Alaska, Amerika Birleşik Devletleri’nin örgütlenmiş, tüzel kişiliği olan bir bölgesi haline geldi. Alaska, 7,2 milyon dolar bedelle Rus İmparatorluğu’ndan 30 Mart 1867 tarihinde alınmıştı.
Belçika’nın önemli frankofon aydınlarından Jules Destrée, 24 Ağustos 1912 tarihinde “Valonya ve Flaman Bölgesinin Ayrılmasına Dair Krala Mektup” başlıklı bildirisini yayınladı.
Üçüncü Türk Dil Kurultayı Dolmabahçe Sarayı’nda toplandı.
1945
İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde “Devletler Genel Hukuku” kürsüsü doçenti olarak görev yapan Mehmet Ali Aybar, Vatan Gazetesi’nde CHP iktidarını sert eleştirdiği “Kağıt Üstünde Demokrasi” başlıklı bir yazı dizisine başlamıştı. 1946 yılı başlarında Aybar’ın üniversitedeki görevine son verildi.
Türkiye Uluslararası Adalet Divanı Statüsünü (The International Court of Justice), BM Kuruluş Antlaşmasıile birlikte 15 Ağustos 1945 tarihinde onaylamıştı. Antlaşmanın kabulüne dair onay kanunu 24 Ağustos 1945 tarihli ve 6902 Sayılı Resmi Gazete’de yayınlandı.
1946
Amerikalı bir avukat ve yargıç James Clark McReynolds, 24 Ağustos 1946’da hayatını kaybetti. (Doğumu: 3 Şubat 1862) ABD Amerika Birleşik Devletleri Başsavcısı daha sonra da ABD Yüksek Mahkemesi Yargıcı olarak görev yaptı. New Deal programlarını iptal etmek için sık sık oy kullanan muhafazakar yargıçların “Dört Atlısı” bloğunun bir parçasıydı. Başkan Franklin D. Roosevelt’in yerel programlarına muhalefeti, açık ırkçılık ve antisemitizmiyle tanınmaktadır.
1948
Finlandiyalı hukukçu, politikacıSauli Niinistö, doğdu.Turku Üniversitesi’nde hukuk okudu. 1996-2003 yılları arası Maliye Bakanı oldu. Salo’da ulusal siyasete girmeden önce kendi hukuk firmasında çalıştı. 1992’ye kadar belediye meclisinde çalıştı. Avrupa Yatırım Bankası Yönetim Kurulu başkan yardımcılığı yaptı. 1 Mart 2012 – 1 Mart 2024 tarihleri arasında Finlandiya Cumhurbaşkanı olarak görev yaptı.
ABD‘de “1954 Komünist Kontrol Yasası” ile ABD Komünist Partisi‘ne yasak getirildi. Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Dwight Eisenhower, Komünist Parti’yi yasadışı ilan etti.
1954
Brezilya Devlet Başkanı Getúlio Vargas intihar etti. (Doğumu: 19 Nisan 1883, Sao Borja) Porto Alegre Üniversitesi Hukuk Okulu’nu bitirir bitirmez siyasete atıldı. 1922’de Ulusal Kongre’ye girerek 4 yıl görev yaptı. 1926’da, Başkan Luis Pereira de Souza hükümetinde maliye bakanı oldu. Kimilerince ilkesiz bir diktatörlük kurmakla suçlanmasına karşın, büyük iş insanlarıyla toprak sahiplerine karşı açtığı savaştan ötürü yandaşlarınca Yoksulların Babası olarak yüceltildi.
Türk-İş tarafından Ankara‘da düzenlenen ve 50 bin işçinin katıldığı gösteride, Hükûmet ve Parlamento protesto edildi.
1972
Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) davasında Fakir Baykurt ve 30 yönetici hakkında 20 yıla kadar hapis cezası istendi.
1978
Nikaragua’da Milletvekili ve bakanları rehin alan Sandinist gerillalar, hapisteki 83 Sandinist hükümlüyü alarak Panama’ya gitti.
1983
Nokta Dergisi kapatıldı.
1988
Fatsa Devrimci Yol davasında 8 idam, 14 müebbet, 313 1-20 yıl arası hapis cezası ve 434 beraat kararı verildi.
1989
Helsinki İzleme Komitesi’nin Ağustos raporuna göre; “Siyasi tutuklular için karakollarda işkence, cezaevlerinde dayak/kötü muamele yaygın.”
1991
Mikhail Gorbachev, SSCB Komünist Partisi Başkanlığı’ndan istifa etti. SSCB Devlet Başkanı Gorbaçov, Komünist Partisi’nin feshedilmesini istedi ve parti genel sekreterliğinden istifa etti; Bakanlar Kurulu’nun yerine 4 kişilik Komite kurdu. Gorbaçov 2 genelgeyle SBKP’nin mülklerinin yerel yönetim konseylerine devrini ve tüm devlet organlarındaki KP hücrelerinin dağıtılmasını istedi. Ekim Devrimi’nden bu yana yayımlanan Pravda ilk kez çıkmadı. Rusya Federasyonu Başkanı Yeltsin SBKP ve KGB arşivlerine el konulduğunu bildirdi. Sovyetler Birliğinin dağılma süreci başladı. Estonya’da KP faaliyetleri yasaklandı.
Ukrayna bağımsızlığını ilan etti.SSCB‘nin dağılma süreci başladı.
2006
ABD’nin Guantanama Üssü’nde terör zanlısı olduğu gerekçesiyle dört yıldır esir tutulan 24 yaşındaki Murat Kurnaz delil yetersizliğinden serbest bırakıldı.
2012
Yargıtay, molotof kokteylini silah kategorisinde kabul eden kararını açıkladı.
2015
Kariyer Hukuk Derneği; hukukun üstünlüğünü benimsemiş, akademik gelişime değer veren, 7 hukuk fakültesi öğrencisi tarafından 24 Ağustos 2015 tarihinde kurulmuştur.
Türkiye’nin ilk sanat tarihi ve felsefe öğretmenlerinden olan Nazan İpşiroğlu, yaşamını yitirdi. Türkiye’de cumhuriyetin ilan edildiği gün doğan İspiroğlu. Müzik, sanat ve kültür üzerine çok sayıda eser bıraktı.
2017
ABD uyruklu din adamı Andrew Craig Brunson, “devletin gizli kalması gereken bilgilerini siyasi veya askeri casusluk amacıyla temin etme” gibi suçlardan da tutuklandı. Brunson daha sonraki yargılama aşamasında serbest tahliye edildi ancak yargılama bitmeden ABD’ye gitti.
2025
Tutuklu bulunduğu İzmir 1 Nolu F Tipi Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumu’ndan günlük notlarını paylaşan eski İzmir Büyükşehir Belediyesi Başkanı Tunç Soyer, Seferihisar’da başlattıkları “Sakin Şehir” hareketinin ve İzmir’de uygulamaya konulan Cittaslow Metropol modelinin dünyaya örnek olabileceğini söyledi.
İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya, İstanbul’un Büyükçekmece ilçesinde uyuşturucu madde ticareti yapan şüphelilere yönelik operasyon düzenlendiğini duyurdu. Operasyonda 218 kilo metamfetamin ve 81 kilo kimyasal katkı maddesi ele geçirildi. Yabancı uyruklu 1 şüpheli yakalandı.
Önce Çocuklar ve Kadınlar Derneği, Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş ve Diyanet İşleri Başkanlığı hakkında suç duyurusunda bulundu. Dernek, Diyanet’in resmî sitesinde yayımlanan “Kul Hakkı Ateşten Gömlektir” başlıklı hutbenin, kadınlara ve kız çocuklarına yönelik ayrımcılık içerdiğini ve halkı kanunlara uymamaya tahrik ettiğini belirtti.
19 gündür denizde aranan Halit Yukay‘ın cesedi 68 metre derinlikte bulundu. Yukay’ın parçalanmış teknesine çarptığı öne sürülen ve ‘Taksirle ölüme neden olma’ suçlamasıyla Yalova’da gözaltına alınıp yurt dışı çıkış yasağı ve adli kontrol şartıyla serbest bırakılan ‘Arel 7’ isimli kuru yük gemisinin kaptanı C.T. (61), Yalova Cumhuriyet Başsavcılığı’nın itirazı sonrası İstanbul’da yeniden gözaltına alınıp, tutuklanmıştı.
İzmir’in Menderes ilçesinde tarım arazisinde başlayarak ormanlık alana sıçrayan yangına neden olduğu iddia edilen kaynak ustası M.Ş.T., tutuklandı.
İBB soruşturmalarında Aziz İhsan Aktaş başta olmak üzere etkin pişnalıktan faydalananlara koruma tahsis edildiği öğrenildi. Aktaş’a suikast düzenleneceği iddiası ile yeni bir soruşturma başlatılmıştı.
2026
ABD Adalet Bakanlığı (DOJ), TikTok ile çocukların mahremiyet hakkına ilişkin endişeler kapsamında 400 milyon dolarlık bir anlaşmaya varıldığını duyurdu. Bu anlaşma, ebeveyn izni olmadan on üç yaşın altındaki çocukların kişisel bilgilerini elde etme iddiaları üzerine iki yıldan fazla süredir devam eden anlaşmazlığı fiilen sona erdirdi. TikTok 300 milyon doları derhal ödeyecek.
Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun’un yürürlüğe girmesinin ardından süreç kapsamında ilk toplantı gerçekleştirildi. Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz başkanlığındaki Milli Dayanışma ve Bütünleşme Koordinasyon Kurulu toplantısında dört ayrı alt komisyon oluşturulmasına karar verildi.
İçişleri Bakanlığı, son 15 günde 71 ilde düzenlenen operasyonlarda; 843,5 kilo uyuşturucu madde ile 2 milyon 312 bin 455 adet uyuşturucu hap ele geçirildiğini, operasyonlarda bin 368 şüphelinin yakalandığın, bunlardan 807’sinin tutuklandığını ve 187’si hakkında adli kontrol hükümleri uygulandı.
İstanbul 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen, 200 sanıklı Aziz İhsan Aktaş Davasının son duruşmasında mahkeme heyeti kararını açıkladı. Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Zeydan Karalar hakkında “rüşvet alma” suçundan 6 yıl 3 ay hapis cezası verildi. Beşiktaş Belediye Başkanı Rıza Akpolat hakkında farklı suçlamalardan toplam 23 yıla yakın hapis cezası verildi. Adıyaman Belediye Başkanı Abdurrahman Tutdere hakkında “rüşvet alma” suçundan beraat kararı verildi. Avcılar Belediye Başkanı Utku Caner Çaykara hakkında “rüşvet alma” suçundan 6 yıl 8 ay hapis cezası verildi. Ceyhan Belediye Başkanı Kadir Aydar hakkında “rüşvet alma” suçundan 5 yıl 10 ay hapis cezası verildi.Seyhan Belediye Başkanı Oya Tekin, “rüşvet alma” suçundan 8 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırıldı. Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer hakkında “özel belgede sahtecilik” suçundan beraat, “ihmal suretiyle görevi kötüye kullanma” suçundan ise 8 ay hapis cezasına hükmedildi ve hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verildi. “Çıkar amaçlı suç örgütü kurma, yönetme, üye olma ve yardım etme” suçlamalarıda tüm sanıklar beraat etti. Aziz İhsan Aktaş da örgüt lideri olma suçlamasından beraat etti, ihaleye fesat karıştırma suçundan 2 yıl 8 ay 15 gün ceza verildi. Ayrıca haklarında tedbir uygulanan şirketlerin kendisine iadesine karar verildi.
Hakkında yürütülen soruşturma kapsamında 3 Temmuz’da görevden uzaklaştırılan Balçova Belediye Başkanı Onur Yiğit, İçişleri Bakanlığı’nın kararıyla görevine iade edildi.
İzmir Gazeteciler Cemiyeti’nin “Gazeteciler Kimsenin Emir Eri Değildir” başlıklı açıklamasının ardından Cemiyet Başkanı Dilek Gappi, Basın Savcılığı tarafından ifadeye çağrıldı.
İstanbul Ticaret Mahkemelerindeki bir davada davacı tarafın dilekçesinde dayanak gösterilen Anayasa Mahkemesi kararının gerçekte bulunmadığı ortaya çıktı. Olay medyada Mahkemede yapay zekâ krizi” olarak yansıdı.
İzmir’de Çiğli Belediye Başkanı Onur Emrah Yıldız’ın park halindeki makam aracına silahla ateş eden zanlı ile ona yardım ettiği değerlendirilen şüpheli tutuklandı.
Hollanda Krallığı Anayasası, 24 Ağustos 1815 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Anayasada 1831 yılında köklü değişiklikler yapılmıştır. Anayasal monarşi yönetimi altında Parlamentoya karşı sorumlu hükûmetin olduğu, yasama, yürütme ve yargı erklerinin birbirinden ayrıldığı ve haklar ile özgürlüklerin açıkça tanımlandığı bir döneme girmiştir. Yasama organı olan Hollanda Parlamentosu, Temsilciler Meclisi ve Senatodan oluşmaktadır. Anayasadaki son değişiklikler 2018 ve 2023 yıllarında yapılmıştır.
Hollanda Krallığı Anayasası
Bölüm 1.
Temel Haklar
Madde 1.
Hollanda’da bulunan herkes, eşit durumlarda eşit muamele görürler. Din, hayat görüşü, politik eğilim, ırk, cinsiyet veya her ne sebeple olursa olsun, ayrımcılığa izin verilmez.
Madde 2.
Hollanda vatandaşlığı kanunla düzenlenir.
Yabancıların (ülkeye) girebilmeleri ve çıkartılmaları kanunla düzenlenir.
İade sadece antlaşmaya dayanır. İade ile ilgili kurallar kanunla düzenlenir.
Kanunun sınırladığı haller dışında, herkesin ülkeyi terk etmeye hakkı vardır.
Madde 3.
Tüm Hollanda vatandaşları ayırım yapılmadan kamu hizmetlerinde görev alabilirler.
Madde 4.
Kanuni kısıtlamalar ve istisnalar haricinde, her Hollanda vatandaşı genel temsil organlarının üyelerini seçme ve bu organların üyesi olarak seçilme hakkına sahiptir.
Madde 5.
Herkes talebini yetkili organa yazılı olarak arz etme hakkına sahiptir.
Madde 6.
Bireyin kanunlardan doğan sorumlulukları saklı kalmak kaydıyla herkes özgürce, bireysel olarak veya toplu halde, dinini ve hayat görüşünü uygulama hakkına sahiptir.
Bu hakkı, uygulama durumunda kanun, bina ve kapalı mekânlar dışında, sağlığı korumak, trafik düzeni veya kargaşalara müdahale etmek veya kargaşaları önlemek için düzenlemeler getirebilir.
Madde 7.
Bireyin kanunlardan doğan sorumlulukları saklı kalmak kaydıyla, hiç kimse yazılı basınla düşüncelerini ve duygularını açıklarken izin talebinde bulunmak zorunda değildir.
Radyo ve televizyonla ilgili düzenlemeler kanunla yapılır. Radyo ve televizyon yayınlarının içeriği önceden denetime tabi değildir.
Bireyin kanunlardan doğan sorumlulukları saklı kalmak kaydıyla, hiç kimse yukarıda belirtilen iletişim araçları dışındaki kanallardan düşüncelerini ve duygularını açıklarken bunların içeriği hakkında önceden izin almak zorunda değildir. On altı yaşından küçüklere gösterilecek yayınlar, ahlaki değerlerin korunması amacıyla kanunla düzenlenebilir.
Yukarıdaki fıkralar ticari reklamlara uygulanmaz.
Madde 8.
Anayasa, örgütlenme hakkını tanımaktadır. Bu hak kamu düzeni için, kanunla sınırlanabilir.
Madde 9.
Herkesin kanunlardan doğan sorumlulukları saklı kalmak kaydıyla, Anayasa, gösteri ve toplantı yapma hakkını tanır.
Sağlığın korunması, trafik düzeni veya kamu düzeninin sağlanmasına dönük kurallar kanunla düzenlenebilir.
Madde 10.
Kanunun öngördüğü veya kanun uyarınca getirilen kısıtlamalar saklı kalmak kaydıyla, birey, özel yaşantısına saygı duyulması hakkına sahiptir.
Kanun, özel hayatı korumak için, şahsi bilgilerin tespiti ve bu bilgilerin aktarılması ile ilgili kuralları düzenler.
Kanun, kişilerin kendileri hakkında tespit edilen bilgileri talep etme hakkını ve kullanılmasını ve ayrıca bu bilgilerin düzeltilmesine ilişkin kuralları belirler.
Madde 11.
Kanunun öngördüğü veya kanun uyarınca getirilen kısıtlamalar saklı kalmak kaydıyla, herkes, vücut dokunulmazlığı hakkına sahiptir.
Madde 12.
Konut sakininin isteği dışında bir konuta girmek, sadece kanunen belirlenmiş durumlarda ve kanunun yetkili kıldığı kişiler tarafından yapılabilir.
Kanunla belirlenmiş istisnalar haricinde, bir önceki fıkra uyarınca konuta girilmesi halinde önceden kimlik göstermek ve eve giriş amacını bildirmek şarttır.
Konut sakinine mümkün olan en kısa sürede yazılı olarak konuta girişin raporu verilir. Devletin güvenliği veya ceza kovuşturması sebebiyle konuta girilmiş ise, kanunda belirtilen kurallara uygun olarak raporun düzenlenmesi geciktirilebilir. Raporun düzenlenmesinin devletin güvenliğine aykırı olacak, kanunda belirtilen hallerde bu rapor düzenlenmeyecektir.
Madde 13.
Kanunen belirlenmiş durumlar ve hâkim emri haricinde, mektuplaşmanın gizliliğine dokunulamaz.
Telefon ve telgraf hakkı dokunulmazdır. Kanunla belirlenen durumlarda, kanunun yetkili kıldığı veya onların yetkilendirdiği diğer kimselerce bu hakka istisnalar getirilebilir.
Madde 14.
Kamulaştırma sadece kamu yararı için, önceden belirlenmiş tazminat karşılığı ve kanunen belirlenmiş kurallar çerçevesinde yapılabilir.
Kamulaştırma acil durumun getirdiği bir emir ise tazminatın önceden belirlenmesi gerekmez.
Yetkili makam tarafından kamu yararı için mülkün tahrip edildiği, kullanılmaz hale getirildiği veya mülk sahibinin mülk üzerindeki haklarının kısıtlandığı hallerde, kanunun belirlediği şekilde tam veya kısmi tazminat hakkı mevcuttur.
Madde 15.
Kanunen belirlenmiş durumlar haricinde, hiç kimsenin özgürlüğü elinden alınamaz.
Mahkeme kararı olmadan, özgürlüğünden mahrum edilen bir kişi, serbest bırakılması için mahkemeye başvurabilir. Mahkeme, özgürlükten mahrumiyeti kanuna aykırı bulduğu takdirde, derhal serbest bırakılmasını emreder.
Yargılanma amacıyla özgürlüğünden mahrum edilen kişinin yargılanması makul bir zaman içinde yapılır.
Hukuka uygun olarak özgürlüğü kısıtlanan bir kişi, bu hakların kullanılması, özgürlüğün kısıtlanmasıyla çeliştiği ölçüde temel hakların kullanımından da kısıtlanabilir.
Madde 16.
Suçun işlendiği anda bu fiil ceza kanunda belirtilen bir suç olmadıkça, hiçbir fiil cezalandırılamaz.
Madde 17.
Hiç kimse kendi isteği dışında, kanunun kendine tayin ettiği mahkemeden alıkonulamaz.
Madde 18.
Herkes adli ve idari yargılama esnasında hukuksal yardım isteyebilir.
Dar gelirlilere yapılacak hukuksal yardıma ilişkin esaslar kanunla düzenlenir.
Madde 19.
Yeterli iş olanaklarının yaratılması hükümetin sorumluluğundadır.
Çalışanların hukuki konumu, bununla ilgili güvenceleri ve söz hakları kanunla düzenlenir.
Kanunun öngördüğü veya izin verdiği kısıtlamalar saklı kalmak kaydıyla, her Hollandalının serbest iş seçme hakkı vardır.
Madde 20.
Halkın geçim olanaklarının sağlanması ve refahın yayılması devletin sorumluluğundadır.
Sosyal güvenlik hakkının kazanılmasına ilişkin kurallar kanunla düzenlenir.
Ülkedeki kendi geçimini sağlayamayan Hollandalılar, kanunen düzenlenen devletin verdiği sosyal yardım haklarına sahipdirler.
Madde 21.
Ülkenin yaşanılabilirliği ile doğanın korunması ve geliştirilmesi hükümetin sorumluluğundadır.
Madde 22.
Hükümet halk sağlığının geliştirilmesi için önlemler alır.
Devlet sosyal ve kültürel gelişim ve boş zamanın değerlendirilmesi için olanaklar yaratır.
Madde 23.
Eğitim, hükümetin sürekli gözetimini gerektiren bir konudur.
Resmi makamların gözetim hakkı ve eğitimcilere yönelik yetenek ve ahlaki soruşturma yapma hakları saklı kalmak kaydıyla, kanunun belirlediği eğitim biçimlerinde ve kanuni düzenlemelere tabi olarak eğitim vermek serbesttir.
Kamu eğitimi, herkesin din ve yaşam biçimine saygı duyularak kanunla düzenlenir.
Devlet, her belediyede yeterli miktardaki devlet okullarında genel temel eğitim verilmesini sağlar. Kanunda belirtilen kurallarla ve bu eğitimin alınması fırsatının bulunması şartıyla, bu hükümde istisnalar olabilir.
Kısmen veya tamamen kamu kaynaklarıyla finanse edilen okulların uyması gereken standartlar, özel okulların dini inanış veya diğer hayat görüşlerine göre eğitim verme serbestisi dikkate alınarak, kanun tarafından belirlenir.
Bu şartlar genel temel eğitimde, tamamıyla kamu bütçesinden karşılanacak özel eğitim ve kamu eğitimi için kalite eşitliğini sağlayacak şekilde düzenlenir. Bu düzenlemede özellikle, inanç temelinde kurulan özel eğitimin, eğitim araçlarının seçimindeki ve öğretmen görevlendirmedeki hürriyetlerine saygı duyulur.
Kanunun getirdiği şartlara uyan özel ilköğretim kurumları, kamu bütçesinden kamu temel eğitim kurumlarıyla eşit ölçüde ödenek alır. Kanun, özel orta öğrenim ve yüksek öğrenime hazırlık için kamu bütçesinden yapılabilecek katkı şartlarını düzenler.
Hükümet, Parlamentoya eğitim durumuyla ilgili yıllık rapor sunar.
Bölüm 2.
Hükümet
.1. Kral
Madde 24.
Orange Nassau Prensi Kral Willem’in meşru füru tahtın varisidir.
Madde 25.
Kraliyet, Kral’ın vefatıyla ve veraset yoluyla yasal nesline geçer, büyük çocuk önceliklidir, aynı kural sonraki intikallerde de geçerlidir. Kralın soyundan gelenin bulunmadığı hallerde Taht, Kralın ebeveyninin meşru füruna ve daha sonra onun büyükanne ve babasının fürudan olanlardan büyük çocuğa geçer. Ancak, sabık Kral’ın kan hısımlığı bakımından üçüncü göbekten ötesine geçilmez.
Madde 26.
Kral öldüğü zaman Kral’dan hamile olan bir kadının hamile olduğu çocuk, veraset için doğmuş kabul edilir. Ölü dünyaya gelirse, hiç olmadı kabul edilir.
Madde 27.
Kraliyet’ten feragat, önceki maddelere uygun olarak gerçekleşir. Feragatten sonra doğan çocuklar ve onların nesilleri irsi intikallerden mahrumdurlar.
Madde 28.
Parlamentonun izni olmaksızın evlenen Kral, Kraliyetten feragat etmiş sayılır.
Veliaht, Parlamentonun izni dışında evlenirse, bu evlilikten doğacak çocuklar ve onların nesilleriyle birlikte irsi intikalden de mahrum olurlar.
Parlamentonun iki kanadı birleşik oturumda, konuya ilişkin yasa teklifini görüşür ve kararlaştırır.
Madde 29.
Olağanüstü şartların gerektirdiği hallerde, bir veya birkaç kişi verasetten kanun yoluyla mahrum bırakılabilir.
Bununla ilgili kanun teklifi Kral tarafından veya onun namına yapılır. Parlamentonun iki kanadı meseleyi birleşik oturumla görüşür ve kararlaştırır. Parlamento yasa teklifini, ancak kullanılan oyların en az üçte ikisinin lehte oyuyla kabul edebilir.
Madde 30.
Yasal halefin olmaması beklentisi durumunda, halef kanunen atanabilir. Teklif, Kral tarafından veya onun namına sunulur. Teklifin sunulmasından sonra Parlamentonun her iki meclisi de feshedilir. Yeni meclisler, birleşik oturumda konuyu görüşür ve karara bağlar. Teklif ancak kullanılan oyların en az üçte ikisinin lehte oyuyla kabul edilebilir.
Kral öldüğünde veya Kraliyetten feragat ettiğinde halef olmadığı takdirde, Parlamentonun her iki kanadı da feshedilir. Yeni meclisler Kral’ın ölümünden veya Tahttan çekilmesinden sonra dört ay içinde birleşik oturumda yeni Kral’ı görevlendirmek üzere toplanır. Halef ancak kullanılan oyların en az üçte ikisinin lehte oyuyla tayin edilebilir.
Madde 31.
Tayin edilen Kral’ın veraseti sadece onun yasal nesli tarafından olabilir.
Veraset ile ilgili maddeler ve bu maddenin birinci fıkrası, henüz Krallık sıfatını kazanmamış olan bir halef için de gerekli değişikliklerle geçerlidir.
Madde 32.
Kral, Kraliyet ayrıcalıklarını kazandıktan sonra, mümkün olan en kısa süre içerisinde başkent Amsterdam’da Parlamentonun halka açık birleşik oturumunda ant içer ve merasimle Taht’a çıkar. Anayasaya sadakatle ve görevini bağlılıkla yerine getireceği sözü verir veya yemin eder. Özel kurallar kanunla belirlenir.
Madde 33.
Kral onsekiz yaşını doldurmadan Kraliyet ayrıcalıklarını kullanamaz.
Madde 34.
Reşit olmayan Kral’ın ebeveynlerinin sorumlulukları, velayeti ve gözetimine ilişkin kurallar kanunla düzenler. Parlamentonun iki kanadı birleşik oturumda konuyu görüşür ve karara bağlar.
Madde 35
Bakanlar Kurulu Kral’ın Kraliyet yetkilerini kullanamayacak halde olduğu yargısındaysa, bu durumu Danıştaydan alınan tavsiyeyi de ibraz ederek Parlamentoya bildirir, bunun üzerine Parlamentonun iki kanadı da birleşik oturumda toplanır.
Parlamentonun iki kanadı da bu görüşte ise, Kral’ın Kraliyet yetkilerini kullanamadığı yönünde bir karar alırlar. Bu karar, Parlamentonun talimatıyla birleşik oturuma başkanlık eden Başkan tarafından halka açıklanır ve derhal yürürlüğe girer.
Kral’ın Kraliyet yetkilerini tekrar kullanabilir hale geldiği zaman, bu keyfiyet kanunen açıklanır. Parlamentonun iki kanadı birleşik oturumda konuyu görüşür ve karar alır. Bu kanunun açıklanmasından sonra Kral, Kraliyet yetkilerini tekrar kullanma yetkisini kazanır.
Kral’ın Kraliyet yetkilerini kullanamadığı bir kararla sabit ise, Kralın şahsi vesayetine ilişkin hususlar kanunla düzenlenir. Parlamentonun iki kanadı da konuyu birleşik oturumda görüşür ve karara bağlar.
Madde 36.
Kral, Kraliyet yetkilerini icra etmeyi geçici bir süre bırakabilir ve bu icraya yasa uyarınca yeniden başlayabilir, konuyla ilgili kanun teklifi Kral tarafından veya onun namına sunulur. Parlamentonun iki kanadı da konuyu birleşik oturumda görüşür ve karara bağlar.
Madde 37.
Kraliyet yetkileri aşağıda sayılan hallerde vekil tarafından icra edilir;
a) Kral onsekiz yaşını dolduruncaya kadar,
b) Taht henüz doğmamış bir çocuğa miras yoluyla intikal edecek ise,
c) Kral’ın Kraliyet yetkilerini uygulayamadığının bir kararla sabit olması halinde,
d) Kral yetkilerini geçici süreyle bırakmış ise,
e) Kralın vefatından ve feragatinden sonra Kral’ın halefi bulunmuyor ise.
Kralın Vekili kanunla atanır. Parlamentonun iki kanadı da konuyu birleşik oturumda görüşür ve karara bağlar.
Birinci fıkranın (c) ve (d) bendinde belirtilen hallerde, Kral’ın nesillerinden birinin halef olacağı beklentisi varsa, bu halef onsekiz yaşını doldurmuş ise Vekil olarak atanır.
Vekil, Anayasaya bağlı kalacağına ve görevlerini sadakatle yerine getireceğine birleşik oturumda toplanmış Parlamento önünde ant içer ya da söz verir. Vekâlet görevine ilişkin kurallar kanunla düzenlenecek olup bu kanun, intikal ve değiştirmeye ilişkin kuralları da düzenler.
35 ve 36’ncı maddeler gerekli değişikliklerle vekil için de geçerlidir.
Madde 38.
Kraliyet yetkileri, bu yetkinin kullanımına ilişkin başka bir yasal düzenleme yapılıncaya kadar, Danıştay tarafından kullanılır.
Madde 39.
Kimlerin Kraliyet ailesinden olduğu kanunla düzenlenir.
Madde 40.
Kral kanunlar çerçevesinde devletten yıllık ödenek alır. Bu kanun Kraliyet ailesinin hangi fertlerine devletten ödenek verileceğini ve bu ödeneklerin miktarını da düzenler.
Devletten alınan ödenek ile birlikte görevlerini yerine getirmeleri için kullanılan varlıklar kişisel vergiye tabi değildir. Ayrıca, Kral’ın ya da Tahta çıkması beklenen veliahdın miras yoluyla, ya da hediye olarak Kraliyet ailesinden aldığı şeyler veraset ve intikal vergisinden, ya da hediye vergisinden muaftır. Diğer vergi istisnaları kanunla düzenlenebilir.
Bir önceki fıkrada anılan konuları düzenleyen yasa teklifleri Parlamento tarafından ancak üçte iki oyla kabul edilebilir.
Madde 41.
Kral, kamu menfaatini göz önünde bulundurarak Kraliyet Sarayı’nı döşer.
.2. Kral ve Bakanlar
Madde 42.
Kral ve bakanlar hükümeti oluşturur.
Hükümetin işlemlerinden Kral değil bakanlar sorumludur.
Madde 43.
Başbakan ve bakanlar Kraliyet kararnamesiyle atanırlar ve görevden alınırlar.
Madde 44.
Bakanlıklar Kraliyet kararnamesiyle kurulur. Bakanlıklar bir bakan tarafından yönetilir.
İcracı olmayan bakanlar da atanabilir.
Madde 45.
Bakanlar, Bakanlar Kurulu’nu oluşturur.
Başbakan, Bakanlar Kurulu’nun başkanıdır.
Bakanlar Kurulu, genel hükümet politikasını görüşür ve kararlaştırır ve bu politikayı bir bütün olarak gerçekleştirmeye çalışır.
Madde 46.
Devlet sekreterlikleri Kraliyet kararnamesiyle atanırlar ve görevden alınırlar.
Devlet sekreteri, bakanın gerek gördüğü durumlarda ve onun talimatlarını göz önünde bulundurarak bakana vekâlet eder. Bakanın sorumluluğu saklı kalmak kaydıyla, sorumluluk Devlet sekreterine aittir.
Madde 47.
Tüm kanunlar ve Kraliyet kararnameleri, Kral ve bir veya birkaç bakan ya da Devlet sekreteri tarafından imzalanır.
Madde 48.
Başbakanı atayan Kraliyet kararnamesi kendisinin (Başbakanın) karşı imzasını taşır. Diğer bakanların ve Devlet sekreterlerini atama ve görevden alma kararnameleri Başbakan tarafından imzalanır.
Madde 49.
Bakanlar ve Devlet sekreterleri atama kararnamesini kabul ettiklerinde, kanunda belirtilen şekle uygun olarak Kral önünde, göreve atanmalarını kanunen yasaklayan hiçbir edimde bulunmadıkları, Anayasaya bağlı kalacakları ve görevlerini sadakatle yerine getirecekleri yönünde ant içer veya taahhütte bulunur ve sözünü verirler.
Bölüm 3.
Parlamento
.1. Kuruluş ve Oluşumu
Madde 50.
Parlamento tüm Hollanda halkını temsil eder.
Madde 51.
Parlamento; Senato (Birinci Meclis) ve Temsilciler Meclisi (İkinci Meclis) olmak üzere iki bölümden oluşur.
Temsilciler Meclisi yüzelli üyeden oluşur.
Senato yetmişbeş üyeden oluşur.
Parlamentonun her iki kanadı birleşik oturumda bir araya geldiğinde, tek bir meclis olarak kabul edilirler.
Madde 52.
Her iki meclisin görev süresi dört yıldır.
Eyalet meclisleri için görev süresi kanunen dört yıldan farklı olarak belirlenmiş ise Senatonun görev süresi de buna uygun olarak düzenlenir.
Madde 53.
Parlamentonun her iki kanadının da üyeleri kanunda belirtilen sınırlar çerçevesinde nispi temsil esasına dayalı olarak seçilir.
Seçimler gizli oylamayla yapılır.
Madde 54.
Hollanda’da ikamet etmeyen Hollandalılar müstesna, Temsilciler Meclisinin üyeleri, onsekiz yaşını dolduran Hollandalılar tarafından doğrudan oyla seçilir.
Aşağıda sayılan kişiler seçmen olamazlar;
a) Kesinleşmiş hâkim kararıyla kanunda belirtilen suçtan dolayı en az bir yıl hapis cezasına mahkûm edilen ve aynı zamanda oy kullanma hakkından men edilen kimseler.
b) Gayri mümeyyizlik sebebiyle kesinleşmiş hâkim kararı gereğince hukuki işlem ehliyeti olmayan kimseler.
Madde 55.
Senato Üyeleri Eyalet Meclisi milletvekilleri tarafından seçilir. Seçimler, Senatonun feshedilmesi durumu dışında, Eyalet Meclisi seçiminden azami üç ay sonra yapılır.
Madde 56. Parlamento üyesi olabilmek için, Hollandalı olmak, onsekiz yaşını doldurmuş olmak, seçme ve seçilme hakkı elinden alınmamış olmak gereklidir.
Madde 57.
Hiç kimse her iki meclisin aynı anda üyesi olamaz.
Bir Parlamento Üyesi, aynı zamanda bakan, Devlet sekreteri, Danıştay Üyesi, Sayıştay Üyesi, Baş Kamu Denetçisi ve Baş Kamu Denetçisi Vekili, Yüksek Mahkeme Üyesi ya da Yüksek Mahkeme Başsavcılığının ya da Savunma Ofisinin Üyesi olamaz.
Bununla beraber Bakanlık ve Devlet sekreterliği görevinden istifa etmeyi teklif eden bir kişi, bu istifa karara bağlanıncaya kadar, hem söz konusu görevi hem de Parlamento üyeliğini birlikte yürütebilir.
Aynı zamanda bir Parlamento Üyesi, ya da Parlamentonun herhangi birine üye olan bir kişinin yürütemeyeceği diğer kamu görevleri kanunla düzenlenebilir.
Madde 58.
Her meclis yeni atanan üyelerin, üyelik için aranan şartları haiz olup olmadığını araştırır ve bu şartlar veya seçimlerle ilgili ihtilafları kanunda belirtilen kurallara uygun olarak karara bağlar.
Madde 59.
Bunun dışında kalan seçme ve seçilme hakkı ve seçimleri ilgilendiren her şey kanunla düzenlenir.
Madde 60.
Meclis üyeleri göreve atandıklarında, kanunda belirtilen şekle uygun olarak Parlamento önünde, göreve atanmalarını kanunen yasaklayan hiçbir edimde bulunmadıkları, Anayasaya bağlı kalacakları ve görevlerini sadakatle yerine getirecekleri yönünde ant içer veya taahhütte bulunur ve sözünü verirler.
Madde 61.
Her meclis, üyeleri arasından bir Meclis Başkanı seçer.
Her meclis, zabıt kâtibi tayin eder. Söz konusu zabıt kâtibi tıpkı meclislerin diğer memurları gibi, aynı zamanda Parlamento üyesi olamaz.
Madde 62.
Meclisler birleşik oturumda toplandıkları zaman Senato Başkanı toplantıya başkanlık eder.
Madde 63.
Parlamento üyelerinin ve sabık Parlamento üyelerinin ve onların bakmakla yükümlü oldukları aile fertlerine ödenen mali yardımlar kanunla düzenlenir. Meclisler, bu konuyla ilgili bir yasa teklifini ancak kullanılan oyların en az üçte ikisiyle kabul edebilirler.
Madde 64.
Meclisler, Kraliyet kararnamesiyle feshedilebilir.
Feshedilme kararı, beraberinde, feshedilen Meclisin yeniden seçilmesi ve yeni seçilen Meclisin üç ay içinde toplanması yükümlülüğünü getirir.
Fesih, yeni seçilen meclisin toplandığı günden itibaren yürürlüğe girer.
Kanun, fesihten sonra oluşan yeni Temsilciler Meclisinin görev süresini belirler; bu süre beş yıldan uzun olamaz. Fesihten sonra oluşan yeni Senatonun görev süresi, feshedilen meclisin görev süresinin biteceği tarihte sona erer.
Çalışma Usulü
Madde 65.
Parlamentonun birleşik oturumunda hükümet tarafından izlenilecek politika, her yıl Eylül ayının üçüncü Salı günü veya kanunla belirlenecek daha erken bir tarihte Kral tarafından veya onun adına açıklanır.
Madde 66.
Parlamento toplantıları kamuya açıktır.
Parlamento toplantıları, üyelerin onda birinin veya Başkanın isteği üzerine halka kapalı şekilde gerçekleştirilir.
Meclislerden biri veya birleşik oturumda her bir meclis tarafından, bir konunun kamuya kapalı olarak görüşülmesi ve karara bağlanması kararlaştırılabilir.
Madde 67.
Meclisler, tek başlarına ve birleşik oturumda, sadece üyelerin yarıdan fazlası toplantıda bulunduğu takdirde bir konuyu görüşebilir ve karar alabilirler.
Kararlar oy çokluğuyla alınır.
Üyeler etki altında kalmadan, ya da herhangi bir talimata tabi olmaksızın oy verirler.
Bir üyenin istemi üzerine, şahsi olmayan konular hakkında sözlü ve kişisel çağrıyla oylama yapılır.
Madde 68.
Bu bilginin sağlanması Devlet çıkarlarına aykırı olmadığı takdirde, bakanlar ve Devlet sekreterleri bir veya birkaç üye tarafından istenilen açıklamayı sözlü veya yazılı olarak, her iki meclise ayrı ayrı şekilde veya birleşik oturumda yaparlar.
Madde 69.
Bakanlar ve Devlet sekreterlerine Parlamentonun toplantıları açıktır ve görüşmelere katılabilirler.
Her iki meclis ve birleşik oturum tarafından toplantıda bulunmak üzere davet edilebilirler.
Toplantılara kendileri tarafından belirlenecek bir yardımcı getirebilirler.
Madde 70.
Her iki meclis kanunla yapılacak düzenlemeyle tek başlarına ya da müşterek şekilde soruşturma yapma (araştırma) hakkına sahiptir.
Madde 71.
Parlamento üyeleri, bakanlar, Devlet sekreterleri ve görüşmelere katılan diğer kişiler, Parlamento veya Parlamento komisyonların toplantıları sırasında söyledikleri veya yazılı olarak sundukları metinler sebebiyle kovuşturmaya tabi tutulamaz, ya da başka bir yolla kanun önünde sorumlu tutulamazlar.
Madde 72.
Parlamentonun her bir kanadı ayrı olarak ve birleşik oturumda iç tüzük oluştururlar.
Bölüm 4.
Danıştay, Sayıştay, Kamu Denetçiliği ve
Daimi Danışma Kurulları
Madde 73.
Yasa tasarılarında, genel idari konularda ve Parlamentonun onaylayacağı antlaşmalarda, Danıştay veya Danıştayın bir dairesinin görüşü alınır. Kanunla belirlenebilecek durumlarda söz konusu görüş aranmayabilir.
Danıştay veya Danıştayın bir dairesi Kraliyet kararnamesiyle karara bağlanacak idari uyuşmazlıkları araştırmakla ve bu anlaşmazlıkla ilgili olarak verilecek karar hakkında tavsiyede bulunmakla sorumludur.
Kanun, Danıştayı veya Danıştayın bir dairesini idari uyuşmazlıklarla ilgili karar vermekle görevlendirebilir.
Madde 74.
Danıştaya Kral başkanlık eder. Kral’ın muhtemel halefi onsekiz yaşını doldurduğu anda Danıştaya üye olma hakkına sahiptir. Kraliyet ailesinin diğer mensupları da kanunla Danıştaya üye olabilirler.
Danıştay üyeleri Kraliyet kararnamesiyle ömür boyu atanır.
Kendi istekleriyle veya kanunla belirlenecek bir yaşta üyelikleri sona erer.
Kanunun belirlediği durumlarda üyeler Danıştay tarafından geçici bir süre görevden alınabilirler veya üyeliklerine son verilebilir.
Üyelerin hukuki statüleri kanunla düzenlenir.
Madde 75.
Danıştayın teşekkülü, yapısı ve yetkileri kanunla düzenlenir.
Danıştay veya Danıştayın bir dairesine kanunla başka görevler de verilebilir.
Madde 76.
Sayıştay, devletin gelir ve giderlerini incelemekle görevlidir.
Madde 77.
Her bir Sayıştay üyesi, Temsilciler Meclisi tarafından hazırlanan üç kişilik aday listeden, ömür boyu bu göreve atanır.
Kendi istekleriyle veya kanunun belirleyeceği bir yaşta üyelikleri son bulur.
Kanunun belirlediği durumlarda üyeler Yüksek Mahkeme tarafından geçici bir süre görevden alınabilir veya üyeliklerine son verilebilir.
Üyelerin hukuki statüleri kanunla belirlenir.
Madde 78.
Sayıştayın teşekkülü, yapısı ve yetkileri kanunla düzenlenir.
Sayıştaya kanunla başka görevler de verilebilir.
Madde 78a.
Devletin yürütme mercilerinin ve kanunla belirlenen diğer idari mercilerin işlemleri, talep üzerine ya da resen Baş Kamu Denetçisi tarafından incelenir.
Baş Kamu Denetçisi ve Baş Kamu Denetçisi Vekili Temsilciler Meclisi tarafından kanunda belirtilen süreyle göreve atanırlar. Kendi istekleriyle veya kanunun belirleyeceği bir yaşta görevlerinden ayrılabilirler. Kanunun belirlediği durumlarda Temsilciler Meclisi tarafından geçici bir süre görevden alınabilir veya görevlerine son verilebilir. Hukuki statüleri diğer bakımlardan kanunla düzenlenir.
Baş Kamu Denetçisinin yetkileri ve yöntemleri kanunla düzenlenir.
Kanun marifetiyle ya da kanun uyarınca Baş Kamu Denetçisine yeni görevler verilebilir.
Madde 79.
Devletin yasama ve yürütmeye ilişkin daimi danışma kurulları kanuni düzenlemeyle oluşturulabilir.
Kanun bu kuralların kuruluşunu, yapısını ve yetkilerini belirler.
Bu kuruluşlara danışma görevlerinden başka görevler de kanunla verilebilir.
Madde 80.
Bu bölümde düzenlenen kuralların ve tavsiyelerinin açıklanması, kanunun belirleyeceği kurallarla olur.
Yasa tasarılarıyla ilgili olarak Kral tarafından veya onun namına yapılan tavsiyeler, kanunla belirlenecek durumlar haricinde, Parlamentoya sunulur.
Bölüm 5.
Yasama Erki ve Yürütme
.1. Kanunlar ve diğer düzenleyici işlemler
Madde 81.
Hükümet ve Parlamento kanunları birlikte yaparlar.
Madde 82.
Yasa teklifleri Kral tarafından veya onun namına, ya da Temsilciler Meclisi tarafından sunulur.
Parlamentonun birleşik oturumunda görüşülmesi gereken yasa teklifleri, Kral tarafından veya onun namına ve 2. Bölümün ilgili madde hükümleriyle çelişmemek kaydıyla, Parlamentonun birleşik oturumu tarafından sunulur.
Temsilciler Meclisi veya Parlamentonun birleşik oturumu tarafından sunulacak yasa teklifleri, Meclise duruma göre birleşik oturuma bir ya da birkaç üye tarafından sunulur.
Madde 83.
Kral veya onun namına sunulan yasa teklifi, Temsilciler Meclisine veya birleşik oturumda görüşülmesi gerekiyorsa, Parlamentonun birleşik oturumuna bu toplantıya gönderilir.
Madde 84.
Kral veya onun namına sunulan ve Temsilciler Meclisi veya Parlamentonun birleşik oturumu tarafından henüz onaylanmamış bir yasa teklifi, Hükümetin bir ya da daha fazla sayıdaki üyesinin teklifiyle Temsilciler Meclisi veya duruma göre birleşik oturum tarafından değiştirilebilir.
Temsilciler Meclisi veya birleşik oturumun sunacağı yasa teklifi onaylanmadığı sürece, bir ya da birkaç üyenin veya sunan üyenin veya üyelerin teklifiyle değiştirilebilir.
Madde 85.
Temsilciler Meclisi bir yasa teklifini kabul ettiği takdirde veya bir yasa teklifi vermeyi kararlaştırdığında, bu metni olduğu gibi görüşülmek üzere Senatoya gönderir. Yasa teklifinin Senatoda müdafaası için Temsilciler Meclisi bir veya daha fazla sayıda üyesini görevlendirebilir.
Madde 86.
Sunulan bir kanun teklifi Parlamento tarafından onaylanmadığı sürece, teklifi veren kişi veya vekili tarafından geri çekilebilir.
Temsilciler Meclisi veya birleşik oturum tarafından sunulan yasa teklifi kabul edilmediği sürece, bu yasa teklifini sunan üye veya üyeler tarafından geri çekilebilir.
Madde 87.
Bir yasa teklifi Parlamento tarafından kabul edildiğinde ve Kral tarafından tasdik edildiğinde kanun olur.
Kral ve Parlamento yasa teklifiyle ilgili kararlarını karşılıklı olarak birbirlerine bildirirler.
Madde 88.
Kanunların ilânı ve yürürlüğü kanunla düzenlenir. Kanunlar ilân edilmeden önce yürürlüğe girmez.
Madde 89.
Düzenleyici idari işlemler Kraliyet kararnameleriyle belirlenir.
Cezai hükümler taşıyan düzenleyici işlemler sadece kanunla belirlenir. Verilecek cezalar kanunla düzenlenir.
Düzenleyici idari işlerin ilânı ve yürürlüğü kanunla düzenlenir. Bunlar ilân edilmeden önce yürürlüğe giremezler.
İkinci ve üçüncü fıkralar, hükümet tarafından belirlenen diğer düzenleyici işlemler için de gerekli değişiklikler yapıldıktan sonra geçerlidir.
.2. Diğer Hükümler
Madde 90.
Hükümet uluslararası hukukun gelişimini destekler.
Madde 91.
Uluslararası antlaşmalar, Parlamentonun onayı olmaksızın bağlayıcı etkiye sahip olmadıkları gibi, yürürlükten de kaldırılamazlar. Parlamentonun onayını gerektirmeyen antlaşmalar kanunla belirlenir.
Antlaşmaların onama şekli kanunla düzenlenir ki, bu kanunda antlaşmaların zımni şekilde onanmasını düzenleyen hükümlere de yer verilebilir.
Anayasaya aykırılık içeren, ya da Anayasayla çelişmesi muhtemel antlaşma hükümleri ancak Parlamentonun üçte iki çoğunluğunun lehte kararıyla onaylanabilir.
Madde 92.
91’inci maddenin üçüncü fıkra hükümleri saklı kalmak üzere, yasama, yürütme ve yargı yetkisi gerektiğinde antlaşmalarla uluslararası örgütlere devredilebilir.
Madde 93.
İçerikleri gereği herkes üzerinde bağlayıcı etkisi bulunan uluslararası antlaşma hükümleri ve uluslar arası örgütlerin kararları ilân edildikten sonra bağlayıcılık kazanırlar.
Madde 94.
Hollanda Krallığının meri kanunları, uygulamanın uluslararası bağlayıcı antlaşmalara ve uluslararası örgüt kararlarına aykırı olması halinde, uygulanmazlar.
Madde 95.
Uluslararası örgütlerin antlaşma ve kararlarının ilânı kanunla düzenlenir.
Madde 96.
Kraliyet, Parlamentonun izni olmadan savaş ilân edemez.
Savaş halinin fiilen mevcut olması nedeniyle Parlamentoya danışılmasının mümkün olmadığı hallerde, bu izin gerekmez.
Parlamentonun iki kanadı savaş ilânı iznini birleşik oturumda görüşür ve kararlaştırır.
Bu maddenin birinci ve üçüncü fıkrası ateşkes kararı için de uygulanır.
Madde 97.
Krallığın menfaatlerini savunmak ve korumak ve ayrıca uluslararası hukuk düzenini muhafaza etmek ve desteklemekle görevli bir silahlı kuvvetler mevcuttur.
Silahlı kuvvetler Hükümetin üst otoritesine tabidir.
Madde 98.
Silahlı kuvvetler gönüllülerden ve askerlik yükümlülüğünü yerine getiren kişilerden oluşur.
Zorunlu askerlik hizmeti ve celp dönemlerinin ertelenmesine ilişkin esaslar kanunla düzenlenir.
Sivil savunma amacıyla kanunda belirtilen esaslara uygun olarak görevlendirme yapılabilir.
Madde 100.
Silahlı kuvvetlerin uluslararası hukuk düzeninin korunması ve desteklenmesi amacıyla bir yerde konuşlandırılması, ya da kullanılması gerekecek ise, Hükümet bu keyfiyeti önceden Parlamentoya bildirir. Bu durum, silahlı çatışmalar sırasında insani yardım sağlanmasını da içerir.
Önceden bilgi vermeye mani olan zaruri sebepler bulunuyorsa birinci fıkra hükümleri uygulanmaz. Bu durumda bilgilendirme mümkün olan en kısa sürede yapılır.
Madde 101.
(Bu madde 10 Temmuz 1995 tarihli ve 401 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Devlet Yasası ile yürürlükten kaldırılmıştır).
Madde 102.
(Bu madde 22 Haziran 2000 tarihli ve 294 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Devlet Yasası ile yürürlükten kaldırılmıştır).
Madde 103.
İç ve dış güvenliğin gerektirdiği durumlarda; sonuçları kanunla düzenlemek şartıyla ve Kraliyet kararnameleriyle olağanüstü hal ilân edilebilir.
Birinci fıkrada belirtilen durumda, anayasanın, eyalet, belediye ve su işleri idaresini düzenleyen hükümlerden, 6’ncı maddede düzenlenen anayasal haklardan, belirtilen hakların bina ve kapalı mekânlar dışında uygulandığı takdirde, 7, 8 ve 9’uncu maddeler ile 12’nci maddenin ikinci fıkrası, ayrıca 13’üncü madde ile 113’üncü maddenin bir ve üçüncü fıkra hükümleri uygulanmayabilir.
Olağanüstü hal ilânını müteakiben, Kraliyet kararnameleriyle kaldırılmadığı sürece, Parlamento gerekli gördüğü her an olağanüstü halin süresini belirleyebilir. Meclisler konuyu birleşik oturumda görüşür ve karara bağlar.
Madde 104.
Devletin koyduğu vergiler kanun uyarınca toplanır. Devletin koyduğu diğer harçlar kanunla düzenlenir.
Madde 105.
Devletin gelir ve gider tahminleri kanunla düzenlenir.
Genel bütçeye ilişkin kanun tasarıları her yıl 65’inci maddede belirtilen zamanda Kral veya onun vekili tarafından Parlamentoya sunulur.
Devletin gelir ve giderlerini gösteren hesap tablosu ilgili kanun hükümlerine uygun olarak Parlamentoya sunulur. Sayıştay tarafından onaylanmış bilanço Parlamentoya sunulur.
Devlet maliyesinin yönetimine ilişkin esaslar kanunla belirlenir.
Madde 106.
Para sistemi kanunla düzenlenir.
Madde 107.
Medeni hukuk, ceza hukuku, medeni usul ve ceza usul hukuku, genel kanunla düzenlenir, bazı konuların özel kanunlarla düzenlenme yetkisi saklıdır.
İdari hukukun genel ilkeleri kanunla düzenlenir
Madde 108.
(Bu madde 25 Şubat 1999 tarihli ve 133 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Devlet Yasası ile yürürlükten kaldırılmıştır).
Madde 109.
Memurların hukuki statüleri kanunla düzenlenir. Memurların iş güvencesi ve yönetime katılma hakları ile ilgili düzenlemeler de kanunla yapılır.
Madde 110.
Devlet kurumları görevlerini yerine getirirlerken, vatandaşların kanunda belirtilen esaslar çerçevesinde bilgi edinme haklarını gözetirler.
Madde 111.
Şeref unvanları kanunla verilir.
Bölüm 6.
Yargının İdaresi
Madde 112.
Yargı erki, medeni haklar ve alacakla ilgili uyuşmazlıkları çözümlemekle yükümlüdür.
Kanun, medeni haklardan kaynaklanmayan uyuşmazlıkların çözümünü, yargıya veya yargı sisteminde yer almayan mahkemelere verebilir. Bu davalara ilişkin muhakeme usulleri ve kararların sonuçları kanunla düzenlenir.
Madde 113.
Yargı suç teşkil eden fiilleri yargılamakla yükümlüdür.
Devlet kurumlarının başlattıkları disiplin kovuşturmaları kanunla düzenlenir.
Kişi hürriyetlerini kısıtlayıcı cezalar, sadece yargı tarafından verilir.
Hollanda dışında ve sıkıyönetim zamanında yargılanmayla ilgili olarak, kanunla farklı düzenlemeler getirebilir.
Madde 114.
Ölüm cezası verilemez.
Madde 115.
Madde 112’nci maddenin ikinci fıkrasındaki uyuşmazlıklarda idari yargı yoluna başvurulabilir.
Madde 116.
Kanun, yargı sistemini oluşturan mahkemeleri düzenler.
Kanun, yargının kuruluşunu, yapısını ve yetkilerini düzenler.
Kanun, yargıç niteliği taşımayanların da yargı mensuplarıyla birlikte yargının yönetimine katılabileceklerini düzenler.
Görevleri dâhilinde veya önceki madde uyarınca yargının yönetiminde yer alan kişilerin yargı mensupları tarafından denetlenmesine ilişkin esaslar kanunla düzenlenir.
Madde 117.
Yargının idaresinden sorumlu yargı mensupları ve Yargıtay Başsavcısı, Kraliyet kararnameleriyle ömür boyu atanırlar.
Kendi istekleriyle ve kanunla belirlenecek bir yaşta görevleri son bulur.
Yargı mensupları kanunda belirlenen durumlarda yargı sistemine dâhil bir mahkeme tarafından geçici bir süre görevden alınabilir veya görevlerine son verilebilir.
Hollanda Yargıtay (Yüksek Mahkeme) Üyeleri, Temsilciler Meclisi tarafından seçilen üç aday arasından atanır.
Yargıtay, kanunla belirlenen davalar ve sınırlar çerçevesinde, kanun ihlalinden dolayı mahkeme kararlarının iptalinden (kararların bozulmasından) sorumludur.
Kanun, Yargıtay’a başka görevler de verebilir.
Madde 119.
Parlamentonun mevcut ve sabık üyeleri, bakanlar ve Devlet sekreterleri görevleri esnasında işledikleri suçlardan dolayı Yargıtay tarafından yargılanacaklardır. Kraliyet kararnamesi veya Temsilciler Meclisi kararıyla bu kişiler aleyhine dava açılabilir.
Madde 120.
Kanunların ve uluslararası antlaşmaların anayasaya uygunluğu mahkemeler tarafından denetlenemez.
Madde 121.
Kanunla belirlenmiş istisnalar haricinde duruşmalar herkese açık şekilde yapılır ve kararların gerekçesi açıklanır. Kararlar topluma açık olarak duyurulur.
Madde 122.
Af, kanunun gösterdiği bir mahkemenin önerisi üzerine ve kanunla düzenlenecek hükümler göz önünde bulundurarak Kraliyet kararnameleriyle verilir.
Genel af kararı ancak kanunla alınabilir.
Bölüm 7.
Eyaletler, Belediyeler,
Su İşleri ve Diğer Kamu Kurumları
Madde123.
Eyaletler ve belediyeler kanunla kaldırılabilir ve yenisi kurulabilir.
Eyalet ve belediye sınırlarında yapılacak değişiklikler kanunla düzenlenir.
Madde 124.
Eyaletlerin ve belediyelerin kendi iç ilişkilerini düzenleme ve idare yetkileri bunların idari organlarına devredilir.
Eyalet ve belediye idari organları, kanun gereğince veya kanun uyarınca düzenleme yapmak ve idari görevlerini yerine getirmekle zorunlu tutulabilirler.
Madde 125.
Eyaletler, Eyalet meclisleri, belediyeler, belediye meclisleri tarafından yönetilir. Kanunla düzenlenmiş istisnalar haricinde, bu meclislerin toplantıları halka açıktır.
Buna ek olarak, eyalet yönetimi, eyalet icra heyeti ve Kraliyet Komiserinden (Eyalet Valisi) oluşurken, belediye yönetimi de encümenler heyeti ve Belediye Başkanından oluşur.
Kraliyet Komiseri (Eyalet Valisi), Eyalet Meclisi toplantılarının, Belediye Başkanı ise Belediye Meclisi toplantılarının başkanıdır.
Madde126.
Kraliyet Komiseri bir kanun marifetiyle, hükümet tarafından verilecek talimatları uygulamakla görevlendirilebilir.
Madde 127.
Kanunda belirlenecek istisnalar haricinde, Eyalet ve belediye talimatnameleri sırasıyla Eyalet veya Belediye Meclisleri tarafından çıkartılır.
Madde 128.
Madde 123’de belirtilen durumlar hariç olmak üzere, 124’üncü madde birinci fıkrada belirtilen yetkiler sadece sırasıyla Eyalet veya Belediye Meclisleri tarafından 125’inci maddede belirtilen organlardan başka organlara devredilebilir.
Madde 129.
Eyalet milletvekilleri ve Belediye Meclis üyeleri, o Eyalette ve belediyede ikamet eden ve Temsilciler Meclisi seçim şartlarını taşıyanlar tarafından doğrudan oyla seçilirler. Eyalet milletvekili ya da belediye meclis üyesi olmak için de aynı şartlar geçerlidir.
Üyeler, kanunen belirlenen sınırlar dâhilinde nispi temsiliyet esasına göre seçilir.
53’üncü maddenin ikinci fıkrası ve 59’uncu madde hükümleri uygulanır.
Kanunda aksi bir hüküm yer almadıkça, Eyalet Meclisi ve Belediye Meclisinin görev süresi dört yıldır.
Hangi işlerin üyelikle birlikte yürütülemeyeceği kanunla belirtilir. Kanun, akrabalıktan veya evlilikten kaynaklanan engellerin ve kanunen belirtilen eylemlerin yapılmasının üyeliğe mani haller olabileceğini de düzenleyebilir.
Üyeler herhangi bir baskıya veya talimata tabi olmaksızın oy kullanırlar.
Madde 130.
Hollanda’da ikamet eden yabancılar, aynen Hollanda vatandaşları için geçerli olan koşulları yerine getirdikleri takdirde, Belediye Meclisi seçimlerinde, seçme ve seçilme haklarını kullanabilirler.
Madde 131.
Kraliyet komiseri (Eyalet Valisi) ve Belediye Başkanı Kraliyet kararnamesiyle atanır.
Madde 132.
Kanun, eyaletlerin ve belediyelerin kuruluşunu, hem de bunların idari organlarının yapısını ve yetkilerini düzenler.
Bu idari organların denetimi kanunla düzenlenir.
Bu idari organların kararları ancak kanunla belirlenecek durumlarda, önceden denetime tabi tutulabilir.
Bu idari organların kararları, sadece hukuka ve kamu yararına aykırı durumlarda Kraliyet kararnameleriyle iptal edilebilir.
Düzenleme yapma ve yürütme yetkilerinin kullanılmasını gerektiren 124’üncü maddenin ikinci fıkrasında belirtilen konularda bu yetkilerin kullanılmaması halinde izlenecek hükümler kanunla düzenlenir. Eyalet veya belediye idari organlarının ağır görev ihmalleri halinde 125’inci ve 127’nci madde hükümlerine rağmen kanunla düzenleme yapılabilir.
Eyalet ve belediye idari organlarının koydukları vergilerinin toplanmasına ilişkin esaslar ve bu idari organların devletle mali ilişkilerine dair esaslar kanunla düzenlenir.
Madde 133.
Su kurullarının kuruluşu, feshi, görevleri, teşkilatları ve idari organlarının yapıları, kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, eyalet tüzükleriyle düzenlenir.
Su kurullarının idari organlarının yasama ve diğer yetkileri ve idari organların toplantıların halka açık şekilde düzenlenmesi şartı bir kanunla düzenlenir.
Kanun, eyalet ve belediye yönetimlerinin denetimini düzenler. Bu idari organların kararları, sadece hukuka ve kamu yararına aykırı durumlarda Kraliyet kararnameleriyle iptal edilebilir.
Madde 134.
Mesleki ve ticari kamu kurumları ve diğer kamu kurumları kanunla kurulur ve kapatılır.
Bu kurumların görev ve yapıları, yönetsel oluşum ve yetkileri ve de toplantılarının kamuoyuna açık oluşu kanunla düzenlenir. Bu kurumların idari organlarına kanunla yasama yetkileri tanınabilir.
Kanun, bu idari organların denetimini düzenler. Bu idari organların kararları, sadece hukuka ve kamu yararına aykırı durumlarda Kraliyet kararnameleriyle iptal edilebilir.
Madde 135.
İki veya daha fazla kamu kuruluşunu ilgilendiren meseleler, kanunla düzenlenir. Bu konuda 134’üncü maddenin ikinci ve üçüncü fıkralarındaki usullerle yeni bir kamu kuruluşu kurulabilir.
Madde 136.
Kamu kurumları arasındaki anlaşmazlıklar, yargının görev alanına girmedikçe ve kararın kanun gereği başka kurumlar tarafından verilmesi gerekmedikçe, Kraliyet kararnameleriyle çözümlenir.
Bölüm 8.
Anayasayı Değiştirme Usulü
Madde 137.
Anayasada değişiklik öngören teklifte belirtilen şekildeki bir değişikliğin görüşülebileceği bir kanunda belirtilir.
Temsilciler Meclisi, Kral tarafından veya onun namına, ya da öteki türlü sunulan bir teklif üzerine bu amaçla sunulan Yasa Teklifini birden fazla sayıda yasa teklifine ayırabilir.
Birinci fıkrada anılan yasa teklifinin ilânından sonra Temsilciler Meclisi feshedilir.
Yeni Temsilciler Meclisinin teşekkülünden sonra, Parlamentonun iki meclisi ilk fıkrada anılan Yasa Teklifini ikinci kez okunduktan sonra görüşmeye başlar. Bu yasa teklifi kullanılan oyların ancak en az üçte ikisinin oyunu almışsa kabul edilebilir.
Temsilciler Meclisi ancak kullanılan oyların en az üçte ikisinin kabulü halinde, Kral tarafından veya onun namına, ya da öteki türlü sunulan bir Anayasa Değişiklik Kanun Teklifini birden fazla sayıda yasa teklifine ayırabilir.
Madde 138.
İkinci oturumda kabul edilen önergeler Kral tarafından Anayasa değişikliği olarak onaylanmadığı sürece, kanunla:
a) Kabul edilen önergeler ve Anayasada değişmeyen maddeler, mümkün olduğu kadar uyumlu hale getirilir.
b) Bölümlerin, paragrafların, maddelerin ve başlıkların düzenleri ve yerleri değiştirilebilir.
Birinci fıkranın (a) bendinde belirtilen düzenlemeyi içeren yasa teklifi, her iki Meclis tarafından ancak kullanılan oyların en az üçte ikisiyle kabul edilebilir.
Madde 139.
Parlamento tarafından kabul edilen ve Kral tarafından onaylanan Anayasa değişiklikleri, yayımlandıktan hemen sonra yürürlüğe girer.
Madde 140.
Anayasa değişikliğine aykırı olan yürürlükteki diğer kanunlar, düzenlemeler ve kararlar, Anayasaya uygun olarak değişiklik getirilinceye kadar yürürlükte kalırlar.
Madde 141.
Değişen Anayasa metni Kraliyet kararnameleriyle ilân edilir ve paragraflar ve maddeler ve bunlara yapılan atıflar buna uygun olarak yeniden numaralandırılabilir.
Madde 142.
Anayasa, kanunla, Kraliyet Statüsüne uygun hale getirilir. Bu konuda 139, 140 ve 141’inci madde hükümleri gerekli değişikliklerle uygulanır.
Ek Maddeler
Madde I.
(Bu madde 10 Temmuz 1995 tarihli ve 402 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan yasa ile yürürlükten kaldırılmıştır).
Madde II.–VIII.
(10 Temmuz 1995 tarihli ve 404 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan yasa ile bu maddeler yürürlükten kaldırılmıştır).
Madde IX.
Savaş Suçları Kararnamesiyle ceza kapsamına alınan suçlar için 16’ncı madde hükümleri uygulanmaz.
Madde X.
(Bu madde 10 Temmuz 1995 tarihli ve 404 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan yasa ile yürürlükten kaldırılmıştır).
Madde XI.
(Bu madde 6 Ekim 1999 tarihli ve 454 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan yasa ile yürürlükten kaldırılmıştır).
Madde XII.–XVI.
(10 Temmuz 1995 tarihli ve 404 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan yasa ile bu maddeler yürürlükten kaldırılmıştır).
Madde XVII.
(Bu madde 28 Şubat 1999 tarihli ve 135 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan yasa ile yürürlükten kaldırılmıştır).
Madde XVIII.
(Bu madde 10 Temmuz 1995 tarihli ve 404 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan yasa ile yürürlükten kaldırılmıştır).
Madde XIX.
1972 Anayasasının 81’inci maddesinde yer alan ilân metni, 1972 Anayasasının 123, 124, 127, 128 ve 130’uncu maddelerinde yer alan, yasa teklifi beraberinde Parlamentonun bir kanadının diğerine ya da Kral’a gönderdiği mesajın lafzı, ya da Kral’ın söz konusu yasa teklifine ilişkin kararını Parlamentoya bildirdiği mesajda yer alan ifadeler, diğer düzenlemeler yapılıncaya kadar yürürlükte kalmayı sürdüreceklerdir.
Madde XX.
(Bu madde 10 Temmuz 1995 tarihli ve 404 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan yasa ile yürürlükten kaldırılmıştır).
Madde XXI.
(Bu madde 6 Ekim 1999 tarihli ve 454 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan yasa ile yürürlükten kaldırılmıştır).
Madde XXII.–XXIII.
(10 Temmuz 1995 tarihli ve 404 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan yasa ile bu maddeler yürürlükten kaldırılmıştır).
Madde XXIV.–XXV.
(25 Şubat 1999 tarihli ve 135 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan yasa ile bu maddeler yürürlükten kaldırılmıştır).
Madde XXVI.–XXIX.
(10 Temmuz 1995 tarihli ve 404 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan yasa ile bu maddeler yürürlükten kaldırılmıştır).
Madde XXX.
(Bu madde 6 Ekim 1999 tarihli ve 454 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan yasa ile yürürlükten kaldırılmıştır).
1972 Anayasasının Halen Yürürlükte Olan Maddeleri
Madde 81.
Kanunların ilân şekli aşağıda belirtildiği gibidir;
“Biz” vb. “Hollanda Kralı” vb.
“Bunu gören ya da okunduğunu duyan herkese selam olsun! Bilinmelidir ki:
“Bizim incelemelerimiz sonucunda,” vb.
(Kanunun gerekçeleri)
“Bu şekilde, Biz, Danıştayın görüşünü aldıktan sonra ve Parlamentonun ortak görüşüyle, onayıyla ve anlayışıyla, Bizim onayımızla ve anlayışımızla açıklıyoruz” vb.
(Kanunun içeriği)
“Verilmiş” vb.
Tahtın Kraliçe’nin yönetiminde olduğu veya Kraliyet yetkilerinin bir Naip ya da Danıştay tarafından kullanıldığı zamanlarda, bu kanun lafzında gerekli değişiklikler yapılacaktır.
Madde 130.
Kral, Parlamento tarafından kabul edilmiş bir yasa teklifini onaylayıp onaylamayacağı konusundaki görüşünü mümkün olduğu kadar kısa süre içerisinde şu ifadelerle bildirir:
NATO’nun (Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü) temelini oluşturan antlaşma metni 12 ülkenin katılımıyla, 4 Nisan 1949’da Washington DC’de imzalanmıştır. 14 maddelik antlaşma metni, örgütün müdahale alanları ve sınırlarını belirlemektedir.
Bu Antlaşmanın Tarafları, Birleşmiş Milletler Yasası’nın amaçlan ve ilkelerine olan inançlarını ve bütün halklar ve bütün hükumetlerle barış içinde bir arada yaşama arzularını teyit ederler.
Demokrasi, bireysel özgürlük ve hukukun üstünlüğü ilkeleri temelinde bütün halkların özgürlüklerini, ortak miraslarını ve uygarlıklarını korumakta kararlıdırlar. Kuzey Atlantik bölgesinde istikrar ve refahın geliştirilmesini amaçlarlar. Toplu savunma ve barış ile güvenliğin korunması için çabalarını birleştirmekte kararlıdırlar.
Madde 1 – Taraflar, BM Yasası’nda ortaya konduğu üzere, karışmış olabilecekleri herhangi bir uluslararası anlaşmazlığı, uluslararası barış ve güvenlik ve adaleti tehlikeye sokmadan barışçıl yollarla çözmeyi ve uluslararası ilişkilerinde BM’in amaçlarına aykırı olacak şekilde güç kullanımı ya da tehdidinden sakınmayı taahhüt etmektedirler.
Madde 2 – Taraflar, özgür kurumlarını güçlendirerek, bu kurumların üzerine kurulu olduğu ilkelerin daha iyi anlaşılmasını sağlayarak ve istikrar ile refah koşullarını geliştirerek barışçıl ve dostça uluslararası ilişkilerin daha da geliştirilmesine katkı yapacaklardır. Uluslararası ekonomi politikalarında çatışmayı ortadan kaldırmaya yönelecekler ve taraflardan herhangi biri ya da hepsi ile ekonomik işbirliğini teşvik edeceklerdir.
Madde 3 – Bu Antlaşma’nın amaçlarına daha etkin biçimde ulaşabilmek için Taraflar, tek tek ve ortaklaşa olarak, sürekli ve etkin öz-yardım ve karşılıklı yardımlarla, silahlı bir saldırıya karşı bireysel ve toplu direnme kapasitelerini koruyacaklar ve geliştireceklerdir.
Madde 4 – Taraflardan herhangi biri, Taraflardan birinin toprak bütünlüğü, siyasi bağımsızlığı ya da güvenliğinin tehdit edildiğini düşündüğü zaman, tüm Taraflar birlikte danışmalarda bulunacaklardır.
Madde 5 – Taraflar, Kuzey Amerika’da veya Avrupa’da içlerinden bir veya daha çoğuna yöneltilecek silahlı bir saldırının hepsine yöneltilmiş bir saldırı olarak değerlendirileceği ve eğer böyle bir saldın olursa BM Yasası’nın 51. Maddesinde tanınan bireysel ya da toplu öz savunma hakkını kullanarak, Kuzey Atlantik bölgesinde güvenliği sağlamak ve korumak için bireysel olarak ve diğerleri ile birlikte, silahlı kuvvet kullanımı da dahil olmak üzere gerekli görülen eylemlerde bulunarak saldırıya uğrayan Taraf ya da Taraflara yardımcı olacakları konusunda anlaşmışlardır. Böylesi herhangi bir saldın ve bunun sonucu olarak alınan bütün önlemler derhal Güvenlik Konseyi’ne bildirilecektir. Güvenlik Konseyi, uluslararası barış ve güvenliği sağlamak ve korumak için gerekli önlemleri aldığı zaman, bu önlemlere son verilecektir.
Madde 6 – Madde 5 açısından, Taraflardan bir ya da daha çoğuna karşı silahlı saldın, aşağıdakileri de kapsar: – Tarafların Avrupa ya da Kuzey Amerika’daki topraklarına, Fransa’nın Cezayir Bölgesine (**), Türkiye topraklarına veya Taraflardan herhangi birinin egemenliği altında olan ve Yengeç Dönencesi’nin kuzeyinde yer alan adalara yapılan silahlı saldırı; – Bu topraklarda ya da bu toprakların üzerindeki hava sahasında bulunan, ya da Antlaşma’nın yürürlüğe girdiği tarihte Taraflardan herhangi birinin işgal kuvvetlerinin üslenmiş bulunduğu herhangi bir Avrupa toprağında veya Akdeniz’de, ya da Yengeç Dönencesi’nin kuzeyindeki Kuzey Atlantik bölgesinde bulunan Tarafların herhangi birine ait kuvvetlere, gemilere, ya da uçaklara yapılan silahlı saldın.
Madde 7 – Antlaşma, BM üyesi olan Tarafların BM Yasası uyarınca sahip oldukları hak ve yükümlülüklerini veya Güvenlik Konseyi’nin uluslararası barış ve güvenliğin sağlanması konusundaki temel sorumluluğunu herhangi bir şekilde etkilemez ve etkilediği şeklinde yorumlanamaz.
Madde 8 – Her bir Taraf, kendisi ile diğer Taraflar ya da üçüncü bir devlet arasında şu an yürürlükte olan uluslararası sözleşmelerin, bu Antlaşma’nın hükümleri ile çelişmediğini beyan eder ve Antlaşma ile çelişen uluslararası sözleşmelere girmemeyi taahhüt eder.
Madde 9 – Taraflar, bu Antlaşma’nın uygulanması ile ilgili konulan ele almak üzere hepsinin temsil edileceği bir Konsey oluştururlar. Konsey, herhangi bir zamanda acil olarak toplanabilecek şekilde düzenlenecektir. Konsey, gerekli gördüğü ikincil organları oluşturacaktır. Özellikle Madde 3 ve Madde 5’in uygulanmasına ilişkin önlemleri önerecek bir savunma komitesi derhal oluşturulacaktır.
Madde 10 – Taraflar, bu Antlaşma’nın ilkelerini geliştirebilecek ve Kuzey Atlantik Bölgesinin güvenliğine katkı yapacak durumda olan herhangi bir Avrupa devletini bu Antlaşma’ya katılmaya oy birliği ile davet edebilirler. Davet edilen Devlet katılım belgesini Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti’ne vererek bu Antlaşma’ya taraf olabilir. Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti aldığı her bir katılma belgesinden tüm Tarafları haberdar edecektir.
Madde 11 – Bu Antlaşma Taraflarca kendi anayasal süreçleri uyarınca onaylanacak ve hükümleri uygulanacaktır. Onay belgeleri en kısa zamanda Amerika Birleşik Devletleri Hükümetine teslim edilecek, bu Hükümet de aldığı her belgeden tüm Tarafları haberdar edecektir. Antlaşma, Belçika, Kanada, Fransa, Lüksemburg, Hollanda, Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri dahil olmak üzere imzacıların çoğunluğu tarafından onaylanır onaylanmaz, onaylayan Devletler arasında yürürlüğe girecektir; diğer Devletler açısından ise onaylarının verildiği tarihte yürürlüğe girecektir. (***)
Madde 12 – Antlaşma 10 yıl boyunca yürürlükte kaldıktan sonra, ya da daha sonra herhangi bir tarihte, Taraflar, içlerinden herhangi birinden talep geldiği takdirde, Kuzey Atlantik Bölgesinde barış ve güvenliği etkileyen faktörleri ve BM Yasası uyarınca uluslararası barış ve güvenliği korumak amacıyla yapılan evrensel ve bölgesel düzenlemeleri göz önüne alarak, Antlaşmanın gözden geçirilmesi amacıyla görüşmelerde bulunacaklardır.
Madde 13 – Antlaşma 20 yıl boyunca yürürlükte kaldıktan sonra herhangi bir Taraf, ayrılma bildirimini Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti’ne vermesinden bir yıl sonra Taraf olmaktan çıkabilir. ABD Hükümeti aldığı her ayrılma bildiriminden tüm Tarafları haberdar edecektir.
Madde 14 – İngilizce ve Fransızca metinleri aynı derecede otantik olan bu Antlaşma, Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti’nin arşivlerinde saklanacaktır. Onaylı kopyalar, bu hükümet tarafından imzacı diğer hükümetlere iletilecektir.
* Yunanistan ve Türkiye’nin katılımı üzerine Kuzey Atlantik Antlaşması Protokolü’nün 2. Maddesi doğrultusunda değiştirilmiş haliyle.
** 16 Ocak 1963 tarihinde Konsey, Fransa’nın Cezayir Bölgesi söz konusu olduğunda, bu Antlaşmanın ilgili hükümlerinin 3 Temmuz 1962 tarihinden itibaren uygulanamaz hale geldiğini kaydetti.
*** Antlaşma, bütün imzacı devletlerin onaylan verildikten sonra 24 Ağustos 1949’da yürürlüğe girdi.
Birleşmiş Milletler Antlaşması, 26 Haziran 1945 tarihinde San Francisco’da, Çince, Fransızca, Rusça, İngilizce ve İspanyolca dillerinde imzalanmış ve 110. maddeye uygun olarak 24 Ekim 1945’de yürürlüğe girmiştir. Yürürlüğe giriş tarihi anı zamanda Bileşmiş Milletler’in kuruluş tarihi olarak kabul edilmektedir.
Antlaşmanın 23., 27. ve 61. maddelerinde 17 Aralık 1963 tarihinde değişiklik yapılmış ve bu değişiklikler 31 Ağustos 1965 tarihinde yürürlüğe girmiştir. 23. maddede yapılan değişiklik ile Güvenlik Konseyi’nin üye sayısı on birden on beşe çıkarmıştır. 61. maddede 20 Aralık 1971 tarihinde yeniden değiştirilmiş, 24 Aralık 1973’de yürürlüğe girmiş, 109. maddede yapılan değişiklik ise 20 Aralık 1965 tarihinde kabul edilerek 12 Haziran 1968’de yürürlüğe girmiştir.
Bir insan ömrü içinde iki kere beşeriyete tarif olunmaz acılar yükleyen harb belâsından, geleceğin nesillerini korumaya, insanın ana haklarına, şahsın haysiyet ve değerine, erkek ve kadınlar için olduğu gibi büyük ve küçük milletler için de hak eşitliğine olan imanımızı yeniden ilân etmeğe,
Adaletin muhafazası ve andlaşmalarla devletlerarası hukukunun diğer kaynaklarından doğan vecibelere saygı gösterilmesi için gerekli şartları yaratmağa,
Sosyal ilerlemeyi kolaylaştırmağa ve daha büyük bir serbestlik içinde daha iyi yaşama şartları ihdas etmeğe,
Ve bu maksatla,
Tesamühle hareket etmeğe, iyi komşuluk zihniyeti içinde birbirimizle barışık yaşamağa,
Milletlerarası barış ve güvenliğin muhafazası için kuvvetlerimizi birleştirmeğe,
Müşterek menfaatin icapları dışında, silâh kuvvetinin kullanılmamasını sağlayan prensipleri kabule ve usulleri tesise,
Bütün milletlerin ekonomik ve sosyal ilerlemesini kolaylaştırmak için milletlerarası müesseselere başvurmağa,
Azmetmiş olan, biz, Birleşmiş Milletler Halkı,
Bu amaçları gerçekleştirmek için, gayretlerimizi beraberce sarfetmeğe karar verdik.
Buna binaen, Sanfransisko şehrinde toplanıp, usulüne uygun görülen yetki mektuplarını hâmil bulunan temsilcileri vasıtasiyle, metbu Hükümetlerimiz, işbu Birleşmiş Milletler Andlaşmasını kabul etmişler ve aşağıdaki vesikalarla Birleşmiş Milletler adını alacak olan Milletlerarası bir Teşkilât kurmuşlardır
BOLÜM I
Amaçlar ve Prensipler Madde 1
Birleşmiş Milletlerin amaçları şunlardır:
1. Milletlerarası barış ve güvenliği muhafaza etmek, ve bu maksatla : Barışın uğrayacağı tehditleri önlemek ve uzaklaştırmak ve her türlü saldırma fiilini veya barışın başka suretle bozulması halini ortadan kaldırmak üzere, müessir müşterek tedbirleri almak; barışın bozulmasını intaç edebilecek milletlerarası mahiyette uyuşmazlıkların veya durumların düzeltilmesini veya çözülmesini, adalet ve devletlerarası hukuku prensiplerine uygun olarak barış yollariyle gerçekleştirmek;
2. Milletlerarasında, milletlerin hak eşitliği prensibine ve kendi mukadderatlarını kendilerinin tâyin hakkına saygı üzerine kurulmuş dostane münasebetler geliştirmek ve dünya barışının sağlamlaştırılması için elverişli her türlü diğer tedbirleri almak;
3. Ekonomik, sosyal, fikrî ve insani mahiyetteki milletlerarası dâvaları çözerek ve, ırk, cins, dil veya dm farkı gözetmeksizin herkesin insan haklarına ve ana hürriyetlerine karşı saygıyı geliştirerek ve teşvik ederek, milletlerarası işbirliğini gerçekleştirmek,
4. Milletlerin bu müşterek amaçlara doğru sarfettikleri gayretlerin ahenkleştiği bir merkez olmak.
Madde 2
Birleşmiş Milletler Teşkilâtı ve Üyeleri, birinci maddede beyan edilen amaçlara ulaşmak için aşağıdaki prensiplere uyarak hareket edeceklerdir;
1. Teşkilât bütün Üyelerinin egemen eşitliği prensibi üzerine kurulmuştur.
2. Teşkilâtın Üyeleri, üyelik sıfatından doğan hak ve menfaatlerden her birinin faydalanmasını sağlamak için, işbu Andlaşma müfadı gereğince üzerlerine aldıkları bütün vecibeleri iyi niyetle yerine getireceklerdir.
3. Teşkilâtın Üyeleri, milletlerarası mahiyetteki uyuşmazlıklarım, milletlerarası barış ve güvenliği ve adaleti tehlikeye koymayacak şekilde barış yollan ile çözerler.
4. Teşkilâtın Üyeleri, milletlerarası münasebetlerinde gerek herhangi bir başka Devletin toprak bütünlüğüne veya siyasî bağımsızlığına karşı, gerekse Birleşmiş Milletlerin amaçları ile telif edilemeyecek herhangi bir surette, tehdide veya kuvvet kullanılmasına başvurmaktan kaçınırlar.
5. Teşkilâtın Üyeleri, işbu Andlaşma hükümleri gereğince, Teşkilâtın giriştiği herhangi bir teşebbüse her türlü yardımda bulunurlar ve Teşkilâtça aleyhinde önleyici veya zorlayıcı tedbir alınan Devlete yardım etmekten kaçınırlar.
6. Teşkilât, Birleşmiş Milletler Üyesi olmayan Devletlerin, milletlerarası barış ve güvenliğin muhafazasının icabettirdiği ölçüde, işbu esaslara uygun olarak hareket etmesini sağlar.
7. İşbu Andlaşmanın hiçbir hükmü, ne özü itibariyle bir Devletin millî yetkisi içinde bulunan işlere, Birleşmiş Milletlerin karışmasına cevaz verir, ve ne de Üyeleri, bu gibi işleri, işbu Andlaşma gereğince bir çözme tarzına bağlamaya İcbar eder; bununla beraber, VII nci bölümde derpiş edilen zorlama tedbirlerinin uygulanmasına bu prensip hiçbir suretle halel getirmez.
BÖLÜM : II Üyeler Madde 3
Milletlerarası Teşkilâtı kurmak İçin Sanfransisko’da toplanan Birleşmiş Milletler Konferansına iştirak etmiş veya 1 Ocak 1942 tarihli Birleşmiş Milletler Demecini önceden imzalamış bulunan ve işbu Andlaşmayı imzalayarak 110 uncu madde gereğince onayan Devletler, Birleşmiş Milletlerin aslî Üyeleridir.
Madde 4
1. işbu Andlaşma vecibelerini kabul edip bunları yerine getirmeğe muktedir ve istekli olduklarına Teşkilâtça hükmedilen bütün diğer barışsever Devletler Birleşmiş Milletler Üyesi olabilirler. 2. işbu şartları haiz olan her Devletin, Birleşmiş Milletler Üyeliğine kabulü, Güvenlik Meclisinin tavsiyesi üzerine, Genel Kurul kararıyla olur.
Madde 5
Güvenlik Meclisi tarafından aleyhinde önleyici veya zorlayıcı bir teşebbüse girişen bir Teşkilât Üyesi, Güvenlik Meclisinin tavsiyesi üzerine Üyelik sıfatından doğan hak ve imtiyazları kullanmaktan, Genel Kurulca men edilebilir. İşbu hak ve imtiyazların yeniden kullanılmasına Güvenlik Meclisi müsaade edebilir.
Madde 6
Bir Teşkilât Üyesi işbu Andlaşma’da beyan olunan prensipleri devamlı şekilde ihlâl etmekte ısrar ederse, Güvenlik Meclisinin tavsiyesi üzerine, Genel Kurulca Teşkilattan ihraç edilebilir.
BÖLÜM : III Uzuvlar Madde 7
1. Birleşmiş Milletler Teşkilâtının başlıca uzuvları olarak : Bir Genel Kurul, bir Güvenlik Meclisi, bir Ekonomik ve Sosyal Meclis, bir Vesayet Meclisi, bir Milletlerarası Adalet Divanı ve bir Sekreterlik ihdas edilmiştir.
2. Gerekli görülebilecek tâli uzuvlar işbu Andlaşmaya uygun olarak ihdas edilebilecektir.
Madde 8
Teşkilâtın başlıca ve tâli uzuvlarında, erkeklerin ve kadınların bütün görevlere, eşit şartlar İçinde, seçilebilmelerine, Teşkilâtça hiçbir kayıtlama konmayacaktır.
BÖLÜM : IV Genel Kurul Terekküp Tarat Madde 9
1. Genel Kurul Birleşmiş Milletlerin bütün Üyelerinden terekküp eder.
2. Her Üyenin Genel Kurul’da en çok beş temsilcisi bulunur.
Görevler ve Yetkiler Madde _ 10
Genel Kurul, işbu Andlaşma çerçevesine giren veya işbu Andlaşmada derpiş edilen uzuvlardan herhangi birinin yetki ve görevlerini ilgilendiren, her türlü mesele veya işleri görüşebilir ve 12 nci madde hükümleri mahfuz kalmak şartiyle, işbu mesele veya işler hakkında, Birleşmiş Milletler Teşkilâtı Üyelerine, Güvenlik Meclisine veya Teşkilât Üyeleri ile beraber Güvenlik Meclisine tavsiyelerde bulunabilir.
Madde _ 11
1. Genel Kurul, silahsızlanmada ve silahlanmanın düzenlenmesinde hâkim olan prensipler dâhil olmak üzere, milletlerarası barış ve güvenliğin muhafazası hususundaki işbirliğinin genel prensiplerini tetkik ve bu prensipler hakkında ya Teşkilât Üyelerine, ya Güvenlik Meclisine veya Teşkilât Üyeleri ile beraber Güvenlik Meclisine tavsiyelerde bulunabilir.
2. Genel Kurul, Birleşmiş Milletlerden her hangi biri, veya Güvenlik Meclisi veyahut Teşkilât Üyesi olmayan bir Devlet tarafından, 35 inci maddenin ikinci fıkrası hükümlerine göre kendisine sunulan ve milletlerarası barış ve güvenliğin muhafazasını ilgilendiren her türlü meseleleri görüşebilir ve 12 nci madde hükmü mahfuz kalmak üzere, bu gibi her türlü meseleler hakkında ya ilgili Devlet veya Devletlere, ya Güvenlik Meclisine veyahut da Devletler ile beraber Güvenlik Meclisine tavsiyelerde bulunabilir. Bir teşebbüse lüzum gösteren bu neviden her mesele Genel Kurul tarafından görüşülmezden önce veya görüşüldükten sonra, Güvenlik Meclisine havale edilir
3. Genel Kurul, milletlerarası barış ve güvenliği tehlikeye koyacak gibi görünen durumlara, Güvenlik Meclisinin dikkatini çekebilir.
4. Genel Kurulun, işbu maddede sayılan yetkileri 10 uncu maddenin şümulünü tahdit etmez.
Madde 12
1. Güvenlik Meclisi, bir uyuşmazlık veya herhangi bir durum karşısında, işbu Andlaşmanın kendisine yüklediği görevleri yaptığı müddetçe, Genel Kurul bu uyuşmazlık veya durum hakkında hiçbir tavsiyede bulunmamalıdır, meğerki, Güvenlik Meclisi bunu ondan isteye..
2. Genel Sekreter, Güvenlik Meclisinin rızası ile her devrede, milletlerarası barış ve güvenliğin muhafazasına müteallik olup, Güvenlik Meclisinin meşgul bulunduğu işleri Genel Kurulun ıttılaına sunar, keza Güvenlik Meclisi sözü geçen işlerle meşgul olmayı bıraktığı anda, Sekreterlik bundan Genel Kurulu veya, Genel Kurul toplantı halinde değilse, Teşkilât Üyelerini haberdar eder.
Madde _ 13
1. Genel Kurul;
a) Siyasî sahada milletlerarası iş birliğini geliştirmek ve devletlerarası hukukunun tedricî gelişmesi ile takninıni teşvik etmek
b) Ekonomik, sosyal alanlar ile fikrî kültür ve eğitim ve sağlık alanlarında milletlerarası işbirliğini geliştirmek ve ırk, cins, dil veya din farkı gözetmeksizin herkesin insan haklarından ve ana hürriyetlerden faydalanmasını kolaylaştırmak için tetkiklere yol açar ve tavsiyelerde bulunur.
2, Genel Kurulun, yukarıdaki 1 b fıkrasında sözü geçen meselelerle ilgili diğer sorum, görev ve yetkileri IX ve X uncu bölümlerde beyan edilmiştir.
Madde — 14
12 ncı madde hükümleri mahfuz kalmak şartiyle, Birleşmiş Milletlerin amaç ve prensiplerini beyan eden işbu Andlaşma’ hükümlerinin İhlâlinden doğan durumlar da dâhil olmak üzere, Genel Kurulca umumun
iyiliğine zarar verecek veya milletler arasındaki dostane •münasebetleri tehlikeye koyacak mahiyette görülen, menşei ne olursa olsun, herhangi bir durumun, barış yoluyla düzeltilmesini temin edebilecek tedbirler tavsiye olunabilir.
Madde _ 15
1. Genel Kurul, Güvenlik Meclisinin yıllık raporları ile mahsus raporlarını kabul eder ve inceler, bu raporlar Güvenlik Meclisinin milletlerarası barış ve güvenliği muhafaza için kararlaştırdığı veya aldığı tedbirler hakkında malûmat ve izahat ihtiva eder.
2. Genel Kurul, Teşkilâtın diğer uzuvlarının raporlarım kabul eder ve inceler.
Madde _ 16
Genel Kurul, milletlerarası Vesayet rejimi hususunda, XII ve XIII üncü bölümler gereğince kendisine düşen görevleri yerine getirir; ezcümle, stratejik bölge olarak gösterilmemiş bulunan bölgelere müteallik Vesayet anlaşmalarını tasvip eder.
Madde _ 17
1. Genel Kurul, Teşkilâtın bütçesini inceler ve tasvip eder.
2. Teşkilâtın giderlerini, Genel Kurulun yaptığı taksim gereğince Üyeler üzerlerine alırlar.
3. Genel Kurul, 57 nci maddede bahis mevzuu olan ihtisas müesseseleri ile yapılan bütün malî ve bütçeye müteallik anlaşmaları inceler ve tasvip eder ve anılan müesseselerin idarî bütçelerini, kendilerine tavsiyelerde bulunmak üzere, inceler.
Oy Madde _ 18
1. Genel Kurulun her Üyesi bir oya sahiptir.
2. önemli meseleler hakkında Genel Kurul, hazır bulunan ve oy veren üyelerin üçte iki çoğunluğu ile karar verir.
Önemli sayılan meseleler şunlardır: Milletlerarası barış ve güvenliğin muhafazasına taallûk eden tavsiyeler, Güvenlik Meclisinin süresiz üyelerinin seçimi, Ekonomik ve Sosyal Meclis Üyelerinin seçimi, 86 ncı maddenin l c fıkrası gereğince,
Vesayet Meclisi Üyelerinin seçilmesi, Teşkilata yeni Üyeler kabulü, Üyelerin hak ve imtiyazlarının taliki,
Üyelerin ihracı, Vesayet rejiminin işlemesine müteallik meseleler ve bütçe meseleleri.
3. Üçte iki çoğunlukla! çözülecek yem mesele nevilerinin tespiti de dâhil olmak üzere, başka meseleler hakkındaki kararlar, hazır bulunan ve oy veren üyelerin çoğunluğu ile alınır.
Madde _ 19
Teşkilât giderlerine iştirak hissesinin ödenmesinde geciken bir Birleşmiş Milletler Üyesi, gecikmiş ödemelerinin tutarı, geçen tam iki senelik hissesine eşit veya bundan fazla ise, Genel Kurulda oya iştirak edemez.
Bununla beraber Genel Kurul, bu gecikmenin Üyenin iradesi dışında olan durumlardan ilen geldiğini görürse, bu Üyenin oya iştirakine müsaade edebilir.
Usûl
Madde _ 20
Genel Kurul yılda bir olağan toplantı ve durum icabettirince, olağanüstü toplantılar yapar. Olağanüstü toplantılar, Güvenlik Meclisinin veya Birleşmiş Milletler Üyelerinin çoğunluğunun isteği üzerine Genel Sekreterin daveti İle yapar.
Madde 21
Genel Kurul İçtüzüğünü kendi tesbit eder. Her toplantı için Başkanını seçer.
Madde _ 22
Genel Kurul görevlerinin yapılması için gerekli gördüğü tâli uzuvları vücuda getirebilir.
BÖLÜM: V Güvenlik Meclisli Terekküp Tarzı
Madde __ 23
1. Güvenlik Konseyi, Birleşmiş Milletlerin onbeş üyesinden oluşur. Çin Cumhuriyeti, Fransa, Rusya Federasyonu, Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Krallığı ve Amerika Birleşik Devletleri Güvenlik Konseyinin sürekli üyeleridir. Genel Kurul, her şeyden önce Birleşmiş Milletler üyelerinin uluslararası barış ve güvenliğin korunmasına ve örgütün öteki amaçlara katkılarını, aynı zamanda da hakça bir coğrafi dağılımı gözönünde tutarak, Birleşmiş Milletlerin öteki on üyesini de Güvenlik Konseyinin geçici üyeleri olarak seçer.
2. Güvenlik Konseyinin geçici üyeleri iki yıllık bir dönem için seçilirler. Güvenlik Konseyi üyelerinin sayısı onbirden onbeşe çıkarıldıktan sonra geçici üyeler için yapılacak ilk seçimde, dört yeni üyeden ikisi bir yıllık dönem için seçilecektir. Süresi biten bir üye hemen yeniden seçilemez.
3. Güvenlik Konseyinin her üyesinin Konsey’de bir temsilcisi vardır.
Görevler ve Yetkiler Madde _ 24
1. Teşkilâta çabuk ve tesirli hareketinin temini için, Üyeleri, Milletlerarası barış ve güvenliğin muhafazasının başlıça sorumunu Güvenlik Meclisine verirler ve Güvenlik Meclisinin, bu sorumun kendisine yüklediği görevleri yerine getirirken, kendi adlarına hareket ettiğini kabul
ederler.
2. Bu görevlerin yapılmasında, Güvenlik Meclisi, Birleşmiş Milletler amaç ve prensiplerine uygun olarak hareket eder. Güvenlik Meclisine işbu görevleri yerine getirebilmesi için verilen muayyen ve mahsus yetkiler VI, VII, VIII, ve XII nci bölümlerde gösterilmiştir.
3. Güvenlik Meclisi, Genel Kurulun incelemesine yıllık raporlar ve İcabı halinde mahsus raporlar sunar.
Madde 25
Teşkilât Üyeleri işbu Andlaşma gereğince, Güvenlik Meclisinin kararlarım kabul etmek ve uygulamak hususunda mutabıktırlar.
Madde _ 26
Dünya insan ve ekonomi kaynaklarının yalnız en küçük kısmım silahlanmaya ayırarak, milletlerarası barış ve güvenliğin kurulmasını ve muhafazasını kolaylaştırmak için, Güvenlik Meclisi 47 nci maddede derpiş edilen Kurmay Komitesinin yardımıyla bir silahlanmayı tanzim sistemi kurmak üzere Teşkilât Üyelerine sunulacak plânları hazırlamakla mükelleftir.
Oy Madde _ 27
Güvenlik Konseyinin her üyesinin bir oyu vardır.
Güvenlik Konseyinin usule ilişkin konulardaki kararları dokuz üyesinin olumlu oyu ile alınır.
3. Güvenlik Konseyinin yöntem sorunlarındaki kararları dokuz üyenin olumlu oyu ile alınır; ancak, VI. Bölüm ile 52. maddenin 3. fıkrası hükümleri uyarınca alınan kararlarda bir uyuşmazlığa taraf olan oylamaya katılamaz
Usul Madde _ 28
<
p style=”text-align: justify;”>1. Güvenlik Meclisi, görevlerini süreli olarak yerine getirebilecek surette teşkilatlandırılmıştır. Bu maksatla, Güvenlik Meclisinin her Üyesi Teşkilâta makarrında her zaman bir temsilci bulundurmalıdır.
2. Güvenlik Meclisi, muayyen zamanlarda, her bir Üyesinin, dilerse, kendisini Hükümetinin bir Üyesi veya bilhassa tâyin edilen başka bir temsilci tarafından temsil ettirebileceği toplantılar yapar.
3. Güvenlik Meclisi, Teşkilâtın makarrından başka, ödevini kolaylaştırmak için en elverişli gördüğü herhangi bir yerde toplantılar yapabilir.
Madde _ 29
Güvenlik Meclisi görevlerinin yapılabilmesi için gerekli gördüğü tâli uzuvları vücuda getirebilir.
Madde _ 30
Güvenlik Meclisi Başkanının seçim şeklini de tâyin eden içtüzüğünü kendi tesbit eder.
Madde _ 31
Güvenlik Meclisi Üyesi olmayan her Teşkilat Üyesi, Güvenlik Meclisine sunulan ve işbu Üyenin menfaatlerine hassaten dokunduğu Meclisçe mütalâa olunan her meselenin görüşülmesine, oy sahibi olmaksızın, iştirak edebilir.
Madde _ 32
Güvenlik Meclisi Üyesi olmayan her hangi bir Birleşmiş Milletler Üyesi veya Birleşmiş Milletler Üyesi olmayan her hangi bir Devlet, Güvenlik Meclisince incelenen bir uyuşmazlıkta taraf olduğu takdirde, işbu uyuşmazlığın görüşülmesine oy sahibi olmaksızın iştirake davet edilir.
Güvenlik Meclisi Teşkilât Üyesi olmayan bir Devletin iştirakine koymayı uygun bulduğu şartları tâyin eder,
BÖLÜM : VI Uyuşmazlıkların Barış Yolu ile Çözülmesi Madde _33
1. Uzaması, milletlerarası barış ve güvenliğin muhafazasını tehdit edebilecek mahiyette bir uyuşmazlıkta taraf olanlar, bu uyuşmazlığın çözülmesini her şeyden önce görüşme, soruşturma, ara bulma, uzlaşma, tahkim ve yargı yollarıyla veya bölge teşkil veya anlaşmalarına başvurarak veyahut kendi seçecekleri başka barış yollarıyla aramalıdırlar.
2. Güvenlik üyelisi, gerekli görürse tarafları, aralarındaki uyuşmazlığı bu gibi yollarla çözmeğe davet eder.
Madde _ 34
Güvenlik Meclisi, her hangi bir uyuşmazlık veya milletler arasına bir anlaşmazlıkla neticelenebilecek veya uyuşmazlık doğurabilecek durum hakkında; bu uyuşmazlığın veya durumun uzamasının milletlerarası barış ve güvenliğin muhafazasını tehdit etmek istidadında olup olmadığını tesbit için soruşturmada bulunabilir.
Madde _ 35
1. Her Teşkilât Üyesi 34 üncü maddede kastolunan mahiyette bir uyuşmazlık veya durum üzerine Güvenlik Meclisinin veya Genel Kurulun dikkatini çekebilir.
2. Teşkilât Üyesi olmayan bir Devlet, taraf olduğu her hangi bir uyuşmazlık üzerine, Andlaşmada derpiş edilen barış yoluyla çözme mükellefiyetini, bu uyuşmazlık için önceden kabul etmek şartıyla, Güvenlik Meclisinin veya Genel Kurulun dikkatini çekebilir.
3. İşbu madde gereğince dikkatine sunulan meseleler hakkında Genel Kurulun hareketleri 11 ve 12 ncı maddeler hükümlerine tabıdır.
Madde 36
1. Güvenlik Meclisi, 33 üncü maddede zikredilen mahiyette bir uyuşmazlığın veya buna benzer durumun gelişmesinin her hangi bir safhasında, uygun düşen düzeltme usul veya tarzlarını tavsiye edebilir.
2. Güvenlik Meclisi, bu uyuşmazlığın çözülmesi için taraflarca önceden kabul edilmiş olan bütün usulleri gözönünde tutacaktır.
3. İşbu maddede derpiş edilen tavsiyelerde bulunurken, Güvenlik Meclisi, hukukî mahiyette uyuşmazlıkların umumiyet itibariyle taraflarca Milletlerarası Adalet Divanı Statüsü hükümlerine göre Divana sunulması lâzım geldiğini de nazara alacaktır.
Madde 37
1. 33 üncü maddede zikredilen mahiyette bir uyuşmazlıkta taraf olanlar onu, anılan maddede gösterilen yollarla çözmeğe muvaffak olamazlarsa, Güvenlik Meclisine sunarlar.
2. Güvenlik Meclisi bir uyuşmazlığın uzamasının filhakika, milletlerarası barış ve güvenliğin muhafazasını tehdit eder göründüğüne hükmederse, 36 ncı madde gereğince mi hareket edeceğine yoksa uygun gördüğü başka çözme şekilleri mi tavsiye edeceğine karar verir.
Madde _ 38
33 ilâ 37 nci maddeler hükümlerine halel gelmemek üzere, Güvenlik Meclisi, bir uyuşmazlıkta taraf olanların hepsi arzu ettikleri takdirde, işbu uyuşmazlığın barış yolu Ue çözülmesi için taraflara tavsiyelerde bulunabilir.
BÖLÜM : VII Barışın Tehdidi, Bozulması ve Saldırma Fiili Halinde Yapılacak Hareket Madde _ 39
Güvenlik Meclisi, bansın tehdit edildiğini, bozulduğunu veya bir saldırma fiilinin vuku bulduğunu tesbit eder ve milletlerarası barış ve güvenliğin muhafazası veya yeniden tesisi için tavsiyelerde bulunur veya
41 ve 42 nci maddeler gereğince hangi tedbirler alınacağını kararlaştırır.
Madde 40
Durumun vahimleşmesine mâni olmak üzere, Güvenlik Meclisi, 39 uncu madde gereğince tavsiyelerde bulunmazdan veya alınacak tedbirleri kararlaştırmazdan evvel, ilgili tarafları, gerekli veya temenniye değer gördüğü geçici tedbirlere riayete davet edebilir. Bu geçici tedbirler her hangi bir şekilde, ilgili tarafların haklarına, iddialarına veya durumlarına halel getirmez, işbu geçici tedbirlerin yerine getirilmemesi halinde, Güvenlik Meclisi bu noksanı gereği gibi nazara alacaktır.
Madde 41
Güvenlik Meclisi, kararlarını yürütmek için silahlı kuvvet kullanılmasını gerektirmeyen ne gibi tedbirlerin alınması lâzım geleceğini tesbit ve Birleşmiş Milletler Üyelerini bu tedbirleri uygulamağa davet edebilir.
Bu tedbirlere, ekonomik münasebetlerin ve demiryolu, deniz, hava, posta, telgraf, radyo ve diğer ulaştırma vasıtalarının tamamen veya kısmen kesilmesi ile siyasi münasebetlerin kat’ı da dâhil olabilir.
Madde _ 42
Güvenlik Meclisi 41 nci maddede derpiş olunan tedbirlerin uygun olmayacaklarına veya uygun olmadıklarının sabit olduğuna hükmederse, milletlerarası barış ve güvenliğin muhafazası veya yeniden tesisi için, hava, deniz veya kara kuvvetleri vasıtasıyla gerekli addettiği her türlü teşebbüse geçebilir. Bu teşebbüse, nümayişler, abluka tedbirleri ve Birleşmiş Milletler Üyelerinin hava, deniz veya kara kuvvetleri tarafından yapılacak başka hareketler dâhil olabilir.
Madde _ 43
1. Birleşmiş Milletlerin bütün Üyeleri milletlerarası barış ve güvenliğin muhafazasını desteklemek üzere, Güvenlik Meclisinin daveti ile ve mahsus bir anlaşma veya mahsus anlaşmalar gereğince, milletlerarası barış ve güvenliğin muhafazası için Kurulun emrine gerekli silahlı kuvvetleri vermeği ve geçit hakkı da dâhil olmak üzere yardım ve kolaylıklarda bulunmayı taahhüt ederler.
2. Yukarda kastolunan anlaşma veya anlaşmalar bu kuvvetlerin miktar ve mahiyetini, hazırlık derecelerini ve genel mevkileri ile gösterilecek kolaylık ve yardımın mahiyetini tesbit edecektir.
3. Anlaşma veya anlaşmalar Güvenlik Meclisinin teşebbüsü üzerine, kabil olur olmaz müzakere edilecektir. Bu anlaşmalar, Güvenlik Meclisi ile Teşkilat Üyeleri veya Güvenlik Meclisi ile Teşkilât Üyelerinden mürekkep guruplar arasında aktedilecek ve İmzalayan Devletler tarafından, her birinin anayasası usûlleri gereğince onanacaktır.
Madde 44
Güvenlik Meclisi kuvvete başvurmağa karar verınee, Mecliste temsil edilmeyen bir Üyeyi 43 ncü madde gereğince kabul edilen taahhütlerin yerine getirilmesi için Silâhlı kuvvet vermeğe davet etmezden once,
işbu Üyeyi silâhlı kuvvetlerine mensup birliklerin kullanılması hususundaki Güvenlik Meclisinin kararlarına, isterse, iştirake davet edecektir
Madde — 45
Teşkilatın süratle askerî mahiyette tedbirler alabilmesini mümkün kılmak üzere Birleşmiş Milletler Üyeleri milletlerarası zorlayıcı bir hareketin müşterek olarak yapılabilmesi için derhal kullanılabilecek millî hava kuvvetleri birlikleri bulunduracaklardır. 43 ncü maddede zikredilen mahsus anlaşma veya mahsus anlaşmalarla çizilen hadler içinde Güvenlik Meclisi, Kurmay Komitesinin yardımı ile, bu birliklerin kuvvetini ve hazırlık derecelerini tâyin ve bunların müşterek hareketlerini derpiş eden plânları tesbit eder.
Madde _ 46
Silâh kuvvetinin kullanılması için plânları Kurmay Komitesinin yardımı ile, Güvenlik Meclisi tesbit eder.
Madde 47
1. Milletlerarası barış ve güvenliğin muhafazası, Güvenlik Meclisinin emrine verilen kuvvetlerin kullanılması ve komutası, silahlanmanın düzenlenmesi ve muhtemel silahsızlanma için Meclisin muhtaç olduğu askerî vasıtalarla ilgili her hususta Meclise tavsiyelerde bulunacak ve onu destekleyecek bir Kurmay Komitesi kurulmuştur.
2. Kurmay Komitesi, Güvenlik Meclisinin süreli Üyelerinin Kurmay Başkanlarından veya bunların temsilcilerinden terekküp eder. Komitede süreli olarak temsil edilmeyen herhangi bir Birleşmiş Milletler Üyesinin iştiraki, Komitenin ödevini iyi yapabilmesi hususunda çalışmaları için lüzumlu olduğu zaman Komite işbu Üyeyi kendisine katılmağa davet eder.
3. Kurmay Komitesi, Güvenlik Meclisinin emrine verilen bütün silahlı kuvvetlerin strateji bakımından idaresinden, işbu Meclise tabi olarak sorumludur. İşbu kuvvetlerin komutasına ait meseleler sonradan çözülecektir.
4. Kurmay Komitesi tarafından, Güvenlik Meclisinin izni ile ve ilgili bölge teşkillerine danıştıktan sonra tâli bölge komiteleri vücuda getirilebilir.
Madde _ 48
1. Güvenlik Meclisinin milletlerarası barış ve güvenliğin muhafazası hususundaki kararlarının yürütülmesi için gerekli tedbirler, Meclisin takdirine göre Birleşmiş Milletlerin bütün Üyeleri veya bunlardan bazdan tarafımdan alınır.
2. İşbu kararlar, Birleşmiş Milletler Üyeleri tarafından doğrudan doğruya ve iştirak ettikleri milletlerarası teşkillerdeki hareketleri ile yürütülür.
Madde _ 49
Birleşmiş Milletler Üyeleri, Güvenlik Meclisi tarafından kararlaştırılan tedbirlerin yürütülmesinde karşılıklı olarak destekleşmek üzere birbirlerine katılırlar.
Madde __ 50
Bir Devlet, Güvenlik Meclisi tarafından alman önleyici veya zorlayıcı tedbirlerin mevzuu olursa, başka herhangi bir Devletin, Birleşmiş Milletler Üyesi olsun veya olmasın, işbu tedbirlerin yürütülmesi yüzünden özel ekonomik zorluklar karşısında kaldığı takdirde, bu zorlukların çözülmesi için Güvenlik Meclisine danışmaya hakkı olacaktır.
Madde 51
İşbu Andlaşmanın hiçbir hükmü, Birleşmiş Milletler Üyelerinden birinin silahlı bir saldırmaya hedef olması halinde, Güvenlik Meclisi milletlerarası barış ve güvenliğin muhafazası için lüzumlu tedbirleri alıncaya kadar, tabu olan münferit veya müşterek meşru müdafaa hakkına halel getirmez. Bu meşru müdafaa hakkım kullanarak Üyelerin aldığı tedbirler derhal Güvenlik Meclisine bil dirilir ve Meclisin, işbu Andlaşmaya dayanarak milletlerarası barış ve güvenliğin muhafaza veya iadesi için lüzumlu göreceği şekilde her an hareket etmek yetki ve ödevine hiçbir veçhile tesir etmez.
BÖLÜM : VIII Bölge Anlaşmaları Madde 52
1. İşbu Andlaşmanın hiçbir hükmü, milletlerarası barış ve güvenliğin muhafazasına müteallik olup, mevziî mahiyette bir harekete müsait bulunan işlerin çözülmesi amacım güden bölge anlaşma veya teşkillerinin mevcudiyetine mâni değildir; yeter ki işbu anlaşma veya teşkillerin ve bunların faaliyetinin Birleşmiş Milletler amaç ve prensipleri ile telifi kabil olsun.
2. Bu Anlaşmaları akdeden veya bu teşkilleri vücuda getiren Birleşmiş Milletler Üyeleri, mevzii mahiyette uyuşmazlıkları, Güvenlik Meclisine arzetmeden önce, işbu Anlaşma veya teşkiller vasıtasıyla, barış yoluyla çözmek hususunda bütün gayretlerini sarfetmelidir.
3. Güvenlik Meclisi, mevzu mahiyette uyuşmazlıkların, bu bölge anlaşmaları veya teşkilleri vasıtasıyla, barış yolu ile çözülmesinin gelişmesini, ister ilgili Devletlerin teşebbüsü, ister Meclisin havalesi üzerine, teşvik eder.
4. İşbu madde, 34 ve 35 nolu maddelerin uygulanmasına hiçbir veçhile halel vermez.
Madde _ 53
1. Güvenlik Meclisi, icabederse, kendi yetkisi altında alman zorlayıcı tedbirlerin uygulanması için bölge anlaşmalarım veya teşkillerini kullanır. Bununla beraber, Güvenlik Meclisinin müsaadesi olmaksızın, bölge anlaşmaları gereğince veya bölge teşkilleri tarafından hiçbir zorlayıcı harekete teşebbüs edilmeyecektir; işbu maddenin ikinci fıkrasındaki tarife göre düşman Devlet sayılanlara karşı, 107 nci madde gereğince alman veya böyle bir Devlet tarafından yeniden saldırma siyasetine başlanmasına karşı tevcih olunan bölge anlaşmalarında derpiş edilen tedbirler, ilgili Hükümetlerin isteği üzerine, böyle bir Devlet tarafından yapılacak yeni bir saldırmayı önlemek ödevinin Teşkilâta verilmesi kabil oluncaya kadar, bundan müstesnadır.
2. İşbu maddenin birinci fıkrasında kullanılan «düşman Devlet» tâbiri, ikinci Dünya Harbinde, işbu Andlaşmayı imza edenlerden herhangi birinin düşmanı bulunan her Devlete şâmildir
Madde 54
Güvenlik Meclisi, her zaman milletlerarası barış ve güvenliğin muhafazası için bölge anlaşmaları gereğince veya bölge teşkilleri tarafından girişilen veya tasarlanan her hareketten tamamıyla haberli bulundurulmalıdır.
BÖLÜM : IX Milletlerarası Ekonomik ve Sosyal İşbirliği Madde 55
Milletler arasında hak eşitliği prensibine ve her milletin kendi mukadderatını kendisinin tayin etmesi hakkına saygı gösterilmesine dayanan barış ve dostluk münasebetlerini sağlamak için lüzumlu istikrar ve refah şartlarını yaratmak üzere, Birleşmiş Milletler:
a) Hayat seviyelerinin yükselmesini, tam çalıştırmayı ve ekonomik ve sosyal alanda ilerleme ve gelişme şartlarım;
b) Ekonomik, sosyal alanlarla sağlık alanındaki milletlerarası dâvaların ve bunlara bağlı başka dâvaların çözülmesini; fikrî kültürle eğitim alanında milletlerarası işbirliğini;
c) Irk, cins, dil veya din farkı gözetmeksizin herkesin insan haklarına ve ana hürriyetlerine bütün dünyada bilfiil saygı gösterilmesini, kolaylaştıracaktır.
Madde 56
Üyeler, 55 nci maddede beyan olunan amaçlara erişmek için gerek beraberce gerek tek başlarına, Teşkilâtla işbirliği halinde hareket eylemeyi taahhüt ederler.
Madde 57
1. Hükümetlerarası anlaşmalarla kurulan ve statüleri hükümleri gereğince ekonomik, sosyal, fikrî kültür ve eğitim, sağlık ve sair bunlara bağlı alanlarda milletlerarası geniş yetkileri bulunan muhtelif ihtisas müesseseleri 63 üncü madde gereğince Teşkilâta bağlanmıştır.
2. Teşkilâta bu suretle bağlanan müesseseler aşağıda «ihtisas müesseseleri» diye anılacaklardır.
Madde 58
Teşkilât, ihtisas müesseselerinin programlarıyla faaliyetlerini ahenkleştirmek için tavsiyelerde bulunur
Madde 59
Teşkilât, 55 mci maddede beyan edilen amaçlara varmak üzere gerekli her türlü yeni ihtisas müesseselerinin kurulması için, icap edince, ilgili Devletler arasında görüşmeler yapılmasına önayak olur.
Madde _ 60
Genel Kurul ve ona tabı olarak, X ncu bölüm hükümleriyle kendisine bahşedilen yetkilere malik bulunan Ekonomik ve Sosyal Meclis, Teşkilâtın işbu bölümde beyan edilen görevlerim yerme getirmekle mükelleftir.
BÖLÜM X Ekonomik ve Sosyal Meclis Terekküp Tarzı Madde 61
1. Ekonomik ve Sosyal Konsey, Genel Kurul’ca seçilen ellidört Birleşmiş Milletler üyesinden oluşur.
2. 3. fıkra hükümleri saklı kalmak üzere, her yıl Ekonomik ve Sosyal Konsey’inn ellidört üyesi bir yıllık bir süre için seçilir. Süresi biten üye hemen yeniden seçilebilir.
3. Ekonomik ve Sosyal Konsey ¸yelerinin sayısı yirmi yediden ellidörde çıkarıldıktan sonra yapılacak ilk seçimde, görev süreleri o yılın sonunda bitecek olan dokuz üyenin yerine yirmiyedi yeni üye seçilecektir. Genel Kurul’ca yapılan düzenlemelere uygun olarak, bu yirmiyedi yeni üyeden, bu şekilde seçilmiş dokuz tanesinin görev süresi bir yılın sonunda, öteki dokuz üyenin görev süresi de iki yılın sonunda sona erecektir.
4. Ekonomik ve Sosyal Konsey’in her üyesinin Konsey’de bir temsilcisi vardır.
Görevler ve Yetkiler
Madde 62
1. Ekonomik ve Sosyal Meclis, ekonomik, sosyal, fikrî kültür ve eğitim, sağlık ve diğer bunlara bağlı alanlarda milletlerarası meseleler üzerinde incelemeler ve raporlar yapabilir veya yaptırabilir ve bütün bu meseleler hakkında Genel Kurula, Teşkilât Üyelerine ve ilgili ihtisas müesseselerine tavsiyelerde bulunabilir.
2. Meclis, herkesin insan haklarına ve ana hürriyetlerine bilfiil saygı gösterilmesini sağlamak üzere tavsiyelerde bulunabilir.
3. Meclis, yetkisine giren meseleler hakkında Genel Kurula sunulmak üzere anlaşma projeleri hazırlayabilir.
4. Meclis, Teşkilât tarafından konulan kaidelere uygun olarak yetkisine giren meseleler hakkında milletlerarası konferanslar toplayabilir.
Madde _ 63
1. Ekonomik ve Sosyal Meclis, 57 nci maddede kastedilen müesseselerin herhangi birisi ile, işbu müessesenin Teşkilâta hangi şartlarla bağlanacağını tesbit edecek anlaşmalar yapabilir, işbu anlaşmalar Genel Kurulun tasvibine sunulur.
2. Ekonomik ve Sosyal Meclis, ihtisas müesseselerine danışarak, onlara tavsiyelerde bulunarak ve Genel Kurulla Birleşmiş Milletler Üyelerine tavsiyeler yaparak işbu müesseselerin çalışmalarını ahenkleştirebilir.
Madde 64
1. Ekonomik ve Sosyal Meclis, ihtisas müesseselerinden muntazam raporlar alabilmek için her türlü faydalı tedbirlere başvurabilir. Ekonomik ve Sosyal Meclis, kendi yaptığı tavsiyeler ve işbu Meclisin yetkisine giren konular hakkında Genel Kurul tarafından yapılan tavsiyeleri yürütmek üzere başvurulan tedbirler hususunda raporlar almak için Teşkilât Üyeleri ile ve ihtisas müesseseleri ile anlaşabilir.
2. Meclis, işbu raporlar hakkındaki mülâhazalarım Genel Kurula bildirebilir.
Madde 65
Ekonomik ve-Sosyal Meclis, Güvenlik Meclisine malûmat verebilecek ve bunun isteği üzerine kendisine yardım edecektir.
Madde — 66
1. Ekonomik ve Sosyal Meclis, Genel Kurulun tavsiyelerini yürütmek hususunda yetkisine giren bütün görevleri yerine getirir.
2. Meclis, Genel Kurulun tasvibi ile Teşkilât Üyelerinin veya ihtisas müesseselerinin kendisinden isteyecekleri hizmetleri yapabilir.
3. Meclis işbu Andlaşmanın diğer kısımlarında kendisine gösterilen veya Genel Kurulca kendisine verilebilecek olan ödevleri yerine getirir.
Oy Madde — 67
1. Ekonomik ve Sosyal Meclisin her Üyesi bir oya sahiptir.
2. Ekonomik ve Sosyal Meclisin kararları, hazır bulunan ve oy veren Üyelerin çoğunluğu ile alınır.
Usul Madde — 68
Ekonomik ve Sosyal Meclis, ekonomik ve sosyal meseleler ve insan haklarının gelişmesi için komisyonlar ile görevlerinin yapılmasına yarayacak her türlü başka komisyonlar kurabilir.
Madde — 69
Ekonomik ve Sosyal Meclis, Teşkilâtın bir Üyesini önemle ilgilendiren bir meseleyi incelerken, işbu Üyeyi oy hakkı olmaksızın görüşmelerine iştirake davet eder.
Madde — 70
Ekonomik ve Sosyal Meclis, ihtisas müesseseleri temsilcilerinin oy hakkı olmaksızın, Meclisin ve ihdas ettiği komisyonların görüşmelerine iştirak etmeleri, kendi temsilcilerinin de ihtisas müesseselerinin görüşmelerine iştirak etmeleri için bütün tedbirleri alabilir.
Madde — 71
Ekonomik ve Sosyal Meclis, yetkisine giren meselelerle uğraşan Hükümet dışı teşkillere danışmağa yarayan bütün tedbirleri alabilir. İşbu hükümler milletlerarası teşkillere ve, gereği halinde Teşkilâtın ilgili Üyesine danışıldıktan sonra, millî teşkillere tatbik edilebilir.
Madde — 72
1. Ekonomik ve Sosyal Meclis, Başkanının tâyin şeklini de tesbit eden içtüzüğünü kabul eder.
2. Meclis, tüzüğü uyarınca ihtiyaca göre toplanır; tüzükte, Meclisin, Üyelerinin çoğunluğunun isteği üzerine, toplanmasını derpiş eden hükümler bulunacaktır.
Bölüm : XI Muhtar Olmayan Ülkeler hakkında Demeç Madde — 73
Halkının kendi kendini henüz tamamen idare etmediği ülkeleri idare etmekle sorumlu olan veya bu sorumu yüklenen Birleşmiş Milletler Üyeleri, işbu ülkeler ahalisinin menfaatlerinin başta gelmesi prensibini tanırlar.
Birleşmiş Milletler Üyeleri bu ahalinin, işbu Andlaşma ile kurulan milletlerarası barış ve güvenlik sisteminin çerçevesi içinde, refahını imkânın son haddine kadar kolaylaştırmak mükellefiyetini kutsal bir ödev bilirler ve bu amaçla:
a) Sözü geçen ahalinin kültürüne saygı göstererek siyasî, ekonomik ve sosyal ilerlemesi ile eğitiminin gelişmesini sağlamağı, bu ahaliye hakkaniyetle muamele etmeyi ve onu suiistimallere karşı korumağı;
b) Her ülkenin ve ahalisinin ve bunun gelişmesindeki muhtelif derecelerin özel şartlarına uyar ölçüde, bu ahalinin kendi kendini idare edebilmek kabiliyetini geliştirmeyi, siyası emellerini göz önünde tutmayı ve hür siyasî müesseselerinin tedrici gelişmesine yardım etmeyi,
c) Milletlerarası barış ve güvenliği kuvvetlendirmeyi;
d) işbu maddede beyan edilen sosyal, ekonomik ve ilmî amaçlara bilfiil erişmek üzere yapıcı gelişme tedbirlerini kolaylaştırmayı, ilmî araştırmaları teşvik etmeyi, kendi aralarında ve şartlar müsaüt oldukça, Milletlerarası ihtisas müesseseleri ile işbirliği yapmayı,
e) Güvenlik icapları ve anayasalara müteallik mülâhazalar mahfuz kalmak üzere, sorumlu bulundukları ülkelerin ekonomik, sosyal ve eğitim şartları hakkında, XII ve XIII ncü bölümlerin mevzuu olanlardan gayri istatistik vesair teknik mahiyetteki malûmatı, bilgi İçin muntazaman Genel Sekretere vermeyi;
kabul ederler.
Madde — 74
Teşkilât Üyeleri, ana vatan ülkelerinde olduğu kadar işbu bolumun mevzuu olan ülkelerde de siyasetlerinin, dünyanın diğer kısımlarının menfaatleri ve refahı göz önünde tutulmak şartıyla, sosyal, ekonomik ve ticarî alanlarda iyi komşuluk genel prensibi üzerine kurulmuş olması gerektiği hususunda dahi mutabıktırlar.
BÖLÜM : XII Milletlerarası Vesayet Rejimi Madde _ 75
Birleşmiş Milletler Teşkilâtı, kendi yetkisi altında muahhar özel anlaşmalar gereğince Vesayet Rejimine tabi kılınabilecek ülkelerin idare ve murakabesi için, milletlerarası bir Vesayet Rejimi tesis edecektir. Bu gibi ülkeler aşağıda «Vesayet altında ülke» tabiri ile gösterilmiştir.
Madde _ 76
Vesayet rejiminin öz gayeleri, işbu Andlaşmanın birinci maddesinde beyan edilen Birleşmiş Milletler amaçlarına uygun olarak şunlardır:
a) Milletlerarası barış ve güvenliği kuvvetlendirmek;
b) Vesayet altındaki ülkeler halkının siyasi, ekonomik ve sosyal ilerlemesini ve eğitiminin gelişmesini kolaylaştırmak, her ülke ve ahalisine has şartları, ilgili ahalinin serbestçe izhar edilen emellerini ve her Vesayet anlaşmasında derpiş edilebilecek hükümleri de göz önünde tutmak şartıyla, işbu ülkeler halkının kendi kendilerini idare kabiliyetine veya bağımsızlığa doğru tedrici gelişmelerim de kolaylaştırmak;
c) Irk, cins, dil veya din farkı gözetmeksizin herkesin insan haklarına ve ana hürriyetlerine saygı gösterilmesini teşvik etmek ve dünya milletlerinin birbirlerine bağlı oldukları duygusunu geliştirmek;
d) Sosyal, ekonomik ve ticarî alanda bütün Teşkilât Üyeleri ile uyruklarına, eşit muamele yapılmasını sağlamak ve İşbu uyruklara adaletin tevziinde de, yukarda beyan edilen amaçların gerçekleştirilmesine halel gelmemek ve 80 inci madde hükümleri mahfuz kalmak şartıyla, keza eşit muamele yapılmasını sağlamak.
Madde _ 77
1. Vesayet rejimi aşağıdaki nevilerden olup, Vesayet anlaşmaları gereğince bu rejime tabi kılınabilecek olan ülkelere tatbik edilecektir:
a) Halen manda altında bulunan ülkeler;
b) ikinci Dünya Harbi neticesinde düşman Devletlerden ayrılabilecek ülkeler;
c) idarelerinden sorumlu Devletlerce, isteyerek bu rejime tabi kılınan ülkeler.
2. Yukarda zikredilen nevilere giren hangi ülkelerin hangi şartlar altmda vesayet rejimine tabi kılınacağını sonradan yapılacak bir anlaşma tesbit edecektir.
Madde _ 78
Birleşmiş Milletler Üyesi olan memleketlere, bunlar arasındaki münasebetlerin temeli eşit egemenlik prensibine saygı olmak gerektiğine göre, Vesayet rejimi tatbik edilmeyecektir.
Madde 79
Vesayet rejimine tâbi kılınacak her ülke için, işbu rejimin hükümleri ve bu rejimde yapılabilecek değişiklikler ve tashihler Birleşmiş Milletlerin bir Üyesinin mandasına tabi ülkelerde, manda sahibi Devlet de dâhil olmak şartıyla, doğrudan doğruya ilgili Devletler arasında yapılacak bir anlaşmaya mevzu olacak ve 83 ve 85 inci maddeler gereğince onanacaktır.
Madde _ 80
1. 77, 79 ve 81 inci maddelere uygun olarak yapılacak ve ülkelerden her birini Vesayet rejimi altına koyacak olan özel Vesayet anlaşmaları ile tesbit edilebilecek hususlar dışında ve sözü geçen anlaşmalar yapılıncaya kadar, işbu bölümün hiçbir hükmü, her hangi bir devletin veya herhangi bir milletin haklarını, yahut yürürlükte olup bazı Teşkilât Üyelerinin taraf bulunabilecekleri milletlerarası akitlerin hükümlerini herhangi
bir şekilde doğrudan doğruya veya dolayısıyla değiştirir gibi yorumlanmayacaktır.
2. işbu maddenin birinci fıkrası, 77 nci maddede derpiş edildiği üzere, manda altındaki ülkeleri veya başka ülkeleri Vesayet rejimi altına koymağa matuf anlaşmaların görüşülmesinin ve akdinin gecikmesini veya talikim haklı gösterecek şekilde yorumlanmamalıdır.
Madde _ 81
Vesayet anlaşması, herhalde, Vesayet altındaki ülkenin hangi şartlarla idare edileceğini ihtiva eder ve idareyi üzerine alacak makamı gösterir. Aşağıda «idare ile görevlendirilmiş makam» tabiri ile anılacak olan işbu makam bir veya birkaç devlet veya bizzat Teşkilât olabilir.
Madde _ 82
43 üncü maddeye uygun olarak akdedilen herhangi bir mahsus anlaşmaya veya mahsus anlaşmalara halel vermeksizin bir Vesayet anlaşmasının, tatbik edildiği Vesayet altındaki ülkenin tamamına veya bir kısmına şâmil, bir veya birkaç stratejik bölgeyi işbu anlaşma gösterebilir.
Madde 83
1. Stratejik bölgeler hususunda, Teşkilâta verilen bütün görevler, Vesayet anlaşmaları hükümlerinin tasvibi ve bunların muhtemel değişmeleri veya tashihleri de dahil olmak üzere, Güvenlik Meclisince görülür.
2. 76 nci maddede beyan edilen öz amaçlarını her stratejik bölge ahalisi için de tatbiki kabildir.
3. Güvenlik Meclisi, Vesayet anlaşmaları hükümleri hususunda ve güvenlik icapları mahfuz kalmak şartıyla, stratejik bölgelerde Teşkilâtın, Vesayet rejimi bakımından yüklendiği siyası, ekonomik ve sosyal mahiyette ve eğitime müteallik görevlerinin ifasında Vesayet Meclisinin yardımına başvuracaktır.
Madde 84
İdare ile görevlendirilmiş makam, Vesayet altındaki ülkenin milletlerarası barış ve güvenliğin muhafazasına iştirak etmesine itina etmekle mükelleftir. Bu maksatla, Güvenlik Meclisine karşı giriştiği taahhütleri yerine getirmek ve mahallî müdafaayı ve ülke dâhilinde asayişin muhafazasını sağlamak için, işbu ülkeden gönüllü birlikler, kolaylıklar ve yardım temin edebilir.
Madde _ 85
1. Stratejik bölge olarak gösterilmemiş olan bütün bölgeler hakkındaki Vesayet anlaşmaları hususunda, Vesayet Anlaşmaları hükümlerinin tasvibi ve bunların değiştirilmesiyle tashihi de dâhil olmak üzere, Teşkilâtım görevlerini Genel Kurul yapar.
2. Genel Kurulun yetkisi altında hareket eden Vesayet Meclisi görevlerinin yapılmasında Genel Kurula yardım eder
BÖLÜM : XIII Vesayet Meclisi Terekküp Tarzı Madde _ 86
1. Vesayet Meclisi Birleşmiş Milletlerin aşağıdaki Üyelerinden terekküp eder:
a) Vesayet altındaki ülkelerin idaresiyle görevlendirilmiş Üyeler,
b) 23 üncü maddede adları ile anılmış olupta Vesayet altında ülke idare etmeyen Üyeler,
c) Vesayet Meclisinin, eşit sayıda Vesayet altında ülke idare eden ve etmeyen Birleşmiş Milletler Üyelerinden müteşekkil olmasını sağlamak üzere, Genel Kurulca üç yıl için seçilecek gereken sayıda başka Üyeler,
2. Vesayet Meclisi Üyelerinden her biri kendisini Mecliste temsil etmek üzere özel ehliyette bir şahsı tâyin eder.
Görevler ve Yetkiler Madde _ 87
Genel’ Kurul ve, onun yetkisi altında, Vesayet Meclisi görevlerini yerine getirirlerken:
a) İdare ile görevlendirilmiş makamın sunduğu raporları tetkik;
b) Dilekçeleri kabul ve bunları anılan makamla-danışarak tetkik;
c) Anılan makamca idare edilen ülkelerde, işbu makamla tesbit edilecek tarihlerde, zaman zaman teftişler tertip;
d) Vesayet anlaşmaları hükümleri gereğince işbu tedbirleri veya başka tedbirleri ittihaz, edebilir.
Madde _ 88
Vesayet Meclisi, Vesayet altındaki her ülke ahalisinin siyasi, ekonomik, ve sosyal alanlarla eğitim alanındaki ilerlemeleri hakkında bir soru
cetveli tanzim eder; Genel Kurulun yetkısme tabı Vesayet altındaki her
hangi bir ülkenin idaresiyle görevlendirilmiş makam, Genel Kurula, yukarıda zikredilen soru cetvelini esas tutan bir yıllık rapor sunar.
Oy Madde _ 89
1. Vesayet Meclisinin her Üyesi bir oya sahiptir;
2. Vesayet Meclisinin kararları hazır bulunan ve oy veren Üyelerin çoğunluğu ile alınır.
Usul Madde 90
1. Vesayet Meclisi, Başkanının tâyin şeklini de tesbit eden, içtüzüğünü kabul eder.
2. Meclis, İhtiyaca göre tüzüğü gereğince toplanır; tüzükte, Üyelerinin çoğunluğunun isteği üzerine Meclisin toplanmasını derpiş eden hükümler vardır.
Madde _ 91
Vesayet Meclisi, icabında, her birinin yetkisi* İçinde bulunan meselelerde, Ekonomik ve Sosyal Meclisle ihtisas müesseselerinin yardımına başvurur.
BÖLÜM : XIV Milletlerarası Adalet Divanı Madde _ 92
Milletlerarası Adalet Divanı, Birleşmiş Milletlerin başlıca adalet uzvu olacaktır Divan, Milletlerarası Daimî Adalet Divanının Statüsü esasına dayanan ve ayrılmaz bir cüzü olduğu işbu Andlaşmaya ekli bulunan bir Statüye göre çalışır.
Madde _ 93
1. Bütün Birleşmiş Milletler Üyeleri, ipso facto, Milletlerarası Adalet Divanı Statüsüne taraftırlar.
2. Teşkilât Üyesi olmayan Devletlerin Milletlerarası Adalet Divanı Statüsüne taraf olabilmeleri şartları, her bir halde, Güvenlik Meclisinin tavsiyesi üzerine Genel Kurul tarafından tâyin edilir.
Madde _ 94
1 Birleşmiş Milletlerin her Üyesi, taraf olduğu bütün uyuşmazlıklarda, Milletlerarası Adalet Divanının kararma uymağı taahhüt eder.
2. Bir uyuşmazlıkta taraf olan Devletlerden biri, Divanın verdiği bir hükme göre kendisine düşen vecibeleri yerine getirmezse, öbür taraf, Güvenlik Meclisine başvurabilir ve işbu Meclis, lüzum gördüğü takdirde hükmün yerine getirilmesi İçin tavsiyelerde bulunabilir veya alınacak tedbirleri kararlaştırabilir.
Madde __ 95
işbu Andlaşmanın hiçbir hükmü, Teşkilât Üyelerinin, uyuşmazlıklarının çözülmesini, zaten mevcut olan veya İleride akdedilebilecek olan anlaşmalar gereğince, başka mahkemelere tevdi etmelerine mâni değildir.
Madde 96
1. Genel Kurul veya Güvenlik Meclisi, Milletlerarası Adalet Divanından hukukî her hangi bir mesele hakkında iştişari rey isteyebilir.
2. Genel Kurulca bu hususta her hangi bir anda yetkili kılınabilecek olan Teşkilâtın bütün diğer uzuvları ve ihtisas müesseseleri, çalışmaları alanında karşılarına çıkacak hukuki meseleler hakkında keza Divandan iştişari rey isteyebilirler,
BÖLÜM : XV Sekreterlik Madde 97
Sekreterlik bir Genel Sekreter ile Teşkilâtın icabettirebileceği memurları ihtiva eder. Genel Sekreter Güvenlik Meclisinin tavsiyesi üzerine Genel Kurul tarafından tâyin edilir. Genel Sekreter Teşkilâtın en yüksek memurudur.
Madde_ 98
Genel Sekreter, Genel Kurulun, Güvenlik Meclisinin, Ekonomik ve Sosyal Meclisin, ve Vesayet Meclisinin bütün toplantılarında işbu sıfatla hareket eder. Bu uzuvlar tarafından kendisine yükletilen görevleri yapar. Teşkilâtın çalışması hakkında Genel Kurula bir yıllık rapor sunar.
Madde 99
Genel Sekreter, fikrince milletlerarası barış ve güvenliğin muhafazasını tehlikeye koyabilecek her hususa Güvenlik Meclisinin dikkatini çekebilir.
Madde _ 100
1. Genel Sekreter ve sekreterlik memurları ödevlerinin görülmesinde her hangi bir Hükümetten veya Teşkilât dışında, her hangi bir makamdan ne talimat isterler ve ne de kabul ederler. Milletlerarası memurlukları durumu ile telif edilemeyecek her hareketten kaçınırlar ve yalnız Teşkilâta karşı sorumlu olurlar.
2. Teşkilâtın her Üyesi, Genel Sekreterin ve memurların görevlerinin milletlerarası mahiyetine saygı göstermeği ve kendilerine, ödevlerinin yerine getirilmesinde tesir etmeğe çalışmamağı taahhüt eder.
Madde _ 101
1 Memurlar, Genel Kurulca tesbit edilen kaidelere göre Genel Sekreter tarafından tâyin edilirler.
2. Ekonomik ve Sosyal Meclise, Vesayet Meclisine ve gerekiyorsa, Teşkilatın başka uzuvlarına süreli olarak mahsus memurlar verilir. İşbu memurlar Sekreterlik kadrosuna dâhildir.
3 Memurların alınmasında ve kullanılma şartlarının tespitinde hâkim mülâhaza, Teşkilâta en yüksek çalışma, ehliyet ve dürüstlük vasıflarını haiz kimselerin hizmetini sağlamak lüzumu olmalıdır. Memur alınırken mümkün olduğu kadar geniş bıu coğrafi taksim esasına uyulmasının önemi, gereği gibi göz önünde bulundurulacaktır
BÖLÜM : XVI Çeşitli Hükümler Madde 102
1 İşbu Andlaşmanın yürürlüğe girmesinden sonra Birleşmiş Milletlerin bir Üyesi tarafından akdedilen her milletlerarası andlaşma veya anlaşma, mümkün olan en kısa zamanda Sekreterlikte tescil edilecek ve Sekreterlikçe neşredilecektir.
2. İşbu maddenin birinci fıkrası hükümlerine uygun olarak tescil edilmemiş olan bir milletlerarası andlaşma veya anlaşmanın taraflarından hiçbiri, Teşkilâtın bir uzvu önünde anılan andlaşma veya anlaşmayı ilen süremez.
Madde _ 103
Birleşmiş Milletler Üyelerinin işbu Andlaşmadan doğan vecibeleri ile başka her hangi bir milletlerarası anlaşmadan doğan vecibelerinin çatışması halinde Andlaşma vecibeleri üstün gelecektir.
Madde _ 104
Teşkilât, Üyelerinden her birinin ülkesinde, görevlerini yerme getirmesi ve amaçlarına erişmesi için gerekli hukuki ehliyeti haizdir
Madde _ 105
1. Teşkilât, Üyelerinden her birinin ülkesinde amaçlarına erişmek için gerekli olan imtiyaz ve dokunulmazlıklardan faydalanır.
2. Birleşmiş Milletler Üyelerinin temsilcileri ve Teşkilâtın memurları Teşkilât ile ilgili görevlerini tam bağımsızlık içinde yapabilmek için gerekli imtiyaz ve masuniyetlerden faydalanır.
3. Genel Kurul, işbu maddenin birinci ve ikinci fıkralarının uygulanması teferruatının tesbiti için tavsiyeler yapabilir veya Birleşmiş Milletler Üyelerine bu maksatla anlaşmalar teklif edebilir.
BÖLÜM • XVII Güvenliğe müteallik Geçici Hükümler Madde _ 106
Güvenlik Meclisine, kanaatince, 42 ncı maddeye göre kendisine düşen sorumları yüklenmeğe başlamak imkânını verecek olan ve 43 üncü maddede anılan mahsus anlaşmaların yürürlüğe girmesine deyin, 30 Ekim 1943 tarihinde Moskova’da imzalanan Dört Millet Demeci akitleri ile Fransa, aralarında ve gerekirse başka Teşkilât Üyeleri ile işbu Demecin 5 nci fıkrası hükümlerime uygun olarak Birleşmiş Milletler adına, milletlerarası barış ve güvenliğin muhafazası için gerekli her türlü hareketin birlikte yapılması zımnında danışacaklardır.
