, TBMM başkanlığına gönderdiği uyarı anlamlıdır.

“En iyi usul kanunu, tatbik edildiği muhitin hususiyet ve ihtiyaçlarına en uyanı olduğu şüphesizdir. İçtimai hayatları diğer vatan parçasındaki vatandaşlara göre tam bir seviyede olan vatandaşlarla meskun ve çevresi ilişik haritada gösterilen vatan topraklarında gerek idarî ve gerek adlî bakımdan çok güzel semereler veren cumhuriyet kanunlarımızın tecrübeler neticesinde arzu edilen faydaları temin etmediği görülmüştür… bu zavallı halkı Hükümet daha yakından vesayeti altına almaya…” diye devam eder. Ve şayet yeni mandacılık, Osmanlının son dönemlerinde bizzat sayın İnönü’nün karşı çıktığı fakat Kürtler için uygun gördüğü bir yönetim tarzıdır. Hem de özel idari yapı, asker, vali ve komutan ile özel yargılama usulü olan bir vesayet kanununa dayalı bir yönetim tarzı.

Gerek kendisine ait bilgileri değerli araştırmacı İsmail Beşikçi’nin aynı adlı kitabından aldığımız (ki değerli araştırmacı bu kitabı dahil, tüm kitaplarından dolayı değişik kovuşturmalara maruz kalarak ağır cezalar almıştır) ve kısaca Tunceli Kanunu olarak belirttiğimiz yasa gerekse 1982 Anayasası ve onun bireysel hak ve özgürlükleri yok eden hükümleri Türkiyenin kendi icadı değildir. Keza 3713 sayılı Yasa’da, Pişmanlık yasaları da Türk Yasakoyucunun mucizevi birer buluşu değildir. İngiltere 74 Akti, İsrail ve İtalyadaki örneklerine bakıldığında ceza mevzuatına ayrı bir yasa olarak eklenen veya bizzat Ceza Kanunu içinde düzenleme yoluyla oluşturulan yasalara ve bu yasa ve hükümlerinin ruhuna, benzetilmişlerdir. Böylesi bir siyasî-hukukî refleksin Hukukun Evrensel İlkelerini dikkate alması ve sosyolojik bir gerçeği inkar etmesi mümkündür.

Azınlıklardan da intikam, yol vergisi türü yöntemlerle dönemin Hükümeti tarafından alınmıştır.

6- Esasa ilişkin söyleyeceklerimizi yine sözlü açıklamalar sırasında Parti temsilcilerinin üzerinde durmak ve mahkemeyi bilgilendirmek istedikleri hususlara hasredilmiş Genel Başkan imzalı bir ek dilekçe ile tamamlamak istiyoruz.

Sonuç : Yukarıda açıkladığımız nedenlerle;

1- Davanın reddedilip Parti hakkında 2820 sayılı Yasanın 9. maddesinin uygulanmasına,

2- Davanın duruşmalı yapılmasına, reddi halinde kullandırtırılmayan sözlü açıklamalarda bulunmak üzere tekrar 3 temsilcinin çağrılmasına,

3- Tebligat Kanunu hükümlerine uyularak yazışmalardan birer örneğin vekil sıfatıyla tarafımıza da tebliğe çıkarılmasına,

4- Delillerini son-savunmamıza ekli olarak sunduğumuz dilekçesini de yine bu savunmamızın eki olarak verdiğimiz Hakimin reddi talebimizin dikkate alınmasına, yeni teşkil edecek kurulun tarafımıza bildirilmesine,

5- Kürt sorununa ilişkin Cumhuriyetin ilk yıllarına ilişkin Milli Güvenlik Kurulu arşivlerindeki belgelerin delil olarak dayanmamızdan dolayı ilgili kurumdan istenmesine,

6- Açıkladığımız savunma sebeplerimizin gözönüne alınarak davanın reddine karar verilmesine”

Ek olarak verilen dilekçede Sosyalist Türkiye Partisi Genel Başkanı’nın görüşü de aynen şöyledir :

“İddia makamınca hazırlanan her iki iddianamenin bütününe bakıldığında partinin kapatılmasına ilişkin davada esas itibariyla Sosyalist Türkiye Partisi’nin bir bütün olarak, siyasî varlığının ve onun kişiliğinde sosyalizmin sorgulandığı çok açık bir şekilde görülmektedir. Bu nedenle savunmanın ilk bölümünde STP’yi var eden nesnelliktir, siyasî hattımız ve mücadelemizi belirleyen ana ilkeler üzerinde duracağız.

Bir siyasî parti programını ancak onu oluşturan kollektif irade ve tarih yargılayabilir.

STP, 6 Kasım 1992’de kuruldu. STP bir yanıyla ülke nesnelliğinin diğer yanıyla da ön kabullere dayalı gönüllü birliğin oluşturduğu kollektif bir iradenin ürünüdür. STP’yi bugüne taşıyan da ülkenin verili nesnelliği ve gittikçe yaygınlaşan kollektif iradedir. Toplumsal ve siyasal süreçlerin doğal akışı içerisinde STP’yi ve STP programını yargılayacak olan da bu kollektif irade ve onun temsil ettiği işçi sınıfı emekçiler ve sömürüye karşı olan tüm katmanlardır. Kısacası, STP’nin ve STP programının burada yargılanması doğal bir toplumsal seyre müdahale etmekten başka bir şey değildir. “Demokrasi ve insan hakları” kavramlarını ağızlarına sakız edenler bu davayla bir kez daha inandırıcılıklarını yitirmişlerdir. Burada, bu davada toplumsal ve siyasal süreçlerin doğal akışının karşısına burjuva siyasal iktidarlarının yönetememe krizinin derinleştiği dönemlere tekabül eden yasaların zoru çıkarılmaktadır. Hukuk ve yasalar toplumsal-siyasal süreçlerin doğal akışına cepheden müdahale eden değil bu akışı düzenleyen araçlardır. Ama, maalesef bu ülkemizde böyle işlememektedir.

STP hangi siyasal toplumsal zemine ayaklarını basıyor’

STP bilimsel sosyalizmin evrensel değerlerini, birikimini ve deneylerini ülke toprağında yeniden üretip siyasal pratiğe taşıma hedefini önüne koymuştur. Sonuç olarak, bu siyasal pratiğin üretileceği coğrafya ülkemizdir. Üzerine basarak yol aldığı siyasal zemin de dünyadaki toplumsal ve siyasal süreçlerden muaf olmayan, bu ülkenin toplumsal dinamiklerinin ve çelişkilerinin oluşturduğu bir siyasal zemindir. STP, bilimsel sosyalist teorinin kılavuzluğunda bu tür bir zemine basmaktadır. Program da bilimsel sosyalist teorinin kılavuzluğunda dünya ve Türkiye’deki dinamikler ve çelişkiler esas alınarak hazırlanmıştır.

STP programında ikinci bölüm, partinin niteliği kimliği başlığında:

“1)

  1. a) Sosyalist Türkiye Partisi (STP), sosyalist dönüşümlere öncülük edecek sınıf olan işçi sınıfının siyasal mücadele aracıdır.
  2. b) STP diğer toplumsal sınıf ve katmanlara işçi sınıfının tarihsel perspektif ve çıkarları ekseninde yaklaşır” denilmektedir.

Bu belirlemeler bilimsel sosyalizmin insanlık tarihine ilişkin en özet tanımı olan “insanlığın tarihi sınıf mücadeleleri tarihidir.” ilkesi esas alınarak yapılmıştır. Yaşlı dünyamızda, insanlığın ortaya çıkışından bu yana tüm toplumsal gelişmeler sınıf mücadelesi ekseninde olmuştur. Bu bugün de böyledir. Ayrıca günümüzde sınıflararası çelişkiler her geçen gün derinleşerek gelişmektedir. Tüm toplumsal olgularda onu belirleyen bir sınıfsal öz vardır.

Tarihselliğin ve nesnelliğin üzerinde ilerleyen siyasal süreçlerde bu sınıfsal öz daha hakim ve açıktır. Bugün, ülkemizde ve dünyanın büyük bir bölümünde üretim araçlarının özel mülkiyeti varsa, üretim araçlarına sahip olanlar, üretimi bizzat gerçekleştiren işçi ve emekçilerin emeklerinin sonucuna el koyuyorlarsa, emek ile sermaye arasında, bir başka deyişle işçi sınıfı ile burjuvazi arasında uzlaşmaz bir çelişki var demektir. STP programında bu çelişki temel çelişki olarak belirlenmiştir. Bu yüzden STP programında işçi sınıfının partisi olduğu vurgulanmıştır. Ülkemizdeki diğer siyasal partiler de sınıf temellerinden muaf değillerdir. Programlarındaki söylem ne olursa olsun kullandıkları ideolojik-politik argümanlarla, pratikleriyle sınıf aidiyetleri kesindir.

Bugün medya ve diğer araçlarla kitlelerin bilincine özelleştirmenin ideolojik saldırısını şırınga edenlerin sınıf aidiyeti yok mu’ TEK elektrik dağıtımını holdinglere, Aktaş elektrik ve Uzanlar’a satanlar, çimento üretimi yapan kârlı KİT’leri Fransız şirketlere ya da yerli holdinglere satanlar, bu politikalarıyla burjuvaziye tatlı kâr imkanları yaratanlar, binlerce işçinin işten atılmasına göz yumanlar sınıf ekseninden muaf mı’ Bu partiler programlarında “biz burjuva partisiyiz” demeseler de açıkça emeğe karşı burjuvazinin çıkarlarını temsil etmekte, korumaktadırlar.

STP de, kendisini, burjuvazinin sömürü düzenine karşı işçi sınıfının siyasî mücadele aracı olarak, işçi sınıfının partisi olarak tanımlıyor. Yine, STP programı (s.13) genel tanım bölümünde; “Kısacası, ücretli emek sömürüsü Türkiye’de sömürünün egemen ve belirleyici biçimidir. Bu anlamda ülkeyi bugünden yarına taşıyacak olan çelişki işçi sınıfı ile kapitalistler, emek ile sermaye arasındadır” denilmektedir. Kapitalist toplum bir çelişkiler yumağıdır. STP düğüm noktasının emek-sermaye çelişkisi olduğunu, diğer toplumsal çelişkilerin tümünün bu eksende çözümlenebileceği tespitini yapıyor.

Doğal yapının korunması, çevre kirliliği, ırk ayırımı, etnik kavgalar, cins ayrımcılığı vb. sorunların tümünün temelinde burjuva ideolojisi ve siyasal-toplumsal-etik-ekonomik yapılanma vardır. Bu çelişkilerin tümünün kaynağı bizzat kapitalizmdir ve bu çelişkiler, nihaî olarak kapitalizmin ortadan kalkmasıyla çözüm yoluna girebilirler. Bu nedenle STP programının ruhuna esas olarak emek-sermaye çelişkisi hakimdir. Toplumdaki diğer çelişki ve dinamikleri bu eksene taşıma anlayışı hakimdir. Ulusal sorundan, cinsiyet ayrımcılığına, doğanın korunmasına kadar diğer çelişkilere bu perspektifle yaklaşıyoruz. Bu tamamiyle klasik ve rafine bir Marksist yaklaşımdır.

Buraya kadar yapılan tespitler, STP’nin bilimsel sosyalist teoriyi siyasî pratiğine esas alan bir işçi sınıfı partisi olduğunu yeterince anlatmaktadır. Bilimsel sosyalizmin kaynağı Marksizmdir. Programımızda açıklanan bu tür bir sosyalist toplum projesinin en tepesinde insanın insanı sömürmesini reddeden, kendisine bu doğrultuda toplumsal bir misyon seçen, bu misyonu yerine getirirken her türlü maddi ve manevi hazzı yaşayabilen insan unsuru vardır. Marks’ın ekonomik, siyasal hatta teknik sayılabilecek çözümlemelerinde bile insan unsuru, insana, insan yaşamına verilen değer hep en tepededir. Marksizmin insanı esas alan bu bakış açısıyla insanlığın geleceğini kurgularken ırkların, renklerin, dillerin, cinslerin birbirlerine üstünlüğünün olmadığı sınıfsız sömürüsüz bir insanlığa ulaşılacaktır. STP bu ütopyaya sıkı sıkı bağlıdır.

STP’nin “suçu” işçi sınıfı partisi olmaktır. Partimizin kapatılmasının iddianamede gösterilen zahiri gerekçesi günün moda deyişiyle “bölücülük”. Oysa bölücülükle suçlanmayacak tek ama tek siyasî düşünce, teori bilimsel sosyalist teoridir. Çünkü işçi sınıfının kurtuluş mücadelesi toplumdaki diğer tüm çelişkileri kesen, o çelişkileri sınıf mücadelesi eksenine aktaran bir dinamiğe sahiptir. Irk, renk, cins, milliyet ayrımlarını körükleyen ve insanlığı bu yapay ayrımlarla birbirine düşüren esas olarak emparyalist kapitalist sömürü düzenidir. Yeni adıyla “Yeni Dünya Düzeni”dir.

Marksizmin ulusların oluşumuna bakışında ana perspektif şudur: Ulusal yapı ve kimlik tarihsel gelişim süreçlerinin belirli bir evresine denk düşer. Sınıf mücadelelerinin belirlediği insanlık tarihi, birbirlerinden kopuk yalıtılmış topluluklardan tek bir insanlık tarihinin oluşumuna ve tüm toplumsal farklılıkların yokolacağı bir dünyaya doğru ilerlemektedir. Bu süreçte ulusların ortaya çıkması ve dünyamızın ulusal sınırlara bölünmesi mutlak ve nihaî bir durum değildir. Uluslaşma sürecinin burjuvazinin yükselişine paralel seyretmesi bir diğer olgudur. Aynı sürecin bir yönü de her bir uluslaşmanın, bir toplum yasası olarak başka ve daha güçsüz etnik toplulukların asimilasyonu pahasına gerçekleştiği gerçeğidir.

Kapitalizmin uluslararası bir sistem olarak kendisiyle birlikte doğan ulusal birimleri aşma eğilimi taşımaktadır. Ancak burjuvazinin toplumsal ve siyasî egemenliği yalnızca proletaryanın sömürülmesini değil, toplumda bir dizi başka ayrımcılığı da sürekli yeniden üretmeyi gerektirmektedir. Bugün ulusların birbirlerini boğazlamasından, birbirlerine karşı önyargılar geliştirmelerinden, birbirlerine düşman olmalarından çıkar sağlamakta olan sınıf burjuvaziden başkası değildir.

Marksistler uluslar ve etnik topluluklar arasındaki farklılıkların silinmesini bir tarihsel süreç olarak görür. Sosyalizm tüm insanlık değerlerinin giderek ortaklaşa sahiplenildiği, ayrımcı politikaların hiçbir maddi zemininin kalmayacağı bir düzen olacaktır. Ayrımcılığa kendi sömürücü sınıf egemenliğini sürdürmek için ihtiyaç duyan burjuvazinin ortadan kaldırılması insanlığa bu olanağı sunacaktır. Bu yönde mücadelenin ana ekseni sosyalist devrim ve sosyalizmin iktidarının gerçekleştirilmesinden başka birşey değildir. Dolayısıyla Marksistler ulusal baskılara, zorla asimilasyona “milliyetçi” oldukları, millî duyguları körüklemeyi tercih ettikleri, ya da ulusları birbirlerinden ayırmak istedikleri için değil ulusların kendi kaderlerini tayin etmelerinin engellenmesinin geri planında sınıf çelişkilerinin üzerinin örtülmesi ihtiyacı yattığı için, zorla asimilasyon ulusları birbirlerine düşman etmeye yarayacağı için, insanlığın sınıfsız – sömürüsüz bir bütün oluşturmasının yolunun ancak “gönüllü birlik”ten geçeceği için karşıdırlar.

Partimize yönelik bölücülük suçlamasını ilk önce bilimsel sosyalistlerin bu temel perspektifinden yola çıkarak reddediyoruz. Marksist bir parti insanlığın ayrıcalıksız bir bütün oluşturması gibi bir idealin taşıyıcısı, savunucusudur. Marksist ilkelere dayalı bir işçi sınıfı partisi olarak Marksizmin ulusal soruna bakışını esas alan bir ilkeselliğe sahibiz. Bu nedenle soruna Marksizmin ilkeleri doğrultusunda yaklaşımımızdan bihaber olan iddianameyi ve iddianamede bize atfedilen “bölücülük” suçlamasını reddediyoruz. İddia makamı “bölücülük” suçlamasını daha güncel, daha moda ve daha etkileyici bulduğu için seçmiştir. Örneğin, bu dava sınıf mücadelesinin kabardığı, yükseldiği bir konjonktürde açılsaydı, muhtemelen “sınıf esasına dayalı” olduğumuz için suçlanacaktık. Marksistlerin ulusal soruna yaklaşımı, net olarak, sosyalizm mücadelesi ve sınıf mücadelesi temellidir, tüm uluslardan proleterlerin sınıf kardeşliğine dayalıdır. O yüzden bu esasları hesaba katmadan bize atfedilen kaba bölücülük suçlamasını, ayrıca rahatsız edici buluyoruz.

İddia makamına partimiz hakkında yeni bir suç duyurusunda bulunuyoruz: Bizim programımızın her satırına sınıf mücadelesi sinmiştir.Programımızın ruhunda sınıf ilişkileri ve çelişkileri hakimdir. Bunların dikkate alınarak davanın genişletilmesini, iddianamenin yeniden hazırlanmasını ve bir işçi sınıfı partisine yakışır gerekçeden, “sınıf esasına dayalı” olmaktan dava açılmasını talep ediyoruz. Böylece bir hukukî hatanın da, aleyhte delilleri keyfi değerlendirmenin de önüne geçilmiş olur.

Öte yandan iddia makamı STP’nin bilimsel sosyalist bir parti olduğunu, sınıf mücadelesini esas aldığını programdan alıntılar yaparak açıklamaktadır. Evet, biz sınıf partisiyiz. İşçi sınıfının partisiyiz; bunu inkar etmiyoruz ve bu nitelemeden de onur duyuyoruz. Esas olarak da burjuvazinin bütün kurumlarıyla üzerimize gelmesinin nedeninin bu olduğunu iddia ediyoruz. Eğer sınıf temelli bir parti olmak suçsa, KİT’leri burjuvaziye peşkeş çekenleri, vergi kaçıranları, hayali ihracatçıları kollayan siyasî iktidar da, onu oluşturan partiler de, sözde muhalefet eden partiler de sınıf temellidir. Ama aslında Türkiye’de genel olarak sınıf partisi değil, işçi sınıfı partisi olmak suçtur.

Hukuk da sınıfsaldır.

Bütün anayasalar, yasalar bir sınıfın iktidarını temsil eden irade tarafından oluşturulur. Hukuk toplumdaki sınıflardan bağımsız, ya da sınıflarüstü değildir. 1982 Anayasasında da diğer yasalarda da incelikli bir şekilde bu anlayış vardır. Özellikle toplumu, sessiz, hareketsiz kılarak, zapt-u rapt altına almak bu anayasanın temel özelliğidir.

Bu Anayasa, 1982 yılı koşullarında, alternatifsiz, tartışmasız ve silahların gölgesinde halk oylamasına sunulmuş ve kabulü sağlanmış bir Anayasadır.

Bu Anayasa, Türkiye burjuvazisinin kronikleşen yönetememe krizinin derinleştiği bir dönemde hazırlanmış bir kriz anayasasıdır.

Bu anayasa ve Siyasî Partiler Kanunu, içinde bulunduğumuz toplumsal ve siyasal süreçlerin çok gerisinde kalmıştır. Kişinin temel hak ve özgürlüklerinden genel tanımlarda sözeden bu anayasa ve SPK hemen ardından bu hak ve özgürlüklerin kullanımını yasaklayan, kısıtlayan tedbir hükümleri getiren yasakçı bir anayasa ve SPK’dır. Bu anayasa, evrensel hukuk kurallarına taban tabana zıt ve yirmibirinci yüzyıla taşınan dünyamıza yakışmayan bir anayasadır.

Bu saptama partimizin özel görüşü de değildir. Örneğin 16 Temmuz 1993 tarihli Cumhuriyet gazetesinde Anayasa Mahkemesi yetkililerine ait olduğu belirtilen bir değerlendirme yer almaktadır:

“… Yetkililerin (Anayasa Mahkemesi yetkilileri), Anayasa değişmedikçe mahkemenin yapacağı bir şey yok. Mahkemeyi eleştirenler, Anayasa ve Siyasî Partiler Yasası’ndaki bazı maddeleri eleştirsinler …” Bu cümleler Partimizi “yargılayan” mahkemenin de bu anayasadan ve SPK’dan şikayetini yansıtmaktadır. Bu davaya dayanak olan anayasa ve SPK’nın değiştirilmesi gerektiği uzun bir süredir ülkenin siyasal gündeminde, Cumhurbaşkanından, başbakanlara, TBMM Başkanlarına kadar herkesin dilindedir. Siyasetçiler, bilim adamları, hukukçular, sendikalar, Demokratik kitle örgütleri, kısacası bu ülkenin sorunları karşısında sorumluluk duyan herkes anayasa ve SPK’dan yakınmaktadır.

Bu anayasa ve SPK’nın değiştirilmesi gerektiği doğrultusunda ortak bir iradenin oluştuğu ortamda, yani bu yasaların toplumun vicdanında, kadük duruma geldiği koşullarda bu davanın görülmesi tek kelimeyle abestir. Hukuka ve kanunlara, uygulamada mekanik bakmamak gerektir. Hukuk uygulayacasının karar verme durumunda, yasalar kadar, toplumun ortak iradesini, değişen değer yargılarını, gelişen toplumsal-siyasal süreçleri ve kamu vicdanını da hesaba katması gerekir.

  1. ve 2. iddianameyi bölüm bölüm incelediğimizde: bu konu ile ilgili yasal düzenlemeler bölümünde Anayasanın 2. maddesinden bolca sözedilmektedir. Anayasanın 2. maddesindeki evrensel boyutu olan dört kavram üzerinde düşünmek gerekir.

Birincisi; insan haklarına saygı: yerinde infazların, işten atılmaların, insanlara dışkı yedirmelerin, topluca göçe zorlanmaların yaşandığı bir ülkede yaşıyoruz. Bu uygulamaların sorumluları kendi anayasalarına göre bile anayasa suçu işliyorlar.

Bir siyasî parti hakkında programı esas alınarak kapatma davası açılması evrensel hukuk kurallarının reddidir. Burjuva iktidarlarca beslenen dinci-faşist gericiliğin “şeriat isteriz” naralarıyla 37 ilerici aydını katlettiği bir ülkede anayasanın lâiklik ilkesinden söz edilemez. İş veremediği yurttaşların yaşama hakkını gasp eden, eğitim, sağlık gibi hizmetleri de özelleştirip işçi ve emekçileri yoksulluğa ve eğitimsizliğe mahkum eden bu düzende anayasanın sosyal devlet ilkesi ihlal edilmektedir.

Anayasanın 2. maddesinde söz edilen, insan hakları, demokrasi, lâiklik ve sosyal devlet kavramlarının her geçen gün daha geçersiz hale getirildiği bu düzenin sorumlusu ne STP’dir, ne sosyalistlerdir, ne tahammül edilmeyen sosyalizmdir. Sorumlu kapitalizmin bizzat kendisidir. Yine iddianamelerde anayasanın 5. maddesinden söz ediliyor. Devletin amacı, görevi bölümünde “… insanın maddî ve manevî varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmaktadır.” denilmektedir. Oysa ana dilleri farklı olan milyonlarca insanın ana dillerini ve kültürlerini zenginleştirip zenginleştirmelerinin yasak olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Anayasanın bu tanımı da kağıt üzerinde kalmaktadır.

İddia makamı yargıladığı programı anlamamıştır. İddianame, STP programında uluslararası devrim sürecinin üç bileşeninin sık sık vurgulandığını iddia etmektedir. Programımızda bu kavram sadece iki yerde geçiyor. Ayrıca, programda bu üçlü bileşenin 21. yüzyıla girerken iki ayağının (sosyalist ülkeler-ulusal kurtuluş mücadeleleri) yeniden gözden geçirilmesi gerektiği tesbiti yapılıyor. Yoksa programda, iddianamede belirtildiği gibi bu üçlü bileşeni bugüne aynen taşımamaktadır. Bu cümle iddianameye kolaycılık yapılarak programın birinci paragrafının sonundan aynen aktarılmıştır. İddia makamının partimizin programını anlayabilme yeteneği kesinlikle yoktur.

İddianamede programda alıntılanan bir bölümde “… Anti kapitalist işçi hareketlerinin Türkiye, Yunanistan, İran vb. ülkelerde yükselişe geçmelerinin Filistin ve Kürt direnişleri nezdinde sosyalizmin daha güçlü bir çekim merkezi olmasını sağlayacağını…” belirttiğimiz söyleniyor. Bu konunun davayla ilgisini anlamak mümkün değildir. On yıllardır Ortadoğu’da Filistin ve Kürt dinamikleri mevcuttur.

On yıllardır devam eden Molla Mustafa Barzani’lerden Yaser Arafat’lardan bugüne taşınan bir Filistin ve bir Kürt dinamiği elbette mevcuttur.

O halde STP programında bu tarihsellikten kaynaklanan bir tespitin bulunması neden yargılanır’ Ayrıca sosyalist bir partinin tüm toplumsal dinamikleri sınıf eksenli bir mücadeleye çekmek için çekim merkezi olma tesbiti kadar doğal bir yaklaşım olamaz.

  1. iddianamenin 14. sayfasında Savcılık makamı “Atatürk milliyetçiliği, ırk düşüncesine ve kökence başka görünen toplulukların bütünden ayrı sayılmaları düşüncesine yer vermez… Özünde kültür milliyetçiliği vardır.” diyor. Bu tür bir yaklaşımın siyaset biliminde, sosyolojide karşılığı zorla asimilasyon’dur. Zora dayalı asimilasyon, bir ulusun, bir halkın, bir etnik grubun dilini, kültürünü kısacası kimliğini yok saymak ve asimile eden topluluğun kimliği içerisinde eritme politikasıdır. Zorla Asimilasyon, bugün dünyamızda toplum vicdanını rahatsız eden ve kabulü müm­ kün olmayan bir uygulamadır. Marksist bir parti olarak STP, ulusların, halkların kimliklerini yok etmeye yönelik, fiili ve fiziki zora dayalı asimile etme uygulamalarına şiddetle karşıdır. STP bu görüşünde kararlı ve ısrarlıdır. Bu inancını, kararlılığını programına alması da bu tür bir ilkeselliktir.

İddianamenin 14. sayfasında Lozan Antlaşması ve Türk-Bulgar Dostluk Antlaşması’na atıf yapılarak Kürt kimliğinin kabul edilmemesine dayanak aranıyor. Lozan 24 Temmuz 1923, Türk-Bulgar Dostluk Antlaşması 18 Ekim 1925 tarihlidir. Yaklaşık günümüzden 70 yıl önce bu metinlerin, bugünkü bir sosyolojik olguyu açıklayabilmesini beklemek saçmalıktır. Siyasî antlaşma metinlerinin toplumsal realitelerin tartışılmasında nihaî başvuru kaynağı sayılması hukuk adına utanç vericidir. İddia makamı ve bu iddianameyi ciddiye alan Anayasa Mahkemesi bilimsel ve hukuk formasyonu açısından yetersizliğini kanıtlamıştır.

Kürt halkının bir dizi tarihsel neden ve ideolojik-fiziki zor nedeniyle ulusal kimliğinin bilincine geç kavuşmuş olması yok sayılma gerekçesi olamaz. Yine Kürt halkının Kurtuluş Savaşı’na Türklerle birlikte katılması ve ardından yapılan antlaşmalarda Türkiye Cumhuriyeti delegasyonu tarafından temsil edilmesi bu halkın yok sayılması için gerekçe olamaz. Bu anlayış bilime, hukuka, toplum vicdanına ve hakkaniyet duygumuza uygun değildir.

İddianamenin 14. sayfasında, Anayasanın 66. maddesi özetlenmekte ve “… bu bütünlük içinde yer alan her yurttaş, tüm haklardan sınırsız ve eşit biçimde yararlanabilir…” denilmektedir. Bunun ülkemizde iki açıdan kabulu mümkün değildir.

Birincisi, kapitalist düzendeki toplumsal sınıflar açısından: toplumumuzda tarihsel olarak var olan sınıf farklılaşmaları son yıllarda çok ciddi boyutlara ulaşmıştır. Burjuvazi ile işçi-emekçi kitleler arasında her alanda mesafe daha da çok açılmış ve sınıf çelişkisi derinleşmiştir. Bugün burjuvazi yaşadığı, eğlendiği, gezdiği… mekanlar da dahil olmak üzere düğünleri, milletvekili kızlarının milyarlar harcayarak yapılan nişanları, Andromeda’larda, Klassis otellerdeki eğlenceleri bu çelişkinin derinleştiğini gösteren güncel basit örneklerdir.

Bunun yanısıra işçi-emekçi kesimlerin sağlık, eğitim, seyahat, maddî ve manevî varlığını geliştirme vb. alanlarda burjuvazi ile eşit olduğu söylenebilir mi’ Parası olmadığı için hastaneye kabul edilmeyip hastene kapılarında ölen, parası olmadığı için eğitimi yarım bırakmak zorunda kalan insanların ülkesinde yaşıyoruz. Bu ve benzeri eşitsizlikleri çelişkileri her gün görüyoruz, yaşıyoruz. Bizi kağıt üzerinde yazılanlar değil, yaşanılan gerçeklik ilgilendiriyor. O yüzden kapitalist düzende “eşitlik” sözünün bir kandırmaca olduğunu söylüyoruz.

İkincisi de, yine sınıf temeline dayalı olmak üzere Kürt halkının yaşadığı eşitsizliktir. Burjuvalaşmış, işbirlikçi Kürtler dışında Kürt işçi ve emekçilerinin eşitliğinden söz edilebilir mi’ Bu eşitsizlik farklı niyetlerle de olsa bugün herkes tarafından telaffuz ediliyor. En azından bölgesel olarak, hizmet götürmedeki eksiklikler olarak telaffuz ediliyor.

Yine son yıllarda artan bir çelişki yaşanıyor. Kürt köylerinin göçe zorlandığı, köy halkına topluca dışkı yetirildiği, okuma, beslenme, sağlık vb. alanlarda bir terkedilmişliğin yaşandığı bir ülkede yaşıyoruz. Bu eşitsizliklerin ve Kürt kimliğinin fiziki zor ile, sopayla örtbas edilmeye çalışıldığı bir ülkede yaşıyoruz. Yine Kürt dilinin ve kültürünün gelişmesinin önüne hem yasalarla hem de fiziki zorla geçildiği bir ülkede yaşıyoruz.

STP, gerek programında gerekse politikalarında bilimsel sosyalist teorinin kılavuzluğunda, yaşanılan bu gerçeklikleri tespit edip bunları dönüştürmeyi hedeflemektedir. Esas olarak sınıf gerçeğini başa koyduğu programında sınıf ilişkilerine ve ulusal soruna ilişkin tespitler, bu programı oluşturan tek tek bireylerin ve kollektif iradenin öznel niyetinden bağımsız nesnel bir vakıadır.

İddianamedeki “…Ulusal kurtuluş mücadelelerinin sosyalizmin yerleşip gelişmesinde etken olduğu ve …” türünden bir ifade programın hiçbir yerinde yoktur. Bu tür bir yoruma imkan verecek herhangi bir ifade de bulunmadığı gibi, tam tersine ulusal kurtuluş mücadeleleri bölümünde “…ABD’nin başını çektiği emperyalist güçler, günümüzdeki ulusal dinamikler üzerindeki en ağırlıklı dışsal belirleyen durumuna gelmişlerdir. Bu anlamda “bağımsızlıkçı” ulusal hareketlerin her biri bu dışsal belirleyenin egemenliği altına girme tehdidiyle karşıkarşıyadır…” (s.6) denilmektedir.

Yine Ortadoğu bölümünde (s.12) “… Ancak bölgedeki görece gelişkin kapitalist ülke proleteryalarının sergileyecekleri siyasal güç ve örgütlülük ile ulusal hareketlerin iç gelişmeleri arasında yakın bir ilişki bulunmaktadır…” denilmekte ve bu ilişki bulunmaktadır…” denilmekte ve bu ilişki paragrafın sonunda ulusal hareketler nezdinde sosyalizmin daha güçlü bir çekim merkezi olması biçiminde tarif edilmektedir. Sonuç olarak programımızın bir yaklaşımının daha iddia makamınca algılanamadığı görülmektedir.

İddianamedeki “… Kürt ulusal hareketinin önemli yere sahip olduğu ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ülkesi üzerindeki topraklarda kurtuluş mücadelesi verdiği belirtilerek…” ifadesi STP programının hiçbir bölümünde yoktur. İddianameye girmesi muhtemelen aşırı zorlanmış bir fikir yürütme etkisiyle olmuştur. Oysaki, programın ilgili bölümlerinde Kürt ulusal hareketi T.C. ile sınırlı olmayan bir coğrafi bölge içerisinde değerlendirilmektedir. Özel olarak Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde bir Kürt ulusal hareketinden hiçbir şekilde söz edilmemektedir. Tabii ki bu coğrafyanın içinde T.C. de vardır. “Kürt ulusal kimliğinin”, “Kürt realitesinin” herkesçe (Devletin en üst düzey yöneticileri de dahil) söylem düzeyinde de olsa konuşulduğu ve bir halkın kimliğinin tanınması doğrultusunda taleplerinin kitlesel bir şekilde telaffuz edildiği bir konjonktürde bu tür bir tespit tamamiyle objektiftir. Elimizde olmayan bir şeyi var edecek bir sihirli değnek bulunmadığına göre bu böyle kabul edilmelidir.

STP Kürt realitesini elbette kabul eder.

Her iki iddianamenin ana ekseni STP’nin “yaşayan bir Kürt ulusunun varlığını açık ve seçik kabul olarak etmesi”dir.

Ön savunmada verdiğimiz örnekleri tekrarlamayacağız. Ancak, bu tür bir nedenle bugün muhtemelen heyet üyeleri de dahil olmak üzere ülkemizde milyonlarca kişi ve kuruluş hakkında dava açılabilir. Örneğin, Başbakan Tansu Çiller ile ANAP genel başkanı Mesut Yılmaz, Kürtçe’nin okullarda seçmeli ders olarak okutulup okutulmamasını konuşuyorlar. Örneğin, Erdal İnönü İngiltere’de Kürt Enstitüsü’nün ve TV.’sinin kurulması gerektiğini ancak bunun Anayasa sorunu olduğunu ifade ediyor. Birinci savunmamızdaki örnekler de düşünüldüğünde bugün “yaşayan bir Kürt ulusunun varlığını açık ve seçik” kabul etmeyen kişi ya da kuruluş bulmak zordur. Ama ne hikmetse bunu işçi sınıfının bilimsel sosyalizme inanan partisi STP söyleyince Devlet ayağa kalkmakta, partiyi kapatma davası açılmaktadır.

Parti kapatılamaz

Anayasa Mahkemesi’nin STP’yi kapatma yönünde bir karar alması şu anlamlara gelecektir:

Partimize posta aracılığıyla bir mektupta Sivas’taki dinci-faşist gericiliğin gerçekleştirdiği katliama ilişkin bildirimizin arkasına bu anlayışı temsil eden biri tarafından bir tehdit yazılmıştı. Özet olarak küfürlerin dışında “sizin partinizi başınıza yıkacağız, yerle bir edeceğiz” denilmekteydi. Mahkemenizin vereceği karar kapatma doğrultusunda olduğunda, uslup ve tarz farklılığına rağmen -20 Temmuz’da sözlü savunma hakkımızın gasp edilmesi olayında Anayasa Mahkemesi Başkanının tavrı, uslup ve tarz farklılığının da olmadığını göstermiştir- sonuçları itibarıyla tehdit mektubundaki talebe denk düşülecektir. İddianamede partimizin “ulusların özgür iradelerine dayalı birliklerinin” savunduğu da yazılmıştır. Anayasa Mahkemesi’nin STP’yi kapatma kararı vermesi heyet üyelerinin “Biz özgür iradeye değil, zora dayalı birliği savunuyoruz.” biçiminde bir deklarasyonları anlamına gelecektir. İddianamede partimizin “ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını” savunduğu da yazılmıştır. Kapatma kararının evrensel bir insanlık değerini heyet üyelerinizin reddettiği anlamına gelecektir.

Son olarak mahkeme üyelerinin vermeleri muhtemel kapatma kararı burjuvazinin sosyalizme ve işçi sınıfının mücadelesine karşı gösterdiği sınır ve kural tanınamaz, tahammülsüzlüğün paylaşılması anlamına gelecek, heyet üyeleri burjuvazinin bizlere karşı beslediği sınıf kininin taşıyıcıları olarak tarihe geçeceklerdir.

Ancak kapatma kararının sonuçları toplumsal gelişim ve nesnel sınıf mücadelesi yasaları karşısında son derece sınırlı olacaktır. Türkiye işçi sınıfı ve sosyalistlerinin mücadelesi bu tür biçimsel engelleri aşacak güç ve kararlılığa sahiptir. “Parti” kapatılamayacaktır.”

VI- DAVANIN EVRELERİ

1- Dava Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 25.2.1993 gün SP.43.HZ.1993/16 sayılı iddianamesiyle açılmıştır.

2- Anayasa Mahkemesi’nce, 4.3.1993 günlü toplantıda önsavunma, esas hakkında görüş ve son savunma ile ilgili işlemlerin yürütülmesi kararı oybirliğiyle alınmıştır.

3- Sosyalist Türkiye Partisi Av. Aydın Ayanoğlu’nun Anayasa Mahkemesi Başkanlığı’na 5.7.1993 gününde verdiği tarihsiz dilekçesinin sonuç bölümünde;

“Yukarıda açıkladığımız nedenlerle, ön-savunmada belirttiğimiz davanın duruşmalı görülmesine, bu talebimizin reddi halinde Dava hakkında Partiyi temsil eden yönetici ve yönetim organları ile avukatının sözlü açıklamalarının dinlenmesi talibimiz hükme bağlanıncaya dek, esas hakkında mütalaadan sonra tarafımızdan istenen son-savunmanın süresinin uzatılmasına karar verilmesini saygılarımla talep ederim.” denilmiştir.

4- Anayasa Mahkemesi’nin, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca kapatılması istenen Sosyalist Türkiye Partisi’ne yönelik suçlamalar hakkında ayrıntılı bilgi alınmak üzere adıgeçen Parti’nin Genel Başkanı’yla birlikte iki temsilcisinin Anayasa’nın 149/4. ve 2949 sayılı Yasa’nın 33. maddeleri gereğince sözlü açıklamalarının dinlenmesine,

Adı geçen Parti’ye, son savunmalarını yazılı biçimde Anayasa Mahkemesi’ne göndermeleri için 30.7.1993 günü çalışma saati sonuna değin ek süre verilmesine,

Sözlü açıklamanın 20.7.1993 günü saat 14.30’da Anayasa Mahkemesi özel salonunda yapılmasına,

Oybirliğiyle karar verilmiştir.

5-Anayasa Mahkemesi, 20.7.1993 gününde Yekta Güngör ÖZDEN, Güven DİNÇER, Yılmaz ALİEFENDİOĞLU, Servet TÜZÜN, Mustafa GÖNÜL, İhsan PEKEL, Selçuk TÜZÜN, Ahmet N. SEZER, Haşim KILIÇ, Mustafa BUMİN ve Sacit ADALI’nın katılımıyla yaptığı toplantıda; Sosyalist Türkiye Partisi temsilcisi Av. Aydın Ayanoğlu’nun sözlü açıklamalarını dinlemiştir.

VII- İNCELEME

A- Ön Sorunlar Yönünden

  1. Hâkimin reddi talebi ve tebliğat sorunu

Davalı Parti vekili Av. Aydın Ayanoğlu’nun verdiği son savunma dilekçesinin; usul açısından son savunmamız başlıklı bölümün 4. maddesinde aynen; “Sayın Anayasa Mahkemesi Başkanı; gerek bant kayıtlarının çözümünde anlaşılacağı gibi sözlü açıklama toplantısında “Ceketiniz nerde” diye bağırarak geliştirdiği tavır, gerekse hukuka aykırı olarak ceket giyilmeden oturumu açmama davranışları ve gerekse davadan sonra yukarıda tarihlerini verdiğimiz gazetelerdeki beyanatları çerçevesinde; parti temsilcilerini Ulusa saygısızlıkla suçlamaları, “kovdum” türünde demeçleri, en iyi olasılıkla kovmadığı, Anka muhabirinin bunu çarpıttığı, salona almadığını belirttiği beyanatındaki “almama” gerekçesindeki temelsizlik ile davada tarafsız karar veremeyeceğini, taraf olduğunu belli etmiştir. Ceza Muhakemeleri Usulü Hakkında Kanunun 23. maddesinin 2949 sayılı Yasa’nın 47. maddesi hükmü ile birlikte değerlendirilerek “Hâkimin reddini” talep ediyoruz. 47. maddeyi dar yorumlayarak uygulamak adlî bir hata olacaktır. Çünkü dava artık davalı tarafa “yalancı”, “saygısız”, türünden iddialara dönmüştür. Bu mesele çözümlenmelidir. C.M.U. Kanunu 23/3. fıkrası gereği karara iştirak edecek heyet üyelerinin tarafımıza yazılı olarak ve Tebligat Kanununun ilgili hükmü gereği “Vekile tebliğ” hususu da gözönüne alınarak bildirilmesini, C.M.U. Kanununun yine 24/2. fıkrasına binaen sonradan ortaya çıkan bu gelişmeyi son-savunmamıza ekli (Ek-4) dilekçe ile talep ediyoruz.” denilmekte ve son savunmanın sonuç kısmında da,

“Delillerini son-savunmamıza ekli olarak sunduğumuz dilekçesini de yine bu savunmamızın eki olarak verdiğimiz Hâkimin reddi talebimizin dikkate alınmasına, yeni teşkil edecek kurulun tarafımıza bildirilmesine.” denilerek bu hususun karara bağlanması istenmektedir.

Ayrıca son savunmada “davalı Parti adına dava dosyasına vekalet ibraz etmemize rağmen tarafımıza esas hakkında mütalaa dahil hiç bir Anayasa Mahkemesi ara kararı tebliğ edilmemiştir” denilmiştir.

Davanın esasına geçilmeden önce; Davalı Parti Vekili Av. Aydın Ayanoğlu’nun Anayasa Mahkemesi Başkanı Yekta Güngör ÖZDEN ile ilgili istemi 2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkındaki Kanun’un 47. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca Yekta Güngör ÖZDEN katılmaksızın görüşüldü.

Söz konusu dilekçede ileri sürüldüğü gibi Başkanın tarafsız lığını gölgeleyecek bir durum olmamıştır. Sözlü açıklamaya gelen parti temsilcilerinin durum ve tutumu karşısında oturumu yönetme ve düzeni sağlama kapsamında Başkanın uyarısı, gerekli ve yerindedir.

Bu nedenle, Anayasa Mahkemesi Başkanı Yekta Güngör ÖZDEN’in tarafsız hareket edemiyeceğine ilişkin savları haklı bulunmadığından redd-i hâkim isteminin 2949 sayılı Yasa’nın 47. maddesi uyarınca reddine 30.11.1993 günü oybirliğiyle karar verildi.

Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün 10/1 maddesi gereğince mahkeme kurulu kıdem esasına göre oluşmaktadır. Bu esasa göre kurula katılacak üyelerin her gün hatta her an değişmesi mümkündür. Kurula katılabilecek 15 kişinin adı soyadı önceden bellidir. Bu nedenle heyete katılacak üye isimlerinin bildirilmesine ilişkin istem karşılanmamıştır. Öbür yandan, Sosyalist Türkiye Partisi Vekili’nin tebliğlere muttali olduğu verdiği son savunmasındaki beyan ve imzasından açıkça anlaşıldığından 7201 sayılı Yasa’nın 11. maddesine dayanılarak yapılan tebliğat yeterli görülmüştür. Avukat da temsilcilerden biridir.

  1. Davanın Siyasî Partiler Yasası’nın 9. Maddesine Aykırı Olarak Açılıp Açılmadığı Sorunu

Davalı Parti vekilinin verdiği ön savunmada özetle;

“Dava yasal prosedüre uygun olarak açılmamıştır. 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası incelendiğinde, Yasanın 9. maddesinin işletilerek öncelikle Sosyalist Türkiye Partisine eksiklik ve aykırılıklar için ihtarda bulunulması gerekir.

Sözkonusu Yasanın 101. maddesi ile 9. maddesi birlikte ele alınmalıdır. 101. maddenin tek başına olaya uygulanması olasılığı yoktur.

Anayasanın 69/5 fıkrası 2820 sayılı SP Yasasının 9. maddesine aynen aktarılmıştır. Tüzük ve programların Anayasa ve yasaya uygunluğunun denetimi ile birlikte kuruluş işlemlerinin ve kurucuların hukukî durumlarının incelenmesi eş zamanlı bir etkinliktir ve bu haliyle 9. madde her iki tür incelemenin prosedürünü oluşturmaktadır. Kaldı ki, siyasî yaşama yeni girmiş bir partinin Anayasanın 14. maddesinde belirtilen yasaklara aykırı amaç güttüğünü iddia edebilmek için böylesi bir ihtar gereklidir. Dernekler yasası incelendiğinde, İçişleri Bakanlığı kanalınca dernekler için tüzük incelenmesi ile kuruluş belgeleri ve kurucularının niteliklerinin yasal denetiminin aynı anda ve ihtar prosedürlü yürütüldüğünü görürüz. İddianamede siyasî partiler dernek statüsünden de aşağı bir değere itilmiştir. Siyasî Partilere de düzeltme hakkı tanınmalıdır.

Siyasî Partiler Yasası’nın 101. maddesi dar yorumlanarak bu güvencenin ortadan kaldırılması hukuksal bir hata olacaktır.” denilmektedir.

Davalı parti vekili, son savunmasında da “davanın reddedilip Parti hakkında 2820 sayılı Yasanın 9. maddesinin uygulanmasına” karar verilmesini istemiştir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı esas hakkındaki görüşünde özetle Siyasî Partiler tüzük ve programlarıyla kurucularının hukukî durumlarının Anayasa ve yasa hükümlerine aykırı olması halinde herhangi bir ön koşula bağlı olmaksızın doğrudan siyasî partilerin kapatılması davası açılabileceğini belirtmiştir.

Siyasî Partiler Yasası’nın 9. maddesine göre; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı kurulan partilerin, tüzük programları ile kurucularının hukuksal durumlarının Anayasa’ya ve yasa hükümlerine uygunluğuna ve ayrıca, verilmesi gerekli bilgi ve belgelerin tamam olup olmadığını kuruluşlarından sonra öncelikle ve ivedilikle incelemek durumundadır. Cumhuriyet Başsavcılığı, aynı maddeye dayanarak saptadığı noksanlıkların giderilmesini, gerekli göreceği ek bilgi ve belgelerin gönderilmesini yazı ile isteyebilecektir. Bu isteğe uyulmamasının yaptırımı da, siyasî partilerin kapatılmasına ilişkin hükümlerin uygulanmasıdır. Böylece Cumhuriyet Başsavcılığı’nın partileri denetleme görevinin içeriği ve sınırı belirlenmiş olmaktadır. Anılan maddede, kurulan partilerin tüzük ve programları ile kurucularının hukuksal durumlarının doğrudan kapatma nedenleri yönünden Anayasa ve yasa hükümlerine aykırı olması ya da bunlarda noksanlıklar saptanması durumları birbirinden ayrılmış ve değişik hukuksal sonuçlara bağlanmıştır. Şöyle ki; Cumhuriyet Başsavcılığı’nca saptanan noksanlıkların giderilmesi, gerekli görülen ek bilgi ve belgelerin gönderilmesi, yazı ile istenmedikçe, bu nedene dayanılarak siyasî partilerin kapatılmasına dair hükümlerin uygulanmamasına, yani yazılı istemin dava açmanın ön koşulu niteliğini almış olmasına karşı, kurulan partilerin tüzük ve programları ile kurucularının hukuksal durumlarının doğrudan kapatılma nedenleri yönünden Anayasa’ya ve yasa hükümlerine aykırı olması nedeniyle kapatılmaları için dava açılması, 104. madde dışında böyle bir önkoşula bağlanmıştır.

Cumhuriyet Başsavcılığı Sosyalist Türkiye Partisi’nin, programının SPY’nın Dördüncü Kısmı’nda yer alan 78. maddesinin (a) bendi ile 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerine aykırılığı nedeniyle kapatılmasını istemektedir. Bu nedenle Siyasî Partiler Yasası’nın 9. maddesinde Cumhuriyet Başsavcılığı’na noksanlıkların giderilmesi ile ilgili olarak tanınan yetkiyi yukarıda belirtilen aykırılıkları da kapsayacak bir duruma getirmek ve bu hususu bir dava koşulu olarak kabul etmek, siyasî partilerin tüzük, program ve faaliyetlerinin Yasa’nın Dördüncü Kısmındaki “Siyasî Partilerle ilgili Yasaklar”a aykırı durumlarda, bu koşul yerine getirilmeden, doğrudan 100 ve 101. maddelerdeki nedenlerle kapatma davası açılmasına olanak vermemek anlamına gelir. Bu nedenle, Siyasî Partiler Yasası’nın 9. maddesine göre Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca uyarı yapılmadan açılmış bulunan davanın Yasa’nın Dördüncü Kısmı’nda yasaklanan nedenlerden ileri gelmesi nedeniyle davalı Parti’nin talebi yerinde görülmemiştir.

  1. Yargılamanın Duruşmalı Olarak Yapılması veya Yeniden Sözlü Açıklama Yapılması Sorunu

Davalı Vekili’nin son savunmasının sonuç kısmında davanın duruşmalı yapılması, reddi halinde daha önce sözlü açıklamada bulunmayan üç temsilcinin dinlenmek üzere tekrar çağrılması talep edilmiştir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın konu ile ilgili açıklamasında da; “…bu düzenlemelerde, siyasî parti kapatma davası görülürken Ceza Muhakemeleri Usul Yasasının uygulanacağı hususuna işaret edilmekte ise de, bu husus o yasada yer alan tüm yargılama yöntemlerinin uygulanması anlamında olmayıp, duruşmalı yargılama dışında kalan ve davaya uygunluk arzeden diğer yargılama yöntemlerinin uygulanacağını belirtmek amacına yönelik düzenleme olarak kabulü gerekir.

Öte yandan; Anayasa Mahkemesi’nin hangi hallerde duruşmalı yargılama yapılabileceği Anayasa’nın 149. maddesinin son fıkrası ile 2949 sayılı Yasa’nın 35. maddesinde açıkça gösterilmiştir. Anayasa ve yasalarla, ilgilileri dinleme yetkisini kullanmak bakımından Yüce Mahkemenize tanınmış olan takdir hakkı saklı kalmak üzere, kamu düzenini ilgilendiren ve yargılama yöntemini belirleyen, Anayasal ve yasal düzenlemeler karşısında siyasî parti kapatma davalarında duruşmalı yargılama yapılması mümkün bulunmadığından, davalı partinin bu yöne ilişkin isteminin reddi gerekir.” denilmektedir.

Anayasa’nın 149. maddesinin son fıkrasında, Yüce Divan sıfatıyla baktığı davalar dışında kalan işleri Anayasa Mahkemesi’nin dosya üzerinden inceleyeceği hükmü yer aldığından CMUK’un duruşma ile ilgili kuralları siyasî partilerin kapatılması davalarında uygulanamaz.

Bu nedenle Davalı Parti’nin yargının duruşmalı yapılması talebi reddedilmiştir.

Sözlü açıklamanın yeniden yapılması istemine gelince :

2949 sayılı Yasa’nın 33. maddesinde “Anayasa Mahkemesi gerekli gördüğü hallerde sözlü açıklamalarını dinlemek için ilgilileri ve konu hakkında bilgisi olanları çağırır.” hükmü yer almıştır.

Bu hüküm uyarınca gerçekleştirilen sözlü açıklama toplantısında Sosyalist Türkiye Partisi temsilcisinden gerekli bilgiler alınmıştır. Sosyalist Türkiye Partisi’nin Ön ve esasla ilgili savunmasında istenilen ilave süreler verilerek savunma haklarının en kapsamlı biçimde kullanılması sağlanmıştır. İkinci bir sözlü açıklamaya, hiçbir haklı neden bulunmadığı için gerek görülmemiştir.

4- Anayasa’ya Aykırılık ve Anayasa’nın Geçici 15. maddesinin Aşılması Sorunu

Davalı Parti Vekili ön savunmasında Davada uygulanacak Siyasî Partiler Yasası’nın 78. (a), 81. (a), (b) ve 101. (a) bendlerinin Anayasa’ya aykırılığı üzerinde durulmuş ve Anayasa’nın Geçici 15. maddesinin yorumla aşılması talep edilmiştir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, esas hakkındaki görüşünde bu değerlendirme ve taleple ilgili görüşlere katılmamıştır.

Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerinde yer alan kapatma nedenleri sayılıdır. Siyasî partilerin kapatılabilmeleri, örgütlenme ve siyasî faaliyette bulunma özgürlüklerine getirilen önemli bir sınırlamadır. Kapatma nedenlerinin Anayasa’da gösterilmiş olması, sınırlanması yasalarla genişletilmesini önlemek ve bir anayasal güvence sağlamak amacına dayanır. Bu nedenle, Siyasî Partiler Yasası’nda partilerin yasaklanma koşullarına yenilerini getirerek genişletmek Anayasa’yla bağdaşmaz. Kural, partilerin özgürce kurulmaları ve faaliyette bulunmalarıdır. İstisna ise bunların kapatılmalarıdır. Anayasa’da da öngörüldüğü gibi siyasî partiler demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez öğeleridir. Anayasa partilerin kapatılma nedenlerini kendisi düzenlemiş bu konuyu yasakoyucunun takdirine bırakmamıştır.

Davalı Parti programının, Siyasî Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (a) bendinde 81. maddenin (a) ve (b) bendlerinde öngörülen devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ilkesine aykırı bulunması nedeniyle aynı Yasa’nın 101. maddesinin (a) bendi uyarınca kapatılması istenmektedir.

Söz konusu yasal düzenlemeler Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerinde yer alan hükümlerin gereklerini yerine getirmek amacıyla yapılmıştır. Ancak, bunların Anayasa’ya uygunluğunu tartışmak Anayasa’nın geçici 15. maddesinin açıklığı karşısında olanaksızdır. Anayasa Mahkemesi’nin yerleşik içtihadına göre, Anayasa’nın geçici 15. maddesinin son fıkrası ile birinci fıkrası arasında, belirli bir dönemde çıkarılan yasalar hakkında Anayasa’ya aykırılıkların iddia edilememesi yönünden bir zaman ayrımı yapılmamış, üçüncü fıkrada yer alan “bu dönem” sözcükleri birinci fıkrada açıklanmıştır. Böylece, belirli bir dönemde çıkarılan yasalar için Anayasa’ya aykırılık savında bulunulamayacağı öngörülmüştür. Geçici maddeler uygulama süreleriyle değil, geçici olarak düzenledikleri hukuksal ilişki ve kurumlarla kendisi ve bağlı olduğu temel metinlerin içerikleri ve verdikleri anlam ile değerlendirilmelidir. Geçici maddeler değişik hukuksal düzenlemeler arasında bağlantı kurar, kazanılmış hakların saklı tutulmasını ve uygulamanın geniş bir zaman dilimine yayılmasını sağlar. Geçici maddelerle temel hükümlerin farkı budur. Hukuksal değer bakımından ise, geçici maddelerle temel hükümler arasında bir farklılık bulunmamaktadır. Anayasa’nın açık olarak düzenlediği bir konunun Anayasa Mahkemesi tarafından uygulanmaması düşünülemez. Bu nedenle, Anayasa’nın geçici 15. maddesine göre, 12 Eylül 1980’den ilk genel seçimler sonucu toplanacak Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Başkanlık divanı oluşturuluncaya (6 Aralık 1983) kadar geçen süre içinde çıkarılmış olan yasaların Anayasa’ya aykırılığı ileri sürülemeyeceğinden, bu dönem içinde çıkarılmış yasalar arasında bulunan 22.4.1983 günlü, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nu Anayasa’ya aykırılığı savında bulunulamaz.

Diğer taraftan bir yasa kuralının ihmalinin söz konusu olabilmesi için aynı konuyu düzenleyen ve birbiriyle çelişen bir yasa ve Anayasa kuralının bulunması gerekir. Bu durumda çözümün Anayasa kuralları yönünden aranması doğaldır. Anayasa’nın geçici 15. maddesinin varlığı, Anayasa’nın tümlüğü içinde bir çelişkiyi değil bir ayrık durumu yansıtmaktadır. Geçici 15. maddenin içeriği, konuyu açık biçimde ortaya koymuştur. Anayasa Mahkemesi’nin bu kuralı yok sayması olanaksızdır.

Bir yasa kuralının ihmali, incelenmekte olan işte uygulanacak kural hakkında iptal davası açılmış olsa bile o kuralın Anayasa’ya aykırılık nedeniyle iptal edilebilecek nitelikte olması koşuluna bağlıdır.

Sözkonusu kuralların, Anayasa’nın geçici 15. maddesi karşısında, Anayasa’ya uygunluk denetimi yapılmasının olanaksızlığı nedeniyle ihmal edilmeleri de sözkonusu olamaz.

Bu nedenlerle Siyasî Partiler Yasası’nın ilgili kurallarının iptal ya da ihmal edilmesi istemi yerinde görülmemiştir.

Güven DİNÇER bu görüşlere katılmamıştır.

  1. ESAS YÖNÜNDEN
  2. Genel Açıklama

Genel ve eşit oy hakkı; çoğulcu, katılımcı kurallar ve kurumlar düzeni olan çağdaş demokrasilerde yurttaşların devlet yönetimine katılmalarının temel koşuludur. Bu yolla söz sahibi olup etkinlik kazanma olanağı elde edilirse de kişilerin ayrı ayrı güçleriyle sonuç almaları güçtür. Bireysel iradeleri birleştirip yönlendirerek onlara ağırlık kazandıran özgün kuruluşlara gereksinim duyulmuştur. Bu kuruluşlar, dağınık siyasal tercihleri birleştirip açıklık ve güç sağlayarak devlet hizmetlerini daha yararlı kılmak, hak ve özgürlükleri güvenceye bağlayarak toplumsal barışı güçlendirmek, anayasal ilkeler doğrultusunda kamuoyu oluşturarak ulusal yaşama daha çok aydınlık getirmek yönünden vazgeçilmez öneme sahip olan siyasal partilerdir.

Anayasa’nın 68. maddesinin ikinci fıkrasında “Siyasî partiler demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır.” ilkesine yer verildikten sonra üçüncü fıkrasında da “Siyasî Partiler önceden izin almadan kurulurlar ve Anayasa ve kanun hükümleri içinde faaliyetlerini sürdürürler.” denilmektedir.

Siyasal partilere ilişkin Anayasa kuralları gözden geçirilirse Anayasakoyucunun demokrasinin benimsenmesi yönünden bu konuya özel bir önem ve değer vermiş olduğu görülür.

Siyasal partilerin kuruluş ve çalışmalarının özgürlük içinde olması temel ilkedir. Siyasal partiler, belli siyasî düşünceler çerçevesinde birleşen yurttaşların özgürce kurdukları ve özgürce katılıp ayrıldıkları kuruluşlardır. Kamuoyunun oluşumunda önemli etkinliği olan siyasî partiler, yurttaşların istem ve özlemlerinin gerçekleşmesine çalışan ve siyasal katılımları somutlaştıran hukuksal yapılardır.

Demokrasinin simgesi sayılan, olmazsa olmaz koşulu olarak nitelenen özgürlük ve hukuksallığın ulusal araçları durumunda bulunan siyasî partilerin, devlet yönetimindeki etkinlikleri ve ulusal istencin gerçekleşmesindeki rolleri nedeniyle, Anayasakoyucu, onları öteki tüzelkişilerden farklı tutup , kurulmalarından başlayarak çalışmalarında uyacakları esasları ve kapatılmalarında izlenecek yöntem ve kuralları özel olarak belirlemekle kalmamış, Anayasa’nın 69. maddesinin son fıkrasında, çalışma, denetleme ve kapatılmalarının Anayasa’da belirlenen ilkeler çerçevesinde çıkarılacak bir yasayla düzenlenmesini uygun bulmuştur.

Anayasa’nın anılan buyurucu kuralı uyarınca 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası çıkarılmış; siyasî partilerin kuruluşlarından başlayarak çalışmaları, denetimleri, kapatılmaları konularında, belirli bir sistem içerisinde, çok ayrıntılı kurallar getirmiştir. Getirilen sistemde, Anayasa’da da yer alan yasaklara uymayan siyasal partilerin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca izleneceği ve gerektiğinde kapatılmaları için Anayasa Mahkemesi’nde dava açılacağı öngörülmüştür.

Siyasal partilerin, demokratik yaşamın vazgeçilmez öğeleri olmaları, devlet örgütü ve kamu hizmetleriyle yoğun ilişki içinde bulunmaları, onların her istediklerini yapabilecekleri anlamına gelmez. Siyasal partilerin baskı ve engellerden uzak kalmalarını sağlamaya yönelik kurulma ve çalışma özgürlüğü, Anayasa ve bu alanı düzenleyen yasalarla sınırlıdır. Bu belirleme aynı zamanda demokratik hukuk devleti olmanın da bir gereğidir. Nitekim Anayasa’nın 2. maddesinde “Türkiye Cumhuriyeti… demokratik… bir hukuk devletidir.” denilmektedir.

Hukuk devleti, Anayasa Mahkemesi’nin birçok kararında yinelenip vurgulandığı üzere insan haklarına saygılı ve bu hakları koruyan, toplum yaşamında adalete ve eşitliğe uygun bir hukuk düzeni kurarak bu düzeni sürdürmekle kendisini yükümlü sayan, tüm davranışlarında hukuk kurallarına ve Anayasa’ya uyan, işlem ve eylemleri bağımsız yargı denetimine açık olan devlet demektir.

Varlığı ve etkisi, işlevleriyle ortaya çıkan devlet, belirli topraklar üzerinde yerleşmiş, bağımsız ve egemen aynı üstün güce bağlı örgütlü insanlar topluluğu olarak tanımlanır. Bu tanıma göre, ülke ve ulus bütünlüğüyle egemenlik, yasalara dayanan bir otoriteye bağlı örgütlenme ve eşitlik ilkesi bir devlet için vazgeçilmez ögeler demektir. Her canlının ve insanların kendilerini koruma içgüdüsünde olduğu gibi, devletlerin de saldırı ve ondan doğacak tehlikelerden kendi varlığını koruması, uluslararası hukuk düzeninde kabul edilmiş temel bir haktır.

Devletler hukukunda, genellikle, “devletin varlığını güçlendirerek sürdürmek, bağımsızlığına ve geçerli yapısına yönelik tehlikelere karşı önlemler alıp uygulamak” yetkisi biçiminde tanımlanan kendini koruma hakkı, insan hak ve özgürlüklerinden başlayarak demokratik toplum düzenini bozucu, devletin ögelerini yıkıcı eylemleri karşılayacak her tür çabayı kapsar. Bunların başında, bireylerin ve devletin varlığını koruma hakkının bulunduğu tartışmasızdır. Devletin temel dayanaklarını, sürekliliğini ve demokrasiyi yokedici sakıncaları gidermek için yasal düzenlemelerin gerçekleştirilmesi hukuk devleti için en doğal davranıştır. Bu bakımdan Siyasî Partiler Yasası’nda yer alan konuyla ilgili düzenlemeler, devletler hukukunda öngörülen devletin kendini ve halkını koruma hakkının kapsamı içinde kalmaktadır. Durumun demokrasi ilkeleriyle çatışan bir yönü yoktur. Dayandığı temelleri korumak amacıyla hukuk içinde aldığı önlemler nedeniyle bir devletin kusurlu bulunup suçlanması düşünülemez. Ülkesi ve ulusuyla birlikte kendini korumayan devlet, devlet olamaz.

Anayasada, kişilerin hak ve ödevleri, siyasî haklar ve ödevler ile siyasî partilerin bağlı olacakları esaslar ayrı kurallarla düzenlenmiştir.

Demokrasilerde Anayasa’nın güvence altına aldığı hakların kullanılması ile belirlediği ödevlerin yerine getirilmesinde ülke düzeyinde etkinliği olan siyasal partilerin, demokratik devlet yapısı ile ülke ve ulus bütünlüğünün korunması için konulmuş Anayasa ve yasa kurallarına uymaları yalnız varlıklarının doğal gereği olmayıp aynı zamanda bir Anayasa buyruğudur.

  1. Anayasa ve Siyasî Partiler Yasası’nın İlgili Kuralları

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca davalı Siyasî Parti’nin, programının kimi bölümlerinin, Anayasa’nın Başlangıç Kısmı ile 3., 14., 68., 69. maddelerine; 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın ise 78. maddesinin (a) bendi, 81. maddesinin (a), (b) bentlerine aykırılıkta bulunduğu ileri sürülerek aynı Yasa’nın 101. maddesinin (a) bendi uyarınca kapatılması istenilmektedir.

Siyasî Partilerin kapatılmalarıyla ilgili düzenlemelerin kaynağı, Devletin temel ögelerini belirleyerek bunları güvenceye bağlayan ve toplumsal uzlaşmanın temelini oluşturan Anayasa’nın aşağıdaki maddelerinde yer alan kurallardır:

“MADDE 1.- Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.”

“MADDE 2.- Türkiye Cumhuriyeti toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.”

“MADDE 3.- Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.

Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır.

Millî Marşı “İstiklal Marşı”dır.

Başkenti Ankara’dır.”

“MADDE 4.- Anayasanın 1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2 nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.”

Anayasakoyucu, bu kurallarla ulusal birliğimizin değişmezliğiyle ülke bütünlüğünü ve devletin tekil yapısını ortaya koymuştur. Burada öncelikli olanlar ülke-ulus bütünlüğüyle Atatürk millîyetçiliğidir.

Vatana ve ulusa bağlılığın, sevgi ve kardeşliğin, içte ve dışta barışın simgesi sayılan, tüm bireyleri eşitlik ve adaletle kavrayıp çağdaş evrensel değerlerle birleşen bu ilkeler, yaşamın her alanda çağdaşlaşmasının ve demokratikleşmesinin kaynağı ve dayanağıdır.

Siyasî partilerin çalışmaları ve programları yönünden Anayasa’ya aykırılık, yalnızca Anayasa’da sayılan parti yasaklarına ilişkin hükümlerle sınırlıdır.

Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerinde yer alan yasaklar şunlardır:

– Siyasî partilerin tüzük ve programları, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, ulus egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz.

– Sınıf ve zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı amaçlayan siyasî partiler kurulamaz.

– Siyasî partiler yurt dışında örgütlenip çalışma yapamazlar, kadın ya da gençlik kolu ve benzeri biçimde ayrıcalık yaratan yan kuruluşlar kuramazlar.

– Siyasî partiler tüzük ve programları dışında çalışma yapamazlar.

– Siyasî partiler, temel hak ve özgürlüklerin kötüye kullanılmasına karşı 14. maddeyle konmuş olan sınırlamaların dışına çıkamazlar.

– Siyasî partiler, kendi siyasetlerini yürütmek ve güçlendirmek amacıyla dernekler, sendikalar, vakıflar, kooperatifler ve kamu kuruluşu niteliğindeki meslek kuruluşları ve bunların üst kuruluşları ile siyasî ilişki ve işbirliği içinde bulunamazlar ve bunlardan maddî yardım alamazlar.

– Siyasî partilerin parti içi çalışmaları ve kararları demokrasi esaslarına aykırı olamaz.

– Siyasî partiler yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan, yabancı ülkelerdeki dernek ve gruplardan yardım ve emir alamazlar; bunların Türkiye aleyhindeki karar ve etkinliklerine katılamazlar.

Bu yasakların kimileri doğrudan bir kapatma nedeni değildir.

Siyasî partilerin doğrudan kapatma nedenlerinden biri Anayasa’nın 69. maddesinin birinci fıkrasında gösterilmektedir. Bu fıkraya göre; siyasî partiler, tüzük ve programları dışında faaliyette bulunamazlar; Anayasa’nın 14. maddesindeki sınırlamalar dışına çıkamazlar; çıkanlar temelli kapatılır. Böylece, siyasî partilerin tüzük ve programları dışında faaliyette bulunmaları değil; Anayasa’nın 14. maddesindeki sınırlamalar dışına çıkmaları doğrudan kapatma nedenidir. Diğer bir doğrudan kapatma nedeni bu maddenin 8. fıkrasında yer almaktadır. Bu fıkraya göre de; siyasî partiler, yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan, yabancı ülkelerdeki dernek ve gruplardan yardım ve emir alamazlar; bunların Türkiye aleyhindeki karar ve faaliyetlerine katılamazlar. Bu hükme aykırı davranan siyasal partiler temelli kapatılır.

Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü ve beşinci fıkralarında -“Siyasî partilerin tüzük ve programları, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, millet egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz.”, -“sınıf ve zümre egemenliğini veya herhangi bir diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayan siyasî partiler kurulamaz.” denilmektedir. Bu kurallarda yeralan “olamaz” ve “kurulamaz” sözcüklerini doğrudan kapatma nedeni olarak anlamak gerekir.

Gözönünde tutulması gereken diğer bir husus da, 68. maddenin beşinci fıkrasında yeralan kapatma nedeninin 69. maddenin birinci fıkrasının ikinci tümcesinde yer aldığıdır. Bu tümcenin atıfta bulunduğu 14. madde de açıkça sınıf veya zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü amaçlayan siyasî partilerin kurulmasını yasaklamaktadır.

Siyasî Partiler Yasası’nın 78. maddesinde;

“Siyasî Partiler:

  1. a) Türkiye Devletinin Cumhuriyet olan şeklini; Anayasanın Başlangıç Kısmı’nda ve 2. maddesinde belirtilen esaslarını; Anayasanın 3. maddesinde açıklanan Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline, bayrağına, millî marşına ve başkentine dair hükümlerini; egemenliğin kayıtsız şartsız Türk milletine ait olduğu ve bunun ancak Anayasanın koyduğu esaslara göre yetkili organları eliyle kullanabileceği esasını; Türk milletine ait olan egemenliğin kullanılmasının belli bir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamayacağı veya hiçbir kimse veya organın, kaynağını Anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanamayacağı hükmünü, seçimler ve halk oylamalarının serbest, eşit, gizli, genel oy, açık sayım ve döküm esaslarına göre, yargı yönetim ve denetimi altında yapılması esasını değiştirmek;

Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, dil, ırk, renk, din ve mezhep ayrımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni kurmak;

Amacını güdemezler veya bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar, başkalarını bu yolda tahrik ve teşvik edemezler.”

  1. maddesinde;

“Siyasî Partiler:

  1. a) Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerine millî veya dinî kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler.
  2. b) Türk dilinden ve kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler ve bu yolda faaliyette bulanamazlar.”

hükümleri yer almaktadır.

2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın bu kurallarında, devletin tekliği ile ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünden söz edilmektedir. Bu maddeler, Anayasa’da yazılı soyut “Bölünmez bütünlük” ve “tekil devlet” kavramlarını açıklayarak somutlaştırmaktadır Eş anlatımla, Siyasî Partiler Yasası, devletin tekliği, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü korumak amacıyla, ayrılıkçı akımların bir parti durumunda örgütlenmesini yasaklamakta ve yine siyasî partilerin federal bir sistemi savunamayacaklarını azınlık yaratamayacaklarını (özendirip kışkırtmayacaklarını), bölgecilik, ırkçılık yapamayacaklarını ve eşitlik ilkesini korumak zorunda olduklarını vurgulamaktadır. Böylece anayasal ilkeler Siyasî Partiler Yasası’yla yaşama geçirilip yaptırımlara bağlanmıştır.

  1. Sav, Savunma ve Kanıtların Değerlendirilmesi

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın, Parti Programında yer alan kimi düzenleme ve savunmalarla ilgili kararın baştarafına aynen alınan görüşlerindeki değerlendirmeler açıktır.

Sosyalist Türkiye Partisi’nin sözlü açıklama ve savunmalarında geçen ve karara aynen alınan istem ve anlatımların dışında başka bir kanıt yoktur. Sözlü açıklamaya ilişkin durum, gerçeğe aykırı biçimde ileri sürülmüş, Başkan hakkında red istemi, Başkanın yerine çağrılan yedek üyenin katıldığı toplantıda görüşülerek oybirliğiyle reddedildikten sonra inceleme sürdürülmüştür.

Davalı Parti Programı’nın “Devletin Ülkesi ve Milletiyle Bölünmez Bütünlüğü”nün bozulması” amacını taşıyıp taşımadığı :

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü bu ilkenin vazgeçilmez bir unsuru olan ortak dil, kültür, eğitim ve Atatürk Milliyetçiliği kavramları hukuksal, siyasal olduğu kadar, tarihsel ve sosyal gerçeklere dayanmaktadır.

Şöyle ki:

“Bütünlük” ilkesi ilk olarak Misak-ı Millî’nin birinci maddesinde “… islâm çoğunluğu bulunan yerleşik toprak parçalarının tamamı hakikaten veya hükmen hiçbir sebeple ayırma kabul etmez küldür.” biçiminde yer almıştır.

Delegasyon Başkanı İsmet İnönü, Lozan Barış Andlaşması görüşmelerinde, bütünlük ilkesini “Büyük Millet Meclisi Hükümeti; Türk Yurdu’nun birliğine ve bölünmezliğine en büyük önemi vermekte, hakların ve ödevlerin, çıkarların ve yükümlülüklerin yurttaşlarca eşit olarak paylaşılması gerektiğine inanmaktadır.” biçiminde açıklamıştır.

Devletin, ülkesi ve milletiyle bölünmezliği ilkesi Anayasa’nın birçok maddesinde özellikle vurgulanmış, Türk Milleti’nin bağımsızlığı ve bütünlüğüyle, ülkenin bölünmezliğini korumak devletin temel amaç ve görevleri arasında gösterilmiştir. (Madde 5). Ülke ve ulus bütünlüğünü korumak için temel hak ve özgürlüklerin kısıtlanabileceği de kabul edilmiş, (Madde 13 ve 14) aynı amaçla basın ve dernek kurma özgürlüklerine özel sınırlamalar getirilmiş (Madde 28, 30, 33), gençlerin bu anlayış doğrultusunda yetişme ve gelişmelerini sağlayıcı önlemler alınması devlete özel görev olarak verilmiş (Madde 58), bilimsel araştırma ve yayında bulunma yetkisinin Devletin varlığı ve bağımsızlığıyla ulusun ve ülkenin bütünlüğü ve bölünmezliğine karşı kullanılamayacağı belirtilmiş (Madde 130), kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarına bu nedenlerle yönetimin müdahalesi uygun bulunmuş (Madde 135), birlik ve bütünlük konusunda işlenecek suçlar için özel mahkemelerin kurulması öngörülmüş (Madde 143), aynı konu, TBMM üyeleri ve Cumhurbaşkanı yeminlerinin temel öğelerinden birini oluşturmuş (Madde 81 ve 103), siyasî partilerin uyacakları esasların başlıcaları arasında yine “bölünmez bütünlük” ilkesi yer almıştır. (Madde 68 ve 69)

Uluslar, varlıklarını tarihsel gelişmeler ve gerçeklerle kazanırlar. Ortak kültürün, sosyal dayanışmanın ve birlikte yaşama duygusunun doğuşu, gelişip güçlenmesi tarihe dayanır. Tek vücut durumunda ve tam ulus yapısı içinde bütünleşerek Kurtuluş Savaşı’nı yapmış halkın vatanı, Türk Vatanı; Milleti, Türk Milleti; Devleti de Türk Devleti’dir. Dünya, 11. yüzyıldan bu yana çağlar boyu Anadolu için “Türkiye” ve burada yaşayanlar için “Türkler” adını kullanmıştır. Bu durum, ulus bütünlüğü içinde yeralan farklı etnik grupları görmeme anlamına gelmez.

Gerek Anayasa’ya gerek Siyasî Partiler Yasası’na göre ülke ve ulus bütünlüğü, devletin bölünmezliğinin temel ögeleridir. Faaliyet, ister ülke, ister ulus bütünlüğüne yönelik olsun, sonuçta, devletin bölünmez bütünlüğünün tehlikeye girmesi söz konusudur. Ülke bütünlüğünün hedef alınmasının, ulus bütünlüğünü; ulus bütünlüğünün hedef alınmasının, ülke bütünlüğünü bozacağı kuşkusuzdur. Anayasa ve Yasa, bu değerleri birlikte ve ödünsüz, mutlak olarak korumayı amaçlamıştır. Hiçbir devlet bu konuda hoşgörülü davranmak ve ödün vermek yetkisini kendinde göremez.

“Millet” kavramı; insanlığın gelişme süreci sonucunda vardığı en ilerlemiş birlikteliği oluşturan toplumsal yapıyı anlatır. “Ulus” ve yerine göre “Halk” sözcükleriyle de anlatılan bu yapı, bir gelişme düzeyini, bilinçli ve kişilikli bireyler olgusunu gösterir. “Milliyetçilik” ise, büyük bir toplumsal gerçek ve “millet düşüncesi”nin üzerine kurulu olan çağın en etkin kültür ve politik anlayışıdır. Milliyetçilik, Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Türk Devrimi’nin temel ve önde gelen ilkelerinden biridir. Cumhuriyet döneminde “millet” ve “milliyetçilik” kavramları, başta, teokrasiden demokrasiye geçişi sağlayan Atatürk olmak üzere Cumhuriyetin kurucularıyla, onların koyduğu temel ilkeler üzerinde Cumhuriyeti yöneten kuşaklarca yorumlanmış ve 1924, 1961, 1982 Anayasa’larında yer almıştır. 1982 Anayasası’nın Başlangıcı’nda “… Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı …”, 2. maddesinde “… Atatürk milliyetçiliği …”, 42. maddesinde “…Atatürk ilkeleri …” ve 134. maddesinde “Atatürkçü düşünce …” sözcükleriyle Atatürk milliyetçiliği güçlü biçimde yer almaktadır. Atatürk Milliyetçiliği, ayrımcı ve ırkçı bir kavram değil, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk halkının, kökeni ne olursa olsun, devlet yönünden tartışmasız eşitliği, içtenlikli birliği ve birlikte yaşama istencini içeren çağdaş bir olgudur. Ayrımcılığı dışlayıp “ulus” yapısı içinde kaynaşmayı öngören bu kavram; etnik kökenleriyle kimliklerin ayrımcılığa varan resmî bir tanıtım belirtisi olarak Siyasî Parti programlarında ve eylemlerinde amaç edinilmesini engellemektedir. Dil ve din birliği yanında önemli başka toplumsal bağlar kurmuş toplulukların devletle olan hukuksal bağlarını koparacak bir girişim, kışkırtma, toplumsal gerçeklere Anayasa’ya ve Siyasî Partiler Yasası’na uygun bir tutum değildir. Türk Ulusu içinde “Kürt” kökenli yurttaşlarla değişik boylardan gelen “Türkler” ve diğer değişik kökenliler ayrımsız biçimde yer almakta Devletin temel ögesi olan “tek ulus” olgusu böylece somutlaşmaktadır.

Ulus, tarihsel ve sosyolojik yönden belirli aşamaları geçmiş ve belirli nitelikleri kazanmış bir topluluktur. Türk Ulusu, Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasıyla sınırları çizilmiş “vatan” kavramına dayanır. Ulus; vatan üzerinde yaşayan, geçmişten geleceğe doğru bir zaman akışı içinde ortak yaşam istek ve amacına bağlanan kültür ve ülkü birliğine dayanır. “Ulus” kavramı, dar çerçeveli topluluk ve dinden başka toplumsal bir bağı olmayan ve başka öge aramayan ümmet kavramından çok farklıdır. Ulus, tarihsel ve sosyal gelişmenin yarattığı birlikte yaşama olgusudur. Irk gibi antropolojik ve filolojik niteliklere dayanan dar bir kavram da değildir. Ulus, ortak bir tarih bilinci yaratmamış göçebe, yerel dil ve soy gruplarından oluşan sosyolojik bir yapı olan kavim de değildir. “Misak-ı Milli” sınırları içinde Türkiye Cumhuriyeti’nin üzerinde kurulduğu, Avrupa, Asya, Afrika kıtaları arasında köprü durumunda olan, çeşitli göç ve sığınmalara kucak açan vatanda, bin yılı aşan uzun bir tarihsel gelişme sonunda yaşayan ve Kafkaslara, Balkanlara, Afrika ve Orta Doğu’ya uzanan Osmanlı İmparatorluğu’ndan arta kalan çeşitli etnik kökenlerden gelen insanlar ortak geçmişe, tarihe, ahlâka, değer yargılarına, dine, hukuka ve eşit haklara sahip olarak karşılıklı şekilde birbirlerinin kültürlerini ve eski Anadolu uygarlıklardan kalan değerleri de özümseyerek birlikte ortak kültür ve kimliğe sahip bir vatan ve ulus oluşturmuşlardır. Gönül birliğine dayanan bu oluşumun davalı Parti savunmalarında geçen asimile etme kimliği yok etme kavramlarıyla bir ilgisi yoktur. Yapısı bu biçimde olan Türk Ulusu içinde Türk, Kürt gibi ırkçılığa dayalı ulus ayrımcılığına gitmek gerçekle bağdaşmaz.

Bu nedenle Atatürk, yeni devletin kuruluş günlerinde açıkca “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk Ulusu denir” demiş ve anayasalarımızda Ulus ve ülke bütünlüğü esas alınmıştır. Bu bölünmez bütünlük ilkesinden uzaklaşıp ulusu etnik kökene dayalı “Türk ve Kürt” ayrımlarıyla nitelemek ve ırka dayalı savlarla bölücülüğe gitmek ve nüfuslandırmak olanaksızdır. Cumhuriyeti kuranlar sadece Türk ve Kürt kökeninden gelenler olmadığı gibi, koruyanlar, terör örgütleri karşısına çıkanlar ve bu yolda şehit olanlar da sadece Türk ve Kürt kökeninden gelenler olmayıp her kökenden gelen ve Cumhuriyeti kuran Türk Ulusu’dur.

Anayasa’nın 66. maddesinde “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür” ilkesine yer verilmiştir. Bu ilke, evrensel bağlamda vatanı ve ulusuyla bir bütün olan Türkiye Cumhuriyeti’nde bireysel insan hakları yönünden eşitliği sağlamak için getirilmiş, ulusu kuran herhangi bir etnik gruba ayrıcalık tanınmasını önleyen birleştirici ve bütünleştirici bir temel oluşturmuştur. Burada Türklük, ırka dayalı bir anlam taşımamaktadır. Devleti kuran Ulusun adına uygun biçimde her kökenden gelen vatandaşların vatandaşlığı ve ulusal kimliği anlamına gelmektedir. Bir kimsenin “Ben Türküm” deyişi, “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım, Türk Ulusu’nun bir bireyiyim” anlamını taşır. Irka dayalı bir “Türklük” savı ve etnik kökenleri değiştirme ya da kaldırma anlamı yoktur. Vatandaşlık ve ulusal kimliğin getirdiği haklar yanında elbet sorumluluklar da vardır. Vatandaşlık ve ulusal kimlik, vatandaşların etnik kökenlerini yadsıma anlamına gelmez. Etnik kökenlerin gözetilmesi de yurttaşlık niteliğini ve ulusal kimliği zedelememeli ve etnik kökene dayalı ayrı ulus olma savlarına, dayanak yapılmamalıdır.

Toplumun tüm kesimlerinde gerçekleştirilen bu kutsal ve tarihsel mirasın korunmasını amaçlayan anayasal ilkelerle yasal önlemler, toplumun huzur ve refahı, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin güvenliği ve varlığı ile ilgilidir. Türk Milleti içinde yer alan her kökenden vatandaş, hiçbir ayrım gözetilmeksizin istek ve başarılarına göre her görev ve işte çalışmış; Türkiye’nin her yerinde, köyünde, kentinde yaşama, yerleşme, okuma, evlenme, gelişme ve yükselme ile ortak dil ve kültürden yararlanma ve katkıda bulunma olanağına kavuşmuştur. Böylece herkese ülkede her düzeyde tüm demokratik, siyasal ve temel haklar tam eşitlikle tanınmıştır. Bu tarihsel oluşum nedeniyle “ülke ve milletin bölünmez bütünlüğü,” T.C. Anayasa’larında vazgeçilmez ve ödün verilmez temel kural olarak yer almıştır. Tarihsel bir gelişme süreci içinde gerçekleşen, ayrılması olanaksız bir kaynaşma ve bütünleşme, eşitliğe dayanarak ırkçılığı reddeden Türk Ulusu gerçeğine karşı, ayırıcılığa, bölücülüğe ve sonuçta yok olmaya yol açacak davranışları insan hakları kapsamında görmek olanaksızdır.

Anayasa Mahkemesi’nin siyasal partilere ilişkin 20.7.1971 günlü, Esas 1971/3, Karar 1971/3 sayılı kararında değinildiği gibi; 1921 Anayasası’ndan 1961 Anayasası’na değin sürekli olarak üzerinde durulmuş bir ilke olan “Türk Devleti’nin ulusu ve ülkesi ile bölünmezliği” ilkesi, Erzurum ve Sivas Kongreleri’nde saptanan biçimi ile Misak-ı Millî’nin gösterdiği sınırlar içinde birbiriyle kaynaşmış olarak yaşayanların gerçekten ve hukukça ayrılık kabul etmez bir bütün oldukları kesinlikle belirlenmiş ve bu bütünlük içinde ayrıcalıklı bir Kürt halkından hiçbir zaman söz edilmemiş olduğu gibi, Lozan Barış Andlaşması görüşme ve kararlarında da, Misak-ı Millî’nin çizdiği sınırlar içindeki azınlıklar sayılırken “Kürt” ayrımına yer verilmemiştir.

Bu durum yalnızca bir olayın değil, doğrudan doğruya bir gerçeğin de anlatımıdır. Bu gerçeği de en çağdaş anlamıyla Atatürk’ün ulus anlayışında bulmaktayız. Atatürk’ün kendi el yazısı ile düzenlediği notlarında: “Bugünkü Türk Milleti, siyasî ve içtimaî camiası içinde kendilerine Kürtlük fikri, Çerkezlik fikri ve hattâ Lâzlık fikri veya Boşnaklık fikri propaganda edilmek istenmiş yurttaş ve millettaşlarımız vardır. Fakat mazinin istibdat devirle­ ri mahsulü olan bu yanlış göstermeler hiçbir millet ferdi üzerinde üzüntü ve kınamadan başka bir tesir hâsıl etmemiştir. Çünkü bu millet efradı da umum Türk Camiası gibi aynı müşterek maziye, tarihe, ahlâka ve hukuka sahip bulunuyorlar” diyerek Ulus’u oluşturan vatandaşların ortak değerlerini birleştirici ögelerini açıklamış, haklar ve özgürlükler yönünden ayırımsız uygulamayı vurgulamıştır.

Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk Milliyetçiliğine içtenlikle bağlıdır. Eşitlikçi ve birleştirici içeriğiyle çağdaş anlayışı yansıtan Atatürk Milliyetçiliği toplumsal dayanışmanın temeli ve güvencesidir. Atatürk Milliyetçiliği, yaşamsal ve bilimsel gerçek olarak benimsenmiştir. Bu tarihsel ilke aynı zamanda ulusal varlığın korunmasına ve yücelmesine hizmet edecek yaşam anlayışı ve biçimidir. İnsancıl, uygar ve barışcıdır. Kardeşliği, sevgiyi, dayanışmayı ve çağdaş evrensel değerleri kucaklar.

Dil ve eğitim konusuna gelince; bin yıldan beri birlikte yaşayan, vatanın her yerinde içiçe kaynaşan çeşitli soy ve kökenden gelen bireyler arasında Türkçe en yaygın dildir. Sadece resmî işlerde değil, ailede, günlük yaşamda ve eğitimde kısacası toplumsal ilişkilerin her alanında kullanılan ortak bir dil olmuştur. Türkçeyi bilmeyen ve kullanmayan çok az kişi vardır.

Ayrıca kapalı ve açık özel ortamlarda, ev ve işyerinde, basın ve sanat alanında yerel dillerin kullanılması da yasak değildir. Tersine savlar gerçek dışıdır. Ulus bütünlüğü içinde yer alan kimi etnik grupların kendi aralarında kullandıkları yerel dillerin resmî dil yerine ortak iletişim ve çağdaş eğitim aracı olarak tanınması olanaklı değildir.

Anayasa’nın 26. maddesinin üçüncü fıkrasında “Düşüncelerin açıklanması ve yayılmasında kanunla yasaklanmış olan herhangi bir dil kullanılamaz” denilmektedir. Türkiye’de özellikle yasaklanan bir dil kalmadığı gibi özel yaşamda birçok dil kullanılmaktadır. Anayasa’nın 42. maddesinin son fıkrasında, Türkçe’den başka hiçbir dilin eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulup öğretilemeyeceği, uluslararası andlaşmalar saklı tutularak kurala bağlanmıştır. Bu anayasal gerek, öğretim ve eğitim birliği ile ilköğretimin zorunlu olmasının ve bu yolla ulusal bütünlük ve dayanışmanın taşıdığı öneme bağlanmalıdır.

Dil konusuyla ilgili bir başka düzenleme de Anayasa’nın 14. maddesinin ilk fıkrasındaki “Anayasa’da yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, … dil… ayrımı yaratmak … amacıyla kullanılamazlar.” ilkesidir.

Devletin bölünmez bütünlüğü ile dili konusundaki kurallar, yaptırımsız değildir. Herşeyden önce Anayasa’nın 4. maddesine göre, bu konularda genel ilkeyi koyan Anayasa’nın 3. maddesi “Değiştirilemez ve değiştirilmesi, teklif edilemez”. Öte yandan, Anayasa’nın 69. maddesi, bu sınırlamalara uymayan bir devlet düzeni kurma yasağını içeren 14. maddeye aykırı davranan siyasî partilerin temelli kapatılacağını öngörmektedir.

2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın ilgili kuralları, bu anayasal çerçevede değerlendirilmelidir. Yasa’nın 78. maddesinin (a) bendi, Anayasa’nın 4. maddesi doğrultusunda bir kural koymuş siyasî partilerin, diğer yasaklar yanında devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüyle diline ilişkin yukarda değinilen Anayasa’nın 3. maddesini değiştirmek amacını da güdemeyeceklerini belirlemiştir.

Irk ve dil farklılıklarına göre azınlık statüsü tanımak, ülke ve ulus bütünlüğü kavramıyla bağdaşmaz. Diğer kökenli yurttaşlar gibi Kürt kökenli yurttaşların da kimliklerini belirtmeleri yasaklanmamış; ancak azınlık ve ayrı ulus olmadıkları, Türk Ulusu dışında düşünülmeyecekleri, devlet bütünlüğü içinde yer aldık­ ları ortaya konmuştur. Azınlığın sosyolojik ve hukuksal tanımlarına uygun bir nitelik, Kürt kökenli yurttaşlarda bulunmadığı gibi, onları öbür yurttaşlardan ayıran herhangi bir yasal kural da yoktur. Türkiye’nin her yerinde her yurttaş hangi kurala bağlı ise onlar da aynı kurala bağlıdır. Azınlıkların bağlı olduğu kuralların kaynağını andlaşmalar oluşturmakta, Kürk kökenli yurttaşlarla öbür yurttaşlar arasında hiçbir ayrım yapılmamakta bireysel hak ve özgürlüklerden sınırsız biçimde yararlanmaktadırlar. Esirgenen, yoksun kılınan, dar tutulan bir hak yoktur. İşçi, işveren, hekim, avukat, memur, subay, yargıç, milletvekili, bakan, Cumhurbaşkanı gibi her göreve gelebilmektedirler. Kimi yerel ve etnik köken özellikleri dışında, dil birliği, din birliği, tarihsel birlik vardır. Evlilikler nedeniyle kan bağlılığı oluşmuştur. Aynı yörede birlikte yıllardır yaşamaktadırlar. Sınırsız hakları, sınırlı haklara, ulusun kendisi olmayı azınlık olmaya dönüştürmenin anlamsızlığı açıktır. Amacın, bölünmeyi gerçekleştirmek olduğu anlaşılmaktadır. Kaldıki, hangi demokratik hakkın verilmediği açıklanmamakta, üstü kapalı ifadelerle esasta ayrı bir ulus olmanın gerektirdiği ulusal haklara değinilmektedir. Bu durum, sorunun demokratik ve siyasal haklarla ilgili olmadığını göstermektedir.

Anayasa’daki ulus bütünlüğü, ilkesinden uzaklaşıp, Türk ve Kürt Ulusları ayrımına gidilemez. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde, tek bir devlet ve tek bir ulus vardır, birden çok ulus yoktur. Türk Ulusu içinde değişik kökenli bireyler olsa da hepsi Türk Ulusu bütünlüğü içindedir. Tarihsel bir gerçek olan “Türk Ulusu” olgusu yerine ırkçılığa dayanan ayrılıklar ve Türk vatandaşlığı niteliğini değiştiren savlar geçersizdir. Anayasa, bölgeler için özerklik ve özyönetim adı altında ayrılık getiren yöntemlere-biçimlere kapalıdır.

Kimi siyasal nedenlerle dış etkenlerden kaynaklanan, kimi varsayım, yorum ve bahanelere dayanan, insan hakları ve özgürlük savlarıyla yoğunlaştırılan sakıncalı amaçlara geçerlik tanınamaz. Devlet “TEK”dir, ülke ” TÜM”dür, ulus “BİR”dir. Ulusal birlik; devleti kuran, ulusu oluşturan toplulukların ya da bireylerin, etnik kökeni ne olursa olsun, yurttaşlık kurumu içinde ayrımsız birliktelikleriyle gerçekleşir. Anayasa’da ve yasalarda yurttaşlar arasında ayrımı öngören hiçbir kural bulunmadığı gibi, kimsenin soy kökeninin yadsınması ya da kabul edilebilecek yeni bir savı da yoktur. Ulusal ve tekil devlet etnik ayrılıklarla tartışılamaz. Herkesin, herzaman karşılaşabileceği ve giderek hukuk devletinde giderilip karşılığı istenebilecek aykırılık, çelişki, haksızlık ve yanlışlıklar, insan hakları alanında sömürü nedeni yapılarak, gerçekler saptırılıp çarpıtılarak, üstü kapalı biçimde, ayrı ulus yoluyla ayrı devlet amaçlanamaz. Tartışılamaz kavramlar ve değerlerle, ödün verilmesi olanaksız ilke ve niteliklerin kaynağı Türkiye Cumhuriyeti’dir. Çağımızda da farklı etnik grupların birlikte uluslaşması ve devletleşmesi uluslararası düzeyde hukuksallığını korumaktadır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti için farklı düşünmenin haklı bir nedeni yoktur. Ulus birliğini bölmek; belli toprak parçasını bir ırktan gelenlere maletmek, etnik arındırma yapmak anlamına gelir ki, bunun çağdaş, insancıl değerlerle bağdaştırılması olanaksızdır. Vatandaşlık, bölge özelliklerini ve etnik farklılığı aşan, bütünleştirici çağdaş üst bir olgudur. Bu konuda bir kimsenin diğerinden farklı olmasına; din, kültür ve etnik kökene ilişkin ayrıcalıklara yer yoktur. İnsan haklarının sadece bir kişiye, sınıfa ve zümreye değil ayrımsız olarak bütün vatandaşlara eşit olarak uygulanması esastır. Siyasal açıdan önemli olan, soy değil, ulusal topluluktan olmaktır. Eğer bir soy, vatandaşlık bağlamındaki insan hakları dışında özel haklara sahip olmak isterse bu, onun ulus bütünlüğü içinde yalnız bir köken değil, aynı zamanda ayrı ulusal bir topluluk olması anlamına gelir. Bu ise, ulus bütünlüğü ilkesiyle bağdaşmaz.

Devlet, ülke, ulus konuları, her devlette farklılık gösteren, tarihsel süreçle ulaşılan, yeniden değiştirilip biçimlendirilmesi olanaksız olgulardır. Ulusal ve uluslararası hukuk düzeninde insanlığın mutluluğu için bu temel olguları korumak üzere getirilen düzenlemelere siyasî partilerin uyma zorunluluğu tartışılamaz.

Üzerinde durulması gereken diğer bir konu da “bölünmez bütünlük” ilkesinin, egemenlik kavramı ile yakın ilişkisidir. Türkiye Cumhuriyeti tekil devlet esaslarına göre kurulmuş, bütünlüğe dayanan bir devlettir. “Egemenlik” başlıklı Anayasa’nın 6. maddesinde:

“Egemenlik kayıtsız şartsız Milletindir.

Türk Milleti, egemenliğini, Anayasa’nın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır.

Egemenliğin kullanılması hiçbir surette, hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz…” hükümlerine yer verilmiştir. Bu kurala göre, egemenlik ulus bilincinde birleşenlere aittir. Ulus, Yasama Organı’nı özgür iradesiyle belirleyecektir. Hangi köken ya da soydan gelirse gelsin herkes ulus kapsamındadır. Böylece, ülke, ulus ve egemenlik, bir bütünlük ve uyum içinde gözetilmesi gereken kavramlar olarak ortaya çıkmaktadır.

Bölünmez bütünlük ilkesi, devletin bağımsızlığını, ülke ve ulus bütünlüğünün korunmasını da kapsar. Kuruluşundan beri tekil devlet olan Türkiye Cumhuriyeti’nin, bu tarihsel niteliği Anayasa’lara yansımış olup, korunması konusunda güçlü yaptırımlar getirilmiştir. Özen ve duyarlıkla sürdürülen yapı, ulusun varlık nedeni olup başka çok uluslu ülkelerin koşulları ile bir tutulamaz. Bu temel ilkeden ödün verilemez. Gerçekte olmayan bir insan hakkı sorunu ileri sürülerek, devleti parçalamaya yönelik girişime, azınlık bulunduğu bahanesi dayanak yapılamaz. Tekil devlet esasına göre düzenlenen Anayasa’da federatif devlet sistemi benimsenmemiştir. Bu nedenle siyasî partiler, Türkiye’de federal sistem kurulmasına programlarında yer veremezler ve bu yapıyı savunamazlar. Devlet yapısında “bölünmez bütünlük” ilkesi; egemenliğin, ulus ve ülke bütünlüğünden oluşan tek bir devlet yapısıyla bütünleşmesini gerektirir. Ulusal devlet ilkesi, çok uluslu devlet anlayışına olanak vermediği gibi böyle düzende federatif yapıya da olanak yoktur. Federatif sistemde federe devletler tarafından kullanılan egemenlikler söz konusudur. Tekil devlet sisteminde ise, birden çok egemenlik yoktur. “Devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğü” kuralı, azınlık yaratılmamasını, bölgecilik ve ırkçılık yapılmamasını ve eşitlik ilkesinin korunmasını içermektedir. “Egemenlik” ve “devlet” kavramlarının, “ulus” kavramıyla bütünleşmesi, devletin herhangi bir etnik kökenden gelenlerle ya da herhangi bir toplumsal sınıfla özdeşleştirilmesine engeldir. Bunun nedeni; ulusun çeşitli toplumsal sınıflardan oluşmasına karşın sınıflarüstü bir kavram olmasıdır. Bunun için, egemenliğin kullanılmasını tek bir toplumsal sınıfa bırakan ya da bir toplumsal sınıfı egemenliğin kullanılmasından alıkoyan veya egemenliği bölen düzenlemeler bölünmez bütünlük ve tekil devlet ilkesine ters düşer. Anayasa’daki “Türk Milleti” tanımı içinde dinsel inanç ve etnik kökeni ne olursa olsun her yurttaş tam eşitlikle yer almakta, bu tanım köken özelliklerinin açıklanıp kullanılmasını asla yasaklamamaktadır. Tersine savlar, yapay halk-ulus nitelemeleri, bölücülük ve ayrımcılık özendirmeleri olmaktan öteye geçemez. Demokrasi, demokrasiyi yıkarak savunulamayacağı gibi demokrasi, demokrasiye karşı ve onu yoketmek içinde kullanılamaz. Demokratik haklar, despotizme araç yapılamaz.

Son yıllar içinde kimi çok uluslu devletlerin yapısal değişime uğramasından esinlenilerek, kimilerince Türkiye’de aynı değişikliğin olması gerektiğinin ortaya konulması, Anayasa’da değiştirilmesi yasaklanan maddeler arasında bulunan devlet, ulus ve ülke kavramlarının tartışmaya açılarak bu konularda olabilirlik umutlarının yaratılması gerçeklerle çatışan tarihsel, siyasal ve hukuksal yanılgılar olmuştur. Diğer ülkelerde son yıllarda izlenen ve yeniden bağımsızlığı kazandıran yapısal değişiklik, Türkiye’de Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılması ile daha önce yapılarak gönüllü birlik içinde uluslaşma sağlanmış ve tamamlanmıştır. Cumhuriyet tarihi bunun kanıtıdır.

2820 sayılı Yasa’nın 78. maddesinin (a) bendi, siyasî partilerin Anayasa’nın 3. maddesinde açıklanan devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ve dili ile ilgili temel hükmü değiştirmek amacını güdemeyeceklerini belirtmektedir. 81. maddenin (a) ve (b) bentlerinde de;

Siyasî Partiler:

(a) “Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde millî veya dinî kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler.”

(b) “Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler ve bu yolda faaliyette bulunamazlar.” denilmektedir.

Yasa maddesinin gerekçesinde, “Ülkemizde Lozan Andlaşması ile kabul edilen azınlıklar dışında bir azınlık yoktur. Herhangi bir ülkede resmî dilin dışında bazı dillerin bilinmesi veya yer yer konuşulması azınlık yaratmaz. Hele siyasî, sosyal, ekonomik ve kültürel alanlarda olduğu gibi her bir alanda bütün haklara sahip ve borçlarla eşit bir şekilde yükümlü olan tek bir milletin evlatları arasında azınlıktan söz etmek mümkün değildir…

Bir memlekette resmî dilin her vatandaş tarafından bilinmesi, hangi alanda olursa olsun eşitlik ilkesinin hakkıyla uygulanabilmesi ve adlî ya da idarî işlerin çabukluk ve selametle yürütülmesi bakımından yararlı hatta zorunludur. Bu itibarla resmî dili, genç, ihtiyar, kadın, erkek ve vatandaşın bilmesini sağlamak Devletin görevidir” düşüncesi yer almaktadır.

Maddenin (a) bendinde, siyasî partilerin millî ya da dinî kültür, mezhep, ırk ya da dil ayrılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremeyecekleri öngörülmektedir. Lozan Andlaşması ile kabul edilen azınlıklar kuşkusuz, bu bendin kapsamı dışındadır. Nitekim, bu husus gerekçede de belirtilmiştir.

Özellikle belli büyüklükteki ülkelerin hemen tümünde, din, ırk, dil ve mezhepleri farklı toplulukların bulunması doğaldır. Bu farklılık, kimi ülkelerde büyük boyutlara ulaşabilir. Bunların her birine azınlık statüsü tanımak ülke ve millet bütünlüğü kavramıyla bağdaşmaz. Öte yandan, başlangıçta kabul edilebilir istekler gibi görünen ayrımcılığa yönelik kültürel kimliğin tanınması istemleri zamanla bütünden kopma eğilimine girer. Bu nedenle yasakoyucu konu­ ya özel bir özen göstermiştir.

Türkiye’de azınlıklar konusu Lozan Barış Andlaşmasıyla düzenlenmiştir. Bu düzenlemenin belirgin iki özelliği vardır: İlk olarak, ancak müslüman olmayanlar azınlık olarak kabul edilmiştir. İkinci olarak da böyle bir düzenleme ile müslüman olmayanlara da müslümanların yararlandıkları medenî ve siyasî haklardan yararlanma olanağı sağlanmış, yasalar önünde din ayrımı yapılmaksızın herkesin eşit olduğu hususu belirlenmiştir.

Bu nedenle 2820 sayılı Yasa’nın 81. maddesinin (a) bendi ile ülkemizde azınlık yaratmama yolundaki duyarlılığın siyasî partilerce de paylaşılması amaçlanmaktadır. (b) bendinde ise, siyasî partilerin, Türk Ulusunca oluşturulan ortak dil ve kültürü dışlar biçimde başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek ya da yaymak yoluyla ülkede azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemeyecekleri belirtilmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti Devletinin vatandaşları arasında etnik ya da diğer herhangi bir nedenle siyasal ve hukuksal ayrılık söz konusu değildir.

Türk Ulusu’nu oluşturan, binlerce yıl birarada yaşamış, kaynaşmış, ortak kültüre, ahlâka ve dine sahip insanların tarihleri birdir. Vatan üzerinde yaşamış bütün geçmiş kuşaklar, ülkenin ve ulusun bütünlüğünü ve onurunu sürdüreceği kuşkusuz olan, gelecek kuşaklarla birlikte düşünülmelidir. Her ulusun olduğu gibi tarihsel gerçeklere dayanan Türk Ulusu’nun ortak kimliği ve kültürü de savunmasız bırakılamaz. Herşeyden önce Türk Devleti’nin bağımsızlığına, kimliğine ve özbenliğine, ulusal bütünlüğüne düşman olan tüm karşıtlıklarla uğraşmak görev olduğu kadar uluslararası hukuksal belgelerin benimsediği temel bir haktır.

Anayasa’ya göre, ulus ve ülke bütünlüğü devletin en temel özelliği ve ilkesidir. Türkiye Cumhuriyeti içinde birden fazla ulus olamaz. Yapısı yukarda belirlenen Türk ulusu içinde değişik kökenli bireyler olabilir; ancak bunların hepsi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır. Türk vatandaşlığı niteliğini değiştiren savlar Anayasa’ya uygun değildir.

Siyasî partilerin, çalışmalarında devletin ülkesi ve ulusu ile bölünmezliği temel kuralına uymaları, ülkenin ya da ulusun bir bölümünün bugünkü bütünlüğünü bozarak ayrılması sonucunu doğrudan doğruya veya dolayısıyla doğurabilecek her türlü eylemden ve propagandadan kaçınıp çalışmalarını bu bütünlüğü daha da pekiştirecek biçimde yürütmeleri demektir. Bunun sonucu da ülke ve ulus bütünlüğünü zedeleyebilecek olan her türlü yazı, söz ve davranışın siyasal partiler için yasak olmasıdır.

Anayasa ve Siyasî Partiler Yasası’na göre, ırk ayrımcılığı ve bu yolla ülkeyi parçalama bir siyasal partinin dayanağı, amacı ve ereği olamaz. Devletin bütünlüğünü koruması en doğal hakkı ve ödevidir.

Bu açıklamalara göre bir değerlendirme yapıldığında Sosyalist Türkiye Partisi, programıyla, savunma ve sözlü açıklamalarında geçen görüşlerle, uluslararası belgelere ve ulusal gerçeklere karşın Türkiye Cumhuriyeti Devleti içinde Türk Ulusu bütünlüğünden ayrı bir Kürt Ulusunun varlığı ortaya konulmakta ve kendi geleceklerini belirleme hakkı üzerinde durulmaktadır.

Dikkati çeken diğer önemli bir husus da Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin vatandaşlarından Kürt kökenli olanların Genel Kürt Kurtuluş hareketi içinde gösterilmesidir. Bu bağlamda Türkiye’deki Kürt kökenli vatandaşlar, Dünyadaki Kürtlerin kurtuluş mücadelesi içinde gösterilerek önemli gördükleri bu dinamiğe marksist görüşe dayalı Sosyalist Türkiye Partisi’nin güçlü çekim merkezi olması ve oluşturulacak gücün parti olarak marksizme dayalı sosyalizm için kullanılması hedeflenmektedir. Savunmalarda programda yer alan Kürt Ulusal Kurtuluş hareketinin Türkiye’deki Kürtleri kapsamadığı biçiminde sapmalara gidilmekte ise de programda bu ifadelerin yer alış biçimiyle savunmalardaki açıklık gerçeği ortaya koymaktadır.

Parti Genel Başkanının açıklamasında: parti programının ilgili bölümlerinde “Kürt ulusal hareketi, Türkiye Cumhuriyeti ile sınırlı olmayan bir coğrafi bölge içersinde değerlendirilmektedir. Özel olarak T.C. sınırları içinde bir kürt ulusal hareketinden hiçbir şekilde söz edilmemektedir. Tabiki bu coğrafyanın içinde T.C. de vardır.” denilerek çelişkili bir anlatım ile zorlama veya saptırmanın varlığı hemen göze çarpmaktadır.

Savunmada görülen çelişkilerden biri de “Atatürk

Milliyetçiliği” ile ilgilidir.

Bir yerde “Öncelikle Kürt sorunu üzerine bir giriş yapmak gereksinimini duyuyoruz. Türkiye’de içtihatlar yolu ile Kürt sorunu ve Kürt realitesinden söz etmek artık suç sayılmıyor. Sevindirici olan bu gelişmeye, Davalı Parti’nin yagılandığı 1982 Anayasası’nın başlangıç bölümünün sözünü ettiği “Atatürk Milliyetçiliği perspektifinin doğrultusunda geldik.” denirken bir yerde de Anayasa Mahkemesi’nin “Atatürk Milliyetçiliği” kavramını tanımlıyarak “Devlet ve Milletin bölünmez bütünlüğü”ne ne tür eylemin ya da nasıl bir progmatik düzenlemenin bozabileceğinin sınırlarını çizmeye çalıştığı kararında da, kavramı açıklarken “yurttaşlık” bağı ile sosyolojik/siyasî bağı birbirine karıştırmıştır. Yurttaşlık bir devlete hukukî bağlanmayı ifade eder. Kürt Ulusundan söz etmek onun dili kültüründen sözetmek, ulusal varlığını toplumsal/siyasal olarak görmek, yurttaşlık kavramı ile dolayısıyla üniter devlet yapısını bozmak ile ilgili değildir.” denilmiştir.

“Atatürk Milliyetçiliği” yukarda ilgili bölümde açıklandığı gibi ideolojik bir saplantı değildir. Toplumsal sosyolojik gerçeklere dayanan hukuksal ve siyasal bir olgudur. Vatan sevgisine dayanır. Vatan ve vatandaşlarının çağdaşlaşması ve dünya barışı ile sınırlıdır. Savunma da ileri sürülen görüşlerin aksine ayrı ulus veya etnik kökenden gelmiş olmak vatandaşlar arasında Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ülke ve ulus bütünlüğü içinde bir ayrımcılık nedeni olarak görülemez.

Savunmalarda “Tek Ulus” kavramının kimseye dayatılamıyacağı belirtilerek çok uluslu sosyalist ülkelerin değişimden önceki yapıları örneklenmektedir. Tek Uluslu devlet yapısıyla çok uluslu devlet yapısı içinde vatandaşlık haklarıyla sosyolojik gelişmenin farklı olması doğaldır. Yetmiş sene önce kurulan çok uluslu devletlerin bu gün ulus yapılarına göre ayrı ayrı devletleşmesi; bin yıl bir arada yaşamış, sosyolojik bütünleşmenin neticesi olarak gönül birlikteliği içinde Tek Ulus olarak devlet kurmuş, vatandaşlarına eşit siyasal, hukuksal ve ekonomik hakları tanımış tek uluslu devletlerinde değişik kökenden gelen toplulukların varlığı nedeniyle ayrı uluslar ve devletler haline gelmesini gerektirmez.

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının hakları ile aynı kökenden gelişe bağlı olarak diğer ülke vatandaşları hakları arasında bağlantı kurulmasının da hukuksal dayanağı yoktur. Türk kökeninden gelen Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı ile Türk kökeninden gelen diğer devletler vatandaşlarının hak ve mücadelesi aynı değerlendirmeye bağlanamıyacağı gibi, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan Kürt veya diğer kökenli vatandaşların, başka devletlerdeki Kürt veya diğer kökenli o ülkeler vatandaşlarının hak ve mücadeleleri aynı değerlendirmeye bağlanamaz.

Dünyada “bir Kürt ulusu vardır” demekle Türkiye’de “Türk Ulusu bütünlüğü dışında ayrı bir Kürt Ulusu vardır” demek ayrı anlamlar taşır.

Türkiye’deki Ulusal yapılaşmaya nazaran daha yeni olan Amerika’da; Alman, Fransız, İtalyan, İspanyol soyundan ve diğer etnik kökenlerden gelen Amerikan vatandaşlarının ırka dayalı olarak ayrı ayrı uluslaşması ve bunlara ayrı devlet kurma hakkı tanınması aynı biçimde demokratik, tek uluslu diğer devletlerde bu yolun açılması olanağı yoktur.

Görüldüğü gibi dünyada “Tek Uluslu” demokratik devlet sadece Türkiye Cumhuriyeti değildir.

Böylece, savunmada geçen “Tek Ulus kavramını kimseye dayatamayız” sözünün karşılığı, “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Ulus bütünlüğünü bozmayı hiç bir kimse, demokratik devlet ve kuruluşlar dayatamaz.” olmaktadır.

Çünkü bu uluslaşma bin yıllık birlikteliğe sosyolojik, tarihsel ve siyasal gelişmelere dayanmaktadır.

Onun içindir ki; ısrarla yapılan özendirme, yanıltma kandırma, korkutma ve kışkırtmalarla desteklenen teröre karşın, Kürt kökeninden gelen vatandaşlarımızı Türk Ulusu bütünlüğünden ayırma çabaları başarılı olamamıştır.

Kürt kökeninden gelen vatandaşlarımızı Türk Ulusu bütünlüğünden ayırmanın olanaksızlığı gibi Türk kökeninden ya da diğer kökenlerden gelen vatandaşlarımızı da Türk Ulusu bütünlüğünden ayırmak veya karşılıklı mücadele ortamına çekmek olanaklı değildir.

Savunmada görülen çelişkilerden bir diğeri de Lozan Konferansı ile ilgilidir. Savunmanın bir yerinde Lozan Andlaşmasıyla ilgili olarak “Yaklaşık günümüzden 70 yıl önce yapılmış bu metinlerin bugünkü bir sosyolojik olguyu açıklamasını beklemek saçmalıktır. Siyasî anlaşma metinlerinin toplumsal realitelerin tartışılmasında nihaî başvuru kaynağı sayılması hukuk adına utanç vericidir. İddia makamı ve bu iddianameyi ciddiye alan Anayasa Mahkemesi bilimsel ve hukuk açısından yetersizliğini kanıtlamıştır.” denilirken diğer bir yerinde “Kürt Ulusu” varlığının Atatürk ve İsmet İnönü tarafından tanındığı, Lozan Konferansı tutanaklarına geçtiği belirtilerek Lozan Konferansı tutanaklarının incelenmesi istenilmekte ve son yıllarda “Kürt realitesini kabul etmeliyiz” derken bir Kürt Ulusu’nun varlığının açık seçik biçimde kabul edildiği belirtilmektedir.

Atatürk ve İsmet İnönü tarafından ülke ve ulus bütünlüğünün bölünmezliği konusunda söylenen sözler, bu konuda Lozan Konferansı tutanaklarında yer alan metinler yukarda ilgili bölümlerde gösterilmiştir. Söylenen ve bugün içinde gerçek olan Kürtlerin Türk Ulusu bütünlüğü içinde yer aldığı, ayrı ulus olma ve ayrı devlet kurma isteklerinin olmadığıdır. Öbür yandan savunmalardaki iddiaların aksine Türkiye’de bugün, etnik grupların, ülke ve ulus bütünlüğünün bozulmasını hedef alınmaması, asıl amacın saptırılmaması kaydıyle, dil ve kültürlerini geliştirmesi engellenmemektedir.

Yine savunmada “Ermeni, Rum, Çerkez halklarını cemaat olarak kabul edip yüzyıllardır iç içe yaşadığı fakat uluslararası bir ağırlığı olmayan Kürt insanın gerçeğini kabul etmemek vardır.” denilmekte ise de Çerkez veya diğer kökenden gelen Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına Kürt kökenli vatandaşlardan farklı bir statü ve hak tanınmamıştır.

Bütün bunlar sözcük oyunları, anlatım değişiklikleri ve çeşitli bahanelerle gerçekleri saptırarak Türkiye Devleti’nin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğünü bozucu niteliktedir. Bunlarla anlatılmak istenen, “Türk Ulusu” bütünlüğü dışında “Türk ve Kürt” ulusları adıyla iki ayrı ulusun varlığı ortaya konularak partinin, bu iki ulusun eşit biçimde işlem görmesi ve ayrı birer ulus olmaktan kaynaklanan uluslararası hakların tanınmasıyla birlikteliklerini gönüllü olarak devam ettirmelerinden yana olduğudur. Proğramda geçen gönüllü birlikteliğin anlamı budur.

Ön savunmada, “Siyasî Partiler Yasasının değerlendirilmesinde, Uluslararası hukukun temel prensipleri ve ülkemizin taraf olduğu veya onaylandığı Uluslararası sözleşmelerin birer iç hukuk metni ve/veya prensipleri olarak olayda dikkate alınması ve bu araçların dinamik yorum yöntemiyle Anayasa’nın özel yorumundan ziyade amaçsal yorumuyla birlikte siyasal/toplumsal gerçekler gözönüne alınarak uygulanması gerekir.” denilmiştir.

Anayasa Mahkemesi; Anayasa’da ve Anayasa’ya uygun yasa kurallarında açıklık varken, bunları bir yana itip hukuk dışı uygulamalara yol açacak biçimde yorumlara girerek yasalara aykırı davranışlara geçerlik kazandıramaz. Siyasî Partiler Yasası ile Anayasa’nın bu konudaki hükümleri değişmemiştir. Bir yasa yeni bir yasa ile kaldırılmadıkça ya da iptal edilmedikçe uygulanmasının süreceği hukukun değişmez kurallarındandır. Anayasa ve Siyasî Partiler Yasası değişmedikçe Anayasa Mahkemesi bunları uygulayacaktır.

Öbür yandan, Devlet, Ülke ve ulus bütünlüğünü bozmaya yönelik eylemlere; uluslararası hukuk belgeleri, anlaşma ve sözleşmeleri, bu arada Helsinki Sonuç Belgesi ve Paris Şartı olur vermemektedir.

Anayasa Mahkemesi birçok kararında, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne ve Avrupa Sosyal Haklar Temel Yasası’na yollamada bulunmuştur. İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme kapsamındaki hak ve özgürlükler, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda da güvence altına alınmıştır. Hakları kullanmanın, özgürlüklerden yararlanmanın sınırsız olmadığını vurgulayan İnsan Hakları Evrensel Demeci’nin 29. ve 30. maddeleri, içerik olarak demokratik düzeni yıkıcı söz ve eylemlere karşı sınırlamalar getirilmesinin ve önlemler alınmasının dayanağıdır.

Sosyalist Türkiye Partisi’nin, kapatma nedeni sayılan dava konusu Parti programındaki kimi düzenlemelerin söz konusu uluslararası belgelere de aykırı olduğu kuşkusuzdur. İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme’nin örgütlenme hak ve özgürlüğüyle ilgili 11. maddesinin ikinci fıkrası aynen şöyledir:

“Bu hakların kullanılması, demokratik bir toplulukta, zarurî tedbirler mahiyetinde olarak millî güvenliğin, âmme emniyetinin, nizamı muhafazanın, suçun önlenmesinin, sağlığın ve ahlâkın veya başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması için ve ancak kanunla tahdide tâbi tutulur.

Bu madde, bu hakların kullanılmasında idare, silâhlı kuvvetler veya zabıta mensuplarının muhik tahditler koymasına mani değildir.”

Yukarda ilgili bölümlerde açıklandığı üzere Sosyalist Türkiye Partisi Programının ülke ve ulus bütünlüğünü bozucu kimi düzenlemeleri İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme’nin 11. maddesinin ikinci fıkrasıyla 17. maddesinde yer alan kurallarla da bağdaşmamaktadır.

Sözleşmenin 17. maddesi aynen şöyledir:

“Bu sözleşme hükümlerinden hiçbiri bir devlete, topluluğa veya ferde, işbu Sözleşmede tanınan hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya mezkûr sözleşmede derpiş edildiğinden daha geniş ölçüde tahditlere tâbi tutulmasını istihdaf eden bir faaliyete girişmeye veya harekette bulunmaya mâtuf herhangi bir hak sağlandığı şeklinde tefsir olunamaz.”

Özellikle, araçları farklı olmakla birlikte Sosyalist Türkiye Partisi’nin amacının teröristlerin amacı ile benzerlik gösterdiği de dikkat çekicidir. Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinde yaşayan ayrı dili ve kültürü olan ve özellikle de “kendi kaderini tâyin hakkına sahip, kurtuluş mücadelesi veren bir Kürt Ulusu”nun varlığı ileri sürülmektedir.

Bu durumda, üzerinde durulması gereken önemli bir konu da, “kendi kaderini tayin etme” hakkıdır. Öncelikle belirtmek gerekir ki, Türkiye’de tek bir ulus vardır. O da Türk Ulusu’dur. Türk ve Kürt kökeninden gelen vatandaşlar, diğer etnik kökenden gelen vatandaşlarla birlikte “Ulus” bütünlüğünü oluşturmuştur. Ayrı bir ulus, ayrı bir halk ya da bir azınlık varmış gibi bölünmeyi amaçlayan çabalar, terörle de desteklenip gündemde tutulmaktadır. “Kendi kaderini tâyin hakkı” yeni bir kavram değildir. Uluslararası hukuk düzenindeki bu olguyu Türk Ulusu, her tür ayrılığı dışlayıp eşitliği sağlayarak Lozan Barış Andlaşması’yla gündeminden çıkarmıştır, günümüzde de koşulları yoktur. Ülke ve Ulus bütünlüğünü koruma hakkı, Lozan Barış Andlaşması’nda olduğu gibi bugün de uluslararası hukuk düzeninde geçerlidir.

Nitekim, Helsinki Nihaî Senedi’nin ilkeleri arasında;

-Devletin egemen eşitliği ve egemenliğin üzerindeki haklara saygı,

-Sınırların dokunulmazlığı,

-Devletlerin toprak bütünlüğüne saygı,

-İçişlerine karışmama,

ilkeleri de yer almıştır.

Paris Şartı’nda da :

“Tüm ilkeler, herbiri diğerleri dikkate alınmak suretiyle yorumlanarak, kayıtsız şartsız ve aynı derecede uygulanır. Bu ilkeler ilişkilerimizin temelini oluşturur.”

………

“Taraf devletlerin bağımsızlığını, egemen eşitliğini ya da toprak bütünlüğünü ihlâl eden faaliyetlere karşı demokratik grupları savunmak hususunda işbirliği yapmaya kararlıyız. Dışarıdan yapılan baskı, zora başvurma ve yıkıcılık gibi yasadışı faaliyetler burada söz konusu olan özelliklerdir.”

………

Her türlü terörist eylemleri, yöntemleri ve uygulamaları açıkça suç olarak kınıyor ve bunların ikili olduğu kadar çok taraflı işbirliği ile ortadan kaldırılması için çalışmaya kararlı olduğumuzu ifade ediyoruz.”

………

“Taraf devletler, halkın iradesiyle özgürce kurulmuş olan demokratik düzeni, kendi yasaları uyarınca ve yüklendikleri uluslararası insan hakları görevleri ve uluslararası taahhütleri uyarınca, bu düzeni ya da başka bir taraf devletin düzenini yıkmayı amaçlayan terörizm ya da şiddete başvuran ya da terörizmden veya şiddetten vazgeçmeyi reddeden kişilerin, grupların ve teşkilatların faaliyetlerine karşı savunmak ve korumak sorumluluğunu taşıdıklarını kabul ederler.” kuralları da yer almaktadır.

Görüldüğü gibi, yukardaki düzenlemelerde kendi kaderini tayin hakkının, demokratik ülkelerde devlet, ülke ve ulus bütünlüğünü bozucu biçimde kullanılmasına olanak verilmemektedir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin de taraf olduğu “Yeni Bir Avrupa İçin Paris Şartı”, ırkçılığı, etnik düşmanlığı ve terörizmi kınamış, ülke bütünlüğünü ve demokratik düzeni yıkmayı amaçlayan hareketlere girişen kişi, grup ve örgütlere karşı koruma ve kollama sorumluluğunu uluslararası bir çağrı olarak kabûl etmiştir. Devleti yıkmaya yönelik faaliyetlerin demokratik haklar kapsamında ve bir özgürlük olarak değerlendirilmesi olanaksızdır. Demokrasi, hak ve özgürlüklerin güvenceye bağlandığı, demokratik işlerliğin her alanda yaşandığı, çoğulcu, katılımcı bir kurallar ve kurumlar düzenidir. Nitekim Birleşmiş Milletler’e üye devletlerin katılmalarıyla 14-25 Haziran 1993 günlerinde, VİYANA’da gerçekleştirilen Dünya İnsan Hakları Konferansı sonunda yayımlanan Deklerasyon’da:

Kendi geleceğini belirleme hakkının; “Eşit Haklar” ilkesine uygun olarak ırk, din ve renk ayrımı gözetmeksizin ülkesine ait bütün insanları temsil eden bir hükûmete sahip egemen ve bağımsız bir devletin, ülke bütünlüğünü ve siyasî birliğini kısmî veya bütüncül biçimde parçalayacak herhangi bir eylemin desteklenmesi ve bu eyleme yetki verilmesi anlamında yorumlanamayacağı yer almıştır.

Demokrasilerde ırk ayrımcılığı, bir siyasal partinin dayanağı, amacı ve ereği olamaz. Irk ayrımcılığının aracı durumuna düşen partinin varlığını sürdürmesi yasalar karşısında olanaksızdır. Devletin ülkesi ve ulusuyla birlikte bütünlüğünü koruması en doğal hakkı olup, kamu düzenini ve insan haklarını koruma yönünden de savsaklanmayacak görevidir.

Zorunlu durum ve nedenlerle siyasî partileri kapatma diğer çağdaş demokratik ülkelerde de vardır. Anayasa’nın temel ilkesi; hak ve özgürlüklerle, çoğulculuğun korunması için Anayasal hakları yok edecek bir siyasî rejim kurulmasının önlenmesidir. Demokratik toplum düzeninde, siyasî parti faaliyetlerinin güvence altına alınması, Anayasa’ya uygun kurulan ve faaliyet gösteren siyasî partilerin Anayasa’ya dayalı hukuk devletinin sağladığı tüm hak ve ayrıcalıklarından faydalanmaları anlamına gelir. Siyasî partiler Anayasa’da değiştirilmesi yasaklanan uluslararası üstün hukuk kurallarına da uygun olan devletin tekliği, ülkenin bütünlüğü ile ulusun birliğini değiştirmeyi amaçlayan çalışmalarda bulunamazlar. Bunların siyasal tercih kapsamına alınması olanağı yoktur.

Bu konuda özet olarak şu temel ilkeler belirlenebilir:

  1. Ulusal ve üniter devletin etnik farklılıklara göre tartışılması uluslararası hukuksal belgelerce de yasaklanmıştır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 11. maddesi bu konuda son derece açıktır. Ayrıca bu sözleşmenin 17. maddesi özellikle bu konuyla ilgilidir. Son olarak, Birleşmiş Milletlere üye devletlerin katılımlarıyla Haziran 1993 de Viyana’da gerçekleştirilen Dünya İnsan Hakları Konferansı sonunda yayımlanan deklerasyonda da bu konuda sınırlama getirilmiştir.
  2. Federal Almanya Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi de Federal Cumhuriyetin varlığını tehlikeye atan veya temel demokratik düzeni yoketmeye yönelik faaliyetlerde bulunan siyasal partileri kapatma yetkisine sahiptir. Ve Almanya Anayasa Mahkemesi hem Komünist Partiyi hem de Faşist Partiyi bu gerekçelerle kapatmıştır.
  3. Avrupa hukuk düzenlemelerinde de, bir ulus bütünlüğü içinde yer alan etnik grupların milliyetçiliğe dayalı ayrımcılığı kabul edilmemektedir. Anayasa’da güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerin korunması ancak anayasal hakları yok edecek siyasal faaliyetlerin (örgütlenmelerin) önlenmesi ile mümkündür. Bu aynı zamanda çoğulculuğun da korunması anlamına gelir.

ç. Fransız Anayasa Konseyi, Korsika’ya özel statü tanıyan Yasa’nın iptali ile ilgili kararında, Fransız vatandaşlarından oluşan “Fransız Halkı”nın korunması için özen göstererek “Fransız Halkı”nın mütemmim cüzî (tamamlayıcısı olan) “Korsika Halkı” kavramını reddetmiş ve söylenmesi gerekenin “Kanunen bölünmesi mümkün olmayan Fransız Halkı” olduğunu vurgulamıştır.

  1. Siyasî Partilerin faaliyetleri, demokratik düzende güvence altına alınmışlardır. Çağımız partiler ve demokrasi çağıdır. Ancak bu demokrasilerin kendilerini korumaları anlamına da gelir. Siyasal partilerin hukuk devletinin sağladığı güvencelerden yararlanabilmesi, ancak Anayasa’ya uygun davranmaları ile mümkündür.
  2. Halkların eşit ve kendi kaderlerini tayin etme haklarıyla kültürel hakların kullanılmasında, demokratik sistemle idare edilen vatandaşlarına bireysel düzeyde temel ve siyasal hakları eşit düzeyde sağlamış ülkeler için; Devlet, ülke, ulus ve siyasal birlik esas alınmakta, bunları bozan her türlü eylemlere hukuksal dayanak verilmemekte ve yasaklanmaktadır.
  3. Demokratik toplumlarda temel hak ve özgürlükler için esas ölçüt bireydir. Bunun etnik gruplar için ulusal hakka dönüştürülmesi, bu şekilde Devlet, ülke ve ulusu parçalama hak ve özgürlüğünden söz edilmesinin bir dayanağı olamaz.
  4. Uluslararası birlikteliğin gelişmesine yönelik çalışmaların geliştiği bir süreçte ulusal birlikteliklerin parçalanması düşünülemez ve her iki olgunun birbirinin karşıtı olduğu söylenemez.

Parti programında ve savunmalarda ayrı uluslar olarak ortaya konan Türk ve Kürt Uluslarının gönüllü birliğinin hedeflendiğinden söz edilmekte ise de, gerçekte davalı Parti’nin programı vatandaşlar arasında kin, husumet ve ayrılık duyguları yaratmakta ve körüklemektedir. Zira Parti programı Türk Ulusunun bütünlüğünü ırka dayalı bir görüşle Türk ve Kürt olarak ikiye ayırmayı Kürt kökenli vatandaşlarımızı bir ulusal kurtuluş mücadelesi içine çekmeyi öngörmektedir. Bu tür program hükümlerinin ülke ve millet bütünlüğünü yıkmayı kuşkuya yer bırakmayacak biçimde amaçladığı açıktır.

Demokratik siyasal yaşamın vazgeçilmez ögesi olan siyasal partiler demokrasiye ters düşen, demokrasiyle bağdaşmayan, demokrasiyi güçsüz ve etkisiz düşürecek, toplumsal barışı yıkacak program düzenleyemez ve eylemlerde bulunamazlar. Hiçbir ayrılık bulunmayan ulusun içinde azınlık oluşturarak ülkeyi bölmek, bu amaçla etnik köken ayrımını kışkırtarak ulusun bireylerini, bölge halklarını biribirine düşman edip Kürt ulusal kurtuluş hareketiyle bağlantı kurulması bir öneri ve çözüm değil, devleti yıkmaya yönelik bir planın uygulanması ve çözümsüzlüktür. Sorunlar yaratılarak çözüm üretilemez. Kimi etnik grupları ulus yapısı içinden, çoğunluktan azınlığa indirmek toplumsal barışı yıkar. Bu yolla ulus bütünlüğü içinde yer alan etnik gruplar körüklenecek, terörün şiddeti artırılacaktır. Uluslararası norm, silahla, şiddetle hak arama yollarına kesinlikle kapalıdır. Sosyalist Türkiye Partisi, Kürt kökenli yurttaşları asılsız ve dayanaksız savlarla Ulusal kurtuluş mücadelesine çekmeye ve bölünmeye yönelmiştir. Demokrasi, demokra­ tik hak ve özgürlüklerden yararlanarak yıkılamaz. Hakkı ve özgürlüğü kötüye kullanmaya engel olmak devletin görevidir. Hele bir siyasal parti, şiddet ve terörü kışkırtarak gizli bir amacı gerçekleştirmek istiyorsa, buna olanak verilemez. Partilerin de yapamayacakları şeyler vardır ve bunların başında devletin varlığıyla ülkenin ve ulusun birliğini bozmak gelir. Kendisini saldırılara karşı koruyan devleti içerden yıkmak isteyen çabalara hiç bir hukuk düzeni meşruiyet tanıyamaz. Parti savunmasında buna karşın “Anayasa Mahkemesi Devletin bekasından önce, toplumun dönüşümü ve gereksinimlerini gözönüne almalıdır.” demektedir. Bu dönüşüm ve gereksinim de kendi düşüncelerine dayanmaktadır.

Davalı Partinin programında Türk ve Kürt ulusları biçiminde bir ayırımın yapılması ve Kürt halkının kendi kaderini belirleme hakkını özgür iradesiyle kullanması; bir başka deyişle, ülkede yaşayan ve Kürt olarak ayırdıkları bir kısım yurttaşların Türkiye Cumhuriyetinden kopmasının amaçlanması Siyasî Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (a) bendinde söz konusu olan “devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü” ilkesine açıkça aykırıdır.

Bu konuda özenle üzerinde durulması gereken husus daha önce belirtildiği gibi bu yöndeki yasal düzenlemelerin amacı ülkedeki etnik farklılıkların ve bunların dil ve kültürlerinin yasaklanması değildir. Çeşitli etnik kökenlerden gelen Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları, kendi dil ve kültürlerine sahiptirler. Ancak bin yıldır birlikte yaşamış, dini, gelenek ve görenekleri aynı, birbirinden ayrılması ve koparılması olanaksız ortak kültürleri ve yaşamları olan bir topluluğu ırk temeline dayanan düşüncelerle ayrıma bağlı tutmak ve hepsini kapsayan ortak ulusal kültürü, dili ve kimliği yadsımak Siyasî Partiler Yasası’nın 78. ve 81. maddelerin (a) bendlerine aykırıdır. Yasaklanan, kültürel farklılıkların ve zenginliğin belirtilmesi olmayıp, bunların Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak, ulus bütünlüğünün bozulması ve buna bağlı olarak ayrımlara dayanan yeni bir devlet düzeninin kurulması amacıyla kullanılmasıdır.

Programdaki düzenleme farklı ulus ve ulusal azınlıkların varlıklarının kabul edildiklerini göstermektedir. Bunlar programdaki diğer düzenlemelerle birlikte ele alındığında Siyasî Partiler Yasası’nın 81. maddesinin (b) bendinde yasaklanan, Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak ulus bütünlüğünün bozulması amacını gütme anlamını taşımaktadır. Bir başka deyişle program, Türk Ulusu’nun ortak dili, kültürü dışındaki dil ve kültürleri bölücülüğe yönelik olarak korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla bir bölüm vatandaşın farklı bir ulustan oldukları, bir azınlığa mensup bulundukları ileri sürülerek azınlık ya da ayrı bir ulus olmanın gerektirdiği haklardan yararlanmaları biçiminde bir düşünce içermektedir. Türkiye’de hiçbir vatandaş arasında bir fark ve farklı bir uygulama yoktur.

Esasa ilişkin son savunmada hukukun sınıfsal olduğu görüşüyle kapatma olasılığına karşı Mahkeme ve üyelere gözdağı niteliğindeki sözler üzerinde durulması gereksiz bölümlerdir.

Sonuç olarak, Sosyalist Türkiye Partisi, Programındaki anlatımlarla, Türkiye’de hukuksal ve siyasal yönden ırka dayalı bir Türk Ulusu kavramı ya da etnik kökene göre çoğunluk ve azınlık kavramları olmamasına karşın, farklı etnik ve soy kökenlerinden gelen bütün vatandaşların eşit haklarla yer aldığı Türk Ulusunu ırk esasına dayalı olarak “Türk ve Kürt Ulusları” biçiminde ikiye bölmüş, ulusal kurtuluş hareketi içinde gösterilen T.C. Devletinin vatandaşı Kürtlere ayrı bir ulus olarak kendi kaderlerini tayin etme hakkını verme amacına yönelik durumuyla Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozucu bir konuma düşmüştür. Bu bağlamda yine programında yer alan “Kürt Ulusu’nun ve bütün etnik ve toplulukların kendi dil ve kültürel yapılarını koruyup gelişmeleri olanağını sağlar. Dillerin geliştirilmesi, zenginleştirmeleri çalışmalarında hiç bir dile ayrıcalık tanınamaz” biçimdeki düzenleme de Türk Ulusu’nun ortak kültür ve dilini dışlar nitelikte ve bölücülüğe yöneliktir. Bunlar yalnızca düşünce değil, yasaklanan sakıncalı eylemlere kışkırtma, katkı, destek ve bu niteliğiyle de bir tür eylemdir.

Bütün bunlarla Siyasî Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (a) bendi ve aynı Yasa’nın 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerine aykırı davranılmıştır.

Yukarda belirtilen nedenlerle, Sosyalist Türkiye Partisi’nin Siyasî Partiler Yasası’nın Dördüncü Kısmı’nda yer alan hükümlere aykırı davrandığı saptandığından aynı Yasa’nın 101. maddesinin (9) bendi gereğince kapatılması gerekir.

VIII- SONUÇ

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 25.2.1993 günlü, SP.43.Hz.1993/16 sayılı İddianamesi’nde Sosyalist Türkiye Partisi’nin Anayasa’nın Başlangıç Kısmı’na 3., 4., 14., 68. ve 69. maddeleriyle 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (9) bendi ve 81. maddesinin (a) ile (b) bentlerine aykırı olarak, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı amaçladığı ileri sürülerek Siyasî Partiler Yasası’nın 101. maddesinin (a) bendi gereğince kapatılmasına karar verilmesi istenmekle gereği görüşülüp düşünüldü:

  1. Sosyalist Türkiye Partisi programının, Anayasa ile Siyasî Partiler Yasası’na aykırı olduğuna ve 2820 sayılı Yasa’nın 101. maddesinin (a) bendi uyarınca davalı Parti’nin KAPATILMASINA,
  2. Davalı Parti’nin tüm mallarının 2820 sayılı Yasa’nın 107. maddesi uyarınca Hazine’ye geçmesine,
  3. Gereğinin yerine getirilmesi için karar örneğinin 2820 sayılı Yasa’nın 107. maddesine göre Başbakanlığa ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmesine,

30.11.1993 gününde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.

BaşkanYekta Güngör ÖZDEN BaşkanvekiliGüven DİNÇER Üyeİhsan PEKEL
ÜyeSelçuk TÜZÜN ÜyeAhmet N. SEZER ÜyeHaşim KILIÇ
ÜyeYalçın ACARGÜN ÜyeMustafa BUMİN ÜyeSacit ADALI
ÜyeAli HÜNER ÜyeLütfi F. TUNCEL

Cumhuriyet Gazetesi Yayın İlkeleri

0
Cumhuriyet Gazetesi Yayın İlkeleri
Cumhuriyet Gazetesi Yayın İlkeleri
Giriş

Cumhuriyet Gazetesi, “amacını toplum yaşamına katıldığı 7 Mayıs 1924’te yayınladığı ilk sayısında kurucusu Yunus Nadi’nin kalemiyle belirlemiştir. Cumhuriyet, ne hükümet ne de parti gazetesidir. Cumhuriyet yalnız Cumhuriyet’in, bilimsel ve yaygın anlatımıyla demokrasinin savunucusudur. Cumhuriyet, demokrasi fikir ve esaslarını yıkmaya çalışan her kuvvete karşı mücadele edecektir. Ülkemizde her anlamıyla gerçek bir demokrasi kurulması için bütün varlığı ile çalışacaktır.

Cumhuriyet Atatürk devrim ve ilkelerinin açtığı “aydınlanma” yolunda, aklın bağnazlıktan, bilimin dinden bağımsızlaşması, Laiklik ilkesinin toplumca benimsenmesi için çaba gösterecektir. “İnsan Hakları ve Temel Özgürlükler Bildirgesi“ni demokrasinin evrensel anayasası olarak benimseyen Cumhuriyet, amaçlarına ancak Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığı ve bütünlüğü kapsamında ulaşılacağını temel ilke sayar.

Cumhuriyet Gazetesi’ni kuran Yunus Nadi, kurumlaştıran Nadir Nadi’dir. Cumhuriyet Türkiye’sinin temelleri atılırken kurulan Cumhuriyet Gazetesi’ni Yunus Nadi’nin ölümünden sonra her çeşit güçlüğe karşı yarım yüzyıllık savaşımla hiç bir ödün vermeden yöneten ve kurumlaştıran Nadir Nadi 20 Ağustos 1991 günü gözlerini yaşama kapamıştır. Kimliği, ilkeleri ve amaçları bu uzun süre içinde belirlenip toplumda kök salan Cumhuriyet’i aynı yörüngede yaşatmak Cumhuriyet Türkiye’sine, topluma ve Cumhuriyet okurlarına karşı bir ödev niteliğine dönüşmüştür. Cumhuriyet Vakfı, bu amacı yerine getirmek için kurulmuştur.”

Cumhuriyet Gazetesi’ni kuran Yunus Nadi, kurumlaştıran Nadir Nadi’dir. Cumhuriyet Türkiye’sinin temelleri atılırken kurulan Cumhuriyet Gazetesi’ni Yunus Nadi’nin ölümünden sonra her çeşit güçlüğe karşı yarım yüzyıllık savaşımla hiç bir ödün vermeden yöneten ve kurumlaştıran Nadir Nadi 20 Ağustos 1991 günü gözlerini yaşama kapamıştır. Kimliği, ilkeleri ve amaçları bu uzun süre içinde belirlenip toplumda kök salan Cumhuriyet’i aynı yörüngede yaşatmak Cumhuriyet Türkiye’sine, topluma ve Cumhuriyet okurlarına karşı bir ödev niteliğine dönüşmüştür. Cumhuriyet Vakfı, bu amacı yerine getirmek için kurulmuştur.”

1-Genel Hükümler

1/1-Cumhuriyet Gazetesi Yayın ilkeleri, gazeteyi, ekleri, internet sitesini ve diğer Cumhuriyet yayınlarını kapsar ve bağlar.

1/2-Cumhuriyet gazetesi ve diğer yayınların yöneticileri ve çalışanları her türden çıkar ve nüfuz ilişkilerinin dışında kalmaya özel bir özen gösterirler.

1/3-Cumhuriyet gazetesi çalışanları bir siyasi partiye üye iseler, gazetedeki faaliyetleri ile siyasi çalışmalarını ayrı tutmaya özen gösterirler. Siyasi parti üyesi yazarlar yazılarını üyesi bulundukları siyasi parti içindeki konumları ya da faaliyetleri için kullanamazlar.

1/4-Cumhuriyet yayınlarında reklam, sponsorluk vb. alanlardaki çalışmalarla editoryal alandaki çalışmalar kesin çizgilerle birbirinden ayrılır. Haberin ana ya da vazgeçilmez unsuru olmadıkça şirketler, ticari ürünler ve markalar yer alamaz, gizli reklam yapılamaz.

Hakimlerin Mesleki Davranışlarını Düzenleyen İlke ve Kurallar

0
Hakimlerin Mesleki Davranışlarını Düzenleyen İlke ve Kurallar

Hakimlerin Mesleki Davranışlarını Düzenleyen İlke ve Kurallar; Avrupa Hakimleri Danışma Konseyinin (CCJE) başta etik, uygunsuz davranışlar ve tarafsızlık olmak üzere, hakimlerin mesleki davranışlarını düzenleyen ilke ve kurallar hakkında Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin dikkatine sunduğu 3 sayılı Görüş olarak 9 Kasım 2002  tarihinde kabul edilmiştir.

Avrupa Hâkimleri Danışma Kurulu (CCJE) Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından 2000 yılında kurulmuş olup Avrupalı hâkimlerin hukuk devletindeki rolünün güçlendirilmesi bağlamında çalışmalar yapmaktadır. Kurul (CCJE) Avrupa Konseyi nezdinde hâkimlerin bağımsızlığı, tarafsızlığı ve etkinliği konularında danışma görevi yapmakta olup bu şekilde uluslararası bir organizasyon bünyesinde işlev gören ve hâkimlerden oluşan ilk ve tek organdır. Türkiye adına HSK(Hakimler Savcılar Kurulu) tarafından Genel Kurul toplantılarına katılım sağlanmaktadır

Consultative Council of European Judges (CCJE) – Avrupa Hakimleri Danışma Konseyi

Hakimlerin Mesleki Davranışlarını Düzenleyen İlke ve Kurallar

1. Avrupa Hâkimleri Danışma Konseyi (CCJE), bu görüşü üye devletlerin CCJE tarafından hazırlanan ankete verdikleri cevaplara ve bu hususta CCJE Çalışma Grubu ile CCJE uzmanı Denis Salas’ın (Fransa) düzenlediği metinlere dayanarak hazırlamıştır.

2. Bu görüşte CCJE’nin yargı bağımsızlığı ve hâkimlerin azledilememesine ilişkin 1(2001) sayılı Görüşünün (www.coe.int/legalprof, CCJE(2001) 43) özellikle 13, 59, 60 ve 71. fıkralarına atıfta bulunulmaktadır.

3. CCJE bu görüşü hazırlarken bilhassa aşağıda belirtilenler olmak üzere birçok belgeyi  göz önünde bulundurmuştur:

– Birleşmiş Milletler “Yargı Bağımsızlığı Temel İlkeleri” (1985),

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin hâkimlerin bağımsızlığı, etkinliği ve rolüne ilişkin R(94)12 Sayılı Tavsiye Kararı,

– Hâkimlere İlişkin Mevzuat Hakkında Avrupa Şartı (1998) (DAJ/DOC(98) 23),

Yargı Etiği İlkeleri, Bangalor Taslağı (Bu taslak, 2002 yılının Kasım ayında gözden geçirilerek Bangalor Yargı Etiği İlkeleri oluşturulmuştur. CCJE, bu ilkeleri, bu belgenin çıkmasından sonra benimsemiştir. Bu ilkelere ilişkin Açıklama Notunda 2002 yılının Haziran ayında CCJE’nin Çalışma Ekibinin sunduğu katkılar tasdik edilmiştir)

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Download [493.69 KB]

4. Bu görüş iki ana hususu kapsamaktadır:

– Yüksek standartlarda olması gereken ve hâkimlerin kendi hazırladıkları mesleki davranış standartları metninin içerisinde yer alabilecek olan, etik ilkelerin belirlenmesine dayanan, hâkimlerin mesleki etik ilkelerini düzenleyen ilkeler ve kurallar (A);

– Hâkimlere yönelik ceza, hukuk ve disiplin yükümlülüklerini düzenleyen ilke ve usuller (B).

5. Bu bağlamda CCJE, mevcut kuralların ve prensiplerin, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin gerektirdiği üzere mahkemelerin bağımsızlığı ve tarafsızlığı ile her bakımdan tutarlı olup olmadığını sorgulamıştır.

6. Dolayısıyla, CCJE, aşağıdaki soruları cevaplamayı amaçlamıştır:

– Hâkimler için hangi davranış standartları geçerli olmalıdır?
– Davranış standartları nasıl oluşturulmalıdır?
– Hâkimler için ne tür ceza, hukuk ve disiplin yükümlülükleri geçerli olmalıdır?

7. CCJE, bu soruların cevaplarının, özellikle de hâkimlerin hakları ve ayrıcalıkları, mesleki davranışları ve etik ilkelerinin (bkz. CCJE(2001)24 sayılı belge, Ek A, III. Kısım B) Avrupa’daki hâkimlere yönelik genel eylem planı çerçevesinin uygulanmasına katkıda bulunacağına inanmaktadır ve ulaşmış olduğu sonuçlara aşağıda 49, 50, 75, 76 ve 77. fıkralarda değinmiştir.

A. HÂKİMLERİN DAVRANIŞ STANDARTLARI

8. Hâkimlerin davranışlarının etik yönünün, çeşitli nedenlerden dolayı tartışılması gerekmektedir. Anlaşmazlıkların çözümünde kullanılan yöntemlerin her zaman güven telkin etmesi gereklidir. Hâkimlere verilen yetkilerin adaletle, doğrulukla ve özgürlükle çok yakından bir bağı vardır. Hâkimler için geçerli olan standart davranış kuralları, bu değerlerin doğal bir sonucu ve adaletin idaresine olan güvenin ön şartıdır.

9. Uzlaşmazlıkların gittikçe küreselleşmesi ve mahkeme kararlarının geniş çapta yayılması göz önünde bulundurulduğunda adalet sistemine olan güven daha da önemli bir hal almaktadır. Ayrıca, hukukun üstünlüğü ile yönetilen bir devlette toplumun adil yargılanma kavramına uyumlu olan ve temel hakları teminat altına alan genel standartların belirlenmesi beklentisinde olma hakkı vardır. Hâkimlere yüklenen yükümlülükler, tarafsızlıklarını ve görevlerinin etkinliğini teminat altına almak amacıyla belirlenmiştir.

1) Hâkimler için hangi davranış standartları geçerli olmalıdır?

10. Hâkimler için geçerli olan mesleki taleplere yönelik kuralların her türlü analizinde bu kuralların altında yatan ilkeler ve taşıdıkları amaçlar da göz önünde bulundurulmalıdır.

11. Hâkimlerin işe alınmasında ve eğitim verilmesinde ne tür metotlar kullanılırsa kullanılsın ve yetki alanları ne kadar geniş olursa olsun, hâkimlere yetkiler verilmiş olup insanların hayatını temelden etkileyecek alanlarda çalışmaktadırlar. Yakın bir tarihte düzenlenmiş olan bir araştırma raporu, Avrupa’da tüm kamu kurumları arasından en çok değişime uğrayanın muhtemelen yargı olduğunu belirtmektedir.

Son yıllarda demokratik toplumlar yargı sistemleri üzerine gittikçe artan beklentiler yüklemektedir. Toplumlarımızın gittikçe artan çoğulculuğu, her bir grubun tanınma ya da koruma istemesine yol açmakta olup bu grupların söz konusu talepleri her zaman karşılanmamaktadır. Demokrasilerin yapısının derinlemesine etki altında kalmış olmasına karşın ulusal çeşitlilikler hala göze çarpmaktadır.

Otoriter rejimlerden ortaya çıkan Doğu Avrupa ülkelerinin, hukuk ve adalete, demokrasinin yeniden kurulması için çok önemli olan meşruiyeti sağlayan unsurlar olarak baktıkları herkesçe bilinen bir gerçektir. Diğer ülkelere kıyasla bu ülkelerde yargı sistemi, yargısal denetim fonksiyonu aracılığıyla diğer devlet makamlarına nispeten kendisini daha fazla kabul ettirmektedir.

12. Hâkimlere verilen yetkiler, yalnızca ulusun iradesini ifade eden yerel kanunlara değil, modern demokratik toplumlar tarafından tanınmış uluslararası hukuk ve adalet ilkelerine de tabidir.

13. Bu güçlerin hâkimlere verilmesinin amacı, hukukun uygulanarak adaletin sağlanması ve her bir bireyin kanuni olarak sahip olduğu ve haksız bir şekilde mahrum bırakılmış olabileceği haklarından ve/veya mallarından yararlanmalarını sağlamaktır.

14. Bu amaç, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin, tamamen adalet sisteminin yararlanıcıları açısından yazılmış olan 6. maddesinde belirtilmiştir: “Herkes, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının makul bir süre içinde, hakkaniyete uygun ve açık olarak görülmesini isteme hakkına sahiptir.” Sözleşme, hâkimlerin her şeyi yapmaya hakları olduğunu söylemenin tam tersine, yargılanan kişilere yönelik teminatları vurgulamakta ve hâkimlerin görevlerinin dayandığı ilkelerin bağımsızlık ve tarafsızlık olduğunu belirtmektedir.

15. Son yıllarda yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığına ilişkin teminatlara olan ihtiyacın giderek arttığı fark edilmiştir; partizan müdahalelerden korunmak amacıyla bağımsız organlar kurulmuş, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin önem düzeyi genişletilerek Strazburg’daki Avrupa Mahkemesi ile ulusal mahkemelerin içtihatlarına dâhil olmuştur.

16. Hâkimin bağımsızlığı oldukça önemli bir ilkedir ve hâkimler dâhil olmak üzere her devletin vatandaşlarının hakkıdır.

Bu ilkenin hem kurumsal hem de bireysel bir yönü vardır. Modern demokratik bir devlet, kuvvetler ayrılığı ilkesi üzerine kurulmalıdır. Her bir hâkim, yargı bağımsızlığını hem kurumsal hem de bireysel düzeyde sağlamak için elinden gelen her şeyi yapmalıdır. Bu bağımsızlığın arkasındaki mantık, CCJE’nin 1(2001) sayılı Görüşünün 10 ila 13. fıkralarında detaylı olarak ele alınmıştır. Bu fıkralarda belirtildiği üzere, söz konusu bağımsızlık, bir hâkimin tarafsızlığının hem ayrılmaz bir tamamlayıcısıdır, hem de ön şartıdır; bu da yargı sisteminin güvenilirliği ve demokratik toplumda oluşturması beklenen güven açısından yüksek önem taşır.

17. Birleşmiş Milletler tarafından 1985 tarihinde hazırlanan “Yargı bağımsızlığı temel ilkelerinin” 2. maddesinde “Yargı organı, önündeki sorunlar hakkında herhangi bir tarafın herhangi bir nedenle doğrudan veya dolaylı kısıtlama, etki, teşvik, baskı, tehdit ve müdahalesine maruz kalmaksızın, maddi olaylara ve hukuka dayanarak tarafsız bir biçimde karar verir” hükmü, 8. maddede “hâkimler… her zaman görevlerinin itibarını ve yargının tarafsızlığını ve bağımsızlığını koruyacak tarzda hareket ederler” hükmü ortaya konmuştur.

18. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, hâkimlerin bağımsızlığı, etkinliği ve rolü üzerine R(94)12 sayılı Tavsiye Kararında “hâkimlerin davalar üzerine tarafsız olarak, vicdanlarını dinleyerek, dava olaylarını yorumlayarak ve yürürlükteki hukuk kurallarına uygun olarak karar vermelerine yönelik kısıtlanmayan bir özgürlükleri olması gerektiğini” belirtmiştir.

19. Hâkimlere İlişkin Mevzuat Hakkında Avrupa Şartı’nda hâkimlere yönelik kanunların, tüm vatandaşların mahkemelerden beklemeye haklarının olduğu tarafsızlık unsurunu teminat altına alması gerektiği belirtilmiştir (1.1 sayılı fıkra). CCJE, Şartın bu maddesini tamamen desteklemektedir.

Tarafsızlık 

20. Tarafsızlık, Avrupa Mahkemesi tarafından hem belirli bir davada bir hâkimin kişisel kanaatlerini ya da menfaatlerini göz önünde bulunduran öznel yaklaşıma göre, hem de hâkimin bu hususta tüm makul şüpheleri ortadan kaldırmaya yetecek teminatlar sunup sunmadığını değerlendiren nesnel bir sınamaya göre belirlenmektedir.

a. Hâkimlerin yargısal işlevlerinin icrasındaki tarafsızlıkları ve davranış kuralları

21. Hâkimler, vatandaşların tarafsızlıklarından şüphe etmelerine yol açacak hiçbir makul neden olmamasını sağlamak için tüm koşullar altında tarafsız davranmalıdırlar. Bu bağlamda, hâkim hem adli görevlerinde, hem de diğer aktivitelerinde tarafsızlık görülmelidir.

22. Yargıya yönelik toplumsal güven, yargı sisteminin etkinliğinin teminatıdır:

Hâkimlerin mesleki faaliyetlerindeki davranışları, anlaşılabilir bir şekilde, toplumdaki bireyler tarafından mahkemelerin güvenilirliğine yönelik önemli bir unsur olarak görülmektedir.

23. Dolayısıyla hâkimler görevlerini yerine getirirken ayrımcılıktan, önyargıdan ya da tarafsızlıklarını bozmaktan kaçınmalıdırlar. Kararlarını verirken hukuk kurallarının uygulaması kapsamı dışındaki hiçbir unsuru dikkate almamalılardır. Bir davaya baktıkları ya da o davaya bakmalarının gerekebileceği durumlarda bilinçli olarak o davanın çözümüne ilişkin belli bir düzeyde önyargı oluşturabilecek ve yargılamanın adilliğini etkileyebilecek değerlendirmelerden kaçınmalılardır. Kanunsuz temellere dayanan veya görevlerinin usulünce ifasına uygun olmayan herhangi bir ayrım gözetmeksizin tüm bireylere (örneğin taraflara, tanıklara, avukatlara) saygı göstermelilerdir. Ayrıca görevlerini yerine getirirken mesleki yeterliliklerinin görülebilmesini sağlamalılardır.

24. Hâkimler ayrıca görevlerini yerine getirirken her tür önyargı ve ayrımcılıktan kaçınarak, taraflar arasında bir denge kurarak ve her iki tarafın da adil yargılanmasını sağlayarak tarafların eşitliği ilkesini göz önünde bulundurmalılardır.

25. Yargı sisteminin etkinliği ayrıca hâkimlerin yüksek düzeyde mesleki farkındalığa sahip olmalarını gerektirir. Hâkimler, kendilerini uygun özellikler ile donatacak olan temel ve ileri eğitimler ile mesleki farkındalıklarını yüksek bir düzeyde tutmalılardır.

26. Hâkimler ayrıca görevlerini özenle ve makul bir çabuklukla yerine getirmelilerdir. Tabii ki bunun için kendilerine uygun imkânların, araçların ve yardımın sağlanması gereklidir. Öngörüldüğü üzere, hâkimler Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesinin birinci fıkrası uyarınca makul bir süre sınırı içerisinde karar verme yükümlülüklerinin hem farkında olmalı, hem de görevlerini bu yükümlülük uyarınca yapabilmelilerdir.

b. Hâkimlerin tarafsızlığı ve yargı dışı davranışları

27. Yargı sistemi ancak hâkimlerin gerçeklerle temas halinde olmaları durumunda etkin işleyebileceği için hâkimler yaşadıkları toplumdan izole olmamalılardır. Ayrıca hâkimlerin, vatandaşlar olarak, özellikle de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi tarafından teminat altına alınan temel hak ve özgürlükleri (düşünce özgürlüğü, dini özgürlük, vb.) bulunmaktadır.

Dolayısıyla istedikleri meslek dışı etkinliklere katılmakta genel olarak özgürlerdir.

28. Ancak bu tür etkinlikler, hâkimlerin bağımsızlığını, hatta bazen tarafsızlığını etkileyebilmektedir. Dolayısıyla hâkimlerin topluma dâhil olabilecekleri düzey ile görevlerini yerine getirmede bağımsız ve tarafsız olmaları ve dışarıdan da öyle görülmeleri gerekliliği arasında makul bir denge sağlanmalıdır. Son tahlilde sorulacak soru, özellikle de belli bir sosyal durumda ve makul, bilgili bir gözlemcinin gözünden, hâkimin bağımsızlığını ya da tarafsızlığını objektif olarak tehlikeye atabilecek bir etkinlikte bulunup bulunmadığıdır.

29. Hâkimler, özel hayatlarında da saygı duyulacak şekilde davranmalılardır.

Avrupa Konseyi üye devletlerinin kültürel farklılıkları ve etik değerlerde gerçekleşen sürekli değişim göz önünde bulundurulduğunda, hâkimlerin özel hayatlarındaki davranışlarına yönelik  standartlar çok kesin hatlarla ortaya konulamamaktadır. CCJE, yargı bünyesinde hâkimlerin özel alanda belirli bir eylemin hâkimlik statülerine uygun olup olmadığı ile ilgili bir şüpheleri olduğunda danışmanlık ve istişare rolüne sahip bir ya da daha çok organ ya da kişiden oluşan yapıların oluşturulmasını tavsiye etmektedir. Bu tür organların ya da kişilerin varlığı, yargı bünyesinde etik rollerin içeriği ve öneminin tartışılmasını teşvik edecektir. Olanaklardan yalnızca ikisi ele alındığında bu organlar ya da kişiler, yüksek mahkeme bünyesinde ya da hâkimler birliği bünyesinde kurulabilir. Her koşulda, hâlihazırda var olan ve disiplin yaptırımları uygulamaktan sorumlu olan organlardan bağımsız olmalı ve farklı amaçlara hizmet
etmelilerdir.

30. Hâkimlerin siyasi partilere katılmaları, büyük problemler teşkil etmektedir.

Hâkimler elbette vatandaşlık statülerini korurlar ve tüm vatandaşların yararlandığı siyasi haklarından yararlanmalılardır. Ancak, adil yargılanma hakkı ve meşru kamu beklentileri göz önünde bulundurulduğunda hâkimler kamusal siyasi aktivitelere katılmaktan kaçınmalılardır. Bazı Devletler bu ilkeyi disiplin kurallarında belirtmiş olup bu yükümlülüğe ters düşen hareketlerde bulunan hâkimlere karşı yaptırımlar uygulamaktalardır. Ayrıca hâkimlerin görevlerinin birtakım siyasi alanlar (örneğin ulusal meclis, Avrupa Meclisi, yerel konsey) ile bağdaşmadığını vurgulamışlar; hatta bazı yerlerde hâkimlerin eşlerinin de bu tür görevlerde yer almalarını yasaklamışlardır.

31. Daha genel anlamda, hâkimlerin siyasi mahiyetteki toplumsal tartışmalara dâhil olması hususu da değerlendirilmelidir. Toplumun yargı sistemine olan güvenini korumak adına, hâkimler yargının gerektirdiği tarafsızlık ile bağdaşmayan siyasi saldırılara kendilerini maruz bırakmamalılardır.

32. Anket cevaplarına bakıldığında bazı Devletlerde hâkimlerin siyasete karışmalarına yönelik kısıtlayıcı bir yaklaşım benimsedikleri görülmektedir.

33. CCJE’de yapılan tartışmalar, hâkimlerin düşünce ve ifade özgürlüğü ile tarafsızlık şartı arasında bir denge sağlanması gerektiğini göstermiştir.

Dolayısıyla, siyasi partiye üye olmaları ya da toplumun büyük sorunlarına ilişkin toplumsal tartışmalara dâhil olmaları yasaklanamasa da hâkimler en azından bağımsızlıklarını tehlikeye atacak ya da tarafsızlık imajlarını zedeleyecek her tür siyasi aktiviteden kaçınmalılardır.

34. Ancak, hâkimlerin ulusal yargı politikasına ilişkin belirli tartışmalara dâhil olmalarına izin verilmelidir.

Hâkimlere danışılabilmeli, kendi statüleri hakkındaki ve daha genel anlamda yargının işleyişi hakkındaki yasal düzenlemelerin hazırlanmasında aktif bir rol oynayabilmelilerdir. Bu konu ayrıca hâkimlerin sendikalara üye olmalarına izin verilmesi gerekip gerekmediği sorusunu da gündeme getirmektedir. Hâkimler, düşünce ve ifade özgürlükleri kapsamında, sendikalara katılma haklarını kullanabilir (toplanma hakkı), ancak eylem yapma hakları üzerine kısıtlamalar koyulabilir.

35. Hâkimlerin başka bir alanda çalışmalarının ufuklarını genişlettiği ve onlara toplumdaki problemlere yönelik farkındalık kazandırdığı, bunun da görevlerinden edindikleri bilgileri pekiştirdiği düşünülebilir. Tam aksine, bu durum göz ardı edilemeyecek riskler teşkil etmektedir; zira kuvvetler ayrılığı ilkesine ters olarak görülebilir ve toplumun hâkimlerin bağımsız ve tarafsız olduğu görüşünü zayıflatabilir.

36. Hâkimlerin; bakanın özel bürosunda (cabinet ministériel) hizmet verme gibi belirli hükümet işlerinde yer alması hususu birtakım problemler ortaya çıkarmaktadır.

Bir hâkimin, bir bakanlığın idari biriminde (örneğin Adalet Bakanlığının hukuki ya da cezai kanunlar bürosunda) görev yapmasını önleyecek herhangi bir unsur yoktur; fakat hâkimler bir bakanın özel bürosundaki personellerden biri olduğunda durum biraz daha hassas olur. Bakanlar, özel bürolarında kimleri isterlerse çalıştırabilme yetkisine sahiptirler, ancak bu personeller bakanın yakın işbirlikçileri olarak siyasi aktivitelerine belirli bir derecede katılmaktalardır. Bu tür durumlarda hâkim bir bakanın özel bürosunda işe başlamadan önce, ideal olarak, hâkimlerin atanmalarından sorumlu bağımsız bir organdan görüş alınmalı, böylece söz konusu organ her bir durum için geçerli olan davranış kurallarını belirleyebilmelidir.

c. Hâkimlerin tarafsızlığı ve diğer mesleki aktiviteleri

37. Yargı işlevinin kendine özgü mahiyeti ile birlikte, görevin onurunu sürdürme ve hâkimleri her tür baskıdan koruma gerekliliği, hâkimlerin her tür menfaat çatışmasından ve güçlerini kötüye kullanmaktan kaçınmalarını gerektirir. Bu ayrıca hâkimlerin kendilerini adli görevlerinden uzaklaştıracak ya da sorumluluklarını sadece kısmen yerine getirmelerine yol açacak her tür mesleki aktiviteden de kaçınmalarını gerektirir. Bazı devletlerde hâkimlik görevi ile uyuşmayan durumlar hâkimlere yönelik kanunlarda açıkça belirtilmiştir ve yargı mensuplarının kendi görevleri dışında başka herhangi bir meslek ya da kazanç sağlayan iş yapmaları yasaktır. Eğitim, araştırma, bilim, edebiyat veya sanata ilişkin aktiviteler istisnai tutulmuştur.

38. Değişik ülkeler, uygunsuz faaliyetleri muhtelif düzeylerde (ekte kısa bir özet sunulmuştur) ve değişik usuller yoluyla ele almıştır; ancak her bir durumda genel hedef, hâkim ile toplum arasında aşılmaz bariyerler oluşmasını engellemektir.

39. CCJE’ye göre mesleki davranış kuralları, hâkimlerin görevlerinin onurunu tehlikeye atacak her tür aktiviteden kaçınmalarını ve menfaat çatışmalarını mümkün olan en düşük düzeyde tutarak toplumun yargıya olan güvenini sağlamalarını gerektirmelidir.

Bu maksatla, hâkimler bağımsızlıklarını kısıtlayacak ve tarafsızlıklarını tehlikeye atacak her tür ilave mesleki faaliyetten kaçınmalıdır. Bu bağlamda CCJE, Hâkimlere İlişkin Mevzuat Hakkında Avrupa Şartı’nın, hâkimlerin yargı yetkileri dışında yürüttükleri eylemlerin “hâkime duyulan güvenle, hâkimin tarafsızlığı ya da bağımsızlığıyla ya da hâkimin önüne getirilen meselelerle gereken özeni göstererek ve makul bir süre içinde ilgilenmesi için gerekli olan ulaşılabilirliğiyle bağdaşmadığı durumlar dışında sınırlandırılamayacağını” belirten hükmünü onaylamaktadır (4.2 sayılı fıkra).

Avrupa Şartı ayrıca, hâkimlerin toplum ile aralarında bariyer oluşturabilecek “aşırı katılığı” (4.3 sayılı fıkra) önlemek için mesleki kurumlara katılma hakları ile ifade özgürlüklerini tanımaktadır (1.7 sayılı fıkra). Ancak hâkimlerin çalışma zamanlarının çoğunluğunu; hâkimlikle ilgili aktiviteler dâhil olmak üzere hâkimlik görevine adamaları ve dikkatlerini adli görevler dışındaki aktivitelere aşırı yoğunlaştırmamaları oldukça önemlidir.

Adli görev dışı aktivitelerden kazanç elde etme izni olduğunda bu tür aktivitelere aşırı ilgi gösterilmesi riskinin daha da büyüyeceği barizdir. Ancak, izin verilen ve verilmeyen eylemler arasındaki sınır ülke bazında belirlenmelidir ve yukarıdaki 29. fıkrada belirtildiği üzere bu husus ile ilgili organa ya da kişilere de rol düşmektedir.

d. Tarafsızlık ve hâkimlerin medyayla ilişkileri

40. Özellikle bazı batı Avrupa ülkelerinde ve özellikle ceza hukuku alanında olmak üzere, son zamanlarda medyada yargı meselelerine yönelik genel eğilim artmaktadır. Hâkimler ile medya arasında olduğu iddia edilebilecek bağlantılar göz önünde bulundurulduğunda hâkimlerin davranışlarının gazeteciler tarafından etkilenme tehlikesi vardır. Bu bağlamda CCJE, 1(2001) sayılı Görüşünde basın özgürlüğünün üstün ilkelerden biri olmasının yanı sıra, yargı usullerinin de istenmeyen dış etkilerden korunması gerektiğini belirtmiştir. Dolayısıyla hâkimler, gazetecilerle olan her tür ilişkilerinin kişisel istismarından ve baktıkları davalara yönelik kanıtlanmamış her tür yorumdan kaçınarak medyayla olan ilişkilerinde ihtiyatlı olmalı, bağımsızlıklarını ve tarafsızlıklarını koruyabilmelilerdir. Bununla beraber, toplumun bilgi edinme hakkı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. maddesinden doğan temel bir ilkedir.

Bu ilke, hâkimlerin, vatandaşların açıkça gerekçelendirilmiş kararlara yönelik meşru beklentilerine cevap vermelerini gerektirir.

Hâkimler ayrıca, olayların akışına yönelik veya verdikleri kararın toplum için önemini açıklayan bir özet ya da bildiri hazırlamakta özgür olmalıdırlar. Bunun yanı sıra, hâkimlerin ceza soruşturmalarına dâhil oldukları ülkelerde, bilgi edinme özgürlüğü kapsamında, baktıkları davalara yönelik gerekli kısıtlamaları kaldırmaları önerilebilir. Hâkimler ancak bu şartlar altında rollerini tam anlamıyla ve medya baskısı korkusu olmaksızın gerçekleştirebilirler. CCJE, bazı ülkelerde geçerli olan, iletişim sorumlulukları olan bir hâkim atama ya da toplum menfaatleri kapsamına giren konularda basın açıklamaları ile ilgilenmek üzere bir sözcü görevlendirme uygulamalarını ilgiyle kaydetmiştir.

2) Davranış standartları nasıl oluşturulmalıdır?

41. Kıta genelindeki yargı gelenekleri, kanunlaştırma fikrini desteklemektedir. Birçok ülke hâlihazırda kamu sektöründe (polis), kamu hizmeti niteliğinde mesleklerde (avukatlar, doktorlar) ve özel sektörde (medya) davranış kurallarını belirlemiştir. Ayrıca hâkimler için, özellikle de Doğu Avrupa ülkelerinde, Amerika Birleşik Devletleri örneği izlenerek etik kurallar da belirlenmiştir.

42. Bunlardan en eskisi, hâkimlere yönelik bir meslek kuruluşu olan İtalyan Hâkimler Birliği tarafından 7 Mayıs 1994 tarihinde kabul edilen İtalyan “Etik Yasası”dır. Bu yasa, genelinde hâkimlerin (mahkeme başkanları da dâhil olmak üzere) ve savcıların davranışları üzerine 14 maddeden oluştuğu için, aslında “yasa” (code) kelimesi pek uygun değildir.

Belgenin disiplin ya da ceza kurallarından oluşmadığı, ancak yargının kendisi tarafından oluşturulan öz düzenleyici bir araç olduğu açıktır. 1. madde, genel ilkeyi belirtmektedir: “Hâkimler, sosyal yaşamlarında onurlu ve dürüst davranmalıdırlar ve kamu menfaatine karşıözenli olmalıdırlar. Görevinin çerçevesinde ve her bir mesleki görevde kişisel çıkarsızlık, bağımsızlık ve tarafsızlık değerlerini göz önünde bulundurmalıdır.”

43. Estonya, Litvanya, Ukrayna, Moldova, Slovenya, Çek Cumhuriyeti ve Slovakya gibi diğer ülkelerde temsili hâkim meclisleri tarafından kabul edilen ve disiplin kurallarından bağımsız olan “yargı etiği kuralları” ve “davranış ilkeleri” bulunmaktadır.

44. Davranış kurallarının bazı faydaları vardır:

Birincisi, hâkimlerin mesleki etik sorunlarını çözmelerine yardımcı olurlar, bu da hâkimlere karar vermelerinde özgürlük sağlar ve diğer makamlardan bağımsız olduklarını teminat altına alırlar.

İkincisi, hâkimlerden beklenen davranışlara ilişkin olarak toplumu bilgilendirirler.

Üçüncüsü, toplumu adaletin bağımsız ve tarafsız olarak sağlandığına dair güven vermeye katkıda bulunurlar.

45. Ancak CCJE, bağımsızlık ve tarafsızlığın yalnızca davranış kuralları ile sağlanamayacağını, çok sayıda kanunun ve usul kurallarının da bulunması gerektiğini belirtmektedir. Mesleki davranış standartları, kanunlardan ve disiplin kurallarından farklıdır. Bu standartlar, bir mesleğin kendisine bahşedilen güçlere muadil olarak toplum beklentilerine uygun bir şekilde işlevini yerine getirebilme yeteneğini vurgularlar. Bunlar, hukukun uygulanmasının mekanik bir eylem olmadığını ve gerçek bir takdir yetkisi gerektirdiğini fark etmeyi gerektiren, hâkimleri kendilerine ve vatandaşlara karşı sorumlu bir konuma getiren, öz düzenleyici standartlardır.

46. Mesleki davranış kuralları ayrıca birçok problem de teşkil etmektedir. Örneğin yasaklanmayan her davranışın kabul edilebilir olduğuna dair bir izlenim yaratabilirler. Durumları aşırı basitleştirmeye eğilimlidirler ve nihayetinde, aslında sürekli dönüşmekte olmalarına rağmen davranış standartlarının belli bir dönem için geçerli ve sabit olduğu izlenimini yaratabilmektedirler. CCJE, davranış kuralları metnindense “mesleki davranış standartları bildirgesi” hazırlanıp bundan bahsedilmesinin makbul olduğunu belirtmektedir.

47. CCJE, bu tür bildirgelerin hazırlanmasının mesleki davranış kurallarının yayılmasının tek yolu olmamasına rağmen her ülkede teşvik edilmesi gerektiğini düşünmektedir. Bunun nedenleri ise aşağıdaki gibidir:

– Mesleki davranış kurallarının hazırlanması ve yayılmasında uygun temel ve ileri eğitimler de bir rol oynamalıdır;

– Yargısal denetimi makamlarının bulunduğu ülkelerde bu makamlar, hâkimin davranışlarına ilişkin gözlemlerine dayanarak etik düşünceye katkıda bulunabilirler; görüşlerini yıllık raporlar aracılığıyla bildirebilirler;

– Hâkimlere İlişkin Mevzuat Hakkında Avrupa Şartı’nda tanımlanan bağımsız makam, disiplin süreçlerine dâhil olması halinde verdiği kararlar ile hâkimlerin görev ve yükümlülüklerinin genel hatlarını belirler; söz konusu kararlar uygun bir biçimde yayımlandığında bunların altında yatan değerlere ilişkin farkındalık daha etkili bir şekilde artırılabilecektir;

– Etik hususları değerlendirmek ve varılan sonuçlara ilişkin bilgileri yaymak için, adaletin idaresi ile ilgili farklı menfaatlere sahip temsilcilerden oluşan üst düzey gruplar kurulabilir;

– Mesleki birlikler, hâkimlerin sorumlulukları ve deontolojileri üzerine tartışmak üzere forum görevi görebilirler; davranış kurallarının yargı çevrelerinde geniş çapta yayılmasını sağlamalılardır.

48. CCJE, hâkimlerin bağımsızlığının gerekli şekilde korunabilmesi için mesleki davranış standartlarına yönelik bildirgelerin iki temel ilkeye dayanması gerektiğini vurgulamak ister:

(i) İlk olarak bu bildirge, temel mesleki ilkelerden bahsetmelidir. Hâkimlerin gerçekleştirmesinin yasaklandığı önceden belirlenmiş eylemlerin tam listesini yapmanın genel olarak mümkün olmadığının farkında olunmalıdır; belirlenen ilkeler hâkimlere yönelik öz düzenleyici araç niteliğinde olmalıdır (örneğin eylemlerine rehberlik eden genel kurallar gibi). Ayrıca, hem örtüşme hem de karşılıklı tesir etme durumları olsa da davranış ilkeleri hâkimlere yönelik disiplin kurallarından bağımsız olmalıdır. Yani bu ilkelerden birinin ihlali, aynı zamanda başlı başına bir disiplin ihlali veya hukuki ya da cezai suç teşkil etmemelidir.

(ii) İkinci olarak, mesleki davranış kuralları, hâkimlerin kendileri tarafından hazırlanmalıdır. Bu kurallar, yargının kendisince ve kendisi için ürettiği öz düzenleyici araçlar olmalı, yargı yetkililerinin genel olarak kabul görmüş etik standartlar çerçevesinde çalışarak meşruluk kazanmasını sağlamalıdır. Geniş çaplı istişare sağlanmalıdır; bu istişare yukarıdaki 29. fıkrada belirtilen kişi ya da organ bünyesinde olabilir. Danışmanlığı sağlayan birim ayrıca mesleki davranış standartları bildirgesini açıklamak ve yorumlamaktan da sorumlu olabilir.

3) Davranış standartlarına dair varılan sonuçlar

49. CCJE’nin görüşleri şu yöndedir:

i) Hâkimler, gerçekleştirdikleri faaliyetlerde mesleki davranış ilkeleri tarafından yönlendirilmelilerdir.

ii) Bu ilkeler hâkimlere nasıl hareket edebileceklerine dair kılavuzluk sunmalı, böylece bağımsızlık ve tarafsızlıklarıyla ilgili karşılaştıkları zorlukları yenebilmelerini sağlamalıdır,

iii) Bu ilkeler hâkimlerin kendileri tarafından hazırlanmalı, hâkimlere yönelik disiplin sisteminden tamamen ayrı olmalıdır.

iv) Her bir ülkede yargı bünyesinde bir ya da daha fazla organ ya da kişinin, meslek etiğine ilişkin problemlere veya yargı dışı aktivitelerin statülerine uygunluğu konusunda hâkimlere danışmanlık sağlamakla görevlendirilmeleri makbul görülmektedir.

50. Hâkimlerin davranış kuralları konusunda CCJE’nin görüşleri aşağıdaki gibidir:

i) Her hâkim, hem kurumsal hem de bireysel düzeyde yargı bağımsızlığını korumak için elinden gelen her şeyi yapmalıdır,

ii) Görev başında ve özel yaşamında doğruluk çerçevesinde davranmalıdır,

iii) Her zaman tarafsız olan ve tarafsız görünen bir yaklaşımı benimsemelidir,

iv) Görevlerini yerine getirirken ayrımcılıktan, gerçek ya da görüntüden ibaret olan önyargılardan veya tarafsızlığını bozan etkenlerden kaçınmalıdır,

v) Karar verirken ilgili tüm kanunların uygulamasına ilişkin tüm somut unsurları gözden geçirmeli, somut olmayan (esassız) unsurları göz önünde bulundurmamalıdır,

vi) Yargılamalara dâhil olan ya da yargılamalardan etkilenen tüm kişilere yeterince anlayış göstermelidir,

vii) Görevlerini yerine getirirken tarafların eşitliğini dikkate almalıdır, önyargı ve ayrımcılıktan kaçınmalı, taraflar arasında denge sağlamalı ve her bir tarafın adil yargılanmasını sağlamalıdır,

viii) Medyayla olan ilişkilerinde ihtiyatlı olmalı, bu tür ilişkilerinin kişisel istismarından ve baktığı davalara yönelik kanıtlanmamış her tür yorumdan kaçınarak bağımsızlığını ve tarafsızlığını korumalıdır,

ix) Yüksek mesleki yeterlilik düzeyine ulaşmalı ve bunu idame ettirmelidir,

x) Yüksek mesleki farkındalık sahibi olmalı, kararlarını makul bir süre içerisinde verme şartına uymak için gerekli özeni gösterme yükümlülüğüne tabi olmalıdır.

xi) Çalışma saatinin çoğunu, yargı ile ilgili aktiviteler dâhil olmak üzere, yargı işlevlerine adamalıdır.

xii) Bağımsızlığını tehlikeye atabilecek ve tarafsızlık imajını zedeleyebilecek her tür siyasi faaliyetten kaçınmalıdır.

B. HÂKİMLERİN CEZA, HUKUK VE DİSİPLİN YÜKÜMLÜLÜKLERİ

4) Hâkimler için ne tür ceza, hukuk ve disiplin yükümlülükleri geçerli olmalıdır?

51. Toplumun hâkimlere verdiği yetkilerin ve güvenin doğal bir sonucu da hâkimlerin, çok ağır bir kanunsuz harekette bulunmaları halinde sorumlu tutulmaları, hatta görevdenalınabilmeleri olmalıdır. Bu tür bir mesuliyet tanınmasından doğan temkin ihtiyacı, yargı bağımsızlığını ve özgürlüğünü uygunsuz baskılardan koruma gereksiniminden doğmaktadır.

CCJE, bu zeminden yola çıkarak ceza, hukuk ve disiplin yükümlülüğü konularını incelemiştir. Uygulamada hâkimler için en önemlisi potansiyel bir disiplin yükümlülüğüdür.

a. Cezai yükümlülük

52. Görevlerini yerine getirirken suç olarak görülen eylemleri (örneğin rüşvet almak) gerçekleştiren hâkimler, adli cezai sürece karşı dokunulmazlık sahibi olamazlar. Ankete verilen cevaplar, bazı ülkelerde iyi niyetli yargı hatalarının bile suç teşkil ettiğini göstermiştir. Bu kapsamda İsveç ve Avusturya’da hâkimler (diğer kamu görevlileri ile bir tutulmuş) bazı ağır ihmal durumlarında (örneğin birini cezaevinde aşırı uzun süre tutmak ya da tutma işlemiyle ilgisi olmak) cezalandırılabilmektedirler (örneğin para cezası ile).

53. Yine de, mevcut uygulama hâkimlerin görevlerini yerine getirirken kasıtsız olarak yaptıkları hataları cezai yükümlülüklerden muaf tutmasa da CCJE bu tür bir yükümlülüğün uygulanmasının genel olarak kabul göreceğini ya da teşvik edileceğini düşünmemektedir. Hâkim asla para cezası ve hatta hapishane tehdidi altında çalışmamalıdır. Bu verdiği kararları bilinçaltında da olsa etkileyecektir.

54. Davacının sevmediği bir hâkim aleyhinde ceza davası açılması gibi sıkıntılı bir durum, bazı Avrupa devletlerinde yaygın hale gelmiştir. CCJE; şahsi bir şikâyet neticesinde ceza soruşturması ya da ceza davası açılabilen ülkelerde, hâkimin cezai yükümlülüğünün bulunduğunu ileri sürmek için geçerli herhangi bir durum bulunmaması halinde hâkimin görevine ilişkin gerçekleştirdiği iddia edilen eylemlerine karşı bu tür soruşturmaları ya da davaları önlemeye ya da durdurmaya yönelik bir mekanizma bulunması gerektiği görüşündedir.

b. Hukuki yükümlülük

55. Yukarıda 53. fıkrada belirtilen görüşler, verdikleri yanlış kararlar ya da diğer hatalar (örneğin aşırı gecikme) sonucunda hâkimlere kişisel olarak uygulanan hukuki yükümlülükler için de geçerlidir. Genel bir ilke olarak hâkimler, iyi niyet çerçevesinde yerine getirdikleri görevlerine ilişkin olarak doğrudan kendi aleyhlerinde ortaya atılan iddialara karşı mutlak özgürlüğe sahip olmalılardır. Kanunu yorumlarken, uygularken ya da delilleri değerlendirirken oluşabilecek, yargı yetkisine ya da usule ilişkin adli hatalarla temyiz mahkemesi ilgilenmelidir; bu yolla telafi edilemeyen adli hatalar ise (örneğin aşırı gecikme de buna dâhildir), en fazla, davacının Devlete dava açması ile sonuçlanmalıdır. Devletin bazı durumlarda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine bağlı yükümlülükleri olması başka bir husus olup bu görüş o hususla doğrudan ilgili değildir.

56. Ancak, hâkimlerin ağır hatalı kararları ya da diğer ağır suçları sebebiyle, özellikle de davacının devlete karşı tazminat hakkını kullanmak istediği durumlarda, devletin ısrarları üzerine, hukuki yükümlülüklere maruz kalabilecekleri Avrupa ülkeleri mevcuttur.

Örneğin bu yüzden Çek Cumhuriyeti’nde devlet bir hâkimin kanuna aykırı kararından ya da hatalı adli hareketinden dolayı sorumlu tutulabilmektedir; ancak ceza ya da disiplin işlemlerinin ardından hâkimin görevini kötüye kullandığı tespit edilirse hâkime rücu edebilmektedir. İtalya’da devlet, bazı şartlar altında, kasti olarak görevi kötüye kullanma ya da “ağır ihmal” gibi  eylemler ile (ağır ihmal durumunda yükümlülüklerin kısıtlanması ihtimali söz konusudur) devleti sorumlu hale getiren hâkimlerden tazminat isteyebilmektedir.

57. Hâkimlere İlişkin Mevzuat Hakkında Avrupa Şartı, 5.2 sayılı fıkrasında bu mahiyetteki tazminat davalarının olabilirliğine yoğunlaşmaktadır; bu olasılık, CCJE’nin 1(2001) sayılı Görüşünün 43. fıkrasında belirtilen makam gibi, güçlü adli bir itibarı olan bağımsız bir makamdan alınacak bir ön onay temin edilmesi şartına bağlıdır. Avrupa Şartı’na ilişkin yorum belgesinin 5.2 sayılı fıkrasında hâkimlerin hukuki yükümlülüklerinin, (b) “ağır ve affedilemez ihlaller” için (d) bahsedilen şekilde önceden bağımsız bir makamdan onay alınması şartıyla (c) yasal yargılama süreçleri vasıtasıyla (a) devlete tazminat ödenmesiyle sınırlanması ihtiyacına vurgu yapılmaktadır. CCJE tüm bunları onaylamakta ve daha ileri taşımaktadır.

Ağır ya da affedilemez ihmaller gibi kavramların uygulanması genelde zordur. Devletin hâkime rücu etme ihtimali olursa devlete karşı bir iddia ileri sürülmesi durumunda söz konusu hâkim o durumla yakından ilgilenmek zorunda kalacaktır. CCJE’nin vardığı sonuç, adli görevlerin yerine getirilmesiyle ilişkili olarak, devlete tazminat ödeme yoluyla da olsa bir hâkimin, kasti olarak görevi kötüye kullanma halleri dışında hiçbir kişisel yükümlülüğe maruz bırakılmaması gerektiği yönündedir.

c. Disiplin yükümlülükleri

58. Farklı üye devletlerin anketlere vermiş olduğu cevaplara bakıldığında bazı üye ülkelerde disiplin sistemine olan ihtiyaç diğerlerinin aksine daha doğrudan bir şekilde hissedilse de tüm hukuk sistemlerinde bir çeşit disiplin sistemine ihtiyaç vardır. Bu bağlamda, müşterek hukukun (common law) uygulandığı, yargı sisteminin tecrübeli hukukçular arasından atanan nispeten az sayıdaki profesyonel hâkimden oluştuğu ülkeler ile medeni hukukun uygulandığı, yargı sisteminin ortalama olarak daha genç ve nispeten daha çok sayıdaki kariyer hâkiminden oluştuğu ülkeler arasında temel bir fark mevcuttur.

59. Burada ortaya çıkan sorular şunlardır:

i) Bir hâkimi disiplin soruşturmalarıyla yükümlü kılan davranışlar nelerdir?

ii) Bu soruşturmalar kim tarafından ve nasıl açılmalıdır?

iii) Bu soruşturmalar kim tarafından ve nasıl karara bağlanmalıdır?

iv) Disiplin soruşturmaları neticesinde uygunsuz davranışın tespit edilmesi halinde ne gibi yaptırımlar uygulanmalıdır?

60. (i) numaralı soruya ilişkin olarak CCJE’nin belirttiği ilk husus (bu görüşte daha önce belirtilen bir görüşü temel olarak tekrarlamak üzere), mesleğe uygun standartların ihlali ile disiplin yaptırımlarına yol açabilecek uygunsuz davranışlar arasında ilişki kurulmasının doğru olmadığı yönündedir. Bu belgenin ilk kısmına konu olan mesleki standartlar, tüm hâkimlerin geliştirmeyi amaçlaması ve tüm hâkimlerin ulaşmayı arzulaması gereken en iyi uygulamalardır.

Bu standartları disiplin soruşturmalarına gerekçe teşkil eden uygunsuz davranışlar ile bir tutmak, bu tür standartların gelecekte gelişmesine engel olacak ve amaçlarının yanlış anlaşılmasına neden olacaktır. Uygunsuz davranış teşkil eden eylemin disiplin soruşturmasına gerekçe olabilmesi için ağır ve aşikâr olması, yalnızca bu belgenin ilk kısmında belirtilenler gibi rehber ilkeler şeklinde ortaya konan meslek standartlarına uyulmamasına dayandırılamayacak nitelikte olması gerekir.
.
61. Bu, disiplin yaptırımına gerekçe teşkil edecek ve bu yaptırımı gerektirecek bir uygunsuz davranış gerçekleştiği iddia edilmesi halinde bu görüşte tanımlanan mesleki standartların önemli düzeyde geçerli olmadığı anlamına gelmemektedir. Ankete verilen cevaplardan bazıları bunu açık bir şekilde doğrulamaktadır: Örneğin Litvanya’da mesleki standartların disiplin işlemlerinde “belli bir gücü” olduğu, Estonya’da ise “hâkimlere ilişkin kanun hükümlerine ışık tutarak disiplin davalarına bakan hâkimlere yardımcı” olduğu belirtilmektedir. Bu standartlar ayrıca Moldova’da da disiplin işlemlerinde kullanılmaktadır. (Ancak, Ukrayna ve Slovakya’nın verdiği cevaplarda bu ikisi arasında hiçbir ilişki olmadığı belirtilmektedir.)

62. Bazı ülkelerde mesleki standartları düzenlemek ve uygulamak için ayrı sistemler dahi kurulmuştur. Slovenya’da, bu standartları ihlal etmek, hâkimlere yönelik disiplin organında değil, Hâkimler Birliği bünyesindeki “Onur Mahkemesi” önünde bir yaptırıma yol açabilmektedir. Çek Cumhuriyeti’nde mesleki davranış kurallarına uymayan oldukça ciddi bir durumun söz konusu olması halinde ilgili hâkim, bu kuralların kaynağı olan “Hâkimler Birliği”nden atılabilmektedir.

63. CCJE’nin belirttiği ikinci bir husus ise hangi davranışın disiplin cezasına yol açabileceğinin, her Devletin kendisinin kanun ile belirlemesi gereken bir durum olduğudur.

CCJE, bazı ülkelerde disiplin süreçlerine ve dolayısıyla bir tür yaptırıma yol açabilecek davranışların detaylıca belirtilmesi yönünde adımlar atıldığını gözlemlemektedir. Bu kapsamda Türkiye’de Hâkimler ve Savcılar Kanunu, suç derecelerini (örn. çeşitli uzunluklardaki süreler boyunca mazeretsiz olarak iş görmeme gibi) ve bunlara tekabül eden yaptırımları (uyarma, kınama, terfi üzerinde muhtelif etkiler, yer değiştirme ve nihai olarak görevden alma gibi) belirlemektedir. Aynı şekilde 2002 yılında Slovenya’da yürürlüğe giren bir kanun ile 27 disiplin suçu kategorisi belirlenerek “kanunsuz ceza olmaz” (nulla poena sine lege) genel ilkesinin uygulamaya konması amaçlanmıştır. Ancak bu yönde atılan tüm adımlarda en nihayetinde genel, “her şeyi kapsayan” formüllere başvurulduğu ve bunun da muhakeme ve dereceye ilişkin sorular ortaya çıkardığı oldukça aşikârdır.

CCJE, disiplin sürecine ve yaptırımlarına yol açabilecek davranışların Avrupa düzeyinde kesin veya detaylı terimler ile tanımlanmasının gerekli olmadığı (kanunsuz ceza olmaması ilkesinden doğan gerekçeler ya da başka gerekçeler ile), hatta mümkün de olmadığı kanısındadır. Disiplin işlemlerinin özü, uygunsuz davranışta bulunduğu iddia edilen kişinin konumunda olan profesyonel bir kişiden beklenen davranışların temel olarak aksi yönünde olan davranışlarda yatmaktadır.

64. İlk bakışta, R(94)12 Sayılı Tavsiye Kararındaki VI.2 sayılı ilkenin, disiplin cezalarının kesin gerekçelerinin her zaman “kanunda net bir şekilde” önceden “tanımlanmış” olması gerektiğini önerdiği düşünülebilir. CCJE, herhangi bir disiplin cezasının verilmesinin önerilmesi ya da verilmesi halinde net gerekçeler sunulması gerektiğini tamamen kabul etmektedir. Ancak daha önce de belirtildiği üzere CCJE, birçok Avrupa ülkesinde son zamanlarda kabul edilen genel çözümlerdense Avrupa düzeyinde bu tür potansiyel gerekçelerin önceden tanımlanmaya çalışılmasının hem gerekli olmadığı hem de mümkün olmadığını düşünmektedir. Dolayısıyla CCJE, bu bağlamda, 1(2001) sayılı Görüşünün 60 c) numaralı fıkrasında belirttiği amacın Avrupa düzeyinde elde edilemeyeceği sonucuna varmıştır.

65. Ancak, R(94)12 sayılı Tavsiye Kararında önerildiği üzere, her bir üye Devletin disiplin sürecine yol açan kesin gerekçelerini kanunlarında tanımlaması ise makbul görülmektedir. Hâlihazırda disiplin cezalarının gerekçeleri genellikle çok büyük genellemeler ile belirtilmektedir.

66. CCJE, bir sonraki sorusunda (ii) disiplin işlemlerinin kim tarafından ve nasıl başlatılması gerektiği meselesini ele almaktadır.

Bazı ülkelerde disiplin işlemleri Adalet Bakanlığı tarafından başlatılmakta, bazılarında ise bazı hâkimler ya da hâkim ve savcı kurulları tarafından ya da bunlarla bağlantılı olarak başlatılmaktadır (örneğin Fransa’da Temyiz Mahkemesi Birinci Başkanı ya da İtalya’da Başsavcı gibi). İngiltere’de süreci başlatan Adalet Bakanıdır (Lord Chancellor); ancak kendisi disiplin süreçlerini yalnızca Yargı Başkanının (Lord Chief Justice) onayıyla başlatmaya karar vermiştir.

67. Önemli bir başka soru da hâkimin mesleki hatasından dolayı mağdur olduğunu iddia eden kişiler nedeniyle disiplin sürecinin başlatılıp, başlatılmayacağıdır. Bu tür kişilerin, disiplin işlemlerini başlatmaktan sorumlu olan organ ya da kişilere şikâyetini sunma hakkı bulunmalıdır. Ancak kendileri dava açamazlar ya da dava açılmasına ilişkin ısrarda bulunamazlar. Bir filtre bulunmalıdır; aksi takdirde hâkimler, hayal kırıklığına uğramış davacılar nedeniyle sürekli disiplin işlemleri ile uğraşmak durumunda kalabilirler.

68. CCJE, disiplin cezasının verilmesi sürecinde izlenecek usullerin daha fazla resmileştirilmesi gerektiği görüşündedir. Her ülkede şikâyetlerin iletileceği, ilgili hâkimin temsilciliğini üstlenecek ve bunların ışığında hâkim aleyhinde disiplin sürecinin başlatılmasına yer olup olmadığına karar verecek, disiplin soruşturması açılması gerektiği hallerde ise konuyu disiplin makamlarına sevk edecek belirli organ ya da kişilerin görevlendirilmesini önermektedir.

69. Bir sonraki soru (iii) ise, disiplin soruşturmalarına kim tarafından ve nasıl karar verilmesi gerektiğidir.Birleşmiş Milletler Temel İlkeleri’nin bir kısmı tamamen disiplin, uzaklaştırma ve görevden alınma konularına ayrılmıştır. 17. maddede hâkimlerin “adil yargılanma hakkı” tanınmaktadır. 19. maddede “tüm disiplin (…) süreçlerinin, yerleşmiş yargısal davranış standartlarına uygun olarak karara bağlanacağı” belirtilmiştir.

Son olarak 20. maddede ise “disiplin, uzaklaştırma ve görevden alma işlemlerine ilişkin kararlar, bağımsız bir değerlendirmeye tabi olmalıdır” ilkesi belirtilmiştir. Avrupa düzeyinde, R(94)12 sayılı Tavsiye Kararı rehberlik sunmaktadır; söz konusu Tavsiye Kararında, disiplin tedbirlerine “bir mahkeme tarafından bakılmadığı takdirde her tür disiplin yaptırımını ve önlemini uygulama görevi olan ve kararlarının daha yüksek dereceli bir yargı organı tarafından denetlenmesi gereken ya da kendisi yüksek dereceli bir yargı organı olan özel bir yetkili organ tarafından” bakılmasının gerekli olduğu ve bu bağlamda hâkimlerin de en azından Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesinin 1. fıkrası kapsamında belirtilenlerin muadili olan güvencelerden yararlanmaları gerektiği yönünde tavsiyede bulunulmaktadır. Ayrıca CCJE bu bağlamda disiplin tedbirlerinin, başka bir mahkemeye gönderilme ve terfi haklarının ya da maaşın kaybedilmesi dâhil olmak üzere, hâkimin statüsünü ya da kariyerini olumsuz yönde etkileyecek her tür tedbiri içerdiğini vurgulamaktadır.

70. Ankete verilen cevaplar, bazı ülkelerde disiplinin bu tür davalara yönelik uzman mahkemeler tarafından sağlandığını göstermektedir: Örneğin Yüksek Mahkeme disiplin kurulu (Estonya, Slovenya – bu kurulda her seviyeden hâkimler temsil edilmektedir). Ukrayna’da ilgili hâkimle aynı düzeyde yargı yetkisine sahip hâkimlerin bulunduğu bir komite bulunmaktadır. Slovakya’da artık iki adet komite vardır; biri üç hâkimden, diğeri beş adet Yüksek Mahkeme hâkiminden oluşmaktadır. Litvanya’da genel yargının ve idari mahkemelerinin çeşitli düzeylerinden hâkimlerin oluşturduğu bir komite mevcuttur. Bazı ülkelerde karar, disiplin mahkemesi görevi yapan Yargı Kurulu tarafından verilir (Moldova, Fransa, Portekiz)

71. CCJE, hâkimlerin aleyhindeki disiplin süreçlerine ilişkin kararların, yalnızca, tüm savunma haklarına yönelik güvence sağlayan usulleri uygulayan bağımsız bir makam (ya da “kurul”) tarafından verilmesi gerektiği yönündeki görüşünü hâlihazırda dile getirmiştir (bkz. CCJE’nin yargı bağımsızlığı ve hâkimlerin azledilememelerine ilişkin 1(2001) sayılı Görüşünün 60(b) numaralı fıkrası). CCJE ayrıca bu tür bir kurulu görevlendirmekle sorumlu organın bağımsız bir organ olabileceği ve olması gerektiği, bu organın da CCJE’nin ilk Görüşünün 46. fıkrasında savunulduğu gibi genel olarak hâkimlerin atanmasından sorumlu olan organ olması gerektiği görüşündedir. Bu, hiçbir şekilde, hâkimler dışındaki kişilerin bir disiplin kurulunun üyesi olamayacağı anlamına gelmemektedir (meslektaşların birbirini kayırması riskini önlemek bakımından); ancak her zaman bu kişilerin yasama, hükümet ya da idare mensubu olmaması koşulu gözetilmelidir.

72. Bazı ülkelerde birincil disiplin organı, en yüksek yargı organıdır. (Yüksek Mahkeme) CCJE, her bir ülkede disiplin işlemlerine yönelik düzenlemelerin, birincil disiplin organına (bu organın doğrudan kendisi bir makam, kurul ya da mahkeme olsa da) konuyu bir mahkemeye sevk etme hakkı tanıyacak nitelikte olması gerektiği kanısındadır.

73. Son soru (iv) ise disiplin süreci sonucunda belirlenen uygunsuz davranışa ilişkin ne gibi yaptırımların bulunması gerektiğine ilişkindir. Ankete verilen cevaplar iki büyük farklılığı ortaya çıkarmıştır; şüphesiz bu farklılıklar değişik hukuk sistemlerini ve zaruretleri yansıtmaktadır. Kıdemli ve tecrübeli uygulayıcılardan oluşan küçük, homojen yargı sistemlerine sahip müşterek hukuk (common law) sistemlerinde, kesinlikle gerekli bulunan (ve daha sonra uzak bir ihtimal olmasına karar verilen) tek resmi yaptırım, görevden alma yönündeki uç tedbirdir; ancak resmi olmayan uyarı ve temasların oldukça etkili olduğu görülmektedir. Daha büyük, çok daha farklı ve bazı durumlarda daha az tecrübeye sahip yargı sistemleri olan diğer ülkelerde ise resmi olarak belirtilmiş yaptırımların derecelendirilmesi, hatta bazen maddi cezalar verilmesi uygun görülmüştür.

74. Hâkimlere İlişkin Mevzuat Hakkında Avrupa Şartı (5.1 sayılı madde), şunu ifade etmektedir: “Getirilebilecek yaptırımların ölçeği mevzuatta belirtilir ve bu yaptırımların getirilmesi orantılılık ilkesine tabidir”. R(94)12 Sayılı Tavsiye Kararı (VI.1 sayılı ilke) muhtemel yaptırımlara ilişkin bazı örnekler içermektedir. CCJE, her bir yargı sisteminin, kendi disiplin sistemi kapsamında izin verilebilecek disiplin yaptırımlarını belirlemeleri gerektiğini ve bu yaptırımların ilkede ve uygulamada orantılı olması gerektiği hususunu onaylamaktadır. Ancak Avrupa düzeyinde herhangi bir belirleyici listenin uygulanabileceği ya da uygulanmaya çalışılması gerektiği kanısında değildir.

5) Yükümlülüklere ilişkin varılan sonuçlar

75. CCJE’nin cezai yükümlülükler ile ilgili görüşleri aşağıdaki gibidir:

i) Hâkimler, yargı görevleri dışında işledikleri suçlara ilişkin, olağan hukuk kapsamında cezai olarak yükümlü olmalılardır;

ii) Cezai yükümlülük hâkimlerin görevlerini icra ederken istemsizce yaptıkları hatalarda uygulanmamalıdır.

76. Hukuki yükümlülükler hususunda CCJE, bağımsızlık ilkesini göz önünde bulundurarak:

i) Adli hatalara (yargılama, esas ya da usul bakımından) ilişkin kanun yolu, uygun bir temyiz sistemine dayanmalıdır (mahkemenin izni ile ya da mahkeme izni olmaksızın);

ii) Adaletin idaresinde yapılan diğer kusurlara karşı her türlü kanun yolu (örneğin aşırı gecikme buna dâhil olmak üzere) yalnızca Devlete karşı uygulanır;

iii) Kasıtlı kusur halleri hariç olmak üzere bir hâkimin, yargı görevlerinin icrasına ilişkin iddialarla ilişkili olarak, devletin tazmini şeklinde dahi olsa herhangi bir şahsi sorumluluğa tâbi tutulması uygun değildir.

77. CCJE’nin disiplin yükümlülüklerine ilişkin görüşleri aşağıdaki gibidir:

i) Her bir ülkede hâkimlere yönelik tüzük veya temel belgede; disiplin yaptırımlarına yol açabilecek kusurları ve bunun ardından takip edilecek usulleri mümkün olduğunca açık bir şekilde belirlemelidir;

ii) Disiplin soruşturması başlatılmasına ilişkin olarak her ülkede şikâyetlerin iletileceği, ilgili hâkimin temsilciliğini üstlenecek ve bunların ışığında hâkim aleyhinde disiplin soruşturması açılmasına yer olup olmadığını değerlendirecek bir organ ya da kişinin görevlendirilmesi öngörülmelidir;

iii) Her tür disiplin soruşturmasına, savunma haklarını tamamen güvence altına alan usullerle çalışan bağımsız bir makam ya da kurul tarafından karar verilmelidir;

iv) Bu makam ya da kurulun bir mahkeme olmaması halinde üyeleri, CCJE’nin 1(2001) sayılı Görüşünün 46. fıkrasında savunulduğu üzere bağımsız bir makam (hâkimlerin, kendilerince demokratik şekilde seçilen hâkimler aracılığıyla önemli ölçüde temsil edildiği) tarafından atanmalıdır;

v) Her ülkedeki disiplin işlemlerine yönelik düzenlemelerin, birincil disiplin organına (bu organın doğrudan kendisi bir makam, kurul ya da mahkeme olsa da) konuyu bir mahkemeye sevk etme hakkı tanıyacak nitelikte olması gereklidir;

vi) Uygunsuz bir davranışın ispatlanması durumunda bu makamın uygulayabileceği yaptırımların, hâkimlere yönelik tüzük veya temel belgede mümkün olduğunca net ve detaylı bir şekilde belirlenmesi ve orantılı bir şekilde uygulanması gerekir.

Bu metin Avrupa Konseyi’nin katkılarıyla Türkçeye çevrilen gayri resmi tercümedir.

Kyoto Protokolü

0
Kyoto Protokolü

Kyoto Protokolü, küresel ısınma ve iklim değişikliği ile mücadele konusunda imzalanan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne paralel Birleşmiş  Milletler Sözleşmesidir.

Kyoto Protokolü, Türkiye tarafından 05.02.2009 tarihli ve 5836 sayılı Kanunla onaylanmış, 07.05.2009 tarih ve 2009/14979 Sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla onaylanarak, 13 Mayıs 2009 tarih ve 27227 Sayılı Resmi Gazetede yayımlanmıştır.

Sera gazı emisyonlarının küresel ölçekte artmaya devam etmesi ve iklim değişikliğinin olumsuz etkilerinin giderek daha fazla hissedilir olması üzerine, gelişmiş ülkelerin bağlayıcı yükümlülükler üstlenmeleri için Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS)’ne taraf ülkeler mevcut Sözleşme’nin niteliğini güçlendirmek amacıyla, Kyoto Protokolü’nü müzakere etmeye başlamışlar; iki buçuk yıl süren müzakereler sonucunda, Protokol, Sözleşme’nin 1997 yılında Kyoto’da yapılan 3. Taraflar Konferansı’nda kabul edilmiş, 2005 yılında yürürlüğe girmiştir. Türkiye, Protokol’e 2009 yılında taraf olmuştur. Protokol’e halen 191 ülke ve AB taraftır.

Taraflardan, emisyon azaltımı ya da kontrollü artış yükümlülüğü olan Sözleşme’nin Ek-I ülkeleri, Protokol’ün Ek-B listesini oluşturmaktadır. Sözleşme’de Ek-I’de yer alan ülkelerin sera gazı emisyonlarını, birinci taahhüt dönemi olan 2008–2012 yılları arasında hangi oranlarda azaltacakları KP’nin Ek-B’sinde tespit edilmiştir.

KP’nin hedefi, Ek-B Listesi’nde yer alan ülkelerin sera gazı emisyonlarının toplamının, 2008-2012 yılları arasındaki birinci taahhüt döneminde, 1990 yılındaki seviyenin % 5 altına düşürülmesidir. Bu genel hedefe ulaşmak için anılan ülkeler, müzakereler sonucunda farklı oranlarda sera gazı emisyon azaltımı/sınırlandırması yükümlülükleri üstlenmişlerdir.

İklim politikalarının belirlenmesinde, 2007 yılında Bali’de gerçekleştirilen 13. Taraflar Konferansı sonucunda oluşturulan Bali Yol Haritası, önemli bir dönüm noktasını teşkil etmiştir. Daha sonra, 2009 yılında Kopenhag’da düzenlenen 15. Taraflar Konferansı’nda ikinci taahhüt dönemi için uzlaşamayan taraflar, 2012 yılında Doha’da düzenlenen 18. Taraflar Konferansı’nda uzlaşmaya vararak, Protokol’ün 2020 yılına kadar devam etmesi kararı almışlardır. Böylece, ikinci taahhüt dönemi 2013-2020 yılları olarak belirlenmiştir.

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS) ve Kyoto Protokolü

Protokol, Sözleşme’nin amaç ve vizyonunu korumakta ve paylaşmaktadır. İki anlaşma arasındaki en temel fark, düzenledikleri yükümlülüklerin hukuki niteliğidir. Sözleşme sanayileşmiş ülkelerin sera gazı salımlarını stabilize etmeleri yönünde bağlayıcı olmayan bir yükümlülük tanımlarken, Protokol sanayileşmiş ülkelere bağlayıcı sera gazı salım sınırlama ve azaltım yükümlülükleri getirmiştir. Protokolün ülkelerin onayına ve uygulamasına hazır hale getirilmesi için gerekli ayrıntılı uygulama kuralları 2001 yılında Marakeş’te gerçekleştirilen 7. Taraflar Konferansı’nda kabul edilmiştir. “Marakeş Uzlaşmaları” olarak adlandırılan bu kurallar 2005 yılında Protokol’ün 1. Taraflar Toplantısı’nda onaylanmıştır.

Protokolün ikinci taahhüt dönemini oluşturan “Doha Değişikliği” ile ilk taahhüt döneminden farklı olarak; Ek-B listesinde bulunan tarafların emisyonlarını 2020 yılında 1990 yılına göre en az %18 azaltması kararlaştırılmıştır. Bu kararın yürürlüğe girebilmesi için 144 tarafın değişikliği onaylaması gerekmektedir. ABD, Japonya, Rusya ve Yeni Zelanda ikinci taahhüt döneminde yer almamışlardır.

Protokol’e taraf olan, Ek-B dışındaki diğer ülkeler; Ek-dışı ülkeler olarak adlandırılmakta olup, bunların sera gazı emisyon azaltımı konusunda sayısal yükümlülükleri bulunmamaktadır. Ülkemiz KP’ye 2009 yılında taraf olduğu cihetle, sayısallaştırılmış emisyon sınırlandırma / azaltım taahhüdü bulunmamaktadır.

Kyoto Protokolü Metni

MADDE 1
Bu protokolün amaçlarını gerçekleştirmek üzere Kongre’ye ilişkin Madde 1′de yapılan tanımlamalar dikkate alınacaktır. Ayrıca:
  1. “Taraflar Toplantısı” burada Kongre ile ilişkili olarak TaraflarToplantısı anlamına gelecektir.
  2. “Kongre” burada 9 Mayıs 1992 tarihinde New York şehrinde akdedilen İklim değişikliğine Yönelik Birleşmiş Milletler Çerçeve Kongresi anlamına gelecektir.
  3. “İklim Değişikliğine Yönelik Devletler Arası Panel” burada 1988 yılında Dünya Meteoroloji Örgütü ve Birleşmiş Milletler Çevre Programı tarafından ortaklaşa düzenlenen İklim Değişikliğine Yönelik Devletler Arası Panel anlamına gelecektir.
  4. “Montreal Protokolü” burada 16 Eylül 1987 tarihinde çıkartılan ve daha sonra üzerinde değişiklik ve düzeltmeler yapılmış olan Ozon Tabakası Delici Maddelere Yönelik Montreal Protokolü anlamına gelecektir.
  5. “Mevcut/halihazırda bulunan ve Oy Veren Taraflar” burada mevcut ve olumlu veya olumsuz oy veren Taraflar anlamına gelecektir.
  6. “Taraf” aksi metinde açıkça belirtilmediği sürece, bu Protokol Tarafları’ndan biri anlamına gelir.
  7. “Ek 1′e yer alan Taraf” burada Ek 1 de belirtilmiş Kongrenin bir Tarafı anlamına gelecek olup, keyfiyet Kongrenin Madde 4 Fıkra 2(g) uyarınca bildirilecektir.
    Loader Loading...
    EAD Logo Taking too long?