Madde _ 107
İşbu Andlaşmanın hiçbir hükmü, Andlaşmayı imzalayan her hangi bir Devletin ikinci Dünya Harbinde düşmanı bulunmuş olan bir Devlete karşı, bu husustaki sorumluluğu haiz olan Hükümetler tarafından, bu harbin bir neticesi olarak girişilmiş veya tecviz edilmiş bir harekete ne tesir eder, ne de mâni olur.
BÖLÜM : XVIII Değişiklikler Madde _ 108
İşbu Andlaşmada yapılacak değişiklikler, Genel Kurul Üyelerinin üçte iki çoğunluğu ile kabul edilir ve Güvenlik Meclisi süreli Üyelerinin hepsi dâhil olmak üzere, Teşkilât Üyelerinin üçte ikisi tarafından her birinin anayasası hükümleri gereğince onandığı zaman, bütün Birleşmiş Milletler Üyeleri için yürürlüğe girer.
Madde 109
İşbu Antlaşma’nın gözden geçirilmesi amacıyla, Genel Kurul’un üçte iki çoğunluğunun ve Güvenlik Konseyi’nin herhangi dokuz üyesinin oylarıyla saptanacak yer ve tarihte Birleşmiş Milletler üyelerinin bir Genel Konferansı düzenlenebilecektir. Konferansta Birleşmiş Milletler’in her üyesinin bir oyu olacaktır.
2. Konferansta üçte iki çoğunluk tarafından işbu Antlaşma’da yapılması tavsiye edilen her değişiklik, Güvenlik Konseyi’nin sürekli üyelerinin tümünü kapsamak üzere Birleşmiş Milletler üyelerinin üçte ikisi tarafından her birinin anayasa kuralları gereğince onaylandığında geçerlilik kazanacaktır.
3. Genel Kurul’un, işbu Antlaşma’nın yürürlüğe girmesini izleyen onuncu yıllık toplantısından önce bu konferans henüz yapılmamışsa, sözkonusu toplantının gündemine bu konferansın toplanması konusunda bir öneri konacak ve Genel Kurul çoğunluğunun ve Güvenlik Konseyi’nin herhangi yedi üyesinin oyuyla kararlaştırılırsa konferans yapılacaktır.
BÖLÜM . XIX Onanma ve imza Madde — 110
1. İşbu Andlaşma, imza eden Devletler tarafından her birinin anayasa kaideleri gereğince onanacaktır
2. Tasdiknameler, Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti nezdine tevdi edilecek ve her tevdi işbu Hükümetçe bütün imza eden Devletlere ve tâyin edildiği zaman, Teşkilât Genel Sekreterine bildirilecektir.
3 İşbu Andlaşma, Çın Cumhuriyeti, Fransa, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği, Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Kıratlığı Amerika Birleşik Devletleri ve imza eden diğer Devletlerin çoğunluğu tarafından tasdiknamelerin tevdiinden sonra yürürlüğe girecektir. Bundan sonra, Amerika Birleşik Devletleri Hükümetince tasdiknamelerin tevdiine dair bir mazbata tanzim edilerek bunun birer örneği bütün imza eden Devletlere verilecektir.
4 İşbu Andlaşmayı imzalamış olup yürürlüğe girmesinden sonra onayacak olan Devletler, her birinin tasdiknamesinin tevdii tarihinden itibaren Birleşmiş Milletler aslî Üyesi olacaklardır.
Madde — 111
Çince, Fransızca, Rusça, İngilizce ve İspanyolca metinleri aynı derecede muteber sayılacak olan işbu Andlaşma, Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti arşivine tevdi edilecektir, işbu Hükümetçe, bütün diğer imza eden Devletler Hükümetlerine aslına uygunluğu usulünce tasdik edilmiş nüshalar verilecektir.
Yukarıdaki hükümleri tasdiken Birleşmiş Milletler Hükümetleri temsilcileri işbu Andlaşmayı imzalamışlardır.
Sanfransısko’da yirmi altı Haziran bin dokuzyüz kırkbeşte yapılmıştır
Uluslararası Adalet Divanı(The International Court of Justice), Birleşmiş Milletler’in (BM) başlıca yargı organı olan ve problemleri çözmede kullanılan uluslararası bir mahkemedir. Görevi, devletler arasındaki anlaşmazlıkları çözüme kavuşturmak ve birleşmiş Milletler ve ona bağlı özel teşkilatlara hukuk müşavirliği hizmeti vermektir. Birleşmiş Milletlere üye olan devletlere açık olan Uluslararası Adalet Divanı kişi ve uluslararası örgütlere açık değildir.
Lahey Divanı olarak bilinen divanın kuruluşu, Birleşmiş Milletler Antlaşmasının ayrılmaz parçası olan Statü’nün 26 Haziran 1945 tarihinde San Francisco’da imzalanması ve 24 Ekim 1945’de yürürlüğe girmesi ile gerçekleşmiştir. Türkiye Antlaşmayı, BM Kuruluş Antlaşması ile birlikte 15 Ağustos 1945 tarihinde onaylamıştır. Antlaşmanın kabulüne dair onay kanunu 24 Ağustos 1945 tarihli ve 6902 Sayılı Resmi Gazete’de yayınlanmıştır.
Uluslararası Adalet Divanının Faaliyet Alanı Divanın yetki alanı, uluslararası uyuşmazlıklarda taraf olan ülkelerin çözülmesi için kendisine getirdikleri davalardan oluşur. BM Antlaşmasında ya da yürürlükteki uluslararası antlaşmalarda öngörülmüş konular divanın görev alanına girmektedir. Mahkemenin görevi BM tarafından tanınan ülkeler arasında, uluslararası hukuka aykırı sorunları çözmek ve BM organları tarafından çözülemeyen problemlere çözüm önerileri getirmektir. Uluslararası Adalet Divanı (UAD), ceza mahkemesi değildir.
Uluslararası Adalet Divanı’nın merkezi Hollanda’nın Lahey kentindedir. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nden seçilen 15 yargıçtan oluşmaktadır. Yargıçlar değişik ülkelerden seçilmekte, böylece dünyadaki değişik hukuk sistemlerinin temsil edilmesi sağlanmaya çalışılmaktadır.
Uluslararası Adalet Divanı Statüsü, BM Antlaşması’nın (BM Şartı) ayrılmaz bir parçasıdır ve Adalet Divanı’nın çalışma esaslarını belirler.
Uluslararası Adalet Divanı
Uluslararası Adalet Divanı Statüsü
1. Madde
Birleşmiş Milletler Antlaşması ile, Birleşmiş Milletler’in başlıca adli organı olarak kurulan Uluslararası Adalet Divanı, işbu Statü hükümleri uyarınca oluşturulacak ve işlev görecektir.
I. BÖLÜM:
Divan’ın Kuruluşu
2. Madde
Divan, yüksek ahlaki karaktere sahip, kendi ülkelerinde en yüksek adli görevlerin yerine getirilmesi için gerekli koşulları benliklerinde toplayan ya da uluslararası hukuk alanında yetkileri herkesçe kabul edilmiş birer hukukçu niteliğinde olan kişiler arasından uyruklarına bakılmaksızın seçilen bağımsız yargıçlardan oluşan bir kuruldur.
3. Madde
Divan 15 üyeden oluşur. Aynı devletin birden çok uyruğu aynı zamanda Divan’da yargıç olamaz. Divan’a üyelik açısından, birden fazla devletin uyruğu olarak kabul edilebilecek bir kişi kamusal ve siyasal haklarını olağan olarak hangi devlette kullanıyorsa, o devletin uyruğu sayılacaktır.
4. Madde
1. Divan üyeleri, Sürekli Hakemlik Mahkemesi ulusal hükümlerinin aday gösterdiği kişiler listesinden Genel Kurul ve Güvenlik Konseyi tarafından, aşağıdaki hükümler uyarınca seçilir.
2. Sürekli Hakemlik Mahkemesi’nde temsil edilmeyen Birleşmiş Milletler üyelerinin durumunda ise, adaylar, uluslararası uyuşmazlıkların barışçı yollarla çözümlenmesine ilişkin 1907 La Haye Sözleşmesi’nin 44. Madde’sinde öngörülen koşullar aynen uygulanarak, hükümetlerince bu amaçla atanmış ulusal kümeler tarafından gösterilecektir.
3. İşbu Statü’ye taraf olup da Birleşmiş Milletler üyesi olmayan bir devletin Divan üyelerinin seçimine hangi koşullar altında katılabileceği, bu konuda özel bir anla manın bulunmaması durumunda, Güvenlik Konseyi’nin tavsiyesi üzerine Genel Kurul tarafından belirlenir.
5. Madde
1. Seçim tarihinden en az üç ay önce, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, işbu Statü’ye taraf olan devletlerin Sürekli Hakemlik Mahkemesi’ndeki üyelerini ve 4. Maddenin 2. fıkrası uyarınca atanmış olan ulusal küme üyelerini, ulusal kümeler halinde, Divan üyeliği görevini kabul edebilecek durumda olan kişileri belirli bir süre içinde aday göstermeye yazılı olarak çağırabilir.
2. Hiçbir küme, en çok ikisi kendi uyrukluğunda olmak üzere dörtten çok aday gösteremez. Hiçbir durumda, doldurulacak yer sayısının iki katından çok aday gösterilemez.
6. Madde
Bu aday gösterme işlemine geçilmeden önce her ulusal kümenin, ülkesindeki en yüksek mahkemeye, hukuk fakülte ve okullarına, hukukun incelenmesi ile uğraşan ulusal akademilerle uluslararası akademilerin ulusal kollarına danışması tavsiye edilir.
7. Madde
1. Genel Sekreter, böylece saptanmış tüm adayların alfabe sırasına göre bir listesini hazırlar; 12. Maddenin 2. fıkrasında öngörülen durum dışında, yalnızca bu kişiler seçilebilir.
2. Genel Sekreter bu listeyi Genel Kurul’a ve Güvenlik Konseyi’ne sunar.
8. Madde
Genel Kurul ile Güvenlik Konseyi, Divan üyelerinin seçimini birbirlerinden bağımsız olarak yürütürler.
9. Madde
Her seçimde seçmenler Divan’a seçilecek kişilerin yalnızca istenen koşulları benliklerinde toplamış olmalarını değil, aynı zamanda kurul olarak belli başlı uygarlık biçimlerini ve dünyanın başlıca hukuk sistemlerini temsil etmelerini de göz önünde bulunduracaktır.
10. Madde
1. Genel Kurul’da ve Güvenlik Konseyi’nde oyların salt çoğunluğunu elde etmiş olan adaylar seçilmiş olurlar.
2. Gerek yargıçların seçimi, gerekse aşağıdaki 12. Madde’de öngörülen komisyon üyelerinin atanması konusunda Güvenlik Konseyi’nde yapılacak oylamada, Güvenlik Konseyi’nin sürekli olmayan üyeleri arasında hiçbir ayrım gözetilmeyecektir.
3. Aynı devletin birden çok uyruğunun hem Genel Kurul’un hem de Güvenlik Konseyi’nin oylarının salt çoğunluğunu elde etmesi durumunda, bunlardan yalnızca en yaşlısı seçilmiş sayılır.
11 . Madde
İlk seçim oturumu sonucunda bir ya da daha çok üyelik boş kalırsa, ikinci ve gerekirse üçüncü bir oturum yapılır.
12. Madde
1. Üçüncü seçim oturumundan sonra, yine boş üyelikler kalırsa, ya Genel Kurul’un ya da Güvenlik Konseyi’nin isteği üzerine, her boş üyelik için salt çoğunlukla bir ad seçip Genel Kurul’un ve Güvenlik Konseyi’nin ayrı ayrı kabullerine sunmak üzere, üçü Genel Kurul’ca üçü de Güvenlik Konseyi’nce atanan altı üyeli bir arabulma komisyonu her zaman kurulabilir.
2. Arabulma komisyonu, aranan koşulları yerine getiren bir kişi üzerinde oybirliğine varırsa, 7. Madde’de öngörülen aday listesinde yer almamı olsa bile, o kişinin adını listeye koyabilir.
3. Arabulma komisyonu, seçimi başaramayacağı yolunda kesin bir kanıya varırsa, Divan’ın önceden seçilmiş üyeleri, Güvenlik Konseyi’nce saptanacak bir süre içinde, ister Genel Kurul’da, isterse Güvenlik Konseyi’nde oy almış adaylar arasında bir seçme yaparak boş üyelikleri doldururlar.
4. Yargıçlar arasında oyların eşit bölünmesi durumunda en yaşlı yargıcın oyu üstün sayılır.
13. Madde
1. Divan üyeleri dokuz yıl için seçilirler ve yeniden seçilebilirler; bununla birlikte, ilk seçimde seçilen yargıçlardan beşinin görev süreleri üç yıl, beşininki ise altı yıl sonunda bitecektir.
2. Yukarıda belirtilen üç ve altı yıllık başlangıç dönemlerinin sonunda görev süreleri bitecek olan yargıçlar, ilk seçimin tamamlanmasından hemen sonra Genel Sekreter tarafından ad çekme yöntemi ile belirlenecektir.
3. Divan üyeleri yerlerine yenileri gelinceye dek görev başında kalırlar. Yerlerine yenileri seçilse dahi, ellerindeki işlere bakmayı sürdürürler.
4. Divan üyelerinden birinin görevden çekilmesi durumunda, çekilme mektubu, Genel Sekreter’e iletilmek üzere Divan Başkanı’na verilecektir. Bu son bildirimle birlikte üyelik makamı boşalmış olur.
14. Madde
Boşalan üyelikler ilk seçimde izlenen yönteme göre doldurulur; ancak, aşağıdaki hüküm saklıdır : üyeliğin boşalmasından sonra bir ay içinde Genel Sekreter, 5. Madde’de öngörülen çağrıyı yapacak, seçim tarihi de Güvenlik Konseyi’nce saptanacaktır.
15. Madde
Görev süresi bitmemi bir üyenin yerini doldurmak üzere seçilen bir Divan üyesi, öncekinin süresini tamamlar.
16. Madde
1. Divan üyeleri, siyasal ve idari herhangi bir görev yapamayacakları gibi, mesleki nitelikte herhangi bir başka işle de uğraşamazlar.
2. Bu konuda herhangi bir kuşku doğması durumunda, Divan karar verir.
17. Madde
1. Divan üyeleri hiçbir işte temsilcilik, danışmanlık ya da avukatlık yapamazlar.
2. Divan üyeleri, daha önce taraflardan birinin temsilcisi, danışmanı ya da avukatı, ulusal ya da uluslararası bir mahkemenin veya bir uluslararası soruşturma komisyonunun üyesi olarak ya da her hangi bir başka sıfatla karışmış oldukları hiç bir işin çözümüne katılamazlar.
3. Bu konuda herhangi bir kuşku doğması durumunda, Divan karar verir.
18. Madde
1. İstenen koşulları artık taşımadıklarına öteki üyeler tarafından oybirliğiyle hükmedilmedikçe, Divan üyeleri görevden alınamazlar.
2. Böyle bir görevden alma durumu Divan Yazmanı tarafından Genel Sekreter’e bildirilir.
3. Bu bildirimle birlikte üyelik makamı boşalmış olur.
19. Madde
Divan’ın üyeleri, görevlerini yaptıkları sırada diplomatik ayrıcalık, bağışıklık ve dokunulmazlıklardan yararlanırlar.
20. Madde
Divan’ın her üyesi, görevine başlamadan önce, açık celsede yetkilerini tam bir tarafsızlık ve vicdan bütünlüğü içinde kullanacağını resmen bildirir.
21. Madde
1. Divan kendisine üç yıl için bir Başkan, bir de Başkan Yardımcısı seçer; bu kişiler yeniden bu görevlere seçilebilirler.
2. Divan, Yazmanı’nı atar ve gerekli olabilecek başka memurların atamasını yapabilir.
22. Madde
1. Divan’ın merkezi Lahey olarak saptanmıştır. Bununla birlikte Divan, uygun gördüğü takdirde başka bir yerde toplanarak görevini yapabilir.
2. Başkan ve Yazman, Divan’ın merkezinde otururlar.
23. Madde
1. Divan, tarih ve süreleri kendisince saptanacak olan adli tatiller dışında, sürekli olarak görev halinde bulunur.
2. Divan üyelerinin belirli dönemlerde izne çıkma hakkı vardır; bunun tarih ve süreleri, her yargıcın eviyle Lahey arasındaki uzaklık gözönüne alınarak Divan’ca saptanır.
3. Divan üyeleri, izinde olmadıkça ya da hastalık veya Başkan’a gereğince açıklanan başka ciddi nedenler yüzünden mazeretli olmadıkça, her an Divan’ın hizmetine hazır olmakla yükümlüdürler.
24. Madde
1. Divan üyelerinden biri, özel bir neden dolayısıyla belirli bir işin karara bağlanmasına katılmaması gerektiği görüşüne varırsa, bunun Başkan’a bildirir.
2. Başkan, Divan üyelerinden birinin özel bir neden dolayısıyla belirli bir davanın görülmesinde bulunmaması gerektiği görüşüne varırsa, durumu üyeye duyurur.
3. Bu gibi durumlarda divan üyesi ile Başkan arasında görüş ayrılığı olursa, bunu Divan karara bağlar.
25. Madde
1. Divan, işbu Statü’de açıkça aksi öngörülmedikçe, toplantılarını genel kurul halinde yapar.
2. Divan oluşturmak için hazır bulunacak yargıç sayısının onbirin altına düşmemesi koşuluyla, Divan içtüzüğü, duruma göre ve sırayla, bir ya da birkaç yargıcın oturumda bulunma zorunluluğundan affedilebileceğini öngörmektedir.
3. Divan’ın oluşması için yetersayı dokuzdur.
26. Madde
1. Divan, zaman zaman, belirli türde işlere, örneğin çalışmaya ilişkin işlere ya da transit ve ulaştırma işlerine bakmak için, Divan’ın kendi kararına göre üç ya da daha çok yargıçtan oluşan bir ya da daha çok daire kurabilir.
2. Divan, her zaman, belirli bir işe bakmak üzere bir daire kurabilir. Bu dairenin yargıç sayısı, tarafların onayı ile, Divan tarafından saptanır.
3. Bu Madde’de öngörülen daireler, taraflar isterse yargılayıp hüküm verebilirler.
27. Madde
26 ve 29. Madde’lerde öngörülen dairelerce verilen her hüküm, Divan’ca verilmiş kabul edilecektir.
28. Madde
26. ve 29. Madde’lerde öngörülen daireler, tarafların uygun görmesi ile, Lahey’den başka bir yerde de toplanarak görevlerini yapabilirler.
29. Madde
Divan, işlerin çabuk bitirilmesi için her yıl, taraflar istediği takdirde basit yargılama yapacak beş yargıçlı daireler kurar. Yargılamaya katılmalarının olanaksızlığını ileri sürecek yargıçların yerini doldurmak üzere ayrıca iki yargıç daha atanır.
30. Madde
1. Divan, yetkilerini ne yolda kullanacağını bir içtüzükle belirler. Divan, özellikle, izleyeceği yargılama usulünü düzenler.
2. Divan içtüzüğü Divan’da ya da dairelerinden herhangi birinde, oy hakkı olmaksızın oturumlara katılacak yardımcı yargıçlar bulunmasını öngörebilir.
31. Madde
1. Taraflardan her birinin uyrukluğunda bulunan yargıçlar, Divan önüne getirilen davanın görülmesine katılma hakkını korurlar.
2. Divan’da taraflardan birinin uyrukluğunda bir yargıç bulunuyorsa, herhangi bir başka taraf, yargıç sıfatıyla oturuma katılmak üzere dilediği kişiyi atayabilir.
3. Divan’da taraflardan hiçbirinin uyrukluğunda yargıç yoksa, taraflardan her biri, bu maddenin 2. fıkrasında öngörülen usul gereğince bir yargıç atayabilir.
4. İş bu madde, 26. ve 29. Madde’lerdeki duruma da uygulanır. Bu gibi durumlarda Başkan, daireyi oluşturan Divan üyelerinden birinden ya da gerektiğinde ikisinden, yerlerini ilgili tarafların uyrukluğunda bulunan Divan üyelerine, böylesi yoksa ya da bu üyelerin hazır bulunmaları olanaksızsa, taraflarca özel olarak atanmış yargıçlara bırakmalarını ister.
5. Aynı davada ortak hareket eden birkaç taraf varsa, bunlar yukarıdaki hükümlerin uygulanması bakımından tek bir taraf sayılırlar. Bu konuda herhangi bir kuşku doğması durumunda, Divan karar verir.
6. İş bu maddenin 2, 3 ve 4. fıkralarında gösterilen biçimde atanan yargıçlar, işbu Statü’nün 2. Madde’sinde, 17. Madde’sinin 2. fıkrasında, 20 ve 24. Madde’lerinde öngörülen koşulları yerine getirmelidirler. Bu yargıçlar karara, öteki meslektaşlarıyla tam eşitlik koşullarında katılırlar.
32. Madde
1. Divan üyeleri yıllık maaş alırlar.
2. Başkan yıllık özel bir ödenek alır.
3. Başkan Yardımcısı, Başkanlık görevi yaptığı her gün için özel bir ödenek alır.
4. Divan üyesi olmayıp, 31. Madde uyarınca atanan yargıçlar, görev yaptıkları her gün için ödence alır.
5. Bu maaş, ödenek ve ödenceler Genel Kurul’ca saptanır. Görevin devamı süresince bunlarda bir azaltma yapılamaz.
6. Yazman’ın maaşı, Divan’ın önerisi üzerine Genel Kurul’ca saptanır.
7. Divan üyeleri ile Yazman’a emekli maaşlarının hangi koşullar altında bağlanacağı ve Divan üyeleri ile Yazman’ı yolluklarının ödenme koşulları, Genel Kurul’ca kabul edilen bir tüzükle saptanır.
8. Sözügeçen maaş, ödenek ve ödenceler her türlü vergiden bağışıktır.
33. Madde
Divan’ın giderleri, Genel Kurul’un kararlaştıracağı biçimde Birleşmiş Milletler tarafından karşılanır.
II. BÖLÜM:
Divan’ın Yetkileri
34. Madde
1. Divan önündeki davalarda yalnız devletler taraf olabilirler.
2. Divan, önüne getirilen işlere ilişkin olarak, uluslararası kamu kuruluşlarından, kendi içtüzüğünün öngördüğü koşullar içinde bilgi isteyebilecek, ayrıca bu kuruluşların kendi girişimleriyle sunacakları bu gibi bilgileri kabul edecektir.
3. Bir uluslararası kamu kurulu unun kurucu belgesinin ya da bu belge uyarınca kabul edilen bir uluslararası sözle menin yorumlanması, Divan’a sunulmuş bir davada sözkonusu olursa, Yazman, bu uluslararası kamu kuruluşuna durumu bildirir ve tüm yazılı işlemleri ona iletir.
35. Madde
1. Divan, işbu Statü’ye taraf olan devletlere açıktır.
2. Divan’ın hangi koşullarda öteki devletlere de açık olacağı, yürürlükteki antlaşmaların özel hükümleri saklı kalmak üzere Güvenlik Konseyi’nce belirlenir; ancak bu koşullar hiçbir durumda tarafları Divan önünde eşitsiz bir konuma sokmayacaktır.
3. Birleşmiş Milletler üyesi olmayan bir devlet, bir davada taraf ise, bu tarafın Divan
giderlerine katılma payını Divan saptar. Ancak, bu devlet Divan giderlerine katılıyorsa bu hüküm uygulanmaz.
36. Madde
1. Divan’ın yetki alanı tarafların kendisine sunacağı bütün işlerle Birleşmiş Milletler Antlaşması’nda ya da yürürlükteki antlaşma ve sözleşmelerde özel olarak öngörülmüş bütün durumları kapsar.
2. İş bu Statü’ye taraf olan devletler, herhangi bir anda, aynı yükümlülüğü kabul eden herhangi bir başka devlete karşı, konusu hepsine ilişkin olarak Divan’ın yargı yetkisini fiilen ve özel anlaşma olmaksızın zorunlu olarak tanıdıklarını bildirirler :
a. bir antlaşmanın yorumlanması;
b. uluslararası hukuka ilişkin her konu;
c. saptandığı takdirde, uluslararası bir yükümlülüğe aykırılık oluşturabilecek her olayın gerçekliği;
d. uluslararası bir yükümlülüğe aykırı bir davranışın gerektirdiği zarar giderimin niteliği ya da kapsamı.
3. Yukarıda sözü edilen bildirimler hiçbir koşula bağlı olmadan yapılabileceği gibi, birkaç devlet ya da belirli devletler bakımından karşılıklı olma koşuluna bağlı olarak, ya da belirli bir süre için yapılabilir.
4. Bu bildirimler Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne tevdi edilir, o da bunların birer örneğini işbu Statü’nün taraflarına ve Divan Yazmanı’na iletir.
5. Uluslararası Sürekli Adalet Divan Statüsü’nün 36. Madde’si uyarınca yapılmış ve süresi henüz bitmemiş bildirimler, işbu Statü’nün tarafları arasındaki ilişkilerde, sözkonusu bildirimlere göre geri kalan süre için ve bu bildirimlerin koşulları uyarınca Uluslararası Adalet Divanı’nın zorunlu yargısının kabulünü içerir sayılacaklardır.
6. Divan’ın yetkili olup olmadığı konusunda bir uyuşmazlık çıkması durumunda, Divan karar verir.
37. Madde
Yürürlükte bulunan bir antlaşma ya da sözleşme bir davanın Milletler Cemiyeti tarafından kurulmuş olması gereken bir mahkemeye ya da Uluslararası Sürekli Adalet Divanı’na gönderilmesini öngörmekteyse, işbu Statü’nün tarafları arasında söz konusu davanın bakılacağı yargı organı Uluslararası Adalet Divanı olacaktır.
38. Madde
1. Kendisine sunulan uyuşmazlıkları uluslararası hukuka uygun olarak çözmekle görevli olan Divan:
a. uyuşmazlık durumundaki devletlerce açık seçik kabul edilmiş kurallar koyan, gerek genel gerekse özel uluslararası antlaşmaları;
b. hukuk olarak kabul edilmiş genel bir uygulamanın kanıtı olarak uluslararası yapılagelmiş kurallarını;
c. uygar uluslarca kabul edilen genel hukuk ilkelerini;
d. 59. Madde hükmü saklı kalmak üzere, hukuk kurallarının belirlenmesinde yardımcı araç olarak adli kararları ve çeşitli ulusların en yetkin yazarlarının öğretilerini uygular.
2. Bu hüküm, tarafların görü birliğine varmaları halinde, Divan’ın hakça ve eşitçe karar verme yetkisini zedelemez.
III. BÖLÜM:
Divan’ın Kuruluşu
39. Madde
1. Divan’ın resmi dilleri Fransızca ve İngilizce’dir. Taraflar tüm yargılama usulünün Fransızca yürütülmesi konusunda görüş birliğine varmışlarsa, hüküm bu dilde verilecektir. Taraflar tüm yargılama usulünün İngilizce yürütülmesi konusunda görü birliğine varmışlarsa, hüküm bu dilde bildirilecektir.
2. Hangi dilin kullanılacağı konusunda bir anlaşma yoksa taraflar savunmalarında bu iki dilden hangisini yeğliyorlarsa onu kullanabilecekler, Divan’ın kararı da Fransızca ve İngilizce olarak bildirilecektir. Bu durumda, Divan ayrıca iki metinden hangisinin geçerli olacağını da belirleyecektir.
3. Divan, taraflardan herhangi birinin dileği üzerine, bu tarafın Fransızca ya da İngilizce’den başka bir dil kullanılmasına izin verecektir.
40. Madde
1. Davaların Divan önüne getirilmesi, duruma göre, ya varılan özel anlaşmanın bildirilmesi ile ya da Yazman’a yapılacak yazılı bir başvuru ile olur. Her iki durumda da uyuşmazlığın konusu ile taraflar gösterilmiş olmalıdır.
2. Yazman başvuruyu hemen bütün ilgililere iletir.
3. Yazman, Genel Sekreter aracılığıyla durumu Birleşmiş Milletler üyelerine ve Divan önünde dava açabileceği kabul edilen öteki devletlere de bildirir.
41 . Madde
1. Divan durumun gerektirdiğine hükmederse, tarafların her birinin haklarını korumak için hangi geçici önlemlerin alınması gerektiğini belirtme yetkisine sahiptir.
2. Öngörülen bu önlemler, kesin karardan önce hemen taraflara ve Güvenlik Konseyi’ne bildirilir.
42. Madde
1. Taraflar, temsilcileri aracılığı ile temsil edilirler.
2. Taraflar, Divan önünde danışman ya da avukatların yardımından da yararlanabilirler.
3. Divan önündeki tarafların temsilcileri, danışmanları ve avukatları, görevlerini bağımsız bir biçimde yerine getirmeleri için gerekli ayrıcalık ve dokunulmazlıklardan yararlanırlar.
43. Madde
1. Yargılama usulü iki evreden oluşur : yazılı ve sözlü evreler.
2. Yargılama usulünün yazılı evresi muhtıraların, karşı-muhtıraların, gerekiyorsa, yanıtların ve ayrıca savları destekleyecek her türlü evrak ve belgenin Divan’a ve taraflara iletilmesini kapsar.
3. Bu iletme işlemi, Divan’ca saptanan sıra ve süre içinde Yazman arcılığıyla yapılır.
4. Taraflardan birinin ileri sürdüğü her belgenin onaylanmış örneği öteki tarafa iletilecektir.
1. Temsilciler, danışmanlar ve avukatlar dışında kalan kişilere yapılacak her bildirim için Divan, bu bildirim hangi devletin ülkesinde sonuç doğuracaksa o ülkenin devletine doğrudan başvurur.
2. Kanıtların yerinde saptanması gerektiği zaman da aynı hüküm uygulanacaktır.
45. Madde
Duruşmalar Başkan tarafından, Başkan’ın yokluğunda Başkan Yardımcısı tarafından yönetilir; her ikisinin de başkanlık edememesi durumunda yargıçların en kıdemlisi başkanlık eder.
46. Madde
Divan aksine karar vermedikçe ya da taraflar dinleyici alınmasını istemedikçe oturum açık olur.
47. Madde
1. Her oturumda bir tutanak tutulur ve bu, Yazman ile Başkan tarafından imzalanır.
2. Yalnızca bu tutanak resmi nitelik taşır.
48. Madde
Divan, davanın yönetilmesi ve tarafların savlarını hangi biçim ve sürede ortaya koyacaklarını belirlemek için kararlar çıkarır; kanıtların ortaya konması için gerekli tüm önlemleri alır.
49. Madde
Divan, duruşmaların başlamasından önce de temsilcilerden herhangi bir belgenin verilmesini ya da herhangi bir açıklama yapılmasını isteyebilir. Reddedilmesi halinde bunu resmen kayda geçirir.
50. Madde
Divan, her zaman seçeceği herhangi bir kişiyi, kurulu, büroyu, komisyonu ya da kuruluşu, bir soruşturmayı yürütmekle ya da bilirkişilik yapmakla görevlendirebilir.
51. Madde
30. maddede öngörülen içtüzükte Divan’ın saptayacağı koşullara göre, duruşmalar sırasında tanıklarla bilirkişilere yararlı görülecek her türlü soru yöneltilebilir.
52. Madde
Divan, kendisince saptanan süreler içinde kanıtları elde ettikten ve tanıkları dinledikten sonra, taraflardan birinin kendisine, öteki tarafın onayı olmaksızın, sunmak isteyebileceği sözlü ya da yazılı tüm yeni kanıtları reddedebilir.
53. Madde
1. Taraflardan biri Divan önüne çıkmaz ya da davasını savunmaktan kaçınırsa, öteki taraf Divan’dan kendi savları doğrultusunda karara varmasını isteyebilir.
2. Divan, bu isteği yerine getirmeden önce, yalnızca 36 ve 37. maddeler uyarınca yetkili olduğuna değil, aynı zamanda savların fiilen ve hukuken sağlam esaslara dayandığından emin olmalıdır.
54. Madde
1. Temsilciler, danışmanlar ve avukatlar Divan’ın denetimi altında savlarını sunmayı tamamladıktan sonra, Başkan duruşmaların bittiğini bildirir.
2. Divan, hükmü görüşmek üzere odasına çekilir.
3. Divanın görüşmeleri gizlidir ve gizli kalır.
55. Madde
1. Divan kararları, hazır bulunan yargıçların oyçokluğu ile alınır.
2. Oyların eşit bölünmesi durumunda Başkan’ın ya da onun yerini dolduran yargıcın oyu üstün sayılır.
56. Madde
1. Hüküm gerekçelidir.
2. Hükümde, ona katılan yargıçların adları belirtilir.
57. Madde
Hüküm, tümüyle ya da bir bölümü bakımından yargıçların oybirliğini yansıtmıyorsa, yargıçlardan her birinin hükme kişisel görüşünü ekleme hakkı vardır.
58. Madde
Hüküm, Başkan ve Yazman tarafından imzalanır. Temsilcilere yöntemine uygun olarak bildirildikten sonra, açık olarak yapılan oturumda okunur.
59. Madde
Divan’ın kararı ancak uyuşmazlığın tarafları bakımından ve karar verilen dava için bağlayıcıdır.
60. Madde
Hüküm kesindir ve buna karşı başvurma yolu yoktur. Hükmün anlam ya da kapsamı üzerinde uyuşmazlık çıkması durumunda, taraflardan herhangi birinin isteği üzerine Divan hükmü yorumlar.
61. Madde
1. Hükmün yenilenmesi isteği ile Divan’a başvurulması ancak, kesin bir etki yapabilecek nitelikte olup hükmün açıklanmasından önce Divan’ca ve hükmün yenilenmesini isteyen taraflarca bilinmeyen bir olayın keşfedilmiş olması nedeniyle ve olayın bilinmemesi anılan tarafın kusurundan ileri gelmemişse mümkündür.
2. Hükmün yenilenmesi usulü, yeni olayın varlığını açıkça ortaya koyan, bu olayın yenilenmeyi gerekli kılan nitelikleri bulunduğunu kabul eden ve yenilenme isteğinin bu nedenle kabul edilebilir olduğunu bildiren bir Divan kararı ile başlar.
4. Yenileme istemi, yeni olayın keşfedilmesinden başlayarak en geç altı ay içinde yapılır.
5. Hüküm tarihinden başlayarak en geç on yıllık bir sürenin geçmesinden sonra hiçbir yenileme isteminde bulunulamaz.
62. Madde
1. Bir devlet, bir uyuşmazlıkta kendisi bakımından hukuksal nitelikte bir çıkarın söz konusu olduğunu görürse, davaya katılmak amacıyla Divan’a başvurabilir.
2. Bu istemi karara bağlamak Divan’a düşer.
63. Madde
1. Uyuşmazlığın taraflardan başka devletlerin de katıldığı bir antlaşmanın yorumlanması sözkonusu olduğu zaman, Yazman bu devletlere hemen durumu bildirir.
2. Kendisine duyuruda bulunulan her devlet yargı sürecine katılma hakkına sahiptir; ancak bu hakkı kullanırsa, yargının varacağı hüküm o devlet için de aynı ölçüde bağlayıcı olur.
64. Madde
Divan başka türlü karar vermemişse, taraflardan her biri mahkeme giderlerini kendisi karşılar
IV. BÖLÜM:
Danışma
65. Madde
1. Divan, Birleşmiş Milletler Antlaşması gereğince ya da bu Antlaşma hükümlerine uygun olarak görü istemeye yetkili kılınmış her organ ya da kuruluşun isteği üzerine her türlü hukuksal sorun konusunda görüş verebilir.
2. Divan’dan görüş istenen sorunlar, görüş verilmesi istenen sorunu açık ve kesin bir dille belirten yazılı bir dilekçe ile Divan’a sunulur. Bu dilekçeye sorunu aydınlatabilecek tüm belgeler eklenir.
66. Madde
1. Yazman, görüş istemini, Divan önünde dava açma hakkına sahip olan bütün devletlere hemen bildirir.
2. Ayrıca, Divan önünde dava açma hakkına sahip olan devletlerden ve uluslararası örgütlerden hangilerinin sorunla ilgili bilgi verebileceği, Divan tarafından ya da Divan toplantı halinde değilse Başkan tarafından düşünülüyorsa, bu devlet ve örgütlere Yazman özel olarak ve doğrudan doğruya saptanacak bir süre içinde yazılı açıklamaları dinlemeye hazır olduğunu bildirir.
3. Bu devletlerden biri, işbu Madde’nin 2. fıkrasında öngörülen özel bildirimi almamış olur ya da yazılı açıklama sunma ya da Divan tarafından dinletilmesi isteğini belirtirse, bu konuda Divan karar verir.
4. Yazılı ya da sözlü açıklamalarda bulunmuş olan devletlerin ya da örgütlerin, başka devletlerle örgütler tarafından yapılmış açıklamalar konusunda görüş bildirmelerine, ele alınan her soruna göre, Divan tarafından ya da Divan toplantı halinde değilse Başkan tarafından saptanacak biçim, ölçü ve süreler içinde izin verilir. Bu amaçla Yazman, yazılı açıklamaları, kendileri de böyle açıklamalarda bulunmuş olan devletlere ve örgütlere zamanında iletir.
67. Madde
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne Birleşmiş Milletler üyelerinin temsilcilerine ve doğrudan doğruya ilgili öteki devletlerle uluslararası örgütlerin temsilcilerine bildirim yapıldıktan sonra Divan, danışma görüşlerini açık olarak yapacağı oturumda bildirir.
68. Madde
Divan, danışma görevlerinin yerine getirilmesi, uygulanabilir gördüğü ölçüde, işbu Statü’nün hukuksal uyuşmazlıklara uygulanan hükümlerinden de esinlenecektir.
V. BÖLÜM:
Değişiklikler
69. Madde
İş bu Statü’de yapılacak değişiklikler, Birleşmiş Milletler Antlaşması’nda yapılacak değişiklikler için öngörülen yönteme göre gerçekleştirilir; şu kadar ki, Divan Statüsü’ne taraf olmakla birlikte Birleşmiş Milletler üyesi olmayan devletlerin bu yönteme katılmalarını sağlamak için Güvenlik Konseyi’nin tavsiyesi üzerine Genel Kurul’un kabul edeceği hükümler saklıdır.
70. Madde
Divan, işbu Statü’de gerekli gördüğü değişiklikleri 69. Madde hükümlerine uygun olarak incelemek üzere, Genel Sekreter’e yazılı bildirim yoluyla önerme yetkisine sahiptir.
Birleşmiş Milletler Antlaşmasını ve Uluslararası Adalet-Divanı Staütüsü Antlaşması PDF versiyonu
Belçika’nın önemli frankofon aydınlarından Jules Destrée, 24 Ağustos 1912 tarihinde yayınladığı “Valonya ve Flaman Bölgesinin Ayrılmasına Dair Krala Mektup” başlıklı bildirisinde Belçika Kralı I. Albert’e şöyle seslenmişti: “İki halka hükmetmektesiniz. Belçika’da Valonlar ve Flamanlar mevcuttur. Belçikalılar yoktur.”
Destrée bu çarpıcı ifadelerin ardından, Valon ve Flaman Bölgelerinin özerkleşmesini savunduğu bildirisinde, “bağımsız ve özgür iki halkın birliğinden oluşan bir Belçika”nın kurulmasını tavsiye etmekteydi.[1] Destrée’nin hazırladığı bu tarihi metin, tek resmi dilli üniter bir devlet olarak kurulan genç Belçika Krallığı’nın çeşitli aşamalardan geçerek federal bir devlete dönüşmesine yol açan etnik, dilsel ve bölgesel gerilimler hakkında önemli bir referans kaynağı teşkil etmektedir.
Belçika 1970’lerin başına kadar az sayıda kurumsal ve anayasal reforma sahne oldu. Ancak çeşitli dönemlerde etkilerini farklı boyut ve biçimlerde gösteren sosyal, ekonomik ve siyasal etkenlere bağlı olarak, 1970’ten itibaren yaklaşık on yılda bir gerçekleşen beş önemli reform çerçevesinde merkezkaç nitelikli (centrifuge) bir federalizasyon sürecine girildi.[2] Federal devlet kavramı belirli bir tipolojiye tekabül etmesi itibariyle bazı temel ilkelere dayanmaktadır.[3] Bu ilkeler ışığında federalizmin genel bir teorisinin yapılması mümkün olmakla beraber[4], farklı federal örgütlenme modelleri doğrultusunda federalizm çeşitli şekillerde ortaya çıkabilmektedir.[5] Bu bağlamda Belçika federalizmi de farklı toplumsal ihtiyaçlara cevap vermek suretiyle Belçika’nın ülkesel bütünlüğünü ve toplumsal barışını korumaya hizmet eden kendine özgü karmaşık bir federal sistem teşkil etmektedir.
Bu incelememizde Belçika federalizmini, hukuki bir perspektif dâhilinde siyasi ve tarihi verilerden de yararlanarak ana hatlarıyla ele alacağız.
Belçika Federalizminin Ortaya Çıkışı
Birinci Fransız İmparatorluğu’nun Napolyon’un düşüşüyle son bulmasının ardından 1815 yılında gerçekleştirilen Viyana Kongresi’nde Belçika toprakları Fransa’dan koparılarak, iki yüzyıllık ayrılıktan sonra tekrar Hollanda’ya bağlandı.[6] Ancak Kral I. Willem’in otoriter yönetimi altında Hollandalıların her bakımdan hâkim konumda bulunduğu yeni Hollanda Krallığı’nın kuzey ve güney kesimleri arasındaki dinsel, etnik ve iktisadi farklılıklar kısa zamanda sorunlar yaratmaya başladı.
1828 yılında Katolikler ve liberaller Belçika’nın bağımsızlığı için faaliyetlere başlayarak, temel özgürlükler üzerindeki uzlaşmalarını içeren bir ittifak anlaşmasına vardılar. Tüm farklılıklarına rağmen Hollanda hâkimiyetinden kurtularak kendi amaçlarını hayata geçirmek için birleşmeyi başaran bu iki kesimin önderliğinde gerçekleştirilen şiddetli bir ihtilal neticesinde, Belçika 1830 yılında bağımsızlığını kazandı.[7]
İhtilalin ardından yapılan bir seçimle üyeleri belirlenen Ulusal Kongre’nin (1830–1831) ilk görevlerinden birisi Anayasa’nın hazırlanması olacaktı. 7 Şubat 1831 tarihinde kabul edilen Belçika Anayasası yeni devletin temel ilkelerini belirlemekteydi: Belçika, parlamenter bir rejimle yönetilen, devlet başkanının kral olduğu, çeşitli temel hak ve hürriyetlerin anayasal teminat altında bulunduğu üniter bir devlet olacaktı. Bu çerçevede Anayasa’nın 23.maddesinde bireylerin diledikleri dilde konuşma özgürlüğü güvence altına alınmakla beraber, resmi dil olarak Fransızca kabul edilecekti.[8] Böylelikle idare, yargı ve eğitim alanlarında Fransızca kullanılacak, resmi işlemler bu dilde yazılacak ve yayımlanacaktır.
Belçika’nın kuruluşunda benimsenen tek resmi dilli üniter devlet modeli, günümüzde genellikle ülkenin toplumsal gerçekleri ile bağdaşmayan isabetsiz bir tercih olarak değerlendirilmektedir.[9] Bununla beraber birçok yazar bu kararın ilgili dönemin bağlamında ele alınması gerektiğini vurgulamaktadırlar.[10] Bu bağlamda üniter bir devlet modelinin benimsenmesi üç temel etken ile açıklanabilir: uluslararası baskılara karşı güçlü bir devlet kurma ihtiyacı, 1830 yılında “Belçikalı” kimliğinin hâkim olması ve devleti kuran elit kesimin özelliklerinin dilsel farklılıklara siyasi bir anlam yüklemeye elverişli olmaması. Gerçekten de o dönemde Brüksel’de ikamet eden Belçika eliti frankofondur; üst kesim içerisinde Felemenkçe konuşanlar dahi genellikle Fransızca bilmektedirler. Esas itibariyle iktisadi ve siyasi gücün dili olarak görünen Fransızca, bir halktan ziyade toplumsal bir sınıfın dili olarak algılanmaktadır. Öte yandan seçmen olabilmeyi “cens” olarak adlandırılan belirli bir vergi miktarını ödeme şartına bağlayan “censitaire” oy sistemi (suffrage censitaire)[11] siyasal katılımı elit kesime hasretmektedir.
Nüfusun dilsel dağılımını kesin olarak tespit etmek ise güçtür. Nihayet yürütmenin yayınlarında Fransızca kullanımı, bu dilin Felemenkçe lehçelerinin çeşitliliğine nazaran yeknesak yapısına bağlı olarak işlevsel bir gerekçeyle de açıklanmaktaydı. Bu çerçevede “Belçika üniter bir devlet haline gelmekte ve ilke olarak, dil meselesi kamusal alandan tahliye edilmekteydi.”[12]
Ancak Fransızcanın yeni devletin tek resmi dili olarak kabul edilmesinden kısa bir süre sonra Flaman Hareketi doğdu. Yazar ve sanatçıların katkılarıyla gelişen Flaman Hareketi, Felemenkçenin tüm kamusal hizmetlerde kullanımını savunan dilsel bir hareket niteliği arz etmekteydi.[13] Halkın Felemenkçe konuşan kesimi, İdare ile olan ilişkilerinde sıklıkla Fransızca konuşmaya çalışmak zorunda kalmaktaydı. Ayrıca Belçika’daki dilsel ayrışma sınıfsal bir boyut taşımaktaydı.[14] Endüstriye hâkim olan sermaye sahipleri frankofon iken, ana dilleri Felemenkçe olan işçiler Fransızca bilmemekteydiler. Bu toplumsal ortamda güçlenen Flaman Hareketinin çeşitli siyasi partilerdeki Flaman kökenli politikacılar üzerindeki baskıları sonuç vermeye başladı. 1873 ve 1898 yıllarında öncelikle Flaman Bölgesi’nde, daha sonra ise ülke genelinde Fransız ve Flaman dillerinin eşitliği ilkesi benimsenerek yargı, idare ve eğitim alanlarında Felemenkçenin de kullanımına olanak tanıyan dilsel kanunlar (lois linguistiques) kabul edildi.[15] Nihayet, işçi hareketinin baskıları neticesinde 1893 yılında censitaire seçim sisteminin terk edilmesi ve erkek nüfus bakımından – eşit olmasa da – genel oy hakkının kabulüyle beraber, Flamanlar demografik üstünlüklerini siyasi yönde kullanabilir hale geldiler. Bu çerçevede bölgesel ve topluluksal bir bilincin gelişmesiyle Flaman kimliği belirginleşti. Karmis ve A.–G. Gagnon’a göre bu faktörler Flaman Hareketinin talep ve gerekçelerinin evrimini açıklamaktadırlar:
“Başlangıçta bireysel haklar söylemine dayanılarak ülkenin kuzeyinde çift dilliliğin yerleştirilmesi vurgulanmaktaydı. 20. yüzyılın başından itibaren, daha kolektivist bir söylem, etnisite ve yersellik ilkelerine başvuran argümanlara dayanarak, Flaman Bölgesi’nde kamu idaresi ve eğitimde tek dilliliği talep eder hale geldi.”[16]
Belçika’da süre giden etnik-dilsel çekişmeye bağlı olarak, 1932 yılında kabul bir kanunla Belçika’da dilsel bölgelerin varlığı tanındı. Bu doğrultuda ülkenin kuzeyinde Felemenkçenin, güneyinde ise Fransızcanın hâkim olacağı her biri tek dilli iki ayrı bölge oluşturulurken, Brüksel yöresi bakımından çift dillilik esası muhafaza edildi. Böylelikle ülke genelinde çift dillilik esası terk edilirken, idare, yargı ve eğitim alanlarında ilgili bölge dilinin kullanılması ilkesi kabul edilmiş olmaktaydı.[17] Bu surette ülke bütününde çok dilliliğin kabul edildiği bir Belçika’dan, federalizasyon sürecine yönelen bir Belçika’ya geçilmiş oldu.
Bundan sonraki aşamada 1961, 1962 ve 1963 yıllarında kabul edilen dilsel kanunlarla ülkenin dilsel bölgelere ayrılması bakımından yeni düzenlemelere gidildi. Öncelikle nüfus sayımlarında dil kullanımına ilişkin verilerin toplanmasına yönelik sorular sayım fişlerinden ayıklandı. Böylelikle sayımlara dayanılarak bucakların dilsel statülerinin değiştirilmesi imkânı kaldırılmış olmaktaydı. Diğer yandan, daha çarpıcı bir biçimde, vilayetlerin dilsel bakımından homojen bir yapıya kavuşturulması amacıyla dilsel sınırlar yeniden tespit edildi. Bu çerçevede tartışmalara rağmen çeşitli bucak, mahalle ve komların farklı dilsel bölgelere transferi gerçekleştirildi. Nihayet çift dilli Brüksel Bölgesi’nin genişlemesini istemeyen Flaman siyasetçilerin baskısıyla, Brüksel Bölgesi 19 bucakla sınırlandı. Ara bir formül olarak Brüksel’in etrafında yer alan altı bucakta Fransızca konuşanlara dilsel “kolaylıklar” (facilités) sağlanarak bu bucaklara özel bir dilsel statü verildi. 1961–1963 yıllarında yapılan dilsel düzenlemeler, özellikle Flaman Hareketi’nin taleplerini karşılamaktaydı.[18]
Flaman siyasi hareketleri, Flamanların demografik üstünlüğünün yanında, Valon ve Flaman Bölgeleri arasındaki iktisadi dengenin tersine dönmesinden de güç almaktaydılar. Zira II. Dünya Savaşı ertesinde, ülkenin sınaî merkezi konumunda bulunan Valon Bölgesi’ndeki kömür ve çelik endüstrisi çöküşe geçerken, Flaman Bölgesi yabancı yatırımların, dış ticaretin, orta ölçekli işletmelerin ve hizmet endüstrisinin gösterdiği büyük gelişmeyle beraber 60’lı yılların başında iktisadi üstünlüğü ele geçirmişti.[19]
Belçika artık bölgesel partilerin arttığı ve federalizm projelerinin yaygın biçimde savunulmaya başlandığı bir döneme girmişti. Yaşanan hükümet krizlerinin de tetiklemesiyle 1970 yılında gerçekleştirilen önemli bir anayasal reformla federalizasyon sürecinin ilk adımı atıldı. Anayasa’nın yeni hükümleri uyarınca Belçika’da üç Kültürel Topluluğun ve üç Bölgenin varlığı kabul edildi. Bunlar sırasıyla Fransız, Felemenk ve Alman Toplulukları ile Valon, Flaman ve Brüksel Bölgeleri olarak tayin edilmişti.[20]
Federal bir sisteme meyleden bu karmaşık kurumsal yapının benimsenmesinin ardında, Flaman ve Valonların beklentilerinin farklılaşması yatmaktaydı. Flamanlar dilsel kazanımlarını korumayı ve kültürel özerkliklerini elde etmeyi arzularken, Valonlar iktisadi düşüşlerine ve sayısal zayıflıklarına çare bulmayı amaçlamaktaydılar. Bu bağlamda Belçika’nın yeni kurumları her iki topluluğun ortak kaygılarına da cevap vermekle beraber[21], Kültürel Topluluklar özellikle Flamanların beklentilerini karşılarken, Bölgelerin Valonların iktisadi menfaatlerini koruması umulmaktaydı. Toplulukların yetkileri daha ilk aşamada belirlenmişti. Her bir Topluluk, dillerin kullanımı ve kültür (eğitim bakımından sınırlı yetkiler dâhil olmak üzere) alanlarında, kanun gücüne sahip kararnameler (décret) yapabilen yasama organları ile donatılmıştı. Bu ilk reform neticesinde tamamlanmış bir federal sistem oluşturulmamıştı. Zira Kültürel Toplulukların mali özerkliği olmadığı gibi, karar organları ulusal parlamenterlerden oluşmakta ve yürütme organları (exécutifs) merkezi hükümet ile iç içe geçmiş bulunmaktaydı.[22] Bölgelerin yetki ve organlarının belirlenmesi ise Anayasa ile özel bir kanuna bırakılmıştı.
1980 yılında gerçekleştirilen ikinci bir reformla Bölgelerin düzenlenmesi ve Toplulukların özerkliği sorunu konusunda önemli ilerlemeler kaydedildi. Temel kırılma noktasını Brüksel Bölgesi’ne ilişkin tartışmaların oluşturduğu uzun müzakereler neticesinde Bölgelere ilişkin özel kanun kabul edildi. Flaman ve Valon Bölgeleri bir yandan yasama ve yürütme organlarına kavuşturulurken, diğer yandan bayındırlık, çevre, konut, ekonomi, enerji ve istihdam gibi yersel anlamda bölgeye bağlı konularda yetkilerle donatıldılar. Buna rağmen Brüksel Bölgesi’nin durumu Flamanlar ve Frankofonların uzlaşamaması nedeniyle askıda bırakıldı.[23] Topluluk ve Bölgelerin yürütme organlarının ulusal hükümetin üyesi olmayan bakanlardan kurulması kabul edildi; bunların yasama meclislerini teşkil eden konseyler (conseils) ise ulusal meclisler olan Temsilciler Meclisi ve Senato üyelerinden oluşmaktaydı. Nihayet Topluluklara sağlık politikası ve sosyal yardım alanlarında yeni yetkiler tanındı.[24]
1988-1989 yılında yapılan düzenlemelerle Belçika’da tamamlanmış bir federal rejimden söz etmek mümkün hale geldi. Bu çerçevede ulusal düzeyden bağımsız siyasi organlarla donatılmış olarak Başkent-Brüksel Bölgesi oluşturuldu. Aynı reform dâhilinde Bölge ve Topluluklara yeni yetki devirleri gerçekleştirilirken, federe birimlerin mali kaynaklarını belirleyen özel bir kanun kabul edildi.[25]
Bununla beraber Belçika’nın resmen federal bir devlet olarak nitelenmesi 1993 reformuyla gerçekleşti. 17 Şubat 1994 tarihli Belçika Anayasası daha ilk maddesinde Belçika’nın federal bir devlet olduğunu hüküm altına aldı. Yeni Anayasa ile Bölge ve Toplulukların yasama organları üyelerinin doğrudan ulusal düzeyden bağımsız seçimlerle belirlenmesi kabul edildi. Federe birimler ayrıca sınırlı bir oto-organizasyon yetkisi elde ettiler. Nihayet Belçika’yı ortadan ikiye ayıran temel dilsel sınırın tam üstünde bulunan ve coğrafi olarak Brüksel’i de kapsayan Brabant Vilayeti üç birime ayrıldı: Flaman Brabant Vilayeti, Valon Brabant Vilayeti ve zaten federe bir birim statüsüne kavuşmuş bulunan Brüksel Bölgesi.[26] Böylelikle Belçika’daki vilayet sayısı 10’a yükselmiş olmaktaydı.
Belçika’da federalizme ilişkin son önemli reform 2001 yılında gerçekleştirildi. Mali açıdan Bölgelere ek vergiler getirme imkânı getirilerek kısmi bir mali özerklik tanınırken, Topluluklara yeniden finansman sağlandı. Ayrıca özellikle tarım, dış ticaret ve kalkınma yardımı alanlarında Bölge ve Toplulukların yetkileri genişletildi.[27] Günümüzdeki haliyle Belçika federalizmi esas olarak bu beş temel aşama çerçevesinde şekillenmiştir.
1.Bölüm :
Kurumsal Çerçeve
Belçika federalizminin kurumsal çerçevesinin betimlenmesi için analitik bir yaklaşım benimsenmesi uygun olacaktır. Bu nedenle ilk adımda Belçika Devletinin federe birimlerini oluşturan Topluluklar ve Bölgeler analiz edilmeye çalışılacaktır (A). Bundan sonraki aşamada, federal yönetim düzeyinin başlıca organları incelenecektir (B).
Federe Birimler: Topluluklar ve Bölgeler
Belçika Anayasası’nın Birinci Başlığı, Belçika Devleti’nin örgütlenme modelini genel olarak betimlemekte ve bilhassa, bu devletin federe birimlerini saymaktadır. Buna göre “Belçika, topluluklardan ve bölgelerden oluşan federal bir devlettir.” (m.1) Bu surette iki farklı federe birim türünü içeren Belçika Devleti, tek bir tipe tekabül eden federe birimlerden oluşan federal devlet modellerine ayrılmaktadır. Böylelikle Belçika federalizmi bölgelere dayalı yersel / ülkesel (territorial) bir federe birim türünün yanında, yersel olmayan bir unsur (non-territorial component) içermesi itibariyle kendine özgü federal bir sistem teşkil etmektedir.[28] Belçika’nın federe birimlerini oluşturan Topluluk ve Bölgelerin spesifik yetkileri olup, bunlar arasında hiyerarşik bir ilişki bulunmamaktadır. [29]
Bu çerçevede Belçika üç Topluluk içermektedir: “Fransız Topluluğu, Flaman Topluluğu ve Almanca Konuşanlar (Germanophone) Topluluğu”. Öte yandan dilsel topluluklar düzeyindeki örgütlenmenin haricinde, Belçika Devleti yersel düzeyde tanımlanmış birimler olarak üç Bölgeyi kapsamaktadır: “Valon Bölgesi, Flaman Bölgesi ve Brüksel Bölgesi”. Valon ve Flaman Bölgelerinin her biri, Anayasa’da ismen tayin edilmiş bulunan beşer vilayeti kapsamaktadırlar.
Nihayet Belçika dört dilsel bölgeden oluşmaktadır: “Fransız dili bölgesi, Felemenk dili bölgesi, çift dilli Başkent-Brüksel Bölgesi ve Alman dili bölgesi”. Söz konusu dilsel bölgeler bucakların dilsel-bölgesel aidiyetlerinin yanında, Toplulukların düzenleyici işlemlerinin etki alanını belirlemek bakımından önem arz etmektedirler. Zira Belçika Krallığı’ndaki her bir bucak söz konusu dilsel bölgelerden birinin parçası olmak durumundadır. Dilsel bölgelerin sınırlarının değiştirilmesi, Anayasa’nın m.4 § 3 hükmünde düzenlemiş bulunan özel nisaplara dayalı karmaşık bir karar usulü dâhilinde kabul edilebilecek olan bir kanunla mümkündür. Söz konusu özel çoğunlukla kanun kabul usulü, Anayasa’nın birçok maddesinde toplulukların menfaatlerini ilgilendiren konuların düzenlenmesi bakımından benimsenmiştir.
Belçika Anayasası federe birimlerin organlarını da düzenlemektedir. Buna göre her bir Topluluk ve Bölgenin, anayasal yetkilerle donatılmış birer parlamentosu (parlement) ve birer hükümeti (gouvernement) bulunmaktadır. Topluluk parlamentoları, ilgili topluluk parlamentosu üyesi sıfatıyla veya bir bölge parlamentosu üyesi sıfatıyla, doğrudan seçilmiş bulunan vekillerden oluşacaktır. (m.116 § 2, 1) Öte yandan Fransız ve Flaman topluluklarının organları (parlamentolar ve hükümetler), özel çoğunlukla kabul edilmiş bir kanunla düzenleneceği şekilde, sırasıyla Valon ve Flaman Bölgeleri’nin yetkilerini icra edebilecektir. Bu istisnai durum haricinde her bir bölge parlamentosu, ilgili bölge parlamentosu üyesi veya bir topluluk parlamentosu üyesi sıfatıyla doğrudan seçilen vekillerden oluşacaktır.
Topluluk ve Bölge parlamentolarının üyeleri beş yıllık bir süre için seçilirken, parlamentolar bir bütün olarak her beş yılda bir yenileneceklerdir. Topluluk ve Bölge parlamentolarının üyeleri, federal düzeyde çift meclisli sistemin benimsendiği Belçika’da Temsilciler Meclisi üyesi olamazken, üyeleri kısmen Topluluk parlamentoları tarafından tayin edilen Senato’da bu yolla senatör olabileceklerdir. (m.119)
Her bir Topluluk ve Bölge hükümetinin üyeleri ise bunların parlamentoları tarafından seçilecektir. Bölge ve Topluluk hükümetlerinin oluşum ve işleyişleri özel çoğunlukla kabul edilen bir kanunla düzenlenebilecektir. Ancak Almanca Konuşanlar Topluluğu Hükümetinin oluşum ve işleyişi alelade bir kanunla düzenlenebilecektir. (m.123)
Federe düzeyin kurumsal yapısı açısından Belçika Anayasası’nın ilk aşamada analitik bir tablo çizmesine rağmen, uygulamada Topluluk ve Bölgeler arasında önemli kesişme alanları bulunması nedeniyle Belçika federalizmi çapraşık bir sistem arz etmektedir. W. Swenden’e göre, Brüksel’in ve Almanca Konuşanlar Topluluğu’nun özel durumları bir yana bırakılacak olursa, Belçika’da Topluluklar netice itibariyle aynı zamanda yersel düzeyde de örgütlenmiş olmaktadırlar. Zira Fransız ve Flaman Topluluklarının sırasıyla, her biri küçük gruplar teşkil eden Flaman Bölgesi’nde yaşayan Fransızca konuşanlar ile Valon Bölgesi’nde yaşayan Felemenkçe konuşanlar üzerinde yetkileri bulunmamaktadır. Bu nedenle toplulukların yetki alanını belirleyen “kişisellik” ilkesi esas olarak ancak Brüksel düzeyinde işlemektedir.[30]
de Coorebyter ise Belçika’da üç Topluluk ve üç Bölgenin varlığını hüküm altına alan Anayasanın 2. ve 3. maddelerinin esasen bir kurgu (fiction) ortaya koyduğunu ifade etmektedir. Gerçekte Bölgeler ve Topluluklar kendi içlerinde farklılaşırken, topluluksal komisyonlar kurumsal yapılanmayı daha da karmaşıklaştırmaktadır. Yazara göre Belçika sistemi kesinlikle söz konusu anayasal hükümlerin görünürdeki basitliğine sahip değildir.[31] Gerçekten de Belçika federal sistemi, Anayasa’da ortaya konulan genel kurumsal şemaya nazaran önemli değişiklikler geçirmiştir. Brüksel’de yaşayan Felemenkçe konuşanların, Belçika’daki Flamanların oldukça küçük bir oranını teşkil etmesi sebebiyle, Flaman Topluluğu ve Flaman Bölgesi kurumlarını birleştirmişlerdir. Buna bağlı olarak hâlihazırda, bir Flaman Parlamentosu ve Hükümeti bulunmaktadır; Flaman Bölgesi’nde mukim bulunan yurttaşlara yönelen bölgesel yetkiler ve yine Flaman Bölgesi’nde yaşayanlar ile Brüksel’deki Felemenkçe konuşanları kapsayan topluluksal yetkiler söz konusu flaman organları tarafından kullanılmaktadır.[32]
Kendi içlerinde Flamanlar kadar dayanışma göstermeyen Frankofonlar cephesinde ise durum daha karmaşıktır. Belçika’daki Fransızca konuşanların dörtte birinin Brüksel’de yaşaması sebebiyle, Flamanların aksine, Fransız Topluluğu ve Valon Bölgesi kurumlarını birleştirmemişlerdir. Bu doğrultuda ayrı Bölge ve Topluluk organları varlıklarını sürdürmektedirler. Bununla beraber Fransız Topluluğu Parlamentosu, bütünüyle Brüksel ve Valon bölgesel parlamentolarına doğrudan seçilmiş bulunan vekillerden oluşmaktadır.[33] Öte yandan Fransız Topluluğu yetkilerinin bir kısmını Valon Bölgesi ile Fransız Topluluksal Komisyonu’na (Commission communautaire française) devretmiştir. Valon Bölgesi ise bazı yetkilerini Almanca Konuşanlar Topluluğu’na nakletmiştir.[34]
2. Federal Düzey: Federal Meclisler ve Federal Hükümet
Belçika Devleti’nin federal organlarını esas olarak Kral, çift meclisli federal parlamento, federal hükümet ile yargı erkini icra eden mahkemeler oluşturmaktadır. Belçika Anayasası’na göre federal yasama erki (pouvoir législatif fédéral) kolektif olarak Kral, Temsilciler Meclisi ve Senato tarafından kullanılmaktadır (m.36). Federal yürütme erkinin (pouvoir exécutif fédéral) ise Anayasa’da düzenlendiği şekilde Krala ait olduğu belirtilmektedir (m.37). Kral yasama ve yürütme erkleri içerisinde yer almakla beraber, yetkileri oldukça sınırlıdır. Bazı önemli yetkileri de bulunmakla beraber Kralın konumu genel olarak parlamenter bir sistemde devlet başkanının konumuna tekabül etmektedir. Kral özellikle, ülkede bulunan yabancı devlet temsilcileri nazarında ve yabancı ülkelere gerçekleştirdiği resmi ziyaretlerle Belçika Devleti’ni temsil etme işlevini görmektedir.[35] Bu nedenle esas itibariyle federal yasama erki Temsilciler Meclisi ve Senato tarafından, federal yürütme erki ise federal hükümet tarafından icra edilmektedir.
Federal meclislerin üyeleri ulusun bütününü temsil etmekle beraber, Anayasa’da öngörülen belirli hallerde Fransızca ve Felemenkçe düzeyinde dilsel gruplara (groupes linguistiques) ayrılmaktadırlar. Aynı zamanda iki federal meclisin üyesi olmak mümkün değildir. Temsilciler Meclisi nisbi temsile dayalı bir seçim sistemi çerçevesinde doğrudan seçilen 150 milletvekilinden oluşmaktadır. Senato ise 71 senatörden oluşmaktadır. 25 senatör Felemenk Seçim Kurulu (collège électoral néerlandais) tarafından seçilirken, 15 senatör Fransız Seçim Kurulu (collège électoral français) tarafından seçilmektedir. Söz konusu Seçim Kurullarının oluşumu, ilgili seçim çevreleri ve seçmen olabilme koşulları kanunla belirlenmektedir. Bunun dışında Flaman ve Fransız Toplulukları Parlamentoları kendi bünyelerinden 10’ar senatör tayin ederken, Almanca Konuşanlar Topluluğu Parlamentosu da kendi içinden sadece 1 senatör tayin etmektedir. Nihayet kalan 10 senatörün 6 tanesi, Felemenk Seçim Kurulu ile Flaman Topluluğu Parlamentosu tarafından seçilen senatörlerce tayin edilirken; 4 tanesi de Fransız Seçim Kurulu ile Fransız Topluluğu Parlamentosu tarafından seçilen senatörlerce tayin edilmektedir. Bu son grup senatörler, ortaklaşa belirlenmiş senatörler (sénateurs cooptés) olarak da anılmaktadırlar.
Bu karmaşık yapı içerisinde çift dilli Başkent-Brüksel Bölgesi’nin menfaatleri de göz ardı edilmemiştir. Yukarıda betimlenen senatör grupları içerisinde belirli sayıda senatörlerin seçim gününde Başkent-Brüksel Bölgesi’nde ikamet etmeleri asgari sayılarla teminat altına alınmıştır. Belçika Senatosu’nun oluşumunda sosyal anlamda topluluksal (communautaire) yaklaşımın etkisi belirgin olmakla beraber, birçok federal sistemlerdeki ikinci meclislerin aksine, Senato’nun “federe birimleri temsil eden bir kurum olarak tasarlanmadığı” ifade edilmektedir. Gerçekten de Senato’da Bölge yönetimleri temsil edilmediği gibi, federal yasama organında federe birimlerin menfaatleri federal meclislerde oluşturulan dilsel gruplar aracılığıyla korunmaktadır.[36]
Belçika Federal Hükümeti ise, Bakanlar Kurulu (Conseil des ministres) ve federal devlet sekreterlerinden (secrétaires d’Etat fédéraux) teşkil etmektedir. Anayasa azami 15 üyeden oluşan Bakanlar Kurulu’nun, Başbakan haricinde eşit sayıda Fransızca ve Felemenkçe konuşan bakanlardan oluşmasını öngörmektedir.[37] Bakanlar Kral tarafından atanır ve azledilirler. Bu durum Federal Hükümetin bir parçasını oluşturmakla beraber, Bakanlar Kurulu’nun üyesi olmayan, ancak bir bakana bağlı durumda bulunan federal devlet sekreterleri için de geçerlidir. Devlet sekreterleri ilke olarak ancak yetkili oldukları veya kendilerini yakından ilgilendiren konuların incelenmesi esnasında Bakanlar Kurulu’na eşlik ederler. Ancak son yıllarda uygulamada devlet sekreterlerinin Bakanlar Kurulu toplantılarına başından sonuna kadar iştirak ettikleri görülmektedir. Anayasal bir statü teşkil etmeyen Devlet Bakanı (ministre d’Etat) sıfatı ise ülkeye önemli hizmetler görmüş olan kimselere Kral tarafından verilen onursal bir unvandan ibarettir. Devlet Bakanları, federal hükümette ve federal meclislerde yer alamazlar. [38]
2.Bölüm :
Operasyonel Çerçeve: Yetki Dağılımı
Belçika Anayasası’nın 35.maddesi Belçika federal sisteminde yetki dağılımına ilişkin olarak temel bir hüküm getirmektedir. Buna göre federal otorite, münhasıran Anayasa’da ve Anayasa uyarınca kabul edilen kanunlarda belirlenen alanlarda yetkili olacaktır. Söz konusu maddenin 2. fıkrasına göre, Topluluklar ve Bölgeler ise, kendilerini ilgilendirdiği ölçüde, özel çoğunlukla kabul edilen bir kanunla belirlenen şartlar ve usuller dâhilinde diğer alanlarda yetkili olacaklardır.
Buraya kadar bakıldığında Belçika federalizmine hâkim ilkenin federal organların ancak kendilerine anayasal düzeyde atfedilen sınırlı sayıdaki yetkileri kullanabilmesi, geriye kalan alanların ise Topluluk ve Bölgelerin yetkisine bırakılması olduğu sonucu çıkmaktadır. Ancak mevcut durum esasen bunun tam da tersine tekabül etmektedir. Zira 35.maddenin “geçici” son fıkrası uyarınca, 2. fıkrada işaret edilen özel çoğunlukla kabul edilecek olan kanun, 35.maddenin yürürlüğe gireceği tarihi de belirleyecektir. Oysa söz konusu özel kanunun halen kabul edilmemiş olması sebebiyle 35.madde hukuki bir etkiden yoksun bulunmaktadır. Siyaseten hassas bir konu teşkil eden 35.maddenin askıda kalmasına bağlı olarak, geçici olması gereken bir durum 1993 yılından beri devam etmektedir.[39]
Bu sebeple mevcut durumda federe birimler yalnızca kendilerine açıkça atfedilmiş bulunan yetkileri (compétences attribuées) kullanabilirken (A), federal organlar artakalan yetkileri (compétences résiduelles) muhafaza etmektedirler (B).[40]
Topluluk ve Bölge Yetkileri
Belçika Anayasası özellikle Toplukların yetkilerini ayrıntılı bir biçimde düzenlemektedir. Söz konusu yetkiler oldukça kapsamlıdırlar. Buna göre Fransız Topluluğu ile Flaman Topluluğu Parlamentoları kararnameler aracılığıyla kültürel konuları; zorunlu eğitimin başlangıcı ve sonu, diplomalara ilişkin asgari standartlar ile harçlar rejimi haricinde eğitimi ve bu alanlara ilişkin olarak topluluklar arası ve – antlaşmaların akdi de dâhil olmak üzere- uluslararası işbirliği konularını düzenleyebilme yetkisine sahiptirler.
Ayrıca bu Toplulukların parlamentoları, kendilerini ilgilendirdiği ölçüde, “kişiselleştirilebilir konular” ile “dillerin kullanımını” düzenleyebilmektedirler. Kişiselleştirilebilir konuların neler oldukları ve bu konularda uluslararası işbirliği ile topluluklar arası işbirliği hususları özel çoğunluğa tâbi kanunla belirlenebilmektedir. Hâlihazırda kişiselleştirilebilir konular sağlık ve bireysel yardım konularını kapsamaktadır. Toplulukların yetkisine giren dillerin kullanımı ise idari konuları; resmi makamlarca kurulan, sübvanse edilen veya tanınan kurumlarda eğitimi; çalışanlar ile işverenler arası sosyal ilişkileri ve yasalarca işletmelere şart koşulan işlem ve belgeleri kapsamaktadır.
Bu surette Fransız ve Flaman Toplulukları Parlamentolarına tanınan düzenleme yetkileri büyük öçlüde alman dili bölgesi bakımından Almanca Konuşanlar Topluluğu Parlamentosu’na da tanınmıştır. Anayasa’da belirtilen bu yetkilerin haricinde, özel çoğunlukla kabul edilen çeşitli federal kanunlar zanaatları, gençlik politikasını, turizmi, önleyici sağlık hizmetlerini ve sosyal yardım politikası ile bilimsel araştırmanın bazı bölümlerini de Toplulukların yetki alanına dâhil etmektedirler.[41]
Belçika Anayasası, Topluluklara tanıdığı yetkilere halel gelmemek şartıyla, Bölge organlarının düzenleme yetkisine tâbi kılınacak alanların özel çoğunlukla kanunları ile belirleneceğini hüküm altına almaktadır (m.39). Ayrıca söz konusu özel kanunlar bölgesel organların yetkili kılındıkları alanlarda benimseyecekleri kuralların hukuki gücünü tespit edecek ve bu çerçevede bunların kararnamelerine kanun gücü tanınabilecektir (m.134). Bugün özel çoğunluk kanunları Bölgelerin yetkileri arasında şu konuları saymaktadırlar: “istihdam politikası dâhil olmak üzere bölgesel ekonomik kalkınma, sınaî yeniden yapılanma, çevre, doğanın muhafaza edilmesi ile kırsal kalkınma, konut, imar, kentsel yenilenme, su kaynakları ile atık su, enerji politikası (ulusal altyapı ve nükleer enerji hariç olmak üzere), yol yapımı, suyolları, bölgesel hava limanları ve yerel kamu taşımacılığı, tarım ve dış ticaret.”[42]
Swenden Belçika’da toplulukların ve bölgelerin kapsamlı özerk düzenleyici yetkilerinin, söz konusu federe birimlerin özerk idari organları ile at başı gittiğini belirtmektedir. Bu bağlamda Belçika, Alman federal modelinin karakteristik bir özelliği olan “idari federalizm” (administrative federalism) sistemini benimsememiştir. Belçika’da federal yasalar federal organlar tarafından, Bölge ve Toplulukların yasaları ise bölgesel organlar tarafından uygulanmaktadır. Öte yandan Belçika federalizmini Alman modelinden ayıran bir diğer özelliği ikili federasyon (dual federation) olma niteliğidir. Swenden’e göre Almanya’nın aksine, Belçika’da oldukça az sayıda eş güdümlü federal yasa, ortak eylem programları ve çerçeve mevzuat bulunmaktadır. Bu doğrultuda, Bölgelerin gelir vergilerini artırma yetkisi müstesna olmak üzere, Belçika’da federal ve bölgesel hukuk eşit düzeyde bulunmakta, her ikisi de münhasıran anayasaya tâbi bulunmaktadırlar.[43]
2.Federal Yetkiler
Belçika’da federal erk ülkenin bütünü üzerinde, Topluluk ve Bölgelere atfedilmeyen yetkilerin yanında, kendisine açıkça ayrılan yetkileri de kullanmaktadır.
Topluluk ve bölgelere atfedilmeyen yetki alanları esas itibariyle şunlardır: adalet, sosyal güvenlik, milli savunma ve emniyet, dış politika, medeni hal ve vatandaşlığa ilişkin düzenlemeler, ülkeye giriş, yabancıların ikamet ve yerleşimi, gerçek kişilere ve şirketlere ilişkin vergiler, şirketlere ilişkin mevzuat.
Sarahaten federal erke atfedilen yetkiler ise şu alanlara ilişkin bulunmaktadır: Çift dilli Başkent-Brüksel Bölgesi’nde ve özel dilsel statüye tâbi bucaklarda dillerin kullanımı, sosyal entegrasyon gelirleri ve yaşlı kimselere yönelik gelir teminatı, hastanelere ilişkin kurumsal mevzuat ve sağlığa ilişkin diğer temel kurallar, federal bilimsel kurumlar, federal kültürel kurumlar, besin zinciri güvenliği, nükleer enerji, özerk kamu işletmeleri.[44]
Genel olarak bakıldığında, federe birimlere yetki devri konusunda federal devletin temkinli davrandığı ve ulusal dayanışma kaygısıyla federalizasyon sürecini son haddine kadar götürmediği ifade edilmektedir.[45] İşsizlik sigortası, emekli maaşları ve sağlık bakımlarının büyük bir kesimin kapsayan sosyal güvenlik harcamaları yalnızca federal düzeyde değil, aynı zamanda bir bütün olarak Belçika’da kamu harcamalarının en büyük kesimini teşkil etmektedir.[46] Flamanlar federal yetkilerin daha geniş bir kısmının federe birimlere aktarılmasını talep ederken, Frankofonlar genellikle federal erkin mevcut yetkilerinin korunmasından yanadırlar. Özellikle sosyal güvenlik ve maliye politikasına ilişkin yetkilerin devri konusundaki ihtilafın arkasında, iktisadi gelişmişlik alanında fark gösteren Flaman ve Valon Bölgeleri arasındaki sosyal ve ekonomik çekişme yatmaktadır. Bugün Belçika’nın en zengin bölümünü teşkil eden Flaman Bölgesi, maliye ve sosyal güvenlik politikaları vasıtasıyla Valon Bölgesi lehine gerçekleşen transferlerden rahatsızlık duymaktadır.[47]
Anayasayı değiştirme yetkisi Federal Parlamento’ya aittir.[48] Bunun için öncelikle hangi anayasal hükümlerin değiştirilmesinin gerekli olduğuna dair federal yasama erkinin bir ön beyanına ihtiyaç vardır. Bu beyanı takiben her iki meclis lağvedilerek kırk gün içersinde seçime başvurulması suretiyle meclislerin yenilenmesi yoluna gidilecektir. Yenilenmiş meclisler Kral ile beraber anayasal değişikliğe sunulan hususlar üzerinde anlaşmaya varmalıdırlar. Bu aşamadan sonra ilgili anayasal değişiklikler her bir meclisin üye tam sayısının üçte ikisinin toplanması, kullanılan oyların üçte ikisinin değişiklik lehinde bulunmasıyla gerçekleştirilebilecektir (m.195).
Belçika federalizmi federal siyasetin belirlenmesinde Bölgelerin katılımını teminat altına alan ve genel olarak federal yönetimin dilsel toplulukların menfaatlerine zarar verebilecek yasalar yapılmasını önleyen çeşitli mekanizmalar içermektedir. Devlet içi federalizm (intra-state federalism) kavramıyla ifade edilen bu türden mekanizmaların başlıcaları şu şekilde sıralanabilir:[49]
Öncelikle, ülkenin genel siyasetini belirleyen Bakanlar Kurulu, başbakan dışında ana dilleri Fransızca ve Felemenkçe olan eşit sayıda bakanlardan oluşmakta ve siyasal bir gelenek olarak oydaşma (consensus) ile karar almaktadır. Bakanlar Kurulu içerisinde bir görüş ayrılığının ortaya çıkması ve hiçbir surette bir uzlaşmaya varılamaması halinde ilgili dosya ertelenmektedir. Bu türden durumların çoğunda ilgili dosya, üzerinde uzlaşmaya varılabilecek bir öneri hazırlanmak üzere kabine içi bir çalışma grubuna tevdi edilmektedir.[50]
Öte yandan Belçika Anayasası, federal düzeyde dilsel toplulukların menfaatlerini korumalarına hizmet eden ve siyasi literatürde “alarm zili” olarak anılan parlamenter bir mekanizma öngörmektedir[51] (m.54). Buna göre federal meclislerdeki dilsel gruplardan birine mensup üyelerin dörtte üçü tarafından imzalanmış bir önerge ile bir kanun tasarısı veya teklifi hükümlerinin topluluklar arası ilişkilere ağır surette zarar verecek nitelikte olduğu beyan edilebilmektedir. Bu durumda parlamenter süreç askıya alınmakta ve ilgili önerge Bakanlar Kurulu’na sunulmaktadır. Bakanlar Kurulu ise otuz gün içerisinde önerge ile ilgili gerekçeli mütalaasını vererek, ilgili meclisi bu mütalaa hakkında ya da değiştirilmiş kanun tasarı veya teklifi hakkında karar vermeye davet edecektir. Aynı kanun tasarı veya teklifi hakkında dilsel bir grubun üyeleri tarafından bir kere uygulanabilecek olan bu usul topluluksal menfaatlerin korunmasına yarayan bir vasıta teşkil etmektedir.
Nihayet yukarıda da belirtildiği üzere Anayasa uyarınca, toplulukların menfaatlerini ilgilendiren birçok konunun düzenlenmesi, federal meclislerdeki dilsel grupların özerk biçimde katılımını içeren ve ağırlaştırılmış nisaplara tâbi bir usulle kabul edilebilecek olan bir kanunla mümkün olabilecektir. Buna göre bu türden bir “özel çoğunluk kanunun” kabulü, iki federal meclisteki dilsel grupların üye çoğunluğunun toplanmasını takiben, her bir dilsel grupta kullanılan oyların çoğunluğuyla ve iki dilsel gruptaki olumlu oyların toplamının, kullanılan tüm oyların üçte ikisine ulaşması ile mümkün olabilecektir. Böylelikle dilsel gruplar çerçevesinde örgütlenen topluluklar, menfaatlerine aykırı gördükleri özel kanunların kabulünü engelleme imkânına sahip olmaktadırlar. Hiç şüphesiz ki uygulamada bu usul, özellikle ülke genelinde demografik olarak en geniş azınlığı teşkil eden ve bu nedenle de her iki federal mecliste de üye sayısı bakımından Felemenkçe konuşanlara nazaran azınlıkta kalan Frankofonların menfaatlerini korumalarına yaramaktadır.[52]
Sonuç
Belçika federalizmi siyasi iniş çıkışların sıkça yaşandığı nispeten uzun bir demokratik federalizasyon süreci neticesinde şekillenmiştir. Bununla beraber Belçika’da gerçekleştirilen köklü kurumsal reformlar, kendilerine yön veren bütüncül bir yaklaşımın sonucu olarak ortaya çıkmamışlardır; zira Belçika’da federalizm siyasal bir projeden çok toplumsal barışı sağlamaya yönelik bir vasıta olarak algılanmıştır.[53] Bu bağlamda Belçika federalizmi hassas bir toplumsal mutabakata bağlı bazı temel ilkeler üzerinde yükselmekle beraber, ampirik niteliği belirgin olan karmaşık bir siyasal evrimin ürünü olarak gözükmektedir.
Sürekli olduğu kadar öngörülmesi güç bir gelişim halinde bulunan Belçika federalizmi dinamik bir karakter taşımaktadır. Bu bağlamda, Belçika federalizminin geleceği konusunda en yetkin uzmanların dahi tahminlerde bulunmaktan kaçındığı ifade edilmektedir.[54] Flamanlar, Valonlar ve hatta Brükselliler arasında federal sistemin yeniden yapılandırılmasına ilişkin siyasal tartışmaların bitmek bilmediği, ayrılıkçı görüşlerin rahatlıkla savunabildiği bir ortamda, Belçika federalizminin ıslahı[55], Belçika’nın bölünmesinin iktisadi sonuçları[56] veya ulusal dayanışma bilincini artıracak tedbirler[57] gibi konular sosyal bilimciler ve entelektüeller açısından alelade tefekkür alanları teşkil etmektedir. Federal sisteminin değişken yapısı nedeniyle Belçika, bir “kurumsal istikrarsızlık” ortamı olarak nitelenebilmiştir.[58] Belçika federalizminin dinamik niteliği, onu gerçek manada “kurumsal bir laboratuara” dönüştürmektedir.
Karmis ve A.–G. Gagnon’a göre Belçika’da gerçekleştirilen reformlar ülkedeki dilsel ve bölgesel farklılıkları tanımaya ve kurumsallaştırmaya yönelmişlerdir. Belçika’da bir “entegrasyon federalizmi”nden ziyade, bir “intikal federalizmi”nin (fédéralisme de dévolution) söz konusu olması sebebiyle bu durum kaçınılmazdı. Ancak ağır basan bir Belçikalı kimliğinin inşasına yönelik çabaların ve birlik konusundaki kaygıların eksik kalması nedeniyle Belçika’daki reformlar “parçalanmışlığın kurumsallaşmasını” sonuçlamışlardır.[59] Konuya bu açıdan yaklaşıldığında, Belçika federalizmi bir bakıma kendi başarısının kurbanı olmuş görünmektedir.
Belçika’nın federal deneyimi çeşitli açılardan bir “ilham” kaynağı oluşturabilir. Bu bağlamda Belçika, federalizmin felsefi/etik teorisi açısından önemli bir referanstır.[60] Siyaset bilimi bakımından Belçika’da yaşanan gelişmeler, “kurumların kutsal olmadıklarını, şekillendirilebilir olduklarını ve toplumsal barış amaçlarına cevap verdiklerini” gösterebilir.[61] Netice itibariyle dünyada güncel siyasi tartışmanın önemli kavramlarından olan “üniter ve federal yapılar, günümüzde, ulus devletin örgütlenme biçimleridir. Her iki sistem de, ulusal birliğin sağlanmasına hizmet eden araçlardır.”[62] Bu bağlamda Belçika deneyimi, siyasal örgütlenme modelleri bakımından bir arayış içerisinde olan ve merkezkaç nitelikli bir federalizasyon sürecine yönelmeyi arzulayan devletler bakımından önemli bir emsal teşkil etmektedir. Ancak siyasal örgütlenme modelleri ülkelerin tarihsel gelişimlerinin, sosyal yapılarının ve siyasi kültürlerinin bir sonucu olarak ortaya çıkarlar. Bu alanda doğrudan bir takım ön kabullere dayanan genel şemalardan veya özgün koşullar içersinde oluşmuş belirli federal sistemlerden hareketle yapılabilecek düzenlemeler isabetsiz neticelere yol açabilirler. Böyle bir durumda bir siyasal uzlaşma projesi olarak görülen federal seçenek bir çekişme aracına dönüşebilir. Belçika’nın federal deneyimi bu bakımdan da önemli derslerle doludur. [63]
BLAISE (P.), Démocratie et fédéralisme en Belgique. Document pédagogique, CRISP, Mars 2007, 76 p. BRASSINNE DE LA BUISSIERE (J.) et DESTATTE (Ph.), « Un fédéralisme raisonnable et efficace pour un Etat équilibré », [http://www.institut-destree.eu/Documents/Publications/2007-02-24_J-Brassinne_Ph-Destatte_Quatrieme-Voie_FR.pdf], 24 février 2007, 4 p. COLLIGNON (R.), « Belgique: union ou désunion? Un fédéralisme de l’ambiguïté », 27 juin 2006, [http://www.psamay.be/docs/cercle_de_wallonie__27_06_06.pdf], 5 p. DE COOREBYTER (V.), « Le fédéralisme belge », Actes de la 36ème école urbaine de l’ARAU, Bruxelles dans la Belgique post-fédérale ?, 13 p. DE COOREBYTER (V.), « Crise en Belgique ou Belgique en crise ? », Déjeuner débat, 30 octobre 2007, [http://www.ifri.org/files/Compte_Rendu_COOREBYTER.pdf], 3 p. DESCHAMPS (R.), “Le fédéralisme belge a-t-il de l’avenir?”, 9 mars 2006, 8 p. GAMPER (A.), “A Global Theory of Federalism: The Nature and Challenges of a Federal State”, German Law Journal, 2005, vol. 6, n° 10, pp.1297–1318. GOUPIL, “Vers un espace public federal?”, Revue nouvelle, n° 4 / avril 2007, pp.4-11. KARMIS (D.) et GAGNON (A. –G), « Fédéralisme et identités collectives au Canada et en Belgique : des itinéraires différents, une fragmentation similaire », Canadian Journal of Political Science, vol. 29, n° 3 (Sep., 1996), pp. 435-468. PIROTTE (J.), “Une image floue”, Louvain, n° 133, novembre 2002, pp.26–28. POIRIER (J.), « Fédéralisme en Belgique et au Canada : parallèles, dissonances et paradoxes », Septentrion : Arts, lettre et culture de Flandre et des Pays-Bas, 2004, pp.26-32. SWENDEN (W.), « Belgian Federalism Basic Institutional Features and Potential as a Model for the European Union », in RIIA Conference-Governing Together in the New Europe, Robinson College, Cambridge UK, 12-13 April 2003, 21 p. TULKENS (H.), « Pourquoi le fédéralisme ? », Revue économique, vol. 54, n° 3, mai 2003, pp.469-476. TULKENS (H.), « Le fédéralisme, la démocratie et la Belgique », Reflets et perspectives de la vie économique, 2007/1, Tome XLVI, pp.65-73. UYGUN (O.), Federal Devlet, 2. Basım, İtalik, Ankara, 2002, s.21–45. VAN HAUTE (E.), « Les rapports entre droit et politique dans un contexte d’instabilité institutionnelle : Effet de contagion ? Le cas de le Belgique fédérale », Lex Electronica, vol. 11, n° 3, Hiver 2007, 18 p. VERJANS (P.), « La circonscription fédérale ou comment tester les volontés de maintenir une Belgique unie », Le Soir, 4.5.2007, 3 p. WEINSTOCK (D.), « Vers une théorie normative du fédéralisme », Revue internationales des sciences sociales, 2001/1, n° 167, pp.79-87.
[1] Wikipedia (fr.), “Jules Destrée”, in [http://fr.wikipedia.org/wiki/Jules_Destr%C3%A9e]; BLAISE (P.), Démocratie et fédéralisme en Belgique. Document pédagogique, CRISP, Mars 2007, p.15. [2] VAN HAUTE (E.), « Les rapports entre droit et politique dans un contexte d’instabilité institutionnelle : Effet de contagion ? Le cas de le Belgique fédérale », Lex Electronica, vol. 11, n° 3, Hiver 2007, p.2. [3] Bknz. UYGUN (O.), Federal Devlet, 2. Basım, İtalik, Ankara, 2002, s.125 vd. [4] Ör. Bknz. GAMPER (A.), “A Global Theory of Federalism: The Nature and Challenges of a Federal State”, German Law Journal, 2005, vol.6, n° 10, pp.1297–1318. [5] TULKENS (H.), « Pourquoi le fédéralisme ? », Revue économique, vol. 54, n° 3, mai 2003, p.469. [6] Wikipedia (fr.), “Belgique”, in [http://fr.wikipedia.org/wiki/Belgique#Histoire]. [7] BLAISE (P.), op. cit., p.6. [8] Söz konusu madde esasen geçici hükümetin 18 Kasım 1830 tarihli bir kararname ile benimsediği ilkeleri teyit etmekteydi. Bu kararnameye göre İdare ile yurttaşlar arasındaki ilişkilerde dilsel özgürlük ilkesi geçerli olmakla beraber, yürütmenin yayınları resmi dil statüsünü haiz tek dil olan Fransızca kaleme alınacaktı. Bu halde farklı dilde konuşanların sayısının gerekli kıldığı ölçüde ilgili metinlerin tercümeleri de bulunacaktı. Bknz. KARMIS (D.) et GAGNON (A. –G), op. cit. ,p. 440. [9] Ör. DE COOREBYTER (V.), « Le fédéralisme belge », Actes de la 36ème école urbaine de l’ARAU, Bruxelles dans la Belgique post-fédérale ?, p.2 : Yazar, nüfusun çoğunluğunun flaman lehçelerinde konuştuğu bir ülkede tek dilli frankofon bir devletin kurulmasının bir yanılgı olduğunu belirtmektedir. Öte yandan Belçika’nın bir bakıma “suni” bir devlet olduğu yolundaki ifadelere çeşitli polemiklerde rastlanmaktadır. Bu bağlamda Belçika hakkında “1815 diplomasisinin düşük çocuğu” veya “halkların sonu gelmeyen flörtlerinin yan ürünü” gibi ifadeler kullanılabilmektedir. Aktaran. COLLIGNON (R.), « Belgique: union ou désunion? Un fédéralisme de l’ambiguïté », 27 juin 2006, p.1. [10] KARMIS (D.) et GAGNON (A. –G), op. cit. ,p. 440. [11] Wikipedia (fr.), “Suffrage Censitaire”, in [http://fr.wikipedia.org/wiki/Suffrage_censitaire]. [12] KARMIS (D.) et GAGNON (A. –G), op. cit. ,p. 440. [13] PIROTTE (J.), “Une image floue”, Louvain, n° 133, novembre 2002, p.26. [14] DE COOREBYTER (V.), « Crise en Belgique ou Belgique en crise ? », Déjeuner débat, 30 octobre 2007, [http://www.ifri.org/files/Compte_Rendu_COOREBYTER.pdf], p.2. [15] BLAISE (P.), op. cit., p.10-13. [16] KARMIS (D.) et GAGNON (A. –G), op. cit. ,p. 441. [17] Bununla beraber nüfusun % 30’undan fazlasının ilgili bölgenin dilinden farklı bir dil konuştuğu bucaklarda, kendi dilini kullanmak mümkün olacaktı. Öte yandan Brüksel çevresinde yer alan bir bucak dâhilinde nüfusun % 50’sinden fazlasının Fransızca konuşuyor olması halinde söz konusu bucak çift dilli Brüksel Bölgesi’ne bağlanacaktı. Bknz. BLAISE (P.), op. cit., p.20. [18] BLAISE (P.), op. cit., p.25. [19] SWENDEN (W.), « Belgian Federalism Basic Institutional Features and Potential as a Model for the European Union », in RIIA Conference-Governing Together in the New Europe, Robinson College, Cambridge UK, 12–13 April 2003, p.3–4. [20] BLAISE (P.), op. cit., p.30. [21] DE COOREBYTER (V.), « Le fédéralisme belge », op. cit., p.1. [22] KARMIS (D.) et GAGNON (A. –G), op. cit., p. 457. [23] VAN HAUTE (E.), op. cit., p.2. [24] BLAISE (P.), op. cit., p.30. [25] KARMIS (D.) et GAGNON (A. –G), op. cit., p. 458. [26] BLAISE (P.), op. cit., p.31. [27] VAN HAUTE (E.), op. cit., p.4. [28] SWENDEN (W.), op. cit., p.6. [29] BLAISE (P.), op. cit., p.34. [30] SWENDEN (W.), op. cit., p.7. [31] DE COOREBYTER (V.), op. cit., p.12. [32] SWENDEN (W.), op. cit., p.7. [33] Ibid. [34] DE COOREBYTER (V.), op. cit., p.12. [35] BLAISE (P.), op. cit., p.45. [36] UYGUN (O.), op. cit., s.376–378. [37] Bu durum seçilmişleri siyasi düzeyde tek bir kültürel kimlik seçmeye zorlamaktadır. POIRIER (J.), « Fédéralisme en Belgique et au Canada: parallèles, dissonances et paradoxes », Septentrion: Arts, lettre et culture de Flandre et des Pays-Bas, 2004, p.27. [38] Kralın başkanlığında toplanan devlet bakanları Taç Kurulu’nu oluştururlar. İstişari bir kurul olan Taç Kurulu Belçika tarihinde yalnızca beş defa toplanmıştır. Bknz. http://www.belgium.be/eportal. [39] DE COOREBYTER (V.), op. cit., p.4. [40] Wikipedia (fr.), “Répartition des compétences dans la Belgique fédérale”, [http://fr.wikipedia.org]. Federal devletlerde genellikle kurucu unsurlar olarak federe birimlerin, merkezi yönetim düzeyine atfedilen yetkiler haricindeki artakalan/bakiye yetkileri (residual competence) muhafaza ettikleri görülmektedir. Bununla beraber, Kanada, Hindistan, Güney Afrika ve Belçika’da bakiye yetkiler merkezi yönetime aittir. Bknz. GAMPER (A.), op. cit., p.1309. [41] SWENDEN (W.), op. cit., p.8. [42] SWENDEN (W.), op. cit., p.8. [43] SWENDEN (W.), op. cit., p.9. [44] BLAISE (P.), op. cit., p.44; Ayrıca bknz. [http://www.belgium.be/eportal]. [45] [www.tutsi.org/federalisme.pdf], p.5. [46] SWENDEN (W.), op. cit., p.8. [47] [www.tutsi.org/federalisme.pdf], p.5. [48] BLAISE (P.), op. cit., p.44. [49] SWENDEN (W.), op. cit., p.11. [50] Bknz. http://www.belgium.be/eportal. (Fonctionnement du Conseil des ministres en Belgique). [51] Bknz. http://www.belgium.be/eportal. (Fonctionnement du Conseil des ministres en Belgique). [53] KARMIS (D.) et GAGNON (A. –G), op. cit., p. 456. [54] COLLIGNON (R.), « Belgique: union ou désunion? Un fédéralisme de l’ambiguïté », 27 juin 2006, in [http://www.psamay.be/docs/cercle_de_wallonie__27_06_06.pdf], p.1. [55] Ör. BRASSINNE DE LA BUISSIERE (J.) et DESTATTE (Ph.), « Un fédéralisme raisonnable et efficace pour un Etat équilibré », 24 février 2007, 4 p. [56] DESCHAMPS (R.), “Le fédéralisme belge a-t-il de l’avenir?”, 9 mars 2006, 8 p. [57] Ör. VERJANS (P.), « La circonscription fédérale ou comment tester les volontés de maintenir une Belgique unie », Le Soir, 4.5.2007, 3 p [58] VAN HAUTE (E.), op. cit., p.15. [59] KARMIS (D.) et GAGNON (A. –G), op. cit., p. 456-457. [60] Ör. WEINSTOCK (D.), « Vers une théorie normative du fédéralisme », Revue internationale des sciences sociales, 2001/1, n° 167, p.84. [61] POIRIER (J.), op. cit,, p.32. [62] UYGUN (O.), op. cit., s.152. [63] Aynı yönde. POIRIER (J.), op. cit,, p.32.
Reşid Kadın Ticaretinin Men’i için Beynelmilel Mukavelename
Kadın ve çocuk ticaretinin daha tam bir şekilde önüne geçmeği temin arzusu ile;
>Kadın ve çocuk ticareti komitesinin, 12 nci içtimainin neticeleri hakkında Milletler Cemiyeti Meclisine gönderdiği rapordaki vesayaya ıttıla kesbederek;
Kadın ve çocuk ticaretinin men’ine dair olan 18 mayıs 1904 anlaşmasile 4 mayıs 1910 ve 30 eylül 1921 tarihli mukavelenameleri, yeni bir mukavele ile tamamlamağa karar vererek;
Bu maksadla kendilerini temsilen tayin ettikleri usulüne muvafık görülen salâhiyetnamelerini ibraz ettikten sonra aşağıdaki hükümler üzerinde uyuşmuşlardır:
Madde 1
Bir başkasının ihtiraslarını tatmin etmek üzere reşid bir kadın veya bir kızı, kendi rızasile olsa bile, başka bir memlekette icrayı fuhuş maksadile kullanan, sürükliyen veya baştan çıkaran kimse, suç unsurlarını teşkil eden fiillerin her biri ayrı ayrı memleketlerde yapılmış bulunsa bile, cezalandırılacaktır.
Teşebbüs ve kanunî hududlar içinde kalmak şartile ihzari fiiller dahi cezalandırılır.
İşbu maddede zikri geçen (Memleket) tabiri alâkadar Yüksek Akidlerin müstemlekelerile himayeleri altında bulunan araziye, metbu sıfatile kendilerine tâbi havali ile mandası kendisine verilmiş olan topraklara şamildir.
Madde 2
Bundan evvelki maddede yazılı olan suçlan cezalandırmağa, mevzu kanunları halen kâfi gelmiyen Yüksek Âkidler, bu suçların ağırlıklarına göre, cezalandırılması için icab eden tedbirleri almağı taahhüd ederler.
Madde 3
Yüksek Âkidler, işbu mukavelede veya çocuk ve kadın ticaretinin men’ine dair 1910 ve 1921 mukavelelerinde derpiş edilen suçlardan birini işliyen veya işlemeğe teşebbüs eden kadın veya erkek herhangi bir şahıs hakkında, suç unsur larının her biri başka başka memleketlerde işlenmiş ise veya işlenmesi lâzım geliyor ise, aşağıdaki malûmatı (veyahud alâkadar memleketin kanun ve nizamları itasına müsaade ettiği buna mümasil malûmatı) birbirlerine bildirmeği taahhüd ederler:
a) Mahkûmiyet ilâmile beraber suçlu hakkında meselâ şahsî halleri, hususî vasıfları, parmak izleri, fotoğrafı, polisteki sicilli ve suçu icra şekli ilâh …. gibi elde edilecek faideli malûmat;
b) Hakkında tatbik edilmiş olan geldiği yere iade veya hudud harici edilmek gibi tedbirlere dair malûmat.
18 mayıs 1904 tarihinde Pariste münakid anlaşmanın 1incci maddesinde gösterilen makamlar, alâkalı diğer memleket makamlarına, hadis olan her vak’a hakkındaki vesikalarla malûmatı doğrudan doğruya ve geciktirmeksizin göndereceklerdir. Suçun tesbiti, suçlunun mahkûmiyeti ve geldiği yere iadesi, hudud haricine çıkarılması gibi vak’alarda verilmesi mümkün olan malûmat ve vesikalar diğer memleket makamlarına gönderilecektir.
Madde 4
Yüksek Âkidler arasında işbu mukavelename ile 1910 ve 1921 mukavelenamelerinin tefsir veya tatbikından doğacak herhangi bir ihtilâf zuhur edipte bu ihtilâf diplomasi yolile arzu edilen şekilde halledilemezse, mezkûr ihtilâf Âkidler arasında mer’î beynelmilel ihtilâfların tesviyesine mütedair hükümlere göre hallolunur.
İhtilâf halindeki taraflar arasında böyle hükümler mevcud olmadığı takdirde, taraflar ihtilâfı hakeme veya adliyeye arzedeceklerdir. Taraflar arasında, diğer bir mahkemenin intihabı hususunda anlaşma hasıl olmazsa, her iki tarafta Beynelmilel Daimî Adalet Divanı statüsüne müteallik 16 kânunuevvel 1920 tarihli protokole iltihak etmiş iseler, bunlardan birinin talebi üzerine, ihtilâf mezkûr divana, şayed bu protokole iltihak etmemiş iseler, beynelmilel ihtilâfların muslihane bir şekilde halline müteallik 18 teşrinievvel 1907 tarihli La Haye mukavelesine tevfikan müteşekkil bir hakem mahkemesine havale olunur.
Madde 5
Hem ingilizce ve hem fransızca metni muteber olan işbu mukavele bugünkü tarihi taşıyacak ve 1 nisan 1934 tarihine kadar, Milletler Cemiyeti tekmil azası yahud aza olmamakla beraber işbu mukavelenameyi ihzar eden konferansta temsil edilmiş bulunan veyahud bu hususta Milletler Cemiyeti Meclisi tarafından mukavelenin bir sureti kendisine gönderilen Devletlerin imzasına açık tutulacaktır.
Madde 6
İşbu mukavelename tasdik olunacaktır. Tasdiknameler Milletler Cemiyeti Umumî Kâtibliğine gönderilecek ve Umumî Kâtıblik de tasdiknamelerin tevdii keyfiyetini Milletler Cemiyeti azasına ve bundan evvelki maddede yazılı Cemiyet azası olmıyan Devletlere bildirecektir.
Madde 7
Milletler Cemiyeti azası olan Devletlerle 5 inci maddede zikrolunan aza olmıyan Devletler 1 nisan 1934 tarihinden itibaren işbu mukaveleye iltihak edebilirler.
İltihaknameler Milletler Cemiyeti Umumî Kâtibliğine gönderilecek ve Umumî Kâtiblik bunların tevdiini Cemiyet azasına ve mezkûr maddede zikredilen aza olmıyan Devletlere bildirecektir.
Madde 8
İşbu mukavele, Milletler Cemiyeti Umumî Kâtibliğince iki tasdikname veya iltıhakname alınmasından 60 gün sonra mevkii mer’ıyete girecektir
Daha sonra gönderilecek tasdiknameler veya iltihaknameler Umumî Kâtıbliğe tevdii tarihinden 60 gün sonra hüküm ifade edecektir.
Madde 9
İşbu mukavelename, Milletler Cemiyeti Umumî Kâtibliğine hitaben yazılacak bir tebliğ ile, fesholunabilir. Bu fesih, yalnız tebligatı yapan Yüksek Âkid hakkında ve tebliğin vusulü tarihinden bir sene sonra muteber olacaktır.
Madde 10
Yüksek Âkidlerden her biri, imza, tasdik yahud iltihak anında mukaveleyi kabul etmekle, kendisine aid müstemleke, mahmi arazı, deniz aşırı memleketler veyahud tabiiyeti veya mandası altında bulunan toprakların hepsi veyahud herhangi bir kısmı üzerinde hiç bir taahhüd kabul etmediğini beyan edebilir.
Yüksek Âkidlerden her biri, evvelki fıkradaki arazinin hepsi veya herhangi birisi hakkında işbu mukavelenamenin mabihittatbik olacağını bilâhara Milletler Cemiyeti Umumî Kâtibliğine beyan edebilir. Bu takdirde, beyannamenin vusulünden 60 gün sonra mukavele mer’iyete girecektir.
Yüksek Âkidlerden her biri, işbu maddenin 2 nci fıkrasına tevfikan yaptıkları tebliği her hangi bir anda kısmen veya tamamen geri alabilirler. Bu takdirde, geri alma keyfiyetinin hükmü tebliğin, Milletler Cemiyeti Umumî Kâtibliğine vusulünden bir sene sonra mer’ıyete girecektir.
Umumî Kâtib 10 uncu maddede bahsedilen fesih taleblerini ve işbu maddeye göre alınmış olan tebliğleri bütün Milletler Cemiyeti azasına ve keza aza olmayıp 5 inci maddede zikrolunan Devletlere bildirecektir.
Bu maddenin 1 inci fıkrasına göre yapılan her hangi bir tebliğe rağmen 1 inci maddenin 3üncü fıkrası mer’iyette kalacaktır. Bu hükümleri tasdikan murahhaslar işbu mukaveleyi imza etmişlerdir.
Cenevrede 11 teşrinievvel 1933 de bir nüsha olarak tanzim ve Milletler Cemiyeti Umumî Kâtibliğine tevdi edilerek birer tasdikli nüshası Cemiyet azası Devletlerle 5 inci maddede mezkûr aza olmıyan Devletlere tevdi olunacaktır.
Irak Krallığı Türkiye – Irak Dostluk Antlaşması, Ek Protokolleri ve Ek Sözleşmeler, 29 Mart 1946 tarihinde, Ankara’da imzalanmıştır. Türkiye ile Irak arasında imza edilen Dostluk ve iyi Komşuluk Antlaşması ile bu Antlaşmaya ek Protokol ve Sözleşmelerin onanması hakkında Kanun, 5 Eylül 1947’de kabul edilmiş ve 12 Eylül 1947 tarihinde resmi gazetede yayınlanmıştır.
Avrupa Birliği, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Cezayir, Fas, Fransa, Hırvatistan, İspanya, İsrail, İtalya, Karadağ, Kıbrıs Cumhuriyeti, Libya, Karadağ, Malta, Mısır, Monako, Slovenya, Suriye, Tunus, Yunanistan
Türkiye-Yunanistan Yatırımların Karşılıklı Olarak Teşviki ve Korunması Anlaşması
20 Ocak 2000
Yunanistan
Türkiye-Yunanistan Suç, Terör, Organize Suçlar, Uyuşturucu Kaçakçılığı ve Yasadışı Göçle Savaş Anlaşması
20 Ocak 2000
Yunanistan
Türkiye-Yunanistan Kültürel İşbirliği Anlaşması
4 Şubat 2000
Yunanistan
Türkiye-Yunanistan Bilim ve Teknoloji Alanında İşbirliği Anlaşması
4 Şubat 2000
Yunanistan
Türkiye-Yunanistan Ekonomik İşbirliği Anlaşması
4 Şubat 2000
Yunanistan
Türkiye-Yunanistan Deniz Ulaştırma Anlaşması
4 Şubat 2000
Yunanistan
Türkiye-Yunanistan Gümrük İdareleri Arasında İşbirliği ve Yardımlaşma Anlaşması
4 Şubat 2000
Yunanistan
Ekonomik İşbirliği Teşkilatı Ticaret Anlaşması
17 Temmuz 2003
Afganistan, Azerbaycan, İran, Kazakistan, Kırgızistan, Pakistan, Tacikistan, Türkmenistan, Özbekistan
Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, 24 Ağustos 1904 tarihinde İstanbul’da doğmuş ve 24 Şubat 1992 tarihinde yine İstanbul’da vefat etmiştir. Türk hukukunun gelişimine önemli katkıları bulunan bir bilim ve düşünce insanıdır.
Büyük hukukçu ve Cumhuriyet aydını Velidedeoğlu, ilk ve orta öğrenimini Çorum ve Yozgat şehirlerinde tamamlamış, lise eğitimine Ankara ve Konya’da devam etmiş, 1924 yılında Trabzon Lisesinden ve 1928 yılındaAnkara Üniversitesi Adliye Hukuk Mektebi‘nden (Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi) mezun olmuştur.
Ankara’da lise eğitimi aldığı sırada TBMM’de memur olarak çalışmaya başlamış ve bu görevi aralıklarla 1929 yılına kadar kadar sürdürmüş, ilk mecliste katip olarak görev yapmıştır.
Mezuniyetin artından Adalet Bakanlığı tarafından açılan sınavı kazanarak hukuk doktorası yapmak üzere devlet bursu ile İsviçre’ye gönderilmiş, İsviçre’de Nuechatel Hukuk Fakültesi’nde doktora sınavını vererek Hukuk Doktoru unvanını kazanmış ve oradan İtalya’ya geçerek Roma Hukuk Fakültesi’nde Ceza Hukuku konusunda yüksek ihtisas yaparak sertifika almıştır. Bu sayede Velidedeoğlu Avrupa’da bulunduğu süre boyunca Avrupa Hukukunu derinlemesine inceleme imkanına kavuşmuştur.
Ülke tarihinde az sayıda bilim insanının sahip olduğu Ordinaryüs Profesör unvanını 1948 yılında kazanan Velidedeoğlu 1975 yılında üniversiteden emekli olmuş ancak bilimsel ve akademik çalışmalarına ölene kadar devam etmiştir.
1959 yılında “Kat Mülkiyeti Kanunu” ön tasarısını hazırlamış ve bu tasarı 1965 yılında kanunlaştırılmıştır.
İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyeleri İsmet Giritli, Tarık Zafer Tunaya, Hüseyin Nail Kubalı, Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Sıddık Sami Onar, Naci Şensoy ve Ragıp Sarıca
1960 İhtilali sonrasında kurulan Kurucu Meclis’te Millî Birlik Komitesi Temsilciliği yapmış, aynı mecliste 1961 Anayasası‘nı hazırlayan komisyonun üyeliğini yürütmüş, 1961 Anayasası için tasarı hazırlayan İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyeleri İsmet Giritli, Tarık Zafer Tunaya, Hüseyin Nail Kubalı, Sıddık Sami Onar, Naci Şensoy ve Ragıp Sarıca ile bu görevi tamamladıktan ve 1961 Anayasasının referandum sonucunda halk tarafından kabul edilerek yeni meclisin bu anayasaya bağlı olarak seçilmesinin ardından kurucu meclisteki görevinden ayrılmış ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne dönmüştür.
Türkçeyi özenle kullanan Velidedeoğlu, 1970 yılında Türk Dil Kurumu tarafından yayınlanan iki ciltlik eserde Medeni Kanun ve Borçlar Kanunu hükümlerini günümüz Türkçesi ile sade ve anlaşılabilir hale getirmiştir.
1980 darbesi öncesindeki tüm siyasi partilerin isteği ile Cumhurbaşkanlığı’na aday olması istenmişse de bu öneriyi “Bilim adamlığı şahsiyetinde, siyasetin yeri yoktur.” diyerek kabul etmemiştir.
Atatürkçü Düşünce Derneği kurucularındandır ve dernek tarafından onursal başkan seçilmiştir. Yaşamı boyunca birçok eser üretmiş, binlerce yazı ve makale yayınlanmış, araştırma ve röportajları gazetelerde basılmıştır.
Hıfzı Veldet Velidedeoğlu parkının adının değiştirilmesi üzerine yapılan protesto
Çorum şehrinde adının verildiği parkın 2012 yılında Çorum Belediye Meclisi tarafından Yunus Emre Parkı olarak değiştirilmesi tepki ile karşılanmıştır.
Ord. Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu’nun Eserleri
Ord. Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu’nun, Türk Medeni Hukuku, Hayat, Hukuk ve Cemiyet, Bir Lise Öğrencisinin Millî Mücadele Anıları, 1961 Anayasası‘nın Dili, Türkiye’de Üç Devir, Sağsız Solsuz Demokrasi, Devirden Devire, Türk Yurttaşlar Yasası ve Borçlar Yasası Terim ve Sözlükler Kılavuzu, Ailenin Çilesi Boşanma, İnsancı Yolcular, Anıların İzinde, Mustafa Kemal Atatürk: Söylev, Millî Mücadele Anıları, Yol Kesen Irmak, Çağdaş Düşünce, 12 Mart Faşizminin Felsefesi ve 12 Eylül-Karşı Devrim adıyla yayınlanmış eserleri bulunmaktadır.
Velidedeoğlu, kuruluş yıllarında TBMM’de çalışmış olmanın verdiği deneyimle Millî Mücadele Anıları kitabını 1970 yılında yazmış, tanık olduğu önemli tarihsel olayları kitabında anlatmıştır. Birinci ve İkinci Dünya Savaşları ile Türk Kurtuluş Savaşını bu kitapta anlatmıştır. Anıların İzinde isimli eserinde yaşadığı dönemdeki Türk ve Batı toplumlarının yaşam ve yönetim biçimlerini ele almış, kişisel gözlem ve tecrübelerini aktarmıştır.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün yazmış olduğu Nutuk’u sadeleştirmiş ve dayanak belgeleri ile birlikte yayınlamıştır. Eser, Nutuk’taki olayların daha iyi anlaşılmasını sağlamıştır.
“Her donemde denenmiş, küçük hesaplara, kişisel çıkarlara kapılmamış”, saygın bir kişilik, radikal uçların ve irticanın karsısında iflah olmaz bir Atatürkçü olarak sanırız tüm kuşaklar boyu hatırlanacaktır.” Muammer Aksoy
Kariyer Hukuk Derneği; hukukun üstünlüğünü benimsemiş, akademik gelişime değer veren, 7 hukuk fakültesi öğrencisi tarafından 24 Ağustos 2015 tarihinde kurulmuştur.
Kariyer Hukuk Derneği Yönetimi
Dernek Yönetiminde; Anadolu Üniversitesi Hukuk Fakültesinden Ebrar Efkan Bilgiç Kurucu Yönetim Kurulu Başkanı, Özyeğin Üniversitesi Hukuk Fakültesinden Cankat Şir Genel Başkan Yardımcısı, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden Sedat Tarlacı Başkan Yardımcısı ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hasan Genç Başkan Yardımcısı olarak bulunmaktadır.
Kariyer Hukuk Derneğinin Amacı ve Misyonu
Dernek, yaptığı çalışmalarla Türkiye’nin siyasi olmayan ve bağımsız en büyük hukuk derneği olmayı hedeflemiştir. Dernek, hukuk fakültesi öğrencilerinin ve mezunlarının akademik alanda kendilerini geliştirebilmelerini, okul ve iş hayatı arasında bir köprü oluşturabilmelerini, mesleki dayanışmayı ve hukuk bilincini artırabilmeleri sağlama amacıyla faaliyetlerini sürdürmektedir. Derneğin düzenlediği etkinlikler, çalışmalar ve organizasyonlarda herhangi bir ayrım gütmeden bütün hukuk camiasına hitap edebilmek ve bu camianın bütün mensupları arasında aidiyet duygusunu geliştirmek için çalışmalarına ve projelerine profesyonel biçimde devam etmektedir.
Kariyer Hukuk Derneği, hukuk okulu eğitimleri, hukuk bürosu gezileri, panel ve konferanslar, interaktif eğitimler ve çeşitli projeler yürütmektedir. Üyeler, hukuk okulu eğitimleri ile alanında uzman ofislerin, o alandaki deneyim ve tecrübelerini anlattığı örnek dava ve teorik altyapı ile buluşmuş pratik deneyimlerin iletildiği bir eğitim alma fırsatını yakalamaktadır. Dernek üyeleri, Hukuk büro gezileri ile özellikle staja ve işe alım süreçleri ile ilgili olarak İnsan Kaynakları ile görüşerek, imkanlar ve koşullar hakkında bilgi sahibi olabilmektedir. Dernek, yaklaşık 200 civarındaki hukuk bürosu ve alanında öne çıkmış avukatlardan oluşturulan network ağını genç hukukçuların kendilerini geliştirmesi için fırsat olarak sunmaktadır.
Derneğin 3. Yıl Kutlaması 22 Eylül 2018 tarihinde yapılmıştır
Derneğin Faaliyetleri
Kariyer Hukuk Derneği, 2015-2016 yıllarında, Türkiye’de bir ilk olarak futbolcu, menajer, gazeteci, hukukçu ve teknik direktörleri bir araya getirerek 400 kişiden fazla katılımcılı Spor Hukuku Konferansını gerçekleştirmiş; 800 kişiyi aşan katılımla Liderler Zirvesi’ni gerçekleştirmiştir.
Kariyer Hukuk Derneği, Türkiye’de ilk defa Ulusal Çapta Kurgusal Ceza Davası Yarışması düzenlemiştir.
Av. Gönenç Gürkaynak, Dr. Murat Önok ve Prof.Dr. Duygun Yarsuvat derneğin 2016 yılında düzenlediği Liderler Zirvesinde
2016-2017 yıllarında, Gelenekselleşmiş Spor Hukuku ve Liderler Zirvesi konferanslarını tekrarlamış, güncel Anayasa Değişikliği ile ilgili paneller düzenlemiş, Hukuk Okulu Eğitimlerini başlatmıştır.
Dernek, ulusal çapta Model United Nations Moot Court’lar, Avukatlık Kampları ile Legal English Kamplarıyla işbirlikleri ve partnerlik anlaşmaları yapmıştır.
Kariyer Hukuk Derneği, 2017-2018 yıllarında,36 farklı organizasyon gerçekleştirmiş, Hukuk Okulu,5 Çayı ve Akademiler kapsamında alanında uzman ofislerde 21 farklı akademik eğitim gerçekleştirmiştir. Butik ofisler ve Legal 500’de yer alan global ofislere ziyaretler gerçekleştirilmiş, üyelerine staj imkanı sağlamıştır.
Dernek, ‘’Hukuk ve Sanat’’ ve ‘’Toplumda Kadının Sesi’’ olmak üzere iki büyük zirve düzenlemiştir.
Yrd.Doç.Dr.Ural Aküzüm, Av.Fethi Pekin, Av.Mehmet Gün ve Av.Ahmed Pekin derneğin onursal üyesidir.
Kariyer Hukuk Derneği İletişim Bilgileri
Adres Bilgilerimiz
Altıntepe Mah. İStasyon Yolu Sok. N0: 3/31 MALTEPE/İSTANBUL
Karar, Türkiye’de Namus Cinayeti ya da Töre Cinayeti olarak bilinen suçlara ilişkindir.
Karar, kadınlara karşı namus adına işlenen suçlarının önlenmesi ve ortadan kaldırılmasına yönelik uluslararası çabaların gerekliliğini vurgulamakta ve devletlerin bu tür suçları önleme, kovuşturma ve mağdurlara koruma sağlama yükümlülüklerini hatırlatmaktadır. Namus adına işlenen suçların insan haklarına aykırı olduğu ve kadınların insan haklarından yararlanmasının önünde önemli bir engel olduğu belirtilmektedir. Kadınlara karşı namus adına işlenen suçların nedenlerini ve sonuçlarını araştırmak, bilimsel veriler toplamak, farkındalık yaratmak ve mağdurlara destek sağlamak için çeşitli tedbirlerin alınmasının gereği vurgulanmakta; uluslararası toplumu, namus cinayeti ya da töre cinayeti olarak bilinen bu sorunun çözümüne yönelik çabaları desteklemeye çağırmakta ve devletler tarafından gerçekleştirilen girişimler konusunda bilgi içeren kapsamlı raporların hazırlanmasını öngörmektedir.
TDK Sözlüğünde Namus Cinayeti; “Ahlak ve onuruna ters düşen bir durumdan kurtulmak için işlenen cinayet, Töre cinayeti” olarak tanımlanmaktadır. (Türkiye’de, medya tarafından namus cinayeti olarak tanımlanan olaylara ilişkin haberleri okumak için tıklayınız )
Genel Kurul tarafından kabul edilmiş önerge
Üçüncü Komite raporu üzerine (A/57/549) Namus Adına Kadınlara Karşı İşlenen Suçların Ortadan Kaldırılmasına Yönelik Çalışma
Viyana Bildirgesi ve Eylem Programı ile Kadınlara Yönelik Şiddetin Ortadan Kaldırılmasına Dair Bildirge ve aynı zamanda IV. Dünya Kadın Konferansı’nda kabul edilen Pekin Bildirgesi ve Eylem Platformu ve “Kadın 2000: 21. Yüzyıl için Toplumsal Cinsiyet Eşitliği, Kalkınma ve Barış” başlıklı Genel Kurul özel oturumunun sonuç belgesini hatırlayarak,
Kadınlara karşı namus adına işlenen suçların bir insan hakları sorunu olduğunu ve Devletlerin bu tür suçları önleme, kovuşturma ve suçluları cezalandırmak için gereken özeni gösterme ve mağdurlara koruma sağlama yükümlülükleri olduğunu ve bu yükümlülükleri yerine getirmemenin kadınların insan hakları ve temel özgürlüklerden yararlanmasını engellediğini veya ortadan kaldırdığını akılda tutarak,
Namus adına işlenen suçlar da dahil olmak üzere, kadınlara ve kız çocuklarına karşı uygulanan her türlü şiddetin ceza gerektiren bir suç olarak muamele görmesi ve kanunla cezalandırılabilir olması ihtiyacını vurgulayarak,
Namus adına işlenen suçlar da dahil olmak üzere, kadınlara karşı çeşitli şekillerde uygulanan şiddetin temel nedenlerini yeterince anlayamamanın ve bu tür şiddete ilişkin veri yetersizliğinin, ulusal ve uluslararası düzeylerde bilgiye dayalı politika analizini ve bu tür şiddetin önlenmesi çabalarını engellediğinin farkında olarak,
İnsan Hakları Komitesi, Kadınlara Karşı Ayrımcılığın Önlenmesi Komitesi, Çocuk Hakları Komitesi ve Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Komitesi raporlarının ilgili bölümlerinde ve İnsan Hakları Komisyonu Kadınlara Karşı Şiddet, Sebepleri ve Sonuçları Özel Raportörü’nün raporunun ilgili bölümlerinde tanımlandığı gibi bu suçların mağdurlarının kadınlar ve kız çocukları olmasından derin endişe duyarak,
Bu tür suçların hiçbir dini ve kültürel değerle bağdaşmadığını vurgulayarak,
23 Nisan 2002 tarih ve 2002/52 sayılı İnsan Hakları Komisyonu kararını akılda tutarak,
Namus adına kadınlara karşı işlenen suçların ortadan kaldırılmasının Hükümetler ve uluslararası toplum tarafından –diğer şeylerin yanı sıra uluslararası işbirliği çabaları ve sivil toplum kuruluşları da dahil olmak üzere sivil toplum aracılığı ile– daha fazla çaba ve taahhüt gerektirdiğini ve toplumsal tutumda temel değişiklikleri gerektirdiğini vurgulayarak,
Namus adına kadınlara karşı işlenen suçların önlenmesi ve ortadan kaldırılması için en kritik araçlardan biri olarak kadınların güçlendirilmesinin ve kadınların karar alma ve politika oluşturma sürecine etkili katılımlarının öneminin altını çizerek,
1.
(a) Devletlerin, kadınlara karşı her türlü şiddeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetleri ve girişimlerinin yanı sıra, kadınlara karşı namus adına işlenen suçların ortadan kalkmasını amaçlayan, ilgili iç hukuk mevzuatında bu tür suçlara ilişkin değişikliklerin kabul edilmesi, bu yasaların etkili bir şekilde uygulanması ve eğitsel, sosyal ve ulusal çapta bilgi ve farkındalık yaratma kampanyalarını da içeren diğer tedbirlerin alınmasını kapsayan faaliyet ve girişimlerini;
(b) Birleşmiş Milletler organlarınca yürütülen projeler ve Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu, Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu ve Birleşmiş Milletler Kadınlar Kalkınma Fonu gibi fon ve programların kadınlara karşı namus adına işlenen suçlar sorununa işaret eden çabalarını, bu çabaların koordine edilmesini teşvik ederek;
(c) Bu suçlar ve onların zararlı etkileriyle ilgili farkındalık yaratan, kadın kuruluşları, taban hareketleri ve bireyleri içeren sivil toplum kuruluşları da dahil olmak üzere sivil toplum tarafından yürütülen çalışmaları memnuniyetle karşılar;
2. Kadınların namus adına işlenen suçların mağdurları olmaya devam etmesinden ve bu tür şiddetin dünyanın bütün bölgelerinde çeşitli şekillerde ve sürekli yapılmakta olmasından ve faillerin kovuşturma ve cezalandırılmasındaki başarısızlıklardan duyduğu endişeyi belirtir;
3. Devletleri,
(a) İlgili uluslararası insan hakları belgeleri bağlamındaki yükümlülüklerini yerine getirmeye ve Pekin Bildirgesi ve Eylem Platformu ile Genel Kurul özel oturumu sonuç belgesini uygulamaya;
(b) Kadınlara karşı namus adına işlenen ve çeşitli şekillerde gerçekleştirilen suçları önleme ve ortadan kaldırma çabalarını, yasal, idari ve planlı önlemler aracılığıyla yoğunlaştırmaya devam etmeye;
(c) Kadınlara karşı namus adına işlenen suç vakalarını çabuk ve derinlemesine araştırmaya, etkili bir biçimde kovuşturmaya ve belgelemeye ve faillerini cezalandırmaya;
(d) Bu tür suçlara müsamaha edilmemesini sağlamak için tüm gerekli tedbirlerin alınmasına;
(e) Kadınlara karşı namus adına işlenen suçların önlenmesi ve ortadan kaldırılması ihtiyacı konusunda farkındalık yaratma çabalarını, bu tür suçların işlenmesine izin veren tutum ve davranışları değiştirmek amacıyla, diğerlerinin yanı sıra, topluluk liderlerini de sürece katarak yoğunlaştırılmasına,
(f) Medyanın farkındalık yaratma kampanyalarına dahil olma çabalarını teşvik etmeye;
(g) Kadınlara karşı namus adına işlenen suçların sebeplerini ve sonuçlarını anlamaya ve bu konudaki bilgiyi artırmaya yönelik tedbir ve programları –polis, yargı ve adliye personeli gibi yasayı uygulamakla sorumlu kişilere mesleki eğitim sağlanması dahil olmak üzere– teşvik etmeye, desteklemeye ve uygulamaya, onların bu tür suçlara dair şikâyetlere tarafsız ve etkili şekilde cevap verme kapasitelerini güçlendirmeye ve gerçek ve potansiyel mağdurların korunmasını güvence altına alan gerekli önlemleri almaya;
(h) Soruna işaret eden sivil toplum kuruluşları da dahil olmak üzere sivil toplumun çalışmalarına destek olmaya devam etmeye ve hükümetler arası örgütlerle ve sivil toplum kuruluşlarıyla işbirliğini güçlendirmeye;
(i) Gerçek ve potansiyel mağdurların –diğer şeylerin yanı sıra, uygun koruma, güvenli sığınak, danışmanlık, adli yardım, sağlık bakım hizmetleri, rehabilitasyon ve topluma yeniden entegrasyonlarının sağlanarak– ihtiyaçlarına cevap vermek üzere, mümkün olduğunda destek hizmetlerinin kurulmasına, güçlendirilmesine veya buna olanak sağlanmasına;
(j) Mağdurların ve diğer kişilerin kadınlara karşı namus adına işlenen suçları güvenli ve gizli bir ortamda bildirebilmeleri için kurumsal mekanizmaların yaratılması, güçlendirilmesi veya kolaylaştırılması yoluyla bu tür suçlara ilişkin şikâyetlerin etkili olarak ele alınmasına;
(k) Bu tür suçların meydana gelmesinde, yaş dağılımına ait bilgiyi de kapsayan istatistiki bilginin toplanmasına ve dağıtılmasına;
(l) Kadınlara Karşı Ayrımcılığın Önlenmesi Komitesi de dahil olmak üzere insan hakları sözleşme yapılarına sunulan raporlarda, uygun olduğunda, kadınlara karşı namus adına işlenen suçların önlenmesi ve ortadan kalkması çabalarında kabul edilen ve uygulanan hukuki tedbirler ve politikalar hakkında bilgiyi, rapor yükümlülükleri kapsamında olduğu takdirde, dahil etmeye davet eder;
4.
(a) İlgili Birleşmiş Milletler organları, fonları, programları da dahil olmak üzere uluslararası toplumu, diğer şeylerin yanı sıra, teknik yardım ve danışmanlık hizmetleri programları aracılığıyla, tüm devletlerin, kadınlara karşı namus adına işlenen suçların önlenmesi için kurumsal kapasitelerini güçlendirmeyi ve bu tür suçların temel nedenlerine yönelmeyi amaçlayan çabalarında, talepleri olduğunda desteklemeye,
(b) İlgili insan hakları sözleşme yapılarını, uygun durumlarda bu soruna işaret etmeye devam etmeye,
(c) Kadının Statüsü Komisyonu’nu, 47. oturumunda “Pekin Eylem Platformu ve ‘Kadın 2000: 21. Yüzyıl için Toplumsal Cinsiyet Eşitliği, Kalkınma ve Barış’ başlığındaki Genel Kurul özel oturumu sonuç belgesinde tanımlandığı gibi kadınların insan hakları ve kadınlara ve kız çocuklarına karşı her türlü şiddetin ortadan kaldırılması” konulu öncelikli tema altında bu sorunu ele almaya davet eder;
6. Genel Sekreter’den, Genel Kurul’un 59. oturumunda kadınlara karşı şiddetin ortadan kaldırılması konusunda sunacağı raporunda, işbu kararın konusuna dair tüm mevcut verilere dayanan, mümkün olduğunca destekleyici istatistiki verilerle bu suçların temel nedenlerinin analizini ve Devletler tarafından gerçekleştirilen girişimler konusunda bilgiyi içeren kapsamlı bir raporun yer almasını talep eder.
İklim Değişikliği Mainau Deklarasyonu, 3 Temmuz 2015 tarihinde, 65. Lindau Nobel Ödüllü Kişiler Toplantısında, Mainau Adası’nda(Almanya) ilan edilmiştir. İklim değişikliğinin kötü sonuçları hakkında sert bir uyarı olan Deklarasyon’a, ilk etapta, konferansa katılan 36 Nobel Ödülü sahibi imza atmış, imzacı sayısı daha sonra 71’e yükselmiştir.
Deklarasyona; Hiroshi Amano, J.M. Bishop, David Baltimore, Elizabeth Blackburn, Aaron Ciechanover, Martin Chalfie, Elias Corey, Steven Chu, Robert Curl, Claude Cohen-Tannoudji, Johann Deisenhofer, James W. Cronin, Sheldon Glashow, Peter Doherty, Robert Grubbs, Gerhard Ertl, Leland Hartwell, Edmond Fischer, Dudley Herschbach, Walter Gilbert, Roald Hoffmann, Roy Glauber, Wolfgang Ketterle, David Gross, Walter Kohn, John L. Hall, Yuan T. Lee, Serge Haroche, Michael Levitt, Stefan Hell, John Mather, Jules H. Hoffmann, Arthur B. McDonald, Klaus von Klitzing, Edvard Moser, Harold Kroto, May-Britt Moser, William Moerner, Ryoji Noyori, Ferid Murad, Paul Nurse, Ei-ichi Negishi, John O’Keefe, Saul Perlmutter, Douglas Osheroff, William Phillips, Arno Penzias, Richard Roberts, Carlo Rubbia, Kailash Satyarthi, Oliver Smithies, Brian Schmidt, Jack Steinberger, Hamilton O. Smith, Thomas Steitz, George Smoot, Horst Störmer, Jack Szostak, Thomas Südhof, Roger Y. Tsien, John Sulston, Harold Varmus, Joseph H. Taylor, J. Robin Warren, Carl Wieman, Arieh Warshel, David Wineland, Torsten Wiesel ve Robert Wilson imza koymuştur.
Hükûmetlerarası İklim Değişikliği Paneli(IPCC-Intergovernmental Panel on Climate Change) raporları bildiriye esas teşkil etmiştir. Hükûmetlerarası İklim Değişikliği Paneli, Birleşmiş Milletlerin iki örgütü Dünya Meteoroloji Örgütü ve Birleşmiş Milletler Çevre Programı tarafından 1988 yılında insan faaliyetlerinin neden olduğu iklim değişikliğinin risklerini değerlendirmek üzere kurulmuştur.
İklim Değişikliği Mainau Deklarasyonu
“Nobel Ödüllerine layık görülen aşağıda imzası bulunan bilim adamları olarak bizler, bizim gibi dünyanın her yerinden gelen gelecek vaat eden genç araştırmacılarla bulgularımızı paylaşmak için Konstanz Gölü’ne geldik. Neredeyse 60 yıl önce, Nobel Ödülü kazananların benzer bir toplantısı burada Mainau adasında gerçekleşti. Yeni keşfedilen nükleer silah teknolojisinin tehlikeleri hakkında bir bildiri yayınladılar – temel araştırmalardaki ilerlemelerden ortaya çıkan bir teknoloji. Şimdiye kadar, tehdit hala orada olmasına rağmen, nükleer savaştan kaçınmayı başardık.
Sonraki nesil bilim adamları, dünyanın daha müreffeh olmasına yardımcı oldu. Bu refah, dünya çapında hızla artan hammadde tüketimi pahasına elde edildi. Buna karşı koymazsak, dünya artık insanlığın ihtiyaçlarını karşılayamayacak ve sürekli artan gıda, su ve enerji talebimizi karşılayamayacaktır. Ve bu, tam bir insanlık trajedisine yol açacak. İklim araştırmacıları, insan faaliyetlerinin olumsuz etkilerini şimdiden gözlemliyorlar.
İnsan kaynaklı iklim değişikliği olasılığına yanıt olarak Birleşmiş Milletler, dünya hükümetlerine ilgili bilimsel bilginin mevcut durumuna genel bir bakış sağlamak için Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli IPCC‘yi oluşturdu. Mükemmel olmaktan çok uzak olsa da, IPCC’nin en son Beşinci Değerlendirme Raporu’na yol açan çabaların günümüzün iklim değişikliği bilgisi hakkında en iyi bilgi kaynaklarından birini ürettiğine inanıyoruz. Bunu iklim değişikliği alanında uzmanlar olarak değil, bilimsel sürecin bütünlüğüne saygı duyan ve derinlemesine anlayan çeşitli bilim adamları grubu olarak iddia ediyoruz.
İklim değişikliğinin kesin kapsamı hakkında hala belirsizlik olsa da, en son IPCC raporunda yer alan bilim camiasının sonuçları endişe vericidir – özellikle de küresel ortalama sıcaklıkta bir artış karşısında insan refahını sürdürmenin söz konusu riskleriyle bağlantılı olarak. 2 ° C’den fazla Rapor, insan kaynaklı sera gazı emisyonlarının mevcut küresel ısınmanın olası nedeni olduğu sonucuna varıyor. İklim modellerini kullanan tahminler, önümüzdeki on yıllarda insan kaynaklı sera gazı emisyonlarının büyük ölçüde azaltılmaması koşuluyla, bu ısınmanın önümüzdeki yüzyılda büyük olasılıkla sanayi öncesi seviyenin 2 ° C üzerinde bir sıcaklığa yol açacağını gösteriyor.
IPCC değerlendirmesine göre, iklim değişikliğinin başlıca risklerini en aza indirmek için dünyanın mevcut ve gelecekteki sera gazı emisyonlarını azaltmada hızlı ilerleme kaydetmesi gerekiyor. Dünya uluslarının Aralık 2015’te Paris’te düzenlenen BM iklim konferansı fırsatını yakalaması ve dünya çapında gelecekteki emisyonları sınırlamak için kararlı bir şekilde hareket etmesi gerektiğine inanıyoruz. Bu hedef, gelişmiş veya gelişmekte olan tüm ulusların işbirliğini gerektirecek ve mevcut bilimsel değerlendirmelere göre gelecekte de sürdürülmelidir. Hareketsizlik, gelecek nesil insanlığı mantıksız bir riske atmak anlamına gelir.
Elektrikli sandalye ile idam yöntemi, asma cezasına alternatif olarak daha insancıl bir infaz yöntemi oluşturmak amacıyla geliştirilmiş, 1888 yılında ABD’nin New York Eyaleti tarafından kabul edilmiştir. İlk infaz ise 6 Ağustos 1890 tarihinde gerçekleştirilmiştir. Mahkûmun vücuduna yüksek voltajlı elektrik akımı verilmesi suretiyle uygulanan bir idam yöntemidir. Yöntem, mahkûmun kısa sürede bilincini kaybetmesi ve ardından kalp ile diğer hayati organlarının işlevlerini yitirmesi esasına dayanmaktadır.
Elektrikli sandalye, başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere Filipinler’de de bir dönem uygulanmıştır. Günümüzde Amerika Birleşik Devletleri’nin bazı eyaletlerinde ölüm cezasının infazında, kanunların öngördüğü şartlar çerçevesinde ölümcül enjeksiyona alternatif olarak kullanılabilmektedir. ABD’de mahkumlara ölümcül enjeksiyon veya elektrikli sandalye ile infaz seçenekleri sunulmakta ve karar kendilerine bırakılmaktadır.
Elektrikli sandalye ile idam edilen ilk kişi
Dünya tarihinde Elektrikli Sandalye ile idam ilk kez Amerika Birleşik Devletlerinde gerçekleşmiş, cinayetle suçlanan William Francis Kemmler, New York’ta bulunan Auburn Hapishanesi’nde infaz edilmiştir. (9 Mayıs 1860 – 6 Ağustos 1890) Kız arkadaşı(nikahsız eşi) Matilda’yı baltayla öldürmekten birinci derece cinayetten suçlu bulunan Kemmler “Ona baltayla vurdum. Onu öldürmek istedim ve bunun için ne kadar erken asılırsam o kadar iyi” diyerek suçu itiraf etti. Cinayet davası hızlıca bitti ve birinci derece cinayetten suçlu bulunmuştur. Elektrikle infaz yönteminin zalimane ve olağandışı bir ceza olduğu ileri sürülerek yapılan temyiz başvuruları reddedilmiş, böylece elektrikli sandalyenin anayasal uygunluğu ilk kez yargısal denetime konu olmuştur. İnfaz sırasında uygulanan ilk elektrik akımı ölümün gerçekleşmesi için yeterli olmamış, daha yüksek voltajla ikinci kez elektrik verilmiştir. Yaklaşık sekiz dakika süren infaz, elektrikli sandalyenin uygulamadaki ilk örneği olarak tarihe geçmiştir.
İskoç şövalyeWilliam Wallace, İngiltere Kralı I. Edward tarafından vatana ihanet suçlamasıyla idam ettirildi. İşkencelere rağmen kraldan af dilemedi. Hakkında birçok film çekildi ve efsaneleşti.
1540
Fransız hümanist Guillaume Budé, hayatını kaybetti. (Doğumu: 26 Ocak 1467) Antik Yunan Uygarlığına ilişkin incelemeler ve hukuksal çalışmalarda önemli rol oynadı. Antik Yunan Uygarlığının tekrar canlandırılmasında önemli bir yer edindi. 1522 yılında devlet konseyi üyeliğine atandı. Fontainebleau’da ki kraliyete ait olan kütüphaneyi yönetti. 1508 yılında Dava Kararnamelerine İlişkin Açıklamalar adlı eseri yayınladı. Bu eser var olan hukuk geleneğine yeni anlayışlar ve yeni düzenlemeler getirdi.
Guillaume Budé
1572
Aziz Bartholomew Günü Katliamı, 23 Ağustos 1572’de Paris, Fransa’da, Fransız Huguenotlara (Protestanlar) yönelik bir dizi hedefli suikast ve kalabalık şiddetiyle gerçekleşti. İsyanlar hızla Fransa’nın diğer bölgelerine yayıldı ve haftalarca sürerek binlerce Huguenot’un ölümüne yol açtı. Aziz Bartholomew Günü Katliamı, on yıllarca süren Fransız Din Savaşları’nda bir dönüm noktası oldu.
1754
Fransa Kralı XVI. Louis, doğdu. (Ölümü: 21 Ocak 1793) Aydınlanma idealleri doğrultusunda Fransa’da yaptığı reformlarla damga vurdu. 21 Ocak 1793’te, “vatana ihanet” suçlaması yöneltildi ve giyotinle idam edildi.
Atatürk, Kastamonu ve İnebolu’ya yaptığı seyahatlerde şapkayı halka göstererek Cumhuriyet Devrimleri arasında önemli yer tutan kılık kıyafet devriminin ilk işaretini verdi.
Gandhi 16 Ağustos 1933’te başlayan yedi günlük orucu nedeniyle 23 Ağustos’ta sağlık gerekçesiyle serbest bırakıldı.
1939
Almanya ve Sovyetler Birliği, Molotov-Ribbentrop Paktı‘nı imzaladı. Doğu Avrupa’nın etki alanlarına bölünmesini de içeren Saldırmazlık Paktı, II. Dünya Savaşı’nın patlak vermesine zemin hazırlayan gizli bir anlaşmaydı.
1948
Köylülere okul yapımında 20 gün çalışma zorunluluğu getirildi.
1951
İzmir Fuarı’nda komünizm propagandası yapıldığı gerekçesiyle Çekoslovak Pavyonu kapatıldı.
1971
THKP-C Davası’nda Mahir Çayan ve 25 arkadaşının “Türkiye’de proleter ihtilal yapmak amacıyla gizli örgüt kurmak, banka soymak, adam kaçırmak ve İsrail Başkonsolosu Elrom’u öldürmek” suçlarından yargılanmasına devam edildi.
1975
Yunanistan’da 21 Nisan 1967 darbesinin başlıca sanıkları Georgios Papadopoulos, Stylianos Pattakos ve Nikolaos Makarezos, Atina Beş Üyeli İstinaf Mahkemesi tarafından Koridallos Cezaevi’nde görülen dava sonucunda ölüm cezasına mahkûm edildi. Üç isim, darbe nedeniyle “isyan” suçundan ölüm, “vatana ihanet” suçundan ise müebbet hapis cezası aldı. Ölüm cezaları 25 Ağustos’ta hükümet tarafından müebbet hapse çevrildi
1975
Laos’ta komünist darbe yapıldı. Milliyetçi-komünist Pathet-Lao ittifakı, Monarşi’nin yerine “Devrimci- Halkçı Yönetim” ilan etti.
TSİP (Türkiye Sosyalist İşçi Partisi) Genel Sekreteri Yalçın Yusufoğlu İstanbul DGM’ce tutuklandı.
1978
22 Ağustos 1978’de BM tarafından kabul edilen Devletlerin Antlaşmalara Halefiyeti Hakkında Viyana Sözleşmesi imzaya açıldı.
Kapalıçarşı’daki bazı kuyumcuları ölümle tehdit ederek para toplamaktan gözaltına alınan Komünizmle Mücadele Derneği Başkanı Arif Önemli ve 2 suç ortağı mahkemece tutuklanarak cezaevine konuldu.
Nikaragua’da 20 kadar Sandinist gerilla Milli Saray’ı basıp, 40 Milletvekili ve 15 gazeteci dahil 100’e yakın kişiyi rehin aldı.
B.Almanya’da Stern dergisi, 3 RAF (Kızıl Ordu Fraksiyonu) üyesinin Ağustos başında hapisten kaçışının gizlendiğini ortaya çıkardı.
1979
Diyarbakır’da 22 gündür tutuklu bulunan DİSK Genel Sekreteri Fehmi Işıklar ile Genel-İş Batman Şube Başkanı ve Diyarbakır Belediye-İş Baştemsilcisi tahliye edildi.
Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı, yaklaşık 50 bin sağlık personelinin üye olduğu 83 şubeli Tüm Sağlık Personeli Derneği’ni (TÜS-DER) kapattı. 29 Haziran’dan beri tutuklu olan TÜS-DER Genel Başkanı Hasan Fehmi Mavi ve 5 YK üyesi, 21 Ağustos’ta tahliye edilmişti.
1983
Arjantin’de “Plaza de Mayo Anneleri” Cunta dönemi asker suçluları için genel af çıkarılmasını büyük bir mitingle protesto etti.
1985
Batı Almanya’nın üst düzey karşı casuslarından Hans Tiedge, Doğu Almanya’ya iltica etti.
1988
Ankara Merkez Cezaevi’nde tek tip elbiseyi reddeden 53 tutukluya “2 ay mektup gönderememe ve alamama” cezası Mahkeme’ce “uygun” bulundu. Gaziantep E Tipi Cezaevi’ndeki 17 solcu hükümlü ise 1 Ağustos Genelgesi’yle yeniden getirilen tek tip elbiseyi giymeyeceklerini açıkladı
1990
Batı Almanya ve Doğu Almanya, 3 Ekim’de birleşeceklerini duyurdu.
Saddam Hüseyin Kuveyt’teki batılı ülkelerin elçiliklerinin boşaltılmasını istedi.
1990
Ermenistan’ın bağımsızlık bildirisi 23 Ağustos 1990’da kabul edildi. 21 Eylül 1991’de bağımsızlık referandumu yapıldı ve 23 Eylül 1991’de bağımsızlık ilan edildi, Ermenistan Cumhuriyeti kuruldu.
Özgür Gündem Gazetesi çalışanları, gazetelerinin kapatılması ve muhabirlerine yönelik saldırıları protesto etmek için süresiz açlık grevine başladı.
1994
Hakkındaki hapis cezası Yargıtay tarafından onaylanarak kesinleştikten sonra Dışişleri Bakanlığı’nın başvurusu üzerine Üsküp’te yakalanan millî futbolcu Tanju Çolak, Türkiye’ye getirildi ve 23 Ağustos 1994 tarihinde Bayrampaşa Cezaevi’ne konuldu. Özel vekaletle satın aldığı Mercedes marka otomobilin kaçak olduğunu öğrenince kendi kendini ihbar etti. Ağır Ceza Mahkemesi 9 yıl hapis cezası verdi. 28 Şubat 1995’te serbest bırakıldı.
1996
Halkın Demokrasi Partisi 2. Büyük Kurultayında, Türk Bayrağının indirilmesi nedeniyle Ankara Devlet Güvenlik Savcılığı tarafından iddianame düzenlendi. Salonda bulunan tüm parti görevlileri gözaltına alınmış ve sorgulamalar sonrasında 40 kişi hakkında tutuklama kararı verilmişti.
1997
MHP’nin İstanbul İl Kongresi’nde il başkanlığını 16 Mart 1978 Katliamı Davası sanıklarından Mehmet Gül kazandı. Katliam sırasında İstanbul Ülkü Ocakları yöneticisi olan Mehmet Gül, “delil yetersizliği”nden 30 Mart 1980’de beraat etti.
ABD’de Boston Belediyesi, 1927’de idam edilen İtalyan göçmenler Sacco ile Vanzetti’nin heykellerini dikme kararı aldı.
Diyarbakır Bölge Barosu “Güneydoğu’da son 1 yıl içinde 120 bin kişi DGM’lerin kapsamına giren suçlardan gözaltına alındığını” açıkladı.
FİYAB, 23 Ağustos 2005 tarihinde 28 kurucu üye ile kuruldu
2013
BM, Suriye’den kaçan çocuk sığınmacı sayısının bir milyonu geçtiğini ve çatışmanın derinleştiğinin önemli göstergesi olduğunu bildirdi.
2015
63. Hükümetin kurulması için anayasadaki 45 günlük süre doldu. Seçimlerin yenilenmesi zorunlu oldu.
Diyarbakır ve Hakkari’de “Özyönetim” açıklamalarının ardından gözaltına alınan Sur, Silvan ve Hakkari belediye başkanları, ilçe başkanı ve meclis üyelerinden 8 kişi tutuklandı.
2018
Hint hukukçu, gazeteci, insan hakları aktivisti, siyasetçi ve yazar Kuldip Nayar, hayatını kaybetti. (Doğumu: 14 Ağustos 1923)Forman Christian College Lahore’da hukuk lisansını tamamladı. Pakistan’daki Hintli mahkumları ve Hindistan’daki cezaları biten ama serbest bırakılmayan Pakistanlı mahkumları serbest bırakmak için çalıştı. Wagah’ta Bağımsızlık Günü’nü kutlamak ve ölen insanları anmak için mum nöbeti geleneği başlattı.
Kuldip Nayar
2024
Ankara’da anneannesi Leyla Çetiner’i öldüren eski bakanlardan Abdüllatif Şener‘in oğlu Bedirhan Şener’in, Bilkent Adli Psikiyatri Hastanesi’ndeki gözlem süresi 3 hafta daha uzatıldı.
İnsan Hakları Derneği 2023 Yılı Hak İhlalleri Raporu’nu açıkladı. Raporda 2023^te Resmi hata ve ihmal sonucu 369 kişi yaşamını yitirdiği açıklandı.
Edirne’de yasa dışı yollarla Yunanistan’a kaçmaya çalışırken yakalanan 8 şüpheli nöbetçi mahkeme tarafından tutuklandı.
2024
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, Sinan Ateş cinayetiyle ilgili haberler nedeniyle gazeteciler İsmail Saymaz, Erk Acarer, Barış Terkoğlu, Alican Uludağ ve Timur Soykan’ı hedef gösterip tehdit ettiği iddiasıyla Ülkü Ocakları Genel Başkan Yardımcısı Burak Kılıç hakkında 16 Temmuz’da açılan soruşturmada takipsizlik kararı verdi. Kararda, “Şikayete konu paylaşımda yer alan sözlerin tehdit suçunun yasal unsurlarını taşımadığı değerlendirilmiştir” denildi.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) ve İstanbul İl Emniyet Müdürlüğü arasında imzalanan protokole aykırı davranıldığı ve İBB’nin trafik denetiminde kullandığı EDS sistemi vasıtasıyla kesilen cezaların yüzde 30’unun belediyeye ödenmediği gerekçesiyle açılan davada İstanbul 2. İdare Mahkemesi’nin, 2011-2012-2013-2014 dönemlerine ait toplamda 74.389.731,60 TL’nin işleyecek yasal faiziyle birlikte İBB’ye ödenmesine yönelik olarak verdiği kararın istinaf talepleri İstanbul Bölge İdare Mahkemesi 8. İdari Dava Dairesi tarafından reddedildi.
2025
Menzil tarikatındaki miras kavgası İngiltere’de de yargıya taşındı. Mübarek Elhüseyni’nin Londra merkezli şirket üzerinden yaptığı “kurgusal alım satım” işlemleriyle Londra ve Liverpool’daki dergâh binalarını değerinin 5’te 1’ine devraldığı ortaya çıktı. İngiliz mahkemesi işlemleri durdururken, Mübarek ve Emin Elhüseyni hakkında “nitelikli dolandırıcılık” suçundan kamu davası açıldı.
İçişleri Bakanlığı, 18 ilde polis tarafından düzenlenen ‘siber suç‘ operasyonlarında 77 şüphelinin gözaltına alındığını ve 37’sinin tutuklandığını duyurdu.
BM, Gazze’deki sivillerin, hava saldırıları ve silahlı çatışmaların devam etmesi nedeniyle ciddi bir barınma kriziyle karşı karşıya olduğu konusunda uyarıda bulundu.
Adana Cumhuriyet Başsavcılığınca “Alparslan Kuytul Suç Örgütü” ve örgütün mali yapılanmasına yönelik yürütülen soruşturma kapsamında gözaltına alınan 56 şüpheliden 35’i tutuklandı, 18’i hakkında adli kontrol kararı verildi, 3 kişi başsavcılıktan serbest bırakıldı. İnsan Hakları Derneği; “...gözaltı ve tutuklamanın cezalandırma aracına dönüştürülmemesini, savunma hakkına yönelik engellemelerin kaldırılmasını, avukatların mesleki faaliyetleri nedeniyle hedef alınmamasını, ifade özgürlüğüne yönelik ölçüsüz müdahalelere son verilmesini ve kayyum ile el koyma tedbirlerinin peşin cezalandırmaya dönüşmemesini talep ediyoruz.” şeklinde açıklama yaptı.
Dışişleri Bakanlığı’nın 75 ülkenin vatandaşlarına yönelik göçmen vizelerini kapsamlı bir şekilde askıya almasının federal göçmenlik yasasını ihlal ettiğine karar verildi. Karar, ABD Güney New York Bölge Mahkemesi Yargıcı Jeannette A. Vargas tarafından verildi.
Las Vegas’ta başlayan Tupac Shakurcinayeti davasında Eski çete lideri Duane “Keffe D” Davis‘in avukatı Michael Sanft, müvekkilini hapisten kurtarmak için sıra dışı bir yöntem izleyerek jüri üyelerine müvekkiline inanmamalarını, çünkü onun bir yalancı olduğunu söyledi. Avukat, savcılığın elindeki tek şeyin “bir kurgudan ibaret olan” kitap ve röportajlar olduğunu, 30 yıl sonra olay yerinden toplanmış hiçbir somut fiziksel kanıt, DNA, parmak izi, yeni bir görgü tanığı bulunmadığını ileri sürdü.
Uluslararası Af Örgütü Perşembe günü Ekvadorlu yetkililere, 2023 Yasuní Referandumu’nun arkasındaki aktivistlere yönelik tüm yasal ve mali cezaları kaldırmaları çağrısında bulundu Çağrıda, üç yıl önce, milyonlarca insanın Yasuní’yi korumak için oy kullanarak tarihe geçtiği, parkın korunmasını sağlamak için hayatlarını yıllarını adayanların 18.000 dolarlık para cezasıyla karşı karşıya olduğu ve bunun sivil topluma yönelik açık bir taciz olduğu vurgulandı.
BM, insani yardım kesintilerinin Somali’deki çocukları açlığa karşı savunmasız bıraktığı konusunda uyardı.
Sacco-Vanzetti Davası, İtalyan göçmeni anarşist işçiler Nicola Sacco ile Bartolomeo Vanzetti’nin, 15 Nisan 1920’de Massachusetts eyaletinin South Braintree kentinde gerçekleşen silahlı soygun sırasında iki kişinin öldürülmesiyle suçlanmaları, yargılanmaları ve 23 Ağustos 1927’de idam edilmeleriyle sonuçlanan davadır.
Nicola Sacco, 1891’de Güney İtalya’da doğdu ve genç yaşta Amerika Birleşik Devletleri’ne göç etti. Massachusetts’te çeşitli ayakkabı fabrikalarında nitelikli işçi olarak çalıştı. Tutuklandığı sırada eşi Rosina ile birlikte yaşıyor, Dante adında bir oğulları bulunuyor ve ikinci çocuklarını bekliyorlardı.
Bartolomeo Vanzetti, 1888’de Kuzey İtalya’nın Piedmont bölgesindeki Villafalletto’da doğdu ve 1908’de Amerika Birleşik Devletleri’ne göç etti. New York, Connecticut ve Massachusetts’te çeşitli işlerde çalıştıktan sonra Plymouth’a yerleşti. Tutuklandığı sırada seyyar balık satıcılığı yapıyordu.
Dava; sanıkların siyasi görüşleri ve göçmen kimlikleri, delillerin güvenilirliği, yargılamada siyasi önyargı bulunduğu iddiaları ve adil yargılanma hakkı yönünden 20. yüzyıl Dünya ve Amerikan hukuk tarihinin en çok tartışılan davalarından biri olmuştur. Massachusetts’in resmî hukuk tarihi kayıtlarında, Sacco ve Vanzetti’nin cinayetleri işleyip işlemediklerinin hâlen tartışmalı olduğu belirtilmekte, yargılamanın adil olmadığı yönündeki değerlendirmelere yer verilmektedir.
Olay ve tutuklama
15 Nisan 1920 günü öğleden sonra South Braintree’de, Slater and Morrill Shoe Company’nin maaşlarını taşıyan Frederick A. Parmenter ile güvenlik görevlisi Alessandro Berardelli, silahlı bir soygun sırasında öldürüldü. Soyguncular, şirketin maaş ödemeleri için taşıdığı parayı alarak olay yerinden kaçtı.
Polis soruşturması, İtalyan göçmeni ve anarşist olan Nicola Sacco ile Bartolomeo Vanzetti üzerinde yoğunlaştı. İkili 5 Mayıs 1920’de tutuklandı. Tutuklandıkları sırada her ikisinin de üzerinde tabanca vardı. Sacco’nun üzerinde ayrıca Vanzetti’nin konuşmacı olarak katılacağı bir anarşist toplantıya ilişkin bildiri bulundu.
Tutuklama ve yargılama, Amerika Birleşik Devletleri’nde anarşist ve radikal hareketlere karşı yoğun baskıların yaşandığı 1919–1920 Birinci Kızıl Korku döneminde gerçekleşti. Birinci Kızıl Korku, Amerika Birleşik Devletleri’nde Rusya’daki 1917 Ekim Devrimi sonrasında yayılan, komünizm, anarşizm ve radikal işçi hareketlerinin ülkeyi ele geçireceği yönündeki yoğun siyasi panik ve korku dönemiydi. Sanıkların İtalyan göçmeni ve anarşist olmaları, davanın tarafsızlığına ilişkin tartışmaların merkezinde yer aldı. İddia makamının sanıkların siyasi görüşlerini, göçmen geçmişlerini ve Birinci Dünya Savaşı sırasında askerlik hizmetinden kaçmak için Meksika’ya gitmelerini aleyhlerine kullanması da yargılamanın adil olup olmadığı konusunda yoğun eleştirilere yol açtı.
Vanzetti’nin Bridgewater Davası
South Braintree davasından önce Bartolomeo Vanzetti, 24 Aralık 1919’da Bridgewater’da gerçekleşen başarısız bir soygun girişimine katılmakla suçlandı. Sacco ise olay sırasında çalıştığını gösteren kayıtlar nedeniyle bu davada sanık olmadı.
Bridgewater davası 22 Haziran 1920’de başladı ve davaya Yargıç Webster Thayer başkanlık etti. Vanzetti suçlu bulunarak 12 ila 15 yıl hapis cezasına mahkûm edildi. Bu mahkûmiyet, daha sonra görülen South Braintree davasında Vanzetti aleyhindeki değerlendirmelerde de dikkate alındı.
South Braintree iddianamesi ve ana dava
Norfolk County büyük jürisi, 11 Eylül 1920’de Sacco ve Vanzetti hakkında South Braintree’deki soygun ve iki kişinin öldürülmesi nedeniyle iddianame düzenledi. Ana dava, 31 Mayıs 1921’de Dedham’daki Norfolk County Yüksek Mahkemesinde başladı. Davaya Yargıç Webster Thayer başkanlık etti. Savcılığı Frederick G. Katzmann, sanıkların savunmasını ise Fred H. Moore yürüttü.
Savcılık, sanıkları soygun ve cinayetlerle ilişkilendiren görgü tanıklıkları ve balistik deliller sundu. Savunma ise sanıkların olay sırasında başka yerlerde bulunduğunu ve aleyhlerindeki delillerin güvenilir olmadığını ileri sürdü. Sacco’nun olay günü pasaport işlemleri için Boston’daki İtalya Konsolosluğunda bulunduğu, Vanzetti’nin ise Plymouth’ta balık sattığı ileri sürüldü.
Duruşmalar sırasında sanıkların siyasi görüşleri ve Amerikan toplumuna bağlılıkları da sorgulandı. 14 Temmuz 1921’de jüri, Sacco ve Vanzetti’yi soygun ve birinci derece cinayetten suçlu buldu. Kararın ardından sanıkların avukatları, yeniden yargılanma talepleri ileri sürdü, itirazlarda bulundu ve af başvuruları yaptı.
Yeni yargılama istemleri ve Madeiros’un itirafı
1921–1926 yılları arasında savunma; tanık ifadelerindeki çelişkilere, balistik incelemelere ve yeni delillere dayanarak birçok kez yeniden yargılama istedi. Eyalet Polisi Yüzbaşısı William H. Proctor’un ölümcül mermilerle ilgili tartışmalı ve çelişkili balistik açıklamaları da savunmanın dayandığı hususlar arasında yer aldı.
Yargıç Thayer, talepleri reddetti. Massachusetts Yüksek Yargı Mahkemesi de 12 Mayıs 1926’da Thayer’ın takdir yetkisini kötüye kullanmadığı sonucuna vararak itirazları reddetti.
Davanın sonraki aşamalarında, başka bir suçtan hükümlü olarak cezaevinde bulunan Celestino Madeiros’un açıklamaları gündeme geldi. Madeiros, cinayet ve soygunun Morelli çetesi tarafından işlendiğini, Sacco ve Vanzetti’nin olayla ilgisinin bulunmadığını söyledi. Savunma, bu açıklamalara dayanarak yeniden yargılama istedi. Ancak Yargıç Thayer bu talebi de reddetti. Massachusetts Yüksek Yargı Mahkemesi 5 Nisan 1927’de ret kararını onadı.
Yargıç Thayer ve yargılamanın tarafsızlığı
Yargıç Webster Thayer’ın davadaki tutumu, yargılamanın tarafsızlığına ilişkin tartışmaların odağında yer aldı. Savunma, Thayer’ın sanıklara karşı önyargılı olduğunu ve tarafsızlığını yitirdiğini ileri sürdü.
Daha sonra Vali Alvan T. Fuller tarafından oluşturulan bağımsız inceleme komitesi, Thayer’ın dava hakkında mahkeme dışında yaptığı bazı konuşmaların resmî makamların gerektirdiği ölçülülüğe aykırı uygunsuz olduğunu tespit etti. Bununla birlikte komite, etik dışı bu konuşmaların jüri kararını hukuken geçersiz kılmadığı sonucuna vardı.
Thayer’ın jüriye verdiği talimatlar ve duruşmayı yönetme biçimi de davanın adil yönetilmediğine dönük eleştirileri artırdı.
Uluslararası tepkiler
Dava, kısa zamanda Amerika Birleşik Devletleri dışına yayılan tepkilere neden oldu. Sacco ve Vanzetti’nin siyasi görüşleri ve göçmen kimlikleri nedeniyle önyargılı biçimde yargılandıkları düşüncesi, birçok ülkede protestolara yol açtı. New York, Paris, Londra ve Buenos Aires gibi kentlerde gösteriler düzenlendi.
Albert Einstein, George Bernard Shaw, Bertrand Russell ve Arturo Giovannitti gibi tanınmış aydınlar, sanıkların yeniden yargılanması veya serbest bırakılması yönünde çağrıda bulundu. İnfaz tarihi yaklaştıkça protestolar ve af istemleri arttı.
Karar, af başvurularının reddi ve infaz
Yargıç Thayer, 9 Nisan 1927’de Sacco ve Vanzetti hakkındaki idamın elektrikli sandalyeyle infaz edilmesi kararı verdi. Vanzetti, 3 Mayıs 1927’de Vali Fuller’a af başvurusunda bulundu. Sacco ise masum olduğunu savunarak başvuruyu imzalamadı.
Vali Fuller; Harvard Üniversitesi Başkanı A. Lawrence Lowell, Massachusetts Teknoloji Enstitüsü Başkanı Samuel W. Stratton ve emekli Yargıç Robert A. Grant’ten oluşan üç kişilik bir danışma kurulu oluşturdu. Lowell Komitesi olarak bilinen kurul, 27 Temmuz 1927 tarihli raporunda yargılamanın adil olduğu ve sanıkların suçlu bulunduğu sonucuna vardı. Rapor komite 6 Ağustos’ta kamuoyuna açıklandı.
Vali Fuller, bu raporun ardından 3 Ağustos 1927’de af başvurusunu reddetti. Savunmanın hâkimin tarafsız olmadığı gerekçesiyle yaptığı son başvurular ve Amerika Birleşik Devletleri Yüksek Mahkemesine yapılan başvurular da sonuçsuz kaldı.
Son başvuruların da sonuçsuz kalması üzerine Sacco ve Vanzetti’nin infazlarının önünde hukuki bir engel kalmadı. Nicola Sacco ile Bartolomeo Vanzetti, 23 Ağustos 1927’nin ilk saatlerinde Charlestown Eyalet Hapishanesinde elektrikli sandalyeyle idam edildi.Celestino Madeiros da aynı gece başka bir cinayet nedeniyle idam edildi.
1977 Massachusetts bildirisi
İnfazların 50. yılı olan 23 Ağustos 1977’de Massachusetts Valisi Michael S. Dukakis bir bildiri yayımladı ve bu tarihi “Nicola Sacco ve Bartolomeo Vanzetti Anma Günü” ilan etti.
Bildiride, soruşturma ve yargılamanın önyargılardan arınmış adil bir yargılama olmadığı belirtildi. Ayrıca Sacco ve Vanzetti’nin isimleri üzerindeki suçlama ve aşağılamaların kaldırıldığı açıklandı.
Dukakis’in bildirisi, mahkeme kararıyla verilmiş bir beraat veya ölümden sonra uygulanan bir af değildi. Bildiri, Massachusetts yönetiminin yargılamanın adil olmadığı yönündeki resmî tutumunu ortaya koydu.
Hukuk tarihindeki yeri
Sacco-Vanzetti Davası; ceza yargılamasında adil yargılanma hakkı, mahkemenin tarafsızlığı, delillerin değerlendirilmesi, siyasi görüşlerin yargılamaya etkisi ve yabancı düşmanlığı bakımından önemli bir örnek olarak kabul edilmektedir.
Sacco ve Vanzetti’nin cinayetleri işleyip işlemediği konusunda tarihçiler arasındaki tartışma halen devam etmektedir. Buna karşılık yargılamanın tarafsızlığı ve adil yargılanma ilkelerine uygunluğu konusunda ciddi eleştiriler bulunmaktadır. Massachusetts’in resmî hukuk tarihi kayıtlarında, Sacco ve Vanzetti’nin cinayetleri işleyip işlemediklerinin hâlen tartışmalı olduğu belirtilmekte, yargılamanın adil olmadığı yönündeki değerlendirmelere açıkça yer verilmektedir. Hatta John Adams Adalet Sarayı’nda “Yargılanan Adalet” başlıklı bir sergi dahi düzenlenmiştir.
Sacco ve Vanzetti’nin anısına heykeltıraş Gutzon Borglum tarafından hazırlanan kabartma anıt, 1997’de, idamlarının 70. yıldönümünde Boston Belediye Başkanı Thomas Menino tarafından resmen kabul edilmiştir.
Sacco-Vanzetti Davası, iki sanığın mahkûmiyet ve infazından ibaret olmayan; ceza adaletinde usul güvencelerinin, bağımsız yargı denetiminin, delillerin güvenilirliğinin ve toplumsal önyargılardan arınmış bir yargılamanın taşıdığı önemi göstererek hukuk tarihine geçmiş örnek davalardandır.
Sacco-Vanzetti Davası, iki sanığın mahkûmiyet ve infazından ibaret olmayan; ceza adaletinde usul güvencelerinin, bağımsız yargı denetiminin, delillerin güvenilirliğini, konjonktürel baskılardan ve toplumsal önyargılardan arınmış bir yargılama pratiğinin taşıdığı önemi gösteren ve hukuk tarihinde önemli yer tutan bir davadır.
Lozan Barış Antlaşması (Traile de Paix-Lozan), 24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanmıştır.
Antlaşma metni Türkiye Cumhuriyeti adına, Dışişleri Bakanı ve Edirne Milletvekili İsmet İnönü, Sağlık ve Sosyal Yardım İşleri Bakanı ve Sinop Milletvekili Doktor Rıza Nur Bey ile Eski Bakan ve Trabzon Milletvekili Hasan Bey tarafından imza edilmiştir.
2 Kasım 1922 tarihinde TBMM’de düzenlenen gizli oturumda Lozan Konferansı’na katılacak heyetin Hükümetçe belirlenmesi kararı alınmış, görüşmeler öncesine yoğun ön hazırlıklar yapılmıştır.
İnönü, heyetten bazıları ile
Lozan Barış Antlaşması yapılıncaya dek, Berlin’deki Büyükelçilikte bırakılan Numan Tahir Bey (Seymen), İsviçre Büyükelçiliğine bağlı olarak, siyasal olmayan işleri yürütmüştür.
Lozan Antlaşmasından sonra, Almanya, Rudolf Nadolny’yi, 1924 yılı haziran ayında Elçi sıfatıyla Türkiye’ye göndermiştir. İstanbul’da göreve başlayan Alman Elçisi 30 Mart 1925 günü Büyükelçi unvanı ile Ankara’da güven mektubunu sunmuştur. Buna karşılık, Türkiye Hükümetinin, Lozan Anrlaşması yürürlüğe girer girmez, Berlin’e Büyükelçi olarak yolladığı Kemalettin Sami Paşa, 21 Haziran 1925 günü güven mektubunu sunarak görevine başlamıştır.
Avusturya ile : Mondros Silah Bırakışılmadan sonra Osmanlı Devleti, Avusturya ile de ilişkilerini kesmek zorunda kalmıştı. Bu arada Avusturya, Macaristan’dan ayrılıp bir Cumhuriyet olmuştu. Osmanlı Devletinin Viyana’daki son Büyükelçisi Hüseyin Hilmi Paşa ile Avusturya – Macaristan’ın İstanbul’daki Büyükelçisi John Von Pallavicini yurtlarına dönmüştü. Lozan Andlaşmasından sonra, Ankara’da ilk Avusturya Elçisi Auguste Kral 25 Kasım 1924 günü ve Türkiye’nin ilk Viyana Elçisi Hamdi Bey (Arpağ) 1925 yılı Haziranında güven mektuplarını sunmuşlardır.
Macaristan ile : I. Dünya Savaşından sonra Avusturya’dan ayrılarak yeni bir Cumhuriyet olan Macaristan’ın Türkiye’ye yolladığı ilk Elçi Dr. Tahy de Tavar 11 Mayıs 1924 günü ve Türkiye’nin ilk Budapeşte Elçisi Hüsrev Bey (Gerede) ise 9 Mayıs 1924 günü güven mektuplarını sunmuşlardır.
Bulgaristan ile : I. Dünya Savaşı sonunda Sofya’daki Osmanlı Elçisi Safa Bey ile İstanbul’daki Bulgar Elçisi Nedelko Koloucheff ülkelerine dönmüşlerdi. Türkiye 1923 Şubatından başlayarak Sofya’da ve Bulgaristan 1924 yılından başlayarak İstanbul’da yarı resmi temsilciler bulundurduktan sonra, ilk Türk Elçisi Servet Cemal Bey (Balısoy) 1924 Ağustosunda Sofya’da ve ilk Bulgar Elçisi Todor Pavlov 5 Mayıs 1927 günü Ankara’da güven mektuplarını sunmuşlardır.
Polanya ile : 1. Dünya Savaşından sonra kurulan Polonya Cumhuriyetinin Ankara’ya yolladığı ilk Elçi Romanı Knoll 25 Haziran 1924 günü ve ilk Türk Elçisi İbrahim Tali Bey de, bir kaç gün sonra Varşova’da güven mektuplarını vermişlerdir.
Çek – Slovak Devleti : I. Dünya Savaşından sonra kurulan bu Cumhuriyetin ilk Ankara Elçisi Dr. Rud Svetlik 18 Ekim 1925 günü ve Türkiye’nin ilk Prag Elçisi Vasıf Bey (Çınar) da 22 Ağustos 1925 günü güven mektuplarını sunmuşlardır.
Japonya Yüce İmparatoru :
Soley Levan nişanının birinci rütbesine sahip Roma olağanüstü ve yetkili Büyükelçisi Mösyö Kentaro Otchiai Jusammi;
Yunanlılar Yüce Kralı :
Eski Bakanlar Kurulu Başkanı Sovör nişanının Gran Kruva rütbesine sahip Mösyö Eleftherios K. Vénizelos,
Londra olağanüstü Temsilcisi ve Ortaelçisi Sovör nişanının Komandör rütbesine sahip Mösyö Démètre Caclamanos;
Lozan Barış Antlaşması ve Ekleri ile Birlikte Orijinal Metni
Bern olağanüstü Temsilcisi ve Ortaelçisi Mösyö Doktor Vliloutine Yovanovitch;
Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti :
Dışişleri Bakanı, Edirne Milletvekili İsmet Paşa, Sağlık ve Sosyal Yardım İşleri Bakanı, Sinop Milletvekili, Doktor Rıza Nur Bey,
Eski Bakan, Trabzon Milletvekili Hasan Bey;
Lozan Barış Antlaşması’ndan Kareler
Sayın kişilerini atamışlardır. Adları anılan bu kişiler, yöntemine uygun ve geçerli görülen, yetki belgelerini sunduktan sonra, aşağıdaki maddeleri kararlaştırmışlardır :
İşbu Andlaşmanın yürürlüğe konulması gününden başlayarak, bir yandan Britanya İmparatorluğu, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya, Sırp -Hırvat – Sloven Devletleri ve öte yandan Türkiye ve onların uyrukları arasında barış durumu kesinlikle yeniden kurulmuş olacaktır.
Taraflar arasında resmi ilişkiler kurulacak ve onların toprakları üzerinde diplomasi ve konsolosluk memurları, yapılacak özel anlaşmalar bozulmaksızın, devletler hukukunun genel ilkeleriyle belirlenmiş haklara sahip olacaklardır.
KESİM : I
1. TOPRAKLARA İLİŞKİN HÜKÜMLER :
Madde 2
Karadeniz’den Akdeniz’e dek Türkiye’nin sınırı aşağıdaki biçimde saptanmıştır. (Ekli bir numaralı haritaya bakılması) :
Birincisi – Bulgaristan ile :
Rezvaya ağzından Türkiye, Bulgaristan ve Yunanistan sınırlarının Meriç üzerinde kesiştiği noktaya dek;
Bulgaristan’ın bugün çizilmiş olduğu biçimde güney sınırı;
İkincisi – Yunanistan ile :
Oradan Arda ve Meriç ırmaklarının birleştiği noktaya dek;
Meriç yatağı;
Oradan Arda kaynağına doğru bu ırmak üzerinde ve Çörek -Koyun hemen çevresinde olmak üzere, toprak üzerinde belirlenecek bir noktaya dek;
Arda yatağı :
Oradan güney – doğu doğrultusunda Bosna Köyün bir kilometre yukarısında Meriç üzerindeki bir noktaya dek;
Bosna Köyünü Türkiye’de bırakan belirgin ölçüde düz bir çizgi. Çörek köyü, beşinci Maddede anılan Komisyonca halkın çoğunluğunun Türk ya da Rum olarak belirlenmesine göre, Türkiye’ye, ya da Yunanistan’a verilecektir. 11 Ekim 1922 gününden sonra bu Köye göç etmiş olan halk bu konuda hesaba katılmayacaktır.
Oradan Adalar Denizine dek;
İmza Merasimi
Meriç yatağı :
Madde 3
Karadeniz’den Iran sınırına dek Türkiye’nin sınırı aşağıdaki biçimde saptanmıştır.
Birincisi – Suriye ile;
20 Ekim 1921 günü yapılan Fransa – Türkiye Andlaşmasının 8. Maddesinde tanımlanmış sınır.
İkincisi – Irak ile :
Türkiye ile Irak arasındaki sınır dokuz ay içinde Türkiye ile Büyük Britanya arasında dostça belirlenecektir.
Sınır çizgisi konusunda alınacak karara değin, Türkiye ve Britanya Hükümetleri kesin geleceği bu karara bağlı toprakların bugünkü durumunda herhangi bir değişiklik ortaya koyacak nitelikte askersel ya da başka türlü hiç bir eylemde bulunmamayı karşılıklı olarak yükümlenirler.
Madde 4
İşbu Andlaşmada anılan sınırlar, bu Andlaşmaya bağlı 1/1000.000 ölçeğindeki haritalar üzerinde çizilmiştir. Andlaşma metni ile haritalar arasında aykırılık ortaya çıkarsa Andlaşma metni geçerli olacaktır.
Madde 5
İkinci Maddenin ikinci fıkrasında yazılı sınırı topraklar üzerinde çizmekle bir Sınır Çizim Komisyonu görevlendirilecektir. Bu Komisyon, her Devlet için birer yetkili temsilci olmak üzere, Yunanistan ve Türkiye yetkili temsilcileri ile, bu hükümetlerce bir üçüncü Devletin uyrukları içinden, seçilecek bir Başkandan oluşacaktır.
Söz konusu Komisyon yönetimsel sınırları ve yerel ekonomik çıkarları, olanak bulunduğu ölçüde, gözönünde tutarak, işbu Andlaşmadaki tanımları en, yakından izlemeğe her durumda çaba gösterecektir.
Komisyonun kararları oy çoğunluğu ile alınacak ve bu kararlar ilgili taraflar için uyulması zorunlu olacaktır.
Komisyonun harcamaları ilgili Taraflarca eşit biçimde karşılanacaktır.
Madde 6
Bir ırmak ya da akarsuyun, kıyılarıyla değil de, yatağı ile belirlenen sınıra gelince, işbu Andlaşmanın tanımlarında kullanılan (Cours) yatak veya (Chenal) kanal terimleri, bir yandan, ulaşıma uygun, olmayan ırmaklarda su yatağının ya da başlıca kolunun, öte yandan gidiş gelişe uygun, olan ırmaklarda başlıca ulaşım kanalının orta çizgisi anlamına
gelir.
Bununla birlikte, yatak ya da kanalın olası değişmelerinde, sınır çizgisinin, yukarıda belirtilen biçimdeki çizgiyi mi izleyeceğine, yoksa anılan, yatak ya da kanalın işbu Andlaşmanın, yürürlüğe konulduğu andaki durumuna göre kesinlikle mi belirleneceğine karar vermeğe Sınır Çizim Komisyonu yetkili olacaktır.
Türk Heyeti
İşbu Andlaşmada tersine bir hüküm olmadıkça, deniz sınırları kıyıdan üç milden aşağı uzaklıktaki ada ve adacıkları kapsar.
Madde 7
İlgili Devletler Sınır Çizim Komisyonuna görevi için gerekli her türlü belgeleri, özellikle bugünkü ve eski sınırın çizilmesine ilişkin tutanakların onaylı örneklerini, eldeki büyük ölçekli tüm haritaları, uzaklıklara ilişkin bilgileri, düzenlenip yayınlanmamış uzaklık haritalarını ve sınır boyundaki ırmakların yatak değiştirmesi konusundaki bilgileri vermeyi yükümlenirler. Türk makamlarının elinde bulunan haritalar, uzaklığa ilişkin bilgiler ve hatta yayınlanmamış haritalar, işbu Andlaşma yürürlüğe konulur konulmaz, en kısa süre içinde Komisyon Başkanına İstanbul’da verilecektir.
Bundan başka, ilgili Devletler Komisyona tüm belgelerin, özellikle plânlar ve kadastroların, tapu defterlerinin verilmesi ve anılan Komisyonun, isteği üzerine, mal ve topraklara ve ekonomik durumlara ilişkin tüm bilgilerin ve yararlı başkaca bilgilerin sunulması için, yerel makamlara yönerge vermeği yükümlenirler.
Madde 8
İlgili Devletler Sınır Çizim Komisyonuna, görevlerinin yerine getirilmesi için gerekli ulaştırma, ev, iş kolu ve gereçlere (direkler, sınır işaretleri) ilişkin yardımı gerek doğrudan doğruya, gerek yerel makamlar aracılığı ile yapmayı yükümlenirler.
Özellikle Türkiye Hükümeti, gerektiğinde, görevini yapabilmesi için Sınır Çizim Komisyonuna yardım etmeği, yetenekli teknik personeli vermeyi yükümlenir.
Madde 9
İlgili Devletler Komisyonca konulmuş olan nirengi noktalarını, işaretlerini, direk ya da sınır işaretlerini korumağı yükümlenirler.
Madde 10
Sınır işaretleri birbirinden gözle görülebilecek uzaklıklara yerleştirilecektir. Bunlara numara kon,ulacak, bulundukları yerler ve numaraları bir harita üzerinde
belirtilecektir.
Madde 11
Sınırlamaya ilişkin kesin tutanaklar ve ek haritaları ile belgelerin asılları üç örnek olarak düzenlenecektir. Bunlardan ikisi ortak sınıra sahip devletler hükümetlerine verilecek ve .üçüncü örneği ise, işbu Aııdlaşmayı imza eden devletlere onaylanmış birer örneğini sunacak olan, Fransa Cumhuriyeti Hükümetine gönderilecektir.
Atatürk ve İnönü
Madde 12
İmroz ve Bozca Adaları ile Tavşan Adaları dışında, Doğu Akdeniz Adaları ve özellikle Limni, Semendirek, Midilli, Sakız, Sisam ve Nikarya Adaları üzerinde Yunan egemenliğine ilişkin 17/30 Mayıs 1913 günlü Londra Andlaşmasının beşinci ve 1/14 Kasım 1913 günkü Atina Andlaşmasının on beşinci Maddeleri hükümleri uyarınca 13 Şubat 1914
günkü Londra Konferansında alınıp 13 Şubat 1914 günü Yunan Hükümetine bildirilen karar, işbu Andlaşmanın İtalya’nın egemenliği altına konulan ve on beşinci Maddede yazılı olan
Adalara ilişkin hükümleri saklı kalmak koşulu ile doğrulanmıştır. Asya kıyısından üç milden az uzaklıkta bulunan Adalar, işbu Andlaşmada tersine hüküm olmadıkça, Türkiye egemenliği altında kalacaktır.
Madde 13
Barışın korunmasını sağlamak amacı ile, Yunan Hükümeti, Midilli, Sakız, Sisam ve Nikarya Adalarında aşağıdaki önlemlere saygı göstermeği yükümlenirler :
Birincisi : Bu Adalarda hiçbir deniz üssü ve hiçbir istihkâm kurulmayacaktır.
İkincisi : Yunan, savaş uçakları ve öteki hava araçlarının Anadolu kıyısındaki topraklar üzerinde uçması yasaklanacaktır.
Buna karşılık, Türkiye Hükümeti de savaş uçaklarının ve öteki hava araçlarının sözü geçen Adalar üzerinde uçmasını yasaklayacaktır.
Üçüncüsü : Söz konusu Adalarda Yunan, Silâhlı Kuvvetleri, silâh altına alınıp yerinde eğitilebilecek olan normal askersel birlikle ve, tüm Yunanistan topraklarındaki jandarma ve polis sayısı ile orantılı olacak, bir jandarma ve polis örgütü ile sınırlı kalacaktır.
Madde 14
Türkiye egemenliği altında kalan İmroz ve Bozca Adaları, yerel yönetim ve kişi ve malların korunması konusunda, yerli elemanlardan oluşan ve müslüman olmayan yerli halka her bakımdan güven verici özel bir yerel yönetimden yararlanacaktır. Bu Adalarda güvenlik ve düzen, yukarıda sözügeçen yerel yönetim eliyle yerli halk arasından toplanan ve yerel yönetimin emrinde bulunan bir polis tarafından sağlanacaktır.
Rum ve Türk nüfus mübadelesine ilişkin olarak Yunanistan ile Türkiye arasında yapılmış ya da yapılacak bağıtlar İmroz ve Bozca Adaları halkına uygulanmayacaktır.
Madde 15
Türkiye aşağıda sayılan Adalar üzerindeki tüm hak ve senetlerinden İtalya yararına vazgeçer : Bugün İtalya’nın işgali altında bulunan Astampalya (Astropalia), Kodoş (Rhodes), Kalki (Calki), Skarpanto, Kazos (Casso), Piskopis (Tilos), Misiros (Misyros), Kalimnos (Kalymnos), Lcros, Patmos, Lipsos (Lipso), Sombeki (Simi) ve Istanköy (Koş) Adaları ile bunlara bağlı olan adacıklar ve Meis (Castellorizo) Adası (2 numaralı haritaya bakılması).
Madde 16
Türkiye işbu Andlaşmada belirlenen sınırları dışındaki tüm topraklar ile bu topraklardan olup gene bu Andlaşma ile üzerinde kendi egemenlik hakkı tanınmış bulunanlar dışındaki Adalarda —ki bu toprak ve Adaların geleceği ilgililerce saptanmış ya da saptanacaktır- her ne nitelikte olursa olsun, sahip olduğu tüm hak ve senetlerden vazgeçtiğini açıklar.
İşbu Maddenin hükümleri komşuluk nedeniyle Türkiye ile ortak sınırı bulunan ülkeler arasında kararlaştırılmış ya da kararlaştırılacak olan özel hükümleri bozmaz.
Madde 17
Türkiye’nin Mısır ve Sudan üzerindeki tüm hukuk ve senetlerinden vazgeçmesine ilişkin hüküm 5 Kasım 1914 gününden başlayarak geçerlidir.
Madde 18
Mısır’dan alınan vergi karşılık gösterilerek sağlanan Osmanlı istikrazlarına, yani 1855, 1891, 1894 istikrazlarına ilişkin tüm bağlantı ve yükümlerden Türkiye aklanmıştır.
İşbu üç istikraz taksitleri için. Mısır’ın yaptığı yıllık ödemeler bugün Mısır Borçları taksitlerinin bir parçasını oluşturduğundan, Mısır Osmanlı Genel Borçlarına ilişkin öteki tüm yükümlerden aklanmıştır.
Madde 19
Mısır Devletinin tanınmasından doğan sorunlar, ilgili devletler arasında sap!anacak koşullara göre sonradan kararlaştırılacak hükümlerle çözümlenecek ve Türkiye’den ayrılan topraklara ilişkin, olan Andlaşma hükümleri Mısır Devletine uygulanmayacaktır.
Madde 20
Türkiye, Britanya Hükümetince Kıbrıs’ın 5 Kasım I914’te açıklanan ilhakını tanıdığını bildirir.
Toplantılardan bir kare
Madde 21
5 Kasım 1914 tarihinde Kıbrıs Adasında yerleşmiş olan Türk uyrukları, yerel yasanın belirlediği koşullara göre, İngiltere uyrukluğuna geçecek ve böylece Türk uyrukluğunu yitireceklerdir. Bununla birlikte, bu Türkler, isterlerse, bu Andlaşmanın yürürlüğe konulmasından bağlayarak iki yıllık bir süre içinde, Türk uyrukluğunu seçebileceklerdir. Bu durumda, seçme haklarını kullandıkları günü izleyen on iki ay içinde Kıbrıs Adasından ayrılmak zorunda kalacaklardır.
İşbu Andlaşmanın yürürlüğe konulması günü Kıbrıs Adasında yerleşmiş bulunup da, yerel yasanın belirlediği koşullara uyularak yapılan işlem üzerine, o gün İngiltere uyruklusunu edinmiş ya da edinmek üzere bulunmuş olan Türk uyrukları da bu nedenle Türk uyrukluğunu yitireceklerdir.
Şurası da kararlaştırılmıştır ki, Kıbrıs Hükümeti, Türkiye Hükümetinin izni olmaksızın Türk uyrukluğundan başka bir uyrukluğu edinmiş olan kimselere İngiltere uyrukluğu tanımayı reddetmek yetkisine sahip olacaktır.
Madde 22
Türkiye, 27. Maddenin genel bükümlerini bozmamak koşulu ile, 18 Ekim 1912 günlü Lozan Andlaşması ve ona ilişkin Bağıtlar gereğince, her ne nitelikte olursa olsun, Trablusgarp (Libya) üzerinde sahip olmuş bulunduğu tüm hak ve ayrıcalıkların kesinlikle kaldırılmış olmasını tanıdığını açıklar.
2. ÖZEL HÜKÜMLER
Madde 23
Bağıtlı Yüksek Taraflar, Boğazlar Rejimine ilişkin bugün yapılmış Sözleşmede açıklandığı üzere, Çanakkale Boğazında, Marmara Denizinde ve Karadeniz Boğazında denizden ve havadan, gerek barış, gerek savaş zamanlarında özgürce geçiş ve gidiş – geliş ilkesini kabul ve açıklama konusunda anlaşmışlardır. Bu Sözleşme, buradaki Yüksek Bağıtlı Taraflar için, işbu Andlaşmada yazılmış olsa idi onun sahip olacağı güç ve değerin tıpkısına sahip olacaktır.
Madde 24
İşbu Andlaşmanın 2. Maddesinde belirtilen sınırın rejimine ilişkin olarak bugün yapılan özel Sözleşme, onun Bağıtlı Yüksek Tarafları için, bu Andlaşmadaki güç ve değerin tıpkısına sahip olacaktır.
Madde 25
Türkiye kendisi ile yanyana savaşmış Devletler ile öteki bağıtlı Devletler arasında yapılan Barış Andlaşmaları ve ona ek Sözleşmelerin geçerliğini tanımağı ve eski Almanya İmparatorluğu, Avusturya, Macaristan ve Bulgaristan toprakları ile ilgili olarak alınmış ya da alınacak kararları kabul etmeği ve böylece belirlenecek sınırları içindeki yeni Devletleri tanımağı yükümlenir.
Madde 26
Türkiye şimdiden Almanya’nın, Avusturya’nın, Bulgaristan’ın, Yunanistan’ın, Macaristan’ın, Polonya’nın, Romanya’nın, Sırp – Hırvat – Sloven Devleti ve Çek – Slovakya Devletinin sınırlarını, işbu sınırların 25. Maddede anılan Andlaşmalar ya da ek tüm Sözleşmelerle saptanmış ya da saptanacağı biçimde tanıdığını ve kabul ettiğini açıklar.
Madde 27
Türkiye Hükümeti ya da Türkiye makamlarınca, Türkiye toprakları dışındaa, işbu Andlaşmayı imzalayan öteki Devletlerin egemenliği altında ya da koruyuculuğunda bulunan toprakların yurttaşları ile Türkiye’den ayrılan toprakların yurttaşları üzerinde siyasal, yasama ya da yönetimsel konularda, her ne nedenle olursa olsun, hiçbir yetki ya da yargı hakkı kullanılmayacaktır.
Şurası da kararlaştırılmıştır ki, İslam dini makamlarının dinsel yetkilerine bir zarar gelmemektedir.
Madde 28
Bağıtlı Yüksek Taraflar Türkiye’de Kapitülasyonların tümü ile kaldırılmasını, her biri kendisi ile ilgili olarak, kabul ettiklerini açıklarlar.
Madde 29
Fransız uyruklu Faslılar ve Tunuslular Türkiye’de öteki Fransız uyruklarına uygulanan rejimin, her bakımdan tıpkısına bağlı olacaklardır.
Trablusgarp ve Bingazi halkı Türkiye’de öteki İtalyan, uyruklarına uygulanan rejimin her bakımdan tıpkısına bağlı olacaktır.
Bu Madde, kökeni Tunuslu, Trablusgarpb ve Faslı olupta Türkiye’de yerleşmiş bulunanların uyrukluğu konusunda bir hüküm ortaya koymaz
Karşılık olarak, Türk uyrukları da, 1. ve 2. Fıkra hükümlerinden yararlanan halkın yaşadığı ülkelerde, Fransa ve Italya’daki rejimlerin, tıpkısından yararlanacaklardır.
Birinci Fıkradaki hükümlerden halkı yararlanan ülkelerden gelen ya da bu ülkelere yollanan inalların Türkiye’de bağlı olacağı rejim ile buna karşılık Türkiye’den gelen ya da Türkiye’ye yollanan malların söz konusu ülkelerde bağlı olacağı rejim Fransa Hükümeti ile Türkiye Hükümeti arasında bir anlaşma ile belirlenecektir.
KESİM : II UYRUKLUK
Madde 30
İşbu Andlaşma hükümleri uyarınca Türkiye’den ayrılan topraklarda yerleşmiş Türk uyrukları kendiliğinden ve yerel yasaların koşulları içinde bu toprakların geçtiği Devletin uyruğu olacaklardır,
Madde 31
18 yaşını geçmiş olup da 30. Madde hükümleri uyarınca Türk uyrukluğunu yitiren ve kendiliğinden yeni bir uyrukluk kazanan kişiler, işbu Andlaşma yürürlüğe konulduğu günden başlayarak, iki yıllık süre içinde Türk uyrukluğunu seçmek hakkına sahip olacakdır.
Madde 32
İşbu Andlaşma gereğince Türkiye’den ayrılan topraklarda yerleşmiş ve bu topraklardaki halkın çoğunluğundan soy bakımdan ayrı olan 18 yaşını geçmiş kişiler, bu Andlaşmanın yürürlüğe konulması gününden başlayarak iki yıllık süre içinde, halkının çoğunlu-kendi soyundan olan Devletlerden birinin uyrukluğunu, o Devletin izni koşulu ile, seçebileceklerdir.
Madde 33
31 ve 32. Maddeler hükümleri gereğince seçme haklarını kullanan kişiler bunu izleyen 12 ay içinde konutlarını seçme hakları lehine kullandıkları devlet topraklarına geçirmek zorundadırlar.
Bu kişiler, seçme haklarını kullanmadan öııce oturdukları öteki eviçtin, topraklarında sahip bulundukları taşınmaz malları elde tutakta serbest olacaklardır.
Bu kişiler her tür taşınır mallarını birlikte götürebileceklerdir, undan dolayı kendilerine ne çıkarma, ne sokma için hiç bir harç ya da resim yüklenmeyecektir.
Madde 34
İşbu Andlaşma hükümleri gereğince Türkiye’den ayrılan bir yerin yerli halkından 18 yaşını geçmiş olan ve işbu Andlaşmanın yürürlüğe konulduğu sırada yabancı ülkelerde yerleşmiş bulunan Türk uyrukları, Türkiye’den ayrılan ülkeleri yöneten hükümetler ile Yahudilerinin yerleşmiş bulundukları ülkelerin hükümetler arasında yapılmasına gerek görülebilecek anlaşmalar saklı tutulmak üzere, soyları bakımından bu topraklar halkının çoğunluğuna ilintili olmaları ve o toprakları yöneten hükümet de buna izin vermesi koşulu ile, asıl halkından bulundukları topraklarda yürürlükte olan uyrukluğu edinmekte seçme hakkına sahiptirler. Bu seçme hakkı, işbu Andlaşmanın yürürlüğe konulması gününden başlayarak, iki yıllık süre içinde kullanılır.
Madde 35
Bağıtlı Devletler işbu Andlaşmada, ya da Almanya, Avusturya, Bulgaristan ya da Macaristan ile yapılan Barış Andlaşmalarında ya da Türkiye dışındaki Bağıtlı Devletler ile ya da onlardan biri ile Rusya arasında ya da kendi aralarında yapılmış bir Andlaşmada açıklanan ve ilgililere kendileri için edinilmesi olanağı bulunan her hangi bir başka uyrukluğu edinme izni veren seçme hakkının kullanılmasına hiçbir biçimde karşı gelmemeği yükümlenirler.
Madde 36
İşbu Kesim hükümlerinin uygulanmasına ilişkin ulun tüm konularda evli kadınlar kocalarının ve 18 yaşından aşağı olan çocuklar da ana babalarının bağlı oldukları
koşullara uyacaklardır.
Görüşmeler Katılan Heyet Temsilcileri
KESİM :III AZINLIKLARIN KORUNMASI
Madde 37
Türkiye, 38.den 48.e dek Maddelerde belirtilen hükümlerin temel yasalar [Les Lois fondamentales] olarak tanınmasını ve hiç bir yasa, hiç bir yönetmelik ve hiç bir resmi işlemin bu hükümlerle çelişkili ya da onlara aykırı olmamasını ve biç bir yasanın, hiç bir yönetmeliğin ve hiçbir resmi işlemin söz konusu hükümlere üstün sayılmamasını yükümlenir.
Madde 38
Türkiye Hükümeti, doğum, milliyet, dil, soy, ya da din ayırtetmeksizin, Türk halkının tümünün yaşam ve özgürlüklerimi, en geniş biçimde, korumayı yükümlenir. :
Türkiye’nin tüm halkı, kamu düzeni ve genel ahlak ile bağdaşmazlık göstermeyen her din, mezhep ya da inanışın gerek genel, gerçjc ö/el biçimde özgürce kullanılması hakkına sahip
olacaktır. Müslüman olmayan azınlıklar, Türkiye Hükümetince ulusal savunma ya ila kamu düzeninin, korunması için ülkenin her yerinde ya da bir bölümünde alınan ve tüm Türk
yurttaşlarına uygulanan önlemler saklı kalmak koşulu ile, dolaşım ve göç özgürlüğünden bütünü ile yararlanacaklardır.
Madde 39
Müslüman olmayan azınlıklara mensup Türk yurtdaşları Müslümanlarla özdeş medeni ve siyasal haklardan yararlanacaklardır.
Türkiye’nin tüm halkı, din ayırtedilmeksizin, yasa önünde eşit olacaktır.
Din, inanç ya da mezhep farkı hiçbir Türk Yurtdaşının medeni ve siyasal haklardan yararlanmasına ve özellikle genel hizmetlere kabulüne, memurluğa ve yukarı derecelere ulaşmasına, ya da çeşitli meslekleri ve sanatları yapmasına bir engel sayılmayacaktır.
Herhangi bir Türk yurtdaşının gerek özel ya da ticaret ilişkilerinde, gerek din, basın ya da her türlü yayın konusunda ve gerek toplantılarda herhangi bir dili serbestçe kullanmasına karşı hiçbir sınır konulmayacaktır.
Resmi dilin varlığı kuşkusuz olmakla birlikte, Türkçeden başka dil ile konuşan Türk yurttaşlarına yargıçlar önünde kendi dillerini sözlü olarak kullanabilmeleri için gerekli kolaylıklar gösterilecektir.
Madde 40
Müslüman olmayan azınlıklara ilintili olan Türk yurttaşları hukuk bakımından ve fiilen öteki Türk yurttaşlarına uygulanan işlemlerin ve sağlanan güvencelerin
tıpkısından yararlanacaklar ve özellikle, harcamaları kendilerince yapılmak üzere, her türlü yardım, dinsel ya da sosyal kurumları, her türlü okul ve benzeri öğretim ve eğitim kurumları
kurma, yönetme ve denetleme ve buralarda kendi dillerini özgürce kullanma ve dinsel ayinlerini serbestçe yapına bakımından eşit bir hakka sahip bulunacaklardır.
Madde 41
Genel öğretim konusunda Türk Hükümeti, Müslüman olmayan yurttaşların önemli bir oranda yerleşmiş oldukları kentler ve kasabalarda, bu Türk yurttaşlarının çocuklarının ilk okullarda kendi dilleriyle öğretim görmelerini sağlamak üzere, gerekli kolaylığı gösterecektir. Bu hüküm Türk Hükümetinin söz konusu okullarda Türk dilinin öğretilmesini zorunlu kılmasına engel olmayacaktır.
Müslüman olmayan azınlıklara ilintili Türk yurtdaşlarının önemli oranda bulundukları kentlerde ya da kasabalarda, bu azınlıklar Devlet bütçesi Belediye ya da benzeri bütçelerde
eğitim, din, ya da yardım amacıyla genel gelirlerden verilecek paralardan yararlanma ve ödenek ayrılması konusunda hakça bir pay alacaklardır. Söz konusu paralar ilgili kurumların, yetkili temsilcilerine ödenecektir.
Madde 42
Türkiye Hükümeti Müslüman olmayan azınlıkların aile ya da kişi statüleri konusunda, bu sorunların sözügeçeıı azınlıkların törelerine göre çözümlenmesine uygun her türlü hükümleri koymayı kabul eder
İşbu hükümler Türkiye Hükümeti ile ilgili azınlıklardan her birinin eşit sayıda temsilcilerinden oluşan özel Komisyonlarda düzenlenecektir. Anlaşmazlık olursa, Türkiye Hükümeti ile Milletler Cemiyeti Meclisi, birlikte, Avrupalı hukukçular arasından bir üst hakem atayacaktır.
Türkiye Hükümeti söz konusu azınlıkların Kiliseleri, Havraları, mezarlıkları ve öteki dinsel kurumlarına her türlü koruyuculuğu göstermeyi yükümlenir. Bu azınlıkların bugün Türkiye’de bulunan Vakıflarına ve dinsel ve yardım kurumlarına her türlü kolaylığı gösterecek ve izinleri verecek ve yeni dinsel ve yardım kurumları kurulması için, benzeri öteki özel kurumlara sağlanmış olan gerekli kolaylıklardan hiçbirini esirgemeyecektir.
Madde 43
Müslüman olmayan azınlıklara mensup Türk yurttaşları, inançlarına aykırı ya da dinsel ayinlerini bozucu herhangi bir işlem yapmaya zorlanamayacakları gibi, hafta tatilleri gününde Mahkemelerde hazır bulunmaktan ya da herhangi bir yasal işlemin yapılmasından kaçınmaları nedeniyle, onların hiç bir hakkı ortadan kalkmayacaktır. Bununla birlikte, bu hüküm söz konusu Türk yurttaşlarının, kamu düzeninin korunması bakımından, öteki tüm Türk yurttaşlarının bağlı olduğu yükümlerden bağışık kılmayacaktır.
Madde 44
Türkiye, işbu Kesimin yukarıdaki Maddelerinin, Türkiye’nin Müslüman olmayan azınlıklarına ilişkin bulunduğu ölçüde, uluslararası toplumu ilgilendirici nitelikte yükümler getirdiğini ve onların Milletler Cemiyetinin güvencesi altına konulmasını kabul eder. İşbu hükümler Milletler Cemiyeti Meclisindejçoğunhıjkta ahsan, bir karar olmaksızın değiştirilemeyecektir. Britanya İmparatorluğu, Fransa, İtalya ve Japonya Milletler Cemiyeti Meclisinde işbu Maddeler konusunda, yöntemine uygun biçimde, çoğunlukla kabul edilecek olan her hangi bir değişikliği reddetmemeyi bu Andlaşma ile yükümlenirler.
Türkiye, Milletler Cemiyeti Meclisi üyelerinden her birinin bu yükümlülüklerden her hangi birine aykırılık olması ya da olma tehlikesi üzerine, buna Meclisin dikkatini çekmeğe yetkili olacağını ve Meclisin, duruma göre, uygun ve etkin sayılacak bir davranışta bulunabileceğini ve yönerge verebileceğini kabul eder.
Bundan başka, Türkiye, işbu Maddelere ilişkin hukuksal ya da edimsel sorunlarda, Türkiye Hükümeti ile bağıtlı öteki devletlerden her hangi biri ya da Milletler Cemiyeti Meclisi üyelerinden her hangi bir devlet arasında görüş ayrılığı ortaya çıkınca bu anlaşmazlığın, Milletler Cemiyeti Andlaşmasının 14. Maddesi uyarınca, uluslararası nitelikte bir anlaşmazlık gibi sayılmasını kabul eder.
Türkiye Hükümeti bu türden olan her hangi bir anlaşmazlığın, öteki Taraf istemde bulunursa, uluslararası Daimi Adalet Divanına götürülmesini kabul eder. Daimi Divan kararı istinaf edilemeyip Milletler Cemiyeti Andlaşmasının 13. Maddesi uyarınca verilmiş bir kararın güç ve hükmünün tıpkısına sahip olacaktır.
Madde 45
İşbu Kesim hükümleri ile Türkiye’nin Müslüman olmayan azınlıkları için tanınan haklar, Yunanistan tarafından da, kendi topraklarında bulunan Müslüman azınlığa tanınmıştır.
BÖLÜM : II PARASAL HÜKÜMLER KESİM : I OSMANLI DEVLET BORÇLARI [Düyunu Umumiyei Osmaniye]
Madde 46
İşbu Kesime ekli çizelgede gösterilen Osmanlı Devlet Borçları, gene bu Kesimde belirtilen koşullar içinde, Türkiye ile 1912-1913 Balkan Savaşları sırasında yararlarına Osmanlı İmparatorluğu’ndan toprak ayrılmış olan devletler ve işbu Andlaşmanın 12 ve 15. Maddelerinde sözkoııusu olan Adaların ve işbu Maddenin son Fıkrasında belirlenen toprakların kendilerine bırakıldığı devletler ve, son olarak, bu Andlaşma uyarınca Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrılarak Asya toprakları üzerinde yeni kurulan devletler arasında bölüşülecektir. Bundan başka, yukarıda anılan devletlerin tümü, 53. Maddede gösterilen günlerden başlayarak, işbu Kesimde belirtilen koşullar içinde, Osmanlı Borçlarının faizli tutarına ilişkin yıllık yüklemlere de katılacaklardır. Türkiye, 53. Maddedede gösterilen günlerden başlayarak, öteki devletlere yükletilmiş katılma paylarından artık hiç bir biçimde sorumlu tutulmayacaktır.
1 Ağustos 1914 günü Osmanlı egemenliği altında olup Türkiye’nin işbu Andlaşmanın 2. Maddesinde belirlenen sınırları dışında bulunan Trakya arazisi Osmanlı Devlet Borçlarının bölüşülmesi konusunda bu Andlaşma uyarınca, Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrılmış gibi sayılacaktır.
Madde 47
Osmanlı Devlet Borçları İdare Kurulu [Meclisi], işbu Kesime ekli çizelgenin (A) Bölümünde gösterilen istikrazlara ilişkin olup ilgili devletlerden her birine düşen yıllık taksitlerin tutarını, bu Andlaşmanın yürürlüğe konulduğu günden başlayarak, 3 ay içinde 50. ve 51. Maddelerde konulan ilkelere göre saptayacak ve bu tutarı sözü geçen devletlere bildirecektir.
Bu devletler Osmanlı Devlet Borçlan İdare Kurulunun bu komi”daki çalışmalarını izlemek üzere İstanbul’a yetkili temsilciler gönderebileceklerdir.
İşbu Maddede yazılı ilkelerin uygulanmalına ilişkin olurak ilgili Taraflar arasında çıkabilecek tüm anlaşmazlıklar 1. Fıkrada; belirtilen bildirimin yapılmasından sonra en çok bir ay içinde Milletler Cemiyeti Meclisinin göstereceği bir Hakeme götürülecek ve bu Hakem en çok üç ay içinde kararını verecektir. Hakeme ödenecek ücret Milletler Cemiyeti Meclisince saptanacak ve öteki Hakemlik harcamalar ile birlikte, ilgili Taraflara yüklenecektir. Hakemin kararları kesin olacaktır. Hakeme başvurma yıllık taksitlerin ödenmelerini geciktirmeyecektir.
Madde 48
İşbu Kesime ekli çizelgenin (A.) Bölümünde gösterilen Osmanlı Devlet Borçlarının aralarında bölüşüleceği devletlerden, Türkiye’den başkaları, 47. Maddede söz konusu olan yıllık taksitlerden kendilerine düşen paylar için, anılan Madde gereğince, onlara yapılacak bildirim gününden başlayarak üç ay içinde, Osmanlı Devlet Borçları idare Kurumuna kendi paylarının ödenmesinin güvencesi olarak, yeterli miktarda sağlanca (rehin) göstereceklerdir. Yukarıda yazılı süre içinde anılan sağlancalar gösterilmez, ya da gösterilen sağlancaların uygun olup olmadığı konusunda anlaşmazlık çıkarsa, işbu andlaşmayı imzalayan her hangi bir Devletçe, Milletler Cemiyeti Meclisine başvurulabilecektir.
Milletler Cemiyeti Meclisi, karşılık olarak gösterilen gelirlerin toplanması işini, Türkiye’nin dışında, aralarında devlet borçlarının bölüşüleceği devletlerde mevcut bulunan uluslararası finans örgütlerine bırakılabilecektir. Milletler Cemiyeti Meclisinin kararları kesin olacaktır.
Madde 49
İlgili devletlerden her birine düşen yıllık taksit tutarının 47. Madde hükümlerine göre kesinlikle saptanmasına gırişildiği günden başlayarak bir aylık süre içinde, işbu Kesime bağlı çizelgenin (A) Bölümünde gösterilen Osmanlı Devlet Borçlarının nominal anaparasının bölüştürülmesi biçimini saptamak üzere Paris’te bir Komisyon toplanacaktır. Bu bölüşme, taksitlerin dağılımı için kabul edilmiş olan oranlara göre ve istikraz sözleşmeleri ile işbu Kesimin hükümleri gözönünde tutularak yapılacaktır.
Birinci Fıkrada anılan Komisyon Türkiye Hükümetinin temsilcisi ile Osmanlı Devlet Borçları Yönetim Kurulunun bir temsilcisinden ve Birleştirilmiş Borçlar ile Rumeli Demiryolu Senetleri [Lots Turcs] dışındaki, borçlarla ilgili olanların bir temsilcisinden ve ilgili devletlerden her birinin atayacağı temsilcilerden oluşacaktır. Komisyonda anlaşmaya varılamayan tüm işler 47. Maddenin 4. Fıkrasında yazılı Hakeme götürülecektir.
Türkiye kendi payı için yeni borç senetleri çıkarmağa karar verirse, Türkiye Hükümeti temsilcisi ile Osmanlı Devlet Borçları İdare Kurulu temsilcisinden ve Birleştirilmiş Borçlar ile Rumeli Demiryolu tahvilleri dışındaki borçlar temsilcilerinden oluşan bir Komite aracılığı ile, her şeyden önce Türkiye’ye ilişkin olmak üzere, Borçların anaparasının bölüşümü yapılacaktır. Yeniden çıkarılacak borç senetleri Komisyona verilecek ve Komisyon, Türkiye’nin aklanmasını ve Osmanlı Devlet Borçlarından kendilerine birer pay yüklenen öteki devletlere karşı senet sahiplerinin haklarını gösteren koşullar içinde, söz konusu senetlerin sahiplerine verilmesini sağlayacaktır. Osmanlı Devlet Borçlarından her devletin payını temsil etmek üzere çıkarılacak senetler, Bağıtlı Taraflar ülkelerinde her türlü damga resminden ya da söz konusu senetlerin çıkarılmasından doğacak başkaca vergilerden bağışık tutulacaktır.
İlgili devletlerden her birine düşen yıllık taksitlerin ödenmesi, nominal anaparanın bölüşülmesine ilişkin bu Maddede yazılı bulunan hükümler nedeniyle, ertelenmeyecektir.
Madde 50
47 nci Maddede yazılı yıllık taksitlerin ve 49. Maddede söz konusu olan Osmanlı Devlet Borçları nominal anaparasının bölüşülmesi aşağıdaki biçimde yapılacaktır :
Birincisi : 17 Ekim 1912 gününden önceki istikrazlar ile onlara ilişkin yüklemler, 1912-1913 Balkan Savaşları sonucunda bulunduğu durumda, Osmanlı İmparatorluğu ile savaş sonunda Osmanlı Devletinden kendilerine toprak ayrılan Balkan Hükümetleri ve işbu Andlaşmanın 12. ve 15. Maddelerinde söz konusu Adaların kendilerine verildiği devletler arasında bölüşülecek ve bu savaşlara son, veren Andlaşmaların ya da daha sonra yapılmış Andlaşmaların, yürürlüğe konulmasından sonra ortaya çıkan toprak değişiklikleri gözönünde tutulacaktır.
İkincisi : Bu ilk bölüşmeden sonra, Osmanlı Devletinin üzerinde kalan istikrazların borç artığı ile onlara ilişkin yıllık taksitler artığına, Osmanlı Devletince 17 Ekim 1912 günü ile 1 Kasım 1914 günü arasında yapılan istikrazlar ve bunlara ilişkin yıllık taksitler eklenince çıkacak toplam Türkiye ve Asya’da yeni kurulmuş olup işbu Andlaşma uyarınca Osmanlı devletinden, kendilerine toprak ayrılan devletler ve sözü geçen Andlaşmanın 46. Maddesinin son -Fıkrasında belirtilen toprak kendisine bağlanan Devlet arasında bölüşülecektir.
Anaparanın bölüşülmesi, işbu Andlaşmanın yürürlüğe konulması gününde her istikrazın anaparasının tutarı üzerinden yapılacaktır.
Madde 51
50. nci Maddede açıklanan bölüşüm sonucu olarak Osmanlı Devlet; Borçlarının yıllık taksitlerinden ilgili devlete düşen pay aşağıdaki gibi saptanacaktır.
Birincisi : 50 nci Maddenin 1. Fıkrasında açıklanan bölüşüm için, önce 12. ve 15. Maddelerde sözü geçen Adalar ile Balkan savaşları sonucunda Osmanlı Devletinden ayrılan toprakların topuna düşecek pay tutarının saptanmasına girişilecektir.
İşbu payın 50. Maddenin birinci fıkrası hükümleri gereğince bölüşülecek yıllık taksitler toplamına göre tutarı, şözkonusu Adalar ve ayrılan ülkelerin, birlikte olarak, genel gelirleri toplamı ortalamasının, 1907 yılında konulan ek gümrük vergisi gelirleri ile birlikte, 1910-1911 ve 1911-1912 bütçe yılları sırasında Osmanlı Devletinin genci gelirler toplamı ortalamasıyla eş oranda olacaktır.
Böylece saplanacak tutar, kendilerine yukarıdaki fıkrada sözü-geçen toprakların verildiği devletler arasında daha sonra bölüşülecek ve, bunun sonucu olarak, söz konusu devletlerden her birine düşecek payın, aralarında bölüşülecek genel toplama oranla tutarı bu devletlerden her birine bağlanan toprakların gelirleri ortalamasının Balkan Savaşları sonucunda Osmanlı Devletinden ayrılan toprakların ve 12. 15. Maddelerde sözü geçen Adaların toplamının 1910-1911 ve 1911-1912 bütçe yılları içindeki genel gelirleri ortalamasıyla eş oranda olacaktır. İşbu Fıkrada söz konusu gelirlerin hesaplanmasında gümrük gelirleri sayılmayacaktır,
İkincisi : 46. Maddenin son fıkrasında sözügeçen topraklarla birlikte, işbu Andlaşma uyarınca Osmanlı Devletinden ayrılan topraklara gelince, ilgili her Devlete düşen payın, 50. Maddenin 2. fıkrası hükümlerine göre bölüşülecek yıllık taksitlerinin genel toplamına oranı, ayrılan ülkenin ortalama gelirinin, 1910-1911 ve 1911-1912 bütçe yıllarında (1907 yılında konulan ek gümrük vergileri gelirleri ile birlikte) topraklar ve Adalar payı çıkarıldıktan sonra bulunacak tutarın oranıyla eş olacaktır.
Madde 52
İşbu Kesime bağlı çizelgenin, (B) Bölümünde yazılı avanslar Türkiye ile 46. Maddede anılan öteki devletler arasında aşağıdaki koşullara göre bölünecektir :
Birincisi : Çizelgede belirli olup 17 Ekim 1912 de mevcut bulunan avanslar konusunda işbu andlaşmanın yürürlüğe konulması gününde ödenmemiş anapara var ise, bu anapara ve 53. Maddenin 1. fıkrasında yazılı günlerden beri toplanmış faizler ile söz konusu günlerden beri yapılan ödemeler, 50. Maddenin 1. ve 51. Maddenin gene 1.fıkrasında belirtilmiş hükümlere göre bölüşülecektir.
İkincisi : İşbu ilk bölüşme sonucunda Osmanlı Devletine düşen paralar ve çizelgede belirtilmiş olup devletin, 17 Ekim 1912 günü ile l Kasım 1914 günü arasında anlaşmaya bağladığı avanslar ve işbu Andlaşmanm yürürlüğe konulması gününde eğer var ise, ödenmemiş olan anapara, ile l Mart 1920 gününe dek toplanmış faizler ve o günden beri yapılan ödemeler 50. Maddenin 2. ve 51. Maddenin 2. fıkralarında belirtilen, hükümlere göre bölüşülecektir.
Osmanlı Devlet Borçları Yönetim Kurulu söz konusu avanslardan ilgili devletlerin her birine düşen pay tutarını, işbu Andlaşmanın, yürürlüğe konulmasından başlayarak, 3 aylık, süre içinde saptayacak ve bu tutarı söz konusu devletlere bildirecektir.
Türkiye dışındaki devletlere yüklenen paralar, söz konusu devletlerce Devlet Borçları Yönetim Kuruluna ödenecek ve bu Kurulca da, ya alacaklılara ya da Türkiye’nin anılan devletler hesabına gerek faiz, gerek anapara akçesi olarak ödemiş bulunduğu paralar tutarını karşılayıncaya dek, Türkiye Hükümeti hesabına gelir yazılacaktır.
Yukarıdaki fıkrada öngörülen, ödemeler, işbu Andlaşmanın yürürlüğe konulmasından başlayarak, eşit 5 yıllık taksit ile yapılacaktır. Bu ödemelerin Osmanlı Devleti alacaklılarına yapılacak bölümü, avans sözleşmesinde yazılı yıllık faizleri içerecek ve Türkiye Hükümetine düşen, bölümü ise faizsiz ödenecektir.
Madde 53
Balkan Savaşları sonunda kendilerine Osmanlı Devletinden toprak ayrılmış olan devletlerin borçlu olup işbu Kesime ekli çizelgenin (A) Bölümünde yazılı Osmanlı Devlet Borçları istikrazlarının yıllık taksitleri, söz konusu toprakların anılan devletlere geçmelerini açıklayan Andlaşmaların yürürlüğe konulması gününden başlayarak ödenmesi gerekecektir. 12. Maddede belirtilen Adalara gelince, bunların yıllık taksitinin 1/14 Kasım 1913 gününden başlayarak ve 15. Maddede söz konusu olan Adaların yıllık taksitin ise 17 Ekim 1912 gününden başlayarak ödenmesi gerekecektir.
İşbu Andlaşma gereğince Osmanlı Devletinden ayrılan Asya’daki topraklar üzerinde yeni kurulmuş devletlerin ve 46. Maddenin son Fıkrasında yazılı topraklar kendisine bağlanan devletin borçlu oldukları yıllık taksitlerin l Mart 1920 gününden başlayarak ödenmesi gerekecektir.
Madde 54
İşbu Kesime ekli çizelgenin (A) Bölümünde sayılan 1911, 1912 ve 1913 Hazine Tahvilleri, Sözleşmelerde saptanan ödeme gününden başlayarak, 10 yıllık bir süre içinde kararlaştırılmış faizleri ile birlikte ödenecektir.
Madde 55
Türkiye; ile birlikte, 46. Maddede anılan, devletler, işbu Kesime bağlı çizelgenin (A) Bölümünde belirtildiği üzere, Osmanlı Devlet Borçlarından kendilerine düşen ve 53. Maddede belirtilen günlerden başlayarak, ödenmesi gerektiği halde ödenmemiş bulunun yıllık taksitler tutarını Osmanlı Devlet Borçları Yönetim Kuruluna ödeyeceklerdir. Bu ödeme işbu Andlaşmanın yürürlüğe konulmasından başlayarak, 20 yılda eşit taksitler ile ve faizsiz olarak yapılacaktır.
Türkiye’den başka devletlerce Devlet; Borçları İdare Kuruluna ödenen yıllık taksitler bu Kurulca, söz konusu devletler hesabına Türkiye tarafından ödenmiş olan paraların tutarını karşılayınca dek, Türkiye’nin henüz borçlu bulunduğu toplanmış taksitlerden çıkarılacaktır.
Madde 56
Bundan böyle, Osmanlı Devlet Borçları Yönetim Kurulunda Alman, Avusturyalı ve Macar senet sahiplerinin, temsilcileri bulunmayacaktır.
Madde 57
Osmanlı Devlet Borçları istikraz ve avanslarına ve karşılığı Mısır vergisi ile sağlanmış olan, 1855, 1891 ve 1894 Osmanlı istikrazlarına ilişkin faiz kuponlarının sunulması süreleri ile söz konusu istikrazlardan kurası çıkmış olan senetlerin ödenmesi için sünme süreleri, Bağıtlı Yüksek Tarafların topraklarında 29 Ekim 1914 gününden başlayarak, işbu Andlaşmanın yürürlüğe konulmasından sonra 3 ayın bitimine dek ertelenmiş sayılacaktır.
BİRİNCİ KESİME BAĞLI EK: I l Kasım 1914 gününden önceki Osmanlı Genel Borçları Çizelgesi
KESİM : II ÇEŞİTLİ HÜKÜMLER
Madde 58
Bir yandan Türkiye, öte yandan (Yunanistan dışında) öteki Bağıtlı Devletler, gerek Türkiye ile bu Devletlerin, gerek (tüzel kişiler de kapsamı içine girmek üzere) onların uyruklarının 1 Ağustos 1914 günü ile bugünkü Andlaşmanın yürürlüğe konulması günü arasında geçen süre içinde, gerek savaş eylemleri, gerek istiraval, el koyma, kullanım ya da zoralım önlemleri yüzünden doğan, kayıp, zarar ve ziyanlar nedeniyle her türlü para istemlerinden, karşılıklı olarak vazgeçerler.
Bununla birlikte, yukarıdaki hüküm işbu Andlaşmanın III. Bölümünde yazılı hükümleri (Ekonomik hükümler) zedelemeyecektir.
Almanya ile yapılan, 28 Haziran 1919 günkü Barış Andlaşmasının 259. Maddesinin. (1) Fıkrası ve Avusturya ile yapılan 10 Eylül 1919 günlü Barış Andlaşmasının 210. Maddesinin (1). Fıkrası gereğince, Almanya ve Avusturya tarafından devredilmiş olan altın para üzerindeki her türlü haklarından, Türkiye (Yunanistan dışarıda kalmak üzere) öteki Bağıtlı Devletler yararına vazgeçer.
Birinci Tertip Türk Tahvilleri konusunda, gerek 20 Haziran 1331 (3 Temmuz 1915) günkü Sözleşme ile, gerek bu Tahvillerin, arkasında yazılı metne göre, Osmanlı Devlet Borçları Yönetim Kuruluna yüklenmiş olan tüm ödeme yükümleri ortadan kaldırılmıştır.
Bunun gibi Türkiye, Osmanlı Hükümetince İngiltere’ye ısmarlanmış olup Britanya Hükümetince 1914 yılında müsadere edilmiş savaş gemileri için ödenmiş bulunan paraların geri verilmesini, ne Britanya Hükümetinden, ne de onun uyruklarından istememeği kabul ve bu konuda her türlü istemlerinden vazgeçer.
Madde 59
Yunanistan, savaş yasalarına aykırı olarak Anadolu’da Yunan Ordusunun ya da yönetiminin eylemlerinden doğan zararların onarımı yükümünü tanır.
Öte yandan, Türkiye, Yunanistan’ın savaşın uzamasından ve onun sonuçlarından doğan parasal durumunu gözönünde tutarak onarım konusunda Yunan Hükümetine karşı her türlü istemlerinden kesinlikle vazgeçer.
Madde 60
Gerek Balkan Savaşları sonucunda, gerek işbu Andlaşma ile Osmanlı İmparatorluğundan kendilerine toprak verilmiş ya da verilmekte olan Devletler, Osmanlı İmparatorluğunun işbu topraklar üzerindeki tüm taşınır ve taşınmaz mallarına, karşılık ödemeden, sahip olacaklardır.
Şurası kararlaştırılmıştır ki, 26 Ağustos 1324 (8 Eylül 1908) ve 20 Nisan 1325 (2 Mayıs 1909) günlü iradelerin [Padişah’ın Kararları] Hazine-i Hassa’dan [Saray’ın mal ve mülkü] Devlete geçirilmesini emrettiği taşınır ve taşınmaz mallar ile 30 Ekim 1918 de Hazine-i Hassa’ca kamu hizmetleri için yönetilmekte bulunmuş olan taşınır ve taşınmaz mallar, söz konusu Devletlerin, bu mallara ilişkin, konularda Osmanlı İmparatorluğu yerine geçmeleri gerekeceğinden, bu mallar üzerinde kurulmuş olan Vakıflar geçerli sayılmak üzere, yukarıdaki fıkrada anılan taşınır ve taşınmaz malların kapsamı içine girecektir.
Gerek Balkan Savaşları sonucunda, gerek daha sonra Yunanistan’a geçmiş olan eski Osmanlı İmparatorluğu toprakları üzerinde bulunup Hazine-i Hassa’dan Devlete geçen taşınır ve taşınmaz mallar konusunda Türkiye Hükümeti ile Yunan Hükümeti arasında çıkan anlaşmazlık, yapılacak bir Hakem anlaşmasıyla ve 1-14 Kasım 1913 günlü Atina Andlaşmasına ekli 2 sayılı Özel Protokol gereğince, La Haye’de bir Hakem Mahkemesine sunulacaktır.
Bu Maddenin hükümleri Hazine-i Hassa adına tescilli ya da onun yönettiği, işbu Maddenin 2. ve 3. Fıkralarında öngörülmeyen, taşınır ve taşınmaz malların hukuksal niteliğini değiştirmiyecektir.
Madde 61
İşbu Andlaşma gereğince Türkiye’den başka bir Devletin uyruğuna geçmiş olup sivil ve askersel emeklilik ve açıkta tutulma, yetim ve dul maaşlarından [Pension] yararlananlar, maaşları nedeniyle Türkiye Hükümetine karşı hiç bir istemde bulunamayacaklardır.
Madde 62
Almanya ile 28 Haziran 1919’da yapılan Versailles Barış Andlaşmasının 261. Maddesi ve 10 Eylül 1919’da Avusturya ile, 27 Kasım 1919’da Bulgaristan ile ve 4 Haziran 1920’de Macaristan ile yapılan Barış Andlaşmalarının koşut Maddeleri uyarınca, Türkiye’den alacaklı bulundukları tüm alacakların öteki Bağıtlı Devletlere geçirilmesini [transfert| Türkiye kabul eder.
Öteki Bağıtlı Devletler, bu konuda Türkiye’ye düşen borçlardan onu aklar.
Türkiye’nin Almanya, Avusturya, Bulgaristan ve Macaristan’dan alacakları da sözü geçen Bağıtlı Devletlere geçirilmiştir.
Madde 63
Türkiye Hükümeti, öteki Bağıtlı Devletlerle anlaşmış olarak, Savaştan sonra Türkiye’ye satılacak malların semenleri için Alman Hükümetinin Türkiye Hükümetince çıkarılan kağıt paraları belirli bir kambiyo fiyatı ile kabul edeceği konusunda Savaş sırasında üstlendiği yüklemlerden Alman Hükümetini akladığını açıklar.
BÖLÜM : III EKONOMİK HÜKÜMLER
Madde 64
Bu Bölümde “Müttefik Devletler” teriminden anlaşılan Türkiye’nin dışındaki Bağıtlı Devletlerdir. “Müttefikler uyrukları” terimi, Türkiye’nin dışındaki, Bağıtlı Devletler uyruklarından olanların ya da bu Devletlerden birinin koruyuculuğu altındaki bir Devlet ya da ülke uyruklarından olan gerçek kişiler, ortaklıklar, dernekler [associations] ve kuruluşları [etablissements] kapsamaktadır.
Bu bölümün “Müttefikler uyruklarına” ilişkin hükümlerinden, Müttefik Devletler uyruğuna sahip olmamakla”‘ birlikte, gerçekte bu Devletlerce korunmakta bulunmaları nedeniyle, Osmanlı makamlarınca Müttefik uyruğu gibi işleme bağlı tutulmuş ve bu yüzden zarar görmüş olan kişiler de yararlanacaktır.
KESİM : I MALLAR, HAKLAR VE ÇIKARLAR
Madde 65
29 Ekim 1914 günü Müttefik Devletler uyruğu bulunan kişilerin olup işbu Andlaşmanın yürürlüğe konulduğu gün Türk kalacak topraklar üzerinde kimliği belirlenecek mallar, haklar ve çıkarlar, bulundukları durumda, hak sahiplerine hemen geri verilecektir.
Buna karşılık, Türk uyruklarının olup 29 Ekim 1914 günü Müttefik Devletlerin egemenliği ya da koruyuculuğu altında bulunan, ya da Balkan Savaşları sonunda Osmanlı İmparatorluğundan ayrılarak bugün söz konusu Devletlerin egemenliği altında tutulan topraklar üzerinde kimliği belirlenebilecek mallar, haklar ve çıkarlar da, bulundukları durumda, hak sahiplerine hemen geri verilecektir.
Bundan başka, bu Andlaşma ile Osmanlı İmparatorluğundan ayrılmış topraklar üzerinde bulunup Türk uyruklarının olan ve Müttefik Devletler makamlarınca arıtımlara ya da başkaca
olağanüstü önlemlere konu olmuş bulunan mallar, haklar ve çıkarlar konusunda da özdeş işlem uygulanacaktır.
İşbu Andlaşma ile Osmanlı İmparatorluğundan ayrılan bir ülkede bulunup Osmanlı Hükümetince olağanüstü savaş önlemlerine konu olduktan sonra, o ülkede egemenliğini sürdüren Bağıtlı Devletin bugün elinde bulunan kimliği belirlenebilecek mallar, haklar ve çıkarlar meşru hak sahiplerine, bulundukları durumda, geri verilecektir. Sözkoııusu ülke üzerinde egemenliğini sürdüren Bağıtlı Devletçe arıtılmış olan taşınmaz mallara da özdeş işlem uygulanacaktır. Kişiler arasında bunların dışındaki tüm hak istemleri, yetkili yerel mahkemeler önünde ileri sürülecektir.
Üzerinde hak ileri sürülen malların kimliğine ya da geri verilmesine ilişkin tüm anlaşmazlıklar bu Bölümün V. Kesiminde yazılı Karma Hakem Mahkemesine sunulacaktır.
Madde 66
65. Maddenin birinci ve ikinci Fıkraları hükümlerinin yerine getirilmesi için, Bağıtlı Yüksek Taraflar, hak sahiplerini, en ivedi bir yöntem ile, kendilerinin rızası olmaksızın yüklenmiş olabilecek her türlü yüklem ya da yararlanma haklarından [charges ou servitudes] arınmış olarak malları, hakları ve çıkarlarına tasarruf edecek duruma koyacaklardır. Söz konusu mallar, haklar ve çıkarları, geri verme işlemini yapacak olan Hükümetten daha önce doğrudan doğruya ya da dolayısıyla elde etmiş olup da, geri verme yüzünden zarar görmüş bulunacak üçüncü kişilerin zarar- giderimi de o Hükümete düşecektir. İşbu zarar – giderim konusunda ortaya çıkabilecek anlaşmazlıkların çözümlenmesi genel mahkemelerin [Tribunaux de droit commun] yetkisi içine girecektir.
Öteki tüm durumlarda, zarar – giderim için ilgili kişilere karşı dava açmak zarar gören üçüncü kişilere düşecektir.
Bu amaçla, düşman malları, hakları ve çıkarları üzerinde Bağıtlı Yüksek Taraflarca girişilen tüm tasarruf işlemleri ve başkaca olağanüstü savaş önlemleri, arıtma işlemi henüz sona ermemiş ise, hemen kaldırılacak ve durdurulacaktır. Sahiplerinin istemleri, söz konusu mallar, haklar ve çıkarlar, kimliği belirlenir belirlenmez, geri verilmek üzere yerine getirilecektir.
65. Madde ile geri verilmesi öngörülen mallar, haklar ve çıkarlar, işbu Andlaşmanın imzası günü Yüksek Tarafların Hükümetlerinden birinin makamlarınca arıtılmış bulunuyorsa, bu Hükümet, arıtma semenini sahiplerine ödeyerek, söz konusu mallar, haklar ve çıkarları olduğu gibi geri vermek zorunluğundan kurtulacaktır. Eğer sahibinin isteği üzerine, V. Kesimde öngörülen Karma Hakem Mahkemesi, arıtmanın, değer fiatı sağlayacak koşullar içinde yapılmamış olduğuna karar verirse, bu Mahkeme taraflar arasında bir anlaşmaya varılmadığı durumda, haklı göreceği ölçüde arıtma semenini artırabilecektir. Mal sahibi ile, varılacak anlaşma ya da sözü geçen Karma Hakem Mahkemesi kararı gününden başlayarak iki aylık süre içinde ödeme yapılmamış ise, söz konusu mallar ve çıkarlar geri verilecektir.
Madde 67
Bir yandan Yunanistan, Romanya, Sırp – Hırvat-Sloven Devleti, öte yandan Türkiye, kendi Orduları ve yönetim makamlarınca Türkiye topraklarında ya da Yunanistan, Romanya ve Sırp-Hırvat – Sloven Devleti topraklarında bulunan her türlü taşınmaz malların ülkelerinde aranması ve geri verilmesi konusunda hem gerekli yönetimsel önlemler alınması, hem de ilgili tüm belgelerin teslimi yolu ile kolaylık gösterilmesini, karşılıklı olarak, yükümlenirler.
Bu araştırma ve geri verme Alman, Avusturya, Macar ve Bulgar Orduları ve Yönetim makamlarınca Yunan, Romanya ya da Sırp-Hırvat-Sloven Devleti toprakları üzerinde (saisis on séquestrés) olup ta Türkiye’ye ya da onun uyruklarına geçirilmiş bulunan yukarıda söz konusu eşya ile Yunan, Romanya ya da Sırp-Hırvat-Sloven Devleti Ordularınca Türk topraklarından alınarak ya da haczedilerek Yunanistan’a, Romanya’ya ya da Sırp – Hırvat – Sloven Devletine ya da onların uyruklarına geçirilmiş olan eşya için de yerine getirilecektir.
Bu araştırma ve geri vermeğe ilişkin dilekçeler, Andlaşmanın yürürlüğe konulması gününden başlayarak, altı ay içinde sunulacaktır.
Madde 68
Türkiye’nin Yunan Ordusunca işgal edilmiş bulunan bölgelerimle Yunan makamları ya da yönetimi ile Türk uyrukları arasında yapılmış sözleşmelerden doğan borçlar, işbu sözleşmelerde yazılı koşullar içinde, Yunan Hükümetince ödenecektir.
Madde 69
1 Ağustos 1914’de yararlandıkları rejim gereğince, Müttefik Devletler uyruklarının ve mallarının bağlı olmadığı hiç bir vergi, resim ya da ek resim, 1922-23 Bütçe yılından önceki Bütçe yılları için, söz konusu uyruklardan ya da onların malları üzerinden alınmayacaktır.
1922-23 Bütçe yılından önceki yıllar için 15 Mayıs 1923 gününden sonra vergi alınmış bulunuyor ise, işbu Andlaşma yürürlüğe konulur konulmaz, bu paralar hak sahiplerine geri verilecektir.
15 Mayıs 1923 gününden önce alınan paralar konusunda hiç bir istemde bulunulamayacaktır.
Madde 70
65, 66, 68 ve 69. Maddelere dayanan istemler, işbu Andlaşmanın yürürlüğe konulmasından başlayarak, 6 aylık süre içinde yetkili makamlar önünde ve bu yoldan anlaşmaya varılamazsa, gene bu Andlaşmanın yürürlüğe konulması gününden başlayarak 12 aylık bir süre içinde Karma Hakem Mahkemesi önünde ileri sürülecektir.
Madde 71
Britanya İmparatorluğu, Fransa, İtalya, Romanya ve Sırp – Hırvat – Sloven Devleti ya da onların uyrukları, kendi mal, hak ve çıkarları konusunda 29 Ekim 1914 gününden önce Osmanlı Hükümeti önünde istem ileri sürmüş ya da dava açmış bulunuyorsa, işbu Bölümün hükümleri, söz konusu istemler ya da davaları hiçbir biçimde zedelemeyecektir. Britanya, Fransa, İtalya, Romanya ve Sırp – Hırvat – Sloven Hükümetleri önünde Osmanlı Hükümeti ya da uyruklarınca ileri sürülen istemler ya da açılan davalar konusunda da özdeş işlem yapılacaktır. Bu istemler ya da davalar Türkiye Hükümeti ve bu Maddede adları geçen öteki Hükümetler önünde, Kapitülasyonların kaldırılmış olması da gözönünde tutularak, özdeş koşullar içinde izlenecektir.
Madde 72
Bugünkü Andlaşma ile Türk kalan topraklar üzerinde Almanya, Avusturya, Macaristan ve Bulgaristan’ın ya da onların uyruklarının olup da işbu Antlaşmanın yürürlüğe konulmasından önce Müttefik Hükümetlerce alınmış ya da işgal edilmiş bulunan mallar,haklar ve çıkarlar, söz konusu Hükümetler ile Almanya, Avusturya, Macaristan ve Bulgaristan Hükümetleri ya da onların ilgili uyrukları arasında gerekli anlaşmaların [arrangcments] yapılmasına dek, Müttefik Hükümetlerin ellerinde kalacaktır. Eğer bu mallar, haklar ve çıkarlar arıtılmış ise, bu arıtma işlemi doğrulanmaktadır.
İşbu Andlaşma ile Türkiye’den ayrılmış olan ülkeleri yöneten [exerçant l’autorité] Hükümetler bu Andlaşmanın yürürlüğe konulması gününden başlayarak bir yıl içinde, o ülkelerde bulunan Almanya, Avusturya, Macaristan ve Bulgaristan ya da onların uyruklarının malları, hakları ve çıkarlarını arıtabileceklerdir.
Şimdiye dek yapılmış olsun, ya da olmasın, arıtmaların semeni, eğer bu mallar Alman, Avusturya, Macar ve Bulgar Devletlerinin ise, ilgili Devlet ile yapılmış olan Barış Andlaşması uyarınca kurulmuş Onarım Komisyonuna (Commisison de Réparations) ödenecektir. Eğer arıtılan mallar özel kişilerin ise, semenleri doğrudan doğruya sahiplerine verilecektir.
Bu maddenin hükümleri Osmanlı Anonim Ortaklıklarına uygulanamaz.
İşbu maddede öngörülen önlemler nedeniyle Türkiye Hükümeti hiç bir biçimde sorumlu olmayacaktır.
KESİM : II SÖZLEŞMELER VE SÜRE AŞIMLARI
Madde 73
82. Maddede tanımlandığı üzere, sonradan düşman durumuna gelmiş olan Taraflar arasında o Maddede yazılı günden önce yapılmış olup aşağıda gösterilen türlerdeki sözleşmeler, içerdikleri hükümlere ve işbu Andlaşmanın hükümlerine bağlı bulunmak koşulu ile yürürlükte kalırlar.
a) Taşınmaz malların satışına ilişkin sözleşmeler (satış işlemi yöntemine uygun biçimde henüz gerçekleştirilmiş olmasa bile 82. Madde uyarınca Tarafların düşman durumuna geldiği günden önce teslim işlemi fiilen yapılmış ise);
b) Özel kişiler arasında yapılmış kira, kira bedeli ve kira vaadi sözleşmeleri [baux, contrats de location et promesses de location];
c) Özel kişiler arasında yapılan maden, orman ya da tarım topraklarının işletilmesine ilişkin sözleşmeler;
d) İpotek, sağlanca [gagc] ve inanca [nantissement] Sözleşmeleri;
e) Bağlı oldukları yasaya göre ortaklarının kendilerinden başka bir kişiliği bulunmayan kollektif ortaklıklarına (partnerships) uygulanmamak üzere, ortaklık kurucu sözleşmeleri;
f) Konusu ne olursa olsun, gerçek kişiler ya da Ortaklıklar ile Devlet, iller, Belediye ve benzeri öteki yönetimsel tüzel kişiler arasında yapılan sözleşmeler;
g) Aile hukukuna ilişkin sözleşmeler;
h) Bağışlara ya da, ne nitelikte olursa olsun, kazandırmalara [teberru, libéralités] ilişkin sözleşmeler.
İşbu Madde, sözleşmelere, yapıldıkları sırada kendiliklerinden taşıdıkları değerden başka bir değer verilmesi için ileri sürülemez, işbu Madde ayrıcalık sözleşmelerine uygulanmayacaktır.
Madde 74
Sigorta Sözleşmeleri için işbu Kesimin Ekinde yazılı hükümler uygulanır.
Madde 75
73. ve 74. Maddelerde sayılan Sözleşmeler ve ayrıcalık sözleşmeleri dışarıda tutulmak üzere, sonradan birbiriyle düşman durumuna gelen kişiler arasında yapılmış sözleşmeler, tarafların düşman oldukları günden başlayarak kaldırılmış sayılacaktır.
Bununla birlikle, sözleşmenin bağıtlılarından her biri, işbu Andlaşmanın yürürlüğe konulmasından başlayarak üç ay içinde, gerekiyorsa, öteki tarafa sözleşmenin yapıldığı günkü koşullar ile, onun yürürlükle bırakılması istenildiği günkü koşullar arasındaki farkı karşılayacak bir zarar – giderim ödemek üzere, sözleşmenin uygulanması isteminde bulunabilecektir. Bu zarar – giderim, taraflar arasında bir anlaşmaya yarılamazsa, Karma Hakem Mahkemesince saptanacaktır.
Madde 76
İşbu Andlaşmanın yürürlüğe konulmasından önce 73, 74 ve 75. Maddelerde yazılı sözleşmelerin Bağıtlı Devletler uyruklarından olan tarafları arasında ve özellikle bu sözleşmelerin sona erdirilmesi, sürdürülmesi, uygulama biçimi ya da onlarda değişiklik yapılmasıyla ilgili olarak ve ödenecek paranın türüne ya da kambiyo değerine ilişkin anlatmalar da bunun kapsamı, içine girmek üzere tüm işlemlerin [transaction] geçerliliği doğrulanmıştır.
Madde 77
30 Ekim 1918’den sonra Müttefikler uyrukları ile Türk uyrukları arasında yapılmış sözleşmeler geçerli sayılıp genel hukuk hükümlerine bağlı olacaktır. 30 Ekim 1918 gününden sonra, 16 Mart 1930 gününe dek, İstanbul Hükümeti ile, yöntemine uygun biçimde yapılmış sözleşmeler de geçerli sayılıp genel hukuk hükümlerine bağlı olacaktır.
16 Mart 1920’dan sonra İstanbul Hükümeti ile, yöntemine uygun biçimde ve bu hükümetin edimsel yönetimi altındaki ülkelerle ilgili olarak yapılmış tüm sözleşmeler ile anlaşmalar, işbu Andlaşmanın yürürlüğe konulmasından başlayarak üç aylık bir süre içinde, ilgililerin istemleri üzerine, Türkiye Büyük Millet Meclisinin onayına sunulacaktır. Bu sözleşmeler gereğince yapılmış olan ödemeler ödemeyi yapmış olan tarafın kredisine, yöntemine uygun biçimde geçirilecektir.
Onaylanmazsa, ilgili tarafın, eğer gerekiyorsa, doğrudun doğruya ve gerçekten gördüğü zararı karşılayacak ölçüde bir zarar- giderim hakkı olacak ve bu zarar – giderim, anlaşma yolu ile bir çözüm bulunamazsa, Karma Hakem Mahkemesince saptanacaktır,
Bu Maddenin hükümleri ne ayrıcalık sözleşmelerine, ne de ayrıcalığın geçirimine uygulanamaz.
Madde 78
Sonradan düşman durumuna gelmiş taraflar arasında, ayrıcalık sözleşmeleriyle ilgili olarak ortaya çıkan, ya da yukarıda anılan 6 aylık sürenin sona ermesinden önce ortaya çıkabilecek olan tüm anlaşmazlıklar, Karma Hakem Mahkemesince çözümlenecektir. Ancak, tarafsız devletlerin yasalarının uygulanması nedeniyle bu devletlerin ulusal Mahkemelerinin yetkisi içine giren, anlaşmazlıklar bu hükmün dışında kalacaktır.
Bu son durumda, söz konusu anlaşmazlıklar, Karma Hakem Mahkemesince değil, bu ulusal mahkemelerce çözümlenecektir.
Bu madde uyarınca Karma Hakem Mahkemesinin yetkisi içine giren anlaşmazlıklara ilişkin şikayetler, bu Mahkemelerin kuruluşu gününden başlayarak 6 aylık bir süre içinde, yapılmış olmalıdır. Bu süre sona erince, Karma Hakem Mahkemesine sunulmamış olan anlaşmazlıklar, genel hukuk hükümlerine göre yetkili mahkemelerce çözümlenecektir.
Bu Maddede hükümleri, ne savaş sırasında aynı ülkede oturmuş ve kişileri ile mallarına özgürce tasarruf etmiş olan tüm taraflar arasında yapılmış sözleşmelere, ne de Tarafların düşman duruma girdikleri günden önce yetkili bir Mahkemece hükme bağlanmış anlaşmazlıklara uygulanamaz.
Madde 79
Bağıtlı Yüksek Taraflar ülkeleri üzerinde düşmanlar arasındaki ilişkilerde süre aşımına, hakkın yitirilmesi ya da yasal sürenin geçişi nedeniyle davaya bakılması konularında, her türlü süreler, ister savaşın başlamasından önce, ister ondan sonra işlemeğe başlamış olsun, 29 Ekim 1914’den bugünkü Andlaşmanın yürürlüğe konulmasını izleyen üç aylık bir surenin sona ermesine dek durdurulmuş sayılacaktır.
İşbu hüküm, özellikle faiz ve hisse senedi geliri kuponlarının sunulması sürelerine ve kura çıkıp ödenmesi gereken senetlerin ya da ödenecek başkaca herhangi bir senedin sunulma sürelerine uygulanır.
Romanya’ya ilişkin konularda, yukarıda yazılı süreler 27 Ağustos 1916 gününden başlayarak durdurulmuş sayılacaktır.
Madde 80
Düşmanlar arasındaki ilişkilerde, savaştan önce düzenlenmiş olan hiç bir ticaret senedi, yalnızca kabul ya da ödeme için gerekli süre içinde sunulmaması, ya da Savaş sırasında çekicilere ve cirantalara kabul edilmemek ya da ödenmemek nedeniyle bildirim yapılmaması, ya da protesto ve her hangi bir işlemin eksik bulunması nedeniyle geçersiz sayılmayacaktır.
Eğer bir ticaret senedinin kabul ya da ödenmesi için sunulması zorunluğu ya da kabul edilmemesi ya da ödenmemesinin çekici ya da cirantalara bildirimi zorunluğu ya da o senedin protesto edilmesi zorunluğu için gerekli süre, Savaş sırasında sona ermiş ve senedi sunma ya da protesto etme ya da kabul etmeme ya da ödenmemesini bildirmek durumunda olan taraf bunu Savaş sırasında yapmamış ise, senedi sunmak, kabul etmemek ya da ödenmemesini bildirmek ya da protesto da bulunmak için kendisine işbu Andlaşmanın yürürlüğe konulmasından başlayarak üç aylık, süre tanınacaktır.
Madde 81
Ödenmesi zamanı gelmiş borçlara karşılık olarak Savaştan önce yapılmış sağlanca ya da ipotekleri paraya çevirmek için Savaş sırasında yapılmış olan satışlar, borçluya haber vermek üzere gerekli işlemler tümüyle yerine getirilmiş olmasa bile, borçlunun her türlü zarar ve ziyanlar konusunda hesapların sonuçlandırılması için alacaklıyı Karma Hakem Mahkemesine çağırabilmesi kesin hakkı saklı kalmak üzere geçerli sayılacaktır.
Mahkeme, taraflar arasındaki hesapları arıtmak,: sağlanca ya da ipotek olarak verilen malın verilme koşullarını incelemek ve eğer alacaklı kötü niyetle davranmış ya da malın satışından kaçınmak için ya da bu satışın hakça bir fiyat ile yapılmasını sağlamak için elinde bulunan her olanağa başvurmamış ise, borçlunun satış nedeniyle uğradığı zararı gidermek gereğini alacaklıya yüklemek ye ikisine sahip bulunacaktır.
Bu hüküm ancak düşmanlar arasında uygulanacak ve yukarıda yazılı işlemlerden 1 Mayıs 1923 gününden sonra yapılmış olanları kapsamayacaktır.
Madde 82
Bu Kesimin anlamına göre, bir sözleşmenin taraflarını oluşturan kişiler, aralarında ticaretin fiilen olanaksız, bulunduğu ya da bu kişilerden birinin bağlı olduğu, yasalar, Hükümet kararları ya da yönetmelikler ile ticaret yasaklandığı ya da yasalara aykırı bir nitelik aldığı günden başlayarak düşman sayılacaktır.
Sözleşme yapanlardan biri, Savaş sırasında, onun için düşman olan bir ülkede oturarak kişi ve mallan ürerinde özgürce tasarrufta bulunabilmiş olduğu bir durumda, Bağıtlı Yüksek Taraftarlardan birinin ülkesi üzerinde, (Ortaklıklar da kapsamı içine girmek üzere) düşman kişiler ve onların temsilcileri [Agents] arasında yapılmış sözleşmeler 73, 74, 75, 79 ve 80. maddeler hükümlerinin, dışında kalarak genel bükümlere bağlı tutulacaktır.
Madde 83
İşbu Kesimin hükümleri Japonya ile Türkiye arasında uygulanmayacak ve bu hükümlere konu olan sorunlar adı geçen, iki ülkenin her birinde yerel yasalar uyarınca çözümlenecektir.
EK I. YAŞAM SİGORTALARI
(1) Bir sigortacı ile sonradan düşman olmuş bir kişi arasında yaşam sigorta sözleşmeleri, savaş durumunun başlaması ya da o kişinin düşman olması nedeniyle, ortadan kalkmış sayılmayacaktır.
Yukarıdaki Fıkraya göre ortadan kalkmış sayılmayan bir sözleşme hükümleri uyarınca savaş sırasında ödenmesi gerekmiş olan her sigorta edilmiş paranın savaştan sonra ödenmesi gerekecektir, işbu paraya, ödenmesi gerekli olduğu zamandan ödendiği güne dek, yıllık yüzde beş faiz eklenecektir.
Savaş sırasında sigorta primlerinin ödenmemesinden ya da sözleşme hükümlerinin uygulanmamasından dolayı eğer bir sözleşme hükümsüz ya da etkisiz, kalmış ise, sigortalı kişi ya da vekilleri ya da hak sahipleri, işbu Andlaşmanın yürürlüğe konulması gününden başlayarak oniki ay içinde her zaman poliçenin hükümsüz kaldığı ya da ortadan kalkmış sayıldığı günkü değerini sigortacıdan yıllık yüzde beş faiziyle birlikte isteyebilecektir.
Yaşam sigorta sözleşmeleri, 29 Ekim 1914 gününden önce imza edilip sözleşmelerin hükümlerine göre primlerin ödenmemesinden dolayı, işbu Andlaşmadan önce kaldırılmış ya da miktarı azaltılmış olan Türk uyrukları, işbu Andlaşmanın yürürlüğe konulması gününden başlayarak üç ay içinde ve eğer o sırada yapıyorlarsa, sigorta edilen sermayenin bütünü için poliçelerini yeniden düzenlemeğe yetkili olacaklar ve bu amaçla, sigorta kumpanyası doktorunun yapacağı ve kumpanyanın uygun göreceği bir sağlık muayenesinden, geçtikten
sonra toplanmış primleri, yüzde beş toplanmış faizi ile birlikte, ödemek zorunda kalacaklardır.
(2) Bugün bir Müttefik devlet uyruğu olan Ortaklıklar ile Türkiye uyrukları arasında 1914 yılı 29 Ekim’inden önce yapılmış olup Türk Lirasından başka bir para ile ödenmesi öngörülmüş ve primleri 18 Kasım 1915 gününden önce ve sonra ya da yalnızca o günden önce ödenen yaşam sigortası sözleşmeleri aşağıdaki biçimde sonuçlandırılacaktır.:
Birincisi
18 Kasım 1915 gününden önceki zamanlar için sözleşmede yazılı türde para ile ve bu tür parayı çıkaran ülkenin kuruna göre sigorta edilen kişinin hakları poliçenin genci koşullarına uygun olarak saptanacaktır. Örneğin altın Frank, ya da kâğıt para Frank olarak belirlenen her para Fransız Frankı ile ödenecektir.
İkincisi
18 Kasım 1915 gününden sonraki süre için Türk Lirasının değeri Savaştan önceki değerine eşit sayıldığından Türk kâğıt parasıyla ödenecektir.
Sözleşmeleri Türk parasından başka bir para ile yapılmış olan Türkiye uyrukları, 18 Kasım 1915’den beri primlerini sözleşmelerde yazılı para ile ödediklerini kanıtlarlarsa, söz konusu sözleşmeler 18 Kasım 1915’den sonraki zamanlar için bile işbu parayı çıkarmış olan, ülkenin kuruna göre ödeyecektir.
Bugün Müttefik bir devletin uyrukluğunu taşıyan Ortaklıklarla 29 Ekim 1914 tarihinden önce Türk parasından başka bir para ile yapılmış ve primlerinin ödenmesi dolayısıyla, şimdiye dek yürürlükte kalmış olan sözleşmelerin sahibi Türkiye uyrukları, işbu Andlaşmaıım yürürlüğe konulması gününden başlayarak üç ay içinde, bu söyleşmelerde yazılı para ile ve o parayı çıkaran ülkenin kuruna göre, sermayelerini bütünlemesi için poliçelerini yeniden düzenlemek hakkına sahip olacaklardır. Bunun için, 18 Kasım 1915’den beri süreleri dolmuş olan primleri o para ile ödeyeceklerdir. Buna karşılık, sözügeçen kişilerin o günden sonra Türk parası ile ödedikleri primler kendilerine gene o para ile geri verilecektir.
(3) Türk Lirası olarak yapılmış olan sigorta sözleşmelerinde iso, ödeme Türk parasıyla olacaktır.
(4) Sigorta Ortaklığı ile bir özel sözleşme yaparak poliçelerinin değerini ve primlerinin ödeme biçimini önceden düzenlemiş ohın, sigortalı kişilere ve işbu Andlaşmanın yürürlüğe konulması günündü poliçeleri kesinlikle ödenmiş olan kişilere 2. ve 3, Fıkraların hükümleri uygulanmayacaktır.
(5) Yukarıdaki Fıkraların uygulanmasında, tarafların karşılıklı yükümlerini hesaplarken, kişi ömrü tahminleri ile faiz tutarının karışımına dayanan sigorta sözleşmeleri, yaşam üzerine yapılmış sigorta sözleşmesi hükmünde sayılacaktır.
II. DENİZ SİGORTALARI
(6) Tarafların düşman durumuna gelmelerinden önce risk başlamış olması ve sigortacının bağlı olduğu Devlet ya da o Devletin Müttefiklerince girişilmiş savaş eylemleri sonucundaki zararları gidermeye ilişkin bulunmaması koşulu ile, deniz sigorta sözleşmeleri, içerdikleri hükümler geçerli ise, ortadan kaldırılmış sayılmayacaktır.
III. YANGIN SİGORTALARI VE ÖTEKİ SİGORTALAR
(7) Yukarıdaki Fıkrada yazılı koşullarla, yangın ya da öteki tüm sigorta sözleşmeleri ortadan kaldırılmış sayılmayacaktır.
KESİM : III BORÇLAR
Madde 84 — Bağıtlı Yüksek Taraflar, Savaştan önce yapılmış sözleşmeler gereğince, savaştan önce ya da savaş sırasında ödenmesi zamanı gelmiş olup Savaş nedeniyle ödenmemiş bulunan borçların, sözleşmelerde yazılı koşullar içinde ve üzerinde anlaşılan para ile, o paranın çıkarıldığı ülkedeki kuru üzerinden ödeneceğini kabul ederler.
İşbu Bölümün II nci Kesimi Ekinin hükümlerini bozmamak koşulu ile, şurası kararlaştırılmıştır ki, Savaştan önceki bir sözleşme uyarınca yapılması gereken ödemeler, Savaş sırasında söz konusu sözleşmede gösterilen paradan başka bir para ile, bir parçası ya da bütünüyle alınmış bulunan paraların karşılığı ise, bu ödemeler gerçekte alınmış olan paraları, alındığı para ile ödeyerek yapılabilecektir. Bu hüküm, işbu Antlaşmanın yürürlüğe konulmasından önce, ilgililer arasında uzlaşma yolu ile belirlenmiş olan ona aykırı hükümleri bozmayacaktır.
Madde 85
Osmanlı Devlet Borçlarının işbu Kesimin ve işbu Bölümün (Ekonomik Hükümler) öteki Kesimlerinin dışında bırakılmasında anlaşmaya varılmıştır.
KESİM : IV SINAÎ, EDEBÎ VE GÜZEL SANATLAR MÜLKİYETİ
Madde 86
İşbu Andlaşma hükümleri nakli tutulmak koşulu ilef sınaî, edebî ya da güzel sanatlar mülkiyet hakları, Bağıtlı Devletlerden her birinin yasaları uygulanarak, 1 Ağustos 1914’te sahip oldukları duruma göre, Bağıtlı Yüksek Taraflar topraklarında, işbu Andlaşmanın yürürlüğe konulması gününden başlayarak, bu haklardan savaş durumunun başladığı sırada yararlanmış olan kişilerin ya da onların hak sahiplerinin yararına yeniden tanınacak ya da geri verilecektir. Bunun gibi, eğer Savaş ortaya çıkmasaydı, bir sınaî mülkiyetin, bir edebî ya da güzel sanat yapıtının korunması için yasaya uygun biçimde yapılmış bir istem üzerine, Savaş süresince elde edilebilecek haklar da, işbu Andlaşmanın yürürlüğe konulması gününden başlayarak, söz konusu haklara sahip bulunan kişiler yararına olarak tanınacak ve geri verilecektir.
Yukarıda yazılı hükümler gereğince, geri verilecek hakları zedelemeksizin Savaş sırasında Müttefik Devletlerden birinin yasama, yürütme ya da yönetim makamınca alınmış olabilecek önlemlere dayanarak, Osmanlı uyruklarına ilişkin sınaî, edebî ya da güzel sanatlar mülkiyeti konusunda yapılan tüm işlemler (lisans yerilmesi de dahil olarak) yürürlükte kalacak ve hükümleri bütünüyle geçerli olacaktır. Bu hüküm, her hangi bir Müttefik Devlet uyruklarının hakları konusunda Türk Makamlarınca alınmış önlemler için de tıpkısıyla geçerlidir.
Madde 87
1 Ağustos 1914 gününden önce edinilmiş olan, ya da eğer Savaş çıkmasaydı, Savaştan önce ya da Savaş süresince yapılmış bir istem ile o günden beri edinilmesi olanakh bulunan şunaî mülkiyet haklarını elde etme ya da koruma, ya da bu konuda itiraz ileri sürebilmeleri için, öteki her bir Bağıtlı Devlet ülkesinde Türk uyruklarına ve Türkiye’de söz konusu Devletlerin uyruklarına, ek resim ve hiç bir tür ceza olmaksızın, her işlemi ve formaliteyi yapmak, her türlü resimleri ödeme ve, genel olarak, her devletin yasalarının gerektirdiği tüm yükümlülükleri yerine getirmek üzere, işbu Andlaşmanın yürürlüğe konulmasından başlayarak, en az bir yıl süre tanınacaktır.
Kimi işlemlerin yapılmaması ve kimi formalitelerin bütünlenmemesi ya da bir resimin ödenmemesi nedeniyle düşük sayılmış olan sınaî mülkiye hakları – buluş belgeleri ile çizilmiş planlara ilişkin konularda bunların geçersiz görüldüğü süre içinde, onları işleten ya da kullanan üçüncü kişilerin haklarını korumak için9 her Devletin hak gözetirce zorunlu sayacağı önlemleri alabilmesi koşulu ile — yeniden geçerli duruma getirilecektir.
Bir buluş belgesinin yürürlüğe konulması, ya da fabrika ya da bir ticaret markasının, ya da bir çizilmiş planının kullanılması için verilen sürede, l Ağustos 1914 ile işbu Andlaşmanın yürürlüğe konulması günü arasındaki zaman hesaba katılmayacak ve ayrıca, 1 Ağustos 1914 gününde geçerli olan hiç bir buluş belgesinin ve fabrika ya da ticaret markasının ya da çizilmiş planın, işbu Andlaşmanın yürürlüğe konulması gününden başlayarak, iki yıl geçmedikçe, yalnızca yürürlüğe konulmaması ya da kullanılmaması nedeniyle, düşük ya da iptal edilmiş sayılmaması kararlaştırılmıştır.
Madde 88
Bir yandan Türkiye uyrukları ile Türkiye’de yerleşmiş olan ya da Türkiye’de sanatlarını yapmakta bulunan kişiler, öte yandan Müttefik Devletlerin uyrukları ile Müttefiklerin ülkelerinde yerleşmiş ya da sanatlarını yapan kişiler ve bu kişilerin Savaş sırasında kimi haklarını devretmiş olduğu üçüncü, kişiler taraflarından, Savaşın başlaması ile işbu Andlaşmanın yürürlüğe konulması günü arasında geçen süre içinde, öteki Tarafın ülkesinde ortaya çıkmış olup Savaş sırasında her hangi bir zamanda mevcut bulunmuş olan ya da 86 ncı Maddeye dayanarak yeniden, tanınması gereken sınaî, edebî ya da güzel sanatlar mülkiyet haklarını çiğnemiş gibi sayılabilen eylemeler nedeniyle bir dava açılamayacak ve hiç bir istemde bulunulamayacaktır.
Yukarıda söz konusu eylemler içine, Bağıtlı Yüksek Taraflar Hükümetleri ya da onlar hesabına ya da onların izni ile öteki kişilerce sınaî, edebî, ya da güzel sanatlar mülkiyet haklarının kullanılması ve bu haklara ilişkin ürünler, araçlar, gereçler ya da her türlü eşyanın satışı, satışa çıkarılması ya da kullanılması eylemleri de girmektedir.
Madde 89
Sınaî mülkiyet haklarından yararlanma, ya da edebiyat ya da güzel sanatlar alanlarındaki yapıtları çoğaltma konusunda, bir yandan Müttefik Devletler uyrukları ya da
onların ülkelerinde oturan ya da orada sanatlarını sürdürmekte olan kişiler ile, öte yandan Osmanlı uyrukları arasında savaş durumundan önce yapılmış olan Lisans Sözleşmeleri,
Türkiye ile Müttefik Devletler arasında başlayan savaş durumu gününden sonra ortadan kaldırılmış sayılacaklardır.
Bununla birlikte, her durumda, bu tür bir sözleşmeden yararlanmış olan kimse, işbu Andlaşmanın yürürlüğe konulduğu günden başlamak üzere altı ay içinde, hak sahibinden yeni
bir lisans isteyebilecek ve bunun koşulları, Taraflar arasında anlaşma yolu ile kararlaştırılmazsa, işbu Bölümün beşinci Kesiminde yazılı Karma Hakem Mahkemesince saptanacaktır. O zaman, Mahkeme, gerekiyorsa, Savaş sırasında haklarının kullanılması nedeniyle, haklı göreceği ödenmesi gereken parayı saptayabilecektir.
Madde 90
İşbu Andlaşma uyarınca Türkiye’den ayrılan ülkeler halkı, gerek bu ayrılışa, gerek onun sonucu olarak doğacak uyrukluk değişikliğine karşın, Osmanlı yasalarına göre, bu değişiklik sırasında sahip oldukları sınaî, edebî ve güzel sanatlar mülkiyet haklarından Türkiye’de bütünüyle yararlanmayı sürdüreceklerdir.
Lozan Barış Antlaşması ile Türkiye’den ayrılan ülkelerde, bu ayrılış sırasında yürürlükte olan ya da 86 ncı Madde gereğince yeniden yerine getirilecek ya da geri verilecek olan sınaî, edebî ve güzel sanatlar mülkiyet hakları, söz konusu toprakların geçeceği Devletçe tutanacak ve Osmanlı yasalarının tanıdığı süre boyunca bu ülkeler üzerinde yürürlükte kalacaktır.
Madde 91
Osmanlı İmparatorluğu Hükümetinin İstanbul’da ya da başka yerlerde 30 Ekim 1918 gününden beri, yöntemine uygun biçimde, vermiş olduğu buluş belgeleri ya da fabrika markaları koiaısunda yapılan tescil işlemleri ve bunun gibi, işbu buluş belgeleri ile fabrika markalarının, devir ve teslimine ilişkin her türlü kayıt ya da tescil işlemleri, ilgililerin işbu Andlaşmanın yürürlüğe sokulması gününden başlayarak üç ay içinde, verecekleri dilekçeler üzerine, Türkiye Hükümetine bildirilecek ve bu Hükümetçe tescil edilecektir, işbu tescilin hükmü, önceki tescil gününden başlayarak geçerlidir.
BÖLÜM : V KARMA HAKEM MAHKEMESİ
Madde 92
Bir yandan Müttefik Devletlerden her biri, öte yandan Türkiye arasında, bu Andlaşmanın yürürlüğe konulduğu günden başlayarak üç aylık süre içinde, birer Karma Hakem Mahkemesi kurulacaktır.
Bu Mahkemelerden her biri, ikisi ilgili Hükümetlerin her birince atanmak üzere, üç üyeden oluşacaktır. Bu Hükümetler birden fazla kişiyi atamak yetkisine sahip olacaklar ve Mahkemede üye sıfatıyla bulunacak kişiyi, duruma göre, bunlar arasından, seçeceklerdir. Başkan ilgili iki Hükümet arasında anlaşılarak atanacaktır.
Bu Andlaşmanın yürürlüğe konulduğu günden başlayarak iki aylık süre içinde bu anlaşma gerçekleştirilemezse, söz konusu Başkan, ilgili Hükümetlerden birisinin istemi üzerine, Lahey Uluslararası Sürekli Adalet Mahkemesi Başkanınca, Savaş sırasında tarafsız kalmış olan Devletler uyrukluğımdaki kişiler arasından atanacaktır.
Eğer bu iki ay içinde ilgili Hükümetlerden biri kendisini Mahkemede temsil edecek üyeyi seçemeyecek olursa, öteki ilgili Hükümetin istemi üzerine, söz konusu üyenin atanması
Milletler Cemiyeti Meclisince yapılacaktır.
Mahkeme üyelerinden biri ölür ya da çekilirse, ya da görevlerini herhangi bir nedenle, yapamayacak bir durumda bulunursa, atama için saptanmış yönteme göre, yerine ötekinin atanması yoluna gidilecektir. Bu iki aylık süre ölümün, çekilmenin ve görev yapılması olanaksızlığının, yöntemine göre, kanıtlanmış bulunduğu günden başlayacaktır.
Madde 93
Karma Hakem Mahkemelerinin merkezi İstanbul olacaktır. Eğer sorunların nicelik ve niteliği gerekli kılarsa, ilgili Hükümetler her Mahkemede bir ya da birkaç Şube kurmak yetkisine sahip olacaklardır. Bu Şubelerden, her birinin toplanması için duruma göre, her hangi bir yer saptanabilecektir. Şubelerden her biri bir ikinci Başkan ile, 92. Maddenin 2 ilâ 5. Fıkralarında yazılı olduğu üzere atanmış iki üyeden oluşacaktır.
Her Hükümet Mahkeme önünde kendisini temsil etmek için bir ya da bir kaç memur (Ajan) atayacaktır.
Eğer Karma bir Hakem Mahkemesinin ya da Şubelerinden birisinin kuruluşundan başlayarak iki yıl sonra işbu Mahkeme ya da Şube işlerini bütünlememiş olursa ve o Mahkeme ya da Şubenin toplandığı yerin bulunduğu topraklara sahip olan Devlet istemde bulunursa söz konusu Hakem Mahkemesi ya da Şubesi bu toprakların dışına taşınacaktır.
Madde 94
92. ve 93. Maddeler uyarınca kurulan Karma Hakem Mahkemeleri, işbu Andlaşma gereğince kendi yetkilileri içine giren anlaşmazlıklar konusunda hüküm vereceklerdir.
Üyelerinin çoğunluğunun verdiği karar Mahkemenin kararı olacaktır.
Bağıtlı Yüksek Taraflar, Karma Hakem Mahkemelerinin kararlarını kesin saydıklarını ve kendi uyrukları için bunların uyulmasını zorunlu kılacaklarını ve Mahkeme kararları kendilerine bildirilir bildirilmez hiç bir uygulama [tenfiz] kararı alınmasına gerek olmaksızın, bunların tüm toprakları üzerinde yerine getirilmesini sağlamayı kabul etmişlerdir.
Bundan başka, Bağıtlı Yüksek Taraflar özellikle Mahkeme kararlarının iletilmesine ve kanıtların toplanmasına ilişkin konularda kendi Mahkeme ve makamlarının. Karma Hakem Mahkemelerine ellerinden gelen, her türlü yardımı doğrudan doğruya yapmağı üstlenirler.
Madde 95
Karma Hakem Mahkemeleri adalete, hak gözetirliğe ve iyiniyete uygun biçimde çalışacaklardır.
Her Mahkeme, önünde kullanılacak dili saptayacak ve sorunları iyice anlayabilmek üzere, gerekli çevirileri yaptıracak ve izlenecek yargılama yöntem kurallarını ve sürelerini belirleyecektir. Bu kuralların düzenlenmesinde, aşağıdaki ilkelere uyulacaktır.
(1) Yargılama yöntemi, bir tasarı [lâyiha] ve buna bir karşılaşan verilmesini öngörecek, ayrıca bir karşı- tasarının yumlı ile onun da yanıtının verilmesi olanağım içerecektir. Eğer taraflardan biri sözlü düşünceler ileri sürmek ya da sürdürmek isteminde bulunursa, öteki tarafa da, böyle bir durumda, aynı biçimde davranma yetkisi tanınması koşulu ile, buna izin verilecektir.
(2) Mahkeme soruşturma yapılmasını, belgeler sunulmasını, bilirkişiye başvurulmasını emretmek; yerinde keşif [experlise] ye incelemede bulunmak, her türlü bilgiyi islemek, tanıkları dinlemek ve taraflardan ya da temsilcilerinden her türlü sözlü açıklama istemek konularında tüm yetkiye sahip olacaktır.
(3) İşbu Andlaşmada yazılı tersine hükümler dışanla tutulmak üzere, Mahkemenin kuruluşu gününden başlayarak altı aylık sürenin bitiminden sonra, söz konusu Mahkemenin bir kararı ile verilmiş ve uzaklık ya da zorlayıcı nedenlerle, kural – dışı olarak haklı görülmüş bir özel izin bulunamadıkça, hiç bir istem ve sav kabul edilmeyecektir.
(4) Bir yıl içinde, toplamı sekiz haftaya geçmeyecek olan tatil dönemleri dışında, işlerin ivedilikle görülmesini sağlamak üzere, her hafta yeterince toplantı yapmak Mahkemenin görevi olacaktır.
(5) Hükümler, işin Mahkemece görüldüğünü gösteren yargılamanın bitiminden başlayarak en geç iki ay sonra verilmiş olmalıdır.
(6) Konunun gerektirdiği duruşmalar ve her durumda, hükümlerin okunması açık celsede olacaktır.
(7) Her Karma Hakem Mahkemesi, işlerin iyi biçimde yürütülmesine yararlı görürse, çalışma yeri dışında bir ya da bir kaç toplantı yapmak yetkisine sahip olacaktır.
Madde 96
İlgili Hükümetler her bir Mahkeme için, aralarında anlaşarak, bir genel Sekreter atayacak ve her biri ona bir ya da birkaç Sekreter verecektir. Mahkemenin, ilgili Hükümetlerin onayı ile, yardımlarına gerek göreceği kişileri tutabilmesi bakımından, Genel Sekreter ve Sekreterler onun emri altında bulunacaktır.
Her Mahkeme Sekreterliğinin Büroları İstanbul’da olacaktır. Başka herhangi bir yerde yardımcı Büro kurmak ilgili Hükümetlerin işidir.
Her Mahkeme kendisine verilecek olan işlere ilişkin arşivleri, yazı ve belgeleri kendi Sekreterliğinde saklayacak ve görevinin bitiminde bunları toplantı yerinin bulunduğu Hükümetin Arşiv Dairesine verecektir. Bu arşivler ilgili Hükümetlere her zaman açık olacaktır.
Madde 97
Her Hükümet atadığı Karma Hakem Mahkemeleri üyeleri ile atayacağı memur ya da Sekreterlerin ücret ve ödeneklerini ödeyecektir.
Başkan ile Genel Sekreterin ücret ve ödenekleri ilgili Hükümetlerce, aralarında anlaşarak, saptanacak ve bu ücret ve ödenekler ile Mahkemenin ortak harcamaları her iki Hükümetçe yarı yarıya ödenecektir.
Madde 98
İşbu Kesim Japonya ile Türkiye arasında ortaya çıkmış olup; bu Andlaşma uyarınca Karma Hakem Mahkemesinin yetkisi içinde bulunması gereken işlere uygulanmayacaktır; bu işler iki Hükümet arasında anlaşma yolu ile çözümlenecektir.
KESİM : VI ANDLAŞMALAR
Madde 99
İşbu Andlaşmanın yürürlüğe konulmasından sonra ve onun içerdiği hükümler bozulmaksızın; aşağıda sayılan ekonomik ya da teknik nitelikteki çok taraflı Andlaşmalar, Sözleşmeler, Anlaşmalar; Türkiye ile öteki Bağıtlı Devletlerden, bunlara taraf olanlar arasında yeniden yürürlüğe gireceklerdir.
(1) Denizaltı kablolarının, korunmasına ilişkin 14 Mart 1884, l Aralık 1886 ve 23 Mart 1887 günlü Sözleşmeler ile 7 Temmuz 1887 günlü bütünleyici [de clôture] Protokol;
(2) Gümrük tarifelerinin yayımlanmasına ve gümrük tariflerinin yayımlanması için uluslararası bir Birlik kurulmasına ilişkin 5 Temmuz 1890 günkü Sözleşme;
(3) Paris’te Uluslararası Sağlık Ofisi kurulmasına ilişkin, 9 Aralık 1907 Anlaşması [Arrangement];
(4) Roma’da uluslararası bir Tarım Enstitüsü kurulmasına ilişkin 7 Haziran 1905 günlü Sözleşme;
(5) Escaut Irmağı üzerinde geçiş resminin satın alınmasına ilişkin 16 Temmuz 1863 günlü Sözleşme;
(6) İşbu Andlaşmanın 19. Maddesindeki özel hükümleri saklı kılmak koşulu altında, Süveyş Kanalının özgürce kullanılmasını güvence altına alacak bir rejim saptanmasına ilişkin 29 Ekim 1888 günlü Sözleşme;
(7) 30 Kasım 1920 günlü Madrit’te imzalanan Sözleşme ve Anlaşmalarla birlikte, Evrensel Posta Birliğine ilişkin Sözleşme ve Anlaşmalar;
(8) 10/12 Temmuz 1875 günü Sen-Petersburg (bugünkü Leningrad) da imzalanan Uluslararası Telgraf Sözleşmeleri ve 11 Haziran 1908 de Libzon’da Uluslararası Telgraf Konferansında kararlaştırılan Tüzükler ve Tarifeler;
Madde 100
Türkiye aşağıda sayılan Sözleşmelere ya da Anlaşmalara katılmağı ve onları onaylamağı yükümlenir.
(1) Otomobillerin uluslararası dolaşımına ilişkin 11 Ekim 1909 günlü Sözleşme;
(2) Gümrük resmine bağlı vagonların kurşunlanarak kapatılmasına ilişkin 15 Mayıs 1886 günlü Anlaşma ve 18 Mayıs 1907 günkü Protokol;
(3) Denizlerde çarpışına, yardım ve kurtarma işlerine ilişkin kimi kuralların birleştirilmesiyle ilgili 23 Eylül 1910 günlü Sözleşme;
(4) Hastahane gemilerinin limanlarda resim ve vergilerden bağışıklığına ilişkin 21 Aralık 1904 günlü Sözleşme;
(5) Kadın ticaretinin yasaklanmasına ilişkin 18 Mayıs 1904, 4 Mayıs 1910 ve 30 Eylül 1921 günlü Sözleşmeler;
(6) Fuhuş ile ilgili yayınların yasaklanmasına ilişkin 4 Mayıs 1910 günlü Sözleşme;
(7) 54, 88 ve 90. Maddelerin saklı kalması koşulu ile9 17 Ocak 1912 günlü Sağlık Sözleşmesi;
(8) Filoksera hastalığına karşı alınacak önlemlere ilişkin 3 Ekim 1881 ve 15 Nisan 1889 günlü Sözleşmeler;
(9) Afyon konusunda 23 Ocak 1912 günü La Hayc’de imzalanan Sözleşme ile 1914 Ek Protokolü;
(10) 5 Temmuz 1912 günlü Uluslararası Telsiz Telgraf Sözleşmesi;
(11) Afrika’da alkollü maddelerin bağlı tutulacağı rejime ilişkin Saint – Germain-en-Laye’de imzalanan 10 Eylül 1919 günlü Sözleşme;
(12) 26 Şubat 1885 günlü Berlin Genel Bağıtı ile 2 Temmuz 1890 günlü Brüksel Demeci ve Genel Senedinin yeniden incelenmesi konusunda Saint – Germain – en – Laye’de imzalanan 10 Eylül 1919 günlü Sözleşme;
(13) Eğer Türkiye 1 Mayıs 1920 günlü Protokol hükümlerinin uygulanmasıyla coğrafya durumunun, gerektirdiği değişikliklere kavuştuğunu görürse. Havayolu ile Gezilerin Düzenlenmesine ilişkin 13 Ekim 1919 günkü Sözleşme;
(14) Kibrit yapımımla beyaz fosfor kullanılmasının yasaklanmasına ilişkin, 26 Eylül 1906 günü Berne’de imzalanan Sözleşme, Türkiye, bunlardan başka, telli ve telsiz telgraflara ilişkin uluslararası yeni Sözleşmelerin düzenlenmesine katılmağı yükümlenir.
BÖLÜM: IV ULAŞIM YOLLARI VE SAĞLIK İŞLERİ KESİM : I ULAŞIM YOLLARI
Madde 101
Türkiye, transitin serbestliğine ilişkin, Barselona Konferansında 14 Nisan 1921 günü kabul edilmiş olan Sözleşme ile Statüye ve uluslararası nitelikte, gidiş – gelişe elverişli su yollarına uygulanacak rejime ilişkin anılan Konferansça 19 Nisan 1921 günü kabul edilmiş bulunan Sözleşme ve Statü ile Ek Protokole katıldığını açıklar.
Böylece, Türkiye işbu Andlaşmanın yürürlüğe konulması gününden başlamak üzere, bu Sözleşme, Statü ve Protokoller hükümlerinin yürürlüğe konulmasını yükümlenir.
Madde 102
Türkiye, deniz kıyısı bulunmayan Devletlerin gemi bayrağına sahip olma haklarının tanınmasına ilişkin 20 Nisan 1921 günlü Barselona Deklarasyonuna katıldığını açıklar.
Madde 103
Türkiye, 20 Nisan 1921 günlü Barselona Konferansının uluslararası rejime bağlı limanlara ilişkin öğütleme Kararlarına katıldığını açıklar.
Türkiye bu rejini altına konulacak limanları daha sonra bildirecektir.
Madde 104
Türkiye, 20 Nisan 1921 günlü Barselona Konferansının uluslararası demiryollarına ilişkin öğütleme kararlarına katıldığını açıklar. Bu öğütlemeler işbu Andlaşmanın yürürlüğe konulmadı gününden başlayarak, Türk Hükümetince, karşılıklı olmak koşulu ile uygulanacaktır.
Madde 105
Türkiye, işbu Andlaşmanın yürürlüğe konulmasından sonra, 14 Ekim 1890, 20 Eylül 1893, 16 Temmuz 1895, 16 Haziran 1898 ve 19 Eylül 1906 günlerinde Bern’de imza edilen Demiryolları ile eşya taşınmasına ilişkin Sözleşmelere ve Düzenlemelere [Arrangements] katılmağı yükümlenir.
Madde 106
Yeni sınırların geçeceği yerler nedeniyle, bir ülkenin iki bölümünü birbirine bağlayan bir demiryolu öteki ülkeyi kesiyor ya da bir ülkeden başlayan bir demiryolu kola başka bir ülkede- son buluyorsa, iki ülke arasındaki ulaşıma ilişkin konularda işletme koşulları, özel olarak kararlaştırılan hükümler saklı kalmak üzere, ilgili Demiryolu Yönetimleri arasında yapılacak bir anlaşma ile düzenlenecektir; bu Yönetimler anlaşma koşulları üzerinde uyuşmazlarsa, bunlar hakem yolu ile belirlenecektir.
Türkiye ve onunla sınırı olan Devletler arasındaki sınır üzerinde tüm tren istasyonlarının kurulması ve bu istasyonlar arasındaki demiryolların işletilmesi özdeş koşullar içeren anlaşmalarla düzenlenecektir.
Madde 107
Geldiği ya da gittiği yer Türkiye ya da Yunanistan olup Yunan-Bulgar sınırı ile, Kuleliburgaz yakınına düşen Yunan-Türk sınırı arasındaki Doğu Demiryollarının üç kesiminden transit olarak yararlanan yolcular ve ticaret eşyasından işbu transit nedeniyle hiç bir resim ya da harç alınmayacak ve hiç bir pasaport ya da gümrük kontrolü işlemi yapılmayacaktır.
İşbu Maddenin uygulanması Milletler Cemiyeti Meclisinin seçeceği bir Komiserce sağlanacaktır.
Yunan ve Türk Hükümetleri bu Komiser katında yukaııda sözüedilcn hükümlerin uygulanmasına ilişkin her soruna Komiserin ilgisini çekmekle görevli ve bu görevin yapılması için gerekli tüm kolaylıklardan yararlanacak bir temsilci atamak hakkına sahip olacaklardır. Bu Temsilciler, gereksinim duyacakları alt memurların sayısı ve niteliği konusunda Komiserle anlaşacaklardır,
Söz konusu hükümlerin uygulanmasına ilişkin olup çözümlemeği başaramadığı her sorunu, Milletler Cemiyeti Meclisinin kararına sunmak bu Komiserin yetkisi içinde bulunacaktır. Yunanistan ve Türkiye Hükümetleri, çoğunlukla karar alacak olan işbu Meclislin her kararına uymağı yükümlenirler.