    Reload Reload document
    | Open Open in new tab
MADDE 2
  1. Ek 1′de yer alan bütün Taraflar, sürdürülebilir kalkınmayı teşvik etmek amacıyla Madde 3′e uygun olarak sayısallaştırılmış emisyon sınırlaması ve indirimini yerine getirmek amacıyla:
(a) Aşağıdaki ulusal koşullara uygun olarak politika ve önlemler uygulayacak ve/veya geliştirecektir:
(i) Ulusal Ekonominin ilgili sektörlerindeki enerji etkinliğinin iyileştirilmesi;
(ii) İlgili uluslararası çevre antlaşmaları kapsamındaki taahhütler ile sürdürülebilir orman düzenleme uygulamaları, ağaç dikimi ve ağaç takviyesine/desteğine ilişkin teşvikler dikkate alınarak Montreal Protokolü ile düzenlenen sera gazlarına ilişkin rezervlerin korunması ve iyileştirilmesi;
(iii) İklim değişikliğine ilişkin yaklaşımlar ışığında sürdürülebilir tarımsal yöntemlerin yaygınlaştırılması;
(iv) Yeni ve yenilenebilir enerji çeşitleri, karbondioksit tecrit/ayırma teknolojileri ve gelişmiş ve yenilikçi çevresel bakımdan sağlam teknolojiler üzerinde araştırma yapmak, teşvik etmek, geliştirmek ve kullanımının artmasını sağlamak;
(v) Kongrenin amacına aykırı çalışan ve sera gazı yayan sektörlere yapılan mali teşvikler, vergi ve harç istisnaları ile ekonomik yardımları veya ilgili piyasa aksaklıklarını aşamalı olarak kaldırmak veya tasfiye etmek;
(vi) Montreal Protokolü ile düzenlenmemiş bulunan sera gazının emisyonunu/yayılmasını sınırlandıran veya azaltan politika veya önlemleri teşvik etmeyi amaçlayan ilgili sektörlerdeki uygun reformların teşviki;
(vii) Nakliye sektöründe, Montreal Protokolü tarafından düzenlenmeyen sera gazı emisyonu/yayımının sınırlandırılması ve/veya azaltılmasına ilişkin önlemler;
(viii) Atık idaresi ile birlikte üretim, nakliye ve enerji dağıtımının iyileştirilmesi ve kullanılması yoluyla metan emisyonunun/yayımının sınırlandırılması ve/veya azaltılması;
(b) Kongre’ye ilişkin Madde 4, Fıkra 2(e)(i) uyarınca Madde 1 kapsamında düzenlenen politika ve önlemlere ilişkin bireysel ve müşterek/ortak etkinliğin genişletilmesi için söz konusu Taraflar ile işbirliği yapmak. Bu amaçla, söz konusu Taraflar, yukarıda açıklanan politika ve önlemler ile ilişkili deneyim ve bilgi alış verişinde bulunmak için uyumluluk, şeffaflık ve etkinlik yolları geliştirmek de buna dahil olmak kaydıyla adımlar atacaklardır. Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı ilk toplantısında/oturumunda veya sonraki ilk uygulanabilir oturumunda tüm gerekli bilgileri dikkate alarak bu iş birliğini kolaylaştırmanın yollarını ele alacaktır.
  1. Ek 1′de yer alan Taraflar, Montreal Protokolü Tarafından düzenlenmemiş bulunan ve havacılık ve deniz yakıt tankerlerinden kaynaklanan sera gazlarının emisyonu/yayımını sınırlandırılması veya indirilmesini gözetecekler ve bu amaçla sırasıyla Uluslararası Sivil Havacılık Örgütü ve Uluslararası Denizcilik Örgütü ile beraber çalışılacaktır.
  2. Ek 1′de yer alan Taraflar bu Madde kapsamındaki politika ve önlemleri uygulamaya çalışacaklardır. Burada ters etkilerin en aza indirilmesine önem verilecek ve Kongre’ye ilişkin Madde 3 göz önünde bulundurularak iklim değişikliği üzerindeki ters etkiler, Uluslararası ticaret üzerindeki etkiler ve diğer Taraflar üzerindeki sosyal, çevresel ve ekonomik etkiler (özellikle gelişmekte olan ülke Taraflar ve bilhassa Kongre’ye ilişkin Madde 3 Fıkra (8) ve (9) da belirtilenler) buna dahil olacaktır. Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı’nda, uygun görüldüğü taktirde, daha ileri bir adım atarak bu Fıkra hükümlerini gerçekleştirilmesi teşvik edilecektir.
  3. Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı farklı ulusal koşullar ve muhtemel etkileri dikkate alarak yukarıdaki Fıkra (1)(a)bakımından yararlı olduğu kararına vardığı taktirde, söz konusu politika ve önlemlerin koordinasyonu için gerekli yol ve yöntemleri ele alacaktır.
MADDE 3
  1. Ek 1′e yer alan Taraflar, bireysel veya müşterek/ortak olarak, Ek A’da sıralanan sera gazlarına ilişkin toplam antropojenik/insan türümsel karbondioksit eş değer emisyonu/yayımı Ek B’de sayısallaştırılan emisyon sınırlaması ve indirimi taahhütleri gereğince belirlenen ve hesaplanan miktarları, bu Madde hükümleri gereğince ve 2008 ila 2012 yılları arasındaki seviyenin 1990 yılı seviyeleri en az %5 altında olacağı perspektifiyle, aşmayacaktır.
  2. Ek 1′de yer alan bütün Taraflar 2005 yılına kadar bu protokol kapsamındaki taahhütlerini yerine getirmek konusunda gözle görülür bir ilerleme kaydedecektir.
  3. Doğrudan insan kaynaklı toprak kullanımı değişikliği ve orman faaliyetlerden (1990 yılından bu yana ağaçlandırma, ağaç takviyesi ve dikimi ile sınırlı olmak kaydıyla) kaynaklanan ve her bir taahhüt süresi içinde karbon stoklarındaki doğrulanabilir değişiklikler olarak ölçülebilen, sera gazı emisyonlarındaki net değişiklikler Ek 1′de yer alan her bir Tarafa ilişkin bu Madde kapsamındaki taahhütlerini karşılamak için kullanılacaktır. Bu faaliyetlerle ilişkili olarak, sera gazı emisyonları şeffaf ve doğrulanabilir biçimde rapor edilecek ve Madde 7 ve 8 e uygun olarak gözden geçirilecektir.
  4. Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı’nın birinci toplantısından/oturumundan önce, Ek 1′de yer alan her bir Taraf, bilimsel ve teknolojik tavsiye amaçlı yardımcı bir organın incelemesine sunulmak üzere 1990 yılındaki karbon stokları seviyesine ilişkin Verileri sağlayacak ve sonraki yıllar içinde karbon stoklarında meydana gelebilecek değişikliklerin tahmin edilmesini sağlayacaktır. Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı, ilk toplantısında veya bundan sonra ne zaman olabilirse, aşağıdaki konularla ilgili usul, kılavuz ve kurallar üzerinde karar alacaklardır : Sera etkisi yaratan gaz emisyonlarında, değişikliklerle ilgili insan kaynaklı ek faaliyetler, sinkler kullanılarak tarımsal topraklarda tasfiye, toprak kullanıma ilişkin değişim ve orman sınıflarının Ek 1′de yer alan Taraflar için belirlenmiş miktarlara eklenmesi ve çıkartılması – ki bu sonuncusu için, belirsizlikler, raporlamada şeffaflık, doğrulanabilirlik, İklimsel Değişiklik konusunda Devletler arası Panele ilişkin metodolojik çalışma,Taraflar Toplantısı’na ilişkin kararlar ve Madde 5′e uygun olarak Bilimsel ve Teknolojik Tavsiye amaçlı Yardımcı Organ Tarafından sağlanan tavsiyeler. Söz konusu bir karar, ikinci ve daha sonraki taahhüt dönemlerinde uygulanacaktır. Herhangi bir Taraf, birinci taahhüt dönemi için ilave insan kaynaklı faaliyetler konusunda söz konusu kararı uygulama yoluna gidebilir,ancak bu faaliyetler 1990 yılından bu yana gerçekleşmiş olmalıdır.
  5. Ek 1′de yer alan ve Taraflar Toplantısı 9/CP.2 kararı uyarınca ikinci toplantısında tespit edilen baz yılı veya dönemine sahip piyasa ekonomisine geçiş sürecinde olan ekonomiler kendi taahhütlerini yerine getirmek için bu Madde kapsamındaki baz yılı veya dönemini kullanacaktır. Kongre’ye ilişkin Madde 12 kapsamında birinci ulusal bildirimini henüz gerçekleştirmemiş olan ve Pazar ekonomisine geçiş süreci içinde olan Ek 1′de yer alan herhangi bir Taraf, bu Madde kapsamında taahhütlerinin yerine getirilmesi amacıyla tarihsel baz yıl veya 1990′dan başka süre kullanmak isteğini de bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısına bildirecektir. Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı bu bildirimin kabul edilip edilmeyeceğine karar verecektir.
  6. Bu Madde haricinde bu protokol kapsamındaki taahhütlerin yerine getirilmesinde bu Kongre’ye ilişkin Madde 4, Fıkra (6) göz önünde bulundurularak, Ek 1′de yer alan bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı tarafından, piyasa ekonomisine geçme süreci içinde olan ekonomilere belirli bir derecede esneklik sağlanacaktır.
  7. 2008′den 2012′ye kadar olan birinci sayısallaştırılmış emisyon sınırlaması ve indirimi taahhüdü döneminde, Ek 1′de yer alan ve her bir Taraf için belirlenen miktar 1990 yılı veya baz yıl veya yukarıdaki Fıkra(6) ‘ya uygun olarak belirlenen bir dönemde Ek A’da sıralanan sera gazlarına ilişkin toplam antrofogenik/insan türümsel karbondioksit emisyon değerinin 5 ile çarpılması ile elde edilen sonuç için Ek B’de açıklanan yüzdeye eşdeğerdir. Ek 1′de yer alan Taraflar (ki bunlar için toprak kullanımı değişimi ve ormancılığa 1990 yılında sera gazı emisyonun net kaynağını oluşturmaktadır) 1990 yılı emisyonları baz yılı veya süresi/periyodu içine 1990 yılı emisyonlarında baz yılı veya kaynaklarıyla toplam antropogenik/insan türümsel karbondioksit eşdeğeri emisyonları dahil edilecektir), belirlenen miktarların hesaplanması amacıyla toprak kullanımı değişiminden yine 1990 yılında sinkler kullanılarak gerçekleştirilen tasfiyeler bundan indirilecektir.
  8. Ek I’de yer alan Taraflar’dan herhangi biri, yukarıda Fıkra (7)’de atıfta bulunulan hesaplama amacıyla 1995 yılını hidroflorokarbon, perflorokarbon ve sülfür hekzaflorit için baz yıl olarak kullanabilir.
  9. Ek I’de yer alan Taraflar için sonraki yıllara yönelik taahhütler bu Protokol’e ait Ek B’de düzenlenebilir, şu şartla ki bu düzenleme Madde 21 Fıkra (7) hükümlerine uygun olmalıdır. Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı, yukarıda Fıkra 1′de atıfta bulunulan birinci görev süresinin sonundan önce en az yedi yıl içinde söz konusu taahhütlere ilişkin görüşmelere başlayacaktır.
  10. Bir Tarafın Madde 6 veya Madde 17 hükümlerine göre bir diğer Taraftan talep ettiği herhangi bir emisyon indirme birimleri, veya belirlenen miktarın herhangi bir bölümü talep eden Taraf için belirlenen miktara ilave edilecektir .
  11. Bir Tarafın Madde 6 veya Madde 17 hükümleri gereğince diğer Tarafa aktardığı herhangi bir emisyon indirme birimleri, veya belirlenen miktarın herhangi bir bölümü, Aktaran Taraf için belirlenen miktardan düşürülecektir.
  12. Bir Tarafın Madde 12 hükümlerine göre bir diğer Taraftan talep ettiği tasdikli indirim birimleri talep eden Taraf için belirlenen miktarlara ilave edilecektir.
  13. Taahhüt süresi içinde Ek I’de yer alan bir Tarafa ilişkin emisyonların bu Madde kapsamında belirlenen miktardan az olması halinde, o Tarafın talebi üzerine, izleyen taahhüt süreleri içinde, o Taraf için belirlenen miktara ilave edilecektir.
  14. Ek I’de yer alan her bir Taraf, yukarıdaki Fıkra 1′de açıklanan taahhütleri, özelikle Kongre’ye ait Madde 4, Fıkra 8 veya 9′da belirlenmiş olanlar olmak üzere, gelişmekte olan ülke Taraflar üzerindeki sosyal,çevresel ve ekonomik ters etkileri asgariye indirecek şekilde uygulamak için elinden ne geliyorsa yapmaya çalışacaktır. Bu Fıkraların uygulanması konusunda, Taraflar Toplantısının ilgili kararlarına uygun olarak, bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı, ilk toplantısında, bu Fıkralarda atıfta bulunulan Taraflar üzerinde tepki önlemleri ve/veya iklim değişiklerinin ters etkilerini asgariye indirmek için gerekli girişimleri ele alacaktır. Ele alınacak konular arasında fon kurulması, sigorta ve teknoloji transferi olacaktır.
Madde 4
  1. Madde 3 kapsamındaki taahhütlerini yerine getirmek için bir anlaşmaya varmış Ek 1′de yer alan Tarafların bu taahhütleri karşıladığı varsayılacaktır, ancak Ek A’da sıralanan sera gazlarının emisyonlarına eşdeğer toplam entegre/bütünleşik antropogenik/insan türümsel karbon dioksit, Ek B’de açıklanan kantitatif emisyon sınırlaması indirim taahhütleri uyarınca ve Madde 3 hükümlerine uygun olarak hesaplanan miktarları aşmayacaktır. Anlaşmanın her bir Tarafına tahsis edilen ilgili emisyon seviyesi o anlaşmada açıklanacaktır.
  2. Bu Protokolün şartları, bu anlaşmanın Tarafları tarafından bu anlaşma tarafından onaylanan, kabul edilen veya tasdik edilen araçlara ilişkin belgelerin emanete bırakılma tarihinde Sekreterya’ya bildireceklerdir. Sekreterlik, sırası geldiğinde, Kongre’nin Taraflarına ve imza sahiplerine anlaşmanın koşullarını açıklayacaktır.
  3. Böyle herhangi bir anlaşma, Madde 3, Fıkra 7′de belirtilen uyma süresi için geçerliliğini koruyacaktır.
  4. Tarafların, bölgesel ekonomik bütünleşme örgütü çerçevesinde, birlikte ve müşterek hareket etmesi halinde, bu Protokolün düzenlenmesinden sonra örgütün bileşimindeki herhangi bir değişiklik, sadece bu değişikliğin ardından düzenlenen Madde 3 kapsamındaki taahhütlere ilişkin amaçlar için uygulanabilir.
  5. Tarafların toplam bütünleşik emisyon indirimlerini yerine getirmemeleri halinde, bu anlaşmanın taraflarından her biri bu anlaşmada açıklanan kendi emisyon oranlarından sorumlu olacaktır.
  6. Kendisi de bu protokole Taraf olan bir bölgesel ekonomik bütünleşme örgütü çerçevesinde, ve bu örgüt ile birlikte, müşterek hareket eden Tarafların böyle hareket etmesi halinde, bölgesel ekonomik bütünleşme örgütüne üye her bir Devlet üye münferiden/tek başına ve Madde 24′e uygun hareket eden bölgesel ekonomik bütünleşme örgütü ile beraber, toplam bütünleşik/entegre emisyon indirimlerinde başarısız olunması halinde, bu Maddeye uygun olarak belirtilen kendi emisyon/yayım seviyelerinden dolayı sorumlu olacaktır.
MADDE 5
  1. Ek I’de yer alan her bir Tarafın, ilk taahhüt süresinden önceki bir yıldan geç olmamak kaydıyla, Montreal Protokolü tarafından düzenlenmemiş kaynaklara göre antropogenik/insan türümsel emisyonları ile sinkler kullanılarak kaldırılan tüm sera gazlarının, tahmin eden ulusal bir sistem içinde bir yere sahip olacaktır. Aşağıdaki Fıkra 2′de belirtilen metodolojileri oluşturan böyle ulusal sistemler için kılavuzlar üzerinde, bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısının ilk toplantısında kararlaştırılacaktır.
  2. Montreal Protokolü tarafından düzenlenmemiş kaynaklara göre antropogenik/insan türümsel emisyonlar ile sinkler kullanılarak kaldırılan tüm sera gazlarının tahminine ilişkin metodolojiler, İklim Değişimi üzerindeki Hükümetler Arası Panel’de kabul edilecek ve Taraflar Toplantısı’ nın ilk toplantısında kararlaştırılacaktır. Böyle metodolojilerin kullanılmadığı yerlerde, bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısının ilk toplantısında üzerinde anlaşılan metodolojiler uygulanacaktır. Diğerlerinin yanı sıra, İklim Değişimi üzerindeki Hükümetler Arası Panel tarafından yapılan çalışma ve Bilimsel ve Teknolojik Tavsiye Yardımcı Kurumu Tarafından sağlanan tavsiye esas alınarak bu ProtokolTarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı, Taraflar Toplantısınca alınmış ilgili kararları tamamen göz önünde bulundurarak söz konusu metodolojileri ve düzenlemeleri düzenli olarak gözden geçirecek ve uygun olduğu takdirde değiştirecektir. Metodolojilere veya düzenlemelere ilişkin herhangi bir revizyon sadece bu revizyonun ardından düzenlenen taahhüt süresi göz önünde bulundurularak Madde 3 kapsamındaki taahhütler ile olan uygunluğun temin edilmesi için kullanılabilecektir.
  3. Ek A’da listelenmiş kaynaklara göre antropogenik/insan türümsel emisyonları ve sinkler kullanılarak kaldırılan tüm sera gazlarına eşdeğer karbon dioksiti hesaplamak için kullanılan küresel ısınma potansiyelleri, İklim Değişimine Yönelik Hükümetler Arası Panel’in üçüncü oturumunda/toplantısında kabul edildiği şekilde olacaktır. İklim Değişimine Yönelik Hükümetlerarası Panel’e ilişkin çalışma ve Bilimsel ve Teknolojik Tavsiye Yardımcı Kurumu Tarafından sağlanan tavsiye temelinde, bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı, her bir sera gazının küresel ısınma potansiyelini gözden geçirecek ve gerekli gördüğü takdirde, Taraflar Toplantısı’nın ilgili kararları bütünüyle göz önünde bulundurularak revize edecektir. Küresel ısınma potansiyeline ilişkin herhangi bir revizyon, bu revizyonu müteakip düzenlenen herhangi bir taahhüt dikkate alınarak sadece Madde 3 kapsamında yer alan taahhütlere uygulanacaktır.
MADDE 6
  1. Madde 3 kapsamında taahhütlerin yerine getirilmesi amacıyla, Ek 1′de yer alan herhangi bir Taraf, herhangi bir ekonomik sektördeki sera gazlarının sinkler kullanılarak antropogenik olarak kaldırılmasının iyileştirilmesini veya kaynaklarına göre antropogenik emisyonların azaltılmasını amaçlayan projelerden kaynaklanan herhangi bir diğer böyle Tarafın emisyon indirimi birimlerine aktarabilir, şu şartla ki :
(a)Böyle bir proje ilgili Tarafların onayını almalıdır; (b)Böyle bir proje kaynaklarına göre emisyonda bir azalma veya sinkler kullanılarak kaldırılmasında iyileşme sağlayacaktır, demek oluyor ki bu aksi takdirde olabilecek olana ilave niteliğindedir.(c) Madde 5 ve 7 kapsamındaki sorumluluklarına uygun hareket etmediği takdirde herhangi bir emisyon azaltıcı birimler elde edemez; ve(d) Emisyon indirim birimlerinin temini Madde 3 kapsamındaki toplantı taahhütlerine ilişkin amaçlar için yapılan yurt içi çalışmalara ilave nitelikte olacaktır.
  1. Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı ilk oturumunda, veya toplantısından sonra olabilecek en kısa sürede doğrulama ve raporlama için dahil olmak üzere bu Maddenin uygulanmasına yönelik kılavuzları daha fazla incelemeye tabii tutabilir.
  2. Ek 1 de yer alan Taraf; üretim, transfer veya edinime yol açan faaliyetlere katılmaları için emisyon indirim birimlerine ilişkin, kendi sorunluluğu altında olmak üzere ve bu Madde kapsamında yasal kurumlara yetki verebilir.
  3. Madde 8 de bu Maddeye atıfta bulunularak gerekli şartlara ilişkin Ek 1 de yer alan ve bir Tarafın uygulamasına ait bir sorun meydana gelmesi halinde, emisyon indirim birimlerine ilişkin transfer ve edinimler sorun tespit edildikten sonra sürdürülmeye devam edilebilir. Şu şartla ki söz konusu birimler, uygunluk sorunu çözümleninceye kadar Madde 3 kapsamındaki taahhütlerin yerine getirmek için Taraflardan biri Tarafından kullanılamaz.
MADDE 7
  1. Ek 1′de yer alan her bir Taraf, montreal protokolü Tarafından düzenlenmeyen Taraflar Toplantısının ilgili kararına göre gönderilen ve Madde 3 e uygunluğunu temin etmek amacıyla gerekli ek bilgi niteliğindeki ve yukarıdaki Fıkra 4 e uygun olarak tespit edilecek, (kaynaklara göre) antropojenik emisyonlar ile sera gazlarının sinkler kullanılarak kaldırılmasına, yıllık envanterinde, yer verecektir.
  2. Ek 1′de yer alan her bir Taraf, ulusal bildirgesinde, konvensiyonun 12.Maddesi kapsamında gönderilen, aşağıdaki Fıkra 4 ile uygunluğunun kararlaştırılacak bu protokol kapsamındaki taahhütleri uygunluğu göstermek için gerekli ek bilgiye yer verecek olup aşağıdaki Madde 4′e uygun olarak kararlaştıracaktır.
  3. Ek 1′de yer alan her bir Taraf yukarıdaki Fıkra 1 kapsamında istenen bilgileri yıllık olarak gönderecektir. Şöyle ki bu Protokol o Taraf için yürürlüğe girdikten sonra taahhüt süresinin birince yılında Kongre kapsamında birinci envanter ile beraber başlar. Her bir Taraf bu Protokol yürürlüğe girdikten sonra ve aşağıdaki Fıkra 4′de bahsedilen kılavuz’un düzenlenmesinden sonra Kongre kapsamında 1. ulusal bildirgenin parçası olarak yukarıdaki Fıkra 2 kapsamında gerekli bilgiyi gönderecektir. Bu Madde kapsamında istenen bilgiye ilişkin müteakip gönderme sıklığı bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı tarafından tespit edilecek olup Taraflar Toplantısı tarafından kararlaştırılan ulusal bildirgelerin gönderilmesi için zaman çizelgesi dikkate alınır.
  4. Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı konferans ilk toplantısında ve daha sonra periyodik olmak üzere bu Madde kapsamında istenen bilgilerin hazırlanmasına yönelik kılavuzların hazırlayarak gözden geçirecek olup Taraflar Toplantısı Tarafından düzenlenen Ek 1 de yer alan Tarafların ulusal bildirgelerin hazırlanması için düzenlenmiş kılavuzlar dikkate alınır. Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı konferans, aynı zamanda, birinci taahhüt süresinden önce tayin edilen miktarların kayda geçirilmesi için gerekli değişiklikler üzerinde karar verecektir.
Madde 8
Ek 1′de yer alan her bir Taraf tarafından Madde 7 kapsamında gönderilen bilgi, Taraflar Toplantısı’nın ilgili kararları uyarınca, bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı aşağıdaki Fıkra 4 kapsamında bu amaçla düzenlenen kılavuzlara uygun uzman revizyon ekipleri çalışmaları ile gözden geçirilecektir. Ek 1′de yer alan her bir Tarafça, Madde 7 Fıkra 1′e uygun olarak gönderilen bilgiler, emisyon envanterlerinin ve tayin edilen miktarların yıllık düzenlenme ve hesaplanma işlemlerinin bir parçası olarak gözden geçirilecektir. Buna ek olarak, Ek 1′de yer alan her bir Taraf tarafından Madde 7 Fıkra 2 bildirgelerin revizyonunun bir parçası olarak gözden geçirilecektir.
  1. Uzman revizyon ekipleri Sekretarya tarafından koordine edilecek olup Taraflar Toplantısı’nın buradaki amacına uygun sağlanan kılavuza uygun olarak Kongre Tarafları ve, uygun olduğu taktirde, devletler arası organizasyonlar tarafından tayin edilen kişiler arasından seçilen uzmanlardan oluşacaktır.
  2. Revizyon süreci bu Protokol’e ilişkin herhangi bir Taraf tarafından gerçekleştirilen uygulamanın bütün yönlerinin baştan sona ve kapsamlı teknik olarak değerlendirilmesini sağlayacaktır. Uzman revizyon ekipleri Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısına bir rapor hazırlayacak olup Tarafların taahhütlerine ilişkin uygulamalar değerlendirilecek, taahhütlerin gerçekleştirilmesi sırasında ortaya çıkan herhangi bir potansiyel sorunu ve etkileyen faktörleri tespit edecektir. Söz konusu raporlar sekreterlik tarafından Kongre’nin tüm Taraflarına sirküle edilecektir. Sekreterya bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı tarafından daha fazla incelenmesi için söz konusu raporlarda belirtilen uygulamalara ilişkin sorunları listeleyecektir.
  3. Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı ilk toplantısında, Taraflar Toplantısının ilgili kararlarını dikkate alarak, uzman revizyon ekipleri Tarafından bu Protokolün uygulanmasının gözden geçirilmesi için ilk oturumunda kılavuzlar hazırlayacak ve daha sonra düzenli olarak gözden geçirecektir.
  4. Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı, uygulama için yardımcı organ ve gerekli olduğu taktirde, bilimsel ve teknolojik tavsiye yardımcı organın yardımı ile aşağıdaki konuları ele alacaktır:
(a) Madde 7 kapsamında Taraflarca gönderilen bilgi ve bu Madde kapsamında geçekleştirilen uzman revizyonlarına ilişkin raporlar;(b) Sekreterya Tarafından yukarıdaki Fıkra 3 kapsamında listelenenuygulamaya ilişkin sorunlar ile beraber Taraflarca çıkarılan her türlü sorun.
  1. Yukarıdaki Fıkra 5 e atıfta bulunarak bilginin ele alınması uyarınca, Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı, bu Protokolun uygulanması için gereken her hangi bir konuda kararlar alacaktır.
Madde 9
  1. Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı iklim değişimi ve sonuçları üzerindeki elde edilebilecek en iyi bilimsel ve değerlendirmeler ile birlikte teknik, sosyal ve ekonomik bilgiler ışığında bu Protokolu gözden geçirecektir.
  2. Birinci revizyon bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısına ait ikinci toplantısında gerçekleşecektir.
Madde 10Bütün Taraflar ortak fakat farklılaşmış sorumluluklar ve özel ulusal ve bölgesel öncelikleri, amaçları ve koşullarını göz önünde bulundurarak ek 1 de yer almayan Taraflar için yeni taahhütler getirmeden, kongreye ilişkin Madde 4 Fıkra 1 kapsamındaki mevcut taahhütleri yeniden teyit ederek Kongre’ye ilişkin Madde 4 Fıkra 3, 5 ve 7 dikkate alınarak sürdürülebilir kalkınma ve gelişme gerçekleştirilmesi amacı ile bu taahhütlerin uygulanmasını geliştirilmeye devam edecek olup aşağıda belirtilen hususları yerine getirecektir:
(a) Yerel emisyon faktörlerinin kalitesi, Taraf konferansınca üzerinde anlaşılan ve Taraflar Toplantısınca düzenlenen ulusal bildirgenin hazırlanması için gerekli kılavuzlar ile uyumlu karşılaştırmalı metodolojiler kullanılarak Montreal Protokolü Tarafından düzenlenmeyen bütün sera gazının sinkler yoluyla kaldırılması ve kaynaklara göre antropolojik emisyonlara ilişkin ulusal envanterlerin hazırlanması ve periyodik olarak güncellenmesi için her bir Tarafın sosyoekonomik koşullarını yansıtan yerel emisyon faktörleri, faaliyet verileri ve/veya modellerini iyileştirmek için ilgili ve olabildiği ölçüde maliyet etkin ulusal ve gerekli yerde de bölgesel programların formülasyon;
(b) İklim değişikliklerini azaltacak önlemler ile iklim değişimi için uygun adaptasyonları kolaylaştırmak için gerekli olan önlemleri içeren ulusal ve gerekli olduğu yerde bölgesel programların formüle edilmesi, uygulanması, yayınlanması ve düzenli olarak güncelleştirilmesi;
(i)Söz konusu programlar, diğerlerinin yanı sıra enerji, nakliye ve sanayi sektörleri ile beraber tarım, ormancılık ve atık yönetiminde ilgilendirir. Bunun ötesinde, uzamsal planlamanın iyileştirilmesine yönelik adaptasyon teknolojileri ve yöntemleri iklim değişiminin adaptasyonu iyileştirir; ve
(ii) Ek 1 de yer alan Taraflar, bu program kapsamında uygulamaya yönelik bilgiler gönderecek olup buna Madde 7 ye uygun olarak ulusal programlar dahildir; diğer Taraflar kendi ulusal bildirgelerine, uygun olduğu taktirde,söz konusu Tarafın iklim değişikliğini ve bunun yan etkilerini ele alınmasında katkıda bulunduğuna inandığı önlemleri içeren programlar hakkında bilgiler dahil etme yoluna gidecek olup buna sera gazı emisyonlarındaki artışın azaltılması ve sinkler kullanılarak kaldırılması, tesis inşaatı ve adaptasyon önlemlerinin geliştirilmesi dahildir;
(c) Çevresel bakımdan sağlam teknolojilere yönelik geliştirme, uygulama ve yaygınlaştırma için etkili değişikliklerin teşviki, yine bu teknolojilerin teşvik edilmesi, kolaylaştırılması ve finanse edilmesi, uygun olduğu yerlerde iklim değişikliği ile ilgili çevresel bakımdan sağlam teknolojiler,know how, uygulamalar ve işlemlere ilişkin transfer, erişim, özellikle gelişmekte olan ülkeler için olmak üzere, kamu oyuna mal olmuş çevresel bakımdan sağlam teknolojilerin etkin transferi için programlar ve politikaların formülasyonu dahil özel sektör için yetenekli bir çevrenin yaratılması, çevresel bakımdan sağlam teknolojilerin teşvik edilmesi ve geliştirilmesi ve erişilmesinde işbirliği yapmak;
(d) Bilimsel ve teknik araştırmalarda iş birliği yapılması ve Tarafı olanlar, bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısının herhangi bir toplantısına gözlemci olarak katılabilirler, ancak bu Protokol kapsamında kararlar sadece bu Protokolün Tarafları tarafından alınacaktır. Bu Protokol Tarandojen kapasiteler ile uluslar arası ve devletler arası çabalara katılmaya yönelik kapasiteler, araştırma ve sistematik gözlem konusundaki programlar ve şebekeler ilişkin programların geliştirilmesi ve güçlendirilmesi olup burada Kongrenin 5. Maddesi dikkate alınır;
(e) Eğitim ve yetiştirme Programlarının geliştirme ve uygulanmasına yönelik uluslararası seviyede ve gerektiği hallerde mevcut organlar kullanılarak teşvik ve katılımda bulunmak olup özellikle insan ve kurumsal kapasitesi açısından ulusal kapasitenin oluşturulmasının güçlendirilmesi ve personel mübadelesi yapılarak özellikle gelişmiş ülkelerde bu alanda uzman yetiştirilmesi ve iklim değişikliği konusunda ulusal seviyede kamuoyunun bilinçlenmesi ve kamuoyunun gerekli bilgilere erişebilmesinin sağlanması. Kongre’ a ilişkin Madde 6 dikkate alınarak Kongre’ un ilgili organları kanalıyla bu faaliyetleri uygulamak için uygun yöntemler geliştirilmelidir;
(f) Taraflar Toplantısının ilgili kararlarına uygun olarak bu Madde uyarınca üstlenilen program ve faaliyetler hakkındaki bilgilerin kendi ulusal bildirgelerine dahil edilmesi; ve
(g) Bu Kongre’ye ilişkin bu Madde, Madde 4, Fıkra 8 kapsamında ki taahhütlerin uygulanmasında tam bir dikkat sarf edilmesi
Madde 11
  1. Madde 10 un uygulanmasında Taraflar Kongre un Madde 4 Fıkra 4,5,7,8 ve 9 hükümlerini dikkate alacaklardır.
  2. Kongre Madde 4 Fıkra 3 ve Madde 11 hükümlerine uygun olarak Kongre un Madde 4 ve Fıkra 1 in uygulanması kapsamında ve Kongre un mali mekanizmalarının işlemesi için yetkilendirilmiş kurum ve kuruluşları yoluyla, gelişmiş ülke Taraflar ve Kongre Ek 2 de yer alan gelişmiş Taraflar:
Madde 10
Bent (a) da ele alınan ve Kongre’ye ilişkin Madde 4 Fıkra 1 (a) kapsamındaki mevcut taahhütlerini uygulanmasının geliştirilmesinde,gelişmekte olan ülke Taraflarca bütünüyle üstlenilen üzerinde anlaşılmış tam maliyetlerin karşılamak için yeni ve ilave mali kaynaklar sağlayacak; ve
(b) Aynı zamanda Madde 10 Tarafından ele alınan Kongre’ye ilişkin Madde 4 Fıkra 1 kapsamında mevcut taahhütlerin uygulanmasının geliştirilmesine ilişkin üzerinde anlaşılmış tam maliyetlerin karşılanması için gelişmekte olan ülke Taraflarca ihtiyaç duyulan (ve teknoloji transferi de buna dahildir) mali kaynakları sağlayacak olup o Maddeye uygun olarak Kongre’ye ilişkin Madde 11 de atıfta bulunulan uluslar arası kurum veya kuruluşlar ile gelişmekte olan ülke Taraf arasında mutabakata varılacaktır. Bu mevcut taahhütlerin uygulanması fonların akışındaki doğruluk ve uygunluk ihtiyacı ve gelişmiş ülke Taraflar arasında uygun yük paylaşımının öneminin dikkate alacaktır. Bu Protokol düzenlenmesinden önce üzerinde anlaşılan dahil olmak üzere Taraflar Toplantısının ilgili kararları kapsamında Kongrenin mali mekanizmasının işleyişi görevi verilen kurum veya kuruluşlara yönelik kılavuz bu Fıkra’nın hükümlerini gerekli değişiklikler yapılmış olarak uygulanacaktır.
  1. Gelişmiş ülke Taraflar ile Kongre’ye ilişkin Ek 2′de yer alan diğer gelişmiş Taraflar (ile gelişmekte olan ülke Taraflar bundan yararlanacaklardır), öte yandan, karşılıklı, bölgesel ve diğer çok kanallı Taraflar yoluyla Madde 3′ün uygulanması için mali kaynakları sağlayabilirler.
Madde 12
  1. Temiz gelişme mekanizması burada açıklanmıştır.
  2. Temiz gelişme mekanizmasının amacı, Ek 1′de yer almayan Taraflara sürdürülebilir kalkınmanın sağlanmasında ve Kongreye ilişkin nihai amaca katkıda bulunulmalarına, ve Ek 1′de yer alan Taraflara Madde 3 kapsamındaki sayısallaştırılmış emisyon sınırlaması ve indirimi taahhütlerini yerine getirmelerine yardım etmek olacaktır.
  3. Temiz gelişme mekanizması kapsamında :
(a) Ek 1′de yer alan Taraflar, belgelendirilmiş emisyon indirimlerinden kaynaklanan proje faaliyetlerinden (b) Ek 1′de yer almayan Taraflar, Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı tarafından tespit edildiği üzere Madde 3 kapsamında sayısallaştırılmış emisyon sınırlaması ve indirimi taahhütlerinin bir kısmına uymaya katkıda bulunan böyle projelerden elde edilen tasdikli emisyon indirimlerini kullanabilir.
  1. Temiz gelişme mekanizması, Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı yetki ve kılavuzluğuna tabi olup temiz gelişme mekanizmasının idari kurulu tarafından denetlenir.
  2. Her bir proje faaliyetinden kaynaklanan emisyon indirimleri, bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı tarafından tayin edilecek operasyonel organlarca aşağıda belirtilen esaslarla tasdik edilecektir :
(a) İlgili her bir Tarafça onaylanan gönüllü katılım;
(b) İklim değişimini azaltılmasına ilişkin gerçek, ölçülebilir ve uzundönemli kazançlar;
(c) Tasdikli proje faaliyeti olmaksızın gerçekleşen ilave emisyonindirimleri;
  1. Temiz temizleme mekanizması, gerektiğinde, tasdikli proje faaliyetlerine ilişkin fonların düzenlenmesine yardım edecektir.
  2. Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı, ilk toplantısında, proje faaliyetlerinin bağımsız denetim ve doğrulanması yoluyla şeffaflık, etkinlik ve kaydedilebilirlik amaçlarına yönelik değişiklik ve yöntemleri ayrıntılı bir şekilde ele alır.
  3. Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı, tasdikli proje faaliyetlerinden doğan bir payın, idari masraflar ile uyarlama maliyetlerini karşılamak için iklim değişikliklerinden ters yönde etkilenecek gelişmekte olan ülkelere yardımı kapsayacak şekilde kullanılmasını sağlayacaktır.
  4. Yukarıda Madde 3(a)’de belirtilen ve tasdikli emisyon indirimlerine ilişkin kazanımlarda bahsedilen faaliyetler dahil olmak üzere temiz gelişme mekanizması kapsamındaki katılım, özel ve/veya kamu kuruluşlarını içine alabilir, ve temiz gelişme mekanizmasının yönetim kurulu tarafından sağlanan kılavuzluğa tabi olacaktır.
  5. 2000 yılından birinci taahhüt süresinin başlangıcına kadar geçen süre içinde sağlanan tasdikli emisyon indirimleri, birinci taahhüt süresi içinde uyumun başarılmasında yardım etmek için kullanılabilir.
Madde 13
  1. Taraflar Toplantısı, Kongre’nin üst organıdır, bu Protokol Tarafları’nın toplanmasına hizmet edecektir.
  2. Bu Protokolün Tarafı olmayıp Kongrenin Tarafı olanlar, bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısının herhangi bir toplantısına gözlemci olarak katılabilirler, ancak bu Protokol kapsamında kararlar sadece bu Protokolün Tarafları tarafından alınacaktır.
  3. Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı’nda, Kongre’de bir Tarafı temsil eden Taraflar Toplantısı Bürosu’na ait herhangi bir üye, aynı zamanda bu Protokol’ün Tarafı olmadığı takdirde, bu Protokol’ ün Tarafları arasından seçilecek ilave bir üye ile yer değiştirecektir.
  4. Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı, Protokol uygulanmasını düzenli olarak gözden geçirecek ve kendi yetkisi dahilinde, etkin işleyişini geliştirmek için gerekli kararları alacaktır. Bu Protokol tarafından kendine verilen görevleri yerine getirecektir :
(a) Bu Protokol hükümlerine göre elde edeceği bilgiler temelinde, bu Taraflar Protokol’ünün uygulanmasını, bu Protokol uyarınca alınan önlemlerin top yekün etkilerini, özellikle çevresel, ekonomik ve sosyal etkileri ile kümülatif etkisini ve Kongre’nin amacı yönünde hangi ölçüde ilerleme sağlandığını değerlendirmek;
(b) Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı’nın yükümlülüklerini periyodik olarak incelemek, Kongre’nin amacı doğrultusunda ve bilimsel ve teknik bilginin evrim ve uygulanması ile kazanılan deneyimler ışığında Kongre’ye ilişkin Madde 4, fıkra 2(d) ve Madde 7 fıkra 2 gereğince istenen revizyonları eksiksiz yerine getirmek, ve böylece bu Protokol’ un uygulanması konusunda düzenli olarak raporlar hazırlamak;
(c) Tarafların farklı çevre, sorumluluk ve imkan ve kabiliyetleri ile bu Protokol’ün uygulanması konusundaki taahhütleri dikkate alınarak iklim değişimi ve etkilerini ele alan Taraflarca düzenlenen önlemler konusunda bilgi alış verişini teşvik etmek ve kolaylaştırmak,
(d) İki yada daha fazla Tarafın talebi üzerine, Tarafların farklı çevre,sorumluluk ve imkan ve kabiliyetleri ile bu Protokol’ün uygulanması konusundaki taahhütleri dikkate alınarak, iklim değişikliği ve etkilerini ele almak için alınan önlemleri kolaylaştırmak;
(e) Kongre’nin amacı ve bu Protokol’ün hükümlerine uygun olarak Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı tarafından alınan ilgili kararlar bütünüyle dikkate alınarak bu Protokol’un Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı tarafından üzerinde anlaşılan etkili şekilde uygulanması için karşılaştırılabilir metodolojilerin geliştirilmesi ve periyodik olarak iyileştirmesinin yapılmasını teşvik etmek ve bu yönde kılavuzluk etmek;
(f) Bu Protokol’ün uygulanması için gerekli konular hakkında tavsiyelerde bulunmak;
(g) Madde 11, fıkra 2 uygun olarak ilave mali kaynakları harekete geçirme yoluna gitmek;
(h) Bu Protokol’ün uygulanması için gerekli görülen yardımcı organlar oluşturmak;
(i) yetkili uluslararası kuruluşlar ve hükümetler arası ve sivil organlardan, uygun yerde bilgi, hizmet ve işbirliği aramak ve yararlanmak ve;
(j) Bu Protokol’ün uygulanması için gereken diğer işlevlerin yerine getirilmek ve Taraflar Kongresi tarafından alınan bir karardan kaynaklanan her türlü görevi ele almak.
  1. Taraflar Toplantısı’na ilişkin prosedürlere ait kurallar ve bu Kongre tarafından uygulanan mali prosedürler, Taraflar Kongresi’nin ilk toplantısında gerekli değişiklikler yapılmış olarak (mutatis mutandis) uygulanır, şu şartla ki bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı tarafından oy birliği ile aksi kararlaştırılmış olması hali bu durumun dışındadır.
  2. Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı’na ait birinci toplantısı, bu Protokol’ün yürürlüğe girdiği tarihten sonra programlanan toplanacaktır. Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı’nın daha sonraki olağan toplantıları her yıl Taraflar Toplantı’sına ilişkin olağan toplantılar ile bağlantılı olarak yapılacak şu şartla ki bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı tarafından oy birliği ile aksi kararlaştırılmış olması hali bu durumun dışındadır.
  3. Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı’nın olağan üstü toplantıları, Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı tarafından gerekli görüldüğü takdirde veya herhangi bir Tarafın talebi üzerine diğer zamanlarda da yapılabilir, şu şartla ki sekreterlik tarafından Taraflara bu talep altı ay içinde bildirilecektir ve en az Taraflar üçte biri tarafından desteklenecektir.
  4. Birleşmiş Milletler ve uzmanlaşmış organları, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu ile Kongre’de taraf olmayan devlet üyeler, Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantılarında temsilci statüsüyle temsil edilecektir. Bu Protokol tarafından kapsanan konularda yetkili olan ve sekreterliğe Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı ‘nda gözlemci olarak temsil edilmek istediğini açıklayan Ulusal veya uluslararası, devletsel veya sivil herhangi bir kurum veya organın bu isteği kabul edilir şu şartla ki mevcut Tarafların üçte biri tarafından bu durum onaylanmalıdır. Gözlemcilerin giriş ve katılımı, yukarıda fıkra 5′de atıfta bulunulan prosedür kurallarına tabidir.
Madde 14
  1. Kongre’ye ilişkin Madde 8 tarafından kurulan sekreterlik bu Protokol’ün sekreterliği olarak hizmet görecektir.
  2. Sekreterlik işlevleri konusunda Kongre’ye ait Madde 8 fıkra 2 ile sekreterliğin işlevlerine ilişkin yapılan düzenlemeler konusunda Kongre’ye ait Madde 8 fıkra 3 gerekli değişiklikler yapılmış olarak (mutatis mutandis) uygulanacaktır. Sekreterlik, buna ilaveten, bu Protokol tarafından kendisine verilen işlevleri yerine getirecektir.
Madde 15
  1. Bilimsel ve Teknolojik Tavsiye Yardımcı Organı ve Kongre’ye ilişkin Madde 9 ve 10 tarafından kurulmuş Uygulamaya yönelik Yardımcı Organ, sırasıyla, bu Protokol’ün Bilimsel ve Teknolojik Tavsiye Yardımcı Organı ve Protokol’ün Uygulanmasına yönelik Yardımcı Organ olarak hizmet görecektir. Kongre kapsamındaki bu iki organın işleyişine ilişkin hükümler gerekli değişiklikler yapılmış olarak (mutatis mutandis) bu Protokol’e uygulanacaktır. Bu Protokol’ün Bilimsel ve Teknolojik Tavsiye Yardımcı Organı ve Protokol’ün Uygulanmasına yönelik Yardımcı Organı’nın toplanma oturumları, sırasıyla, bu Protokol’ün Bilimsel ve Teknolojik Tavsiye Yardımcı Organı ve Protokol’ün Uygulanmasına yönelik Yardımcı Organı toplantılarıyla bağlatılı olarak yapılır.
  2. Protokol’ taraf olmayan ancak Kongre’ye taraf olan Taraflar yardımcı organların herhangi bir toplantısına gözlemci olarak katılabilirler. Yardımcı organlar bu Protokol’ün yardımcı organları olarak hizmet görmeleri halinde, bu Protokol kapsamında kararlar sadece bu Protokol’e taraf olan Taraflarca alınacaktır.
  3. Kongre’ye ait Madde 9 ve 10 tarafından kurulmuş yardımcı organların bu Protokol’e ait meseleler ile ilgili işlevlerini yerine getirmeleri halinde Kongre’nin bir Tarafını temsil eden yardımcı organlara ilişkin Bureaux’un herhangi bir üyesi bu Protokol’ün Tarafları arasından ve yine bu Protokol Tarafları tarafından seçilecek bir ilave üye ile değiştirilecektir.
Madde 16
Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı, olabildiğince yakın bir süre içinde, Protokol’e yapılan başvuruları ele alacak ve Taraflar Toplantısı tarafından alınabilecek ilgili kararlar ışığında, Kongre’ye ait Madde 13′de atıfta bulunulan çok taraflı istişare sürecini, uygun olduğu yerde, değiştirecektir. Bu Protokol’e uygulanabilecek herhangi bir çok taraflı istişare süreci Madde 18′e uygun olarak oluşturulan prosedür ve mekanizmalara tarafsız bir şekilde uygulanacaktır.
Madde 17
Taraflar Toplantısı, ilgili ilkeleri, değişiklikleri, kuralları ve kılavuzları, özellikle emisyon alış verişi için doğrulama, raporlama ve hesaplama açısından tanımlar. Ek B’de yer alan Taraflar Madde 3 kapsamındaki taahhütlerini yerine getirmek amacıyla emisyon alış verişine katılabilirler. Böyle bir alış veriş bu Madde kapsamındaki sayısallaştırılmış emisyon sınırlamaları ve indirimi taahhütlerini karşılamak amacıyla yurt için girişimlere ilave nitelikte olacaktır.
Madde 18
Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı birinci toplantısında bu Protokol’e ilişkin hükümlere aykırı hareketleri tespit etmek ve ele almak için uygun ve etkili süreç ve mekanizmaları onaylayacaktır, şöyle ki aykırılığın nedeni, türü, derecesi ve sıklığını dikkate alarak sonuçları gösteren bir liste geliştirilmesi buna dahildir. Bağlayıcı sonuçlar doğuran bu Madde kapsamındaki herhangi bir süreç veya mekanizma bu Protokol değiştirilmesi yoluyla düzenlenecektir.
Madde 19
Uyuşmazlıkların giderilmesine yönelik Kongre’ye ilişkin Madde 14 hükümleri bu Protokol gerekli değişiklikler yapılmış olarak uygulanacaktır.
Madde 20
  1. Bütün Taraflar bu Protokol’e ilişkin bir değişiklik teklif edebilirler.
  2. Bu Protokol ilişkin değişiklikler, bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısının olağan toplantısında düzenlenecektir. Bu Protokol ilişkin teklif edilen değişiklik metni, bu değişikliğin değiştirileceği toplantıdan en az altı ay önceden Sekreterlik marifetiyle Taraflara bildirilecektir. Sekreterlik herhangi bir teklif edilen değişiklik metnini Taraflara ve Kongre’nin imza sahiplerine ve bilgi için de Emanetçi’ye (Depositary) bildirecektir.
  3. Bu Protokol için teklif edilen değişiklikler için Taraflar oy birliği ile bir anlaşmaya varmak için ellerinden geleni yapacaklardır. Oy birliği için tüm yollara başvurulduğu takdirde ve bir uzlaşmaya varılamadığı takdirde, değişiklik son çare olarak toplantıda mevcut ve oy veren Tarafların dörtte üçlük çoğunluğu ile kararlaştırılır. Yapılan değişiklik sekreterlik tarafından Emanetçiye bildirilecek ve kabulü için tüm Taraflara sirküle edilecektir.
  4. Bir değişikliğin kabul edilmesi ile ilgili belgeler Emanetçi’ye bırakılacaktır. Yukarıdaki Madde 3′e uygun olarak yapılan bir değişiklik, bu Protokol Tarafları’nın en az dörtte üçü tarafından kabul edildiğine ilişkin bir belge Emanetçi tarafından alındıktan sonraki doksanıncı günde kabul eden Taraflarca yürürlüğe girecektir.
  5. Değişiklik, bir başka Taraf için söz konusu değişikliğe ilişkin kabul evrağını Emanetçi’ye bıraktığı tarihten sonraki doksanıncı günde bu Taraf için yürürlüğe girecektir.
Madde 21
  1. Bu Protokol ekleri, aksi açıkça belirtilmedikçe, Protokol’ün önemli bir parçası sayılacak olup bu Protokol’e yapılacak atıflar aynı zamanda eklerine de yapılmış sayılacaktır. Bu Protokol’ün yürürlüğe girmesinden sonra yapılan herhangi bir ekleme, bilimsel, teknik, usul veya idari nitelikli liste, form veya diğer açıklayıcı belgeler ile sınırlandırılacaktır.
  2. Bütün Taraflar bu Protokol’ün Eklerinde bir değişiklik teklif edebilirler.
  3. Bu Protokol’ün Eklerinde bir değişiklik, bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısının olağan toplantısında düzenlenecektir. Bu Protokol’ün Eklerinde teklif edilen değişiklik veya teklif edilen ek metni, bu değişikliğin yapılacağı toplantıdan en az altı ay önceden Sekreterlik marifetiyle Taraflara bildirilecektir. Sekreterlik herhangi bir teklif edilen değişiklik ek veya teklif edilen ek metnini Taraflara ve Kongre’nin imza sahiplerine ve bilgi için de Emanetçi’ye (Depositary) bildirecektir.
  4. Bu Protokol’ün Eklerinde teklif edilen değişiklik veya teklif edilen ek metni için Taraflar oy birliği ile bir anlaşmaya varmak için ellerinden geleni yapacaklardır. Oy birliği için tüm yollara başvurulduğu takdirde ve bir uzlaşmaya varılamadığı takdirde, değişiklik son çare olarak toplantıda mevcut ve oy veren Tarafların dörtte üçlük çoğunluğu ile kararlaştırılır. Yapılan değişiklik sekreterlik tarafından Emanetçiye bildirilecek ve kabulü için tüm Taraflara sirküle edilecektir.
  5. Yukarıdaki Fıkra 3 veya 4 uygun olarak hazırlanan Ek A veya B’nin dışındaki bir Ek’in Ek’i (lahikası) veya Ek’teki değişikliği, Emanetçi tarafından söz konusu Ek’in Ek’i (lahikası) veya Ek’teki değişikliğinin Taraflara bildirim tarihinden sonra altıcı ayda bu Protokol tüm Taraflar için yürürlüğe girecektir, şöyle ki Ek’in Ek’i (lahikası) veya Ek’teki değişikliğin kabul edilmediğini Emanetçi’ye yazılı olarak bildiren tarafından hariçtir. Ek’in Ek’i (lahikası) veya Ek’teki değişiklik; Emanetçi tarafından geri çekilme bildiriminin alındığı tarihten sonra 90 gün İçindeki kabul etmeme bildirimi yapan Taraflar için yürürlüğe girecektir.
  6. Ek’in Ek’i (lahikası) veya Ek’teki değişiklik Protokol’deki bir değişiklik ile ilgiliyse; Protokol’e ilişkin bu değişiklik yürürlüğe girinceye kadar o Ek’in Ek’i (lahikası) veya Ek’teki değişiklik yürürlüğe girmeyecektir.
  7. Bu Protokol’e ilişkin Ek A ve B’e ait değişiklikler Madde 20′de belirtilen usule uygun olarak hazırlanacak ve yürürlüğe girecektir; şöyle ki Ek B’ye ilişkin herhangi bir değişiklik sadece ilgili Tarafın yazılı onayı ile yapılacaktır.
Madde 22
  1. Aşağıdaki Fıkra 2′de belirtilenler hariç bütün tarafların tek bir olacaktır.
  2. Bölgesel ekonomik bütünleşme örgütleri, yetkili oldukları konularda, bu Protokol Taraf üye Devlet sayısına eşit bir oy sayısı ile oy verme hakkına sahip olacaktır. Böyle bir örgüt, üye Devletlerinden herhangi biri oy hakkını kullandığı takdirde bu oy hakkını kullanmayacaktır veya tam tersi durum da geçerlidir.
Madde 23
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri bu Protokol’ün Emanetçisidir.
Madde 24
  1. Bu Protokol, Kongre’ye taraf olan Devletler ve bölgesel ekonomik bütünleşme örgütlerinin imzasına açık olacak olup onay, kabul veya tasdiklerine tabi olacaktır. Birleşmiş Milletler, Merkez Binasında 16 Mart 1998 ila 15 Mart 1999 tarihleri arasında imzaya açık olacaktır. Onay, kabul, tasdik ve girişe ilişkin belgeler Emanetçi’ye teslim edilecektir.
  2. Herhangi bir üye Devleti Taraf olmaksızın bu Protokol’ün tarafı olan herhangi bir bölgesel ekonomik bütünleşme örgütü, bu Protokol kapsamında yer alan tüm yükümlülükler ile bağlı olacaktır. Böyle bir örgüt olması halinde, bir veya daha fazla üye devleti bu Protokol’e Taraf ise, örgüt ve üye Devletler bu Protokol kapsamındaki yükümlülüklerinin yerine getirilmesine ilişkin ilgili sorumluluklarını üzerinde karar vereceklerdir. Böyle durumlarda, örgüt ve üye Devletleri eşanlı olarak haklarını kullanma yetkisine sahip olmayacaklardır.
  3. Onaylama, kabul, tasdik ve girişe ilişkin belgelerde, bölgesel ekonomik bütünleşme örgütleri bu Protokol tarafından düzenlenen konulara ilişkin olarak yetki derecelerini açıklayacaklardır. Bu örgütler, yetki derecelerindeki önemli herhangi bir değişiklik hakkında Teminatçı’ ya, ve Teminatçı tarafından da yeri geldiğinde Taraflar’ a, bilgi sağlayacaktır.
Madde 25
  1. Bu Protokol, Kongre’nin 44 Tarafından daha az olmamak kaydıyla, 1990 yılı itibariyle toplam karbon dioksit emisyonunun an az % 55′i için hesap edilen Ek A’da yer alan Tarafların onay, kabul, tasdik ve girişlerini emanete teslim ettikleri tarihten sonraki tarihten sonra doksanıncı günde yürürlüğe girecektir.
  2. Bu Madde’nin amacı gereğince, “El I’de yer alan Taraflara ilişkin 1990 yılı toplam karbon dioksit emisyonları” Kongre’ye ilişkin Madde 12′ye uygun olarak gönderilen birinci ulusal bildirgelerde belirtilen Ek 1′de yer alan Taraflarca bu Protokol’ün kabul tarihi sırasında ve öncesinde açıklanan miktar anlamına gelecektir.
  3. Bu Protokol’ü onaylayan, rıza gösteren veya tasdik eden veya Fıkra 1′de açıklanan şartlar yerine getirildikten sonra kabul eden her bir Devlet veya bölgesel ekonomik bütünleşme örgütü için, bu onay, rıza, tasdik ve kabule ilişkin belgelerin teminata bırakıldığı tarihi izleyen doksanıncı günde yürürlüğe girecektir.
  4. Bu Madde’ nin amacı gereğince, bir bölgesel ekonomik bütünleşme örgütü tarafından teminata bırakılan herhangi bir belge örgütün Devlet üyeleri tarafından teminata bırakılanlara ilave olarak sayılmayacaktır.
Madde 26
Bu Protokol hiçbir rezervasyon yapılmayacaktır.
Madde 27
  1. Bir Taraf için bu Protokol’ün yürürlüğe girdiği tarihten başlamak üzere üç yıl sonra herhangi bir zamanda; o Taraf bu Protokol’den Teminatçı’ ya yazılı bildirimde bulunarak geri çekilebilecektir.
  2. Söz konusu çekilme Teminatçı tarafından geri çekilmeye ilişkin bildirimin alındığı tarihten veya geri çekilme bildirimde açıklanan daha sonraki bir tarihten sonra bir yılın sona ermesi ile yürürlüğe girecektir.
Madde 28
Bu Protokol orijinali ki Arapça, Çince, İngilizce, Fransızca, Rusça ve İspanyolca aynı derecede geçerlidir. Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği’ nde teminata teslim edilecektir.Bin dokuz yüz doksan yedi yılı Aralık ayının on birinci gününde Kyoto’da düzenlenmiştir.

Akın Atalay Savunması – 2017

0
I. Giriş

En sonda söyleyeceğimi en başında söyleyerek başlıyorum. Cumhuriyet gazetesine yönelik soruşturma tam bir hukuk cinayetidir. Cumhuriyet gazetesinin şahsında bütün gazetelere ve gazetecilere yönelik bir tehdit ve saldırıdır. Soruşturmanın nasıl ve neden başladığı, zamanlaması, soruşturma sürecinde yapılanlar, ortaya çıkan iddianame ve çoğu tekrar olan binlerce sayfa ek, soruşturmanın asıl savcısı, tanıkları ve bilirkişileri bir araya getirilince ortaya çok net bir fotoğraf çıkıyor:

Bu yargılamanın birbirini tamamlayan iki amacı var. Birincisi, Cumhuriyet gazetesini ele geçirmek ya da susturmak. İkincisi, siyasi iktidarın istemediği haberleri, hoşuna gitmeyecek yazıları yayınlamayı düşünebilecek, aklının ucundan geçirecek gazetelere ve gazetecilere, maruz kalacakları akıbeti göstermek.

“Atatürk’ün adını verdiği, Türkiye Cumhuriyeti ile yaşıt, onun değerlerini ve kazanımlarını savunagelmiş, bu ülkenin en eski ve köklü gazetesine bunu yapabilen, bize neler yapmaz ki?” korkusunu yaymak, bu mesajı en açık şekliyle vermek. Vurgulamak isterim ki Cumhuriyet gazetesinin yöneticileri olmaktan kaynaklı uğradığımız ağır haksızlık ve mağduriyetin üzerimde yarattığı en küçük bir pişmanlık ve korku yoktur. Ben asıl bu haksızlığın sorumlularının büyük bir korku yaşadıkları kanısındayım. Bizleri, baskı, tehdit ve hapisle korkutamazlar. Gazetecilik faaliyetini mesleğin etik gereklerine uygun şekilde yerine getirme, olayları çarpıtmadan, nesnel, gerçeğe uygun ve adil olarak kamuoyuna aktarma konusundaki irade, kararlılık ve direncimiz tamdır. Yani Cumhuriyet gazetesi korkmaz, pes etmez ve teslim olmaz. Çünkü illegal yapılarla, terörle, terör örgütleri ile devlet içinde yuvalanmış çetelerle, cemaatlerle işi, ilişkisi, irtibatı, iltisakı olmaz. Bu gazetenin tek faaliyeti meşru ve yasal zeminde yürüttüğü gazeteciliktir.

Bu operasyona maruz kalan, teslim alınmak, direnci kırılmak, pes ettirilmek istenen gazete, öyle sıradan bir gazete değildir. Bu ülkenin en köklü ve kadim gazetesidir, en saygın gazeteleri arasındadır. Bu gazetenin köklerinde, tarihinde ve hatta genlerinde bağımsızlık ve özgürlük tutkusu vardır. Bu değerler ve gazetecilik uğrunda ödenmiş ağır bedeller vardır. Bu tarihin ve mirasın yüklediği sorumluluk nedeniyle bu gazetede çalışanlar gazetecilik değerlerinden ödün vermez, kimseye biat etmez, boyun eğmez, teslim olmazlar. Bu gazetenin halkı bilgilendirme, gerçekleri kamuoyuna aktarma konusundaki ısrarlı tutumu nedeniyle yazarlarının ve çalışanlarının katledildiği, suikast ve cinayetlere, linç girişimlerine, hapisliklere maruz kaldığı, yine de teslim olmadığı bilinir. Bu gazete Cumhuriyet gazetesidir ve bir gazetecilik anıtıdır.

Bugün yaklaşık dokuz aydır hapiste tutulan bizlerin selefi onlarca gazeteci büyüğümüzün, bu gazetenin ve Türk basın tarihinin geçmişinde önemli yerleri olmuştur. Onları nasıl unuturuz? Bu gazete bugün olduğu gibi geçmişte de siyasi iktidarların hışmına, tehdit ve baskılarına, ambargosuna ve zulmüne maruz kalmıştır.O iktidar sahiplerinin, zulmedenlerin hepsi tarih olmuştur. Ama bu gazete halen dimdik ayaktadır. Cumhuriyet gazetesi gibi onurlu ve zengin bir tarihsel mirasın sahibi ve taşıyıcısı olan bir kurumun direncinin kırılabileceğini, korku ve baskıya boyun eğeceğini, gazetecilikten ödün vereceğini düşünenler varsa, yanılıyorlar. Bizlerin pes edeceğimizi düşünenlere diyeceğimiz şudur: Son nefesimizi verinceye kadar gazetecilik mesleğine, mesleğin etik ilkelerine, temsil ettiğimiz kurumun haklı saygınlığına, onurlu geçmişine asla leke sürdürmeyecek, görevimizi tamamlayana dek dik duracak, pes etmeyecek, boyun eğmeyeceğiz.

İddianameye ve iddianamede bize yöneltilen fiillere ve suç isnadına karşı açıklamalara geçmeden önce sürecin başına dair bazı konularda açıklamada bulunacağım. Bu yargılamanın soruşturma evresine dair söylemek istediğim ve önemli gördüğüm şeyler var. Bilindiği gibi yargılamanın birinci aşaması soruşturma, ikincisi kovuşturmadır. Bu iki aşama birbirini tamamlayan birbirinden bağımsız olmayan aşamalardır. Soruşturma aşaması ne kadar sağlıklı ve verimli yürütülürse, iddianamenin mahkemece kabulü ile başlayan kovuşturma aşaması da o denli sağlıklı, hızlı, verimli ve adil bir süreç olarak işleyecektir. Tersi durumda, yani soruşturma süreci içindeki bütün kusurlar ve hatalar, kovuşturma aşamasına da sirayet edecek, o süreci de olumsuz yönde etkileyecektir. Bu yargılamanın soruşturma sürecinde yapılan ve yaşananlara bakıldığında, yargılamanın ne derece akla, mantığa, hakkaniyet ve adalete, hukuka ve vicdana aykırı olduğu açıklıkla görülmektedir.

Soruşturma sürecine dair…

30 numaralı klasörde bir savcılık tutanağı var; adı: RESEN SORUŞTURMA BAŞLATMA TUTANAĞI. Altında Cumhuriyet savcısı Murat İnam ile zabıt katibi Sevgi Karadeniz’in imzaları olan bu tutanağa göre, bugün mahkemenin huzuruna getirilişimize kadar geçen ve yaklaşık dokuz aylık tutukluluğumuza neden olan süreç 18 Ağustos 2016 Perşembe günü başlamış. Tutanakta şunlar yazılı:

“Bazı basın yayın organlarında çıkan köşe yazısı ve haberlerde Cumhuriyet gazetesinin PKK ve FETÖ/PDY terör örgütleri tarafından ele geçirildiği, gazetenin bu örgütlerin menfaatleri doğrultusunda çalıştığından bahsedildiği, 15 Temmuz 2016 tarihinde asker kıyafetli bir grup tarafından hükümeti devirmeye çalışan darbe teşebbüsünün gerçekleştiği, darbe teşebbüsünde bulunan grubun kendisini yurtta sulh konseyi olarak adlandırdığı, Cumhuriyet Gazetesi’nin 13 Temmuz 2016 tarihli nüshasında Aydın Engin köşe yazısında ‘Cihanda sulh peki yurtta ne?’ başlıklı köşe yazısının yayınlandığı, Cumhuriyet gazetesi yöneticilerinin silahlı terör örgütleri PKK ve FETÖ/PDY terör örgütleri ile bağlantıları bulunduğu şüphesi bulunduğu, bu şüphenin soruşturma açmak için yeterli olduğu kanaatine varıldığından resen soruşturmaya başlanmıştır. 18 Ağustos 2016.”

Cumhuriyet Savcısı Murat İnam resen soruşturma açtığı 18 Ağustos 2016 Perşembe günü ilk iş olarak Mali Suçları Araştırma Kurulu’na (MASAK)talimat yazısı göndermiş. Bu talimat yazısında, 1 Ocak 2013’ten başlayarak Cumhuriyet gazetesini yayımlayan Yenigün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık AŞ’nin Yönetim kurulu üyeleri (beş kişi), ikinci derece imza yetkilileri (dört kişi), bu dönem içerisinde görev yapmış iki genel yayın yönetmeni (biri aynı zamanda yönetim kurulu üyesiydi)ve yazı işleri müdürü diye bir kişi olmak üzere toplam 11 kişi ile, PKK ve FETÖ/PDY kapsamında haklarında soruşturma yapılan özel ve tüzel kişiler arasındaki mali ilişkileri gösteren bir mali rapor düzenlenmesini istemiş. Bir sonraki soruşturma işlemi olarak ise hafta sonunun ardından ilk gün olan Pazartesi günü 22 Ağustos 2016’da bir tanık ifadesi alınmış. Tanığın adı Cem Küçük. Açılan soruşturma bundan iki gün sonra adli kolluk olarak İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğüne yazı ile bildirilmiş. Dosyaya göre soruşturma başlar başlamaz alelacele bir tanığın ifadesinin alınması ilgi ve dikkat çekicidir. Savcının adı geçen kişinin tanıklığı ile soruşturmaya başlaması, soruşturmanın ciddiyeti ve kalitesi, sonrası hakkında yeteri kadar fikir vermektedir. Açıklamalarımın ilerleyen bölümlerinde tanık ifadeleri ile ilgili genel bir değerlendirmem olacaktır. Ama şimdiden bu tanığın ifadesinin diğerlerinden şekil olarak farklılığını belirtmek gerekiyordu. Çünkü, soruşturma açılmasının beşinci günü ifadesi alınan bu kişiden sonra, arama, el koyma, yakalama ve gözaltı operasyonlarının yapıldığı 31 Ekim 2016 tarihine kadar başkaca bir tanık dinlenmesine gerek duyulmuyor. Yani Cem Küçük makbul ve doyurucu bir tanık olarak değerlendirilmiş. Tüm beyanları maddi gerçekle ve olgularla açıkça çelişiyor. İşte böyle bir tanıkla başlayan bir soruşturma evresi, bu seviyesizlik, ciddiyetsizlik ve kalitesizlik içerisinde devam ediyor. Nasıl mı? Anlatalım. Ama önce önemli bir duruma işaret etmek istiyorum. Ceza muhakemesinde amaç gerçeğe ulaşmak, gerçeği araştırmaktır. Gerçeği kurguda değil, olguda ararsak ona ulaşmak fırsatımız olabilir. Eğer olgular yerine kişisel yorumları, analizleri, dedikodu ve fikir yürütmeleri, tahminleri veri olarak alırsak gerçeğe ulaşma şansı da olmaz. Bu nedenle tümüyle kurgulanmış bir iddiaya karşı kendi cevaplarımı somut, belgeye ve teyit edilmiş bilgiye, ayniyle vaki olgulara dayandırmaya çalışacağım.

Soruşturmanın savcısı…

Cumhuriyet gazetesi yöneticilerinin şahsında gazeteye yönelik terör soruşturmasını yürüten savcının adı Murat İnam’dır. Gazete yöneticilerinin onun talimatıyla gözaltına alındığının ertesi günü öğrendik ki, savcının kendisi FETÖ’ye üyelik suçlaması başta olmak üzere, çokça terör kapsamında suç işlemiş olmaktan Yargıtay 16. Ceza Dairesi’nde yargılanıyormuş. Hakkında bir kez ağırlaştırılmış müebbet, bir kez müebbet hapis cezasının yanı sıra başkaca suçlardan onlarca yıl hapis cezasına mahkum edilmesi isteniyormuş. Üstelik bu suçları işlediği yönünde hakkında kuvvetli suç şüphesi ve tutuklama nedeninin mevcut olduğu kanaatiyle adli kontrole tabi tutulmuş.

Düşünebiliyor musunuz, yayın politikasının temelinde laiklik ilkesinin savunulması bulunan kadim bir gazeteye, din temelli bir cemaat örgütlenmesi olarak filizlenen, giderek devletin içine yuvalanmış bir terör örgütüne dönüşmüş FETÖ adına faaliyette bulunma ithamında bulunuluyor. Hem de savcı olarak bu ithamı yapan kişinin kendisi FETÖ üyeliğinden sanık ve kanunlarımızdaki en ağır cezaya muhatap.

Hakimler ve Savcılar Kanununun 8. maddesine göre, bir kişinin hakim ve savcı adayı olmasına engel durumlar arasında, o kişi hakkında terör kapsamındaki suçlardan soruşturma açılması da var. Kovuşturma bile değil, hakkınızda bu suçlardan soruşturma açılması halinde bırakınız hakim ve savcılığı, aday bile olamazsınız. Aynı durum, Avukatlık Kanununun 5. maddesinde avukatlığa engel haller arasında sayılmıştır. Geçtiğimiz ay yayınlanan bir KHK ile silahlı terör örgütleri ile irtibat ya da iltisaklı olmak noterlik stajı yapmaya da arabuluculuk ve bilirkişilik yapmaya da engel hale geldi.

Görüldüğü gibi hakkındaki dava nedeniyle savcı adayı bile olamayacak bir savcının yürüttüğü soruşturma sonucunda düzenlenen bir iddianame nedeniyle burada sanık olarak bulunuyoruz. Bütün geçmişi, müktesebatı bu terör örgütünün demokratik, laik hukuk devleti bakımından oluşturduğu tehlikeyi, tehdidi kamuoyuna ve ilgililere duyurma ve anlatma ile dolu bir gazeteyi, aynı örgüte yardım etmekle suçlamak ölçülü, makul, aklı selim sahibi bir kimsenin öyle kolayca yapabileceği bir işlem değildir. Herhalde tam da bundan ötürü, bu terör örgütünün üyesi olmakla suçlanan ve yargılanmakta olan bir savcı eliyle böyle bir soruşturma yaptırılabilmiştir.

Dinlediği tanıkların, seçtiği bilirkişinin kimlik, ehliyet ve liyakatleriyle birlikte kendi durumunu ve yapılan soruşturma içeriğini bir bütün olarak değerlendirdiğimde şunu söylemek isterim. Böylesi bir malzemeden üretilen ve ancak bir ironi metni olabilecek iddianamenin bir mahkemeye götürülmesi hem hukuka, hem mahkemeye saygısızlıktır.

İnsan gerçekten merak ediyor, bu kadar akıl dışılık, mantıksızlık, sorumsuzluk ve ciddiyetsizlik aynı anda nasıl olabilir? Benim tüm bu süreçten çıkarabildiğim değerlendirmem şudur:

Biliyorsunuz, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) adil yargılama ilkesi ile ilgili olarak içtihatlarında sürekli tekrar ettiği bir deyiş var; “Adaletin yerine getirilmesi yetmez, yerine getirildiğinin gösterilmesi de gerekir” der. Cumhuriyet gazetesi soruşturmasının sahipleri, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin bu deyişinden ilham olarak yeni bir deyişe imza atmışlar. Diyorlar ki, söz konusu Cumhuriyet olunca, “Adaletsizliğin yapılması yetmez. Adaletsizlik yapıldığının gösterilmesi de gerekir” ki ibret-i alem olsun.

II. İddianame bizi neyle suçluyor ?

İddianamede epeyce karışık, dağınık ve savruk bir şekilde yer aldığı için anladığım kadarıyla, suçlandığımız fiiller şöyledir:

1- Cumhuriyet Vakfı Yönetim Kurulunun “ele geçirilmesi”,

2- Cumhuriyet Gazetesinin yayın politikasının değiştirilmesi,

3- Cumhuriyet Gazetesinde FETÖ, PKK ve DHKP/C silahlı terör örgütlerinin amacına hizmet eden haber ve yazıların yayınlanması,

4- Cumhuriyet Vakfının ve Cumhuriyet Gazetesini yayınlayan Yeni Gün Haber AŞ’nin birer adet taşınmazının rayiç değerlerinin altında bir fiyatla satılması, Cumhuriyet Vakfından Cumhuriyet Gazetesine fon aktarılması, Yeni Gün Haber AŞ’nin sermayesinin yarıdan fazlası karşılıksız kalmasına rağmen Ticaret Kanununun 376. maddesine göre şirket genel kurulunun toplantıya davet edilmemesi,

İddianame, Cumhuriyet Vakfının ele geçirilerek yayın politikasının değiştirilmesi suretiyle silahlı terör örgütlerinin amaçlarına hizmet eden haber ve yazıların yayınlandığını iddia ediyor ve bu fiillerin TCK’nın 220/7. maddesindeki “terör örgütüne yardım etme” suçunun, tanımı ve kapsamı içinde olduğunu ileri sürüyor.

Birinci suçlama…

İddianamenin, “ele geçirilme” terimini kullanarak daha en başında söylem ve ifade itibariyle kriminalize ettiği olay nedir? Vakıfta ne olmuştur, ne zaman olmuştur, vakfı kim, kimden ele geçirmiştir? Ele geçirme nasıl gerçekleştirilmiştir; zorla ya da tehditle mi, baskı ya da şiddet kullanarak mı? Cumhuriyet Vakfının “ele geçirilmesi” diye nitelenerek ve bir algı operasyonu yapılarak yargı mercileri üzerinde psikolojik etki yapılmak istenen mesele şundan ibarettir:

Cumhuriyet Vakfı resmi senedine göre yönetim kurulu 12 kişidir ve iki yıllık bir süre görev yapmak üzere seçilir. Yönetim Kurulu üyelerinin görev süreleri dolunca, yeni yönetim kurulu üyelerini, süresi biten eski yönetim kurulu üyeleri seçiyor. Görev süresi dolmadan ölüm, istifa gibi nedenlerle yönetim kurulu üyeliğinde boşalma olursa, boşalan üyelik için yönetim kurulu seçim yapıyor. Vakfın 12 yönetim kurulu üyesinden biri olan Prof. Aydın Aybay Mart 2013’te vefat etmiştir. Nisan 2013’te boşalan bir üyelik için seçim yapılmıştır. Ardından altı ay sonra yönetim kurulu üyelerinin tümünün iki yıllık görev süresi dolduğu için Ekim 2013’te yeniden yönetim kurulu seçimleri yapılıyor. Tüm yönetim kurulu üyelikleri için yapılan Ekim 2013’teki bu seçimden 3-4 gün sonra isimsiz ve imzasız bir ihbar mektubuyla Vakıflar Genel Müdürlüğüne başvurulmuş. Başvuruda geriye dönük olarak Nisan 2013’te boş yönetim kurulu üyeliği için yapılan seçimin Vakfın resmi senedindeki hükümlere aykırı olduğu ve geçersiz sayılması gerektiği ileri sürülür. Nisan ayındaki bir üyelik için yapılan seçim, Ekim ayında yapılan yeni yönetim kurulu üyelikleri seçimlerini de etkilediğinden o seçimlerin de geçersiz sayılması istenir.Vakıflar Genel Müdürlüğü İstanbul Bölge Müdürlüğünün konuyu araştırması için tayin ettiği bir araştırmacı, seçimlerin yinelenmesi gerektiği yönünde bir rapor hazırlar. Bu rapor Bölge Müdürlüğü tarafından Vakfımıza iletilerek gereğinin yapılması istenir. Cumhuriyet Vakfı Yönetim Kurulu konuyu görüşür, bu hukuki görüşe uyma zorunluluğu olmamasına karşın ileride herhangi bir tartışmaya neden olunmaması bakımından seçimlerin yenilenmesi şeklindeki Bölge Müdürlüğü yazısına uygun olarak, Nisan 2013’te seçme hakkına sahip olan 11 yönetim kurulu üyesini, seçimlerin tekrarlanması gündemiyle toplantıya çağırır. Toplantı günü olarak 18 Şubat 2014 belirlenir ve gündemle beraber 11 yönetim kurulu üyesine toplantı günü önceden tebliğ edilir. Toplantıdan bir gün önce 17 Şubat 2014 günü bir yönetim kurulu üyesi istifa ettiğini yazılı olarak iletmiş ve yönetim kurulu üyeliğine aday olmadığını bildirmiştir. Toplantıdan saatler önce bir üye daha yazılı olarak istifasını iletmiş ve o da yeni seçilecek yönetim kurulu üyeliğine aday olmadığını bildirmiştir. Bir üyeliğin ölüm, iki üyeliğin ise istifa nedeniyle boşalmasından sonra 12 kişilik yönetim kurulundan geriye kalan (9) üyeden (6)’sı toplantıya katılmış, (3)’ü ise katılmamıştır.

İşte bütün fırtına buradan kopmuş, hukuki uyuşmazlığın başlangıcı bu toplantı olmuştur. Şöyle ki ;

18 Şubat 2014 tarihinde yapılan toplantıya katılmayan üç yönetim kurulu üyesinden ikisi bu toplantıyı, toplantı tarihinden tam iki yıl sonra dava konusu yapmışlardır. İddiaları, 18/02/2014 günü yapılan toplantının, vakıf resmi senedindeki toplantı yeter sayısına uyulmadan yapıldığı, toplantı için yönetim kurulu üye tam sayısının yarısından bir fazlasının toplantıda hazır bulunması gerektiği, bunun ise (7) kişiye tekabül ettiği, oysa anılan toplantıya (6) kişinin katıldığı, bu nedenle toplantının ve toplantıda yapılan seçimin geçersiz olduğu, iptal edilmesi gerektiği şeklindedir.

Buna karşılık Vakfın savunduğu hukuki tez ve görüş ise;

Vakıf senedinde seçimlerin yapılacağı toplantı için herhangi bir toplantı yeter sayısı öngörülmediği, bu hususun vakıf resmi senedinde açıkça vurgulandığı, kaldı ki seçim dışındaki yönetim kurulu toplantıları için aranan toplantı yeter sayısının bir an için seçimli toplantılar için de aranması gerektiğinin varsayılması durumunda bile toplantı yetersayısının mevcut olduğu, çünkü toplantı yetersayısının üye tam sayısı üzerinden değil, mevcut üye sayısı üzerinden hesaplanmasının gerektiği, ölüm ya da istifa suretiyle üyeliği sona eren kişilerin toplantı yetersayısının hesabında dikkate alınmasının akla ve mantığa uymadığı gibi amaca uygun bir yorum tarzı da olmadığı, bunun tersine bir yorum şeklinin azınlıkta kalan birkaç üyeye vakfı kilitleme, durdurma, organsız bırakma olanağı tanınması anlamına geleceği, Vakıf resmi senedinde de toplantı yetersayısının üye tamsayısı üzerinden hesaplanması gerektiğine dair hiçbir ifade olmadığı, Medeni Kanunun, Dernekler ve Vakıflar ile ilgili hükümlerin yer aldığı tüzel kişilerle ilgili 78. maddesinde de toplantı yetersayısı belirlenirken, toplantıya katılma hakkı bulunan üye sayısının baz alınmasının öngörüldüğü, bu nedenlerle mevcut dokuz üyeden altısının katıldığı toplantıda, yetersayının yedi üye değil dokuz üyenin yarıdan bir fazlası olan altı üye olduğu, şeklindedir.

Görüldüğü üzere, vakıf tüzel kişiliği ile 18/02/2014 tarihinde toplantıya da katılmamış olan iki eski yönetim kurulu üyesi arasındaki hukuki uyuşmazlık ve tartışma, tamamen hukuki bir yorum ve görüş farkına dayanmaktadır. Nitekim bu konudaki hukuki uyuşmazlık, iş bu soruşturmadan yaklaşık altı ay ve iddianameden ise 15 ay önce adı geçen kişilerce hukuk mahkemesi önüne dava olarak götürülmüş, bir yandan da Vakıflar Genel Müdürlüğü nezdinde idari incelemeye tabi tutulmuştur.

“Ele geçirme”, “tasfiye” gibi terimler kullanılmak suretiyle maksatlı biçimde başkaca bir zemine çekilerek suç ve ceza alanına getirilen mesele budur. Ele geçirme değil, seçim vardır; tasfiye değil seçilememe vardır. Dolayısıyla birilerinin seçilemediği bir seçim sonrası tasfiye edildiğini söylemesi, siyaseten anlaşılabilir bir niteleme olsa da, hukuk alanında bu duruma “tasfiye” değil, “seçilememe” denilmektedir.

İlave edelim ki, eğer vakıf kurucusunun, yönetim kurulu üyelerinden bazılarının her aday olduğunda seçilmesi ya da ölünceye kadar yönetim kurulunun değişmez ve değiştirilemez üyesi kalması yönünde bir iradesi ve isteği olsaydı, bunu vakıf resmi senedinde açık olarak belirtmesi mümkündü. Nitekim vakıf resmi senedinin geçici 1. maddesinde ilk yönetim kurulu üyelerinden üç kişinin görev süresinin zamanla sınırlı olmadığı ve bu üç kişinin ölünceye kadar yönetim kurulu üyesi olarak kalacağı açık ve net bir şekilde yazılmıştır. Bu üç kişiden en sonuncusu olan İlhan Selçuk’un 2010 yılında vefatından sonra vakıfta değişmez ve değiştirilemez yönetim kurulu üyesi kalmamıştır. Görev süresini dolduran herhangi bir yönetim kurulu üyesinin yeniden yönetim kuruluna seçileceğinin bir garantisi yoktur. Akla uygun ve mantıklı olanı da budur.

Şunu söylemek gerekir ki özel hukuk alanını ilgilendiren ve asliye hukuk mahkemesinin görev alanında kalan bir hukuki uyuşmazlığın, ağır ceza mahkemesi önüne taşınması ve suçlama konusu yapılması, kötü niyetli bir etkileme, yönlendirme, baskı yapma girişimidir. Amaç, asliye hukuk mahkemesinde belirli bir yönde karar verilmesini sağlamaktır. Savcılık makamının bu hukuki uyuşmazlık konusunda hukuk davasının devam ettiğini, bu hukuk davası kapsamında konunun uzmanlarından bilirkişi raporları alındığını, aynı konuda Vakıflar Genel Müdürlüğü müfettişlerinin de ayrıntılı raporları olduğunu bilmesine karşın, sanki konu kendi görevi ve yetkisi kapsamındaymış gibi; toplantı yetersayısı hakkında yeni bir bilirkişi incelemesi yaptırması da manidardır. Üstelik, seçtiği bilirkişi adli bilirkişi listesinde yer almayan, gerekçesi belirtilmeden kanuna açıkça aykırı olarak liste dışından belirlenen biridir. Uzmanlığı, yetkinliği, ehliyeti, deneyimi ve birikimi konusunda hiçbir veri ya da bilgi yoktur.

Esasen vakıf yönetim kurulunda boşalan bir üyeliğe iki adaydan hangisinin seçildiği, seçimin yapıldığı toplantının resmi senetteki yetersayıya uygun olup olmadığının savcılıkla, soruşturmayla, suçla, ceza hukuku ile herhangi bir ilgisi ve bağlantısının olamayacağı açıktır. Savcılığın da bunun farkında olduğu iddianamede bu konuya dair bölümün girişindeki şu açıklamasından bellidir:

“Cumhuriyet Vakfı ile ilgili bir kısım işlemler hukuki ihtilaf niteliğinde olup, konumuz dışında kalmakla birlikte, özellikle vakfın 2013 yılından sonra gazetenin milli güvenliğe karşı manipülatif yayınlar yapacak şekilde değişikliğe uğraması nedeniyle Vakıf Yönetim Kurulu Üyelerinin cezai sorumluluğunu açıklamak bakımından konunun ceza hukuku yönünden de irdelenmesi gerekmiştir.” (iddianame sh. 102)

Özetle söylersek, savcılık hiç üstüne vazife olmayan bir özel hukuki uyuşmazlığın içine karışmış, karıştırılmış; ceza soruşturması sopası ile hukuki tezlerden birinin taraflarını ötekine karşı haksız yere korumuş, kollamıştır. İçinde bulunduğumuz siyasi ve hukuki konjonktürde ve yargı ikliminde, FETÖ’cülük suçlamasına maruz kalmaktan endişe eden, çekinen savcı ve hakimlerin varlığı dikkate alındığında, şüphelileri hakkında FETÖ’ye yardımdan dava açılan ve suçlamalar arasında gazetenin sahibi olan vakfın ele geçirilmesi de bulunan terör davasından haberdar olan bir asliye hukuk hakiminin gereken mesajı alacağı kuşkusuzdur. Zannederim, bugün yargı görevlilerinin de yaşadığı, “acaba beni de meslekten ihraç ederler, FETÖ’cülükle suçlarlar mı” şeklindeki endişe ve tedirginliğin farkında olan herkes şu gerçeği teslim edecektir:

FETÖ soruşturması yapan başsavcılığın yeterli sayı olmadan toplantı yapılması suretiyle vakfın ele geçirildiği, bunun da FETÖ’ye yardımla bağlantılı bir suç teşkil ettiği iddiası karşısında, bir asliye hukuk hakiminin kolay kolay“toplantı yetersayısı mevcuttur ve vakfın ele geçirilmesi söz konusu değildir, usulüne göre toplantı ve seçim yapılmıştır” demesi mümkün değildir. Hakim, böyle bir karar verirse, her an kendisinin de yargı faaliyeti görüntüsü altında FETÖ’ye yardım etmekle suçlanabileceğinden korkabilir.

Bu noktada, 18/02/2014 tarihinde yapılan toplantıya katılan ve katılmayan üyelerin isimlerini burada bir kez daha tek tek anmakta yarar var. Toplantıya katılan 6 yönetim kurulu üyesinin isimleri şöyledir :

1- Orhan Erinç

(Cumhuriyet gazetesinde gazeteci olarak ilk çalışmaya başladığı yıl 1963’tür. Yani tam 54 yıllık bir Cumhuriyet Gazetesi mensubu)

2- Hikmet Çetinkaya

(Cumhuriyet gazetesinde gazeteci olarak ilk çalışmaya başladığı yıl 1966’dır. Tam 51 yıldır kesintisiz olarak bu gazetededir.)

3- Cüneyt Arcayürek

(Adı gazetecilikle ve daha sonra Cumhuriyet Gazetesi ile özdeşleşmiş, gazeteciliğin efsane isimleri arasında olup 2015 yılında vefat etmiştir.)

4- İbrahim Yıldız

(1981 yılından beri gazetede çalışan ve 2000 yılından 2014’e kadar Cumhuriyet gazetesi genel yayın yönetmenliğini sürdüren bir gazetecidir.)

5- Mustafa Ali Balbay

(1986’dan 2016’ya kadar 30 yıl Cumhuriyet gazetesinde bulunan ve çeşitli yöneticilik kademelerinde görev yapmış bir gazetecidir. Halen CHP İzmir milletvekilidir.)

6- Akın Atalay

(1992 yılından beri kesintisiz olarak 25 yıldır Cumhuriyet gazetesinde hukukçu ve yöneticilik görevlerinde bulunmuştur.)

İşte bu 6 kişi Cumhuriyet Vakfı’nı ele geçirmiş oluyorlar. En yenisi 25 yıldır kesintisiz olarak gazetede olan, her birinin ismi söylendiğinde akla Cumhuriyet Gazetesi gelen bu kişiler, Cumhuriyet Gazetesini nasıl ve kimlerden ele geçirmiş dersiniz? Sorunun cevabı için toplantıdan hemen önce istifa eden iki yönetim kurulu üyesinin ve toplantıya katılmayan üç yönetim kurulu üyesinin isimlerini saymak gerekiyor.

İstifa eden üyeler:

1- İnan Kıraç

(Koç Holding YK Üyesi, Cumhuriyet Gazetesiyle kurumsal, görevsel ilgisi ve ilişkisi 2009 yılında Cumhuriyet Vakfı’na gazete dışından seçilen YK. üyesi olması ile başlamıştır.)

2- Nevzat Tüfekçioğlu

(Koç Vakfı ve Suna İnan Kıraç Vakfı denetim kurulu üyesi olup, Cumhuriyet Gazetesiyle ilgisi ve ilişkisi İnan Kıraç’ın önerisi ile 2 yıl Cumhuriyet Vakfı YK üyeliği yapması ile sınırlı olmuştur.)

Toplantıya katılmayan 3 üye:

1- Alev Coşkun

(Cumhuriyet gazetesinde 1992 yılında göreve başlamış, çeşitli kademelerde yöneticilik, yönetim kurulu üyeliği görevlerini 2013 yılı sonuna kadar sürdürmüştür.)

2- Şevket Tokuş

(Eşi merhum Lale Tokuş’un 2006’daki vefatının ardından onun yerine, gazetenin kurucusu Yunus Nadi’nin torununun damadı olması hasebiyle aileyi temsilen YK üyesi seçilmiştir.)

3- Şükran Soner

(1966 yılından beri kesintisiz olarak 51 yıl Cumhuriyet Gazetesi mensubudur.)

Bu tablonun gösterdiği gerçek şudur :

Boşalan bir üyelik için kimin seçileceği konusunda 11 yönetim kurulu üyesi arasında tercih farklılığı olmuş ve üyelerden altısının tercih ettiği aday Önder Çelik iken, beşinin tercih ettiği aday Mustafa Pamukoğlu olmuştur.

Seçilecek kişi üzerinde oybirliğine ya da bir uzlaşmaya ulaşılamayınca, çoğunluğun yani altı kişinin tercih ettiği adayın seçileceği açık olduğundan, azınlıkta kalan beş üyeden ikisi protesto mahiyetinde toplantı ve seçimden bir gün önce istifa etmiş, üçü ise toplantıya katılmamayı yeğlemişlerdir.

İşte çoğunluğun tercihi doğrultusunda yapılan seçimi ve kendi önerdikleri adayı seçtiremeyen azınlıkta kalanlardan iki eski üye Alev Coşkun ve Şevket Tokuş, aradan iki yıl geçtikten sonra olayı hukuki uyuşmazlık haline getirip yargı önüne taşımış ve kendi katılmama durumlarını kötüye kullanarak toplantı yetersayısının olmadığını ileri sürmüşlerdir. Olayın özü budur.

Peki altı kişinin boşalan yönetim kurulu üyeliği için tercih ettiği ve seçtiği aday Önder Çelik kimdir? Neden onun seçimi ile vakıf yönetimi ele geçirilmiş oluyor? Bu kişi Cumhuriyet Gazetesi camiasına yabancı, gazeteyle ilgisi, ilişkisi olmayan, düşünceleri ve kimyası gazetenin kökleşmiş felsefesi ve yayın çizgisiyle uyuşmayan birisi midir?

Azınlıkta kalan beş üyenin tercih ettiği isim olan Mustafa Pamukoğlu’nun değil de çoğunluktaki altı kişinin önerdiği Önder Çelik’in seçilmiş olması, savcılığın iddia ettiği gibi vakfın ve gazetenin yönetiminin adeta FETÖ/PDY’nin eline geçmesine mi vesile olmuştur? Gerçekten böyle midir? Bu saçmalığa, bu absürd iddiaya bu gazeteyi ve bu gazetenin bünyesini, hafızasını bilen kimseyi inandıramazsınız. Neden mi? Çünkü 2000’li yılların başında gazeteye dışarıdan katılan ve o tarihe kadar gazeteden hemen hiç kimsenin ismini bile bilmediği öteki aday Mustafa Pamukoğlu’ndan bariz bir şekilde farklı olarak, Önder Çelik’in gazetedeki geçmişi, hizmeti, kariyeri ve konumu şöyledir:

Kendisi Cumhuriyet gazetesinde 1984 yılında idare amiri olarak çalışmaya başlamış, sonra işletme müdürü daha sonra da matbaalar ve üretim müdürü olarak devam etmiştir. O tarihten bugüne kadar kesintisiz ve sürekli olmak üzere bu gazeteye yönetici olarak hizmet vermektedir. Henüz Cumhuriyet Vakfı diye bir tüzel kişilik yokken bu gazeteyi yayımlamak için 1992 yılında, yani 25 yıl önce, Yenigün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık AŞ adında bir şirket kurulmuş ve Ekim 1992’den itibaren gazeteyi bu şirket yayımlamaya başlamıştır. Gazeteyi yayınlamak üzere kurulan bu şirketi, gazeteyi belli bir çizgide yayımlamak amacıyla adları Cumhuriyet gazetesi ile özdeşleşmiş 11 (onbir) kişi eşit oranda kurucu hissedarlar olarak kurmuşlardır. İlhan Selçuk’ tan Uğur Mumcu’ya, Cüneyt Arcayürek’ten Ali Sirmen’e, Hikmet Çetinkaya’ya kadar Cumhuriyet gazetesiyle isimleri özdeşleşen bu onbir kurucudan birisi de Önder Çelik’tir. Yani gerçek odur ki, daha ortada vakıf yokken Önder Çelik bu gazeteyi yayımlayan şirketin 11 kurucusu ve eşit hissedarı arasındadır. Ömrünün yarısından fazlasını bu gazeteye hizmete adamış kadim bir Cumhuriyet gazetesi mensubunu Vakıf yönetim kurulu üyeliğine seçmek, onu seçenler açısından bir suçlama nedeni değil, olsa olsa doğru bir tercih ve iş olarak sayılmak gerekir.Bu konuda son söyleyeceklerim şunlardır :

Anayasanın 38. maddesinin ilk cümlesi ile TCK’nun ikinci maddesinin emredici hükmü ceza hukukunun evrensel bir ilkesini vurguluyor. Nedir o? “Kanunun açıkça suç saymadığı bir fiil için kimseye ceza verilemez.” Savcılığın işlediğimizi iddia ettiği fiil nedir peki? Toplantı yetersayısı olmadan vakıf yönetim kurulunu toplamak ve geçersiz kararlar almak. Savcılık bu fiilin karşılığının hangi suç olduğunu düşünüyor dersiniz? Çok açık yazmıyor, daha doğrusu yazamıyor ama diyor ki bu fiil FETÖ’ye yardım suçunun kapsamına girer. Yani biz, 33 yıllık bir cumhuriyet gazetesi çalışanını, hayatı devrimci mücadele içinde, Cumhuriyet gazetesi içinde, Cumhuriyet’in temel değerlerini, aydınlanmayı, laikliği, özgürlükleri, çağdaşlığı benimseyerek ve uygulayarak geçirmiş bir solcuyu seçerek FETÖ’ye yardım etmiş oluyoruz. Bunu iddia eden de kendisi FETÖ üyeliğinden sanık bir savcı.Ne diyelim, absürdlük ancak bu kadar olur. Bu komediye dair daha fazla söz söylemeyi gereksiz bularak, Cumhuriyet Vakfı’nın seçimle “ele geçirildiği” efsanesine noktayı koyuyorum.

Geldik ikinci suçlamaya…

Yayın politikasını değiştirmişiz…

Acaba kimilerinin husumet nedeniyle, kimilerinin ise ifade özgürlüğü çerçevesinde eleştiri yapmak suretiyle söyledikleri doğru mudur? Cumhuriyet gazetesinin yayın politikası değişmiş midir? Aksi yöndeki değerlendirme ve eleştirileri saygıyla ve anlayışla karşılamakla beraber kuvvetle belirtmek isterim ki yayın politikası değişmemiştir. Esasen, bu tartışmanın yeri, zemini mahkemeler olamaz. Bu nedenle bu konunun kendi doğal mecrasından çıkarılıp, tutuklamaya kadar vardırılan bir ceza davasının içine taşınmasını protesto ediyorum.

İnanıyorum ki Cumhuriyet gazetesinin yayın çizgisine, politikasına dair iyi niyetle ve ifade özgürlüğü, eleştiri hakkı kapsamında söz söyleyenlerin, eleştiride bulunanların çoğunluğu da kendi eleştirilerinin bağlamından koparılarak tutuklamalara ve suça kanıt olarak gösterilmesinden rahatsızlık duyacaklardır. Elbette biliyorum, farkındayım ve kabul ediyorum ki, her gün belli bir perspektiften kamuoyunu bilgilendiren, haber veren, eleştiri yapan, fikir yazıları yayınlayan bir gazete her kesimden gelecek en ağır eleştirilere tahammül etmek zorundadır. Cumhuriyet gazetesi de eleştirilere tahammüllü olmuş, bugüne kadar bir ya da iki istisna dışında kendisine yönelen ve bazıları eleştiri bir yana küfür ve hakareti, iftirayı çok çok aşan söylem ve haksızlıklar karşısında bile kimseyi dava etmemiştir.

Cumhuriyet gazetesinin yayın politikası 2013 yılından sonra radikal bir şekilde değişmiş. İddianame böyle diyor. Çünkü 2013 yılında vakıf yönetim kurulunda ölüm nedeni ile boşalan bir üyelik için 12’nci yönetim kurulu üyesi olarak Mustafa Pamukoğlu isimli aday değil, Önder Çelik isimli aday seçilmiş de ondan. Önder Çelik’in kim olduğunu az önce anlattım. O halde neden böyle kof bir yalana başvuruluyor? Birileri savcılık, soruşturma ve ceza mahkemelerinin otoritesi üzerinden Cumhuriyet gazetesi yayın politikasını belirleme ve buradan sonuç alma peşinde koşuyor. Cumhuriyet gazetesinin yayın politikasının ne olduğunu ne olmadığını öğrenmek isteyenler, çeşitli medya platformlarından ahkam kesenlere, kıymeti kendinden menkul bazı Cumhuriyet hasımlarına, bilirkişi denilen bilmez kişilerin kafalarına göre uydurmalarına değil, Cumhuriyet Vakfı Resmi Senedinin Başlangıç Bölümüne bakabilirler. Cumhuriyet Gazetesi Web sitesinin ana sayfasında da bulunan bu temel politikayı kısaca anımsatmak istiyorum:

“Cumhuriyet ne hükümet, ne parti gazetesidir. Cumhuriyet yalnız Cumhuriyetin, bilimsel ve yaygın anlatımıyla demokrasinin savunucusudur. Cumhuriyet ve demokrasi fikir ve esaslarını yıkmaya çalışan her kuvvete karşı mücadele edecektir. Ülkemizde her anlamıyla gerçek bir demokrasi kurulması için bütün varlığı ile çalışacaktır. Cumhuriyet Atatürk devrim ve ilkelerinin açtığı ‘aydınlanma’ yolunda, aklın bağnazlıktan, bilimin dinden bağımsızlaşması, laiklik ilkesinin toplumca benimsenmesi için çaba gösterecektir. İnsan Hakları ve Temel Özgürlükler Bildirgesi’ni demokrasinin evrensel anayasası olarak benimseyen Cumhuriyet, amaçlarına ancak Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığı ve bütünlüğü kapsamında ulaşılacağını temel ilke sayar.”

Cumhuriyet gazetesi halen bu ilkeler çerçevesinde yayınını sürdürüyor. Yayın politikasının değiştiği iddiası doğru değildir.

İddianameye bakıldığında, ısrarla Cumhuriyet gazetesinin yayın politikasının son 3 yılda değiştiği, değiştirildiği söyleniyor. İddianamede, gazetede yayınlanan haber ve yazıların suç olması üzerinde değil yayın politikasının değiştiğinin kanıtlanması üzerinde duruluyor. Yayın politikasının değiştiği yönünde bazılarının yazdığı eleştiri ve değerlendirmelere yer veriliyor. Tanık ifadesi alınıyor. Normal olarak gazetelerin yayın çizgileri ve politikasının değişip değişmediğiyle, nasıl olması gerektiğiyle, haber ve yazıların hangi çerçevede olacağı, yayın ilkesiyle uyuşup uyuşmadığıyla savcıların, mahkemelerin, yargının ilgilenmesi abestir. Bunun yapıldığı rejimler faşist rejimlerdir. Demokratik toplumlarda gazetelerin yayın politikasını değerlendirmek, ölçmek, saptamak ve suçlama konusu yapmak savcıların haddi de hakkı da değildir. Savcılar, o gazetelerin yayın politikası, ilkeleri ile değil, gazete içeriğinin, haber ve yazıların suç olup olmadığıyla sınırlı bir araştırma ve soruşturma yapabilir. Eğer kanunda açıkça suç olarak tanımlanmış bir içerik olduğu düşünülürse, o içerikten kanunun sorumlu tuttuğu kimselerle sınırlı olarak soruşturma yaparlar. Bunun dışına taşılamaz.

Çoğunluğu, Cumhuriyet gazetesi ile siyaseten ya da kişisel husumet ilişkisi olan kişilerin gazeteye yönelik haksız, yersiz ve gerçek dışı iddia ve eleştirileri cezai bir soruşturmaya dayanak yapılamaz. Bu kişilerin, gazetenin yayın politikasının değiştiği iddiasına dayanılarak “gazetenin yayın politikasının değiştirilmesi suçu” icat edilemez. Bu icat nedeniyle, dünyada nadir olabilecek bir haksızlıkla gazetenin tüm yöneticileri gözaltına alınıp, tutuklanamaz, cezalandırılamaz.

Cumhuriyet gazetesine yönelen bu haksız operasyon hem basın tarihine, hem yargı tarihine geçmiştir: İlkine gazetecilik adına onurlu bir duruş ve tavır alış olarak ikincisine bir utanç soruşturması olarak. İddianamenin dayanağı olan bilirkişi raporunda, gazetenin, “devletçi, geleneksel, laik ve ulusalcı çizgisini ansızın değiştirip devleti hedef aldığı” söylenmiş. Tutuklama kararlarında, bilirkişi raporundaki bu tespite de gerekçe olarak yer verilmişti. Cumhuriyet’in yayın çizgisini belirlemek, kendisini “İletişim ve Bilişim uzmanı” olarak tanıtan, ehliyeti ve uzmanlığı belirsiz birisinin değerlendirmesine bırakılacak kadar önemsiz bir iş değildir. Cumhuriyetin yayın çizgisinde “laiklik ilkesi ve ulusal bütünlük” her zaman ana çizgiler olmuştur. Bunun dışında “devletçilik”, “gelenekçilik” gibi yakıştırmalar yalnızca yakıştıranı bağlar. Cumhuriyet gazetesine Atatürkçü yayın çizgisinden ayrıldı diyerek bir tür Atatürkçü çizginin tanımı ve kapsamını belirleme yetkisine sahipmiş gibi davrananlara ve bu bağlamda savcılığa şunu anımsatmak isteriz. Sizlerden önce aynı şeyi yapmaya kalkışanlar geçmişte de oldu. O dönem bu gazetenin başyazarı olan Nadir Nadi, bu hadsizliğe karşı “Ben Atatürkçü değilim” diyerek, Atatürkçülük adına ahkam kesenlere haddini bildirmişti.

Buradan, yargının araçsallaştırılarak yayın politikasına müdahale edilmek istenmesine karşı şunu söylemek isterim. Yayın politikası yalnızca okurları ilgilendirir, onlara hesap verilir, onun yeri ve zemini mahkemeler değildir. Hiçbir makam ve merci, cezai bir soruşturma görüntüsünün arkasından gazetenin yayın politikasına müdahale edemez.Buna izin verilemez; verilmeyecektir.

Cumhuriyet gazetesinin bağımsızlığını korumanın, ilkelerini ve değerlerini savunmanın, yayın politikasını sürdürmenin, gazeteyi herhangi bir siyasi, ekonomik güç odağına teslim etmemenin, habercilik ve gazetecilik ilkelerinden ödün vermeden dik durmanın bir bedeli varsa -ki öyle olduğu apaçık ortada- bunu ödedik; ödüyoruz.

Yayın politikasının değiştirildiği iddiasında bulunmak ve bunu kanunun suç saydığını söylemek hukuki bir anlayış olmadığı gibi kanuna da uygun değildir. Gazetelerin liberal ya da muhafazakar, milliyetçi ya da devrimci, sağcı ya da solcu bir siyasi çizgiden hangisini seçeceği, hangi yayın politikasını izleyeceği, bu politikayı daha sonra değiştirip değiştirmeyeceği suçla, ceza hukuku ile ilgili bir konu değildir. Dolayısıyla, Cumhuriyet gazetesinin yayın politikasının ne olduğundan, değişip değişmediğinden, okurlarıyla olan dinamik ve etkileşimli ilişkisinden hareketle bir soruşturma ve suçlama üretilmesi şaibelidir. Bu tabloya bakan herkes, hukuk kuralları ve yasalar çerçevesinde bir operasyon ve yargılamanın yalnızca bir aldatmaca ve görüntü olduğunu görmektedir. Esas hedef ve amaç yayınlarından rahatsız olunan bir gazetenin topluca cezalandırılması, susturulması ve bu yolla diğer gazetecilere de çarpıcı bir mesaj verilmesidir.

Sıra geldi üçüncü suçlamaya…

Cumhuriyet gazetesinde silahlı terör örgütleri FETÖ/PDY, PKK/KCK ve DHKP/C’nin amacına hizmet eden haber ve yazıların yayımlandığı iddia ediliyor. İddianamede bu hususta bazı haberlere, manşetlere, köşe yazılarına atıfla bunların terör örgütlerine yardım suçuna vücut verdiği söyleniyor. Bu haber veya yazılar nedeniyle, sadece Basın Kanunu ve TCK’da sorumlu olduğu belirtilen yazı sahipleri ve yayın sorumlularının değil, onlarla birlikte gazeteyi yayınlayan şirketin tüm yönetim kurulu üyelerinin, şirkette 2. derece imza yetkisi verilenlerin ve hatta gazetenin isim hakkını yayıncı şirkete kiraya veren vakfın yönetim kurulu üyelerinin dahi cezai sorumluluğu olduğu belirtiliyor. Neden? Çünkü “suç”un işlendiği aracı (yani gazeteyi) bu “suç”u işleyenlere temin etmiş olmakla ceza sorumluluğu oluyormuş.

Bilebildiğim kadarıyla bu bir ilk. Ortaçağda Engizisyon döneminde bile akla gelmeyen bu sorumluluk zinciri nedeniyle gelecekte yalnızca gazete patronları, yönetim kurulu üyeleri değil, onların, araç temin etmesini engellemeyen aile fertlerinin de cezai sorumluluğuna giden bir fanteziye ulaşmak hiç zor değildir.

Cumhuriyet gazetesinin kurumsal geleneklerine, değerlerine, bu gazetenin yerleşik kültürü olan editoryal bağımsızlık ilkesine olan saygı ve sevgim nedeniyle suçlama konusu yapılan haber veya yazılar hakkında bir beyanda bulunmayı kendim için de hadsizlik, yetkisizlik sayıyorum.

Hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma iddiası:

TCK’nun 155. maddesinin ikinci fıkrasında tanımlanan suçu dört kez işlediğim iddia ediliyor. En önce belirtmeliyim ki, terör örgütüne yardım etme suçu nedeniyle ceza verilmesi isteniliyordu. Kamuoyunda daha farklı bir algı yaratma için soruşturma ve iddianameyi sulandırarak ortaya bir de böyle bir suçlama sürdüler. Oysa bu suçla ilgili davalar bırakınız terör suçlarına bakmakla görevlendirilmiş Ağır Ceza Mahkemelerinin, normal Ağır Ceza Mahkemelerinin bile görevine girmiyordu. Asliye Ceza Mahkemelerinin bakacağı bir suç iddiasını, bizleri kamuoyu nezdinde itibarsızlaştırmak amacıyla bu soruşturmaya ve davaya dahil ettiler.

İddianamede ikisi Cumhuriyet Vakfı tüzel kişiliğinin, ikisi de Cumhuriyet gazetesini yayımlayan Yenigün Haber Ajansı AŞ’nin yönetim kurulu bağlamında yapılan ya da yapılmayan dört işlemden dolayı hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçlaması yöneltiliyor. FETÖ-PKK-DHKP/C terör örgütlerinin amacına hizmet eden haber ve yazılar yayınlamak suretiyle terör örgütlerine yardımla suçlama ve yargılama sırasında, şirketin yönetim kurulu olarak genel kurul toplamayı ihmal etmişsiniz ya da taşınmazını 100.- TL yerine 90.- TL’ye satarak 10.- TL zarar ettirmişsiniz kabilinden tutarsız ve ilgisiz bazı iddiaların terör suçu yargılamasına dahil edilmesi, bu davanın ne kadar dengesiz ve ciddiyetsiz bir soruşturma evresi geçirdiğinin göstergesidir.

Suçlamaya neden olan fiillerden birincisi, Yenigün Haber Ajansı AŞ yönetim kurulu üyelerinin, şirket genel kurulunu toplantıya çağırma yükümlülüğünü yerine getirmemiş olmasıymış. TTK’nın 376. maddesinde; şirketin son yıllık bilançosundan, sermaye ile kanuni yedek akçeler toplamının yarısının ya da 2/3’ünün zarar sebebiyle karşılıksız kaldığının anlaşılması halinde, yönetim kurulunun genel kurulu toplantıya çağırması gerektiği yazılıdır. Ayrıca şirketin borca batık durumda bulunduğu şüphesini uyandıran işaretler varsa da bir ara bilanço çıkarıp duruma göre bazı işlemler yapılması gerektiğini yazıyor. Burada daha teknik ayrıntıya girmeyeyim. Şu kadarını söyleyeyim: Cumhuriyet gazetesini yayımlayan Yenigün Haber Ajansı AŞ borca batık bir şirket değildir. Hakim ve imtiyazlı ortağı olan Cumhuriyet Vakfına olan makul seviyedeki borcu dışında ne devlete, ne kamuya, ne de üçüncü şahıslara borcu da yoktur. Nitekim, VGM müfettişinin raporundaki haksız ve maksatlı tespiti tekzip edercesine ve de yaratılan onca baskıya karşın halen daha ticari faaliyetini sürdürüyor olması borca batık olmadığının en açık göstergesi ve kanıtıdır.

Şirketin 2013 yılından itibaren sürekli zarar ettiği ve zararın büyüdüğü, gerekli ticari önlemlerin alınmadığı müfettişlik raporundan iddianameye aktarılan bir başka gerçek dışı iddiadır. Bunun TCK’nın 155/2. maddesindeki suçla uzaktan bile ilgisi, ilintisi olmamasına karşın biz yine de söyleyelim. Bu şirketin kuruluş yılı 1992’dir. O günden bu yana geçen 25 yıllık bilançoları ve Maliye’ye verdiği Kurumlar vergisi beyannameleri yanımda bulunuyor. Size hepsini vereceğim. Dosyaya girsinler. Gizleyecek, saklayacak, korkacak eksiğimiz, açığımız yok. Bu beyannameleri incelediğinizde şunu görüyorsunuz. Cumhuriyet gazetesini yayımlayan şirket kurulduğu 1992’den sonraki ilk altı yılda yani 1998’e kadar 2.000 ila 30.000 TL arasında çok çok cüzi miktarda kar elde ederek ticari açıdan hep başabaş gitmiş. 1999’dan bugüne kadar geçen 18 yılda ise dört yıl hariç geri kalan 14 yılda hep zarar etmiş. Daha 1999 yılında ortaya çıkan zararla şirket, TTK’nın 376. maddesinde belirtilen sermayesinin yarısından fazlasını bile değil tamamını yitirmiş duruma gelmişti. Aynı durum sonraki yıllarda da devam etti. Ben size yıllar itibari ile kar-zarar miktarlarını söyleyeyim, siz kolayca anlayacaksınız. 1999’da 272.000.-TL., 2000’de 794.000.-TL, 2001’de 29.000.-TL, 2002’de 3.494.000.-TL, 2003’te de 9.086.000.-TL, 2004’te 2.639.000 TL zarar edilmiş. 2005’te 102.000 TL kar edilip, 2006’da tekrar 243.000.-TL zarar edilmiş.

Şimdi burada bir durup ara toplam vereyim. 2006 yılı sonu itibariyle birikmiş zarar toplamı 16 milyon TL’yi geçmiş!.. Şirket 2007 ve 2008 yıllarında, sırasıyla 1.368.000.-TL ve 1.260.000.-TL kar elde etmiştir. Bu iki yılda gazetenin günlük ortalama satışı 70-80.000 aralığında olmuştur. Öncesindeki yıllarda bu satış (tiraj) rakamı günlük ortalama 40-60.000 arasında değişiyordu. 2008 yılının sonu ve 2009 yılının başlarında, Cumhuriyet gazetesinin imtiyaz sahibi İlhan Selçuk’tan sonra Ankara temsilcisini de Ergenekon soruşturmalarının içine katarak gazetenin kimliği ve saygınlığına yönelik bir itibarsızlaştırma operasyonuna girişildi. Bunun sonucunda gazete 2009 yılından itibaren tekrar 50.000’lerdeki bir günlük satış trendine inmiş oldu. 2009’da 477.000.-TL zarar eden gazete, 2010’da 80.000.-TL kar elde etti.

Bundan sonra gerek ülkemizdeki gerek dünyadaki gazetecilik sektörünün yaşadığı mali kriz elbette Cumhuriyet’i de etkilemiştir. Sektörü az çok takip edenler nice gazetelerin, nice işletmelerin ya iflas ettiğini ya da kapandığını zaten biliyor. Merak edenler internet üzerinden küçük bir arama ile çokça bilgiye erişebilir. Kaldığımız yerden rakamları aktarmaya devam ediyorum. Kamuoyu da öğrensin, bilsin. Bizce sakıncası yok. 2011’de 895.000.-TL, 2012’de 1.080.000.-TL, 2013’te 919.000.-TL, 2014’te 2.336.000.-TL, 2015’te 1.727.000.-TL zarar edilmiş. Gelgelelim, zararın sürekli büyümesine karşın bir türlü önlem alınmadığı, zararı büyüttüğü, gazeteyi borca batık hale getirdiği, tirajı düşürdüğü, basiretli şekilde yönetemediği iddia edilen yönetim 2016 faaliyet döneminde ise 326.000.-TL kar elde etmiş. Aksi yöndeki kara propagandalara, gazeteyle ilgili kişisel hesapları, kin duyguları, düşmanlıkları nedeniyle bilip bilmeden dezenformasyon yayanlara, müfettişlik ve savcılık iddialarına adeta kuvvetli bir tokat misali, şirketin 25 yıllık geçmişinde anlamlı bir şekilde kar elde ettiği 3 yıldan biri son yıl, yani 2016 yılı olmuş. Üstelik bu karlılık, 15 Temmuz darbe girişiminin yarattığı ekonomik sıkıntılar, döviz kurlarındaki artışlar ve Cumhuriyet gazetesine reklam verenler üzerinde uygulanan siyasi kaynaklı ekonomik ambargoya rağmen olabilmiştir.

Gazetecilik sektörünü bilenler için söylüyorum. Cumhuriyetin 25 yıllık faaliyet döneminde biriken toplam zararı, siyasi iktidarın desteği ve sağladığı ticari olanaklarla yayınlamakta olan ismini herkesin bildiği havuz medyasındaki çoğu gazetenin bir yıllık zararına ancak karşılık gelir. Siyasi iktidarın ve sonradan güya Cumhuriyet sevdalısı rolünü oynayan bazı muhterislerin tüm karalama ve yıkma çabalarına karşı Cumhuriyet gazetesi ve onu yayımlayan şirket ayakta kalmayı başarmıştır. Bütün yöneticileri dokuz aydır tutuklu olduğu halde hala batırılamamıştır.

Okurları ve dostları terk etmediği sürece de Cumhuriyet’in dimdik ayakta kalacağına, halka gerçekleri aktarmaya devam edeceğine inanıyorum. TTK’nın 376. maddesindeki toplantıya çağrı yükümlülüğünden, TCK’nın 155. maddesindeki suçu çıkarmaya çalışan VGM’deki bir müfettiş aklının yaratmaya çalıştığı ve savcılığın sorgusuz sualsiz iddianameye koyduğu bu suçlamanın temelsiz, dayanaksız, haksız olduğu gün gibi ortadadır. Reddederim.

Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün teftiş raporu uyarınca, 4 Haziran 2015 tarihli vakıf yönetim kurulu kararına rağmen vakıftan borca batık şirkete karşılıksız olarak borç verilmesi işlemi ve vakıf kaynaklarının bedelsiz olarak kullandırılması nedeniyle de TCK’nın 155. maddesini ihlalle suçlanıyoruz. Önce vakıftan kime aktarılmış bu kaynaklar ona bakalım. Cumhuriyet gazetesini yayımlayan ve vakfın tek imtiyazlı ortak statüsüne sahip olduğu Yenigün Haber AŞ’ye, yani Cumhuriyet gazetesine. Peki hangi tarihte ne kadar fon aktarılmış? 2012’de 1 milyon TL, 2013’te 1.3 milyon TL, 2014’te 1 milyon 275 bin TL, 2015’te 90 bin TL ve 2016’da 2.5 milyon TL. Toplam 6,2 milyon TL. Bunun 3.6 milyonu müfettişin dediği Haziran 2015’ten önce, 2.6 milyonu ise sonraki tarihte fon olarak gazeteye aktarılmış. 2016 yılında Vakıftan gazeteye aktarılan 2.5 milyon TL’nin tamamı gazetenin birikmiş ve vadesi geçtiği halde ödenmemiş kağıt ve baskı işleri borçlarının tasfiyesinde kullanılmış. Böylece gazetenin vadesi geçmiş hiçbir borcu kalmamış, ek faiz yükünden kurtulmuştur. Peki Cumhuriyet Vakfı yönetimi, ekonomik yönden sıkıntı yaşayan Cumhuriyet gazetesine vakıf kaynaklarını kullandırarak yanlış yapmış, basiretli bir yönetici gibi davranmamış, vakfın amacı dışında tasarrufta mı bulunmuşlardır? TCK’nın 155. maddesinde yazdığı gibi belirli bir şekilde kullanılmak üzere kendilerine teslim edilen kaynakları, teslim amacı dışında mı kullanmışlardır?

Bu sorunun net cevabı Vakıf Resmi Senedinin Başlangıç bölümü ile “Vakfın Amacı” başlıklı 3. maddesi ve “Yönetim Kurulunun Görev ve Yetkileri” başlıklı 12. maddesinin (ı) bendi birlikte değerlendirilerek bulunabilir. Gerçekten de Vakfın Cumhuriyet gazetesini yaşatmak ve desteklemekle yükümlü olduğu görülmektedir. Resmi senedin 12. maddesinin (ı) bendinde şunlar yazılıdır:

“Gerekli görüldüğünde, vakfın malvarlığına giren taşınır ve taşınmaz malları, vakfın amacına uygun etkinlikleri gerçekleştirmek için gerekli yasal şartlara uymak koşuluyla satış ve sair suretlerle nakde tahvil etmek veya başka mallarla değiştirmek,” Bu emredici ve kurucu irade doğrultusunda vakıf taşınmazının nakde çevrilerek, vakfın yegane amacı doğrultusunda Cumhuriyet gazetesine fon olarak aktarılmasından doğal ve amaca uygun bir faaliyet olamaz.

VGM Müfettişleri inceleme sırasında bu konuyu gündeme getirip vakıf yönetimine sorunca, şöyle cevaplamıştık:

“Cumhuriyet Vakfı’nın iş ve işlemleri, faaliyetleri değerlendirilirken; Vakfın kuruluş amacı, vakıf gazete ve gazeteyi yayımlayan şirket arasındaki birbirini bütünleyen, ayrılmaz nitelikteki işlev, amaç ve yapısal birliktelik göz önünde tutulmalıdır. Cumhuriyet Vakfı Resmi Senedinin ‘Başlangıç’ bölümünde, ‘Cumhuriyet Gazetesi, amacının toplum yaşamına katıldığı 7 Mayıs 1924’te yayınladığı ilk sayısında kurucusu Yunus Nadi’nin kalemi ile belirlenmiştir. (…) Kimliği, ilkeleri ve amaçları bu uzun süre içinde belirlenip toplumda kök salan Cumhuriyet’i aynı yörüngede yaşatmak (…) bir ödev niteliğine dönüşmüştür. Cumhuriyet Vakfı, bu amacı yerine getirmek için kurulmuştur.”

“Vakfın amacı” başlıklı üçüncü maddesinde ‘Vakfın amacı; yayınını sürdüren Cumhuriyet gazetesini (…) desteklemek’ şeklinde yine açık ve net olarak belirlenmiştir. Bu durumda, Cumhuriyet Vakfı’nın kuruluş amacı, faaliyetlerinin, iş ve işlemlerinin çerçevesi, kapsam ve mahiyeti hiçbir tereddüde yer vermeyecek kadar açıktır. Cumhuriyet gazetesinin yayınını sürdürmesine tüm olanakları ve gücüyle destek olmak; bu vakfın varlık sebebidir. Cumhuriyet Vakfı ile yayımcı şirket Yenigün A.Ş, arasındaki iç içelik, bağımlılık, organik ve yapısal birliktelik, amaç beraberliği, her iki kurumun ortak yararları olduğunu açıkça göstermektedir. Bu iki kurumun birbirleri arasındaki iş ve işlemlerde buna göre değerlendirilmelidir.”

Cumhuriyet Vakfı’nın, İstanbul, Şişli’de bulunan taşınmazı 17 Aralık 2015’de 2.400.000 TL bedel karşılığında satması nedeniyle en az 100.000 TL en çok 933.333 TL zararın oluştuğu ileri sürülerek vakfın zarara uğratılması eyleminden ötürü de TCK 155/2. maddesi uyarınca cezalandırılma istenilmiş. Hukuka, objektifliğe değil de düşmanlığa, ne pahasına olursa olsun suçlamaya odaklanmış bir araştırma ve soruşturmanın insanı hangi dramatik konuma düşürdüğünün en bariz örneklerinden biri ile karşı karşıyayız.

Cumhuriyet Vakfı yönetimi taşınmazı satmaya karar veriyor. Buna yetkisi var mı? Kuşkusuz evet. Birilerinden izin alması gerekiyor mu? Hayır. Ne yapması gerekir? Objektif bir rayiç değer araştırması. Peki yapmış mı? Evet. Satacağı taşınmazın rayiç değerini güvenilir, yetkin, ehliyetli, alanındaki uzmanlığı tescilli ve lisanslı bir kuruluşa mı yaptırmış? Evet. Peki kime yaptırmış taşınmazın rayiç değer ekspertizini? Vakıf Gayrimenkul Değerleme AŞ’ye. Gayrimenkul değerleme sektöründeki en eski, en köklü, en güvenilir, en uzman kuruluşlardan birisi olan bu değerleme şirketi, Vakıflar Genel Müdürlüğünün sahibi olduğu Vakıfbank AŞ’nin bağlı kuruluşu. Türkiye’de kurulu vakıfların çoğunluğu, zorunluluk olmamasına karşın, ileride herhangi bir şaibeye ve sıkıntıya yer verilmemesi için değerleme işlerini, aynı genel müdürlüğün iştiraki olan bu değerleme şirketine yaptırır. Cumhuriyet Vakfı da aynı şekilde davranmış. Ama niyet kötü olunca bakın nasıl bir tablo çıkmış ortaya. VGM Teftiş Kurulu müfettişleri, kendi kurumunun sahibi olduğu işindeki lisanslı ve yetkili kuruluşunun verdiği değerleme raporuna itibar etmeyip, ne lisansı ne de uzmanlığı olan bazı kurum çalışanlarına yeni bir rapor hazırlatmış. Gerçekten bu kadar mı gözünüzü kararttınız? Taşınmaz satışının rayiç değerinden satılıp satılmadığını araştıran VGM müfettişi, kendi kurumunun bu konudaki lisanslı ve uzman kuruluşunun değerleme ve raporuna itibar etmeyip, ne lisansı, ne uzmanlığı, ne ehliyeti bulunan gerçek kişilerin mütalaasına itibar ederek, bunun üzerinden suçlama ve suç yaratmaya çabalıyor. Bir kez daha pes doğrusu!..

Yenigün Haber Ajansı AŞ’nin Ankara ili Çankaya ilçesindeki taşınmazını 19/11/2015 tarihinde yaptırılan 2.500.000 TL ekspertiz değerine karşılık, yaklaşık bir ay sonra 16/12/2015’te 2.900.000 TL bedelle satmışız. Satın alan firma ise bu satıştan yaklaşık üç ay sonra aynı taşınmazı 3.563.600.- TL bedelle satmış. Müfettişliğe ve onun yazdığı raporu esas alan iddianameye göre taşınmazı vakıftan alan firmanın üç ay sonra yaptığı satış bedeli ile aradaki fark şirketin zararı sayılırmış. Böyle bir mantıkla suçlama yöneltmek, bu şekilde bir çıkarım yapmak ve buradan da suç üretme çabası ancak bunu iddia edenleri gülünç duruma düşürür. Cumhuriyet gazetesi banka kredisi kullanarak 2010 yılında edindiği bu taşınmaz için 2015 yılının sonuna kadar beş yıl müddetle her ay kredi taksiti ödemiştir. Kredi borcunu kapatınca, taşınmaz üzerine banka lehine konulmuş ipoteği kaldırtarak, taşınmazın devredildiği Doğan Dış Tic. AŞ’ye olan birikmiş gazete kağıdı borcunun bir kısmını ödeme amaçlı olarak işbu taşınmazı devretmiştir. Taşınmazın değeri yine Vakıf Gayrimenkul Değerleme AŞ’ye yaptırılmış, alıcı firma ile yapılan mutabakat gereğince belirlenen ekspertiz değerinden 400.000.-TL daha yüksek bir fiyat karşılığında satış işlemi gerçekleştirilmiştir. Bu satış bedeli ise söylendiği gibi alıcıya olan gazete kağıdı borcuna mahsup edilmiştir. Alıcı firmaya, işbu taşınmaz satışı nedeniyle düzenlenen faturanın bir örneği 18.klasörün 10. sayfasındadır. Bakıldığında KDV doğmadığı ve bu nedenle taşınmazın satışından şirkete sağlanan menfaatin net 2.900.000 TL olduğu anlaşılmaktadır. Alacağına karşılık 2.900.000.-TL’ye taşınmazı satın alan Doğan Dış Tic. AŞ ise 25.3.2016’da bu taşınmazı üçüncü şahıs olan Alter Ltd.Şti’ne iddianamede belirtildiği gibi 3.563.600 TL’ye satmış. Ama iddianamede bir ayrıntıya özellikle yer verilmemiş. Tabii müfettişlik raporunda da müfettişler ilgili Alter Ltd.Şti’ne anılan taşınmazın ne kadar bir bedelle satın aldıklarını sorunca aldıkları cevap 3.020.000.-TL net satış fiyatı +543.600.-TL %18 KDV olmak üzere toplam 3.563.600 TL’ye satın aldık demişler. Yani ödenecek KDV’yi düşünce satıcı Doğan Dış Ticaret AŞ’nin eline bu satıştan net 3.020.000.-TL kalıyor. Bizden net 2.900.000.-TL ödeyerek satın aldığı taşınmazı, üç ay sonra 3.020.000.-TL net satış değerinden elden çıkardığı için, yani üç ay sonra 120.000.-TL daha fazla fiyata sattığı için biz şirketi zarara uğratmış ve güvenini kötüye kullanma suçunu işlemiş sayılıyoruz. Ayrıntıya girersem Doğan Dış Ticaret AŞ’nin üç ay sonra 120.000.-TL’lik satış farkı kazancı nedeniyle ayrıca taşınmaz satışından doğan kazanç miktarı üzerinden vergi ödeyeceğini, bizim ise beş yıl elimizde tuttuğumuz ve beş yıl sonra sattığımız için herhangi bir vergi yükümlülüğümüz olmadığını ve daha bir çok gereksiz bilgiyi de anlatmam gerekecek.

Bu konuda son olarak şunları söylemek istiyorum:

Birincisi vakıflar ticaret şirketi değildirler. Faaliyetlerinin amacı, ticaret şirketlerinde olduğu gibi kârlılık değil, vakfedenin resmi senede geçirilmiş arzusunu gerçekleştirmektir. Cumhuriyet Vakfı’nın vakfedeni, vakfettiği şeyin ve kurduğu vakfın yegane amacının Cumhuriyet gazetesinin yaşamasını sağlamak, onu desteklemek olduğunu açık bir şekilde resmi senette yazmıştır. Dolayısıyla vakıf yöneticileri ticari bakımdan kar-zarar endeksli bir faaliyet ile değil, vakfın amaçları endeksli bir faaliyetle değerlendirilebilir. Vakfın kar amaçlı bir ticari faaliyet değil, belli bir amaca (ki bu amaç Cumhuriyet gazetesini desteklemek olarak yazılıdır.) tahsis edilmiş mal varlığı olduğunu anımsamak yararlı olacaktır. Her ne kadar vakıflar müfettişliği ve savcılığın farklı düşündüğü anlaşılmakta ise de bizim gazetecilik faaliyeti ile ilgili düşünce ve değerlendirmemiz şöyledir:

Tıpkı adalet, yargı, sağlık ve eğitim faaliyetlerinde olduğu gibi gazetecilik faaliyetinin de öncelikli ve belirleyici işlevi, amacı kâr elde etmek, sahiplerine ya da hissedarlarına ticari kazanç sağlamak değildir. Gazetecilik faaliyetinin öncelikli amacı, kamu yararıdır. Bu nedenle serbest bir ticari faaliyet olduğu kadar ve ondan da önce demokratik bir toplum bakımından olmazsa olmaz nitelikte bir kamusal hizmettir gazetecilik. Cumhuriyet gazetesini kar amaçlı bir ticari faaliyet olarak görmeyip, bu kıymetli markayı vakfeden sahipleri gibi, onları takip eden gazete yöneticilerinin de gazetecilik faaliyetine yaklaşımı bu yöndedir. Görülmüştür ve görülmektedir ki, gazetecilik kara, kazanca endeksli bir faaliyet olarak yapıldığında, bunun bedeli haberden, gerçeklerden feragat olmakta, gazetecilik amaç ve anlamını yitirmekte, kaybeden ise demokrasi ve halkın kendisi olmaktadır.

III. Bilirkişiler

Normal olarak insanlar ateşi çıkınca ya da başı ağrıyınca avukata değil hekime giderler. Tıpkı ilaç almak için manava değil eczaneye gidildiği gibi. Hukuki uyuşmazlıklarda bazen bilirkişiye başvurulur. CMK’nın 63. maddesinde yazılı olduğu gibi çözümü uzmanlığı, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hallerde bilirkişi atanması mümkündür. Örneğin çöken bir inşaatta imalat hatası, malzeme eksiği olup olmadığı konusunda inşaat mühendisine ya da o alanda çalışan bir akademisyene bilirkişi olarak başvurulur. Akla uygun ve mantıklı olan da yasaya uygun olan da, bilirkişinin hangi konuda görüşüne başvurulacak ise o konuda uzmanlığı, yetkinliği, ehliyeti olmasıdır. Ancak, her ne hikmetse konu Cumhuriyet gazetesiyle ilgili bir soruşturma olunca, amiyane tabiriyle herkeste devreler yanıyor; akıl, mantık, yasa yerine abesle iştigal ediliyor. CMK’nın bilirkişi atanmasını düzenleyen 62 ve devamı maddeleri açıkça ihlal ediliyor. Bu yalnızca cezai soruşturma alanında karşılaştığımız bir durum değil. İdari kurumların yaptığı inceleme ve denetimlerde de aynı akıl dışı tutumla karşı karşıya kalıyoruz. Mesela, Vakıflar Bölge Müdürlüğü, Cumhuriyet Vakfı’nın yaptığı toplantı ve aldığı kararların vakıf senedine, Medeni Kanun ve Vakıflar Kanunu hükümlerine göre toplantı yetersayısının tartışmasında araştırmacı uzman olarak kendi kurumundan bir arkeolog görevlendiriyor. Onca hukukçusu, müfettişi olan kurum, konu Cumhuriyet’e gelince her nedense hep aynı kişiyi, mesleği ve uzmanlığı arkeoloji olan birini araştırmacı tayin ediyor.

Ama şimdi konumuz bu yargılama. O nedenle soruşturma aşamasında savcıların yaptırdığı iki bilirkişi incelemesi ve raporunu değerlendirmek istiyorum. Bunlardan birincisi Ünal Aldemir adındaki bilirkişiye yaptırılan inceleme. Kim bu bilirkişi ve hangi konuda görüşüne başvurulmuş? Bilirkişi atama tutanağına bakılınca hangi konuda görevlendirildiğine dair bir veri yok. Bilirkişinin 24 Ekim 2016 tarihinde düzenlediği raporu ile daha sonra verdiği tarihsiz rapordan anlıyoruz ki, bilirkişi kendisini “iletişim ve bilişim uzmanı” olarak gösteriyor. Peki gerçekten öyle mi? Bu bilgi doğru mu? Belli değil… Mahkemeniz uygun görürse CMK’nın 68. maddesine göre açıklamalarda bulunmak üzere duruşmaya çağrılmasını istiyorum.

Kendisine soracağımız sorular çerçevesinde meselenin aydınlığa kavuşacağına inanıyorum. Bu davanın temelini oluşturan suçlamalar, suçlamalara dayanak gösterilen haber ve yazılar, başka medya sitelerinden aktarılıp suçlamaların delili olarak yer verilen yorum, analiz ve eleştirileri içeren bu bilirkişi raporunda ne varsa aynen iddianameye geçirilmiştir. İddianamenin temeli, dayanağı, suçlamaların kaynağı ve ilgili haber ve yazıların hepsi bu bilirkişi raporundan alınmıştır. CMK’nın “Bilirkişi olarak atanabilecekler” başlıklı 64. maddesinde bilirkişilerin adli yargı adalet komisyonlarının düzenlediği listeden seçilmesi gerektiği, ancak atama kararında gerekçesi gösterilmek suretiyle bu listelere girmeyenler arasından da bilirkişi seçilebileceği belirtilmiştir. Savcılığın atadığı ve raporun altında kendisini “İletişim ve Bilişim Uzmanı” olarak tanıtan Ünal Aldemir’in adı Adli Yargı Adalet Komisyonu’nun yayınladığı bilirkişi listelerinde yok. Öyleyse kanun hükmü uyarınca, gerekçesi gösterilmek suretiyle liste dışından atanmış olsa gerekir. Dosya eklerine baktım 30 numaralı klasörde 14.10.2016 tarihli, altında Cumhuriyet savcısı Murat İnam, zabıt katibi Sevgi Karadeniz ve bilirkişi Ünal Aldemir’in imzaları olan “Bilirkişi Yemin ve Evrak Teslim Tutanağı” var. Üç satırlık tutanağı okuyunca, kanunun aradığı gerekçeye hiç değinilmediğini görüyorsunuz. Oysa kanun diyor ki bilirkişi liste dışından seçilecekse, gerekçesi gösterilmelidir. Tutanağa bakıyorsunuz, ima yoluyla bile olsa gerekçeye dair tek bir kelime yok. Doğrusu 10 gün gibi çok kısa bir sürede bu derecede ayrıntılı bir rapor hazırlayan bu yetenekli bay Ünal Aldemir’i merak ettim. Raporu okuyunca merakım daha da arttı. Acaba savcı bu kişiyi nereden bulmuştu, kimin aracılığıyla ulaşmıştı? Tutuklu olduğum için araştırma şansım yoktu. O nedenle arkadaşlarımdan, avukatlarımdan rica ettim. Bu bilirkişi kimdir, kimin nesidir, necidir, internet üzerinden açık kaynaklardan basit bir arama yapar mısınız, dedim. Ulaştığımız sonuçlar şu oldu. Bu şahıs, yani bilirkişimiz Ünal Aldemir 2007- 2011 yılları arasında Gebze Yüksek Teknoloji Enstitüsü Mühendislik Fakültesi, Bilgisayar Mühendisliği bölümünde okuyup, mezun olmuş. Yani Bilgisayar Mühendisi genç bir arkadaş. Acaba ulusal ve uluslararası kamuoyunun yakın ilgisi ve gündeminde yer alan bir soruşturmada, ülkenin en eski, en köklü gazetesindeki haber ve yazıları okuyup, gazetecilik, haber, ceza hukuku, suç ve terör propagandası bağlamında değerlendirmek için bilirkişi olarak 26- 28 yaşlarındaki bir bilgisayar mühendisini tayin etmek size de kuşkulu ve tuhaf gelmiyor mu? Bu bilgisayar mühendisi bizim -ve sanırım mahkemenin de- bilgisinde olmayan hangi bilgi, yetenek ve uzmanlığından dolayı böyle zor bir göreve atanmıştır?

Yine açık kaynaktan ilk elde görülebilen bilgilere göre kendisi 2012 yılında www.haber10.com adresindeki haber sitesinin yazarı olmuş. Başbakanlık, AFAD ve TİKA gibi kamu kurumlarında, siyasi iktidara yakınlığı ile bilinen SETA’da gönüllü çalışma deneyimi varmış. Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi, Ardeşen Meslek Yüksek Okulu’nda okutman olarak görevliymiş. Bilirkişimizin Twitter hesabından paylaştığı üç örnek tweeti de aktarırsam, sanırım bir fikir edinmek mümkün olacaktır. Bilirkişimiz; 17 Mayıs 2017’de, “Reisin korumaları Amerika’nın göbeğinde PKK’lı teröristleri haşat ediyor ve dünya güzelleşiyor” paylaşımında bulunmuş. 4 Haziran 2017’de AKP İstanbul İl Başkanı Selim Temurci’nin şehit ailesi ziyaret fotoğraflarını paylaşmış. 5 Haziran 2017’de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bir fotoğrafını “reis yine derin bakmış” yazısıyla birlikte tweetlemiş. Bu verilerden sonra, bilirkişinin, Cumhuriyet gazetesine yönelik bir soruşturmada ne kadar tarafsız davranmış olacağı hakkında bir fikir sahibi olmak sanırım çok da zor olmaz. Mesleğine, eğitimine az önce değinmiştim. Şimdi geliyorum, bu bilirkişinin on günde hazırlayıp tamamladığı bilirkişi raporuna…

Raporun başında şöyle yazıyor:

“(…) Bilirkişi olarak görevlendirildim. Açık kaynaklardan ve gazete arşivlerine dayanarak hazırlamış olduğum rapor aşağıdadır. Manipülasyon bir dayatma yöntemidir. Yine manipülasyon insanları etkileme, yönlendirme ve zihinlerini karıştırma metodudur.” (s.1)

Manipülasyonu insanları etkileme, yönlendirme ve zihinlerini karıştırma metodu olarak tanımlayarak Cumhuriyet gazetesinin manipülasyon ile gerçeği perdelediği tespitini yapan (bkz. s.2,par. 4) bilirkişi, raporunda bizzat kendisi manipülasyona başvuruyor; gerçeği perdeliyor. Bu aşamada, uzmanlığı ve bilgisi bulunmayan, bilirkişi olma yeterliliği olmadığı apaçık birinin imzasını taşıyan raporun her satırını çürütmek gibi bir çabaya girişmeyeceğim. Ama bu bilirkişi raporunun ne derece şaibeli olduğunu, mahkemeyi yanıltmak için gerçeği perdelediğini gösteren tek bir örnek vermek istiyorum. Raporun 12 -13. sayfalarında “Cumhuriyet Gazetesi: Cadı Avı Başladı” ara başlığıyla şu ifade ve tespitlere yer verilmiştir:

“Kanlı darbe girişimine karşı demokrasi nöbeti başlatan ve illegal her türlü girişime alanlarda tepkisini koyan vatandaşları ise 19 Temmuz 2016 günü Cumhuriyet gazetesi manşetten hedef gösterdi. Dünya basını bile ‘demokrasi şöleni’ havasında gerçekleşen barışçıl gösterileri takdirle karşılarken Cumhuriyet gazetesi haberinde ‘meydanlarda demokrasiden söz eden yok’ ara başlığını kullandı. Devletin darbecilere yönelik hukuki mücadelesini ise ‘Cadı avı başladı’ manşetiyle sulandırmaya çalıştığı gözlemlendi. Darbe karşıtı gösterileri ‘nefret’, FETÖ’den açığa alınıp ihraç edilenleri ‘tasfiye’ olarak nitelendirerek gazete algı operasyonuna girişti.”

Bu satırların hemen altında ise gazetenin o günkü “Cadı avı başladı” manşetinin yer aldığı birinci sayfasının görüntüsü yapıştırılmış. Açık söyleyeyim, raporu ilk okuduğumda dikkatimi çekmemişti. Ama sonra birdenbire dehşetle fark ettim. Bilirkişi, Cumhuriyet gazetesine atfettiği manipülasyon, gerçeği perdeleme ve algı operasyonunu bizzat raporda yapmıştı. Raporda yer verilen gazetenin muhtelif tarihli birinci sayfa görüntüleri ile karşılaştırınca, “Cadı avı başladı” manşetinin olduğu 19 Temmuz 2016 tarihli birinci sayfa görüntüsünde bir eksiklik olduğu anlaşılıyordu. Cumhuriyet gazetesinin logosu, görüntüsü verilen birinci sayfada yoktu. Bunun üzerine 19 Temmuz 2016 tarihli gazetenin birinci sayfasının orijinal görüntüsüne baktım. 29 numaralı klasördeki 3/11/2016 tarihli, 102 sayfalık “açık kaynak tespit tutanağı”nın 98. sayfasında var. Buradaki birinci sayfanın tam görünümü ile bilirkişinin raporuna yansıttığı birinci sayfanın görünümünü yanyana koyup karşılaştırmanız, gizlenmek istenen gerçeği, yapılmaya çalışılan algı operasyonunu apaçık gösteriyor. Birinci sayfanın orijinalinin görüntüsünde, birinci manşet haberin, “Halka ateş açın diye başladılar, kaçalım diye bitirdiler” spot yazısıyla, “Darbecilerin ihanet konuşmaları” başlığının olduğu, sayfanın ortasındaki ikinci manşetin “Cadı avı başladı” şeklinde ve sayfanın alt taraflarındaki üçüncü manşetin ise, “Darbe girişiminin komuta kademesi yargıya hesap veriyor” spot yazısıyla, “Cuntacılar adliyede” başlığı olduğu net olarak görülüyor. Ancak Cumhuriyet gazetesine manipülasyon yapmakla, gerçeği perdelemekle ve algı operasyonu yapmakla itham eden bilirkişi, Cumhuriyet’in darbecilerle ilgili manşetlerini gizlemek, perdelemek, algı operasyonu yapmak için orijinal birinci sayfanın üstünü ve altını keserek, raporuna yalnızca sayfanın işine gelen kısmının görüntüsünü alıyor. 36 sayfalık bilirkişi raporunu okuduğunuzda, iddianamenin temelinin bu rapor olduğu görülüyor. Demek oluyor ki dünyayı ayağa kaldıran, ülkenin en eski, en saygın ve köklü gazetesinin 16 yöneticisinin gözaltına alınmasına, 10’unun 9 aydır tutukluluğuna neden olan suçlamanın kaynağı da, dayanağı da 26-28 yaşlarındaki, özellikleri ve kimliği az önce belirtilen bir bilgisayar mühendisiymiş. Şaka değil. Böylesine şirazesinden çıkmış bir yargı sistemi ve aklını yitirmiş bir ülke…

Bir başka bilirkişi raporundan daha söz edeceğim. Bu defaki bilirkişi raporunun yanında Ünal Aldemir’in yukarıda anlattığımız raporunun zemzem suyu ile yıkanmış sayılması gerekeceğini teslim etmem lazım. Dosyamızın eklerini incelerken 3 no’lu klasörün 77. sayfasında bir bilirkişi raporu daha gördüm.

20 Aralık 2016 tarihli bu bilirkişi raporu hukukumuzda sanırım ilk defa uygulanan bir yenilik getiriyordu. Bilirkişi gizliydi. Kimliği gizlenmiş bir bilirkişi incelemesi ve raporu ile ilk kez karşılaşıyordum. Soruşturmayı yürüten savcılık “gizli tanıklık” kurumundan sonra “gizli bilirkişilik” kurumuna da ihtiyaç olduğunu düşünmüş olacak ki, bu konuda bir yasal dayanağa, yeni bir yasal düzenlemeye gerek olmaksızın “ben yaptım oldu” mantığıyla fiilen uygulama yapmış. Kısmet bizeymiş!.. 20 Aralık 2016 tarihini taşıyan ve bilirkişi denilerek adı,soyadı, uzmanlığı, mesleği ve sair başkaca hiçbir bilgiye yer verilmeden sadece belirsiz bir imza atılmış olan bu raporda ne yazıyor, ne gibi tespitler, uzman görüşü yer alıyor?

Raporun girişinde “Cumhuriyet Başsavcılığınızın 2016/97293 soruşturma sayılı dosyası üzerinde bilirkişi incelemesine karar verilmiş olup 2/11/2016 tarihli bilirkişi görevlendirme tutanağı ile resen bilirkişi olarak tayin edildim” deniliyor. Unutmadan belirteyim, sözü edilen bu 02/11/2016 tarihli bilirkişi görevlendirme tutanağını dosya ekleri arasında bulamadım. Eğer yoksa, savcılıktan bu tutanağın neden dosyaya konulmadığının sorulmasını ve bir örneğinin istenmesini talep ediyorum. Çünkü az sonra değinileceği gibi kendi alanında benzersiz bir şaheser niteliğindeki bu bilirkişi raporunun bütün unsurlarıyla ibret-i alem için dosyada bulundurulması çok yararlı olacaktır.

Raporun giriş yazısının devamında şu ifadeler var:

“Tarafıma tevdi edilen 18/10/2016 tarihli ve 24/08/2016 tarihli iki adet MASAK Raporu ve ekinde MASAK tarafından yapılan incelemelere ilişkin hesap hareketlerinin yer aldığı iki adet CD üzerinden yapılan incelemelerimize ilişkin ‘Bilirkişi Ön Raporu’ yazımız ekinde sunulmaktadır. (…) Raporumuzun ‘SONUÇ’ bölümünde dökümü yapılan şahıs ve kurumlar hakkındaki ihtiyaç duyulan bilgi ve belgelerin yine raporumuzun ‘SONUÇ’ bölümünde belirtilen kurum ve kuruluşlardan temin edilerek tarafıma tevdii halinde ayrıntılı bilirkişi raporu tanzim edilebileceği değerlendirilmektedir.”

Raporun giriş sayfasının ekinde toplamı 28 sayfa olan bir bilirkişi raporu yer alıyor. Bu rapordan bazı bölümleri paylaşmak istiyorum. Böylece, Cumhuriyet gazetesinin yöneticileri şahsında doğrudan gazeteyi hedef alan bu soruşturmaya yönelik seviyesizlik, ciddiyetsizlik, kalitesizlik gibi nitelendirmenin ölçülü olup olmadığı daha iyi anlaşılabilecektir. Raporun 2. sayfasında yer verilen bir tespit şöyledir:

“3-Hikmet Aslan Çetinkaya’nın 1967- 1991 yılları arasında çalıştığı Cumhuriyet Gazetesi AŞ’nin ortaklarına ilişkin bilgiye rastlanmadığından söz konusu ortakların kimler olduğunun tespit edilerek aralarında terör örgütleriyle irtibatı ve/ veya iltisakı olan kişiler olup olmadığının incelenmesi gerektiği değerlendirilmiştir.”

Bir başka tespit şöyledir:

“Akın Atalay tarafından banka hesaplarından havale/ EFT yoluyla para gönderdiği (…) ve Ceza Hukuku Derneği kurucu ve yöneticilerinin şahıs ile aralarındaki parasal ilişkiler ve nedenlerinin ortaya konulmasının gerektiği değerlendirilmektedir.” (rapor s. 15)

Rapor, “Önder Çelik’in kızı Ezgi Çelik’e gönderdiği havale/ EFT toplamına oranla Ezgi Çelik’in babası Önder Çelik’e 2 kat fazla havale EFT göndermesinin izaha muhtaç olduğundan araştırılması gerektiğini” bile söylüyor.(s.17) Nasıl olur da bir baba – kız ilişkisinde kızı babasına daha fazla para gönderebilir, bu izaha muhtaçtır diyor. Ne denir?..

Sonuç kısmında, savcılığa dosyadaki 12 şüpheli bakımından muhtelif kurum ve kuruluşlardan istenmesi gereken bilgi ve belgeleri sayıyor. Neler yok ki ? Şimdi “meçhul bilirkişinin” 12 şüpheli hakkında hangi kurumlardan ne tür bilgi ve belgeleri istediğine biraz daha yakından bakalım.

Meçhul bilirkişi diyor ki;

– Bankalar Birliği üyelerinden (yatırım, katılım ve mevduat bankalarına) bu 12 kişinin,

a) geçmişten bugüne kapalı ve halen açık hesaplarının hesap hareketleri,

b)açık ve kapalı kartları dahil kredi kart ekstreleri,

c) kiralık kasaları,

d) bugüne kadar verilen kullanılan ya da kullanılmayan çekler, bu kişilere verilen çekler,

e) Bu kişilerin aldığı ve verdiği senetler,

f) Western Union işlemlerinin yazılı olarak talep edilmesi gerekir.

Ayrıca, Merkez Bankası’ndan da bu kişilerin yurtdışı havale, EFT ve Western Union işlemlerinin talep edilmesi gerekir.

Yine PTT’den, Merkezi Kayıt Kuruluşundan, Takasbank’tan Türkiye Aracı Kuruluşlar Birliği’nden, Türkiye Sigorta Birliği’nden bu 12 şüphelinin hesap bilgilerinin, hesap hareketlerinin, kurum nezdindeki tüm bilgilerinin ve her türlü sigortacılık işlemlerinin talep edilmesi gerekir.

Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü’nden adı geçen bu şüphelilerin, Türkiye sınırları içinde eski ve yeni malik oldukları taşınmazlarının, tüm eski ve yeni maliklerini, taşınmazların edinme bedellerini ayrıntılı olarak gösteren bilgilerin talep edilmesi gerekir.

Bunlar da yetmez!..

Bu şüphelilerin vukuatlı nüfus örneklerinin çıkartılarak aile bireylerinin belirlenmesi ve yukarıda sayılan bilgi ve belgelerin aynısının her bir şahsın aile bireyleri hakkında da ayrıca istenmesi gerekir.

Evet “meçhul bilirkişinin” raporundaki tespit ve araştırılması istenen hususlara dair görüşleri böyle. Kolayca anlaşıldığı gibi bu bir suç soruşturması değil. Kafayı taktıkları 12 kişinin bütün ailesini de kapsayacak şekilde doğumlarından başlayarak yaşamlarının en ayrıntılı şekilde araştırılıp soruşturulmasıdır. Burada kalsaydı, böylesi bir raporun yazarı için şifa dileyerek konuyu noktalardık. Ama durum şakayı kaldırmıyor. Çünkü soruşturma savcısı, kimliğini gizlediği bu “meçhul bilirkişinin” raporunda ne öneriliyorsa aynen yerine getiriyor. Anılan kurumlara müzekkere yazarak talep edilen bilgi ve belgeleri göndermesini istiyor. Hem de aynen bilirkişinin söylediği gibi şüpheli 12 kişinin vukuatlı nüfus kayıt örneklerini çıkararak, bu 12 kişinin yanına anne ve babalarını, kardeşlerini, eşlerini, çocuklarını ve torunlarını eklemiş. Bunlar içinde aynı araştırma, bilgi ve belgeler istenmiş. Hızını alamamış, bu şüphelilerin eski eşlerinin de aynı şekilde araştırılmasını istemiş. Başka örneklerde var ama çarpıcı olduğu için yalnızca bir tane örnek vermekle yetiniyorum. Şüphelilerden birisinin bundan 44 yıl önce boşandığı birinci eski eşiyle 26 yıl önce boşandığı ikinci eski eşi de araştırma soruşturmanın kapsamına dahil edilmiş. Bu kadarına pes artık demeyecek miyiz? Olmuş bir savrukluk denilerek geçiştirilebilecek bir durumla mı karşı karşıyayız? Bir ara toplam yapalım. Ortaya nasıl bir resim çıkıyor.

Suç: FETÖ’ye yardım

Suçlanan: Cumhuriyet gazetesi

Suçlayan: FETÖ üyeliğinden ve FETÖ adına hükümeti devirmeye teşebbüsten ağırlaştırılmış müebbet hapisle yargılanmakta olan, kanunen savcı adayı olması mümkün olmamakla beraber hala daha savcılık yapan biri.

Tanıklar: Cem Küçük, Latif Erdoğan, Hüseyin Gülerce…

Bilirkişileri az önce anlattığım kişiler. Ve bu seviye ve kalitede yürütülen soruşturma nedeniyle dokuz aydan beri tutukluyuz. Bu tabloya ne denilebilir, nasıl anlatılabilir bilemiyorum. En iyisi tutuklama talebiyle çıkarıldığım Sulh Ceza Hakimliği önündeki cevabımı tekrarlayayım. Suçlayana, suçlamaya, delil olarak gösterilenlere, tanıklara ve bilirkişilere bakarak bir kıssa anlatmak istediğimi, ilgilisinin buradan gereken hisseyi alabileceğini söylemiştim. Yeri ve zamanı geldi, tekrar anlatmam lazım:

Padişah IV. Murat döneminde ayyaşlığı ile ünlü Bekri Mustafa adında bir derviş varmış. Sürekli şarap içerek her daim alkollü olan Bekri Mustafa bir gün caminin önünden geçmektedir. O sırada camide kaldırılmak üzere bekleyen bir cenaze vardır. Cemaat epeydir beklemesine karşın cami imamı ortalıkta yoktur. Cemaatten bazıları, yoldan geçmekte olan Bekri Mustafa’yı görünce, kılığına- kıyafetine, sakalına, cüppesine ve heybetine bakarak “Hocaefendi ne olursun gel, şu cenaze namazını kıldırıver, cenazeyi ortada bırakmayalım” der. Bekri Mustafa, “Ben hoca moca değilim, benim kıldırdığım namazda geçerli olmaz” dese de, sesini duyuramaz, kimseyi inandıramaz, yaka paça musalla taşının önüne getirilir. Namaz kılınıp iş bittikten sonra, Bekri Mustafa tabuta eğilir ve kimsenin duyamayacağı şekilde mırıldanarak birşeyler söyler. Bu durum ilgisini çeken cemaatten biri, daha sonra Bekri Mustafa’ya sorar: “Hocaefendi, tabutun başında fısıltıyla neler söyledin ki?” Bekri Mustafa cevap verir: “Merhum’a dedim ki, sen şimdi ahirete gidiyorsun, orada sana sorarlar, dünyanın hali nedir, neler oluyor diye; uzun uzadıya anlatmana gerek yok, Bekri Mustafa imam olmuş, namaz kıldırıyor dersen onlar anlar dedim!..” Ben de ülkemizdeki hukukun ve yargının halini, soranlara diyorum ki; Cumhuriyet Gazetesi FETÖ’ye yardım etmekle suçlanıyor ve bütün yöneticileri bu suçtan tutuklu.Akıl sağlığını koruyan herkes hemen anlıyor.

IV. MASAK raporları – Şüpheli para hareketleri

MASAK raporları hakkında:

18/10/2016 tarihli MASAK mali analiz raporunun 12. sayfasında Cumhuriyet Vakfı ile ilgili olarak şu tespit ifade edilmiştir:

“(…) MASAK veritabanında yapılan araştırma neticesinde; ilgili kişi ve kuruluşlardan, Başkanlığımızca hazırlanan PKK / KCK ve FETÖ/PDY’ye yönelik analiz raporlarında PKK / KCK ve FETÖ/PDY ile ilgili olarak çeşitli kurumlar tarafından başkanlığımıza gönderilen yazılarda adı geçen herhangi bir kişi veya kuruluşa rastlanılmamıştır.”

Yenigün Haber Ajansı A.Ş. açısından elde edilen mali analiz sonuçlarından dokuz tane işleme, iddianamenin 239-240. sayfalarında şüpheli para hareketleri olarak yer verilmiştir. İddianamede sekizi FETÖ/PDY ve biri de PKK soruşturmalarında şüpheli görünen kişi ve kurumlarla gazete arasındaki şüpheli para hareketleri iddiasını teker teker cevaplayacağız. Ama önce bunları MASAK raporundan iddianameye şüpheli “para hareketleri” diye niteleyerek aktaran savcılığın, MASAK raporunda yer verilen nihai değerlendirmeyi görmezden gelmesini, dikkate almamasını da altını çizerek dikkate sunuyoruz. MASAK raporunun 9 -11. sayfalarında bu dokuz işlem ayrıntılı olarak tek tek sıralandıktan sonra nihai değerlendirme olarak şunlar yazılıdır:

“GİB ve TCMB verileri üzerinden yapılan sorgulamalar neticesinde, analiz konusu firmaya [Yeni Gün AŞ – AA] ilişkin elde edilen havale ve EFT verilerindeki toplam işlem hacminin, firmanın kendi hesapları arasında gerçekleşen işlemler hariç olmak üzere, yaklaşık olarak 230 milyon lira tutarında olduğu göz önünde bulundurulduğunda; ayrıntıları yukarıda ifade edilen ve başkanlığımızca hazırlanan PKK/KCK ve FETÖ/PDY’ye yönelik analiz raporlarında veya PKK/KCK ve FETÖ/PDY ile ilgili olarak çeşitli kurumlar tarafından Başkanlığımıza gönderilen yazılarda doğrudan adı geçen kişi ve kuruluşlar ile gerçekleşen parasal işlemlerin toplam işlemler içerisindeki hacminin oldukça düşük bir orana tekabül ettiği gözlemlenmektedir.”

MASAK diyor ki, 2011-2016 yılları arasında gazetenin toplam işlem hacminin parasal tutarı 230 milyon TL’dir. Bu altı yıl boyunca FETÖ/PDY ile ilgili olarak hakkında şüpheli sıfatıyla kayıtlı bulunanlarla yapılan dokuz işlemin parasal tutarı ise 174.000 liradır. Yani gazetenin toplam parasal işlem hacminin 1000’de 1’i bile değil.

Öyleyse, tek tek cevaplayalım :

1- FETÖ/PDY ile ilgili şirketlerden olduğu söylenen Cihan Haber Ajansı ve Reklamcılık AŞ’ye, 2014 – 2016 yılları arasında üç işlemde toplam 51.193,67 TL ödeme yapılmış. Peki bu doğru mu? Evet, doğru. 2015 yılında Türkiye’de biri 7 Haziran, diğeri 1 Kasım’da olmak üzere iki kez milletvekili genel seçimleri yapıldı. Türkiye’de yapılan genel seçimlerin sandık bazında sonuçlarını takip edip, bu konudaki verileri abonelerine ya da müşterilerine aktarabilecek kapasite ve olanağa sahip olan yalnızca iki haber ajansı vardı. Bunlardan biri Anadolu Ajansı, diğeri Cihan Haber Ajansıydı. Ülkemizdeki hemen tüm ciddi medya organları,televizyon kanalları, gazeteler, haber siteleri tek bir haber kaynağına bağlı kalmanın riskini taşımamak ve her iki ajanstan gelen verileri karşılaştırmalı olarak okurlarına, izleyicilerine sunmak için hem Anadolu Ajansından, hem de Cihan Haber Ajansından seçim gecesi bu hizmeti satın almaktadır. Gazetemizde bu hizmeti satın almış ve hizmet bedeli ödemiştir.Diğer bir deyişle 2015 yılında iki genel seçim nedeniyle yapılan hizmet alımı sözleşmelerinin bedeli ödenmiş olup, adı geçen firmayla başkaca bir ticari ilişki söz konusu olmamıştır. Mahkemece kuşkuya düşülmesi halinde ve gerek duyulursa başta Kanal D, CNN Türk, Habertürk, Show TV, Star TV, Fox TV, Hürriyet Gazetecilik A.Ş, Milliyet Gazetesi, Habertürk Gazetesi, NTV televizyonu gibi medya kuruluşlarına yazı yazılarak Haziran 2015 ve Kasım 2015’teki milletvekili seçimlerinde Cihan Haber Ajansı ve Reklamcılık AŞ’den hizmet satın alıp almadıkları, eğer aldılarsa düzenlenen fatura örneği ve yapılan ödemeye dair bilgi istenmesi de yararlı olacaktır.

2- FETÖ/PDY ile ilgili şirketlerden olduğu söylenen Kaynak Medya AŞ’ den 2014-2016 yılları arasında sekiz işlemde toplam 41.490,85 TL reklam geliri elde etmişiz. Doğru mu? Evet 41.000-TL değilse de 37.000-TL’si doğru. Kaynak Medya AŞ, içlerinde Bank Asya’nın da olduğu bir çok şirketin ilan ve reklam hizmetlerini yürüten bir şirket gibi görünüyor. Ayrıntı da vereyim: 2014 ve 2015 yıllarında yedi ayrı yayınevinin üniversiteye hazırlık yayınlarından 12 adet reklamın bedeli olarak 22.400-TL ve 3 adet Bank Asya reklamı bedeli olarak 14.875-TL fatura tahsil edilmiş. Peki, Bank Asya’nın ilanı ve reklamını yayınlamış ve reklam geliri elde etmiş olmak FETÖ/PDY ile irtibat, iltisak olduğu, anlamına mı geliyor? Öyleyse son on yılda 2008-2017 arasında diğer gazetelerde yayımlanmış Bank Asya reklamı sayısı ile Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan reklam sayısını karşılaştırmalı olarak gösteren bir tabloyu ekte sunalım. (Ek: 30 Mayıs 2017 tarihli Sözcü gazetesinde yayımlanan tablonun kupürü.) Buna göre, son on yılda Yeni Şafak gazetesinde 309 kez, Sabah gazetesinde 286 kez, Star gazetesinde 177 kez, Akşam gazetesinde 138 kez, Hürriyet gazetesinde 154 kez, Habertürk’te 64, Milliyet’te 52, Posta’da 72, Türkiye gazetesinde 148, Yeni Akit’te 44, Milli Gazete’de 75 kez yayınlanmış Bank Asya reklamı. Aynı zaman diliminde Cumhuriyet’te ise 5 kez, evet sadece 5 kez yayınlanmış. Bu durumda bizim yayımladığımız reklam nedeniyle FETÖ/PDY irtibatı, iltisakı değerlendirmesi yapılıyorsa, diğer gazetelerin yayınladığı reklam nedeniyle aralarındaki ilişkiyi tanımlamak için kullanılacak kelime bulmak epeyce güç olacaktır.

3- FETÖ’ye aidiyeti, iltisakı olduğu söylenen İpek Üniversitesi’nden 13 Mart 2015 tarihinde 1.000.-TL EFT gönderilmiş. Gazetemiz kayıtlarında arkadaşlarımızın hızlıca yaptığı ilk taramada böyle bir kayda ve EFT girişine rastlanmadı. Aynı tarihte Işık Üniversitesi’ne ait bir reklamın gazetemizin bilim teknoloji ekinde yayınlandığı anlaşıldı. Bunun da karışmış olabileceği değerlendiriliyor. Ama tutara dikkat çekerim, onca yılda hepi topu bin lira.

4-Emniyet Genel Müdürlüğünce FETÖ/PDY ile ilişkili şirketlerden olduğu ve kayyım atanan şirketler arasında yer aldığı belirtilen Koza Altın İşletmeleri A.Ş.’den 5 Nisan 2016 tarihinde 4.130.-TL EFT ile gazeteye gönderilmiş. İddianamede bu şekilde aktarılınca; okuyanda, dinleyende ilk bıraktığı izlenim, “FETÖ’cü Koza Altın İşletmeleri AŞ”den Cumhuriyet gazetesine 4.130.-TL para gönderilmiş şeklinde oluyor. Amaç kuşku yaratmak, kafa karıştırmak, manipülasyon yapmak olunca gerçeği karartmak için bu kadar bilgi verirsiniz ve istediğinizi gerçekleştirirsiniz. Keşke savcılık gerçeğin ne olduğunu merak etseydi, sorsaydı… Meselenin aslı nedir peki ? Koza Altın İşletmeleri AŞ, Cumhuriyet gazetesine böyle bir para göndermiş mi gerçekten ve gönderdiyse neden göndermiş? Evet, Koza Altın İşletmeleri AŞ gerçekten de Nisan 2016’da Cumhuriyet gazetesine 4.130.- TL ilan fatura bedeli olarak göndermiş. Bu ilan ilişkisinin de ödemenin de gerçekleştiği tarih Nisan 2016 ayı. Bu önemli. Neden önemli? Çünkü, bu tarihten 5- 6 ay önce bu grubun tüm şirketlerine olduğu gibi Koza Altın İşletmeleri AŞ’ye de Ekim 2015’te kayyım atanmış. Cumhuriyet gazetesine Nisan 2016’da şirket adına yayınlanan bir ihale ilanını verip yayınlatan da, yayınlanan ilanı, fatura bedelini ödeyen de devletin bu şirkete atadığı kayyım. Şirketin adına kayyımın verdiği ihale ilanına bakınca ne görüyorsunuz? Bentley, Lamborghini, Porsche, Cadillac, Chevrolette, Mercedes gibi çok lüks sınıf 22 adet binek aracının kayyım tarafından satılmak üzere ihaleye çıkarıldığını. Şimdi meselenin aslı astarı böyleyken, yalın gerçek bu şekilde iken, üstelik bunu tutuklamayı yapan sorgu hakimliğine açıklamışken bu gerçeği örtbas ederek, gizleyerek iddianamede verildiği haliyle bir FETÖ iltisaklı şirketin Cumhuriyet gazetesine 4.130.-TL gönderdiği algısı yaratmaya çalışmak hukuk adabına, ahlakına sığar mı? Herkesin insafına, vicdanına, ahlakına bırakıyoruz bu sorunun çengelini!..

5- Yine Emn. Gen. Müd. tarafından FETÖ/PDY ile ilişkili olduğu ve kayyım atanan şirketler listesinde yer aldığı belirtilen Feza Gazetecilik A.Ş.’den 30 Eylül 2011 ve 20 Mart 2015 tarihinde iki işlemle Cumhuriyet gazetesine 29.500 TL EFT gönderildiği şeklindeki MASAK tespiti iddianameye aynen aktarılmıştır. Peki işin doğrusu nedir? Şudur: Zaman gazetesi yayın yönetmeni ve Samanyolu televizyonu yayın grubu başkanının da aralarında olduğu bir çok gazeteci ve medya çalışanı 14 Aralık 2014’te gözaltına alınınca, üç gün sonra bu gazete ve televizyona yönelik gözaltıları protesto eden “Özgür Basın Susturulamaz” başlıklı bir metin, kamuoyunca tanınıp bilinen yaklaşık 60 ismin imzası ile bazı gazetelerde ilan olarak yayınlanmıştı. Bu ilanın, 17 Aralık 2014’te yayınlandığı Cumhuriyet gazetesine de ilan bedelini, fatura karşılığı olarak Feza Gazetecilik AŞ ödemiştir.

6-2015 ve 2016 yıllarında iki işlemle toplam 2.758,25 TL EFT’yi Cumhuriyet gazetesine gönderen A.U. isimli şahsın, TUSKON Konfederasyonu’na bağlı yedi federasyon ve 180 derneğin kurucu üyeleri ve yönetim kurulu üyelerinin yer aldığı isim listesinde bulunduğu bilgisine iddianamede yer verilmiş. Bu şahıstan 2015 ve 2016’da hepsi toplam 2.785.-TL reklam fatura bedeli tahsil edildiği anlaşılıyor. Kim bu A.U. adlı şahıs? Ankara ilinde Apostrof adıyla faaliyet gösteren bir reklam ajansının sahibi. Biri 2015’te, biri 2016’da iki tane reklam vermiş. İkisinin toplam reklam bedeli de 2.785.-TL. Hepsi bu kadar. Aynı reklam ajansının öteki gazetelere verdiği reklam bedeline baksanız, ağzınızdan çıkacak en iyimser sözlerin “Savcı, Cumhuriyet gazetesine şaka yapıyor” olması lazım.

7-FETÖ/PDY soruşturmalarında şüpheli şahıslar listesinde ismi bulunduğu Emniyet Genel Müdürlüğünce belirtilen Y.T’nin 2014 ve 2015’te dört işlemle Cumhuriyet gazetesine toplamda 3.418,88 TL tutarında EFT gönderdiği iddianameye geçirilmiştir. Yusuf Taşdöken adlı bu şahsın İzmir’de, “Ahtamara” adlı reklam ajansının sahibi olduğunu, üstelik bu ajansın 2014 – 2016 döneminde Cumhuriyet gazetesinde yayınlanmasına aracılık ettiği reklamların fatura bedelinin iddianamede yazdığı gibi 3.418,88 TL değil 7.790 TL olduğunu, buna karşın aynı kişi ve ajansının aynı dönemde Cumhuriyet gazetesinde yayımlattığı üç tane reklam varken, Posta gazetesinde 42 tane, Milliyet gazetesinde 28 tane, Hürriyet gazetesinde 27 tane, Habertürk gazetesinde 26 tane, Sabah gazetesinde 15 tane, Star gazetesinde 26 tane reklam yayımlattığını, (*Kaynak 1 Haziran 2016, Sözcü Gazetesi) 2008 – 2017 yılları arasındaki son on yıllık işlem hacmini esas aldığımızda, Cumhuriyet gazetesinde yayımlattığı reklam sayısının toplamda beş adet olmasına karşın, Star’da 83 adet, Milliyet’te 59, Habertürk’te 55, Sabah’ta 52, Hürriyet’te 46, Yeni Şafak’ta 32, Akşam’da 19 adet olduğunu söyleyelim. Herhalde gerçek tüm çıplaklığıyla görülüyor.

Karşımızda duran resmin tamamına baktığımızda gerçeğin gizlenerek, haksız yere bir algı çalışması yapıldığı açıktır. Bunu da herkesin insaf, hakkaniyet ve vicdan duygusuna bırakıyorum.

8- İddianamenin sekizinci sırada şüpheli para hareketleri arasında saydığı bu işlem nedir? 2014 yılı Mart ayında dört işlemle toplam 40.590.-TL halen Beşiktaş Belediye Başkanlığı görevini yürüten Murat Hazinedar reklam faturası bedeli olarak Cumhuriyet gazetesine havale göndermiş. Bilindiği gibi son belediye seçimleri Mart 2014’te yapılmıştır. İşte bu dönemde CHP’den Beşiktaş Belediyesi Başkanlığına aday olan Murat Hazinedar Cumhuriyet gazetesine ve web sitesine verdiği şahsi seçim reklamları nedeniyle reklam bedeli olarak toplamda 40.590.-TL ödemiş. Bu durum savcılara tuhaf gelmiş olacak ki iddianamede şüpheli para hareketleri arasında yer verilmiş. Ne diyelim? Bize de savcıların bu tutumu tuhaf geliyor.

9-Cumhuriyet gazetesinde şüpheli para hareketleri arasında sayılan son işlem ise gerçekten şaşırtıcı bir akıl yürütmenin ürünüdür. Şöyle ki;

Cumhuriyet gazetesinde uzun zamandan beri Diyarbakır ve Güneydoğu Bölgesi muhabiri olarak çalışan gazeteci Mahmut Oral’a diğer çalışanlara olduğu gibi her ay düzenli maaş ödemesi yapılmıştır. İşte gazetemiz muhabiri Mahmut Oral, Sarmaşık Yoksullukla Mücadele ve Sürdürülebilir Kalkınma Derneği adlı bir dernekte 2006 – 2008 tarihleri arasında bir dönem yönetim kurulu üyeliği yapmış. Peki sonra? Bu dernek tarafından yoksul ailelere gıda yardımı yapılıyormuş. Ne var bunda? Hayırlı ve iyi bir iş yapan bir dernek işte. Yok öyle değil. Gıda yardımı yapılan yoksul ailelerin genellikle Kongra-Gel (PKK) terör örgütünün kırsal kadrolarında olan örgüt mensuplarının aileleri olduğuna dair şüpheler nedeniyle 2010 yılında düzenlenmiş bir değerlendirme raporu varmış. İşte o raporda, bu derneğin yöneticileri hakkında terör örgütüne yardım suçundan suç duyurusunda bulunulan kişiler arasında adı geçiyormuş. On yıl önce bir yardım derneğinin yönetim kurulunda bir dönem görev yaptığı için hakkında yedi yıl önce suç duyurusunda bulunulmuş diye gazete çalışanı bir gazeteciye yapılan maaş ödemesinden terör suçu çıkarmaya çalışan aklın sahibi, terör örgütüne üyelikten yargılanıyor ve savcı olarak her ay devletten maaş alıyor.

İddianamede Cumhuriyet gazetesi tüzel kişiliğine (Yenigün Haber Ajansı AŞ) yöneltilen, terör örgütleri ile ilintili, şüpheli para hareketleri iddiasını zannederim yeteri kadar cevaplamış ve açıklamış oldum. MASAK’ın bile “gazetenin aynı dönemdeki işlem hacminin içinde oldukça düşük bir tutar olduğunu” belirtmesini tekrar anımsatıyorum. FETÖ/PDY terör örgütü ile irtibat şüphesi bağlamında “şüpheli para hareketi” diye iddianamede yer verilen şahsımla ilgili iddia ve belgeye geldik.İddianamenin 241. sayfasından aynen aktarıyor ve okuyorum:

“28 Mart 2011 tarihinde gerçekleştirdiği işlemle 2.500.-TL tutarında EFT gönderdiği Hüseyin Aktaş isimli şahıs hakkında MASAK veritabanında yapılan araştırma neticesinde; şahsın oğlu olan Atilla Aktaş’ın MASAK Başkanlığı tarafından (…) Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilen (…)sayılı analiz raporunda, yurtdışındaki ATM’lerden çekilmek üzere birbirlerinin hesaplarına havale EFT ve nakit yatırma işlemleri yoluyla para aktaran ve bu nedenle birbirleriyle ilişkili oldukları anlaşılan şahıslardan Şaban Aydın’a ait olan Boğaziçi (…) Ticaret Limited Şirketi’nin mal ve hizmet satışı yaptığı gerçek kişiler arasında bulunduğu tespit edilmiştir.”

Burada bir parantez açıp samimi bir itirafta (!) bulunmak isterim. Bu iddianame ve eklerinin içindeki yüzlerce iddia ve belge arasında anlamakta anlamlandırmakta, hem kendime hem başkalarına izah etmekte ve bunu nasıl anlatmalıyım diye düşünüp çözüm yolu bulmakta en çok zorlandığım konu bu oldu.

Yazım ve anlatım şekli nedeniyle anlaşılması gerçekten çok güç ve inanılması gerçekten çok zor olan, fantastik bir irtibatlandırma çalışması ile karşı karşıyayız. 2011 yılı Mart ayının 28. günü 2.500.-TL parayı EFT olarak gönderdiğim Hüseyin Aktaş dışındaki diğer şahıs ve şirketleri tanımadığım ve ne işle meşgul olduklarına dair en ufak bir bilgim de olmadığı için anlatımda kolaylık olması bakımından Boğaziçi Ticaret Ltd. Şti’ni bir varsayım olarak Bursa’daki bir restoran işletmesi diye ele alıp iddiayı tane tane yeniden aktarmam gerekiyor.

28 Mart 2011’de EFT yoluyla 2.500.-TL gönderdiğim Hüseyin Aktaş bir parkeci. Oturduğum evin salonundaki parkeyi yenileme işinin karşılığı olarak kendisine yapılan bir ödeme söz konusu. İşte bundan yola çıkan savcı mealen ve mecazen diyor ki; “Ey Akın Atalay, bundan 6 buçuk yıl önce evindeki parke işlerini yaptırıp karşılığında 2.500.-TL ödediğin Hüseyin Aktaş’ın bir oğlu var. Oğlunun adı Atilla. İşte bu Atilla bir gün Bursa’daki bir restoranda yemek yiyor. Yemek yediği restoranı işleten Boğaziçi Tic. Ltd. Şirketi ile bu şirketin sahibi olan Şaban Aydın hakkında MASAK’ın raporu var. Ver bakalım hesabını!..” Ne desem?

V. KOM Şube analiz raporları hakkındaki beyanım

İddianamede, FETÖ/PDY terör örgütüne yardım etme suçunun maddi unsuru olarak gazetede yayımlanan haber ve yazılar gösterilmiştir. Ama bununla yetinilmemiş, Cumhuriyet gazetesinin yöneticilerini ille de FETÖ/PDY ile irtibatlı, ilgili gösterebilmek için yan deliller araştırılmıştır. FETÖ/PDY terör örgütüne yardım etme suçunu işlediğimin ispatı için başvurulan delillerden birisi de kullandığım telefon numarasının geçmişe dönük olarak iletişim kayıtlarının tespitidir. Telefonumda Bylock, eğitim geçmişimde dershane, cemaat kolejleri, hesaplarımızda cemaatçi olarak bilinen şirket, dernek, vakıf, kişi ve kurumlarla herhangi bir iz, emare, Bank Asya ile mudilik ilişkisi ya da EFT/havale ilişkisi aranmıştır.

Tek bir iz ve emare bulunamayınca da bu defa telefon iletişimlerinin kimlerle yapıldığı, bunlar arasında olağan dışı bir iletişim tespiti olup olmadığı araştırılmış. Oradan da bir şey çıkmayınca şöyle garip bir delillendirmeye gidilmiş. 1 Ocak 2013’ten başlayarak tüm iletişim kayıtlarım incelenmiş, hakkında FETÖ/PDY kapsamında şüpheli olarak soruşturma bulunan ya da Bylock kullanıcısı olarak tespit edilen kişilerle olan iletişim kayıtları belirlenmiş. Buna göre son dört yıllık dönem içerisinde Bylock kullanıcısı 5 gazeteci ile (dördüyle bir kez, biriyle birden çok kez) telefonla iletişimim saptanmış. Aynı dönemde FETÖ/PDY’den şüpheli olduğu ileri sürülen 6 kişiyle iletişim saptanmış. Böylece FETÖ/PDY ile iltisaklı olmaktan şüpheli toplam 11 kişi ile iletişimde bulunduğum yönündeki HTS kayıtları dosyaya ve iddianameye delil olarak aktarılmış.

Önce trajedi mi, komedi mi, dram mı? Nasıl niteleyeceğimi bilemediğim bir olguya değinmeliyim. Bu kayıtları FETÖ/PDY örgütüne yardım etmek fiilinin delili olarak iddianameye aktaran savcılığın galiba ayna diye bir eşyadan haberi ve bilgisi yok. Bu soruşturmayı yürüten kişi FETÖ/PDY’ye üyelikten sanık. Kendisinin mantığına göre, telefonla görüştüğü herkes FETÖ/PDY’ye yardım suçu işlemiş; kendisinin görüşme kayıtları da bu suçun delili oluyormuş. Adalet Bakanlığı verilerine göre şu anda 4 binin üstünde hakim – savcı FETÖ/PDY iltisakı, irtibatı nedeniyle meslekten ihraç edildi. Bunlardan 2.500’ü tutuklu, 200’ü hakkında yakalama kararı var. Yani her dört hakim savcıdan biri FETÖ/PDY şüphelisi ya da sanığı oldu. Bu adliyede görevli olan hakim ve savcıların her dört meslektaşından birisinin FETÖ/PDY şüphelisi olduğu verisini bir düşünelim. Meslektaşıyla bir kez bile telefonla görüşme yapması nasıl olur da suç delili sayılabilir? Böylesi bir delil yöntemiyle bu ülkede irtibat/iltisak kapsamına girmeyen tek bir kişinin bile kalmayacağının farkında mısınız? Üstelik ne konuştuğunun, neden konuştuğunun bilinmesine bile gerek olmadan.

Düşünebiliyor musunuz, bir FETÖ şüphelisi arkadaşının yedi rakamlı telefon numarasını çevirirken son rakamı yanlışlıkla 1 yerine 2 diyerek tuşlasa ve bu numara size ait olsa yandınız gitti. Soruşturma, delil, yargılama denilerek gelinen nokta burası. Kendi açımdan değil,soruşturma görüntüsü altında bu hukuksuzluğa ve mantıksızlığa maruz kalmış herkes adına itiraz ediyorum.

Benimle ilgili HTS kayıtlarının içeriğine gelince; esasen bu detaya girmeyi ilke olarak reddedecektim. Böyle bir saçmalığa cevap vermeyi reddediyorum, demekle yetinecektim. İki nedenle bundan vazgeçtim. Birincisi ailem. Onlar saçma olsun olmasın her iddiaya cevap vermemi, tutukluluk kabusuna son verilmemesi için hiçbir bahane veya mazeret arkada bırakmamamı ısrarla istediler. Protesto etme anlat dediler. İkincisi, benim HTS kayıtlarımda bu delil yönteminin, delillendirmenin ne derece absürd olduğunu gösteren somut bazı örnekler vardı. O yüzden, mahkeme heyeti sormadan ben tek tek cevap vereyim.

Önce Bylock kullanıcısı 5 kişiyle olan görüşme kaydı. İnternet üzerinden araştırttım, kim bu isimler? Necidir? Tanıyor muyum hepsini? Çıkan sonuç şöyle: Bylock kullanıcısı olarak tespit edilen 5 kişinin tümü gazeteci. Bu kişilerden biri Habertürk televizyonunda Ankara Haber Müdürü, diğeri İstanbul’da adliye muhabiriymiş. Kalan üç gazeteciden biri Radikal Gazetesi muhabiri, biri T24 haber sitesi muhabiri ve birisi de Zaman Gazetesi muhabiriymiş. Habertürk televizyonu adliye muhabiri olan gazeteci dışında kalan diğer dört gazeteci ile birer kez iletişim kaydı görünüyor. Hepsinde de gazeteciler beni aramış. Aramanın yapıldığı tarihe bakınca, adı geçen Habertürk TV, Radikal, T24 ve Zaman gazetesinden gazetecilerin beni avukat olarak takip etmekte olduğum, kamuoyu gündemindeki bazı davalar nedeniyle ya da Cumhuriyet gazetesindeki yöneticilik görevim nedeniyle görüş almak için aradıkları hemen anlaşılıyor. T24’te çalışan gazeteci A.A. 2 Haziran 2015 tarihinde aramış. Ondan bir önceki arama 7 dakika önce ve T24 sitesinin genel yayın yönetmeni olan arkadaşım D.A.’nın araması. Anlaşılıyor ki, az sonra muhabirine aratacağını ve konuyu söyleyerek görüş vermemi istemiş. Tarihe bakınca konu da belli: 4 gün önce gazetede yayınlanmış olan meşhur “İşte Erdoğan’ın yok dediği silahlar” başlıklı MİT TIR’ları haberi nedeniyle açılan soruşturma ve gelen tepkiler.

Radikal gazetesi muhabiri F.Y.’nin aradığı ve 59 saniye sürmüş görünen görüşmenin tarihi ise 24 Ocak 2013. Aynı gün veya bir gün önce yapılmış diğer görüşme kayıtlarıma bakınca, bu görüşmenin konusunu da tahmin edebiliyorum. Ya bir gün önce ya da aynı gün müdafiliğini yaptığım Pınar Selek davasında karar verilen duruşma tarihi. Radikal gazetesi muhabiri de pek muhtemel olarak görüş almak için Pınar Selek’in müdafiii olmam nedeniyle aramış olmalı.

Habertürk televizyonundan gazeteci N.A’nın aradığı ve 18 saniyelik görüşme kaydı olan tarih 6 Aralık 2013. O tarihte diğer televizyon ve basın kuruluşlarından yapılan aramaları görünce anımsadım. Mustafa Balbay’ın Anayasa Mahkemesi’ne yaptığı bireysel başvuru üzerine ihlal kararı verdiği gün ya da bir gün sonrası. Tahminen, görüş almak için televizyon ekranına davet ediyorlar.

Zaman gazetesi muhabiri M.G.’nin aradığı ve 44 saniye görüşme kaydı görünen tarih 7 Mayıs 2016. Anılan gün Cumhuriyet gazetesinin 92. kuruluş yıldönümüne tekabül ediyor. Bu vesileyle aranmış olabilirim. Ama tabii ki anımsama olanağım yok.

Bu sayılan dört gazeteci birer kez beni aramışlar. Beşincisi Habertürk televizyonu adliye muhabiri ile toplamda sekiz görüşme yapmışız.7 kez beni aramış, bir kez de cevaben ben kendisini aramışım. Görüşmelerin beşi aynı tarihte gerçekleşmiş: 9 Aralık 2013. Aynı günün görüşme kayıtlarına bakınca CNN Türk, NTV, Kanal D gibi bir çok medya kuruluşundan da arandığım anlaşılıyor. Eğer yanılmıyorsam Mustafa Balbay’ın tahliye edildiği gün ve bu konuyla ilgili görüş isteniyor. Kalan üç görüşmeden ikisinin tarihi 27 Kasım 2015. Müvekkillerim ve çalışma arkadaşlarım Can Dündar ve Erdem Gül’ün tutuklanmasının ertesi günü yine görüş açıklaması için aranmışım.

Ve sekizinci görüşmenin tarihi 24 Mart 2016. Can Dündar ve Erdem Gül hakkında açılan MİT TIR’ları davasının ilk duruşmasının arife günü. Bir ay önce Anayasa Mahkemesi kararı ile tahliye olan müvekkillerin ertesi günü yapılacak ilk duruşmaya katılıp katılmayacağı, savunma yapıp yapmayacağı konusunda benden bilgi almak için aramış.

Bylock kullandığı belirlenen beş kişinin de hangi gazetede çalıştığına, görüşmelerin sayısına, ve muhtemel konusuna kadar bilgi verdim. Belleğim yardımcı oldu. Tarihler yardımcı oldu. Şimdi bunu delil olarak dosyaya koyanlara soruyorum; Mutlu oldunuz mu? Tatmin oldunuz mu? Memnun musunuz? Eski görüşme kayıtlarınızla ilgili gelecekte size de sorulsa bu açıklıkta, doyurucu ve net cevaplar verebilecek misiniz? Benim görüşme sayım az. Şansım varmış, anımsadım. Peki yüzlerce görüşmesi olan insanlar nasıl hatırlasın? Böyle bir delillendirme yöntemi sadece hukuksuz değil, akıl, izan ve insaf dışıdır da…

FETÖ/PDY soruşturmalarında şüpheli olarak tespit edilen altı kişi ile olan iletişim kayıtlarına geldi sıra.

İletişim kayıtlarından birisi bir dershanenin aranması ile ilgilidir. HTS kayıtlarının gösterdiği gibi aynı gün, aynı saat dilimi içerisinde 4-5 tane farklı dershanenin aranmış olmasından da anlaşılacağı üzere bir yakınımın ALES sınavına hazırlık için kısa dönemli bir hazırlık kursunun kaç liraya mal olacağını araştırmak ve karşılaştırmalı fiyat analizi yapabilmek için yapılmış bir aramadır.

Bir diğeri uzun yıllardır tanıdığım bir meslektaş olan Av. Faik Işık’tır. Onun adını kodlamadan açıkça söylüyorum. Çünkü, duruşmadan çok önce medyada deşifre oldu. Evet, iddianame Av. Faik Işık’ın da FETÖ/PDY’den şüpheli olduğunu ve bu nedenle onunla olan iletişim kaydımın da delil olacağını düşünüyor. Faik Işık kamuoyunun tanıdığı bir isim. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın eski avukatı olarak bilinen, daha sonra FETÖ’nün yargı ayağının kurguladığı en medyatik davalardan Şike davasında Fenerbahçe kulübü başkanı Aziz Yıldırım’ın avukatı olarak cemaatçi yargıdan, onların hukuksuzluklarından söz eden birisiydi. Ama ilginç olan gelişme bir ay önce gerçekleşti. 15 Temmuz Darbe Girişiminin hedef aldığı kurumlardan birisi TBMM idi. Nitekim, darbe girişimi suçundan yargılananlar, TCK’nın 311. maddesinde yazılı yasama organına karşı suç iddiasına da muhatap oldular. Geçtiğimiz ay TBMM tüzel kişiliği adına İstanbul’daki 24. Ağır Ceza Mahkemesine davaya katılma talebinde bulunuldu. Peki, FETÖ/PDY’nin darbe girişimine ilişkin davada mağdur olan TBMM tüzel kişiliğini avukat olarak kim temsil ediyor biliyor musunuz? Avukat Faik IŞIK. TBMM Başkanlığı FETÖ’cü darbecilere karşı kendi hakkını savunmak üzere avukat Faik Işık’ı vekil tayin etmiş. Faik Işık’ın 15 gün önce, TBMM’den sonra Başbakanlığın da vekili olarak bu davalara müdahale dilekçesi verdiği basında yer aldı. Ekte bu gazetelerin kupürlerini veriyorum. İddianame ise benim Faik Işık’la birkaç kez iletişim kaydım olmasına dayanarak Faik Işık üzerinden beni FETÖ’ye yardımla suçluyor.

Kalan dört görüşme kaydından üçü hiç tanımadığım, konuşmadığım, görüşmediğim, isimlerini ilk kez iddianamede okuyunca duyduğum, birinin infaz koruma memuru, birinin uzman çavuş, ötekinin öğretmen olduğu söylenen H.Ş., Ş.E. ve M.A. isimli kişiler. Görüşme kayıtlarına baktım. Biri Şubat 2014’te, diğeri Temmuz 2015’te benim telefonuma mesaj yollamışlar gözüküyor. Böyle bir mesaj almadım ya da anımsamıyorum. Bazen bayramlarda, kandillerde veya ilgisiz günlerde hiç tanımadığım numaralardan matbu, şablon içerikte ya da ilgisiz mesajlar geliyor. Tanımadığım numara olduğu için silerim. Sanırım o türden iki mesajdır. Bir tanesi ise (0850) ile başlayan genellikle satıcıların ya da servislerin kullandığı bir telefon numarasıdır. Nitekim, Edirne C.Başsavcılığı’ndan gelen müzekkere cevabında, UYAP’ta anılan isimde bir kayıt olmadığı ve adı geçen dosyanın KYOK ile kapatıldığı belirtilmiştir.

Son görüşme kaydına gelince, E.M. isimli İstanbul emniyetinden bir polis memuru aramış. Peş peşe iki günde 30 Eylül 2014 ve 1 Ekim 2014’te üç görüşme olmuş. İki kez aramış ve bir kez de ben cevap olarak aramışım. Muhtemelen gazetemizle ya da yazarlarımızla ilgili bir konuda aramıştı. Ayrıntıyı anımsayamıyorum.

HTS kayıtlarıyla ilgili açıklamam bundan ibarettir.

VI. Sosyal medya paylaşımları hakkındaki açıklamalar:

İddianameye toplam 63 adet tweet mesajım konulmuştur. Bu tweetlerin, FETÖ’nün yayın organlarına ve şirketlerine yönelik operasyonlara karşı çıkarak açıkça örgütü desteklemek anlamına geldiği, FETÖ’yü koruduğu ve kolladığı, meşru devlet yapılanmasını ve operasyonlarını adeta bir terör örgütü faaliyetiymiş gibi gösterdiği iddia ediliyor.

2014 yılında 14 Aralık günü, birbirini takip eden sekiz tane tweet mesajı paylaşılmıştır. İçeriğine bakıldığında, O gün Zaman gazetesi ve Samanyolu televizyonuna yapılan operasyon ve gözaltılarla ilgili bir değerlendirme olduğu görülüyor. Hiçbir şekilde FETÖ’ye yardım olarak değerlendirilemez. Bu kadar açık ve net bir metinden FETÖ silahlı terör örgütünü destekleme, koruyup kollama suçu çıkarmaya çalışan bir hukuk aklının toplumu getireceği nokta, suskunluk ve sessizlik yasasıdır; eleştiri yasağıdır, düşünce suçudur.

2015 yılında 26 Ekim’de Koza İpek grubuna yapılan kayyım tayini ile ilgili değerlendirmeyi içeren dört tweettir. Bir gün sonra 27 Ekim’de de iki konuda paylaşım yapılmıştır. O günlerde medyada Cumhuriyet gazetesine yönelik bir dezenformasyon yayılmaya başlanmıştı. Bu kapsamda, gazetenin FETÖ’yle irtibatlı denilen bazı şirketlerden reklam yoluyla finanse edildiği yalanına karşı somut ve kesin bilgiler, rakamlarla cevap verilmiştir.

27 Ekim 2015’teki paylaşılan bazı değerlendirmeler ise cemaate yönelik operasyonlar hakkında idi. Adı geçen paylaşımlara bakıldığında, bu içerikten FETÖ silahlı terör örgütüne destekleme şeklinde bir sonuç çıkarmak zorlama bir yorumla bile olanaksızdır. Hukukun gereklerine uygun davranılmasını belirten bir içerikten, FETÖ’yü destekleme gibi bir suçlama yapmak, olsa olsa FETÖ soruşturmalarını sulandırarak, ciddiyetsiz hale getirerek FETÖ’ye destek çalışması olabilir.

28 Ekim 2015’teki tweet paylaşımları Kanaltürk ve Bugün televizyonlarının yayınına kayyımların tasarruf ve kararıyla son verilmesini ve ilgili kanunlar bağlamında kayyımların yetki ve görevlerini açıklayan şahsi bir bilgilendirme ve yorumu içermektedir.30 Ekim 2015’teki iki tweet de aynı konudaki paylaşımlardır.

5 Mart 2016’da Zaman gazetesi yönetiminin kayyıma devredilmesine dair daha önceki değerlendirmelerle aynı çerçevede ve yönde paylaşımlar yapılmıştır.

6 Mart 2016’da bu defa Cumhuriyet gazetesine de kayyım atanması yönünde bazı medya organlarından yayılmaya çalışan bilgilere cevap niteliğinde iki tweet paylaşılmıştır. Diğer iki tweet ise on gün önce Anayasa Mahkemesi’nin verdiği müdafilik yaptığım bir başvuru hakkındaki kararla ilgilidir. 6 Mart 2016’da paylaştığım bu dört tweetten birinin iddianamede yer alması ilginçtir. Tesadüf mü? Tevafuk mudur? Yoksa başka bir amaçla mı iddianameye konulmuştur? Bilemiyorum. Tweet’in içeriği şöyledir:

“Yeni hedefleri Cumhuriyet gazetesine mi çökmek? Ama bunu cemaat medyasına yaptıkları gibi yapmazlar. Hüseyin Gülerce misali işbirlikçi ararlar.”

Tweet tarihi 6 Mart 2016. Aradan yaklaşık sekiz ay geçtikten sonra 31 Ekim 2016’da Cumhuriyet Gazetesinin 16 yöneticisine yönelik büyük bir operasyon yapıldı. Tam sekiz ay önceki Tweette denildiği gibi Hüseyin Gülerce misali işbirlikçiler devşirilmişti. Bununla da yetinilmemiş, bizzat Hüseyin Gülerce’nin kendisi dahi tanık yapılmıştı. Üstüne, sekiz ay sonra gerçekleşen öngörümüz de iddianameye konulmuş. İnsan daha ne ister ki? Bu davayı özet ve net olarak açıkladıkları için teşekkür ederiz.

İddianameye konulan son beş tweet paylaşımı 14 Mart 2016’dadır. Burada da Cumhuriyet Gazetesine kayyım atanacağı, el konulacağı yönündeki söylenti ve haberlere cevap mahiyetinde paylaşım yapılmıştır. İddianamede, suçlamaya dayanak gösterilen 63 adet tweet mesajı bunlardır. Oysa; aynı tarihlerde FETÖ’ye dair görüş, tespit ve değerlendirmelerimi içeren çok daha belirgin ve net mesajlar da vardı. Nedense görmezden gelinmiş. O mesajlarda iddianameyi, suçlamayı çürüten açıklamalar yer alıyordu. Mesela, 14 Aralık 2014’te Zaman gazetesi ve Samanyolu televizyonuna yapılan operasyon ve gözaltılarla ilgili olarak o tarihteki sekiz tweet’im iddianameye aktarılmıştı. Bu tweetlerle FETÖ’yü desteklediğim, koruyup kolladığım söyleniyordu. Ama 11 gün sonra 25 Aralık 2014’te yaptığım paylaşımdaki değerlendirmeler unutulmuş. FETÖ/PDY’yi desteklediğimi, koruyup kolladığımı iddia eden iddianameye ithaf ederek, 16 tane peşpeşe paylaşılmış o tweetlerin bir çıktısını ekte dosyaya sunuyorum. Çok kısa bir bölümünü fikir vermesi açısından burada okumak isterim.

Şöyle:

“Biz açıkça diyoruz ki; evet, özellikle emniyet, yargı ve eğitimle ilgili devlet kurumlarında devletin meşru ve yasal işleyiş gereklerine göre değil, bir dini cemaatin hiyerarşik düzenine ve meşru siyasi iktidardan önce o cemaat hiyerarşisinin talimatlarına göre kamu gücünü kullanan bir örgütlü yapı ve buna bağlı kamu görevlileri var. Bu yapı ve kişiler çok etkili ve yetkili görevlere tayin edilmişler, bir çok hukuksuzluğa, suça bulaşmışlardır. İvedi olarak bu yapının ve üyelerinin o kurumlardan tasfiyesi meşru ve gereklidir. İkinci olarak suç ve ceza sorumluluğunun şahsiliği ve adil yargılanma ilkeleri asla atlanmadan, bir dönem o hiyerarşinin üyelerinin pervasızca uyguladığı yöntemlere asla başvurulmadan, tümüyle hukukun sınırları içerisinde suçlular yargı önüne çıkarılmalıdır. Cemaat taraftarlarının bu konudaki ‘biz tümüyle masumuz, biz darbecileri yargılayan, askeri vesayeti bitiren, yolsuzlukları açığa çıkaran kahraman, vatansever insanlar topluluğuyuz’ teranesine hiç aldanmadan ısrarla üzerine gidilmelidir.”

Evet bu kadar net. Nokta.

İnsanların söylediği sözleri, söylendiği zamandan, mekandan, bağlamdan ayırmak, soyutlamak doğru değildir. FETÖ’ye dair yukarıdaki görüş ve değerlendirmeler herkese açık bir platformda 17/25 Aralık’ın birinci yılında, 25 Aralık 2014 günü yapılmıştır. Bazı fikirlerin zamanında söylenmeyip, çok sonradan ifade edilmesi, sözün değerini de, inandırıcılığını da kaybetmesine neden olabilir. Bu nedenle sözler kadar ne zaman söylendiği, hatta bazen kimin tarafından söylendiği bile önem taşır. FETÖ’ye dair yaklaşım ve fikirlerimi, bu yapıyla mücadele edilmesi hakkındaki görüşlerimi 25 Aralık 2014’ten önce de, sonrada hep aynı çizgiden hareketle ifade ettim. 17/25 Aralık operasyonlarının gerçekleştiği günlerde paylaştığım şu tweet mesajı da destek mi? Tweet tarihi 25 Aralık 2013. İçeriğinde şunlar yazıyor: “Hükümetin yolsuzluk, rüşvet ve rant batağına saplandığına da, poliste ve yargıda cemaat odaklı bir çeteye de kaniyim. Hükümetten hesap sormanın yolu ve yöntemi bellidir. Eğer yargıya çeteler egemen olmuşsa çetelerden nasıl hesap soracağız?” Bu mesajdan sonra FETÖ’ye destek diyen kimseyi okuma kursuna göndermek gerekmez mi?

FETÖ’yü desteklediğim, koruyup kolladığım gibi gerçekdışı suçlamaya bunlar yeterli cevap değilse 22 Eylül 2015 günlü 1’den 13’e kadar sıralanmış Twitter paylaşımlarıma da, 17 Aralık 2015 günlü paylaşımlarıma da bakılabilir. Sözü uzatmamak için bu kadarını belirtiyorum. FETÖ’nün yayın organı ve şirketlerine yönelik operasyonlara karşı çıkarak örgütü destekleme yoluna gittiğim iddiasına, 15 Temmuz 2016 gecesinde darbe girişiminin en kritik saatlerindeki paylaşımımı ve zamanını da ilave edeyim. Paylaşımın yapıldığı zaman: 16 Temmuz 2016 saat: 01:03.O gece bombaların patlatıldığı, helikopterlerden ateş edildiği, her şeyin belirsiz olduğu saatler. Cuntacıların TRT’de darbe bildirisini okutmasından az bir süre geçmiş. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın televizyondan halkı meydanlara davet etmesinden 30 dakika sonra. Ne yazmışım tweette? “İleride hepimiz sözümüz kadar suskunluğumuzla da değerlendirileceğiz. Darbeler, cuntalar çözüm değildir. Çözüm demokrasidedir.”

İddianamede yer bulamayan sosyal medya paylaşımları böyle. Peki sosyal medya dışında bu konudaki olgular, belgeler, bilgilerde ne var?

Mesela, FETÖ yapısının ilk kumpas davası olan Ergenekon davasının birinci iddianamesinde “Cumhuriyet Gazetesi, Ergenekon Terör Örgütünün medyadaki merkez üssüdür” denildiği 2008’de, ben bu gazetede üstdüzey yöneticiydim desem…

Mesela, Ergenekon’un medya ayağına operasyon yapılıyor yalanıyla kurgulanan Odatv davasında, 2011’de müdafilik yapıyordum. Hem de tarihin garip bir ironisi olarak, şimdi FETÖ’ye yardım suçlamasından bu davada beraber yargılandığımız Ahmet Şık’ın müdafisiydim desem…

Mesela, o tarihte siyasi iktidarın gözdesi, birilerinin kahramanı, efsane savcısı Zekeriya Öz’ün şahsıma Mart 2011’de yaptığı yazılı tebligatta; “İmamın Ordusu başlıklı kitap taslağını savcılığa teslim et, yoksa avukatlık, müdafilik falan anlamam hakkında Ergenekon Terör Örgütü ne yardım suçundan soruşturma açarım” yazılı olduğunu söylesem…

FETÖ’nün özel yetkili mahkemelerdeki yapılanması ve elemanları, Ergenekon’a yardımla suçluyor, tehdit ediyordu; ömürleri yetmedi. Şimdiki terör savcıları FETÖ’ye yardımla suçluyor. Tutuklattılar ve dava açtılar. Ne desem?

Oda TV ve Ergenekon davalarındaki yargı sürecini, bu süreçte olanları anlatmam için 2012 yılı başında Avrupa Parlamentosu’ndan bir davet gelmişti. 31 Ocak 2012’de Brüksel’de parlamento binasında bu konuda bir sunum yaptım. Benimle birlikte Türkiye’nin daimi temsilcisi Büyükelçi de sunum yaptı. O, yapılan uygulamaları savundu. Ben ise özel yetkili mahkemelerin uygulamalarındaki hukuksuzlukları, haksız ve yaygın tutuklamaları, muhaliflere yapılan baskıyı, bu mahkemelerde adil yargılanma yapılmadığını, insanlara yargı eli ile zulmedildiğini anlattım.

Hiç kuşkum yok, o gün neler anlattıysam, bugünler için de aynı şeyleri söyleyeceğim. Değişen pek bir şey yok. Yapılanlar aynı, yalnızca yapanlar değişmiş.

O gün yaptığım konuşmanın yazılı metnini de istemişlerdi çeviri için. Avrupa Parlamentosu’nun arşivinde duruyor. O konuşma metninden kısa bir pasajı okumak isterim. Şöyle demişim:

“(…) Türkiye’de artık demokrasinin üzerinde bir nevi Demokles’in kılıcı işlevini üstlenen özel görevli savcılık ve mahkemeler aracılığıyla tutuklamalar gündeme gelmektedir. Son aylarda olay daha da vahim bir seyir izleyerek, insan hakları ihlalinin öznesi muhalifler olmaktan daha öteye geçmiştir. Artık gazeteciler ve avukatların görevlerini yapmaları da terör eylemi ya da terör örgütü üyelerine yardım etmek olarak değerlendirilerek, soruşturmaya uğramakta ve çoğunlukla tutuklanmaktadır. Yaratılan baskıcı ortam nedeniyle gazete ve televizyonlar haber verememekte, eleştirememekte mağduriyet endişesiyle siyasi iktidarın hoşuna gitmeyecek davranışlardan kaçınmaktalar. (…)

Türkiye’de özel görevli savcılık ve mahkemeler bir hukuksal güvence mekanizması ya da bir yargı kurumu olmak yerine muhaliflere yönelik siyasal baskı aracı işlevini üstlenmiş durumdadır.”

Bakıyorum da Türkiye’de hukuk cephesinde değişen bir şey yok.

VII. İddianamenin delil kabul ettiği haber ve köşe yazıları hakkında açıklamalarım:

İddianamenin 172 ile 202. sayfaları arasındaki haber ve köşe yazılarının, hangi sanıklar yönünden hangi suçlama için olduğu belirtilmeden, suçla ve sanıklarla nedensellik ilişkisi kurulmadan delil olarak kabul edildiği anlaşılmaktadır. Gazetelerde, internette, sosyal medyada Cumhuriyet gazetesi hakkında eleştiri, suçlama, övgü ya da sövgü içeren her gün yüzlerce yayın yapılmaktadır. Bunların çoğu somut bir bilgi ya da veriye dayanmayan fikirler, görüşlerdir. İçlerinde çok sayıda kışkırtıcı, provokatif, manipülatif yayın da bulunur. İddianamenin bu türden yayınlardan bazılarını adeta kanıt olarak bir değer atfedercesine iddianameye alması, adı iddianame olan bir hukuki belgenin ciddiyeti ve ağırlığına uygun değildir, yakışmaz. Bizi her safsataya, dedikoduya, yalana, yanlışa cevap vermek zorunda bırakmak sağlıklı bir yargılamaya engel olmak demektir. Bu türden haber ve köşe yazılarına yer vermek suretiyle iddianame adeta bir çöp yığını haline getirilmiştir. Bu iddianame, ne yazık ki iddianame kavramı adına da talihsizlik olmuştur. Bu belgeye olsa olsa ironiname demek daha uygun düşmektedir. Çünkü bu belgeyi hazırlayana, tanıklara, delil olarak gösterilen yazılara, bilirkişilere ve belgenin içeriğine bakınca, bunun bir ironi belgesi olduğu apaçıktır.

İddianamede delil olarak gösterilen ve söylediğim bağlam içerisinde kalan yedi tane yazıyı ciddiye alıp cevap vermeyi zul sayıyorum. Tümüyle manipülasyon amacıyla, husumete dayalı olarak yazılmış ve kirli bir planın parçası olarak yayınlanmış safsata ve yalanlardır. Reddediyorum. Aydınlık gazetesi ve Vatan Partisinin siyasi çizgisinin karakteristik özelliğini her satırında barındıran bu yayınlar kof yalanlar olup, hak ettikleri yer iddianameler değil, çöplüklerdir. Bu yedi yazı; 23.09.2016 tarihli Turktime’da yayımlanan yazı; 24.09.2016 tarihinde Kanal A televizyonunda yayınlanan Perde Arkası programının içeriği, Hikmet Çiçek isimli yazarın “Cumhuriyet Bu Hale Nasıl Geldi” başlıklı 31.10.2016 tarihli yazısı, Oktay Yıldırım isimli yazarın 01.11.2016 tarihli, “Cumhuriyet gazetesi ve Düşman Hukuku” başlıklı yazısı, Rıza Zelyut isimli yazarın 2.11.2016 tarihli, “Cumhuriyet’e Operasyonun İç Yüzü” başlıklı yazısı, aynı yazarın 09.11.2016 tarihli, “Günahkar Olsak da Cumhuriyet’i Yazacağız” başlıklı yazısı, Ceyhan Mumcu’nun Sabah gazetesinde 01.11.2016’da yayınlanan röportajıdır.

Bu yedi yazı dışında adımın geçtiği dört yazı vardır. Birisi 26.12.2015’de Medyaradar adlı internet sitesinde yayınlanan benimle yapılmış bir röportajdır. Yazının içeriğine bakınca, herhalde savcılığın başına o sırada taş düşmüş olmalı ki, ilk defa sanık lehine bir delile yer vermiş diye düşündüm. Bu vesileyle, Cumhuriyet gazetesinin FETÖ’ye yardım ettiği, FETÖ’yle uzaklığı – yakınlığı konusunda 2015 yılı sonunda konuyu açıklığa kavuşturan bir yazılı açıklamaya iddianamede yer verildiği için savcılığa teşekkür mü etmeliyim, bilemedim. Esasında, bu röportajdaki ifadeleri bile aleyhe kanıt diye düşünen bir zeka ve mantık yürütme ile karşı karşıya olduğumuzun farkındayım. Diğer üç yazıdan biri, o tarihlerde Sözcü gazetesinde yazan gazeteci Oray Eğin’in eleştiri yazısıdır. 22.11.2015’te yayınlanan o eleştiri yazısında, cemaatin medya organlarına idari tasarrufla kayyım atanarak el konulması vesilesiyle yaptığım değerlendirme nedeniyle beni eleştirmişti. Cemaate sempatim olduğunu ileri sürerek, bu el koyma işlemine en çok üzülen iki kişinin CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile benim olduğumuzu, Fuat Avni isimli internet trolünün, ‘sıranın diğer muhalif gazetelere de geleceği’ şeklindeki manipülasyonuna inandırıcılık kattığımızı söylüyordu. Nihayetinde haksız ve yersiz de olsa bir eleştiri yazısıydı. Bununla beraber, yazdığı yayın kuruluşunun okur profiline yönelik yanlış ve gerçek dışı bilgiler, haksız eleştiri ve değerlendirmeler ulaştırmış oluyordu. Kendisine, aynı gün, yani 22 Kasım 2015’te twitter üzerinden paylaşımda bulunarak cevap verdim: Cemaate sempatim değil, tam tersine antipatim olduğunu belirterek, şahsımı ve Cumhuriyet gazetesini absürd bir şekilde herhangi bir dini cemaatle ilişki ya da işbirliği içinde olmakla itham etmenin, masum bir fikir beyanı olmadığını, Cumhuriyet gazetesine yönelik karanlık niyetlerin hazırlığında bilerek ya da bilmeden rol almak olduğunu ifade ettim. Bu cevap 23 Kasım 2015 tarihinde Odatv internet haber sitesinde “Cumhuriyet’ten Oray Eğin’e Yanıt” başlığıyla yayınlandı. Aradan bir yıl geçti, o gün verdiğim cevaptaki öngörü gerçekleşti. Cumhuriyet gazetesinin bütün yöneticilerini 31 Ekim 2016’da bir operasyonla gözaltına aldılar, sonra da tutuklandık. Cezaevinde iken avukatlarımız getirdiler, gördüm; Oray Eğin kendi internet blog sayfasında bu operasyona dair şunları yazmış: “(…) Sonra yazacağımı şimdiden özetleyeyim: Başından sonuna kadar FETÖ taktikleriyle işlenmiş, FETÖ’nün herkesi tuzağa düşürdüğü bir operasyon bu. (…) Gelelim benim yazımın delil sayılmasına. Belli ki FETÖ’cü savcı şark kurnazlığıyla ‘aynı saftan’ yani muhalif bir gazetecinin yazısını koyarak kendince inandırıcılık katmak istemiş. Cem Küçük vs. falan olsa kendileri de inanmayacaklar belli ki. Ben açık istihbarattan, yani basılı gazetede çıkan haberlerden, köşe yazılarından yola çıkarak bir medya analizi yapıyorum. Cumhuriyet’in değişen yayın çizgisi, attığı manşetler orada. Her şey bir yana köşe yazısından soruşturma açılır, davada delil olarak kabul edilebilir mi? AKP’ye yönelik kapatma davasına ‘Google davası’ diye – haklı olarak – burun kıvıranlar neden Cumhuriyet soruşturmasının üzerine atlıyor? Ortada bir tuzak var, belli.”

Bu bölümde yer verilen diğer iki yazı İbrahim Yıldız ve Leyla Tavşanoğlu ile yapılmış iki röportaj. Her iki röportaj içeriğinde de Cumhuriyet’in terör örgütlerine yardım ettiğine dair somut bir fiil isnadı yoktur. Daha çok vakıf yönetim kurulu seçimleri ve yayın politikası konusunda kişisel değerlendirmeleri içermektedir. O konuda daha önce ayrıntılı açıklamada bulundum.

VIII- Tiraj düşüşü ve CUMOK tepkisi iddiası hakkında açıklamalarım:

Cumhuriyet gazetesinin yayın politikasının değiştiğine, bu değişime okurlarının tepki gösterdiğine inanmış ve inancını kanıtlama çabasına girmiş bir soruşturmayla karşı karşıyayız. İddianame, 2013’ten sonra değiştiğini söylediği yayın politikası nedeniyle bu tarihten itibaren gazetenin satışında belirgin olarak düşüş yaşandığını yazmış. Bu konudaki iddiasını kanıtlamak amacıyla 2008-2016 yılları arasında gerçekleşen satış adetlerini Basın İlan Kurumu Genel Müdürlüğünden sormuş. Basın İlan Kurumu 4 Kasım 2016 tarihli yazısı ekinde belirtilen dönemlerdeki satış adetlerini gösteren bir tablo yapıp göndermiş. 1 Ocak 2008’den itibaren her ay ayrı ayrı satış adetlerine bu tabloda yer verilmiş. Bu tabloda her ayın satış adetleri iki ayrı türde yazılmış. Birinde “günlük fiili satış ortalaması” yazılmış, yanındaki sütunda da “aylık tiraj” sayısı. İddianame bu tablodan en yüksek 1-2 ayın tirajı ile en düşük 1-2 ayın tirajını – sanki rasgele – seçerek iddiasını bu tabloya dayandırmıştır. Hemen söyleyeyim, Basın İlan Kurumunun hazırlayıp göndermiş olduğu satış tablosundaki “günlük fiili satış ortalaması” hanesindeki sayıların tamamı doğru; aylık tiraj hanesindeki sayıların hemen tamamı yanlış ve hatalıdır.

Peki ben kim oluyorum da Basın İlan Kurumunun resmi yazısı ekinde yer alan satış verilerinin hatalı olduğunu söylüyorum? Neye dayanarak bu iddiada bulunuyorum? Ne malum benim iddiamın doğru olduğu? Şuradan biliyorum ve iddia ediyorum: Basın İlan Kurumu, savcılığa gönderdiği bu satış adetlerini her ay elektronik ortamda bizden, yani Cumhuriyet gazetesinden alıyor da ondan biliyorum. İlgili mevzuat gereğince Basın İlan Kurumundan resmi ilan alan bütün gazeteler her ay kuruma bir İcmal Varakası düzenleyip vermek zorundadırlar. Bu kapsamda bir çok verinin yanı sıra gazetenin satış adedi de bildirilir. Kurum, bu satış bilgilerini gazetenin dağıtımını gerçekleştiren ana bayi üzerinden kontrol ve teyit eder. Kısaca kurumun hazırladığı bilgilerin ve verilerin kaynağı Cumhuriyet gazetesinin verileridir.

Esasen tablodaki aylık tiraj rakamı olarak yazılmış verilerin hatalı olduğunu anlamak için benim gibi bu konuyu bilmek, kaynak bilgilerine sahip olmak da gerekmez. Satış tablosuna biraz dikkatle bakılırsa, Mayıs 2014’den sonra çok bariz şekilde 1 milyonluk bir ani düşüş görünüyor. Oysa, aylık tiraj toplamında 2,6 milyondan 1,6 milyona bir anda düşmüş ve takip eden bütün aylarda bu şekilde devam etmiş rakama karşın, günlük fiili satış ortalamasında ise bir değişim olmadığı da belli.O halde, ya günlük fiili satış ortalamasındaki veri doğru yazılmıştır ya da aylık tiraj hanesindeki veri. İkisinin aynı anda doğru olması mümkün değildir. Çünkü günlük fiili satış ortalamasını ilgili aydaki gün sayısı ile çarptığınızda aylık tirajı bulursunuz. Ya da aylık tiraj sayısını, ilgili aydaki gün sayısına bölerseniz günlük fiili satış ortalamasına ulaşırsınız.

Mesela, Nisan ayında günlük fiili satış ortalaması 50.000 adet ise, bu sayıyı Nisan ayındaki gün sayısı olan 30 ile çarptığınızda aylık tiraj adeti bulunur. Yani 50.000 adet x 30 gün = 1.500.000 adet aylık tiraj olması gerekir.

Mesela, Mayıs ayında aylık tiraj 3.100.000 adet ise günlük fiili satış ortalamasının, bu sayının 31’e (Mayıs ayındaki gün sayısı) bölünmesi ile 100.000 adet olması gerekir. Bu basit aritmetik gerçeğin ışığında tablodaki “günlük fiili satış ortalaması” ile “aylık tiraj” haneleri arasında bulunması gereken bu denkliğin 1 Ocak 2008 ile 1 Mayıs 2014 döneminde bulunmadığı görülmektedir. 1 Haziran 2014 ve sonraki aylarda ise bu iki veri arasında denklik bulunduğu görülüyor. Tablonun, günlük fiili satış ortalamasının yer aldığı hanesinde yazılan satış adetlerine bakıldığında – ki doğru veriler buradadır – Cumhuriyet’in günlük fiili satış ortalamasının 2009 yılından başlayarak 2016 yılı Kasım ayına kadar hep 50 bin – 53 bin aralığında gerçekleştiği açıkça görülüyor. Basın İlan Kurumunun gönderdiği ve iddianameye dayanak yapılan bu satış tablosunu görünce, gazetemizin avukatı 23.11.2016 tarihinde aynı kuruma başvurdu. Bilgi Edinme Hakkı Kanunu uyarınca 2008 – 2016 dönemi için günlük fiili satış ortalaması ile aylık tirajı gösteren bir tablonun verilmesini talep etti. Ekte bir fotokopisini sunduğum Basın İlan Kurumunun cevabi yazısı ve ekindeki satış tablosu geldi. İddianamedeki iddianın kanıtı bağlamında, ek olarak dosyaya eklenen 4 Kasım 2016 tarihli tablo ile bize verilen 15 Aralık 2016 tarihli tablo karşılaştırıldığında, günlük fiili satış ortalaması olarak yazılmış bütün verilerin birebir aynı olduğu görülecektir. Buna karşın şimdi sunduğumuz 15 Aralık 2016 tarihli tablodaki aylık tiraj hanesi ile dosyadaki tabloda yer alan aylık tirajın epeyce farklı olduğu bellidir. 4 Kasım tarihli tabloda aylık tirajın hatalı yazıldığı 1 Ocak 2008 – 1 Mayıs 2014 dönemindeki veriler, bu defa yeni hazırlanan tabloda düzeltilmiştir.

Cumhuriyet gazetesine yönelik verilerde yapılan bu hatalı ve yanlış veri bildirimi, suçlamanın delili olarak kullanılmıştır. Eğer üzerine gidip, araştırma yapmasak bunun üzerine saçma suçlamalar inşa ediliyordu. Dolayısıyla yapılan hatanın, bir maddi hata mı yoksa manipülasyon amaçlı mı yapıldığı, herhangi bir kasıt olmadan yanlış düzenlenmiş bir resmi belge mi yoksa sırf Cumhuriyet yöneticileri aleyhine sahte delil oluşturması için bilerek ve isteyerek yapılmış bir resmi evrakta sahtecilik mi olduğunu gerçekten bilemiyoruz. Zira son yıllarda hep Cumhuriyet gazetesi aleyhine tesadüfen yapılmış ağır kusurlarla karşılaşmak rutin hale geldi. Ama madem ki, Cumhuriyet gazetesinin satış adetine, etkinliğine dair yanıltıcı ve yanlış sayılar dolaşıma konulmuştur, o halde kamuoyunun doğru bilgilenmesini buradan temin edelim. Ekte size sunduğum tabloda, Cumhuriyet gazetesinin son 30 yıllık dönem bakımından yıl yıl satış adeti ortalaması var. Hangi yılda günlük satış ortalaması kaç adetmiş, bu tabloda var. Bu tablo, Cumhuriyet gazetesi satış servisinin verilerini içermektedir. Görüldüğü gibi 1991 yılından sonraki 25 yıllık dönemde iki yıl hariç gazetenin günlük fiili satış ortalaması 40 bin ile 60 bin arasında gerçekleşmiş. Şunu da eklemeliyim; satış adeti artık reklam verenler ve reklamcılar nazarında itibar edilen bir ölçüm değeri değildir. Çünkü, gazetelerin satış adetlerinin gerçeği yansıtıp yansıtmadığına dair çok ciddi kuşkular vardır. Bu nedenle Türkiye’de hemen bütün ulusal gazetelerin, belli başlı reklam verenlerin ve reklam ajanslarının oluşturduğu bir birlik tarafından bir tiraj ve erişim araştırması yapılmaktadır. Tüm gazetelerin üyesi olduğu ve maliyetini müşterek karşıladığı bu kurumun ölçümüne göre Cumhuriyet gazetesi her gün 350 bin ile 450 bin kişiye erişmektedir. Bunun anlamı bayiden satın alınan her bir gazeteye 8-10 kişinin erişim sağladığıdır. Çok uzun yıllardan beri yapılan bu erişim ölçümünde Cumhuriyet gazetesinin okur katsayısı her zaman en başta gelmiş ve satış adetinin 8-12 katı kadar olmuştur. Geçtiğimiz ay Reuters Ajansı, Oxford Üniversitesinin bir araştırmasını yayınladı. Bu araştırma sonucuna göre, Türkiye’de insanların haberleri takip ettiği gazeteler sıralamasında Cumhuriyet gazetesi beşinci sıradaki gazete. Bunları neden anlattım? Cumhuriyet gazetesinin bu derece etkin ve güvenilir bir bilgi edinme kaynağı oluşunu göstermek için. Herkes biliyor ki, Cumhuriyet gazetesinin bütün yöneticilerinin yargı araçsallaştırılarak tutuklanmış olmaları da bu nedenledir.

Gelelim CUMOK tepkisi denilen meseleye..

İddianame, gazete yönetimine gönderilmiş 330 kişinin adı bulunan ve adına okur bildirisi dedikleri bir metni ve kendisine Cumhuriyet okurları koordinatörü sıfatını takmış bir kişinin beyanlarını, yayın politikasının değiştiğine kanıt olarak gösteriyor. Cumhuriyet gazetesi kurumsal yapısıyla ilintili ve ilişkili CUMOK adında bir yapı uzun zamandan beri yoktur. Kurulduğu dönem itibariyle samimi Cumhuriyet gazetesi okurlarından bir grubun oluşturduğu bu platform daha sonraki yıllarda kendi aralarında siyasi çekişme nedeniyle bölünmüş ve İstanbul’da iki ayrı CUMOK oluşumu ortaya çıkmıştır. Bunlardan bir grup, kendisini adeta gazeteyi temsil eder bir imajla tanıtarak, olmayacak siyasi misyonlar üstlenmeye çalışıp, gazete kurumsal kimliği nezdinde de statü edinmek istemiştir. Diğer CUMOK grubunu ihanetle suçlayan bildiriler yayınlamışlardır. Okur oluşumları arasındaki bu çatışma ve çekişme nedeniyle 15 yıl öncesinden bu yana gazete ile bu grupları temsil iddiasındaki kişiler arasına mesafe konulmuş ve iletişim kesilmiştir. Kendini CUMOK koordinatörü olarak ilan eden bir kişinin Cumhuriyet gazetesine yayın çizgisi, politikası çizmesi bir hadsizlik ve kendini bilmezliktir. Bu hezeyanların gazete nezdinde bir karşılığı hiç olmamıştır. Bu hususta söyleyeceklerim bundan ibarettir.

IX- Tanık ifadeleri hakkında:

Bu dava kapsamında soruşturma başlatılır başlatılmaz dinlenen özel bir tanık dışında, tamamı gözaltına alınma işleminden sonra ifadesine başvurulan 18 kişi daha olmuştur. Bu aşamada her bir tanığın ifadelerini tek tek, satır satır cevaplamaya girişmeyeceğim. Bu nedenle, gerek iddia ve savunma makamlarının gerek heyetiniz üyelerinin soracağı sorulara vereceğim cevaplar dışında tanık ifadeleriyle ilgili genel değerlendirmem şu şekildedir.

Tanık olarak ifadesi alınan kişilerin çoğu suçla ve suçlamayla ilgisiz, dedikodu niteliğinde ve yargılama konusu fiille ilintisiz hususlara değinmişlerdir. Dava konusuyla ilgili – ilgisiz safsata ve gerçek dışı bilgileri ve hatta yalan beyanları ifade eden Cem Küçük, Latif Erdoğan, Hüseyin Gülerce, Talat Atilla, Rıza Zelyut ve Mehmet Faraç isimli tanıkların hakkında ise şunu belirtmek isterim. Bu tanıkların ifadeleri ile ilgili değerlendirmem şu şekildedir:

Üslup, kişilik ve karakterleri kamuoyunca da az çok bilinen kişilerin hakkımdaki olumsuz fikir ve eleştirilerinin, başkaca bir argümana gerek olmadan lehime çok kıymetli bir delil ve kanaat oluşturduğunu değerlendiriyorum. Diğer tanıkların ifadeleri, vakıfta yapılan boşalan bir yönetim kurulu üyeliğine seçim ve gazetenin yayın politikası konusundaki kişisel görüşleri çerçevesinde ve kapsamındadır. Daha önce her iki konuda ayrıntılı açıklamada bulunmuştum. Bu tanıkların beyanları tahtında bir kez daha vurgulamak isterim. Vakıf toplantısı ve seçimlerinin de, gazetenin yayın politikası ve çizgisinin de tartışılıp konuşulacağı, bu konuda tespitlerin yapılacağı zemin ve mekan bu duruşma salonu ve bu yargılama değildir. Vakıfla ilgili konu kendi zemininde, Asliye Hukuk Mahkemesi nezdinde sürmektedir. Gazetenin yayın politikası ve çizgisi konusunda herhangi bir savcılığın mahkemenin siyasi tespiti, müdahil olması yalnızca burada yargılanan biz sanıkların değil, Cumhuriyet’in gerçek okurlarının da kabul etmeyeceği, içine sindirmeyeceği bir girişim olacaktır. Böylesi bir yolu açanları, böyle bir yolla gazeteye müdahale edilmesine neden olanları da okurlar ve kamuoyu unutmayacaktır.

Bazı tanık beyanlarında olup da iddianamenin benimle ilgili değerlendirmesinde suçlama konusu yaptığı bir konuya da bu vesileyle açıklık getirmek istiyorum.

İcra Kurulu Başkanlığı Meselesi..

Halen gazetede çalışan üç arkadaşımızın, tanık sıfatıyla ifadesine başvurulmuştur. Bu arkadaşlar, Cumhuriyet Vakfında daha önce mevcut olmayan yeni yapılanmaya gidildiğini ve İcra Kurulu adıyla yeni bir kurul oluşturulduğunu söylemişler. İddianamenin “Sonuç ve Değerlendirme” bölümünün 257. sayfasında benimle ilgili iddia ve cezalandırma talebi şu şekilde başlamaktadır:

“Şüpheli Akın ATALAY’ın; (…) iletişim kaydı bulunduğu, tanıklar Ali Açar, Miyase İlknur ve Aykut Küçükkaya’nın da belirttiği gibi Yönetim Kurulu tarafından Vakıf Senedinde yer almayan “İcra Kurulu” adında bir organ oluşturularak bu kurulun başına getirildiği ve bu yolla şüpheliye gazetenin yönetiminde ciddi bir güç sağlandığı…”

Cumhuriyet Vakfında daha önce mevcut olmayan ve iddianameye göre resmi senette de yer almayan bir yeni yapılanmaya gidildiği ve İcra Kurulu oluşturulduğu yanlış bilgidir. Tanık olarak ifade veren arkadaşlarımız belli ki Cumhuriyet Vakfını, resmi senedini bilmiyorlar. Bu da doğaldır. Bu arkadaşlarımız, gazete işletmesinde ve Yeni Gün Haber Ajansı A.Ş bünyesinde oluşturulan İcra Kurulunu sanki Cumhuriyet Vakfında yeni bir yapı olarak anlamışlar. Oysa, Cumhuriyet Vakfı’nda İcra Kurulu oluşumu, resmi senedindeki düzenleme gereğince zaten kuruluşundan beri 23 yıldır olan bir organ ya da yapıdır. İddianameden yukarıda aktardığım alıntı her ne kadar “vakıf senedinde yer almayan İcra Kurulu adında bir organ oluşturulduğu” ve başına benim getirildiğimi söylüyorsa da maddi gerçek tam tersidir. Cumhuriyet Vakfının resmi senedi ek klasörlerde var. Savcılar deliller arasına koymuş. Ama belli ki okumadan koymuş. Şimdi size 11. maddeyi okuyorum:

“Yönetim Kurulu, Başkan, Başkan Vekili, Genel Sekreter ve Genel Sayman’ın da içinde bulunduğu yeterli sayıda Yönetim Kurulu üyesinden oluşan bir Yürütme Kurulu seçer. (…) Yürütme Kurulu, Yönetim Kurulu kararlarını, uygulamak ve yürütmekle görevli olup, Yönetim Kuruluna karşı sorumludur.”

Görüldüğü gibi Cumhuriyet Vakfında resmi senedin 11. maddesi uyarınca kurulduğu günden bu yana bir yürütme yani İcra Kurulu vardır. Yeni bir yapılanmaya gidildiği bilgisi yanlıştır. Bununla birlikte, vakfın tavsiyesi üzerine Yeni Gün Haber Ajansı A.Ş’de, işletme şirketinde İcra Kurulu Başkanlığı oluşturulmuştur. Tanıklar ve iddianame bu iki farklı tüzel kişiliği karıştırmışlardır.

Cumhuriyet gazetesine FETÖ – PKK ve DHKP/C terör örgütlerine yardım etme suçlamasının inandırıcı ve ikna edici olmak bir yana saçmalığı ve tutarsızlığının, bu suçlamayı yöneltenleri zan altında bırakacağı kanaati dikkate alınarak savcılık tarafından ilginç bir yönteme de başvurulmuştur. Tutuklamalardan sonra 18 Kasım 2016’da Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne (VGM) bir talimat yazılmıştır. Bu talimatın amacı, tutuklu Cumhuriyet yöneticilerine yeni suçlar bulunması için vakfın ve vakfa bağlı şirketin sıkı bir incelemeden geçirilmesiydi. Savcılığın bu talimatı nedeniyle son dönemde sık sık denetimden geçen vakıf ve şirket bir kez daha özel amaçlı olarak incelendi. Bu inceleme sonucunda, başka bir olumsuzluk yüklenemediği için iki taşınmazın satışı, vakıftan gazeteye borç verilmesi ve şirket genel kurulunun toplantıya davet edilmemesi gerekçesiyle, hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçu icat edilmeye çalışıldı; daha doğrusu böyle bir suç uyduruldu. VGM’ye bağlı müfettişlik, bir mecazla söylersem savcılıktan gelen vur emrini öldür diye anladığından suç uydurmaya çalışmakla yetinmeyip, hızını alamamış, gazetenin künyesinin nasıl düzenleneceğine kadar mütalaada bulunmuştur.

Cumhuriyet gazetesinin künyesinden İcra Kurulu Başkanı ibaresinin çıkarılmasının bir iddianameye neden aktarıldığını (idd. s, 115) anlayamamakla birlikte yine de cevapsız bırakmayalım. Size ne gazetenin künyesinde hangi sıfatların ve kelimelerin, hangi görevlerin ve statülerin yazılıp yazılmayacağından!… Gerçekten müfettişler ve savcıların başka işi kalmadı da gazete künyelerini düzenlemeye mi başlıyorlar!.. Gazete künyelerinde belirtilip şirket sözleşmelerinde, Ticaret Kanununda adı geçmeyen genel yayın yönetmenliği, Ankara temsilciliği, bölüm şeflikleri, reklam müdürlükleri ve benzeri yapıların künyede yer alıp almayacağı ile ilgili bir fikriniz de var mı? Şimdi size Cumhuriyet gazetesi dışında üç gazetenin künyesinin yer aldığı gazete kupürlerini sunuyorum. Hürriyet, Star ve Yeni Şafak gazeteleri. Bu gazetelerin künyelerinde de aynı sıfat ve titr’e yer verilmiş. Onların da çıkarması gerekiyor mu? Yoksa bu uygulama Cumhuriyet’e mi özel?

Bu konuya burada bir nokta koyuyorum.

X- Sonuç ve Değerlendirme:
A) İddianamenin sonuç ve değerlendirilmesi hakkında:

İddianamenin bu bölümünden kısa bir alıntı yapıyorum. Diyor ki iddianame;

“ (…) Faaliyetin esasen meşru bir zemine sahip olması da bu durumu değiştirmemektedir. Söz gelimi doktorluk mesleğini icra eden bir kişinin örgütün hiyerarşik yapısına dahil olmasa bile gizlice kendisine getirilen örgüt mensuplarına tıbbi müdahalede bulunması örgüte yardım etme olarak değerlendirilebilir.”

Burada alıntıya bir ara verip, yürürlükteki Ceza Kanununu hazırlayan bilim heyetinin başkanı Prof. İzzet Özgenç’in 2011 tarihli “Suç Örgütleri” adlı kitabından bir bölüm okuyorum:

“ (…) örgüt mensuplarına yapılan her türlü yardımı suç olarak tavsif etmemek gerektiği kanısındayız. Mesela hasta ve yaralı olan örgüt mensubuna iyileşmesi için tıbbi müdahalede bulunulması, ceza sorumluluğunu gerektirmez…”

Görüldüğü gibi, aynı somut örnek üzerinden giderek ceza kanunu eserinin mimarbaşı olan İzzet Özgenç’i iddianame tekzip etmiş. Meğerse, bir doktor kendisine getirilen ağır yaralı bir insana, örgüt mensubuysa tıbbi müdahalede bulunmayacakmış!.. Bulunursa suç sayılırmış. Ne denir ki, böyle insanlık dışı bir hukuk algısı olmaz. Batsın böyle bir zihniyet!..

İddianamenin sonuç ve değerlendirme kısmından yaptığım alıntıya kaldığı yerden devam ediyorum:

“ (…) Basın mensuplarının faaliyetleri de bu kapsamda ele alınmalıdır. Normal şartlar altında kamuoyunun bilgi edinme hakkı, basın mensuplarının da meslek faaliyetlerini icra etme hakkı kapsamında hukuka uygun olan faaliyetler tüm ulusal ve uluslar arası sistemlerde ulusal güvenlik, kamu barışı gibi kriterlerden hareketle sınırlandırılmaktadır. (…)”

Gördüğünüz üzere, iddianame açıkça ikrar ediyor: Normal şartlar altında yaptığınız gazeteciliktir. Ama ne gazetecilik, ne yargı, ne ülke normal şartlar altında değil!

B) Benim sonuç ve değerlendirmem:

Soruşturmayı yürütenler, iddianameyi düzenlemeden hemen önce son bir hamle yaparak hakkımda ille de bir irtibat tesis edebilmek amacıyla Emniyet’e bir yazı yazmışlar. 3 Nisan 2017 tarihli iddianameden 3 gün önce İstanbul Emniyet Müdürlüğü, Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğünün 31.03.2017 tarihli tutanağı 5. klasörün 18 – 19. sayfalarına girmiş. Tutanakta deniliyor ki;

“Akın Atalay ve Mehmet Murat Sabuncu hakkında FETÖ/PDY ile irtibatlı olup olmadığına ilişkin bilgi talep edilmektedir. Şahıslar hakkında yapılan sorgulamada FETÖ/PDY örgütü kapsamında çeşitli birimler tarafından Dairemize gönderilen ve Analiz Şube Müdürlüğünde toplanan; 1- Yürütülen soruşturmalarda adı geçenler listesinde, 2- Bank Asya’da hesabı olan şahıslar listesinde, 3- FETÖ kapsamında değerlendirilen dernek ve sendikalarda kaydı olanlar listesinde, 4- FETÖ soruşturmasına konu şirketlerin ortakları ve yöneticileri listesinde, 5- BYLOCK programı kullananlar listesinde, 6- KHK ile ihraç edilen emniyet mensupları, sıkıyönetim komutanları atama listesi ve benzeri listelerde, 7- Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı FETÖ/PDY ana çatı soruşturması kapsamında HTS kaydı alınan 72 şahsa ait 336 numaranın irtibatlı olduğu karşı numaraların abone bilgilerine rastlanılan şahıslar listesinde, HAKLARINDA KAYDA RASTLANILMAMIŞTIR.”

Yani soruşturma savcıları son bir derin araştırma daha istemişler. Peki bu araştırma sonucu 3 gün sonra yazdıkları iddianameye yazılmış mı? Tabii ki hayır.

Şimdi gelelim benim sonuç ve değerlendirmeme:

Burada FETÖ’ye yardım suçlamasına muhatap olanlar, Cumhuriyet gazetesinin yöneticileri ve yazarlarıdır. Ortalama zeka sahibi biri suçlamaya ve suçlananlara bakarak, ortada bir entrika olduğunu hemen anlar. Tutuklanarak cezaevine gönderildiğimizde, FETÖ adına örgütsel faaliyette bulunmak suçundan tutuklandığımızı öğrenen görevliler bile, “haydi canım, olmaz artık bu kadar saçmalık” dediler. Neden tutukluyuz ve neden yargılanıyoruz? Açıkça söyleyeyim; FETÖ konusunda kimileri gibi bağışlanmayı gerektiren, af dileyecek, kullanmışlar bizi denilebilecek bir irtibat, ilişki ya da kusurumuz olmadığından dolayı buradayız. Şimdi FETÖ denilen bu yapıyla en başından beri kararlı ve ısrarlı bir şekilde mücadele ettiğimiz, bu yapının oluşturduğu tehdit ve tehlike konusunda sürekli olarak kamuoyunu ve yetkilileri uyardığımızdan dolayı buradayız. FETÖ’ye dokunanın yandığı dönemlerde dokunma cesaretini gösterebilen ender kişiler ve gazeteler arasında olduğumuzdan dolayı buradayız. Öyle görünüyor ki, biz de, “aldatılmışız, kandırılmışız, gözümüz körmüş, bizi kullanmışlar”, diyenlerden olsaymışız, şimdi el üstünde tutulanlardan olurmuşuz. Bizi soruşturanlara, tanıklarına ve kanıtlarına bakınca bunu anlamak hiç zor değil. Ama biz suçluyuz; suçluyuz çünkü FETÖ denilen bu yapıyla camia iken de, cemaat iken de, hizmet hareketi iken de, paralel yapı iken de, FETÖ iken de hiçbir zaman uyuşamadık, anlaşamadık, hoş görmedik. Bu yapılanmayı, yöntemleri, amaçlarını hep tehdit ve tehlike olarak gördük. Devletin kurumlarına nasıl sızdıklarını, örgütlendiklerini, faaliyetlerini yazdık, eleştirdik ve devletin önlem alması gerektiğini söyledik.

Biz FETÖ’yle hiçbir dönemde aynı dağın yeli, aynı bağın gülüyüz demedik; onlarla aynı yoldan yürümedik, aynı sudan içmedik, özümüz de farklıydı sözümüz de…

Ama biz adil yargılama hakkını istisnasız her insan için savunuyoruz. Yalnızca adil olmanın, hukukun değil insan olmanın ve insan kalmanın da gereği sayıyoruz bunu. Yargılananların geçmişine, siciline, nedamet getirip getirmemesine ya da suçun ağırlığına bakmadan kimseye haksızlık yapılmasını istemeyiz. Adalette eşitlik isteriz. Yargılananların bizim siyasi anlayışımıza uzaklığı ya da yakınlığı haklara müstahaklığın ölçüsü değildir; olmamalıdır. Yargılananları sorumsuz, günahsız, suçsuz, iyi insanlar olarak gördüğümüzden değil, yalnızca insan oldukları için ve bundan kaynaklanan temel haklara sahip olmaları gerektiğinden peşinen suçlu ilan etmeyiz. Eskiden de böyle düşünüyorduk. Bugün de böyle düşünüyoruz. Yarın da mağdurun, yargılanacak olanın kimliğine, siciline bakmadan aynı tutumu alırız. Bundan dolayı da pişman olmayız…

Bilinsin ki, burada verilecek nihai karar bizimle ilgili görünse bile gerçekte öyle olmayacaktır. Biz, bugünün muktediri öyle olmasını istediği için aylardır tutukluyuz. Ne kadar daha sürecek bilmiyorum. Ama bildiğim şeyler de var. Esareti kabul etmeyiz, onurumuzdan, haysiyetimizden, insanlığımızdan vazgeçmeyiz. Korkuya teslim olmayız. Gazeteciliğe, halkın bilgi edinme hakkına zarar verecek bir ödün vermeyiz, veremeyiz. Onursuz bir özgürlüğe razı olmayız. Böylesi bir düşüklükten herkesin uzak olmasını dilerim. Sizler vereceğiniz nihai kararla, iktidardakilerden farklı düşünmenin, eleştirinin, muhalefet etmenin, gazeteciliğin suç sayılıp sayılmayacağına da karar vermiş olacaksınız.

Bitirirken…

İlhan Selçuk, herkes kendi heykelini yontar demişti. Galiba gazetelerin heykelini de orada çalışanlar yontuyor. Cumhuriyet gazetesinin heykelini İlhan Selçuk, Uğur Mumcu, Muammer Aksoy, Bayriye Üçok, Ahmet Taner Kışlalı, Onat Kutlar’lar hayatları pahasına yonttular.

Bizler burada yargılanan Cumhuriyet’çiler, bu nadide heykelin sıradaki nöbetçileriyiz.

Nöbetimiz sırasında bu heykele leke sürülmemesi için çabalıyoruz. Bizden öncekiler gibi biz de muktedirlere boyun eğmiyor, korkuya teslim olmuyor, gazeteciliğe ihanet etmiyoruz.

Bu zorlu dönemde bunun bir diyeti vardı.

Onurumuzla ve gururla ödüyoruz.

Hepsi budur!…

Türkiye Basım Yayın Meslek Birliği(TBYM)

0
Türkiye Basım Yayın Meslek Birliği(TBYM)

Türkiye Basım Yayın Meslek Birliği(TBYM) Türkiye’de en fazla üyeye sahip olan ve en fazla eseri temsil eden yayıncı meslek birliğidir. Türkiye Basım Yayın Meslek Birliği (TBYM), 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanununa göre Kültür ve Turizm Bakanlığının 4 Ocak 2007 tarihli onayı ile tüzel kişilik kazanarak yayıncılık alanında faaliyetlerine başlamıştır. “Türkiye” kelimesinin unvanına eklenmesine 17.10.2012 tarihinde karar verilmiştir.

Türkiye Basım Yayın Meslek Birliği(TBYM), eser sahipleri ile bağlantılı hak sahiplerinin ortak çıkarlarını korumak, kanunla tanınmış hakların idaresini ve takibini, alınacak ücretlerin tahsilini ve hak sahiplerine dağıtımını sağlamak üzere kurulmuş Meslek Birliğidir. Birlik, Dünya Fikri Mülkiyet Teşkilatı (WIPO), UNESCO, CERLALC gibi kurumların da temsil edildiği yayıncılık alanındaki en büyük uluslararası federasyon olan IFRRO üyesidir. Birlik, YAYFED kurucu üyesidir. Birlik Arap Yayıncılar Birliği ve Afrika Yayıncılar Birliği ile dayanışma içerisinde çalışmaktadır.

Türkiye Basım Yayın Meslek Birliği(TBYM)  Amaçları ve Faaliyet Alanı

Birlik, toplumda telif kültürünün ve bilincinin yaygınlaştırılması, korsanlıkla mücadele, yayıncılığın önündeki engellerin kaldırılması, yayıncılığın gelişmesinin ve yayınevlerinin kurumsallaşmasının sağlanması, telif sözleşmelerinin yapılmasına, uygulanmasına ve anlaşmazlıkların giderilmesine yönelik faaliyetlerde bulunmaktadır.

Fikri mülkiyet hukukunun güçlendirilmesi, yayıncıların yasalar karşısında haklarının savunulması, fikri hakların takibinin yapılması ve ihlallerinin önlenmesi, tip sözleşmelerin hazırlanması, kayıt, tescil, bandrol ve sertifika konularında sektörün yönlendirilmesi, şahsi kullanım harçlarının tahsili, lisanslama ve buralardan elde edilecek gelirlerin üyelere adil dağıtımının sağlanması, dijital yayıncılığın geliştirilmesi, üyelere eğitim verilmesi, kanun çalışmalarına katkıda bulunulması, Türk yayıncılığının dünya genelinde bir telif marketi haline getirilmesi birliğin faaliyetleri kapsamındadır.

TBYM Bünyesinde Faaliyet Gösteren Komisyonlar

Birlik bünyesinde Korsanla Mücadele Komisyonu, Telif Hakları ve Lisanslama Komisyonu, Üye İlişkileri Komisyonu, Basın Yayın ve Halkla İlişkiler Komisyonu, Araştırma ve Geliştirme (Ar-Ge) Komisyonu, Kaynak Geliştirme ve Finans Komisyonu ve Uluslararası İlişkiler Komisyonu olmak üzere yedi komisyon görev yapmaktadır.

Birliğin, Uluslararası İlişkiler Komisyonu bünyesinde Avrupa, Amerika, Balkanlar, Türk Cumhuriyetleri, Arap Ülkeleri, Afrika ve Uzak Doğu ile ilişkileri takip eden alt komisyonlar yer almaktadır.

Türkiye Basım Yayın Meslek Birliği(TBYM) Faaliyetleri 

Birlik, Korsan Kitap İhbar Hattını kurmuş ve Türkiye Basım Yayım Meslek Birliği bünyesinde korsan ihbarlarını takip için 24 saat süreyle hizmet vermeye başlamıştır.

Kitap fuarlarına katılım ve korsanla mücadele hakkında bilgilendirici materyal dağıtımı yapılmış, ‘Korsan Kitaba Hayır’ temalı özel stantlar kurmuştur.

“Bu Suça Ortak Olma”, “Haksızlığa Hayır”, “Korsan Kitaba Hayır” sloganları birliğin çalışmalarında kullandığı sloganlardır. Korsanla mücadele konusunda kısa film yaptırılarak fuarlarda ve açık alanlarda yayınlanmıştır.

Birlik, Akademik Çalıştaylar, Sempozyumlar, Bilimsel Toplantılar, konferans ve paneller tertip etmiştir. Bu kapsamda, 14 Mayıs 2015 tarihinde “Meslek Birliklerinin İşleyişi Çalıştayı”, 03 Temmuz 2015 tarihinde “Telif haklarının güçlendirilmesi ve ihlallerin önlenmesi için hukuki ve teknik altyapının oluşturulması ortak akıl toplantısı”, 17-18 Eylül 2015 tarihinde “Metin ve Görsel Alanda Hakların Toplu Yönetimi Çalıştayı”, 12-13 Aralık 2015 “Yayımcılık Sektöründe Telif Hakları ve Korsanla Mücadele Çalıştayı”, 30-31 Mart 2016 tarihinde “Yayımcılıkta Telif Hakları Sempozyumu” , 30 Nisan 2016 “Fikri Mülkiyet Platformu Çalıştayı”, 04-05 Mayıs 2016 tarihinde “Kültürel Çeşitliliğin Güçlendirilmesi ve Yaratıcılığın Desteklenmesinde Meslek Birliklerinin Önemi”, 3 Haziran 2016 tarihinde “Yayımcılık Sektöründe Telif Hakları ve Korsan Kitapla Mücadele Çalıştayı” ve 09 Kasım 2016 tarihinde “Halk Kütüphanelerinde E-Yayınların Hizmete Sunulması Çalıştayı”düzenlenmiştir. 

Fikri Mülkiyet Haklarının Uygulanması Hakkında Avrupa Birliği Direktifi

0
Fikri Mülkiyet Haklarının Uygulanması Hakkında Avrupa Birliği Direktifi

Fikri Mülkiyet Haklarının Uygulanması Hakkında Avrupa Birliği Direktifi, Avrupa Konseyi ve Avrupa Parlamentosu tarafından 29 Nisan 2004’te kabul edilmiştir. Direktif(Directive 2004/48/EC of the European Parliament and of the Council of 29 April 2004 on the enforcement of intellectual property rights), 30 Nisan’da Avrupa Birliği Resmi Gazetesinde yayımlanmış ve 20 Mayıs 2004’te yürürlüğe girmiştir. Üye devletlerin direktifi iç hukuklarına aktarım süresi 29 Nisan 2006 olarak belirlenmiş ve ulusal hukukların uyumlaştırılması benimsenmiştir. Üye Devletler, bu Direktife uyum sağlamak için gerekli kanunları, yönetmelikleri ve idari hükümleri 29 Nisan 2006 tarihine kadar yürürlüğe koyacak ve bu konuda Komisyonu derhal bilgilendireceklerdir.

2004/48/AT Sayılı Direktif, fikrî mülkiyet haklarının teorik düzeyde tanınmasını yeterli görmeyip; ihlaller karşısında etkili, caydırıcı ve orantılı hukukî koruma mekanizmaları oluşturarak, patentten markaya, telif haklarından tasarımlara kadar tüm fikrî mülkiyet alanlarında hak sahiplerinin delil toplama, ihtiyati tedbir alma, ihlalin durdurulmasını isteme, bilgi edinme ve tazminat talep etme imkânlarını Avrupa Birliği genelinde ortak standartlara bağlayan ve böylece dijital çağda sınır aşan ihlallerle mücadelede Avrupa fikrî mülkiyet hukukunun en etkili uygulama araçlarından biri hâline gelen temel bir uyum düzenlemesidir.

Direktif esas olarak:

  • ihtiyati tedbirler,
  • delillerin korunması,
  • bilgi talep hakkı,
  • el koyma,
  • tazminat,
  • mahkeme masrafları,
  • ihlalin durdurulması gibi
    hukuk yargılamasına ilişkin koruma mekanizmalarını düzenlemektedir.
Fikri Mülkiyet Haklarının Uygulanması Hakkında Avrupa Birliği Direktifi
Fikri mülkiyet haklarının uygulanması hakkındaki
29 Nisan 2004 tarih ve
2004/48/AT SAYILI AVRUPA PARLAMENTOSU VE KONSEY DİREKTİFİ
(AEA ile bağlantılı metin)

AVRUPA PARLAMENTOSU VE AVRUPA BİRLİĞİ KONSEYİ,

Avrupa Topluluğunu kuran Antlaşmayı ve özellikle de onun 95. maddesini göz önünde tutarak,

Komisyonun tasarısını göz önünde tutarak,

Avrupa Ekonomik ve Sosyal Komitesinin Görüşünü1 göz önünde tutarak,

Bölgeler Komitesine danıştıktan sonra,

Antlaşmanın 251. maddesinde belirtilen usule uygun şekilde hareket ederek,

(1)     İç Pazara ulaşmak, dolaşım özgürlüğü üzerindeki kısıtlamaları ve rekabetin tahribatını ortadan kaldırırken, yeniliğe ve yatırıma vesile olan bir ortam oluşturulmasını içerir. Bu bağlamda, fikri mülkiyetin korunması İç Pazarın başarısının esas unsurudur. Fikri mülkiyetin korunması  yalnızca yeniliği ve yaratıcılığı teşvik etmek için değil, aynı zamanda istihdamı geliştirmek ve rekabet edebilirliği iyileştirmek için de önemli olduğundan;

(2)     Fikri mülkiyetin korunması, kaşifin veya mucidin keşfinden veya yarattığından yasal bir kar elde etmesine müsaade etmelidir. Ayrıca çalışmaların, fikirlerin ve yeni teknik bilginin mümkün olan en geniş şekilde dağıtılmasına da müsaade etmelidir. Aynı zamanda ifade özgürlüğünü, bilginin serbest dolaşımını veya Internet üzerindekiler de dahil kişisel verilerin korunmasını engellememesi gerektiğinden;

(3)     Ancak fikri mülkiyet haklarının etkili yöntemlerle uygulaması olmaksızın, yenilik ve yaratıcılık engellenir ve yatırımlar azalır. Dolayısıyla, bugünlerde büyük çoğunlukla Topluluk Müktesebatının parçası olan, fikri mülkiyete ilişkin maddi hukukun Topluluk içerisinde etkili bir şekilde uygulanmasını temin etmek gereklidir. Bu bakımdan, fikri mülkiyet haklarını uygulama yöntemleri, İç Pazarın başarıya ulaşması için çok önemli olduğundan;

(4)     Kendi yetkisi içinde olan konulara ilişkin olarak Topluluğun kendisinin yanı sıra ulusal seviyede bütün Üye Devletler, Uruguay turu çok taraflı müzakerelerinin bir parçası olarak 94/800/AT sayılı Konsey Kararı(1) tarafından onaylanmış ve Dünya Ticaret Örgütü çerçevesinde yapılmış olan Fikri Mülkiyetin Ticaretle Bağlantılı Yönleri hakkındaki Anlaşmayla (TRIPS Anlaşması) bağlıdırlar.

(5)     TRIPS Anlaşması özellikle, uluslararası seviyede uygulanan ortak standartlar olan ve tüm Üye Devletlerde uygulanan, fikri mülkiyet haklarını uygulama yöntemleri hakkındaki hükümleri içerir. İşbu Direktifin, TRIPS Anlaşması altındakiler de dahil, Üye Devletlerin uluslararası yükümlülüklerini etkilememesi gerektiğinden;

(6)     Bütün Üye Devletlerin taraf olduğu ve fikri mülkiyet haklarını uygulama yöntemleri hakkında hükümleri de içeren uluslararası sözleşmeler de bulunmaktadır. Bunlar özellikle Sınai Mülkiyetin Korunmasına yönelik Paris Sözleşmesini, Edebi ve Sanatsal Çalışmaların Korunmasına yönelik Berne Sözleşmesini ve Sanatçıların, Fonogram Yapımcılarının ve Yayın Organizasyonlarının Korunmasına yönelik Roma Sözleşmesini kapsadığından;

(7)     Bu soru üzerinde Komisyonun istişarelerinden, TRIPS Anlaşmasına rağmen fikri mülkiyet haklarını uygulama yöntemlerine ilişkin olarak Üye Devletlerde hala farklılıklar olduğu ortaya çıkmıştır. Örneğin, özellikle kanıtları korumak için kullanılan geçici önlemlerin uygulanmasına yönelik düzenlemeler, hasarların hesaplanması veya ihtiyati tedbirlerin uygulanmasına yönelik düzenlemeler bir Üye Devletten diğerine oldukça farklılık gösterir. Bazı Üye Devletlerde, bilgi hakkı ve pazara sürülen ihlal eden malların masrafları ihlalde bulunana ait olmak üzere geri çağrılması gibi herhangi bir önlem, usul veya çare bulunmadığından;

(8)     Fikri mülkiyet haklarını uygulama yöntemlerine ilişkin olarak Üye Devletlerin sistemleri arasındaki farklılıklar, İç Pazarın uygun olarak işlemesine zarar vermektedir ve fikri mülkiyet haklarının Topluluk içerisinde eşit seviyede bir korumadan faydalanmasını temin etmeyi imkansız kılmaktadır. Bu durum İç Pazar içerisindeki serbest dolaşımı teşvik etmediğinden veya sağlıklı rekabete yardımcı olan bir ortam yaratmadığından;

(9)     Mevcut farklılıklar ayrıca, fikri mülkiyete ilişkin maddi hukukun zayıflamasına ve bu alanda İç Pazarın parçalanmasına yol açmaktadır. Bu durum iş çevrelerine İç Pazara olan güvenin kaybolmasına ve dolayısıyla yeniliğe ve yaratıcılığa yatırımlarda azalmaya neden olur. Fikri mülkiyet haklarının ihlali, gittikçe daha çok artan bir biçimde örgütlü suçla bağlantılı hale gelmektedir. Artan Internet kullanımı korsan ürünlerin anında global olarak dağıtılmasına imkan tanımaktadır. Fikri mülkiyete ilişkin maddi hukukun etkili olarak uygulanması, Topluluk seviyesinde belirli bir eylem vasıtasıyla temin edilmelidir. Dolayısıyla, bu alanda Üye Devletlerin mevzuatının yaklaştırılması İç Pazarın uygun şekilde faaliyet gösterebilmesi için temel bir ön koşul olduğundan;

(10)   İşbu Direktifin hedefi, İç Pazarda yüksek, eşdeğer ve homojen bir koruma seviyesini temin etmeye yönelik olarak mevzuat sistemlerinin yaklaştırılması olduğundan;

(11)   İşbu Direktif adli işbirliği, yargı yetkisi, medeni ve ticari mevzularda verilen kararları tanıma ve uygulama konusunda uyumlaştırılmış kurallar düzenlemeyi veya uygulanan hukuku ele almayı hedeflemez. Bu tür konuların genel olarak tabi olduğu ve eşit şekilde fikri mülkiyete uygulanan Topluluk araçları bulunduğundan;

(12)   İşbu Direktif  rekabet kurallarının uygulanmasını ve özellikle de Antlaşmanın 81 ve 82. maddelerini etkilememelidir. İşbu Direktifte öngörülen önlemlerin, haksız rekabeti Antlaşmaya aykırı olacak şekilde kısıtlama amacıyla kullanılmaması gerektiğinden;

(13)   Bu alandaki Topluluk hükümleri tarafından ve/veya ilgili Üye Devletin ulusal hukuku tarafından kapsanan tüm fikri mülkiyet haklarını içermek amacıyla, işbu Direktifin kapsamını mümkün olan en geniş biçimde tanımlamak gereklidir. Buna rağmen bu gereklilik, dileyen Üye Devletlerin dahili amaçlarla, parazit nüshalar veya benzeri faaliyetler de dahil haksız rekabet içeren eylemleri kapsayacak şekilde işbu Direktifin hükümlerini genişletme olasılığını etkilemeyeceğinden;

(14)   6(2), 8(1) ve 9(2). maddelerde öngörülen önlemlerin yalnızca ticari boyutta yürütülen eylemlere ilişkin uygulanması gerekir.  Bu durum Üye Devletlerin söz konusu önlemleri ayrıca diğer eylemlere ilişkin olarak da uygulama olanağına halel getirmez. Ticari boyutta yürütülen eylemler, doğrudan veya dolaylı  ekonomik veya ticari avantaj sağlamak amacıyla yürütülenlerdir; bu normal olarak, iyi niyetle hareket eden son tüketiciler tarafından gerçekleştirilen eylemleri hariç tutacağından;

(15)   İşbu Direktifin fikri mülkiyete ilişkin maddi hukuku, kişisel verilerin işlenmesiyle ilgili olarak bireylerin korunması ve bu tür verilen serbest dolaşımı hakkındaki 24 Ekim 1995 tarih ve 95/46/AT sayılı Avrupa Parlamentosu ve Konsey Direktifini1, elektronik imzalara yönelik Topluluk çerçevesi hakkındaki 13 Aralık 1999 tarih ve 1999/93/AT sayılı Avrupa Parlamentosu ve Konsey Direktifini ve İç Pazarda bilgi toplumu hizmetlerinin belirli hukuki yönleri ve özellikle de elektronik ticaret hakkındaki 8 Haziran 2000 tarih ve 2000/31/AT sayılı Avrupa Parlamentosu ve Konsey Direktifini etkilememesi gerektiğinden;

(16)   İşbu Direktifin hükümlerinin, Topluluk araçlarında belirtilen telif hakkı ile ilgili haklar konusundaki istisnalara ve hakların uygulanmasına yönelik belirli hükümlere ve özellikle de bilgisayar programlarının hukuki olarak korunması hakkındaki 14 Mayıs 1991 tarih ve 91/250/AET sayılı Konsey Direktifinde veya bilgi toplumunda telif hakkı ve ilgili hakların belirli yönlerinin uyumlaştırılması hakkındaki 22 Mayıs 2001 tarih ve 2001/29/AT sayılı Avrupa Parlamentosu ve Konsey Direktifinde bulunanlara halel getirmemesi gerektiğinden;

(17)   Her fikri mülkiyet hakkının belirli özelliklerini ve uygun hallerde ihlalin kasıtlı veya kasıtsız olmasına ilişkin özelliği de dahil olmak üzere her durumun belirli özelliklerini gereğince hesaba katacak şekilde, işbu Direktifte öngörülen önlemlerin, usullerin ve çarelerin her durum içerisinde saptanması gerektiğinden;

(18)   Söz konusu önlemler, usuller ve çarelerin uygulanmasını talep etme hakkına sahip kişilerin, sadece hak sahipleri değil aynı zamanda, uygulanan hukukun izin verdiği ve uygulanan hukuka uygun olduğu kadarıyla, söz konusu hakların yönetiminden sorumlu olan veya sorumlu oldukları kolektif ve bireysel hakların savunmasına yönelik profesyonel organizasyonları da içerebilecek olan, doğrudan çıkarı ve hukuki varlığı bulunan kişiler olması gerektiğinden;

(19)   Telif hakkı bir çalışmanın yaratılmasından doğduğu ve resmi bir kayıt gerektirmediği için, edebi veya sanatsal bir çalışmanın yazarının, eğer ismi çalışmanın üzerinde görünüyorsa söz konusu çalışmanın yazarı olarak kabul edilmesini öngören karineyi düzenleyen, Berne Sözleşmesinin 15. maddesinde belirtilen kuralı kabul etmek uygun olur. Hakları savunmaya uğraşacak olan ve korsanla mücadelede yer alacak olan çoğunlukla Fonogram yapımcısı gibi ilgili hakkın sahibi olacağı için, benzer bir karinenin ilgili hakların sahiplerine de uygulanması gerektiğinden;

(20)   Fikri mülkiyet haklarının ihlallerinin belirlenebilmesi için kanıtın çok önemli bir unsur olduğu düşünülürse, kanıtın sunulması, elde edilmesi ve saklanmasına yönelik etkili yöntemlerin mevcut olmasının temin edilmesi uygundur. Usuller savunma haklarını göz önünde tutmalı ve gizli bilgilerin korunması da dahil gerekli garantileri temin etmelidir. Ticari boyutta yapılan ihlaller bakımından mahkemelerin, ihlal ettiği iddia edilen kişinin kontrolü altında bulunan bankayla ilgili, mali veya ticari belgelere uygun hallerde erişimi emredebilmesi de önemli olduğundan;

(21)   Yüksek seviyede bir korumayı temin etmek için tasarlanan diğer önlemler belli bazı Üye Devletlerde mevcuttur ve bütün Üye Devletlerde mevcut hale getirilmelidir. Bu durum, ihlal edilen malların veya hizmetlerin menşei, dağıtım kanalları ve ihlale karışan herhangi bir üçüncü kişinin kimliği hakkında sahih bilgilerin elde edilmesine imkan tanıyan, bilgi hakkını içeren bir durum olduğundan;

(22)   Savunmanın haklarına uyarken, geçici önlemlerin söz konusu davanın özelliklerine ilişkin ölçülü olmasını temin ederken ve haksız bir talep nedeniyle davalıya sebep olunan masrafları ve hasarı kapsamak için gerekli olan garantileri sağlarken, davanın içeriği hakkında bir kararı beklemeksizin ihlallerin derhal sona erdirilmesi için geçici önlemleri öngörmek de esastır. Bu tür önlemler, özellikle herhangi bir gecikmenin fikri mülkiyet hakkı sahibine onarılamaz bir zarar verebileceği hallerde, haklı gerekçelere dayandığından;

(23)   Mevcut olan diğer herhangi bir önleme, usule veya çareye halel gelmeksizin, hak sahibinin sınai mülkiyet hakkını ihlal etmek amacıyla hizmetleri üçüncü bir kişi tarafından kullanılan aracılara karşı, hak sahiplerinin bir ihtiyati tedbir için başvurma olasılığı bulunmalıdır. Bu tür yaptırımlara ilişkin koşullar ve usuller Üye Devletlerin ulusal hukukuna bırakılmalıdır. Telif hakları ve ilgili hakların ihlallerini ilgilendirdiği kadarıyla, 2001/29/AT sayılı Direktifte zaten kapsamlı seviyede bir uyumlaştırma öngörülmüştür. Dolayısıyla, 2001/29/AT sayılı Direktifin 8(3). maddesinin işbu Direktifle etkilenmemesi gerektiğinden;

(24)   Duruma bağlı olarak ve eğer şartlar ile gerekçelendirilmişlerse, öngörülecek önlemler, usuller ve çareler fikri mülkiyet haklarının daha fazla ihlal edilmesini önlemeyi hedefleyen yasaklayıcı önlemler içermelidir. Ayrıca ticaret kanallarından geri çağrılma ve kesin çıkartılma, veya ihlal eden malların ve uygun durumlarda bu malların yaratılmasında veya imal edilmesinde başlıca kullanılan malzemelerin ve araçların tahrip edilmesi gibi, uygun olan hallerde ihlal edenin ödeyeceği düzeltici önlemler de bulunmalıdır. Bu düzeltici önlemlerin, özellikle iyi niyetle hareket eden tüketicileri ve özel kişileri kapsayan üçüncü kişilerin yararını hesaba katması gerektiğinden;

(25)   Bir ihlalin kasıtsız olarak ve ihmal bulunmaksızın yapılması halinde ve işbu Direktif tarafından öngörülen düzeltici önlemler veya ihtiyati tedbirlerin ölçüsüz olacak olması halinde, Üye Devletlerin uygun durumlarda, alternatif bir önlem olarak zarar gören tarafa parasal tazminat ödeme olasılığını öngörme seçeneği olmalıdır. Ancak, sahte malların veya hizmet tedarikinin ticari kullanımının, fikri mülkiyet hukuku dışındaki bir ihlal hukukunu oluşturacak olması veya tüketicilere muhtemelen zarar verecek olması halinde, bu tür bir kullanım veya tedarik yasaklanmış olarak kalacağından;

(26)   Böyle bir ihlale yol açacağı bilgisine sahipken veya bunu bilmek için makul gerekçelere sahipken bir faaliyette bulunan bir ihlal eden tarafından yapılan bir ihlalin sonucunda maruz kalınan zararı tazmin etmek maksadıyla, hak sahibine verilen zararların miktarı, hak sahibinin gelir kaybını veya ihlal sahibi tarafından elde edilen haksız karı ve uygun olduğu hallerde hak sahibine sebep olunan ahlaki zarar gibi bütün uygun yönleri hesaba katar. Alternatif olarak örneğin gerçekten maruz kalınan zararın miktarını saptamanın zor olması halinde, ihlal edenin, söz konusu fikri mülkiyeti kullanma hakkını talep etmiş olsa ödemesi gerekecek olan  Telif Ücretleri ve harçlar gibi unsurlardan yola çıkarak, zararın miktarı hesaplanabilir. Amaç, ceza gerektirici zararları öngörme yükümlülüğü getirmekten ziyade tanımlama ve araştırma maliyetleri gibi hak sahibi tarafından yapılan masrafları hesaba katarken nesnel kriterlere dayanan bir tazminata imkan tanımak olduğundan;

(27)   İleride ihlal edeceklere ilave bir caydırıcı olarak kullanılması ve genel olarak kamu bilincinde katkıda bulunması amacıyla, fikri mülkiyet ihlalleri davalarındaki kararların kamuya açıklanması faydalı olacağından;

(28)   İşbu Direktif kapsamında öngörülen medeni ve idari önlemlere, usullere ve çarelere ilave olarak, cezai yaptırımlar da uygun durumlarda fikri mülkiyet haklarının uygulanmasını temin etme yönlerinden birini meydana getirdiğinden;

(29)   Sanayi, korsanlık ve sahteciliğe karşı savaşta faal bir rol almalıdır. Doğrudan etkilenen camialarda davranış kurallarının geliştirilmesi, hukuki çerçevenin desteklenmesi için ilave bir yöntemdir. Üye Devletler Komisyonla işbirliği yaparak, genel olarak davranış kurallarının geliştirilmesini teşvik etmelidir. Optik disklerin imalatının özellikle Topluluk içerisinde üretilen disklere gömülen tanımlama kodu vasıtasıyla denetlenmesi, korsanlığa büyük boyutta maruz kalan bu sektörde fikri mülkiyet haklarının ihlalini sınırlamaya yardımcı olur. Ancak, söz konusu teknik koruma önlemlerinin, piyasaları koruyacak şekilde kötüye kullanılmaması ve paralel ithalatı önlememesi gerektiğinden;

(30)   İşbu Direktifin tek tip uygulanmasına yardımcı olmak amacıyla, özellikle Üye Devletler tarafından belirlenen bir muhabirler ağı oluşturmak ve işbu Direktifin uygulanmasını ve çeşitli ulusal birimler tarafından alınan önlemlerin etkililiğini değerlendiren düzenli raporlar sağlamak vasıtasıyla, bir tarafta Üye Devletler arasında diğer tarafta Üye Devletler ile Komisyon arasında işbirliği sistemleri ve bilgi alışverişini öngörmek uygun olacağından;

(31)   Daha evvel açıklanmış olan gerekçeler nedeniyle işbu Direktifin amaçlarına en iyi Topluluk seviyesinde ulaşılabileceğinden, Antlaşmanın 5. maddesinde belirtilen yetki ikamesi ilkesine uygun olarak, Topluluk önlemler kabul edebilir. Aynı maddede belirtilen ölçülülük ilkesine uygun olarak, işbu Direktif söz konusu amaca ulaşmak için gerekli olanın ötesine geçmediğinden;

(32)   İşbu Direktif temel haklara riayet eder ve özellikle Avrupa Birliği Temel Haklar Şartı tarafından tanınan ilkelere uyar. İşbu Direktif özellikle söz konusu Şartın 17(2). maddesine uygun olarak fikri mülkiyete bütünüyle riayet edilmesini temin etmeyi hedeflediğinden;

İŞBU DİREKTİFİ KABUL ETMİŞLERDİR:

BÖLÜM I
Amaç ve kapsam
Madde 1
Konu

İşbu Direktif, fikri mülkiyet haklarının uygulanmasını temin etmek için gerekli olan önlemler, usuller ve çarelere ilişkindir. İşbu Direktifin amaçları doğrultusunda, “fikri mülkiyet hakları” terimi sınai mülkiyet haklarını da kapsar.

Madde 2
Kapsam

1.   Topluluk mevzuatında veya ulusal mevzuatta öngörülen veya öngörülebilecek olan yöntemlere halel gelmeksizin, söz konusu yöntemler hak sahipleri için daha uygun olduğu sürece, 3. maddeye uygun olarak işbu Direktifte öngörülen önlemler, usuller ve çareler, Topluluk hukukunda ve/veya ilgili Üye Devletin ulusal hukukunda öngörülen şekilde fikri mülkiyet haklarının herhangi bir ihlaline uygulanır.

2.   İşbu Direktif, telif hakları ve telif haklarına ilişkin haklara ilişkin Topluluk mevzuatında bulunan ve bilhassa 91/250/AET sayılı Direktifte ve özellikle de onun 7. maddesinde veya 2001/29/AT sayılı Direktifte ve özellikle de onun 2 ila 6 ve 8. maddelerinde bulunan istisnalar ve hakların uygulanması hakkındaki belirli hükümlere halel getirmez.

3.   İşbu Direktif aşağıdakileri etkilemez:

(a)  fikri mülkiyete ilişkin maddi hukukun tabi olduğu Topluluk hükümleri, genel olarak 95/46/AT sayılı Direktif, 1999/93/AT sayılı Direktif veya 2000/31/AT sayılı Direktif ve özellikle 2000/31/AT sayılı Direktifin 12 ila 15. maddeleri;

(b)  cezai usullere ve cezalara ilişkin olanlar da dahil, Üye Devletlerin uluslararası yükümlülükleri ve bilhassa TRIPS Anlaşması;

(c)  fikri mülkiyet haklarının ihlali bakımından cezai usuller veya cezalarla ilgili olan Üye Devletlerdeki her türlü ulusal hüküm.

BÖLÜM II
Önlemler, usuller ve çareler
Kısım I
Genel hükümler
Madde 3
Genel yükümlülükler

1.   Üye Devletler işbu Direktif ile kapsanan fikri mülkiyet haklarının uygulanmasını temin etmek için gerekli olan önlemleri, usulleri ve çareleri öngörür. Söz konusu önlemler, usuller ve çareler haklı ve hakkaniyetli olur ve gereksiz derecede karmaşık veya masraflı olmaz veya makul olmayan süre sınırları veya gereksiz gecikmeler içermez.

2.   Söz konusu önlemler, usuller ve çareler aynı zamanda etkili, ölçülü ve caydırıcı olur ve yasal ticarete yönelik engeller oluşturulmasını önleyecek ve kötüye kullanılmalarına karşı koruma sağlayacak bir şekilde uygulanır.

Madde 4
Önlemlerin, usullerin ve çarelerin uygulanması için başvuru yapmaya hak kazanmış kişiler

1.   Üye Devletler aşağıdaki kişileri, bu Bölümde değinilen önlemlerin, usullerin ve çarelerin uygulanmasını istemeye hak kazanan kişiler olarak kabul eder:

(a)  uygulanan hukukun hükümlerine uygun olarak, fikri mülkiyet haklarının sahipleri,

(b)  uygulanan hukukun hükümlerinin müsaade ettiği kadarıyla ve söz konusu hükümlere uygun olarak, özellikle lisans sahipleri olmak üzere söz konusu hakları kullanmaya yetkili diğer tüm kişiler,

(c)  uygulanan hukukun hükümlerinin müsaade ettiği kadarıyla ve söz konusu hükümlere uygun olarak, fikri mülkiyet haklarının sahiplerini temsil etme hakkına sahip oldukları kabul edilen fikri mülkiyet kolektif haklarını yönetim birimleri,

(d) uygulanan hukukun hükümlerinin müsaade ettiği kadarıyla ve söz konusu hükümlere uygun olarak, fikri mülkiyet haklarının sahiplerini temsil etme hakkına sahip oldukları kabul edilen profesyonel savunma birimleri.

Madde 5
Eser Sahipliği veya mülkiyet karinesi

İşbu Direktifte öngörülen önlemlerin, usullerin ve çarelerin uygulanması amacı doğrultusunda,

(a)     edebi veya sanatsal bir çalışmanın yazarının, aksine bir delil olmadıkça, öyle olduğunun kabul edilmesi ve sonuç olarak ihlal davası açmaya hakkı olması için, isminin her zamanki gibi çalışmanın üzerinde görünmesi yeterlidir;

(b)     (a) kapsamındaki hüküm, korunan konulara ilişkin telif haklarıyla ilgili hakların sahiplerine, üzerinde gerekli değişiklikler yapıldıktan sonra uygulanır.

Kısım 2
Kanıt
Madde 6
Kanıt

1.   İddialarını desteklemeye yetecek kadar makul derecede mevcut kanıt sunan ve bu iddiaları belgelerle kanıtlarken karşı tarafın kontrolünde bulunan kanıtları belirten bir tarafın yaptığı başvuru üzerine, Üye Devletler, gizli bilgilerin korunması şartıyla, yetkili adli makamların karşı tarafa söz konusu kanıtları sunmasını emredebilmesini temin ederler. Bu fıkranın amaçları doğrultusunda Üye Devletler, bir çalışmanın veya korunan diğer herhangi bir nesnenin ciddi sayıda nüshasının makul bir örneğini, yetkili adli makamların makul kanıt olarak kabul etmesini temin edebilirler.

2.   Aynı koşullar altında, ticari boyutta yapılan bir ihlal durumunda Üye Devletler uygun olduğu hallerde, gizli bilgilerin korunması şartıyla, karşı tarafın kontrolünde bulunan bankayla ilgili, mali veya ticari belgelerin, bir tarafın başvurusu üzerine, bildirilmesinin yetkili adli makamlar tarafından emredilmesine imkan tanıyacak gerekli önlemleri alırlar.

Madde 7
Kanıtları korumaya yönelik önlemler

1.   Üye Devletler, davanın esaslarına ilişkin işlemler bile başlamadan, fikri mülkiyet hakkının ihlal edildiğine ve ya ihlal edilmek üzere olduğuna dair iddialarını destekleyecek makul derecede mevcut kanıt sunan bir tarafın başvurusu üzerine, gizli bilgilerin korunması şartıyla, yetkili adli makamların iddia edilen ihlale ilişkin ilgili  kanıtların korunmasına yönelik hızlı ve etkili önlemler emredebilmesini temin ederler. Bu tür önlemler, ihlal eden malların ve uygun olan hallerde bu malların üretiminde ve/veya dağıtımında kullanılan malzemelerin ve araçların ve bunlara ilişkin belgelerin, örneklerle veya örnekler olmaksızın, detaylı tanımını veya fiziksel haczini içerebilir. Özellikle herhangi bir gecikmenin hak sahibine onarılamaz bir zarar vermesi muhtemel olan hallerde veya kanıtların ispat edilebilir bir tahrip edilme riski bulunan hallerde, gerekirse karşı tarafın ifadesi alınmadan söz konusu önlemler alınabilir.

Kanıtları koruma önlemlerinin diğer tarafın ifadesi alınmadan kabul edilmesi halinde, etkilenen taraflara en geç önlemlerin uygulanmasından sonra, gecikmeksizin bildirimde bulunulur. Önlemlerin bildirilmesinden sonra makul bir süre içerisinde önlemlerin değiştirilmesi, yürürlükten kaldırılması veya tasdik edilmesine karar verilmesi maksadıyla, etkilenen tarafların talebi üzerine ifade verme hakkının da dahil olduğu bir gözden geçirme uygulanır.

2.   Üye Devletler kanıtları korumaya yönelik önlemlerin, 4. fıkrada öngörüldüğü üzere, davalı tarafından maruz kalınan her türlü zararın tazmin edilmesini temin etmek amacıyla, başvuru sahibi tarafından yeterli teminat veya eşdeğer bir güvence verilmesine tabi olmasını temin ederler.

3.   Eğer başvuru sahibi makul bir süre içerisinde davanın esasına ilişkin bir karara yol açacak şekilde yetkili adli makamın huzurunda dava işlemlerini başlatmazsa, davalının talebi üzerine Üye Devletler, talep edilecek zararlara halel gelmeksizin, kanıtları korumaya yönelik önlemlerin yürürlükten kaldırılmalarını veya aksi takdirde uygulamalarının sona erdirilmelerini temin ederler. Söz konusu süre, bir Üye Devletin hukukunun müsaade etmesi halinde önlemleri emreden adli makam tarafından saptanacak bir süredir veya böyle bir saptamanın mevcut olmadığı bir durumda 20 iş günü veya 31 takvim gününden hangisi daha uzunsa o süreyi geçmez.

4.   Başvuru sahibinin herhangi bir eylemi veya ihmali nedeniyle, kanıtları korumaya yönelik önlemlerin yürürlükten kaldırılması veya geçerliliklerini yitirmeleri halinde veya daha sonra bir fikri mülkiyet hakkının ihlal edildiğinin veya ihlal edilme tehdidinin bulunmadığının ortaya çıkması halinde, adli makamların davalının başvurusu üzerine, söz konusu önlemlerin neden olduğu herhangi bir hasarı davalıya uygun şekilde tazmin etmesini başvuru sahibine emretme yetkisi bulunur.

5.   Üye Devletler şahitlerin kimliklerini korumak için önlemler alabilirler.

Kısım 3
Bilgi hakkı
Madde 8
Bilgi hakkı

1.   Üye Devletler, bir fikri mülkiyet hakkının ihlaline ilişkin bir dava çerçevesinde ve iddia sahibinin gerekçelendirilmiş ve ölçülü talebine mukabil, bir fikri mülkiyet hakkını ihlal eden malların veya hizmetlerin menşeleri ve dağıtım ağları hakkındaki bilgilerin, ihlal eden ve/veya aşağıdaki gibi diğer herhangi bir kişi tarafından temin edilmesini yetkili adli makamların emredebilmesini temin eder:

(a)  ihlal eden mallara ticari boyutta sahip olduğu ortaya çıkan kişi;

(b)  ihlal eden hizmetleri ticari boyutta kullandığı ortaya çıkan kişi;

(c)  ihlal eden faaliyetlerde kullanılan hizmetleri ticari boyutta temin ettiği ortaya çıkan kişi; veya

(d) malların üretimi, imalatı veya dağıtımında veya hizmetlerin temin edilmesinde yer aldığına (a), (b) veya (c) noktasında değinilen kişi tarafından işaret edilen kişi.

2.   1. fıkrada değinilen bilgiler uygun olduğu şekilde aşağıdakileri içerir:

(a)  malların veya hizmetlerin üreticilerinin, imalatçılarının, dağıtıcılarının, tedarikçilerinin ve daha önceki diğer sahiplerinin adları ve adreslerinin yanı sıra hedeflenen toptancılar ve perakendeciler;

(b)  üretilen, imal edilen, teslim edilen, alınan veya sipariş verilen miktarlar hakkındaki bilgilerin yanı sıra söz konusu mallar veya hizmetler için elde edilen fiyat.

3.   1 ve 2. fıkralar aşağıdakilere ilişkin diğer kanuni hükümlere halel gelmeksizin uygulanır:

(a)  hak sahibine daha ayrıntılı bilgi edinme hakkı veren hükümler;

(b)  bu Madde uyarınca bildirilen bilgilerin medeni hukuk veya ceza davalarında kullanılmasının tabi olduğu hükümler;

(c)  bilgi hakkını kötüye kullanma sorumluluğunun tabi olduğu hükümler;

(d) 1. fıkrada değinilen kişiyi, kendisinin veya bir akrabasının bir fikri mülkiyet hakkının ihlaline katılımını itiraf etmeye zorlayacak bilgileri temin etmeyi reddetme fırsatını tanıyan hükümler; veya

(e)  bilgi kaynaklarının gizliliğinin korunmasının veya kişisel verilen işlenmesinin tabi olduğu hükümler.

Kısım 4
Geçici ve ihtiyati önlemler
Madde 9
Geçici ve ihtiyati önlemler

1.   Üye Devletler, başvuru sahibinin talebi üzerine adli makamların aşağıdakileri yapabilmesini temin ederler:

(a)  bir fikri mülkiyet hakkının yakın zamanda ihlal edilmesini engellemek amacıyla veya geçici olmak üzere ve uygun olduğunda ulusal hukukun öngördüğü hallerde tekerrür eden bir ceza ödemesine tabi olmak üzere, söz konusu hakkın iddia edilen ihlallerinin devamlılığını yasaklamak amacıyla, veya böyle bir devamlılığı, hak sahibinin tazmin edilmesini temin etmeye yönelik garantilerin verilmesine tabi hale getirmek amacıyla ihlal ettiği iddia edilen kişiye karşı bir ihtiyati tedbir kararı düzenlemek; bir fikri mülkiyet hakkını ihlal etmek amacıyla hizmetleri üçüncü bir kişi tarafından kullanılan bir aracıya karşı da aynı koşullar altında bir ihtiyati tedbir kararı düzenlenebilir; bir telif hakkını veya ilgili bir hakkı ihlal etmek amacıyla hizmetleri üçüncü bir kişi tarafından kullanılan aracılara karşı ihtiyati tedbirler, 2001/29/AT sayılı Direktif ile kapsanmıştır;

(b)  bir fikri mülkiyet hakkını ihlal ettiğinden şüphelenilen malların, ticaret kanalları içerisine girmesini veya ticaret kanalları içerisinde dolaşımını engellemek amacıyla, haczedilmesini veya teslim edilmesini emretmek.

2.   Ticari boyutta gerçekleşen bir ihlal söz konusu olduğunda Üye Devletler, eğer zarar gören taraf zararların geri alınmasını tehlikeye atacak şartları sergilerse, ihlal ettiği iddia edilen kişinin banka hesaplarının ve diğer varlıklarının bloke edilmesi de dahil, adli makamların taşınır ve taşınmaz mallarının ihtiyati olarak haczedilmesi emrini verebilmesini temin ederler. Bu bakımdan, yetkili makamlar bankayla ilgili, mali veya ticari belgelerin bildirilmesini veya ilgili bilgilere uygun erişimi emredebilir.

3.   1 ve 2. fıkralarda değinilen önlemler bakımından adli makamlar, başvuru sahibinin hak sahibi olduğuna ve başvuru sahibinin hakkının ihlal edildiğini veya söz konusu ihlalin çok yakın zamanda olabileceğine dair yeterli seviyede bir kesinlikle tatmin olmak amacıyla, başvuru sahibinin, makul derecedeki mevcut kanıtları kendilerine sunmasına gerek görebilir.

4.   Üye Devletler, özellikle herhangi bir gecikmenin hak sahibine onarılamaz bir zarar verecek olduğu hallerde, uygun olduğunda gerekirse davalının ifadesi alınmadan, 1 ve 2. fıkralarda değinilen geçici önlemlerin alınmasını temin ederler. Bu durumda taraflar, en geç önlemlerin uygulanmasından sonra, gecikmeksizin bu konuda haberdar edilirler.

Önlemlerin bildirilmesinden sonra makul bir süre içerisinde, önlemlerin değiştirilmesi, yürürlükten kaldırılması veya tasdik edilmesine karar verilmesi maksadıyla, etkilenen tarafların talebi üzerine ifade verme hakkının da dahil olduğu bir gözden geçirme uygulanır.

5.   Eğer başvuru sahibi makul bir süre içerisinde davanın esasına ilişkin bir karara yol açacak şekilde yetkili adli makamın huzurunda dava işlemlerini başlatmazsa, davalının talebi üzerine Üye Devletler 1 ve 2. fıkralarda değinilen geçici hükümlerin yürürlükten kaldırılmalarını veya aksi takdirde uygulamalarının sona erdirilmelerini temin ederler. Söz konusu süre, bir Üye Devletin hukukunun müsaade etmesi halinde, önlemleri emreden adli makam tarafından saptanacak bir süredir veya böyle bir saptamanın mevcut olmadığı bir durumda 20 iş günü veya 31 takvim gününden hangisi daha uzunsa o süreyi geçmez.

6.   Yetkili adli makamlar 1 ve 2. fıkralarda değinilen geçici önlemleri, 7. fıkrada öngörüldüğü üzere, davalı tarafından maruz kalınan her türlü zararın tazmin edilmesini temin etmek amacıyla, başvuru sahibi tarafından yeterli teminat veya eşdeğer bir güvence verilmesine tabi hale getirebilirler.

7.   Başvuru sahibinin herhangi bir eylemi veya ihmali nedeniyle geçici önlemlerin yürürlükten kaldırılması veya geçerliliklerini yitirmeleri halinde, veya daha sonra bir fikri mülkiyet hakkının ihlal edildiğinin veya ihlal edilme tehdidinin bulunmadığının ortaya çıkması halinde, adli makamların davalının başvurusu üzerine, söz konusu önlemlerin neden olduğu herhangi bir hasarı davalıya uygun şekilde tazmin etmesini başvuru sahibine emretme yetkisi bulunur.

Kısım 5
Davanın esası hakkında verilen bir karardan doğan önlemler
Madde 10
Düzeltici önlemler

1.   İhlal nedeniyle hak sahibine ödenmesi gereken herhangi bir zarara halel gelmeksizin ve herhangi bir çeşit tazminat olmaksızın, Üye Devletler, fikri mülkiyet hakkını ihlal ettiği tespit edilen mallara ve uygun olan hallerde bu malların yaratılmasında veya imal edilmesinde başlıca kullanılan malzemelere ve araçlara ilişkin olarak, adli makamların başvuru sahibinin talebi üzerine, gerekli önlemlerin alınmasını emredebilmesini temin eder. Bu tür önlemler aşağıdakileri kapsar:

(a)  ticaret kanallarından geri çağırma,

(b)  ticaret kanallarından kesin çıkartılma, veya

(c)  tahrip etme.

2.   Adli makamlar, aksinin yapılmasına yönelik belirli gerekçeler gösterilmedikçe, bu önlemlerin ihlal edenin ödeyeceği şekilde yürütülmesi talimatını verirler.

3.   Düzeltici bir önlem talebini dikkate alırken, ihlalin ciddiyeti ile emredilen çareler arasındaki ölçülülük gereğinin yanı sıra üçüncü kişilerin çıkarları hesaba katılır.

Madde 11
İhtiyati tedbirler

Bir fikri mülkiyet hakkının ihlal edildiğinin bulunarak adli bir kararın alınması halinde, Üye Devletler, adli makamların ihlalin devamını engellemeyi hedefleyen bir ihtiyati tedbiri, ihlal edene uygulayabilmesini temin ederler. Ulusal mevzuat tarafından öngörülen durumlarda, bir ihtiyati tedbire uymamak, uygun olan hallerde, uymayı temin etmek amacıyla tekrar eden bir ceza ödemesine tabi olur. 2001/29/AT sayılı Direktifin 8(3). maddesine halel gelmeden, Üye Devletler, bir fikri mülkiyet hakkını ihlal etmek amacıyla hizmetleri üçüncü bir kişi tarafından kullanılan aracılara karşı, hak sahiplerinin ihtiyati tedbir için başvurabilecek konumda olmalarını da temin ederler.

Madde 12
Alternatif önlemler

Üye Devletler uygun olan durumlarda ve bu Kısımda öngörülen önlemlere tabi olan sorumlu kişinin talebi üzerine, eğer söz konusu kişi kasıtsız olarak ve ihmal bulunmaksızın davranmışsa, eğer söz konusu önlemlerin uygulanması ona ölçüsüz bir zarar verecekse ve eğer zarar gören tarafa parasal tazminat makul ölçüde tatminkar görünüyorsa, yetkili adli makamların bu Kısımda öngörülen önlemleri uygulamak yerine zarar gören kişiye parasal tazminatın ödenmesine karar verebilmesini öngörürler.

Kısım 6
Zararlar ve hukuki masraflar
Madde 13
Zararlar

1.   Üye Devletler, bilerek veya bilmek için makul gerekçelere sahip bulunarak bir ihlal etme faaliyeti içerisinde bulunan bir ihlal edenin, ihlal sonucunda hak sahibinin maruz kaldığı gerçek zarara uygun olacak ölçüde hak sahibine zararları ödemesini, yetkili adli makamların zarar gören tarafın başvurusu üzerine emretmesini temin ederler.

Adli makamlar zararları belirlediği zaman:

(a)  kaybedilen karlar da dahil zarar gören tarafın maruz kaldığı negatif ekonomik sonuçları, ihlal eden tarafından elde edilen haksız karları ve uygun olduğu hallerde hak sahibine sebep olunan ahlaki zarar gibi ekonomik faktörler dışındaki unsurlar gibi bütün uygun yönleri hesaba katarlar;

veya

(b)  (a)’ya alternatif olarak zararları, uygun olan durumlarda, ihlal edenin söz konusu fikri mülkiyeti kullanma hakkını talep etmiş olsa en azından ödemesi gerekecek olan  Telif Ücretleri ve harçlar gibi unsurları temel alan bir toplam şeklinde belirleyebilirler.

2.   İhlal edenin bilerek veya bilmek için makul gerekçelere sahip bulunarak bir ihlal etme faaliyeti içerisinde bulunmaması halinde, Üye Devletler daha önceden düzenlenebilecek şekilde, karların geri alınmasını veya zararların ödenmesini adli makamların emredebileceğini belirtebilir.

Madde 14
Hukuki masraflar

Üye Devletler, başarılı tarafın yaptığı makul ve ölçülü hukuki masrafları ve diğer giderleri, adalet sistemi müsaade ettiği takdirde, genel bir kural olarak başarısız tarafın yüklenmesini temin eder.

Kısım 7
Tanıtım önlemleri
Madde 15
Adli kararların yayınlanması

Üye Devletler, bir fikri mülkiyet hakkının ihlaline ilişkin açılan davalarda, kararın gösterilmesi ve tamamen veya kısmen yayınlanması da dahil, karara ilişkin bilgilerin dağıtılmasına yönelik uygun önlemlerin alınmasını, başvuru sahibinin talebi üzerine ve ihlal edenin ödeyeceği şekilde adli makamın emredebilmesini temin eder. Üye Devletler, göze çarpan ilanlar da dahil özel şartlar için uygun olan diğer ilave tanıtım önlemleri öngörebilirler.

BÖLÜM III
Üye Devletler tarafından yaptırımlar
Madde 16
Üye Devletler tarafından yaptırımlar

İşbu Direktifte belirtilen medeni ve idari önlemlere, usullere ve çarelere halel gelmeksizin, Üye Devletler fikri mülkiyet haklarının ihlal edildiği durumlarda diğer uygun yaptırımları uygulayabilirler.

BÖLÜM IV
Davranış kuralları ve idari işbirliği
Madde 17
Davranış kuralları

Üye Devletler aşağıdakileri teşvik ederler:

(a)  özellikle üretim menşeini tanımlamaya imkan tanıyan bir kodun optik disklerde kullanılmasını tavsiye etmek vasıtasıyla, fikri mülkiyet haklarının uygulanmasına katkıda bulunmayı hedefleyen ticari veya profesyonel dernekler veya organizasyonlar vasıtasıyla, davranış kurallarının Topluluk seviyesinde geliştirilmesi;

(b)  ulusal ve Topluluk seviyesinde davranış kuralları taslağının ve bu davranış kurallarının uygulamasının her türlü değerlendirmesinin Komisyona teslim edilmesi.

Madde 18
Değerlendirme

1.   20(1). maddede belirtilen tarihten üç yıl sonra, her Üye Devlet Komisyona işbu Direktifin uygulanması hakkında bir rapor sunar.

Bu raporlara dayanarak Komisyon, alınan önlemlerin etkililiğinin bir değerlendirmesinin yanı sıra işbu Direktifin yenilik ve gelişme bakımından bilgi toplumu üzerindeki etkisinin bir değerlendirmesini içeren, işbu Direktifin uygulanması hakkında bir rapor tanzim eder. Bu rapor daha sonra Avrupa Parlamentosuna, Konseye ve Avrupa Ekonomik ve Sosyal Komitesine iletilir. Eğer gerekirse ve Topluluk hukuk düzenindeki gelişmelerin ışığında, bu rapora işbu Direktife yönelik tadilat tasarıları eşlik eder.

2.   Üye Devletler, Komisyona 1. fıkranın ikinci bendinde değinilen raporu düzenlerken ihtiyaç duyabileceği tüm yardımı ve desteği sunarlar.

Madde 19
Bilgi değişimi ve muhabirler

Üye Devletler arasında ve Üye Devletler ile Komisyon arasında, bilgi değişimi de dahil, işbirliğini geliştirmek amacı doğrultusunda her Üye Devlet, işbu Direktif tarafından öngörülen önlemlerin uygulanmasına ilişkin herhangi bir soru için bir veya daha fazla ulusal muhabir tayin eder. Her Üye Devlet ulusal muhabir(ler)in detaylarını diğer Üye Devletlere ve Komisyona bildirir.

BÖLÜM V

Nihai hükümler

Madde 20
Uygulama

1.   Üye Devletler işbu Direktife uymak için gerekli olan kanun, tüzük ve idari düzenlemeleri 29 Nisan 2006 tarihi itibariyle yürürlüğe sokarlar. Komisyonu durumdan derhal haberdar ederler.

Üye Devletler bu önlemleri kabul ettikleri zaman, söz konusu önlemler işbu Direktife yapılan bir atfı içerir veya önlemlere bu tür bir atıf resmi olarak yayınlanmaları esnasında eşlik eder. Bu tür bir atıfta bulunma yöntemleri Üye Devletler tarafından belirtilir.

2.   Üye Devletler Komisyona işbu Direktife tabi olan alanda kabul ettikleri ulusal hukuk hükümlerinin metinlerini bildirirler.

Madde 21
Yürürlüğe giriş

İşbu Direktif Avrupa Birliği Resmi Gazetesinde yayınlanmasını takip eden yirminci günde yürürlüğe girer.

Madde 22
Muhataplar

İşbu Direktif Üye Devletlere yöneliktir.

Strasbourg, 29.4.2004.

Avrupa Parlamentosu adına                          Konsey adına

Başkan                                                           Başkan

P. COX                                                          M. McDOWELL

YARGI ETİĞİ İLKELERİ, ÜLKEMİZDE YARGI ETİĞİ SORUNLARI VE ÇÖZÜM YOLLARI

0

Yargı Etiği İlkeleri, Ülkemizde Yargı Etiği Sorunları ve Çözüm Yolları / Av. Reşit GÜRPINAR (E.Yargıç)

Reşit Gürpınar

1-GİRİŞ

Etik, anlam olarak Türk Dil Kurumu sözlüğünde ‘’Ahlak bilimi’’, ‘’Çeşitli meslek kolları arasında tarafların uyması veya kaçınması gereken davranışlar bütünü’’ olarak gösterilmiştir. Bu da bize göstermektedir ki, etik, insanların  gerek bireysel ve gerekse toplumsal yaşamlarında uyması veya kaçınması gereken davranışları tanımlamayan bir kavramdır. Ahlak Kavramı ile Etik kavramı arasında çok yakın bir anlamda iç içe girmiş bir durum vardır. Ahlak kuralları olan mevcut bir durumu anlatırken etik kuralları ise olması gereken durumu ifade eder.

Etik kurallar, toplumda oluşmuş doğru ve yanlış davranış kurallarını ortaya koymaktayken, hukuki normlar ise etik olmayan davranışlar hakkındaki yaptırımları düzenlemektedirler. Fakat hukuk kuralları ile etik kuralların her zaman birbiriyle örtüşmeyebileceği, iki alan arasında boşluklar da bulunabileceği unutulmamalıdır. Toplumun her katmanında söz konusu olan etik günümüzde daha çok meslek etiği bağlamında ön plana çıkmaya başlamıştır.

Geçmişteki deneyimler ve evrensel ilkeler bağlamında her meslek için etik kurallar ortaya konulmakta, bu mesleğe mensup kişilerin konulan kurallara uyması veya meslek etiğine zarar verecek, bir başa deyişle meslek etiği ile bağdaşmayan davranışlardan kaçınması beklenmektedir.

Etik kurallar, adalete uygun karar verme işlev ve yükümlülüğü içerisinde bulunan yargı makamlarını da yakinen ilgilendirmektedir. Uluslararası boyutta anlamı ve gelişimi olan etik kurallar, uluslararası sözleşmelere de konu olmuş ve sonuç olarak yargı etiğinin temel evrensel ilkeleri günümüzde oldukça gelişmiştir.

Bu yazımızda, yargı etiğinin unsurlarını, bu unsurların neler olduğunu ve olması gereken kuralları ortaya koyarken, mahkemelerin verdikleri kararların adaletli olmasının asgari araçlarından olan yargı etiği kurallarının önemi ve bu konuda Türkiye’de kabul edilen yeni yargı etiği kuralları hakkında bilgi verilmesi ve bunların değerlendirilmesinden söz edeceğiz.

2-YARGI ETİĞİNİN KISACA TARİHSEL GELİŞİMİ

Temel hak ve özgürlüklerin korunması, adaletin korunması adına adil yargılanma gibi evrensel bir takım ilkelere uyulması yargı için oldukça önemlidir. Yargı organlarının işte bu görevleri yerine getirirken, kanunlar tarafından kendisine verilen görevleri sağlıklı yapabilmesi, böylece yasal sınırlar içinde kalması için bu organların ve mensuplarının belli değerleri taşıması günümüzde oldukça önem arz eden bir konudur.

Ülkemiz, evrensel seviyede Birleşmiş Milletler Evrensel İnsan Hakları Bildirgesinde, bölgesel seviyede ise Avrupa İnsan Hakları sözleşmesinde öngörülen somut, bağımsız ve tarafsız bir yargı aracılığıyla, yargı organı karşısındaki tüm tarafların haklarını koruyacak bir sistem geliştirilmesi için çalışmaya başlamıştır. Ancak, bu konuda başarılı olduğunu veya olamadığını ilerleyen bölümlerde ortaya koyacağız.

Adil Yargılanma Hakkı

80’li yıllarda yargı etiğinin farkındalığın artması ve önem kazanması sonucunda, yargı etiği ve buna ilişkin temel ilkelerin belirlenmesi için uluslararası seviyede bir takım düzenlemeler ortaya konulmuştur.[2] Bunlardan  ilk örnek 28 Ağustos – 6 Eylül 1985 günleri arasında yapılan Birleşmiş Milletler 7.Suç Sorunları Kongresinde alınan ‘’Yargı Bağımsızlığının Temel İlkeleri’’ konusudur. Bu ilkeler 13. Aralık 1985 tarihinde Genel Kurulda onaylanmıştır. Genel Kurul tüm üye devletleri kendi mevzuatlarını bu il- kelere uygun hale getirmeye ve Genel Sekretere 5 yılda bir uygulama sonuçları ile ilgili rapor vermeye davet etmiştir.

Yargı etiği ilkelerinin belirlenmesi yönünden  bir başka aşama ise Avrupa Konseyi Üye Devletler Bakanlar Komitesinin Hakimlerin Rolü, Etkinliği ve Bağımsızlığı konusunda 1994 yılında aldığı tavsiye kararıdır[3]. Alınan tavsiye kararı doğrultusunda 2002 yılında ise Avrupa Yargıçları Danışma Konseyinin aldığı 3 sayılı görüş oldukça önemlidir. Özetle görüşte, Hakimlerin mesleki ilkeler tarafından yönlendirilmesi, anılan ilkelerin hakimlerin tarafsızlık ve bağımsızlık konusunda karşılaşabilecekleri sorunları aşmalarında yardımcı olması, bu ilkelerin disiplin sisteminden ayrı olarak kendileri tarafından ayrı belirlenmesi, her ülkede hakimlerin yargısal faaliyetleri dışında, etik ve statüleri yönünden tavsiyede bulunacak yargı içi veya dışı kurum kurulması gerektiği hususları yer almıştır[4].

Birleşmiş Milletler Yargı Bağımsızlığı Temel İlkeleri

Özellikle belirtmek istediğimiz husus, uluslararası belgeler arasında en güncel ve en önemli belgenin Birleşmiş Milletler tarafından 23 Nisan 2003 gün ve 2003/43 sayılı kararla kabul edilen Bangalore Yargı Etiği İlkeleri’ olduğudur. Bangalore Hindistan’da bir şehrin adıdır. Bu konu ile ilgili ilk toplantı bu şehirde yapıldığı için ilkelere bu ad verilmiştir.

2005 yılında da; Avrupa Savcıları Konferansında ‘’Budapeşte İlkeleri’’ kabul edilmiş, savcılar yönünden de mesleki davranış biçimleri ortaya konulması yönünde birtakım ilkeler tesis edilmiştir.

Bangalore Yargı Etiği İlkelerinin esas aldığı ilkelere göre; İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, herkesin, hak ve yükümlülükleri belirlenirken ve kendisine bir suç yüklenirken, tam bir eşitlikle davasının bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından adil ve kamuya açık olarak görülmesi hakkına sahip olmasını, temel bir ilke olarak tanımaktadır. Yine İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, herkesin, hak ve yükümlülükleri belirlenirken ve kendisine bir suç yüklenirken, tam bir eşitlikle davasının bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından adil ve kamuya açık olarak görülmesi hakkına sahip olmasını, temel bir ilke olarak görmektedir. Ayrıca, Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme, herkesin, mahkemeler önünde eşit olmasını ve kendisine bir suç yüklenirken ya da bir hukuk davasında hak ve yükümlülükleri belirlenirken, makul süre aşılmadan, kanunla kurulmuş yetkili, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme önünde de adil ve kamuya açık duruşma hakkına sahip bulunmasını teminat altına almaktadır.

Bangalore İlkeleri; İnsan haklarının korunmasında yetkili, bağımsız ve tarafsız yargının önemini vurgulamakta, diğer tüm hakların uygulanmasının eninde sonunda adaletin doğru şekilde yerine getirilmesine dayandığı gerçeğini dile getirmekte, mahkemelerin anayasacılığı ve hukukun üstünlüğünü yaşatma görevini yerine getirebilmeleri için yetkili, bağımsız ve tarafsız yargının varlığı zorunlu olduğunu belirtmektedir.

Bangalore Yargı Etiği İlkeleri, günümüzde birçok ülke tarafından benimsenen evrensel bir metin olarak ortaya çıkmıştır. Bu belgenin en önemli özelliği, kuralların  devletler tarafından değil, değişik hukuk sistemleri içinde çalışmış ve deneyimlerini ortaysa koyan hakimler tarafından yapılmasıdır. Yargı etiği konusunda bu kadar kapsamlı başka bir düzenleme bulunmadığından, bu belge yargı etiğinin Magna Carta’sı olarak adlandırılmaktadır.[5]

Bangalore İlkeleri HSYK’nın 27.06.2006 gün ve 315 sayılı kararı ile kabul edilmiş, Adalet Bakanlığı Personel Genel Müdürlüğü tarafından 14.11.2006 gün ve 100289 sayılı yazısı ile bu durum hakim ve savcılara duyurulmuştur. Anılan karar alındıktan sonra öncelikle “Yargıtay Etik, Şeffaflık ve Güven Projesi” hayata geçirilmiştir. Proje kapsamında sempozyum ve çalıştay düzenlenmiş, akabinde Yargıtay Etik İlkeleri tespit edilmiştir[6].

Öte yandan, Bu kapsamda, Hakimler ve Savcılar Kurulu tarafından, Hâkim ve savcılar başta olmak üzere, akademisyenler, barolar, ilgili kamu kurum ve kuruluşları, sivil toplum kuruluşları ve medya temsilcilerinin geniş katılımıyla hazırlanan, uluslararası standartlara uyumlu ancak Türk yargı sisteminin ihtiyaçları doğrultusunda kendi değerlerinde esinlenen, yargı tarihindeki geçmiş tecrübeler korunarak oluşturulan ‘Türk Yargı Etiği Bildirgesi 06.03.2019 tarihinde Genel Kurul tarafından kabul edilmiş ve kamuoyu ile paylaşılmıştır. Bildirge Resmî Gazete’de yayımlanmış ve bildirgenin kapsadığı tüm hâkim ve savcılara tebliği gerçekleştirilmiştir[7].

Bildirgede özetle, Hakim ve Savcıların, insan onuruna saygılı oldukları, insan onurunu korudukları ve herkese eşit davrandıklarını, bağımsız ve tarafsız olduklarını, yargıya olan güveni temsil ettikleri, mahremiyeti gözettikleri, mesleğe yaraşır şekilde davrandıkları, yetkin ve mesleklerinde özenli davrandıkları vurgulanmıştır.

Türk Yargı Etiği Bildirgesi

Yargı etiği kuralları, Bağımsızlık, tarafsızlık, dürüstlük, mesleğe yaraşırlık, eşitlik ile ehliyet ve özen olarak belirlenmiştir. Bu ilkeleri aşağıda ayrı ayrı alıp açıklayacağız Olması gerekeni söylerken ülkemizdeki eksiklikler ve düzeltmek için neler yapılmalıdır konusunu ele almaya çalışacağız.

 3-YARGI ETİĞİ KURALLARI

3.1. BAĞIMSIZLIK

Yargı etiği kurallarından ilki bağımsızlık olarak gösterilmiştir. Yargı bağımsızlığı, hukukun üstünlüğünün ön koşulu ve adil yargılanmanın temel güvencesidir. Bağımsızlık sadece hakimin bağımsız olmasını ifade etmez. Hakiminde içinde bulunduğu, onun haricinde kurumsal olarak bir başka deyişle yargı kurumunun da bağımsızlığını ifade eder. Hakim, kendi inisiyatifi ile hiçbir etki ve baskı altında olmaksızın, mevzuat çerçevesinde özgürce karar verebilmesi için bağlı olduğu, içinde bulunduğu yargı kurumunun da ona bu özgürlüğü verecek ölçüde bağımsız olması gerekir. Kurumsal bağımsızlığın olmadığı yerde, bireysel bağımsızlıktan söz etmek asla mümkün değildir. Çünkü hakimin bağımsızlığına, bir başka anlatımla onun özgür karar vermesine olanak sağlayan, onu koruyan kurumudur. Yargı kurumu, kuvvetler ayrılığı ilkesi çerçevesinde yasama ve yürütme organları veya kendi yargı organları arasında da bağımsız değilse hakimin bireysel bağımsızlığından söz edilemez.

Hakime ve yargı kurumuna verilen bu bağımsızlık olgusu bir yetki, bir ayrıcalık değil hakim yönünden yerine getirilmesi zorunlu olan bir sorumluluktur. Hakim için, yargı bağımsızlığı bağlamında mahkemesine gelen her davayı karara bağlama ve ve yargısal faaliyetileri yerine getirme konusunda tam bir özgürlük ifade eder. Hiçbir yürütme organı, yasama organı, baskı grubu sivil toplum örgütü hatta yargı içinde başka bir organ ve hakim müdahale de bulunamaz. Hatta yeltenemez. Yargı bağımsızlığı bunu gerektirir.

Şurası unutulmamalıdır ki, demokratik ülkelerden kastımız gerçek hukuk devletinde görevde bulunan bir hakim kimseye borçlu olmayıp, kimseye minnet duymaz. Çünkü o görevine kişisel ve mesleki liyakati ile gelmiştir. Kimsenin iltimas ve koruması ile o göreve gelmemiştir. Eğer liyakat ve yeterlik ilkeleri dışında başka etkilerle bir hakim o göreve gelmişse burada bir bağımsızlıktan ve hukuk devletinden asla söz edilemez.

Yargıçlar Sendikasının Yargı Bağımsızlığına ilişkin Görüş ve Önerileri

Yargının, devletin yasama ve yürütme organlarından “bağımsız” olduğunun kabul edilebilmesi için genellikle, diğer koşullara ek olarak, mensuplarının atanma şekli görev süreleri, hizmet koşulları, dış baskılara karşı güvencelerin varlığı ve mahkemenin bağımsız bir görüntü verip, vermediği konuları dikkate alınır.

Yargının bağımsızlığı için en az üç koşul aranmaktadır:
Görev süresine ilişkin güvence:

Hakim gerek yaşam boyu veya emeklilik yaşına kadar, gerekse belirli bir süre boyunca olsun, yürütme  veya atama yetkisine sahip organın tarafgir veya keyfi bir şekilde müdahalesine karşı güvenceli olan görev süresine sahip olmalıdır. Bir başka deyişle önceden belirlenmiş kurallar belli bir hakim için keyfi ve taraflı kullanılmamalıdır.

Mali ve statüye ilişkin güvence:

Kanun ile önceden belirlenen aylık maaş ve emeklilik maşının maaşının yargının bağımsızlığını etkileyebilecek biçimde başka bir organın keyfi müdahalesine tabi olmamasını ifade eder. Ancak, şartların gerektirdiği sınırlar içinde Yürütme organı farklı mahkeme türleri veya farklı statüdeki hakimler için (örn.1.sınıf hakimler, yüksek mahkeme üyeleri vb.)  uygun hizmet bedellerine yönelik değişik maaş skalaları yapma yetkisine sahip olabilir. Önemli olan önceden belirlenmiş mali güvencelerin korunması ve eşitler arasındaki eşitliği koruyarak yeni mali olanaklar sağlanması veya değiştirilmesidir.

Kurumsal bağımsızlık:

Yargı görevinin yerine getirilmesine ilişkin idari konularla doğrudan bağlantılı olan bağımsızlıktır. Herhangi bir başka güç, hâkimlerin atanması, mahkeme duruşmaları ve mahkemenin işleyişi ile ilgili  adaletin yönetimiyle ilgili konulara doğrudan veya dolaylı etki etme konumunda olmamalıdır.

 3.2. TARAFSIZLIK

Tarafsızlık, yargı görevinin doğru ve sağlıklı bir şekilde ifası için vazgeçilmez en önemli unsurlardan birisidir. Bu ilke, sadece karar için değil, kararın oluşturulduğu tüm süreç için de geçerli olmalıdır. Bağımsızlık ve tarafsızlık ayrı ve farklı değerlerdir. Bununla birlikte yargı görevini karşılıklı olarak üst seviyeye çıkarma etkilerinden dolayı birbirleriyle bağlantılı ve adeta iç içe girmiş durumdadır. Bağımsızlık, tarafsızlık için gerekli olan ve tarafsızlığa ulaşmayı sağlayan adeta bir ön koşuldur. Bağımsız olmayan bir hakimin tarafsız olması düşünülemez. Bir hâkim bağımsız olabilir, ancak belirli bir davada tarafları nedeniyle  tarafsız olmayabilir. Ancak, bağımsız olmayan bir hâkimin, kurumsal temel bağlamında tarafsız sayılması olanaksızdır.

Avrupa Şnsan Hakları Mahkemesi (AHİM) tarafsızlık değerinin iki yönünden söz etmektedir. Öncelikle mahkeme tarafsız olmalı, mensubu şahsi boyutta ön yargı ve yanlılık taşımamalıdır. Şahsi tarafsızlık temelde var olup, aksine bir delilin varlığı ile olmadığı kabul edilir. Burada önemli olan hakimin ve mahkemenin toplumda, halkta uyandırdığı güven duygusunun varlığıdır. Bu nedenlerle, hakimin tarafsızlığından şüphe edilecek meşru bir gerekçenin var olması halinde hakim derhal görevden çekilmelidir.

Hakim görevini iltimas, yanlılık ve ön yargısız bir şekilde ifa etmelidir. Taraflı olunması halinde halkın güven duygusu zedelenir. Hakim bu nedenle verdiği kararın davanın herhangi bir tarafı ile olan şahsi ilişkisi veya davanın sonucundan elde edeceği menfaat gibi dış faktörlerden etkilenmiş olabileceği şüphesini uyandıracak her türlü işlem ve eylemden kaçınmalıdır.

Tarafsızlık adına yanlılık ve ön yargının olmayışının yanı sıra adaletin gerçekleştiği ve hatta bunun açıkça görülmesi toplumca algılanması da, tarafsızlık adına önemli bir durumdur. Hakimin duruşma inzibatını korumaya ilişkin yetkilerini kötüye kullanması yanlılık ya da ön yargının varlığının bir göstergesidir. Şartların gerektirdiği hallerde, duruşmanın intizamını sağlamaya ilişkin yetki, hâkimin duruşma salonunun kontrolünü ve huzurunu kontrol altına almasını sağlar. Niteliği ve etkisi itibarıyla hakime verilmiş bu yetki cezalandırıcı olduğundan, elzem olmadıkça kullanılmamalıdır.

Hakimin taraflara ve avukatlara nezaket kuralları dışındaki hareketleri hakimin ön yargılı olduğuna ilişkin bir karine teşkil edebilir. Hakim güçlü yetkisi olmasına rağmen duruşmanın düzenini  koruma adına hukuk kuralları ile görevlendirildiğini asla unutmamalıdır.

Bir hâkimin insan olarak, entelektüel bir kişi olarak kişisel değerleri, felsefesi veya hukuk konusundaki kendine has inançları yanlılık olarak kabul edilmeyebilir. Yine  hâkimin doğrudan davayla ilgili hukuki veya sosyal bir konuda genel bir fikre sahip olması, hâkimin davada ön yargılı ve taraflı olduğunu göstermez. Bu nedenle de davadan çekilmesini gerektirmeyecektir. Bu yanlılık olarak yorumlanmamalıdır. Hakimin bomboş, düz bir insan olması, genel kültürden yoksun olması onun tarafsızlığını kanıtlanmasına sebep olmaz, onun tarafsızlığını göstermez; bu durum sadece bir hakimin kalite eksikliğinin kanıtı olacaktır. Nitelik eksikliğinin delilidir.

Hâkim, mahkemede görevi başında ve mahkeme dışında özel hayatında da, yargı ve hâkim tarafsızlığı açısından kamuoyu, hukukçular ve dava taraflarının güvenini ve hakim olarak saygınlığını koruyacak, şekilde davranmalıdır. Avukatların nedensiz bir şekilde, hiç gereği yokken azarlanması, davanın taraflarına ve tanıklara ve hatta duruşma sırasında emrinde çalışan katip ve mübaşiri azarlanması ve  hakaret edilmesi, bunlar hakkında uygunsuz açıklamalar yapılması, ön yargılara kanıt ve şüphe uyandıracak beyanlar ile kontrolsüz ve sabırsız davranışlar sergilenmesi tarafsızlık görüntüsünü etkileyebileceğinden, bu tür hareketlerden kaçınılmak zorundadır.

Hakim davanın tarafları ile tek taraflı iletişimden kesinlikle kaçınmalıdır. Eğer iletişim kurulması gerekiyorsa bunu öncelikle duruşmada yerine getirmesi, bu mümkün olmaz ise odasında her bir tarafın varlığı ile yapmalıdır. Hakim taraflarla, daha önceden tanışıyor olsa bile asla mahkeme dışında iletişim kurmamalıdır.

Hakim, aile fertlerinin kendisinin yargısal mevkiinden faydalandığı izlenimini uyandıracak iş ilişkilerine girmekten kaçınmalarını sağlamalıdır. Bu, makamın kötüye kullanıldığı veya ayrımcılık yapıldığı izleniminin oluşmasının önlenmesi ve hâkimin davadan çekilme olasılığının en aza indirilmesi için unutulmaması gereken bir zorunluluktur.

Hâkim, tarafsız olarak karar veremeyeceği veya ortalama bir kişinin gözünde tarafsız olmadığı izleniminin doğabileceği durumlarda, dava hangi aşamada, hatta karar aşamasında olsa bile davadan çekilmelidir. Davadan çekilmesi gerektiği düşünülen bir hakimin tarafların rızası olsa bile davadan çekilmesi gerekir. Çünkü, adalet hizmetinin açıkça ve tarafsız şekilde yerine getirilmesinde kamunun yüksek bir menfaati bulunmaktadır.

3.3.DÜRÜSTLÜK

 Dürüstlük, yargı görevinin doğru biçimde ifası için vazgeçilmez bir unsurdur.

Dürüstlük, kişinin doğruluk ve erdemlilikle davranma özelliğidir. Dürüstlük bileşenleri, doğruluk ve yargı ahlakıdır. Bir hâkim, yalnızca resmi görevlerinin ifası sırasında değil, her zaman onurlu ve yargı görevine yakışan bir tutum sergilemeli; yolsuzluk, hilekârlık ve yalandan uzak şekilde, iyi ve erdemli bir karakterde ve tutumda olmalıdır. Dürüstlüğün tanımlanmış dereceleri yoktur. Dürüstlük mutlaktır. Yargıda dürüstlük bir erdemden fazlası olup, hakimde mutlaka bulunması gereken bir zorunluluktur.

Hakim mesleki yaşamında olduğu gibi özel yaşamında da, toplumsal algılara göre adil ve toplumda değerler yönünden doğruluğu ile temayüz etmiş bir insan gibi, en az onun kadar kusursuz olmalıdır. Dürüstlüğün gereği de budur. Hakimin özel yaşamında da toplumsal değerleri göz önüne alarak, o değerlere uygun davranışlarda bulunması dürüstlüğünün unsurlarından birisidir.

Hakim, mevzuatın tüm kurallarına özenle uymalı onun dışına çıkmamalıdır. Ancak, yasanın elverdiği ölçüde takdir yetkisini tabii olarak kullanabilir. Dürüstlük bu şekilde uygulamayı gerektirmektedir. Kuralların dışına çıkarsa dürüstlükten söz edemeyecektir. Çünkü kanunlara uymak hakimin öncelikli yükümlülüğüdür. Hatta bu yükümlülüğü yerine getirmenin ötesinde özenle getirmek durumundadır. Hakimin gerek mesleki ve gerekse özel yaşamındaki davranışları ve genel tutumu oldukça önemli olup, toplumun yargı ve hakimlik mesleğine olan inancını daha da kuvvetlendirmelidir.

Hakim mesleki faaliyetinde sadece adaleti yerine getirme çabasının ötesinde bunun toplumda fark edilmesini de sağlamalıdır. Hakime ve yargıya duyulan güven ve inanç yargı mensuplarının ehliyet ve özen göstermesi ile oluşmaz, bu kişilerin ayrıca bu güveni sağlamak için dürüst ve ahlaki ilkelere bağlılığı da olmalıdır. Bir başka deyişle iyi bir hakim aynı zamanda sevgi ve saygı dolu iyi bir insan olmalıdır.

Hakim kararlarında adaletin yerine getirildiğini toplumda hissettirmelidir. Karar verirken her türlü şüphe ve güvensizlikten uzak doğru ve adaletli karar verdiği duygusunu topluma vermeli, kuşku uyandıracak her türlü davranıştan kaçınmalıdır.

 3.4.MESLEĞE YARAŞIRLIK

Hakimlik mesleğine yaraşırlık ve bu görüntünün verilmesi hakimin tüm faaliyetleri adına vazgeçilmez bir unsurdur. Hakimin mesleğe yaraşırlık unsurunu ortaya koyarken söyleyeceğimiz şudur; hakimin faaliyetlerinde neyi yapıp neyi yapmadığından çok bu yaptığı ve yapmadığı şeylerin toplumda nasıl algılandığı ve nasıl değerlendirildiği konusudur. Hakim bir duruşmada hiçbir art niyeti olmasa bile taraflardan birine daha çok söz veriyor ve onunla daha çok sözlü iletişimde bulunuyorsa bu davranışları ile sanki onun tarafını tutuyor gibi bir algı yaratılmasına sebep olacaktır. Hakim kendisine verilen  bir hediyeyi kabul etme veya davet edildiği bir davete icabet etme konusunda öncelikle bunun toplumda nasıl algılanacağını ve bunun toplum cephesinden nasıl görüleceğini çok iyi düşünmelidir.

Bu konuyu yazımda işlerken meslek hayatımda başıma gelen bir olayı kısaca anlatmak isterim;

Anadolu’nun büyük bir ilinde seksenli yılların başlarında İdare Mahkemesi Başkanlığı yaparken, daha önce dosya üzerinden karar verdiğimiz bir polis memurunun meslekten ihraç davasına ilişkin iptal kararından sonra göreve başlayan bu polis memuru teşekkür babında bir kutu baklava almış ve odama gelmişti. Aslında bizim adalete uygun, onun kanunen hakkı olduğu için verdiğimiz bu karardan sonra sadece duyduğu minnet nedeniyle teşekkür etmek için gelmişti. Ben büyük bir tepkiyle bu polis memurunu kovmaktan beter etmiş ve kendisine ‘’sen bizi ne zannettin’’ gibi sözler söylemiştim. Daha sonraki yıllarda, o tarihte 27 yaşında, yanlış hatırlamıyorsam ülkenin en genç İdare mahkemesi başkanı olarak tecrübesizliğimin sonucu olarak böyle bir davranışta bulunduğumu düşünüyorum. Şimdi olsa, yazı işleri müdürümü çağırıp, ona baklava kutusunu verip mahkemede tüm kalemlere dağıtmasını isterdim. Polis memuruna da, adaleti dağıtmanın bizim görevimiz olduğunu, kanuni hakkı olduğu için bu davayı kazandığını ve bizim sadece kanunları uygulayarak kararı verdiğimizi söyleyerek baklava için teşekkür edip onu uğurlardım. Tecrübesizliğim nedeniyle böyle bir davranışta bulunduğum için daha sonra aklıma geldikçe bu olaydan dolayı üzüntü duymadım desem yalan söylemiş olurum. Yukarıda da söylediğim gibi iyi hakimlik yetmez. Hakim iyi bir insan olup, kanuni ölçüler içerisinde tarafların ruh hallerini de düşünmelidir. Benim için o dava sıradan bir ihraç davası iken o polis memuru için meslek hayatının bir başka anlatımla ailesinin tüm gelirinin bittiği, çok zor duruma düştüğü bir durumla ilgili bir davadır. Sonucu onun için oldukça hayatidir.

Hakim toplumdan soyutlanmış izole bir insan değildir. Onunda toplum içinde elbette ilişkileri, dostları ve arkadaşları olacaktır. Ancak bu kişileri seçerken çok dikkat etmelidir. Öncelikle baktığı davaların ilgilisi olan kişilerle ilişki kurmaktan kaçınacağı gibi, seçeceği dost ve arkadaşları da toplumda yıpranmamış, kötü tanınan kişiler olmayacaktır.

Hakim yaşantısıyla örnek olacak şekilde davranacak, şans oyunlarından ve bu oyunların oynandığı mekanlarda bulunmamaya dikkat edecektir.

Elbette hakimin bar, meyhane gibi alkollü yerlere gitmesi yasak değildir. Ancak buralarda müdavim gibi görünmekten kaçınacak ve kötü davranışlar sergilemeyecektir. Sonuç olarak hakim hem yargı mesleğine ve özel yaşantısına dikkat ederek, toplum içinde bir taraftan yargı mensubu olarak bir taraftan da insan olarak davranışlarına azami dikkat ederek kendisine yakışmayan davranış ve söylemlerden kaçınacaktır.

Mesleğe yaraşırlıkla ilgili bir diğer konu hakimlerin, hukuk içindeki profesyonellerle yani avukatlarla ilişkileri önemli konudur. Hakimler tarafsız ve mesleğe yaraşır şekilde yaşayacaklarsa da, bu yaşantı kendilerini toplumdan tecrit edilmiş şekilde fildişi kulelerde inzivaya çekmiş bir şekilde olmayacaktır. Tabii bu hukuk profesyonelleri ile ilişkileri olacaktır ancak onlarla belirli mesafe konulacak, toplumda tarafsızlığına halel geldiği algısını yaratacak şekilde davranmayacaktır. Özellikle hakimler özel hayatlarında bu kişilerle ilişkilerini yanlış anlaşılmaya neden vermeyecek şekilde yürütecektir. Hakimin, kendisini toplumdan ve diğer meslektaşlarından soyutlaması hayatın gerçeğinden uzak kalmasına ve dolayısıyla sağlıklı karar vermesine engel olacaktır.

Hakimler kamusal konulardaki tartışmalara katılmaktan kaçınmalıdır. Ancak kendi baktığı davalar dışında oluşacak hukuksal tartışmalara katılmasında hiçbir engel bulunmamaktadır. Örneğin hukuksal konularda tartışması veya makaleler yoluyla kendi fikirlerini yazılı olarak topluma ve hukuk camiasına açıklaması büyük bir yarar sağlayabilir. Çünkü hakim hukuk bilgisi ile donanımlı bir kişi olmasının dışında verdiği kararlar nedeniyle hayatın olağan akışı içindeki olaylara vakıf bir hukukçudur. Onun fikirleri bu nedenle diğer hukukçulara ve daha sonraki uyuşmazlıklara ışık tutacaktır.

3.5. EŞİTLİK

Yargı görevinin doğru biçimde ifası için mahkeme önünde herkese eşit muamelede bulunmak vazgeçilmez bir unsurdur. Hâkim her türlü önyargı ve ayrımcılıktan kaçınmalı, taraflar arasında denge kurarak herkesin adil yargılanma hakkını kullanmasını sağlamalı ve bu şekilde taraflara eşit muamele ilkesini uygulayarak yargı görevlerini yerine getirmelidir.

Adil ve eşit muamele eskiden beri adaletin temel özellikleri olarak kabul edilir. Kanun önünde eşitlik, yalnızca adalet için temel bir özellik değil, aynı zamanda yargının tarafsızlığıyla yakından bağlantılı olarak yargı hizmetinin sağlıklı olmasının da bir unsurudur. Doğru sonuca ulaşan, ancak tek tipleştirme yapan bir hâkim, var olan veya algılanan tarafsızlığını riske atmaktadır.

Hâkim tek tipleştirmeye, söylentiye veya ön yargıya dayalı davranışlardan etkilenmemelidir. Bu nedenle hakim anılan davranışları fark ederek, hassasiyet göstermelidir.

Mahkemelerin kadınlara ve erkeklere eşit erişim sunmasını sağlamada hâkimin üzerine düşen yükümlülük bulunmaktadır. Bu yükümlülük  hâkimin taraflar, avukatlar ve mahkeme personeliyle olan ilişkileri için geçerlidir.

Hâkimlerin avukatlara gösterdiği cinsiyete dayalı ön yargı taşıyan konuşma biçimi, jestler ve diğer davranışlar, kadın avukatlara hitap ederken erkek avukatlara karşı kullanılmayan bazı günlük hayata ilişkin  ifadeler, onların fiziksel görünümlerine veya kıyafetlerine yorum yapılması cinsel taciz olarak algılanabilir.

Toplumdaki kültürel, ırksal ve dinsel çeşitliliklerin farkında olmanın ve bunları anlamanın yanı sıra herhangi bir ilgisiz sebepten kaynaklanan ön yargı taşımamak da hâkimin sorumluluğudur.

Hâkim, uygun yollarla toplumda değişen davranışlar ve değerler hakkında bilgi sahibi olmaya çalışmalıdır. Bununda ötesinde hâkim, mesleğine ve kişisel gelişimine yardımcı olacak nitelikteki uygun eğitim fırsatlarından faydalanmaya da gayret etmelidir.

Hâkim, ortalama bir gözlemcinin onun tarafsızlığına haklı bir güven duymasını sağlayacak şekilde davranmaya çalışmalıdır. Kısacası hakim, yargı görevini yerine getirirken, söz veya davranışlarıyla ve ilgisiz gerekçelerle, herhangi bir kişi ya da gruba karşı yanlı veya ön yargılı davranışlar sergileyemez.

Hakim, davanın tarafları, avukatlar ve tanıklara karşı aşağılayıcı, onları küçük düşürücü söz ve davranışlardan kaçınmalıdır. Onlara karşı nazik ve görgü kuralları içinde davranmalıdır. Örneğin hakim ceza verdiği bir sanığı aşağılamamalı sanık ve müştekiye aynı davranış biçimi içerisinde hitap etmelidir.

Hâkim, mahkemesindeki ortamı belirleyen ve adil yargılanma için gerekli atmosferi oluşturan kişidir. Mahkemedeki kişilere yönelik eşit olmayan ya da farklı davranışlarda bulunmamalıdır. Mahkemede hazır bulunan avukatlar, dava tarafları veya tanıklar gibi herkes, insan onuruna ve temel insan haklarına saygılı biçimde muamele görme hakkına sahiptir. Hâkim, mahkemede bulunan herkesin, ırk, cinsiyet, din veya diğer sosyal ve ekonomik sebeplere dayalı ön yargılı tutumlardan korunmasını sağlamalıdır.

Hakim kendisinin çözümlemesi için önüne gelen işle ilgili olarak mahkemenin emrinde olan kişilerin ayrımcılık yapmasına da asla izin vermez.

4.6. EHLİYET VE ÖZEN

Ehliyet ve özen yargı görevinin yerine getirilmesi için en önemli ön koşullardır. Bu husus her zaman ifade edilmektedir.

Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, her görevi ifa etmek için o konuda yetkin olmak, bir başka deyişle ehliyet sahibi olmak gerekir. Yargı gibi önemli bir görevin yerine getirilmesi için öncelikle bilgi, beceri, konu ile ilgili donanım ve bunu yapabilmek için belli bir süre hazırlık yapılmasını gerektirmektedir. Hakimin görevini layıkıyla yapabilmesi ve ehliyetini ortaya koyabilmesi için yukarıda saydığımız özelliklerin yanı sıra ruhsal ve fiziksel yönden de sağlıklı düşünme ve karar verme yetisine sahip olması gerekir.

Bu satırların yazarının hakimlik mesleğine başladığı tarihte, adli yargıda, “Türkiye’nin her yerinde hakimlik ve savcılık görevini yapabilir” şeklinde rapor alınması gerektiğini söylemek isterim.

Hakim, ehliyetli olduğunu tam olarak gösterebilmek ve bunu mesleğine yansıtabilmek için öfkesini, heyecanını kontrol altına alabilmelidir. Bu kontrolü sağlayamadığı taktirde ehliyetli bir hakim gibi sağlıklı karar vermesi mümkün değildir.

Yine bu satırların yazarı, 1980 öncesi girdiği Danıştay tetkik hakimliği sınavında, kendisi ile birlikte sınava giren, yazılı sınavda ilk üç içerisinde bulunan ve o yıl Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni üçüncülükle bitiren bir meslektaşının bilgi ve donanım yönünden çok üst düzeyde olmasına rağmen heyecanını kontrol edemediği için sınavı kazanamadığına tanık olmuştur. Bugün bu denli titizlikle bir sınav yapılmadığını bilerek bu konunun çok önemli olduğunun altını çizmek isterim. Eğer hakim daha sonra, başlangıçta sahip olduğu bu özelliği meslek sürecinin belli bir noktasında kaybettiği taktirde Anayasa ve usulde paralellik ilkesi kurallarına uyularak sağlık kurulu raporu ile bu görevinden alınmalıdır.

Öte yandan, hakimin sağlıklı değerlendirmeler yaparak tarafsız ve hızlı karar vermesi yargı görevine verdiği özenin bir göstergesidir.

Hakim öncelikle görevini sevmeli, onu benimsemelidir.

Hakimin tek başına görevine özen göstermesi sağlıklı ve hızlı kararlar için yeterli değildir. Bu özeni yerine getirebilmesi için mahkemedeki teknik ve nitelikli personelin de katkısına bağlıdır. Mahkemenin fiziksel imkanları bile bu özenle doğrudan ilgilidir. Mahkemedeki tüm şartların iyi olması, kaynakların ve iş yükünün görev kapasitesi ile orantılı olması da bu özenin ortaya çıkmasının en önemli ön koşullarından bazılarıdır.

Hakimlerin maddi olanakları, bunun devamında aile hayatı, eş ve çocuklarına görevi ile orantılı bir hayat sunması da görevine göstereceği özeni doğrudan etkilemektedir.

Hakimlerin başlangıçta belli ehliyet ve yetilere sahip oldukları yönündeki ön kabul nedeniyle mesleğe alınmalarından sonra meslek içinde iken de bu ehliyetlerini geliştirmeleri gerekir. Bunun için yargı mesleği içinde yetkili organlarca düzenlenecek meslek içi eğitimlere katılmaları ve bu ehliyetlerini daha da geliştirmek için bilgilerini sürekli güncelleyerek içtihatları ve hukuktaki tüm gelişmeleri takip etmelidir.

Burada yeri gelmişken bu konu ile ilgili olarak 521 sayılı Danıştay Kanunun yürürlükte olduğu geçmişte Danıştay bünyesindeki yasal bir durumdan söz etmek isterim.

Danıştay tetkik Hakim adayları (o tarihteki adıyla Danıştay Yardımcılar) Danıştay Başkanlığınca açılacak yazılı ve sözlü sınav sonucunda alınırdı.[8] Sınavı kazanan Danıştay tetkik hakimi adayları bir yıllık adaylık süresi sonunda oldukça üst düzey bir yeterlik sınavına[9] tabi tutulur, kazanamayan olursa ertesi yıl bir kez daha girmek üzere adaylığa devam ederlerdi. Ertesi yıl yapılan yeterli sınavında da başarılı olamayan Danıştay Tetkik Hakimi adaylarının Danıştay’ la ilgisi kesilir ve Genel idare hizmetleri sınıfında bir başka kurum emrine atanırlardı. Yine Danıştay tetkik hakimliği görevine devam edenler her iki yılda bir derece terfi eder, 6.dereceden 5.dereceye geçişte yine adeta üniversite doçentliği sınavı gibi bir sınava tabi olur[10] ve kazanamayanlar bu sınavı kazanana dek 6.dereceden 5. dereceye terfi edemezlerdi. Danıştay’daki bu üniversite benzeri akademik kariyer gibi yükselme bununla da kalmaz 3.dereceden 2.dereceye terfi edecek olan tetkik hakimleri idare hukuku alanında bir tez hazırlar[11] ve bu tezin Tez Kurulunca kabul edilmesiyle 2.dereceye terfi ederlerdi. Görüleceği gibi o tarihte Danıştay’daki görevde yükselme kriterleri adeta üniversitedeki akademik unvanların alınması gibiydi. Bu nedenle o tarihteki Danıştay mensupları gerçekten ehliyetli, yetenekli ve görevinin ehli hakimlerdi. Onların kurduğu idari yargı sistemi ve içtihatları üzerine yürüyen bir idari yargımız onlardan çok şey öğrendi. Bende bu büyüklerimizden çok şey öğrendim ve onların üzerimde çok emeği olduğunun bilincindeyim. Vefat etmiş meslek büyüklerimi rahmetle yad ediyor, halen hayatta olanlara da sağlık ve afiyet diliyorum.

4. HUKUK DEVLETİ VE YARGI

Hukuk, bir toplumda yaşayan bireylerin kendi aralarındaki ilişkileri veya devletle olan ilişkilerini düzenleyen ve yürürlükte bulunan kurallara uyulmasını sağlamak için müeyyidelerle desteklenen bir devlet gücüdür. [12] Hukuk varlığını insanlar arasındaki sosyal, kültürel ve ekonomik ilişkilerden alır. Nihai amacı ise yine kaynağı bulunduğu bu ilişkileri düzenlemektir. ‘Hukuk, zorba devletleri ahlakileştirmek amacını güder.[13]

Hukuk Devleti İlkesi, devletin bütün faaliyetlerinin hukukun öngördüğü kurallara sadık kalması yoluyla devletin hukuk içine çekilmesini, hukuk ile bağlanmasını, serbestinin engellenerek adaletin sağlanmasını, vatandaşların hukuki güvenlik içinde yaşamını devam etmesini sağlar. Hukuk devleti, insan haklarına öncelik tanıyan, hak ve özgürlükleri kollayıcı, eşit bir hukuk düzeni kuran, tüm uygulamalarında hukuka ve anayasaya uyan, yargı denetimine bağlı bulunan bir devleti ifade eder.[14]  Anayasa Mahkemesinin 12/11/1991 tarihli kararında; “Temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alınmadığı, hukukun evrensel kurallarına saygı gösterilmediği ve adaletli bir düzenin gerçekleşmediği bir ortamda hukuk devletinden söz edilemez.” [15] diyerek hukuk devletinde olması gereken bazı özelliklerden de açıkça söz etmiştir. Yine Anayasa Mahkemesinin 10/07/2013 tarihli kararında; “hukuk devleti, her eylem ve işlemi hukuka uygun, insan haklarına saygı gösteren, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu gerçekleştirerek sürdüren, anayasaya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan, anayasaya ve hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlı sayıp yargı denetimine açık olan, yasaların üstünde yasa koyucunun da bozamayacağı temel hukuk ilkeleri ve anayasa bulunduğu bilincinden uzaklaştığında geçersiz kalacağını bilen devlettir.”[16] diyerek hukuk devletinin nasıl olması gerektiğine işaret etmiştir.

Anayasalarında hukukun üstünlüğü ilkesi yer alan devletlerin karşılaşabileceği en problemli konu devlet yöneticilerinin kendilerini söz konusu kuralların üzerinde görmesi ve bu kuralların kendilerini sınırlayamayacağı düşüncesinde olmalarıdır.[17] Hukuk devleti kavramını demokrasi, kuvvetler ayrılığı, yargının bağımsızlığı, özgürlük gibi sözcükler tanımlarken, ihlal, aykırılık, haksızlık, adaletsizlik, keyfilik gibi sözcükler ise bu kavramlarla örtüşmeyen, bunların içine girmeyen sözcüklerdir.[18]

Yargı bağımsızlığı, hukuk devletinin temel şartı olmasının yanı sıra adalete uygun yargılamanın güvencesidir. Bu yönüyle hakim yargı bağımsızlığın temsilcisi konumundadır.[19]

5. HUKUK DEVLETİ İLKESİNİN UNSURLARI

Hukuk devletinin özelliklerini  anlatmak sayfalar alacağı için sadece özelliklerini maddeler halinde yazmakla yetinip, yeri geldiğince bu özellikler açısından ülkemizdeki yargı etiği sorunlarına ve neler yapılabileceğine değinmeye çalışacağım.

Hukuk devletinin temel unsurları şu şekilde sıralanabilir:

    • Temel hak ve Özgürlüklerin güvence altına alınması
    • Kişi dokunulmazlığı ve güvenliği hakkı
    • Anayasal Devlet
    • Kuvvetler ayrılığı
    • Normlar hiyerarşisi
    • Demokratik rejim
    • İdarenin kanuniliği ve hukuka uygunluk denetimi
    • İdarenin eylem ve işlemlerinden kaynaklanan tazmin yükümlülüğü
    • Kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkesi ve Ne bis in idem ilkesi
    • Yargının Bağımsızlığı ve Hakimlik Teminatı
    • Savunma hakkı
    • Adil yargılanma hakkı

Hukuk devleti ilkesinin bu özelliklerini burada sadece sayarken bunları geniş olarak açıklamaktan kaçınarak bu özelliklerin tamamına sahip bir hukuk devletinde yargının nasıl bir durumda olması gerektiği ve ülkemizin bu ilkeler açısından da ne tür eksiklikleri bulunduğunu dilimiz döndüğünce söylemeye gayret göstereceğiz.

6. İDEAL BİR HUKUK EĞİTİMİ VE ÜLKEMİZDEKİ HUKUK EĞİTİMİ

Tüm üniversitelerimizin öğrenci kaynağı olan ortaöğretim okullarının niteliği, hukuk eğitiminde kaliteyi tutturmada belirleyici olmaktadır. Ülkemizde ortaöğrenimin maalesef yetersiz ve niteliksiz oluşu, yine son yıllarda daha fazla açılan İmam Hatip okullarının da hukuk fakültelerinin insan kaynağı içerisinde yer alması hukuk eğitiminin kalitesini düşürmektedir.

Orta öğretimin kalite seviyesinin  hukuk lisans eğitimine etkisi, diğer lisans eğitim türlerine göre çok daha önemlidir. Sosyal bilimlerin en önemlilerinden birisi olan hukuk eğitimine başlayan bir öğrencinin temel hukuk derslerinde zorlanmaması, başarılı olması için belli düzeyde sosyal bilimlere ilişkin bilgi birikimine, kavrayış yeteneğine ve iyi bir genel kültüre sahip olması gerekir. Bunlar ileride iyi bir hukukçu olmanın, hukuk eğitiminde etkinliği ve verimliliği sağlamanın temel taşlarıdır.

Bir başka ifadeyle, ortaöğretimde iyi bir mantık, felsefe, sosyoloji, psikoloji, tarih dil ve edebiyat eğitimi almış öğrenciler, hukuk eğitimini özümseyip başarıyla sürdürebilir. Bu nedenle, orta öğretimdeki eğitim kalitesinin yükseltilmesi için büyük reformlar yapılması şarttır. Bu reformlar yapılmadıkça hukuk fakülteleriniz ne kadar üst seviyede olsa da iyi hukukçu yetiştirmeniz asla mümkün değildir.

Türkiye Hukuk Fakülteleri ve İnternet Siteleri

Hukuk fakültelerinin kaynağı olan ortaöğretim ile ilgili sorunları belirttikten sonra kısaca Hukuk Fakültelerinin durumundan söz etmek gerekir.

Ülkemizde, Hukuk fakültesi sayısının gereksinimin oldukça üzerine çıkması ve özel kriterler aranmaksızın her geçen gün yeni bir fakülte açılması kaliteyi düşürmektedir. Hukukçuların neredeyse tamamının görüşü bu şekildedir.

Bildiğimiz kadarıyla 2021 yılı başı itibariyle Türkiye’de 38’i devlet, 35’i vakıf ve 11’i de Kıbrıs’ta olmak üzere 84 hukuk fakültesi bulunmaktadır. Bu tarihten sonrada açılan yanılmıyorsam 11 hukuk fakültesi de olduğu göz önüne alındığında, 100’e yakın hukuk fakültesine dayanmaktadır. Hukuk fakültesinde bu artışa rağmen maalesef zaten yetersiz olan öğretim üyesi sayısını çok daha aşağıya çekmiştir. Vakıf üniversitelerinin ücret politikaları da devletten özele giden öğretim üyesi akışını hızlandırmış ve  Devlet Üniversitesi hukuk fakültelerini olumsuz yönde etkilemiştir.

Öte yandan vakıf üniversitelerine ve Kıbrıs’taki üniversitelere bağlı hukuk fakültelerinin sırf ekonomik devamlılıklarını sağlama adına kontenjanlarını doldurmak ve yine eldeki öğrencilerini kaybetmemek için çok toleranslı ve rahat sınıf geçmeyi sağlayan eğitim sistemi uygulamaları maalesef hukuk eğitiminin de düşmesine neden olmaktadır.

Bu satırların yazarının kendinden büyük meslektaşlarından duyduğu bakalorya yani baraj sınavı uygulamasını hatırladığında hukuk eğitiminin ne denli geriye düştüğünü söylemek zorundayız.

Hukuk eğitimi, öğrencilerin mezun olduktan sonra mesleklerini icra ederken öğreneceği konulara dair dersleri değil bu aşamadayken ihtiyaç duyacakları yeteneklerini ortaya koymak, hukuki problemi doğru anlama, hukuki analiz ve muhakeme gibi, hukukçu gibi düşünce becerisi kazandırmaya yönelik olmalıdır. Maalesef son yıllarda ezberci, pratik yapmayan, sadece konuları bir tarih dersi gibi anlatan bir eğitim modelinde öğrenciler yetiştirildiği ve bu nedenle hukuki muhakeme yeteneğinden çok  uzakta mezunlar yetiştirildiği gerçeği ile karşı karşıyayız. Bu durum oldukça üzücüdür.

Yargı etiği kurallarına her yönüyle bağlı  yetenekli hukukçular yetişmesi için yukarıda saydığımız sorunların öncelikle çözülmesi gerekir. Şunu söyleyebiliriz ki, iyi bir yargı mensubu olabilmek için, başarılı ve nitelikli bir hukuk eğitimi almış olmak çok önemli bir ön koşuldur.

Ülkemizde hukukun üstünlüğüne dayalı çoğul ve özgürlükçü bir demokrasiye geçme yönünde  güçlü ve bilinçli bir toplumsal talebin ve siyasi iradenin ortaya çıkması halinde, bu süreci çabuklaştırma ve kalıcı hale getirmede iyi yetişmiş nitelikli ve yetkin hukukçuların büyük bir katkısı olacağı muhakkaktır. Bu da nitelikli, iyi eğitim almış hukukçularla olur.

 7.1-  HAKİMLİĞE KABULDE YAPILAN SINAVLAR

Bilindiği gibi hukuk mesleklerine giriş sınavı veya idari yargı ön sınavı 1802 Sayılı Hakimler ve Savcılar Kanununun ilgili hükümlerine göre yazılı ve mülakat sınavı olarak kadrolarda boşalma oldukça Adalet Bakanlığınca yapılmaktadır. Yazılı yarışma sınavı Adalet Bakanlığınca ÖSYM’ne yaptırılmakta, mülakat sınavı ise Adalet bakanının görevlendireceği Bakan yardımcılarının birisinin başkanlığında, Teftiş Kurulu Başkanı, Ceza İşleri, Hukuk İşleri ve Personel Genel Müdürleri ile Hakimler ve Savcılar Kurulu Genel Sekreteri ve Türkiye  Adalet Akademisi Danışma Kurulundan seçilecek bir kişi olmak üzere yedi kişiden oluşmaktadır.

Yazılı sınavı Adalet Bakanlığı adına ÖSYM tarafından yapıldığından geçmiş yıllarda bazı yolsuzluklar basına yansımış ve davalar açılmış olsa da bugün itibariyle böyle yolsuzluklar olduğu yönünde bir bilgi ve duyumumuz olmamıştır.

Ancak, mülakat sınavı yukarıda da arz ettiğim gibi, Mülakat Kurulunun oluşumundan da anlaşılacağı üzere, tüm üyeler yürütmenin yani Adalet Bakanlığının memurları olup, Bakanın emrindeki kişilerdir. Mülakatta belli siyasi partiye ve görüşe ait kişilerin kayırıldığı açıkça konuşulmaktadır.

Bunun da ötesinde Danıştay’ın bir çok kararlarına rağmen mülakatlara yargısal denetimin yapılabilmesi adına kamera konulması istenilmekte ise de maalesef  sınava kamera konulması yönünde bir düzenleme bulunmadığı için böyle bir denetim yolu da kapalıdır.

Sınavlarda hiçbir kayırma olmadığını kimse ileri süremez. Bu nedenle liyakatli, ehliyetli ve bilgili hakim adaylarının mesleğe alındığını söylemek mümkün değildir. Bu sınavın yürütme erkinin dışında bağımsız bir organca yapılması ancak bu problemi çözecektir. Sınav Kurulu bağımsız ve tarafsız olsa da, mülakat sınavının yargısal denetimi için sınavda kamera kaydı alınması zorunludur. Ancak, bu şekilde hak ve adalet korunabilir. Hakim adaylarının bu şekilde mesleki yeterlilik ve liyakat ilkelerine göre seçilmeleri halinde yargı etiğine uygun bir şekilde mesleğe başlayan yargı mensupları olarak görev yapmaları da sağlanmış olacaktır.

7.2-  HAKİMLİK TEMİNATI

Çağdaş ve demokratik devlet kendi belirlediği kuralları hiçbir otoritenin ve gücün etkisi altında kalmadan uygulayabilecek bir yargı sistemi oluşturmak ister ve kendisini bununla yükümlü sayar. Böyle bir devlet bu yoldaki adımlarını yargı bağımsızlığı ve hakimlik teminatı şeklinde atacaktır. Bu adımları atabilen devlet hukuka saygılı, hukuk ilkelerine bağlı, hukukun üstünlüğünü kabul eden devlettir.[20]

Hakim, özellikle yasama ve yürütme organlarından gelecek baskı ve etkilere direnebilecek güçte ve bu nedenle de bağımsız olabilmelidir. Hakim, bu organların dışında da, hiçbir makamın hatta diğer meslektaşlarının da etkisinde kalmamalı onlardan gelebilecek telkinlere de kapalı olmalıdır. Sonuç olarak özetle söylemek gerekirse hakim, Anayasa, Kanun, diğer hukuki düzenlemeler ve vicdani kanaatine göre karar vermelidir. Hakimler yönünden böyle olan bir durum yargılanan kişiler yönünden de çok önemli olup, hakimlik teminatı onlarında başlıca güvenceleridir.

Yargı bağımsızlığı; hukuk devletinin yukarıda da saydığımız temel ilkelerinden birisi olmasının yanı sıra yargılama fonksiyonunun da güvencesidir.

Yargı bağımsızlığını sağlamaya yönelik, onu gerçekten ayakta tutan müesseselerden birisi hatta en önemlisi hakimlik teminatı olarak adlandırılan kişisel bir bağımsızlık durumudur.

Şunu da belirtmemiz gerekir ki, yargının bağımsız nitelik taşıması yargı mensuplarına tanınan bir ayrıcalıklı durum olmayıp, tersine vatandaşların adil yargılanma hakkının güvencesinin temelini teşkil eder.[21]

Yargı Bağımsızlığı ve Hakimlik Teminatı; hakimin üstünlüğünü ve ayrıcalığını sağlamak için değildir. Bu ilkeler, egemen olan iktidar gücüne, devlete, sermayeye ve başkaca güçlere karşı hak arama özgürlüğünün sigortasıdır.

Yargı bağımsızlığı ilkesi hakimlik teminatı ile korunmaya çalışılır. Hakimlerin yasama ve yürütme organlarından bağımsız olduğu, hakimlere direktif veremeyecekleri ve tavsiyede bulunamayacakları olguları hakimlerin bağımsızlığını ifade ederken, anılan bu bağımsızlığı korumaya matuf müesseselere de hakimlik teminatı denilmektedir.[22]

Mahkemeden adil bir karar çıkmasının ön koşulu hakimin ekonomik, coğrafi ve mesleki güvencesinin varlığı hakimlik teminatı ile doğru orantılıdır. Bu güvenceler olmaz ise orada hakimlik teminatından söz edilemez.

Yukarıdaki bölümlerde de belirttiğimiz gibi Bangalore Yargı Etiği ilkelerinde, yargı bağımsızlığı kapsamında ortaya çıkan hakimlik teminatına; ‘’Hakim herhangi bir yerden herhangi bir sebeple doğrudan ya da dolaylı olarak gelebilecek her türlü dış etki, rüşvet, baskı, tehdit ve müdahaleden uzak şekilde, olaylara ilişkin kendi değerlendirmesine dayanarak ve hukuka dair kendi vicdani anlayışı ile uygun biçimde yargı işlevini bağımsız olarak yerine getirmelidir. ilkesiyle yer verilmiş ve önemi vurgulanmıştır.[23]

Bangalore Yargı Etiği İlkeleri

Hakimlik teminatı kavramı, hakimlerin özlük işlerinin kim tarafından yapılacağını sorgulamamızı gerektirecektir. Özlük işlerinin tamamının yürütme veya yasama  organına bırakılması teminata vurulacak en büyük darbedir.

Her şeyden önce Yargı bağımsızlığı ve hakimlik teminatının koruyucusu konumunda olan Hakimler Savcılar Kurulu’nun (HSK) idari işlem niteliğindeki kararlarının yargı denetimi dışında bırakılması hakimlik teminatını zedeleyen başlıca unsurdur.

Özlük hakları hakkında HSK tarafından verilen bir kararı yargı önüne götüremeyen bir hakimin teminat altında olduğundan söz edilemez.

Ekonomik durumları rahat çalışmalarına olanak sağlamayan, yüksek mahkeme üyeleri ile 1.sınıfa ayrılmış hakimler arasında yüksek hakimler lehine ayrıcalık getiren hükümler hakimlerin motivasyonunu bozmuştur. Açılan davada, düzenlemenin Anayasaya aykırılığı öne sürülmüş, davaya bakan idare mahkemesi konuyu Anayasa Mahkemesine taşımıştır. Hakimler arasında huzursuzluğa yol açan bu hükümlerle ilgili olarak Anaya Mahkemesinin kararı beklenmektedir.

Hakimlik teminatı ile ilgili Anayasal ve yasal hükümler ne kadar hukuk devleti ilkelerine uygun ve mükemmel olursa olsun eğer bu hükümler uygulamada yer bulmuyor, yasama ve yürütme erki bu düzenlemelere aykırı davranıyor ve uymuyorsa böyle bir sistemde yargı bağımsızlığından ve hakimlik teminatından asla söz edilemez.

Hakimlerin teminatsız olması, etki altında bırakılması, hukuk dışı baskılara karşı gelen hakimlerin her an meslekten azledilme kaygısı içinde olmaları veya coğrafi teminata aykırı olarak başka bölgelere atanabilecekleri tehdidi altında görev yapmaları adil yargılama ilkeleri ile bağdaşmayacağı gibi bu şartlarda çalışan hakimler de maalesef adaletli karar veremezler.

 8.1- YARGININ YASAMAYA KARŞI OLAN BAĞIMSIZLIĞI

Yargı bağımsızlığının en önemli öğesi olan hakimlerin kararlarını kanunların çizdiği sınırlar içerisinde ve vicdani, kanaatlerine göre özgür bir irade ile karar verebilmesinin öncelikli şartı yargının yasama erkine karşı bağımsız olmasıdır. [24]

Anayasamızın 11.maddesi[25] Anayasa hükümlerinin temel hukuk kuralları olduğunu, kanunların Anayasa’ya aykırı olamayacağını hükme bağlamıştır. Bu Anayasal hüküm yasama erkinin hukuk kurallarına ve Anayasaya uygun davranmak zorundadır. Yasama organının kanun çıkarma temel görevi olması nedeniyle yargı üzerinde hakimiyet kurma olasılığı olabilir. Bu nedenle yasama organı ya kanunları çıkarmadan önce bu durumu sağlaması yada kanunlar çıktıktan sonra kanunlar üzerinde bir denetimin varlığı adına Anayasa Mahkemesinin önemi ortaya çıkmaktadır. Bu yönüyle Anayasa Mahkemesinin denetimi ön plana çıkarak yasama organının sınırlandırılması yargı bağımsızlığı adına en önemli kazanım olmuştur. Anayasaya uygunluk için hukuk devletinde düzenlenen yemin etme, çift meclis tesisi, yasaların halk oyuna sunulması, bazı demokrasilerde Recal (geri çağırma), yasaların hazırlanmasında uzmanlardan faydalanılması gibi müesseseler de öngörülmüştür. Fakat bu müesseselerden hiçbirisi kanunların Anayasaya uygunluk denetimi görevini yapan Anayasa yargısı kadar etkin olamamıştır.

Bu nedenle 1961 Anayasası ile yasamanın çıkardığı kanunların Anayasaya uygunluk denetimini yapacak bir Anayasa Mahkemesinin kurulması, yasama organın bu önemli işlevinin yargıya açık hale getirilerek, yargıya karşı olabilecek olası bir müdahalenin önüne set çekilmiştir.

1982 Anayasasının 140. Maddesinde[26] Hakimlerle ilgili çeşitli durumları TBMM’nin çıkaracağı kanunlarla düzenleneceği hükmü ile yasamanın alanı bir anlamda genişletilmiştir. Maddenin içinde kanunla yapılacak bu düzenlemenin ‘’mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı esaslarına göre’’ yapılması koşulu getirilerek yargı bağımsızlığı korunmaya çalışılmıştır. Ancak, yargının yasama erkine karşı yargı bağımsızlığı anlamında en büyük güvencesi Anayasa Mahkemesidir.

8.2- YARGININ YÜRÜTMEYE KARŞI OLAN BAĞIMSIZLIĞI

Yargının bağımsızlığına gelebilecek en büyük tehlikenin kaynağının yürütme organı olabileceği düşünülmektedir. Yürütme ile yargı erki aralarındaki sınırlar tarihsel süreç içerisinde iş bölümü yapılarak çizilmiştir. İdarenin, yargı mensuplarının yargısal görevleri dışında kalan idari işlemleriyle ilgili alanda etkin olması, Anayasal güvence altına alınan hakimlerin bağımsızlığı ve tarafsızlığını sağlamanın da ötesinde idarece bir güç, baskı unsuru olarak kullanılabileceği tartışmasızdır.

İkbali, idari bir makamın elinde olan bir yargıcın ne denli bağımsız ve tarafsız olabileceği izahtan varestedir.[27]  Hakimlik teminatı ve yargı bağımsızlığı adına bu durum asla kabul edilebilecek bir durum değildir. Böyle bir yetki mutlaka bağımsız bir makamın elimde bulunmalıdır. Anayasamızın Cumhurbaşkanının görevlerini sayan 104 maddesi[28] Cumhurbaşkanının af yetkisi olup, Mahkemelerin bağımsızlığına ilişkin Anayasa 138.maddenin yürütme açısından bir istisnası olup, yargının yetki alanına giriş söz konusudur.

Öte yandan, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay üyelerinin belli bölümünü ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ile Başsavcı Vekilinin Cumhurbaşkanı tarafından seçilmesi yargı bağımsızlığı adına olumsuz ve bağımsızlık olgusuna ters düşen bir durumdur.[29] Acilen bu hükümlerin değiştirilmesi ve yargı içinde bağımsız yargı mensupları tarafından seçilmeleri gerekir. Aşağıda Hakimler Savcılar Kurulu (HSK) ile ilgili olarak söz edeceğimizden burada bu konuyu geçeceğiz.

9. ÜLKEMİZDE YARGI BAĞIMSIZLIĞININ DURUMU

Ülkemizde yargının bağımsızlığı uzun yıllardır tartışılan bir konudur. Bu konuda yaygın, birden çok öneri ve eleştiriler bulunmaktadır. Bu konuları bir başka deyişle yargı bağımsızlığını etkileyen ve zedeleyen durumları aşağıda özetle sunmaya çalışacağız.

1982 Anayasasının Hakimler ve Savcılar Kurulu Başlıklı 159. maddesinde[30] düzenlenen hükümde Kurul başkanının Adalet Bakanı olması ve yine müsteşarın da Kurulun tabii üyesi olması en çok eleştirilen ve bağımsızlığı zedelen bir hüküm olmuştur. Bunların  dışında kalan Kurul üyelerinin Yargıtay ve Danıştay üyelerinden oluşması ve böylece Kurulun yargının tamamını kapsamaması da ayrı bir eleştiri noktası olmuştur.

Diğer bir eleştiri konusu anılan 159.maddenin devamında Kurulun meslekten çıkarma cezasına ilişkin olanlar dışındaki kararlarına karşı yargı mercilerine başvurulamayacağı yönündeki hükümdür. Bu hükmün hukuk devleti ilkesini zedelediği konusundaki düşünceye çoğu hukukçu iştirak etmektedir.

HSK bir yüksek mahkeme değildir. İdari bir makam olduğunda tereddüt bulunmamaktadır. Anayasamızın 125.maddesi açıktır. İdarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolunun açık olmasına karşın yargı bağımsızlığının en önemli unsuru olan hakimlik teminatının taşıyıcı kolonu olan hakimlerin özlük haklarına ilişkin olarak meslekten ihraç dışında yargı yoluna başvuramamasını anlamakta güçlük çekiyorum. Hukuka saygılı, yargısının bağımsızlığına ve adaletine güvenen bir devlet asla hakimleri için bu yolu kapatmaz ve kapatmamalıdır.

Hakimlik teminatı ile ilgili söyleyeceğimiz bir başka konu, yine 159.maddede yer alan hakimlerle ilgili denetleme, görevleri ile ilgili suçlar konusunda araştırma , inceleme ve soruşturmanın ilgili dairenin teklifi ve HSK başkanının oluru ile Kurul müfettişlerine yaptırılacağı, müfettişlerini atama yetkisinin Adalet Bakanına ait olduğu yazılmıştır. Maddede yine görüleceği üzere Genel Sekreterin kurulun göstereceği 3 aday arasından HSK başkanınca atanacağı da belirtilmiştir. Bu nedenle

Kurulun bütçesinin bağımsız olmaması, sekretaryası ve dolayısıyla hakimleri denetleyecek müfettişlerin Adalet Bakanının bir anlamda kontrolü altında, ikballerinin ona bağlı olması yargı bağımsızlığını zedeleyen konular olarak ortaya çıkmaktadır.

Bu bağlamda bir diğer nokta Hakim savcıların denetimi, atanmaları konusundaki öneriler Bakanlığın emrinde olan müfettişlere bırakılırken, soruşturma izninin Adalet Bakanına bırakılması çelişki yaratmaktadır.

2010 Anayasa değişikliği ile, daha önceden Yargıtay ve Danıştay’ca seçilen Kurul üyelerinin seçiminde değişikliğe gidilerek, Cumhurbaşkanı, Adalet Akademisi, idari ve adli yargı hakim ve savcıların da etki edebilmesine olanak tanınmıştır.  2017 Anayasa değişikliği ile birlikte Kurulun 4 üyesinin Cumhurbaşkanı tarafından seçileceği, 7 üyesinin TBMM tarafından seçileceği hüküm altına alınarak, Yargıtay, Danıştay ve Adalet  Akademisinin Kurula üye seçmesi usulüne son verilmiştir.

Şunu öncelikle söylememiz gerekir ki, yüksek yargı organlarının üye seçimlerinde salt çoğunluk ve gizli oy yöntemleri kullanılmalıdır. Öte yandan Yargı organlarının Anayasa Mahkemesine üye seçimlerini kendilerinin yapması, yargı bağımsızlığını güvenceye alacağı gibi yargı üzerindeki siyasi spekülasyonları da ortadan kaldıracağına inanıyoruz.

2017 Anayasa değişikliği ile gerçekleştirilen bir diğer değişiklik Askeri Yargıtay ve AYİM’in kaldırılmasıdır. Bazı çevreler Askeri yargıda görev alan hakimlik vasıflarını taşımayan asker rütbeli üyelerin bulunması yargı bağımsızlığını sarstığı gerekçesiyle eleştirmişlerdir. Ancak, bizce çözüm Askeri Yargıtay’ın ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesinin kaldırılması değil sadece hakim sınıfından olan hakim subaylarla çalışacak bir yargı şeklinde restore edilseydi daha olumlu olurdu diye düşünüyoruz. Tam bir örnek olmamakla birlikte askeri sağlık kuruluşlarının kaldırılması çoğunlukla olumsuz bulunuyorsa, askeri sağlık hizmeti gibi askeri yargı da özel teknik bilgileri ve psikolojiyi gerektiren bir faaliyet olduğundan bağımsız yargı özelliklerini taşıyan bir sistem içerisinde hakim teminatını haiz hakim subaylardan oluşan bir yargı sistemi kurulsa daha isabetli olurdu diye düşünüyoruz.

10. SONUÇ

Yargı etiği ve bu etiğin gerektirdiği kurallara uyulması gerçekten çok önemli olup, bu kurallara uyan, yargı etiğinin gerektirdiği şekilde hareket eden yargı mensupları çoğaldıkça yargının kalitesi olukça yükselecektir.

Yargı faaliyeti ve bu faaliyeti yerine getiren bir hukukçu, ortaöğretimden başlayan ve hukuk fakültesi ile devam eden bir eğitim ve bunun sonunda kazanılan bir sınavdan sonra meslek içi eğitim ve deneyimlerle süren bir meslek hayatı… Bu yol gerçekten meşakkatli, yorucu ve büyük bir sorumluluk gerektiren süreçtir.

Bir hakim hiçbir etki altında kalmaksızın, kanunlara uygun ve vicdanı rahat olarak bir karar vermişse elbet gece yastığına başını koyduğunda rahatça uyuyacaktır. Tabi bu kişilik olarak dürüst ve vicdanlı bir insan portresine uygun bir örnektir.

Yargı bağımsızlığı ve hakimlik teminatı adına bilenen ve belki de daha önce çok defa söylenmiş önerileri tekrarlamak isterim.

Tam bir yargı bağımsızlığı ve hakimlik teminatı sağlayacak yargı reformunun varlığı şarttır.

Yargı kağıt üstünde değil uygulamada da olabilecek şekilde, güçlü bir yürütme ve yasama organına karşı korunmalı ve bu ortam içerisinde kararını vermelidir.

Hakim ve savcı adaylarının seçilmesinde objektif kurallar düzenlenmeli, hakim ve savcı adayı belirleme sınavlarında yürütme organın etkisi tamamen ortadan kaldırılmalı veya en aza indirgenmelidir. Ülkemizde, halen bütünüyle siyasetin denetimine ve müdahalesine olanak sağlayan, objektiflikten uzak bir sürecin yürütülmekte olduğu herkesin malumudur. Gerçekleştirilen mülakatlar neticesinde, sınavdan aldığı not veya liyakat ölçütü yerine sınav komisyonunun taraflı ve keyfi sorularına verilen cevaplar çerçevesinde takdire dayalı bir atama sistemi olup, bu durum hakim ve savcı bağımsızlığı yönünden oldukça önemli kuşkular doğurmaktadır. Anılan mülakatlarda kamera sistemi de  konulmayarak, sınav adeta yargı denetiminden de kaçırılmaktadır

Hakimlerin mesleğe kabul, atama ve terfi, disiplin ve görevden alınma işlemlerine ilişkin usul ve kurallar objektif nitelikte olmalı, ayrımcılık yasağına aykırı olmamalı ve ilgili mevzuatta açıkça yer almalıdır.

Köklü bir demokrasi ve hukuk kültürünü haiz olmayan yeni demokrasilerde, yargı bağımsızlığının korunması bakımından en iyi model, hakimlerin yasama ve yürütmeden ayrışmış tam  bağımsız bir kurul tarafından atanmaları ve özlük haklarının bu kurulca yerine getirilmesidir. Bu kurulun üyelerinin tamamı hakimlerden oluşmalı ve kurul atama ve terfilerde belirleyici bir rol üstlenmelidir. Bu kurul, hakimlerin kariyerlerini etkileyen her türlü inisiyatifin kullanılmasında söz sahibi merci olmalıdır.

Bir diğer önerimiz, geçmişte 521 sayılı Danıştay Kanununun yürürlükte olduğu süreçte Danıştay’da meslek içinde yükselmenin adeta akademik kariyer kazanımı gibi olduğunu belirtmiştik.[31]

Hakimlerin atanması ve terfi konusunda sınav sisteminin benimsenmesi oldukça büyük bir güvence sağlamaktadır.

Sınav sistemi ile birlikte hakimlerin tamamen objektif kriterlere göre kendisinden kıdemli birkaç hakim tarafından değerlendirilmesinin getirilmesi de yararlı olacağını düşünüyoruz..

Hakimlerin terfiine, görev ve yer değiştirmelerine ilişkin kararlar ilgili hakimlerle görüşülerek alınmalı ayrıca karardan sonra ilgili hakime yeniden incelenme talep etme hakkı tanınmalıdır.

Hakimler ancak yasada öngörülmüş usul ve nedenlerle görevden alınmalı, bu konularda da karar verecek yetkili kurul yasama ve yürütmeden bağımsız olmalıdır.

Görev süreleri dolmadan  görevden alınan veya yerleri değiştirilen hakimlere etkili bir yargısal başvuru hakkı verilmesi gerekir.

Kısaca söyleyebileceğimiz diğer husus, yargı bağımsızlığı için coğrafi güvencenin varlığının zorunlu olduğu, yine hakimin kararından dolayı hukuki sorumluluğunun ve rücu mekanizmasının işletilmesinin sağlanması gerektiğidir.

Tüm umudumuz gelecekte bütün kurumları ile saat gibi işleyecek gerçek bir demokraside, yargının da aynı saatin bir parçası gibi çalışarak adalet, hakkaniyet içerisinde tarafsız ve bağımsız hakimlerce etkiden uzak karar verilmesidir. Bir gün bu noktaya geleceğimiz inancındayım.

Dipnotlar ve Kaynakça: 

 [1] Baseak Avukatlık Ortaklığı, Of Counsel

[2]Söz konusu uluslararası metinler için bkz. T.C. Adalet Bakanlığı Avrupa Genel Müdürlüğü, Yargı Etiği ve Yargı Bağımsızlığı Konusunda Uluslararası Belgeler, Ankara Eylül 2004, http://www.abgm.adalet.gov.tr/ pdf/bangalortr.pdf, (E.T. 30.07.2023).

[3] T.C. Adalet Bakanlığı Avrupa Genel Müdürlüğü, Yargı Etiği ve Yargı Bağımsızlığı Konusunda Uluslararası Belgeler, Ankara Eylül 2004.s.14-18

[4] Gürsel ÖZKAN, “Yargı Etiği, Yargıya Güven ve Şeffaflık”, Yargıtay Etik, Şeffaflık ve Güven Projesi Açılış Sempozyumu, Ankara, 13-14 Nisan 2017, s. 54.

[5]  Tuğan, E.N, Ömür Demirdal Gönülşen, U. (2020). Türkiye’de Yargı Etiği İlkeleri Üzerine Bir İnceleme. Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 24 (Aralık Özel Sayı), 85-100.

[6] Demirdal, M. Balkan  Niğde Ömer Halisdemir Ünv. H.F.Dergisi Yargı Etiği Konusunda Türkiye’deki Güncel Gelişmeler Üzerine Bir Değerlendirme, Niğde s.99

[7]  14.03.2019 gün ve 30714 sayılı Resmi Gazete.

[8] 521 Say. mülga Danıştay Kanunu Md.15

[9] 521 Say. Mülga Danıştay Kanunu Md.15

[10] 521 Say. Mülga Danıştay Kanunu Md.121

[11] 521 Say. Mülga Danıştay Kanunu Md.123

[12] Ejder Yılmaz ‘Hukuk Sözlüğü’ Ankara, Yetkin Yayınları, 2005 s.490

[13] Sami Selçuk, Bağımsız Yargı Özgür Düşünce, 1. Baskı, Ankara, İmge Kitapevi, Mart 2007, s.37

[14] Muhittin Taylan, Hukuk devleti Sempozyumu, İzmir Barosu,1974, s.46

[15] Anayasa Mahkemesinin 12/11/1991 gün ve E.1991/7, K.1991/43 say. Kararı

[16] Anayasa Mahkemesinin 10/07/2013 gün ve E.2012/94, K.2013/89 say. Kararı

[17] Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Hukuk Devleti Sempozyumu, İzmir Barosu, 1974. s.18

[18] Güneş Müftüoğlu, Sosyal Devlet ve Hukuk Devleti, 1.BaskıAnkara, Seypa Yayınları, 1996,s.327

[19] Yargı Etiği ve Yargı Bağımsızlığı Konusunda Uluslararası Belgeler, Ankara, Eylül 2004.s.3

[20]  Kurtuluş Tayanç Çalışır ‘Teoride ve Pratikte Yargı Bağımsızlığı’ 2.Baskı, Ankara, Adalet Yayınevi, 2016, s.12

[21] Özdemir Özok, ‘’Hukuk Devleti ve Yargı Bağımsızlığı’’ TBB Dergisi, Sayı 84, 2009, s.27

[22] Baki Kuru, ‘’Hakim ve Savcıların Bağımsızlığı ve Teminatı, Ankara, Sevinç Matbaası, Ankara Üniversitesi  Hukuk Fakültesi  Yayınları, 1966, s.6

[23] Bangalor Yargı Etiği ilkeleri http:/www.hsk.gov.tr/eklentiler/dosyalar/4a92e0cc-e94b-4912-aaf9-5dfe5b885e98.pdf

[24] Kemal Gözler, Türk Anayasa Hukuku Dersleri, Ekin Yayınevi, 4.Baskı, Bursa.2007, s.848

[25] XI. Anayasanın bağlayıcılığı ve üstünlüğü

MADDE 11- Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır.

Kanunlar Anayasaya aykırı olamaz.

[26] C. Hâkimlik ve savcılık mesleği

MADDE 140- Hâkimler ve savcılar adlî ve idarî yargı hâkim ve savcıları olarak görev yaparlar. Bu görevler meslekten hâkim ve savcılar eliyle yürütülür.

Hâkimler, mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı esaslarına göre görev ifa ederler.

Hâkim ve savcıların nitelikleri, atanmaları, hakları ve ödevleri, aylık ve ödenekleri, meslekte ilerlemeleri, görevlerinin ve görev yerlerinin geçici veya sürekli olarak değiştirilmesi, haklarında disiplin kovuşturması açılması ve disiplin cezası verilmesi, görevleriyle ilgili veya görevleri sırasında işledikleri suçlarından dolayı soruşturma yapılması ve yargılanmalarına karar verilmesi, meslekten çıkarmayı gerektiren suçluluk veya yetersizlik halleri ve meslek içi eğitimleri ile diğer özlük işleri mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı esaslarına göre kanunla düzenlenir.

Hâkimler ve savcılar altmışbeş yaşını bitirinceye kadar hizmet görürler; askerî hâkimlerin yaş haddi, yükselme ve emeklilikleri kanunda gösterilir.

Hâkimler ve savcılar, kanunda belirtilenlerden başka, resmî ve özel hiçbir görev alamazlar.

Hâkimler ve savcılar idarî görevleri yönünden Adalet Bakanlığına bağlıdırlar.

Hâkim ve savcı olup da adalet hizmetindeki idarî görevlerde çalışanlar, hâkimler ve savcılar hakkındaki hükümlere tâbidirler. Bunlar, hâkimler ve savcılara ait esaslar dairesinde sınıflandırılır ve derecelendirilirler, hâkimlere ve savcılara tanınan her türlü haklardan yararlanırlar.

[27]  Tosun Öztekin, Türk Suç Muhakemesi Hukuku Dersleri, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi yayınları, C.1, İstanbul 1984, s.432.

[28] …. Sürekli hastalık, sakatlık ve kocama sebebiyle kişilerin cezalarını hafifletir veya kaldırır.

[29] Kurtuluş Tayanç Çalışır ‘Teoride ve Pratikte Yargı Bağımsızlığı’ 2.Baskı, Ankara, Adalet Yayınevi, 2016, s. 30.

[30] III. Hâkimler ve Savcılar Kurulu

MADDE 159- (Değişik: 12/9/2010-5982/22 md.)

(Değişik: 16/4/2017-6771/14 md.) Hâkimler ve Savcılar Kurulu, mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı esaslarına göre kurulur ve görev yapar.

(Değişik: 16/4/2017-6771/14 md.) Hâkimler ve Savcılar Kurulu onüç üyeden oluşur; iki daire halinde çalışır.

(Değişik: 16/4/2017-6771/14 md.) Kurulun Başkanı Adalet Bakanıdır. Adalet Bakanlığı Müsteşarı Kurulun tabiî üyesidir. Kurulun, üç üyesi birinci sınıf olup, birinci sınıfa ayrılmayı gerektiren nitelikleri yitirmemiş adlî yargı hâkim ve savcıları arasından, bir üyesi birinci sınıf olup, birinci sınıfa ayrılmayı gerektiren nitelikleri yitirmemiş idarî yargı hâkim ve savcıları arasından Cumhurbaşkanınca; üç üyesi Yargıtay üyeleri, bir üyesi Danıştay üyeleri, üç üyesi nitelikleri kanunda belirtilen yükseköğretim kurumlarının hukuk dallarında görev yapan öğretim üyeleri ile avukatlar arasından Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından seçilir. Öğretim üyeleri ile avukatlar arasından seçilen üyelerden, en az birinin öğretim üyesi ve en az birinin de avukat olması zorunludur. Kurulun Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından seçilecek üyeliklerine ilişkin başvurular, Meclis Başkanlığına yapılır. Başkanlık, başvuruları Anayasa ve Adalet Komisyonları Üyelerinden Kurulu Karma Komisyona gönderir. Komisyon her bir üyelik için üç adayı, üye tamsayısının üçte iki çoğunluğuyla belirler. Birinci oylamada aday belirleme işleminin sonuçlandırılamaması halinde ikinci oylamada üye tamsayısının beşte üç çoğunluğu aranır. Bu oylamada da aday belirlenemediği takdirde, her bir üyelik için en çok oyu alan iki aday arasında ad çekme usulü ile aday belirleme işlemi tamamlanır. Türkiye Büyük Millet Meclisi, Komisyon tarafından belirlenen adaylar arasından, her bir üye için ayrı ayrı gizli oyla seçim yapar. Birinci oylamada üye tamsayısının üçte iki çoğunluğu; bu oylamada seçimin sonuçlandırılamaması halinde, ikinci oylamada üye tamsayısının beşte üç çoğunluğu aranır. İkinci oylamada da üye seçilemediği takdirde en çok oyu alan iki aday arasında ad çekme usulü ile üye seçimi tamamlanır.

(Değişik: 16/4/2017-6771/14 md.) Üyeler dört yıl için seçilir. Süresi biten üyeler bir kez daha seçilebilir.

(Değişik: 16/4/2017-6771/14 md.) Kurul üyeliği seçimi, üyelerin görev süresinin dolmasından önceki otuz gün içinde yapılır. Seçilen üyelerin görev süreleri dolmadan Kurul üyeliğinin boşalması durumunda, boşalmayı takip eden otuz gün içinde, yeni üyelerin seçimi yapılır.

(Değişik: 16/4/2017-6771/14 md.) Kurulun, Adalet Bakanı ile Adalet Bakanlığı Müsteşarı dışındaki üyeleri, görevlerinin devamı süresince; kanunda belirlenenler dışında başka bir görev alamazlar veya Kurul tarafından başka bir göreve atanamaz ve seçilemezler.

Kurulun yönetimi ve temsili Kurul Başkanına aittir. Kurul Başkanı dairelerin çalışmalarına katılamaz. Kurul, kendi üyeleri arasından daire başkanlarını ve daire başkanlarından birini de başkanvekili olarak seçer. Başkan, yetkilerinden bir kısmını başkanvekiline devredebilir.

Kurul, adlî ve idarî yargı hâkim ve savcılarını mesleğe kabul etme, atama ve nakletme, geçici yetki verme, yükselme ve birinci sınıfa ayırma, kadro dağıtma, meslekte kalmaları uygun görülmeyenler hakkında karar verme, disiplin cezası verme, görevden uzaklaştırma işlemlerini yapar; Adalet Bakanlığının, bir mahkemenin kaldırılması veya yargı çevresinin değiştirilmesi konusundaki tekliflerini karara bağlar; ayrıca, Anayasa ve kanunlarla verilen diğer görevleri yerine getirir.

(Değişik: 16/4/2017-6771/14 md.) Hâkim ve savcıların görevlerini; kanun ve diğer mevzuata (hâkimler için idarî nitelikteki genelgelere) uygun olarak yapıp yapmadıklarını denetleme; görevlerinden dolayı veya görevleri sırasında suç işleyip işlemediklerini, hal ve eylemlerinin sıfat ve görevleri icaplarına uyup uymadığını araştırma ve gerektiğinde haklarında inceleme ve soruşturma işlemleri, ilgili dairenin teklifi ve Hâkimler ve Savcılar Kurulu Başkanının oluru ile Kurul müfettişlerine yaptırılır. Soruşturma ve inceleme işlemleri, hakkında soruşturma ve inceleme yapılacak olandan daha kıdemli hâkim veya savcı eliyle de yaptırılabilir.

Kurulun meslekten çıkarma cezasına ilişkin olanlar dışındaki kararlarına karşı yargı mercilerine başvurulamaz.

Kurula bağlı Genel Sekreterlik kurulur. Genel Sekreter, birinci sınıf hâkim ve savcılardan Kurulun teklif ettiği üç aday arasından Kurul Başkanı tarafından atanır. Kurul müfettişleri ile Kurulda geçici veya sürekli olarak çalıştırılacak hâkim ve savcıları, muvafakatlerini alarak atama yetkisi Kurula aittir.

Adalet Bakanlığının merkez, bağlı ve ilgili kuruluşlarında geçici veya sürekli olarak çalıştırılacak hâkim ve savcılar ile adalet müfettişlerini ve hâkim ve savcı mesleğinden olan iç denetçileri, muvafakatlerini alarak atama yetkisi Adalet Bakanına aittir.

Kurul üyelerinin seçimi, dairelerin oluşumu ve işbölümü, Kurulun ve dairelerin görevleri, toplantı ve karar yeter sayıları, çalışma usul ve esasları, dairelerin karar ve işlemlerine karşı yapılacak itirazlar ve bunların incelenmesi usulü ile Genel Sekreterliğin kuruluş ve görevleri kanunla düzenlenir.

[31] Üst bölümde sayfa 10.

Ön İnceleme: Beklentiler, Güçlükler, Öneriler

0
Yargıç, yazar ve düşünür Hilmi Şeker, 1988 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldu. Kısa bir süre avukatlık yaptı. Hukuk pratiğinde ilk deneyimlerini avukatlıkta kazandıktan sonra yargıçlık kariyerine başladı. İstanbul Asliye Ticaret Mahkemesi Hakimliği ve İcra Hukuk Mahkemesi hakimliğinin ardından İstanbul Bölge Adliye (İstinaf) Mahkemesi Başkanlığına atandı. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 22. Hukuk Dairesi başkanı iken 2018 yılında Bakırköy İcra Mahkemesi Hakimliğinde ve ardından da Asliye Hukuk Mahkemesi hakimliğinde görevlendirildi. İcra Hukuku ve Usul Hukuku alnında uzmanlaştı. Hukuk felsefesi, hukuk tarihi, hukuk mantığı, hukuk sosyolojisi, usul hukuku, yargılama tarihi ve hukukta gerekçe üzerine çok sayıda makale yazdı.  Makaleleri, Güncel Hukuk, Birikim, Yeni Yaklaşımlar, Hukuk Ansiklopedisi, HukukiHaber, HukukiNet, TürkHukukiSitesi, İstanbul Barosu Dergisi, Ankara Barosu Dergisi, İstanbul Barosu Bülteni, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, HukukPolitik, AdaletBiz, Legal Hukuk Dergsi gibi dergi ve internet arşivlerinde yayımlandı. Başta, Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi kolokyumlarında olmak üzere barolarda, adliyelerde ve üniversitelerde çok sayıda konferans, panel ve sempozyumda bilimsel tebliğler sundu. Çeşitli gazete ve dergilerde çok sayıda röportajı çıktı. En kapsamlı röportaj 2019 yılında "Hilmi Şeker ile Hukukta Gerekçe ve Süreç Adaleti Röportajı" adıyla Aristo Yayınları tarafından basıldı. İstanbul Barosu tarafından 2022 yılında düzenlenen Yargı Sisteminin Sorunları ve Çözüm Yolları çalışmasında jüri üyeliği yaptı. Basılı Eserleri: 2010 yılında yazdığı 1594 sayfalık ‘Esbab-ı Mucibe’den Retoriğe Hukukta Gerekçe’ isimli kitabı hukuk camiasında büyük ses getirdi. Kitap, hukukta gerekçe oluşturma süreçlerini ayrıntılı bir şekilde ele aldı ve bu konuda ardıllarına ilham kaynağı oldu. Şeker'in bu ilk basılı eserine 2011 yılında Türk Ceza Hukuku Derneği tarafından Sulhi Dönmezer Ödülü verildi, ayrıca ABD Kongre Kütüphanesi ve Oxford Üniversitesi Kütüphanesinde seçkin eserler arasına girdi. İkinci kitabı olan "İlkeler Işığında Ön İnceleme Kurumu" Mart 2012'de İstanbul Barosu tarafından yayımlandı. "Medeni Hak ve Yükümlülüklere İlişkin DavalardaSüreç Adaleti(Usul Hukuku ve İstinaf Yorumu) Mart 2018'de Beta'dan yayımlandı. 2018'de "Roboski Davası(Mehmet Encü ve Diğerleri Başvurusu) başlıklı eseri 2018'de Tahir Elçi Vakfı Yayınları tarafından okuyucu ile buluşturuldu. "Esbab–ı Mucibe'den Retoriğe Hukukta Gerekçe" Yeditepe Üniversitesi Yayınları tarafından 2020 yılında yeniden basıldı.

Ön İnceleme: Beklentiler, Güçlükler, Öneriler / Hilmi Şeker – Yargıç 

Makale, 2012 yılında Güncel Hukuk Dergisinde yayımlanmıştır. Aradan geçen 10 yıldan fazla bir sürede ön incelemenin amacına ulaşıp ulaşmadığı okuyucunun ve hukukçuların takdirindedir. 

Bir süre önce kan tazeleyen yöntem yasası, yargılama rotasında önemli değişiklikler yarattı. Görülebilirlik, davalaşma, uyuşmazlığın kontrolü ve kalıcı toplumsal barış konularına odaklanan ön inceleme, değişimin konuşlandığı önemli bir üsse dönüştü. Bu kesitin, umulanı karşılaması engellerinden kurtulmasına, önünü görebilmesine ya da külfete dönüşmemesine bağlıdır.

Ön inceleme kurumunun, yaptırımlarla ayakta kalma çaba ve arayışı, iyi bir seçim olmamıştır. Yapısal sorunlarla boğuşan yargıya mücadele edeceği ilave sorumluluk sahasının açılması, kötü niyetli tutumları yedekte tutan bir yaklaşımdır. Her fırsatta baskıyı dillendiren bir revizyon veya reformun başarılı olması güçtür.

Davalaşma eşiğini belirlemek, adli tercihlerin ürünüdür. Mevcut seçim, her uyuşmazlığın elini kolunu sallayarak davalaşmasını reddeden bir aklın işidir. Bu akıl, form ve içerik kusurlarının davalaşmayı önleyen etkilerini, özgün tedbirlerle önlemeyi başarmıştır. Bu başarı, şekil noksanlarının yarattığı depresyonu, şablon dilekçelerle aşmaya kalkışması ifade özgürlüğünü kısıtlayarak, hukuki dinlenilme hakkını işlemez kılabilir. Güvenliğin içerikle yarışı, içeriğin hüsranıyla sonlanabilir.

Altyapısı tökezleyen, organizasyonu bozuk bir sistemin, ön incelemeyi zamanla yarıştırması isabetli olmamıştır. Ön inceleme, zamanı yönetmenin diğer adıdır. Teksifin ruhunu yücelten, geri çağıran bir sistemdir. Bu aygıtın sorunsuz yaşaması, alt yapının sağlamlığına, organizasyonun mütereddit olmamasına bağlıdır. Sorun veya engellerin hüküm sürdüğü iklimde ön incelemenin ahkâm kesmesi, kimliğini kazanabilmesi mümkün olmaz.
Ön incelemenin akıbeti, özümsenerek anlaşılmasına, içselleştirilerek uygulanmasına kendisinden sadır olmayan engellerin tesirinden çıkarılmasına bağlıdır. Deneyim ve birikim noksanının, psiko/dirençlerle ittifak etmesi özendirmenin yaşama tutunmasını güçleştirir. Hükmün objektif sınırları, gözetilme etkisi, çelişkili karar verme ve yeniden yargılanma yasağıyla ilişkisi derinliğine ve genişliğine analiz edilmeden ön incelemeye ömür biçmek olanaksızdır.
Basit yargılama usulünün, yazılı yöntem kurallarını ithale zorlanması, ödünç alınacak referansın saptanmasında güçlük yaratmaktadır. Basit yargılamanın ithali veya ödünç alınması gerekeni yeterince açıklayamaması ya da uygulamanın buyruğu kavramakta güçlük çekmesi, bu alanın uyuşmazlıkların mayalanmasına elverişli olduğunu göstermektedir. Teksifin, saflığından kaynaklanan kaçakları önleyecek uyarılar konusundaki duraksamalar, yürürlüğün mesafe ve zamana ihtiyaç duyduğunu göstermektedir.
Hukuki dinlenilme hakkının boyutları arasındaki dengenin, bilgilenme ve açıklama lehine bozulması, makul sürede yargılamanın beklentilerini riske etmiştir. Makul sürede yargılamayı referans alan yasama, hukuki dinlenilme hakkının açıklama, bilgilenme ve sürpriz karar verme yasağı yararına yaptığı düzenlemeler, bu hedefin ıskalanmasını kolaylaştıracaktır.

Yasama, sulha özendirme görevinin ifasında izlenecek usul ve süreçler konusunda ipucu vermekten kaçınmıştır.
Sulhun nasıl ve ne şekilde teşvik edileceği, yapılacaklarla sakınılacaklar konusundaki suskunluk işlerin yargıca havalesini yegâne seçeneğe dönüştürmektedir. Yargıcın, yansızlık ile ihsası rey arasındaki krize rağmen ilerlemek zorunda kalması amaçla buluşmayı ertelemektedir. Alternatif uyuşmazlık modellerinin yazgısını belirlemeye muktedir bu mantığın rutine teslim olmaması, hızlı, verimli ve etkili önlemelerin alınmasına gerektirir.

Sulhun başarısı, müzakere masasının temiz tutulması, ortamın ayıklanması, arındırılmasına bağlıdır. İradenin kirlenmesi, müzakerenin kusur salgılamasına neden olur. Kusurlu anlaşmanın, etki ve sonuç doğurmasına hukuk seyirci kalmaz. Müzakere masasında söylenenlerin gözetilmesi, gerçeklerin baskılanmasını, iradenin gizlenmesini tetikler. Eteğindekini dökemeyenlerin, içini döktüğünden söz etmek olanaksızdır.

Genişletme ve değiştirme ile yokluktaki işlemlere itiraz yasağını yöneten mazeretin düzenlemeden yoksun bırakılması ciddi bir eksikliktir. Mazeretin disipline edilememesi, onu sömürüye açık hale getirerek, ön incelemenin amaçlarını tehlikeye atan bir amile dönüştürebilir. Değiştirme ve genişletme kurumunun yozlaşmaması, uyuşmazlığın kendinden menkul işlemlerle aşınmaması, mazeret kurumunun nesnel kimliğine kavuşmasına bağlıdır. Standarttan yoksun, sınırları belirlemekten aciz bir kurumun, aşkınlıklarla yenilikleri aşındırması muhtemeldir.

Usul ekonomisinin, ön incelemeyle celse sayısı ve talik süresi üzerinden soluksuz yarışı, özendirme çabasını boşa çıkararak, işin kürsüye dönüşünü kolaylaştırabilir. Gelenekten hoşnut, sorunlarıyla yaşamaktan memnun bir yaklaşımın, zamanla baş etmesi beyhudedir. Zamanı yönetemeyen kürsü, adlileşmeyi ön incelemeyle yarıştıran ard alanın, zamanla takışması hüsrana dönüşebilir. Yarışa itilmek, optimum ihtiyacın belirlenmesini, gerçeğin hükme dönüşmesini, ön incelemenin kendini bulmasını erteleyebilir.

Teksifin, organizasyon bozukluğu ve alt yapı eksikleri karşısında geri adım atması, saflığını yitirmesi görmezden gelinmektedir. Tebligatı, teslimi gereken sıradan emtia addeden anlayışın, yerini bilgilendirme, tebliğ ya da malumatın tevdiine bırakmadıkça, yazgısı teatiye bağlı ön incelemenin kendisini ifade ve tanımlama girişimi sonuçsuz kalacaktır. Posta/dağıtıcı kusurlarına kayıtsız, adlileşmeyi hafife alan ya da özerk bir hayata zorlanan ön incelemenin bozulmadan kalma, değişmeden yaşama şansı yoktur.
Algı sapmaları, çözüm arayışı, zamanla yarış ve duraksamalarla mücadele kurumu şablonlarla yaşamaya zorlayabilir. Basmakalıp veya örneklerle yatıp kalkan pratiğin, ustası olduğu bir geleneği yaşatması güç olmayacaktır. Aynılaşma ve benzeşme geleneğinin, İnternet’teki dur durak bilmeyen koşuşu, emeklemekte olan ön incelemenin hevesini kursağında bırakabilir.

Yozlaşmamak, kurumla empatiye, özünün kavranmasına, izlerinin sürülmesine ve aslına uygun algoritmalara ihtiyaç duyar. Aslın tercümesi, köklere inmeyi ve orada gezinmeyi, gerektirir. Kuytu ve koyaklarına girilemeyen bir kurumu yorumlamak, aslına sadık kalmak zordur. Güç olanın akıbetini zaman ve deneyler belirler. Teri soğumamış kurumu, her derde deva örneklerle tüketmeye çalışan bir yayıncılığın, sorumsuz suflelerle gelecek vaat etmesi olanaksızdır. Editörlük ve redaktörlüğü gereksiz veya sıradan bir etkinlik addeden, hukuku ticarileştiren yayıncılığın, yargıların birliğine katkı sunması çağrılara yanıt vermesi hayaldir.

Ön incelemenin, aba altındaki sopayla yaşatılma ve işler kılınma çabası çağdaş olmaktan uzaktır. Yaptırımın etki ve sonuçlarının tartışılmaması, bilimsel bir perspektiften okunmaması müeyyidenin, dirençle dışlanmasını kolaylaştıracaktır.

Yasama, ön incelemenin hedefine isabetli, güvenli, ucuz ve makul sürede erişmesini planlayarak, onu aşkınlıklarla işlevsiz kılacak teşebbüsleri enterne etmiştir. Yasama, yargılamayı fazlarla sınırlamıştır. Sınırların ayırdığı alanlara geçişi kolaylaştıran, bahanelerle çizgileri aşan işlemleri meşrulaştırmak doğru değildir. Öteki deyişle yasama, ön incelemenin bünyesiyle uyumsuz işlemleri yasaklayarak periyotlar arası farkı ortadan kaldıran ya da geçişi kolaylaştıran deneyimleri çekici olmaktan çıkarmıştır. Cazip olan, sınırların berisinde kalarak eylemektir.

Rakamların şahadeti, ceza yargılamasının bir zamanlar sırtını yasladığı uzlaşma kurumunun, aradan geçen onca zamana rağmen özlenen rota ve debiye erişmemesi hayal kırıklığına neden olmuştur. Hukuk alanında hükme bağlanan dava sayısının, sulhle neticelen uyuşmazlık sayısına oranının dip yapması, işlerin burada da iyiye gitmediğini göstermektedir. Uyuşmazlığın tasarrufla sönümlemesini önleyen öznel ve nesnel nedenler yeterince tartışılmadan, pürüzleri temizlemeden, budakları örselemeden kurumu hayata geçirmek ön inceleme ve uzantılarına zar attırmak, şans dilemek manasına gelir.

Dava şartlarından mahrumiyet, iddianın davalaşmasını önlenmektedir. Görülebilirlik testini, kaideten ön inceleme fazıyla sınırlayan yasama, hüküm arifesindeki yoksunluğu görmezden gelerek red nedeni sayılmasını yasaklamıştır. Dolayısıyla, tartışılarak hükme dönüşmesi an meselesi olan uyuşmazlığın salt bu nedenle reddine çekince konulması, koşulun iktidarını dizginlemiştir. Yasak sınırlamaya dönüşerek koşulların saltanatı, saltık olmaktan çıkmıştır.

Görülebilirlik engellerinin ardışık fazlara yayılmasına olanak tanınması, kurumu sömürüye açarak, misyonunda aşınmaya yol açar. Ön incelemenin kurumsallaşması, varlığını tehdit eden amillerin birçok açıdan görülmesini, tartışılmasını gerektirir.

Kendisini finanse etmeyen iddianın davalaşması yasaklanarak, bireysel krizin ön incelemenin olanaklarıyla kalıcı barışa dönüşmesi önlenmektedir. Bölgesel deneyimler, mali ve ekonomik kaygıların, erişim ve korunma hakkıyla yarışmasını engellemektedir. Bu yaklaşım, finansman eksiğinin tolare edilmesini, adil yargılamanın gereği addetmektedir. Adaletin, sokağa inmesi, ucuz dağıtılmasıyla ilintilidir. Pahada ağır, yükte hafif bir adaletin dip yapması olağandır. Toplumsal barışla adil yargılamanın kaderini, finansmanla özgürlükler arasındaki çelişki belirler.

İddia ve savunmanın, usul ve esası yönetmelikle belirlenecek bir kaba girmeye zorlanmaları, ön incelemenin kapsamında daralmaya yol açar. Şablon dilekçeyle hak aramayı özendirmek, özün tartışılmasını engellemek veya tartışmanın gücünü hafife almak manasına gelir. Tartışılmayanın bağlayıcı olması olanaksızdır. Şekli ilahlaştırmak, ifade özgürlüğünü kısarak adlileşmeyi zamana yayar. Hukuka aykırılığın emsal olmasını önlemek, eşiğin düşürülmesini gerektirir. Güvenliği ve denetimi sağlamanın biricik yolu, davalaşma eşiğini yükseltmek değildir. İyicil niyetlerden neşet bu önerinin, habis deneylerle çevrelenme olasılığı, şablonla oluşmayı öneren bu yaklaşımın sorgulanmasını gerektirir.

Uyuşmazlığın, anlaşılan ve ayrışılan hususlar üzerinden belirlenmesi, patinajı ve kuşkuyu rafa kaldıran önemli bir tekittir. Tasarrufun inisiyatif alarak, anlaşma kapsamını çekişmeli olmaktan çıkarması, zaman, emek, mesai ve finansman kaybını önleyen isabetli bir seçimdir.

Çekişmeli hususların saptanabilmesi, vakıaları somutlaştırma ve elverişli kanıtlarla eşleştirme ödevinin başarısına bağlıdır. Dava konusunu yeterince kontrol edemeyen bir yaklaşımın, çekişmeli olanı isabetle belirlemesi olanaksızdır. Hükmün otör olabilmesi, söylenebilecek her şeyi kapsaması, herkesi dinlemesi ve bağrına basmasıyla mümkündür. Vakıa ve talebi dışlayan sapmaların, hükmün kimyasını bozacağını, mizacıyla oynayacağını unutmamak gerekir. Vakıa ve kanıtın sıralı sunulmamasının yaratacağı etki ve sonuçların birçok açıdan okunması gerekir.

Dava konusunu talep ve vakıayla sınırlayan, talep eksikliğini ek süreyle gidermeye imkân veren yasanın, vakıa eksiği konusunda benzer refleksleri dışlaması, vakıaya teveccühü azaltabilir. Vakıa sunumunu tertipli ve noksansız sunma edimine kayıtsızlığın karşılıksız kalması, özensizliği özendirir. Yargılama konusunu çift unsurlu addeden değerler dizisi, uyuşmazlığın sınır ve içeriğinde daralmaya neden bu yaklaşımı irdelemek zorundadır.

Gösterilen ancak sunulmayan veya başkasının egemenlik alanındaki kanıtların toplanmasına kayıtsızlığı sert yaptırımlarla karşılamak, teksif ve kendiliğinden getirme ilkeleriyle inatlaşan yaklaşımlara verilen isabetli bir yanıttır. Kanıtların somutlaştırılması, teşhisi kolaylaştıran, erişimi sağlayan kişisel verilerin paylaşılmasını içerir. Henüz sunulmayanların belgeye indirgenmesi izahtan vareste tutulmuştur. Savunma hakkını, argümanlar üzerinden hükümden düşürmeye muktedir bu düzenlemenin, kanıtlardan vazgeçmeye neden bir fırsata dönüşmemesi gerekir.

Delil tedarikinin sona bırakılması, belgelerin toplanma ve kullanılma amacını tartışmalı kılmaktadır. Diziliş veya tertibin kanıtların tanınması, toplanmasını sonraya bırakması rastlantıyla izah edilemez. Delillerin toplanması, kapıdaki tahkikata ihtiyacı olanı sağlamayı hedefler. Sistematikte sebatın, ön incelemenin belge ihtiyacını karşılamaktan kaçınması, yarattığı tereddüt, kestirmezlikle dava konusunun argümanlardan beslenme idealini riske etmektedir.

Özendirme ile yansızlık arasındaki kutuplaşmanın, uyuşmazlığın sulhle sonlandırmaya özgülenen mülga hükümleri işlemez kılması, kurumun mazisinden soyutlanmasını önlemektedir.

Vakıaların peş peşe sunulmamasının yaptırımsız kalması, ön incelemeye pes dedirtecek önemli bir etmendir. Vakıa sunumunda akim kalmak, kürsünün aradığını bulmasını güçleştirecektir. Aradığını bulamamak, olanı değiştirmek, başkalaştırmak veya yanlışı seçmek, hükmün aritmetiğini bozar. Sulh, tahkikat ya da hüküm için lazım olanı bulamayan yargıcın gerçek ve doğruya odaklanması kuşkuludur.

Ön incelemenin civar kurumlarla ilişkisini mazeret üzerinden kurması, mazereti, ön inceleme duruşmasının manivelasına dönüştürmektedir. Hayatları söndürme gücü olan mazeretin, özerk bırakılması, üzerinde kafa yorulması gereken ciddi bir noksanlıktır.

Yasamanın, ön incelemenin misyonuna hizmet eden birçok kavramın şekillenmesini yargıca bırakması, yargıca güvenin tezahürüdür. Yargıcın kavramsallaştırması, kavramı ete kemiğe bürümesi, ayaklandırması, yürütmesi yasamaya yaklaşması demektir. Yasamaya yaklaşmak, güvene mahzar olmak, görevi layıkıyla gerçekleştirmek, toplumsal yararları özgün, aktüel yorumlarla güvenceye almakla olanaklıdır. Kavramları biçimlendirmeyi, üretilmeyi ve geliştirmeyi kürsüye ciro eden yasama, zamanın kavramları aşındırmasını, ihtiyaçların zamanaşımına uğramasını önlemektedir. Amaçla bağdaşmaz tanım, biçim, betimlerle yorumların ön incelemeyi sırtlaması, bir adım öteye taşıması imkânsızdır.

Düzenleme boşluğu, çeviri yoksulluğu, seminer sendromu, iş yükü, algı sapmaları ve diğerleri uygulamayı boşa çıkaracak genetik taşıyıcılardır. Yozlaşma ihtimalini güçlendiren bu sorunlar, ön incelemenin dibinde kalmayı sürdürdükçe, kurumun gelecek vaat etmesi imkânsızdır. Amacımız, kurumun işlevini bozan ve problemlerle yaşamaya zorlayan edenlere projektör tutarak, onlarla baş etmeyi kolaylaştırmak, özgürlük sahasını onaran eleştirilerle genişletmektir. Yararlı olmasını umuyorum.

Hilmi Şeker/Yargıç/İstanbul

Balıkların, Kuşların, Ağaçların Avukatına ve Söyleşi Kitabı’na Dair

0

Balıkların, Kuşların ve Ağaçların Avukatına ve Söyleşi Kitabı’na Dair isimli yazı Yazar Muammer Sakaryalı tarafından Benim Umudum Var ismi ile yayınlanan Senih Özay röportajına ilişkin olarak kaleme alınmıştır.

Balıkların, kuşların, ağaçların avukatına ve Söyleşi Kitabı’na dair

Senih Özay, “insanlar içinde bir insan” olarak; Cömerttir, içtenliklidir, açık sözlüdür, geldiği yerde ilgi çekmesini bilendir, coşkuludur, zekidir…

Dikkat isterim: Avukatlar içinde herhangi bir avukat değildir. Son röportaj kitabını bana, “Muammer, ben iyi bir avukatım. Kabul et,” diye imzalamıştır ama, O çok iyi bir avukattır!

Muammer Sakaryalı

Bir tarzı vardır: Düşünüş şeklinden, dolma kalemle not almasından, notlarını biriktirmesinden, bir olaya yoğunlaştığında düşüncelere takla attırmasından, kendine has üslûpla fikirlerini dile getirmesine, farklı dilekçe yazmasına dek…  Hatta kendisi bir tarzdır, dersem de abartmış olmam. Avukatlık söz konusu olunca, bir Senih Özay tarzından söz edilmelidir. Bu tarzda ise; baktığı dosyaya derinlemesine nüfuz ediş, müvekkiliyle/müvekkilleriyle özdeşim, inanarak savunmak/konuşmak ve hukuk denen mefkûreye büyük inanış! Onu savunma yazarken ya da yaparken ya da davalarını anlatırken izlediğimde, aklıma hep Nietzsche gelir.

Mealen söyleyeyim,  Nietzsche; Bugüne dek insanlığın iki temel meselesi olduğunu, bunlardan birinin Adalet, diğerinin Anlam arayışı. Adaletsizliğe karşı hukuku üretebilmiştir insan soyu, anlamsızlığa karşı da sanat ve edebiyatı, der.

Benim Umudum Var

Güçlünün, kuvvetlinin, ezenin, iktidarın ortaya çıktığı günden beri (diyelim ki 15 bin yıldır) hep adaletsizlik olmuş ve buna karşı üretilen çare, HUKUK. İşte Avukat Senih Özay, bir tarih biliciyle taa diplerden gelen bir çarenin öznesi olarak, insanlığın bir probleminin bilincinde olarak hukukun önemini ya da değerini kendi bedeninin derinlerinde hissederek avukatlık/hukukçuluk yapar. Böyle bir bilinçteki ve çaptaki hukukçuları anlatır ve örnek alır. Hukukçuların saygınlığının buradan geldiğinin farkındadır.

Tabii derinden hissetmek, bu hissedişin çığlığını atabilmek, Homo-sapiens’in topluluk oluşturduğu günden bu yana, ezilenlerin-tarihi asıl yapanların- acılarını duyumsamakla ve bugün de ezilen her canlının acısını hissetmekle mümkündür. Bu duyumsama vicdan ve elbette bir bilinci gerektirir. İyi ki Senih Özay, gençliğinde Marksist literatürle ve kendine marksistim diyenlerle tanışmıştır.

Onun hukukun başka alanları (ceza, icra, ticaret, medeni vb)ndaki avukatlığını değil, (ben oralara girmeyeceğim) İdareye karşı açtığı davalardaki adalet arayışını şehvetle yaptığını biliyorum. Adalet arayışını şehvetle ve coşkuyla yapması ve yeni içtihatlar oluşmasını sağlamaya çalışması ve hukukun sınırlarını genişletmeye çabalaması, Onu Avukat Senih Özay yapan özelliğidir. Zaten hukuk dediğin de İdarenin alanını daraltmakla, idareye karşı “zafer kazanmakla” çoğalmaz mı?

Bence Senih Özay’ın bir başka özelliği ve güzelliği de, kendisiyle savaş halinde olmasıdır, kendisiyle savaşmasıdır. Böyle bir savaş, insanı kendiyle yüzleştirebilir, kendi yasını tutmasını sağlayabilir. O da böyledir. Kendini saklamaz. Kendini saklamaya gerek görmeyecek kadar kamildir artık.

Konuşurken yazarken laf atmayı çok iyi yapar. Laf atarken bazen acıtır, incitir belki. Fakat niyeti kesinlikle halisanedir ve insanlığın, doğanın davası içindir.

“Bir Umudum Var” kitabının ben de anıştırdıkları bunlardır. Kitabın okuyucu açısından, lezzetli bir taze fasulyenin kılçıklarının iyice ayıklanmadan pişirilmesi gibi olduğunu söylemeliyim. Soru soranlar, Senih Özay’dan daha çok konuşmuş.

Böyle bir kitabı okuduğum için mutluyum. Hazırlayanların eline sağlık.

Bu gökyüzü altında iyi ki şu insanlarla tanışmışım, dost olmuşum, ne güzel bir şey bu, deriz ya hani. İşte Avukat Senih Özay da benim için öyledir.

Muammer Sakaryalı – 23.12.2019 – İzmir

 Muammer Sakaryalı Kimdir?

Kışladağ’lı. 1957 İnay köyü (Uşak) doğdu. Çocukluğu ve erken gençliği İnay köyü ve Kışladağ bölgesinde geçti. Kışladağ ve İnay, O’nu hep gölge gibi takip etti. Çocukluğunun geçtiği kültürel ortamı incelediği “İnais’ten İnay’a” adlı monografya çalışması, Arkeoloji ve Sanat Yayınlarından çıktı. Matematik öğretmeni olan Sakaryalı, İlköğretim Matematik ders kitapları yazımına katıldı. İnay köyü ile bağını hiç koparmayan Muammer Sakaryalı, muhalif duruşunun ağır bedellerini ödedi.

Muammer Sakaryalı, köylüleriyle birlikte oluşturdukları İnay Vicdan Hareketiyle, Kışladağ altın madeninin mahvettiği suyun, toprağın, havanın ve canlı yaşamının vicdanı olmaya çalışmaktadır. Masallar Ülkesi adlı bir okulöncesi eğitim kurumunu eşiyle birlikte sürdürüyor.

“Ekolojiye saldırılar sürdükçe, saldırıya karşı direnişler de sürecek ve biz yazmaya, söylemeye ve yayınlamaya devam edeceğiz. “İnsanın canı, acıdığı yerdedir” derler. Türkiye’nin de canı acıyor. Ülkenin dört bir yanından feryatlar yükseliyor. Tıpkı bir canlı gibi ülkemizin canı, can damarlarından acıyor: Dağlarından, derelerinden, ormanlarından, ovalarından, tarihi ve kültürel varlıklarından, zeytinliklerinden ve tarım alanlarından acı feryatlar yükseliyor. Şu anda verilmiş kırk binin üzerinde maden ruhsatı var. Dağlar çığlık çığlığa. Yaşam alanlarımızı tüketiyorlar. Daha çok haysiyetli bilim insanına, daha çok hukuka-hukukçuya ve daha çok kitlesel direnişe ihtiyaç var. Uşak Eşme’de yıllardır Kışladağ altın madenine karşı güçlü bir direniş var. Bu mücadelenin içinden Muammer Sakaryalı haykırıyor. Görmeyen gözler görsün, duymayan kulaklar duysun, bu siyanürle altın işleme madenci çılgınlığı bitsin istiyor. Elimizde duyarlılığımız ve dayanışma ruhumuz var.Duyarlılığımızı kaybedersek, bilinsin ki her şeyimizi kaybederiz.”

“Çocukluğumun geçtiği kültürel ortamı hep araştırmak, öğrenmek istedim. Onun için bu çalışmayı büyük bir heyecanla sürdürdüm. Pek çok soruya yanıt aradım. İnay ne demektir? Neden İnay? Nereden geldi İnaylılar? İnay arazisinde tarih öncesinden bu güne kimler yaşadı?” diye düşünen İnaylı öğretmen Muammer Sakaryalı Uşak İli, Ulubey İlçesi’ne bağlı köyü üzerine, büyük duyarlılıkla monografik bir deneme hazırladı. Arkeoloji ve Sanat Yayınları’nın desteklediği ve kitap haline getirdiği bu çalışma yalnızca İnay ve çevresindekilerin değil, herkesin ilgi duyacağı bir araştırmadır.”

6 Mayıs – Hukuk Takvimi

0

6 Mayıs – Hukuk Takvimi / Hukuk Tarihinde Önemli Olaylar 

1536 

İngiltere Kralı VIII. Henry, ülkedeki bütün kiliselerde İngilizce İncillerin bulundurulmasını emretti.

1758 Paris’te Devrim Meydanı’nda giyotinle idam edilen Fransız avukat ve siyasetçi Maximilien de Robespierre (Maximilien Robespierre) dünyaya geldi. 
   
1856 Sigismund Schlomo Freud dünyaya geldi. 
1862 Venezuelalı avukat, politikacı, ve diplomat Pedro Gual Escandón (Pedro José Ramón Gual Escandón) Guayaquil, Ekvador’da yaşamını yitirdi. 
   
   
   
   
   
   
   
   
1930 Umumi Hıfzıssıhha Kanunu, 6 Mayıs 1930 tarihli Resmi Gazete‘de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. 
1931 Nazım Hikmet, yayınladığı “Beş Şiir Mecmuası”nda komünizm propagandası yapmak suçlamasıyla yargılanmaya başlandı.
1939 Akşam Gazetesi, görüşmeleri süren Türk- İngiliz Antlaşması hakkında yayımlanan bir yazı sebebiyle kapatıldı.
1939 Ekrem König olayı ile ilişkisi sebebiyle Dışişleri Bakanlığı evrak kayıt memuru Ruhi Bozcalı 3 ay hapse mahkûm edildi.
1947 Amerikalı filozof ve hukuk profesörü Martha Craven Nussbaum dünyaya geldi. Antik Yunan ve Antik Roma felsefesi, siyaset felsefesi, feminizm, insan hakları, etik ve hayvan hakları üzerine çalışmaları bulunmaktadır. 
1949

Hukukçu ve Belçikalı yazar Maurice Polydore Marie Bernard Maeterlinck(Maurice Maeterlinck), yaşamını yitirdi. Maeterlinck, 29 Ağustos 1862’de Gent’te doğdu. 1885 yılında Ghent Üniversitesi’nden hukuk diploması aldı. Yeni Sembolist hareketin üyeleriyle tanıştı. Edebiyatta sembolizm akımının önde gelen temsilcileri arasında yer aldı. İnsanın ölüm olgusu karşısındaki çaresizliği temasına yoğunlaştı. En tanınmış eseri, 1892’de yayımlanan Pelléas et Mélisande olarak kabul edilmektedir. 1911 yılında Nobel Ödülü aldı.

1951 Hukukçu ve Belçika’nın 23’üncü Başbakanı Henri Carton de Wiart  yaşamını yitirdi. 31 Ocak 1869’da dünyaya geldi. Hukuk eğitimi gördü. Bir süre avukat olarak çalıştı. 1896 yılında Belçika’nın Temsilciler Meclisine sol kanat Katolik Partisi üyesi olarak seçildi. 1951’de ölümüne kadar Parlamento Üyesi olarak kaldı. 1920-1921 yılları arasında başbakanlık yaptı. 1911-1918 yılları arasında adalet bakanı, 1928-1935 yılları arasında Milletler Cemiyeti‘nde Belçika delegesi olarak görev yaptı. 6 Mayıs 1951’de yaşamını yitirdi.
1952

İtalyan eğitimci Maria Montessori, yaşamını yitirdi. 31 Ağustos 1870’t dünyaya geldi. 1896 yılında İtalya’nın ilk kadın doktoru unvanını alarak tıp fakültesini tamamladı. 1896’da Berlin’de ve 1900’da Londra’da iki kadın konferansında İtalya’yı temsil etmek için seçildi ve bu konferanslarda kadınlara eşit ücret için çağrı yaptı. Ewiar Eşit İşe Eşit Ücret İlkesi, ilk kez 18 Mayıs 1871 tarihinde Paris Komünü tarafından kabul edildi ve daha sonra ILO tarafından dünya çapında yasallaştırıldı.

 1953 Britanyalı avukat, siyasetçi ve eski başbakan Tony Blair dünyaya geldi. 
 1955  Profesör Doktor Bedii Süheyl Batum dünyaya geldi. 
 1957 İstanbul, Ankara, Eskişehir, Adana ve Bursa’da işçi sendikaları kapatıldı.
 1958

Ulus gazetesi yazı işleri müdürü Nihat Subaşı 8 aylık hapis cezasını yatmak üzere cezaevine girdi.

1959 İnönü’nün CHP Ankara İl Kongresi’ndeki konuşmasını yayınlayarak “Başbakan Menderes ve DP’nin itibarını zedeledikleri” gerekçesiyle 4 gazetenin sorumlu yöneticileri yargılandı.
1960 Ankara’da hükümet karşıtı 555K (beşinci ayın beşinci günü saat beşte Kızılay’da) gösterilerinin fotoğraflarını ve haberini yayımladığı gerekçesiyle Zafer gazetesi 1 hafta kapatıldı.
1968 Öğrenci hareketi liderlerinden D.Cohn Bendit, Sorbonne Üniversitesi Disiplin Kurulu’nda yargılandı. Dışardaki destekçileri ise geç saatlere kadar polisle çatıştı.
1969 Arkeolojik Mirasın Korunmasına Yönelik Avrupa Konseyi Sözleşmesi,6 Mayıs 1969’da Londra’da imzalandı. (COE-European Treaty Series NO: 66-European Convention on the Protection of the Archaeological Heritage, London)
1969 Türkiye İleri Ülkü Partisi kuruldu. Parti, Anayasa Mahkemesi tarafından 24 haziran 1971 tarihli karar ile kapatıldı. 
   
1972 Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu’nun (THKO) kurucu ve yöneticilerinden  Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan, 6 Mayıs 1972 tarihinde, gece 01.00 – 03.00 arası, Ulucanlar Cezaevi’nde asılarak idam edildi. 
   
1974 Balıkesir’in Dursunbey ilçesi kaymakamı, resmî dairelere gönderdiği genelgeyle mesai saatlerini Cuma namazı saatlerine göre değiştirdi.
1975 Aralarında Türkiye Yazarlar Sendikası (TYS) ve Tüm Öğretmenler Birleşme ve Dayanışma Derneği’nin de (TÖB-DER) bulunduğu 28 demokratik kitle örgütü, 1-6 Mayıs tarihleri arasını “Faşizme Karşı Savaş Haftası” ilan etti.
1975 BM Ekonomik ve Sosyal Konseyi, Özürlülüğün Önlenmesi ve Engelli Kişilerin Rehabilitasyonu hakkında 6 Mayıs 1975 tarihli ve 1921 (LVIII) sayılı kararını açıkladı.
1975 BM Ekonomik ve Sosyal Konseyi, 6 Mayıs 1975’de Sakatlığın önlenmesi ve Sakatların Rehabilitasyonu ile ilgili kararını açıkladı.
1975 TBMM ölüm cezasının kaldırılması teklifini reddetti.
   
   
1981
  • Köy-Koop davası Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi’nde başladı. “Yasal kooperatifi komünizm hedefli yasadışı örgüte dönüştürmek” iddiasıyla Genel Başkan ve feshedilen CHP eski Adana Milletvekili Nedim Tarhan dahil 8 yöneticinin 5-17 yıl arası hapsi isteniyordu. 
  • Dostlar Tiyatrosu’nda Genco Erkal’ın oynadığı “Her Gün Yeni Baştan” adlı tek kişilik oyun yasaklandı.
1983 MGK’nın onayladığı Sendikalar, Toplu Sözleşme, Grev ve Lokavt Yasası açıklandı. Yasaya göre YHK yeni meclis oluşumuna kadar görev yapacak. Ancak bu süre içinde yapacağı toplu sözleşmelerin süresi bir yılı geçemeyecek. Siyasi amaçlı grev, genel grev ve dayanışma grevi yapılamayacak. Sendikalar 1 Ocak 1984’e kadar yeni düzenlemeye uyacak. Sendikalara noter kanalıyla üye olunabilecek. Su, elektrik, havagazı, kömür, tabii gaz, petrol, banka, toplu taşım, sağlık, eğitim, öğretim işyerlerinde grev ve lokavt yapılamayacak. Greve katılmayan işçilerin çalışmaları engellenmeyecek. Yasadışı grevde işveren, işçilerin iş akitlerini tazminatsız feshedebilecek.
1987 14 Nisan’da tek tip öğrenci derneği yasa tasarısını protesto için Beyazıt’a yürürken gözaltına alınan öğrencilerden 31’i tutuklu 63’ünün ”Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’a muhalefet”ten DGM’de yargılanmalarına başlandı; 1.5 ile 3 yıl arası hapis cezası istendi.
1991 DİSK’in 12 Eylül darbesi sonrası kayyıma devrolunan sendika mührü, yönetim binası ve mal varlıklarını kayyımdan geri alma girişimi sonuçsuz kaldı.
   
1996 Anayol Hükümeti Adalet Bakanı Mehmet Ağar, cezaevleri genelgesi yayımladı. “Mayıs Genelgesi” adıyla anılan düzenleme, cezaevlerinde tepkiyle karşılandı. Siyasi tutuklu ve hükümlüler, 20 Mayıs’ta açlık grevine başladı. 12 kişi öldü. 27 Temmuz’da anlaşmaya varıldı.
1997

Avrupa Parlamentosu Yeşiller Grubu Eşbaşkanı Claudia Roth, Doğru Yol Partisi Milletvekili Ayvaz Gökdemir aleyhine açtığı tazminat davasını kazandı. Ayvaz Gökdemir, Claudia Roth ve diğer iki AP milletvcekiline “fahişe” demişti.

1999 Yargıtay’dan dönen Metin Göktepe davasında 6 polise “kastı aşan eylem”den 7 yıl 6’şar ay hapis cezası verildi. 15 otobüsle Afyon’a giden ve Adliye’ye 1 km. mesafelik yolu yürümek isteyenlere polis müdahalesinde Fadime Göktepe’nin de bulunduğu birçok kişi yaralandı.
2002 Müslüman göçmenlere karşı nefret söylemiyle bilinen Hollandalı politikacı Hollandalı sosyolog, felsefeci, yazar ve politikacı Pim Fortuyn, bir suikast sonucu öldürüldü.
2002 Hukukçu ve Fransız siyasetçi Jean-Pierre Raffarin Fransa Cumhuriyeti Başbakanı olarak görev başladı. 
   
   
   
2006

Hukukçu ve yayıncı Erdal Öz yaşamını yitirdi. Öz,26 Mart 1935’t dünyaya geldi. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nde eğitim gördü. Türk Dil Kurumu’nun yayın kolunda görev aldı. Türk Sinematek Derneği’nin Ankara şubesinde çalıştı. 12 Mart 1971 muhtırası sonrasındaki zulüm döneminde üç kez tutuklandı. Yargılama sonucu beraat etti ve aklandı. Tutuklu olduğu sürede Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan gibi devrimci gençlerle tanıştı ve onların öykülerini yazdı. Cem Yayınevi’nin çocuk kitapları dizisini yönetti. 1981 yılında Can Yayınları’nı kurdu. 1995 yılında Yaşar Kemal ile beraber Devlet Güvenlik Mahkemesi‘nde yargılandı. 12 Mart döneminde hukuk dışı uygulamalarla karşılaşan tutukluların yaşamlarından yalın kesitler verdi. 

Erdal Öz

2011 Avukatı Halit Çelenk toprağa verildi.  
2012

Suriye’de yarım asırdan bu yana ilk “çok partili” seçimler yapıldı.

 2013

İtalyan hukukçu ve Başbakan Giulio Andreotti yaşamını yitirdi. 

   
2016 MİT’e ait yardım tırlarının durdurulması olayına ilişkin davada Can Dündar’a “devletin gizli kalması gereken bilgilerini açıklama” suçundan 5 yıl 10 ay, Erdem Gül’e ise aynı suçtan 5 yıl hapis cezası verildi.
2016 Brezilya’da Senato tarafından oluşturulan komite, Devlet Başkanı Dilma Rousseff’in mahkemede yargılanmasının önünü açan gensoru önergesini kabul etti. Rousseff, 12 Mayıs’ta Senatoda yapılan oylama sonucu geçici olarak görevden alındı.
2019 Yüksek Seçim Kurulu, ilk sonuçlara göre Ekrem İmamoğlu’nun kazandığı İstanbul Büyükşehir Belediyesi seçimlerini 6 Mayıs 2019’da iptal etti. Belediye meclisi seçimleri ise iptal edilmedi. 
2019 Yargıç Muhittin Özdemir 6 Mayıs 2019 tarihinde Adalet Akademisi Başkanı olarak görevlendirildi. 
   
   
   
   
   
2026 Antalya Büyükşehir Belediyesi iştiraki ANSET şirketine yönelik soruşturma kapsamında gözaltına alınan Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreteri Cansel Tuncer ile birlikte adliyeye sevk edilen 27 kişiden 14’ü tutuklandı. 11’i serbest bırakılırken, 2’si hakkında adli kontrol kararı verildi.
2026 Gazeteci Hakan Tosun’un dövülerek öldürülmesine ilişkin davanın ilk duruşmasında mahkeme, tutuklu 2 sanığın tutukluluk halinin devamına karar verdi.
   

Arkeolojik Mirasın Korunmasına Yönelik Avrupa Sözleşmesi

0

Arkeolojik Mirasın Korunmasına Yönelik Avrupa Sözleşmesi 6 Mayıs 1969’da İngilizce ve Fransızca dillerinde olmak üzere Londra’da imzalanmıştır. (COE-European Treaty Series NO: 66-European Convention on the Protection of the Archaeological Heritage, London)Sözleşme Avrupa Konseyi üyelerinin ve diğer ülkelerin imzasına ve katılımına açık tutulmuştur. Sözleşmenin süresiz olarak yürürlükte kalması öngörülmüştür. İmzacı devletler uygulamaya ilişkin alabilecekleri önlemleri Avrupa Konseyi Genel Sekreterliğine bildireceklerdir.

Nemrut Dağı arkeolojik kazı alanı

Sözleşme; gizli saklı yapılan kazıların yasaklanmasını ve engellenmesini, kazıların yetkili kişiler tarafından yapılmasını, arkeolojik mirasın kamu tarafından korunmasını ve bu alanda uluslararası işbirliğini amaçlamaktadır. Tarihsel bir döneme ya da medeniyete ilişkin kanıt teşkil edebilecek her tür kalıntı ve nesneler ile insanoğlunun varlığına dair her türlü izler arkeolojik bulgu olarak kabul edilmekte; tüm arkeolojik objelerin envanterinin oluşturulması ve bilimsel kataloğunun hazırlanması hedeflenmektedir.

Arkeolojik Mirasın Korunmasına Yönelik Avrupa Sözleşmesi

Aşağıda imzası bulunan Avrupa Konseyi Üye Ülkeleri,

Avrupa Konseyinin amacının, kendi ortak miraslarını oluşturan idealleri ve ilkeleri korumak ve gerçekleştirmek amacıyla Üyeleri arasında daha fazla birliktelik oluşmasını sağlamak olduğunu göz önünde tutarak,

19 Aralık 1954 tarihinde Paris’te imzalanan Avrupa Kültür Sözleşmesini ve buna ek olarak Sözleşmenin 5.maddesini göz önünde tutarak,

Arkeolojik mirasın medeniyetlerin tarihlerinin bilinmesi için gerekli olduğunu doğrulayarak,

Ciddi bir şekilde harap edilme tehdidi altında olan Avrupa tarihinin en eski kaynağı Avrupa arkeolojik mirasının korunmasına yönelik ahlaki sorumluluk öncelikle söz konusu devlete ait olsa da bu sorumluluğun aynı zamanda Avrupa ülkelerinin de ortak kaygısı olduğunun bilincinde olarak;

Kültürel mirası korunmaya yönelik atılacak ilk adımın; bu mirasın tüm tarihi önemini korumak ve izinsiz kazılar sonucunda doğacak onarılması olanaksız kaybı imkansız kılmak amacıyla arkeolojik araştırmalarda ya da keşiflerde en bağlayıcı bilimsel yöntemlerin kullanılması olduğunu göz önünde tutarak;

 

Arkeolojik nesneleri güvence altına alan bilimsel korumayı göz önünde tutulduğunda bu durum,

a. özellikle kamu koleksiyonlarının yararına olacak,
b. arkeolojik bulgular piyasasında çok büyük bir gereklilik olan reforma katkıda bulunacaktır.

Gizli kapaklı yapılan kazıları yasaklamanın, arkeolojik bulguların bilimsel bir kontrolünü sağlamanın ve arkeolojik kazılara gösterilmesi gereken bilimsel önemin verilmesini sağlayacak eğitim arayışında olmanın gerekliliğini göz önünde tutarak;

Aşağıdaki hususlar konusunda görüş birliğine varmıştır:
1. madde

Bu Sözleşmenin amacını gerçekleştirmek amacıyla bilimsel verinin temel kaynağı ya da temel kaynaklarından biri olan bir dönem ya da medeniyet için kanıt teşkil edebilecek bütün kalıntılar ve nesneler veya insanoğlunun varlığına dair her türlü izler arkeolojik bulgular olarak değerlendirilecektir.

2. madde

Arkeolojik objelerin saklı kaldığı kalıntıların ya da alanların korunması amacıyla Akit Tarafların her biri aşağıda belirtilen sırayla gerçekleştirilebilecek önlemleri almayı taahhüt eder.

a. arkeolojik açıdan ilgi uyandıran alanları sınırlandırmak ve korumak;
b. İleriki kulaklardaki kuşaklardaki arkeologlar tarafından araştırılmak üzere maddesel bulguların korunması için yedek koruma alanlarının yaratılması.

3.madde

Bu Sözleşmenin 2. maddesine göre belirlenen alan, bölge ve sahalardaki arkeolojik kazılara gerekli bilimsel önemi tam anlamıyla vermek için Akit Tarafların her biri aşağıdaki hususları mümkün olduğunca yerine getirmeyi taahhüt eder:

a. gizli saklı yapılan kazıları yasaklamak ve engellemek,

b. kazıların özel bir izinle yalnızca yetkili kişiler tarafından yapılmasını sağlamak için gerekli önlemleri
almak,

c. elde edilen sonuçların kontrolünü ve korunmasını sağlamak,

4.madde

1.Çalışmanın amacı ve arkeolojik bulgulara dair elde edilen bilginin yayılması için Akit Tarafların her biri
kazılar ve bulgular üzerine çıkarılan bilimsel yayınlarda bilginin en hızlı ve eksiksiz bir şekilde yayılması için gerekli bütün önlemleri alacağını taahhüt eder.

2. Bununla birlikte; Akit Tarafların her biri aşağıda belirtilen hususları gerçekleştirmenin yollarını arayacaktır.

a. kamuya ait hatta mümkün olduğu takdirde özel mülkiyete ait tüm arkeolojik objelerin ulusal bir
envanterinin oluşturulması
b. kamuya ait hatta mümkün olduğu takdirde özel mülkiyete ait arkeolojik bulguların bilimsel bir
kataloğunun hazırlanması.

5..madde

Sözleşmenin bilimsel, kültürel ve eğitici amaçları dikkate alındığında, Akit Tarafların her biri aşağıdaki hususları yerine getirmeyi taahhüt eder.

a. Bilimsel, kültürel ve eğitici hedefleri gerçekleştirmek için arkeolojik bulguların dolaşımını kolaylaştırmak.
b. i) arkeolojik objeler,
ii) izinli ve izinsiz kazılar gibi konularda bilimsel kuruluşlar, müzeler ve yetkili ulusal merkezler arasındaki bilgi alışverişini teşvik etmek.
c. İzinsiz kazılardan ya da resmi kazılardan izinsiz bir şekilde geldiğinden şüphe edilen her türlü tekliften söz konusu ülkenin yetkili mercileri ile bu Sözleşmeye Akit Tarafların gerekli detaylarla birlikte haberdar
edilmesini sağlamak için yetkisi dahilinde elinden geleni yapmak.
d. Uygarlık tarihine dair bilgilerin oluşmasında arkeolojik bulguların öneminin ve kontrolsüz kazıların bu miras için oluşturduğu tehdidin farkına varılması için kamuoyu oluşturulması için eğitici yolara başvurmak.

6.madde

1.Her bir Akit Taraf arkeolojik objelerin uluslararası dolaşımının bu objelere ilişkin kültürel ve bilimsel ilginin korunmasını hiçbir şekilde zarar uğratmayacağını temin etmek için en uygun şekilde işbirliği yapmayı taahhüt eder.

2.Her bir Akit Taraf aşağıdaki hususları yerine getirmeyi açık bir şekilde taahhüt eder.

a. Devralma politikaları Devlet kontrolünde olan müze ve buna benzer kurumlar belirli bir nedenle şüphe uyandıran, gizli saklı yapılan bir kazıdan gelen veya resmi bir kazından izinsiz bir şekilde gelen arkeolojik bir objeyi devralmamak için gerekli önlemleri alacaktır.

b. Akit Taraflardan birinin sınırları dahilinde bulunan ancak devralma politikalarında Devlet kontrolünde olmayan müzeler ve buna benzer diğer kurumların izleyecekleri devralma politikası için;

i Bu Sözleşme metni iletilecek,
ii Bir önceki paragrafta belirtilen ilkeler konusunda söz konusu müze ve kurumların desteğini almak için bir çaba sarf edilmeyecektir.

c. Belirli bir nedenle izinsiz kazılardan ya da resmi kazılardan izinsiz olarak elde edilmiş olduğundan şüphe edilen arkeolojik objelerin yer değiştirmeleri eğitimle, bilgilendirmeyle, dikkatle ve işbirliğiyle mümkün olduğunca sınırlandırmak.

7. madde

Sözleşmenin temelini oluşturan arkeolojik mirasın korunması için işbirliği sağlamak amacıyla, her bir Akit Taraf; bu Sözleşmenin şartları çerçevesinde kabul edilen yükümlülükler bağlamında bir diğer Akit Tarafın ortaya atacağı kimlik saptama ve doğruluğunu ispat etme sorularını dikkate alacağını ve ulusal yasaların el verdiği ölçüde aktif iş birliği içinde olacağını taahhüt eder.

8.madde

Bu Sözleşmede öngörülen önlemler ülke içindeki yasal ticareti ve arkeolojik obje mülkiyetini sınırlandıramaz ve bu tür objelerin yer değiştirmesine ilişkin yasal kuralları etkileyemez.

9. madde

Her bir Akit Taraf bu Sözleşmenin hükümlerinin uygulanmasına ilişkin alabileceği önlemleri vakti gelince Avrupa Konseyi Genel Sekreterliğine bildirecektir.

10. madde

1. Bu Sözleşme, Konsey’e Üye Ülkeler tarafından imzaya açılacak; tasdik ve onaylamaya tabi tutulacaktır. Tasdik ve onaylama belgeleri Avrupa Konseyi Genel Sekreterliği’ne teslim edilecektir.

2. Sözleşme, üçüncü tasdik ve onaylama belgelerinin teslim edildiği günden itibaren üç ay içerisinde yürürlüğe girecektir.

3. İmza sahibi Ülkenin tasdik ve onayıyla ilgili olarak Sözleşme tasdik ve onay belgelerinin teslim tarihinden üç ay sonra yürürlüğe girecektir.

11. madde

1. Bu Sözleşmenin yürürlüğe girmesini takiben,

a. 18 Aralık 1954 tarihinde Avrupa Kültürel Sözleşmesine Akit Taraf olan ancak Avrupa Konseyi üyesi olmayan her devlet bu Sözleşmeye katılabilir.

b. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi üye olmayan herhangi bir ülkeyi bu Sözleşmeye katılmaya çağırabilir.

2. Bu tür bir katılım Avrupa Konseyi’nin teslim edildiği tarihten itibaren üç ay sonra yürürlüğe girecek olan katılım belgesini Genel Sekreterliğe teslim etmesiyle gerçekleşecektir.

12. madde

1.İmza sahibi her bir Ülke imza sırasında ya da tasdik veya onay belgesini sakladığı sırada ya da Sözleşmeye katılan her bir Ülke katılım belgesini teslime ederken bu Sözleşmenin uygulanacağı sınırı ya da sınırları belirleyebilir.

2. İmza sahibi her bir Üye Ülke, bu Sözleşmeyi; tasdik ve onay belgelerini teslim ederken ya da daha sonraki bir tarihte Avrupa Konseyi Genel Sekreterliği’ne hitaben gönderilen bir bildiri ile bildiride belirtilen başka sınır ya da sınırlara, uluslararası ilişkilerinden sorumlu olduğu ya da adına taahhüde bulunmaya yetkili olduğu tarafları kapsayacak şekilde genişletebilir.

3. Bir önceki paragrafa uygun olarak sunulan herhangi bir bildiri Bildiride belirtilen sınırlar konusuyla ilgili olarak bu Sözleşmenin 13. maddesinde ifade edilen usule uygun olarak geri çekilebilir.

13. madde

1. Bu Sözleşme süresiz olarak yürürlükte kalacaktır.

2. Herhangi bir Akit Taraf Avrupa Konseyi Genel Sekreterliği’ne bir bildirim ile anlaşmanın kaldırılacağını duyurabilir.

3. Anlaşmanın bu şekilde kaldırılması bu bildirimin Genel Sekreterin eline geçmesinden itibaren altı ay sonra yürürlüğe girecektir.

14. madde

Avrupa Konseyi’nin Genel Sekreterliği Konsey’in Üye Ülkelerine ve bu Sözleşmeyi kabul etmiş herhangi
bir Ülkeye aşağıda belirtilen hususları bildirecektir.

a. Herhangi bir imza, bir tasdik, onay ya da katılım belgesinin herhangi bir şekilde saklanması,
b. 10. maddeye uygun olarak bu Sözleşmenin yürürlüğe girmesine ilişkin her hangi bir tarih,
c. 12. maddenin 2 ve 3. paragraflarındaki hükümler neticesinde alınan herhangi bir bildiri.
d. 13. maddenin hükümleri ve Anlaşmanın kaldırılmasının gerçekleştiği tarih neticesinde alınan herhangi bir bildiri.

Yukarıdaki hususlar neticesinde usulen yetki sahibi olarak aşağıda imzası bulunanlar bu Sözleşmeyi imzalamışlardır.

Avrupa Konseyi’nin arşivlerinde saklanmak kaydıyla tek bir kopya halinde, her iki metinde aynı derecede geçerli olmak şartıyla İngilizce ve Fransızca dillerinde 6 Mayıs 1969’da Londra’da imzalanmıştır.

Avrupa Kültürel Varlıkların Korunması Sözleşmesi, 19 Aralık 1954 tarihinde Paris’te imzalanmıştır. Ortak kültür ve medeniyeti keşfetmek, yardımlaşmak ve korumak temel amaçlardandır. Avrupa Konseyi çerçevesinde imzalanan ilk antlaşmalardandır.

Avrupa Kültürel Varlıkların Korunması Sözleşmesi

İşbu Anlaşmayı imzalayan Avrupa Konseyi Azası hükümetler,

Avrupa Konseyi gayesinin, bilhassa müşterek mameleklerini teşkil eden ideal ve prensipleri korumak ve yükseltmek için Azaları arasında daha sıkı bir birlik tahakkuk ettirmek olduğunu,

Avrupa halkları arasındaki karşılıklı anlayışın inkişafının bu gayeye doğru ilerlemeyi temin edeceğini,

Bu maksada varmak için, sadece Konsey azaları arasında iki taraflı anlaşmalar akdetmekle kalmayıp Avrupa kültürünü korumayı ve onun inkişafını teşvik etmeyi istihdaf eden müşterek bir hareket tarzı ihtiyar olunmasının temenniye sayan olduğunu nazarı itibara alarak,

Bütün Konsey azaları ve bu anlaşmaya bilahare iltihak edecek diğer Avrupa devletleri vatandaşlarına müşterek medeniyetlerini olduğu kadar diğer Akit Tarafların medeniyet, tarih ve dillerini de tetkik imkanını bahşedecek bir Umumi Avrupa Kültür Anlaşması akdetmeye karar vermişler ve aşağıdaki hususlarda mutabık kalmışlardır:

Madde 1

Her Akit Taraf Avrupa’nın müşterek kültür mamelekindeki milli payını idame ettirmek ve bunun inkişafını teşvik etmek için kendisine has tedbirleri alacaktır.

Madde 2

Her Akit Taraf, imkan nispetinde.

a – Vatandaşlarını diğer Akit Tarafların medeniyet, tarih ve dillerini tetkik etmeye teşvik edecek; diğer Akitlere de kendi ülkesinde bu gibi tetkiklerde bulunmak hususunda kolaylık gösterecek, ve

b – Diğer Akit Taraflar ülkesinde kendi medeniyet, tarih, dil veya dillerinin tetkikine gelişmesine ve bu Akit Tarafların vatandaşlarına da kendi ülkesi üzerinde bu kabul tetkikleri yapmaları imkanının bahsedilmesine gayret sarf edecektir.

Madde 3

Akit Taraflar Avrupa menfaatine olan kültürel faaliyetlerinin inkişafını temine matuf müşterek hareketlerini hem ahenk kılmak gayesiyle Avrupa Konseyi çerçevesi dahilinde istişarelerde bulunacaklardır.

Madde 4

Her Akit Taraf, imkan nispetinde, ikinci ve üçüncü maddenin tatbiki gayesiyle; kültürel kıymeti haiz eşyanın olduğu gibi şahısların da tedavül ve mübadelesini kolaylaştıracaktır.

Madde 5

Her Akit Taraf, Avrupa kültürü için bir kıymet ifade edip kendi kontrolü altında bulunan eşyaları Avrupa’nın müşterek kültür mamelekinin ayrılmaz bir cüzü olarak telakki edecek, onları korumak için lüzumlu tedbirleri alacak ve bu eşyaların tetkik edilebilmelerini kolaylaştıracaktır.

Madde 6

1 İşbu Anlaşma hükümlerinin tatbiki ile ilgili teklifler ve tefsirlerine müteallik meseleler Avrupa Konseyi Kültür Eksperleri Komitesi toplantılarında incelenecektir.

2 Bu anlaşmaya 9uncu maddenin 4üncü paragrafı hükmüne uygun şekilde iltihak etmiş olup Avrupa Konseyi azası bulunmayan her devlet evvelki paragrafta derpiş edilen toplantılara bir veya daha fazla temsilcisini iştirak ettirebilecektir.

3 İşbu maddenin 1inci paragrafında derpiş edilen toplantılarda kabul edilmiş olup Kültür Eksperleri Komitesinin munzam masrafları icap ettirmeyen idari mahiyetteki hususlara müteallik salahiyetine tabi olmayan kararlar, Avrupa Konseyi Vekiller Komitesine tavsiye seklinde arz edileceklerdir.

4 Avrupa Konseyi Genel Sekreteri, Konsey azalarına olduğu gibi işbu Anlaşmaya iltihak etmiş olan bütün hükümetlere de Vekiller Komitesi veya Kültür Eksperleri Komitesince bu mevzuda alınacak her kararı tebliğ edecektir.

5 Her Akit Taraf, Vekiller Komitesi veya Kültür Eksperleri Komitesi kararları muvacehesinde işbu Anlaşma hükümlerinin tatbiki ile ilgili olarak alabileceği bütün tedbirleri zamanında Avrupa Konseyi Genel Sekreterine bildirecektir.

6 İşbu Anlaşmanın tatbikine mütedair bazı teklifler Akit Tarafların ancak mahdut bir kısmını ilgilendirdiği takdirde; bunlar, tatbik sahasına konulmaları Avrupa Konseyine masraf tahmil etmemek şartıyla, 7inci madde hükümleri dairesinde incelenileceklerdir.

Madde 7

Eğer iki veya daha fazla Akit Taraf işbu Anlaşma gayelerinin tahakkuku maksadıyla Avrupa Konseyi merkezinde 6ncı maddede derpiş edilenlerden başka toplantılar tertibini arzu ederlerse Konsey Genel Sekreteri onlara lüzumlu idari yardımlarda bulunacaktır.

Madde 8

İşbu Anlaşmanın hiçbir hükmü

a – Akit Taraflardan birinin evvelce imzalamış bulunduğu iki taraflı kültür anlaşmaları hükümlerini ihlal edecek veya Akit Taraflardan birinin atide böyle bir anlaşmanın akdini daha az temenniye sayan kılacak veya,

b – Bir Akit Taraf ülkesinde merci bulunan yabancıların giriş, ikamet ve çıkışlarına müteallik kanun ve nizamnamelerin her şahıs için tahmil eylediği vecibeleri bertaraf edecek mahiyette telakki edilmeyecektir.

Madde 9

1 İşbu Anlaşma Avrupa Konseyi azalarının imzasına açıktır. Anlaşma tasdik edilecek ve tasdiknameler Avrupa Konseyi Genel Sekreteri nezdinde tevdi edilecektir.

2 İşbu Anlaşma, üç mümzi Hükümetin tasdiknamelerini tevdilerinden itibaren bu hükümetler için meriyete girecektir.

3 İşbu Anlaşma, Anlaşmayı bilahare tasdik edecek olan her mümzi hükümet için tasdiknamenin tevdiinden itibaren meriyete girecektir.

4 Avrupa Konseyi Vekiller Komitesi icabı hale göre; Konsey azası olmayan her Avrupa Devletini işbu Anlaşmaya iltihaka davete ittifakla karar verebilecektir. Böyle bir daveti alan her Devlet, iltihak vesikasını Avrupa Konseyi Genel Sekreterliğine tevdi etmek suretiyle Anlaşmaya iltihat edebilecektir. İltihak keyfiyeti mezkur vesikanın alınmasından itibaren katiyet kesbedecektir.

5 Avrupa Konseyi Genel Sekreteri, her tasdikname ve iltihak vesikasının tevdiini bütün Konsey azalarına ve iltihak olan Devletlere tebliğ edecektir.

Madde 10

Her Akit Taraf, işbu Anlaşma hükümlerinin tatbik edileceği ülkeleri, Avrupa Konseyi Genel
Sekreterine göndereceği ve Genel Sekreter tarafından bütün diğer Akit Taraflara tebliğ edilecek
bir beyanla tayin ve tasrih edebilecektir.

Madde 11

1 İşbu Anlaşma, meriyete giriş tarihinden itibaren beş senelik bir müddet geçtikten sonra, Akit Taraflardan her biri tarafından her zaman feshedilebilecektir. İşbu fesih keyfiyeti Avrupa Konseyi Genel Sekreterine yazılı bir tebliğ şeklinde vuku bulacak ve o da diğer Akit Tarafları meseleden haberdar edecektir.

2 Fesih keyfiyeti, alakalı Taraf için Avrupa Konseyi Genel Sekreteri tarafından ihbarın tebellüğ tarihinden 6 ay sonra katiyet kesbedecektir. İşbu Anlaşma, Hükümetlerince bu hususta tam salahiyetli kılınan ve aşağıda imzaları bulunan murahhaslar tarafından imza edilmiştir.

İşbu Anlaşma 19 Aralık 1954 tarihinde Paris’te, Fransızca ve İngilizce olarak her iki metin de muteber olmak ve Avrupa Konseyi Genel Sekreterine tevdi edilmek üzere tek nüsha halinde tanzim edilmiştir. Genel Sekreter bunun, usulüne uygun bir kopyasını her mümzi ve iltihak eden Devlete tebliğ edecektir.

Türkiye İleri Ülkü Partisi Kapatma Kararı

0
Anayasa Mahkemesi Binası-Ankara

Türkiye İleri Ülkü Partisi, Anayasa Mahkemesi tarafından verilen 24 haziran 1971 tarihli kararı ile kapatılmıştır. Partinin kapatılmasına, 648 sayılı Siyasî Partiler Kanununun 113. maddesi uyarınca Anayasa Mahkemesinin yaptığı yazılı ihtara rağmen kanunî süresi içinde tüzüğünü değiştirmemesi ve Anayasanın 57. maddesi gerekçe gösterilmiştir.

Türkiye İleri Ülkü Partisi Kapatma Kararı

Esas Sayısı : 1971/2 (Parti kapatılması)
Karar Sayısı : 1971/2
Karar Günü : 24/6/1971

Davayı açan : Cumhuriyet Başsavcılığı

Davanın konusu: Türkiye İleri Ülkü Partisinin tüzüğünde, 648 sayılı Siyasî Partiler Kanununun dördüncü kısmında yer alan maddeler dışındaki buyurucu hükümlere aykırı görülen yönlerin giderilmesi için 648 sayılı Yasanın 113. maddesi “uyarınca Anayasa Mahkemesince yapılan ihtara rağmen kanunla belirtilen altı ay süre, fazlasiyle geçtiği halde söz konusu aykırılıkların giderilmemiş bulunması nedeniyle aynı yasanın 108. ve 113. maddeleri gereğince partinin kapatılmasına karar verilmesi istenilmiştir.

I-  Cumhuriyet Başsavcılığının iddianamesi :

Cumhuriyet Başsavcılığının 22/3/1971 gününde 573 sayı ile Anayasa Mahkemesi kaydına geçen 19/3/1971 günlü, 1969/26 – 1971/2 sayılı iddianamesi şöyledir :

Anayasa Mahkemesi Yüksek Başkanlığına

Davacı : Kamu Hakları
Davalı : Türkiye İleri Ülkü Partisi

Davanın konusu : 648 sayılı Siyasî Partiler Kanununun 113 üncü maddesine aykırılık nedeni ile partinin kapatılması.

Olay : İçişleri Bakanlığına verilen 6 Mayıs 1969 günlü dilekçe ve ekleri ile merkezi İstanbul’da olmak üzere kurulduğu öğrenilen Türkiye İleri Ülkü Partisi’nin tüzüğünde görülen eksiklik ve 648 sayılı Siyasî
Partiler Kanununa aykırı hükümlerin tamamlanması ve düzeltilmesi için 113 üncü maddesi hükümleri gereğince Anayasa Mahkemesi tarafından yapılan ihtara rağmen aykırılığın giderilmediği görülmüştür.

Yapılan inceleme : Türkiye İleri Ülkü Partisi’nin 6 Mayıs 1969 günü İçişleri Bakanlığına verdiği kuruluş bildirisi ile merkezi İstanbul, Mecidiyeköy, Gülbağ Caddesi, Kuşçular Sokağı, Güneş Apt. 6/3 adresinde faaliyete geçtiği bildirilmesi üzerine tüzük ve program celbolunarak incelenmiştir.

Parti tüzüğünün 17 nci maddesinin kanunun 15/2, tüzüğün 27/b maddesinin kanunun 11., tüzüğün 38/c maddesinin kanunun 11., tüzüğün 57 nci maddesinin kanunun 54 üncü maddelerine aykırı bulunduğu görülerek bu aykırılığın giderilmesi için sözü edilen partiye ihtarda bulunulması konusunda Yüksek Anayasa Mahkemesine başvurulmuş ve Anayasa Mahkemesinin 18/6/1970 gün ve 590 sayılı yazılarında partiye ihtarda bulunulduğu belirtilmiştir.

Gene Anayasa Mahkemesinin 17/3/1971 gün ve 375 sayılı yazılarına göre bu ihtarın Türkiye İleri Ülkü Partisine P.T.T. idaresince 7201 sayılı Kanunun 21 inci maddesi hükmü uyarınca 23/6/1970 gününde tebliğ edildiği anlaşılmaktadır. Bu arada parti ilk adresinden sonra iki defa adres değiştirmiştir.

Delillerin tartışılması : Siyasi Partiler Kanununun 113 üncü maddesinin ilk fıkrası bir siyasî partinin bu kanunun dördüncü kısmında yer alan maddeler hükümleri dışında kalan emredici hükümlerine aykırılık halinde olması sebebiyle o parti aleyhine Anayasa Mahkemesine, Cumhuriyet Başsavcılığınca re’sen yazıyla başvurulacağı, Anayasa Mahkemesinin aykırılığın giderilmesini siyasî partiye ihtar edeceği, tebliğ tarihinden itibaren altı aylık süre içinde aykırılık giderilmezse C. Başsavcılığının re’sen dava açması üzerine Anayasa Mahkemesince siyasî partilerin kapatılmasına karar verileceği hükümlerini kapsamaktadır.

Siyasî Partiler Kanununun 15, 11 ve 54 üncü maddelerine aykırı görülen tüzüğün 17, 38 ve 57 nci maddelerinin düzeltilmesi ve aykırılığın giderilmesinin ihtarı için başvurulan Anayasa Mahkemesinin ihtarına rağmen bu aykırılık giderilmemiştir.

Parti Genel Merkezi adresini 21/9/1970 günü değiştirmiş olmasına göre 23/6/1970 günü yapılan tebligatın geçerli olması tabiidir.

Tebligatın yapıldığı 23/6/1970 gününden bu yana kanunla muayyen 6 aylık süre fazlası ile geçmiş bulunmaktadır.

Netice ve talep : Türkiye İleri Ülkü Partisinin, tüzüğünde Siyasî Partiler Kanununun dördüncü kısmında yer alan maddeler hükümleri dışında kalan emredici hükümlere aykırı görülen hususların giderilmesi için yapılan ihtara rağmen tebliğ tarihinden itibaren geçen 6 aydan fazla bir süre içinde söz konusu aykırılıkları gidermediği dosya içindeki delillerle sabit olduğundan, Siyasî Partiler Kanununun 108 ve 113 üncü maddeleri hükümleri gereğince kapatılmasına karar verilmesi arz ve iddia olunur. 19/3/1971)

II – Olay :

1 — Merkezi İstanbul’da olmak üzere 6/5/1969 günlü bildirimle Türkiye İleri Ülkü Partisinin kurulduğu İçişleri Bakanlığının 22/5/1971 günlü, Emniyet Genel Müdürlüğü 79542 sayılı yazısiyle bildirilmiştir.

2 — Cumhuriyet Başsavcılığı, S. P. 1969/26 sayılı ve 7/10/1969 ve 18/11/1969 günlü yazılariyle:

a) Parti tüzüğünün 27. maddesinin b bendindeki «Merkez İdare Kurulunun on üyeden oluşacağı» hükmünün 648 sayılı Siyasî Partiler Kanununun 11. maddesindeki (Merkez karar organının üye sayısı 15 ten az olamaz.) hükmüne aykırı bulunduğunu;

b) Tüzüğün 38. maddesinin c bendindeki (Anlaşmazlığın incelenmesine ve karara bağlanmasına dair hususlar tüzük hükümleri gözönünde tutularak Yüksek Haysiyet Divanınca hazırlanan yönetmelikle düzenlenir.) hükmünün 648 sayılı Yasanın 11. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan ve parti yönetmeliklerinin merkez karar organınca düzenlenmesine ilişkin olan hükme aykırı düştüğünü;

c) 648 sayılı Kanunun 15. maddesinin 2 sayılı bendinin ikinci fıkrasında il yönetim kurulunun merkez yönetim organınca nasıl işten elçektirileceğinin ve geçici yönetim kurulunun nasıl kurulacağının parti tüzüğünde gösterileceğine işaret edildikten sonra (işten elçektirme kararının il yönetim kuruluna bildirilmesinden başlayarak kırkbeş gün içinde il kongresi toplanarak yeni daimî il yönetim kurulunu seçer) denilmesine karşılık tüzüğün 17. maddesinde bu konu düzenlenmediği gibi kademe kongresini toplantıya çağırmak için kırkbeş gün yerine üç aylık bir süre kabul edilerek yasa ile çelişkiye düşüldüğünü;

ç) Tüzüğün 517. maddesindeki (Yalnız seçimlerde veya herkesin gözü önünde açıkça ve yayın yolu ile işlenen suçların cezalan savunma alınmadan verilir.) hükmünün 648 sayılı Yasanın 54. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan ve (Disiplin organlarına sevkedilen parti üyelerinin yazılı veya sözlü olarak savunma haklarını nasıl kullanacaklarının ve savunmalarını hazırlamak için yeter sürenin nasıl tanınacağının parti tüzüğü ile düzenleneceği) ne ilişkin bulunan hükümle bağdaşamayacağını, ileri sürerek 648 sayılı Kanunun 113. maddesi uyarınca Türkiye ileri Ülkü Partisine gerekli ihtarın yapılmasını Anayasa Mahkemesinden istemiştir.

3 — Anayasa Mahkemesi, Lûtfi ömerbaş, Salim Başol, Feyzullah Uslu, Fazlı Öztan, Celâlettin Kuralmen, Hakkı Ketenoğlu, Fazıl Uluocak, Avni Givda, Muhittin Taylan, Şahap Arıç, Ih3an Ecemiş, Ahmet Akar Ziya Önel, Mustafa Karaoğlu ve Muhittin Gürün’ün katılmalariyle 9/6/1970 gününde yaptığı toplantıda:
a) Türkiye ileri Ülkü Partisi tüzüğünün Cumhuriyet Başsavcılığınca 648 sayılı Yasaya aykırılığı bildirilen hükümlerinden :

aa) 27. maddede öngörülen merkez idare kurulu, tüzüğün 22. ve 23. maddelerinde yer alan parti meclisinin niteliğine göre, merkez karar organı sayılamıyacağından 27. maddede 648 sayılı Yasaya aykırı bir yön bulunmadığına;

bb) 648 sayılı Yasanın 11. maddesinin ikinci fıkrasına göre parti işlerini düzenleyen yönetmeliklerin partinin merkez karar organınca yapılması gerektiğinden yüksek haysiyet divanına kendi alanında yönetmelik yapma yetkisini veren 38. maddenin 648 sayılı Yasaya aykırı olduğuna;

cc) ti ve ilçe yönetim kurullarının nasıl seçileceği konusunun tüzükle düzenlenmesi gerekirken yönetmeliğe bırakılmasına, yeni yönetim kurullarım seçmek üzere toplantıya çağırılacak kongreler için üç ay süre tanınmasına ilişkin olan ve tüzüğün 17. maddesinde yer alan hükümlerin 648 sayılı Yasanın 15. ve 16. maddelerine aykırı olduğuna;

çç) 58. maddedeki kimi eylemlerden dolayı savunma alınmadan ceza verilebileceğine ilişkin hükmün 648 sayılı Yasanın 54. maddesine aykırı olduğuna,

Oybirliğiyle;

b) Cumhuriyet Başsavcısının yazılı başvurması üzerine yapılan inceleme sonunda Türkiye ileri Ülkü Partisi tüzüğünün, yukarıda açıklandığı üzere, 648 sayılı Yasaya aykırı görülen 17., 38. ve 58. maddelerindeki aykırılığın giderilmesinin, bu yasanın 113. maddesi uyarınca siyasî partiye ihtar edilmesine oybirliğiyle;

c) Türkiye ileri Ülkü Partisi tüzüğünün, raporda belirtilen 20. ve 36. maddeleri üzerinde 648 sayılı Yasaya aykırılık yönünden gereğini saptamak ve 113. maddeye göre yetkisini kullanmak olanağı kendisine sağlanmak üzere Cumhuriyet Başsavcılığına yazı yazılmasına Lûtfi ömerbaş, Salim Başol, Feyzullah Uslu ve Fazıl Uluocak’m bildirmeğe yer olmadığı ve Celâlettin kuralmen, Mustafa Karaoğlu ve Muhittin Gürün’ün (Parti tüzüğünün tamamının inceleme sonucu ile birlikte raporda yazıl) iki maddenin de savcılığa bildirilmesi) gerektiği yolundaki karşı oylarıyle ve oyçokluğu ile,

Karar vermiştir.

4 — 9/6/1970 günlü ihtar kararı Parti Genel Başkanlığına gönderilmiş ve P.T.T. idaresinin şerhine göre «23/6/1970 gününde adreste muhataba rastlanmadığı ve tebliğe ehil kimse de bulunmadığı» nedeniyle 7201 sayılı Tebligat Kanununun 21. maddesi uyarınca tebliğ edilmiştir.

Bu arada partinin ilk adresinden sonra iki kez adres değiştirdiği öğrenilmiştir.

5 — Cumhuriyet Başsavcılığı 22/3/1971 gününde Türkiye ileri Ülkü Partisinin kapatılması istemiyle dava açmıştır.

III — DAVANIN GEÇİRDİĞİ EVRELER:

1 — Anayasa Mahkemesi Başkanı 29/4/1971 günü saat 10.00 da duruşma yapılmak üzere 24/3/1971 günlü tensip tutanağını düzenletmiştir.

2 — Duruşma davetiyesi siyasî partinin Cumhuriyet Başsavcılığı aracılığı ile öğrenilebilen son adresine çıkarılmışsa da tebligatın «partinin daimî ilgilisine adreste rastlanamadığı gibi tebliğe ehil ve caiz kimsesi de bulunmadığından, 2/4/1971 gününde Kemankeş Mahallesi muhtarına verilmek ve kapıya ihbarname yapıştırılmak suretiyle yapıldığı» tebliğ tutanağından anlaşılmıştır.

3 — 29/4/1971 günlü duruşmaya adının Hasan Turan olduğunu ve partinin Genel Başkanı bulunduğunu söyleyen bir kimse gelmiş; kendisine 14/7/1970 gününde İstanbul Cumhuriyet Savcılığında «Ben eskiden genel başkandım. 1970 yılının Nisan ayında istifa ettim. Şimdi partinin genel başkanı yoktur.» yollu konuştuğu hatırlatılmış; buna karşılık sonradan tekrar genel başkan seçildiğini söylemiş; seçim tutanağını ve karar defterini ibraz edememiş; seçim kararının onanmış bir örneğini dosyaya konulmak üzere sonra göndermeyi kabul eylemiştir.

Avni Givda, Fazıl Uluocak, Sait Koçak, Nuri Ülgenalp, Muhittin Taylan, Şahap Arıç, İhsan Ecemiş, Recai /Seçkin, Ahmet Akar, Halit Zarbun, Zıya Önel, Kâni Vrana, Muhittin Gürün, Lûtfi Ömerbaş ve Ahmet H. Boyacıoğlu’nun katıldıkları bu duruşmada:

1971/1 esas sayılı siyasî parti kapatılması davasının 28/4/1971 günlü duruşmasında 44 sayılı Kanunun 32. ve 648 sayılı Kanunun 108. maddelerinde yer alan ve siyasî partilerin kapatılması davalarının duruşmalı olarak görülmesine ilişkin bulunan hükümlerin Anayasa’ya aykırı görüldüğü yolunda verilen karar üzerine bekletici sorun olarak el konulan ve Anayasa Mahkemesinin 1971/27 sayısını alan işin esasının incelenmesine 28/4/1971 gününde karar verilmiş ve bu konunun çözülmesinin eldeki Türkiye ileri Ülkü Partisinin kapatılmasına ilişkin davayı da etkileyeceği açık bulunmuş olduğundan 1971/27 esas sayılı işin sonucu beklenmek üzere işbu davanın geri bırakılmasına oybirliği ile karar verilmiştir.

4 — 1971/27 esas sayılı iş 6/5/1971 gününde sonuçlanmış ve Anayasa Mahkemesi 44 sayılı Kanunun 32. ve 648 sayılı Kanunun 108. maddelerinde yer alan ve siyasî partilerin kapatılması davalarının duruşmalı olarak görüşülmesine ilişkin bulunan hükümlerin Anayasa’nın 148. maddesinin son fıkrasına aykırı olduğuna ve iptaline ve iptal kararına göre artık uygulanamıyacak duruma gelen 44 sayılı Kanunun 32. maddesinin ikinci fıkrasındaki «Davalara Cumhuriyet Savcısının huzuru ile bakılacağı» na ilişkin hükmün de aynı Kanunun 28. maddesinin son fıkrası uyarınca iptaline 1971/50 sayı ile karar vermiştir.

5 — 18/5/1971 gününde Avni Givda, Fazıl Uluocak, Sait Koçak, Nuri Ülgenalp, Muhittin Taylan, Şahap Arıç, Recai Seçkin, Ahmet Akar, Halit Zarbun, Ziya Önel, Kâni Vrana, Muhittin Gürün, Lûtfi Ömerbaş, Şevket Müftügil ve Ahmet H. Boyacıoğlu’dan kurulu olarak toplanan

Anayasa Mahkemesi :

a) Yukarıda U.I/4 sayılı bölümde açıklanan iptal kararını gözönünde bulundurarak bundan böyle işin dosya üzerinde incelenmesine oybirliğiyle ;

b) Savunmasını bildirmek ve savunmayı imzalayacak kimsenin partiyi temsil yetkisini belirleyen seçim tutanağının noterce onanlı örneği savunmaya eklenmek üzere parti genel başkanlığına tebligat yapılmasına ve bu iş için onbeş gün kesin süre verilmesine Avni Givda, Sait Koçak, Ahmet Akar, Muhittin Gürün ve Lûtfi ömerbaş’ın işin niteliğine göre savunma alınmasının gerekli olmadığı yolundaki karşı oylariyle ve oyçokluğu ile;

Karar vermiştir.

6 — Kararın tebliği üzerine Türkiye Heri Ülkü Partisi Genel Başkanı Hasan Turan imzalı ve 9/6/1971 günlü yazılı savunma ve Anayasa Mahkemesinde görülmekte olan 1971/2 esas sayılı davada Türkiye İleri
Ülkü Partisinin yazılı savunmasında ve temsilinde Genel Başkan Hasan Turan’ın yetkili kılındığına ilişkin parti karar defterinin 4 sayılı ve 1/6/1971 günlü kararının Beyoğlu Beşinci Noterliğinde çıkartılan örneği gönderilmiş; ancak Hasan Turan’ın temsil yetkisini belirleyen seçim tutanağı örneği yollanmamıştır.

Yazılı savunma ve ilişiği 11/6/1971 de Anayasa Mahkemesi kaydına geçmiştir.

Yazılı savunmada, parti yürütme organlarındaki istifalar dolayısiyle aksamalar olduğu ve yazışmaların vaktinde yapılamadığı, partinin kanunlara bağlı, Atatürk ilkelerini benimsemiş, aşırı akımlara kapılmamış kişilerce kurulduğu ilen sürülmekte ve ufak kusurlar yüzünden kapatılmaması istenmektedir

7 — Dava, 24/6/1971 gününde, karara bağlanarak, sonuçlandırılmıştır.

IV — İNCELEME :

Dosya içindeki bütün kâğıtlar, Anayasa’nın ve 13/7/1965 günlü, 648 sayılı Siyasi Partiler Kanununun konuya ilişkin hükümleri, bunlarla ilgili gerekçeler ve Yasama (Meclisleri görüşme tutanakları ve davayı ilgilendirebilecek öteki metinler okunduktan sonra gereği görüşülüp düşünüldü:

648 sayılı Kanunun 113. maddesine göre; bir siyasî partinin, siyasî partilerle ilgili kanunların, bu kanunun dördüncü kısmında yer alan maddeler dışında kalan emredici hükümlerine aykırılık halinde olması nedeniyle, o parti aleyhine Anayasa Mahkemesine, Cumhuriyet Başsavcılığınca re’sen yazı ile başvurulur. Anayasa Mahkemesi, söz konusu hükümlere aykırılık görürse, bu aykırılığın giderilmesini ilgili siyasî partiye ihtar eder. Bu konudaki Anayasa Mahkemesi kararının yazılı olarak ilgili siyasi partinin genel başkanlığına bildirilmesinden başlıyarak altı ay içinde bu aykırılık giderilmediği takdirde, Cumhuriyet Başsavcılığının re’sen dava açması üzerine, Anayasa Mahkemesince, bu siyasî partinin kapatılmasına karar verilir.

648 sayılı Kanunun ikinci kısmının üçüncü bölümünde yer alan 11.maddenin, parti işlerini düzenleyen yönetmeliklerin merkez karar organınca yapılmasına ilişkin ikinci fıkrası; aynı kısmın Dördüncü Bölümünde yer alan 15. ve 16. maddelerin 2 sayılı bentlerinin ikinci fıkralarındaki «il ve ilçe yönetim kurullarına ne gibi hallerde ve nasıl işten elçektirileceğinin ve geçici yönetim kurullarının nasıl kurulacağının parti tüzüğünde gösterileceğine ve işten elçektirme kararının yönetim kuruluna bildirilmesinden başlıyarak kırkbeş gün içinde kongrenin toplanacağına ve yeni daimi yönetim kurulunun seçileceğine» ilişkin hükümleri; aynı kısmın Sekizinci Bölümünde yer alan 54. maddenin «disiplin organlarına sevkedilen parti üyelerinin yazılı veya sözlü olarak savunma haklarını nasıl kullanacaklarının ve savunmalarını hazırlamak için yeter sürenin nasıl tanınacağının parti tüzüğü ile düzenlenmesine» ilişkin ikinci fıkrası 648 sayılı Siyasî Partiler Kanununun Dördüncü Kısmındaki maddeler dışında kalan buyurucu hükümlerindendir.

Türkiye İleri Ülkü Partisi;

a) Tüzüğünün 17. maddesinde, tüzükte yer alması gerekli kimi konuları düzenlemeyerek ve kurulların işten elçektirilmesinden sonra kademe kongresinin toplanması için Yasa ile. konulan kırkbeş günlük süreyi üç aya çıkartarak 648 sayılı Kanunun 15. ve 16. maddelerinin 2 sayılı bentlerinin ikinci fıkralarındaki;

b) Tüzüğün 38. maddesinde «haysiyet divanının yetkileri, partililerin divana ne suretle ve hangi koşullar altında başvlirabilecekleri, inceleme, savunma ve bildirimlerin ve anlaşmazlığın karara bağlanmasının
ne yolda yapılacağı» konusunun düzenlenmesini Yüksek Haysiyet Divanınca yapılacak yönetmeliğe bırakarak 648 sayılı Yasanın 11. maddesinin ikinci fıkrasındaki;

c) Tüzüğün 58. maddesindeki (Tüzüğün bir nüshasında bu madde 57. madde ile yer değiştirmiştir.) «seçimlerde veya herkesin gözü önünde açıkça veya yayın yolu ile işlenen suçların cezalarının savunma alınmadan verilmesi» ilkesini benimseyerek 648 sayılı Yasanın 54. maddesinin ikinci fıkrasındaki, Buyurucu hükümlere aykırı düşmüştür.

Cumhuriyet Başsavcılığının 7/10/1969 ve 18/11/1969 günlü yazıları üzerine Anayasa Mahkemesi, parti tüzüğünün 17., 38. ve 58. maddelerindeki aykırılıkların giderilmesinin, 648 sayılı Yasanın 113. maddesi uyarınca siyasî partiye ihtar edilmesine 9/6/1970 gününde karar vermiş; ihtar kararı yazılı olarak 23/6/1970 gününde 7201 sayılı Tebligat Kanununun 21. maddesi uyarınca tebliğ edilmiş ve aradan altı aydan çok bir zaman geçtiği halde aykırılık giderilmediği için Cumhuriyet Başsavcılığınca partinin kapatılması istemiyle dava açılmıştır.

Türkiye İleri Ülkü Partisi, hukukî değer taşıyan herhangi bir savunmada bulunmamış ve 648 sayılı Yasanın 113. maddesinde yazılı koşullar da gerçekleşmiş olduğundan adı geçen siyasî partinin bu maddenin son fıkrası uyarınca kapatılmasına karar verilmesi gerekir.

V — SONUÇ :

Türkiye İleri Ülkü Partisi 13/7/1965 günlü, 648 sayılı Siyasî Partiler Kanununun 113. maddesi uyarınca Anayasa Mahkemesinin yaptığı yazılı ihtara rağmen kanunî süresi içinde tüzüğünün 17., 38. ve 57. maddelerindeki aykırılıkları gidermediği için Cumhuriyet Başsavcılığınca re’sen dava açılmış ve 113. maddede öngörülen kapatma durumu gerçekleşmiş olduğundan bu siyasî partinin 648 sayılı Kanunun 113. maddesinin son fıkrası uyarınca kapatılmasına ve aynı Kanunun 115. maddesi gerekleri yerine getirilmek üzere kapatma kararının Başbakanlığa,

İçişleri ve Maliye Bakanlıklarına ve Cumhuriyet Başsavcılığına tebliğine 24/6/1971 gününde oybirliğiyle ve Anayasa’nın 57. maddesinin son fıkrası gereğince karar verildi.

Başkanvekili Üye Avni Givda
Üye Muhittin Taylan
Üye Halit Zarbun
Üye Fazıl Uluocak
Üye Şahap Arıç
Üye Ziya Önel
Üye Sait Koçak
Üye Recai Seçkin
Üye Kani Vrana
Üye Nuri Ülgenalp
Üye Ahmet Akar
Üye Muhittin Gürün
Üye Lütfi Ömerbas
Üye Şevket Müftügil
Üye Ahmet H. Boyacıoğlu

Jean-Pierre Raffarin

0
Jean-Pierre Raffarin

Fransız siyasetçi Jean-Pierre Raffarin, dünyaya geldi. Paris II-Assas Üniversitesi’nde Hukuk öğrenimini tamamlamıştır. Raffarin ayrıca ESSEC Business School mezunudur. 1976-1981 yılları arasında Devlet Sekreteri Lionel Stoléru’nün teknik danışmanlığını yapmıştır. 1979-1988 yılları arasında Paris Siyasal Bilgiler Enstitüsü’nde öğretim üyesi olmuştur. UDF‘in 1993-1995 yıllarında Genel Sekreter yardımcılığı ve sözcülüğü görevini yürütmüş, 1995-1996 yıllarında da genel sekreterlik görevinde bulunmuştur. 1989-1995 yılları arasında Avrupa Parlamentosu milletvekili olmuş, Ayrıca 1995-1997 yıllarında Küçük ve Orta Boy İşletmeler ve Ticaret Bakanlığı yapmıştır. İlk kez 1995 yılında senatör seçilmiş ve uzun yıllar bu görevi sürdürmüştür. 1995 yılında Fransız Demokrasisi için Halk Partisi’ni (PPDF) kuranlar arasında yer almıştır. 2002 yılında UMP‘nin kurucularından olmuştur. 6 Mayıs 2002 – 31 Mayıs 2005 arasında Fransa Cumhuriyeti Başbakanı olarak görev yapmış ve  Avrupa Anayasası referandumunda “hayır” oyu çıkmasının ardından görevinden istifa yoluyla ayrılmıştır. 2008 ve 2014 yıllarında Senato Başkanlığı için aday adayı olmuş ancak UMP grubundaki önseçimleri kaybetmiştir. 2011’de Cezayir ile ekonomik ilişkilerin geliştirilmesi için yetkilendirilmiştir. Ayrıca Mart 2011’den Eylül 2014 senato seçimlerine dek Senato Başkanvekili olarak görev yapmıştır. Ekim 2014 itibarıyla Senato Dışişleri ve Savunma Komisyonu Başkanlığını yürütmüştür. Légion d’honneur, Quebec Ulusal Nişanı (Kanada), Romanya Yıldızı Nişanı,  Dostluk Nişanı(Çin) ve Grand Cross of National Merit nişanlarının sahibidir. 

Engelli Kişilerin Haklarına dair Bildiri

0

Engelli Kişilerin Haklarına dair Bildiri (eski çeviri Birleşmiş Milletler Sakat Kişilerin Hakları Beyannamesi), Genel Kurulun 9 Aralık 1975’deki toplantısında ‘3447 Sayılı kararı kabul edilmiştir.

Engelli Hakları, İnsan Hakları Evrensel Bildirisinde belirtilen hakların devamı niteliğinde kabul ediliştir.

Bildiri’de, Engelli  kişilerin topluma üretken bireyler olarak katılmaları gerektiği vurgulanmıştır. Ayrıca, devletlerin ve toplumların engellilere karşı yükümlülükleri hatırlatılmıştır.

Prof. Dr. Turgut Tarhanlı, İstanbul Bilgi Ünversitesi İnsan Hakları Hukuku Uygulama ve Araştırma Merkezinin düzenlemiş olduğu “Birleşmiş Milletler Engelli Hakları Sözleşmesi Işığında Türkiye’de Zihinsel Engelli Bireylerin Hakları Sempozyumu”nda
 

Engelli Kişilerin Haklarına dair Bildiri

 Genel Kurulun 9 Aralık 1975 tarihli ve 3447 (XXX) sayılı Kararıyla ilan edilmiştir.

BAŞLANGIÇ

Genel Kurul,

Üye Devletlerin, Birleşmiş Milletler Şart’ına göre, daha yüksek bir yaşam standardı, tam istihdam ve ekonomik ve toplumsal kalkınma ve gelişme şartları sağlamak için Birleşmiş Milletler Teşkilatı ile işbirliği içinde birlikte veya tek başlarına faaliyette bulunma taahhüdünde bulunduklarını akılda tutarak,

Birleşmiş Milletler Şartı’nda ilan edilen insan haklarına ve temel özgürlüklere ve barış, insanlık onuru ve insanın değeri ile sosyal adalet prensiplerine olan inancını yeniden teyit ederek,

İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nin, İnsan Haklarına dair Uluslararası Sözleşmeleri’nin, Çocuk Haklarına dair Bildiri’nin ve Zihinsel Geriliği bulunan Kişilerin Haklarına dair Bildiri’nin prensipleri ile birlikte, Uluslararası Çalışma Teşkilatı’nın, Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Teşkilatı’nın, Dünya Sağlık Teşkilatı’nın, Birleşmiş Milletler Çocuk Vakfı’nın ve ilgili diğer örgütlerin kurucu belgelerinde, sözleşmelerinde, tavsiye kararlarında ve diğer kararlarında toplumsal gelişme için daha önce getirdikleri standartları hatırlayarak,

Ekonomik ve Sosyal Konseyin Özürlülüğün Önlenmesi ve Engelli Kişilerin Rehabilitasyonu hakkında 6 Mayıs 1975 tarihli ve 1921 (LVIII) sayılı kararını hatırlayarak,

Sosyal Kalkınma ve Gelişmeye dair Bildiri’nin, fiziksel ve zihinsel bakımından dezavantajlı durumda bulunan kimselerin haklarının korunması ve iyiliklerinin ve rehabilitasyonlarının güvence altına alınması gereğini ilan ettiğini vurgulayarak,

Fiziksel ve zihinsel engelliliğe karşı korunma ve engelli kişilerin hemen her faaliyet alanında yeteneklerini geliştirme ve normal yaşamla mümkün olduğu kadar bütünleşmelerini sağlama gereğini akılda tutarak,

Gelişmelerinin ilk aşamalarında olan bazı ülkelerin, bu hedef için sadece sınırlı bir çaba gösterebileceklerinin farkında olarak,

Bu Engelli Kişilerin Haklarına dair Bildiri’yi ilan eder ve aşağıdaki hakların korunması için ortak bir temel ve çerçeve olarak kullanılmasını sağlamak üzere ulusal ve uluslararası alanda faaliyette bulunmaya çağırır:

    1. “Engelli kişi” terimi, fiziksel veya zihinsel yeteneklerinde doğuştan veya sonradan meydana gelen yoksunlukların sonucu olarak, kısmen veya tamamen, kendi başına normal bireysel ve/veya sosyal yaşam yaşayamayan kişileri ifade eder.
    2. Engelli kişiler bu Bildiri’de belirtilen bütün haklara sahiptir. Bu haklar, her ne olursa olsun hiç bir istisnaya ve ayrıma veya ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal veya diğer bir fikir, ulusal veya sosyal köken, sağlık durumu, doğum veya engelli kişinin kendisi veya ailesi ile ilgili her hangi bir durum nedeniyle hiç bir ayrımcılığa tabi tutulmaksızın, bütün engelli kişilere tanınır.
    3. Engelli kişiler, doğuştan sahip oldukları insanlık onurlarına saygı gösterilmesi hakkına sahiptir. Engellerinin veya özürlerinin sebebi, niteliği ve ağırlığı ne olursa olsun bütün engelli kişiler, aynı yaştaki vatandaşlar ile aynı temel haklara sahiptir; bu hakların başında ve hepsinden önce, mümkün olduğu kadar normal ve tam bir insan gibi nezih bir hayat yaşama hakkı gelir.
    4. Engelli kişiler diğer insanlarla aynı kişisel ve siyasal haklara sahiptir; Zihinsel Geriliği bulunan Kişilerin Haklarına dair Bildiri’nin yedinci maddesi, zihinsel engelli kişilerin haklarının kısıtlanması ve kaldırılması ihtimalinde de uygulanır.
    5. Engelli kişiler, mümkün olduğu kadar kendilerini yeter hale getirecek tedbirlerin alınmasını isteme hakkına sahiptir.
    6. Engelli kişiler protez ve ortopedik araçlar da dahil, kabiliyetlerini ve maharetlerini en üst düzeye çıkaracak ve kendilerinin toplumla bütünleşme ve kaynaşma sürecini hızlandıracak olan tıbbi ve sosyal rehabilitasyon, eğitim, mesleki öğrenim ve rehabilitasyon, yardım, danışmalık, barınma hizmetleri ile diğer hizmetler gibi tıbbi, psikolojik ve işlevsellik muamelesi görme hakkına sahiptir.
    7. Engelli kişiler, ekonomik ve sosyal güvenlik ile yaşamalarını nezih bir düzeyde sürdürme hakkına sahiptir. Engelli kişiler, kabiliyetleri ölçüsünde çalışma veya yararlı, üretici ve kazanç sağlayıcı bir meslek icra etme ve sendikalara katılma hakkına sahiptir.
    8. Engelli kişiler ekonomik ve sosyal planlamanın her aşamasında özel ihtiyaçlarının dikkate alınmasını isteme hakkına sahiptir.
    9. Engelli kişiler kendi aileleri veya bakıcı aileler ile birlikte yaşamak ve her türlü sosyal, yaratıcı veya eğlendirici faaliyetlere katılmak hakkına sahiptir. Hiç bir engelli kişi, içinde bulunduğu durumun veya şahsi durumundaki gelişmesinin gerektirdiği muameleler dışında, ikameti ile ilgili olarak farklı bir muameleye tabi tutulamaz. Engelli bir kişinin özel bir kurumda kalması kaçınılmaz ise, buradaki yaşama şartları ve çevresi, kendisinin yaşındaki normal bir kişinin yaşama şartlarına mümkün olduğu kadar yakın olur.
    10. Engelli kişiler bütün istismarlara, ayrımcı, kötüye kullanıcı veya aşağılayıcı nitelikteki bütün düzenlemelere ve muamelelere karşı korunur.
    11. Engelli kişilerin şahsiyetlerinin ve mallarının korunması için nitelikli hukuki yardıma duydukları ihtiyaç kaçınılmaz ise, kendilerine bu tür bir hukuki yardım verilir. Engelli kişiler hakkında bir dava açılmış olması halinde uygulanacak olan usul, kendilerinin fiziksel ve zihinsel şartlarını tam olarak dikkate alır.
    12. Engelli kişilerin haklarını ilgilendiren bütün konularda, engelli kişilerin örgütleri ile yararlı olacak biçimde istişare edilir.
    13. Engelli kişiler, onların aileleri ve yaşadıkları çevre, bu Bildiri’de yer alan haklardan her türlü uygun vasıta ile bilgilendirilir.
 

Birleşmiş Milletler Sakat Kişilerin Hakları Beyannamesi (ESKİ ÇEVİRİ )

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu

Üye ülkelerin vaatlerine uyarak, Birleşmiş Milletler Beyannamesi hükümleri altında gerekli işbirliği tedbirlerini almak için ve sakat kişilerin hayat standartlarını yükseltmek amacıyla;

İnsan hak ve özgürlüklerinde, Evrensel Beyanname ilan edilen barış esasları çerçevesinde kişinin insan haysiyetine ve sosyal adalete inancını tekrar ederek;

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinde, İnsan Hakları Uluslar arası Antlaşmasında, Çocuk Hakları Beyannamesinde, Akıl Hakları bildirisinde olduğu gibi Uluslar arası Çalışma Teşkilatı (ILO), Birleşmiş Milletler Eğitim Bilim ve Kültür Teşkilatı (UNESCO), Dünya Sağlık Teşkilatı (WHO),Birleşmiş Milletler Çocuk Fonu (UNICEF) ve diğer organizasyonların yönetmeliklerinde, tavsiye ve tekliflerinde belirtilen prensipleri hatırlayarak;

Keza Ekonomik ve Sosyal Konseyin 6 Mayıs 1975’deki Sakatlığın önlenmesi ve Sakatların Rehabilitasyonu ile ilgili kararını hatırlayarak;

Sosyal Kalkınma ve Gelişme Beyannamesinde belirtilen, fiziksel ve zihinsel bozuklukları olan kişilerin bakım ve rehabilitasyonunu güvence altına alan ve hakların korunması lüzum belirtilen hususlara önemle işaret ederek;

Fiziksel ve zihinsel sakatlıkların önlenmesi, sakat kişilerin çeşitli faaliyet alanlarındaki yeteneklerini geliştirmelerine yardım edilmesi ve normal hayattaki beraberliklerinin geliştirilmesi gereğini daima hatırda tutarak;

Ve belirli ülkelerin kalkınma çabaları içinde bu konuda çok sınırlı çalışmalarla katkıda bulunabileceklerini bilerek;

Sakat kişilerin hakları beyannamesini ilan etmekte ve aşağıda belirtilen bu hakların korunması için hem ulusal hem de uluslar arası tedbirlerin alınmasını istemektedir.