Bu Komiserin maaşı ve yapacağı hizmete ilişkin harcamaları Yunan ve Türk Hükümetlerince eşit biçimde karşılanacaktır.
Türkiye daha sonra Edirne’yi Kuleliburgaz ile İstanbul arasındaki demiryoluna bağlayan bir demiryolu yaparsa, işbu Maddenin, Kuleliburgaz ve Bosnaköy yanındaki Yunanistan – Türkiye sınır noktaları arasında, iki yönlü transite ilişkin hükümleri geçersiz kalacaktır.
İlgili Hükümetlerden her biri, bu Andlaşmanın yürürlüğe konulması gününden başlamak üzere, beş yıllık bir süre sonunda işbu Maddenin 2-5. Fıkralarında öngörülen denetlemeği sürdürmeğe neden olup olmadığı konusunda bir karar vermesi için Milletler Cemiyeti Konseyine başvurmak hakkına sahip olacaklardır. Bununla birlikte, Yunan – Bulgar sınırı ile Bosnaköy arasında bulunan Doğu Demir-yollarının iki kesimi üzerindeki transite ilişkin olan 1. Fıkra hükümlerinin yürürlükte kalması kararlaştırılmıştır.
Madde 108
Gerek Osmanlı Hükümetinin ya da özel Ortaklıkların olup işbu Andlaşma uyarınca Osmanlı İmparatorluğundan ayrılan topraklarda bulunan limanlar ile demiryollarının geçirimine ilişkin, gerek Bağıtlı Devletler arasında ayırcalık hakkı sahiplerine ve memurlarının emeklilik işlerine ilişkin olarak önceden konulmuş ya da konulacak özel hükümler saklı kalmak üzere, demiryollarının geçirimi aşağıdaki koşullara göre yapılacaktır.
1°. Tüm demiryolları için yapılmış yapıt ve tesisler bütünüyle ve olanaklı olduğu ölçüde iyi durumda bırakılacaktır.
2°. Kendisinin yürüyücü gereçleri (matériel roulant) bulunan bir demiryolu ağının tümü devredilmiş bir toprak üzerinde ise, bu gereçler 30 Ekim 1918 günlü son envantere göre bütünü ile bırakılacaktır.
3°. İşbu Andlaşma gereğince yönetimleri ayrılacak demiryollarının yürüyücü gereçlerinin bölüşülmesi, çeşitli parçaları kendilerine verilen Yönetimler arasında dostça anlaşma yolu ile saptanacaktır. Bu anlaşma, 30 Ekim 1918 günlü son envantere göre, söz konusu demiryolu üzerindeki kayıtlı gereçlerin önemini, servis yolları ile birlikte, demiryollarının uzunluğunu, ulaşımın nitelik ve niceliğini hesaba katacaktır. Anlaşmaya varılamazsa, anlaşmazlıklar hakem yolu ile çözümlenecektir. Hakem kararı, gerekiyorsa, her kesimde bırakılması gereken lokomotifleri, yolcu ve yük vagonlarını gösterecek, bunların devralınması koşullarını belirleyecek ve eldeki atölyelere götürülen gereçlerini kısa bir süre içinde, bakımını sağlamak için zorunlu görülecek düzenlemeleri ortaya koyacaktır.
4°. Ana maddeler, oturma eşyası ve aletler, yürüyen gereçlerin bağlı tutulduğu koşulların tıpkısına bağlı olacaktır,
Madde 109
Tersine hükümler olmadıkça, eğer yeni bir sınırın çizilmesi yüzünden bir Devletin sularının düzeni (kanallar açılması, su baskınları, sulama, drenaj, ya da onların benzeri işler) öteki bir Devletin toprağında yapılacak işlere bağlı bulunduğu, ya da bir Devletin toprakları üzerinde, Savaştan önceki yapılacak işlere öteki bir Devletin topraklarından çıkan sular ya da idrolik enerji kullanılıyorsa, ilgili Devletler arasında, her birinin çıkarlarını ve kazanılmış haklarını koruyacak nitelikte, bir anlaşma yapmaları gerekir.
Anlaşma olmazsa sorun hakem yolu ile çözümlenecektir.
Madde 110
Romanya ve Türkiye, Köstence – İstanbul [telgraf] kablosunun işletme koşullarını hakça saptamak üzere, aralarında anlaşacaklardır. Anlaşma olmazsa, sorun hakem yolu ile çözümlenecektir.
Madde 111
Türkiye, gerek kendi, gerek uyrukları adına, artık kendi topraklarına erişmeyen kabloların tümü ya da parçaları üzerinde, ne nitelikte olursa olsun, tüm hak ya da ayrıcalıklardan vazgeçer.
Eğer yukarıdaki Fıkra gereğince geçirimi yapılmış olan kablolar ya da kabloların bir bölümü özel mülkiyetten ise sahiplerinin zararlarının giderimi, mülkiyetin geçtiği Hükümlerce karşılanacaktır. Zarar giderimin tutarında anlaşma olmazsa, bu tutar hakem yolu ile saptanacaktır.
Madde 112
Türkiye kendi topraklarında en az bir bağlantısı olan kablolar üzerinde daha önce sahip olduğu mülkiyet haklarını koruyacaktır.
Bu kabloların Türk topraklarına giriş haklarının kullanılması ve onların işletilmesi koşulları ilgili Devletlerce, dostça anlaşarak, düzenlenecektir. Anlaşma olmazsa, anlaşmazlık hakem yolu ile çözümlenecektir.
Madde 113
Bağıtlı Yüksek Taraflar, her biri kendisiyle ilgili olarak, Türkiye’de yabancı postahaneleriıı kaldırılmasını kabul ettiklerini açıklarlar.
KESİM : II SAĞLIK İŞLERİ
Madde 114
İstanbul Sağlık İşleri Yüksek Kurulu (Conseil Supérieur de Santé de Constantinople) kaldırılmıştır. Türkiye’nin kıyıları ve sınırlarının sağlık örgütüyle Türk yönetimi görevlidir.
Madde 115
Oranları ve koşulları hakça olacak tek düzen bir sağlık tarifesi, Türk bayrağı ile yabancı bayrakları ayırt etmeksizin, tüm gemilere ve Türkiye uyruklarına uygulanan özdeş koşullarla, yabancı Devlet uyruklarına uygulanacaktır.
Madde 116
Türkiye, açıkta kalmış olan eski sağlık memurlarının, İstanbul Sağlık İşleri Yüksek Kurulunun paralarından ayrılarak verilmek üzere, zarar giderimi haklarına ve işbu Kurulun bugünkü eski memurlarının ve onların yerine geçen hak sahiplerinin, kazanılmış öteki tüm haklarına bütünüyle saygı göstermeği üstlenir. İşbu haklara, eski İstanbul Sağlık İşleri Yüksek Kurulu’nun yedek akçesinin, ayrılması biçimine ve eski Sağlık Yönetiminin kesin arıtımına ilişkin tüm işler ile onlara benzer ya da bağlı olan öteki tüm sorunlar, özel (ad hoc) bir Komisyonca çözümlenecektir. Bu Komisyon, Almanya, Avusturya ve Macaristan dışındaki İstanbul Sağlık İşleri Yüksek Kuruluna katılmış olan devletlerden her birinin bir temsilcisinden oluşacaktır. Gerek yukarıda sözü edilen arıtma, gerek bu arıtımdan sonra kalan paraların tahsis yönüne ilişkin olarak, işbu Komisyonun üyeleri arasında anlaşmazlık çıkarsa, Komisyonda temsil edelin Devletlerden her biri, son kararı alacak olan Milletler Cemiyeti Meclisine başvurma hakkına sahip bulunacaktır.
Madde 117
Türkiye ile Mekke’de Hac ödevinin, Kudüs ziyaretinin ve Hicaz Demiryollarının korunmasında ilgili bulunun Devletler, uluslararası Sağlık Sözleşmelerinin hükümleri uyarınca, özel önlemler alacaklardır. Uygulamada eksiksiz bir tekdüzen sağlamak amacıyla, bu devletler ile Türkiye, Hac ve ziyaretlere ilişkin sağlık Eşgüdüm Komisyonu kuracaklardır. Bu Komisyonla Türkiye Sağlık Daireleri ve Mısır Deniz ve Karantina Sağlık Kurulu temsil edilecektir.
Bu Komisyon, toprakları üzerinde toplanacağı Devletin önceden iznini alacaktır.
Madde 118
Hac ve ziyaretlere ilişkin Sağlık İşleri Etüdüm Komisyonu’nun çalışmaları konusunda, gerek Milletler Cemiyeti Sağlık Komitesine ve Uluslararası Genel Sağlık Ofisine, gerek Hac ve ziyaretle ilgili her ülkenin istemde bulunacak Hükümetine raporlar gönderilecektir. Komisyon, kendisine Milletler Cemiyetince, Uluslararası Genel Sağlık Ofisine ya da ilgili Hükümetlerce yöneltilecek tüm sorular üzerine görüşünü bildirecektir.
KESİM: V ÇEŞİTLİ HÜKÜMLER
1. SAVAŞ TUTSAKLARI
Madde 119
Bağıtlı Yüksek Taraflar, ellerinde kalmış olan savaş tutsakları ile sivil tutukluları hemen ülkelerine geri yollamağı yükümlenirler.
Yunanistan ve Türkiye’nin, her birinin elinde bulunan savaş tutsakları ve sivil tutukluların mübadelesi bu Hükümetler arasında 30 Ocak 1923 günü Lozan’da imza edilmiş olan özel Anlaşmanın konusunu oluşturmaktadır.
Madde 120
Disipline aykırı eylemler nedeniyle cezaya çarptırılması gereken ya da çarptırılmış olan savaş tutsakları ve sivil tutuklular, cezalarının bütünlenmesine ya da onlara ilişkin yasal kavuşturmanın sona ermesine bakılmaksızın, geri yollanacaktır.
Disiplin cürümleri dışındaki eylemeleri nedeniyle cezaya çarptırılması gereken ya da çarptırılmış olanların tutuklulukları sürdürülebilecektir.
Madde 121
Bağıtlı Yüksek Taraflar, kaybolanların aranması ya da geri gönderilmeme isteğinde bulunmuş olan savaş tutsakları ve sivil tutukluların kimliklerinin belirlenmesi için, her biri kendi toprakları üzerinde, her türlü kolaylığı göstermeği yükümlenirler.
Madde 122
Bağıtlı Yüksek Taraflar, işbu Andlaşma yürürlüğe konulur konulmaz; savaş tutsakları ve sivil tutukluların olduğu ya da olmuş bulunduğu halde alıkonulmuş tüm eşya, para, hisse senetleri, tahviller, belgeler ya da her türlü kişisel eşyanın geri verilmesini yükümlenir
Madde 123
Bağıtlı Yüksek Taraflar, kendi Ordularınca ele geçirilmiş olan savaş tutsaklarının geçimleri için harcanan paraların ödenmesinden karşılıklı olarak vazgeçtiklerini açıklarlar.
2. MEZARLIKLAR
Madde 124
Aşağıda 126 Maddenin özel hükümleri zedelenmeksizin, Bağıtlı Yüksek Taraflar, içlerinden her birinin 29 Ekim 1914’ten beri savaş alanında, ya da yaralanma, kaza ya da hastalık sonucunda ölen kara ve deniz askerleri ile o günden beri, tutsaklık sırasında ölmüş savaş tutsakları ve sivil tutukluların, kendi egemenlikleri altında bulunan topraklar üzerindeki mezarlıklarına, mezarlarına, toplu ceset çukurlarına ve adlarına dikilen anıtlara saygı gösterecek ve onların bakımını yapacaklardır.
Bağıtlı Yüksek Taraflar, içlerinden her birinin söz konusu mezarlıkları, mezarları ve toplu ceset çukurlarını belirlemek, kaydını yapmak, yönetmek ve bunların bulundukları yerlerde uygun anıtlar dikmekle görevlendirecekleri Komisyonlara, kendi toprakları üzerinde görevlerini yapmak için, tüm kolaylıkları gösterme konusunda anlaşacaklardır. Bağıtlı Taraflar, yukarıda sözügeçen kara ve deniz askerlerinin kemiklerinin yurtlarına geri gönderilmesi konusundaki istemleri yerine getirebilmek için, ulusal yasalar hükümleri ve genel sağlığın gerekleri saklı kalmak koşulu ile, her türlü kolaylığı, karşılıklı olarak göstermeye söz verirler.
Madde 125
Bağıtlı Yüksek Taraflar,
Birincisi : Tutsak iken ölen savaş tutsakları ve sivil tutukluların, kimliklerinin belirlenmesi için yararlı tüm bilgilerle birlikte eksiksiz bir listesini;
İkincisi : Kimlikleri belirlenmeksizin gömülmüş ölülerin, mezarlarının sayısı ve yerleri konusunda her türlü bilgileri, karşılıklı olarak, birbirlerine vermeği yükümlenirler.
Madde 126
Romanya topraklarında 27 Ağustos 1916’dan beri ölen Türk kara ve deniz askerleri ve savaş tutsaklarının mezarları, toplu ceset çukurları ve adlarına dikilen anıtların bakımı ile sivil tutuklulara ilişkin 124. ve 125. Maddelerden doğan başkaca herhangi bir yükümlülük için Romanya Hükümeti ile Türkiye Hükümeti, arasında özel bir Andlaşma yapılacaktır.
Madde 127
124. ve 125. Maddelerin genel nitelikteki hükümlerini bütünlemek için, bir yandan Britanya İmparatorluğu, Fransa ve İtalya Hükümetleri, öte yandan Türkiye ve Yunanistan Hükümetleri 128.den 136’ya dek olan Maddelerdeki özel hükümleri kararlaştırmışlardır.
Madde 128
Türkiye Hükümeti, Britanya İmparatorluğu, Fransa ve İtalya Hükümetlerine karşı kendi toprakları, üzerinde onlann savaş alanında ya da yaralama, kaza, ya da hastalık sonucu ölmüş olan kara ve deniz askerleri ile tutsak iken ölen savaş tutsakları ve sivil tutukluların mezarları, mezarlıkları, toplu ceset çukurları ve adlarına dikilmiş anıtlarının üzerinde bulunduğu arsaları o devletlere ayrı ayrı ve süresiz olarak bırakmağı yükümlenir.
Bundan başka söz konusu mezarlara, mezarlıklara, toplu ceset çukurlarına ve anıtlara serbestçe girilmesine ver gerekiyorsa, cadde ve yolların yapılmasına izin vermeği yükümlenir. Yunan Hükümeti, kendi topraklarına ilişkin .olarak, özdeş yükümlülükleri üstlenir.
Yukarıdaki hükümler, verilen arsalarda Türk egemenliğini ya da, duruma göre, Yunan egemenliğini zedelemez.
Madde 129
Türkiye Hükümetince verilecek arsalar içinde, özellikle Britanya İmparatorluğu için 3 sayılı haritada gösterilmiş olan Anzak adlı kesim (Arıburnu) de bulunacaktır.
Britanya İmparatorluğunun yukarıda belirtilen arsalardan yararlanması şu koşullar içinde olacaktır :
(1) Bu arsalar, işbu Andlaşma ile belirlenen kullanma amacından başka bir biçimde kullanılmayacak; böylece hiç bir askersel ya da ticarî amaçla ya da verilmesine neden olan yukarıda belirli amaca aykırı, başkaca hiç bir amaçla kullanılmayacaktır.
(2) Türkiye Hükümeti, mezarlıklarla birlikte, söz konusu arsaları her zaman denetlemek hakkına sahip bulunacaktır.
(3) Mezarlıkların korunmasında sivil bekçilerin sayısı, her mezarlık için bir bekçiyi geçmeyecektir. Mezarlıkların dışındaki arsalar için özel bekçiler olmayacaktır.
(4) Söz konusu arsalarda, mezarlıkların gerek içinde, gerek dışında, bekçiler için zorunlu konutlardan başka hiç bir konut yapılmayacaktır.
(5) Söz konusu arsaların deniz kıyısı üzerinde, kişi ve inal indirip bindirmeğe yararlı hiç bir rıhtım, mendirek, ya da iskele yapılmayacaktır.
(6) Gerekli tüm resmî işlemler yalnız Boğazların iç kıyılarında yapılabilecek ve arsalara ancak bu işlemlerin yapılmasından sonra girilebilecektir. Türk Hükümeti, olanaklı bulunduğu ölçüde, kolay olması gereken bu işlemlerin, işbu Maddenin öteki hükümleri zedelenmemek koşulu ile, Türkiye’ye giden başka yabancılar için konulmuş işlemlerden daha zor olmamasını ve her türlü yersiz gecikmeyi önleyici biçimde yapılmasını kabul eder.
(7) Söz konusu yerleri ziyaret etmek isteyen kişiler silâhlı olmayacaklardır. Türk Hükümeti işbu kesin yasaklamanın, uygulanmasını izlemek hakkına sahip bulunacaktır.
(8) 150 kişiden fazla olan her ziyaretçi kafilesinin varışından en az bir hafta önce Türk Hükümetine bilgi verilmesi gerekecektir.
Madde 130
Mezarlara, mezarlıklara ve toplu ceset çukurlarına ve anıtlara ilişkin sorunları yerinde çözümlemekle görevli olarak Büyük Britanya, Fransa ve İtalya Hükümetlerinden her biri birer Komisyon atayacaktır. Bu Komisyonlarda Türk ve Yunan Hükümetleri de birer temsilci bulunduracaktır.
İşbu Komisyonlar özellikle :
(1) Cesetlerin gömüldüğü ya da gömülmüş olabileceği bölgeleri bulmak ve mezarları, toplu ceset çukurlarını ve anıtları saptamak;
(2) Mezarların, gerekiyorsa, bir arada toplanmadı koşullanın saplamak; Türk topraklarında Türk temsilcisi ve Yunan topraklarında Yunan temsilcisi ile anlaşarak, toplu mezarlıklar ile çukurların ve dikilecek anıtların yerlerini belirlemek; kullanılacak arsa genişliğini, zorunlu en düşük düzeyde tutarak, bu yerlerin sınırlarını belirlemek;
(3) Kendi uyrukları irin yapılmış ya da yapılacak mezarlıkların, çukurların ve anıtların kesin planlarını, bağlı oldukları Hükümetleri adına; Türk ve Yunan Hükümetlerine bildirmekle görevlidirler.
Madde 131
Kendilerine arsa ayrılan Hükümetler, işbu toprakları yukarıda öngörüldüğünden başka biçimde kullanmamağı ve kullanmağa izin vermemeği yükümlenir. Söz konusu arsalar deniz kıyısında bulunuyorsa, kıyı toprakları verildiği Hükümetlerce her hangi bir kara ve deniz gücü için ya da ticaret amacıyla kullanılmayacaktır. Üzerinde mezarlar ve mezarlıklar yapılmasından vazgeçilecek ve anıt dikilmesi için kullanılmayacak topraklar yine Türk ya da, duruma göre Yunan Hükümetine kalacaktır.
Madde 132
128. inciden 130. uncuya kadar olan Maddelerde yazılı arsaların süresiz olarak ve bütünüyle yararlanmaları için Britanya, Fransa ve İtalya Hükümetlerine bırakılmasına ilişkin yasal ve yönetimsel gerekli önlemler, Türk Hükümeti ve Yunan Hükümetince, 130. Maddenin 3. Fıkrasında öngörülen bildirimi izleyecek olan altı ay içinde alınacaktır.
Eğer kamulaştırmak yoluna, gitmek gerekirse, Türk ve Yunan Hükümetleri bu kamulaştırımları, her biri kendi toprakları, üzerinde, giderlerini kendileri karşılayarak yapacaktır.
Madde 133
Britanya, Fransa ve İtalya Hükümetleri, uyruklarının mezarlarının, mezarlıklarının, toplu ceset çukurlarının ve anıtlarının yapımı, düzenlenmesi ve bakımı islerini uygun, görecekleri her hangi bir Kuruma bırakmakta özgür olacaklardır. Bu Kurumlar askersel bir nitelikle bulunmayacaktır. Mezarların bir araya getirilmesini, mezarlık ve toplu ceset çukurlarının kurulmasını sağlamak üzere, cesetlerin mezarlardan çıkarılması ve başka bir yere götürülmesi ve kendilerine arsa ayrılan Hükümetlerce yurtlarına geri yollanması kararlaştırılacak cesetlerin mezarlardan çıkarılıp taşınması işlerini yaptırmak hakkına yalnız bu kurumlar sahip olacaktır.
Madde 134
Britanya, Fransa ve İtalya Hükümetleri Türkiye’de bulunan mezarların, mezarlıkların, toplu ceset çukurlarının ve anıtların korunması işini kendi uyrukları arasından atanmış bekçilerle sağlama hakkına sahip olacaklardır. Türk makamlarınca tanınacak olan bu bekçiler mezarların, mezarlıkların, toplu ceset çukurlarının ve anıtların korunmasını sağlamak üzere, bu makamlardan yardım göreceklerdir. Bekçilerin, hiç bir askersel niteliği olmayacaktır; ancak kendilerini savunmak için bir tabanca ya da otomatik tabanca taşıyabileceklerdir.
Madde 135
128. inciden 131. inceye dek Maddelerde söz konusu arsalar Türkiye ve Türk makamları ve duruma göre, Yunanistan ve Yunan makamlarınca hiç bir kira bedeline, resim ya da vergiye bağlı tutulmayacaktır. Britanya, Fransa ve İtalya Hükümetleri temsilcileri ile mezarları, mezarlıkları, toplu ceset çukurlarını ve anıtları ziyaret isteğinde bulunan kişiler için oralara girmek her zaman serbest olacaktır. Türk Hükümeti ve Yunan Hükümeti söz konusu arsalara çıkan yolların bakımını süresiz biçimde üstleneceklerdir.
Türk Hükümeti ve Yunan Hükümeti yukarıda sözü edilen mezarların, mezarlıkların, toplu ceset çukurlarının ve anıtların bakımıyla görevli kişilerin gereksinimleri ve toprakların sulanması için yeterince suyu sağlayabilmeleri konusunda Britanya, Fransa ve İtalya Hükümetinlerine her türlü kolaylığı göstermeği yükümlenirler.
Madde 136
Britanya, Fransa ve İtalya Hükümetleri, Türkiye’den ayrılan topraklarda bulunanlarla kendi Hükümetlerine bağlı topraklarda gömülü Türk kara ve deniz askerleri için mezarlar, mezarlıklar, toplu ceset çukurları ve anıtlar kurulması için 128. Madde ile 130. uncudan 135. inciye dek olan Maddeler hükümlerinden yararlanmak hakkını Türkiye Hükümetine tanımayı yükümlenirler.
3. GENEL HÜKÜMLER
Madde 137
Bağıtlı Yüksek Taraflar arasında tersine kararlaştırılan hükümler dışında, 20 Ekim 1918 gününden başlayarak işbu And-laşmamu yürürlüğe konulmasına dek İstanbul’u
işgal eden Devletler uyruklarının, yabancıların ya da Türk uyruklarının hakları, malları ve çıkarları ve bunlardan her birinin Türk makamları ile olan ilişkileri konusunda adıgcçen devletler makamlarınca ya da onlarla anlaşarak alınmış kararlar ya da verilen buyruklar geçerli sayılacak ve bunlar nedeniyle adı geçen Devletler ya da onların makamları aleyhine hiç bir istem ileri sürülemeyecektir.
Yukarıda sözü edilen kararlar ya da buyruklar nedeniyle uğranılan bir zarardan, doğan başkaca tüm istemler Karma Hakem Mahkemesine götürülecektir.
Madde 138
Genel affa ilişkin bugünkü Demecin IV. ve VII. paragrafların hükümleri zedelenmemeli koşulu ile, yargısal konularda 30 Ekim 1918 gününden başlayarak işbu Andlaşmanın yürürlüğe konulmasına dek, Türkiye’de İstanbul’u işgal eden Devletlerin yargıçları, mahkemeleri ya da makamlarınca ve 8 Aralık 1921 günü kurulan Karma Yargı Komisyonunca Türkiye’de verilen kararlar ve emirler, uygulanmaya ilişkin önlemlerle birlikte, geçerli olacaktır.
Şu da var ki, bir askersel mahkeme ya da bir polis mahkemesince hukuksal konularda verilen ve kendisini yararlandıran bir yargısal karar nedeniyle her hangi bir kişi, karşılaştığı bir zararın giderimi için bir istemde bulunursa, işbu istem Karma Hakem Mahkemesine sunulacak ve bu Mahkeme de, gerekiyorsa, bir zarar giderimi ödenmesine ya da geri verme işlemine karar verebilecektir.
Madde 139
Sivil yönetime, yargısal ya da maliye makamlara ya da Vakıflar Yönetimine ilişkin olup, Türkiye’de bulunmakla birlikte, Osmanlı İmparatorluğundan ayrılan bir toprağın Hükümetini özellikle ilgilendiren arşivler, sicil defterleri, planlar, senetler ve öteki belgeler ile, buna karşılık olarak, Osmanlı İmparatorluğundan ayrılan bir toprak üzerinde bulunup Türk Hükümetini özellikle ilgilendiren arşivler, planlar, senetler ve öteki belgeler, karşılıklı olarak, birbirlerine geri verilecektir.
Yukarıda sözügeçen arşivler, sicil defterleri, planlar, senetler ve öteki belgeleri elinde bulunduran Hükümet, kendisini de bunlarla ilgili görüyorsa; ilgili öteki Hükümete, istem üzerine, onların fotokopilerini ya da onaylı örneklerini vermek karşılığında, asıllarını alıkoyabilecektir. Gerek Türkiye’den, gerek ayrılan topraklardan alınıp götürülmüş olan arşivler, sicil defterleri, planlar, senetler ve öteki belgeler özellikle alındıkları topraklara ilişkin ise, bunların geri verilecektir. İşbu işlemlerin gerektirdiği harcamalar, istemde bulunan Hükümetçe yapılacaktır. Yukarıdaki hükümler, eski Osmanlı İmparatorluğunun iken 1912 yılından sonra Yunanistan’a geçen yerlede bulunan taşınmaz mallar ya da Vakıflara ilişkin sicil defterlerine de özdeş koşullarla uygulanır.
Madde 140
Türkiye ile öteki Bağıtlı Devletler arasında, Savaş sırasında ve 30 Ekim 1918 gününden önce, her birinin ele geçirdiği deniz ganimetleri, birbirlerine karşı hiçbir işlem ve sav konusu olmayacaktır. İstanbul’u işgal eden Devletlerce anılan günden sonra, Silah Bırakışımının bozulması nedeniyle, elkonulan mallar [saisies] konusunda da bu hüküm geçerli olacaktır.
Şurası kararlaştırılmıştır ki, İstanbul’u işgal eden Devletlerin Hükümetleri ya da Türk Hükümetince, 29 Ekim 1914 gününden 1 Ocak 1925 gününe dek, kendi limanlarında kullanılmış olan her türlü tekneler, küçük tonajlı gemiler, yatlar ve mavunalar konusunda gerek sözü edilen Devletlerin Hükümetleri ve uyruklarınca, gerek Türk Hükümeti ve uyruklarınca hiçbir istem ileri sürülmeyecektir. Bununla birlikte, işbu hüküm, genel affa ilişkin bugünkü Demecin, IV. Paragrafı hükümlerini zedelemediği gibi, 29 Ekim 1914 gününden önceki haklara dayanarak, kişilerce başka kişilere karşı ileri sürülecek istemleri de bozmayacaktır. Yunan kuvvetlerince 30 Ekim 1918 gününden sonra zaptolunan Türk bayraklı gemiler Türkiye’ye geri verilecektir.
Madde 141
İşbu Andlaşmanın 25. Maddesinin ve 28 Haziran 1919 günkü Versay Barış Andlaşmasının 155. 250. ve 440. Maddeleri ile VIII. Bölümünün (Onarım), III. Ekinin uygulanmasıyla ilgili olarak Savaş sırasında Alman Hükümeti ya da uyruklarınca Osmanlı Hükümeti ya da uyruklarına devredilmiş olan tüm Alman gemileri için Alman Hükümetine ya da uyruklarına karşı doğmuş olabilecek her türlü yükümlülüklerden Türkiye Hükümeti ve uyrukları, şimdi o gemileri elinde bulunduran Müttefik Hükümetlerin izni gerekmeksizin, aklanmıştır. Türkiye ile onun yanında savaşmış olan öteki devletlerin ilişkilerinde de, gerekiyorsa bu hüküm geçerlidir.
Madde 142
Yunanistan ile Türkiye arasında Rum ve Türk nüfus mübadelesine ilişkin 30 Ocak 1923 günü yapılan özel Sözleşme; bu iki Bağıtlı Yüksek Taraf arasında, işbu Andlaşmanın bir parçası imiş gibi, onun güç ve değerinde olacaktır.
Madde 143
İşbu Andlaşma, olanaklı olduğunca, kısa bir süre içinde onaylanacaktır. Onay belgeleri Paris’te sunulup saklanacaktır. Japon Hükümeti onayın yapılmış olduğum Paris’teki Siyasal Temsilcisi aracılığı ile Fransız Cumhuriyeti Hükümetine bildirmekle yetinebilecek ve bu durumda, onay belgesini de, olanaklı olduğunca, ivedilikle sunacaktır. İmzacı her bir Devlet, Andlasmayı kendisine imza edilmiş ve Lozan Konferansının Son Senedinde gösterilmiş olan Bağıtlarla birlikte -eğer bunlar da onayı gerektiriyorsa- bir tek belge ile onaylayacaktır. Bir yandan Türkiye, öte yandan Britanya İmparatorluğu, Fransa, İtalya, Japonya ya da onların arasından üçü, onay belgelerini sunar sunmaz, ilk sunuş tutanağı düzenlenecektir.
Bu ilk sunuş tutanağı gününden başlayarak, Andlaşma böylece, onu onaylamış olan, Bağıtlı Yüksek Taraflar arasında yürürlüğe girecektir. Öteki Devletler için, daha sonra onay belgelerinin sunma gününde yürürlüğe girecektir. Bununla birlikte, Yunanistan ve Türkiye ile ilgili olarak, 1. Madde ve 2. Maddenin 2 sayılı Fıkrası ile 5-11. Maddeleri; hükümleri Yunan ve Türk Hükümetleri kendi onay belgelerini sunar sunmaz, yukarıda sözü geçen tutanak daha düzenlenmemiş olsa bile yürürlüğe girecektir. Fransa Hükümeti onay belgelerinin sunuş tutanaklarının, aslına uygun, birer örneğini tüm imzacı Devletlere verecektir. Yukarıdaki hükümlere olan inançla, yetkili Temsilciler işbu Andlaşmayı imza etmişlerdir.
Yirmi dört Temmuz bin dokuz yüz yirmi üç günü, Lozan’da yalnız bir örnek olarak düzenlenmiş olup; bu örnek Fransız Cumhuriyeti Arşivlerinde saklanacak ve bu Hükümet Bağıtlı Devletlerden her birine onun aslına uygun bir örneğini verecektir.
HORALCE RUMBOLD PELLÉ GARRONI C. C. MONTAGNA K. OTCHIAI E. K. VÉNISÉLOS CONSTANTİN DLAMANDY CONSTANTİN CONTZESCO
Prof. Dr. Zahit İmre (23 Ağustos 1918 – 8 Kasım 1989)
Hukukçu, akademisyen ve medenî hukuk profesörü Prof. Dr. Zahit İmre, 23 Ağustos 1918’de doğdu. Ortaöğrenimini Galatasaray Lisesi‘nde tamamladıktan sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nden mezun oldu. Aynı fakültede lisansüstü eğitimini tamamladı.
İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Medenî Hukuk Asistanı olarak 30 Nisan 1942 tarihinde İstanbul Hukuk Fakültesi Medeni Hukuk Kürsüsü Asistanlığına atandı ve akademik göreve başladı.
Akademik çalışmalarını İsviçre’nin Zürih, Almanya’nın Frankfurt ve Fransa’nın Paris hukuk fakültelerinde sürdürdü. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde doçentlik unvanını 1950 yılında aldıktan sonra 1951 yılında Hukuk Fakültesi Medeni Hukuk Doçentliğine atandı. 4 Nisan 1963 tarihinden itibaren Medenî Hukuk Kürsüsü profesörü olarak akademik yaşamına devam etti. 1982-1985 yılları arasında Medeni Hukuk Anabilim Dalı ve Özel Hukuk Bölüm Başkanlığı görevini yürüttü. 1 Temmuz 1985 tarihinde yaş haddi nedeniyle emekliye ayrıldı.
İmre; medenî hukuk, miras hukuku, eşya hukuku ve hukukî sorumluluk alanlarındaki çalışmalarıyla Türk hukuk öğretisine önemli eserler kazandırdı. Özellikle kusursuz sorumluluk, zilyetlik, menkul mülkiyeti, rehin ve tenkis konularındaki çalışmalarıyla Türk özel hukuk öğretisine önemli katkılarda bulundu. Yaklaşık 43 yıllık öğretim hayatı boyunca binlerce hukukçu, hâkim, savcı ve akademisyen yetiştirdi. Hukuk Devletinin gerçekleşmesi idealini ön planda tutan bir eğitim anlayışına sahipti.
Zahit İmre’nin akademik mirası ve Türk hukuk bilimine katkıları, anısına hazırlanan Prof. Dr. Zahit İmre’ye Armağan adlı eserle de anılmıştır. Prof. Dr. Hasan Erman editörlüğünde hazırlanan armağan kitap, 2009 yılında Der Yayınları tarafından yayımlanmıştır. Eser, İmre’nin öğrencileri ve meslektaşları tarafından hazırlanmış olup medenî hukuk ve miras hukuku alanlarındaki bilimsel kişiliğini ve akademik mirasını konu almaktadır.
«Medeni hukuka giriş», genel olarak, medeni hukukun temel kavramlarını ve Medeni kanunun başlangıç bölümü hükümlerini içine almakta ve medeni hukukun yanında, hukukun muhtelif kollarına, özellikle hukuk felsefesine, hukuk sosyolojisine, hukuk tarihine kayan bir çok hukuki meseleleri kapsamaktadır. Türk hukukunda, modern hukuk ilminin gereklerine uygun, medeni hukuka giriş kitabı, bundan otuz beş yıl kadar önce Prof. Dr. A B. Schwarz tarafından yazılmıştır. Rahmetli Hocamız, büyük bilgin Prof. Schwarz’ın, kısa ve küçük, fakat gerçekten güzel bir eser olan ve üçüncü basısı 1950 yılında yayınlanan bu eserini, İstanbul ve Ankara Hukuk Fakültelerinin profesör ve doçentlerinin yazdıkları medenî hukukun umumi esasları veya medeni hukuka giriş kitapları izlemiştir. Bunlara, kitabımızın içinde, gerekli göndermeler yapılmıştır. Yalnız Prof. Dr. Kemal Oğuzman’ın «Medeni hukuka giriş dersleri» nin, kitabımız matbaaya verildikten ve büyük kısmı basıldıktan sonra elimize geçmiş olduğunu, burada, belirtmek isterim…
“Bu eser, dört yıl öğrencisi olduğum ve uzun yıllar aynı kürsüde birlikte çalışmaktan onur duyduğum Prof. Dr. Zahit İmre’nin anısına bir armağan olaıak yayınlanmakladır. Medeni Hukuk asistanı olarak göreve başladığı 1942 yılından emekli olduğu 1985 yılına kadar kesintisiz sürdürdüğü akademik kariyerinde Türk hukukçularına sayısı/ eserler bırakmıştır. 1982-1985 yıllan arasında fakültemiz özel Hukuk Bölüm Başkanlığı ve Medeni Hukuk Anııbilim Dalı Başkanlığı görevlerini üstün bir dirayetle sürdüren Zahit İmre, emekli olduktan sonra da bilimsel çalışmalarını sürdürmüştür. Zahit İmre’nın ilmi kişiliği konusunda herhangi bir şey söylemek gereksizdir, Zahit İmre’siz bir medeni hukuk, Zahit İmre’siz bir miras hukuku düşünülemez. Bana çalışmalarını paylaşmak zevkini ve onurunu sağladığı için büyük bir kıvanç duymaktayım. Benim için sadece hoca değil, aynı zamanda yol göstericiydi, büyük bir dosttu. Ögrencisi olanlar, onu o sakin sesiyle anlattığı Fatih’teki evi, sınav sorularındaki renkli isimleri anılarında yaşatacaklardır. Hocamız elinde taşımakla zorluk çektiği o kocaman çantasıyla, müstehzi gülüşünün altındaki o sımsıcak insan sevgisiyle, hayata ve olaylara olun ilgisiyle hep anılarımızda ve kalbimizdediı. Olaylı üniversite günlerinde ders sırasında dışandan duyulan silah seslen üzerine inanarak söylediği. “Hasan’cığım, galiba tavanda fareler dolaşıyor” sözleri hala benim gülümsetiyor.” Prof. Dr. Hasan Erman
Eleftherios Venizelos (23 Ağustos 1864 – 18 Mart 1936)
Erken Yaşamı, Hukuk Eğitimi ve Girit Dönemi
Yunan hukukçu, diplomat ve siyasetçi Eleftherios Venizelos, 23 Ağustos 1864’te Girit’in Hanya yakınlarındaki Mournies köyünde doğmuştur. Ortaöğreniminin bir kısmını Ege’nin önemli liman ve ticaret merkezlerinden biri olan Siroz (Siros/Hermoupolis) adasında tamamlamış, ardından Atina Üniversitesi’nde hukuk öğrenimi görmüştür. 1887 yılının Mart ayında avukat olarak Girit’e dönmüş ve Hanya’da mesleğe başlayarak adanın 6’sı Müslüman, 11’i Rum olan 17 avukatından biri olmuştur. Girit’in Osmanlı yönetiminden ayrılarak Yunanistan’a katılması (Enosis) amacıyla yürütülen siyasal ve silahlı mücadelelerde öne çıkmış; 1897 Akrotiri ve 1905 Therisso ayaklanmalarına liderlik etmiştir.
Siyasal Kariyeri, Paris Konferansı ve Lozan Antlaşması
1909 Gudi Askerî Hareketi’nin ardından Yunanistan siyasetine katılan Venizelos, kurduğu Liberal Parti ile 1910 yılında başbakanlık makamına gelmiş ve farklı dönemlerde bu görevi yürütmüştür. Balkan Savaşları ve I. Dünya Savaşı yıllarında Yunanistan’ın genişleme siyasetini ve diplomasisini yönlendirmiştir. 1919 Paris Barış Konferansı’nda Ege Adaları, Trakya ve Batı Anadolu’nun Yunanistan’a bırakılması yönündeki Yunan taleplerini savunmuştur.
Türk Kurtuluş Savaşı’nın ardından düzenlenen 1923 Lozan Barış Konferansı’nda Yunanistan heyetine başkanlık etmiş ve 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Barış Antlaşması’nın Yunanistan adına imzacılarından biri olmuştur. Antlaşmanın resmî imza metninde “Eski Bakanlar Kurulu Başkanı, Sovör (Kurtarıcı) Nişanı’nın Gran Kruva rütbesine sahip Mösyö Eleftherios K. Venizelos” unvanıyla yer almıştır.
Türk-Yunan Yakınlaşması ve Atatürk ile İlişkileri
Venizelos, 1930’lu yıllarda Mustafa Kemal Atatürk ile birlikte Türk-Yunan ilişkilerindeki yakınlaşmanın ve dostluk ortamının önde gelen mimarlarından biri olmuştur. 1930 yılında Türk-Yunan Dostluk, Tarafsızlık, Uzlaşma ve Hakem Antlaşması’nın imzalanması sürecinde Türkiye’yi ziyaret etmiş; 27 Ekim 1930’da Ankara Palas’ta Mustafa Kemal Atatürk tarafından kabul edilmiş ve 29 Ekim’de Ankara’daki Cumhuriyet Bayramı kutlamalarına katılmıştır. Atatürk ile Venizelos’un karşılıklı yapıcı tutumları ve şahsi temasları, iki ülke arasında tesis edilen barış ikliminin güçlenmesinde önemli bir rol oynamıştır. Bu yakınlaşmanın tarihsel bir göstergesi olarak Venizelos, 12 Ocak 1934’te Nobel Komitesi’ne resmî bir mektup sunarak Mustafa Kemal Atatürk’ü Nobel Barış Ödülü’ne aday göstermiştir.
Sürgün Yılları, Yargılanması ve Ölümü
Mart 1935’te Venizelos yanlısı subayların öncülüğündeki başarısız askerî darbe girişiminin ardından Fransa’ya gitmiş ve Atina’da kurulan olağanüstü askerî mahkemece gıyabında ölüm cezasına çarptırılmıştır. 18 Mart 1936’da Paris’te sürgünde hayatını kaybeden Venizelos’un naaşı Girit’e nakledilerek Hanya’daki Akrotiri Yarımadası’nda toprağa verilmiştir.
Aziz Bartholomew Günü Katliamı, 23 Ağustos’u 24 Ağustos 1572’ye bağlayan gece Paris’te başlayan ve sonraki haftalarda Fransa’nın çeşitli kentlerine yayılan, Huguenotların —Fransız Kalvinist Protestanlarının— hedef alındığı suikast ve kitlesel şiddet dalgasıdır. Olay, 1562’den beri devam eden Fransız Din Savaşları’nın en kanlı dönüm noktalarından biri olmuştur.
Katliam öncesinde Katolikler ile Protestanlar arasındaki siyasal ve dinî gerilim devam etmekteydi. İki taraf arasındaki uzlaşmayı pekiştirmesi umulan Marguerite de Valois ile Huguenot önderlerinden Navarra Kralı Henri’nin evliliği 18 Ağustos 1572’de Paris’te gerçekleştirilmiştir. Düğün dolayısıyla çok sayıda Huguenot soylusu ve önderi Paris’e gelmiştir.
22 Ağustos’ta Huguenotların önde gelen isimlerinden Amiral Gaspard de Coligny’ye yönelik bir suikast girişiminde bulunulmuştur. Coligny saldırıdan yaralı olarak kurtulmuş; ancak olay, Huguenotlar ile saray çevresi arasındaki gerilimi daha da artırmıştır.
23 Ağustos’u 24 Ağustos’a bağlayan gece, saray çevresinde Huguenot önderlerinin öldürülmesine karar verilmiştir. Kararın alınmasında IX. Charles, Catherine de’ Medici ve saray çevresinin oynadığı rollerin ayrıntıları tarihçiler arasında tartışmalıdır.
24 Ağustos sabahının ilk saatlerinde Coligny öldürülmüştür. Huguenot önderlerini hedef alan saldırılar kısa sürede denetimden çıkarak Paris’teki Huguenotlara yönelik geniş çaplı bir katliama dönüşmüştür. Şiddet, sonraki günlerde ve haftalarda Lyon, Bordeaux, Rouen, Toulouse ve Fransa’nın diğer kentlerine de yayılmıştır.
Paris’te yaklaşık 2.000–3.000 kişinin öldürüldüğü tahmin edilmektedir. Fransa genelindeki toplam ölüm sayısı kesin olarak bilinmemekte ve tarihçiler tarafından farklı rakamlar ileri sürülmektedir. Bu nedenle katliamda yaşamını yitirenlerin toplam sayısına ilişkin kesin bir rakam vermek mümkün değildir.
Katliam, Huguenotların kraliyet yönetimine duyduğu güveni ağır biçimde sarsmış, Huguenotlar arasındaki siyasal ve dinî muhalefetin güçlenmesine ve Fransız Din Savaşları’nın yeniden şiddetlenmesine katkıda bulunmuştur.
Hukuk Tarihindeki Etkisi
Hukuk tarihi açısından Aziz Bartholomew Günü Katliamı; dinî çatışmaların siyasal iktidar tarafından sınırlandırılmasının ve dinî hoşgörünün hukuken güvence altına alınmasının önemini ortaya koyan dönüm noktalarından biri olmuştur. Katliam sonrasında gelişen tartışmalar, dinî çoğulculuk ve vicdan özgürlüğüne ilişkin düşüncelerin güçlenmesine katkıda bulunmuş; Fransa’da Fransız Din Savaşları’nın sona ermesine ve IV. Henri döneminde yayımlanan 1598 tarihli Nantes Fermanı ile Huguenotlara belirli haklar tanınmasına giden daha geniş tarihsel gelişmeler içinde yer almıştır. Ferman, Katolikliği Fransa’nın yerleşik dini olarak korurken Huguenotlara belirli ölçüde ibadet serbestisi ile siyasal ve hukukî güvenceler tanımıştır.
Aziz Bartholomew Günü Katliamı; dinî çatışma, siyasal iktidar mücadelesi ve mezhep temelli kitlesel şiddet bakımından 16. yüzyıl Avrupa tarihinin en önemli olaylarından biri olarak kabul edilmektedir.
Ahmet Hamdi Boyacıoğlu (1920, Bolu – 23 Ağustos 1998), hukukçu, hâkim ve Anayasa Mahkemesi eski başkanıdır. Boyacıoğlu’nun meslek hayatı; hâkimlik, Adalet Bakanlığı Hukuk İşleri Genel Müdürlüğü, Danıştay üyeliği, Anayasa Mahkemesi üyeliği, Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığı ve Anayasa Mahkemesi Başkanlığı görevlerini kapsamaktadır.
1920 yılında Bolu’da doğan Boyacıoğlu, 1944 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdi. Hukuk eğitiminin ardından Bolu’da stajyer hâkim olarak kamu hizmetine başladı.
16 Aralık 1964 tarihinde Anayasa Mahkemesince Danıştay üyeliğine seçilen Boyacıoğlu, 17 Eylül 1970 tarihinde Danıştay Genel Kurulu tarafından Anayasa Mahkemesi asıl üyeliğine seçildi. Anayasa Mahkemesinin karar kayıtlarında da 1980 ve 1984–1985 yıllarında mahkeme heyetlerinde üye olarak yer aldığı görülmektedir.
Yılmaz Aliefendioğlu, Servet Tüzün, Mehmet Çınarlı, Mikdat Kılıç, Semih Özmert, Adil Esmer, Ahmet Hamdi Boyacıoğlu (Başkan), Hakkı Müderrisoğlu, Nahit Saçlıoğlu, Kenan Terzioğlu, Mithat Özok, Selâhattin Metin, Necdet Darıcıoğlu, Yekta Güngör Özden
Boyacıoğlu, 13 Haziran 1973 tarihinde Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanı, 8 Kasım 1978 tarihinde Anayasa Mahkemesi Başkanvekili seçildi. 4 Temmuz 1979 tarihinde yeniden Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanı oldu.
Yılmaz Aliefendioğlu, Servet Tüzün, Mehmet Çınarlı, Mikdat Kılıç, Semih Özmert, Adil Esmer, Ahmet Hamdi Boyacıoğlu (Başkan), Hakkı Müderrisoğlu, Nahit Saçlıoğlu, Kenan Terzioğlu, Mithat Özok, Selâhattin Metin, Necdet Darıcıoğlu, Yekta Güngör Özden bir arada
Sör William Wallace, 23 Ağustos 1305’te Londra’da yargılanarak aynı gün İngiltere Kralı I. Edward’ın emriyleidamedilen İskoç şövalyesi ve İskoç bağımsızlığının en önemli sembollerinden biridir.
William Wallace’ın Yargılanması: Egemenlik, Tabiiyet ve Savaş Hukuku
İskoç şövalye William Wallace, İngiltere Kralı I. Edward tarafından vatana ihanetle suçlanarak yargılandı ve ölüm cezasına çarptırıldı. Edward I, 18 Ağustos 1305’te Wallace’ın yargılanması için özel bir komisyon oluşturdu. Beş kişi yargıç olarak görevlendirildi: John de Segrave, Peter Malory, Ralph de Sandwich, John de Bakewell ve Londra Belediye Başkanı John le Blound. Westminster Hall’daki yargılama bu görevlendirilen kişiler önünde yapıldı.
Mahkeme biçimsel olarak bir yargı organı niteliğindeydi; ancak bağımsız bir yargı makamı değildi. Kralın otoritesi altında oluşturulan Bu özel bir komisyonun üyelerini doğrudan Edward I görevlendirmişti. İngiliz Parlamentosu’nun tarih sayfası, ortaçağdaki bu tür vatana ihanet davalarında hüküm ve ölüm cezasının çoğu zaman önceden belirlenmiş olduğunu belirtmektedir.
Wallace’ın “vatan hainliği” (treason) suçlamasıyla yargılanması, dönemin İngiliz hukuku açısından tartışmalı bir nitelik taşımaktadır. Wallace, İngiltere Kralı I. Edward’a hiçbir zaman sadakat yemini etmediğini ve dolayısıyla Edward’a karşı ihanet etmiş sayılamayacağını savunmuştur. Wallace, “Edward’a karşı hain olamam; çünkü onun uyruğu değildim / ona sadakat yemini etmedim” diyordu. İngiliz makamlarının cevabı ise esasen Edward’ın İskoçya üzerinde egemenlik kurduğu ve İskoçların onun hükmüne tabi olduğu varsayımına dayanıyordu. Buna rağmen bu itiraz kabul edilmemiş ve Wallace vatana ihanetten suçlu bulunarak ölüm cezasına mahkûm edilmiştir.
İdamı ve Teşhiri
Wallace, dönemin en ağır infaz biçimlerinden biri olan asılma,sürüklenmeve dörde bölünme cezasına çarptırıldı. İnfaz sırasında at tarafından sürüklendi, ardından asıldı; ölmek üzereyken indirildi. Daha sonra bağırsakları çıkarıldı, kafası gövdesinden ayrıldı ve vücudu dört parçaya bölündü.
İnfazın ardından Wallace’ın kafası Londra Köprüsü’nde, vücudunun parçaları ise Newcastle, Berwick, Stirling ve Perth’te ayrı ayrı sergilendi. Bu teşhir, kraliyet otoritesini göstermek ve İskoç bağımsızlık hareketine katılabilecek kişilere gözdağı vermek amacı taşıyordu.
İskoç Bağımsızlığının Sembolü
Wallace, ölümünden sonra İskoç bağımsızlığının sembol isimlerinden biri hâline geldi. Sıradan bir suçlu ya da asi değildi. Kendi ülkesini savunan bir liderdi.
Hayatı ve mücadelesi çok sayıda edebî esere ve filme konu oldu; özellikle 1995 yapımıBraveheart (Cesur Yürek) filmiyle dünya çapında tanındı.
Türkiye Gazetecilik Hak ve Sorumluluk Bildirgesi Gazeteciler Cemiyet tarafından kabul edilmiş prensiplerdir.
GİRİŞ:
Aşağıda tanımı yapıldığı üzere her gazeteci ve basın – yayın organı, gazetecinin haklarını savunmalı ve meslek ilkelerine uymalı, uyulmasını gözetmelidir. Basın – yayın organlarında, gazeteci olmadıkları halde çeşitli biçimlerde gazetecilik faaliyetine katılanlar ile dışarıdan Türkiye’ ye ve Türkiye’ den dışarıya dönük yayın yapanlar da bu sorumluluklar kapsamındadır. Basın yayın organları yöneticileri; genel yayın yönetmeni yahut müdürü, yazı işleri müdürleri yahut sorumlu müdürler, sıfatları ne olursa olsun, kuruluşlarında görevli gazeteciler ile yayınların meslek ilkelerine uygun olmasını gözetir.Gazetecinin hakları, halkın haber alma hakkının ve ifade özgürlüğünün; meslek ilkeleri ise dürüst ve doğru iletişimin temelidir. Meslek ilkeleri gazetecinin ve basın – yayın organlarının öz denetimini öngörür ve değerlendirme mercii öncelikle vicdanlardır.
A. İnsan ve yurttaş hakkı
Herkes, bilgi edinme ve haber alma, özgür düşünce, ifade ve serbest eleştiri hakkına sahiptir. Düşünce ve ifade özgürlüğünün kullanılmasının başlıca yolu olan basın ve yayın özgürlüğü temel insan haklarındandır. Bu hakların demokratik hukuk devletinde anayasal güvence altında olması esastır.
B. Gazeteci tanımı
Düzenli bir şekilde, günlük yahut süreli bir yazılı, görüntülü, sesli elektronik veya dijital basın ve yayın organında, kadrolu, sözleşmeli ya da telif karşılığı, haber alma, işleme, iletme veya görüş, fikir belirtme görevi üstlenen ve asıl işi ile başlıca geçim kaynağı bu olup, çalıştığı işletme ile ilgili yasalar karşısındaki konumu bu tanıma uygun olanlar gazetecidir. Basın ve yayın alanındaki her işletme, çalıştırdıkları gazetecileri, yasaların gazetecilere tanıdığı haklardan yararlandırmak zorundadır.
C. Gazetecinin sorumluluğu
Gazeteci, basın özgürlüğünü, halkın doğru haber alma, bilgi edinme hakkı adına dürüst biçimde kullanır. Bu amaçla her türlü sansür ve otosansürle mücadele etmeli, halkı da bu yönde bilgilendirmelidir. Gazetecinin halka karşı sorumluluğu, başta işverenine ve kamu otoritelerine karşı olmak üzere, öteki tüm sorumluluklardan önce gelir. Bilgi ve haber ile özgür düşünce, herhangi bir ticari mal ve hizmetten farklı olarak toplumsal bir nitelik taşır.
Gazeteci, ilettiği haber ve bilginin sorumluluğunu üstlenir ve paylaşır. Gazetecinin özgürlüğünün içeriğini ve sınırlarını, öncelikle sorumlulukları ile meslek ilkeleri belirler.
D. Gazetecinin hakları
1. Gazeteci tüm bilgi kaynaklarına serbestçe ulaşma ve kamu yaşamını belirleyen, halkı ilgilendiren tüm olayları izleme, araştırma hakkına sahiptir. Gazetecinin karşısına çıkarılacak gizlilik ve sır gibi engeller kamusal işlerde yasaya, özel işlerde açık ve ikna edici gerekçelere sahip olmalıdır.
2. Gazeteci, çalıştığı basın ve yayın organının kendisiyle yaptığı sözleşmede de kaydedilmiş olması gereken temel çizgisini dikkate alır. O temel çizgi dışındaki ve onunla çelişen veya orada açıkça belirtilmemiş olan tüm telkin, öneri, istek ve talimatları reddetme hakkına sahiptir.
3. Gazeteci, inanmadığı bir görüşü savunmaya veya meslek ilkelerine aykırı bir iş yapmaya zorlanamaz.
4. Gazeteciler, özellikle de yazı işleri çalışanları, basın – yayın işletmesinin işleyişini belirleyen, etkileyen önemli kararlardan haberdar edilmeli ve gereğinde kararların alınmasına katılmalıdır.
5. İşlevi ve sorumlulukları ışığında, gazeteciler örgütlenme hakkının yanı sıra görevinin maddi ve manevi güvencesini sağlayan kişisel sözleşme yapma hakkına sahiptir. Gazeteci ekonomik bağımsızlığını garanti eden toplumsal rolüne ve emeği ile yeteneğine uygun bir ücret almalıdır.
6. Gazeteci, kaynakların gizliliği ilkesi uyarınca, kaynağını açıklamaya ve tanıklık yapmaya zorlanamaz. Kaynağ izin verdiği taktirde gizlilik ortadan kalkabilir. Kaynağı tarafından açıkça yanıltıldığı durumlarda gazeteci kaynağını açıklayabilir.
E. Gazetecinin temel görevleri ve ilkeleri
1. Halkın bilgi edinme hakkı uyarınca, gazeteci, kendi açısından sonuçları ne olursa olsun, gerçeklere ve doğrulara saygı duymak ve uymak zorundadır.
2. Gazeteci; bilgi ve haber alma, yorum yapma ve eleştirme özgürlüklerini ne pahasına olursa olsun savunur.
3. Gazeteci; başta barış, demokrasi ve insan hakları olmak üzere, insanlığın evrensel değerlerini, çok sesliliği, farklılıklara saygıyı savunur. Milliyet, ırk, etnisite, cinsiyet, dil, din, sınıf ve felsefi inanç ayrımcılığı yapmadan tüm ulusların, tüm halkların ve tüm bireylerin haklarını ve saygınlığını tanır. İnsanlar, topluluklar ve uluslar arasında nefreti, düşmanlığı körükleyici yayından kaçınır. Bir ulusun, bir topluluğun ve bireylerin kültürel değerlerini ve inançlarını (veya inançsızlığını) doğrudan saldırı konusu yapamaz. Gazeteci; her türden şiddeti haklı gösterici, özendirici ve kışkırtan yayın yapamaz.
4. Gazeteci; kaynağını bilmediği bilgi ve haberleri yayınlamaz; kaynak açık olmadığında, yayınlamaya karar verdiği durumlarda da kamuoyuna gerekli uyarıları yapmak zorundadır.
5. Gazeteci; temel bilgileri yok edemez, görmezlikten gelemez ve metinlerle belgeleri değiştiremez, tahrif edemez. Yanlış, yanıltıcı ve tahrif edilmiş yayın malzemesi kullanmaktan uzak durur.
6. Gazeteci, bilgi, haber, fotoğraf, görüntü, ses, belge elde etmek için yanıltıcı yöntemler kullanamaz.
7. Gazeteci, kamuya mal olmuş bir şahsiyet bile olsa, halkın haber alma, bilgilenme hakkıyla doğrudan bağlantılı olmayan hiç bir amaç için, izin verilmedikçe özel yaşamın gizliliği ilkesini ihlal edemez.
8. Gazeteci, yayınlanmış her yanlışı en kısa sürede düzeltmekle yükümlüdür. Gazeteci, istismar edilmemesi, kötüye kullanılmaması ve kabul edilebilir boyutlar ile biçimde yapılması kaydıyla, cevap hakkına saygılı olmalıdır.
9. Gazeteci, kendisine güvenilerek verilmiş bilgilerin, belgelerin kaynaklarını, kendileri izin vermediği sürece, mesleki gizlilik ilkesi uyarınca, hiç bir şekilde açıklamaz.
10. Gazeteci, çalıntı, iftira, hakaret, lekeleme, saptırma, manipülasyon, söylenti, dedikodu ve dayanaksız suçlamalardan kesinlikle uzak durur.
11. Gazeteci, bir bilginin, haberin yayını ya da yayınlanmaması karşılığı hiçbir maddi veya manevi avantajın peşinde olamaz. Gazeteci, devlet başkanından milletvekiline, iş adamından bürokratına kadar haber kaynağı olarak da kabul edilen kişi ve kurumlarla iletişimini ve ilişkisini meslek ilkelerini gözeterek yürütür.
12. Gazeteci, mesleğini, reklamcılıkla, halkla ilişkilerle veya propagandacılıkla karıştıramaz. İlan – reklam kaynaklarından herhangi bir telkin, tavsiye alamaz, maddi çıkar sağlayamaz.
13. Gazeteci, hangi konuda olursa olsun, elde ettiği bilgileri geniş biçimde yayın konusu yapmadan kendi yararına kullanamaz. Mesleğini, ne şekilde olursa olsun, (yasaların ve yönetmeliklerin kendisine tanıdığı hakların dışında) ayrıcalıklar kazanmak amacıyla kullanamaz.
14. Gazeteci, her ne amaçla olursa olsun, tehdit ve şantaj gibi yollara başvurmaz. Gazeteci bu şekilde baskılara da karşı koyar.
15. Gazeteci her türlü baskıyı reddeder ve çalıştığı basın – yayın organındaki yöneticileri dışında kimseden işiyle ilgili talimat alamaz.
16. Gazeteci sıfatını taşımayı hak eden herkes meslek ilkelerine en yüksek seviyede uymayı taahhüt eder. Ülkesindeki yasalara saygılı olmakla birlikte, hükümet ve benzeri kurumların müdahalelerine kapalıdır. Mesleki olarak yalnızca meslektaşlarının ve kamuoyunun değerlendirmeleri ile bağımsız yargı organlarının kararlarını dikkate alır.
17. Gazeteci, devleti yönetenlerin belirlediği ulusal ve uluslararası politikalar konularında önyargılara değil, halkın haber alma hakkına dayanır. Onu mesleğin temel ilkeleri ve özgürlükçü demokrasi kaygıları yönlendirir.
GAZETECİNİN DOĞRU DAVRANIŞ KURALLARI
Haber-Yorum: Haber ile yorum ve görüş ayrımı açık yapılmalı, okurun ve izleyicinin neyin haber, neyin yorum olduğunu kolayca seçebilmesi sağlanmalıdır.
Fotoğraf – Görüntü: Fotoğraf ve görüntünün güncel olup olmadığı açık biçimde belirtilmeli, canlandırma görüntülerde de bu, izleyicinin fark edebileceği biçimde ifade edilmelidir.
Haber – İlan (Reklam): Haber ve yorum metinleri veya görüntüleri ile İlan – reklam amaçlı metinlerin ayrımı hiç bir karışıklığa yer bırakmayacak ölçüde yapılmalıdır.
Yargı: Hazırlık soruşturması sırasında soruşturmayı zaafa uğratıcı, yönlendirici biçimde haber ve yorumdan kaçınılmalıdır. Yargılama sürecinde de haberler her türlü ön yargıdan uzak ve kesinlikle doğruluğundan emin olunarak sunulmalıdır. Gazeteci yargı sürecinde taraf olmamalıdır. Yargı kararı kesinleşmedikçe, bir sanık suçlu ilan edilmemelidir. Haberlerde ve yorumlarda suçluymuş gibi değerlendirmeler yapılmamalıdır.
Çocuk: Çocuklarla ilgili suçlarda ve cinsel saldırılarda sanık, tanık ya da mağdur (maktul) olsun, 18 yaşından küçüklerin açık isimleri ve fotoğrafları yayınlanmamalıdır. Çocuğun kişiliğini ve davranışlarını etkileyebilecek durumlarda, gazeteci, bir aile büyüğünün veya çocuktan sorumlu bir başkasının izni olmaksızın çocukla röportaj yapmamalı veya görüntüsünü almaya çalışmamalıdır.
Cinsel saldırılar: Cinsel saldırı mağdurlarının fotoğrafları, görüntüleri veya kimlikleri, açık kamu yararı olmadıkça yayınlanmamalıdır.
Kimlik veya özel durum: Açık kamu yararı olmadıkça ve olayla doğrudan ilgisi, bağlantısı bulunmadıkça, bir insanın davranışı veya işlediği suç, onun ırkına, milliyetine, dinine, cinsiyetine, cinsel eğilimine, hastalığına veya fiziksel, zihinsel özürlü olup olmamasına dayandırılmamalıdır. Kişinin bu özel durumu, alay, hakaret, önyargı konusu yapılmamalıdır.
Sağlık: Sağlık konusunda sansasyondan kaçınmalı, insanları umutsuzluk veya sahte umut verecek yayın yapılmamalıdır. Tıbbi alandaki araştırmalar kesinleşmiş sonnuçlar gibi yayınlanmamalıdır. İlaç tavsiyesinde mutlaka uzmana danışılmalıdır. Hastanelerde araştırmalar yapan, bilgi ve görüntü almaya çalışan gazeteci, kimliğini belirtmeli ve girilmesi yasak bölümlere ancak yetkililerin izniyle girmelidir. Yetkilinin, hastanın veya yakınının izni olmaksızın hastane ve benzeri kurumlarda hiç bir yolla ses ve görüntü alınmamalıdır.
Hediye: Yayın Öncesi kararlarla ve yayınlarla ilgili ön yargı, kuşku yaratacak her cinsten kişisel hediye ve maddi menfaat reddedilmelidir.
Müessese Çıkarı: Gazetecinin bir basın – yayın organındaki işlevini “Hak ve Sorumluluk Bildirgesi” ndeki hakları, sorumlulukları ve görevleri belirler. Gazeteci, bu mesleki çerçeve ile yayın organının çizgisi dışında, müessese çıkarı söz konusu olsa dahi, hiçbir faaliyete gönüllü olarak veya zorla katılmamalıdır.
Özeleştiri: Gazeteci ile basın – yayın organları, tekzip ve cevap hakkı gibi zorunlulukların dışında da, yanlışları düzeltmeli ve özleştiri yapmalıdırlar.
Taraf olma: Gazeteci ve yayın organı, her ne nedenle ve her ne biçimde olursa olsun, taraf oldukları bir olaydaki konumlarını kamuoyuna açıkça belirtmelidir. Yayın organı yahut yorumcu, siyasi, ekonomik ve toplumsal tercihlerinin doğrultusunda yayın yapabilir. Bu durumda bu tavır açıkça ortaya konulmalı, ayrıca yorum ile haber – olay ayrımı kesin biçimde yapılmalıdır.
Özel hayat: Asıl olan kamu yararıdır. Özel hayatın gizliliğinin geçersiz sayılabileceği başlıca durumlar şöyle sıralanabilir:
a) Büyük bir suç yahut yolsuzluk üstüne araştırma ve yayın.
b) Toplumu kötü etkileyici bir tutumla ilgili araştırma ve yayın.
c) Toplumun güvenliğinin veya sağlığının korunması.
d) İlgili kişinin sözleri yahut eylemleri sonucu halkın yanılmasının, yanıltılmasının veya yanlış yapmasının engellenmesi.
Bu durumlarda dahi, özel hayatın kamuya açılan kesiti mutlaka konuyla doğrudan ilgili olmalı veya ilgili kişinin özel hayatının onun kamusal faaliyetini de etkileyip etkilemediği gözetilmelidir.
Bilgi-Belge: Doğrudan kamu yararı olmadıkça, sahibinin izni dışında belge, fotoğraf, ses yahut görüntü alınmamalıdır. Kamu yararı söz konusu olduğunda dahi, yukarıdakilerin başka hiçbir şekilde elde edilmeyeceğine kesin kanaat getirilmiş olması gerekir.
Haber için para: Gazeteci belge veya görüntü sağlamak amacıyla, bir suçla ilgili sanık, tanık veya onların yakınlarına para teklif etmemeli ve vermemelidir.
Sarsıcı durumlarda: Üzüntü, sıkıntı, tehlike, yıkım, felaket ya da şok halindeki insanlar söz konusu olduğunda gazetecinin olaya yaklaşımı ve araştırması insani olmalı ve gizliliklere uyularak duygu sömürüsünden kaçınılmalıdır.
Suçlu yakınları: Gazeteci, sanıkların ve suçluların akrabalarını, yakınlarını, olayla ilgileri olmadıkça veya olayın doğru anlaşılması için gereği bulunmadıkça teşhir etmemelidir.
İntihar olayları: İntihar olayları hakkında haber çerçevesini aşan ve okuyucu veya izleyiciyi etki altında bırakacak nitelikte ve genişlikte yayın yapılmamalıdır. Olayı gösteren fotoğraf, resim veya film yayınlanmamalıdır.
Ekonomik, mali bilgi: Yasalarla yasaklanmış olmasa dahi, gazeteci elde ettiği ekonomik – mali bilgileri geniş biçimde yayınlanmadan önce kendisinin yahut yakınlarının çıkarları için kullanmamalıdır. Gazeteci, kendisinde ve yakınlarında bulunan hisse senedi ve benzeri mali araçlar konusunda, yayın organındaki sorumluları bu menkul kıymet sahipliği hakkında doğru bilgilendirmediği sürece yayın yapmamalıdır. Gazeteci, hakkında haber ve yorum yazdığı ya da yazmayı tasarladığı taşınır ve taşınmaz kıymetlerin doğrudan veya dolaylı alım satımını yapmamalıdır.
Ambargo: Önceden görme – Off the record:
Gazeteci, kendi çabasıyla elde etmedikçe, bir kaynağın verdiği bilgi veya belgenin yayınlanma tarihi konusundaki isteğe uymalıdır. Gazeteci, röportaj, haber, yorum veya görüntü, yayın şekli ne olursa olsun, hazırlığını yayın organındaki sorumlular dışında, kaynağı da dahil kimseye denetlettirmekle yükümlü değildir.Gazeteci, açıklanmaması kaydıyla (off the record) verilen bilgiyi ve sarfedilen sözleri yayınlamamalıdır.
Rekabet: Gazeteci, rekabet nedeniyle de olsa, bir başka gazeteciye bilinçli ve açık, mesleki zarar vermekten kaçmalıdır. Bir meslektaşının yayınını engelleyici davranışlarda bulunmamalıdır.
Kaynak gösterme: Gazeteci, başta haber ajansları olmak üzere, bir meslektaşının ve herhangi bir yayının sunduğu bilgileri kullandığında mutlaka kaynağı belirtmelidir.
Gazeteci olmayanlar: Bir yayın organında, sürekli veya zaman zaman, gazetecilik kapsamına giren alanlarda faaliyet gösterenlerin asıl sıfatları, asli işleri uygun şekilde belirtilmeli, kamuoyu onların temel konumu hakkında bilgilendirilmelidir.
Özdeşleşme: Gazeteci, uzmanlık alanı ne olursa olsun öncelikle gazetecidir. Polis muhabiri, polis veya sözcüsü, spor muhabiri kulüp yöneticisi veya sözcüsü, herhangi bir partiden sorumlu muhabir onun üyesi veya sözcüsü gibi davranmamalı ve bu yönde, yayın yapmamalıdır.
Kelebek (Papillon), Henri Charrière’nin 1968’de yayımlanan otobiyografik romanıdır. Kelebek (Papillon), işlemediğini ileri sürdüğü bir cinayetten müebbet hapse mahkûm edilen ve “Kelebek” lakabıyla tanınan bir mahkûmun, Fransız Guyanası’ndaki ceza kolonilerinden kaçma mücadelesini anlatmaktadır. Eserde Charrière, ceza kolonilerindeki ağır yaşam koşullarını, hücre hapsini, firar girişimlerini ve sonunda Venezuela’da özgürlüğüne kavuşmasını akıcı bir dille aktarmaktadır.
Romanın temelinde özgürlük arzusu, mahkûmiyet, ceza kolonilerindeki ağır koşullar ve firar mücadelesi yer almaktadır. “Banko / Kelebek’in Macerasının Devamı” isimli eserin orijinali 1972 yılında yayımlanmıştır. Kelebek 1969 yılında, Banko ise 1973 yılında E Yayınları tarafından Türkçeye kazandırılmıştır. Kitabın güncel baskıları aynı yayınevi tarafından devam ettirilmektedir.
Charrière’nin romanına ve daha sonra yapılan film uyarlamalarına konu olan Fransız Guyanası’ndaki ceza kolonileri, mahkûmların insanlık dışı koşullarda tutulduğu tesisler olarak uzun yıllar faaliyet göstermiştir. Mahkûmların tahliye edilmesi ve tesislerin tamamen boşaltılması büyük ölçüde 1952 yılında tamamlanmış, ceza kolonisi fiilen bu tarihte işlevini yitirmiştir. Fransa hükümetinin bürokratik işlemleri tamamlayarak Bagne de Cayenne ceza kolonisinin hukuken resmen kapatıldığını ilan etmesi ve son idari personelin adadan ayrılması ise 1953 yılında gerçekleşmiştir.
Kitabın Tanıtım Bülteni
Kelebek – Henri Charriere İşlemediği bir cinayetten, müebbet kürek cezasına çarptırıldığı sıra, Henri Charrière’in özgürlük mücadelesinin bir ifadesi olarak doğdu Kelebek.
“Çok genç yaşında tutkunu olduğu idealleri ve gelecek arzusu onu ‘insanca bir felsefe’ ve ‘üstün bir uygarlık’la tanıştırdı: Modern sistemin kokuşmuş yolları yerine Kızılderililer’in, cüzzamlıların, okuma yazma bilmeyen yoksul balıkçıların gerçek uygarlığıyla . Bir, iki, üç, dört, beş; bir, iki, üç, dört, beş. Ardı ardına sıralanan bu rakamlar aslında bir hücrenin uzunluğu: Bir uçtan bir uca beş adım. Tüm yaşamın göz önünden geçtiği beş adım. Hayallerle ve tutkularla atılan beş adım. Yargıçlara, mahkemeye ve insan kazanmak yerine kaybetmeye dayalı yargı sistemine atılan beş adım. Modern olarak nitelenen ülkelere atılan beş adım. Tüm duyguları iğdiş eden her türlü korkuyu insanın içine salan beş adım. Özgürlüğe ve geleceğe atılan beş adım.”
Eserin Konusu
Roman, Charrière’nin Fransa’da bir cinayetten suçlanması ve müebbet kürek cezasına mahkûm edilmesiyle başlar. Suçsuz olduğunu savunan Charrière, Fransız Guyanası’na gönderildikten sonra hayatını firar etmeye adar.
Ceza kolonisine gönderilmesinin ardından çeşitli mahkûmlarla birlikte birçok kaçış girişiminde bulunur. İlk firarlarından birinde bir tekneyle yola çıkar; ulaştığı adadan üç kaçakla birlikte ayrılır. Ancak kısa süre sonra yakalanarak Rio Hacha cezaevine gönderilir. Buradan da kaçar. Bir süre sonra yolları ayrılan Charrière, Kolombiya’da bir yerli topluluğun yanında yaşamaya başlar. Burada iki eşi olur. Daha sonra topluluktan ayrılarak yoluna devam eder. Arkadaşları yakalanırken kendisi bir süre daha kaçmayı başarır; ancak bir kilisede ihbar edilmesi üzerine yakalanır ve Fransızlara teslim edilir.
Fransız Guyanası’na döndükten sonra firar nedeniyle iki yıl hücre cezasına mahkûm edilir. Charrière, hücre hapsinin ağır fiziksel ve psikolojik koşullarını anlatır. Mahkûmlar arasında “insan yiyen” olarak adlandırılan hücrelerde mutlak sessizlik uygulanır. Charrière bu durumu, “Çinliler kafaya damlatılan suyu bulmuşlar, Fransızlarsa sessizliği.” sözleriyle ifade eder.
Hücre cezasından sonra yeniden küreğe dönen Charrière, ikinci büyük firarını planlar. Gizlice yaptığı salı tamamladığı gün ihbar edilir ve yakalanır. İhbarcıya yönelik cinayet olayının ardından yeniden yargılanır ve sekiz yıl hücre cezasına mahkûm edilir.
Hücrede bulunduğu sırada mahkûmlara belirli günlerde denize girme ve güneşlenme izni verilir. Bir gün denizden dönerken cezaevi görevlilerinden birinin kızının denize düştüğünü ve köpekbalıklarının saldırısına uğradığını görür. Charrière kızı kurtarır. Bu olayın ardından hücre hapsinin koşullarında hafifletmeye gidilir ve daha sonra Şeytan Adası’na sevk edilir.
Şeytan Adası’na gönderilen Charrière, buradan kaçmanın neredeyse imkânsız olduğunu düşünür. Ancak denizin hareketlerini gözlemleyerek yedinci dalganın gücünden yararlanarak açık denize ulaşabileceğini keşfeder. Bir başka mahkûm olan Sylvain ile birlikte hindistan cevizi çuvallarından yaptıkları sallarla adadan kaçarlar. Günler süren yolculuğun ardından kıtaya ulaşırlar. Ancak Sylvain bataklığa saplanarak boğulur. Charrière ise hindistan cevizi çuvallarına tutunarak kurtulur.
Charrière yoluna tek başına devam eder. Ormanda saklandıktan sonra eski mahkûmlarla birlikte bir tekne satın alarak İngiliz Guyanası’na ulaşır. Burada bir süre yaşar ve çalışır. Daha sonra buradan ayrılarak Venezuela’ya gider. Venezuela’da Fransız Guyanası’ndan kaçanlara ilişkin yasal düzenlemelerden yararlanır ve vatandaşlık hakkı elde eder. Yaşamının geri kalanını Venezuela’da geçirir.
Kelebek, ana hikâyenin yanı sıra Charrière’nin çevresinde gördüğü ve yaşadığı çeşitli olayları da anlatır.
Henri Charrière, kitaptaki tüm olayları bizzat yaşadığını iddia etmiştir. Ancak Fransız Guyanası ceza sömürgesi kayıtları da baz alınarak, kitaptaki kaçış hikayelerinin ve maruz kalınan işkencelerin önemli bir kısmının Charrière’e değil, oradaki diğer mahkumlara ait olduğu iddia edilmiştir. Charrière’nin, adadaki pek çok mahkumun anısını tek bir karakterde (kendisinde) birleştirerek kurgusal bir biyografi yazdığı öne sürülmüştür.
Film uyarlaması: Kelebek (Papillon)
Kelebek, ilk kez 1973 yılında aynı adla sinemaya uyarlanmıştır. Filmde Henri Charrière’yi Steve McQueen, dostu Louis Dega’yı ise Dustin Hoffman canlandırmıştır. Kitabın büyük başarısını sinemada da sürdüren yapım, döneminin önemli gişe başarılarından biri olmuş ve Steve McQueen ile Dustin Hoffman’ın oyunculuklarıyla sinema tarihinin kült klasikleri arasında yer almıştır. Film, Charrière’nin Fransız Guyanası’ndaki ceza kolonilerinde geçirdiği yılları, Dega ile dostluğunu ve özgürlüğe ulaşmak için gerçekleştirdiği firar girişimlerini konu alır. Yaklaşık 150 dakika süren yapım, ticari açıdan başarılı olmuş ve 1974 yılında Jerry Goldsmith’in müziğiyle Oscar’a aday gösterilmiştir. Steve McQueen de aynı yıl Altın Küre’de En İyi Erkek Oyuncu dalında aday gösterilmiştir. Film, En İyi Hukuk Filmleri ve İnsan Hakları Filmleri listelerinde yer almaktadır.
2017 Yapımı Kelebek (Papillon)
Film, 1973 yapımı gibi Henri Charrière’in kendi hayatını anlattığı Papillon ve Banco adlı otobiyografik kitaplarından uyarlanmıştır. Michael Noer’in yönettiği, başrollerini Charlie Hunnam (Kelebek) ve Rami Malek’in (Louis Dega) paylaştığı modern yeniden uyarlamadır.
1973 yapımı ile 2017 yapım arasındaki temel farklar, oyunculuk tarzları ve sinematografik tercihler bağlamında ortaya çıkmaktadır. 1973 tarihli versiyon, dönemin şartları gereği tamamen pratik efektlerle, gerçek mekanlarda ve CGI (bilgisayar efektleri) kullanılmadan çekilmiştir. Bu durum, Fransız Guyanası’ndaki ceza sömürgesinin sıcağını, pisliğini ve acımasızlığını izleyiciye doğrudan yansıtmıştır.
Hukuk sisteminde yaptığı reformlarla tarihe geçen İngiltere Kıralı III. Richard yaşamını yitirdi. (Doğumu: 2 Ekim 1452, Fotheringhay Şatosu, Northamptonshire, İngiltere – Ölümü: 22 Ağustos 1485, Leicestershire, İngiltere)
1791
Karayipler’deki Saint-Domingue Fransız kolonisinde köleleştirilen insanların, sömürge yönetimine karşı büyük ve örgütlü ayaklanması 22–23 Ağustos 1791 gecesi başladı. Haiti Devrimi’nin başlangıcı kabul edilen ayaklanma, Fransız sömürge yönetimine ve kölelik düzenine karşı uzun süren bir mücadeleye dönüştü. Devrim sonucunda Haiti, 1 Ocak 1804’te bağımsızlığını ilan ederek modern dünyanın ilk bağımsız siyah cumhuriyeti oldu.
1791
Fransa’da 22 Ağustos 1795 tarihinde kabul edilen III. Yıl Anayasası, Direktuar Rejimini başlattı. Fransız İhtilali sonrasında 1795 ile 1799 yılları arasında yürürlükte kaldı, yürütme yetkisi beş direktöre ve yasama yetkisi iki meclisli bir yapıya verildi. Direktuar Rejimi, Terör Dönemi’nin aşırılıklarını bitirmek ve istikrar sağlamak amacıyla kurulmuş, ancak ekonomik krizler nedeniyle güç kaybederek Napolyon Bonapart’ın darbesiyle yıkılmıştır.
Baden Büyük Dükalığı Anayasası, 22 Ağustos 1818’de ilan edildi. Anayasa, temsili kurumları ve temel haklara ilişkin düzenlemeleriyle dönemine göre Almanya’daki en liberal ve ilerici anayasalardan biri kabul edilen bu metin 19. yüzyıl Alman anayasa tarihinin önemli belgelerinden biridir
1864
İsviçre‘nin Cenevre şehrinde 12 devlet, ilk Cenevre Konvansiyonu olan ve Kızılhaç’ın kurulmasına zemin hazırlayan Kara Ordularına Mensup Yaralı ve Hastaların Durumlarının İyileştirilmesine İlişkin Sözleşme‘yi imzaladı.
1868
Savaş yöntem ve araçlarını ilk defa düzenleyen 22 Ağustos 1868 tarihli Saint-Petersburg Sözleşmesi imzalandı.
1873
Rus bilim insanı, filozof ve bilimkurgu yazarı Aleksandr Bogdanov doğdu. (Ölümü: 7 Nisan 1928)
1874
Alman filozof Max Ferdinand Scheler doğdu. (19 Mayıs 1928)
1876
Osmanlı’da feshane işçisi kadınlar Babıâli’ye yürüdü; Rum ve Ermeni Feshane işçisi kadınlar, dönemin başbakanlık ve bakanlık binalarının bulunduğu Babıâli’ye yürüdü ve Sadrazama bir dilekçe vererek ödenmeyen ücretlerinin ödenmesini istedi.
1882
Dünyanın dünyanın ilk tayyare pilot lisansını alan kadın Fransız pilot Raymonde de Laroche, doğdu. (Ölümü: 18 Temmuz 1919)
1910
Japonya-Kore İlhak Antlaşması, 22 Ağustos 1910’da imzalandı. Kore, içişlerinde serbest bırakıldı.
Yargıçlığa atanmak isteyen Türkiye’nin ilk kadın hukukçularının başvurusu, Adalet Bakanı Mustafa Necati tarafından, bunun ileride sağlanacağı söylenerek reddedildi. Başvuran kadın hukukçular Bakanlık Ceza İşleri Kalemi’nde görevlendirildi.
Yunanistan‘da Theodoros Pangalos yönetimi Yorgos Kondilis’in yönettiği bir darbeyle devrildi.
1927
İtalyan göçmeni ve anarşist işçiler Nicola Sacco ve Bartolomeo Vanzetti’nin, adil yargılanma hakkının ihlal edildiği ve yargılamanın tamamen siyasi önyargılarla yürütüldüğü gerekçesiyle dünya genelinde büyük protestolara yol açan davasında, Massachusetts Valiliği nihai af ve infaz durdurma taleplerini 22 Ağustos 1927 gecesi kesin olarak reddetti. Sanıklar birkaç saat sonra (23 Ağustos ilk saatlerinde) elektrikli sandalyede idam edildi.
1935
Atatürk’ün direktifleriyle 22 Ağustos 1935’te Türk Tarihi Araştırma Kurumu(Türk Tarih Kurumu) kendi parası ve kendi elemanlarıyla yaptığı ilk kazı olan Alacahöyük Kazısı, Çorum’da başlatıldı. Daha sonra Trakya ve Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde arkeolojik araştırmalar sürdürüldü.
1938
Macaristan ile Küçük Antant devletleri Çekoslovakya, Romanya ve Yugoslavya arasında 22 Ağustos 1938’de Bled Anlaşması ilan edildi. Taraflar karşılıklı ilişkilerde kuvvet kullanmaktan vazgeçti; Macaristan’ın yeniden silahlanmasına ilişkin kısıtlamalar da önemli ölçüde kaldırıldı.
Henri Charrière’nin, 1968’deki Kelebek(Papillon)adlı romanına ve 2017’de uyarlama filmine de konu olan Fransa’ya ait Fransız Guyanası’ndaki insanlık dışı cezaevi tesisleri tamamen kapatıldı.
1958
Necdet Adalı, doğdu. (Ölümü: 8 Ekim 1980) 12 Eylül Darbesi‘nden sonra idam edilen ilk kişidir. Ulucanlar Cezaevi‘nde asılarak idam edildi.
1961
Yükseköğrenim Kredi ve Yurtlar Kurumu kuruldu.Türkiye Cumhuriyeti Gençlik ve Spor Bakanlığı‘na bağlı, 22 Ağustos 1961 tarihinde kurulan ve yüksek öğrenim gören ve maddi olanaklardan yoksun öğrencilerin maddi yönden desteklenmesi amaçlayan tüzel kişiliğe sahip, özel hukuk hükümlerine tâbi özel bütçeli ve sosyal amaçlı hizmet veren bir kamu kurumudur.
Tanin Gazetesinde yayınlanan yazılardan dolayı eski yayın müdürü İhsan Ada ile yazar Aziz Nesin’in “komünizm propagandasından yargılanmalarına devam edildi.
Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) davasında, Genel Başkan Abdullah Baştürk ve 8 Yürütme Kurulu üyesi tahliye edildi. Baştürk hakkında devam eden başka bir dava nedeniyle tutukluluk devam etti.
Türkiye’nin 3. Cumhurbaşkanı Celâl Bayar 103 yaşında iken İstanbul’da yaşamını yitirdi. 1950-1960 yılları arasında Cumhurbaşkanlığı yapan ve 27 Mayıs Darbesi sonrasında önce idam cezasına çarptırılan Bayar’ın cezası daha sonra ömür boyu hapse çevrilmiş, Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, Bayar’ı Anayasa’nın 97’nci maddesine dayanarak affetmişti.
1988
Bursa Özel Tip’te tek tip elbise uygulamasına başlandı; sadece dinci-itirafçı 8 kişiyle kaçakçılık mahkumu 7 kişi tek tip elbiseyi kabul etti. Çanakkale E Tipi Cezaevi’nde tek tip elbise uygulamasına karşı çıkan 175 hükümlüye mektuplaşma ve kınama cezası verildi.
1989
Kanserden ölen Devrimci Yol davası hükümlüsü İnkılap Dal’ın Akhisar’daki cenaze törenine katılıp slogan attıkları ve görevli polislere karşı geldikleri gerekçesiyle 42 kişi hakkında “örgüt üyesi oldukları” iddiasıyla 15 yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı. Hapisteyken ilik kanserine yakalanan İnkılap Dal 1988’de cezaevinden çıktıktan sonra ilik nakli için yurtdışına çıkması gerekirken tüm başvurulara rağmen pasaport verilmemiş, 1 yıl sonra pasaportunu aldıktan sonra 11 Ağustos 1989’da Fransa’ya gitmiş ve 22 Ağustos’ta yaşamını yitirmiştir.
1991
Litvanya: Litvanya Yüksek Konseyi, 22 Ağustos 1991’de Komünist Parti (CPSU) faaliyetlerini yasakladı.
1993
Baki Erdoğan, gözaltında iken işkence kurbanı oldu ve yaşamını yitirdi.
1997
Türkiye, Brüksel’den Diyarbakır’a gitmesi planlanan “Musa Anter Barış Treni”ne ülkeye giriş izni vermeyeceğini açıkladı.
1998
171 haftadır toplanan Cumartesi Anneleri’ne polis “yasa dışı eylem yapıldığı” gerekçesiyle müdahale etti: 30 gözaltı.
1998
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı R.Tayyip Erdoğan 4 Aralık 1994’fe Refah Partisi Ümraniye İlçe Binası açılışındaki konuşması nedeniyle “halkı din ve mezhep farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik ettiği” gerekçesiyle DGM’de ifade verdi.
2002
F Tipi cezaevlerinde tecride karşı Malatya Cezaevi’nde ölüm orucuna başlayan Melek Birsen Hoşver (23) 330.günde hayatını kaybetti.
2003
Arjantin’de 1976-1983 yılları arasında ülkeyi yöneten eski cuntacıların yargılanmasına olanak sağlayan yasa meclisten sonra senatoda da kabul edildi. Askeri diktatörlük dönemi suçlarına yönelik muafiyet yasaları iptal edildi.
2015
Kadın politikacı Ieng Thirith, hayatını kaybetti. (Doğumu:10 Mart 1932) Paris’teki Sorbonne Üniversitesi’nde okudu. Kızıl Kmer rejimi sırasında Sosyal İşler Bakanlığı yaptı. Soykırım, insanlığa karşı suç işlemek ve 1949 Cenevre Savaş Esirleri Sözleşmesi’nin ciddi ihlaliyle suçlanarak 2007’de tutuklandı.
2016
Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM / ICC), Mali’nin Timbuktu şehrindeki tarihi ve dini türbeleri yıktırmakla suçlanan radikal örgüt lideri Ahmad Al-Mahdi Davası başladı. Bu dava, tarihi ve dini yapılara (kültürel mirasa) zarar verme eylemine Roma Statüsü‘nün uygulandığı ve müstakil bir “Savaş Suçu” olarak yargılandığı ve sanığın doğrudan mahkûm edildiği ilk davadır.
Cumhuriyet Gazetesi yöneticilerine yönelik olarak 18 Ağustos’ta başlatılan soruşturma kapsamında Cem Küçük’ün tanık olarak ifadesi alındı. Soruşturmanın ilerleyen günlerinde gazetesinin 16 yöneticisi gözaltına alındı ve tutuklandı.
2017
Beyin ameliyatı geçirdiği sırada hakkında yakalama kararı çıkartılan Eski Yargıtay üyesi Mustafa Erdoğan, bulunduğu cezaevinden bilinci kapanana kadar tahliye edilmedi. Antalya 3’üncü Sulh Ceza Mahkemesi tarafından tutuklanan hakim Erdoğan, bulunduğu hastanenin tutuklu koğuşunda vücudunun yarısı felçli olduğu halde altı ay tutuldu. Erdoğan, bilinci kapandıktan sonra 18 Ağustos 2017 Cuma günü savcının talebi ve mahkemenin kararı ile tahliye edildi. Bilinci kapalı bir şekilde yoğun bakımda yaşam mücadelesi veren Hakim Erdoğan, serbest kaldıktan dört gün sonra, 22 Ağustos 2017’de yaşamını yitirdi.
2018
Hint avukat, ekonomist ve siyasetçi Gurudas Kamatyaşamını yitirdi. (Doğumu: 5 Ekim 1954) Mumbai Devlet Hukuk Koleji’nde okudu. Hindistan Siyasetçiler Derneği (INC) başkanı olarak görev yaptı. Hint Parlamento’sunda Mumbai bölgesini delege olarak temsil etti.
2024
Meksika’da hakimler, Devlet Başkanı Andres Manuel Lopez Obrador’un önerdiği yargı düzenlemesine tepki olarak süresiz grev başlattı. Juana Fuentes Velazquez, basına yaptığı açıklamada, “yargı reformuna karşı meşru bir direniş eylemi” olarak nitelediği grevin başladığını duyurdu. Ülkenin ‘eşi benzeri görülmemiş anayasal bir krize doğru gittiğini’ ve bu durdurulmazsa sosyal yapıda derin yaralar bırakacağını söyleyen Velazquez, ülke genelindeki mahkemelerin “acil” davalar dışında 21 Ağustos itibarıyla süresiz olarak askıya alındığını açıkladı.
Yargıtay 5. Ceza Dairesi tarafından ilk derece mahkemesi sıfadıyla, Adnan Oktar örgütü ile ilişkileri olan savcı ve hâkimlerin yargı önüne çıkarılacağı, İstanbul Eski Cumhuriyet Başsavcısı Hadi Salihoğlu, İstanbul Bölge Adliyesi 1. Ceza Dairesi eski üyeleri Ahmet Mahnaoğlu, Derya Bayburtluoğlu, Reyhan Yaman ve dairenin eski savcısı Ali Parlar’ın sanık olarak yargılanacağı öğrenildi. HSK müfettişleri, Oktarcıların yargıdaki ilişkileri hakkında 140 yargı mensubu ile görüşerek ve soruşturma yaparak 680 sayfalık bir rapor hazırlamıştı.
Gazeteci Murat Ağırel’in Türkiye’de uyuşturucu ticareti ve kara para aklamayı konu alan kitabı Havala hakkında suç duyurusunda bulunuldu ve kitabın toplatılması istendi. Ağırel, kitap hakkında şikâyette bulunan kişinin, 2022 yılında Mersin Limanı’nda yapılan operasyonda konteynerinde 258 kilo kokain ele geçirilen Alaa Ben Khadra’nın kardeşi Ahmed Ben Khadra olduğunu ve bu kişinin daha önce et kaçakçılığından yargılanıp beraat ettiği bilgisini paylaştı. Davanın kitabın düzenlenmesi için değil toplatılması ve satışının durdurulması için açıldığına dikkat çeken Ağırel’e iftira ve hakaret dahil beş farklı suçlama yöneltildi.
2024
Asker eğlencesinde “Ha Gerilla” şarkısı eşliğinde halay çekenlerin, “örgüt propagandası” yaptıkları gerekçesiyle hazırlanan dört sayfalık iddianame İstanbul 22’nci Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edildi. Davanın ilk duruşması 15 Ekim’de yapılacak.
Mezopotamya Ajansı’nın (MA) internet sitesi ‘Mezopotamyaajansi38.com’ Eskişehir 4. Sulh Ceza Hakimliği kararıyla erişime engellendi.
2025
Anayasa Mahkemesi,1984 doğumlu İran vatandaşı N.S.’ isimli sığınmacının sınır dışı edilmesine ilişkin davada yaşam hakkı ve kötü muamele yasağının ihlal edildiğine hükmetti. Karar, yeniden yargılama yapılmak üzere İstanbul 1. İdare Mahkemesi’ne gönderildi. Başvurucu, İran’da katıldığı protestolar nedeniyle hakkında açılan davada 24 yıl hapis cezasına çarptırıldığını, işkence gördüğünü, Türkiye’ye geldikten sonra sınır dışı edilmesi halinde idam cezasıyla karşı karşıya kalacağını belirterek yaşam hakkı ile kötü muamele yasağının ihlal edildiğini ileri sürmüştü.
2025
İzmir’de uyuşturucu operasyonu: 127 kilo bonzai ele geçirildi, Operasyonda 3 şüpheli yakalandı.
Van’da evin çatısı ile bahçesinde yetiştirilen 127 kök kenevir ele geçirildi.Evde yapılan aramada 288 gram kubar esrar, 4 gram kenevir tohumu ve 35 tabanca fişeği ele geçirildi.
Adana’da takside 2 bin 796 uyuşturucu etkili hap ele geçirildi. Araçtaki 3 yolcu tutuklandı.
Van hudut hattında 165 kilo 984 gram uyuşturucu madde ele geçirildi.
Şarkıcı Ebru Gündeş’in eşi iş insanı Murat Özdemir, Selahattin Yılmaz suç örgütüne üye olmak suçlamasıyla dün Acarkent’teki villasından Organize polisleri tarafından gözaltına alındı.
İBB’ye yönelik soruşturmada etkin pişmanlıktan yararlanarak haklarında ev hapsi kararı verilen Aziz İhsan Aktaş ve Ertan Yıldız hakkındaki konutu terk etmeme şeklindeki adli kontrol tedbiri kaldırıldı.
Ankara Valiliği, son bir haftada çeşitli suçlardan haklarında hapis kararları bulunan ve aranan 547 kişinin, polis ve jandarma ekiplerince yakalandığını bildirdi.
Daha önce birçok kez adres değiştirmek zorunda kalan Zeytinli Rock Festivali için Sarıyer Kaymakamlığı’nın verdiği iptal kararının yürütmesi organizasyon şirketininim başvurusu üzerine mahkemece durduruldu. Şirketin kendisine ait Milyon Beach Kilyos’taki etkinliğe Sarıyer Kaymakamlığı orman yangınları genelgesini gerekçe göstererek yasak getirmişti.
2026
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Süleymancılar hakkında başlatılan soruşturma kapsamında ikinci dalga operasyon yapıldı.Soruşturma kapsamında 13 kişi hakkında gözaltı kararı verilirken; İstanbul, Konya, Mersin ve Muğla‘da düzenlenen operasyonlarda 12 kişi gözaltına alındı.
Kayseri’de evine misafir olarak gittiği H.K.’yi bıçaklayarak öldüren K.Ö., yakalandı. Şüpheli, emniyetteki işlemlerinin ardından adliyeye sevk edildi.
1117. hafta buluşmasında Galatasaray Meydanı’nda bir araya gelen Cumartesi Anneleri, 32 yıl önce gözaltına alınan ve o günden beri kendisinden haber alınamayan Mehmet Günkan‘ın akıbetini sordu.
Furkan Vakfı başkanı Alparslan Kuytul‘un avukatlarının gözaltına alınmasının ardından Kuytul’un avukatsız ifade vereceği açıklandı. Kuytul’un sosyal medya hesabından yapılan açıklamada, iki avukatının gözaltına alınması nedeniyle savunma hakkının engellendiği savunuldu. Kuytul’un avukatlığını yapan avukatlar Bilal İpek ve Alişan İnci de gözaltına alınmıştı. Soruşturma kapsamında gözaltına alınan 56 şüpheliden 44’ü tutuklama, 9’u adli kontrol talebiyle Sulh Ceza Hâkimliği’ne sevk edildi. 3 şüpheli ise Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından serbest bırakıldı.
Adalet Bakanı Akın Gürlek, 24 Nisan 2026 tarihinde kurulan Faili Meçhul Suçları Araştırma Daire Başkanlığı koordinasyonunda yürütülen çalışmalar sonucunda, son 5 ayda 36 dosyada faili meçhul 41 cinayet ve 7 saldırının aydınlatıldığını açıkladı. Bu kapsamda, 2015’te peş peşe cinayetler işleyen seri katil de bulundu.
Tutuklu Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Muhittin Böcek’in başdanışmanı Cem Oğuz tahliye edildi.
Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezuniyet töreninde üzerinde “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” ayetinin yer aldığı pankartla gündeme gelen Mustafa Malo‘nun, geçmişte ve yakın dönemde yaptığı siyasi içerikli paylaşımlar gerekçe gösterilerek “Cumhurbaşkanı’na hakaret” suçlamasıyla 19 Ağustosta tutuklandığı ve Maltepe Cezaevi’ne gönderildiği bildirildi.
Ulusal Azınlıkların Kamusal Yaşama Etkili Katılımına İlişkin Lund Tavsiyeleri ve Açıklayıcı Not
İÇİNDEKİLER
Giriş
Lund Tavsiyeleri
Genel İlkeler
Karar Alma Süreçlerine Katılım
Merkezi Hükümet Düzeyindeki Düzenlemeler
Seçimler
Bölgesel ve Yerel Düzeylerdeki Düzenlemeler
Tavsiye ve Danışma Organları
III. Öz-Yönetim
Bölgesel Olmayan Düzenlemeler
Bölgesel Düzenlemeler
Güvenceler
Anayasal ve Yasal Güvenceler
Hak Arama Yolları
Lund Tavsiyeleri’ne Açıklayıcı Not
Genel İlkeler
Karar Alma Süreçlerine Katılım
Merkezi Hükümet Düzeyindeki Düzenlemeler
Seçimler
Bölgesel ve Yerel Düzeylerdeki Düzenlemeler
Tavsiye ve Danışma Organları
III. Öz-Yönetim
Bölgesel Olmayan Düzenlemeler
Bölgesel Düzenlemeler
Güvenceler
Anayasal ve Yasal Güvenceler
Hak Arama Yolları
GİRİŞ
Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT), Temmuz 1992 tarihinde aldığı Helsinki Kararları ile “mümkün olan en erken aşamada çatışmaları önlemenin bir aracı” olarak Ulusal Azınlıklar Yüksek Komiserliği pozisyonunu kurdu. Bu yetki ve sorumluluk büyük ölçüde eski Yugoslavya’daki duruma tepki olarak ve buna benzer olayların Avrupa’nın başka yerlerinde, özellikle de demokrasiye geçmekte olan ülkelerde tekrarlanması endişesiyle, 1990 yılı Kasım ayında kabul edilen Yeni bir Avrupa için Paris Şartı’nda öngörülen barış ve refahın sağlanması yönündeki taahhütleri zedeleyebileceği korkusuyla Devlet ve Hükümet başkanları tarafından oluşturuldu.
1 Ocak 1993’te Max Van der Stoel, ilk AGİT Ulusal Azınlıklar Yüksek Komiseri (UAYK) olarak göreve başladı. Hollanda Parlamentosu üyeliği, Dışişleri Bakanlığı, Birleşmiş Milletler Daimi Temsilciliği ve uzun süre insan hakları savunuculuğu yapmış, biri olarak hatırı sayılır bir kişisel deneyime sahip olan Van der Stoel, dikkatini özellikle, Avrupanın bir çok yerinde azınlıklarla, merkezi otoriteler arasında tırmanma potansiyeli olduğunu düşündüğü anlaşmazlıklar üzerine yoğunlaştırdı. Diplomatik yollarla sessizce faaliyetlerini yürüten UAYK, Arnavutluk, Hırvatistan, Estonya, Macaristan, Kazakistan, Kırgızistan, Latviya, eski Yugoslav Cumhuriyeti Makedonya, Romanya, Slovakya ve Ukrayna’nın dahil olduğu bir düzineyi aşkın ülkeyle ilgilendi. Müdahaleleri öncelikle, bir Devletin sınırları içinde sayısal çoğunluğu oluştururken diğer bir yandan başka bir Devlette sayısal azınlığı oluşturan ulusal/etnik gruplara mensup bireylerin dahil olduğu ve dolayısıyla her iki Devletin hükümet yetkililerini ilgilendiren ve devletlerarası gerilimlere, eğer henüz bir çatışma haline gelmemişse, potansiyel kaynak oluşturan durumlar üzerinde yoğunlaşmıştır. Zira bu tür gerginlikler Avrupa kıtasının tarihinin büyük kısmını belirlemiştir.
UAYK ulusal azınlıkların dahil olduğu gerilimlerin özüne değinirken, bu sorunlara bağımsız, tarafsız ve işbirliğinden yana bir aktör olarak yaklaşmaktadır. UAYK denetleyici bir mekanizma olmamakla beraber; analizlerinin temel çerçevesi ve özel tavsiyelerinin dayanağı her bir Devletin kabul etmiş olduğu uluslararası standartlardır. Bu bağlamda, tüm AGİT katılımcısı Devletlerin üstlenmiş oldukları yükümlülükleri, özellikle de, IV. Bölümü’nde Devletlerin ulusal azınlıklarla ilgili yükümlülüklerinin ayrıntılı olarak belirtildiği 1990 tarihli İnsani Boyut Konferansı Kopenhag Belgesi’ni kabul eden Devletlerin üstlenmiş oldukları yükümlükleri hatırlamak önemlidir. Ayrıca, AGİT üyesi bütün Devletler, azınlık hakları da dahil olmak üzere Birleşmiş Milletler’in insan haklarıyla ilgili taahhütlerini yerine getirmekle ve yine AGİT üyesi Devletlerin büyük bir çoğunluğu Avrupa Konseyi standartlarına uymakla yükümlüdürler.
UAYK, altı yılı aşkın yoğun bir faaliyet süresince ilgilendiği birçok Devlette dikkatini çeken ve tekrarlanmakta olan bazı sorunları ve konuları tespit etmiştir. Ulusal azınlıklara mensup kişilerin kimliklerinin korunması ve geliştirilmesi açısından büyük bir önemi olan azınlık eğitimi ve azınlık dillerinin kullanımı bunların arasındadır. UAYK, sözkonusu azınlık haklarının AGİT bölgesinde doğru ve tutarlı bir şekilde uygulanmasını başarmak amacıyla, Etnik Gruplar Arası İlişkiler Vakfı’ndan – UAYK’ni destekleyici uzmanlık faaliyetlerinde bulunmak üzere 1993 yılında kurulan bir sivil toplum örgütü- iki farklı tavsiyeler dizisi (Ulusal Azınlıkların Eğitim Haklarına ilişkin Lahey Tavsiyeleri (1996) ve Ulusal Azınlıkların Dil Haklarına ilişkin Oslo Tavsiyeleri (1998)) oluşturmaları için uluslararası düzeyde tanınmış bağımsız iki grup uzmanı bir araya getirmesini talep etti. Her iki Tavsiye de daha sonra birçok ülkede politika oluşturucular ve yasa koyucular için referans olmuştur. Tavsiyeler (birkaç dilde), Etnik Gruplar Arası İlişkiler Vakfı’dan ücretsiz olarak edinilebilir.
UAYK’nin ilgilendiği bir çok durumumda ortaya çıkan üçüncü konu ise, ulusal azınlıkların Devlet yönetimine etkin katılım biçimleridir. UAYK ile AGİT Demokratik Kurumlar ve İnsan Hakları Dairesi, AGİT katılımcısı Devletlerin bu konudaki görüş ve deneyimlerini almak ve Devletlerin deneyimlerini birbirleriyle paylaşmalarını sağlamak amacıyla, 18-20 Ekim 1998 tarihinde, bütün AGİT katılımcısı Devletlerin ve ilgili uluslararası kuruluşların katıldığı ve İsviçre Konfederasyonu’nun Locarno’da ev sahipliği yaptığı “Yönetim ve Katılım: Farklılıkların Entegrasyonu” adlı bir konferans düzenlenmiştir. Toplantının sonunda Konferans başkanı tarafından yayımlanan açıklamasında toplantıda ele alınan konular özetlendi ve “azınlıkların etkin katılımı sağlanarak, iyi bir Devlet idaresine ilişkin çeşitli kavram ve mekanizmaların daha ayrıntılı bir biçimde incelenmesi de dahil, Devlet bünyesindeki farklılıkların entegrasyonunu sağlamaya yönelik, konferans sonrası somut faaliyetlerde bulunma” isteğine dikkat çekildi. UAYK bu amaçla, Etnik Gruplar Arası İlişkiler Vakfı’na, Raoul Wallenberg İnsan Hakları ve İnsancıl Hukuk Enstitüsü’yle işbirliği yaparak, ilgili uluslararası standartlar doğrultusunda tavsiyeleri ayrıntılandırmak ve bu alandaki alternatiflerin ana hatlarını belirlemek üzere uluslararası düzeyde tanınmış bir grup bağımsız uzmanı bir araya getirme çağrısında bulundu.
Yukarıda belirtilen girişimin sonucunda Ulusal Azınlıkların Kamusal Yaşama Etkin Katılımına İlişkin Lund Tavsiyeleri -uzmanların son olarak bir araya geldiği ve tavsiyelerin tamamlandığı İsveçte’ki bu şehrin adını alarak- ortaya çıktımıştır. Uzmanlar arasında, konuyla ilgili uluslararası hukuk uzmanları, anayasal düzen ve seçim sistemleri konularında uzman siyaset bilimciler ve azınlık sorunlarında uzman sosyologlar vardı. Raoul Wallenberg Enstitüsü Direktörü, Prof. Gudmundur Alfredsson başkanlığında bir araya gelen uzmanlar şunlardı:
Prof. Gudmundur Alfredsson (İzlandalı), Raoul Wallenberg İnsan Hakları ve İnsani Hukuk Enstitüsü Direktörü, Lund Üniversitesi; Prof. Vernon Bogdanor (İngiliz), Kamu yönetimi Profesörü, Oxford Üniversitesi; Prof. Vojin Dimitrijevi (Yugoslav), Belgrad İnsan Hakları Merkezi Direktörü; Prof. Asbjørn Eide (Norveçli), Norveç İnsan Hakları Enstitüsü Kıdemli Üyesi; Prof. Yash Ghai (Kenyalı), Sör YK Pao, Kamu Hukuku Profesörü, Hong Kong Üniversitesi; Prof. Hurst Hannum (Amerikalı), Uluslararası Hukuk Profesörü, Fletcher School, Hukuk ve Diplomasi Bölümü, Tufts Üniversitesi; Peter Harris (Güney Afrikalı), Demokrasi ve Seçim Desteği Enstitüsü Kıdemli Yöneticisi; Dr. Hans-Joachim Heintze (Alman), Director of Barış Araştımaları ve Güvenlik Politikaları Enstitüsü; Prof. Ruth Lapidoth (İsrailli), Uluslararası Hukuk Profesörü ve Avrupa Çalışmaları Enstitüsü Akademik Komite Başkanı, Kudüs İbrani Üniversitesi; Prof. Rein Müllerson (Estonyalı), King’s Kolej Uluslararası Hukuk Başkanı, Londra Üniversitesi; Dr. Sarlotta Pufflerova (Slovak), Yurttaş ve Azınlık Vakfı Direktörü/Azınlık Hakları Grubu; Prof. Steven Ratner (Amerikalı), Uluslararası Hukuk Profesörü, Teksas Üniversitesi; Dr. Andrew Reynolds (İngiliz), Kamu Yönetimi Doçenti, Notre Dame Üniversitesi; Miquel Strubell (İspanyol ve İngiliz), Katalan Sosyolinguistik Enstitüsü Direktörü, Katalanya Yönetimi; Prof. Markku Suksi (Finlandiyalı), Kamu Hukuku Profesörü, Abo Akademi Üniversitesi; Prof. Danilo Türk (Sloven), Uluslararası Hukuk Profesörü, Ljubljana Üniversitesi; Dr. Fernand de Varennes (Kanadalı), Hukuk alanında kıdemli öğretim üyesi ve İnsan Hakları ve Etnik Çatışmaları Önleme Asya-Pasifik Merkezi Direktörü, Murdoch Üniversitesi; Prof. Roman Wieruszewski
ULUSAL AZINLIKLARIN KAMUSAL YAŞAMA ETKİN KATILIMINA İLİŞKİN LUND TAVSİYELERİ
I- GENEL İLKELER
1) Ulusal azınlıkların kamusal yaşama etkin katılımı, barışçıl ve demokratik bir toplumun temel bileşenidir. Avrupa ve diğer bölgelerdeki deneyimler, böylesi bir katılımın geliştirilmesi için hükümetlerin çoğu zaman ulusal azınlıklarla ilgili özel düzenlemeler yapması gerektiğini göstermektedir. Bu Tavsiyeler, azınlıkların Devlet bünyesine dahil olmalarını kolaylaştırma ve bu azınlıkların kendi kimliklerini ve özelliklerini korumalarına olanak tanımakla beraber, böylelikle de Devletin iyi yönetilmesini ve bütünlüğünü geliştirmesini amaçlamaktadır.
2) Bu Tavsiyeler, azınlıkların kamusal hayata katılma hakkını ve diğer siyasal haklardan yararlanmasını etkilediğinden, insan onuruna saygı, eşit haklar ve ayrımcılığın önlenmesi gibi, uluslararası hukukun temel ilkeleri ve kuralları üzerine inşaa edilmiştir. Devletlerin, sivil toplumun hoşgörü, barış ve refah içerisinde gelişmesini mümkün kılan, uluslararası insan haklarına ve hukuk devleti ilkesine saygı duyma yükümlülüğü vardır.
3) Azınlıkların kamusal yaşama etkin katılımının sağlanması amacıyla, yetki kullanımı hakkı veya sorumluluk da verilebilecek kurumlar oluşturulduğunda, bu kurumların, kararlarından etkilenen herkesin insan haklarına saygı göstermesi gerekir.
4) Bireyler, bir ulusal azınlık üyesi olma kimliğinin yanı sıra kendilerini birçok farklı biçimde tanımlarlar. Bir kimsenin azınlık, çoğunluk üyesi olup olmadığı ya da hiçbirine üye olmadığı yönündeki kararı, kişinin kendisine bağlıdır ve hiç kimse bu yönde bir karar vermeye zorlanmayacaktır. Bunun da ötesinde, hiç kimse, bu tür bir tercihi nedeniyle veya tercihte bulunmayı reddetmesi sonucunda herhangi bir zarar görmeyecektir.
5) Bu Tavsiyeler doğrultusunda kurumlar ve prosedürler oluşturulurken hem içerik hem de süreç önemlidir. Hükümet yetkilileri ve azınlıklar, bir güven ortamının korunabilmesi için kapsayıcı, şeffaf ve hesap sorulabilir bir müzakere süreci yürütmelidirler. Devlet, kültürler arası anlayışı geliştirme ve azınlık sorunlarını dile getirme yönünde Devletin resmi yayın organlarını teşvik etmelidir.
II- KARAR ALMA SÜREÇLERİNE KATILIM
A-Merkezi Hükümet Düzeyindeki Düzenlemeler
6) Devletler, gerekirse özel düzenlemelere gitmek yoluyla dahil, azınlıklar için merkezi hükümet düzeyinde görüş belirtme olanaklarının mevcut olmasını güvence altına almalıdır. Bu olanaklar, koşullara bağlı olarak şunlar olabilir:
ulusal azınlıkların temsil hakkı, örneğin, parlamenter meclislerin birinde ya da her ikisinde veya parlamento komisyonlarında azınlıklara belirli sayıda kota verilmesi; ve yasama sürecine katılımı güvence altına alan diğer yollarla;
Resmi ve gayri resmi olmayan yollarla ulusal azınlıklara ait üyelerin Bakanlar Kurulu’nda yer almalarını sağlamak, Yargıtay veya Anayasa Mahkemesi, ya da daha alt düzey mahkemelerde üyelik konumu vermek ve yetkili danışma organları veya diğer üst düzey kurullarda görevlendirmek;
azınlık sorunlarını dile getiren personel bulundurulması veya bu konuda yönergeler çıkarılması gibi yollarla azınlık çıkarlarının ilgili bakanlıklarca dikkate alınmasını sağlayacak mekanizmalar;
azınlıkların sivil hizmetlere katılımını sağlayacak özel tedbirlerin alınmasının yanı sıra kamu hizmetlerinin ulusal azınlık dilinde sağlanması.
B-Seçimler
7) Avrupa ve başka yerlerdeki deneyimler, azınlıkların siyasal alana katılımlarına olanak sağlanması için seçim sürecinin önemli olduğunu ortaya koymaktadır. Devletler, ayrım gözetmeksizin seçme ve seçilme hakkı da dahil olmak üzere, ulusal azınlıklara mensup kişilerin kamusal işlerin yürütülmesinde yer alma hakkını garanti etmelidirler.
8) Siyasi partilerin kuruluşu ve faaliyetlerine ilişkin mevzuat, uluslararası hukukun örgütlenme özgürlüğü ilkesine uygun olmalıdır. Bu ilke, özellikle belirli bir topluluğun çıkarları doğrultusunda tanımlanmamış olan siyasi partilerin yanı sıra topluluk kimliklerine dayanan siyasi partiler kurma özgürlüğünü de kapsar.
9) Seçim sistemi, azınlık temsil hakkına ve azınlıkların etkin olmasına olanak sağlamalıdır.
Azınlıkların bölgesel düzeyde yoğunluk gösterdiği yerlerde tek adaylı seçim bölgeleri etkin bir azınlık temsil hakkını sağlayabilir.
Bir siyasal partinin ulusal düzeyde aldığı oyun meclisteki sandalye sayısını belirlediği nisbi temsil sistemleri, azınlıkların temsil edilmesine olanak sağlayabilir.
Seçmenlerin adayları tercihine göre sıraladığı bazı tercihli oy kullanma biçimleri, azınlıkların temsil edilmesini kolaylaştırabilir ve topluluklar arası işbirliğini geliştirebilir.
Mecliste temsil edilebilme barajının düşük tutulması ulusal azınlıkların yönetime katılımını artırabilir.
10) Seçim bölgelerinin coğrafi sınırları ulusal azınlıkların adil temsil hakkına olanak sağlamalıdır.
C-Bölgesel ve Yerel Düzeylerdeki Düzenlemeler
11) Devletler, yukarıda sözü edilen (Paragraf 6-10) merkezi hükümet düzeyinde temsil sürecinde olduğu gibi, ulusal azınlıkların bölgesel ve yerel düzeylerde de kamusal yaşama katılımını teşvik edecek önlemler almalıdırlar. Azınlıkların katılımını cesaretlendirmek için bölgesel ve yerel yönetimlerin yapısı ve karar alma süreçleri şeffaf ve erişilebilinir hale getirilmelidir.
D-Tavsiye ve Danışma Organları
12) Devletler, uygun bir kurumsal çerçevede, hükümet makamları ile ulusal azınlıklar arasında diyalog sağlayan tavsiye ve danışma organları oluşturmalıdırlar. Konut, arazi, eğitim, dil ve kültür konularıyla ilgilenen özel amaçlı komiteler de bu organların yapısına dahil edilebilir. Bu tür organların yapısı, kuruluş amacına uygun olmalı ve daha etkin bir iletişimin sağlanmasına ve azınlık çıkarlarının geliştirilmesine katkıda bulunmalıdır.
13) Bu organlar, karar verme merciilerine sorunları iletebilmeli, tavsiyeler hazırlayabilmeli, yasamaya ve diğer konulara ilişkin önergeler oluşturabilmeli, gelişmeleri izleyebilmeli ve azınlıkları doğrudan veya dolaylı olarak etkileyebilecek hükümet önergeleri konusunda görüşlerini aktarabilmelidir. Hükümet yetkilileri, azınlıkların kaygılarını gidermeye yardımcı olmak ve güven oluşturmak için, azınlıkları ilgilendiren yasamaya ve idari önlemlere ilişkin konularda bu organlara düzenli olarak danışmalıdır. Bu organların etkin işleyişi yeterli kaynaklara sahip olmalarını gerektirir.
III. ÖZ-YÖNETİM
14) Azınlıkların kamusal yaşama etkin katılımı, bölgesel veya bölgesel olmayan öz-yönetim düzenlemeleri ya da bunların bir bileşimi olan düzenlemeleri gerektirebilir. Devletler bu tür düzenlemeler için yeterli kaynak tahsis etmelidirler.
15) Bu tür düzenlemelerin başarılı olması için hükümet yetkilileri ile azınlıkların, başka alanlarda çeşitliliğin sağlayacağı yararlarla birlikte, bazı alanlarda merkezi ve standart kararların gerekliliğini kabul etmeleri gerekir.
Genellikle merkezi yönetimler tarafından yerine getirilen yönetim fonksiyonları savunma, dışişleri, göçmenlik ve gümrük işleri, makro ekonomik politikalar ve mali işleri içermektedir.
Aşağıda belirtilen diğer fonksiyonlar azınlıklar tarafından veya bölgesel idarelerce ya da merkezi yönetimlerle paylaşılarak yerine getirilebilir.
Fonksiyonlar, aynı Devlet içindeki farklı azınlık sorunlarına cevap vermek üzere asimetrik olarak da düzenlenebilir.
16) İlgili nüfusun görüşlerinin tam olarak yansıtılmasının sağlanması için bölgesel ya da bölgesel olmayan tüm öz-yönetim kurumlarının demokratik ilkelere dayanması gerekir.
A-Bölgesel Olmayan Düzenlemeler
17) Bölgesel olmayan yönetim biçimleri, ulusal azınlıkların kimlik ve kültürlerinin korunması ve geliştirilmesi açısından yararlıdır.
18) Bu düzenlemelere en açık konular eğitim, kültür, azınlık dili kullanımı, din, ve ulusal azınlıkların kimliği ve yaşam biçimi açısından büyük önemi olan diğer meseleleri içerir.
Kişiler ve gruplar, azınlık dilindeki adlarını kullanmayı tercih etme ve bu adların resmi olarak tanınması hakkına sahiptirler.
Azınlık kurumları, hükümet makamlarının eğitimle ilgili standartları saptama sorumluluğunu dikkate alarak, kendi azınlık dillerini, kültürlerini veya her ikisini birden öğretecek bir müfredat belirleyebilirler.
Azınlıklar, kendi sembollerini ve diğer kültürel ifade biçimlerini belirleyebilir ve bunları kullanabilirler.
B-Bölgesel Düzenlemeler
19) Bütün demokrasilerde bölgesel düzeylerde çeşitli yönetim düzenlemeleri bulunmaktadır. Avrupa ve diğer bölgelerdeki deneyimler, merkezi hükümet idaresinin başkentten bölgesel veya yerel birimlere devredildiği mutlak bir ademi merkeziyetçilikten çok, bazı yasama ve yürütme fonksiyonlarının merkezi düzeyden bölgesel düzeye devredilmesinin önemli olduğunu ortaya koymaktadır. Devletler, ikincillik ilkesinden hareketle, özyönetimin özgün fonksiyonlarını da kapsayacak şekilde ve azınlıkların özellikle kendilerini etkileyen konularda yetki kullanma olanaklarını artıracağı durumlarda, bölgesel düzeyde yetki devrini olumlu karşılamalıdırlar.
20) Ulusal azınlıkların özgün tarihsel ve bölgesel koşullarına karşılık verebilecek, muhatap yerel, bölgesel veya özerk yönetimler, bu azınlıkların sorunlarına daha etkin cevap verebilecek şekilde çok sayıda işlev üstlenebilirler.
Bu tür yönetimlerin temel veya önemli düzeyde yetki aldıkları fonksiyonlar eğitim, kültür, azınlık dili kullanımı, çevre, yerel planlama, doğal kaynaklar, ekonomik kalkınma, yerel asayişi sağlayıcı faaliyetler, barınma, sağlık ve diğer sosyal hizmet alanlarını kapsar.
Merkezi ve bölgesel yönetimler arasında ortaklaşa yürütülen idari fonksiyonlar vergilendirme, yargı yönetimi, turizm ve ulaşım alanlarını kapsar.
21) Yerel, bölgesel ve özerk yönetimler, yargı yetkileri altında olan herhangi bir azınlığın hakları da dahil olmak üzere, herkesin insan haklarına saygı göstermeli ve bu hakları güvence altına almalıdırlar.
IV – GÜVENCELER
A- Anayasal ve Yasal Güvenceler
22) Öz-yönetime ilişkin düzenlemeler yasalarla oluşturulmalı ve genel olarak sıradan yasalara uygulanan değişiklik yapma sürecine tabi olmamalıdırlar. Azınlıkların karar alma süreçlerine katılımını teşvik edici düzenlemeler yasalarla veya diğer uygun araçlarla belirlenebilir.
Anayasal hükümlerle getirilen düzenlemelerin kabulü ve değiştirilmesi normalde yasamanın netilikli çoğunluğuna veya doğrudan halk oyuna tabidir.
Öz yönetime ilişkin mevzuat düzenlemelerinde değişiklik yapılması, çoğu kez yasama organının nitelikli çoğunluğunun, ulusal azınlıkları temsil eden özerk kurum veya kurumların ya da her ikisinin birden onayını gerektirir.
Öz yönetime ve azınlıkların karar alma süreçlerine katılımına ilişkin düzenlemelerin düzenli aralıklarla gözden geçirilmesi, edinilen deneyimler ve değişen koşullar ışığında bu düzenlemelerde değişiklik yapılması gerekip gerekmediğinin belirlenmesine olanak sağlar.
23) Yeni katılım biçimlerinin denenmesi ve geliştirilmesine olanak sağlayan geçici ya da tedrici düzenlemelere gidilmesi de düşünülebilir. Bu düzenlemeler yasalarla ve ya kayıt dışı yollarla belirli bir zaman aralığında geçerli olacak, elde edilen başarıya bağlı olarak uzatılabilecek, değiştirilebilecek ya da iptal edilebilecek şekilde oluşturulabilir.
B-Hak Arama Yolları
24) Ulusal azınlıkların kamusal yaşama etkin katılımı, çatışmaların önlenmesi ve anlaşmazlıkların çözüme kavuşturulması için danışma kanalları oluşturulmasını ve gerektiğinde ad hoc veya alternatif mekanizmaların varlığını gerektirir. Bu yöntemlere şu hususlar dahildir:
Anlaşmazlıkların yargısal çözümü, örneğin Devletin, kararlarına saygı duyulan, bağımsız, ulaşılabilir ve tarafsız bir yargıya sahip olmasını gerektiren, mevzuatın veya idari işlemlerin yargısal incelemesi gibi;
İlave anlaşmazlık çözüm mekanizmaları, örneğin yönetim sorunlarıyla ilgili şikayetlerin çözüme kavuşturulmasında temel birim ve mekanizma işlevi görebilecek, müzakere, olgu tespiti, arabuluculuk, tahkim, ulusal azınlıklar için ombudsman, özel komisyonlar gibi.
ULUSAL AZINLIKLARIN KAMUSAL YAŞAMA ETKİN KATILIMINA İLİŞKİN LUND TAVSİYELERİ AÇIKLAYICI NOTU
I- GENEL İLKELER
1) Hem Birleşmiş Milletler Şartı (bundan sonra “BM Şartı”) hem de AGİK/AGİT’in kuruluş belgeleri, azınlıklara mensup kişilerin hakları da dahil olmak üzere, insan haklarına saygı gösteren ve egemenlik bakımından eşit ve bağımsız Devletler arasında dostça ve işbirliğine dayalı ilişkilerin geliştirilmesi yoluyla uluslararası barış ve güvenliği sürdürmeyi ve güçlendirmeyi amaçlamaktadırlar. Zira tarih, azınlık hakları dahil olmak üzere, insan haklarına saygı gösterilmemesinin, Devletin istikrarını bozduğunu ve Devletler arası ilişkileri olumsuz etkilediğini, dolayısıyla uluslararası barış ve güvenliği tehlikeye soktuğunu göstermektedir.
AGİT katılımcısı Devletler, 1975 tarihli Helsinki Nihai Senedi’nin on temel ilkesinin yedincisinden başlayarak, ulusal azınlıklara mensup kişilerin meşru çıkarlarına saygı göstermekle barış ve istikrarın korunması arasında temel bir bağlantı olduğuna vurgu yapmışlardır. Bu bağ daha sonraki temel belgelerde tekrarlanmıştır; 1983 tarihli Madrid Sonuç Belgesi (İlke 15), 1989 tarihli Viyana Sonuç Belgesi (İlke 18 ve 19) ve 1990 tarihli Yeni bir Avrupa için Paris Şartı ile daha sonraki Zirve Belgeleri; örneğin, 1992 tarihli Helsinki Belgesi (IV. Bölüm, Paragraf 24) ve 1996 Lizbon Belgesi (21. Yüzyıl Avrupa’sı için Ortak ve Kapsamlı bir Güvenlik Modeli Lizbon Bildirgesi, I. Bölüm, Paragraf 2). Azınlık haklarının korunması ve geliştirilmesi ile barış ve istikrarın korunması arasındaki bağlantı Birleşmiş Milletler düzeyinde, 1992 tarihli BM Ulusal veya Etnik, Dinsel, Dilsel Azınlıklara Mensup Kişilerin Hakları Bildirgesi’nin (bundan sonra “BM Azınlık Bildirgesi”) Giriş bölümünde ifade edilmiştir. Daha da ötesi, Yeni bir Avrupa için Paris Şartı’nın kabulüyle AGİT katılımcısı bütün Devletler demokratik yönetim taahhüdü altına girmişlerdir.
Azınlıklara mensup kişilere insan haklarından eşit bir biçimde yararlanmalarını sağlayacak bütün fırsatların tanınması, bu kişilerin karar alma süreçlerine, özellikle de kendilerini özel olarak etkileyen kararlara etkin katılımlarını gerektirir. Azınlık durumları büyük bir çeşitlilik göstermekte ve bazı durumlarda sıradan demokratik süreçler azınlıkların ihtiyaç ve istemlerini karşılamaya yeterli olabilmekte ise de deneyimler, azınlıkların karar alma süreçlerine etkin katılımlarının sağlanmasının çoğu kez özel önlemler alınmasını da gerektirdiğini gösteriyor. Aşağıda sözü edilen uluslararası standartlar, Devletlere bu tür durumlarda ne şekilde hareket edecekleri konusunda yükümlülükler getirmektedir: 1990 tarihli İnsani Boyut Toplantısı Kopenhag Belgesi’nin (bundan sonra “Kopenhag Belgesi”) 35. Paragrafı’na göre, AGİT katılımcısı Devletler “ulusal azınlıklara mensup kişilerin kimliğinin korunması ve geliştirilmesi ile ilgili meseleler de dahil olmak üzere, bu kişilerin kamusal meselelere etkin katılım hakkına saygı göstereceklerdir”; 1992 tarihli BM Azınlık Bildirgesi’nin 2. Maddesinin 2. ve 3. Paragraflarına göre “azınlık mensubu kişilerin [….] kamusal yaşama etkin katılım hakkı vardır” ve “azınlık mensubu kişiler, mensup oldukları azınlıkla veya yaşadıkları bölgelerle ulusal ve uygun durumlarda bölgesel düzeydeki kararlara etkin katılım hakkına sahiptirler”; ve 1994 tarihli, Avrupa Konseyi’nin Ulusal Azınlıkların Korunmasına ilişkin Çerçeve Sözleşmesi’nin (bundan sonra “Çerçeve Sözleşmesi”) 15. Maddesine göre, Taraf Devletler “ulusal azınlıklara mensup kişilerin kültürel, sosyal ve ekonomik hayata ve özellikle onları ilgilendiren kamusal meselelere etkin katılımının sağlanması için gerekli koşulları yaratırlar.”
Nitekim etkin katılım olanaklarının yaratılması, böylesi bir katılımın gönüllü olacağından hareketle gerçekleştirilir. Gerçekten, üzerinde durulan sosyal ve siyasal entegrasyon kavramı, Çerçeve Sözleşmesi’nin 5. Maddesinde dikkat çekilen, zorla asimilasyonu oluşturan süreçler ve bu süreçlerin sonuçlarından farklıdır. Ulusal azınlıklara mensup kişilerin meşru çıkarlarının aranması, ancak gönüllü sureçlerle, kamusal politika ve yasaların yapılmasında en uygun sonuçlar doğuran barışçıl bir süreç haline gelebilir. Dolayısıyla böylesine kapsayıcı, katılımı sağlayıcı süreçler, toplumun tümünün çıkarlarına cevap vererek – tüm kamu çıkarlarını kamusal yaşam dokusu içine alarak ve bunun sonucunda Devlet bünyesindeki entegrasyonu güçlendirerek – iyi yönetim hedefine ulaşılmasına hizmet eder. Azınlıkların kamusal yaşama etkin katılımına gönderme yapan uluslararası standartlar, egemen eşitlik, ülkesel bütünlük ve Devletlerin siyasal bağımsızlığı (bakınız Kopenhag Belgesi Paragraf 37, BM Azınlık Bildirgesi, Madde 8(4) ve Çerçeve Sözleşme Giriş bölümü) da dahil olmak üzere, herhangi bir hakkın Birleşmiş Milletler, AGİT veya Avrupa Konseyi amaç ve ilkelerine ters düşen faaliyetleri kapsadığı anlamına gelmediğine vurgu yapmaktadır.
2) Bu tavsiyeler, 1992 tarihli Helsinki Belgesi’nin Bölüm VI, 25. Paragrafının özü doğrultusunda , AGİT katılımcısı Devletlere “ulusal azınlıkların etnik, kültürel, dilsel ve dinsel kimliklerinin korunması ve geliştirilmesi için koşulların yaratılmasıyla ilgili konular da dahil olmak üzere, AGİK taahhütlerini daha etkin bir şekilde yerine getirmeleri için daha ileri yöntemler” öneren ilgili taahhütler üzerine inşa edilmiştir.
BM Şartı’nın 1(3) Maddesinde, kuruluşun amaçlarından birisinin “ekonomik, sosyal, kültürel veya insancıl nitelikli uluslararası problemleri çözümleyerek ve ırk, cinsiyet, dil veya din ayrımı yapmaksızın herkesin insan hakları ve temel özgürlüklerine saygıyı geliştirerek ve teşvik ederek uluslararası işbirliğini sağlamak” olduğu ifade edilmektedir. Bu amaç, 55(c) Maddedeki “ırk, cinsiyet, dil ve din ayrımı yapmaksızın herkesin insan hakları ve temel özgürlüğüne evrensel düzeyde saygı gösterilmesi ve bu haklara uyulması” ifadesiyle daha ayrıntılı hale getirilmiştir. BM Şartı, insan haklarına saygı ile uluslararası barış ve güvenlik arasında yakın bir ilişki olduğu esasına dayanır ve temel değer olan insan onuru, 1948 tarihli Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi’nin 1. Maddesi ile 1966 tarihli Uluslararası Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi, 1966 tarihli Uluslararası Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi ve 1965 tarihli Uluslararası Her Türlü Irksal Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’nin giriş bölümlerinde ayrıntılı olarak ifade edilmiştir. İnsan onuru her insanın doğasında eşit olarak vardır ve bu onur eşit ve vazgeçilemez hakları beraberinde getirir.
Onur bakımından eşitlik ve vazgeçilemez haklar kavramlarının sonucunda ortaya çıkan ayrım gözetmeme ilkesi, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 2. Maddesi, Uluslararası Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’nin 2. ve 26. Maddesi ve Uluslararası Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi’nin 2. Maddesi başta olmak üzere, hemen hemen bütün uluslararası insan hakları belgelerinde yer almaktadır. Uluslararası Her Türlü Irksal Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’nin 1. Maddesi, bu Sözleşmenin “soy veya ulusal ya da etnik köken” temelinde ayrımcılığı da yasakladığını açıkça belirtmektedir. 1950 tarihli Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunması Sözleşmesi’nin (bundan sonra “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi”) 14. Maddesi, bu Sözleşme ile güvence altına alınan hak ve özgürlükler söz konusu olduğunda, ayrım gözetmeme ilkesinin kapsamını “ulusal veya toplumsal köken, [veya] bir ulusal azınlığa mensup olma” durumlarını da dahil edecek şekilde genişletmektedir. Aslında AGİT katılımcısı Devletlerin çoğunun anayasalarında da bunu teyit edici ifade ve ilkeler mevcuttur.
Kopenhag Belgesi’nin 31. Paragrafında, Çerçeve Sözleşme’nin 4. Maddesinde ve BM Azınlık Bildirgesi’nin 4(1) Maddesinde belirtildiği gibi, ulusal azınlıklara mensup kişiler kamusal yaşama etkin katılım hakkına ayırım gözetmeksizin sahiptirler. Bununla birlikte, Çerçeve Sözleşme’nin 4(2) Maddesindeki “Devletler, bir ulusal azınlığa mensup kişilerle çoğunluk mensubu kişiler arasında tam ve etkin bir eşitlik” sağlamak için “ulusal azınlıklara mensup kişilerin özgün koşullarını dikkate almalı” ve “, … siyasal …. yaşamın … bütün alanlarında, …. gerektiğinde yeterli önlemler almalıdırlar”, ifadesiyle onur bakımından eşitlik kavramı ayrım gözetmeme ilkesini aşan bir anlam kazanmaktadır.
Bu tavsiyede insan haklarına saygı ile sivil toplumun gelişimi arasında kurulan ilişki, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin Başlangıç bölümüne göre, dünyada adaletin ve barışın sağlanmasıyla doğrudan ilgili olan “etkin siyasal demokrasi” talebine işaret etmektedir. AGİT katılımcısı Devletler, Yeni bir Avrupa için Paris Şartı’nda, insan haklarına saygı ve demokratik bir yönetimin, toplumsal refahın temeli olduğunu daha da vurgulamışlardır.
3) Ulusal azınlıkların kamusal yaşama etkin katılımını güvence altına alacak özel kurumlar oluşturulurken bunun başkalarının haklarını ihlal etme pahasına olmaması gerekir. Devletin yetki vereceği bu tür kurumlar dahil olmak üzere herkes, bütün insan haklarına her zaman saygı göstermek zorundadır. Kopenhag Belgesi’nin 33. Paragrafına göre, katılımcı Devletler ulusal azınlıklara mensup kişilerin kimliklerinin korunması için gerekli önlemleri alırken “bu tür herhangi bir önlem, söz konusu katılımcı Devletin diğer yurttaşları açısından da eşitlik ve ayrım gözetmeme ilkelerine uygun olmalıdır.” Kopenhag Belgesi’nin 38. Paragrafında, AGİT “katılımcısı Devletler, ulusal azınlıklara mensup kişilerin haklarını koruma ve geliştirmeye yönelik çabalarında, mevcut insan hakları sözleşmeleri ve ilgili diğer uluslararası belgeler kapsamındaki yükümlülüklerine tam olarak saygı gösterirler” koşulu getirilmektedir. Çerçeve Sözleşmesi, 20. Maddesiyle benzer bir hüküm getirmektedir: “Bu Çerçeve Sözleşmesi’nde yer alan ilkelerden kaynaklanan hak ve özgürlüklerin kullanımında, bir ulusal azınlığa mensup herkes, ulusal mevzuata ve başkalarının haklarına, özellikle de çoğunluğa veya diğer ulusal azınlıklara mensup kişilerin haklarına saygı gösterir.” Bu, özellikle bölgesel temelde (bakınız tavsiye 16 ve 21) “azınlık içinde azınlık” olma durumuna işaret etmektedir. Başkalarının haklarına saygı gösterilmesi, 1979 tarihli, Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’nin 7. Maddesinde ifade edilen “ülkenin siyasal ve kamusal yaşamı” bağlamında ayrımcılığa uğramama özgürlüğü dahil olmak üzere, kadınların insan haklarına saygı gösterilmesini de kapsar.
4) Azınlıklara mensup kişilerin kendi kendini tanımlama ilkesi birkaç temel taahhüde dayanmaktadır. Kopenhag Belgesi’nin 32. Paragrafı “bir ulusal azınlığa mensubiyet, kişinin bireysel seçimi ile ilgili bir konudur ve böyle bir seçim yapmak herhangi bir olumsuz sonuç doğurmamalıdır” ifadesi kullanılmaktadır. Çerçeve Sözleşmesi’nin 3(1) Maddesi benzer şekilde “Bir ulusal azınlığa mensup herkes, kendisine bu azınlık mensubu olarak davranılmasını ya da davranılmamasını özgürce tercih etme hakkına sahiptir ve bu tercihi veya bu tercihiyle bağlantılı hakların kullanımı herhangi bir olumsuzluğa neden olamamalıdır.” demektedir. BM Azınlık Bildirgesi’nin 3(2) Maddesi “bir azınlığa mensup herhangi bir kişinin, bu Bildirge’de yer alan hakları kullanması veya kullanmamasının” herhangi bir olumsuzluk doğurmasını aynı şekilde yasaklamaktadır.
Kişinin kendini tercih ettiği şekilde tanımlaması özgürlüğü, bireysel bağımsızlığa ve özgürlüğe saygının sağlanması açısından önemlidir. Bir kimse, sadece özel yaşam alanında değil, aynı zamanda kamusal yaşam alanında da birkaç kimliğe sahip olabilir. Kişilerin ve fikirlerin gittikçe artan bir şekilde hareket halinde olduğu açık toplumlarda birçok kişi, çeşitli aidiyetlerini yansıtan ve aynı anda, birlikte varolan veya tabakalar halinde (hiyerarşik veya hiyerarşik olmayan bir biçimde) birden fazla kimliğe sahiptir. Bu kimlikler kesinlikle ne sadece etnik kimliğe dayanmaktadır, ne de aynı toplum içinde tek bir kimlik olması söz konusudur; bu kimlikler aynı toplumun farklı üyelerince farklı nüans ve derecelerde benimsenebilirler. Konunun özgün unsurlarına bağlı olarak bu farklı kimlikler daha az veya daha çok öne çıkabilir. Sonuç olarak, öne çıkma düzeyine ve sıralamadaki yerine bağlı olarak kişi kendisini farklı nedenlerle farklı biçimlerde tanımlayabilir. Örneğin bazı Devletlerde, bir kimse vergi formlarını belirli bir dilde doldurmayı tercih ederken, yerel bir toplulukta bir başka nedenlerle kendisini farklı tanımlayabilir.
5) Demokrasilerde karar alma süreci, alınan kararların niteliği kadar önem taşır. İyi bir yönetim biçimi, sadece insanların iyi yönetilmesi demek değil aynı zamanda insanlar için iyi bir yönetim de demektir; yönetim süreçleri her zaman ilgili kesimleri kapsayıcı, herkesin anlamasına ve yorum yapmasına açık ve bu kararlardan etkilenenlere hesap verebilir nitelikte olmalıdır. Sadece böylesi süreçler kamu güvenini artırır ve bu güvenin sürmesini sağlayabilir. Danışmak, oy kullanmak, referanduma gitmek, müzakerelerde bulunmak ve hatta alınan kararlardan doğrudan etkileneceklerin özel olarak rızasını almak kapsayıcı süreçler dahilinde olabilir. Böylesi süreçlerin sonucunda alınan kararlar bu kararlara gönüllü olarak uyulmasını sağlar. Kamu makamları ile alınan kararlardan etkilenen topluluğun görüşlerinin temelde farklılık gösterdiği durumlarda, iyi bir yönetim en tatmin edici karara ulaşmak için üçüncü bir tarafın yardımından yararlanılmasını önerebilir.
Kopenhag Belgesi’nin 33. Paragrafı, özellikle ulusal azınlıklarla ilgili olarak, AGİT katılımcısı Devletlere “bu azınlıklara ait kuruluşlar ve derneklerle ilişkiler kurmak da dahil […]gerekli görüşmeleri yaptıktan sonra, kendi ülkelerindeki ulusal azınlıkların etnik, kültürel, dilsel ve dinsel kimliklerinin korunması ve bu kimliğin geliştirilmesinin koşullarını yaratmak amacıyla” önlemler alma yükümlülüğü getirmektedir. Helsinki Belgesi’nin VI. Bölümü, 26. Paragrafı’nda, AGİT katılımcısı Devletler, “AGİK ilke ve taahhütleri temelinde, ulusal azınlık sorunlarını yapıcı bir tarzda, barışçıl yollarla ve ilgili bütün taraflar arasında diyalog sağlayarak ele alma”yı taahhüt etmektedirler. “İlgili bütün taraflar” ifadesiyle ilgili olarak Kopenhag Belgesi’nin 30. Paragrafı “hoşgörü ve kültürel çeşitliliğin geliştirilmesinde ve ulusal azınlıklarla ilgili sorunların çözümlenmesinde siyasal partiler, sendikalar, insan hakları kuruluşları ve dinsel gruplar dahil olmak üzere, sivil toplum örgütlerinin önemli bir rolü ” olduğunu kabul etmektedir.
Kapsayıcı süreçler hoşgörü ortamı gerektirir. Karşılıklı saygı ve eşitliğin olduğu toplumsal ve siyasal bir ortamın yasalarca güvence altına alınması ve ayrıca nüfusun tamamının paylaştığı bir toplumsal ahlak olarak öğretilmesi gerekir. Medyanin bu bakımdan özel bir rolü vardır. Çerçeve Sözleşmesi’nin 6(1) Maddesi “Taraflar, hoşgörü ve kültürler arası diyalog ruhunu teşvik ederler ve etnik, kültürel, dilsel veya dinsel kimliklerine bakmaksızın kendi toprakları üzerinde yaşayan herkes arasında, özellikle eğitim, kültür ve kitle iletişimi alanlarında, karşılıklı saygı, anlayış ve işbirliğini geliştirmek için etkin önlemler alırlar” demektedir. Özellikle Devletler, aşağılayıcı veya küçültücü isim ve terimlerin halk tarafından kullanımını engelleyecek şekilde davranmalı ve bu yöndeki olumsuz yaklaşımları engellemeye yönelik adımlar atmalıdırlar. İdeal olan bu durumdan etkilenen topluluğun temsilcilerinin bu tür sorunların üstesinden gelmek için atılacak adımların seçilmesine ve ne tür adımlar atılacağının belirlenmesine dahil edilmesidir.
II- KARAR ALMA SÜREÇLERİNE KATILIM
A- Merkezi Hükümet Düzeyindeki Düzenlemeler
6) 1991 tarihli AGİK (Cenevre) Ulusal Azınlık Uzmanları Toplantısı Raporu’nun III. Bölüm 1. Paragrafı, Kopenhag Belgesi’nin 35. Paragrafına dayanarak “ulusal azınlıklarla ilgili konular bu azınlıkların bulundukları ülkelerde tartışıldığında, söz konusu azınlıklar bu tartışmalara etkin bir şekilde katılmalıdırlar … [ve]ulusal azınlıkların veya onların temsilcilerinin ya da danışma organlarının [bu tür süreçlere] demokratik katılımı kamusal işlere etkin katılımın önemli bir unsurunu oluşturmaktadır” vurgusu yapmaktadır. Helsinki Belgesi’nin VI. Bölüm 24. Paragrafı AGİT katılımcısı Devletlere “her Devletin karar alma süreçlerine uygun olarak, ulusal azınlıklara mensup kişilerin ülkelerinin siyasal, ekonomik, sosyal ve kültürel yaşamına siyasal partiler ve dernekler aracılığıyla katılımlarının yanı sıra ulusal, bölgesel ve yerel düzeylerdeki karar alma süreçlerine ve danışma organlarına katılımları da dahil, insan hakları ve temel özgürlüklerini bireysel olarak veya başkalarıyla birlikte özgürce kullanabilmelerinin güvence altına alınması yönündeki çabalarını yoğunlaştırma” yükümlülüğü getirmektedir.
Katılımın temeli, hem karar alma süreçlerine somut katkılarda bulunabilmek hem de bu katkılara işlerlik kazandırmak bakımından bu süreçlere dahil edilmektir. İyi yönetim kavramı, salt çoğunlukçu karar alınmanın her zaman tatmin edici olmadığı varsayımını içermektedir. Devletin yapısına bağlı olarak, hem Devlet düzeyindeki hem de daha alt düzeylerdeki karar alma süreçlerinin bu kararlardan etkilenenlere en iyi şekilde anlatılabilmesi ve açıklanabilmesi için farklı ademi merkeziyetçilik biçimleri uygun görülebilir. Bu, üniter bir Devlette veya federal ve konfederal sistemlerde çeşitli biçimlerde başarılabilinir. Azınlıkların karar alma organlarında temsil edilmesi, azınlıklara bu organlarda belli sayıda yer ayrılması (kontenjan, destekleme veya diğer önlemlerle) ile sağlanabilir; bunun dışındaki katılım biçimlerine, oy kullanma hakkı tanınarak ya da tanınmayarak azınlıkların ilgili komitelere üye olması dahildir. Yürütmeye ilişkin kurumlarda, yargı kurumlarında, idari ve diğer kurumlarda temsiliyet, ya resmi gerekleri yerine getirilerek yasal düzenlemelerle ya da geleneksel uygulamalarla benzer biçimlerde güvence altına alınabilir. Azınlık sorunlarıyla ilgilenen özel organlar da oluşturulabilir. Bütün azınlık haklarından gerçek anlamda yararlanma olanaklarının sağlanması, Her Türlü Irksal Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’nin 5(c) Maddesinde belirtilen “kamu hizmetlerinden eşit olarak yararlanma”nın güvence altına alınması da dahil, kamu hizmetleri alanında özel adımların atılmasını gerektirir.
B- Seçimler
7) -Serbest, adil ve periyodik seçimler yoluyla kurulan temsili hükümet biçimi çağdaş demokrasinin en önemli göstergesidir. Temel amaç, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 21(3) Maddesindeki ifadeyle “Halkın iradesi hükümet otoritesinin temelidir”. Bu temel standart, evrensel ve Avrupa düzeyindeki sözleşmelerde; başlıca, Sivil ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi’nin 25. Maddesinde ve İnsan Avrupa Hakları Sözleşmesi’ne Ek I. Protokol’ün 3. Maddesinde ayrıntılı olarak ifade edilmiştir. AGİT katılımcısı Devletler bakımından, Kopenhag Belgesi’nin 5. ve 6. Paragrafları “bütün insanların doğasında var olan onurun ve eşit ve vazgeçilemez hakların tam olarak ifade edilebilmesinin temelini oluşturan adalet unsurlarından olan”, “periyodik ve meşru seçimler yoluyla serbestçe ve adil bir şekilde ifade edilen halk iradesi, her hükümetin otoritesi ve meşruiyetinin temelidir” demektedir.
Bu yükümlülükleri yerine getirmekte kendilerine özgü yöntemler seçme konusunda geniş bir hareket serbestisine sahip Devletler, bunu yaparken ayrım gözetmemeli ve olabildiğince yüksek oranda bir temsil hakkı sağlamayı amaçlamalıdırlar. Bu konu Birleşmiş Milletler düzeyinde, İnsan Hakları Komitesi’nin 25. Maddeye ilişkin 25 No’lu Genel Yorum’unun (57. Oturum 1996) 12. Paragrafında “ifade, toplanma ve örgütlenme özgürlüğü, oy kullanma hakkından etkin bir şekilde yararlanmanın temel koşuludur ve bu özgürlükler tam olarak korunmalıdır. […] Oy kullanmaya ilişkin bilgi ve materyallerin azınlık dillerinde sağlanması gerekir.” biçiminde açıklanmıştır. Daha da ötesi, 25 No’lu Genel Yorum’un 5. Paragrafı “kamusal işlerin idaresi […], siyasal erkin kullanımıyla; özellikle yasama, yürütme ve idari erkin kullanımıyla ilgili geniş bir kavramdır. Kamu yönetimini ve uluslararası, ulusal, bölgesel ve yerel düzeylerdeki politikaların formüle edilmesini ve yürütülmesini bütün yönleriyle içerir” diyerek konuyu açıklığa kavuşturmaktadır.
Hiçbir seçim sisteminin çeşitli görüş ve çıkar perspektiflerinden soyutlanamayacağından hareketle, Devletler, kendi özgül koşullarında en fazla temsil hakkıyla sonuçlanacak bir seçim sistemi benimsemelidirler. Bu, aksi takdirde yeterli düzeyde temsil edilemeyecek olan ulusal azınlıklara mensup kişiler açısından özellikle önemlidir.
8) İlke olarak, demokrasilerde insanların politik örgütlenme biçimlerine – barışçıl amaçlı olduğu ve başkalarının haklarına saygı gösterildiği sürece- müdahale edilmemelidir. Bu, aşağıda sözü edilen belgeler dahil, çok sayıda uluslararası belgede ifade edilmiş olan örgütlenme özgürlüğü ile ilgili bir konudur: Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi’nin 20. Maddesi; Uluslararası Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’nin 22. Maddesi; Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 11. Maddesi; ve Kopenhag Belgesi’nin 6. Paragrafı. Ulusal azınlıklara mensup kişilerin örgütlenme özgürlüğü, Kopenhag Belgesi’nin 32.6 Paragrafı ile Çerçeve Sözleşmesi’nin 7. Maddesi’nde açık bir şekilde güvence altına alınmıştır. Helsinki Belgesi’nin VI. Bölüm, 24. Paragrafı, AGİT katılımcısı Devletlere daha açık bir şekilde “ülkelerinin politik […] yaşamına siyasi partiler ve dernekler […] aracılığıyla katılmak da dahil, ulusal azınlıklara mensup kişilerin insan hakları ve temel özgürlüklerden bireysel olarak veya başkalarıyla birlikte serbestçe yararlanmalarını sağlama” yükümlülüğü getirmektedir.
Hak eşitliğine ve ayrım gözetmemeye tam olarak saygı gösterilmesi, etnik bağlar temelinde siyasi parti oluşturma talebi ve ihtiyacını azaltmakla veya ortadan kaldırmakla birlikte, bazı durumlarda ise spesifik çıkarların etkin olarak temsil edilebilmesi, dolayısıyla bunun için etkin katılımın sağlanabilmesinin tek ümidi bu tür topluluk partilerinin varlığı olabilir. Elbette başka temellerde, örneğin bölgesel çıkarlar temelinde de partiler kurulabilir. İdeal olarak partilerin açık olması ve dar etnik sorunları aşabilmesi gerekir; dolayısıyla ana partiler, etnik temelde parti oluşturma ihtiyaç ve isteğinin azalması için azınlık üyelerini bünyelerine alma yollarını sunmalıdır. Tercih edilen seçim sistemi bu açıdan da önemlidir. Her halukarda hiçbir siyasal parti veya kuruluş, Uluslararası Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’nin 20. Maddesi ile Her Türlü Irksal Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’nin 4. Maddesinde yasaklanmış olan, ırk temelinde düşmanlığı teşvik etmemelidir.
9) Seçim sistemi, hem yasama organının hem de diğer organ ve kurumların üyelerinin seçilmesini sağlayabilir. Tek üyeli seçim bölgeleri, bu bölgelerin nasıl belirlendiğine ve azınlık topluluklarının söz konusu bölgelerdeki yoğunluğuna bağlı olarak azınlıkların tatmin edici bir düzeyde temsil edilmesini sağlayabilirken nisbi temsil sistemi, azınlık temsil hakkının güvence altına alınmasına yardımcı olabilir. AGİT katılımcısı Devletlerde, nisbi temsilin çeşitli biçimleri uygulanmaktadır: “tercihli oy sistemi”, seçmenlerin adayları tercihine göre sıraladığı sistem; “açık liste sitemi”, seçmenlerin bir parti listesindeki adaylar arasından birini tercih ettiği ve ayrıca o parti için oy kullanabildiği sistem; “panachage” (seçmenin farklı partilerden, birden fazla aday için oy kullanabildiği sistem); “birikimli sistem”, seçmenin tercih ettiği aday için birden fazla oy kullanabildiği sistem. Seçim barajı, azınlıkların temsil edilmesini önleyecek ölçüde yüksek olmamalıdır.
10) Seçim bölgelerinin sınırları belirlenirken, azınlıkların karar organlarında temsil edilmelerini güvence altına alacak şekilde, ulusal azınlıkların sorunları ve çıkarları dikkate alınmalıdır. “Hakkaniyet” kavramı, tercih edilen yöntem sonucunda hiç kimseye ön yargılı yaklaşılmamasını ve her azınlık sorunu ve çıkarının eşit olarak dikkate alınmasını ifade eder. İdeal olan, seçim bölgelerinin sınırlarının, dikkate alınacak diğer hususların yanı sıra azınlık haklarına saygı gösterilmesini de sağlayacak şekilde bağımsız ve tarafsız bir organ tarafından belirlenmesidir. Bu, AGİT katılımcısı Devletlerde, genellikle daimi ve profesyonel seçim komisyonları aracılığıyla gerçekleştirilmektedir.
Devletler, azınlık temsil oranını düşürmek veya azınlıkları dışta bırakmak amacıyla seçim bölgelerini veya bir seçim bölgesindeki nüfus oranlarını hiçbir koşulda değiştirmemelidirler. Yerel Özerklik Avrupa Şartı’nın 5. Maddesi “İlgili yerel topluluklara danışılmadan yasaların izin verdiği durumlarda referanduma gidilerek- yerel yönetim sınırlarında değişiklik yapılamaz” koşulu getirirken, Çerçeve Sözleşme’nin 16. Maddesi bunu açıkça yasaklamaktadır (bölgesel düzenlemelerle ilgili olarak bakınız Tavsiye 19).
C- Bölgesel ve Yerel Düzeylerdeki Düzenlemeler
11) Bu Tavsiye, merkezi yönetimler altındaki tüm yönetim düzeyleri için geçerlidir (örneğin vilayetler, bölümler, semtler, idari birimler, belediyeler, şehir ve kasabalar, özerk bölgeler ve diğer yönetimler de dahil olmak üzere, üniter bir Devletteki birimler ya da federal bir Devleti oluşturan birimler). Herkesin bütün insan haklarından tutarlı ve eşit bir şekilde yararlanması, merkezi yönetim düzeyinde kullanılan hakların daha alt birimlerde de kullanılabilmesi anlamına gelmektedir. Bununla birlikte, bölgesel ve yerel düzeyde yönetim birimleri oluşturma kriterleri merkezi hükümet düzeyindeki kriterlerden farklı olabilir. Bu birimler değişen ihtiyaçlara ve ifade edilen taleplere uygun olarak asimetrik biçimlerde de oluşturulabilir.
D-Tavsiye ve Danışma Organları
12) Helsinki Belgesi’nin VI. Bölüm, 24. Paragrafı, AGİT katılımcısı Devletlere “her Devletin demokratik karar alma süreçlerine uygun olarak, ulusal azınlıklara mensup kişilerin ulusal, bölgesel ve yerel düzeylerdeki danışma organlarına demokratik katılımları dahil, ülkelerinin […] politik […] yaşamına tam olarak katılma hakkını içerecek şekilde, insan hakları ve temel özgürlüklerini bireysel olarak veya başkalarıyla birlikte özgürce kullanmalarını güvence altına alma” yükümlülüğü getirmektedir. Bu tür danışma organları, yasama veya yürütmeye bağlı ya da yasama veya yürütmenin bir parçası veya bağımsız organlar biçiminde daimi veya ad hoc organlar olabilirler. Birkaç AGİT katılımcısı Devlette azınlık yuvarlak masa konferansları gibi, parlamenter organlara bağlı komitelerin varolduğu bilinmektedir. Bu komiteler, özerkliğe ilişkin düzenlemeler de dahil, bütün hükümet düzeylerinde görev üstlenebilirler ve üstlenmektedirler. Bu tür organların etkin olabilmeleri için, yeterli kaynakların sağlanması ve karar mercileri tarafından dikkate alınmaları koşuluyla, azınlık temsilcileri ile özel uzmanlık bilgisi sunabilecek kişilerden oluşmaları gerekir. Bu organlar, tavsiyelerde bulunma ve danışılma dışında, karar verici makamlarla azınlık grupları arasında yararlı bir arabuluculuk işlevi görebilirler. Ayrıca, hükümet düzeyinde ve azınlık toplulukları arasında faaliyetleri teşvik edebilirler. Bu tür organlar, bazı programların uygulanmasında, örneğin eğitim alanında, özel görevler de üstlenebilirler. Bunun yanı sıra, özel amaçlı komitelerin, bu komitelerde temsil edilmesi gereken bazı azınlıklar için özel bir önemi olabilir.
13) Bu tür organlardan verimli bir şekilde yararlanılması durumdan duruma farklılıklar gösterir. Bununla birlikte, iyi bir yönetim her koşulda, yetkililerin ihtiyaç olduğunda varolan tavsiye ve danışma organlarına başvurmalarını ve bu organların ellerindeki verileri sunmalarını sağlayacak pozitif adımlar atmalarını gerektirir. Yetkililerin bu organlarla ve bu organların üyeleriyle ilişkilerinde açık ve kapsayıcı bir yaklaşım göstermesi daha iyi kararların alınmasına, toplumun daha geniş bir kesiminde güvenin oluşmasına katkıda bulunur.
III. ÖZ-YÖNETİM
14) “Öz-yönetim” terimi, bir topluluğun kendisini etkileyen konular üzerindeki denetim ölçüsünü ifade eder. “Yönetim” teriminin seçilmesi tek başına bir egemenlik yetkisi anlamına gelmez. Bunun ötesinde idari yetki, yönetim ve özelleştirilmiş yasama ve yargı yetkisini de içermektedir. Devlet bunu, görev veya yetki devriyle ya da, federasyon söz konusu olduğunda baştan anayasal yetkilerde ayrıma giderek gerçekleştirebilir. AGİT katılımcısı Devletlerde, “özyönetim” düzenlemelerinden otonomi düzenlemeleri, öz yönetim ve idari bağımsızlık gibi çeşitli şekillerde söz edilmiştir. Bu tür bölgesel düzenlemeler hiçbir koşulda etnik kritere göre değildir.
Kopenhag Belgesi’nin 35. Paragrafında AGİT katılımcısı Devletler “ulusal azınlıkların etnik, kültürel, dilsel ve dinsel kimliklerini korumak ve bu kimliklerin gelişmesi için gerekli koşulları yaratmak amacıyla ve bu amaca ulaşmanın yollarından biri olarak, ilgili Devletin politikaları doğrultusunda ve bu azınlıkların özgül tarihsel ve bölgesel koşullarına cevap veren uygun yerel veya özerk yönetimler oluşturularak girişilen çabalara” önem verdiklerini belirtmişlerdir. AGİK (Cenevre) Ulusal Azınlıklara ilişkin Uzmanlar Toplantısı Raporu’nun IV. Bölüm 7. Paragrafında “bazı (katılımcı Devletler) uygun demokratik yöntemlerle bazı olumlu sonuçlar elde etmişlerdir; başka yöntemlerin yanı sıra: […] yerel ve özerk idarelerle, ayrıca serbest ve periyodik seçimlerle belirlenen danışma, yasama ve yürütme organlarının olduğu bölgesel düzeyde otonomi ile; bölgesel düzeyde otonominin uygulanamadığı durumlarda bir ulusal azınlığın kimliğine ilişkin konularda özerk idarelerle; ademi merkeziyetçi ve yerel yönetim biçimleri ile; […]eğitimle ilgili, kültürel ve dinsel kurumlarını, örgütlerini ve derneklerini kurma ve sürdürme hakkını kullanmak isteyen ulusal azınlıklara mensup kişilere mali ve teknik yardım sağlayarak” denmektedir. Avrupa Yerel Öz-Yönetim Şartı’nın Başlangıç bölümünde daha genel bir ifadeyle “demokrasi ilkeleri ile yetki devri”nin, “çeşitli Avrupa ülkelerindeki yerel yönetimlerin korunması ve güçlendirilmesi”ne katkısı olduğuna vurgu yapılmaktadır. Bu konuda, Avrupa Yerel Öz-Yönetim Şartı’nın 9. Maddesi, bu tür öz-yönetimler tarafından kullanılabilmesi için yeterli mali kaynak sağlanmasını düzenlemektedir.
15) Devletin bütününü etkileyen belirli alanlarda sorumluluk Devlete ait olduğundan, bu alanlar Devletin merkezi yönetimleri tarafından düzenlenmelidir. Devletin toprak bütünlüğünün korunmasında temel teşkil eden savunma; merkezi hükümetin ekonomik olarak farklı bölgeler arasında bir çeşit eşitlik sağlayıcı görevi olması bakımından önem taşıyan makroekonomik politikalar; ve klasik diplomasi işleri bu alan kapsamındadır. Ulusal sonuçları bakımından önemli başka konular da olabileceğinden, bu alanların da en azından belli bir ölçüde merkezi hükümet tarafından düzenlenmesi gerekir. Bu alanlardaki düzenlemelerde yetki, özellikle etkilenen bölgesel birimler veya azınlık gruplarıyla (bakınız Tavsiye 18 ve 20) paylaşılabilir. Bu tür bir düzenlemeye ilişkin yetki paylaşımı, insan hakları standartlarına uygun olmalı ve pratik bir şekilde ve eşgüdüm içerisinde yürütülmelidir.
Bölgesel veya bölgesel olmayan temelde ya da her iki temelde birden paylaşılan, iyi örgütlenmiş ve hem Devlet açısından hem de azınlık grupları açısından özel bir önemi olan alanlardan birisi eğitim alanıdır. Eğitimde Ayrımcılığa Karşı UNESCO Sözleşmesi’nin 5.1 Maddesi, bu alandaki paylaşımın nasıl gerçekleştirileceği konusunda bazı ayrıntılı açıklamalara yer vermektedir: “Bu Sözleşme’ye Taraf Devletler şu konularda anlaşmaya varmışlardır: […]
(b) Anne babaların ve uygunsa yasal vasilerin, çocukları için öncelikle yetkili makamlarca konan veya onaylanan asgari eğitim standartlarına uyarak, kamu makamlarınca yönetilen kurumlardan başka kurumları seçme hakkına ve ikinci olarak, mevzuatın uygulanması için Devletin izlediği prosedürlerle uygunluğu sağlayacak şekilde, çocukların anne baba ve vasilerinin inançlarına uygun din ve ahlak eğitimi almaları özgürlüğüne saygı göstermek gereklidir; hiçbir kişi ya da grup kendi inancıyla bağdaşmayan dinsel öğrenim görmeye zorlanmamalıdır.
(c) Her Devletin eğitim politikasına bağlı olarak, ulusal azınlık üyelerinin, okullarının yönetimi de dahil, kendi eğitim faaliyetlerini yürütme ve kendi dillerini kullanma ya da öğretme haklarını tanımak temel ilkedir; aşağıdaki hükümler saklı olmak kaydıyla: (i) Bu hak, bu azınlık üyelerini bir bütün olarak topluluğun kültür ve dilini anlamaktan ve topluluk faaliyetlerine katılmaktan alıkoyacak ve ulusal egemenliği zedeleyecek biçimde kullanılamaz; (ii) Eğitim düzeyi, yetkili makamlarca belirlenen ya da onaylanan genel eğitim düzeyinden düşük olamaz; ve (iii) Bu tür okullara devamlılık isteğe bağlıdır.
16) Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi’nin 21. Maddesi, Uluslararası Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’nin 25. Maddesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi I. Protokolü’nün 3. Maddesi ve AGİT satandartlarında ifade edildiği gibi, demokratik yönetim ilkesi bütün düzeylerde ve yönetimin bütün unsurları açısından uygulanabilir bir ilkedir. Öz-yönetim kurumlarına gereksinim duyulduğunda veya bu tür kurumlar talep edildiğinde, herkesin haklarından eşit olarak yararlanabilmesi, bu kurumlarda demokrasi ilkesinin uygulanmasını gerektirir.
A- Bölgesel Olmayan Düzenlemeler
17) Bu bölümde, bir grubun coğrafi olarak dağınık olduğu durumlarda uygulanabilecek en uygun çözüm olan bölgesel olmayan özerklik çoğu zaman “kişisel” veya “kültürel otonomi” olarak adlandırılan- açıklanmıştır. Özgün konu ve sorunlar üzerinde denetim yetkisi de dahil olmak üzere bu tür bir yetki bölünmesi, Devlet düzeyinde veya bölgesel düzenlemeler çerçevesinde gerçekleştirilebilir. Her durumda, başkalarının haklarına saygının güvence altına alınması gerekir. Daha da ötesi, bu tür düzenlemeler, kamusal işlevlerin yerine getirilebilmesi için yeterli mali kaynak sağlanmasını güvence altına almalı ve kapsayıcı süreçlerin (bakınız Tavsiye 5) sonucunda bu tür düzenlemelere gidilmelidir.
18) Bu, olası işlevlerin kapalı uçlu bir listesi değildir. Bu işlevler büyük ölçüde, azınlığın ihtiyaç ve taleplerini de içeren durumlara bağlıdır. Farklı durumlarda farklı konular azınlıklar açısından daha önemli veya daha önemsiz olabilir ve bu alanlarda alınacak kararlar azınlıkları farklı boyutlarda etkiler. Bazı alanların paylaşılması mümkündür. Azınlıklar açısından özel bir önemi olan alanlardan birisi, Çerçeve Sözleşmesi’nin 11(1) Maddesinde düzenlenen, hem onları temsil eden kurumların hem de azınlık mensubu bireylerin adları üzerindeki denetim konusudur. Din açısından ise, dinsel makamlara yetki verilen konular (örneğin medeni statü ile ilgili) dışında, bu Tavsiye, hükümetin müdahale etmesini savunmaz. Bu Tavsiye ayrıca, azınlık kurumlarının medyayı kontrol etme gerektiği – Çerçeve Sözleşmesi’nin 9(3) Maddesinde, azınlıklara mensup kişilerin kendi iletişim araçlarını kurma ve kullanmalarını güvence altına alınmış olmasına rağmen- anlamına gelmemektedir. Kültürün elbette ki, refah, barınma ve çocuk bakımı gibi alanlara kadar uzanan birçok boyutu vardır; Devlet, bu alanların yönetiminde azınlıkların çıkarlarını göz önünde bulundurmalıdır.
B- Bölgesel Düzenlemeler
19) Avrupa Devletlerinde yetki devri ve ikincillik ilkesinin uygulanması yönünde genel bir eğilim söz konusudur; kararlar mümkün olduğunca, bu kararlardan en fazla etkilenen kesimler adına ve onlar tarafından alınmalıdır. Avrupa Yerel Öz-Yönetim Şartı’nın 4(3) Maddesi bu hedefi şu şekilde ifade etmektedir: “Kamusal sorumluluklar, tercihen, yurttaşlara en yakın yönetimler tarafından yerine getirilmelidir. Sorumluluğun başka bir makama devri, devredilen yetkinin kapsamı, niteliği ve etkin olabilmesi için gerekli koşullar ve ekonomik durum değerlendirilerek gerçekleştirilmelidir.” Bölgesel öz-yönetim bir yandan nüfus yoğunluklarını yansıtacak şekilde azınlıklara hükümet düzeyinde daha büyük bir rol vererek bu azınlıkların yönetime katılım ve dahil olma düzeylerini artırırken, diğer yandan Devletlerin bütünlüğünün korunmasınada katkı sağlayabilir. Üniter Devletlerdeki özel otonomi düzenlemeleri veya federasyonlar da bu amacı gerçekleştirebilirler. Ayrıca karma idarelerin olması da mümkündür. Tavsiye 15’de belirtildiği gibi, ülkenin her yerinde tek bir düzenlemenin olması gerekmemektedir, bu düzenlemeler ihtiyaca ve ileri sürülen taleplere göre farklılaşabilir.
20) Özerk yönetimlerin yasama, yürütme ve yargı düzeylerinde karar alacak ölçüde bir yetkiye sahip olmaları gerekir. Devlet yönetimine ilişkin yetkiler, merkezi, bölgesel ve yerel yönetimler arasında ve ayrıca işlevlerine görede paylaşılabilinir . Kopenhag Belgesi’nin 35. Paragrafı azınlıkların “özgün tarihsel ve bölgesel koşullarına cevap veren uygun yerel veya özerk yönetimler” seçeneklerinden söz etmektedir. Bu, Devlet içerisinde tek bir uygulamanın gerekmediğini açıklığa kavuşturmaktadır. Deneyimler, yargı yetkisinin devri (hem esasa hem de prosedüre ilişkin) ve geleneksel ekonomiye ilişkin yetkiler de dahil, yetkilerin geleneksel olarak merkezi hükümetin üstlendiği alanlar bakımından da bölünebileceğini göstermektedir. İlgili kesimlerin böylesi bir yetki kullanımına asgarı düzeyde de olsa sistematik olarak dahil edilmesi gerekir. Aynı zamanda merkezi yönetim, adaleti ve fırsat eşitliğini ülkenin bütününde sağlayacak yetkilerini elinde tutmalıdır.
21) Azınlıkların etkin katılımının geliştirilmesi için bölgesel temelde yetki devri yapılabilecek yerlerde, bu yetkilerin, yetki alanında bulunan azınlıkları dikkate alacak şekilde kullanılması gerekir. İdari makamlar ile yürütme makamlarının, bölgenin bütün nüfusuna karşı hesap verebilir olmaları gerekir. Bu, Kopenhag Belgesi’nin 5.2 Paragrafında belirtilen ve AGİT katılımcısı Devletlerin, her düzeyde ve herkes için “yürütmenin, seçilmiş yasama organı ve seçmene karşı sorumlu olduğu, ve niteliği itibariyle temsil edici özelliği olan bir hükümet biçimi” sağlama yükümlülüğünden kaynaklanmaktadır.
IV – GÜVENCELER
A- Anayasal ve Yasal Güvenceler
22) Bu bölümde, düzenlemelerin hukuksal düzeyde kuvvetlendirilmesini ifade eden “güçlendirme”den söz edilmektedir. Bazı durumlarda çok ayrıntılı hukuksal düzenlemeler yararlı olabilirken bazı durumlarda da genel çerçevenin oluşması yeterli olabilmektedir. Her durumda, Tavsiye 5’de ifade edildiği gibi bu düzenlemelerin açık süreçlerin sonucunda yapılması gerekir. Bununla birlikte, düzenleme bir kez yapıldığında, bu düzenlemenin etkilenen kesimler için, özellikle ulusal azınlıklara mensup kişilerin güvenliğini sağlayacak şekilde bir istikrar getirmesi gerekir. Avrupa Yerel Öz-Yönetim Şartı’nın 2 ve 4. Maddeleri, anayasal düzenlemeye gitme tercihini ifade etmektedir. İstikrar ve esneklik arasında istenen dengenin kurulabilmesi için düzenlemenin belirli aralıklarla yeniden gözden geçirilmesi, böylece değişim sürecinin siyasallaştırılmasının önüne geçilmesi ve gözden geçirme sürecinin daha az muhalefetle yaşanması açısından yararlı olabilir.
23) Bu Tavsiye, mevcut düzenlemelerin değiştirilmesine ilişkin terimler üzerinde durmaktan çok, yeni ve değişimci rejimler denemeye teşvik etmesiyle Tavsiye 22’den farklıdır. Sorumlu makamlar, merkezi otoriteler ile azınlık temsilcileri arasındaki farklı sorunlarda farklı yaklaşımlar sergileyebilirler. Bu tür bir yaklaşım, nihai kararlar üzerinde anlaşmaya varılmadan önce yenilikçi ve uygulamaya ilişkin süreçlerle ilgili iyi deneyimler yaratabilir.
B-Hak Arama Yolları
24) Kopenhag Belgesi’nin 30. Parafında AGİT katılımcısı Devletler “ulusal azınlıklarla ilgili sorunların ancak işlevsel ve bağımsız bir yasama sistemine sahip ve hukukun üstünlüğüne dayanan demokratik bir siyasi çerçevede tatmin edici bir şekilde çözümlenebileceğini kabul ederler”. Etkin hak arama yolları düşüncesi Uluslararası Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’nin 2(3) Maddesinde de ifade edilirken “hukuksal hak arama yolu” Avrupa Yerel Öz-Yönetim Şartı’nın 11. Maddesinde ayrıntılı olarak açıklanmaktadır.
Hukuksal inceleme anayasa mahkemelerince ve ilgili uluslararası insan hakları kuruluşları tarafından yapılabilir. Kopenhag Belgesi’nin 27. Paragrafında, Uluslararası Her Türlü Irksal Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’nin 14(2) Maddesinde ve 1993 yılında gerçekleştirilen Dünya İnsan Hakları Konferansında kabul edilen Viyana Bildirgesi ve Eylem Planı’nın 36. Paragrafında planlanan, örneğin ulusal komisyonlar, ombudsmanlar, etnik gruplar veya “ırk”lar arası ilişkiler sağlayan kurullar gibi, hukuksal olmayan mekanizmalar ve kurumlar da önemli bir rol oynayabilirler
Avrupa Adlî Yargı Ağı (European Judicial Network – EJN) cezai meselelerde yargısal işbirliğini kolaylaştırmak için tesis edilmiş bir ulusal temas noktaları ağıdır. Ağ, Organize Suçla Mücadelede Avrupa Birliği Konseyi Eylem Planını yürütmek üzere 1997 yılında kurulmuştur.
Ulusal temas noktaları organize suç, yolsuzluk, uyuşturucu kaçakçılığı veya terör gibi hem genel suçlar hem de ağır suçların bazıları için uluslararası işbirliği alanında özel sorumluluklara sahip yargı makamları ve diğer yetkili makamlar ve uluslararası yargısal işbirliğinden sorumlu merkezi makamlar arasından üye devlet tarafından tayin edilmektedir. Ağ Avrupa Komisyonu üye devletlerinden yaklaşık 300 ulusal temas noktasından oluşmakta olup merkezi Lahey’dir.
Avrupa Adlî Yargı Ağı’nın Kuruluşu
Avrupa Adlî Yargı Ağı (EJN), cezai konularda adlî işbirliğini kolaylaştırmak amacıyla Avrupa Birliği Konseyi tarafından 28 Nisan 1997 tarihinde kabul edilen Organize Suçla Mücadele Eylem Planı’nın 21 numaralı tavsiyesini hayata geçirmek üzere, 29 Haziran 1998 tarihli ve 98/428/JHA sayılı Ortak Eylem ile kurulmuştur. 16 Aralık 2008 tarihli ve 2008/976/JHA sayılı Konsey Kararı, EJN’nin yeni hukuki dayanağını oluşturmuş ve 1998 tarihli düzenlemeyle kurulan yapıyı koruyarak güçlendirmiştir.
AB aday ülkeleri ile AB üyesi olmayan ülkeler de EJN irtibat kişileri belirleyebilmektedir. Her üye devlet bir veya daha fazla irtibat noktası belirlemekte ve bu yapılanmanın ülkenin tamamını ve ciddi suçların bütün alanlarını kapsaması öngörülmektedir.
EJN Kararı’nda “aktif aracılar” olarak tanımlanan irtibat kişileri, farklı ülkelerdeki yetkili makamlar arasında doğrudan iletişim kurulmasını sağlamakta; adlî işbirliği taleplerinin hazırlanması için gerekli hukuki ve pratik bilgileri sunmakta ve adlî işbirliğinin geliştirilmesine katkıda bulunmaktadır. Ayrıca adlî işbirliği alanındaki eğitim faaliyetlerinin düzenlenmesine ve teşvik edilmesine katılmaktadır. İrtibat noktalarının, diğer üye devletlerdeki meslektaşlarıyla iletişim kurabilmeleri için kendi ulusal dilleri dışında en az bir AB dilini yeterli düzeyde bilmeleri şarttır.
Avrupa Adlî Yargı Ağı’nın İşleyişi
EJN, adlî işbirliğinin yürütülmesi sırasında gerekli hukuki ve pratik bilgileri sunmaktadır. Üye devletlerin karşılaştığı hukuki ve pratik sorunların tartışılmasını ve elde edilen deneyimin AB çalışma gruplarına aktarılması, gelecekteki mevzuat değişiklikleri ve adlî işbirliğinin geliştirilmesini de sağlamaktadır.
EJN, düzenli toplantılar yapmakta ve güncel bilgileri erişilebilir kılmaktadır. Bu bilgilerin sürekli güncel tutulması ve her üye devletin kendi verilerinin doğruluğundan sorumlu olması esastır.
Her üye devlet, irtibat kişileri arasından koordinasyondan sorumlu bir Ulusal Koordinatör (National Correspondent) belirlemektedir. Ayrıca EJN’nin internet sitesindeki bilgilerin ve elektronik araçların güncel tutulmasından sorumlu bir Araç Muhabiri (Tool Correspondent) görevlendirmektedir.
EJN’nin Lahey’de Eurojust(Avrupa Birliği Cezai Konularda Adlî İş Birliği Ajansı) bünyesinde bulunan Sekretaryası, ağın idari işlerini yürütmekte ve ağın işleyişi ile sürekliliğini sağlamaktadır. Bir üye devletteki birden fazla adlî işbirliği talebinin başka bir üye devlette eşgüdümlü bir işlem gerektirmesi hâlinde koordinasyonu EJN sağlamaktadır.
EJN, özellikle Avrupa Yakalama Müzekkeresi ve Avrupa Soruşturma Emri gibi adlî işbirliği araçlarının uygulanmasında da önemli bir rol üstlenmektedir. İrtibat kişileri, bu araçların uygulanması sırasında yetkili makamlar arasındaki iletişimi sağlamakta ve gerekli hukuki desteği sunmaktadır.
Ceza İşlerinde Karşılıklı Adli Yardım Avrupa Sözleşmesi(European Convention on Mutual Assistance in Criminal Matters), Avrupa Konseyi üyesi ülkelerin imzasına açılmış ve 20 Nisan 1959 tarihinde Strazburg’da akdedilmiştir. Türkiye, sözleşmeyi 18 Mart 1968 tarihinde kabul etmiş ve 16 Ekim 1968 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlayarak yürürlüğe sokmuştur.
CEZA İŞLERİNDE KARŞILIKLI ADLİ YARDIM AVRUPA SÖZLEŞMESİ
Önsöz
İşbu Sözleşmeyi imzalayan Avrupa Konseyi Üyesi Hükümetler,
Avrupa Konseyi’nin amacının üyeleri arasında daha sıkı bir birliği gerçekleştirmek olduğunu göz önünde tutarak;
Ceza işlerinde karşılıklı adlî yardım alanında ortak kuralların kabulünün bu amaca ulaşmaya katkıda bulunacağına inanarak;
Karşılıklı adlî yardımın, daha önce 13 Aralık 1957 tarihinde imzalanan Sözleşme ’ye konu teşkil etmiş bulunan suçluların iadesi meselesiyle ilgili olduğunu göz önüne alarak,
1) Âkit Taraflar, yardımlaşma talep edildiği sırada, cezalandırılması talep eden Tarafın adlî makamlarının yetkisine giren suçlara ilişkin davalarda, işbu Sözleşme hükümleri uyarınca, birbirlerine en geniş adlî yardımda bulunmayı taahhüt ederler.
2) İşbu Sözleşme, tutuklamalarda, hükümlerin infazında veya askeri kanunda suç teşkil eden ancak olağan ceza kanununda suç teşkil etmeyen suçlarda uygulanmaz.
Madde 2
Adlî yardımlaşma aşağıdaki hallerde reddedilebilir:
a) Talebin, talep edilen Tarafça siyasi bir suç, siyasi bir suçla alakalı bir suç veya mali bir suç olarak addedilen bir suça ilişkin olması halinde;
b) Talep edilen Tarafın, talebin yerine getirilmesini ülkesinin egemenlik, güvenlik, kamu düzeni veya diğer temel menfaatlerine halel getirecek nitelikte addetmesi halinde.
BÖLÜM II – İstinabe Talepleri
Madde 3
1) Talep edilen Taraf, delil temini veya delil olarak gösterilecek eşya, kayıt veya belgenin gönderilmesi amacıyla talep eden Tarafın adli makamlarınca gönderilen ceza işlerine ilişkin istinabe taleplerini kendi mevzuatında öngörüldüğü şekilde yerine getirir.
2) Talep eden Taraf, tanıkların veya bilirkişilerin yeminli ifade vermelerini istediği takdirde, bu hususu açıkça talep eder ve talep edilen Taraf, kendi mevzuatının men etmemesi halinde, bu talebe uyar.
3) Talep edilen Taraf, talep edilen kayıtların veya belgelerin aslına uygunluğu onaylı örneklerini veya onaylı fotokopilerini gönderebilir. Ancak, talep eden Taraf açıkça orijinallerinin gönderilmesini talep ettiği takdirde, bu durumda talep edilen Taraf talebe uymak için elinden geleni yapar.
Madde 4
Talep eden Tarafın açık talebi üzerine, talep edilen Taraf istinabe taleplerinin yerine getirileceği tarih ve yeri belirtir. Talep edilen Tarafın muvafakati halinde, görevliler ve ilgili kişiler talebin yerine getirilmesi sırasında hazır bulunabilirler.
Madde 5
1) Âkit Taraflardan her biri, işbu Sözleşme’nin imzası veya onay veya katılım belgesinin tevdii sırasında, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine hitaben göndereceği bir beyanla, eşyaların aranması veya el konulmasına ilişkin istinabe taleplerinin yerine getirilmesini aşağıdaki bir veya daha fazla şarta bağlı kılma hakkını saklı tutar:
a) İstinabe talebine konu suçun hem talep eden Tarafın mevzuatınca hem de talep edilen Tarafın mevzuatınca cezalandırılabilir bir suç olması;
b) İstinabe talebine konu suçun talep edilen Taraf ülkesinde iadeye elverişli bir suç olması;
c) İstinabe talebinin yerine getirilmesinin talep edilen Tarafın mevzuatıyla uyumlu olması.
2) Bir Akit Tarafın, işbu maddenin 1’inci fıkrası uyarınca beyanda bulunması halinde, diğer Akit Taraflardan biri karşılıklılık uygulayabilir.
Madde 6
1) Talep edilen Taraf, talep edilen eşya, kayıt veya belgelere derdest bir ceza davasıyla bağlantılı olarak ihtiyaç duyması halinde, söz konusu eşya, kayıt veya belgelerin teslimini erteleyebilir.
2) Talep edilen Taraf iadesinden vazgeçmediği takdirde, istinabe taleplerinin yerine getirilmesinde teslim edilen eşyalar ile orijinal kayıtlar veya belgeler, talep eden Tarafça en kısa sürede talep edilen Tarafa iade edilir.
BÖLÜM III – İlamların ve adli hüküm kayıtlarının tebliği – Tanıkları,Bilirkişilerin ve Kovuşturulan Kişilerin Mahkeme Önüne Çıkmaları
Madde 7
1) Talep edilen Taraf, tebliğ edilmek üzere talep eden Tarafça kendisine gönderilmiş olan ilamlar ve adli hüküm kayıtlarını tebliğ eder.
Bu tebligat, tebliğ edilecek kişiye ilamın veya kaydın basit bir şekilde iletilmesi yoluyla yerine getirilebilir. Talep eden Taraf açıkça talep ettiği takdirde, tebligat talep edilen Tarafça benzer belgelerin tebliği için kendi mevzuatında öngörülen şekilde veya bu mevzuatla uyumlu özel bir şekilde yerine getirilir.
2) Tebellüğ belgesi, tarihli ve tebliğ edilen kişi tarafından imzalı bir alındı belgesi veya talep edilen Tarafça tebligatın yerine getirildiğini ve bunun şeklini ve tarihini belirten bir beyanda bulunulması yoluyla verilir. Bu belgelerden biri veya diğeri, derhal talep eden Tarafa gönderilir. Talep eden Tarafın talebi halinde, talep edilen Taraf tebligatın talep edilen Tarafın mevzuatı uyarınca yerine getirilip getirilmediğini belirtir. Tebligatın yerine getirilememesi halinde, bunun nedenleri talep edilen Tarafça derhal talep eden Tarafa bildirilir.
3) Akit Taraflardan her biri, işbu Sözleşme’nin imzası veya onay veya katılım belgesinin tevdii sırasında, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine hitaben göndereceği bir beyanla, kendi ülkesinde bulunan bir sanığa yapılacak celp tebligatının mahkeme önüne çıkmak için tespit edilen tarihten belirli bir süre önce, kendi makamlarına iletilmesini talep edebilir. İşbu süre yukarıda sözü edilen beyanda belirtilir ve 50 günü aşmaz.
Mahkeme önüne çıkma tarihinin tespitinde ve celpnamenin iletilmesinde bu süre göz önünde tutulur.
Madde 8
Tebliği talep edilen celpnameye icabet etmeyen bir tanık veya bilirkişi, işbu celpname ceza ihtarını ihtiva etse dahi, daha sonra talep eden Tarafın ülkesine kendi iradesiyle gitmediği ve orada usulüne uygun olarak yeniden celp edilmediği takdirde, hiçbir cezaya veya kısıtlayıcı tedbire tabi tutulamaz.
Madde 9
Talep eden Tarafça tanık veya bilirkişiye ödenecek harcırah ile iaşe ve geri ödenecek seyahat giderleri, ikametgâh yerinden itibaren hesaplanır ve en az, duruşmanın yapılacağı ülkede yürürlükte olan tarife ve kurallarda öngörülen oranlara eşit olur.
Madde 10
1) Talep eden Taraf, bir tanık veya bilirkişinin kendi adlî makamları önüne bizzat çıkmasını özellikle gerekli addederse, bu hususu celbin tebliği talebinde belirtir ve talep edilen Taraf bu tanık veya bilirkişiyi söz konusu adlî makamlar önüne çıkmaya davet eder.
Talep edilen Taraf, tanığın veya bilirkişinin cevabını talep eden Tarafa bildirir.
2) İşbu maddenin birinci fıkrasında öngörülen halde, talep veya celpname, ödenebilecek harcırahın, geri ödenebilecek seyahat ve iaşe giderlerinin yaklaşık toplamını belirtir.
3) Özellikle talepte bulunulması halinde, talep edilen Taraf tanığa veya bilirkişiye bir avans verebilir. Avans celpnamede teyit edilir ve talep eden Tarafça geri ödenir.
Madde 11
1) Talep eden Tarafça, tanık olarak veya yüzleştirme amacıyla mahkeme önüne şahsen çıkması istenilen bir tutuklu, talep edilen Tarafça belirtilen süre içinde geri gönderilmesi ve uygulanabildiği ölçüde 12’nci madde hükümlerine tabi olması şartıyla, duruşmanın yapılacağı ülkeye geçici olarak nakledilir.
Nakil aşağıdaki hallerde reddedilebilir:
a) Tutuklunun muvafakat vermemesi,
b) Talep edilen Tarafın ülkesinde derdest bir ceza davasında, tutuklunun mevcudiyetinin gerekli olması,
c) Naklin tutukluluk halini uzatma ihtimalinin bulunması,
d) Tutuklunun talep eden Tarafın ülkesine gönderilmesine engel diğer sebeplerin olması.
2) İkinci madde hükümlerine tabi olarak, yukarıdaki fıkrada öngörülen durumda, talep eden Tarafın Adalet Bakanlığınca transit geçişin talep edildiği Tarafın Adalet Bakanlığına hitaben tüm gerekli belgelerle birlikte gönderilen bir başvuru üzerine, tutuklunun işbu Sözleşme’ye Taraf üçüncü bir Devlet ülkesinden transit geçişine izin verilir.
Akit Taraflar, kendi vatandaşlarının transit geçişine izin vermeyebilirler.
3) Naklin talep edildiği Tarafça, şahsın serbest bırakılması için başvuruda bulunmadıkça, nakledilen kişi, talep eden Taraf ülkesinde ve, uygun hallerde, transit geçişin talep edildiği Taraf ülkesinde tutuklu halde bulundurulur.
Madde 12
1) Uyruğuna bakılmaksızın, bir celp üzerine talep eden Tarafın adlî makamları önüne çıkan tanık veya bilirkişi, talep edilen Tarafın ülkesinden ayrıldığı tarihten önceki eylem veya mahkûmiyetlerine ilişkin olarak, talep eden Taraf ülkesinde kovuşturulamaz, tutuklanamaz veya hürriyetini sınırlandıran herhangi bir muameleye tabi tutulamaz.
2) Uyruğuna bakılmaksızın, kendisine karşı işlemlere konu teşkil eden fiiller hakkında beyanda bulunmak üzere talep eden Tarafın adlî makamları huzuruna celp edilen kişi, celpnamede belirtilmemiş olan ve talep edilen Tarafın ülkesinden ayrıldığı tarihten önceki eylem veya mahkûmiyetleri nedeniyle, talep eden Taraf ülkesinde kovuşturulamaz, tutuklanamaz veya hürriyetini sınırlandıran herhangi bir muameleye tabi tutulamaz.
3) Tanık veya bilirkişi veya kovuşturulan kişinin, adli makamlarca hazır bulunmasının artık gerekli olmadığının bildirilmesini takip eden on beş gün içinde ayrılma fırsatına sahip olmakla birlikte ülkede kalması veya ayrıldıktan sonra geri dönmesi halinde işbu maddede öngörülen dokunulmazlık sona erer.
BÖLÜM IV – Adlî Sicil Kaydı
Madde 13
1) Talep edilen Taraf, bir Akit Tarafın adli makamlarınca talep edilen ve cezai bir konuda gereken adli sicil kayıtlarını ve bunlara ilişkin bilgiyi diğer Tarafa, bunların benzer bir durumda kendi adli makamlarına sağlanabileceği ölçüde, gönderir.
2) İşbu maddenin 1’inci fıkrasında öngörülenlerin dışındaki hallerde, taleplere, talep edilen Tarafın mevzuatında, yönetmeliklerinde ve uygulamasında öngörülen şartlara uygun olarak yerine getirilir..
BÖLÜM V – Usul
Madde 14
1) Karşılıklı adli yardım talepleri aşağıdaki hususları belirtir:
a) Talepte bulunan makam,
b) Talebin amacı ve nedeni,
c) Mümkün olduğu ölçüde, ilgili kişinin kimliği ve uyruğu,
d) Gereken hallerde, tebligat yapılacak kişinin adı ve adresi,
2) 3, 4 ve 5’inci maddelerde değinilen istinabe talepleri, ek olarak suçu belirtir ve unsurlarının özetini içerir.
Madde 15
1) 3, 4 ve 5’inci maddelerde değinilen istinabe talepleri ile 11’inci maddede değinilen başvurular, talep eden Tarafın Adalet Bakanlığınca, talep edilen Tarafın Adalet Bakanlığına gönderilir ve aynı kanallardan iade edilir.
2) İvedi hallerde, istinabe talepleri, talep eden Tarafın adlî makamlarınca doğrudan talep edilen Tarafın adli makamlarına gönderilebilir. İstinabe evrakı, ilgili belgelerle birlikte, işbu maddenin 1’inci fıkrasında öngörülen kanallardan geri gönderilir.
3) 13’üncü maddenin 1’inci fıkrasında öngörülen talepler, ilgili adlî makamlarca doğrudan talep edilen Tarafın uygun makamlarına gönderilebilir ve cevaplar doğrudan bu makamlarca gönderilebilir. 13’üncü maddenin 2’nci fıkrasında öngörülen talepler, talep eden Tarafın Adalet Bakanlığınca talep edilen Tarafın Adalet Bakanlığına gönderilir.
4) İşbu maddenin 1 ve 3’üncü fıkralarında öngörülenler dışındaki karşılıklı adlî yardım talepleri ve özellikle hazırlık soruşturmasına ilişkin talepler, adlî makamlar arasında doğrudan iletilebilir.
5) İşbu Sözleşme’de doğrudan iletime müsaade edilen hallerde, iletim Milletlerarası Polis Teşkilâtı (Interpol) aracılığı ile yapılabilir.
6) Âkit Taraflardan her biri, işbu Sözleşme’nin imzası veya onay veya katılım belgesinin tevdii sırasında, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine hitaben göndereceği bir beyanla, adlî yardım taleplerinin tümünün veya bazılarının, kendisine, işbu maddede öngörülenlerden başka bir yolla yapılmasını bildirebileceği gibi, işbu maddenin 2’nci fıkrasında öngörülen halde, istinabe talebinin bir örneğinin aynı zamanda kendi Adalet Bakanlığına gönderilmesini de isteyebilir.
7) İşbu madde hükmü, Âkit Taraflar arasında yürürlükte bulunan ve kendi makamları arasında adli yardım taleplerinin doğrudan iletimini öngören iki taraflı anlaşmalara veya düzenlemelere halel getirmez.
Madde 16
1) İşbu maddenin 2’nci fıkrasına tabi olarak, taleplerin ve bunlara ek belgelerin tercümeleri istenmez.
2) Akit Taraflardan her biri, Sözleşme’nin imzası veya onay veya katılım belgesinin tevdii sırasında, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine hitaben göndereceği bir beyanla, taleplerin ve bunlara ek belgelerin, kendi dilinde bir tercümesi veya Avrupa Konseyi resmi dillerinden birine veya kendisince belirlenecek bir dile çevrilmiş metinleri ile birlikte kendisine gönderilmesini öngörme hakkını saklı tutabilir. Diğer Âkit Taraflar karşılıklılık uygulayabilirler.
3) İşbu madde, iki veya daha çok Âkit Taraf arasında yürürlükte olan veya ileride yapılacak olan anlaşmaların veya düzenlemelerin içerdiği, taleplerin ve bunlara ek belgelerin tercümesine ilişkin hükümlere halel getirmez.
Madde 17
İşbu Sözleşme uyarınca iletilen deliller veya belgeler her türlü tasdikten muaftır.
Madde 18
Karşılıklı adli yardım talebini alan makam yerine getirme hususunda yargı yetkisine haiz değilse, talebi resen kendi ülkesindeki yetkili makama iletir ve, talebin doğrudan kanallarla gönderilmiş olması halinde, talep eden Tarafı aynı kanal yoluyla durum hakkında bilgilendirir.
Madde 19
Karşılıklı adlî yardım talebinin her türlü reddinin nedeni belirtilir.
Madde 20
10’uncu maddenin 3’üncü fıkrası hükümlerine tabi olarak, karşılıklı adli yardım taleplerinin yerine getirilmesi, talep edilen Taraf ülkesinde bilirkişilerin katılımı veya 11’inci madde uyarınca gerçekleştirilen tutuklu kişilerin naklinin doğurduğu masraflar dışında hiçbir masrafın geri ödenmesini gerektirmez.
BÖLÜM VI – Davalarla ilgili bilginin sunulması
Madde 21
1) Bir Âkit Tarafça diğer bir Tarafın mahkemelerinde görülen davalarla ilgili sunulan bilgi, Âkit Taraf, 6 ila 15. Paragraflarda belirtilen seçenekten faydalanmadıkça, Bakanlıklar arasında paylaşılır.
2) Talep Edilen Taraf bu bilgiye dayanılarak yapılan her türlü işlemi Talep Eden Tarafa bildirir ve verilen her bir kararın bir suretini Talep Eden Tarafa gönderir.
Âkit Taraflardan her biri, adli sicil kayıtlarına giren diğer Tarafın vatandaşlarına ilişkin tüm ceza mahkûmiyetleri ve mahkûmiyetleri takip eden tedbirler hakkında ilgili Tarafa bilgi verir. Adalet Bakanlıkları bu bilgiyi yılda en az bir kere birbirlerine gönderirler. İlgili kişinin iki veya daha fazla Âkit Tarafın vatandaşı olarak nitelendirilmesi halinde, kişinin mahkûm edildiği ülkenin bir vatandaşı olmaması durumunda, bu bilgi her bir ilgili Tarafa verilir.
BÖLÜM VIII – Nihai Hükümler
Madde 23
1) Âkit Taraflardan her biri, işbu Sözleşmenin imzalanması veya tasdik ya da katılma belgesinin tevdii edilmesi sırasında, Sözleşmenin herhangi bir veya birkaç hükmüne çekince koyabilir.
2) Çekince koyan her bir Âkit Taraf, şartlar müsaade eder etmez, çekincesini geri çeker. Bu geri çekme Avrupa Konseyi Genel Sekreterine yapılacak bir bildirimle gerçekleştirilir.
3) Sözleşmenin bir hükmüne çekince koymuş bir Akit Taraf, kabul etmiş olsa bile diğer bir Tarafın bahsi geçen bu hükmü uygulamasını talep etmeyebilir.
Madde 24
Âkit Taraflardan her biri, işbu Sözleşmenin imzası veya onaylama ya da katılma belgesinin tevdii sırasında, , işbu Sözleşmenin kapsamında, hangi makamları, adlî makamlar olarak kabul edeceğini Avrupa Konseyi Genel Sekreterine yapacağı bir beyanla belirler.
Madde 25
1) İşbu Sözleşme Âkit Tarafların sınırları içinde uygulanır.
2) İşbu sözleşme, Fransa açısından, Cezayir ve denizaşırı topraklarına, İtalya açısından, İtalyan idaresindeki Somali ülkesine uygulanır.
3) Federal Almanya Cumhuriyeti, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine yapacağı bir bildirim ile, Berlin Topraklarını işbu Sözleşmenin uygulanmasına dahil edebilir.
4) Hollanda Krallığı açısından, işbu Sözleşme Krallığın Avrupa’daki topraklarına uygulanır. Hollanda, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine yapacağı bir bildirim ile Hollanda Antillerini, Surinam’ı ve Hollanda Yeni Ginesi’ni de Sözleşmenin uygulanmasına dahil edebilir.
5) İki veya daha çok Âkit Taraf arasında doğrudan düzenleme ile, ve düzenlemede belirtilen koşullara tabi olarak, işbu maddenin 1, 2, 3 ve 4. fıkralarında belirtilen topraklardan başka, Taraflardan birinin uluslararası ilişkilerinden sorumlu olduğu herhangi bir toprak işbu Sözleşmenin uygulama alanına dahil edilebilir.
Madde 26
1) 15. maddenin 7. fıkrası ve 16. maddenin 3. fıkrası hükümlerine tabi olmak üzere, işbu Sözleşme uygulandığı ülkeler bakımından, herhangi iki Âkit Taraf arasındaki ceza işlerinde karşılıklı adli yardımlaşmayı düzenleyen Antlaşma, Sözleşme veya iki taraflı Anlaşmaların, hükümlerinin yerini alır.
2) İşbu Sözleşme, belirlenmiş bir alandaki karşılıklı adlî yardımlaşmanın belirli yönlerini düzenleyen maddeler içeren ya da içerebilecek diğer iki veya çok taraflı uluslararası sözleşme hükümlerinden kaynaklanan yükümlülükleri etkilemez.
3) Âkit Taraflar, işbu Sözleşmenin hükümlerini tamamlamak veya Sözleşmede yer alan ilkelerin uygulanmasını kolaylaştırmak amacıyla, kendi aralarında iki veya çok taraflı ceza işlerinde karşılıklı adli yardımlaşa anlaşmaları yapabilirler.
4) Ceza işlerinde karşılıklı adlî yardımlaşmanın, iki veya daha çok Âkit Taraf arasında, ortak bir mevzuat veya karşılıklı yardım tedbirlerinin ülkelerinde iki taraflı olarak uygulanmasını öngören özel bir sistem esasına dayanarak yerine getirilmesi halinde, bu Taraflar, işbu Sözleşmenin hükümlerine bakılmaksızın, bu alandaki karşılıklı ilişkilerini yalnızca bu şekildeki mevzuat ya da sistem uyarınca yürütmekte serbestlerdir. Bu fıkra hükümleri uyarınca aralarında işbu Sözleşmenin uygulanmasını bertaraf eden Âkit Taraflar, Avrupa Konseyi Genel Sekreterini haberdar ederler.
Madde 27
1) İşbu Sözleşme, Avrupa Konseyi üyelerinin imzasına açıktır. . Sözleşme tasdik edilir. Tasdik belgeleri Avrupa Konseyi Genel Sekreterine tevdii edilir.
2) İşbu Sözleşme, üçüncü tasdik belgesinin tevdiinden itibaren 90 gün sonra yürürlüğe girer.
3) İşbu Sözleşmeyi daha sonra tasdik eden imzacı taraflar bakımından, Sözleşme, tasdik belgesinin tevdii tarihinden 90 gün sonra yürürlüğe girer.
Madde 28
1) Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, Konseye üye olmayan her devleti, işbu Sözleşmeye katılmaya davet edebilir. Bu daveti içeren Konsey kararının, Sözleşmeyi tasdik etmiş Konseyi Üyelerinin oybirliğiyle alınmış olması gerekir.
2) Katılma, tevdiinden itibaren 90 gün sonra yürürlüğe girecek katılım belgesinin Konsey Genel Sekreterine tevdii edilmesiyle gerçekleşir.
Madde 29
Her bir Âkit Taraf, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine göndereceği bir bildirimle, işbu Sözleşmeyi kendi bakımından feshedebilir. Bu fesih, Konsey Genel Sekreterinin bildirimi aldığı tarihten itibaren 6 ay sonra hüküm ifade eder.
Madde 30
Avrupa Konseyi Genel Sekreteri, Konsey üyelerine ve işbu Sözleşmeye katılmış olan her Devlet Hükümetine, aşağıdaki hususları bildirir:
a) İmzacı tarafların adları ve her türlü tasdik veya katılma belgelerinin tevdii;
b) İşbu Sözleşmenin yürürlüğe giriş tarihini;
c) 5.maddenin 1. fıkrası, 7. maddenin 3. fıkrası, 15. maddenin 6. fıkrası, 16. maddenin 2. fıkrası, 24. madde, 25. maddenin 3 ve 4. fıkraları ve 26. maddenin 4. fıkrası gereğince alınan her bir bildirimi;
d) 23. maddenin 1. fıkrası uyarınca koyulan her türlü çekinceyi;
e) 23.maddenin 2. fıkrası uyarınca geri çekilen her türlü çekinceyi;
f) 29. madde hükümleri uyarınca alınan fesih bildirimlerini ve bunların yürürlüğe gireceği tarihi.
Usulüne uygun olarak yetkilendirilmiş, imza sahipleri, işbu Sözleşmeyi imzalamışlardır.
İşbu Sözleşme, Fransızca ve İngilizce dillerinde ve her iki metin de aynı derecede geçerli olmak ve Avrupa Konseyi’nin arşivlerinde saklanmak üzere, tek nüsha halinde Strazburg’da 20 Nisan 1959 tarihinde akdedilmiştir. Avrupa Konseyi, onaylanmış suretlerini Genel Sekreter, imzacı taraflara ve Sözleşmeye katılan devletlere gönderir.
Leonid Andreyev, 21 Ağustos 1871 (eski Rus takvimine göre 9 Ağustos 1871) tarihinde Rusya’nın Orel kentinde doğdu. Hukuk eğitimi alan Andreyev, Rus edebiyatının önemli yazar, gazeteci ve oyun yazarlarından biri oldu.
1891 yılında Sankt-Peterburg Üniversitesi Hukuk Fakültesine girdi. Üniversite yıllarında ciddi ekonomik sıkıntılar yaşadı ve öğrenimini yarıda bırakmak zorunda kaldı. Bu dönemde ağır bir bunalım geçirdi ve intihar girişiminde bulundu. Daha sonra hukuk öğrenimine devam ederek 1897 yılında Moskova Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldu. Aynı yıl Moskova Adliyesi çevresinde yardımcı avukat olarak çalışmaya başladı.
Andreyev, hukuk mesleğinin yanı sıra gazetecilik yapmaya başladı. Moskova’da yayımlanan Moskovskiy Vestnik gazetesinde adliye muhabiri olarak çalıştı; kısa süre sonra Kuryer gazetesine geçti. Burada adliye haberleri ve felyetonlar kaleme aldı; bazı yazılarını “James Lynch” takma adıyla yayımladı. Mahkeme ve adliye çevresindeki gözlemleri, sonraki edebî çalışmalarında da etkisini gösterdi.
1898 yılında Kuryer gazetesinde yayımlanan Bargamot i Garaska adlı öyküsü, edebiyat dünyasında dikkat çekmesini sağladı. Öykü, Maksim Gorki’nin dikkatini çekti. Gorki’nin desteğiyle Moskova’nın edebiyat çevrelerine giren Andreyev, daha sonra Sreda (Çarşamba) edebiyat topluluğuna katıldı.
Andreyev, 1905 Rus Devrimi sırasında siyasal ve toplumsal olaylara aktif biçimde ilgi gösterdi. Devrimci hareketlere yakınlık duydu ve Moskova’daki RSDİP toplantılarından birinin kendi evinde yapılmasına izin verdi. 10 Şubat 1905’te tutuklanarak Taganka Hapishanesine konuldu ve 25 Şubat’ta kefaletle serbest bırakıldı. Bu olay, onun 1905 Devrimi’yle kurduğu yakın ilişkinin önemli göstergelerinden biri oldu.
1905 Devrimi’nin etkileri Andreyev’in edebiyatına da yansıdı. Eserlerinde baskı, toplumsal çatışma, şiddet, savaş, özgürlük, adalet, insanın varoluşsal sorunları ve devlet otoritesi gibi temaları işledi. Rus-Japon Savaşı’nın yarattığı yıkımı ve insan üzerindeki etkilerini ele aldığı Kızıl Kahkaha, savaş karşıtı edebiyatın önemli örneklerinden biri oldu. Yedi Asılmışın Hikâyesi ise ölüm cezasına yönelik güçlü bir eleştiri niteliği taşıdı.
Rus edebiyatında Dışavurumculuğun (Ekspresyonizm) öncülerinden kabul edilen Andreyev, realizm, natüralizm, sembolizm ve dışavurumculuğun çeşitli özelliklerini bir araya getiren özgün bir edebî anlayış geliştirdi. Özellikle 20. yüzyılın başındaki eserlerinde insanın ruhsal bunalımlarını, korkularını ve toplumsal krizlerini yoğun biçimde ele aldı.
1917 Bolşevik Devrimi’ne karşı çıkan Andreyev, devrimden sonra Finlandiya’ya geçti ve Bolşevik yönetimini sert biçimde eleştiren yazılar kaleme aldı. S.O.S. adlı siyasi metnini 1919 yılında kaleme aldı.
Başlıca eserleri arasında Yıldızlara Doğru, İnsanın Hayatı, Çar Açlık, Kara Maskeler, Kızıl Kahkaha, Yedi Asılmışın Hikâyesi, Anatema, Düşünce, Profesör Storitsin ve Tokadı Yiyen Soytarı bulunmaktadır. Ölümünden birkaç gün önce tamamladığı Şeytanın Günlüğü, Andreyev’in son eseri oldu ve ölümünden sonra yayımlandı.
Leonid Andreyev, hukuk eğitimi ve avukatlık deneyiminin ardından gazeteciliğe ve edebiyata yönelmiş; özellikle adalet, özgürlük, iktidar, savaş, şiddet ve insanın varoluşsal sorunlarını ele alan eserleriyle Rus edebiyatında önemli bir yer edinmiştir. 12 Eylül 1919 tarihinde Finlandiya’nın Mustamäki kentinde hayatını kaybetti.
Selâm verdim rüşvet değildir deyü almadılar. Hüküm gösterdim, faydasızdır diye iltifat etmediler. Gerçi görünürde itaat eder gibi davrandılar ama bütün sorduklarıma hal diliyle karşılık verdiler.
Dedim: – Ey arkadaşlar, bu ne yanlış iştir, bu ne yüz asıklığıdır?
Dediler: – Bizim adetimiz böyledir.
Dedim: – Benim riayetimi gerekli görmüşler ve bana tekaüt beratı vermişler ki ondan her zaman pay alam ve padişaha gönül rahatlığı ile dua kılam.
Dediler: – Ey zavallı! Sana zulüm etmişler ve gidip gelme sermayesi vermişler ki, daima faydasız mücadele edesin ve uğursuz yüzler görüp sert sözler işitesin.
Dedim: – Vakıf malın dilediği gibi kullanmak vebaldir.
Dediler: – Akçamız ile satın almışız, bize helaldir.
Dedim: – Hesaba alsalar bu tuttuğunuz yolun fesadı bulunur.
Dediler: – Bu hesap, kıyamette sorulur.
Dedim: – Dünyada dahi hesap olur, haberin işitmişiz.
Dediler: – Ondan dahi korkumuz yoktur, katipleri razı etmişiz.
Gördüm ki sualime cevaptan başka nesne vermezler ve bu berat ile hacetim kılmağın reva görmezler, çaresiz mücadeleyi terk ettim ve mey’us ü mahrum guşe-i uzletime çekildim.
Özdemir Asaf
Adalet
İnsansız adalet olmaz
Adaletsiz insan olur mu?
Olur, olmaz olur mu!
Ama, olmaz olsun
Özdemir Asaf
Bertolt Brecht
Halkın Ekmeği
Bilin: Halkın ekmeğidir adalet. bakarsınız bol olur bu ekmek, bakarsınız kıt, bakarsınız doyum olmaz tadına, bakarsınız berbat. Azaldı mı ekmek, başlar açlık, bozuldu mu tadı, başlar hoşnutsuzluk boy atmaya.
Bozuk adalet yeter artık! Acemi ellerle yoğurulan, iyi pişirilmemiş adalet yeter! Yeter katıksız, kara kabuklu adalet! Dura dura bayatlayan adalet yeter!
Bolsa insanın önünde ekmek, lezzetliyse, gözler öbür yiyeceklere yumulsa da olur. Ama her şey bollaşmaz ki birdenbire… Bilirsiniz, nasıl bolluk doğurur ekmek: Adaletin ekmeğiyle beslene beslene.
Ekmek her gün nasıl gerekliyse nasıl, adalet de gerekli her gün, hem o, günde bir çok kez gerekli.
Sabahtan akşama dek, iş yerinde, eğlencede, hele çalışırken canla başla, kederliyken, sevinçliyken, halkın ihtiyacı var pişkin, bol ekmeğe, günlük, has ekmeğine adaletin.
madem adaletin ekmeği bu kadar önemli, onu kim pişirmeli, dostlar, söyleyin?
Öteki ekmeği kim pişiren?
Adaletin ekmeğini de kendisi pişirmeli halkın, gündelik ekmek gibi.
Bol, pişkin, verimli.
Bertolt Brecht
Seyrani
Boynu Eğri Olmamıştık Kafire
Boynu eğri olmamıştık kafire bi’l ittifak Müslümanın kalmadı iş erlerinde baş ayak
Olmağa vareste gerdan-bestelerden yok ümid Söndü ümmidi adalet kalmadı ızhar-ı Hak
Pençe-i zalimlerin attı o şahinler bugün Yoldular mazlum kebuterlerde bitti tüy tozak
Mürtekipler seddi bend etti adalet kal’asın Feth-i bab etmez tüfenk top yay kılınç okla bıçak
Bul adalet çeşmesinin katresinden bir eser Yandı tüttü bende zulmün ateşinden dil dudak
Doldu zulmün çillesi halk oldu yarım müslüman Şeyhulislamlar zemane başına versin sebak
Lafzı var manası yok ahkam-ı şer’in şimdilik İsmini yad etmeğe dillerde resmen bir tuzak
Vah yazık Tuba-yı adl-i saltanatta hasılı Kalmadı Seyrani’ye meyve verir bir dal budak
Seyrani
Paul Eluard
Asıl Adalet
İnsanlarda tek sıcak kanun, üzümden şarap yapmaları, kömürden ateş yapmaları, öpücüklerden insan yapmalarıdır.
İnsanlarda tek zorlu kanun, savaşlara, yoksulluğa karşı kendilerini ayakta tutmaları, ölüme karşı yaşamalarıdır.
İnsanlarda tek güzel kanun, suyu ışık yapmaları, düşü gerçek yapmaları, düşmanı kardeş yapmalarıdır.
Hep var olan kanunlardır bunlar, bir çocukcağzın tâ yüreğinden başlar, yayılır, genişler, uzar gider tâ akla kadar.
Çeviren: A. Kadir / Paul Eluard
Abdurrahim Karakoç
HAKİM BEĞ
Gene tehir etme üç ay öteye, Bu dava dedemden kaldı hâkim beğ. Otuz yıl da babam düştü ardına; Siz sağ olun, o da öldü hâkim beğ.
Kırk yıl önce; yani babam ölünce, Kadılıklar hâkimliğe dönünce, Mirasçılar tarla, takım bölünce, İrezillik beni buldu hâkim beğ.
Yaşım yetmiş iki, usandım gel-git; Bini buldu burda yediğim zılgıt. Eğer diyeceksen: ‘bana ne, öl git!’ Oğlumun bir oğlu oldu hâkim beğ.
Sekiz evlek tarla, bir geverlik su, Yüz yılda höküme bağlanmaz mı bu? Kazanmasam da hu, kazansam da hu! Canım ta burnuma geldi hâkim beğ.
Keşife-meşife, damgaya, harc’a Kanımız kurudu harca da, harca.. Sayenizde avukatlar yıllarca, Fakiri yoldu da yoldu hâkim beğ.
Mübaşir itekler, kâtip zavırlar; Değişti bizde de göya devirler. Yüz yıl önce adam yiyen gâvurlar, Tapucuyu aya saldı hâkim beğ.
Kabahat sizde mi, kanunlarda mı? Şaşırdım billâhi yolu yordamı.. Kızma sözlerime alam kadanı, Sıkıntıdan içim doldu hâkim beğ.
Mülkün temeliydi adalet hani?… Bizim hak temelde saklı mı yani? Çıkartıp ta versen kim olur mâni? Yoksa hırsızlar mı çaldı hâkim beğ?!
Hem davacı pişman, hem de davalı.. Bu yolda tükettik çulu, çuvalı. Sabret makamından çalma kavalı, Sürüler ekine daldı hâkim beğ.
Abdurrahim Karakoç
Mahzuni Şerif
Adaletsiz Dünya
Ağaçlan uzun kısa O da biter kese kese Geniş değildir herkese Adaletsiz yalan dünya
Fil de canlı karınca da Kimi yerde kimi dalda İyi kötü bu dünya da Adaletsiz zalim dünya.
Toprakların altın bakır O da bizde yoktur şükür Kimi zengin kimi fakir Adaletsiz fani dünya.
Mahzuni de senden uçar Belki yıldızlara geçer Seni eken bir gün biçer Adaletsiz yalan dünya.
kimi aklar kimi suçlarız kimi bağışlar kimi asarız kendimizi başkasında
hergün bıçak saplı birinin arkasında vurulan da biziz vuran da
Bülent Ecevit
Sezen Aksu
Hakim Bey
Şikâyetim var cümle yasaktan Dillerimi hâkim bey bağlasan durmaz Gelsin jandarma, polis karakoldan Fikrim firarda, mapusa sığmaz eyvah Mapusa sığmaz eyvah
Gün olur yerle yeksan olurum Gün olur şahım devri devranda Kanun üstüne kanun yapsalar Söz uçar yazı iki cihanda eyvah İki cihanda eyvah
Sussan olmuyor, susmasan olmaz Dil dursa hâkim bey tende can durmaz Yazsan olmuyor, yazmasan olmaz Kaleme tedbir koma, tek durmaz
Şikâyetim var cümle yasaktan Dillerimi hâkim bey bağlasan durmaz Gelsin jandarma, polis karakoldan Fikrim firarda, mapusa sığmaz eyvah Mapusa sığmaz eyvah
Gün olur yerle yeksan olurum Gün olur şahım devri devranda Kanun üstüne kanun yapsalar Söz uçar yazı iki cihanda eyvah İki cihanda eyvah
Sussan olmuyor,…
Sezen Aksu
Tevfik Fikret
HAN-I YAĞMA
Bu sofracık, efendiler – ki iltikaama muntazır Huzurunuzda titriyor – bu milletin hayatıdır; Bu milletin ki mustarip, bu milletin ki muhtazır! Fakat sakın çekinmeyin, yiyin, yutun hapır hapır… Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin, Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!
Efendiler pek açsınız, bu çehrenizde bellidir Yiyin, yemezseniz bugün, yarın kalır mı kim bilir? Bu nadi-i niam, bakın kudumunuzla müftehir! Bu hakkıdır gazanızın, evet, o hak da elde bir… Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin, Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!
Bütün bu nazlı beylerin ne varsa ortalıkta say Haseb, neseb, şeref, oyun, düğün, konak, saray, Bütün sizin, efendiler, konak, saray, gelin, alay; Bütün sizin, bütün sizin, hazır hazır, kolay kolay… Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin, Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!
Büyüklüğün biraz ağır da olsa hazmı yok zarar Gurur-ı ihtişamı var, sürur-ı intikaamı var. Bu sofra iltifatınızdan işte ab u tab umar. Sizin bu baş, beyin, ciğer, bütün şu kanlı lokmalar… Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin, Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!
Verir zavallı memleket, verir ne varsa, malını Vücudunu, hayatını, ümidini, hayalini Bütün ferağ-ı halini, olanca şevk-i balini. Hemen yutun düşünmeyin haramını, helalini…
Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin, Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!
Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın giderayak! Yarın bakarsınız söner bugün çıtırdayan ocak! Bugünkü mideler kavi, bugünkü çorbalar sıcak, Atıştırın, tıkıştırın, kapış kapış, çanak çanak… Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin, Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!
Tevfik Fikret
Dünya Adaletsiz Çocuk!
Çıkar boynundan at o ipi çocuk! Salıncaklar mı yok sana? Kalk hadi o soğuk betondan, Yatacak başka yer mi yok sana? En sevdiklerimi verdim ölüme de; Ben bu yaşımda gitmenin böylesini görmedim. Kırılan bir boyun gibi orta yerinden kırıldığını ömrün… Görmedim Ademoğlunun dalından koparılır gibi koparıldığını… …ve böylelikle umut etme kabiliyetimizi aldılar elimizden. Ne diyeyim, dilerim ihtiyacı olan birine gidiyordur bizden aldıkları umut! Dünya adaletsiz çocuk! Dünya zorba. Elbet eşitleneceğiz o gün kıyamda. Bu kekeme, toz ve duman sözlerimi iyi belle, Bahara kalmaz, gelirim yanına.
salı gecesi
kara bir balta buldu akşam vuracak noktayı
hücreler doldu bir ıslık en yakın maçka tramvayı
kim bırakmış yalnızlığıma bu hüzzâm şarkıyı
kimin bu karanlık kimler sürgülemişler kapıyı
insan olan bağlar her koptuğu yerden yaşamayı
daktilolar camları bulutlu sorgu odalarında
didiklemez mi özgürlüğünü sansaryan hanı'nda
küflenir suyun bir bakır çalığı birikir ağzında
kendini öldürmeyi belki bin kere tasarlarsın da
bir kere aklından geçmez bitirmeden ölmek şarkıyı
gönlünde büyüttüğün o müthiş ünlem içindir ki
seni kapattıkları öyle rezil o kadar çirkindir ki
çıplak bir lâmba mısın dört duvar içindeki
ne lâmbası/söndürülen bütün ilk gençliğindir ki
gözlerin zehirlense de suç sayarsın ağlamayı
görülmez dev böceklerdir sanki büyülü duyargalar
uçaksavar ışıldakları gökyüzünde bir yanlış arar
tophane rıhtımı'nda acı acı gemiler kalkar
hücreleri akşam olur haydut öfkeleri kaplar
ezerim sanırsın vurursan tek bir yumrukta dünyayı
tutanak 2
elektrik elletirler kıvılcım yalatırlar
tuzruhu damlatırlar kulak boşluğuna
çekip alınlar kerpetenle tırnaklarını
öğrenmek istedikleri aslında bildikleridir
geceleri rüyalarına girip uykularını kaçıran
insanın insanı soyduğu derisini yüzdüğü
duruşma arası
( o varsa kırılır buzlu camları kışın
anlamı yoğunlaşır anlamsız bir yaşayışın
gerçi farkındayız adı belirsiz bir yanlışın
acaba ben çok mu esmerim o çok mu sarışın
yansımaz oldu aydınlığı yüzüme haftalardır
yazdıklarında bile gizli bir uzaklık vardır
eylem bir dağıldı mı bütün boğazlar daralır
ben başka bir erkek olurum o başka bir kadın)
gereği düşünüldü
mahcup yaseminler son balkonların süsü
özgürlük özlemleridir genişletir gönlümüzü
savcılar ağır sürgünlerden yankılansa da
bir yer gelir ki artık ne savunma içgüdüsü
ne heyecandır kalır ne de yürek üzüntüsü
yalnız bir daktilo çıplak bir masada
toplumcularız karakollarda açtık gözümüzü
verirse halklar verir tarihte hükmümüzü
gizle de yargılansak 3.ağırceza'da
Attila İLHAN
Asıl Adalet
İnsanlarda tek sıcak kanun, üzümden şarap yapmaları, kömürden ateş yapmaları, öpücüklerden insan yapmalarıdır.
İnsanlarda tek zorlu kanun, savaşlara, yoksulluğa karşı kendilerini ayakta tutmaları, ölüme karşı yaşamalarıdır.
İnsanlarda tek güzel kanun, suyu ışık yapmaları, düşü gerçek yapmaları, düşmanı kardeş yapmalarıdır.
Hep var olan kanunlardır bunlar, bir çocukcağzın tâ yüreğinden başlar, yayılır, genişler, uzar gider tâ akla kadar.
Paul Eluard (Çeviren: A. Kadir)
“Adldir mûcib-i salâh-ı cihan
Cihan bir bağdır dîvarı devlet
Devletin nâzımı şeriattır
Şeriata olamaz hiç hâris illâ mülk
Mülk zapt eyleyemez illâ leşker
Leşkeri cem edemez illâ mal
Malı cem eyleyen râiyettir
Râiyeti kul eder pâdişah-ı âleme adl.”
“1. İnsanoğlu tek başına yaşayamaz
2. Cemiyet halinde yaşayan insana bütün fertlerin tâbi olacağı bir mevzuat lazımdır. Bu töre olabilir; kanun, örf, şeriat olabilir.
3. Bu mevzuatı ayakta tutacak (ona uyulmasını sağlayacak) bir organizasyona ihtiyaç vardır. Bu padişahtır, devlettir, hükümettir.
4. Fertler cemiyet halinde yaşayabilmek için, yani medeni olabilmek için kanuna, örfe, padişaha, devlete, hükümete itaat etmek zorundadırlar.
5. Padişaha (devlete-hükümete) itaati mümkün ve zaruri kılan padişahın (devletin-hükümetin) âdil olmasıdır.
6. Çünkü adalet mülk ve devletin salâhının teminatıdır (Adalet mülkün temelidir).
7. Mülkü korumak için askere ihtiyaç vardır.
8. Askerin varlığı için mal (toprak-mahsul-üretim) ve para lazımdır.
9. Üretimi yapan, toprağı ihya eden ve parayı sağlayan (vergi veren) râiyettir (yani halktır).
11. Cihanın ayakta durmasının (yani nizâm-ı âlemin) asıl sebebi adalettir.”
Kınalızâde – Ahlâk-ı Alâi
BEN AVUKATIM LOIS LANDE, WASHINGTON DC (Çeviren: Av. Fahrettin KAYHAN – Ankara Barosu)
Ben avukatım. Kaba gücün yerine merhameti, adaleti, hakkaniyeti koydum. İnsanoğluna diğerlerinin hakkına, mülkiyetine, hürriyetine, saygıyı; vicdan, ifade ve toplanma özgürlüğünü ben öğrettim. Haklı davaların sözcüsü; Yoksulun, mazlumun, dul ve yetimin savunucusuyum. Çarşıda, pazarda onuru sürdürürüm. Halkın sevmediği, popüler olmayan davaların şampiyonuyum ben. On Emre giden yolu ben hazırladım Yunanistan’da kölelerin, Roma’da esirlerin özgürlüğü için savaştım. Stamp Ack’la mücadele ettim İnsan Hak ve Özgürlükleri Bildirgesi’ni ben yazdım. Köleleri ben savundum. Kölelik karşıtıyım. Kölelikten kurtuluş bildirgesini yayınlayan bendim. Her ülkede, her iklimde haini cezalandırır, masumu korur, düşeni kaldırır, adaletsizliğe ve vahşete karşı çıkarım. Tüm savaşlarda özgürlük için savaşan bendim. Aynı şekilde, halkın yaygarasına ve çoğunluğun despotluğuna karşı duran benim. Adaletin gerçekleşmesini engelleyen önyargı olmasın diye, zenginleri de savunur, yoksulun tüm hak ve imtiyazları teslim edilsin diye davasında ısrar ederim. Irk, renk, sınıf, cinsiyet ya da din ayrımı yapmaksızın insanlığın eşitliği için çalışırım. Hilebazlık, dalavere ve sahtekarlıktan nefret ederim. Adaletten ödün vermekten ya da menfaati zıt iki işverene hizmet etmekten yasaklıyım. Geçmişin muhafazakarı, bugünün liberali, geleceğin radikaliyim. Adalet ve hakkaniyet gerçekleştirmek için uzlaşmaya inanırım; fakat aynı nedenle şekilcilik ve kırtasiyeciliğin Gordium düğümünü kesip, atarım. Tüm buhranlarda insanlığın lideriyim. Dünyanın günah keçisiyim. İnsanlığın haklarını avucumun içinde tutarım da, kendi haklarımı sağlamayı bir türlü beceremem. Ben öncüyüm (ama) geçmişten vazgeçecek ve bugünü (varolanı) yıkmak isteyecek son kişiyim. Ben, adil hükümdar, dürüst yargılayıcıyım Mahkûm etmeden önce dinler, herkes için en iyiyi araştırırım.
Mona Lisa tablosu, Louvre Müzesi‘nin eski bir çalışanı tarafından 21 Ağustos 1911 sabahı çalındı. Louvre Müzesi çalışanı kılığında içeri giren Vincenzo Peruggia, Leonardo da Vinci’nin başyapıtı Mona Lisa’yı (La Gioconda) duvarından sökerek yanında götürdü.
Polisin elindeki tek ipucunun, tablonun söküldüğü çerçevenin camındaki bir parmak izi olduğu iddia edildi. O dönemde Paris’teki sanat çevresi yakından soruşturuldu; hatta Pablo Picasso ve şair Guillaume Apollinaire bile sorgulandı. Ancak sonuç alınamadı ve tablo adeta ortadan kayboldu.
Peruggia, Floransa’daki sanat taciri Alfredo Geri’ye mektup göndererek tabloyu satmaya çalıştı; Geri’nin başvurusu üzerine yakalandı. Tablonun çalınma sebebinin maddi amaçlı olmadığını ileri süren Peruggia, eylemini İtalya’ya ait olduğunu düşündüğü tabloyu geri götürme amacıyla savundu. Mona Lisa, 1913’te Floransa’da ortaya çıktı. Mektupta tablonun İtalya’ya ait olduğu ve geri dönmesi gerektiği yazıyordu.
Sanık Vincenzo Peruggia tutuklandı ve bir yıl on beş gün hapis cezası verildi. 7 ay kadar hapiste kaldıktan sonra serbest bırakıldı. Peruggia’nın gerekçesi maddi çıkar değil, milliyetçi bir duyguydu. Leonardo da Vinci İtalyan olduğundan, tablonun İtalya’da kalması gerektiğini savunuyordu.
Bu hırsızlık tarihin en büyük sanat hırsızlıklarından biri olarak adlandırıldı. 1914’te Mona Lisa, büyük bir törenle Louvre Müzesi’ne iade edildi. Bu olay, tabloyu tüm dünyada daha popüler hale getirdi. Mona Lisa zaten dünya çapında tanınan önemli bir eserdi. Hırsızlık, eserin kitlesel ve küresel şöhretini olağanüstü biçimde artırdı.
4 Ocak 1914, Paris — Mona Lisa’nın Louvre’a dönüşü sırasında tablo etrafında toplanan görevliler.
İtalyan hukukçu, siyaset adamı ve komünist önder Palmiro Togliatti, 26 Mart 1893’te, Cenova’da dünyaya geldi. Torino Üniversitesi‘nde hukuk eğitimi gördü.
Torino‘da öğretmenlik yaptı.
1919’da L’Ordine nuovo dergisini çıkaranlar arasında yer aldı.
Nisan 1924’te Komünist Parti Merkez Komitesi üyesi oldu. Devrime ulaşmada şiddet yöntemi yerine, İtalya‘ya özgü, barışçıl bir yol geliştirmeye çalıştı. Silahlı devrim yerine demokratik ve barışçıl yollarla sosyalizme geçişi savundu II. Dünya Savaşı sırasında radyo konuşmaları yaparak faşist yönetimi destekleyen kitleleri direniş hareketine katılmaya çağırdı.
1944–1946 yıllarında geçici hükümette Adalet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı olarak görev aldı.
14 Temmuz 1948’de genç bir faşist eylemcinin saldırısına uğrayarak ağır biçimde yaralandı. 1927-1964 yılları arasında İtalyan Komünist Partisi Genel Sekreteri olarak görev yaptı.
Yaklaşık 40 yıl yöneticiliğini yaptığı İtalyan Komünist Partisi‘ni (PCI) Batı Avrupa‘nın en büyük komünist partisi durumuna getirdi.
21 Ağustos 1964’te, Yalta (Ukrayna) şehrinde bir felç ve beyin kanaması sonucu yaşamını yitirdi.
Macar seri katil Elizabeth Báthory, öldü. (Doğumu: 7 Ağustos 1560) Báthory, “Kanlı Kontes” olarak da bilinmektedir. Kocası öldükten sonra büyücülükle uğraşmaya başladı. 612 bakire kızı kaçırtıp, bu kızlara tepesinden asılı bir kafeste işkence çektirdiği ve kafesten akan kanlarla duş aldığı iddia edilmiştir. rivayet edilmektedir. Cinayetleri öğrenildiğinde kendi şatosunda müebbet hapse konulmuştur. 1614’de hücresinde ölü bulundu.
Elizabeth Báthory
1798
Evrensel Hukuk Sembol ve Formüllerinde Fransız Hukukunun Kaynakları (Les Origines du Droit Français Charchees dans les Symboles et les Formules du Droit Üniversel) adlı eserin sahibi de olan Jules Michelet, Paris’te doğdu. Cadı, Rönesans ve Deniz isimli eserleri Türkçe olarak yayımlandı. MEB Yayınları tarafından çevirisi yayımlanan Fransız Tarihi adlı yapıtının ciltlerinden birine “Rönesans” adının vermesi nedeniyle Rönesans terimini yaygınlaştırdı. (Ölümü: 9 Şubat 1874, Hyères)
1863
Belçikalı hukukçu, avukat, kültür eleştirmeni ve sosyalist politikacı Jules Destrée dünyaya elçika Kralı I. Albert’e yazdığı “Valonya ve Flaman Bölgesinin Ayrılmasına Dair Krala Mektup” başlıklı bildirisi ile meşhurdur. Valon ve Flaman Bölgelerinin özerkleşmesini savundu. Belçika Krallığı’nın federal bir devlete dönüşmesinde önemli bir referans kaynağıdır.
1871
Hukuk eğitimi alan ve Rus edebiyatının önemli yazar, gazeteci ve oyun yazarlarından biri olan Leonid Andreyev, 21 Ağustos 1871 (eski Rus takvimine göre 9 Ağustos 1871) tarihinde Rusya’nın Orel kentinde doğdu.
Amerikan Barolar Birliği (ABA-American Bar Association), 20 eyaletten 75 avukat tarafından New York’ta kuruldu. ABA web sitesine göre, kuruldu. 1918’de ilk kadın üyelerini kabul etti. 1921’de hukuk eğitimi için standartları oluşturdu, 1952’de hukuk fakültesi akreditasyonunu başlattı. Hukuk Fakülteleri için akademik standartların belirlenmesi ve hukuk mesleği ile ilgili model etik kodların oluşturulmasına yoğunlaştı. New Jersey’den Paulette Brown 2015 yılında ilk kadın başkan oldu. 2017 itibariyle, ABD avukatlarının yaklaşık %14.4’ünü oluşturan 194.000 üyesi bulunmaktadır.
1888
William Seward Burroughs, ABD’de ilk başarılı toplama çıkarma makinesinin patentini aldı.
1909
Kanun-i Esasi’nin 120. maddesinde değişiklik yapılarak 16 Ağustos 1909’da çıkarılan ilk Cemiyetler Kanununa uygun hale getirildi.
1911
Mona Lisa tablosu, Louvre Müzesi‘nden çalındı. Olay tarihi bir davaya dönüştü.
Vincenzo Perugia, tutuklandığında.
1929
Nelson Mandela ile birlikte ömür boyu hapse mahkum edilen apartheid karşıtı eylemci Ahmed Kathrada, doğdu. (Ölümü: 28 Mart 2017, Johannesburg) 1946’da sivil itaatsizlik eylemi yaptığı için hapis cezasına çarptırıldı. 1952’de, Adaletsiz Yasalara Karşı Meydan Okuma Kampanyası’na katıldı ve Komünizmin Bastırılması Yasası kapsamında 9 ay hapse mahkum oldu. 1964’te vatana ihanetten ötürü ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı. 1968 yılında, Tarih ve Kriminoloji alanında lisansını tamamladı. Uzun yıllar hapiste kaldı, 1989’da serbest bırakıldı. 1994’te Başkan Nelson Mandela’nın danışmanlığına atandı. Dört fahri doktora ve Afrika Ulusal Kongresi’nin verdiği en yüksek ödül olan Isithwalandwe’ya layık görüldü. Nelson Mandela Vakfı’nın mütevelli heyeti olarak görev yaptı.
Mandela ve Ahmed Kathrada bir arada
1938
Hukukçu, Yargıtay Onursal Cumhuriyet Başsavcısı ve yazar Vural Savaş, doğdu.
Yargıtay Başsavcısı Vural Savaş
1940
Rus hukukçu ve devrimci Leon Troçki, 20 Ağustosta uğradığı saldırı sonucunda bir gün sonra Meksika’da öldü. (Doğumu: 7 Kasım 1879, Ukrayna) Matematik ve hukuk alanında yüksek öğrenim yaptı. Önemli Marksist teorisyenlerden biri oldu. Stalin ve Mao’nun görüşlerine karşı en önemli muhalefet hareketini oluşturdu. Yaşamının bir kısmını Büyükada’da geçirdiği için Adalılar tarafından anma günleri düzenlenmektedir.
1941
5 bin Yahudi, Drancy’de sürgün kampında gözaltına alındı.
1944
Son Osmanlı halifesi Sultan Abdülmecid, Paris’te öldü.
1959
Hawaii, Amerika Birleşik Devletleri’nin 50’nci eyaleti oldu.
1962
Japon seri katil, yamyam, çocuk tecavüzcüsü, çocuk katili ve nekrofili Tsutomu Miyazaki doğdu. (Ölümü: 17 Haziran 2008)
1964
İtalyan hukukçu, siyaset adamı ve komünist önder Palmiro Togliatti, hayatını kaybetti. (Doğumu: 26 Mart 1893)
Palmiro Togliatti
1969
Halk Oyuncuları’nın Elazığ’da Pir Sultan oyununu sahnelemesi valilikçe yasaklandı; toplanan biletli seyircilere tekbirlerle saldırıldı.
1965
Müslüman Kardeşler hareketinin teorisyenlerinden ve liderlerinden Seyyid Kutub hakkında 21 Ağustos 1966’da hakkında idam cezası verildi. Seyyid Kutub ve arkadaşları Muhammed Yusuf Havvaş ile Abdülfettah İsmail hakkında verilen karar 29 Ağustos 1966 tarihinde infaz edildi.
1970
Tekirdağ/ Çerkezköy’de yapılan yürüyüş ve mitingde köylüler “düzenin değişmesi için” and içtiler.
Ankara’da Hukuk ve Dil ve Tarih- Coğrafya Fakültesi, “silahlı komandolar” olarak tanımlanan eylemciler tarafından işgal edildi. Polis, Hukuk Fakültesindeki işgale son verdi.
1973
Ankara Birlik Tiyatrosu yönetmen ve oyuncularının yargılandığı davada yönetmen Vasıf Öngören ile oyuncular Halil İbrahim Ergün, Erdoğan Akduman ve Mustafa Alabora “komünizm propagandası”ndan 6 yıl 8’er ay ağır hapis ve çeşitli sürgün cezalarına çarptırıldı.
1975
Amerikalı hukukçu ve siyasetçi William Isaac Robinson dünyaya geldi. (21 Ağustos 1975, Lansing, Michigan – 29 Mart 2020)
1978
Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) Türk tekstil ürünlerine tekrar ambargo koydu.
Orta Çağ’dan kalma Rum Ortodoks kilisesi 21 Ağustos 2020 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Kariye Camii adını aldı.
1978
Erzurum Cezaevi’nde yatmakta olan mahkumların 11’i tünel kazarak firar etti.
1982
Yüksek Öğrenim Kurulu (YÖK) öğretim üyelerinin demeç vermelerini yasakladı. Öğretim üyelerine, parti ya da derneklere üye olabilmek için rektörlerden izin almaları kuralı getirildi.
1982
İsrail’in kuşatmasına 2 aydır direnen Filistin Kurtuluş Örgütü gerillaları anlaşma gereği Batı Beyrut’tan ayrılmaya başladı. FKÖ merkezi Lübnan’dan Tunus’a taşıdı.
1983
Filipinler‘de muhalefet lideri Benigno Aquino öldürüldü. (Doğumu: 27 Kasım 1932) Başkan Ferdinand Marcos karşıtı bir grubun lideriydi. Sıkı yönetimden sonra gözaltına alındı ve yedi yıl hapis cezasına hükmedildi.Jr., Manila Uluslararası Hava Limanı’nda suikast sonucu öldürüldü. Ölüm yıl dönümü ülkenin resmî tatili ilan edildi.
1983
Türk Eximbank (Türkiye İhracat Kredi Bankası) 21 Ağustos 1987 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan Bakanlar Kurulu Kararı ile kuruldu.
1988
TDKP davasından yargılanan R.Babacan duruşmada, Buca Cezaevi’ndeki keyfi dayak ve işkencelere örnek olarak bacağını gösterdi.
Sol ve Onur Yayınları’nın 60 kitabından yalnızca Muzaffer İlhan Erdost’un “Şemdinli Röportajı” kitabı hakkında 2 ayrı dava açıldı.
1990
Gagavuzlar, Özerk Gagavuz Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ni, güneyde Gagavuzların en yoğun yaşadığı Komrat yöresinde ilan etti. Bu karar, Moldova Yüksek Sovyeti tarafından iptal edildi.
1991
Letonya, Sovyetler Birliği‘nden bağımsızlığını ilan etti.
1996
Manisalı Gençler Davasında, gözaltında işkence yapmaktan tutuklu 10 polisin yargılanmasına başlandı, polislerin 70’er yıl hapisleri isteniyordu.
1997
Metin Göktepe’nin öldürülmesinden sanık 11 polisten 7’si 20 ay sonra ilk kez duruşmaya çıkarılabildi ve “susma haklarını” kullandı.
1998
Sedat Peker’in askerlik yapmamak için 1994’de “İleri derecede antisosyal kişilik bozukluğu” raporu almasına dair inceleme başlatıldı. Emniyet’çe 7 aydır “aranan” mafya lideri Sedat Peker 18 Ağustos’ta Bükreş’ten özel bir uçakla İstanbul’a gelip teslim olmuştu.
Şişli Cumhuriyet Savcılığı, AKP Genel Başkanı Erdoğan’ın kapatılan RP’nin İstanbul İl Başkanı olduğu dönemde Ümraniye İlçe Örgütü’nün yeni binasının açılışında yaptığı konuşması için TCK’nin devlete hakaret suçunu düzenleyen 159.maddesi uyarınca soruşturma başlattı. Erdoğan’ın 4 Aralık 1994’de yaptığı konuşmadan dolayı İstanbul DGM Savcılığı daha önce 1998’de soruşturma başlatmış, ancak 5 yıllık zamanaşımı süresinin dolduğu gerekçesiyle 28 Ağustos 1998’de takipsizlik kararı vermişti.
2003
ABD işgal güçlerince aranan eski Iraklı yöneticiler listesinde 5. sıradaki Kimyasal Ali lakaplı General Ali Hasan el-Mecid Tıkriti’nin yakalandığı açıklandı. Tıkriti 5 bin sivil Kürt’ün kimyasal silahlarla öldürüldüğü 1988 Halepçe katliamından sorumlu tutuluyor.
2004
Fransız hukukçu ve büyükelçi Xavier de La Chevalerie yaşamını yitirdi. (Doğumu: 28 Ocak 1920, Paris)Paris Hukuk Fakültesi ve Hür Siyasal Bilgiler Okulu’nu bitirdi. 1940 yılında Fransız Direniş Hareketi’ne dahil oldu. Meksika, Senegal, Gine, Kanada, Japonya, Vatikan ve Fransa büyükelçiliği yaptı. 1967’de Cumhurbaşkanı Charles de Gaulle tarafından Cumhurbaşkanlığı kabine direktörü olarak atandı ve bu görevi 1969 tarihine kadar yürüttü.
Xavier de La Chevalerie
2006
Irak’ın devrik başkanı Saddam Hüseyin ve altı adamı hakkında 1987-1988’de 182 bin Kürt’ün katliyle ilgili Enfal Davası başladı.
2013
İnternet Alan Adları Uyuşmazlık Çözüm Mekanizması Tebliği yayınlandı.
Wikileaks’in internet sitesinde yayımlanan ABD ordusuna ait gizli bilgileri sızdırmak suçlamasıyla askeri mahkemede yargılanan er Bradley Manning, 35 yıla mahkum edildi.
2020
Danıştay’ın 2019’daki iptal kararı sonrası 21 Ağustos 2020 tarihli Resmi Gazetede yayımlanan Cumhurbaşkanlığı Kararı ile Kariye’nin 1945 tarihli müze statüsü kaldırılarak Diyanet İşleri Başkanlığı‘na devredildi ve yeniden cami statüsü verildi. Yapı, restorasyonun ardından Mayıs 2024’te ibadete açıldı.
2024
Meksika’da hakimler, Devlet Başkanı Andres Manuel Lopez Obrador’un önerdiği yargı düzenlemesine tepki olarak süresiz grev başlattı ve ülke genelindeki mahkemelerin “acil” davalar dışında 21 Ağustos itibarıyla süresiz olarak askıya alındığı açıklandı.
Savaş karşıtı Azerbaycanlı siyaset bilimci Bahruz Samadov Bakü’deki evinden çıkarken gözaltına alındı.
30 senedir cezaevinde tutulan Şair Yazar İlhan Sami Çomak‘ın tahliyesi İdare ve Gözlem Kurulu’nun oybirliğiyle aldığı kararla 3 ay daha ertelendi.
Milli Eğitim Bakanlığı (MEB), isimleri Türkçe olmayan 6 ildeki 30 okullun isimlerinin değiştirilmesini istedi. İlgili valiliklere Özel Öğretim Kurumları Genel Müdürlüğü tarafından yazı gönderildi.
2024
Uyuşturucu baronu O.Ü.’nün haziran ayında tutuklanmadan 4 ay önce Yunanistan sınırında yakalandığı ancak çıkarıldığı mahkeme tarafından adli kontrolle serbest bırakıldığı ortaya çıktı.
Manisa’da Yılmaz A.’nın, hamile olduğu iddia edilen S.N.A.’yı sokak ortasında demir sopayla darbettiği görüntüler ortaya çıktı. Görüntülerin ardından Yılmaz A.’nın tutuklandığı öğrenildi.
Eski İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne başvuru yaparak dokunulmazlığının kaldırılmasını istemesine karşılık meclis başkanlığı tarafından hakkında herhangi bir tezkere ve fezleke olmaması nedeniyle ret cevabı verildi.
2025
Uluslararası Af Örgütü, ABD yetkililerinin, ülke genelinde gerçekleşen Filistin yanlısı protesto gösterilerine katılan göçmenleri izlemek ve vatandaş olmayanları ayrım gözetmeksizin hedef almak için yapay zeka destekli gözetleme araçlarını kullanmasını kınadı.
11 yaşındaki Rabia Naz Vatan‘ın şüpheli ölümüyle ilgili 7 yıldır adalet mücadelesi yürüten, eski bakan ve AKP Milletvekili Nurettin Canikli‘nin şikayeti üzerine açılan davada 1 yıl 8 ay hapis cezası alan baba Şaban Vatan, 38 gün sonra cezaevinden tahliye edildi.
Kırmızı bültenle aranan 3 suçlu Rusya’da yakalanarak Türkiye’ye getirildi. Getirilenler arasında 53 suç kaydı bulunan Demirözler organize suç örgütü elebaşı U.D. de bulunuyor.
“BLOK3” olarak tanınan Hakan Aydın isimli şarkıcı ve yapımcısı Maruf Yöntürk hakkında, menajer Ferhat Karagöz’ü darp ettikleri iddiasıyla İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından; ”Kasten yaralama, tehdit, yağma, kişiyi hürriyetinden yoksun kılma, şantaj, hakaret, suç işlemek amacıyla örgüt kurma” suçlarından soruşturma açıldı.
Türkiye Psikiyatri Derneği (TPD), İzmir’in Bornova ilçesinde, evinde cam kesikleri içinde cesedi bulunan Ceyda Yüksel‘in ölümüne ilişkin davada, fail Serkan Dindar‘ın “kapıldığı elem ve öfkenin niteliği ve boyutu” dikkate alınıp, “haksız tahrik” indirimi uygulanmasına tepki gösterdi: “Kadına yönelik şiddetin bir halk sağlığı sorunu haline geldiği bir toplumda böyle bir karar kabul edilemez!”
İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya, çocuk müstehcenliği, nitelikli dolandırıcılık, yasa dışı bahis ve banka/kredi kartı dolandırıcılığına yönelik 20 ilde düzenlenen operasyonlarda 55 şüphelinin yakalandığını açıkladı. Şüphelilerden 23’ü tutuklandı, 14’ü hakkında adli kontrol hükümleri uygulandı.
Nevşehir’de bir turistin Türk bayrağı direğinde direk dansı yaptığı görüntülerin sosyal medyada yayılması üzerine Valilik, olayla ilgili soruşturma başlatıldığını açıkladı: “Yabancı uyruklu şahıs hakkında Nevşehir Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Türk Ceza Kanunu’nun 300 ve 301. maddeleri kapsamında adli tahkikat başlatılmıştır.”
Aziz İhsan Aktaş, Beşiktaş Belediyesi’nden alacakları olduğu iddiası ile icra takibi başlattı.
İsrail Başbakanı Netanyahu hakkında kırmızı bülten çıkarılması talep edildi. İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesinin 2026/108 Esas sayılı dosyasında, aralarında Binyamin Netanyahu ve Afek Moskovitch’in de bulunduğu 35 sanık hakkında yürütülen kovuşturma kapsamında “Soykırım” suçundan 14 Temmuz 2026 tarihinde verilen yakalama emirleri doğrultusunda, kırmızı bülten yayımlanması talep edilerek Dışişleri Bakanlığına gönderildi.
Mabel Matiz, “Ha Leylim” şarkısının sözleri ve klibine yönelik “müstehcenlik” soruşturması kapsamında ifade verdi. Savcılığın ardından adli kontrol talebiyle hakimliğe sevk edilen Matiz yurt dışı çıkış yasağı uygulanarak serbest bırakıldı.
İsviçreli bir turist olan 26 yaşındaki Luzian Andrin Zgraggen, Endonezya’nın tatil adası Bali’de kutsal Sessizlik Gününü bozduğu gerekçesiyle bir yıl hapis cezasına çarptırıldı ve hapse atıldı. Sessizlik Günü olarak da bilinen Nyepi, her yıl kutlanan bir bayram. Bu bayramda, insanlar evlerinde kalıp, gürültü yapmaktan kaçınarak sessizliğe bürünüyor. Daha önce de turistler Nyepi kısıtlamalarını ihlal ettikleri gerekçesiyle gözaltına alınmış veya sınır dışı edilmişti.
DEM Parti İstanbul Milletvekili Cengiz Çiçek, Bandırma 1 No’lu T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nda yapılan aramada el konulan defter, kitap ve radyo gibi materyaller gerekçe gösterilerek bir hükümlüye “yasak eşya” suçlamasıyla hapis cezası verilmesini Meclis gündemine taşıdı.
Aydın’ın Didim ilçesinde küçük yaştaki çocukları sahil kesimleri ve trafik ışıklarında zorla çalıştırarak su ve gül sattıran 2 şüpheli tutuklandı. Zorla çalıştırıldığı belirlenen 8 çocuk, Aile ve Sosyal Hizmetler İl Müdürlüğü’ne teslim edildi.
Cinsel Haklar Bildirgesi(DECLARATION OF SEXUAL RIGHTS), Dünya Cinsel Sağlık Birliği (World Association for Sexual Health, WAS) ilk olarak 1997 yılında İspanya’nın Valencia kentinde kabul edilmiştir. Bildirge, 1999 yılında Hong Kong’da revize edilmiş, 2008’de gözden geçirilmiş ve 2014 yıllarında kuruluş tarafından yeniden teyit edilerek nihai şeklini almıştır. Bildirge, evrensel hukuk ilke ve prensiplerini esas alarak hazırlanmıştır.
Cinsel Haklar Bildirgesi
Dünya Cinsel Sağlık Örgütü (World Association for Sexual Health, WAS), Ulaşılabilecek En Üst Düzeydeki Sağlıklı Cinselliğe Erişilebilmesi İçin Cinsel Hakların Gerekliliğini Dikkate Alarak Şu Bildirgeyi Yayınlar:
WAS, cinsel hakların; uluslararası ve bölgesel insan hakları belgelerinde, ulusal anayasalar ve yasalarında, insan hakları standartlarında ve prensiplerinde yer alan Evrensel İnsan Hakları Bildirgesindeki, evrensel insan haklarına ve son bilimsel verilere dayandığını BEYAN EDER.
WAS, cinselliğin; insan yaşantısı boyunca, insan olmanın temel bir özelliği olduğunu; seks, cinsel kimlikler ve roller, cinsel yönelim, erotizm, cinsel haz, cinsel yakınlaşma ve üremeyi içine aldığını TEYİD EDER.
Cinsellik; düşüncelerde, fantezilerde, arzularda, inançlarda, tutumlarda, sosyal değerlerde, davranışlarda, cinsel deneyimlerde, cinsel rollerde ve ilişkilerde tecrübe ve ifade edilir. Cinsellik tüm bu boyutları kapsayabileceği gibi, her zaman hepsi deneyimlenmeyebilir veya ortaya konmayabilir.
Cinsellik; biyolojik, psikolojik, sosyal, ekonomik, politik, kültürel, yasal, tarihsel, dinsel ve ruhsal faktörlerin birbirleriyle etkileşiminden etkilenir.
WAS, cinselliğin bir haz ve sağlıklılık kaynağı olduğunu; diğer tüm başarılara ve tatminlere katkısı olduğunu KABUL EDER.
WAS, cinsel sağlığın cinsellikle ilişkili olarak fizyolojik, psikolojik, duygulanımsal, zihinsel ve sosyal sağlıklılık hali olduğunu TEYİD EDER;
WAS’a göre, cinsel sağlık sadece hastalık, fonksiyon bozukluğu veya rahatsızlığın olmama durumu değildir! Cinsel sağlık; baskı, ayrımcılık ve şiddet olmaksızın, haz veren ve güvenli cinsel deneyimler edinmek olduğu kadar, cinsellik ve cinsel ilişkilere olumlu ve saygılı bir yaklaşımı da gerektirir.
WAS, cinsel sağlığın; kapsamlı bir cinsellik anlayışı olmadan, tanımlanamayacağını, anlaşılamayacağını ve eyleme konulamayacağını TEYİD EDER.
WAS, cinsel sağlığın kazanılması ve korunması için, tüm insanların cinsel haklarına saygı duyulması, korunması ve karşılanması gerektiğini TEYİD EDER.
WAS, cinsel hakların, tüm insanlığın özgürlük, saygınlık ve eşitliğine dayandığını ve gelebilecek her türlü zarardan korunmaya yönelik taahhüdü KABUL EDER.
WAS, her hangi bir konuda ayrımcılık yapmamanın ve eşitliğin tüm insan haklarının korunmasının ve geliştirilmesinin temeli olduğunu SAVUNUR.
Bunun yanı sıra, ırk, köken, renk, cinsiyet, dil, din, politik veya farklı görüş, milli veya sosyal köken, mal edinme, doğum veya bedensel engellilik gibi farklı bir durum, yaş, uyruk, medeni ve ailevi durum, cinsel yönelim ve cinsel kimlik, sağlık durumu, ikamet yeri, ekonomik ve sosyal konum temelinde her hangi bir ayrımcılığın, dışlamanın ve kısıtlamanın önlenmesi gerektiğini SAVUNUR.
WAS, insanların cinsel yönelimleri, cinsel kimlikleri, cinsel kimliklerinin ifadeleri ve bedensel çeşitliliklerinin insan hakları çerçevesinde korunmasının gerektirdiğini KABUL EDER.
WAS, her türlü şiddet, taciz, ayrımcılık, dışlama ve etiketlemenin insan hakları ihlali olduğunu ve bireylerin, ailelerin ve toplulukların sağlıklılığına önemli etkisi olduğunu KABUL EDER.
WAS, insan haklarına saygı duyulması, insan haklarının korunması ve gerçekleştirilmesi gerekliliklerinin tüm cinsel hak ve özgürlükler için de geçerli olduğunu TEYİD EDER.
WAS, cinsel hakların, diğer kişilerin haklarını gözeterek, tüm insanların cinselliğini yaşama ve ifade etme ve cinsel sağlığın hazzına varma hakkını koruduğunu TEYİD EDER.
CİNSEL HAKLAR CİNSELLİKLE İLGİLİ OLAN İNSAN HAKLARIDIR
1. Eşitlik hakkı ve ayrımcılığa maruz kalmama hakkı
Irk, köken, renk, cinsiyet, dil, din, siyasi veya farklı görüş, milli veya sosyal köken, ikamet yeri, mal edinimi, doğum, bedensel engellilik, yaş, uyruk, evlilik ve aile durumu, cinsel yönelim, cinsel kimlik ve cinsel kimliğin ifadesi, sağlık durumu, ekonomik ve sosyal konum ve diğer durumlar gibi hiçbir ayrım yapılmaksızın tüm insanlar bu bildirgede yer alan cinsel haklardan faydalanma hakkına sahiptir.
2. Kişinin yaşama, özgürlük ve güvenlik hakkı
Herkes, yaşam, özgürlük ve güvenlik hakkına sahiptir. Bu haklar cinsellikle bağlantılı olarak keyfi bir biçimde tehdit edilemez, kısıtlanamaz ya da insanlar bu haklardan mahrum edilemez. Bu haklar arasında; cinsel yönelim, karşılıklı rızayla yapılan cinsel davranışlar ve uygulamalar, cinsel kimlik ve ifade veya cinsellik ve üreme sağlığıyla ilgili hizmet sağlamak ve hizmet almak da bulunmaktadır.
3. Özerklik ve bedensel bütünlük hakkı
Herkesin, kendi vücuduyla, kendi vücut bütünlüğüyle ve cinselliğiyle ilgili konularda özgürce karar verme ve kontrol hakkı vardır. Bunlar arasında diğerlerinin haklarını gözeterek cinsel davranışların, uygulamaların, partnerlerin ve ilişkilerin seçimi de yer almaktadır. Her türlü cinsellikle ilgili test, müdahale, tedavi, ameliyat veya araştırma öncesinde özgür ve bilgilendirilmiş onay alınmasını gerektirmektedir.
4. İşkenceye ve acımasızca, insanlık dışı veya aşağılayıcı davranış ve cezalandırmalara maruz kalmama hakkı
Hiç kimseye işkence ve acımasızca, insanlık dışı ve aşağılayıcı davranışlar yapılamaz. Bunların içinde insan vücuduna ve bütünlüğüne zararlı geleneksel uygulamalar; baskıyla kısırlaştırma, zorla doğum kontrolü veya kürtaj vardır; ya da kişinin cinsiyetine, cinsel kimliğine, cinsel eğilimine, cinsel ifadesine, bedensel farklılıklarına dayanarak hiç kimseye farklı işkence biçimleri, vahşi, insanlık dışı davranış yapılamaz.
5. Her türlü şiddet ve baskıdan özgür olma hakkı
Hiç kimseye cinsellikle ilgili veya cinsel içerikli şiddet ve baskı uygulanamaz. Bu madde; tecavüz, cinsel istismar, cinsel taciz, cinsel zorbalık, cinsel sömürü ve kölelik, cinsel sömürü amaçlı insan ticareti, bekâret testi ve algılanan veya gerçekte var olan cinsel uygulamalar, cinsel yönelimler, cinsel kimlik ve cinsel tercih ve bedensel farklılıklar sebebiyle işlenen şiddet dâhil olmak üzere cinsellikle ilgili tüm şiddet ve baskıları içerir.
6. Gizlilik ve Özel Hayat Hakkı
Herkesin, cinsel yaşantısıyla, cinselliğiyle ilgili ve kendi vücudu ve onamına dayalı cinsel ilişkileri ve uygulamaları yapma konusunda, rastgele müdahale edilmeden ve özeline girilmeden, gizlilik ve özel hayat hakkı vardır. Buna cinsellikle ilgili kişisel bilgilerin açıklanmasını kontrol etme hakkı da dâhildir.
7. Haz verici, tatminkâr ve güvenli cinsel deneyim sağlanması amacıyla, cinsel sağlık dâhil olmak üzere, ulaşılabilecek en yüksek sağlık standardına sahip olma hakkı
Herkesin, haz verici, tatminkâr ve güvenli cinsel deneyimler dâhil olmak üzere, cinsellikle ilgili her türlü en üst seviyede sağlık ve refah hakkı vardır. Bu hak, kaliteli sağlık hizmetinin sağlanmasını, erişilebilirliğini ve kabul görmesini ve cinsel sağlık da dâhil olmak üzere, her türlü sağlıklılığı etkileyen koşullara sahip olunmasını ve ulaşılabilmesini gerektirir.
8. Bilimsel gelişmelerin ve bunların uygulama alanlarından yararlanma hakkı
Herkesin, bilimsel gelişmelerin sonuçlarından ve bunların uygulama alanlarından yararlanma hakkı vardır.
9. Bilgilenme ve bilgilendirilme hakkı
Herkesin, cinsellikle ilgili bilimsel olarak doğrulanmış ve kanıtlanmış ve anlaşılabilir bilimsel bilgiye
ulaşabilme hakkı vardır. Bu tür bilimsel bilgiler keyfi olarak sansürlenmemeli, gizlenmemeli veya bilinçli
olarak yanlış lanse edilmemelidir.
10. Eğitim ve kapsamlı cinsel eğitim hakkı
Herkesin, eğitim ve cinsellik eğitimi konusunda kapsamlı olarak bilgilendirilme hakkı vardır. Kapsamlı cinsel eğitim yaşa uygun, bilimsel olarak doğru ve kanıtlanmış, kültürle tutarlı ve insan haklarına, cinsel kimlik eşitliğine uygun ve cinselliğe ve haz dolu bir cinsel yaşantıya pozitif bir yaklaşım biçimde şekillendirilmelidir.
11. Eşitliğe ve bağımsız, tam onama dayalı evlilik ve benzeri türde ilişkilere girme, sürdürme ve bitirme hakkı
Herkesin, evliliğe, birlikteliğe, ortaklığa veya benzeri tarzdaki ilişkilere tam ve özgür rızasıyla girip, girmeme veya evlenip, evlenmemeyi seçme hakkı vardır. Tüm insanlar evlilik, birlikte yaşama, ortaklık ve benzeri tarzdaki ilişkilere girerken, sürdürürken veya bitirirken, herhangi bir ayrımcılığa ve dışlanmaya maruz kalmadan, eşit haklara sahiplerdir. Bu hak, bahsi geçen ilişkilerin biçiminden bağımsız olarak, sosyal refah ve diğer kazanımlardan eşit şekilde yararlanmaları gerektiğini de kapsar.
12. Çocuk sahibi olup olmama, kaç çocuk yapacağına ve bu doğumlar arasındaki süreye karar verme ve buna yönelik gerekli bilgi ve imkâna sahip olma hakkı
Herkesin, çocuk sahibi olup, olmama ve kaç çocuk yapacağına ve bu doğumlar arasındaki süreye karar verme hakkı vardır. Bu hakkın kullanması sağlığı ve refahı etkileyen tüm koşullara ulaşabilmeyi de gerektirir; hamilelik, doğum kontrolü, doğurganlık, gebelik sonlandırma veya kürtaj ve evlat edinmeyle ilgili sağlık ve üreme sağlığı kurumları bu kapsam içindedir.
13. Düşünce, fikir ve ifade özgürlüğü hakkı
Herkesin, cinsellikle ilgili düşünce, fikir ve ifade özgürlüğü hakkı vardır. Herkesin, diğerlerinin haklarını da gözeterek kendi cinselliğini, örneğin görüntü, iletişim ve davranış yoluyla ifade etme hakkı vardır.
14. Barışçı toplantı, iletişim ve dernek kurma özgürlüğü hakkı
Herkesin, cinsellik, cinsel sağlık ve cinsel haklarla ilgili olanlar da dâhil, barışçıl bir şekilde organizasyon yapmak, iletişim kurmak, dernekleşmek, toplantı yapmak, gösteri ve protesto yapmak ve savunma yapmak hakkı vardır.
15. Kamusal alanda ve siyasi yaşamda yer alma hakkı
Herkesin, sivil, ekonomik, sosyal, kültürel, politik ve yerel, ulusal, bölgesel ve uluslararası düzeylerde insan yaşamının diğer boyutlarına olumlu katkıda bulunması olası bir çevreye, topluluğa ya da ortama aktif, özgür ve anlamlı, tutarlı bir şekilde katılma hakkı vardır. Özellikle, tüm insanların, cinsellik ve cinsel sağlık da dâhil olmak üzere, kendi refahlarını belirleyen politikaların geliştirilmesi ve uygulanmasında bizzat yer alma hakkı vardır.
16. Adalet, sağaltım ve tazmin edilme hakkı
Herkesin, cinsel haklarının ihlaline yönelik adalet, sağaltım ve tazmin edilme hakkı vardır. Bu hak; etkili,
yeterli, erişilebilir ve uygun eğitimsel, yasal, yargısal ve diğer ölçütleri gerektirmektedir. Bu sağaltım ve iyileştirme; verilen zararın karşılaması, zararın ödenmesi, rehabilitasyon, kefalet ödemesi ve tekrarlanmazlığın hukuken garantilenmesi yoluyla tazminatı kapsamaktadır
Cinsel Haklar Bildirgesi, 10 – 15 Temmuz 2005 tarihlerinde Kanada’nın Montreal kentinde yapılan 17. Dünya Seksoloji Kongresi’nde sunulmuş ve kabul edilmiştir. (Montreal Declaration: Sexual Health for the Millennium)
1999 tarihli WAS Cinsel Haklar Bildirgesi, Pan Amerikan Sağlık Örgütü/WAS tarafından 2000 yılında yayımlanan “Cinsel Sağlığın Geliştirilmesi: Eylem İçin Öneriler” başlıklı rapordaki tavsiyeler ve Dünya Sağlık Örgütü’nün 2002 tarihli Cinsel Sağlık ve Cinsel Haklara ilişkin Çalışma dikkate alınmıştır.
Cinsel Haklar Bildirgesi – Montreal
Cinsellik her insanın kişiliğinin ayrılmaz bir parçasıdır. Cinselliğin tam olarak gelişimi temas, mahremiyet, duygusal ifade, zevk, şefkat, aşk gibi temel insan ihtiyaçlarının doyumuna bağlıdır.
Cinsellik birey ile sosyal yapılar arasındaki etkileşim aracılığıyla oluşur. Cinselliğin tam gelişimi bireysel, kişilerarası ve toplumsal mutluluk/iyilik için temel gereklerden biridir.
Cinsel haklar özgürlüğe, onura ve her bir insanoğlunun eşitliğine dayalı evrensel insan haklarıdır. Sağlık ana insan haklarından biri olduğuna göre cinsel sağlık da temel bir insan hakkı olmalıdır.
Bireylerin ve toplumların cinsel sağlıklarının gelişiminin temini için aşağıdaki cinsel haklar tanınmalı, teşvik edilmeli, saygı gösterilmeli ve toplumlar tarafından savunulmalıdır. Cinsel sağlık bu cinsel hakların tanındığı, saygı duyulduğu ve uygulandığı ortamlarda mümkündür.
Cinsel özgürlük hakkı. Cinsel özgürlük bireylerin tüm cinsel potansiyellerini ifade etmelerine olanak verir. Ancak her çesit cinsel zorlama, istismar ve taciz yaşamın her anı ve durumunda bu özgürlüğün dışındadır.
Cinsel otonomi, cinsel bütünlük ve vücudunun güvenliği hakkı. Bu hak kişinin kendi kişisel ve sosyal etiği çerçevesinde kendi cinsel hayatıyla ilgili kendi kendine karar verebilme gücünü içerir. Ayrıca işkence, yaralama ve her çeşit şiddetten arınmış olarak vücudumuzu kontrol etmemize ve zevk almamıza olanak verir.
Cinsel mahremiyet hakkı. Bu madde başkalarının cinsel haklarına müdahale edilmediği sürece yakınlaşma konusunda bireysel karar verme ve davranma hakkını içerir.
Cinsel eşitlik hakkı. Cinsiyet, toplumsal cinsiyet, cinsel yönelim, yaş, ırk, sosyal sınıf, din veya fiziksel ve zihinsel engel gözetilmeden hiçbir ayırıma maruz kalmama hakkıdır.
Cinsel zevk hakkı. Cinsel zevk, otoerotizm dahil olmak üzere, fiziksel, psikolojik, akli ve ruhsal refah kaynağıdır.
Duygusal cinsel ifade hakkı. Cinsel zevk erotik haz ve cinsel eylemlerden daha fazlasıdır. Bireylerin cinselliklerini iletişim, dokunma, duygusal ifade ve aşk aracılığıyla ifade etme hakları vardır.
Özgürce cinsellik içeren ilişki kurma hakkı. Bunun anlamı evlenme ya da evlenmeme, boşanma ve başka çeşitli sağduyulu cinsellik içeren ilişkiler kurabilme ihtimalinin olmasıdır.
Özgür ve sağduyulu üreme seçimi yapma hakkı. Bu madde çocuk sahibi olma veya olmamayı seçme hakkını, çocuk sayısına ve ne kadar aralıkla olacağına karar verme hakkını ve doğurganlık düzenlemeleriyle ilgili tüm tedavilere tam erişim hakkını içerir.
Bilimsel araştırmaya dayalı cinsel bilgi edinme hakkı. Bu hak cinsel bilginin bilimsel açıdan etik araştırmalar sonucu elde edilmiş olması ve bütün sosyal seviyelerdeki kişilere uygun şekilde yayılması gerektiğini ifade ediyor.
Kapsamlı cinsellik eğitimi hakkı. Bu doğumdan başlayarak yaşam boyu devam eden bir süreçtir ve bütün sosyal kurumları kapsamalıdır.
Cinsel sağlık bakımı hakkı. Cinsel sağlık bakımı tüm cinsel endişe, sorun ve hastalıkların engellenmesi ve tedavisinde mevcut ve ulaşılabilir olmalıdır.
Raif Paşa, Şuray-ı Devlet(Danıştay) başkanlığını 20 Ağustos 1909’da Necmettin Molla Bey’e devretti. Necmettin Molla Bey bu görevle birlikte Adalet Bakanlığı da yapmıştır.
Necmeddin Molla Kocataş
1929
Avukat, profesör ve Yunanistan eski Başbakanı Adamantios Androutsopoulos dünyaya geldi. Atina Üniversitesi‘nde hukuk okudu. Yunanistan ‘da, Messenia’da doğdu. Atina Üniversitesi’nde ve Chicago Üniversitesi’nde okudu fakat Chicago’dan mezun olamadı. 1967-1974 yılları arasında Albay Yorgo Papadopulos’un kurduğu askeri rejimi sırasında Maliye Bakanı (21 Nisan 1967 – 26 Ağustos 1971) ve İçişleri Bakanı (26 Ağustos 1971 – 10 Mayıs 1973) idi. 1973’te Papadopulos, Yannides tarafından devrildiğinde, Başbakanlığa getirildi ve 25 Kasım 1973 – 23 Temmuz 1974 tarihleri arasında görev yaptı. 10 Kasım 200’de yaşamını yitirdi.
1929
Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu, 20 Ağustos 1929 tarihinde yürürlüğe girdi. 1412 Sayılı CMUK, 1877 tarihli Alman Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu örnek alınarak hazırlanmış ve 4 Nisan 1929’da TBMM’de kabul edilmişti. 4 Aralık 2004’te kabul edilen ve 1 Haziran 2005’te yürürlüğe giren 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu ile yürürlükten kaldırıldı.
1930
Polonyalı avukat ve eski Başbakan Jan Ferdynand Olszewski dünyaya geldi. (20 Ağustos 1930 – 7 Şubat 2019)
1940
Lev Troçki, sürgünde yaşadığı Meksika’da Stalin’in bir ajanı tarafından suikasta uğradı ve ertesi gün 21 Ağustos’ta öldü. (Doğumu:07 Kasım 1879) Troçki, Matematik ve hukuk alanında yüksek öğrenim yapmıştı. Rusça, Ukraynaca, İbranice, Almanca, İngilizce, Fransızca ve İspanyolca dillerini konuşabiliyordu. 1929-1933 yılları arasında İstanbul Büyükada’da yaşadı. Adalar ilçesinde anma günleri yapılmaktadır
Lev Troçki’nin Büyükada’da 1929 ile 1933 yılları arasında yaşadığı evi
1941
Sırbistan Eski Devlet Başkanı ve hukukçu Slobodan Milošević doğdu. (Ölümü: 11 Mart 2006, Lahey) Belgrad Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Çalışma hayatına Belgrad belediye başkanının ekonomi danışmanı olarak başladı. Komünist Parti’ye katıldı. 1984 yılında, parti liderliğine getirildi. 1989’da Sırbistan Cumhurbaşkanı oldu ve göreve gelir gelmez Kosova‘nın özerk statüsüne son verdi. Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından insanlığa karşı savaş suçu işlediği için yargılandı.
Miloseviç Lahey’de ilk duruşmasında
1959
Bağdat Paktı’nın adı Merkezi Antlaşma Teşkilatı (Central Treaty Organisation-CENTO) olarak değiştirildi. Teşkilatın merkezi Ankara oldu. Bağdat Paktı misyonunu tamamladı.
1960
Senegal, Mali Federasyonu’ndan ayrıldı ve bağımsızlığını ilan etti.4 Nisan 1959 tarihinde Senegal ve Mali federasyon oluşturmuştu. Senegal, 20 Ağustos 1960 tarihinde federasyondan ayrılarak tam bağımsız ülke oldu.
1979
Ankara Bahçelievler’de Türkiye İşçi Partisi üyesi 7 genç, Latif Can, Faruk Ersan, Efraim Ezgin, Salih Gevenci, Hürcan Gürses, Osman Nuri Uzunlar ve Serdar Alten’in öldürülmeleri olayında sanık sekiz ülkücünün yargılanmasına 20 Ağustos 1979’da başlandı.
2 ay 27 günlük kesinleşmiş cezası ertelenmeyen Bülent Ecevit, Ankara Merkez Kapalı Cezaevi‘ne konuldu. 12 Eylül Darbesi ile Silahlı Kuvvetler ülkenin yönetimine el koyunca Eşi Rahşan Ecevit ile birlikte Gelibolu’da bir ay gözetim altında tutulan Bülent Ecevit, daha sonra serbest bırakılmıştı. 1981’de çıkarmaya başladığı “Arayış” dergisinde yayımlanan bir yazısı nedeniyle Aralık 1981’den Şubat 1982’ye kadar cezaevinde tutuklu kalan ve serbest bırakılan Ecevit, hükmün kesinleşmesi nedeniyle cezaevine yeniden girdi.
Yüksek Seçim Kurulu, yasaklı siyasi parti liderlerinin konuşmalarını engellemek amacıyla, radyo ve televizyonda siyasi partiler adına konuşacak kişilerin parti üyesi olması gerektiğine karar verdi.
1988
Cezaevlerinde tek tip kıyafete tepkiler devam etti. Bursa Cezaevi’ndeki sol ve sağ görüşlü hükümlüler tek tipte ısrar edilirse ölüm orucuna başlayacaklarını açıkladı.
1991
Estonya, SSCB’den ayrıldı. İkinci Dünya Savaşı sırasında, Estonya Sovyetler Birliği tarafından işgal edilmiş, bundan bir yıl sonra da Nazi Almanyası’nın işgaline uğramış ancak 1944 yılında yeniden Sovyetler Birliği’ne bağlanmıştı. Estonya tam bağımsızlığını 20 Ağustos 1991 yılında kazandı. Demokratik Cumhuriyet kuruldu ve Parlamenter sisteme geçti.
1993
İsrail ile Filistin arasındaki Oslo görüşmeleri anlaşmayla sonuçlandı. Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) Başkanı Yaser Arafat ve İsrail Başbakanı İzak Rabin 13 Eylül 1993 tarihinde Washington’da antlaşmayı imzaladılar. Oslo I Anlaşması resmi olarak Geçici Yönetim Düzenleme İlkelerinin Bildirgesi (Declaration of Principles On Interim Self-Government Arrangements) adını taşımaktadır ve imzalanan bu anlaşma sonucunda, İzak Rabin, Şimon Peres ve Yaser Arafat ile birlikte Nobel Barış Ödülü’nü kazanmışlardır.
1995
Şeriat ile yönetilen Suudi Arabistan’da 6 Türk vatandaşının idam edilmesi üzerine gönderilen özel elçinin temasları sonucunda devam eden idamlar durduruldu. Suudi Arabistan’da devam eden Türk vatandaşlarının idam kararlarının durdurulması için Başbakan Tansu Çiller, Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş’ı 17 Ağustos’ta Suudi Arabistan’a özel elçi olarak göndermişti. idamların durdurulduğu açıklandı.
1995
Maliye Bakanlığı, kapatılan Refah Partisi’nin malvarlığı incelemeleri sırasında, 1.2 trilyon lira nakit açığı buldu.Refah Partisinin kapatılması üzerine partinin hazineye devredilmesi gereken varlıklarının kaçırıldığı anlaşıldı. Maliye Müfettişleri örgüte para aktarımında kullanılan makbuzların sahte olduğunu belirledi ve olay yargıya intikal etti. Yargıtay Başsavcılığı suç duyurusunda bulundu, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı dava açtı. Kayıp Trilyon Davasında RP Genel Başkanı Necmettin Erbakan, özel belgede sahtecilik suçundan 2 yıl 4 ay hapse mahkum oldu. Ankara 9. Ağır Ceza Mahkemesi, 68 RP yöneticisini de 1 yıl ile 1 yıl 2 ay arası hapisle cezalandırdı.
2007
20 Ağustos 2007‘de arkadaşı M.O. ile birlikte Beyoğlu’nda sivil polislerce gözaltına alınan ve Beyoğlu Asayiş Şube Müdürlüğü’ne götürülen Festus Okey, burada bir polis tarafından vuruldu, ağır yaralı olarak kaldırıldığı hastanede hayatını kaybetti. Dava uzun sürdü, Yargıtay ilk kararı bozdu. Bozma kararından sonra sanık hakkında 17 Mart 2021’de 16 yıl sekiz ay hapis cezası verildi.
2013
Müslüman Kardeşler Teşkilatı Rehberlik Konseyi Başkanı Muhammed Bedii, tutuklanarak sıkı güvenlik önlemleriyle korunan El-Akreb Hapishanesi’ne nakledildi.
2014
Bankacılık Sektöründe Uygulanacak Etik İlkelerde Yapılan Değişiklik kabul edildi. Bankacılık Etik İlkeleri, Türkiye Bankalar Birliği tarafından hazırlanmış ve Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumunun onayı ile 15 Haziran 2006 tarihli ve 1904 sayılı kararı ile yayımlanarak yürürlüğe girmişti.
2020
Hukuk Profesörü ve Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi önceki dekanı Bülent Tahiroğlu, 20 Ağustos 2020 tarihinde yaşama veda etti.
Prof.Dr. Bülent Tahiroğlu
2025
İstanbul’da iş insanı Gökalp İçer’in uyuşturucu temin ettiği öne sürülen ve kullandıktan sonra fenalaşarak hastaneye kaldırılan Avukat Göksu Çelebi hayatını kaybetti. ICRYPEX Yönetim Kurulu Başkanı İçer hakkında uyuşturucu madde temin etme’ ve ‘olası kast ile öldürmeye teşebbüs’ suçlarından soruşturma başlatılmıştı. 16 Temmuz’da adli kontrol şartıyla serbest bırakılan İçer tekrar gözaltına alınarak 28 Temmuzda çıkarıldığı hâkimlikteki sorgusunun ardından tutuklanmıştı.
Antalya’da ‘rüşvet’ soruşturması kapsamında hakkında gözaltı kararı verilen, yurt dışından uçakla geldiği Antalya Havalimanı’nda dün gözaltına alınan Muhittin Böcek‘in oğlu Gökhan Böcek, emniyetteki işlemlerinin ardından bugün adliyeye sevk edildi. Gökhan Böcek çıkarıldığı mahkemece tutuklandı. Gökhan Böcek’in eşi Zuhal Böcek de 31 Temmuz’da tutuklanmıştı.
Geçtiğimiz aylarda kendisine vasi atanan 88 yaşındaki iş insanı İnan Kıraç’ın mahkemece iptal edilen evliliğindeki eşi Emine Alangoya ve bazı çalışanlar hakkında “Nitelikli Kişiyi Hürriyetinden Yoksun Kılma, Aile Hukukundan Kaynaklanan Yükümlülüğün İhlali” suçundan hapis istemiyle iddianame hazırladı. İpek Kıraç şikayetçi olmuştu.
İnsan hakları aktivisti avukat Eren Keskin, Almanya’da, yükselen ırkçılık ve aşırı sağa karşı mücadelenin önde gelen isimleri arasında yer alan eski Federal İçişleri Bakanı Gerhart Baum adına verilen insan hakları ödülüne layık görüldü.
Yayınlanan yeni politika kılavuzuna göre ABD göçmenlik yetkililerine, başvuranların ‘Amerikan karşıtı’ görüşlere sahip olup olmadıklarını incelemeleri talimatı verildi.
Birleşik Krallık’ın ilk açık transseksüel yargıcı Dr. Victoria McCloud, Yüksek Mahkeme’nin 2010 Eşitlik Yasası’nda “kadın” ve “cinsiyet” kavramlarını yalnızca biyolojik kriterlere göre tanımlayan kararına karşı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi‘ne (AİHM) başvuruda bulundu.
ABD’de Providence Belediye Mahkemesi yargıcı Frank Caprio yaşamını yitirdi.
2026
Sakarya’nın Serdivan ilçesinde üvey babasını tabancayla vurarak öldüren 15 yaşındaki şüpheli, çocuk çıkarıldığı mahkemece tutuklandı.
Laiklik Meclisi’nce karma eğitimin kaldırılması için TBMM’ye yasa teklifinde bulunan, Devrim Yasalarınca kapatılan medreselere statü verilmesini talep eden HÜDA PAR milletvekilleri hakkında suç duyurusunda bulunarak; yasama dokunulmazlıklarının kaldırılması için fezleke düzenlenmesi talep edildi.
Ankara’da internet üzerinden tanıştıkları erkeklerle cinsel ilişki vaadiyle buluşup para ve cep telefonlarını gasbeden 6 şüpheli, düzenlenen operasyonla yakalandı.
Adalet Bakanı Akın Gürlek, Ankara’da yürütülen iki ayrı fuhuş operasyonunda toplam 44 şüphelinin yakalandığını, 6 kişinin tutuklandığını açıkladı.
2000 affıyla 40 bin civarına düşen hapishane nüfusunun Ağustos 2026’da açıklanan resmi verilere göre 402 hapishanede toplam 433 bin 520 kişi bulunduğu açıklandı. tutuklu bulun433 bine yükseldi. Doluluk oranı yüzde 142’ye ulaştığı, denetimli serbestlikten yararlananların sayısının da 600 bine yaklaştığı öğrenildi. Türkiye, Avrupa’da en fazla mahpus sayısına sahip ülke unvanına sahip.
Cinsel Yönelim ve Cinsiyet Kimliğiyle İlişkili Olarak Uluslararası İnsan Hakları Hukukunun Uygulanmasına Dair Yogyakarta İlkeleri (Yogyakarta Principles) , 6-9 Kasım 2006 tarihinde Endonezya, Yogyakarta’daki Gadjah Mada Üniversitesi’nde yapılan bir uzman toplantısını takiben 25 ülkeden 29 uzmanın oybirliğiyle kabul edilmiştir. Belge, Aylin Eti ve Murat Köylü tarafından Türkçe’ye çevrilmiştir.
İlkeler, BM’nin mevcut insan hakları sözleşmelerine dayanmakta ve BM mekanizmaları üzerinde güçlü bir yönlendirici etkiye sahiptir. Metni, BM organlarında aktif görev yapmış bağımsız uzmanlar kaleme almıştır. Metni imzalayan 29 kişilik heyette; eski BM İnsan Hakları Yüksek Komiserleri, BM Özel Raportörleri, BM antlaşma komitelerinin üyeleri ve uluslararası yargıçlar yer almıştır. Ancak Yogyakarta İlkeleri, hiçbir zaman resmi bir BM belgesi olarak kabul edilmemiştir.
Yogyakarta İlkeleri, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği temelinde uluslararası insan hakları hukukunun nasıl uygulanacağını belirleyen küresel rehber ilkelerdir. Devletlerin LGBTİ+ bireylere yönelik ayrımcılıkla mücadele ederken uyması gereken standartları netleştirmiştir.
Yogyakarta İlkeleri bağlayıcı bir uluslararası antlaşma değildir; ancak mevcut insan hakları sözleşmelerinin (yaşam hakkı, işkence yasağı vb.) cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğine nasıl uyarlanacağını gösteren yetkin bir hukuk yorum niteliğindedir. İlkeler, Kasım 2017’de güncellenerek “cinsiyet özellikleri” ve “cinsiyet ifadesi” kavramlarını da kapsayacak şekilde 9 yeni ilke ile genişletilmiştir.