1- “Sakat Kişi” normal bir ferdin, kişisel veya sosyal yaşayışında kendi kendine yapması gereken işleri bedensel veya zihinsel kabiliyetlerinde, kalıtımsal veya sonradan meydana gelen herhangi bir noksanlık sonucu yapamayan kişidir.
2- Sakat kişiler bu beyannamede belirtilen haklardan tam olarak yararlanacaklardır. Bu haklar, sakat kişinin veya ailesinin sahip olduğu ırk, renk, cinsiyet, lisan, din, siyasal ve diğer fikirler, milliyet veya sosyal orijin, servet ve doğum gibi konularda hiçbir ayrıcalık gözetilmeden dünyadaki bütün sakat kişilere tanınmıştır.
3- Sakat kişinin insan haysiyetine saygı gösterilmesi onun en doğal hakkıdır. Sakat kişilerin,sakatlık veya noksanlıklarının sebebi ne olursa olsun sahip oldukları düzgün yaşama şartlarına mümkün olduğu kadar normal ölçüde ve çok sahip olmak haklarıdır.
4- Sakat kişiler de, diğer insanların sahip oldukları medeni ve siyasi haklara sahiptirler. Akıl Hastalarının Hakları Beyannamesinin 7. maddesinde bu hakların sınırlandırılması ya da kaldırılması ile ilgili hükümler belirtilmiştir.
5- Sakat kişilerin mümkün olduğu kadar kendilerine güvenmelerini sağlayacak tedbirler alınmalıdır.
6- Sakat kişiler tıbbi, psikolojik ve fonksiyonel tedavi haklarına sahiptirler. Protez ve ortopedik uygulamalar, tıbbi ve sosyal rehabilitasyon çalışmaları, eğitim, mesleki eğitim, staj ve rehabilitasyon, yardım, istişare, plasman hizmetleri, sakat kişinin kabiliyet ve maharetlerini en yüksek düzeye çıkaracak ve onların sosyal beraberliğini hızlandıracak diğer bütün faaliyetler bu maddenin kapsamına girmektedir.
7- Sakat kişiler ekonomik ve sosyal güvenlik, düzgün hayat standardı haklarına sahiptirler.
8- Sakat kişilerin özel ihtiyaçları, ekonomik ve sosyal planlamanın her safhasında nazarı dikkate alınmalıdır.
9- Sakat kişiler aileleriyle veya yakınlarıyla birlikte yaşama ve her türlü sosyal, yaratıcı ve eğlendirici faaliyete katılma haklarına sahiptirler. Hiçbir sakat kişi ikamet ettiği çevre nedeniyle, durumu veya gelişmesi için gerekli isteklerinde ayrıcalığa tabi tutulamaz.
Eğer bir sakatın muhakkak özel bir müessesede veya çevrede kalması gerekiyorsa o zaman bu çevrenin, kendi normal yaşıtlarının kaldığı ve yaşadığı çevreye mümkün olduğu kadar yakın olması gereklidir.
10- Sakat kişiler her türlü istismara, ayrılma, kötüye kullanılabilir ve haysiyet kırıcı yasa ve muamelelere karşı korunmalıdır.
11- Sakat kişiler, şahıslarının ve mallarının korunması elzem olduğu hallerde, yeterli yasal yardımı sağlamaya muktedir olabilmelidirler. Eğer adli durum kendi gelişirse o zaman bu kişinin beden veya zeka durumu tümüyle dikkate alınmalıdır.
12- Sakat kişiler, haklarıyla ilgili her hususta kendilerine ait kuruluşlarla her zaman istişarede bulunabilmelidirler.
13- Bu beyannamede yazılı olan haklar, mümkün olan her türlü uygun vasıtayla sakat kişilere ve ailelerine tam olarak duyurulmalıdır.

 

 

 

Muhittin Özdemir

0

Muhittin Özdemir, 20 Nisan 1975’te Tokat’ın Niksar ilçesinde doğdu. Baba adı Eyyup, anne adı Fetiye’dir.

İlkokulu Musapınarı Köyü İlkokulu’nda okudu. Devlet Parasız yatılı sınavlarını kazanarak ortaokul ve lise eğitimini Tokat İmam Hatip Lisesi’nde tamamladı. 1997 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldu. 

2007 yılında Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde Yüksek Lisans derecesi elde etti. 

Ankara Barosunda avukatlık stajını tamamlayarak avukatlık ruhsatını aldı.

1998 yılında ilk kez ÖSYM tarafından düzenlenen hâkimlik sınavını kazanarak Ankara Adliyesinde hâkim adayı olarak hakimlik kariyerine başladı. Sırasıyla,19 Mayıs, Yeşilhisar, Konya-Ereğli ve Gaziantep adliyelerinde çeşitli mahkemelerde hâkimlik görevini yürüttü. 

2013 yılında Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğüne tetkik hâkimi olarak atandı.

10 Temmuz 2013 tarihinde Adalet Bakanlığı İç Denetim Birimi Başkanlığınca hazırlanan; “Ceza Adalet Sisteminde Mağdur Hakları” konulu raporun ardından mağdur hakları alanında sorunların giderilmesine yönelik öneri ve organizasyon raporu hazırlamakla görevlendirildi. Hazırlanan rapor sonrasında 18 Kasım 2013 tarihinde Bakan Olur’u ile “Mağdur Hakları Daire Başkanlığı” kuruldu.

26 Kasım 2013 tarihinde Mağdur Hakları Dairesi Başkanlığı görevine atandı. Kurucu başkan olarak; mağdur hakları alanında birçok panel, sempozyum ve çalıştay düzenlenmesine, raporlar hazırlanmasına ve mevzuat hazırlıklarına öncülük etti. Yurt çapında birçok seminer ve konferansta konuşmacı olarak yer aldı

Türk adalet sisteminde “Adli Görüşme Odaları” ile “Adli Destek ve Mağdur Hizmetleri Müdürlüğü” gibi iki önemli kurumun kurulmasına katkı sağladı. Adli görüşme odalarının insana değer veren bir uygulama olduğunu her platformda savundu. 

Daire Başkanı olarak Mağdur Hakları Kanun Tasarısının hazırlanmasına öncülük etti. TBMM tarafından hazırlanan raporlara görüş verdi. Mağdur haklarının Yargı Reformu Stratejisi belgelerinde yer almasına katkı sundu. . 

03 Mart 2019 tarihinde Hâkim Savcı Eğitim Merkezine müdür olarak atandı.

34 numaralı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Türkiye Adalet Akademisi’nin yeniden kurulması üzerine 6 Mayıs 2019 tarihinde Adalet Akademisi Başkanı olarak görevlendirilmesini müteakip 24 Ekim 2019 tarihli 2019/367 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı ile Türkiye Adalet Akademisi Başkanı olarak atandı. 

Üç yıllık görev süresinin sonunda; 03.12.2022 tarihli resmi gazetede yayımlanan 2022/626 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı ile yeniden Türkiye Adalet Akademisi Başkanlığına atandı. 

Adalet Akademisi Başkanlığı sırasında kurum ile üniversiteler arasındaki işbirliğini geliştirdi, birçok üniversite ile protokol imzaladı. Görev süresi boyunca Akademi’nin geçmişten beri yayınladığı dergi ve diğer yayınları geleneğe uygun biçimde devam ettirdi. 

15 Ocak 2025 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan atama kararıyla Türkiye Adalet Akademisi Başkanlığına getirilen Bekir Altun‘a görevini devretti.

Özdemir, evli ve iki çocuk babasıdır.

Arkeolojik Mirasın Korunmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi – Valetta

0

Arkeolojik Mirasın Korunmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi, 16 Ocak 1992 tarihinde Valetta’da (Malta) imzalanmıştır. Avrupa Konseyi üyesi devletler ile Avrupa Kültür Sözleşmesine taraf diğer devletler sözleşmeye katılmışlardır.  (European Convention on the Protection of the Archaeological Heritage)

Sular Altında Kalan Hasankeyf-Zeugma

Arkeolojik Mirasın Korunmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi (Gözden Geçirilmiş)’nin Onaylanmasının Uygun Bulunduğu Hakkında 4434  sayılı Kanun 05.08.1999 tarihinde çıkarılmıştır.

Hattuşa Antik Kenti

Arkeolojik Mirasın Korunmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi

İşbu sözleşmeyi (Gözden Geçirilmiş) imzalayan Avrupa Konseyi üyesi devletler ile Avrupa Kültür Sözleşmesine taraf diğer devletler,
Avrupa Konseyi’nin amacının, özellikle ortak mirasları olan ideal ve ilkeleri korumak ve geliştirmek üzere, üyeleri arasında daha yakın bir işbirliği gerçekleştirmek olduğunu dikkate alarak;

19 Aralık 1954’te Paris’te imzalanan Avrupa Kültür Sözleşmesi ve özellikle bunun 1 inci ve 5 inci maddelerini,

3 Ekim 1985’te Granada’da imzalanan Avrupa Mimarî Mirasının Korunmasına ilişkin Sözleşmeyi,

23 Haziran 1985’te Delfi’de imzalanan, Kültürel Varlıklara yönelik suçlara ilişkin Avrupa Sözleşmesini,

Parlamenterler Meclisi’nin Arkeoloji ile ilgili özellikle 848 (1978), 921 (1981) ve 1072 (1988) sayılı Tavsiye Kararlarını;

Kırsal ve kentsel yapılanma faaliyetleri çerçevesinde, arkeolojik mirasın korunması ve değerlendirilmesi ile ilgili R(89)5 sayılı Tavsiye Kararını gözönünde bulundurarak;
Arkeolojik mirasın uygarlıkların geçmişinin tanınması için temel bir öge olduğunu hatırlatarak,

Eski tarihin tanıdığı Avrupa arkeolojik mirasının, büyük yapılanma çalışmalarındaki artıştan olduğu kadar doğal tehlikelerden, yasadışı veya bilimsel nitelikten yoksun kazılardan yahut halkın yeterli bilgilendirilmemesinden dolayı ciddî bir şekilde tahrip tehdidi altında olduğunu kabul ederek,

Halen mevcut olmayan zorunlu idarî ve bilimsel denetim usullerinin ihdası ve arkeolojik mirası koruma endişesinin kentsel ve kırsal yapılanmalar ile kültürel kalkınma politikalarıyla bütünleşmesi gereğini teyid ederek,

Arkeolojik mirası koruma sorumluluğunun yalnızca doğrudan ilgili devlete ait olmadığının, bozulma tehlikesinin azaltılması ve uzman ve deneyim değişimi suretiyle korumanın gerçekleştirilmesi bakımından sorumluluğun Avrupa ülkelerinin tümüne ait bulunduğunun altını çizerek;

Avrupa ülkelerinde yapılanma politikalarındaki gelişmeyi takiben, 6 Mayıs 1969’da Londra’da imzalanan Arkeolojik Mirasın Korunmasına ilişkin Avrupa Sözleşmesinde yer alan ilkelerin tamamlanması gereğini müşahade ederek,

Zeugma Kazıları

Aşağıdaki hususlarda mutabık kalmışlardır :

ARKEOLOJİK MİRASIN TANIMI

Madde 1 :

1. İşbu Sözleşmenin (gözden geçirilmiş) amacı, Avrupa’nın ortak anı kaynağı olduğu kadar, bilimsel ve tarihî araştırma gereci olarak da arkeolojik mirası korumaktır.

2. Bu amaçla :
i) Korunması ve incelenmesinin, insanlığın ve doğal çevre ile ilişkilerinin tarihindeki gelişimin saptanmasının sağlayacağı;

ii) 
Başlıca bilgi edinme yollarının kazı ve keşiflerden olduğu kadar insanlığı ve çevresini ilgilendiren diğer araştırma yöntemlerinden oluştuğu;

iii) 
Tarafların yetkisi altındaki her çeşit mekânda bulunan, tüm kalıntılar, varlıklar ve insanlığın geçmiş varlığının diğer izleri arkeolojik mirasın ögeleri kabul edilirler.

3. Yapılar, inşaatlar, mimarî eser grupları, açılmış sit alanları, taşınır varlıklar, diğer tür anıtlar ve bunların çevresi, ister toprakta ister su altında bulunsunlar, arkeolojik mirasa dahildirler.

Nemrut Dağı

MİRASIN KİMLİĞİNİN SAPTANMASI VE KORUMA ÖNLEMLERİ

Madde 2 :

Taraflardan her biri, kendine özgü usullere göre, arkeolojik mirasın korunması için aşağıdaki hususları öngören bir yasal rejimi uygulamaya koymayı taahhüt eder:

i)Arkeolojik mirasının bir envanterinin yapılması ve anıtların veya korunan bölgelerin sınıflandırılması,

ii) Maddî izlerin gelecek kuşaklar tarafından incelenmek üzere korunması için, toprak üstünde ya da su altında görünür bir kalıntı olmasa bile, arkeolojik rezerv alanları oluşturulması,

iii) Arkeolojik miras niteliğindeki eserleri tesadüfen bulan kimsenin bunları yetkili makamlara bildirme ve incelemeye amade tutma zorunluluğu.

Madde 3 :

Arkeolojik mirası korumak amacıyla ve arkeolojik araştırma faaliyetlerini bilimsel güvence altına almak üzere taraflardan her biri aşağıdaki hususları yerine getirmeyi taahhüt eder :

i)Arkeolojik kazı vesair faaliyetlerle ilgili izin ve denetim usullerini, aşağıdaki amaçları gerçekleştirecek şekilde, uygulamaya koymak :

a) Arkeolojik miras ögelerinin yasadışı çıkartılması ve yer değiştirmesini önlemek;

b) Arkeolojik kazı ve aramaların bilimsel şekilde ve şu koşullara bağlı olarak yapılmasını sağlamak:

— Tahrip edici olmayan araştırma yöntemlerinin olduğunca sık kullanılması;

— Arkeolojik miras ögelerinin korunması, saklanması ve sınıflandırılması için uygun önlemler alınmadan bunların kazı yerinden çıkartılmaması, kazı sırasında ve sonrasında korumasız bırakılmaması;

ii) Kazıların ve tahribata neden olabilecek tekniklerin yalnızca nitelikli ve bu amaçla yetiştirilmiş kişiler tarafından yürütülmesine dikkat etmek;

iii) Arkeolojik arama amaçlı metal dedektörlerin ve diğer arama gereçlerinin kullanımını, devletin iç mevzuatında öngörülen hallerde, bilimsel nitelikli ön izne tabi tutmak.

Forum Romanum


Madde 4 :

Taraflardan her biri, duruma göre aşağıdaki hususları da öngörecek biçimde, arkeolojik mirasın fizikî koruma önlemlerini yürürlüğe koymayı taahhüt eder :

1. Arkeolojik rezerv bölgeleri teşkiline ayrılmış alanların kamu makamlarınca iktisabı veya diğer uygun yollarla korunması;

2. Arkeolojik mirasın tercihan bulunduğu yerde korunması ve bakımı;

3. Bulunduğu yerden kaldırılmış arkeolojik buluntular için uygun depolar yapılması.

Madde 5:
Taraflardan her biri aşağıdaki hususları sağlamayı taahhüt ederler :

1. Arkeologların :

i) Arkeolojik değeri olan sitlerin korunması, saklanması ve değerlendirilmesi için dengeli stratejiler saptamaya yönelik planlama politikalarına ve

ii) Yapılanma programlarının çeşitli uygulama safhalarına katılmalarını sağlamak suretiyle, arkeolojinin ve yapılanmanın ihtiyaçlarını bağdaştırmaya ve belirlemeye çalışmak;

2. Arkeologlar, şehirciler ve inşaatçılar arasında sistemli bir danışma mekanizması oluşturmak suretiyle :

i) Arkeolojik mirası tahrip etmesi muhtemel olan yapılanma planlarının değiştirilmesini;

ii) Sitin bilimsel incelemesinin yapılabilmesi ve sonuçların yayınlanabilmesi için yeterli zamanın ve olanakların verilmesini sağlamak;

3. Çevreye etki üzerindeki incelemelerin ve bunlardan kaynaklanan kararların, arkeolojik sitler ve çevrelerini gözönünde bulundurmasına dikkat etmek;

4. Yapılanma çalışmaları vesilesiyle bulunan arkeolojik miras ögelerinin, mümkün olan hallerde, yerinde korunması için önlem almak;

5. Arkeolojik sitlerin halka açılmasının, özellikle çok sayıda ziyaretçi girişi için yapılacak yapılanma çalışmalarının, bu sitlerin ve çevrelerinin arkeolojik ve bilimsel niteliğine zarar vermemesini sağlamak.

Halime Hatun Kümbeti

ARKEOLOJİK ARAŞTIRMA VE KORUMANIN FİNANSMANI

Madde 6 :

Taraflardan her biri :

1. Arkeolojik araştırmaya, sorumlulukları ölçüsünde ulusal, bölgesel veya yerel kamu makamlarının malî desteğini öngörmeyi;

2. Koruyucu arkeoloji için gerekli maddî donanımı arttırmayı ve bu amaçla,

i) Büyük çaplı kamu veya özel bayındırlık çalışmalarında, bu çalışmalara bağlı olarak ortaya çıkacak arkeolojik her çeşit faaliyetin maliyetinin tamamının uygun kamu ve özel sektör fonlarından karşılanmasını sağlayacak önlemler almayı;

ii) Bu çalışmaların bütçesinde, çevre ve yapılanma endişelerinin zorunlu kıldığı etki incelemelerinde olduğu gibi, arkeolojik ön inceleme ve aramaların, bilimsel sentez belgelerinin ve bulguların duyuru ve yayınlarının da yeralmasını sağlamayı taahhüt eder.

BİLİMSEL BİLGİNİN TOPLANMASI VE YAYIMI
Madde 7 :
Arkeolojik bulguların incelenmesini ve yayımını kolaylaştırmak için Taraflardan her biri:

1. Yetkisi altındaki alanlarda arkeolojik sitlerin anketlerini, envanterlerini ve haritalarını yapmayı veya güncelleştirmeyi,

2. Arkeolojik faaliyetler sonrasında, uzmanların ayrıntılı incelemelerinin ilanından önce, yayınlanabilir bir sentez belgesi hazırlanabilmesi için tüm pratik önlemleri almayı taahhüt eder.

Madde 8 :
Taraflardan her biri :

1. Arkeolojik miras ögelerinin ulusal veya uluslararası planda bilimsel amaçlı değişimini kolaylaştırmayı, ancak değişimin bunların kültürel ve bilimsel değerlerine hiç bir şekilde zarar vermemesi için gerekli önlemleri almayı;

2. Arkeolojik araştırma ve devam eden kazılarla ilgili bilgi değişimini teşvik etmeyi ve uluslararası araştırma programları düzenlenmesine katkıda bulunmayı taahhüt eder.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

KAMUOYUNUN BİLİNÇLENDİRİLMESİ

Madde 9 :
Taraflardan her biri :

1. Geçmişin ve arkeolojik mirası tehdit eden tehlikelerin tanınması için bu mirasın değeri konusunda kamuoyu vicdanının uyandırılması ve geliştirilmesi amacıyla eğitici çalışmalar yapmayı,

2. Arkeolojik mirasının önemli ögelerinin ve özellikle sitlerin halka açılmasını sağlamayı, seçilmiş arkeolojik varlıkların sergilenmesini teşvik etmeyi taahhüt eder.

ARKEOLOJİK MİRAS ÖGELERİNİN YASADIŞI DOLAŞIMINI ÖNLEME

Madde 10:
Taraflardan her biri aşağıdaki hususları yerine getirmeyi taahhüt eder :

1. Tespit edilen yasadışı kazılar hakkında yetkili kamu makamları ile bilimsel kuruluşlar arasında bilgi değişimini düzenlemek;

2. Yasadışı kazılardan kaynaklandığından veya yasal kazılardan çalındığından şüphe edilen her türlü eseri ve bunlara ilişkin bütün ayrıntıları, işbu Sözleşmeye (gözden geçirilmiş) taraf köken ülkesinin yetkili makamlarına bildirmek;

3. Alış politikası devlet denetimine tabi müzeler ve diğer benzeri kuruluşların denetimsiz buluntulardan, yasadışı kazılardan geldiğinden veya resmî kazılardan çalındığından şüphe duyulan arkeolojik miras ögelerini satın almamalarını teminen gerekli önlemleri almak;

4. Alış politikası devlet denetimine tabi olmayan, Taraf ülkelerin müze ve benzeri kuruluşları için :

i) İşbu Sözleşmenin (gözden geçirilmiş) metnini onlara ulaştırmak,

ii) Yukarıda 3. paragrafta kayıtlı ilkelere sözkonusu müze ve kuruluşlarca uyulmasını sağlamak üzere çaba sarfetmek.

5. Denetimsiz buluntulardan, yasadışı kazılardan kaynaklanan yahut resmî kazılardan çalınan arkeolojik miras ögelerinin dolaşımını eğitim, bilgilendirme, uyarma ve işbirliği suretiyle mümkün olduğunca sınırlandırmak.

Madde 11:
İşbu Sözleşmenin (gözden geçirilmiş) hiç bir hükmü, arkeolojik miras ögelerinin yasadışı dolaşımına veya yasal sahibine iadesine ilişkin taraflar arasında mevcut olan veya mevcut olabilecek ikili veya çok taraflı anlaşmalara halel getirmez.

KARŞILIKLI TEKNİK VE BİLİMSEL YARDIMLAŞMA

Madde 12 :
Taraflar :

1. Arkeolojik miras ile ilgili konularda deneyim ve uzman değişimi suretiyle karşılıklı teknik ve bilimsel yardımlaşmada bulunmayı,

2. İlgili ulusal mevzuatları ya da taraf oldukları uluslararası anlaşmalar çerçevesinde sürekli eğitim alanı da dahil olmak üzere, arkeolojik mirasın korunması konusunda uzman değişimini kolaylaştırmayı taahhüt ederler.

SÖZLEŞMENİN (GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ) UYGULAMASININ DENETİMİ
Madde 13 :

Avrupa Konseyi tüzüğünün 17 nci maddesi gereğince; Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından kurulan bir Uzmanlar Komitesi işbu Sözleşmenin (gözden geçirilmiş) uygulamasını ve özellikle aşağıdaki hususları izlemekle görevlendirilmiştir :

1. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesine devrevi olarak, Sözleşmeye (gözden geçirilmiş) Taraf ülkelerdeki arkeolojik mirasın korunmasına ilişkin politikaları ve Sözleşme ilkelerinin uygulama durumu hakkında bir rapor sunulması;

2. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesini, çok taraflı faaliyet alanı ve Sözleşmenin (gözden geçirilmiş) gözden geçirilmesi ya da değiştirilmesi ile Sözleşmenin (gözden geçirilmiş) hedefleri hakkında kamuoyunun bilgilendirilmesi, dahil, Sözleşme (gözden geçirilmiş) hükümlerinin uygulanmasına ilişkin her türlü önlemin önerilmesi;

3. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesine, Avrupa Konseyi üyesi olmayan ülkelerin Sözleşmeye (gözden geçirilmiş) taraf olmaya daveti için tavsiyede bulunması.

SON HÜKÜMLER

Madde 14 :

1. İşbu Sözleşme (gözden geçirilmiş) Avrupa Konseyi üyesi devletlerin ve Avrupa Kültür Sözleşmesine taraf diğer devletlerin imzasına açılmıştır.

Sözleşme onay, kabul ya da tasvibe sunulacaktır.Onay, kabul ya da tasvip belgeleri Avrupa Konseyi Genel Sekreterliğine tevdi edilecektir.

2. 6 Mayıs 1969’da Londra’da imzalanan Arkeolojik Mirası Koruma Avrupa Sözleşmesine taraf bir devlet, anılan Sözleşmenin feshini önceden ihbar etmemiş ise ya da feshini eş zamanda ihbar etmezse onay, kabul veya tasvip belgesini tevdi edemez.

3. İşbu Sözleşme (gözden geçirilmiş), en az üçü Avrupa Konseyi olmak üzere dört devletin, önceki paragraflardaki hükümlere uygun olarak, Sözleşmeye taraf olma arzularını bildirdikleri tarihten altı ay sonra yürürlüğe girecektir.

4. Önceki iki paragrafın uygulanması sonucu 6 Mayıs 1969 tarihli Sözleşmenin feshi işbu Sözleşmenin (gözden geçirilmiş) yürürlüğe girişi ile aynı anda gerçekleşmez ise, işbu Sözleşmeyi imzalayan herhangi bir Devlet, onay, kabul ya da tasvip belgesini tevdi sırasında işbu Sözleşme (gözden geçirilmiş) yürürlüğe girinceye kadar, 6 Mayıs 1969 tarihli Sözleşmeyi uygulamaya devam edeceğini açıklayabilir.

5. İşbu Sözleşme (gözden geçirilmiş), imzalayan ancak Sözleşmeye Taraf olma arzusunu sonradan bildirecek olan devletlerin her biri bakımından, onay, kabul veya tasvip belgesinin tevdiinden altı ay sonra yürürlüğe girecektir.

Madde 15:

1. İşbu Sözleşmenin (gözden geçirilmiş) yürürlüğe girmesinden sonra, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, Avrupa Konseyi tüzüğünün 20. (d) maddesinde öngörülen çoğunlukla ve Komitede bulunma hakkına sahip taraf devletlerin temsilcilerinin oybirliği ile Konseye üye olmayan diğer herhangi bir devleti ve Avrupa Ekonomik Topluluğunu işbu Sözleşmeye (gözden geçirilmiş) katılmaya davet edebilecektir.

2. Katılma halinde, katılan devlet ya da Avrupa Ekonomik Topluluğu için işbu Sözleşme katılma belgesinin Avrupa Konseyi Genel Sekreterine tevdiinden altı ay sonra yürürlüğe girecektir.

Hitit Medeniyetine Ait Eserler

Madde 16 :

1. Her devlet, imza ya da onay, kabul, tasvip veya kabul edilme belgesinin tevdii sırasında işbu Sözleşmenin (gözden geçirilmiş) uygulanacağı toprağı ya da toprakları belirleyebilir.

2. Her devlet, sonradan herhangi bir zamanda, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine muhatap bir bildirimle, işbu Sözleşmenin uygulanmasını bildirimde belirtilen herhangi başka bir toprak parçasına teşmil edebilir. Bu yeni toprak parçası bakımından Sözleşme, bildirimin Avrupa Konseyi Genel Sekreteri tarafından alınmasından altı ay sonra yürürlüğe girer.

3. Önceki iki paragraf uyarınca yapılan her bildirim, bu bildirimde anılan toprak parçası bakımından, Genel Sekretere muhatap bir nota ile geri çekilebilecektir. Geri çekme, Genel Sekreterin notayı almasından altı ay sonra geçerlilik kazanacaktır.

Madde 17 :

1. Taraflardan her biri, Genel Sekretere nota tevdii suretiyle işbu Sözleşmenin (gözden geçirilmiş) feshini her an ihbar edebilir.

2. Fesih ihbarı, Genel Sekreter tarafından notanın alınış tarihinden altı ay sonra geçerlilik kazanacaktır.

Madde 18 :

Avrupa Konseyi Genel Sekreteri, Avrupa Konseyi üyesi devletlere, Avrupa Kültür Sözleşmesine taraf diğer devletlere, işbu Sözleşmeye (gözden geçirilmiş) katılan ya da katılmaya davet edilen her devlete ve Avrupa Ekonomik Topluluğuna :

a) Her imzayı,

b) Her onay, kabul, tasvip veya katılma belgesi tevdiini,

c) 14, 15 ve 16 ncı maddeleri uyarınca işbu Sözleşmenin (gözden geçirilmiş) yürürlüğe giriş tarihlerini,

d) İşbu Sözleşme (gözden geçirilmiş) ile ilgili her türlü girişim, tebligat ve bildirimi,
bildirecektir.

Yukarıdaki hususları tasdiken, aşağıda imzası bulunan ve bu amaçla yetkili kılınanlar işbu sözleşmeyi (gözden geçirilmiş) imzalamışlardır.

İşbu Sözleşme İngilizce ve Fransızca dillerinde, her iki metin de eşit olarak geçerli olacak şekilde, Avrupa Konseyi arşivlerinde muhafaza edilmek üzere, tek kopya halinde 16 Ocak 1992 tarihinde Valetta’da yapılmıştır.

Avrupa Konseyi Genel Sekreteri, Sözleşmenin onaylı bir kopyasını Avrupa Konseyine üye bütün devletlere, Avrupa Kültür Sözleşmesine taraf diğer devletlere ve bu Sözleşmeye katılmaya davet olunan üye olmayan devletlere veya Avrupa Ekonomik Topluluğuna iletecektir.

Roma 12 Levha Kanunları

Pedro Gual Escandón

0
Pedro Gual Escandón

Venezuelalı avukat, politikacı, ve diplomat Pedro Gual Escandón (Pedro José Ramón Gual Escandón) 17 Ocak 1783’te Caracas’ta dünyaya geldi. (Ölümü: 6 Mayıs 1862 — Ölüm yeri: Guayaquil, Ekvador) Venezuela Caracas Üniversitesi’nde hukuk eğitimi gördü. Bir süre avukatlık yaptı. Bağımsızlık ve özgürlük hareketine katıldı. 1811’de Caracas Yasama Meclisi’ne vekil seçildi ve Caracas vatandaşlarına dönük manifestoya imza attı. 1815’te Cartagena eyaleti valiliği görevini üstlendi. Venezuela’nın bağımsız bir devlet olacağı 1830 yılına kadar Büyük Kolombiya’nın dış politikasının oluşturulmasına katkı sağladı. 1821’de Simon Bolivar liderliğindeki hükümette Maliye Bakanlığı ve Dışişleri Bakanlığı’na getirildi. Dışişleri bakanlığında etkin bir rol üstlendi. 1828 yılında Kolombiya ile Peru arasındaki savaşı sona erdiren Barış Antlaşması’nın müzakerecileri ve imzacılarından biriydi. Amerika’da ülkesini temsil eden ilk diplomat oldu. 1847’nin sonunda tüm siyasi faaliyetlerden uzak durmak üzere hareket etse de Venezuela geçici Hükümetinin başkanlığını yürütmeye mecbur kaldı 15–18 Mart 1858; 2 Ağustos–29 Eylül 1859 ve 20 Mayıs–29 Ağustos 1861 tarihlerinde geçici başkanlık görevleri üstlendi. 33. dereceden bir masondu; Karakas, New York ve Bogota’daki localarda çalıştı. 1858 Anayasası’nın hazırlanmasında önemli rol oynadı.1861’de José Antonio Páez’in yaptığı askerî darbe sonucu görevden uzaklaştırıldığı için, devrik geçici devlet başkanı olarak darbeci yönetim tarafından siyasi nedenlerle tutuklandı. Ölümünden kısa bir süre önce İngiltere tarafından Kolombiya’nın bağımsızlığının tanınmasıyla sonuçlanan müzakerelere aktif olarak katıldı. Panama’a ve daha sonra Ekvator’a gitti. Guayaquil’de, 6 Mayıs 1862’de, yaşamını yitirdi.

Pedro Gual Escandón

Umumi Hıfzıssıhha Kanunu

0
Umumi Hıfzıssıhha Kanunu

Umumi Hıfzıssıhha Kanunu, 24.04.1930 tarihinde 1593 kanun numarası ile mecliste kabul edilmiş, 6 Mayıs 1930 tarihli Resmi Gazete‘de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Kanun aradan geçen zamanda kısmi değişikliklere uğramıştır. Umumi Hıfzıssıhha Kanununun Gerekçesi, Başbakanlık tarafından Türkiye Büyük Millet Meclisine “Umumî Ilıfzıssıhha kanunu esbabı mucibe lâyihası” adıyla 17.04.1929 tarihinde sunulmuştur.

Kanunun adındaki  “hıfzıssıhha” kavramı, sağlıklı yaşamak için gereken tüm önlemler bütününü ifade etmektedir. Arapça kökenli olan “hıfz”  kelimesi muhafaza etmek, korumak anlamına gelmekte, sıhha ise sağlık sözcüğü le eş anlam ifade etmektedir. Kanun ile sağlık hizmetlerinin tamamı devlet tarafından sahiplenilmiştir.

Umumi Hıfzıssıhha Kanununun Önemi

Umumi Hıfzıssıhha Kanununun düzenlendiği dönemin toplumsal koşulları çok ağırdır. Kanun, halkın ekonomik açıdan ve sağlık koşulları bakımından kötü bir dönemde yaşadığı vetirede çıkarılmıştır. Savaş koşulları devam ederken bir yandan da trahom, sıtma, verem gibi hastalıklarla mücadele edilmiş; savaş sonrası dönemde halk sağlığının korunabilmesi için tüm detayları ile düşünülmüş bir kanun tasarlanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti mevzuatı içerisinde yürürlükten kaldırılmayarak uygulanagelen en eski kanunlardandır.

Umumi Hıfzıssıhha Kanunu, halk sağlığı ile ilgili tüm konuları bir araya getiren genel bir kanundur. İşçileri, kadınları, çocukları ve tüm halkı korucuyu tedbirleri öngören kanun daha sonra genel sağlık, gıda güvenliği, işçi sağlığı, hayvan sağlığı, bitki ve orman alanlarının korunması gibi bir çok kanuna temel teşkil etmiş, otuzun üzerinde kanunu etkilemiştir.

Umumi Hıfzıssıhha Kanununun Gerekçesi

“Memleketimizde sıhhat işlerinin şekli kanunî altına ahhrriası vu bu işlerin tasnif ile her zümrenin gerek Devletin siyasî bünyesine derece-i nisbeti, gerekse umumî sıhhat ile olan alâkasının şiddetine’ nazaran ayrı ayrı hükümlere raptı zaruret kesbeylemistir. Filhakika ceza kanununun umumî ve mahdut hükümleri ve imparatorluk devrine ait ve eski zamanlar şeraitine göre tanzim edilmiş elde mevcut bir kaç nizamname bu işlerin tedviri esnasında hali hazırda tesadüf edilen bir çok müşküllerin hallinde sakit kalmaktadır. Bilhassa içtimaî şartların sıhhî cihetlerine ait meselelerde bir kelime ile içtimai hıfzıssıhha işlerinde ihtiyaca medar müdevven elde hiçbir şey bulunmamaktadır. Halbuki bu işlerin idari hükümlerle hal ve tedviri kanuni müeyyedesi bulunmaması sebebiyle ancak noksan semereler iktitafından kısmen de neticesiz yarım tedbirler mahiyetinden ileri gidemeyerek beyhude mesai sarfından ibaret kalmaktadır……”

UMUMİ HIFZISSIHHA KANUNU

Kanun Numarası : 1593
Kabul Tarihi : 24/4/1930
Yayımlandığı R.Gazete : 6/5/1930 Sayı : 1489
Yayımlandığı Düstur : Tertip : 3 Cilt : 11 Sayfa : 143

Bu Kanun ile ilgili tüzük için, “Tüzükler Külliyatı” nın kanunlara göre düzenlenen nümerik fihristine bakınız.

BİRİNCİ BAP
Sıhhi teşkilat
BİRİNCİ FASIL
Devlet hidematı sıhhiyesi ve sıhhi Merciler
Madde 1

Memleketin sıhhi şartlarını ıslah ve milletin sıhhatine zarar veren bütün hastalıklar veya sair muzır amillerle mücadele etmek ve müstakbel neslin sıhatli olarak yetişmesini temin ve halkı tıbbi ve içtimai muavenete mazhar eylemek umumi Devlet hizmetlerindendir.

Madde 2

Umumi sıhhat ve içtimai muavenet hizmetlerine ait Devlet vazaifi Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaleti tarafından ifa ve hususi idarelerle belediyelere ve sair mahalli idarelere bırakılan hizmetlerin sureti icrası murakabe olunur. Milli Müdafaa teşkilatına ait sıhhi işler müstesna olmak üzere bütün sıhhat ve içtimai muavenet işlerinin mercii ve murakıbı bu Vekalettir.

Madde 3

Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaleti bütçeleriyle muayyen hatlar dahilinde olarak aşağıda yazılı hizmetleri doğrudan doğruya ifa eder:

1 – Doğumu (……)(3) teshil ve çocuk ölümünü tenkis edecek tedbirler.
2 – Validelerin doğumdan evvel ve doğumdan sonra sıhhatlerinin vikayesi.
3 – Memlekete sari ve salgın hastalıkların hulülüne mümanaat.
4 – Dahilde her nevi intani, sari ve salgın hastalıklarla veya çok miktarda vefatı intaç ettiği görülen sair muzır amillerle mücadele.

5 – Tababet ve şubeleri sanatlarının icrasına nezaret.

6 – (…) (1) ilaçları ve bütün zehirli müessir ve uyuşturucu maddelerle yalnız hayvanlar için serumlar ve aşıları murakabe hariç olmak üzere her nevi serum ve aşıları murakabe (Bu bentdeki “aşılar” kelimesi 16/4/1934 tarih ve 2410 sayılı Kanunun 1 inci maddesiyle “aşıları murakabe” şeklinde değiştirilmiş ve metne işlenmiştir. Bu aradaki “Gıdalar ile” ibaresi, 24/6/1995 tarihli ve 560 sayılı KHK’nin 21 inci maddesiyle yürürlükten kaldırılmış olup, bu değişiklik 27/5/2004 tarihli ve 5179 sayılı Kanunun 37 nci maddesiyle aynen kabul edilerek Kanunlaşmıştır.)

7 – Çocukluk ve gençlik hıfzıssıhhasına ait işlerle çocuk sıhhat ve bünye sinin muhafaza ve tekamülüne ait tesisatın murakabesi.
8 – Mektep hıfzıssıhhası.
9 – Mesai ve san’at hıfzıssıhhası işleri.
10 – Maden suları ile sair havassı şifaiyesi olan sulara nezaret.
11 – Hıfzıssıhha müesseseleri ve bakteriyoloji laboratuvarları ve alelümum hayati muayene ve tahlillere mahsus müesseseler küşat ve idaresi.
12 – Mesleki tedrisat müesseseleri küşat ve idare veya mümasili müessesatı murakabe ve bunlara müsaade itası.
13 – Mecnunlarla sair ruhi hastalıklara mahsus tedavihaneler veya malül veya herhangi bir noksanii hilkate malik olanları kabul edecek yurt veya müesseseler tesis ve idare.
14 – Muhacrin sıhhat işleri.
15 – Hapisanelerin ahvali sıhhiyesine nezaret.
16 – Tıbbi istatistiklerin tanzimi.
17 – Sıhhi neşriyat ve propagandalar.
18 – Vesaiti münakale umuru sıhhiyesinin nezaret

Madde 4

Doğrudan doğruya şehir ve kasabalar, köyler hıfzıssıhhasına veya tıbbi ve içtimai muavenete mütaallik işlerin ifası belediyelere ve idarei hususiyelere ve sair mahalli idarelere tevdi edilir.

Vekalet indelicap bu idarelere rehber olmak üzere bazı mahallerde nümune tesisatı vücude getirir.

İKİNCİ FASIL
Sıhhat ve İçtimai Muavenet teşkilatı
Madde 5

Sıhhat ve içtimai Muavenet Vekaleti 3 üncü maddede zikredilen hizmetleri ifa için hususi teşkilat kanununa tevfikan teşkil edilmiş fenni ve idari şubelerden mürekkeptir. Kanunu mahsusuna tevfikan mülhak bütçe ile idare olunan Hudutlar ve Sahiller Sıhhat Umum Müdürlüğü, Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletine merbut olarak ifayı vazife eyler.

Madde 6

Her vilayette Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletine merbut olmak üzere bir Sıhhat ve İçtimai Muavenet Müdürü bulunur. Sıhhat müdürleri bulundukları vilayetlerde Vekaletin en büyük memuru olmakla beraber valilerin sıhhi müşaviridirler. Valiler mevcut sıhhi mevzuata tevfikan sıhhiye müdürlerini istihdam ederler ve sıhhi hususlarda onların rey ve mütalealarını alırlar. (2/7/2018 tarihli ve 700 sayılı KHK’nin 9 uncu maddesiyle, bu fıkrada yer alan “kanun, nizam ve talimatlara” ibaresi “mevzuata” şeklinde değiştirilmiştir.)

Madde 7

Sıhhat ve İçtimai Muavenet müdürleri bulundukları vilayetin sıhhi umur ve muamelelerinden vali ile beraber mesul olup bütün sıhhi mevzuat ve emirlerin iyi tatbikına nezaretle mükelleftir. (2/7/2018 tarihli ve 700 sayılı KHK’nin 9 uncu maddesiyle, bu maddede yer alan “kanun, nizam, talimat” ibaresi “mevzuat” şeklinde değiştirilmiştir.)

Madde 8

Her kazada ve icabı takdirinde nahiye merkezlerinde bir veya mütaaddit Hükümet tabipleri istihdam olunur. Hükümet tabipleri doğrudan doğruya vilayet sıhhiye müdürünün emri altında olup memur oldukları mahallerin sıhhi umur ve muamelelerinden mesuldür ve kaymakamın sıhhi hususatta sıhhi müşaviridir. Hükümet tabiplerinin maiyyetlerinde sıhhi işlerde kendilerine muavenette bulunmak üzere küçük sıhhat memurları istihdam edilir.

Madde 9

Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaleti üçüncü ve dördüncü maddelerde zikredilen vazifeleri ifa ve müesseseleri idare etmek üzere tabipler, baytarlar, eczacılar, sair sıhhi ve idari memurlar tayin ve istihdam eder.

ÜÇÜNCÜ FASIL
Yüksek Sıhhat Şürası
Madde 10 ilâ 15 – (Mülga: 11/10/2011-KHK-663/58 md.)
Madde 16

Yüksek Sıhhat Şürası azasına her devrei içtimaiyeye mahsus olmak üzere her sene bütçesinde miktarı muharrer bir hakkı huzur verilir. Ankara haricinden gelenlere harcırahları ve vekaletçe tayin olunacak yevmiyeleri ita olunur. Madde 17 – (Mülga: 11/10/2011-KHK-663/58 md.)

DÖRDÜNCÜ FASIL
Vilayet Hususi İdareleri ve Belediyeler
Madde 18

Vilayet hususi idareleri bütçelerinde hususi kanuna tevfikan tefrik ve Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletinin tensibi ile sarfolunan sıhhi ve içtimai işlere mahsus tahsisat, vilayet merkezinde veya tensip olunacak sair mahallerde açılacak hastaneler ve dispanserlerle seyyar etıbba teşkilatına ve seyyar etüv tedarikine ve tephirat ve tathirat istasyonları tesisine ve verem ve frengi ve çocuk vefiyatı mücadelesine muhtas hıfzıssıhhai içtimaiye dispanserlerine ve sıtma ve frengi ilacı tedarikine ve Sıtma Kanununda tasrih edilen ahvalde sıtma membalarının izalesine sarfolunur.

Madde 19

Vilayetler hususi idarelerine ait sıhhi teşkilat ve tesisat mahalli Sıhhat ve İçtimai Muavenet müdürlerinin murakabesi altında bulunup bunlara ait muamelat mevzuata tevfikan sıhhat müdürleri tarafından ifa olunur. (2/7/2018 tarihli ve 700 sayılı KHK’nin 9 uncu maddesiyle, bu maddede yer alan “kanun ve nizamnamelerine” ibaresi “mevzuata” şeklinde değiştirilmiştir.)

Madde 20

Belediyelerin umumi hıfzıssıhha ve içtimai muavenete taallük eden mesailden ifasile mükellef oldukları vazifelere aşağıda zikredilmiştir.

1 – İçilecek ve kullanılacak evsafı fenniyeyi haiz su celbi.
2 – Lağım ve mecralar tesisatı.
3 – Mezbaha inşaatı.
4 – Mezarlıklar tesisatı ve mevta defni ve nakli işleri.
5 – Her nevi muzahrafatın teb’it ve imhası.
6 – Meskenlerin sıhhi ahvaline nezaret.
7 – Sıcak ve soğuk hamamlar tesisi.
8 – (Mülga: 24/6/1995-KHK-560/21 md.; Aynen kabul: 27/5/2004-5179/37 md.)
9 – Umumi mahallerde halkın sıhhatine zarar veren amilleri izale.
10 – Sari hastalıklarla mücadale işlerine muavenet.
11 – Hususi eczane bulunmayan yerlerde eczane küşadı.
12 – İlk tıbbi imdat ve muavenet teşkilatı.
13 – Hastane, dispanser, süt çocuğu, muayene ve tedavi evi, aceze ve ihtiyar yurtları ve doğum evi tesis ve idaresi.
14 – Meccani doğum yardımı için ebe istihdamı.

Madde 21

Vilayet hususi idareleriyle belediyelerin 18 ve 20 inci maddelerde gösterilen hizmetlerini ifa için kanunu mahsuslarına tevfikan Vekaletçe tayin olunan etıbba ve sair memurin istihdam olunur.

Madde 22

Belediyeler ve vilayetler hususi idarelerince sıhhi ve içtimai hizmetlerden hangilerinin ifası mecburi ve hangilerinin ihtiyari olduğu hususi kanunlarına tevfikan tayin ve bu hizmetlerde istihdam edilecek tabip ve memurların kadroları İcra Vekilleri Heyetince musaddak bir talimatname ile tesbit olunur. Hükümet tabipleri olmayan yerlerde belediye tabipleri nizamnamesine tevfikan Hükümet tabiplerinin ifasiyle muvazzaf oldukları vazifelerle mükelleftirler.

BEŞİNCİ FASIL
Vilayetler ve kazalar umumi hıfzıssıhha meclisleri
Madde 23

Her vilayet merkezinde bir umumi hıfzıssıhha meclisi toplanır. Bu meclis mahalli sıhhat ve içtimai muavenet müdürü, nafıa mühendisi, maarif, baytar müdürü, mevcutsa sahil sıhhiye merkezi tabibi, bir hükümet ve belediye tabibi ve hastane baştabibi ile garnizon ve kıt’a bulunan yerlerde en büyük askeri tabip ve serbest sanat icra eden bir tabip ve bir eczacıdan ve belediye reisinden mürekkeptir. Meclis valinin veya valiye bilvekale sıhhiye müdürünün riyaseti altında içtima eder. Valinin tensip edeceği bir zat kitabet vazifesini ifa ve zabıtları tanzim eder.

Madde 24

Kazalarda bu meclisler kaymakamın riyaseti altında Hükümet tabibi, mevcut ise bir Hükümet baytarı ve askeri tabip, belediye tabibi ve serbest icrayi san’at eden ve kaymakam tarafından intihap edilen bir tabip ve serbest eczacı ile belediye reisinden terekküp eder.

Madde 25

Umumi hıfzıssıhha meclisleri müntehap azası her üç senede bir değişir. Eski azanın yeniden intihabı caizdir. Her defa tebeddülünde kaymakamlar tarafından vilayetlere, valilerce de Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletine bildirilir.

Madde 26

Umumi hıfzıssıhha meclisleri alelade ayda bir kere içtima ederler. Ahvali fevkalâdede veya bir sari ve salgın hastalık zuhurunda valinin daveti veya Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletinin talebi üzerine daha sık toplanırlar.

Madde 27

Umumi hıfzıssıhha meclisleri mahallin sıhhi ahvalini daima nazarı dikkat önünde bulundurarak şehir ve kasaba ve köyler sıhhi vaziyetinin ıslahına ve mevcut mahzurların izalesine yarayan tedbirleri alırlar. Sari ve salgın hastalıklar hakkında istihbaratı tanzim, sari ve içtimai hastalıklardan korunmak çareleri ve sıhhi hayatın faideleri hakkında halkı tenvir ve bir sari hastalık zuhurunda hastalığın izalesi için alınan tedbirlerin ifasına muavenet eylerler.

Madde 28

Umumi hıfzıssıhha meclislerinin mukarreratından mahalli vazifeler ve salahiyetler arasında bulunan işler vali veya kaymakam tarafından icra olunur ve istizana muhtaç olanlar kaymakamlıkça vilayetten ve vilayetçe Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletinden sorulur.

İKİNCİ BAP
Sari ve salgın hastalıklarla mücadele
BİRİNCİ FASIL
Hudutlar ve sahiller sıhhi müdafaası
Madde 29 

Beşinci maddede zikredilen Hudutlar ve Sahiller Sıhhat Umum Müdürlüğü beynelmilel seyrüsefer ve ticaret sebepleriyle intikal eden beşeri ve salgın hastalıklara karşı milli hudutlar ve sahilleri müdafaa vazifesiyle mükelleftir.

Madde 30

Hudutlar ve Sahiller Umum Müdürlüğü mer’i olan beynelmilel mukaveleler ve Devletçe mevzu mevzuat ile Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaleti tarafından bu mukaveleler ve mevzuatın layıkı ile tatbikını temin için verilen emirler dairesinde vazifeyi ifa eyler. (2/7/2018 tarihli ve 700 sayılı KHK’nin 9 uncu maddesiyle, bu maddede yer alan “kanunlar, nizamlar ve talimatlar” ibaresi “mevzuat” ve “, kanunlar, nizamlar ve talimatların” ibaresi “ve mevzuatın” şeklinde değiştirilmiştir)

Madde 31 – (Değişik: 15/6/1942 – 4255/1 md.)

Bir Türk limanından diğer bir Türk limanına veya ecnebi limanlarından bir Türk limanına gelen her gemi hareket ettiği limandan bir sıhhat patentası almakla mükelleftir.

Madde 32 – (Mülga: 15/6/1942 – 4255/2 md.)
Madde 33 – (Değişik: 15/6/1942 – 4255/1 md.

Türk gemilerinin patentaları üzerinde konsolosluk vizesinin bulunmasını mecburi kılan memleketlere mensup gemilerin Türk limanlarına ihtilât etmek üzere geldikleri ve hareket limanlarında Türk konsolosu mevcut bulunduğu takdirde bunların patentaları üzerinde konsolos vizesi bulunması mecburidir.

Madde 34 – (Değişik: 15/6/1942 – 4255/1 md.)

Patentayı hamil olmaksızın boğazlara gelen transit gemilerin gösterecekleri sıhhi beyanname veyahut uğradıkları ecnebi limanlarından aldıkları gümrük veya liman permilerinde o limanın sıhhi durumu hakkında salahiyet sahibi makamlar tarafından verilmiş sıhhi meşruhat patenta yerine kaim olur.

Madde 35 – (Değişik: 15/6/1942 – 4255/1 md.)

33 üncü maddede zikredilen vizelere mukabil mahsus kanun mucibince alınacak resimler konsolosluklar tarafından ve konsolos bulunmıyan limanlardan vizesiz olarak gelen gemilerden de muvasalat limanlarında mahalli hükümet memurları tarafından tahsil olunur.

Madde 36

Sıhhat patentaları üzerinde yapılan her türlü tahrifler veya salahiyettar makamatça tasdik edilmemiş tashihler patentayı hükümden düşürür. Bir geminin hareketinden evvel 48 saat zarfında verilmiş patentalar muteber olup daha evvel verilenlerin hükmü yoktur.

Madde 37

Bir geminin hareket limanında kolera, veba, sarıhümma, lekelihümma ve çiçek vakaları ve yahut Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletince tayin ve ilân edilecek sair tehlikeli bir maraz salgını mevcut olmadığı halde verilmiş olan patentalar temiz addolunur. Bu hastalıklardan hariçten geldiği tebeyyün eden münferit vakaların zuhuru patentaların temiz addedilmesine mani olmazsa da bu vakalar patentalarda işaret edilmiş olmalıdır.

Madde 38 – (Değişik: 15/6/1942 – 4255/1 md.)

37 nci maddede zikredilen hastalıklardan hariçten gelmiş olmadığı tahakkuk eden kolera, veba ve sarı humma vakalariyle çiçek ve lekeli humma salgınlarının zuhurunu bildiren patentalar ile mebdeinde temiz olduğu halde Türkiye limanlarından birine gelinceye kadar seyahat müddeti esnasında geminin sıhhi durumunda vukua gelen değişiklik dolayısiyle evsafı değişen patentalar bulaşık addolunur.

Madde 39 – Hiç bir patentayı hamil olmıyarak Türkiye limanlarına gelen gemiler bulaşık  patenta ile gelmiş gemiler gibi muameleye tabi olurlar.

Madde 40 – (Değişik: 15/6/1942 – 4255/1 md.)

Ecnebi limanlarından gelen tekmil gemiler ilk vasıl oldukları Türk limanında ve munhasıran Türk limanları arasında muntazam sefer yapan milli yolcu gemileri ise ilk hareket ettikleri ve vardıkları son Türk limanlarında sıhhi muameleye (Sıhhi istintak, pratika, patenta veya vize almak) tabi olup aynı seferde uğrayacakları diğer Türk limanlarında içlerinde bulaşık hastalıklardan musap veya ölü bulunmamak şartiyle tekrar sıhhi muameleye (Pratika ve vize) tabi tutulmadan serbestçe yolcularını çıkarır ve hareket ederler; şu kadar ki,vapurun sıhhi durumunu tevsik için gemi tabibi veya sıhhat memuru numunesine uygun bir bülteni doldurarak limanda sahil sıhhiye idaresine göndermekle mükelleftir.

Muntazam seferler yapan vapurlar haricinde kalan diğer büyük ve küçük bütün gemiler sahil sıhhiye teşkilatı bulunan her Türk limanında sıhhi muameleye tabi olup sahil sıhhiye teşkilatı bulunmıyan limanlarda yalnız hareketlerinde vize almakla mükellef tutulur. Ancak Türk veya ecnebi limanlarından gerek Akdeniz veya Karadeniz boğazlarına vasıl olan tekmil gemiler, transit olarak geçseler dahi, ol bapta mevzu hükümler dairesinde Boğazlarda sıhhi muameleye tabi olurlar.

Madde 41 – (Değişik: 15/6/1942 – 4255/1 md.)

Ecnebi limanlardan ilk Türk limanına vasıl olan gemilerle Boğazlarda sıhhi muameleye tabi tutulan gemiler muvasalatları akabinde ve talimatnamelerle tayin olunan saatlerde Hudut ve Sahiller Sıhhat Umum Müdürlüğü tabip veya memurları tarafından ziyaret ve patentaları ile sıhhi vaziyetleri tetkik olunur. Bu memurlar tarafından serbest pratika verilmedikçe gemilere başkalarının girmesi ve gemilerden 47 nci madde mezkür talimatname hükümleri haricinde kimsenin çıkması memnudur.

Buharlı veya motörlü alelumum şilepler, Boğazlar hariç olmak üzere uğradıkları bütün Türk limanlarında ve diğer yelkenli motörlü veya kürekli bilümum deniz nakil vasıtaları ise hem Boğazlarda ve hem uğradıkları tekmil Türk limanlarında sıhhi muamelelerini karada sahil sıhhiye dairesinde veya bu vazifeyi gören makama müracaatla yaptırırlar.

Madde 42 – (Değişik: 15/6/1942 – 4255/1 md.)

Kaza, fırtına veya ahvali fevkalade sebebiyle bir limana ilticaya mecbur olan gemiler dahi patentalarını veyahut 35 inci maddede yazılı vesikaları mevcut olduğu takdirde göstermeğe ve o limandan hareketlerinde vize almağa mecburdurlar. Bu gemiler sahil sıhhat memurlarının murakabesi altında limanda kalıp ihtiyaçlarını da temin edebilirler.

Madde 43 – (Değişik: 15/6/1942 – 4255/1 md.)

Türk limanlarına gelen ecnebi harb gemileriyle ecnebi donanmalarına mensup muavin sefineler ve hükümdarları, Devlet Reislerini ve Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ziyarete gelen zatları hamil hususi yatlar ve gemiler patenta ibrazına mecbur değildirler. Kara ile ihtilat etmek ve serbest paratika almak istedikleri takdirde behemehal sıhhi muameleye ve icabında sıhhi tedbirlere tabi tutulurlar.

Madde 44 – (Değişik: 15/6/1942 – 4255/1 md.)

Türk harb sefineleri ve ticaret ile münasebeti olmayıp Hükümete ait bulunan sair gemiler munhasıran hizmetlerine ait işler için Türk limanları arasında seyrüsefer ettikleri ve hiçbir bulaşık limana uğramadıkları ve yolcu, asker ve sair eşhas nakleylemedikleri takdirde Türk limanlarına girip çıktıkları zamanlar sıhhi muameleye tabi değildirler. Fakat gemi içinde sari hastalık zuhur ettiği takdirde bu gemilerin kaptanları muvasalat limanlarındaki hudut ve sahiller sıhhat memurlarına haber vermeğe mecburdurlar. Bu takdirde tıbbi muayene yapılmadan ve serbest pratika verilmeden kara ile ihtilat edemezler. 37 nci maddede zikredilen hastalıklarla bulaşık limanlardan gelen bu nevi gemiler sair ticaret sefineleri hakkındaki hükme tabidirler.

Madde 45 – (Değişik: 15/6/1942 – 4255/1 md.)

Türk limanlarından birinde sari hastalık zuhur ederse Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletinin emriyle bu limandan hareket eden tekmil gemiler, mütaakiben uğrıyacakları Türk limanlarında ihtilattan evvel sıhhi muayeneye tabi tutulurlar.

Madde 46 – (Değişik: 15/6/1942 – 4255/1 md.)

43 ve 44 üncü maddelerde zikredilen gemilerle ve küçük mesafelere gidip hiçbir yere uğramıyarak avdet eden tenezzüh, balıkçı ve süngerci ve tahlisiye gemileri müstesna olmak üzere Türkiye limanlarından ihtilât ederek çıkan her Türk ve ecnebi gemisi bir sıhhat patentasını hamil olur.

Madde 47

Limanlarda gemilerin muvasalat ve hareketlerinde icrası icap eden sıhhi muamele, patentaların şekli, vasıf ve sureti itası, yolcu, mürettebatın ve eşyanın tathiri, bulaşık patentalı gemilere tatbikı icap eden sıhhi tedbirler, muhtelif hastalıklara ait vakalarda yapılacak muamele ve limanlarla hudutlarda müesses tahaffuzanelerin idare sureti ve yirmi dokuzuncu maddede zikredilen sıhhi müdafaaya mütaallik sair bütün muameleler mevcut mukavele ve kanunlara nazaran Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletince neşredilecek talimatnamelerle tayin olunur.

Madde 48

Türkiye konsolosları bulundukları mahalde zuhur eden ve 37 nci maddede zikredilen hastalık vakalarını ve bunlar hakkında ittihaz edilen tedbirleri Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletine muntazaman bildirirler. Yalnız bunlardan kolera, veba ve sarıhümmadan her vakanın telgrafla ihbarı lazım gelip diğer hastalıklar ancak salgın şekli aldıkları takdirde mektup ile haber verilir.

Madde 49

Türkiye limanlarına sari ve salgın hastalıkların duhulüne mani olmak için aşağıda zikredilen tedbirler ittihaz edilir:

1 – Gemilerin tıbbi muayenesi.
2 – Bulaşık olduğundan şüphe edilen yolcuların nezaret altında bulundurulması veya tecridi.
3 – Hastaların tahaffuzane veya sari hastalıklar hastanelerinde şifa buluncıya kadar tedavi ve etrafı için tehlikeleri zail oluncıya kadar tecridi.
4 – Gemilerin ve sıhhat memurlarının görecekleri lüzum üzerine tathiri kabil olan ticaret eşyasiyle zati eşyanın ve gemi eşyasının fenni tathiri.
5 – Hastalık amilini nakle vasıta olan haşeratın ve hayvanların itlafı.
6 – Yolcu ve mürettebata aşı veya serum tatbiki.
Bu tedbirlerin tatbikı için lazım gelen zaman zarfında gemilerin limanlarda tevkifine hudutlar ve sahiller sıhhat memurları salahiyettardırlar.

Madde 50

Sari ve salgın hastalıkların nakline vasıta olup fenni tathiri mümkün veya faydalı olmıyan her nevi eşyanın gemilerden tahliye edilmesine veya kara veya deniz tarikiyle memlekete ithaline mümaneata Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaleti salahiyettardır. Vekalet bu hususta müstaceliyetine binaen karar ittihaz ederek gümrüklere ve postaya tebligat icra ettikten sonra keyfiyeti Cumhurbaşkanının tasvibine arzeder. (2/7/2018 tarihli ve 700 sayılı KHK’nin 9 uncu maddesiyle, bu maddede yer alan “icra Vekilleri Heyetinin” ibaresi “Cumhurbaşkanının” şeklinde değiştirilmiştir.)

Madde 51

Türkiye ve ecnebi limanlarından bulaşık veya şüpheli olanlar Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletince ilan olunur. Bu takdirde bu limanlar müvaredatı, gemilerin patentaları bulaşık olmasa dahi 49 uncu maddede zikredilen tedbirlerden birine tabi olur. Alınan tedbirler Hariciye Vekaletince alakadar devletlere mer’i mukaveleler dairesinde tebliğ olunur.

Madde 52 – (Değişik: 15/6/1942 – 4255/1 md.)

Bütün Türkiye limanlarında sıhhi muamele ifası Hudut ve Sahiller Sıhhat Umum Müdürlüğü memurlarına aittir. Bunların bulunmadığı mahallerde Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletinin göstereceği lüzum üzerine, Hükümet veya belediye tabipleri, liman reisleri veyahut nahiye müdürleri ile gümrük memurları mevzuat hükümleri dairesinde sıhhi müdafaaya terettüp eden vazifeleri ifa ederler. (2/7/2018 tarihli ve 700 sayılı KHK’nin 9 uncu maddesiyle, bu maddede yer alan “kanun ve nizam ve talimatnameler” ibaresi “mevzuat” şeklinde değiştirilmiştir.)

Madde 53

Hudutlar ve Sahiller Sıhhat Umum Müdürlüğü hizmetlerine ait olan resimler ve tathir, tephir, tahaffuzhane masrafları ve kanuna muhalif hareket eden gemi kaptanlarından alınması icap eden para cezası mahsus kanuna tevfikan tahsil olunur.

Madde 54 

Komşu memleketlerden birinde 37 nci maddede zikredilen hastalıklar zuhur ettiği takdirde kara hudutlarında Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletince vürut edecek yolcularla zati ve ticari eşya hakkında aşağıdaki tedbirler alınır:

1 – Tren, araba veya herhangi bir suretle karadan veyahut nehir yolu ile gelen yolcuların hudutlara dahil oldukları mahalde veya hududa civar münasip bir yerde tıbbi muayeneleri.

2 – Aşı veya serum tatbikı.

3 – Zati veya ticari eşyadan tathir ve tephiri mümkün ve faydalı görülenlerin tathiri.

4 – Yolcuların tıbbi nezaret altına alınması veya şüpheli şahısların tecridi.

5 – Hastaların tecrit ve tedavisi.

Madde 55

Komşu memleketlerdeki salgın hastalıkların memleket için tehlikeyi mucip bir şekilde devam eyleyerek adi tedbirler ile bu tehlikenin izalesine imkan görülmediği zamanlarda hudutların hastalık bulunan memlekete mücavir kısmı Cumhurbaşkanı karariyle muvakkaten seddolunarak her türlü münakaleler tatil olunabilir. (2/7/2018 tarihli ve 700 sayılı KHK’nin 9 uncu maddesiyle, bu maddede yer alan “İcra Vekilleri Heyeti” ibaresi “Cumhurbaşkanı” şeklinde değiştirilmiştir.)

Madde 56

37 nci maddede zikredilen hastalıklardan birinin hüküm sürdüğü memleketlerden hava nakil vasıtalariyle vürut eden yolcu ve eşyalar hakkında 54 üncü maddede yazılan tedbirler Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletinin münasip göreceği hallerde hudutlarda veya bu vasıtaların karaya indikleri mahallerde tatbik olunur.

İKİNCİ FASIL
Memleket dahilinde sari ve salgın hastalıklarla mücadele
Madde 57

Kolera, veba (Bübon veya zatürree şekli), lekeli humma, karahumma (hummayi tiroidi) daimi surette basil çıkaran mikrop hamilleri dahi – paratifoit humması veya her nevi gıda maddeleri tesemmümatı, çiçek, difteri (Kuşpalazı) – bütün tevkiatı dahi sari beyin humması (İltihabı sahayai dimağii şevkii müstevli), uyku hastalığı (İltihabı dimağii sari), dizanteri (Basilli ve amipli), lohusa humması (Hummai nifası) ruam, kızıl, şarbon, felci tıfli (İltihabı nuhai kuddamii sincabii haddı tifli), kızamık, cüzam (Miskin), hummai racia ve malta humması hastalıklarından biri zuhur eder veya bunların birinden şüphe edilir veyahut bu hastalıklardan vefiyat vuku bulur veya mevtin bu hastalıklardan biri sebebiyle husule geldiğinden şüphe olunursa aşağıdaki maddelerde zikredilen kimseler vak’ayı haber vermeğe mecburdurlar.

Kudurmuş veya
kuduz şüpheli bir hayvan tarafından ısırılmaları, kuduza müptela hastaların veya kuduzdan ölenlerin ihbarı da mecburidir.

Madde 58

İcrayı sanat eder her tabip 57 nci maddede zikredilen vakaları kati veya muhtemel teşhis vaz’ını mütaakıp ilk 24 saat zarfında sıhhiye dairesine, hükümet veya belediye tabibi bulunmadığı takdirde polis veya jandarma karakoluna hastanın isim ve adresiyle beraber tahriren veya şifahen haber verir. Polis ve jandarma daireleri ittila hasıl eyledikleri bu vakaları hiç vakit kaybetmeden alakadar makamlara bildireceklerdir.

Madde 59

Sari hastalıkların haber verilmesini kolaylaştırmak üzere Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletince hazırlanıp arzu eden tabiplere tevzi edilecek ihbarnameler postalarca meccanen naklolunur. (18/5/1935 tarih ve 2721 Sayılı Kanunun 8 inci maddesiyle “posta muafiyeti” kaldırılmış, bilahare 2721 sayılı Kanun da 2/3/1950 tarih ve 5584 sayılı Kanunun 68 inci maddesiyle yürürlükden kaldırılmıştır.)

Madde 60

57 nci maddede yazılan hastalıklara uğrayan birisinin ikametgahı değiştiğini, hastalığı haber vermekle mükellef olanlar öğrendikleri takdirde bu nakli ihbara mecburdurlar.

Madde 61

Hastane baştabipleri, mektep, fabrika, imalathane, hayır müesseseleri, ticarethane ve mağaza, otel, pansiyon, han, hamam, hapisane sahip veya müstecirleri ve müdürleri, apartman kapıcıları bulundukları mahallede, köy ihtiyar heyetleri köylerinde zuhur eden ve eczacılar, diş tabipleri ve ebeler, hasta bakıcıları, ölü tabutlıyan ve yıkayanlar sanatlarını icra sebebiyle muttali oldukları 57 nci maddede zikredilen vakaları derakap alakadar makamlara tebliğ ve ihbara mecburdurlar.

Madde 62

Deniz veya nehirlerde seyrüsefer eden her nevi sefinelerde 57 nci maddedeki vakalardan biri zuhur ettiği takdirde geminin kaptan ve reisi ilk limanda vakayı hükümete haber vermeğe mecburdur.

Madde 63 – (Değişik: 15/6/1942 – 4255/1 md.)

Limanlarda gemilere sıhhat patentası vermekle mükellef sahil sıhhat memurları veya teşkilat bulunmıyan mahallerde sahil sıhhiye işlerine bakmakla mükellef memurlar 57 nci maddede yazılı hastalıklardan ancak kolera, vebaya ait hakiki vakaları ve çiçek ve lekelihumma salgın halinde ise zuhur eden vakaları limanlardan hareket edecek bilumum gemilerin sıhhat patentalarına işaret ederler. 57 nci maddede yazılı sair hastalıkların ancak salgın halini aldıkları zamanlarda ve Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletinden verilecek emir üzerine tahakkuk eden vaka adetleri hakkında da patentalara şerh verilir.

Madde 64 – 57 nci maddede zikredilenlerden başka her hangi bir hastalık istilai şekil aldığı veya böyle bir tehlike baş gösterdiği takdirde o hastalığın veya her hangi bir hastalık şeklinin memleketin her tarafında veya bir kısmında ihbarı mecburi olduğunu neşrü ilâna ve o hastalığa karşı bu kanunda mezkür tedabirin kaffesini veya bir kısmını tatbika Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaleti salahiyettardır.

Madde 65

Sari bir hastalık zuhur ettiği veya zuhurundan şüphelenildiği veya sari ve salgın bir hastalıktan vefat vuku bulduğu veyahut vefatın sari ve salgın bir hastalık tesiri ile husule geldiğinden şüphe edildiği ihbar olunur olunmaz hükümet tabipleri veya bulunmadığı mahallerde belediye tabipleri mahallinde lazım gelen tetkikatı icra ve hastalığın muhakkak olup olmadığını ve zuhuru sebeplerini tahkik ile mafevke işar eyler. Sari hastalıklar tetkikatı yapan tabiplere bütün Devlet kuvvetleri müzaherete mecburdurlar.

Madde 66

65 inci maddede zikredilen tahkikat, sari ve istilai bir maraz zuhuru ihbar olunmadığı ve fakat Hükümetçe sari bir hastalık vukuundan şüphelenildiği takdirde dahi yapılabilir. Bu surette sari hastalık tetkikatı yapan sıhhat memurları lüzum gördükleri mahallerde hastaları veya maraz amillerini ve sebeplerini taharriye salahiyettardırlar.

Madde 67

57 nci maddede zikrolunan sari ve salgın hastalıklar vakaları hakkında tetkikat yapan tabip bu tetkikatı kolaylaştırmak üzere hastanın yanına girmeğe ve hastayı ve icabına göre evin sair sakinlerini muayeneye ve hastalığın sureti zuhur ve seyrine dair izahat ve malumat talebine salahiyettardır. Bu hususta mümaneatı görülenler bu kanunda zikredilen ahkamı mahsusa mucibince cezalandırılır.

Madde 68

Tabip bulunmıyan mahallerde Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletinin emri ile sari ve salgın hastalıklar hakkında tetkikat yapmağa, bu husus için yetiştirilmiş küçük sıhhat memurları mezundurlar.

Madde 69

Sari ve salgın bir hastalığın vukuu tahakkuk eylediği takdirde sıhhat memurları derakap lazım gelen tedbirlerin ittihazına ve bütün idari makamlar bu tedbirlerin tatbik ve icrası hususunda muavenete mecburdurlar.(1)

Madde 70

Sari ve salgın bir hastalıktan vefat eylediği zan ve şüphe edilen eşhas üzerinde, alakadar tabip tarafından lüzum gösterildiği takdirde, fethimeyit icra olunabilir.

Madde 71

Sari ve salgın bir hastalığın hüküferma olduğu veya tehdit eylediği mahallerde Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletince bütün cenazelerin defninden evvel bir tabip tarafından muayenesi mecburiyeti ilan edilebilir.

Madde 72 

57 nci maddede zikredilen hastalıklardan biri zuhur ettiği veya zuhurundan şüphelenildiği takdirde aşağıda gösterilen tedbirler tatbik olunur:

1 – Hasta olanların veya hasta olduğundan şüphe edilenlerin ve hastalığı neşrü tamim eylediği tetkikatı fenniye ile tebeyyün edenlerin fennen icap eden müddet zarfında ve sıhhat memurlarınca hanelerinde veya sıhhi ve fenni şartları haiz mahallerde tecrit ve müşahede altına vaz’ı.

2 – Hastalara veya hastalığa maruz bulunanlara serum veya aşı tatbikı.

3 – Eşhas, eşya, elbise, çamaşır ve binaların ve fennen intana maruz olduğu tebeyyün eden sair bilcümle mevaddın fenni tathiri.

4 – Hastalık neşreden haşarat ve hayvanatın itlafı.

5 – Memleket dahilinde seyahat eden eşhasın icap eden mahallerde muayenesi ve eşyalarının tathiri.

6 – Hastalığın sirayet ve intişarına sebebiyet veren gıda maddelerinin sarf ve istihlakinin men’i.

7 – Dahilinde sari ve salgın hastalıklardan biri zuhur eden umumi mahallerin tehlike zail oluncaya kadar set ve tahliyesi.

Madde 73

Kolera ve veba ve ruam musaplarından gayrı hastaların evlerinde tecrit edilmelerine müsaade olunur. Yalnız alakadar sıhhi memurlar tarafından bu tecridin müessir olmasını temin edecek şartların mevcudiyeti kabul edilmiş olmalıdır. Bu takdirde hastaların evlerine bir alameti mahsusa vazedilerek hariçle olan ihtilat menedilir. Kolera, veba, ruam musaplariyle bulunduğu mahallerde tecridi mümkün ve kafi görülmiyen sair hastalık musapları ve kolera ve vebayı neşir ve sirayet ettirmeleri muhtemel olanlar icap ederse cebri tecride tabi olurlar. Cebri tecrit, hastaların veya bu maddede zikredilen şüphelilerin Hükümetçe tayin edilecek mahallerde, her türlü ihtilattan memnu olarak ve zabıta murakabesi altında bulundurulmalarıdır.

Madde 74

Hastaların tecrit ve tedavisine mahsus vasıf ve şartları haiz hususi yerleri olmayan mektep, fabrika ve imalathanelerle mütaaddit kimselerin bir arada bulunduğu umumi her nevi müessese ve mebanide sari hastalıklara musap kimselerin alıkonulması memnudur.

Madde 75

Kuduz olan veya kudurmuş olduğundan şüphe edilen hayvanlar tarafından ısırılmış olanların vakit kaybetmeden en yakın kuduz tedavi müessesesine izam olunmaları mecburidir. Bunlardan fakir olanların yol masrafları belediye veya köy sandıklarınca ve bu sandıklar veremedikleri takdirde idarei hususiyelerce tediye olunur ve bunlar Devlete ait umumi nakil vasıtalarından meccanen istifade ederler.

Madde 76

Etrafında bulunanlara sari ve salgın hastalıklardan birini nakle vasıta olduğu muhakkak olan kimseler muvakkaten ve bu zail oluncaya kadar meslek san’atlarının icrasından hıfzıssıhha meclisleri karariyle menolunur.

Madde 77

Sari ve salgın hastalıklardan birinin hüküm sürdüğü veya tehdit ettiği mahallerde Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletinin tasvibiyle bütün umumi mahallerde vuku bulacak içtimalar tahdit veya menolunabilir. Bundan başka hastalarla hastalığı şüpheli olanların ve hastalığın sirayet ve neşrine vasıta olabilecek eşyanın fenni tathiratile mahzur ve mazarratı izale edilmeksizin nakillerine ve bütün kara ve deniz ve hava nakil vasıtalarının fenni tathir ve tephire tabi tutulmadan seyrüseferlerine mümaneat edilir.

Madde 78

Hususi kanuna tevfikan açılmış olan şahıslara ait laboratuvarlarda ve Sıhhat Vekaletince tayin edilecek müessesatı resmiyenin gayrisinde kolera, veba ve ruam mikropları kültürlerinin bulunması memnudur. Diğer sari hastalıklar mikroplarının iyi muhafazasından ve bir mahalden diğerine naklinde yapılacak takayyüdattan laboratuvar sahipleri mesuldür.

Madde 79 

Su ile sirayet ettiği fennen muhakkak olan hastalıklardan birinin salgın halinde hüküm sürdüğü mahallerde veya bu mevkilerin etraf ve civarında bulunan umumi banyolar ve kuyular, aptesaneler ve şehir ve kasaba veya köylere gelen suların ve çamaşır yıkamağa mahsus umumi mahallerin ve dere, nehir gibi cari sularla göl sularından şüpheli olanlarının istimali memnudur.

Madde 80

Askeri kuvvetler arasında veya askeri müesseselerde 57 nci maddede mezkür sari ve salgın hastalıklardan biri zuhur ettiği takdirde bu kanunda zikredilen tedabirin ifasına hususi teşkilatı sıhhiyeleri mecburdur. Bu hallerde Milli Müdafaa Vekaleti vukuatın zuhur ve seyrinden Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletini daimi surette malumattar edecek ve halkı sirayetten korumak için müştereken ittihaz ve kabul edilecek tedbirleri tatbik eyleyecektir. Sıhhat Vekaletince halk arasında görülen sari hastalıklar vakalarından Milli Müdafaa Vekaleti vaktinde haberdar edilir.

Madde 81

Sari ve salgın hastalıklar amilleriyle bulaştığı muhakkak veya şüpheli olupta tathiri ve tephiri masarifi kıymetinden ziyadeye baliğ olacağı anlaşılan veya tephir ve tathiri mümkün görülmeyen eşya ve mevaddı saire imha olunur. Tathir ve tephir masarifi kıymetinden ziyadeye baliğ olacağı anlaşılan eşyanın sahibi tarafından arzu edildiği takdirde tathir masarifi kendisi tarafından deruhte edilerek tathiri icra edilir. İmha edilen mevat ve eşya Hükümetçe her kimin elinden alınmış ise belediye ve köy ihtiyar heyetlerince tayin edilecek bedeli o şahsa tazmin olunur.

Madde 82

Sari ve salgın hastalıklardan birinden vefat edip hususi tedabire tabi olarak defni iktiza eden cenazeler alakadar memurların nezareti altında tabutlanıp defnolunurlar.

Madde 83 

Cebri tecride tabi olarak müessesatta veya evlerinde tecrit edilen kimselerle 76 ncı maddede zikredilen şahıslardan muhtaç olanlarının kendileri ve ailelerinin iaşeleri masarifi Hükümetçe tesviye edilir.

Madde 84  

Sari hastalıkların zuhur ve intişarına mani olmak üzere münasip fasılalarla umumi mebaninin, nakil vasıtalarının, otel, han ve her nevi temaşa yerleri ve saire gibi içtima yerlerinin veya lüzum görülecek sair müessesatın neşir ve ilan edilecek şartlar dahilinde tathir ve tephirine ve hastalık nakleden haşerat ve hayvanatı itlaf etmeğe Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaleti mezundur.

Madde 85 

Müstamel elbise ev eşyası ve sairenin fennen tathir edilmeden satılması memnudur.

Madde 86

İçinde sari ve salgın hastalıklardan biri çıkan binalarla bitişik binalar sahipleri hastalığın izalesine hadim ve yayılmasına mani olmak üzere sıhhiye memurlarının gösterecekleri sıhhi mahzurları ıslaha mecburdurlar. Sahipleri yapmazsa Hükümet veya belediyelerce yapılıp, masarifi, maliye memurlarınca Tahsili Emval Kanununa tevfikan tahsil olunur.

Madde 87

Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletince 57 nci maddede zikredilen hastalıkların her birine karşı yapılacak mücadele tedbirlerini ve tathirat ve tephirat ve itlafı haşerat ve hayvanat usullerini ve tathirata tabi binalar ve eşya ve sairenin ne zamanlarda ve ne suretle tephir ve tathir edileceklerini mübeyyin bir yönetmelik neşrolunur. (2/7/2018 tarihli ve 700 sayılı KHK’nin 9 uncu maddesiyle, bu maddede yer alan “nizamname” ibaresi “yönetmelik” şeklinde değiştirilmiştir.)

Madde 88

Türkiye dahilinde her fert çiçek aşısı ile mükerrenen aşılanmağa mecburdur. Bu aşının, icrası tarzı ve vesikaların ne suretle ita olunacağı ve aşılarının fennen geri bırakılması icap eden kimseler 87 nci maddede yazılan yönetmelikte zikredilir. (2/7/2018 tarihli ve 700 sayılı KHK’nin 9 uncu maddesiyle, bu maddede yer alan “nizamnamede” ibaresi “yönetmelikte” şeklinde değiştirilmiştir.)

Madde 89

Türkiye hudutları dahilinde doğan her çocuk doğumu takip eden ilk dört ay zarfında aşılanır. Çocuğun peder ve validesi aşı mecburiyetinin ifa edilmesinden aynı suretle mesuldürler. Ebeveyni olmayan çocuklar veya ebeveyni nezdinde bulunmayan çocuklar için çocuğu bakmak üzere kabul eden şahıslar veya müesseseler müdürleri mesuldürler.

Madde 90

Otuz yaşına kadar olan her şahıs çiçek aşısını beş senede bir tekrar ettirmeğe mecburdur. Çiçek salgını vukuunda sıhhat memurları tarafından lüzum görülecek bütün eşhasa çiçek aşısı tatbikı mecburidir.

Madde 91

Çiçek aşısı Hükümetçe hazırlanır ve meccanen tevzi ve tatbik olunur.

Madde 92

Askeri makamlar, askeri hizmetlerini ifa esnasında ve kanunen muayyen olan müddetlerde askerlerin çiçek aşılarını muntazaman ifaya mecburdurlar.

Madde 93

Ticari ve sınai bütün müesseseler sahipleri müstahdemlerini kendi vesaitiyle kanunun gösterdiği müddetlerde çiçek aşısı ile aşılamağa mecburdurlar.

Madde 94

Kanuni mühlet zarfında mükerreren aşılandığını vesikalarla ispat edemiyenlerin Devlet, belediye hizmetlerinde veya hususi ve umumi ticaret ve sanayi müesseselerinde, büyük çiftliklerde istihdamı veya mekteplere kabulü memnudur.

Madde 95

Sari hastalıklara karşı kullanılan her nevi serum ve aşılar Hükümet tarafından ihzar edilir. Hariçten getirilenlerin Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletince tayin olunan vasıf ve şartları haiz olmaları mecburidir. Dahilde beşeri serum ve aşı imali Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletinin müsaadesine ve murakabesine tabidir. Bu müesseselerin vasıfları ve şartları Vekaletçe tayin olunur.

Madde 96

Kuduz aşısı ihzar ve tatbikı için iktiza eden müesseseler Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletince veya onun müsaade ve murakabesi altında resmi teşkilatı tarafından açılır ve aşı meccanen tatbik olunur.

ÜÇÜNCÜ FASIL
Sıtma ile mücadele
Madde 97 

Sıtmalı olduğu Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletince neşir ve ilan  edilecek mahallerde sıtmanın her türlü şekillerinin 58, 59, 60, 61 inci maddelerde musarrah olduğu veçhile ihbarı mecburidir.

Madde 98

Sıtma mücadelesi, hususi kanununa ve talimatnamelerine tevfikan icra olunur. Askeri makamlar Sıhhat Vekaletince kabul edilen esaslar dahilinde askeri kıtaat ve teşkilatta sıtma mücadelesi yaparlar ve yapılan tedbirleri sıtma mücadele reislerine veya sıhhat müdürlüklerine bildirirler.

DÖRDÜNCÜ FASIL
Trahom ile mücadele
Madde 99 

Ahalisinin büyük bir kısmının trahom hastalığına müptela olduğu tahakkuk eden mahallerde Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaleti tarafından mücadele heyetleri teşkil edilir  ve iktiza eden müesseseler açılır. Buralarda hastalığın tedavisi için hastalar üzerinde yapılacak bütün tedbirler ve ameliyeler meccanen icra olunur.

Madde 100 

Trahomlu olduğu Vekaletçe neşrü ilan edilecek mahallerde trahom hastalığının ve ihtilatlarının 58, 59, 60, 61 inci maddelerde tasrih edildiği üzere ihbarı mecburidir.

Madde 101

Trahom mücadele mıntıkalarında teşkil edilecek heyetler bütün ahaliyi muayene ve tescile ve trahoma müptela olduğu anlaşılan hastaları tedavi maksadı ile müesseselere celbe ve iktiza eden tedaviyi tatbika salahiyettardır.

Madde 102

Gerek trahom mücadele mıntakalarında ve gerekse memleketin sair aksamında trahomun sari devresine musap olan hastaların bu devre devam ettiği müddetçe mektep, fabrika, imalathane veya sair resmi, hususi müessesata devamları menolunur. Trahom mücadele mıntakalarındaki çocukların tedrisatı için Sıhhat ve Maarif Vekaletlerince müştereken hususi tedbirler ittihaz olunur.

Askeri makamlar Sıhhat Vekaletince kabul edilen esaslar dahilinde askeri kıtaat ve teşkilatta trahom mücadelesi yaparlar ve yapılan tedbirleri mahallerindeki sıhhat memurlarına bildirirler.

BEŞİNCİ FASIL
Zührevi hastalıklarla mücadele
Madde 103 

Vücudun hangi kısmında ve ne şekilde tezahür ederse etsin frengi, belsoğukluğu ve yumuşak şankr müptela her şahıs kendisini Türkiye’de sanat icrasına mezun bir tabibe tedavi ettirmeğe mecburdur. Çocukları tedavi ettirmek mecburiyeti ana ve babalarına veya bu çocuklara bakan ve himaye eden kimselerle müesseselere racidir.

Madde 104

Sanatını icra eden her tabip her ay nihayetinde protokol defterlerindeki kayıtlara nazaran o ay zarfında kendilerine müracaat eden frengili hastaların ismini, yaşını ve hastalığının devrini, evvelce bir tabip tarafından tedavi edilip edilmediğini Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletine bildirmek üzere bulunduğu mıntıkanın Sıhhat ve İçtimai Muavenet Müdürlüğüne yazı ile bildirir. Mahrem olarak alınacak bu ihbaratı ifşa eden memurlar hakkında Devletin mahrem kayıtlarını ifşa ve vazifei memuriyetini suiistimal etmenin istilzam ettiği mücazat tayin olunur.

Madde 105 

Frengi ve belsoğukluğu ve yumuşak şankr müptelaları bütün resmi sıhhat müesseselerinde veya Hükümet ve belediye tabipleri tarafından parasız tedavi edilir.

Madde 106

Zührevi hastalıklardan biriyle musap olduğundan şüphe ve bu hastalıkları etrafına neşrü tamim ettiğinden endişe edilen kimseleri muayeneye sevk ve sıhhi hallerine dair birer rapor talep etmeğe alakadar Sıhhat ve İçtimai Muavenet Müdürleri ve Hükümet tabipleri mezundurlar. Bu gibi şahıslar arzu ettikleri takdirde kendilerini hususi bir tabibe muayene ettirerek ondan alacakları raporu ibraz edebilirler. Bu hususta imzasız ve adressiz ihbarat mesmu olamaz.

Madde 107

Zührevi bir hastalığa müptela olduğu tahakkuk ederek hastalığı etrafına neşir ve sirayet ettirdiğinden şüphe edilen kimseler cebren tedaviye sevk olunabileceği gibi hastalığın sirayetine mani olmak üzere bir hastanede tecrit ve tedavi altına alınabilir. Bu hususta kuvvei cebriye istimali dahi caizdir.

Madde 108

Zührevi hastalıklardan birine musap hastalardan biri tedaviyi ikmal etmeden ortadan kaybolduğu takdirde tedavi eden tabibi,mıntıkası Sıhhat ve İçtimai Muavenet Müdürlüğüne yazı ile malümat vermeğe mecburdur. Sıhhat müdürleri tedaviden ayrılan bu hastanın diğer bir tabip tarafından veya herhangi resmi müessesede tedavi edilip edilmediğini icap ederse bizzat hastanın kendisinden izahat alarak tahkika ve tedavi edilmediği tahakkuk edenleri 107 nci madde mucibince tedaviye sevke mezundur.

Madde 109 

Her tabip tedavi altında bulunan zührevi hastalıklar musaplarının ellerine bu hastalığın tehlikesini ve sirayet yollarını bildirecek, nümunesi Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletince tesbit edilmiş bir (Vesayayi sıhhiye varakası) vermeğe mecburdur. Hasta çocuk olduğu takdirde bu izahat ve vesaya varakası hastanın ana ve babasına ve olmazsa sair yakınına verilir.

Madde 110 – (Değişik: 23/1/2008-5728/47 md.)

Zührevi hastalıklardan birine düçar olduğunu bildiği veya görünüşe nazaran veyahut tedavisi altında bulunduğu tabiplerinin izahatıyla bu hastalıklardan birine müptela olduğunu bilmesi lazım geldiği halde hastalığı bir diğerine sirayet ettirenler hakkında bu Kanunda mezkur mücazat tatbik olunur. Frengili bir çocuğun frengiye musap olduğunu bildiği halde salim bir süt anneye emzirtmek memnudur.

Madde 111

Ahalisinden bir kısmının frengiye musap olduğu anlaşılan veya şüphe edilen mıntakalarda Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaleti tarafından mücadele heyetleri teşkil ve lazım gelen müesseseler açılır.

Madde 112

Frengi mücadele heyetleri,mıntakaları dahilinde bütün ahaliyi muayene ve tescile ve frengiye müptela olduğu anlaşılan hastaları tedavi maksadıyle müesseselere celp ve iktiza eden müdavatı tatbika salahiyettardırlar.

Askeri kıtalarda teşkilatta zührevi hastalıklarla mücadele askeri makamlarca temin olunur. Sirayet devresinde zührevi hastalıklar musapları fenni usulle tedavi edilmedikçe terhis edilmez.Askerlik esnasında frengili olduğu tesbit edilenlerin künye defterleri, gördükleri tedavi tarzı hakkındaki malumat ile beraber Müdafaai Milliye Vekaletince Sıhhat Vekaletine gönderilir.

ALTINCI FASIL
Veremle mücadele
Madde 113

Akciğer ve hançere vereminin her sari şeklinde musap olanlarla veremin herhangi seriri şekline musap olarak vefat edenlerin isim ve adresleriyle ihbarı mecburidir.Musaplar sekiz gün ve vefatlar yirmi dört saat zarfında hastalığı veya ölümü teşhis ve tesbit eden her tabip tarafından en yakın sıhhiye dairesine şifahen veya tahriren ihbar edilir.

Madde 114

Veremli hastanın ikametgah değiştirmesi halinde nakilden haberdar olan tabip derakap keyfiyeti ve nakledilecek mahalli evvelce hastayı haber verdiği sıhhiye dairesine ihbara mecburdur.

Madde 115

Hastanelerde,doğum evlerinde,hapisanelerde,sair resmi veya hususi müesesatı sıhhiye ve hayriyedeki bütün veremli hastalarla buralarda vukua gelen verem vefiyatı yirmi dört saat zarfında o müessesenin müdürü tarafından ihbar edilir.

Askeri kıtaat ve teşkilatta tedavi edilen veya vefat eden veremliler buralardaki askeri tabipler tarafından ve mensup oldukları kumandanlıklar vasitasiyle alakadar sıhhat makamlarına ihbar olunur.

Madde 116

Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletince küşat edilen verem dispanserlerinin mevcut olduğu mahallerde verem musaplarının doğrudan doğruya dispanser tababetine ihbar edilmesi vekaletçe neşrü ilan edilir.

Madde 117

Resmi bakteroyoloji laboratuvarları veremlilere ait olup tabipler tarafından gönderilen maddeleri meccanen muayene ve neticesini gönderen tabiplere iş’ar ederler.

Madde 118

Hükümet veya belediye tabiplerinin veya tabibi müdavilerinin talebi üzerine veremlilerin ikametgahları ve eşyaları meccanen tathir ve tephir olunur.

Madde 119

Sari şekilde verem hastalığına musap olduğu tebeyyün eden ve etrafında bulunan kimseleri intana duçar edeceğinden şüphe olunan hastaları hastane veya sair bir müessesede tecrit veya tedaviye veya meslek ve sanatları dolayısiyle küçük çocukları verem intanına duçar edecekleri tahakkuk edenleri meslek ve sanatlarını icradan men’e Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaleti salahiyettardır.

Madde 120

Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaleti fennen lüzum göreceği eşhasa veremden vikayeye matuf tedbirleri tatbika mezundur.

Madde 121

Veremle mücadele cemiyetlerine ait müesseselerle bu cemiyetler tarafından tatbik edilen mücadele tedbirleri Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekale tinin murakabesine tabidir.

YEDİNCİ FASIL
Geçen fasıllar arasında müşterek hükümler
Madde 122

Evlenecek erkek ve kadınlar evlenmeden evvel tıbbi muayeneye tabidir. Bu muayenenin sureti icrası ve teferrüatı hakkında Cumhurbaşkanınca çıkarılan yönetmelik neşrolunur. (2/7/2018 tarihli ve 700 sayılı KHK’nin 9 uncu maddesiyle, bu maddede yer alan “Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletince bir nizamname” ibaresi “Cumhurbaşkanınca çıkarılan yönetmelik” şeklinde değiştirilmiştir.)

Madde 123

Frengi, belsoğukluğu ve yumuşak şankr ve cüzzama ve bir marazı akliye müptela olanların evlenmesi memnudur. Bu hastalıklar usulü dairesinde tedavi edilip sirayet tehlikesi geçtiğine veya şifa bulduğuna dair tabip raporu ibraz olunmadıkça musapların nikahları aktolunmaz.

Madde 124

İlerlemiş sari vereme musap olanların nikahı altı ay tehir olunur. Bu müddet zarfında salah eseri görülmezse bu müddet altı ay daha temdit edilir. Bu müddet hitamında alakadar tabipler her iki tarafa bu hastalığın tehlikesini ve evlenmenin mazarratını bildirmeğe mecburdur.

Madde 125

Süt annelik yapacak kadınlar zührevi hastalıklarla sari vereme ve cüzzama musap olmadıklarını müspit tabip raporları alırlar. Raporlar her altı ayda bir tecdit olunur. Bu raporu olmayan kadınların süt annelik etmesi ve rapor talep etmeden herhangi bir kadının süt anneliğe kabul edilmesi memnudur. Resmi tabipler süt annelik edecek kadınları meccanen muayene ve raporlarını ita ederler.

Madde 126

(Değişik:11/10/2011-KHK-663/58 md.)
Gıda üretim ve satış yerleri ve toplu tüketim yerleri ile insan bedenine temasın söz konusu olduğu temizlik hizmetlerine yönelik sanatların ifa edildiği iş yeri sahipleri ve bu iş yerlerinin işletenleri, çalışanlarına, hijyen konusunda bu iş yerlerindeki meslek ve faaliyetin gerektirdiği eğitimi vermeye veya çalışanların bu eğitimi almalarını sağlamaya, belirtilen eğitimleri almış kişileri çalıştırmaya, çalışan kişiler ise bu eğitimleri almaya mecburdurlar. Bizzat çalışmaları durumunda, iş yeri sahipleri ve işletenleri de bu fıkra kapsamındadır.

Bulaşıcı bir hastalığı olduğu belgelenenler ile iş yerinin faaliyet ve hizmetlerinden doğrudan yararlananları rahatsız edecek nitelikte ve görünür şekilde açık yara veya cilt hastalığı bulunanlar, bizzat çalışan iş yeri sahipleri ve işletenleri de dâhil olmak üzere, alınacak bir raporla hastalıklarının iyileştiği belgeleninceye kadar, birinci fıkrada belirtilen iş yerlerinde çalışamaz ve çalıştırılamazlar. Çalışanlar, hastalıkları konusunda işverene bilgi vermekle yükümlüdür.

Madde 127 (Değişik:11/10/2011-KHK-663/58 md.)

126 ncı maddede belirtilen iş yerlerindeki hijyen eğitimine yönelik hususlara, bu iş yerlerinde çalışmaya engel bulaşıcı hastalıkların ve cilt hastalıklarının neler olduğuna, iyileşme hâlinin belirlenmesine, hangi meslek ve sanat erbabının 126 ncı madde kapsamında olduğuna ilişkin usûl ve esaslar, Sağlık, İçişleri, Çevre ve Şehircilik ve Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlıklarınca müştereken çıkarılacak yönetmelikle düzenlenir.(29/11/2018 tarihli ve 7153 sayılı Kanunun 28 nci maddesiyle bu fıkraya “İçişleri” ibaresinden sonra gelmek üzere “, Çevre ve Şehircilik” ibaresi eklenmiştir.)

126 ncı maddede belirtilen iş yerlerinde bulaşıcı bir hastalık veya bir salgın hastalık çıkması durumunda, bu hastalıkla alakalı gerekli incelemeler, analiz masrafları iş yeri sahipleri ve işletenlerince karşılanmak üzere ilgili kurumlar tarafından yapılır.

126 ncı maddede belirtilen iş yerlerinde bulaşıcı bir hastalık veya bir salgın hastalık çıkması hâlinde doğacak hukukî sorumluluklar ile bu durumdan zarar gören kişi veya kurumların hukukî yol vasıtasıyla talep edebilecekleri tazminat ödemeleri veya olabilecek diğer ödemeler iş yeri sahiplerine ve işletenlerine aittir.

ÜÇÜNCÜ BAP
Umumi kadınlar hakkında ahkam
Madde 128

Sıhhat ve İçtimai Muavenet ve Dahiliye Vekaletleri müştereken bir yönetmelik neşrederek umumi kadınlar ve evlerin tabi olacakları hükümler ve bu fuhuş yüzünden intişar eden hastalıkların ve bilhassa zührevi hastalıkların sirayetine mani olacak tedbirleri tesbit ve yine müştereken tatbik ederler.Umumi kadınlarla umumi evler ve bunlara benzer mahaller bu yönetmelikte tarif ve tahdit olunacaktır. (2/7/2018 tarihli ve 700 sayılı KHK’nin 9 uncu maddesiyle, bu maddede yer alan “nizamname” ibaresi “yönetmelik” ve “nizamnamede” ibaresi “yönetmelikte” şeklinde değiştirilmiştir.)

Madde 129

Fuhşu, sanat ve maişet vasıtası ittihaz eden kadınlardan zührevi hastalıkların her türlü eşkaline, cüzzam, cerp, empetigo, entertrigo, müterakki verem veya Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletinin fennen lüzum göreceği sair hastalıklara musap olanların sanatlarının icrasına icap ederse kuvvei cebriye istimali ile mümanaat olunur. Bunlar lüzum görülürse bir müessesede tecrit ve tedavi edilir.

Madde 130 

Umumi evlerde her nevi ispirtolu içkilerin istihlaki memnudur.

Madde 131

Fuhuş sebebiyle intişar eden hastalıklara karşı tedbir ittihazı masarifi belediyelere aittir. Bu husus için umumi evler sahiplerinden 128 inci maddede zikredilen yönetmelikte gösterilecek bir ücret alınabilirse de umumi kadınlardan şahsan her nevi resim veya ücret cibayeti usulü mülgadır. (2/7/2018 tarihli ve 700 sayılı KHK’nin 9 uncu maddesiyle, bu maddede yer alan “nizamnamede” ibaresi “yönetmelikte” şeklinde değiştirilmiştir.)

Madde 132

Umumi kadınlara mütaallik gerek ahlaki ve gerek intizamı umuminoktai nazarından yapılacak takibat ve sagirlerin fuhuş telkinatından vikayesimahsus kanunlarına tevfikan ait olduğu daireler tarafından icra olunur.

DÖRDÜNCÜ BAP
Muhacerete ait sıhhi işler
Madde 133

Türkiye’de tavattun etmek üzere topluca ve kafile halinde gelen ecnebi tabiiyetindeki şahıslar veya tabiiyetini terkederek Türkiye tabiiyetine dahil olmak isteyen muhacirler Sıhhat ve İçtimai Muavenet ve Dahiliye Vekaletlerince müştereken tayin edilecek hudut kapılarından veya limanlarından memlekete dahil olurlar. Türkiye’de azami üç ay kalmak veya tavattun etmek isteyen ecnebilerle tabiiyetini terkederek Türk tabiiyetini kabul etmek isteyen şahıslar münferiden veya bir aile halinde geldikleri takdirde her taraftan memlekete dahil olabilirler.

Madde 134

57 nci maddede zikredilen sari ve salgın hastalıklardan veya zührevi hastalıklardan birine musap olanlar, cüzzam, trahom ve Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletince tayin olunacak hastalıklardan birine duçar olanların ve mecnunların ve fuhuşla melüf kadınların 133 üncü maddede mezkür kimseler meyanında memlekete girmesi memnudur.

Madde 135

134 üncü maddedeki memnuiyite ait istisnalar ve bütün muhacirlere veya tavattun etmek üzere gelen ecnebilere tatbik edilecek sıhhi tedbirler ve bunların iskan edilecekleri mahallere kadar sevk ve murakabeleri tarzları Sıhhat ve İçtimai Muavenet ve Dahiliye Vekaletlerince müştereken tesbit olunur.

Madde 136

134 üncü maddede zikredilen hastalıklardan birine musap olan şahısları getiren gemiler ve şimendifer idareleri bunları tekrar getirdikleri yerlere iadeye veya sıhhat memurları tarafından müşahede, tecrit ve tedavi altına alınmak üzere bu memurlar tarafından gösterilecek mahalle kadar sevke mecburdurlar. Bu husustaki masarif bu nakil vasıtaları idarelerine aittir.

Madde 137

Ecnebi memleketlerden gelen her vapur kaptanı sıhhi muamele esnasında hudutlar ve sahiller sıhhat memurlarına limına çıkacak yolcuların ve kara ile ihtilat edecek taifenin ve topluca ve kafile halinde Türkiye’ye gelmek üzere bulunan eşhasın isimlerini bildiren bir liste verecek ve bunların içinde hasta mevcut olduğu takdirde gemi tabibinin tasdikiyle musap olduğu veya musabiyetinden şüphe edildiği hastalık bildirilecektir.

Madde 138 

Topluca ve kafile halinde muhacir nakleden Türk ve ecnebi gemilerin hükümetlerince musaddak bir tabibi ve hastalık ve müstacel ahvalde kullanmağa mahsus ecza ve tıbbi levazımı olmalıdır. Vapurların her tarafı ve bilhassa muhacirlerin bulunduğu mahaller gayet temiz ve sıhhi şeraiti haiz olacak ve muhacirler hava şedaidinden mahfuz olarak nakledilecektir.

BEŞİNCİ BAP
Gemiler, demiryolları ve sair nakliyat vasıtaları sıhhi işleri
Madde 139

Yolcu taşıyan Türk gemilerinde hususi kanunda gösterilen şartlar dahilinde istihdam edilecek tabiplerin Türkiye’de sanat icrasına mezun ve Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletince tasdik edilmiş olması lazımdır.Bu tabipler gemi tabipliğine tayin olunmak için bu bapta neşredilecek talimatnameye tevfikan Vekaletçe bir imtihana tabi tutulurlar ve imtihanda muvaffak olanlara gemi tabipliği vazifesini ifa edebileceklerini mübeyyin bir vesika verilir.

Madde 140

139 uncu maddede zikredilen vesikayı hamil olmayan tabiplerin gemi tabipliklerinde istihdamı memnudur.

Madde 141

Yolcu gemilerinde bulunması lazım gelen ilaç ve tıbbi levazım ile hasta tedavisi için tefrik edilen mahaller ve bu gemilerin şerait ve yolcu mahallerinin sıhhi vasıfları ve izdihama mani olacak ve yolcuların selamet ve emniyetini temin eyleyecek tedbirler Sıhhat ve İçtimai Muavenet ve İktisat Vekaletlerince müştereken bir yönetmelik ile tesbit olunur. (2/7/2018 tarihli ve 700 sayılı KHK’nin 9 uncu maddesiyle, bu maddede yer alan “nizamname” ibaresi “yönetmelik” şeklinde değiştirilmiştir.)

Madde 142 

Gemi tabipleri, gemi dahilindeki mürettebat ile üçüncü sınıf yolcuları ve deniz tutması, kaza veya sari hastalık vukuunda diğer sınıf yolcuları meccanen tedaviye mecburdur.

Madde 143

Gemi tabipleri musaddak bir defter tutarak her seferdeki sıhhi vakaları hastalananların esami ve hastalıklarını ve yapılan tedaviyi umumiyetle geminin sıhhi hallerini kayıt ve imza ve kaptana tasdik ettirir. Bu defter seferden mebde limanına avdette orada sahiller sıhhi işlerine nezaretle mükellef memurlara ibraz olunur.

Madde 144

Gemi tabibi memleketi sari ve salgın hastalıklardan korunmağa matuf tedbirleri teshil ve bu hususta ait olduğu makamlarca verilecek emirler ve talimatın icrası ile mükelleftir.

Madde 145

Gerek uzun sefer yapan ve gerekse limanlar dahilinde veya kısa mesafeler içinde veya nehirlerde işleyen her nevi merakıp, sahiller sıhhi işlerine nezaretle mükellef memurlar tarafından murakabeye tabidir. Gemilerin kaptanları veya reisleri sari ve salgın hastalıkların zuhuruna mani olmak üzere gerek gemilerde ve gerekse mürettebata tatbikına bu makamlarca lüzum gösterilecek tedbirlere riayetle mükelleftir.

Madde 146 

Demiryolu, tramvay, otobüs ve omnibüs gibi umumi nakil vasıtaları vagon  ve arabalarında sari va salgın hastalıkların intikal ve sirayetine mani olmak üzere tatbikına sıhhi memurlarca lüzum gösterilecek tedbirlerin ifasına, bu nakil vasıtaları idareleri mecburdurlar. Şahıslara ait ve fakat umumi nakil işlerinde kullanılan vasıtalar sahipleri dahi aynı mecburiyete tabidirler.

Madde 147

Sari ve salgın hastalıklara müptela şahıslar ancak sıhhat memurlarının müsaadesi ile ve bu husustaki kaidelere riayet etmek şartı ile umumi nakil vasıtaları ile naklolunabilir. Müsaadesiz umumi nakil vasıtaları ile sari hastalık musaplarının nakli memnudur.

Madde 148

Sıhhat ve İçtimai Muavanet Vekaletince görülecek lüzum üzerine sari ve salgın hastalıkların zuhur ettiği mahallerden gelen yolcu ve eşyanın muayenesi için şimendifer istasyonlarında muayene mevkileri tesis olunur.

Madde 149

Şimendifer idarelerince büyük demiryolu istasyonlarında ve yolcu katarlarında kaza ve müstacel hastalık vakalarında istimal edilecek levazım ve mevaddı tıbbiyenin hazır bulundurulması mecburidir.

Madde 150

Gemi süvarileri ve çarkçı ve dümencileri, demiryolu makinistleri, otomobil ve otobüs şoförleri veya lüzum görülecek sair vesaiti nakliye müstahdeminin hizmete duhulden evvel bedeni, akli, ruhi ve basari, üzni muayenelerinin icrasına mütaallik olmak üzere hususi hükümler vazedilecek ve bu muayenelere tabi olmadan hiç bir şahıs bu gibi hizmetlere kabul edilmeyecektir. Bu muayeneler resmi sıhhat müesseseleri tarafından meccanen yapılır.

ALTINCI BAP
Çocuk hıfzıssıhhası
BİRİNCİ FASIL
Çocukluk ve gençlik koruması
Madde 151 

Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaleti küçük çocuk hıfzıssıhhası ve bunlarda görülen vefiyatın azaltılması için lazım gelen müesseseler açarak idare eder ve çocuk hıfzıssıhhası faydalarının halk arasında intişar ve tatbikını teshil edecek tedbirleri ittihaz eyler.

Madde 152

(….) (1) çocuk düşürmeğe vasıta olup Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletince tayin olunacak alat ve levazımın ithal ve satışı memnudur. Bunların tababette müstamel envaı Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletinin tayin edeceği şartlar dairesinde ithal edilir ve eczanelerde reçete ile satılır. (Bu maddenin başındaki “ilkaha mani veya”ibaresi 1/4/1965 tarih ve 557 sayılı Kanunun 8 inci maddesiyle kaldırılmış olduğundan metinden çıkarılmıştır.) 

Madde 153

Devletin resmi müesseselerinde doğum yardımı meccanidir. (Mülga cümle:4/7/2012- 6354/1 md.) (…)

(Ek fıkra: 4/7/2012-6354/1 md.) Gebe veya rahmindeki bebek için tıbbi zorunluluk bulunması hâlinde doğum, sezaryen ameliyatı ile yaptırılabilir.

(Ek fıkra: 4/7/2012-6354/1 md.) Gerekli tedbirlerin alınmasına rağmen, doğumu takiben anne veya bebekte meydana gelebilecek istenmeyen sonuçlardan dolayı hekim sorumlu tutulamaz.

Madde 154

Hükümet ve belediye tabipleri ve ebeleri fakir kadınların doğurmasından meccanen yardıma mecburdurlar.

Madde 155

Kendisi ve çocuğunun sıhhati için bir zarar husule getirmeyeceği bir tabip tarafından tahriren tasdik edilmedikçe kadınların doğumlarından mukaddem üç hafta ve doğurmasını mütaakip yine üç hafta zarfında fabrika, imalathane ve umumi ve hususi müesseselerde çalışması ve çalıştırılması memnudur.

Madde 156 – (Mülga: 1/4/1965 – 557/8 md.)
Madde 157 

Sütninelik edecek kadınlar kendi çocuklarının yedi aylıktan fazla olduğuna dair resmi vesikalar ibraz etmedikleri ve kafi emzirme kabiliyeti mevcut olmadığı takdirde sütninelik etmelerine müsaade edilmez. Süt annenin çocuğu yedi aylıktan küçük olduğu halde bunun başka kadın tarafından emzirildiği ispat olunmak lazımdır. Bu vesikalar süt annelerin 125 inci maddede gösterilen muayenesi esnasında talep edilir.

Madde 158

Yedi yaşından aşağı olan metrük, öksüz veya babası ve anası hayatta çocukları gerek para ile ve gerek parasız kabul ederek bakan resmi ve hususi bütün müesseseler Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletinin murakabe ve teftişine bağlıdır. Bu tarzdaki müesseselerin küşadı, sahipleri tarafından Vekalete ihbar olunur.

Madde 159

Nezdine yedi yaşından aşağı çocukları para mukabilinde bakmak üzere alan eşhasın evvela mahalli belediyesinden müsaadei mahsusa alması mecburidir. Belediye heyeti sıhhiyesince bu gibi eşhasın ikametgahı ve sair şartları muvafık görüldüğü tasdik edilmeden bu müsaade ita edilmez. Bu gibi eşhasın ikametgahları da 158 inci maddede bahsedilen teftişe tabidir.

Madde 160

Kabul ettikleri çocukların sıhhat ve hayatlarını muhafaza için lazım gelen vasıtalar noksan olur veya çocukların sıhhat ve hayatını duçarı tehlike eden mahzurlar mevcut bulunursa 158 ve 159 uncu maddelerde zikredilen müesseseler ve şahıslar, sıhhat memurlarının tahriri ihtarlariyle bu noksanlar ve mahzurları izaleye mecburdurlar. Bu ihtarları on beş gün zarfında icra ettirmeyenlerin çocukları nezdlerinde bulundurmalarına müsaade edilmez ve müesseseleri kapatılır.

Madde 161

Metrük çocukları altı yaşını ikmal edinceye kadar mahalli belediyeleri, belediye olmayan yerlerde köy heyeti ihtiyariyeleri himayeye mecburdurlar. Hususi müesseseleri olmayan yerlerde belediyeler bu çocukları icap ederse bir ücret mukabilinde bakılmak ve büyütülmek üzere aileler nezdine verirler. Altı yaşından sonra bu çocukların himayesi ve tahsil ettirilmesi Maarif Vekaletince deruhde olunur.

Madde 162

Nüfusu on binden fazla olan mahallerde belediyeler bir “Süt çocuğu muayene ve müşavere evi” tesis ederler. Bu müesseselerin vasıf ve şartları ve vazifeleri Sıhhat Vekaletince tayin olunur. Nüfusu kırk binden fazla olan mahallerde bunlara merbut olmak üzere bir “Süt damlası”tesis edilir. Nüfusu yüz binden fazla olan mahallerde bu müesseseler ihtiyaca göre tezyit olunur.

Madde 163

Bilümum mekteplerin bina ve sıhhi şartları ve sari salgın hastalıklardan vikayeleri hususları Sıhhat ve içtimai Muavenet Vekaletinin murakabesi altındadır. Yalnız talebenin şahıslarına ait sıhhi murakabe bu mekteplerin tabi oldukları makamlar, cemiyetler veya şahıslar tarafından ifa edilir.

Madde 164

Alelümum mekteplerde muayyen fasılalarla talebenin beden, ruh ve göz ve kulaklarına ait muayeneler mekteplerin hususi tabipleri tarafından icra ve her talebeye mahsus ayrı kayıt varakalarına tesbit olunur.

Madde 165

On yaşından aşağı çocuğun babası, anası veya öksüz olanlarda sair hısımları tarafından hayat ve sıhhatı ve ahlakını tehlikeye maruz bırakacak fena muameleye, teşviklere veya cebre duçar olduğu takdirde bunların belediye veya Devlet müesseselerine kabul edilmek üzere nezdinde bulunduğu kimselerden ayrılması caizdir.

Madde 166

On iki yaşından aşağı çocukların yanlarında ebeveyni veya velileri olduğu halde dahi meyhanelere girmesi ve on sekiz yaşından aşağı gençlere her nevi ispirtolu içki verilmesi veya satılması memnudur.

Madde 167

On iki yaşından aşağı çocukların, sinema ve tiyatro ve dans salonu ve bar gibi mahallere getirilmesi ve kabul edilmesi memnudur. Altı yaşından yukarı olanların gündüzün terbiyevi veya hususi mahiyette olan sinema veya tiyatrolara getirilmesine müsaade olunabilir.

Madde 168 

Her şehir ve kasaba belediyeleri o şehir ve kasabanın vüs’at ve nüfusunun adedine göre icap eden büyüklükte küçük çocukların temiz hava almasına mahsus bir veya mütaaddit bahçeler ve spor meydanları vücude getirmeğe mecburdurlar.

Madde 169

Kız liselerinde ve orta tahsilli kız mekteplerinde mektep idarelerince münasip görülecek sınıflarda talebeye fenni çocuk bakımı usulleri nazari ve ameli surette öğretilmek üzere haftada laakal bir saatlik mahsus bir ders küşat olunur.

İKİNCİ FASIL
Süt hakkında
Madde 170 ila 172 – (Mülga: 24/6/1995 – KHK – 560/21 md.; Aynen kabul : 27/5/2004-5179/37 md.)
YEDİNCİ BAP
İşçiler hıfzıssıhhası
Madde 173

On iki yaşından aşağı bütün çocukların fabrika ve imalathane gibi her türlü sanat müesseseleriyle maden işlerinde amele ve çırak olarak istihdamı memnudur.  On iki yaş ile on altı arasında bulunan kız ve erkek çocuklar günde azami sekiz saatten fazla çalıştırılamaz.

Madde 174

On iki yaş ile on altı yaş arasında bulunan çocukların saat yirmiden sonra gece çalışmaları memnudur.

Madde 175

Bütün amele için gece hizmetleriyle yer altında icrazı lazımgelen işler 24 saatte sekiz saatten fazla devam edemez.

Madde 176

Mahalli belediyelerince bar, kabare, dans salonları, kahve, gazino ve hamamlarda on sekiz yaşından aşağı çocukların istihdamı menolunur.

Madde 177 

Gebe kadınlar doğumlarından evvel üç ay zarfında çocuğunun ve kendisinin sihhatine zarar veren ağır hizmetlerde kullanılamaz. Doğurduktan sonra 155 inci maddede tayin edilen muayyen müddet istirahatını mütaakıp işe başlıyan emzikli kadınlara ilk altı ay zarfında çocuğunu emzirmek üzere mesai zamanlarında yarımşar saatlik iki fasıla verilir.

Madde 178

Her nevi sanat müesseseleri ve maden ocakları ve inşaat yerleri dahilinde veya yakınında ispirtolu meşrubat satışı veya umumi evler açılması memnudur.

Madde 179

Aşağıdaki mevaddı ihtiva eylemek üzere işçilerin sıhhatini korumak için İktisat ve Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletleri tarafından müşteken bir nizamname yapılır.

1 – İş mahallerinin ve bunlara ait ikametgah ve saire gibi müştemilatın haiz olması lazım gelen sıhhi vasıf ve şartlar.

2 – İş mahallerinde kullanılan alat ve edevat, makineler ve iptidai maddeler yüzünden zuhuru melhuz kaza, sari veya mesleki hastalıkların zuhuruna mani tedabir ve vesait.  Kadınlarla 12 den 16 yaşına kadar çocukların istihdamı memnu olan sıhhate mugayir ve muhataralı işlerin neden ibaret olduğu iş kanununda tasrih edilecektir.

Madde 180 – (Mülga: 11/10/2011-KHK-663/58 md.)
SEKİZİNCİ BAP (Bu Bap’ın 24/6/1995 tarihli ve 560 sayılı KHK’ye aykırı hükümleri, söz konusu KHK’nin 21 inci maddesi
ile yürürlükten kaldırılmıştır. Bu KHK 27/5/2004 tarihli ve 5179 sayılı Kanun ile değiştirilerek kabul edilmiş, ancak gerek Meclis Tutanaklarında gerekse Kanun metninde bu hüküm yer almamıştır.)
Yenilecek ve içilecek şeyler ile kullanılacak bazı maddeler
Madde 181

(…)(Bu maddenin; birinci fıkrasında yer alan, “Bütün gıda maddeleriyle” ibaresi ile ikinci fıkrasında yer alan
“gıda maddeleri ile“ ibaresi, 27/5/2004 tarihli ve 5179 sayılı Kanunun 37 inci maddesiyle madde metninden çıkartılmıştır.) umumi sıhhate taalük edip (183) ncü maddede envaı zikredilen eşya ve levazım, Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletinin teftiş ve murakabesine tabidir. Belediye teşekkül etmiş olan mahallerde bu murakabe vekaletin bu kanun dairesinde ıstar edeceği nizamnamelerle talimatlara tevfikan belediye tarafından ve belediyelerin bulunmadığı yerlerde vekalet sıhhi teşkilatına mensup memurlar tarafından icra edilir. (Bu fıkrada geçen (182) rakamı 26/3/1941 tarih ve 3987 sayılı Kanunun 1 inci maddesiyle (183) olarak değiştirilmiş ve metne işlenmiştir.)

(Ek fıkra: 22/9/1983 – 2890/1 md.) Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı belediyelerin bu teftiş ve murakabe hizmetlerini sürekli kontrol edebileceği gibi, lüzum gördüğü yerlerde veya lüzum görülen işlerde doğrudan doğruya teftiş ve murakabe etmek üzere memur görevlendirir. Gerektiğinde (…) (2)183 üncü maddede sayılan eşya ve levazımın bakanlıkça tespit edilecek laboratuvarlarda tetkikini sağlar.

(Ek fıkra: 22/8/1983-2890/1 md; Mülga : 27/5/2004-5179/37 md.)

Madde 182 – (Mülga : 27/5/2004-5179/37 md.)
Madde 183 – (Mülga: 28/3/2013-6455/89 md.)
Madde 184 – (Mülga : 27/5/2004-5179/37 md.)
Madde 185

183 üncü maddede zikredilen eşya ve levazımı bunların gerek evsaf ve terkibi ve gerekse nezafetsizliği dolayısiyle kullananların sıhhatini az veya çok ihlal edecek surette muhafaza veya sevketmek veya bu nevi eşya ve levazımı satmak üzere nezdinde bulundurmak, satılığa çıkarmak veya satmak ve yahut gıda maddelerine ait olduğu herkesçe malüm ve üzerinde buna dair alamet mevcut bulunan kaplar derununa muzır ve zehirli maddeler koyarak satılığa çıkarmak memnudur. (Bu hükmün uygulanmasında ek 3 üncü maddeye bakınız.)

Madde 186

Halkı aldatmak üzere gıda maddelerini ve 183 üncü maddenin ikinci fıkrasında mezkür eşyayı taklit veya tağşiş etmek veya mahlütluğunu ve bunun nisbetini bildirmeyerek taklit veyahut mağşuş gıda maddelerini satmak üzere nezdinde bulundurmak, satılığa çıkarmak ve satmak memnudur.(Bu hükmün uygulanmasında ek 3 üncü maddeye bakınız.)

Madde 187

Gıda maddelerini yanlış unvan ve vasıflarla veya halkın aldan masını mucip olabilecek alametlerle ticarete çıkarmak, satmak üzere nezdinde bulundurmak ve satmak memnudur. (Bu hükmün uygulanmasında ek 3 üncü maddeye bakınız.)

Madde 188-193– (Mülga: 27/5/2004-5179/37 md.)
Madde 194

Sokaklarda, pazar yerlerinde seyyar olarak gıda maddeleri ve 183 üncü maddede zikredilen eşya ve levazımı satanların sattıkları eşya dahi teftişe tabi olup bunlardan lüzumuna göre nümune alınabilir.

Madde 195 – (Değişik: 27/5/2004-5179/32 md.)

Seyyar esnaf, alakadar memurların teftişlerini ve numune almalarını kolaylaştırmaya ve kendilerine istedikleri izahatı vermeye mecburdurlar.

Madde 196 

Teftiş yapan memurların vakı teftişlerine ait olmak üzere merbut oldukları makamlara tevdi eyliyecekleri raporlarla kanuna muhalif hallerin ihbarı müstesna olmak üzere teftişleri esnasında muttali oldukları malümatı ve bazı gıda maddelerinin ihzar tarzlarına dair sanat esrarını ifşa eylemeleri memnudur.

Madde 197 

Bu kanunun mer’iyeti tarihinden itibaren beş sene zarfında her mahallin belediyesi o yerin ihtiyacına muvafık vüs’atte Dahiliye ve Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletlerince evsaf ve şeraiti ile beraber yapılacak bir nizamnamenin göstereceği tiplerden birisini kabul ederek bir mezbaha inşa ettirecek veya mevcut olanı bu esasa göre ıslah eyleyecektir.

Madde 198 – (Mülga: 27/5/2004-5179/37 md.)
Madde 199

(…)(1) bu kanunda zikredilen kullanılacak eşya ve levazımın ayrı ayrı hususi vasıflarını ve bunların ne gibi ahvalde bozulmuş, taklit veya tağşiş edilmiş addedilebileceğini ve tahlil için alınacak nümune miktarını gösterir bir nizamname Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletince tanzim olunacaktır. (Bu arada yer alan, “Her gıda maddesi ile” ibaresi, 27/5/2004 tarihli ve 5179 sayılı Kanunun 37 nci maddesiyle madde metninden çıkarılmıştır.)

DOKUZUNCU BAP
Maden suları ve kaplıcalar
Madde 200

Türkiye Cumhuriyeti arazisi dahilinde bulunan her nevi maden suları ile kaplıcaları işletmek için hususi hükümlerine tevfikan alınması lazımgelen müsaade ile beraber bu suların şifalı hassalarının Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaleti tarafından tasdik edilmiş olması lazımdır. Bu vekaletçe şifalı hassaları veya tesisatının fenne muvafık olduğu tasdik edilmeyen maden suları bu nam ve unvan ile ticarete çıkarılamayacağı gibi kaplıcalara da tedavi maksadiyle eşhas kabul edilemez.

Madde 201

İçmeğe mahsus maden suları ile yıkanmağa mahsus her nevi sıcak, soğuk kaplıcaların işletilmesinden evvel sahipleri veyahut bir şirket namına ise o şirketin idare meclisi reisi tarafından bir istida ile Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletine müracaat edilir.

Bu istidaya suyun işletilmesi için vekaleti aidesinden istihsal edilmiş olan ruhsatname sureti ve mütehassıs bir mühendis tarafından yapılan menbaın nısıf kutru asgari beş yüz metrelik bir daire dahilindeki etraf ve civarının 1/200 mikyasında bir haritasiyle beraber suyun hikemi vasıflarını ve miktarını ve ne suretle bendedildiğini, mevcut veya mutasavver tesisatın şekil ve vasıflarını gösterir bir beyanname ve bir de tahlil raporu leffolunur. Vekaletçe lüzum görüldüğü takdirde mahsus memurlar vasıtasiyle sudan nümune alınıp Devletmüessesatında suyun tahlili tekrar icra ettirilir.

Bu husustaki masarif istida sahibine aittir. Hali hazırda mevcut ve işletilmekte olan maden suları ve kaplıcalar da bu mecburiyete tabidirler. Bunların sahip veya müstecirlere kanunun mer’iyeti tarihinden itibaren bir sene zarfında bu maddede zikredilen vesikaları Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletine tevdi ederler.

Madde 202

Maden suları ve kaplıcalar sıhhi noktai nazardan Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletinin murakabesi altında olup bunlar her zaman teftişe tabidirler. Bu sanayi  sahip veya müstecirleri bu hususta her türlü kolaylığı göstermeğe mecburdurlar.

Madde 203 

İçilmeğe mahsus olarak hususi kablar derununda ticarete çıkarılan maden suları derununa her nevi kimyevi maddeler veya suyun terkibine yabancı gazlar ilavesi memnudur. Maden suları derununda mevcut bazı gazların çoğaltılması için aynı cinsten sun’i gaz ilave etmek caiz isede bunun evvelce Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletine ihbar edilmesi ve suyu havi kablar üzerine sun’i gaz ilave edildiğinin aşikar surette yazılması lazımdır.

Madde 204

Şifalı hassaları kabul edilmiş olan maden suları ve kaplıcaların etrafında bir himaye mıntakası tesisini sahip veya müstecirleri talep edebilirler. Bunun için bir istida ve esbabı mucibe ve laakal üç senedenberi tedavi maksadiyle gelen kimselerin adedini bildiren bir beyanname ile Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletine müracaat olunur. İstida üzerine Sıhhat ve İçtimai Muavenet ve İktisat Vekaletleri müştereken talebi tetkik ettikten başka mahallinde tefahhus ettirerek suyun umumun menfaatına yarayıp yaramadığını tesbit ve himaye mıntakasının hududu tayin olunur. Bu himaye mıntakası dahilinde her nevi yer altı toprak ameliyatı ve sondaj icrası memnudur.

Madde 205

Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaleti tesisatın vüs’atine ve müracaat eden hastaların miktarına göre havassı şifaiyeyi haiz içme ve kaplıca mahallerinde fenni hususattan da mes’ul olmak üzere Vekaletçe ihtısası tasdikli bir tabibin istihdamını sahip veya müstecir veyahut heyeti idaresinden talep edebilir. Bu takdirde görülecek lüzum üzerine daimi veya tedavi mevsimine munhasır olmak üzere ihtiyaca göre bir veya bir kaç tabip tayini mecburidir.

Madde 206

Ecnebi memleketlerinden gelecek maden suları için evvelemirde Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletinden memlekete ithal için müsaade alınır. Vekaletçe ithaline müsaade edilmeyen maden sularının gümrüklerce geçirilmesine müsaade edilmez.

Madde 207

Gerek dahilde imal ve gerekse hariçten ithal olunan bütün suni maden suları ile gazlı sular üzerinde, suni olduğuna dair alıcının görebileceği tarzda yazılmış bir etiketin bulunması mecburidir. Bu nevi suni maden sularına malik olmadıkları şifalı hassalar atıf ve isnat edilmek suretiyle her çeşit reklam icrası memnudur.

Madde 208

Hududu dahilinde veya yakınında havassı şifaiyesi ve umumun istifadesine yaradığı ait olduğu dairelerce kabul ve tasdik edilen bir veya mütaaddit madeni menbalar veya kaplıcalar bulunan şehir ve kasabalar belediyelerinin talebi üzerine Sıhhat ve İçtimai Muavenet ve Dahiliye ve İktisat Vekaletlerince yapılacak tetkikat neticesinde o şehir ve kasaba içme veya kaplıca mahalli olarak ilan olunur.

Madde 209
(Mülga: 1/7/1948 – 5237/51 md. Bkz: TBMM. nin 4/5/1956 tarih ve 1964 sayılı Tefsir Kararı.)
Madde 210

209 uncu maddedeki resim, içme veya kaplıca mahalli olarak ilan edilen şehir ve kasabada mütemekkin olmayıp mevsiminde buralarda gelenlerden cibayet edilir. Harb malülleri ve mecruhları ve hükümetçe meccanen tedavisine lüzum görülen hastalar ve fakirliği musaddak olanlar bu resimden muaftırlar.

ONUNCU BAP
Mezarlıklar, ölülerin defni, mezardan çıkarılması ve nakli
BİRİNCİ FASIL
Mezarlıklar ve ölülerin defni
Madde 211

Mezarlık ittihaz olunan yerlerden başka yerlere ölü defni memnudur. Fevkalade hallerde ve sıhhi mahzur mevcut olmadığı takdirde Cumhurbaşkanı karariyle muayyen ve malüm mezarlıklar haricinde ölü defnine müsaade edilir. (2/7/2018 tarihli ve 700 sayılı KHK’nin 9 uncu maddesiyle, bu maddede yer alan “İcra Vekilleri Heyeti” ibaresi “Cumhurbaşkanı” şeklinde değiştirilmiştir.) 

Madde 212

Her şehir ve kasaba belediyesi şehir ve kasabanın haricinde ve meskenlerden kafi miktar uzakta olmak üzere şehir ve kasabanın nüfusuna ve senelik vefiyatı umumiyesine nisbetle lazım gelen bir veya müteaddit mezarlık mahalli tesisine mecburdur.

Mezarlık olmak üzere intihap edilecek mahallerin toprağı, vasıfları ve civarındaki meskenler veya su menbaları için sıhhi bir mahzur bulunup bulunmadığı ve mesahai sathiyesinin kifayeti sıhhiye memurlarınca tayin olunur. Bu mezarlıkların tanzim ve iyi bir halde muhafazası mahalli belediyelerine aittir. Mezarlıkların etrafı behemehal duvarlarla tahdit edilir.

Madde 213

Köyler için tesis edilecek mezarlık mahalleri bu köylerin merbut olduğu kaza kaymakamlarınca Hükümet tabiplerinin mutalaası alınarak tayin olunur. Mütaaddit ve yekdiğerine mücavir köyler için bir mezarlık mahalli tesis olunabilir. Köy mezarlıklarının iyi halde muhafazaları ihtiyar heyetlerine aittir.

Madde 214

Fenni şartları ve vasıfları haiz olmayan ve sıhhi mahzurları görülen mevcut mezarlıklar hali üzerine terk olunarak yeni mezarlıklar ihdas ve tesis edilir.

Madde 215

Bu kanunun tarifi dahilinde defin ruhsatiyesi alınmadıkça ve ibraz olunmadıkça hiç bir cenazenin defni caiz değildir. Ruhsatnameler mevtanın hüviyetini, adresini, bilindiği halde vefatın sebebini muhtevi olacak ve defnine ruhsat verildiği sarahatla kaydedilecektir.

Madde 216

(Değişik birinci cümle: 20/8/2016-6745/1 md.) Defin ruhsatiyeleri belediye tabipleri, toplum sağlığı merkezi tabipleri ile aile hekimleri tarafından mevtanın muayenesinden sonra verilir ve bu ruhsatiyelerin yerleşim yeri bazında hangi tabipler tarafından verileceği Türkiye Halk Sağlığı Kurumu tarafından belirlenir. Ölümüne sebep olan hastalık esnasında tedavi eden tabibin verdiği ruhsatname resmi tabipler tarafından tasdik edilmek şartiyle muteberdir.

Madde 217

Hükümet veya belediye tabipleri icabı halinde esbabı vefatı tayine medar olmak üzere tabibi müdavinin raporunu talep edebilirler. Tabibi müdaviler talep vukuunda bu raporu vermeğe mecburdurlar.

Madde 218

Bütün hastane ve sair sıhhi müesseselerde ölenlere ait defin ruhsatiyeleri o müessesenin müdür ve baştabibi tarafından verilir ve usulü dairesinde resmi tabipler tarafından tasdik edilir. Kendine ait hususi mezarlığı olan müesseselerdeki ölülerin ismi ve hüviyeti sebebi vefatiyle birlikte yirmidört saat zarfında belediye dairesine bildirilir.

Madde 219

Tabip bulunmayan yerlerde ölülerin muayeneleri küçük sıhhat memurları veya bu iş için yetiştirilmiş veya tavzif edilmiş memurin tarafından icra ve ruhsatnameleri verilir. Bunların bulunmadığı yerlerde defin ruhsatiyesi ya jandarma karakol kumandanları veya köy muhtarları tarafından ita olunur. Her şehir, kasaba veya köyde ölü muayenesi yapacak ve defin ruhsatını verecek olanlar en büyük mülkiye memuru tarafından tayin ve ilan olunur.

Madde 220 

Her belediye ve belediye olmayan yerlerde defin ruhsatiyesi verenler nezdinde vefiyatın kayıt ve zaptına mahsus bir defter bulundurulacak ve bu deftere meyitin ismi, adresi, tarihi vefatı, malüm ise mevti intaç eden hastalık ve defin ruhsatiyesi verenin ismi kaydedilecektir. Bu malümat her ay nihayetinde toplanarak öbür ayın on beşine kadar en yakın Hükümet tabibi ve sıhhiye müdiriyetine bildirilir ve sıhhat daireleri tarafından da mahalli nüfus idarelerine ihbar olunur.

Madde 221

Ölü muayene edenler veya defin ruhsatnamesi verenler vefat sebebinin kazaen veya bir sari hastalık neticesi olduğuna dair şüphe veya kanaat hasıl ettikleri takdirde ait olduğu makamı haberdar etmeden defin ruhsatiyesi veremezler. Tabip olmayan yerlerde sari hastalık şüphesiyle vefat edenler içindefin ruhsatiyesi verilip hadiseden akabinde makamı aidesine malümat verilir.

Madde 222

Her şehir ve kasabada cenazelerin bulunduğu mahalden mezarlığa kadar ne suretle nakledilecekleri hakkında mahalli sıhhiye memurlarının mutalaası alınmak şartiyle belediyelerce bir talimatname çıkarılır. Cenazelerin kolayca ve usulü dairesinde nakline nezaret ve bu bapta lazım gelen vasıtaların ihzarına belediyeler mecburdurlar. Umumi nakil vesaitinin cenaze nakline veya cenaze nakline mahsus vasıtaların sair hususlara tahsisi memnudur.

Madde 223

Mezarlıklarda her mezara bir ölü defnolunur ve mezarlıkların mebni olduğu arazinin tabiatına nazaran tayin olunacak zaman mürur etmeden aynı mahalde ikinci bir ölünün defnine ruhsat verilmez. Bu müddet beş seneden aşağı olmaz. Mezarlıkların vüs’ati müsait olan mahallerde münasip bir mahal ayrılarak isteyenlere aile mezarlığı olarak satılması caizdir.

Madde 224

Ölülerin yakılması için fenni usulü dairesinde fırınlar yaptırmak istiyen belediyeler evvel emirde bu hususta Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletine müracaat ederek hazırlattıkları projeleri tasdik ettirip müsaade aldıktan sonra tesisata başlıyabilirler.

Madde 225 

Bir cesedi ihrak fırınlarında yaktırmak için aşağıda yazılı vesikaların vücudu lazımdır:

1 – Ölünün hastalığı esnasında tedavisiyle meşgul olmadığı malüm ve sabit olan resmi bir tabip tarafından verilmiş olup vefatın her hangi gayritabii bir sebepten mütevellit olmadığını bildiren bir rapor ve defin ruhsatiyesi.

2 – Cesedinin yakılmasını arzu ettiğini mübeyyin olup mevtanın hayatta ikenyazdığı vesika veya bu hususta şifahen arzu izhar ettiğini işitenlerden laakal üç zatın tahriri şehadet ve tasdikleri.

3 – Müteveffanın ölümünü mucip olan sebebin herhangi cinai bir fiilden münbais olduğuna dair hiç bir şüphe mevcut olmadığını bildiren ve mahalli polis idaresi tarafından verilen vesika.

İşbu vesikalar ihraktan laakal yirmi dört saat evvel mahalli belediyesine ibraz olunarak alelüsul vefat defteri mahsusuna işaret edildikten sonra ihrak müsaadesi verilir. Defnedilen ölülerin defninden sonra ihrak için kabirden çıkarılmalarına müsaade edilmez.

Madde 226

İhrak neticesi cesetten hasıl olan bakaya hususi kablar derununda mezarlık dahilinde bir dairei mahsusada hıfzedilir.

İKİNCİ FASIL
Ölülerin çıkarılması ve nakli
Madde 227

Cesetlerin tamamiyle tahallül ve tefessühünden evvel mezarlar açılarak ölülerin çıkarılması için behemehal mahalli belediyesinin müsaadesi alınmak lazımdır. Bu hususta sıhhat memurlarının mutalaası alınmalıdır. Adli otopsiler bu hükümden müstesnadır. Yalnız mahalli belediyesine keyfiyet bildirilir.

Madde 228

Bir ölünün gerek defninden evvel ve gerek defninden sonra bir kasabadan diğerine nakli için vefat veya defin mahalli olan şehir veya kasaba belediyesinin vesikası istihsal olunur. Bu vesikanın alınması için ölü henüz defnedilmemiş ise defnine ruhsat verildiğini mübeyyin vesikanın ibrazı lazım gelir. Defnedilmiş ölüler için evvelce vefiyat hakkındaki defteri mahsusuna işaret edilmiş olan kayıtların bir sureti çıkarılır ve bundan başka da her iki halde vefatın sebebi nakli halinde sıhhi bir mahzur tevellüt etmiyeceğine dair tabibin tasdiki iktıza eder.

Madde 229 – (Değişik: 15/6/1942 – 4255/1 md.)

Kolera, veba, çiçek, şarbon, cüzam ve ruam hastalıklarından vefat edenlerin nakli memnu olduğu gibi kolera, veba, çiçek veya lekeli humma hastalıklarından vefat etmiş olanların bir sene geçmedikçe mezardan çıkarılarak başka bir mahalle nakilleri de memnudur.

Madde 230

Bir şehir ve kasabadan diğerine nakledilecek ölülerin Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletince tertip edilerek belediyelere tebliğ olunacak talimatnamede mündemiç fenni usuller dahilinde tabutlanması lazımdır. Bu tarzda tabutlanmayan ölülerin nakline mümanaat edilir.

Madde 231

Şimendiferlerle nakledilecek ölüler 228 inci maddede gösterildiği surette müsaade alındıktan ve ölünün tabutlanmasının usulü fenniyesi veçhile yapıldığı tevsik olunduktan sonra şimendifer idaresine teslim ve ancak seyri seri ile naklolunur. Hava tarikiyle sevkedilecek ölüler için aynı surette muamele olunur.

Madde 232

Uzun müddet devam edecek nakiller için veya sıcak mevsimlerde, sıhhat memurlar tarafından talep edildiği takdirde, ölülerin tahnit edilmesi mecburidir.

Madde 233

Deniz tarikiyle yapılacak ölü nakliyatı için evvelce ait olduğu makamdan istihsal edilen vesikalar ölünün gemiye tahmilinden evvel bulunduğu limandaki Hudutlar ve Sahiller Sıhhat Umum Müdürlüğünün memuruna veyahut hudutlar ve sahiller sıhhat işlerine nezaret edenlere tasdik ettirilmelidir. Başka suretle ölülerin gemilere yükletilmesi memnudur.

Madde 234 – (Değişik: 15/6/1942 – 4255/1 md.)

Ecnebi memleketlerden getirilen ölülerin nakline müsaade edildiğini ve naklinde sıhhi mahzur bulunmadığını tevsik için mahalli idareden verilmiş ölü nakil vesikası ibraz edilmesi mecburidir.

ON BİRİNCİ BAP
Şehir ve kasabalar hıfzıssıhhası
BİRİNCİ FASIL
İçilecek ve kullanılacak sular
Madde 235

Hususi kanuna tevfikan belediyelerce idare edilen sularla işletilmesi şirketlere bırakılan suların sıhhi hususları Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletinin murakabesine tabidir.

Madde 236

İçilmek ve kullanılmak için getirilecek suların fennen içilmesine müsaada edilecek evsafta olması şarttır. Olmadığı takdirde bunların fennen icap ettiği surette temizlenmesine ve evsafının ıslahına belediyeler mecburdurlar.

Madde 237

Şehir ve kasabalarda tevzi edilmek üzere celbedilen su menbalarının etrafında behemehal bir himaye mıntakası tesis edilmelidir. Bu mıntakaların hudutları sıhhat memurları huzuriyle ihtisas erbabı tarafından menbaın gıda havzası üzerinde tayin edilir.

Madde 238 

Himaye mıntakası olmak üzere menbalar etrafında tayin ve tahdit edilen arazi belediye mıntakası haricinde de olsa belediye tarafından Belediye İstimlak Kanununa tevfikan istimlaki mecburi olup bu arazinin mesken yapılmak, ekilmek ve sair her hangi hususlar için istimali memnudur.

Madde 239

Suları içilmeğe ve ev işlerinde kullanılmağa mahsus hususi ve umumi kuyuların ve sarnıçların televvüs eyledikleri veya televvüse maruz bulundukları takdirde bunların ıslahını takibe belediyeler mecburdurlar. Sahipleri tarafından ıslah ve televvüs tehlikesi bertaraf edilmiyen kuyular masarifi sahibinden Devlet emvali gibi tahsil edilmek üzere belediye tarafından ıslah edilir.

Madde 240

Umuma satılan menba suları mahalli belediyesinin sıhhi murakebesi altında bulunur. Bunlara ve bütün içme suları nakliyatına ait kapların vasıfları ve bu kablara doldurma ve sevkleri tarzı belediyelerce tayin olunur. Menbaların sahipleri veya müstecirleri menbaların ve su nakledenler suların televvüsten vikayesi için gösterilecek tedbirleri tatbika mecburdur.

Madde 241

Sularının içilmesi fennen ve sıhhat için tehlikeli olan menba, kuyu, çeşme ve saire gibi mahallere belediyece o suyun mazarratlı olduğunu gösteren ve harici tesirler ile yazıları bozulmayan levhalar asılır.

Madde 242

Dere, nehir ve çayların ve çeşmelerin televvüsünü mucip tesisat yapılmasına veya eşhas tarafından bu tarzda telvisat ikaına mümanaat olunur. Fabrika sularının fenni mahzurları tahakkuk eden yerlerde mazarratı izale edilmeden nehir ve derelere dökülmesi memnudur.

Madde 243

Buz fabrikaları ve imalathaneleri sıhhi murakabe altında bulunur. Buz imal edilecek sular behemehal 236 ncı maddede zikredilen içme suları evsafını haiz olmalıdır.

İKİNCİ FASIL
Mecralar ve müzahrefat imhası
Madde 244

Mahsus kanununa tevfikan belediyelerce inşa ettirilmiş ve ettirilecek lağım ve çirkef mecralarının fenni mahzuru olmadığı kabul ve tasdik edilmedikçe dere, çay, nehirlere akıtılması memnudur. Fenni usul dairesinde mecralar muhteviyatının imhası için kullanılacak sahaların meskenlerden uzak olması ve bunların istimlak edilerek başka suretle istimal edilmemesi lazımdır.

Madde 245

Mecra inşası mümkün olmayan yerlerde yapılacak çukurların fenni vasıf ve şartları Sıhhat ve İçtimai Muavenet vekaletince tayin olunur. Bu çukurların muayyen fasılalarla temizlenmesi için belediyelerce münasip ve sıhhi mahzurlardan salim tahliye ve nakil vasıtaları tedarik olunup ücret mukabilinde halka tahsis edilir. Çukurlar muhteviyatının dökülmesi için madde 244 de yazılı olduğu tarzda bir saha tahsis edilmelidir. Beşeri mevaddı gaitanın her nevi sebze ve saire zeriyatında gübre olarak istimali memnudur.

Madde 246

Yirmi binden fazla nüfusu olan şehirlerde umumi caddelerde veya belediyelerce tayin edilecek mıntakalar içinde hayvan ahırı bulundurulması memnudur.

Madde 247

Şehirler ve kasabalar belediye hudutları dahilinde görülen hayvan leşlerinin ortadan kaldırılması ve mazarratlarının izalesi belediyeye aittir. Köyler ve köyler civarındakiler köy ihtiyar heyetlerince gömülürler.

Madde 248

Belediyesi olan her şehir ve kasabada sokakların yıkanmak ve süpürülmek suretiyle temiz tutulması mecburidir. Toplanan süprüntüler bunların etrafa yayılmasına ve dökülmesine mani olacak vasıtalarla nakledilerek şehir ve kasabanın vaziyetine göre en münasip olarak kabul edilen şekilde imha veya ihrak edilir. Nüfusu elli binden fazla olan şehirlerde bu süprüntüden istifade edilmek üzere lazımgelen tesisat yapılır. Sokaklarda veya evler içinde süprüntü birikip kalmaması için belediyelerce tedabir ittihaz olunur.

Madde 249

Belediyelerce şehir ve kasaba dahilinde telvisata meydan vermemek üzere münasip mahallerde fenne muvafık şekilde aptes yerleri tesis ve mevcutları ıslah olunur. Belediye teşkilatı olmayan yerlerde bu mecburiyet köy ihtiyar heyetlerine aittir. Cadde ve sokaklarda ve meskenler kurbünde ve belediyelerce tayin edilecek hudutlar dahilinde açıktan defihacet etmek kati surette menedilir

ÜÇÜNCÜ FASIL
Meskenler
Madde 250

Mahalli belediyelerin ruhsatı olmaksızın her nevi mesken ve umuma mahsus binalar inşası memnudur. Müsaadenin istihsali için binanın projesi belediyeye tevdi edilir.

Bunlardan umuma mahsus binalara ait bulunanlar hakkında sıhhiye heyetinin mutalaası alındıktan ve meskenlere ait olanların Sıhhat Vekaleti tarafından tesbit edilecek, sıhhi şartlara muvafık bulunduğu ve her nevi binanınki mevzu nizamlara da uygun olduğu anlaşıldıktan sonra proje sahibine iade ve inşaata müsaade olunur. Bina sahipleri projelerin tevdiinden itibaren nihayet yirmi gün zarfında bir cevap almadıkları takdirde inşaata başlamakta muhtardırlar.

Madde 251

Müsaade talep edilmeden veya teklif olunan sıhhi şartlar nazarı dikkate alınmadan inşaat yapıldığı takdirde bu inşaatın itmamına ve itmam edilmiş ise sıhhi şartları veya müsaade muamelesini ikmal etmedikçe iskanına ve istimaline mümanaat olunur.

Madde 252

Yeni inşa edilerek sahibi oturacak veya kiraya verilecek binaların ilk defa iskanından evvel içinde oturacaklar için sıhhi ve fenni mahzurları olmadığı belediyelerce tasdik edilmeden iskan ve icari memnudur. Bu tasdik için binanın, aralarında bir sıhhat memuru da bulunduğu bir heyet tarafından tetkiki ve rapor verilmesi lazımdır.

Madde 253

Nüfusu elli binden fazla olan şehirlerde belediyeler ikametgahların sıhhi şartlarını daima nazarı teftişte bulundurmak üzere bir meskenler idaresi tesisine mecburdurlar. Bu idareler azami iki odayı havi evlerle daha büyük olmakla beraber kiraya verilen evleri, bekar ikametgahlarını ve pansiyonları ve ameleye tahsis edilen veya odaları, bodrum ve tavan aralarında bulunan ve icara verilen ikametgahları teftiş ve murakabe ederler.

Madde 254

İnşaatı itmam edilmiş olsun veya olmasın içinde oturanların veya komşularının sıhhatine veya hayatına ehemmiyetli zarar vereceği anlaşılan meskenlerin ıslahına sahipleri mecburdurlar. Bunun için meskenler idaresi olan yerlerde bu idarelerin mevcut bulunmayan mahallerde belediyenin sıhhat ve fen memurlarının verecekleri esbabı mucibeli raporlar belediye reislerince vilayetlerde valiye ve kazalarda kaymakamlara tevdi edilir. Vali ve kaymakamlar esbabı mucibeli raporları mahalli hıfzıssıhha meclislerine tevdi ile karar talep eyler.

Madde 255

Hıfzıssıhha meclislerince verilen karar belediyelerce zikredilen esbabı mucibeyi kabul ve tasvip eder veya ret eyler mahiyette olsa da her iki halde bu kararlar Vilayet İdare Heyetlerinin temyizen tasdikiyle muteber olur.

Madde 256

Sıhhi mahzurları görülen binaların sahipleri belediyelerin esbabı mucibeli raporlarını görmeğe salahiyettar oldukları gibi hıfzıssıhha meclisleri huzurunda beyanı mutalaa etmeğe veya vekilleri vasıtasiyle fikirlerini söyletmeğe mezundurlar. Bu husustaki müzakerattan, laakal 15 gün evvel binaların sahipleri keyfiyetten tahriren haberdar edilmelidir.

Madde 257

Mahzurları görülen binaların hıfzıssıhha meclisleri kararı ve Vilayet İdare Heyetlerinin tasvibiyle takarrür eden tadilat, ıslahat veya tamirat icra edilmeden tamamen veya kısmen mesken olarak istimali memnudur. Etrafında bulunanların hayat ve sıhhati için tehlike iras eden binalar hakkında da aynı suretle muamele icra edilir ve bu tehlikenin vukuu yakın olduğu takdirde belediyelerce tehlikenin süratle izalesi temin ve masarifi Devlet emvali gibi sahibinden tahsil olunur.

DÖRDÜNCÜ FASIL
Hanlar, oteller ve umumi mahaller
Madde 258

Bütün oteller, hanlar ve misafirhanelerin sıhhi şartları mecburi ve asgari olarak ihtiva etmeleri lazım gelen müştemilatı belediyelerce, belediye hudutları haricindeki yerlerde vilayet veya kaza sıhhat memurlarınca tayin ve murakabe edilir.

Madde 259

Sıhhi şartları haiz olmayan ve hastalıkların intikaline vasıta olduğu görülen, otel, han ve sair misafirhaneler her türlü mahzurdan salim bir surette ıslahı sabit oluncaya kadar kapatılır.

Madde 260

Otelcilik, hancılık edecek veya her hangi suretle olursa olsun ücretle misafir kabul edecek olanlar hususi müsaadeyi haiz olmalıdır. Bu müsaadeler belediye hudutları dahilinde belediyelerce, bu hudutlar haricinde valiler veya kaymakamlarca ita edilir. Müsaade verilmeden evvel bu mahallerin sıhhi mahzurlardan ari ve lazım gelen şartları haiz olduğu sıhhat memurlarınca da tesbit olunur.

Madde 261

Bütün eğlence mahalleri, tiyatro, sinema, bar ve gazino ve kahve ve emsali yerler ve halkın bir arada toplanmasına mahsus sair umumi mahaller ve hamamlarda halkın sıhhatini vikaye ve selametini temin için riayeti lazım gelen tedbirler mahalli belediyelerce neşrü ilan olunur. Bu tedbirlere kısmen veya tamamen riayet edilmiyen mahallerde her türlü içtimalar menedilir.

BEŞİNCİ FASIL
Yeni tesis olunacak veya tevsi edilecek şehir ve kasabalar
Madde 262

Nüfusu yirmi bin veya daha ziyade olan şehir ve kasabalar belediyeleri bu kanunun mer’iyeti tarihindan itibaren üç sene zarfında şehir veya kasabanın tevsi ve ıslahı için bir müstakbel şekil projesi tanzim etmeğe mecburdur.

Bu proje yeniden yapılacak veya ıslah edilecek sokakların istikamet ve genişliğini, meydanların, umumi mahallerin, bahçelerin ve abidelerin yerlerini ve vaziyetlerini gösteren bir haritayı ve yapılacak tesisatın senelere taksim edilmiş olmak üzere belediye meclisinde tasdik edilmiş bir programı ihtiva etmelidir.

Madde 263

Nüfusu yirmi binden az ve beş binden fazla olan şehir ve kasabalar belediyeleri de nüfusları her iki nüfus tahriri devresi arasında % 15 miktarında bir çoğalma gösterdikleri takdirde bu tarzda bir proje ihzarına mecbur oldukları gibi nüfusu her neye baliğ olursa olsun 228 inci maddede yazılı olduğu veçhile içme veya kaplıca mahalli olarak kabul edilen şehir ve kasabalarda bu projeyi tanzim ettirirler.

Madde 264 – (Mülga: 15/5/1959 – 7269/51 md.)
Madde 265

Belediyelerce tanzim ettirilecek olan bu plan ve projeler icabında tetkik edilmek üzere Dahiliye ve Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletlerince talep edilebilir. Bu takdirde bu vekaletlerce teklif edilecek tadilatın kabulü mecburidir.

Madde 266

Her şehir ve kasaba belediyesi bu kanunun mer’iyeti tarihinden itibaren bir sene zarfında o şehir veya kasabanın ihtiyaçlarına göre bu kanunun gösterdiği sıhhi hususlara ait bir zabıta talimatnamesi tertip eder. Bu nizamname, meskenlerin ihtiva etmeleri lazım gelen asgari müştemilatı, umumi ve müşterek ikametgahlardaki ikamet şeraitini, gıda maddeleri satılan veya sair temizliğe mütaallik işlerle iştigal edilen mahallerin, han, otel, misafirhane, eğlence mahalleriyle bütün umumi yerlerin sıhhi şartlarını ve umumiyetle şehrin sıhhat ve temizliğine taallük eden hususlara ait riayetleri lazımgelen kaideleri ihtiva eder.

Madde 267

Belediyelerin mensup oldukları vilayetler vasıtasiyle gönderecekleri sıhhi zabıta talimatnameleri Dahiliye ve Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletince tetkik ve tasvip edilmeden mer’iyete konulamaz.

Bu talimatnamede yapılacak esasa mütaallik tadiller aynı şartlara tabidir.

ON İKİNCİ BAP
Gayrisıhhi müesseseler
Madde 268

Civarında ikamet eden halkın sıhhat ve istirahatini ihlal eden müesseseler ve atelyeler bu kanunun neşrinden itibaren, resmi müsaade istihsal edilmeksizin açılamaz.

Madde 269 – 268 inci maddede zikredilen müesseseler ve atelyeler üç sınıfa tefrik olunur:

Birinci sınıf – Hususi meskenlerden behemehal uzak bulundurulmaları icap edenler.

İkinci sınıf – Hususi meskenlerden behemehal uzaklaştırılması icap etmemekle beraber müsaade verilmezden evvel civarında ikamet edenlerin sıhhat ve istirahatleri üzerine gerek tesisatları ve gerekse vaziyetleri itibariyle bir mazarrat yapmayacağına kanaat husulü için tetkikat yapılması iktiza eden müesseseler.

Üçüncü sınıf – Meskenlerin yanında kalabilmekle beraber yalnız sıhhi nezarete tabi tutulması icap eden müesseselerdir.

Madde 270

Bu kanuna müteferri olmak üzere bu üç sınıf müessese ve atelyelerin bir listesi Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletince İktisat Vekaletinin de mutalaası alınmak şartiyle tanzim olunur. Bu listede münderiç olmayan müessese ve atelyelerin hangi sınıftan addedileceği badehu yine aynı suretle tayin edilir.

Madde 271

Birinci sınıf müesseselerin tesisi için ancak Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletince müsaade olunur ve İktisat Vekaletine malümat verilir. Bu hususta müsaade almak üzere müessesenin bulunduğu mahalde en büyük mülkiye memuruna bir istida ile müracaat edilir.

Bu istida müessesenin nevi ne ile iştigal edeceği ve sair tafsilat kaydedilmelidir. Bu müracaat evrakı mahalli sıhhatmemurlarının raporiyle Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletine gönderilir. Vekaletçe icabında yaptırılacak tetkikat ve tahkikattan sonra resmi müsaade verilir.

Madde 272

İkinci ve üçüncü sınıf müesseselerin tesisi için mahalli sıhhat memurlarının muvafık raporları üzerine mahalli en büyük mülkiye memurunca resmi müsaade verilir ve Sıhhat ve İktisat Vekaletlerine bildirilir.

Madde 273

Birinci sınıf müesseseler ve atelyeler civarında ve Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletince tasdik edilecek mesafe dahilinde meskenler veya insanların ikametine mahsus sair mahallerin bulunması memnudur.

Madde 274

Bu kanunun neşri tarihinde mevcut olup civarında mukim halkın sıhhat ve istirahatlerini ihlal eylediği mahalli sıhhat memurlarının raporu ve Vilayet İdare Heyetine tasvibi ile tebeyyün eden birinci sınıfa dahil müesseselerin İktisat ve Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletleri karariyle nakli ve sahibinin mümanaatı halinde seddi caizdir.

Madde 275

Birinci sınıfa dahil bulunan müessese ve atelyelerden işbu kanundan evvel tesis edilmiş olanlar başka bir mahalle naklettikleri veya faaliyetlerini altı ay müddetle tatil eyledikleri takdirde yeniden tesis edilecek müessese mahiyetinde telakki edilerek müsaade istihsali lazım gelir.

ON ÜÇÜNCÜ BAP
Sıhhi istatistik ve coğrafya ve propaganda
Madde 276

Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletine ait istatistik hizmetleri aşağıda gösterilmiştir:

1 – Doğum, evlenme, ölüm ve ölüm sebepleri.
2 – Kara, deniz, hava tarikleri üzerinde yapılan sıhhi tedbirler.
3 – Hastane, dispanser, sanatoryumlardaki ve sair tedavi müesseselerindeki hastalar ve zaifler halinekahette bulunanlar.
4 – Sari ve istilai hastalıklar.
5 – Meslek hastaları.
6 – Memleketin sıhhi coğrafyasına ait malümat.
7 – Sıhhi ve içtimai hizmetlere taallük edip Yüksek Sıhhat Şürası tarafından tayin edilecek sair mesail.

Madde 277

Devlete ait hava rasat müesseseleri Sıhhat Vekaletinin tıbbi ve sıhhi istatistik ve coğrafya tanzimi için icap eden her nevi malümatı itaya mecburdurlar.

Madde 278

Devlet umumi istatistik dairesi her ay nihayetinde 276 ncı maddede zikredilen hususlara mütaallik olup ittıla hasıl eylediği ihsai malümatı Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletine verir.

Madde 279

Bilümum hususi hastaneler, sanatoryumlar, dispanserler müdürleri Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletince talep edilecek istatistikleri muayyen mühletler dahilinde vermeğe mecburdurlar.

Madde 280

Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaleti sari ve salgın hastalıklardan korunma, çocuk büyütme ve sıhhi şartlar dairesinde yaşama gibi sıhhi meseleler hakkında halkı tenvir için kitap, levha, risale neşreder, sıhhi propaganda müessesatı yapar ve konferanslar verdirir ve her nevi sinema filimleri gösterir. Bu gibi hizmetler meccanidir.İcabı takdirinde lazım gelen vasıtaları haiz seyyar sıhhi propoganda kolları teşkil olunur.

(Ek: 22/9/1983 – 2890/2 md.) Ana sütü ile beslenmenin önem ve üstünlüğünün öğretilmesi, yaygınlaştırılması,süt çocukları ve küçük çocukları besleme yönteminin öğretilmesi konularındaki eğitim ve öğretim; halk eğitimi ve beslenme konularında uygulamalı eğitim yapan gerçek ve tüzelkişilerle birlikte, Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı tarafından sağlanır. Bu eğitim, ana sütü ile beslenmenin yaygınlaştırılmasını önleyici veya çocuk besinlerini reklam edici nitelikte olamaz.

Madde 281

Bütün mekteplerde en son ilmi müktesebata tevfikan hıfzıssıhha dersi tedrisatı mecburidir. Bu dersler mütehassıs zat tarafından tedris ve programları Maarif Vekaletiyle Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaleti tarafından müştereken tesbit olunur.

ON DÖRDÜNCÜ BAP
Ceza hükümleri
Madde 282 – (Değişik: 23/1/2008-5728/48 md.)

Bu Kanunda yazılı olan yasaklara aykırı hareket edenler veya zorunluluklara uymayanlara, fiilleri ayrıca suç oluşturmadığı takdirde, ikiyüzelli Türk Lirasından bin Türk Lirasına kadar idarî para cezası verilir.

Madde 283

(Değişik: 23/1/2008-5728/49 md.) Bu Kanunda yazılı belediye vazifelerine taallûk edip 266 ncı maddede gösterilen sıhhi zabıta nizamnamesinde mezkur memnuiyetlere muhalif hareket edenlerle mecburiyetlere riayet etmeyenler, 15/5/1930 tarihli ve 1608 sayılı Kanunla değişik 16/4/1924 tarihli ve 486 sayılı Kanun mucibince cezalandırılır.

Madde 284

66 ve 67 inci maddelerde zikredildiği üzere sari hastalıklar hakkında tetkikatta bulunmağa salahiyettar memurlara muhalefet eden kimseler; Türk Ceza Kanununun 195 inci maddesi mucibince cezalandırılır. (23/1/2008 tarihli ve 5728 sayılı Kanunun 50 nci maddesiyle; bu maddede yer alan “Ceza Kanununun 263 üncü” ibaresi “Türk Ceza Kanununun 195 inci” şeklinde değiştirilmiş ve metne işlenmiştir.)

Madde 285 – (Değişik: 23/1/2008-5728/51 md.) 

78 inci maddede yazılı memnuiyete rağmen laboratuvarlarında kolera ve veba ve ruam kültürleri bulunduranlar elli günden az olmamak üzere adlî para cezası ile cezalandırılır.

Madde 286

Tathir ve tephir edilmeden satılığa çıkarılan 85 inci maddede yazılı eşyaya vaziyed ve tathiratı icra ve bu hizmetten mütevellit bütün masarif sahibinden tahsil olunduktan sonra iade olunur.

Madde 287 – (Değişik: 23/1/2008-5728/52 md.) 

101 inci maddede zikredilen tedbirlere muhalefet edenler veya tedaviye icabet etmeyenler, Kabahatler Kanununun 32 nci maddesine göre cezalandırılır.

Madde 288 – (Değişik: 23/1/2008-5728/53 md.)

103 üncü maddedeki mecburiyete riayet etmeyenlere, yüz Türk Lirası idarî para cezası verilir.

Madde 289 – (Değişik: 23/1/2008-5728/54 md.)

109 uncu maddedeki mecburiyete riayet etmeyen tabiplere yüzelli Türk Lirası idarî para cezası verilir.

Madde 290 – (Değişik: 23/1/2008-5728/55 md.)

110 uncu maddede yazılı yasaklara aykırı hareket edenler, Türk Ceza Kanunu hükümlerine göre cezalandırılır.

Madde 291 – (Değişik: 23/1/2008-5728/56 md.)

112 nci maddede gösterilen tedbirlere riayet etmeyen ve tedaviye icabet eylemeyenler, Kabahatler Kanununun 32 nci maddesine göre cezalandırılır.

Madde 292 – (Değişik: 23/1/2008-5728/57 md.)

137 nci maddede gösterilen mecburiyete riayet etmeyen gemi süvarilerine ikiyüzelli Türk Lirası idarî
para cezası verilir.

Madde 293

138 inci maddedeki şeraite muvafık olmayan gemilerin kaptanları , Gemi Sağlık Resmi Kanununda yer alan para cezalarının on katı idarî para cezasıyla cezalandırılır. (24/4/2003 tarihli ve 4854 sayılı Kanunun 1 inci maddesiyle, 293 üncü maddede yer alan “500 numaralı Rüsumu Sıhhiye Kanununda mündemiç cezayı nakdilerin on misli alınmak suretiyle” ibaresi, “Gemi Sağlık Resmi Kanununda yer alan para cezalarının on katı idarî para cezasıyla olarak 6/5/2003 tarihinden geçerli olmak üzere değiştirilmiş ve metne işlenmiştir.)

Madde 294 – (Değişik: 23/1/2008-5728/58 md.)

Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletiyle İktisat Vekaleti tarafından 141 inci maddede gösterildiği veçhile müştereken tespit edilen yönetmelikte mündemiç levazım ve saireyi bulundurmayan ve yolcuların selamet ve emniyetini temin eyleyecek tedbirlere riayet etmeyen gemi sahip veya süvarilerine dörtyüz Türk Lirası idarî para cezası verilir ve bu levazım ikmal edilinceye kadar gemilerin seyrüseferlerine mümanaat  olunur. (2/7/2018 tarihli ve 700 sayılı KHK’nin 9 uncu maddesiyle, bu fıkrada yer alan yer alan “nizamnamede” ibaresi “yönetmelikte” şeklinde değiştirilmiştir.)

Bu Kanunda yazılı olan idarî para cezaları mahallî mülkî amir tarafından verilir.

Madde 295 – (Değişik: 23/1/2008-5728/59 md.)

179 uncu maddede zikredilen nizamname ile Sıhhat ve İçtimai Muavenet ve İktisat Vekaletlerince müştereken tespit edilen tedbirlere riayet etmeyen iş sahiplerine beşyüz Türk Lirası idarî para cezası verilir.

Bu yüzden şahsî veya umumi zarar hasıl olduğu takdirde ahkamı umumiye mucibince takibatı kanuniye ifa edilir.

Madde 296 – (Değişik: 23/1/2008-5728/60 md.)

185 inci maddedeki memnuiyet hilafına hareket edenler altı aya kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

Madde 297 – (Değişik: 23/1/2008-5728/61 md.)

186 ve 187 nci maddelerdeki fiilleri işleyenler, üç aydan altı aya kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

Madde 298 – (Değişik: 23/1/2008-5728/62 md.)

205 inci maddedeki mecburiyete riayet edilmeyen mahaller, gerekli yükümlülükler yerine getirilinceye kadar mahallî mülkî amir tarafından faaliyetten men edilir.

Madde 299 – (Değişik: 23/1/2008-5728/63 md.)

215 inci maddede zikredilen defin ruhsatiyesi olmadan cenaze defneden mezar bekçileri veya ölü sahipleri Kabahatler Kanununun 32 nci maddesine göre cezalandırılır.

Madde 300

227 inci maddede zikredilen istisna haricinde lazım gelen müsaadeyi almadan herhangi suretle olursa olsun mezarları açanlar; altı aydan bir seneye kadar hapsedilir.

Madde 301 – (Değişik: 23/1/2008-5728/64 md.)

Müsaadesiz olarak bir şehir ve kasabadan diğerine ölü nakledenler Kabahatler Kanununun 32 nci maddesine göre cezalandırılır.

Madde 302 – (Değişik: 23/1/2008-5728/65 md.)

Belediyelerce 252 nci maddeye tevfikan sıhhi mahzuru olmadığı tasdik edilmeden sahip oldukları binaları iskan ettirenler veya icara verenlere yüz Türk Lirası idarî para cezası verilir.

ON BEŞİNCİ BAP
Umumi hükümler
Madde 303

Bu kanunda zikredilen sıhhat memurları; Devlet, belediye ve idarei hususiye işlerinde kullanılan tabipler ve Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletinin lüzum göreceği ve mezuniyet vereceği hususlarda tabiplerin maiyetinde bulunan küçük sıhhat memurlarıdır.(Bu hükmün uygulanmasında ek 1 inci maddeye bakınız.)

Madde 304

Bu kanunda zikredilen nizamname, talimatname ve saire kanunun mer’iyeti tarihinden itibaren bir sene zarfında tertip ve ikmal olunur. Elyevm mevcut ve aynı işlere müteallik nizamname ve talimatnamenin hükümleri bu kanun hükümlerine tearuz etmedikçe yenileri neşredilinceye kadar muteberdir.

Madde 305

İşbu kanunda yazılı resmi vazifeleri ve muameleleri yapacak olan Hükümet ve belediye hekimleri ile küçük sıhhiye memurları veya bunların makamına kaim olacak sair memurlar bu muamelelerden dolayı hiç bir sebep ile alakadarlardan ücret alamazlar.

Madde 306

Bu kanunun mer’iyeti tarihinden itibaren 28 Haziran 1300 tarihli ceraimi sıhhiye kanunu ve 1316 tarihli mamulatı dahiliyeden olan sade yağlarının muhafazai safiyetine dair nizamname ve 1323 tarihli aşı nizamnamesi ve 31 Mart 1336 tarihli emrazı sariye ve istilaiye nizamnamesi ve 25 Ağustos 1330 tarihli tifo aşısının lüzum görülecek mahallerde tatbikının mecburi olduğuna dair kararname ve 1 Haziran 1331 tarihli Kastamonu vilayeti ve Bolu sancağı frengi mücadele teşkilatı sıhhiyesi hakkındaki nizamname ve 30 Eylül 1331 tarihli kolera aşısının lüzum görülecek mahallerde tatbikı mecburi olduğuna dair olan irade ve 4 Nisan 1333 tarihli sakarinin gümrüklerden imrarı hakkındaki kanun ve 5 Şubat 1337 tarihli ve 90 numaralı frenginin men ve tahdidi sirayeti hakkındaki kanun ve 26 Şubat 1927 tarihli emrazı sariye ve istilaiye nizamnamesine ilave edilen ahkam hakkındaki kanun hükümleri mülgadır.

Madde 307

Şubat 1331 tarihli Sıhhiye Nezareti teşkilatına ait kanunla teşkil edilmiş olan Meclisi Alii Sıhhi mülgadır. Muhtelif kanunlarla bu meclise verilmiş olan vazifeler Yüksek Sıhhat Şürası tarafından ifa kılınır.

Ek Madde 1

(Ek: 14/11/1972 – 1627/2 md.) Bu kanunda yazılı suçları işleyenler hakkında 303 üncü maddede yazılı kimseler tarafından düzenlenen tutanaklar aksi sabit oluncaya kadar muteberdir.

Ek Madde 2 – (Ek: 14/11/1972 – 1627/2 md.)

Bu Kanunun 69 uncu maddesi gereğince alınmış olan tedbirlerden çevre sağlığı ile ilgili olanlara uyulmaması halinde; 303 üncü maddede yazılı yetkililerce 10 liradan 30 liraya kadar para cezası alınır.

Bu cezaya tebliğ tarihinden itibaren 15 gün içinde o yer sulh ceza hakimliğine itirazda bulunulabilir. Süresinde itiraz olunmaz veya itiraz reddedilirse bu para cezaları yetkili memurlarca derhal tahsil olunur.
Bu tahsilat Muhasebei Umumiye Kanunu hükümlerine göre sağlık ocakları veya Hükümet tabipliklerinde görevlendirilecek muhasip mutemetleri vasıtasiyle ve mutemet makbuzları karşılığında yapılır.

Tahsilat derhal yapılmadığı takdirde tebliğ tarihinden itibaren üç gün içinde ilgili yerlere ödeyenler hakkında ayrıca takibat yapılmaz. Bu süre içinde ödenmeyen cezalar iki kat olarak 15 gün içerisinde tahsil olunur.

Bu süre içinde de ödenmeyen cezalar üç kat olarak Amme Alacaklarının Tahsil Usulü hakkındaki 6183 sayılı Kanun hükümlerine göre sağlık ocakları veya Hükümet tabipliklerince tahsil olunur.

Ek Madde 3 – (Ek: 22/9/1983 – 2890/4 md.)

Bu Kanunun 185, 186, 187 (…) (1) inci maddelerinde sayılan yasaklara aykırı fiilleri sebebiyle mahküm edilenler hakkında da Türk Ceza Kanununun 402 nci maddesinin ikinci fıkrası hükmü uygulanır.

Bu Kanun kapsamına giren ve umumun sıhhatine (…)(1)ilişkin davalara, mahkemelerce, 3005 sayılı Meşhud Suçların Muhakeme Usulü Kanununun 1 inci maddesindeki yer ve 4 üncü maddesindeki zaman kaydına bakılmaksızın suçüstü hükümlerine göre bakılır ve hükümler kesinleştikten sonra bunların birer sureti Cumhuriyet savcılıklarınca doğrudan doğruya Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığına gönderilir. (Bu maddenin birinci fıkrasında yer alan “ve 188” ibaresi ile son fıkrada yer alan “,yenecek ve içilecek şeylere “ ibaresi, 27/5/2004 tarihli ve 5179 sayılı Kanunun 37 nci maddesiyle madde metninden çıkarılmıştır.)

Geçici Madde 1- (Ek:11/10/2011-KHK-663/58 md.)

127 nci maddede belirtilen yönetmelik, bu maddenin yayımı tarihinden itibaren altı ay içinde yürürlüğe konulur ve anılan yönetmelik yürürlüğe girinceye kadar ilgili mevzuat hükümlerinin uygulanmasına devam edilir.

Madde 308

Bu kanun neşri tarihinden itibaren altı ay sonra mer’idir.

Madde 309

Bu kanun hükümlerinin icrasına İcra Vekilleri Heyeti memurdur.

Arkeolojik Mirasın Korunmasına Yönelik Avrupa Konseyi Sözleşmesi – 1969

0

Arkeolojik Mirasın Korunmasına Yönelik Avrupa Konseyi Sözleşmesi, Avrupa Konseyi’nin arşivlerinde saklanmak kaydıyla tek bir kopya halinde, her iki metinde aynı derecede geçerli olmak şartıyla İngilizce ve Fransızca dillerinde 6 Mayıs 1969’da Londra’da imzalanmıştır. (COE-European Treaty Series NO: 66-European Convention on the Protection of the Archaeological Heritage, London)

Arkeolojik Mirasın Korunmasına Yönelik Avrupa Konseyi Sözleşmesi

Aşağıda imzası bulunan Avrupa Konseyi Üye Ülkeleri,

Avrupa Konseyinin amacının, kendi ortak miraslarını oluşturan idealleri ve ilkeleri korumak ve gerçekleştirmek amacıyla Üyeleri arasında daha fazla birliktelik oluşmasını sağlamak olduğunu göz önünde tutarak,

19 Aralık 1954 tarihinde Paris’te imzalanan Avrupa Kültür Sözleşmesini ve buna ek olarak Sözleşmenin 5.maddesini göz önünde tutarak,

Arkeolojik mirasın medeniyetlerin tarihlerinin bilinmesi için gerekli olduğunu doğrulayarak,

Ciddi bir şekilde harap edilme tehdidi altında olan Avrupa tarihinin en eski kaynağı Avrupa arkeolojik mirasının korunmasına yönelik ahlaki sorumluluk öncelikle söz konusu devlete ait olsa da bu sorumluluğun aynı zamanda Avrupa ülkelerinin de ortak kaygısı olduğunun bilincinde olarak;

Kültürel mirası korunmaya yönelik atılacak ilk adımın; bu mirasın tüm tarihi önemini korumak ve izinsiz kazılar sonucunda doğacak onarılması olanaksız kaybı imkansız kılmak amacıyla arkeolojik araştırmalarda ya da keşiflerde en bağlayıcı bilimsel yöntemlerin kullanılması olduğunu göz önünde tutarak;

Arkeolojik nesneleri güvence altına alan bilimsel korumayı göz önünde tutulduğunda bu durum,

a. özellikle kamu koleksiyonlarının yararına olacak,
b. arkeolojik bulgular piyasasında çok büyük bir gereklilik olan reforma katkıda bulunacaktır. Gizli kapaklı yapılan kazıları yasaklamanın, arkeolojik bulguların bilimsel bir kontrolünü sağlamanın ve arkeolojik kazılara gösterilmesi gereken bilimsel önemin verilmesini sağlayacak eğitim arayışında olmanın gerekliliğini göz önünde tutarak;

Aşağıdaki hususlar konusunda görüş birliğine varmıştır:

1. Madde

Bu Sözleşmenin amacını gerçekleştirmek amacıyla bilimsel verinin temel kaynağı ya da temel kaynaklarından biri olan bir dönem ya da medeniyet için kanıt teşkil edebilecek bütün kalıntılar ve nesneler veya insanoğlunun varlığına dair her türlü izler arkeolojik bulgular olarak değerlendirilecektir.

2. Madde

Arkeolojik objelerin saklı kaldığı kalıntıların ya da alanların korunması amacıyla Akit Tarafların her biri
aşağıda belirtilen sırayla gerçekleştirilebilecek önlemleri almayı taahhüt eder.

a. Arkeolojik açıdan ilgi uyandıran alanları sınırlandırmak ve korumak;

b. İleriki kulaklardaki kuşaklardaki arkeologlar tarafından araştırılmak üzere maddesel bulguların korunması için yedek koruma alanlarının yaratılması.

3.Madde

Bu Sözleşmenin 2. maddesine göre belirlenen alan, bölge ve sahalardaki arkeolojik kazılara gerekli bilimsel önemi tam anlamıyla vermek için Akit Tarafların her biri aşağıdaki hususları mümkün olduğunca yerine getirmeyi taahhüt eder:

a. Gizli saklı yapılan kazıları yasaklamak ve engellemek,

b. Kazıların özel bir izinle yalnızca yetkili kişiler tarafından yapılmasını sağlamak için gerekli önlemleri
almak,

c. Elde edilen sonuçların kontrolünü ve korunmasını sağlamak,

4.Madde

1.Çalışmanın amacı ve arkeolojik bulgulara dair elde edilen bilginin yayılması için Akit Tarafların her biri
kazılar ve bulgular üzerine çıkarılan bilimsel yayınlarda bilginin en hızlı ve eksiksiz bir şekilde yayılması için gerekli bütün önlemleri alacağını taahhüt eder.

2. Bununla birlikte; Akit Tarafların her biri aşağıda belirtilen hususları gerçekleştirmenin yollarını arayacaktır.

a. Kamuya ait hatta mümkün olduğu takdirde özel mülkiyete ait tüm arkeolojik objelerin ulusal bir envanterinin oluşturulması

b. Kamuya ait hatta mümkün olduğu takdirde özel mülkiyete ait arkeolojik bulguların bilimsel bir kataloğunun hazırlanması.

5. Madde

Sözleşmenin bilimsel, kültürel ve eğitici amaçları dikkate alındığında, Akit Tarafların her biri aşağıdaki
hususları yerine getirmeyi taahhüt eder.

a. Bilimsel, kültürel ve eğitici hedefleri gerçekleştirmek için arkeolojik bulguların dolaşımını kolaylaştırmak.

b.

i) Arkeolojik objeler,

ii)İzinli ve izinsiz kazılar gibi konularda bilimsel kuruluşlar, müzeler ve yetkili ulusal merkezler arasındaki bilgi alışverişini teşvik etmek.

c. İzinsiz kazılardan ya da resmi kazılardan izinsiz bir şekilde geldiğinden şüphe edilen her türlü tekliften söz konusu ülkenin yetkili mercileri ile bu Sözleşmeye Akit Tarafların gerekli detaylarla birlikte haberdar edilmesini sağlamak için yetkisi dahilinde elinden geleni yapmak.

d. Uygarlık tarihine dair bilgilerin oluşmasında arkeolojik bulguların öneminin ve kontrolsüz kazıların bu miras için oluşturduğu tehdidin farkına varılması için kamuoyu oluşturulması için eğitici yolara başvurmak.

6.Madde

1.Her bir Akit Taraf arkeolojik objelerin uluslararası dolaşımının bu objelere ilişkin kültürel ve bilimsel
ilginin korunmasını hiçbir şekilde zarar uğratmayacağını temin etmek için en uygun şekilde işbirliği
yapmayı taahhüt eder.

2.Her bir Akit Taraf aşağıdaki hususları yerine getirmeyi açık bir şekilde taahhüt eder.

a. Devralma politikaları Devlet kontrolünde olan müze ve buna benzer kurumlar belirli bir nedenle şüphe uyandıran, gizli saklı yapılan bir kazıdan gelen veya resmi bir kazından izinsiz bir şekilde gelen arkeolojik bir objeyi devralmamak için gerekli önlemleri alacaktır.

b. Akit Taraflardan birinin sınırları dahilinde bulunan ancak devralma politikalarında Devlet kontrolünde olmayan müzeler ve buna benzer diğer kurumların izleyecekleri devralma politikası için;

i. Bu Sözleşme metni iletilecek,

ii. Bir önceki paragrafta belirtilen ilkeler konusunda söz konusu müze ve kurumların desteğini almak için bir çaba sarf edilmeyecektir.

c. Belirli bir nedenle izinsiz kazılardan ya da resmi kazılardan izinsiz olarak elde edilmiş olduğundan şüphe edilen arkeolojik objelerin yer değiştirmeleri eğitimle, bilgilendirmeyle, dikkatle ve işbirliğiyle mümkün olduğunca sınırlandırmak.

7. Madde

Sözleşmenin temelini oluşturan arkeolojik mirasın korunması için işbirliği sağlamak amacıyla, her bir Akit Taraf; bu Sözleşmenin şartları çerçevesinde kabul edilen yükümlülükler bağlamında bir diğer Akit Tarafın ortaya atacağı kimlik saptama ve doğruluğunu ispat etme sorularını dikkate alacağını ve ulusal yasaların el verdiği ölçüde aktif iş birliği içinde olacağını taahhüt eder.

8.Madde

Bu Sözleşmede öngörülen önlemler ülke içindeki yasal ticareti ve arkeolojik obje mülkiyetini sınırlandıramaz ve bu tür objelerin yer değiştirmesine ilişkin yasal kuralları etkileyemez.

9. Madde

Her bir Akit Taraf bu Sözleşmenin hükümlerinin uygulanmasına ilişkin alabileceği önlemleri vakti gelince Avrupa Konseyi Genel Sekreterliğine bildirecektir.

10. Madde

1. Bu Sözleşme, Konsey’e Üye Ülkeler tarafından imzaya açılacak; tasdik ve onaylamaya tabi tutulacaktır.
Tasdik ve onaylama belgeleri Avrupa Konseyi Genel Sekreterliği’ne teslim edilecektir.

2. Sözleşme, üçüncü tasdik ve onaylama belgelerinin teslim edildiği günden itibaren üç ay içersinde yürürlüğe girecektir.

3. İmza sahibi Ülkenin tasdik ve onayıyla ilgili olarak Sözleşme tasdik ve onay belgelerinin teslim  tarihinden üç ay sonra yürürlüğe girecektir.

11. Madde

1. Bu Sözleşmenin yürürlüğe girmesini takiben,

a. 18 Aralık 1954 tarihinde Avrupa Kültürel Sözleşmesine Akit Taraf olan ancak Avrupa Konseyi üyesi olmayan her devlet bu Sözleşmeye katılabilir.

b. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi üye olmayan herhangi bir ülkeyi bu Sözleşmeye a katılmaya çağırabilir.

2. Bu tür bir katılım Avrupa Konseyi’nin teslim edildiği tarihten itibaren üç ay sonra yürürlüğe girecek olan katılım belgesini Genel Sekreterliğe teslim etmesiyle gerçekleşecektir.

12. Madde

1. İmza sahibi her bir Ülke imza sırasında ya da tasdik veya onay belgesini sakladığı sırada ya da Sözleşmeye katılan her bir Ülke katılım belgesini teslime ederken bu Sözleşmenin uygulanacağı sınırı ya da sınırları belirleyebilir.

2. İmza sahibi her bir Üye Ülke, bu Sözleşmeyi ; tasdik ve onay belgelerini teslim ederken ya da daha sonraki bir tarihte Avrupa Konseyi Genel Sekreterliği’ne hitaben gönderilen bir bildiri ile bildiride belirtilen başka sınır ya da sınırlara, uluslararası ilişkilerinden sorumlu olduğu ya da adına taahhüde bulunmaya yetkili olduğu tarafları kapsayacak şekilde genişletebilir.

3. Bir önceki paragrafa uygun olarak sunulan herhangi bir bildiri Bildiride belirtilen sınırlar konusuyla ilgili olarak bu Sözleşmenin 13. maddesinde ifade edilen usule uygun olarak geri çekilebilir.

13. Madde

1. Bu Sözleşme süresiz olarak yürürlükte kalacaktır.

2. Herhangi bir Akit Taraf Avrupa Konseyi Genel Sekreterliği’ne bir bildirim ile anlaşmanın kaldırılacağını duyurabilir.

3. Anlaşmanın bu şekilde kaldırılması bu bildirimin Genel Sekreterin eline geçmesinden itibaren altı ay sonra yürürlüğe girecektir.

14. Madde

Avrupa Konseyi’nin Genel Sekreterliği Konsey’in Üye Ülkelerine ve bu Sözleşmeyi kabul etmiş herhangi bir Ülkeye aşağıda belirtilen hususları bildirecektir.

a. Her hangi bir imza, bir tasdik, onay ya da katılım belgesinin herhangi bir şekilde saklanması,

b. 10. maddeye uygun olarak bu Sözleşmenin yürürlüğe girmesine ilişkin her hangi bir tarih,
c. 12. maddenin 2 ve 3. paragraflarındaki hükümler neticesinde alınan herhangi bir bildiri.
d. 13. maddenin hükümleri ve Anlaşmanın kaldırılmasının gerçekleştiği tarih neticesinde alınan herhangi bir bildiri.

Yukarıdaki hususlar neticesinde usulen yetki sahibi olarak aşağıda imzası bulunanlar bu Sözleşmeyi imzalamışlardır.

Avrupa Konseyi’nin arşivlerinde saklanmak kaydıyla tek bir kopya halinde, her iki metinde aynı derecede geçerli olmak şartıyla Đngilizce ve Fransızca dillerinde 6 Mayıs 1969’da Londra’da imzalanmıştır.

Türkiye Noterler Günü

0
Türkiye Noterler Günü
Türkiye’de Noterler Günü, her yıl 5 Mayıs tarihinde kutlanmaktadır. 5 Mayıs 1972 tarihinde 1512 sayılı Noterlik Kanunu’nun yürürlüğe girmesi ve Türkiye Noterler Birliği‘nin kurulması nedeniyle bu tarih, noterlik mesleğinin ve hukuki güvenliğin önemini vurgulamak amacıyla düzenlenmektedir. Adalet Bakanlığı ve Türkiye Noterler Birliği noterlik kamu hizmetinin önemi vurgulamak amacıyla her yıl çeşitli etkinlikler yapmaktadır. Mesleki bir gün olan Noterler Günü resmi tatil değildir.

Türkiye Noterler Birliği Etik Kuralları

0
Türkiye Noterler Birliği Etik Kuralları
Türkiye Noterler Birliği Etik Kuralları

Türkiye Noterler Birliği Etik Kuralları, Türkiye Noterler Birliği Yönetim Kurulunun 03.06.2008 günlü ve 80 sayılı kararı ile kabulüne ve onay için Kongreye sunulmasına karar verilen “Noterlik Mesleğinde Uyulması Zorunlu Etik Kurallar”, Hukuk Komisyonu’nun sunduğu 20 karar sayılı ve 13 numaralı önerge üzerine 37. Olağan Kongrede görüşülerek oybirliği ile kabul edilmiştir. 17-19.12.2008 günlü Yönetim Kurulu toplantılarında tekrar görüşülen “Noterlik Mesleğinde Uyulması Zorunlu Etik Kurallar”; 79 ve 119 sayılı kararlar uyarınca 17 Aralık 2008 tarihinden itibaren yürürlüğe konulmuştur.

Türkiye Noterler Birliği Etik Kuralları

Genel Hükümler
Amaç
Madde 1 – Bu düzenlemenin amacı, noterlik görevinin yasalara, tüzüklere, yönetmeliklere ve Türkiye Noterler Birliği genelgeleri ile ilgili mevzuat hükümlerine uygun, tarafsız, güven verici ve saygın olarak yapılması için; noterlik dairesi ile iş koşullarında ve işlem sırasında, öncesinde veya sonrasında noter, noterlik personeli, işlem ilgilileri, noterlik kurum ve kuruluşları ile meslektaşlar arasında uyulacak kuralları belirlemektir.
Kapsam
Madde 2 – Bu kurallar, noterlik dairesi içinde ve dışında noterlik kurumuna olan güveni sağlamak amacıyla noterleri ve noter çalışanlarını kapsar.
Dayanak
Madde 3 – Bu kurallar, Noterlik Kanunu 166/5 inci maddesine dayanılarak hazırlanmıştır.
Tanımlar
Madde 4 – Bu düzenlemede geçmekte olan:
  • Noter deyimi; noterler ile geçici yetkili noter yardımcılarını kapsar.
  • Noter çalışanı deyimi; noterlik dairelerinde çalışan tüm personeli,
  • Birlik deyimi; Türkiye Noterler Birliğini,
  • Oda deyimi; Türkiye’deki noter odalarını,
  • Başkan deyimi; Türkiye Noterler Birliği Başkanı’nı,
  • Etik kurallar deyimi; yasa ve yönetmelik ve bu tebliğde yazılı bulunan noterlik mesleğinin gelenek ve görenekleri ile uyulması zorunlu meslek kurallarını,
ifade etmektedir.
Noterlik Mesleğinin Özellikleri ve Kuralları
Madde 5 – Noterler için belirlenmiş bulunan etik kurallar, uyulması gereken prensiplerdir.
Madde 6 – Noterlik Mesleğinin Uyulması Zorunlu Olan Etik Kuralları:
Noterler;
6- 1- Noterlik hizmetinin görülmesinde sürekli gelişimi, katılımcılığı, saydamlığı, tarafsızlığı, dürüstlüğü, kamu yararını gözetmeyi, hesap verebilirliği, öngörülebilirliği, hizmette yerindeliği esas alırlar.
6- 2- Noterlik işlemlerinin, ihtiyaca uygun, etkin, hızlı ve verimli biçimde yapılmasını; işlem kalitesinin ve hukuki güvenliğin artırılmasını; işlemden yararlananların ihtiyacına uygun, hukukun gelişmesinde etkin sonuçlar alınmasını hedeflerler.
6- 3- Notere ve noterliklere güveni sağlayacak şekilde davranırlar ve görevlerinin gerektirdiği itibar ve güvene layık olduklarını tüm yaşantılarında davranışlarıyla gösterirler.
6- 4- Toplumun ve devletin değerlerine karşı saygı gösterirler.
6- 5- Çalışan personelinin verimli çalışmasını sağlayarak hizmet kalitesini artırır, personelin usulsüzlük yapmasını önlemek için gerekli tedbirleri alır, iş disiplinini sağlarlar.
6- 6- Etik kültürünün yerleşmesi ve geliştirilmesi konusunda her türlü çalışmayı yaparlar.
6- 7- Birbirlerine karşı iyi ve saygılı davranmalı, birbirlerine bilgi bakımından yardımcı olmalı, tescil ve aracılık hizmetlerinde gereken duyarlılığı göstermelidirler.
6- 8- Kanunen noterlik mesleği ve görevi ile bağdaşmayan hiçbir iş ve işlem yapamazlar.
6- 9- Başkalarına kefil olamazlar.
6- 10- Kendileriyle, personelleri ve kanunda gösterilen yakınlıktaki hısımları ile ilgili iş ve işlemleri yapamazlar.
6- 11- Kanunların emrettiği durumlar dışında yaptıkları işlemler hakkında ilgilisinden başkasına bilgi veremezler. Hiçbir neden ve şekilde açıklamalarda bulunamazlar.
6- 12- Kanunen bulundukları mevkiler ve yüklendikleri görevlerden yararlanarak kendilerine veya yakınlarına çıkar sağlayamazlar.
6- 13- Noter dairelerini, görevlerinin ve hizmetlerinin anlam ve gereğine uygun bir şekilde düzenlemek ve Noterler Birliğince tespit edilen standartlara uygun olarak tefriş etmek zorundadırlar.
6- 14- Türkiye Noterler Birliği kılık kıyafet yönetmeliği hükümlerine uyarak, notere yaraşır biçimde kıyafetlerle dairelerine gelmeye özen göstermelidirler.
6- 15- Dairelerinde çalışanlarla her yıl yasa ve yönetmelikle belirtildiği gibi iş sözleşmesi yapmalı ve bunları bağlı bulunduğu noter odası ile bölge çalışma müdürlüklerine göndermelidirler. Süresi dolan sözleşmelerin yenilenmesinde, ücret artışında veya başka bir noterliğe atama halinde (sözleşme süresi dolmuş ise) yapılacak ücret artışlarında gerekli özeni göstermelidirler.
6- 16- Oda genel kurullarınca tespit edilen resmi çalışma saatleri içinde dairelerini açık bulundurmak zorundadırlar.
6- 17- Yüksek yargı organları, mahkemeler, hakim ve Cumhuriyet savcıları, bakanlıklar, üst düzey yöneticiler, iş sahipleri, bürokratlar, mülki ve yerel yöneticiler ile resmi daireler ve tüm meslektaşlarıyla iletişim ve yazışmalarında notere yakışacak ciddiyet ve nezaket kuralları içinde davranmak zorundadırlar.
6- 18- Türkiye Noterler Birliğine, noter odalarına karşı kanun, yönetmelik, karar ve anlaşmalarla meydana gelen ve genel yazı ile istenilen yükümlülükleri aynen yerine getirmek, istenen bilgi ve belgeleri derhal ve eksiksiz odalara bildirmek veya vermek zorundadırlar.
6- 19- Kanunlara, yönetmeliklere Türkiye Noterler Birliğinin genelgelerine, emir ve genel yazılarına, ahlâk ve adaba uygun olmayan hiçbir iş ve işlem yapamazlar.
6- 20- Meslektaşlarının tutum ve davranışları hakkında kötü söz söyleyemez, dedikodu yapamazlar.
6- 21- Noterlik mesleğini ve meslektaşlarını herhangi bir şekilde küçük düşürecek, aşağılayacak, mesleğin vakar ve meslektaşlarının onurunu rencide edecek tutum ve davranışlardan kaçınmalıdırlar.
6- 22- Yaptıkları işlemlerde tarafsızlık, eşitlik, bağımsızlık ve objektiflik ilkelerine uymak zorundadırlar.
6- 23- Herhangi bir nedenle, noterlik ücretlerinden ve gelirlerinden kısmen veya tamamen indirim yapamazlar, vazgeçemezler.
6- 24- Fazla gelir sağlayacak, iş adedini arttıracak, rekabete yol açacak hiçbir davranış içine giremezler. Rekabet amacı ile resmi daire yetkilileri, özel ve tüzel kişiler ile ilişkiler kuramaz, anlaşmalar yapamazlar. Noterler kendi aralarında dahi böyle bir ilişki içinde olamazlar.
6- 25- Yasal ve haklı neden olmaksızın dairelerine getirilen işleri yapmaktan çekinemezler, reddedemezler.
6- 26- Basılı kağıtlarında, kartvizitlerinde, daire adres ve yerlerini gösterir levhalarında, telefon rehberinde, herhangi bir nedenle verdikleri ilanlarda rekabete neden olabilecek ibareler kullanmaktan kaçınmalıdırlar.
6- 27- Daha fazla olanak ve koşullar temin ve yüksek ücret vaadi ile diğer bir daireden personel alınması, meslek dayanışmasına, birlik ve beraberlik ruhuna ve noterlik ahlâkına ters düşeceğinden, bu durumdaki personeli ancak noterinden muvafakat alarak çalıştırabilirler. (Son cümle Yönetim Kurulunun 12.03.2014 t. ve 114 s. kararı ile eklendi.) Başka bir noterliğe atanan noter, personelin bir kısmını yeni atandığı noterliğe götürebilmesi için; ayrıldığı noterlikteki mesleki faaliyetin devamı ve ifası bakımından, noterlik iş ve işlemlerine vakıf ve yeter sayıdaki personeli bırakmak zorundadır.
6- 28- Meslektaşlarının birlik ve beraberliklerine, mesleki dayanışma içinde bulunmalarına, birbirlerine duydukları saygı ve sevginin devamına uymayan her türlü davranışlardan uzak kalmaya özen göstermelidirler.
6- 29- Mesleki dayanışmanın gereği olarak birbirlerinin sevinçlerine, kederlerine birer kardeş gibi davranmak, birlikte sevinmek, birlikte üzülmek esasına sadık kalarak ve en sıkı ilişkiler içinde bulunarak yardımlaşmalıdırlar.
6- 30- Noterlik dairelerinin eşya devir ve teslimlerinde; Türkiye Noterler Birliğinin düzenlediği yönetmelik hükümlerine ve esaslarına, bağlı bulundukları noter odalarının her çeşit takdir ve tespitlerine aynen uymak ve bunları uygulamak zorundadırlar.
6- 31- Dairelerinin devir ve teslim işlemlerinde birbirlerine gerekli saygı ve anlayışı göstermeli, objektif hareket etmeli, emekliye ayrılan noterlerin mevcut halini de düşünerek ihtilaf yaratmamaya özen göstermelidirler.
6- 32- Mesleğin genel yararlarını, kişisel yararların üzerinde tutma yönünde duyarlı davranmalıdırlar.
6- 33- İşleri sebebiyle öğrendikleri, suç oluşturmayan özel ve ticari sırları gizli tutarlar, başkalarına açıklamazlar; ilgililerle saygı hudutları içinde konuşur, gereksiz yakınlıktan kaçınırlar, ilişkilerde iş sahipleri ile uygun mesafede olurlar.
6- 34- Meslektaşlar arası uyuşmazlıklardan dolayı sorunun çözümünün öncelikle mesleki örgüt yapısı içerisinde aranmasını amaçlamalıdırlar.
Çeşitli Hükümler
Etik Kurulu
Madde 7 – Birlik Yönetim Kurulu gerek görmesi halinde Etik Kurulu kurar ve çalışma usul ve esaslarını belirler.
Madde 8 – Noterlik mesleğinin uyulması zorunlu etik kurallarına uyulmaması halinde disiplin cezası uygulanır.
Yürürlük
Madde 9 – İşbu kurallar Birlik Yönetim Kurulunca kabul edilerek Türkiye Noterler Birliği Kongresince onaylanması tarihinden itibaren önceki kuralların yerine geçmek üzere yürürlüğe girer.
Etik Kurulu
Madde 10 – Bu kuralları Birlik Yönetim Kurulu yürütür.

Noterlik ve Tarihi

1
Sümerler yazıyı ilk kullanan uygarlıktır.

Noterlik tarihi, yazının bulunmasından sonraki döneme kadar dayanmaktadır. Eski çağlarda okuma yazma bilmeyen kişiler arasında yapılan sözleşmelerin, devletin yetki verdiği noterler tarafından onaylanması ve bir kopyasının da saklanması geleneği noterliğin başlangıcını oluşturmuştur. Aynı kural günümüzde de devam etmekte, noterlerin düzenlemiş olduğu tüm evrakların bir sureti noter tarafından saklanmaktadır.

Noter kavramının notarius’tan geldiği kabul edilmektedir. Noterlerin tarihteki rolü bugünkü görevleri ile paraleldir. Amaç evrak suretini onaylatan kişileri kanunlar karşısında korumak ve haklarını yazılı olarak kayıt altına almaktır.

Günümüz Türkiye’sinde Noterlik Kanunu ve Noterlik Kanunu Yönetmeliği ile noterlerin hangi işlemleri ne şekilde yapacakları detaylı bir şekilde belirlenmiştir. Ayrıca, Noterler Birliği tarafından Noterlik Etik Kuralları belirlenmiştir.

Noterlerin yapmış oldukları işlemler hukuki ve şekli olarak en güçlü delil niteliğindedir. Noterler, hukuki güvenliği sağlamak ve anlaşmazlıkları önlemek için işlemleri belgelendirmekte ve kanunlarla verilen başkaca görevleri yapmaktadır. 

Sümerlerde Noterlik

Noterlik kurumunun ilk örneklerine “Burgul” adı altında, Sümer medeniyetinde rastlanmıştır. Sümerli yargıçların ve Sümer Hukukunun ünü gözetildiğinde noterliğe ilk olarak Sümerlerde rastlanmış olması şaşırtıcı değildir. İnsanlık tarihindeki ilk yazı örneklerine de M.Ö. 3300 yıllarında Sümerlerde rastlanmaktadır. Bu  yazılar, ucu sivri materyallerle yazılmış olduğundan çivi yazısı olarak isimlendirilmiştir. Daha sonraki uygarlıklar çivi yazısını geliştirmişler, Akadlar, Elamlar, Hititler, Urartular ve Fenikeler de çivi yazısını kullanmışlardır.

İstanbul Arkeoloji Müzesinde bulunan ve Sümer, Akad, Hitit dillerinde yazılmış 74.000 çivi yazılı belge üzerinde 33 yıl çalışan ve araştırmalarını sürdüren Muazzez İlmiye Çığ’ın “Sümerli Ludingirra” kitabındaki “Ludingirra’nın Yaşam Öyküsü-Tablet 5″ kısmında Burgul şu şekilde tanımlanmaktadır: 

“… bizim kanun ve geleneklerimize göre her sözleşme belirli kurallar içinde yazılmalıdır. Yazılı olmayan sözleşmeler için hiçbir hak ileri sürülemez ve mahkemeye başvurulamaz. Bu yüzden ev, bahçe, tarla, köle, hayvan satmak, kiralamak, borç alıp vermek, mirasını ölmeden bölüştürmek, çocuğunu evlatlıktan çıkarmak veya evlatlık almak isteyenler, yanlarında tanıkları, boyunlarında mühürleri ile babama gelirlerdi. Evlenecekler de tanıklar önünde, evlenme koşullarını, boşanma olduğu zaman kimin ne alabileceğini belirleyen bir sözleşme zorundalar. Eğer yazılı bir sözleşme yoksa evli sayılmaz evlenenler. Kurallarımız kesindir. Kentimizde yalnız sözleşmeleri yapan kurumsal bir kuruluş olarak Burgul var.”

“… sözleşmelere önce konusu, sıra ile koşulları, tanıkların adları, yemini, günü, ayı, yılı yazılıp iki tarafın mühürleri basılır. En önemlisi de sözleşme yazıldıktan sonra yazıların üzerine yeniden yumuşak kil kaplanması ve üzerine içindekilerin tekrar yazılmasıdır. Böylece sözleşmenin üstü kırılırsa, içi sağlam kalır, hem yazılanlar değiştirilemez…”

Roma’da Noterlik

Roma Hukuku, derinliği ve büyük bir coğrafyaya hükmetmesi nedeniyle dünya hukuk kültürüne büyük etkide bulunmuştur. Özel şahıslar arasında hukuk işlemlerine resmiyet kazandırılmasına Roma hukukunda ve bölge olarak da Kuzey İtaya’da rastlanmaktadır. Modern anlamda noterlik kurumu bir çok hukuk kurumu gibi ilk olarak Roma hukukunda ortaya çıkmıştır.

Justinian döneminde “tabellion”ların (noterlerin) görev ve organizasyon olarak hukuki bir düzenlemeye kavuşmasından sonra 11. Yüzyıl sonlarında ilk noter okulları kurulmuştur. Bologna Üniversitesinde noterlik dersleri verilmesinden sonra bu alan, farklı üniversitelerde de bilim dalı olarak kabul edilmiştir.

Osmanlı’da Noterlik

Türk hukukunda da noter ve noterlik müessesi bulunmaktadır. Tanzimat Fermanından önce Osmanlı Devleti’nde İslam Hukukunun etkisi görülmektedir ve katibiadiller noterlik hizmetini yapmışlardır. Daha sonra noterlik görevi kadı ve naipler tarafından yerine getirilmiştir. Resmiyet kazandırılmak veya belgelendirilmek istenen işlemleri kadılar veya kadıların görevlendirdikleri naip denilen kişiler yapmışlardır. Bu işlemlerde İslam Hukuku uygulanmıştır. Batılılaşma hareketlerinden sonra, 1893 Gülhane Hattı Hümayunu’nun okunması ve Fransız Ticaret kanununun iktisabı suretiyle 1849 yılında Kara Ticaret Kanunu, 1863 tarihinde ise Deniz Ticaret Kanunu yürürlüğe girmiş, 1860 tarihinde ise Ticaret mahkemeleri kurulmuştur. Bu tarihten sonra 1868 yılında yürürlüğe giren Ticaret ve Deavi Kalemi Nizamnamesi ile ticari işlemlerin belgelendirilmesi işlemlerininde, ticari sözleşme, kefaletname, vekaletname, protesto ve benzeri evrakın düzenlenmesinde Deavi Kalemi görevlendirilmiştir. Bu yenilik Noterlik kurumunun modern anlamdaki başlangıcı sayılmaktadır. Mecellenin yürürlüğe girmesi ile Mukavelat Muharrirleri Nizamnamesi ve sonrasında Katibiadil Kanunu Muvakkati 1913 yılında kabul edilmiştir. Böylece ilk defa noterlik kamu hizmeti olmuştur.

Türkiye Cumhuriyeti Döneminde Noterlik

Cumhuriyet döneminde, Katibiadil Kanunu Muvakkati kaldırılarak 1926 yılında Noterlik Kanunu çıkarılmış, çağdaş hukuk sistemi ile uyumlu şekilde İsviçre’nin Lozan ve Neuchatel Kantonları ile Avusturya Noterlik Kanunları göz önünde tutularak 3456 sayılı Noterlik Kanunu 01.09.1938 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Kanun 1942, 1945, 1948, 1952 ve 1959’da değişikliklere uğramıştır. Kanun son olarak 1512 Sayılı Noterlik Kanunu olarak 05.05.1972 tarihinde yürürlüğe girmiş, Noterlik Kanunu Yönetmeliği çıkarılmıştır. Kanuna göre Noterlik mesleği kamu hizmetidir.

Asliye ve Sulh Hukuk Mahkemesinin bulunduğu yerde, o mahkemenin yargı çevresindeki noterlik işlerini görmeye yetkili olmak üzere noterlik kurulmaktadır. Bir ilin belediye sınırları içinde birden fazla noterlik bulunduğu takdirde, her noterlik, bağlı olduğu asliye mahkemesinin yargı çevresi ile sınırlı olmaksızın, il belediyesi sınırları içindeki bütün noterlik işlerini görmeye yetkilidir. Noterlik personeli, noterin emri altında çalışmaktadır ve katip ve hizmetlilerden oluşmaktadır. En az iki katip bulunan noterliklerde, bunlardan biri başkatiplik görevini yapmaktadır. Başkatip noterlik dairesi personelinin şefidir. Noterlik dairesinde bulunan evrak, defter ve demirbaş eşyadan noterle birlikte başkatip sorumludur.

Noterlerin Görevleri ile genel ve özel olarak yapacakları işlemler Noterlik Kanunu Yönetmeliğinin yedinci maddesinde düzenlenmiştir. 

Noterlik Kanunu Yönetmeliği

Madde 7 – Noterler ilgililerin istekleri üzerine hukuki işlemleri kanunlar ve yönetmeliklerde gösterilen şekil ve surette yapmak zorundadırlar.

Noterlerin görevlerine giren işler mahiyetleri itibariyle genel ve özel işler olarak iki gruba ayrılır.

a) Genel olarak yapılacak işler:

Evlenme sözleşmesi,

Gayrimenkul satış vaadi sözleşmesi,

Zilyetlik devri sözleşmesi,

Miras taksimi,

Gayrimenkul hibe vaadi sözleşmesi,

Şirket sözleşmesi,

İrtifak hakkı vaadi ve ortak mülkün idaresi sözleşmesi,

Medeni Kanunun 748. maddesine müstenit sükna hakkı sözleşmesi,

Kaydı hayat ile irat bağlanması sözleşmesi (Borçlar Kanunu 507),

Ölünceye kadar bakma sözleşmesi, (Borçlar Kanunu 511),

Mülkiyeti muhafaza kaydı ile satış sözleşmesi,

Kira sözleşmesi,

Menkul mallarda hibe sözleşmesi,

Taksim ve ifraz sözleşmesi,

Evlat edinme sözleşmesi,

Temlik,

Taahhütname,

Kefaletname,

Vasiyetname,

Vakıf senedi,

Aile vakfı senedi,

Tanıma senedi,

Muvafakatname,

Sulhname,

Yeddiemin senedi,

Rehin senedi,

Borç senedi,

Fesihname,

ibraname,

Beyanname,

Şahadetname,

Piyango – Kur’a ve toplantı tutanağı,

Emanetleri saklama tutanağı,

İfade tutanağı,

Tespit tutanağı,

Vekaletname,

Defter onaylanması,

Çevirme,

Örnek çıkartma,

İmza sirküleri,

Protesto işleri,

İhbar – ihtarname işleri ve tebliği,

Tescil,

Kanunlarında noterler tarafından düzenlenmesi veya onaylanması öngörülen diğer işler.

b) Özel olarak yapılacak işler:

Tespit işleri,

Emanet işleri, (emanet kabul ve saklama)

Vasiyetname ve ölüme bağlı tasarruflarla ilgili işler,

Tebligat işleridir.

Noterlik Kanunu Yönetmeliği 

0
Noterlik Kanunu Yönetmeliği

Noterlik Kanunu Yönetmeliği 

BİRİNCİ KISIM

Başlangıç

Konu ve kapsam:

Madde 1 – Bu yönetmelik, 1512 sayılı Noterlik Kanununun düzenlenmesini Yönetmeliğe bıraktığı hususlar ile kanunun uygulanabilmesi için gerekli olan diğer konuları kapsar. (N.K. Md. 198)

Noterlik Kanunu Yönetmeliği

 

İKİNCİ KISIM

Noterlik Dairesinin Yerinin Tesbiti ve Değiştirilmesi

 

              Noterlik dairesinin yerinin tesbiti:

              Madde 2 – Her asliye ve münferit sulh mahkemesinin bulunduğu yerde kurulan noterlik dairesinin yeri, o noterliğin bağlı bulunduğu noter odası ile mahalli Cumhuriyet Savcılığının düşüncesi alındıktan sonra Adalet Bakanlığınca tespit edilir.

İlgili oda Bakanlığa görüşünü bildirmeden evvel, açılacak noterliğin yerinin tesbiti için bir üyesini görevlendirebilir. Bu üye incelemesini bir rapor ile odaya bildirir. Oda saptayacağı görüşünü, varsa belgeleri ile birlikte noterliğin bulunduğun yer Cumhuriyet Savcılığına gönderir. Cumhuriyet Savcılığı da gerekli gördüğü araştırma ve incelemeleri yaptıktan sonra kendi görüşü ile birlikte evrakı Adalet Bakanlığına yollar.

Noterlik dairesinin iş merkezlerinde mümkün olduğu oranda mahkemelere ve bankalara yakın yerlerde açılması hususu göz önünde tutulur.

 

              Noterlik dairesinin yerinin değiştirilmesi:

              Madde 3 – Bir noterliğin yerinin değiştirilmesinde de 2. madde hükümleri uygulanır.

Dairesinin yerini değiştirmek isteyen noter, gerekçe göstermek suretiyle Adalet Bakanlığına başvurur.

Bir noterlik dairesinin yerinin değiştirilmesi, noterin muvafakati ve ilgili odanın görüşü alınmak suretiyle Türkiye Noterler Birliğince de istenebilir.

Yangın, su baskını vesair tabii afetler nedeniyle yer değiştirmek ve iş yerini tahliye etmek mecburiyetinde kalan noter, tayini sırasında belirlenen bölge içerisinde kalmak şartıyla Adalet Bakanlığına, Odaya ve Cumhuriyet Savcılığına haber vermek suretiyle çalışma yerini değiştirebilir.

 

ÜÇÜNCÜ KISIM

Noterlik Dairesinin İç Düzeni

 

              Noterlik dairesine tabela ve bayrak asılması:

              Madde 4 – Her noterlik dairesinin bulunduğu binanın dış kısmında ve herkesin kolaylıkla görebileceği biçimde bir yere, resmi dairelerin tabelaları niteliğinde ve noterliğin unvanını taşıyan bir tabelanın asılması zorunludur.

Umumi iş hanlarının bir bölümünde bulunan noterlik dairelerinin tabelaları hem binanın dışına ve hem de bina içinde dairenin bulunduğu bölüm kapısına asılır.

Reklam niteliğinde olmamak şartıyla ve iş sahiplerinin noterlik dairesini kolayca bulmalarını sağlamak amacı ile büyük iş hanlarının dış kısmına dışardan görülecek şekilde veya binanın etrafını çevreleyen yaya kaldırımlarım taşmamak kaydıyle giriş kapıları önüne tabela asmak noterlik unvanını ve noterin ad ve soyadını yazmak veya yazılı levha asmak mümkündür. Bu tabela ve levhalara noterlikte kullanılan evraka ve kartvizite doktor ünvanından başka hususların yazılması reklam sayılır.

Noterlik daireleri, bulundukları binalara tatil günlerinde Türk Bayrağı Kanununun 3. ve Türk Bayrağı Tüzüğünün 9. maddeleri uyarınca Bayrak çekmek zorundadırlar.

 

              Noterlik dairesinin kiralanması, döşenmesi ve giderleri:

              Madde 5 – Noterlik dairesinin bulunduğu bina veya binaların kira sözleşmeleri, daire adına noter tarafından yapılır.

Noterlik daireleri, noterliğin sınıfı, iş yoğunluğu ve geliri gözönünde tutularak döşenir.

Döşeme Deyimi: Noterlik dairesinde bulunan ve mesleki faaliyetin ifası için, gerekli, noterin şahsına ait eşya ile noter tarafından daire hizmetine tahsis edilmiş taşınır ve sabit eşya ve malzemenin tamamını kapsar. Bunların hepsi notere aittir.

Kanunda ve yönetmelikte yazılı defter, evrak belge ve emanetler yukarıdaki fıkra kapsamı dışındadır.

Noterlik dairesinin kirası, aydınlatma, ısıtma, kırtasiye, personel ücretleri, sigorta primleri, iş yeri ile ilgili vergi, resim ve harçlar, görevin yapıla bilmesi için başkalarına gördürülen iş karşılığı ödenen ücretler, döşeme ve demirbaş amortismanları, görevle ilgili PTT ücretleri ve vergi mevzuatına göre gider kaydı mümkün olan sair harcamalar noterlik giderleridir.

 

              Noterlik dairesinin bölümleri:

              Madde 6 – Noterlik dairesi, noterliğin sürekli faaliyet gösterdiği yer olup noter çalışma, servisler, bekleme ve arşiv bölümlerinden oluşur.

Her daire, o yerdeki noterlik işlerinin yoğunluğu gözönünde tutularak, işlerin rahat görülmesini sağlayacak ve iş sahiplerinin kolaylıkla işlerini gördürebilecekleri nitelikte olmalıdır.

Noterlik dairesi bağımsız bir bina olabileceği gibi bir binanın bir dairesi veya bir dairenin münasip bir bölümü de olabilir.

a) Noter çalışma bölümü:

Noterlik dairesinde noterin oturduğu yerdir. Daire içinde ayrı bir oda olabileceği gibi aynı mahalde icabı hale göre ve noterlerin tensip edeceği şekilde diğer mahallerden ayrılmış bir bölümde olabilir.

Şu kadarki; noter odası imkan nispetinde diğer bölümlerle irtibatlı ve bölümleri daimi surette gözetim altında bulundurulabilecek durumda olur.

b) Servisler Bölümü:

Noterlik işlemlerinin görüldüğü ve personelin çalıştığı yerdir. Başkatiplik, hesap işleri, vezne, yazı işleri ve tebligat işleri servislerinden oluşur.

Servislerle bekleme bölümlerinin birbirine karışmamasına dikkat olunur.

İş yoğunluğu ve noterliğin sınıfı gözönünde tutularak servisleri azaltma veya çoğaltma noterin taktir ve yetkisi içindedir.

c) Bekleme Bölümü:

İş sahiplerinin işlerini gördürürken bekleyecekleri yerdir.

İş Kanununa göre, iş yerinde asgari ücreti, çalışma saatlerini belirten bir levha ile çalışanları ve sıfatlarını bildiren levha asılır.

d) Arşiv Bölümü:

Noterlik evrak ve defterlerinden kanun ve tüzüklerin tespit ettiği süreler sonuna kadar saklanması öngörülen bilcümle kağıt, defter vs. nin saklandığı yere arşiv bölümü denir.

Bu bölüm noterlik dairesinin içinde olabileceği gibi daire dışında bir yerde de olabilir.

 

DÖRDÜNCÜ KISIM

Noterlik Dairesinin Çalışma Şekli

 

              Noterlerin genel ve özel olarak yapacakları işlemler:

              Madde 7 – Noterler ilgililerin istekleri üzerine hukuki işlemleri kanunlar ve yönetmeliklerde gösterilen şekil ve surette yapmak zorundadırlar.

Noterlerin görevlerine giren işler mahiyetleri itibariyle genel ve özel işler olarak iki gruba ayrılır.

a) Genel olarak yapılacak işler:

Evlenme sözleşmesi,

Gayrimenkul satış vaadi sözleşmesi,

Zilyetlik devri sözleşmesi,

Miras taksimi G. menkul, hibe vaadi sözleşmesi,

Şirket sözleşmesi,

İrtifak hakkı vaadi ve ortak mülkün idaresi sözleşmesi,

Medeni Kanunun 748. maddesine müstenit sükna hakkı sözleşmesi,

Kaydı hayat ile irat bağlanması sözleşmesi (Borçlar Kanunu 507),

Ölünceye kadar bakma sözleşmesi, (Borçlar Kanunu 511),

Mülkiyeti muhafaza kaydı ile satış sözleşmesi,

Kira sözleşmesi,

Menkul mallarda hibe sözleşmesi,

Taksim ve ifraz sözleşmesi,

Evlat edinme sözleşmesi,

Temlik,

Taahhütname,

Kefaletname,

Vasiyetname,

Vakıf senedi,

Aile vakfı senedi,

Tanıma senedi,

Muvafakatname,

Sulhname,

Yeddiemin senedi,

Rehin senedi,

Borç senedi,

Fesihname,

İbraname,

Beyanname,

Şahadetname,

Piyango – Kur’a ve toplantı tutanağı,

Emanetleri saklama tutanağı,

İfade tutanağı,

Tespit tutanağı,

Vekaletname,

Defter onaylanması,

Çevirme,

Örnek çıkartma,

İmza sirküleri,

Protesto işleri,

İhbar – ihtarname işleri ve tebliği,

Tescil,

Kanunlarında noterler tarafından düzenlenmesi veya onaylanması öngörülen diğer işler.

b) Özel olarak yapılacak işler:

Tespit işleri,

Emanet işleri, (emanet kabul ve saklama)

Vasiyetname ve ölüme bağlı tasarruflarla ilgili işler,

Tebligat işleridir.

 

              Noterlik personeli ve servisleri:

              Madde 8 – Her noterlik dairesi işlerin yoğunluğuna göre yeteri kadar personel ve gereği kadar servisler halinde çalışır.

Noterlik personeli, noterin emri altında çalışan katip ve hizmetlilerdir. Başkatipler ve katipler noterliğin her işinde ve muamelatında fiilen çalışmak zorundadırlar.

Odacı, temizleyici ve bekçilik gibi işlerde çalışan «hizmetli» dir. Bunlar dışındaki hangi serviste çalışırsa çalışsın tüm personel «noter katibi»dir.

Noter, iş yoğunluğuna göre katip ve hizmetli adedi ile servis durumunu tayin eder. Ancak sınıfı ne olursa olsun en az iki katip bulunan noterliklerde katiplerden  birisi  «başkatip»lik görevi yapar.

 

              Noter katibi olabilme şartları:

              Madde 9 – Noter katibi olabilmek için:

A – Devlet Memurları Kanununun 48. maddesine göre;

1 – Genel Şartlar

a) Türk vatandaşı olmak,

b) Devlet Memurları Kanununun 40. maddesindeki yaş hadlerinde bulunmak,

c) Devlet Memurları Kanununun 40. maddesine göre ortaokulu bitirmiş olmak,

d) Kamu haklarından mahrum bulunmamak,

e) Ağır hapis veya 6 aydan fazla veyahut affa uğramış olsalar bile, zimmet, ihtilas, irtikap, rüşvet, hırsızlık, dolandırıcılık, sahtecilik, inancı kötüye kullanmak, dolanlı iflas gibi yüz kızartıcı bir fiilden dolayı hapis cezasından hükümlü bulunmamak,

f) Askerlik durumu itibariyle;

– Askerlikle ilgisi bulunmamak,

– Askerlik hizmetini yapmış veya ertelenmiş veya yedek subay sınıfına geçirilmiş olmak,

g) Görevini devamlı yapmasına engel olabilecek bir sakatlığı olmamak,

2 – Özel Şartlar

a) Hizmet göreceği sınıf için Devlet Memurları Kanununun 36. ve 41. maddelerinde belirtilen öğretim ve eğitim kurumlarından birinden diploma almış olmak,

b) Görev ve çalışma yönetmeliklerinde belirtilen diğer şartları haiz bulunmak,

B – (Değişik:RG-26/6/2011-27976) Noterliğe atanacak kâtibin ceza ve disiplin kararı ile meslekten çıkarılmamış olması gereklidir.

Bu hususlarda adayın yazılı beyanı esas alınır ve söz konusu beyanın doğruluğu daha sonra noter tarafından yetkili mercilerden teyit edilir.

C – Yukarıdaki A ve B fıkralarındaki şartları noter katipliğine uygun olanlar ilgili noter yanında altı ay süreli aday olarak çalıştırılır. Türkiye No terler Birliğinin açtığı kursları bitirenler adaylığa öncelikle alınırlar. (Noterlik Kanunu M. 44 son)

Altı ay sonunda noter tarafından aday hakkında bir rapor düzenlenir. Bu raporda adayın yeterliği onaylanmışsa aday «Noter Katibi» olur. Durum siciline işlenmek üzere rapor ile birlikte Odaya bildirilir.

Yeterliği onaylanmayan aday 6 ay daha çalıştırılabilir. Yine başarı göstermezse o noterlikte çalışıtırılmaz. Bu takdirde noter adayın çalıştığı servisler ve süresini ve adayın yeterliliğinin neden onaylanmadığını gerekçeli olarak açıklayacağı bir raporu odaya gönderir.

 

              Özel durumda katip atama usulü:

              Madde 10 – Noterlik dairesinde çalıştırılmak üzere Yönetmeliğin 9. maddesinin A fıkrasına göre en az ortaokul mezunu bir aday bulamayan noter, durumu bağlı bulunduğu odaya yazılı olarak bildirir ve masrafı kendisine ait olmak kaydıyla odaca ilan yapılmasını ister.

Noter odasının en geç 10 gün içinde odanın ve noterin bulunduğu mahal de en az bir gazete ile gazete yoksa mahalli usullere göre üç gün süreli yapacağı ilanlar üzerine, ilanda belirtilecek süre içinde başvuranlar arasından en az ortaokul mezunu olanların adlarını oda başkanlığı ilgili notere bildirir. Noter, bunların arasından seçim yapmakta serbesttir

Odaya başvuranlar arasında en az ortaokul mezunu istekli olmadığı takdirde bu husus odaca tanzim olunacak bir zabıtla tesbit ve ilgili notere tebliğ olunur. Bu takdirde ilgili noter başvuran ilkokul mezunlarından birisini de alabilir. Vasıfsız da olsa ortaokul mezunu talip varken ilkokul mezunu katip alınamaz.

1512 sayılı Kanunun 44 üncü maddesinin son fıkrası hükmü saklıdır.

 

              Katiplerin noterlik değiştirmeleri halinde uygulanacak usûl:

              Madde 11 – (Mülga: RG-07/04/2012-28257) (Danıştay, 8. Dairesinin 8.6.1978 tarihli ve 976/4749 esas, 978/5214 sa­yılı kararı ile iptal edilmiştir.)

 

              Sözleşme ve sicil tutma zorunluluğu:

              Madde 12 – Noter katibi veya adayı ile yapılacak sözleşme dört nüsha olarak düzenlenir ve onbeş gün içinde noter odası ile bölge çalışma müdürlüğüne birer nüshası gönderilir. Diğer nüshalardan birisi noterde diğeri katip veya adayda kalır. Bu sözleşmelerin notere onaylattırılması zorunludur.

Noter odasına gönderilen sözleşmeye 9. maddeye göre aranan bilgilerin noter tarafından özel olarak onaylanmış birer örneği de eklenir. Katip adayının yeterliliğini bildiren rapor ile birlikte yeniden katip sözleşmesi yapılmışsa bir örneği gönderilir, yapılmamışsa, aday sözleşmesinin katiplik sözleşmesi halinde devam ettiği de odaya bildirilir.

Keza, aday veya katip sözleşmesi herhangi bir sebeple ortadan kalkarsa durumun yine odaya bildirilmesi şarttır.

Noter odası, bu değişiklikleri odada tutulan özel dosyalarda saklamak zorundadır.

(Mülga beşinci fıkra: RG-07/04/2012-28257)

(Mülga altıncı fıkra: RG-07/04/2012-28257)

 

              Hizmetliler:

              Madde 13 – Noterlik dairesinde «hizmetli» olarak çalışan kimselerde 9. maddede yazılı şartlar aranmaz. Noter, gördüreceği işe göre yetenekli gördüğü kimseyi serbestçe tayin eder. Katipler için verilen raporlar ile tutulan dosya ve siciller bunlar için de aynı şekilde tutulur.

 

              Personel ücretleri:

              Madde 14 – Noterler, yanlarında çalıştırdıkları katip ve hizmetlilere, noterlik işlerinde çalışmaları karşılığı olarak aylık ücret öderler. Bu ücretler İş Kanununun 30. maddesi hükmü gereğince düzenlenecek ücret hesabını gösterir imzalı veya noterliğin unvanını taşıyan bir pusula ile (tediye ücret hesap pusulası) (Örnek 3) ödenir. Ayrıca bordro yapılır.

Katip ve hizmetlilere verilecek ücretlerde aşağıdaki esaslar uygulanır:

A – İlk işe başlamada asgari ücretten az ücret verilemez.

B – (Mülga: RG-07/04/2012-28257) (Danıştay, 8. Dairesinin 8.6.1978 tarihli ve 976/4749 esas, 978/5214 sa­yılı kararı ile iptal edilmiştir.)

C – Noterin ayrılması veya ölümü halinde, yeni atanacak noterle katip ve hizmetliler arasında yeniden bir ücret sözleşmesi yapılacağından, bunların geçmiş terfi süreleri bu sözleşmelerde nazara alınır.

 

              Personelin terfii ve buna bağlı işlemleri:

              Madde 15 – (Mülga: RG-07/04/2012-28257) (Danıştay, 8. Dairesinin 8.6.1978 tarihli ve 976/4749 esas, 978/5214 sa­yılı kararı ile iptal edilmiştir.)

 

Personel yaş tahdidi:

              Madde 16 – Katip ve hizmetliler 65 yaşını tamamladıklarında, yaş tahdidine tabi tutulurlar. Yaşın hesabında Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı Kanununun hükümleri kıyasen uygulanır.

 

              Sigorta ettirme yükümlülüğü ve ikramiye:

              Madde 17 – Noterler yanında çalıştırdıkları katip ve hizmetlileri

a) T.C. Emekli Sandığından emeklilik veya malullük aylığı almakta olanlar dışında yanında çalışanları 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu hükümlerine göre sigorta ettirmekle yükümlüdürler.

b) T.C. Emekli Sandığından emeklilik ve malullük aylığı almakta olup, yaşı 65’i geçmeyen katip ve 55’i geçmeyen hizmetlilerin de (hastalık) ve (analık) sigortasına girmelerini sağlarlar.

c) (Mülga: RG-07/04/2012-28257) (Danıştay, 8. Dairesinin 8.6.1978 tarihli ve 976/4749 esas, 978/5214 sa­yılı kararı ile iptal edilmiştir.)

Verilecek ikramiyenin zamanını noter tayin eder.

 

              Personelin izninde uygulanacak kurallar:

              Madde 18 – Yıllık izinler, noterlik dairesini işlerini aksatmayacak şekilde başkatip tarafından her yılın Ocak ayında düzenlenecek ve noter tarafından onaylanacak bir çizelgeye göre kullandırılır.

İzin talepleri, yazılı olarak başkatibe verilir. İzin için müracaat etmeyen katipler ve hizmetliler noter tarafından tayin edilecek günde iznini kullanmak zorundadır.

Taleplerin aynı zamana rastlaması halinde veya iş durumuna göre noterin yapacağı tertibe, ilgili katip ve hizmetli uymak zorundadır. Noter katiplerinin yıllık izinleri İş Kanunu ve bu yönetmelik gereğince tutulacak deftere kaydolunur. Ayrıca her katibin ve hizmetlinin izne başlama ve bitirme tarihleri özel dosyasına konulmak üzere noter odasına bildirilir.

 

              Kıdem tazminatı:

              Madde 19 – Katip ve hizmetlilere kanunlar ve Türkiye Noterler Birliği organlarının tesbit edeceği usuller dairesinde kıdem tazminatı verilir.

 

              Servisler:

              Madde 20 – Kanunda ve Yönetmelikte yer alan işlemler noterlik personeli tarafından ilgili servislerdeki çalışma ile görülür.

Servisler;

A) Başkatiplik  servisi,

B) İşlemler (muamelat) servisi,

C) Hesap işleri servisi ve vezne,

D) Tebligat servisinden oluşur.

 

              Başkatiplik servisi:

              Madde 21 – Bu servis,

a) Haberleşme ve yazışma işlerini yürütmek,

b) Kanun ve yönetmeliklerle tanzimi diğer servislere verilmemiş liste, beyanname ve bildiriler düzenlemek ve ilgili mercilere zamanın da göndermek,

c) Noterlikte tutulması gerekli defterleri usulüne uygun tutmak, (başkatip, noterin yazılı onayı olmak suretiyle defterlerden bazılarını ilgili servislere de tutturabilir.)

d) Emanetlerin teslim ve muhafazası için gerekli işlemleri yapmak,

e ) Her türlü karton ve dosyaları usulüne uygun olarak tutmak ve günlük işlem kağıtlarının ciltbentlere yerleştirilmesini temin etmek,

f) Arşiv bölümünü tanzim ve çalışma tarzını tayin, tesbit, yürütme ve denetlemek,

g) Noterlik dairesinin iç hizmetleri, temizlik ve koruma tedbirlerini yerine getirmek,

h) Aylık ve yıllık iş cetvelleri, beyannameler ve her türlü cetvelleri düzenlemek ve bunları ilgili yerlere göndermek ve gecikmeye meydan bırakmadan gerekli ödemelerin zamanında yapılmasını sağlamak,

İşlerini yapmakla görevlidir. Bu işler başkatiplik servisi tarafından yapılacağı gibi başkatibin teklifi, noterin onayı ile diğer servislere de yaptırılabilir.

 

              İşlemler (muamelat) servisi:

              Madde 22 – Kanunlarda genel ve özel olarak noterliklerde yapılması öngörülen tüm noterlik işlemlerini kanun ve yönetmelikte gösterilen şekil ve suretle hazırlamak, bu işlemlerin harç, vergi ve sair ücretlerinin tahakkukunu yapmak ve iş kağıtlarını vezneye gidebilecek şekilde hazırlamak ve işi biten kağıdı vezneye sevk etmekle görevli servistir.

İş yoğunluğuna göre noter servislerde yeteri kadar personel çalıştırır. Ancak, birden çok katibin çalıştığı serviste noter gerekli görürse bunlardan birisine «servis şefliği» görevini verir.

Şef, servisinin en yakın amiri olup, servisinin işlerini düzenli bir şekilde ve zamanında yapılmasından sorumludur.

 

              Hesap işleri servisi ve vezne:

              Madde 23 – Noterlik dairesinin gelir, gider, vergi ve sigorta gibi tüm hesap işleri ile vezne ve kasa işlerini ve noterin vereceği diğer işleri yürüten servis hesap işleri servisidir

Bu servis doğrudan doğruya notere bağlı olup vezne, kasa ve muhasebe bölümleri halinde çalışır. Vezne işlerini yürüten kişiye «veznedar» denir.

Servisler tam olan noterliklerde yevmiye defteri, muvazene defteri, harç, damga vergisi beyannameleri, bodrolar, vergi ve sigorta bildirimleri bu servis tarafından tanzim edilir.

Çalışma tarzı; işlemler servisinden çıkan her işlemin tahakkukunun doğru olup olmadığı başkatip tarafından kontrol edilerek paraf edildikten sonra vezneye gelir. Vergi, harç, resim değerli kağıdın ve diğer ücretlerin noksansız ve doğru tahakkuk ettiğine kanaat getiren veznedar evvela bu işlemin makbuzunu keser, bedelini tahsil eder. İşlemin sağ üst köşesine yevmiye numarası kor ve kağıdın sağ alt tarafındaki noterlik tasdik mahallini noterlik mühürü ile mühürler. İşin niteliğine göre evrakın üst orta kısmına örnek, tercüme ve sair şerhleri ihtiva eden kaşeyi basar. Yazı ile yazılması gerekli şerhlerin noksanlığı halinde tamamlanmak üzere servisine iade eder. İşleme değerlendirme pulu yapıştırılıyorsa bu pullara tarih damgası basılır. Bundan sonra altı notere, noter yokluğunda imzaya yetkili vekile imzalattırılır. Noterlikte kalacak nüsha alıkonularak diğeri ilgiliye verilir.