Tüm insanlar özgür doğar, hakları ve onurları eşittir. Tüm insan hakları evrensel, birbirine bağımlı, bölünmez ve birbiriyle ilişkilidir. Cinsel yönelim2 ve cinsiyet kimliği3, insan onurunun ve insan olmanın ayrılmaz bir parçasıdır ve ayrımcılığın veya tacizin temeli olmamalıdır. Farklı cinsel yönelimleri veya cinsiyet kimlikleri olan kişilerin eşit koşullarda ve hak ettikleri saygı çerçevesinde yaşayabilmelerinin sağlanması için çok ciddi ilerlemeler kaydedilmiştir.
Günümüzde pek çok Devlet, cinsiyet, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği ayırımı olmadan ayrımcılığın hiçbir türünün olmaması ve eşitliğin sağlanması için kanunlar ve anayasalar benimsemiştir. Yine de gerçek veya algılanan cinsel yönelim veya cinsiyet kimliği esaslı insan hakları ihlalleri ciddi endişeler uyandıracak küresel ve sabit bir örüntü oluşturmaktadır. Bunlar içerisinde yargı dışı cinayet, işkence ve kötü muamele, cinsel saldırı ve tecavüz, mahremiyetin ihlali, keyfi gözaltı, istihdam ve eğitim fırsatlarının göz ardı edilmesi ve diğer insan haklarında ciddi ayrımcılık yapılması sıralanabilir. Bu ihlallere sıklıkla diğer şiddet türleri, nefret ve ayrımcılık ve dışlama gibi tecrübeler eşlik etmektedir ki bunlar ırk, yaş, din, engellilik veya ekonomik, sosyal ve başka statüleri esas alabilir.
Pek çok Devlet ve toplum, gelenek, yasa ve şiddet aracılığıyla bireylere toplumsal cinsiyet ve cinsel yönelim normlarını empoze etmekte, kişisel ilişkilerini ve kendilerini neyle özdeşleştirdiklerini bu yollarla kontrol etmeye çalışmaktadır. Cinsellik polisliği halen toplumsal cinsiyet esaslı şiddetin ve eşitsizliğin arkasındaki temel güç olmaya devam etmektedir.
Uluslararası sistem, toplumsal cinsiyet eşitliği ve toplumda, toplulukta, aile içinde şiddete karşı koruma anlamında çok büyük adımlara sahne olmuştur. Ek olarak, Birleşmiş Milletler’in başlıca insan hakları mekanizmaları, Devletler’in cinsel yönelim veya cinsiyet kimliğine dayanan ayrımcılığa karşı etkili koruma sağlama yükümlülüğünü teyit eder niteliktedir. Ancak cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği esaslı insan hakları ihlallerine karşı koyan uluslararası müdahaleler parçalı ve tutarsızdır.
Bu eksiklikleri tespit edebilmek için uluslararası insan hakları hukukuna dair kapsamlı bir rejim içeren tutarlı bir anlayış ve bunların cinsel yönelimle cinsiyet kimliği uygulamalarını görmek gereklidir. Eşitliğin ve ayrımcılık yapılmamasının esas alınmasıyla herkesin insan haklarının korunması ve teşvik edilmesi amacıyla Devlet’in yükümlülüklerini mevcut insan hakları hukuku altında bir araya getirmek ve açıklığa kavuşturmak gerekmektedir.
Uluslararası Hukukçular Topluluğu ve İnsan Haklarına Yönelik Uluslararası Hizmet Birimleri insan hakları kuruluşlarının oluşturduğu bir koalisyon adına cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği esaslı insan hakları ihlallerinde uluslararası insan hakları hukukunun uygulanması için bir dizi uluslararası ilke geliştirmek amacıyla bir proje yürütmüş, Devletler’in insan hakları yükümlülüklerine daha fazla açıklık ve tutarlılık kazandırılmaya çalışılmıştır.
İnsan hakları uzmanlarından oluşan saygın bir grup bu ilkeleri hazırlamış, geliştirmiş, tartışmış ve nihai hale getirmiştir. 6-9 Kasım 2006 tarihinde Endonezya, Yogyakarta’daki Gadjah Mada Üniversitesi’nde yapılan bir uzman toplantısını takiben 25 ülkeden insan hakları hukukuyla ilgili farklı arka planlara ve tecrübelere sahip 29 saygın uzman oybirliğiyle Cinsel Yönelim ve Cinsiyet Kimliğiyle İlişkili Olarak Uluslararası İnsan Hakları Hukukunun Uygulanmasına Dair Yogyakarta İlkeleri’ni kabul etmiştir.
1 Cinsel yönelim, kişinin karşı cins, aynı cins veya her iki cinse duyduğu derin duygusal, cinsel ve duygulanımsal çekim ve bu kişilerle girdiği mahrem ve cinsel ilişki kapasitesi olarak anlaşılmaktadır.
2 Cinsiyet kimliği, kişinin toplumsal cinsiyetine dair derinden hissettiği iç ve bireysel tecrübesidir ancak doğumla gelen cinsiyetle aynı olmayabilir. Kişinin bedenine ait kişisel duyusuna (serbestçe seçmesi mümkünse vücut görünümünde ve işlevlerinde tıbbi, cerrahi ve başka yollarla değişiklik de dahil) ve kılık kıyafet, konuşma, davranış, hareket ve tavır dahil diğer toplumsal cinsiyet ifadelerine de atıfta bulunmaktadır.
Toplantının raportörü Profesör Michael o’ Flaherty İlkeler’in hazırlamasına ve gözden geçirilmesine çok ciddi katklılar sağlamıştır. Kendisinin taahhütü ve bitmek bilmeyen çabaları sürecin başarıyla sonuçlanmasında hayati öneme sahiptir.
Yogyakarta İlkeleri çok geniş yelpazede insan hakları standartları ve bunların cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği konularındaki uygulamalarını ortaya koymaktadır. İlkeler Devletler’in insan haklarını uygulamaya yönelik birincil yükümlülüğünü teyid etmektedir.
Her İlke, Devletler’e yönelik detaylı tavsiyelerle beraber verilmiştir. Uzmanlar ayrıca tüm aktörlerin insan haklarını teşvik etme ve koruma yükümlülüğü olduğunu da vurgulamaktadır.
Birleşmiş Milletler insan hakları sistemi, ulusal insan hakları kurumları, hükümet dışı kuruluşlar ve fon sahipleri olmak üzere diğer aktörlere yönelik ek tavsiyeler de bulunmaktadır.
Uzmanlar Yogyakarta İlkeleri’nin cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğiyle ilişkili olarak uluslararası insan hakları hukukundaki mevcut durumu da yansıttığında mutabıktır. İnsan hakları hukukunun evrilmesiyle Devletler’in zaman içerisinde ek sorumluluklar da yüklenebileceğini kabul etmektedirler.
Yogyakarta İlkeleri, tüm Devletler’in uyması gereken uluslararası bağlayıcı hukuki standartları teyid etmektedir. Tüm insanların eşit ve özgür olarak onurla doğduğu ve bu kıymetli doğumun hakkını verecek haklara sahip olduğu farklı bir geleceğin sözü verilmektedir.
ULUSLARARASI İNSAN HAKLARI VE CİNSEL YÖNELİM İLE CİNSİYET KİMLİĞİ UZMANLARINDAN OLUŞAN ULUSLARARASI PANEL OLARAK BİZLER;
GİRİŞ
Tüm insanların özgür doğduğunu, haklarının ve onurlarının eşit olduğunu, tüm insanların ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasi veya başka görüş, ulusal veya sosyal köken, mülkiyet, doğum veyabaşka statüler dikkate alınmaksızın hiçbir ayrıma tabi olmadan insan haklarından yararlanmaya hakkı olduğunu hatırda tutarak,
Dünyanın tüm bölgelerinde cinsel yönelim veya cinsiyet kimliği nedeniyle kişilere yönelik şiddet, taciz, dışlanma, damgalama ve önyargı olmasından; bu tecrübelerin toplumsal cinsiyet, ırk, yaş, din, engellilik, sağlık ve ekonomik statü temelli ayrımcılıkla daha da şiddetlenmesinden; böylesi şiddet, taciz, dışlanma, damgalama ve önyargının bu tacizlere maruz kalan kişilerin onurunu ve kişiliğini zedelemesinden, kendilerine verdikleri değeri ve topluma aidiyetlerini zayıflatmasından, onları kimliklerini gizlemeye veya bastırmaya, yaşamlarını korku ve görünmezlik içinde yaşamaya itebilmesinden rahatsız olarak,
Tarihsel açıdan insanların böylesi insan hakları ihlallerine lezbiyen, gey veya biseksüel olmaları veya böyle algılanmaları, aynı cinsten kişilere karşı rızaya dayalı cinsel davranışları veya transseksüel, trans veya interseks olmaları veya böyle algılanmaları veya belirli toplumlarda cinsel yönelimleri veya cinsiyet kimlikleriyle tespit edilen sosyal gruplara ait olmaları nedeniyle maruz kaldıklarının farkında olarak,
“Cinsel yönelimin” kişinin karşı cins, aynı cins veya her iki cinse duyduğu derin duygusal, cinsel ve duygulanımsal çekim ve bu kişilerle girdiği mahrem ve cinsel ilişki kapasitesi olduğunu anlayarak, “Cinsiyet kimliğinin” kişinin toplumsal cinsiyetine dair derinden hissettiği iç ve bireysel tecrübesi olduğunu; ancak doğumla gelen cinsiyetle aynı olmayabildiğini, kişinin bedenine ait kişisel duyusuna (serbestçe seçmesi mümkünse vücut görünümünde ve işlevlerinde tıbbi, cerrahi ve başka yollarla değişiklik de dahil) ve kılık kıyafet, konuşma, davranış, hareket ve tavır dahil diğer toplumsal cinsiyet ifadelerine de atıfta bulunduğunu anlayarak,
Uluslararası insan hakları hukukunun cinsel yönelimleri veya cinsiyet kimlikleri ne olursa olsun tüm insanların insan haklarının tamamından yararlanabileceğini, mevcut insan hakları uygulamalarının farklı cinsel yönelimlere ve cinsiyet kimliklerine sahip kişilerin özel durum ve tecrübelerini dikkate alması gerektiğini ve çocuklarla ilgili tüm eylemlerde öncelikle çocuğun yüksek yararının birincil öncelik olması gerektiğini düşünerek ve kişisel görüş oluşturabilecek yaştaki her çocuğun bu görüşleri serbestçe ifade edebileceğini, bu görüşlere çocuğun yaşına ve olgunluğuna göre itibar edilmesi gerektiğini gözlemleyerek;
Uluslararası insan hakları hukukunun insan haklarının, medeni, kültürel, ekonomik, siyasi ve sosyal hakların tam olarak kullanılmasında ayrımcılığı mutlak şekilde yasakladığını, cinsel haklara, cinsel yönelimlere ve cinsiyet kimliğine saygının kadın ve erkek arasında eşitliğin gerçekleşmesinin ayrılmaz bir parçası olduğunu ve Devletler’in bir cinsiyetin üstünlüğü veya alçaklığı fikrine veya kadın ve erkek için basmakalıp rollere dayalı görenek ve önyargıları ortadan kaldırmak için gerekli önlemleri alması gerektiğini, ve uluslarararası topluluğun cinsel ve üreme sağlığı da dahil olmak üzere insanların kendi cinselliğiyle ilgili olarak zorlama, ayrımcılık veya şiddet olmaksızın özgürce ve sorumlu karar verme hakkını kabul ettiğini akılda tutarak;
Uluslararası insan hakları hukukunun farklı cinsel yönelimleri ve cinsiyet kimlikleri olan kişilerin yaşamlarını ve tecrübelerini de içerecek şekilde sistematik olarak açıkça ifade edilmesinin değerinin büyük olduğunu kabul ederek;
Bu açık ifadenin insan hakları hukukunun mevcut durumuna dayanması gerektiğini ve meydana gelebilecek gelişmeleri ve zaman içerisinde ve farklı bölge ve ülkelerde farklı cinsel yönelimleri ve cinsiyet kimlikleri olan kişilerin yaşamlarında ve tecrübelerinde olabilecek değişiklikleri dikkate alacak şekilde düzenli olarak güncellenmesi gereğini kabullenerek 6 -9 KASIM 2006 TARİHLERİNDE ENDONEZYA YOGYAKARTA’DA GERÇEKLEŞEN BİR UZMAN TOPLANTISINI TAKİBEN AŞAĞIDAKİ İLKELERİ KABUL EDİYORUZ:
İLKE 1: EVRENSEL İNSAN HAKLARINDAN YARARLANMA HAKKI
Tüm insanlar eşit doğar, onurları ve hakları eşittir. Cinsel yönelimleri ve cinsiyet kimlikleri ne olursa olsun tüm insanların insan haklarından tam olarak yararlanma hakkı mevcuttur.
Devletler:
A. İnsan haklarının evrenselliğini, bütünlüğünü, ilişkililiğini, birbiriyle bağımlı oluşunu ulusal anayasalarında veya diğer uygun mevzuatlarında yansıtacak ve evrensel insan haklarının pratikte tam olarak yaşanabilmesini temin edecektir;
B. Ceza hukuku da dahil olmak üzere gerektiği takdirde insan haklarının evrensel düzeyde kullanılabilmesi için tüm mevzuatlarında değişiklik yapacaktır;
C. Cinsel yönelimlerine veya cinsiyet kimliğine bakılmaksızın herkesin insan haklarından yararlanmasını güçlendirmek ve teşvik etmek amacıyla eğitim ve farkındalık programları yürütecektir;
D. Devlet politikası ve karar alma içerisine cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği de dahil olmak üzere insan kimliğinin tüm yönlerinin bölünmezliğini ve birbirine bağlı oluşunu tanıyan ve kabul eden çoğulcu bir yaklaşım yerleştirecektir.
İLKE 2: EŞİTLİK VE AYRIMCILIĞA UĞRAMAMA HAKKI
Herkesin cinsel yönelim veya cinsiyet kimliği esaslı ayrımcılığa tabi olmaksızın tüm insan haklarından yararlanma hakkı mevcuttur. Herkes yasalar önünde eşittir ve başka bir insan hakkının kullanılmasının etkilenip etkilenmeyeceğine bakılmaksızın hiçbir ayrımcılık yapılmadan yasalar tarafından eşit şekilde korunacaktır.
Kanunlar böylesi bir ayrımcılığı yasaklayacak ve böylesi bir ayrımcılığa karşı herkesi eşit ve etkili şekilde korumayı sağlayacaktır.
Cinsel yönelim veya cinsiyet kimliği esaslı ayrımcılık, yasa önünde eşitliği veya kanunların eşit düzeyde koruma sağlamasını veya tüm insan haklarının ve temel özgürlüklerin eşit olarak tanınmasını, yaşanmasını veya kullanılmasını ortadan kaldırma veya engelleme amacı veya etkisi olan cinsel yönelim veya toplumsal cinsiyet esaslı her tür ayrım, dışlama, kısıtlama veya tercih yapmayı içermektedir.
Cinsel yönelim veya cinsiyet kimliği esaslı ayırımcılığa genellikle toplumsal cinsiyet, ırk, dil, engellilik, sağlık ve ekonomik statü esaslı ayrımcılık gibi başka ayrımcılık türleri de eşlik edebilir.
Devletler:
A. Cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği temelinde eşitlik ve ayrımcılık yapmama ilkelerini, eğer mevcut değilse ulusal anayasalarına veya uygun olabilecek diğer mevzuatlarına yerleştirerek, gerekirse değişiklik ve yorum yapmaya imkân verecek düzenlemeleri de yapacak ve bu İlkeler’in etkili şekilde gerçekleştirilmesini sağlayacaktır;
B. Erişkin yaşta aynı cinsiyetten kişiler arasında rızaya dayalı cinsel etkinliği yasaklayan veya yasaklamak için kullanılan cezai ve diğer yasal hükümleri kaldıracak ve geçerli olan yaş sınırının hem aynı cinsiyet hem de farklı cinsiyet arasındaki cinsel etkinlik için kullanılmasını sağlayacaktır;
C. Kamu ve özel alanlarda cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği temelinde ayrımcılığı yasaklamak ve ortadan kaldırmak için uygun yasal ve diğer önlemleri alacaktır;
D. Farklı cinsel yönelimlere ve cinsiyet kimliklerine sahip kişilerin eşit insan haklarına sahip olabilmesi ve bu hakları kullanabilmesini temin etmek gerekebileceğinden bu grup ve bireylerin yeterli düzeyde ilerleyebilmesine imkan verecek uygun önlemleri alacak; ancak bu önlemler ayrımcılık olarak nitelendirilmeyecektir;
E. Cinsel yönelim veya cinsiyet kimliği esaslı ayrımcılığa verilen yanıtlarda böylesi ayrımcılığın diğer ayrımcılık türleriyle kesişebileceği şekilleri dikkate alacaktır;
F. Herhangi bir cinsel yönelim veya cinsiyet kimliği veya cinsel ifadenin bir diğerine göre daha üstün olduğu veya daha düşük olduğu fikri ile ilişkili tüm ayrımcı veya önyargılı davranışları ve tutumları ortadan kaldırmaya yönelik tüm uygun eylemleri eğitim programları da dahil olmak üzere gerçekleştirecektir.
İLKE 3: KANUN ÖNÜNDE TANINMA HAKKI
Herkesin her yerde kanun önünde bir birey olarak tanınma hakkı mevcuttur. Farklı cinsel yönelimlerden ve cinsiyet kimliklerinden kişiler yaşamın her yönünde hukuki ehliyete sahiptir.
Her kişinin kendi tanımladığı cinsel yönelimi ve cinsiyet kimliği kişiliğinin ayrılmaz bir parçasıdır ve kendi kaderini tayin, onur ve özgürlüğün en temel yanlarından bir tanesidir. Kimse cinsiyet değiştirme operasyonu, kısırlaştırma ve hormon terapisi de dahil olmak üzere cinsiyet kimliğinin tanınması amacıyla hiçbir tıbbi prosedüre tabi tutulmaya zorlanamaz.
Bir kişinin cinsiyet kimliğinin hukuki açıdan tanınması için evlilik veya ebeveynlik gibi hiçbir statü kullanılamaz. Hiç kimse cinsel tercihini veya cinsel yönelimini saklamak, baskılamak veya inkar etmek konusunda baskı altında tutulmamalıdır.
Devletler:
A. Cinsel yönelim veya cinsiyet kimliği temelinde ayrımcılık olmaksızın herkese medeni konularda hukuki ehliyet tanınmasını ve sözleşme akdetme, mülk edinme, yönetme, mirasla sahip olma, satma için eşit haklara sahip olmak da dahil bu ehliyeti kullanma fırsatını temin edecektir;
B. Her kişinin kendi tanımladığı cinsiyet kimliğine tam olarak saygı gösterilmesi ve hukuki olarak tanınması için gerekli tüm yasal, idari ve diğer önlemleri alacaktır;
C. Devlet tarafından verilen kişinin toplumsal cinsiyet/cinsiyet bilgisini içeren doğum belgesi, pasaport, seçmen kartı ve diğer belgelerde kişinin kendi tanımladığı cinsiyet kimliğinin yansıtılması için gerekli prosedürleri temin edecek tüm yasal, idari ve diğer önlemleri alacaktır;
D. Bu prosedürlerin etkin, adil ve ayrımcı olmamasını ve ilgili kişinin onuruna ve mahremiyetine saygılı olmasını temin edecektir;E. Kimlik belgelerinde yapılan değişikliklerin kişinin yasa veya politika nedeniyle toplumsal cinsiyete göre ayrı ayrı belirlenmesi veya tespit edilmesi gereken her bağlamda dikkate alınmasını sağlayacaktır.
F. Toplumsal cinsiyet geçişi veya düzeltmesi yaşayan kişilere sosyal destek verilebilmesi için hedefli programlar yürütecektir.
İLKE 4: EŞİTLİK VE AYRIMCILIĞA UĞRAMAMA HAKKI
Herkesin yaşam hakkı mevcuttur. Kimse cinsel yönelim veya cinsiyet kimliğine atıfta bulunularak keyfi olarak yaşam hakkından mahrum bırakılamaz. Erişkin yaşta olduğu kabul edilen kişilerin rızaya dayalı olarak aynı cinsiyetten kişilerle yaşadığı cinsel etkinlik için veya cinsel yönelim veya cinsiyet kimliği temelinde kimseye ölüm cezası verilmeyecektir.
Devletler:
A. Erişkin kabul edilen yaştaki kişilerin rızaya dayalı olarak aynı cinsiyetten kişilerle cinsel etkinlik yaşamasını engelleme amacı veya etkisi taşıyan tüm suç türlerini kaldıracak ve böylesi hükümlerin kaldırıldığı ana kadar bu suçlar nedeniyle hüküm giymiş hiçbir kişiye ölüm cezası vermeyecektir;
B. Erişkin kabul edilen yaştaki kişilerin rızaya dayalı olarak yaşadığı cinsel etkinlikle ilgili suçlar nedeniyle cezalandırılmayı bekleyen kişilere yönelik tüm cezaları ve ölüm cezasını affedecektir;
C. Cinsel yönelim veya cinsiyet kimliği temelinde kişilerin yaşamına yönelik devletin sponsor olduğu veya devletin göz yumduğu saldırıları durduracak ve hükümet yetkilileri veya münferit kişi veya gruplar tarafından yapılmasına bakılmaksızın bu saldırıların ciddi şekilde soruşturulmasını, kanıt bulunması durumunda sorumluların kovuşturulmasını, yargılanmasını ve gereken cezayı almasını temin edecektir.
İLKE 5: KİŞİNİN GÜVENLİK HAKKI
Cinsel yönelimine veya cinsiyet kimliğine bakılmaksızın herkesin güvenlik hakkı mevcuttur ve ister hükümet yetkililerinden ister bir kişi veya gruptan kaynaklansın herkes şiddete veya fiziksel yaralanmalara karşı Devlet’in koruması altındadır.
Devletler:
A. Cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğiyle ilişkili her tür şiddet veya tacizi önlemek ve bunlara karşı koruma sağlamak için tüm gerekli kolluk önlemlerini ve diğer önlemleri alacaktır; B. Aile de dahil olmak üzere yaşamın her alanında cinsel yönelim veya cinsiyet kimliği temelli şiddet, şiddet tehdidi, şiddete ve tacize kışkırtma için uygun cezai yaptırımların uygulanabilmesi amacıyla tüm gerekli yasama önlemlerini alacaktır;
C. Kişinin cinsel yöneliminin veya cinsiyet kimliğinin böylesi şiddetin gerekçelendirilmesi, mazur görülmesi veya azımsanması için kullanılmaması amacıyla gerekli tüm idari, yasal ve diğer önlemleri alacaktır;
D. Böylesi bir şiddet suçunun ciddi olarak soruşturulmasını ve uygun kanıtların bulunması durumunda sorumluların kovuşturulmasını, yargılanmasını ve gerektiği şekilde cezalandırılmasını
sağlayacak ve mağdurların uygun yasal çözümler ve parasal tazminat da dahil olmak üzere tazmin
edilmesini temin edecektir;
E. Hem kamuoyuna yönelik hem de şiddetin gerçek ve potansiyel faillerini hedefleyen farkındalık yaratma kampanyaları yürüterek cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği ile ilişkili şiddetin altında yatan önyargılarla mücadele edecektir.
İLKE 6: MAHREMİYET HAKKI
Cinsel yönelimi veya cinsiyet kimliği ne olursa olsun herkesin keyfi veya yasa dışı müdahaleler olmaksızın aile içi, ev içi veya iletişim ile ilgili mahremiyet hakkı, ayrıca onur ve itibarına yönelik yasa dışı saldırılara karşı korunma hakkı mevcuttur. Mahremiyet hakkı genellikle kişinin cinsel yönelimine veya cinsiyet kimliğine, ayrıca hem kişinin kendi bedenine hem de başkalarıyla girdiği rızaya dayalı diğer ilişkilere dair kararları ve seçimleriyle ilişkili bilgi açıklama veya açıklamama seçimini içerir.
Devletler:
A. Devletler cinsel yönelimi veya cinsiyet kimliği ne olursa olsun herkesin keyfi müdahale olmaksızın kişisel alan, mahrem kararlar ve erişkin yaşta kabul edilen kişiler arasında rızaya dayalı
cinsel ilişki de dahil olmak üzere insan ilişkilerine sahip olması için gerekli tüm yasal, idari ve diğer önlemleri alacaktır;
B. Erişkin yaşta ve aynı cinsiyette kişiler arasında rızaya dayalı cinsel etkinliği cezalandıran tüm yasaları kaldıracak ve hem aynı cinsiyet hem farklı cinsiyetler arasındaki cinsel etkinlik için aynı yaş sınırının kullanılmasını sağlayacaktır;
C. Genel olarak uygulanan cezai ve diğer hükümlerin erişkin kabul edilen yaştaki aynı cinsiyetten kişiler arasında yaşanan rızaya dayalı cinsel etkinliği fiili olarak cezalandırmakta kullanılmamasını
sağlayacaktır;
D. Cinsiyet kimliğinin kılık kıyafet, konuşma, üslup da dahil her tür ifadesini yasaklayan veya cezalandıran veya bireylerin cinsiyet kimliklerini ifade etmek üzere bedenlerinde değişiklik yapma fırsatı vermeyen yasaları kaldıracaktır;
E. Gözaltında tutulma nedeni, erişkin kabul edilen yaşta kişiler arasında rızaya dayalı cinsel etkinlikle veya cinsel kimlikle ilişkili olan gözaltında bulunan veya cezai bir hüküm nedeniyle tutuklu bulunan kişileri serbest bırakacaktır;
F. Kişilere cinsel yönelim veya cinsel kimlikle ile ilişkili olarak kime, nasıl ve ne zaman bilgi vereceği yönünde hak tanıyacak ve tüm kişileri keyfi veya istenmeyen açıklamalara veya böylesi bilgilerin başkalarına açıklanması tehdidine karşı koruyacaktır.
İLKE 7: KEYFİ OLARAK ÖZGÜRLÜĞÜNDEN MAHRUM BIRAKILMAMA HAKKI
Hiç kimse keyfi olarak tutuklanmayacak veya gözaltına alınmayacaktır. Mahkeme emriyle veya başka yollarla cinsel yönelim veya cinsiyet kimliği esaslı tutuklama veya gözaltı keyfidir. Cinsel yönelim veya cinsiyet kimliği ne olursa olsun tutuklu bulunan herkes eşitlik temelinde tutuklanma nedenlerini, kendilerine yönelik suçlamaların özelliğini bilme hakkına sahiptir, hızla yargı önüne çıkarılacak ve herhangi bir suçla itham edilmiş olsun veya olmasın gözaltında tutulmasının meşruiyetini belirlemek üzere mahkeme takibatı gerçekleştirilecektir.
Devletler:
A. Ayrımcı uygulamalara davetiye çıkaran veya önyargı temelli tutuklamalar için kapsam yaratan belirsiz şekilde ifade edilen ceza hukuku hükümleri de dahil olmak üzere cinsel yönelim veya cinsiyet kimliğinin hiçbir koşulda tutuklama veya gözaltı için esas teşkil etmemesini sağlayacak gerekli tüm yasal, idari ve diğer önlemleri alacaktır;
B. Cinsel yönelimine veya cinsiyet kimliğine bakılmaksızın tutuklu bulunan kişilerin eşitlik temelinde tutukluluk nedenlerini ve kendilerine yönelik ithamları öğrenmesi, suçlama olsun veya olmasın hızla yargı önüne çıkması ve gözaltının meşruiyetini belirlemek amacıyla mahkeme takibatının gerçekleştirilmesini temin etmek için gerekli tüm yasal, idari ve diğer önlemleri alacaktır;
C. Kişinin cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği esaslı tutuklanmasının veya gözaltına alınmasının keyfiyetine dair polis ve diğer kolluk personelini eğitmek için eğitim ve farkındalık yaratma programları yürütecektir;
D. Gözaltı tarihi, yeri ve nedenini belirten tutuklama ve gözaltı kayıtlarını hassasiyetle ve güncel olarak tutacak, bir kişinin cinsel yöneliminden veya cinsiyet kimliğinden kaynaklanmış olabilecek gözaltı ve tutuklamaları tespit edecek derecede yetki ve kapasiteye sahip birimlerce yürütülen gözaltı merkezlerinin bağımsız gözetimini sağlayacaktır.
İLKE 8: ADİL YARGILANMA HAKKI
Herkesin cinsel yönelim veya cinsiyet kimliği esaslı ayrımcılık olmaksızın yasa ile kurulmuş yetkin, bağımsız ve tarafsız bir mahkemede, bir davada veya kendilerine yönelik bir cezai suçlama durumunda adil ve kamuya açık bir mahkeme oturumunda bulunma hakkı mevcuttur.
Devletler:
A. Hakları ve yükümlülükleri belirlemeye yönelik tüm ceza ve hukuk takibatlarında ve diğer adli ve idari takibatlarda, yargı sürecinin her aşamasında cinsel yönelim veya cinsiyet kimliği temelli önyargılı muameleyi ortadan kaldırmak için gerekli tüm yasal, idari ve diğer önlemleri alacaktır ve hiç kimsenin itibarının taraf, tanık, avukat veya karar alıcı olarak cinsel yönelimi veya cinsiyet kimliği nedeniyle sarsılamayacağını güvence altına alacaktır;
B. Cezai veya hukuki kovuşturmalarda kısmen veya tamamen kişinin cinsel yönelimi veya cinsiyet kimliğinden kaynaklanan önyargılara karşı kişileri korumaya yönelik tüm makul adımları atacaktır;
C. Uluslararası insan hakları standartları ve eşitlik ve ayrımcılık yapmama ilkeleri ile ilgili olarak cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği konularıyla da ilişkili hakimler, mahkeme personeli, avukatlar ve diğer ilgili kişiler için eğitim ve farkındalık yaratma programları yürütecektir.
İLKE 9: GÖZALTINDA İNSANİ MUAMELE GÖRME HAKKI
Özgürlüğünden mahrum bırakılan herkes insani ve insan onuruna yakışır şekilde muamele görecektir. Cinsel yönelim ve toplumsal cinsiyet insan onurunun ayrılmaz unsurlarıdır.
Devletler:
A. Gözaltına alınmanın cinsel yönelim veya cinsiyet kimliği temelinde kişileri daha da marjinalleştirmesinden veya onları şiddet riskine, kötü muameleye veya fiziksel, ruhsal veya cinsel
tacize maruz bırakmasından kaçınmayı güvence altına alacaklardır;
B. Gözaltında tutulan kişilerin gereksinimleriyle ilgili olarak cinsel yönelim veya cinsiyet kimliği esaslı gereksinimleri ve üreme sağlığı, HIV/AIDS bilgilerine erişim, hormon ve diğer tedavilere erişim, arzulandığı takdirde cinsiyet düzeltme operasyonlarını da dikkate alarak tıbbi bakım ve danışmanlığa yeterli erişim olmasını sağlayacaktır;
C. Mümkün olan ölçüde tüm mahkumların tutuklu olarak kalacakları konumun belirlenmesinde
cinsel yönelimlerine ve cinsiyet kimliklerine uygun şekilde karar almaya katılabilmelerini temin
edecektir;
D. Cinsel yönelimleri, cinsiyet kimlikleri veya cinsiyet ifadeleri nedeniyle şiddet veya tacize karşı savunmasız olan tüm mahkumlar için koruyucu önlemlerin alınmış olmasını temin edecek ve makul ölçüde uygulanabilir şekilde böylesi koruma önlemlerinin genel cezaevi nüfusunca tecrübe edilen hakları daha da fazla kısıtlamamasını sağlayacaktır;
E. Partnerinin toplumsal cinsiyeti ne olursa olsun izin verildiği takdirde tüm tutuklulara ve gözaltında bulunanlara eş ziyareti hakkının eşit şekilde tanınmasını sağlayacaktır;
F. Gözaltı için kullanılan tesislerin devlete ek olarak, özellikle cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği alanında çalışanlar da dahil olmak üzere, hükümet dışı kuruluşlar tarafından da bağımsız şekilde izlenebilmesini sağlayacaktır;
G. Kamu ve özel sektörde gözaltı için kullanılan tesislerde görev yapan tüm cezaevi personeli ve diğer personel için uluslarararası insan hakları standartları ve eşitlik ve ayrımcılık yapmama ile ilgili olarak cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği konularıyla da ilişkili eğitim ve farkındalık yaratma programları yürütecektir.
İLKE 10: İŞKENCE ve ZALİM, İNSANLIK DIŞI VE AŞAĞILAYICI MUAMELE ve CEZA GÖRMEME HAKKI
Herkes cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği nedenleri de dahil olmak üzere işkence, zalim, insanlık dışı ve aşağılayıcı muamele ve ceza görmeme hakkına sahiptir.
Devletler:
A. Mağdurun cinsel yönelimi veya cinsiyet kimliğiyle ilgili nedenlerden kaynaklanan işkence, zalimane, insanlık dışı ve aşağılayıcı muamele veya ceza görmesine ve böylesi eylemlerin kışkırtılmasına engel olacak ve bunlara karşı kişileri koruyacak gerekli tüm yasal, idari ve diğer önlemleri alacaktır;
B. Cinsel yönelimleri veya cinsiyet kimlikleri nedeniyle hatalı bulunan işkence, zalimane, insanlık dışı ve aşağılayıcı muameleye maruz kalan mağdurları tespit etmek için tüm makul adımları atacak ve maddi tazminat da dahil olmak üzere uygun çözümleri önerecek, gerekli olması durumunda tıbbi ve psikolojik destek sunacaktır;
C. Böylesi eylemleri başlatacak veya önleyecek konumda olan kişilere, polis kuvvetlerine, cezaevi
personeline, kamu ve özel sektör çalışanlarına yönelik eğitim ve farkındalık yaratma programları
yürütecektir.
İLKE 11: HER TÜR İSTİSMARA, İNSAN TİCARETİNE ve SATIŞINA KARŞI KORUNMA HAKKI
Herkesin gerçek veya algılanan cinsel yönelim veya cinsiyet kimliği nedeniyle cinsel istismar ile kısıtlı olmamak koşuluyla her tür istismara, insan ticaretine ve insan satışına karşı korunma hakkı mevcuttur. İnsan ticaretini önlemek için tasarlanan önlemler; çeşitli eşitsizlik şekilleri, gerçek veya algılanan cinsel yönelim veya cinsiyet kimliği veya bu ve diğer kimliklerin ifadesi esaslı ayrımcılık da dahil olmak üzere, kırılganlığı artıran faktörleri ortaya koyacaktır. Bu önlemler insan ticaretine maruz kalma riski olan kişilerin insan haklarıyla tutarlılık gösterecektir.
Devletler:
A. Gerçek veya algılanan cinsel yönelim veya cinsiyet kimliği nedeniyle cinsel istismar ile kısıtlı olmamak koşuluyla her tür istismar, insan ticareti ve insan satışına karşı önleyici ve koruyucu nitelikte gerekli tüm idari, yasal ve diğer önlemleri alacaktır;
B. Böylesi mevzuatların veya önlemlerin bu uygulamalara maruz kalabilecek kişilerin dezavantajlı durumunu artırmasını, davranışlarını cezalandırmamasını veya durumlarını başka şekillerde ağırlaştırmamasını temin edecektir;
C. Gerçek veya algılanan cinsel yönelim veya cinsel kimlik temelinde insan ticaretine, insan satışına, cinsel istismarla kısıtlı olmamak üzere istismarın her türlüsüne karşı savunmasızlığı artıran faktörleri ortaya koyacak yasal, eğitsel ve sosyal önlemleri, hizmetleri ve programları oluşturacaktır. Bu faktörler arasında sosyal dışlanma, ayrımcılık, aile ve kültürel topluluk tarafından reddedilme, finansal bağımsızlığın olmayışı, evsizlik, zayıf özgüvene neden olan ayrımcı sosyal tutumlar ve barınma, istihdam ve sosyal hizmetlere erişimde ayrımcılık yapılmasına karşı koruma olmaması sayılabilir.
İLKE 12: ÇALIŞMA HAKKI
Herkesin cinsel yönelim veya cinsiyet kimliği esaslı ayrımcılığa tabi olmaksızın onurlu ve verimli bir işte çalışma, adil ve olumlu çalışma koşullarına sahip olma ve işsizliğe karşı korunma hakkı mevcuttur.
Devletler:
A. Özel ve kamu istihdamı için mesleki eğitim, temin, terfi, işten çıkarma, istihdam ve ücret koşulları da dahil olmak üzere cinsel yönelim veya cinsel kimlik temelinde ayrımcılığı ortadan kaldırmak ve yasaklamak için tüm gerekli yasal, idari ve diğer önlemleri alacaktır;
B. Polis ve askeri kuvvetlerde hizmet de dahil kamu işlevlerinde istihdam ve her düzeyde hükümet hizmetini içerecek şekilde kamu hizmetinin her alanında eşit istihdam ve terfi koşullarını temin etmek amacıyla cinsel yönelim veya cinsiyet kimliği esaslı ayrımcılığı ortadan kaldıracak ve ayrımcılık karşıtı tutumlar için uygun eğitim ve farkındalık yaratma programları sunacaktır.
İLKE 13: SOSYAL GÜVENLİK VE DİĞER SOSYAL KORUNMA ÖNLEMLERİ HAKKI
Herkesin cinsel yönelim veya cinsiyet kimliği ayrımı olmaksızın sosyal güvenlik ve diğer sosyal korunma önlemleri hakkı mevcuttur.
Devletler:
A. İstihdam hakları, annelik izni, işsizlik sigortası, sağlık güvencesi veya bakım veya yardım (cinsiyet kimliğine dair beden modifikasyonları dahil), diğer sosyal güvenlik yardımları, aile yardımı,
cenaze yardımı, emeklilik veya ölüm veya hastalık neticesinde eşinin desteğini kaybetmeyi tazmin
edecek yardım da dahil sosyal güvenlik ve diğer sosyal korunma önlemlerine cinsel yönelim veya cinsiyet kimliği ayrımı olmaksızın eşit erişimi sağlamak için gerekli tüm yasal, idari ve diğer önlemeleri alacaktır;
B. Çocukların sosyal güvenlik sistemi içerisinde veya sosyal veya refah yardımlarının sağlanmasında kendilerinin veya aile fertlerinden birisinin cinsel yönelimi veya cinsiyet kimliği nedeniyle herhangi bir ayrımcı muameleye maruz kalmamasını sağlayacaktır;
C. Cinsel yönelim veya cinsiyet kimliği ayrımı olmaksızın yoksulluğun azaltılmasına yönelik strateji ve programlara erişimi sağlayacak gerekli tüm yasal, idari ve diğer önlemeleri alacaktır.
İLKE 14: YETERLİ YAŞAM DÜZEYİNE SAHİP OLMA HAKKI
Herkesin yeterli yiyecek, güvenilir içme suyu, yeterli sağlık hizmetleri ve giyecek de dahil olmak üzere yeterli bir yaşam düzeyine sahip olma hakkı ve ayrıca cinsel yönelime veya cinsiyet kimliğine dayalı ayrımcılık gözetilmeksizin yaşam koşullarının sürekli iyileştirilmesi hakkı mevcuttur.
Devletler;
A. Cinsel yönelimlere veya cinsiyet kimliğine dayalı ayrımcılık olmaksızın herkesin yeterli miktarda yiyecek, güvenilir içme suyu, yeterli sağlık hizmetleri ve giyeceğe eşit erişimini sağlamak üzere gerekli tüm yasal, idari ve diğer önlemleri alacaktır.
İLKE 15: YETERLİ BARINMA İMKANLARINA SAHİP OLMA HAKKI
Herkesin cinsel yönelim veya cinsiyet kimliğine dayalı ayrımcılık gözetilmeksizin evden tahliye edilmekten korunma da dahil olmak üzere yeterli barınma imkanlarına sahip olma hakkı mevcuttur.
Devletler;
A. Cinsel yönelimlere, cinsiyet kimliğine, medeni duruma veya aile durumuna dayalı herhangi bir ayrımcılık gözetilmeksizin, barınaklar ve acil durumlarda geçici olarak kalınacak diğer yerler de dahil olmak üzere uygun fiyatlı, oturmaya elverişli, erişilebilir, kültürel olarak uygun ve güvenli barınmayı ve barınma imkanına erişimi güvence altına almak üzere gerekli tüm yasal, idari ve diğer önlemleri alacaktır;
B. Cinsel yönelimlere, cinsiyet kimliklerine veya medeni duruma ya da aile durumuna dayalı herhangi bir ayrımcılık gözetilmeksizin; uluslararası insan hakları yükümlülüklerine uygun olamayan ev tahliyelerinin uygulanmasını yasaklamak ve daha iyi veya eşit kalitede alternatif arsa hakkı ve yeterli barınma imkanlarına sahip olma hakkı da dahil olmak üzere, zorla gerçekleştirilen tahliyelere karşı korunma hakkının ihlal edildiğini veya tehdit altında olduğunu iddia eden kişiler için etkili yasal ya da diğer uygun çözümlerin mevcut olmasını sağlamak üzere gerekli tüm yasal, idari ve diğer önlemleri alacaktır;
C. Cinsel yönelime veya cinsiyet kimliğine dayalı ayrımcılık gözetilmeksizin arsa ve hane mülkiyeti ve veraseti konularında eşit haklar sağlayacaktır;
D. Toplumsal dışlanma, aile içi şiddet ve diğer şiddet türleri, ayrımcılık, finansal özgürlüğün olmaması ve aileler ya da kültürel topluluklar tarafından reddedilme de dahil olmak üzere özellikle
çocuklar ve gençler için evsizlik konusunda kırılganlığı artıran cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğine
ilişkin unsurlar üzerinde durmak ve yerel desteği ve güvenliği teşvik etmek amacıyla destek programları da dahil olmak üzere sosyal programlar oluşturacaktır;
E. İlgili tüm kurumların, cinsel yönelim veya cinsiyet kimliği nedeniyle evsizlik ya da toplumsal dezavantaj yaşayanların ihtiyaçlarının farkında olmalarını ve bu ihtiyaçlara duyarlı olmalarını sağlamak üzere eğitimler ve farkındalığı artırıcı programlar düzenleyecektir.
İLKE 16: EĞİTİM HAKKI
Herkesin cinsel yönelim veya cinsiyet kimliğine dayalı ayrımcılık gözetilmeksizin ve bunlar dikkate alınmaksızın eğitim hakkı vardır.
Devletler;
A. Cinsel yönelimlere veya cinsiyet kimliklerine dayalı ayrımcılık gözetilmeksizin, eğitime eşit erişimi ve eğitim sistemi içerisinde öğrencilere, personele ve öğretmenlere eşit muamele edilmesini sağlamak üzere gerekli tüm yasal, idari ve diğer önlemleri alacaktır;
B. Eğitimin her öğrencinin kişiliğine, yeteneklerine ve en üst potansiyelde ruhsal ve fiziksel kabiliyetlerine göre geliştirilmesi konusuna yönlendirilmesini ve her türlü cinsel yönelim ve cinsiyet kimliklerine sahip öğrencilerin ihtiyaçlarına cevap vermesini sağlayacaktır;
C. Farklı cinsel yönelimleri ve cinsiyet kimliklerini dikkate alarak ve bunlara saygı duyarak anlayış, barış, tolerans ve eşitlik ruhuyla eğitimin; insan haklarına ve her çocuğun ebeveynlerine ve aile üyelerine, kültürel kimliklerine, dillerine ve değerlerine saygı duyulmasının geliştirilmesine yönlendirilmesini sağlayacaktır;
D. Eğitim yöntemlerinin, müfredatının ve kaynaklarının; öğrencilerin belli ihtiyaçları, ebeveynleri ve aile üyeleri de dahil olmak üzere diğer başka şeylerin yanı sıra çeşitli cinsel yönelimlerin ve cinsiyet kimliklerinin anlaşılmasının ve bunlara saygı gösterilmesinin geliştirilmesine hizmet etmesini sağlayacaktır;
E. Kanunlar ve politikaların, zorbalık ve taciz de dahil olmak üzere okul çevresi içerisinde her türlü toplumsal dışlama ve şiddete karşı farklı cinsel yönelimleri ve cinsiyet kimlikleri olan öğrenciler, personel ve öğretmenler için yeterli koruma sunmasını sağlayacaktır;
F. Bu tür dışlamalara veya şiddete maruz kalan öğrencilerin, koruma sebebiyle ötekileştirilmemesini veya diğerlerinden ayrı tutulmamasını ve bu öğrencilerin yüksek yararların belirlenmesini ve katılımcı bir şekilde bunlara saygı duyulmasını sağlayacaktır;
G. Eğitim kurumlarında disiplinin, insan onuruyla uyumlu bir şekilde ve öğrencinin cinsel yönelimine veya cinsiyet kimliğine ya da bunun ifade edilişine dayalı bir ayrımcılık ya da cezalandırma gözetilmeksizin uygulanmasını sağlamak üzere gerekli tüm yasal, idari ve diğer önlemleri alır;
H. Eğitim sisteminde halihazırda bu tür ayrımcılıklar yaşamış olan yetişkinler de dahil olmak üzere herkesin, cinsel yönelim veya cinsiyet kimliğine dayalı ayrımcılık gözetilmeksizin yaşam boyu öğrenmeye yönelik fırsatlara ve kaynaklara erişebilmesini sağlayacaktır.
İLKE 17: EN YÜKSEK SAĞLIK STANDARTINA ERİŞEBİLME HAKKI
Cinsel yönelim veya cinsiyet kimliğine dayalı ayrımcılık gözetilmeksizin herkesin ulaşılabilir en yüksek fiziksel ve ruhsal sağlık standardına sahip olma hakkı vardır. Cinsel sağlık ve üreme sağlığı,
bu hakkın önemli bir unsurudur.
Devletler;
A. Cinsel yönelim veya cinsiyet kimliğine dayalı ayrımcılık gözetilmeksizin, herkesin ulaşılabilir en yüksek sağlık hakkını kullanması için gerekli tüm yasal, idari ve diğer önlemleri alacaktır;
B. Cinsel sağlık ve üreme sağlığı ve sağlık raporları da dahil olmak üzere, herkesin sağlık hizmetleri tesislerine, ürün ve hizmetlerine erişim haklarını cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğine dayalı ayrımcılık gözetilmeksizin sağlamak üzere gerekli tüm yasal, idari ve diğer önlemleri alacaktır;
C. Sağlık tesisleri, ürünleri ve hizmetlerinin; cinsel yönelim veya cinsiyet kimliğine dayalı ayrımcılık gözetilmeksizin ve bunlar dikkate alınarak, herkesin sağlık durumunun iyileştirilmesi ve
ihtiyaçlarına cevap vermesi amacıyla düzenlenmesini ve bu bağlamdaki sağlık raporlarının gizlilik içerisinde muamele görmesini sağlayacaktır;
D. Cinsel yönelim veya cinsiyet kimliğinden dolayı kişilerin sağlıklarına zarar veren ayrımcılık, önyargı ve diğer toplumsal unsurların üzerinde durmak amacıyla programlar geliştirecek ve uygulayacaktır;
E. Herkesin tıbbi tedavi ve bakım konusunda kendi kararlarını vermesi için, gerçekten bilgilendirilmiş rıza temelinde ve cinsel yönelim veya cinsiyet kimliğine dayalı ayrımcılık gözetilmeksizin bilgilendirilmesini ve güçlendirilmesini sağlayacaktır;
F. Tüm cinsel sağlık ve üreme sağlığı, eğitim, önleme, bakım ve tedavi programlarının vehizmetlerinin cinsel yönelim ve cinsiyet kimliklerinin farklılığına saygılı olmasını ve ayrımcılık gözetilmeksizin herkes için eşit olarak ulaşılabilir olmasını sağlayacaktır;
G. Cinsiyet geçişi ile ilgili bedensel değişiklikler isteyenlerin yetkin ve ayrımcılık gözetmeyen tedaviye, bakıma ve desteğe ulaşmalarını kolaylaştıracaktır;
H. Sağlık hizmetleri sağlayıcılarının, yakın akraba olarak kabul etme de dahil olmak üzere cinsel yönelim veya cinsiyet kimliğine dayalı olarak hastalara ve bu kişilerin eşlerine karşı ayrımcılık gözetmemesini sağlayacaktır;
I. Sağlık hizmetleri sektöründe çalışanların, cinsel yönelimlere ve cinsiyet kimliklerine tam olarak saygı duyarak herkese ulaşılabilir en yüksek sağlık standardını sunmalarını sağlamak için gerekli olan politikalar ve eğitim ve öğretim programlarını uygulayacaktır.
İLKE 18: TIBBİ İSTİSMARDAN KORUNMA HAKKI
Hiç kimse, cinsel yönelime veya cinsiyet kimliğine dayalı olarak herhangi bir tür tıbbi veya psikolojik tedavi görmeye, prosedüre, teste zorlanamaz ya da tıbbi bir merkeze kapatılamaz. Aksine ilişkin herhangi bir sınıflandırma olsa bile kişinin cinsel yönelimi ve cinsiyet kimliği, olduğu şekildedir, tıbbi bir durum değildir ve tedavi edilecek, iyileştirilecek veya bastırılacak bir durum teşkil etmez.
Devletler;
A. Davranış, fiziksel görünüm veya algılanan toplumsal cinsiyet normları ile ilgili, kültürden veya diğer başka unsurlardan kaynaklanan basmakalıplar temelinde olanlar da dahil olmak üzere cinsel yönelim veya cinsiyet kimliğine dayalı zararlı tıbbi uygulamalara karşı tam koruma sağlamak üzere gerekli tüm yasal, idari ve diğer önlemleri alacaktır;
B. Çocukla ilgili tüm eylemlerde çocuğun yüksek yararının göz önünde tutulacak ilk şey olacağı ilkesinin rehberlik ettiği gibi, yaşı ve olgunluğuna uygun olarak çocuğun tam, özgür ve bilgilendirilmiş rızası olmaksızın, bir cinsiyet kimliği yüklemek amacıyla hiçbir çocuğun vücudunda tıbbi prosedürlerle geri dönüşü olmayan değişiklikler yapılmamasını sağlamak için gerekli tüm yasal, idari ve diğer önlemleri alacaktır;
C. Hiçbir çocuğun tıbbi istismar riski altında olmadığı ve tıbbi istismara maruz kalmadığı çocuk
koruma mekanizmaları oluşturacaktır;
D. Farklı cinsel yönelim ve cinsiyet kimlikleri olan kişilerin, HIV/AIDS ve diğer hastalıklara ilişkin
aşılar, tedaviler ya da mikrop öldürücüler ile ilgili olanlar da dahil olmak üzere etik olmayan ya da
irade dışı tıbbi prosedürlere veya araştırmalara karşı korunmasını sağlayacaktır;
E. Bu tür muhtemel istismarları teşvik edebilecek, kolaylaştırabilecek veya bir şekilde sebep olacak kalkınma yardımı niteliğindekiler de dahil olmak üzere sağlık hizmetleri fonlama koşullarının veya programlarının yeniden gözden geçirilmesini ve değiştirilmesini sağlayacaktır;
F. Herhangi bir tıbbi veya psikolojik tedavinin ya da danışmanın, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğinin açık bir şekilde veya dolaylı olarak, tedavi edilecek, iyileştirilecek ya da bastırılacak bir sağlık durumu olarak tedavi etmemesini ve bastırmamasını sağlayacaktır.
İLKE 19: GÖRÜŞ ve İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ HAKKI
Cinsel yönelim veya cinsiyet kimliğine bakılmaksızın herkesin görüş ve ifade özgürlüğü hakkı vardır. Kimliğin veya kişiliğin; konuşma, davranış, giysi, vücut özellikleri, isim seçimi veya diğer başka yollarla ifade edilmesi ve insan hakları, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği ile ilişkili de olmak üzere, herhangi bir araçla ve sınırlar gözetilmeksizin her türlü bilgiyi ve fikirleri arama, alma ve söyleme özgürlüğü de buna dahildir.
Devletler;
A. Yasal hakların savunuculuğu, materyallerin basılması, yayımı, konferansların düzenlenmesi veya konferanslara katılma ve daha güvenli cinsellik ile bilgilerin yayımının yanı sıra cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği ile ilgili bilgilerin ve fikirlerin alınması ve uygulanması da dahil olmak üzere, cinsel yönelim veya cinsiyet kimliğine dayalı ayrımcılık gözetilmeksizin, diğer insanların haklarına ve özgürlüklerine de saygı göstererek, düşünce ve ifade özgürlüğünün tam olarak kullanılmasını sağlamak üzere gerekli tüm yasal, idari ve diğer önlemleri alacaktır;
B. Devlet’in düzenleyici olduğu çıktıların ve medya kuruluşlarının teşkilatlanmasının cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği açısından çoğulcu olmasını ve ayrımcılık gözetmemesini ve bu tür kuruluşların personel istihdamı ve terfi politikalarının cinsel yönelim veya cinsiyet kimliği ayrımı gözetmemesini sağlayacaktır;
C. Konuşma, davranış, giysi, vücut özellikleri, isim seçimi veya diğer başka yollarla da olmak üzere kimliğin veya kişiliğin ifade edilmesi hakkının tam olarak kullanılmasını sağlamak üzere gerekli tüm yasal, idari ve diğer önlemleri alacaktır;
D. Kamu düzeni, kamu ahlakı, halk sağlığı ve kamu güvenliği nosyonlarının; herhangi bir şekilde düşünce ve ifade özgürlüğünü ya da farklı cinsel yönelim ve cinsiyet kimliklerini doğrulayan ifadelerin herhangi bir kullanımını ayrımcı bir şekilde kısıtlamak için kullanılmamasını sağlayacaktır;
E. Düşünce ve ifade özgürlüğünün kullanılmasının, farklı cinsel yönelim ve cinsiyet kimlikleri olan
kişilerin haklarını ve özgürlüklerini ihlal etmemesini sağlayacaktır;
F. Cinsel yönelimi ve cinsiyet kimliği fark etmeksizin herkesin bilgiye ve fikirlere eşit erişimden
faydalanmasını ve ayrıca, kamusal tartışmaya katılımını da sağlayacaktır.
İLKE 20: TOPLANMA ve DERNEK KURMA HAKKI
Cinsel yönelim veya cinsiyet kimliklerine bakılmaksızın herkesin, barışçıl gösteriler de dahil olmak üzere toplanma ve dernek kurma hakkı vardır. Kişiler, ayrımcılık gözetilmeksizin, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliklerine dayalı dernekler ya da çeşitli cinsel yönelim ve cinsiyet kimlikleri olan kişilere ya da bu kişiler hakkında bilgi veren, aralarındaki iletişimi kolaylaştıran ve bu kişilerin hakları için savunuculuk yapan dernekler kurabilir ve kayıt ettirebilir.
Devletler;
A. Cinsel yönelim ve cinsiyet kimlikleri konularına ilişkin olarak barışçıl amaçlarla organizasyon yapma, toplanma, dernek kurma ve savunuculuk yapma haklarını garanti altına almak ve cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğine dayalı ayrımcılık gözetilmeksizin bu tür dernekler ve gruplar için yasal tasdik elde etmek üzere gerekli tüm yasal, idari ve diğer önlemleri alacaktır;
B. Özellikle kamu düzeni, kamu ahlakı, halk sağlığı ve kamu güvenliği kavramlarının, yalnızca farklı cinsel yönelim ve cinsiyet kimliklerini onaylamaları nedeniyle barışçıl amaçlarla toplanma ve dernek kurma hakkının kullanımını kısıtlamak için kullanılmamasını sağlayacaktır;
C. Cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğine dayalı sebeplerle, barışçıl amaçlarla toplanma ve dernek kurma hakkının kullanılmasını hiçbir koşulda engelleyemez ve bu haklarını kullanan kişilere karşı şiddet veya tacize yönelik yeterli polis ve diğer fiziki korumayı sağlayacaktır;
D. Söz konusu korumayı sağlamaları için emniyet yetkililerine ve ilgili diğer yetkililere eğitimler ve farkındalığı artırıcı programlar sunacaktır;
E. Gönüllü derneklere ve gruplara yönelik bilgilendirme kurallarının uygulamada, cinsel yönelim veya cinsiyet kimliği konuları üzerinde duran bu tür derneklere ve gruplara ya da bunların üyelerine yönelik olarak ayrımcılık gözeten etkileri olmamasını sağlayacaktır.
İLKE 21: DÜŞÜNCE, İNANÇ ve DİN ÖZGÜRLÜĞÜ HAKKI
Cinsel yönelimlerine veya cinsiyet kimliklerine bakılmaksızın herkesin düşünce, inanç ve din özgürlüğü vardır. Bu haklar, cinsel yönelim veya cinsiyet kimliği temelinde kanunların eşit olarak korunmasını engelleyen veya ayrımcılık yapan kanunları, politikaları ya da uygulamaları haklı göstermek için Devlet tarafından kullanılamaz.
Devletler;
A. İnançlarına müdahaleden muaf olmak ve inançlarına ilişkin zorlama ya da baskıdan muaf olmaları için cinsel yönelimlerine veya cinsiyet kimliklerine bakılmaksızın yalnızca bu belirtilenler için ya da diğerleri ile ilişkili olarak, kişilerin dini ve dini olmayan inançlarını devam ettirebilmeleri ve uygulayabilmelerine ilişkin haklarını sağlamak üzere gerekli tüm idari, yasal ve diğer önlemleri alacaktır;
B. Cinsel yönelimler veya cinsiyet kimliği konuları ile ilgili farklı düşüncelerin, görüşlerin ve inançların ifade edilmesi, uygulanması ve teşvik edilmesinin insan hakları ile uyumsuz bir şekilde yapılmamasını sağlayacaktır.
İLKE 22: DOLAŞIM SERBESTİSİ HAKKI
Yasal olarak bir Devlet içerisinde bulunan herkesin, cinsel yönelim veya cinsiyet kimliğine bakılmaksızın, Devlet sınırları içerisinde dolaşım serbestisi ve yerleşme hürriyeti hakkı vardır.
Cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği, kendi Devleti de dahil olmak üzere kişinin herhangi bir Devlete girişini, çıkışını veya dönüşünü kısıtlamak ya da engellemek için asla kullanılamaz.
Devletler;
A. Dolaşım serbestisi ve yerleşme hürriyeti hakkının, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğine bakılmaksızın garanti altına alınmasını sağlamak üzere gerekli tüm yasal, idari ve diğer tedbirleri alır.
İLKE 23: İLTİCA HAKKI
Herkesin, cinsel yönelim veya cinsiyet kimliğine ilişkin zulüm de dahil olmak üzere zulümden kaçmak için diğer ülkelerden sığınma talep etme ve bu ülkelerde sığınma hakkı vardır. Bir Devlet, cinsel yönelime veya cinsiyet kimliğine dayalı olarak kişinin haklı nedenlere dayanan işkence ve zulüm korkusu ile veya başka türde herhangi bir zalimane, insanlık dışı ya da küçük düşürücü bir muamele veya cezalandırma ile karşılaşacağı herhangi bir başka Devlet’e söz konusu kişiyi gönderemez, sınır dışı veya iade edemez.
Devletler;
A. Cinsel yönelime veya cinsiyet kimliğine dayalı haklı nedenlere dayanan bir zulüm korkusunun, mülteci statüsü ve sığınma talebinin kabul edilmesi için bir sebep olarak kabul edilmesini sağlamak üzere mevzuatı gözden geçirecek, değiştirecek ve yürürlüğe koyacaktır;
B. Hiçbir politika veya uygulamanın, cinsel yönelim ya da cinsiyet kimliğine dayalı olarak sığınmacılara karşı ayrımcılık içermemesini sağlayacaktır;
C. Hiç kimsenin, cinsel yönelimi veya cinsiyet kimliğine dayalı olarak haklı nedenlere dayanan işkence ve zulüm korkusu ile veya başka türde herhangi bir zalimane, insanlık dışı ya da küçük düşürücü bir muamele veya cezalandırma ile karşılaşacağı herhangi bir devlete gönderilmemesini, sınır dışı veya iade edilmemesini sağlayacaktır.
İLKE 24: AİLE KURMA HAKKI
Cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği fark etmeksizin, herkesin aile kurma hakkı vardır. Aileler, çeşitli şekillerde mevcuttur. Hiçbir aile, üyelerinin cinsel yönelimi ya da cinsiyet kimliğine dayalı olarak ayrımcılığa maruz bırakılamaz.
Devletler;
A. Evlat edinmeye veya yardımcı üremeye (donör döllemesi dahil) erişim aracılığıyla da olmak üzere, aile kurma hakkının cinsel yönelim veya cinsiyet kimliğine dayalı ayrımcılık gözetilmeksizin sağlanması için gerekli tüm yasal, idari ve diğer önlemleri alacaktır;
B. Kanunların ve politikaların, miras intikali veya evlilik ile tanımlanmayanlar da dahil olmak üzere aile şekillerinin çeşitliliğini tanımasını sağlayacak ve aile üyelerinden herhangi birinin cinsel yönelimi veya cinsiyet kimliği nedeniyle aile ile ilgili sosyal refah ve diğer kamu yararları, istihdam ve göç konuları ile de ilgili olmak üzere hiçbir ailenin ayrımcılığa uğramaması için gerekli tüm yasal, idari ve diğer önlemleri alır;
C. Kamu veya özel sosyal refah kuruluşları, hukuk mahkemeleri, idari yetkililer veya yasama organları tarafından yapılıp yapılmadığına bakılmaksızın, çocuklar ile ilgili tüm eylemler ya da kararlarda çocuğun yüksek yararının ilk olarak göz önünde bulundurulmasını sağlamak ve çocuğun, herhangi bir aile üyesinin ya da başka bir kimsenin cinsel yönelimi veya cinsiyet kimliğinin bu tür yüksek yararlar ile bağdaşmadığının düşünülmesini engellemek üzere gerekli tüm yasal, idari ve diğer önlemleri alır;
D. Çocuklar ile ilgili tüm eylemler veya kararlarda, kişisel fikirlerini belirtebilecek yeterlikte olan çocuğun, bu görüşlerini özgürce ifade etme hakkını kullanabilmesini ve çocuğun yaşı ve erişkinliğine uygun olarak bu tür görüşlere tam olarak ağırlık verilmesini sağlayacaktır;
E. Eşcinsel evlilikleri veya kayıtlı beraberliği tanıyan ülkelerde; karşı cinsten evliler veya kayıtlı beraberlik yaşayanlar için mevcut olan tüm yetkilerin, imtiyazların, yükümlülüklerin ya da faydaların eşcinsel evlilere ya da kayıtlı beraberlik yaşayanlara da eşit şekilde sağlanması amacıyla gerekli tüm yasal, idari ve diğer önlemleri alacaktır;
F. Karşı cinsten evli olmayanlar için mevcut olan tüm yükümlülüklerin, yetkilerin, ayrıcalıkların ya da faydaların eşit şekilde aynı cinsiyete sahip evli olmayanlar için de mevcut olmasını sağlamak üzere gerekli tüm yasal, idari ve diğer önlemleri alacaktır;
G. Evliliklerin ve yasal olarak tanınmış olan diğer birlikteliklerin yalnızca müstakbel eşlerin veya partnerlerin özgür ve tam rızası olması koşuluyla yapılmasını sağlayacaktır.
İLKE 25: KAMU YAŞAMINA KATILMA HAKKI
Cinsel yönelim veya cinsiyet kimliğine dayalı ayrımcılık gözetilmeksizin her vatandaşın; seçilen mevkii için adaylığını koyma ve refahlarını etkileyen politikaların oluşturulma sürecine katılma da dahil olmak üzere kamu işlerinin yürütülmesinde yer alma hakkı ve polis teşkilatında ve askeriyede hizmet etmek de dahil olmak üzere kamu hizmetinin tüm düzeylerine ve kamusal işlevlerde istihdama eşit şekilde erişim hakkı vardır.
Devletler;
A. Kişilerin, devlet hizmetinin tüm düzeylerini ve polis veya asker olarak görev yapmak da dahil olmak üzere kamu işlevlerinde istihdamı kapsayan kamu işleri ve siyasi işlere katılma haklarını herkesin cinsel yönelim veya cinsiyet kimliğine tamamen saygı duyarak ve bunlara dayalı ayrımcılık gözetilmeksizin tam olarak kullanmasını sağlamak üzere mevzuatı gözden geçirecek, değiştirecek ve yürürlüğe koyacaktır;
B. Kamusal yaşama katılımı engelleyen ya da kısıtlayan ve cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğine dayalı basmakalıpları ve önyargıları ortadan kaldırmak için uygun önlemleri alacaktır;
C. Cinsel yönelim ve cinsiyet kimliklerine tamamen saygı duyarak ve bunlara dayalı ayrımcılık gözetilmeksizin herkesin, refahlarını etkileyen politikaların oluşturulması sürecine katılma hakkını güvence altına alacaktır.
İLKE 26 KÜLTÜREL YAŞAMA KATILMA HAKKI
Cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğine bakılmaksızın herkesin kültürel yaşama özgürce katılma ve kültürel katılım aracılığıyla, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği çeşitliliğini ifade etme hakkı vardır.
Devletler;
A. Cinsel yönelimlerine ve cinsiyet kimliklerine tamamen saygı duyarak ve bunlara dayalı ayrımcılık gözetilmeksizin, herkesin kültürel yaşama katılmasına ilişkin fırsatlar sağlamak üzere gerekli tüm yasal, idari ve diğer önlemleri alacaktır;
B. Cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği konuları hakkında farklı fikirleri olan gruplar da dahil olmak üzere, bu İlkeler’de atıfta bulunulan süreğen bir saygı ile, ülke içerisindeki çeşitli kültürel grupların destekçileri arasında diyaloğu ve karşılıklı saygıyı geliştirecektir.
İLKE 27: İNSAN HAKLARINI TEŞVİK ETME HAKKI
Cinsel yönelimlere veya cinsiyet kimliklerine dayalı ayrımcılık gözetilmeksizin herkesin, bireysel olarak ya da başkaları ile birlikte, insan haklarının ulusal ve uluslararası düzeylerde korunması ve gerçekleştirilmesini teşvik etme hakkı vardır. Çeşitli cinsel yönelimleri ve cinsiyet kimlikleri olan kişilerin haklarının teşvik edilmesi ve korunmasına yönelik faaliyetler ile yeni insan hakları normları geliştirilmesi, bunların tartışılması ve bu normların savunuculuğunun yapılması da bahsedilen bu hakka dahildir.
Devletler;
A. Cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği ile ilgili haklar da dahil olmak üzere insan haklarının teşvik edilmesi, korunması ve gerçekleştirilmesine yönelik faaliyetler için uygun bir ortamı sağlamak üzere gerekli tüm yasal, idari ve diğer önlemleri alacaktır;
B. Cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği konuları üzerinde çalışan insan hakları savunucularını hedef alan eylemler ya da kampanyalara karşı ve ayrıca çeşitli cinsel yönelimleri ve cinsiyet kimlikleri olan insan hakları savunucularını hedef alan kişilere karşı mücadele etmek üzere uygun olan tüm önlemleri alacaktır;
C. Cinsel yönelimlerine veya cinsiyet kimliklerine ve savunuculuğunu yaptıkları insan hakları konularına bakılmaksızın, insan hakları savunucularının ulusal ve uluslararası insan hakları örgütleri ve kurumlarına ayrımcılık gözetmeyen bir şekilde erişimleri ve katılımları olmasını ve bu örgütler ve kurumlar ile iletişim halinde olmalarını sağlayacaktır;
D. Cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği konuları üzerinde çalışan insan hakları savunucularının; insan hakları ile ilgili faaliyetlerine cevaben devlet ya da devlet dışı aktörler tarafından uygulanan şiddet, tehdit, misilleme, fiili ya da hukuki ayrımcılık, baskı ya da başka herhangi bir türdeki keyfi eyleme karşı korunmalarını sağlayacaktır. Aynı koruma, cinsel yönelimleri veya cinsiyet kimliklerine dayalı bu tür tehditlere karşı, herhangi başka bir konu üzerinde çalışan insan hakları savunucuları için de sağlanmalıdır;
E. Çeşitli cinsel yönelimleri ve cinsiyet kimlikleri olan kişilerin insan haklarını teşvik eden ve koruyan örgütlerin ulusal ve uluslararası düzeyde tanınmasını ve akredite edilmesini destekleyecektir.
İLKE 28: ETKİLİ ÇÖZÜM VE TAZMİNAT HAKKI
Cinsel yönelim veya cinsiyet kimliğine dayalı bir ihlal de dahil olmak üzere, tüm insan hakları ihlali mağdurlarının etkili, yeterli ve uygun çözüm hakkı vardır. Farklı cinsel yönelimleri ve cinsiyet kimlikleri olan kişilere tazminat sağlamak veya bu kişilerin yeterli ölçüde gelişimini güven altına almak amacıyla alınan önlemler, etkili çözüm ve tazminat hakkının bütünleyicisidir.
Devletler;
A. Cinsel yönelimler veya cinsiyet kimliğine dayalı insan hakları ihlali mağdurlarının; eski durumuna getirme, zararın telafisi, rehabilitasyon, memnun etme, tekrarı olmayacağının garanti edilmesi ve/veya uygun olan başka yollarla tam tazminata erişimlerini sağlamak için mevzuatın ve politikaların gözden geçirilmesi de dahil olmak üzere gerekli yasal prosedürleri oluşturacaktır; B. Çözümlerin zamanında yürütülmesini ve uygulanmasını sağlayacaktır;
C. Çözümlerin ve tazminatın sunulması için etkili kurumların ve standartların oluşturulmasını ve tüm personelin, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğine dayalı insan hakları ihlalleri konusunda eğitilmesini sağlayacaktır;
D. Çözümler ve tazminat süreçleri hakkındaki gerekli tüm bilgilere herkesin erişimi olmasını sağlayacaktır;
E. Tazminat hakkını güvenceye alacak maddi gücü olmayanlar için finansal yardımın sunulmasını ve bu tür finansal veya başka türdeki tazminat hakkının güvenceye alınmasının önündeki diğer engellerin kaldırılmasını sağlayacaktır;
F. Bu İlkeler ile uyumlu olarak uluslararası insan hakları standartlarına saygı duyulmasını ve bağlı kalınmasını teşvik etmek ve cinsel yönelim veya cinsiyet kimliğine dayalı olarak ayrımcılık içeren davranışlara karşı koymak amacıyla, tüm düzeylerde kamu eğitimlerindeki öğretmenler ve öğrencileri, meslek kurumlarını ve insan haklarını ihlal etmesi olası kişileri hedefleyen önlemler de dahil olmak üzere eğitimler ve farkındalığı artırıcı programlar yapılmasını sağlayacaktır.
İLKE 29: HESAP VEREBİLİRLİK
Bu İlkeler’de üzerinde durulan haklar da dahil olmak üzere, insan hakları ihlal edilen herkesin, söz konusu ihlalden doğrudan ya da dolaylı olarak sorumlu olanları, devlet yetkilileri olup olmamalarına bakılmaksızın, söz konusu ihlalin ciddiyeti ile orantılı olarak eylemlerinden dolayı sorumlu tutmaya hakkı vardır. Cinsel yönelimler veya cinsiyet kimliği ile ilgili insan hakları ihlalini
gerçekleştiren failler için cezadan muaf tutulma durumu olmamalıdır.
Devletler;
A. Cinsel yönelimler veya cinsiyet kimliği ile ilgili insan hakları ihlali yapanların hesap verebilirliğini sağlamak üzere uygun, erişilebilir ve etkili cezai, hukuki, idari ve diğer prosedürler ile izleme mekanizmalarının oluşturulmasını sağlayacaktır;
B. Buradaki İlkeler’de belirtilen suç türleri de dahil olmak üzere, mağdurun gerçek veya algılanan cinsel yönelimi veya cinsiyet kimliğine dayalı olarak işlenen tüm suç iddialarının, zamanında ve düzgün bir şekilde soruşturulmasını ve uygun kanıtların bulunduğu durumlarda, sorumlu olanların dava edilmesini, yargılanmasını ve gerektiği şekilde cezalandırılmasını sağlayacaktır;
C. Cinsel yönelim veya cinsiyet kimliğine dayalı ayrımcılığın ortadan kaldırılmasını sağlamak üzere kanunların ve politikaların oluşturulmasını ve uygulanmasını izlemek amacıyla bağımsız ve
etkili kuruluşlar ve prosedürler ortaya koyacaktır;
D. Cinsel yönelim veya cinsiyet kimliğine dayalı olarak insan hakları ihlalinden sorumlu olanların sorumlu tutulmasının önündeki tüm engelleri kaldıracaktır.
EK TAVSİYELER
Toplumun ve uluslararası topluluğun tüm üyelerinin, insan haklarının gerçekleştirilmesi ile ilgili sorumlulukları vardır. Bu nedenle, biz aşağıdakileri tavsiye etmekteyiz:
A. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği, bu İlkeler’i onaylamalıdır, dünya genelinde uygulanmasını teşvik etmelidir ve bunları, saha düzeyi de dahil olmak üzere, İnsan Hakları Yüksek Komiserliği Ofisi’nin çalışmasına katmalıdır;
B. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi, bu İlkeler’i onaylamalıdır ve devletlerin bu İlkeler’e uymasını teşvik etmek amacıyla, cinsel yönelime veya cinsiyet kimliğine dayalı insan hakları ihlallerini önemli ölçüde dikkate almalıdır;
C. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Özel Prosedürleri, cinsel yönelime veya cinsiyet kimliğine dayalı insan hakları ihlalleri konusunda gerekli dikkati göstermelidir ve bu İlkeler’i, kendi direktiflerinin uygulamasına entegre etmelidir;
D. Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal Konseyi, 1996/31 sayılı Önergesine uygun olarak, farklı
cinsel yönelimleri ve cinsiyet kimlikleri olan kişilerin insan haklarını teşvik etme ve koruma amacı
taşıyan sivil toplum örgütlerini tanımalı ve akredite etmelidir;
E. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Sözleşme Organları, bu İlkeler’i kendi içtihatları ve devlet raporlarının incelemesi de dahil olmak üzere kendi ilgili yetkilerinin uygulanmasına güçlü bir şekilde entegre etmelidir ve uygun olduğu durumlarda, insan hakları hukukunun çeşitli cinsel yönelimleri ve cinsiyet kimlikleri olan kişilere uygulanmasına ilişkin genel yorumları ya da diğer yorumlayıcı metinleri benimsemelidir;
F. Dünya Sağlık Örgütü ve UNAIDS programı, kişilerin cinsel yönelimleri veya cinsiyet kimlikleri ile ilgili sağlık ihtiyaçlarına cevap veren ve bu kişilerin insan haklarına ve insanlık onuruna tamamen saygı duyan, uygun sağlık hizmetlerinin ve bakımının sunulmasına ilişkin rehber ilkeler geliştirmelidir;
G. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği, cinsel yönelim veya cinsiyet kimliğine dayalı işkence görmüş olan veya haklı nedenlere dayanan bir işkence korkusu olan kişileri korumak ve insani yardım veya diğer hizmetler ile ya da mülteci statüsüne karar verilmesi ile ilgili olarak hiç kimseye ayrımcılık yapılmamasını sağlamak amacıyla bu İlkeler’i entegre etmelidir;
H. İnsan haklarına ilişkin taahhütleri olan bölgesel ve alt bölge hükümetler arası örgütler ve insan hakları bölgesel sözleşme organları; bu İlkeler’in teşvik edilmesinin bunların çeşitli insan hakları mekanizmaları, prosedürleri ve diğer düzenlemeleri ve girişimleri yetkisinin uygulanmasının bütünleyicisi olmasını sağlamalıdır;
I. Bölgesel insan hakları mahkemeleri, yorumladıkları insan hakları sözleşmeleri ile bağlantılı olan bu İlkeler’i, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğine ilişkin gelişmekte olan davalarına güçlü bir şekilde entegre etmelidir;
J. Ulusal, bölgesel ve uluslararası düzeyde insan hakları üzerine çalışan sivil toplum kuruluşları, kendi özel yetkileri çerçevesinde söz konusu bu İlkeler’e saygı duyulmasını teşvik etmelidir;
K. İnsani örgütler, bu İlkeler’i herhangi bir insani operasyona veya yardım operasyonuna dahil etmelidir ve yardımların ve diğer hizmetlerin sunumunda cinsel yönelime veya cinsiyet kimliğine dayalı olarak kişiler arasında ayrımcılık yapmaktan kaçınmalıdır;
L. Ulusal insan hakları kuruluşları, devlet ve devlet dışı aktörlerin bu İlkeler’e saygı duymasını teşvik etmelidir ve farklı cinsel yönelimleri veya cinsiyet kimlikleri olan kişilerin insan haklarının teşvik edilmesini ve korunmasını çalışmalarına dahil etmelidir;
M. Tıbbi, cezai ve hukuki adalet ve eğitim sektörleri de dahil olmak üzere meslek örgütleri, bu İlkeleri’n uygulanmasını güçlü bir şekilde teşvik ettiklerinden emin olmak için uygulamalarını ve rehber ilkelerini gözden geçirmelidir;
N. Ticari örgütler, kendi işgüçlerine ilişkin olarak bu İlkeler’e saygı gösterilmesini sağlamak ve bu İlkeler’i ulusal ve uluslararası bağlamda teşvik etmek konularında üstlendikleri önemli rolü kabul etmeli ve bu role göre hareket etmelidir;
O. Kitle iletişim araçları, cinsel yönelimler ve cinsiyet kimliği ile ilgili basmakalıpları kullanmaktan kaçınmalıdır ve insanların cinsel yönelimleri ve cinsiyet kimliklerinin çeşitliliğine ilişkin hoşgörüyü ve bunun kabul edilmesini teşvik etmelidir ve bu konulara ilişkin olarak farkındalık oluşturmalıdır;
P. Resmi ve özel fon sağlayıcılar, çeşitli cinsel yönelimleri ve cinsiyet kimlikleri olanların insan haklarının korunması ve teşvik edilmesi için sivil toplum örgütlerine ve diğer örgütlere finansal destek sağlamalıdır.
SÖZ KONUSU BU İLKELER VE TAVSİYELER, uluslararası insan hakları hukukunun farklı cinsel yönelimleri ve cinsiyet kimlikleri olan kişilerin yaşamlarına ve tecrübelerine uygulanmasını yansıtmaktadır ve burada yer alan hiçbir şey uluslararası, bölgesel ya da ulusal kanunlar veya standartlar ile tanımlandığı gibi böylesi kişilerin haklarını ve özgürlüklerini kısıtlayıcı veya bir şekilde sınırlayıcı olarak yorumlanmamalıdır.
YOGYAKARTA İLKELERİNİ İMZALAYANLAR
Philip Alston (Avustralya), Dava Dışı, Özet ve Keyfi İnfazlar Konusunda BM Özel Raportörü, Hukuk Profesörü, New York Üniversitesi Hukuk Fakültesi, ABD Maxim Anmeghichean (Moldova), Avrupa Birliği Uluslararası Lezbiyen ve Gey Derneği Mauro Cabral (Arjantin), Araştırmacı, Universidad Nacional De Córdoba, Arjantin, Uluslararası Gey ve Lezbiyen İnsan Hakları Komisyonu Edwin Cameron (Güney Afrika), Adalet, Yargıtay, Bloemfontein, Güney Afrika Sonia Onufer Corrêa (Brezilya), Brezilya Disiplinler Arası Aids Derneğinde (aBia) Araştırma Görevlisi ve Cinsellik Politikası Kontrol Eş Başkanı (uzmanlar toplantısı eş başkanı) Yakın Ertürk (Türkiye), BM Kadına Yönelik Şiddet Özel Raportörü, Profesör, Sosyoloji Bölümü, Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Ankara, Türkiye Elizabeth Evatt (Avustralya), BM Kadınlara Karşı Ayrımcılığın Önlenmesi Komitesi eski üyesi ve başkanı, BM İnsan Hakları Komitesi eski üyesi ve Uluslararası Hukukçular Komisyonu Temsilcisi Paul Hunt (Yeni Zelanda), BM En Yüksek Sağlık Standardına Erişebilme Hakkı Özel Raportörü ve Profesör, Hukuk Bölümü, Essex Üniversitesi, Birleşik Krallık Asma Jahangir (Pakistan), Başkan, Pakistan İnsan Hakları Komisyonu Maina Kiai (Kenya), Başkan, Kenya İnsan Hakları Ulusal Komisyonu Miloon Kothari (Hindistan), BM Yeterli Barınma İmkanlarına Sahip Olma Hakkı Özel Raportörü Judith Mesquita (Birleşik Krallık), Kıdemli Araştırma Görevlisi, İnsan Hakları Merkezi, Essex
Üniversitesi, Birleşik Krallık Alice M. Miller (Amerika Birleşik Devletleri), Yardımcı Doçent, Kamu Sağlığı Fakültesi, Yönetici Yardımcısı, İnsan Hakları Programı, Columbia Üniversitesi, ABD Sanji Mmasenono Monageng (Botswana), Yüksek Mahkeme Hakimi (Gambiya Cumhuriyeti), Afrika İnsan ve Halkların Hakları Komisyonu Temsilcisi, İşkencenin ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı veya Küçük Düşürücü Muamelenin Yasaklanması ve Önlenmesine İlişkin Robben Adası Rehber İlkelerinin uygulanmasına İlişkin Takip Komitesi Başkanı (Afrika İnsan ve Halkların Hakları Komisyonu) Vitit Muntarbhorn (Tayland), Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’nde İnsan Haklarının Durumuna İlişkin BM Özel Raportörü ve Chulalongkorn Üniversitesi’nde Hukuk Profesörü, Tayland, (Uzmanlar Toplantısı Eş Başkanı) Lawrence Mute (Kenya), Kenya İnsan Hakları Ulusal Komisyonu Temsilcisi Manfred Nowak (Avusturya), BM İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı ve Aşağılayıcı Muamele veya Ceza özel Raportörü, Uluslararası Hukukçular Komisyonu Üyesi, Viyana Üniversitesi’nde İnsan Hakları Profesörü, Avusturya ve ludwig Boltzmann İnsan Hakları Enstitüsü Müdürü Ana Elena Obando Mendoza (Kosta Rika), Feminist Avukat, Kadınların İnsan Hakları Aktivisti ve Uluslararası Danışman Michael O’Flaherty (İrlanda), BM İnsan Hakları Komitesi Üyesi ve Uygulamalı İnsan Hakları Profesörü ve Nottingham Üniversitesi’nde İnsan Hakları Hukuk Merkezi Eş Müdürü, Birleşik Krallık (Yogyakarta İlkelerinin Geliştirilmesi Raportörü) Sunil Pant (Nepal), Blue Diamond Derneği Başkanı, Nepal Dimitrina Petrova (Bulgaristan), Yönetici Müdür, Eşit Haklar Tröstü Rudi Mohammed Rizki (Endonezya), BM Uluslararası Dayanışma Özel Raportörü, Padjadjaran Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Akademik Konulara ilişkin Kıdemli Eğitmen ve Dekan Yardımcısı,Endonezya Mary Robinson (İrlanda), Hakların Gerçekleştirilmesi Kurucusu: Etik Küreselleşme Teşebbüsü, İrlanda Eski Başkanı ve Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Eski Temsilcisi Nevena Vuckovic Sahovic (Sırbistan), Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Komitesi Üyesi ve Çocuk Hakları Merkezi Başkanı, Belgrad, Sırbistan Martin Scheinin (Finlandiya), Birleşmiş Milletler İnsan Hakları ve Terörizmle Mücadele Özel Raportörü, Anayasa Hukuku ve Uluslararası Hukuk Profesörü ve İnsan Hakları Kuruluşu Yöneticisi, Åbo Akademi Üniversitesi, Finlandiya Wan Yanhai (Çin), aiZhi Eylem Projesi Kurucusu ve Beijing aiZhixing Sağlık Eğitimi Enstitüsü Müdürü Stephen Whittle (Birleşik Krallık), Manchester Metropolitan Üniversitesi’nde Eşitlikler Hukuku Profesörü, Birleşik Krallık Roman Wieruszewski (Polonya), Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesi Üyesi ve Poznan İnsan Hakları Merkezi Başkanı, Polonya Robert Wintemute (Kanada ve Birleşik Krallık), İnsan Hakları Hukuku Profesörü, Hukuk Fakültesi, King’s College London, Birleşik Krallık
Amerikalı hukukçu ve siyasetçi Thomas Slade Gorton III, 8 Ocak 1928’de doğdu. Meslek hayatına hukuk alanında başladı ve Washington Eyaleti Başsavcısı olarak görev yaptı. Bundan önce 1959–1969 yılları arasında Washington Eyalet Temsilciler Meclisi’nde görev yapan Gorton, 1967–1969 yılları arasında Meclis çoğunluk liderliğini üstlendi. 1969–1981 yılları arasında Washington Eyaleti Başsavcısı olarak görev yaptı.
Siyaset hayatına atılan Gorton, Amerika Birleşik Devletleri Senatosu’na seçildi. 1981–1987 ve 1989–2001 yılları arasında Washington eyaletinden ABD Senatörü olarak görev yaptı. Uzun siyasi kariyeri boyunca, hukukçu kimliğiyle yasa yapım süreçlerinde aktif rol aldı ve eyalet ile federal düzeyde çeşitli konularda önemli katkılar sundu.
Slade Gorton, 19 Ağustos 2020’de, Washington eyaletinin Clyde Hill kentinde, 92 yaşında hayatını kaybetmiştir.
Gagauz Özerk Yeri’nin Özel Hukuki Statüsüne Dair Yasa, Moldova Cumhuriyeti Parlamentosu tarafından 23 Aralık 1994 tarihinde kabul edilmiştir. 344-XIII sayılı bu yasa, Gagauzya’nın Moldova Cumhuriyeti içindeki özel hukuki statüsünün temel dayanağını oluşturmuştur. Gagauzya’nın yetkileri, Moldova Anayasası’nın 111. maddesi ve bu yasa ile belirlenmiştir.
Yasanın 1. maddesinde Gagauzya, Moldova Cumhuriyeti’nin ayrılmaz bir parçası olan özel statülü özerk bir bölgesel birim olarak tanımlanmıştır. Bu statü, Gagauz halkının kendi kaderini tayin biçimi olarak düzenlenmiştir. Moldova’nın bağımsız devlet statüsünün değişmesi halinde Gagauz halkınaself-determinasyon hakkı tanınmıştır.
Gagauzya’ya kendi yetki alanında siyasi, ekonomik ve kültürel gelişmeye ilişkin meseleleri düzenleme yetkisi verilmiş; Moldova Anayasası ve kanunlarıyla güvence altına alınan hak ve özgürlüklerin Gagauzya’da da geçerli olduğu kabul edilmiştir.
Gagauzya’nın kendi yasama organı olarak Halk Meclisi (Halk Topluşu/Adunarea Populară), yürütme organının başında ise Başkan (Bașkan) öngörülmüştür. Halk Meclisi, kendi yetki alanında yerel yasalar çıkarabilmiş; bilim, kültür ve eğitim, konut ve belediye hizmetleri, şehircilik, sağlık, spor, yerel bütçe, maliye ve vergilendirme, ekonomi ve çevre, çalışma ilişkileri ve sosyal güvenlik gibi alanlarda düzenleme yapabilmiştir. Yürütme yetkisi ise Başkan ve Yürütme Komitesi aracılığıyla kullanılmıştır.
Yasanın 3. maddesinde Gagauzca, Moldova dili (Romence) ve Rusça Gagauzya’nın resmî dilleri olarak belirlenmiş, diğer dillerin kullanımının da güvence altında olduğu düzenlenmiştir. Gagauzya’nın kendi bayrağı, arması ve marşı gibi sembollere sahip olması ve bunların Moldova Cumhuriyeti’nin devlet sembolleriyle birlikte kullanılabilmesi kabul edilmiştir. Eğitim, bilim ve kültür alanlarında Gagauzya’nın kendi yetkilerini kullanmasına imkân sağlanmıştır.
Gagauzya’nın sınırlarının belirlenmesinde de özel kurallar getirilmiştir. Gagauzların nüfusun %50’sinden fazlasını oluşturduğu yerleşimler Gagauzya’ya dahil edilmiş; bu oranın altında kalan yerleşimlerin Gagauzya’ya katılabilmesi ise yerel referandum yoluyla mümkün kılınmıştır. Böylece Gagauzya’nın sınırlarının belirlenmesinde yerel halkın iradesine dayalı özel bir yöntem benimsenmiştir.
Yasa, Gagauzya’nın ekonomik ve mali özerkliğine ilişkin hükümler de içermiştir. Yerel bütçenin oluşturulması, maliye ve vergilendirme, ekonomik kalkınma, doğal kaynakların kullanımı, çevrenin korunması ve sosyal hizmetler Gagauzya’nın yetki alanına dahil edilmiştir. Gagauzya’nın toprakları, yeraltı kaynakları, suları, bitki ve hayvan varlığı ile taşınır ve taşınmaz malları bölgenin ekonomik temelini oluşturmuştur.
Yasanın 25. maddesinde, Moldova Cumhuriyeti’nin Gagauzya’nın kanunla belirlenen yetkilerinin tam ve koşulsuz biçimde gerçekleştirilmesinin garantörü olduğu hükme bağlanmıştır. Böylece Gagauzya’nın özerkliği, Moldova hukuk sistemi içinde anayasal ve yasal güvencelere bağlanmıştır.
Gagauz Yerin Temel Kanunu (Gagauziya Temel Kanunu; Rusça: Уложение Гагаузии), Gagauzya’nın en yüksek hukuki metni ve bölgesel anayasası niteliğindedir. 14 Mayıs 1998 tarihinde Gagauz Halk Meclisi (Halk Topluşu) tarafından kabul edilerek yürürlüğe girmiş ve 1994 tarihli Gagauz Yeri Özel Hukuki Statüsü Kanunu temel alınarak hazırlanmıştır. Temel Kanun, Gagauzya’nın yönetim yapısını, Halk Meclisi ile Başkanın yetkilerini, resmî dilleri ve özerkliğin siyasi, ekonomik ve kültürel alanlardaki temel esaslarını düzenlemiştir. Gagauzya’da kabul edilen yerel düzenlemelerin Temel Kanun’a uygun olması öngörülmüş ve böylece 1994 tarihli özel statü yasasının oluşturduğu hukuki çerçeve, bölgenin kendi temel hukuk metniyle tamamlanmıştır.
Kendi Kaderini Tayin Hakkı(Self Determination Right), ulusların kendi geleceklerini kendi iradeleri ile belirlemesi anlamına gelmektedir. Bu hak insan gruplarına ait bir haktır ve bireysel bir hak değildir. Kendi kaderini tayin hakkının içeriği ve kullanımı konusunda evrensel olarak kabul edilmiş bir anlaşma bulunmamaktadır.
Self Determination Right, modern hukuk kavramı olarak 20. yüzyılda ortaya çıkmıştır. Kavramın kaynağı Fransız İhtilali yıllarına dayanaktadır. Bolşevik lider Vladimir Ilyic Lenin tarafından 1914 yılında yazılan “Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı” isimli eserden sonra kullanımı yaygınlaşmış, uluslararası hukukun temel kavramlarından biri haline gelmiştir.
Milletlerin kendi siyasal yönetimlerini, ekonomik, sosyal ve kültürel politikalarını kendilerinin belirlemesini ifade eden kavramın uygulaması günümüzde Birleşmiş Milletler kararları ile ortaya çıkmakta, alınan kararların uluslararası meşruiyeti bu kararlarla sağlanmaktadır.
Ulusların eşitliği ve her ulusun kendi geleceğini kendisinin belirlemesi düşüncesi mevcut statüko ile çatışma sonucunu getirebilmektedir. Birleşmiş Milletler uygulamasında, self determinasyon hakkının kullanılabilmesi için; bu hak kullanılmasında devletlerin toprak bütünlüğünün ihlal edilmemesi ve bu hakkın kullanımında taraf olan herkesin mutabakat halinde olası şartlarının gerçekleşmesi gerekmektedir.
Bütün halklar kendi kaderlerini tayin hakkına sahiptir. Bu hak vasıtasıyla halklar kendi siyasal statülerini serbestçe tayin edebilir ve ekonomik, sosyal ve siyasal gelişmelerini serbestçe sürdürebilirler.
Bütün halklar uluslararası hukuka ve karşılıklı menfaat ilkesine dayanan uluslararası ekonomik işbirliği yükümlülüklerine zarar vermemek koşuluyla, doğal kaynakları ve zenginlikleri üzerinde kendi yararına serbestçe tasarrufta bulunabilir. Bir halk sahip olduğu maddi kaynaklardan hiçbir koşulda yoksun bırakılmaz.
Kendini yönetemeyen ve vesayet altındaki ülkelerden sorumlu olan devletler de dahil olmak üzere bütün devletler, kendi kaderini tayin hakkının gerçekleştirilmesi için çaba gösterir ve Birleşmiş Milletler Şartı’nın hükümlerine uygun olarak bu hakka saygı gösterir.
BM Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılması Komitesi, kendi kaderini tayin hakkının, tüm halkların ekonomik, sosyal ve kültürel gelişmelerini dış müdahale olmaksızın özgürce sürdürme haklarını içerdiğini ve hükümetlerin tüm nüfusu herhangi bir müdahale olmaksızın temsil etmesi gerektiğini; ırk, renk, soy veya etnik kökene göre ayrım yapılmaması gerektiğini belirtmektedir.
Samlesbury Cadıları Davası: İngiltere’de Lancashire bölgesindeki Jane Southworth, Jennet Bierley ve Ellen Bierley adlı üç kadın cadılık suçlamasıyla Lancaster Ağır Ceza Mahkemesi’nde (Lancaster Assizes) yargılanmaya başladı. Dava, İngiliz cadılık yargılamalarının en bilinen örneklerinden biri olarak tarihe geçti. Davanın tek tanığı olan 14 yaşındaki kızın mahkemede verdiği ifadenin yalan olduğu anlaşılınca, Yargıç Sir Edward Bromley üç kadının da beraatine karar verdi.
Pendle Cadıları Davası: On iki sanık, Lancashire’deki Pendle Tepesi çevresinde yaşıyordu ve büyücülük yaparak on kişiyi öldürmekle suçlandılar. Samlesbury cadıları ve diğerleriyle birlikte, 18-19 Ağustos 1612’de Lancaster Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılandılar. Yargılanan on bir kişiden (dokuz kadın ve iki erkek) on tanesi suçlu bulunarak asılarak idam edildi; bir kişi ise suçsuz bulundu.
1692
Massachusetts’de bir kadın ve dört erkek olmak üzere 5 kişi cadılık suçlamasıyla idam edildi. 1692 yılında, tarihin karanlığında kalan trajedi 1950’lerde tekrar hortlamış ve ABD’de çok sayıda entelektüelin yaşamları karartılmıştı. Arthur Miller, Cadı Kazanı isimli eseri ile şimşekleri üzerine çekmiş ve komünizmi desteklemekle suçlanarak 1957 yılında yargılanmıştı.
1772
İsveç’te Gustav III darbesi ve anayasal değişiklik: Gustav III, 19 Ağustos’ta darbe (Kansız Devrim) yaparak iktidarı ele geçirdi; ertesi gün 1720’den beri uygulanan düzen değişti ve yeni anayasal düzen kabul edildi. Bu, İsveç anayasa tarihinin önemli dönüm noktalarından biri oldu.
1886
Amerika Birleşik Devletleri’nin Chicago kentindeki Haymarket Davası’nda jüri sanıkları suçlu buldu; sanıklardan biri 15 yıl hapis, diğerleri ise idam cezasına mahkûm edildi.
1900
Çağdaş İngiliz filozofu Gilbert Ryle doğdu. (Ölümü:6 Ekim 1976 ) Husserl ve Heidegger’in etkisiyle fenomenoloji üzerine yoğunlaşmasına karşın Wittgenstein felsefesiyle tanıştıktan sonra analitik felsefeye yöneldi. The Concept of Mind, Dilemmas, Plato’s Progress, Collected Papers, Collected Papers, On Thinking ve Aspects of Mind isimli eserleri bulunmaktadır.
1916
Hukukçu yazar ve araştırmacı Orhan Hançerlioğlu doğdu. (Ölümü: 9 Temmuz 1991, İstanbul)
1919
ABD Başkanı Woodrow Wilson, Versailles Antlaşması’nı görüşen Senato Dış İlişkiler Komitesi önünde ifade verdi. Versay Antlaşması, I. Dünya Savaşı’nda Almanya’ya karşı askeri harekatları sona erdirmiş ve başka bir dünya savaşını önlemek amacıyla kurulan uluslararası bir örgüt olan Milletler Cemiyeti‘ni oluşturmuştu.
Afganistan, Birleşik Krallık‘tan bağımsızlığını kazandı. 19 Ağustos, Afgan Bağımsızlık Günü olarak kutlanmaktadır.
1920
TBMM, Sevr Antlaşması‘nı imzalayanları ve Saltanat Şûrası’nda antlaşma lehinde oy kullananları vatan haini ilan etti. TBMM, Sevr’i “ölü doğan bir antlaşma” olarak değerlendirmekte ve bu antlaşmayı imzalayanları da “Vatan Haini” ilân etmekte idi 4 . (TBMM K.M.,C.1, Kararname No: 37, s.420)
1923
İtalyan iktisatçı ve sosyolog Vilfredo Pareto yaşamını yitirdi. (Doğumu: 1848)
1927
Massachusetts Yüksek Mahkemesi, Sacco ve Vanzetti‘nin yeniden yargılanma ve cezanın kaldırılması taleplerini reddetti. Karar, iki sanığın infazının önündeki son eyalet hukuku engelini kaldırdı. İnfazları 23 Ağustos’ta gerçekleştirildi.
1934
Nazilerin lideri Adolf Hitler, Almanya’da yapılan Cumhurbaşkanlığı Referandumunda %89.9 oranında ‘evet’ oyu aldı
Adolf Hitler
1939
Adalet Bakanlığı bir genelge yayımlayarak iki tarafın rızası ile anlaşmalı şekilde boşanmak isteyen tarafların her ikisinin de tereddüde mahal bırakmayacak biçimde başvuru yapmaları ve yargılamaların daha sıhhatli yapılması gerektiğine dönük düzenleme yaptı. Genelge ile toplum hayatında tamiri imkansız zararların engellenmesi hedeflendi.
1942
Amerikalı hukukçu siyasetçi ve oyuncu Fred Thompson, doğdu. (Ölümü: 1 Kasım 2015) 2002’den itibaren Law & Order televizyon dizisindeki savcı Arthur Branch rolüyle ün kazandı.
Fred Thompson
1950
Macaristan’da Generaller Davası (Sólyom Davası) sonuçlandı, General László Sólyom ve altı askerî yetkili idam edildi. Tutuklanan ve yargılanan 66 askeri personel, polis ve sivil kişiden 12’si ölüm cezasına çarptırıldı (7’si idam edildi) ve 6’sı zorunlu çalışma cezasına çarptırıldı. Komünist rejimin düşüşünden sonra, 1990’da, sanıklar suçsuzluktan beraat etti, yeniden yargılama sırasında, 1950’deki davayla ilgili belgelerin imha edildiği ortaya çıktı. Generallerin rütbeleri iade edildi.
1955
ABD Başkanı Dwight D. Eisenhower, 19 Ağustos 1955’te bir Bildiri yayınlayarakConstitution Week ilanını yaptı ve ABD Anayasası’nın kabulünü anma geleneğini başlattı. 17 Eylül- 23 Eylül arası Anayasa Haftası olarak kutlanmaktadır.
1960
Amerika ile SSCB arasında krize neden olan Lockheed U-2 casus uçağının düşürülmesi olayında, Amerikalı pilot Francis Gary Powers, 19 Ağustos 1960’ta Sovyetler Birliği tarafından yargılandı, 3 yıl hapis ve 7 yıl çalışma kampı cezasına çarptırıldı. Cezaevinde İki yıl kaldıktan sonra KGB casusu Rudolf Abel ile Doğu Almanya’da takas edildi ve Amerika’ya geri döndü. Powers 1977’de helikopter kazasında öldü.
Francis Gary Powers
1965
Frankfurt’taki İkinci Auschwitz Davası sona erdi ve 17 sanık hakkında hüküm verildi. Altı sanık ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı. Kampın baş işkencecisi Çavuş Wilhelm Boger, “şahsen 114 cinayet işlemek ve daha birçok cinayete yardım etmek” suçundan mahkum edildi. Dava, Nazi suçlarının yargılanması ve Almanya’nın savaş suçlarıyla hukuken hesaplaşması bakımından Alman hukuk tarihinin en önemli davalarındandır.
CHP, AP, MP ve YTP’den 8 milletvekilini ”kara listeye” alıp bir basın toplantısıyla açıklayan ve yeniden seçilmemeleri çağrısı yapan Türk-İş’in Genel Merkez’i polisçe arandı ve dağıtılan liste toplatıldı. Ayrıca yöneticiler hakkında savcılık soruşturması başlatıldı.
1971
Feshedilen TİP’in Genel Başkanı Behice Boran ve 19 partilinin yargılanmasına Ankara Sıkıyönetim Mahkemesi’nde başlandı.
1973
Ankara Birlik Sahnesi yönetmen ve oyuncuları 6’şar yıl 8’er ay hapse mahkum edildi.
1978
Gazetelerin para ikramiyesi dağıtması yasaklandı.
1978
İstanbul Barosu Yönetim Kurulu, hakkında MİT mensubu olduğu ve 12 Mart rejimi döneminde gizli kontr-gerilla merkezlerinde işkenceli sorgulara katıldığı yolunda iddialar bulunan Avukat Necdet Küçüktaşkıner’i Baro’dan ihraç etti.
1978
Orta Çağ’dan kalma Rum Ortodoks kilisesi olan ve 21 Ağustos 2020 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Kariye Camii adını alan yapıda hırsızlık ve soygun meydana geldi. Faili meçhul kaldı.
1978
Filipin bağımsızlık hareketinin önderi ve Filipinler’in ilk devlet başkanı, Manuel Luis Quezón y Molina yaşamını yittirdi. (Doğumu: 19 Ağustos 1878, Baler, Filipinler)
1981
Türkeş ve 219 MHP’li için idam cezası istenen 587 sanıklı “MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası” başladı. Sanıklar “Anayasayı tağyir, tebdil veya ilgaya teşebbüs” ile ”Halkı birbiri aleyhine silahlı isyana teşvik ve tahrik suçunda yargılandı.
1982
Bir kişiyi öldürmekten hükümlü Eşref Özcan idam edildi.
İstanbul Su ve Kanalizasyon İşletmesi (İSKİ) Genel Müdürü Ergun Göknel tutuklandı. Göknel hakkında yolsuzluk iddiaları kamuoyuna yansımıştı.
1994
Amerikalı kimyager ve Nobel Barış Ödülü sahibi Linus Pauling, yaşamını yitirdi. (Doğumu: 1901)
1996
Cezaevlerindeki ölüm oruçlarında hayatını kaybeden 12 kişi için RP’li Adalet Bakanı Şevket Kazan hakkında suç duyurusunda bulunmak isteyen Devrimci Tutsaklarla Dayanışma Platformu üyelerinden 2 kişi ile ÇHD’li Avukat Ahmet Düzgün Yüksel gözaltına alındı.
Irak’a cezaevlerini inceleme heyeti gönderen RP’li Adalet Bakanı Şevket Kazan: “Bizde bir kişi önce kapalı, sonra yarı-açık ve en son açık cezaevine alınıyor. Irak’ta ise “Tövbe suresi” gibi bazı sureleri ezberleyenlerin cezaları azaltılıyor, alıp inceleriz” dedi.
2002
Nijerya’da recm (taşlanarak öldürme) cezası verilen Emine Laval, temyiz davasını kaybetti. Yüksek Şeriat Mahkemesi, Laval hakkında evlilik dışı çocuk doğurduğu gerekçesiyle verilen recm cezasını onayladı.
2008
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, sanık olduğu Kayıp Trilyon Davasında özel yetkisine dayanarak Erbakan’ın ev hapsi cezasını affetti. Erbakan, Kayıp Trilyon davasında Ankara 9. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından özel belgede sahtecilik suçundan 2 yıl 4 ay hapse mahkum olmuş ve diğer 68 RP yöneticisi de 1 yıl ile 1 yıl 2 ay arası hapisle cezalandırılmıştı. Hazine, yasal faizi ile 11 milyon lirayı bulan kamu zararının parti yöneticilerinden alınması için Abdullah Gül, Necmettin Erbakan ve Abdülkadir Aksu gibi isimlerin de bulunduğu 88 kişi hakkında alacak davası açtı. Akıbeti meçhul kaldı.
2008
Zambiya’nın üçüncü Cumhurbaşkanı Levy Patrick Mwanawasa yaşamını yitirdi. (Doğumu: 3 Eylül 1948) 2002’den Ağustos 2008’deki ölümüne kadar cumhurbaşkanı olarak görev yaptı. Yolsuzluğa karşı mücadelesi ile adını tarihe yazdırdı.
Levy Patrick Mwanawasa
2008
Birleşmiş Milletlerin Bağdat’taki merkezinin 19 Ağustos 2003’te bombalanması ile birlikte 22 BM çalışanının hayatını kaybetmesini takiben BM Genel Kurulu tarafından Dünya İnsani Yardım Günüilan edildi.
2011
Van’dan İstanbul’a nakledilen beş tutuklu ve hükümlünün içinde olduğu ring aracında yangın çıktı. Şoför ve askerler kurtuldu, mahkumlar yanarak hayatını kaybetti.
2014
İranlı hukukçu aktivist, şair, Simin Behbehani, hayatını kaybetti. (Doğumu: 20 Haziran 1927, Tahran) Tahran’da lise eğitimini tamamladıktan sonra Tahran Üniversitesi’nde Hukuk ve Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezun oldu. Yüksek Öğretmen Okulu’nu bitirdi ve çeşitli okullarda öğretmenlik yaptı. Nobel Edebiyat Ödülü‘ne iki kez aday gösterildi. İran‘da modern şiirin kurucularından biri olarak kabul edilmektedir.
2017
Amerikalı, insan hakları aktivisti, sosyal eleştirmen, yazar ve girişimci Dick Gregory yaşamını yitirdi. (Doğumu: 1932)
2019
Diyarbakır, Mardin ve Van Büyükşehir Belediye Başkanlıklarına kayyım atandı. Seçme ve seçilme üzerinden büyük tartışmalar meydana geldi.
26 Mayıs 2017 tarihli Bakanlar Kurulu Kararıyla Başbakanlık Kamu Görevlileri Etik Kurulu üyeliğine atanmış olan Ahmet Halûk Dursun yaşamını yitirdi. (Doğumu: 1957, Hereke, Kocaeli)
2020
Amerikalı hukukçu ve senatör Thomas Slade Gorton hayatını kaybetti. (Doğumu: 8 Ocak 1928) Mesleğe Washington Başsavcısı olarak başladı. 1959-1969 ve 1969-1981 yıllarında iki dönem bu görevi yürüttükten sonra Demokrat Parti üyesi olarak siyasete girdi. Amerika Birleşik Devletleri Washington senatörü olarak 1981-1987 ve 1989-2001 yılları arasında görev yaptı.
Slade Gorton
2025
Uluslararası Af Örgütü, Etiyopya’daki Sivil Toplum Örgütü (STK) yasasında önerilen değişiklikleri kınayan bir açıklama yayınladı ve taslak değişikliğin yürürlüğe girmemesi gerektiğini açıkladı. Etiyopya’daki yeni iktidar, ağır insan hakları ihlallerini sonlandırarak, devam eden hak ihlallerine son vereceğini ve halkı için haklara saygılı bir devlet yönetimi sağlayacağını defalarca deklare etmişti.
Avustralya tüketici koruma kurumu, Google’a rekabeti engelleyici uygulamaları nedeniyle açtığı davada para cezası verilmesin sağladı. Google, ACCC ile iş birliği yaparak sorumluluğu kabul ederek 55 milyon dolar ceza ödemeye razı oldu.
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından başlatılan soruşturma kapsamında gözaltına alınan ve Beyoğlu Belediye Başkanı İnan Güney’in de aralarında bulunduğu 44 kişiden 17’si “kamu kurum ve kuruluşlarının zararına dolandırıcılık” ve “suç işlemek amacıyla kurulan örgüte üye olma” suçlamasıyla tutuklandı. 3 kişi hakkında imza ve yurt dışına çıkış yasağı, diğer 24 kişinin ise yurt dışına çıkış yasağı şeklinde adli kontrol tedbiri uygulanarak serbest bırakılması yönünde karar verildi. İçişleri Bakanlığı, hakkındaki soruşturma kapsamında tutuklanan Beyoğlu Belediye Başkanı İnan Güney’in ‘geçici tedbir olarak’ görevinden uzaklaştırıldığını bildirdi.
Küresel Organize Suç Endeksi’nin son verileri açıklandı. Rapora göre Türkiye, dünya genelinde 14’üncü, Avrupa’da ise organize suçlarda birinci sırada yer aldı. Enes H. Ermaner, tabloyu, “cezasızlık kültürü, gelir adaletsizliği ve yozlaşmış yargı pratiğinin” sonucu olarak tanımladı.
Adalet Bakanlığı, AKP’den istifa eden avukat Mücahit Birinci hakkında soruşturma izni verdi.
Ağrı’nın Tutak ilçesinde yaşanan olayda 71 yaşındaki erkek, 61 yaşındaki eşini silahla vurarak öldürdü. Cinayet zanlısı C.K. ise olayda kullandığı silahıyla birlikte jandarma ekiplerine teslim oldu.
Müjdat Gezen hakkında “halkı kin ve düşmanlığa tahrik”ten soruşturma başlatıldı. Gezen, Vatan Emniyet binasında ‘Müslümanlarda bir adet vardır, biri öldüğü zaman annesinin adı ile gömülür, bilir misiniz sebebini? Çünkü Anadolu’da çok sevdiğim bir söz vardır; ‘Anan mutlaka anandır, baban belki babandır, doğru değil mi ama garanti’ sözleri nedeniyle verdiği ifadede ‘Cennet annelerin ayakları altındadır’ sözünün şaka yollu bir anlatımıdır.” dedi.
2026
İki gözünde ileri düzeyde görme kaybı olan ve Bafra T Tipi Kapalı Cezaevinde tutulan Grup Ekin’in solisti ve yazar Metin Turan, Adli Tıp Kurumunun (ATK) hakkında “cezaevinde kalamaz” raporu vermesi üzerine, 27 yaşında girdiği cezaevinden 59 yaşında tahliye edildi. Mahpusluğu boyunca birçok cezaevinde yatan Turan, 1990 yılında ODTÜ İktisat bölümünü onur öğrencisi olarak bitirmiş, Grup Ekin ve Grup Yorum’da solistlik yapmış, 1994 yılında cezaevine girmiş, Sağmalcılar Cezaevindeyken düzenlenen “Hayata Dönüş Operasyonu” sırasında iki gözünde görme kaybı yaşamış, ameliyatlar geçirmişti.
İzmir’in Gaziemir ilçesinde B.K., uyuşturucu bağımlısı olduğu öne sürülen 21 yaşındaki oğlu Furkan Kaya’yı tüfekle vurarak öldürdü. Olayın ardından polise teslim olan baba, çıkarıldığı mahkemece tutuklandı.
İstanbul 33. Ağır Ceza Mahkemesi’nce görülen İmamoğlu Çıkar Amaçlı Suç Örgütü Davasının ikinci celse duruşmasına, Silivri’deki Marmara Kapalı Cezaevi’ne inşa edilen yeni duruşma salonunda devam edildi. Duruşmada, tutuksuz sanıklar savunma yaptı.
ODTÜ Bahar Şenliği’ndeki İlkay Akkaya konserinde biri Türk bayrağı taşıyan iki öğrenci grubu arasında çıkan ve kamuoyuna “bayrağa saldırı” iddiasıyla yansıyan arbedeye ilişkin soruşturma tamamlandı. Hazırlanan 9 sayfalık iddianamede 6’sı tutuklu 21 kişi sanık olarak yer alırken, savcılık 11 sanık için 3 yıla, 10 sanık için ise 4 yıla kadar hapis cezası talep etti.
YENİ Parti Gaziantep Milletvekili Melih Meriç’in bıçaklanmasına yönelik yürütülen soruşturmada gözaltına alınan eski CHP Oğuzeli İlçe Başkanı Seydi Ahmet Keleş ile oğlu Hakan Keleş tutuklandı.
Ankara’da göçmen kaçakçılığı, insan ticareti ve fuhşa teşvik suçlarına yönelik düzenlenen operasyonda 5 eğlence mekanına baskın yapıldı. Operasyonda 26 şüpheli yakalanırken, 19 yabancı uyruklu hakkında sınır dışı işlemleri başlatıldı.
Adana’da Furkan Vakfı‘na yönelik düzenlenen operasyonda Kurucu Başkan Alparslan Kuytul ve eşi Semra Kuytul’un yanı sıra çok sayıda vakıf üyesi gözaltına alındı, 49 adrese baskın yapıldı, 32 kişi hakkında adli işlem başlatıldı. Operasyon kapsamında 5 şirkete kayyım atanması kararlaştırıldı. Adana 6. Sulh Ceza Hâkimliği, Furkan Vakfı’na yönelik yürütülen soruşturma kapsamında birçok sosyal medya hesabı ve web sitesine “millî güvenlik ve kamu düzeninin korunması” gerekçesiyle erişim engeli getirdi.
Bursa’nın Yıldırım ilçesinde haklarında çeşitli suçlardan kesinleşmiş hapis cezaları bulunan 9 şahıs yakalanarak cezaevine gönderildi.
Adana Merkez Yüreğir ilçesinde “yan bakma” tartışması nedeniyle çıkan kavgada 1 kişiyi bıçaklayarak öldüren zanlı tutuklandı.
7 Eylül 2016‘da İstanbul Beykoz‘daki çitliğinde hayatını kaybeden Eski Ulaştırma Bakanı Arif Ahmet Denizolgun’un şüpheli ölümüne ilişkin yürütülen soruşturmada, Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı’nın talebi doğrultusunda başlatılan “fethi kabir” (mezar açma) işlemi tamamlandı.
Bitlis merkezli 7 ilde, ‘tefecilik’ suçuna yönelik düzenlenen eş zamanlı operasyonlarda gözaltına alınan 32 şüpheliden 25’i tutuklandı.
Suriye’de yaşamını yitiren bir kadının saç örgüsünün kesilmesine tepki amacıyla başlatılan “saç örme” kampanyasına destek veren hemşire İkra Avcı, meslekten ihraç edildi. Daha önce görevden uzaklaştırılan Diyarbakırlı hemşire Avcı, hakkında açılan davada 21 Mayıs 2026’da beraat etmişti.
“Yasa dışı bahis”, “nitelikli dolandırıcılık”, “rüşvet” ve “kara para aklama” suçlarından tutuklu bulunan TV yorumcusu Rasim Ozan Kütahyalı hakkında tahliye kararı verildi.
Kamuoyunda Güllü adıyla bilinen şarkıcı Gül Tut‘un hayatını kaybetmesine ilişkin yürütülen soruşturma kapsamında hazırlanan iddianame kabul edildi. Yalova 1. Ağır Ceza Mahkemesi, tutuklu sanık Tuğyan Ülkem Gülter‘in tutukluluk halinin devamına karar verdi.
Alman anarşist Louis Lingg, 9 Eylül 1864’te Almanya’nın Mannheim kentinde doğdu. Haymarket Olayı’nda kışkırtıcılık suçlamasıyla yargılandı ve ölüm cezasına çarptırıldı. İnfazından bir gün önce, 10 Kasım 1887’de hücresinde intihar ederek yaşamına son verdi.
1886’da Chicago’da toplanan Amerika İşçi Sendikaları Konfederasyonu, 8 saatlik iş günü talebiyle 1 Mayıs’ı grev ve eylem günü ilan etti. 1 Mayıs 1886’da yarım milyondan fazla işçi greve katıldı. Grevler sürerken 4 Mayıs 1886’da Chicago’daki Haymarket Meydanı’nda büyük bir gösteri düzenlendi.
Aynı dönemde Kentucky’nin Louisville kentinde 6 binden fazla siyah ve beyaz işçinin birlikte yürüyüş yapması, ırklar arası dayanışmanın önemli bir örneği olarak tarihe geçti.
Haymarket Olayı’nın ardından yüzlerce işçi tutuklandı. Sekiz kişi; Albert R. Parsons, August Spies, Samuel J. Fielden, Michael Schwab, Adolph Fischer, George Engel, Louis Lingg ve Oscar Neebe yargılandı. En gençleri Louis Lingg idi. Oscar Neebe 15 yıl hapse mahkûm edilirken, diğer yedisine idam cezası verildi. Albert Parsons, August Spies, Adolph Fischer ve George Engel idam edildi. Samuel Fielden, Michael Schwab ve Oscar Neebe hapis yattı; 1893’te Illinois Valisi John Peter Altgeld tarafından affedildi.
Lingg, olay sırasında doğrudan bomba atmakla suçlanmadı. Ancak evinde patlayıcı yapımında kullanılan malzemeler bulunduğu için “kışkırtıcılık” ve “suikasta hazırlık” suçlamaları yöneltildi. Yargılaması ciddi şekilde eleştirildi; delillerin yetersiz olduğu ve kararın tamamen politik amaçlarla verildiği savunuldu. Sanıklar, jüri seçimi dahil, adil yargılanma haklarının ciddi şekilde kısıtlandığı ve yargılamanın siyasi baskılarla şekillendiği yönünde güçlü itirazlar sundu ancak idam kararları engellenemedi.
İdamdan bir gün önce intihar eden Lingg, işçi hareketi içinde direnişin sembolü haline geldi. Onun ve arkadaşlarının mücadelesi, 1 Mayıs’ın tüm dünyada İşçi Bayramı olarak kabul edilmesine doğrudan ilham verdi. 1889’da toplanan İkinci Enternasyonal’de Fransız bir işçi temsilcisinin önerisiyle 1 Mayıs günü, tüm dünyada Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü olarak ilan edildi.
Acı İntihar
Louis Lingg, dinamit kapsülünü sakladığı sigara büyüklüğünde bir aletle intihar etti. Bu kapsül ağzına konularak ateşlendi; patlama sonucu alt çenesi parçalandı ve yaklaşık 6 saat süren bir acıdan sonra hayatını kaybetti. Hücre duvarına kendi kanıyla “Hoch die Anarchie!” (Yaşasın anarşi!) yazdığı bilinmektedir.
Dünya İnsani Yardım Günü(World Humanitarian Day), insani yardım faaliyetlerinde görev yapanları ve bu görevler sırasında hayatını kaybedenleri anmak amacıyla, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun İsveç’in öncülüğünde kabul ettiği A/63/L.49 sayılı karar ile 19 Ağustosolarak ilan edilmiştir.
Karar, karar, BM’nin insani yardım mekanizmalarının güçlendirilmesine ilişkin kapsamlı bir çerçeve sunmuş ve 19 Ağustos’un Dünya İnsani Yardım Günü olarak ilan edilmesini sağlamıştır. karar, 1991 tarihli 46/182 sayılı BM kararını ve insani yardım ilkeleri olan insaniyet, ayrım gözetmeme, tarafsızlık ve bağımsızlığı teyit etmiştir.
19 Ağustos tarihi, BM’nin Bağdat’taki merkezine düzenlenen saldırıda 22 çalışanın yaşamını yitirdiği güne karşılık gelmektedir.
Kararın Çerçevesi
Küresel gıda krizinin insani etkileri, doğal afetler ve iklim değişikliğinin sonuçları,
Sivil halka ve insani yardım çalışanlarına yönelik şiddet, cinsiyet temelli şiddet ve çocuklara yönelik saldırılar,
İnsani yardım çalışanlarına yönelik artan saldırılar ve bunun olumsuz etkileri,
Afet risk azaltma ve hazırlığın güçlendirilmesi,
BM acil yardım koordinasyonunun güçlendirilmesi,
Fonların öngörülebilir, yeterli, zamanında ve esnek biçimde sağlanması,
Ulusal ve yerel kapasitenin güçlendirilmesi,
Uluslararası iş birliği ve bölgesel örgütlerin rolünün artırılması,
Cinsiyete dayalı şiddetle mücadele ve iç yerinden edilmiş kişilerin korunması,
Üye Devletler ve bağışçıların daha fazla katkı yapması,.
BM insani yardım koordinatörlerinin desteklenmesi,
Afetlere hazırlık, risk azaltma ve erken toparlanma süreçlerinin güçlendirilmesi,
Bağdat Saldırısı
Birleşmiş Milletler, 2003 yılında Irak’ta işgal sonrası yeniden yapılanma sürecine destek için Bağdat’taki Canal Hotel’i merkez olarak kullanmaktaydı. Ancak 19 Ağustos günü gerçekleştirilen kamyon bombası saldırısında bina ağır hasar almış ve çok sayıda can kaybı yaşanmıştır.
Saldırıda, aralarında Brezilyalı diplomat ve BM Irak Özel Temsilcisi Sérgio Vieira de Mello’nun da bulunduğu 22 BM çalışanı hayatını kaybetmiş, 150’den fazla kişi yaralanmıştır. Bu olay, BM’nin tarafsızlığına yönelik en büyük saldırılardan biri olarak tarihe geçmiştir.
Dünya İnsani Yardım Günü’nün İlanı
Bu saldırının ardından, insani yardım çalışanlarının fedakârlıklarını onurlandırmak ve küresel ölçekte farkındalık yaratmak amacıyla BM harekete geçmiştir.
2008 yılında BM Genel Kurulu, 19 Ağustos tarihini “Dünya İnsani Yardım Günü” olarak ilan etmiş ve bu günün her yıl farklı etkinliklerle anılmasına karar verilmiştir. Bu adım, uluslararası toplumda insani yardım çalışanlarının önemini pekiştirmiştir.
Dünya İnsani Yardım Günü’nün Anlamı
Bu özel gün üç temel amacı taşımaktadır:
Anma: Görev sırasında yaşamını yitiren insani yardım çalışanlarının hatırası yaşatılmaktadır.
Farkındalık: İnsani krizlerde yardım ulaştırmanın riskleri ve zorlukları dünya kamuoyuna aktarılmaktadır.
Dayanışma: Yardım kuruluşlarına destek verilmesi ve insani değerlerin korunması yönünde küresel bir çağrı yapılmaktadır.
Her yıl seçilen farklı temalar aracılığıyla iklim değişikliği, açlık, mülteci hakları ve çocukların korunması gibi evrensel sorunlara dikkat çekilmektedir. Bu bağlamda gün, hem sembolik hem de pratik bir misyon taşımaktadır.
Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev, Étienne de La Boétie‘nin tahminen 1550’de yazdığı ve 1579’da gizlice basılan eseridir. Kitap, çoğunluğun tek bir kişiye boyun eğmesinin nasıl mümkün olduğunu ve insanların gönüllü kulluktan nasıl kurtulabileceğini anlatırken devlet ve iktidar ilişkilerine de yeni yaklaşımlar getirmektedir.
“Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev” (Discours de la servitude volontaire), siyasi felsefesi alanında bir başyapıttır. Eser, bireylerin kendi özgürlüklerini gönüllü olarak neden terk ettikleri ve baskıcı yönetimlere boyun eğdikleri sorusunu irdelemektedir.
Kitap, bireysel özgürlük ve direnişin önemine dair güçlü bir mesaj vermiş ve tarihin farklı dönemlerinde diktatörlükler ve otoriteryanizme karşı direniş hareketleri için ilham kaynağı olmuştur. La Boétie, bu metinde bireyin bilinçlenmesini ve toplumsal bir uyanışı savunmaktadır.
İktidarın tahakkümüne biat eden insanlar üzerinden devletin, dolayısıyla da itaat ve iktidar ilişkilerinin sorgulandığı bu kitap, La Boétie henüz 22 yaşında bir üniversite öğrencisiyken yazılmıştır. Gönüllü Kulluk, tiranlara karşı özgürlüğü yücelten bir deneme biçiminde yazılmış; güzel bir ideale sahip, ancak tarihsel koşulların bunun gerçekleşmesine olanak vermeyeceğini sezen genç bir aydının çaresiz tutumunu yansıtmaktadır.
On altıncı yüzyılda yazılan, devlet egemenliği ve iktidarın meşruluğunu irdeleyen bu eser, on dokuzuncu yüzyıl toplumsal hareketlerine yön vermekle kalmayıp Tolstoy gibi dönemin anarşist düşünürlerini de etkilemiştir.
La Boétie’nin kısa hayatına sığan bu kısa metinde, iktidar ilişkilerinin nasıl sürdürüldüğünü ve bu tahakküm karşısında direniş ve sivil itaatsizlik teorilerinin nasıl hayata geçirilebileceği açıklanmaktadır.
La Boétie, insanların baskıcı yönetimlere karşı çıkmamasını, bir çeşit psikolojik ve sosyal alışkanlık olarak görmektedir. Ona göre, bireyler, baskıcı rejimlere karşı gelmek yerine, onları kabullenmeyi tercih ederler, çünkü zamanla baskı altında yaşamaya alışırlar ve bu durumu normalleştirirler. Yazar bu olguya “gönüllü kulluk” adını verir.
Kitap, zamanının çok ötesinde bir eserdir. Özellikle totaliter rejimlere karşı direnişin felsefi temellerini anlamak için önemli bir kaynaktır. “Gönüllü Kulluk” kavramı, günümüzde de modern siyasi analizlerde sıklıkla tartışılmaktadır .
La Boétie, Fransa’nın Périgord bölgesinin küçük bir kenti olan Sarlat’da, 1 Kasım 1530’da dünyaya geldi. Erken yaşta yetim kalan La Boétie, amcasının yanında yaşadı. 1553’te Orléans Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Genç yaşında, Kral II. Henri’nin onayıyla Bordeaux Parlamentosu’nda danışman olarak göreve başladı ve ölümüne kadar bu göreve devam etti. Danışmanlığın yanı sıra diplomatik arabuluculuk yaptı,
Ksenofon ve Plutarkhos’un eserlerini Fransızcaya çevirdi. Dönemin siyasi hareketlerine dair Ocak Fermanı Hakkında İnceleme adlı kitabını ölümünden bir yıl önce 1562’de yazmıştır. Modern siyaset biliminin temellerini atan Fransız yazar, düşünür, yargıç ve siyasetçi. Montaigne’in en yakın dostu olarak bilinmektedir. La Boétie, daha 33 yaşma basmadan, 18 Ağustos 1563’te Germignan kasabasında ölmüştür. Bir Rönesans insanı olan La Boétie’nin kısa yaşamı boyunca Ksenophon, Plutarkos ve Aristoteles’ten yaptığı çeviriler ile yazdığı şiirler, ölümünden sonra 1570’te Montaigne tarafından yayımlanmıştır. En önemli eseri olan Söylev, bazı Protestan düşünürler için esin kaynağı oluşturmuştur.
KİTAPTAN SEÇKİLER
“İlk köleleri köle yapan kaba güçse, onları kölelikte tutan korkaklıkları olmuştur.”
“Halk bir kere kulluklaşmaya görsün, özgürlüğü öylesine unutuyor ki , artık onun uyanıp yeniden özgürlüğünü ele geçirmesi olanaksız oluyor.”
“Özgürlük öylesine büyük ve öylesine hoş bir iyiliktir ki, bir kez kayboldu mu tüm kötülükler arka arkaya sıralanır.”
“İnsanın ne kadar efendisi olursa insan o kadar kez daha fazla mutsuz olur.”
“… bu kadar insanın, bu kadar köy, kent ve bu kadar ulusun nasıl olup da, erkini, yalnızca onların kendisine verdikleri güçten alan tek bir tirana katlanabilmeleridir. Eğer tirana katlanma arzuları olmasaydı, tiranın onlara zarar veren erki olmayacaktı; eğer ona karşı koymak yerine, onun verdiği acıyı sevmemiş olsalardı, tiranın onlara en ufak bir kötülük yapma olanağı olmayacaktı.”
“Atina sitesinin otuz tirana kul olduğu gibi, eğer bir ulus savaş gücüyle tek bir kişiye kulluk etmeye zorlanmışsa, uşaklık etmesine şaşırmamalı, fakat bu durumu yaratan kazaya yakınılmalıdır; ya da, daha doğrusu ne şaşırmalı ne de yakımlmalı, fakat kötülüğe sabırla dayanılmak ve gelecekteki daha iyi bir yazgıya hazırlanılmalıdır.”
“… her şeyin tek bir kişiye ait olduğu bu hükümet biçiminde en ufak bir kamusallığın bulunduğuna inanmak zordur.”
“Eğer tirana katlanma arzuları olmasaydı, tiranın onlara zarar veren erki olmayacaktı; eğer ona karşı koymak yerine, onun verdiği acıyı sevmemiş olsalardı, tiranın onlara en ufak bir kötülük yapma olanağı olmayacaktı. “
“…her erdemsizliğin daha ileriye gidemeyeceği doğal bir sınır vardır.”
” …her ülkede, her gün bütün insanların katkılarıyla gerçekleşen tek bir insanın yüz bin kenti yozlaştırıp onları özgürlüklerinden yoksunlaştırması olgusunu görmeyip de, yalnızca işiten kişi, buna nasıl inanabilir ki?”
” Demek ki, halklardır kendilerini teslim edenler, daha doğrusu kendilerini ezdirenler; çünkü kulluk etmeye son verdikleri an üstlerindeki bu yükten de kurtulmuş olacaklardır. Kendi kendini kulluklaştıran, kendi boğazını kesen halk, özgürlük ve kulluk seçeneği karşısında bağımsızlığını terk edip boyunduruğu kabul etmiş ve bu kötü duruma razı olmak şöyle dursun, onu arzulamıştır. Eğer özgürlüğüne yeniden kavuşmak insana pahalıya mal olacaksa, onu bu işe kalkışması için sıkıştırmam; insan için yeniden doğal hukuka geçmek ya da başka bir deyişle hayvandan yeniden insana dönüşmek kadar değerli bir şey olamaz.”
“…tiranlar yağmaladıkça daha çok şey üzerinde hak iddia edip daha çok isterler; yakıp yıktıkça da, onlara daha çok şey verilir ve daha çok hizmet edilir; böylece tiranlar her şeyi yok edip yıkmak için güçlenirler ve gittikçe daha güçlü ve daha zinde olurlar. Eğer onlara hiçbir şey verilmezse, onlara hiçbir şekilde boyun eğilmezse, savaşıp vuruşmaya gerek olmadan tiranlar çıplak ve zayıf kalır; artık onlar hiçbir şey değildir; ya da tıpkı su ve besi bulamayıp kuru ve ölü bir dal durumuna dönüşen bir kök gibidir.”
“Özgürlük öylesine büyük ve öylesine hoş bir iyiliktir ki, bir kez kayboldu mu tüm kötülükler arka arkaya sıralanır; bu durumdan sonra hâlâ yok olmamış iyilikler ise kullukla yozlaştıklarından dolayı lezzetlerini tümüyle kaybederler.”
“Zavallı sefil insanlar, akılsız halklar, kötü durumlarında kalmak için direnen ve iyiliklerini göremeyen uluslar! Sizler gözünüzün önünde, en güzel ve en parlak kazançlarınızın götürülüşüne, tarlalarınızın yağmalanmasına, evlerinizin ve eşyalarınızın çalınmasına seyirci kalıyorsunuz. Öyle bir yaşam sürüyorsunuz ki, hiçbir şeyin size ait olduğunu söyleyebilecek durumda değilsiniz.”
“Doğa, bizi kapalı bir kampa koyarcasına bu dünyaya koymasına karşın, en güçlüleri ve en akıllıları, bir ormandaki silahlı haydutlar gibi en zayıfları ezsinler diye bu yeryüzüne yollamamıştır.”
” …özgürlüğün doğal olup olmadığını tartışmak boşunadır. Çünkü hiç kimse zarar verilmeden köle durumunda tutulamaz ve dünyada hiçbir şey haksızlık kadar doğaya aykırı değildir.”
“Eğer insanlar fazla sağır olmasaydılar, hayvanların onlara “yaşasın özgürlük” diye haykırdıklarını duyarlardı.”
“Öküzler bile boyunduruk altında sızlanır Kuşlar ise kafes içinde yakınır”
“Üç çeşit tiran vardır…. Seçimle gelmiş olanlar uyruklara sanki onlar uysallaştırılacak boğalarmış gibi davranırlar; fatihler uyruklarına karşı tıpkı avlarının üzerindeki gibi haklara sahip olduklarını düşünürler; mirasçılar ise uyrukları doğal köleleriymişçesine kullanırlar.”
“…tüm insanlar, kendilerinde insani bir şey kaldığı sürece kulluklaşmalarını, iki durumdan biri olduğu zaman yani zorlandıkları ya da aldatıldıkları için kabul ederler… İnsanlar çoğu kez aldatılma ile özgürlüklerini kaybederler; bu durumda başkaları tarafından kandırılmaktan çok kendi kendilerini aldatırlar.”
“Halk bir kere kulluklaşmaya görsün, özgürlüğü öylesine unutuyor ki, artık onun uyanıp yeniden özgürlüğünü ele geçirmesi olanaksız oluyor… İlk başlarda, kuvvetle alt edilmişlikten dolayı ve zorlama nedeniyle hizmet edildiği bir gerçek. Fakat bundan sonra gelen kuşak, özgürlüğü hiç görmeyip tanımadığından dolayı, pişmanlık duymadan hizmet eder ve ondan öncekilerin zorla yaptıklarını seve seve yerine getirir. Boyunduruk altında doğan insanlar, kulluk, kölelik içinde büyütülüp eğitilirler. Bu insanlar daha ileriye bakmadan, doğdukları gibi bir yaşamı sürdürmekle yetinirler ve bulduklarından başka hakları ve malları olabileceğini düşünmemelerinden de öte, doğumlarındaki durumu doğal durumları olarak kabul ederler.”
“Eğer hayvanların kendi aralarında bir sıra ve üstünlük basamaklan olsaydı, (kanımca) özgürlüğü soyluluk olarak kabul ederlerdi.”
“… eğer bugün, ne bağımlılığa alışkın ne de özgürlüğe tutkun yepyeni insanlar doğsa, bu insanlar bağımlılığın ve özgürlüğün ne olduğunu bilmedikleri gibi adlarını da hiç duymamış olsalardı veya uyruk olma ya da özgür yaşama seçeneği ile karşı karşıya kalsalardı, hangisini kabul ederlerdi? Bir insana hizmet etmeyi değil, yalnızca akla boyun eğmeyi sevecekleri üzerinde kuşkuya düşmemek gerek.”
“… özgürce yaşayan Venediklilere bakarsak, içlerinde en kötü olanın bile kral olmak istemediğini görürüz. Aynı şekilde doğup eğitilmiş bu insanların, özgürlüklerini en iyi biçimde kimin daha iyi sürdürebileceğinden başka bir tutkuları yoktur.”
“…her ülkede, her çevrede bağımlılık kötü, özgür olmak ise iyidir… Hiçbir zaman bilmediğimiz bir şeyden dolayı sızlanıp yakınmayız; üzüntü, pişmanlık, ancak hazdan sonra ve her zaman geçmiş sevincin anısının ardından gelir. İnsanın doğal özelliği özgür olmak ve özgür olmayı istemektir; fakat doğası öyle bir biçimde yapılmıştır ki, doğal olarak insanın doğal özelliği, eğitimin kendisine verdiği biçimi alır.”
“…eski tarihi ve geçmiş olayları inceleyip onlar üzerinde konuşmak isteyen her kişi, ülkelerinin kötü ellerde, kötü yönetildiğini görüp iyi niyetle onu kurtarmaya girişen insanların başarıya ulaşamadıkları ve özgürlüğün ortaya çıkmak için kendiliğinden onlara yardım etmediği durumlarla ya çok az karşılaşır ya da böyle durumlara hiç rastlamaz. “
“Bu kişiler, başlarına gelen kötülüklerden dolayı acınacak insanlar değillerdir; çünkü hükümdarlığı kaldırmayı değil de harap etmeyi istiyorlardı ve tiranı kovup tiranlığı sürdürmeyi amaçlıyorlardı.”
“Özgür insanlar arasındaki her kişi, hem kendisi hem de toplumun iyiliği için en iyisini yapmayı arzular; orada, herkes ya yenilginin kötülüğünden ya da yenginin iyiliğinden payına düşeni almayı bekler. Oysa, köleleşmiş insanlar, bu savaşçı cesaretlerinden başka, her şeydeki canlılıklarını da yitirirler. Alçak ve yumuşak olan yürekleri, büyük şeyleri yapabilmekten yoksundur. Bu durumu çok iyi bilen tiranlar, insanların bu alışkanlığa kapıldıklarını görüp, onları daha çok gevşetip yumuşatmak için yardım bile ederler.”
“Tiyatrolar, oyunlar, gösteriler, acayip hayvanlar, ödüller, kumar masaları ve diğer uyuşturucular eski halklar için kulluklaşmanın yemi, özgürlüğü yitirmenin bedeli, tiranlığın araçlarıdır. Eski tiranlar bu çareyi, bu uygulamayı, bu yemleri uyrukları boyunduruk altında uyutmak için kullanırlardı.”
“Tiranlar, çeyrek litre buğday, yarım litre şarap ve gümüş bir para bağışlardı; işte o zaman “Yaşasın kral” diye bağırıldığım duymak açınılacak bir şeydi. Kalın kafalı kişiler, kaybettiklerinin bir bölümünü geri almaktan başka bir şey yapmadıklarını ve bunlara kavuşurken, tiranın daha önce onlardan bunları almasaydı hiç bir şey veremeyeceğini düşünemiyorlardı.”
“Geçmiş devirlerdeki tiranların tiranlıklarım kurmak için ne gibi şeylerden yararlandıkları üzerinde konuşulduğunu işitmek ve bu aşağı halk tabakasının bulunduğu duruma layık olduğunu ve kendisine kurulan ağın içine düştüğünü anlayan tiranların küçük, basit araçları ne derece fazla kullandıklarını görmek, ne denli acınacak bir şeydir. Tiranlar, bu halkı her zaman öylesine kolay bir biçimde kandırdıkları için, onu hiç ciddiye almayıp umursamadıkları zaman daha fazla kul-köle kılmışlardır.”
“…halk, her zaman yalanları kendisi yaratmış, sonra da bunlara inanmıştır.”
“Tiranlar bile, insanların kendilerine kötülük yapan birisine katlanabilmelerini çok şaşırtıcı bulurlardı: Dini koruyucu olarak ön plana koymayı arzular ve hatta, mümkünse, kötü yaşamlarına destek olması için birkaç tanrısallık örneğinden faydalanırlardı.”
“Benim görüşüme göre, muhafızların kargılarının, gece bekçilerinin konumlarının tiranı koruduklarım düşünen kişi tümüyle yamlmaktadır. Tiranlar, kanımca, bunları güvendiklerinden dolayı değil de daha çok usul gereğince ve bir korkuluk gibi kullanırlar.”
“Tiranı koruyanlar süvari bölükleri, yaya insan sürüleri ya da silahlar değildir. İlk bakışta inanmak istenmez, fakat gerçektir: Tirana destek olan ve tüm ülkeyi kulluk altında tutan hep dört ya da beş kişidir. Her zaman için beş ya da altı kişi tiranın gözüne girmiş, gerek kendilerinden gelen istekle, gerek tiranın çağırmasıyla ona yaklaşmış ve böylece gaddarlıklarının, eğlencelerinin yoldaşı, zevklerinin pezevengi ve yağmaladıklarının ortağı olmuşlardır. Bu altı kişi şeflerini toplum için kötü olması gerektiği doğrultusunda etkiler ve bu kötülüğün yalnızca şefin kötülüklerinden değil, fakat kendilerininkinden de kaynaklanmasını sağlar. Bu altı kişinin de çıkar sağladıkları altı yüz kişisi vardır. Altı kişi tirana ne yapıyorlarsa, bu altı yüz kişi de altı kişiye aynı biçimde davranır. Bu altı yüz kişi, buyrukları altında altı bin kişiyi tutar…Bunlardan sonra gelenler çok daha fazla kalabalıktır….ganimetten pay alabilmek ve büyük tiranın altında kendilerini küçük tiranlar yapabilmek için çevresinde toplanıp onu desteklemeye başlarlar.”
” … tiran uyruklarını birbirlerine kırdırarak kulluklaştırır [köleleştirir] ve öyle kişiler tarafından korunur ki, eğer bu kişiler biraz değerli olsalar tiranın bunlardan kendisini koruması gerekecektir… tiran odunu yarmak için yine odundan çıkardığı yongayı kullanmaktadır…”
“Çünkü gerçekten tirana yaklaşmak, özgürlükten biraz daha uzaklaşmak ve (söz gelişi) kulluğa dört elle sarılmaktan başka bir şey olabilir mi? Bu kişiler yükselme özentilerinin ufak bir parçasını terk etsinler, para tutkusundan arındırsınlar biraz kendilerini, sonra içlerine bakıp tanısınlar kendilerini ve işte o zaman ellerinden geldiğinde ayaklarının altına aldıkları ve kürek mahkûmları ya da kölelerden daha beter kıldıkları köylüleri göreceklerdir; böylesine kötü davranılan bu kişilerin kendileriyle karşılaştırıldığında daha talihli ve biraz daha özgür olduklarını göreceklerdir.”
“Köylü ve esnaf, ne kadar kulluklaştırılmış olursa olsun yalnızca kendilerine söyleneni yerine getirmekle yükümlüdür. Fakat tiran, kendine yakın olan diğer kişilerin alçaklaştıklarım ve kendinden lütuf dilendiklerini görür. Bu kişilerin tiranın söylediklerini yapmaları yeterli değildir; onun ne istediğini düşünmeleri ve hatta onu memnun edebilmek için düşüncelerini öngörmeleri gerekir. Tirana yalnız itaat etmekle kalmayacaklar, onu hoşnut da edecekler, işlerini yapmak için uğraşacaklar, didinecekler, onun keyifli olmasından haz duyacaklar ve kendi kişisel beğenileri yerine onunkileri benimseyerek mizaçlarını, doğal yapılarını değişmeye zorlayacaklardır. Tiranın söylediklerine, sesine, işaretlerine, gözlerine dikkat etmeleri gerekecek ve de arzularını bilebilmek ve düşüncelerini seçebilmek için sürekli olarak tetikte bulunacaklardır. Bu mutlu bir biçimde yaşamak mıdır? Buna yaşamak denebilir mi?”
“Bunları iyi doğmuş bir insana değil, fakat yalnızca sağduyuya sahip bir kişiye ya da hiç olmazsa bir insan çehresi olan kişiye söylüyorum. Kendine ait hiçbir şeye sahip olmayarak ve rahatını, özgürlüğünü, bedenini ve yaşamını başkasının ellerine vererek yaşamaktan daha sefil bir durum olabilir mi? Bu kişiler zengin olmak için hizmet [kulluk] etmek isterler. Fakat kendilerine ait olacak hiçbir şey kazanamazlar; çünkü kendilerinin bile kendilerine ait olduğunu söyleyemeyecek durumdadırlar. Tiranın hükmü altında hepsi de kendilerine özgü bir şey elde edebileceklerini sanıp zenginlikleri elde edeceklermiş gibi davranırlar ve herkesin her şeyini almaya yarayan ve kimsenin “bu benimdir” diyebilecek kadar bile hiçbir şey bırakmayan bu gücü, ona kendilerinin verdiğini unuturlar.”
“Bu gözdeler, tiranların çevresinde çok zenginlik kazanmış kişiler bulunduğu gibi, bir süre para ve mal biriktirip daha sonra hem bunları hem de yaşamlarını kaybeden kişilerin de olduğunu pek hatırlayamıyorlar. Zenginlik kazanmış kişilerden ne kadar azının bunu korudukları düşüncesi akıllarının ucundan bile geçmiyor.”
“Hiç kuşkusuz, kötü krallıkların yakınlarında hiç olmazsa bir kez bulunmuş çok sayıdaki insanın içinde, başkalarına karşı tiranın gaddarlığını körüklemeye öncülük yapıp bu gaddarlığa kendilerinin de maruz kalmadığı çok az kimse vardır, hatta hemen hemen hiç kimse yoktur.”
“Hiç kuşkusuz, tiran hiçbir zaman ne sevilir ne de sever. Kutsal bir sözcük, aziz bir şey olan dostluk, yalnızca iyi insanlar arasında bulunur ve karşılıklı saygı ile kurulur; yapılan bir iyilikle değil de daha çok iyi bir yaşamla sürdürülür. Bir kişiyi başka birisinin güvenilir dostu kılan, onun doğruluğunu kavrayıp güvenine sahip olması ve onun iyi doğal yapısını, dürüstlüğünü ve tutarlılığını bilmesidir. Gaddarlığın, namussuzluğun, adaletsizliğin olduğu yerde dostluk olamaz. Kötüler kendi aralarında toplanınca bu bir komplo olur, yoksa bir arkadaş topluluğu değil. Birbirleriyle konuşmazlar, fakat birbirlerinden çekinirler. Dost değil suç ortaklarıdırlar.”
“Öyleyse açıkça görünen bu kadar örneğe ve bu denli büyük tehlikeye karşı hiç kimsenin başkalarının başına geleni fark edip bilge olmak istememesi acınacak bir şey değil midir?”
“Nasıl oluyor da, böylesine büyük bir tehlikesi ve böylesine az bir güvencesi olan bu belâlı yeri elde etmek ve bu çok zararlı efendiye büyük bir ıstırap içinde hizmet etmek isteyen bazı kişiler bulunabiliyor? Gece gündüz tek bir kişiyi hoşnut kılmayı düşünmek ve bununla birlikte yeryüzündeki hiçbir insandan korkulmayacak kadar bu tek kişiden korkmak; darbenin nereden geleceğini kestirmek, tuzaklan seçmek, yoldaşların entrikalarını hissetmek için sürekli olarak gözü tetikte, kulağı kirişte tutmak ve ne açık bir düşman ne de güvenli bir dost bulunduğundan her kişinin yüzüne gülüp herkesten çekinmek, sürekli güleç bir çehre ve donuk bir yürek taşıyarak neşeli olamamak, içine kapalı olmaya da cüret edememek. Tüm bunlar, ey Tanrım, ne biçim bir ıstıraptır, ne büyük bir acıdır?”
“Doğal olarak halk, katlandığı acıdan dolayı tiranı değil, fakat kendini yönetenleri suçlar; halklar, uluslar, köylüsünden çifçisine dek herkes, birbirleriyle yarışırcasına, bu kişilerin adlarını bilir, onların erdemsizliklerini açığa vururlar; bunların hakkında binlerce aşağılayıcı söz, hakaret ve beddua ederler”
Gazetecilere Karşı İşlenen Suçlarda Cezasızlığa Son Verme Günü’nün İlanı
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 18 Aralık 2013 tarihindeki toplantıda aldığı 68/163 sayılı karar ile gazetecilere karşı işlenen suçların cezasız kalmasına karşı tüm uluslararası toplumu ve devletleri göreve davet etmiştir.
Gazetecilere Karşı Suçlarda Cezasızlıkla Mücadele Uluslararası Günü olarak da bilinmektedir. Bu günün seçilme nedeni, 2 Kasım 2013’te Mali’de Fransız gazeteciler Claude Verlon ile Ghislaine Dupont’un düzenlenen bir suikast ile öldürülmesidir.
Birleşmiş Milletler, gazetecilere yönelik tüm saldırıları ve tehditleri kınamakta, bilgiye erişimin ve ifade özgürlüğünün korunmasının önemini vurgulamak için 2 Kasım günü, gazetecilere ve medya çalışanlarına karşı işlenen suçların cezasız kalması sorununa dikkat çekmektedir.
Gazeteciler, medya çalışanları ve çatışma bölgelerinde tehlikeli görevlerde bulunan diğer personel sivillere yönelik koruma hükümleri kapsamındadır. Devletler, gazetecilerin görevlerini bağımsız ve herhangi bir müdahaleye maruz kalmadan yerine getirebilmesin sağlamalıdır.
Devletler; gazetecilere ve medya çalışanlarına yönelik şiddeti önlemek, kendi yargı yetkisi altındaki gazetecilere yönelik her türlü şiddet olayını tarafsız, hızlı ve etkin bir şekilde soruşturmak ve failleri adalete teslim etmek zorundadır.
UNESCO’nun Takibi
UNESCO Öldürülen Gazeteciler Gözlemevi, 2006 ile 2023 yılları arasında dünya çapında 1.600’den fazla gazetecinin öldürüldüğünü ve bu cinayetlerin 10 vakasından 9’unun yargısal olarak çözülemediğini vurgulamaktadır. Cezasızlık durumunun daha fazla cinayete yol açtığı genel bir tespittir. UNESCO, cezasızlığın ciddi insan hakları ihlallerini körüklediğini vurgulamaktadır Cezasızlık, yolsuzluğu ve suçu örtbas ederek tüm toplumlara zarar vermektedir. Hükûmetler, sivil toplum, medya ve hukukun üstünlüğünü korumakla ilgilenen herkes, cezasızlığa son vermek için küresel çabalara katılmaya çağrılmaktadır.
Kriz ve çatışma bölgelerinden haber yapan gazeteciler, ciddi tehditlerle karşı karşıya kalmaktadır. UNESCO, 2017’den itibaren çatışma bölgelerinde öldürülen medya çalışanlarının sayısında kademeli bir düşüş kaydederken, daha yakın zamanda eğilimin tersine döndüğünü bildirmektedir. UNESCO’nun 2023’teki izleme raporları, gazeteci cinayetlerinin %50’sinden fazlasının kriz ve çatışma bölgelerinde gerçekleştiğini ve 2024’ün ilk yarısında sürekli olarak yüksek sayılara ulaşıldığını göstermektedir.
Gazetecilere Karşı İşlenen Suçlarda Cezasızlığa Son Verme Günü’nün İlanı ve Amaçları
Gazetecilerin güvenliği ve onlara karşı işlenen suçlardaki cezasızlık sorunu küresel bir meseledir.
Birleşmiş Milletler kararında; evrensel metinlerin yanı sıra; 5 Temmuz 2012 tarihli İnsan Hakları Konseyi’nin 20/8 sayılı kararı ile gazetecilerin güvenliği konulu 27 Eylül 2012 tarihli 21/12 sayılı kararı, İnsan Hakları Eğitimi Dünya Programı’na ilişkin 27 Eylül 2013 tarihli 24/15 sayılı kararı ve gazetecilerin güvenliği üzerine panel tartışması konulu 26 Eylül 2013 tarihli 24/116 sayılı kararı ile 23 Aralık 2006 tarihli Güvenlik Konseyi’nin 1738 sayılı kararın özel atıf yapılmaktadır.
Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü’nün (UNESCO) ilgili taraflarla iş birliği içinde bu günü organize etmektedir.
BM Gazetecilerin güvenliği ve cezasızlık üzerine bir eylem planı geliştirilmiştir. Bu eylem planı, gazetecilerin hem çatışma bölgelerinde hem de barışçıl ortamlarda güvenliğinin sağlanması ve kendilerine karşı işlenen suçların cezalandırılması için üye ülkelere iş birliği çağrısı yapılmıştır. BM Gazetecilerin Güvenliğine İlişkin Eylem Planı, gazetecilere yönelik saldırıları ve suçların cezasızlığını çok paydaşlı ve bütünsel bir yaklaşımla ele almak için BM içinde ilk ortak çabadır. BM organlarını, ulusal yetkilileri, medyayı ve sivil toplum örgütlerini bir araya getirmektedir.
Kadın Gazetecilerin Korunması: Kadın gazetecilerin karşılaştıkları kendine özgü risklere duyarlı olunması gerekmektedir.
Üye devletler, gazetecilere yönelik saldırıları önlemek ve suçluları adalete teslim etmek zorundadır. Mağdurlar için uygun çözümler sağlamak için gerekli önlemleri almalıdır. Tüm vatandaşlar için ifade özgürlüğünü ve bilgiye erişimi garanti altına almak temel bir ön koşuldur.
Dünya çapında barış, demokrasi ve kalkınmayı güçlendirmek: Gazeteciler ve medya çalışanları; özgür ve güvenli bir ortama sahip olmalıdır. Üye devletler çatışma bölgelerinde ve çatışma dışı durumlarda bunu temin etmelidir.
İfade özgürlüğü ve özgür medya; Bilgi toplumu ve demokrasilerin inşasında vazgeçilmez bir unsudur.
Gazetecileri Koruma Komitesi’nin Rolü
Gazetecileri Koruma Komitesi (Comittee to Protect Journalists, CPJ) gazetecilere karşı işlenen suçların, kaybolan ve hapse atılan gazetecilerin verilerini derlemektedir. Komite, her yıl 2 Kasım gününden önce, Global Impunity Index isimli bir endeks hazırlamaktadır. Bu endekste hangi ülkede kaç gazetecinin cinayet sonucu öldüğü ve çözülemeyen olaylar yer almaktadır. CPJ’nin Cezasızlık Endeksi ise dünya çapındaki faili meçhul gazeteci cinayetlerini analiz etmektedir.
Halkın Emek Partisi Kapatma Kararı, 14 Temmuz 1993 tarihinde Anayasa Mahkemesi tarafından alınmıştır. 1990 yılında kurulan Halkın Emek Partisi’nin(HEP) faaliyetleri Anayasa ve Siyasi Partiler Kanunu‘na aykırı bulunmuş ve kapatma gerekçesi olarak gösterilmiştir.
Halkın Emek Partisi’nin Genel Başkanları, Genel Başkanvekili ve Genel Sekreterlerinin çeşitli yerlerde ve tarihlerde yapmış oldukları konuşmalarla, kimi gazetelerde çıkan açıklama ve bildirilerle; Anayasa’nın Başlangıç’ı ile 2., 3., 14. ve 68. maddelerine ve Siyasi Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (a), (b) bentleri, 80. maddesi, 81. maddesinin (a), (b) bentlerine aykırı açıklamalarda bulundukları,
Bu Parti’nin Siyasi Partiler Yasası’nın 103. maddesinde öngörüldüğü biçim de aynı Yasa’nın 77-88. ile 97. maddeleri hükümlerine aykırı eylem işlendiği bir mihrak durumuna geldiği ileri sürülerek 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 101/b ve 103/1 madde ve fıkraları gereğince kapatılmasına karar verilmesi istemidir.
I – İDDİANAME
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 3.7.1992 günlü, SP.31.Hz. 1992/59 sayılı iddianamesinden aynen :
“I- Giriş
Toplum ve Devlet düzenini ve kamu faaliyetlerim Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliği ve mahalli idareler seçimleri yolu ile tüzük ve programlarında belirtilen amaç ve ilkeler doğrultusunda yönetmek, denetlemek ve etkilemek için sürekli çalışma amacını güden kuruluşlar olan siyasi partilerin varlıklarına imkan veren Anayasa düzeni ve kanunlar çerçevesi içinde faaliyet göstermeleri gerekir.
Anayasa’nın 68 inci maddesinde yer alan, siyasi partilerin demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez öğesi oldukları biçimindeki hüküm siyasi partiler açısından koruyucu bir düzenleme ise de, bu koruyucu düzenlemenin siyasi partiler Anayasa ve Siyasi Partiler Yasasına uygun hareket ettikleri oranda etkili olacağı, yasaların belirlediği alanın dışına çıkılması halinde o siyasi partinin koruma göremeyeceği ve hakkında kapatma yaptırımının uygulanacağı bir gerçektir.
Anayasanın yukarıda anılan 69 uncu maddesinin 5 inci fıkrası ile 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasasının 102 nci maddesi siyasi partilerin faaliyetlerini takip görevini Cumhuriyet Başsavcılığımıza vermiş olup, 7.6.1990 tarihinde içişleri Bakanlığına bildiri ve belgeleri verilmek suretiyle kurularak tüzel kişilik kazanmış olan davalı Halkın Emek Partisi’nin faaliyetleri, diğer partilerle birlikte, sözü edilen görev çerçevesinde takip edilegelmiştir.
II – Konuyla ilgili Yasal Düzenlemeler
A) Anayasada yer alan düzenlemeler :
Başlangıç kısmı : “. . . bu Anayasa . . . hiçbir düşünce ve mülahazanın Türk milli menfaatlerinin, Türk varlığının Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihi ve manevî değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği ilke ve inkılapları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği . . . fikir, inanç ve kararıyla anlaşılmak, sözüne ve ruhuna bu yönde saygı ve mutlak sadakatle yorumlanıp uygulanmak üzere Türk Milleti tarafından, demokrasiye aşık Türk evlatlarının vatan ve millet sevgisine emanet ve tevdi olunur.”
3 üncü maddenin l inci fıkrası : “Türkiye Devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.”
4 üncü madde : “Anayasanın birinci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile ikinci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.”
14 üncü maddenin l inci fıkrası : “Anayasada yeralan hak ve hürriyetler den hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek temel hak ve hürriyetleri yoketmek, Devletin bir kişi veya zümre tarafından yönetilmesini veya sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini sağlamak veya dil, ırk, din ve mezhep ayrımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni kurmak amacıyla kullanılamazlar.”
Aynı maddenin 3 üncü fıkrası : “Anayasanın hiçbir hükmü, Anayasada yer alan hak ve hürriyetleri yok etmeye yönelik bir faaliyette bulunma hakkını verir şekilde yorumlanamaz.”
66 ncı maddenin l inci fıkrası: “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.”
69 uncu maddenin l inci fıkrası : “Siyasi partiler, tüzük ve programları dışında faaliyette bulunamazlar; Anayasanın 14 üncü maddesindeki sınırlamalar dışına çıkamazlar; çıkanlar temelli kapatılır.”
B) 2820 Sayılı Siyasi Partiler Yasasında yeralan düzenlemeler:
5 inci maddenin 3 üncü fıkrası : “Siyasi parti kurma hakkı, Anayasanın başlangıç kısmında belirtilen temel ilkelere aykırı olarak ve Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Devletin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin bir kişi veya zümre tarafından yönetilmesini veya sosyal bir sınıfın, diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini sağlamak veya dil, ırk, din, mezhep ayrımı veya bölge farklılığı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere veya herhangi bir diktatörlük türüne dayanan bir devlet düzeni kurmak amacıyla kullanılamaz.”
78 inci madde : “siyasi partiler :
a) Türkiye Devletinin Cumhuriyet olan şeklini; Anayasanın başlangıç kısmında ve ikinci kısmında belirtilen esaslarım; Anayasanın 3 üncü maddesinde açıklanan Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline, bayrağına, milli marşına ve başkentine dair hükümlerinin; egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunun ancak, Anayasanın koyduğu esaslara göre yetkili organları eliyle kullanılabileceği esasını; Türk milletine ait olan egemenliğin kullanılmasının belli bir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamayacağı, veya hiçbir kimse veya organın, kaynağını Anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanamayacağı hükmünü; seçimler ve halkoylamalarının serbest, eşit, gizli, genel oy, açık sayım ve döküm esaslarına göre, yargı yönetim ve denetimi altında yapılması esasını değiştirmek;
Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek temel hak ve hürriyetleri yok etmek, dil, ırk, renk, din ve mezhep ayırımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni kurmak;
Amacını güdemezler veya bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar, başkalarını bu yolda tahrik ve teşvik edemezler,
Bölge, ırk, belli kişi, aile, zümre veya cemaat, din, mezhep veya tarikat esaslarına dayanamaz veya adlarını kullanamazlar.
Sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini veya zümre egemenliğim veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamazlar ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar.
Askerlik, güvenlik veya sivil savunma hizmetlerine hazırlayıcı nitelikte eğitim ve öğretim faaliyetlerinde bulunamazlar.
Genel ahlak ve adaba aykırı amaçlar güdemezler ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar.
Anayasanın hiçbir hükmünü, Anayasada yer alan hak ve hürriyetleri yok etmeye yönelik bir faaliyette bulunma hakkını verir şekilde yorumlayamazlar:”
80 inci madde : “Siyasi partiler Türkiye Cumhuriyetinin dayandığı Devletin tekliği ilkesini değiştirmek amacını güdemezler ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar.”
81 inci madde : “Siyasi partiler:
Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde milli veya dini kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler.
Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler ve bu yolda faaliyette buluna mazlar.
c)….”
5) 101 inci madde : “Anayasa Mahkemesince bir siyasi parti hakkında kapatma kararı:
Parti tüzüğünün veya programının yahut partinin faaliyetlerini düzenleyen ve yetkili parti organları veya mercilerince yürürlüğe konulmuş olan diğer parti mevzuatının bu Kanunun dördüncü kısmında yer alan hükümlerine aykırı olması,
Parti büyük kongresince, merkez karar ve yönetim kurulunca veya bu kurulun iki ayrı kurul olarak oluşturulduğu hallerde ilgili kurulca veya Türkiye Büyük Millet Meclisi grup yönetim veya grup genel kurullarınca bu kanunun dördüncü kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı karar alınması veya genelge veya bildiriler yayınlanması veya karar alınmamış olsa bile bu kurullar tarafından aynı hükümlere aykırı faaliyette bulunulması veya parti genel başkanı veya genel başkan yardımcısı veya genel sekreterinin sözü edilen bu maddeler hükümlerine aykırı olarak sözlü ya da yazılı beyanda bulunması,
c) Parti merkez karar ve yönetim kurulunca Yüksek Seçim Kuruluna partiyi temsilen konuşma yapacağı bildirilmiş olan kimsenin, radyo ve televizyonda yaptığı konuşmanın bu kanunun dördüncü kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı olması,
hallerinde verilir.
d) (b) bendinde sayılanlar dışında kalanlar parti organı, mercii veya kurulu ta rafından bu kanunun 4 üncü kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı fiilin işlenmesi halinde, fiilin işlendiği tarihten başlayarak iki yılı geçmemiş ise, Cumhuriyet Başsavcılığı sözkonusu organ, mercii veya kurulun işten el çektirilmesini yazı ile o partiden ister. Parti üyeleri 4 üncü kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı fiil ve konuşmalarından dolayı hüküm giyerler ise, Cumhuriyet Başsavcılığı bu üyelerin partiden kesin olarak çıkarılmasını o partiden ister.
…….”
6) 103 üncü madde : “Bir siyasi partinin, bu kanunun 78 ila 88 ve 97 nci maddeleri hükümlerine aykırı fiillerin işlendiği bir mihrak haline geldiğinin sübuta ermesi halinde, o siyasi parti Anayasa Mahkemesince kapatılır.
Bir siyasi partinin yukarıdaki fıkrada yazılı fiillerin mihrakı haline geldiği, 101 inci maddenin (d) bendinin uygulanması sonucunda bu fiillerin o partinin üyelerince kesif bir şekilde işlenmiş olduğunun ve bu fiillerin kesif olarak işlenmesinin o partinin büyük kongre, merkez karar ve yönetim kurulu veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu yahut bu grubun yönetim kurulunca zımnen veya sarahaten benimsendiğinin sübuta ermesiyle olur.”
III – Açıklamalar
Siyasi Partiler Yasasının 106 ncı maddesi gereğince mahalli idari merciler ve Cumhuriyet Savcılıkları tarafından Cumhuriyet Başsavcılığımıza intikal ettirilen bir kısım bilgi ve belgelerin incelenmesinde, beyanlarıyla parti tüzel kişiliğini sorumlu kılabilen genel başkan ve genel sekreter gibi görevlilerin muhtelif yer ve tarihlerdeki konuşmalarında (II) nolu bölümde belirtilen yasaklamalara aykırılık teşkil eden aşağıdaki beyanlarda bulundukları tespit ve müşahade edilmiştir. (Mahallinde yapıldığı sırada güvenlik güçlerince ses alma cihazıyla kaydedilen konuşmaların daktilo edilmesi sırasında yapılan yanlışlıklar ve konuşmalardaki cümle düşüklükleri aynen muhafaza edilmiş, cümledeki anlama göre” olması gereken kelimeye ayrıca işaret edilmiş, vurgulanan ibareler koyu renkli yazılıp altı çizilmiştir.)
A) Genel Başkanların Beyanları
l- Eski Genel Başkan Fehmi Işıklar’ın beyanları
a) Halkın Emek Partisi Van il örgütünce 26.1.1991 tarihinde düzenlenen açılış törenindeki konuşması :
“Değerli basın emekçileri, çevreden gelen değerli parti temsilcilerimiz, Van’ın sıcak insanları ve yurttaşlarım, hepinizi Halkın Emek Partisi adına sevgiyle, saygıyla selamlıyorum. Daha iyi bir ortamda daha güzel günlerde sizlerle birlikte olmak, çok güzel şeyler anlatmak isterdim. Ama içinde bulunduğumuz koşullar çok güzel şeyleri anlatmama engel, acılı sızılı olaylar içerisindeyiz. Bu nedenle bağışlanmamı diliyorum. Bugün dünyada bloklar arasında giderek yumuşama var, batıda barış yaşanıyor. Varşova Paktı bir tarafta artık çözüldü, Nato işlevini yitirmek üzere, Avrupa Güvenlik ve işbirliği Konferansı toplanıyor ve daha giderek bu ülkelerin yaşamlarını daha güvenli işbirliği içerisinde dostça bir arada yaşamalarının koşulları yapılıyor. Ama ne yazık ki bu barış ve yumuşama bölgemize yansımadı, ülkemize yansımadı, bugün bölgemizde savaş koşullan yaşıyoruz. Bütün muhalefet partilerinin muhalefetine, kamuoyunun, halkımızın muhalefetine karşın yavaş yavaş bir büyük savaşın içine doğru çekiliyoruz. Amerika bölgeye nizam, intizam, demokrasi ve barış getireceğini iddia ediyor. İlk Irak’ın Kuveyt’i işgalinde Amerikan çıkarları zarar görecek tehlikededir, onun için müdahale etmek zorunda kaldım demesiyle işe başladı. Bugün bölgemizde barış, nizam ve intizam getirmek isteyenler, faşist Saddam’ı bu duruma getirenler, Halepçe’de beşbin kurt insanın katledilmesine seyirci kalan dünya ve batılı ülkeler bugün utanmadan nizam, intizam ve demokrasiden sözederek büyük bir savaşı bölgemizde başlattılar. Bu savaştan Türk halkının, kurt halkının ve arap halkının hiçbir çıkan yoktur. Onlar için kan ve gözyaşı vardır. Bu savaş emperyalizmin işine yarayacaktır. Bu savaş petrol tekellerinin işine yarayacaktır. Bu savaş silah tüccarlarının işine yarayacaktır. Yılda dörtyüzmilyar dolar silah için harcanıyor. Batıda yaşayan istenen bu barış silah tüccarlarını kaygılandırdı. O nedenle bu silahı yoksul Ortadoğu halkına yönelttiler. Televizyonda izliyorsunuz atılan falan füzenin fiyatı şu kadar milyon dolar, falan bombanın üçyüz bilmem kaç dolar. Hep tüccarca bakıyorlar işe, hep paraca bakıyorlar işe. Kaç insan ölmüştür, kaç insan öldürüyor, bu açıdan bakmıyorlar. Bu yüzyılda insanlık iki defa dünya savaşı yaşadı, milyonlarca insan öldü. Filmlerde izledik, gazetelerde izledik, kitaplarda okuduk, ikibinli yıllarda insanlık bir üçüncü dünya savaşı yaşamasın istedik, ilk savaşa hayır kampanyasını başlatan partiyiz. Bugün bugün ne kadar haklı olduğumuz ortaya çıkıyor. Üzülerek ifade ediyorum ki parlamentoda bu konular görüşülürken, muhalefet acaba Özal başarılı olur mu, bir erken seçime girerse bu kadar milletvekili çıkaramayız diye kaygılanıyorlar, iktidar halkı çok yoksullaştırdı, işçiler ayağa kalktı, herkes ayakta, memurlar şikayetçi, esnaf şikayetçi, köymü (Köylü) şikayetçi acaba savaşta birşeyler yaparım da iktidarımı sürdürebilirmiyim. İşte hiçbirisi içtenlikle ve samimi olarak, kararlı olarak savaşa karşı değiller, öğle bir savaşki bugün çevre çölde yeni bir çehre yaratıyor insana. Sular bombalanıyor, çocuklar ölüyor, kadınlar ölüyor, biz istemiştik ki ikibin yılına bugün on yaşında çocuk, yirmi yaşında sapasağlam genç olarak gelebilsin. Türkiye ne durumda. TRT, CNN televizyonuna bağlanmış, oraya programlanmış, üstlerimiz Amerikan uçaklarına tahsis edilmiş, Çankaya Beyaz Saray’a programlanmış. Dün Bitlis’den Tatvan’a geldik. Birdenbire görevliler Tatvan’a girmeyin, biraz bekleyeceksiniz, talimat gelecek ondan sonra gireceksiniz. Çekil yolumuzdan dedik. Tatvan’a geldik. Tatvan’da önümüzü kestiler. Emniyet Müdürlüğüne gideceğiz dediler. Hayır dedik biz halkın seçtiği belediyeye oraya gideceğiz dedik. Arabadan indik yürüdük gittik. Halk savaşa karşı, tepkide savaş istemiyor diye bağırıyordu. Biz gelmeden önce 30 yaşında bir insanımız kurşunlanmış, bütün ameliyat ve çabalara rağmen kalbindeki atardamarlar parçalandığı için yaşamını yitirdi. Kardeşi orda idi yakınları orda idi, belki çoluk çocuğu köyde idi. Kölden (köyden) gelmişmiş, kurşun ona isabet etmiş, Savcıya kurşun çekirdeğini sakın kaybetmiyesin dedik, bu insan savaş istememiş, diyelimki Gösteriş Yürüyüş Yasasına aykırı davranmış, yakalarsın gözaltına alırsın, mahkemeye çıkartırsın, üç ay beş ay neyse ceza verilir, kurtulur, hangi yasada yürüdü diye, hangi yasada savaşa hayır dedi diye insan kurşunlanıyor, insan öldürülüyor. Şimdi o bir demokrasi şehididir. Daha çok şehit verdik. İşte Halkın Emek Partisinde birleşmek, Halkın Emek Partisine üye olmak birgün ona seçimde oy vermek, o şehitlerimizin ruhuna fatiha okumak gibidir. Sayın Özal bundan yirmi otuz gün önce TV’den bir açıklama yaptı. Dediki Türkiye bu savaştan daha güçlü çıkacaktır. Büyük Millet Meclisinde gündem dışı söz alarak bunun anlamını sordum. Türkiye bu savaştan nasıl güçlü çıkacaktır. Bir ülke bir savaştan güçlü çıkabilmesi için hele Türkiye güçlü çıkabilmesi için üç dört tane şart vardır. Bir, ya toprak alınacaktır, ya nüfus kırdırılarak bakmakla zorunlu olduğumuz insanlar azalacaktır, ya da grevler toplu sözleşmeler yasaklanarak işçilerin hakları gaspedilecektir, ya da ellibeş milyar borcumuzdan bir kısmı ya da tamamı silinecek, savaş başarılılığı yapacağı, başka ne anlama gelir bir ülkenin savaştan başarılı çıkması, güçlü çıkar. Mecliste bunu sordum, bugün öğreniyorum ki grevler yasaklanmış, oysa Dışişleri Bakanı bana cevap vermiştir. Hayır grevleri yasaklamıyacağız. Öyle birşey mi konuştuk, ben biliyorum onun Dışişleri Bakanı olmadığını, o bir özel kalem müdürü masasında, Dışişleri Bakanlığı ile ilgili bir müdür yetkisinde olduğunu biliyorum Esas emrin nereden geldiğini biliyorum. Şimdi savaşa karşı çıkağımız zaman, çok bilinçli karşı çıkılır. Dörtyüzmilyar dolar harcanıyor dedim. Yılda dortyüzmilyer dolarla ikiyüz milyon çocuk doyabiliyor. Bakın arkadaşlar bizde silaha harcanan paranın yüzde biri ile hani televizyonda izliyoruz ya Afrika’da ölen çocukları, ikiyüzmilyon aç çocuk doyabiliyor. Bir denizaltı ile çağdaş bir hastahane kurulabiliyor. Bir Leopar 2 tankı ile bir koca sanatoryum kurulabiliyor. Savaşa bu nedenle bilinçle karşıyız, insanlarımız aç ve işsiz, insanlarımız hastahane kapılarında sürülüyor, insanlarımız hastalarını, ölülerini rehin bırakmak zorunda kalıyor. Savaşıpta bombaya, silaha para vereceğimize o masrahları (masrafları) halkımıza, halkımızın sağlığını, eğitimi yolu, suyu, elektriği için harcayıp halkımızın yüzünü güldürürüz, onun için karşı çıkıyoruz savaşa ve savaşta kol uçacak, göz çıkacak, ayak çıkacak, bunun için karşı çıkıyoruz savaşa, ne ölmek istiyoruz, ne de öldürmek istiyoruz. Çünkü bu savaşta bizim en ufak bir çıkarımız yok. Şimdi bundan üç gün önce Halkın Emek Partisi küçük kurultayı Diyarbakır’da topladı. Hemen birçok kimsenin can derdine düşüp ili terkettiği yerde bütün başkanlarını, bütün yöneticilerini orada topladı ve neler yapabileceğimizi tartıştık. Göç eden insanlar bir İzmir’de bir yakınının yanına gidiyor, ya akrabasının yanına gidiyor. Zaten Mersin’de burdan 15, doğudan gitmiş vatandaşımız orada perişan vaziyette, üstüne yeni nüfuslarda ekleniyor mu, ve hepsi üst üste yatıyor. Hükümetin bununla bir ilgisi yok. Hükümet bunlar için en ufak bir tedbir düşünmüyor. Yol parası olmadığı için ya da yurdunu terketmek istemediği için gitmeyenlerin can güvenliği yok. İsrail, işgalci İsrail işgal ettiği Filistin topraklarında yaşayan Filistinlilere gaz maskesi dağıtıyor ama Türk Hükümeti bu bölgede yaşayan insanlara en ufak bir araç gereç vermiş değildir. Mecliste dedimki kaldırın bu işe yaramaz yabancı dizilerden birini koyun bir program halkı savaşla ilgili bilinçlendirsin, nasıl korunacağını, ne yapacağını anlatsın, anlatmıyorlar, kaldırmıyorlar bir dizi, neden biliyormusunuz, çünkü öğle bir programda diyecek ki kimyasal silah atılırsa şundan dolayı şunu hissedersiniz, derhal gaz maskenizi takın demek zorunda, bu yok. Gene diyecek ki alarm verildiği zaman sığınağa gireceksin, bu da yok. Bu bakımdan program yapamıyor oysa buna rağmen halkın savunması ve korunması için bilinçlendirmek gerekiyor. Ey Sayın Özal, ey hükümet madem böyle bir savaşta söz verdiniz, Amerika’nın kesesimi delindi. Şu kadar yüzmilyara şu kadar veriyor. Şartı koysaydın, bunları koymadı, çünki neden insanlık önemli değil, zaten insansızlaştırma, bölgeyi insansızlaştırma genel politikaları, bu bölgeye mümkün mertebe göçe zorlansın, 1978 yılından beri özellikle 12 Eylül faşizminden bu yana bu bölge insanı kan ağlıyor, nedir Türkiye’nin durumu, bakın bugüne kadar olanlara, ülke Cumhuriyet döneminden bu yana geçen zamanın yansını sıkıyönetim ile geçirmiş, yani olağanüstü yönetimde olağan yönetememişler, insanlarımız toplumumuz kültürlerini, kimliklerini, düşüncelerini, inançlarım geliştirememişler, belli kalıplar resmi ideolojinin içerisinde baskı altında tutulmuştur. Gençlerimize kıyılmış, hapishanelerde çürütülmüş, işçilerin sendikal hakları ve özgürlükleri budanmış ve onlar memurlar iktidarın merhametine terkedilmiş, emeklilerimiz açlığa terkedilmiş, Türkiye’de gelinen nokta bu kim getirmiş bu noktaya halk mı getirmiş, hergün televizyonda çıkıyorlar ya yakışıklı yakışıklı parti başkanları hani onlar kadar fiziğimiz düzgün olmadığı için televizyonlara çıkarmıyorlar ya. Sayın Demirel diyor ki ben kurtardım, bu Özal’ın elinden kurtarmak lazım bu memleketi, seçimde ağzından kaçırdı, bu memleketin başına Özal’ı ben bela ettim dedi. E, şimdi Demirel’e bir şans tanınırsa kaç tane daha Özal bu memleketin başına bela edecek belli değil, Sayın İnönü çıkıyor, ben düzeltirim diyor, bunlarınki kandırmacadır, yutturmacadır. Diyor ama en çok kanan kendisi şimdi İnönü yine devletin çocuğudur. Babası uzun yıllar bu memleketi yönetti ve halkımız tanıyor. Başka, Ecevit Başbakanlık yaptı, başka, Türkeş Başbakan Yardımcılığı yaptı, başka, Erbakan Başbakan Yardımcılığı yaptı, bugüne kim getirdi bu ülkeyi ve bir bu kadar yoksulluk, açlık, sefalet, işsizlik, çevre bozukluğu, sağlıktan eğitime kadar yaşamın her alanında bozulmasına neden olan politikaları, uygulamaları kim yaptı. Bunlar yaptı. Bunlar, düzen partileri diyoruz, devletin partileri, işte Halkın Emek Partisi böyle bir zamanda halkın ellerinde doğdu ve bir gül gibi açıyor. Demokrasi kurma iddiasındayız, insan haklarını savunma iddiasındayız ve bu konuda kararlı bir mücadele vereceğiz. Bunlar demokrasiyi kuracağız diyorlar, peki bugüne kadar ülke yönetiminde olmuşlar, kim kurma demiş onlara bunlar bu konudada samimi değiller. Çünkü resmi ideolojinin tepesinden bakıyorlar. Nedir demokrasinin önünde en büyük engel bugün demokrasinin önünde en büyük engel Kürt sorunudur. Peki bu sorun yukarıdan aşağıya çözülür mü, bu sorunu demokratik, barışçı bir ortamda özgürce tartışarak çözelim. Dün akşam duydum Kürtçe konuşulabilirmiş, gözünüz aydın, artık Kürt yurttaşlarımız Kürtçe konuşabileceklermiş. Sağolsunlar, İhsan buyurmuşlar. Hatta Özal daha ileri gidiyor, işte yeni bir durum olacak savaştan sonra Irak’taki Kürtleri de himayemize alacağız. Evet buradakilerini abat ettiniz, buradakiler o kadar mutlu, o kadar özgür, o kadar insanca yaşıyor ki bu yetmedi Irak’dan geleceklere de insanca bir ortam yaşayacaklar, getirecekler ve buradan sesleniyorum gölge etmeyin başka ihsan istemez bu insanlar. Evet diyoruz ki biz barışçı, demokratik bir ortamda çözüm yollarını bulmalıyız, biz istiyoruz ki, diyoruz ki insanlar eşittir, halklar kardeştir, halklar ve insanlar kardeştirler ama birinin doğduğu birinin döğüldüğü bir kardeşliği istemiyoruz. Çünki eşit bir kardeşlik istiyoruz biz. Milli Güvenlik Kurulu Kürt sorununu tanışabiliyor, MİT tartışabiliyor, hükümet tartışabiliyor. Kim tartışamıyor, yalnız Kürtlere yasak tartışmak. Evet şimdi özgür, demokratik bir ortamda barış içinde çözmeyi bala içerisine sindiremediler. Sürekli bu sorunu süngü ile çözebileceklerini sandılar. Her yerde söylüyorum şimdi süngü bu topraklara batırıldığı zaman paslanır ama bu topraklarda gül fidanı açar, gülle geliyoruz biz (anlaşılamamış) süngüye karşı, şimdi demokrasi kurmak kurtarmak isteyenler bakın 1987 yılından bu yana aklımızda ne kaldı bunlardan bu seçim yasası adil değil dediler, bu aklımızda kaldı, işte yüzde otuzaltı oyla, yüzde atmışbeş parlamento bir çoğunluğu aldılar, başka ne kaldı aklımızda, Özal aday olamaz, Özal Cumhurbaşkanı olamaz. Özal Cumhurbaşkanı olursa onu indiririz, olursa indiririz, başka ne kaldı aklımızda Özal’ın elini sıkmayız. Gerçekten de çok kararlılar. Uluslararası bir savaş patlak vermiş, Çankaya’ya çıkıp bu konuyu tartışmıyorlar. Çok kararlılar, ama Kürt yurttaşlarımız üzerinde baskı kuracak olan SS kararnameleri sözkonusu olduğunda Çankaya’ya tıpış tıpış giderler ve (anlaşılamamış) başka ne kaldı aklımızda, sinei millet tam kontur gerillayı gündeme getirdik, bir araştırma önergesi verdik. Halkın Emek Partisi olarak, Sayın Demirci usta bir politikacı sinei millet sözünü attı ortaya kıyamet koptu, dönecekmiyiz, dönmeyecekmiyiz, Süleyman bey dedi ki SHP milletvekilleri istifa ederlerse sinei millete döneriz, topu attı SHP’ye, SHP toplandı, tartıştı, görüştü, dedi ki, ANAP erken seçim kararı alırsa sinei millete döneriz. ANAP’ın öyle bir derdi yok. ANAP’da dedi ki, sıkıntılı bir durumda ANAP hadi dönün bakalım dedi. Şimdi dönemiyorlar da Allah’tan savaş patladı. Onların şansı sinei millet sorunu unutuldu. Yoksa aklımızdan siyasi yaşamda halkımız için birtek şey kalmadı aklımızda. Uzun uzun konuşuyorlar. Televizyonu işgal ediyorlar, basında çarşaf çarşaf haberler, ama halkımızın sorunları için en ufak bir çözüm, ciddi bir öneri getiremiyorlar. Şimdi bu bölgenin sorununa temas etmek istiyorum. Ben Lice’yi gezdim, Lice’de insanların üzerine baskı kurulmuş, geliyor genç insanı evinden çıkartıyor gece yarısı, sabaha kadar dört beş asker içeride kalıyor, öyle bir kötü görüntü veriyor ki, o gencin onurunu kıracak (anlaşılamamış) incelemeye gittik, bir milletvekili heyetiyle köylüler şunları anlatıyorlar. 70 yaşında bir elinde sopa ihtiyar, siz hangi partidensiniz dedi bakayım, çok sinirli eli de titriyor dizi de, dedik ki biz Halkın Emek Partisindeniz. Size bir şey demiyorum dedi, öbürleri olsa idi, sopalayacaktım dedi, ya korucu olacaksın, yani ya devletin kölesi olacaksın. Halk yurdunu da toprağını da terketmek istemiyor. Bunu şikayet edecek. Toplanmışlar köylüler, gitmişler kaymakama, hangi kaymakama, gene bu düzenin, bu iktidarın kaymakamına çaresizliğin çaresi olarak oraya gitmişler. Daha yarı yolda yolları kesilmiş, ateş açılmış Tatvan’da olduğu gibi, Kudret Filiz diye bir bacımız şehit düşmüş, altı tane yetim bir de felçli koca, niçin gitmiş, bana baskı yapıyorlar, yapmasınlar göçten de öteye baskı vardı. Ben duyduğum zaman hayretler içerisinde kaldım, hiç kimse yapmaz. Arama yapılıyor, siyah (silah) araması, unu döküyorlarmış, unun üzerine bulgur çuvalını deviriyorlarmış, onun üzerine mercimeği, onun üzerine tuzu, onun üstüne şekeri, artık ne şeker, ne un, ne tuz, ne mercimek, ne bulgur işe yarıyor. Böyle bir zulmü düzenin kaymakamına şikayet ediyorlar ve başlarına bu geliyor. Şimdi işte Halkın Emek Partisi, bu haksızlığa dur demek için başkaldırmak için kuruldu. Biz seçilenlerin, atananlardan yetkili olmasını istiyoruz. Bizim iktidarımızda Milli Güvenlik Kurulu denilen kurulun fesih edilmesini Valilerin halk tarafından seçilmesini öngörüyoruz. Bugün öyle kaynak transferi var ki, doğudan-batıya öyle gelir farkı var ki buradaki kesilen verginin yarısı yeniden yapılaşacak İl genel meclisi tarafından buraya harcanmasını istiyoruz. Bunlar kararı verecek, halkın seçtikleri karar verecek buranan (buranın) halkı, buranın valisini seçerse bu bölge halkı bölge valisini seçerse herhalde Hayri Kozakçıoğlu seçilemez. Halkın Emek Partisi bu nedenle düzenin dışına çıktığı için, düzenle mücadele ettiği için, tehlikeli buluyorlar ve bu nedenle de ne olacağını şaşkınlıkla izliyorlar. Çünkü Öyle bir parti doğmuş ki ilk defa bizim partimiz diyebileceğiniz bir parti doğmuş, ilk defa içimize sine sine içinde yer alabileceğimiz, uğruna mücadele edebileceğimiz, bizim diyebileceğimiz bir parti doğmuş, DSP’lisi geliyor, RP’lisi geliyor, ANAP’lı geliyor, DYP geliyor, SHP’lisi geliyor. Daha evvel bunlar düzen partisi diye bunların içerisinde yer almamış yurtsever demokrat devrimci insanlar geliyor. Hep kaynaşıyor, bir araya geliyoruz ve ilk defa bizim diyebileceğimiz bir parti, halk hareketi doğuyor. Sonra Halkın Emek Partisi’ne bakıyorlar. Milletvekilleri umurunda olmadan ellerini ters çekmişler, bir mücadelenin içinde, halkının yanında yer almışlar. Böyle milletvekilleri ve her yerde söylüyorum. Halkın Emek Partisinden biri üye olmak, yönetici olmak için dürüst olmak gerekli, çalışkan olmak gerekli, çok okumak gerekli, konu komşusuna yardımcı olmak gerekli ve kendi insanlarına sevgi saygı göstermesi gerekli, böyle bir partiyiz, ilk kez doğuyor. Diğer partilerde nasıl biliyormusunuz, ben biliyorum, içinde yaşadım, üç kişi bir araya gelir, biri ayrıldımı dördü onun aleyhinde konuşur. Dört kişiden biri daha ayrıldımı, üçü birleşiyor, ayrılanın aleyhinde konuşuyor. Böyle birinin açığını arıyan birbirinin yanlışını arıyan o yanlışlığı onu yıpratmak için onu kullanan insanların bir araya geldiği parti. Bizde böyle bir şey yok, olmayacakta. Birimizin yanlışı olursa, o yanlışlığı onun kendisine söyleyeceğiz. Düzeltmesini isteyeceğiz. Birbirimize sevgiyle saygıyla bakacağız. Çünki biz sevgiden ve saygıdan yoksul bırakılmışız. Bizim vergi ödeyerek maaşını ödediğimiz memurlar bile bize saygılı olmadılar. Bize baskı yaptılar. Bizi hor gördüler. Bizi hep sevgisiz karşıladılar. Bu bakımdan biz ister ANAPtan gelsin, ister DYP’lisinden gelsin, ister SHP’den ister DSP’den, isterse bunların hiçbirisine bulaşmamış olsun, yepyeni bir anlayışı ve siyasi yaşama kazandıracağız, örnek olacağız, halkın nasıl bir siyasi parti yarattığını, o kuruluşlar da büyük patronlar da zenginler de görmüş olacak. Bize yüz çevirdiler arkadaşlar. Bu partiyi kurarken biz, okumuş aydın geçinen, kendisini aydın sanan birçok insan dirsek çevirdi bize, bizimle birlikte hareket etmediler. Bizi oy potansiyeli olarak gördüler. Dediler ki, biz iyi yönetiriz, siz de iyi yönetilmeye layıksınız. Hayır bir araya geldiğimiz partide söz sahibi olamayacaksak, yarın ülke yönetiminde nasıl söz ve karar sahibi oluruz. Şimdi Halkın Emek Partisi hızla örgütleniyor. Hiç yalnız değil, artık bu bölgenin insanı, İzmir’de, İstanbul’da, Ankara’da, Mersin’de, Adana’da, bütün metropollerde her tarafta kale gibi örgütler oluşuyor. Bu ahlakta, bu anlayışta, bu inaçta (inançta) insanlar oluşuyor. Yarın başınıza bir dert gelirse hiç unutmayın, İzmirdeki insan sizin yanınızda yer alacaktır. Artık bu bölge halkı insanlarımız yalnız değildir. Biz bu halk hareketi başanya ulaştıktan sonra seçilmek için o yadınlar (aydınlar) gelecek sizi artık bakacaktı, dişe dokunur birşey oldu, eh bu partiye girilir diyecek, şimdi birçok yerde mitingde bile yaptım. Bunu savaş gibi çok önemli bir karar biz de bu karar verenler tarafından cahil görülüyoruz. Savaşta ülke yönetiminde çok yeterli karan gerekiyor. Bilinçli olmak gerektiriyor. Çok aydın olmayı gerektiriyor. Çok iyi insan olmayı gerektiriyor, öyle bir karar vermek için, şimdi ben soruyorum, savaşa evet diyen parmak kaldırsın, yok. Savaşa hayır diyen parmak kaldırsın, hani bu halk parmak kaldırmasını bilmezdi, hani bu halk karar vermesini bilmezdi, en önemli savaş kararına bile, savaşa bayır diyerek parmak kaldırabiliyor. O zaman, o zaman bu halk hareketi halkın partisi daha başarıya ulaşacaktır. Bize diyorlar ki bu parti kimin partisi acaba, Kürtlerin partisi diyorlar, alevilerin partisi diyorlar ne kadar horladıkları toplum varsa solcuların partisi diyorlar. Hayır kesinlikle hayır, bu parti en çok sömürülen, baskı altına tutulanların partisi, bu parti en çok kimin partisidir, bu parti en çok ezilen en çok sömürülen en çok baskı altında tutulanların partisidir. Şimdi soruyorum, bu suçlamayı getirenlere en çok kim sömürülüyor, en çok kimi ezdiniz, en çok kimi baskı altında tuttunuzsa onların partisidir. Tek başımıza kurtulamayız bütün Türkiyenin desteğini dayanışmasını almak sempatisini almak zorundayız. Hatta Mandela gibi bütün dünyanın desteğini almak zorundayız. Bu zor ve çetin mücadele bu mücadelenin içine girenler çok bilinçli hareket etmek zorundadır. Yetmiş yaşında altmış yaşında yaşlı insanımız bize baktığı zaman bu harekette macera yok bunlar aklı başında gidiyorlar. Bunlar sağlıklı gidiyorlar. Bunların ayakları yerde akıllılar diye mademki onlarda bizi kucaklarına alıp bağırlarına basıp bize sahip çıkmalılar çok önem veriyorum buna ve kurtuluşumuz için Zonguldak’ta direnen maden işçisine sahip çıkmak zorundayız. Duyarlı olmalıyız o mücadeleye Zonguldak maden işçiside duyarlı olmalıdır. Zonguldak’ta 45 bin işçiye söyledim, insan hakları ihlal edilen doğuda aç ve sefalet içerisinde olan insanlarımız grevlere sahip çıktığı zaman başarılı olursunuz, bu grevlerden çok zam alabilirsiniz, bu sözleşmelerden çok zam alabilirsiniz. Bu cebinizden girer, enflasyonla öbür cebinizden çıkar. Ne zaman kurtulursunuz biliyormusunuz dedim, gerçek demokrasiye kavuştuğunuz zaman kurtulabilirsiniz dedim. Gerçek demokrasiye kavuşabilmeniz için doğuda insan hakları ihlal edilen Kürt yurttaşlarımız için grev yaptığımız için kavuşabilirsiniz. Onun için duyarlı olmak zorundasınız, grevlere sahip çıkmak zorundayız. Hapishanelerde onurunu korumak isteyen gençlerimizi açlık grevi yapan gençlerimize sahip çıkmak zorundayız ve dünyanın neresinde olursa olsun haksızlığa uğrayan her insanın yanında yer almalıyız. Bu parti diğer partilerden farklı olarak lider partisi değildir. Rozet partisi de değildir. Heryerde söylüyorum sayın Demirel Allah geçinden versin vefat ederse DYP ölür. Allah geçinden versin İnönü rahmetlik olursa SHP kristal gibi dağılır gider. Gene Allah geçinden versin Ecevit başına bir iş gelir vefat ederse DSP diye birşey kalmaz. Türkeş vefat ederse MÇP kalmaz. Allah geçinden versin Hoca vefat ederse RP’si kalmaz. Ama Halkın Emek Partisi Genel Başkanı Fehmi Işıklar ölürse binlerce Fehmi Işıklar nöbete gelir, bayrağı alır, en yükseklere çıkarır. Böyle arkadaşlarımız var bizim, biz örgütüz, çağdaş bir partiyiz, rozete bağlı bir parti değiliz. Fenerbahçe, Galatasaray gibi futbol takımı tutan parti değiliz. Çağdaş ve en ileri partiyiz. Nasıl çağdaş partiyiz, bakın Avrupaya, bakın sosyalist ülkelere, halklar toplumlar ayağa kalkıyor. Antidemokratik olarak bulduğu diktatör olarak bulduğu yönetimleri, başkanları alaşağı ediyor. Kendi yönetimlerini oluşturuyorlar. Bizde çağdaş bir partiyiz bizde insan haklan, özgürlükler, demokrasi yolunda mücadele veren en ilerici bir partiyiz, çağa yakınız, bizim dışımızdaki düzen partileri aman bu düzen kurulmasın diye uğraşıyorlar. Hepsi gerici, istediği kadar solcuyum desinler, solcuyum demekle solcu olunmaz. Bize diyorlarki aman solu bölmeyin, solu birleştirin, birleştik, bizim kimseyle birleşme niyetimiz yok. Biz halkımızı birleştireceğiz. Dini inancı ne olursa olsun, mesebi (mezhebi) ne olursa olsun, kökeni ne olursa olsun, ezilen sömürülen yoksul olan halkımızı birleştirmeye kararlıyız. Halkımızın yanında yer almak isteyen, bütün siyasi kadroları halkımızın yanına davet ediyoruz. Halkımızı içine sindirsinler, onunla birlikte olsunlar, onunla omuz omuza yürüsünler ve biz gene her yerde söylüyoruz, en büyük düşmanımızı önce yenmek zorundayız. Bizim en büyük düşmanımız korkudur. Yıllardır bize verilen korkudur. Önce birleşeceğiz, güçleneceğiz, birbirimize sahip çıkacağız, korkuyu yeneceğiz. Burada beni dinleyen memurlar vardır Ankarada (anlaşılamamıştır) duyuyor söylüyorum. Halkın Emek Partisinden bir tek kişiye bile haksız uygulama yapılırsa, baskı yapılırsa hukuk dışı muamele yapılırsa o memurla uğraşacağız, o memurun ismini bütün örgütümüze duyuracağız asacağız, diyeceğiz ki bu halkımıza eziyet etmiştir, yasa dışı davranmıştır ve başta genel başkan olarak bana ve bütün partimize yapılmış sayacağım. Her zaman haklının yanında yer alacağız. Sevgili arkadaşlar birçok ilde, birçok bölgede yolda giderken, yurttaşlarımıza onların duygularına tercüman olabilmek için bu işareti yapıyoruz (zafer işareti) soruyorlar, bu nedir, bu bizim halkımızın bu Halkın Emek Partisinin bu hepimizin zafer işaretidir. Zafer bizim olacaktır. Zafer özgürlüğün olacaktır. En kısa zamanda kavuşmak için bütün yurtta örgütlenecek, baskının zulmün üstüne üstüne gideceğiz, sömürünün üstüne gidecek. Sizleri bu duyguyla ve sevgiyle selamlıyorum. Buraya gelemeyen yurttaşlarımıza sevgilerimi saygılarımı iletmenizi rica ediyorum. Hepiniz varolun, sağolun.”
b) Halkın Emek Partisi Zeytinburnu (İstanbul) ilçe örgütünce 23.2.1992 tarihinde düzenlenen “Barış ve Özgürlük” toplantısındaki konuşması
” Değerli konuklar, basın emekçileri, (anlaşılamamış) hepinizi saygıyla sevgiyle selamlıyorum, Zeytinburnu deyince aklımıza Gazlıçeşme geliyor. Gazlıçeşme deyince aklımıza (anlaşılamamış) işçileri geliyor, (anlaşılamamış) Zeytinburnu deyince akla devrimciler geliyor. Devrimciler merhaba bugün Türkiye’nin her yerinde emeği ile geçinen insan hakları ihlal edilen baskı altında kalan insanlar gülerek, oynayarak, halay çekerek, baskı ve sömürü düzenine (anlaşılamamış) haksız bir savaş var ilçe başkanı söyledi, bu savaşta Ortadoğu halklarının hiçbir çıkan Türkiye savaşa girmedi, savaşa girmediğimiz halde yüzbinlerce işçi kapıdışarı atıldı, 5 milyona varan işsizlere yenileri katıldı. Birde savaşa girseydik, açlık ve sefalet (anlaşılamamış) bu düzen partileri (anlaşılamamış) Özal Cumhurbaşkanı olurdu, olmazdı, Özal Cumhurbaşkanı olursa indiririz, Çankayada elini sıkmayız (anlaşılamamış) şimdi demokrasiyi kurma iddiasındalar (anlaşılamamış) bugün demokrasimizin yanında en büyük sorun Kürt sorunudur özgür bir ortamda barışçı yollarla demokratik bir ortamda tartışmalı, güvenlik kurulunda tartışarak, biraz güvenlik konusunda, biraz (anlaşılamamış) halkın görüşü alınmadan türkü söylesinler, şarkı söylesinler (anlaşılamamış) Kürt sorunu yukarıdan aşağıya dik teyet inerek çözülemez. Kürt sorununu Türkler çözecektir. Kürtlerle eşit ve kardeşçe omuz omuza çözeceklerdir. Halkın yoktur birbiriyle çelişkisi, alevi diye böldüler, şafıi diye böldüler, hanefi diye böldüler, sünni diye böldüler (anlaşılamadı) Bu hareket bir başkaldırıldı (başkaldırıdır) bu başkaldırıya bu sese kulak vermek zorundadırlar. HEP kurulmadan önce ne din konusu, kültür konusu meydana gelmemiştir. Biz halkımız dilini konuşacak, türküsünü söyleyecek, takunyayı giyecek, kendi demokratik değerlere sahip çıkacak, kendi ülkesinde söz ve karar sahibi olacak, Konya’da, Antalya’da, Ankara’da, İzmir’de, Hamburg’da, Pitsburg’da, Londra’da HEP böyle coşkulu demokratik haklar için haykırıyorlar. Ancak barış ancak özgürlük ancak demokrasi istiyorlar. Bir gün gelecek artık bağırmadan konuşacağız. Bir gün gelecek çok güzel şeyler anlatacağız. Güleç yüzlü olacağız, eğer bugün bağırıyorsak, bugün suratımız asıksa (anlaşılamamış) inim inliyorda, onun için ateş düştüğü yeri yakar, gençlerimiz işsiz, çocuklarımız eğitimsiz, sağlıksız, hastahane kapılarında sürünüyor insanlarımız, bu nedenle her zaman biraz daha asık suratlıyız, demokrasi diyorki, (anlaşılamamış) biraz özgür sayıldığımız bu ortamda bu geceden hapishanelerde insanlık onuru için mücadele veren gençlerimizi selamlıyorum. HEP namuslu insanların emeği ile geçinen partisidir. Çeşitli yakıştırmalar yapıyorlar. Bölücü parti diyorlar. Gerçek bölücüler bizim partiye bölücü parti diyor. Bu parti Kürtlerin partisi diyorlar. Bu parti aksilerin partisi diyorlar. Ben buradan her yerde ilan ettiğim gibi ilan ediyorum. Bu parti ezilen, sömürülen baskı altında tutulanların partisidir. Bu parti en çok kimin partisidir. En çok ezilen, en çok sömürülen, en çok baskı altında tutulanların partisidir. Kimdir bunlar’ Eğer bu devlet, eğer bu düzen partileri hala bu partiye Kürt partisi, alevi partisi diyorlarsa demekki alevilerle, Kürtleri çok ezdiniz, çok sömürdünüz, çok baskı altında tuttunuz. Yine bize diyorlarki oylar boşa gitmesin, sol birleşsin, bugüne kadar sanki oyları boşa gitmemişti, sanki oylar çok doluya gitmiş de şimdi oylar boşa gitmesin diyorlar, esas bundan sonra boşa gitmeyecek, bizim sol partilerle birleşme sorunumuz yok, böyle bir görevimiz yok bizim, açıkça ilan ediyorum, kadrolarınıza, taraftarlarınıza, Akbulut’a, bizim halkımızı birleştirme gibi bir sorunumuz var. Edirneliyle, Hakkarili, hanefı ile şafiiyi, sünni ile aleviyi, Kürtle-Türkü omuz omuza birleştirip, demokrasi mücadelesi verme gibi görevimiz var. Halkımız birieşirse o zaman sol kadrolar da burada görev alırlar. Biz Pitsburg’da sorduk, Hamburg’da sorduk, sözler gibi insanlar da onlar, yurttaşlarımıza sorduk hani kestiği yenmezdi diye iteliyordunuz ya, birbirinizin gözünü çıkarıyordunuz ya, şimdi Almanyadasınız, kimin kestiğini yiyorsunuz, varmı çıkar çelişkiniz, biz birbirimizin, biz inançlarımızın, kültürümüzün bir zenginliği olarak kabul ederiz, insanca yaşayacak bir kültür zenginliği olan değerler yaratacağız, dediğim zaman, herkes bu dediğimi başıyla onayladı. Demek bizim birbirimizle çelişkimiz yok dedi, yakında seçim var, bu bizim fidan boylu Özal’ın ne yapacağı belli olmaz. Bu seçimde HEP’e ya insan haklarına saygılı özgürlüklere saygılı, demokrasiyi kurma kararlılığı, koalisyon olacak, ya da bu değerlere sahip olmayan iktidar karşısında ciddi bir muhalefet olacağız, işçisiyle, köylüsüyle, memuru emeklisiyle, esnafıyla, hep birlikte yavaş yavaş, sağlam ve kararlı adımlarla, iktidara yürüyeceğiz. Ben böyle söylediğim zaman, daha yeni bir parti nasıl iktidar olur, falan diyorlar.
Bunlardan bakan, başbakan olurmu diyorlar. Yusuf Özal’dan olurda yetim Hüsnü’den olurda, bunlardan olmaz. Olur, olur, öyle bir olur ki (anlaşılamamış) generaller bizi suçluyordu, hapishaneden çıkar çıkmaz, halk bizi meclise gönderdi, demekki oluyormuş, saygılar sunuyorum. Sizlerle gurur duyuyorum.”
c) Halkın Emek Partisi tarafından 21.3.1991 tarihinde İstanbul’da düzenlenen “Nevruz Şenlikleri”ndeki konuşması :
“Özgürlük, demokrasi ve barış uğruna yürümekten onur duyduğum tüm devrimci yurtsever ilerici ve demokrat dostlarım, İşçi ve emekçi kardeşlerim, sevgili gençler ve saygıdeğer hanım yandaşlarım, bacılarım, sizlere en iyi dileklerimle sevgiyle, saygıyla selamlıyorum. Bugün 21 Mart anlamlı ve onurlu bir gün, bugün Nevruz yeni bir gün, yeni (anlaşılamamış) direniş, mücadele başkaldırı ve özgürlük hareketini yükseltme günüdür. Bugün zulme, sömürüye, baskıya başkaldırışın sembolleştiği Nevruz’dur. Bugün demirci Kava’nın zalim (anlaşılamamış) özgürlük meş’alesini Kürt halkına emanet ettiği yer, gündür. Bugün Kürt halkının özgürlük bayramıdır. Sömürüye ve sömürgeciliğe karşı olan bir (anlaşılamamış) gündür. Nevruzumuz. Kutlu olsun, Kürt Hiroşiması, Halepçe vahşetinin bir kez daha lanetlendiği gündür. Bugün Halepçe (anlaşılamamış) ve bir daha Halepçeler yaşanmasın diye haykırıldığı gündür. Böylesine görkemli bir şekilde kutlamanın onurunu kutluyoruz. Selam olsun Kava’nın (anlaşılamamış) Kaya’lara meydanlara sevgili dostlarım Kürt halkının direnme onuru ve mücadele geleneği Nevruz’un kelime anlamı (anlaşılamamış) bu aynı zamanda ve şimdi özgürlük ve demokrasi mücadelesini (anlaşılamamış) emekçi halklarımızın yanında onlarla omuz omuza hep barışa, hep demokrasiye, hep özgürlüğe doğru kararlı adımlarla yürüyoruz, (anlaşılamamış) çığ gibi büyüyor, örgütleniyor. Özgürlük, demokrasi ve meşrutiyet (meşruiyet) dönemleri için Cizre’de, Nusaybin’de, idil’de, Şırnak’da, Tatvan’da ve daha birçok yerde direnen halkımızın Zonguldak’da işçilerin, kamu çalışanlarının, emekçilerin, işçilerin, yoksul ve topraksız köylülerin (anlaşılamamış) bilim adamlarının aydınların, devrimcilerin, demokratların, direnişlerin, yurtseverlerin, yurttaşlık haklarının elinden alınan onurlu insanların (anlaşılamamış) kucaklıyorum, sarılıyorum. Nevruz Bayramında (anlaşılamamış) başkaldırı ve Kaya gibi birinin önderlik yapmasıdır. Nevruzun başlangıca halkın zalim hükümdarın baskısından kurtulma, aradan 2600 yıl geçsede kılıç ve kurşunla (anlaşılamamış) baskı, zulüm ve sömürü düzenini ayakta tutabilmek için bu ideolojinin şeytanları (anlaşılamamış) egemenlere, dün, bugünde Ankara’nın baskısında (anlaşılamamış) günüdür. Bugün özgürlük ve demokrasi tarihinde kınıyoruz ve özellikle 12 Eylül’ün taraflarına ve tüm (anlaşılamamış) insan haklarına karşı saygı istiyoruz. Demokrasi istiyoruz. Ve halkın yönetilmediği sömürü birliğine ve kamu işçiliğine dayalı, bir demokratik düzen için mücadele veriyoruz. Ve halkın aradan kaldırıldığı ve halkın sevinç gözyaşları bu Kürt halkı için elbette kutsal bir bayramdır. Özgür, haklının sömürünün birliği içinde yaşayan Kürt halkı bu bayramı, sevinç gözyaşları içinde zafer ve özgürlük türkülerini haykırarak ve halay çekerek kutlamayı çoktan hak etmiştir. Halkla yazılı halkın halkla karşı direnişlerinin ürünüdür. Bu tür bayramları ancak halk ayakta tutabilir. Ve buna halk sahip çıkabilir. Diriliş halk gruplarının özlemi (anlaşılamamış) halkın sevinç gözyaşları ile bayramla Nevruz Bayramı bölgenin çeşitli bayramları var her çeşit bölgeye rağmen Nevruzu (anlaşılamamış) önümüzde özellikle Türkiye çapında sömürücü ve (anlaşılamamış) halkın devrimci meşalesini dile getiren (anlaşılamamış) güçlü bir (anlaşılamamış) Kürt halkı her zaman maddi değerlere yazmış ve o ne kadar ilginçtir, tüm demokrasi güçleri bu değerleri yaşatma müddeti içindedirler. Kürt halkının, yaşamında onunla dayanışma içinde Kürt halkı özgürlük uğruna hiçbir zaman vazgeçmemiş ve ancak ve ancak (anlaşılamamış) bu yüzden de bugünkü geleneklerine ve kutsal değerlerini hep ayakta tutmasını bilmiştir. Nevruz (anlaşılamamış) bu güzel günü ve anlamlı bayramı kutlamaya çalışıyoruz. İşte sürekli kutlamak almış (anlaşılamamış) Bugün bu Kürt halkı başka anlama getirirler de engellere (anlaşılamamış) şu veya Kürt bayramı deseler de Kürt halkına yağ çekiyorlar. 70 yıllık politikaları iflas ettiğini görüyorlar, iktidarın önemli olan aydası ve sürpriz çıkıştan hem iktidar partisinin büyük ümidi hem de düzen partilerini allan bullak ediyor. Bugün mukaddes ve (anlaşılamamış) Kürt halkına uygulanan politikanın yanlışlığından bahsediyorlar. Düne kadar yok denen Kürtlerle ilgili sahte nüfus karşılaştırmaları yaparak akıl dışı, gerçek dışı, bilgiler üretiyorlar. Kürt kardeşliği de tartışılmaz ve vazgeçilmez haktır. Bu gece demokrasinin önünde birçok engeller duruyor. Sendikal hak ve özgürlükler, düşünce ve örgütlenme özgürlükleri, demokratik hak ve özgürlükler (anlaşılamamış) herkes biliyor ki demokrasinin önünde en büyük engel Kürt sorunudur. Milli Güvenlik Kurulu coşkunuzu biliyorum ama genel başkan olduğum halde, Nevruz (anlaşılamamış) zaman tanıdı, onun için izin verinde konuşmamı tamamlıyayım. Kürt sorununu Milli Güvenlik Kurulu, hükümet, politikacı, gazeteci, sendikacı, tüccar, gemici daha aydınlatılırsa Kürt, Çerkez, Türk, Arnavut, Fransız, İngiliz, hatta satılmış Kürt ne kadar kaldırabiliyorsa bunu ne kadar gerçeği söyleyen Nevruz’un (anlaşılamamış) her Kürdün hakları vardır. Kürt halkı kaderini tayin hakkını kullanırken tekrar ediyorum. Kürt halkı kendi kaderini tayin etme hakkını kullanırken (anlaşılamamış) ben bu nedenle hoşnut değilim diyeceğim, bu yüzden Birleşmiş Milletlerin de uluslararası şölenleri özünü oluşturan halkların kendi kaderlerini tayin hakkına karşı çıkılması yerine, uluslararası hukuka akla, gerçeğe insanlık onuruna aykırı olan uygulamalara ve burjuvaların (anlaşılamamış) ve çok iyi büinmeliki, Kürt sorunu demokratik platformda özgürce tartışılmadan akla (anlaşılamamış) Türkiye’de gerçek bir demokrasiden söz edilemeyecek ve Kürt halkının bu anlamda (anlaşılamamış) baskı altında tutulmuş, onlar da halklar arasında eşit (anlaşılamamış) Türk ve Kürt halklarının (anlaşılamamış) bugün de bu kalabalık halkların evlenmesine rağmen, (anlaşılamamış) onun için yüksek sesle diyorum ki Türkiye’de demokrasi yoktur, çatlak sesler çıkıyor yılların şartlandırılmışlığı içinde çatlak ses çıkaranlara bu durumda seslenmek istiyorum. Korkmayın, yanlıştan vazgeçin daha mutlu, herkesin (anlaşılamamış) insan onurunu varedin yeter baskı zulüm ve sömürüye dayalı hiçbir düzen uzun süre ayakta durmamıştır. Artık bu gerçeği görün ve kabul edin. Dünyadaki gelişmeler nedeni ile hiçbir (anlaşılamamış) Türkiye’de böyle olmalıdır. Bu yüce toplum karşısında Birleşmiş Milletlere seslenmek istiyorum. Kürtlerin yaşadığı, Kürt halkının yürüttüğü mücadeleye sessiz kalınmamalıdır. En kısa zamanda Birleşmiş Milletler topluluğunda bir Kürt konferansı toplanmalıdır. Özellikle Irak’ta savaşan Kürt halkına Kızılay ve Kızılhaç çerçevesinde gerek gıda ve tıbbi yardım yapılmalıdır, (anlaşılamamış) Dostların bugün yasak olmasına rağmen Halepçe katliamına kadar Nevruz bayramını (anlaşılamamış) içinde kutluyoruz. Bugün de hep birlikte, yarında kutlama kararının ve daha kararlı ve daha (anlaşılamamış) burada genel başkan olarak şu huzurda söylemek istiyorum, gelecek Nevruz’u bütün Türkiye’de özellikle Diyarbakır’da bütün yurtta meydanlarda miting şeklinde kutlanmasını partim MKYK. öneriyorum, (anlaşılamamış) Yaşama hakkını dilerim ki büyük bir gelecek mücadelesi karşısında, her türlü tavrı (anlaşılamamış) insan hakları, özgürlükleri, demokrasi mücadelesi olacaktır. Hep barışa, hep demokrasiye, hep özgürlüğe ilerlerken, Nevruz ateşiyle tutuşan (anlaşılamamış) özgürlük şölenlerinde burada olmayan yetkililere Çankaya’da oturana ve Ankara’da oturanlara bu Nevruz’da yapılan baskıların öldürülenlerin işkence görülenlerin hesabı sorulmalıdır. Selam olsun insanlık onuru, işkenceyi yenecek diyen gençlere, selam olsun, selam olsun, işçiye, emekçiye, selam olsun sömürü baskı, zulme karşı duranlara selam olsun,”
d) Halkın Emek Partisi İzmir il örgütünce 22.3.1991 tarihinde düzenlenen eğlence gecesindeki konuşması :
“Nevruz Frozbe, özgürlük, demokrasi ve barış mücadelesinde omuz omuza yürümekten onur duyduğum tüm devrimci yurtsever ilerici ve demokrat dostlarım, işçi ve emekçi kardeşlerim sevgili gençler ve saygıdeğer kadın yoldaşlarımız, bacılarım. Sizleri en iyi dileklerimle sevgiyle saygıyla selamlıyorum. Benim konuşma biçimim yazılı alışkanlığı içerisinde değil, hep sözlü konuşurum, ama bugün Nevruz ve hepimiz anlamı aynı olduğu için onbeşbin kişiye İstanbul’da ne söyledi isem İzmir’de de onu söylemek istediğim için 24’de Diyarbekir’de, 26’sında Mersin’de aynı şeyleri söylemek içki yazılı okuyacağım, Bugün 21 Mart anlamlı ve onurlu bugün bugün Nevruz yeni bir günün, yeni bir umudun yıldönümü değil. Zulme karşı direniş, mücadele, başkaldırı ve Özgürlük talebinin yükseldiği gündür. Bugün zulme, sömürüye, baskıya başkaldırışın sembolleştiği Nevruz’dur. Bugün demirci Kaya’nın (Kava’nın) zalimce ak saltanatının (zalim Dehhak saltanatını) yerle bir ederek özgürlük ateşini Kürt halkına emanet ettiği ikibinaltıyüz yıllık direniş geleneğinin bayraklaştığı bir gündür. Bugün Kürt halkının özgürlük bayramıdır. Bugün aynı zamanda sömürüye ve sömürgeciliğe karşı olan dil, din, milliyet ve renk farkı gözetmeden herkesin, mücadele ve dayanışma azminin, bilenerek kenetlendiği anlamlı bir gündür. Nevruzumuz kutlu olsun. Bugün Kürt Hiroşiması ve Halepçe vahşetini bir kez daha lanetlediğimiz gündür, Halepçelerin hesabı sorulsun. Ve bir daha Halepçeler yaşanmasın, diye haykırdığımız bir gündür. Biz bugün gözyaşı da dökeriz, bu gözyaşı sevinç ve özgürlük gözyaşıdır. Ve biz şimdi bu anlamlı günün ve Nevruz’un ruhuyla, ırk, din, dil, milliyet farkı gözetmeden Nevruz’u kenetlenerek kutlayabilmiş olmanın coşkusunu yaşıyoruz. Özgürlük, demokrasi ve barış güçleri olarak el ele ve yığınsal ve kitlesel Nevruz’u böylesine görkemli bir şekilde kutlamanın sevincini yaşıyoruz. Selam olsun Kama’ların (Kava’ların) özgürlük ateşlerini çağ çağ dağlardan Avrupalara kırlara, ovalara, meydanlara taşıyanlara sevgili dostlarım, Kürt halkının direnme ruhunu mücadele geleneğim simgeleyen Nevruz’un kelime anlamı her ne kadar yeni bir gün olarak bilinmekte ise de bu aynı zamanda yeniden doğuşu dile getirir. Ve şimdi Özgürlük ve demokrasi mücadelesi veren biz de yeniden doğuyor, kendimizi aşıyor, yeniliyor, zulme ve baskıya karşı, mücadele azmimizi yükseltiyor, saflarımızı sıklaştırıyoruz. Emekçi halklarımızın yanında onlarla omuz omuza hep barışa, hep demokrasiye, hep özgürlüğe doğru kararlı adımlarla yürüyoruz. Hava sıcak izin verirseniz ceketimi çıkarmak istiyorum. Ve halklar huzurunda baskaldıran ve halklar şimdi çığ gibi büyüyor, örgütleniyor. Özgürlük, demokrasi ve meşrutiyet (meşruiyet) mücadeleleri için Cizre’de, Nusaybin’de, Diyarbekir’de, İdil ve Şırnak’da, Tatvan’da ve daha birçok yerde halkımızın Zonguldak’ta işçilerin gecekondulardaki yoksulların yanında yürüyoruz. Sendikal haklar mücadelesi ve kamu çalışanları emekçilerin, işçilerin ve yoksullar ve topraksız köylülerim, taban fiyatları, boğazı sıkılan üreticilerin sosyal ve güvenlikten yoksun fukara halkımızın cins ayırımı nedeniyle daha çok sömürülen ve baskı altında tutulan kadınlarımızın bilimsel araştırma yapma özgürlüğü kısıtlanan bilim adamlarının, düşünce, anlatım ve anlatım özgürlüğü zincirleri vurulan aydınların, zindanlarda tutsak tutulan devrimcilerin, demokratların, ilericilerin, yurtseverlerin, yurttaşlık haklan ellerinden alınan gururlu insanların şanına büyük bir azimle mücadele bayrağımızı yükseltiyoruz. Unutulmamalıdır ki Nevruz bayramının önemini arttırıp ona nitelik ve direnç kazandıran şey zulme karşı başkaldırıdır. Ve isyana karşı bir emekçinin önderlik yapmasının aradan 2600 yıl geçse de kılık ve biçim değiştirse de ve haklar (Dehhaklar) bugün de vardır. Baskı, zulüm ve sömürü düzenini tutabilmek için resmi ideolojinin şeytanları akıl almaz dönemler (önlemler) fısıldıyor ve egemenlere yol gösteriyor. Dün de bugün de haklarının (Dehhakların) baskısına ve zulmüne karşı çıkma günüdür. 2603 yıl(dır) önce tutuşturulan onurun, direnişin, kıvılcımlarının bugün özgürlük ve demokrasi mücadelemize meşale yakarak yürüyoruz. Ve özellikle 12 Eylül mihraklarına ve cümle zorbalara karşı saflarımızı sıklaştırıyoruz. İnsan haklarına karşı saygı istiyoruz, demokrasi istiyoruz ve halkların ezilmediği, gönül birliğine ve kamu eşitliğine dayalı, demokratik bir düzen için mücadele veriyoruz. Ve hakkın ortadan kaldırıldığı ve halkın sevinç gözyaşlarını tutamadığı o zahmet günü Kürt halkı için elbette ulusal bir bayramdır. Zulmün, baskının sömürünün binbir çeşidini yaşayan Kürt halkı bugün bu bayramı sevinç gözyaşları içinde zafer ve özgürlük türküleri haykırarak ve halaylar çekerek kutlamayı çoktan haketmiştir. Halk bayramları halkın ortak acı ve sevinçlerinin bir ürünüdür. Bu tür kavranılan bayramları ancak halk yaratabilir ve ona halk sahip çıkabilir. Geniş halk yığınlarının istemi, dilek ve beklentileri, uyuşmayan bayramlar cılız kalır. Coşkusuzdur. Giderek unutulur ve yokolur. Bölgede çeşitli bayramlar her çeşit teşvik ve desteğe rağmen Nevruz’un yerini dolduramaz. Halk Nevruzun devrimci ruhuna sahip çıkmış ve onu ulusal özellikleriyle de şekillendirerek bugüne kadar rengarenk gelenek olarak yaşatmıştır. Günümüzde özellikle, Kürt edebiyatında sömürücü ve sömürgeci güçlerin ne hakla (Dehhakla) özleştirildiğini ve kama (Kava) (anlaşılamamış) halkı devrimci mücadelesinin dile getiren güçlü bin imajın kullanıldığını görüyoruz. Bu halkımızın Nevruz içeriğine getirdiği anlamlı ve yeni katkıdır. Kürt halkı Nevruz için her zaman kendi maddi ve manevi desteğini, değerlerini yaratmış ve onu yaşatmıştır. Tüm demokratik güçlerin de bu değerlerin yaşatılabilmesi için ezilen Kürt balkıyla dayanışmada bulunmaktan onur duymuştur. Dostlarım. Kürt halkı özgürlük tutkusundan hiçbir zaman vazgeçmemiş, daima onu kıskanmış bir halktır. O yüzden de kültürünü, geleneklerini ve ulusal değerlerini hep ayakta tutmasını bilmiştir. Nevruz nasılki Kürtlerin en eski dili (dini) zedustlu (Zerdüşt’ün) kutsal kitabı Zameraska’da (Zendavesta), Firdevsi’nin Şehnamesinde, Ömer Hayyam’ın Nevruznamesinde, Şeref kanın (Şerefhan’ın) Şerefnamesinde, Ahmedi Haninin (anlaşılamamış) nakış nakış işlenmişse o günlerden bu yana da Kürt aydınlarının, yazarlarının şairlerinin, ressam ve araştırmacılarının eserlerinde yeni ve çağdaş örneklerinin çoğalarak günümüze kadar zenginleşerek taşınmıştır. Zorbalar ise bu güzel ve anlamlı bayramı unutturmaya çalışmış, sürekli kana boyamış, Nevruz Bayramını karartmaya çalışmışlardır. Bugün durum çok farklıdır. Başka anlamlar verseler de ve Ergenekon’a kadar gitseler de, Türk Bayramı deseler de el çırpıyorlar, coğrafî raporlarla Kürt halkına yağ çekiyorlar. 70 yıllık inkarcı politikalarla resmi ideolojinin iflas ettiğini görüyorlar, iktidarın dönemsel olarak faydacı ve sürpriz çıkışları her (hem) iktidar partisinin bir bölümünü hem de (bir) diğer düzen partilerini allak bullak ediyor. Bunun utangaç bir üslupla olsa da Kürt halkından uygulanan politikalarıyla yanlışlığından söz ediyorlar. Düne kadar yok dedikleri Kürtlerle ilgili sahte nüfus karşılaştırmaları yaparak akıl dışı, gerçek dışı ve bilim dışı çözümler öneriyorlar. Şimdi buradan ve haklara kulağına birşeyler fısıldayan şeytanlara sesleniyorum. Kendi kaderini belirlemek her halk için olduğu kadar, Kürt halkı için de tartışılmaz, vazgeçilmez bir haktır. Türkiye’de demokrasinin önünde birçok engel vardır. Sendikal hak ve özgürlükler, düşünce ve örgütlenme özgürlüğü, demokratik hak ve özgürlükler, anlamındaki sınırlamalar bu engellerden bazılarıdır. Ama dost düşman biliyorki bugün Türkiye’de demokrasinin önünde en büyük engel Kürt sorunudur. Kürt sorunu Milli Güvenlik Kurulu, Hükümet, MİT, politikacı, sendikacı, tüccar, fabrikatör daha da ayrıntılaştırırsak, Türk, Çerkez, Fransız, İngiliz hattâ satılmış Kürt ne kadar tartışabiliyorsa, bu tartışmaya ne kadar hakları varsa gerçeği söyleyen bir aydının gerçek bir demokratın ve ben insanım diyen her Kürtün en az o kadar hakkı vardır. Altını çizmek istediğim bir gerçek var. Burasını sessiz dinlemenizi istiyorum, çünki burada ne fazla acı, ne de bizi coşkulandıracak bir şey vardır. Bir gerçeğin altını çizmek ve ilan etmek istiyorum huzurlarınızda, Kürt halkı kendi kaderini tayin hakkını kullanırken, biraz sessiz olun, burada sessiz olalım. Kürt halkı kendi kaderini tayin hakkını kullanırken kuruluşunda benim de emeğim, harcında benim de gözyaşım ve kanım olan bu devlet bana çok zulüm, bana çok baskı ve işkence yaptı, ben bu devletten hoşnut değilim diyeceği düşünülüyorsa, Kürt halkı kendi kaderini tayin hakkını kullanırken, altını çiziyorum, harcında benim de gözyaşım, kanım var dediğim bu devlet için bana çok zulüm yaptı, çok işkence yaptı, beni kan ağlattı diyeceği düşünülüyor ve ona göre bir karar verileceği hesaplanıyorsa, Birleşmiş Milletler’in temel bir ilkesi olan uluslararası sözleşmelerin özünü oluşturan hakların kendi haklarını tayin etme hakkına Kürt halkı açısından karşı çıkacaklarına bugüne kadar Kürt halkına baskı yapan, işkence yapan, zulüm yapan politikalara ve devlet resmi ideolojisine karşı çıksınlar. Çok iyi bilinmelidir ki, Kürt sorunu demokratik bir ortamda özgürce tartışılmadan, çağa, akla ve bilime uygun çözümlenmeden, Türkiye’de gerçek bir demokrasiden söz edilemeyecek ve Kürt (Türk) halkı da özgür olamayacak. Çünkü Türk halkı da baskı altında tutulmuş, onlar da haklar (halklar) arasında eşit ve adil olmayan zora dayalı ilişkileri kabullenmeye zorlanmışlardır. Bugüne kadar köle-efendi ilişkisinde Kürt ve Türk halklarına bu ilişkiler zorbaca dayatıldı. Bugün de bu zorbalık halkların iradesine rağmen sürdürülüyor. Onun için de diyoruz ki Türkiye’de demokrasi yoktur. Bugünlerde de bu konularda aralanan kapı ve atılan adımlar olumlu işaretler verse de yetmiyor, yetmiyecektir. Devlet korosunda bu işaretler nedeniyle çatlak sesler duyuluyor. Parti liderleri, düzen parti liderleri, düzenin parti liderleri, ilerici geçinen birçok yazar, çizer yılların şartlandırılmışlığı içinde tedirgin durumdalar, çatlak ses çıkaranlara tedirgin olanlara buradan sesleniyorum. Haksızsınız, yanlışsınız, bundan korkmayın, rahat olun, herkes sizin gibi insan olduğunu . . . (bant bitimi) Birçok yerde bu yıl Nevruz’da birçok gencimiz, birçok insanımız işkence gördü, tutuklandı ve şehit edildiler, hiçkimse kuşku duymasın, bütün bunların hesabı birgün teker teker sorulacak, faturaları ödettiriIecektir. Bu yıl İstanbul’da onbeşbin, burada üçbin ayakta duran insanlarımız var. Kusura bakmasınlar yerler salonlar dar geliyor. Bu nedenle gelecek sene Merkez Karar Yönetim Kuruluna İstanbul’da önerdim, meydanlarda, mitinglerde Nevruz’u kutlamalayız. Gelecek sene Nevruz’da Diyarbakır’da buluşuyoruz. Bu yüce topluluk karşısında Birleşmiş Milletlere ve onu oluşturan devletlere sesleniyorum. Kürtlerin yaşadığı tüm parçalarda, Kürt halkının yürüttüğü mücadele ve onun haklı isteklerine sessiz kalamazsınız. Çeşitli platformlarda öğrenildiği gibi en kısa zamanda Birleşmiş Milletler kapsamında bir Kürt konferansı düzenlenmeli, adil uluslararası sözleşmelere uygun, demokratik bir çözüm bulunmalıdır. Özellikle Irak’ta faşist Saddam’a karşı savaşan Kürt halkına Kızılay, Kızılhaç çerçevesinde yardım kampanyası açılmalıdır. Orda ölümle karşı karşıya olan Kürt halkı da yalnız kalmamalıdır. Başbakana söyledim, biz bu göreve hazırız, yeterki topladığımız yardımları Irak Kürt halkına yetiştirebilsinler, ulaştırabilsinler. Dostlarım, bütün yasaklamalara onca baskılara, zulme, soykırıma, Halepçe katliamına rağmen Nevruz Bayramı canlı bir şekilde kutlanarak bugünlere gelindi. Bugün de hep birlikte daha coşkulu, daha kararlı ve daha kitlesel olarak Nevruz’u görkemli şekilde kutluyoruz. Demokrasi güçlerinin dayanışmasını böyle örnekler çok çoğalarak yarınlara umutla koşuyoruz. Bahar mevsiminin başladığı bu dönemde halkımız arasında canlı bir şekilde kutlanan Nevruz bitip tükenmez bir geleceğe olan inancın yeni ürünlerini veriyor. Yok olmak istemeyen bir halkın azami sevinci büyük bir geleceği kucaklayan mücadelesi karşısında her türlü zorba gücü yenecek insan hakları, demokrasi için mücadele veren bütün güçler ve insanlar mutlaka muzaffer olacaktır. Hep arşa, hep demokrasiye, özgürlüğe ilerlerken, Nevruz ateşiyle tutuşan ateşimizi, halklarımızın bayramlarının yasaklanmadığı, özgürlük şölenlerine başlan dik olarak el ele tutuşup halay çektiği günler için yükseltiyoruz. Çok kısaca bugün Nevruz günü arkadaşlarımın da belirttiği gibi uluslararası değere sahip, evrensel değere sahip bu kısa konuşmalarda çok daha birşeyi partimiz için söylemek istiyorum. HEP’ne Kürt partisi diyorlar. Elbette ezilen, sömürülen, baskı altında tutulan ve zuîme uğrayan bir halk, Kürtler bu partiye sahip çıkıyorsa HEP’e yalnız bundan onur duyacaktır. Ancak biz hiçbir partiye MHP’ye bile Kürt (Türk) partisi suçlaması yapmadık. Bu haksız suçlamadır. Biz uluslararası tüm insanlara eşit bakıyoruz. Biz HEP olarak baskı, zulüm ve sömürüye uğrayanların partisiyiz. Ençok kimin partisiyiz’ Ençok baskıya, ençok zulme, ençok sömürüye uğrayanların partisiyiz. Bütün bu dediklerimize rağmen Kürtlerin partisi diyorlarsa, demek en çok onu ezmişler, en çok onu sömürmüşler, ençok ona zulmetmişler. Selam olsun insanlık onuruyla işkenceyi yenene, yenecek diyenlere, selam olsun İsmail Beşikçilere selam olsun sömürü, baskı ve zulme uğrayanlara, zulme karşı duranlara selam olsun.”
e) Halkın Emek Partisi Siirt il örgütünce 26.3.1991 tarihinde düzenlenen toplantıdaki konuşması :
“… Şimdi konuşmamın sessizce dinlenmesi yere geldi. Sayın Başbakan diyor ki, bu topraklarda Türküm diyen yaşar, ben de burada biliyorum bu sözü yuhluyorsunuz, Başbakana yuh çekmek aklımızdan geçmez, o bir parti başkanı, ben de buradan diyorum ki sayın Başbakan bu ülkede Kürtlerden onur duyan yirmimilyon insan yaşıyor. Sayın Özal Amerika’da Bush’la görüşüyor. Ne oyunlar tezgahlıyor bilmiyorum, inşallah sağsalim memleketimize gelir. O da diyor ki bağımsız Kürte hayır diyor. Bak okumakta bile güçlük çekiyorum, buradan Özal’a sesleniyorum. O fidan boylu Çankaya’daki Özal’a Kürtler bağımlı ve köle olmak istemiyorlar, bunu böylece bilin. Sayın Ecevit diyorki, önce bir partililer, bu partililer varsa orada onlardan özür diliyorum ve hepimiz bir yerlerden geldik. Sayın Ecevit diyorki bu ülkede Kürt sorunu yoktur, yoksa neyi konuşuyorsun o zaman, o zaman yoksa niye niye konuşuyorsun, olmayan şey konuşulurmu. Oysa bu ülkede demokrasinin önünde birçok engel var. Sendikal hak ve özgürlükler kısıtlanmış, düşünce ve örgütlenme özgürlüğü yok, bunların hepsi demokrasinin önünde engeldir. Ama dost düşman bütün dünya alem biliyor ki demokrasinin önündeki en büyük engel Kürt sorunudur. Kürt sorunu çözülmeden Kürt çözülmeden Türk halkı da özgür olmayacak. Türkiye’de demokrasiden söz edilmeyecektir. Hepiniz televizyonda izliyorsunuz, yakışıklı parti liderlerini, hepsi birbirinden güzel, hepsi birbirinden yakışıklı sözler ediyorlar. Bu ülkede sorunları biz çözeriz diyorlar. Kimdir bunlar, sayın Demirel onbeş yıl Başbakanlık yaptı, niye çözemedi. Sayın İnönü sülalece bu ülkeyi yönetti, devlet çocuğu olarak doğdu, niye çözemediler, Sayın Ecevit Başbakanlık yaptı, sayın Türkeş Başbakan Yardımcılığı yaptı, sayın Erbakan Başbakan Yardımcılığı yaptı . . . (anlaşılamadı) bunlar düzeltemediler, bunlar düzen partileri, yetmiş yıldır renk (red) ve inkar politikası izleyen devletin resmi (anlaşılamadı) tutsak olan partilerdir. Her yerde söylüyorum. Alın elinize büyük bir süpürge düzen partilerini bu bölgeden süpürün atın. Sayın Ecevit Allah gecinden versin, hakkın rahmetine kavuşursa onun da partisi dağılır. Türkeş’de öğle, Erbakan’da öğle, ama Fehmi Işıklar ölürse binlerce Fehmi Işıklar var. Daha yepyeni bir partiyiz. Bize çeşitli yakıştırmalar yapıyorlar. Bu parti Kürtlerin partisi, bu parti falanların partisi diye, buradan Kürt, Arap, Çerkez, Arnavut, Pomak herkese sesleniyorum. Bu parti ezilen, sömürülen, baskı altında tutulanların partisidir. Bu parti, bu parti ençok kimin partisidir (dinleyicilerden sloganla “Kürtlerin” diye bağırması). Bu parti ençok ezilen, sömürülen, ençok baskı altında tutulanların partisidir. Şimdi ben buradan soruyorum devlete, düzen partilerine, kim çok eziliyor ve kim çok sömürülüyor, eğer Kürtler eziliyor diyorlarsa suçlarını itiraf ediyorlar ve biz Kürtlerin de partisi olmaktan onur duyuyoruz. Arkadaşlar taktim edildiği, ettiği zaman böyle bir telaşa düşüyorlar. Urfalıyım de diyorlar, başkanım diyorlar. Ben Urfalıyım ama beni seçen demokrat Bursalılara huzurunuzda teşekkür ediyorum . . . (anlaşılamadı) Ama Kaya’lar çoğalıyor, Örgütleniyor ve Kayanın tutuşturduğu özgürlük ateşini bugün daha yükseklere ülkenin her yerine yaymak istiyorlar. Halkın Emek Partisine geldi diye Halkın Emek Partisi niye bazı insanlara baskı yapılıyor. Buraya partiye gelip gidenlere haksızlıklar, haksızlığa uğradı diye yakınları açlık grevi yapanlara geçmiş olsun demeye gelenlere baskı yapıldığını duyduk. Sevgili memurlar, geçiminiz, ücretiniz, siyasi iktidarın iki dudağının arasında biz sizin de haklarınızı savunuyoruz, sizin de insanca yaşamanızı istiyoruz ve Meclistede her-yerde memurların sıkıntısını dile getiriyoruz. Halkın Emek Partisi, emeğiyle geçinen insanların dostudur. Sakın olaki bundan sonra hukuk dışı, yasa dışı, insanlık dışı bir davranışta bulunmayın. Eğer böyle bir durumlar olursa mecliste bakanlıklarda gereğini yapacağız. Yap diyenler böyle, yap diyenler böyle bir uygulama yap diyenler sahip çıkmaz size, uzun süre sahip çıkmaz ve öğle yapanların ismini illerimizde, ilçelerimizde, duvara asacağız, her yerde tanıtacağız, çocukları bile onların zarar görür, artık eskisi gibi Siirt’te baskı yapıp, yasa dışı, hukuk dışı davranıp elbette rahat gitmek mümkün olmayacak. Halkın Emek Partisi Edirnede de il binasını açtı. Bursada da, Konyada da, Mersinde de, Hatayda da, sokakta (anlaşılamamış) Sevgili yurttaşlarım kendi ülkemizde, daha karnı tok gezmek istiyoruz. Refahın yaygınlaşmasını, kimsenin ele güne muhtaç olmamasını, emeklisiyle, memuruyla, köylüsüyle, esnafıyla, genciyle çocuğuyla inim inim inleyen kadınıyla hepimiz daha rahat yaşamak istiyoruz. Çağımız değişti artık. Bu çağa ayak uydurmak zorundadır. Hep birlikte düşünmek zorundayız. Bu topraklar bereketli, bu insanlar çalışkan, peki bu yoksulluk, bu sefalet bu açlık niye, çağ çağ yıllar boyu devam ediyor ve inim inim inleniyor. Çünkü, onlar halk yerine bir avuç çıkarcıyı düşünürler. Bugüne kadar uygulanan politikalar buydu. Artık bu değişmelidir, bunu değiştirmek için Halkın Emek Partisi elinden geleni yapacak bu önümüzdeki seçim. Hani oylarımız boşa gitmesin diyenlerimiz olur, bu önümüzdeki seçim koalisyon var. Halkın Emek Partisi ya böyle bir koalisyonun bir ortağı olacak ya da bir şer hükümete karşı halkı, halkın cephesini ve onun safını tutacak, onun muhalefetini oluşturacağız. Buradaki vali beni tanır. Beni uzun yıllardan beri tanır (anlaşılamadı) milletvekilimize göndereceğiz, imkan bulursam ben de uğrayıp bir merhaba diyeceğim. Ben 12 Eylül’de özellikle işkencenin, zulmün ağırını yaşadım. Bir böbreğimi kaybettim, dört yıl hapis yattım, idamla yargılandım. Ama ben şimdi meydanlarda bu 12 Eylül’de (anlaşılamadı) meydanlardayım. Halkın yanındayım ve milletvekiliyim. Allanın izniyle daha çok olacağız. Vali bilmeli bunu ve valiler bilmez ve emniyet müdürleri idamla yargılanan dört yıl yatan milletvekili oluyorsa, bunu yapıyorsa bizi hükümetede getirir. Siirt’te huzurunuzda buradan zulüm ve sömürüye karşı mücadele verenleri selamlıyorum. Selam olsun, selam olsun işkence, insanlık uğruna işkence, işkence (anlaşılamadı) cezaevindeki dostlar, selam olsun alın teri döküp de buraya gelemeyen yüce halkıma, selam olsun İsmail Beşikçilere selam olsun Nevruz ateşini yükseltenlere, Nevruz ateşini yükseltelim, biraz sonra aranızdan ayrılacağım ve siz dağılacaksınız, karışılmayınca hiçbir şey olmadığını görüyorlar, hep görüyoruz. Adı Nevruze du ka krelle”
f) Halkın Emek Partisi Şişli (İstanbul) ilçe örgütünce 8.5.1991 tarihinde düzenlenen “Dersim Gecesi”ndeki konuşması :
“Değerli dostlar, sayıları gittikçe artan bize güç katan değerli dostlarım, HEP mensupları, değerli mücadele arkadaşlarım, hepinizi partim adına sevgiyle, saygıyla selamlıyorum. Aslında bu toplantılarda bulunup, konuşup, tavır almak çok hoş değil ama bir araya gelmiş iken merak edilen, ilgi duyulan konularda kısa birşeyler söylemek gerekiyor. Örneğin bir yanım DİSK olduğu için birçok arkadaşım DİSK’i ne yapacaksınız, DİSK’i teslim alacakmıyız, diye soruyordu. Biliyorsunuz bir dönemin Türkiye işçi sınıfının temsilcisi, mücadelecisi ve Türkiye’nin delikanlısı olan DİSK’i teslim alacağız, yaşatacağız. Onu biraz daha güçlendireceğiz. Buna cezaevi koşullarında bile devletin gücü yetmedi. Halkın Emek Partisi henüz bir yılını doldurmadı.
Bugün ilan ettik seçim 9 Haziran’da büyük kongremizi yapacağız. Birçok arkadaşım milletvekili ve yöneticiler bu kongre ile ilgili ülke çapında il il, ilçe ilçe örgütümüzü dolaşıyorlar. Bu nedenle aramızda değiller. Kısa süre önce kurulan partimiz seçim hakkım elde etmiş ve kurultayla birlikte yapılacak ilk seçime hazır hale getirilmiştir. Buna halkımızın büyük katkısı olmuştur. Çok yeni partiyiz ama iddialı partiyiz. Diyoruz ki, önce insanı insanlaştıracağız. Bu insan korucu da olsa, rüşvet yeyici de olsa, satılmış Kürt de olsa onu insanlaştıracağız diyoruz çünki doğayı doğallaştıracağız. Dünyamızı ülkemizi, yaşanır hale getireceğiz. Üç toplumu sivilleştireceğiz. Militarist toplum yapısını sivil toplum yapısına dönüştüreceğiz ve her alanda toplumu örgütlendirecek, dört devleti demokratikleştirecek bunlar elbette kolay değil, bunların tümünü demokrasi olarak veriyoruz ve diyoruz ki Türkiye’de demokrasinin önünde en büyük engel Kürt sorunudur. Bu çözülmeden Türkiye’de demokrasiden söz edilemez. Anti terör yasası çıkarıldığı zamanlar Meclis’de ifade ettim. Anti terör yasasının temel amacı devlet terörünü resmileştirmek, pekiştirmek ve kurumlaştırmaktır. Anti terör yasasının sekizinci maddesi konuşulmadan açıkça ama Meclis’de açıkça ifade ettim. Kürt halkı için, onun demokratik mücadelesi için getirilmiş, anti-demokratik ürün. (Bant değişimi) Her halkın olduğu kadar Nevruz gecesinde belirttiğim gibi her halkın kendi kaderini tayin hakkı vardır. Bu hak bugün en çok Kürt halkı için geçerlidir. Biz Türkiye’de Kürt halkı özgürlüğe kavuşmadığı sürece, biz Kürt (Türk) halkını (halkının) özgür olmayacağını biliyoruz ve halkların gönüllü birliğine dayalı, tam eşitliğe ve kardeşliğe dayalı bir demokratik düzenin kararlı savunucusu olacağız, mücadelecisi olacağız. Sevgili dostlarım, buradan Adıyaman’a, Malatya’ya, Elazığ’a gideceğim. Orada da kongreler olacak, geceler olacak. Biz Sosyaldemokrat Halkçı Parti iken bir espiriyle bunu ifade etmiştim. Aramızda SHP’li dostlarımız var. Onlar bizim kanımız, kollarımız, onlar tabii ki bu safta olacak. ANAP’larda bu safta olacak, yurtseverde demokratta onlar da buraya gelecek. Doğru Yolcular’da bu safta olacak, buraya gelecek. Onlara dedim ki büyük patronlara, sermayeye egemenlere göz kırptığınız için, sosyal yanınız bitti. Halkçı parti olarak kaldınız, pardon demokrat halkçı parti. Yedi tane milletvekili Paris’te Kürt gitti diye ihraç ettiniz. Demokrat yanınız gitti, kaldı Halkçı Parti, şimdi halk akın akın SHP’den kopuyor. Halk da gitti, geriye parti kaldı. Şimdi tüm partiler demokrasi mücadelesi verilemez durumda. Verilemeyecektir. O nedenle gücümüz ağır olduğunu yolumuzun uzun olduğunu biliyorum. Bu partide demişlerdi ki bir kurultayda nasıl oluyorda dört tane delege getirmek durumunda olan bu ülkede 99 tane Tunceli’n’ delege ile temsil ediliyor. O kurultayda not tutmuşlar. 99 Dersim’li delege varmış, Dersim’li bir arkadaş dedi ki, bu kadar sürmeseydiniz, bu kadar ölçüp doğra-masaydınız 99 değil, dört delegeyle gelirdik. Şimdi İstanbul’da Dersimliler, Dersim’le dayanışma içerisinde, onlarla omuz omuzalar. İşte metropolle Dersim arasında böylece dialog kuruluyor. Bu birliği güçlendirecek ve oluşturacak, bu geceye emeği geçen değerli yöneticilerimize, değerli dostlarımıza, bu geceye omuz veren, dayanışma gösteren siz değerli kardeşlerimize teşekkür ediyor. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.
g) Halkın Emek Partisi Diyarbakır İl Örgütü Başkanı Vedat Aydın’ın 10.7.1991 tarihinde yapılan cenaze törenindeki konuşması :
“Buraya, buraya Diyarbekir’e . . . (anlaşılamadı) 21 Mart’ında Nevruz’u kutlamak için gelecektim. Ne yazık ki, ne yazık ki faşist katiller tarafından öldürülen şehit edilen Vedat Aydın gibi yürekli bir dostumun cenaze töreninde konuşmak üzere geldim. Dünyanın, dünyanın ve Türkiye’nin çeşitli yerlerinden gelen değerli basın emekçileri, Sosyaldemokrat Halkçı Parti’nin değerli milletvekilleri, Doğru Yol Partisi’nin değerli milletvekilleri, Refah Partisi’nin değerli milletvekilleri, İnsan Hakları Derneği’nin değerli temsilcileri, sevgili işçi ve memur sendikacıları, sevgili meslekte . . . (anlaşılamamış) yöneticileri, sevgili Diyarbekirliler, Devrimciler, demokratlar, hepinizi saygıyla selamlıyorum. Bazı bazı merkezlerde . . . (anlaşılamamış) önce sessiz dinleyeceğiz. Bazı yerleri, bazı noktalarda ve kavşaklarda insanlarımızı bu alana bırakmayan görevlileri uyarıyorum. Bırakmazsanız gitmeyeceğiz. Önce HEP . . . (anlaşılamamış) başkanımız Mustafa Özer’in arabasına bomba kondu, sonra ayın beşinde Vedat Aydın gece yarısı evinden alındı, telsizli, bellerinde çıplak silahla görevliler tarafından evden alındı. Üç gün beş gün uğraştık. Dünya kamuoyuna sesleniyorum. Sessiz dinleyin, olayı anlatmak zorundayız. Burada deşarj olmak için toplanmadık. Bir cenaze töreni ile işimiz bitmiyor. Üç gün uğraştık. Bölge Valisi, Emniyet Müdürü, içişleri Bakanı hiçbirisi yerini bilmiyoruz dedi. Daha sonra, daha sonra iki gün sonra Gaziantep İl başkanımızdan telefon aldım. Gece üçte ona da polis görevlisiyim diyenler olmuş, çık emniyete kadar gideceğiz demiş. Vedat Aydın’dan dolayı çıkmamasını söyledik. Teslim olmadı, çıkmadı ve şimdi aramızda yaşamını sürdürüyor. Buradan bütün Türkiye halkımıza, devlete ve dünya kamuoyuna ilan ediyoruz, hiç bir yurttaşımız, hiç bir insanımız, hiç bir HEP’li hiç bir görevlisi geç saatlerde uygun olmayan zamanlarda kimliğine güvenmediği bir ortamda hiç kimsenin davetine katılmasın, gerekirse evinde . . . (anlaşılamamış) evinde ölsün. Buradan devlet yetkililerine, Bölge Valisine, içişleri Bakanına, Başbakana, Cumhurbaşkanına sesleniyoruz. Buradan hükümete sesleniyoruz. Televizyona çıksınlar, televizyona çıksınlar, bu benim dediğimi onlar da ifade etsinler, desinler ki, sizden özür diliyoruz, sizden özür diliyoruz. Bundan sonra, bundan sonra gece vakti kapınız çalınmayacak, çalarlarsa gitmeyin desinler. Bu katliamların amacı kitleleri sindirmek ve katiller görüyorsunuz, kitle sinmemiş bu katliamla iki tane devlet ortaya çıktı. Birisi açık devlet, biri gizli devlet, gizli devlet burada görev yapıyor. Bu katliamla bir şey daha ortaya çıktı. O da Kürt sorununu halen zorla, baskıyla, kurşunla, süngüyle, işkenceyle çözeceklerini sanıyorlar. Bu katliamla susacaksınız, sizlere susacaksınız. Yabancı televizyonlar çekiyor bizleri, durumu anlasınlar, bu katliamla önce Kürt partisi diyerek Halkın Emekçi Partisini sınırlamak isteyenler. Şimdi de terörist olarak sınırlamak istiyorlar. Ben buradan ilan ediyorum. Bu katliamlarla gerçek terörist devlettir. Her yerde ilan ettim. Diyarbakır’da da ilan ettim. HEP ezilen sömürülen, baskı altında tutulanların partisidir. Eğer çok ezilen, sömürülen, baskı altında tutulan Kürt halkı ise, onların partisi olmaktan şeref duyarız. Kürt sorununu HEP barışçı yollarla çözmeyi öneriyor. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesine göre çözüm öneriyor. Türkiye’de ilk önce inkardan vazgeçecekler. Türkiye’de Kürt halkı vardır ve her halk ne kadar kendi kaderim tayin hakkına sahipse Kürt … (anlaşılamamış) kendi yurdumuzda daha özgür yaşamak için, kendi yurdumuzda daha uygar yaşamak için mücadele veriyoruz. Halkımız her gün biraz daha büyük kitlelerle bu mücadeleye katılıyorlar. Her gün biraz daha güçleniyoruz. Önceleri tek tek baskı altına alman insanlarımız gücünü birleştirerek, dayanışmasını pekiştirerek, baskıları uzaklaştırmayı amaçlıyor. Bu ülkede verdiğimiz vergiyle maaş alan insanlarımız, verdiğimiz vergiyle alınan kurşunlanıl, bize sıkmaya hakkı yoktur. Şimdi hepimizin dostu, mücadele arkadaşımız, yoldaşımız Vedat Aydın’a son görevimizi yaptık. Bu olaylar olmasaydı, Aydınlar köyüne gidip ailesine bugün başsağlığı dileyecek, geleneklerimize uygun biçimde törenimizi, taziyemizi tamamlamış olacaktık. Ama şimdi vakit geçti. Bizim programımızın dışına taşıldı, zaman olarak. Bu görevimizi yarına ertelemek durumundayız. Bizi biraz daha Diyarbakır’da, bir biraz daha Diyarbekir’de kalacağız. Bölge Vahşiyle telefonda görüştüm, izin verildi. Ben konuşuyorum, demiş diyorum, budur demiyorum, demiş diyorum. Emniyet Müdürü ile görüştüm. O da yok dedi. Ben hemen inandım. Bana söylüyorsunuz. Bakacağız. Bu tür olayların partimizi güç duruma düşürmek için bizi hem vurun hem de terörist örgüt olarak göstermek için Türkiye kamuoyuna bu tür olaylar oluyor. Biz buna izin vermiyeceğiz. Biz bu oyunu bozacağız. Çünki onlar biziz. Biz yasal mücadele veriyoruz. Biz meşruiyet mücadelesi veriyoruz. Yasaların meşruiyet çizgisine, meşruiyet çizgimizde yasaları oturtmak istiyoruz. O bakımdan bizi oyuna getirmek isteyenleri fırsat vermemek durumundayız. Şimdi yarına ertelediğimiz taziyeyi partide duyuracağız. Saatiyle, ama bir programımız var ki o ertelenmeyecek, yarın onbirde parti meclisimiz, il başkanları ortak toplanacak, hem bugünkü olayı, hem bundan sonra gelişecek olayı değerlendirecek ve ortak bir karar alıp, uygulamaya koyacağız. Ondan sonra taziyeye gideceğiz şimdi buradan.”
h) Halkın Emek Partisi Bursa İl Örgütünce 7.9.1991 tarihinde düzenlenen eğlence gecesindeki konuşması :
“Çok değerli Bursalılar, Bursayı da ekmeği kadar paylaşan değerli hemşehrilerim, değerli demokratlar, yurtseverler, devrimciler, gençler, çok saygıdeğer hanımefendiler, bacılarım, hepinizi saygıyla selamlarım. Dünyada çok güzel olaylar gelişirken, demokrasi konusunda önemli adımlar atılırken, halklar kendi kaderini tayin etmek isterken, özgürlük yolunda önemli ölçüde yol alırken, toplumlar kendi ülkelerinde söz ve karar sahibi olmak için panzerlerin, tankların üzerinde yürürken ve başarı elde ederken, ne yazık ki Türkiye’de bu anlamda esen güzel rüzgarlardan henüz yeteri kadar etkilenmiş değiliz. Ülkede halen insan hakları özgürlük ve demokrasi için çok önemli bedeller ödüyoruz. Seçim atmosferine girdik. Şimdi Türkiye’de yurttaşlarımız sandık başına gidecek, kendilerini yöneten insanlarını seçecekler. Bu noktaya nasıl gelindi’ Adil olmayan bir seçim yasasıyla, kimilerine göre baskın seçim yasasıyla bugüne nasıl gelindi’ Adil olmayan bir seçim yasasıyla yapılan bir seçimle huzur ve istikrar gerçekten sağlanabilirini’ Bu seçim yasasıyla Halkın Emek Partisi, bir iki diğer parti seçim dışı bırakıldı. Amaç, Halkın Emek Partisi’nin seçim dışına itmek, parlamento dışına itmektir. Her yerde demokrasiyi savunduklarını tekrarlayan ve televizyonda sürekli demokrasiden söz edenler, bu baskın secim yasası, parlamentoda görüşülürken, ne yazık ki Halkın Emek Partisi’ni seçim dışında tutabilmek için her türlü gayreti sarf ettiler. Daha bu yasa görüşülmeden eğer basında izleyebildiysek, İl başkanlarımıza, il yöneticilerimize yönelik yoğun saldırılar oldu. Diğer partilerin yöneticileri rahat rahat siyasi faaliyetlerini yürütürken, Halkın Emek Partisi yöneticileri işkence görüyor, kurşunlanıyor, katlediliyorlardı. Sonra sınır ötesi bir harekatla, kahraman olduğunu sanan Mesut Yılmaz, Kıbrıs fatihi sayın Ecevit’e benzer bir başarıyı elde edebileceğini sanarak, 13 ay evvel seçim yasasını gündeme getirdi. Amaç belliydi, amaç yükselen Kürt halkının mücadelesini bastırmak, özgürlük ve demokrasi için Kürt halkının verdiği mücadeleyle işçi sınıfının güçlenen mücadelesinin birleşmesini engel olmaktı. Çünkü biz en son noktaya kadar direnen işçilerin (bu sırada seyirciler tarafından Kürtçe olarak “Biji Partiya Karkeren Kürdistan” sloganı atılmış) slogan yok lütfen, konuşurken slogan atmayınız. Bu iki mücadelenin birleşmesinden demokrasi çıkacaktır. Türkiye’de demokrasiyi yerleştirmede çok önemli görev yapacaktır ve ülkede artık dünyada tartışılmayan insan haklarına saygıyı, özgürlüklere saygıyı yerleştirmiş olacaktır. Bu koşullarda seçime girmemiz engellendi. Gazetelde (gazetelerde) yazıldığına göre bir bakan HEP’in televizyondan yapacağı konuşmadan kaygı duydum diyor. Eğer biz televizyonda konuşmuş olsaydık, on dakika başında, on dakika sonunda konuşacaktık. Fehmi Işıklar’ın 20 dakikalık konuşmasından korkan iktidar, hiçbir zaman ayakta duramayacaktır. Amaçları sömürüye devam, öbür anlamı da tasfiyeyi kalıcı kılmaktır. Biz kendi yurdumuzda haklarımızı alabilmek, alınterimizin hakkını alabilmek, kendi yolumuzda insanca ve özgür olarak yaşamak istiyoruz. Bu aşamada bizi seçime sokmayanların amaçlan boşa çıksın diye bir arayışa girdik. Önce bağımsız adaylarla bütün ülkede seçime girebilirmiyiz diye bir tartışmaya girdik. Ya da koşulları uygun bir partiyle ortaklaşa bir seçime girebilirmiyiz diye düşündük. Çok yönünü düşündük. Halkımızın sonuç alması gerekliydi. Halkımızın üstündeki baskının biraz olsun kalkması ve rahatlaması gerekiyordu. Partimize gelen baskıların, saldırıların belli ölçüde durması gerekiyordu. Daha sayamadığını birçok nedenlerden dolayı ortak birlikte tavır alabiliriz diye seçimlerde birlikte tavır alabiliriz diye, Sosyaldemokrat Halkçı Parti ile ortaklaşa seçime girmeyi uygun bulduk, arkadaşlarıma şunu söyledim, ben bu partinin genel başkanıyım, benim aday olmama hakkımı lütfen bana teslim ediniz. Ancak ne arkadaşlarım, ne de birlikte hareket edeceğimiz parti şimdilik ikna olmuş değil. Biz milletvekili olmadan, dokunulmazlık gibi sahte bir zırha, sahte bir maskeye bürünmeden de mücadele edenlerdeniz. Bunu DİSK’de ispatlamıştık. DiSK Genel Sekreteriyken ben(im) dokunulmazlığım yoktu. Benim dokunulmazlığım, işçi sınıfının desteğiydi. Bugün de dokunulmazlığımızın asıl kaynağı halkımızdır. Çünkü gördük ki Diyarbekir’de dokunulmazlığımız olduğu halde, milletvekilleri ve genel başkanları dövülebiliyor ve bu dokunulmazlığın sahte olduğunu gördük. Şimdi bizim dövülmemizle sadece biz dayak yedik. Ayıp değil dayak yemek, işkence gördük, ama birşey aydınlandı. Diyarbakır’da milletvekilleri dövülebiliyorsa, halkın ne kadar inim inim inlediği, ne ölçüde baskı altında tutulduğu bütün dünya tarafından görüldü. Ben buradan o baskı ve zulme karşı duran halkımızı yürekten selamlıyorum. Sevgili dostlar, şimdi burada Sosyaldemokrat Halkçı Parti delegelerine, üyelerine ve yöneticilerine seslenmek istiyorum ve bütün partilere de seslenmek istiyorum. Biz en son karan, disiplin içinde uygulamak zorunda olan bir partiyiz, içimize sinmese bile partimiz bu karan vermişse hep birlikte uyacağız o karan, ama bu birleşme değildir. Bu SHP ile HEP’in birleşme karan değildir. O karan halkımız verecektir. Şimdi SHP yöneticilerine, üyelerine ve delegelerine sesleniyorum. Özellikle Bursa’da listelerini dürüst, namuslu, adam gibi adaylarla bezemedikçe halkımız kolay kolay destek vermez. Dürüst olacak, demokrat olacak, insan haklarına saygılı olacak, özgürlükler için mücadele verecek, grevdeki işçilerin yanında saf tutacak, ezilen insanların yanında yer alacak, böyle insanları seçiniz. Yerli yabancı düşünmeyiniz. Biz ne Bursa’lı, ne Urfa’lı ne Trabzon’la ne Trakya’lı heryeri kendimizin biliyoruz. Yeterki insan olsunlar. Bu güzel şölende aslında değerli sanatçılardan türkü dinleyeceksiniz, müzik dinleyeceksiniz, folklor izleyeceksiniz, uzun zamanınızı almak istemiyorum. Benim konuşmalarımı zahten biliyorsunuz. Daha çok konuşacağız meydanlarda, onlar ne kadar yasaklasa da, onlar televizyonu ne kadar kapatsalar da, bizi yaşadığımız sürece halkımızdan kucaklaşmaktan, onunla konuşmaktan ve tanışmaktan alıkoyamayacaklarıdır. Halkın Emek Partisinin birgün özgür bir seçimde gücünü göstereceğine inanıyoruz. Ama bu seçimde özellikle bizim adaylarımızdan yer aldığı listelere dürüst insanların yeraldığı listelere verilecek her oy Vedat Aydınların ruhuna bir fatiha yerine geçecektir. Hepinize sevgiler, saygılar sunuyorum.”
2- Genel Başkan Vekili Ahmet Karataş’ın beyanları
Halkın Emek Partisi’nin 15.12.1991 tarihinde yapılan 1. Olağanüstü Büyük Kongresi’ndeki konuşması :
“Sayın divan, sayın eski genel başkanımız Fehmi Işıklar ve birlikte gelen tüm HEP’li arkadaşlarım, basının değerli emekçileri, kurultayımızın inançlı delegeleri Kürt, Türk, Laz, Çerkez sıcak Türkiye halkı hepinize merhaba, değerli arkadaşlarımız geçen kurultayda aramızda olup da bu kurultayda olmayan değerli Diyarbakır’lı il başkanı şehit arkadaşamız Vedat Aydın’ın yüce saygısı önünde saygıyla eğiliyorum, Değerli arkadaşlarım. Bugünlere çok koşullarda geldik. Henüz tartışmasının bitmediği bu noktada, bu ülkede Kürt sorunundan bahsetmek, onları da bu kurultayda tartışacağımızı, onları bu kurultayda ibare edeceğimi, herkesin bilmesi gerekir. Bu anlamda ben arkadaşlarımdan özellikle rica ediyorum. Bu kurultayda söyleyeceklerimizi dinlenmesi bilinerek, sonuca ulaşılmalıdır. Değerli arkadaşlarım, dünyamız hızla değişiyor, hızla değişen dünyada, Ortadoğuda yerimiz değişiyor. Türkiye’deki koşullar değişiyor. Bütün bu değişikliklere HEP olarak nasıl baktığımızı, bu konuda neler düşündüğümüzü sizlere ifade etmek istiyorum. Dünyamızda son yıllarda gelişen siyasal gelişmeler dünyanın çehresini oldukça değiştirmiştir ve halen değişmeye devam etmektedir, ikinci Dünya Savaşından bu yana ABD’nin başını çektiği, kapitalıs (kapitalist) kap (kamp) ve SSCB’nin başını çektiği, sosyalist kamp biçimindeki iki başlıklı kutuplaşma, yerini bütünleşme ve tekleşmeye bırakıyor. Sosyalist kampta yeralan ülkelerde uzun yıllardan bu yana başgösteren toplumsal, ekonomik ve siyasal tıkanma ve bu tıkanmasın (tıkanmanın) açılması için geliştirilen cevaplar reformlar biçiminde oldu. Bu reformlarla birlikte özde ve biçimde ciddi değişmeler gündeme geldi. Sözkonusu değişmeler, sosyalizmin aşması biçiminde değil de sağa savrulması tarzında oldu. Tıkanmanın kitleye yansıyan yüzü ise kitlelerin iktidar partilerden uzaklaşması ve küçük burjuva demokrasisine yönelmesi olarak şekillendi. Bu gelişmeler yaygın bir kitle hareketi üzerine oturan hükümet değişikliğini birlikte getirirken, doğu Avrupa’nın yeniden yapılanması, serbest piyasa ekonomisi ve çok partili siyasal sistem mantığına göre şekillenmeyi getirdi. Değişmeler adeta buz tutmuş Doğu ve Batı Avrupa İlişkilerini yeni bir sürece sokmuştur. Sistem olarak kapitalizmle sıkı bîr ilişki içinde kendini aşmak isteyen Doğu Avrupa’nın yüzü batıya doğru olunca, batı da bu gelişmelerden alabildiğine azami bir şekilde sonuç almaya çalışmaktadır. Bu karşılıklı olan yönetim bir bütün olarak dünyanın iki merkezli politikalarını geçersiz kılmıştır. Hiç şüphesiz, sosyalist sistemde bu gelişim, kapitalist bloku olduğu gibi etkilemiş ve burada da eski politikaları geçersiz kılmıştır. Başını ABD’nin çekmiş olduğu kapitalist blokta yer alan Batı Avrupa bugüne kadar Sovyetler ve Varşova ülkelerine karşı NATO içinde kendini koruma mantığını almışken şimdi durumda buna gerek görülmeme başlanmıştır. Daha önce ABD’nin etkisinden kurtulmaya çalışan Batı Avrupa yeni dönemde alabildiğine kurtulma koşulları olgunlaşmıştır. Özellikle Birleşik Almanya’nın öncülüğünde, birleşik bir Avrupa gündeme gelmektedir. AET içinde ve onun bir üst biçimi olarak Avrupa Birliği içinde birleşmek isteyen Avrupa ülkeleri şu anda Doğu Avrupa ülkelerini de bu birleşmenin içine çekmenin çabalarına yatmış bulunmaktadır. Bu dünya siyasetinde güçlü bir Avrupa’nın boy vermesi demektir ki dünya daha şimdiden bunun etkisi altına girmiş bulunmaktadır. Yakınlaşma ve ardından bütünleşmenin hesaplan içinde, Avrupa’nın NATO içinde bir gereksinimi kalmamıştır. Bu bağlamda NATO’nun da esas olarak rolü kalmamış bulunmaktadır. ABD esas olarak sürece cevap verecek politikaları geliştiremiyor. Sosyalist sistem bu tarzda bir değişimi SSCB’nin dünya politikasından düşmesi işine geldiği halde kontrolü dışında ve güçlü bir rakip Avrupa’yı istemektedir. Ancak yapabileceği başka bir şey de yoktur, iki kutuplu siyasal durumu bu tarzdaki değişimi sadece dünyanın bu alanlarını değil, tümünü etkilemektedir. SSCB’ne dayanan ve esas olarak iki merkezli siyasal statükolara göre politikalar üreten sosyalist sistem ülkelerin tümü yeni dönemde bir başlarına kalarak, kendi sorunlarına, kendi öz güçleriyle cevap vermek durumuyla karşı karşıya kalmışlardır. Ne varki ağır yapısal sorunlarla karşı karşıya olan bu ülkelerde gerek iç muhalefetlerine karşı ve gerekse emperyalizmin ekonomik ve siyasal saldırılara karşı oldukça zorlanmakta ve genelde bîr sağa kayışı yaşamaktadırlar. Şu anda sosyalizmde çözüm inat eden Küba ve Çin bunu ne kadar götürecekleri ve ne kadar dayanacakları belirsizliğini korurken ulusal ve sosyal kurtuluş hareketindeki radikalizm de ciddi bir bunalım içine girmiş bulunmaktadır. Ancak bunlar bir çözüm değildir, ilkel acemilik ve çocukluk dönemini sancılarla tamamlayan dünya devrimci güçleri artık gerginlik ve olgunluk dönemine doğru gelişim göstermektedir. Gerçekçi demokratik sosyalizmin ve devrimci radikalizmin bu deney tecrübelere dayanarak daha da objektiviteye kavuşması söz konusudur. Dünyanın siyasal yapılaşmasındaki değişim bloksuz ülkeleri de etkilemektedir. İki merkezden geliştirilen politikalar, birtakım çıkarlarını koruma istemiyle bir araya gelen ve birlikte hareket etmek isteyen bağlantısızlar hareketi, yeni değişimler içinde işlevini yitirmektedir. Çünkü, bu dayanışmayı gerektiren nedenler ortadan kalkmaktadır. Bu durumda eski değerler üzerinde uzun süre politikalar yapmaları mümkün değildir, daha şimdiden doğrudürüst bir toplantı dahi geliştirememektedirler. Gelişen bu durumlar karşısında dünya için genel olarak söylenebilecek olan şudur, ikinci Dünya Savaşının ardından oluşan siyasal statükolar bir bütün olarak parçalanmış ve yeni bir sürece girilmiştir. Geçiş dönemlerinin tüm özelliklerini taşıyan, yeni sürecin ne gibi sonuçlara varacağı henüz netleşmemiş olmakla birlikte nereden bakılırsa bakılsın, yeni çelişkilerin üzerinde yeni dengelerin oluşacağı ve bunun eskiye benzemeyeceği acıktır. Kuzeyin zengin ülkeleri ile güneyin yoksul ülkeleri ve ulusal kurtuluş hareketleri biçiminde tabir edilen yeni bir denge biçiminin gelişeceği kuvvetle muhtemeldir. Dünyadaki bu gelişmelerden en fazla etkilenen olanlardan birisi de içinde bulunduğumuz Ortadoğu bölgesidir. Bölgedeki gelişmelere bakıldığında zorlu boyutlarda değişik dinamikler üzerinde gelişmelerin yaşanacağı görülecektir. Dünya ve bölgedeki son gelişmeler, bölge halklarının gelişmesinin yolunun ne olduğunu iyice ortaya çıkarmış bulunmaktadır. Bölge halkları ister klasik sosyalizme dayalı ister batıya dayalı yaklaşımlarla fazla yol alamayacakları bir noktaya gelip dayanmışlardır. Başkalarına dayanmanın kendini korumaya yetmediği gibi körfez savaşı ile iyice ortaya çıkmıştır. Bölge halkları kendi tarihsel kaynaklarının ve zenginliklerinin çok gerisinde bir yoksulluğa mahkum edilmişlerdir. Sömürenlerin vicdansızlığı, sömürülenlerin çektiği yoksulluğu açları harekete geçiriyor. Ortadoğu halkları mevcut yeni oluşturulmak istenen egemen,dünyaya karşı en fazla direnen halklar olacaktır. Çünkü bu bölgenin çözülemeyen toplumsal sorunları ve çelişkilerini egemen dünyanın başını çeken emperyalizm çözmemekte, tam tersine çıkarları doğrultusunda iradesini kullanarak bastırmaya çalışmaktadır. Hernekadar çabalar gösterse de istenilen yumuşamanın ve barışçı koşulların bu aşamada geliştirilmesi mümkün değildir, işbirlikçi burjuvalar, monarşiler, şeyhliler (şeyhlikler) ve emirlikler ile halk kesimleri arasındaki çelişkilerin yanısıra Filistin ve Kürt halkının ulusal ve sosyal sorunları gündeme kendini dayatmaktadır. Bunların üzerinde kendisini dayatan emperyalizm işgal ve sömürü bölge halklarının sorunlarını daha da ağırlaştırmaktadır. Bölge halkları ve emperyalizm arasındaki çelişki ezilen sınıflarla ezen sınıflar arasında çelişki, Arap ve israil arasındaki çelişki ve Araplar arası çelişki ve ezilen ulusların ezenlere olan çelişkisi bir bütün olarak bölgeyi çelişkiler yumağı haline getirmektedir. Bu ağır çözümlerin dayatmalarla olmayacağı gibi yüzeysel yaklaşımlarla olması mümkün değildir. Bölge halklarının öz güçlerini ve dinamiklerini yoğunlaştırarak demokratik mücadele süreciyle kenetleşmesi ve kendi sorunlarını kendi içinde özgür iradesiyle ve iç dinamizmiyle çözüme gitmesi tek doğru yoldur. Özünde petrolü ve çıkarlarını korumak için, görünürde Kuveyt’i kurtarmak için daha sonra da Kürt halkına yardım gerekçesiyle bölgeye giren ABD emperyalizmi ve müttefiklerinin tüm güçleriyle bölgeye yönelmesi bölgenin dünya genelindeki önemini ortaya koyar, îşte dünya için önemli olan bu bölgede ağır sorunların gerçekçi çözümü kardeş bölge halklarının kendi öz güçleriyle demokratikleşme ve dayanışmayı sağlamalarıyla mümkündür. Kurtuluş bölge halklarının kendi ellerindedir. Değerli dostlar, sevgili delegeler, biz dış politikada ulusların eşit, özgür iradeye dayalı, kısacası ulusların kendi kaderim kendilerinin tayin edici bir politikadan yanayız. Ulusların kendi kaderini tayin etmeleri mutlak ayrılma hakkı olarak algılanma malıdır. Bu hak özgürlük ve eşit iradeye dayalı birlikte yaşamak hakkı, aynı zamanda Kıbrıs sorunu yıllardır bîr sorun olmaya devam ediyor. Bazen ayrı bir Türk Devleti, bazan Türkiye’nin ayrı bir ilgi (ili) gibi bakılmaktadır. Bizce buradaki çözüm her iki halkın eşit koşullarda federasyona dayalı tek bir Kıbrıs yaratılarak çözülür. Kafkaslarda ve Balak Cumhuriyetinde bağımsızlık sürecinin hangi boyut kazanacağını şimdiden kestirmek zordur. Filistin sorunu israil’i de yok saymadan eşit koşullara sahip iç içe ya da yan yana ulusal ve sosyal sorunlarını gidererek çözmek mümkündür. Ortadoğu’da en önemli sorun bugün Kürt sorunudur. Gerek gelişmelerin seyri, gerekse birçok ülkeyi doğrudan ilgilendirmesi açısından en önemli sorun halindedir. Bu sorun çözülmeden, Ortadoğu barısı ve ülkeler arasındaki işbirliğini sağlamam (sağlamak) mümkün değildir. Değerli dostlar 70 yıldır bu ülkede uygulanan politika artık iflas etti. Red ve inkar politikasının artık işlemez hale geldiği bir dönem yaşıyoruz. Bu dönemde Türkiye emekçi halkının demokrasi talebinin öne çıktığı Kürt halkının dinamizminin yükseldiği, kendisini her alanda ifade edebilecek bir döneme girmiştir. Bu ülkede bir sorun var ama bu sorunları daha yüksek enflasyonla, daha çok işsizlikle, daha çok işkence ve baskı ve 10 yılda bir darbe yaparak bu ülkenin sorunları çözümlenmez, çözülememiştir de. Bir yandan bu ülkenin harcının ortak atıldığını, bu ülkenin birlikte kurulduğunu söyleyeceksiniz, bir yandan da çifte standart uygulayarak, daha çok baskı uygulayacaksınız. Bu hangi eşitliktir, hangi kardeşliktir. Kardeşliktir, kardeşlik. Kendiniz için istediğiniz tüm hakların başkası için de olmasıyla mümkündür. Bir yemin törenindeki olayı bile işine (içine) sindiremiyor kardeşlik. Sayın Ecevit içinin kan ağladığını söylüyor ama, sayın Ecevit bu ülkede her gün insanlar yerlerinden yurtlarından ediliyor, soykırım ve katliam yapılıyor. Bütün bunlar karşısında hiç kılınız kıpırdamıyor sayın Ecevit. Üç saat içinde Kıbrıs’ın yarısını alırken, Maraş’ta insanların katledilmesine, üç gün boyunca içi hiç kan ağlamıyordu. Sayın Mesut Yılmaz, hükümet programı görüşülürken bu kürsüde ana dilimde konuşacağım diyor. Sayın Yılmaz anlaşılan ana dili ile resmi dili birbirine karıştırıyor. Eğer ana dili ile konuşacaksa. Lazca konuşması gerekiyordu ve başkanısın (başkasının) ana diline de saygı duyması gerekirdi. Biz Türk halkı ile Kürt halkının ortak değerlere sahip olduğunu, çıkarlarının da ortak olduğunu söylüyoruz. Bundan rahatsız olan tekelci sermayedir. Sömürgeci anlayış ve onun devlet yönetimidir. Bugün ülkede demokrasiden bahsediliyor. Ama demokrasiden anlaşılan şey çok partili seçim anlayışıdır. Yeni kurulan hükümet hedef olarak önüne demokratikleşmeyi koyduğunu söylüyor. Artık Başbakanların bile inkar etmeden bu işkence olduğunu söyleyebilmesi Türkiye’de devletin kimin yönettiğini ortaya koymuştur. Hükümeti demokortaklaşma (demokratikleşme) konusunda ne kadar samimi olup olmadığını göreceğiz. Bizim bu konuda endişelerimiz var. Çünkü asıl devlet politikasına yön verenlerle hükümet ve parlamento arasında bir anlayış birliği, genel bir politika görüşü yoktur. Bütün temennimiz söyledikleri demokratikleşmeyi sağlamaları ve bu konuda somut adımlar atmalarıdır. Bu konuda samimi olmaları halinde her türlü özveriyi ve desteği de sunmaya hazırız. Bu konuda samimi iseler hemen yapılması gereken konular var. Bunlar : 1-Anti Terör Yasasının ortadan kaldırılması, 2- Köy koruculuk sisteminin kaldırılması, 3-12 Eylül’ün sonuçlarını ortadan kaldıracak koşulsuz genel bir af ilanı, 4- Kontrgerilla’nın açığa çıkarılması ve dağıtılması, 5- Özel timin bölgeden çekilmesi, 6- Olağanüstü Hal uygulamasının bütün kurumlarıyla kaldırılması, 7- Kürt ulusal sorununun ve çözümünün bütün boyutlarıyla özgürce tartışılabileceği demokratik bir ortamın sağlanması, 8- Gözaltı süresinin 24 saate indirilmesi ve avukat gözetiminde sorgunun yapılması, 9- Adil bir seçim yasasının çıkarılması, 10- Cezaevlerinin insan hak ve onuruna yakışır bir duruma getirilmesi, 11- Tüm çalışanlara grevli toplu sözleşmen” sendikal hakların sağlanması, 12- Genel grev hakkının tanınması, lokavtın kaldırılması, 13- Anayasa’nın demokratikleşmesi ile Milli Güvenlik Kurulu’nun kaldırılması ve Genelkurmayın Milli Savunma Bakanlığı’na bağlanması. Değerli dostlarım dünyadaki son gelişmeler beraberinde dünya geneline hızlı bir değişim ve gelişim yaratmıştır. Buna denk düşen bir sürecin Türkiye’de de yaşanması, yansıma ve gelişme yasasının doğal bir kuralıdır. Bu genel gelişme Türkiyeyi zorlamakla birlikte, halkımız tarihin en zor koşullarını yaşarken bir yandan büyük bir yaşam ve geçim sıkıntısı çekmekte, diğer yandan da anti demokratik yasalar ve yöntemlerle boyun eğdirilmeye ve bastırılmaya çalışılmaktadır. Gelişen ekonomi sosyal ve siyasal kriz karşısında acizliğini hakların kısıtlanması ve çıplak zorun dayatılması biçiminde gösterilmektedir. Halkın toplumsal muhalefeti gün geçtikçe artarak, ileri bir noktaya gelmiş bulunmaktadır. Çünki bu kriz öyle ileri boyutlara varmışki dengesizlikler had safhaya varmış emekçi kesim son derece koşullarda açlık, yokluk ve baskıya, çifte standart altında inim inim inlemektedir. İşçi sınıfımız açlık içinde kıvranırken, bir avuç buıjuvaazın (burjuvazi) habire yeni köşeleri dönmekte ve işçinin köylünün gençliğimizin kafasında özel tim, polis jopu eksik olmamaktadır. Bunun yanısıra Kürt halkımız tarihin mahkum ettiği yöntemlerle her türlü uygulamanın mubah sayıldığı bir özel savaş, tarzı ile evinden yurdundan edilerek ıslah edilmeye çalışılmaktadır. Bugün orada tam bir savaş ortamı yaşandığını inkar etmenin hiçbir işe yaramayacağını son yılların gelişmeleri çok açık göstermiştir. O halde kendini sorumlu hisseden her ilerici demokratik kişi veya partinin Türkiye’nin sorunlarına doğru yaklaşmak göreviyle karşı karşıya olduğu açıkça ortadadır. Belli ki eğer sahtelik değil de gerçekçi olmak isteniyorsa bedeli ne olursa olsun sorunlarımızı doğru ortaya koymak zorundayız ve bu konudaki yaklaşım demokratlığımızın ölçütü olacaktır. Biz Türkiye’nin genel sorununun herşeyi sınırsız bir şekilde burjuvazinin elinde olduğunu buna karşılık emekçi halkın ve işçi sınıfının antidemokratik yöntemlerle hakların mahkum edildiği, açlığı yaşattığının bunun yanı sıra Kürt halkının içinde yaşanılmaz koşullarda bulunduğunu belirtiyoruz. Ülkemizin bu gerçekliğini bu biçimde vurgulamakla Kürt partisi mi oluyoruz’ Elbetteki hayır. Ama gerçeklerimiz bunlardır ve bunları biz ısrarla vurgulayacağız. Bundan ürkmemek ve çekinmemek daha işin başında insan haklarına ve demokratlıktan feragat etmek anlamına gelir. Biz egemenlerin herşeyi har vurup, harman savurmasına herşeyi dedikleri gibi yapıp, çağdışı bazı tabularla Kürt ve Türk halkının gemlenmesini kabul etmeyeceğiz, işte biz insanlığın temel görevi bulunan bu gerçekliklerin dile getirilmesi partisi olabiliriz. Temel sorunumuz yılların köhnemiş soyut ve gerçeklerle alakası olmayan kavramları parçalamak, geleceğe, güzelliğe, iyiye, adaletli ve dengeli özgür ve demokratik düzene giden yolu aydınlatmaktır. Bunun için de Edirne’den Van’a kadar Türk, Kürt ve diğer bütün azınlık baklamın (halklarının), emekçi sınıflarının ortak sesi olmak, Kürt halkının, devrimci, demokrat dinamizmi ile Türkiye emekçi sınıflarının bileşkesi olarak demokratik mücadele yöntemleriyle Türkiye’deki sorunların takipçisi bir hükümet, halkımızın çektiği acılara derman olmak ve bu temelde Türkiye’ye bir yenilik getirmek, gerçek devrimci demokrat halk muhalefetinin temsilcisi olmak yegane amacımızdır. Ortamımız herkese açık ve Anayasal çerçevede mücadeleyi esas alan demokratik mücadele platformudur. Türkiye’de ilk kez kapsamlı bir biçimde halkın öz gücüne dayalı halk muhalefetinin gelişimi sözkonusudur. Tabiiki bu yılların kararlı mücadelenin bir birikimidir. Belli bir emek ve çaba sonunda ancak geliştirilebilmektedir. Demokratik halk gücünün ve muhalefetin mücadelesiyle ileri demokratik reformlarla gerçek demokratik anayasa ve toplum yapısına ulaşmak mümkün olacaktır, temel eksenimiz bu ise ve burada kesinleştiriliyorsa kimse bununla oynayamaz ve ileri geri çekemez. Dar grupçu çıkarların öne çıkaran ve bu yapımızı çekiştirenler, bu platformumuzun yapısına ve felsefesine ters düşen kişiler olacaktır. Burası genelde demokratik sürecin boyutlarından geliştiren, bütünleştiren, burjuvazinin sınırsız hakimiyetine karşı geçmiş halk yığınlarının hakimiyetini geliştiren, halkın hak arama mücadelelerini meşrulaştırma platformu olmalıdır. Böyle olunca burası demokratik mücadelelerin ileri bir mevzisi ve halkın gerçek muhalefetinin odağı haline gelir, iki halkın emekçi sınıflarının ortak bir mücadele platformunun geliştirilmesi olarak da ele alınabilecek bu oluşum geleceğin güçlü temellerinin atıldığı bir demokratik dünyanın bir adayı olma özelliğini de taşımaktadır. Bunun üstüne ve edebiyatına ve demokrasiye inanan bütün kesimlerin ve kişilerin uyması zorunlu olmalıdır. Partinin çatısını ve yapısını böyle bir mantıkla örmek ve bunu güçlü bir demokrasi kalesi haline getirmek, demokrasi ilkelerinin yılmaz bir savunucusu haline getirmek hepimizin en başta birinci görevimiz olmalıdır. Örgütlenme ve mücadele tarzı kesinlikle klasik burjuva partilerininkini aşan bir tarz olmalıdır ve tamamen halka dayanan demokratik mücadele ve örgütlenme tarzıyla modern ve devrimci bir literatürle örgütlenmeyi esas alan bir parti olmalı ama aynı zamanda dar ve salt aydın entel tabakalara dayanmayışı da çok geride bırakan en geniş halk kitleleriyle bağ içinde ve kendi içinde en geniş demokrasiyi işleten çalışan aktif bir organizmadan oluşmalıdır. Bu biçimiyle her bakandan yenilikçi, atılımcı ve cesur adımların sahibi olacaktır. Bir örgütlenme ve kadrolaşma modeliyle demokrasi mücadelesine varolan boşluğu dolduracak ve haklarımızın (halklarımızın) ihtiyaç hissettiği ortak demokratik mücadele platformunun geliştirilmesiyle tarihi bir görev yerine getirilmiş olacaktır. Bu anlamda Türkiyedeki devrimci demokrat yurtsever ve siyasi anlayışlarla mevcut sol siyasi partileri ülkenin sorunlarım çözmede aynı çatı altında olmaya çağırıyorum. Bu konuda hiçbir önyargımız ve kaygımız yoktur, kurultayımızın başarılı geçmesini diliyor, hepinize saygılar ve sevgiler sunuyorum.”