              (Değişik beşinci fıkra:RG-20/12/1995-22499) İşlem kâğıdının noterlikte kalan nüshası yevmiye defterine işlendikten sonra ait olduğu gruba ait cilt veya ciltbentte saklanır. Cilt veya ciltbentlere sığmayacak büyüklükte ya da kalınlıkta olan veya emniyet nedeniyle noter tarafından gerekli görülen işlemler ayrı yerde saklanır. Ancak, işlemin yevmiye numarası, niteliği, ilgilileri ve evrakın nerede saklandığı ayrı bir kâğıda yazılarak, o evraka ait cilt veya ciltbentteki yerine konur. İşlem tescile tabi ise bu arada bu da ikmal edilir ve evrakın üzerine tescil edildiği işareti konulur. Cilt veya ciltbente yerleştirilen evrakın her işi bitmiş olmalıdır.

              (Değişik altıncı fıkra:RG-20/12/1995-22499) Defter onaylamalarında onaylanan defterler için, onaylama şerhinde bulunan bilgileri kapsayan bir kâğıt, cilt veya ciltbentteki yerine tek tek veya toplu halde sıra takip etmek üzere konulur.

 

              Tebligat servisi:

              Madde 24 – Tebliği istenen kağıt noterlik dairesi aracılığı ile kanun ve nizamlara uyarak muhatabına ulaştırılması veya muhatabın ıttılaına en emin şekilde arz edilmesi ile görevlidir.

Tebligatın gerektirdiği bütün masraflar peşin veya avans olarak tahsil olunur. Tebliği isteyen tarafından bu suretle gerekli masrafın tamamı ödenmeyen tebligattan sarfınazar olunmuş sayılır.

              (Mülga üçüncü fıkra: RG-20/12/1995-22499)

              (Mülga dördüncü fıkra: RG-20/12/1995-22499)

Tebliği istenen kağıtların her nüshasına veznece yapılması gerekli işlemleri yapılır ve her nüshaya hangi yolla tebliği talep olunmuş ve noterlikçe uygun görülmüş ise bu hususu belirtir şerh konulur.

 

BEŞİNCİ KISIM

Tutulması Zorunlu Olan Defterler

 

              Adalet Bakanlığında tutulacak defterler:

              Madde 25 – Adalet Bakanlığında aşağıda gösterilen defterlerin tutulması zorunludur.

1 – Noterlik belgesine sahip olanlar defteri,

2 – Noterlikler defteri,

3 – Noterler sicil defteri ve sicil cüzdanı,

 

              Noterlik belgesine sahip olanlar defteri:

              Madde 26 – 1512 sayılı Kanunun 6. maddesindeki niteliklere sahip olanlar ile aynı Kanunun 17. maddesi gereğince noterlik stajını bitirmek suretiyle noterlik belgesi almaya hak kazananların kaydolduğu defterdir.

Bundan başka, 1512 sayılı Kanunun yürürlüğe girmesinden önce noterlik veya noter yardımcılığı ehliyetnamesi aldığı halde tayini yapılmamış olanlar da bu deftere kaydolunur.

Bu defterde, sıra numarası, fotoğraf yeri, belge sahibinin adı soyadı, işi, belge tarihi, adres sütunları ile belgenin Kanunun hangi maddesine göre verildiği, teklif edilen noterlik, teklifin yapıldığı tarih, teklifin reddedildiği ya da reddedilmiş sayıldığı tarih, kaydının silindiği tarihlerin yazılmasına mahsus düşünceler sütunu bulunur.

 

              Noterlik belgesine sahip olanlar defterinden kaydın silinmesi:

              Madde 27 – Noterlik belgesine sahip olanların

1 – Atandığı noterlikte göreve başlaması,

2 – Noterliğe atanma koşullarını daimi olarak kaybetmesi,

3 – Adalet Bakanlığınca yapılan tekliflerin ikisini reddetmesi veya reddetmiş sayılması,

4 – Başvurması üzerine atandığı noterlik görevine başlamıyarak iki defa istifa etmesi veya istifa etmiş sayılması,

5 – Ölmesi,

Hallerinde defterdeki kaydı silinir.

Bu suretle defterdeki kaydı silinmiş olanların başvurmaları üzerine önceden almış oldukları belgeler iptal edilir ve bu husus defterin düşünceler sütununda gösterilir.

Yeniden başvuran, noterliğe atanma şartlarını yitirmediğini belgelendirmesi halinde noterlik belgesine sahip olanlar defterine, ilk defa başvuranlar için uygulanan usul gereğince yeniden kaydedilir ve yeni sıra numarasına göre belge verilir.

 

              Noterlikler defteri:

              Madde 28 – Noterlikler defteri, her noterliğin ayrı bir sayfaya kaydedildiği bir defterdir. Bu defterde noterliğin adı, dosya numarası, noterin adı, soyadı, göreve başlama tarihi, ayrılma tarihi, noterliğin sınıfı, iş yeri adresi ve düşünceler sütunları bulunur.

Noterin değişmesi halinde yeni notere ait gerekli bilgiler aynı sayfadaki özel yerlerine işlenir.

 

              Noterler sicil defteri:

              Madde 29 – Noterler sicil defterinde her noter ayrı bir sayfaya kaydedilir. Bu defter sıra numarası, sicil numarası, noterin adı ve soyadı, doğum yeri, doğum tarihi, noterliğe başladığı tarih, bulunduğu noterliklerin adları, göreve başlama ve ayrılma tarihleri, ne suretle atandığı, ayrıldığı ve düşünceler sütunlarını kapsar.

Bu Yönetmeliğin yürürlüğe girdiği tarihte noter olanlara Adalet Bakanlığınca kıdemlerine göre sicil numarası verilir. Daha sonra noterliğe atananlara da işe başlama tarihlerine göre sicil numarası verilir.

Sicil numarası bulunan bir kimse noterlikten ayrılıp, tekrar noterlik görevine atanması halinde eski sicil numarasını alır. Yönetmeliğin yürürlüğe girmesinden önce meslekten ayrılmış olup ta, yeniden noterliğe atananlar yeni sicil numarası alırlar.

 

              Noterler sicil cüzdanı:

              Madde 30 – Noterler sicil cüzdanı her noter için ayrı bir defter halinde tutulur. Bu defterde noterin fotoğraf yeri ile sicil numarası, kimliği, öğrenim ve askerlik durumu, eserleri, bildiği yabancı diller, ne suretle noterliğe atandığı, bulunduğu noterlikler ve bu noterliklere başlama ayrılma tarihleri, noterliğe atanmasından önce bulunduğu görevler, aldığı madalya ve ödüller, sağlık durumu, Adalet Müfettişliğince yapılan teftiş sonuçları, fahri olarak yaptığı görevler ve düşünceler sayfa ve sütunları bulunur.

 

              Bakanlıkça tutulacak dosya ve kartonlar:

              Madde 31 – Adalet Bakanlığında ayrıca atama, teminat, izin, teftiş, şikayet ve gerekli görülen sair konular için dosyalar tanzim edilebilir.

 

              Türkiye Noterler Birliğinde tutulacak defterler:

              Madde 32 – Türkiye Noterler Birliğinde aşağıda gösterilen defterlerin tutulması zorunludur.

1 – Karar defterleri,

2 – Sicil defterleri,

3 – Vasiyetnamelerin tesciline dair uluslararası sözleşmelere göre tutulacak defterler,

4 – Muhasebe defterleri,

5 – Diğer defterler,

6 – Disiplin Kurulu defterleri,

Türkiye Noterliği Birliğinde ve organlarında tutulacak defterler, düzenlenecek ayrı bir iç yönetmelikle ihtiyaca göre artırılabilir. Defterlerin nitelikleri ve nicelikleri ile muhasebe çalışmaları da bu yönetmelikle belirlenir.

 

              Karar defterleri:

              Madde 33 – A) Yönetim Kurulu ve Başkanlık Divanı Karar Defteri:

Yönetim Kurulu ile divan müzakere sonuçlarının yazıldığı defterlerdir. Kullanmaya başlamadan evvel notere onaylattırılır. Aynı defter birden fazla yıl için kullanılırsa, ilk yılın kararlarının bittiği sayfanın altına veya onu takip eden ilk sayfaya o yıla ait kullanmanın hangi sayfada bittiği yazılarak kapanır ve altı mühürlenip başkanlıkça imzalanır.

Kararın başlangıç sayfasında aşağıdaki kayıtlar bulunur.

a – Hangi kurula ait olduğu,

b – Tutanak numarası,

c – Tutanak tarihi,

d – Karar numarası,

e – Karar tarihi,

f – Kurulu teşkil eden üyelerin unvanları, ad, soyad ve asıl görevi,

g – Toplantıda bulunanların adı, soyadı ve kuruldaki görevleri,

h – Toplantıda bulunamayanların adı, soyadı ve kuruldaki görevleri,

i – Gündem maddeleri,

j – Karar fıkraları yazılır.

B) Birlik ve Odalar Memur ve Hizmetlileri Disiplin Mercii Karar Defterleri:

Bu defter el yazısı ile tutulur, tasdiki diğer karar defterleri gibi olur.

Yönetim Kurulu ve Divanca verilen kararların sadece karar fıkrası tarih ve numara sıra altında yazılır ve aslına uygunluğu Başkanlıkça mühür ve imza ile onaylanır.

Kişiler tarafından verilen disiplin cezaları deftere geçirilerek cezayı veren tarafından imzalanır.

 

              Sicil defterleri:

              Madde 34 – Sicil defterleri,

1 – Noterler sicil defteri,

2 – Türkiye Noterler Birliğinde çalışan memur ve hizmetliler sicil defteridir.

Bu defterler föy, kalamoza ve karton şekillerinde tutulabilir, yukarıdaki maddede açıklandığı şekilde onaylanır.

 

              Vasiyetnamelerin tescili sözleşmesine göre tutulacak defterler:

              Madde 35 – Vasiyetnamelerin tescil konusunda bir usul kurulmasına dair Avrupa Sözleşmesi uyarınca tescil gereken vasiyetnamelere iliş kin bilgiler sözleşmede yazılı olduğu şekilde bu defterlere işlenir. Bu defter de 33 üncü maddedeki usule göre onaylanır.

 

              Muhasebe defterleri:

              Madde 36 – Mevcut muhasebe usullerinden bir veya birkaçına göre aşağıdaki defterler tutulur

a – Yevmiye defteri,

bu ikisi birlikte de ‘tutulabilir’

b – Defteri kebir,

c – Kasa defteri,

d – Demirbaş eşya defteri,

e – Diğer yardımcı defterler,

f – Dahili muhabere defteri,

g – Dahili zimmet defteri,

Muhasebe defterleri, özel kanunlardaki usule göre tasdik ettirilir.

 

              Diğer defterler:

              Madde 37 – Diğer defterler

a – Muhabere defteri,

b- Zimmet defteri,

c- İç yönetmelikte belirtilecek defterler ile gerekli sair yardımcı defterlerdir.

Bu defterlerde 33 üncü maddedeki usule göre onaylattırılır.

 

              Disiplin kurulu defterleri:

              Madde 38 – Türkiye Noterler Birliği Disiplin Kurulunda, aşağıdaki defterler tutulur.

a – Esas defteri,

b – Talik defteri,

c – Muhabere defteri,

d – Karar defteri,

e – Zimmet defteri,

f- Karar kartonu,

g – Diğer yardımcı defter ve kartonlardan ibarettir.

Bu defterler 33 üncü madde uyarınca onaylanır.

 

              Noter odalarında tutulacak defterler:

              Madde 39 – Noter Odalarında aşağıda gösterilen defterlerin tutulması zorunludur.

1 – Noter odası üye kayıt defteri,

2 – Noter odası karar defteri,

3 – Stajiyer defteri,

4 – Noter katipleri sicil defteri,

5 – Noterlikler ortak cari hesap defteri,

6 – Diğer defterler.

 

              Noter Odası üye kayıt defteri:

              Madde 40 – Noter odasına bağlı noterliklerde görev yapan noterlerin üye olarak kaydedildiği defterdir. Bu defterde her notere bir sayfa ayrılır. Sayfanın sağ başına fotoğraf, altına noterin adı, soyadı, odaya kayıt numarası, noterliğin adı, noterin doğum tarihi, doğum yeri, noterliğe ilk tayin edildiği tarih ile nakli varsa geldiği veya gittiği noterlik, giriş aidatına ait makbuzun tarih ve numarası ve düşünceler sütunu ile noterin, her türlü tatbike medar olacak imzası ve mühürünü ihtiva etmesi gerekir.

 

              Noter Odası karar defteri:

              Madde 41 – Noter Odası karar defteri bu yönetmeliğin 33 üncü maddesinde yer alan karar defterleri gibi aynı şekilde ve usuller dairesinde tutulur.

 

              Stajiyer defteri:

              Madde 42 – Noter odaları, bölgelerindeki stajyerlerin durumunu gösteren bir defter tutarlar. Bu deftere stajyerin adı, soyadı, doğum tarihi ve yeri, adresi, bitirdiği okul, staj için müracaat ettiği tarih, kabul tarihi, staj yaptığı noterlik ve aldığı ücret ile stajın sonucu ve stajyer hakkında tanzim edilen rapor özetleri, imza yetkisi verilmişse tarihi ve vekalet ettiği noterlik adı ve süresi kaydolunur.

 

              Noter katipleri sicil defteri:

              Madde 43 – Her noter odası kendi bölgesindeki noterliklerde çalışan katipler için sicil defteri tutmakla zorunludur. Bu defter, birlik memur ve hizmetlileri için tutulacak defterler gibi tutulur. (Örnek 4)

Her oda, işbu yönetmelik yürürlüğe girdiği tarihten itibaren altı ay içinde bölgesindeki katiplere bir sicil numarası vermek suretiyle bu deftere kaydetmek zorundadır. Sicil numarası verirken katiplerin noterliklerden hizmet süreleri esas alınır.

Bu deftere katibin sicil numarası, adı, soyadı, doğum tarihi ve yeri, çalıştığı noterlik, tahsil durumu, imza yetkisi varsa yetkinin verildiği veya alındığı tarih, aldığı cezaları, naklen geldiği veya gittiği noterlik adı ve ünvanındaki değişiklikler kaydolunur.

Noter Odasında tutulan bu defter kayıtları gizli olup ancak oda bunu, istendiğinde Bakanlık yetkilileri, Türkiye Noterler Birliği, Disiplin Kurulu gibi merciler ile o katibi çalıştıran veya çalıştırmak isteyen notere gizli olarak bildirir.

Noter katipliğine veya adaylığına yeni atananlar, tayin tarihini takip eden 15 gün içinde bu deftere kaydedilir. Her noter aldığı katip veya adayı bu süre içinde odaya bildirmekle yükümlüdür.

Bu defterden başka odalarda her noter katibi için yönetmeliğin 9 uncu maddesinde aranan belgeleri ve imza yetkisi verildikçe yemin zaptı suretlerini ve ceza verilmişse ilam ve kararları ihtiva eden bir dosya tutulur.

 

              Noterlikler ortak cari hesap defteri:

              Madde 44 – Noterlikler ortak cari hesap defteri, 1512 sayılı Kanunun 109 uncu ve 166/2. maddeleri uyarınca tutulacak defterlerdir.

A – 1512 sayılı Kanunun 109 uncu maddesine göre her bankada açılacak hesap için tutulacak Banka Cari Hesap Defteri,

B – 1512 sayılı Kanunun 166/12. maddesine göre kambiyo senetleri ortak hesabı için yine her bankada açılacak hesaba ait olmak üzere, tutulacak Kambiyo Senetleri Banka Cari Hesap Defteri (Örnek 5)

Bu defterler Yönetmeliğin 12 inci kısmındaki esaslar gözönünde bulundurularak tutulur.

 

              Diğer defterler:

              Madde 45 – Noter Odalarınca, ayrıca, görevli noterlikler defterleri, oda memurları sicil defteri, muhabere defteri, zimmet defteri, demirbaş eşya defteri, muhasebe yevmiye defteri, sigorta dosyası, gelen giden yazışmalar için kartonlar, her noter için ayrı ayrı yazışma dosyaları usullerine göre tutulur.

Odalarca tutulacak defterler, 33 üncü madde gereğince onaylanır.

 

              Noterliklerde tutulacak defterler:

              Madde 46 – Noterliklerde aşağıdaki defterlerin tutulması zorunludur.

1 – Yevmiye defteri,

2 – Emanet defteri,

3 – Tescil defteri,

4 – Muvazene defteri,

5 – (Mülga: RG-20/12/1995-22499)

6 – Teftiş defteri,

7 – Muhabere defteri,

8 – Zimmet defteri,

9 – Personel sicil defteri,

10 – İzin defteri,

11 – Demirbaş eşya defteri,

Noterliklerde tutulacak defterler kullanılmadan önce bağlı bulundukları hakimliğe tasdik ettirilir.

 

              Yevmiye defteri:

              Madde 47 –  (1) – (Değişik ilk fıkra : 15.11.1987) Yevmiye defteri iki sayfalı bir defterdir. Defterin sol tarafında, yevmiye sıra numarası, işin ni­teliği, ilgililer, harç, damga vergisi, katma değer vergisi ve değerli kağıt­lar, sağ sayfada diğer gelirler adı altında, noter ücreti, (Kanunlarında, harç, vergi ve resimden bağışık olduğu yazılı işlemler dahil) düzenleme ücreti, yazı (bildirim yazı ücreti dahil), çevirme, karşılaştırma tescil, emanetlerin saklanması, defter onaylama, yol ödeneği, aracılık ücreti, memur vasıtası ile tebliğ vesair ücretleri ile ücretler yekünu ve genel yekünsütunları kap­sar.

Yevmiye defterine, gelen iş kağıtları geliş sırasına göre numara alır ve deftere işlenir. Her iş günü bitiminde günlük işlerin kalem kalem ye­künları alınır.

Bir günkü yekunun altına varsa bir evvelki gün veya günler yekünu yazılır. 15 gün toplamı birinci dönem yekünu olmuş olur. Maliyeye veri­len beyanname yekünu bu miktarı ihtiva eder.

Ayın 16 ncı günü, ikinci dönemin birinci günü olduğu için yekünu alındıktan sonra evvelki günler yekünu eklenmez. 17 nci (İkinci dönemin ikinci günü) günün toplamı altına 16 ncı günün toplamı eklenir, bu suret­le ayın son günü ikinci dönemin toplamı bulunmuş olurki, ikinci dönem beyannameye bu miktarlar işlenir.

İkinci dönem toplamının altına, birinci dönemin toplamı eklenerek birinci ayın yekünu elde edilmiş olur. Bu yekûnda aylık cetvelin ve aylık gelirin işlendiği muvazene defterinin esasını teşkil eder. Aylık gelirler bu toplamın rakamlarına göre tespit edilir.

Türkiye Noterler Birliğine, Noterlik Kanununun 71. maddesine gö­re verilecek cetveller bu toplama göre hazırlanır.

Müteakip aylarda yukarıdaki usulle toplama işlemleri yapılır, bir ay evvelki genel yekün aylık son yeküna eklenerek sene tamamlanır. Bu su­retle yıl sonu hesaplan da bu yeküna göre yapılmış olur.

Görevli noterliklerde ortak cari hesaba ait işlemler yevmiye defteri sıra numarasına göre yevmiye kırmızı boyalı bir kalemle işlenir. Bu müm­kün olmazsa bu sıra numarasının düşünceler hanesine noterlikler ortak ca­ri hesabına ait olduğu işaret veya mühür basılarak belirtilir.

Yevmiye defteri yılın başında bir numaradan başlayarak sene sonu­na kadar, yapılan işlem kadar numara alır. 15 günlük yekünlara göre nu­mara yenilenmez, numara birbirini izler.

Noterlik Kanununun 52. maddesine göre tatilde yapılan işler tatili iz­leyen ilk iş gününün ilk yevmiye numarasına kayıt günü tarihi ile yazılır. Ondan sonra günlük işlere devam olunur.

(Değişik 11 nci fıkra – 15.11.1987) Aynı biçimde işlenmesi ve aynı bilgileri taşıması şartıyla bu defter, bilgisayar aracılığı ile de tutulabilir. Bu takdirde, bilgisayarda işlem gör­meye elverişli ve her birisi üzerlerine mühür basılmak, ilk ve sonuncu say­faları imzalanmak suretiyle yetkili Asliye Hukuk hâkimine onaylatılmış ve teselsül eden sıra ve onay numaraları yazılı olan müstakil kağıt yaprak­lar kullanılır. Bu yapraklar özel dosyada muhafaza edilir. Bir seri yaprağın işlenmesi bitince ciltlenerek, cilt kapağına kaç sayfadan ibaret olduğu ya­zılıp onaylandıktan sonra dairede saklanır.

(Ek fıkra -15.11.1987) Aynı ilgiliye ait, aynı nitelikteki birden fazla işler, numaraları tek tek belirtilmek suretiyle deftere tek kalem halinde işlenebilir.

 

—————————————————————————————————————-

(1) Maddede iki kez değişiklik yapılmıştır.

      Önce 2 Ekim 1984 tarihinde yürürlüğe giren Yönetmelik değişikliği sırasında 11’inci fıkra eklenmiştir.

       15 Kasım 1987 tarihinde yürürlüğe giren Yönetmelik değişikliği sırasında 1’inci ve 11’inci fıkralar değiştirilmiş ve 12’nci fıkra eklenmiştir. (Adalet Bakanlığı HİGM.nün 3/11/1987 tarihli ve 35709 sayılı onay yazısı. Bakınız:1987/74 sayılı genelge)

 

              Emanet defteri:

              Madde 48 – Noterliklere verilen her türlü emanetlerin kayıt defteridir. Defter karşılıklı iki sayfalı olarak kullanılır.

Sol tarafa, emanet tutanağının tarih ve numarası ile emaneti verenin adı, soyadı, baba adı, doğum tarihi, adresi ve adına yatırılanın adı, soyadı (biliniyorsa) baba adı, doğum tarihi, adresi açık olarak yazılır. Bu sayfaya lehine emanet yatırılan kimseye tutanağın bir örneğinin tebliğ edildiği tarih ve emanetin miktar ve cinsi, varsa özel vasıfları yazılır

Sağ tarafa, emanetin ilgiliye verilmesi işlemi yazılır. Emanetin verildiğini gösteren tutanağın tarih ve numarası, para ise çekin tarih ve numarası yazılır ve imzası alınır.

 

              Tescil defterleri:

              Madde 49 – Kanunlara göre tescilleri gereken işlemlerin yazıldığı defterlerdir.

Tescil defterine, tescili gerekli işlemler sıra numarası, işlemin tarih ve numarası, ilgililerin adı soyadı, işlemin niteliği yazılmak suretiyle tescil edilir. Tescilde işlem aynen yazılabileceği gibi özet halinde de yazılabilir. Kanunlarında gösterilen sair şekiller saklıdır.

Noterliklerde tutulacak tescil defterleri şunlardır:

1 – Mülkiyeti muhafaza kaydıyle yapılan satışların tesciline ait defter,

2 – Kanunların tescilini emrettiği akit ve işlemlerin kaydına mahsus tescil defteri.

Ayrıca, noterler dairelerinde yapılan vasiyetname vesair ölüme bağlı tasarruf işlemlerini, vasiyette veya tasarrufta bulunan ilgilinin soyadına göre tutulacak bir fihrist defterine işlem tarih ve numarasını da belirtmek suretiyle kaydederler.

 

              Muvazene defteri:

              Madde 50 – Noterliklerin aylık gelir ve giderlerinin kaydedildiği defterdir. Karşılıklı iki sayfa olarak kullanılır. Sol sayfasına yevmiye defterinde gösterilen kaynaklarına göre aylık gelirler, sağ sayfasına da aylık giderler yazılır.

 

              Değerli kağıt defteri:

              Madde 51 – (Mülga:RG-20/12/1995-22499)

 

              Teftiş defteri:

              Madde 52 – Adalet Müfettişlerinin teftişleri sonunda yapacakları tenkit ve tavsiyelerin işlenmesine mahsus defterdir.

 

              Muhabere ve zimmet defterleri:

              Madde 53 – Muhabere defteri, noterlik dairesine gelen ve noterlik ten gönderilen yazıların kaydedildiği defterdir. Bir yaprağına gelen, diğer yaprağına giden yazılar kaydedilir. Gelen ve giden yazılar için ayrı ayrı iki defter de tutulabilir. (Örnek 6)

Zimmet defteri, noterlik dairesinden gönderilen evrakın personel aracılığı ile diğer tarafa verilmesi halini tesbit eden defterdir. Bu defter bir tane olabileceği gibi, kambiyo senetleri protesto evrakının teslimi ve sair yazışmalar için ayrı olmak üzere birden fazla da olabilir. (Örnek 7)

 

              Personel sicil ve izin defteri:

              Madde 54 – Noterlik dairesinde çalışan personele ait bilgilerin kaydedildiği defterdir. Bu defterde her katip ile aday ve hizmetli için karşılıklı iki sayfa ayrılır. Sayfanın sol baş tarafına ilgilinin fotoğrafı yapıştırılır. Defterde adı soyadı, doğum tarihi ve yeri, baba ve anasının adı, öğrenim durumu, sicil numarası, iş yeri numarası, sigorta sicil numarası, işe giriş tarihi, ücreti, ücretindeki değişiklikler işten ayrılma nedeni ve tarihi, geldiği iş yeri ve görevler, bu noterlikte aldığı disiplin cezaları, daha önce aldığı disiplin cezaları sütunları bulunur.      (Örnek 4)

İş Kanununa göre ayrıca ücretli izin defteri tutulur.

 

              Demirbaş eşya defteri:

              Madde 55 – Özel kanuna göre tutulur. Mesleki faaliyetin ifası için noterin zati eşyası ile noter tarafından daire hizmetine tahsis edilmiş taşınır ve sabit eşya ve malzemenin tümü bu deftere yazılır. Bu eşyalardan amortismana tabi olanlar ayrı bir bölüme, amortismana tabi olmayanlar ise ayrı bir bölüme kaydedilir.

Bu defterin ayrı bir bölümüne noterlikte kullanılan mühür, başlık, kaşe gibi malzemelerin kaydedilmesi zorunludur. Bunların iptali halinde yenileri kaydolunur. İptal olunanların karşısına iptal edildiği yazılar ve iptal olunanlar imha edilmek üzere noter odasına gönderilir.

 

              Noterlikte tutulacak dosya ve kartonlar:

              Madde 56 – Noterliklerde gelen giden yazıları saklamak için aşağıda gösterilen dosya ve kartonların da tutulması zorunludur.

1 – Adalet Bakanlığı ve C. Savcılığından gelen yazılar kartonu,

2  -Türkiye Noterler Birliği ile noter odasından gelen yazılar kartonu,

3 – Değişik işlere ait gelen yazılar kartonu,

4 – Adalet Bakanlığı ve C. Savcılığına giden yazılar kartonu,

5 – Türkiye Noterler Birliği ile noter odasına giden yazılar kartonu,

6 – Değişik işlere ait giden yazılar kartonu,

7 – Genelgeler kartonu,

8 – Adalet Bakanlığı ve Türkiye Noterler Birliğine gönderilen cetveller kartonu,

9 – Teminat paraları makbuz kartonu,

10 – Noter katiplerine ait sözleşmeler dosyası,

11 – Noter personeli siciline ilişkin belgeler dosyası,

12 – Maliyeye yatırılan paralara ait makbuzlar kartonu,

13 – Müşterek hesaplara ait makbuz ve yazılar kartonu,

14 – Tavsiyeler dosyası,

15 – Tercümanlara ait yemin tutanakları kartonu,

16 – Noter ve imzaya yetkili katiplere ait yemin tutanakları kartonu,

              (Değişik son fıkra:  RG-20/12/1995-22499) Kanunen noterlikte kalacak işlemlerin nüsha ve örnekleri yevmiye sıra numarasına göre kendi gruplarına ait cilt veya ciltbentlerde saklanır. Her ciltbentte en çok ikiyüzelli dil bulunur. Ciltbentte kaç dilin olduğu kullanılmadan önce noter tarafından ciltbentin sonuna yazılarak onaylanır. İşlem kağıdı ile dilin yapıştırıldığı kısımlar noter mührü ile mühürlenir. Yine her cildin kaç sayfadan oluştuğu, noter tarafından cildin sonuna yazılıp onaylanır.

 

ALTINCI KISIM

Evrak, Defter ve Sair Büro Malzemelerinin Temini ile Evrak ve

Belgelerin Korunması ve İmhası

 

              Evrak, defter ve sair büro malzemelerinin temini:

              Madde 57 – Türkiye Noterler Birliği, organlarında ve noterliklerde kullanılan evrak, defter vesair büro malzemelerinin temini Türkiye Noterler Birliği ile organlarına ve noterlere aittir.

Bu ihtiyaçlar piyasadan veya Devlet Malzeme Ofisinden temin edilebilir.

İhtiyaçların Devlet Malzeme Ofisinden temini istendiğinde ofisin mübayaa şartlarına uygun talepte bulunulması zorunludur.

İhtiyaçlar noterin bağlı bulunduğu ofis ünitesinden karşılanır.

Noterlerde kullanılacak evrak ve defterlerde beraberlik sağlamak gerekli görüldüğü taktirde Türkiye Noterler Birliği aracılığı ile temin edilecek evrak ve defterlerin kullanılması zorunludur.

 

              Sabit eşya ve demirbaşların kullanılması:

              Madde 58 – Sabit eşya ve demirbaşlar, demirbaş defterine kaydedilerek numaralanır. Noterler ofisten sağlanan yazı ve hesap makinası ile sair büro malzemelerini bir liste halinde bağlı bulunduğu odaya derhal bildirmek zorundadır. Bunlar devlet dairelerindeki esaslara göre miadı dolmadıkça elden çıkarılamazlar. Bunun aksine hareket eden disiplin cezası ile cezalandırılır.

 

              Evrak, belge ve defterlerin saklanması ve korunması:

              Madde 59 – Noterliğe ait evrak, belge ve defterler noterlik arşivinde saklanır. Ancak vasiyetname ve emanet gibi özel surette muhafazası gereken belgelerin demir kasa veya çelik dolaplarda saklanması zorunludur.

Noterlik daire ve arşivlerinin yangın, su baskını, çalınma, sabotaj ve sair tehlikelere karşı korunması zorunludur.

Daire ve arşivin korunmasından noter ve başkatiple birlikte sorumludurlar.

 

              Evrak ve belgelerin imhası:

              Madde 60 – (Değişik:RG-20/12/1995-22499)

Noterlikte kullanılan evrak ve belgelerin imhası, Muhafazasına Lüzum Kalmayan Evrak ve Malzemenin Yok Edilmesi Hakkında 3473 sayılı Kanunun 6 ve Devlet Arşiv Hizmetleri Hakkında Yönetmeliğin 2 nci maddesine dayanılarak hazırlanan Noterlik Arşiv Hizmetleri Hakkında Yönetmelik hükümlerine göre yapılır.

 

YEDİNCİ KISIM

Noterliklerde Kullanılacak Mühürler

 

              Mühür kullanma zorunluluğu ve temini:

              MADDE 61 – (Başlığı ile birlikte değişik: RG 12.6.2012 – 28321) Noterler, 8/8/1984 tarihli ve 84/8422 sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla yürürlüğe konulan Resmi Mühür Yönetmeliği hükümlerine göre temin edecekleri, noterliğin ismini taşıyan bir mühür kullanırlar.

Mühürlerin temin ve tedariki notere aittir. Mühürler, noterlik dairesinin demirbaşı olup, demirbaş eşya defterinde ilgili bölüme kayıt olunur.

İşin icabı ve zaruretine göre noterler birden fazla mühür kullanabilirler. Bu takdirde, ihtiyacı belirleyen Adalet Bakanlığının onayı ile 1 numaradan başlamak üzere ve sıra takip eden numaralı birden fazla mühür yaptırılır.

 

 

              Noterlik mührünün saklanması, devri, iadesi, yenilenmesi ve kaybı:

              MADDE 62 – (Başlığı ile birlikte değişik: RG 12.6.2012 – 28321) Noterlik mührünün saklanması, devri, iadesi, yenilenmesi ve kaybı hallerinde Resmi Mühür Yönetmeliğinde yer alan hükümlere göre işlem yapılır.

Noterlik mührünün herhangi bir sebeple kaybolması halinde durum derhal odaya da bildirilir.

 

              Noterlik mührünün kullanılma usulü:

              Madde 63 – Mühür, noterlikte yapılan her türlü işlemlerin en sonuna ve sağ alt köşeye ve noterliğin unvanı altına yazılan noterin veya imzaya yetkili memurun isim ve soyadının altına okunaklı şekilde basılır ve bunun üzeri noter veya imzaya yetkili memur tarafından imzalanır.

Ancak Kanunun 191. maddesine göre yabancı memleketlerde, konsolosluklar tarafından yapılan noterlik görevinin ifası sırasında işlemin altına ilgili konsolosluğun mühürü basılır.

 

              Mühür ve imza örneklerinin gönderilmesi zorunluluğu:

              Madde 64 – Noterler göreve başladıkları tarihten itibaren 15 gün içinde noterlik mührü ve imzalarının üçer örneğini bulundukları yer Va­liliğine, Adalet Bakanlığı, Türkiye Noterler Birliğine ve Noter Odasına gönderirler.

İmza yetkisi verilen stajyer ve kâtipler ve diğer vekiller hakkında da aynı hüküm uygulanır.

              (Ek son fıkra: RG 12.6.2012 – 28321) Noterlikte kullanılmak üzere yeni bir mühür temin edildiği takdirde, kullanılmasına başlanması üzerine birinci fıkra hükmüne göre işlem yapılır.

 

              Yapıldıkları ülke dışında kullanılacak noterlik işlemlerinde mühür ve imza onayı:

              Madde 65 – Türkiye’de yapılıp yabancı memleketlere gönderilecek noterlik işlemlerinin altındaki mühür ve imza o noterliğin bulunduğu yer Valiliğince onanır. Ancak, onama sadece imza ve mühüre ait olup işlemin münderecatına şamil değildir. İşlem ile, dışarıda iş görülecek ise, işin gö­rüleceği dış memleketin Türkiye’deki temsilciliğince yapılması gerekli muamelenin işin ilgilisince yaptırılması iş sahibine noterlikçe duyurulur.

              (Değişik: RG 12.6.2012 – 28321) Yabancı memleketlerde usulü uyarınca yapılan noterlik işlemlerinin altındaki o memleketin yetkili merciinin imza ve mühürü konsolos tarafından onanır. Özel kanun hükümleri saklıdır.

 

SEKİZİNCİ KISIM

Noterlik Stajı ve Stajiyerin Görevleri

 

              Noterlik stajının şekli:

              Madde 66 – Noter olabilmek için, Noterlik Kanunu’nun 6 ncı maddesindeki hükümler saklı kalmak kaydiyle anılan Kanun ve bu Yönetmelik hükümleri uyarınca staj yapılarak noterlik belgesi alınması şarttır.

 

              Stajda ücret:

              Madde 67 – Türkiye Noterler Birliğince tespit olunarak, Birlik bütçesinden stajiyerlere ödenecek ücret, hâkim adaylarına yapılan aylık ödemeden fazla olamaz.

Stajiyer hastalığını, yanında staj gördüğü noterin yazısı ve Cumhuriyet Savcılığının havalesi üzerine, hükümet tabiplerinden veya Devlet Hastanesi doktorlarından alacağı raporla belgelendirmek zorundadır. İzin süresi ile iki ayı geçmeyen hastalık hallerinde ücret kesilmez. Bir yıllık staj devresinde iki aydan fazla rapor alanlara, iki ayı geçen hastalık devresi için ücret ödenmez.

Stajın, Noterlik Kanununun 17 nci maddesine göre uzatılması halinde uzatılan süre için de stajyere ücret ödenmez.

 

              Stajın ne suretle yapılacağı:

              Madde 68 – Stajyer çalıştığı noterlikte, noterlik dairesinin mevcut servislerinde, noterin gerekli göreceği sıraya göre ve tensip edeceği sürelerde çalışmak zorundadır.

Noterlik stajı, işlemin neve’ine  göre harç, damga vergisi vesair ücretlerin hesaplanması, yevmiye defteri tutulması vezne, hesap işleri ve işlemler servisinde çalışılması ile noterlik dairesinin genel gözetimi hususlarını kapsar.

Noterlik stajı bir yıldır. Ancak, stajyer ilk altı ayda, staj yaptığı noterliğin bütün servislerinde stajı tamamlıyacaktır. İkinci altı aylık devrede, Noterlik Kanununun 33 üncü ve müteakip maddeleri ile kendisine verilen görevleri yapmak zorunda olduğundan bütün servislerin çalışması hakkında genel bilgileri kazanmış olması gerekir. Noter, stajyerin yetişmesi için lüzumlu göreceği tedbirleri alır.

 

              Staja alt rapor:

              Madde 69 – Noterlik Kanununun 16 ncı maddesine göre stajiyer için her üç ayda bir (Örnek: 9) daki şekle uygun olarak rapor düzenlenir.

Bu raporlardan altıncı ay sonunda verilecek raporda, stajyerin bir notere vekalet edebilecek niteliği kazanıp kazanmadığı hakkındaki noterin görüşü de yer alır. Noterlik Kanununun 33, 34 ve 35 inci maddelerinin uygulanması sırasında bu rapordaki noter görüşünün gözönünde  tutulması gerekir.

 

              Stajiyerlerin görev ve sorumlulukları:

              Madde 70 – Noterlik Kanununa göre kendisine imza yetkisi veya vekalet görevi verilen stajyerler, bu Kanunun sekizinci kısmında yer alan işlerin hepsini yapmakla görevlidirler.

Stajyerler yaptıkları işlerden dolayı o işin asıl görevlisi gibi sorumludurlar. Ayrıca, mesleğin vekar ve onuruna aykırı eylem ve hareketlerde bulunanlarla, görevini yapmayan veya kusurlu olarak yapan yahutta görevinin gerektirdiği güveni sarsıcı hareketlerde bulunan stajyerler hakkında, noterlik hizmetlerinin gereği gibi yürütülmesi ve stajdan beklenen maksadın hasıl olması amacı ile durumun niteliğine ve ağırlık derecesine göre Noterlik Kanununun 146 ncı maddesinde yazılı disiplin cezaları verilir.

 

              Stajyerin defterden kaydının silinmesi:

              Madde 71 – Aşağıdaki yazılı hallerde stajyerin defterden kaydı silinir.

A – İlgilinin noterliğe atanması,

B – Stajyerin kendi isteği ile stajdan ayrılması,

C – Stajyerin ölmesi,

D – Noterliğe atanma şartlarını kaybetmesi,

E – Noterlik belgesi almak suretiyle noterlik belgesine sahip olanlar defterine kayıt edilmesi,

F – Kayıt silinmesini gerektiren bir disiplin cezası almış olması,

Hallerinde stajyerin staj defterinden kaydı silinir.

Noterlik belgesi alamadan staj defterinden kaydı silinen bir stajyer, müddeti ne olursa olsun, sahip olduğu bütün hakları kaybeder.

Her ne sebeple olursa olsun defterden kaydı silinen stajyer yeniden staj yapmak isterse, staja yeni başlayanlar hakkındaki hükümler uygulanır.

 

DOKUZUNCU KISIM

Notere Vekalet ve İmza Yetkisi

 

              Notere vekalet:

              Madde 72 – Hangi hallerde, ne suretle ve kimlerin notere vekalet edeceği Noterlik Kanununun 33 34 ve 35 inci maddelerinde gösterilmiş bulunmaktadır.

Bir noterliğin boşalması veya noterin geçici bir süre işten hallerinde, noter odasınca görevlendirilecek bir stajyer yoksa, Cumhuriyet Savcısının Kanundaki sırayı gözetmek suretiyle ve ayrılması mahalli gerekli gördüğü taktirde noter odasının görüşünü de alarak görevlendirileceği vekil noterliği yönetir.

Geçici yetkili noter yardımcılarına vekalet, notere engel halinde vekalet ile boşalma veya geçici bir süre işten ayrılmalarda bir adalet memurunun görevlendirilmesi gereken hallere ilişkin Kanun hükümleri saklıdır.

Geçici Yetkili Noter Yardımcılarının hastalık ve izin gibi haklı engelleri nedeniyle usulünce vekalet görevi verilmiş adalet memurları, noter görevlilerinin daha sonra ortaya çıkacak engelleri halinde, vekil olabilme niteliğini kaybetmemiş olmaları ve mahalli Cumhuriyet Savcısının uygun görmesi kaydıyla yeni bir karara ve izne gerek olmaksızın noterliği vekaleten yönetirler. Ancak her defasında Adalet Bakanlığına bilgi verilmesi zorunludur.

 

              İmza yetkisi:

              Madde 73 – (Değişik:RG-30/4/1980-16975)

Noter;

a – Üç ayını tamamlamış stajyerine,

b – Süre aramaksızın dairesinde çalışan başkatibine,

c – Üç ayını tamamlamış katiplerinden bir veya bir kaçına imza yetkisi verebilir.

Tek katiple çalışan noterliklerde (c) bendindeki şart aranmaz.

Katip adaylarına imza yetkisi verilemez.

Noterliğin boşalması halinde ayrılan Noter tarafından verilmiş imza yetkileri kendiliğinden kalkar. Boşalan Noterliğe vekâlet eden Noter vekilinin yukarıdaki şartları taşıyanlardan, istediğine yeniden imza yetkisi vermesi gerekir.

 

              Yemin şekli  ve yetki belgesi:

              Madde 74 – Noter; stajyer, başkatip veya katiplerden birisine imza yetkisi verirse, Cumhuriyet Savcılığına yazı yazarak bunlara yemin ettirilmesini ister. Cumhuriyet Savcılığı noterin bağlı bulunduğu asliye veya münferit sulh hukuk mahkemesinden yemin ettirilmesini talep eder. Yemin, (bana verilen bu yetkiyi, kanun ve nizamlara uygun olarak tam bir tarafsızlık içinde, mesleğin onur ve haysiyetini korumak suretiyle yapacağıma vicdan ve namusum üzerine and içerim) şeklinde yaptırılır.

Yemini yaptıran mahkeme, en az üç nüsha zabıt tanzim eder. Zaptın birisi noterlikte saklanır, diğeri yetki verilen stajyer veya katibin dosyasına konulmak üzere noter odasına gönderilir.

İmza yetkisi verilen, kimseye, noter tarafından düzenlenen bir belge verilir. Bu belgede ilgilinin adı, soyadı, sıfatı, yetkinin verildiği tarih, yemini yaptıran mahkemenin adı, yetki sınırları, yetkinin kullanılacağı zaman ve yer belirtilir. Ayrıca yetkinin öncelik sırası yazılır ve fotoğraf yapıştırılarak, belge noterce onanır. (Örnek: 10)

 

              Yetki dereceleri ve İmza yetkisinin geri alınması:

              Madde 75 – Noter, stajyerine, başkatip  ve katiplerine imza yetkisi verdiği takdirde, bu yetkilerin öncelik sırasını yetki belgelerinde gösterir, İmza yetkisi birinci, ikinci ve üçüncü derecede olabilir. Bir önceki derecede imzaya yetkili kişi daha sonraki derecedekilerin önünde gelir.

Noterin herhangi bir sebeble görevi başında bulunmadığı sırada evrak, öncelikle imzaya yetkili kimse tarafından noter adına imzalanır. Bu takdirde imza yerine yetkili şahsın ismi ve sıfatı yazılır.

Noter gerekli gördüğü takdirde imza yetkisini her zaman geri alabilir ve keyfiyeti ilgiliye yazılı olarak tebliğ eder. Ayrıca noter yetkinin geri alındığını Cumhuriyet Savcılığı aracılığı ile Adalet Bakanlığına, Valiliğe, Türkiye Noterler Birliği ve Noter Odasına bildirmek zorundadır. Noter gerekli görürse İmza yetkisinin geri alındığını ve tarihini, giderleri kendisine ait olmak üzere bir gazete ile ilanını noter odasından isteyebilir.

 

ONUNCU KISIM

Teminat

 

              Teminat parasının yatırılacağı bankalar:

              Madde 76 – Noterlik mesleğine girenler ile noter vekilleri ve geçici yetkili noter yardımcılarının göreve başladıktan sonra, Noterlik Kanununun 38. maddesi hükmü uyarınca vermeleri zorunlu bulunan teminat paralarının yatırılacağı bankalar aşağıda gösterilmiştir.

1- T.C. Ziraat Bankası,

2- T. Emlak Kredi Bankası,

3- Sümerbank,

4- Etibank,

5- T. Halk Bankası,

6- Devlet Yatırım Bankası

7- T.C. Turizm Bankası,

8- T Vakıflar Bankası

9- T.C. Merkez Bankası

Bir noterliğin teminat parası, o noterliğin bulunduğu yerde mevcut, yukarıda gösterilen banka şubelerinden herhangi birinde ( … noterliği teminat hesabı) adı ile açtırılacak hesaba yatırılır. Her yıl yatırılması öngörülen teminat tutarları da aynı hesaba ilave olunur.

Bu hesap noter tarafından açılır ve (Adalet Bakanlığı veya Cumhuriyet Savcılığından talimat verilmedikçe bu hesaptan para çekilemez) şerhinin konulması da noterce bankaya bildirilir.

İlgili noter, teminat hesabını açtırdığı bankanın adını ve hesap numarasını, hesabın açıldığı tarihten itibaren en geç on gün içinde C. Savcılığı aracılığı ile Adalet Bakanlığına ve Türkiye Noterler Birliğine bildirmekle yükümlüdür

 

ONBİRİNCİ KISIM

Noterlik Görevinin Yürütülmesi

 

              Görev bölümü:

              Madde 77 – Noter, noterlik dairesi servislerinde çalışan personel arasında, iş durumuna göre gerekli görev bölümünü yaparak dairenin düzenli bir şekilde çalışmasını sağlamakla yükümlüdür.

Noterlik görevinin yürütülmesinden noterle birlikte başkatip de sorumlu olup, başkatip dairedeki bütün servislerin bu servislerde çalışan personelin amirdir.

 

ONİKİNCİ KISIM

(Değişik kısım başlığı:RG-20/12/1995-22499)

Noterlik Aidatı ve Noterlikler Ortak Cari

Hesabı ile Bunlara İlişkin İşlemler

 

              Noterlik Aidatının Gönderilme Zamanı ve Şekli:

              Madde 78 – (Başlığı ile birlikte değişik: RG-20/12/1995-22499)

Noterlik aidatının yasal süresi içinde Türkiye Noterler Birliğine gönderilmesi zorunludur.

Ödeme, Birlik tarafından gösterilen banka hesaplarına veya aynı bankaların şubelerine yatırılmak suretiyle yapılır.

Çek veya başka suretlerle gönderilmesinden dolayı paranın Birlik hesaplarına anılan süreden geç intikal etmesi halinde aidat zamanında yatırılmamış sayılır ve bu nedenle doğacak faiz ve masraflarla diğer sorumluluklar notere ait olur.

 

              Noterlikler Ortak Cari Hesabı:

              Madde 79 – (Başlığı ile birlikte değişik: RG-20/12/1995-22499)

Her noter odası, kendi bölgesinde birden çok noter olan yerlerde, noterlikler tarafından Noterlik Kanununun 109 uncu maddesi kapsamında yapılacak işlerden alınacak gelirlerin yatırılması için milli bankalardan birisinde (Noterlikler Ortak Cari Hesabı) açtırır ve bunu bölgesindeki noterliklere duyurur. Durum ayrıca Türkiye Noterler Birliğine de bildirilir.

 

              Ortak Cari Hesaba Giren İşlemlerde Örnek Verme: (Değişik madde başlığı: RG-20/12/1995-22499)

              Madde 80 – Noterlik Kanununun 109 uncu maddesi kapsamına giren işlerden işlemin yapıldığı sırada fazla örnek istenmesi halinde bu örnekler aynı gün ve yevmiye numarası altında verilir. Ancak başka bir gün örnek istenirse esas işlemden ayrı tarih ve yevmiye alacağı cihetle işlem yalnız örnek işlemi olarak kabul edilir, hasıl olan noterlik geliri işlemi yapan notere ait olur.

 

              Uyulması Gereken Kurallar:

              Madde 81 – (Başlığıyla birlikte değişik: RG-20/12/1995-22499)

Noterlikler, Noterlik Kanununun 109 uncu maddesi kapsamında yaptıkları işleri, yevmiye defterine yevmiye sıra numarasına göre işlerler ve bu Yönetmeliğin 47/8 inci maddesindeki şekilde işlem yaparlar.

Noterin bu kapsamdaki iş için iş sahibinden tahsil edeceği kesin giderden Devlete ait harç, damga vergisi, değerli kâğıt bedeli ayrıldıktan sonra geriye kalan her çeşit ücret (Noter ücreti, yazı, karşılaştırma, düzenleme ücreti, yol ödeneği gibi) ile harç ve damga vergisinden ve değerli kâğıttan dolayı noter hissesi tutarının tamamının (Noterlikler Ortak Cari Hesabı)’na işlemi takip eden beş iş günü içinde yatırılması zorunludur.

Ortak Cari Hesaba giren işlemi yapan noterler, aldıkları her türlü ücreti (Noterlikler Ortak Cari Hesabı)’na yatırdıktan sonra alacağı iki nüsha makbuzun birisini en kısa zamanda hesabına işlenmek üzere bağlı bulunduğu odaya gönderir, diğer nüshasını kendi dosyasında saklar.

Ortak cari hesaba giren işlemi yapan noterlerce, o ay içinde noterlikler ortak cari hesabına yatırılan miktarlar muvazene defterine gider olarak kaydedilir.

Noterlikler ortak cari hesabından üç ayda bir yapılan dağıtımdan noterlik hissesine düşen miktar, dağıtımın yapıldığı ay itibariyle muvazene defterine gelir kaydolunur.

 

              Noter Odasınca Yapılacak İşler ve Gelirin Dağıtımı:

              Madde 82 – (Değişik: RG-20/12/1995-22499)

Ortak cari hesaba giren işlemlerle ilgili olarak yatırılan miktarlara ait makbuzlar noterlerden odaya geldikçe, her ayrı yer için ayrı olarak tutulan defterde, o noterin hesabına işlenir. Bankadan gelen dekontlar bu kayıtlarla karşılaştırılarak mutabakat sağlanır.

Ortak cari hesaba dahil işlemleri yapan noterler, odaların bu konudaki denetleme görevlerini yapabilmeleri için, her işleme ait Ortak Cari Hesaba Ait Bildirim Cetveli düzenlemek ve beş iş günü içinde banka dekontu ile birlikte Noter Odasına göndermek, ayrıca her ayın sonunda bir önceki ay için yaptıkları bu tür işlemlerin tarih, yevmiye numarası, değeri, makbuz tarihi ve yatırılan miktarı gösteren İşlem Cetvelini düzenlemek ve ay sonunu izleyen beş iş günü içinde Noter Odasına göndermek, her iki cetvelin birer örneğini de dairede saklamakla yükümlüdürler.

Her üç ay sonunda ortak hesapta toplanan paralar o yerdeki ilgili noterlere ve Noterlik Kanununa göre görevlendirilmiş noter vekili varsa vekile noter geliri olarak ve muvazene defterine kaydedilmek üzere, eşit miktarda ödenir. Ödemenin ne şekilde yapılacağı, çek veya nakit yapılması, gerektiğinde üç ay dolmadan avans ödenmesi konularında oda genel kurulları yıllık olağan toplantılarında, oda yönetim kurullarını yetkili kılabilir.

Üç aylık süre dolmadan evvel herhangi bir sebeple noterlik mesleğinden ayrılan veya başka bir oda bölgesindeki noterliğe atanan noterin, o güne kadar birikmiş olan meblağdan hissesi, süre sonu beklenilmeksizin derhal ödenir, noterin ölümü halinde ödeme kanuni mirasçılarına yapılır.

 

 

ONÜÇÜNCÜ KISIM

Gözetim ve Denetim

 

              Denetim Yetkisi ve Zamanı:

              Madde 83 – (Değişik birinci fıkra – 2.10. 1984) Noterlikler, Türki­ye Noterler Birliği ve Birliğin mahalli organları olan Noter Odalarının her türlü faaliyetleri ile hesap ve işlemleri Adalet Müfettişleri ve Cumhuriyet Savcılarınca denetlenir. Türkiye Noterler Birliği ve Odaların Cumhuriyet Savcılarınca denetimi, Adalet Bakanlığı tarafından gerekli görüldüğünde verilecek talimata göre yapılır. Ayrıca, Noterlikler ile Noter Odaları, Tür­kiye Noterler Birliği Yönetim Kurulu ile görevlendireceği bölgesel organ­ları tarafından da denetlenir.

Adalet Müfettişleri ve Türkiye Noterler Birliği tarafından yapılacak teftişlerin zamanı gereğine göre ilgili mercilerce tayin ve tespit olunur. Noterliklerin, Cumhuriyet Savcılarınca yılda en az bir defa yapılması ön­görülen teftişlerin her yıl Mayıs ayı içinde yerine getirilmesi zorunludur.

 

              Denetime Başlama:

              Madde 84 – (Değişik birinci fıkra:  RG-20/12/1995-22499) Denetimin ilgili dairenin çalışma saati içinde ve mesai saatlerine riayet olunarak yapılmasına gayret edilir. Denetimi yapacak kimse, denetlenen dairenin yetkilisine, kimlik kartı veya yetki belgesini gerektiğinde veya istendiğinde gösterir.

              (Değişik ikinci fıkra: RG-20/12/1995-22499) Hizmetin gereği gibi yürütülebilmesi için denetimi yapan kimsenin sıfatına yakışır uygun bir yer sağlanır. Göreve başlandığında başlama tutanağı düzenlenir ve altı, denetimi yapan kimse ile dairenin yetkilisi tarafından imzalanır. İki nüsha düzenlenen bu tutanağın bir nüshası dosyasına konmak üzere daire yetkilisine verilir.

(Değişik 3. fıkra 2.10.1984) Denetlenen dairenin yetkilisi, denetim­den beklenen sonucun elde edilmesi için gerekli kolaylıkları göstermek suretiyle deneticiye yardımcı olur. Özellikle istek halinde hizmeti aksat­mamak şartı ile eleman ile gerekli araç ve gereç sağlanır.

 

              Denetim Usulü:

              Madde 85 – (Değişik 1. fıkra – 2.10.1984) Adalet Müfettişleri tarafından yapılacak denetim, Teftiş Kurulu Başkanlığı Yönetmeliğinde gösterilen; Türkiye Noterler Birliği tarafından yapılacak denetim ise, Birliğin saptayacağı usul ve şekilde yürütülür. Cumhuriyet Savcıları tarafından noterliklerin denetiminde izlenilecek usul, Adalet Bakanlığınca saptanır ve denetim sırasında düzenlenecek rapor örneği bir genelge ile gönderilir. Cumhuriyet Savcılarınca üç nüsha olarak düzenlenecek denetim raporunun bir nüshası notere verilir, bir nüshası Savcılıkta saklanır ve diğer nüshası da denetimi izleyen bir hafta içinde Adalet Bakanlığına gönderilir.

Noter odalarının, Türkiye Noterler Birliği Yönetim Kurulunca yaptırılacak teftişlerinde;

a – Kanun ve yönetmelikte yer alan defterlerin usulüne uygun olarak tutulup tutulmadığı,

b – Harcamaların ve bütçe uygulamalarının usulüne uygun olup olmadığı,

c – Kanuni görevleri ile Birlikçe verilmiş diğer görevlerin yerine getirilip getirilmediği,

d – Kanun, yönetmelik, genelge, emir ve talimatlara uyulup uyulmadığı,

e – Teftiş yapan tarafından gerekli görülecek sair hususlara bakılır.

 

ONDÖRDUNCÜ KISIM

Noter ve Katiplerine Borç Para Verilmesi

 

              Verilecek borcun saptanması:

              Madde 86 – (Değişik: RG-20/12/1995-22499)

Türkiye Noterler Birliği, noter ve noterlik personeline aşağıdaki şartlar dairesinde borç para verir.

Her yıl bütçesinin (noter ve noterlik personeline verilecek borç) faslına konulacak ödenek, bu kredinin karşılığını teşkil eder.

Yeniden kurulan ve boşalan noterliklere atananlara, noterliklerin sınıfı ve atamanın şekli dikkate alınarak verilebilecek borç para miktarları konulan bu ödeneğe göre, her yıl Yönetim Kurulu tarafından tespit olunur.

Atama dışındaki sebeplerle borç isteyen noterlere kredi verilip verilmemesi, verilecek ise miktarın belirlenmesi noterin gösterdiği nedenlere göre ve ödenek durumu dikkate alınarak Yönetim Kurulunca saptanır.

Noterlik personeline verilecek borç miktarı, almakta oldukları aylık brüt ücretin iki katını geçemez.

 

              Vade ve usul:

              Madde 87 – (Değişik: RG-20/12/1995-22499)

Borç para bir yıl için verilir. Ancak bu süre Birlik Yönetim Kurulu kararıyla kısaltılabileceği gibi iki yıla kadar da uzatılabilir.

Borç para karşılığında faiz alınmaz. Ancak, bu işlemlerle ilgili giderler borç isteyenden ayrıca tahsil edilir.

 

              Teminat ve kefalet:

              Madde 88 – (Değişik: RG-20/12/1995-22499)

Borç isteyen noter veya noterlik personelinin, Türkiye Noterler Birliği tarafından verilen borç miktarını ödemeyi taahhüt eden, örnekleri Birlik tarafından kendilerine gönderilecek taahhütnameyi imzalayarak göndermeleri yeterlidir.

Ancak, Birlik Yönetim Kurulu gerekli gördüğü takdirde başka teminat isteyebilir.

 

              İstemin kabulü ve tahsil usulü:

              Madde 89 – (Değişik: RG-20/12/1995-22499)

Türkiye Noterler Birliğine gönderilen borç isteme kâğıdı Yönetim Kurulu tarafından incelenerek istemin kabulü halinde, kendisine borç para verilmesine karar verilen noter veya noterlik personelinden, yukarıdaki maddede anılan taahhütnamenin imzalanarak gönderilmesi istenir.

Ödeme, taahhütnamenin Türkiye Noterler Birliğine gelişindeki kayıt sırasına göre yapılır.

Borç para alan noter veya noterlik personeli, Birlikçe kendisine ödeme yapıldığı ayı takip eden ay sonunda ilk taksidini ve müteakip ay sonlarında da diğer taksitlerini öder.

Taksitlerin ödeneceği belirtilen banka şubesine veya PTT’ye yatırıldığı tarih, taksitin ödeme tarihidir.

Taksitlerden üst üste ikisinin veya üç ay içinde iki taksitin zamanında ödenmemesi halinde borcun tamamı muacceliyet kesbeder ve kanuni takibata geçilir.  

 

ONBEŞİNCİ KISIM

Noterlik İşlemlerinde Uyulması Gerekli Hususlar

 

              Kimlik tesbitinde izlenecek yol:

              Madde 90 – Noter, belgelendirme isteminde bulunan ilgili ile işleme katılan kimselerin kimliğini tesbit edebilmek için nüfus hüviyet cüzdanı, buna dayalı olarak resmi mercilerden verilmiş pasaport, ehliyet, fotoğrafı kimlik kartı vesair kimlik belirten belgeleri aramak zorundadır.

Bu belgelerin gösterilmemesi veya noterin gerekli görmesi halinde tanık dinlemek yoluyla da kimlik tespit olunabilir.

 

              Yeteneğin tesbiti:

              Madde 91 – Noterin ilgilinin yeteneği hakkında bir kanı sahibi olması gereklidir. Temyiz kudretine sahip bulunan ve işlemin niteliğine göre gerekli yaşa girdiği anlaşılan herkes hukuki işlemleri yapmaya ehil olup, bu yaş resmi belge ile saptanır. Tanık veya kanı ile yaş tespit edilemez.

İlgilinin yaşlılık, hastalık veya dış görünüşü itibariyle yeteneğinden şüphe edilmesi veya bu konuda ihbar ve şikâyet bulunması hallerinde temyiz kudretinin varlığı doktor raporu ile saptanır. Bu takdirde metnin içinde tarih ve numarası ile rapordan bahsedilir, raporun aslı işlemin noterde kalan nüshasına eklenir.

Hukuki işlerin belgelendirilmesi anında ilgili iradesini serbestçe ve kendi isteğine uygun olarak beyan etmelidir. Beyanın tam ve eksiksiz olarak yazılması gereklidir. Yapılan işlemin niteliğine göre gerekli soruların sorularak işlemin sonucu hakkında ilgiliye açıklama yapılması gereklidir.

 

              Başkaları adına işlem yaptıracaklardan aranacak belgeler:

              Madde 92 – Başkaları adına işlem yaptıracaklardan Noterlik Kanununun 79 uncu maddesinde yazılan belgelerin aranması işlemle ilgili kısımlarının örneklerinin işlem kağıdına eklenmesi zorunludur. Vekil ve mümessilin temsil ettikleri kişiler birden çok iseler, temsil ettikleri bütün kişilerin ad ve soyadlarının işleme teker teker yazılması ve ibraz olunan belge veya belgelerin bu kişileri tamamen kapsaması şarttır.

Yetki izni gösteren belgeler:

a – Vekil için, vekaletname düzenlemeye yetkili makam veya noterlerce onanmış vekâletname,

b – Veli için, kendisi veya velayeti altında bulunan küçüğün nüfus hüviyet cüzdanları,

c – Vasi ve kayyım için, mahkeme kararı ve nüfus cüzdanları,

d – Mirasçı için veraset belgesi ve nüfus hüviyet cüzdanları,

e – Mümessiller için, temsil veya izin kağıdı,

f – Köy hükmi şahsiyetini temsil yetkisine haiz muhtarlar için yetkili idare makamların usulüne göre verecekleri yetki belgeleridir.

 

              İşlemlere fotoğraf yapıştırılması:

              Madde 93 – Aşağıdaki noterlik işlemlerinde ilgilinin fotoğrafının yapıştırılması zorunludur.

a – Niteliği bakımından tapuda işlem yaptırılmasını gerektiren sözleşmelere,

b – Niteliği bakımından tapuda işlem yaptırılmasını gerektiren vekaletnamelere,

c – Vasiyetname,

d – Mülkiyeti muhafaza kaydıyla satış,

e – Gayrimenkul satış vaadi,

f – Vakıf senedi,

g – Evlenme mukavelesi,

h – Evlat edinme,

ı – Tanıma,

j – Mirasın taksimi sözleşmesi,

k – Boşanma davaları için düzenlenecek vekaletnameler,

Yukarıda sayılan işlemler dışında kalmakla beraber, diğer kanunların öngördüğü, noterin işlemin ve ilgilinin durumuna göre gerekli bulduğu veya bizzat ilgilinin istemde bulunduğu işlem kağıtlarına da fotoğraf yapıştırılabilir.

Asıllarına fotoğraf yapıştırılması zorunlu noterlik işlemlerinin, çıkartılacak örneklerine de fotoğraf yapıştırılması zorunludur.

 

              Örnek ve kimlere verilebileceği:

              Madde 94 – Örnek, noterlikte yapılmış bir işlemin veya ilgilisince ibraz olunan bir belgenin tamamının veya istenilen kısmının istenildiği kadar, yazı, fotokopi veya benzeri usullerle çıkartılarak aslının aynı olduğuna dair bir şerhi kapsayan ve noterliği mührünü ve görevlinin imzasını taşıyan belgedir.

Örneklerin kimlere verileceği Noterlik Kanununun 94 ve 95. maddeleri hükümleri uyarınca saptanır.

 

              Örnek verme şekilleri:

              Madde 95 – a – İbrazdan örnek:

İlgili tarafından ibraz edilip, örneğin çıkartılması ve onaylanması istenilen bir belgenin usulünce örneğinin çıkartılarak verilmesine ibrazdan örnek çıkarma denir.

İbrazdan örneklerin altına (ibraz edilenin aynıdır) ibaresini kapsayan bir şerh konulur.

İbrazdan örnek vermede, örneklerden bir nüshası dairede saklanır. Bu nüshaya ilgilinin imzası (ibraz ettiğim aslına uygundur) şerhinin altına alınır. İbraz edilen aslına örneğin tarih ve yevmiye numarası yazılıp, noter mühürü ile mühürlenir.

Aslında bir bozukluk olan belgelerin, örneklerinde bu bozukluğun açıklanması şarttır.

İbraz olunan belgenin örneği ilgili tarafından dışarda da çıkartılıp, onama için noterliğe ibraz olunabilir.

Bu takdirde örnek ile asıl belge noterlikçe karşılaştırılır. Asıl ve örneğin yekdiğerine uygunluğu şerhte belirtilir.

Her ne suretle olursa olsun çıkartılan örneklerde belgenin belirli bir kısmının örneği de ilgilinin isteği üzerine çıkartılabilir. Bu takdirde bu husus açıkça yazılır.

b – Daireden örnek:

O noterlikte yapılmış bir işlemin ilgilisinin isteği üzerine yeteri kadar örneği çıkartılıp aslına uygunluğu onaylandıktan sonra ilgiliye verilmesine, daireden örnek verme denir

Ciltbentde saklı işlemin örneği istenilenden bir fazla çıkarılır, bunların altına (işbu örnek dairede saklı …….tarih ve …..yevmiye nolu aslının veya nüshasının aynıdır) şerhi konur. Bu şerhin altına noterlik mühürü basılarak, yetkili tarafından imza edilir. Örneğin birinci sayfasınınbaştarafına (örnektir) damgası basılır veya yazı ile (örnektir) ibaresi yazılır ve örneğe o günkü tarih ile yeni yevmiye numarası konur. Fazla çıkarılan nüsha dairede saklanır.

Şerhlerde kaç örnek verildiği herhalde belirtilir ve dairede kalan nüshaya ilgilinin imzası alınır

c – Yabancı dilde yazılı kağıttan örnek

Örneği istenen kağıt yabancı dilde yazılmış ise, evvela bu kağıt usulünce tercüme olunur. Sonra, yabancı dildeki kağıdın örneği çıkartılıp gerekli şerh verilmek suretiyle onaylanır. Ayrıca, gerek ilgilisine verilen, gerekse dairede saklanan nüshalara tercüme edilmiş nüshaların birer adedi de eklenir.

d – Yazıdan başka usullerle örnek çıkarma

İlgili ister veya noter gerekli görürse fotokopi, teksir makinası, fotoğraf veya benzeri usullerle de örnek çıkartılabilir

Bu takdirde, tarifede gösterilen ücretler alınır ve diğer hususlarda yazılı örnek verilmiş gibi hareket olunur.

e – Başka bir noterlikten örnek getirtme (Aracılık)

Giderleri başvurulan notere verilmek sureti ile ve bu noterlik aracılığı diğer bir yerdeki noterlikten de bir işlemin örneği getirtilebilir.

Bu gibi hallerde, başvurulan noter, diğer yerdeki notere ilgilinin isteğini yazı ile bildirmekle beraber, acele hallerde -telgraf, teleks veya telefonla durumu haber verir ve yazının gönderildiğini de açıklar.

Örnek çıkarma ve onaylama giderlerinin tümü ile birlikte gerekli haberleşme masraflarını da ilgiliden tahsil eder. İşlemin gerektirdiği harç, vergi ve noterlik giderlerini, örneği çıkaran notere gönderir. Kendisi ücret tarifesi ile saptanan aracılık ücretini alır.

 

              Çevirme işlemleri:

              Madde 96 – Belgelerin bir dilden diğer dile veya bir yazıdan başka bir yazıya çevrilmesine ve noterlikçe onaylanmasına çevirme işlemi denir.

Noterin, çevirmeyi yapanın o dili veya yazıyı doğru olarak bildiğine, diplomasını veya diğer belgelerini görerek veya diğer yollarla ve hiçbir tereddüde yer kalmayacak şekilde kanaat getirmesi gerekir.

Noterlik Kanununun 75. maddesinin son fıkrası gereğince noter tercümana Hukuk Yargılama Usulü Kanununa göre and içirir. Bunun bir tutanakla belgelendirilmesi zorunludur. Bu tutanakta tercümanın adı, soyadı, doğum tarihi, iş adresi, ev adresi, tahsil derecesi, hangi dil veya dilleri, hangi yazıyı bildiği, noterin çevirenin bu dil ve dilleri veya yazıyı bildiğine ne suretle kanı sahibi olduğu, yemin biçimi ve tutanağın tarihini gösterir. Tutanağın altı noter ve tercüman tarafından imzalanır.

Kendisine çevirme yaptırılan kimselerin yemin tutanakları noterlik dairesinde özel bir kartonda saklanır. Noter, kartonunda yemin tutanağı bulunmayan bir kimseye çevirme yaptıramaz.

Noter tarafından ilgilisinden alınan çevirme ücretleri noterlik dairesinin gelirlerinden olup, yevmiye defterine gelir olarak kaydedilir. Noterin çevirene ödediği parada dairenin giderlerindendir.

Çevirme ücreti hesaplanırken, çevrilmesi istenilen yazının sayfaları değil, çevirme yapıldıktan sonra noter tarafından yazdırılan değerli kağıdın sayfa sayısı esas tutulacaktır.

Çevirme işleminin, ilgilinin bulunduğu yer noterliğinde yaptırılması mümkün bulunmayan hallerde, o noterlik aracılığı ile başka bir yer noterliğinde çevirme yaptırılabilir. Bu takdirde, ilgiliden ayrıca, aracılık ücreti de tahsil olunur.

 

              Protesto işlemleri:

              Madde 97 – Keşidecinin veya hamilinin istemi üzerine Türk Ticaret Kanununun 625. maddesinde yazılı, vadesi hulul etmiş bir poliçenin, (kambiyo senedi, çek, emre muharrer senet) «kabul edilmeme» veya «ödeme» halle rinde, kabul etmeme veya ödememe durumunun noterlik tarafından belgelendirilmesine protesto işlemi denir.

Noterler protesto işlemlerini Türk Ticaret Kanununda yazılı şekil ve şartlara göre yaparlar.

 

              İhtarname ve ihbarname işlemleri:

              Madde 98 – Her türlü hukuki işlemlerde muhatabına kanun, sözleşme, örf ve adetten doğan hak ve isteklerin yazılı şekilde bildirilmesi veya haber verilmesi için yapılan işlemlere ihtarname veya ihbarname denir.

İhtarname veya ihbarname işlemleri Noterlik Kanununda öngörülen şekil ve şartlara göre yapılır.

 

              Defter onaylama işlemleri:

              Madde 99 – Defter onaylaması, kanunlarca noterlikte onaylanmaları öngörülen defterlerin kanun ve yönetmelikte gösterilen şekil ve şartlara göre onaylanmaları işlemidir.

 

              Onaylama usulü:

              Madde 100 – Ciltli olarak noterliğe getirilen defterlerin her sayfası birden başlamak ve teselsül etmek suretiyle numaralanır.

Tek sayfa olarak tutulan defterler tek numara ile çift sayfa olarak tutulan defterler iki sayfaya da aynı numara verilmek suretiyle numaralanır. Numaralama noterlikçe yapılabileceği gibi önceden de yapılmış olabilir. Bu takdirde noterlik teselsülü kontrol eder. Her sayfa ayrıca noterlik mührü ile mühürlenir.

Defterler müteharrik yapraklı ise her yaprak ciltli defterler gibi muamele görür. Onaylanmış yapraklar bittiği takdirde, yeniden getirilen yapraklar evvelce onaylanan yaprakların en son numarasından itibaren teselsül ettirilir. Ayrıca ilave olunan yapraklar onaylama şerhinde noterlikçe belirtilir.

 

              Onaylama şerhinde bulunacak hususlar:

              Madde 101 – Defterlerin ilk ve son sayfasına noterlikçe aşağıdaki bilgileri kapsayan birer şerh konulur.

İlk sayfaya konacak onaylama şerhinde

a) Defter sahibinin gerçek kişilerde evvela soyadı, adı ve müessesenin ilgilice bildirilen unvanı. İlgili tüzel kişi ise unvanı.

b) İş adresi, iş ve mesleğin nevi,

c) Defterin nevi,

d) Defterin kaç sayfadan ibaret olduğu,

e) Defterin kullanılacağı dönemi

f) Defter sahibinin bağlı bulunduğu vergi dairesi,

g) Onaylama tarihi,

h) Yevmiye numarası bulunur.

Noterliğin mührü ile noterin veya görevlinin imzasını da taşıyacak bu şerh defterin ilk sayfasına el ile yazılabileceği gibi ayrı bir kağıda makine ile yazılıp ilk sayfaya yapıştırılabilir. Bu takdirde kağıdın dört köşesine noter mührü basılır.

Defterin son sayfasına ise, defterin kaç sayfadan ibaret olduğu yazılarak altı noterlik mührü ile mühürlenip noter tarafından imza olunur. Bu şerhe onaylama tarihi ile yevmiye numarası da konur.

 

              Görülme  kaydı ile onaylama:

              Madde 102 – Yevmiye, envanter ve bilanço defterlerinin son kaydının altına noterlikçe görülmüştür şerhinin konulması suretiyle yapılan onaylama işlemidir. Şerh son kaydın altına yazılır.

Görülme şekli ile yapılan onaylamalarda, defterin son kaydının bulunduğu sayfasında yer yoksa ondan sonra gelen sayfaya (görülmüştür) kaydı taşıyan şerh verilir. Yevmiye numarası ve tarihi yazılmak suretiyle şerhin altı noterlik mührü ile mühürlenip imzalanır.

Görülme şekliyle yapılan onaylamaların noterlikçe herhangi bir makama bildirilmesi zorunluğu yoktur.

 

              Ara (yenileme) onaylaması:

              Madde 103 – Eskiden beri işe devam etmekte olup da aynı defteri ertesi yılda kullanmak isteyenlerin kanuni süre içinde açılış onaylamasındaki şart ve şekiller dairesinde defterlerinin yeniden onaylanmasına ara veya yenileme onaylaması denir.

Ara (yenileme) onaylamalarında defterin kullanılmış kısmından sonra arta kalan sayfaların hangi sıra numarasında başlayıp hangi sıra numarasında bittiği şerhde belirtilir. Bu sayfalar mühürlü ise, ara onaylamasını yapan noter başka bir noter olsa bile sayfaların yeniden mühürlenmesi gerekmez.

 

              Kapanış onaylaması:

              Madde 104 – Görülme kaydı ile onaylamadaki usul ve şekilde yapılan ve (işbu defter ………ncı sayfada kapatılmıştır.) şerhini kapsayan bir defter onaylama işlemidir.

 

              Özel kanunlara göre tutulan defterlerin onaylanması:

              Madde 105 – Türk Ticaret Kanunu ile Vergi Usul Kanunu dışındaki kanunlarla tutulması öngörülen defterlerin onaylanması, bu kanunlarla özel bir şekil getirilmemiş olması şartı ile, yukarıdaki hükümlere göre yapılır.

 

              Emanet işleri:

              Madde 106 – Saklanmak, ileride tevdi edene veya üçüncü bir kişiye verilmek üzere noterliğe tevdi edilen emanet, para veya paradan gayri her türlü taşınır mal, hisse senedi, tahvil, kıymetli evrak, ziynet eşyası olabileceği gibi kapalı vasiyetname veya kanunlarında noterliklerce saklanması öngörülen evrak, defter ve beyanname gibi şeyler de olabilir.

Bulundurulması ve taşınması kanunla yasak edilmiş şeylerle, zamanla bozulması muhtemel maddeler emanet olarak kabul edilemez.

Emanet, noter veya noterlikçe hiçbir suretle kullanılamayacağı gibi hasar ve kaybından noter sorumludur.

 

              Emanetlerin kabul, saklanma ve  iadesi:

              Madde 107 – Her türlü emanet, Noterlik Kanununun 101 inci maddesine göre düzenlenecek bir tutanak ile kabul edilir. Bu tutanakta ayrıca, emanetin nitelikleri, biliniyorsa gerçek değeri, değeri tam olarak bilinmiyorsa tahmini değeri, ne süre saklanacağı, kime ve ne zaman iade olunacağı ve iade şartları da gösterilir.

Emanetlerin saklanması, süre sonunda hak sahibine iadesi, giderlerin ödenmemesi veya emanetin geri alınmaması halleriyle hazineye devri konusunda Noterlik Kanununun emanetlere ilişkin 62 ve müteakip maddeleri uyarınca işlem yapılır.

Emanet paranın noterliğe tevdi olunduğunun en geç ertesi iş günü, bu yönetmelikte teminat paralanın yatırılması belirtilen milli bankalardan birinde açtırılacak noterlik emanet cari hesabına yatırılması zorunludur. Bir noterliğe ait emanet paraların tek bir hesapta toplanması gerekir.

 

              Noterliğin tevdi mahalli olarak tayini:

              Madde 108 – Borçlar Kanununun 91 inci maddesinin söz konusu olduğu hallerde, noterliğin emanet parayı kabul edebilmesi için mahkemece tevdi mahalli olarak tayin edilmesi şarttır. Bu taktirde mahkeme kararının istenmesi, emanet tutanağı ve emanet defterine, kararı veren mahkemenin adı ile kararın tarih ve sayısının da yazılması zorunludur. Ancak Türk Ticaret Kanununun 624 – 690. maddelerine göre kambiyo senetleri bedellerinin notere tevdii halinde hakim kararı aranmaz.

 

              Ölüme bağlı tasarruflarla ilgili işler:

              Madde 109 – Noterler ilgilinin istemi üzerine ölüme bağlı tasarrufları da belgelendirirler. Bunlardan başka açık veya kapalı olarak kendilerine tevdi edilen vasiyetnameleri de saklamak zorundadırlar.

Noter ölüme bağlı tasarrufları belgelendirirken Medeni Kanundaki şekil şartlarına uymakla mükelleftir.

Ölüme bağlı tasarrufların vasiyetname şeklinde noter tarafından belgelendirilmesi isteniyorsa, ilgilinin takririnin iki tanık huzurunda alınması gerekir.

Vasiyette bulunan, vasiyetinden her zaman için rücu edebilir. Rücu halin de vasiyetnamenin Noterlikçe tanzim veya açık veya kapalı olarak tevdi edildiği zaman tatbik edilen usul ve şartlar aynen uygulanmak sureti ile düzenlenecek bir tutanak tanzim edilir. Bu işlemin aslı ciltbendinebir sureti vasiyetnameye eklenir.

 

              Noterlik işlemlerinin hukuk hakimi tarafından yapılması:

              Madde 110 – Noterlik Kanununun 76 ncı maddesine göre noterin işlemi yapamaması ve o yerde işlemi yapacak başka bir noterin de bulunmaması halinde, işlem o yerdeki asliye hukuk hakimi, asliye hukuk hakimliği yoksa sulh hukuk hakimi tarafından ve aşağıda gösterilen esaslara göre yapılır.

Noter işlemi yapamaması nedenini bir tezkere ile hakimliğe bildirir. Hakim, evvela mahkemenin değişik işler defterinden bir numara vermek suretiyle işleme girişir. İşlemin gerektirdiği harç, damga vergisi ve varsa kontrato resmi maliye ve belediye veznelerine makbuz karşılığı yatırılır. Daha sonra Noterlik Kanunu ve ilgili sair kanunlarla bu yönetmelik esaslarına göre işlem tamamlanır. İşlemin altı işleme katılanlarla birlikte hakim tarafından imzalanıp onaylandıktan sonra mahkeme mührü ile mühürlenir. İşlerin ne sebeple hakim tarafından yapıldığı da işlem kağıdında açıklanır. İşlemin noterlikte kalması gereken nüsha veya örneği mahkemece saklanır. İşlem sona erdiğinde, hakim, işlemin yapıldığı, tarih ve sayısını notere bildirir.

Noterlik işlemini yapan hakim, Noterlik Ücret Tarifesinde yer alan ücretlerden hiç birisini ve bu işlemler dolayısıyla tahsil edilen harç, vergi ve resim karşılığı olan noter hisselerini alamaz. Ancak, işlemin daire dışında yapılması halinde, Harçlar Kanununun 34 üncü maddesinde gösterilen yol tazminatının ilgili tarafından ödenmesi zorunludur.

 

​ONALTINCI KISIM

Türkiye Noterler Birliği ve Çalışma Şekli

 

              Türkiye Noterler Birliği ve organları:

              Madde 111 – Türkiye Noterler Birliği noterlik mesleğinin amaçlarına uygun bir şekilde görülmesi, mesleğin gelişmesini ve meslekdaşlar arasında birlik ve yardımlaşmayı sağlamak üzere kamu kurumu niteliğinde tüzel kişiliğe sahip ve merkezi Ankara’da olan bir kuruluştur.

Noterler, Birliğin tabii üyesidirler.

Türkiye Noterler Birliği Noterlik Kanununun 166. maddesi ve diğer hükümler ile kendisine verilen görevleri organları olan,

a – Türkiye Noterler Birliği Başkanı,

b – Türkiye Noterler Birliği Başkanlık Divanı,

c – Türkiye Noterler Birliği Yönetim Kurulu,

d – Türkiye Noterler Birliği Disiplin Kurulu,

e – Türkiye Noterler Birliği Kongresi,

f – Noter Odaları,

vasıtasıyla yapar.

 

              Birlik Kongresi:

              Madde 112 – Türkiye Noterler Birliğinin en yüksek organı olan Birlik Kongresi noter odaları Genel Kurulunca kanun hükümleri uyarınca seçilecek noterler ile noter odaları başkanlarından kurulur. Türkiye Noterler Birliği Yönetim Kurulu Başkan ve Üyeleri de Kongrenin tabii üyeleridir.

Türkiye Noterler Birliği Kongresine delege seçilebilmek için;

a – Noterliğe engel bir suçtan dolayı hakkında son soruşturma açılmasına karar verilmiş bulunmamak,

b – Beş yıl içinde noterlik mesleğinde geçici olarak işten çıkarma cezası almış olmamak, gereklidir.

Delege seçildikten sonra (a) ve (b) bentlerindeki engelleri ortaya çıkan noterin delegelik sıfatı kendiliğinden sona erer. Bunun yeri en çok oy almış yedek üye ile doldurulur.

 

              Kongre toplantısı ve çalışma şekli:

              Madde 113 – Toplantı günü delegelerin isimlerini kapsayan iki liste delegeler tarafından imzalanmak üzere toplantının yapılacağı yerin uygun bir bölümüne konulur. Bu liste toplantı salonunda bulunan delegelerle karşılaştırılır.

Türkiye Noterler Birliği Başkanı tarafından yaptırılacak yoklama sonun da Noterlik Kanununun 177 nci maddesindeki çoğunluğun hazır olduğu anlaşılırsa toplantı açılır ve Birlik Kongresi Başkanlık Divanı seçimleri yapılır. Başkanlık divanı göreve başladıktan sonra gündeme geçilir.

Gündemde görüşülecek maddelerin konusuna göre divanın gerekli göreceği alt komisyonlar seçilerek teşekkül eder. Alt komisyonlar üyeleri arasında bir başkan ile yeteri kadar raportör seçilir. Seçimlerde oy sayısının çoğunluğu yeterlidir.

 

              Kongre tutanakları ve karar yeter sayısı:

              Madde 114 – Birlik Kongresinin başlangıcından sonuna kadar yapılan işlemlerin ve görüşmelerin bir tutanakla belgelendirilmesi gereklidir

Bu tutanak;

a – Kongre tarihini,

b – Kongrenin yapıldığı yeri,

e – Kongrenin olağan veya olağanüstü olduğunu,

d – Kongre başkan, başkan yardımcısı ve katiplerin isimlerini,

e – Birlik Başkanı tarafından yaptırılacak yoklama sonucu ile çoğunluğun bulunduğu hususlarını, kapsar.

Daha sonra gündeme göre yapılacak görüşmeler ve alınacak kararlar Kongre Divanınca uygun bulunacak şekillerde tutanağa geçirilir.

Kongrede yapılan konuşmaların saptanması için ayrıca ve yeteri kadar teyp de kullanılabilir.

Tutanaklar arasındaki noksanlık veya değişikliklerde teyp bandındaki kayıtlar esas alınır.

Kongre sonunda bandlarla tesbit edilen konuşmalar kongre başkanlık divanı tarafından bizzat daktiloda yazdırılabilir. Buna imkan görülmediği takdirde Başkanlık Divanı veya Birlik Yönetim Kurulunun görevlendireceği kimseler tarafından bu işlemin yapılmasını karar altına alırlar

Kongre başkanı, disiplini bozanlara birincisinde ve ikincisinde ihtar, üçüncü defasında ise belirli bir süre oturumdan çıkarma cezası verebilir.

Birlik Kongresi, toplantıya katılanlar sayısının salt çoğunluğu (yarısından bir fazla) ile karar verir.

Birliğin taşınır ve taşınmaz malları ile paralarını Birlik amaçlarına uygun şekilde yönetmek ve işletmek konularındaki kararlar ancak Birlik Kongresi üye tam sayısının salt çoğunluğu ile alınabilir. Oylarda eşitlik halinde Birlik Kongresinin Başkanının bulunduğu taraf çoğunlukta sayılır.

 

              Türkiye Noterler Birliği Yönetim Kurulu:

              Madde 115 – Türkiye Noterler Birliği Yönetim Kurulu yedi üyeden kurulur ve dört yıllık bir süre için Türkiye Noterler Birliği Kongresi tarafından seçilir. Kurulun dörtte yedek üyesi bulunur. Şu kadarki asıl ve yedek üyelerin yarısı iki yılda bir ve dört yıl için yenilenir.

Noterlik Kanununun 170 inci maddesi hükmüne göre kongrece seçilen Yönetim Kurulu, seçimi izleyen ilk toplantısında aralarında gizli oyla Başkan, Başkan Yardımcısı, Genel Sekreter ve Sayman üyeyi seçerler. Yönetim Kurulu bu toplantısında genel sekreter veya saymanın veya her ikisinin de dışardan alınmasına karar verebilir.

Başkanlık Divanı Üyelerinden birinin veya birkaçının süresinin bitmesi sebebiyle boşalan divan üyeliğine Yönetim Kurulunun yeni seçimleri takip eden ilk oturumunda gizli oyla seçim yapılır. Seçim dönemi sona ermeden Yönetim Kurulu Başkan ve üyelerinden birinin ayrılması halinde, göreve çağrılan yedek üyenin görevi, ayrılan asil üyenin seçim dönemi sonuna kadar devam eder.

Genel Sekreter veya sayman veya her ikisinin de dışardan alınmasına karar verilmişse bunların dışındaki başkanlık divanı üyeleri ve başkan seçimi yapılır. Dışardan atanacak genel sekreter veya saymanın göreve başlamasına kadar Yönetim Kurulu bu görevlerin geçici olarak üyelerince görülmesine karar verir.

Yönetim Kurulu dışarıdan alınacak genel sekreter veya saymanın nitelikleri, çalışma süresi ve ücretlerini tespit ve atamalarını yapar.

(Değişik: RG-30/4/1980-16975) Dışardan atanan Genel Sekreter ve dışardan atanan sayman Yönetim Kurulu toplantılarına katılırlar. Ancak, oya iştirak edemezler.

 

              Birlik Yönetim Kurulu toplantı usulü ve karar sayısı:

              Madde 116 – Birlik Yönetim Kurulu ayda bir defa olağan toplantı yapmak zorundadır. Başkan veya Yönetim Kurulu üyelerinden birinin isteği ile kurul, acele hallerde her zaman olağanüstü toplantıya çağrılabilir.

Başkan veya yardımcısının bulunmadığı hallerde toplantıya noterlikte en kıdemli üye başkanlık eder. Toplantı açıldığında ilk defa evvelki oturum tutanağı okunarak işe başlanır, her toplantı sonunda gelecek toplantının günü kararlaştırılır.

Toplantı günü, üyelere çağrı mektubuyla bildirilir. Engeli olanlar, bunu en az yedi gün önce ve yazı ile başkanlık divanına bildirirler.

Belgeye bağlanmış haklı bir engele dayanmaksızın üst üste üç toplantıya gelmeyen üye istifa etmiş sayılır. Üçüncü toplantıdan sonra durum ilgili üyeye bildirilir. Aynı zamanda ilk yedek üye de bir sonraki toplantıya asil üye olarak çağrılır.

Başkanlık divanı üyelerinden herhangi birisinin yerinin boşalması halin de, boşalan üye Yönetim Kurulu üyelerinden ise Yönetim Kurulunca yeniden seçim yapılır. Şu kadarki boşalan yer Saymanlık veya Genel Sekreterlik ise Yönetim Kurulu seçim veya dışardan atama yapılacağına karar verir ve karar gereği yerine getirilir.

Birlik Yönetim Kurulu, üye tam sayısının salt çoğunluğu ile toplanır Toplantıda yeter sayıda üyenin bulunması halinde başkan oturumu açar.

Yönetim Kurulunda toplantıya katılanların salt çoğunluğu ile karar verilir. Şu kadarki, en az dört üyenin bir oyda birleşmesi şarttır. Oylarda eşitlik halinde, Başkanın bulunduğu taraf üstün sayılır.

 

              Birlik Yönetim Kurulu toplantılarının tutanakla tesbiti:

              Madde 117 – Yönetim Kurulu toplantılarında görüşmeler bir tutanakla tesbit olunur. Tutanaklar Stenografi, stenedaktilo, teyp ve benzeri vasıtalardan biri veya bir kaçı ile tutulur. Gerektiğinde el yazısı ile de tutulabilir. El yazısından başka bir usulle tutulduğu takdirde karar fıkraları ayrıca el ile veya daktilo ile karar defterine yazılır. Deftere yazılan kararlar altı aynı gün ve toplantı yerinde katılanlar tarafından imzalanır.

Başka usulle tutulan tutanaklar yönetim kurulunun müteakip toplantısına kadar ilgililerce deşifre olunarak daktilo edilir.

Bu tutanakların altı da katılanlarca imza edilir.

Teyp bandı yapılacak ilk kongreden sonra yönetim kurulunun kararı ile silinir. Bunun dışındaki usullerle tutulan tutanaklar saklanır.

Deşifre edilen tutanağa itirazı bulunan üyenin itirazı imzası altında kendi el yazısı ile tutanağa geçirilir. Bu teyp bandı müteakip kongre toplantısına kadar saklanır.

Yönetim Kurulunca imzası tamamlanan tutanaklar özel dosyalar içerisin de saklanır.

Yönetim Kurulu toplantılarında düzenlenecek tutanakta oturum numarası, oturum yeri, oturum gün ve saati, tutanak numarası oturuma katılanlar ve katılmayanlar, katılmayanların engelleri olup olmadığı hususları gösterilir, engeli için belge gönderenler hakkında bir karar verilir. Engel belgesi göndermeyenlerin durumu ertesi oturumda incelenir.

 

              Birlik Yönetim Kurulu gündeminin tesbiti ve görüşülme usulü:

              Madde 118 – Toplantı gündemi başkanlıkça tesbit edilir ve başkanın imzasını taşır.

Servisler tarafından gündeme alınması istenilen herhangi bir konu o servisin bağlı olduğu Başkanlık Divanı üyelerine intikal ettirilir. Divan üyesi gerekli görürse bu konular Başkanın, yokluğunda Başkan Yardımcısının, Sayman veya Genel Sekreterin imzasını taşıyan bir yazı ile Yönetim Kurulunun gündemine alınır. Kurul lüzum görürse servis yetkililerinden açıklama isteyebilir.

Üyeler de herhangi bir konunun gündeme alınmasını teklif edebilirler. Başkanlıkça yapılacak onaylama sonunda kabul edildiği takdirde teklif gündeme ilave olunur.

Yönetim Kurulu gündemdeki maddelerin yerlerini, görüşme sırasını değiştirmeye yetkilidir. Şu kadarki, gündemde yapılacak bu değişikliklerin o maddenin görüşülmesine geçilmeden yapılması şarttır. Herhangi bir maddenin gerekirse ertelenmesi mümkündür.

Gündemin görüşülmesine geçilince görüşülen her madde hakkında ilgiliden açıklayıcı bilgi alınabilir. Madde ile ilgili bu açıklamalardan sonra söz isteyen üyelere sırası ilen en az bir defa söz verilir. Görüşmeler yeterli bulunduğunda oylamaya geçilir. Oylama işarı oyla yapılır. (Kanunun 170/son maddesi mahfuzdur.) Oylama sonuçları zapta geçirilir ve karar sayısı belirtilir. Muhalif üyenin muhalefeti tutanakta belirtilir ve muhalif üye gerekli görürse aynı gün karar altına muhalefet şerhini yazar veya yazılı olarak verebilir. Muhalefetin yazılı olarak bildirilmesi halinde evrak kayıt defterine kaydedilerek tarih ve numara alması zorunludur. Kurulun toplantıyı başka bir güne ertelemesi halinde tayin edeceği gün için hazırlanacak gündemin başına o gün bitirilemeyen gündem maddeleri alınır. Yeni konulan maddeler bundan sonraki sıraya girer.

Tutanağın birer örneği gelecek oturuma kadar üyelere verilir.

 

              Başkanlık Divanı ve görev bölümü:

              Madde 119 – Başkanlık Divanı, Başkan, Başkan Yardımcısı ve Genel Sekreter ile Saymandan teşekkül eder.

Başkan: Divan toplantılarında divana başkanlık eder ve kararlarını yürütür. Kanunla verilmiş diğer yetkileri kullanır ve görevleri yapar.

Başkan yardımcısı : Başkanın bulunmadığı zamanlarda veya başkanlığın herhangi bir sebeple boşalması halinde başkana ait yetkileri kullanır ve görevleri yerine getirir.

Başkan yardımcısının da yokluğunda bu görevleri yerine getirmek ve yetkileri kullanmak Yönetim Kurulunun meslekte en kıdemli üyesine aittir.

Sayman: Birlik mallarını ilgili kurulların vereceği kararlar gereğince yönetir. Para alıp verme, bütçe uygulaması ve bunlara dair her türlü saymanlık işlerini yürütür ve gözetir. Sayman aynı zamanda para alıp vermede ve para ile ilgili işlemlerde düzenlenen kağıtları Birlik Başkanı ile birlikte imza eder.

Yetkili kurullarca başka servis ve merci görevlendirilmedikçe Birliğe ait her türlü mal ve işletmelerin yönetilmesi işlerini kurul kararları ve özel yönetmelikler gereğince yürütür ve gözetir.

Özel yönetmeliğe göre muhasebe servisinin personelini tezkiye ve murakabe eder.

Genel sekreter: Birlik Yönetim Kurulu Toplantılarına ait tutanakların düzenlenmesi, Birlik iç çalışmalarının ve yazı işlerinin yönetilmesi Birlik Merkez teşkilatına gerekli direktiflerin verilmesi ve düzenli çalışmasını sağlamak işleri ile kanun ve bu yönetmelikle başka merci, makam ve şahsa verilmemiş Birliğin her türlü sevk ve idaresi ve Personel Özlük işlerinin kurullar kararları ve özel yönetmeliğe göre Genel sekretere aittir.

 

              Başkanlık Divanının çalışma şekli:

              Madde 120 – Başkanlık Divanı Yönetim Kurulu toplantı halinde olmadığı zamanlarda bu kurulun vereceği yetki dairesinde çalışır. Genel Sekreter ve Sayman dışardan atandıkları takdirde divan toplantılarına asli üye olarak katılırlar ve oy kullanırlar. Başkanlık Divanı üyelerinden birisi süresi dolmadan önce ayrılırsa geriye kalan görev süresi için bir ay içinde yenisi seçilir. Dışardan atananlar için süre sözleşme ile tespit olunur. Bunlardan birisinin herhangi bir sebeple ayrılması halinde yerine atanacakla yeni sözleşme yapılır.

Genel Sekreter, görevlerinden bir kısmını veya tamamının görülmesi için gerektiğinde yardımcısını veya bir görevliyi yetkilendirebilir.

Sayman makbul engeli haline münhasır olmak şartıyle saymanlık yetki ve görevlerini yapmak ve yerine başkanla birlikte imza kullanmak üzere Yönetim Kurulu kendi üyelerinden birini vekil tayin eder.

 

              Başkanlık Divanı toplantılarında gündem, tutanak ve karar yeter sayısı:

              Madde 121 – Başkanlık divanı Başkanın davetiyle toplanır. Toplantı gün ve saatlerini başkan tespit ve üyelere tebliğ eder. Tebligatın yazılı olması gerekmez. Toplantıda gündemi başkan tespit ve toplantıya arz eder, toplantı esnasında divan üyelerinin gündeme alınmasını öngören tekliflerini Başkan oya sunar kabul edilen teklifler gündeme ilave olunur.

Divan kararları çoğunlukla alınır. Oyların eşitliği halinde başkanın bulunduğu taraf üstün sayılır. Kararlar bir tutanakla tespit olunur. Bu tutanaklar özel dosyalarda saklanır. Bilahare karar fıkraları karar defterine yazılarak altı oturumda bulunmuş başkan ve üyelere imza ettirilir ve aslından gereği kadar örnek çıkartılarak ilgili servislere dağıtılmak üzere genel sekreterliğe verilir. Bu örneklerin aslına uygunluğu Başkanlıkça onaylanır.

Karar tutanakların başına kararın tarihi, sayısı, katılanların ad ve soyadları ile görevleri yazılır.

Tutanakların tutulması, kararların yazılması ve bu hususa ait diğer işler özel yönetmelikte belirtilen şekilde görevlendirilecek raportör ve katipler tarafından yapılır. Bu fıkra yönetim kurulu toplantılarında da uygulanır.

 

              Noter odalarının kuruluşu ve odaya kayıt olma zorunluluğu:

              Madde 122 – Üç veya daha fazla Noterlik bulunan her belediye hududu içinde bir Noter Odası kurulur.

Adalet Bakanlığı Noter Odası kurulamıyan Noterliklerin hangi odaya bağlanacağını tayin eder ve ondan az noter bulunan yerlerdeki noterleri zorunlu gördüğü hallerde başka bir odaya bağlayabilir.

Noter Odaları Türkiye Noterler Birliğinin bölgesel organlarıdır. Her noter, bölgesi içinde bulunduğu noter odasına kayıt olmak zorunluğundadır.

 

              Noter Odası Genel Kurulu:

              Madde 123 – Noter odaları Genel Kurulları, Noterlik Kanununun 186 ve 187 nci maddelerine göre toplanırlar.

Oda Genel Kurullarının kanuna ve usulüne uygun toplanıp toplanmadığını Birlik Yönetim Kurulu denetler. Bunun için genel kurul tutanaklarının tümü toplantının bitimini izleyen en geç 15 gün içinde Türkiye Noterler Birliğine gönderilir. Birlik Yönetim Kurulu dosya üzerinde yapacağı inceleme sonucunu Oda Başkanlığına bildirir.

Türkiye Noterler Birliği dilerse Oda Genel Kurul toplantılarında gözlemci de bulundurabilir.

 

              Noter Odası Yönetim Kurulu:

              Madde 124 – Noter Odası Yönetim Kurulu Noter Odası Başkanı ile iki üyeden kurulur. Başkan ve üyeler Genel Kurul tarafından verilen oyların çoğunluğu ile ve iki yıl için seçilir. 3 den fazla noter bulunan odalardan 1, ondan fazla noter bulunan odalarda da 2 yedek üye seçilir.

Başkanlığa ve yönetim kurulu asil ve yedek üyeliğine seçilebilmek için noterliğe engel bir suçtan dolayı hakkında son soruşturma açılmasına karar verilmiş bulunmamak veya 5 yıl içinde noterlik mesleğinde işten çıkarma cezası almamış olmak gerekir. Ancak, noter odası başkan veya üyesi seçilebilmek için 5 yıllık hizmet görmüş olmak şart değildir.

Başkan ve üyelerden birinin seçim devresi içinde kesinleşmiş geçici olarak işten çıkarma cezası ile tecziyesi halinde bu görevi kendiliğinden sona erer.

Başkanın bulunmadığı zamanlarda veya Başkanlığın herhangi bir sebeple boşalması halinde, Başkana ait yetkilerin kullanılması ve görevlerin yerine getirilmesi Oda Yönetim Kurulunun meslekte en kıdemli üyesine aittir.

Seçim dönemi bitmeden önce ayrılan Yönetim Kurulu üyesinin yeri en çok oy almış yedek üye ile doldurulur. Bundan sonra yapılacak ilk kongrede bir yedek üye seçilir.

Bu şekilde kurulun teşekkülünden sonra Başkanın bulunmaması veya Başkanlığın herhangi bir şekilde boşalması halinde diğer üyenin yedekten geldiği söz konusu olmaksızın iki üye arasından en kıdemlisi başkana ait yetkileri kullanır ve görevleri yerine getirir

Yönetim Kurulu  Üyelerinden biri hakkında seçilmeye engel bir suçtan dolayı kamu davası açılmış ise dava sonuna kadar bu üye yönetim kurulu çalışmalarına katılamaz, yeri en çok oy alan yedek üye ile doldurulur.

Yönetim Kurulunun yapacağı ilk toplantıda üyelerden biri odanın hesap işlerini diğeri ise yazı işlerini yürütmekle görevlendirilir.

 

              Noter Odası Genel Kurulu ve olağanüstü toplantıya çağırılması:

              Madde 125 – Görevini yapmayan ve Birlik Yönetim Kurulu kararlarına uymayan oda başkan veya yönetim kurulu üyeleri hakkında aşağıdaki şekil de işlem yapılır.

Türkiye Noterler Birliği Yönetim Kurulu görevlendireceği bir veya bir kaç denetici aracılığı ile o odaya ait evrak ve sair işlemlere el koyar ve oda yönetim kurulu başkan veya üyeleri hakkında soruşturmaya girişir. Gerekirse ilgilileri her zaman işten geçici olarak yasaklıyabilir.

Gerekli görüldüğünde, Türkiye Noterler Birliği Yönetim Kurulu Noterlik Kanununun 186 ncı maddesinin son fıkrası delaletiyle 176 ncı maddesinin son fıkrası gereğince oda genel kurulunu, 188 nci maddenin birinci fıkrasında yazılı konuyu ihtiva eden gündemi görüşmek üzere olağanüstü toplantıya çağırır.

Türkiye Noterler Birliği Yönetim Kurulu yetkili temsilcisi olağanüstü oda genel kuruluna gündem hakkında gerekçeli izahat verir. Oda Yönetim Kurulu çalışma raporunu genel kurula sunar ve gerekli açıklamada bulunur.

 

              Noter odalarına uygulanacak yönetmeliğin diğer hükümleri:

              Madde 126 – Noter odaları hakkında konulan hükümler dışında, Türkiye Noterler Birliği Kongresi ve Yönetim Kuruluna ilişkin bu yönetmelik hükümlerinden, Kanuna aykırı olmayanlar, noter odaları genel kurul ve yönetim kurulları için de uygulanır. Ancak, oda yönetim kurulunun toplantı, görüşme ve tutanak usulü Türkiye Noterler Birliği Başkanlık Divanında uygulanan esaslara göre yapılır.

 

              Türkiye Noterler Birliği Disiplin Kurulu:

              Madde 127 – Disiplin Kurulu, Türkiye Noterler Birliğinin bir organı olup Birlik Kongresi tarafından üyeler arasında 4 yıl süre için gizli oyla seçilen 5 asıl, 3 yedek üyeden kurulur. Kurul, seçimden sonraki ilk toplantısında kendi üyeleri arasından bir başkan seçer.

Disiplin Kurulu Kanun ve Yönetmelikte kendisine bırakılmış işlerle noterler hakkında disiplin kovuşturmalarını yapar.

 

              Disiplin Kurulunun toplanma usulü:

              Madde 128 – Kurul ayda bir ve üye tam sayısının salt çoğunluğu ile toplanır. Birlik Başkanının veya Disiplin Kurulu Başkan yahut üyelerinden birinin isteği ile kurul acele hallerde her zaman olağanüstü toplantıya çağrılabilir.

Her olağan toplantı sonunda, gelecek toplantının günü kararlaştırılır. Ayrıca, toplantı günü, üyelere çağın mektubuyla bildirilir. Engeli sebebiyle toplantıya katılamıyacak üye veya Başkan en az 7 gün önce engelini Başkanlığa bildirir.

Olağanüstü toplantı yapılmasını gerektiren hallerde, Başkan üyeleri en seri vasıta ile toplantıya çağırır. Ancak telefonla çağırı halinde bunun derhal yazı ile teyidi şarttır. Keza, olağanüstü toplantılarda engel bulunan üyenin bunu telefonla bildirmesi halinde aynı gün yazı ile de bildirmesi gerekir.

Haklı engeli belgelendirmeden üst üste üç toplantıya gelmeyen üye istifa etmiş sayılır. Engelin haklı olup olmadığına; müteakip toplantıda; kurul karar verir. Kurul gerekli görürse ilgili üyeden bilgi alır.

Kurul Başkan ve üyelerinden biri hakkında yapılmış olan şikayetler üzerine ilgili, kurulun bu kovuşturma ile alakalı çalışmalara katılamaz. Bu yüzden açılacak üyelikler yedekleri tarafından, onlarında engeli olmaları halinde Türkiye Noterler Birliği Yönetim Kurulunda görevli, engeli olmayan en kıdemli Noter tarafından doldurulur.

Başkanın bulunmadığı hallerde kurula, noterlikte en kıdemli üye Başkanlık eder.

 

              Şikayet ve ihbar üzerine yapılacak işler:

              Madde 129 – Herhangi bir şikayet veya ihbar Disiplin Kuruluna Bakanlıktan veya Türkiye Noterler Birliği tarafından intikal ettirilir.

Adalet Bakanlığı veya Türkiye Noterler Birliğinden intikal eden şikayet üzerine Disiplin Kurulu evvela şikayet veya ihbar konusunun kovuşturmaya değer olup olmadığı hakkında bir karar verir.

Şikayet veya ihbar konusunun kovuşturmaya değer olmadığına ilişkin Disiplin Kurulu kararı, şikayetçiye ve şikayet olunan noterin çalıştığı yerdeki Cumhuriyet savcısına tebliğ olunur.

Cumhuriyet Savcısı veya şikayetçi tebliğden itibaren 15 gün içinde doğrudan doğruya veya Türkiye Noterler Birliği aracılığı ile Adalet Bakanlığına verecekleri bir dilekçe ile bu karara itiraz edebilirler.

Türkiye Noterler Birliği, kendisine verilen itiraz dilekçelerini derhal Adalet Bakanlığına intikal ettirir. İtiraz üzerine Bakanlık disiplin dosyasını getirterek inceler ve bir karar verir. Bakanlığın bu kararı kesindir.

İtiraz üzerine bu karar Adalet Bakanlığınca bozulmuş ise, şikayet olunan noter hakkında kovuşturmaya geçilir.

Kovuşturma açılmasına yer olmadığına dair verilen kararların kesinleşmesi halinde, aynı konuda yeniden inceleme yapılabilmesi, yeni delillerin bulunmasına ve kesinleşme tarihinden itibaren 3 yıl geçmemiş olmasına bağlıdır.

 

              Kovuşturma açılması ve yürütülmesi:

              Madde 130 – Kurul şikayet veya ihbar konusunda kovuşturma açılmasına karar vermiş veya kovuşturma açılmasına yer olmadığına dair verilen karar, itiraz üzerine, Adalet Bakanlığınca bozulmuş ise şikayet olunan noter hakkında kovuşturmaya geçilir.

Ancak aynı konudan dolayı ceza davası açılmış ise kesin hükme kadar disiplin kovuşturması bekletilir.

Birinci fıkradaki hallerde Türkiye Noterler Birliği Disiplin Kurulu bu işi incelemek üzere bir üyesini görevlendirir.

Bu üye delilleri toplar, gerekenlerin ifadelerini yeminli olarak alır ve şikayet olunanın savunmasını da aldıktan sonra dosyayı bir raporla kurula sunar. Raporun en geç 3 ay içerisinde verilmesi şarttır. Gerekli hallerde Kurul bu süreyi 2 ay daha uzatabilir.

Kurulca raporun tevdiinden itibaren en geç iki ay içinde işin sonuçlandırılması zorunludur.

 

              Duruşma yapılması ve usulü:

              Madde 131 – Noter istemişse kurul incelemenin duruşmalı olarak yapılmasına karar verir. Duruşma gizli olup, davetiyeye rağmen gelmeyenlerin gıyabında yapılır. Ancak, gelinmemesi halinde duruşmanın gıyapta yapılacağının  davetiyeye yazılmış olması şarttır.

Duruşma tutanağı Başkanın görevlendireceği bir üye tarafından yazılabileceği gibi, onun gözetimi altında bir katibe de yazdırtılabilir.

Duruşmaya raporun okunması ile başlanması zorunludur. Tanık ve bilirkişilerin duruşmaya çağrılmasına veya üyelerden biri tarafından dinlenilmesine yahut yazılı ifadenin okunmasına disiplin kurulunca karar verilir.

Delil bir tanıktan ibaret ise bu tanık muhakkak dinlenir.

Duruşmadan önce veya duruşma dışında dinlenilen kimselere ait tutanakların duruşmada okunması zorunludur.

Tanık ve bilirkişilerin dinlenmesi veya bu konulara dair talimatın yerine getirilmesi hususlarında Noterlik Kanununun 137 ve 138 inci maddelerine göre işlem yapılır.

 

 

 

ONYEDİNCİ KISIM

Değişik Hükümler

 

              İşlem kağıtlarının her sayfasının imzalanması:

              Madde 132 – Düzenlenme veya onaylama şeklinde yapılan noterlik işlemlerinin birden fazla sayfayı kapsaması halinde, kanunen ilgili tarafından imzalanması zorunlu asıl veya örneklerin her sayfasının ilgili ve noter tarafından imzalanması gereklidir. Ciltli, kitap halinde ve sayfa numaraları teselsül eden basılı işlem kağıtları bu kaydın dışında tutulabilir.

 

              Noter vekillerinin denetimi, ücretleri, görev ve yetkileri:

              Madde 133 – (Değişik madde – 2.10.1984)(1)

Noterin izin ve hastalık hallerinde bu noterliğe vekâlet edecek kimse, esas noterin denetim ve gö­zetimine tabidir. Bu sırada noterliğin zarar etmesi halinde zarar, mazeretli noterin kendisine aittir. İşten el çektirildiği veya tutuklu bulunduğu dö­nemdeki zarardan da aynı şekilde noter kendisi sorumludur.

Boşalan noterliklerle noteri geçici olarak işten çıkarılan noterliklerin ve bu noterlikleri tedvir eden vekillerinin hesaplarının denetim ve gözeti­mi Türkiye Noterler Birliğinin yetkili kılacağı görevliler tarafından yapı­lır.

Noterlik Kanunu’nun 33, 34 ve 35 inci maddeleri gereğince, boşalan veya noteri işten ayrılan noterlikleri ücret karşılığı yönetmek üzere, daire­de çalışan personelden birinin ya da dairede yetenekli eleman bulunma­ması nedeniyle bir adalet memurunun vekil olarak görevlendirilmesi ha­linde vekile, noterliğin bağlı bulunduğu noter odası tarafından; iş yoğun­luğu ve yüklenilecek sorumluluk gözetilerek bir ücret takdir ve tespit edi­lir. Bu ücret vekilin asıl görevinden aldığı aylık veya ücretinden az, noter­liğin safi gelirinin yansından fazla olamaz. Vekil, adalet memuru ise al­makta olduğu maaşı, noterlik personeli ise, noterle yaptığı sözleşmedeki (yan ödemeler hariç) ücreti, asıl görevinden aldığı aylık ve ücret sayılır.

Noterliğin aylık safi geliri, noter odalarında vekile takdir olunan üc­retten çok olduğu aylarda takdir olunan ücret, az olduğu aylarda ise safi gelirin yarısı ücret olarak ödenir. Bu durumdaki vekilin vekâlet dönemin­deki safi gelir tutarının yarısı, o döneme ilişkin takdir edilen ücret tutarın­dan çok olduğu takdirde noksan olarak ödenen miktar safi gelirin yarısını aşmamak üzere tamamlanır. Ancak, engelli notere vekâlet eden adalet me­murunun ücretinin tamamı, noterlik zarar etse dahi asıl noter tarafından ödenir.

Noter vekilleri, yasalar, yönetmelikler ve genelgeler ile noterlere ve­rilmiş görevleri yapmak, aylık iş cetvelleri ile aidatları yasal süreler için­de Noterler Birliğine ve sair ilgili mercilere göndermek zorundadırlar. Boş ve noteri geçici olarak işten çıkarılmış olan noterlikleri yöneten noter vekilleri ayrıca, her ayın gelir ve giderlerini gösteren bir cetvel ile gidere iliş­kin belge örneklerini ve cetvelde gösterilen safi geliri, o ayı izleyen en geç 15 gün içinde Birliğe göndermeye mecburdur.

Boşalan ve noteri geçici olarak işten çıkarılan noterliklerde noter ve­killeri, görevin derhal, zamanında ve noksansız görülebilmesi için zorun­lu olan personel ücretleri, daire kirası, Birlik Yönetim Kurulunca her yıl belirlenecek miktarı aşmayan kırtasiye, posta, basılı kağıt ve sair konular­daki harcamaları yapmaya yetkilidirler. Vekiller yeni personel, daktilo, he­sap makinesi, mefruşat, demirbaş gibi eşyaları almaya, kira sözleşmesini yenilemeye, kirayı artırmaya yetkili değildirler. Ancak, Türkiye Noterler Birliğinden izin alma koşulu ile ayrılan personelin yerine, Birlikçe belir­lenecek ücretle yeni personel alabilirler ve diğer harcamalarda bulunabi­lirler.

Vekaleten yönetilen boş noterliklerde çalışan personele, ayrılan no­terle yaptıkları sözleşmede yazılı ücret ve sair yan ödemeleri aynen ödenir. Ancak, sözleşme süresi sona eren personelin ücret ve yan ödemelerinde artırma yapmaya, Türkiye Noterler Birliği Yönetim Kurulu yetkilidir.

Vekaleten yönetilen noterliklerde çalışanlara ödenen ücretlerden ge­rekli vergilerin kesilerek süresinde ilgili daireye yatırılması, Bölge Çalış­ma ve Sosyal Sigortalar Kurumu Müdürlüklerine verilecek bildirgelerin düzenlenmesi, süresi içinde ilgili mercilere verilmesi, sigorta primlerinin kesilip yatırılması ve benzeri işlerden noter vekilleri sorumludur.

Vekaleten yönetilen boş noterliğin gayrisafi gelirinin daire kirasını, personel giderlerini (vekil ücreti hariç) kırtasiye gibi normal giderleri kar­şılamaması suretiyle zarar etmesi halinde, Birlik Yönetim Kurulunun mu­vafakati ile vekil, derhal zararı önleyici tedbirleri almaya ve uygulamaya mecburdur. Zarar eden böyle bir noterlikteki personelin işine iş mevzuatı hükümlerine göre son verilmesi gerektiğinde veya kendiliğinden ayrılmak istemeleri halinde bunların ihbar önelleri, ihbar ve kıdem tazminatları Bir­likçe ödenir. Ayrıca, noterliğin zararı da, Birlik tarafından karşılanır. Zarar eden noterlik üçüncü sınıf ise dördüncü sınıfa indirilmesi için Bakanlığa Birlikçe teklif yapılır.

 

—————————————————————————————————————-

(1) Bu madde iki defa değişikliğe uğramıştır. Daha önce 30 Nisan 1980 gün 16975 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan metinle değiştirilmiştir.

 

              Vasiyetnamelerin uluslararası tescil usulü:

              Madde 134 – Vasiyetnamelerin Tescili Konusunda Bir Usul Kurulmasına Dair Avrupa Sözleşmesinin 3 üncü maddesinde öngörülen “Milli tescil merkezi” olarak sözleşme hükümleri uyarınca, bu işleri yapmakla görevli bulunan Türkiye Noterler Birliği, aşağıda yazılı olduğu şekilde bu görevi yürütür:

1 – Milli Tescil Merkezi olarak Türkiye Noterler Birliğinin görevleri:

a) Vasiyette bulunanın istemi üzerine, Türkiye’de Noterlerce düzenlenen veya saklanmak üzere açık veya kapalı olarak teslim edilen vasiyetnamelerin diğer akit devletlerin Milli Mercilerinde tescilini istemek.

b) Diğer akit devletlerin milli mercileri aracılığı ile gelecek istemler üzerine vasiyetnamelerin tescil edilmelerini sağlamak.

c) Akit Devletlerin millî mercileri aracılığı ile gelecek bilgi istemlerini karşılamak,

d) Ülkemizdeki kişilerin bilgi istemlerini; diğer akit devletlerin milli mercilerine intikal ettirmektir.

2 – Birlikçe tescil edilecek vasiyetnameler:

a) Türkiye’de düzenlenen veya saklanmak üzere noterliklere teslim edilen vasiyetnamelerden, vasiyette bulunan tarafından diğer bir akit devlette tescili istenen vasiyetnameler;

b) Yabancı uyruklu olanların Türkiye’de düzenlettikleri veya saklanmak üzere el yazısı ile noterliklere teslim ettikleri vasiyetnameler;

c) Yabancı uyruklulara ait olup, ilgili Devletin mevzuatı izin verdiği takdirde tesellüm belgesi tanzim edilmeksizin notere tevdi edilen el yazılı vasiyetnameler;

d) Tescil edilmiş bulunan vasiyetnamelerin iptalini, geri alınmalarını veya tadil edilmelerini öngören vasiyetnameler (tescili zorunlu bir şekilde düzenledikleri taktirde);

c) Akit devletlerden herhangi birisinin milli merci aracılığı ile Türkiye’de tescili istenen vasiyetnamelerdir.

3 – Tescil talebi:

a) Vasiyette bulunan veya belge sahibinin soyadı ve adı (varsa kızlık soyadı),

b) Doğum tarihi ve yeri (bilinmiyorsa doğduğu memleket)

c) Adresi veya beyan ettiği ikametgahı,

d) Tescili istenen belgenin niteliği ve tarihi,

e) Belgeyi teslim eden ya da belgenin tevdi olunduğu noter, kamu mercii veya kişinin adı ve adresini kapsar.

4 – Tescil şu suretle yapılır:

Türkiye Noterler Birliğinde; birisi yabancı memlekette düzenlenip o memleketin milli tescil merkezi aracılığı ile Türkiye’de tescil istenen vasiyetnamelere ait sicil defteri; diğeri Türkiye’de düzenlenen vasiyetnamelerle saklanmak üzere notere teslim edilen veya tevdi edilen yabancılara ait vasiyetnamelere ait sicil defteri olmak üzere 2 defter tutulur. Bu defterler, yukarıda gösterilen tescil talepnamesinde bulunan hususlardan başka sıra numarası ve genişçe düşünceler sütununu kapsar.

Yabancı memlekette düzenlenip o memleketin milli tescil merkezi aracılığı ile gönderilen tescil talepnamesine göre geliş tarihi itibariyle bu işe ait deftere kayıt yapılır ve yapılan işlem düşünceler hanesine el yazısı ile yazılır.

Tescil talepnamesi, Türk uyruklu birisine ait ise ayrıca vasiyetçinin kayıtlı bulunduğu nüfus dairesinde talepnamede yazılı hususların nüfus siciline ve ismi hizasına kaydedilmesi ve kaydedildiğinin bildirilmesi hususu yazılır. Gelen cevabın tarih ve numarası düşünceler hanesine yazılır.

Türkiye’de düzenlenen veya noterliklere teslim edilen bir vasiyetnamenin diğer bir akit devlette tescili istendiğinde, tescil talepnamesinin o devletin diline veya uluslararası geçerliği olan bir dile çevirme ve yazışma giderleri talep edenden alınır. Türkiye Noterler Birliği aracılığı ile diğer bir akit devletten bilgi istemlerine ilişkin taleplere ait giderler de ilgilisinden alınır.

5 – Tescile ilişkin genel hükümler

a) Vasiyetçi hayatta olduğu sürece, sicil kaydı gizli tutulur.

b) Vasiyetçinin ölümünden sonra, ölüm belgesi, ya da ölümü kanıtlıyan diğer herhangi bir belge ibraz eden herkes tescil talepnamesinde yazılı hususlarda bilgi alabilirler.

c) Vasiyetname 2 ya da daha fazla kişi tarafından müştereken düzenlenmiş olduğu takdirde vasiyette bulunanlardan herhangi birinin ölümü halinde, gizlilik hükmü nazara alınmaksızın (b) bendi hükmü uygulanır.

 

              Vasiyetnamelerin nüfus dairelerine bildirilme usulü:

              Madde 135 – Noterlik Kanununun 69 uncu maddesi hükmü uyarınca düzenlenen veya saklanmak üzere noterliklere teslim olunan vasiyetnameler hakkında vasiyette bulunanın ölümü halinde bilgi verilmesi için kayıtlı oldukları nüfus dairelerine yapılacak yazılı bildirimlerde, yukarı ki maddede sözü edilen tescil talepnamesindeki bütün bilgilerin bulunması zorunludur. Nüfus memurları, Türkiye Noterler Birliği tarafından gönderilecek tescil talep bilgilerle noterler tarafından bildirilecek hususları ilgilinin nüfus kaydına aynen yazmakla yükümlüdürler.

 

              Türkiye Noterler Birliği teşkilatı ve iç yönetmelik:

              Madde 136 – Türkiye Noterler Birliği Yönetim Kurulunun onayı ile Birlik bünyesinde kanun ve yönetmelikle verilmiş görevlerini yerine getirebilmesi için gerekli teşki1at kurulur.

Teşkilatın kuruluşu ve çalışma şekli, görev ve yetkileri, kadroları ücretli memur ve hizmetlilerin ücret vesair hakları ile atanma ve yükselme sistemleri düzenlenerek, Yönetim Kurulunca kabul edilecek bir iç yönetmelikte gösterilir.

Odalar teşkilatı dahi bu iç yönetmeliğe tabidir.

 

              Yönetmeliğin dördüncü sınıf noterliklere uygulanması:

              Madde 137 – İşin niteliğine, noter görevlisinin sıfatına ve kanunlara aykırı olmamak kaydıyle, dördüncü sınıf noterliklerle, üçüncü sınıfa geçirildiği halde atama yapılamayıp Bakanlıkça geçici yetki ile tedvirine devam olunması uygun görülen noterlikler hakkında da bu yönetmelik hükümleri uygulanır.

 

              Geçici Madde – Bu Yönetmeliğin yürürlüğe girmesini izleyen 1 ay için de, bütün noterler kullandıkları mühür örnekleri ile kaç adet mühür kullandıklarını, bağlı bulundukları noter odalarına bildirmekle yükümlüdürler.

Noter odaları da, örneklerin gelişini izleyen bir ay içinde, yönetmeliğe uygun bulunmayan mühürlerin yerine derhal yenilerinin temini ile eskilerinin imhasını sağlayan tedbirleri alır ve uygularlar.

Dördüncü sınıf noterliklerde, idari yönden bulundukları vilayet noterliğinin kayıtlı olduğu noter odalarına mühür örneklerini gönderirler.

 

              Yürürlük:

              Madde 138 – Noterlik Kanununun geçici 6. ve 198. maddelerine dayanılarak Türkiye Noterler Birliği Yönetim Kurulu tarafından hazırlanıp Adalet Bakanlığınca onaylanan bu Yönetmelik Resmi Gazete’de yayımlandıktan bir ay sonra yürürlüğe girer.

Yolsuzlukla Mücadelede Yirmi Temel İlke

0

Yolsuzlukla Mücadelede Yirmi Temel İlke Kararı (20 Guiding Principles for the Fight against Corruption), Avrupa Konseyi tarafından 6 kasım 1997 tarihinde kabul edilmiştir.

Avrupa Konseyi, yolsuzluğun önlenmesi için etkili tedbirler almayı ve kamuoyunun dikkatini yolsuzluk konusuna çekmeyi amaçlayarak ahlaki davranışları teşvik etmek amacıyla bildiriyi yayınlamıştır. Nihai amaç, ulusal ve uluslararası yolsuzlukların ortaya çıkarılarak bu eylemlerin cezalandırılmasını sağlamak ve insanlık onuruna yaraşır bir yapı oluşturmaktır.

Yolsuzlukla Mücadelede Yirmi Temel İlke

Bakanlar Komitesi,

10 ve 11 Ekim 1997 tarihinde Strasbourg’da yapılan Hükümet ve Devlet Başkanları ikinci toplantısında benimsenen deklarasyon ve Eylem Planı doğrultusunda, özellikle “yolsuzluğa ve organize suçlara karşı mücadele” konusundaki III. Bölüm 2. paragrafı göz önüne alarak;

Yolsuzluğun Avrupa Konseyi’nin temel ilkelerine ve değerlerine bir tehdit oluşturduğunun, vatandaşların demokrasiye olan inançlarını zayıflattığının, hukuk devleti ilkesini zedelediğinin, insan haklarına karşı bir reddiye meydana getirdiğinin ve ekonomik ve sosyal gelişmeyi engellediğinin farkında olarak; yolsuzlukla mücadelenin çok disiplinli olması gerektiğini ve bu çerçevede sırayla Valetta ve Prag’da yapılan Avrupa Adalet Bakanlarının 19. ve 21. konferansları tarafından kabul edilen kararların yanı sıra Yolsuzluğa Karşı Eylem Programı’nın da dikkate alınması gerektiğine kani olarak; yolsuzluk üzerine çok disiplinli Grup tarafından hazırlanan yolsuzluğa karşı mücadelede yirmi temel ilke taslağını ele alarak, ülkelerimizin bu konudaki çabalarına katılmak suretiyle yolsuzlukla mücadeleyi azimle sürdürmeye kararlı olarak, aşağıda yer alan Yolsuzlukla Mücadelede Yirmi Temel İlke Kararı’nın
kabul edilmesi konusunda mutabık kalır.

1. Yolsuzluğun önlenmesinde etkili tedbirler almak ve bu çerçevede kamuoyunun dikkatini konuya çekmek ve ahlaki davranışları teşvik etmek;

2. Ulusal ve uluslararası yolsuzlukların işbirliği içinde cezalandırılmasını sağlamak;

3. Yolsuzluk suçlarının önlenmesi, soruşturulması, kovuşturulması ve bu konuda hüküm verilmesi ile sorumlu olanların görev ve fonksiyonları ile örtüşen bir bağımsızlık ve özerklikten yararlanmalarını, kanun dışı etkilerden masun olmalarını, delillere ulaşmak için etkin araçlara sahip olmalarını ve yolsuzlukla mücadelede yetkililere yardım eden kişilerin korunmasını ve soruşturmaların gizliliğinin muhafazasını sağlamak;

4. Yolsuzluk suçları sonucu elde edilen kazanca el konulması ve suçluların bu kazançtan mahrum bırakılması için uygun tedbirleri almak;

5. Adli görevlilerin yolsuzluk suçlarında kalkan olarak kullanılmalarını engellemek amacıyla uygun tedbirleri almak;

6. Demokratik bir toplumun gerektirdiği ölçüde yolsuzluk suçlarının soruşturulması, kovuşturulması ya da hüküm verilmesinde dokunulmazlığı sınırlandırmak;

7. Yolsuzlukla mücadeleden sorumlu olan kişi ve kurumların uzmanlığını artırmak ve bunlara görevlerini ifa etmeleri için gerekli olan eğitim ve uygun araçlar olanağını sağlamak;

8. Mali mevzuatın ve bu mevzuatı uygulamakla görevli olan yetkililerin, özellikle yolsuzluk suçları ile bağlantılı olan diğer giderlerin mevcut kanunlarla veya uygulamada vergiden indirilmesini engelleyerek, etkin ve koordineli bir yapıda yolsuzlukla mücadele etmeye katkıda bulunmalarını sağlamak;

9. Kamu yönetiminin örgütlenmesi, işlemesi ve karar alma sürecinin, özellikle etkinliği artırma gereksinimi ile uyumlu bir şekilde mümkün olduğu kadar şeffaflığı artırarak, yolsuzluk ile mücadele etme ihtiyacını dikkate almasını sağlamak;

10. Kamu görevlilerinin hakları ve görevleri ile alakalı kuralların yolsuzlukla mücadelenin gereklerini almasını ve yeterli ve etkili disiplin tedbirlerinin yürürlüğe konulmasını ve davranış kuralları gibi uygun araçlar vasıtasıyla kamu görevlilerinden beklenen davranışların daha ileri düzeyde ayrıntılarıyla tanımlanmasının teşvik edilmesini sağlamak;

11. Kamu yönetiminin ve kamu kesiminin faaliyetlerine uygun denetim prosedürlerinin uygulanmasını sağlamak;

12. Denetim prosedürlerinin kamu yönetiminin dışındaki yolsuzlukların tespiti ve önlenmesinde rol oynamasını kabul etmek;

13. Kamusal sorumluluk ve hesap verme sorumluluğu sisteminin kamu görevlilerinin yolsuzlukla ilgili davranışlarının sonuçlarını dikkate almasını sağlamak;

14. Adil rekabeti teşvik eden ve yolsuzluk yapanlar üzerinde caydırıcı olan uygun ve saydam kamu alımları prosedürlerini benimsemek;

15. Parlamenterlerin davranış kurallarını benimsemelerini ve yolsuzluğa caydırıcı nitelikte olan siyasal partilerin ve seçim kampanyalarının finansmanı ile ilgili kuralların oluşturulmasını teşvik etmek;

16. Medyanın, ancak demokratik bir toplumda gerek duyulan sınırlama ve kısıtlamalara tabi olarak, yolsuzluk ile ilgili konularda bilgi edinme ve paylaşma özgürlüğüne sahip olmasını sağlamak;
17. Özellikle hakları ve çıkarları yolsuzluk nedeniyle etkilenen kişiler için etkili çözümler oluşturma konusunda olmak üzere, medeni hukukun yolsuzluk ile mücadele etmede söz konusu olan gereksinimleri dikkate almasını sağlamak;

18. Yolsuzluk ile ilgili araştırmaları teşvik etmek;

19. Yolsuzlukla mücadelenin tüm safhalarında, muhtemel organize suç ve kara para aklama bağlantısının göz önünde bulundurulmasını sağlamak;

20. Yolsuzlukla mücadelenin tüm aşamalarında en geniş biçimde bir uluslararası işbirliği geliştirmek.

Ve, Yolsuzlukla Etkili Bir Şekilde Mücadele Etmek Ve Yolsuzluğu Önlemek İle İlgili Olarak Dinamik Bir Sürecin Geliştirilmesine Yardımcı Olmak İçin

Bakanlar Komitesi,

1. Ulusal otoriteleri bu ilkeleri kendi ulusal mevzuat ve uygulamalarında uygulamaya koymaya davet eder;

2. Yolsuzluk İle İlgili Çok-Disiplinli Grup (Multidisciplinary Group on Corruption-GMC)’a hızlı bir şekilde, yolsuzluğa karşı Eylem Programı ile uyumlu uluslararası hukuki enstrümanların özenle hazırlaması talimatını verir;

3. Yolsuzluk İle İlgili Çok-Disiplinli Grup’a (GMC), Avrupa Konseyi’nin nezaretinde, bu ilkelerin ve kabul edilen uluslararası hukuki enstrümanların uygulanmasının izlenmesi için uygun ve etkili bir mekanizmanın oluşturulmasını öneren bir taslak metni geciktirmeden sunması talimatını verir.

İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun

0

İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun 5651 kanun numarası ile 04.05.2007 tarihinde kabul edilmiş ve Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

Sonraki yıllarda kanun metninde önemli değişiklikler yapılmıştır.

İNTERNET ORTAMINDA YAPILAN YAYINLARIN DÜZENLEN-MESİ VE BU YAYINLAR YOLUYLA İŞLENEN SUÇLARLA MÜCA-DELE EDİLMESİ HAKKINDA KANUN
 Kanun Numarası : 5651
Kabul Tarihi : 4/5/2007
Yayımlandığı Resmî Gazete : Tarih : 23/5/2007    Sayı : 26530
Yayımlandığı Düstur : Tertip : 5 Cilt : 46
Amaç ve kapsam

MADDE 1- (1) Bu Kanunun amaç ve kapsamı; içerik sağlayıcı, yer sağlayıcı, erişim sağlayıcı ve toplu kullanım sağlayıcıların yükümlülük ve sorumlulukları ile internet ortamında işlenen belirli suçlarla içerik, yer ve erişim sağlayıcıları üzerinden mücadeleye ilişkin esas ve usulleri düzenlemektir.

Tanımlar

MADDE 2- (1) Bu Kanunun uygulamasında;

  1. a) Bakanlık: Ulaştırma Bakanlığını,
  2. b)(Mülga: 15/8/2016-KHK-671/20 md.; Aynen kabul: 9/11/2016-6757/17 md.)
  3. c)(Değişik: 15/8/2016-KHK-671/20 md.; Aynen kabul: 9/11/2016-6757/17 md.)Başkan: Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu Başkanını,

ç) Bilgi: Verilerin anlam kazanmış biçimini,

  1. d) Erişim: Bir internet ortamına bağlanarak kullanım olanağı kazanılmasını,
  2. e) Erişim sağlayıcı: Kullanıcılarına internet ortamına erişim olanağı sağlayan her türlü ger-çek veya tüzel kişileri,
  3. f) İçerik sağlayıcı: İnternet ortamı üzerinden kullanıcılara sunulan her türlü bilgi veya veriyi üreten, değiştiren ve sağlayan gerçek veya tüzel kişileri,
  4. g) İnternet ortamı: Haberleşme ile kişisel veya kurumsal bilgisayar sistemleri dışında kalan ve kamuya açık olan internet üzerinde oluşturulan ortamı,

ğ) İnternet ortamında yapılan yayın: İnternet ortamında yer alan ve içeriğine belirsiz sayıda kişilerin ulaşabileceği verileri,

  1. h) İzleme: İnternet ortamındaki verilere etki etmeksizin bilgi ve verilerin takip edilmesini,

ı) (Değişik: 15/8/2016-KHK-671/20 md.; Aynen kabul: 9/11/2016-6757/17 md.) Kurum: Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumunu,

  1. i) Toplu kullanım sağlayıcı: Kişilere belli bir yerde ve belli bir süre internet ortamı kullanım olanağı sağlayanı,
  2. j)(Değişik: 26/2/2014-6527/15 md.)Trafik bilgisi: Taraflara ilişkin IP adresi, port bilgisi, verilen hizmetin başlama ve bitiş zamanı, yararlanılan hizmetin türü, aktarılan veri miktarı ve varsa abone kimlik bilgilerini,(1)
  3. k) Veri: Bilgisayar tarafından üzerinde  işlem yapılabilen her türlü değeri,

______________

(1) 29/7/2020 tarihli ve 7253 sayılı Kanunun 1 inci maddesiyle, bu bende “IP adresi,” ibaresinden sonra gelmek üzere “port bilgisi,” ibaresi eklenmiştir.

 

10104

  1. l) Yayın: İnternet ortamında yapılan yayını,
  2. m) Yer sağlayıcı: Hizmet ve içerikleri barındıran sistemleri sağlayan veya işleten gerçek ve-ya tüzel kişileri,
  3. n)(Ek: 6/2/2014-6518/85 md.)Birlik: Erişim Sağlayıcıları Birliğini,
  4. o)(Ek: 6/2/2014-6518/85 md.)Erişimin engellenmesi: Alan adından erişimin engellenmesi, IP adresinden erişimin engellenmesi, içeriğe (URL) erişimin engellenmesi ve benzeri yöntemler kullanılarak erişimin engellenmesini,

ö) (Ek: 6/2/2014-6518/85 md.) İçeriğin yayından çıkarılması: İçerik veya yer sağlayıcılar tarafından içeriğin sunuculardan veya barındırılan içerikten çıkarılmasını,

  1. p)(Ek: 6/2/2014-6518/85 md.)URL adresi: İlgili içeriğin internette bulunduğu tam internet adresini,
  2. r)(Ek: 6/2/2014-6518/85 md.)Uyarı yöntemi: İnternet ortamında yapılan yayın içeriği nedeniyle haklarının ihlal edildiğini iddia eden kişiler tarafından içeriğin yayından çıkarılması amacıyla öncelikle içerik sağlayıcısına, makul sürede sonuç alınamaması hâlinde yer sağlayıcısına iletişim adresleri üzerinden gerçekleştirilecek bildirim yöntemini,
  3. s)(Ek:29/7/2020-7253/1 md.)Sosyal ağ sağlayıcı: Sosyal etkileşim amacıyla kullanıcıların internet ortamında metin, görüntü, ses, konum gibi içerikleri oluşturmalarına, görüntülemelerine veya paylaşmalarına imkân sağlayan gerçek veya tüzel kişileri,

ifade eder.

Bilgilendirme yükümlülüğü

MADDE 3- (1) İçerik, yer ve erişim sağlayıcıları, yönetmelikle belirlenen esas ve usûller çerçevesinde tanıtıcı bilgilerini kendilerine ait internet ortamında kullanıcıların ulaşabileceği şekilde ve güncel olarak bulundurmakla yükümlüdür.

(2) Yukarıdaki fıkrada belirtilen yükümlülüğü yerine getirmeyen içerik, yer veya erişim sağlayıcısına Başkan tarafından iki bin Türk lirasından elli bin Türk lirasına kadar idarî para cezası verilir.(1)(2)

(3) (Ek: 6/2/2014-6518/86 md.) Bu Kanun kapsamındaki faaliyetleri yurt içinden ya da yurt dışından yürütenlere, internet sayfalarındaki iletişim araçları, alan adı, IP adresi ve benzeri kaynaklarla elde edilen bilgiler üzerinden elektronik posta veya diğer iletişim araçları ile bildirim yapılabilir.

(4) (Ek: 26/2/2014-6527/16 md.; Değişik: 10/9/2014-6552/126 md.; İptal: Anayasa Mahkemesinin 2/10/2014 tarihli ve E.: 2014/149, K.: 2014/151 sayılı Kararı ile.)(3)

(5) (Ek:29/7/2020-7253/2 md.) Bu Kanun kapsamında verilen idari para cezaları, muhatabın yurt dışında bulunması hâlinde Kurum tarafından doğrudan muhataba üçüncü fıkradaki usulle de bildirilebilir. Bu bildirim 11/2/1959 tarihli ve 7201 sayılı Tebligat Kanununa göre yapılan tebligat hükmündedir. Bu bildirimin yapıldığı tarihi izleyen beşinci günün sonunda tebligat yapılmış sayılır.

İçerik sağlayıcının sorumluluğu

MADDE 4- (1) İçerik sağlayıcı, internet ortamında kullanıma sunduğu her türlü içerikten sorumludur.

––––––––––––––––––––––

(1)  15/8/2016 tarihli ve 671 sayılı KHK’nin 21 inci maddesiyle, bu fıkrada yer alan “Başkanlık” ibaresi “Başkan” şeklinde değiştirilmiş olup, daha sonra bu hüküm 9/11/2016 tarihli ve 6757 sayılı Kanunun 18 inci maddesiyle aynen kabul edilerek kanunlaşmıştır.

(2)  10/9/2014 tarihli ve 6552 sayılı Kanunun 126 ncı maddesiyle, bu fıkrada yer alan “ikibin Yeni Türk Lirasından onbin Yeni Türk Lirasına” ibaresi “iki bin Türk lirasından elli bin Türk lirasına” şeklinde değiştirilmiştir.

(3)  Bu İptal Kararı 1/1/2015 tarihli ve 29223 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanmıştır.

 

10104-1

 

(2) İçerik sağlayıcı, bağlantı sağladığı başkasına ait içerikten sorumlu değildir. Ancak, sunuş biçiminden, bağlantı sağladığı içeriği benimsediği ve kullanıcının söz konusu içeriğe ulaşmasını amaçladığı açıkça belli ise genel hükümlere göre sorumludur.

(3) (Ek: 6/2/2014-6518/87 md.) (İptal: Anayasa Mahkemesinin 8/12/2015 tarihli ve E.: 2014/87, K.: 2015/112 sayılı Kararı ile.)(1)

Yer sağlayıcının yükümlülükleri (2)

MADDE 5- (1) Yer sağlayıcı, yer sağladığı içeriği kontrol etmek veya hukuka aykırı bir faaliyetin söz konusu olup olmadığını araştırmakla yükümlü değildir.

(2) (Değişik: 6/2/2014-6518/88 md.) Yer sağlayıcı, yer sağladığı hukuka aykırı içeriği bu Kanunun 8 inci ve 9 uncu maddelerine göre haberdar edilmesi hâlinde yayından çıkarmakla yükümlüdür.

(3) (Ek: 6/2/2014-6518/88 md.) Yer sağlayıcı, yer sağladığı hizmetlere ilişkin trafik bilgilerini bir yıldan az ve iki yıldan fazla olmamak üzere yönetmelikte belirlenecek süre kadar saklamakla ve bu bilgilerin doğruluğunu, bütünlüğünü ve gizliliğini sağlamakla yükümlüdür.

(4) (Ek: 6/2/2014-6518/88 md.) Yer sağlayıcılar, yönetmelikle belirlenecek usul ve esaslar çerçevesinde yaptıkları işin niteliğine göre sınıflandırılabilir ve hak ve yükümlülükleri itibarıyla farklılaştırılabilirler.

(5) (Ek: 6/2/2014-6518/88 md.) (İptal: Anayasa Mahkemesinin 8/12/2015 tarihli ve E.: 2014/87, K.: 2015/112 sayılı Kararı ile.)(1)

(6) (Ek: 6/2/2014-6518/88 md.) Yer sağlayıcılık bildiriminde bulunmayan veya bu Kanundaki yükümlülüklerini yerine getirmeyen yer sağlayıcı hakkında Başkan tarafından yüz bin Türk lirasından bir milyon Türk lirasına kadar idari para cezası verilir.(2)(4)

Erişim sağlayıcının yükümlülükleri

MADDE 6- (1) Erişim sağlayıcı;

  1. a) Herhangi bir kullanıcısının yayınladığı hukuka aykırı içerikten, bu Kanun hükümlerine uygun olarak haberdar edilmesi halinde (…)(3)erişimi engellemekle,(3)

––––––––––––––––––––––

(1)  Bu Kararın Resmi Gazete’de yayımlandığı 28/1/2016 tarihinden başlayarak  bir yıl sonra  yürürlüğe girmesi hüküm altına alınmıştır.

(2) 15/8/2016 tarihli ve 671 sayılı KHK’nin 21 inci maddesiyle, bu maddenin beşinci fıkrasında yer alan “Başkanlığın” ibaresi “Kurumun” şeklinde, “Başkanlığa” ibaresi “Kuruma” şeklinde, “Başkanlıkça” ibaresi “Kurum tarafından” şeklinde ve altıncı fıkrasında yer alan “Başkanlık” ibaresi “Başkan” şeklinde değiştirilmiş olup, daha sonra bu hüküm 9/11/2016 tarihli ve 6757 sayılı Kanunun 18 inci maddesiyle aynen kabul edilerek kanunlaşmıştır.

(3)  6518 sayılı Kanunun 89 uncu maddesiyle bu bentte yer alan “ve teknik olarak engelleme imkânı bulunduğu ölçüde” ibaresi yürürlükten kaldırılmıştır.

(4) 29/7/2020 tarihli ve 7253 sayılı Kanunun 3 üncü maddesiyle, bu fıkrada yer alan “on bin Türk Lirasından yüz bin Türk Lirasına” ibaresi “yüz bin Türk lirasından bir milyon Türk lirasına” şeklinde değiştirilmiştir.

 

10104-2

  1. b) Sağladığı hizmetlere ilişkin, yönetmelikte belirtilen trafik bilgilerini altı aydan az ve iki yıldan fazla olmamak üzere yönetmelikte belirlenecek süre kadar saklamakla ve bu bilgilerin doğru-luğunu, bütünlüğünü ve gizliliğini sağlamakla,
  2. c) Faaliyetine son vereceği tarihten en az üç ay önce durumu Kuruma, içerik sağlayıcılarına ve müşterilerine bildirmek ve trafik bilgilerine ilişkin kayıtları yönetmelikte belirtilen esas ve usûllere uygun olarak Kuruma teslim etmekle,

ç) (Ek: 6/2/2014-6518/89 md.) Erişimi engelleme kararı verilen yayınlarla ilgili olarak alternatif erişim yollarını engelleyici tedbirleri almakla,

  1. d)(Ek: 6/2/2014-6518/89 md.)(İptal: Anayasa Mahkemesinin 8/12/2015 tarihli ve E.: 2014/87, K.: 2015/112 sayılı Kararı ile.)(1)

yükümlüdür.

(2) Erişim sağlayıcı, kendisi aracılığıyla erişilen bilgilerin içeriklerinin hukuka aykırı olup olmadıklarını ve sorumluluğu gerektirip gerektirmediğini kontrol etmekle yükümlü değildir.

(3) Birinci fıkranın (b), (c), (ç) (…)(3) bentlerinde yer alan yükümlülüklerden birini yerine getirmeyen erişim sağlayıcısına Başkan tarafından onbin Yeni Türk Lirasından ellibin Yeni Türk Li-rasına kadar idarî para cezası verilir.(2)(3)(4)

Erişim Sağlayıcıları Birliği

MADDE 6/A- (Ek: 6/2/2014-6518/90 md.)

(1) Bu Kanunun 8 inci maddesi kapsamı dışındaki erişimin engellenmesi kararlarının uygulanmasını sağlamak üzere Erişim Sağlayıcıları Birliği kurulmuştur.

(2) Birlik özel hukuk tüzel kişiliğini haizdir. Birliğin merkezi Ankara’dır.

(3) Birliğin çalışma usul ve esasları Kurum tarafından onaylanacak Tüzükle belirlenir. Tüzük değişiklikleri de Kurumun onayına tabidir.

(4) Birlik, Tüzüğünün Kurum tarafından incelenerek uygun bulunmasını müteakip faaliyete başlar.

(5) Birlik, 5/11/2008 tarihli ve 5809 sayılı Elektronik Haberleşme Kanunu kapsamında yetkilendirilen tüm internet servis sağlayıcıları ile internet erişim hizmeti veren diğer işletmecilerin katılmasıyla oluşan ve koordinasyonu sağlayan bir kuruluştur.

––––––––––––––––––––––

(1)  Bu Kararın Resmi Gazete’de yayımlandığı 28/1/2016 tarihinden başlayarak  bir yıl sonra  yürürlüğe girmesi hüküm altına alınmıştır.

(2)  6518 sayılı Kanunun 89 uncu maddesiyle bu bentte yer alan “(b) ve (c)” ibaresi “(b), (c), (ç) ve (d)” şeklinde değiştirilmiştir.

(3)  Anayasa Mahkemesinin 8/12/2015 tarihli ve E:2014/87, K:2015/112 sayılı Kararı ile, bu fıkrada yer alan “..ve (d)…” ibaresi iptal edilmiş olup, Kararın Resmi Gazete’de yayımlandığı 28/1/2016 tarihinden başlayarak  bir yıl sonra  yürürlüğe girmesi hüküm altına alınmıştır.

(4)  15/8/2016 tarihli ve 671 sayılı KHK’nin 21 inci maddesiyle, bu fıkrada yer alan “Başkanlık” ibaresi “Başkan” şeklinde değiştirilmiş olup, daha sonra bu hüküm 9/11/2016 tarihli ve 6757 sayılı Kanunun 18 inci maddesiyle aynen kabul edilerek kanunlaşmıştır.

 

10104-3

(6) Bu Kanunun 8 inci maddesi kapsamı dışındaki erişimin engellenmesi kararları erişim sağlayıcılar tarafından yerine getirilir. Kararların uygulanması amacıyla gerekli her türlü donanım ve yazılım erişim sağlayıcıların kendileri tarafından sağlanır.

(7) Bu Kanunun 8 inci maddesi kapsamı dışındaki erişimin engellenmesi kararları gereği için Birliğe gönderilir. Bu kapsamda Birliğe yapılan tebligat erişim sağlayıcılara yapılmış sayılır.

(8) Birlik, kendisine gönderilen mevzuata uygun olmadığını düşündüğü kararlara itiraz edebilir.

(9) Birliğin gelirleri, üyeleri tarafından ödenecek ücretlerden oluşur. Alınacak ücretler, Birliğin giderlerini karşılayacak miktarda belirlenir. Bir üyenin ödeyeceği ücret, üyelerin tamamının net satış tutarı toplamı içindeki o üyenin net satışı oranında belirlenir. Üyelerin ödeme dönemleri, yeni katılan üyelerin ne zamandan itibaren ödemeye başlayacağı ve ödemelere ilişkin diğer hususlar Birlik Tüzüğünde belirlenir. Süresinde ödenmeyen ücretler Birlikçe kanuni faizi ile birlikte tahsil edilir.

(10) Birliğe üye olmayan internet servis sağlayıcıları faaliyette bulunamaz.

Toplu kullanım sağlayıcıların yükümlülükleri

MADDE 7- (1) Ticarî amaçla toplu kullanım sağlayıcılar, mahallî mülkî amirden izin belge-si almakla yükümlüdür. İzne ilişkin bilgiler otuz gün içinde mahallî mülkî amir tarafından Kuruma bildirilir. Bunların denetimi mahallî mülkî amirler tarafından yapılır. İzin belgesinin verilmesine ve denetime ilişkin esas ve usûller, yönetmelikle düzenlenir. 

(2) (Değişik: 6/2/2014-6518/91 md.) Ticari amaçla olup olmadığına bakılmaksızın bütün internet toplu kullanım sağlayıcılar, konusu suç oluşturan içeriklere erişimin engellenmesi ve kullanıma ilişkin erişim kayıtlarının tutulması hususlarında yönetmelikle belirlenen tedbirleri almakla yükümlüdür.

(3) (Değişik: 6/2/2014-6518/91 md.) Ticari amaçla toplu kullanım sağlayıcılar, ailenin ve çocukların korunması, suçun önlenmesi ve suçluların tespiti kapsamında usul ve esasları yönetmelikte belirlenen tedbirleri almakla yükümlüdür.

(4) (Ek: 6/2/2014-6518/91 md.) Bu maddede belirtilen yükümlülükleri ihlal eden ticari amaçla toplu kullanım sağlayıcılarına, ihlalin ağırlığına göre yönetmelikle belirlenecek usul ve esaslar çerçevesinde uyarma, bin Türk Lirasından on beş bin Türk Lirasına kadar idari para cezası verme veya üç güne kadar ticari faaliyetlerini durdurma müeyyidelerinden birine karar vermeye mahalli mülki amir yetkilidir.

İçeriğin çıkarılması ve erişimin engellenmesi kararları ile yerine getirilmesi(1)

MADDE 8- (1) İnternet ortamında yapılan ve içeriği aşağıdaki suçları oluşturduğu husu-sunda yeterli şüphe sebebi bulunan yayınlarla ilgili olarak içeriğin çıkarılmasına ve/veya erişimin engellenmesine karar verilir:(1)

  1. a) 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda yer alan;

1) İntihara yönlendirme (madde 84),

2) Çocukların cinsel istismarı (madde 103, birinci fıkra),

3) Uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanılmasını kolaylaştırma (madde 190),

4) Sağlık için tehlikeli madde temini (madde 194),

5) Müstehcenlik (madde 226),

6) Fuhuş (madde 227),

7) Kumar oynanması için yer ve imkân sağlama (madde 228),

suçları.

____________

(1) 29/7/2020 tarihli ve 7253 sayılı Kanunun 4 üncü maddesiyle, bu madde başlığı “Erişimin engellenmesi kararı ve yerine getirilmesi” iken metne işlendiği şekilde değiştirilmiş ve birinci fıkrada yer alan “erişimin engellenmesine” ibaresi “içeriğin çıkarılmasına ve/veya erişimin engellenmesine” şeklinde değiştirilmiştir.

 

10104-4

  1. b) 25/7/1951 tarihli ve 5816 sayılı Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanunda yer alan suçlar.
  2. c)(Ek:25/3/2020-7226/32 md.)29/4/1959 tarihli ve 7258 sayılı Futbol ve Diğer Spor Müsabakalarında Bahis ve Şans Oyunları Düzenlenmesi Hakkında Kanunda yer alan suçlar.

(2) İçeriğin çıkarılması ve/veya erişimin engellenmesi kararı, soruşturma evresinde hâkim, kovuşturma evresinde ise mahkeme tarafından verilir. Soruşturma evresinde, gecikmesinde sakınca bulunan hallerde Cumhuriyet savcısı tarafından da içeriğin çıkarılmasına ve/veya erişimin engellenmesine karar verilebilir. Bu durumda Cumhuriyet savcısı kararını yirmidört saat içinde hâkimin onayına sunar ve hâkim, kararını en geç yirmidört saat içinde verir. Bu süre içinde kararın onaylanmaması halinde tedbir, Cumhuriyet savcısı tarafından derhal kaldırılır. (Ek cümle: 6/2/2014-6518/92 md.) Erişimin engellenmesi kararı, amacı gerçekleştirecek nitelikte görülürse belirli bir süreyle sınırlı olarak da verilebilir. Koruma tedbiri olarak verilen içeriğin çıkarılmasına ve/veya erişimin engellenmesine ilişkin karara 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu hü-kümlerine göre itiraz edilebilir.(5)

(3) Hâkim, mahkeme veya Cumhuriyet savcısı tarafından verilen içeriğin çıkarılması ve/veya erişimin engellenmesi kararının birer örneği, gereği yapılmak üzere Kuruma gönderilir.(1)(5)

(4) İçeriği birinci fıkrada belirtilen suçları oluşturan yayınların içerik veya yer sağlayıcısının yurt dışında bulunması halinde veya içerik veya yer sağlayıcısı yurt içinde bulunsa bile, içeriği birinci fıkranın (a) bendinin (2) ve (5) ve (6) ve (7) numaralı alt bentlerinde ve (c) bendinde yazılı suçları oluşturan yayınlara ilişkin olarak içeriğin çıkarılması ve/veya erişimin engellenmesi kararı re’sen Başkan tarafından verilir. (Değişik cümle:29/7/2020-7253/4 md.) Bu karar, ilgili içerik ve yer sağlayıcılar ile erişim sağlayıcısına bildirilerek gereğinin yerine getirilmesi istenir. (1)(2)(3)(4)(5)

––––––––––––––––––––––

(1)  15/8/2016 tarihli ve 671 sayılı KHK’nin 21 inci maddesiyle, 8 inci maddenin  üçüncü fıkrasında yer alan “Başkanlığa” ibaresi “Kuruma” şeklinde, dördüncü fıkrasında yer alan “Başkanlık” ibaresi “Başkan” şeklinde değiştirilmiş olup, daha sonra bu hüküm 9/11/2016 tarihli ve 6757 sayılı Kanunun 18 inci maddesiyle aynen kabul edilerek kanunlaşmıştır.

(2)  6518 sayılı Kanunun 92 nci maddesiyle, bu fıkrada yer alan “(2) ve (5)” ibaresi “(2), (5) ve (6)” şeklinde değiştirilmiştir.

(3)  7/2/2018 tarihli ve 30325 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Anayasa Mahkemesinin 15/11/2017 tarihli ve E.: 2015/76, K.: 2017/153 sayılı Kararı ile;

  1. a)      Bu fıkranın birinci cümlesinde yer alan “İçeriği birinci fıkrada belirtilen suçları oluşturan ya-yınların içerik veya yer sağlayıcısının yurt dışında bulunması halinde…” ibaresi, bu Kanunun 8 inci maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinin (5) numaralı alt bendi yönünden;
  2. b)   Bu fıkranın birinci cümlesinde, 15/8/2016 tarihli ve 671 sayılı KHK’nin 21 inci maddesiyle değiştirilmesinden önce yer alan “…yayınlara ilişkin olarak erişimin engellenmesi kararı re’sen Başkanlık tarafından verilir.” ibaresi, “İçeriği birinci fıkrada belirtilen suçları oluşturan yayın-ların içerik veya yer sağlayıcısının yurt dışında bulunması halinde…” ibaresi ve bu Kanunun 8 inci maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinin (5) numaralı alt bendi yönünden;iptal edilmiş olup, söz konusu kararın Resmî Gazete’de yayımlanmasından başlayarak bir yıl sonra yürürlüğe gireceği hüküm altına alınmıştır.

(4) 25/3/2020 tarihli ve 7226 sayılı Kanunun 32 nci maddesiyle bu bentte yer alan “(6) numaralı alt bentlerinde” ibaresi “(6) ve (7) numaralı alt bentlerinde ve (c) bendinde” şeklinde değiştirilmiştir.

(5) 29/7/2020 tarihli ve 7253 sayılı Kanunun 4 üncü maddesiyle, ikinci fıkranın birinci cümlesinde yer alan “Erişimin engellenmesi” ibaresi “İçeriğin çıkarılması ve/veya erişimin engellenmesi” şeklinde, ikinci ve altıncı cümlelerde yer alan “erişimin engellenmesine” ibareleri “içeriğin çıkarılmasına ve/veya erişimin engellenmesine” şeklinde, üçüncü fıkrada yer alan “erişimin engellenmesi” ibaresi “içeriğin çıkarılması ve/veya erişimin engellenmesi” şeklinde, dördüncü fıkranın birinci cümlesinde yer alan “erişimin engellenmesi” ibaresi “içeriğin çıkarılması ve/veya erişimin engellenmesi” şeklinde değiştirilmiştir.

 

10105

(5) İçeriğin çıkarılması ve/veya erişimin engellenmesi kararının gereği, derhal ve en geç kararın bildirilmesi anından itibaren dört saat içinde yerine getirilir.(1)(5)

(6) Başkan tarafından verilen içeriğin çıkarılması ve/veya erişimin engellenmesi kararının konusunu oluşturan yayını ya-panların kimliklerinin belirlenmesi halinde, Başkan tarafından, Cumhuriyet başsavcılığına suç duyu-rusunda bulunulur.(2)(5)

(7) Soruşturma sonucunda kovuşturmaya yer olmadığı kararı verilmesi halinde, içeriğin çıkarılması ve/veya erişimin engellenmesi kararı kendiliğinden hükümsüz kalır. Bu durumda Cumhuriyet savcısı, hükümsüz kalan içeriğin çıkarılması ve/veya erişimin engellenmesi kararına konu internet adresini belirtmek suretiyle, kovuşturmaya yer olmadığı kararının bir örneğini Kuruma gönderir.(2)(4)(5)

(8) Kovuşturma evresinde beraat kararı verilmesi halinde, içeriğin çıkarılması ve/veya erişimin engellenmesi kararı kendiliğinden hükümsüz kalır. Bu durumda mahkemece hükümsüz kalan içeriğin çıkarılması ve/veya erişimin engellenmesi kararına konu internet adresini belirtmek suretiyle, beraat kararının bir örneği Kuruma gönderilir.(2)(4)(5)

(9) Konusu birinci fıkrada sayılan suçları oluşturan içeriğin yayından çıkarılması halinde; erişimin engellenmesi kararı, soruşturma evresinde Cumhuriyet savcısı, kovuşturma evresinde mah-keme tarafından kaldırılır.

(10) Koruma tedbiri olarak verilen içeriğin çıkarılması ve/veya erişimin engellenmesi kararının gereğini yerine getirmeyen içerik, yer veya erişim sağlayıcılarının sorumluları, fiil daha ağır cezayı gerektiren başka bir suç oluşturmadığı takdirde, beş yüz günden üç bin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır.(3)(5)

(11) İdarî tedbir olarak verilen içeriğin çıkarılması ve/veya erişimin engellenmesi kararının yerine getirilmemesi halinde, Başkan tarafından ilgili içerik, yer ve erişim sağlayıcısına, onbin Yeni Türk Lirasından yüzbin Yeni Türk Lirasına kadar idarî para cezası verilir. İdarî para cezasının verildiği andan itibaren yirmidört saat içinde erişim sağlayıcı tarafından kararın yerine getirilmemesi halinde (…)(2) Kurum tarafından yetkilendirmenin iptaline karar verilebilir.(2)(5)

(12) Bu Kanunda tanımlanan kabahatler dolayısıyla (…)(2) Kurum tarafından verilen idarî para cezalarına ilişkin kararlara karşı, 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdarî Yargılama Usulü Kanunu hükümlerine göre kanun yoluna başvurulabilir.(2)

(13) (Ek: 5/11/2008-5809/67 md.) İşlemlerin yürütülmesi için Kuruma gönderilen hakim ve mahkeme kararlarına 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu hükümlerine göre Kurum tarafından itiraz edilebilir.(2)

––––––––––––––––––––––

(1) 10/9/2014 tarihli ve 6552 sayılı Kanunun 127 nci maddesiyle, bu fıkrada yer alan “yirmi dört saat” ibaresi “dört saat” şeklinde değiştirilmiştir.

(2) 15/8/2016 tarihli ve 671 sayılı KHK’nin 21 inci maddesiyle, 8 inci maddenin altıncı ve onbirinci fıkralarında yer alan “Başkanlık” ibareleri “Başkan” şeklinde; yedinci ve sekizinci  fıkralarında yer alan “Başkanlığa” ibareleri “Kuruma” şeklinde; onüçüncü fıkrasında yer alan “Başkanlığa” ibaresi “Kuruma”, “Başkanlıkça” ibaresi “Kurum tarafından” şeklinde değiştirilmiş; onbirinci fıkrasında yer alan “ise Başkanlığın talebi üzerine” ibaresi ile onikinci fıkrasında yer alan “Başkanlık veya” ibaresi yürürlükten  kaldırılmış olup, daha sonra bu hüküm 9/11/2016 tarihli ve 6757 sayılı Kanunun 18 inci maddesiyle aynen kabul edilerek kanunlaşmıştır.

(3) 6518 sayılı Kanunun 92 nci maddesiyle bu fıkrada yer alan “altı aydan iki yıla kadar hapis cezası” ibaresi “beş yüz günden üç bin güne kadar adli para cezası” şeklinde değiştirilmiştir.

(4) 17/10/2019 tarihli ve 7188 sayılı Kanunun 36 ncı maddesiyle yedinci fıkraya “Cumhuriyet savcısı,”, sekizinci fıkraya “mahkemece” ibarelerinden sonra gelmek üzere “hükümsüz kalan erişimin engellenmesi kararına konu internet adresini belirtmek suretiyle,” ibaresi eklenmiştir.

(5) 29/7/2020 tarihli ve 7253 sayılı Kanunun 4 üncü maddesiyle, beşinci fıkrada yer alan “Erişimin engellenmesi” ibaresi “İçeriğin çıkarılması ve/veya erişimin engellenmesi” şeklinde, altıncı fıkrada yer alan “erişimin engellenmesi” ibaresi “içeriğin çıkarılması ve/veya erişimin engellenmesi” şeklinde, yedinci fıkranın birinci ve ikinci cümlelerinde yer alan “erişimin engellenmesi” ibareleri “içeriğin çıkarılması ve/veya erişimin engellenmesi” şeklinde, sekizinci fıkranın birinci ve ikinci cümlelerinde yer alan “erişimin engellenmesi” ibareleri “içeriğin çıkarılması ve/veya erişimin engellenmesi” şeklinde, onuncu fıkrada yer alan “erişimin engellenmesi kararının gereğini yerine getirmeyen” ibaresi “içeriğin çıkarılması ve/veya erişimin engellenmesi kararının gereğini yerine getirmeyen içerik,” şeklinde, onbirinci fıkrada yer alan “erişimin engellenmesi” ibaresi “içeriğin çıkarılması ve/veya erişimin engellenmesi” şeklinde, “erişim sağlayıcısına” ibaresi “ilgili içerik, yer ve erişim sağlayıcısına” şeklinde değiştirilmiş, aynı fıkraya “yirmidört saat içinde” ibaresinden sonra gelmek üzere “erişim sağlayıcı tarafından” ibaresi eklenmiştir.

 

10106

(14) (Ek: 12/7/2013-6495/47 md.) 14/3/2007 tarihli ve 5602 sayılı Şans Oyunları Hasılatından Alınan Vergi, Fon ve Payların Düzenlenmesi Hakkında Kanunun 3 üncü maddesinin birinci fıkrasının (ç) bendinde tanımlanan kurum ve kuruluşlar, kendi görev alanına giren suçların internet ortamında işlendiğini tespit etmeleri hâlinde, bu yayınlarla ilgili olarak erişimin engellenmesi kararı alabilirler. Erişimin engellenmesi kararları uygulanmak üzere Kuruma gönderilir.(1)

(15) (Ek: 26/2/2014-6527/17 md.) Bu maddeye göre soruşturma aşamasında verilen hâkim kararı ile 9 uncu ve 9/A maddesine göre verilen hâkim kararı birden fazla sulh ceza mahkemesi bulunan yerlerde Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu tarafından belirlenen sulh ceza mahkemeleri tarafından verilir.

(16) (Ek: 10/9/2014-6552/127 md.; İptal: Anayasa Mahkemesinin 2/10/2014 tarihli ve E.: 2014/149, K.: 2014/151 sayılı Kararı ile.)(2)

(17) (Ek:17/10/2019-7188/36 md.) Bu maddenin ikinci, dördüncü ve ondördüncü fıkraları kapsamında verilen erişimin engellenmesi kararları, ihlalin gerçekleştiği yayın, kısım, bölüm ile ilgili olarak (URL vb. şeklinde) içeriğe erişimin engellenmesi yöntemiyle verilir. Ancak, teknik olarak ihlale ilişkin içeriğe erişimin engellenmesi yapılamadığı veya ilgili içeriğe erişimin engellenmesi yoluyla ihlalin önlenemediği durumlarda, internet sitesinin tümüne yönelik olarak erişimin engellenmesi kararı verilebilir.

Gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde içeriğin çıkarılması ve/veya erişimin engellenmesi(3)(4)

MADDE 8/A- (Ek: 27/3/2015-6639/29 md.)

(1) Yaşam hakkı ile kişilerin can ve mal güvenliğinin korunması, millî güvenlik ve kamu düzeninin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi veya genel sağlığın korunması sebeplerinden bir veya bir kaçına bağlı olarak hâkim veya gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde, Cumhurbaşkanlığı veya millî güvenlik ve kamu düzeninin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi veya genel sağlığın korunması ile ilgili bakanlıkların talebi üzerine Başkan tarafından internet ortamında yer alan yayınla ilgili olarak içeriğin çıkarılması ve/veya erişimin engellenmesi kararı verilebilir. Karar, Başkan tarafından derhâl erişim sağlayıcılara ve ilgili içerik ve yer sağlayıcılara bildirilir. İçerik çıkartılması ve/veya erişimin engellenmesi kararının gereği, derhâl ve en geç kararın bildirilmesi anından itibaren dört saat içinde yerine getirilir.(3)(4)

(2) Cumhurbaşkanlığı veya ilgili Bakanlıkların talebi üzerine Başkan tarafından verilen içeriğin çıkarılması ve/veya erişimin engellenmesi kararı, Başkan tarafından, yirmi dört saat içinde sulh ceza hâkiminin onayına sunulur. Hâkim, kararını kırk sekiz saat içinde açıklar; aksi hâlde, karar kendiliğinden kalkar.(3)(4)

(3) Bu madde kapsamında verilen erişimin engellenmesi kararları, ihlalin gerçekleştiği yayın, kısım, bölüm ile ilgili olarak (URL, vb. şeklinde) içeriğe erişimin engellenmesi yöntemiyle verilir. Ancak, teknik olarak ihlale ilişkin içeriğe erişimin engellenmesi yapılamadığı veya ilgili içeriğe erişimin engellenmesi yoluyla ihlalin önlenemediği durumlarda, internet sitesinin tümüne yönelik olarak erişimin engellenmesi kararı verilebilir.

––––––––––––––––––––––

(1)  15/8/2016 tarihli ve 671 sayılı KHK’nin 21 inci maddesiyle,bu fıkrada yer alan “Telekomünikasyon İletişim Başkanlığına” ibaresi “Kuruma” şeklinde değiştirilmiş olup, daha sonra bu hüküm 9/11/2016 tarihli ve 6757 sayılı Kanunun 18 inci maddesiyle aynen kabul edilerek kanunlaşmıştır.

(2)  Bu İptal Kararı 1/1/2015 tarihli ve 29223 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanmıştır.

(3)  15/8/2016 tarihli ve 671 sayılı KHK’nin 21 inci maddesiyle, bu maddenin birinci ve ikinci fıkralarında yer alan “Başkanlık” ibareleri “Başkan” şeklinde değiştirilmiş olup, daha sonra bu hüküm 9/11/2016 tarihli ve 6757 sayılı Kanunun 18 inci maddesiyle aynen kabul edilerek kanunlaşmıştır.

(4)  2/7/2018 tarihli ve 700 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 181 inci maddesiyle bu maddenin birinci ve ikinci fıkralarında yer alan “Başbakanlık” ibareleri “Cumhurbaşkanlığı”şeklinde değiştirilmiştir.

 

10106-1

(4) Bu madde kapsamındaki suça konu internet içeriklerini oluşturan ve yayanlar hakkında Başkan tarafından, Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunulur. Bu suçların faillerine ulaşmak için gerekli olan bilgiler içerik, yer ve erişim sağlayıcılar tarafından hâkim kararı üzerine adli mercilere verilir. Bu bilgileri vermeyen içerik, yer ve erişim sağlayıcıların sorumluları, fiil daha ağır cezayı gerektiren başka bir suç oluşturmadığı takdirde, üç bin günden on bin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır.(1)

(5) Bu madde uyarınca verilen içeriğin çıkarılması ve/veya erişimin engellenmesi kararının gereğini yerine getirmeyen erişim sağlayıcılar ile ilgili içerik ve yer sağlayıcılara Başkan tarafından elli bin Türk lirasından beş yüz bin Türk lirasına kadar idari para cezası verilir.(15/8/2016 tarihli ve 671 sayılı KHK’nin 21 inci maddesiyle, 8/A maddesinin dördüncü fıkrasında yer alan “Başkanlık” ibaresi “Başkan” şeklinde değiştirilmiş; beşinci fıkrasına “yer sağlayıcılara” ibaresinden sonra gelmek üzere “Başkan tarafından” ibaresi eklenmiş olup, daha sonra bu hüküm 9/11/2016 tarihli ve 6757 sayılı Kanunun 18 inci maddesiyle aynen kabul edilerek kanunlaşmıştır.)

İçeriğin yayından çıkarılması ve erişimin engellenmesi(Bu maddenin başlığı “İçeriğin  yayından çıkarılması ve cevap hakkı” iken 6518 sayılı Kanunun 93 üncü maddesiyle metne işlendiği şekilde değiştirilmiştir.) 

MADDE 9- (Değişik: 6/2/2014-6518/93 md.)

(1) İnternet ortamında yapılan yayın içeriği nedeniyle kişilik haklarının ihlal edildiğini iddia eden gerçek ve tüzel kişiler ile kurum ve kuruluşlar, içerik sağlayıcısına, buna ulaşamaması hâlinde yer sağlayıcısına başvurarak uyarı yöntemi ile içeriğin yayından çıkarılmasını isteyebileceği gibi doğrudan sulh ceza hâkimine başvurarak içeriğin çıkarılmasını ve/veya erişimin engellenmesini de isteyebilir.(3)

(2) İnternet ortamında yapılan yayın içeriği nedeniyle kişilik haklarının ihlal edildiğini iddia eden kişilerin talepleri, içerik ve/veya yer sağlayıcısı tarafından en geç yirmi dört saat içinde cevaplandırılır.

(3) İnternet ortamında yapılan yayın içeriği nedeniyle kişilik hakları ihlal edilenlerin talepleri doğrultusunda hâkim bu maddede belirtilen kapsamda içeriğin çıkarılmasına ve/veya erişimin engellenmesine karar verebilir.(29/7/2020 tarihli ve 7253 sayılı Kanunun 5 inci maddesiyle, birinci fıkrada yer alan “içeriğe erişimin engellenmesini” ibaresi “içeriğin çıkarılmasını ve/veya erişimin engellenmesini” şeklinde, üçüncü fıkrada yer alan “erişimin engellenmesine” ibaresi “içeriğin çıkarılmasına ve/veya erişimin engellenmesine” şeklinde, beşinci fıkrada yer alan “erişimin engellenmesi” ibaresi “içeriğin çıkarılması ve/veya erişimin engellenmesi” şeklinde değiştirilmiştir.

(4) Hâkim, bu madde kapsamında vereceği erişimin engellenmesi kararlarını esas olarak, yalnızca kişilik hakkının ihlalinin gerçekleştiği yayın, kısım, bölüm ile ilgili olarak (URL, vb. şeklinde) içeriğe erişimin engellenmesi yöntemiyle verir. Zorunlu olmadıkça internet sitesinde yapılan yayının tümüne yönelik erişimin engellenmesine karar verilemez. Ancak, hâkim URL adresi belirtilerek içeriğe erişimin engellenmesi yöntemiyle ihlalin engellenemeyeceğine kanaat getirmesi hâlinde, gerekçesini de belirtmek kaydıyla, internet sitesindeki tüm yayına yönelik olarak erişimin engellenmesine de karar verebilir.

(5) Hâkimin bu madde kapsamında verdiği içeriğin çıkarılması ve/veya erişimin engellenmesi kararları doğrudan Birliğe gönderilir.(3)

(6) Hâkim bu madde kapsamında yapılan başvuruyu en geç yirmi dört saat içinde duruşma yapmaksızın karara bağlar. Bu karara karşı 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu hükümlerine göre itiraz yoluna gidilebilir.

(7) Erişimin engellenmesine konu içeriğin yayından çıkarılmış olması durumunda hâkim kararı kendiliğinden hükümsüz kalır.

(8) (Değişik:29/7/2020-7253/5 md.) Birlik tarafından ilgili içerik ve yer sağlayıcılar ile erişim sağlayıcıya gönderilen içeriğin çıkarılması ve/veya erişimin engellenmesi kararının gereği derhâl, en geç dört saat içinde ilgili içerik ve yer sağlayıcılar ile erişim sağlayıcı tarafından yerine getirilir.

(9) Bu madde kapsamında hâkimin verdiği içeriğin çıkarılması ve/veya erişimin engellenmesi kararına konu kişilik hakkının ihlaline ilişkin yayının (…)(1) başka internet adreslerinde de yayınlanması durumunda ilgili kişi tarafından Birliğe müracaat edilmesi hâlinde mevcut karar bu adresler için de uygulanır.(1)(3)

(10) (Ek:29/7/2020-7253/5 md.) İnternet ortamında yapılan yayın içeriği nedeniyle kişilik hakları ihlal edilenlerin talep etmesi durumunda hâkim tarafından, başvuranın adının bu madde kapsamındaki karara konu internet adresleri ile ilişkilendirilmemesine karar verilebilir. Kararda, Birlik tarafından hangi arama motorlarına bildirim yapılacağı gösterilir.(3)

(11) Sulh ceza hâkiminin kararını bu maddede belirtilen şartlara uygun olarak ve süresinde yerine getirmeyen içerik, yer ve erişim sağlayıcıların sorumluları, beş yüz günden üç bin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır.(3)

Özel hayatın gizliliği nedeniyle içeriğe erişimin engellenmesi(2)

MADDE 9/A- (Ek: 6/2/2014-6518/94 md.)

(1) İnternet ortamında yapılan yayın içeriği nedeniyle özel hayatının gizliliğinin ihlal edildiğini iddia eden kişiler, Kuruma doğrudan başvurarak içeriğe erişimin engellenmesi tedbirinin uygulanmasını isteyebilir.(2)

(2) Yapılan bu istekte; hakkın ihlaline neden olan yayının tam adresi (URL), hangi açılardan hakkın ihlal edildiğine ilişkin açıklama ve kimlik bilgilerini ispatlayacak bilgilere yer verilir. Bu bilgilerde eksiklik olması hâlinde talep işleme konulmaz.

(3) Başkan, kendisine gelen bu talebi uygulanmak üzere derhâl Birliğe bildirir, erişim sağlayıcılar bu tedbir talebini derhâl, en geç dört saat içinde yerine getirir.(2)

(4) Erişimin engellenmesi, özel hayatın gizliliğini ihlal eden yayın, kısım, bölüm, resim, video ile ilgili olarak (URL şeklinde) içeriğe erişimin engellenmesi yoluyla uygulanır.

(5) Erişimin engellenmesini talep eden kişiler, internet ortamında yapılan yayın içeriği nedeniyle özel hayatın gizliliğinin ihlal edildiğinden bahisle erişimin engellenmesi talebini talepte bulunduğu saatten itibaren yirmi dört saat içinde sulh ceza hâkiminin kararına sunar. Hâkim, internet ortamında yapılan yayın içeriği nedeniyle özel hayatın gizliliğinin ihlal edilip edilmediğini değerlendirerek vereceği kararını en geç kırk sekiz saat içinde açıklar ve doğrudan Kuruma gönderir; aksi hâlde, erişimin engellenmesi tedbiri kendiliğinden kalkar.(2)

––––––––––––––––––––––

(1)  28/1/2016 tarihli ve 29607 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan  Anayasa Mahkemesinin 8/12/2015 tarihli ve E.: 2014/87, K.: 2015/112 sayılı Kararı ile bu fıkrada yer alan “…veya aynı mahiyetteki yayınların…” ibaresi iptal edilmiştir.

(2)  15/8/2016 tarihli ve 671 sayılı KHK’nin 21 inci maddesiyle, bu maddenin  birinci ve beşinci fıkralarında yer alan “Başkanlığa” ibareleri “Kuruma” şeklinde, üçüncü fıkrasında yer alan “Başkanlık” ibaresi “Başkan” şeklinde değiştirilmiş olup, daha sonra bu hüküm 9/11/2016 tarihli ve 6757 sayılı Kanunun 18 inci maddesiyle aynen kabul edilerek kanunlaşmıştır.

(3) 29/7/2020 tarihli ve 7253 sayılı Kanunun 5 inci maddesiyle, dokuzuncu fıkrada yer alan “erişimin engellenmesi” ibaresi “içeriğin çıkarılması ve/veya erişimin engellenmesi” şeklinde değiştirilmiş, maddeye dokuzuncu fıkradan sonra gelmek üzere onuncu fıkra eklenmiş, mevcut onuncu fıkra buna göre teselsül ettirilmiş ve aynı fıkrada yer alan “sorumlu kişi” ibaresi “içerik, yer ve erişim sağlayıcıların sorumluları” şeklinde değiştirilmiştir.

 

10107

(6) Hâkim tarafından verilen bu karara karşı Başkan tarafından 5271 sayılı Kanun hükümlerine göre itiraz yoluna gidilebilir.(1)

(7) Erişimin engellenmesine konu içeriğin yayından çıkarılmış olması durumunda hâkim kararı kendiliğinden hükümsüz kalır.

(8) Özel hayatın gizliliğinin ihlaline bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde doğrudan Başkanın emri üzerine erişimin engellenmesi Kurum tarafından yapılır. (Mülga cümle: 26/2/2014-6527/18 md.)(1)

(9) (Ek: 26/2/2014-6527/18 md.) Bu maddenin sekizinci fıkrası kapsamında Başkan tarafından verilen erişimin engellenmesi kararı, (…)(1) yirmi dört saat içinde sulh ceza hâkiminin onayına sunulur. Hâkim, kararını kırk sekiz saat içinde açıklar.(1)

İdarî yapı ve görevler(2)

MADDE 10- (1) Kanunla verilen görevler, Kurum tarafından yerine getirilir.(2)

(2) Bu Kanunla ekli listedeki kadrolar ihdas edilerek Kurumun hizmetlerinde kullanılmak üzere 5/4/1983 tarihli ve 2813 sayılı Telsiz Kanununa ekli (II) sayılı listeye eklenmiştir. (Mülga ikinci ve üçüncü cümle: 15/8/2016-KHK-671/21 md.; Aynen kabul: 9/11/2016-6757/18 md.)(2)

(3) Kuruma Kanunla verilen görevlere ilişkin olarak yapılacak her türlü mal veya hizmet alımları, ceza ve ihalelerden yasaklama işleri hariç, 4/1/2002 tarihli ve 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu ile 5/1/2002 tarihli ve 4735 sayılı Kamu İhale Sözleşmeleri Kanunu hükümlerine tâbi olmaksızın Kurum bütçesinden karşılanır.(2)

(4) Kanunlarla verilen diğer yetki ve görevleri saklı kalmak kaydıyla, Kurumun bu Kanun kapsamındaki görev ve yetkileri şunlardır:(2)

  1. a) Bakanlık, kolluk kuvvetleri, ilgili kamu kurum ve kuruluşları ile içerik, yer ve erişim sağlayıcılar ve ilgili sivil toplum kuruluşları arasında koordinasyon oluşturarak internet ortamında yapılan ve bu Kanun kapsamına giren suçları oluşturan içeriğe sahip faaliyet ve yayınları önlemeye, internetin güvenli kullanımını sağlamaya, bilişim şuurunu geliştirmeye yönelik çalışmalar yapmak, bu amaçla, gerektiğinde, her türlü giderleri yönetmelikle belirlenecek esas ve usûller dahilinde Kurumca karşılanacak çalışma kurulları oluşturmak.(3)

––––––––––––––––––––––

(1)  15/8/2016 tarihli ve 671 sayılı KHK’nin 21 inci maddesiyle, 9/A maddesinin altıncı fıkrasında yer alan “Başkanlık” ibaresi “Başkan” şeklinde, sekizinci fıkrasında yer alan “Başkanlık” ibaresi “Kurum” şeklinde değiştirilmiş ve dokuzuncu fıkrasında yer alan “Başkanlık tarafından,” ibaresi yürürlükten kaldırılmış olup, daha sonra bu hüküm 9/11/2016 tarihli ve 6757 sayılı Kanunun 18 inci maddesiyle aynen kabul edilerek kanunlaşmıştır.

(2)  15/8/2016 tarihli ve 671 sayılı KHK’nin 21 inci maddesiyle, bu maddenin birinci fıkrasında yer alan “bünyesinde bulunan Başkanlıkça” ibaresi “tarafından” şeklinde, ikinci ve dördüncü fıkralarında yer alan “Başkanlığın” ibareleri “Kurumun” şeklinde, üçüncü fıkrasında yer alan “Başkanlığa” ibaresi “Kuruma” şeklinde değiştirilmiş olup, daha sonra bu hüküm 9/11/2016 tarihli ve 6757 sayılı Kanunun 18 inci maddesiyle aynen kabul edilerek kanunlaşmıştır.

(3)  6518  sayılı  Kanunun  95 inci  maddesiyle  bu  bentte yer  alan  “yayınları  önlemeye”  ibaresinden  sonra  “, internetin güvenli kullanımını sağlamaya, bilişim şuurunu geliştirmeye” ibaresi eklenmiştir.

 

10108

  1. b) İnternet ortamında yapılan yayınların içeriklerini izleyerek, bu Kanun kapsamına giren suçların işlendiğinin tespiti halinde, bu yayınlara erişimin engellenmesine yönelik olarak bu Kanunda öngörülen gerekli tedbirleri almak.
  2. c) İnternet ortamında yapılan yayınların içeriklerinin izlenmesinin hangi seviye, zaman ve şekilde yapılacağını belirlemek.

ç) Kurum tarafından işletmecilerin yetkilendirilmeleri ile mülkî idare amirlerince ticarî amaçlı toplu kullanım sağlayıcılara verilecek izin belgelerinde filtreleme ve bloke etmede kullanılacak sistemlere ve yapılacak düzenlemelere yönelik esas ve usûlleri belirlemek.

  1. d) İnternet ortamındaki yayınların izlenmesi suretiyle bu Kanunun 8 inci maddesi ile 8/A maddesinde sayılan suçların işlenmesini önlemek için izleme ve bilgi ihbar merkezi dahil, gerekli her türlü teknik altyapıyı kurmak veya kurdurmak, bu altyapıyı işletmek veya işletilmesini sağlamak.(1)
  2. e) İnternet ortamında herkese açık çeşitli servislerde yapılacak filtreleme, perdeleme ve izleme esaslarına göre donanım üretilmesi veya yazılım yapılmasına ilişkin asgari kriterleri belirlemek.
  3. f) Bilişim ve internet alanındaki uluslararası kurum ve kuruluşlarla işbirliği ve koordinasyonu sağlamak.
  4. g) Bu Kanunun 8 inci maddesinin birinci fıkrasında sayılan suçların, internet ortamında işlenmesini konu alan her türlü temsili görüntü, yazı veya sesleri içeren ürünlerin tanıtımı, ülkeye sokulması, bulundurulması, kiraya verilmesi veya satışının önlenmesini teminen yetkili ve görevli kolluk kuvvetleri ile soruşturma mercilerine, teknik imkânları dahilinde gereken her türlü yardımda bulunmak ve koordinasyonu sağlamak.

(5) (Değişik: 6/2/2014-6518/95 md.) Kurum; Bakanlık bünyesinde 26/9/2011 tarihli ve 655 sayılı Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname hükümleri uyarınca oluşturulan İnternet Geliştirme Kurulunca internetin yaygınlaştırılması, geliştirilmesi, yaygın ve güvenli kullanılması gibi konularda yapılacak öneriler ile ilgili gerekli her türlü tedbir veya kararları alır.(1)

(6) (Ek: 6/2/2014-6518/95 md.) Kurum, ulusal siber güvenlik faaliyetleri kapsamında, siber saldırıların tespiti ve önlenmesi konusunda, içerik, yer, erişim sağlayıcılar ve ilgili diğer kurum ve kuruluşlarla koordinasyon sağlar, gerekli tedbirlerin aldırılması konusunda faaliyet yürütür ve ihtiyaç duyulan çalışmaları yapar.(1)

(7) (Ek: 6/2/2014-6518/95 md.) Kurum kanunlarla kendisine verilen görevlerin ifası amacıyla araştırma ve geliştirme merkezleri kurabilir.(1)

––––––––––––––––––––––

(1)  15/8/2016 tarihli ve 671 sayılı KHK’nin 21 inci maddesiyle, 10 uncu maddenin dördüncü fıkrasının (d) bendinde yer alan “bu Kanunun 8 inci maddesinin birinci fıkrasında” ibaresi “bu Kanunun 8 inci maddesi ile 8/A maddesinde” şeklinde; beşinci, altıncı ve yedinci fıkralarında yer alan “Başkanlık” ibareleri  “Kurum” şeklinde değiştirilmiş olup, daha sonra bu hüküm 9/11/2016 tarihli ve 6757 sayılı Kanunun 18 inci maddesiyle aynen kabul edilerek kanunlaşmıştır.

 

10109

Yönetmelikler

MADDE 11- (1) Bu Kanunun uygulanmasına ilişkin esas ve usûller, Cumhurbaşkanı tara-fından çıkarılacak yönetmeliklerle düzenlenir. Bu yönetmelikler, Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren dört ay içinde çıkarılır.(1)

(2) Yer veya erişim sağlayıcı olarak faaliyet icra etmek isteyen kişilere, telekomünikasyon yoluyla iletişim konusunda yetkilendirme belgesi olup olmadığına bakılmaksızın, yer, erişim ve toplu kullanım sağlayıcıların yükümlülüklerine  ilişkin esas ve usûller, Kurum tarafından çıkarılacak yönetmelikle düzenlenir. Bu yönetmelik, Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren beş ay içinde çıkarılır.(2)

İlgili kanunlarda yapılan değişiklikler

MADDE 12- (1) (4/2/1924 tarihli ve 406 sayılı Telgraf ve Telefon Kanunu ile ilgili olup yerine işlenmiştir.)

(2) (4/7/1934 tarihli ve 2559 sayılı Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu ile ilgili olup yerine işlenmiştir.)

(3) (5/4/1983 tarihli ve 2813 sayılı Telsiz Kanunu ile ilgili olup yerine işlenmiştir.)

(4) (1/11/1983 tarihli ve 2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunu ile ilgili olup yerine işlenmiştir.)  

EK MADDE 1- (Ek: 5/11/2008-5809/67 md.)(3)

(1) (Mülga: 15/8/2016-KHK-671/21 md.; Aynen kabul: 9/11/2016-6757/18 md.)

(2) (Mülga: 15/8/2016-KHK-671/21 md.; Aynen kabul: 9/11/2016-6757/18 md.)

(3) (Mülga: 15/8/2016-KHK-671/21 md.; Aynen kabul: 9/11/2016-6757/18 md.)

(4) (Mülga: 15/8/2016-KHK-671/21 md.; Aynen kabul: 9/11/2016-6757/18 md.)

(5) (Ek: 6/2/2014-6518/97 md.) 8/6/1984 tarihli ve 217 sayılı Devlet Personel Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin 2 nci maddesinde sayılan kamu kurum ve kuruluşlarında çalışanlar kurumlarının, hâkim ve savcılar ise kendilerinin muvafakati ile aylık, ödenek, her türlü zam ve tazminatlar ile diğer mali ve sosyal hak ve yardımları kurumlarınca ödenmek kaydıyla geçici olarak Kurum emrinde görevlendirilebilir. Bu kapsamda görevlendirilen personel sayısı Kurumun kadro sayısının yüzde yirmisini geçemez. Bu personel kurumlarından izinli sayılır. İzinli oldukları sürece memuriyetleri ile ilgili özlük hakları devam eder ve bu süreler terfi ve emekliliklerinde hesaba katılır. Terfileri başkaca bir işleme gerek kalmaksızın süresinde yapılır.(3)(4)

(6) (Ek: 6/2/2014-6518/97 md.; Mülga: 15/8/2016-KHK-671/21 md.; Aynen kabul: 9/11/2016-6757/18 md.)(5)

(7) Bu Kanunla ekli (V) sayılı cetveldeki kadrolar ihdas edilerek Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı hizmetlerinde kullanılmak üzere 5651 sayılı Kanuna ekli (I) sayılı listeye eklenmiştir.(5)

––––––––––––––––––––––

(1)  2/7/2018 tarihli ve 700 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 181 inci maddesiyle bu fıkrada yer alan “Adalet, İçişleri ve Ulaştırma bakanlıklarının görüşleri alınarak Başbakanlık” ibaresi “Cumhurbaşkanı”şeklinde değiştirilmiştir.

(2)  6/2/2014 tarihli ve 6815 sayılı Kanunun 96 ncı maddesiyle bu fıkrada yer alan “yer veya erişim sağlayıcı olarak faaliyet icra etmesi amacıyla yetkilendirme belgesi verilmesine” ibaresi “yer, erişim ve toplu kullanım sağlayıcıların yükümlülüklerine” şeklinde değiştirilmiştir.

(3)  6518 sayılı Kanunun 97 nci maddesiyle bu maddeye dördüncü fıkradan sonra gelmek üzere beşinci ve altıncı fıkralar eklenmiş ve mevcut beşinci fıkra yedinci fıkra olarak teselsül ettirilmiştir.

(4)  15/8/2016 tarihli ve 671 sayılı KHK’nin 21 inci maddesiyle, bu fıkrada yer alan “Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı” ibaresi “Kurum” şeklinde değiştirilmiş olup, daha sonra bu hüküm 9/11/2016 tarihli ve 6757 sayılı Kanunun 18 inci maddesiyle aynen kabul edilerek kanunlaşmıştır.

(5) 6518 sayılı Kanunun 97 nci maddesiyle Ek Madde 1’e dördüncü fıkradan sonra gelmek üzere beşinci ve altıncı fıkralar eklenmiş ve mevcut beşinci fıkra yedinci fıkra olarak teselsül ettirilmiştir.

 

10110

EK MADDE 2- (Ek: 6/2/2014-6518/99 md.)(1)

Kuruma verilen görevlerin yürütülmesi için, 14/7/1965 tarihli ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu ile diğer kanunların sözleşmeli personel çalıştırılmasına dair hükümlerine bağlı kalınmaksızın özel bilgi ve ihtisas gerektiren konularda Kurumda sözleşmeli personel çalıştırılabilir. Bu suretle çalıştırılacakların unvanı, sayısı, süresi, ücretleri ve diğer hususlar Cumhurbaşkanınca yürürlüğe konulacak hizmet sözleşmesi esaslarına göre tespit edilir. Bunlara ödenecek ücret, 657 sayılı Kanunun 4 üncü maddesinin (B) bendine göre çalıştırılanlar için uygulanmakta olan sözleşme ücreti tavanının beş katını, çalıştırılabilecek toplam sözleşmeli personel sayısı ise ikiyüzelliyi geçemez ve bu fıkrada belirtilen ücret dışında herhangi bir ödeme yapılamaz.(2)

EK MADDE 3- (Ek: 15/8/2016-KHK-671/22 md.; Aynen kabul: 9/11/2016-6757/19 md.)

(1) Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı kapatılmıştır.

(2) Diğer mevzuatta Telekomünikasyon İletişim Başkanlığına yapılan atıflar Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumuna, Telekomünikasyon İletişim Başkanına yapılan atıflar Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu Başkanına yapılmış sayılır.

EK MADDE 4 – (Ek:29/7/2020-7253/6 md.)

(1) Türkiye’den günlük erişimi bir milyondan fazla olan yurt dışı kaynaklı sosyal ağ sağlayıcı; Kurum, Birlik, adli veya idari makamlarca gönderilecek tebligat, bildirim veya taleplerin gereğinin yerine getirilmesi ve kişiler tarafından bu Kanun kapsamında yapılacak başvuruların cevaplandırılması ve bu Kanun kapsamındaki diğer yükümlülüklerin yerine getirilmesini temin için yetkili en az bir kişiyi Türkiye’de temsilci olarak belirler ve bu kişinin iletişim bilgilerine kolayca görülebilecek ve doğrudan erişilebilecek şekilde internet sitesinde yer verir. Sosyal ağ sağlayıcı bu kişinin kimlik ve iletişim bilgilerini Kuruma bildirmekle yükümlüdür. Temsilcinin gerçek kişi olması hâlinde Türk vatandaşı olması zorunludur.

(2) Birinci fıkrada düzenlenen temsilci belirleme ve bildirme yükümlülüğünü yerine getirmeyen sosyal ağ sağlayıcıya, Kurum tarafından bildirimde bulunulur. Bildirimden itibaren otuz gün içinde bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi hâlinde sosyal ağ sağlayıcıya Başkan tarafından on milyon Türk lirası idari para cezası verilir. Verilen idari para cezasının tebliğinden itibaren otuz gün içinde bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi hâlinde otuz milyon Türk lirası daha idari para cezası verilir. İkinci kez verilen idari para cezasının tebliğinden itibaren otuz gün içinde bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi hâlinde Başkan tarafından Türkiye’de mukim vergi mükellefi olan gerçek ve tüzel kişilerin ilgili sosyal ağ sağlayıcısına yeni reklam vermesi yasaklanır, bu kapsamda yeni sözleşme kurulamaz ve buna ilişkin para transferi yapılamaz. Reklam yasağı kararının verildiği tarihten itibaren üç ay içinde bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi hâlinde Başkan, sosyal ağ sağlayıcının internet trafiği bant genişliğinin yüzde elli oranında daraltılması için sulh ceza hâkimliğine başvurabilir. Başvurunun kabulüne ilişkin hâkim kararının uygulanmasından itibaren otuz gün içinde söz konusu yükümlülüğün yerine getirilmemesi hâlinde Başkan, sosyal ağ sağlayıcının internet trafiği bant genişliğinin yüzde doksan oranına kadar daraltılması için sulh ceza hâkimliğine başvurabilir. Hâkim ikinci başvuru üzerine vereceği kararında, yüzde elliden düşük olmamak kaydıyla, sunulan hizmetin niteliğini de dikkate alarak daha düşük bir oran belirleyebilir. Bu kararlara karşı Başkan tarafından 5271 sayılı Kanun hükümlerine göre itiraz yoluna gidilebilir. Hâkim tarafından verilen kararlar erişim sağlayıcılara bildirilmek üzere Kuruma gönderilir. Kararların gereği, bildirimden itibaren derhâl ve en geç dört saat içinde erişim sağlayıcıları tarafından yerine getirilir. Temsilci belirleme ve bildirme yükümlülüğünün yerine getirilmesi hâlinde; verilen idari para cezalarının dörtte biri tahsil edilir, reklam yasağı kaldırılır ve hâkim kararları kendiliğinden hükümsüz kalır. İnternet trafiği bant genişliğine yapılan müdahalenin sona erdirilmesi için erişim sağlayıcılara Kurum tarafından bildirim yapılır.

––––––––––––––––––––––

(1)  15/8/2016 tarihli ve 671 sayılı KHK’nin 21 inci maddesiyle, bu maddenin birinci fıkrasında yer alan “Başkanlığa” ibaresi “Kuruma” şeklinde, “Başkanlıkta” ibaresi “Kurumda” şeklinde ve “yetmiş beşi” ibaresi “ ikiyüzelliyi ” şeklinde değiştirilmiş olup, daha sonra bu hüküm 9/11/2016 tarihli ve 6757 sayılı Kanunun 18 inci maddesiyle aynen kabul edilerek kanunlaşmıştır.

(2)  2/7/2018 tarihli ve 700 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 181 inci maddesiyle bu fıkrada yer alan “Bakanlar Kurulunca” ibaresi “Cumhurbaşkanınca”şeklinde değiştirilmiştir.

 

10110-1

(3) Türkiye’den günlük erişimi bir milyondan fazla olan yurt içi veya yurt dışı kaynaklı sosyal ağ sağlayıcı, 9 uncu ve 9/A maddeleri kapsamındaki içeriklere yönelik olarak kişiler tarafından yapılacak başvurulara, başvurudan itibaren en geç kırk sekiz saat içinde olumlu ya da olumsuz cevap vermekle yükümlüdür. Olumsuz cevaplar gerekçeli olarak verilir.

(4) Türkiye’den günlük erişimi bir milyondan fazla olan yurt içi veya yurt dışı kaynaklı sosyal ağ sağlayıcı, kendisine bildirilen içeriğin çıkarılması ve/veya erişimin engellenmesi kararlarının uygulanmasına ve üçüncü fıkra kapsamındaki başvurulara ilişkin istatistiksel ve kategorik bilgileri içeren Türkçe hazırlanmış raporları altı aylık dönemlerle Kuruma bildirir. Üçüncü fıkra kapsamındaki başvurulara ilişkin rapor, kişisel verilerden arındırılmak suretiyle sosyal ağ sağlayıcının kendi internet sitesinde de yayınlanır.

(5) Türkiye’den günlük erişimi bir milyondan fazla olan yurt içi veya yurt dışı kaynaklı sosyal ağ sağlayıcı, Türkiye’deki kullanıcıların verilerini Türkiye’de barındırma yönünde gerekli tedbirleri alır.

(6) Üçüncü fıkradaki yükümlülüğü yerine getirmeyen sosyal ağ sağlayıcıya beş milyon Türk lirası, dördüncü fıkradaki yükümlülüğü yerine getirmeyen sosyal ağ sağlayıcıya ise on milyon Türk lirası idari para cezası Başkan tarafından verilir.

(7) Türkiye’den günlük erişimi bir milyondan fazla olan yurt dışı kaynaklı sosyal ağ sağlayıcılar hakkında 8 inci ve 8/A maddeleri kapsamında verilecek olan idari para cezaları bir milyon Türk lirası olarak, 8 inci ve 9 uncu maddeleri kapsamında verilecek olan adli para cezaları ise elli bin gün olarak verilir. Söz konusu idari para cezasını gerektiren ihlallerin bir yıl içinde her bir tekrarında cezalar bir kat artırılarak uygulanır.

(8) Hukuka aykırılığı hâkim veya mahkeme kararı ile tespit edilen içeriğin sosyal ağ sağlayıcıya bildirilmesi durumunda, bildirime rağmen yirmi dört saat içinde içeriği çıkarmayan veya erişimi engellemeyen sosyal ağ sağlayıcı, doğan zararların tazmin edilmesinden sorumludur. Bu hukuki sorumluluğun işletilmesi için içerik sağlayıcının sorumluluğuna gidilmesi veya içerik sağlayıcıya dava açılması şartı aranmaz.

(9) Bu maddenin uygulanmasında sosyal ağ sağlayıcının yükümlülükleri, içerik veya yer sağlayıcısı olmasından doğan sorumluluk ve yükümlülüklerini ortadan kaldırmaz.

(10) Bu maddenin uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar Kurum tarafından belirlenir.

GEÇİCİ MADDE 1- (1) Başkanlığın kuruluştaki hizmet binasının yapımı, ceza ve ihale-lerden yasaklama işleri hariç, Kamu İhale Kanunu ve Kamu İhale Sözleşmeleri Kanunu hükümlerine tâbi olmaksızın Kurum bütçesinden karşılanır.

(2) Halen faaliyet icra eden ticarî amaçla toplu kullanım sağlayıcılar, bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren altı ay içinde 7 nci maddeye göre alınması gereken izin belgesini temin etmekle yükümlüdürler.

(3) Halen yer veya erişim sağlayıcı olarak faaliyet icra eden kişilere, Kurum tarafından, telekomünikasyon yoluyla iletişim konusunda yetkilendirme belgesi olup olmadığına bakılmaksızın, yer veya erişim sağlayıcı olarak faaliyet icra etmesi amacıyla bir yetkilendirme belgesi düzenlenir.

GEÇİCİ MADDE 2- (Ek: 5/11/2008-5809/67 md.)

(1) Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı kadrolarında bulunan personelden ek 1 inci maddede belirtilen öğrenim şartlarını haiz olanlar; kamuda üç yıllık hizmet süresini tamamlamaları, KPDS’den en az 60 veya uluslararası geçerliliği olan sınavlardan muadili puan almaları ve hazırlayacakları tezin kabul edilmesi halinde bu Kanunun yayımı tarihinden itibaren beş yıl içerisinde iletişim uzmanı kadrosuna atanabilirler. Bu personelden; diğer kamu kurum ve kuruluşlarında özel mevzuatları uyarınca yarışma sınavına tabi tutularak mesleğe alınan ve yeterlik sınavını vererek veya tezi başarılı bulunarak kariyer meslek kadrolarına atanmış olanlar yabancı dil şartını karşıladıklarında; yüksek lisans veya doktora öğrenimini tamamlamış olanlardan, hazırladıkları yüksek lisans veya doktora tezlerinin konularının Kurumun veya Başkanlığın görev alanı ile ilgili olduğunun yapılacak inceleme sonucu belirlenenlerden doktora öğrenimini tamamlamış olanlar doğrudan, yüksek lisans öğrenimini tamamlamış olanlar yabancı dil şartını karşıladıklarında, iletişim uzmanı olarak atanabilirler.

 

10110-2

(2) Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı personelinden dört yıllık fakülte mezunu olanlar, kamuda üç yıllık hizmet süresini tamamlamaları, çıkarılacak yönetmelikte öngörülen şartları taşımaları ve buna ilave olarak hazırlayacakları tezin kabul edilmesi veya tezli yüksek lisans veya doktora yapmaları halinde, bu Kanunun yayımı tarihinden beş yıl içinde öğrenim alanına göre teknik uzman veya idarî uzman kadrosuna atanabilirler.

GEÇİCİ MADDE 3- (Ek: 6/2/2014-6518/100 md.)

(1) Birliğin kuruluşu bu Kanunun yayımı tarihinden itibaren üç ay içinde tamamlanır.

(2) Birlik, bu maddenin yürürlük tarihi itibarıyla abonesi bulunan mevcut internet servis sağlayıcıları ile erişim hizmeti veren işletmecilerin en az dörtte birinin katılımıyla imzalanan Birlik Tüzüğünün Kurum tarafından incelenerek uygun bulunmasını müteakip faaliyete başlar. Birliğin kurulmasını müteakip en geç bir ay içinde hâlen üye olmayan internet servis sağlayıcıları ve erişim hizmeti veren işletmeciler üyeliklerini tamamlamak zorundadır.(1)

(3) Belirtilen sürede Birliğin kuruluşunu tamamlayamaması hâlinde, Kurum tarafından internet servis sağlayıcılarına ve internet erişim hizmeti veren diğer işletmecilere bir önceki takvim yılındaki net satışlarının yüzde biri oranında idari para cezası uygulanır.

(4) Birliğin kurulmasını müteakip bir ay içinde üye olmayan internet servis sağlayıcılarına veya internet erişim hizmeti veren diğer işletmecilere, Kurum tarafından bir önceki takvim yılındaki net satışlarının yüzde biri oranında idari para cezası uygulanır.

GEÇİCİ MADDE 4- (Ek: 15/8/2016-KHK-671/23 md.; Aynen kabul: 9/11/2016-6757/20 md.)

(1) Telekomünikasyon İletişim Başkanının görevi bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihte sona erer ve hakkında 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin ek 18 inci maddesi hükümleri uygulanır. Telekomünikasyon İletişim Başkanlığında görevli daire başkanlarının görevleri bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihte sona erer. Bunlardan daha önce İletişim Uzmanı unvanını ihraz etmiş olanlar Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumunda Bilişim Uzmanı kadrolarına atanmış sayılırlar.

(2) Telekomünikasyon İletişim Başkanlığında görevli olup terör örgütlerine veya Milli Güvenlik Kurulunca Devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olmadığı değerlendirilen personelden İletişim Uzmanı ve İletişim Uzman Yardımcıları, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumunda bulunan Bilişim Uzmanı ve Bilişim Uzman Yardımcısı kadrolarına, diğer personel ise Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumunda bulunan aynı unvanlı kadrolara başka bir işleme gerek kalmaksızın halen bulundukları kadro derecesiyle atanmış sayılırlar. Bunların atanmış sayıldıkları tarih itibarıyla diğer kanunlardaki hükümlere bakılmaksızın ve başka bir işleme gerek kalmaksızın kadroları ihdas edilmiş ve ilgili mevzuatı uyarınca Kurum kadro cetvellerine eklenmiş sayılır. Bu şekilde atananların Uzman ve Uzman Yardımcılığında geçirdiği süreler atanmış sayıldıkları Kurum kadrolarında geçmiş sayılır.

GEÇİCİ MADDE 5 – (Ek:29/7/2020-7253/7 md.)

(1) Sosyal ağ sağlayıcılar, ek 4 üncü maddenin;

  1. a) Üçüncü fıkrası kapsamındaki yükümlülüklerini yerine getirmek üzere bu maddenin yürürlük tarihinden itibaren üç ay içinde gerekli çalışmaları tamamlar.
  2. b) Dördüncü fıkrası kapsamındaki yükümlülükleri uyarınca hazırlayacakları ilk raporlarını, 2021 yılı Haziran ayında Kuruma bildirir ve internet sitesinde yayınlar.

Yürürlük

MADDE 13- (1) Bu Kanunun;

  1. a) 3 üncü ve 8 inci maddeleri, yayımı tarihinden altı ay sonra,
  2. b) Diğer maddeleri yayımı tarihinde,

yürürlüğe girer.

Yürütme

MADDE 14- (1) Bu Kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür.

––––––––––––––––––––––

(1)  27/3/2015 tarihli ve 6639 sayılı Kanunun 30 uncu maddesiyle bu fıkrada yer alan “mevcut internet servis sağlayıcıları” ibaresi “bu maddenin yürürlük tarihi itibarıyla abonesi bulunan mevcut internet servis sağlayıcıları” şeklinde değiştirilmiştir.

Lajos Kossuth

0
Lajos Kossuth

Lajos Kossuth, 19 Eylül 1802 tarihinde Monok, Macaristan’da dünyaya geldi. (Doğumu: 19 Eylül 1802, Monok, Macaristan – Öümü:20 Mart 1894 Torino, İtalya)

Kossuth’un babası Slovak, annesi ise Alman kökenliydi.

On dokuz yaşında avukatlığa başladı. 1824 ve 1832 yılları arasında avukatlık yaptı.

1828 ulusal nüfus sayımında çalıştı. 1831’deki büyük kolera salgını sırasında dikkate değer çalışmalar yürüttü.

1832’de Pozsony’deki ulusal meclise girdikten sonra, Lajos Kossuth, 1830’ların ortalarında hatiplik yeteneği sayesinde Macaristan Parlamentosu’nun yükselen yıldızı olarak ortaya çıktı

Siyasi mücadelesi nedeniyle 4 Mayıs 1837’de tutuklandı. 18 ay gözaltında tutulduktan sonra yıkıcılık suçundan üç yıl hapse mahkûm edildi. 1840’ta af kapsamında serbest bırakıldı.

Hapishaneden çıktıktan sonra Kossuth, kendisini popüler bir kahraman olarak buldu.

İki haftada bir çıkan Pesti Hirlap adlı dergiye  editör oldu, ancak 1844’te yayıncısı onu işten çıkardı ve kendi dergisini çıkarma izni verilmedi.

Kossuth, 1841 yılında Terézia Meszlényi ile evlendi; eşi 1863 yılında hayatını kaybetti Oğulları Ferenc Kossuth, bir süre Macar Bağımsızlık Partisi’nin başkanlığını yaptı.

7 Nisan 1848 – 12 Eylül 1848 tarihlerinde Maliye Bakanı oldu.

1847’de Macaristan’ın Pest kontluğu, Mecliste temsil için tam yetki verdi.

Macar Devrimi sırasında, 2 Ekim 1848-1 Mayıs 1849 tarihlerinde başbakanlık ve 14 Nisan 1849 – 11 Ağustos 1849 tarihlerinde Cumhurbaşkanlığı görevi yaptı. Macaristan’ın Avusturya’dan bağımsızlık mücadelesine ilham veren ve liderlik eden bir siyasi reformcuydu. Ancak, 1848 ve 1849’daki devrimci yıllardaki kısa iktidar dönemi Rus ordularının gelişi ile sona erdi.

Kossuth, Macaristan genel valisi olarak seçildi. Ancak Rus ordularının gelmesinden sonra bu görevi bırakmak zorunda kalarak Türkiye’ye sığındı. 22 Ağustos’ta beraberinde 5 bin mülteciyle Vidin’e ulaştı. Avusturya ve Rusya, mültecilerin teslimini talep etti; ancak Osmanlı yönetimi bu talebi reddetti. Kossuth ve maiyetindekiler, 12 Nisan 1850’de Kütahya’ya ulaştı

Macaristan’ın özerklik temelindeki yeni anayasa taslağını Kütahya’da misafir edildiği bu evde hazırladı. Özgürlük savaşının önderi olarak mültecilik yıllarında çok sayıda mektup yazdı. Osmanlı Devleti’nin önde gelenlerine, İstanbul’da görev yapan İngiliz elçisine ve başka devletlerin diplomatik temsilcilerine siyasi içerikli mektuplar gönderdi.

Kütahya’da bulunduğu yıllarda Türkçe öğrendi ve İngilizcesini geliştirdi.

Yaşadığı ev, doğum yıldönümünde, 19 Eylül 1982 tarihinde Macar Evi adıyla müzeye çevrildi.

Sonraki yıllarda Torino’da yaşayan KossuthFerenc Deák’ın rehberliğinde Macaristan’ın Avusturya monarşisiyle uzlaşmaya doğru ilerlemesini izlemek zorunda kaldı. Bu husustaki protestolarını yayınladı ancak gidişata engel olamadı.

Kossuth, 1880’de İngilizce olarak yayınlanan bir ciltlik otobiyografi yazdı. Sürgünümden Anılar isimli eser,  1859-61 yıllarındaki faaliyetleriyle ilgilidir. Napolyon III ile yaptığı görüşmeler, İtalyan devlet adamı Cavour ile olan ilişkileri ve Tuna federasyonu planlarıyla bağlantılı olarak yaptığı yazışmalar hakkında detaylı bilgiler vermektedir.

20 Mart 1894 tarihine, İtalya’nın Torino kentinde yaşamını yitirdi. Macarca, Almanca ve Slovakça biliyordu. Macar Demokrasisinin Babası, Macar Devlet Adamı, Özgürlük Savaşçısı, avukat, gazeteci ve politikacı olarak tarihte iz bıraktı. Ölümünden sonra Kossuth, Macaristan’da popüler bir idol olarak kaldı, adı bağımsızlık idealinin simgesi oldu, Efsanesi yıllar geçtikçe büyüdü.

1848 Macar Devrimi’nde Sembol İsim : Lajos Kossuth

Macar Devrimi, Macaristan’da 1848-1849 yıllarındaki bağımsızlık mücadelesine verilen isimdir. 1848’deki birçok Avrupa Devriminden etkilenmiştir ve Habsburg bölgelerindeki diğer devrimler ile yakından bağlantılıdır.

Macaristan’daki reform yanlıları, Viyana merkezli mutlakiyetçi ve gerici sisteme karşı bir isyan başlatmışlar, bu isyandaki ilerici radikalizmin politik ve felsefi altyapısını da Kossuth oluşturmuştur. Kossuth bu dönemde, mektuplar yayınlamış, siyasi broşürler bastırmış, raporlar yayınlamış ve Macaristan’ın her yerine dağıtmıştır.

Devrim başarısız olmuştur. Buna rağmen modern Macar ulusal kimliğinin temelini oluşturmaktadır. Devrimin başlangıç tarihi olan 15 Mart günü, Macaristan’ın üç ulusal bayramından biridir. Lajos Kossuth, Macar Devrimi’nde simgesel bir önem taşımaktadır.

Kossuth Müzesi –  Kütahya
Kütahya’nın tarihi miraslarından olan Kossuth Müzesi’ne adını veren Macar Milli Kahramanı Lajos Kossuth, Türkiye ile Macaristan arasında özel dostluk bağı oluşturmuştur.  Macar İhtilali ve Özgürlük Savaşı’nın yıl dönümü her yıl Kossuth Müzesi bahçesinde kutlanmaktadır.  Yerli ve yabancı çok sayıda turistin ziyaret ettiği Kossuth Müzesi, pazartesi günleri hariç her gün 08.00-12.00/13.00-17.00 saatlerinde ziyarete açıktır.
Kossuth Müzesi, bahçe içinde yer alan iki katlı ve 7 odası olan bir ahşap evdir. Kültür Bakanlığı tarafından restore edilerek Lajos Kossuth anısına müze olarak 19 Eylül 1982 tarihinde ziyarete açılmıştır. Müzede Lajos Kossuth’a ait eşyalar ve etnografik eserler sergilenmektedir. Kossuth’a ait müzik aletleri, tütün kıyacağı, tabaka gibi eserlerin yanı sıra yazmış olduğu gramer kitabının fotokopileri, Kossuth’a ait XVIII. yüzyıldan kalma bir piyano, Macar porselen yemek takımları ve Budapeşte’nin eski fotoğrafları sergilenmektedir. Dönemin kıyafetleri ve diğer eşyaları da müzede bulunmaktadır. 1848-1849 Özgürlük Savaşı’na dair gelişmeler, XIX. yüzyıl ortalarının Macar toplumunun hayatı müzede anlatılmaktadır. Kütahya mimarisinin örneklerinden olan evde Macaristan ile ilgili eşyalar da bulunmaktadır.

Lozan Barış Antlaşması

0

Lozan Barış Antlaşması (Traile de Paix-Lozan), 24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanmıştır.

Antlaşma metni Türkiye Cumhuriyeti adına, Dışişleri Bakanı ve Edirne Milletvekili İsmet İnönü, Sağlık ve Sosyal Yardım İşleri Bakanı ve Sinop Milletvekili Doktor Rıza Nur Bey ile Eski Bakan ve Trabzon Milletvekili Hasan Bey tarafından imza edilmiştir.

2 Kasım 1922 tarihinde TBMM’de düzenlenen gizli oturumda Lozan Konferansı’na katılacak heyetin Hükümetçe belirlenmesi kararı alınmış, görüşmeler öncesine yoğun ön hazırlıklar yapılmıştır.

İnönü, heyetten bazıları ile

Lozan Barış Antlaşması yapılıncaya dek, Berlin’deki Büyükelçilikte bırakılan Numan Tahir Bey (Seymen), İsviçre Büyükelçiliğine bağlı olarak, siyasal olmayan işleri yürütmüştür.

Lozan Antlaşmasından sonra, Almanya, Rudolf Nadolny’yi, 1924 yılı haziran ayında Elçi sıfatıyla Türkiye’ye göndermiştir. İstanbul’da göreve başlayan Alman Elçisi 30 Mart 1925 günü Büyükelçi unvanı ile Ankara’da güven mektubunu sunmuştur. Buna karşılık, Türkiye Hükümetinin, Lozan Anrlaşması yürürlüğe girer girmez, Berlin’e Büyükelçi olarak yolladığı Kemalettin Sami Paşa, 21 Haziran 1925 günü güven mektubunu sunarak görevine başlamıştır.

Avusturya ile : Mondros Silah Bırakışılmadan sonra Osmanlı Devleti, Avusturya ile de ilişkilerini kesmek zorunda kalmıştı. Bu arada Avusturya, Macaristan’dan ayrılıp bir Cumhuriyet olmuştu. Osmanlı Devletinin Viyana’daki son Büyükelçisi Hüseyin Hilmi Paşa ile Avusturya – Macaristan’ın İstanbul’daki Büyükelçisi John Von Pallavicini yurtlarına dönmüştü. Lozan Andlaşmasından sonra, Ankara’da ilk Avusturya Elçisi Auguste Kral 25 Kasım 1924 günü ve Türkiye’nin ilk Viyana Elçisi Hamdi Bey (Arpağ) 1925 yılı Haziranında güven mektuplarını sunmuşlardır.

Macaristan ile : I. Dünya Savaşından sonra Avusturya’dan ayrılarak yeni bir Cumhuriyet olan Macaristan’ın Türkiye’ye yolladığı ilk Elçi Dr. Tahy de Tavar 11 Mayıs 1924 günü ve Türkiye’nin ilk Budapeşte Elçisi Hüsrev Bey (Gerede) ise 9 Mayıs 1924 günü güven mektuplarını sunmuşlardır.

Bulgaristan ile : I. Dünya Savaşı sonunda Sofya’daki Osmanlı Elçisi Safa Bey ile İstanbul’daki Bulgar Elçisi Nedelko Koloucheff ülkelerine dönmüşlerdi. Türkiye 1923 Şubatından başlayarak Sofya’da ve Bulgaristan 1924 yılından başlayarak İstanbul’da yarı resmi temsilciler bulundurduktan sonra, ilk Türk Elçisi Servet Cemal Bey (Balısoy) 1924 Ağustosunda Sofya’da ve ilk Bulgar Elçisi Todor Pavlov 5 Mayıs 1927 günü Ankara’da güven mektuplarını sunmuşlardır.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Polanya ile : 1. Dünya Savaşından sonra kurulan Polonya Cumhuriyetinin Ankara’ya yolladığı ilk Elçi Romanı Knoll 25 Haziran 1924 günü ve ilk Türk Elçisi İbrahim Tali Bey de, bir kaç gün sonra Varşova’da güven mektuplarını vermişlerdir.

Çek – Slovak Devleti : I. Dünya Savaşından sonra kurulan bu Cumhuriyetin ilk Ankara Elçisi Dr. Rud Svetlik 18 Ekim 1925 günü ve Türkiye’nin ilk Prag Elçisi Vasıf Bey (Çınar) da 22 Ağustos 1925 günü güven mektuplarını sunmuşlardır.

Japonya Yüce İmparatoru :

Soley Levan nişanının birinci rütbesine sahip Roma olağanüstü ve yetkili Büyükelçisi Mösyö Kentaro Otchiai Jusammi;

Yunanlılar Yüce Kralı :

Eski Bakanlar Kurulu Başkanı Sovör nişanının Gran Kruva rütbesine sahip Mösyö Eleftherios K. Vénizelos,

Londra olağanüstü Temsilcisi ve Ortaelçisi Sovör nişanının Komandör rütbesine sahip Mösyö Démètre Caclamanos;

Lozan Barış Antlaşması ve Ekleri ile Birlikte  Orijinal Metni

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Lozan Anlaşmasının Kabuüne Dair Kanunlar

Romanya Yüce Kralı :

Ortaelçi Mösyö Constantin İ.Diamandy,

Ortaelçi Mösyö Constantin Contzesco;

Sırplar – Hırvatlar – Slovenler Yüce Kralı :

Bern olağanüstü Temsilcisi ve Ortaelçisi Mösyö Doktor Vliloutine Yovanovitch;

Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti :

Dışişleri Bakanı, Edirne Milletvekili İsmet Paşa, Sağlık ve Sosyal Yardım İşleri Bakanı, Sinop Milletvekili, Doktor Rıza Nur Bey,

Eski Bakan, Trabzon Milletvekili Hasan Bey;

Lozan Barış Antlaşması’ndan Kareler

Sayın kişilerini atamışlardır. Adları anılan bu kişiler, yöntemine uygun ve geçerli görülen, yetki belgelerini sunduktan sonra, aşağıdaki maddeleri kararlaştırmışlardır :

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

BÖLÜM : I
SİYASAL HÜKÜMLER
Madde 1

İşbu Andlaşmanın yürürlüğe konulması gününden başlayarak, bir yandan Britanya İmparatorluğu, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya, Sırp -Hırvat – Sloven Devletleri ve öte yandan Türkiye ve onların uyrukları arasında barış durumu kesinlikle yeniden kurulmuş olacaktır.

Taraflar arasında resmi ilişkiler kurulacak ve onların toprakları üzerinde diplomasi ve konsolosluk memurları, yapılacak özel anlaşmalar bozulmaksızın, devletler hukukunun genel ilkeleriyle belirlenmiş haklara sahip olacaklardır.

KESİM : I
1. TOPRAKLARA İLİŞKİN HÜKÜMLER :
Madde 2

Karadeniz’den Akdeniz’e dek Türkiye’nin sınırı aşağıdaki biçimde saptanmıştır. (Ekli bir numaralı haritaya bakılması) :

Birincisi – Bulgaristan ile :

Rezvaya ağzından Türkiye, Bulgaristan ve Yunanistan sınırlarının Meriç üzerinde kesiştiği noktaya dek;

Bulgaristan’ın bugün çizilmiş olduğu biçimde güney sınırı;

İkincisi – Yunanistan ile :

Oradan Arda ve Meriç ırmaklarının birleştiği noktaya dek;

Meriç yatağı;

Oradan Arda kaynağına doğru bu ırmak üzerinde ve Çörek -Koyun hemen çevresinde olmak üzere, toprak üzerinde belirlenecek bir noktaya dek;

Arda yatağı :

Oradan güney – doğu doğrultusunda Bosna Köyün bir kilometre yukarısında Meriç üzerindeki bir noktaya dek;

Bosna Köyünü Türkiye’de bırakan belirgin ölçüde düz bir çizgi. Çörek köyü, beşinci Maddede anılan Komisyonca halkın çoğunluğunun Türk ya da Rum olarak belirlenmesine göre, Türkiye’ye, ya da Yunanistan’a verilecektir. 11 Ekim 1922 gününden sonra bu Köye göç etmiş olan halk bu konuda hesaba katılmayacaktır.

Oradan Adalar Denizine dek;

İmza Merasimi

Meriç yatağı :
Madde 3

Karadeniz’den Iran sınırına dek Türkiye’nin sınırı aşağıdaki biçimde saptanmıştır.

Birincisi – Suriye ile;

20 Ekim 1921 günü yapılan Fransa – Türkiye Andlaşmasının 8. Maddesinde tanımlanmış sınır.

İkincisi – Irak ile :

Türkiye ile Irak arasındaki sınır dokuz ay içinde Türkiye ile Büyük Britanya arasında dostça belirlenecektir.

Sınır çizgisi konusunda alınacak karara değin, Türkiye ve Britanya Hükümetleri kesin geleceği bu karara bağlı toprakların bugünkü durumunda herhangi bir değişiklik ortaya koyacak nitelikte askersel ya da başka türlü hiç bir eylemde bulunmamayı karşılıklı olarak yükümlenirler.

Madde 4

İşbu Andlaşmada anılan sınırlar, bu Andlaşmaya bağlı 1/1000.000 ölçeğindeki haritalar üzerinde çizilmiştir. Andlaşma metni ile haritalar arasında aykırılık ortaya çıkarsa Andlaşma metni geçerli olacaktır.

Madde 5

İkinci Maddenin ikinci fıkrasında yazılı sınırı topraklar üzerinde çizmekle bir Sınır Çizim Komisyonu görevlendirilecektir. Bu Komisyon, her Devlet için birer yetkili temsilci olmak üzere, Yunanistan ve Türkiye yetkili temsilcileri ile, bu hükümetlerce bir üçüncü Devletin uyrukları içinden, seçilecek bir Başkandan oluşacaktır.

Söz konusu Komisyon yönetimsel sınırları ve yerel ekonomik çıkarları, olanak bulunduğu ölçüde, gözönünde tutarak, işbu Andlaşmadaki tanımları en, yakından izlemeğe her durumda çaba gösterecektir.

Komisyonun kararları oy çoğunluğu ile alınacak ve bu kararlar ilgili taraflar için uyulması zorunlu olacaktır.

Komisyonun harcamaları ilgili Taraflarca eşit biçimde karşılanacaktır.
Madde 6

Bir ırmak ya da akarsuyun, kıyılarıyla değil de, yatağı ile belirlenen sınıra gelince, işbu Andlaşmanın tanımlarında kullanılan (Cours) yatak veya (Chenal) kanal terimleri, bir yandan, ulaşıma uygun, olmayan ırmaklarda su yatağının ya da başlıca kolunun, öte yandan gidiş gelişe uygun, olan ırmaklarda başlıca ulaşım kanalının orta çizgisi anlamına
gelir.

Bununla birlikte, yatak ya da kanalın olası değişmelerinde, sınır çizgisinin, yukarıda belirtilen biçimdeki çizgiyi mi izleyeceğine, yoksa anılan, yatak ya da kanalın işbu Andlaşmanın, yürürlüğe konulduğu andaki durumuna göre kesinlikle mi belirleneceğine karar vermeğe Sınır Çizim Komisyonu yetkili olacaktır.

Türk Heyeti

İşbu Andlaşmada tersine bir hüküm olmadıkça, deniz sınırları kıyıdan üç milden aşağı uzaklıktaki ada ve adacıkları kapsar.

Madde 7

İlgili Devletler Sınır Çizim Komisyonuna görevi için gerekli her türlü belgeleri, özellikle bugünkü ve eski sınırın çizilmesine ilişkin tutanakların onaylı örneklerini, eldeki büyük ölçekli tüm haritaları, uzaklıklara ilişkin bilgileri, düzenlenip yayınlanmamış uzaklık haritalarını ve sınır boyundaki ırmakların yatak değiştirmesi konusundaki bilgileri vermeyi yükümlenirler. Türk makamlarının elinde bulunan haritalar, uzaklığa ilişkin bilgiler ve hatta yayınlanmamış haritalar, işbu Andlaşma yürürlüğe konulur konulmaz, en kısa süre içinde Komisyon Başkanına İstanbul’da verilecektir.

Bundan başka, ilgili Devletler Komisyona tüm belgelerin, özellikle plânlar ve kadastroların, tapu defterlerinin verilmesi ve anılan Komisyonun, isteği üzerine, mal ve topraklara ve ekonomik durumlara ilişkin tüm bilgilerin ve yararlı başkaca bilgilerin sunulması için, yerel makamlara yönerge vermeği yükümlenirler.

Madde 8

İlgili Devletler Sınır Çizim Komisyonuna, görevlerinin yerine getirilmesi için gerekli ulaştırma, ev, iş kolu ve gereçlere (direkler, sınır işaretleri) ilişkin yardımı gerek doğrudan doğruya, gerek yerel makamlar aracılığı ile yapmayı yükümlenirler.

Özellikle Türkiye Hükümeti, gerektiğinde, görevini yapabilmesi için Sınır Çizim Komisyonuna yardım etmeği, yetenekli teknik personeli vermeyi yükümlenir.

Madde 9

İlgili Devletler Komisyonca konulmuş olan nirengi noktalarını, işaretlerini, direk ya da sınır işaretlerini korumağı yükümlenirler.

Madde 10

Sınır işaretleri birbirinden gözle görülebilecek uzaklıklara yerleştirilecektir. Bunlara numara kon,ulacak, bulundukları yerler ve numaraları bir harita üzerinde
belirtilecektir.

Madde 11

Sınırlamaya ilişkin kesin tutanaklar ve ek haritaları ile belgelerin asılları üç örnek olarak düzenlenecektir. Bunlardan ikisi ortak sınıra sahip devletler hükümetlerine verilecek ve .üçüncü örneği ise, işbu Aııdlaşmayı imza eden devletlere onaylanmış birer örneğini sunacak olan, Fransa Cumhuriyeti Hükümetine gönderilecektir.

Atatürk ve İnönü

Madde 12

İmroz ve Bozca Adaları ile Tavşan Adaları dışında, Doğu Akdeniz Adaları ve özellikle Limni, Semendirek, Midilli, Sakız, Sisam ve Nikarya Adaları üzerinde Yunan egemenliğine ilişkin 17/30 Mayıs 1913 günlü Londra Andlaşmasının beşinci ve 1/14 Kasım 1913 günkü Atina Andlaşmasının on beşinci Maddeleri hükümleri uyarınca 13 Şubat 1914
günkü Londra Konferansında alınıp 13 Şubat 1914 günü Yunan Hükümetine bildirilen karar, işbu Andlaşmanın İtalya’nın egemenliği altına konulan ve on beşinci Maddede yazılı olan
Adalara ilişkin hükümleri saklı kalmak koşulu ile doğrulanmıştır. Asya kıyısından üç milden az uzaklıkta bulunan Adalar, işbu Andlaşmada tersine hüküm olmadıkça, Türkiye egemenliği altında kalacaktır.

Madde 13

Barışın korunmasını sağlamak amacı ile, Yunan Hükümeti, Midilli, Sakız, Sisam ve Nikarya Adalarında aşağıdaki önlemlere saygı göstermeği yükümlenirler :

Birincisi : Bu Adalarda hiçbir deniz üssü ve hiçbir istihkâm kurulmayacaktır.

İkincisi : Yunan, savaş uçakları ve öteki hava araçlarının Anadolu kıyısındaki topraklar üzerinde uçması yasaklanacaktır.

Buna karşılık, Türkiye Hükümeti de savaş uçaklarının ve öteki hava araçlarının sözü geçen Adalar üzerinde uçmasını yasaklayacaktır.

Üçüncüsü : Söz konusu Adalarda Yunan, Silâhlı Kuvvetleri, silâh altına alınıp yerinde eğitilebilecek olan normal askersel birlikle ve, tüm Yunanistan topraklarındaki jandarma ve polis sayısı ile orantılı olacak, bir jandarma ve polis örgütü ile sınırlı kalacaktır.

Madde 14

Türkiye egemenliği altında kalan İmroz ve Bozca Adaları, yerel yönetim ve kişi ve malların korunması konusunda, yerli elemanlardan oluşan ve müslüman olmayan yerli halka her bakımdan güven verici özel bir yerel yönetimden yararlanacaktır. Bu Adalarda güvenlik ve düzen, yukarıda sözügeçen yerel yönetim eliyle yerli halk arasından toplanan ve yerel yönetimin emrinde bulunan bir polis tarafından sağlanacaktır.

Rum ve Türk nüfus mübadelesine ilişkin olarak Yunanistan ile Türkiye arasında yapılmış ya da yapılacak bağıtlar İmroz ve Bozca Adaları halkına uygulanmayacaktır.

Madde 15

Türkiye aşağıda sayılan Adalar üzerindeki tüm hak ve senetlerinden İtalya yararına vazgeçer : Bugün İtalya’nın işgali altında bulunan Astampalya (Astropalia), Kodoş (Rhodes), Kalki (Calki), Skarpanto, Kazos (Casso), Piskopis (Tilos), Misiros (Misyros), Kalimnos (Kalymnos), Lcros, Patmos, Lipsos (Lipso), Sombeki (Simi) ve Istanköy (Koş) Adaları ile bunlara bağlı olan adacıklar ve Meis (Castellorizo) Adası (2 numaralı haritaya bakılması).

Madde 16

Türkiye işbu Andlaşmada belirlenen sınırları dışındaki tüm topraklar ile bu topraklardan olup gene bu Andlaşma ile üzerinde kendi egemenlik hakkı tanınmış bulunanlar dışındaki Adalarda —ki bu toprak ve Adaların geleceği ilgililerce saptanmış ya da saptanacaktır- her ne nitelikte olursa olsun, sahip olduğu tüm hak ve senetlerden vazgeçtiğini açıklar.

İşbu Maddenin hükümleri komşuluk nedeniyle Türkiye ile ortak sınırı bulunan ülkeler arasında kararlaştırılmış ya da kararlaştırılacak olan özel hükümleri bozmaz.

Madde 17

Türkiye’nin Mısır ve Sudan üzerindeki tüm hukuk ve senetlerinden vazgeçmesine ilişkin hüküm 5 Kasım 1914 gününden başlayarak geçerlidir.

Madde 18

Mısır’dan alınan vergi karşılık gösterilerek sağlanan Osmanlı istikrazlarına, yani 1855, 1891, 1894 istikrazlarına ilişkin tüm bağlantı ve yükümlerden Türkiye aklanmıştır.

İşbu üç istikraz taksitleri için. Mısır’ın yaptığı yıllık ödemeler bugün Mısır Borçları taksitlerinin bir parçasını oluşturduğundan, Mısır Osmanlı Genel Borçlarına ilişkin öteki tüm yükümlerden aklanmıştır.

Madde 19

Mısır Devletinin tanınmasından doğan sorunlar, ilgili devletler arasında sap!anacak koşullara göre sonradan kararlaştırılacak hükümlerle çözümlenecek ve Türkiye’den ayrılan topraklara ilişkin, olan Andlaşma hükümleri Mısır Devletine uygulanmayacaktır.

Madde 20

Türkiye, Britanya Hükümetince Kıbrıs’ın 5 Kasım I914’te açıklanan ilhakını tanıdığını bildirir.

Toplantılardan bir kare

Madde 21

5 Kasım 1914 tarihinde Kıbrıs Adasında yerleşmiş olan Türk uyrukları, yerel yasanın belirlediği koşullara göre, İngiltere uyrukluğuna geçecek ve böylece Türk uyrukluğunu yitireceklerdir. Bununla birlikte, bu Türkler, isterlerse, bu Andlaşmanın yürürlüğe konulmasından bağlayarak iki yıllık bir süre içinde, Türk uyrukluğunu seçebileceklerdir. Bu durumda, seçme haklarını kullandıkları günü izleyen on iki ay içinde Kıbrıs Adasından ayrılmak zorunda kalacaklardır.

İşbu Andlaşmanın yürürlüğe konulması günü Kıbrıs Adasında yerleşmiş bulunup da, yerel yasanın belirlediği koşullara uyularak yapılan işlem üzerine, o gün İngiltere uyruklusunu edinmiş ya da edinmek üzere bulunmuş olan Türk uyrukları da bu nedenle Türk uyrukluğunu yitireceklerdir.

Şurası da kararlaştırılmıştır ki, Kıbrıs Hükümeti, Türkiye Hükümetinin izni olmaksızın Türk uyrukluğundan başka bir uyrukluğu edinmiş olan kimselere İngiltere uyrukluğu tanımayı reddetmek yetkisine sahip olacaktır.

Madde 22

Türkiye, 27. Maddenin genel bükümlerini bozmamak koşulu ile, 18 Ekim 1912 günlü Lozan Andlaşması ve ona ilişkin Bağıtlar gereğince, her ne nitelikte olursa olsun, Trablusgarp (Libya) üzerinde sahip olmuş bulunduğu tüm hak ve ayrıcalıkların kesinlikle kaldırılmış olmasını tanıdığını açıklar.

2. ÖZEL HÜKÜMLER
Madde 23

Bağıtlı Yüksek Taraflar, Boğazlar Rejimine ilişkin bugün yapılmış Sözleşmede açıklandığı üzere, Çanakkale Boğazında, Marmara Denizinde ve Karadeniz Boğazında denizden ve havadan, gerek barış, gerek savaş zamanlarında özgürce geçiş ve gidiş – geliş ilkesini kabul ve açıklama konusunda anlaşmışlardır. Bu Sözleşme, buradaki Yüksek Bağıtlı Taraflar için, işbu Andlaşmada yazılmış olsa idi onun sahip olacağı güç ve değerin tıpkısına sahip olacaktır.

Madde 24

İşbu Andlaşmanın 2. Maddesinde belirtilen sınırın rejimine ilişkin olarak bugün yapılan özel Sözleşme, onun Bağıtlı Yüksek Tarafları için, bu Andlaşmadaki güç ve değerin tıpkısına sahip olacaktır.

Madde 25

Türkiye kendisi ile yanyana savaşmış Devletler ile öteki bağıtlı Devletler arasında yapılan Barış Andlaşmaları ve ona ek Sözleşmelerin geçerliğini tanımağı ve eski Almanya İmparatorluğu, Avusturya, Macaristan ve Bulgaristan toprakları ile ilgili olarak alınmış ya da alınacak kararları kabul etmeği ve böylece belirlenecek sınırları içindeki yeni Devletleri tanımağı yükümlenir.

Madde 26

Türkiye şimdiden Almanya’nın, Avusturya’nın, Bulgaristan’ın, Yunanistan’ın, Macaristan’ın, Polonya’nın, Romanya’nın, Sırp – Hırvat – Sloven Devleti ve Çek – Slovakya Devletinin sınırlarını, işbu sınırların 25. Maddede anılan Andlaşmalar ya da ek tüm Sözleşmelerle saptanmış ya da saptanacağı biçimde tanıdığını ve kabul ettiğini açıklar.

Madde 27

Türkiye Hükümeti ya da Türkiye makamlarınca, Türkiye toprakları dışındaa, işbu Andlaşmayı imzalayan öteki Devletlerin egemenliği altında ya da koruyuculuğunda bulunan toprakların yurttaşları ile Türkiye’den ayrılan toprakların yurttaşları üzerinde siyasal, yasama ya da yönetimsel konularda, her ne nedenle olursa olsun, hiçbir yetki ya da yargı hakkı kullanılmayacaktır.

Şurası da kararlaştırılmıştır ki, İslam dini makamlarının dinsel yetkilerine bir zarar gelmemektedir.

Madde 28

Bağıtlı Yüksek Taraflar Türkiye’de Kapitülasyonların tümü ile kaldırılmasını, her biri kendisi ile ilgili olarak, kabul ettiklerini açıklarlar.

Madde 29

Fransız uyruklu Faslılar ve Tunuslular Türkiye’de öteki Fransız uyruklarına uygulanan rejimin, her bakımdan tıpkısına bağlı olacaklardır.

Trablusgarp ve Bingazi halkı Türkiye’de öteki İtalyan, uyruklarına uygulanan rejimin her bakımdan tıpkısına bağlı olacaktır.

Bu Madde, kökeni Tunuslu, Trablusgarpb ve Faslı olupta Türkiye’de yerleşmiş bulunanların uyrukluğu konusunda bir hüküm ortaya koymaz

Karşılık olarak, Türk uyrukları da, 1. ve 2. Fıkra hükümlerinden yararlanan halkın yaşadığı ülkelerde, Fransa ve Italya’daki rejimlerin, tıpkısından yararlanacaklardır.

Birinci Fıkradaki hükümlerden halkı yararlanan ülkelerden gelen ya da bu ülkelere yollanan inalların Türkiye’de bağlı olacağı rejim ile buna karşılık Türkiye’den gelen ya da Türkiye’ye yollanan malların söz konusu ülkelerde bağlı olacağı rejim Fransa Hükümeti ile Türkiye Hükümeti arasında bir anlaşma ile belirlenecektir.

KESİM : II
UYRUKLUK
Madde 30

İşbu Andlaşma hükümleri uyarınca Türkiye’den ayrılan topraklarda yerleşmiş Türk uyrukları kendiliğinden ve yerel yasaların koşulları içinde bu toprakların geçtiği Devletin uyruğu olacaklardır,

Madde 31

18 yaşını geçmiş olup da 30. Madde hükümleri uyarınca Türk uyrukluğunu yitiren ve kendiliğinden yeni bir uyrukluk kazanan kişiler, işbu Andlaşma yürürlüğe konulduğu günden başlayarak, iki yıllık süre içinde Türk uyrukluğunu seçmek hakkına sahip olacakdır.

Madde 32

İşbu Andlaşma gereğince Türkiye’den ayrılan topraklarda yerleşmiş ve bu topraklardaki halkın çoğunluğundan soy bakımdan ayrı olan 18 yaşını geçmiş kişiler, bu Andlaşmanın yürürlüğe konulması gününden başlayarak iki yıllık süre içinde, halkının çoğunlu-kendi soyundan olan Devletlerden birinin uyrukluğunu, o Devletin izni koşulu ile, seçebileceklerdir.

Madde 33

31 ve 32. Maddeler hükümleri gereğince seçme haklarını kullanan kişiler bunu izleyen 12 ay içinde konutlarını seçme hakları lehine kullandıkları devlet topraklarına geçirmek zorundadırlar.

Bu kişiler, seçme haklarını kullanmadan öııce oturdukları öteki eviçtin, topraklarında sahip bulundukları taşınmaz malları elde tutakta serbest olacaklardır.

Bu kişiler her tür taşınır mallarını birlikte götürebileceklerdir, undan dolayı kendilerine ne çıkarma, ne sokma için hiç bir harç ya da resim yüklenmeyecektir.

Madde 34

İşbu Andlaşma hükümleri gereğince Türkiye’den ayrılan bir yerin yerli halkından 18 yaşını geçmiş olan ve işbu Andlaşmanın yürürlüğe konulduğu sırada yabancı ülkelerde yerleşmiş bulunan Türk uyrukları, Türkiye’den ayrılan ülkeleri yöneten hükümetler ile Yahudilerinin yerleşmiş bulundukları ülkelerin hükümetler arasında yapılmasına gerek görülebilecek anlaşmalar saklı tutulmak üzere, soyları bakımından bu topraklar halkının çoğunluğuna ilintili olmaları ve o toprakları yöneten hükümet de buna izin vermesi koşulu ile, asıl halkından bulundukları topraklarda yürürlükte olan uyrukluğu edinmekte seçme hakkına sahiptirler. Bu seçme hakkı, işbu Andlaşmanın yürürlüğe konulması gününden başlayarak, iki yıllık süre içinde kullanılır.

Madde 35

Bağıtlı Devletler işbu Andlaşmada, ya da Almanya, Avusturya, Bulgaristan ya da Macaristan ile yapılan Barış Andlaşmalarında ya da Türkiye dışındaki Bağıtlı Devletler ile ya da onlardan biri ile Rusya arasında ya da kendi aralarında yapılmış bir Andlaşmada açıklanan ve ilgililere kendileri için edinilmesi olanağı bulunan her hangi bir başka uyrukluğu edinme izni veren seçme hakkının kullanılmasına hiçbir biçimde karşı gelmemeği yükümlenirler.

Madde 36

İşbu Kesim hükümlerinin uygulanmasına ilişkin ulun tüm konularda evli kadınlar kocalarının ve 18 yaşından aşağı olan çocuklar da ana babalarının bağlı oldukları
koşullara uyacaklardır.

Görüşmeler Katılan Heyet Temsilcileri

KESİM :III
AZINLIKLARIN KORUNMASI
Madde 37

Türkiye, 38.den 48.e dek Maddelerde belirtilen hükümlerin temel yasalar [Les Lois fondamentales] olarak tanınmasını ve hiç bir yasa, hiç bir yönetmelik ve hiç bir resmi işlemin bu hükümlerle çelişkili ya da onlara aykırı olmamasını ve biç bir yasanın, hiç bir yönetmeliğin ve hiçbir resmi işlemin söz konusu hükümlere üstün sayılmamasını yükümlenir.

Madde 38

Türkiye Hükümeti, doğum, milliyet, dil, soy, ya da din ayırtetmeksizin, Türk halkının tümünün yaşam ve özgürlüklerimi, en geniş biçimde, korumayı yükümlenir. :

Türkiye’nin tüm halkı, kamu düzeni ve genel ahlak ile bağdaşmazlık göstermeyen her din, mezhep ya da inanışın gerek genel, gerçjc ö/el biçimde özgürce kullanılması hakkına sahip
olacaktır. Müslüman olmayan azınlıklar, Türkiye Hükümetince ulusal savunma ya ila kamu düzeninin, korunması için ülkenin her yerinde ya da bir bölümünde alınan ve tüm Türk
yurttaşlarına uygulanan önlemler saklı kalmak koşulu ile, dolaşım ve göç özgürlüğünden bütünü ile yararlanacaklardır.

Madde 39

Müslüman olmayan azınlıklara mensup Türk yurtdaşları Müslümanlarla özdeş medeni ve siyasal haklardan yararlanacaklardır.

Türkiye’nin tüm halkı, din ayırtedilmeksizin, yasa önünde eşit olacaktır.

Din, inanç ya da mezhep farkı hiçbir Türk Yurtdaşının medeni ve siyasal haklardan yararlanmasına ve özellikle genel hizmetlere kabulüne, memurluğa ve yukarı derecelere ulaşmasına, ya da çeşitli meslekleri ve sanatları yapmasına bir engel sayılmayacaktır.

Herhangi bir Türk yurtdaşının gerek özel ya da ticaret ilişkilerinde, gerek din, basın ya da her türlü yayın konusunda ve gerek toplantılarda herhangi bir dili serbestçe kullanmasına karşı hiçbir sınır konulmayacaktır.

Resmi dilin varlığı kuşkusuz olmakla birlikte, Türkçeden başka dil ile konuşan Türk yurttaşlarına yargıçlar önünde kendi dillerini sözlü olarak kullanabilmeleri için gerekli kolaylıklar gösterilecektir.

Madde 40

Müslüman olmayan azınlıklara ilintili olan Türk yurttaşları hukuk bakımından ve fiilen öteki Türk yurttaşlarına uygulanan işlemlerin ve sağlanan güvencelerin
tıpkısından yararlanacaklar ve özellikle, harcamaları kendilerince yapılmak üzere, her türlü yardım, dinsel ya da sosyal kurumları, her türlü okul ve benzeri öğretim ve eğitim kurumları
kurma, yönetme ve denetleme ve buralarda kendi dillerini özgürce kullanma ve dinsel ayinlerini serbestçe yapına bakımından eşit bir hakka sahip bulunacaklardır.

Madde 41

Genel öğretim konusunda Türk Hükümeti, Müslüman olmayan yurttaşların önemli bir oranda yerleşmiş oldukları kentler ve kasabalarda, bu Türk yurttaşlarının çocuklarının ilk okullarda kendi dilleriyle öğretim görmelerini sağlamak üzere, gerekli kolaylığı gösterecektir. Bu hüküm Türk Hükümetinin söz konusu okullarda Türk dilinin öğretilmesini zorunlu kılmasına engel olmayacaktır.

Müslüman olmayan azınlıklara ilintili Türk yurtdaşlarının önemli oranda bulundukları kentlerde ya da kasabalarda, bu azınlıklar Devlet bütçesi Belediye ya da benzeri bütçelerde
eğitim, din, ya da yardım amacıyla genel gelirlerden verilecek paralardan yararlanma ve ödenek ayrılması konusunda hakça bir pay alacaklardır. Söz konusu paralar ilgili kurumların, yetkili temsilcilerine ödenecektir.

Madde 42

Türkiye Hükümeti Müslüman olmayan azınlıkların aile ya da kişi statüleri konusunda, bu sorunların sözügeçeıı azınlıkların törelerine göre çözümlenmesine uygun her türlü hükümleri koymayı kabul eder

İşbu hükümler Türkiye Hükümeti ile ilgili azınlıklardan her birinin eşit sayıda temsilcilerinden oluşan özel Komisyonlarda düzenlenecektir. Anlaşmazlık olursa, Türkiye Hükümeti ile Milletler Cemiyeti Meclisi, birlikte, Avrupalı hukukçular arasından bir üst hakem atayacaktır.

Türkiye Hükümeti söz konusu azınlıkların Kiliseleri, Havraları, mezarlıkları ve öteki dinsel kurumlarına her türlü koruyuculuğu göstermeyi yükümlenir. Bu azınlıkların bugün Türkiye’de bulunan Vakıflarına ve dinsel ve yardım kurumlarına her türlü kolaylığı gösterecek ve izinleri verecek ve yeni dinsel ve yardım kurumları kurulması için, benzeri öteki özel kurumlara sağlanmış olan gerekli kolaylıklardan hiçbirini esirgemeyecektir.

Madde 43

Müslüman olmayan azınlıklara mensup Türk yurttaşları, inançlarına aykırı ya da dinsel ayinlerini bozucu herhangi bir işlem yapmaya zorlanamayacakları gibi, hafta tatilleri gününde Mahkemelerde hazır bulunmaktan ya da herhangi bir yasal işlemin yapılmasından kaçınmaları nedeniyle, onların hiç bir hakkı ortadan kalkmayacaktır. Bununla birlikte, bu hüküm söz konusu Türk yurttaşlarının, kamu düzeninin korunması bakımından, öteki tüm Türk yurttaşlarının bağlı olduğu yükümlerden bağışık kılmayacaktır.

Madde 44

Türkiye, işbu Kesimin yukarıdaki Maddelerinin, Türkiye’nin Müslüman olmayan azınlıklarına ilişkin bulunduğu ölçüde, uluslararası toplumu ilgilendirici nitelikte yükümler getirdiğini ve onların Milletler Cemiyetinin güvencesi altına konulmasını kabul eder. İşbu hükümler Milletler Cemiyeti Meclisindejçoğunhıjkta ahsan, bir karar olmaksızın değiştirilemeyecektir. Britanya İmparatorluğu, Fransa, İtalya ve Japonya Milletler Cemiyeti Meclisinde işbu Maddeler konusunda, yöntemine uygun biçimde, çoğunlukla kabul edilecek olan her hangi bir değişikliği reddetmemeyi bu Andlaşma ile yükümlenirler.

Türkiye, Milletler Cemiyeti Meclisi üyelerinden her birinin bu yükümlülüklerden her hangi birine aykırılık olması ya da olma tehlikesi üzerine, buna Meclisin dikkatini çekmeğe yetkili olacağını ve Meclisin, duruma göre, uygun ve etkin sayılacak bir davranışta bulunabileceğini ve yönerge verebileceğini kabul eder.

Bundan başka, Türkiye, işbu Maddelere ilişkin hukuksal ya da edimsel sorunlarda, Türkiye Hükümeti ile bağıtlı öteki devletlerden her hangi biri ya da Milletler Cemiyeti Meclisi üyelerinden her hangi bir devlet arasında görüş ayrılığı ortaya çıkınca bu anlaşmazlığın, Milletler Cemiyeti Andlaşmasının 14. Maddesi uyarınca, uluslararası nitelikte bir anlaşmazlık gibi sayılmasını kabul eder.

Türkiye Hükümeti bu türden olan her hangi bir anlaşmazlığın, öteki Taraf istemde bulunursa, uluslararası Daimi Adalet Divanına götürülmesini kabul eder. Daimi Divan kararı istinaf edilemeyip Milletler Cemiyeti Andlaşmasının 13. Maddesi uyarınca verilmiş bir kararın güç ve hükmünün tıpkısına sahip olacaktır.

Madde 45

İşbu Kesim hükümleri ile Türkiye’nin Müslüman olmayan azınlıkları için tanınan haklar, Yunanistan tarafından da, kendi topraklarında bulunan Müslüman azınlığa tanınmıştır.

BÖLÜM : II
PARASAL HÜKÜMLER
KESİM : I
OSMANLI DEVLET BORÇLARI
[Düyunu Umumiyei Osmaniye]
Madde 46

İşbu Kesime ekli çizelgede gösterilen Osmanlı Devlet Borçları, gene bu Kesimde belirtilen koşullar içinde, Türkiye ile 1912-1913 Balkan Savaşları sırasında yararlarına Osmanlı İmparatorluğu’ndan toprak ayrılmış olan devletler ve işbu Andlaşmanın 12 ve 15. Maddelerinde sözkoııusu olan Adaların ve işbu Maddenin son Fıkrasında belirlenen toprakların kendilerine bırakıldığı devletler ve, son olarak, bu Andlaşma uyarınca Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrılarak Asya toprakları üzerinde yeni kurulan devletler arasında bölüşülecektir. Bundan başka, yukarıda anılan devletlerin tümü, 53. Maddede gösterilen günlerden başlayarak, işbu Kesimde belirtilen koşullar içinde, Osmanlı Borçlarının faizli tutarına ilişkin yıllık yüklemlere de katılacaklardır. Türkiye, 53. Maddedede gösterilen günlerden başlayarak, öteki devletlere yükletilmiş katılma paylarından artık hiç bir biçimde sorumlu tutulmayacaktır.

1 Ağustos 1914 günü Osmanlı egemenliği altında olup Türkiye’nin işbu Andlaşmanın 2. Maddesinde belirlenen sınırları dışında bulunan Trakya arazisi Osmanlı Devlet Borçlarının bölüşülmesi konusunda bu Andlaşma uyarınca, Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrılmış gibi sayılacaktır.

Madde 47

Osmanlı Devlet Borçları İdare Kurulu [Meclisi], işbu Kesime ekli çizelgenin (A) Bölümünde gösterilen istikrazlara ilişkin olup ilgili devletlerden her birine düşen yıllık taksitlerin tutarını, bu Andlaşmanın yürürlüğe konulduğu günden başlayarak, 3 ay içinde 50. ve 51. Maddelerde konulan ilkelere göre saptayacak ve bu tutarı sözü geçen devletlere bildirecektir.

Bu devletler Osmanlı Devlet Borçlan İdare Kurulunun bu komi”daki çalışmalarını izlemek üzere İstanbul’a yetkili temsilciler gönderebileceklerdir.

İşbu Maddede yazılı ilkelerin uygulanmalına ilişkin olurak ilgili Taraflar arasında çıkabilecek tüm anlaşmazlıklar 1. Fıkrada; belirtilen bildirimin yapılmasından sonra en çok bir ay içinde Milletler Cemiyeti Meclisinin göstereceği bir Hakeme götürülecek ve bu Hakem en çok üç ay içinde kararını verecektir. Hakeme ödenecek ücret Milletler Cemiyeti Meclisince saptanacak ve öteki Hakemlik harcamalar ile birlikte, ilgili Taraflara yüklenecektir. Hakemin kararları kesin olacaktır. Hakeme başvurma yıllık taksitlerin ödenmelerini geciktirmeyecektir.

Madde 48

İşbu Kesime ekli çizelgenin (A.) Bölümünde gösterilen Osmanlı Devlet Borçlarının aralarında bölüşüleceği devletlerden, Türkiye’den başkaları, 47. Maddede söz konusu olan yıllık taksitlerden kendilerine düşen paylar için, anılan Madde gereğince, onlara yapılacak bildirim gününden başlayarak üç ay içinde, Osmanlı Devlet Borçları idare Kurumuna kendi paylarının ödenmesinin güvencesi olarak, yeterli miktarda sağlanca (rehin) göstereceklerdir. Yukarıda yazılı süre içinde anılan sağlancalar gösterilmez, ya da gösterilen sağlancaların uygun olup olmadığı konusunda anlaşmazlık çıkarsa, işbu andlaşmayı imzalayan her hangi bir Devletçe, Milletler Cemiyeti Meclisine başvurulabilecektir.

Milletler Cemiyeti Meclisi, karşılık olarak gösterilen gelirlerin toplanması işini, Türkiye’nin dışında, aralarında devlet borçlarının bölüşüleceği devletlerde mevcut bulunan uluslararası finans örgütlerine bırakılabilecektir. Milletler Cemiyeti Meclisinin kararları kesin olacaktır.

Madde 49

İlgili devletlerden her birine düşen yıllık taksit tutarının 47. Madde hükümlerine göre kesinlikle saptanmasına gırişildiği günden başlayarak bir aylık süre içinde, işbu Kesime bağlı çizelgenin (A) Bölümünde gösterilen Osmanlı Devlet Borçlarının nominal anaparasının bölüştürülmesi biçimini saptamak üzere Paris’te bir Komisyon toplanacaktır. Bu bölüşme, taksitlerin dağılımı için kabul edilmiş olan oranlara göre ve istikraz sözleşmeleri ile işbu Kesimin hükümleri gözönünde tutularak yapılacaktır.

Birinci Fıkrada anılan Komisyon Türkiye Hükümetinin temsilcisi ile Osmanlı Devlet Borçları Yönetim Kurulunun bir temsilcisinden ve Birleştirilmiş Borçlar ile Rumeli Demiryolu Senetleri [Lots Turcs] dışındaki, borçlarla ilgili olanların bir temsilcisinden ve ilgili devletlerden her birinin atayacağı temsilcilerden oluşacaktır. Komisyonda anlaşmaya varılamayan tüm işler 47. Maddenin 4. Fıkrasında yazılı Hakeme götürülecektir.

Türkiye kendi payı için yeni borç senetleri çıkarmağa karar verirse, Türkiye Hükümeti temsilcisi ile Osmanlı Devlet Borçları İdare Kurulu temsilcisinden ve Birleştirilmiş Borçlar ile Rumeli Demiryolu tahvilleri dışındaki borçlar temsilcilerinden oluşan bir Komite aracılığı ile, her şeyden önce Türkiye’ye ilişkin olmak üzere, Borçların anaparasının bölüşümü yapılacaktır. Yeniden çıkarılacak borç senetleri Komisyona verilecek ve Komisyon, Türkiye’nin aklanmasını ve Osmanlı Devlet Borçlarından kendilerine birer pay yüklenen öteki devletlere karşı senet sahiplerinin haklarını gösteren koşullar içinde, söz konusu senetlerin sahiplerine verilmesini sağlayacaktır. Osmanlı Devlet Borçlarından her devletin payını temsil etmek üzere çıkarılacak senetler, Bağıtlı Taraflar ülkelerinde her türlü damga resminden ya da söz konusu senetlerin çıkarılmasından doğacak başkaca vergilerden bağışık tutulacaktır.

İlgili devletlerden her birine düşen yıllık taksitlerin ödenmesi, nominal anaparanın bölüşülmesine ilişkin bu Maddede yazılı bulunan hükümler nedeniyle, ertelenmeyecektir.

Madde 50

47 nci Maddede yazılı yıllık taksitlerin ve 49. Maddede söz konusu olan Osmanlı Devlet Borçları nominal anaparasının bölüşülmesi aşağıdaki biçimde yapılacaktır :

Birincisi : 17 Ekim 1912 gününden önceki istikrazlar ile onlara ilişkin yüklemler, 1912-1913 Balkan Savaşları sonucunda bulunduğu durumda, Osmanlı İmparatorluğu ile savaş sonunda Osmanlı Devletinden kendilerine toprak ayrılan Balkan Hükümetleri ve işbu Andlaşmanın 12. ve 15. Maddelerinde söz konusu Adaların kendilerine verildiği devletler arasında bölüşülecek ve bu savaşlara son, veren Andlaşmaların ya da daha sonra yapılmış Andlaşmaların, yürürlüğe konulmasından sonra ortaya çıkan toprak değişiklikleri gözönünde tutulacaktır.

İkincisi : Bu ilk bölüşmeden sonra, Osmanlı Devletinin üzerinde kalan istikrazların borç artığı ile onlara ilişkin yıllık taksitler artığına, Osmanlı Devletince 17 Ekim 1912 günü ile 1 Kasım 1914 günü arasında yapılan istikrazlar ve bunlara ilişkin yıllık taksitler eklenince çıkacak toplam Türkiye ve Asya’da yeni kurulmuş olup işbu Andlaşma uyarınca Osmanlı devletinden, kendilerine toprak ayrılan devletler ve sözü geçen Andlaşmanın 46. Maddesinin son -Fıkrasında belirtilen toprak kendisine bağlanan Devlet arasında bölüşülecektir.

Anaparanın bölüşülmesi, işbu Andlaşmanın yürürlüğe konulması gününde her istikrazın anaparasının tutarı üzerinden yapılacaktır.

Madde 51

50. nci Maddede açıklanan bölüşüm sonucu olarak Osmanlı Devlet; Borçlarının yıllık taksitlerinden ilgili devlete düşen pay aşağıdaki gibi saptanacaktır.

Birincisi : 50 nci Maddenin 1. Fıkrasında açıklanan bölüşüm için, önce 12. ve 15. Maddelerde sözü geçen Adalar ile Balkan savaşları sonucunda Osmanlı Devletinden ayrılan toprakların topuna düşecek pay tutarının saptanmasına girişilecektir.

İşbu payın 50. Maddenin birinci fıkrası hükümleri gereğince bölüşülecek yıllık taksitler toplamına göre tutarı, şözkonusu Adalar ve ayrılan ülkelerin, birlikte olarak, genel gelirleri toplamı ortalamasının, 1907 yılında konulan ek gümrük vergisi gelirleri ile birlikte, 1910-1911 ve 1911-1912 bütçe yılları sırasında Osmanlı Devletinin genci gelirler toplamı ortalamasıyla eş oranda olacaktır.

Böylece saplanacak tutar, kendilerine yukarıdaki fıkrada sözü-geçen toprakların verildiği devletler arasında daha sonra bölüşülecek ve, bunun sonucu olarak, söz konusu devletlerden her birine düşecek payın, aralarında bölüşülecek genel toplama oranla tutarı bu devletlerden her birine bağlanan toprakların gelirleri ortalamasının Balkan Savaşları sonucunda Osmanlı Devletinden ayrılan toprakların ve 12. 15. Maddelerde sözü geçen Adaların toplamının 1910-1911 ve 1911-1912 bütçe yılları içindeki genel gelirleri ortalamasıyla eş oranda olacaktır. İşbu Fıkrada söz konusu gelirlerin hesaplanmasında gümrük gelirleri sayılmayacaktır,

İkincisi : 46. Maddenin son fıkrasında sözügeçen topraklarla birlikte, işbu Andlaşma uyarınca Osmanlı Devletinden ayrılan topraklara gelince, ilgili her Devlete düşen payın, 50. Maddenin 2. fıkrası hükümlerine göre bölüşülecek yıllık taksitlerinin genel toplamına oranı, ayrılan ülkenin ortalama gelirinin, 1910-1911 ve 1911-1912 bütçe yıllarında (1907 yılında konulan ek gümrük vergileri gelirleri ile birlikte) topraklar ve Adalar payı çıkarıldıktan sonra bulunacak tutarın oranıyla eş olacaktır.

Madde 52

İşbu Kesime bağlı çizelgenin, (B) Bölümünde yazılı avanslar Türkiye ile 46. Maddede anılan öteki devletler arasında aşağıdaki koşullara göre bölünecektir :

Birincisi : Çizelgede belirli olup 17 Ekim 1912 de mevcut bulunan avanslar konusunda işbu andlaşmanın yürürlüğe konulması gününde ödenmemiş anapara var ise, bu anapara ve 53. Maddenin 1. fıkrasında yazılı günlerden beri toplanmış faizler ile söz konusu günlerden beri yapılan ödemeler, 50. Maddenin 1. ve 51. Maddenin gene 1.fıkrasında belirtilmiş hükümlere göre bölüşülecektir.

İkincisi : İşbu ilk bölüşme sonucunda Osmanlı Devletine düşen paralar ve çizelgede belirtilmiş olup devletin, 17 Ekim 1912 günü ile l Kasım 1914 günü arasında anlaşmaya bağladığı avanslar ve işbu Andlaşmanm yürürlüğe konulması gününde eğer var ise, ödenmemiş olan anapara, ile l Mart 1920 gününe dek toplanmış faizler ve o günden beri yapılan ödemeler 50. Maddenin 2. ve 51. Maddenin 2. fıkralarında belirtilen, hükümlere göre bölüşülecektir.

Osmanlı Devlet Borçları Yönetim Kurulu söz konusu avanslardan ilgili devletlerin her birine düşen pay tutarını, işbu Andlaşmanın, yürürlüğe konulmasından başlayarak, 3 aylık, süre içinde saptayacak ve bu tutarı söz konusu devletlere bildirecektir.

Türkiye dışındaki devletlere yüklenen paralar, söz konusu devletlerce Devlet Borçları Yönetim Kuruluna ödenecek ve bu Kurulca da, ya alacaklılara ya da Türkiye’nin anılan devletler hesabına gerek faiz, gerek anapara akçesi olarak ödemiş bulunduğu paralar tutarını karşılayıncaya dek, Türkiye Hükümeti hesabına gelir yazılacaktır.

Yukarıdaki fıkrada öngörülen, ödemeler, işbu Andlaşmanın yürürlüğe konulmasından başlayarak, eşit 5 yıllık taksit ile yapılacaktır. Bu ödemelerin Osmanlı Devleti alacaklılarına yapılacak bölümü, avans sözleşmesinde yazılı yıllık faizleri içerecek ve Türkiye Hükümetine düşen, bölümü ise faizsiz ödenecektir.

Madde 53

Balkan Savaşları sonunda kendilerine Osmanlı Devletinden toprak ayrılmış olan devletlerin borçlu olup işbu Kesime ekli çizelgenin (A) Bölümünde yazılı Osmanlı Devlet Borçları istikrazlarının yıllık taksitleri, söz konusu toprakların anılan devletlere geçmelerini açıklayan Andlaşmaların yürürlüğe konulması gününden başlayarak ödenmesi gerekecektir. 12. Maddede belirtilen Adalara gelince, bunların yıllık taksitinin 1/14 Kasım 1913 gününden başlayarak ve 15. Maddede söz konusu olan Adaların yıllık taksitin ise 17 Ekim 1912 gününden başlayarak ödenmesi gerekecektir.

İşbu Andlaşma gereğince Osmanlı Devletinden ayrılan Asya’daki topraklar üzerinde yeni kurulmuş devletlerin ve 46. Maddenin son Fıkrasında yazılı topraklar kendisine bağlanan devletin borçlu oldukları yıllık taksitlerin l Mart 1920 gününden başlayarak ödenmesi gerekecektir.

Madde 54

İşbu Kesime ekli çizelgenin (A) Bölümünde sayılan 1911, 1912 ve 1913 Hazine Tahvilleri, Sözleşmelerde saptanan ödeme gününden başlayarak, 10 yıllık bir süre içinde kararlaştırılmış faizleri ile birlikte ödenecektir.

Madde 55

Türkiye; ile birlikte, 46. Maddede anılan, devletler, işbu Kesime bağlı çizelgenin (A) Bölümünde belirtildiği üzere, Osmanlı Devlet Borçlarından kendilerine düşen ve 53. Maddede belirtilen günlerden başlayarak, ödenmesi gerektiği halde ödenmemiş bulunun yıllık taksitler tutarını Osmanlı Devlet Borçları Yönetim Kuruluna ödeyeceklerdir. Bu ödeme işbu Andlaşmanın yürürlüğe konulmasından başlayarak, 20 yılda eşit taksitler ile ve faizsiz olarak yapılacaktır.

Türkiye’den başka devletlerce Devlet; Borçları İdare Kuruluna ödenen yıllık taksitler bu Kurulca, söz konusu devletler hesabına Türkiye tarafından ödenmiş olan paraların tutarını karşılayınca dek, Türkiye’nin henüz borçlu bulunduğu toplanmış taksitlerden çıkarılacaktır.

Madde 56

Bundan böyle, Osmanlı Devlet Borçları Yönetim Kurulunda Alman, Avusturyalı ve Macar senet sahiplerinin, temsilcileri bulunmayacaktır.

Madde 57

Osmanlı Devlet Borçları istikraz ve avanslarına ve karşılığı Mısır vergisi ile sağlanmış olan, 1855, 1891 ve 1894 Osmanlı istikrazlarına ilişkin faiz kuponlarının sunulması süreleri ile söz konusu istikrazlardan kurası çıkmış olan senetlerin ödenmesi için sünme süreleri, Bağıtlı Yüksek Tarafların topraklarında 29 Ekim 1914 gününden başlayarak, işbu Andlaşmanın yürürlüğe konulmasından sonra 3 ayın bitimine dek ertelenmiş sayılacaktır.

BİRİNCİ KESİME BAĞLI
EK: I
l Kasım 1914 gününden önceki Osmanlı Genel Borçları Çizelgesi

KESİM : II
ÇEŞİTLİ HÜKÜMLER
Madde 58

Bir yandan Türkiye, öte yandan (Yunanistan dışında) öteki Bağıtlı Devletler, gerek Türkiye ile bu Devletlerin, gerek (tüzel kişiler de kapsamı içine girmek üzere) onların uyruklarının 1 Ağustos 1914 günü ile bugünkü Andlaşmanın yürürlüğe konulması günü arasında geçen süre içinde, gerek savaş eylemleri, gerek istiraval, el koyma, kullanım ya da zoralım önlemleri yüzünden doğan, kayıp, zarar ve ziyanlar nedeniyle her türlü para istemlerinden, karşılıklı olarak vazgeçerler.

Bununla birlikte, yukarıdaki hüküm işbu Andlaşmanın III. Bölümünde yazılı hükümleri (Ekonomik hükümler) zedelemeyecektir.

Almanya ile yapılan, 28 Haziran 1919 günkü Barış Andlaşmasının 259. Maddesinin. (1) Fıkrası ve Avusturya ile yapılan 10 Eylül 1919 günlü Barış Andlaşmasının 210. Maddesinin (1). Fıkrası gereğince, Almanya ve Avusturya tarafından devredilmiş olan altın para üzerindeki her türlü haklarından, Türkiye (Yunanistan dışarıda kalmak üzere) öteki Bağıtlı Devletler yararına vazgeçer.

Birinci Tertip Türk Tahvilleri konusunda, gerek 20 Haziran 1331 (3 Temmuz 1915) günkü Sözleşme ile, gerek bu Tahvillerin, arkasında yazılı metne göre, Osmanlı Devlet Borçları Yönetim Kuruluna yüklenmiş olan tüm ödeme yükümleri ortadan kaldırılmıştır.

Bunun gibi Türkiye, Osmanlı Hükümetince İngiltere’ye ısmarlanmış olup Britanya Hükümetince 1914 yılında müsadere edilmiş savaş gemileri için ödenmiş bulunan paraların geri verilmesini, ne Britanya Hükümetinden, ne de onun uyruklarından istememeği kabul ve bu konuda her türlü istemlerinden vazgeçer.

Madde 59

Yunanistan, savaş yasalarına aykırı olarak Anadolu’da Yunan Ordusunun ya da yönetiminin eylemlerinden doğan zararların onarımı yükümünü tanır.

Öte yandan, Türkiye, Yunanistan’ın savaşın uzamasından ve onun sonuçlarından doğan parasal durumunu gözönünde tutarak onarım konusunda Yunan Hükümetine karşı her türlü istemlerinden kesinlikle vazgeçer.

Madde 60

Gerek Balkan Savaşları sonucunda, gerek işbu Andlaşma ile Osmanlı İmparatorluğundan kendilerine toprak verilmiş ya da verilmekte olan Devletler, Osmanlı İmparatorluğunun işbu topraklar üzerindeki tüm taşınır ve taşınmaz mallarına, karşılık ödemeden, sahip olacaklardır.

Şurası kararlaştırılmıştır ki, 26 Ağustos 1324 (8 Eylül 1908) ve 20 Nisan 1325 (2 Mayıs 1909) günlü iradelerin [Padişah’ın Kararları] Hazine-i Hassa’dan [Saray’ın mal ve mülkü] Devlete geçirilmesini emrettiği taşınır ve taşınmaz mallar ile 30 Ekim 1918 de Hazine-i Hassa’ca kamu hizmetleri için yönetilmekte bulunmuş olan taşınır ve taşınmaz mallar, söz konusu Devletlerin, bu mallara ilişkin, konularda Osmanlı İmparatorluğu yerine geçmeleri gerekeceğinden, bu mallar üzerinde kurulmuş olan Vakıflar geçerli sayılmak üzere, yukarıdaki fıkrada anılan taşınır ve taşınmaz malların kapsamı içine girecektir.

Gerek Balkan Savaşları sonucunda, gerek daha sonra Yunanistan’a geçmiş olan eski Osmanlı İmparatorluğu toprakları üzerinde bulunup Hazine-i Hassa’dan Devlete geçen taşınır ve taşınmaz mallar konusunda Türkiye Hükümeti ile Yunan Hükümeti arasında çıkan anlaşmazlık, yapılacak bir Hakem anlaşmasıyla ve 1-14 Kasım 1913 günlü Atina Andlaşmasına ekli 2 sayılı Özel Protokol gereğince, La Haye’de bir Hakem Mahkemesine sunulacaktır.

Bu Maddenin hükümleri Hazine-i Hassa adına tescilli ya da onun yönettiği, işbu Maddenin 2. ve 3. Fıkralarında öngörülmeyen, taşınır ve taşınmaz malların hukuksal niteliğini değiştirmiyecektir.

Madde 61

İşbu Andlaşma gereğince Türkiye’den başka bir Devletin uyruğuna geçmiş olup sivil ve askersel emeklilik ve açıkta tutulma, yetim ve dul maaşlarından [Pension] yararlananlar, maaşları nedeniyle Türkiye Hükümetine karşı hiç bir istemde bulunamayacaklardır.

Madde 62

Almanya ile 28 Haziran 1919’da yapılan Versailles Barış Andlaşmasının 261. Maddesi ve 10 Eylül 1919’da Avusturya ile, 27 Kasım 1919’da Bulgaristan ile ve 4 Haziran 1920’de Macaristan ile yapılan Barış Andlaşmalarının koşut Maddeleri uyarınca, Türkiye’den alacaklı bulundukları tüm alacakların öteki Bağıtlı Devletlere geçirilmesini [transfert| Türkiye kabul eder.

Öteki Bağıtlı Devletler, bu konuda Türkiye’ye düşen borçlardan onu aklar.

Türkiye’nin Almanya, Avusturya, Bulgaristan ve Macaristan’dan alacakları da sözü geçen Bağıtlı Devletlere geçirilmiştir.

Madde 63

Türkiye Hükümeti, öteki Bağıtlı Devletlerle anlaşmış olarak, Savaştan sonra Türkiye’ye satılacak malların semenleri için Alman Hükümetinin Türkiye Hükümetince çıkarılan kağıt paraları belirli bir kambiyo fiyatı ile kabul edeceği konusunda Savaş sırasında üstlendiği yüklemlerden Alman Hükümetini akladığını açıklar.

BÖLÜM : III
EKONOMİK HÜKÜMLER
Madde 64

Bu Bölümde “Müttefik Devletler” teriminden anlaşılan Türkiye’nin dışındaki Bağıtlı Devletlerdir. “Müttefikler uyrukları” terimi, Türkiye’nin dışındaki, Bağıtlı Devletler uyruklarından olanların ya da bu Devletlerden birinin koruyuculuğu altındaki bir Devlet ya da ülke uyruklarından olan gerçek kişiler, ortaklıklar, dernekler [associations] ve kuruluşları [etablissements] kapsamaktadır.

Bu bölümün “Müttefikler uyruklarına” ilişkin hükümlerinden, Müttefik Devletler uyruğuna sahip olmamakla”‘ birlikte, gerçekte bu Devletlerce korunmakta bulunmaları nedeniyle, Osmanlı makamlarınca Müttefik uyruğu gibi işleme bağlı tutulmuş ve bu yüzden zarar görmüş olan kişiler de yararlanacaktır.

KESİM : I
MALLAR, HAKLAR VE ÇIKARLAR
Madde 65

29 Ekim 1914 günü Müttefik Devletler uyruğu bulunan kişilerin olup işbu Andlaşmanın yürürlüğe konulduğu gün Türk kalacak topraklar üzerinde kimliği belirlenecek mallar, haklar ve çıkarlar, bulundukları durumda, hak sahiplerine hemen geri verilecektir.

Buna karşılık, Türk uyruklarının olup 29 Ekim 1914 günü Müttefik Devletlerin egemenliği ya da koruyuculuğu altında bulunan, ya da Balkan Savaşları sonunda Osmanlı İmparatorluğundan ayrılarak bugün söz konusu Devletlerin egemenliği altında tutulan topraklar üzerinde kimliği belirlenebilecek mallar, haklar ve çıkarlar da, bulundukları durumda, hak sahiplerine hemen geri verilecektir.

Bundan başka, bu Andlaşma ile Osmanlı İmparatorluğundan ayrılmış topraklar üzerinde bulunup Türk uyruklarının olan ve Müttefik Devletler makamlarınca arıtımlara ya da başkaca
olağanüstü önlemlere konu olmuş bulunan mallar, haklar ve çıkarlar konusunda da özdeş işlem uygulanacaktır.

İşbu Andlaşma ile Osmanlı İmparatorluğundan ayrılan bir ülkede bulunup Osmanlı Hükümetince olağanüstü savaş önlemlerine konu olduktan sonra, o ülkede egemenliğini sürdüren Bağıtlı Devletin bugün elinde bulunan kimliği belirlenebilecek mallar, haklar ve çıkarlar meşru hak sahiplerine, bulundukları durumda, geri verilecektir. Sözkoııusu ülke üzerinde egemenliğini sürdüren Bağıtlı Devletçe arıtılmış olan taşınmaz mallara da özdeş işlem uygulanacaktır. Kişiler arasında bunların dışındaki tüm hak istemleri, yetkili yerel mahkemeler önünde ileri sürülecektir.

Üzerinde hak ileri sürülen malların kimliğine ya da geri verilmesine ilişkin tüm anlaşmazlıklar bu Bölümün V. Kesiminde yazılı Karma Hakem Mahkemesine sunulacaktır.

Madde 66

65. Maddenin birinci ve ikinci Fıkraları hükümlerinin yerine getirilmesi için, Bağıtlı Yüksek Taraflar, hak sahiplerini, en ivedi bir yöntem ile, kendilerinin rızası olmaksızın yüklenmiş olabilecek her türlü yüklem ya da yararlanma haklarından [charges ou servitudes] arınmış olarak malları, hakları ve çıkarlarına tasarruf edecek duruma koyacaklardır. Söz konusu mallar, haklar ve çıkarları, geri verme işlemini yapacak olan Hükümetten daha önce doğrudan doğruya ya da dolayısıyla elde etmiş olup da, geri verme yüzünden zarar görmüş bulunacak üçüncü kişilerin zarar- giderimi de o Hükümete düşecektir. İşbu zarar – giderim konusunda ortaya çıkabilecek anlaşmazlıkların çözümlenmesi genel mahkemelerin [Tribunaux de droit commun] yetkisi içine girecektir.

Öteki tüm durumlarda, zarar – giderim için ilgili kişilere karşı dava açmak zarar gören üçüncü kişilere düşecektir.

Bu amaçla, düşman malları, hakları ve çıkarları üzerinde Bağıtlı Yüksek Taraflarca girişilen tüm tasarruf işlemleri ve başkaca olağanüstü savaş önlemleri, arıtma işlemi henüz sona ermemiş ise, hemen kaldırılacak ve durdurulacaktır. Sahiplerinin istemleri, söz konusu mallar, haklar ve çıkarlar, kimliği belirlenir belirlenmez, geri verilmek üzere yerine getirilecektir.

65. Madde ile geri verilmesi öngörülen mallar, haklar ve çıkarlar, işbu Andlaşmanın imzası günü Yüksek Tarafların Hükümetlerinden birinin makamlarınca arıtılmış bulunuyorsa, bu Hükümet, arıtma semenini sahiplerine ödeyerek, söz konusu mallar, haklar ve çıkarları olduğu gibi geri vermek zorunluğundan kurtulacaktır. Eğer sahibinin isteği üzerine, V. Kesimde öngörülen Karma Hakem Mahkemesi, arıtmanın, değer fiatı sağlayacak koşullar içinde yapılmamış olduğuna karar verirse, bu Mahkeme taraflar arasında bir anlaşmaya varılmadığı durumda, haklı göreceği ölçüde arıtma semenini artırabilecektir. Mal sahibi ile, varılacak anlaşma ya da sözü geçen Karma Hakem Mahkemesi kararı gününden başlayarak iki aylık süre içinde ödeme yapılmamış ise, söz konusu mallar ve çıkarlar geri verilecektir.

Madde 67

Bir yandan Yunanistan, Romanya, Sırp – Hırvat-Sloven Devleti, öte yandan Türkiye, kendi Orduları ve yönetim makamlarınca Türkiye topraklarında ya da Yunanistan, Romanya ve Sırp-Hırvat – Sloven Devleti topraklarında bulunan her türlü taşınmaz malların ülkelerinde aranması ve geri verilmesi konusunda hem gerekli yönetimsel önlemler alınması, hem de ilgili tüm belgelerin teslimi yolu ile kolaylık gösterilmesini, karşılıklı olarak, yükümlenirler.

Bu araştırma ve geri verme Alman, Avusturya, Macar ve Bulgar Orduları ve Yönetim makamlarınca Yunan, Romanya ya da Sırp-Hırvat-Sloven Devleti toprakları üzerinde (saisis on séquestrés) olup ta Türkiye’ye ya da onun uyruklarına geçirilmiş bulunan yukarıda söz konusu eşya ile Yunan, Romanya ya da Sırp-Hırvat-Sloven Devleti Ordularınca Türk topraklarından alınarak ya da haczedilerek Yunanistan’a, Romanya’ya ya da Sırp – Hırvat – Sloven Devletine ya da onların uyruklarına geçirilmiş olan eşya için de yerine getirilecektir.

Bu araştırma ve geri vermeğe ilişkin dilekçeler, Andlaşmanın yürürlüğe konulması gününden başlayarak, altı ay içinde sunulacaktır.

Madde 68

Türkiye’nin Yunan Ordusunca işgal edilmiş bulunan bölgelerimle Yunan makamları ya da yönetimi ile Türk uyrukları arasında yapılmış sözleşmelerden doğan borçlar, işbu sözleşmelerde yazılı koşullar içinde, Yunan Hükümetince ödenecektir.

Madde 69

1 Ağustos 1914’de yararlandıkları rejim gereğince, Müttefik Devletler uyruklarının ve mallarının bağlı olmadığı hiç bir vergi, resim ya da ek resim, 1922-23 Bütçe yılından önceki Bütçe yılları için, söz konusu uyruklardan ya da onların malları üzerinden alınmayacaktır.

1922-23 Bütçe yılından önceki yıllar için 15 Mayıs 1923 gününden sonra vergi alınmış bulunuyor ise, işbu Andlaşma yürürlüğe konulur konulmaz, bu paralar hak sahiplerine geri verilecektir.

15 Mayıs 1923 gününden önce alınan paralar konusunda hiç bir istemde bulunulamayacaktır.

Madde 70

65, 66, 68 ve 69. Maddelere dayanan istemler, işbu Andlaşmanın yürürlüğe konulmasından başlayarak, 6 aylık süre içinde yetkili makamlar önünde ve bu yoldan anlaşmaya varılamazsa, gene bu Andlaşmanın yürürlüğe konulması gününden başlayarak 12 aylık bir süre içinde Karma Hakem Mahkemesi önünde ileri sürülecektir.

Madde 71

Britanya İmparatorluğu, Fransa, İtalya, Romanya ve Sırp – Hırvat – Sloven Devleti ya da onların uyrukları, kendi mal, hak ve çıkarları konusunda 29 Ekim 1914 gününden önce Osmanlı Hükümeti önünde istem ileri sürmüş ya da dava açmış bulunuyorsa, işbu Bölümün hükümleri, söz konusu istemler ya da davaları hiçbir biçimde zedelemeyecektir. Britanya, Fransa, İtalya, Romanya ve Sırp – Hırvat – Sloven Hükümetleri önünde Osmanlı Hükümeti ya da uyruklarınca ileri sürülen istemler ya da açılan davalar konusunda da özdeş işlem yapılacaktır. Bu istemler ya da davalar Türkiye Hükümeti ve bu Maddede adları geçen öteki Hükümetler önünde, Kapitülasyonların kaldırılmış olması da gözönünde tutularak, özdeş koşullar içinde izlenecektir.

Madde 72

Bugünkü Andlaşma ile Türk kalan topraklar üzerinde Almanya, Avusturya, Macaristan ve Bulgaristan’ın ya da onların uyruklarının olup da işbu Antlaşmanın yürürlüğe konulmasından önce Müttefik Hükümetlerce alınmış ya da işgal edilmiş bulunan mallar,haklar ve çıkarlar, söz konusu Hükümetler ile Almanya, Avusturya, Macaristan ve Bulgaristan Hükümetleri ya da onların ilgili uyrukları arasında gerekli anlaşmaların [arrangcments] yapılmasına dek, Müttefik Hükümetlerin ellerinde kalacaktır. Eğer bu mallar, haklar ve çıkarlar arıtılmış ise, bu arıtma işlemi doğrulanmaktadır.

İşbu Andlaşma ile Türkiye’den ayrılmış olan ülkeleri yöneten [exerçant l’autorité] Hükümetler bu Andlaşmanın yürürlüğe konulması gününden başlayarak bir yıl içinde, o ülkelerde bulunan Almanya, Avusturya, Macaristan ve Bulgaristan ya da onların uyruklarının malları, hakları ve çıkarlarını arıtabileceklerdir.

Şimdiye dek yapılmış olsun, ya da olmasın, arıtmaların semeni, eğer bu mallar Alman, Avusturya, Macar ve Bulgar Devletlerinin ise, ilgili Devlet ile yapılmış olan Barış Andlaşması uyarınca kurulmuş Onarım Komisyonuna (Commisison de Réparations) ödenecektir. Eğer arıtılan mallar özel kişilerin ise, semenleri doğrudan doğruya sahiplerine verilecektir.

Bu maddenin hükümleri Osmanlı Anonim Ortaklıklarına uygulanamaz.

İşbu maddede öngörülen önlemler nedeniyle Türkiye Hükümeti hiç bir biçimde sorumlu olmayacaktır.

KESİM : II
SÖZLEŞMELER VE SÜRE AŞIMLARI
Madde 73

82. Maddede tanımlandığı üzere, sonradan düşman durumuna gelmiş olan Taraflar arasında o Maddede yazılı günden önce yapılmış olup aşağıda gösterilen türlerdeki sözleşmeler, içerdikleri hükümlere ve işbu Andlaşmanın hükümlerine bağlı bulunmak koşulu ile yürürlükte kalırlar.

a) Taşınmaz malların satışına ilişkin sözleşmeler (satış işlemi yöntemine uygun biçimde henüz gerçekleştirilmiş olmasa bile 82. Madde uyarınca Tarafların düşman durumuna geldiği günden önce teslim işlemi fiilen yapılmış ise);

b) Özel kişiler arasında yapılmış kira, kira bedeli ve kira vaadi sözleşmeleri [baux, contrats de location et promesses de location];

c) Özel kişiler arasında yapılan maden, orman ya da tarım topraklarının işletilmesine ilişkin sözleşmeler;

d) İpotek, sağlanca [gagc] ve inanca [nantissement] Sözleşmeleri;

e) Bağlı oldukları yasaya göre ortaklarının kendilerinden başka bir kişiliği bulunmayan kollektif ortaklıklarına (partnerships) uygulanmamak üzere, ortaklık kurucu sözleşmeleri;

f) Konusu ne olursa olsun, gerçek kişiler ya da Ortaklıklar ile Devlet, iller, Belediye ve benzeri öteki yönetimsel tüzel kişiler arasında yapılan sözleşmeler;

g) Aile hukukuna ilişkin sözleşmeler;

h) Bağışlara ya da, ne nitelikte olursa olsun, kazandırmalara [teberru, libéralités] ilişkin sözleşmeler.

İşbu Madde, sözleşmelere, yapıldıkları sırada kendiliklerinden taşıdıkları değerden başka bir değer verilmesi için ileri sürülemez, işbu Madde ayrıcalık sözleşmelerine uygulanmayacaktır.

Madde 74

Sigorta Sözleşmeleri için işbu Kesimin Ekinde yazılı hükümler uygulanır.

Madde 75

73. ve 74. Maddelerde sayılan Sözleşmeler ve ayrıcalık sözleşmeleri dışarıda tutulmak üzere, sonradan birbiriyle düşman durumuna gelen kişiler arasında yapılmış sözleşmeler, tarafların düşman oldukları günden başlayarak kaldırılmış sayılacaktır.

Bununla birlikle, sözleşmenin bağıtlılarından her biri, işbu Andlaşmanın yürürlüğe konulmasından başlayarak üç ay içinde, gerekiyorsa, öteki tarafa sözleşmenin yapıldığı günkü koşullar ile, onun yürürlükle bırakılması istenildiği günkü koşullar arasındaki farkı karşılayacak bir zarar – giderim ödemek üzere, sözleşmenin uygulanması isteminde bulunabilecektir. Bu zarar – giderim, taraflar arasında bir anlaşmaya yarılamazsa, Karma Hakem Mahkemesince saptanacaktır.

Madde 76

İşbu Andlaşmanın yürürlüğe konulmasından önce 73, 74 ve 75. Maddelerde yazılı sözleşmelerin Bağıtlı Devletler uyruklarından olan tarafları arasında ve özellikle bu sözleşmelerin sona erdirilmesi, sürdürülmesi, uygulama biçimi ya da onlarda değişiklik yapılmasıyla ilgili olarak ve ödenecek paranın türüne ya da kambiyo değerine ilişkin anlatmalar da bunun kapsamı, içine girmek üzere tüm işlemlerin [transaction] geçerliliği doğrulanmıştır.

Madde 77

30 Ekim 1918’den sonra Müttefikler uyrukları ile Türk uyrukları arasında yapılmış sözleşmeler geçerli sayılıp genel hukuk hükümlerine bağlı olacaktır. 30 Ekim 1918 gününden sonra, 16 Mart 1930 gününe dek, İstanbul Hükümeti ile, yöntemine uygun biçimde yapılmış sözleşmeler de geçerli sayılıp genel hukuk hükümlerine bağlı olacaktır.

16 Mart 1920’dan sonra İstanbul Hükümeti ile, yöntemine uygun biçimde ve bu hükümetin edimsel yönetimi altındaki ülkelerle ilgili olarak yapılmış tüm sözleşmeler ile anlaşmalar, işbu Andlaşmanın yürürlüğe konulmasından başlayarak üç aylık bir süre içinde, ilgililerin istemleri üzerine, Türkiye Büyük Millet Meclisinin onayına sunulacaktır. Bu sözleşmeler gereğince yapılmış olan ödemeler ödemeyi yapmış olan tarafın kredisine, yöntemine uygun biçimde geçirilecektir.

Onaylanmazsa, ilgili tarafın, eğer gerekiyorsa, doğrudun doğruya ve gerçekten gördüğü zararı karşılayacak ölçüde bir zarar- giderim hakkı olacak ve bu zarar – giderim, anlaşma yolu ile bir çözüm bulunamazsa, Karma Hakem Mahkemesince saptanacaktır,

Bu Maddenin hükümleri ne ayrıcalık sözleşmelerine, ne de ayrıcalığın geçirimine uygulanamaz.

Madde 78

Sonradan düşman durumuna gelmiş taraflar arasında, ayrıcalık sözleşmeleriyle ilgili olarak ortaya çıkan, ya da yukarıda anılan 6 aylık sürenin sona ermesinden önce ortaya çıkabilecek olan tüm anlaşmazlıklar, Karma Hakem Mahkemesince çözümlenecektir. Ancak, tarafsız devletlerin yasalarının uygulanması nedeniyle bu devletlerin ulusal Mahkemelerinin yetkisi içine giren, anlaşmazlıklar bu hükmün dışında kalacaktır.

Bu son durumda, söz konusu anlaşmazlıklar, Karma Hakem Mahkemesince değil, bu ulusal mahkemelerce çözümlenecektir.

Bu madde uyarınca Karma Hakem Mahkemesinin yetkisi içine giren anlaşmazlıklara ilişkin şikayetler, bu Mahkemelerin kuruluşu gününden başlayarak 6 aylık bir süre içinde, yapılmış olmalıdır. Bu süre sona erince, Karma Hakem Mahkemesine sunulmamış olan anlaşmazlıklar, genel hukuk hükümlerine göre yetkili mahkemelerce çözümlenecektir.

Bu Maddede hükümleri, ne savaş sırasında aynı ülkede oturmuş ve kişileri ile mallarına özgürce tasarruf etmiş olan tüm taraflar arasında yapılmış sözleşmelere, ne de Tarafların düşman duruma girdikleri günden önce yetkili bir Mahkemece hükme bağlanmış anlaşmazlıklara uygulanamaz.

Madde 79

Bağıtlı Yüksek Taraflar ülkeleri üzerinde düşmanlar arasındaki ilişkilerde süre aşımına, hakkın yitirilmesi ya da yasal sürenin geçişi nedeniyle davaya bakılması konularında, her türlü süreler, ister savaşın başlamasından önce, ister ondan sonra işlemeğe başlamış olsun, 29 Ekim 1914’den bugünkü Andlaşmanın yürürlüğe konulmasını izleyen üç aylık bir surenin sona ermesine dek durdurulmuş sayılacaktır.

İşbu hüküm, özellikle faiz ve hisse senedi geliri kuponlarının sunulması sürelerine ve kura çıkıp ödenmesi gereken senetlerin ya da ödenecek başkaca herhangi bir senedin sunulma sürelerine uygulanır.

Romanya’ya ilişkin konularda, yukarıda yazılı süreler 27 Ağustos 1916 gününden başlayarak durdurulmuş sayılacaktır.

Madde 80

Düşmanlar arasındaki ilişkilerde, savaştan önce düzenlenmiş olan hiç bir ticaret senedi, yalnızca kabul ya da ödeme için gerekli süre içinde sunulmaması, ya da Savaş sırasında çekicilere ve cirantalara kabul edilmemek ya da ödenmemek nedeniyle bildirim yapılmaması, ya da protesto ve her hangi bir işlemin eksik bulunması nedeniyle geçersiz sayılmayacaktır.

Eğer bir ticaret senedinin kabul ya da ödenmesi için sunulması zorunluğu ya da kabul edilmemesi ya da ödenmemesinin çekici ya da cirantalara bildirimi zorunluğu ya da o senedin protesto edilmesi zorunluğu için gerekli süre, Savaş sırasında sona ermiş ve senedi sunma ya da protesto etme ya da kabul etmeme ya da ödenmemesini bildirmek durumunda olan taraf bunu Savaş sırasında yapmamış ise, senedi sunmak, kabul etmemek ya da ödenmemesini bildirmek ya da protesto da bulunmak için kendisine işbu Andlaşmanın yürürlüğe konulmasından başlayarak üç aylık, süre tanınacaktır.

Madde 81

Ödenmesi zamanı gelmiş borçlara karşılık olarak Savaştan önce yapılmış sağlanca ya da ipotekleri paraya çevirmek için Savaş sırasında yapılmış olan satışlar, borçluya haber vermek üzere gerekli işlemler tümüyle yerine getirilmiş olmasa bile, borçlunun her türlü zarar ve ziyanlar konusunda hesapların sonuçlandırılması için alacaklıyı Karma Hakem Mahkemesine çağırabilmesi kesin hakkı saklı kalmak üzere geçerli sayılacaktır.

Mahkeme, taraflar arasındaki hesapları arıtmak,: sağlanca ya da ipotek olarak verilen malın verilme koşullarını incelemek ve eğer alacaklı kötü niyetle davranmış ya da malın satışından kaçınmak için ya da bu satışın hakça bir fiyat ile yapılmasını sağlamak için elinde bulunan her olanağa başvurmamış ise, borçlunun satış nedeniyle uğradığı zararı gidermek gereğini alacaklıya yüklemek ye ikisine sahip bulunacaktır.

Bu hüküm ancak düşmanlar arasında uygulanacak ve yukarıda yazılı işlemlerden 1 Mayıs 1923 gününden sonra yapılmış olanları kapsamayacaktır.

Madde 82

Bu Kesimin anlamına göre, bir sözleşmenin taraflarını oluşturan kişiler, aralarında ticaretin fiilen olanaksız, bulunduğu ya da bu kişilerden birinin bağlı olduğu, yasalar, Hükümet kararları ya da yönetmelikler ile ticaret yasaklandığı ya da yasalara aykırı bir nitelik aldığı günden başlayarak düşman sayılacaktır.

Sözleşme yapanlardan biri, Savaş sırasında, onun için düşman olan bir ülkede oturarak kişi ve mallan ürerinde özgürce tasarrufta bulunabilmiş olduğu bir durumda, Bağıtlı Yüksek Taraftarlardan birinin ülkesi üzerinde, (Ortaklıklar da kapsamı içine girmek üzere) düşman kişiler ve onların temsilcileri [Agents] arasında yapılmış sözleşmeler 73, 74, 75, 79 ve 80. maddeler hükümlerinin, dışında kalarak genel bükümlere bağlı tutulacaktır.

Madde 83

İşbu Kesimin hükümleri Japonya ile Türkiye arasında uygulanmayacak ve bu hükümlere konu olan sorunlar adı geçen, iki ülkenin her birinde yerel yasalar uyarınca çözümlenecektir.

EK
I. YAŞAM SİGORTALARI

(1)  Bir sigortacı ile sonradan düşman olmuş bir kişi arasında yaşam sigorta sözleşmeleri, savaş durumunun başlaması ya da o kişinin düşman olması nedeniyle, ortadan kalkmış sayılmayacaktır.

Yukarıdaki Fıkraya göre ortadan kalkmış sayılmayan bir sözleşme hükümleri uyarınca savaş sırasında ödenmesi gerekmiş olan her sigorta edilmiş paranın savaştan sonra ödenmesi gerekecektir, işbu paraya, ödenmesi gerekli olduğu zamandan ödendiği güne dek, yıllık yüzde beş faiz eklenecektir.

Savaş sırasında sigorta primlerinin ödenmemesinden ya da sözleşme hükümlerinin uygulanmamasından dolayı eğer bir sözleşme hükümsüz ya da etkisiz, kalmış ise, sigortalı kişi ya da vekilleri ya da hak sahipleri, işbu Andlaşmanın yürürlüğe konulması gününden başlayarak oniki ay içinde her zaman poliçenin hükümsüz kaldığı ya da ortadan kalkmış sayıldığı günkü değerini sigortacıdan yıllık yüzde beş faiziyle birlikte isteyebilecektir.

Yaşam sigorta sözleşmeleri, 29 Ekim 1914 gününden önce imza edilip sözleşmelerin hükümlerine göre primlerin ödenmemesinden dolayı, işbu Andlaşmadan önce kaldırılmış ya da miktarı azaltılmış olan Türk uyrukları, işbu Andlaşmanın yürürlüğe konulması gününden başlayarak üç ay içinde ve eğer o sırada yapıyorlarsa, sigorta edilen sermayenin bütünü için poliçelerini yeniden düzenlemeğe yetkili olacaklar ve bu amaçla, sigorta kumpanyası doktorunun yapacağı ve kumpanyanın uygun göreceği bir sağlık muayenesinden, geçtikten
sonra toplanmış primleri, yüzde beş toplanmış faizi ile birlikte, ödemek zorunda kalacaklardır.

(2) Bugün bir Müttefik devlet uyruğu olan Ortaklıklar ile Türkiye uyrukları arasında 1914 yılı 29 Ekim’inden önce yapılmış olup Türk Lirasından başka bir para ile ödenmesi öngörülmüş ve primleri 18 Kasım 1915 gününden önce ve sonra ya da yalnızca o günden önce ödenen yaşam sigortası sözleşmeleri aşağıdaki biçimde sonuçlandırılacaktır.:

Birincisi

18 Kasım 1915 gününden önceki zamanlar için sözleşmede yazılı türde para ile ve bu tür parayı çıkaran ülkenin kuruna göre sigorta edilen kişinin hakları poliçenin genci koşullarına uygun olarak saptanacaktır. Örneğin altın Frank, ya da kâğıt para Frank olarak belirlenen her para Fransız Frankı ile ödenecektir.

İkincisi

18 Kasım 1915 gününden sonraki süre için Türk Lirasının değeri Savaştan önceki değerine eşit sayıldığından Türk kâğıt parasıyla ödenecektir.

Sözleşmeleri Türk parasından başka bir para ile yapılmış olan Türkiye uyrukları, 18 Kasım 1915’den beri primlerini sözleşmelerde yazılı para ile ödediklerini kanıtlarlarsa, söz konusu sözleşmeler 18 Kasım 1915’den sonraki zamanlar için bile işbu parayı çıkarmış olan, ülkenin kuruna göre ödeyecektir.

Bugün Müttefik bir devletin uyrukluğunu taşıyan Ortaklıklarla 29 Ekim 1914 tarihinden önce Türk parasından başka bir para ile yapılmış ve primlerinin ödenmesi dolayısıyla, şimdiye dek yürürlükte kalmış olan sözleşmelerin sahibi Türkiye uyrukları, işbu Andlaşmaıım yürürlüğe konulması gününden başlayarak üç ay içinde, bu söyleşmelerde yazılı para ile ve o parayı çıkaran ülkenin kuruna göre, sermayelerini bütünlemesi için poliçelerini yeniden düzenlemek hakkına sahip olacaklardır. Bunun için, 18 Kasım 1915’den beri süreleri dolmuş olan primleri o para ile ödeyeceklerdir. Buna karşılık, sözügeçen kişilerin o günden sonra Türk parası ile ödedikleri primler kendilerine gene o para ile geri verilecektir.

(3) Türk Lirası olarak yapılmış olan sigorta sözleşmelerinde iso, ödeme Türk parasıyla olacaktır.

(4) Sigorta Ortaklığı ile bir özel sözleşme yaparak poliçelerinin değerini ve primlerinin ödeme biçimini önceden düzenlemiş ohın, sigortalı kişilere ve işbu Andlaşmanın yürürlüğe konulması günündü poliçeleri kesinlikle ödenmiş olan kişilere 2. ve 3, Fıkraların hükümleri uygulanmayacaktır.

(5) Yukarıdaki Fıkraların uygulanmasında, tarafların karşılıklı yükümlerini hesaplarken, kişi ömrü tahminleri ile faiz tutarının karışımına dayanan sigorta sözleşmeleri, yaşam üzerine yapılmış sigorta sözleşmesi hükmünde sayılacaktır.

II. DENİZ SİGORTALARI

(6) Tarafların düşman durumuna gelmelerinden önce risk başlamış olması ve sigortacının bağlı olduğu Devlet ya da o Devletin Müttefiklerince girişilmiş savaş eylemleri sonucundaki zararları gidermeye ilişkin bulunmaması koşulu ile, deniz sigorta sözleşmeleri, içerdikleri hükümler geçerli ise, ortadan kaldırılmış sayılmayacaktır.

III. YANGIN SİGORTALARI VE ÖTEKİ SİGORTALAR

(7) Yukarıdaki Fıkrada yazılı koşullarla, yangın ya da öteki tüm sigorta sözleşmeleri ortadan kaldırılmış sayılmayacaktır.

KESİM : III
BORÇLAR

Madde 84 — Bağıtlı Yüksek Taraflar, Savaştan önce yapılmış sözleşmeler gereğince, savaştan önce ya da savaş sırasında ödenmesi zamanı gelmiş olup Savaş nedeniyle ödenmemiş bulunan borçların, sözleşmelerde yazılı koşullar içinde ve üzerinde anlaşılan para ile, o paranın çıkarıldığı ülkedeki kuru üzerinden ödeneceğini kabul ederler.

İşbu Bölümün II nci Kesimi Ekinin hükümlerini bozmamak koşulu ile, şurası kararlaştırılmıştır ki, Savaştan önceki bir sözleşme uyarınca yapılması gereken ödemeler, Savaş sırasında söz konusu sözleşmede gösterilen paradan başka bir para ile, bir parçası ya da bütünüyle alınmış bulunan paraların karşılığı ise, bu ödemeler gerçekte alınmış olan paraları, alındığı para ile ödeyerek yapılabilecektir. Bu hüküm, işbu Antlaşmanın yürürlüğe konulmasından önce, ilgililer arasında uzlaşma yolu ile belirlenmiş olan ona aykırı hükümleri bozmayacaktır.

Madde 85

Osmanlı Devlet Borçlarının işbu Kesimin ve işbu Bölümün (Ekonomik Hükümler) öteki Kesimlerinin dışında bırakılmasında anlaşmaya varılmıştır.

KESİM : IV
SINAÎ, EDEBÎ VE GÜZEL SANATLAR MÜLKİYETİ
Madde 86

İşbu Andlaşma hükümleri nakli tutulmak koşulu ilef sınaî, edebî ya da güzel sanatlar mülkiyet hakları, Bağıtlı Devletlerden her birinin yasaları uygulanarak, 1 Ağustos 1914’te sahip oldukları duruma göre, Bağıtlı Yüksek Taraflar topraklarında, işbu Andlaşmanın yürürlüğe konulması gününden başlayarak, bu haklardan savaş durumunun başladığı sırada yararlanmış olan kişilerin ya da onların hak sahiplerinin yararına yeniden tanınacak ya da geri verilecektir. Bunun gibi, eğer Savaş ortaya çıkmasaydı, bir sınaî mülkiyetin, bir edebî ya da güzel sanat yapıtının korunması için yasaya uygun biçimde yapılmış bir istem üzerine, Savaş süresince elde edilebilecek haklar da, işbu Andlaşmanın yürürlüğe konulması gününden başlayarak, söz konusu haklara sahip bulunan kişiler yararına olarak tanınacak ve geri verilecektir.

Yukarıda yazılı hükümler gereğince, geri verilecek hakları zedelemeksizin Savaş sırasında Müttefik Devletlerden birinin yasama, yürütme ya da yönetim makamınca alınmış olabilecek önlemlere dayanarak, Osmanlı uyruklarına ilişkin sınaî, edebî ya da güzel sanatlar mülkiyeti konusunda yapılan tüm işlemler (lisans yerilmesi de dahil olarak) yürürlükte kalacak ve hükümleri bütünüyle geçerli olacaktır. Bu hüküm, her hangi bir Müttefik Devlet uyruklarının hakları konusunda Türk Makamlarınca alınmış önlemler için de tıpkısıyla geçerlidir.

Madde 87

1 Ağustos 1914 gününden önce edinilmiş olan, ya da eğer Savaş çıkmasaydı, Savaştan önce ya da Savaş süresince yapılmış bir istem ile o günden beri edinilmesi olanakh bulunan şunaî mülkiyet haklarını elde etme ya da koruma, ya da bu konuda itiraz ileri sürebilmeleri için, öteki her bir Bağıtlı Devlet ülkesinde Türk uyruklarına ve Türkiye’de söz konusu Devletlerin uyruklarına, ek resim ve hiç bir tür ceza olmaksızın, her işlemi ve formaliteyi yapmak, her türlü resimleri ödeme ve, genel olarak, her devletin yasalarının gerektirdiği tüm yükümlülükleri yerine getirmek üzere, işbu Andlaşmanın yürürlüğe konulmasından başlayarak, en az bir yıl süre tanınacaktır.

Kimi işlemlerin yapılmaması ve kimi formalitelerin bütünlenmemesi ya da bir resimin ödenmemesi nedeniyle düşük sayılmış olan sınaî mülkiye hakları – buluş belgeleri ile çizilmiş planlara ilişkin konularda bunların geçersiz görüldüğü süre içinde, onları işleten ya da kullanan üçüncü kişilerin haklarını korumak için9 her Devletin hak gözetirce zorunlu sayacağı önlemleri alabilmesi koşulu ile — yeniden geçerli duruma getirilecektir.

Bir buluş belgesinin yürürlüğe konulması, ya da fabrika ya da bir ticaret markasının, ya da bir çizilmiş planının kullanılması için verilen sürede, l Ağustos 1914 ile işbu Andlaşmanın yürürlüğe konulması günü arasındaki zaman hesaba katılmayacak ve ayrıca, 1 Ağustos 1914 gününde geçerli olan hiç bir buluş belgesinin ve fabrika ya da ticaret markasının ya da çizilmiş planın, işbu Andlaşmanın yürürlüğe konulması gününden başlayarak, iki yıl geçmedikçe, yalnızca yürürlüğe konulmaması ya da kullanılmaması nedeniyle, düşük ya da iptal edilmiş sayılmaması kararlaştırılmıştır.

Madde 88

Bir yandan Türkiye uyrukları ile Türkiye’de yerleşmiş olan ya da Türkiye’de sanatlarını yapmakta bulunan kişiler, öte yandan Müttefik Devletlerin uyrukları ile Müttefiklerin ülkelerinde yerleşmiş ya da sanatlarını yapan kişiler ve bu kişilerin Savaş sırasında kimi haklarını devretmiş olduğu üçüncü, kişiler taraflarından, Savaşın başlaması ile işbu Andlaşmanın yürürlüğe konulması günü arasında geçen süre içinde, öteki Tarafın ülkesinde ortaya çıkmış olup Savaş sırasında her hangi bir zamanda mevcut bulunmuş olan ya da 86 ncı Maddeye dayanarak yeniden, tanınması gereken sınaî, edebî ya da güzel sanatlar mülkiyet haklarını çiğnemiş gibi sayılabilen eylemeler nedeniyle bir dava açılamayacak ve hiç bir istemde bulunulamayacaktır.

Yukarıda söz konusu eylemler içine, Bağıtlı Yüksek Taraflar Hükümetleri ya da onlar hesabına ya da onların izni ile öteki kişilerce sınaî, edebî, ya da güzel sanatlar mülkiyet haklarının kullanılması ve bu haklara ilişkin ürünler, araçlar, gereçler ya da her türlü eşyanın satışı, satışa çıkarılması ya da kullanılması eylemleri de girmektedir.

Madde 89

Sınaî mülkiyet haklarından yararlanma, ya da edebiyat ya da güzel sanatlar alanlarındaki yapıtları çoğaltma konusunda, bir yandan Müttefik Devletler uyrukları ya da
onların ülkelerinde oturan ya da orada sanatlarını sürdürmekte olan kişiler ile, öte yandan Osmanlı uyrukları arasında savaş durumundan önce yapılmış olan Lisans Sözleşmeleri,
Türkiye ile Müttefik Devletler arasında başlayan savaş durumu gününden sonra ortadan kaldırılmış sayılacaklardır.

Bununla birlikte, her durumda, bu tür bir sözleşmeden yararlanmış olan kimse, işbu Andlaşmanın yürürlüğe konulduğu günden başlamak üzere altı ay içinde, hak sahibinden yeni
bir lisans isteyebilecek ve bunun koşulları, Taraflar arasında anlaşma yolu ile kararlaştırılmazsa, işbu Bölümün beşinci Kesiminde yazılı Karma Hakem Mahkemesince saptanacaktır. O zaman, Mahkeme, gerekiyorsa, Savaş sırasında haklarının kullanılması nedeniyle, haklı göreceği ödenmesi gereken parayı saptayabilecektir.

Madde 90

İşbu Andlaşma uyarınca Türkiye’den ayrılan ülkeler halkı, gerek bu ayrılışa, gerek onun sonucu olarak doğacak uyrukluk değişikliğine karşın, Osmanlı yasalarına göre, bu değişiklik sırasında sahip oldukları sınaî, edebî ve güzel sanatlar mülkiyet haklarından Türkiye’de bütünüyle yararlanmayı sürdüreceklerdir.

Lozan Barış Antlaşması ile Türkiye’den ayrılan ülkelerde, bu ayrılış sırasında yürürlükte olan ya da 86 ncı Madde gereğince yeniden yerine getirilecek ya da geri verilecek olan sınaî, edebî ve güzel sanatlar mülkiyet hakları, söz konusu toprakların geçeceği Devletçe tutanacak ve Osmanlı yasalarının tanıdığı süre boyunca bu ülkeler üzerinde yürürlükte kalacaktır.

Madde 91

Osmanlı İmparatorluğu Hükümetinin İstanbul’da ya da başka yerlerde 30 Ekim 1918 gününden beri, yöntemine uygun biçimde, vermiş olduğu buluş belgeleri ya da fabrika markaları koiaısunda yapılan tescil işlemleri ve bunun gibi, işbu buluş belgeleri ile fabrika markalarının, devir ve teslimine ilişkin her türlü kayıt ya da tescil işlemleri, ilgililerin işbu Andlaşmanın yürürlüğe sokulması gününden başlayarak üç ay içinde, verecekleri dilekçeler üzerine, Türkiye Hükümetine bildirilecek ve bu Hükümetçe tescil edilecektir, işbu tescilin hükmü, önceki tescil gününden başlayarak geçerlidir.

BÖLÜM : V
KARMA HAKEM MAHKEMESİ
Madde 92

Bir yandan Müttefik Devletlerden her biri, öte yandan Türkiye arasında, bu Andlaşmanın yürürlüğe konulduğu günden başlayarak üç aylık süre içinde, birer Karma Hakem Mahkemesi kurulacaktır.

Bu Mahkemelerden her biri, ikisi ilgili Hükümetlerin her birince atanmak üzere, üç üyeden oluşacaktır. Bu Hükümetler birden fazla kişiyi atamak yetkisine sahip olacaklar ve Mahkemede üye sıfatıyla bulunacak kişiyi, duruma göre, bunlar arasından, seçeceklerdir. Başkan ilgili iki Hükümet arasında anlaşılarak atanacaktır.

Bu Andlaşmanın yürürlüğe konulduğu günden başlayarak iki aylık süre içinde bu anlaşma gerçekleştirilemezse, söz konusu Başkan, ilgili Hükümetlerden birisinin istemi üzerine, Lahey Uluslararası Sürekli Adalet Mahkemesi Başkanınca, Savaş sırasında tarafsız kalmış olan Devletler uyrukluğımdaki kişiler arasından atanacaktır.

Eğer bu iki ay içinde ilgili Hükümetlerden biri kendisini Mahkemede temsil edecek üyeyi seçemeyecek olursa, öteki ilgili Hükümetin istemi üzerine, söz konusu üyenin atanması
Milletler Cemiyeti Meclisince yapılacaktır.

Mahkeme üyelerinden biri ölür ya da çekilirse, ya da görevlerini herhangi bir nedenle, yapamayacak bir durumda bulunursa, atama için saptanmış yönteme göre, yerine ötekinin atanması yoluna gidilecektir. Bu iki aylık süre ölümün, çekilmenin ve görev yapılması olanaksızlığının, yöntemine göre, kanıtlanmış bulunduğu günden başlayacaktır.

Madde 93

Karma Hakem Mahkemelerinin merkezi İstanbul olacaktır. Eğer sorunların nicelik ve niteliği gerekli kılarsa, ilgili Hükümetler her Mahkemede bir ya da birkaç Şube kurmak yetkisine sahip olacaklardır. Bu Şubelerden, her birinin toplanması için duruma göre, her hangi bir yer saptanabilecektir. Şubelerden her biri bir ikinci Başkan ile, 92. Maddenin 2 ilâ 5. Fıkralarında yazılı olduğu üzere atanmış iki üyeden oluşacaktır.

Her Hükümet Mahkeme önünde kendisini temsil etmek için bir ya da bir kaç memur (Ajan) atayacaktır.

Eğer Karma bir Hakem Mahkemesinin ya da Şubelerinden birisinin kuruluşundan başlayarak iki yıl sonra işbu Mahkeme ya da Şube işlerini bütünlememiş olursa ve o Mahkeme ya da Şubenin toplandığı yerin bulunduğu topraklara sahip olan Devlet istemde bulunursa söz konusu Hakem Mahkemesi ya da Şubesi bu toprakların dışına taşınacaktır.

Madde 94

92. ve 93. Maddeler uyarınca kurulan Karma Hakem Mahkemeleri, işbu Andlaşma gereğince kendi yetkilileri içine giren anlaşmazlıklar konusunda hüküm vereceklerdir.

Üyelerinin çoğunluğunun verdiği karar Mahkemenin kararı olacaktır.

Bağıtlı Yüksek Taraflar, Karma Hakem Mahkemelerinin kararlarını kesin saydıklarını ve kendi uyrukları için bunların uyulmasını zorunlu kılacaklarını ve Mahkeme kararları kendilerine bildirilir bildirilmez hiç bir uygulama [tenfiz] kararı alınmasına gerek olmaksızın, bunların tüm toprakları üzerinde yerine getirilmesini sağlamayı kabul etmişlerdir.

Bundan başka, Bağıtlı Yüksek Taraflar özellikle Mahkeme kararlarının iletilmesine ve kanıtların toplanmasına ilişkin konularda kendi Mahkeme ve makamlarının. Karma Hakem Mahkemelerine ellerinden gelen, her türlü yardımı doğrudan doğruya yapmağı üstlenirler.

Madde 95

Karma Hakem Mahkemeleri adalete, hak gözetirliğe ve iyiniyete uygun biçimde çalışacaklardır.

Her Mahkeme, önünde kullanılacak dili saptayacak ve sorunları iyice anlayabilmek üzere, gerekli çevirileri yaptıracak ve izlenecek yargılama yöntem kurallarını ve sürelerini belirleyecektir. Bu kuralların düzenlenmesinde, aşağıdaki ilkelere uyulacaktır.

(1) Yargılama yöntemi, bir tasarı [lâyiha] ve buna bir karşılaşan verilmesini öngörecek, ayrıca bir karşı- tasarının yumlı ile onun da yanıtının verilmesi olanağım içerecektir. Eğer taraflardan biri sözlü düşünceler ileri sürmek ya da sürdürmek isteminde bulunursa, öteki tarafa da, böyle bir durumda, aynı biçimde davranma yetkisi tanınması koşulu ile, buna izin verilecektir.

(2) Mahkeme soruşturma yapılmasını, belgeler sunulmasını, bilirkişiye başvurulmasını emretmek; yerinde keşif [experlise] ye incelemede bulunmak, her türlü bilgiyi islemek, tanıkları dinlemek ve taraflardan ya da temsilcilerinden her türlü sözlü açıklama istemek konularında tüm yetkiye sahip olacaktır.

(3) İşbu Andlaşmada yazılı tersine hükümler dışanla tutulmak üzere, Mahkemenin kuruluşu gününden başlayarak altı aylık sürenin bitiminden sonra, söz konusu Mahkemenin bir kararı ile verilmiş ve uzaklık ya da zorlayıcı nedenlerle, kural – dışı olarak haklı görülmüş bir özel izin bulunamadıkça, hiç bir istem ve sav kabul edilmeyecektir.

(4) Bir yıl içinde, toplamı sekiz haftaya geçmeyecek olan tatil dönemleri dışında, işlerin ivedilikle görülmesini sağlamak üzere, her hafta yeterince toplantı yapmak Mahkemenin görevi olacaktır.

(5) Hükümler, işin Mahkemece görüldüğünü gösteren yargılamanın bitiminden başlayarak en geç iki ay sonra verilmiş olmalıdır.

(6) Konunun gerektirdiği duruşmalar ve her durumda, hükümlerin okunması açık celsede olacaktır.

(7) Her Karma Hakem Mahkemesi, işlerin iyi biçimde yürütülmesine yararlı görürse, çalışma yeri dışında bir ya da bir kaç toplantı yapmak yetkisine sahip olacaktır.

Madde 96

İlgili Hükümetler her bir Mahkeme için, aralarında anlaşarak, bir genel Sekreter atayacak ve her biri ona bir ya da birkaç Sekreter verecektir. Mahkemenin, ilgili Hükümetlerin onayı ile, yardımlarına gerek göreceği kişileri tutabilmesi bakımından, Genel Sekreter ve Sekreterler onun emri altında bulunacaktır.

Her Mahkeme Sekreterliğinin Büroları İstanbul’da olacaktır. Başka herhangi bir yerde yardımcı Büro kurmak ilgili Hükümetlerin işidir.

Her Mahkeme kendisine verilecek olan işlere ilişkin arşivleri, yazı ve belgeleri kendi Sekreterliğinde saklayacak ve görevinin bitiminde bunları toplantı yerinin bulunduğu Hükümetin Arşiv Dairesine verecektir. Bu arşivler ilgili Hükümetlere her zaman açık olacaktır.

Madde 97

Her Hükümet atadığı Karma Hakem Mahkemeleri üyeleri ile atayacağı memur ya da Sekreterlerin ücret ve ödeneklerini ödeyecektir.

Başkan ile Genel Sekreterin ücret ve ödenekleri ilgili Hükümetlerce, aralarında anlaşarak, saptanacak ve bu ücret ve ödenekler ile Mahkemenin ortak harcamaları her iki Hükümetçe yarı yarıya ödenecektir.

Madde 98

İşbu Kesim Japonya ile Türkiye arasında ortaya çıkmış olup; bu Andlaşma uyarınca Karma Hakem Mahkemesinin yetkisi içinde bulunması gereken işlere uygulanmayacaktır; bu işler iki Hükümet arasında anlaşma yolu ile çözümlenecektir.

KESİM : VI
ANDLAŞMALAR
Madde 99

İşbu Andlaşmanın yürürlüğe konulmasından sonra ve onun içerdiği hükümler bozulmaksızın; aşağıda sayılan ekonomik ya da teknik nitelikteki çok taraflı Andlaşmalar, Sözleşmeler, Anlaşmalar; Türkiye ile öteki Bağıtlı Devletlerden, bunlara taraf olanlar arasında yeniden yürürlüğe gireceklerdir.

(1) Denizaltı kablolarının, korunmasına ilişkin 14 Mart 1884, l Aralık 1886 ve 23 Mart 1887 günlü Sözleşmeler ile 7 Temmuz 1887 günlü bütünleyici [de clôture] Protokol;

(2) Gümrük tarifelerinin yayımlanmasına ve gümrük tariflerinin yayımlanması için uluslararası bir Birlik kurulmasına ilişkin 5 Temmuz 1890 günkü Sözleşme;

(3) Paris’te Uluslararası Sağlık Ofisi kurulmasına ilişkin, 9 Aralık 1907 Anlaşması [Arrangement];

(4) Roma’da uluslararası bir Tarım Enstitüsü kurulmasına ilişkin 7 Haziran 1905 günlü Sözleşme;

(5) Escaut Irmağı üzerinde geçiş resminin satın alınmasına ilişkin 16 Temmuz 1863 günlü Sözleşme;

(6) İşbu Andlaşmanın 19. Maddesindeki özel hükümleri saklı kılmak koşulu altında, Süveyş Kanalının özgürce kullanılmasını güvence altına alacak bir rejim saptanmasına ilişkin 29 Ekim 1888 günlü Sözleşme;

(7) 30 Kasım 1920 günlü Madrit’te imzalanan Sözleşme ve Anlaşmalarla birlikte, Evrensel Posta Birliğine ilişkin Sözleşme ve Anlaşmalar;

(8) 10/12 Temmuz 1875 günü Sen-Petersburg (bugünkü Leningrad) da imzalanan Uluslararası Telgraf Sözleşmeleri ve 11 Haziran 1908 de Libzon’da Uluslararası Telgraf Konferansında kararlaştırılan Tüzükler ve Tarifeler;

Madde 100

Türkiye aşağıda sayılan Sözleşmelere ya da Anlaşmalara katılmağı ve onları onaylamağı yükümlenir.

(1) Otomobillerin uluslararası dolaşımına ilişkin 11 Ekim 1909 günlü Sözleşme;

(2) Gümrük resmine bağlı vagonların kurşunlanarak kapatılmasına ilişkin 15 Mayıs 1886 günlü Anlaşma ve 18 Mayıs 1907 günkü Protokol;

(3) Denizlerde çarpışına, yardım ve kurtarma işlerine ilişkin kimi kuralların birleştirilmesiyle ilgili 23 Eylül 1910 günlü Sözleşme;

(4) Hastahane gemilerinin limanlarda resim ve vergilerden bağışıklığına ilişkin 21 Aralık 1904 günlü Sözleşme;

(5) Kadın ticaretinin yasaklanmasına ilişkin 18 Mayıs 1904, 4 Mayıs 1910 ve 30 Eylül 1921 günlü Sözleşmeler;

(6) Fuhuş ile ilgili yayınların yasaklanmasına ilişkin 4 Mayıs 1910 günlü Sözleşme;

(7) 54, 88 ve 90. Maddelerin saklı kalması koşulu ile9 17 Ocak 1912 günlü Sağlık Sözleşmesi;

(8) Filoksera hastalığına karşı alınacak önlemlere ilişkin 3 Ekim 1881 ve 15 Nisan 1889 günlü Sözleşmeler;

(9) Afyon konusunda 23 Ocak 1912 günü La Hayc’de imzalanan Sözleşme ile 1914 Ek Protokolü;

(10) 5 Temmuz 1912 günlü Uluslararası Telsiz Telgraf Sözleşmesi;

(11) Afrika’da alkollü maddelerin bağlı tutulacağı rejime ilişkin Saint – Germain-en-Laye’de imzalanan 10 Eylül 1919 günlü Sözleşme;

(12) 26 Şubat 1885 günlü Berlin Genel Bağıtı ile 2 Temmuz 1890 günlü Brüksel Demeci ve Genel Senedinin yeniden incelenmesi konusunda Saint – Germain – en – Laye’de imzalanan 10 Eylül 1919 günlü Sözleşme;

(13) Eğer Türkiye 1 Mayıs 1920 günlü Protokol hükümlerinin uygulanmasıyla coğrafya durumunun, gerektirdiği değişikliklere kavuştuğunu görürse. Havayolu ile Gezilerin Düzenlenmesine ilişkin 13 Ekim 1919 günkü Sözleşme;

(14) Kibrit yapımımla beyaz fosfor kullanılmasının yasaklanmasına ilişkin, 26 Eylül 1906 günü Berne’de imzalanan Sözleşme, Türkiye, bunlardan başka, telli ve telsiz telgraflara ilişkin uluslararası yeni Sözleşmelerin düzenlenmesine katılmağı yükümlenir.

BÖLÜM: IV
ULAŞIM YOLLARI VE SAĞLIK İŞLERİ
KESİM : I
ULAŞIM YOLLARI
Madde 101

Türkiye, transitin serbestliğine ilişkin, Barselona Konferansında 14 Nisan 1921 günü kabul edilmiş olan Sözleşme ile Statüye ve uluslararası nitelikte, gidiş – gelişe elverişli su yollarına uygulanacak rejime ilişkin anılan Konferansça 19 Nisan 1921 günü kabul edilmiş bulunan Sözleşme ve Statü ile Ek Protokole katıldığını açıklar.

Böylece, Türkiye işbu Andlaşmanın yürürlüğe konulması gününden başlamak üzere, bu Sözleşme, Statü ve Protokoller hükümlerinin yürürlüğe konulmasını yükümlenir.

Madde 102

Türkiye, deniz kıyısı bulunmayan Devletlerin gemi bayrağına sahip olma haklarının tanınmasına ilişkin 20 Nisan 1921 günlü Barselona Deklarasyonuna katıldığını açıklar.

Madde 103

Türkiye, 20 Nisan 1921 günlü Barselona Konferansının uluslararası rejime bağlı limanlara ilişkin öğütleme Kararlarına katıldığını açıklar.

Türkiye bu rejini altına konulacak limanları daha sonra bildirecektir.

Madde 104

Türkiye, 20 Nisan 1921 günlü Barselona Konferansının uluslararası demiryollarına ilişkin öğütleme kararlarına katıldığını açıklar. Bu öğütlemeler işbu Andlaşmanın yürürlüğe konulmadı gününden başlayarak, Türk Hükümetince, karşılıklı olmak koşulu ile uygulanacaktır.

Madde 105

Türkiye, işbu Andlaşmanın yürürlüğe konulmasından sonra, 14 Ekim 1890, 20 Eylül 1893, 16 Temmuz 1895, 16 Haziran 1898 ve 19 Eylül 1906 günlerinde Bern’de imza edilen Demiryolları ile eşya taşınmasına ilişkin Sözleşmelere ve Düzenlemelere [Arrangements] katılmağı yükümlenir.

Madde 106

Yeni sınırların geçeceği yerler nedeniyle, bir ülkenin iki bölümünü birbirine bağlayan bir demiryolu öteki ülkeyi kesiyor ya da bir ülkeden başlayan bir demiryolu kola başka bir ülkede- son buluyorsa, iki ülke arasındaki ulaşıma ilişkin konularda işletme koşulları, özel olarak kararlaştırılan hükümler saklı kalmak üzere, ilgili Demiryolu Yönetimleri arasında yapılacak bir anlaşma ile düzenlenecektir; bu Yönetimler anlaşma koşulları üzerinde uyuşmazlarsa, bunlar hakem yolu ile belirlenecektir.

Türkiye ve onunla sınırı olan Devletler arasındaki sınır üzerinde tüm tren istasyonlarının kurulması ve bu istasyonlar arasındaki demiryolların işletilmesi özdeş koşullar içeren anlaşmalarla düzenlenecektir.

Madde 107

Geldiği ya da gittiği yer Türkiye ya da Yunanistan olup Yunan-Bulgar sınırı ile, Kuleliburgaz yakınına düşen Yunan-Türk sınırı arasındaki Doğu Demiryollarının üç kesiminden transit olarak yararlanan yolcular ve ticaret eşyasından işbu transit nedeniyle hiç bir resim ya da harç alınmayacak ve hiç bir pasaport ya da gümrük kontrolü işlemi yapılmayacaktır.

İşbu Maddenin uygulanması Milletler Cemiyeti Meclisinin seçeceği bir Komiserce sağlanacaktır.

Yunan ve Türk Hükümetleri bu Komiser katında yukaııda sözüedilcn hükümlerin uygulanmasına ilişkin her soruna Komiserin ilgisini çekmekle görevli ve bu görevin yapılması için gerekli tüm kolaylıklardan yararlanacak bir temsilci atamak hakkına sahip olacaklardır. Bu Temsilciler, gereksinim duyacakları alt memurların sayısı ve niteliği konusunda Komiserle anlaşacaklardır,

Söz konusu hükümlerin uygulanmasına ilişkin olup çözümlemeği başaramadığı her sorunu, Milletler Cemiyeti Meclisinin kararına sunmak bu Komiserin yetkisi içinde bulunacaktır. Yunanistan ve Türkiye Hükümetleri, çoğunlukla karar alacak olan işbu Meclislin her kararına uymağı yükümlenirler.

Bu Komiserin maaşı ve yapacağı hizmete ilişkin harcamaları Yunan ve Türk Hükümetlerince eşit biçimde karşılanacaktır.

Türkiye daha sonra Edirne’yi Kuleliburgaz ile İstanbul arasındaki demiryoluna bağlayan bir demiryolu yaparsa, işbu Maddenin, Kuleliburgaz ve Bosnaköy yanındaki Yunanistan – Türkiye sınır noktaları arasında, iki yönlü transite ilişkin hükümleri geçersiz kalacaktır.

İlgili Hükümetlerden her biri, bu Andlaşmanın yürürlüğe konulması gününden başlamak üzere, beş yıllık bir süre sonunda işbu Maddenin 2-5. Fıkralarında öngörülen denetlemeği sürdürmeğe neden olup olmadığı konusunda bir karar vermesi için Milletler Cemiyeti Konseyine başvurmak hakkına sahip olacaklardır. Bununla birlikte, Yunan – Bulgar sınırı ile Bosnaköy arasında bulunan Doğu Demir-yollarının iki kesimi üzerindeki transite ilişkin olan 1. Fıkra hükümlerinin yürürlükte kalması kararlaştırılmıştır.

Madde 108

Gerek Osmanlı Hükümetinin ya da özel Ortaklıkların olup işbu Andlaşma uyarınca Osmanlı İmparatorluğundan ayrılan topraklarda bulunan limanlar ile demiryollarının geçirimine ilişkin, gerek Bağıtlı Devletler arasında ayırcalık hakkı sahiplerine ve memurlarının emeklilik işlerine ilişkin olarak önceden konulmuş ya da konulacak özel hükümler saklı kalmak üzere, demiryollarının geçirimi aşağıdaki koşullara göre yapılacaktır.

1°. Tüm demiryolları için yapılmış yapıt ve tesisler bütünüyle ve olanaklı olduğu ölçüde iyi durumda bırakılacaktır.

2°. Kendisinin yürüyücü gereçleri (matériel roulant) bulunan bir demiryolu ağının tümü devredilmiş bir toprak üzerinde ise, bu gereçler 30 Ekim 1918 günlü son envantere göre bütünü ile bırakılacaktır.

3°. İşbu Andlaşma gereğince yönetimleri ayrılacak demiryollarının yürüyücü gereçlerinin bölüşülmesi, çeşitli parçaları kendilerine verilen Yönetimler arasında dostça anlaşma yolu ile saptanacaktır. Bu anlaşma, 30 Ekim 1918 günlü son envantere göre, söz konusu demiryolu üzerindeki kayıtlı gereçlerin önemini, servis yolları ile birlikte, demiryollarının uzunluğunu, ulaşımın nitelik ve niceliğini hesaba katacaktır. Anlaşmaya varılamazsa, anlaşmazlıklar hakem yolu ile çözümlenecektir. Hakem kararı, gerekiyorsa, her kesimde bırakılması gereken lokomotifleri, yolcu ve yük vagonlarını gösterecek, bunların devralınması koşullarını belirleyecek ve eldeki atölyelere götürülen gereçlerini kısa bir süre içinde, bakımını sağlamak için zorunlu görülecek düzenlemeleri ortaya koyacaktır.

4°. Ana maddeler, oturma eşyası ve aletler, yürüyen gereçlerin bağlı tutulduğu koşulların tıpkısına bağlı olacaktır,

Madde 109

Tersine hükümler olmadıkça, eğer yeni bir sınırın çizilmesi yüzünden bir Devletin sularının düzeni (kanallar açılması, su baskınları, sulama, drenaj, ya da onların benzeri işler) öteki bir Devletin toprağında yapılacak işlere bağlı bulunduğu, ya da bir Devletin toprakları üzerinde, Savaştan önceki yapılacak işlere öteki bir Devletin topraklarından çıkan sular ya da idrolik enerji kullanılıyorsa, ilgili Devletler arasında, her birinin çıkarlarını ve kazanılmış haklarını koruyacak nitelikte, bir anlaşma yapmaları gerekir.

Anlaşma olmazsa sorun hakem yolu ile çözümlenecektir.

Madde 110

Romanya ve Türkiye, Köstence – İstanbul [telgraf] kablosunun işletme koşullarını hakça saptamak üzere, aralarında anlaşacaklardır. Anlaşma olmazsa, sorun hakem yolu ile çözümlenecektir.

Madde 111

Türkiye, gerek kendi, gerek uyrukları adına, artık kendi topraklarına erişmeyen kabloların tümü ya da parçaları üzerinde, ne nitelikte olursa olsun, tüm hak ya da ayrıcalıklardan vazgeçer.

Eğer yukarıdaki Fıkra gereğince geçirimi yapılmış olan kablolar ya da kabloların bir bölümü özel mülkiyetten ise sahiplerinin zararlarının giderimi, mülkiyetin geçtiği Hükümlerce karşılanacaktır. Zarar giderimin tutarında anlaşma olmazsa, bu tutar hakem yolu ile saptanacaktır.

Madde 112

Türkiye kendi topraklarında en az bir bağlantısı olan kablolar üzerinde daha önce sahip olduğu mülkiyet haklarını koruyacaktır.

Bu kabloların Türk topraklarına giriş haklarının kullanılması ve onların işletilmesi koşulları ilgili Devletlerce, dostça anlaşarak, düzenlenecektir. Anlaşma olmazsa, anlaşmazlık hakem yolu ile çözümlenecektir.

Madde 113

Bağıtlı Yüksek Taraflar, her biri kendisiyle ilgili olarak, Türkiye’de yabancı postahaneleriıı kaldırılmasını kabul ettiklerini açıklarlar.

KESİM : II
SAĞLIK İŞLERİ
Madde 114

İstanbul Sağlık İşleri Yüksek Kurulu (Conseil Supérieur de Santé de Constantinople) kaldırılmıştır. Türkiye’nin kıyıları ve sınırlarının sağlık örgütüyle Türk yönetimi görevlidir.

Madde 115

Oranları ve koşulları hakça olacak tek düzen bir sağlık tarifesi, Türk bayrağı ile yabancı bayrakları ayırt etmeksizin, tüm gemilere ve Türkiye uyruklarına uygulanan özdeş koşullarla, yabancı Devlet uyruklarına uygulanacaktır.

Madde 116

Türkiye, açıkta kalmış olan eski sağlık memurlarının, İstanbul Sağlık İşleri Yüksek Kurulunun paralarından ayrılarak verilmek üzere, zarar giderimi haklarına ve işbu Kurulun bugünkü eski memurlarının ve onların yerine geçen hak sahiplerinin, kazanılmış öteki tüm haklarına bütünüyle saygı göstermeği üstlenir. İşbu haklara, eski İstanbul Sağlık İşleri Yüksek Kurulu’nun yedek akçesinin, ayrılması biçimine ve eski Sağlık Yönetiminin kesin arıtımına ilişkin tüm işler ile onlara benzer ya da bağlı olan öteki tüm sorunlar, özel (ad hoc) bir Komisyonca çözümlenecektir. Bu Komisyon, Almanya, Avusturya ve Macaristan dışındaki İstanbul Sağlık İşleri Yüksek Kuruluna katılmış olan devletlerden her birinin bir temsilcisinden oluşacaktır. Gerek yukarıda sözü edilen arıtma, gerek bu arıtımdan sonra kalan paraların tahsis yönüne ilişkin olarak, işbu Komisyonun üyeleri arasında anlaşmazlık çıkarsa, Komisyonda temsil edelin Devletlerden her biri, son kararı alacak olan Milletler Cemiyeti Meclisine başvurma hakkına sahip bulunacaktır.

Madde 117

Türkiye ile Mekke’de Hac ödevinin, Kudüs ziyaretinin ve Hicaz Demiryollarının korunmasında ilgili bulunun Devletler, uluslararası Sağlık Sözleşmelerinin hükümleri uyarınca, özel önlemler alacaklardır. Uygulamada eksiksiz bir tekdüzen sağlamak amacıyla, bu devletler ile Türkiye, Hac ve ziyaretlere ilişkin sağlık Eşgüdüm Komisyonu kuracaklardır. Bu Komisyonla Türkiye Sağlık Daireleri ve Mısır Deniz ve Karantina Sağlık Kurulu temsil edilecektir.

Bu Komisyon, toprakları üzerinde toplanacağı Devletin önceden iznini alacaktır.

Madde 118

Hac ve ziyaretlere ilişkin Sağlık İşleri Etüdüm Komisyonu’nun çalışmaları konusunda, gerek Milletler Cemiyeti Sağlık Komitesine ve Uluslararası Genel Sağlık Ofisine, gerek Hac ve ziyaretle ilgili her ülkenin istemde bulunacak Hükümetine raporlar gönderilecektir. Komisyon, kendisine Milletler Cemiyetince, Uluslararası Genel Sağlık Ofisine ya da ilgili Hükümetlerce yöneltilecek tüm sorular üzerine görüşünü bildirecektir.

KESİM: V
ÇEŞİTLİ HÜKÜMLER
1. SAVAŞ TUTSAKLARI
Madde 119

Bağıtlı Yüksek Taraflar, ellerinde kalmış olan savaş tutsakları ile sivil tutukluları hemen ülkelerine geri yollamağı yükümlenirler.

Yunanistan ve Türkiye’nin, her birinin elinde bulunan savaş tutsakları ve sivil tutukluların mübadelesi bu Hükümetler arasında 30 Ocak 1923 günü Lozan’da imza edilmiş olan özel Anlaşmanın konusunu oluşturmaktadır.

Madde 120

Disipline aykırı eylemler nedeniyle cezaya çarptırılması gereken ya da çarptırılmış olan savaş tutsakları ve sivil tutuklular, cezalarının bütünlenmesine ya da onlara ilişkin yasal kavuşturmanın sona ermesine bakılmaksızın, geri yollanacaktır.

Disiplin cürümleri dışındaki eylemeleri nedeniyle cezaya çarptırılması gereken ya da çarptırılmış olanların tutuklulukları sürdürülebilecektir.

Madde 121

Bağıtlı Yüksek Taraflar, kaybolanların aranması ya da geri gönderilmeme isteğinde bulunmuş olan savaş tutsakları ve sivil tutukluların kimliklerinin belirlenmesi için, her biri kendi toprakları üzerinde, her türlü kolaylığı göstermeği yükümlenirler.

Madde 122

Bağıtlı Yüksek Taraflar, işbu Andlaşma yürürlüğe konulur konulmaz; savaş tutsakları ve sivil tutukluların olduğu ya da olmuş bulunduğu halde alıkonulmuş tüm eşya, para, hisse senetleri, tahviller, belgeler ya da her türlü kişisel eşyanın geri verilmesini yükümlenir

Madde 123

Bağıtlı Yüksek Taraflar, kendi Ordularınca ele geçirilmiş olan savaş tutsaklarının geçimleri için harcanan paraların ödenmesinden karşılıklı olarak vazgeçtiklerini açıklarlar.

2. MEZARLIKLAR
Madde 124

Aşağıda 126 Maddenin özel hükümleri zedelenmeksizin, Bağıtlı Yüksek Taraflar, içlerinden her birinin 29 Ekim 1914’ten beri savaş alanında, ya da yaralanma, kaza ya da hastalık sonucunda ölen kara ve deniz askerleri ile o günden beri, tutsaklık sırasında ölmüş savaş tutsakları ve sivil tutukluların, kendi egemenlikleri altında bulunan topraklar üzerindeki mezarlıklarına, mezarlarına, toplu ceset çukurlarına ve adlarına dikilen anıtlara saygı gösterecek ve onların bakımını yapacaklardır.

Bağıtlı Yüksek Taraflar, içlerinden her birinin söz konusu mezarlıkları, mezarları ve toplu ceset çukurlarını belirlemek, kaydını yapmak, yönetmek ve bunların bulundukları yerlerde uygun anıtlar dikmekle görevlendirecekleri Komisyonlara, kendi toprakları üzerinde görevlerini yapmak için, tüm kolaylıkları gösterme konusunda anlaşacaklardır. Bağıtlı Taraflar, yukarıda sözügeçen kara ve deniz askerlerinin kemiklerinin yurtlarına geri gönderilmesi konusundaki istemleri yerine getirebilmek için, ulusal yasalar hükümleri ve genel sağlığın gerekleri saklı kalmak koşulu ile, her türlü kolaylığı, karşılıklı olarak göstermeye söz verirler.

Madde 125

Bağıtlı Yüksek Taraflar,

Birincisi : Tutsak iken ölen savaş tutsakları ve sivil tutukluların, kimliklerinin belirlenmesi için yararlı tüm bilgilerle birlikte eksiksiz bir listesini;

İkincisi : Kimlikleri belirlenmeksizin gömülmüş ölülerin, mezarlarının sayısı ve yerleri konusunda her türlü bilgileri, karşılıklı olarak, birbirlerine vermeği yükümlenirler.

Madde 126

Romanya topraklarında 27 Ağustos 1916’dan beri ölen Türk kara ve deniz askerleri ve savaş tutsaklarının mezarları, toplu ceset çukurları ve adlarına dikilen anıtların bakımı ile sivil tutuklulara ilişkin 124. ve 125. Maddelerden doğan başkaca herhangi bir yükümlülük için Romanya Hükümeti ile Türkiye Hükümeti, arasında özel bir Andlaşma yapılacaktır.

Madde 127

124. ve 125. Maddelerin genel nitelikteki hükümlerini bütünlemek için, bir yandan Britanya İmparatorluğu, Fransa ve İtalya Hükümetleri, öte yandan Türkiye ve Yunanistan Hükümetleri 128.den 136’ya dek olan Maddelerdeki özel hükümleri kararlaştırmışlardır.

Madde 128

Türkiye Hükümeti, Britanya İmparatorluğu, Fransa ve İtalya Hükümetlerine karşı kendi toprakları, üzerinde onlann savaş alanında ya da yaralama, kaza, ya da hastalık sonucu ölmüş olan kara ve deniz askerleri ile tutsak iken ölen savaş tutsakları ve sivil tutukluların mezarları, mezarlıkları, toplu ceset çukurları ve adlarına dikilmiş anıtlarının üzerinde bulunduğu arsaları o devletlere ayrı ayrı ve süresiz olarak bırakmağı yükümlenir.

Bundan başka söz konusu mezarlara, mezarlıklara, toplu ceset çukurlarına ve anıtlara serbestçe girilmesine ver gerekiyorsa, cadde ve yolların yapılmasına izin vermeği yükümlenir. Yunan Hükümeti, kendi topraklarına ilişkin .olarak, özdeş yükümlülükleri üstlenir.

Yukarıdaki hükümler, verilen arsalarda Türk egemenliğini ya da, duruma göre, Yunan egemenliğini zedelemez.

Madde 129

Türkiye Hükümetince verilecek arsalar içinde, özellikle Britanya İmparatorluğu için 3 sayılı haritada gösterilmiş olan Anzak adlı kesim (Arıburnu) de bulunacaktır.

Britanya İmparatorluğunun yukarıda belirtilen arsalardan yararlanması şu koşullar içinde olacaktır :

(1) Bu arsalar, işbu Andlaşma ile belirlenen kullanma amacından başka bir biçimde kullanılmayacak; böylece hiç bir askersel ya da ticarî amaçla ya da verilmesine neden olan yukarıda belirli amaca aykırı, başkaca hiç bir amaçla kullanılmayacaktır.

(2) Türkiye Hükümeti, mezarlıklarla birlikte, söz konusu arsaları her zaman denetlemek hakkına sahip bulunacaktır.

(3) Mezarlıkların korunmasında sivil bekçilerin sayısı, her mezarlık için bir bekçiyi geçmeyecektir. Mezarlıkların dışındaki arsalar için özel bekçiler olmayacaktır.

(4) Söz konusu arsalarda, mezarlıkların gerek içinde, gerek dışında, bekçiler için zorunlu konutlardan başka hiç bir konut yapılmayacaktır.

(5) Söz konusu arsaların deniz kıyısı üzerinde, kişi ve inal indirip bindirmeğe yararlı hiç bir rıhtım, mendirek, ya da iskele yapılmayacaktır.

(6) Gerekli tüm resmî işlemler yalnız Boğazların iç kıyılarında yapılabilecek ve arsalara ancak bu işlemlerin yapılmasından sonra girilebilecektir. Türk Hükümeti, olanaklı bulunduğu ölçüde, kolay olması gereken bu işlemlerin, işbu Maddenin öteki hükümleri zedelenmemek koşulu ile, Türkiye’ye giden başka yabancılar için konulmuş işlemlerden daha zor olmamasını ve her türlü yersiz gecikmeyi önleyici biçimde yapılmasını kabul eder.

(7) Söz konusu yerleri ziyaret etmek isteyen kişiler silâhlı olmayacaklardır. Türk Hükümeti işbu kesin yasaklamanın, uygulanmasını izlemek hakkına sahip bulunacaktır.

(8) 150 kişiden fazla olan her ziyaretçi kafilesinin varışından en az bir hafta önce Türk Hükümetine bilgi verilmesi gerekecektir.

Madde 130

Mezarlara, mezarlıklara ve toplu ceset çukurlarına ve anıtlara ilişkin sorunları yerinde çözümlemekle görevli olarak Büyük Britanya, Fransa ve İtalya Hükümetlerinden her biri birer Komisyon atayacaktır. Bu Komisyonlarda Türk ve Yunan Hükümetleri de birer temsilci bulunduracaktır.

İşbu Komisyonlar özellikle :

(1) Cesetlerin gömüldüğü ya da gömülmüş olabileceği bölgeleri bulmak ve mezarları, toplu ceset çukurlarını ve anıtları saptamak;

(2) Mezarların, gerekiyorsa, bir arada toplanmadı koşullanın saplamak; Türk topraklarında Türk temsilcisi ve Yunan topraklarında Yunan temsilcisi ile anlaşarak, toplu mezarlıklar ile çukurların ve dikilecek anıtların yerlerini belirlemek; kullanılacak arsa genişliğini, zorunlu en düşük düzeyde tutarak, bu yerlerin sınırlarını belirlemek;

(3) Kendi uyrukları irin yapılmış ya da yapılacak mezarlıkların, çukurların ve anıtların kesin planlarını, bağlı oldukları Hükümetleri adına; Türk ve Yunan Hükümetlerine bildirmekle görevlidirler.

Madde 131

Kendilerine arsa ayrılan Hükümetler, işbu toprakları yukarıda öngörüldüğünden başka biçimde kullanmamağı ve kullanmağa izin vermemeği yükümlenir. Söz konusu arsalar deniz kıyısında bulunuyorsa, kıyı toprakları verildiği Hükümetlerce her hangi bir kara ve deniz gücü için ya da ticaret amacıyla kullanılmayacaktır. Üzerinde mezarlar ve mezarlıklar yapılmasından vazgeçilecek ve anıt dikilmesi için kullanılmayacak topraklar yine Türk ya da, duruma göre Yunan Hükümetine kalacaktır.

Madde 132

128. inciden 130. uncuya kadar olan Maddelerde yazılı arsaların süresiz olarak ve bütünüyle yararlanmaları için Britanya, Fransa ve İtalya Hükümetlerine bırakılmasına ilişkin yasal ve yönetimsel gerekli önlemler, Türk Hükümeti ve Yunan Hükümetince, 130. Maddenin 3. Fıkrasında öngörülen bildirimi izleyecek olan altı ay içinde alınacaktır.

Eğer kamulaştırmak yoluna, gitmek gerekirse, Türk ve Yunan Hükümetleri bu kamulaştırımları, her biri kendi toprakları, üzerinde, giderlerini kendileri karşılayarak yapacaktır.

Madde 133

Britanya, Fransa ve İtalya Hükümetleri, uyruklarının mezarlarının, mezarlıklarının, toplu ceset çukurlarının ve anıtlarının yapımı, düzenlenmesi ve bakımı islerini uygun, görecekleri her hangi bir Kuruma bırakmakta özgür olacaklardır. Bu Kurumlar askersel bir nitelikle bulunmayacaktır. Mezarların bir araya getirilmesini, mezarlık ve toplu ceset çukurlarının kurulmasını sağlamak üzere, cesetlerin mezarlardan çıkarılması ve başka bir yere götürülmesi ve kendilerine arsa ayrılan Hükümetlerce yurtlarına geri yollanması kararlaştırılacak cesetlerin mezarlardan çıkarılıp taşınması işlerini yaptırmak hakkına yalnız bu kurumlar sahip olacaktır.

Madde 134

Britanya, Fransa ve İtalya Hükümetleri Türkiye’de bulunan mezarların, mezarlıkların, toplu ceset çukurlarının ve anıtların korunması işini kendi uyrukları arasından atanmış bekçilerle sağlama hakkına sahip olacaklardır. Türk makamlarınca tanınacak olan bu bekçiler mezarların, mezarlıkların, toplu ceset çukurlarının ve anıtların korunmasını sağlamak üzere, bu makamlardan yardım göreceklerdir. Bekçilerin, hiç bir askersel niteliği olmayacaktır; ancak kendilerini savunmak için bir tabanca ya da otomatik tabanca taşıyabileceklerdir.

Madde 135

128. inciden 131. inceye dek Maddelerde söz konusu arsalar Türkiye ve Türk makamları ve duruma göre, Yunanistan ve Yunan makamlarınca hiç bir kira bedeline, resim ya da vergiye bağlı tutulmayacaktır. Britanya, Fransa ve İtalya Hükümetleri temsilcileri ile mezarları, mezarlıkları, toplu ceset çukurlarını ve anıtları ziyaret isteğinde bulunan kişiler için oralara girmek her zaman serbest olacaktır. Türk Hükümeti ve Yunan Hükümeti söz konusu arsalara çıkan yolların bakımını süresiz biçimde üstleneceklerdir.

Türk Hükümeti ve Yunan Hükümeti yukarıda sözü edilen mezarların, mezarlıkların, toplu ceset çukurlarının ve anıtların bakımıyla görevli kişilerin gereksinimleri ve toprakların sulanması için yeterince suyu sağlayabilmeleri konusunda Britanya, Fransa ve İtalya Hükümetinlerine her türlü kolaylığı göstermeği yükümlenirler.

Madde 136

Britanya, Fransa ve İtalya Hükümetleri, Türkiye’den ayrılan topraklarda bulunanlarla kendi Hükümetlerine bağlı topraklarda gömülü Türk kara ve deniz askerleri için mezarlar, mezarlıklar, toplu ceset çukurları ve anıtlar kurulması için 128. Madde ile 130. uncudan 135. inciye dek olan Maddeler hükümlerinden yararlanmak hakkını Türkiye Hükümetine tanımayı yükümlenirler.

3. GENEL HÜKÜMLER
Madde 137

Bağıtlı Yüksek Taraflar arasında tersine kararlaştırılan hükümler dışında, 20 Ekim 1918 gününden başlayarak işbu And-laşmamu yürürlüğe konulmasına dek İstanbul’u
işgal eden Devletler uyruklarının, yabancıların ya da Türk uyruklarının hakları, malları ve çıkarları ve bunlardan her birinin Türk makamları ile olan ilişkileri konusunda adıgcçen devletler makamlarınca ya da onlarla anlaşarak alınmış kararlar ya da verilen buyruklar geçerli sayılacak ve bunlar nedeniyle adı geçen Devletler ya da onların makamları aleyhine hiç bir istem ileri sürülemeyecektir.

Yukarıda sözü edilen kararlar ya da buyruklar nedeniyle uğranılan bir zarardan, doğan başkaca tüm istemler Karma Hakem Mahkemesine götürülecektir.

Madde 138

Genel affa ilişkin bugünkü Demecin IV. ve VII. paragrafların hükümleri zedelenmemeli koşulu ile, yargısal konularda 30 Ekim 1918 gününden başlayarak işbu Andlaşmanın yürürlüğe konulmasına dek, Türkiye’de İstanbul’u işgal eden Devletlerin yargıçları, mahkemeleri ya da makamlarınca ve 8 Aralık 1921 günü kurulan Karma Yargı Komisyonunca Türkiye’de verilen kararlar ve emirler, uygulanmaya ilişkin önlemlerle birlikte, geçerli olacaktır.

Şu da var ki, bir askersel mahkeme ya da bir polis mahkemesince hukuksal konularda verilen ve kendisini yararlandıran bir yargısal karar nedeniyle her hangi bir kişi, karşılaştığı bir zararın giderimi için bir istemde bulunursa, işbu istem Karma Hakem Mahkemesine sunulacak ve bu Mahkeme de, gerekiyorsa, bir zarar giderimi ödenmesine ya da geri verme işlemine karar verebilecektir.

Madde 139

Sivil yönetime, yargısal ya da maliye makamlara ya da Vakıflar Yönetimine ilişkin olup, Türkiye’de bulunmakla birlikte, Osmanlı İmparatorluğundan ayrılan bir toprağın Hükümetini özellikle ilgilendiren arşivler, sicil defterleri, planlar, senetler ve öteki belgeler ile, buna karşılık olarak, Osmanlı İmparatorluğundan ayrılan bir toprak üzerinde bulunup Türk Hükümetini özellikle ilgilendiren arşivler, planlar, senetler ve öteki belgeler, karşılıklı olarak, birbirlerine geri verilecektir.

Yukarıda sözügeçen arşivler, sicil defterleri, planlar, senetler ve öteki belgeleri elinde bulunduran Hükümet, kendisini de bunlarla ilgili görüyorsa; ilgili öteki Hükümete, istem üzerine, onların fotokopilerini ya da onaylı örneklerini vermek karşılığında, asıllarını alıkoyabilecektir. Gerek Türkiye’den, gerek ayrılan topraklardan alınıp götürülmüş olan arşivler, sicil defterleri, planlar, senetler ve öteki belgeler özellikle alındıkları topraklara ilişkin ise, bunların geri verilecektir. İşbu işlemlerin gerektirdiği harcamalar, istemde bulunan Hükümetçe yapılacaktır. Yukarıdaki hükümler, eski Osmanlı İmparatorluğunun iken 1912 yılından sonra Yunanistan’a geçen yerlede bulunan taşınmaz mallar ya da Vakıflara ilişkin sicil defterlerine de özdeş koşullarla uygulanır.

Madde 140

Türkiye ile öteki Bağıtlı Devletler arasında, Savaş sırasında ve 30 Ekim 1918 gününden önce, her birinin ele geçirdiği deniz ganimetleri, birbirlerine karşı hiçbir işlem ve sav konusu olmayacaktır. İstanbul’u işgal eden Devletlerce anılan günden sonra, Silah Bırakışımının bozulması nedeniyle, elkonulan mallar [saisies] konusunda da bu hüküm geçerli olacaktır.

Şurası kararlaştırılmıştır ki, İstanbul’u işgal eden Devletlerin Hükümetleri ya da Türk Hükümetince, 29 Ekim 1914 gününden 1 Ocak 1925 gününe dek, kendi limanlarında kullanılmış olan her türlü tekneler, küçük tonajlı gemiler, yatlar ve mavunalar konusunda gerek sözü edilen Devletlerin Hükümetleri ve uyruklarınca, gerek Türk Hükümeti ve uyruklarınca hiçbir istem ileri sürülmeyecektir. Bununla birlikte, işbu hüküm, genel affa ilişkin bugünkü Demecin, IV. Paragrafı hükümlerini zedelemediği gibi, 29 Ekim 1914 gününden önceki haklara dayanarak, kişilerce başka kişilere karşı ileri sürülecek istemleri de bozmayacaktır. Yunan kuvvetlerince 30 Ekim 1918 gününden sonra zaptolunan Türk bayraklı gemiler Türkiye’ye geri verilecektir.

Madde 141

İşbu Andlaşmanın 25. Maddesinin ve 28 Haziran 1919 günkü Versay Barış Andlaşmasının 155. 250. ve 440. Maddeleri ile VIII. Bölümünün (Onarım), III. Ekinin uygulanmasıyla ilgili olarak Savaş sırasında Alman Hükümeti ya da uyruklarınca Osmanlı Hükümeti ya da uyruklarına devredilmiş olan tüm Alman gemileri için Alman Hükümetine ya da uyruklarına karşı doğmuş olabilecek her türlü yükümlülüklerden Türkiye Hükümeti ve uyrukları, şimdi o gemileri elinde bulunduran Müttefik Hükümetlerin izni gerekmeksizin, aklanmıştır. Türkiye ile onun yanında savaşmış olan öteki devletlerin ilişkilerinde de, gerekiyorsa bu hüküm geçerlidir.

Madde 142

Yunanistan ile Türkiye arasında Rum ve Türk nüfus mübadelesine ilişkin 30 Ocak 1923 günü yapılan özel Sözleşme; bu iki Bağıtlı Yüksek Taraf arasında, işbu Andlaşmanın bir parçası imiş gibi, onun güç ve değerinde olacaktır.

Madde 143

İşbu Andlaşma, olanaklı olduğunca, kısa bir süre içinde onaylanacaktır. Onay belgeleri Paris’te sunulup saklanacaktır. Japon Hükümeti onayın yapılmış olduğum Paris’teki Siyasal Temsilcisi aracılığı ile Fransız Cumhuriyeti Hükümetine bildirmekle yetinebilecek ve bu durumda, onay belgesini de, olanaklı olduğunca, ivedilikle sunacaktır. İmzacı her bir Devlet, Andlasmayı kendisine imza edilmiş ve Lozan Konferansının Son Senedinde gösterilmiş olan Bağıtlarla birlikte -eğer bunlar da onayı gerektiriyorsa- bir tek belge ile onaylayacaktır. Bir yandan Türkiye, öte yandan Britanya İmparatorluğu, Fransa, İtalya, Japonya ya da onların arasından üçü, onay belgelerini sunar sunmaz, ilk sunuş tutanağı düzenlenecektir.

Bu ilk sunuş tutanağı gününden başlayarak, Andlaşma böylece, onu onaylamış olan, Bağıtlı Yüksek Taraflar arasında yürürlüğe girecektir. Öteki Devletler için, daha sonra onay belgelerinin sunma gününde yürürlüğe girecektir. Bununla birlikte, Yunanistan ve Türkiye ile ilgili olarak, 1. Madde ve 2. Maddenin 2 sayılı Fıkrası ile 5-11. Maddeleri; hükümleri Yunan ve Türk Hükümetleri kendi onay belgelerini sunar sunmaz, yukarıda sözü geçen tutanak daha düzenlenmemiş olsa bile yürürlüğe girecektir. Fransa Hükümeti onay belgelerinin sunuş tutanaklarının, aslına uygun, birer örneğini tüm imzacı Devletlere verecektir. Yukarıdaki hükümlere olan inançla, yetkili Temsilciler işbu Andlaşmayı imza etmişlerdir.

Yirmi dört Temmuz bin dokuz yüz yirmi üç günü, Lozan’da yalnız bir örnek olarak düzenlenmiş olup; bu örnek Fransız Cumhuriyeti Arşivlerinde saklanacak ve bu Hükümet Bağıtlı Devletlerden her birine onun aslına uygun bir örneğini verecektir.

HORALCE RUMBOLD
PELLÉ
GARRONI
C. C. MONTAGNA
K. OTCHIAI
E. K. VÉNISÉLOS
CONSTANTİN DLAMANDY
CONSTANTİN CONTZESCO

Lozan Barış Antlaşması Türk Heyeti

M. İSMET
DR. RIZA NUR
HASAN

Kurt Schuschnigg

0

Avusturyalı hukukçu ve siyasetçi Kurt Schuschnigg, 14 Aralık 1897 tarihinde, İtalya’nın Trentino-Alto Adige/Südtirol bölgesindeki Riva del Garda’da doğdu. (Ölümü: 18 Kasım 1977)  General Artur von Schuschnigg’in oğlu idi. Stella Matutina Cizvit Koleji’nde eğitim aldı.

 I. Dünya Savaşı sırasında İtalyan Cephesi’nde esir düştü ve Eylül 1919 yılına kadar esir olarak tutuldu.

Savaştan sonra Freiburg Üniversitesi’nde ve Innsbruck Üniversitesi’nde hukuk okudu ve burada Avusturya Katolik Kardeşlik grubuna üye oldu. 1922’de hukuk fakültesinden mezun olduktan sonra Innsbruck’ta avukat olarak çalışmaya başladı.

Kurt Schuschnigg, Tİme Dergisi kapağında, 21 Mart 1938

Siyasal yaşamında ilk olarak sağcı Hıristiyan Sosyal Partisi’ne katıldı ve 1927’de o zamanın en genç milletvekili olarak parlamentoya seçildi.

1932’de Adalet Bakanı olarak atandı ve 24 Mayıs 1933’ten itibaren de Eğitim Bakanı olarak görev yaptı. Daha sonra Dışişleri Bakanı olarak görev yaptı.

Parlamenter sistemin kaldırılmasını ve idam cezasının geri getirilmesini savundu. Sosyalist Şubat Ayaklanmasından sonra birkaç isyancının infazı için baskı yaptı ve “işçi katili” olarak ün kazandı.

1934’te bir suikastta öldürülen Engelbert Dollfuß’un ardından Avusturya şansölyesi oldu ve Avusturya’nın otoriter Federal Devletini kurdu. 36 yaşında şansölye seçilerek bu göreve gelen en genç kişi oldu. Dolfuss gibi Avusturya’yı kararnameler ile yönetti.

Avusturya’nın İşgali ve Esaret Hayatı 

Hitler ile ağır bir antlaşma yapmak zorunda kaldı ancak yine de ülkesini işgal edilmekten kurtaramadı. Avusturya’nın işgali sırasında Almanya tarafından tutuklandı ve 12 Mart 1938 günü ev hapsine alındı, 28 Mayıs’a kadar ev hapsinde tutuklu kaldı, gestapo tarafından uykusuz bırakıldı ve SS mensupları tarafından fiziki ve psikolojik işkence yapıldı.. Ailesi ile birlikte esaret hayatını Dachau ve Sachsenhausen Toplama Kampı’nda yaşadı. Dachau kampında iken, 4 Mayıs 1945’te ABD ordusu tarafından kurtarıldı İtalya’daki Capri adasına transfer edildi.

Savaştan sonra ABD’ye iltica etti ve 1948’den 1967’ye kadar Saint Louis Üniversitesi’nde siyaset bilimi dersleri verdi.

1977 yılında, Avusturya’nın Innsbruck kenti yakınlarındaki Mutters kasabasında 79 yaşında iken yaşamını yitirdi.

4 Mayıs – Hukuk Takvimi

0

4 Mayıs – Hukuk Takvimi / Hukuk Tarihinde Önemli Olaylar 

1406

İtalyan hümanist, edip ve Rönesans Floransa’sının en önemli politik ve kültürel figürlerden Coluccio Salutati (d. 16 Şubat 1331 – ö. 4 Mayıs 1406) yaşamını yitirdi. Bologno’da noterlik yaptı. Floransalı bilginlere gönderdiği Latince mektuplarla Cicero’ya benzetildi. Papa V. Urbanus’un papalık mahkemesinde çalıştı. Maddi gücünün büyük bir kısmını antik eserleri toplamak için harcadı ve önemli keşiflere imza attı. Ayrıca, Aristoteles ve Platon’a ait eserlerin orijinal Antik Yunanca dilinde okumasını sağladı.

1481

Osmanlı Devleti’nin idare sisteminde reformlar yapmaya çalışan Karamanlı Mehmet Paşa (d. Karaman- ö. 4 Mayıs 1481) yeniçeriler tarafından öldürüldü.

1814 1804-1814 arası Fransa imparatoru Napolyon Bonapart’ın (I. Napolyon), Elba Adasının Portoferraio kasabasındaki sürgün hayatı başladı.
1837

Macar Devriminin sembol ismi Lajos Kossuth siyasi mücadelesi nedeniyle 4 Mayıs 1837’de tutuklandı. 18 ay gözaltında tutulduktan sonra yıkıcılık suçundan üç yıl hapse mahkûm edildi. 1840’ta af kapsamında serbest bırakıldı.

1865 Abraham Lincoln, suikast sonucu öldürülmesinden üç hafta sonra, Springfield, Illinois’da toprağa verildi.
1881

Rus hukukçu ve siyasetçi Aleksandr Fyodoroviç Kerenski doğdu. (Ölümü: 11 Haziran 1970) Petersburg Üniversitesinde hukuk eğitimi gördü. Avukat olarak çalışırken Sosyalist Devrimci Parti (SR)’ye katıldı. Siyasi suçlardan yargılanan pek çok devrimciyi savundu. 1912’de Volks’tan İşçi Grubu’nun (Trudovikler) SR adayı olarak Duma üyesi (milletvekili) seçildi. Kerenski daha radikal bazı sosyalistlerin tersine, Rusya’nın I. Dünya Savaşı’na girmesini destekledi. Şubat Devrimi üzerine de monarşinin kaldırılmasını savundu.  Duma tarafından oluşturulan geçici hükûmette adalet bakanı olarak görev yaptı. 1917’de Geçici Hükûmetin Başbakanı olarak görev yaptı.

1910

Kadın ticaretinin yasaklanmasına ilişkin Sözleşme ile Fuhuş ile ilgili yayınların yasaklanmasına ilişkin 4 Mayıs 1910 günlü Sözleşme kabul edildi.

1915

Hukukçu ve İzlanda Başbakanı Sigurður Eggerz 21 Temmuz 1914-4 Mayıs 1915 ve 7 Mart 1922-22 Mart 1924 tarihlerinde iki kez başbakanlık görevini üstlendi.

1916

Kentsel incelemeler alanındaki önemli çalışmalarıyla tanınan Amerikalı-Kanadalı kadın gazeteci, yazar ve aktivist Jane Jacobs (Doğumu: 4 Mayıs 1916) Columbia Üniversitesi Genel Çalışmalar Okulu’nda iki yıl boyunca hukuk, jeoloji, zooloji, siyaset bilimi ve ekonomi dersleri aldı. Var olan mahalleleri gecekondu temizliğinden korumak gibi halka destek olan organizasyonlarıyla ve özellikle Greenwich Village bölgesinin yenilenmesini öneren Robert olan mahalleleri karşı duran fikirleriyle tanındı. OC, OOnt, Vincent Scully Ödülü ve Ulusal Yapı Müzesi Ödüllerine layık görüldü. 25 Nisan 2006’da yaşamını yitirdi.

1919 Çin Cumhuriyeti’nde yabancı malların boykot edilmesini savunan öğrenci ayaklanması yaşandı.
1926 İngiltere Sendikalar Birliği’nin çağrısıyla Britanya tarihinin ilk genel grevi başladı. 30 Nisan’da greve çıkan madencilere destek için 1 milyon 700 bin işçinin katıldığı genel grev 9 gün sürdü.
1928

Amerikalı hukukçu ve siyasetçi Joseph Davies Tydings doğdu. (Ölümü: 8 Ekim 2018) Maryland Üniversitesi‘nden hukuk diplomasını aldı ve avukatlık yapmaya başladı. 1955’ten 1961’e kadar  Maryland Temsilciler Meclisi üyeliği yaptı. 1961’de Amerika Birleşik Devletleri Başsavcısı oldu. Maryland Üniversitesi ve Park Koleji’nde yönetim kurulu üyeliği görevlerinde bulundu. 8 Ekim 2018’de kansere yenilerek öldü.

1930 Mahatma Gandi, İngilizler tarafından tutuklandı.
1931 TBMM”nin VI. Dönem Fevkalade toplantısında Gazi Mustafa Kemal üçüncü kez Cumhurbaşkanlığına seçildi.
1932 Al Capone, vergi kaçırma suçundan Atlanta’da hapse atıldı.
1933

İstanbul eski Milletvekili Süreyya Paşa, “Gece Gelen Telgraf” kitabından dolayı Nazım Hikmet’e dava açtı. Gece Gelen Telgraf yayımlandıktan bir süre sonra iki dava açılmış; birini 5 Mart 1933’te kitabı toplatan İstanbul Cumhuriyet Savcılığı, “halkı rejim aleyhine kışkırtmak”tan, sırasıyla yazar Nazım Hikmet’e, yayımcı Ahmet Halit’e, basımevi sahibi Ali Beye karşı; diğer davayı ise, 9 Mayıs 1933’te, yapıtta yer alan “Hiciv Vadisinde Bir Tecrübei Kalemiye” adlı yergide “kendisine ve pederine hakaret ettiği” gerekçesiyle Süreyya Paşa, Nazım Hikmet’e karşı açmıştı.

1937 Bakanlar Kurulu tarafından 1937 Yılında Yapılan Tunceli Tenkil Harekatına Dair Kararı alındı.  Karar, Dersim Tertelesi’nin zemini oldu.
1943 Başbakanlık; II. Dünya Savaşı sırasında, şeker satışlarını durdurdu. Bir yıl sonra ise İstanbul’da nüfus başına iki kilo un verilmesine karar verildi.
1945 Hukukçu Kurt Schuschnigg, Dachau Toplama kampında iken 4 Mayıs 1945’te ABD ordusu tarafından kurtarıldı.
1946

Amerikalı avukat ve politikacı Richard Louis Brodsky doğdu. (Ölümü:8 Nisan 2020) Brandeis Üniversitesi‘nde Siyaset alanında Lisans derecesi ve Harvard Hukuk Okulu‘nda Hukuk Doktoru derecesi aldı. 1975’te Westchester County Yasama Kurulu’nda görev yaptı. Global Panel Foundation’ın Danışma Kurulu’nda görev yaptı. 2010 yılında New York Üniversitesi’ndeki Robert F. Wagner Kamu Hizmeti Enstitüsü’nde Kıdemli Araştırmacı oldu. 2011’de partizan olmayan kamu politikası organizasyonu Demos’a Kıdemli Üye olarak katıldı. 2009’da imzalanan Kamu Yetkilileri Reform Yasası’na sponsor oldu. New York Eyaletinde çevre koruma ve muhafazaya ayrılmış Çevre Koruma Fonu’nun oluşturulmasından sorumlu mevzuatı yazdı.

1949

Demokrat Parti milletvekillerinin teklifi ile, İstiklal Mahkemeleri Kanunu ve ekleri 4 Mayıs 1949 tarihli ve 5384 sayılı kanunla yürürlükten kaldırıldı, Türk Yargı Sisteminden bu mahkemeler çıkarıldı. İstiklal Mahkemeleri Kanunu, 31 Temmuz 1922 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından 29 nolu kanun olarak kabul edildi İstiklal Mahkemeleri Kanunu, 31 Temmuz 1922 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından 29 nolu kanun olarak kabul edilmiştir. İstiklal Mahkemeleri, ilk olarak 1920 yılında Kurtuluş Savaşı sürecinde ayaklanma çıkaranları, asker kaçaklarını ve casusluk faaliyetlerini engelleyerek milli mücadeleyi durdurmaya dönük eylemleri yargılamak amacıyla kurulmuştur. Kanunun süresi ilk başta iki yıl olarak düzenlenmesine karşın İstiklal Mahkemeleri 4 Mart 1929 tarihine kadar hukuki varlığını devam ettirmiştir. İstiklal Mahkemeleri Kanunu ve ekleri ise 4 Mayıs 1949 tarihli ve 5384 sayılı kanunla yürürlükten kaldırılmış, Türk Yargı Sisteminden bu mahkemeler çıkarılmıştır.

1955

Türk Kadınlar Birliği’nin girişimleriyle, her yıl mayıs ayının ikinci pazar gününün Anneler Günü olarak kutlanmasına karar verildi. Anneler Günü’ne ilişkin ilk resmi öneri, 1872’de ABD’li Julia Howe’dan gelmişti.

1960 Yeni Sabah gazetesi 10 gün süreyle kapatıldı.
1960 Demokrat İzmir gazetesinden 16 kişi mahkûm oldu.
1960

Avusturyalı hukukçu ve siyasetçi Werner Faymann doğdu. Viyana Üniversitesi’nde hukuk, sanat tarihi ve siyaset bilimi eğitimi gördü. 1981’de Viyana SJ’nin devlet başkanı oldu. 1985’te Viyana Şehir İdaresi ile çok yakından ilişkili bir banka olan Central Savings Bank’a danışman oldu. Faymann, 1985’ten 1994’e kadar Viyana Eyalet Parlamentosu ve Belediye Meclisi üyeliği yaptı. 1988’den 1994’e kadar Viyana Kiracılar Derneği’nin genel müdürü ve eyalet başkanı olarak görev yaptı. 1994 yılında Viyana Arazi Temini ve Kentsel Yenileme Fonu (WBSF) Başkanı ve Viyana Ekonomik Kalkınma Fonu (WWFF) Başkan Yardımcısı oldu. 1994’ten 2007’ye kadar, konut ve kentsel dönüşümden sorumlu belediye meclis üyesi olarak çalıştı.  2007’den itibaren Federal Şansölye Alfred Gusenbauer’in Altyapı Bakanı olarak görev yaptı. Bir süre Avusturya Ulaştırma Bakanı olarak çalıştı. 2016’ya kadar Avusturya Cumhuriyeti Federal Şansölyesi ve SPÖ’nün Federal Parti Başkanı olarak görev yaptı.

 1966

Hukuk tarihi alanında çalışan akademisyen ve TV programı yorumcusu Ekrem Buğra Ekinci dünyaya geldi. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nde eğitim gördü. 1991 yılında yüksek lisansını tamamladıktan sonra doktorasını İstanbul Üniversitesi’nde yaparak 1996 yılında Tanzimat Sonrası Osmanlı Hukukunda Kanun Yolları adlı teziyle hukuk doktoru, 1999 yılında da Osmanlı Mahkemeleri çalışmasıyla hukuk tarihi doçenti oldu. 2005 yılında profesörlüğe yükseldi. Ankara Hukuk, Erzincan Hukuk ve Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültelerinde Türk Hukuk Tarihi ve İslâm Hukuku dersleri verdi. Öğretim üyeliğinin yanı sıra uzun yıllar radyo ve televizyonlarda popüler tarih ve kültür tarihi üzerine programlar yapmaktadır. Türk Hukuk Tarihi, Hukukun Serüveni, Ahmed Cevdet Paşa ve Mecelle’den Düsturlar, İslam Hukuku ve Önceki Şeriatler, Osmanlı Mahkemeleri, İslam Hukukunda Değişmenin Sınırı, İslam Hukuku, İslam Hukuku Tarihi ve Osmanlı Hukuku gibi eserleri bulunmaktadır.

1967

ILO 116 No’lu Son Maddelerin Revizyonu Sözleşmesi, 7 Haziran 1961 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü-ILO tarafından kabul edildi, 4 Mayıs 1967 tarihli ve 862 yasa ile onaylanarak Resmi Gazetenin 28 Ağustos 1968 tarihli sayısı ile yayımlanarak yürürlüğe girdi.

1969

Yargıtay Başkanı İmran Öktem’in cenazesindeki olayların, kapatılan Din Görevlileri Federasyonu ve İmam Hatip Okulları Mezunları Cemiyeti’nin tertiplediği iddia edildi.

1972

Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idam edilmelerini önlemek isteyen dört kişi Jandarma Genel Komutanı Kemalettin Eken’i kaçırmak istedi. Polis müdahale etti. Orgeneral Eken ayağından yaralandı. Eylemcilerden üçü kaçmayı başarırken Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğrencisi Niyazi Yıldızhan öldürüldü.

1972

Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın serbest bırakılmaları için THY uçağını Sofya’ya kaçıran 4 THKO’lu, Bulgaristan’dan siyasi iltica sözü üzerine Bulgar polisine teslim oldu, kaçırılan uçaktaki yolcular Türkiye’ye getirildi.

1973

Çevre yolu yapımı için Edirnekapı’daki tarihi surların yıkımına başlandı.

1978 Silahlı saldırıda felç olduktan sonra Haydarpaşa Hastanesi’nde tedavi gören hukukçu Server Tanilli uçakla Londra’ya gönderildi.
 1979 Hukukçu, Margaret Thatcher İngiltere tarihinin ilk kadın Başbakanı oldu.
1981

DİSK Davası’yla ilgili olarak Ankara’da gözaltına alınan Prof. Sadun Aren ve Doç. Alpaslan Işıklı dahil 28 kişi İstanbul’a götürülerek Metris Kışlası’na konuldu.

1982

Türkiye‘nin Boston’daki fahri konsolosu Orhan Gündüz, Ermeni militanlar tarafından öldürüldü.

1982 Pahalılık ve İşsizlikle Mücadele Derneği (PİM) yönetici ve üyesi 7 kişinin yargılanmasına başlandı. 12 Eylül öncesinde Vatan Partisi paralelinde yasadışı faaliyet ve komünizm propagandası yaptıkları gerekçesiyle 1 sanık için idam, 6 sanık için 5-30 yıl arası hapis cezası istendi.
1984 DİSK/Sine-Sen’in Genel Sekreteri Semra Özdamar, Güler Ökten ve Zeki Ökten dahil 6 yönetici hakkında Askeri Mahkeme’de dava açıldı.
1984 DİSK Davası’nda yargılananlardan Prof. Dr. Sadun Aren, Demirhan Tuncay ve Mehmet Mıhlacı tahliye edildi.
1985 Terzi Fikri olarak bilinen, Fatsa eski Belediye Başkanı Fikri Sönmez, Fatsa Devrimci Yol davasından tutuklu olarak bulunduğu Amasya askeri cezaevinde geçirdiği kalp krizi sonucunda yaşamını yitirdi.
1988 İstanbul Üniversitesi rektörlük binasını işgal eden öğrenciler DGM’de sorgulandı.
1988

6 yıldır devam eden 723 sanıklı Devrimci Yol Davası’nda Askeri Savcı 74 sanık için ölüm cezası talep etti.

1989

İsveç’te yaşayan ve Stockholm Öyküleri adlı kitabıyla bu yılın Sait Faik Hikaye Armağanı’nı kazanan Demir Özlü, 200 bin TL olarak belirlenen armağan tutarını Tutuklu ve Hükümlü Yakınları Yardımlaşma Derneği’ne (TAYAD) bağışlayacağını açıkladı.

1989 Ateşten Köprü kitabında komünizm propagandası yaptığı iddiasıyla yargılanan yazar Kerim Korcan beraat etti.
1990 Rüşvet ve Yolsuzluklarla Mücadele Kanunu, 3628 Sayılı Kanun numarası ile ve Mal Bildiriminde Bulunulması, Rüşvet ve Yolsuzluklarla Mücadele Kanunu adıyla Resmî Gazetenin 4 Mayıs 1990 tarihli ve 20508 numaralı sayısında yayınlanarak yürürlüğe girdi.
1990 Türkiye Birleşik Komünist Partisi yöneticileri Haydar Kutlu ve Nihat Sargın 900 günlük tutukluluğun ardından tahliye edildi.
 1991 Necdet Darıcıoğlu’nun Anayasa Mahkemesi Başkanlığı görevi 4 Mayıs 1991’de sona erdi. 2 Mart 1990’da başkanlığa seçilmişti.
 1992

Türkiye Cumhuriyeti ile Ukrayna Arasında Dostluk ve İşbirliği Anlaşması, 4 Mayıs 1992 tarihinde imzalandı, anlaşmayı onaylayan kanun TBMM tarafından 2 Aralık 1993 tarihinde kabul edilerek 8 Aralık 1993 tarihinde resmi gazetede yayınlandı. İşbu Antlaşma Birleşmiş Milletler Yasasının 102 nci maddesi uyarınca Birleşmiş Milletler Sekreteryasına tescil edilecektir. Ankara’da 4 Mayıs 1992 tarihinde Türkçe ve Ukrayna dillerinde ikişer nüsha halinde ve her iki metin aynı ölçüde geçerli olacak şekilde imzalanmıştır.

1992

Türkiye Cumhuriyeti ile Ukrayna Arasında Dostluk ve İşbirliği Anlaşması, Türkiye adına Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Ukrayna adına ise Cumhurbaşkanı Leonid M. Kravçuk tarafından 4 Mayıs 1992 tarihinde imzalandı.

1994 Filistin Kurtuluş Örgütü ile İsrail, Batı Şeria ve Gazze’de yaşayan Filistinlilere özerklik verilmesini öngören antlaşmaya imza attı.
1994 Sosyalist İktidar Partisi, Çağlayan’daki 1 Mayıs mitingi sonrası kortejlerine yapılan polis saldırısına ilişkin olarak Vali, Emniyet Müdürü ve diğer sorumlular hakkında suç duyurusu yaptı.
 1994

Belge yayınları sahibi Ayşe Nur Zarakolu hakkında, İsmail Beşikçi’nin bir kitabını yayınladığı için hakkında verilen 5 ay hapis cezasının infazına başlandı. Zarakolu hakkında 30’da fazla dava bulunuyordu.

1998

Yolsuzlukla Mücadelede 20 Temel İlke’yi içeren ve Yolsuzluğa Karşı Eylem Programı’nın icrası için uluslararası hukuki belgelerin hazırlanmasının hızla sonuçlandırılması gerekliliğinin altını çizen (97) 24 sayılı Avrupa Konseyi Tavsiye Kararı kabul edildi.

2005 Ziya Selçuk’un başkanlığındaki Talim ve Terbiye Kurulu kararıyla, çıraklık ve yaygın eğitim merkezlerinde eğitim gören 185.000 çırağın da 2006’dan itibaren haftada 1 saat “Din Kültürü ve Meslek Ahlakı” dersi almaları kararlaştırıldı; ilgili ders 2000’de kaldırılmıştı.
2005

Pakistan Devlet Başkanı Pervez Müşerref’e düzenlenen suikast girişimlerinin planlayıcısı olmakla suçlanan Libyalı El Kaide üyesi Ebu Farrac el Libbi’nin Pakistan’da yakalandı.

2006

Anayasa Mahkemesi, yeni kurulan 15 üniversitenin kurucu rektörlerinin 2 yıl için Milli Eğitim Bakanı ve Başbakan’ın önereceği 3 isim arasından Cumhurbaşkanı’nca atanmasını öngören yasa hükmünü iptal etti.

 2007 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun kabul edildi.
 2011 Müteahhit Zamanhan Ablak ‘uyuşturucu ticareti’ yapmak suçlaması 4 Mayıs 2011’de tutuklandı. Ablak daha sonra beraat etmiş ve tutuklu kaldığı günler için tazminat davası açmıştır.
2012 Deniz Feneri soruşturmasını yürütürken haklarında soruşturma açılan 3 savcının resmî belgede sahtecilik ve görevi kötüye kullanma suçlamasıyla Yargıtay’da yargılanmasına başlandı.
 2015 GREVIO (Kadınlara Karşı Şiddet ve Ev İçi Şiddete Karşı Uzman Eylem Grubu), İstanbul Sözleşmesi’ne taraf devletlerin sözleşmenin getirdiği standartlara uyup uymadıklarını belirlemek için amacıyla kuruldu.
2015

Yüksek Seçim Kurulu, HDP’nin, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “seçim yasaklarını açıkça ihlal ettiği gerekçesiyle uyarılması” istemiyle yaptığı başvuruyu oybirliğiyle reddetti.

2017

12 Eylül askeri darbesine ilişkin olarak, dönemin Genelkurmay Başkanı, 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren ile emekli Orgeneral Ali Tahsin Şahinkaya hakkındaki dava, sanıkların ölmüş olmaları nedeniyle düşürüldü.

2017

HSYK tarafından “FETÖ” soruşturmaları kapsamında 107 hakim ve savcı meslekten ihraç edildi.

2017

Yunanistan Temyiz Mahkemesi, 15 Temmuz darbe girişimi sonrası bu ülkeye kaçan askerlerden ikisinin iade edilmesine ilişkin Türkiye’nin talebini reddetti.

 2018

Avrupa Birliği Genel Veri Koruma Tüzüğü, Avrupa Birliği Resmi Gazetesi’nde yayımlandı. Tüzük, 4 Mayıs 2018’i takip eden yirminci gün yürürlüğe girdi.

 2019

Filipinli hukukçu ve siyasetçi Prospero Castillo Nograles yaşamını yitirdi. (Doğumu: 30 Ekim 1947) Ateneo de Manila Üniversitesi‘nde eğitim gördü. Siyaset Bilimi alanında yüksek lisans yaptı. Daha sonra Manila Hukuk Okulu‘ndan Hukuk Lisans derecesi aldı. 1989’dan 2010’a kadar Davao Şehri 1. Bölgesi’ni temsilen Filipinler Temsilciler Meclisi’nde beş dönem delege olarak seçildi. 2008-2010 yılları arasında Filipinler Temsilciler Meclisi Başkanı olarak görev yaptı. Uzun yıllar sonra Filipinler yasama tarihinde Mindanao’dan sonra gelen ilk sözcü oldu.

2025

Sırrı Süreyya Önder için Atatürk Kültür Merkezi’nde (AKM) düzenlenen tören çıkışı CHP Genel Başkanı Özgür Özel‘e saldıran şahsın kimliğine dair İçişleri Bakanlığı açıklama yaptı: “Şahsın; 2004 yılında B.T. ve M.T. isimli çocuklarını öldürdüğü ve iki çocuğunu yaraladığı belirlenmiştir. Hırsızlık ve tehdit suçlarından kaydı vardır. Müebbet hapis cezası alan S.T, 2020 yılında şartlı tahliye ile serbest bırakılmıştır” İki çocuğunu katleden ve hakkında birçok suç kaydı olan Tengioğlu’nun hapishanede olmaması kamuoyunda büyük tartışmalara neden oldu, Adalet Bakanı Yılmaz Tunç hükümlünün eski mevzuata göre tahliye olduğunu açıkladı.  İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, Özgür Özel’e yönelik saldırı hakkında soruşturma başlattı. 

Avrupa Hakimleri Danışma Konseyi (CCJE)

0
Avrupa Hakimleri Danışma Konseyi (CCJE)

Avrupa Hakemleri Danışma Konseyi(CCJE), Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından 2000 yılında kurulmuştur. Bağımsızlığın, tarafsızlığın ve hakimlerin yeterliliğine ilişkin danışma organı olan CCJE, yargı gücünün demokratik bir toplumdaki temel rolünü sağlamak üzere yalnızca yargıçlardan oluşan uluslararası bir organizasyondaki ilk organdır.

Avrupa Konseyi, hakimler ile savcıların statüsüne ve adalet sisteminin kalitesine, hukukun üstünlüğü ve insan haklarının ve örgütlenme için kilit değerler olan temel özgürlüklerin teşviki ve korunmasına büyük önem vermektedir. Güçlü ve bağımsız bir yargı temel hedeftir. Gerektiğinde üye devletlerden, hakimlerin statüsü ve durumu ile ilgili özel problemleri incelemeleri istenebilir. Avrupa Konseyi, yasama organı, yürütme ve yargı arasında karşılıklı saygıyı sağlamak ve adalet sistemine daha fazla güven vermek amacıyla üye devletlerde yargının güçlendirilmesiyle ilgilenmektedir.

Avrupa Savcıları Danışma Konseyi (CCPE) ise, Bakanlar Komitesinin üye devletlere yönelik hazırladığı “ceza adalet sisteminde savcılığın rolü” konulu Rec(2000)19 sayılı Tavsiye Kararı‘nın uygulanmasına ilişkin hususlar üzerine görüş bildirme görevi ile 2005 yılında Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından kurulmuştur. Avrupa Savcıları Danışma Konseyi  toplantılarına Türkiye adına HSK(Hakimler Savcılar Kurulu) tarafından katılım sağlanmaktadır. Hükümetlerarası yönlendirme ve geçici komitelerin pilot anketine uygun olarak, CCJE görüşleri, ulusal düzenlemelerin ve mevzuatın hazırlanmasında rehber olmaktadır.

Avrupa Hakimleri Danışma Konseyi, tüm üye devlet temsilcilerinin katılımı ile oluşmaktadır. Üyeler, hakimlerin bağımsızlığını ve tarafsızlığını sağlamaktan sorumlu ulusal makamlarla ve yargının yönetiminden sorumlu ulusal kurumlarda görev yapan yargıçlardan seçilmekte, bir çok ülke temsilcisi yüksek yargı organlarından belirlenmektedir. Ayrıca, Avrupa Birliği Konseyi Genel Sekreteryası, CCJE’nin faaliyetlerine ye olarak katılmaktadır.

CCJE Gözlemcileri

Avrupa Konseyi ile gözlemci statüsünde olan aşağıdaki Devletler, CCJE’nin faaliyetlerine katılabilmektedir. Gözlemci ülkeler, Kazakistan, ABD, Kanada, Japonya, Meksika’dır.

Ayrıca, Avrupa Hakimler Birliği (AEM), “Magistratlar avrupalılar démocratie et les libertés” (MEDEL), Avrupa İdari Hakimler Derneği, Avrupa Arabuluculuk Hakimleri Birliği (GEMME), Avrupa Adli Eğitim Ağı, Avrupa Adli Konsey Ağları (ENCJ) ve Avrupa Baroları ve Hukuk Dernekleri Konseyi (CCBE) de CCJE toplantılarına katılmak için bir temsilci gönderebilmektedir.


CCJE’nin Görevleri

Bağımsız ve tarafsız bir mahkeme hakkı, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6. Maddesinde açıkça ortaya kondu. CCJE’nin çalışmaları, demokratik devletlerde hukukun üstünlüğünü güçlendirmek ve insan haklarının etkin bir şekilde korunması amacıyla bu hakkın uygulanması bağlamında düzenlenmiştir.

(i) Sırasıyla 2018 ve 2019 yıllarında Bakanlar Komitesi’nin hakimlerin statüsü ve görevlerinin yerine getirilmesine ilişkin konularda dikkat etmesi için en az iki görüş hazırlamak ve kabul etmek.

(ii) Avrupa Konseyi Genel Sekreteri tarafından “Demokrasi Devleti, İnsan Hakları ve İçtihatlar Hukuku Kuralı” na ilişkin Raporlar dikkate alındığında, Avrupa Konseyi’nin Yargı bağımsızlığını ve tarafsızlığını güçlendirmeye yönelik Eylem Planı uyarınca, Avrupa ”ve CCPE ve CEPEJ ile doğru koordinasyonu sağlamak, her yıl, özellikle CCJE üyelerinden ve kararlardan özellikle alınan bilgilere dayanarak, Avrupa Konseyi üye devletlerinde adli bağımsızlık ve tarafsızlığa odaklanan bir rapor hazırlar ve yayınlar. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Venedik Komisyonu’nun görüşleri, İnsan Hakları Komiseri’nin, Parlamenter Asamblesi ve uygun olan yerde GRECO’nun raporları; Bu raporlar, üye devletlerin performans derecelendirmelerini veya sıralamasını içermeyecek ve bir izleme mekanizması teşkil etmeyecektir.

(iii) Devletlerin hakimler konusunda Avrupa Konseyi standartlarına uymalarını sağlamak için üye devletlerin, CCJE üyelerinin, adli organların veya ilgili hakem derneklerinin talebi üzerine hedefli işbirliği sağlamak.

(iv) Bakanlar Komitesinin veya Genel Sekreter veya Parlamento Meclisi gibi Avrupa Konseyi’nin diğer organlarının talebi üzerine hakimlerin özel durumuna ilişkin metinler veya görüşler hazırlamak.

(v) Adli alanda mahkemeleri, hakimleri ve hakimlerin derneklerini içeren ortaklıkları teşvik etmek.

CCJE Tarafından Kabul Edilen Belgeler 

Hakimlerin Mesleki Davranışlarını Düzenleyen İlke ve Kurallar

CCJE’de Temsilcisi Bulunan Ülkeler Listesi
Arnavutluk
Bayan Arjana FULLANI, Adalet, Arnavutluk Yüksek Mahkemesi
Andorra
Mme Canòlic MINGORANCE CAIRAT, istagistrat au Tribunal de Corts (savaş suçu suçu)
Ermenistan
Bay Stepan MIKAYELYAN, Cour civile d’appel de l’Arménie
Avusturya
Bay Gerhard REISSNER, Avusturya Hakimler Birliği Başkan Yardımcısı, Floridsdorf Bölge Mahkemesi Başkanı
Azerbaycan
Sayın Khagani MAMMADOV, Hakim, Azerbaycan Cumhuriyeti Yüksek Mahkemesi
Belçika
M. Paul MAFFEI, Cassation Mahkemesi Başkanı, Adalet Sarayı
Bosna Hersek
Dr.sci Jasmina Ćosić Dedović, Hakim, Bosna Hersek Mahkemesi
Bulgaristan
Bayan Maiia ROUSSEVA, Yargıtay, Yargıtay
Hırvatistan
Bay Duro SESSA (CCJE Başkanı)
Kıbrıs
Bay Stelios NATHANAEL, Yargıtay Hakimi
Çek Cumhuriyeti
Mgr. Luboš DÖRFL, Usti nad Labem Bölge Mahkemesi Başkanı, Çek Cumhuriyeti
Danimarka
Bayan Lene Pagter KRISTENSEN, Anayasa Mahkemesi Hakimi Seçimi
: Bayan Linda LAURITSEN, Hakim, Roskilde Belediye Mahkemesi
Estonya
Meelis EERIK, Tallinn Bölgesel Hukuk ve Ceza Mahkemesi Başkanı
Finlandiya Bay Kimmo Vanne, Turku Temyiz Mahkemesi Hakimi ve Hakimler Birliği Başkanı
Yerine: Bayan Päivi Hirvelä, Helsinki Yüksek Mahkemesi Hakimi
Fransa
M. Alain LACABARATS, Chambre Président, Cour de Cassation
Georgia
Justice Nino BAKAKURI, Cour Suprême de
Géorgie nino.bakakuri@supremecourt.ge
Almanya
Bayan Anke EILERS, Başkan Yargıç, Temyiz Mahkemesi, Köln
Yunanistan
Bayan Sofia KARYSTINAIOU-MAGOULA, YunanistanYüksek Hukuk ve Ceza Mahkemesi Hakimi (Areios Pagos)
Macaristan
Bay Árpád OROSZ
İzlanda
Bay Helgi I. JONSSON, Yüksek Mahkeme Hakimi
İrlanda
Bay George BIRMINGHAM, Yargıç, Temyiz Mahkemesi
İtalya
M. Raffaele SABATO, Yargıtay Meclisi Üyesi
Letonya
Bayan Aija BRANTA, Hakim, Letonya Cumhuriyeti Yüksek Mahkemesi
Lihtenştayn
M. Dietmar BAUR, Juge, Adalet Divanı, Fürstliches Landgericht
Litvanya
Bayan Sigita RUDÉNAITÉ, Litvanya Yüksek Mahkemesi Sivil Bölüm Başkanı
Lüksemburg
Bayan Marianne HARLES, Cour d’appel’deki Premier Conseiller, Justice Supérieure de L-2080, Lüksemburg
Malta
Sayın Adalet Tonio MALLIA
Moldova Cumhuriyeti
Sayın Radu TURCANU, Botania Bölge Mahkemesi Başkan Yardımcısı (Chisinau Belediyesi)
Monako
Bay Jérôme FOUGERAS-LAVERGNOLLE, Premier Juge, Préident du Tribunal Correctionnel de Monaco
Karadağ
Bayan Mirjana POPOVIC, Hakim, Podgorica Yüksek Mahkemesi, Moskovska caddesi no. 169 C4, PODGORICA
Hollanda
Prof. Dr. Marc DE WERD, Hollanda Amsterdam Temyiz Mahkemesi Hakimi
Maastricht Üniversitesi’nde Avrupa Hukuku Profesörü
Kuzey Makedonya
Bay Shpend DEVAJA
Norveç
Sayın Nils A. ENGSTAD, Hakim, Hålogaland Temyiz Mahkemesi
Polonya
Bayan Teresa KURCYUSZ-FURMANIK
Yargıç
Portekiz
Sayın Orlando AFONSO, Cour Suprême’de Yargıç
Romanya
Bayan Rodica Aida POPA, Juge
Rusya Federasyonu
Sayın Viktor MOMOTOV, Yüksek Mahkeme Yargıcı
San Marino
Sırbistan
Bayan Spomenka ZARIC, Yargıtay Yargıcı
Slovakya
Bay František MOZNER, Yüksek Mahkeme Hakimi
Slovenya
Bayan Nina BETETTO, CCJE Başkan Yardımcısı, Yargıtay, Yargıtay Başkan Yardımcısı
İspanya
Bay Rubén Antonio Jiménez FERNANDEZ
Yerine: Bay Manuel FERNANDEZ-LOMANA GARCIA
İsveç
Bayan Helena JÄDERBLOM
İsviçre
Bayan Kathrin KLETT, Juge fédéral, 1 dere Courit Droit Civil
Türkiye Türkiye
Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu Başkan Vekili Mehmet YILMAZ, ANKARA
Sayın Emine Burcu SINOPLU, Raportör Hakim, Dışişleri ve Proje Bürosu (Türkiye İçişleri Bakanlığı), Emniyet mahallesi, Mevlana Bulvarı N ° 36 Yenimahalle, 06330 ANKARA
Ukrayna
Sayın Viktor GORODOVENKO, Ukrayna Anayasa Mahkemesi Hakimi, Kiev, 01033
İngiltere
Rab Adalet Kim LEWISON, Kraliyet Adalet Divanı

Lahey Tavsiye Kararı: Anıtların, tarihi ve sanatsal önem arzeden bina grupları ve alanlarının etkin korunması ile ilgili bölgesel planlama kapsamında alınan İlke Kararları

0

Anıtların, tarihi ve sanatsal önem arzeden bina grupları ve alanlarının etkin korunması ile ilgili bölgesel planlama kapsamında alınan İlke Kararları, 3 Mayıs 1968 tarihinde Avrupa Konseyi Bakan Komitesi tarafından kabul edilmiştir. (Lahey Tavsiye Kararı (Tavsiye Kararı D)(68/12) (The Hague Recommendation (Recommendation D) Resolution on the Active Maintenance of Monuments, Groups and Areas of Buildings of Hstorical and Artistic Interest, 3 May 1968)

Büyükada Fayton Meydanı – 1850

Anıtların, tarihi ve sanatsal önem arzeden bina grupları ve alanlarının etkin korunması ile ilgili bölgesel planlama kapsamında alınan İlke Kararları

Bakanlar Komitesi,

Anıtların, tarihi ve sanatsal önem arz eden bina grupları ve alanların bölgesel planlama kapsamında etkin korunması üzerine toplanan Kültürel Đşbirliği Konseyi’nde (Bilgi Şöleni D); alınan kararı (No.37) (1968) göz önünde tutarak;

A. 22 – 27 Mayıs 1967 tarihleri arasında Lahey’de düzenlenen Bilgi Şöleni D’de ileri sürülen fikirleri;

B. Genel Raporötler Stad en Landschap Zuid Hollanda Yöneticisi Sayın W.F. Schut ve Enstitü Başlan Vekili Sayın F.R. Kuyken’in sunduğu temel raporu;

C. Bilgi Şöleni’ne:

1. Bu amaçla görevlendirilen öğretim görevlilerince

2. Katılımcı delegelerce verilen bilgileri akılda tutarak;

A. Anıtların, tarihi ve sanatsal önem arz eden bina grupları ve alanlarının yeri doldurulamaz bir kültürel değer teşkil etmelerinin yanı sıra insanların, korunması büyük önem arz eden yaşam alanlarının, birer parçası olduklarını;

B. Yerleşik çevre ile ilgili sorunların uyum içinde çözümü için en uygun uygulamanın fiziksel planlama olduğunu;

C. Kentsel ve kırsal yaşamda anıtların, tarihi ve sanatsal önem arz eden bina grupları ve alanlarının tam bütünleştirilmesinin;

a. en etkili koruma ve onarım yolu olduğunu
b. toplumsal bir sürecin parçalarından biri olduğunu
c. insanların yaşam alanlarını büyük ölçüde zenginleştiren bir kaynak olduğunu

Tüm seviyelerde planlama, bütünleştirmenin gerçekleştirilebilmesinde en etkili araç olduğunu dikkate alarak;

Üye Devletler hükümetlerine,

1. Aşağıdakiler için gerekli mevzuatı sağlamayı ya da değişiklikleri yapmayı;

a. anıtların, tarihi ve sanatsal önem arz eden bina grupları ve alanlarının korunması,

b. kent ve taşra planlamasının koordineli olması (Arsa değerlerini etkileyen sorunlar gibi daha geniş kapsamlı sorunlar, her durumda sorumlu ulusal mercilerin inisiyatifine bırakılacaktır);

2. Konsey Üyesi olan tüm ülkelerin, planlama işlemlerinin en başında uzmanların, anıtların, tarihi ve sanatsal önem arz eden bina grupları ve alanlarının korunması ve ıslah edilmesini ulusal, bölgesel ya da yerel oluşumlarla birleştirme hususundaki görüşlerini dikkate alan çalışmalar hazırladığına emin olmayı;

3. Bu amaç doğrultusunda ilgili makam ve merciler arasında tüm gelişim aşamalarını kapsayacak şekilde danışmanlık sistemi oluşturmayı;

4. Korunmaya ihtiyaç duyan, görülebilir ya da gizli kalmış tarihi ya da sanatsal önem arz eden bina grupları ya da alanlarını teşhis etmek amacıyla ulusal, bölgesel ya da yerel düzeyde özel planlar hazırlamayı;

5. Anıtlara, tarihi ve sanatsal önem arz eden bina grupları ve alanlarına, fiziksel planın temelini oluşuran
çeşitli faktörlerin incelenmesindeki kültürel ve sosyal önemlerinden dolayı gerekli alanı sağlamayı;

6. Kamu girişimlerinin ya da özel girişimlerin planlama ve yürütmesi esnasında anıtlara, tarihi ve sanatsal önem arz eden bina grupları ve alanlarına saygı gösterilmesini sağlamak için gerekli adımları atmayı;

Bu tip anıtların, grupların ve alanların korunmasından sorumlu makamlar arasında bu amaç doğrultusunda, başlangıç ve sonuç aşamalarında işbirliği sağlanmayı;

7. Kamu girişimlerini ya da özel girişimleri anıtların, tarihi ve sanatsal önem arz eden bina grupları ve alanlarının geliştirlmesi doğrultusunda teşvik edecek ekonomik ve sosyal koşullara ulaşmayı amaçlamayı;
8. Sorumlu makamların dikkatini işbirliği içine girmenin önemine çekmek için idarecilerin, uzmanların ve teknisyenlerin yetiştirilmesine bir an önce başlamayı;

9. Anıtların, tarihi ve sanatsal önem arz eden bina grupları ve alanlarının çeşitli yönleri ve bu grup ya da
alanların kentsel ya da kırsal yaşamla bütünleştirilebilmesi için planlama yöntemleri üzerine temel araştırma yapılmasını teşvik etmeyi;

10. Anıtların, tarihi ve sanatsal önem arz eden bina grupları ve alanlarının etkin bir şekilde korunması ve kamu girişimleri ile özel girişimlerin bu politikanın uygulanmasında işbirliği yapması gerekliliğini önemle dikkate almayı;

11. Bu konuların önemini kamuoyuna duyurmak için her yola başvurmayı; önermektedir.

Hukuk Eğitimi Alan İngiltere Başbakanları

0

Hukuk Eğitimi Alan İngiltere Başbakanları

Birleşik Krallık(İngiltere) 1721 yılında kurulmuştur. Ülkenin ilk devlet başbakanı Robert Walpole olmuştur. Kuruluşundan 2020 yılına kadar 54 başbakan görev yapmış, bu başbakanlardan 16’sı hukuk eğitimi almıştır. Hukuk Eğitimi Alan İngiltere Başbakanlarının birçoğu Oxford Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun olmuştur. Bazı başkanların hukuk eğitimine başlamalarına rağmen eğitimlerini yarım bırakmışlardır. Dünyadaki tüm ülkelerin bir anayasası olmasına karşın İngiltere’nin yazılı bir anayasası bulunmamaktadır.

Başbakan
Görev Yılları
John Stuart
26 Mayıs 1762-8 Nisan 1763
George Grenville
16 Nisan 1763-10 Temmuz 1765
Henry Addington
17 Mart 1801-10 Mayıs 1804
 William Pitt the Younger
10 Mayıs 1804-23 Ocak 1806
Spencer Perceval
4 Ekim 1809 – 11 Mayıs 1812
George Canning
12 Nisan 1827-8 Ağustos 1827
Frederick John Robinson
31 Ağustos 1827 – 21 Ocak 1828
William Lamb
16 Temmuz 1834 – 14 Kasım 1834
18 Nisan 1835-30 Ağustos 1841
Robert Peel
10 Aralık 1834 – 8 Nisan 1835
30 Ağustos 1841-29 Haziran 1846
William Ewart Gladstone
3 Aralık 1868-17 Şubat 1874
23 Nisan 1880-9 Haziran 1885
1 Şubat 1886 – 20 Temmuz 1886
15 Ağustos 1892 – 2 Mart 1894
Robert Gascoyne-Cecil
23 Haziran 1885-28 Ocak 1886
25 Temmuz 1886 – 11 Ağustos 1892
25 Haziran 1895 – 11 Temmuz 1902
Herbert Henry Asquith
8 Nisan 1908-5 Aralık 1916
David Lloyd George
6 Aralık 1916 – 19 Ekim 1922
Clement Attlee
26 Temmuz 1945-26 Ekim 1951
Margaret Thatcher
4 Mayıs 1979-28 Kasım 1990
Tony Blair
2 Mayıs 1997 – 27 Haziran 2007

Hukuk Eğitimi Alan İngiltere Başbakanları

Hukukçu Başbakan Tony Blair ve avukat eşi Cherie Blair

Sosyalist Birlik Partisi Kapatma Kararı

0

Sosyalist Birlik Partisi Kapatma Kararı, 19 Temmuz 1995 tarihinde Anayasa Mahkemesi tarafından alınmıştır. Kapatılma gerekçesi, “devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı amaçlamak” olarak açıklanmıştır.

Anayasa Mahkemesi kararından kısa bir süre önce parti kendisini feshetmiş, kadrolarının çoğunluğu Birleşik Sosyalist Parti‘ye katılmış ve 1996 yılında kurulan Özgürlük ve Dayanışma Partisi‘nin kuruluşunda aktif rol almışlardır.

Sosyalist Birlik Partisi (SBP) 15 Ocak 1991’de TBKP, TSİP ve Sosyalist Parti’den kopan bir grup ve bazı bağımsız sosyalist aydınlar tarafından kurulan siyasi partidir. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde kapatılan siyasi partiler arasında kısa süre sonra kapatılan partiler arasındadır.

Partinin ilk genel başkanı Sadun Aren’dir. Parti, katıldığı tek seçim olan 1994 yerel seçimlerinde %0,30 oranında oy almıştır.

ANAYASA MAHKEMESİ KARARI

 Esas Sayısı:1993/4 (Siyasî Parti-Kapatma)

Karar Sayısı:1995/1

Karar Günü:19.7.1995

R.G. Tarih-Sayı:22.10.1997-23148

 DAVACI : Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı

DAVALI : Sosyalist Birlik Partisi

DAVANIN KONUSU : Sosyalist Birlik Partisi’nin, tüzük ve programının, Birinci Büyük Kongre’de alınan kararın, bu karara dayanak oluşturan Genel Yönetim Kurulu raporu ile Genel Başkan ve Genel Başkan Yardımcısı’nın Parti adına yaptığı açıklamaların; Anayasa’nın Başlangıç’ı ile 2., 3., 6., 14., 69. maddelerine, Siyasî Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (a) bendine, 80. maddesine ve 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerine aykırılığı savıyla, aynı Yasa’nın 101. maddesinin (a) ve (b) bentleri uyarınca kapatılmasına karar verilmesi istemidir.

I- DAVA

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın kapatılma istemli kamu davasına ilişkin 28.12.1993 günlü, SP. 43 HZ.l993/57 sayılı iddianamesinde şöyle denilmektedir:

“I- Giriş

Çalışmalarıyla ulusal iradeyi oluşturarak genel ve yerel seçimler yoluyla siyasal iktidara sahip olmayı ve siyasal kararları etkilemeyi hedef alan kuruluşlar olan siyasal partileri, Anayasanın 68. maddesinin ikinci fıkrası hükmü, demokratik siyasal hayatın vazgeçilmez ögeleri saymak suretiyle demokrasinin belirleyici temel özelliklerinden birisi olarak kabul etmiştir.

Kişilerin genel oy hakkı çerçevesinde tek tek sahip oldukları siyasal tercihleri, programları yönünde toplayıp birleştirerek siyasal iktidara ulaşmayı amaçlayan siyasal partilerin ulusal iradenin oluşmasındaki rol ve görevleriyle olağan derneklerden farklı bir durumda bulunduğunu gözeten Anayasa, bu nedenle onları öncelikle kendi yapısı içinde düzenleme gereğini duymuş ve 68. ve 69. maddelerinde kuruluşları, tüzük ve programlarında ve çalışmalarında uymakla yükümlü oldukları hususları ve kapatılmaları hakkında genel nitelikteki kuralları getirmiştir. Ancak, önceden izin alınmadan kurulabileceği ve onlar olmadan gerçek bir demokratik hayatın var olamayacağı kabul edilen siyasal partilerin, çalışmalarında hiçbir sınırlamaya bağlı olmayacaklarını söylemek olanaksızdır. Çünkü, toplum hayatında çok önemli işlevlere sahip bulunan siyasal partilerin demokratik düzeni ve cumhuriyetin niteliklerini hedef alan bir güç merkezi durumuna gelmesi toplumu tehdit etmeye başlar ve kamu düzeni bozulur. Toplumun hukuksal açıdan örgütlenmiş biçimi olan devletin bizzat kendi varlığına yönelen bu gibi tehlikelere karşı hukuk devleti ilkesi çerçevesi içinde gereken önlemleri alması onun demokratik hukuk devleti olma niteliğinin gereğidir. Anayasa, siyasal partileri demokratik, siyasal hayatın vazgeçilmez ögeleri ve demokrasinin simgesi saymış olmakla birlikte, çalışmalarında sınırsız bir özgürlük tanımamış, onların ülke zararına çalışmaların odağı olabilmesi olasılığını öngörerek bu gibi hallerde kapatılabileceklerini kabul etmiştir. Getirilen yasaklamalara uyulmaması durumunda, Türkiye Cumhuriyetinin kendisiyle özdeşleşmiş olan niteliklerin ve devletin dayanağını oluşturan temel ilke ve esasların sarsılacağı ve Türkiye Cumhuriyeti Devletinin tehlikeye düşeceğinde hiç kuşku yoktur. Yukarıda belirlenen nitelikler ve işlevlerin sonucu olarak Anayasa 69. maddesiyle, kurulan partilerin tüzük ve programlarının ve kurucularının hukukî durumlarının Anayasa ve yasa hükümlerine uygunluğunun kuruluşlarını takiben ve öncelikle denetleme ve gerektiğinde kapatma davası açma görevini Cumhuriyet Başsavcılığımıza vermiştir.

Siyasal partilerin kuruluşlarından itibaren çalışmaları, denetimleri konularında olduğu kadar kapatılmalarına ilişkin ilke ve esaslar belli bir düzen içerisinde ayrıntılı olarak Siyasî Partiler Yasası (Daha sonra “SPY” olarak anılacaktır)’nda yer almış, Anayasada belli edilen yasaklara uymadığı Cumhuriyet Başsavcılığınca tespit edilen siyasal partiler hakkında Anayasa Mahkemesinde kapatma davası açılması benimsenmiştir.

Davalı siyasal parti, gerekli bildiri ve belgelerin 15.1.1991 tarihinde İçişleri Bakanlığına verilmesiyle SPY’nın 8. maddesine göre tüzel kişilik kazanmıştır. Cumhuriyet Başsavcılığımız da Anayasa ve SPY’nın yüklediği görev uyarınca, diğer partiler gibi, davalı siyasal partinin yurt düzeyindeki çalışmalarını kuruluşundan başlayarak izlemeye başlamış, görevden ötürü (re’sen) yapılan izleme yanında 9.11.1993 gün ve SP.33 Muh.1993/154 sayılı yazımız üzerine davalı siyasi partice 12.10.1993 gün ve 706 sayılı yazı ekinde gönderilen yayınların incelenmesi ve değerlendirilmesinden, davalı siyasî partinin çalışmalarında, kapatmayı gerektiren yasaklamalara aykırı davranışların var olduğu kanısına varılmıştır.

II- Açıklamalar

SPY’nın 78., 80. ve 81. maddelerini de içeren, dördüncü kısmındaki yasaklara aykırılık halinde partinin kapatılmasını düzenleyen 101. maddesinde bir siyasal parti hakkında kapatma kararının şu hallerde verileceği belirlenmiştir: (a) Parti tüzük, program ve diğer mevzuatının yasanın dördüncü kısmında yer alan hükümlere aykırı olması veya (b) Parti büyük kongresinde, merkez karar ve yönetim kurulunca veya bu kurulun iki ayrı kurul olarak oluşturulduğu hallerde ilgili kurulca ya da Türkiye Büyük Millet Meclisi grup yönetim veya grup genel kurullarınca Yasa’nın dördüncü kısmındaki hükümlere aykırı karar alınması veya genelge ve bildiriler yayınlanması veya karar alınmamış olsa bile bu kurullarca aynı hükümlere aykırı faaliyetlerde bulunulması yahut parti genel başkan veya genel başkan yardımcısı veya genel sekreterinin sözü edilen bu maddeler hükümlerine aykırı olarak sözlü ya da yazılı beyanda bulunması veya (c) parti merkez karar ve yönetim kurulunca Yüksek Seçim Kuruluna partiyi temsilen konuşma yapacağı bildirilmiş olan kimsenin radyo ve televizyonda yaptığı konuşmanın Yasa’nın dördüncü kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı olması.

Bu dava açısından 101. maddenin (c) bendinin uygulanması söz konusu değildir. Bu nedenle, var olan kanıtların (a) ve (b) bentleri uyarınca değerlendirilmesi gerekmektedir. (a) bendinde tüzük ve programı esas alması yanında (b) bendinde de sözlü ya da yazılı beyanlarıyla partinin kapatılmasına neden olabilecek parti organları arasında büyük kongre, merkez karar ve yönetim kurulu veya bu kurul iki ayrı kuruluş olarak oluşturulmuş ise bunların her biri ile genel başkanı ve genel başkan yardımcısı sayılmıştır.

Davalı siyasî partinin tüzük ve programındaki kapatılma nedeni olabilecek kimi belirsizlikleri; davalı siyasi partinin büyük kongre kararı, genel yönetim kurulu raporları, genel başkan Sadun AREN ve genel başkan yardımcısı Sıtkı COŞKUN’un parti adına açıklamaları ile kapatılmaya ilişkin kanıtlar daha belirgin hale gelmiştir.

Parti Tüzüğünün, partinin amaçlarını belirleyen 2. maddesinde,

“… Parti, ulusal baskı ve şiddetin her türlüsüne karşı mücadele eder. Kürt sorununa barışçı, demokratik ve adil bir çözüm yolunun bulunması, bunun koşullarının yaratılması için çalışır…” denilmekte ve parti programının,

Katılımcı demokrasi başlığı altında,

“Ülkemizin karşı karşıya bulunduğu çok boyutlu, derin sorunlar ve dünyadaki hızlı, çok yönlü değişiklikler, Türkiye’de köklü bir politik yenilenmeyi, demokratik yeniden yapılanmayı zorunlu kılmaktadır. Toplumsal yaşamın her alanında yıkıcı etkilerde bulunan tıkanıklığı aşmak, toplumsal dinamizmin önünü açmak, ancak baskıcı anlayış ve rejime son vermekle ve köklü bir demokratikleşmeyle mümkün olacaktır.

Buna bir ilk adım olarak Partimiz

……..

Kürtlerin varlığının ve kimliğinin resmen tanınmasını, kendi sözlerini söyleyebilmelerini

…….

zorunlu görmektedir…”

Kürt sorunu başlığı altında,

“Partimiz, Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının önemli bir bölümünü Kürtlerin oluşturduğu olgusundan hareketle, “Kürt Halkı’nın varlığı” gerçeğini söylemeyi engelleyen yasaklar zinciri ortadan kaldırılmadıkça, Kürt sorununu tartışma ve çözümler üretme olanağının bulunmadığı görüşündedir.

Partimiz, Kürt sorunu çözülmeden ülkemize demokrasinin gelemeyeceği, demokrasi sorununa çözüm bulunmadan da Kürt sorununun çözülemeyeceği inancındadır. Kürt sorunu, Türkiye’nin, Türklerin ve Kürtlerin, demokrasi ve özgürlükten yana olan herkesin sorunudur. Çünkü bu sorun, baskıcı rejimin hem bir nedeni hem bir sonucudur.

Partimiz, Kürt sorununun, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Helsinki Sonuç Belgesi doğrultusunda Türkiye’nin yeniden yapılanması temelinde barışçı, demokratik yöntemlerle çözülmesinden yanadır.

Partimiz, Kürt sorununa barışçı, demokratik ve adil bir çözüm yolu bulunması, bunun koşullarının yaratılması için ciddi, tutarlı ve inançlı bir uğraş verecektir.

Partimiz, kendini Kürt halkının yerine koymadan, onlar adına çözümler önermeden, Türkler ve Kürtler arasında demokratik bir ortamda oluşacak bir mutabakatla, bu ekonomik, politik, sosyal ve kültürel boyutlu karmaşık sorunun çözüme ulaşması için çalışacaktır.

Partimiz, Kürtlerin kendi kimlikleri ile tartışmalara katılması, sorunun çözümünde taraf olabilmeleri için, Kürt dili ve kültürü üzerindeki yasak ve baskıların kaldırılması için, Kürtçe yazma ve konuşmayı yasaklayan 2932 sayılı Yasa’nın ve benzer yasaların kaldırılması, Ceza Yasası’nda ve Siyasî Partiler Yasası’ndaki ilgili yasaklara son verilmesi için çalışacaktır.

Partimiz, acil olarak Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da savaş hali ve gerekçelerinin ve devlet terörünün son bulması, militarist, şoven, baskıcı resmî anlayışın, Kürtleri bir güvenlik rizikosu kabul eden görüşlerin terkedilmesi, yerlerinden yurtlarından olmalarının önlenmesi, zorunlu göç ve sürgüne, kötü muamelelere hedef olmaktan kurtulmaları için mücadele edecektir.”

Eğitim başlığı altında,

diğer düzenlemeler yanında “… Kürtlerin ana dillerinde eğitim görmeleri imkanı da sağlanmalıdır…”

Kültür başlığı altında,

“… Kürtlerin kendi kültür varlıklarını yaşatmaları ve geliştirmeleri desteklenecektir…”

İbareleri yer almaktadır.

Siyasî Partiler yasasının belirlediği yöntem ve esaslara göre parti mevzuatındaki bu düzenlemelerin anlamının; partinin büyük kongeresi ile ilgili kurullarının aldığı kararlar, yayınladığı genelge ve bildirileri, bir karara dayanmasa bile faaliyetleri, genel başkan, genel başkan yardımcısı ve genel sekreterinin yazılı veya sözlü beyanları ile birlikte değerlendirilmesi zorunlu görülmüştür.

Davalı siyasî partinin Büyük Kongresi 2-3 Mayıs 1992 tarihinde yapılmıştır. Bu kongrede partinin genel yönetim kurulunun çalışma raporu incelenmiş ve göndemindeki konuları görüşerek bazı noktaların bir sonuç bildirgesiyle duyurulması kararlaştırılmıştır. Gerek genel yönetim kurulu çalışma raporu ve gerekse birinci kongre sonuç bildirgesi ve kararları parti yayını olarak yayınlanmıştır.

Birinci kongre genel yönetim kurulu çalışma raporunda;

“… Kürt sorununun bugün geldiği yer Kürt halkının uzun mücadele sürecinin ve birleşik olarak kürt politik örgüt ve hareketlerinin varlığıyla gelinen yerdir. Son 10 yılda Türkiye açısından PKK. öne çıkan kürt örgütü durumundadır.

….

Nevroz olayları ve sonrasındaki şiddet askersel çözüm yanlısı güçler, Hizbullak (h) vb. kontgerilla organizasyonlarını da daha yoğun kullanarak kendi tutumlarını hükümete kabul ettirmişlerdir. Bu durumda Kürt realitesini yok sayan, onların ulusal ve uluslararası yasa ve antlaşmalardan doğan ve her ulusun sahip olduğu kendi geleceğini özgürce belirleyebilmek için vazgeçilmez olan hak ve özgürlüklerini yadsıyan ve bu konulardaki yasal ve barışçı girişimi şiddetle bastıran geleneksel politika en azından bugün tekrar üstünlük kazanmış görünmektedir. Oysa, bu politikanın bizzat kendisinin bölücü niteliği 70 yıllık uygulamasının sonuçlarıyla ortadadır.

…..

SBP GYK’sı şiddete dayalı yöntemlerin ne Kürtlere ne de Türklere hiçbir yararı olmadığı ve terkedilmesi gerektiğinin yaşamsal öneminin altını çiziyor. Bir bütün halinde şiddet Türk ve Kürt nüfusunun gittikçe daha çoğunu sertlik yanlısı güçlere doğru kutuplaştırma ve her iki halkı da birbirine karşı cepheleştirme eğilimi taşıyor.

…..

GYK’mız Kürt sorununun çözümü açısından şu temel noktaların altını çizmektedir.

Kürt sorunu Kürt kimliği ve özgürlüklerini tanımamak ve gereğini yerine getirmemekten kaynaklanmaktadır.

Kürtler nasıl yaşamak istiyorlarsa öyle yaşamakta özgür olmalıdırlar. Bu en doğal insan hakkıdır. Bu hak bağımsız yaşamayı da içerir.

Nasıl yaşamak istedikleri konusunda Kürtler özgür olunca, bu sorun çözüm yoluna girebilir.

Kürtler üniter devlet içinde yaşamaktan, bağımsız devlet kurmaya kadar çeşitli alternatif yaşam biçimlerini seçmekte özgür olmalıdırlar.

Bu özgürlük hiçbir tehdit, korku ve müeyyide taşımayan bir özgürlük olmalıdır.

Şiddet eylemleri ve PKK. ile Kürt sorununu özdeş görmemek, karıştırmamak gerekir. Kürt sorunu PKK’dan önce de vardır. PKK. bu işten vazgeçerse de, Kürt sorunu çözülmezse Kürt sorunu gene varolmaya devam edecektir.

Türkiye halkı ve demokrasiden yana olan herkesin ortak çabası ile Kürt sorunu çözülebilir ve çözülmelidir. Bu noktada GYK’mız işçi sınıfının sendikal, politik hak ve özgürlükler mücadelesi ile Kürtlerin hak ve özgürlüklerinin gerçekleştirilmesinin yakın bağına dikkatleri çekiyor.

Kürt sorunu çözülmeden 12 Eylül’den tam çıkış ve demokrasi gelemez. Demokrasi uygulanmadan, Kürt sorunu çözülemez. Yani Türkler ve Kürtler arasında tam hak eşitliği sağlanmadan, sorunun tam bir açıklıkla ve sınırsızca tartışılması için politik ve yasal koşullar sağlanıp, yasaklar kalkmadan hangi çözümün doğru olduğunu sağlıklı bir biçimde tartışmak bile mümkün değildir.

Sorunun çözümünün birinci koşulu; çözüm olarak önerilebilecek bütün görüşlerin açıklanma, savunulma ve alternatif olarak da kendini istediği biçimde ifade etmesi özgürlüğünün kabul edilip, güvence altına alınmasıdır. İkinci koşul, problemin ilgililerinin demokratik ortamda oluşacak tercihlerine karşı kesin bir kabul ve saygı dışında hiçbir yaptırım uygulanmayacağı güvencesinin yasal temelde sağlanmasıdır. Üçüncü koşul; özgür demokratik bir tartışma sonucu oluşan sonuçla birlikte ilerde sorunun şu veya bu evrede gündeme tekrar gelmesi halinde ele alınabilmesi işlevli mekanizmalara sahip olmasıdır.

Önce tüm yasakların, baskı ve eşitsizliklerin kalktığı şiddetin ve silahın terkedildiği tam ve güvenceli demokratik bir ortam. Bu olmadan GYK’mız Kürt sorununu tartışmak ve çözümler üretme olanağının çok sınırlı olduğu görüşündedir.

Kürt sorunu, Kürtlerin özgür iradesini temel alan, Kürtlerin ve Türklerin tam hak eşitliği temelinde ortak çıkarlarını sağlayan demokratik bir mutabakatla, bölge ve dünya barışına hizmet eden, şiddeti bütün biçimleriyle reddeden, barışçı, demokratik ve adil bir çözümle sonuca ulaştırılabilir.

Önceki yıllarda çözümü daha kolay olan Kürt sorunu, gün geçtikçe çözümü zorlaşan bir sorun haline gelmektedir. Türkiye Cumhuriyetinin geleneksel politikalarıyla, Kürt realitesinin çatıştığı bir konumdan Kürtlerle Türklerin çatıştığı bir konuma doğru yuvarlanma tehlikesi ciddidir. Bu noktada, Türkiye solunun üzerine düşeni yeterince yerine getirdiği söylenemez. Partimiz sorundaki tehlikeli gelişmeye dikkati çekmiş, Genel Başkanımız Sadun AREN bu konuda doğrudan Sayın S.DEMİREL ve E.İNÖNÜ’ye mektupla görüşlerimizi iletmiş, kamuoyuna açıklamalar yapmıştır. İl örgütlerimizin girişimleri olmuştur. Ama en başta Kürtlerin yoğun yaşadığı illerde parti örgütlerimizi kuramamış oluşumuzdan başlayarak sorunda eksik kaldığımızı da kabul etmeliyiz.

Türkler ve Kürtlerin özgür ve gönüllülükleri temelindeki birliğinden yana olan SBP birinci kongresi vesilesiyle Türkiyenin Türk-Kürt tüm yurttaşlarına, kamu görevi yürüten ya da yurttaş insiyatifi niteliğinde bulunan bütün kurumlarına seslenmekte ve aşağıdaki önerilerin hayata geçirilmesi için zaman yitirilmemesi gerektiğini hatırlatmaktadır.

Yukarıda ifade edilen noktalardan çıkarak gerçekleştirilmesi gereken değişikliklerin bir bölümü hükümet kararnameleriyle, bir bölümü yasa değişiklikleriyle, bir bölümü ise yeni bir anayasa ile sağlanabilir.

İvedilikle harekete geçilmesi gerektiğinden, anayasa gibi geniş mutabakatlar gerektiren konuların ele alınmasından önce hükümet kararnameleri ve yasa değişiklikleriyle temel adımların atılması gerekmektedir.

Sosyalist Birlik Partisi Türkiye’nin, tüm yurttaşların esenlik içinde yaşadığı bir ülke haline gelebilmesi için ulaşılması gereken hedefleri şöyle tanımlamaktadır :

1) Kürtlerin varlığı yasal temelde tanınmalıdır.

2) Devlet ve hükümet Kürt sorununun çözümünde askersel araç ve çözümleri değil, politik araçlar ve çözümü benimsediğini açıklamalıdır.

3) Olağanüstü hal hemen sona ermeli, koruculuk sistemi kaldırılmalı, özel tim bölgeden çekilmelidir.

4) Anayasa ve siyasî partiler yasası barışçılığı esas alan tüm görüşlerin tam bir özgürlük içinde dile getirilmesini sağlamalıdır. Ayrılıkçı partiler de yasal olabilmelidir. Bu ayrılma durumunun hangi koşulların yerine gelmesiyle gerçekleşebileceğinin anayasada tanımlanmış olmasını gerektirir.

5) Kürt sorununu yasal yollardan dile getirmek ve en uç önerileri bile seslendirebilmek mümkün olmadığı için yasal yolların dışına çıkmış olanlar için bir genel af getirilmelidir.

6) Merkezi devlet örgütlenmesinde ademi merkeziyetçiliği güçlendirecek şekilde bölgesel düzenlemeler yapılmalı, eyalet sistemine geçilmeli, eyalet meclisleri kurulmalı, eyalet il ve ilçe yönetimleri seçimle görev getirilmelidir.

7) Eğitimde yerel yönetimlerin söz sahibi olması sağlanmalı ve yerel yönetimlerin kararlarına bağlı olarak Kürtçe derslerinin konulması mümkün olabilmelidir.

8) Radyo ve televizyonlardan Kürtçe de yayın yapılmalıdır.

9) Devlet katlarında ve Silahlı Kuvvetlerde görevli kürt kökenli yurttaşların kendi ulusal kimliklerini açık ifade edebilmeleri sağlanmalıdır. Devletin yasama, yürütme ve yargı erk organlarının bileşiminin ülke nüfusunun etnik-ulusal bileşimine uygun hale gelmesiyle eşitlik sağlanmağa başlanılmış olabilir. Haklarda ve devletin tüm yapısında farklı kökenlerden tüm yurttaşların tam eşitliği ve devletin milliyetçilikten arındırılması, yani Türk vasfından uzaklaştırılmasıyla, devlet Türklerin, Kürtlerin ve ülkede yaşayan tüm ulus ve etnik kökenden yurttaşların demokratik devleti olma imkanını kazanabilir. Eğer Kürt olduğunu ifade eden bir teğmen general olabiliyorsa, Kürtlerin devletin en yüksek katlarına gelebildiği ancak o zaman söylenebilir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin ve bu Cumhuriyette yaşayan tüm yurttaşların esenliği bu değişikliklere ulaşılabilmesine bağlıdır. Geleneksel devlet politikasında ısrar Türkiye’yi içeride kaosa, dışarıda ise bir barbarlar ülkesi konumuna sürükleyecektir…” denilmektedir.

Davalı Partinin büyük kongeresinde alınan karara dayalı partinin görüşleri “1. kongre sonuç bildirgesi ve kongere kararları” ismi ile parti yayını olarak bir kitapcık haline getirilmiştir. Burada “Kürt Sorunu Hakkında Karar Tasarısı” başlığı altında aynen,

“…..

SBP 1. Kongresi, Kürt sorununun çözümü açısından şu temel noktaların altını çizmektedir.

Kürt sorunu, kürt kimliği ve özgürlüklerini tanımamak ve gereğini yerine getirmemekten kaynaklanmaktadır.

Kürtler nasıl yaşamak istiyorlarsa öyle yaşamakta özgür olmalıdırlar. Bu en doğal insan hakkıdır. Bu hak bağımsız yaşamayı da içerir.

Nasıl yaşamak istedikleri konusunda kürtler özgür olunca, bu sorun çözüm yoluna girebilir.

Kürtler üniter devlet içinde yaşamaktan, bağımsız devlet kurmaya kadar çeşitli alternatif yaşam biçimlerini seçmekte özgür olmalıdır.

Bu özgürlük hiçbir tehdit, korku ve müeyyide taşımayan bir özgürlük olmalıdır.

Şiddet eylemleri ve PKK ile Kürt sorununu özdeş görmemek, karıştırmamak gerekir. Kürt sorunu PKK’dan önce de vardı. PKK bu işten vazgeçerse de, Kürt sorunu çözülmezse Kürt sorunu gene varolmaya devam edecektir.

Türkiye halkı ve demokrasiden yana olan herkesin ortak çabası ile Kürt sorunu çözülebilir ve çözülmelidir. Bu noktada Kongremiz işçi sınıfının sendikal, politik hak ve özgürlükler mücadelesi ile Kürtlerin hak ve özgürlüklerinin gerçekleştirilmesinin yakın bağına dikkatleri çekiyor.

Kürt sorunu çözülmeden 12 Eylül ‘den tam çıkış ve demokrasi gerçekleşemez. Demokrasi uygulanmadan, Kürt sorunu çözülemez. Yani Türkler ve Kürtler arasında tam hak eşitliği sağlanmadan, sorunun tam bir açıklıkla ve sınırsızca tartışılması için politik ve yasal koşullar sağlanıp, yasaklar kalkmadan hangi çözümün doğru olduğunu, sağlıklı bir biçimde tartışmak bile mümkün değildir.

Sorunun çözümünün birinci koşulu;çözüm olarak önerilebilecek bütün görüşlerin açıklama, savunulma ve alternatif olarak da kendi istediği biçimde ifade etmesi özgürlüğünün kabul edilip, güvence altına alınmasıdır. İkinci koşul; problemin ilgililerin demokratik ortamda oluşacak tercihlerine karşı kesin bir kabul ve saygı dışında, hiçbir yaptırım uygulanmayacağı güvencesinin yasal temelde sağlanmasıdır. Üçüncü koşul; özgür, demokratik bir tartışma sonucu oluşan sonuçla birlikte ilerde sorunun şu veya bu evrede gündeme tekrar gelmesi halinde ele alınabilmesi işlevi mekanizmalara sahip olmasıdır.

Önce tüm yasakların, baskı ve eşitsizliklerin kalktığı şiddet ve silahın terkedildiği tam ve güvenceli demokratik bir ortam bu olmadan kongremiz Kürt sorununu tartışmak ve çözümler üretme olanağının çok sınırlı olduğu görüşündedir.

Kürt sorunu, Kürtlerin özgür iradesini temel alan, Kürtlerin ve Türklerin tam hak eşitliği temelinde ortak çıkarlarını sağlayan demokratik bir mutabakatla, bölge ve dünya barışına hizmet eden, şiddeti bütün biçimleriyle reddeden barışçı, demokratik ve adil bir çözümle sonuca ulaştırılabilir.

Önceki yıllarda çözümü daha kolay olan Kürt sorunu, gün geçtikçe çözümü zorlaşan bir sorun haline gelmektedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin geleneksel politikalarıyla, Kürt realitesinin çatıştığı bir konumdan, Kürtlerle Türklerin çatıştığı bir konuma doğru yuvarlanma tahlikesi ciddidir.

SBP. Kongresi şiddete dayalı yöntemlerin, ne Kürtlere ne de Türklere hiçbir yararı olmadığı ve terkedilmesi gerektiğinin yaşamsal öneminin altını çiziyor. Bir bütün halinde şiddet, Türk ve Kürt nüfusunun gittikçe daha çoğunu sertlik yanlısı güçlere doğru kutuplaştırma ve her iki halkı da birbirine karşı cepheleştirme tehlikesini taşıyor. Son günlerde Batı Anadolu’da tekrar uç verdirilen olaylar vahimdir. Dış Türkler olgusundan da çarpıtılarak yararlanan şoven, pantürkist çevrelerin kışkırtmaya çalıştığı milliyetçi hisleri bu açıdan tehlikeli bir toplumsal psikolojik zemin yaratıyor.

Kongremiz, Kürt sorununun bu ortam içinde ve şiddet makasında, en azından belli bir süre için çözüm olanaklarının daraltılıp ertelendiği bir duruma, kitlenme tehlikesiyle karşı karşıya olduğuna dikkatleri çekmektedir. Çünkü Kürtlerin varlıklarını inkar politikasından bile tam anlamıyla vazgeçilmemiştir. Hükümetin kuruluşunu izleyen günlerde Başbakan DEMİREL’in “Kürt realitesini tanıyoruz” sözleri resmî devlet televizyonunda sansür edilebilmiştir. Gene Başbakan’ın 30 Mart 1992’de yabancı basın için İstanbul’da düzenlediği basın toplantısında sarfettiği “Kürt” sözcüğü yine TRT tarafından yansıtılmamıştır. Kısaca, “devlet içindeki devletin” Kürt sorununu çözümsüzlüğe doğru yuvarlama tehlikesi artmaktadır.

Türklerin ve Kürtlerin özgür ve gönüllülük temelindeki birliğinden yana olan SBP., Birinci Kongresi vesilesiyle, Türklerin Türk-Kürt tüm yurttaşlarına, kamu görevi yürüten ya da yurttaş insiyatifi niteliğinde bulunan tüm kurumlarına seslenmekte ve aşağıdaki önerilerin hayata geçirilmesi için zaman yitirilmemesi gerektiğini hatırlatmaktadır.

Yukarıda ifade edilen noktalardan çıkarak gerçekleştirilmesi gereken değişikliklerin bir bölümü hükümet kararnameleriyle, bir bölümü yasa değişiklikleriyle, bir bölümü ise yeni bir anayasa ile sağlanabilir.

İvedilikle harekete geçilmesi gerektiğinden, anayasa gibi geniş mutabakatlar gerektiren konuların ele alınmasından önce, hükümet kararnameleri ve yasa değişiklikleriyle temel adımların atılması gerekmektedir.

Sosyalist Birlik Partisi 1.Kongresi Türkiye’nin tüm yurttaşların esenlik içinde yaşadığı bir ülke haline gelebilmesi için, ulaşılması gereken hedefleri şöyle tanımlamaktadir.

1) Kürtlerin varlığı yasal temelde tanınmalıdır.

2) Devlet ve hükümet Kürt sorununun çözümünde askersel araç ve çözümleri değil, politik araç ve çözümleri benimsediğini açıklamalıdır.

3) Olağanüstü hal hemen sona erdirilmeli, koruculuk sistemi kaldırılmalı, özel tim bölgeden çekilmelidir.

4) Anayasa ve siyasî partiler yasası, barışçılığı esas alan tüm görüşlerin tam bir özgürlük içinde dile getirilmesini sağlamalıdır. Ayrılıkçı partiler de yasal olabilmelidir. Bu ayrılma durumunun, hangi koşulların yerine gelmesiyle gerçekleşebileceğinin Anayasada tanımlanmış olmasını gerektirir.

5) Kürt sorununu yasal yollardan dile getirmek ve en uç önerileri bile seslendirebilmek mümkün olmadığı için, yasal yolların dışına çıkmış olanlar için bir genel af getirilmelidir.

6) Merkezi devlet örgütlenmesinden adem-i merkeziyetçiliği güçlendirecek şekilde bölgesel düzenlemeler yapılmalı, eyalet sistemine geçilmeli, il ve ilçe yönetimleri seçimle göreve getirilmelidir.

7) Eğitimde yerel yönetimlerin söz sahibi olması sağlanmalı ve yerel yönetimlerin kararlarına bağlı olarak Kürtçe derslerinin konulması mümkün olabilmelidir.

8) Radyo ve televizyonlardan Kürtçe yayın da yapılmalıdır.

9) Devlet katlarında ve Silahlı Kuvvetlerde görevli Kürt kökenli yurttaşların kendi ulusal kimliklerini açık ifade edebilmeleri sağlanmalıdır. Devletin yasama, yürütme ve yargı erk organlarının bileşiminin ülke nüfusunun etnik ulusal bileşimine uygun hale gelmesiyle eşitlik sağlanmağa başlanılmış olabilir. Haklarda ve devletin tüm yapısında farklı kökenlerden tüm yurttaşların tam eşitliği ve devletin milliyetçilikten arındırılması, yani Türk vasfından uzaklaştırılmasıyla, devlet Türklerin, Kürtlerin ve ülkede yaşayan tüm ulus ve etnik kökenden yurttaşların demokratik devleti haline getirilebilir. Eğer Kürt olduğunu ifade eden bir teğmen general olabiliyorsa, Kürtlerin devletin en yüksek katlarına gelebildiği ancak o zaman söylenebilir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin ve bu Cumhuriyette yaşayan tüm yurttaşların esenliği bu değişikliklere ulaşabilmesine bağlıdır. Geleneksel devlet politikasında ısrar Türkiye’yi içerde kaosa, dışarda ise barbarlar ülkesi konumuna sürükleyecektir.”

Denilmekte ve bu kararın 6 karşı oyla çoğunlukla kabul edildiği belirtilmektedir.

Partinin genel yönetim kurulunun çeşitli tarihlerdeki bu açıklamalarının “Bülten” adı ile yayınlanan ve “Sosyalist Birlik Partisi Genel Merkez Haber Bülteni” olduğu belirtilen parti yayınının 4., 7., 8. ve 11. sayılarında yer aldığı ve benzer görüşlere yer verildiği görülmektedir.

Partinin Anayasa değişikliğine ilişkin önerisi Bülten’in 7. sayısında yer almıştır ve burada “Eğitim dili Türkçe olmalı, ancak değişik etnik kökenli yurttaşların yoğun olarak yaşadıkları bölğelerde, halkın yaygın olarak konuştuğu dillerde de eğitim yapılmalıdır. Her dilde özel okul açmak serbest olmalıdır.” ilkesine yer verilmektedir.

Genel Merkez Haber Bülteni’nin Temmuz 1992, Ağustos 1992 ve Eylül 1992 tarihli sayılarında davalı parti genel başkanının çeşitli yayın organı temsilcileri ile yaptığı röportajlardaki beyanları yayınlanmıştır. Genel Başkan Sadun AREN’in konu ile ilgili olarak sorulara partisi adına verdiği yanıtlar aynen şöyledir;

“…..

Vo Realites: Kürt sorunu konusunda ne düşünüyorsunuz’

AREN: Türk hükümeti Kürt kimliğini tanımak istemiyor. Sorunun çözümü Kürt kimliğinin tanınmasından geçiyor.

Vo Realites: Kürt sorunu konusunda, bağımsızlık, özerklik veya federasyon önerileri içinde siz hangisine taraftarsınız’

AREN: Bu konuda kararı Kürtler vermeli. Biz onlara özerklik veya federasyon türü bir öneriyi dayatamayız. Çözüme ulaşabilmek için önce konunun tartışılabileceği bir ortam yaratılmalı.

Vo Realites: 17 Mayıs tarihinde Irak’ta yaşayan Kürtler, arasında seçimler yapıldı. Bunun Türkiye’de yaşayan Kürtler üzerinde bir yansımasının olabileceğini düşünüyormusunuz’

AREN: Düşünmüyorum. Türkiye’de yaşayan Kürtler Irak’takinden çok farklıdırlar; ileri durumdadırlar. Çok uzun süredir birlikte yaşadıkları Türklerle kaynaşmışlardır. Türkiye’nin batısında yaşayan birçok Kürt, yaşadıkları bölgenin halkıyla o kadar bütünleşmişlerdir ki, Kürt kimliklerini ileri sürmemektedirler. Bir örnek verecek olursak, şu andaki Hükümetin Dışişleri Bakanı Kürttür. Arap ülkelerinde ise durum farklıdır. Oradaki Kürtler yerli halkla karışıp bütünleşmemişlerdir.

Vo Realites: Bu nedenle mi, Türkiye’de ne kadar Kürdün yaşadığı hesaplanamıyor’

AREN: Evet, tamamen öyle. Bu rakamın on ile yirmi milyon arası olduğu söylenebilir. Altmışlı yıllardaki nüfus kayıtlarında insanlara “ana diliniz ne'” sorusu soruluyordu. Bu soru Kürt nüfusunun saptanmasına olanak veriyordu. Bugün bu tür soruların sorulmuyor olması, nüfus içindeki Kürt oranının tespitini olanaksız kılıyor.

Vo Realites: PKK’nın “Kürtlerin temsilcisiyim” iddiasını nasıl değerlendiriyorsunuz’

AREN: Bunu söyleyemezler. Silah kullandıkları sürece Kürtler de kendilerinden korkuyor. Zor bir soru.

Vo Realites: Türkiye’nin iç durumunu nasıl yorumluyorsunuz’

AREN: Demokratikleşme yönünde gelişmeler var. Güneydoğudaki silahlı mücadele demokratikleşmenin önünde bir engel oluşturuyor. Eğer eski SSCB sınırları içerisinde bir Türk müdahalesi gerçekleştirilirse, bu durum da olumsuz gelişmelere neden olur.

…….

Vorwarts: Türkiye’de Kürt halkının varlığından bahsetmek yasa önünde suç sayılıyorsa, partinin Kürt konusundaki tavrı nedir’

AREN: Partimiz Kürt sorunu konusunda yaklaşık olarak Kutlu ve Sargın’ın partisinin savunduklarına yakın şeyler söylüyor. Türkiye’de Kürt halkının varlığını, bu halkın Türklerin sahip olduğu haklara sahip olması, gelecekleri hakkında kendilerinin karar vermesi gerektiğini savunuyoruz. Kanunlara karşı geliyor sayılsak bile, bizim konuya bakışımız böyledir. Şu anda hükümet bu konuda kesin bir tavır takınmıyor, var olan kanunu da bize karşı kullanmıyor.

Kürt sorunu şu anda Türkiye’nin önemli sorunu. Güney Doğu’da PKK önderliğinde bir silahlı savaş sürmektedir. Bu durum sorunun barışçı çözümünü engellemektedir. Biz silah kullanılmasına karşıyız.PKK silahlarını bırakmalı, hükümet de PKK’cılara af çıkartmalı. PKK mücadelesini yasal yollardan yürütebilmelidir. Ancak o zaman sorunlar tartışılıp bir çözüm bulunabilir.

Vorwarts: Türkiye’de demokratikleşme süreci o kadar kuvvetli değil. PKK’nın silahlı mücadelesi buna engel olabilirmi’

AREN: Düşünceme göre evet. Fakat şunu da belirtmekte yarar görüyorum ki, şu anda hiç kimse Kürtlerin tam olarak ne istediğini bilmiyor. Türkiye Kürtlerinin durumu, Irak ve İran’dakilerden farklı. Kanunlar önünde Türkler ve Kürtler arasında bir fark yoktur. Kürt halkının yarısı bugün ülkenin batısında yaşamaktadır. Buradaki halkla kaynaşmış, aralarında derin bağlar oluşmuştur. Bir Kürt başbakan veya amiral olabilir. Ama Kürt olarak, Kürt asıllı olarak değil. 15 milyon Kürdün 8 milyonu Türklerle iç içe yaşamaktadır. Bu nedenle Kürtlerin bağımsızlığı veya özerkliği durumunda başka problemler de çıkacağından, çokça Kürt bu çözüm önerilerine taraftar değildir. Bugün ayrılma yönünde mücadele eden Kürtler vardır. Düşünceme göre, serbest bir referandum yapılacak olursa sonuç arzuladıkları gibi olmayacaktır. Öncelikle Kürtlerin varlığı resmî olarak kabul edilmeli, okulda, toplumda, kendi dillerini konuşabilmeli, kültürlerini sürdürebilmelidirler. Konunun açıkça tartışılabileceği bir ortam yaratılmalı, böyle bir ortamda yapılacak bir referandumla gelecekleri konusunda karar verebilmelidirler. Partimiz sorunun barışçıl ve demokratik yöntemlerle çözümünden yanadır.

……..”

“…….

L’HUMANİTE: TBKP, gibi yasanın hışmına uğramamak için kongre metinlerinizde Kürt sorununu nasıl ele aldınız’

  1. AREN: Bildiğiniz gibi, eğer yasa çerçevesinde kalmak istenirse, ülkemizde ne bir şey yapılabilir, ne de bir şey söylenebilir. Siyasî Partiler Yasası, partilerin, Türkiye’de etnik ya da dinsel azınlıklar bulunduğunu ileri sürmek hakkının olmadığını söylüyor. Buna göre, Kürtlerin olduğu bile söylenemez…. Kürt’lerin bütün sorunu bu; olmak mı, olmamak mı, varlık mı, yokluk mu sorunu. Biz, Kürt’lerin hak eşitliğini savunuyor ve onları bir azınlık olarak görmeyi kabul etmiyoruz. Ama bu, sorunu çözmeye yetmez. Gereken şey, Kürt’lerin kendi yazgılarını kendilerinin kararlaştırabilmesidir. Kongrenin başlıca sloganlarından biri de buydu: “Kürtler, istedikleri gibi yaşamakta özgür olmalıdırlar”.

– Gerçekte bu ne anlama geliyor’

– Örgütlenebilmeleri, geleceklerini tartışmak için kendi partilerini kurmaları gerektiği anlamına geliyor. Olası çözümlerden biri, bağımsızlıktır. Bir başkası federasyondur. Bir üçüncüsü, kültürel özerkliktir. Şimdi olduğu gibi, üniter bir Türk devleti içinde yaşamayı da seçebilirler. Ama bunu söylemek onların işi. Şimdilik bunu kendileri de bilmiyorlar. Çünkü bu çözümleri özgürce görüşmek, olası tüm tercihlerin sonuçlarını tartışma olanakları yok.

– Öyleyse siz, Kürt partilerinin kurulmasından yanasınız’

– Kuşkusuz. Demokratik bir ortam yaratmak gerekiyor. Bugün durum nedir’ Hükümet, “Kürdistan”dan söz edilmesini bir suç olarak görüyor ve bunu yapan herkesi mahkemeye veriyor. Ama eğer bir Kürt: “Ben böyle çok iyiyim, bu durumun değişmesini istemiyorum” derse, bu kez de PKK ona saldırıyor. Bu koşullarda görüşüp tartışmak olanaksız. O halde silahların susması, hükümetin bir genel af çıkarması ve PKK’nın yasallaştırılması gerekiyor.

– PKK’nın yasallık kurallarına uymaya karşı olduğunu mu düşünüyorsunuz’

– Bilmiyorum. Ama bir şeyden başlamak gerekiyor. Eğer hükümet ilk adımı atarsa PKK’nın nasıl bir karşılıkta bulunacağı görülecek. Bir şey kesin, bu sorun silahla çözülemez. İki taraf da bunu kabul etmek ve insan öldürmeye son vermek zorunda…. Sorun şu ki, PKK hükümetin tek muhatabı olmak istiyor. Ama biz, halk için de var olan bütün eğilimlerin kendini dile getirebilmeleri için birçok örgüt olması gerektiğini düşünüyoruz. Bizim önerdiğimiz şema şu: Kürt’lerin özgürce örgütlenmesi, tartışma ve referandum. Sonra, Kürtler eğer bağımsızlığı seçerlerse bunu kabul etmek ve sınırlar sorunu gibi, Türk’lerin ve Kürtlerin malları sorunu gibi, batı bölgelerinde yaşayan Kürtler sorunu gibi teknik sorunları çözmek için görüşme masasına oturmak gerekecek.

– Böyle bir şema şimdilik çok azınlıkta kalmıyor mu’

– Doğru. Bu fikir, Türk toplumu tarafından hoşgörü ile karşılanmıyor. Ama işleri ilerletmek için bu fikri dile getirmek de önemli. Bu bir zihniyet sorunu. Kürt halkının özgür kararını kabul etmek zorunda olduğumuzu kabul ettirmekte başarı sağlamak gerekiyor. Türkiye için temel sorunlardan biridir bu. Eğer bu sorun çözülebilirse, bütün öteki sorunlar da çözülebilir. Demokratlaşmanın temeli bu. Çünkü Kürtler için özgürlük kabul edilebilirse, kadınlar için de özgürlük kabul edilebilir ve bu böylece sürer gider … her şey birbirine bağlı. Bütün tabuları yıkmak gerek”

…..”

“…..

– Sayın AREN, Kürt sorunu konusunda partiniz iyi niyetli yaklaşımlar içinde olsa da bu konuda somut bir pratiğiniz yok. Bunun nedenini açıklarmısınız’

– Öncelikle bizim partimizin görüşünü aktarmak istiyorum, böylece sorunuza da açıklık getirebilirim.

Kürtler bir ulustur. Türklerden farlı bir kimliği olan, kültürü olan bir ulustur. Türkiye’nin aslî unsurudur. Kürtler, azınlık falan sayılmazlar. Eskiden beri Türklerle yan yana yaşamış kaynaşmış bir halktır.

Türk devletinin Kürtler üzerinde uyguladığı yok sayma politikası sorunun bu şekilde gelişmesine neden olmuştur. Belki daha farklı bir gelişme yaşanabilirdi. Biz bu politikayı reddediyoruz. Yani öncelikle Kürtlerin varlığı kabul edilmeli, onlar üzerindeki tüm yasaklamalar ve kısıtlamalar kaldırılmalıdır. Ondan sonra Kürtler nasıl yaşamak istediklerine kendileri karar vermelidirler. Hangi biçimde olursa olsun, Kürt halkının geleceği Kürtler tarafından belirlenmelidir. Bu nedenle parti olarak çözüm önerileri üretmek ve bunları Kürt halkına dayatmaktan yana değiliz.

Bugüne kadar Kürt halkının kendi özgür idaresiyle karar verme şansı olmadığından doğru zeminde bir gelişme yaşanmamış. Yani Kürtler üniter bir devlet içinde mi, federal bir devlet içinde mi, yoksa tamamıyla ayrılıp bağımsız bir devlet olarak mı yaşamak istiyorlar’ Bunu bilmiyoruz. Karşılıklı iki güç arasında Kürt halkı kendi isteğini dile getirmek fırsatından yoksun kalmıştır. Biz bu nedenlerle sonunu sahiplerine, yani Kürt halkının özgür iradesine bırakılmasından yanayız. Bundan dolayı, nasıl yaşayacakları konusunda herhangi bir önerimiz olamaz. Ancak, Kürt kimliğinin ve kültürünün üzerindeki baskılar mutlaka sona ermelidir. Bu biçimde yaşama ya da ayrı yaşama biçimlerinden hangisi olursa olsun bu mutlaka gereklidir.

Bize düşen görev bu düşüncelerimizi dile getirmektir. Biz de bunu sık sık, gittiğimiz her platformda dile getiriyoruz.”

Gene genel başkan Sadun AREN’in çeşitli sebeplerle parti adına konu ile ilgili yaptığı açıklamalar partinin yayın organı “Bülten”in 4., 10. ve 11. sayılarında yer almıştır. Bu beyanlar,

“…. Kürt sorunu önce özgürce oluşturulacak bir tartışma ortamında tartışılmalıdır. Parti olarak biz “Kürtler nasıl yaşamak istiyorlarsa öyle yaşamakta özgür olmalıdırlar” diyoruz. (Bülten Sayı:4)

” …. Bu vesile ile hükümetin Kürt sorununun çözümüne yönelik bazı adımlar atmasının yerinde olacağı inancındayız. Örneğin TV. ve radyoda Kürtçe yayın ve Kürt dilinde eğitim yapılmasını bunlar arasında sayabiliriz.” (Bülten sayı: 10).

” …. Dünyadaki benzer olaylar ve ülkemizde Kürt sorununun izlediği gelişme çizgisi bu sorunun silahlı yollarla değil, fakat ancak siyasal, demokratik ve barışçı yollarla çözülebileceğini en açık biçimde ortaya koymuştur. Bu nedenle herşeyden önce Hükümetin, PKK’nın silahlı eylemleriyle asıl Kürt sorununu birbirinden ayırması gerekmektedir. Bundan sonra yapılacak iş Kürt halkını temsil edebilecek parti ve örgütlerle bir diyaloğ içinde soruna barışçı ve demokratik çözümler aramaktır. Unutmayalım ki daha PKK’nın bile tam olarak ne istediği bilinmemektedir.

Burada Kürtçe eğitim görme olanağı ve Radyo-Tv’de Kürtçe yayın yapılması gereçekleştirilmelidir. Bunlar talep edildiği takdirde de karşılanması gereken en doğal demokratik haklardır.” (Bülten Sayı: 11).

biçimindedir.

Davalı Partinin genel başkan yardımcısı Sıtkı COŞKUN’un 28 Şubat 1993 günü Paris’te yapılan “Türkiye’de siyasi durum ve görevimiz” konulu toplantıda partisi adına yaptığı açıklamalar “Bülten”in 7. sayısında yer almaktadır. Bu beyanın bir bölümü aynen “… Kürt sorunu bugün ülkenin en güncel ve can alıcı sorunudur. Kürt sorunu çözülmeden demokrasi gerçekleşemez. Her Kürt, Türk yurttaşlarla eşit olana kadar, üzerindeki her türlü baskı ve ayrımcılık bitene kadar her bilinçli Türk insanı “ben Kürdüm” diyebilmelidir…” şeklindedir. Sıtkı COŞKUN başka bir beyanında da “… Sosyalist Birlik Partisi bu noktadan hareketle, Türk ve Kürt halklarını Çekiç Güç’e karşı çıkmaya çağırıyor, MGK’nın ve hükümetin Çekiç Güç’ün görev süresinin uzatılması önerisine karşı, milletvekillerinin red oyu vermesini istiyor.” (Bülten Sayı: 10) demektedir.

III- Kapatma Nedenleri ve Değerlendirme:

  1. A) Kapatma Nedenleri

Daha önce de değinildiği gibi, siyasal partilerin amaçları ve kapatılmalarına ilişkin esaslar Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerinde düzenlenmiş bulunmaktadır. 68. maddenin dördüncü fıkrası, siyasal partilerin tüzük ve programlarının devletin ülkesi ve ulusuyla bütünlüğüne, insan haklarına, ulus egemenliğine, demokratik ve lâîk Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamayacağı; beşinci fıkrası, sınıf ve zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayan parti kurulamayacağı kuralını getirmiş, 69. maddenin birinci fıkrası ise, siyasal partilerin tüzük ve programları dışında faaliyette bulunamayacakları, Anayasanın 14. maddesinde yer alan sınırlamaların dışına çıkamayacakları, çıkanların temelli kapatılacakları, sekizinci fıkrası da, siyasal partilerin yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan, yabancı ülkelerdeki dernek ve gruplardan herhangi bir suretle ayni ve nakti yardım ve emir alamayacakları ve bunların Türkiye’nın bağımsızlığı ve ülke bütünlüğü aleyhindeki karar ve faaliyetlerine katılamayacakları, bu hükümlere aykırı hareket eden siyasal partinin temelli kapatılacağı kuralını kabul etmiştir.

Çalışmaları ile ulusal iradenin oluşmasını sağlayarak siyasal iktidara sahip olmayı hedefleyen siyasal partilerin toplum düzeni ve demokratik hayatın devamı bakımından taşıdıkları önem onların kuruluş ve faaliyetlerinin izlenmesinin benzeri örgütlerden farklı olmasını zorunlu kılmıştır. Nitekim, genel çizgileri itibariyle olağan derneklere benzese bile, siyasal partilerin uymaları gereken esasların Anayasa’da yer alması, çalışmalarının Anayasa ve yasalar hükümlerine uygun olup olmadığının derneklerden farklı olarak özel biçimde izlenip, denetlenmesi, demokratik hayatın vazgeçilmez ögeleri sayılmalarının sonucudur. Ancak, siyasal partilerin yukarıda belirtilen hedefe ulaşmaları için yapacakları çalışmalarda mutlak bir özgürlükten yararlanmaları beklenemez. Demokratik hukuk devleti olmanın gereği olarak, bu özgürlük Anayasa ve yasalarla sınırlandırılmış, siyasal partiler çalışmalarında herhangi birinin çiğnenmesi halinde, Anayasa’nın Türkiye Cumhuriyetinin özünden ayrılmayacak olan nitelikler ve devletin dayandığı temel ilke ve görüşler hiçe sayılmış olur ve böylece doğrudan doğruya Türkiye Cumhuriyeti tehlikeye düşer.

Siyasal partilerin kurulmalarına, faaliyetlerine, denetlenmelerine, kapatılmalarına ilişkin esasları düzenleyen SPY, Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerinde öngörülen ilke ve esaslara paralel olarak, siyasî partilerle ilgili yasaklar başlıklı dördüncü kısmında partilerin amaç ve faaliyetlerinde uyacakları hususları düzenlemiş, bu ilke ve esaslara uymamanın yaptırımını 101. maddenin (a), (b) ve (c) bentlerinde “partinin kapatılması” olarak belirlemiştir.

Siyasal partiler için öngörülen yasaklamalar, davanın konusunu ilgilendirdiği ölçüde, şu biçimdedir:

SPY.nın 78. maddesinde; “Siyasî partiler:

  1. a) Türkiye Devletinin … Anayasanın başlangıç kısmında ve 2. maddesinde belirtilen esaslarını; anayasanın 3. Maddesinde açıklanan Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline … dair hükümlerini …. değiştirmek;

… dil, ırk, …. ayrımı yaratmak amacını güdemezler veya bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar, başkalarını bu yolda tahrik ve teşvik edemezler.

….” hükmü getirilmiştir. Sözkonusu yasaklamaların Cumhuriyetin niteliklerini, devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliğini ve Atatürk milliyetçiliği ilkesini korumaya yönelik olduğu anlaşılmaktadır. Madde metninde belirtilen Anayasanın Başlangıç’ında, “… hiçbir düşünce ve mülahazanın … Türk varlığının devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının … Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları … karşısında koruma göremiyeceği” ifade edilmiş, Anayasanın 2. maddesinde ise, Cumhuriyetin nitelikleri sayılırken Başlangıç’a gönderme yapılmak suretiyle “bölünmezlik” ya da bütünlük ilkesinden dolaylı olarak söz edilmiş, 3. maddesinin birinci fıkrasında ise, “Türkiye Devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçe’dir.” biçimindeki hükümle “bölünmezlik” ilkesi açık olarak konulmuş, 14. maddesinin birinci fıkrasında, Anayasadaki hak ve özgürlüklerin hiçbirinin devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak … dil, ırk, din ve mezhep ayırımı yaratmak … amacıyla kullanılamayacağı kabul edilerek temel hak ve özgürlükleri kötüye kullanılmasının önüne geçilmek istenmiştir.

Sözü edilen bölünmezlik ilkesinin siyasal, tarihsel ve hukuksal dayanaklarını Amasya Genelgesi ile başlayıp, Misak-ı Millî (Ahd-ı Millî) bildirgesi ile sonuçlanan belgeler dizisi oluşturur. Gerçekten, 21-22.6.1919 tarihli Amasya Genelgesinin 1. maddesinde, “Vatanın tamamiyeti, milletin istiklali tehlikededir.” tesbiti yapıldıktan sonra, 7.8.1919 tarihli Erzurum Kongresi kararlarında, “Trabzon vilayeti ve Canik sancağiyle Vilayat-ı Şarkiye adını taşıyan, Erzurum, Sivas, Diyarbakır, Mamuretilaziz, Van, Bitlis vilayeti ve bu saha dahilindeki müstakil livalar, hiçbir sebep ve bahaneyle birbirinden ve Osmanlı topluluğundan ayrılması düşünülemeyen bir bütündür. Buralarda yaşayan müslümanlar birbirlerinin sosyal ve ırki durumlarına saygılı ve öz kardeştirler.”, “Vatanın bütünlüğü, milli istiklalin sağlanması ve Saltanat ve Hilafetin masuniyeti için kuva-yı milliyeyi amil ve irade-i milliyeyi hakim kılmak esastır.”, ve “Mondros mütarekesiyle sınırlarımız içinde kalan ve her bölgesinde olduğu gibi Doğu Anadolu Vilayetlerinde de ezici bir çoğunluğu İslamlar teşkil eden, iktisadi ve kültürel üstünlüğü müslümanlara ait bulunan ve yekdiğerinden gayrıkabil-i infikak öz kardeş olan din ve ırkdaşlarımızla meskun memleketlerimizin bölünmesinden vazgeçilmeli, mevcudiyetimize, hukuk-ı tarihiye, ırkîye ve dîniyemize riayet edilmelidir.” biçimindeki ilkelerle ülke ve ulusun bölünmezliği vurgulanmıştır. 11.9.1919 tarihli Sivas Kongresi kararlarında ise, “Heyet-i Temsiliye, Şarkî Anadolu’nun heyet-i umumiyesini temsil eder.”

ibaresi yerine “Heyet-i Temsiliye vatanın heyet-i umumiyesini temsil eder.” hükmü getirilmiş, “Hükümet-i Osmaniye bir tazyik-i düvelî karşısında buraları (yani Şark vilayetlerini) terk ve ihmal etmek ızdırarında bulunduğu anlaşıldığı takdirde alınacak idarî, siyasî, askerî vaziyetlerin tayin ve tesbiti” yani geçici yönetim oluşturmak meselesini düzenleyen hükümde yer alan “buraları” ibaresi yerine de “mülkümüzün herhangi bir cüzünü terk ve ihmal etmek …” biçiminde kapsamlı ve genel bir kayıt getirilmiştir. İstanbul’da toplanan Meclis-i Meb’usan’ca 28.1.1920 tarihinde kabul edilip Büyük millet Meclisi’nce de benimsenen Misak-ı Millî Bildirgesinin 1. maddesinde, “Devlet-i Osmaniye’nin münhasıran Arap ekseriyetiyle meskun olup 30 Teşrinievvel 1918 tarihli mütarekenin hin-i akdinde muhasım orduların işgali altında kalan aksamın mukadderatı, ahalinin serbestçe beyan edecekleri araya tevfikan tayin edilmek lazım geleceğinden, mezkur hatt-ı mütareke dahilinde dînen, ırkan ve aslen müttehit, yekdiğerine karşı hürmet-i mütekabile ve fedakarlık hissiyatıyla meşhun ve hukuk-ı ırkiye ve içtimaiyeleri ile şeriyat-ı muhitalarına tamamiyle riayetkar Osmanlı-İslam ekseriyetiyle meskun bulunan aksamın heyet-i mecmuası hakikaten veya hükmen hiçbir sebeple tefrik kabul etmez bir küldür.” denilerek bölünmezlik ilkesi doğrulanmıştır.

Anayasanın, bir tarihsel olgu ve hukuksal temel niteliğinde olan bölünmezlik ilkesine devletin temel amaç ve görevlerini düzenleyen 5., temel hak ve özgürlüklerin sınırlanmasıyla ilgili 13., basın özgürlüğünü dezenleyen 28. ve 30., dernek kurma özgürlüğünü düzenleyen 33., gençliğin korunmasından söz eden 58., siyasal partilerin tüzük ve programlarının uyacakları esasları belirten 68., yükseköğretim kurumlarını düzenleyen 130., radyo-televizyon idaresi ve kamuyla ilişkili haber ajanslarını düzenleyen 133., kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarını düzenleyen 135. maddelerinde bu ilkeye yer verdiği 143. maddesiyle bu bütünlük aleyhine işlenen suçlar için özel yargı yerleri olan Devlet Güvenlik Mahkemeleri kurduğu, hatta 81. maddesinde milletvekili 103. maddesinde Cumhurbaşkanı yemini metnine dahil ettiği görülmektedir. Bütün bu düzenlemeler, Anayasanın Türkiye Devletinin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliği ilkesine karşı gösterdiği duyarlık ve titizliğin birer işaretidir. Gerçekten, toplumun hukuksal bağlamda örgütlenmesi demek olan devletin ve dolayısıyla toplumun kendi varlığına yönelebilecek tehditlere karşı korunmasını sağlayan bölünmezlik ilkesi bir yönüyle ülkenin tümlüğünü, diğer yönüyle de ulusu meydana getiren ögelerin bütünlük oluşturmasını ifade eder. Bu ilkenin öylesine bir özelliği vardır ki, bir yönünün herhangi bir biçimde ihlal edilmesi, diğer yönünün de ihlal edilmesi sonucunu doğurmaktadır.

Lozan Barış Antlaşması görüşmelerinde Başdelege İsmet Paşa, “Büyük Millet Meclisi Hükümeti; Türk yurdunun birliğine ve bölünmezliğine en büyük önemi vermekte, hakların ve ödevlerin, çıkarların ve yükümlülüklerin yurttaşlarca eşit olarak paylaşılması gerektiğine inanmaktadır.” biçimindeki sözlerle bütünlük ilkesini açıklığa kavuşturmuştur.

  1. maddenin (a) bendi, siyasal partilerin devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğü yanında, devlet dilinin Türkçe olduğuna dair kuralı da değiştirme amacını güdemeyeceklerini ve bu yolda faaliyette bulunamayacaklarını belirtmektedir. Anayasanın 3. maddesinin birinci fıkrası, devlet dilinin Türkçe olduğu hükmünü taşımaktadır. Bölünmezlik ilkesinin bir gereği ve sonucu olan bu hüküm, resmî işlemlerin ve yazışmaların Türk dilinde yapılması, resmî belgelerin bu dilde düzenlenmesi, öğretimin ve ulusal kültürün yalnızca Türkçeye dayanması, başka deyişle ülkedeki tek ulusal kültürü Türk kültürünün oluşturması demektir.Türkçe bireyler arasında yalnızca bir resmi dil olma durumunu çoktan aşmış; ayrı etnik kökenlerden gelseler bile, yüzyıllar boyunca karışıp kaynaşmış ve bir ortak kaderi paylaşmış, ortak bir kültüre ulaşmış kitlelerin hem günlük yaşantıda, aile içinde ve işyerinde yaygın biçimde kullandığı ortak bir iletişim aracı olabilmiş, hem de aynı kitlelerin ortak bilim, kültür ve sanat dili olma derecesine ulaşabilmiş ve böylece gerek bireysel, gerekse toplumsal iletişimin sağlanmasında ana araç olmuştur. Türkçenin kazandığı bu yaygınlık ve genellik gözönüne alındığında, etnik grupların sahip oldukları yerel dillerin resmi dil yerine genel iletişim ve eğitim dili olarak kullanılması düşüncesi kabul edilemez. Yerel düzeyde kalmış, gelişememiş diller bireylere manevi varlıklarını geliştirme olanağı sağlayamaz.

Diğer taraftan, hernekadar Anayasanın 26. maddesinin üçüncü fıkrasında, “Düşüncelerin açıklanması ve yayılmasında kanunla yasaklanmış olan herhangi bir dil kullanılamaz.” hükmü getirilmişse de, günümüzde kullanılması yasaklanmış bir dilin bulunmadığı, her yurttaşın istediği dili özel yaşantısında özgürce kullandığı yaşanan gerçeklerdendir. Anayasanın 42. maddesinin son fıkrasında, “Türkçeden başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez …” kuralı yer almış, uluslararası sözleşmelerin hükümleri bundan ayrı tutulmuştur. İlköğretimin zorunlu olması, eğitim ve öğretim birliğinin sağlanması gereği olarak böyle bir düzenlemeye ihtiyaç duyulmuştur.

Dil konusunda Anayasada bulunan bir diğer hüküm de 14. maddenin ilk fıkrasındaki, “Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek ….. amacıyla kullanılamazlar …” biçimindeki kuraldır. Bu hükümle, Anayasadaki hak ve özgürlüklerin dil ayırımı yaratmak amacıyla kullanılamayacağı kabul edilmiştir.

Davanın konusu bakımından, SPY.nın 78. maddesinin (a) bendinde incelenmesi gereken bir başka husus da “millet (ulus)” ve “milliyetçilik (Atatürk milliyetçiliği” kavramlarıdır. Yüksek Mahkemenizin de, 16.7.1991 gün, Esas 1990/1 (Siyasî Parti Kapatma), Karar 1991/1 sayılı, 10.7.1992 gün, Esas 1991/2 (Siyasî Parti Kapatma), Karar 1992/1 sayılı ve en son 14.7.1993 gün, Esas 1992/1 (Siyasî Parti Kapatma), Karar l993/1 sayılı kararlarında belirtildiği gibi; “… “millet” KAVRAMI; insanlığın gelişme süreci sonunda vardığı en ilerlemiş birlikteliği oluşturan toplumsal yapıyı anlatır. “Ulus” ve yerine göre “Halk” sözcükleriyle de anlatılan bu yapı, bir gelişme düzeyini, bilinçli ve kişilikli bireyler olgusunu gösterir. “Milliyetçilik” ise, büyük bir toplumsal gerçek ve “millet düşüncesi”nin üzerine kurulu olan çağın en etkin kültür ve politik anlayışıdır. Milliyetçilik, Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Türk Devrimi’nin temel ve önde gelen ilkelerinden biridir. Cumhuriyet döneminde “millet” ve “milliyetçilik” kavramları, başta teokrasiden demokrasiye geçişi sağlayan Atatürk olmak üzere Cumhuriyetin kurucularıyla, onların koyduğu temel ilkeler üzerinde Cumhuriyeti yöneten kuşaklarca yorumlanmış ve 1924, 1961, 1982 Anayasalarında yer almıştır. 1982 Anayasasının Başlangıç’ında, ” … Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı …”, 2. maddesinde “… Atatürk milliyetçiliği…”, 42. maddesinde ” … Atatürk ilkeleri …” ve 134. maddesinde “Atatürkçü düşünce …” sözcükleriyle Atatürk milliyetçiliği güçlü biçimde yer almaktadır. Atatürk milliyetçiliği, ayrımcı ve ırkçı bir kavram değil, Türkiye Cumhuriyetini kuran Türk halkının, kökeni ne olursa olsun, devlet yönünden tartışmasız eşitliği, içtenlikli birliği ve birlikte yaşama istencini içeren çağdaş bir olgudur. Ayrımcılığı dışlayıp “ulus” yapısı içinde kaynaşmayı öngören bu kavram; etnik kökenleriyle kimliklerin ayrımcılığa varan resmi bir tanıtım belirtisi olarak söylenmesini engellemektedir…

“Ulus, tarihsel ve sosyolojik yönden belirli aşamaları geçmiş ve belirli nitelikleri kazanmış bir topluluktur. Türk ulusu, Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasıyla sınırları çizilmiş “vatan” kavramına dayanır. Ulus; vatan üzerinde yaşayan, geçmişten geleceğe doğru bir zaman akışı içinde, ortak yaşam istek ve amacına bağlanan kültür ve ülkü birliğine dayanır. “Ulus” kavramı dar çerçeveli topluluk ve dinden başka toplumsal bir bağı olmayan ve başka öge aramayan ümmet kavramlarından çok farklıdır. Ulus, tarihsel ve sosyal gelişmenin yarattığı birlikte yaşama olgusudur. Irk gibi antropolojik ve filolojik niteliklere dayanan dar bir kavram da değildir. Ulus, ortak bir tarih bilinci yaratmamış göçebe, yerli dil ve soy gruplarından oluşan sosyolojik bir yapı olan kavim de değildir …”

Anayasanın 2. maddesinin gerekçesinde, “Atatürk milliyetçiliği” olarak ifade edilen milliyetçilik kavramı, bütün bireylerin kaderde, kıvançta ve tasada ortak, bölünmez bir bütün halinde, diğer bir deyişle, ulusal dayanışma ve adalet anlayışı içinde yaşamaları olarak tanımlanmıştır. Başlangıç’ın dokuzuncu paragrafında Türk vatandaşlarını millî gurur ve iftiharlarda, millî sevinç ve kederlerde, millî varlığa karşı hak ve ödevlerde, nimet ve külfetlerde ve millet hayatının her türlü tecellisinde ortak olduğunun belirtilmesi de Atatürk milliyetçiliğinin tanımından başka bir şey değildir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin niteliklerini oluşturan ve onun ulusal devlet olmasının bir sonucu olan Atatürk milliyetçiliği, çağdaş milliyetçilik anlayışıdır. Yani, hangi kökenden gelirse gelsin, bireyleri bir araya getiren, bir arada yaşatan şey, onlardaki aynı bir ulusa mensup olma duygu ve düşüncesi, bu yolda gösterilen kararlılık ve irade birliğidir. Subjektif nitelikteki bu milliyetçilik düşüncesinde esas olan, kökeni ne olursa olsun, bireyin, kendisi gibi olanlarla birlikte, kaderde, kıvançta ve tasada ortak ve bölünmez bir bütün oluşturdukları duygu, düşünce ve inancıdır. Bu bakımdan, sınırları belli, bölünmez vatan esasını temel alır. Gerçekçi ve çağdaş milliyetçilik anlayışını temsil eder. Irk düşüncesi, kan bağı, diğer biyolojik ölçütler ve soyca başka görünen toplulukların bütünden ayrı sayılmaları düşüncesi bu milliyetçilik anlayışında yer almaz. Kültür milliyetçiliğidir. Bu nedenle, kökenlerine, soylarına, bakılmaksızın, bireyleri ortak bir kültüre mensup oldukları bilinci ve manevi mutabakatı etrafında toplar, onları “tek ulus” yapısı içinde kaynaştırıp, bütünleştirir. Yüksek Mahkemeniz de bir tarihsel olgu olarak bu milliyetçilik anlayışını kararlılık gösteren bir biçimde böyle yorumlamaktadır. Nitekim, 20.7.1971 gün, Esas 1971/3 (Parti Kapatılması), Karar 1971/3 sayılı kararda, “… Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde Türk milliyetçiliği ideolojisi egemendir ve Anayasamız (Başlangıç) kuralları arasında bunu bildirdiği gibi, bütün Anayasa yapısının oturduğu temel dahi budur. Bu, Türk kültürüne dayanan bir milliyetçiliktir ve bunda ırk düşüncesi ve kökence başka görünen toplulukların ayrı tutulması düşüncesi yer almış değildir…”; 8.5.1980 gün, Esas 1979/1 (Parti Kapatılması), Karar 1980/1 sayılı kararda, “… geçmişte “panislamist” ve “panturanist” görüşlerin neden olduğu acı deneyimleri yaşamış olan Türk Ulusunun din, dil, ırk ve mezhep gibi esaslara dayalı ayrılık çabalarına ödün vermeyen, birleştirici ve toplayıcı bir “milliyetçilik” anlayışına Anayasanın Başlangıç hükümleri arasında yer verilmesi, imparatorluktan ulusal devlete dönüşmüş olan bir toplumun bilinçli bir davranışıdır…”; 27.11.1980 gün, Esas 1979/31, Karar 1980/59 sayılı kararda, “… Anayasada, ırkçılık, turancılık ya da din veya mezhep doğrultusunda bütünleşmeyi amaçlayan inanışları reddeden Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi Türk sayan birleştirici ve bütünleştirici bir milliyetçilik anlayışı benimsenmiştir…”; 18.2.1985 gün, Esas 1984/9, Karar 1985/4 sayılı kararda, “… Atatürk milliyetçiliği, Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi Türk sayan, dil, ırk, din gibi düşüncelerle yapılacak her türlü ayırımı ret eden, birleştirici ve bütünleştirici bir anlayışı temsil eder…” biçimindeki görüşlere yer verilmiştir.

Özellikle son iki yıl içinde benzer davalar dolayısıyle vermiş olduğu kararlarda Yüksek Mahkemenizin, giderek kazandığı öneme paralel olarak sözü edilen ilkenin anlamını daha da artan bir duyarlılıkla yorumlayıp zenginleştirdiği gözlenmektedir. Nitekim, 16.7.1991 gün, Esas 1990/1 (Siyasî Parti Kapatma), Karar 1991/1 sayılı kararında şöyle denilmiştir: “… Bugün, Türkiye Cumhuriyeti içinde yaşayan insanların bir kesimi değişik kaynaklardan gelse bile kültürleriyle tek bir yapı oluşturmuştur. Türkiye Cumhuriyetinde dil ve kültürün bugünkü düzeye gelmesinde, ülkenin her karış toprağında, her kökenden ve soydan gelen vatandaşlarımızın payı vardır… ülkenin her yeri her yurttaşındır.

“Kurtuluş Savaşı’ndan önce Anadolu’nun yer yer işgal edildiği, bütün güç ve olanaklarına el konulduğu bilinmektedir. Bu çok kötü koşullar içinde Anadolunun bir kısım topraklarının parçalanması için yoğun çabaların sürdürüldüğü sıralarda, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkan Atatürk’ün 18.6.1919 günü, 1. Kolordu Komutanı Cafer Tayyar Paşa’ya çektiği telgrafta; “Bütün Anadolu halkının millî bağımsızlığı kurtarmak için baştan aşağı tek bir vücut gibi birleşmiş” olduğu belirtilmektedir.

“Atalarımız tarihin geçmiş günlerinde olduğu gibi, o karanlık günlerde de bölücü propaganda ve desteklere kapılmadan, kendi özgür istençleriyle ve ortak istekleriyle çağların yarattığı ortak kültürde birleşmeyi ve Türk Ulusu’nu oluşturmayı sağlamıştır. Bu olgu, bugün de ulusça bağlı olduğumuz bir tür ulusal ant ve toplumsal uzlaşmadır. Yasama, yürütme ve yargı organlarıyla yönetim görevlerinde, yerleşimde, çalışma hayatında, temel hak ve özgürlüklerde eşitliği kabul eden bu tarihsel dayanışma, kaynaşma ve oluşum, Kurtuluş Savaşı’nda zafere ulaşmayı, ülkesi ve ulusuyla bölünmez bir bütün olan Türkiye Cumhuriyeti devletini kurmayı başarmıştır.

“Türk Devletinin vatandaşları arasında etnik ya da diğer herhangi bir nedenle siyasal veya hukuksal ayrılık söz konusu değildir… Türk Milleti içinde yer alan her kökenden vatandaş, hiçbir ayırım gözetilmeksizin, istek ve başarılarına göre her görev ve işte çalışmış, Türkiye’nin her yerinde, köyünde, şehirinde yaşama, yerleşme, okuma, evlenme, gelişme ve yükselme ile Türk dil ve kültüründen faydalanma ve katkıda bulunma olanağına kavuşmuştur….

“Türkiye’de; Türk Ulusunun dengeli, tutarlı tumumu, hoşgörüsü, insan sevgisi ve değerbilirliği millî bütünlüğü adaletli biçimde sağlamıştır. Millî bütünlüğümüzün temeli, ortak kültüre, lâiklik ilkesi ile akla, mantıklı düşünceye, sağduyuya, adalete dayanan “Atatürk milliyetçiliği”dir.

“Anayasamız, Türk Devleti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi Türk sayan birleştirici ve bütünleştirici bir milliyetçilik anlayışına sahiptir. Devletin, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü, bu çağdaş milliyetçilik anlayışının belirgin niteliklerinden birini oluşturmaktadır.

“Anayasa Mahkemesi’nin yine siyasal partilere ilişkin 20.7.1971 günlü, Esas 1971/3, Karar 1971/3 sayılı kararında bu konuda şöyle denilmiştir :

“1921 Anayasası’ndan 1961 Anayasasına değin sürekli olarak üzerinde durulmuş bir ilke olan (Türk Devleti’nin ulusu ve ülkesi ile bölünmezliği) ilkesi, Erzurum ve Sivas Kongreleri’nde saptanan biçimi ile Misakı Milli kurallarında dayanağını bulmaktadır. Misakı Milli’nin gösterdiği sınırlar içinde birbiriyle kaynaşmış olarak yaşayanların gerçekten ve hukuka aykırılık kabul etmez bir bütün oldukları kesinlikle belirlenmiş ve bu mütünlük içinde Kürt halkından hiçbir zaman söz edilmemiş olduğu gibi, Lozan Barış Antlaşması görüşme ve kararlarında da, Misakı Milli’nin çizdiği sınırlar içinde azınlıklar sayılırken Kürt ayırımına yer verilmemiştir.

“Bu durum yalnızca bir olayın değil, doğrudan doğruya bir gerçeğin de anlatımı olmaktadır. Bu gerçeğin de en aydınlık anlamıyla doğrudan doğruya Atatürk’ün ulus anlayışında bulmaktayız. Atatürk’ün kendi el yazısı ile düzenlediği notlarında: “Bugünkü Türk Milleti, siyasî ve içtimaî camiası içinde kendilerine Kürtlük fikri, çerkezlik fikri ve hatta lâzlık fikri veya Boşnaklık fikri propaganda edilmek istenmiş yurttaş ve millettaşlarımız vardır. Fakat mazinin istibdat devirleri mahsulü olan bu yanlış göstermeler hiçbir millet ferdi üzerinde üzüntü ve kınamadan başka bir tesir hasıl etmemiştir. Çünkü bu millet efradı da umum Türk Camiası gibi aynı müşterek maziye, tarihe, ahlâka ve hukuka sahip bulunuyorlar” demiş ve “Ulus”u, “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir.” …” (biçiminde tanımlamış).

“10.7.1992 gün, Esas 1991/2 (Siyasî Parti Kapatma), Karar 1992/1 sayılı kararda “… Uluslar, varlıklarını tarihsel gelişmeler ve gerçeklerle kazanırlar. Ortak kültürün, sosyal dayanışmanın ve birlikte yaşama duygusunun doğuşu, gelişip güçlenmesi tarihe dayanır. Tek vücut durumunda ve tam ulus yapısı içinde bütünleşerek Kurtuluş Savaşı’nı yapmış halkın vatanı Türk vatanı, Milleti Türk Milleti, Devleti de Türk Devleti’dir. Dünya çağlar boyu Anadolu için “Türkiye” ve burada yaşayanlar için “Türkler” adını kullanmıştır. Bu durum, ulus bütünlüğü içinde yeralan farklı etnik grupları görmeme anlamına gelmez.

“Türk Ulusu’nu oluşturan, binlerce yıl birarada yaşamış, kaynaşmış, ortak kültüre, ahlâka ve dine sahip insanların tarihleri birdir. Vatanı üzeninde yaşamış bütün geçmiş kuşaklar, ülkenin ve ulusun tümlüğünü ve onurunu sürdüreceği kuşkusuz olan, gelecek kuşaklarla birlikte düşünülmelidir. Her ulusun olduğu gibi tarihsel gerçeklere dayanan Türk Ulusu’nun ortak kimliği ve kültürü de savunmasız bırakılamaz. Herşeyden önce Türk Devleti’nin bağımsızlığına, kimliğine ve özbenliğine, ulusal bütünlüğüne düşman olan tüm karşıtlıklarla uğraşmak uluslararası hukuksal belgelerin benimsendiği temel bir görev ve haktır…

“Yüzyıllardan beri süregelen tarihsel ve manevi birliğe ek olarak, bütün yıkıcı ve bölücü faaliyetlere karşın birlikte Ulusal Kurtuluş Savaşı’na katılıp Cumhuriyeti kuran ve böylece kader ve gönül birliğini kanıtlamış bulunan; ülkenin her yöresindeki vatandaşlar arasında ulusal bütünlük perçinlenerek, Türk Ulusu’nun siyasal ve toplumsal birliği kurulmuştur.

“Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları, ortak tarihsel değerlere ve kültüre sahiy, aynı ulusal kimlik taşıyan ve tek vücut olan Türk Ulusu’nun bireyleridir.

“Türkiye Cumhuriyeti, milliyetçiliğe büyük önem vermiş ve bu kuram Anayasalarda temel ilke olarak yer almıştır. Atatürk Milliyetçiliği, ülke ve ulus bütünlüğünü koruyan temel ilkedir. Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk Milliyetçiliğine içtenlikle bağlıdır. Eşitlikçi ve birleştirici içereğiyle çağdaş anlayışı yansıtan Atatürk Milliyetçiliği toplumsal dayanışmanın güvencesidir. Atatürk Milliyetçiliği, yaşamsal ve bilimsel gerçek olarak benimsenmiştir. Bu tarihsel ilke aynı zamanda ulusal varlığın korunmasına ve yüceltilmesine hizmet edecek yaşam anlayışı ve biçimidir. İnsancıl, uygar ve barışçıdır. Kardeşliği, sevgiyi, dayanışmayı ve çağdaş evrensel değerleri kucaklar …” denilmiş; 14.7.1993 gün, Esas 1992/1 (Siyasî Parti Kapatma), Karar 1993/1 sayılı son kararda ise önceki iki kararda yer alan esaslar aynen tekrarlanmak suretiyle Anayasamızdaki milliyetçilik anlayışının niteliği bir kez daha vurgulanmıştır.

Bölünmez bütünlük ilkesi ile yakın ilişkisi bulunan egemenliğin, kullanılmasıyla ilgili olarak SPY.nın 80. maddesi siyasî partilerin “Türkiye Cumhuriyetinin dayanağı olan Devletin tekliği ilkesini değiştirmek” amacını güdemeyeceği ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamayacağı yasağını koymuştur.

Türkiye Cumhuriyeti tekil devlet esasına göre kurulan bir devlettir. Bu husus aynı zamanda Türkiye Cumhuriyetinin ulusal devlet olmasının da sonucudur. Bu tarihsel gerçekten hareket eden Cumhuriyet anayasaları federatif devlet sistemini kabul etmemiş, devletin tekil yapısını korunması için güçlü ve ödün vermez yaptırımlar öngörmüştür.

Tekil devlet yapısını sağlayan bölünmez bütünlük ilkesidir. Bu ilke, azınlık yaratılmaması, bölgecilik ve ırkçılık yapılmaması ve eşitlik ilkesinin korunması anlamına gelir. Şu halde tekil devlette, birden çok ulusa ve tek olan egemenliği paylaşan federe devletlere yer yoktur. Egemenliğin kullanılmasını ve Anayasanın 6. maddesinde belirtildiği gibi, onun tek sahibi olan ulus yapısını bölen düzenlemeler, bütünlük ve tekil devlet ilkesiyle bağdaşmaz. Siyasal partiler Türkiye’de bu ilke ve esaslar tersine çalışma yapamazlar. Bu husus Yüksek mahkemenizin 10.7.1992 gün ve 2-1 sayılı kararı ile, 4.7.1993 gün ve 1-1 sayılı kararında geniş şekilde açıklanmıştır.

Bölünmezlik ilkesinin bir diğer güvencesini oluşturan SPY.nın 81.maddesinin (a) bendinde, Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde ulusal ya da dinsel kültür ya da mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri sürmek; (b) bendinde ise Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek ve yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak ulus bütünlüğünün bozulması amacını gütmek ve bu yolda faaliyette bulunmak yasaklanmıştır. Maddenin gerekçesine göre, “Ülkemizde Lozan Antlaşmasıyla kabul edilen azınlıklar dışında bir azınlık yoktur. Herhangi bir ülkede resmî dilin dışında bazı dillerin bilinmesi veya yer yer konuşulması azınlık yaratmaz. Hele siyasî, sosyal, ekonomik ve kültürel alanlarda olduğu gibi her alanda bütün haklara sahip ve borçlarda eşit bir şekilde yükümlü olan tek bir milletin evlatları arasında azınlıktan söz etmek mümkün değildir.

“Bir memlekette resmî dilin her vatandaş tarafından bilinmesi, hangi alanda olursa olsun, eşitlik ilkesinin hakkıyla uygulanabilmesi ve adlî ya da idarî işlerin çabukluk ve selametle yürütülmesi bakımından yararlı, hatta zorunludur. Bu itibarla, resmî dili genç, ihtiyar, kadın, erkek her vatandaşın bilmesini sağlamak devletin görevidir.”

Maddenin (a) bendinde siyasal partilere, ulusal ya da dinsel veya … ırk veya dil farklılığına dayan azınlıklar bulunduğunu ileri sürmek yasaklanmıştır. Gerekcede de açıklandığı gibi, Lozan Antlaşmasıyla kabul edilen azınlıklar bu yasağın dışında kalmaktadırlar.

İç hukuk kuralı haline gelmiş olan ve uluslararası hukuk alanında da sonuçlar doğuran Lozan Barış Antlaşmasının Türkiye’deki azınlıklar konusundaki hükümlerine esas teşkil eden hazırlık çalışmalarına Yüksek Mahkemeniz özellikle son bazı kararlarında ayrıntılı olarak yer vermektedir. Bunlara göre, ” … Müslüman topluluklar arasındaki değişik gruplara azınlık statüsü tanınmadığı, kuşku ve duraksamaya yer bırakmayacak bir açıklıkta Lozan Barış Konferansı tutanaklarında bir çok kez vurgulanmıştır.

“Alt komisyon önce, etnik azınlıkların, başka bir deyimle, müslüman olmayan azınlıkların da, örneğin Kürtlerin, Çerkeslerin ve Arapların tasarıdaki koruma tedbirlerinden yararlanmalarında direnmiştir. Türk temsilci heyeti, bu azınlıkların korunmaya ihtiyaçları olmadığını ve türk yönetimi altında bulunmaktan tamamiyle memnun olduklarını söylemiştir. Alt komisyon bu inandırıcı sözler üzerine koruma tedbirlerini yalnız müslüman olmayan azınlıklarla sınırlamayı kabul etmiştir.

“Barış görüşmelerinde söz alan İsmet İNÖNÜ: “Türkiye’de hiçbir müslüman azınlık yoktur; çünkü, kuramsal yönden olduğu kadar uygulamada da müslüman nüfusun çeşitli unsurları arasında hiçbir ayırım gözetilmemektedir.” demiştir. Aynı konferansın 20 Kasım 1922 günlü oturumunda Rıza Nur Bey tarafından okunan bildiride şu görüşler yer almıştır: “Müttefiklerin tasarısı Müslüman azınlıklardan söz etmektedir; oysa, Türkiye’de bu gibi azınlıklar söz konusu olamaz; çünkü, tarihsel gelenekler, moral düşünceler, görenekler, yapılagelişler, Türkiye’de yaşayan Müslümanlar arasında tam bir birlik yaratmaktadır.”

“Türk Delegasyonunun bu görüşleri Konferansça benimsenmiş ve “Müttefik Temsilci Heyetlerince Sunulan Azınlıkların Korunmasına İlişkin” 15 aralık 1922 günlü tasarının 4., 6., 7. ve 8. maddelerinde geçen “din ya da dil”. “soy, din ya da dil azınlıkları” sözcükleri yerini “gayrımüslim ekalliyetler” sözcüklerine bırakmıştır. Böylece, Türkiye’de değişik bir dil kullanmanın ya da soy unsurunun bir grubun azınlık sayılmasında ölçü olarak kabul edilemiyeceği Lozan Barış Antlaşması’yla kabul edilmiştir. Aynı Konferansta, Kürt azınlığın yaratılması yönünde, özellikle Lord Curzon tarafından gösterilen çabalar, Türk Delegasyonun “Kürtler, kaderlerinin Türklerin kaderleriyle ortak olduğu görüşündedirler; azınlık haklarından yararlanmak istememektedirler.” gerçeğini bildirmeleri karşısında kabul görmemiştir…” (Anayasa Mahkemesinin siyasal parti kapatılmasına ilişkin 16.7.1991, 10.7.1992, 14.7.1993 günlü kararları)

Bu suretle, ülkemizde sadece “Müslüman olmayanlar” azınlık kapsamına dahil edilmişlerdir. Müslüman olmayanlara da Müslümanlara sağlanan medenî veya siyasî haklardan yararlanma olanağı verilerek yasalar önünde din ayırımı yapılmaksızın herkesin eşit olduğunu belirtmek amacıyla böyle bir düzenlemeye gidilmiş ve örneğin antlaşmanın 38. maddesinin ikinci fıkrasında, “Gayrımüslim ekalliyetlerin bütün Türk tebaasına tatbik edilen … serbesti-i seyrüsefer ve hicretten tamamiyle istifade etmeleri”, 40. maddede, “Gayrımüslim ekalliyetlere mensup Türk tebaasının … masrafları kendilerine ait olmak üzere her türlü müessesatı hayriye, diniye veya içtimaiyeyi, her türlü mektep ve sair müessesatı talim ve terbiyeyi tesis, idare ve murakabe etmek ve buralarda kendi lisanlarını serbestçe istimal ve ayini dinilerini serbestçe icra etmek hususlarında müsavi bir hakka malik bulunacakları” kabul edilmiştir. (Anayasa Mahkemesinin siyasî parti kapatılmasına ilişkin 16.7.1991 günlü kararı)

Bundan ayrı olarak, bir de, 18.10.1925 tarihli Türk Bulgar Dostluk Antlaşmasında, Türkiye’de yaşayan Bulgarların azınlık sayılmaları kabul edilmiş ise de, yeni Türk Devletinin lâik mevzuatı kabul etmesinden sonra bu kimseler azınlık statüsünden kendiliklerinden vazgeçmişlerdir.

Sonuç olarak, Türkiye’deki hukuk düzeninde bu iki antlaşma ile kabul edilenlerin dışında herhangi bir azınlığın bulunduğu söylenemez.

Özellikle, belirli bir büyüklüğe ulaşmış devletlerde ırk, dil, din, mezhep yönünden çeşitli boyutlara varan farklılıklara sahip toplulukların, yani ulus olgusuna oranla ikincil nitelikte kesimlerin bulunması doğal olduğu kadar, gözlenen bir gerçektir de. Yüksek Mahkemenizin 8.5.1980 gün, Esas: 1979/1, (Parti Kapatılması) Karar: 1980/1 sayılı kararında belirtildiği üzere, bu gibi toplulukların dilinin ya da dininin toplumun öteki kesimlerinden ayrı olduğundan nesnel biçimde söz etmek tek başına bir “azınlığın bulunduğunu ileri sürmek” anlamına gelmez. SPY.nın 81. maddesine benzer hükmü içeren eski 648 sayılı Yasanın 89. maddesinin birinci fıkrasını yorumlayan Yüksek Mahkemeniz, aynı kararında, “azınlıklar bulunduğunun ileri sürüldüğünün” kabul edilebilmesi için, “söz konusu topluluğun toplumun öbür kesimlerinden ayrılan varlığını ve niteliklerini koruması ve sürdürmesi için kendisine özel bir hukuksal güvence tanınması gerektiğinin, yani bu kimselerin “azınlık hukuku”ndan yararlanmaya hak kazanmış olduklarının da açık ya da üstü örtülü biçimde ileri sürülmüş olması gerektiğini” belirtmiş bulunmaktadır. Bu gibi toplulukların her birine azınlık hakkı tanınması ülke ve ulus bütünlüğü ilkesine aykırı düşer. Hele böylesi topluluklar ortak geçmişten gelen tarihsel, kültürel ve manevi bütünlük anlayışı içinde kendi kaderlerini o ulusun kaderleriyle özdeşleştirme istek ve iradesini göstermişlerse, böyle bir hakkın tanınmasına gerek kalmaz.

Bizim toplumumuzda da “farklı kesimlerin varlığı” olgusunu görmek mümkündür. Gerçekten, X.Yüzyılda Türklerin Anadolu yarımadasına gelmelerinden sonra, Türkler ve o dönemde anadolu toprağında yaşamakta olan her soydan topluluk birbirini izleyen çeşitli siyasal oluşumlar içinde birlikte yaşamışlar, bu oluşumlar arasından yükselen Osmanlı İmparatorluğunun çatısı altında da bu yaşayış devam etmiş, zaman içinde bu birlikteliğe Kafkasya, Balkan ve Arap Yarımadası ahalisi de dahil olmuştur. Daha sonra, çeşitli tarihsel ve askersel olaylar sonucunda, Osmanlı Devleti sınırlarını Doğu Trakya ve Anadolu’ya kadar küçültmek zorunda kalmış ve tarih sahnesindeki yerini Türkiye Cumhuriyetine terketmiştir. Böylece, bin yıllık bir süreç içerisinde Türkler ve diğer etnik topluluklar aynı siyasal oluşumlar içinde iyi ve kötü günleri birlikte yaşamışlar, acılara birlikte göğüs germişler, sevincli günleri birlikte kutlamışlar, gerek birbirleriyle, gerekse başka topluluklarla, çeşitli tarihsel, siyasal nedenlerle ya da göç hareketleri sonucunda karışıp kaynaşmışlar, aynı toplumsal kaderi paylaşmışlardır. Bu kader birliği, her tür etnik topluluğu aynı toplumsal pota içinde kaynaştırıp, bütünleştirmiştir. Ortak bir geçmişe, tarihe, dine, ahlaka, hukuka, değer yargılarına, başka deyişle aynı bir ortak kültüre sahip insanlar, soyu ne olursa olsun, tek bir ulusa mensup olma bilinç ve istenciyle, bir tür toplumsal ant ve toplumsal uzlaşma sonucu ulusal sınırlar içinde “Türk Ulusu”nu oluşturmuşlar ve ortak kararlılık, istenç ve heyecanla Türkiye Cumhuriyetini kurmuşlardır. Bu birliktelik duygu ve düşüncesi o kadar güçlüdür ki örneğin, Kürt kökenliler diğer yurttaşlarla omuz omuza Kurtuluş Savaşına fiilen katılarak can, kan ve gözyaşı pahasına yurdumuzun işgalci düşmanlardan temizlenmesinde ve onu takiben Türkiye Cumhuriyetinin kurulmasında üstün hizmetler görmüşlerdir. Bugün dahi Türk Ulusuyla birlik ve bütünlük içinde olma duygusunun eksilmeden devam ettiği görülmektedir. Nitekim, Doğu ve Güneydoğu Anadoludaki ayrılıkçı, terörden kaçan yurttaşlar, soydaşlarının bulunduğu Irak’a, veya İran’a sığınmamakta, tersine, hepsi de İstanbul, Ankara, İzmir, Adana v.s. gibi şehirlere göç ederek geleceklerini yurdun başka yörelerindeki yurttaşlarla birlikte güvence altına almak istemektedirler. Bu itibarla, Türk Ulusu yanyana yaşamlarını sürdüren çeşitli halklardan değil, kendi özgür iradesiyle, ortak geçmişin yarattığı ortak kültürde geleceği de kapsayacak biçimde birleşmeye, kaynaşıp, bütünleşmeye karar vermiş olan tek halktan, Türk halkından meydana gelmiştir.

Anayasanın 66. maddesinin birinci fıkrasında, Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesin Türk olduğu belirtilerek, Türk Ulusundan sayılmak için kabul edilen tek koşulun “vatandaşlık bağı” olduğu, bunun dışında kalan dil, din, ırk v.s. gibi farklılıkların nazara alınmadığı, Türk Ulusunun, bir hukuksal bağ anlamında vatandaş sayılanların oluşturduğu bütünlüğü ifade ettiği benimsenmiştir. “Türk olmak” Türkiye Cumhuriyetinin yurttaşı olmak demektir. Bu ulus bütünlüğü içinde, şu ya da bu nedenle, yasanın deyişiyle, ulusal veya dinsel kültür, mezhep yahut ırk ya da dil ayırımına dayanan azınlıklar yoktur. Yüksek Mahkemenizin siyasî parti kapatılmasıyla ilgili 10.7.1992 ve 14.7.1993 günlü kararlarında belirtildiği gibi, “… Türk ulusunu oluşturan etnik gruplar arasında çoğunluk ya da azınlık biçiminde bir ayırıma yer verilmemiştir. Türkiye Cumhuriyeti Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi “Türk” sayan birleştirici ve bütünleştirici milliyetçilik anlayışı kabul edilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesin, hangi etnik gruptan olursa olsun, “Türk” sayılması, onun etnik kimliğini inkar anlamında değil, dünyaca, devletine “Türkiye Cumhuriyeti Devleti”, ulusuna “Türk Ulusu” ve vatanına “Türk Vatanı” denen ve toplum yapısında çeşitli etnik gruplar bulunan ülkede bütün vatandaşlar arasında eşitliğin sağlanması ve hepsi çoğunluk içinde bulunan etnik grupların azınlığa düşmesini önleme amacına yöneliktir.

“Diğer kökenli yurttaşlar gibi, Kürt kökenli yurttaşların da kimliklerini belirtmeleri yasaklanmamış; ancak, azınlık ve ayrı ulus olmadıkları, Türk Ulusu dışında düşünülemeyecekleri, devlet bütünlüğü içinde yer alacakları ortaya konulmuştur …”

Bir devletin nüfus ögesini oluşturan bireylerin hepsinin ayrımsız aynı soydan ve dilden olmaları olanaksızdır. Genellikle her ülkenin nüfusu değişik oranlarda da olsa, başka soya ya da soylara mensup toplulukları içerir. Ancak, bu gibi topluluklara soy ve dil farklılığına dayanılarak azınlık hakları tanımak ülke ve ulus bütünlüğü ilkesine uymaz. Türk Ulusunu oluşturan, ulus bütünlüğü içinde yeralan etnik ögeler, Anayasanın 66. maddesinin birinci fıkrasında anlamını bulan ve Türk Devletine sadece vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkesi Türk sayan milliyet anlayışı karşısında toplumda azınlık ya da çoğunluk oluşturmazlar. Türk ulusunun manevî bütünlüğü içinde karışıp kaynaşmış olan her birey hukuksal ve toplumsal bağlamda mutlak eşit durumdadır. Hiç bir etnik kökenin diğerine üstünlüğü yoktur. Her yurttaş, başka yurttaşlara tanınmış olan her türlü siyasal, ekonomik, toplumsal, kültürel, medenî v.s. haklardan sınırsız biçimde yararlanabilmektedoir. Türk Vatandaşlığı kavramı herkesi eşit ve ayrıcalıksız kılmaktadır. “Eşit vatandaş”lık, Fransız Büyük devrimi (1789)’nden bu yana, hepsi çoğunluğu oluşturan her bireyin, soy, dil, din ve mezhep gibi ayırıcı özellikleri dikkate alınmaksızın, en üst düzeyde ve en değerli varlık olarak kabul edilmesi demektir. Herkesin böylesine eşit ve ayrıcalıksız olduğu bir hukuksal statüde azınlıktan ya da çoğunluktan söz etmek olanaksızdır.

  1. maddenin (b) bendinde ise, siyasal partilerin Türk dilinden ve kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak ulus bütünlüğünün bozulması amacını gütmeleri ve bu yolda faaliyet göstermeleri yasaklanmıştır. Bu hükümle anlatılan, Türk dili ve kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek ya da yaymak yoluyla ülkede azınlıklar yaratarak ulus bütünlüğünün bozulması amacını siyasal partilerin güdemeyecekleri ve bu yolda faaliyet gösteremeyecekleridir. Burada belirtilmesi gereken, 81. madde ile ulusu oluşturan bireyler arasındaki etnik ayırımların, sahip bulunulan farklı dil ve kültürlerin yasaklanmadığıdır. Ancak yüzyıllardır birlikte hayat sürmüş, ortak bir geçmişe, tarihe, dine, geleneklere ve değer yargılarına sahip bireylerin oluşturduğu ulus bütünlüğü içinde bu ögelerden meydana gelen ortak kültürden ayrı, bireyler arasında bu bakımdan ayrımlaşma nedeni olabilecek yuğunlukta bir kültür farklılığından söz edilemez. Özel yaşantılarında çeşitli etnik kökenlerden gelen yurttaşların kimliklerini belirtmeleri, dillerini konuşmaları, gelenek ve göreneklerini uygulamaları karşısında herhangi bir yasal ya da toplumsal engel yoktur. Yasaklanan, azınlık ve ayrı bir ulus oluşturduklarının ifade edilmesi suretiyle ulus bütünlüğünün bozulması amacını gütmeleridir.

Söz konusu kuralın küçük değişikliklerle benzeri olan eski 648 sayılı SPY.nın 89. maddesinin (b) bendini yorumlayan Yüksek Mahkemeniz 8.5.1980 gün, E.1979/1 (Parti Kapatma), K.1980/1 sayılı kararında şu hükme varmıştır: “… Bu hükümde de ……”azınlıklar yaratma” deyiminin açıklığa kavuşturulması gerekmekte olup, söz konusu deyimin de maddenin tümü içinde değerlendirilmesi ve birinci fıkrasındaki “azınlıklar bulunduğunun ileri sürülmesi” deyimiyle sıkı ilişki gözönünde tutularak, aynı doğrultuda yorumlanması zorunludur. Böyle bir yorumla, varılacak sonuç ise “azınlık yaratma” deyiminin ancak bir “vatandaş topluluğunda azınlık hukukundan yararlanmaları gerektiği düşüncesini yaratmak” anlamına gelebileceğidir….

“Yukarıda da değinildiği gibi, azınlıklar dil, din ve ırk gibi nitelikleri nedeniyle toplumun çoğunluğundan ayrı varlıkları ve bu varlıklarını sürdürmeye hakları bulunduğu hukukça tanınan vatandaş toplulukları olduklarından, ülkemizde azınlık hukukundan yararlanmaya hak kazanmış gruplar bulunduğunu ileri sürmek, ya da Türk dilinden ve kültüründen gayrı dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla kimi vatandaş gruplarında azınlık hukukundan yararlanmaları gerektiği düşüncesini yaratmaya çalışmak, kuşkusuz, yukarıda açıkça ortaya konulan anayasal durum karşısında Anayasanın Başlangıcı ile 2. ve 3. maddelerinde yeralan “ülke ve ulus bütünlüğü” temel hükmüne ve bu temel hükmü içeren 57/1 maddesine aykırı düşer…”

Yine Yüksek Mahkemenizin 20.7.1971 gün, E. 1970/1 (Parti Kapatılması), K. 1971/1 sayılı kararında belirtildiği gibi, “… bir siyasî partinin Türkiye ülkesi üzerinde Türkçeden başka dil konuşan azınlık bulunduğunu ileri sürerek ve o azınlığı erek edinerek onun için birtakım haklar ve yetkiler tanınmasını istemesi ulusal yapıda gitgide kopmalara, bölünmelere yol açması demektir. Yine Türk yurttaşları arasında Türk dilinden ve kültüründen başka dil ve kültürleri koruma çabalarına girişmek Türkiye ülkesi üzerinde ulus bütünlüğünün bozulması sonucunu doğurmağa elverişli bir tutumdur…”

Şu halde, dillerini, kültürlerini ve sanatlarını kullanabilmeleri ve geliştirebilmelerini, ana dillerinde eğitim hakkı sağlanmasını istemek suretiyle bir kısım yurttaşları ırk, dil ve kültür bakımlarından şu veya bu ad altında ulus bütünlüğünden ayrı sayma, onlarda bu bütünlükten ayrı bir azınlık oluşturdukları düşünce ve bilincini yaratma, ulus bütünlüğünün bozulmasıyla sonuçlanabilecek ya da en azından böyle bir tehlikenin belirmesine yol açabilecek olan, Türkiye Cumhuriyet iülkesi üzerinde azınlık yaratma demektir. Siyasal partiler yönünden böyle bir amaç ülke ve ulus bütünlüğü ilkesine terstir. Daha önce de belirtildiği gibi, Türk Ulusu bütünlüğü içinde belirli uluslararası sözleşmelerle azınlık oldukları kabul edilen “Müslüman olmayan” yurttaşlar hariç, herhangi bir azınlıktan söz etmek olanaksızdır. Her Türk yurttaşı hukuk düzeninin sağladığı her türlü hak ve özgürlükten, herhangi bir etnik ayırımcılık söz konusu olmaksızın, sınırsız ve mutlak biçimde yararlanmakta, ulus bütünlüğü içinde bireysel mutluluk ve huzurunu gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Böylesine ayrıcalıksız konumdaki bir kısım yurttaşlar arasında, bir azınlığa mensup olduğu duygu ve düşüncesini yaratmak ve onların sınırlı haklar rejimine tabi kılınmasını, ulusun bizzat kendisi iken azınlık haline gelmesini istemek ulus bütünlüğünü bozmaktan başka biçimde yorumlanamaz.

  1. B) Değerlendirme

Davalı siyasî partinin tüzük ve programı, birinci büyük kongre kararı, bu karara dayanak teşkil eden genel yönetim kurulu raporu, genel yönetim kurulunun bu yöndeki kararları, genel başkan Sadun AREN ve genel başkan yardımcısı Sıtkı COŞKUN’un partisi adına yaptığı açıklamaların içerikleri, açıklanan Anayasa ve SPY. hükümlerinin ışığı altında, taşıdıkları düşünsel bütünlük içinde değerlendirildiğinde, yasaya aykırılık şöylece ortaya çıkmaktadır.

Davalı Sosyalist Birlik Partisi tarafından:

a)- Partimiz Kürt sorunu çözülmeden ülkemize demokrasinin gelemeyeceği, demokrasi sorununa çözüm bulunmadan da Kürt sorununun çözülemeyeceği inancındadır. Bu sorun baskıcı rejimin bir nedeni ve aynı zamanda sonucudur.

– Partimiz, militarist, şoven, baskıcı resmî anlayışın, Kürtleri bir güvenlik rizikosu kabul eden görüşlerin terk edilmesi, yerlerinden yurtlarından olmalarının önlenmesi, zorunlu göç ve sürgüne, kötü muamelelere hedef olmaktan kurtulmaları için mücadele edecektir.

– Kürt realitesini yok sayan, onların ulusal ve uluslararası yasa ve antlaşmalardan doğan ve her ulusun sahip olduğu kendi geleceğini özgürce belirleyebilmek için vazgeçilmez olan hak ve özgürlüklerini yadsıyan ve bu konulardaki yasal ve barışçı girişimi şiddetle bastıran geleneksel politika en azından bugün tekrar üstünlük kazanmamış görünmektedir. Oysa bu politikanın bizzat kendisinin bölücü niteliği 70 yıllık uygulaması sonucuyla ortadadır.

– Kürtler nasıl yaşamak istiyorlarsa öyle yaşamakta özgür olmalıdırlar. Bu en doğal insan hakkıdır. Bu hak bağımsız yaşamayı da içerir.

– Nasıl yaşamak istedikleri konusunda kürtler özgür olunca, bu sorun çözüm yoluna girebilir.

– Kürtler üniter devlet içinde yaşamaktan, bağımsız devlet kurmaya kadar çeşitli alternatif yaşam biçimlerini seçmekte özgür olmalıdırlar.

– Bu özgürlük hiçbir tehdit, korku ve müeyyide taşımayan bir özgürlük olmalıdır.

– Sorunun çözümünün birinci koşulu; çözüm olarak önerilebilecek bütün görüşlerin açıklama, savunulma ve alternatif olarak da kendi istediği biçimde ifade etmesi özgürlüğünün kabul edilip, güvence altına alınmasıdır. İkinci koşul: problemin ilgililerin demokratik ortamda oluşacak tercihlerine karşı kesin bir kabul ve saygı dışında hiçbir yaptırım uygulanmayacağı güvencesinin yasal temelde sağlanmasıdır. Üçüncü koşul: özgür demokratik bir tartışma sonucu oluşan sonuçla birlikte ilerde sorunun şu veya bu evrede gündeme tekrar gelmesi halinde ele alınabilmesi işlevli mekanizmalara sahip olmasıdır.

– Olası çözümlerden biri bağımsızlıktır. Bir başkası federasyondur. Bir üçüncüsü kültürel özerkliktir. Şimdi olduğu gibi, üniter bir Türk devleti içinde yaşamayı da seçebilirler. Ama bunu söylemek onların işi.

Denilmek suretiyle SPY.nın 78. maddesinin (a) bendine aykırı olarak nitelikleri Anayasada belirtilen Türk devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne ve diline dair hükümlerin değişitirilmesi amacı güdülmüştür.

  1. b) Kürt sorununun çözümü önerileri arasında federasyon önerilmesi yanında,

– Merkezi devlet örgütlenmesinden adem-i merkeziyetçiliği güçlendirecek şekilde bölgesel düzenlemeler yapılmalı, eyalet sistemine geçilmeli, il ve ilçe yönetimleri seçimle göreve

geterilmelidir.

– Eğitimde yerel yönetimlerin söz sahibi olması sağlanmalı ve yerel yönetimlerin kararlarına bağlı olarak Kürtçe derslerinin konulması mümkün olabilmelidir.

denilmek suretiyle Anayasanın 6. ve SPY. nın 80. maddesine aykırı olarak Devletin tekliği ilkesini değiştirme amacına yönelik faaliyette bulunulmuştur.

c)- Partimiz Kürtlerin varlığının ve kimliğinin resmen tanınması ve kendi sözlerini söyleyebilmelerini zorunlu görmektedir.

– Kürtlerin varlığının ve kimliğinin resmen tanınması ve kendi sözlerini söylemeleri zorunlu görülmektedir.

– Kürtlerin kendini istediği biçimde ifade etmesi özgürlüğünün kabul edilip güvence altına alınması gerekir.

– Kürt sorunu, Kürt kimliği ve özgürlüklerini tanımamak ve gereğini yerine getirmemekten kaynaklanmaktadır.

– Kürtler Türkler’den farklı kimliği ve kültürü olan ayrı bir ulustur.

denilmek suretiyle SPY.nın 81. maddesinin (a) bendine aykırı biçimde Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde, Türklerden ayrı bir ulusal kimliğe sahip olan ve varlığı ile kimliğinin korunması gereken bir Kürt azınlığının bulunduğu ileri sürülmektedir.

  1. d) – Partimiz Kürtlerin kendi kimlikleri ile tartışmalara katılması, sorunun çözümünde taraf olabilmeleri, Kürt dili ve kültürü üzerindeki yasak ve baskıların kaldırılması için çalışacaktır.

– Kürtlerin ana dillerinde eğitim görmeleri imkanı, sağlanıp, kendi kültür varlıklarını yaşatmaları, geliştirmeleri desteklenecektir.

Şeklinde görüşler ileri sürülüp, olası çözümler arasında Kürtlere kültürel özerklik tanınabileceği belirtilerek Türk dili ve kültüründen başka dili ve kültürü korumak, geliştirmek yoluyla azınlıklar yaratarak ulus bütünlüğünün bozulması amacı izlenmiş ve böylece SPY.nın 81. maddesinin (b) bendine aykırı davranılmış bulunulduğu görülmüştür.

IV- Sonuç ve İstem :

Yukarıda yasal dayanakları ve gerekçeleriyle açıklandığı üzere, davalı Sosyalist Birlik Partisi’nin Anayasanın Başlangıç kısmı ile 2., 3., 6., 14., 69. maddelerine ve SPY.nın 78. maddesinin (a) bendine, 80. maddesine ve 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerine aykırı nitelikte beyan ve açıklamaların mevcut olduğu anlaşıldığından,

Sosyalist Birlik Partisi’nin SPY.nın 101. maddesinin (a) ve (b) bentleri gereğince kapatılmasına karar verilmesini arz ve talep ederim”.

II- DAVALI SİYASî PARTİNİN ÖN SAVUNMASI

Sosyalist Birlik Partisi’nin 28.2.1994 günlü Ön Savunmasında şöyle denilmektedir:

“1. Üç Yıl Sonra Açılan Dava :

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 28.12.1993 günlü iddianamesi ile Sayın Mahkemenizin huzuruna getirilen bu davada, SBP’nin kapatılması istenmektedir. Başsavcılığın kapatma isteği, Parti’nin bir kısım çalışmalarına olduğu kadar, kuruluş belgelerine de dayanmaktadır. Gerçekten de, iddianamenin daha başında, “deliller” bölümünde, kapatma isteğine “davalı siyasi partinin tüzük ve programı” kanıt gösterildikten başka (sh.2), iddianamenin 4. sayfasında Parti tüzüğünden, 5. ve 6. sayfalarında programdan alıntılar yapılarak tüzük ve program suçlanmakta, iddianamenin sonunda “değerlendirme” başlığı altında (sh.39) “davalı siyasî partinin tüzük ve programı”nın suçlandığı bir kez daha vurgulanmaktadır.

Başsavcılığın bu suçlamasında, daha ilk bakışta hayretle gözlenen bir olgu vardır. Bu da, SBP’nin kuruluş belgelerinin tarihidir. 15 Ocak 1991 olan bu tarih, Cumhuriyet Başsavcılığı’nın iddianamesinde gösterilmemektedir. Diğer suçlamalara dayanak oluşturan Parti çalışmaları hakkında tarih belirtilirken (örneğin sh.6, 1.Kongre tarihi, sh. 14, Prof.Aren’le yapılan röportajların yer aldığı Bültenler; sh. 19, Sıtkı Çoşkun’un katıldığı toplantı tarihi) Parti’nin kuruluş tarihi gösterilmemiştir. Bunun nedeni ise, bu belgelerin, üç yıl sonra bir suçlamaya muhatap edilmeleri olmalıdır.

Oysa Başsavcılığın bazı siyasî partiler için Sayın Mahkemenizde açtığı kapatma davalarının iddianameleri şöyle başlamaktadır:

“Sosyalist Parti, 1 Şubat 1988 tarihinde Siyasî Partiler Kanununda öngörülen bildiri ve belgelerini, İçişleri Bakanlığına vererek kurulmuş, tüzel kişilik kazanmıştır.” (C.Başsavcılığı’nın 15.2.1988 günlü ve SP. 23 Hz. 1988/2 sayılı iddianamesi)

“4 Haziran 1990 tarihinde İçişleri Bakanlığı’na kuruluş bildiri ve belgelerini vermek suretiyle Türkiye Birleşik Komünist Partisi (TBKP) adıyla bir siyasî parti kurularak tüzel kişilik kazanmış…” (C.Başsavcılığının 14.6.1990 günlü ve SP. 30.Hz. 1990/34 sayılı iddianamesi)

“Davalı Parti, 1.2.1988 tarihinde İçişleri Bakanlığı’na kuruluş bildiri ve belgelerini vermek suretiyle Sosyalist Parti adı altında tüzel kişilik kazanmıştır.” (C.Başsavcılığı’nın 14.11.1991 günlü ve SP. 13. Hz. 1991/94 sayılı iddianamesi)

Kuruluşundan 3 yıl sonra, bir siyasî partinin tüzük ve programı ile suçlanması oldukça ilginçtir. Bu 3 yıl boyunca tüzüğü ve programı nedeniyle herhangi bir soruşturmaya uğramayan SBP’nin şimdi bu belgeler de vesile edilerek kapatılması istenmektedir. Bir siyasî parti için kapatmanın, “idam cezası” olduğu yolunda hukuksal görüşler ileri sürülmüştür. (As.Yarg.Başsavcılığı’nın 30.4.1984 günlü ve 1984/567 sayılı tebliğnamesi) Bu kadar vahim bir nitelik taşıyan tüzük ve program, 3 yıl süreyle soruşturmaya hedef olmamıştır. Bunun ise açık bir anlamı vardır. Bu tüzük ve program toplumsal olduğu kadar hukuksal olarak da meşruiyet kazanmıştır. 3 yıl sonra gelen bu soruşturma, “kapatma” biçiminde yöneldiği sonucun vahim niteliği ile kendisi çelişmektedir.

İddianamenin 3. sayfasında şöyle denilmektedir: “Cumhuriyet Başsavcılığımız Anayasa ve SPY’nın yüklediği görev uyarınca, diğer partiler gibi, davalı siyasal partinin yurt düzeyindeki çalışmalarını kuruluşundan başlayarak izlemeye başlamış, görevden ötürü (re’sen) yapılan izleme yanında 9.11.1993 gün ve SP 33 Muh. 1993/154 sayılı yazımız üzerine davalı siyasi partice 12.10.1993 gün ve 706 sayılı yazı ekinde gönderilen yayınların incelenmesi ve değerlendirilmesinden, davalı siyasî partinin çalışmalarında, kapatmayı gerektiren yasaklamalara aykırı davranışların var olduğu kanısına varılmıştır.”

Bu ifade kendisiyle çelişmektedir. SBP’nin “kuruluşundan başlayarak” yapılan izleme, -ki bu SPY’nın 10. maddesinin açıkça öngürdüğü bir gerekliliktir- “kapatmayı gerektiren yasaklamalara aykırı” görülmüşse bugüne kadar böyle bir dava niçin açılmamıştır.’ Gerçekte yasaklamalara aykırılık yoksa, bugün böyle bir dava açılmasının anlamı nedir’ Sözü edilen, “davalı siyasî partice 12.10.1993 günlü yazı ekinde gönderilen yayınların” ancak şimdilerde, kapatmayı gerektiren bir sorumluluk taşıdığı kanaatini yaratamayacağını ise, aşağıda ele alacağız.

Gene iddianamenin 4. sayfasında şöyle denilmiştir: “Davalı siyasî partinin tüzük ve programındaki kapatılma nedeni olabilecek kimi belirsizlikler; davalı siyasî partinin büyük kongre kararı, Genel Yönetim Kurulu raporları, Genel Başkan Sadun AREN ve Genel Başkan Yardımcısı Sıtkı COŞKUN’un parti adına açıklamaları ile kapatılmaya ilişkin kanıtlar daha belirgin hale gelmiştir.”

“Kapatılma nedeni olabilecek belirsizlikler” ne demektir’ Bir “belirsizlik” nedeni ile mi kapatma istenmektedir’ İddianame bu belirsizliğin ne olduğunu söylemelidir. Bu belirsizlik şimdi nasıl “daha belirgin” hale gelmiştir’ İddianame bunu açıklamalıdır. Gariptir ki, iddianame, “belirsizlik” olarak nitelendirdiği hususun giderilmiş olduğunu söyleyememekte, ancak “daha belirgin hale” geldiğini belirtmektedir. Bu ise, hala belirgin olmayan yanları bulunan, yani kısmen belirgin, kısmen belirgin olmayan demektir. Belirgin olmayana da dayanan bir suçlama, kapatma isteğinde inandırıcı görülebilir mi’

Aslında iddianame, SBP’nin masumiyetini görmektedir. İşte bunun yanı sıra kapatma isteğinin açıklanması sıkıntı yaratmaktadır.

SPY’nın 9. maddesi, yeni kururulan siyasi partilerin tüzük ve programlarının, C.Başsavcılığı’nca, Anayasa ve kanun hükümlerine uygunluğunun incelenip denetleneceğini öngörmektedir. Gene aynı madde hükmüne göre bu denetlemede görülecek noksanlıkları gidermeyen, istenecek ek bilgi ve belgeleri göndermeyen siyasî partiler hakkında kapatılmaya dair hükümler uygulanacaktır. Yukarıya alıntıladığımız ifadeden anlaşıldığı üzere, SBP’nin tüzük ve programı hakkında da yapılmış olan, “Anayasa ve kanun hükümlerine uygunluk” denetiminde olumsuz bir kanaate ulaşılmamıştır. Çünkü Parti tüzük ve programının değiştirilmesi veya düzeltilmesi konusunda Yargıtay Cumhuriyet başsavcılığı’ndan herhangi bir yazı alınmamıştır. Yukarıda sözü edilen davalarda Sosyalist Parti davasının iddianamesi, partinin kuruluşundan 14 gün sonra TBKP’nin iddianamesi ise 10 gün sonra hazırlanmıştır.

  1. Suçlanan Parti Çalışmalarının Üstünden 1,5 Yıl Geçmiştir.

Cumhuriyet Başsavcılığı’nın iddianamesinde, SBP, tüzük ve programından başka bir kısım faaliyetler nedeniyle de suçlanmaktadır. Partinin suçlanmasına neden yapılan bu faaliyetler;

  1. a) 1.Kongereye sunulan Genel Yönetim Kurulu Çalışma Raporu ve bu kongrede alınan kararlar ve Kongre Sonuç Bildirgesi ile,
  2. b) Genel Başkan prof. Sadun Aren ile Genel Başkan Yardımcısı Sıtkı Coşkun’un SBP Bülteni’nde yayınlanan bazı röportaj veya toplantılardaki konuşmalarıdır.

Ne var ki, yukarıda partinin kuruluş belgeleri için söylediklerimiz, bunlar için de geçerlidir.

SBP’nin 1. Olağan Kongresi 2-3 Mayıs 1992 tarihlerinde yapılmıştır. bu tarih ile iddianamenin hazırlandığı tarih arasında bir buçuk yıldan fazla bir süre geçmiştir. Üstelik tüzük ve programdan belirsizlikler bulunduğunu ileri süren Başsavcılık, Kongre belgeleri için böyle bir şey söylememekte, aksine bu belirsizliğin örneğin bu belgelerle daha belirgin hale geldiğini ifade etmektedir. Şu halde 1. Kongre’ye sunulan Çalışma Raporu ile Kongre’de alınan kararlar, Parti’nin kapatılmasına neden oluşturacak sarih ögeler taşımasına karşın, böyle bir dava açılmamış, birbuçuk yıl beklenmiştir. Aradan böyle bir süre geçtikten sonra, ancak şimdilerde bu davanın açılmasına acaba neden gerek görülmüştür’

Prof. Aren’in ve S.Coşkun’un demeç ve açıklamaları için de aynı şey sözkonusudur. Prof. Aren’in Vo Realites ve Vorwarts dergileri ile I’Humanite ve Azadi gazetelerinde yayınlanan röportaj ve demeçlerinin hepsi de 1992 yılı ortalarına aittir. Ve iddianame tarihinden bir-birbuçuk yıl daha eskidir.

SBP hakkında kapatma nedeni oluşturduğu iddia edilen bulguların geçmişi üç yıla uzanırken, bu süre zarfında Parti kongresini yapmış, 44 il, 200’ü aşkın ilçe ve 200’ü aşkın beldede örgütlenmiş ve bir yığın siyasal etkinliklerde bulunmuştur. Parti bu faaliyetlerde bulunurken herhangi bir engelleme ile karşılaşmamış, bir uyarıya muhatap olmamıştır. (Karşılaşılan bir yığın idari engeller ise bu anlamda değildir.)

İddianamede, “davalı siyasî partice 12.10.1993 günlü yazı ekinde gönderilen yayınların incelenmesi”nden söz edilmiştir. (sh.3) Buna bakılırsa, C.Başsavcılığı parti yayınlarını zamanında temin edip inceleyemediğini, bunların kendisine geç ulaştığını söylemektedir. Ne var ki, SPY’nın 10. maddesi, “C.Başsavcılığı’nca her siyasî parti için bir sicil dosyası” tutulacağını öngörmekte ve maddenin (c) bendinde, “partinin faaliyetlerini düzenleyen her türlü yönetmelikler ve yayınları”n da bu dosyaya konulmasını emretmektedir. Maddenin 4. fıkrasına göre bu belgelerin, C.Başsavcılığı’na intikal ettirilme süresi onbeş gündür. Bu süreye, siyasî partilerin yayınlarını C.Başsavcılığı’na iletmek için uymak zorunda oldukları kadar, C.Başsavcılığı da, -iddianamesinde belirttiği gibi re’sen yürüttüğü görevinde bu süreye uyacaktır. Görülüyor ki, onbeş günlük süre kısa bir süredir. kanunda 15 gün içinde yapılması öngörülen bir işin; birbuçuk yıl gibi, üç yıl gibi bir süre sonra yapılması, C.Başsavcılığı’na kanunen tanınmış bir hak değildir. Tekrar ifade edelim ki, bu, partinin kabul edilmiş olan toplumsal ve hukuksal meşruiyetine, her nedense şimdilerde uygun görülen bir karşı çıkmadır. Bu davanın SBP’nin seçimlere katılma hakkını elde ettiğinin kamuoyuna açıklanmasının hemen ardından gelmesi oldukça ilginçtir.

SPY Anayasa’ya Aykırıdır.

Yargıtay C.Başsavcılığı SBP’nin kapatılmasını, 2820 sayılı SPY hükümlerine dayanarak istemektedir. İddianamede SBP, SPY’nın 18, 80. 81/a ve 81/b maddelerine aykırılık iddiasıyla suçlanmaktadır. Davada SPY, “uygulanacak kanun” durumundadır. (Anayasa md. 152; 2949 sayılı K. md. 28).

SPY’nın bu hükümleri Anayasaya aykırı hükümlerdir. Anayasa’nın 69. maddesine göre, siyasî partilerin faaliyetleri, Anayasa’nın 14. maddesindeki sınırların dışına çıkamaz. Anayasa’nın 14. maddesinde sıralanan yasaklamalarla SPY’nın bahsi geçen hükümleri tam bir uyum gösteren hükümler değildir. Bu hükümler Anayasa’yı aşan sınırlamalar getirmekte, siyasî partilere sağlanan Anayasal güvenceyi ortadan kaldırmaktadır. Bu itibarla iddianamenin dayandığı SPY hükümleri, Anayasa’nın 10, 11, 12, 13, 14, 68 ve 69. maddelerine aykırıdır.

Ancak önem taşıyan konu, 2820 sayılı kanunun Anayasa’ya aykırılığının, Anayasa’nın geçici 15. maddesi karşısındaki durumudur. Bu maddenin kapsamı hakkında, son zamanlarda giderek yoğunlaşan görüşler ortaya çıkmaktadır. Gerçekten de, geçici 15. maddenin, özetle; bir kısım yasama işlemlerini anayasal denetimin dışında tuttuğu, bunun ise Cumhuriyetin hukuk devleti olma niteliğini zedelediği, Anayasa’da gösterilen hürriyetçi demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenen hukuk düzeninin dışına çıkılması sonucunu doğurduğu; geçici bir maddenin, Anayasa’nın temel kuralllarını süresiz işlemez hale getirmesinin Anayasal sistemle bağdaşmayacağı, bunun, maddenin geçicilik özelliğine de uygun düşmeyeceği; bu geçici maddenin, sürekli bir kural olarak kabulu durumunda, Anayasa’nın öngördüğü hukuk devleti, Anayasa’nın üstünlüğü ve anayasal denetimle ilgili temel kuralların, 12.9.1980 – 6.12.1983 tarihleri arasında çıkan yasama metinleri yönünden Anayasa’nın işlerliğini kaybettiği; geçici bir maddenin sürekli bir kural niteliğinde anlaşılması halinde, geçici hükmün, Anayasa’nın kimi temel kurallarının önüne geçmesi sonucunu doğurduğu; Anayasa yapımcısının, geçici 15. madde ile koyduğu yasaklamayı sürekli kılmak isteseydi, geçici maddeler arasına değil, temel maddeler arasına koyması gerekeceği düşünceleri belirmiş ve bu yöndeki düşünceler giderek güç ve yoğunluk kazanmıştır.

  1. Anayasa’nın Geçici 15. Maddesi Hakkında:

Bunlarla birlikte, SPY’nın tümü itibariyle gördüğü değişiklikler yüzünden orijinal biçim ve bütünlüğünü kaybettiği; kanunun 7 yılda 10 kez değiştirildiği, bu nedenle geçici 15. maddenin koruması altında bulunamayacağı düşünceleri de ciddi boyutlar kazanmıştır. Bu konuda Anayasa Mahkemesi’nde çoğunlukla benimsenen görüş şöyledir:

“Geçici maddeler geçerliği, uygulama süreleriyle değil, geçici olarak düzenledikleri hukuksal ilişki ve kurumlarla kendisi ve bağlı olduğu temel metinlerin içerikleri ve anlamları ile değerlendirilir. Geçici maddeler, değişik hukuksal düzenlemeler arasında bağlantı kurar, kazanılmış hakların saklı tutulmasını, uygulamanın daha geniş bir zaman dilimine yayılarak yapılmasını sağlarlar. Bu yönden de geçici maddeler ile temel hükümler arasından farklılıklar bulunması doğaldır. Geçici maddelerin taşıdıkları hukuksal değer, diğer maddelerden farklı değildir. Hatta temel düzenlemeden ayrık hükümler getirmesi yönünden uygulama önceliğine ve etkinliğine sahiptirler.” (Anayasa Mahkemesi’nin 16.7.1991 günlü ve 1990/1 (S.P.Kapatma) E. 1991/1, karar sayılı ve 10.7.1992 günlü ve 1991/2 (S.P.Kapatma) E. 1992/1 K. sayılı kararları)

Yüksek Mahkemenin bu görüşünü aşağıda değineceğimiz “ihmal”e ilişkin görüşü ile birlikte ele alacağız. Nitekim Anayasa’ya aykırılık sorununun geçici 15. madde ile tıkandığı görüşünün ağırlık kazandığı hallerde “Anayasa’nın temel ilkelerine ve bu ilkelere egemen olan hukukun ana kurallarına olabildiğince uygun düşecek biçimde yorum” tekniğinin kullanılması (Anayasa Mahkemesi, 28.9.1984, 1984/1 (S.P.Kapatma) E. 1984/1 K.) yoluna gidebileceği gibi; Anayasa’nın temel hükümleri ile çelişen bir yasa hükmünün, Anayasa Mahkemesi’nin deyişiyle bir yana bırakılması, yani ihmali gibi bir çözüm yolu da bulunabileceği düşünceleri ortaya çıkmıştır. Bu konuda Anayasa Mahkemesi, 16.7.1991 günlü ve 1990/1 E., 1991/1 K. sayılı kapatma davası kararının gerekçesinde; önce gene Anayasa Mahkemesi’nin 28.9.1994 günlü ve 1984/1 E. sayılı Siyasî Parti Kapatma Davası Kararından;

“Geçici 15. maddenin, Anayasa’ya aykırı hükümlerinin sığınabileceği bir yer olarak değil, 12 Eylül Harekatının zedelenmesine imkan verilmemesi için ve tıpkı 1961 Anayasası’nın geçici 4. maddesindeki gibi bir düzenlemeden ibaret olduğu kabul edilmelidir. Bahis konusu geçici maddenin kapsamında olan ve böylece Anayasal koruma altında bulunan yasa hükümlerinin, sırf bu nedenle Anayasa’ya aykırı oldukları ileri sürülemeyeceği gibi, bunların Anayasa Mahkemesi’nce ihmal edilmesinden de sözedilemez. Bu durumdaki hükümlerin ancak, Anayasa’nın temel ilkelerine ve bu ilkelere egemen olan hukukun ana kurallarına olabildiğince uygun düşecek biçimde yorumlanmaları düşünülebilir.” alıntısı aktarıldıktan sonra şöyle devam edilmektedir:

“Bu kararda da açıkça belirtildiği gibi Anayasa’nın geçici 15. maddesi, olağanüstü koşullar altında siyasal bir geçiş döneminde çıkarılan yasaların Anayasa Mahkemesi’nce denetlenmesini ve Anayasaya aykırı olduklarının ileri sürülmesini önleyici, açık bir Anayasa hükmüdür… Anayasa koyucunun belli bir dönemde çıkarılan yasaların Anayasa Mahkemesi’nin denetimi dışında kalması yolunda yaptığı siyasal tercihin ifadesi olan geçici 15. madde, konuyu açık bir biçimde ortaya koymuştur. Anayasa Mahkemesi’nin herhangi bir nedenle de olsa bu kuralı yok sayması olanaksızdır.”

Bu karardan bir yıl sonra Anayasa Mahkemesi, aynı konuyu, aynı anlayış ile benimseyerek yinelemişse de, gerekçedeki ifade değiştirilmiştir. nitekim 10.7.1992 günlü ve 1991/2 E., 1992/1 K. sayılı kapatma kararında, aynı görüş bu kez şöyle söylenmiştir:

“Geçici 15. madde, salt Anayasa’ya aykırı hükümlerin sığınabileceği bir yer olmayıp, 1961 Anayasası’nın geçici 4. maddesindeki gibi bir koruma düzenlemesidir.”

Görülüyorki, Anayasa Mahkemesi Anayasa’ya aykırılık konusunda SPY’nın, Anayasa’nın geçici 15. maddesinin koruması altında bulunduğunu ve bu kanun hükümlerinin uygulanmasının ihmal edilemeyeceğini kabul ederken, bu görüşünü, bir düzeni oluşturan yasal düzenlemelerin korunması olarak benimsemektedir. Bu düzen ise 12 Eylül harekatının getirdiği düzendir. Geçici 15. madde, 12 Eylül Harekatının zedelenmesine imkan verilmemesi için konulmuştur. O halde Anayasa Mahkemesi’nce de bu kuralın yok sayılması olanaksızıdr.

Anayasa Mahkemesi’nin sonuç itibariyle bir farklılık yaratmamakla birlikte, bir yıl arayla verdiği bu kararlar, ayrıntıda da olsa bir değişikliğe uğramaktan uzak kalamamaktadır. Örneğin 16.7.1991 günlü kararda, “Anayasa’nın geçici 15. maddesinin uygulanmasında anayasa hükümleri arasında da bir çelişme yoktur” denilip, 28.9.1984 tarihli kararda ifade edildiği gibi, bu maddenin “Anayasa’ya aykırı hükümlerin sığınabileceği bir yer olarak” görülmemesi gerektiği söylenmişken, bu kez 10.7.1992 tarihli kararda “Geçici 15. madde, salt Anayasa’ya aykırı hükümlerin sığınabileceği bir yer olmayıp” denilmektedir.

  1. Siyasî Parti Kapatma Sorunu:

Ülkemizde son yıllarda, siyasî parti kapatma davalarının çok sayıda örnekleri görülmüştür. Oysa doğası gereği siyasî partilerin yargı organı tarafından kapatılması az rastlanan bir dava türü olmalıdır. Haklarında kapatma kararı verilen siyasî partilerin büyük çoğunluğunu; sosyalist, marksist programlı partiler oluşturmaktadır. Bu partilerin hepsi de, “Kürt sorunu” ile ilgili nedenlerden dolayı kapatılmışlardır. Hiç kuşkusuz ki, sosyalist, marksist partiler etnik sorunları görmezlikten gelemezler. Ama bu konu, yalnızca sosyalist partilerin sorunu değildir. Ülke yönetimine talip olan ciddi bir siyasî partinin, ister muhalefette, ister iktidarda olsun, ülkenin her bir kesimi ve tüm sorunları ile ciddi bir biçimde ilgilenmesi, onun boşlayamayacağı aslî görevlerinden biridir. Bir siyasî partinin ülke sorunlarına ister muhalefette, isterse iktidarda olsun, çözümler araması, getirmesi veya önermesi, mutlak görevlerinden biridir. Ekonomik programları ne olursa olsun, politik eğilimleri ne olursa olsun, siyasal çözüm bulmakla görevli olan partiler tüm toplum kesimlerine yönelmek zorundadırlar. Örneğin şu görüşler, bugün koalisyon hükümetinin ortağı olan bir siyasî partinin görüşleridir:

“Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun bazı bölümlerinde yaşayan yurttaşların ağırlıklı bir bölümü etnik açıdan Kürt kökenlidir… Kürt kimliğini kabul ederek kendine “Kürt kökenliyim” diyen yurttaşlara, bu kişiliklerini hayatın her alanında istedikleri gibi ve özgürce belirtme hakkına sahip olmaları olanağı sağlanacaktır.” (SHP’nin Doğu ve Güneydoğu Sorunlarına Bakış ve Çözüm Önerileri. Ankara, Temmuz 1990, S. 28-43).

Ancak, Anayasa Mahkemesi’nin yargısı, bütün siyasî partilere uzanabilmekte değildir. Bu, C.Başsavcılığı’nın tekelinde olan bir inisiyatiftir. Bu durumda Anayasa Mahkemesi’nin gözeteceği eşitlik ve adalet ölçütlerinde, dikkate alınacak önemli hususlar vardır.

Anayasa Mahkemelerinin, genellikle anayasal koruma görevini yerine getirebilmek için, temel kurallara uygun olmasa bile, özgürlüklere aykırı olacağını ve hatta zarar vereceğini bilerek, koruma işlevine haklılık aradıkları, temel hak ve özgürlüklerin çeşitli alanları üzerdinde bu tür yorumlar ve çözümler ürettiklerinin çok sık önrekleri görüldüğü ileri sürülmüştür. (Dominique Rousseau: Anayasa Mahkemelerinin Politikaları, 1992, S.130-131) Bu nedenle Anayasa Mahkemeleri, bir üst düzey mahkemesi (Yüksek Mahkeme) olarak, siyasî mahkemelerdir. Prof. Bahri Savcı, Anayasa Mahkemelerinin, hemen her yerde siyasi mahkemeler olduğunu kaydetmektedir.

Şimdi bizde görülen siyasî parti kapatma tablosunda da, kuşkusuz siyasal tercihlerin etkileri gözlenmektedir. Sosyalist, marksist partilerin Kürt sorununa, etnik konulara yaklaşım ve açılımına Anayasa mahkemesi olanak tanımamaktadır. Bu, Anayasa Mahkemesi’nin Devletin üst düzey politikası ile bütünleşen tutumudur. Bu nedenle marksist programa sahip olmayan bir siyasî parti, örneğin ülke üzerinde ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri sürse (SPY, md. 81/a) ya da Türk dilinden başka bir dili korumak niyetini açıklasa (SPY, md. 81/b) bu, önemli görülmeyecektir.

Oysa iddianamede zikredilen (bk. sh. 27, 29, 38), Anayasa Mahkemesi’nin 20.7.1971 günlü ve 1971/3 E., 1971/3 K. sayılı kapatma kararından bu yana, özellikle son yıllarda oldukça artan sayıdaki kapatma davalarında, aynı tutum, bir siyasî tercih olarak ortaya çıkmıştır. Şimdi kapatılmış olan bu siyasî partilerin, geçmişte kalan faaliyetlerine bakıldığı zaman, toplumsal dinamiğin bugün çok farklı noktalara ulaşmış olduğunu görürüz.

Ancak her parti kapatma olayında, demokrasi ve özgürlüklerden önemli kayıplar verildiği kuşkusuzdur. Çeşitli görüş ve düşüncelere açık, çok sesli bir demokrasi anlayışı, gelişecek bir ortak bulamamaktadır. Siyasî partiler kapatmanın demokratik rejime bir katkı getirmesi düşünülemez; aksine Anayasa’da “demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurları” olduğu belirtilen (md. 68) partilerin kapatılması, demokratik hayatın unsurlarını yok etmek sonucunu doğurur.

  1. Uluslararası Sözleşmeler :

Türkiye son yıllarda, uluslararası hukukla daha geniş bağlantılar kurmuştur. Artık, özellikle Avrupa hukuku, Türkiye’ye daha fazla yansımaktadır. Anayasa’nın 90. maddesinin 5. fıkrasına göre, uluslararası antlaşma hükümleri, yalnızca uluslararası hukuk değil, iç hukuk olmuştur. Bu nedenle uluslararası hukukun, usulüne göre onaylanan sözleşmeler yoluyla iç hukukumuza giren kuralları, yalnızca kanun olarak değil, uygulamaları Anayasa emri olarak (md. 90/5) güçlendirilen normlardır. 1974 tarihinde, Türk Hükümetince imzalanan Helsinki Nihai Senedi ile, ilke olarak; uyuşmazlıkların barışçı yollarla çözümü, düşünce, vicdan, din ve inanç özgürlükleri de dahil olmak üzere, insan haklarına ve temel özgürlüklere saygı; halkların hak eşitliği ve kendi kaderlerini tayin hakkı, diğer imzacı ülkelere karşı taahhüt edilerek benimsenen temel haklar oldu.

Helsinki Nihai Senedi’nin ardından Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı’na (AGİK) katılan ülkeler AGİK süreci sonunda, ortaklaşa yeni bir ferman oluşturdular: Yeni bir Avrupa için Paris Şartı. Paris Şartı, 1990’ların Avrupasında, temel haklar ve özgürlüklere ilişkin resmî düzeydeki ortak görüşün ifadesidir.

Paris Şartı ile Helsinki ilkeleri pekiştirilmekte ve Avrupa’nın toplumsal, hukuksal, ekonomik, demokratik, kültürel, askerî konsepsiyonunun güvenliği dile getirilmektedir. Bunlar bilinen ilkeler olmakla birlikte, gene de hatırlamakta yarar vardır. Örneğin Şart’ın, “İnsan Hakları, Demokrasi ve Hukukun Üstünlüğü” başlıklı ilk bölümünde şöyle denilmektedir:

“Ulusal azınlıkların etnik, kültürel, dil ve dini kimliklerinin korunacağını, ulusal azınlıklara mensup kişilerin bu kimliklerini ayrıma tabi tutulmaksızın ve kanun önünde tam bir eşitlikle, hür olarak ifade etmeye, korumaya ve geliştirmeye hakları olduğunu teyit ederiz.”

Avrupa’da yeni bir çağa geçildiğinin belirtildiği Şart, “İnsani boyut” başlığı altında, gelecek için rehber niteliğinde gördüğü ilkeleri şöyle ifade etmiştir:

“Ulusal azınlıkların toplumlarımızın hayatına zengin katkılarını artırmak azmi ile, durumlarının daha da iyileştirilmesine çalışacağız. Barış, adalet, istikrar ve demokrasinin yanı sıra halklarımız arasındaki dostane ilişkilerin de ulusal azınlıkların etnik, kültürel, dili ve dini kimliklerinin korunmasını ve kimliğin kuvvetlendirilmesi için gerekli şartların yaratılmasını gerektirdiğine ilişkin derin inancımızı teyit ederiz. Ulusal azınlıklarla ilgili sorunların ancak demokratik bir siyasî çerçevede tatminkar olarak çözümlenebileceğini beyan ederiz. Ulusal azınlıklara mensup fertlerin haklarına, evrensel insan haklarının bir parçası olarak, bütünüyle saygı gösterilmesi gerektiğini de kabul ediyoruz.” (Basın yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü, Ankara, Aralık 1990)

Bu taahhüt niteliğindeki beyanların altında, Türkiye’nin o tarihteki Cumhurbaşkanı ve Başbakananı’nın birlikte imzaları bulunmaktadır.

Öte taraftan; Türkiye, 6366 sayılı Kanunla onaylanan insan haklarının ve temel özgürlüklerin korunmasına ilişkin sözleşmenin (AİHS) de imzacılarındandır. Bu sözleşmenin 9. maddesi, düşünce özgürlüğünü, 10. maddesi ise görüşlerini ve anlatım özgürlüğünü güvenceye almaktadır.

Sözleşmenin 14. maddesi ise, “Bu sözleşmede tanınan hak ve özgürlüklerden yararlanma, cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasal veya diğer kanaatler, ulusal veya sosyal köken, ulusal bir azınlığa mensupluk, servet, doğuş veya herhangi başka bir durum bakımından hiçbir ayrım gözetilmeksizin sağlanır” demektedir.

İddianamede, bu ilkelerin yer aldığı metinler görmezlikten gelinmiştir.

Bu sözleşmeye ek 1 numaralı protokolün 3. maddesi ise, akit tarafların, yasama organının seçilmesinde halkın düşüncesinin özgürce açıklanmasını sağlayacak şartlar için de makul aralıklarla gizli oyla seçim yapmayı taahhüt ettiklerini hükme bağlamaktadır. Anayasa’nın 66. maddesi, “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesin Türk” olduğunu belirtmektedir. Buna göre, devlete vatandışlık bağı ile bağlı olmak, “Türk olmak” anlamındadır. türk olan herkes; Anayasa’da, kanunlarda, uluslararası sözleşmelerde, devletin uygulanmasını yükümlenip taahhüt ettiği her düzeydeki belgede yer alan haklarını kullanabilecektir. Dahası, bu hakların gerçekleştirilmesini isteme hakkına sahip olacaktır.

Yani, bu hükümlere göre, Kürt halkına ilişkin çözüm önerilerinin yer aldığı bir program vatandaşın seçme hakkına ulaştırılamadığı, bunun engellendiği bir durumda (Örneğin bu konuda görüşleri olan bir siyasî partinin kapatılması gibi) sözleşme hükümleri ihlal edilmiş olur. (Ek protokol md. 3) Çünkü “halkın düşüncesinin özgürce açıklanmasını sağlayacak şartlar” oluşturalamamış, tam tersine ne ölçüde varsa o da yok edilmiştir. Aynı şekilde, Anayasalarda ve Anayasal oluşumu etkileyecek konuma sahip seçme, seçilme haklarını düzenleyen metinler ve bunların başta gelenlerinden olan siyasal partiler yasasında yer alan hakların, yalnızca “Türk” olarak tanımlanan; ama, her kesim ve düzeydeki otoritelerin ifade etmekten kaçınamadığı Kürt realitesini dışlayan en azından görmezlikten gelen düzenlemesi, bu sözleşme hükümleriyle açıkça çelişkilidir.

Türkiye, bireysel başvuru hakkının istemeyerekte olsa -kabul edildiği 28 Ocak 1989 tarihinden bu yana, AİHS’nde yer alan temel hak ve özgürlükleri korumakla yükümlü olan; Avrupa Konseyi’nin yargı organlarının yargısına tabi bulunmaktadır. Türkiye şu ana kadar, Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’nca aleyhinde düzenlenmiş raporlarda öngörülen gereklilikleri yerine getirmekten uzak kalamamıştır. T.C. Hükümeti, şimdi yakın bir tarihte (Mart 1994) Avrupa İnsan Hakları Divanı önünde de kendisini savunacaktır. Esasen Türkiye, Divan’ın zorunlu yargı yetkisini tanımazdan önce (1990) Komisyon’un yargı alanında bulunurken; Komisyon, Divan’ın içtihatlarına uyumlu görüşler ürettiği için, -dolaylı bile denilemeyecek kadar- Divan’ın kararlarına (içtihat) riayet etme yükümlülüğünde idi.

AİHS, “Dünya’da barış ve adaletin asıl temelini oluşturan ve sağlanıp korunabilmesi her şeyden önce, bir yandan gerçekten demokratik bir siyasal rejimin varlığına, öte yandan da insan hakları konusunda ortak bir anlayış ve ortaklaşa saygı esasına bağlı olan bu temel özgürlüklere derin inançlarını bir daha tekrarlayarak… aşağıdaki hususlarda anlaşmışlardır” demektedir.

Yani sözleşme dibacesi, sözleşme hükümlerine riayetin “derin bir inanç”ın ifadesi olduğunu buyurucu ve bağlayıcı olarak belirtmektedir.

Komisyon (ve divan) iç yönetmeliği ise, sözleşme de yer alan temel haklara ilişkin ilkelerin korunması konusunda, derin bir inançla taahhütte bulunan devletlerin, onu gerçekleştirebilmek için ellerinden gelen çabayı göstereceklerini de ifade etmektedir.

Yineleyelim ki, Anayasa’ya göre, uluslararası sözleşmeler kanun hükmündedir. (md. 90/5)

Ancak, kanun hükmünde uygulanmaları Anayasal güvenceye alınan bu metinler başka bir metin karşısında (2820 saylı SPY) görmezlikten gelinebilmektedir.

  1. SBP ve Kürt Sorunu:

İddianamede yer alan suçlamalara göre, SBP’nin kapatılması isteğinin nedenleri;

  1. a) Partinin kuruluş belgeleri,
  2. b) 1. Kongre belgeleri ve
  3. c) Genel Başkan Prof.Sadun Aren ile Genel Başkan Yardımcısı Sıtkı Coşkun’un bazı demeç ve açıklamalarıdır.

İddianame, bunlarla ilgili suçlamalar yaparken tamamiyle soyut iddialar ileri sürmekte; gerçekte bu suçlamalara konu ettiği dökümanları ele almamaktadır. İddia gayet soyuttur. İddia bir parti belgesinin zikrettikten sonra; ardından hiç ilgisiz bir konuya geçmekte, fakat bununla parti belgesi arasında bir bağ, bir ilinti kurmaya gerek görmemektedir. Başsavcılığın başka tür bir suçlama yöntemi kullanması zaten mümkün değildir. Çünkü üç yıl sonra açılan bu dava suçlamada samimi kanıtlara dayanmamaktadır. İddia yukarıda belirtildiği gibi bugüne kadar, kapatılmalarına karar verilen sosyalist Programlı partilerle ilgili genel kavramları ve bunlara dayalı suçlamaları somutlaştıramamaktadır.

İddianameye göre, yalnızca Kürt halkının varlığından söz etmek bile partinin kapatılmasını gerektirir. Asla hukuksal bir biçimde izahı mümkün olmayan, çağ dışı bir düşünceyi kanunlaştıran bu hükmün Anayasa’ya aykırılığının ileri sürülemeyeceği konusunda, Anayasaya madde konulması sebepsiz değildir. Bu düzenleme kendi mantığı ile tutarlı olabilir; fakat akılcı ve hukuki olma niteliğini kazanamaz.

Azınlıklar bulunduğunu ileri sürülemeyeceği veya azınlıklar yaratılamayacağına ilişkin düzenlemeler (SPY 81/9, 81/6) ancak, ya Kürtlerin olmadığı ya da siyasî partilerin Kürtlerden söz edemeyeceği biçiminde anlaşılabilir. Bunların her ikisinin de demokratik olma niteliği ile bağdaştırılması imkansızdır. Oysa, siyasî partilerin işlevlerinin demokratik olamayan bir ortamda yerine getirmesi mümkün değildir.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi şimdiye kadar kapatılmalarına karar verilen sosyalist partilerin hepsinin de kapatılma nedeni aynıdır. Şu halde, Kürt halkının varlığı politik düzeyde dile getirilemez.

Kürt sorunu ülkenin yaşadığı en sıcak olaylardan biridir. Sorunun çözümü için başlıca iki yaklaşım sözkonusu olmaktadır.

  1. a) Askeri çözüm,
  2. b) Barışçı çözüm

Siyasî Partiler bu seçeneklerden hangisini benimsiyorlarsa onu programına alacaktır. Barışçı çözüm bu seçeneklerden biridir. Ancak Kürt halkının varlığından sözetmesi mümkün olmayan bir siyasî partinin soruna çözüm önermesi de mümkün değildir.

Kürt sorununa çözüm aranması yalnızca Kürtleri ilgilendiren bir konu değildir. Konu Türkiye’nin bir sorunudur. Bu nedenle, gündeminde kürt sorunu bulunmayan bir siyasî partinin programı eksiktir.

Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğü iddiası ise, öteki iddiaları gibi, iddianamede soyut kalmaktadır. İddianamede konuya ilişkin yapılan yorumun SBP’nin program ve faaliyetleri ile somut hiçbir bağlantısı kurulamamaktadır. SBP’nin Kürt sorununa bakışı programında yer almış ve iddianameye de aynen alıntılanmıştır.

Kürt sorununa barışçı bir çözüm bulunmasının demokrasinin de sorunu olduğu ve temel hak ve özgürlükleri kısıtlayan hükümlerin kaldırılması, kuşkusuz ki, bir siyasî partinin hakkı ve ödevidir. SBP’nin üzerinde, “Kürtler nasıl yaşamak istiyorlarsa öyle yaşamakta özgür olmalıdırlar” yazılı olan bir afişi nedeniyle, İzmir DGM’de bakılan bir davada; bunun, “onlara ayrı bir devlet kurmak ve T.C. ülkesini bölme özgürlüğü tanınacağı veya böyle bir özgürlüğün kastedildiği anlamına” gelemiyeceği “Kürtlere ayrı devlet kurma özgürlüğü istendiği gibi anlamı” çıkarılamadığı, “böyle bir maksat güdüldüğünü kabul etmenin tahmini olacağı” gerekçesiyle suç oluşmadığından beraat kararı verilmiştir. (İzmir DGM. 24.12.1992, 1992/105 E., 1992/143 K.)

Genel Başkan Prof. Sadun Aren’in ve Genel Başkan Yardımcısı Sıtkı Coşkun’un görüş ve açıklamaları Devletler Hukuku kuralları ve uluslararası andlaşmalarla uyumludur. Gerek parti olarak SBP, gerekse, partinin yöneticileri, bölünmeyi değil barış içinde bir arada yaşamayı savunmaktadırlar. Partinin hiçbir yöneticisi hakkında -yukarıda sözü edilen İzmir DGM davası dışında- bir soruşturma açılmamıştır.

Anayasa Mahkemesi’nin iddianame ile birlikte partiye tebliğ edilen 11.1.1994 günlü ara kararında; iddianamenin yazıldığı tarihte partinin Genel Başkanı, Genel Başkan Yardımcısı ve Merkez Karar Yürütme Kurulu üyelerinin isimlerinin bildirilmesi istenmiştir. SPY.nın 95., dahası Anayasa’nın 84. maddesini hatırlatan bu konu üzerinde ileride esas hakkındaki savunmamızda duyuracağız.

  1. Sözlü Açıklama Yapmak İstiyoruz

Nihayet son olarak 2949 sayılı Kanunun 33. maddesi hükmü gereğince tarafımıza sözlü açıklama olanağı tanınmasını diliyoruz. Şimdiye kadar bakılan siyasî parti kapatma davalarında tanınan bu olanağı kullanmak istiyoruz. Bu nedenle gerek parti temsilcisi ve ilgililerinin sözlü açıklama yapmak için çağrılmalarını diliyoruz.

  1. Sonuç

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın, SBP’nin kapatılmasına ilişkin isteğinin reddine karar verilmesini dileriz.”

III- YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI’NIN ESAS HAKKINDAKİ GÖRÜŞÜ

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 11.3.1994 günlü ve SP.43 Hz.1993/57 sayılı esas hakkındaki görüşü şöyledir :

“Sosyalist Birlik Partisi hakkında 28.12.1993 günlü iddianame ile açılan kapatma davası nedeniyle Yüksek Mahkemenizden istenilen esas hakkındaki görüşümüzle birlikte davalı parti savunmanının 28.2.1994 günlü ön savunmasında değinilen konulara verilen yanıtlar aşağıda sunulmuştur.

Anayasa Mahkemesi tarafından bir siyasî partinin kapatılmasına karar verilmesi ile o siyasî partinin hukukî varlığı sona ermektedir. Halbuki Anayasa’ca siyasî partiler demokratik hayatın vazgeçilmez unsuru olarak kabul edilmektedir. Bu nedenle siyasî partilerin kapatılması için dava açılması ve kapatılması kararı verilmesi durumunda titizlikle davranılması gerekmektedir. Yüksek Mahkemenizin 8.12.1988 gün ve 2-1 sayılı kararında, dava konusu parti programının bir maddesine değinilerek, partinin henüz faaliyeti görülmeden sırf programındaki bu madde nedeniyle anayasa’ya aykırı düştüğü sonucuna varılamayacağı belirtilmiştir.

Davalı siyasî partinin kapatılma nedeni saydığımız yasaklamalarla ilgili siyasî partiler yasasının 78/a, 80, 81/a ve 81/b maddeleri “amacını güdemezler ve/veya bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar ve …. bulunduğunu ileri süremezler” şeklinde sona ermektedir.

Bu açıklamalar karşısında davalı siyasî partinin tüzük ve programının faaliyetleriyle birlikte değerlendirilerek neyi amaçladığının ortaya çıkarılması bakımından, partinin tüzük ve programı yanında faaliyetleri de aynı derecede önem kazanmaktadır.

Açıklanan sebeblerle ön savunmada, partinin kuruluşundan üç yıldan fazla zaman geçtikten sonra tüzük ve programının suçlanamayacağı şeklindeki ileri sürülen iddia yerinde değildir.

Ön savunmada ayrıca kapatma nedeni sayılan parti faaliyetlerinin dava tarihinden bir buçuk yıl önceye rastladığı aynı şekilde ileri sürülmektedir. Bu sav da yerinde değildir. Çünkü, davalı siyasî parti, Siyasî Partiler Yasası’nın 10/c maddesinde belirtilen yayınlarını 15 günlük yasal süresi içinde Cumhuriyet Başsavcılığımız Siyasî Partiler Sicil Bürosuna verme zorunluğunu yerine getirmemiştir. aksine, yayınlar aynı yasanın 102. maddesinde yazılı zorlamaya dayalı olarak, 9.11.1993 gün ve SP. 33 Muh. 1993/154 sayılı yazımız üzerine gönderilmiş ve bunlar 28.12.1993 günlü iddianamemizin hemen başında partinin tüzük ve programı yanında delil olarak gösterilmiştir.

Kaldıki, Siyasî Partiler Yasası’nın 101/d maddesi hükmü ayrık olmak üzere, siyasî partiler hakkında kapatılma davası açılması bir süreye tabi değildir.

Ön savunmada, Anayasa ve Siyasî Partiler Yasasında birtakım değişiklikler yapılması nedeniyle orijinal halinden uzaklaşılmış olmakla Siyasî Partiler Yasasının Anayasaya aykırılığının incelenmesi ve anılan Yasanın 78., 80. ve 81. Maddelerinin Anayasanın 10., 12., 13., 14., 68. ve 69. maddelerinin Anayasaya aykırı olduğu savı ileri sürülmüştür.

Bu savın yanıtlanmasında, konu ile Anayasanın geçici 15. maddesi arasındaki ilişki öncelikle incelenmelidir. Sözü edilen maddeninin son fıkrasında, birinci fıkrada belirtilen 12.9.1980 tarihinden ilk genel seçimler sonucu toplanacak Türkiye Büyük Millet Meclisinin Başkanlık Divanını oluşturuncaya kadar geçecek süreye gönderme yapılarak, bu dönem içinde çıkarılan yasaların, yasa hükmünde kararnamelerin ve 2324 sayılı Anayasa Düzeni Hakkında Yasa uyarınca alınan karar ve tasarrufların Anayasaya aykırılığının iddia edilemeyeceği belirtilmiş ve böylece yetkili organca kaldırılıncaya veya değiştirilinceye kadar Anayasaya uygunluk denetimi yolunda bu hükümlerin tartışılmasının önlenmesi biçiminde bir siyasal tercih ortaya konmuştur.

22.4.1983 tarihinde kabul edilmiş olan Siyasî Partiler Yasası, 12.9.1980 ile 6.11.1983 tarihinde yapılmış olan ilk genel seçimden sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Divanının oluşması arasındaki dönemde kabul edilmiş olduğundan, geçici 15. maddenin son fıkrası kapsamında bulunmaktadır. Böyle olunca, Anayasal koruma altına alınmış olan söz konusu yasanın tümünün ya da kimi maddelerinin Anayasaya aykırılığı ileri sürülemez.

Öte yandan, Siyasî Partiler Yasasının getirdiği yasaklar ve dolayısıyla 78., 80. ve 81. maddelerde öngörülen kısıtlamalar, Anayasanın 68. ve 69. maddelerinde yer alan kapatma nedenlerinin somutlaştırılması, başka deyişle bu kapatma nedenlerinin beliriş, ortaya çıkış biçimleri olarak düşünülmelidir. Bu hükümler “ulusal devlet niteliğinin korunması” ilkesinin siyasal partiler yönünden öngörülmüş yaptırımları demektir. Çünkü, Anayasanın 69. maddesinin son fıkrasında, “siyasal partilerin kuruluş ve faaliyetleri, denetleme ve kapatılmaları yukarıdaki esaslar dairesinde kanunla düzenlenir.” kuralı getirilmiş, yasakoyucu da Siyasî Partiler Yasasındaki yasaklamaları kabul etmek suretiyle Anayasada öngörülen düzenlemeyi gerçekleştirmiştir. Yüksek Mahkemeniz de birçok kararlarında aynı sonuca varmış bulunmaktadır.

Belirtilen nedenlerle, Siyasî Partiler Yasasının 78., 80. ve 81. maddelerinin Anayasaya aykırı olduğu savı yerinde değildir.

Ön savunmada ileri sürülen, Anayasanın 90. maddesi uyarınca iç hukuk kuralı haline gelen Helsinki Sonuç belgesi’nin ardından AGİK süreci sonucu Yeni Bir Avrupa İçin Paris Antlaşması (Şartı) hükümleri ve İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme maddelerinin, varlığı ileri sürülen sorunun çözümünde esas alınacağı bu metinlerde yer alan ilkeleri görmezlikten gelinerek düzenlenen iddianamenin dayanaktan yoksun bulunduğu şeklindeki sava gelince;

3.7.1973-1.8.1975 tarihleri arasında toplantılarını sürdürmüş olan Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı (AGİK) sonucunda kabul edilen Helsinki Sonuç Belgesi’nde yer alan ilkeler: (1) Egemen eşitlik, egemenlik niteliğindeki haklara saygı, (2) Güç tehdidine başvurmaktan ya da güç kullanmaktan kaçınma, (3) Sınırların çiğnenmezliği, (4) Devletlerin toprak bütünlüğü, (5) Anlaşmazlıkların barışçı çözümü, (6) İçişlerine karışmama, (7) düşünce, vicdan ya da inanç özgürlüğü dahil insan haklarına ve temel özgürlüklere saygı, (8) Halkların hak eşitliği ve kendi yazgılarını belirleme hakkı, (9) Devletler arasında işbirliği, (10) Uluslararası hukuka göre üstlenilen yükümlülüklerin iyi niyetle yerine getirilmesidir.

AGİK’in kendi adıyla anılan süreç içeriğinde, Paris’te yaptığı toplantılar sonucunda 21.11.1990 tarihinde imzalanan “Yeni Bir Avrupa İçin Paris Antlaşması (Şartı)” da, demokrasi ve insan haklarına ağırlık veren ilkeleri arasında, ulusal azınlıkların etnik, kültürel, dilsel ve dinsel kimliklerinin korunması, ulusal azınlığa mensup olanların ayırıma uğramaksızın ya da yasa önünde tam bir eşitlikle kimliklerini özgürce dile getirme, koruma ve geliştirme haklarından söz etmiştir. (Sencer, M., Paris Şartı ve İnsan Hakları, 16.12.1991 günlü Cumhuriyet Gazetesi)

Davalı partinin, Helsinki Sonuç Belgesi’ndeki, halkların kendi kaderini belirleme hakkı ile Paris Şartının azınlık haklarına ilişkin hükümlerine uygun çözümlerin amaçlandığı sonucuna varmak gerekir. Uluslararası bir sözleşme niteliğinde olmayan ve bu nedenle hukuken bağlayıcılığı bulunmayan Helsinki Sonuç Belgesi’nde yer alan, halkların kendi kaderini belirleme hakkından ilk kez 1918 tarihli Wilson ilkeleri arasında söz edilmiş, uluslararası hukukta kabulü de Birleşmiş Milletler Antlaşmasında yer almasıyla gerçekleşmiştir. Bu hakkın anlamı ve kapsamı, özellikle 1960’lı yıllarda başlayan bir süreç içerisinde kabul edilen Birleşmiş Milletler kararlarıyla belirlenmiş bulunmaktadır. Buna göre, kendi kaderini belirleme hakkının iki yönünün olduğu görülmektedir. Birinci yönü, devletlerin iç örgütlenmelerine ilişkin olup, bir halkın dilediği yönetim biçimini, herhangi bir dış baskı olmadan seçme hakkı bulunduğunu, yani devlet ve hükümet biçimlerinin saptanmasında halklara serbestlik tanınmasını ifade etmektedir. İkinci yönü, bir halkın bağımsız bir devlet kurmak dahil, dilediği devlete bağlı olmayı seçme hakkı olarak anlaşılmaktadır. Ancak, kendi kaderini belirleme hakkının, bu ikinci yönü bakımından kullanılması, yerleşmiş bir uluslararası hukuk ilkesi olan ve Helsinki Sonuç Belgesi’nin de doğruladığı “devletin ülkesinin bütünlüğü’ne saygı gereği olarak bazı sınırlamalara bağlanmıştır. Bu bağlamda, kendi kaderini belirleme hakkı sömürge yönetimi altındaki halklara tanınmakta, bir devletin tam parçasını oluşturan topraklar üzerinde bulunan toplulukların ayrılması yoluyla yeni bir devletin kurulması kabul edilmemektedir. Bu haktan yararlanmak isteyen bir topluluğun sömürge yönetiminde yaşayan bir halk mı, yoksa içinde yaşadığı devletin ülke bütünlüğünü bozacağı gerekçesiyle bu hakkı kendisine tanınmayan bir halk mı olduğu bakımından kabul edilen ölçüte göre, bir devletin ülkesinin tümünde geçerli olan genel statüde bulunup herhangi bir ayırıma bağlı tutulmayan ülke parçalarında yaşayan toplulukların birtakım değişik özelliklere sahip olması, kendini belirleme hakkından yararlanabilecekleri anlamına gelmekte, (Pazarcı, H., Uluslar arası Hukuk dersleri cilt : II, 2. bası, Ankara, 1990, ss.8-12); başka deyişle, eğer devletlerin yönetimleri çeşitli grupları temsil edici bir nitelik taşıyorsa ve gruplara karşı etnik köken, din, dil, renk yahut başka farklılıklarla dayalı bir ayrımcılık güdülmüyorsa, artık kendi kaderini belirleme hakkından söz edilmemektedir. (Sosyal, M., Tutarlılık, 7.4.1992 günlü Hürriyet Gazetesi)

1993 yılının Haziran ayında AGİK süreci içinde kabul edilen Viyana Bildirgesi’nde ise, kendi kaderini belirleme hakkı terörizmden ayrılmış, sömürge halkları için kabul edilen bu hakkın sadece meşru eylemler yoluyla kabul ettirilmesine çalışılması benimsenerek, terör yöntemi sömürge halklarının kendi kaderini belirleme mücadelesinde bile geçerli sayılmıştır.

Bu esaslar açısından bakıldığında, Türkiye Cumhuriyeti’nde kendi kaderlerini belirleme hakkından yararlanması gereken sömürge halkı niteliğinde veya başkaca bir topluluk, grup v.s. yoktur. Türkiye’de tek bir ulus, Türk Ulusu vardır. Kürt kökenli vatandaşlar, diğer etnik kökenli vatandaşlarla “ulus” bütünlüğünü oluşturmuş ve birbiriyle kaynaşarak “Türk Ulusu”nu meydana getirmiştir. Ulusu meydana getiren bireyler arasında, temel hak ve özgürlüklerden yararlanma ve onları kullanma yönünden hukuksal ve pratik olarak hiçbir ayırım yoktur. Ayrıca bir ulus, ayrı bir halk ya da azınlık varmış gibi, üstü kapalı ibarelerle, dolaylı yoldan yapılan çözüm çağrılarının bölünmeyi amaçladığı kuşkusuzdur.

Hukuksal yönden bağlayıcılığı bulunmayan Paris Şartı her ne kadar azınlıklara birtakım haklar tanımışsa da, kimlerin azınlık sayılacağı konusunda bir tanımlama getirmemiştir. Esasen, uluslararası hukukta üzerinde oybirliği sağlanan bir azınlık tanımlaması da bulunmamaktadır. Böyle olunca, azınlık veya Şart’ta geçen ve sınırlandırılmış biçimiyle “ulusal azınlık” teriminin yorumlanması imzacı devletlerin kendi hukuk düzenlerine ve uygulamalarına bağlı kalmaktadır. (Kırca, C., Paris Şartı’na Göre Azınlıklar ve Türkiye, 24.12.1991 tarihli Cumhuriyet Gazetesi) Türkiye devleti’nin kendi azınlık hukukunu hangi biçimde düzenlediğine ve kimleri azınlık saydığına iddianamede ayrıntılarıyla değinilmişti. Bir kez daha ve kısaca belirtmek gerekirse, Türkiye Cumhuriyeti’nde Lozan Barış Antlaşması ve Türkiye ile Bulgaristan Arasındaki Dostluk Antlaşması hükümlerine göre azınlık oldukları kabul edilen Rum, Ermeni, Musevi ve Bulgar’lardan başka azınlık yoktur.

Açıklanan nedenlerle, devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliğini bozmaya yönelik girişimlere olanak veren hükümler taşımayan Helsinki Sonuç Belgesi ile Yeni Bir Avrupa İçin Paris Antlaşması (Şartı)nın sözde çözüme esas alınması görüşü yerinde değildir.

İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşmeye gelince, bu sözleşme genel olarak, İnsan Hakları Evrensel bildirgesindeki kişisel ve siyasal hakları güvence altına almaktadır. Ancak, bu sözleşme ve eki protokollerde azınlıklar ve etnik gruplara ilişkin bir hüküm bulunmamaktadır. Sözü edilen her iki uluslararası metinde düzenlenmiş olan hak ve özgürlükler Türkiye Cumhuriyeti anayasasına dahil edilmişlerdir. Kaldıki, bu belgelerdeki hak ve özgürlükler sınırsız da değildir.

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin 29. maddesinde, “Herkes haklarını kullanmak ve hürriyetlerden istifade etmek hususlarında ancak kanun ile sırf başkalarının hak ve hürriyetmlerinin tanınmasını ve bunlara saygı gösterilmesini sağlamak maksadıyla ve demokratik bir cemiyette ahlak, nizam ve genel refahın muhik icaplarını karşılamak için tespit edilmiş kayıtlamalara tabidir.” denilmiş, 30. maddesinde de, “İşbu beyannamenin hiçbir hükmü, içinde ilan olunan hak ve hürriyetlerin bir devlet, zümre veya fert tarafından yok edilmesini güden bir faaliyete girişmeye veya bilfiil bunu işlemeye herhangi bir hak gerektirir mahiyette yorumlanamaz.” hükmü getirilmiştir. İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Koruma Sözleşmesinin 11. maddesinin ikinci fıkrası da, “Bu hakların kullanılması, demokratik bir toplulukta zaruri tedbirler mahiyetinde olarak millî güvenliğin, amme emniyetinin, nizamı muhafazanın, suçun önlenmesinin sağlığın ve ahlakın veya başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması için ve ancak kanunla tahdide tabi tutulur.

Bu madde, bu hakların kullanılmasında idare, silahlı kuvvetler veya zabıta mensuplarının muhik tahditler koymasına mani değildir.” şeklindeki hükmü ile sözleşmede yer alan hak ve hürriyetlerin ulusal güvenlik, kamu güvenliği ve düzenin korunması vs. amaçlarıyla sınırlanabileceğini kabul etmiş, 17. maddesinde de, “Bu sözleşme hükümlerinden hiçbiri bir devlete, topluluğa veya ferde işbu sözleşmede tanınan hak ve hürriyetlerin yokedilmesini veya mezkur sözleşmede derpiş edildiğinden daha geniş ölçüde tahditlere tabi tutulmasını istihdaf eden bir faaliyete girişmeye veya harekette bulunmaya matuf herhangi bir hak sağlandığı şeklinde tefsir edilemez.” kuralını getirmiştir.

Anayasa ve Siyasî Partiler yasasında öngörülen, siyasal partilere ilişkin yasaklamalar, sözleşmede yer alan özgürlükleri kaldırıp azaltma anlamında ve demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı görülemez. Bunlar, Uluslararası Hukukta var olan egemenliği, ülke ve ulus bütünlüğünü korumaya, ırkçılığa dayalı bölünmeleri önlemeğe yöneliktir.

Davalı parti, İnsan Hakları ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşmenin 11. maddesinin ikinci fıkrası ile 17. Maddesinde düzenlenmiş olan kurallarla bağdaşmayacak biçimde faaliyette bulunmuştur.

Yüksek Mahkemeniz de, parti kapatılması ile ilgili 10.7.1992 gün, E. 1992/2, K.1992/l sayılı, 14.7.1993 gün, E.1993/1, K.1993/1 ve en son olarak 23.11.1993 gün, E.1993/1, K.1993/2 sayılı kararlarında davanın konusuyla ilgili olarak sözü edilen uluslararası belgeleri aynı biçimde yorumlamış bulunmaktadır.

Cumhuriyet Başsavcılığımızca yürütülen soruşturmada hiçbir kuşku ve duraksamaya yer vermeyen, tamamen objektif nitelikteki kanıtların elde edilmesi sonucu, Ceza Muhakemeleri Usulü Yasasının 163. maddesi anlamında, bunlar yeterli görülerek Yüksek Mahkemenize işbu dava açılmıştır.

Davanın yasal dayanakları, gerekçeleri ve kanıtları iddianamede açıkça ve ayrıntılı biçimde ortaya konmuş, partinin tüzük ve programı yanında parti yetkili kurulların kararları ile parti adına yapılan konuşmalar ile bunların yer aldığı yayınlarının içerikleri çözümlenmiş, Anayasa ve Siyasî Partiler yasasında düzenlenmiş olan davayla ilgili kapatma nedenleri yerleşik nitelik kazanmış içtihat ışığında açıklanmış, yasak kapsamına giren fiil ile irtibatlandırılarak davalı siyasî partinin kapatılması gerektiği sonucuna varılmıştır. Davanın ilerleyişinde, kanıtlarda bir değişiklik olmadığı gibi geçersizliği yönünde bir itiraz da gelmediğinden sonuç bağlamda yeni bir husus bildirilmemiştir.

Sonuç :

28.12.1992 günlü iddianamemizde ve onu tamamlayıcı nitelikte yukarıda yasal dayanakları ve gerekçeleriyle açıklandığı üzere, davalı Sosyalist Birlik Partisi’nin tüzük ve programı ile, partiye ait basılı yayınlarda yer alan, partinin büyük genel kurulu, genel yönetim kurulu, genel başkanı ve genel başkan yardımcısının kararlar, bildirileri, demeç ve açıklamaları Anayasanın Başlangıç kısmı ile 2., 3., 6., 69. maddelerine ve Siyasî Partiler yasasının 78/a, 80, 81/a-b maddelerine aykırı nitelikte bulunduğundan,

Sosyalist Birlik Partisi’nin Siyasî Partiler Yasası’nın 101. maddesinin (a) ve (b) bentleri gereğince kapatılmasına karar verilmesini arz ve talep ederim”.

IV- DAVALI SİYASî PARTİNİN ESAS HAKKINDAKİ SAVUNMASI

Sosyalist Birlik Partisi’nin 2.5.1994 günlü esas hakkındaki savunmasında :

“Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, 11 Mart 1994 tarihinde davanın esası hakkındaki görüşünü (EHG) bildirmiş, bu görüş aynı tarihte davalı Sosyalist Birlik Partisi’ne tebliğ edilmiştir.

EHG’ün, daha önceki siyasî parti kapatma davalarından farklı bir görünüm taşıdığı ilk bakışta göze çarpmaktadır. EHG, -deyim yerindeyse- davada son bir “değerlendirme” yapmamakta, ön savunmaya cevap vermektedir. Nitekim Sayın başsavcılık EHG’üne, 28.21994 günlü ön savunmada değinilen konulara verilen yanıtlar aşağıda sunulmuştur” diyerek başlamaktadır. (S.2) EHG’ün sonunda, “Davanın ilerleyişinde, kanıtlarda bir değişiklik olmadığı gibi geçersizliği yönünde bir itiraz da gelmediğinden sonuç bağlamda yeni bir husus bildirilmemiştir” denilmektedir. (S. 10) Bu hale göre, EHG yenilik taşıyan bir belge değildir; yeni bir görüş getirmemektedir. Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkındaki 2949 sayılı Kanun’un 33. maddesi, siyasî partilerin kapatılmasına ilişkin davalarda Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun uygulanacağını hükme bağlamaktadır. Bu madde aracılığı ile uygulanması söz konusu olan CMUK’nun 251. maddesi, cevap verme hakkını kural olarak C.Savcısına değil, sanığa tanımaktadır.

Yargıtay C.Başsavcılığı ön savunmayı yanıtlarken, daha önceki siyasî parti kapatma davalarından yalnızca biçim olarak değil, içerik olarak da farklı bir tutum göstermektedir. EHG ile iddianame savunulmakta, ne var ki, iddianameye haklılık kazandırmak noktasında EHG oldukça zorlanmaktadır.

  1. Uluslararası Sözleşmelerin Hukuken Bağlayıcılıklarının

EHG’te bazı saptamalar yapılmakta, daha sonra da bu saptamalardan hareketle bazı sonuçlara varılmaktadır. EHG’te şu saptamalar yapılmıştır:

“Uluslararası bir sözleşme niteliğinde olmayan ve bu nedenle hukuken bağlayıcılığı bulunmayan Helsinki Sonuç Belgesi …” (S. 5)

“Hukuksal yönden bağlayıcılığı bulunmayan Paris Şartı …”

Bu tür deyişler, bu belgelerden duyulan rahatsızlığın ifadesidir. Uluslararası sözleşmelerin bağlayıcılık niteliği, sözleşmede bu konuda açık bir hükme yer verilmiş olması gibi hususlardan kaynaklanmaz. Uluslararası sözleşmelerin bağlayıcılığı devletler hukuku kurallarına göre değerlendirilir. Bu konudaki başlıca kural, ahde vefa (pacta sunt servanda) kuralıdır. Gerçekten de uluslararası ilişkilerde devletlerin biribirlerine karşı yükümlendikleri taahhütler riayet görmelidirler. Aksi takdirde, bu konuda devletlerin biribirlerine karşı imzalayarak yükümlülük altına girmelerinin bir anlamı kalmaz. Aynı şekilde; “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir” diyen Anayasa kuralının da (md. 90/5) bir anlamı kalmaz.

Ahde vefa kuralı gereğince, Devletin üstlendiği yükümlülüklere bağlılığı, sadece Devletin dış ilişkilerini ilgilendiren bir husus değil, aynı zamanda iç uygulamalarında da riayet etmesi gereken yükümlülüklerdir. Çünkü, riayet taahhüdü, yalnızca dış ilişkiler için değil,iç uygulamalar için de geçerlidir. Bu nedenle ahde vefa ilkesi, Devletin ülke içindeki uygulamaları açısından da geçerlidir.

Söz konusu olan sözleşmeler açısından Türkiye’nin bu sözleşmelere uyma yükümlülüğünün nasıl garanti edildiğine bir bakalım.

  1. a) Helsinki Sonuç Belgesi:

1 Ağustos 1975 tarihinde imzalanan Helsinki Sonuç Belgesi’nin VIII. bölümünde şu temel görüşler yer almaktadır:

“Katılan Devletler, halkların hak eşitliğine ve kendi yazgılarını belirleme haklarına saygı gösterirler. Bu durumda Birleşmiş Milletler antlaşmasının amaç ve ilkeleriyle ve Devletlerin toprak bütünlüğüne ilişkin olanlar dahil, ilgili uluslararası hukuk kurallarına uygun davranır.

Tüm halkların hak eşitliği ve halkların kendi yazgılarını belirleme haklarından ötürü, her zaman tam bir özgürlük içinde ve dış karışma olmaksızın iç ve dış siyasal statülerini ne zaman ve nasıl isterse belirleme ve siyasal, ekonomik, toplumsal ve kültürel gelişmelerini diledikleri gibi sürdürme hakları vardır.”

Bu bildirgeyi imzalayan 35 Devlet, yükümlendikleri konuda biribirlerine şu güvenceyi vermektedirler:

“Katılan Devletler, ister uluslararası hukukun genel olarak benimsenmiş ilke ve kurallarından doğsun, ister taraf oldukları anlaşma ve öteki sözleşmelerden uluslararası hukuka uygun olarak doğan yükümlülükler olsun, uluslararası hukuka göre üstlendikleri yükümlülükleri iyi niyetle yerine getirir.

“Yasalarını ve düzenlemelerini belirleme hakkı dahil, egemenlik haklarını kullanırlarken, uluslararası hukuka göre üstlendikleri yasal yükümlülüklerine uygun davranır ve ayrıca Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı Son Belgesinin hükümlerini gereği gibi gözönünde bulundurarak uygular.” (Aynı belge, X Bölüm)

…………

“Yukarıda öne sürülen tüm ilkelerin birincil önemi vardır ve bu nedenle, herbiri, ötekiler gözönüne alınacak biçimde yorumlanarak aynı ölçüde ve kayıt konmaksızın uygulanır.

Katılan Devletler, bu Bildirgede öne sürülmüş olan tüm ilkelere tam anlamıyla saygı göstermeye ve tümü tarafından bu ilkelerin saygı görerek uygulanmasından doğacak yararların herbirine sağlanması için bu ilkeleri karşılıklı ilişki ve işbirliğinde her bakımdan uygulamaya kararlılıklarını dile getirir.” (aynı bölüm)

Şimdi Helsinki Sonuç belgesinin bağlayıcılığı konusu değerlendirilirken bunların hatırlanmasında yarar vardır.

  1. b) Paris Şartı :

Gene EHG’te bir sözleşme niteliğinde olmadığı ifade edilen Paris Şartı’nın “İnsan Hakları, Demokrasi ve Hukukun Üstünlüğü” başlıklı ilk bölümünde şöyle denilmektedir:

“Ulusal azınlıkların etnik, kültürel, dil ve dini kimliklerinin korunacağını, ulusal azınlıklara mensup kişilerin bu kimliklerini ayrıma tabi tutulmaksızın ve kanun önünde tam bir eşitlikle, hür olarak ifade etmeye, korumaya ve geliştirmeye hakları olduğunu teyit ederiz.”

Gene Paris Şartı’nda şu hükümler yer almaktadır:

“Ulusal azınlıkların toplumlarımızın hayatına zengin katkılarını arttırmak azmiyle, durumlarının daha da iyileştirilmesine çalışacağız. Barış, adalet, istikrar ve demokrasinin yanısıra halklarımız arasındaki dostane ilişkilerin de ulusal azınlıkların etnik, kültürel, dil ve dini kimliklerinin korunmasını ve bu kimliğin kuvvetlendirilmesi için gerekli şartların yaratılmasını gerektirdiğine ilişkin derin inancımızı teyit ederiz.

Ulusal azınlıklarla ilgili sorunların ancak demokratik bir siyasî çerçevede tatminkar olarak çözümlenebileceğini beyan ederiz. Ulusal azınlıklara mensup fertlerin haklarına, evrensel insan haklarının bir parcası olarak, bütünüyle saygı gösterilmesi gerektiğini de kabul ediyoruz.” (Aynı belge, İnsani Boyut Başlıklı bölüm).

21 Kasım 1990 tarihinde imzalanan Paris Şartı’nda imzası bulunan 34 ülke biribirlerine şu güvenceyi vermişlerdir:

“Nihai Senedin On İlkesi, son onbeş yıldan bu yana daha iyi ilişkiler kurulması için bize nasıl ışık tuttuysa, arzuladığımız bu gelecekte de bize rehber olacaktır. Bütün AGİK yükümlülüklerinin tam olarak uygulanması, ülkelerimizin emellerinin gerçekleştirilmesine imkan sağlayacak girişimler için temel teşkil etmelidir.” (Giriş bölümü).

“Biz, taraf Devletlerin aşağıda belirtilen yüksek temsilcileri, Zirve Toplantısı’nın sonuçlarına verdiğimiz büyük siyasî önemi müdrik olarak ve kabul ettiğimiz kararlar uyarınca hareket etme kararlılığımızı beyan ederek, aşağıya imzalarımızı atıyoruz.” (Sonuç cümlesi).

EHG’te bağlayıcılığı bulunmadığı belirtilen bu uluslar arası metinlerde riayet yükümlülüğü böylece yer almış iken, şimdi bunlara uyulmayacağı belirtilmektedir.

  1. c) İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya dair

Sözleşme:

Sayın Başsavcılık, İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme hakkında ise; bu sözleşme ve eki protokollerin azınlıklar ve etnik gruplara ilişkin bir hüküm içermediğini ileri sürmektedir. Buna bakılırsa, davanın konusu gözden kaçırılmaktadır. Bu davanın konusu, bir siyasî partinin kapatılması ile ilgilidir. İktidar olabilmeleri doğal hakları olan siyasal partilerin faaliyetleri, yalnızca azınlık hakları ve etnik grup değerlendirmelerinin ötesinde, düşünce özgürlüğü, ifade özgürlüğü, eşitlik, siyasî programlarını gerçekleştirebilme yöntemi olan seçimlere katılma bakımından önem taşır. Bu Sözleşme hükümlerinin bu kapsamda ele alınıp değerlendirilmesi gereklidir.

4 Kasım 1950 tarihinde Avrupa Konseyi üyesi ülkeler arasında imzalanan bu Sözleşme ilkelerine bağlılık, Sözleşmenin başlangıcında şöyle ifade edilmiştir:

“Dünyada barış ve adaletin asıl temelini oluşturan ve sağlanıp korunabilmesi, her şeyden önce, bir yandan gerçekten demokratik bir siyasal rejimin varlığına, öte yandan da insan hakları konusunda ortak bir anlayış ve ortaklaşa saygı esasına bağlı olan bu temel özgürlüklere derin inançlarını bir daha tekrarlayarak; …aşağıdaki hususlarda anlaşmışlardır.”

Anayasa Mahkemesi, bu Sözleşme hükümlerini “buyurucu ve bağlayıcı” olarak nitelendirmektedir. (Any. Mhk., 29.1.1980, 1979/38 E., 1980/11 K.)

Türkiye bugün her zamankinden daha fazla uluslar arası sözleşmelere riayet yükümlülüğü altındadır. Çünkü, Türkiye, artık imza koyduğu uluslararası sözleşmelerle, uluslararası yargı kuruluşlarının yaptırımlarıyla karşı karşıya gelmek durumundadır.

  1. Davanın gecikerek açılmış olmadığı:

EHG’ün ön savunmayı yanıtladığı konulardan birisi de, davanın üç yıl gibi bir süre geçtikten sonra açılmış olduğuna ilişkin savunmadır. Bu konudaki savunmanın ayrıntıları 28 Şubat 1994 tarihli ön savunmada belirtilmiştir. SBP’nin kurulmasından üç yıl sonra açılan bu davada, Parti’nin Tüzük ve Programı suçlanırken, Sayın Başsavcılık şöyle demektedir :

“… davalı siyasî partinin tüzük ve programının faaliyetleriyle birlikte değerlendirilerek neyi amaçladığının ortaya çıkarılması bakımından, partinin tüzük ve programı yanında faaliyetleri de aynı derecede önem kazanmaktadır.” Şu halde Tüzük ve Program tek başına ele alındıkları zaman bir suç oluşturmamakta, kanuna aykırılık taşımamaktadır. Bunların kanuna aykırılığı Parti faaliyetleri ile birleştiğinde görülmektedir. Oysa, ön savunmada belirtildiği gibi, örneğin Sosyalist Parti (1988) ve Türkiye Birleşik Komünist Partisi haklarında açılan davalar, henüz bir parti faaliyeti görülmeden, partinin kuruluşundan itibaren 10 – 15 gün sonra açılmış, kapatma nedeni yalnızca tüzük ve programlarına dayandırılmış davalardır.

Bu husus, iddianamede yer alan Parti Tüzük ve Programındaki “kapatılma nedeni olabilecek belirsizliklere” kavramı ile aynı anlamı paylaşmaktadır. Ne var ki, bu belirsizliğin ne olduğu iddianamede açıklanamadığı gibi, şimdi EHG’te de belirtilememektedir.

Öte taraftan, Parti faaliyetlerinin tek başına değil, Tüzük ve Program ile bir arada değerlendirilmesi ile kanuna aykırılığın ortaya çıktığının ileri sürülmesi, Tüzük ve Program için olduğu kadar, söz konusu faaliyetler için de, tek başına bir suçluluk taşımadıklarının ifadesidir. Çünkü, bu faaliyetler, Tüzük ve Programa uygun bir şekilde yapılmıştır. Zaten suçlulukları da bundan kaynaklanmaktadır. Bu tüzük ve program ise, üç yıl süreyle her hangibir kovuşturmaya uğramamıştır. Ön savunmada da ifade edildiği gibi, bu SBP’nin kuruluş belgelerinin toplumsal ve hukuki meşruiyet gördüğünün kabulüdür.

  1. Azınlıklar Konusu:

EHG’te yer verilen konulardan biri de, azınlıklar konusudur. EHG, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 81/a maddesinde yer alan yasaklama ile ilgili değerlendirmesini yaptıktan sonra; “Bir kez daha kısaca belirtmek gerekirse, Türkiye Cumhuriyeti’nde Lozan Barış Antlaşması ve Türkiye ile Bulgaristan arasındaki Dostluk Antlaşması hükümlerine göre azınlık oldukları kabul edilen Rum, Ermeni, Musevi ve Bulgar’lardan başka azınlık yoktur.” denilmektedir. EHG’teki bu deyiş ile 2820 sayılı Kanunun 81/a maddesini uyumlu görmeğe olanak yoktur. Çünkü söz konusu kanun maddesine göre, siyasî partilerin Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde millî kültür veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri sürmesi mümkün değildir; böyle bir durum Partinin kapatılma nedenidir. Ancak konusu bir siyasî partinin kapatılması olan bir davada, Yargıtay C.Başsavcılığı, Türkiye’de var olan, hem de birden fazla sayıdaki azınlıkları ad vererek belirtmektedir. Şimdi Sayın Başsavcılığın EHG’ünde anılan bu azınlıkların var olduklarını söylemek siyasî partilere yasaktır. 2820 sayılı Kanunun 81/a maddesi bunu açıkça yasaklamaktadır. Ancak bu çok önemli bir çelişkidir. Ülkede azınlıkların bulunduğu bir gerçektir. Bu siyasal belgelerde ifade olmakta, Yargıtay C.Başsavcılığı’nın EHG’ünde belirtilmektedir. Ne var ki, bu gerçeği dile getirmek siyasî partiler için en büyük yasaklardan biridir. Bu yasağın yaptırımı, Partinin kapatılması; Askeri Yargıtay Başsavcılığı’nın deyişiyle o parti hakkında “idam cezası”dır. (As. Yarg. Başsavcılığı, 30.4.1984 günlü ve 1984/567 sayılı tebliğname). İşte açıklanması olanaksız olan çelişki bu noktadadır. Azınlıklar vardır, fakat azınlıklar sorununu siyasî partiler dile getiremeyeceklerdir. Bu konuda şunlar düşünülebilir:

– Ülkede azınlıklar bulunduğundan siyasî partiler söz edemezler. Ancak resmî Devlet kuruluşları için böyle bir yasaklılık yoktur.

Ne varki, Yargıtay C.Başsavcılığı, bu durumda kendi tutumu ile çelişmektedir. Esasen böyle bir kabul eşitlik ilkesi ile bağdaşmaz.

– Siyasî partilerin ülke üzerinde azınlıklar bulunduğunu ileri süremeyeceklerine ilişkin yasak, Rum, Ermeni, Musevi ve Bulgar azınlıklarını kapsamaz. Bunların dışında bir azınlık bulunduğunu ileri sürmek yasaktır.

Ancak 2820 sayılı Kanunun 81/a maddesi, böyle bir ayrık kavram çıkarılmasına elverişli değildir. Madde, bütünsel bir düzenleme yapmakta, bir istisnaya yer tanımamaktadır. “Millî kültür veya ırk veya dil farklılığı”; Yargıtay C.Başsavcılığı tarafından EHG’te sayılan azınlıklar için de geçerlidir.

Özet olarak söylemek gerekirse, azınlıklar konusundaki düzenleme, büyük çelişkiler içindedir. Ne tür yasaklar konulursa konulsun, Devletin çeşitli makam, mevki ve kuruluşları bunun aksine olan gerçeği ifade etmekten geri kalmamaktadırlar.

  1. İddianamenin kürt halkı anlayışı:

Yukarıda değinildiği gibi, iddianame ve EHG, Parti faaliyetlerini, Parti tüzük ve Programı ile birlikte değerlendirdiğini ileri sürerek, bunları birlikte suçlamaktadır. Ne var ki, suçlanan Parti faaliyetleri, kendi sorumluluk çerçevesini aşan bir kapsamda suçlanmaktadır. Parti Genel Başkanı Prof.Sadun AREN ile Genel Başkan yardımcısı Sıtkı COŞKUN’un röportaj ve konuşmaları, kendi anlam ve kapsamlarının dışına çıkılarak yorumlanmakta ve bu konuşmalar taşıdıkları boyutların ötesinde bir sorumluluk alanı içine çekilmektedir.

2949 sayılı Kanun’un 33. maddesi aracılığı ile, davada uygulanmakta olan CMUK hükümleri, cezada kıyasa olanak tanımaz. Bu nedenle, örneğin Lozan Konferansı, Misakı Millî ilkeleri vb. gibi kavramlardan hareket edilerek yapılan konuşmalar ile ilgili sonuçlar çıkarmak ceza hukuku ilkeleri ile çelişir.

Ön savunmada da değinildiği gibi, Anayasa Mahkemesi’nin bugüne kadar bakılan sosyalist program sahibi siyasî partiler hakkında verdiği kapatma kararları, sosyalist siyasî partileri kürt sorunu hakkında bir görüş sahibi olmaktan uzak tutmaktadır. Ancak ülkede var olduğunun isbatlanması gerekmeyecek kadar açık olan bir sorun hakkında, çözüm önerileri bulunan siyasî partilerin görüşlerinin itibar edilip edilmeyecekleri bir yana, daha bunun öncesinde, bu görüşleri tıkama ve bunlara önerilebilme olanağını bile tanımama sonucunu yaratan bu tutum, herşeyden önce demokrasinin önünü tıkamaktadır. Bu nedenle davada uygulanması istenilen, Siyasî Partiler Kanunu’nun 78., 80. ve 81. maddeleri, gerçekte hukuksal bir öze dayanmamaktadır. Kürt sorununun çözümünde SBP’nin görüşlerine yer tanınmaması, Yüksek Mahkemenizin yargı organı olarak askersel çözüm insiyatifine güç kazandırma yaklaşımı sonucunu yaratır. Oysa yargı organı bundan uzak kalmalıdır. Anayasa Mahkemesi’nin sosyalist siyasî partileri kürt sorunu ile ilgili görüş ve öneri sahibi olmaktan uzak kılan bu tutumun değişmesi gerektiği inancındayız.” denilmiş ve Sosyalist Birlik Partisi’nin kapatılması hakkındaki dâvanın reddine karar verilmesi isteminde bulunulmuştur.

V- DAVALI PARTİ TEMSİLCİLERİNİN SÖZLÜ AÇIKLAMALARI

3.5.1994 günü yapılan sözlü açıklamada, Partiyi temsile yetkili Parti Genel Başkanı Sadun AREN, MYK Üyesi Kenan SOMER ve Partinin Vekili Av. Erşen ŞANSAL dinlenilmiş, ayrıca savunmalarına ilişkin yazılı belgeler ya da diğer kayıtlar varsa bunları da verebilecekleri Genel Başkan’a hatırlatılmıştır.

Sözlü Açıklamada:

Genel Başkan Sadun AREN :

“Şimdi evvela çok kısa olarak, Sayın Heyetinize Partim hakkında özet bilgi vermek istiyorum. Partim, Sosyalist Birlik Partisi, esas itibariyle sosyalist bir partidir. Amacı, sosyalizme getirdiği yeni yorumla bir sosyalist toplum oluşturmaktır. Bu toplum, özgürlükçü, eşitlikçi ve barışçı bir toplumdur ve bu topluma ulaşma aracımız da demokratikleşmedir. Bu sosyalizm konusundaki yeni anlayışımızdır. Böyle olunca, elbetteki her şeyden önce toplumun kendisini böyle bir demokratikleşmeye elverişli bir yapıya kavuşturulması lazım gelir. Bunu önleyici yapılarla mücadele edilmesi, bunların düzeltilmesi lazım gelir. Bu yapılardan birisi, yani demokratikleşmeyi önleyici yapılardan birisi Kürt sorunudur, kadın sorunudur, şeriat sorunudur, çevre sorunudur vesaire. Bunlar, doğrudan doğruya sosyalizmle ilgili olmadıkları halde, yani bir işçi sınıfı meselesinden olmadıkları halde, mutlaka demokratik bir şekilde çözümlenmeleri gerekir. Partimizin özgürlükçü bir dünya anlayışının gereği olarak Kürt sorunuyla uğraşması doğaldır. Kaldı ki, Kürt sorunuyla uğraşmak için sosyalist olmak da gerekmez. Her partinin ülkenin sorunlarına çözümler getirmeye çalışması gerekir. Yani, şunu demek istiyorum: Partimizin Kürt sorunuyla ilgilenmesinin özel bir nedeni yoktur. Parti olmamızdan, özellikle de sosyalist bir parti olmamızdan kaynaklanmaktadır.

Bizim kapatılmamıza neden olarak gösterilen yasa maddeleri esas itibariyle bölücülüğü, bölücülük kastını aramamaktadır. Yasa maddelerinin ihlalini bu kastın bir çeşit karinesi saymaktadır. Oysa bu pek doğru bir yaklaşım değildir. Çünkü, mesela: Kürt dilinin geliştirilmesinden, Kürt kültürünün geliştirilmesinden bahsetmek, bunların radyoda, televizyonda kullanılmasından bahsetmek esas itibariyle beraber yaşamak öngörülüyorsa, bir anlam taşır, Yoksa ayrılıkçılık esas alınırsa, Kürtlerin bu gibi haklardan yararlanmasını talep etmek geçersiz bir şeydir. Nitekim, ayrılmayı talep eden akımlar, Kürt akımları böyle demokratik özgürlükler filan talep etmiyor. Çünkü, bu hakları talep etmek, beraber yaşamayı isteyenler için söz konusudur. Bu bakımdan Kürtlerin dillerinin, kültürlerinin geliştirilmesini isteyen beyanlarımız bir bölücülük karinesi olarak düşünülemez. Tersine beraber yaşamanın bir karinesi olarak da düşünülebilinir. Tabiî bu hakların böyle Kürtlere bazı haklar tanınması, mesela bizim böyle bir şeyimiz var, Kürtler nasıl yaşamak istiyorlarsa öyle yaşamakta özgür olmalıdırlar diyoruz. elbetteki bu ayrılma isteklerini de bir hak olarak tanımak anlamına gelir; fakat bir hakkı tanımak başka şey, onun savunusunu yapmak başka şey, Meşhur bir örnek olduğu için söylemek isterim, mesela: Boşanma hakkını tanımak, insanlar birbirlerinden boşansın demek değildir. Bir adam gelip bir çifte “Sizin boşanma hakkınız vardır” diyebilir; ama, onların boşanmasını istemeyebilir. Tabiî bir de gelir, “Kızım sen bu adamdan boşan” der, o zaman farklı bir durum vardır; fakat bir hakkı sadece istemek, yani “dillerini konuşabilmelidirler, yahut istiyorlarsa ayrılmalıdırlar filan …” demek bunları illa yapın demek değildir. Demek ki, biz böyle bir ayrılıkçılık hiçbir zaman düşünmedik. Zaten böyle bir şey hiçbir yerde böyle bir beyanımız da yoktur. Sadece bu sözlerimiz yorumlanmaktadır.

Bizim görüşümüz, Kürt sorununun tartışılarak çözülmesi biçimindedir. Yani, Kürt sorunu tartışılsın. Kürtler nasıl yaşamak istiyorlar, bağımsız mı yaşamak istiyorlar veya üniter bir devlet içinde mi yaşamak istiyorlar ve bu iki uç arasında bir sürü çözümler var, federasyonlar var, özerklik var, federasyonun da çok çok çeşitleri var. Bunun hangisini istiyorlarsa, bunu kendi aralarında tabiî onlar tartışarak bulmaya çalışmalıdırlar ve o neyse, hangi çözümse, o kabul edilmelidir. Bizim görüşümüz budur. Bunun böyle olduğu iddianamemizde de yazılıdır. L’HUMANİTE Gazetesine vermiş olduğum bir beyanatta, beyanat değil de, bir röpörtajda, röpörtajı yapan bayan soruyor, “Sizin görüşünüz nedir, Kürt sorunu hakkındaki çözümünüz nedir'” diyor, Ben diyorum ki, bizim bir çözümümüz yoktur. Çünkü biz böyle bir şey öneremeyiz. Öyle bir şey değil biz çözümün mekanizmasını önerebiliriz. Demin söylediğim tarzda tartışılır, hangi konuda anlaşırlarsa, o çözüm olur. Biz, bir çözüm düşünüp bunu Kürt halkına dayatmak düşünmeyiz, bunu bir yol olarak görmeyiz; çünkü bu sorunu çözmez. Özgür beraberlik, samimi beraberlik ancak Kürtlerin de istedikleri bir çözümle yapılabilir. Bunlar iddianamenin 18 inci sayfasında, altlara doğru böyle söylenmiştir. Bu konuyla ilgili olarak, yani bir azınlık meselesi üzerinde durmak istiyorum: Çünkü, yasanın bir maddesi Partiler Yasasının sanıyorum 81 inci maddesi, “Azınlık yaratılamaz Türkiye toprakları üzerinde, dinî veya ırkî nedenlere dayanan bir azınlık yaratılamaz” diyor. Ve Sayın Savcı da işte “Türkiye’de yalnız Bulgar; Rum, Ermeni veya Yahudi azınlıkları vardır, başka azınlık yoktur” diyor. Şimdi biz zaten böyle bir azınlıktan filan bahsetmiyoruz. Kürtlerin bir azınlık olduğunu da kabul etmiyoruz. Biz Kürtleri Türkiye’nin aslî bir unsuru sayıyoruz. Ve Kürtlere haklar verilmesini, bir muahadeyle, yani öbür azınlıklar bir muahadeyle verilmiştir. Bir uluslararası anlaşma sonucu verilmiştir. Biz öyle uluslararası bir anlaşma sonunda verilmesin, bizim Büyük Millet Meclisimiz gerekiyorsa bu hakları verir. Yani böyle uluslararası anlamda bir azınlık diye görmüyoruz Kürtleri zaten yani bunu bizim düşündüğümüz Kürt toplumu, Türkiye’deki Kürt toplumu bir azınlık olarak düşünmüyoruz yani bunu, Türkiye’nin bir parçası olarak düşünüyoruz.

Efendim, bizim kapatılmamızla ilgili maddeler, yasa maddelerinin gerekçesinin hakkında bir yorum getirmek istiyorum: Farklı bir yorum getirmek istiyorum. Bana şimdi şöyle bir madde var: “Türkiye toprakları üzerinde işte ırk, din, filan … Dayalı azınlıklar bulunduğu öne sürülemez” diyor madde, Yani maddenin yazılışı şunu ifade ediyor, “yani vardır; ama, öne sürülemez, iddia edilemez demek istiyor; çünkü yoksa zaten iddia edilemez veya iddia edilse bile bilimsel olarak reddedilir. Demek ki var; fakat öne süremezsiniz diyor. “Partiler öne süremez” diyor, Bunun gerekçesi ancak şu olabilir: Azınlıklar, yani Türkiye’de bulunan -şimdi konumuz Kürt olduğu için Kürt diyeceğim- Kürtlerin varlıkları fazla vurgulanırsa, hele partiler tarafından vurgulanırsa, bu insanlar ayrılmayı düşünmeye başlarlar. Onun için biz özellikle partilerin bu farklılıkları, bu uygulamasını yasaklayalım. Yani, yasa böyle bir yasa olması lazım gelir. O takdirde bir anlamı var. Yani, azınlık durumundaki insanlar uyanmasınlar, “Ben demek azınlıkmışım, öyleyse öyle olayım filan …” demesinler diye bir şey konulmuş, Onun için gerçekten bu bilincin henüz gelişmediği bir aşamada geçerli bir madde olabilir. Ve bir tehlikeyi, yani bir azınlık sorununun çıkmasını önleyici olabilir. Bu anlamda bir anlamı vardır; ama, bu sorun, bu azınlık sorunu ortaya çıktıktan sonra, herkes bunu gördükten, öğrendikten sonra, hem yurt içinde, hem yurt dışında ve ülkenin ileri gelen insanları cumhurbaşkanları, başbakanları ve diğer partileri de böyle bir Kürt kimliğinden, varlığından bahseder hale geldikten sonra, artık bu maddelerin geçerliliği kalmamıştır. Çünkü önlemek istenen şey artık ortadadır. Ortaya çıkmıştır. Bir Kürt sorunu vardır. Bunu “yoktur” demenin hiçbir anlamı yoktur. Bundan ötürü, bence bu maddeler kadük olmuştur, bu aşamada, çünkü son 10 yıldır, tabiî bizim partimizin, hele faaliyette bulunduğu son 3 yıldır Kürt sorunu artık dağlarda kan dökülerekte yürütülmektedir. Bu uluslararası düzeyde de söz konusudur. Hala bu şeyden bahsedildi, Kürtlerden bahsedildi, Kürt halkından bahsedildi diye bir parti kapatılırsa olmaz. Bundan sonrası için geçerli olamaz. Bu kadar ayan beyan bir hale geldikten sonra Kürt sorunu. Onun için bu maddenin böyle algılanmasını düşünüyorum, daha doğru olur diye düşünüyorum ve bir Kürt azınlık sorununun ortaya çıkmasının önlenmesi değil, çıkmış olan bu sorunun çözülmesi önemlidir. Bir çözüme kavuşturulması önemlidir. Ve her partinin görevidir bu konuda bir çözüm getirmek; çünkü, bildiğiniz gibi, bu yüzden binlerce insanımız ölmektedir, askerimiz ölmektedir, Kürtler, Türkler ölmektedir, binlerce genç, şu, bu sebeple hapishanelerde yatmaktadır, onlarca aydınımız, yazarımız, bilim adamımız hapislerdedir bölücülük yaptı diye. Bunu ortadan kaldırmak lazımgelir. Bu sorunu örtbas etmek değil, çözmek lazımgelir. Ve her partinin görevidir ve bu anlamda olarak partimizin bir görev yaptığını düşünüyorum. Kapatılmasını gerektirecek bir suç işlediğini değil; fakat, tebrik edilmesi gereken bir görev yaptığını düşünüyorum. Bu sorunun mutlaka demokratik bir biçimde çözülmesi lazım gelir, ama, siz Kürt sorununu -Siz derken tabiî heyetinizi kastetmiyorum- ama, toplumda Kürt sorununun telaffuz edilmesi yasaklanırsa, o zaman bir çözüm tıkanmış olur. Onun önü tıkanmış olur demokratik çözümün önü tıkanmış olur. Ne çözüm kalır, silahlı çözüm kalır. Tabiî bu çözümden yana olan insanları daha güçlendirir. Çünkü, başka bir çare yok.”Kürt bile dedirttirmiyorlar, dilini bile konuşturtturmuyorlar” diyerek, silahlı eyleme insan kazanmak tabiî çok daha kolaydır; ama, elbetteki ülkemizde çok aklı başında veya Türkiye tarihinin bilincinde bir sürü Kürt de vardır, bunlar da demokratik çözümlerden yanadır. Bu insanlar hiçbir şey yapamamaktadır. Ve silâhlı eylemin yolu tamamiyle açılmıştır ve 10 senedir silâhlı eylemin, silâhlı çözümün yani bizi Türkiye’yi ne hale getirdiği, ne duruma getirdiği açıktır, ortadadır. Ekonomimiz de tabiî büyük bir ağırlığı vardır bu silahlı mücadelenin, kötü bir duruma gelmiştir, demokrasimiz kötü bir duruma gelmiştir; çünkü, ayrılıkçılığı bastırayım derken, onları yasaklıyayım derken, başka birçok şeylerde ister istemez yasaklanmaktadır. Yurt dışındaki itibarımıza halel gelmiştir. İnsan hakları ihlâllerinin çok büyük bir kısmı Kürt sorunuyla ilgilidir. Her konuda bir sıkıntı içindeyiz. Bu maddeler, yani Kürt sorunundan bahsedilmesini yasaklayan maddeler, Türkiye’nin demokratik, ekonomik, her konuda, kültürel her konuda gelişmesinin önünde bir barajdır, bir engeldir. Bu engelin mutlaka aşılması lazım gelir. Bu engeli aşmak lazımdır. Ve toplumun artık hakikaten büyük gelişmeler göstermiş olan Türkiye toplumunun, bu önündeki engelleri aşması her konuda önünü açmak gerekir. Bu maddelerde düğümlenmektedir. Türkiye’nin önündeki engeller; çünkü bu maddeler başka şeylere de yansımaktadır. Kadın sorununa da yansımaktadır, şeriat sorununa da yansımaktadır. Siz Kürt sorununu bu kadar baskı altına alırsanız, tabiî şeriatçılar da bilmem ne yapar, başka konularda da öyledir. Hükümet ne yapar, yahut da Parlametoya düşüyor tabiî bu iş esas itibariyle; ama Parlamentonun bugün görüyoruz pek bu işlerle uğraşacak hâli yoktur. Ben Yüksek Heyetinizin bu konuda bir ışık yakabileceğini düşünüyorum. Yani, bu maddeleri uygulanmasını bir tarafa koyabileceğini, uygun bir yorum yaparak, bu maddelerin kadük hale getirmesini bir hukuk devrimi, bir demokrasi devrimi olacağını düşünüyorum. Hakikaten ülkemizin önü açılacaktır ve bu yalnız Kürt sorununda değil, başka birçok sorunda Türkiye’nin önünü açacaktır. Tabiî bu arada partimizde bu kadar emek vererek kurduğumuz, bu güne getirdiğimiz partimiz de kapatılmamış olacaktır. Benim söyleyeceklerim bu kadardır…”

Kenan SOMER :

“Sayın Yargıçlar, 60’lı yıllarda Devlet Planlama teşkilatında çalışan Uzman Yardımcısı rahmetli Ali Özoğuz, Türkiye’nin kalkınacağını, ama mevzuatın izin vermediğini söylüyordu. Bugün demokratikleşme konusunda da benzer bir durumda bulunuyoruz. Demokratikleşeceğiz; ama mevzuat izin vermiyor. Bu gerçeği Anayasa mahkemesi Başkanımız da birkaç kez makamına uygun terimlerle dile getirmişlerdi. Parti kapatma kararı vermekten hoşlanmadıklarını; ama, Anayasa ve yasaları uygulamak zorunda olduklarını söylemişlerdi. Yani, Anayasa ve öteki antidemokratik mevzuat değişmedikçe, bu tatsız durumun böyle süreceğini, kimi durumlarda istemeye istemeye siyasî parti kapatma kararları vermeleri gerektiğini belirtmişlerdi. Kesin çözümün mevzuat değişikliğinde olduğundan kuşku yok; ancak, başka çözümler de vardır. Örneğin: Amerikan anayasası denilen tarihsel metnin, yüksek yargıçların yorumlarıyla geliştirilip, güncelleştirildiği bilinmektedir. Yüksek yargıçların bu yaratıcı, hukuksal etkinlikleri söz konusu anayasa metninin ikide bir tepkisel değişikliklere uğramadan, tarihsel varlık ve saygınlığını sürdürebilmesi olanağını da sağlamıştır. Bu yol, bizim Anayasa Mahkememizin de büsbütün yabancısı olduğu bir yol değildir. Örneğin Yeşiller partisinin kapatılma kararına muhalefet şerhi koyan bir Yüksek Yargıcımız, mevzuatta öngörülmesine karşın, muhasebe yanlışlık ya da eksiklikleri ve başka nedenlerle parti kapatılmasını doğru bulmadığını açıklamıştır. Yasaların değiştirilmesi elbette Yasama Organının işidir. Ancak, hukukun geliştirilmesi ve demokratikleştirilmesi yalnızca yasama etkinliğine indirgenemez. Devletimizi temellendiren hukukun güncelleştirilip, demokratikleştirilmesi konusunda, Anayasa Mahkememize büyük görevler düştüğü açıktır. Özellikle mevzuat mı, demokrasi mi gibi bir seçenekle sık sık karşılaşıldığı ve yasama organının, hukukun demokratikleştirilmesi yönünde beklenen etkinliği gösteremediği bir dönemde, bu yolda en büyük görevin Anayasa mahkemesine düştüğü söylenebilir. Hiç değilse biz böyle düşünüyoruz.”

Dâvalı Vekili Av. Erşen ŞANSAL ise :

“Sayın Başkan, sayın üyeler; dosyaya sunduğumuz yazılı metinleri elinizde bulunan görüşlerimizin kimi yerlerine bu sözlü açıklama sırasında değinmekte yarar görüyoruz. Onun için parça parça olacak bazı konularda arz edeceklerimiz var.

Efendim, Sayın Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın, esas hakkındaki görüşlerinde uluslararası sözleşmelerin bağlayıcılığı konusuna değiniliyor ve örneğin şöyle deniliyor özet olarak: “Helsinki Sözleşmesi bir hukuki bağlayıcılık taşımaz. Paris Şartı uluslararası sözleşme niteliğinde değildir” deniyor ve bu nedenle, Helsinki Sonuç Belgesinde ve Paris Şartında var olan, Hükümetimizin yetkili imzaları ile katılınmış olan, daha sonra Yasama Organınca da katılınmış olan bu belgelerin bir bağlayıcılığı bulunmadığı konusu gündeme getiriliyor.

Efendim, uluslararası sözleşmelerin bağlayıcılığı, sözleşme metninde bu konuda açık bir hüküm taşımasını gerektirmez. Devletler Hukuku kurallarına göre yapılacak bir değerlendirmede, ahde vefa kuralının gereği yerine getirilir. Aksi takdirde bu uluslararası sözleşmelere, bir imza konulmuş olmasının hiçbir anlamı kalmaz. Yani, Hükümet tarafından kabul edilmiş, yasama organı tarafından kabul edilmiş olan bir sözleşmenin, eğer uygulanması bir kenara bırakılıyorsa, bu takdirde, konulan imzanın ve o sözleşmeye taraf olmuş olmanın hiçbir anlamı yoktur. Hatta, bu durumda, Anayasanın 90 ıncı maddesi, usulüne uygun olarak yürürlüğe konulmuş olan sözleşmelerin, uluslararası sözleşmelerin, kanun hükmünde olduğunu belirten Anayasanın 90 ıncı maddesi hükmünün de bir anlamı kalmaz. Bu nedenle, uluslararası sözleşmelerin, ahde vefa kuralı gereğince bağlayıcılığı vardır. Bu bağlayıcılık, yalnızca uluslararası alanda sonuçlar yaratacak bağlayıcılık değil, iç hukukta, iç uygulamalar açısından da yarattığı bağlayıcılık sonucudur.

Esasen, uluslararası sözleşmeler nedeniyle, Türkiye, son zamanlarda, artık, özellikle Avrupa’nın ortak hukukunu yaşamaya daha çok katılmaktadır. Bu anlamda, bu tür bir düşüncenin, esas hakkındaki mütalaada ifade edilen uluslararası sözleşmelerin bağlayıcı olmadığı yolundaki bir görüşün uluslararası alanda savunulması mümkün de olmayacaktır.

Aynı şekilde, bu iki belgeden başka, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin, doğrudan doğruya siyasî partilerin, doğrudan doğruya azınlıkların ve etnik grupların bir yapısal özelliğiyle ilgili düzenleme getirmediği, bir hüküm taşımadığı esas hakkındaki mütalaada ifade edilmiştir. Bu nedenle, konunun Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi açısından da herhangi bir şekilde davanın reddini gerektirecek yönde ele alınmadığı ifade edilmektedir. Oysa, bu dava, bir siyasî partinin kapatılması davasıdır. Siyasî bir parti, şu neden, bu nedenle kapatılabilir; bunlardan birisi, örneğin bir azınlık meselesi olabilir, bir haklar meselesi olabilir, başka bir mesele olabilir, Sayın Aren’in az önce ifade ettikleri gibi. Bu durumda da, siyasî partilerle ilgili temel hükümlerin, güvencelerin ihlal edilmesi söz konusudur. Sayın Başsavcılık, işin bu yanını, herhalde görmezlikten gelmişlerdir.

Efendim, bir diğer konu, Sayın Anayasa mahkemesinin, siyasî parti kapatma davalarında, bugüne kadar, kararlarının seyri meselesidir. Özellikle sosyalist porgram sahibi olan siyasî partiler konusunda, Anasaya Mahkemesi, son yıllarda, artık belli ve yerleşik sayılabilecek bir görüş ifade eden kararlar vermiştir. Bu kararlarda, son zamanlarda, muhalefet görüşleri, ayrık görüşler de yer almaktadır. Ancak, şöylece özetlenebilecek bir görüş bugün Anayasa Mahkemesinde hakimdir: Sosyalist partilerin Kürt meselesi hakkında herhangi bir görüş ve proğram sahibi olmaları, mümkün değildir, yasaklıdır. Yani, kanunun, sosyalist partiler açısından yasaklı bir durumu vardır. Gerçi başka partilerle ilgili bir durum söz konusu olabilir mi; biz bu tarafı üzerinde durmuyoruz, bu konuyla ilgili açılmış davalar olduğu takdirde ne olacaktır, onunla ilgili konular üzerinde durmak istemiyoruz. Ancak, sosyalist partilerin Kürt meselesiyle ilgili herhangi bir görüş ifade edememeleri, bu konudan yasaklı olmaları, demokrasinin önünü tıkamaktadır ve bu konuda, Anayasa Mahkememiz, Sayın Anayasa Mahkememiz, görüşlerinde bir değişiklik yapma durumundadırlar. Görüşümüz böyledir.

Efendim, şimdiye kadar sayın Mahkemeye getirilen siyasî parti kapatma davalarından; yani sosyalist program sahibi siyasî partilerle ilgili kapatma davalarından, bu davada görülen bir farklılık var. Bu nedenle bu davada biz, Anayasa mahkemesinin geçmiş kararları doğrultusunda, ortaya çıkacak olan bir görüşün, değiştirilebilir olduğu konusunu ele almak ve tartışmakta yarar görüyoruz.

Efendim, gerçekten, farklı bir husus olarak, Sayın Başsavcılık, esas hakkındaki görüşlerinde, Türkiye’de saydıkları azınlıklar bulunduğunu ifade ediyorlar. Şimdi, bizim bir siyasî parti olarak, Sayın Başsavcılığın görüşüne katılmamız bile mümkün değildir. Anayasanın 81 inci ve 80 inci maddeleri, 78 ve 81 inci maddeleri karşısında, bizim, Sayın Başsavcılığın görüşlerine katılmamız bile mümkün değildir. Yani Başsavcılığın, azınlıklar, azınlık gruplar vardır biçimindeki görüşünün doğru olduğunu söylememiz bile mümkün değildir; ancak, bu konuyla ilgili farklı şeyler düşünülebilir. Örneğin, azınlıklar bulunduğu konusunu, bir resmî kuruluş ifade edebilir; fakat siyasî parti ifade edemez, dile getiremez biçiminde bir düşünce olabilir bu.

Sayın Başsavcılığın esas hakkındaki görüşünde, ülkede, Bulgar, Rum, Ermeni ve Musevi azınlıkların bulunduğu ifade edilmektedir. Bizim, bir siyasî parti olarak, Sayın Başsavcılığın bu görüşünü doğrular bir tutum içerisinde olmamız bile mümkün değildir. Bu takdirde, gene Siyasî Partiler Kanununun ilgili yasaklayıcı hükümleri dolaylı olarak karşımıza çıkmış olacaktır. Ne var ki, bu durumu, şu düşüncelerle mazur görmek mümkün olabilir:

Örneğin esas hakkındaki mütalaada, sayılan azınlık gruplarının dışında bir azınlık grubu olduğu söylenemez, yahut, bu azınlıkların var olduğu devletin resmî mercileri ve makamları tarafından ifade edilebilecektir, ama, siyasî partiler tarafından ifade edilmesi mümkün değildir biçiminde açıklanabilir. Fakat, bu açıklamalar da yapay olacaktır; çünkü Siyasî Partiler kanunun 80 ve 91 inci maddeleri, bu tür yorumların yapılmasına olanak verecek bir açıklık taşımamaktadır.

Efendim, yazılı olarak sunduğumuz ön savunmamızda ve son savunmamızda ifade ettiğimiz gibi kapatma isteği, Partinin kuruluş belgelerinin yanı sıra, parti yöneticilerinin bazı açıklamaları ve basında yer alan röpörtajlarına dayandırılmaktadır.Bununla ilgili iddianamede alıntılar yapılmış ve ilgili bölümler gösterildikten sonra, ayrıntılı bir yoruma geçilmiştir. Bu yorumda, Türkiye’nin meseleye bakışı konusunda, örneğin Lozan Konferansı ilkeleri, örneğin Misakı Millî ilkeleri ele alınmakta, tartışılmaktadır.

Şimdi, iddianameye de alıntılanan Parti yöneticilerinin görüşleri ve konuşmalarıyla ilgili çok kısa metinler, bu kadar geniş bir boyutta yorumlanmaya elverişli değildir. Yani, siyasî parti, Birleşik Sosyalist Parti yöneticilerinin, bu konuyla ilgili görüşleri, Misakı millî ve Lozan Konferansıyla ilgili görüşleri yoktur o belgelerde ve basına intikal eden konularda. Bu nedenle, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının yaptığı yorumlar, fazla abartılı bulunmaktadır. 2949 sayılı Kanunun 33 üncü maddesinin atıfta bulunduğu Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 251 inci maddesi, dolaylı olarak uygulanacak olan madde, gene aynı şekilde, dolaylı bir ilkeyi söz konusu etmektedir. Cezada, aleyhte yorum yapılabilmesi mümkün değildir, genişletici bir yorum mümkün değildir. Bu nedenle, iddia geniş bir suçlama getirmektedir.

Efendim, ön savunmamızda arz ettiğimiz bir hususu, bu vesileyle burada da Sayın Kurulunuzun bilgelerine sunmakta yarar görüyorum. Sosyalist Birlik Partisi, Kürt Meselesiyle ilgili görüşlerinden dolayı, bir istisna dışında, hiç yargı mercii önüne çıkmamıştır. Bir süre önce yapılan bir afiş nedeniyle, İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesine intikal eden bir olayda, şimdi iddianameyle huzurunuza getirilen ve suçlanan bir cümle “Kürtler nasıl yaşamak istiyorlarsa öyle yaşamalıdırlar, öyle yaşama hakkına sahip olmalıdırlar” biçimindeki bir cümle, bu afişte yer almaktaydı. İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi, bu konuyla ilgili 3711 sayılı Kanuna aykırılık nedeniyle açılan davada, bu cümlenin hiçbir suç öğesi içermediğini ve kanuna aykırı olmadığını bu nedenle suçun oluşmadığını ve sanıkların beraatine karar verilmesi gerektiğini hüküm altına almış ve karar kesinleşmiştir.

Sayın Başkan, sayın üyeler; dosyadaki yazılı savunmalarımızın da dikkate alınmasıyla, açılan kapatma davasının reddine karar verilmesini saygıyla diliyoruz.” demişlerdir.

C- Anayasa Mahkemesi Başkanı ve üyelerinin konuya ilişkin sorularıyla Parti yetkililerinin yanıtları, soruna açıklık kazandıran boyutlarıyla tutanaklardadır.

VI- İNCELEME

A- Ön Sorunlar

1- Davanın Siyasî Partiler Yasası’nın 9. Maddesine Aykırı Olarak Açılıp Açılmadığı Sorunu Davalı Parti’nin savunmalarında özetle, davanın Siyasî Partiler Yasası’nın 9. maddesine aykırı olarak açıldığı, ayrıca Parti’nin suçlanmasına neden olarak gösterilen genel yönetim kurulu raporu, kongre kararları ve Parti adına yapılan kimi röportaj ve konuşmalarla iddianamenin hazırlanması arasında birbuçuk yıldan fazla zaman geçtiği, halbuki Siyasî Partiler Yasası’nın 10. maddesinde Cumhuriyet Başsavcılığı’na verilecek kimi belgeler için partilere onbeş günlük süre tanındığı, Başsavcılığın re’sen yürüttüğü görevlerini de kendisinin de bu süreye uymasının gerektiği ileri sürülmüştür.

Yargıtay Başsavcılığı, dâvalı Parti’nin görüşlerinin yerinde olmadığını bildirmiştir.

Siyasî Partiler Yasası’nın 9. maddesi gereğince, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, kurulan partilerin tüzük ve programları ile kurucularının hukuksal durumlarının Anayasa’ya ve yasa hükümlerine uygunluğunu, ayrıca, verilmesi gerekli bilgi ve belgelerin tamam olup olmadığını kuruluşlarından sonra öncelikle ve ivedilikle incelemek durumundadır. Buna göre Cumhuriyet Başsavcılığı, saptadığı noksanlıkların giderilmesini, gerekli göreceği ek bilgi ve belgelerin gönderilmesini isteyebilecektir. Bu isteğe uyulmamasının yaptırımı da, siyasî partilerin kapatılmasına ilişkin hükümlerin uygulanmasıdır. Böylece Cumhuriyet Başsavcılığı’nın partileri denetleme görevinin içeriği ve sınırı belirlenmiş olmaktadır. Anılan maddede, partilerin tüzük ve programları ile kurucularının hukuksal durumlarının Anayasa ve yasa hükümlerine aykırı olması ya da bunlarda noksanlıklar saptanması durumları birbirinden ayrılmış ve değişik hukuksal sonuçlara bağlanmıştır. Şöyle ki, Cumhuriyet Başsavcılığı’nca saptanan noksanlıkların giderilmesi gerekli görülen ek bilgi ve belgelerin gönderilmesi, yazı ile istenmedikçe, bu nedene dayanılarak siyasî partilerin kapatılmasına dair hükümlerin uygulanmasına, yani yazılı istemin dava açmanın ön koşulu niteliğini almış olmasına karşın, kurulan partilerin tüzük ve programları ile kurucularının hukuksal durumlarının Anayasa’ya ve yasa hükümlerine aykırı olması nedeniyle kapatılmaları için dava açılması, 104. madde dışında böyle bir ön koşula bağlanmamıştır.

Ayrıca SPY’nın 10. maddesinin (b) bendindeki bilgilerle birlikte, (c) bendinde, “Partinin faaliyetlerini düzenleyen her türlü yönetmelikler ve yayınlar”ın ve bu bilgi ve belgeler ile bunlarda ve parti tüzük ve programlarında yapılan değişikliklerin, yayın ve değişiklik tarihinden itibaren onbeş gün içinde Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderileceği hükme bağlanmıştır. Oysa, 9. Maddede de, partilerin tüzük ve programları ile kurucularının hukuksal durumlarının Yasa’ya uygunluğunun Cumhuriyet Başsavcılığı’nca denetlenmesi bir süreye bağlı tutulmamıştır.

Cumhuriyet Başsavcılığı, Sosyalist Birlik Partisi’nin tüzük ve proğramı ile partinin Genel Başkanı ve Yardımcısının beyan ve açıklamalarının, ayrıca Genel Yönetim Kurulu raporu ile kararlarının Siyasî Partiler Yasası’nın Dördüncü Kısmı’nda yer alan 78. maddesinin (a) bendi ile 80. ve 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerine aykırılığı nedeniyle kapatılmasını istemektedir. Bu nedenle, 9. maddede Cumhuriyet Başsavcılığı’na noksanlıkların giderilmesi ile ilgili olarak tanınan yetkiyi yasaya aykırılıkları da kapsayacak bir duruma getirmek ve bu hususu bir dava koşulu olarak kabul etmek, siyasî partilerin tüzük, program ve faaliyetlerinin Yasa’nın Dördüncü Kısmındaki “Siyasî Partilerle İlgili Yasaklar”a aykırı durumlarda, bu koşul yerine getirilmeden, doğrudan 100. ve 101. maddelerdeki nedenlerle kapatma davası açılmasına olanak vermemek anlamına gelir. Dâva Siyasî Partiler Yasası’nın Dördüncü Kısmı’nda yer alan yasaklara aykırılık nedeniyle açılmış olduğundan, 9. maddeye göre bir uyarı yapılmadan dava açılmasında Yasa’ya aykırılık görülmemiştir.

2- Siyasî Partiler Yasası’nın kimi Maddelerinin Anayasa’ya Aykırılığı Sorunu

Dâvalı siyasî parti savunmalarında özetle :

Siyasî Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (a) bendi ile 80. maddesi ve 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerinin Anayasa’ya aykırılığı ileri sürülmüştür.

Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerinde siyasî partilerin uyacakları esaslar ve kurallar belirlenmiştir. Kapatma nedenlerinin Anayasa’da gösterilmiş olması; sınırlamanın yasalarla genişletilmesini önlemek ve bir anayasal güvence sağlamak amacına dayanır. Anayasa’da öngörüldüğü gibi siyasî partiler demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez öğeleridir. Bu nedenle partilerin özgürce kurulmaları ve faaliyette bulunmaları asıldır.

Aykırılığı ileri sürülen kurallar, Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerin gereklerini yerine getirmek amacıyla konulmuştur. Ancak, bunların Anayasa’ya uygunluğunu tartışmak Anayasa’nın geçici 15. maddesinin açıklığı karşısında olanaksızdır. Anayasa’nın geçici 15. maddesinin son fıkrası ile birinci fıkrası arasında, belirli bir dönemde çıkarılan yasalar hakkında Anayasa’ya aykırılıkların iddia edilememesi yönünden bir zaman ayrımı yapılmamış, üçüncü fıkrada yer alan “bu dönem” sözcükleri birinci fıkrada açıklanmıştır. Böylece, belirli bir dönemde çıkarılan yasalar için Anayasa’ya aykırılık savında bulunulamayacağı öngörülmüştür. Geçici maddeler uygulama süreleriyle değil, geçici olarak düzenledikleri hukuksal ilişki ve kurumlarla kendisi ve bağlı olduğu temel metinlerin içerikleri ve verdikleri anlam ile değerlendirilmelidir. Geçici maddeler, değişik hukuksal düzenlemeler arasında bağlantı kurar, kazanılmış hakların saklı tutulmasını ve uygulamanın geniş bir zaman dilimine yayılmasını sağlar. Geçici maddelerle temel hükümlerin farkı budur. Hukuksal değer bakımından ise, geçici maddelerle diğerleri arasında bir farklılık bulunmamaktadır. Geçici madde yasama organı tarafından yürürlükten kaldırılıncaya kadar uygulanması zorunlu bir kuraldır. Karar başlığının “geçici madde” olması, uygulamada yeterliği yönünden de bir farklılık gerektirmez. Maddenin içeriği, 12 Eylül Harekatı ve yönetimi süresinde ele almamayı değil, yürürlükte kaldığı sürece 12 Eylül 1980’de 6 Aralık 1983’e kadar yapılan düzenlemelere karşı Anayasa yargısı yolunu kapatmıştır. Tersine görüşler yerinde olsaydı Anayasa’nın 177. maddesinde bu konuda bir açıklık olur ya da Anayasa’ya hiç konulmazdı. Anayasa’da düzenlenen bir konunun Anayasa Mahkemesi’nce, uygulanmaması düşünülemez. Bu nedenle, Anayasa’nın geçici 15. maddesine göre, 12 Eylül 1980’den ilk genel seçimler sonucu toplanacak Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Başkanlık divanı oluşturuluncaya (6 Aralık 1983) kadar geçen süre içinde çıkarılmış olan yasaların Anayasa’ya aykırılığı ileri sürülemeyeceğinden, bu dönem içinde çıkarılan 22.4.1983 günlü, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun da Anayasa’ya aykırılığı savında bulunulamaz.

Ayrıca savunmalarda, yürürlüğe girdiği tarihten başlayarak S.P.Y.’nda birçok değişiklik yapılması nedeniyle, bu Yasa’nın Anayasa’nın geçici 15. maddesi kapsamı içine alınamayacağı ileri sürülmekte ise de, davada uygulanan maddeler, değişikliğe uğrayan maddelerden olmadığı için bu sav üzerinde durulmamıştır.

3- Siyasî Partiler Yasası’nın Kimi Kurallarının “İhmali” Sorunu

Dâvalı siyasî parti, ön savunmasında ve sözlü açıklamasında, Siyasî Partiler Yasası’nın Anayasa ile çelişen kurallarının “İhmal” edilmesini istemiştir.

Bir yasa kuralının ihmali, incelenmekte olan işte uygulanacak kural hakkında iptal davası açılmamış olsa bile o kuralın Anayasa’ya aykırılık nedeniyle iptal edilebilecek nitelikte olması koşuluna bağlıdır. Sözkonusu kuralların, Anayasa’nın geçici 15. maddesi karşısında, Anayasa’ya uygunluk denetimi yapılmasının olanaksızlığı nedeniyle ihmal edilmeleri de sözkonusu olamaz.

Bu nedenlerle, Siyasî Partiler Yasası’nın ilgili kurallarının ihmal edilmesi istemi yerinde görülmemiştir.

Güven DİNÇER bu görüşlere katılmamıştır.

B- Esas Yönünden

1- Genel Açıklama

Anayasa’nın 67. maddesinde öngörülen genel ve eşit oy hakkı çoğulcu, katılımcı kurallar ve kurumlar düzeni olan çağdaş demokrasilerde yurttaşların devlet yönetimine katılmalarının temel koşuludur. Bu nedenle, bireysel iradeleri birleştirip yönlendirerek onlara işlerlik kazandıran özgün kuruluşlara gereksinim duyulmuştur. Bu kuruluşlar, dağınık siyasal tercihleri birleştirip açıklık ve güç sağlayarak devlet hizmetlerini daha yararlı kılmak, hak ve özgürlükleri güvenceye bağlayarak toplumsal barışı güçlendirmek, anayasal ilkeler doğrultusunda kamuoyu oluşturarak toplumsal yaşama daha çok aydınlık getirmek yönünden vazgeçilmez öneme sahip olan siyasal partilerdir.

Anayasa’nın 68. maddesinin ikinci fıkrasında, “Siyasî partiler demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır” ilkesi­ ne yer verildikten sonra, üçüncü fıkrasında da, “Siyasî Partiler önceden izin almadan kurulurlar ve Anayasa ve kanun hükümleri içinde faaliyetlerini sürdürürler” denilmektedir.

Siyasal partilere ilişkin Anayasa kuralları, Anayasakoyucunun demokrasinin benimsenmesi yönünden bu konuya özel bir önem ve değer vermiş olduğunu göstermektedir.

Siyasal partilerin kuruluş ve çalışmalarının özgürlük içinde olması temel ilkedir. Siyasal partiler, belli siyasî düşünceler çerçevesinde birleşen yurttaşların özgürce kurdukları ve özgürce katılıp ayrıldıkları kuruluşlardır. Kamuoyunun oluşumunda önemli etkinliği olan siyasî partiler, yurttaşların istem ve özlemlerinin gerçekleşmesine çalışan ve siyasal katılımları somutlaştıran hukuksal yapılardır.

Demokrasinin simgesi sayılan siyasî partilerin, devlet yönetimindeki etkinlikleri ve ulusal istencin gerçekleşmesindeki rolleri nedeniyle, Anayasakoyucu, onları öteki tüzelkişilerden farklı tutup, kurulmalarından başlayarak çalışmalarında uyacakları ilkeleri; kapatılmalarında izlenecek yöntem ve kuralları özel olarak belirlemekle kalmamış; Anayasa’nın 69. maddesinin son fıkrasında, çalışma, denetleme ve kapatılmalarının Anayasa’da belirlenen ilkeler çerçevesinde çıkarılacak bir yasayla düzenlenmesini uygun bulmuştur.

Anayasa uyarınca 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası çıkarılmış; siyasî partilerin kuruluşlarından başlayarak çalışmaları, denetimleri, kapatılmaları konularında, belirli bir sistem içerisinde ayrıntılı kurallar getirilmiştir. Getirilen sistemde, yasaklara uymayan siyasal partilerin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca izleneceği ve gerektiğinde kapatılmaları için Anayasa Mahkemesi’nde dava açılacağı öngörülmüştür.

Siyasal partilerin, demokratik yaşamın vazgeçilmez öğeleri olmaları, devlet örgütü ve kamu hizmetleriyle yoğun ilişki içinde bulunmaları, onların her istediklerini yapabilecekleri anlamına gelmez. Siyasal partilerin baskı ve engellerden uzak kalmalarını sağlamaya yönelik kurulma ve çalışma özgürlüğü, Anayasa ve bu alanı düzenleyen yasalarla sınırlıdır. Bu belirleme, aynı zamanda demokratik hukuk devleti olmanın da gereğidir.

Varlığı ve etkisi, işlevleriyle ortaya çıkan devlet, belirli topraklar üzerinde yerleşmiş, bağımsız ve egemen aynı üstün güce bağlı örgütlü insanlar topluluğu olarak da tanımlanır. Bu tanıma göre, ülke ve ulus bütünlüğüyle egemenlik, yasalara dayanan bir otoriteye bağlı örgütlenme, bir devlet için vazgeçilmez öğelerdir. Her canlının kendini koruma içgüdüsü bulunduğu gibi, devletin de kendi varlığını koruma hakkı, uluslararası hukuk düzeninde de kabul edilmiştir.

Devletler hukukunda, devletin varlığını güçlendirerek sürdürmek, bağımsızlığına ve yapısına yönelik tehlikelere karşı önlemler alıp uygulamak yetkisi biçiminde tanımlanan kendini koruma hakkı, insan hak ve özgürlüklerinden başlayarak demokratik toplum düzenini bozucu, devletin öğelerini yıkıcı her tür eylemi karşılayacak çabaları kapsar. Devletin temel dayanaklarını, sürekliliğini ve demokrasiyi yokedici sakıncaları gidermek için yasal düzenlemelerin gerçekleştirilmesi hukuk devleti için en doğal davranıştır.

2- Değerlendirme

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, davalı Parti’nin tüzük ve proğramında yer alan belirlemelerle, Parti’nin Birinci Büyük Kongre Kararı ve bu karara dayanak oluşturan Genel Yönetim Kurulu Raporunu, Genel Başkan ve Genel Başkan Yardımcılarının Parti adına yaptıkları açıklamaları Anayasa Mahkemesi’ne kanıt olarak sunmuş ve bu kanıtların Siyasî Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (a) bendi ile 80. maddesine ve 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerine aykırılık oluşturduğunu ileri sürmüştür.

Davalı Parti ise bu değerlendirmelerin yerinde olmadığını belirtmiştir.

Öncelikle Sosyalist Birlik Partisi yetkililerinin, Parti adına yaptıkları yazılı ve sözlü açıklamaları ile faaliyetlerinde ileri sürdükleri; Kürtlerin üniter devlet içinde yaşamaktan, bağımsız devlet kurmaya kadar çeşitli alternatif yaşam biçimlerini seçmekte özgür olmaları gerektiği; olası çözümlerden birinin bağımsızlık, bir başkasının federasyon, bir üçüncüsünün kültürel özgürlük olduğu; Kürtlerin nasıl yaşamak istiyorlarsa öyle yaşamakta serbest olmaları gerektiği, kürtlerin istiyorlarsa nazari olarak ayrı bir devlet kurabileceklerinin kabul edilmesi ve buna olanak sağlanması gibi görüşlerin, “Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü”nün bozulması amacını taşıyıp taşımadığının saptanması gerekmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ve bunu pekiştiren ortak dil, kültür, eğitim ve Atatürk Milliyetçiliği kavramları hukuksal, siyasal olduğu kadar, tarihsel ve sosyal gerçeklere dayanmaktadır.

“Devletin, ülkesi ve milletiyle bölünmezliği” ilkesi, Anayasa’nın birçok maddesinde özellikle vurgulanmış, Türk Milleti’nin bağımsızlığı ve bütünlüğüyle, ülkenin bölünmezliğini korumak devletin temel amaç ve görevleri arasında gösterilmiştir (Madde 5). Ülke ve ulus bütünlüğünü korumak için temel hak ve özgürlüklerin kısıtlanabileceği kabul edilmiş (Madde 13 ve 14); aynı amaçla basın ve dernek kurma özgürlüklerine özel sınırlamalar getirilmiş (Madde 28, 30, 33); gençlerin bu anlayış doğrultusunda yetişme ve gelişmelerini sağlayıcı önlemler alınması devlete özel görev olarak verilmiş (Madde 58); bilimsel araştırma ve yayında bulunma yetkisinin Devletin varlığı ve bağımsızlığıyla ulusun ve ülkenin bütünlüğü ve bölünmezliğine karşı kullanılamayacağı belirtilmiş (Madde 130); kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının bu nedenle Devletçe denetimi uygun bulunmuş (Madde 135); birlik ve bütünlüğe karşı işlenecek suçlar için özel mahkemelerin kurulması öngörülmüş (Madde 143); aynı konu, TBMM üyeleri ve Cumhurbaşkanı yeminlerinin temel öğelerinden birini oluşturmuş (Madde 81 ve 103) ve siyasî partilerin uyacakları esasların başlıcaları arasında yine “ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlük” ilkesi yer almıştır (Madde 68 ve 69).

Uluslar, nice olaylar, durumlar ve gelişmeler sonucunda varlıklarını kazanırlar. Ortak kültürün, sosyal dayanışmanın ve birlikte yaşama duygusunun doğuşu, gelişip güçlenmesi tarihsel bir gerçektir. Tek vücut durumunda ve tam ulus yapısı içinde birleşip bütünleşerek Kurtuluş Savaşı’nı yapmış olan halkın vatanı, Türk Vatanı; Milleti, Türk Milleti; Devleti de Türkiye Cumhuriyeti Devleti’dir. Dünya, 11. yüzyıldan bu yana, çağlar boyu, Anadolu için “Türkiye” ve burada yaşayanlar için de “Türkler” adını kullanmıştır. Kuşkusuz bu durum, ulus bütünlüğü içinde yeralan farklı etnik grupların bulunmadığı anlamına gelmez.

Anayasa’ya ve Siyasî Partiler Yasası’na göre ülke ve ulus bütünlüğü, devletin bölünmezliğinin temel ögeleridir. Ülke ve ulus bütünlüğünü bozmaya yönelik faaliyetler sonunda, devletin bölünmezliğinin tehlikeye girmesi söz konusudur. Ülke bütünlüğünün hedef alınmasının, ulus bütünlüğünü; ulus bütünlüğünü bozmanın hedef alınmasının, ülke bütünlüğünü bozacağı kuşkusuzdur. Anayasa ve yasa, bu değerleri birlikte, ödünsüz ve mutlak olarak korumayı amaçlamıştır. Hiçbir organ bu konuda hoşgörülü davranmak ve ödün vermek yetkisini kendinde göremez.

“Millet” (ulus) kavramı, insanlığın gelişme süreci sonucunda vardığı en ilerlemiş birlikteliği oluşturan, “bir” oluşu somutlaştıran toplumsal yapıyı anlatır. “Millet” sözcüğüyle anlatılan yapı, bir gelişme düzeyini, bilinçli ve kişilikli bireyler topluluğu gerçeğini gösterir. “Milliyetçilik” ise, büyük bir top­ lumsal olgu ve “millet düşüncesi”nin üzerine kurulu bir anlayıştır. Milliyetçilik, Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Türk Devrimi’nin temel ve önde gelen ilkelerinden biridir. Cumhuriyet döneminde 1924, 1961, 1982 Anayasa’larında “millet” ve “milliyetçilik” kavramlarına yer verilmiştir. 1982 Anayasası’nın Başlangıç’ında “Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı”, 2. maddesinde “Atatürk milliyetçiliği”, 42. maddesinde “Atatürk ilkeleri” ve 134. maddesinde “Atatürkçü düşünce” sözcükleri kullanılarak çağdaş milliyetçilik anlayışı yer almaktadır. Bu anlayış ayrımcı ve ırkçı değil, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk milletini oluşturan bireylerin kökenleri ne olursa olsun, Devlet yönünden tartışmasız eşitliği, içtenlikli birliği ve birlikte yaşama istencini, başka uluslara karşıtlığı değil, dostluk ilişkilerini, içte ve dışta barışla iyi gelenekleri koruyup güçlendirme çabalarını, herkesi barındıran topraklara birlikte sahip çıkma bilincini içeren çağdaş bir olgudur. Kökeni ne olursa olsun, ulus içinde herkes ayrımsız biçimde yer almakta, ulusun birliği olgusu böylece somutlaşmaktadır. Ulus, tarihsel ve sosyal gelişmenin yarattığı birlikte yaşama olgusudur. Irk gibi antropolojik ve filolojik niteliklere dayanan dar bir kavram da değildir. Ulus, ortak bir tarih bilinci yaratmamış göçebe, yerel dil ve soy gruplarından oluşan sosyolojik bir yapı olan kavim de değildir. “Misak-ı Millî” sınırları içinde Türkiye Cumhuriyeti’nin üzerinde kurulduğu, Avrupa ve Asya kıtaları arasında köprü durumunda olan, çeşitli göç ve sığınmalara kucak açan vatanda, bin yılı aşan uzun bir tarihsel gelişme sonunda beraberce yaşayan ve Kafkaslara, Balkanlara, Afrika ve Orta Doğu’ya uzanan Osmanlı İmparatorluğu’ndan arta kalan çeşitli etnik kökenlerden gelen insanlar, ortak geçmişe, tarihe, ahlâka, değer yargılarına, dine, hukuka ve eşit haklara sahip olarak karşılıklı şekilde birbirlerinin kültürlerini ve eski Anadolu uygarlıklarından kalan değerleri de özümseyerek birlikte ortak kültür ve kimliğe sahip bir vatan ve ulus oluşturmuşlardır. Yapısı bu biçimde olan Türk Ulusu içinde etnik kökene dayalı ayrımcılığı gütmek gerçekle bağdaşmaz.

Bu nedenle Atatürk, yeni Türk devletinin kuruluş günlerinde açıkca “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına, Türk Ulusu denir” demiş ve anayasalarımızda Ulusun birliği ve Ülkenin bütünlüğü esas alınmıştır. Bu anlayıştan uzaklaşıp ulusu etnik kökene dayalı “Türk ve Kürt” biçiminde ayırarak, ırka dayalı savlarla bölücülüğe gitmek olanaksızdır. “Halk ve ulus” sözcükleri hiçbir ayrım yapmadan her yurttaşı kapsar, her ayrılığı dışlar.

Anayasa’nın 66. maddesinde, “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür” ilkesine yer verilmiştir. Bu ilkeyle evrensel bağlamda vatanı ve ulusuyla bir bütün olan Türkiye Cumhuriyeti’nde vatandaşlar arasında eşitlik sağlanması, ulusu kuran herhangi bir etnik gruba ayrıcalık tanınması önlenmiş, birleştirici ve bütünleştirici bir temel oluşturulmuştur. Maddedeki “Türk” sözcüğü ırka dayalı bir anlam taşımamaktadır. Bir kimsenin “Ben Türküm” deyişi, “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım, Türk Ulusu’nun bir bireyiyim” anlamını taşır. Irka dayalı bir “Türklük” savı ve etnik kökenleri değiştirme ya da kaldırma anlamına gelmez. Vatandaşlık ve ulusal kimliğin getirdiği haklar yanında sorumluluklar da vardır. Bu bağlamda etnik kökenler yurttaşlık niteliğini ve ulusal kimliği zedeleyemeyeceği gibi ayrı ulus olma savlarına, dayanak da yapılamaz.

Türk Milleti içinde yer alan her kökenden vatandaşa, davalı Parti’nin savunmalarında belirtilenlerin aksine, hiçbir ayrım gözetilmeksizin tüm demokratik, siyasal ve temel haklar eşit olarak tanınmıştır. Nitekim, Cumhuriyet dönemi Anayasalarında, Erzurum ve Sivas Kongreleri’nde saptanan biçimi ile Misak-ı Millî’nin gösterdiği sınırlar içinde birbiriyle kaynaşmış olarak yaşayanların gerçekten ve hukukça ayrılık kabul etmez bir bütün oldukları kesinlikle belirlenmiş ve bu bütünlük içinde ayrıcalıklı bir Kürt halkından hiçbir zaman söz edilmemiş olduğu gibi, Lozan Barış Andlaşması görüşme ve kararlarında da, Misak-ı Millî’nin çizdiği sınırlar içindeki azınlıklar sayılırken “Kürt” ayrımına yer verilmemiştir.

Anayasa’daki ulus bütünlüğü ilkesinden uzaklaşarak, Parti’nin tüzük, proğram ve faaliyetlerinde belirtildiği biçimde Türk ve Kürt Ulusları ayrımına gidilemez. Türkiye Cumhuriyeti’nde, tek bir devlet ve tek bir ulus vardır. Birden çok ulus yoktur. İçinde değişik kökenli bireyler olsa da hepsi Türk Ulusu bütünlüğü içindedir. Tarihsel bir gerçek olan “Türk Ulusu” olgusu yerine ırkçılığa dayanan ayrılıklar ve Türk vatandaşlığı niteliğini değiştiren savlar geçersizdir.

Kimi siyasal nedenlerle dış etkenlerden kaynaklanan, kimi varsayım, yorum ve bahanelere dayanan, insan hakları ve özgürlük savlarıyla yoğunlaştırılan sakıncalı amaçlara geçerlik tanınamaz. Devlet tekdir, ülke tümdür, ulus birdir. Ulusal birlik, devleti kuran, ulusu oluşturan toplulukların ya da bireylerin, etnik kökeni ne olursa olsun, yurttaşlık kurumu içinde ayrımsız birliktelikleriyle gerçekleşir. Anayasa’da ve yasalarda yurttaşlar arasında ayrımı öngören hiçbir kural bulunmadığı gibi, kimsenin soy kökeninin yadsınması ya da kabul edilebilecek yeni bir savı da yoktur. Ulusal ve tekil devlet etnik ayrılıklarla tartışılamaz. Herkesin, herzaman karşılaşabileceği ve giderek hukuk devletinde giderilip karşılığı istenebilecek aykırılık, çelişki, haksızlık ve yanlışlıklar, insan hakları alanında sömürü nedeni yapılarak, gerçekler saptırılıp çarpıtılarak, üstü kapalı biçimde, ayrı ulus yoluyla ayrı devlet amaçlanamaz. Tartışılamaz kavramlar ve değerlerle, ödün verilmesi olanaksız ilke ve niteliklerin kaynağı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’dır. Çağımızda da farklı etnik grupların zorunlu hukuksal öğelerinin varlığında, birlikte uluslaşması ve devletleşmesi uluslararası düzeyde gerçekliliğini korumaktadır. Türkiye Cumhuriyeti devleti için farklı düşünmenin, haklı bir nedeni yoktur. Vatandaşlık, bölge özelliklerini ve etnik farklılığı aşan, bütünleştirici çağdaş üst bir olgudur. Bu konuda bir kimsenin diğerinden farklı olmasına, din, kültür ve etnik kökene ilişkin ayrıcalıklara yer yoktur. İnsan haklarının sadece bir kişiye, sınıfa ve zümreye değil ayrımsız olarak bütün vatandaşlara eşit olarak uygulanması esastır.

Her devlette farklılık gösteren, tarihsel süreçle ulaşılan, devlet, ülke, ulus kavramlarının yeniden değiştirilip biçimlendirilmesi olanaksızdır. Ulusal ve uluslararası hukuk düzeninde insanlığın mutluluğu için bu temel olguları korumak üzere getirilen düzenlemelere siyasî partilerin uyma zorunluluğu vardır.

Kaldıki, çağımızda tek uluslu diğer demokratik devletler de, ulus bütünlüklerini korumak için yasal tedbirler almıştır. Türkiye’deki ulusal yapılaşmaya nazaran daha yeni olan Amerika’da; Alman, Fransız, İtalyan, İspanyol, slav soyundan ve diğer etnik kökenlerden gelen Amerikan vatandaşlarının ırka dayalı olarak ayrı ayrı uluslaşması ve bunlara ayrı devletler kurma hakkının tanınması olanağı bulunmadığı gibi, aynı biçimde demokratik tek uluslu devletlerde de bu yolun açılması olanağı yoktur. Çünkü, bu devletlerde de Devlet ve ulusun parçalanması demokratik hak olarak görülmemektedir.

a- Siyasî Partiler Yasası Yönünden

Anayasa’nın Başlangıç Kısmı ile 3., 6. ve 14. maddelerindeki kuralları somutlaştıran Siyasî Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (a) bendinde, siyasî partilerin Türk Devleti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne ilişkin hükümlerini, egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunun ancak, Anayasa’nın koyduğu esaslara göre yetkili olganları eliyle kullanabileceği esasını, Türk Milleti’ne ait olan egemenliğin kullanılmasının belli bir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamayacağı veya hiçbir kimse veya organın, kaynağını Anayasa’dan almayan bir Devlet yetkisini kullanamayacağı hükmünü değiştiremeyecekleri; Türk Devleti’nin ve Cumhuriyeti’nin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, dil, ırk, renk, din ve mezhep ayrımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir Devlet düzeni kurmak amacını güdemeyecekleri hükme bağlanmıştır.

Partilerin amacı, Devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğünü bozmak değil, aksine bunu daha da pekiştirmek olmalıdır.

Davalı Parti’nin, tüzük ve programı ile diğer siyasal etkinliklerinde, Türkiye Cumhuriyeti Devleti içinde Türk Ulusu bütünlüğünden ayrı, ırk esasına dayanan bir Kürt Ulusu’nun varlığından ve bu ulusun kendi geleceklerini belirleme hakkından söz edilmektedir.

Oysa, Anayasa ve yasa kuralları karşısında hangi kökenden gelirse gelsin vatandaşları ulus bütünlüğünden ayırmak veya karşılıklı mücadele ortamına çekmek, Kürt kökeninden gelen vatandaşları, Türk Ulusu bütünlüğünden ayırmak olanaksızdır.

Taraf olduğumuz uluslararası andlaşmalar da dil, ırk, renk, din ve mezhep ayrımı yaratılmasına ve bu kavram ve bu görüşlere dayanan bir Devlet düzeni kurulmasına olur vermemektedir.

Demokratik siyasal yaşamın vazgeçilmez ögesi olan siyasal partiler demokrasiye ters düşen, demokrasiyle bağdaşmayan, demokrasiyi güçsüz ve etkisiz düşürecek, toplumsal barışı yıkacak proğram düzenleyemez ve eylemlerde bulunamazlar. Demokrasi, demokratik hak ve özgürlüklerden yararlanarak yıkılamaz. Hakkı ve özgürlüğü kötüye kullanmaya engel olmak devletin görevidir. Partilerin de yapamayacakları şeyler vardır ve bunların başında devletin varlığıyla ülkenin ve ulusun birliğini bozmak gelir.

Davalı Partinin tüzük, program ve faaliyetlerinde Türk ve Kürt ulusları biçiminde bir ayrımın yapılması, Kürt halkının kendi kaderini belirleme hakkını özgür iradesiyle kullanmasından başka bir deyişle, Kürt olarak tanımladıkları bir kısım yurttaşların Türkiye Cumhuriyetinden kopmasının amaçlanması, Siyasî Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (a) bendinde söz konusu olan “devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü” ilkesine açıkça aykırıdır.

Siyasî Partiler Yasası’nın 80. maddesi ile, partilerin ve parti yetkililerinin Türkiye Cumhuriyetinin bölünüp parçalanmasına yol açacak, Devletin tekil yapısını değiştirecek tarzda görüşler ileri sürmesi ve faaliyette bulunması yasaklanmaktadır.

Davalı Parti’nin özellikle, Kürtlerin üniter devlet içinde yaşamaktan bağımsız devlet kurmaya kadar çeşitli alternatif yaşam biçimlerini seçmekte özgür olmalarının gerektiğini belirtmesi ve Kürtlerin istiyorlarsa Türk Devletinden ayrı bir devlet kurabileceklerini savunması böylece devletin tekliği ilkesine aykırı faaliyette bulunması Siyasî Partiler Yasası’nın 80. maddesine açık aykırılık oluşturmaktadır.

Siyasî Partiler Yasası’nın “Azınlık Yaratılmasının Önlenmesi” başlıklı 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerinde siyasî partilerin Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde millî veya dinî kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremeyecekleri, Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemeyecekleri ve bu yolda faaliyette bulunamayacakları öngörülmüştür.

Madde gerekçesinde, “Ülkemizde Lozan Andlaşması ile kabul edilen azınlıklar dışında bir azınlık yoktur. Herhangi bir ülkede resmî dilin dışında bazı dillerin bilinmesi veya yer yer konuşulması azınlık yaratmaz. Hele siyasî, sosyal, ekonomik ve kültürel alanlarda olduğu gibi her bir alanda bütün haklara sahip ve borçlarla eşit bir şekilde yükümlü olan tek bir milletin evlâtları arasında azınlıktan söz etmek mümkün değildir…

Bir memlekette resmî dilin her vatandaş tarafından bilinmesi, hangi alanda olursa olsun eşitlik ilkesinin hakkıyla uygulanabilmesi ve adlî ya da idarî işlerin çabukluk ve selametle yürütülmesi bakımından yararlı hatta zorunludur. Bu itibarla resmî dili, genç, ihtiyar, kadın, erkek her vatandaşın bilmesini sağlamak Devletin görevidir” denilmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin vatandaşları arasında etnik köken ya da diğer herhangi bir nedenle düşünsel ya da uygulama bağlamında siyasal ve hukuksal ayrılık söz konusu değildir. Anayasa’ya göre, ulus ve ülke bütünlüğü devletin en temel özelliği ve ilkesidir. Türkiye Cumhuriyeti içinde birden fazla ulus olamaz. Türk ulusu içinde değişik kökenli bireyler olabilir; ancak bunların hepsi her yönden tam bir eşitlikle Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır ve ulus kavramı içindedir.

Siyasî partilerin, çalışmalarında, devletin ülkesi ve ulusu ile bölünmezliği temel kuralına uymaları; ülkenin ya da ulusun bütünlüğünü bozarak bir bölümünün ayrılması sonucunu doğurabilecek her türlü eylemden ve propagandadan kaçınmaları, bu bütünlüğü daha da pekiştirecek biçimde yürütmeleri gerekir. Bunun sonucu da ülke ve ulus bütünlüğünü zedeleyebilecek olan her türlü yazı, söz ve davranışın siyasal partiler için yasak olmasıdır.

Anayasa ve Siyasî Partiler Yasası’na göre, ırk ayrımcılığı bir siyasal partinin dayanağı, amacı ve ereği olamaz. Devletin bütünlüğünü koruması, en doğal hakkı ve ödevidir.

Dâvalı Parti’nin Tüzük ve Proğramı ile faaliyetleri, farklı uluslar ve azınlıkların varlıklarının kabul edildiğini göstermektedir. Bunlar birlikte değerlendirildiğinde, Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde millî veya dinî kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunun belirtildiği, Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla ülke üzerinde azınlıklar yaratarak ulus bütünlüğünün bozulması amacının güdüldüğü anlaşılmaktadır.

Asırlardır birlikte yaşamış bir topluluğu, ırk temeline dayanan düşüncelerle ayrıma bağlı tutmak ve hepsini kapsayan ortak ulusal kültürü, dili ve kimliği yadsımak Siyasî Partiler Yasası’nın 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerine aykırılık oluşturur.

b- Uluslararası Andlaşma ve Sözleşmeler Yönünden

Davalı Parti’nin savunmalarında ileri sürdüğü iki hususun da açıklığa kavuşturulması gerekmektedir.

Davalı Parti savunmalarında, uluslararası hukukun, usulüne göre onaylamış sözleşmeler yoluyla iç hukukumuza giren kurallarının, yalnızca yasa değil, uygulanmaları ile, Anayasa emri olarak güçlendirilen normlar olduğunu, Helsinki Senedi, Paris Şartı ve İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme’nin bunlar arasında yer aldığını ve görüşlerini doğrulayan hükümler içerdiğini, ancak, Yasa hükmünde uygulanmaları anayasal güvenceye bağlanan bu metinlerin, başka bir metin karşısında (2820 sayılı SPK.) görmezlikten gelindiğini ileri sürmüş; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise, Anayasa ve Siyasî Partiler Yasası’nda öngörülen, siyasal partilere ilişkin yasaklamaların, sözleşmelerde yer alan özgürlükleri kaldırıp azaltma anlamında ve demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı görülemeyeceğini, bunların uluslararası hukukta var olan egemenliği, ülke ve ulus bütünlüğünü korumaya, ırkçılığa dayalı bölünmeleri önlemeye yönelik olduğunu bildirmiştir.

Anayasa Mahkemesi, siyasî parti kapatma davalarında usulüne uygun biçimde yürürlüğe konulmuş andlaşma kurallarını da gözetmektedir. Bu bağlamda kimi kararlarda, İnsan Hakları Evrensel Birdirgesi ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne ve Avrupa Sosyal Haklar Temel Yasası’na yollamada bulunulmuştur. İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme kapsamındaki hak ve özgürlükler, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda da güvence altına alınmıştır. Öncelikle hakları kullanmanın, özgürlüklerden yararlanmanın sınırsız olmadığını vurgulayan İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 29. ve 30. maddeleri, içerik olarak demokratik düzeni yıkıcı söz ve eylemlere karşı sınırlamalar getirilmesinin ve önlemler alınmasının dayanağını oluşturur.

Davalı Parti’nin tüzük ve programının kimi bölümleri, İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme’nin örgütlenme hak ve özgürlüğüyle ilgili 11. ve 17. maddeleri ile bağdaşmamaktadır. Sözleşme’nin 11. maddesinin ikinci fıkrasında; “Bu hakların kullanılması, demokratik bir toplulukta, zarurî tedbirler mahiyetinde olarak millî güvenliğin, amme emniyetinin, nizamı muhafazanın, suçun önlenmesinin, sağlığın ve ahlâkın veya başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması için ve ancak kanunla tahdide tâbi tutulur.

Bu madde, bu hakların kullanılmasında idare, silâhlı kuvvetler veya zabıta mensuplarının muhik tahditler koymasına mani değildir” denilmekte; 17. maddesinde de; “Bu sözleşme hükümlerinden hiçbiri bir devlete, topluluğa veya ferde, işbu Sözleşmede tanınan hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya mezkûr sözleşmede derpiş edildiğinden daha geniş ölçüde tahditlere tâbi tutulmasını istihdaf eden bir faaliyete girişmeye veya harekette bulunmaya mâtuf herhangi bir hak sağlandığı şeklinde tefsir olunamaz” hükümlerine yer verilmektedir.

Oysa, dâvalı Parti’nin tüzük ve proğramı ile bunu destekleyen diğer faaliyetlerinde Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinde yaşayan ayrı dili ve kültürü olan bir Kürt Ulusu’nun varlığı ileri sürülmektedir.

Türkiye’de tek bir ulus vardır. Türk ve Kürt kökeninden gelen vatandaşlar, diğer etnik kökenden gelen vatandaşlarla birlikte “Ulus” bütünlüğünü oluşturmaktadır. Ayrı bir ulus, ayrı bir halk ya da bir azınlık varmış gibi bölünmeyi amaçlayan çabalara geçerlik kazandırılamaz. Uluslararası hukuk düzenindeki bu olguyu Türk Ulusu, her tür ayrılığı dışlayıp eşitliği sağlayarak Lozan Barış Andlaşması’yla, gündeminden çıkarmıştır. Ülke ve Ulus bütünlüğünü koruma hakkı, uluslararası hukuk düzeninde de geçerlidir.

Dâvalı Parti, belirtilen belgelerin yanısıra, Helsinki Nihaî Senedi, Paris Şartı ve kimi diğer uluslararası sözleşmelerin de iç hukuk kuralları haline geldiğini ve bunlara uyulmadığını ileri sürmüştür. Helsinki Nihaî Senedi‘nde, Devletlerin egemenlik haklarına saygı, sınırların dokunulmazlığı, devletlerin toprak bütünlüğüne saygı ve İçişlerine karışmama ilkelerine yer verilmiş; Paris Şartı’nda da, “Tüm ilkeler, herbiri diğerleri dikkate alınmak suretiyle yorumlanarak, kayıtsız şartsız ve aynı derecede uygulanır. Bu ilkeler ilişkilerimizin temelini oluşturur…. Taraf devletlerin bağımsızlığını, egemen eşitliğini ya da toprak bütünlüğünü ihlâl eden faaliyetlere karşı demokratik grupları savunmak hususunda işbirliği yapmaya kararlıyız. Dışarıdan yapılan baskı, zora başvurma ve yıkıcılık gibi yasadışı faaliyetler burada söz konusu olan özelliklerdir” denilmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin de taraf olduğu “Yeni Bir Avrupa İçin Paris Şartı” da ırkçılığı, etnik düşmanlığı ve terörizmi kınamış, ülke bütünlüğünü ve demokratik düzeni yıkmayı amaçlayan hareketlere girişen kişi, grup ve örgütlere karşı koruma ve kollama sorumluluğunu uluslararası bir çağrı olarak kabul etmiştir.

Demokrasi, hak ve özgürlüklerin güvenceye alındığı, çoğulcu, katılımcı bir kurallar ve kurumlar düzenidir. Nitekim Birleşmiş Milletler’e üye devletlerin katılmalarıyla 14-25 Haziran 1993 günlerinde, VİYANA’da gerçekleştirilen Dünya İnsan Hakları Konferansı sonunda yayımlanan Deklerasyon’da da; kendi geleceğini belirleme hakkının, “Eşit Haklar” ilkesine uygun olarak ırk, din ve renk ayrımı gözetmeksizin ülkesine ait bütün insanları temsil eden bir hükûmete sahip egemen ve bağımsız bir devletin, ülke bütünlüğünü ve siyasî birliğini kısmî veya bütüncül biçimde parçalayacak herhangi bir eylemin desteklenmesi ve bu eyleme yetki verilmesi anlamında yorumlanamayacağı değerlendirmesi yer almıştır.

Görüldüğü gibi, bütün bu uluslararası kurallar, devlet, ülke ve ulus bütünlüğünün bozulmasına olanak tanımamaktadır.

Demokrasilerde ırk ayrımcılığı, bir siyasal partinin dayanağı, amacı ve ereği olamaz. Irk ayrımcılığının aracı durumuna düşen partinin varlığını sürdürmesi yasalar karşısında olanaksızdır. Cumhuriyet Başsavcılığı’nın davalı Parti’nin proğramında kapatma nedeni olarak gördüğü hususlar, Türkiye Cumhuriyeti için yakın ve görülebilir bir tehlike oluşturmaktadır. Böyle bir tehlike içinde bulunan bir devletinde, ülkesi ve ulusuyla bütünlüğünü koruması en doğal hakkıdır.

Belirtilen nedenlerle davalı Parti’nin uluslar arası andlaşma, sözleşme ve belgelere yönelik savları yerinde görülmemiştir.

Haşim KILIÇ, gerekçenin uluslararası sözleşmelere ilişkin bölümüne katılmamıştır.

Sonuç olarak, Sosyalist Birlik Partisi, Tüzük ve Proğramındaki anlatımlarla ve bu anlatımları destekleyen eylem, savunma ve sözlü açıklamalarıyla; Türkiye’de hukuksal ve siyasal yönden ırka dayalı bir Türk Ulusu kavramı ya da etnik kökene göre çoğunluk ve azınlık olmamasına karşın, farklı etnik kökenlerden gelen bütün vatandaşların eşit haklarla yer aldığı Türk Ulusu’nu ırk esasına dayalı olarak “Türk ve Kürt Ulusları” biçiminde ikiye bölmüş, “Kürtler üniter devlet içinde yaşamaktan, bağımsız devlet kurmaya kadar çeşitli alternatif yaşam biçimlerini seçmekte özgür olmalıdırlar” söylemiyle, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin vatandaşı Kürtlere ayrı bir ulus olarak kendi kaderlerini tayin etme hakkını vermeye Devletin tekliği ilkesine ayrı düşecek tarzda kendi devletlerini kurma hakkını tanımaya yönelik durumuyla Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozucu bir konuma düşülmüştür. Bu bağlamda dil ve kültür konuları da Türk Ulusu’nun ortak kültür ve dilini dışlar nitelikte ayrı ulus ve devlet yaratma yolunda kullanılmıştır. Bunlar yalnızca düşünce değil, yasaklanan sakıncalı eylemleri kışkırtma, katkı ve destek niteliğinde, faaliyetlerdir.

Böylece, Anayasa’nın 2., 3., 6., 14. ve 69. maddelerine ve Siyasî Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (a) bendine, 80. maddesine ve 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerine aykırı davranılmıştır. Bu nedenlerle, Sosyalist Birlik Partisi’nin Siyasî Partiler Yasası’nın 101. maddesinin (a) ve (b) bentleri gereğince kapatılması gerekir.

VII- SONUÇ

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 28.12.1993 günlü, SP.43.Hz.1993/57 sayılı İddianamesi’nde Sosyalist Birlik Partisi’nin 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın 101. maddesi gereğince kapatılması istenilmekle, gereği görüşülüp düşünüldü :

1- Sosyalist Birlik Partisi’nin Tüzük ve Proğramı ile 1. Büyük Kongre kararının, bu karara dayanak oluşturan Genel Yönetim Kurulu raporuyla bu yöndeki kararlarının, Genel Başkan ile Genel Başkan Yardımcısının Parti adına yaptıkları açıklamaların kimi bölümleri Anayasa’nın 2., 3., 6., 14. ve 69. maddeleriyle, Siyasî Partiler Yasası’nın 78/a, 80., 81/a-b, maddelerine aykırılık oluşturduğundan adı geçen Parti’nin Siyasî Partiler Yasası’nın 101. maddesinin (a) ve (b) bentleri gereğince KAPATILMASINA,

2- Davalı Parti’nin tüm mallarının 2820 sayılı Yasa’nın 107. maddesi uyarınca Hazine’ye geçmesine,

3- Gereğinin yerine getirilmesi için karar örneğinin, 2820 sayılı Yasa’nın 107. maddesine göre Başbakanlığa ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmesine,

19.7.1995 gününde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.

Başkan

Yekta Güngör ÖZDEN

Başkanvekili

Güven DİNÇER

Üye

İhsan PEKEL

Üye

Selçuk TÜZÜN

Üye

Ahmet N. SEZER

Üye

Haşim KILIÇ

Üye

Yalçın ACARGÜN

Üye

Mustafa BUMİN

Üye

Sacit ADALI

Üye

Ali HÜNER

Üye

Lütfi F. TUNCEL

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi

1

İnsan Hakları ve Temel Özgürlükleri Korumaya Dair Avrupa Sözleşmesi 4 Kasım 1950’de Roma’da imzalanmıştır. Kısa adıyla Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, insan haklarının korunmasını ve geliştirilmesini amaç edinir. AİHS hazırlık aşamasında Avrupa’daki demokratik rejimlerin devam ettirilmesi açısından gerekli olan asgari hak ve özgürlükleri güvenceye alarak işe başlamış, zamanla insan hakları listesini genişletmiştir.

AİHS ekonomik, sosyal ve kültürel haklardan çok sivil ve politik hakların korunmasına öncelik vermiştir. Bu sözleşmeyi sosyal ve ekonomik hakları içeren ‘Avrupa Sosyal Şartı’ izlemiştir. Türkiye 10 Mart 1954’te sözleşmeyi onaylamış, 28 Ocak 1987’de de bireysel başvuru hakkını tanımıştır. Mahkemenin zorunlu yargı yetkisini ise 28 Ocak 1990’da kabul etmiştir. AİHS, 45 Avrupa Konseyi üyesi devletin 44’ü tarafından onaylanmıştır.

5 Mayıs 1949’da 10 Avrupa ülkesinin bir araya gelmesiyle oluşturulan Avrupa Konseyi, insan hakları ve özgürlüklerinin devletlerce korunmasına ve geliştirilmesine vurgu yaparak insan haklarına saygı yükümlülüğünü üyelik koşulu olarak belirtmiştir. Avrupa Konseyi’nin bu anlamda ilk adımı 4 Kasım 1950’de Roma’da imzalanan ve 3 Eylül 1953’te yürürlüğe giren İnsan Hakları ve Temel Özgürlükleri Korumaya Dair Avrupa Sözleşmesi‘dir.

İnsan Hakları ve Temel Özgürlükleri Korumaya Dair Avrupa Sözleşmesi

Kabul Tarihi: 4 Kasım 1950
Yürürlüğe Giriş Tarihi: 3 Eylül 1953
11. Protokol ile değiştirilen metin

Sözleşme metni, 21 Eylül 1970’te yürürlüğe giren 3 nolu Protokol’ün, 20 Aralık 1971’de yürürlüğe giren 5 nolu Protokol’ün ve 1 Ocak 1990’da yürürlüğe giren 8 nolu Protokol’ün düzenlemelerine uygun olarak değiştirilmiştir. Ayrıca, yürürlüğe girdiği 21 Eylül 1970’ten bu yana 5. maddesinin 3. fıkrasına uygun olarak Sözleşme’nin bir parçası olan 2 nolu Protokol’ün metnini içermekteydi. Protokollerin getirdiği bütün bu değişikliklerin veya eklemelerin yerini, yürürlüğe girdiği tarih olan 1 Kasım 1998’den itibaren 11 nolu Protokol almaktadır. Bu tarihten itibaren, 1 Ekim 1994’te yürürlüğe giren 9 nolu Protokol yürürlükten kaldırılmıştır.

(Yürürlüğe giriş tarihi: Eylül 2003)
Aşağıda imzası bulunan Avrupa Konseyi üyesi hükümetler,
 
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 10 Aralık 1948’de ilan edilen İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’ni, bu Bildiri’nin, metninde açıklanan hakların her yerde ve etkin olarak tanınmasını ve uygulanmasını sağlamayı hedef aldığını,
 
Avrupa Konseyi’nin amacının, üyeleri arasında daha sıkı bir birlik kurmak olduğunu ve insan hakları ile temel özgürlüklerin korunması ve geliştirilmesinin bu amaca ulaşma yollarından birini oluşturduğunu göz önüne alarak,
 
Dünyada barış ve adaletin asıl temelini oluşturan ve sağlanıp korunabilmesi, her şeyden önce, bir yandan gerçekten demokratik bir siyasal rejime, diğer yandan da insan hakları konusunda ortak bir anlayış ve ortaklaşa saygı esasına bağlı olan bu temel özgürlüklere derin inançlarını bir kez daha tekrarlayarak,
 
Aynı inancı taşıyan ve siyasal gelenekler, idealler, özgürlüklere saygı ve hukukun üstünlüğü konularında ortak bir mirası paylaşan Avrupa devletlerinin hükümetleri sıfatıyla, Evrensel Bildiri’de yer alan bazı hakların ortak güvenceye bağlanmasını sağlama yolunda ilk adımları atmayı kararlaştırarak,
aşağıdaki hususlarda anlaşmışlardır:
Madde 1
İnsan haklarına saygı yükümlülüğü
Yüksek Sözleşmeci Taraflar kendi yetki alanları içinde bulunan herkese bu Sözleşme’nin birinci bölümünde açıklanan hak ve özgürlükleri tanırlar.
 
BÖLÜM I
HAKLAR VE ÖZGÜRLÜKLER
Madde 2
Yaşama hakkı
1. Herkesin yaşam hakkı yasanın koruması altındadır. Yasanın ölüm cezası ile cezalandırdığı bir suçtan dolayı hakkında mahkemece hükmedilen bu cezanın yerine getirilmesi dışında hiç kimse kasten öldürülemez.
2. Öldürme, aşağıdaki durumlardan birinde kuvvete başvurmanın kesin zorunluluk haline gelmesi sonucunda meydana gelmişse, bu maddenin ihlali suretiyle yapılmış sayılmaz:
a) Bir kimsenin yasa dışı şiddete karşı korunması için;
b) Usulüne uygun olarak yakalamak veya usulüne uygun olarak tutuklu bulunan bir kişinin kaçmasını önlemek için;
c) Ayaklanma veya isyanın yasaya uygun olarak bastırılması için.
Madde 3
İşkence yasağı
Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlere tabi tutulamaz.
Madde 4
Kölelik ve zorla çalıştırma yasağı
1. Hiç kimse köle ve kul halinde tutulamaz.
2. Hiç kimse zorla çalıştırılamaz ve zorunlu çalışmaya tabi tutulamaz.
3. Aşağıdaki haller bu maddede sözü geçen “zorla çalıştırma veya zorunlu çalışma”dan sayılmazlar:
 
a) Bu Sözleşme’nin 5. maddesinde öngörülen koşullar altında tutuklu bulunan kimseden tutukluluğu veya şartlı salıverilmesi süresince olağan olarak yapılması istenen çalışma;
b) Askeri nitelikte bir hizmet veya inançları gereğince askerlik görevini yapmaktan kaçınan kimselerin durumunu meşru sayan ülkelerde, bu inanca sahip kimselere zorunlu askerlik yerine gördürülecek başka bir hizmet;
c) Toplumun hayat veya refahını tehdit eden kriz ve afet hallerinde istenecek her hizmet;
d) Normal yurttaşlık yükümlülükleri kapsamına giren her türlü çalışma veya hizmet.
Madde 5
Özgürlük ve güvenlik hakkı
1. Herkesin kişi özgürlüğüne ve güvenliğine hakkı vardır. Aşağıda belirtilen haller ve yasada belirlenen yollar dışında hiç kimse özgürlüğünden yoksun bırakılamaz:
a) Yetkili mahkeme tarafından mahkum edilmesi üzerine bir kimsenin usulüne uygun olarak hapsedilmesi;
b) Bir mahkeme tarafından yasaya uygun olarak verilen bir karara riayetsizlikten dolayı veya yasanın koyduğu bir yükümlülüğün yerine getirilmesini sağlamak için bir kimsenin usulüne uygun olarak yakalanması veya tutulması;
c) Suç işlediği hakkında geçerli şüphe bulunan veya suç işlemesine ya da suçu işledikten sonra kaçmasına engel olmak zorunluluğu inancını doğuran makul nedenlerin bulunması dolayısıyla, bir kimsenin yetkili merci önüne çıkarılmak üzere yakalanması ve tutulması;
d) Bir küçüğün gözetim altında eğitimi için usulüne uygun olarak verilmiş bir karar gereği tutulması veya yetkili merci önüne çıkarılmak üzere usulüne uygun olarak tutulması;
e) Bulaşıcı hastalık yayabilecek bir kimsenin, bir akıl hastasının, bir alkoliğin, uyuşturucu madde bağımlısı bir kişinin veya bir serserinin usulüne uygun olarak tutulması;
f) Bir kişinin usulüne aykırı surette ülkeye girmekten alıkonması veya kendisi hakkında sınır dışı etme ya da geri verme işleminin yürütülmekte olması nedeniyle usulüne uygun olarak yakalanması veya tutulması;
 
2. Yakalanan her kişiye, yakalama nedenleri ve kendisine yöneltilen her türlü suçlama en kısa zamanda ve anladığı bir dille bildirilir.
 
3. Bu maddenin 1.c fıkrasında öngörülen koşullar uyarınca yakalanan veya tutulan herkes hemen bir yargıç veya adli görev yapmaya yasayla yetkili kılınmış diğer bir görevli önüne çıkarılmalıdır; kişinin makul bir süre içinde yargılanmaya veya adli kovuşturma sırasında serbest bırakılmaya hakkı vardır. Salıverilme, ilgilinin duruşmada hazır bulunmasını sağlayacak bir teminata bağlanabilir.
 
4. Yakalama veya tutulma nedeniyle özgürlüğünden yoksun kılınan herkes, özgürlük kısıtlamasının yasaya uygunluğu hakkında kısa bir süre içinde karar vermesi ve yasaya aykırı görülmesi halinde, kendisini serbest bırakması için bir mahkemeye başvurma hakkına sahiptir.
 
5. Bu madde hükümlerine aykırı olarak yapılmış bir yakalama veya tutma işleminin mağduru olan herkesin tazminat istemeye hakkı vardır.
Madde 6
Adil yargılanma hakkı
1. Herkes, gerek medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili nizalar, gerek cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan, yasayla kurulmuş, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının makul bir süre içinde, hakkaniyete uygun ve açık olarak görülmesini isteme hakkına sahiptir. Hüküm açık oturumda verilir; ancak, demokratik bir toplumda genel ahlak, kamu düzeni ve ulusal güvenlik yararına, küçüklerin korunması veya davaya taraf olanların özel hayatlarının gizliliği gerektirdiğinde veya davanın açık oturumda görülmesinin adaletin selametine zarar verebileceği bazı özel durumlarda, mahkemenin zorunlu göreceği ölçüde, duruşmalar dava süresince tamamen veya kısmen basına ve dinleyicilere kapalı olarak sürdürülebilir.
 
2. Bir suç ile itham edilen herkes, suçluluğu yasal olarak sabit oluncaya kadar suçsuz sayılır.
 
3. Her sanık en azından aşağıdaki haklara sahiptir:
a) Kendisine yöneltilen suçlamanın niteliği ve nedeninden en kısa zamanda, anladığı bir dille ve ayrıntılı olarak haberdar edilmek;
b) Savunmasını hazırlamak için gerekli zamana ve kolaylıklara sahip olmak;
c) Kendi kendini savunmak veya kendi seçeceği bir avukatın yardımından yararlanmak ve eğer avukat tutmak için mali olanaklardan yoksunsa ve adaletin selameti gerektiriyorsa, mahkemece görevlendirilecek bir avukatın para ödemeksizin yardımından yararlanabilmek;
d) İddia tanıklarını sorguya çekmek veya çektirmek, savunma tanıklarının da iddia tanıklarıyla aynı koşullar altında çağrılmasının ve dinlenmesinin sağlanmasını istemek;
e) Duruşmada kullanılan dili anlamadığı veya konuşmadığı takdirde bir tercümanın yardımından para ödemeksizin yararlanmak.
Madde 7
Cezaların yasallığı
1. Hiç kimse, işlendiği zaman ulusal ve uluslararası hukuka göre suç sayılmayan bir fiil veya ihmalden dolayı mahkum edilemez. Yine hiç kimseye, suçun işlendiği sırada uygulanabilecek olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez.
2. Bu madde, işlendiği zaman uygar uluslar tarafından tanınan genel hukuk ilkelerine göre suç sayılan bir fiil veya ihmal ile suçlanan bir kimsenin yargılanmasına ve cezalandırılmasına engel değildir.
Madde 8
Özel hayatın ve aile hayatının korunması
1. Herkes özel hayatına, aile hayatına, konutuna ve haberleşmesine saygı gösterilmesi hakkına sahiptir.
2. Bu hakkın kullanılmasına bir kamu otoritesinin müdahalesi, ancak ulusal güvenlik, kamu emniyeti, ülkenin ekonomik refahı, dirlik ve düzenin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için, demokratik bir toplumda zorunlu olan ölçüde ve yasayla öngörülmüş olmak koşuluyla söz konusu olabilir.
Madde 9
Düşünce, vicdan ve din özgürlüğü
1. Herkes düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, din veya inanç değiştirme özgürlüğü ile tek başına veya topluca, açıkça veya özel tarzda ibadet, öğretim, uygulama ve ayin yapmak suretiyle dinini veya inancını açıklama özgürlüğünü de içerir.
2. Din veya inancını açıklama özgürlüğü ancak kamu güvenliğinin, kamu düzenin, genel sağlığın veya ahlakın ya da başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için demokratik bir toplumda zorunlu tedbirlerle ve yasayla sınırlanabilir.
Madde 10
İfade özgürlüğü
1. Herkes görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, kanaat özgürlüğü ile kamu otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırları söz konusu olmaksızın haber veya fikir alma ve verme özgürlüğünü de içerir. Bu madde, devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine bağlı tutmalarına engel değildir.
2. Görev ve sorumluluk yükleyen bu özgürlüklerin kullanılması, demokratik bir toplumda zorunlu tedbirler niteliğinde olarak, ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu emniyetinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması veya yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması için yasayla öngörülen bazı biçim koşullarına, sınırlamalara ve yaptırımlara bağlanabilir.
Madde 11
Dernek kurma ve toplantı özgürlüğü
1. Herkes asayişi bozmayan toplantılar yapmak, dernek kurmak, ayrıca çıkarlarını korumak için başkalarıyla birlikte sendikalar kurmak ve sendikalara katılmak haklarına sahiptir.
2. Bu hakların kullanılması, demokratik bir toplumda zorunlu tedbirler niteliğinde olarak, ulusal güvenliğin, kamu emniyetinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amaçlarıyla ve ancak yasayla sınırlanabilir. Bu madde, bu hakların kullanılmasında silahlı kuvvetler, kolluk mensupları veya devletin idare mekanizmasında görevli olanlar hakkında meşru sınırlamalar konmasına engel değildir.
Madde 12
Evlenme hakkı
Evlenme çağına gelen erkek ve kadın, bu hakkın kullanılmasını düzenleyen ulusal yasalar uyarınca evlenme ve aile kurma hakkına sahiptir.
Madde 13
Etkili başvuru hakkı
Bu Sözleşme’de tanınmış olan hak ve özgürlükleri ihlal edilen herkes, ihlal fiili resmi görev yapan kimseler tarafından bu sıfatlarına dayanılarak yapılmış da olsa, ulusal bir makama etkili bir başvuru yapabilme hakkına sahiptir.
Madde 14
Ayrımcılık yasağı
Bu Sözleşme’de tanınan hak ve özgürlüklerden yararlanma, cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasal veya diğer kanaatler, ulusal veya sosyal köken, ulusal bir azınlığa mensupluk, servet, doğum veya herhangi başka bir durum bakımından hiçbir ayrımcılık yapılmadan sağlanır.
Madde 15
Olağanüstü hallerde askıya alma
1. Savaş veya ulusun varlığını tehdit eden başka bir genel tehlike halinde her Yüksek Sözleşmeci Taraf, durumun gerektirdiği ölçüde ve uluslararası hukuktan doğan başka yükümlülüklere ters düşmemek koşuluyla, bu Sözleşme’de öngörülen yükümlülüklere aykırı tedbirler alabilir.
2. Yukarıdaki hüküm, Yüksek Sözleşmeci Taraf’ı, meşru savaş fiilleri sonucunda meydana gelen ölüm hali dışında, 2. madde ile 3. ve 4. maddeler (fıkra 1) ve 7. maddeyi hiçbir suretle ihlale mezun kılmaz.
3. Bu maddeye göre aykırı tedbirler alma hakkını kullanan her Yüksek Sözleşmeci Taraf, alınan tedbirler ve bunları gerektiren nedenler hakkında Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne tam bilgi verir. Bu Yüksek Sözleşmeci Taraf, sözü geçen tedbirlerin yürürlükten kalktığı tarihi de Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne bildirir.
Madde 16
Yabancıların siyasal etkinliklerinin kısıtlanması
10, 11 ve 14. maddelerin hiçbir hükmü, Yüksek Sözleşmeci Taraflar’ın yabancıların siyasal etkinliklerini sınırlamalarına engel sayılmaz.
Madde 17
Hakların kötüye kullanımının yasaklanması
Bu Sözleşme hükümlerinden hiçbiri, bir devlete, topluluğa veya kişiye, Sözleşme’de tanınan hak ve özgürlüklerin yok edilmesine veya burada öngörüldüğünden daha geniş ölçüde sınırlamalara uğratılmasına yönelik bir etkinliğe girişme ya da eylemde bulunma hakkını sağlar biçimde yorumlanamaz.
Madde 18
Hakların kısıtlanmasının sınırları
Bu Sözleşme’nin hükümleri gereğince, sözü edilen hak ve özgürlüklere getirilen sınırlamalar ancak öngörülen amaçlar için uygulanabilir.

BÖLÜM II

AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ

Madde 19 Mahkeme’nin kuruluşu
Bu Sözleşme ve protokollerine, Yüksek Sözleşmeci Taraflar’ca kabul edilen yükümlülüklere uyulmasını sağlamak için, aşağıda “Mahkeme” olarak anılacak bir Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kurulur. Mahkeme devamlı görev yapar.
Madde 20
Yargıç sayısı
Mahkeme, Yüksek Sözleşmeci Taraflar’ın sayısına eşit sayıda yargıçtan oluşur.
Madde 21
Görev için aranan koşullar
1. Yargıçlar üstün ahlaki vasıflara ve yüksek bir hukuki göreve atanmak için gerekli niteliklere sahip veya ehliyetleriyle tanınmış hukukçu olmalıdırlar.
2. Yargıçlar Mahkeme’ye kendi adlarına katılırlar.
3. Yargıçlar görev süreleri içinde bağımsızlıkları, tarafsızlıkları ve daimi görevin gerekleri ile bağdaşmayan herhangi bir görev üstlenemezler; bu fıkranın uygulanmasından doğan sorunlar Mahkeme tarafından karara bağlanır.
Madde 22
Yargıçların seçimi
1. Yargıçlar, her Yüksek Sözleşmeci Taraf için, o Yüksek Sözleşmeci Taraf tarafından gösterilen ve üç aday içeren bir liste üzerinden Parlamenterler Meclisi tarafından oy çokluğu ile seçilirler.
2. Yeni Yüksek Sözleşmeci Taraflar’ın bu Sözleşme’ye katılmaları halinde Mahkeme’yi tamamlamak ve boşalan üyelikleri doldurmak için aynı usul izlenir.
Madde 23
Görev süreleri
1. Yargıçlar altı yıl için seçilirler. Tekrar seçilmeleri mümkündür. Bununla beraber ilk seçilen yargıçlardan yarısının görev süresi üç yılın sonunda sona erecektir.
2. İlk üç yıllık sürenin sonunda görevleri sona erecek olan üyeler, ilk seçimlerin yapılmasından hemen sonra, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri tarafından kura çekmek süretiyle saptanır.
3. Yargıçların imkan ölçüsünde yarısının her üç yılda bir yenilenmesini sağlamak için, Parlamenterler Meclisi bir sonraki seçime geçmeden önce seçilecek yargıçlardan bir veya birkaçının görev süresinin veya sürelerinin üç yıldan az veya dokuz yıldan çok olmamak şartı ile, altı yıl dışında bir süre olmasına karar verebilir.
4. Birden fazla üyenin görev süresinin söz konusu olduğu durumlarda ve Parlamenterler Meclisi’nin yukardaki fıkrayı uygulaması halinde, görev sürelerinin üyelere dağılımı, Genel Sekreter’in seçimden hemen sonra yapacağı kura sonucu belirlenir.
5. Görev süresi bitmemiş bir yargıcın yerine seçilen yargıç, selefinin görev süresini tamamlar.
6. Yargıçların görev süreleri 70 yaşında sona erer.
7. Yargıçlar, yerlerine başkası seçilinceye kadar görev yaparlar. Yerlerine başkası seçildikten sonra da kendilerine havale edilmiş olan davalara bakmaya devam ederler.
Madde 24
Görevden alınma

Bir yargıç ancak, diğer yargıçlar tarafından, artık gerekli koşulları taşımadığına ilişkin üçte iki çoğunluk ile alınacak kararla görevden alınabilir.

Madde 25
Yazı İşleri ve hukukçular
Mahkeme’de, görev ve kuruluşu Mahkeme içtüzüğünde belirlenen bir Yazı İşleri Müdürlüğü bulunur. Mahkeme’ye yazı işlerinde görevli hukukçular yardım eder.
Madde 26
Mahkeme’nin Genel Kurul halinde toplanması
Genel Kurul halinde toplanan Mahkeme,
a) üç yıllık bir süre için başkanını ve bir veya iki başkan yardımcısını seçer, bu kişilerin tekrar seçilmeleri mümkündür;
b) belirli süreler için Daire’ler kurar;
c) Mahkeme, Daire başkanlarını seçer, bu kişilerin tekrar seçilmeleri mümkündür;
d) Mahkeme içtüzüğünü kabul eder;
e) Yazı İşleri Müdürü’nü ve bir veya birden fazla müdür yardımcısını seçer.
Madde 27
Komiteler, Daire’ler ve Büyük Daire
1. Mahkeme, önüne gelen başvuruları incelemek üzere üç yargıçlı komiteler, yedi yargıçlı Daire’ler ve onyedi yargıçlı bir Büyük Daire şeklinde toplanır. Mahkeme’nin Daire’leri belirli bir süre için komiteleri oluşturur.
2. Başvuruya konu olan Taraf Devlet adına seçilmiş yargıç, Daire ve Büyük Daire’de vazifeten yer alır; bu yargıcın yokluğunda veya katılması mümkün olmayan durumlarda, anılan devletin belirleyeceği bir kişi yargıç sıfatıyla Daire ve Büyük Daire’de yer alır.
3. Büyük Daire ayrıca Mahkeme başkanı, başkan yardımcıları, Daire başkanları ve Mahkeme içtüzüğüne göre seçilecek diğer yargıçlardan oluşur. 43. madde uyarınca Büyük Daire’ye sevk edilen başvuruların incelenmesi sırasında, Daire başkanı ve başvuruda konu edilen devletin yargıcı dışında, bu kararı veren Daire yargıçları Büyük Daire’de yer alamazlar.
Madde 28
Komitelerin kabul edilemezlik kararları
Bir Komite, 34. madde uyarınca yapılan kişisel başvurunun daha fazla incelemeyi gerektirmediği hallerde, oybirliği ile kabul edilemezliğine veya kayıttan düşürülmesine karar verebilir. Bu karar kesindir.
Madde 29
Daire’lerin kabul edilebilirlik ve esasa ilişkin kararları
1. 28. madde çerçevesinde karar verilmediği takdirde, bir Daire, 34. Madde uyarınca yapılan kişisel başvuruların kabul edilebilirliği ve esası hakkında karar verir.
2. Bir Daire, 33. madde uyarınca yapılan devlet başvurularının kabul edilebilirliği ve esası hakkında karar verir.
3. Mahkeme, istisnai hallerde aldığı aksine kararlar hariç, kabul edilebilirlik konusundaki kararları ayrı olarak alır.
Madde 30
Yargılamanın Büyük Daire’ye gönderilmesi
Daire önünde görülen dava, işbu Sözleşme’nin ve protokollerinin yorumu konusunda ciddi sorunlar doğuruyorsa ya da sorunun çözümü Mahkeme tarafından önceden verilmiş bir karar ile çelişme ihtimali taşıyorsa, Daire, hüküm vermediği süre içerisinde ve taraflar itiraz etmedikçe, yargı yetkisinden Büyük Daire lehine vazgeçebilir.
Madde 31
Büyük Daire’nin yetkileri
Büyük Daire,
1. Daireler tarafından 30. madde uyarınca kendisine gönderilen veya 43. madde uyarınca önüne gelen ya da 33. veya 34. maddeler uyarınca yapılan başvuruları ve,
2. 47. maddede öngörülen görüş bildirme taleplerini inceler.
Madde 32
Mahkeme’nin yargı yetkisi
1. Mahkeme’nin yargı yetkisi, 33., 34. ve 37. maddeler uyarınca kendisine intikal eden, işbu Sözleşme’nin ve protokollerinin yorumu ve uygulamasına ilişkin tüm konuları kapsar.
2. Mahkeme’nin yargı yetkisinin olup olmadığı hakkında ihtilaf durumunda, karar Mahkeme’ye aittir.
Madde 33
Devlet başvuruları
Her Yüksek Sözleşmeci Taraf, işbu Sözleşme ve protokolleri hükümlerine vâki ve kendisinin diğer Yüksek Sözleşmeci Taraf’a isnat edilebileceğine kanaat getirdiği herhangi bir ihlalden dolayı Mahkeme’ye başvurabilir.
Madde 34
Kişisel başvurular
İşbu Sözleşme ve protokollerinde tanınan hakların Yüksek Sözleşmeci Taraflar’dan biri tarafından ihlalinden zarar gördüğü iddiasında bulunan her gerçek kişi, hükümet dışı her kuruluş veya kişi grupları Mahkeme’ye başvurabilir. Yüksek Sözleşmeci Taraflar bu hakkın etkin bir şekilde kullanılmasına hiçbir suretle engel olmamayı taahhüt ederler.
Madde 35
Kabul edilebilirlik koşulları
1. Uluslararası hukukun genel olarak kabul edilen prensiplerine göre, ancak iç hukuk yollarının tüketilmesinden sonra ve kesin karardan itibaren altı aylık süre içinde Mahkeme’ye başvurulabilir.
 
2. Mahkeme, 34. madde uyarınca sunulan herhangi bir kişisel başvuruyu aşağıdaki hallerde kabul etmez:
a) Başvuru imzasız ise veya;
b) Başvuru Mahkeme tarafından daha önce incelenmiş veya uluslararası diğer bir soruşturma veya çözüm merciine sunulmuş başka bir başvurunun konusuyla esas itibariyle aynı ise ve yeni olaylar içermiyorsa.
 
3. Mahkeme, 34. madde uyarınca sunulan herhangi bir kişisel başvuruyu işbu Sözleşme ve protokolleri hükümleri dışında kalmış, açıkça dayanaktan yoksun veya başvuru hakkının suistimali mahiyetinde telakki ettiği takdirde, kabul edilemez bulur.
 
4. Mahkeme işbu maddeye göre kabul edilemez bulduğu her başvuruyu reddeder. Yargılamanın her aşamasında bu karar verilebilir.
Madde 36
Üçüncü tarafın müdahalesi
1. Daire ve Büyük Daire önündeki tüm davalarda, vatandaşlarından birinin başvuran taraf olması halinde, Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın yazılı görüş sunma ve duruşmalarda bulunma hakkı vardır.
2. Mahkeme başkanı, adaletin sağlanabilmesi amacıyla, yargılamada taraf olmayan herhangi bir Yüksek Sözleşmeci Taraf’ı ya da başvurucu dışında ilgili herhangi bir kişiyi yazılı görüş sunmaya veya duruşmalarda taraf olmaya davet edebilir.
Madde 37
Başvurunun kayıttan düşmesi
1. Yargılamanın herhangi bir aşamasında, Mahkeme, aşağıdaki sonuçlara varılması halinde başvurunun kayıttan düşürülmesine karar verebilir:
a) Başvuru sahibi başvurusunu takip etme niyetinde değilse veya
b) Sorun çözümlenmişse veya
c) Başka herhangi bir nedenden ötürü, başvurunun incelenmesine devam edilmesi hususunda artık haklı bir gerekçe görmezse.
Ancak işbu Sözleşme ve protokollerinde tanımlanan insan haklarına saygı esası gerekiyorsa, Mahkeme başvurunun incelemesine devam eder.
 
2. Mahkeme, koşulların haklı kıldığı kanısına varırsa, bir başvurunun yeniden kayda alınmasını kararlaştırabilir.
Madde 38
Davanın incelenmesi ve dostane çözüm süreci
1. Mahkeme, kendisine gelen başvuruyu kabul edilebilir bulduğu takdirde,
a) olayları saptamak amacıyla tarafların temsilcileriyle birlikte başvuruyu incelemeye devam eder ve gerekirse, ilgili devletlerin, etkin olarak yürütülmesi için gerekli tüm kolaylıkları sağlayacakları bir soruşturma yapar;
b) işbu Sözleşme ve protokollerinde tanımlanan şekliyle insan haklarına saygı esasından hareketle, davanın dostane bir çözüm ile sonuçlandırılması için ilgili taraflara hizmet sunmaya hazır olacaktır.
2. 1.b hükümlerine göre yürütülen usul gizlidir.
Madde 39
Dostane çözüme varılması
Dostane çözüme varılırsa, Mahkeme olaylarla ve varılan çözümle sınırlı kısa bir açıklamayı içeren bir karar vererek başvuruyu kayıttan düşürür.
Madde 40
Duruşmaların kamuya açık olması ve belgelere ulaşabilme
1. Mahkeme istisnai durumlarda aksini kararlaştırmadıkça, duruşmalar kamuya açıktır.
2. Mahkeme başkanı aksine karar vermedikçe, Yazı İşleri Müdürü’ne emanet edilen belgeler kamuya açıktır.
Madde 41
Hakkaniyete uygun tatmin
Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören tarafın hakkaniyete uygun bir surette tatminine hükmeder.
Madde 42
Dairelerin kararları
Dairelerin kararları, 44. maddenin 2. fıkrası hükümleri uyarınca kesinleşir.
Madde 43
Büyük Daire’ye gönderme
1. Bir Daire kararının verildiği tarihten itibaren üç ay içinde ve istisnai durumlarda, dava taraflarından her biri davanın Büyük Daire’ye gönderilmesini isteyebilir.
2. Büyük Daire bünyesinde beş yargıçtan oluşan bir kurul, dava, Sözleşme ve protokollerinin yorumuna ya da uygulanmasına ilişkin ciddi bir sorun doğuruyorsa ya da genel nitelikli ciddi bir konu teşkil ediyorsa, istemi kabul eder.
3. Kurul istemi kabul ederse, Büyük Daire bir hüküm ile davayı sonuçlandırır.
Madde 44
Kesin hükümler
1. Büyük Daire’nin kararı kesindir.
 
2. Bir Daire’nin kararı aşağıdaki durumlarda kesinleşir:
a) Taraflar davanın Büyük Daire’ye gönderilmesini istemediklerini beyan ederlerse, veya
b) Karardan itibaren üç ay içinde davanın Büyük Daire’ye gönderilmesi istenmezse, veya
c) Kurul 43. maddede öngörülen istemi reddederse.
 
3. Kesin karar yayınlanır.
Madde 45
Hükümlerin ve kararların gerekçeli olması
1. Hükümler ve başvuruların kabul edilebilirliğine veya kabul edilemezliğine ilişkin kararlar gerekçelidir.
2. Hüküm, tamamen veya kısmen yargıçların oybirliğini içermediği takdirde, her yargıç kendi ayrı görüşünü belirtme hakkına sahiptir.
Madde 46
Kararların bağlayıcılığı ve uygulanması
1. Yüksek Sözleşmeci Taraflar, taraf oldukları davalarda Mahkeme’nin kesinleşmiş kararlarına uymayı taahhüt ederler.
2. Mahkeme’nin kesinleşmiş kararı, kararın uygulanmasını denetleyecek olan Bakanlar Komitesi’ne gönderilir.
Madde 47
Görüş bildirme
1. Mahkeme, Bakanlar Komitesi’nin istemi üzerine, Sözleşme ve protokollerinin yorumlanması ile ilgili hukuki meseleler üzerinde görüş bildirebilir.
2. Ancak bu görüşler, ne Sözleşme’nin 1. bölümünde ve protokollerinde belirlenen hak ve özgürlüklerin içeriği veya kapsamı ile ilgili sorunlara, ne de Mahkeme veya Bakanlar Komitesi’nin Sözleşme’de öngörülen bir başvuru sonucunda karara bağlamak durumunda kalabileceği diğer sorunlara ilişkin olabilir.
3. Bakanlar Komitesi’nin Mahkeme’den görüş isteme kararı, Komite’ye katılma hakkına sahip temsilcilerin oy çoğunluğuyla alınır.
Madde 48
Mahkeme’nin görüş bildirme yetkisi
Bakanlar Komitesi’nden gelen görüş talebinin, 47. Maddede tanımlandığı biçimiyle Mahkeme’nin yetki alanına girip girmediğini Mahkeme kararlaştırır.
Madde 49
Bildirilen görüşün gerekçeli olması
1. Mahkeme’nin verdiği görüş gerekçelidir.
2. Görüş, tamamen veya kısmen yargıçların oy birliğini içermediği takdirde, her yargıç kendi ayrı görüşünü belirtme hakkına sahiptir.
3. Mahkeme’nin verdiği görüş Bakanlar Komitesi’ne bildirilir.
Madde 50
Mahkeme’nin masrafları
Mahkeme’nin masrafları, Avrupa Konseyi tarafından karşılanır.
Madde 51
Yargıçların ayrıcalık ve dokunulmazlıkları
Yargıçlar vazifelerinin ifasında Avrupa Konseyi Statüsü’nün 40. maddesinde ve bu madde uyarınca akdedilen anlaşmalarda öngörülen ayrıcalık ve dokunulmazlıklardan yararlanırlar.
BÖLÜM III ÇEŞİTLİ HÜKÜMLER
Madde 52
Genel Sekreter tarafından yapılan incelemeler
Her Yüksek Sözleşmeci Taraf, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’nin istemesi üzerine, bu Sözleşme’nin bütün hükümlerinin fiilen uygulanmasının kendi iç hukukunca nasıl sağlandığı konusunda açıklamalarda bulunur.
Madde 53
Tanınan insan haklarının korunması
Bu Sözleşme hükümlerinden hiçbiri, herhangi bir Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın yasalarına ve onun taraf olduğu başka bir Sözleşme’ye göre tanınabilecek insan haklarını ve temel özgürlükleri sınırlayamaz veya onlara aykırı düşecek şekilde yorumlanamaz.
Madde 54
Bakanlar Komitesi’nin yetkileri
Bu Sözleşme’nin hiçbir hükmü, Avrupa Konseyi Statüsü’nün Bakanlar Komitesi’ne tanıdığı yetkileri olumsuz yönde etkilemez.
Madde 55
Diğer çözüm yollarının dışlanması
Yüksek Sözleşmeci Taraflar, bu Sözleşme’nin yorum veya uygulamasından doğan bir anlaşmazlığı, başvuru yoluyla bu Sözleşme’de öngörülenlerin dışında bir çözüme bağlamak hususunda aralarında mevcut anlaşma, sözleşme veya bildirilerden, özel uzlaşma halleri dışında yararlanmaktan karşılıklı olarak vazgeçmeyi kabul ederler.
Madde 56
Ülkesel uygulama
1.Her devlet, onaylama sırasında veya daha sonra herhangi bir zamanda, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne göndereceği bir bildirimle bu Sözleşme’nin, uluslararası ilişkilerinden sorumlu bulunduğu bütün ülkelere veya bunlardan herhangi birine, işbu maddenin 4. fıkrası saklı kalmak kaydıyla, uygulanacağını beyan edebilir.
2. Sözleşme, bildirimde belirtilen ülke veya ülkelerde, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’nin bu bildirimi aldığı tarihten itibaren otuz gün sonra uygulamaya konur.
3. Bu Sözleşme’nin hükümleri sözü geçen ülkelerde yerel şartlar dikkate alınarak uygulanır.
4. Bu maddenin birinci fıkrası uyarınca bildirimde bulunmuş olan her devlet, sonradan herhangi bir zamanda, bildiriminde belirtmiş olduğu ülke veya ülkelerdeki gerçek kişilerin, hükümet dışı kuruluşların veya kişi gruplarının başvuruları konusunda bu Sözleşme’nin 34. Maddesine uygun olarak Mahkeme’nin yetkisini kabul ettiğini beyan edebilir.
Madde 57
Çekinceler
1. Bu Sözleşme’nin imzası ve onaylama belgesinin sunulması sırasında her devlet, Sözleşme’nin belirli bir hükmü hakkında, o sırada kendi ülkesinde yürürlükte olan bir yasa bu hükme uygun olmadığı ölçüde, bir çekince kaydı koyabilir. Bu madde genel nitelikte çekinceler konmasına izin vermez.
2. Bu maddeye uygun olarak konulacak her çekince, sözü edilen yasanın kısa bir açıklamasını içerir.
Madde 58
Feshi ihbar
1. Bir Yüksek Sözleşmeci Taraf, bu Sözleşme’yi ancak Sözleşme’ye taraf olduğu tarihten itibaren geçecek beş yıllık bir süre sonunda ve Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne altı ay önceden haber verilecek bir ihbarla feshedebilir. Genel Sekreter bunu, diğer Yüksek Sözleşmeci Taraflar’a bildirir.
2. Bu fesih işlemi, feshin geçerli sayıldığı tarihten önce işlenmiş ve yükümlülüklerin ihlali niteliğinde sayılabilecek olan bir fiil dolayısıyla, ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın bu Sözleşme’den doğan yükümlülüklerinden kurtulması sonucunu doğurmaz.
3. Aynı şartlarla, Avrupa Konseyi üyeliğinden çıkan her Yüksek Sözleşmeci Taraf, bu Sözleşme’ye de taraf olmaktan çıkar.
4. Sözleşme, 56. madde gereğince uygulanacağı beyan edilmiş olan ülkelerle ilgili olarak, yukarıdaki fıkraların hükümleri uyarınca feshedilebilir.
Madde 59
İmza ve onay
1. Bu Sözleşme, Avrupa Konseyi üyelerinin imzalarına açıktır. Sözleşme onaylanacaktır. Onaylama belgeleri Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne verilecektir.
2. Bu Sözleşme, on onaylama belgesinin verilmesinden sonra yürürlüğe girecektir.
3. Sözleşme’yi daha sonra onaylayacak olan imzacılar için Sözleşme, onaylama belgesinin verilmesinden itibaren yürürlüğe girecektir.
4. Avrupa Konseyi Genel Sekreteri, Sözleşme’nin yürürlüğe girdiğini, Sözleşme’yi onaylayan Yüksek Sözleşmeci Taraflar’ın adlarını ve daha sonra gelecek olan onaylama belgelerinin verilişini bütün Avrupa Konseyi üyelerine bildirecektir.
 
Bu Sözleşme, Avrupa Konseyi arşivlerinde saklanmak ve her iki metin de aynı derecede geçerli olmak üzere Fransızca ve İngilizce tek bir nüsha halinde 4 Kasım 1950’de Roma’da düzenlenmiştir. Genel Sekreter bunun tasdikli örneklerini imza eden bütün devletlere gönderecektir.

İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’ye Ek Protokol Paris, 20 Mart 1952

Bu Protokol’ü imzalayan Avrupa Konseyi üyesi hükümetler, Roma’da 4 Kasım 1950 tarihinde imza edilmiş bulunan İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (aşağıda “Sözleşme” diye anılmıştır) birinci bölümünde belirtilenler dışında bazı hak ve özgürlüklerin ortak güvenceye bağlanmasını sağlamak amacıyla gerekli tedbirleri almayı kararlaştırarak,

Aşağıdaki hususlarda anlaşmışlardır:

Madde 1
Mülkiyetin korunması

Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir.

Yukarıdaki hükümler, devletlerin, mülkiyetin kamu yararına uygun olarak kullanılmasını düzenlemek veya vergilerin ya da başka katkıların veya para cezalarının ödenmesini sağlamak için gerekli gördükleri yasaları uygulama konusunda sahip oldukları hakka halel getirmez.

Madde 2
Eğitim hakkı

Hiç kimse eğitim hakkından yoksun bırakılamaz. Devlet, eğitim ve öğretim alanında yükleneceği görevlerin yerine getirilmesinde, ana ve babanın bu eğitim ve öğretimin kendi dini ve felsefi inançlarına göre yapılmasını sağlama haklarına saygı gösterir.

Madde 3
Serbest seçim hakkı

Yüksek Sözleşmeci Taraflar, yasama organının seçilmesinde halkın kanaatlerinin özgürce açıklanmasını sağlayacak şartlar içinde, makul aralıklarla, gizli oyla serbest seçimler yapmayı taahhüt ederler.

Madde 4
Ülkesel uygulama

Her Yüksek Sözleşmeci Taraf, bu Protokol’ün imzası veya onaylanması sırasında ya da daha sonra herhangi bir zamanda, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne yapacağı bir bildirimle, uluslararası ilişkilerinden sorumlu olduğu ve sözü geçen bildirimde belirttiği ülkelerde bu Protokol hükümlerinin ne ölçüde uygulanacağını taahhüt ettiğini açıklayabilir.

Yukarıdaki fıkra uyarınca bir bildirimde bulunmuş olan her Yüksek Sözleşmeci Taraf, zaman zaman yapacağı yeni bildirimlerle daha önceki beyanlarının koşullarını değiştirebilir veya bu Protokol hükümlerinin bu tür herhangi bir ülkede uygulanmasına son verildiğini bildirebilir.

Bu madde uyarınca yapılmış olan bir bildirim, Sözleşme’nin 56. maddesinin 1. fıkrasına uygun olarak yapılmış sayılır.

Madde 5
Sözleşme ile bağlantı

Yüksek Sözleşmeci Taraflar, bu Protokol’ün 1, 2, 3 ve 4. Maddelerini Sözleşme’ye ek maddeler olarak kabul ederler ve Sözleşme’nin bütün hükümleri buna göre uygulanır.

Madde 6 İmza ve onay

Bu Protokol, Sözleşme’yi imza eden Avrupa Konseyi Üyeleri’nin imzalarına açıktır. Bu Protokol, Sözleşme ile birlikte veya ondan sonra onaylanacaktır. Protokol on onaylama belgesinin verilmesinden sonra yürürlüğe girecektir. Daha sonra onaylayan imzacı devletler bakımından Protokol, onaylama belgesinin verildiği tarihten itibaren yürürlüğe girer.

Onaylama belgeleri Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne verilecek, o da onaylayan devletlerin adlarını bütün üyelerine bildirecektir.

Bu Protokol, Avrupa Konseyi arşivlerinde saklanmak ve her iki metin de aynı derecede geçerli olmak üzere Fransızca ve İngilizce tek bir nüsha halinde 20 Mart 1952’de Paris’te düzenlenmiştir. Genel Sekreter bunun tasdikli örneklerini imza eden bütün devletlere gönderecektir.

İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme ile bu Sözleşme’ye ek birinci Protokol’de tanınmış bulunan haklardan ve özgürlüklerden başka haklar ve özgürlükler tanıyan Protokol No. 4 Strasburg, 16.IX.1963

Bu Protokol’ü imzalayan Avrupa Konseyi üyesi hükümetler, Roma’da 4 Kasım 1950 tarihinde imza edilmiş bulunan İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (aşağıda “Sözleşme” diye anılmıştır) birinci bölümünde ve 20 Mart 1952 tarihinde Paris’te imzalanmış olan Sözleşme’ye Ek Birinci Protokol’ün 1, 2 ve 3. maddelerinde tanınmış bulunanlardan başka bazı hak ve özgürlüklerin ortak güvenceye bağlanmasını sağlamak amacıyla gerekli tedbirleri almayı kararlaştırarak,

Aşağıdaki hususlarda anlaşmışlardır:

Madde 1
Borçtan dolayı özgürlüğünden yoksun bırakılma yasağı

Hiç kimse, yalnızca akdî ilişkiden doğan bir yükümlülüğü yerine getirememiş olmasından dolayı özgürlüğünden yoksun bırakılamaz.

Madde 2
Serbest dolaşım özgürlüğü

1. Bir devletin ülkesi içinde usulüne uygun olarak bulunan herkes, orada serbetçe dolaşma ve ikametgahını seçebilme hakkına sahiptir.

2. Herkes, kendi ülkesi de dahil, herhangi bir ülkeyi terk etmekte serbesttir.

3. Bu haklar, ancak ulusal güvenlik, kamu emniyeti, kamu düzeninin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlık ve ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için, demokratik bir toplumda zorunlu tedbirler olarak ve yasayla öngörülmüş sınırlamalara tabi tutulabilir.

4. Bu maddenin 1. fıkrasında sayılan haklar, belli yerlerde, yasayla konmuş ve demokratik bir toplumda kamu yararının gerektirdiği sınırlamalara tabi tutulabilir.

Madde 3
Vatandaşların sınır dışı edilmeleri yasağı

1. Hiç kimse, tek başına ya da toplu olarak, uyruğu bulunduğu devletin ülkesinden sınır dışı edilemez.

2. Hiç kimse, uyruğunda bulunduğu devletin ülkesine girme hakkından yoksun bırakılamaz.

Madde 4
Yabancıların topluca sınır dışı edilmeleri yasağı

Yabancıların toplu olarak sınır dışı edilmesi yasaktır.

Madde 5
Ülkesel uygulama

1. Her Yüksek Sözleşmeci Taraf, bu Protokol’ün imzalanması veya onaylanması sırasında ya da daha sonra herhangi bir zamanda, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne yapacağı bir bildirimle, uluslar arası ilişkilerinden sorumlu olduğu ve sözü geçen bildirimde belirttiği ülkelerde bu Protokol hükümlerinin ne ölçüde uygulanacağını taahhüt ettiğini açıklayabilir.

2. Yukarıdaki fıkra uyarınca bir bildirimde bulunmuş olan her Yüksek Sözleşmeci Taraf, zaman zaman yapacağı yeni bildirimlerle, daha önceki beyanlarının koşullarını değiştirebilir veya bu Protokol hükümlerinin bu tür herhangi bir ülkede uygulanmasına son verildiğini bildirebilir.
3. Bu madde uyarınca yapılmış olan bir bildirim, Sözleşme’nin 56. maddesinin 1. fıkrasına uygun olarak yapılmış sayılır.

4. Onaylama veya kabul sonucunda bu Protokol’ün uygulandığı herhangi bir devletin ülkesi ve bu madde uyarınca sözü geçen devlet tarafından yapılmış bildirime göre bu Protokol’ün uygulandığı ülkelerin her biri, 2. ve 3. maddelerde sözü edilen devlet ülkesi deyimi bakımından ayrı ayrı ülkeler olarak kabul edilir.

5 . Bu maddenin 1. ve 2. fıkraları uyarınca beyanda bulunan her devlet, sonradan her zaman bu beyanın ilgili olduğu ülke veya ülkeler lehine, Mahkeme’nin, işbu Protokol’ün 1, 2, 3 ve 4. maddelerinden herhangi birine ya da hepsine ilişkin olarak her gerçek kişiden, hükümet dışı her kuruluştan veya her kişi grubundan Sözleşme’nin 34. maddesi uyarınca başvuruları alma yetkisini kabul ettiğini beyan edebilir.

Madde 6
Sözleşme ile bağlantı

Yüksek Sözleşmeci Taraflar, bu Protokol’ün 1’den 5’e kadar olan maddelerini Sözleşme’ye ek maddeler olarak kabul ederler ve Sözleşme’nin bütün hükümleri buna göre uygulanır.

Madde 7
İmza ve onay

1. Bu Protokol, Sözleşme’yi imza eden Avrupa Konseyi üyelerinin imzalarına açıktır. Bu Protokol, Sözleşme ile birlikte veya ondan sonra onaylanacaktır. Protokol beş onaylama belgesinin verilmesinden sonra yürürlüğe girecektir. Daha sonra onaylayan imzacı devletler bakımından Protokol, onaylama belgesinin verildiği tarihten itibaren yürürlüğe girer.

2. Onaylama belgeleri, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne verilecek, o da onaylayan devletlerin adlarını bütün üyelere bildirecektir.

Bu Protokol, Avrupa Konseyi arşivlerinde saklanmak ve her iki metin de aynı derecede geçerli olmak üzere Fransızca ve İngilizce tek bir nüsha halinde 20 Mart 1952’de Paris’te düzenlenmiştir. Genel Sekreter bunun tasdikli örneklerini imza eden bütün devletlere gönderecektir.

Bu Protokol, imza yetkisini haiz kişilerce imzalanmış olup,

Avrupa Konseyi arşivlerinde saklanmak ve her iki metin de aynı derecede geçerli olmak üzere Fransızca ve İngilizce tek bir nüsha halinde 16 Eylül 1963’te Strasburg’da düzenlenmiştir. Genel Sekreter bunun tasdikli örneklerini imza eden bütün devletlere gönderecektir.

İnsan Hakları Ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’ye ek, ölüm cezasının kaldırılmasına dair Protokol No. 6 Strasburg, 28.IV.1983

Roma’da 4 Kasım 1950’de imzalanan İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’yi (aşağıda “Sözleşme” diye anılmıştır) imzalayan Avrupa Konseyi üyesi devletler, Avrupa Konseyi üyesi devletlerin birçoğunda yer alan gelişmelerin ölüm cezasının kaldırılması yolunda genel bir eğilimi ifade ettiğini göz önünde bulundurarak,

Aşağıdaki hususlarda anlaşmışlardır:

Madde 1
Ölüm cezasının kaldırılması

Ölüm cezası kaldırılmıştır. Hiç kimse bu cezaya çarptırılamaz ve idam
edilemez.

Madde 2
Savaş zamanında ölüm cezası

Bir devlet, yasalarında savaş veya yakın savaş tehlikesi zamanında işlenmiş olan fiiller için ölüm cezasını öngörebilir; bu ceza ancak yasanın belirlediği hallerde ve onun hükümlerine uygun olarak uygulanabilir. İlgili devlet, söz konusu yasanın bu duruma ilişkin hükümlerini Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne bildirir.

Madde 3
Askıya alma yasağı

Sözleşme’nin 15. maddesine dayanılarak bu Protokol’ün hükümleri ihlal edilemez.

Madde 4
Çekince koyma yasağı

Sözleşme’nin 57. maddesine dayanılarak bu Protokol’ün hükümleriyle ilgili hiçbir çekince konulamaz.

Madde 5
Ülkesel uygulama

1. Her devlet, imza sırasında veya onaylama, kabul ya da katılma belgesinin verilmesi sırasında, bu Protokol’ün uygulanacağı ülkeyi veya ülkeleri belirleyebilir.

2. Her devlet, daha sonra herhangi bir zamanda, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne yapacağı bir bildirimle belirteceği başka herhangi bir ülkenin bu Protokol’ün uygulanma kapsamına alınmış olduğunu beyan edebilir. Bu ülke bakımından Protokol, bildirimin Genel Sekreter tarafından alınışını izleyen ayın birinci günü yürürlüğe girer.

3. Yukarıdaki iki fıkra uyarınca yapılan her bildirim, Genel Sekreter’e gönderilecek bir ihbarla, bildirimde belirtilen ülkeyle ilgili olarak geri alınabilir. Geri alma, Genel Sekreter’in ihbarı alışını izleyen ayın birinci günü yürürlüğe girer.

Madde 6
Sözleşme ile bağlantı

Taraf Devletler bu Protokol’ün 1’den 5’e kadar olan maddelerini Sözleşme’ye ek maddeler olarak kabul ederler ve Sözleşme’nin bütün hükümleri buna göre uygulanır.

Madde 7
İmza ve onay

Bu Protokol, Sözleşme’yi imzalamış olan Avrupa Konseyi üyesi devletlerin imzalarına açıktır. Protokol, onaylama, kabul veya uygun bulmaya sunulacaktır. Avrupa Konseyi üyesi bir devlet, aynı zamanda veya daha önceden Sözleşme’yi onaylamadıkça, bu Protokol’ü onaylayamaz, kabul edemez veya uygun bulamaz. Onaylama, kabul veya uygun bulma belgeleri Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne verilir.

Madde 8
Yürürlüğe giriş

Bu Protokol, beş Avrupa Konseyi üyesi devletin 7. madde hükümleri uyarınca Protokol’le bağlanma hususundaki rızalarını bildirdikleri tarihi izleyen ayın birinci günü yürürlüğe girer.

Madde 9
Saklama işlevleri

Avrupa Konseyi Genel Sekreteri,

a) her imzalamayı,

b) her onaylama, kabul veya uygun bulma belgesinin verilişini,

c) 5 ve 8. maddeler uyarınca bu Protokol’ün her yürürlüğe giriş tarihini,

d) bu Protokol’e ilişkin başka her türlü işlem, ihbar veya bildirimi

Konsey üyesi devletlere bildirir.

Bu Protokol,
İmza yetkisini haiz kişilerce imzalanmış olup,

Avrupa Konseyi arşivlerinde saklanmak ve her iki metin de aynı derecede geçerli olmak üzere Fransızca ve İngilizce tek bir nüsha halinde 28 Nisan 1983’te Strasburg’da düzenlenmiştir. Genel Sekreter bunun tasdikli örneklerini imza eden bütün devletlere gönderecektir.

İnsan Hakları Ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’ye ek 7 Numaralı Protokol Strasburg, 22.XI.1984

4 Kasım 1950 tarihinde Roma’da imzalanan İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunması’na İlişkin Sözleşme (bundan böyle “Sözleşme” diye anılmıştır) yoluyla belirli hak ve özgürlüklerin ortak güvenceye bağlanmasını sağlamak için daha ileri adımlar atmayı kararlaştıran ve burada imzası bulunan Avrupa Konseyi üyesi ülkeler,Aşağıdaki hususlarda anlaşmışlardır:

Madde 1
Yabancıların sınır dışı edilmelerine ilişkin usuli güvenceler

1. Bir devletin ülkesinde kurallara uygun olarak ikamet eden bir yabancı, yasaya uygun şekilde verilmiş bir kararın uygulanması dışında sınır dışı edilemez ve bu durumda bir kimse,

a) sınır dışı edilmesine karşı gerekçeler öne sürebilme,

b) durumunu yeniden inceletme,

c) yukarıdaki amaçlarla, yetkili bir merci önünde veya bu merci tarafından tayin edilecek biri ya da birileri önünde kendini temsil ettirme hakkını haiz olacaktır.

2. Sınır dışı edilmenin kamu düzeni yararı ya da ulusal güvenlik nedenleri açısından gerektiği hallerde, bir yabancı yukarıdaki 1. maddenin a, b ve c bentlerinde öngörülen haklarını kullanmadan sınır dışı edilebilir.

Madde 2
Cezai konularda iki dereceli yargılanma hakkı

1. Bir mahkeme tarafından cezai bir suçtan mahkum edilen her kişi, mahkumiyet ya da ceza hükmünü daha yüksek bir mahkemeye yeniden inceletme hakkını haiz olacaktır. Bu hakkın kullanılması, kullanılabilme gerekçeleri de dahil olmak üzere, yasayla düzenlenir.

2. Bu hakkın kullanılması, yasada düzenlenmiş haliyle önem derecesi düşük suçlar bakımından ya da ilgilinin birinci derece mahkemesi olarak en yüksek mahkemede yargılandığı veya beraatini müteakip bunun temyiz edilmesi üzerine verilen mahkumiyet hallerinde istisnaya tabi tutulabilir.

Madde 3
Adli hata halinde tazminat hakkı

Bir kişinin, kesin bir kararla cezai bir suçtan mahkum edilmesi ve sonradan yeni veya yakın zamanda keşfedilmiş bir delilin kesinlikle yanlış bir adalet uygulaması olduğunu göstermesi veya kişinin affedilmesi nedeniyle cezai kararın iptal edilmesi halinde, bilinmeyen delilin açıklanmamış olmasının tamamen veya kısmen o kişiye
atfedildiğinin ispatlandığı haller dışında, böyle bir mahkumiyet sonucunda cezaya maruz kalan kişi, ilgili devletin yasası ve uygulamasına göre tazmin edilecektir.

Madde 4 Aynı suçtan iki kez yargılanmama ve cezalandırılmama hakkı

1. Hiç kimse bir devletin ceza yargılaması usulüne ve yasaya uygun olarak kesin bir hükümle mahkum edildiği ya da beraat ettiği bir suçtan dolayı aynı devletin yargısal yetkisi altındaki yargılama usulleri çerçevesinde yeniden yargılanamaz veya mahkum edilemez.

2. Yukarıdaki fıkra hükümleri, yeni veya yakın zamanda ortaya çıkarılan delillerin veya önceki muamelelerde davanın sonucunu etkileyebilecek esaslı bir kusurun varlığı durumunda, ilgili devletin ceza yargılaması usulü ve yasasına uygun olarak davanın yeniden açılmasını engellemez.

3. Sözleşme’nin 15. maddesi çerçevesinde bu madde ile derpiş olunan yükümlülüklere aykırı hiçbir tedbir alınamaz.

Madde 5 Eşler arasında eşitlik

Eşler evlilikte, evlilik süresince ve evliliğin sona ermesi durumunda, kendi aralarında ve çocukları ile ilişkilerinde medeni haklar ve sorumluluklardan eşit şekilde yararlanırlar. Bu madde devletlerin çocuklar yararına gereken tedbirleri almalarını engellemez.

Madde 6
Ülkesel uygulama

1. Her devlet imzalama veya onay, kabul ya da uygun bulma belgesinin verilmesi sırasında bu Protokol’ün uygulanacağı toprak ya da toprakları belirtir ve bu toprak veya topraklara uygulayacağı işbu Protokol hükümlerini ne ölçüde yükümlendiğini ifade eder.

2. Her devlet daha sonraki herhangi bir tarihte Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne hitaben yapacağı bir beyanla, bu Protokol’ün uygulanmasını, beyanda belirtilen herhangi diğer bir toprağa da genişletebilir. Bu durumdaki bir toprak bakımından, Protokol, Genel Sekreter’in böyle bir beyanı teslim aldığı tarihten itibaren iki aylık bir sürenin bitişini izleyen ayın ilk günü yürürlüğe girer.

3. Yukarıdaki iki fıkra uyarınca yapılan herhangi bir beyan, böyle bir beyanda belirtilen toprak açısından, Genel Sekreter’e hitaben yapılan bir bildirim ile geri alınabilir veya değiştirilebilir. Geri alma veya değiştirme, bildirimin Genel Sekreter’e tesliminden sonraki iki aylık sürenin bitimini izleyen ay başında yürürlüğe girer.

4. Bu madde uyarınca yapılan beyan, Sözleşme’nin 56. maddesinin 1. fıkrası uygun olarak yapılmış sayılır.

5. Onaylama, kabul ya da uygun bulma işlemi sonucu bu Protokol’ün uygulanacağı herhangi bir devlet toprağı ve bu madde uyarınca o devlet tarafından yapılan beyana binaen bu Protokol’ün uygulanacağı topraklardan her biri, 1. maddede atıfta bulunulan anlamıyla bir devletin ülkesinden ayrı topraklar olarak mütalaa edilebilir.

6. Bu maddenin 1. ve 2. fıkraları uyarınca beyanda bulunan her devlet, sonradan her zaman bu beyanın ilgili olduğu ülke veya ülkeler lehine, Mahkeme’nin, işbu Protokol’ün 1’den 5’e kadar olan maddelerinden herhangi birine ya da hepsine ilişkin olarak her gerçek kişiden, hükümet dışı her kuruluştan veya her kişi grubundan Sözleşme’nin 34. maddesi uyarınca başvuruları alma yetkisini kabul ettiğini beyan edebilir.

Madde 7
Sözleşme ile bağlantı

Taraf devletler, bu Protokol’ün 1’den 6’ya kadar olan maddelerini Sözleşme’nin ek maddeleri olarak değerlendireceklerdir ve Sözleşme’nin tüm hükümleri buna göre uygulanacaktır.

Madde 8
İmza ve onay

Bu Protokol, Sözleşme’yi imza eden Avrupa Konseyi üyesi ülkelerin imzasına açıktır. Bu Protokol onaylama, kabul ya da uygun bulma ile yürürlüğe girecektir. Avrupa Konseyi üyesi bir devlet aynı anda ya da daha önceden Sözleşme’yi onaylamadan bu Protokol’ü onaylayamaz, kabul edemez ya da uygun bulamaz. Onay, kabul ya da uygun bulma belgeleri Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne tevdi edilecektir.

Madde 9
Yürürlüğe giriş

1. Bu Protokol, Avrupa Konseyi üyesi yedi devletin 8. madde hükümlerine uygun bir şekilde bu Protokol’e bağlı kalacaklarını ifade ettikleri tarihten itibaren iki aylık bir sürenin bitişini izleyen ayın ilk günü yürürlüğe girecektir.

2. Herhangi bir üye devletin sonradan bu Protokol’e katılması durumunda, Protokol, o devlet açısından onaylama, kabul ya da uygun bulma belgesinin tevdi edildiği tarihten itibaren iki aylık bir sürenin bitişini izleyen ayın ilk günü yürürlüğe girecektir.

Madde 10
Saklama işlevleri

Avrupa Konseyi Genel Sekreteri,

a) her imzalamayı,

b) onay, kabul veya uygun bir şekilde bu Protokol’ün yürürlülük kazanacağı her tarihi,

c) 6. ve 9. maddelere uygun bir şekilde bu Protokol’ün yürürlülüğe gireceği her tarihi,

d) bu Protokol ile ilgili her türlü başka işlemi, bildirimi ya da beyanı,

Konsey üyesi devletlere bildirir.

Bu Protokol,

İmza yetkisini haiz kişilerce imzalanmış olup,

Avrupa Konseyi arşivlerinde saklanmak ve her iki metin de aynı derecede geçerli olmak üzere Fransızca ve İngilizce tek bir nüsha halinde 22 Kasım 1984’te Strasburg’da düzenlenmiştir. Genel Sekreter bunun tasdikli örneklerini imza eden bütün devletlere gönderecektir.

İnsan Hakları Ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’ye ek 12 Numaralı Protokol Roma, 4.XI.2000

Aşağıda imzası bulunan Avrupa Konseyi üyesi Devletler,Tüm insanların hukuk ön& uum ;nde eşit oldukları ve hukuk tarafından eşit derecede korunma hakkına sahip oldukları temel ilkesinden hareketle;

Roma’da 4 Kasım 1950 tarihinde imzalanmış olan İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme (aşağıda “Sözleşme” olarak anılacaktır.) çerçevesinde, ayrımcılığın genel olarak yasaklanmasının topluca uygulanması yoluyla herkesin eşit olduğunun vurgulanması için gerekli tedbirleri almayı kararlaştırarak;

Ayrımcılık yapılmaması ilkesinin, Taraf Devletleri, tam ve etkin bir eşitlik sağlamak amacıyla objektif ve makul gerekçelere dayanan tedbirler almaktan al koymadığını vurgulayarak,

Aşağıdaki hususlarda anlaşmışlardır:

Madde 1
Ayrımcılığın genel olarak yasaklanması

1. Hukuken temin edilmiş olan tüm haklardan yararlanma, cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasi veya diğer kanaatler, ulusal ve sosyal köken, ulusal bir azınlığa mensup olma, servet, doğum veya herhangi bir diğer statü bakımından hiçbir ayrımcılık yapılmadan sağlanır.

2. Hiç kimse, 1. paragrafta belirtildiği şekilde hiçbir gerekçeyle, hiçbir kamu makamı tarafından ayrımcılığa maruz bırakılamaz.

Madde 2
Ülkesel uygulama

1. Her Devlet imzalama veya onay, kabul ya da uygun bulma belgesinin verilmesi sırasında bu Protokol’ün uygulanacağı toprak ya da toprakları belirtir.

2. Her Devlet daha sonraki herhangi bir tarihte Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne hitaben bulunacağı bir beyanla, bu Protokol’ün uygulanmasını, işbu beyanda belirtilen diğer bir toprağa genişletebilir. Bu durumda, Protokol, Genel Sekreter’in böyle bir beyanı teslim aldığı tarihten sonraki üç aylık sürenin bitimini izleyen ayın ilk günü belirtilen toprak bakımından yürürlüğe girer.

3. Yukarıdaki iki fıkra uyarınca bulunulan herhangi bir beyan, böyle bir beyanda belirtilen toprak açısından, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne hitaben yapılan bir bildirim ile geri alınabilir veya değiştirilebilir. Geri alma ve değiştirme, Genel Sekreter’in bu bildirimi teslim aldığı tarihten sonraki üç aylık sürenin bitimini izleyen ayın ilk günü yürürlüğe girer.

4. Bu madde uyarınca bulunulan bir beyan, Sözleşme’nin 56. Maddesinin 1. fıkrasına uygun olarak gerçekleştirilmiş sayılır.

5. Bu Madde’nin 1. veya 2. fıkraları uyarınca beyanda bulunan her Devlet, daha sonraki herhangi bir tarihte, bu beyanda belirtilen ülke veya ülkelerle ilgili olarak, Mahkeme’nin, her gerçek kişiden, sivil toplum kuruluşundan veya her kişi grubundan Sözleşme’nin 34. Maddesine göre ve işbu Protokol’ün 1. maddesi uyarınca başvuruları alma yetkisini kabul ettiğini beyan edebilir.

İnsan Hakları Ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’ye ek, ölüm cezasının her durumda kaldırılmasına dair 13 Numaralı Protokol Vilnius, 3.V.2002

Aşağıda imzası bulunan Avrupa Konseyi üyesi Devletler,

Demokratik bir toplumda herkesin yaşama hakkının temel bir değer olduğu ve ölüm cezasının kaldırılmasının bu hakkın korunmasında ve tüm insanların sahip olduğu onurun tanınmasında büyük önem taşıdığı inancıyla;

Roma’da 4 Kasım 1950 tarihinde imzalanan İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (aşağıda “Sözleşme” olarak anılacaktır.) teminat altına aldığı yaş ma hakkının korunmasını pekiştirmek dileğiyle;

Strazburg’da 28 Nisan 1983 tarihinde imzalanan Sözleşme’ye Ek, Ölüm Cezasının Kaldırılmasına Dair 6 Numaralı Protokol’ün savaş ya da yakın savaş tehlikesi zamanında işlenmiş olan fiiller için verilen ölüm cezalarını Sözleşme dışı tuttuğunu göz önünde bulundurarak;

Ölüm cezasını her tür durumda kaldırmak için son adımı atmaya karar vererek,

Aşağıdaki hususlarda anlaşmışlardır:

Madde 1
Ölüm cezasının kaldırılması

Ölüm cezası kaldırılmıştır. Hiç kimse bu cezaya çarptırılamaz ve idam edilemez.

Madde 2
Askıya alma yasağı

Sözleşme’nin 15. maddesine dayanılarak bu Protokol’ün hükümleri askıya alınamaz.

Madde 3
Çekince koyma yasağı

Sözleşme’nin 57. maddesine dayanılarak bu Protokol’ün hükümleriyle ilgili hiçbir çekince konulamaz.

Madde 4
Ülkesel uygulama

1. Her devlet, imza sırasında veya onaylama, kabul ya da uygun bulma belgesinin verilmesi sırasında, bu Protokol’ün uygulanacağı ülkeyi veya ülkeleri belirleyebilir.

2. Her devlet, daha sonra herhangi bir zamanda, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne yapacağı bir bildirimle belirteceği başka herhangi bir ülkenin bu Protokol’ün uygulanma kapsamına alınmış olduğunu beyan edebilir. Bu ülke bakımından Protokol, bildirimin Genel Sekreter tarafından teslim alınışından sonra üç aylık bir süreyi izleyen ayın birinci günü yürürlüğe girer.

3. Yukarıdaki iki fıkra uyarınca yapılan her bildirim, Genel Sekreter’e gönderilecek bir ihbarla, bildirimde belirtilen ülkeyle ilgili olarak geri çekilebilir ya da değiştirilebilir. Geri çekme ya da değiştirme, ihbarın Genel Sekreter tarafından teslim alınışından sonra üç aylık bir süreyi izleyen ayın birinci günü yürürlüğe girer.

Madde 5
Sözleşme ile bağlantı

Taraf Devletler bu Protokol’ün 1’den 4’e kadar olan maddelerini Sözleşme’ye ek maddeler olarak kabul ederler ve Sözleşme’nin bütün hükümleri buna göre uygulanır.

Madde 6
İmza ve onay

Bu Protokol, Sözleşme’yi imzalamış olan Avrupa Konseyi üyesi devletlerin imzalarına açıktır. Protokol, onaylama, kabul veya uygun bulmaya sunulacaktır. Avrupa Konseyi üyesi bir devlet, aynı zamanda veya daha önceden Sözleşme’yi onaylamadıkça, bu Protokol’ü onaylayamaz, kabul edemez veya uygun bulamaz. Onaylama, kabul veya uygun bulma belgeleri Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne verilir.

Madde 7
Yürürlüğe giriş

1. Bu Protokol, on Avrupa Konseyi üyesi devletin 6. madde hükümleri uyarınca Protokol’ün bağlayıcı olması hususundaki rızalarını bildirdikleri tarihten itibaren üç aylık bir süreyi izleyen ayın birinci günü yürürlüğe girer.

2. Bu Protokol’le bağlanma hususundaki rızalarını daha sonra bildiren üye Devletler için Protokol, onay, kabul ya da uygun bulma belgesini teslim ettikleri tarihten itibaren üç aylık bir süreyi izleyen ayın birinci günü yürürlüğe girer.

Madde 8
Saklama işlevleri

Avrupa Konseyi Genel Sekreteri,

a) her imzalamayı,

b) her onaylama, kabul veya uygun bulma belgesinin verilişini,

c) bu Protokol’ün 4. ve 7. maddeler uyarınca her yürürlüğe giriş tarihini,

d) bu Protokol’e ilişkin başka her türlü işlem, ihbar veya bildirimi

Konsey üyesi devletlere bildirir.

Bu Protokol,

İmza yetkisini haiz kişilerce imzalanmış olup,

Avrupa Konseyi arşivlerinde saklanmak ve her iki metin de aynı derecede geçerli olmak üzere Fransızca ve İngilizce tek bir nüsha halinde 3 Mayıs 2002 tarihinde Vilnius’da düzenlenmiştir. Genel Sekreter bu Protokol’ün tasdikli örneklerini imza eden bütün Avrupa Konseyi üyesi Devletlere gönderecektir.

3 Mayıs – Hukuk Takvimi

0
3 Mayıs – Hukuk Takvimi
1916 Halil Bey’in Danıştay Başkanlığı(Şuray-ı Devlet) görevi sona erdi. İbrahim Bey Danıştay Başkanlığına getirildi ve 3 Mayıs 1916-22 Ocak 1917 tarihleri arasında görev yaptı.
1916  İrlandalı cumhuriyetçilerin Büyük Britanya yönetimine karşı 24 Nisan 1916 tarihinde Dublin’de başlattığı başarısız Paskalya Ayaklanmasının liderleri; Éamonn Ceannt, Thomas James Clark, James Connolly, Thomas MacDonagh, Patrick Pearse, Joseph Mary Plunkett, Sean MacDiarmada, Roger Kanat, Con Colbert, Edward Daly, Sean Heuston, John MacGelin, Michael Mallin, Michael O’Hanrahan ve William Pearse idam edildi. Ayaklanmada yaklaşık 2.000 kişi ölmüştü.
1919 Amerikalı folk müzik şarkıcısı besteci ve sivil aktivist Peter Seeger doğdu. (Ölümü: 27 Ocak 2014) ABD’de 1950’lerde baş gösteren Cadı Avı döneminde kara listeye alınan isimlerdendi.
1920 Ankara’da ilk Bakanlar Kurulu olan İcra Vekilleri Heyeti kuruldu. İlk toplantı Mustafa Kemal başkanlığında yapıldı.
1920

Celâlettin Arif Bey, Ankara’da ilk Bakanlar Kurulu olan İcra Vekilleri Heyetinde, 3 Mayıs 1920’de, ilk adalet bakanı oldu. Mustafa Kemal’in 110 oyuna karşılık 109 oy alarak TBMM ikinci başkanlığına getirilmişti. Millî Mücadele’ye katıldığı için Dîvân-ı Harb tarafından gıyabında ölüm kararı verildi.

1922 Hukukçu ve Yunanistan eski Başbakanı Dimitrios Gunaris‘in 26 Mart 1921’de başlayan görevi 3 Mayıs 1922 tarihinde sona erdi..Gunaris, 5 Ocak 1867’de dünyaya geldi ve hukuk eğitimi alarak avukatlık yaptı. Politikaya atıldı. Venizelos’un rakibi idi. Halk Partisi’nin lideri olarak 25 Şubat-10 Ağustos 1915 ve 26 Mart 1921-3 Mayıs 1922 arasında Yunanistan Başbakanlığı yaptı. Altılar Davası olarak bilinen ve Askeri Ceza Mahkemesi sıfatı taşıyana mahkemedeki yargılama sonrasında, ‘Küçük Asya Felaketi’nin faili olarak diğerleri ile birlikte idama mahkûm edildi. Duruşmalardan hemen sonra, bir aşağılanma şekli olarak sandalyeye ters oturtulmuş şekilde, 15 Kasım 1992’de, sırtından kurşuna dizilerek infaz edildi.

Dimitrios Gunaris
1935 3 Mayıs 1935 tarihinde Türkiye’nin ilk uçuş okulu olan Türkkuşu kuruldu.
1949 Fransız yargıç Alain Lacabarats dünyaya geldi. 1975 yılında yargı teşkilatına katıldı. İş hukuku uzmanı olarak çalıştı. Yargıtay’da danışman ve Paris Temyiz Mahkemesi’nde daire başkanı olarak görev yaptı. 2004 yılında Yargıtay Danışmanı olarak atanmıştır. Daha sonra Mahkeme’nin Üçüncü Hukuk Dairesi’nin ve ardından Sosyal Daire’nin başkanlığını devraldı. Aynı zamanda Yüksek Yargı Kurulu üyeliğinde bulundu. Yargıtay Dairesi onursal başkanı olarak seçildi. Paris XIII Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak ders verdi. Ocak 2004-Aralık 2005 tarihleri arasında Avrupa Yargıçlar Danışma Kurulu (CCJE) başkanlığı yaptı, Ocak 2007 tarihi itibarıyla CCJE Yönetim Kurulu üyesi oldu. 2015-2019 dönemi için Yüksek Yargı Kurulu üyeliğine seçildi. 2019 yılına dek Avrupa Yargı Kurulları Ağı yönetiminde yer aldı.

Yargıç Alain Lacabarats
1950 Ali Naci Karacan’ın kurduğu, Milliyet gazetesi yayın hayatına başladı.
1954 Hukukçu, Anayasa Mahkemesi Üyesi ve önceki Başkan Vekili Serruh Kaleli doğdu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nde eğitim gördü. 1996-1998 yıllarında Ankara Barosu Yönetim Kurulu Sayman Üyeliği, 2000-2004 yılları arasında iki dönem Türk Hukuk Kurumu Yönetim Kurulu ve Sayman Üyeliği, 2001 yılında 4 yıllığına Türkiye Barolar Birliği Denetleme Kurulu Üyeliği görevlerinde bulundu. 2004-2005 sezonu Türkiye Basketbol Federasyonu Disiplin Kurulu Başkan Vekilliği yaptı ve Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından 19 Temmuz 2005 tarihinde Anayasa Mahkemesi Üyeliğine seçildi. 14 Nisan 2011 tarihi itibarıyla Anayasa Mahkemesi Başkan Vekilliği’ne seçildi ve bu görevi 14 Nisan 2015’e dek sürdürdü. 2019 tarihi itibarıyla Ziraat Bankası yönetim kurulu üyesi olarak görev yapmaktadır.
1968 AIESEC genel kurul toplantısında Devlet Bakanı Seyfi Öztürk’e aleyhte tezahürattan yargılanan, aralarında Deniz Gezmiş’in de bulunduğu 6 genç 6’şar ay hapis ve 600’er TL para cezasına mahkum oldu.
1968 Paris Sorbonne Üniversitesi‘nde çıkan isyan, 1 aydan fazla sürdü ve Fransa’nın geneline yayıldı. Sonuçta Meclis feshedildi, pek çok sivil ve polis hayatını kaybetti.
1968 Anıtların, tarihi ve sanatsal önem arzeden bina grupları ve alanlarının etkin korunması ile ilgili bölgesel planlama kapsamında alınan İlke Kararları, 3 Mayıs 1968 tarihinde Avrupa Konseyi Bakan Komitesi tarafından kabul edildi. (Lahey Tavsiye Kararı (Tavsiye Kararı D)(68/12) (The Hague Recommendation (Recommendation D) Resolution on the Active Maintenance of Monuments, Groups and Areas of Buildings of Hstorical and Artistic Interest, 3 May 1968)
1969 Hindistan Cumhurbaşkanı Zakir Hüseyin yaşamını yitirdi. (Doğumu: 8 Şubat 1897) Ülkesinde bu göreve getirilen ilk Müslüman oldu ve laikliği savunduğu için bazı Müslüman çevreler tarafından ağır şekilde eleştirildi.
1969 1 Mayıs 1969’da yaşamını yitiren Yargıtay Başkanı İmran Öktem için 3 Mayıs 1969 günü Ankara Maltepe Camii’nde cenaze töreni düzenlendi. Tören, yobazlar tarafından engellenmeye çalışıldı, kalabalık bir grup, cenaze namazının kılınmasını engellemeye çalıştı ve cami görevlileri, görevlerini yerine getirmedi. Olay, tarihin sayfalarına kara bir leke olarak geçti ve ikinci 31 Mart Vakası olarak anıldı.

1969 33 demokratik kitle örgütü Prof. Dr. İsmet Sungurbey’in koordinatörlüğünde 4-10 Mayıs tarihleri arasında “İşsizlik ve Pahalılığa Karşı Genel Direniş Haftası” düzenledi. Eyleme, İstanbul Barosu önceki başkanlarından Kazım Kolcuoğlu da katılmıştı.
1972 Hukuki veya Ticari Konularda Adli ve Gayri Adli Belgelerin Yabancı Memleketlerde Tebliğine Dair Sözleşmenin Onaylanması Hakkında Bakanlar Kurulu Kararı 3 Mayıs 1972 tarihinde kabul edildi, Resmi Gazetenin 17 Haziran 1972 tarihli sayısında yayınlandı.
1979 Margaret Thatcher,  İngiltere tarihinin ilk kadın Başbakanı olarak göreve geldi. Birleşik Krallık’ta en uzun süre başbakanlık görevi yapan kişi oldu. Aynı zamanda hukukçu idi.
1980 CHP Adana İl Başkanı Avukat Ahmet Albay, 17 Nisan 1980’de Adana’da uğradığı saldırı sonrası tedavi için götürüldüğü Ankara’daki hastanede hayatını kaybetti.
1980 Feshedilen CHP’nin eski genel başkanı Bülent Ecevit hakkında, Norveç’te yayınlanan bir gazeteye demeç vererek TCK 140.maddeye ve MGK’nin 52 no’lu bildirisine aykırı davrandığı iddiasıyla 5 yıldan az olmamak üzere ağır hapis talebiyle yeni bir dava açıldı.
1990 Turizm merkezlerini planlama yetkisini Anakent Belediyesi’nden alarak Bayındırlık ve İskan Bakanlığı’na devreden Bakanlar Kurulu Kararı’nın yürütmesinin durdurulmasının ardından Şehir Plancıları Odası da Bakanlar Kurulu’nun  düzenleme kararının iptali için Danıştay’da dava açtı.
1991 Rahmi Saltuk ile Ahmed Arif’in Açıkhava Tiyatrosu’nda gerçekleştireceği şiir-müzik gecesi İstanbul Valiliği’nce yasaklandı.
1992 Sosyalist Birlik Partisi’nin 1. Olağan Kongresi 2-3 Mayıs 1992 tarihlerinde yapıldı. Sosyalist Birlik Partisi Kapatma Kararı, 19 Temmuz 1995 tarihinde Anayasa Mahkemesi tarafından alındı.
1994 20 Aralık 1993 tarihinde Birleşmiş Milletler tarafından alınan bir karar doğrultusunda, 1994 yılından itibaren 3 Mayıs gününün “Dünya Basın Özgürlüğü Günü” olarak kutlanmaya başlanması kararlaştırıldı. Türkiye, 2018 yılı itibariyle 180 ülke içerisinde 157’nci sırada iken 2020 yılı basın özgürlüğü endeksinde ise 180 ülke arasında 154’üncü sırada yer aldı. RSF tarafından açıklanan verilere göre 2022 yılında Türkiye, basın özgürlüğü alanında 180 ülke arasında 149. sırada yer aldı. 

RSF Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’nde Türkiye 180 ülke arasında 149. sırada
1995 Yargıtay, MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası’nda yerel mahkemenin verdiği ölüm cezalarına ilişkin hükmü bozdu  ancak hapis cezalarını onayladı. Davayı, ANAP’ın çıkardığı İnfaz İndirimi Yasası kapsamına giren hükümler nedeniyle zamanaşımından düşürüldü.
1996 Gözden Geçirilmiş Avrupa Sosyal Şartı, 3 Mayıs 1996 tarihinde imzaya açıldı ve 1 Temmuz 1999 tarihinde yürürlüğe girdi. Türkiye, Gözden Geçirilmiş Avrupa Sosyal Şartı’nı 6 Ekim 2004 tarihinde imzaladı.
1997 Çiller ailesi hakkında yolsuzluk iddialarına yer veren Flash TV’nin ekranları, yargı kararı bulunmadan Ulaştırma Bakanlığı’nın sözlü talimatıyla karartıldı.
2002 İnsan Hakları Ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’ye ek, ölüm cezasının her durumda kaldırılmasına dair 13 Numaralı Protokol Avrupa Konseyi arşivlerinde saklanmak ve her iki metin de aynı derecede geçerli olmak üzere Fransızca ve İngilizce tek bir nüsha halinde 3 Mayıs 2002 tarihinde Vilnius’da düzenlendi.
2003 Büyük Avrupa’da Bölgesel İşbirliği ve Demokratik Değişmezliğin Sağlamlaştırılması Hakkındaki Vilnius Bildirisi; 3 Mayıs 2003 tarihinde Bakanlar Komitesinin 110 uncu oturumunda kabul edildi.
2008
  • Engellilerin Haklarına İlişkin Sözleşme, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 13 Aralık 2006 tarihli ve A/RES/61/106 tarihli kararıyla kabul edildi ve 3 Mayıs 2008 tarihinde yürürlüğe girdi.
  • Uluslararası Gazetecileri Koruma Komitesi’nin yayınladığı bir rapora göre, 2007 yılında 65 gazeteci öldürüldüğü açıklandı. Raporda, son 15 yılda öldürülen yaklaşık 500 gazetecinin, sadece 75’inin katillerinin bulunduğu ve dünyada gazeteciler için en tehlikeli bölgelerin Irak, Sierra Leone ve Somali olduğu belirtildi.
2011 Özgür Basın Gününde bir araya gelen ve Gazetecilere Özgürlük Kongresi’ne katılan uluslararası basın özgürlüğü örgüt temsilcileri Türkiye’deki tutuklu gazetecilerin derhal serbest bırakılmasını talep etti.
2012 Yabancılara mülk satışına olanak sağlayan ve Tapu Kanunu ve Kadastro Kanunu’nda değişiklik yapan tasarı Meclis’te kabul edilerek yasalaştı.
2013 Çağdaş Hukukçular Derneği üyeleri, baro başkanları ve avukatlar tutuklu avukatların serbest bırakılması için Adalet Bakanlığı’na yürüdü.
2025

TBMM Başkan vekili Sırrı Süreyya Önder tedavi görmekte olduğu hastanede yaşamını yitirdi. Önder, 1978 yılında Adıyaman Lisesinde öğrenci iken Maraş Katliamı’nı protesto ettiği için tutuklanarak ilk kez cezaevine girmişti. 2013 yılında Nevruz kutlamaları sırasında yaptığı konuşma nedeniyle 3 Aralık 2018’de 43 ay hapis cezasına çarptırılmış, 6 Aralık 2018’de Kocaeli’de cezaevine girmiş, Anayasa Mahkemesi’nin ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine karar vermesi üzerine 4 Ekim 2019’da serbest bırakılmıştı. Kobanê Davası’nda 38 kez ağırlaştırılmış müebbet istemi ile yargılanmış ve 16 Mayıs 2024’te görülen karar duruşmasında hakkında beraat kararı verilmiştir. Önder’in, HDP’nin kapatılması için Anayasa Mahkemesi’nde açılan davada 686 diğer HDP’li ile birlikte 5 yıl siyasetten men edilmesi de isteniyordu

3 Mayıs – Hukuk Takvimi

Dünya Basın Özgürlüğü Günü

0
2025 Yılı Basın Özgürlüğü Endeksine ilişkin harita

Dünya Basın Özgürlüğü Günü, Birleşmiş Milletler tarafından 20 Aralık 1993 tarihinde New York’ta alınan 48/432 sayılı karar doğrultusunda, 1994 yılından itibaren kutlanmaktadır. 3 Mayıs günü, Özgür Basın Günü, Dünya Basın Günü ya da Dünya Basın Özgürlüğü Günü olarak bilinmektedir.  Özgür basın, bir milletin vicdanıdır ve iyi yönetim sağlamanın en önemli araçlarındandır. 3 Mayıs, basın özgürlüğünün faydalarını aktarmaya yönelik bir çağrı günüdür.

Uluslararası Özgür Basın Günü’nün Çerçevesi 

  • Basın özgürlüğünün temel ilkelerini hatırlatmak;
  • Dünya genelinde basın özgürlüğünün durumunu değerlendirmek;
  • Medyanın bağımsızlığına yönelik saldırılara karşı tedbirler geliştirmek;
  • Görevi başında iken hayatını kaybeden gazetecileri anmak

Özgür Basının Önemi

  • Bağımsız, çoğulcu ve rekabetçi basın çağdaş demokrasinin ön koşuludur.
  • Özgürlük ve Özgür Basın herkesi ilgilendiriyor. Bir toplum içinde yaşayan ve özgür basından yararlanan herkes basının özgürlüğüne ihtiyaç duyar.
  • Basın özgürlüğünün eksik olmadığı ülkeler sağlam ulus ve iyi bir yönetimi daha kolay yaratır.
  • Özgür basın yolsuzlukları ifşa eder, insanlara bağımsız ve rekabetçi bir yaşam sağlar.
  • Özgü basın, hükümetlere zengin bir politika yelpazesi sunar.
  • Basın özgürlüğü, hür yurttaşların adil bir ülkede yaşamasına hizmet eder.
  • özgür Basın, kamu otoritelerinin sorumlulukları konusunda duyarlılık yaratır ve toplumsal bilinci yükseltir.

Windhoek Bildirgesi ve RSF’nin Periyodik Endeksleri

Özgür basın Günü, 3 Mayıs 1991’de, ilan edilen ve özgür basın ilkelerini içeren Windhoek Bildirgesinin yıl dönümüdür. Bildirge, Namibya’nın Windhoek kentinde düzenlenen Bağımsız ve Çoğulcu Bir Afrika Basınını Teşvik Konferansında kabul edilmiştir.

1948 İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi‘nin 19. Maddesi’nde güvence altına alınan ifade özgürlüğü hakkına saygı gösterme ve bu hakkı savunma görevlerini hatırlatmaktadır.  Uluslararası Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) Örgütü tarafından her yıl Dünya Basın Özgürlüğü endeksi yayınlanmaktadır. RSF’nin, açıkladığı endekse göre Türkiye, 2018 yılı itibariyle 180 ülke içerisinde 157’nci sırada iken 2020 yılı basın özgürlüğü endeksinde ise 180 ülke arasında 154’üncü sırada yer almıştır. 2025 yılında ise Türkiye, 159. sırada gösterilmiştir.

UNESCO ve Dünya Basın Özgürlüğü Günü

3 Mayıs, basın özgürlüğünün önemine ilişkin farkındalığı artırmak ve hükümetlere Sözleşme’de yer alan ifade özgürlüğü hakkına saygı duyma ve bu hakkı destekleme görevlerini hatırlatma günüdür. UNESCO, her yıl medya mensuplarını, basın örgütlerini ve BM’nin ilgili birimlerini bir araya getirerek basın özgürlüğünün dünya çapındaki durumunu değerlendirmek ve yaşanan zorlukları ele almak için konferanslar düzenlemekte ve Dünya Basın Özgürlüğü Günü’nü kutlamaktadır. Konferanslarda her yıl yeni bir tema belirlenmekte ve bu çerçevede etkinlikler düzenlenmektedir. 2025 yılı küresel anma etkinliklerinin ana teması, “Cesur Yeni Dünyada Habercilik – Yapay Zekanın Basın Özgürlüğü ve Medya Üzerindeki Etkisi” olarak belirlenmiştir.

2025 Yılı Basın Özgürlüğü Endeksine ilişkin harita
2025 Yılı Basın Özgürlüğü Endeksine ilişkin harita

2 Mayıs – Hukuk Takvimi

0
2 Mayıs - Hukuk Takvimi - Hukuk Tarihinde Önemli Olaylar

2 Mayıs – Hukuk Takvimi – Hukuk Tarihinde Önemli Olaylar

1670 İngiltere Kralı II. Charles, Hudson’s Bay Şirketi’ne sözleşme çerçevesinde ayrıcalıklar tanıyarak, Hudson Körfezi’nin içlerine akan tüm akıntı kenarlarındaki  Kızılderililer ile ticaret yapmasını kabul etti. Kürkçü Topluluğu bunu, dünyadaki en eski “Müessese” olarak görmektedir.
1772 Alman hukukçu ve filozof Novalis (Georg Philipp Friedrich Freiherr von Hardenberg) (2 Mayıs 1772 – 25 Mart 1801) dünyaya geldi. Egon Friedell tarafından hakkında doktora tezi yazıldı.
1808 Madrid Fransız egemenliğine karşı Dos de Mayo Ayaklanması başladı.  Fransız işgaline karşı Madrid’de başlayan ayaklanma kentin ana meydanı Puerta del Sol’da kanlı bir savaşa dönüştü. Yenilen yüzlerce isyancı aynı gece Grandük Joachim Murat komutasındaki birliklerce Prado caddesinde kitleler halinde kurşuna dizildi.
1906 Alman hukukçu ve sosyal siyaset tarihçisi Wolfgang Abendroth, doğdu. (Ölümü:15 Eylül 1985) Frankfurt Üniversitesi Hukuk Fakültesinde öğrenim gördü. 1928’de Komünist Parti muhalefetine katıldı. Mezun olduktan sonra Hechingen Sulh Mahkemesine yargıç olarak atandı. 1932 yılında Frankfurt Yüksek Eyalet Mahkemesinde görev almaya başladı. 1933 yılında Nazi Hükümeti’nin devlet memurluğuna dair çıkardığı yeni yasalar yüzünden görevinden alındı. 1934 yılında İsviçre’ye gitti. 1935’te Bern Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden uluslararası hukuk alanında doktora unvanı kazandı ve 1 sene sonra Almanya’ya geri döndü, 1937 yılında tutuklandı. 4 yıl kadar Luckau Cezaevi’nde kaldı. İkinci dünya savaşı bittikten ve Naziler devlet yönetiminden uzaklaştırıldıktan sonra, 1947 yılında Adalet Bakanlığı’nda çalışmaya başladı. Yüksek Adalet Divanı üyelerinden biri oldu. Halle Üniversitesinde öğretim üyeliği yaptı. 1948 yılında Leipzig Üniversitesi ve Jena Üniversitesinde profesör olarak eğitim verdi. 15 Eylül 1985’te ki ölümüne kadar Marburg Üniversitesi Siyasal Bilimler kürsüsünde çalışmalarına devam etti. Avrupa işçi sınıfı tarihiyle ilgili yaptığı çalışmalarla tanınmaktadır.
1919 Trabzon Metropoliti Hrisantos, Pontusçu talepler çerçevesinde, Bağımsız Pontus Devleti konusundaki muhtırasını Paris Konferansı’na sundu.
1920 TBMM’de “Büyük Millet Meclisi İcra Vekillerinin Suret-i İntihabına Dair Kanun” kabul edildi. Kanunla birlikte Adalet Bakanlığı ve diğer bakanlıklar teşkil edildi.
1927 Türkiye Büyük Millet Meclisi İdari Teşkilatı tarafından bugün yürütülmekte olan görevler, Büyük Millet Meclisinin açılış tarihi olan 23 Nisan 1920’den Türkiye Büyük Millet Meclisi Dâhili Nizamnamesi’nin kabul edildiği 2 Mayıs 1927 tarihine kadar Meclis-i Mebusan Başkâtipliği tarafından yürütüldü, bu tarihten itibaren ise Birimin adı Kâtib-i Umumi olarak değiştirildi.
1933
  • Hitler Almanya’sında Naziler tüm muhalefet hareketlerini yasakladı. 2 Mayıs 1933’te sendikaların kontrolünü ele geçirmesinin ardından Fırtına Birlikleri (SA) ve Polis sendika ofislerini bastı, sendika yetkilileri ve eylemciler bastırıldı ve terörist muamelesine tabi tutuldu, varlıklarına el kondu. Bağımsız işçi temsilciliği sona erdi. Naziler Devlet Partisi haline geldi, diğer tüm siyasi partiler yasaklandı, tek parti diktatörlüğü başladı.1 gün önce 1 Mayıs İşçi Bayramı ilan edilmişti.
  • Avukat ve yargıç Harry Woolf doğdu. University College London‘da (UCL) hukuk eğitimi gördü. 1955’te avukat olarak Oxford çevrelerinde çalışmaya başladı. 1973-1974 yılları arasında Asistan Hukuk Müşaviri oldu ve 1974-79 yılları arasında Birinci Junior Hazine Müşaviri (Common Law) oldu. 1979’da Queen’s Bench Division Yüksek Mahkemesi yargıcı olarak atandı. Temyiz Mahkemesi Yargıcı rütbesine terfi etti ve 1986’da Majestelerinin En Saygıdeğer Danışma Meclisi (PC) üyesi yapıldı. 2000 yılında İngiltere ve Galler Lord Başyargıç oldu. 2003 yılında Hong Kong Nihai Temyiz Mahkemesi’nin Daimi Olmayan Hakimi olarak atandı ve 2012 yılına kadar bu görevde kaldı. 2004’ten beri İsrail Açık Üniversitesi’nin Şansölyesi olarak görev yapmaktadır. İleri Hukuk Araştırmaları Enstitüsü Başkanı, Londra Üniversite Koleji Konseyi Başkanı ve misafir Hukuk Profesörüdür. 
1940 Tasvir-i Efkar Gazetesi ikinci kez yayımlanmaya başladı. İlk Tasvir-i Efkâr, 27 Haziran 1862’de Şinasi tarafından İstanbul’da yayımlanmış; birçok kez ad ve yönetim değiştirdikten sonra Takrir-i Sükûn Kanunu’na dayanılarak 6 Mart 1925’te kapatılmıştı.
1942 Filipinler Yüksek Mahkemesi Başyargıcı José Abad Santos yaşamını yitirdi. (Doğumu: 19 Şubat 1886) Northwestern Üniversitesi ve George Washington Üniversitesi‘nde hukuk eğitimi gördü. 1913’ten 1917’ye kadar Adalet Bürosunda Avukat Yardımcısı olarak görev yaptı. 1919’da  ülkenin ve Asya’nın ilk özel, mezhebe bağlı olmayan kadın yüksek öğrenim enstitüsü olan Filipin Kadın Üniversitesi’nin tüzüklerinin ve yasal zemininin hazırlamasında etkili oldu. Filipin Ulusal Bankası, Manila Demiryolu Şirketi ve diğer devlet kurumlarının ilk Filipinli şirket avukatı olarak atandı. Adalet Müsteşarı oldu, birkaç kez Adalet Bakanlığı görevini üstlendi. İkinci Dünya Savaşı sırasında Maliye Bakanı ve Filipinler Silahlı Kuvvetleri Başkomutan Vekili olarak görev yaptı. Kısa bir süre fiili olarak başkanlığı üstlendi. İşgal sırasında işbirliği yapmayı reddettiği için Japon kuvvetleri tarafından kurşuna dizilerek idam edildi. İnfazı sırasında, gözlerinin bağlanmasını kabul etmedi ve kendisine sunulan son sigarayı da reddetti.
1947 1889’dan beri yürürlükte olan Japon Meiji Anayasası yürürlükten kalktı. 3 Mayıs 1947 günü yeni Japon Anayasası kabul edildi.
1948 İnsan Hakları ve Ödevleri Amerikan Bildirisi (American Declaration of the Rights and Duties of Man),Amerikan Devletleri Örgütü (Organization of American States) tarafından düzenlenen Dokuzuncu Amerikan Devletleri Uluslararası Konferansında, Kolombiya’nın Bogota kentinde, 2 Mayıs 1948 tarihinde kabul edildi. Konferansa; Arjantin, Bolivya, Brezilya, Şili, Kolombiya, Kosta Rika, Küba, Dominik Cumhuriyeti, Ekvador, Guatemala, Haiti, Honduras, Nikaragua, Panama, Paraguay, Peru, ABD, Uruguay, Venezuela ve Meksika katıldı.
1950 Nazım Hikmet “mahkumiyetine ilişkin olumlu bir gelişme olmadığı” gerekçesiyle Paşakapısı Cezaevi’nde tekrar açlık grevine başladı.
1954 Genel seçimler yapıldı. Demokrat Parti 503, Cumhuriyet Halk Partisi 31, Cumhuriyetçi Millet Partisi 5, bağımsızlar 2 milletvekili çıkardı.
1961 Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında 298 Sayılı Kanun, 2 Mayıs 1961 tarihli resmi gazetede yayımlanarak yürürlüğe girdi.
1972 Hukukçu ve FBA kurucusu John Edgar Hoover yaşamını yitirdi. (Doğumu: 1 Ocak 1895) George Washington Üniversitesi’nde hukuk eğitimi aldı ve 1916 yılında master derecesi kazandı. 1917’de Adalet Bakanlığı’na girdi, iki yıl sonra Başsavcı A. Mitchell Palmer’ın yardımcılığına getirildi. 1924’te Federal Soruşturma Bürosu’nun(FBI) başkan yardımcılığına atandı, yedi ay sonra başkan oldu ve ölümüne kadar bu görevi yürüttü. Harding yönetimindeki skandallardan dolayı saygınlığı sarsılan kuruluşun personel seçimi ve eğitimi konusunda etkili yöntemler geliştirdi. Dünyanın en büyük parmak izi kataloğunu yarattı. Bilimsel bir suç araştırma laboratuvarı ile FBI Ulusal Akademisi’ni kurdu. ABD’de gangsterlerin dünya çapında ün kazandığı 1930’ların başında, ünlü suçluları izleyip ele geçirerek FBI’ın başarılarını geniş bir biçimde kamuoyuna duyurdu. Yaşamını anlatan biyografi türündeki J. Edgar isimli film, Clint Eastwood yönetmenliğinde ve 2011 yılında vizyona girdi.
1972 TBMM’nin ardından Cumhuriyet Senatosu da, Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’a ilişkin idam cezalarının infazını öngören kanunu 34’e karşı 111 oyla tekrar onayladı.
1973 Madanoğlu Davası’nda, katıldığı toplantılara dair hazırladığı raporlarla ilgili olarak MİT ajanı Mahir Kaynak’ın ifadesi alındı.
1975 Aralarında Türkiye Yazarlar Sendikası (TYS) ve Tüm Öğretmenler Birleşme ve Dayanışma Derneği’nin de (TÖB-DER) bulunduğu 28 demokratik kitle örgütü, 1-6 Mayıs tarihleri arasını “Faşizme Karşı Savaş Haftası” ilan etti.
1977 CHP’li İstanbul Belediye Başkanı Ahmet İsvan hakkında “Belediye araçlarını 1 Mayıs mitinginde kullandırdığı” gerekçesiyle soruşturma başlatıldı.
1978 Uğradığı silahlı saldırı sonucu belden aşağısı felç olup Haydarpaşa Hastanesi’nde tedavi gören Doç. Dr. Server Tanilli’nin tedavisine Londra’da devam edileceği açıklandı.
1984
  • M.Kemal Kaçaroğlu THKP-C Kurtuluş dava duruşmasında “devletin emniyet ve askeri kuvvetine hakaret etmek”ten 1 yıl 4 ay hapis cezası aldı.
  • Türkiye Cumhuriyeti, 2 Mayıs 1984 tarihinde Bern Sözleşmesi’ni (Avrupa’nın Yaban Hayatı ve Doğal Yaşama Ortamlarını Koruma Sözleşmesi-Convention on the Conservation of European Wildlife and Natural Habitats) onayladı.
1985
  • 113 sanıklı 15 idam istemli “Dev-Sol 6” davası başladı. Dev-Sol davalarındaki toplam sanık sayısı 1173’e ulaştı.
  • Arjantin ve Şili, Beagle Kanalı’ndaki Lennox, Picton ve Nueva adalarından kaynaklanan sınır problemini sınır antlaşması imzalayarak çözdü.
1986 6 Ekim 1981’de köyünden gözaltına alınıp 21 Ekim 1981’de cesedi K.Maraş Sıkıyönetim Komutanlığınca köy mezarlığına defnedilen Mehmet Ceren’in babası, Sedat Caner’in “işkenceden öldü” itirafı üzerine savcılığa başvurarak otopsi ve sorumluların cezalandırılmasını istedi.
1989 Başbakan Özal’ın Cumhuriyet’e yönelik “Babıali’nin Pravdası” sözüne karşı, Özal ile bu sözlere yer veren Tercüman gazetesine 1982’de açılan ve 500 bin TL tazminata hükmedilen dava, Özal’ın kararı temyize götürmesi nedeniyle Yargıtay 4.Hukuk Dairesinde görülmeye başlandı.
1990
  • İstanbul’daki turizm merkezlerinde plan yapma, değiştirme, onama yetkisini SHP’li Sözen’in başkanı olduğu Anakent Belediyesi’nden alarak ANAP iktidarının Bayındırlık ve İskan Bakanlığı’na veren Başbakanlık işleminin uygulanması Danıştay’ca 90 gün süreyle durduruldu.
  • 3.5 ay önce eşi TBKP Genel Sekreteri Nabi Yağcı (Haydar Kutlu) ile Türkiye’ye dönüşünde tutuklanan Ayşe Çiçek Yağcı’nın da aralarında olduğu 10’u tutuklu 60 TBKP yönetici ve üyesinin yargılanmasına Ankara DGM’de başlandı. Tutuklu sanıkların tahliye istemi reddedildi.
1993 DİSK, 12 Eylül sonrası el konulan 1 Mayıs 1976, 1977 Taksim ve 1979 İzmir görüntülerine ait 18 belgesel filminin, Askeri Yargıtay’ın 1988 tarihli “sahibine iade” kararına rağmen 8 Ekim 1990’da Sıkıyönetim Askeri Savcılığınca yakılması hakkında dava açacağını açıkladı.
1995
  • Milliyetçi Hareket Partisi Davası, 15 yıl geçmesi nedeniyle zamanaşımına uğradı. Kararı Yargıtay onayladı.
  • 43 gündür haber alınamayan Hasan Ocak’ın ailesi görevlerini kötüye kullandıkları gerekçesiyle İstanbul Emniyet Müdürü Necdet Menzir, Terörle Mücadele Şube Müdürü Reşat Altay ve Terörle Mücadele Tim-3 görevlileri hakkında savcılığa suç duyurusunda bulundu.
1997 Hukukçu Tony Blair 2 Mayıs 1997 – 27 Haziran 2007 tarihleri arasında İngiltere Başbakanı olarak görev yaptı.
1998 Avrupa Konseyi, Brüksel’de kurulacak olan Avrupa Merkez Bankasına üyelik kriterleri bakımından karar aldı.
1999 Fazilet Partisi’nden Merve Kavakçı, Milletvekili yemin törenine türbanla katıldı. Olay, TBMM’de protestolarla karşılandı.
2011 ABD başkanı Barack Obama’nın verdiği operasyon emriyle bir deniz komando birliği Pakistan’ın başkenti İslamabad’ın kuzeyinde Abbutabat’ta kaldığı evde El Kaide lideri Usame bin Ladin’i öldürüldüğü açıklandı. Ladin’in cenazesinin “denize gömüldüğü” belirtildi.
2013 “Soruların önceden temin edildiği” şüphesiyle ÖSYM tarafından iptal edilen 6 Mayıs 2012’deki Avukatlar İçin Adli Yargı Hakim ve Savcı Adaylığı Sınavı için ÖSYM’nin suç duyurusunda bulunduğu 10 avukat hakkında savcılığın verdiği “takipsizlik” kararına ÖSYM itiraz etmedi.
2017 Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 16 Nisan 2017 halk oylamasıyla kabul edilen anayasa değişikliği ile kurucusu olduğu AKP’ye yeniden üye oldu.1961 Anayasasından beri cumhurbaşkanlarının partileriyle ilişiklerinin kesilmesi hükmü yer alıyordu.
2017 UNESCO Yönetim Kurulu, İsrail’in “işgalci güç” olarak tanımlandığı bir karar tasarısını oylayarak kabul etti.
2017 Emekli Vali Çetin Çelikten Birmek, Tarabya’daki Adalet Sitesi’nde bulunan evinde intihar etti.
2020 Hintli yüksek hakim ve siyasetçi Ajay Kumar Tripathi yaşamını yitirdi. (Doğumu: 12 Kasım 1957) Delhi Üniversitesi’nde hukuk eğitimi gördü. 1981 yılında Patna Yüksek Mahkemesi’nde hizmet davası, Anayasa, Vergi, ÖTV ve ticari davalarda avukatlık yaptı. Hindistan Birliği ve Gelir Vergisi Dairesi Daimi Danışmanı oldu. Bihar Eyaleti için Ek Başsavcı olarak görev yaptı. 2006’da Patna Yüksek Mahkemesi’nin Ek Hakimi oldu. 2018’de Chhattisgarh Yüksek Mahkemesi Baş Yargıcı oldu. 2019’da Lokpal’ın Yargı Üyesi olarak atandı.
2021 Porto Rikolu hukukçu ve siyasetçi Carlos Romero Barceló yaşamını yitirdi. (Doğumu: 4 Eylül 1932) 1953’te Yale Üniversitesi’nden Siyaset Bilimi alanında lisans derecesi aldı. Daha sonra Porto Riko Üniversitesi‘nde Hukuk eğitimi gördü. 1967’de Yeni İlerleme Partisi’ni kurdu. ve 1968’de San Juan Belediye Başkanlığı’nı kazandı ve on yıl içinde San Juan halkı tarafından seçilen ilk belediye başkanı oldu 1976’da Porto Riko Valisi seçildi. 1993’te Amerika Birleşik Devletleri Temsilciler Meclisi’nde Porto Riko Mukim Komiseri oldu. 2017 yılında Porto Riko için Birleşik Devletler Gölge Senatörü seçildi. 

Adalet Bakanlığı

0

Adalet Bakanlığı, 2 Mayıs 1920 tarihinde kurulmuştur. Cumhurbaşkanlığına bağlı olarak faaliyet gösteren, adalet sisteminden ve yargı işlerinden sorumlu olan bakanlıktır.

Bakanlığın Osmanlı Dönemindeki adı Adliye Nezaretidir. II. Mahmut dönemindeki reformların bir parçası olarak adalet işlerini yürütmek üzere 1837 yılında Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliyye kurulmuştur. Daha sonra, 1867 yılında, bu kurum ikiye ayrılmış, Şura-yı Devlet(Danıştay) ve Dîvân-ı Ahkâm-ı Adliyye adıyla iki ayrı kurum oluşturulmuştur.

Dîvân-ı Ahkâm-ı Adliye, 1878 yılında Adliye Nezâreti adını almıştır. Böylece, Adliye Nazırı, yeni kurulmuş olan Hey’et-i Vükelâ’nın (Vekiller Heyeti/Bakanlar Kurulu) bir üyesi olarak kabineye girmiştir.

Adalet Bakanlığının görev ve yetkileri

  • Kanunlarda kurulması öngörülen mahkemeleri açmak ve teşkilatlandırmak, ceza infaz kurumları, icra ve iflas daireleri gibi her derece ve türdeki adalet kurumlarını planlamak, kurmak ve idari görevleri yönünden gözetim ve denetimini yapmak ve geliştirmek,
  • Bir mahkemenin kaldırılması veya yargı çevresinin değiştirilmesi konularında Hâkimler ve Savcılar Kuruluna teklifte bulunmak,
  • Kamu davasının açılması ile ilgili olarak mevzuatla Adalet Bakanı’na verilen yetkinin kullanılması ile ilgili çalışma ve işlemleri yapmak,
  • Adli sicilin tutulması ile ilgili hizmetleri yürütmek,
  • Adalet hizmetlerine ilişkin konularda, yabancı ülkelerle ilgili işlemleri yerine getirmek,
  • Adalet hizmetleriyle ilgili konularda, gerekli araştırmalar ve mevzuat hazırlıklarını yapmak ve görüş bildirmek,
  • İcra ve iflas daireleri vasıtasıyla, icra ve iflas iş ve işlemlerini yürütmek,
  • Görev alanıyla ilgili olarak uygulamayı takip etmek ve ortaya çıkan sorunların nedenlerini araştırarak çözüm önerileri geliştirmek,
  • Ulusal veya uluslararası düzeyde bilimsel toplantılar düzenlemek, bu nitelikteki çalışmaları teşvik etmek ve desteklemek,
  •  Görev alanıyla ilgili kamu ya da özel kurum veya kuruluşlarla iş birliği yapmak,
  • Avukatlık ve Noterlik Kanunlarının Bakanlığa verdiği görevleri yapmak,
  • Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde Türkiye aleyhine açılan davalara (Dış politikayı ilgilendirenler hariç) ilişkin süreçleri yürütmek,
  •  2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu uyarınca Bakanlığa verilen kanun yararına bozmaya ilişkin işlemleri yürütmek,
  •  Mağdur haklarının korunup geliştirilmesine yönelik çalışmalar yapmak.
  •  Adli konulara ilişkin kanunlarla ilgili inceleme ve araştırma yapmak, önerilerde bulunmak,
  •  Gönderilen kanun tekliflerinin ile mevzuat taslaklarının, Türk hukuk sistemine ve mevzuat tekniğine uygunluğunu incelemek ve bu konularda görüş bildirmek,
  •  Hukuki ve cezai konularda merkezî makam sıfatıyla uluslararası adli yardımlaşma; tebligat, istinabe, suçluların iadesi, hükümlülerin transferi, kovuşturmaların aktarılması işlemlerini yapmak,

Ayrıca, Bakanlık, 23. (Yargı ve Temel Haklar) ve 24. (Adalet, Özgürlük ve Güvenlik) fasıllarla ilgili Avrupa Birliği müktesebatına uyum çalışmalarını yürütmekle görevlidir.

Teşkilat Yapısı 

Adalet Bakanlığı; merkez, taşra ve yurt dışı teşkilatı ile bağlı ve ilgili kuruluşlardan meydana gelmektedir.

Merkez teşkilatı; ana hizmet birimleri, danışma ve denetim birimleri ile yardımcı birimlerden oluşmaktadır. Hiyerarşik olarak, Bakanlık Makamı, Bakan Yardımcılıkları, Genel Müdürlükler ve Daire Başkanlıkları şeklinde teşkilatlanmıştır. Öte yandan, Bakanlık taşra teşkilatı kurma yetkisini haizdir. Yine, Bakanlıkça uygun görülen il Cumhuriyet başsavcılıkları nezdinde bilgi işlem müdürlükleri bulunmaktadır.

Bakanlığın yurtdışı teşkilatını ise adalet müşavirlikleri oluşturmaktadır. Söz konusu kadrolara hâkim ve Cumhuriyet savcıları arasından atama yapılmaktadır. Hâlihazırda Avrupa Birliği, Avrupa Güvenlik ve İş birliği Teşkilatı, Avrupa Konseyi ve Birleşmiş Milletler Nezdinde Türkiye Daimi Temsilcilikleri bulunmaktadır. Bunun yanı sıra, Berlin, Brüksel, Lahey, Londra, Moskova, Paris ve Washington Büyükelçilikleri nezdinde adalet müşavirleri görev yapmaktadırlar.

Bağlı kuruluşlar; Adli Tıp Kurumu Başkanlığı, Ceza İnfaz Kurumu ile Tutukevleri İşyurtları Kurumudur.

Öte yandan, Türkiye Adalet Akademisi, Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu ile Kişisel Verileri Koruma Kurumu, Adalet Bakanlığı ile ilgili kuruluşlardır. 

Adale Bakanlığı merkez teşkilatına bağlı hizmet birimleri

Adalet Bakanlığı’nın  merkez teşkilatına bağlı hizmet birimleri 1 nolu Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile belirlenmiştir. Bu birimler şunlardır:

  • Ceza İşleri Genel Müdürlüğü
  • Hukuk İşleri Genel Müdürlüğü
  • Mevzuat Genel Müdürlüğü
  • Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü
  • Adli Sicil ve İstatistik Genel Müdürlüğü
  • Dış İlişkiler ve Avrupa Birliği Genel Müdürlüğü
  • Personel Genel Müdürlüğü
  • Hukuk Hizmetleri Genel Müdürlüğü
  • Bilgi İşlem Genel Müdürlüğü
  • Teftiş Kurulu Başkanlığı
  • Strateji Geliştirme Başkanlığı
  • İnsan Hakları Dairesi Başkanlığı
  • Eğitim Dairesi Başkanlığı
  • İcra İşleri Dairesi Başkanlığı
  • Destek Hizmetleri Dairesi Başkanlığı
  • Adli Destek ve Mağdur Hizmetleri Dairesi Başkanlığı
  • Basın ve Halkla İlişkiler Müşavirliği
  • Özel Kalem Müdürlüğü

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Ayşe Sarısu Pehlivan Kararı

0
HRB Ceiling

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Ayşe Sarısu Pehlivan Kararı, Yargıçlar Sendikası Genel Sekreteri iken  21 Ocak 2017 tarihinde Evrensel Gazetesi’nde yayınlanan bir röportajı nedeniyle, Hakimler ve Savcılar Kurulu tarafından başlatılan soruşturma sonucunda Pehlivan hakkında verilen disiplin cezasına ilişkin olarak 6 Haziran 2023 tarihinde açıklanmıştır.

Mahkeme, disiplin cezasına çarptırılan hâkim Ayşe Sarısu Pehlivan’ın ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine hükmetmiştir. Tazminat talebi bulunmaması nedeniyle Türkiye aleyhine tazminata hükmedilmemiştir. AİHM, bir yargıçlar sendikasının genel sekreteri olan Pehlvan’ın sivil toplumda bir aktör olarak rol üstlendiğini, kamuoyunu ilgilendiren konularda açıklama yapma hakkının ifade hürriyetinin bir parçası olduğunu tespit etmiştir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Ayşe Sarısu Pehlivan Kararı

 

İKİNCİ KISIM

SARISU PEHLİVAN / TÜRKİYE DAVASI

(Başvuru no. 63029/19)

KARAR

Madde 10 – İfade özgürlüğüYargıçlar ve Savcılar Kurulu tarafından, yargıyı etkileyen anayasa reformlarına ilişkin referandum hakkında ulusal bir gazetede yayınlanan röportajı nedeniyle bir yargıç ve Yargıçlar Sendikası Genel Sekreteri hakkında verilen disiplin cezası – İlgili kişinin bu reformlar hakkındaki görüşlerini ifade etme hakkı ve görevi, Yargı ve adalet sisteminin bağımsızlığı üzerinde etkisi olabilecek – Kamu yararını ilgilendiren ve yüksek düzeyde koruma gerektiren konularla ilgili bir tartışmaya ilişkin ifadeler – İki gün süreyle maaştan kesme cezası nispeten ılımlı, ancak ilgili kişi ve bir bütün olarak yargı üzerinde caydırıcı etki – Yeterli gerekçenin olmaması – Yargı yolunun bulunmaması.

STRASBOURG

6 Haziran 2023

Bu karar, Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar altında nihai olacaktır. Bu karar, deformasyona uğramış değişikliklere maruz kalabilir.

Sarısu Pehlivan v. Türkiye davasında,

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), aşağıdaki üyelerden oluşan bir daire halinde toplanmıştır:

Arnfinn Bårdsen, Başkan,

Egidijus Küris,

Pauliine Koskelo,

Saadet Yüksel,

Lorraine Schembri Orland,

Frédéric Krenc,

Diana Sârcu, jüri üyeleri,

ve Hasan Bakırcı, Yazı İşleri Müdürü,

Türkiye Cumhuriyeti aleyhine, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme‘nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca, söz konusu ülke vatandaşı Ayşe Sarısu Pehlivan (“başvuran”) tarafından 26 Kasım 2019 tarihinde yapılan başvuruyu (no. 63029/19) dikkate alarak,

Şikayetin Türk hükümetinin dikkatine sunulması kararını göz önünde bulundurarak,

(“Hükümet”),

Davalı Hükümet tarafından iletilen gözlemleri ve başvuran tarafından cevap olarak iletilenleri göz önünde bulundurarak,

Bölüm Başkanı’nın yazılı yargılamaya müdahil olma yetkisi verdiği İfade Özgürlüğü Derneği‘nden gelen yorumları dikkate alarak (Sözleşme’nin 36 § 2 maddesi ve Mahkeme İç Tüzüğü’nün 44 § 2 maddesi),

Dairelerinde 16 Mayıs 2023 tarihinde müzakere ettikten sonra, aynı tarihte kabul edilen aşağıdaki kararı tebliğ eder:

GİRİŞ BÖLÜMÜ

1.Şikâyet, ulusal düzeyde yayın yapan bir gazetede başvuranla yapılan bir röportajın ardından, Hâkimler ve Savcılar Kurulu tarafından, bir yargıç ve söz konusu tarihte Yargıçlar Sendikası Genel Sekreteri olan başvurana verilen disiplin cezasına ilişkindir. Başvuru sahibi, Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğinden şikâyetçidir.

OLGULAR

2.Başvuran 1967 doğumludur ve İzmir’de ikamet etmektedir. Kendisi avukat M. Meşeli tarafından temsil edilmiştir.

3.Hükümet, temsilcisi Türkiye Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Daire Başkanı Hacı Ali Açıkgül tarafından temsil edilmiştir.

I. DAVANIN BAĞLAMI

4.Söz konusu tarihte, başvuran, İzmir iline bağlı Karşıyaka’da hâkim olarak görev yapmaktaydı. Kendisi aynı zamanda Yargıçlar Sendikası’nın Genel Sekreteriydi. Tüzüğüne göre, 16 Kasım 2016 tarihinde kurulan bu sendika, hukukun üstünlüğünü, gelişimini ve sürekliliğini teşvik etmeyi ve yargının bağımsızlığını ve tarafsızlığını korumayı amaç edinmiştir.

5.21 Ocak 2017 tarihinde, Anayasa’da değişiklik yapan 6771 sayılı Kanun Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edilmiştir. Kanun, esas olarak Cumhurbaşkanının yetkilerinin yeniden düzenlenmesi ve genişletilmesi ile Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçişi sağlamış ve diğer hususların yanı sıra, askeri mahkemelerin kaldırılmasını ve Anayasa Mahkemesi ile Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun (Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu; “HSYK”) menşelerinin ve seçilme usullerinin değiştirilmesini öngörerek yargı teşkilatında önemli değişiklikler yapmıştır. Bu kanun, 16 Nisan 2017 tarihinde ülke genelinde yapılan referandum sonucunda kabul edilmiş ve yürürlüğe girmiştir.

II.BAŞVURAN TARAFINDAN YEREL GAZETEYE YAPILAN RÖPORTAJ

6.20 Şubat 2017 tarihinde, ulusal Evrensel gazetesi tarafından davacı ile yapılan bir röportaj gazetenin basılı nüshalarında ve internet sitesinde yayınlanmış ve dağıtılmıştır. Söz konusu basın makalesinin davayla ilgili bölümleri aşağıdaki gibidir:

“Ülke tarihinin en önemli referandumuna doğru ilerlerken, [önerilen] Anayasa değişikliklerine [yöneltilen] temel eleştirilerden biri, demokrasinin olmazsa olmaz koşulu olan kuvvetler ayrılığının [ortadan kaldırılması] ile ilgilidir.

Yargıçlar Sendikası Genel Sekreteri, Karşıyaka hakimi Ayşe Sarısu Pehlivan ile yargı [erkinin] örgütlenmesinin durumu ve anayasa değişiklikleri ile Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nda (HSYK) yapılan değişikliklerin yargı sistemi açısından sonuçları hakkında görüştük.

Anayasa değişiklikleri HSYK’nın yapısını da değiştirmektedir. Ne tür değişikliklerden bahsediyoruz ve bunların yargı sistemi üzerinde ne gibi etkileri olacaktır? Mevcut sistemde HSYK yirmi iki üyeden oluşmaktadır. Cumhurbaşkanı bunlardan dördünü adli ve idari hakimler arasından değil, üniversite hukukçuları ve avukatlar arasından atamaktadır. Üç asil üye Yargıtay, iki üye Danıştay ve bir üye de Türkiye Adalet Akademisi Genel Kurulu tarafından seçilmektedir. On asil üye ise adliyelerde kurulan sandık sistemi aracılığıyla hakim ve savcılar tarafından seçilmektedir.

Anayasa değişiklikleri, Yargıtay, Danıştay, Türkiye Adalet Akademisi ve diğer adli ve idari kurumların HSYK’ya “kendi temsilcilerini” seçme hakkını ortadan kaldırmaktadır. (…) Bundan böyle yargının başı olan HSYK’da sadece Cumhurbaşkanı ve Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından seçilen üyeler yer alacaktır.

Başkanlığın Adalet Bakanı’na [re’sen] verilmesi korunacak ve Adalet Bakanı’nın sekreter yardımcısı “doğal üye” olarak görev yapacaktır. Kurulun diğer on bir üyesi aday gösterme yoluyla atanacaktır. Dört üye Cumhurbaşkanı tarafından atanacaktır. Cumhurbaşkanı üç üyeyi adli yargı hakim ve savcıları arasından, bir üyeyi de idari yargı hakim ve savcıları arasından seçecektir. Yedi üye Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından seçilir. Bu yedi üyenin üçü Yargıtay’dan, biri Danıştay’dan, üçü de üniversite öğretim üyeleri ve avukatlar arasından seçilecektir. Parlamento tarafından seçilecek kişiler, aslında Cumhurbaşkanı tarafından [parlamentoda bulunan] siyasi partisinin üyelerine [gösterilecek] kişiler olacaktır.

YARGI YETKİSİNİN YÜRÜTMEYE DEVREDİLMESİ

Buna ek olarak, HSYK, biri atamalardan ve yargı yetkisinden olmak üzere üç oda aracılığıyla faaliyet göstermektedir. Başka bir deyişle, hangi hakimin hangi şehirde çalışacağını ve kimin hangi davalara bakacağını belirlemektedir. Diğer iki odadan biri hakim ve savcıların soruşturulmasından sorumluyken, diğeri terfilerden sorumludur. Kariyerimize belli bir dereceden başlayarak her iki yılda bir değerlendirmeye tabi tutuluyoruz. Bu süre zarfında karara bağladığımız davalar, müfettiş raporları, bu iki yıl içinde Yargıtay tarafından onaylanan dava sayısı ve not sistemi kaldırılmadan önce aldığımız notlar incelenerek terfimize karar veriliyor. Tüm bu [unsurlar] HSYK tarafından takdir edilmektedir.

Her ne kadar [bazıları] bugün özel yetkili mahkemeler olmadığını söylese de, mevcut haliyle ceza mahkemeleri aslında özel yetkili mahkemelerdir. Buralarda çalışan insanlar çok önemli işlevleri yerine getirmektedir. Bu mahkemeler HSYK tarafından biçimlendirilecektir. Davanın nerede görüleceğini [önceden] bilmiyor olsaydınız, bunun önemli olmadığını söylerdiniz, ancak [şu anda] belirli dava türlerinin belirli mahkemelerde görülmesine ilişkin bir düzenleme mevcuttur. Dolayısıyla, bu mahkemelere [atanan] kişiler, bu kurallar göz önünde bulundurularak, siyasi iktidara karşı gelmeyecek hakimler arasından [seçilecektir].

Değişiklik ayrıca HSYK’nın ismindeki “yüksek” kelimesini de kaldırmaktadır. HSYK’nın adı Hakimler ve Savcılar Kurulu (“HSK”) oluyor. Bu büyük bir değişiklik gibi görünmese de, [meydana gelen] dönüşümü yansıtıyor ve psikolojik bir etkisi söz konusudur. Yargı artık “tepede” değil, yürütmenin altında [yer almaktadır]. Başka bir deyişle, “yürütmenin güdümünde çalışacak bir kurul” konumuna getirilmiştir. Bu da yargı için bağımsızlık anlamına gelmemektedir.

” BİZLERE KÖTÜ BİR MİRAS BIRAKILDI”.

Bu sürecin bu noktaya gelmesinde yargı mensuplarının sorumluluğunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sorun gerçekten bizde yatıyor. Biz hakimler olarak sağlam bir duruş sergileyebilseydik, eğilip bükülmeseydik bunların hiçbiri olmazdı (…). Bize her zaman ‘batan’ [iktidarın hizmetinde] işlevi yüklendi, bu [rol] bize dayatıldı. En güçlü olanın yanında yer aldık. Kendimizi ortaya [koyamadık]. Bize kötü bir miras bırakıldı. Biz bu mirası reddeden küçük bir grubuz. Nefes almamıza da izin verilmiyor.

Birçok meslektaşımız yargının bağımsızlığını ve tarafsızlığını şu şekilde algılıyor: “Kimse bana şu davada şunu yap ya da şu kararı ver diyemez. Bu yargı bağımsızlığı değildir. [Bağımsızlık sizin atanmanıza, yetkilendirilmenize, maaşınıza, birlikte çalıştığınız personele, bütçenize kimin karar verdiğinden kaynaklanır. [Bizim] bütçemiz yok, her şey [yukarıdan geliyor].

YARGIÇLAR DEVLET MEMURU DEĞİLDİR

Yargıda Birlik Derneği üyeleri şunları söyledi: “Seçimlerde bizimle hareket edin, cemaat’i [Türk makamları tarafından “FETÖ/PDY” (“Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması”) olarak tanımlanan bir örgüt olan Gülen kardeşliği için kullanılan terimlerden biri] birlikte yenelim”. Biz beyan ettik: “Ne cemaat ne de cemaatçilik”. Yürütmenin [halkı] nasıl kullandığını, hâkim ve savcıların elinden neleri aldığını da görüyoruz, bu yıllar içinde oldu. Biz ikisinin de tarafını tutmuyoruz.” Cevap verdiler: “[Ne olacak], Adalet Bakanlığı hakim ve savcılara [ofis eşyaları] veriyor”. Bu cümle ile Adalet Bakanlığı ile Yargıda Birlik Derneği’nin birlikte olduğunu ima ettiler.

Devlet bunları yapmakla yükümlüdür, bu şekilde organize edilmiştir. Biz onunla işbirliği yapmak zorunda değiliz, ama o yapıyor.

Bir de meslektaşlarımızın çoğunun kendilerini devlet memuru olarak görmeleri, millet adına karar verdiklerinin farkında bile olmamaları var. Siyasi iktidarlar bunu kendi lehlerine kullandılar. Üç bin sekiz yüz kişi [sadece devlet memuru olarak] görevden alındı ve yerlerine barodan gelenler hakim, savcı vb. niteliklere sahip değildi. [Siyasi iktidar] bunları dikkate almıyor, ‘ben bunları görevden aldım, yerlerine yenilerini getirdim, bu kadar’ diyor.

HUKUK KONUŞANLAR BİRLEŞMELİ

Tüm bunlar toplumu nasıl etkileyecek? Bir ülke adaletsiz yönetilebilir mi?

Anayasa değişiklikleri tek adam rejimi, otoriter bir rejim getiriyor. Bunun mevcut cumhurbaşkanıyla bir ilgisi yok, [kim olursa olsun] bu çok tehlikeli. Ne olacağını tahmin edemezsiniz, çünkü değişiklikler herhangi bir kontrol mekanizması öngörmüyor. Hatta Cumhurbaşkanı’nın bir yasanın nasıl uygulanacağına karar verebileceği söyleniyor. Böyle bir şey mümkün mü? Bir partinin üyesi olan bir Cumhurbaşkanı olacak ve belki de o partiden bir ilçe başkanı bile hakim ve savcılar üzerinde etkili olmaya başlayacak. Şimdiye kadar karşılaşılan sorunlar gelecekte nelerle [karşılaşabileceğimizi] gösteriyor.

ANAYASA TOPLUMSAL MUTABAKAT OLMAKTAN ÇIKTI

Anayasa çerçeveyi çizer, bireylerin inisiyatifine bırakmaz; işlevsel denetim mekanizmaları kurar ve [devlet örgütlenmesini] bu temel üzerine inşa eder. Anayasa toplumsal bir mutabakatın ürünüdür. Anayasa’nın [önerilen değişikliklerle] yeniden düzenlenme biçimi nedeniyle böyle olmaktan çıkacağını görüyoruz. Örneğin, kimin ya da hangi [üniversite] hocasının hazırladığını bilmiyoruz. Tamamen bir siyasi parti ve onu destekleyen başka bir parti tarafından düşünülmüş bir anayasadan bahsediyoruz. Sonra da bunu anayasa olarak tüm ülkede uygulayacağınızı söylüyorsunuz. Halkın iradesini de felç ediyorsunuz. İçeriğinin doğru dürüst anlatılmasını istemiyorsunuz ve “hayır” diyenlerin FETÖ’cü, PKK’lı (Kürdistan İşçi Partisi, yasadışı silahlı örgüt) olduğunu iddia ederek insanları sürekli korkutuyorsunuz. İnsanların neye oy verdiklerini bilmeleri ve kendi geleceklerini belirlemeleri en doğal haklarıdır. Şu anda HDP’li (Halkların Demokratik Partisi, Kürt yanlısı sol bir siyasi parti) milletvekilleri [hapiste], gazeteciler [hapiste]. İnsanların yazmasını engelliyorsunuz, konuşmasını engelliyorsunuz, sonra da anayasa değişikliği yaptık diyorsunuz, bu mümkün değil ve bu böyle devam edemez. “Evet” tarafı kazansa bile bu iş yürümez.

Hayır oyu veren toplumun diğer kesimine ne olacak, [onlar] buraya ait olmadıklarını nasıl hissetmeyecekler?

[Bu şekilde devam edemeyiz. Böyle bir toplum, böyle bir ülke ya çökecek ve tarihten silinecek ya da kendini silkeleyip yeniden yükselecek. O yüzden gerçekten hukuka inanan insanların bir araya gelmesi gerekiyor. Yargı içinde böyle insanlar var ama çok dağınık ve sessizler. Önemli olan, aynı şekilde hisseden bu insanları bir araya getirebilecek bir şeye sahip olmak. Biz de bunun için buradayız. Tek bir sesle [konuşalım], mücadele edelim, birbirimizle dayanışma içinde olalım. Çünkü gidecek başka yerimiz yok.

Referandum sürecinde sendika olarak neler yapacaksınız?

Sendika olarak, anayasa değişikliklerinin otoriter bir rejime yol açacağına ve yönetimi tek adama emanet edeceğine inandığımız için referandumda “hayır” oyu kullandık. Bu görüşümüzü elimizden geldiğince her yerde dile getiriyoruz. Arkadaşlarımız bunu TV programlarında ve [yayınladıkları] makalelerde açıklıyorlar. Ses olmaya, konuşmaya, tartışmaya devam edeceğiz. Hukuk, haksızlığa uğrayan herkesin sığınabileceği bir limandır; bu limanı kaybetmemeliyiz, yoksa fırtınalarda boğuluruz. Arkadaşlarımızı örgütlenmeye davet ediyoruz. Örgütlü mücadele her zaman güç verir.

ADALET SİSTEMİNDE ÖRGÜTLENME

Bildiğimiz kadarıyla Türkiye’de yargıç ve savcıların örgütlenmesi 2006 yılında YARSAV (Yargıçlar Birliği) ile başladı. Siz nasıl örgütlendiniz?

YARSAV kurulduğunda ben Ankara Ticaret Mahkemesi’nde çalışıyordum. Ö.F.E.’nin öncülüğünde Yargıtay’daki savcı ve tetkik hâkimi arkadaşlarla başlayan bir süreçti – bütün bu arkadaşlar daha sonra HSYK tarafından [2010’daki oluşumunda] başka yerlere [transfer edildi] – bir kurucular kurulu oluşturuldu, ana sözleşme hazırlandı ve imzaya açıldı. Kendi kendime “yargıda hak [talebi] olacak, mesleğimizin geleceğini biz belirleyeceğiz, siyasi iktidara karşı haklarımızı koruyacağız, en azından ortak bir sesimiz olacak, bunu duyuracağız” diyerek büyük bir heyecanla imzaladım. YARSAV beş yüz bir kurucu üye ile kuruldu. Hemen ardından genel kurul yapıldı ve ben de yönetim organlarına yedek üye olarak katıldım. Neler yapmalıyız, nelere öncelik vermeliyiz, hangi düzenlemelere itiraz etmeliyiz, hâkim ve savcı alım usullerinde düzeltilmesini istediğimiz hataları nasıl ele almalıyız gibi konuları tartıştık ve çok sayıda hukuki girişimde bulunduk.

Hâkim ve savcı alımına ilişkin sözlü sınav kayıt altına alınmamıştı ve büyük ölçüde [kayırmacılığa] yol açıyordu. Bir itiraz durumunda delil olarak kullanılmak üzere sözlü sınavın kayıt altına alınması ve [komisyonda] sadece Adalet Bakanlığı mensuplarının değil, psikolog, sosyolog, iletişim uzmanı gibi deneyimli uzmanların da bulunmasının sağlanması için girişimlerde bulunduk – çünkü bir hakimin kendini ifade edebilmesi, muhatabına ne söylemek istediğini aktarabilmesi, beden dilini okuyabilmesi vb. önemlidir. Kayıt talebimizi “bunu özel hayatın ihlali olarak değerlendiriyoruz” diyerek reddettiler. Elbette bunun konuyla bir ilgisi yoktu. Sadece komisyonun yapısını genişleterek Temyiz Mahkemesi’nden birkaç kişiyi dahil ettiler.

Yurtdışındaki yargı örgütleriyle işbirliği yaparak [yargı organının] dış dünyaya açılmasını sağladık. Kendimize başka ülkelerdeki hakimler hakkında, bizden ne kadar farklı oldukları, çalışma koşulları hakkında hiç soru sormamıştık. Elimizden geldiğince bu hâkim ve savcılarla konuştuk. Ergenekon-Balyoz davaları sırasında İtalya’daki “Temiz Eller” operasyonunu yürüten savcıyı bir panelde konuşması ve deneyimlerini bizimle paylaşması için davet ettik.

Biz bu inisiyatifleri geliştirirken siyasi otoriteler şu açıklamayı yaptılar:

“YARSAV [Yargıçlar ve Savcılar Birliği] YARSAP [Yargıçlar ve Savcılar Partisi] oldu, [öyle ki] bir siyasi parti kurdular”. M.A.Ş. o zaman Adalet Bakanıydı. İnsanlar doğru şeyi söylüyordu ve siyasi otoriteler bundan hoşlanmıyordu. Halkın gözünde [bizi] itibarsızlaştırmak için şöyle açıklamalar yaptılar: “cübbelerini bırakıp siyasete girsinler” gibi açıklamalar yaptılar.

Sendika içindeki] seçimler 2009 yılında gerçekleşti. Kurucu başkan [Ö.F.E.’nin] görevi devralması engellendi. Buna pek çok faktör [katkıda bulundu]. Herkes şaşırdı. Ona şöyle diyor: “birçok cemaat üyesi YARSAV’a katıldığı için [Ö.F.E.’nin] seçilmesi engellendi”. E.Ü.T. [seçimlerin yapıldığı] genel kurulda seçildi. Ardından 2010 referandumu gerçekleşti. Dernek de 2010 yılında, belki de güven tazelemek ve HSYK seçimlerinin başarısızlığını aşmak için olağanüstü genel kurul yaptı.

Kendi kendimize dedik ki, Ö.F.E’nin adaylığının seçimde başarısız olmasını cemaat üyelerinin girmesiyle açıklayan yorumların [esasını] değerlendirelim. “YARSAV hepimizin” hareketini başlattık ama genel kurulda üyeleri ikna edemedik. Bu nedenle liderliği E.Ü.T.’ye devrettik.

Sendikalaşma süreci nasıldı?

Dernek rüştünü ispat ettikten ve büyüdükten sonra yurtdışındaki derneklere üye oldu.

Artık sıra sendikada dedik kendi kendimize. 2011 yılında YARGI-SEN adı altında tüzüğümüzü hazırladık ve Ankara Valiliği’ne bir dosya sunduk. Vali yardımcısı başvuruyu kabul etmekte tereddüt etti ama sonunda kabul edildi.

Çok kısa bir süre sonra Ankara Valiliği “hakim ve savcılar sendika kuramaz” diyerek fesih prosedürünü başlattı. Bize şöyle söylendi: “[büro çalışanlarının] [sendika] şubesinde örgütlenebilirsiniz”. Genel kurul çağrısı yaptık ve [kurul] hâkim ve savcılar olarak örgütlenmemize ve tüzüğün değiştirilmemesine karar verdi. Mahkeme “ihtara uymadınız” diyerek sendikayı feshetti. Dava temyize gitti ve [bu yargı alanında] iki yaklaşım arasında tartışma yaşandı, bunlardan biri [sendikanın] [hiçbir koşulda] kurulamayacağını, diğeri ise kurulabileceğini düşünüyordu, ancak nihayetinde Yargıtay, bazı eksikliklerden bahsettikten sonra fesih kararını onayladı.

Bunun üzerine davayı [Uluslararası Çalışma Örgütü‘ne], ardından da [Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne] götürdük. [Prosedür] orada devam ediyor.

Buna ek olarak, mahkemenin kararında ilk yapının feshini haklı göstermek için öne sürdüğü hususları tüzüğün hazırlanmasında dikkate alarak 2012 yılında Yargıçlar Sendikası’nı kurduk. İkinci sendikamıza karşı yine fesih talebinde bulundular, ancak bu kez mahkeme reddetti ve Yargıtay da [bu kararı] onayladı.

Dört yıldır bir sendikamız var. Ancak YARSAV’ın kurucuları dağıldığı ve YARSAV dağıtıldığı için meslektaşlar katılmaya cesaret edemiyor. Önemli olmadığını düşünüyoruz, biz varız ve üyeliğimiz, örgütümüz gibi, kesinlikle büyümeye devam edecek. Yargı alanındaki sendikaların uluslararası örgütü olan MEDEL’e [Magistrats europeens pour la democratie et les libertes] gözlemci olarak katılmak için başvuruda bulunduk, önümüzdeki Nisan ayında yapılacak toplantıda başvurumuz değerlendirilecek. Yargıçlar birçok ülkede sendikalar, dernekler ve uluslararası bir örgüt (…) ile örgütlüdür.

Bir sendikal örgüt, ücret taleplerini ve sosyal hakları dile getirir ve işverenle pazarlık yapar. Sendikanızı kurarken aklınızda ne vardı?

Biz (…) yasa ve yönetmeliklerin (…) hepimizin günlük hayatını nasıl etkilediğini gözlemliyoruz. En azından siyasi partileri [fikirlerimizle] besleyeceğimize, onlara görüşlerimizi bildireceğimize ve [ortaya çıkan sorulara] karşı tavır alacağımıza [karar verdik]. Bunun dışında, dediğimiz gibi, üyelerimizin özlük hakları, çalışma koşulları ve mesleki gelişimleri üzerinde elbette çalışacağız.

Maaş artışları konusunda Yargıçlar Sendikası kapatılmadan önce bir çalışma yapmış ve bir dilekçe taslağı hazırlamıştı. Sendika adına dava açtık ancak Danıştay, sendikanın belirli kararlarda [üyelerini] temsil edemeyeceğini söyleyerek davayı reddetti.

ÇALIŞMA KOŞULLARIMIZLA ILGILI BIR ÇALIŞMA YÜRÜTTÜK

YARSAV tarafından yürütülen ve bir yargıcın kaç davaya bakması gerektiği sorusu üzerine çalışma koşullarına ilişkin bir çalışma [da] vardı. Çok iyi bir çalışmaydı. Bunu Tıp Konseyi ile işbirliği içinde yaptık. Dosyalardaki bu sararmış kağıtlar toz ve mikrop taşıyor. Ayrıca tortikolis, kötü oturma pozisyonu, disk hernisi, taşikardi, göz ve cilt rahatsızlıkları gibi meslek hastalıklarımız da var.

Ama siyasi iktidarlar bizi hep bir siyasi kalıba sokmaya çalıştıkları için bu çalışmalar hep geri plana itildi, kimsenin ruhu bile duymadı.

Ancak [üzerinde çalıştığımız] asıl konu elbette hukuktur ve sendikamızı kurmamızın amacı haklarımızı savunmaktır. Günlük hayatımızı etkileyen konularda görüşlerimizi ifade etmemiz [siyasi iktidar içinde bu konular hakkında tartışma yaratılmasına yardımcı oluyor]. İlgili yasama çalışmaları [devam ederken], bir dosya hazırlar ve siyasi partilere gönderirdik, ancak hepsi [bu yaklaşımı] desteklemiyordu, CHP (Cumhuriyet Halk Partisi, ana muhalefet partisi) destekliyordu ve bizi CHP’nin karşı kanadı olarak adlandırmaya [başladılar]. Ö.F.E.] son yasama çalışmaları sırasında meclis tartışmalarına katılmak isteyince bir MHP (Milliyetçi Hareket Partisi) milletvekili tarafından dışarı kovuldu. Sizi dinlemiyorlar bile ve sonra sizi başka bir siyasi partiyle ilişkilendirmeye çalışıyorlar.

Biz de başka bir görev üstlendik. Yargıtay kararları UYAP’ta (Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi) yayınlanmıyordu, çünkü Yargıtay üyeleri bu kararlarla ilgili kitap yazıp para kazanıyorlardı. Biz Yargıtay kararlarının UYAP üzerinden erişilebilir olması gerektiği fikrini savunduk. Çünkü bir yargıcın kendisini ilgilendiren bir konuda bir üst mahkemenin nasıl yaklaştığını, neye önem verdiğini, neyi bozduğunu, neyi onayladığını bilmesi en doğal hakkıdır. Biz bir dava açtık, Yargıtay savunmada gözlemlerde bulundu ya da [belki] bulunmadı, tam hatırlamıyorum, sonra davayı kazanacağımızı anladılar ve UYAP üzerinden [kararlara erişimi] açtılar. Bunu YARSAV’a karşı bir davayı kaybetmemek için yaptılar.”

III.BAŞVURU SAHİBİ HAKKINDA BAŞLATILAN DİSİPLİN İŞLEMLERİ

7.21 Şubat 2017 tarihinde, HSYK Üçüncü Dairesi, yukarıda bahsi geçen mülakatla ilgili olarak alınan bir ihbar mektubunu dikkate alarak, incelenmek üzere bir müfettişe gönderilmesine karar vermiştir.

8.20 Haziran 2017 tarihinde, müfettişin incelemesinin ardından yaptığı öneriye uygun olarak, HSYK Birinci Dairesi (Anayasa değişikliklerinin yürürlüğe girmesinin ardından verilen yeni adıyla), söz konusu olayların soruşturulmasını gerektirdiğini düşünerek başvuran hakkında soruşturma izni vermiştir.

9.28 Mayıs 2018 tarihinde, HSK İkinci Dairesi’nin talebi üzerine, başvuran savunmasını sunmuştur. Bu savunmada, ihtilaflı röportajda yayınlanan açıklamaları Yargıçlar Sendikası Genel Sekreteri sıfatıyla ve herhangi bir önyargı olmaksızın yaptığını ve bu açıklamaların, anayasa değişikliklerine ilişkin tartışmaların arka planında, kamu yararına ulusal hukukun gelişimine yapılan bir katkının parçası olduğunu ileri sürmüştür.

10. HSK İkinci Dairesi, 20 Eylül 2018 tarihinde, başvuranın söz konusu mülakatta yer alan bazı ifadeleri kullanırken hem görevdeyken hem de görev dışında resmi konumunun gerektirdiği itibar ve güven duygusunu zedeleyecek davranışlarda bulunduğu gerekçesiyle, 2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanunu’nun 65 § 2 a) maddesi uyarınca önce kınama cezası vermiştir. Ardından, 2802 sayılı Kanun’un 70. maddesini uygulayarak ve başvuranın yaptığı işleri, olumlu sicilini ve terfilerini göz önünde bulundurarak, verilen cezayı hafifletmeye karar vermiş ve başvurana iki günlük maaş kesintisi (yani ilgili tarihte yaklaşık 190 Euro’ya (EUR) karşılık gelen 1.218 Türk Lirası (TRY)) uygulamıştır.

Bu kararın gerekçeleri aşağıdaki gibidir:

“Mevcut davada, davalı [günlük bir gazetede yayınlanan] bir röportajda yargıya ilişkin sorunlar ve anayasa değişikliklerinin yol açabileceği olumsuz [sonuçlar] hakkındaki görüşlerini belirtirken, yargı kurumunun toplum nezdinde sahip olduğu saygınlığı zedeleyecek ve [söz konusu kurumun] mevcut ve geçmiş uygulamalarının [kurumu] bir bütün olarak işlemez ve güvenilmez hale getirdiği fikrini uyandıracak ifadeler kullanmıştır. Söz konusu kurumun] mevcut ve geçmişteki uygulamalarının [kurumu] bir bütün olarak işlemez ve güvenilmez hale getirdiğini; anayasa değişikliklerine ilişkin görüşlerini ifade ederken, söz konusu değişikliklere ilişkin referandum sürecinin yarattığı toplumsal atmosfer [göz önüne alındığında] siyasi olarak tarafgir olduğu izlenimi veren ifadelerde bulunduğunu ve bu haliyle makalenin içeriğinin bir bütün olarak bir yargı mensubunun ifade özgürlüğünü kullanırken göstermesi gereken sağduyu ve ihtiyata uygun olmadığı sonucuna varılması gerektiğini belirtmiştir. “

11.20 Kasım 2018 tarihinde başvuran, özellikle yargı mensuplarının sahip olduğu örgütlenme ve ifade özgürlüğüne dayanarak, 20 Eylül 2018 tarihli kararın gözden geçirilmesi için HSK İkinci Dairesi’ne başvurmuştur.

12.HSK İkinci Dairesi, 3 Ocak 2019 tarihinde, itiraz edilen kararın ilgili olduğuna hükmederek başvuranın talebini reddetmiştir.

13.HSK Genel Kurulu, 2 Mayıs 2019 tarihinde, başvuranın 3 Ocak 2019 tarihli karara yaptığı itirazı reddetmiş ve hem kararın hem de dayandığı gerekçelerin usul ve yasaya uygun olduğunu belirtmiştir.

KONUYLA İLGİLİ ULUSAL VE ULUSLARARASI YASAL ÇERÇEVE

1. KONUYLA İLGİLİ YEREL MEVZUAT VE UYGULAMA

14.2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun 65. ve 70. maddeleri bu davadaki ilgili bölümlerinde aşağıdaki şekilde ifade edilmiştir:

“Madde 65: Suçun yaptırımı

“Suçlama: Belirli bir davranışın yanlış kabul edildiğine dair yazılı bildirim.

Kınama yaptırımı aşağıdaki hallerde uygulanır:

a) Görev kapsamında olsun veya olmasın, resmi görevin gerektirdiği itibar ve güven duygusunu sarsacak nitelikte davranışlarda bulunulması,

(…)

Madde 70 – Daha hafif veya daha ağır bir disiplin cezasının uygulanması

(…) Bir kişi ilk kez bir disiplin suçu işlediğinde ve geçmiş hizmeti sırasında olumlu çalışmalar yapmışsa, tercihli veya ayrıcalıklı terfiye layık görülmüşse ve iyi veya çok iyi bir sicili varsa, görevden alınmayı gerektiren durumlar dışında, daha hafif bir yaptırım uygulanabilir.”

15. İlgili ulusal mevzuat ve uygulamaya ilişkin olarak, aşağıdaki Eminağaoğlu/Türkiye (no. 76521/12, §§ 36-43, AİHM 2021) ve Kozan/Türkiye (no. 16695/19, §§ 22-28, AİHM 2022) kararlarına bakınız.

II.  VENEDİK KOMİSYONU’NUN 2017 ANAYASA DEĞİŞİKLİKLERİNE İLİŞKİN GÖRÜŞÜ

16.Avrupa Hukuk Yoluyla Demokrasi Komisyonu (“Venedik Komisyonu”), 10 ve 11 Mart 2017 tarihlerinde düzenlenen 110. Genel Kurul toplantısında, 21 Ocak 2017 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edilen ve 16 Nisan 2017 tarihinde ulusal referanduma sunulan Anayasa değişikliklerine ilişkin bir görüş (CDL-AD(2017)005) yayınlamıştır:

” 124. Her devlet kendi siyasi sistemini seçme hakkına sahiptir: Başkanlık, Parlamenter ya da Karma. Ancak bu hak koşulsuz değildir. Kuvvetler ayrılığı ve hukukun üstünlüğü ilkelerine saygı göstermelidir; bu da seçilen sistemin yeterli denge ve denetleme mekanizmalarını içermesi gerektiği anlamına gelir. Dolayısıyla anayasa karmaşık bir denge ve denetleme sistemi oluşturur; diğer ülkelerin anayasalarında zaten mevcut olanlar da dahil olmak üzere tüm hükümleri bu nedenle genel güç dengesine katkıları ışığında değerlendirilmelidir.

125. Türkiye’nin 21 Ocak 2017 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edilen ve 16 Nisan 2017 tarihinde halkoylamasına sunulan Anayasa değişikliğinde yaptığı gibi, bir ülkenin başkanlık sistemini tercih etmesi halinde, başkanlık sistemi doğası gereği otoriter bir sürüklenme riski taşıdığından, azami dikkat gösterilmesi gerekmektedir. Böyle bir sistemde yürütme ve yasama kendi güçlerini ve meşruiyetlerini belirli aralıklarla yapılan seçimler yoluyla halktan alırlar. Bu iki güç birbirinden kesin olarak ayrı olduğu için aralarında çatışma olması kaçınılmazdır ve yönetim bu durumda hakemlikten ibarettir. Dolayısıyla güçlerin etkin bir şekilde ayrılması, her birinin farklı siyasi yaklaşımlara ve önceliklere açık kapı bırakacak şekilde oluşturulmasını gerektirir.

126.Önerilen değişiklik, Türk yetkililerin “Türk usulü” başkanlık sistemi olarak tanımladıkları, ancak artık Türkiye’nin uzun parlamenter geleneğini hiç yansıtmayan ve ülkenin anayasal tarihinde tam bir kopuşu temsil eden bir sistemi getirmeyi amaçlamaktadır. Demokratik başkanlık rejimlerini karakterize eden kuvvetler ayrılığı mantığını takip etmemektedir. Yürütme ve yasama arasındaki anlaşmazlıkları önlemek için Cumhurbaşkanlığı ve yasama seçimleri sistematik olarak aynı gün yapılacak, bu durumda biçimsel ayrılık uygulamada aldatıcı olabilecek ve yasama organı -ikisinden daha zayıf olanı- marjinalleşme riskiyle karşı karşıya kalacaktır. Cumhurbaşkanı sadece beş yılda bir yapılan seçimlerde ulusa karşı sorumlu olacaktır.

127.Önerilen rejimin aşağıdaki özellikleri kuvvetler ayrılığı açısından özellikle endişe verici görünmektedir.

– Yeni Başkan yürütme yetkisini tek başına kullanacak ve herhangi bir denetim olmaksızın, bir meslektaşlar hükümeti oluşturmayacak olan bakanları atayabilecek ve görevden alabilecek, ayrıca Devletin üst düzey temsilcilerini tek başına belirleyeceği kriterlere göre atayabilecek ve görevden alabilecektir.

– Başkanlık makamının boşalması ya da Başkan’ın geçici olarak görevde bulunmaması halinde, herhangi bir demokratik meşruiyet ya da Parlamento onayı olmaksızın, başkanlık görevlerini yerine getirmek üzere bir ya da daha fazla başkan yardımcısı seçebilir.

– Başkan, başkan yardımcıları ve bakanlar ancak çok zayıf bir parlamenter denetim aracı olan gensoru usulü ile sorumlu tutulabiliyordu.

– Başkan, yasama organını etkileyebileceği bir kanal olan siyasi partisinin üyesi, hatta lideri olabilir.

– Başkanlık ve yasama seçimlerinin eşzamanlı olması gerekecektir.

– Başkan herhangi bir nedenle Parlamentoyu feshedebilir ki bu demokratik bir başkanlık sistemiyle temelde bağdaşmaz ve bu otomatik olarak erken başkanlık seçimlerini tetikler – siyasal sorunları çözmenin ilkel bir yoludur.

– Cumhurbaşkanı, ikinci dönemi sırasında Meclis’in erken seçim kararı alması halinde üçüncü dönem seçeneğine sahip olacaktır ki bu da Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda yer alan iki dönem sınırlamasına ve Avrupa’daki en iyi uygulamalara uygun olmayan bir istisnadır.

– Ayrıca, Anayasa Mahkemesi’nin denetleyebileceği bir kanuna ihtiyaç duymaksızın Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinden geniş ölçüde faydalanabilecektir. Prensipte kanun, cumhurbaşkanlığı kararnamesine göre öncelikli olacaktır, ancak revizyon uygulamada bu önceliği etkili bir şekilde garanti altına alacak herhangi bir mekanizma öngörmemektedir.

– Cumhurbaşkanı tek başına olağanüstü hal ilan edebilecek ve bu süre zarfında herhangi bir kısıtlama olmaksızın Cumhurbaşkanlığı kararnameleri çıkarabilecektir.

128.Başkanlık sisteminde, güçlü ve bağımsız bir yargının yürütme ve yasama arasındaki anlaşmazlıkları çözebilmesi esastır. Ancak, önerilen değişiklik Türk yargısını güçlendirmek yerine zayıflatmaktadır. Mevcut yapısı uluslararası standartların çoğunu karşılayan Hakimler ve Savcılar Kurulu’nda derhal geçerli olmak üzere reform yapılacaktır: on üç üyesinden altısı artık siyasi tarafsızlıkla bağlı olmayacak olan Cumhurbaşkanı tarafından atanacak, yedi üye ise üzerinde Cumhurbaşkanı’nın etkisi olacak ve seçimlerin eşzamanlı olması nedeniyle büyük olasılıkla Cumhurbaşkanı ile aynı siyasi güçleri temsil edecek olan Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından seçilecektir. Artık Konsey’in hiçbir üyesi kendi meslektaşları tarafından seçilmeyecektir. Kurul’un hakim ve savcıların atanması, terfisi, nakli, disiplin cezaları ve görevden alınmalarına ilişkin önemli işlevleri göz önüne alındığında, Cumhurbaşkanı böylece adaletin işleyişini kontrol edecektir. Hakimler ve Savcılar Kurulu üzerindeki bu kontrol dolaylı olarak Cumhurbaşkanının Anayasa Mahkemesini daha iyi kontrol etmesini de sağlayacaktır.

129.Değişiklik, yürütmenin yargı ve savcılar üzerindeki kontrolünü artıracaktır ki bu da yargı bağımsızlığının zaten uzun süredir endişe yarattığı Türkiye’de daha da sorunlu olacaktır. Bu değişiklik, yürütme üzerinde zaten zayıf olan yargı denetimi sistemini daha da zayıflatacaktır.

130.Venedik Komisyonu, Türk Anayasası’nda önerilen değişikliğin, otoriter bir sürüklenmeyi önlemek için gerekli olan denge ve denetleme mekanizmalarından yoksun bir başkanlık rejimi getireceğini belirtmiştir. Askeri mahkemelerin kaldırılması ve TBMM tarafından onaylanmayan kararnamelerin otomatik olarak hükümsüz sayılması iyi bir şeydir, ancak bu sonucu değiştirmek için yeterli değildir.

131.Dahası, revizyonun parlamentoda görüşülmesi ve kabul edilmesi, ikinci büyük muhalefet partisinin bazı milletvekilleri cezaevindeyken gerçekleşmiştir ve oylamanın gizliliğine riayet edilmemesi, reforma verilen desteğin gerçekliği ve milletvekillerinin oylarının kişisel samimiyeti konusunda şüphe uyandırmaktadır. Parlamenter prosedürün, Parlamentoda temsil edilen tüm siyasi güçlere açık gerçek bir tartışmaya yol açmamış olması üzücüdür.

132.Anayasanın revizyonunun Parlamento tarafından kabul edilmesi ve referandum yoluyla halka danışılmasının hazırlanması tamamen olağanüstü hal sırasında gerçekleşirken, ifade özgürlüğü ve toplanma özgürlüğü önemli ölçüde kısıtlanmıştır. Gazeteciler son derece zor koşullar altında çalışmaktadır ve kamuoyu tartışmaları genel olarak giderek yoksullaşmakta ve partizanlaşmaktadır; bu da özellikle revizyonun uygunluğuna ilişkin gerçekten kapsayıcı ve demokratik bir referandum kampanyası olasılığına şüphe düşürmektedir.

133.Sonuç olarak Venedik Komisyonu, önerilen değişikliklerin içeriğinin Türkiye’nin demokratik anayasal geleneğinde tehlikeli bir geri adım teşkil ettiği kanaatindedir. Önerilen sistemin otoriter ve monokratik bir sürüklenme tehlikesi barındırdığını vurgulamaktadır. Dahası, reformun zamanlaması da yanlış seçilmiş ve endişe vericidir: mevcut olağanüstü hal, anayasa referandumu için gerekli demokratik koşulları karşılamamaktadır.

134.Venedik Komisyonu, her türlü ilave yardım için Türk makamlarının emrindedir.

GÖRÜŞ NO. 25 (2022) NO’LU YARGIÇLARIN İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNE İLİŞKİN AVRUPA YARGIÇLAR İSTİŞARE KONSEYİ KARARI

17. 2 Aralık 2022 tarihinde, Avrupa Hâkimleri Danışma Konseyi (CCJE) hâkimlerin ifade özgürlüğüne ilişkin 25 (2022) sayılı Görüşünü kabul etmiştir. Bu görüşün ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:

” (…)

3. Bir kurum olarak yargıyı ilgilendiren konulara ilişkin açıklamalar

48. Hâkimler, yargının bağımsızlığı ve kuvvetler ayrılığı da dâhil olmak üzere, temel insan hakları, hukukun üstünlüğü, hâkimlerin atanması veya terfisi ve adalet yönetiminin düzgün işleyişi ile ilgili konularda yorum yapma hakkına sahiptir. Eğer konu mahkemelerin işleyişini doğrudan etkiliyorsa, hakimler, yasa teklifleri veya hükümet politikaları da dahil olmak üzere, siyasi açıdan tartışmalı konularda yorum yapmakta serbest olmalıdır. Bu durum, demokratik bir toplumda çok önemli olan bu konular hakkında halkın bilgilendirilmesinde meşru bir menfaati olduğu gerçeğinden kaynaklanmaktadır. Üst düzey görevlerde bulunan yargıçlar veya yargıç derneklerinde ya da adalet konseyinde görev yapanlar, yargı adına konuşmak için iyi bir konuma sahiptirler.

(…)

VI. Yargıçların, yargıç birliklerinin ve yargı konseylerinin yasal ve/veya etik bir görevi olarak yargı bağımsızlığını savunmak

58.no. 3 (2002) ve 18 (2015) sayılı Görüşleri doğrultusunda, AYM her hâkimin yargı bağımsızlığını teşvik etmek ve korumakla yükümlü olduğunu teyit etmektedir; bu bağımsızlık sadece hâkim için anayasal bir güvence olarak işlev görmemekte, aynı zamanda hâkimlere bunu korumak ve bu temel değerler tehdit altında olduğunda hukukun üstünlüğünü ve yargı bağımsızlığını savunmak için etik ve/veya yasal bir görev yüklemektedir. Bu görev, iç ve dış bağımsızlık meselelerini de kapsar.

(…)

61. Savunma görevi yargının bağımsızlığından kaynaklandığından, tüm hakimler için geçerlidir. Bir hakim bu tür beyanları sadece kişisel olarak değil, aynı zamanda bir yargı konseyi, bir sulh hakimleri birliği veya yargıyı temsil eden başka bir organ adına yaptığında, hakime sağlanan koruma pekiştirilir. Yukarıda belirtilenler ışığında, konuya ve bağlama bağlı olarak, adalet konseyi, hakim dernekleri, mahkeme başkanları veya diğer bağımsız organlar, örneğin üst düzey anayasal meseleler gibi bu tür konuları ele almak için en iyi konumda olabilirler. Hâkimler görüşlerini uluslararası bir hâkimler birliği çerçevesinde de ifade edebilirler.

(…)

LOKASYON

I.SÖZLEŞME’NİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI

18.Başvuran, ulusal bir günlük gazete tarafından yayınlanan bir röportajda yaptığı açıklamalar nedeniyle kendisine verilen disiplin cezasının ifade özgürlüğü hakkının ihlalini teşkil ettiğini iddia etmektedir. Başvuran, Sözleşme’nin 10. maddesine atıfta bulunmaktadır:

“1. Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu otoritesinin müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat sahibi olma, haber ve fikir alma ve verme özgürlüğünü de içerir. Bu madde, Devletlerin yayın, sinema veya televizyon işletmelerini bir dizi izne tabi tutmalarına engel değildir.

2.Görev ve sorumlulukları da beraberinde getiren bu özgürlüklerin kullanılması, demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu emniyetinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve düzensizliğin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması için gerekli tedbirlerin alınması amacıyla, kanunla öngörülen bazı formalitelere, şartlara, sınırlamalara veya cezalara tabi tutulabilir.

A.Kabul Edilebilirlik

19.Hükümet, davacıya uygulanan maaş kesintisi yaptırımının bir sonucu olarak davacının önemli bir önyargıya maruz kalmadığını savunarak kabul edilemezlik iddiasında bulunmaktadır. davacının olayların meydana geldiği tarihteki maaşının yaklaşık on ikide birine tekabül eden 1.218 TL tutarındaki söz konusu yaptırımın, davacının durumuyla ilgili olarak sembolik olduğu ve kendisine aşırı bir yük getirmediği değerlendirilmektedir.

20.Davacı bu itiraza ilişkin herhangi bir görüş bildirmemiştir.

21.Mahkeme, mevcut davada davacıya uygulanan ve ilgili tarihte yaklaşık 190 Euro’ya tekabül eden 1.218 TL’lik maaş kesintisinin mali açıdan ihmal edilebilir bir yaptırım olmadığı kanaatindedir ve özellikle böyle bir disiplin cezasının, sicilinde kaldığı sürece davacının kariyerinde ilerlemesini tehlikeye atabileceğini gözlemlemektedir. Ayrıca, ihtilaflı yaptırımın başvuran üzerindeki maddi değil pratik etkileri, mevcut davada önemli bir zararın varlığını değerlendirmek için tek ölçüt olamaz. Gerçekten de, bir ihlalin ciddiyeti, hem başvuranın öznel algısı hem de belirli bir davadaki nesnel riskler dikkate alınarak değerlendirilmelidir (Eon / Fransa, no. 26118/10, § 34, 14 Mart 2013). Mevcut davada, başvuran, genel sekreteri olduğu sendika adına yaptığı ve kendi görüşüne göre kamu yararını ilgilendiren bir konuyla ilgili olan ve ifade özgürlüğü kapsamına giren yorumlar nedeniyle cezalandırılmıştır. Başvuranın Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamındaki şikâyeti, genel öneme sahip ilkesel sorunları gündeme getirmektedir: meslektaşlarını temsil etme işlevini yerine getiren bir yargıcın, Anayasa’da yapılan ve sadece yargısal değil siyasi sonuçları da olan değişiklikleri kamuoyu önünde eleştirmek için ifade özgürlüğünden yararlanıp yararlanamayacağı sorusu ve böyle bir eylem karşısında uygulanan yaptırımın demokratik bir toplumda hangi koşullar altında gerekli görülebileceği sorusudur. (bkz. mutatis mutandis, Panioglu/Romanya, no. 33794/14, § 75, 8 Aralık 2020, ve Handzhiyski c. Bulgaristan, no. 10783/14, § 36, 6 Nisan 2021 ve orada atıfta bulunulan referanslar).

22.Bu nedenle Mahkeme, mevcut davada, ihtilaflı cezanın uygulanmasının başvuranın Sözleşme’nin 35 § 3 (b) maddesi anlamında telafisi mümkün olmayan bir zarara uğramasına neden olmadığını kabul edemez. Bu nedenle hükümetin itirazı reddedilmelidir.

23.Başvurunun açıkça dayanaktan yoksun olmadığını veya Sözleşme’nin 35. maddesinde belirtilen diğer gerekçelerden dolayı kabul edilemez olmadığını tespit eden Mahkeme, başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar vermiştir.

B. Esaslar

1.Tarafların Argümanları

a) Başvuru sahibi

24. Başvuru sahibi, anayasa değişikliklerine ilişkin görüşlerini ifade ettiği için kendisine verilen disiplin cezasının ifade özgürlüğü hakkını ihlal ettiğini düşünmektedir. Başvuran, söz konusu cezaya ilişkin olarak ulusal makamlar tarafından verilen kararları eleştirmekte ve ifadelerinde kullandığı hangi ifadelerin veya cümlelerin yargının saygınlığına zarar verdiğini ve yargıçlık statüsüyle bağdaşmadığını belirtmediklerini ileri sürmektedir.

25. Başvuru sahibi, Mahkeme’nin içtihatlarına atıfta bulunarak, özellikle yargının bağımsızlığı gibi kamu yararını ilgilendiren konularda hâkimlerin ifade özgürlüğünün korunmasının önemini vurgulamaktadır. Ayrıca, bir sulh hakimleri sendikasının önde gelen bir üyesi olarak, rejim değişikliği ve sulh hakimlerinin üst organının yapısında köklü değişiklikler öngören anayasa değişikliklerinin oluşturduğu önemli yasal gelişmeler hakkında görüşlerini kamuya açık bir şekilde ifade etme hakkına sahip olduğunu iddia etmiştir. Bu bağlamda, başta Venedik Komisyonu’nun ilgili görüşü olmak üzere, çeşitli uluslararası kurumlar tarafından yayınlanan ve HSYK’nın yapısını düzenleyen 2017 anayasa değişikliğinin öngördüğü değişikliklerin yargı bağımsızlığını tehlikeye attığının belirtildiği çeşitli uluslararası belgelere atıfta bulunmaktadır.

b) Hükümet

26.Hükümet, statüleri nedeniyle yargı mensuplarının ifade özgürlüklerini kullanırken diğer vatandaşlardan daha fazla kısıtlamaya tabi olduklarını belirtmektedir. Bu bağlamda, ulusal makamların başvuranın 2017 anayasa değişikliği taslağına ilişkin açıklamalarının hâkimlik statüsünün doğasında bulunan bağımsızlık ve tarafsızlığa aykırı olduğu yönündeki tespitlerine atıfta bulunmaktadır. Ayrıca, başvurana verilen iki günlük maaş kesintisi cezasının, dört yıl sonra hizmet sicilinden silinebilecek oldukça hafif bir yaptırım teşkil ettiğini savunmaktadır. Bu nedenle, başvuranın açıklamalarının Sözleşme’nin 10. maddesi tarafından korunmadığını ve ifade özgürlüğüne herhangi bir müdahale olmadığını düşünmektedir.

27.Mahkeme’nin bir müdahale olduğunu kabul etmesi durumunda, Hükümet, söz konusu yaptırımın 2802 sayılı Kanun’un 65 § 2 (a) maddesinde öngörüldüğünü ve yargının otoritesini ve tarafsızlığını güvence altına almak gibi meşru bir amaç güttüğünü ileri sürmektedir.

28 Müdahale gerekliliğine ilişkin olarak, başvuranın söz konusu açıklamaları yaptığı bağlamı vurgulamış ve söz konusu dönemde birçok kişinin siyasi tercihlerini belirtmek ve o dönemde yapılacak olan anayasa değişiklikleri referandumu öncesinde vatandaşları yönlendirmek amacıyla açıklamalar yaptığını belirtmiştir. 11, ihtilaflı röportajın siyasi açıdan taraflı olarak algılanma riski taşıdığını ve bu nedenle yargının tarafsızlığını ve bağımsızlığını zedelediğini iddia etmiştir. 11, özellikle başvuranın referandumda nasıl oy kullanacağını açıkça belirtmesinden, meslektaşlarının bazı konuşmacıları ve gazetecileri gözaltına alma kararlarına karşı çıkmasından ve anayasa değişikliklerini eleştiren siyasi yorumlar yapmasından şikayet etmektedir.

29.Hükümet, başvuranın bir politikacınınkine benzeyen ifadelerinin, bir yargıç olarak mesleki sorumlulukları ve yükümlülükleriyle bağdaşmadığını düşünmektedir. 11. Bu bağlamda, referandumda kendisiyle aynı siyasi tercihi yapmamış olan vatandaşların, sorumlu olduğu yasal işlemlerde adil bir karar verebileceğinden şüphe duyabileceklerini savunmuş ve başvuranın yorumlarının medya tarafından geniş bir şekilde yayıldığını ve toplumun büyük bir kesimi tarafından önyargılı olarak algılandığını açıklamıştır.

30.Hükümet, ilk olarak, ulusal makamların disiplin cezasına ilişkin kararlarında, söz konusu menfaatleri ayrıntılı bir şekilde incelediklerini ve bunlar arasında adil bir denge kurduklarını ve ikinci olarak, uygulanan yaptırımın ılımlı olduğunu göz önünde bulundurarak, ihtilaflı tedbirin demokratik bir toplumda gerekli olduğunu ve izlenen meşru amaçla orantılı olduğunu savunmaktadır.

c) Üçüncü taraf

31.İfade Özgürlüğü Derneği (İFÖD), yargıçların ifade özgürlüğünün kullanımı bakımından daha katı bir rejime tabi olmalarına rağmen, kamu yararına ilişkin konuların ve özellikle de yargının bağımsızlığına ilişkin konuların bu ilkenin önemli bir istisnasını oluşturduğunu belirtmektedir. Bu bağlamda, üçüncü taraf müdahil, başvuranın beyanlarına konu olan 2017 anayasa değişikliklerinin, Venedik Komisyonu’nun reformun bu yönüne ilişkin ciddi endişelerini dile getirmesine rağmen, HSYK’nın yapısında önemli değişiklikler yaptığını savunmaktadır. Ona göre, HSYK’nın yapısının değiştirilmesi, Mahkeme’nin yukarıda bahsi geçen Eminağaoğlu/Türkiye kararında bu konuda dile getirdiği sorunları çözmek yerine daha da kötüleştirmiştir. Bu bağlamda, üçüncü taraf müdahil, HSK’ya yapılan atamaların artık siyasi kontrol altında olduğunu ve bu nedenle söz konusu Kurul’un artık yapısal olarak bağımsız sayılamayacağını savunmaktadır.

32.Üçüncü taraf ayrıca, yargıçların anayasal konulardaki açıklamaları nedeniyle ceza aldıkları durumlarda, üç ana noktanın kesinlikle dikkate alınması gerektiğini düşünmektedir. İlk olarak, ona göre, bir yandan diğer hakimler veya görülmekte olan davalar üzerinde yankı uyandırması muhtemel konuşmalar ile diğer yandan kamu yararını ilgilendiren konulardaki ifadeler arasında bir ayrım yapılmalıdır; kamu yararını ilgilendiren konulardaki bir tartışmanın açıkça bir parçası olan ifadeler yüksek düzeyde korumadan yararlanır. Ardından, diğer meslekler gibi hakimlerin de dernek kurma hakkı olduğundan, bir meslek örgütünü temsil eden hakimlerin yasal gelişmeler hakkında açıklama yapma hakkına sahip olması gerektiğini düşünmektedir. Bir sulh yargıcı disiplin soruşturmasına tabi tutulduğunda, bağımsızlık ve tarafsızlık gerekliliklerini karşılayan bir prosedürden yararlanması gerektiğini savunmaktadır.

2.Mahkemenin Değerlendirmesi

a) Genel ilkeler

33.Mahkeme, Baka/Macaristan ([GC], no. 20261/12, §§ 162-167, 23 Haziran 2016) ve Eminağaoğlu/Türkiye (no. 76521/12, §§ 120-126, 9 Mart 2021) kararlarında belirtildiği üzere, hâkimlerin ifade özgürlüğüne ilişkin genel ilkelerin mevcut davada da geçerli olduğunu hatırlatır.

34.Özellikle, demokratik bir toplumda, kuvvetler ayrılığı ve yargının bağımsızlığının korunması ihtiyacına ilişkin soruların çok önemli genel menfaat meseleleri teşkil ettiği kanaatindedir (Morice/Fransa [BD], no. 29369/10, § 128, AİHM 2015). Genel menfaat konularına ilişkin tartışmalar, genellikle, yetkililer açısından özellikle kısıtlı bir takdir marjı ile el ele giden 10. madde kapsamında yüksek düzeyde bir korumadan faydalanır (Morice, yukarıda, §§ 125 ve 153, July ve SARL Liberation/Fransa, no. 20893/03, § 67, AİHM 2008 (alıntılar)). Yargıyla ilgili tartışmaya yol açan bir sorunun siyasi sonuçları olsa bile, bu tek başına bir yargıcın konuyla ilgili bir açıklama yapmasını engellemek için yeterli değildir (Wille/Lihtenştayn [BD], no. 28396/95, § 67, AİHM 1999-VII).

35.Yargının toplumdaki özel rolünün hâkimlere bir ihtiyat görevi yüklediği doğrudur. Bununla birlikte, bu sonuncusunun özel bir özelliği vardır: hakimin sözü, avukatınkinden farklı olarak, sadece kendini ifade eden kişiyi değil, aynı zamanda onun aracılığıyla tüm Adalet kurumunu bağlayan nesnel bir takdirin ifadesi olarak kabul edilir (Morice, precite, §§ 128 ve 168).

36. Bu nedenle, özellikle gizlilik yükümlülüğünün söz konusu hâkimlerin tepki vermesini engellediği durumlarda, yargıyı ciddi bir dayanaktan yoksun yıkıcı saldırılara karşı korumak gerekebilir (Prager ve Oberschlick/Avusturya, 26 Nisan 1995, § 34, Seri A no. 313, Koudechkina/Rusya, no. 29492/05, § 86, 26 Şubat 2009, ve Di Giovanni/İtalya, no. 51160/06, § 71, 9 Temmuz 2013). Özellikle, yargı görevlilerinin, yargının otoritesinin ve tarafsızlığının sorgulanması muhtemel olduğunda (Wille, yukarıda anılan, § 64) ve ayrıca, diğer görevlilere, özellikle de diğer hâkimlere yönelik eleştirilerini ifade ederken (Eminağaoğlu, yukarıda anılan, § 136) ifade özgürlüklerini ölçülü bir şekilde kullanmaları beklenmelidir.

b) Bu ilkelerin mevcut davada uygulanması

37.Mahkeme, mevcut davada başvuranın ulusal bir günlük gazete tarafından yayınlanan bir röportajda yaptığı açıklamalar nedeniyle disiplin cezasına çarptırıldığını gözlemlemektedir. Mahkeme, bir röportajda ifade ettiği görüşler nedeniyle başvurana ceza verilmesinin, ifade özgürlüğü hakkının kullanılmasına yönelik bir müdahale teşkil ettiği kanaatindedir (bkz. diğer kararlar arasında, Wille, yukarıda anılan, § 51, Kudeshkina, yukarıda anılan, § 80, Eminağaoğlu, yukarıda anılan, § 127).

38. Söz konusu müdahalenin yasal bir dayanağı olduğu, yani 2802 sayılı Kanun’un 65 § 2 a) maddesi olduğu taraflar arasında tartışmasızdır. Mahkeme, bu hükmün şikâyet edilen müdahale için öngörülebilir bir yasal dayanak oluşturabileceğini varsaymaya hazırdır (Kozan/Türkiye, no. 16695/19,

§ 57, 1 Mart 2022). Ayrıca, müdahalenin yargının otoritesini ve tarafsızlığını güvence altına almak gibi meşru bir amaç güttüğünü de kabul etmeye hazırdır (ibidem, § 58).

39. İhtilaflı tedbirin demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığını değerlendirmek için Mahkeme davayı bir bütün olarak ele almalıdır. Bunu yaparken, bir yandan başvuranın bir yargıç olarak konumuna ve Yargıçlar Sendikası Genel Sekreteri olarak sahip olduğu pozisyona, diğer yandan başvuran tarafından yapılan açıklamaların içeriğine ve bunların yapıldığı koşullara ve ayrıca ihtilaflı tedbire yol açan karar alma sürecine özel önem atfedecektir (bkz. Eminağaoğlu, yukarıda anılan, § 132).

40. Mahkeme her şeyden önce, başvuranın ihtilaflı sözleri sarf ettiği sırada bir yargıç olduğuna dikkat çekmektedir. Bu özel statünün, adaletin düzgün işlemesine ve dolayısıyla halkın adalete olan güvenine yaptığı katkı nedeniyle, kendisine bireysel özgürlüklerin ve hukukun üstünlüğünün garantörü olarak bir görev yüklediğine şüphe yoktur (bkz. Kayasu/Türkiye, no. 5 64119/00 ve 76292/01, § 91, 13 Kasım 2008, ve Eminağaoğlu, yukarıda anılan, § 133, ayrıca bkz. 25 (2022) sayılı CCJE görüşünün 58. paragrafı, yukarıda 17. paragraf).

41.Mahkeme daha sonra, başvuranın söz konusu tarihte, hukukun üstünlüğünü ve yargının bağımsızlığını savunmak için faaliyet gösteren bir sendikal örgüt olan Yargıçlar Sendikası’nın genel sekreteri olduğunu (yukarıdaki 4. paragraf) ve kendisiyle bu sıfatla mülakat yapıldığını gözlemlemektedir. Sonuç olarak, bu sivil toplum kuruluşunun üstlenebileceği “sosyal bekçi köpeği” işlevi göz önünde bulundurulduğunda, başvuranın, faaliyetlerini özgürce yürütmeye devam eden yasal bir sendikanın genel sekreteri olarak, yargının işleyişine ilişkin sorular hakkında görüş bildirmeye sadece hakkı değil, aynı zamanda görevi de vardı (bkz. mutatis mutandis, Eminağaoğlu, yukarıda anılan, § 134 ve Zurek / Polonya, no. 39650/18, § 220, 16 Haziran 2022; ayrıca bkz. görüşün 48 ve 61. paragrafları

CCJE No. 25 (2022), yukarıdaki 17. paragraf).

42. Buna göre, Mahkeme, ilk olarak, başvuranın bir sulh hâkimi olarak konumunun doğasında bulunan ihtiyat ve itidal yükümlülüğü ile bağlı olduğunu ve ikinci olarak, bir sulh hâkimleri sendikasının genel sekreteri olarak sivil toplumda bir aktör olarak rol üstlendiğini kaydeder. Bu nedenle, yargı ve yargı sisteminin bağımsızlığı üzerinde etkisi olabilecek anayasal reformlar hakkında görüş bildirme hakkı ve görevi vardı (Eminağaoğlu, precite, § 135 ve Zurek, precite,§222).

43.Başvuranın yorumlarının içeriğiyle ilgili olarak Mahkeme, bu yorumların anayasa reformunun öngördüğü değişikliklerle ve bunların, özellikle de HSYK’da yapılan değişikliklerin yargı, yargıdaki sendikalaşma süreci ve yargıç sendikaları tarafından yürütülen çalışmalar üzerinde nasıl bir etkiye sahip olabileceğiyle ilgili olduğunu kaydeder. Bu bağlamda, dilekçe sahibi özellikle anayasa reformunun HSYK’nın yapısını yeniden şekillendirerek yargının bağımsızlığını zedeleyeceğini belirtmiştir. Anayasa değişikliklerinin yürürlüğe girmesiyle birlikte, yargıyı yönetmekle yükümlü olan ve yargıçların atanması ve terfi ettirilmesi gibi önemli yetkilerle donatılan yeni HSYK’da sadece Cumhurbaşkanı ve Meclis tarafından seçilen üyelerin yer alacağını ve yargıçların artık yürütmenin iradesine karşı gelemeyeceğini düşündüğünü açıklamıştır. Yargının örgütlü mücadelesinin önemini vurgulayarak, hakim ve savcıların da yürütmeye bağımlı olmalarından kısmen sorumlu olduklarına işaret etti. Ayrıca sendikasının önümüzdeki anayasa reformu referandumunda hayır oyu kullanma niyetini de açıkladı.

44.Mahkeme, disiplin konularında sahip olduğu yetkiler sayesinde

Yargı mensuplarının nakli, terfisi ve hatta görevden alınması gibi konularda HSK, yargıçların kariyerleri üzerinde çok güçlü bir etkiye sahiptir. HSK’nın Devletin yargı dışı güçlerine karşı bağımsızlığının korunması, Sözleşme anlamında Türkiye’nin demokratik sisteminin temel ilkelerinden biri olmakla kalmayıp, aynı zamanda başvuran da dâhil olmak üzere tüm hâkimler için mesleki kariyerlerini doğrudan ilgilendiren bir unsur ve dolayısıyla yargısal faaliyetlerini tam bir bağımsızlık ve tarafsızlık içinde sürdürmelerini sağlayacak bir tartışma ve düşünme konusu teşkil etmektedir (Kozan, yukarıda, § 61). Bu bağlamda, başvuranın ifadelerinin, yargı mensuplarının yanı sıra bir bütün olarak toplumu da yakından ilgilendiren bir tartışmanın parçası olduğu tartışmasızdır.

45.Mahkeme’nin görüşüne göre, hedef alınan kişi veya kurumlara yönelik bir eleştiri teşkil etmekten ziyade, tüm yorumlar yargının yürütme karşısındaki bağımsızlığına ilişkin soruları gündeme getirmiş ve bu bağımsızlığın korunmasının önemini vurgulamıştır. Gerçekten de, söz konusu mülakatta, başvuran esasen, ilk olarak, anayasa reformunun gerçekleştiği bağlam ve gerçekleştirilme şekli; ikinci olarak, başkanlık rejimine atfettiği ve kendisine göre bu reformdan kaynaklanan ve otoriter bir rejime yol açma riski taşıyan aşırılıklar; ve son olarak, anayasa değişikliklerinin yargı organlarının örgütlenmesi ve işlevi ve yargının bağımsızlığı üzerindeki etkileri ile ilgili endişelerini ortaya koymuştur. Mahkeme, başvurucunun ayrıca bu hususların Venedik Komisyonu tarafından da söz konusu anayasa değişikliklerine ilişkin görüşünde belirtildiğini ileri sürdüğünü kaydeder (yukarıdaki 16. ve 25. paragraflar).

46.Yargıyla ilgili anayasa değişikliklerini eleştiren bu tür ifadeler, şüphesiz, demokratik bir toplumda serbest tartışmaya açık olması gereken, kamuoyunu yakından ilgilendiren bir konuyla ilgilidir (bkz. Eminağaoğlu, yukarıda anılan, § 140). Mevcut davada, başvuranın söz konusu değişikliklere ilişkin görüşleri, kuvvetler ayrılığı ve yargının bağımsızlığı gibi yargı sistemine ilişkin konularla ilgili olduğundan, bu durum daha da geçerlidir. Bu nedenle Mahkeme, bu ifadelerin açıkça kamu yararını ilgilendiren konulara ilişkin bir tartışma kapsamına girdiğini ve yüksek düzeyde koruma gerektirdiğini düşünmektedir.

47.Mahkeme, başvuranın beyanlarına konu olan anayasa değişikliklerine ilişkin referandumun aynı zamanda hükümet sistemi ile yürütme ve yargı erklerinin yapısında da değişiklikler öngördüğünü ve dolayısıyla siyasi aygıtın da bu tartışmada dolaylı olarak söz konusu olduğunu gözden kaçırmamaktadır. Bu bağlamda, yargının siyasi iktidardan bağımsızlığı ile ilgili konuların bir şekilde Devletin yapısı ve işleyişi ile ilgili genel politikanın bir parçası olduğuna işaret etmektedir. Yargı mensupları tarafından yapılan siyasi açıklamalara ilişkin çekinceler dile getirilebilse bile, bu davada Cumhurbaşkanı tarafından yapılan açıklamaların siyasi sonuçları tam olarak açık değildir, Başvuranın yukarıda belirtilen konulardaki ifadelerinin siyasi sonuçları, Yargıçlar Sendikası Genel Sekreteri olarak mesleğinin özünü etkileyen bir konuda ifade özgürlüğünü kısıtlamak için tek başına yeterli olamaz (bkz. yukarıda anılan Baka, § 165, yukarıda anılan Eminağaoğlu, § 134, ve yukarıda anılan Kozan, § 65).

48.Ayrıca, mevcut davada verilen iki günlük maaş kesintisi cezasının nispeten ılımlı olduğu kabul edilse de (karşılaştırma için bkz. yukarıda anılan Eminağaoğlu, § 13, iş yeri değişikliği cezası verilmişti ve yukarıda anılan Kozan, § 15, kınama cezası verilmişti), başvurana bu cezanın verilmesinin doğası gereği, sadece başvuranın kendisi üzerinde değil, aynı zamanda bir bütün olarak yargı üzerinde, özellikle de yargı üzerinde etkisi olabilecek yasal veya anayasal reformlar ya da yargının bağımsızlığına ilişkin daha genel konular hakkında kamuya açık tartışmalara katılmak isteyen hâkimler üzerinde caydırıcı etkisi bulunmaktadır (Eminağaoğlu, yukarıda anılan, § 124, ve Kozan, yukarıda anılan, § 68).

49. Mahkeme, başvuranın ifade özgürlüğünü kullanmasına haksız bir müdahale teşkil edebilecek bir tedbirle ilgili olarak sahip olması gereken usuli güvencelere ilişkin olarak, öncelikle, HSK’nın cezayı veren kararında, başvuranın röportajında yargı kurumunun toplum nezdinde sahip olduğu saygınlığı zedeleyecek ve kurumun bir bütün olarak işlemediği ve güvenilmez olduğu fikrini ima edecek ifadeler kullandığını ve ikinci olarak Başvuranın mülakatında yaptığı açıklamaların, yargı kurumunun toplum nezdinde sahip olduğu saygınlığı zedeleyecek ve kurumun bir bütün olarak işlevsiz ve güvenilmez olduğu fikrini ima edecek şekilde yapıldığını ve üçüncü olarak Başvuranın röportajında yaptığı açıklamaların, yargı kurumunun toplum nezdinde sahip olduğu saygınlığı zedeleyecek şekilde yapılmış olması, ikinci olarak, davalı tarafından yapılan açıklamaların, anayasa değişikliklerine ilişkin referandumun yarattığı sosyal atmosfer göz önüne alındığında, siyasi olarak tarafgir olduğunu düşündürmesi (bkz. yukarıdaki 10. paragraf). Mahkeme, bu gerekçe beyanının, yukarıda belirtilen kriterlere uygun olarak, başvuranın ifade özgürlüğü hakkı ile bir yargıç olarak kendisine yüklenen ihtiyat ve itidal yükümlülüğü arasında uygun bir denge sağlayacak herhangi bir gelişme içermediğini tespit etmiştir. Bu tür bir dengeleme, başvuran tarafından yapılan itirazlar bağlamında çeşitli HSK organları tarafından daha sonra verilen kararlarda da görülmemektedir. Aslında, HSK’nın kararlarının hiçbirinde, bir yandan başvuranın yargıç statüsü ve Yargıçlar Sendikası Genel Sekreteri olarak konumu, diğer yandan da bu ifadeleri çevreleyen bağlam dikkate alındığında, ihtilaflı mülakatta yargının saygınlığına zarar verdiği ve siyasi olarak önyargılı olduğu düşünülen belirli pasajlar veya ifadeler belirtilmemiştir. Dolayısıyla Mahkeme, ulusal makamların söz konusu tedbiri haklı çıkarmak için yeterli gerekçe sunmadığı kanaatindedir.

50.Mahkeme ayrıca, başvuranın HSK tarafından kendisine karşı alınan tedbire karşı herhangi bir yargı yoluna sahip olmadığını gözlemlemektedir. HSK, mevcut davada hem ilk derece mahkemesi olan İkinci Daire’de hem de ikinci derece mahkemesi olan Genel Kurul’da karar vermiştir. Başvuran tarafından yapılan açıklamalar, HSK’nın yürütme karşısındaki bağımsızlığı ve tarafsızlığı konusunda soru işaretleri doğurduğundan, Mahkeme, HSK’nın mevcut davada hem bir suçlama makamı hem de ilk derece mahkemesinde, kendi yapısı ve işleyişinin söz konusu olduğu bir davada karar veren bir makam olarak hareket ettiğini gözlemlemelidir (bkz. Kozan, yukarıda anılan, § 69). Bir hakim hakkında disiplin soruşturması başlatıldığında, yargının işleyişine yönelik kamu güveninin tehlikede olduğu unutulmamalıdır. Bu nedenle, disiplin soruşturmasına konu olan her hâkim keyfiliğe karşı güvencelere sahip olmalıdır. Özellikle, ilgili kişi, söz konusu tedbirin, tedbirin hukuka uygunluğu hakkında karar verebilecek ve yetkinin kötüye kullanılmasını cezalandırabilecek bağımsız ve tarafsız bir organ tarafından incelenmesi imkânına sahip olmalıdır (Eminağaoğlu, yukarıda anılan, § 150). Mahkeme burada durumun böyle olmadığını tespit etmiştir.

51. Yukarıda belirtilen hususlar ışığında Mahkeme, davanın disiplin koşullarının 10 § 2 maddesi anlamında demokratik bir toplumda gerekli bir tedbir olarak görülemeyeceği sonucuna varmıştır.

52. Dolayısıyla, Sözleşme’nin 10. maddesi ihlal edilmiştir.

II.SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI

53.Sözleşme’nin 41. Maddesi hükümleri uyarınca:

“Mahkeme, işbu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarının ancak eksik bir şekilde telafi edilmesine imkan veriyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören tarafın adil tatminine hükmeder.”

54.Başvuran adil tazmin talebinde bulunmamıştır. Sonuç olarak, Mahkeme, kendisine bu konuda herhangi bir meblağ ödenmesi için herhangi bir gerekçe bulunmadığını düşünmektedir.

BU SEBEPLERDEN DOLAYI, MAHKEME OYBİRLİĞİYLE ;

1.Dilekçenin kabul edilebilir olduğuna karar verir;

2.Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir;

Fransızca olarak hazırlanmış, daha sonra Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77 §§ 2 ve 3. maddesi uyarınca 6 Haziran 2023 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.

Bern Sözleşmesi: Avrupa’nın Yaban Hayatı ve Doğal Yaşama Ortamlarını Koruma Sözleşmesi

0
Österreich, Niederösterreich, Nationalpark, Thayatal, Fluss Thaya

Bern Sözleşmesi (Avrupa’nın Yaban Hayatı ve Doğal Yaşama Ortamlarını Koruma Sözleşmesi-Convention on the Conservation of European Wildlife and Natural Habitats), Avrupa kıtasının doğal mirasının çoğunu kapsayan ve Afrika’nın bazı Devletlerini de içeren, doğa koruma alanında bağlayıcı bir uluslararası sözleşmedir. Yabani flora ve faunanın korunmasını hedefleyen sözleşme 19 Eylül 1979 tarihinde imzalanmış, 1 Haziran 1982 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Türkiye Cumhuriyeti sözleşmeyi 2 Mayıs 1984 tarihinde onaylamış, 20 Şubat 1984 tarihinde sözleşmenin Türkçe tercümesini ve eklerini Resmi Gazete’de yayınlamış ve 1 Eylül 1984’te yürürlüğe sokmuştur. 

Sözleşme yabani bitki ve hayvan türlerinin ve bunların yaşam alanlarının korunmasını hedeflemektedir. Sözleşmenin eklerinde belirtilen göçmen türler, yabani bitki ve hayvan türlerinin muhafaza edilmesi için uygun tedbirlerin alınmasını tüm taraf devletler taahhüt etmişlerdir. Yabani bitki ve hayvan türlerinin muhafaza edilmesi için imar planı ve inşaat politikalarının koruma tedbirlerine uygun şekilde düzenlenmesi gerekmektedir. Taraflar yabani bitki ve hayvan türlerinin ve bunların yaşam alanlarının muhafaza edilmesi ihtiyacıyla ilgili eğitimi yaygınlaştırmayı ve bu konuda genel bilgiler sağlamayı taahhüt etmektedir. Sözleşmeyle, tarafların kendi delegeleriyle temsil edilecekleri bir daimi komisyonun kurulması kararlaştırılmıştır. Komisyonun temel görevi, bu sözleşmenin hükümlerinin uygulanmasını takip etmek; yabani bitkilerin geliştirilmesi ve ihtiyaçlarının değerlendirilmesi ışığında uygulama pratiğini izlemektir. Daimi komisyon bu amaçla, taraflara tavsiyelerde bulunmak ve korumaya alınmış olan türlerin belirtildiği eklerde değişiklik yapmak üzere yetkilendirilmiştir.

Avrupa’nın  Yaban  Hayatı  ve  Doğal Yaşama Ortamlarının  Korunması  Sözleşmesi

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Önsöz

Avrupa Konseyi‘ne üye Devletler ve bu Sözleşmeyi imzalayan diğer Devletler;

Avrupa Konyesinin, üyeleri arasında daha sıkı bir birliği gerçekleştirmek amacını dikkate alarak;

Avrupa Konseyi’nin, doğa koruması alanında diğer Devletlerle işbirliği yapma arzusunu göz önünde tutarak;

Yabani flora ve faunanın, korunması ve gelecek nesillere aktarılması gerekli, estetik, bilimsel, kültürel, rekreasyonel, ekonomik ve özgün değerde doğal bir miras oluşturduğunu takdir ederek;

Biyolojik dengelerin devamlılığında yabani flora ve faunanın oynadığı temel rolü bilerek;

Yabani flora ve faunanın bir çok türlerinin ciddi biçimde tükenmekte olduğu ve bazılarının yok olma tehlikesine maruz olduğunu kaydederek,

Doğal yaşama ortamlarının muhafazasının, yabani flora ve faunanın koruma ve muhafazasında hayati önemi olduğunun bilinciyle;

Yabani flora ve faunanın muhafazasının, hükümetlerin ulusal amaçları ve programlarında dikkate alınması ve özellikle göçmen türlerin korunmasında uluslararası işbirliğinin gerekliliğini takdir ederek,

Hükümetler ve uluslararası kuruluşlardan gelen ortak uygulamalara ilişkin talepleri, özellikle 1972’deki Birleşmiş Milletler Beşeri Çevre Konferansı ve Avrupa Konseyi Danışma Meclisince dile getirilen talepleri hatırda tutarak,

Yaban hayatının muhafazası konusunda, Avrupa İkinci Çevre Bakanlar Konferansı, 2 No.lu Tavsiye Kararlarının, özellikle izlenmesi dileğiyle,

Aşağıdaki hususları kabul etmişlerdir.;

BÖLÜM I

Genel Hükümler

Madde 1

1. Bu Sözleşmenin amacı; yabani flora ve faunayı ve bunların yaşama ortamlarını muhafaza etmek, özellikle birden fazla devletin işbirliğini gerektirenlerin muhafazasını sağlamak ve bu işbirliğini geliştirmektir.

2. Nesli tehlikeye düşmüş ve düşebilecek türlere, özellikle göçmen olanlarına özel önem verilir.

Madde 2

3. Âkit Taraflar, ekonomik ve rekreasyonel gereksinmeleri ve yerel olarak risk altında bulunan alt türler, varyeteler veya formların isteklerini dikkate alırken, yabani flora ve faunanın, özellikle ekolojik, bilimsel ve kültürel gereksinmelerini de karşılayacak düzeyde, popülasyonlarının devamı veya bu düzeye ulaştırılması için gerekli önlemleri alacaktır.

Madde 3

1. Her Âkit Taraf, yabani flora ve fauna ile doğal yaşama ortamlarının, bilhassa nesli tehlikeye düşmüş ve düşebilecek türlerin, özellikle endemik olanlarının ve tehlikeye düşmüş yaşama ortamlarının, bu Sözleşme hükümlerine uygun olarak muhafazası amacıyla ulusal politikalarını geliştireceklerdir.

2. Her Âkit Taraf, planlama ve kalkınma politikalarını saptarken ve kirlenme ile mücadele önlemleri alırken, yabani flora ve faunanın muhafazasına özen göstermeyi taahhüt eder.

3. Her Âkit Taraf, yabani flora ve fauna ile bunların yaşama ortamlarının muhafazasının gerektirdiği eğitimi ve genel bilgi yayımını geliştirecektir.

BÖLÜM II

Yaşama Ortamlarının Korunması

Madde 4

1 Her Âkit Taraf, yabani flora ve fauna türlerinin yaşama ortamlarının, özellikle I ve II numaralı ek listelerde belirtilenlerin ve yok olma tehlikesi altında bulunan doğal yaşama ortamlarının muhafazasını güvence altına almak üzere, uygun ve gerekli yasal ve idari önlemleri alacaktır.

2. Âkit Taraflar, planlama ve kalkınma politikalarını saptarken, önceki paragraf uyarınca korunan sahaların muhafaza gereksinimlerine, bu gibi yerlerin her türlü tahribattan uzak veya tahribatın mümkün olan en alt düzeyde tutulmasına özen göstereceklerdir.

3. Âkit Taraflar, II ve III nolu ek listelerde belirtilen göçmen türler için önem taşıyan ve kışlama, toplanma, beslenme, üreme veya tüy değiştirme yönünden göç yollarına uygun ilişki konumunda bulunan sahaların korunmasına özel dikkat göstermeyi kabul ederler.

4. Âkit Taraflar, bu maddede değinilen doğal yaşama ortamlarının korunması için bunların sınır bölgelerinde bulunması halinde, çabalarını uyumlu kılmak yönünden eşgüdüm sağlamayı taahhüt ederler.

BÖLÜM III

Türlerin Korunması

Madde 5

Her Âkit Taraf, 1 numaralı ek listede belirtilen yabani flora türlerinin özel olarak korunmasını güvence altına alacak uygun ve gerekli yasal ve idari önlemleri alacaktır. Bu bitkilerin kasıtlı olarak koparılması, toplanması,kesilmesi veya köklenmesi yasaklanacaktır. Her Âkit Taraf uygun hallerde, bu türlerin elde bulundurulmasını veya alım satımını yasaklayacaktır.

Madde 6

Her Âkit Taraf, II numaralı ek listede belirtilen yabani fauna türlerinin özel olarak korunmasını güvence altına alacak uygun ve gerekli yasal ve idari önlemleri alacaktır. Bu türler için özellikle aşağıdaki hususlar yasaklanacaktır:

a) Her türlü kasıtlı yakalama ve alıkoyma, kasıtlı öldürme şekilleri;

b) Üreme veya dinlenme yerlerine kasıtlı olarak zarar vermek veya buraları tahrip etmek;

c) Yabani faunayı, bu Sözleşmenin amacına ters düşecek şekilde, özellikle üreme, geliştirme ve kış uykusu dönemlerinde kasıtlı olarak rahatsız etmek;

d) Yabani çevreden yumurta toplamak veya kasten tahrip etmek veya boş dahi olsa bu yumurtaları alıkoymak;

e) Bu madde hükümlerinin etkinliğine katkı sağlayacak hallerde, tahnit edilmiş hayvanlar ve hayvandan elde edilmiş kolayca tanınabilir herhangi bir kısım veya bunun kullanıldığı malzeme dahil, bu hayvanların canlı veya cansız olarak elde bulundurulması ve iç ticareti.

Madde 7

1- Her Âkit Taraf, III numaralı ek listede belirtilen yabani faunanın korunmasını güvence altına alacak uygun ve gerekli yasal ve idari önlemleri alacaktır.

2- III numaralı ek listede belirtilen yabani faunanın her türlü işletme şekli, 2. maddenin şartları göz önünde tutularak, popülasyonlarının varlığını tehlikeye düşürmeyecek şekilde düzenlenmiş olacaktır.

3- Alınacak önlemler;

a) Kapalı av mevsimlerini ve/veya işletmeyi düzenleyen diğer esasları,

b) Yabani faunayı yeterli popülasyon düzeylerine ulaştırmak amacıyla, uygun durumlarda, işletmenin geçici veya bölgesel olarak yasaklanmasını,

c) Yabani hayvanların canlı ve cansız olarak satışının, satmak amacıyla elde bulundurulmasının ve nakledilmesinin veya satışa çıkarılmasının uygun şekilde düzenlenmesi hususlarını,

Kapsayacaktır.

Madde 8

III numaralı ek listede belirlenen ve II numaralı ek listede belirlenmiş olup, 9uncu madde uyarınca istisnalar uygulanması söz konusu olan yabani fauna türlerinin yakalanması ve öldürülmesi konusunda ise, Âkit Taraflar, bu türlerin popülasyonlarının yerel olarak yok olmasına veya ciddi şekilde tedirgin edilmesine neden olacak her türlü ve özellikle IV numaralı ek listede belirlenen yakalama ve öldürme yollarının ve araçlarının kullanılmasını yasaklayacaklardır.

Madde 9

1- Her Âkit Taraf 4, 5, 6 ve 7nci madde hükümlerine ve 8inci maddede ifade edilen usullerin ve araçların kullanımının yasaklanması hükmüne uygun başka bir çözüm yolu olmadığı ve istisnai uygulamanın, bahis konusu popülasyonun devamlılığına zarar vermeyeceği hallerde;

– Flora ve faunanın korunması için;

– Tarım ürünlerine, hayvancılığa, ormanlara, balıkçılığa, sulara ve diğer arazi kullanım şekillerine yönelebilecek ciddi zararları önlemek için;

– Genel sağlık ve güvenlik, hava güvenliği veya diğer kamu yararı hallerinde;

– Araştırma eğitim amaçlarıyla, kaybolmuş türlerin yeniden getirilmesi, yeniden yerleştirilmesi ve gerekli beslenmenin sağlanması için;

– Belirli yabani hayvan ve bitkilerin az miktarda alımı, saklanması veya diğer akılcı kullanımlarına, çok sıkı gözetim altında, selektif ve sınırlı olmak kaydıyla izin verilmesi yönünden,

İstisnalar getirebilir.

2- Âkit Taraflar, önceki paragrafa uygun olarak uyguladığı istisnalar hakkında Daimi Komiteye her iki yılda bir rapor gönderecektir. Bu raporlarda:

– İstisna kapsamına alınan veya daha önce alınmış olan popülasyonlar ve mümkün olduğu takdirde bunların sayısı,

– Kullanılmasına izin verilen yakalama ve öldürme şekilleri,

– Bu istisnanın uygulanmasına izin verilen hallerde risk olasılığı ve yer ve zaman koşulları,

– Koşulların yerine getirildiğini açıklayabilecek ve kullanılabilecek araçlar, sınırlamalar ve bunları izleyecek elemanlar yönünden karar alabilecek yetkili makam,

– Yapılan kontroller;

Belirtilecektir.

BÖLÜM IV

Göçmen Türlere İlişkin Özel Hükümler

Madde 10

Âkit Taraflar, 4, 6, 7 ve 8inci maddelerde belirtilen önlemlere ek olarak II ve III numaralı ek listelerde belirtilen göçmen türlerden, yayılım alanı kendi topraklarına girenlerin korunması yönündeki çabalarında eşgüdüm sağlamayı taahhüt ederler.

Âkit Taraflar, 7nci maddenin 3 a paragrafı uyarınca tayin edilmiş bulunan ava kapalı sezonlar ve/veya işletmeyi düzenleyecek diğer esasların III numaralı ek listede belirlenen göçmen türlerin gereksinmelerini karşılamak yönünden yeterli ve uygun biçimde düzenlenmesini sağlamak amacıyla gerekli önlemleri alacaklardır.

BÖLÜM V

Tamamlayıcı Hükümler

Madde 11

1- Bu Sözleşme hükümlerinin uygulanmasında Âkit Taraflar;

a) Uygun ve gerekli olduğunda ve özellikle bu Sözleşmenin diğer maddelerine uygun olarak alınmış önlemlerin etkinliğinin arttırılması yönünde işbirliği yapmayı,

b) Bu Sözleşmenin amaçlarına ilişkin konularda araştırma çalışmalarını teşvik etmeyi ve eşgüdümü sağlamayı,

Taahhüt ederler.

2- Her Âkit Taraf;

a) Diğer Âkit Tarafların deneyimlerinin ışığı altında yapılan bir etütle etkin ve kabul edilebilirliği saptanan yeniden yerleştirme çalışmalarının tehlikeye maruz bir türün muhafazasına katkısı olabileceği durumlarda, yabani flora ve fauna yerli türlerinin yeniden yerleştirilmesini teşvik etmeyi,

b) Yerli olmayan türlerin getirilmesinin kesin kontrol altına alınmasını,

Taahhüt eder.

3- Her Âkit Taraf, I ve II numaralı ek listelere dahil edilmemiş bulunan ve fakat kendi ülkelerinde mutlak koruma altına alınan türleri Daimi Komiteye bildirecektir.

Madde 12

Âkit Taraflar, yabani flora ve fauna ile bunların yaşama ortamlarının korunması için bu Sözleşme ile getirilen hükümlerden daha sıkı önlemler alabilirler.

BÖLÜM VI

Daimi Komite

Madde 13

1- Bu sözleşmenin amaçları için bir Daimi Komite oluşturulacaktır.

2- Her Âkit Taraf Daimi Komitede bir veya daha fazla delege ile temsil edilebilir. Her delegasyon bir oy hakkına sahip olacaktır. Avrupa Ekonomik Topluluğu kendi uzmanlık alanı dahilinde, bu Sözleşmeye taraf olan üye ülkelerinin sayısına eşit sayıda oy hakkı kullanacaktır, Avrupa Ekonomik Topluluğu, üye ülkelerinin oy hakkını kendilerinin kullanmaları halinde, o üye ülke adına oy kullanmayacaktır, aynı şekilde Avrupa Ekonomik Topluluğunun, adına oy kullandığı ülke, tekrar oy kullanamayacaktır.

3- Avrupa Konseyinin Sözleşmeye taraf olmayan herhangi bir üye devleti, Komitede bir gözlemci ile temsil edilebilir.

Daimi Komite, Avrupa Konseyi üyesi olmayan ve bu Sözleşmeye taraf olmayan herhangi bir devleti, toplantılarından birinde bir gözlemci tarafından temsil edilmek üzere davet etmeye oybirliği ile karar verebilir.

Yabani fauna ve flora ile bunların yaşama ortamlarının korunması, muhafazası veya yönetiminde teknik yönden uzmanlaşmış olan ve aşağıdaki kategorilerden birine dahil olan;

a) Hükümet içi veya dışı organlardan oluşan uluslararası kurum ve kuruluşlar ile, Hükümete bağlı ulusal kurum ve kuruluşlar,

b) İçinde yer aldığı Devlet tarafından bu yönlü amaçları onaylamış bulunan Hükümet dışı, ulusal kurum ve kuruluşlar,

Komite toplantısında gözlemci olarak temsilci bulundurmak isteklerini en az üç ay öncesinden Avrupa Konseyi Genel Sekreterine bildirebilirler. Âkit Tarafların üçte birinin, Genel Sekretere toplantıdan en geç bir ay öncesinde, karşıt görüşlerini bildirmemeleri halinde, bu kurum veya kuruluşlar Komite toplantısına katılabileceklerdir.

4- Daimi Komite, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri tarafından toplantıya çağrılacaktır. Komite, Sözleşmenin yürürlüğe giriş tarihini takip eden bir yıl içinde ilk toplantısını yapacaktır. Bundan sonraki toplantılar en azından her iki yılda bir ve bunun dışında Âkit Tarafların çoğunluğunun istemde bulunması halinde yapılacaktır.

5- Daimi Komite, Âkit Tarafların yeter çoğunluğu ile toplanacaktır.

6- Daimi Komite, bu Sözleşme hükümlerine uygun olarak kendi çalışma kurallarını belirleyecektir.

Madde 14.-

1- Daimi Komite bu Sözleşmenin uygulanmasını izlemekle yükümlü olacaktır. Bu yükümlülük özellikle;

– Sözleşme hükümlerini, eklerini ve değişiklik gereklerini kapsayacak şekilde sürekli gözden geçirmek,

– Bu Sözleşmenin amaçları için alınacak önlemlerle ilgili olarak Âkit Taraflara tavsiyelerde bulunmak,

– Bu Sözleşme çerçevesinde yürütülen faaliyetler konusunda kamuoyunu bilgilendirmek yönünden uygun önlemleri önermek,

– Avrupa Konseyine üye olmayan devletlerin bu Sözleşmeye katılmak üzere davet edilmeleri yönünden Bakanlar Komitesine önerilerde bulunmak,

– Türler ve tür gruplarının etkin muhafazasına ulaşmayı sağlamak üzere, Sözleşmeye taraf olmayan Devletlerle anlaşmalar yapmak konusunda öneriler de dahil olmak üzere, Sözleşmenin etkinliği arttıracak her türlü öneride bulunmak,

Hususlarını kapsayabilir.

2- Daimi Komite, fonksiyonlarını yerine getirmek amacıyla kendi inisiyatifi ile Uzmanlar Grubu Toplantıları düzenleyebilir.

Madde 15

Daimi Komite, her toplantısından sonra Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesine yaptığı çalışmalar ve Sözleşmenin işleyişi hakkında bir rapor sunacaktır.

BÖLÜM VII

Sözleşme Hükümlerinin Değiştirilmesi

Madde 16

1- Bir Âkit Taraf veya Bakanlar Komitesi tarafından bu Sözleşme maddelerine yapılan her değişiklik önerisi, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine iletilir ve bu teklif Genel Sekreter tarafından, Daimi Komite toplantısından en geç iki ay önce, Avrupa Konseyine üye Devletlere, her imzacı devlete, her Âkit Tarafa, Sözleşmenin 19uncu maddesi hükümleri uyarınca Sözleşmeyi imzalamaya davet edilen her Devlete ve Sözleşmenin 20inci maddesi hükümleri uyarınca Sözleşmeye katılmaya davet edilen her Devlete bildirilir.

2- Yukarıdaki paragraf hükümlerine uygun olarak getirilen değişiklik önerileri, Daimi Komite tarafından incelenerek;

a) 1-12inci maddelerle ilgili olan değişiklikler için Komitede dörtte üç oy çokluğu ile benimsenen metin, kabul için Âkit Taraflara sunulacaktır.

b) 13-24ncü maddelerle ilgili olarak 3/4 oy çokluğu ile kabul edilen değişiklik metni Bakanlar Komitesinin tasvibine sunulacaktır. Bu tasvip işleminden sonra söz konusu metin Âkit Tarafların kabulüne sunulacaktır.

3- Her değişiklik, bütün Âkit Tarafların değişiklik metinlerini kabul ettiklerini Genel Sekretere bildirmelerinden sonraki 30uncu günde yürürlüğe girecektir.

4- Bu maddenin 1, 2 a ve 3üncü paragraflarında yer alan hükümler, Sözleşmeye yeni eklerin kabul edilmesine uygulanacaktır.

Madde 17

Bir Âkit Taraf veya Bakanlar Komitesi tarafından bu Sözleşmenin eklerine yapılan her değişiklik önerisi, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine iletilir ve bu teklif Genel Sekreter tarafından Daimi Komite toplantısından en geç iki ay önce Avrupa Konseyine üye Devletlere, her imzacı Devlete, her Âkit Tarafa, Sözleşmenin 19uncu maddesi hükümleri uyarınca Sözleşmeyi imzalamaya davet edilen her Devlete ve Sözleşmenin 20nci maddesi hükümleri uyarınca Sözleşmeye katılmaya davet edilen her Devlete bildirilir.

2- Yukarıdaki paragraf hükümleri uyarınca getirilen değişiklik önerileri Daimi Komite tarafından incelenecektir. Komite Âkit Tarafların 2/3 oy çokluğu ile bu değişiklik önerilerini kabul edebilir. Kabul edilen metin Âkit Taraflara iletilecektir.

3- Âkit Tarafların 1/3’ü karşıt görüş bildirmedikçe, her değişiklik, Daimi Komite tarafından kabulünden 3 ay sonra, karşıt görüş bildirmeyen Âkit Taraflar bakımından yürürlüğe girecektir.

BÖLÜM VIII

Anlaşmazlıkların Çözümü

Madde 18

1- Daimi Komite, bu Sözleşmenin uygulanmasından doğan her türlü sorunun dostane çözümünü kolaylaştırmak için en üst düzeyde çaba sarfedecektir.

2- Bu Sözleşmenin yorumu ve uygulamasında Âkit Taraflar arasında ortaya çıkabilecek ve yukarıdaki paragraf hükümleri içinde veya ilgili Taraflar arasında görüşmelerle esasları belirlenmemiş anlaşmazlıklar için, ilgili Taraflar başkaca bir yöntemi öngörmemişse, bunlardan birinin istemi üzerine, hakemliğe başvurulacaktır. Her Taraf bir hakemi ve bu iki hakem de üçüncü bir hakemi tayin edeceklerdir. Bu maddenin 3üncü paragrafı hükümleri uyarınca, Taraflardan biri, hakemliğe başvurma istemini takip eden üç ay içinde kendi hakemini tayin etmezse, diğer Tarafın istemi üzerine, bu hakem Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Başkanı tarafından, müteakip üç ay içinde tayin edilecektir. İlk iki hakem üçüncü hakemin seçiminde kendi tayinlerini takip eden üç ay içinde görüş birliğine varamazlarsa, yine aynı yöntem izlenecektir.

3- Biri Avrupa Ekonomik Topluluğu üyesi iki Âkit Taraf arasındaki bir anlaşmazlık durumunda, sadece Sözleşmeye taraf Devlet, hakemliğe başvurma istemini hem üye Devlete hem de Topluluğa iletecek, Üye Devlet ve Topluluk müştereken veya ayrı ayrı anlaşmazlığa taraf olup olmayacaklarını, istem tarihinden itibaren iki ay içinde bildireceklerdir. Belirtilen bu süre içinde böyle bir bildirimin vaki olmaması halinde, üye Devlet ve Topluluk, Hakemlik Mahkemesinin oluşturulması ve işleyişine ilişkin hükümlerin, bu anlaşmazlığın giderilmesine uygulanmasında tek ve aynı taraf olarak mütalaa edileceklerdir. Üye Devlet ve Topluluk, müştereken anlaşmazlığa taraf olduklarını bildiklerinde de aynı işlem uygulanacaktır.

4- Hakemlik Mahkemesi, çalışma kurallarını kendisi belirleyecektir. Kararlar oy çokluğuyla alınacaktır. Bu kararlar kesin ve bağlayıcıdır.

5- Anlaşmazlık halindeki her Âkit Taraf kendi hakeminin masraflarını karşılayacak, üçüncü hakemin ve Hakemlik Mahkemesinin diğer masrafları, her iki tarafça eşit paylar halinde karşılanacaktır.

BÖLÜM IX

Son Hükümler

Madde 19

1- Bu Sözleşme, Avrupa Konseyine üye Devletler ve Avrupa Konseyi üyesi olmayıp Sözleşmenin hazırlığına katılan Devletler ile, Avrupa Ekonomik Topluluğunun imzasına açılacaktır.

Sözleşme, yürürlüğe gireceği tarihe kadar, Bakanlar Komitesi tarafından davet edilen diğer devletlerin de imzasına açık olacaktır.

Sözleşme, onay, kabul veya tasvibe sunulur. Onay, kabul veya tasvip belgeleri, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine tevdii edilecektir.

2- Sözleşme, en az 4’ü Avrupa Konseyi üyesi olan 5 devletin, yukarıdaki paragraf hükümlerine göre Sözleşme ile bağlı olmayı kabul ettiklerini kesin olarak bildirdikleri tarihi takip eden üç aylık dönemden sonra gelen ayın ilk günü yürürlüğe girecektir.

3- Sözleşme ile bağlı olmayı kabul ettiklerini sonradan bildiren her devlet veya Avrupa Ekonomik Topluluğu için Sözleşme, onay, kabul veya tasvip olunduğunu belirten belgenin Genel Sekretere ulaştığı tarihi takip eden üç aylık dönemden sonra gelen ayın ilk günü yürürlüğe girecektir.

Madde 20

1- Bu Sözleşmenin yürürlüğe girdiği tarihten sonra Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, Âkit Taraflara danışarak, 19uncu madde hükümlerine göre Sözleşmeyi imzalamaya davet edilip de henüz imzalamamış olan veya diğer Konsey üyesi olmayan devletleri Sözleşmeye katılmaya davet edebilir.

2- Katılan her devlet için sözleşme, kabul belgelerinin Avrupa Konseyi Genel Sekreterine ulaştığı tarihi takip eden üç aylık dönemden sonra gelen ayın ilk günü yürürlüğe girecektir.

Madde 21

1- Her devlet, imza anında veya onay, kabul, tasvip veya katılma belgelerinin tevdii sırasında bu Sözleşmeyi uygulayacağı ülke alanını veya alanlarını belirtebilir.

2- Herhangi bir Âkit Taraf, onay, kabul, tasvip veya katılma belgelerinin tevdii sırasında veya daha sonra, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine göndereceği bildirim ile Sözleşmenin uygulama alanını, bildirimde belirteceği diğer alanlara ve uluslararası ilişkilerden sorumlu bulunduğu veya adına yetki kullandığı alanlara yaygınlaştırdığını belirtebilir.

3- Yukarıdaki paragrafa göre Sözleşme uygulamasına alınan bazı alanlar Genel Sekretere gönderilecek bir bildirim ile uygulama dışına çıkarılabilir. Bu çıkarma işlemi, Genel Sekreterce bu bildirimin alındığı tarihten sonraki 6 aylık dönemin sona ermesini takip eden ayın ilk gününden itibaren geçerlidir.

Madde 22

1- Her devlet, imza anında veya onay, kabul, tasvip veya katılma belgelerinin tevdii sırasında I, II, III numaralı ek listelerde belirtilen muayyen türlerle ilgili bir veya daha fazla çekinceler koyabilir ve/veya çekince ya da çekincelerde anılan türler için IV numaralı ek listede yer alan muayyen bazı öldürme, yakalama ve diğer işletme yöntemleri konusunda çekince veya çekinceler koyabilir. Sözleşmeye genel anlamda çekince konamaz.

2- 21nci maddenin 2nci paragrafında öngörülen bildirimle, bu Sözleşmenin uygulamasını yaygınlaştıran Âkit Taraf, bu alanlara ilişkin olarak yukarıdaki paragraf hükümlerine uygun, bir veya daha fazla çekince koyabilir.

3- Belirtilen bu çekincelerden başka bir çekince konulmaz.

4- Bu maddenin 1 ve 2nci paragraflarına göre bir çekince koyan Âkit Taraf, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine göndereceği bir bildirim ile bu çekincesini kısmen veya tamamen geri alabilir. Geri alma işlemi, çekincenin geri alındığına dair duyurunun Genel Sekreter tarafından alındığı tarihten itibaren geçerlidir.

Madde 23

1- Her Âkit Taraf, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine göndereceği bir bildirim ile, bu Sözleşmeden çekildiğini her an bildirebilir.

2- Bu çekilme işlemi, bildirimin Genel Sekreter tarafından alındığı tarihi takip eden altı aylık dönemden sonra gelen ayın ilk gününde geçerlilik kazanacaktır.

Madde 24

Avrupa Konseyi Genel Sekreteri, Avrupa Konseyine üye devletlere, Sözleşmeyi imzalayan her devlete, bu Sözleşmeyi imzalamış ise, Avrupa Ekonomik Topluluğuna ve her Âkit Tarafa;

a) Her imza işlemini,

b) Onay, kabul, tasvip veya katılma belgelerinin tevdi edildiğini,

c) 19 ve 20inci maddeler uyarınca, bu Sözleşmenin yürürlüğe giriş tarihlerini,

d) 13ncü maddenin 3üncü paragrafı uyarınca gönderilen her türlü bilgileri,

e) 15nci madde hükümleri uyarınca düzenlenecek her türlü raporu,

f) 16ncı ve 17nci maddelere göre kabul edilen her türlü değişiklik veya yeni ekler ile, bu değişiklik veya yeni eklerin yürürlüğe giriş tarihlerini,

g) 21nci maddenin 2 ve 3ncü paragraf hükümleri uyarınca yapılan her türlü bildirimi,

h) 22nci maddenin 1 ve 2nci paragraf hükümleri uyarınca konulan her türlü çekinceyi,

i) 22nci maddenin 4ncü paragrafı uyarınca geri çekilen her türlü çekinceyi,

j) 23ncü madde hükümleri uyarınca yapılan her türlü çekilme bildirimi ve bu bildirime göre çekilmenin geçerlilik tarihini,

Bildirecektir.

Bu Sözleşme, aşağıda imzaları bulunan yetkililerin huzurunda imzalanmıştır.

1979 Eylül’ünün 19uncu günü Bern’de imzalanmış olan bu Sözleşmenin İngilizce ve Fransızca metinleri, aslına uygun olup, tek kopya halinde Avrupa Konseyi arşivlerinde saklanacaktır. Avrupa Konseyi Genel Sekreteri, tasdik edilmiş birer nüshayı Avrupa Konseyine üye her devlete, Sözleşmeyi imzalayan her devlete, eğer imzalamış ise, Avrupa Ekonomik Topluluğuna ve bu Sözleşmeyi imzalamaya veya kabul etmeye davet edilen her devlete yollayacaktır.

Ek Liste I

Kesin olarak koruma altına alınan flora türleri

PTERIDOPHYTE Kıvırcık Sığır kuyruğu
Aspidiaceae Myosotis rehsteineri Wartm.
Diplazium caudatum Unutma Beni
(Cav.) Jermy Omphalodes littoralis Lehm
Kuyruklu Diplazyum Kumsal beni an
Onasma caespitosum Kotschy
PTERIDACEAE Çim yalancı havacıva
Pteris serrulata-Forsak Onasma troodi Kotschy
Küçük testere dişli Kanat Eğreltisi Çim yalancı havacıva
Solenanthus albanicus
GYMNOSPERMAE (Degen et al.) Degen, Baldacci
Pinaceae Arnavut Solenantus’u
Abies nebrodensis Symphytum cycladense Pawl.
(Lojac.) Mattei Kara kafes
Nebroden Göknarı
CAMPANULACEAE
ANGIOSPERMAE Campanula sabatia De Not.
Alismataceae Çan çiçeği
Alisma wahlenbergii
(O.R. Holmberk) Juzeçozuk CARYOPHYLLACEAE
Kurbağa Kaşığı Arenaria lithops
Heywood ex McNeill
Kum otu
BERBERIDACEAE Gypsophila papillosa P. Porta
Gymnospermium altaicum Bahar Yıldızı (alçı otu)
(Pallas) Spach Leoflingia taveresiana
G. Samp.
BORAGINACEAE Silena orphanidis Boiss
Anchusa crispo Viv. Yapışkan otu (Nakıl)
Silene rothmaleri Pinto de Silva
Silene velutina Yapışkan otu (Nakıl)
Pourret ex Loisel. Korkunç Gelin düğmesi
Yapışkan otu Centaurea kalambakensis
Freyn, Sint.
CHENOPODIACEAE Gelin düğmesi
Kochia saxicola Guss. Contaurea laotiflora Halacsy
Kohya Sütbeyaz çiçekli Peygamber çiçeği
Salicornia veneta Centaurea Iniaresii Lazaro
Pignatti, Lausi Peygamber çiçeği
Salikorn Centaurea magarensis
CISTACEAE Halacsy, Hayek
Tuberaria major Peygamber çiçeği
(Wilk,) pinto da Silva Centaurea niederi Heldr.
Kum gölcüğü Peygamber çiçeği
Centaurea peucedanifolia
COMPOSITAE Boiss. Orph.
Anacyclus alboranensis Peygamber çiçeği
Esteve Chueca, Varo Centaurea princeps
Bertram Boiss Heldr.
Anthemis glaberrima Prens peygamber çiçeği
(Rech.f.) Greuter Creps crocifolia
Köpek papatyası Boiss, Heldr.
Artemisia granatensis Boiss Hindiba
Granada Pelini Lamyropsis microcephala
Artemisia laciniata Wild (moris) Dittrich, Greuter
Yırtmaçlı Pelin Leontodon siculus
Aster pyrenaeus Desf. Ex DC. (Guss) Finch, Sell
Prene saraypatı Arslan dişi
Aster sibiricus L. Logfia neglecta
Sibirya Saraypatı (Soy-Will.) Holub
Centaurea balearica Seneçio alboranicus Maire
J.D. Rodrigues Kanarya otu
Balear Peygamber Çiçeği (Gelin
düğmesi)
Centaurea haldreichii Halacsy CONVOLACEAE
Gelin Düğmesi Convolvulus argyrothamnos
Centaura horrida Badaro Greuter
Kahkaha Çiçeği Boiss
Sütleğen
CRUCIFERAE
Alyssum akamasicum GRAMINEAE
B.L.Burtt. Stipa bavariea
Kuduz otu Martinovsky, H. Ssholz
Alyssum fastigiatum Heywood Songuç otu
Sivri tepeli kuduz otu
Arabis kennedyae Meikle GROSSULARIACEAE
Kaz teresi Ribes sardoum Martelli
Biscutella neustriaca bonnet
Biskutella HYPERICACEAE
Brassica hilarionis Post Hypericum aciferum
Hilarianus lahanası (Greuter) N.K.B. Robson
Brassica macrocarpa Guss.
Büyük meyveli lahana IRIDACEAE
Braya purpurascens Crocus cyprius
(R.Br.) Bunge Boiss, Kotschy
Coronopus navasii Pau Kıbrıs safranı
Diplotaxis siettiana Maire Crocus hartmannianus
Diplotoksis Holmboe
Enarthrocarpus pterocarpus D:C. Safran
Hutera rupestris P.Porta
İberis arbuscula Runemark LABIATAE
Hünkarbeğendi (İberya) Amaracus cordifolium
Ionopsidium aceule Montr.,Auch
(desf.)Reichenb Micromeria taygetea
Yalancı hercai P.H. Davis
Ptilotrichum pyrenaicum Güvercin otu
(Lapeyr.) Boiss Ne peta sphacoitica P.H. Davis
Rhynchosinapis johnstonii Kedi otu (kedi nanesi)
(G. Samp.) Heywood Phlomis brevibracteata Turrill
Sisymbrium matritense Kısa brakteli Kudüs Adaçay
(Dodak)
P.W. Ball, Heywood Phlomis cypria Post
Bülbül otu Kıbrıs Dodağı
Salvia crassifolia
EUHORBIACEAE Sibth Smith
Euphorbia ruscinonensis Kalın yapraklı Adaçayı
Sideritis cypria Post Misk soğanı
Kıbrıs dağ çayı Scillalmorrisii Meikle
Thymus camphoratus Ada soğanı
Hoffmanns, Link
Kafura benzer kekik ORCHIDACEAE
Thymus carnosus Boiss Ophry Potschyi
Etli kekik Fleischm. Soo
Thymus cephalotos L. PAPAVERACEAE
Başlı kekik Rupicapnos africana
(Lam.) Pomel
LEGUMINOSAE
Astragalus algarbiensis PLUMBAGINACEAE
Coss. Ex Bunge Armeria rouyana Daveau
Algarbien Geveni Çim menekşe
Astragalus aquilinus Anzalone Limonium paradoxum Pugsley
Kartal geveni Limonium recurvum
Astragalus maritimus Moris C.E. Salmon
Sahil geveni
Astragalus verrucosus Moris POLYGONACEAE
Yumrulu geven Rheum rhaponticum L.
Cytisus aeolicus Guss. Ex Lindl. Işığın (Çim Ravendi)
Sarı Salkım
Ononis maweana Ball PRIMULACEAE
Kayışkıran (Öküz çanı) Primula apennina Widmer
Oxytropis deflexa (Pallas) DC. Apenin Çuha çiçeği
Oksitropis Primula egaliksensis wormsk.
Egaliksen çuha çiçeği
LENTIBULARIACEAE
Pinguicula crystallina RANUNCULACEAE
Sibth, Smith Aquilegia cazorlensis
Yağ otu Heywood
Haseki küpesi
LILLIACEAE Aquilegia kitaibelii Schoot
Androcymbium rechingeri Haseki Küpesi
Greuter Consolida samia P.H. Davis
Chinodoxa lochiae Meikle Delphinium caseyi B.L.Burtt.
Kar Yıldızı Hazeran
Muscari gussonei (Parl.) Tod. Ranunculus kykkoensis Meikle
Düğün çiçeği Yabani defne
Ranunculus weyleri Mares
Düğün çiçeği UMBELLIFERAE
Angelica heterocarpa Lloyd
RUBIACEAE Farklı meyveli Melek otu
Galium litorale guss. Angelica palustris
Yoğurt otu (besser) hoffmann
Bataklık
SCROPHULARIACEAE Bupleumum kakiskalae Greuter
Antirrhinum charidemi Lange Tavşan kulağı
Arslan ağzı Ferula cypria Post
Euphrasia marchesettii Kıbrıs çakışırotu
Wettst. Oex marches. Laserpitium longiradium
Gözlük otu Boiss.
Linaria algarviana Chav Enguban
Nevruz Oenanthe conioides Lange
Linaria ficalhoana Rouy At Tohumu
Nevruz
VALERIANACEAE
SELAGINACEAE Valeriana longi lora Wilk
Globularia stygia Uzun çiçekli Kedi otu
Orph. Ex Boiss.
Küre çiçeği
VIOLACEAE
SOLANACEAE Viola hispida Lam.
Atropa beatica Wilk Sert saçlı Menekşe
Viola jaubertiana
THYMELAEACEAE Mares, Vigineix
Daphne rodriguezii Texidor Jobertian Menekşesi
Ek Liste II
Kesin koruma altına alınan fauna türleri
MEMELİLER
INSECTIVORA (BÖCEKGİLLER) MICROCHIROPTERA
Talipıdae (köstebekgiller) (KÜÇÜK YARASALAR)
Desmana Pyrenaica Pipistrelus pipistrellus (Cüce yarasa)
(Galemy pyrenaicus) Hariç bütün türler
RODENTIA (Kemiriciler) ODONTOCETI (Dişli Balinalar)
Sciuridae (Sincapgiller) Delpinidae (Yunus balığıgiller)
Citellus citellus (Tarla sincabı) Delphinus (Yunus balığı)
Tursiops truncatus (tursio)
CRICETIDAE Phocaenidae
Cricetus cricetus (Hamster) cırlak sıçan Phocaena phocaena
HYSTRICIDAE (Oklu kirpigiller) MYSTACOCETI (Dişsiz balinalar)
Hystrix cristata (Oklu kirpi) BALAENOPTERIDAE
(Çatal kuyruklu balinagiller)
CARNIVORA (Etçiller) Sibbaldus (Balaenoptera)
Canidae
Canis lupus (Kurt) musculus (Gök balina)
Alopex lagopus (Kutup tilkisi, mavi
tilki)
Megaptera novaengliae (longimana
nodosa)
Ursidae (Ayıgiller) (Kambur balina)
bütün türler Balaenidae
Eubalaenea glacialis
Balaena mysticetus
MUSTELIDAE (Sansargiller)
Lutreola (Mustela) lutreola KUŞLAR
(Bataklık samuru) Gaviiformes
Lutra lutra (su samuru) Gaviidae
Gulo gulo (Kutup porsuğu, obur) bütün türler
FELIDAE (Kedigiller) PODICIPEDIFORMES
Lynx pardina (pardellus) Podicipedidae (Yumurtapiçigiller)
Panthera pardus (Leopar) Podiceps griseigena (Kızıl boyunlu
Dalgıç
Panthera tigris (Kaplan) kuşu)
Podiceps auritus (Kularlı dalgıç kuşu)
ODOBENIDAE (Morsgiller) Podiceps nigricollis (caspicus)
Odobenus rosmarus (mors) Ayıbalığı (Kara boyunlu
Dalgıç kuşu)
PHOCIDAE (Fokgiller) Pediceps ruficollis (yumurta piçi)
Monachus monachus (Akdeniz fok
balığı)
PROCELLARIIFORMES (Fırtına
kuşları)
ARTIODACTYLA (Çift Parmaklılar) Hydrobatidae
Bovidae (Boynuzlugiller) Bütün türler
Capra aegagrus (Yaban keçisi) Procellariidae (Fırtına kuşugiller)
Rupicapra rupicapra ornata Puffinus puffinus (siyah gagalı
yelkovan)
(Çengel boynuzlu dağ keçisi) Procelaria diomedae
Ovibos moschatus (Misk sığırı)
PELECANIFORMES (Pelikansılar)
Phalacrocoracidae (Karabatakgiller) Histrionicus histrionicus
Phalocrocorax pygmaeus (Küçük
karabatak)
Bucephala islandica
Mergus albellus (Sütlabi)
PELECANIDAE (Pelikangiller) Oxyura leucocephala (Dikkuyruk)
bütün türler
FALCONIFORMES (Kartallar)
CICONIIFORMES (Leyleksiler) bütün türler
Ardeidae (Balıkçıgiller)
Ardea purpurea (Erguvani balıkçıl) GRUIFORMES (Bataklık kuşları)
Casmerodius albus (Ergtetta alba) Turnicidae (Üç parmaklı
bıldırcıngiller)
(Büyük beyaz balıkçıl) Turnix syluatica (Üç parmaklı
bıldırcın)
Egretta garzetta (Küçük beyaz balıkçıl) Gruidae (Turnagiller)
Ardeola ralloides (Alaca Balıkçıl) bütün türler
Bulbucus (Ardeola) ibis (Özük
Balıkçılı)
Ralidae (Sutavuğugiller)
Nycticorax nycticorax (Gece Balıkçılı) Porzana porzana (Benekli su tavuğu)
Ixobrychus minutus (Cüce Balaban) Porzana pusilla (Kurşini bataklık su
tavuğu)
Botaurus stellaris (Balaban) Porzana parva (Küçük su tavuğu)
Crex crex (Bıldırcın kılavuzu)
CICONIIDAE (Leylekgiller) Porphyrio porphyrio (Saz horozu)
bütün türler Fulica cristata (Sakarmeke)
Otitidae (Toygiller)
THRESKIORNITHIDAE bütün türler
bütün türler
CHARADRIIFORMES (Yağmur
kuşları)
PHOENICOPTERIDAE
(Flamingogiller)
Charadridae (Yağmurkuşugiller)
Phoenicopterus ruber (Flamingo) Hoplopterus spinosus
(Mahmuzlu kız kuşu, dikenli kız kuşu)
ANSERIFORMES (Kazsılar) Charadriushiaticula (Halkalı
yağmurcun)
Anatidae (Ördekgiller) Charadrius dubius
Cygnus cygnus (Ötücü kuğu) (Küçük halkalı yağmurcun)
Cygnus bewickii (colombianus) (bodur
ötücü kuğu)
Chadradrus alexandrinus
(Yarım halkalı yağmurcun)
Anser erythropus (küçük sakarca) Charadrius leschenaulti (büyük
yağmurcun)
Branta ıeucopsis (Ak yanaklı kaz) Eudromias morinellus
Branta ruficollis (Sibirya kazı) (Damgalı yağmurcun)
Tadorna tadorna (Suna) (Kuşaklı
ördek)
Arenaria interpres (Taşçeviren)
Tardona ferruginea (Angıt) Scolo lacidae (Çullukgiller)
Marmaronetta (Anas) angustirostris Gallinago media
(Yaz ördeği) Numenius tenuirostris
Somateria spectabilis (İncegagalı kervan çulluğu)
Polysticta stelleri Tringa stagnatilis (Bataklık
düdükçünü)
Tringa ochropus (Yeşil düdükçü) Pteroclıdıdae
Tringa hypleucos Bütün türler
(Beyaz karınlı yeşil bacak düdükçün)
Tringa glareola (Orman düdükçünü) CUCULIFORMES (Guguksular)
Tringa cinerea (Sarı düdükçün)
Calidris minuta (Küçük kum kuşu) CUCULIDAE (Gugukkuşugiller)
Calidris temmincki (Temmink kum
kuşu)
Clamator glandarius (Tepeli guguk)
Calidris maritima
Calidris alpina (Dağ kum kuşu) STRRIGIFORMES (Baykuşlar)
Calidrus ferruginea (Kırmızı kum
kuşu)
bütün türler
Calidris alba (Çakıl kuşu)
Limicola falcinellus (Balçık kuşu) CAPRIMULGIFORMES
(Çobanaldatanlar)
Recurvırostridea
bütün türler CAPRIMULGIDAE
(Çobanaldatangiller)
Phalaropodidae bütün türler
bütün türler
Burhinidae APODIFORMES
Burhinus codicnemus (Kocagöz)
Glareolidae (Bataklık kırlangıcıgiller) APODIDAE
bütün türler Apus pallidus
Laridae (Martıgiller) Apus melba (Ak karınlı soğan)
Pagophila eburnea (Pembe gagalı
martı)
Apue caffer
Larus audouinii (Pembe gagalı martı)
Larus melanocephalus (Akdeniz CORACIIFORMES(Kuzgunumsular)
martısı)
Larus genel (İnce gagalı martı)
Larus minutus (Küçük martı) ALCEDINIDAE(Yalı çapkını, dere
kuşu)
Larus (Xenia) Sabini Alcedo atthis
Chllidonias niger (Siyah deniz
kırlangıcı)
Chllidonias leucopterus (Akkanatlı
deniz
MEROPIDAE
kırlangıcı) Merops apiaster (Arı kuşu)
Chlidonias hybrida (Bıyıklı deniz
kırlangıcı)
Gelochelidon nilotica CORACIDAE (Gök kuzgunugiller)
Hydroprogne caspia (Hazer kırlangıcı) Coracias garrulus (Gök kuzgun,
Sterna hirundo (Adi deniz kırlangıcı) Mavi kuzgun, yeşil karga)
Sterna paradisaea (macrura)
(Kıyı kırlangıcı) UPOPIDAE
Sterna dougallii Popa epops (İbibik) (Hüthüt, Çavuş
kuşu)
Sterna albifrons (Ak alınlı Deniz
kırlangıcı)
Sterna sandvicensis
PICIFORMES
bütün türler
COLOMBIFORMES (Güvercinler)
PASSERIFORMES(Ötücü Kuşlar) Monticola saxatilis (Kaya ardıcı)
Monticola solitarius (Gök ardıç)
ALAUDIDAE (Tarlakuşugiller) Phoenicurus ochruros (Ev
kızılkuyruğu)
Calandrella brachydactyla (Kısa
parmaklı tarla kuşu)
Erithacus rubecula (Nar bülbülü)
Phoenicurus phoenicurus
Calandrella rufescens (Küçük tarla
kuşu)
(Bahçe kızılkuyruğu)
Melanocorypha calandra Luscinia megarhynchos (Bülbül)
(Boğmaklı kuş) Luscinia luscinia (Ardıç bülbülü)
Melanocorypha leucoptera (Akkanatlı
tarla kuşu)
Luscinia(Cyanosylvia) svecica
(Buğdaycıl Bülbül)
Melanocorypha yeltoniensis (Kara tarla
kuşu)
Tarsiger cyanurus
Galerida theklae (Tepeli tarla kuşu) SYLVIINAE(Ötegengiller)
Ermophila alpestris (Kulaklı tarla kuşu) Bütün türler
HIRUNDINIDAE (Kırlangıçgiller) REGULINAE (Çalıkuşugiller)
Bütün türler Bütün türler
MOTACILLIDAE
(Kuyruksallayangiller)
MUSCICAPPINAE(Sinekkapangiller)
Laniidae (Örümcekkuşugiller) Bütün türler
Bütün türler
Bombycillidae (İpekkuyruk kuşugiller) TIMALINAE
Bombycilla garrulus (İpekkuyruk kuşu) Panurus biarmicus(Bıyıklı baştankara)
Cinclidea (Su karatavuğugiller) PARIDAE (Baştankaragiller)
Cinclus cinclus (Su karatavuğu) Bütün türler
Troglodytidae (çit Kuşugiller)
Troglodytes troglodytes(Çit kuşu) SITTIDAE (Sıvacıkuşugiller)
Prunellidae (Şarkıcıkuşugiller) Bütün türler
Bütün türler
Muscicapidae (Sinekkapangiller) CERTHIIDAE(Tırmaşıkkuşugiller)
Turdinae (Ardıç kuşugiller) Bütün türler
Saxicola rubetra (Vınlayan
kuyrukkapan)
Saxicola torquata EMBERIZIDAE(Yelvegiller)
(Takırdayan kuyrukkapan) Emberiza citrinella(Sarı yelve)
Oenanthe oenanthe (Kuyrukkapan) Emberiza leucocephala(Akbaşlı yelve)
Oenanthe pleschanka (leucomela) Emberiza cirlus(Kara gerdanlı kiraz
kuşu)
Oenanthe hispanica (Kara kulaklı taş
öpen)
Emberiza cineracea (Kül rengi yelve)
Oenanthe isabellina (Taş öpen) Emberiza caesia
Oenanthe leucura Emberiza cia (Kara yelvesi)
Cercotrichas galactotes Emberiza schoeniclus (Sazlık yelvesi)
(Yelpaze kuyruklu bülbül) Emberiza melanocephala(Kiraz kuşu)
Emberiza aureola
Emberiza pussila (Cüve yelve)
Pyrhocorax pyrhocorax (Kırmızı
gagalı dağ kargası)
Emberiza rustica Pyrhocorax graculus (Sarı gagalı dağ
kargası)
Pleotrophenax nivalis (Kar yelvesi
Calcarius lapponicus
REPTILES (SÜRÜNGENLER)
FRINGILIDAE (İspinozgiller) Testudines (Kaplumbağlar)
Cardeuelis chloris (Flurya) Testudinidae (Karakaplumbağagiller)
Cardeuelis cardeuelis (Saka kuşu) Testudo hermanni (Hermann
kaplumbağası)
Cardeuelis spinus ( Kara başlı iskete) Testudo graeca (Yunanistan
kaplumbağası)
Cardeuelis flavirostris ( Sarı gagalı
keten kuşu)
Testudo marginata
Cardeuelis cannabina ( Kenevir kuşu) EMYDIDAE (Tatlı su
kaplumbağasıgiller)
Cardeuelis flammea Emys orbicularis (Avrupa bataklık
Cardeuelis hormemanni
kaplumbağası)
Serinus citrinella Mauremys caspica (Bataklık
kaplumbağasıgiller)
Serinus serinus (İskete)
Loxia curvinobkna (Çaprazgaga)
Dermochelys coriacea (Dev deniz
kaplumbağası)
Loxia pityopsittacus (Çaprazgaga
ispinoz)
Loxia leucoptera (Çift çizgili Çapga.
İspi.)
CHELONIIDAE (Deniz
kaplumbağaları)
Pinicola enucleator (Çam ispinozu) Caretta caretta (Karet kaplumbağası)
Carpodacus erythrinus (Al renkli
şakrak kuşu)
Rhodopechys githaginea
Lepidochelys kempii (Atlas Okyanusu
kurşuni deniz kaplumbağası)
Coccothraustes coccothraustes
(Kocabaş)
Chelonia mydas (Çorba kaplumbağası)
Ploceidae Eretmochelys imbricata (Kiremitli
kaplumbağa)
Petronia petronia (Kaya serçesi)
Montrifringilla nivalis (Kar ispinozu) SAURIA
STURNIAE (Sığırcıkgiller) Gekkonıdae (Gekogiller)
Sturnus unicolor (Kara sığırcık) Cyrtodactylus kotschyi (Yaprak
parmak Geko)
Sturnus roseus (Pembe sığırcık) CHAMAELEONTIDAE
(Bukalemungiller)
ORIOLIDAE (Sarı asmagiller) Chamaeleo chamaeleon (Bukalemun)
Oriolus oriolus (Sarı asma)
CORVIDAE (Kargagiller)
LACERTIDAE
(Özkertengelegiller)
Prisoreus infaustus (Sibirya kargası) Algyroides marchi
Cyanopica cyanus Lacerta lepida
Nucifraga caryocatactes (Köknar
kargası)
(Cüce çit ketrenkelesi)
Lacerta parva (Cüce çit kertenkelesi) Luschan Semenderi
Lacerta simonyi (Küçük kertenkele) (Kara semenderi)
Lacerta princeps (Zagros kertenkelesi) Salamandrin terdigitata
Lacerta viridis (Yeşil kertenkele) (Gözlüklü semender)
Podarcis muralis (Duvar kertenkelesi) Chioglossa lusitanica (Portekiz
semenderi)
Podarcis lilfordi Triturus cristatus
Podarcis sicula (Taraklı semender-Pürtüklü semender)
Podarcis filfolensis
PROTEIDAE (Mağara
semenderigiller)
SCINCIDAE Proteus anguinus (Mağara semenderi)
Ablepharus kitaibelli
(Johannis Kertenkelesi) ANURA (Kuyruksuz kurbağalar
Kuyruksuzlar)
OFHIDA (Yılanlar)
DIECOGLOSSIDAE
COLOUBRIDAE (Su yılangiller) (Teker dilli kurbağagiller)
Coluber hippocrepis Bombina variegata
Elaphe situla (Sarı karınlı teker dilli kurgbağa)
Elaphe quatu erlineata (Dört çizgili
yılan)
Alytes obstetricans (Ebe kurbağa)
Elaphe longissima (Eskülap yılanı) Alytes cisternasii
Coronella austriaca (Taçlı yılan) FELOBATIDAE (Çamur
kurbağasıgiller)
Pelobates cultripes
VIPERIDAE (Engerekgiller) Pelobates fuscus (Sarımsak kurbağası)
Vipera ursinii (Çayır engereği)
Vipera latasti BUFONIDAE (Kara kurbağasıgiller)
Vipera ammodytes (Akdeniz kum
engereği)
Bufo calamita (Haçlı karakurbağası)
Vipera xanthina (Engerek) Bufo viridis
Vipera lebetina (Sarı engerek) (Yeşil Karakurbağası-Gece kurbağası)
Vipera kaznakovi (Kafkas engereği) HYLIDAE (Ağaçkurbağasıgiller)
Hyla arborea (Ağaç kurbağası)
AMPHIBIANS (İki yaşamlılar) RANIDAE (Su kurbağasıgiller)
Rana arvalis (Magrip kurbağası)
CAUDATA (Kuyruklular) Rana dalmatina (Çevik su kurbağası)
Rana latestei
SALAMANDRIDAE (Semendergiller)
Salamandra (Mertensiella) luschani

Ek Liste III

Korunan Fauna Türleri
MEMELİLER ERINACEIDAE (Kirpigiller)
INSECTIVORA (Böcekçiller) Erinaceus europeaus (Kirpi)
SPORICDAE VIVERRIDAE (Misk kedisigiller)
Bütün türler Bütün türler
MICROCHIROPTERA (Küçük
Yarasalar)
VESPERTILIOPNIDAE FALIDAE (Kedigiller)
(Yassı burunlu yarasagiller) Felis catus (silvestris)
Pipistrellus (Cüce yarasa) (Yaban kedisi)
Lynx lynx (Vaşak)
DUPLICIDENTATA (Çift dişiler)
LEPORIDAE (Tavşangiller) PHOCIDAE (Fokgiller)
Lepus timidus (Kara tavşanı) Phoca vitulina (Fok)
Lepus capensis (Europaeus) (Tavşan) Pusa (Phoca) hispida
RODENTIA (Kemiricigiller) Pagophilus groenlandicus
SCIURIDAE (Sincapgiller) Phoca groenlandica
Sciurus vulgaris (Sincap) Erignathus barbatus
Marmota marmota (Dağsıçanı) Halichoerus grypus
CASTORIDAE (Kunduzgiller) Cystophora cristata (Balonlu fok)
Castor fiber (Kunduz)
GLIRIDAE (Yedi uyuklayangiller) ARTIODACTYLA (Çift parmaklılar)
Bütün türler
MICROTIDAE SUIDAE (Domuzgiller)
Microtus ratticeps (Oeconomus) Sus scrofa meridionalis (Yaban
domuzu)
Microtus nivalis (leburnii) CERVIDAE (Geyikgiller)
CETACEA (Balinalar) Bütün türler
Ek liste II’de belirtilmeyen bütün türler BOVIDAE (Boynuzlugiller)
Ovas aries (Musimoni ammon)
(Tanrıdağı koyunu)
CARNIVORA (Etçiler) Capra ibex (Alp keçisi)
Capra pyrenaica
MUSTELIDAE (Sansargiller) Rupicapra rupicapra (Dağ keçisi)
Meles meles (Porsuk)
Mustela erminea (Kakum KUŞLAR
Aşağıdakiler hariç
Mustela nivalis (Gelincik) Ek Liste II’de belirtilmeyen bütün
türler
Putorius (Mustela) putorius
(İltis, kokar gelincik)
Larus marinus
(Büyük karabaşlı martı)
Marte martes (Ağaç sansarı) Larus fuscus (Karamartı)
Martes foina (Kaya sansarı,ev sansarı)
Larus argentatus (Gümüşsel martı)
Columba palumbus (Tahtalı güvercin)
Passer domesticus (Serçe) SÜRÜNGENLER
Sturnus vulgaris (Sığırcık) Ek Liste II’de belirtilmeyen bütün türler
Garrulus glandarius (Kestane kargıası)
Pica pica (Saksağan) AMFİBİALAR (İki yaşamlılar)
Corvus monedula (Küçük karga) Ek Liste II’de belirtilmeyen bütün türler
Corvus frugilegus (Ekin kargası)
Corvus corone (corone and cornix)
(Leş kargası)

Ek Liste IV

Yasaklana Av Metod ve Araçları ile Diğer Yasak İşletme Şekilleri
MEMELİLER
-İlmek kapanlar
-Gözleri körletilmiş ve sakat edilmiş
mühre olarak kullanılan canlı hayvanlar
-Gözleri kör edilmiş veya sakat
edilmiş mühre ve çığırtkan olarak
kullanılan kuşlar
-Teypler -Teypler
-Öldürücü veya uyuşturucu elektrikli
aletler
-Öldürücü veya bayıltıcı elektrikli
aletler
-Yapay ışık kaynakları -Yapay ışık kaynakları
-Aynalar ve göz kamaştırıcı diğer cisimler-Aynalar ve göz kamaştırıcı diğer
cisimler
-Hedef aydınlatıcı aletler -Hedef aydınlatanı aletler
-Gece atışları için kullanılan, hedefi
gösteren veya elektronik olarak hedefi
büyülten nişan alma aletleri (nişan
dürbünleri)
-Gece atışları için kullanılan, hedefi
gösteren veya elektronik olarak
hedefi büyülten nişan alma aletleri
(nişan dürbünleri)
-Patlayıcı maddeler (1) -Patlayıcı maddeler
-Ağlar (2) -Ağlar
-Sandık tuzaklar (2) -Sandık tuzaklar
-Zehirli veya bayıltıcı yemler -Zehirli veya bayıltıcı yemler
-Gazlama veya tütsüleme -Gazlama veya tütsüleme
-Şarjörü ikiden fazla kartuş alabilen yarı
otomatik veya otomatik silahlar
-Şarjörü ikiden fazla kartuş alabilen
yarı otomatik veya otomatik silahlar
-Uçaklar -Uçaklar
-Hareket halindeki motorlu araçlar -Hareket halindeki motorlu araçlar
(1) Balina avı hariç
KUŞLAR
-İlmek tuzaklar (2)
(2) Kitle halinde veya seleksiyon dışı
yakalama ve öldürme için
kullanıldığında
-Ökseler (3) 58o N nin kuzeyindeki Lagopus
hariç
-Oltalar
EK LİSTE II’DE YER ALAN – ANCAK ÜLKEMİZ ŞARTLARINDA KESİN
KORUMA ALTINA ALINAMAYACAK FAUNA TÜRLERİ İLE EK LİSTE IV’DE
YER ALAN AV METOD VE ARAÇLARINA DAİR İHTİRAZİ KAYIT LİSTESİ

Ek Liste II

Kesin Koruma Altına Alınan Fauna Türleri

A- MEMELİLER CHARADRIIFORMES
RODENTIA Seolopacdae
Sciuridae Callinago media
Citellus Citellus (Tarla
Sincabı)
Sultani su çulluğu
CARNIVARA COLUMBIFORMES
Canidae Pteroclididae
Canis Lapus Kurt Ptercles alchata
Ursidae (Aygiller) Kıkırlıkk Pterovles orientalis
Kum bağırtlağı
ARDIDACTYIA C- SÜRÜNGENLER
Bovidae
Capra aegagrus TESTUDINES
Yaban keçisi Testudinidae
Suidae Testudo hermanni
Sus scrıfa meridionalis Hermann Kaplumbağası
Yaban domuzu Testudo geraeca
Yunan kaplumbağası
B- KUŞLAR Testudo marginata
ANSERIFORMES D- KURBAĞALAR
Anatidae
Anser erytropus ANURA
Küçük sakarca Ranidae
Tadorna tadorna Rana arvalis
Suna Magrip kurbağası
Tadrona ferrugianea Angıt Rana dalmatiana
Oxyura leucocephala Çevik su kurbağası
Dikkuyruk Rana latestei