3- Genel Başkan Feridun Yazar’ın beyanları :
a) 1-5 Şubat 1992 tarihli Sabah Gazetesi’nde yayımlanan beyanları :
“Osmanlı Devleti 600 yıl gibi uzun bir zaman sürmüştür. Osmanlı Devletinin bu kadar uzun bir zaman ayakta kalmasının ve bir cihan devleti olarak yaşamasının temel ilkesi ve nedeni çok uluslu ve çok inançlı bir toplumu bünyesinde ayırım yapmadan yaşatmış olmasından kaynaklanmıştır.
“Osmanlı Devleti, bir tek etnik yapının dili ve kültürünü değil, bir taraftan Türk, bir taraftan Arap, bir taraftan Pers kültürü, bir taraftan Kürt kültürü ve daha çok sayabileceğimiz diğer emik yapıların dil ve kültürlerini birleştirerek Osmanlı kültürü ve Osmanlı dilini ortaya çıkarmıştır.
“Bu emik yapılar, bu devlet içinde tamı tamına olmasa da herkes kendi kimliğiyle yaşayabilmiştir. Osmanlı Devletinin bu politikası II. Mahmut dönemindeki ıslahat hareketleriyle kısmen değişikliğe uğramış, 1839 yılında Tanzimat Fermanı olarak bilinen Gülhanı Hattı Hümayunu ile çok ileri boyutlar kazanmıştır.
“Tanzimat Fermanı sonrası Avrupalılaşma hızlanmış ve buna bağlı olarak da Türk Milliyetçilik akımı etkinliğini göstererek Jön Türk hareketini doğurmuştur. Bunun neticesi olarak devletin bünyesinde bulunan diğer emik yapılar da kendi kimliklerinin etkinliğinin ve çoğu zaman bağımsızlığını korumak durumuna girmiş, böylece devlet büyük sıkıntılara girmiştir.
“Bunun üzerine 1876 tarihli Teşkilatı Esasiye Kanunu ve 1908 yılındaki gelişmeler imparatorluğu ayakta tutmanın çabalarıdır. Ancak, gelişen dünya koşullarında yeterli düzenlemeler yapılamadığı için ve devlet kalıcı, çözümcü, siyasi ve ekonomik politikalar üretemediği için 1. Dünya Savaşma zayıf olarak girdi ve bilindiği gibi yenik olarak çıkıp, devlet parçalandı.
“Sonuçta Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde başlatılan milli kurtuluş mücadelesiyle Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde kalan bütün etnik yapıların müşterek katılımlarıyla bugünkü devletin sınırları belirlenmiş oldu.
“Mustafa Kemal Atatürk’ün Nutuk Kitabında belirttiği gibi Türkiye Cumhuriyeti Kürtlerin, Türklerin müştereken verdikleri mücadele sonunda kurulmuştur. Ancak Jön Türk hareketiyle başlayıp İttihat Terakki Fırkası olarak ortaya çıkan düşünce yeni devlette yanlız Türklerin olduğunu, bunun dışındaki bütün etnik yapıları inkar eden bir devlet politikası yaşama geçirildi. İşte bunun sonunda 1925 Şeyh Sait, 1920 Koç Gri isyanı, 1937 Dersim İsyanı çıktı. İttihat Terakki zihniyetinin tek partili dönemde Cumhuriyet Halk Partisi’nde iktidar olması ve devlet bölünüyor endişeleriyle sertleşen, ezen ve hatta yok etmeye yönelik düşünceler yüzünden baskıcı, otoriter bir devlet ile asimilasyon politikası başlatıldı.
“Asimilasyon kelime anlamıyla benzetme olmasına rağmen, etnik bir köken üzerinde işletildiğinde etnik yapıyı diliyle, kültürüyle, tarihiyle yok etme anlamındadır. 1946 yılında Türkiye’nin geçtiği çok partili rejimde kurulan sosyalist yapıdaki siyasi partiler, çok partili yaşamda yer almak istemişlerdir. Ancak, en kısa sürede kapatılmışlardır.
“Yine devletin kurulduğu dönemlerde Mustafa Kemal, Kürt gerçeğini benimsediğini birçok kez açıklayarak Kürt liderlerinin Büyük Millet Meclisine kendi ulusal kıyafetleriyle gelmelerini bizzat önerdiği halde, koşullar değişince bu liderleri Kürt kıyafetleriyle Meclise geldikleri için bölücülükle suçlamış ve istiklal Mahkemelerinde yargılatmış, çoğunu idama mahkum etmiştir.
“Yine Türkiye Büyük Millet Meclisinin ilk açılış töreni, hutbe okunarak yapıldığı ve tanınmış din adamları Mustafa Kemal’in yanında Meclis’te temsil edildikleri halde 1925’ten sonra aynı nitelikte birçok din adamı gericilik suçlamalarıyla ağır cezalara çarptırılmışlardır.
Bu politikalar devam ederken, başlayan II. Dünya Savaşı, dünyayı yeniden şekillendirmiş ve bu savaş sonrasında 1948’de, Türkiyenin de imzaladığı Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilmiştir. Ancak Türkiye inkarcı, baskıcı ve asimilasyoncu politikasına devam ederek, bu belgenin gereklerini yerine getirmemiştir.
“1950 yılında Demokrat Parti’nin iktidara gelişi, Amerikayla kurulan yakın ilişkiler bu politikanın değişimini sağlayamamış, bazı açılımlarına rağmen aynı sıkıntılar devlette devam etmiş, devletin demokratikleşmesi, insan haklarının ön safha (safa) çıkarılması kulak ardı edilmiştir. Anlamını hala bilemediğimiz, niçin yapıldığı da halen tartışılan 27 Mayıs ihtilali Başbakan ve 2 Bakanın idamı ve Cumhurbaşkanının da müebbet hapse mahkum edilmesiyle sonuçlanmış, ancak vatan haini sayılarak idam edilen üç kişi için 1991 yılında devlet töreni ile bir anıt mezar yaptırılmıştır.
“Kendisiyle çelişen bu devlet politikası hala sürdürülmüş ve 1961 yılında yapılan anayasa ile değişen dünya koşullarına uygun gelişmeleri sağlayacak birçok ilkeyi içinde taşımasına rağmen yasalara uygun olarak kurulan ve programının anayasaya uygunluğu kararıyla tescil edilen Türkiye İşçi Partisi (TİP) birçok kez seçime katılmış, parlamentoda temsil edilmiş ve grup kurmuştur.
“Buna karşı TİP 12 Mart döneminde kapatılmış ve yöneticileri tutuklanarak cezalara çarptırılmıştır. 1975’de yeniden kurulan TİP, 12 Eylül askeri darbesiyle yeniden kapatılmış ve yöneticileri mahkum edilmiştir.
“Bu örnekler Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren başta aydınlar olmak üzere, tüm toplumun yürüttüğü demokrasi mücadelesinin kazanımları ile ve mücadeleler sürecinde sağlanan sosyal ve siyasal haklar, temel yasalarla sağlam güvencelere bağlanarak devlete mal edilemedikleri için kolayca alınabilmiştir. Özellikle askeri yönetimler döneminde, bu haklar yok sayılarak bu haklar uygulamadan kaldırılabilmiştir. 1961 Anayasası gibi ileri bir anayasa devlete benimsetilemediği için veya devletin temel kurumlan bu yasalara uydurulamadığı için hükümetler tarafından benimsenmiş olsalar dahi, toplum tarafından da kabullenilseler dahi devletin resmi ideolojisi tarafından istenildiği zaman yok edilmiştir.
“Türkiye’de demokratik kazanmaların kalıcı olmayışının nedenleri devamlı merkeziyetçi devlet anlayışına bağlı asker ve bürokrasinin her türlü değişime kapalı olmalarıdır. Öte yandan iktidara gelen politik kadrolar devlet ve toplum karşıtlığında devletin yüksek menfaatlerini korumayı tercih etmiş, toplumu ve insanı bu menfaatlere kurban etmiştir.
“İşte bu yukarıda belirttiğimiz gelişmeler karşısında aydın, ilerici kitle örgütleri ve Türkiye’de değişim isteyen siyasi partiler, zaman zaman askeri müdahalelerle askıya alınmış, hatta yok edilmiş, bu kişi ve örgütler 12 Mart döneminde şiddetli cezalandırılmalara tabi tutulmuştur. Toplumda zaman zaman geçerliliğini kaybeden, işlemez hale gelen 141, 142, 163. maddeler istendiği zaman yürürlüğe konularak çok sert biçimde uygulanmıştır. Bütün bu inkarcı, asimilasyona dayalı, toplumsal gelişmelere kapalı, adeta yenilenmemek için direnen devletin resmi politikası içerisinde, Türkiyede yaşayan emik yapıların kendi kimliklerini ortaya koyamamaları, demokratikleşmenin sağlanamaması, işçi sınıfının haklarını elde edememesi, inanç sahibi insanların kendi inançlarını özgürce kullanamamaları, kullanmak isteyenlerin de 12 Marttaki askeri müdahalenin cezalandırılmaları ve siyasi örgütlerin kapatılması, Türkiyeyi 12 Eylül’ün askeri darbesinin yapılmasına gerekçe olarak gösterilen ortamı yaratmıştır.
“12 Eylül hareketi kendi yarattığı gerçekleri yine kendi geliş gerekçesi olarak kullanmıştır.
“12 Mart döneminde doğuda köylüler çini çıplak soyulup, köy meydanlarında eşlerinin ve çocuklarının yanında dövüldüler. Dün çocuk olan bugünün gençleri insan haklarına saygısızlığın en acımasızını, işkencenin ve baskının en koyusunu gözleriyle gördüler. Babalarını ve amcalarını çini çıplak gözlerinin önünde gören o çocukların körpe zihinlerinde bu durum kuşkusuz çok derin izler bıraktı. 12 Mart’ın ardından 12 Eylül geldi. Bu kez 12 Mart’ın çocukları 12 Eylül’ün gençleri olarak cezaevlerini doldurdular. Korkunç işkencelere maruz kaldılar. Bir kısmı hayatını kaybetti.
“Bir kısmı sakat kaldı. Resmi beyanlara göre verilen rakamlar dışında kaç kişinin cezaevinde öldüğü kesin olarak belli değildir. Hiçbir demokratik ifade kanalının olmadığı böyle bir ortamda gençler demokratik kanalların tıkandığını, hukuka saygının iflas ettiğini gördüler. Başka yöntemler ve başka arayışlara yöneldiler, işçi sınıfının temsilcisi olan DİSK kapatılmış, yöneticileri ve mensupları uzun yıllar cezaevinde tutulmuş, işkencelere maruz bırakılmışlardır. Kökeni ne olursa olsun, demokratça düşünen aydınlar, gazeteciler, yazarlar cezaevlerine doldurulmuş, baskı ve işkenceye tabi tutulmuştur, işte demokratik tüm yolların tıkandığını gören bazı kesimler antidemokratik uygulamalar karşısında kendi yöntemleriyle mücadele etmek üzere değişik örgütlemeler içine girdiler. Bazı kesimler demokratik yolların zorlanması gerektiğini ve bu nedenle de 12 Eylül’den sonra kurulan siyasi partiler içinde özellikle de SODEP ve SHP’de yer aldılar.
“Gelişen dünya ve onun tarihinde Türkiye’de sınırlanmış, kısıtlanmış ve yasaklanmış tüm hakların demokratik biçimde ifade edilip, kamuoyuna aktarılması ve çözüm yollarının aranması için SKP içinde mücadele verilmiştir. Ancak SHP’nin kendisini çağın gereklerine uygun geliştirememesi, devletin resmi ideolojinin etkisinden kendini kurtaramamış olması, Kürt etnik yapısının önüne engel konulması, işçi sınıfının haklı taleplerinin yeteri derece ifade edilememiş ve mücadelesinin verilmemiş olması gibi sebeplerle bu başarılamadı. Kısacası örneği batı ülkelerinde olan gerçek demokratikleşme özlem ve istekleri SHP içinde çekişmelere neden oluyor. SHP bir türlü devlet partisi olmaktan kurtulup, toplumun partisi olamıyordu.
“İşte bu aşamalar yaşanırken Paris’te toplanan Kürt konferansına katılan 7 milletvekilinin ihraç edilmiş olması bardağı taşıran son damla oldu. Bu olay HEP’in de doğumuna neden olmuştur. Aslında bu neden de tek başına HEP’i oluşturmamıştır.
HEP’e barış, insan haklan evrensel ve demokratik değerler için hern toplumumuzun hem de insanlığımızın binlerce yıllık mücadelesinin büyük birikimine dayanan demokratik bir partidir.
“Başta devlet olmak üzere, bütün siyasal, sosyal, kültürel ve ekonomik kurumlan, demokratikleştirecek, onları vatandaşların hizmetine verecek bir yeniden yapılanma programına sahiptir. Ayrıca bu programı uygulamak için uygulama imkanı bulmak için siyasal iktidara taliptir.
“HEP’i diğer partilerden ayıran en önemli özellik dünya görüşüdür. Olaylara bakış HEP için önemlidir. Bugün kendisini ister sağda ister solda tanımlansın, Türkiyedeki bütün siyasal partiler ve siyasal kadrolar, İttihat ve Terakki geleneğini ve anlayışını sürdürmektedirler.
“Şöven milliyetçi anlayışlardan kurtulamadıkları için çağdaş gelişmeleri derinliğine kavrayamadılar ve örnek aldıkları toplumların kötü bir taklitçisi olmaktan ileri gidemediler. Yaratıcı ve yapıcı olamadılar.” (l Şubat 1992 Tarihli Sabah Gazetesi s. 18)
“HEP’i değerlendirirken ve HEP’in ne yapmak istediğini, ne yapmak istemediğini anlamak isterken öncelikle HEP’in programına bakmak gerekir. Çünkü bir partinin politikasını belirleyen, açıklayan, parti organlarını, bütün üyelerini bağlayıcı belge programıdır. Bir de merkez karar organlarının kararları ve genel başkanın demeçleri partiyi bağlayıcı niteliktedir. Bunların dışındaki fikirler, kongre ve toplantılarda bazı davranışlar HEP’i sorumlu tutmaz. HEP’in politikasını belirlemez.
“HEP barış, demokrasi, insan hakları hareketleri ve evrensel bir nitelik kazanan tüm demokratik gelişmeleri kendisine hedef seçmiştir. Sorunların barış içinde uzlaşmayla çözümlenmesini sağlamaya çalışır. Çevre koruma bilincinin bütün toplumda yaygınlaşmasını ister. Patolojik (ekolojik) dengenin bozulmaya başlaması ve nükleer tehditle birlikte barış ve silahsızlanma çabaları ayrı sistemler arasında işbirliğini artırdı. Bu süreç içerisinde kendisini sosyalist olarak tanımlayan model çöktü, ikinci süper güç olan SSCB tarih sahnesinden çekildi. Ama geride karışıklık ve belirsizlik bırakarak.
“Bir yandan bu sistem çökerken, tek süper güç olarak Amerika Birleşik Devletlerinin kendi çıkarına uygun bir dünya düzeni yaratmakta olduğunu görmekteyiz.
“Dünya nüfusunun dörtte üçünden fazlası az gelişmiş ülkelerde yaşıyor, insanlar genellikle siyasal, dinsel ve ırksal baskıların altında eziliyorlar. Az gelişmişlik çemberini kıramıyorlar.
“Üçüncü dünya ülkelerinde insanların hak ve özgürlükleri, halkların etnik kimlikleri, kültürleri, varlıkları tehdit altındadır. Yeterince üretemeyen, ürettiğinin büyük bir bölümünü de uluslararası tekellere kaptıran, emekçi halk açlığa ve yoksulluğa mahkum edilmiştir. Baskı altındaki halklar kültürlerini korumak ve geliştirmek olanağından yoksun bırakılmıştır. Evrensel kültürün bir parçası olan ve bütün insanlığı ilgilendiren ulusal kültürlerin bazıları yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalmışlardır. Bu haksız düzenin korunması için oluşan totaliter yönetimler her türlü demokratik talepleri ve başkaldırıyı şiddetle ezmekte ve bazı durumlarda kitle kıyımına girişmekte tereddüt etmemekteler.
“Türkiye batıya olan yakın ilişkisine rağmen bir üçüncü dünya ülkesidir ve bu ülkenin sorunlarını yaşamaktadır. Nitekim, Türkiye ekonomisine yabancı ve onlarla işbirliği yapan tekeller egemendir, işsizlik, yüksek enflasyon gittikçe artan bir ölçüde süreklilik kazanmış, sınıflar ve bölgeler arası gelişmişlik uçurumuna dönüşmüştür.
“Türkiye, hukukun genel ilkelerine aykırı bir anayasaya, bu anayasaya bile aykırı yasalara ve bu yasalara bile kendini bağlı saymayan bir devlet yönetimine sahiptir. TBMM’nin bileşimi halkı temsil etmekten uzaktır. Devletin resmi görüşü dışında herhangi bir görüşün meclis kürsüsünden ifade edilmesi ne yazıkki mümkün değildir. (Mahmut Almak olayı bunun açık bir örneğidir.)
“Doğu ve Güneydoğu’da baskı ve asimilasyon politikası uygulanıyor. Olağanüstü Hal sürekli bir yönetim biçimine dönüşmüş, insanların ne can güvenliği, ne de mal güvenliği var. Yıkılan köyler, göçe zorlanan insanlar, faili meçhul cinayetler, işkence ve haksız tutuklama haberleri olağanlaşmış, günden güne artan faili meçhul cinayetlerin güvenlik güçleri tarafından işlendiği iddiaları bile araştırılmıyor. Bölge hukukunun genel ilkelerine aykırı kararnamelerle yönetiliyor. Yargı yolu kapalı ve kararnameler yargı denetiminden uzak tutuluyor. Amacımız devleti ve toplumu demokratikleştirmek, demokratik bir sivil toplum yaratmaktır. Bu amaç programımızın ikinci bölümünde şöyle ifade edilmiştir:
<Çağdaş sosyal hukuk devleti hiçbir ayrım gözetmeksizin bütün vatandaşların ve .egemenlik altında bulunan bütün insanlığın huzur ve güvenini, refah ve mutluluğunu sağlamakla görevlidir. HEP iktidarında devlet bu anlayışına uygun olarak halkın yönetiminde ve hizmetinde bir kurum olacaktır. Vatandaşlarına, insan onuruna yaraşır bir yaşama düzeni sağlayacaktır.>< Halk için halk yönetimini, gerçek bir demokrasiyi gerçekleştirecek demokrasiye yabancı bütün unsurların ya varlıklarına son vererek ya da konumlarını uygun hale getirerek devlet kurumlarını ve organlarını demokratikleştirecektir.
< Hiç kimse veya organ kaynağını halkın özgür iradesinden almayan bir devlet yetkisi kullanmamalıdır. HEP “siyasi iktidar” yanında bir “devlet iktidarının oluşmasına imkan vermeyecek . . . atananları seçilmişlere oranla daha etkin bir konuma getiren demokrasiye aykırı kurum ve kuralların varlığına son verecek devletin ve bütün devlet organlarının insan haklarına saygılı, hukukun üstünlüğü ilkesine bağlı olmalarını sağlayacak hukuksal ve siyasi düzenlemeleri yapacaktır.
< Çağdaş toplum örgütlü toplum demektir. Vatandaşların siyasal partilerde, sendikalarda, meslek kuruluşlarında, her konu ve her alandaki derneklerde örgütlenmeleri özendirilecek ve desteklenecektir. Demokrasinin yerleşip kökleşmesi ve halkın katılımının sağlanması için zamanla devletin ve resmi kurumların bazı işlev ve görevleri bu sivil kurumlara devredilecek ve hedeflenen demokratik sivil toplum yaratılacaktır.>
“Görüldüğü gibi HEP halkın kendisini yönetmesini istiyor, atananların seçilmişlerin emrinde olmasını, demokrasinin temel koşulu olarak görüyor. Sonuç olarak HEP demokratik ve sivil toplumu kurmak ve geliştirmek istiyor. Demokrasinin iki temel şartı var. Biri çoğulculuk, diğeri katılımcılık. HEP çoğulcu ve katılımcı demokrasinin kurulup yerleşmesini istiyor. Programda Türkiye’nin kalkınması, gelişmesi, insanların refah ve mutluluğu demokrasinin yerleşmesine bağlıdır. Türkiye için çoğulcu ve katılımcı demokrasinin dışında kabul edilebilir hiçbir seçenek yoktur. Bunu savunmaktayız. Eşitlik HEP programının temel ilkelerinden birini oluşturuyor. HEP eşitlik ilkesini her alanda yaşama geçirmek, dünyada ve ülkede barış ve huzuru sağlamanın temel koşulu olarak görüyor.
“Biz siyasetin merkezine insanı yerleştirdik. Amacımız insanın özgürlüğüdür, refahıdır, mutluluğudur. Biz insanın özgürlüğünü, refahını ve mutluluğunu amaç olarak alırken, dil, din, ırk, kültür ve cinsiyet farkları gözetmeksizin herkesi eşit olarak kabul ederiz. Ama bu farkı gözetenlere ve eşitsizlikçi bir düzenin bekçiliğini ve savunuculuğunu yapanlara karşı da ödünsüz bir mücadele yürütürüz.
“İnsanların eşitliği esastır, insanların eşitliği diller, dinler, soylar, kültürler ve halklar arasındaki eşitliğin sağlanması ile mümkündür. Bir insanın mensup olduğu grup ve halk diğeriyle eşit kabul edilmiyorsa o kişinin diğerleriyle eşitliğinden ve özgürlüğünden söz etmek mümkün değildir. Biz diller, dinler, soylar, kültürler, halklar ve sonuç olarak bütün insanlar arasında eşitliği gerçekleştirmek amacındayız. Bu eşitlik temelinde kardeşliğe dayalı ve evrensel değerlere dayalı özgür ve demokratik bir refah toplumu kurmak istiyoruz,
“Demokratik sivil toplumu kurmanın önündeki en önemli engellerden birisi 1982 Anayasasıdır. 1982 Anayasası devleti yücelten ve sınırsız yetkilerle donatan, kişiyi devlete karşı savunmasız konuma getiren bir anayasadır. Çoğulculuğu ve katılımcılığı reddeden bu anayasa atananları, seçilmişlere oranla daha etkili bir konuma getirmiştir. Bunların devlet gücünü dilediklerince kullanmalarına olanak tanınırken kişi hak ve özgürlüklerinin özü yok edilecek şekilde sınırlanmıştır. Anayasada egemen olan anlayışa göre halk devlet için vardır. Oysa devlet halk için olmalıdır. Demokrasiye işlerlik kazandıracak bir Anayasa bütün toplum kesimlerinin ve toplumsal güçlerin serbestçe tartışmaya katıldığı demokratik bir ortamda hazırlanmalıdır. Bu Anayasa otoriter ve totaliter yönetimlerin kurulmasına imkan vermeyen insan haklarına dayalı çoğulcu, katılımcı sosyal hukuk devleti ilkelerine bağlı, devleti halkın hizmetinde gören, kişinin hak ve özgürlükleri yararına devletin yetkilerini sınırlayan bir anayasa olmalıdır.
“Halkın Emek Partisi emekten yana bir politika izlemektedir, işçi sınıfının ve tüm çalışanların ekonomik ve demokratik örgütlenmelerine getirilen kısıtlamaları kaldırmak, özgürce örgütlenmenin ve hak aramanın koşullarını hazırlamak istiyoruz. Emekten yana ekonomik, sosyal güvenlik, sosyal ve kültürel politikaların uygulanmasını amaçlıyoruz.
“HEP çarpık kentleşme ve iç göç olgusunu ülkenin önemli sorunlarından biri olarak görmektedir. Yurdun her kesiminde ve özellikle Doğu ve Güneydoğu’dan büyük kentlere ve sanayi merkezlerine büyük bir göç hareketi vardır. Bu göç olayı çarpık kentleşmenin, kent hizmetlerinin karşılanmamasının ve çevre kirlenmesinin önemli nedenidir. Var olan işsizliği daha da arttırdığı gibi büyük sosyal sorunlar da yaratmaktadır. Göçü önlemenin başlıca yolu sanayileşme ve sanayiin desantralizasyonu ile büyük kentler dışındaki yerleşme birimlerinde çağdaş yaşamın ihtiyaçlarını karşılayacak olanakları yaratmaktır. Ayrıca katı merkeziyetçi sistemden ayrılarak halka seçtiği temsilciler vasıtasıyla kendisini yönetme olanağını sağlamaktır. Bu şekilde insanlar daha iyi yaşam koşullarına kavuşacak ve kendi topraklarına sahip çıkarak bu alandaki yaşam koşullarının nicel ve nitel olarak gelişmesine çalışacaklardır. Böylece ülkemizde işsiz, yoksul, mutsuz milyonlarca insanın belirli merkezlerde toplandığı, geri kalmış sorunlu bir ülke olmaktan çıkacak ve göç hareketlerinin yerini turistik geziler alabilecektir.” (2 Şubat 1992 tarihli Sabah Gazetesi, s.14)
“Laisizm, demokratikleşmenin ve çağdaşlaşmanın temel koşuludur. Ancak laik toplumsal bir düzende demokrasiden, insan haklarından, bilim ve sanatın gelişmesinden söz edilebilir.
“Değişik görüşler birbirlerinin varlığına saygılı olarak örgütlenme ve kendilerini ifade etme olanağı bulabilirler. En geniş anlamıyla din ve vicdan özgürlüğü sağlanırken laiklikten hiçbir ödün vermemek kararındayız.
“Biz Türkiyede demokrasiyi bütün kurum ve kurallarıyla yerleştirmek isteyen demokrat bir partiyiz. Türkiye’nin bütün sorunlarını hukuk devleti ve demokrasi kuralları içerisinde çözmek istiyoruz. Ama bizim bu niteliğimiz, olaylara bakış açımız, dünya görüşümüz nedense kamuoyuna hep çarpıtılarak iletiliyor.
“Kamuoyu biraz da basının yönlendirilmesiyle sadece bizim Kürt sorunuyla olan ilgimizi merak ediyor. Şunu özellikle belirtelim ki biz emik temele dayalı bir parti olarak kurulmadık. Yine bölgesel bir parti de değiliz. Biz bütün bir ülkenin partisiyiz. Türkiye’nin partisiyiz. Edirne’den Hakkari’ye, Rize’den Antalya’ya uzanan ülkenin partisiyiz.
“Biz Edirneli işçinin, Trabzonlu balıkçının, Manisalı halkın, Adanalı ırgatın, Şırnaklı yoksul köylünün, Hakkari’deki işsiz gencin, kısacası bu ülkede yaşayan herkesin partisiyiz. Biz Türkiye’yi bölmek değil, tam tersine herkesin eşit yaşadığı bir ülke haline getirmek istiyoruz. Gelişen çağa uygun sınırlan ülke yararına olacak bir şekilde kaldırmak istiyoruz. Bir yandan Avrupayla bütünleşmek, diğer yandan Ortadoğu halklarının laik, demokratik bir düzende eşit ve birlikte yaşamalarım sağlayacak harcı yoğurmak istiyoruz.
“Kamuoyunun Kürt sorununa bakış açımızı ve çözüm için önerilerimizi merak etmesi haklı bir istektir. Çünkü Kürt sorunu Türkiye’nin en önemli sorunudur. Bu sorun barışçı ve demokratik yöntemlerle çözülmedikçe Türkiye’de demokrasiyi kurmak, ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınmayı sağlamak mümkün değildir.
“Kürt sorunu çözülmedikçe enflasyonu kontrol etmek, işsizliği önlemek, insan haklarının ihlaline son vermek, kısacası Türkiye’nin demokratikleşmesini sağlamak mümkün değildir.
“Biz Kürt partisi değiliz ama Kürtlerin ezici bir çoğunluğu ya partimizin üyesi veya destekçisidir. Bu durum surdan kaynaklanıyor. Biz emekten yanayız, ezilenden yanayız. Ülkemizde diller, dinler, mezhepler, etnik gruplar arasında eşitliği sağlamaya çalışıyoruz. Baskıya ve asimilasyona karşıyız. Asimilasyonu bir insanlık suçu olarak kabul ediyoruz.
“Hem ekonomik yönden, hem de etnik özelliklerinden dolayı Türkiye’de en fazla ezilenler Kürtlerdir. Bunların da ezilenlerin hakkını koruyan HEP’i desteklemelerinden daha doğal bir şey olamaz.
“Kürtlerin varlık tartışması geride kaldı. Bizzat sayın Başbakanın ağzından Kürt realitesi kabul edilmiştir. Ama bir gerçeğin kabul edilmesi, onun çözümüyle ilgili sorumluluğu da beraberinde getirir. Bu halkın düne kadar kendi dilini bile konuşması yasaktır. Bu yasak kaldırıldı. Fakat asimilasyon politikaları, baskı politikaları hala sürdürülüyor.
“Kürtlerin bulunduğu bölge Olağanüstü Hal kararlarıyla bir anlamda keyfi yönetimle idare ediliyor. Siyasal iktidar devlet güçlerine söz dinletemiyor. Sayın Demirel ve İnönü’nün Güneydoğu’ya yaptıkları geziden sonra Başbakan’ın devletin halka şefkat göstereceği sözü siyasal iktidarın denetimi dışındaki devlet güçlerinin bölgede baskılarını artırmalarına neden olmuştur.
“Kürt sorunu Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan beri var. Cumhuriyet Türk ve Kürt halklar; tarafından birlikte kurulmuştur. Devletin kuruluşundan sonra Kürt halkı tamamen dışlandı. Oysa Kürt halkı Türkiye Cumhuriyetinin bütünlüğü içinde kendi ulusal ve kültürel kimliğini korumak ve geliştirmek istiyordu. Devlet daha doğrusu devleti ele geçirenler inkarcı politikalarla Kürtleri eritmek istediler. Bunu da beceremediler ve Türkiye bugüne geldi.
“Ve 12 Mart döneminde yukarıda da izah ettiğimiz gibi devletin kullandığı şiddet ortamı ve demokratik yolların tıkanması yüzünden (PKK) Kürdistan İşçi Partisi yani zora karşı zor mantığı ortaya çıkmıştır.
“Biz hareketin doğruluğu ve yanlışlığından ziyade devletin şiddet politikası sonucunda çıkan bir aktivite olduğunu söylüyoruz. Bugün Doğu ve Güneydoğu’da devlet güçleriyle PKK’nın birbirlerine karşı kullandığı şiddet Türkiye’yi ne hale getirdiği açıkça ortadadır. Olay sadece bu bölge ile sınırlı kalmıyor. Giderek Batı’ya doğru da ilerliyor. HEP legal bir partidir. HEP’in hiçbir illegal örgüt ve hareketle en ufak bir bağlantısı ve ilgisi yoktur. Ve çok açıkça iddia ediyoruz ki, HEP her türlü şiddete karşıdır. HEP sorunların çözümünü şiddetten değil, demokratik açılım ve karşılıklı diyalogtan geçtiğine inanır. HEP barışçı ve demokratik yoldan sorunları çözmekten hiçbir ödün vermeyecektir. Bizim olayları açıklamamız, bu barış ve demokratik çerçeve içinde değerlendirilmelidir. HEP zorun zoru doğurduğunu şiddetin şiddeti getireceğini bildiği için, bu metodlar ortadan demokratik açılım ve diyalogla kaldırılmalıdır ilkesine inanır.
“Bazı çevreler Türkiye’de Türk ve Kürt halkları arasında bir düşmanlık yaratıp, Türkiye’yi bir iç kavgaya sürüklemek istiyor. HEP bunu önlemek isteyen bir partidir. HEP kardeşliği savunan bir partidir. Düşmanlığa meydan verenlere karşıdır. Ve herkesi de bu sorumluluğu taşımaya davet eder. Yine gerek basının, gerekse bazı çevrelerin HEP’i PKK ile ilişkide olan bir partiymiş veya onun yan örgütüymüş gibi göstermeleri gerçeği yansıtmıyor. Ancak bazı gerçekleri bilmekte fayda vardır.” (3 Şubat 1992 tarihli Sabah Gazetesi, s. 15)
“PKK, 12 Eylül sonrası Türkiye’de demokratik yöntemlerin tıkandığını ve tek yöntemin silahlı mücadele olarak kaldığı gerekçesiyle ortaya çıkmıştır. Basında verilen ve resmi makamların da açıkladığı beyanlara bakılırsa onbin civarında gerillası, binlerce lojistik desteği ve Kürt halkı içinde büyük sayıda sempatizanı var.
“Güneydoğu gezisinden sonra sayın Başbakan Demirel’in şu değerlendirmesine dikkat çekmek istiyorum. Sayın Başbakan PKK halkta taban bulmuştur demektedir. Bu şu demektir. PKK halkın içinden çıkmış ve bu halkla çok sıkı bağları olan bir yapıya ulaşmıştır.
“Silahlı yöntem kullanan bu örgüt, eğer halk içinde büyük sempatizan buluyorsa, halkta taban buluyorsa bunun çok ciddi nedenleri olduğu üzerinde düşünmek gerekir. Bu nedenlerin en başında devlet güçlerinin ve devletin bölgedeki hukukun ve insan haklarının hiçe sayıldığı uygulamalarının doğurduğu tepki en önemli nedendir. PKK orjini itibariyle Kürt halkının içinden çıkmıştır. Ve Türkiye’de yaşayan Kürt halkının haklarını silahlı yöntemle çözümleyeceğini programlamıştır. Sempatizanları Kürt halkı içerisinden çıkmıştır, kendisine katılan militanlar Kürtlerin içinden çıkmıştır. HEP’in tabanı da yukarıda izah ettiğimiz bir biçimde çoğunluğu hatta büyük çoğunluğu Kurttur. O halde HEP’in de PKK’nın da aynı tabana hitabetmesi nedeniyle tabanı karışmaktadır. Yani şöyle bir örnekle açıklayabiliriz. Silahlı çatışmada ölen bir PKK militanının cenazesi, kendi köyüne veya kasabasına getirilip cenaze töreni yapıldığında aşiretsel, ailesel kız alıp vermeler, hatta kirvelik ve hatta hatta insani duygularla da olsa o köyün, o kasabanın, hatta o bölgenin insanları cenazeye katılmaktadır. Buna o bölgeden oluşan HEP’in tabanı da katılmaktadır. Dolayısıyla PKK’nın sempatizanı HEP’in tabanı, hatta tarafsız başka insanlar ve diğer siyasi parti tabanları (Doğru Yol Partisi, Anavatan Partisi, Sosyaldemokrat Halkçı Parti, Refah Partisi) cenazede bir araya gelmektedirler. Dolayısıyla devletin o bölgede görev yapan güçleri o cenaze törenine katılan bütün insanları hedeflemektedir. Özetle bunların arasında ayırım yapmak artık imkansız hale gelmiştir. Hatta bu cenazelerde atılan sloganlar nedeniyle güvenlik güçlerinin müdahalesi toplu kıyımlara kadar gitmektedir. PKK militanları Türkiye’de yaşayan bütün Kürtlerin her bölgedeki aile, köy ve kasabalarından çıkmışlardır. Türk kökenli PKK militanları da azımsanacak sayıda değildir.
“PKK’ya ister silahlı mücadele örgütü diyelim, ister terör örgütü diyelim, dünyada açıldığa kavuşmamış ve herkesin kendine göre kullandığı hangi sıfatı yakıştırırsak yakıştıralım, artık PKK Türkiye’nin gündeminde bir gerçek olarak hergün yaşamaktadır. Hatta öyle güçlü hale gelmiştir ki, son günlerde Türk Silahlı Kuvvetlerinin uçaklarla helikopterlerle ve ağır savaş silahlarıyla giriştiği hareket, devletin kendi topraklarını Cudi’de, Kulp ve Lice’de bombalamasına neden olmuştur.
“PKK’ya karşı sürdürülen savaş gittikçe, halkla devlet arasındaki köprüyü yıkmaya neden olmuştur. Devletin kullandığı bu yöntem, soruna demokratik ve barışçı yöntemler geliştirmeyi zorlaştırmıştır.
“Yukarıda izah edilen nedenler kamuoyunca yeterince bilinmediğinden veya herkesin veya her çevrenin kendine göre zorlayıcı sübjektif değerlendirmeler sanki HEP ile PKK birbiriyle ilişkili gösterilmektedir. Halbuki savunduğu şey aynı olsa bile, tabanı karışsa bile, kuruluş ve yöntemi tamamen farklı ve aralarında hiçbir organik bağ bulunmamaktadır.
“HEP Siyasi Partiler Yasasına ve diğer yasalara uygun kurulmuş, barışçı ve demokratik yöntemlerle Türkiye’nin bütün sorunlarının çözümünde politikalar üreten ve demokratikleşmenin önünde en büyük sorun olan Kürt sorununun öncelikle çözümünü isteyen bir partidir. Hiç kimse HEP’i yasadışı yollara ilemeyecektir.
“Çözüm şiddeti yaratan nedenleri ortadan kaldırmakla başlar. Kuşkusuz uygulaması çok zor görünüyor. Ama istenince başarılacak bir yoldur ve başkada bir çare yoktur. Şiddet ortamını yaratan nedenler demokrasinin bütün kurum ve kurallarıyla Türkiye’nin her tarafında aynı şekilde uygulanmasıyla ortadan kalkar. Öncelikle Kürt halkının kendi ulusal ve kültürel kimliğim ifade edebilmesinin önündeki engellerini kaldırabilmek ve geliştirebilmesinin olanaklarını yaratmak gerekir. Kürt sorununu tabusuz bir biçimde bütün yönleriyle tartışmaya açmak ve her kesimin katılabileceği çözümler üreterek, Türkiye’nin yararına olan çözüm yollarını bulmak gerekir.
“Bir süredir bütün partiler ve devlet yetkilileri üniter devlet yapısının tartışma konusu yapılamayacağından bahsediyorlar. Üniter devleti şayet Türkiye’nin sınırlarının değişmemesi anlamında kullanıyorlarsa kuskusuz biz de bu görüşü paylaşırız. Ama üniter devletten kastedilen bizce bu değildir, Üniter devletin altında inkarcı politika yatmaktadır. Katı bir merkeziyetçiliği beraberinde getirmektedir. Devlet bu inkarcı ve merkeziyetçi uygulamadan vazgeçerek bütün Türkiye’de insanların, halkların eşit barış içerisinde ve gönüllü birliğine dayalı politikalar üretip halka sunulmalıdır. Aksi bir politika Türkiye’yi giderek içinden çıkılmaz tehlikelere götürür,
“PKK devlet zoruna karşı zor kullandığını açıklamaktadır. Bu demektir ki şayet demokratikleşme hareketi başlar ve devlet şiddetten arındırılırsa bu metoddan vazgeçileceği anlaşılmaktadır. Zaten dünyanın her tarafında uygulamalarım gördüğümüz gibi şiddet nihayet demokratikleşme ile son bulmuştur. Aynı metodu Türkiye’de de uygulamak Türkiye’yi bugünkü içinde bulunduğu durumdan kurtaracaktır. Demokratik açılımın başlamasından sonra ve Kürt sorununun demokratik yoldan çözümü gerçekleşirse PKK’nın silahlı mücadele gerekçesi kalmayacaktır. İşte bugün içinde bulunduğumuz çıkmazı ancak demokratik yoldan aşmak mümkündür. Hatta Türkiye’de Kürtlerin partisi olarak kurulmak istenen partilere izin verilmelidir. Bağımsızlık isteyen Kürt partileri de açılabilmelidir ki Türkiye’de birlikte yaşamak isteyenlerle birlikte yaşamak istemeyenlerin fikirleri tartışılabilsin ve herşey açık ve net ortaya konulabilsin. Bizce bu tehlike yaratmaz, yarar sağlar. Çünki halk şiddet istemez. Şiddetin faturası halkın kendisine çıkar. Biz HEP olarak bu ülkede yaşayan hiçbir insanın kanının akmasını istemiyoruz. Artık silahlar sussun, akan kanlar dursun ve durdurulsun diyoruz. Bunun gerçekleşebilmesi için demokratik kanalların açılmasını, birbirimize karşı hoşgörülü olmasını ve tabusuz bir tartışmanın ve diyaloğun başlamasını istiyoruz.
“Öncelikle siyasi iktidar olan hükümet ve onu seçen meclis devlete hakim olmalıdır. Devleti kendi politikaları doğrultusunda yönlendirmeli, hükümetin ve meclisin denetimi dışındaki kurulları ya yeniden yapılandırmalı veya ortadan kaldırmalıdır. Bölgede hükümetin kontrolü dışındaki şiddet uygulayan, hukuku hiçe sayan, insan haklarını yok eden, kontrolsuz devlet güçlerini kontrol altına alıp, bölgeden çekmelidir.” (4 Şubat 1992 Tarihli Sabah Gazetesi, s.15)
“Bölgede ve tüm Türkiye’de insanların can güvenliği ve düşüncesini özgürce söylemesi teminat altına alınmalıdır. Hükümet ve devlet ikilemine son verilmelidir. Anti demokratik hiçbir uygulamanın bir daha gelmeyeceği demokratik ve katılımca bir anayasa oluşturulmalıdır. Bunun ışığında Kürt sorunu hakkında bu mutabakat çalışması başlatılmalı, geniş anlamda tartışılarak tüm boyutlar belirlenmeli ve herkesin, her kesimin ve her demokrat kuruluşun katılacağı ortak bir çözüm bulunmalıdır. Mutabakatın sonucu olarak ve ona bağlı temel yasaların özünü oluşturacak başlıca ilkeleri şöylece sıralamak mümkündür:
1982 Anayasası tümden kaldırılarak yerine çoğulcu, katılımcı, laik, insan haklarına dayalı, hukukun üstünlüğüne bağlı her türlü demokratik hak ve özgürlükleri güvence altına alan Kürtlerin varlığını kabul ederek Türklerle Kürtlerin eşitliğine ve birliğine dayalı bir toplum düzenini öngören yeni bir Anayasa yapılmalıdır.
Kürt gerçeği insan haklarına saygı temelinde Kürtlerin dil, inanç ve kültür özgürlükleriyle Kürtçe eğitimi, öğrenimi ve diğer haklarını kullanmaları na olanak verecek yeni yasal düzenlemelerle topluma ve devlete benimsetilmelidir.
Irkçılık ve her ne suretle olursa olsun, ırk ayrımını çağrıştıran uygulamalar yasaklanmalı, insanlık suçu sayılarak ağır yaptırımlara bağlanmalıdır.
Tüm eğitim kurumlarında ve öğrenimin her aşamasında eğitim, öğretim programları ırkçı ve şoven milliyetçi ideolojilere kapalı tutulmalıdır. Kürt gerçeği eğitim yoluyla Türklerin ve Kürtlerin eşit haklı birlik anlayışına uygun olarak benimsetilmelidir.
Siyasi Partiler Kanunu değiştirilmeli, Kürtlerin de eşit haklı yurttaşlar olarak özgürce oluşturacakları her eğilimin, siyasi partiler aracılığıyla siyasal yaşama atılmasını sağlayacak biçimde yeniden düzenlenmelidir.
6- Radyo ve Televizyon yayınlarının çoğulcu katılıma, laikliğe, insan hakları na, hukukun üstünlüğüne bağlı, demokratik toplum düzenine ve bilime aykırı niteliklerde olmasını önleyecek yasal önlemler alınmalıdır.
Türklerin ve Kürtlerin eşit haklı birliğine dayalı Kürt gerçeğinin benimsenmesine Kürtçe programlar yapılmasına olanak sağlayacak yeni yasal düzenlemeler yapılmalıdır.
7- Demokratikleşmenin en etkin güvencesi olan sivil toplum kurullarının, devlet erkini paylaşarak devletin küçülmesi ve bireyin özgürleşmesi sürecine katkıda bulunmaları için yeni yasal düzenlemeler yapılmalıdır.
Bu bağlamda yerel yönetimler merkezi devletin yönetiminden kurtarılarak mali ve idari özerkliğe kavuşturulmalı, vali ve kaymakamlarla, emniyet müdürleri halk tarafından seçilmeli, il genel meclisleri yerel parlamentolar gibi çalışmalıdır. Bu amaçla gerekli yasal ve anayasal düzenlemeler yapılmalıdır.
Her türlü düşünce ve inancın özgürce örgütlenmesine olanak sağlayacak yeni bir dernekler yasası çıkarılmalı, Terörle Mücadele Yasası başta olmak üzere tüm anti demokratik yasalar yürürlükten kaldırılmalıdır.
Her türlü toplantı ve gösteri yürüyüşünün engelsiz ve koşulsuz olarak öz gürce olanak veren yeni bir toplantı ve gösteri yürüyüşleri yasası hazırlanmalıdır.
10- Sendikalar Yasası, iş Yasası ile Grev ve Toplu Sözleşmeler Yasaları çoğulcu ve katılımcı demokrasinin normları içinde ve İLO ilkelerine uygun olarak yeniden oluşturulmalı, memur ve öğretmenler de dahil olmak üzere tüm çalışanlar toplu sözleşmeli, grevli sendikal haklara kavuşturulmalıdır.
Dayanışma grevleriyle hak grevleri ve siyasal amaçlı grevler yasallaştırılmalı ve lokavt hak olmaktan çıkarılmalıdır.
Bağımsız yargıyı, tabii yargıç ilkesini ve yargıç bağımsızlığını güvenceye alan ve yargı sistemini çağdaşlaştıracak olan yeni yasal düzenlemeler yapılmalı, DGM’ler kaldırılmalıdır.
Polis Vazife ve Selahiyet Yasası demokratikleştirilmeli, polis örgütü çoğulcu, katılımcı, laik ve çağdaş demokratik düzenin ihtiyaçlarına ve hukuk devleti ilkelerine uygun bir biçimde yeniden yapılandırılmalıdır.
Her türlü işkence yasaklanmalı ve işkence bir insanlık suçu sayılmalıdır.
En hafif dahi olsa işkence suçu işleyenler ömür boyu devlet görevi yapmaktan yoksun bırakılmalıdır.
Ordu sadece dış güvenlik ve savunma ile görevlendirilmeli, sivil iktidarın denetiminde ve Milli Savunma Bakanlığına bağlı olarak çalışmalıdır.
Milli Güvenlik Kurulu lavedilmelidir.
Kamuoyunda kontrgerilla, Türk gladiosu ya da Özel Harp Dairesi olarak anılan, devletin içinde yuvalanmış ve çeşitli yasadışı eylemlere katıldığı kuşkusu yaygın olan özerk ve sorumsuz kuruluş ya da kuruluşlar derhal tasfiye edilmeli ve yasal dayanaklarına son verilmelidir.
Sıkıyönetim Kanunu kaldırılmalı ve toplumun sıkıyönetimsiz yönetileceği anayasal güvenceye bağlanmalıdır.
Basın ve yayın özgürlüğünü kısıtlayan yasal, politik, ekonomik, mali ve idari baskılara son verilerek, basın ve yayın hayatı özgürleştirilmelidir.
Kamuoyunun çok yönlü bilgilenme hakkını engelleyen, basında tekelleşme girişimleri yasaklanmalıdır.
Çoğulcu ve katılımcı demokrasiyi, insan hakları ve hukuk kavramlarını, toplumsal dayanışma ve diyalog ve işbirliği anlayışını Türklerin ve Kürtlerin eşit haklı birliğini toplumda yerleştirip, yaygınlaştırmayı amaçlayan yayın etkinlikleri devletçe özendirilmelidir.
19- Üniversiteler özerkleştirilmeli, her türlü bilimsel çalışmanın özgürce yapılmasına ve bulguların kamuoyuna açıklanmasına olanak sağlayacak yasal düzenlemeler yapılmalıdır. Üniversitelerin ülke kalkınmasında toplumsal gelişme ve değişmenin yönlendirilmesinde bilimsel çalışmalarla öncülük edebilmeleri için gerekli yasal ve siyasal koşullar hazırlanmalıdır. Bir diğer önemli sorun da ekonomik sorundur. Doğu ve Güneydoğu ekonomisi kelimenin tam anlamıyla tahrip edilmiştir. Batıya sürekli sermaye, emek ve beyin göçü bölge ekonomisini felç etmiştir. Yoksulluk ve işsizlik korkunç boyutlardadır. GAP yatırımları uzun vadelidir. Bölge ekonomisine kısa sürede bir katkısı olmayacaktır. Kısa sürede sonuç verecek yatırımlara acil ihtiyaç vardır. Hem devlet hem de özel sektör bölgede ekonomik bir seferberlik başlatmalıdır. Gerçekçi ve uygulanabilir bir plan çerçevesinde Doğu ve Güneydoğu ekonomisi süratle dışa açılmalı, Türkiye ve dünya ekonomisiyle bütünleşmelidir.
“Bize göre demokrasi içinde çözüm budur. Bütün önyargılardan sıyrılarak bu çözüm üzerinde tartışmayı başlatmak gerekir. Ama biz diğer çözüm önerileri üzerinde de düşünmeye ve tartışmaya açığız. Bütün siyasal partiler ve sosyal güçlerle her alanda diyalog kurmaya ve uzlaşmaya hazırız ve inanıyoruz ki bugün çözülmez gibi görünen sorunların üstesinden gelecek barışçı, demokratik bir refah toplumunu çok uzak olmayan bir gelecekte hep birlikte kuracağız.” (5 Şubat 1992 tarihli Sabah Gazetesi, s. 14)
b) Halkın Emek Partisi Sakarya İl Örgütünün açılışı dolayısıyla 20.4.1992 tarihinde düzenlenen toplantıdaki konuşması :
“Değerli Adapazarlılar, sevgili konuklar, Adapazarında bulunmanın ve sizlerle olmanın mutluluğunu hangi derecede yaşadığımı gerçekten bize ayırdetmenin son derece güç. Türkiyenin içinde bulunduğu koşullarda, Doğu ve Güneydoğu bölgesinde yaşanan olaylarda bu sıcak görev önemli ve Türkiye’nin geleceğini belirleyen bir yapı ile burada bulunuyoruz, içinde bulunduğumuz koşullar insanlığın birbirinden ayrı birbirine karşı değil, birbiriyle beraber aynı düşünceleri, aynı yürekle paylaşan, birlik ve beraberlik içinde olması gereken bir günü yaşamamız gerekiyor. Ve işte bunu … (anlaşılamamış) bugün yapılan açılışında birlikte olmanın ne kadar önemli olduğunun bir kere daha vurgulamak istiyorum. Çünkü Sakarya ili bir Diyarbakır ili gibi değildir. Bir Şırnak ili gibi değildir. Bir Mardin bir Urfa değildir. Sakarya ili demin sayın milletvekilimizinde belirttiği gibi her etnik yapıdan insanın bulunduğu ve her etnik yapıdaki insanın kucak kucağa yaşamak zorunda olduğu bir ildir. Biz bu ildeki insanları birbiriyle kardeşçe birbirine saygılı, birbiriyle özgür ve gönül birliği içinde olmalarının mücadelesini veriyoruz. Ve buradaki halk mücadelesini de bu şekilde yükselerek başarıya gideceğine inanıyoruz. Halkın Emek Partisinin kuruluş döneminden bugüne kadar sürekli olarak bize şu söyleniyordu, bu parti bir Kürt partisimidir, bin defa söyledik biz bütün Türkiyenin partisiyiz. Türkiye’de yaşayan bütün etnik yapıların partisiyiz. Türkiyede kim yaşıyorsa biz onun partisiyiz. Ama bu Türkiyede yaşayanların içindeki kim çok eziliyorsa, biz onların partisiyiz. Partiyi kurarken tekrar şu ilkeleri gözönünde tuttuk, niçin bir parti kuruyoruz diye düşündük, hangi törelere dayanmalıdır, hangi . . . (anlaşılamamış) ya hizmet etmelidir, hangi ideolojiyi benimsemelidir diye uzun uzun tartıştık. Birde baktık ki önümüze her on yılda bir askeri ihtilallere sebep olan en önemli sebeplerden bir tanesinin Kürt sorunu olduğudur, ikinci sorunu işçi sınıfının sınıfsal mücadelesi olduğudur. Eğer partimize ilkelerimize Kürt sorununun Türkiyenin içinde demokratik ilkelerle çözüleceğini savunacak olursak ve bunu başarırsak işçi sınıfının emek hakkını savunursak ve bunu başarabilirsek bir daha on yılda bir beş tane generalin ihtilaline maruz kalmayacaktır. Türkiye diye düşündük. Ve partimizin ilkesine, ilkelerine, programına Kürt sorununu işçi sınıfının demokratik ve siyasal yollarla çözümünü ilke olarak benimsedik. Başladılar bize Kürt partisi diye (demeye) çünki bizden önce bunu teşvik eden bir siyasal parti yoktu. Hiçbir siyasi parti Kürt sorunun demokratik yollarla çözümünü dile getirmemiştir. Onun için demiştir diye, işte bugünkü koalisyon hükümetinin tutumu bu. Kürt sorununun demokratik yollarla siyasal diyaloglarla çözülmesi yerine işi askeriyeye havale ederek, askeri çözüm şiddet çözümünü kendisine yol olarak seçti ve işin İçine geldiğimiz yoldaki . . . (anlaşılamamış) Türkiyenin içine geldiği noktadan bu görüşlerde ve bu zihniyetlerde meydana geldi. Türkiye içinden yönetti. Buraya nasıl geldiğini bugünkü koalisyon hükümetinin tutumundan da çok açık görmelidir. Dikkat edin arkadaşlar Süleyman Demirel 1965 yılından bu yana Türkiyeyi yöneten bir insandır. Bu son başkanlığından önce 15 yıl 16 yıl Başbakanlık yaptı. Bülent Ecevit kısa da olsa iki dönem Başbakanlık yaptı. Mesut Yılmaz, Cumhurbaşkanı Turgut Özal Başbakanlık yaptılar ve Türkiyeyi hala yönetiyorlar. Erbakan Başbakan Yardımcılığı yaptı, Alparslan Türkeş Başbakan Yardımcılığı yaptı. Bugüne kadar Türkiyeyi yönetenler bunlar. Ve Türkiyeyi ne kadar iyi yönettikleri, ne kadar kötü yönettikleri gayet açık ve net olarak ortada şimdi çıkıp şunu söylüyorlar, efendim Türkiyeyi siz bu hale getirdiniz. Ben ne zaman Başbakanlık yaptım ki Türkiyeyi bu hale getirdim ve ne zaman Türkiyede iktidar oldum ki bu memleketi bu hale getirdim. Sizin siyasi çözümler yerine kişisel çıkarlarınızı politikada kullanmanız çözümleri köklü biçimde getireceğinize . . . (anlaşılamamış) tik. Geçici günlük çıkarlar uğruna devletin güvenlik güçlerini halkın üzerine saldırmanız, olayları örtbas etmeniz gerçekleri halktan gizlemenizden kaynaklanmıştır. Bunu siz yarattınız. Buraya getirdiniz. Bu kadar kötü yönettiğiniz bir ülkeyi, kafa yapınızı, kalbinizi değiştirmeden nasıl iyi bir yere götüreceksiniz, bu kafa yapınızla getirdiğiniz Türkiye bu değil mi’ Bundan sonrasının sorumluluğunu da siz taşımak zorundasınız. Bundan sonra Türkiyede olacak her olaydan da siz sorumlu olacaksınız. Türkiyede anarşiye, şiddetten (şiddete) çözüm bulmak için altı tane genel başkan televizyonda bir araya geliyor, ama hiçbiri diğerlerine ters düşmüyor. Hepsi aynı çözümü öneriyor. Vuralım, kıralım, bastıralım diyor. Bunun için bir çözüm getirmiyorlar. Gerekçe aynı . . . (anlaşılamamış) düşüncenin sahipleri ve biz diyoruz ki bu altı kişi Türkiyeyi bu hale getirmiştir. Bundan sonra da … (anlaşılamamış) götürmez. Bu memleketi, bu ülkeyi, Kürtüyle, Türküyle, Çerkeziyie, Ârabıyla, Abazasıyla, Boşnağıyla hangi etnik yapıda olursa olsun Türkiyenin mutluluğunu, kardeşliğim, özgürlüğünü ve eşitliğini savunan onlardan ayrı düşünen devletin resmi politikasına ters düşen, bunu değiştirmek isteyen, onu yemden yapılandırmak isteyen Halkın Emek Partisidir. Ve bu Halkın Emek Partisi bu nedenle de şu anda Türkiye’de bir anamuhalefet partisi durumundadır. Anamuhalefet Partisi olmak sadece sayı itibariyle Millet Meclisinde milletvekili sayısının çoğunluğuna bağlı değildir. O sayısal bir çoğunlukta . . . (anlaşılamamış) dayalı ama görüşler aynıdır. Anamuhalefet partisi iktidar olan partiye alternatif politikalar üreten ve bunu halka benimsediği iktidara gelmek isteyen bir partidir. Onun için biz anamuhalefet partisiyiz ve Türkiye’de bütün insanlarımızı kucaklamak isteyen, bütün emekçileri kucaklamak isteyen bütün halkların kardeşliğini, eşitliğini ve özgürlüğünü savunan bunun Türkiyede tek kurtuluş yolu olduğunu ve tek çare olduğunu düşünen ve bunun siyasetini, politikasına üreten partiyiz. Ve kardeş partilerimiz de bu partilerle de (dost partilerle de) birlikte olmak istiyoruz. Bunun ilk adımlarını geçenlerde yaptık. Ankara’da Sosyalist Birlik Partisi Genel Başkanı, Sosyalist Parti Genel Başkanıyla bir araya gelerek Türkiye’de nasıl bir muhalefeti birlikte yürütebiliriz, nasıl bir politikayı demokrasiyle birlikte kurabiliriz düşüncesini tartıştık. Bunun sonucunda Sosyalist Parti Genel Başkanıyla birlikte bir basın toplantısı düzenledik. Temenni ediyorum ki çok yakın bir zamanda Türkiye’nin acil ihtiyacı olan demokratik ilkelerden hep birlikte buluşabileceğiz . . . (anlaşılamamış) milletvekili arkadaşlarımızın yeni oluşturacakları yeni bir siyasi partide bu siyasi partilerin ve bağımsız demokrat kişilerin yer alarak yeni bir biçimde oluşturmasını istiyoruz. Türkiye’de bütün sorunları kucaklayan, bütün halkları kucaklayan, bütün kardeşliği, dostluğu, sevgiyi, demokrasi ve özgürlüğü kucaklayan, Türkiye’de hiçbir insanın hakkını bir kenara atmayan, Edirne’den Muğla’ya kadar Kars’tan Hakkari’ye kadar, Antalya’dan Sinop’a kadar ve Doğubeyazıt’dan İzmir’in Çeşme ilcesine kadar bütün Türkiye bizim, hepimizin hepimizindir. Ve bu Türkiye’de mutluluğu yaratmak istiyoruz. Hepimiz kardeşliği yaratmak istiyoruz. Bizi yanlış anlamak, yanlış anlamıyorlar aslında, yanlış anlamak istiyorlar. Ne dediysem tersini yaptılar. Geçenlerde Diyarbakır’da gazeteci sordu bana Alman ambargosu konulmuş, silah ambargosu ne diyorsunuz’ Sayın Hatip Dicle de yanımdaydı. Dedim ki uluslararası sözleşmeler var. Bir devlet bir devlete silah yardımı yaparken onu sivil halka karşı kullanılmamasını dışa yönelik askeri savunmada kullanılmasını öngörür. Türkiye Cumhuriyeti güvenlik güçleri Nevruz günü Cizre ve Şırnak’ta silahsız insanlara karşı bu silahlan kullanmıştır. Almanya da bu sözleşme gereği bu ambargoyu koymuştur. Uluslararası hukuk ve sözleşmeler gereği bu haklı bir ambargodur dedim. Enesi günü Feridun Yazar Alman gibi konuştu dediler, önün ötesinde ne dediysek çarpıtarak söylediler. Basın toplantısı düzenliyoruz. TRT geliyor, STAR ı geliyor, SHOW geliyor, Alman televizyonları da geliyor. Fakat bizim STAR ı vermez, TRT de bilmem hiç vermez, fakat Alman televizyonları bizim basın toplantılarımızı Avrupa’da yayınlar. Almanya’dan Avusturya’dan gazeteciler Avrupa’da geliyor. Beni görür görmez tanıyorlar. Ama benim halkım beni tanımıyor. Niçin, çünkü oradaki televizyonlar gösteriyor, insanlar izliyor. Buradakiler izlemiyor. Altı kişi televizyonda biraraya geliyor, bizim partiyi eleştiriyorlar, bizim partinin aleyhinde konuşuyorlar, fakat bize kendimizi savunma hakkımızı vermiyorlar. Bir kere çıkarsınlar televizyona, bir daha halkın kendilerine inanmıyacaklarını görecekler. Biz çünkü o kadar doğru şeylere inanıyoruz ki onlara gerçekleri söyleyeceğiz ki orada kendileri cevap verecek güçleri olmayacak. Ülkeyi bu noktaya getiren bu insanlardan kurtarabilmenin bir tek yolu vardır. Geniş kapsamlı bir demokratik güç birliğini oluşturmamız gerekiyor. Türkiye’de eğer bunu yapamazsak çok geç kalabiliriz. Bizzat iç savaşın eşiğinde bulabiliriz kendimizi. Körükleniyor bazı yerlerde Kürt-Türk düşmanlığı. Ben açıkça ilan ediyorum. Hiçbir Kürdün Türk halkı ile düşmanlığı yoktur. Hiçbir Türkün de Kürt halka ile düşmanlığı yoktur, olmayacaktır da. Bu düşmanlığı kıracağız, mücadeleyle kıracağız, dilenerek (direnerek) kıracağız onların bize karşı yakıştırdıkları şeyleri ortadan kaldıracağız, Türkiye’nin bütün insanları kardeştir ve eşittir. Cephelerde birlikte öldüler ama yaşamda da eşit olmak istiyorlar. Birlikte öldükleri bu vatanın üstünde eşit olmak istiyorlar, inkara politikadan, asimilasyoncu politikadan, devletin baskısından, işkencesinden, mahkemesiz öldürülmelerinden, kurtulmak istiyorlar, özgür olmak istiyorlar. Ama, Türkiye’yi bölmek gibi bk düşünceleri yok, biz insanlarımızın hiçbirisinin ölmesini istemiyoruz. İnsanların tümüne insan gözüyle bakıyoruz. Hangi kökten gelirse gelsin hangi dili konuşursa konuşsun, hangi inanca sahip olursa olsun, bütün insanların kardeş olduğuna inanıyoruz. Ama, benim saygı duyduğum kişinin de bana saygı duyması gerekir. Benim dilime yasak koymaması gerekir, benim kültürüme yasak koymaması gerekir. Benim . ,.. (anlaşılamamış) ma yasak koymaması gerekir, işte bu kardeşlikle, bu kaderde birleşeceğiz, birlikte olacağız. Bu halkları insanları düşman edenlerle Türkiye’de yaşayan hangi dili konuşan olursa olsun, hangi inanca sahip olursa olsun, hangi kültüre mensup olursa olsun, hepsine şunu söylüyorum. Gelin bizi düşman edenlere karşı birlikte mücadele edelim, onlarla birlikte mücadele edelim, onları yenelim. Bu ülkenin gerçekten demokratik ilkelerle yönetilmesini sağlayalım. Konuşacak daha çok şey var aslında, böyle eğlence gecelerinde çok ciddi politikaların söylenmemesi gerektiğini de biliyorum. Yirmibeş yıllık politik deneyimim var. 80 Öncesi Urfa’da belediye başkanıydım. Bir geçmiş olsun diyerek anlatmak istiyorum. 12 Eylül’de cezaevine alındım, hücredeyiz, bize kitap okutturuyorlardı, Atatürk’ün Nutuk kitabı, daha önce de okumuştum ama, bir daha okuruz dedik. Bir kişi okuyor. 90 kişi hücrede tekrar ediyorduk. Yani Atatürk bize Samsun’a çıktı diye biri okuyordu. 90 kişi birden Atatürk Samsun’a çıktı diye tekrar ediyordu. Atatürk’ün Nutuk kitabını okuyan varsa, iki cilttir, iki cildin de başından sonuna kadar Kürtlerden bahseder. Yine bir sahifesine geldik. Ben okuyordum. Atatürk şöyle diyordu : Milli mücadele savaşını mutlaka başaracağız, doğudaki Kürtler, Kürt halkı (aşiretleri ve beyleri de) Milli Kurtuluş Savaşında bizlere katıldılar, destek veriyorlar. Onun için bu savaşı biz mutlaka kazanacağız diyordu. Ben o cümleyi okuduktan sonra bir asker elinde sopa ile içeri girdi. Kim Kürt dedi ula dedi, baktım üzerime geldi. Kim dedi, valla komutan ben demedim Atatürk söyledi dedim. Hemen köylü, köyden yeni gelmiş, vatan görevini yapan askerin hiçbir suçu yok, onu suçlamıyorum. Belli bir kültür düzeyi olmadığından, şunu söyledi vay anasını be Atatürk de Kürtçüymüş. Bunu şunun için söyliyeyim, araştırmak isteyenler varsa araştırsınlar. 10 Şubat 1922 yılında Atatürk 18 maddelik bir Kürt otonomi yasasını meclise sundu. Mecliste büyük tartışmalara sebep oldu. Arşivlerde var, bugüne kadar açıklanmadı. Ama bir Amerikan profesörü Robert Olso bir kitabında bunu yayınladı, kaynağım gösterdi. Araştırdım, gerçekten varmış, Atatürk bir Kürt otonomisi tanıma eğilimi gösteren, bunu kabul eden bir insan iken, bugün Atatürk kalkan edilerek Kürtler inkar edilmek isteniyor. Bunu vurgulamak istiyorum. Onun için biz Kürtlerin hak ve taleplerini demokratik ve siyasal yollarla çözümlenmesinden yanayız. Bize başka türlü gözle bakanlar lütfen öyle bakmasınlar. Ama bazıları da şöyle düşünerek mücadele veriyorlar diyorlar ki devlet zorla demokratik yolları tıkamış, demokratik yolların tıkandığı ve zorun kullanıldığı bir yerde demokrasi mücadelesi verilemez. Onun karşısında da silahlı mücadele verilir, görüşünde olup da silahlı mücadele verenler de vardır. Ama biz devlete şunu söylüyoruz. Gelin diyoruz bu kan dökmeyi durduralım diyoruz. Bu ateşi söndürelim, sılah kullanmanın gerekçesi olan demokratik yolları açalım, silahlar sussun Türkiye’de kardeşçe birlik ve bütünlük içinde herkesin birbirine saygılı olduğu bir düzende buluşalım. Halkın Emek Partisi’nin savunduğu budur ve Türkiye’de bunu savunmaya devam edecektir. Herkesi bu mücadeleye destek vermeye davet ediyorum. Sakarya ilinin başarılı olmasını diliyorum. Hepinize saygılar sunuyorum. Sağolun.”
c) 1.6.1992 Tarihli Milliyet Gazetesindeki beyanları;
“. . . Türkiye’de üniter devletin bugüne kadar uygulanan biçiminde sorunları çözmediği ortadadır. Bu nedenle merkeziyetçi devlet sisteminin kendisini değiştirmesi gerekir. Bu birkaç çeşit olabilir. Otonomi bölgeler olabilir, federasyon olabilir, bir de idari federasyon biçimi vardır, İdari federasyon hiç bir etnik yapıya dayanmayan bir federasyon biçimidir. Vali, kaymakam durumundaki insanların seçimle gelmesidir. O bölgenin yönetim biçiminin nasıl olacağı, hangi dilin kullanılacağı, orda nasıl yayın yapılması gerektiği, devletin merkezî otoritesine bağlı kalmak kaydıyla belirlenir, yani kendi başına bağımsızlık değildir. Kendi polisini kendisi belirleyecektir. Vergilerin bir kısmını kendisi toplayacak, kendisi harcayacaktır. Bir kısmını da devlete gönderecektir. Bu sistemin uygulanmasından yanayız.”
B) Genel Sekreterlerin Beyanları :
l- İbrahim Aksoy’un beyanları :
a) Halkın Emek Partisi Van il örgütünce 21.3.1991 tarihinde düzenlenen “Irkçılıkla Mücadele Günü”ndeki konuşması :
“Değerli arkadaşlar, çok konuştuk . . . (anlaşılamamış) şimdiye kadar hiç de böyle heyecanlanmamıştım. Ama bu heyecan aynı zamanda bu meş’alenin de heyecanıdır. Yıllardan beri Van’da Kürtler binlerce yıldan beri kutladıkları bayramlarının meş’alesini belki ilk defa yapıyorlardı, işte bu beni heyecanlandırdı. Değerli arkadaşlar, Nevruz’un efsanesi ne olursa olsun, Nevruz yıllardan beri Kürt halkının bayramı olmuştur. Bizim bayramımız olmuş. Nevruze Prozbe. Değerli arkadaşlar, Kürt halkı yıllardan beri insanlık haklarını kullanamamaktadır. Kürtlerin biç bir hakkı yok. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde . . . (anlaşılamadı) uluslararası anlaşmalardan doğan hiç bir hakkını kullanamamaktadır. Ve bugün fötörlü aydınlar, Osmanlı kavuklusunun çok gerisinde kalmış, çünkü Osmanlı’nın kavuklu aydını, Kürtlerle ilgili yazı yazarken, Kürdüstandan (Kürdistandan), Kürt halkından bahsediyordu. Bugün fötörlü aydınlar, kendi kendilerine, Kürtlerle ilgili teoriler üretiyorlar. Dağlı Kültlerdir (Türklerdir), karda kart kurt yürüdükleri için . . . (anlaşılamadı) halbuki Bulgaristan’da yaşayan Türkler, dağlı Türkler değilse, bizde dağlı Türk değil, Kürdüz . . . (anlaşılamadı) Peki değerli arkadaşlar, peki insan hakları evrensel beyannamesi ne diyor İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi bütün insanlar için geçerlidir. Yalnız bir grup ve bir sınıf için değil. Orda diyor ki her insan, insan olmaktan ibaret olan konut edinme hakkı vardır. Hakkına sahiptir. Peki ya Kürtler bu hakkı kullanamamaktadır. Çok iyi biliyorsunuz. Van’ın belirli yerlerinde oldu. Ama geçen yaz döneminde sadece Şırnak’da 27 köy. sözde güvenlik güçleri tarafından dozerlerle yerle bir edildi. Gidin nereye giderseniz gidin dendi. Görüldüki Kürtler konut edindirme hakkına sahip değildirler. Her insan, insan olmaktan dolayı ikan (iskan) etme hakkı vardır. Ama 70 yıldan beri bu hakkını kullanamıyor. 1925 yılında çıkarılan Mecburi İskan Yasasıyla Kürtler ordan oraya sürgün edilmekte, Kürtler istedikleri yerlerde iskan edemiyor, devlet istediği yerde onların iskan etme hak (hakkı) vardır. Kendileri seçemezler bu hakkı, herkesin iş edinme ve çalışma hakkı vardır. Daha dün Şırnak’da kömür toplayanların katırları kurşunlandı, insanlar kurşuna dizildi. Kürtlerin böyle bir şeye de hakkı yoktur. Herkesin kendini yetiştirme okuma, yazma, ilerleme hakkı vardır. Kürtlerin bu hakkı da yoktur. Değerli arkadaşlar, Kürtlere okumak yazmak yasak, Kürt kültürünü araştırmak yazmak yasak, insanlık, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde Kürtlerin insan olmaktan dolayı kullanacakları hiç bir hakkı, sıfatları yoktur. Ne olmaktadır, yöneticiler tarafından gaspedilmektedir. Uluslararası antlaşmalardan doğan hiçbir hakkı kullanamıyor. Helsinki Nihai Senedi ve son Paris bildirisi . . . (anlaşılamadı) T.C. yetkilileri . . . (anlaşılamadı) çocuk haklarını garanti altına alan sözleşme, bunun üç maddesi T.C. adına yetkilileri adına, 17, 29 ve 30 uncu maddeler aynen şöyle deniliyor; Herkes kendi ana dilinde okuma yazma ve kendini geliştirme hakkına sahiptir. Her çocuk taraf devletler bu konuda çocuklara yardımcı olurlar diyor. Gel gör ki küçücük çocuklara bile bu hakkı tanımıyorlar. Ne yazık ki Kürt halkının yaşama hakkı bile yok . . . (anlaşılamadı) dünyada belki ilk defa Hizan’da, burda yakınımızda olan bir olay dünyada ilk defa kutsal bir mabette din adamı öldürülüyor. Diyorlar ki imam intihar etti. Değerli arkadaşlar imam intihar etmedi, îmamın beynine kurşun sıktılar. Tabancayı eline almış olsaydı, kimi vuracağı belli olmazdı. Tepeden tırnağa silahlı adamlar, güvenlik güçleri sözde onu kurşuna dizerlerdi, delik deşik ederlerdi. Diyarbakır’ın bir köyünde Hüseyin Akaslan isminde bir genç öldürülüyor, 24 yaşında TV haberleri diyor ki, işte falan köyde güvenlik güçleşiri (güçleri) ile teröristler arasında çıkan çatışmada bir terörist Hüseyin Akaslan adında bir terörist bolü (ölü) olarak ele geçirildi. TV’de bu haberi duyuyoruz. Hükümetin yüzkarası TV. bu haberi veriyor, Hüseyin Akaslan defalarca Elazığ Ruh Hastanesinde tedavi görmüş, ayın dördünde, yani ölmeden 24 saat önce Elazığ Akıl Hastanesinden çıkmış, deli yanfelçli bir insan bunu öldürüyorlar. TV de de bu haberi veriyorlar hükümet yetkilileri ve hükümetin yüzkarası TV bunlar bundan utanç duymalıdırlar. Görülüyor ki Kürt halkının yaşama bile hakkı yok değerli arkadaşlarım. SHP’den milletvekili seçildim. Biz o günler dedik ki 12 Eylül yöneticilerinden hesap soracağız. Bu SHP’nin söylediği sözlerdir. Biz dedik ki, faşist yönetimden hesap soracağız . . . (anlaşılamamış) ve böylece HEP’i kurduk. HEP bu programlara hasret, ben size bugün Nevruz ben sizi fazla meşgul etmiyeceğim. Nevruz’da gülünür oynanır, halay çekilir, eylenilir, kısaca bunu anlatacağım. HEP bu amaçla kuruldu. Hedefimiz Türkiye’yi demokratikleştirmek, devletin demokratikleştirilmesinin önünde gelen engel Milli Güvenlik Kuruludur. Milli Güvenlik Kurulu kaldırılmalıdır. Milli Güvenlik Kurulu var olduğu sürece Türkiye’ye demokrasi yerleşmez. Biz diyoruz ki Valiler ve Kaymakamlar seçimle gelsin. Vanlılar kendi valilerini kendileri seçsinler, belediye başkanlarını seçtikleri gibi. Biz diyoruz ki gözaltı süresi 24 saati geçmesin . . . (anlaşılamadı) Bugün Türkiye’de gözaltı süresi, 12 Eylül yönetiminde 90 gündü, bugün 15 gündür. 90 günün 87 gününü işkencelerde geçiren insanlar oldu. Polis hiçbir zaman sorgu yapmasın sorguya ancak Savcılar yapabilir, onu da sanığın avukatının hazır bulunduğu bir ortamda. İşkencehanelerde yapılmaktadır. 12 Eylül cuntasında suçlu aranmadı, insanlar arandı. Yakaladıklarını işkencehanelere götürdüler. Bunu bir suç buldular. Demin Hüseyin Akaslan’a buldukları suç gibi, zindanda döve döve suç yüklediler. Suç yüklediler diyorum. Bunun örneği var biliyoruz TÖB-DER davasında yakaladıkları . . . (anlaşılamadı) ve bu dönemde hukukçular hiç çalışmadı. Türkiye’nin hiçbir yerinde çalışmadı. Ama bugün özellikle doğuda Kürt halkının yaşadığı bölgede Şırnak olayları, Dargeçit, Silvan, Adana, İzmir olay olan yerlerdir. Halkın üzerine ateş ediliyor. TV. de bunu seyrediyorsunuz. Filistin’de Filistinliler taş atıyorlar. Sopa ile İsrail askerlerini kovalıyorlar. Bizde kömür ocağında kömür çıkaranlar kurşuna diziliyor. Bizde mezara gidenler kurşunlanıyorlar. Hiç kimsenin hak arama hakkı da yoktur. Adana’da polis karakoluna olaylara öğrenmek üzere giden il başkanları şu anda gözaltında. Bu nedenle toplantıdan hemen sonra Adana’ya gideceğim. Bunun sebebini öğrenmek için gideceğim. Sebebini aslını biliyorum. Bizim il başkanının Kürt olduğu için HEP’sinin demokratikleşmesinin . . . (anlaşılamadı) İşte bugün siz de böyle bir zor ortamda yaşıyorsunuz ve demokratikleşme için biz açık politika izliyoruz. Türkler için ne istiyorsak açık söylüyorum. Diyoruz ki bunlar bu hakdan yararlanılmalı. Ben bunu iki hafta önce Perşembe günü Mecliste söyledik. Biraz önceki saydıklarımı, Meclis’te söyledim. Kürt meselesinde yani Doğu sorununa tek çözüm Kürt kimliğinin kabulü . . . (anlaşılamamış) ne bölge valisiyle, ne özel timle köy korucusuyla, ne baskıyla ne zulümle, bu güzel bayram gününde bu nedenle türkü söyleyeceğiz, hep birlikte oynayacağız. Bugün çünkü bayramdır. Nevruze Prozbe”
b) Halkın Emek Partisi Fatih (İstanbul) ilçe örgütünce 25.5.1991 tarihinde düzenlenen “Bahar ve Özgürlük” toplantısındaki konuşması :
“Değerli arkadaşlar, eğer biraz sessiz olursanız benim konuşacaklarımı duyacaksınız. Bu nedenle değerli arkadaşlar ben şunu görüyorum. Bir yıl içerisinde Halkın Emek Partisi nereden nereye geldiğini çok iyi görüyorum. Nice haklarımızı da aldık. Nice haklarımızı, sonra ikinci olağan kurultayımızı yapacağız. Biz Halkın Emek Partisi olarak açlığa ve yokluğa karşı mücadele veriyoruz. Biz Halkın Emek Partisi olarak baskı ve zulme son diyoruz. Biz Halkın Emek Partisi olarak . . . (anlaşılamamış ancak benzerlerinden “Halkların” olması gerektiği düşünülüyor) eşitliğinden ve kardeşliğinden yanayız diyoruz ve bunların olabilmesi için Türkiye’nin demokratlaşması gerekiyor. Türkiye’de demokrasi olmadığı sürece çıkarcı çevreler ne bizim kardeşliğimizi bırakırlar ne de bizim barış içinde birlikte yaşamamızı bırakırlar. Bu nedenle önce demokrasi değerli arkadaşlar. Halkın Emek Partisi’nin demokratikleşme ile ilgili programını almaz bile. Çünkü biz iki hafta sonra kurultaya gidiyoruz. Kısaca Halkın Emek Partisi’nin bu kurultayda ne beklediğini söyleyeceğiz. Biz diyoruz ki madem demokratik olmayan ülkemizin demokratikleşmesini istiyoruz. O zaman Türkiye’de demokrasinin gerçekleşmesi mümkün değildir. Bu nedenle hiçbir zaman şunun veya bunun karşısında değiliz. Herkesin bir arada, bir tek şeye karşıyız, baskıya ve zulme karşıyız, bunu açıkça söylüyorum. Bunun karşısında olabilmek için de buna karşı koyabilmek için de buna karşı olan bütün kitlelerle işte güç birliği yapmak mecburiyetindeyiz. İşte bu kurultayımızın sonucunda ortaya çıkacak böyle bir manzarayla biz; halkımıza, biz insanlarımıza daha büyük hizmet yapmış olacağız. Değerli arkadaşlar bir şeyi daha görüyorum. Onu da söylemek mecburiyetindeyim. Gecemizin bu coşkulu sevgiyle devam etmesini hepimize yakışır bir şekilde bunun devamını istiyorum. Başkasının sözünü bize getirmeyin değerli arkadaşlar. Biz ne yaptığımızı biliyoruz. Ne yapacağımızı da biliyoruz. Biz diyoruz ki, son günlerde basın yazıyor. Ben bugün basında çıkan ve henüz duygu ve düşünceleri olan bir görüşümü bugün düzenleterek basında çıktığı şekilde aynen sizlere okuyorum . . . (anlaşılamamış) Az ama ben ne söyleneni çok iyi biliyorum. Biz Halkın Emek Partisi olarak en fazla ezilenin, en fazla sömürülenin en fazla Kürt . . . (anlaşılamadı) örenin partisiyiz diyoruz. Diyorlar ki ha Kürt partisisiniz çünki Kürtler bu partiye çok uyuyorlar. Biz diyoruz ki eğer siz Kürtlere zulmetmişseniz, Biz Kürtlerin de partisiyiz. Şunu istiyoruz değerli arkadaşlarım, çok çabuk unutuldu biraz önce söylediklerim. Bizim hedefimiz eşitlik ilkesine dayalı hakların (halkların) gönüllü birliğinden yanayız. Mücadelemiz onun içindir. Saygılar sunar, gecenize başarılar dilerim.”
c) Halkın Emek Partisi Konya il örgütünün 18.5.1991 tarihinde yapılan kongresindeki konuşması :
“Değerli hemşerilerim, HEP Konya 1. olağan kongresine hoşgeldiniz. Biz HEP’in hangi koşullarda doğduğunu bugüne kadar anlattık. Şimdi ise HEP kongrelerini yapıyor. Kurultayına gideceğiz. Yani partileşmesini, partileşme sürecini tamamlamış oluyoruz. HEP bundan sonra neler yapacak, bundan sonra HEP bunları anlatacak. Değerli arkadaşlar biz yetmiş yıldan beri tabularla yönetilen ülkemizi tabusuz yönetimini arzuluyoruz. Yani ülkemizde tabuların bir genel açıklayacağız. Tabuların (tabulara) özgürlük diyeceğiz. Tabular fikirler özgürleşmediği sürece Türkiye’nin özgürleşmesi, demokrasileşmesi mümkün değildir. Bu tabuların başında yulardan beri ağzına böcek, ayağına pranga vurup kalmışız. Türkiye’de yetmiş yıldan beri yöneticiler birlikte yaşadıkları, hemen hemen aynı sofrada yedikleri insanları, sıkılmadan inkar ettiler. Utanmadan inkar ettiler. Yoktur dediler ama, bugüne kadar yok diyenler baktık, bir gün 12 milyon oldular. Sayı önemli değil, Kürt halkı vardır. Kürt halkının sorunları da vardır. Nedir şimdi tutuyorlar. Doğu sorunu ekonomik sorundur. Biz bu ekonomik sorunu çözersek, Kürt sorununu da çözmüş oluruz. Hayır değerli arkadaşlar hiç de ekonomik sorun değildir. Kürt halkının sorunu ulusal sorundur. Gaspedilmiş ulusal demokratik halkların (hakların) mücadelesini yapıyorlar. Ekonomik olamaz, çünkü bir ülkenin kalkınmışlık oranı o ülkenin kullanmış olduğu o ekonomik görüştür, emekçi görüştür. Türkiye yetmiş kilovat saat elektrik üretmekte, bunun üçte biri Doğu’da, yani Karakaya, Atatürk, Keban barajı ve Elbistan Termik Santralında, diğer üç barajlar hariç. Bilindiği gibi dünyada en ucuz elektrik üretimi hidroelektrik sistemler, yani baraj sistemiyle üretilen elektriktir. Türkiye kişi başına elektrik tüketimi, yıllık 900 kilovatsaat civarındadır. 900 kilovatsaatten daha aşağı 1000 kilovatsaat olarak kabul etsek, peki bu doğudaki tüketim ne kadar aşağı yukarı 300 kilovatsaattir yıllık, Doğudaki elektrik üretimi, kişi başına 5000 kilovatsaattir. Petrol Türkiye’de petrol tüketimi kişi başına 300 litre yıllık doğu-batı kalkınmış oranına bakacak olursak, milli gelir seviyesine baktığımızda doğudaki kişi başına petrol tüketimi 100 lira, peki doğudaki kişi başına petrol üretimi ne kadar, kişi başına 500 litre, yedi milyon insan oturmakta, Doğu ve Güneydoğuda yıllık oradaki petrol üretimi 3,5 milyon ton.
“Değerli arkadaşlar, büyük devlet adamlarından birtanesiydi. Bu kış Türkiye’yi komünizm gelecek diyor. Epey kış geçti gelmedi. Sonra dediler ki 141-142 kalkmazsa Türkiye’ye komünizm gelmez. Kalktı yine gelmedi. Bugün onun için öyle söylüyorlardı. Hak arayışı içinde olan insanları suçlayabilmek için gerekçe gerekiyordu ellerinde baktılar ki olmadı, bugün ne oldu, hak arayışı içerisinde olan insanları bölücülükle suçluyorlar. Hemen devletin bölünmez bütünlüğü değerli arkadaşlar, ben Kürdüm diyen insanı devletin bölünmez bütünlüğüne ihanet ediyor suçlamasıyla suçlayıp, zindanlara atılmaması gerekirdi. Çünkü biraz önce belirttiğim gibi en fazla zulüm gören çok okuduğunuz gazetelerde teker teker saymama gerek yoktur; Yeşilyurt köyündeki insan pisliği yedirilinceye kadar doğuda teröristler vardır diyorlar biz onlara karşı güvenlik tedbirleri aldık. O denli bir açıklama getirmek istiyorum. Bugünkü Başbakan Sayın Yıldırım Akbulut 1984 sonbaharında içişleri Bakanı oluyor ve kürsüye çıkıyor şöyle bir açıklama yapıyor. Diyor ki: Bu teröristlerin sayısı 500-600. Arkasından Mustafa Kalemli içişleri Bakanı, şimdi Abdülkadir Aksu iki ay önce parlementoda olağanüstü halin dört ay daha uzatılması için içişleri Bakanı bir açıklama yapıyor. Diyor ki 1984’den bugüne kadar 2264 terörist ölü olarak ele geçirildi, ikisinden birisi doğru söylemiyor. Yıldırım Akbulut sayıyı 500-600 veriyordu. Abdülkadir Aksu onun aşağı yukarı, onun dört katını götürmüş. Yani fazladan çok daha fazla vatandaş öldürülmüş, diyoruz ki siz bunları bitirmişsiniz, hem de üç dört katıyla, peki öyleyse olağanüstü hal uzatılmasına gerek yokki. Ve Yıldırım Akbulut’un yapmış olduğu açıklamalar 500-600 kişilik bir açıklamasında buna karşı oluşturulan güce bakın, Özel vali, bölge valisi emrinde otuzbin köy korucusu, bir o kadar ihbarcı, onları civarında özeltim, sayıları iki katına çıkan polis, özel komando birlikleri, hava indirme tugayları, birinci ve ikinci ordu, değerli arkadaşlar bunların açıkladıkları sayısında 500-600 terörist bunlara karşı bu gücü oluşturmadılar. Kime karşı oluşturdular’ Orada ulusal taleplerine sahip çıkan Kürt halkına karşı oluşturdular. İnsan hayatına karşı her baskıyı uyguladılar. Sayın Özal olaylarla ilgili şunu söylüyordu: işte görüyorsunuz, bunların canı üçbuçuk tank, öyle ise doğuda üçbuçuk bırak, öbür dağınık güçleri geri çek sayın Cumhurbaşkanı diyor. Evet bu şeye daha açıklama getirmek istiyorum. Çok konuştular ve Türkiye ilim ve siyasal yaşamda rahatsız eder. Değerli arkadaşlar hükümet diyor ki biz her yanda kurulacak bir Kürdistana karşıyız. Ama Litvonya (Litvanya), Petronya’nın, Vegonyanın, Gürcistan’ın, Türkistan’ın, Sovyetler Birliği’nde bağımsızlıklarını ilan etmesinden yanayız. Biz eğer iran’da Kürt halkı kendi bağımsız Kürdistan devletini ilan edeceklerse onların doğal hakkına ne Özal karışabilir, ne de Yıldırım Akbulut karışabilir. Eğer karışmak isterlerse hem iran’ın içişlerine karışmış olurlar. Hem de Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkına saygısızlık yapmış olurlar. Kürt halkı Irak’ta son elli yılın insanlık dramını yaşadı. Elli yıl diyorum. Çünkü en son 1945’de Alman Faşistleri yahudileri fırınlarda yaktılar. Onlar uzakta Kürt halkına daha başkalarına soğukta geldi. Ve düşünebiliyormusunuz, insan hakları adına dağbaşına gelmiş, canını kurtarmaya çalışan, faşistlerden canını kurtarmaya çalışan bunlar, geri gönderilecek. Zaho’da veyahutta herhangi bir yerde kendi evinin bahçesinde başkaları tarafından kurulmuş bir çadırda göçebe olarak yaşayacaklar. Ve bunların kendi kaderlerini tayin hakkında saygısızlık yapacaktır Biz işte bu saygısızlık yapanlara karşıyız. Bir de Barzani, Talabanî gitti Saddam’la görüştü. Değerli arkadaşlar, elbetteki Talabani yıllardan beri bağımsızlık mücadelesinin lideridir. Rafsancani ile görüşebilir, Saddam’la da görüşebilir, Bush’la da, Avrupadaki diğer yöneticiler de görüşebilir. Neden görüşmesin diyorlar. Bugüne kadar Kürtleri dar çerçevede tutup, uluslararası diplomatik ilişkilerden izole ettiler. Kürtlerin bu ilişkilere geçişini hazmedemedikleri için gitmemeliydi diyorlar. Eğer Talabani kan davasına dönüşsün gitmeseydi, Talabani gücünü artırdı. Son olarak son günlerde gazetelerde olduğu gibi, basında olduğu gibi sayın Cumhurbaşkanı Özal’ın televizyona kadar direk benim adımı kullanarak Türkiye’deki işkenceyi, işkencecileri aklamaya çalıştılar. Değerli arkadaşlar, Sayın Özal Cumhurbaşkanıdır. Benim avukatım değildir. Ben ona vekalet vermedim. Onun için sayın Özal benim namıhesabıma benim işkence görmediğimi iddia edemez. Bu nedenle kınıyorum. Türkiye’de işkence vardır. Türkiye’de 12 Eylülden sonra özellikle işkence kurumlaştı. Devletin resmi ideolojisinin politikalarını uygulamak için işkence bir araç olarak kullanıldı. İşte Türkiye’de işkence gören milyonlarca insandan biri de benim. Ben yalan söylemiyorum. Ben işkence görmedim. Benim işkence görmediğimi söyleyenler yalan söylüyor. Saygılar sunuyorum,”
2- Ahmet Karataş’ın beyanları
a) Halkın Emek Partisi İstanbul il örgütünce 1.3.1992 tarihinde düzenlenen “Bütün Halklar Kardeştir, Katliama Son” mitingindeki konuşması :
“Değerli arkadaşlarım, bu ülkenin Türk, Kürt, Arap, Çerkez, Laz bu ülkenin bütün insanları, bu ülkenin yiğit insanları hepinize merhaba değerli arkadaşlarım, biz İstanbul’da eğer biraz susarsanız, bu mitingin amacına hizmet etmesinde en büyük katkıyı yapmış olursunuz. Biz İstanbul’da böyle bir mitingi düzenlerken, böyle miting olmasını düzenlerken, içinde bulunduğumuz koşullarda Kürdün dahilinde bulunduğu koşullarda, Kürt halkının bugünlerde içinde bulunduğu karşı karşıya geldiği koşullarda biraz haberdar olmanızdır. Sizlere haber anlatmak içindir. Benim arkadaşlardan bir ricam var sizin sologonlarınız (sloganlarınız) Siyasi anlayışımıza tümüyle saygı duyuyorum, ama işte bu İstanbul maydanıdır . . . (anlaşılamamış) bugün İstanbul meydanında pankart açmanız, Kürt halkının karşı karşı olduğu katliamların önüne geçemiyor. Değerli arkadaşlarım, sologonlarla (sloganlarla) hiç bir yere varamayız. Değerli arkadaşlarım, değerli arkadaşlarını, birbirinizle yarışmayın. Biz buraya gelmiş olan tüm siyasi anlayışları bağrımıza basıyor ve saygı duyuyoruz. Yarışılacak bir şey var ise, bu serbest kürsüde serbestçe yarışmak gerekir. Değerli arkadaşlarım . . . (anlaşılamamış) slogan atmayınız. Değerli arkadaşlarım bu ülke kuruluşundan bugüne kadar tarihinin en bunalımlı gününü yaşıyor. Sizler bugün buraya sologan (slogan) atarken bu meydanları doldururken Kürt halkının içinde bulunduğu ve Kürt halkı üzerinde geliştirmek istedikleri, biraz lütfen yakından takip edelim, biraz onları dinlemeye çalış, o zaman hizmet etmiş olursunuz. Değerli arkadaşlarım, o zaman şöyle bir yöntem saptayalım. Siz atacağınız bütün sologanları atın biz burada bekleyelim, ondan sonra konuşmaya başlayalım. Eğer amacınız burada son günlerde denenmiş, geliştirilmiş politikaları anlatmak ve çözmekse, eğer amacınız Kürt halkına hizmet etmek değilse slogan atmaya devam edin. Değerli arkadaşlarım, şimdi bugünlerde burada mutlu günler yaşıyoruz. Türkiye Cumhuriyeti Devleti ne zaman darboğaza girdi, ancak yeni kurulan hükümet şu veya bu şekilde Türkiye’de birtakım demokratik açılımlarda alacağını söylerken, şu günlerde yeni oyunlar geliştiriliyor. Sanki dün Dersim’de kadınlarımızın kollarındaki çocukların cinsiyetini tespit etmek için kasatura ile vuran bunlar değilmiş gibi, sanki dün Botan’ı katledenler bunlar değil. Sanki Zonguldak’ı katleden bunlar değilmiş gibi, bugün bu ülkede değerli arkadaşlarım, eğer bu katliamlara son verilecekse eğer Kurt halkının Türk halkının her alanda eşit koşullarda yaşamı gerçekleştirecekse . . . (anlaşılamamış) verdiği mücadeleyi bir müddet bırakmış olabileceğini, çok açık ifade etmiş olmasına rağmen, bu hükümet, bu devlet kanla ve ısrarla . . . (anlaşılamamış) değerli arkadaşlarım, son günlerde bölge olağanüstü hale çevrildi. Son günlerde kontrgerillasının özel timi yanında onbin civannda özel eğitilmiş komando gönderildi. Son günlerde, değerli arkadaşlanm bir ülke düşünün ki uçaklarla kendi topraklarını bombalıyor. Bir ülke düşünün ki kendi toprakları dediği yere özel birlikler gönderiyor. Değerli arkadaşlarım, Türkiye’de iç hukuku açısından, uluslararası hukuk açısından bir ülkenin kendi topraklama bombalaması, savaş statüsü anlamına gelir. İster taraf kabul etsin, ister taraf kabul etmesin, dolaylı veya dolaysız bu savaşı kabul etmiş anlamına gelir. Kısacası bu ülkenin başbakanı Cudi dağının bombalanmasını resmen doğruluyor. Bir ülkenin Başbakanının kendi topraklarım kendi yeri(ni) uçaklarıyla bombalamasını savaş tarafı olarak kabullenmekte, gerek uluslararası hukuk gerekse Türkiye’nin iç hukuku açısından tarafla savaş kabullendiğini ve bu savaşa tarafları olduğunu açık ve net bir şekilde . . . başka bir şey değildir. Değerli arkadaşlarım, değerli arkadaşlarıma birşey söylemek istiyorum. Değerli arkadaşlarıma söz, değerli arkadaşlarım bu ülkede hepiniz, hepimiz Filistin için sokaklara döküldük. Irak için sokaklara döküldük, tavır koyduk. Kürt halkına karşı sessiz kalmayız diyoruz. Değerli arkadaşlarım beni bağışlasın ama . . . (anlaşılamadı) Burada gösterdiğiniz bu sloganları tavrım orada göremezsiniz.
Bölgeyi tanımıyorsunuz. Burada birbirinizi slogan atarak yarışarak Kürt halkına katliamlarına karşı direnç göstermiş sayılmazsınız. Sloganlarla bu iş yürümüyor. Veya konuda samimi iseniz. Çok açık bir çağrımız var. Eğer bu konuda samimiyseniz, bu konuda samimiyseniz, Kürt halkının dinamizmleri gelişiyor. Kürt halkının dinamizmleri mücadele ediyor. Buyurun Kürt halkının dinamikleri yanında savaş verin. Değerli arkadaşlarım, son günlerde yeni bir tartışma başlatıldı. Bu yeni tartışmada Kürtler ne istiyor, bu Kürtlerin ne istediği de belli değil denmeye başladı. Değerli arkadaşlarım Kürtlerin ne istediği çok belli ve açıktır. Kürtler kimliksiz olmak istemiyor. Kürt halkı ne istediğini çok açık ve net şekilde söylüyor. Kürt halkı özgür olmak istiyor. Kürt halkı dünya insanları gibi yaşamak istiyor. Kürt halkı emeğini değerini dünya halklarına katmak istiyor. Kürt halkı, Türk halkına düşman olmak istemiyor. Kürt halkı Türk halkıyla diğer halklarla hiç bir alıp veremediği yoktur. Kürt halkı Türk halkıyla dost olmak istiyor. Ve Ortadoğulu insanlarla dost olmak istiyor, dünya halklarıyla dost olmak istiyor. Kürt halkı özellikle bir şeyi çok açık ve net istiyor, özgür olmak istiyor. Değerli arkadaşlarım, biz parti olarak bu savaşta bir taraf var. ister açıklansın, ister açıklanmasın . . . (anlaşılamamış) Bu ülkede savaşı sürdüren taraflarda Değerli arkadaşlarım, burada bulunan arkadaşlara çağrım var … (anlaşılamamış) Gelin bölgeyi görün, gelin insanlarımızın içinde bulunduğu koşulları yerinde görün ve burada çok açık ve net şekilde göreceksiniz, eğer bunları yapacak olursanız . . . (anlaşılamadı) olursunuz, yardımcı olmuş olursunuz. Değerli arkadaşlarım, biraz önce söyledim, savaşın tarafları var ve biz diyoruz ki gerek Türk halkında, gerek Kürt halkında, gerekse diğer halklara bu savaş hiç bir şey kazandırmaz. Kürt halkı barıştan yanadır. Kürt balkı özgürlükten yanadır. Kürt halkı kardeşlikten yanadır ve bundan dolayı da Kürt halkı diyor ki, illa ve mutlaka savaşla bu iş çözümlenir demiyor. Kürt balkı politik çözümler yanındadır. Siyasi çözümden yanadır, bu konuda . . . (anlaşılamamış) Kürt halkı buna hazırdır. Hazır olmayan devletin kendisidir. Devlet bundan kaçmaktadır. Bu ülkede hiç bir zaman halklar birbirine düşman olmamıştır. Yetmiş yıldır ve daha öncesinde de halklar birlikte yaşamış, halklar hiç bir zaman birbirine düşman olmamış, kardeşçe barış içinde beraber yaşamışlar. Ama bu ülkede her iki halka da düşman olan ve her iki halka da baskı ve … (anlaşılamamış) altında tutan bir tek devlet vardır. O da bu devlettir. Her iki halka düşman olan devlettir. Değerli arkadaşlarım, eğer iki dakika bizi dinlerseniz, eğer katliamlara karşı iseniz, eğer Kürdistan’da olup bitenlerden kendinizi sorumlu hissediyorsanız, bundan duyarlı olmak istiyorsanız, bu ülkede kırılacaklar, ama bu … (anlaşılamamış) Bu ülkede hangi halktan olursanız olun, hangi ırktan ve hangi dinden olursanız olun, henüz bu ülkede Kürdistan’da geliştirilecek katliam, soykırım ve baskıların karşısında bir demokrasi cephesi, bir yurtseverlik cephesi oluşturalım. Ancak o zaman katliamların önüne geçeriz. işte o zaman yardımcı olmaya hazırsınız demektir. Değerli arkadaşlarım çok açık ve net söylüyorum. Sizler burada görevinizi yapmıyorsunuz, Kürt halkı üzerine düşeni yapmıyor. Sizler görevinizi yapmıyorsunuz. Sadece burda, bu mitingde slogan atmakla üzerinize düştüğünüzü tümüyle yapmış sayılmazsınız. Kendinizi bundan kurtaramazsınız. Bu ülkede sosyalizm adına enternasnonalizm adına herşeyi söylediniz. Dergilerinizi yazıp söylediniz, sokaklara döküldüğünüz ama Kürt halkı üzerine geliştirilen oyun karşısında nedense hep sustunuz, hep susmaya devam ediyorsunuz. Hiç bir dünyanın hiç bir yerinde kendi özgürlüğü için mücadele eden halklara milliyetçi gözüyle bakılmadı. Dünyanın hiç bir yerinde kendi özgürlüğü için mücadele eden halklara milliyetçi bir mücadele gözüyle bakılmada. Ama, Türkiye’nin sosyalistleri, Türkiye’nin aydınları, Türkiye’nin devrimcileri, nedense Kürt halkının dinamizmine, mücadelesine milliyetçilik demekten öteye gidemedi. Türk halkı işte, işte bu konuda sorumlusunuz. Türkiye’nin devrimcileri, sosyalistleri, aydınları gelin Kemalizm’den öte düşünün, kafanızdaki Kemalist çizgileri yıkın, Kemalist çizgileri aşın. Değerli arkadaşlarım, burada bir çok sanatçı arkadaşım var, birçok konuşmacı arkadaşım var. Değerli arkadaşlarım Balâ’nın Botan halkının, Diyarbakır Halkının, Cizre Halkının, Kars Halkının, sizlere kardeşlik, sizlere en sıcak kardeşlik duygu ve selamlarıyla hepinizi selamlıyor.”
b) İmzalamak suretiyle içeriğine katıldığımı Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığındaki 16.4.1992 tarihli ifadesinde belirttiği ve bu şekilde onun yazılı beyanı haline gelmiş olan 2.4.1992 tarihli “Birleşmiş Milletler, Tüm Uluslararası Kurum ve Kuruluşlara Deklarasyondur” başlıklı bildirge:
“Türk hükümeti 21 Mart Nevruz Bayramı kutlamalarından sonra yeni bir söylem oluşturmaya başladı “Bir savaşla karşı karşıyayız”, “örtülü bir savaşla karşı karşıyayız, savaşta silah kullanılır” gibi sözler sık sık kullanılır oldu. Bu söyleme uygun olarak Türk Hükümeti Kürt halkına karşı savaş uçaklarını, helikopterlerini, tanklarını, toplarını v.s. en yoğun bir şekilde kullanmaya başladı. Zaten 1991 yılı sonlarından itibaren bu tür silahlar teröristlerle mücadele ediyoruz görüntüsüyle Kürt halkına karşı etkin ve yaygın bir şekilde kullanılıyordu.
“Türk hükümeti bir savaştan söz etmektedir. Ama savaşın kurallarına kat’i surette uymamaktadır. Örneğin, savaşta sivil halkın üzerine ateş açılmaz silahlı gruplarla, ordularla savaşılır. Savaş hukukuna göre yakalanan gerilla esir muamelesi görür. Halbuki, 21 Mart’ın hemen öncesinde ve sonrasında süreçten de iyice anlaşılmaktadır ki Türk güvenlik güçlerinin Türk ordusunun esas hedefi Kürt gerillalardan çok Kürt halk yığınlarıdır. Silahsız ve savunmasız insanlara, kadınlara ve çocuklara, yaşlılara, yaralıları taşıyan ambulanslara ve sağlık kuruluşlarına ateş açmaktadır. Açıktan sivil halk katledilmektedir. Köylerde, kasabalarda, şehirlerde evler yakılmakta, içindeki eşyalar tahrip edilmektedir. Türk ordusu, Şırnak ilini savaş uçaklarıyla, helikopterlerle, ağır toplarla ve tanklarla yoğun bir şekilde bombalamıştır. Bu bombardımanlar sonucu, Şırnak’ta oturulabilecek ev kalmamıştır. Buzdolabı, çamaşır makinesi, fırın gibi ev eşyaları tamamen tahrip edilmiştir. Şırnak’ın durumu depremle yıkılan Erzincan’ın durumundan çok daha kötüdür. Açıkça görülmektedir ki, Türk ordu birlikleri, Türk güvenlik kuvvetleri, Kürt gerillalardan çok onlara kaynaklık eden Kürt halk yığınlarını fiziki olarak ve büyük kitleler halinde yok etme peşindedir. Türk Devleti, Kürt sorununu, Kürt insanlarını öldürerek, onların fizik varlığım ortadan kaldırarak çözümleme yolunu seçmiştir. Bütün bunların uluslararası bir norm haline gelmiş, savaş kurallarına, uluslararası savaş hukukuna aykırı olduğu bilinen bir gerçektir. Cenevre sözleşmelerinin hiçbir hükmüne uyulmadığı da yine bilinen bir gerçektir. Türk basın ve yayın kurumlarının, radyonun, televizyonun, gazetelerin, devletin söylevini aynen kabul etmeleri, bunu kat’i surette sorgulamaya çalışmaları, devletin pervasızlığını artırmakladır.
“Türkiye bir taraftan üç buçuk eşkıyadan söz etmekte, bir taraftan da savaştan söz etmektedir. Eşkıyaya karşı mücadelenin ülkenin iç sorunu olduğunu vurgulayarak, Kürtlere karşı yürüttüğü bu kirli savaşın herhangi bir tanığının olmamasını da özenle istemektedir. Aslında burada, Birleşmiş Milletler, Helsinki izleme Komitesi, Avrupa Konseyi, Avrupa Parlamentosu, Uluslararası Af Örgütü gibi kurumlara çok büyük görevler düşmektedir. Başta Birleşmiş Milletler olmak üzere bu kurumlar, Kürtlerin yaşama haklarını, demokratik haklarına ve özgürlüklerine karşı görevlerini yerine getirememişlerdir. Onların bu tutumları, “bu bizim iç sorunumuzdur” diyen Türkiye’ye büyük cesaret vermekte, Türkiye’nin Kürt soykırımına varan katliamlar yapmasını teşvik etmektedir. Birleşmiş Milletler gibi kurumların, bu tavırlarını şiddetle protesto ediyoruz.
“Aslında en kirli savaşlar <bu bizim iç sorunumuzdur> perdesiyle örtülerek yürütülen savaşlardır. Soykırıma varan katliamlar daha çok bu savaşlar sürecinde gelişmektedir. Bunun nedeni gayet açıktır. Çünkü Birleşmiş Milletlerin uluslararası gözlem heyetlerinin, basın-yayın kurumlarının v.s, gözetiminin dışında cereyan eden savaşlardır, tanığı olmayan savaşlardır . . . devletleri, egemenlikleri altında tuttukları halklara karşı pervasızlıklara iten nedenlerden biri, hatta en başta gelen nedenlerden biri bu tür savaşları izleyen ve gözleyen bir tanığın, tanıkların olmamasıdır.
“Türkiye, Ermeniler ve Azeriler arasındaki savaşın uluslararası kurumlar tarafından, basın-yayın kuruluşları ve insan hakları kurumları tarafından izlenmesi gerektiği yolunda sürekli çağrılar yapmaktadır. Bunun gibi biz de Kürtlerle Türk ordusunun ve Türk güvenlik güçlerinin arasında cereyan eden bu kirli savaşın yukarıda adı geçen kurumlar tarafından izlenmesini, zaman zaman ilgili kurumlara raporlar verilmesini ısrarla istiyoruz.
“Süren savaşta taraflardan biri ısrarla diyalogtan yana olmasına karşın, Türk hükümeti buna yanaşmamaktadır. Türk hükümetinin savaşın sona erdirilmesi noktasındaki ilgisizliği ve kirli savaşta dayatması her iki taraftan bir çok insanın kaybına neden olmaktadır. Önümüzdeki süreçte meydana gelebilecek bütün ölüm ve tahribatların baş sorumlusu açıktır ki, siyasal ve demokratik çözüm talebine yanaşmayan taraf olacaktır. Bu konuda tutum geliştirmeyen, tüm uluslararası kurum ve kuruluşlar da sorumlu duruma düşeceklerdir.
“- Bugün Türk hükümeti, Kürtlerin özgürlük, eşitlik ve demokrasi mücadelesine (vurgulama bizim) karşı en ağır, en öldürücü silahlarla çok yoğun, çok yaygın ve çok kapsamlı bir savaş sürdürmektedir. Birleşmiş Milletler, Avrupa Güvenlik ve işbirliği Konferansı, AGİK, Helsinki izleme Komitesi, Avrupa Konseyi, Avrupa Parlamentosu gibi kurumların bu kirli savaşı izlemelerini istiyoruz.
“- Basın-yayın kuruluşlarının, insan hakları kurumlarının, bu kirli savaşı dikkatli bir şekilde izlemelerini istiyoruz.
“- Uluslararası sağlık kuruluşlarını bu konuda duyarlı olmaya ve gerekli yardımı yapmaya çağırıyoruz.
“- Savaş Hukuku kurallarına uyuluyor mu, Cenevre Sözleşmelerine uyuluyor mu’ . . . gibi konuları yukarıda saydığımız uluslararası tüm kuruluşların ilgiyle izlemelerini ve gözlemlerini istiyor, bu konuda somut, pratik adımlar atılması çağrısında bulunuyoruz.”
c) Davalı parti ile ilgili olarak Siyasi Partiler Yasasının 106. maddesine göre gönderilen belgelerin incelenmesinde; Genel Başkan, Genel Sekreter gibi sıfat taşıyanların dışında kalan ve partinin taşra örgütlerinde görev almış üyelerin veya onların oluşturdukları kurulların aynı nitelikteki beyanlarına, yayınladıkları bildirilere ve sair eylemlerine de tesadüf edilmektedir ki onları da şu şekilde özetlemek mümkündür.
l- İstanbul İl Başkanı. Osman Özçelik’in Halkın Emek Partisi Zeytinburnu (İstanbul) ilçe örgütünün 23.2.1991 tarihinde düzenlediği “Barış ve Özgürlük” adlı toplantıdaki konuşmasından:
“Halkın Emek Partisi Türkiye’de demokrasiye gereksinim duyulan bir günde, süreçte onaya çıktı. 12 Eylül faşizmi, 12 Eylül faşizminin devamı İktidarlar, düzen partileri, Türkiye halklarını aldatarak iktidarlarını ve muhalefetlerini sürdürdükleri biranda Halkın Emek Partisi ortaya çıktı . . .
. . . Halkın Emek Partisi Türkiye’de halkların kardeşliğini, eşitliğini ve özgürlüğünü savunuyor. Halkın Emek Partisi resmi devlet ideolojisinin karşısında bir partidir. Bu düzenin korunmasında yarar görenlerin karşısında kurulan bir siyasi partidir . . . Halkın Emek Partisi Türkiye’de ve dünyada, Ortadoğu’da Kürt halkının kendi kimliğine sahip çıkmasında ve insanca yaşamasına . . . (anlaşılamamış) çalışan Halkın Emek Partisi ilk defa Kürt balkına demokratik ve özgür bir ortam yaşamasında insanca yaşamasını sağlayan ve tüzük parti programına alan bir partidir …”
2- Aynı kişinin Halkın Emek Partisi tarafından Nevruz münasebetiyle 21.3.1991 tarihinde İstanbul’da düzenlenen şenlikteki konuşmasından :
“21 Mart bir halkın ayaklanması ve onun mücadelesinin rengarenk görüldüğü gündür. . . Nevruz Bayramını kutlayan bu zafer halktır. . . (Genel Başkan Fehmi Işıklar’ı taktım ederken) sayın genel başkanım hoşgeldiniz. Emekçi başkanım hoş geldiniz, işçi başkanım hoşgeldiniz. Sayın başkanım hoşgeldiniz. Kürt başkanım hoşgeldiniz. . .”
3- Aynı kişinin Halkın Emek Partisi Fatih (İstanbul) ilçe örgütü tarafından 25.5.1991 tarihinde düzenlenen “Bahar ve Özgürlük” adlı şölendeki konuşmasından :
“. . . Özgür ve bağımsız yaşayabileceğimiz günlerin müjdecisi bir çok bahan birlikte yaşamak üzere bir araya geldik. . . Eğer Kürtlerin demokrasiye ihtiyacı varsa, biz Kürtlerin de partisiyiz. Eğer Türkiye emekçi halkların demokrasiye insanca yaşamaya ihtiyacı varsa biz onların partisiyiz. Etmeninin, Rumun, Yahudinin, Çerkezin ve diğer tüm etnik azınlıkların da partisiyiz. . . Biz halkların kardeşliğini, halkların özgürlüğünü. . . (anlaşılamamış)”
4- Halkın Emek Partisi Küçükçekmece (İstanbul) ilçe örgütü tarafından 8.3.1991 tarihinde “Dünya Kadınlar Günü” münasebetiyle düzenlenen toplantıda ilçe başkanı Yaşar Kilerci’nin konuşmasından :
“. . . Türkiye’de kadın olup, aynı zamanda Kürt olmak daha zor bir şeydir. Burada Kürt kadınının sorununa değinmeden geçemiyeceğim. Kendi toplumunda daha sert bir şekilde geçerli olan tavırlar, değer yargıları, Kürt kadınını daha büyük baskılarla yüz yüze bırakmaktadır. Aynı zamanda onursal baskı altında tutulması da konunun diğer bir yerini oluşturur. Kürt toplumunun sosyal yapısı içerisinde en gerici kurumlardan biri bile aile içinde kadın olgusuna hukuk kuralları bile yani geleneklere, göreneklere yok sayılmakta, onun cins olarak kimliği . . . (anlaşılamamış) dövülmekte, adeta yaşayan bir varlık bile ona tanınmamaktadır. Kürt toplumunda bunu son derece yalan ve önlemlerle durdu. Berdel, şehtemel, kürtaj yapmak, son derece yaygın bir sorun, yaygın bir işlem olan imam nikahı, başlık parası ve kan davalarında kadınların türlü şekilde bir tarafa yönelmesi ödenen bir malın karşılığı kadının rehin bırakılması bu örneklerden bir kaçıdır. Bunlar, Kürt toplumlarının toplum için baskıları olarak değerlendirmek mümkündür. Tüm bunların yanısıra, egemenlerin Kürt toplumu üzerine yıllardır uygulanmakta oldukları. . . (anlaşılamamış) politikası, devlet terörü, soykırım ve bunun gibi insanlık dışı uygulama ve politikalarla bir bütün olarak Kürt toplumu yok etmeye çalıştıkları bilinmektedir. . . Özellikle son iki yılda Kürt toplumunun içinde meydana gelen ayaklanmalarda, kitle hareketlerinde Kürt kadınlarının oldukça önemli işlere sahip olduklarını görüyoruz. . . Kürt kadınlarının Türk kadınlarından daha farklı bir sorunları vardır. Bu da ulusal sorundur. . .”
5- Halkın Emek Partisi Tunceli Merkez ilçe örgütü başkanı Mehmet Gülmez’in Şişli (İstanbul) ilçe örgütü tarafından 8.5.1991 tarihinde düzenlenmiş olan “Dersim Gecesi”nde yaptığı konuşmadan :
“… Dersim haksızlığa, zulme karşı başkaldıran, onurlu direnişleri bu ülkedeki önemli simgelerden biridir. . . insanlarımızın topluca gözaltına alınıp, işkence şartlarından geçirildiği, köylere baskılar yapılıp, hapse gözaltına alınan gençlerimizin cesetlerinin sabahleyin ailelerine teslim edildiği, askerle zorla köylerinden alınan insanlarımızın dağlarda kurşuna dizildiği bir ildir Dersim, Dersim’in birçok köyünde insan sesi duyulmuyor artık. Toprak damların bacalarından duman tütmüyor. Değerli dostlarım, bu uygulama tarihi yalnız Dersim’e özgü değildir. Bu baskı ve zulüm uygulamaları tüm Kürt halkına karşıdır. Faşist bir olağanüstü bölge yasaları ve bölge valisi Kürt halkını ezmek, Kürt halkının özgürlük mücadelesini komple bastırmak için oluşturulan yasa ve kurumlardır. . . Kürtlerin dostları, Kürt halkının birlikte yaşadığı, halklarının ilerici, yurtsever ve sosyalist güçlerdir. Değerli dostlar dünyanın neresinde olursa olsun, sıcak mücadele ortamına girmiş bir ulusal ya da sınıfsal hareketlerin cephe gerisi güçler, diğer bir yanı dört bir yanda yaşayan sosyalist, ilerici ve demokrat uygulananlardır (uygulamalardır). . . bizim görevimiz elimizden geldiğince cephe gerisindeki görevi yerine getirmektir. Yeri geldiğinde de dostça eleştirmektir. . .”
6- Halkın Emek Partisi Fatih (İstanbul) ilçe örgütü tarafından 25.5.1991 tarihinde düzenlenen “Bahar ve Özgürlük” adlı toplantıda ilçe başkanı Hikmet Can Özdemir’in yapağı konuşmadan :
“Baharların ve baharların müjdecisi Nevruzların özgürlükler getirmesi inancıyla kepiniz hoşgeldiniz. . . Partimiz herşeyden önce Türkiye’de yıllardır artık çirkinleşmiş, kirlenmiş, resmi devlet ideolojisinin, resmi görüşün, Kemalizmin artık bu ülkede işlemeyeceğini, insanların bu ülkede özgürlüğe ve barışa laik (layık) oldukları inancıyla kuruldu. Kürt partisidir dediler. Aman ha yaklaşmayın, yakar ha. Evet bizi defalarca dinleyip çarpıtanlara, defalarca izleyip yanlış yorumlayanlara bir kez daha cevap veriyoruz. Bizim savunduğumuz değerler evrensel değerlerdir. Demokrasidir, barıştır, özgürlüktür ve buna en çok ihtiyacı olan Kürt halkıdır. Bu ülkede, Türkiye’de öncelikle onların partisiyiz. Biz ayırımcı değiliz, bölücü değiliz, biz insanları renklerine, ırklarına, dillerine göre ayırmıyoruz. Tam aksine insanların insanlaşması, doğanın doğallaşması, toplumun sivilleştirilmesi, devletin demokratikleşmesi mücadelesi veriyoruz. Buna Türkiye’de dahil olan her insan nasibini elbetteki alacaktır. Ama öncelikle Kürt halkı alacaktır. Neden’mi Kürt halkı’ 40 milyona varan nüfusuyla Ortadoğu’da artık birinci sorunu aştı. Dünyada birinci sorun olmaya aday ve Kürt halkı şu anda yeryüzünde olmadık vahşetlere maruz kalan, baskılara maruz kalan zalimane, faşist, soykırımcı muamelelere maruz kalan bir halk. Elbetteki biz Türkiye’de siyasal bir parti isek, demokrasi ve özgürlüğü savunuyor isek o insanlara) Öncelik tanımak zorundayız. . . Dostlar Fatih ilçe Örgütünün düzenlediği bu bahar ve özgürlük şöleni. Bahar ve özgürlük, ikisi de birbirinden güzel, birbirinden alımlı. Birincisini çok yaşadık ama ikincisini tadamadık. Ama mutlaka sevdalısıyız onun. . . (anlaşılamamış) onu da göreceğiz. . .”
7- Halkın Emek Partisi İzmir il örgütünce 22.3.1991 tarihinde İzmir’de Nevruz münasebetiyle tertiplenen şenlikte il başkanı Bayram Özcan’ın yaptığı konuşmadan :
“. . . Arkadaşlar dostlarım, ilan edilmemiş bir savaş vardır. Halkımızın yaşam güvencesi yoktur. Biz HEP olarak Kürt halkına karşı yönelik yürütülen baskı, imha ve. . . (anlaşılamamış) politikasına, özlenen savaş haline karşıyız. . . Eğer insanlar suçlu ise devletin yargı organları vardır dostlar. Yargılanırlar, yoksa devletin görevi yerinde kurşuna dizerek infaz etmek değildir. Bunun adı terördür, devlet terörüdür, iktidarın Kürt halkına karşı yürüttüğü baskı ve insafsızlaştırma politikalarına, uygulamalarına, savaş adı yasalarına son vermeli. . . Amacımız. . . Türkiye toplumunu gerçek anlamda demokratik özgürlükler toplumu haline getirmek, özellikle daha baskıcı ve ihmalci bir görünüm alan Kürt halkı üzerindeki baskı ve intihar politikasına son vermektir. Dostlar, Kürt sorunu cesur şekilde tartışılarak çözüme varılması gerektiği inancındayım. Ülkemizde demokrasinin ayıbıdır. Demokrasinin önünde en büyük engeldir. Gelin diyoruz artık bu ülkede kan akıtılmasın, her gün her an beş on insanımız ölüyor. Bu her gün beş on insanın kanı akıtılıyor. Bu ülkede beş on insanın kanı akıtılıyorsa bu bir savaştır. Yeter artık gelin hep birlikte mert, cesur, dürüst bir şekilde sorunu ele alalım. Çağdaş ve ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı ilkesine saygılı bir çözüm yolu ile çözüm bulalım Kürt halkı için de kendi kaderini belirlemek, her hak gibi tartışılmaz ve de vazgeçilmez bir haktır. . .”
8- Halkın Emek Partisi Van Merkez ilçe örgütünün 24.3.1991 tarihinde yapılan 1. Olağan Genel Kurul toplantısında Merkez ilçe sekreteri İsmail Aydın’ın yaptığı konuşmadan :
“. . . HEP oluşumu oluşmasın(ın) toplumsal sebep neydi’ HEP durup dururken niye kuruldu. Vardı ki bir nedeni kuruldu. Bunları kısaca belirtmeye çalışacağım. . . Dünyada barış ve demokrasi rüzgarları eserken, Türkiye’de çok farklı sorunlarla karşı karşıyayız. Militarist devlet yapılı emperyalistlerin çıkarları doğrultusunda, askeri darbeden tutun da temel hak ve özgürlüklerin yok edilerek varlığını sürdürmektedir. Bu devlet yapısı Kürtlere yönelik asimilasyoncu, baskıcı ve sömürgen politikalar uygulamaktadır. . . Ancak uydurma bir şey vardı. Yaşamın diyalizliği (diyalektiği olmalı) yani toplumsal muhalefetler hiç bir zaman baskıyla durdurulamayacağı, bunun bir örneği dünyanın hiçbir yerinde görülmemiştir. Türkiye’de işte orada yanıldılar. Sözde demokrasiye geçildi denildi. Resmi devlet partileri kuruldu, îşte böylesi demode HEP’i oluşturma çabalan başladı Türkiye’de. Demokrasi ve insanlar adına yola çıkmış ama özünde iktidar partisinden başka bir şey savunmayan koca demokrat partiler de vardı. Bunlar insanlar böylesi bir dönemde bu partilere yöneldiler. Bu partilerin saflarında çalışmalarını sürdürdü. Ama öyle bir noktaya gelindi ki tıkanıklık başladı. Yani o partilere egemen olan ideoloji, egemen olan siyasi düşünce artık bu insanlara kendi partileri de görmek istediler ve hakim bir şekilde o insanları dışlamaya başladılar. Yani halkımızın çıkarlarını işçinin, emekçinin, köylünün, çiftçinin sorularını belecekleri (bilecekleri) arkadaşlarımızı kendi partilerinden atma yoluna gittiler. Yani daha önce bunların çirkin politikayı artık açıkça uygulamaya başladılar. İşte böyle bir zorunluluk anında HEP’in oluşması gündeme geldi . . . Gerçekten toplumumuzun tanık olduğu siyasal partilerin hemen tayininde birer halk hareketi olarak ortaya çıkmıştır. Oysa HEP bir yığın hareketi olarak ortaya çıkmıştır. . . Modem çağdaş toplumlarda devlet yansız ve ideolojisizdir. Devletin demokratikleştirilmesi, eksiksiz ve ideolojisiz bir devlet düzeninin yeniden yapılanması hem bir anayasa sorunu, hem de köklü bir zihniyet değişikliği sorunudur. HEP devleti insanın ve toplumun hizmetine sunan ve devleti demokratikleştirecek anayasa değişikliklerini zaman geçmeden gerçekleştirecektir.
Toplam ve insan için varolan ideolojisiz ve yansız bir devlet anlayışını topluma özümsetmek, ideolojik savaşım götürecektir. 1925 yılında Şeyh Sait ayaklanmasına! bastırılmasından sonra devletin güverliğini (güvenliğini) sağlamak amaçlarını açıklamalarıyla toplu öldürmelere ve zorunlu göç uygulamaları yapılmıştır. Yani bu uygulamalar dana o zamandan başlamıştır. Şimdi Değil. Bu göç uygulamalarıyla tepkici, şoven milliyetçiliğinden kaynaklanan ırk esasına dayalı bir hudut politikası uygulamasının bir gereğidir. 70 yıldır uygulanan birlik politikasından aynı tepkinin ürünüdür. 1924 Anayasası da dahil tüm anayasalar T.C vatandaşı olabilmek için Türk olmak ya da Türk olmayı benimseme zorunluğu yeralmıştır. Bugün Türkiye’de Türk milliyetçiliği, Kürtlere baskının bir aracı haline getirilmiştir. … Tüm anayasalarda çok kez yinelenen ülkenin ve milletin bölünmez bütünlüğü ilkesinin ısrarla vurgulanmasının başlıca nedeni yönetici katmanların hezeyan haline dönüşen bölünme ve parçalanma korkusudur . . .”
9- Aynı toplantıda il başkanı (halen Özgürlük ve Eşitlik Partisi Milletvekili) Remzi Kartal’ın yapmış olduğu konuşmadan :
“. . . İşte ülkede kimliği ile, benliği ile, varlığıyla birşey yoktur. Kürt diye biri yoktur. Dili de yoktur, kültürü de yoktur. Böyle bir şey yoktur. Türkiye’de herkes Türk’tür diye herkes Türktür diye inkarcı yok dendi. Politikayla kendi inkar edilmiş, bugüne kadar, bu inkarlardan dolayı insan olarak doğuştan var olan devredilemeyen, bir başkasına verilemeyen, inancıyla, diliyle, kültürüyle, kimliğiyle, benliğiyle, kendisine doğuştan verilen değerleriyle, hiç bir … (anlaşılamamış) böyle bir harekete yanaşması, koşması, ya çok demokrasiye ihtiyacı olduğu, demokrasiyi kuracağı, Türkiye’de hür demokratik toplumu kuracağız diyen partinin içine koşmuş olması çok doğaldır. . . 70 senenin kurulu düzeninde sosyal, siyasal ve hukuki düzenlemeleriyle bugünkü Türkiyeyi idare etmek mümkün değildir. Bugünkü Türkiye 1924’ün Türkiyesi değildir. 50’nin Türkiyesi değildir. 8O’lerin Türkiyesi değildir. Politikacıların görevi toplumların rahatlığını(n) tutmaktır, beklentilerini bilmektir. O beklentilere cevap vermektir. Şimdi bunlara cevap vermedimi toplumda sıkıntı yaratırsınız. Bu sıkıntının nedenini parlamenter sistem içinde en gerçekçi, doğru bir şekilde ortaya koymayan ve çözülmesi için doğruları söylemeyen düzen politikacısıdır. Evet devekuşu misali, başı kuma gömmenin zamanı geçmiştir. Ayaklarımızın üstünde duracağız. Gerçekleri söyleyeceğiz. Kürt yok demekle eğer Kürt olmuyorsa, yani binlerce yıllık tarihi olan bu millet(e) daha çoktan bitmişti, gitmişti, gelmezdi. . . hiç kimse bu toplumdan, bu ülkenin toprağından bir yere gitmeyecek, herkes burada, beraber yaşayacak. . .”
10- Halkın Emek Partisi Siirt Merkez ilçe örgütünün 20.4.1992 tarihinde yapılan kongresinde İl başkanı Abdürrahim Deli’nin konuşmasından :
“. . . özgürlük ve demokrasi mücadelesi veren bizler yeniden doğuyor, kendimizi yeniliyor, zulme ve baskıya karşı mücadele azmimizi yükseltiyor, saflarımızı sıklaştırıyoruz. Emekçi halkımızın yanında, onlarla omuz omuza hep barışa, hep demokrasiye, hep özgürlüğe doğru tavrı adımlarla yürüyoruz. . . Demokrasinin yerleşmesiyle birlikte halkların kendi kaderlerini belirlemek, her halk(ın) için olduğu kadar, Kürt halkı için de tartışılmaz ve vazgeçilmez değer bir haktır. . . Kürt sorunu demokratik bir ortamda, özgürce tartışılmadan çağa, akla, bilime uygun çözülmeden, Türkiye’de gerçek bir demokrasiden söz edilemeyecek ve Türk halkı da gerçek anlamda özgür olamayacaktır. Çünkü Türk halkı da baskı altında tutulmuş onlara halkların arasında eşit ve adil olmayan zora dayalı ilişkiler kabullenmeye zorlanmıştır…”
11- 12.5.1991 tarihinde yapılan Halkın Emek Partisi Muş il kongresinde il başkan adayı (halen Özgürlük ve Eşitlik Partisi Milletvekili) Sırrı Sakık’ın konuşmasından :
“. . . Neden HEP Türkiye’de yeniden yapılanma, yeniden bir siyasî partiye ihtiyaç duyuldu’. . . Sovyetlerde, Sovyet Cumhuriyetlerinde daha fazla demokrasi, daha fazla özgürlük için insanlar hergün göğsünü kurşunlara geriyordu. İşte orada bir ateş yanıyordu, o ateşten bir kıvılcım bizim ülkemize sıçradı. O kıvılcım HEP’i (anlaşılamamış) kısacası HEP . . . baskıya, sömürüye maruz kalmış bütün insanların, diğer yönüyle ben Kürt kimliğini kabul ediyorum. Ben çaş değil(im), ben devletten yana değilim diyenlerin partisidir. . . Bugün kendisini ister sağda, ister solda tanımlasın, Türkiye’deki siyasi partiler ittihat ve Terakki’nin bir ürünüdür, yani Kürtlerin dostları değildirler. Bugün, bugüne kadar Türkiye’deki siyasal yaşamda genellikle ırkçı, şoven, milliyetçi anlayışa sahip, çağdışı, Kürt kimliğini kabul etmeyen siyasi partiler Türkiye’de politika yapmışlar, ama HEP bunların dışında bir partidir. . . insanlar her geçen gün, insanlıklarının bilincine varıyorlar artık. Sadece yaşama hakkı değil, onurlu ve özgür yaşama hakkına sahip çıkıyorlar ve onunla bağdaşmayan bir yaşama biçimini reddediyorlar, İşte örnekleri, Sovyetlerde, Litvanyada insanlar özgür olabilmek için tank paletleri önünde yatıyor, kemiği, eti tank paletleri arasında kalıyor. Ama ülkemizde olmuyormu bu’ Oluyor. Botan’da, Tatvan’da, Lice’de daha fazla demokrasi, daha fazla özgürlük için insanlar yürüyor, hedefleri göğüslerin. . . (anlaşılamamış) kurşunlan hedef ediyorlar. . . Parti Kürt sorununu Türkiye’nin bütünlüğü içinde İnsan Hakları Evrensel Bildirisi, Avrupa insan Hakları Bildirisi, Helsinki Son Belgesinin hükümleri doğrultusunda demokratik ve barışçı yöntemlerle çözmeyi amaçlamaktadır. Ama gönüllü birlikleri de unutmamak lazımdır. . . Ne zaman ki Kürtler bir adım ileriye atıyor, işte haklarını almaya kendi ülkelerine sahip çıkmaya çalışıyorlarsa o zaman Türkiye’de cumhurbaşkanı çağırıyor, gelin anlaşalım diyor. Korkusu var. Bu insanlar geliyor, işte ben Kürtlerin hamişiyim diyor ve Kürtlerin kurtarıcısı benim diyor. . . Biz ne bir Türk askerinin ölmesini istiyoruz, ne de dağda Kürt gencinin ölmesini istiyoruz. . . Kürtler bağımsızlığın ne demek olduğunu çok iyi bilirler. Çünki Zilanlarda, Halepçelerde, Dersimlerde yüzlerce şehitler var. Siz öyle bazı şeylerin gümüş tepside ikram edileceğini biliyormusunuz’ 1991’de Özal’ın Günaydın Gazetesinde bir demeci var. Ben bağımsız Kürt devleti istemiyorum. Ey Özal, ben de köle kurt istemiyorum. Başbakan iki gün önce bir açıklama yaptı. Bağımsız Kürdistan istemiyoruz. Sen kim oluyorsun, sen Kürtler kadar karar verecek yetkilimisin’ . . . Bugün işte bir parti doğdu, bizim partimiz diyebileceğimiz HEP bu parti, hepimizin partisi bu parti. Türkiye’de emeğiyle geçinen, yoksul Kürdün, Türkün, Lazın, Çerkezin partisidir. . . Bu düzen partilerinin bu bölgede politika yapmaya hakları yoktur. Niye yoktur. Çünki sizleri inkar ediyorlar. Ama HEP diyorki Kürtler vardır. Kürtler oturacak, tartışacak, konuşacak kendi sorunlarına kendileri çözüm bulacak, partilerin bölgede bulunması demokrasi gereğidir. Ama nasıl bir gerek, sadece tabelaları kalsın. . .”
12- Halkın Emek Partisi’nin 18.5.1991 Tarihinde yapılan Ağrı il kongresinde, Ağrı il başkanı Kemal Adıgüzel’in yaptığı konuşmadan :
“. . . HEP için Kürt partisi diyorlar. Biz diyoruz ki, biz yalnız Kürtlerin değil, ezilen, sömürülen, baskı görenlerin partisiyiz, insan haklarına saygılı, emeğe değer veren, örf, dil, din, millet farkı gözetmeden demokrasi güçlerinin dayatmasıyla kurulan, demokratik kitle partisidir. Onlara göre Türkiye’de eğer ezilen, sömürülen ve baskı gören yalnız Kürtlerse tabiiki HEP bu insanların demokratik taleplerini destekleyecektir.
13- Aynı kongrede Ağrı il örgütü üyesi Eyüp Duman’ın yaptığı konuşmadan :
“. . . Bir bölümde, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da hernekadar yok sayılsa, ne kadar varlıkları inkar edilse, halk efsaneleri ve hikayeleri durdurulsa, inkar edilemeyecek durum vardır. Bir gerçek vardır. Orada yaşayan İnsanlar Kurttur, Kürt insanıdır, Kürt kökenlidir. Kürtlerin istemleri nedir’ Ne istiyorlar’ Niçin inkar ediliyor bunlar’ Niçin daha fazla eziliyorlar’ Gerçi Türkiye’de ezilen, sömürülen Kürt halkı tek değildir. Burada işçiler, köylüler, emekçiler de en az Kürt halkı kadar eziliyor ve sömürülüyor baskı görüyor. Ama Kürtlerin gördükleri baskı biraz daha katmerli ve fazladır, insanlarımız kendi ana dilleri ile konuşmak, yazmak, kültürlerini geliştirmek istiyorlar. Folklorlarını yapmak, örf ve adetlerini yaşamak, kısacası Kürt benlikleriyle yaşamlarını birlik içinde sürdürmek istiyorlar. Başka istemleri yoktur. Ancak resmi politika Kürtleri inkar ve Kürt insanının benliğini asimileye yönelik olduğundan bunları daha fazla baskı uygulanıyor. . . Biz sadece Kürtlerin partisi değiliz, biz Türkiye’de ne kadar ezilen, sömürülen, horlanan insan varsa bunların hepsinin partisiyiz. Bunların tümünün haklarını elde etmek, iddia ve çabasındayız. . . Biz emekçilerin partisiyiz, sömürülenlerin partisiyiz. Eğer gerçekten Kürtler herkesten fazla eziliyorsa, sömürülüyorsa, tabiiki biz bunların partisiyiz. . .”
14- Şimdiki genel başkan Feridun Yazar’ın 2.6:1991 tarihinde Şanlıurfa ilinde yapılan toplantıda genel sekreter yardımcısı sıfatıyla yaptığı konuşmadan :
“. . . Selam olsun, halkı için cezaevlerinde ömür çürütene, ne olursa olsun, selam olsun halkı için şehit olanlara artık 2000 yılına girerken, dünya özgürlükler dünyası, demokrasi dünyası, insan hakları dünyası olmaktadır. Ama bu toplum hala kendi özgürlüğünden mahrum, emperyalistlerin, sömürgelerin baskısı altında inim inim inlemektedir. . . HEP bütün dünyanın peşinden koştuğu özgürlüklerin bugünkü Türkiye’de gerçekleşemediği ve her gün baskısını artırarak yaşamaya çalışan anti terör yasalarla halkını, insanlığı boğmaya çalışan düzene karşı kurulan bir partidir. . . Halkın Emek Partisi 2000 yılına girerken bütün dünyanın önünde koştuğu özgürlüklerin, bir türlü Türkiye’de gerçekleşmediği ve her gün baskısını artırarak yaşamaya çalışan Anti-Terör Yasasıyla halkı, insanları, özgürlükleri, korumaya çalışan bir partidir. . . Biz Türkiye’de yaşayan bütün halkların partisiyiz. Kürtlerin de partisiyiz. Türklerin de partisiyiz. Türkiye’de ne kadar halk varsa hepsinin partisiyiz. . . Halkın Emek Partisi Kürt partisidir, değildir. Ama Kürt sorununa en büyük ağırlığı veren partidir. . . Kürdistan Kürtlerin malı. . . Kürt sorunu Türkiye’de kan kaybediyor. . . Eğer bizi beğenmiyorsanız, Kürt sorununu sizler partinize alın yapın, başka bir şey istemiyoruz. Dünyada Kürtler ve Türkler gibi ezilen halklar özgür olmadıkça hiç bir halk ve dünya özgür olmayacaktır. Ve bu meş’aleyi Ortadoğu’da yükseltelim. . .”
15- Halkın Emek Partisi Turgutlu (Manisa) ilçe örgütünün açılışı münasebetiyle 21.7.1991 tarihinde bu yerde düzenlenen toplantıda eski Manisa ilçe başkanı Celil Bedikanlı’nın yapmış olduğu konuşmadan :
“. . . 21. yüzyıla çok az bir zaman kala dünyada her türlü gelişmeyi en üst düzeyde bulmakla beraber Ortadoğu’nun en eski halklarından ve bugün 30 milyonu aşmış bulunan Kürt halkı daha hala özgür değildir. Ve Kürt halkı esaret zinciri altında kalmış, uygulanan asimilasyon ve baskılar sonucu Beşikçi’nin dediği gibi, klasik sömürge statüsünde bile olmayan Kürt halkı bu nedenle kişiliği parçalanmış, tahribata uğratılmış ve tüm kendisinden uzaklaştırılmıştır. Tarihte hiç bir halk kendisinden bu denli yabancılaştırılmamıştır. Türk tarihine baktığımızda Türklerin diğer sömürgeci güçlerle olan ilişkileri çok karmaşıktır ve genelde bizim istediğimiz temelde bir ilişki yoktur. Daha çok başarı şansı devam edemeden, Kürt halkını kurtuluşa götürememiştir. Kürt halkını böylece perişan etmişlerdir. Özel Harp Dairesinin içinde Kontrgerilla denilen bir kurumun olduğu, bu kurumun bir çok karanlık işlerde kullanıldığı(nı), bir dönem Başbakanlık yapmış, Bülent Ecevit ortaya atmış, Süleyman Demirci’de bunu kabul etmiştir. Fakat kimse bu olayın üzerine gidememiştir. Ama bu güç bugün Kürt halkı üzerinde terör estirmektedir. Gelişen halk muhalefetine karşı güçler antiterörist baskı. . . (anlaşılamamış) Diyarbakır şehidimiz Vedat Aydın bunun son kurbanı oldu. Fakat biz bunu da biliyoruz ki bu hiç bir defa son olmayacaktır. Ama kimse şunu unutmasın, bu mücadelelerimiz Vedat’ların kanı aktıkça gelişecektir. Halkımız kendi tarihini kanla yazacaktır, ilerici insanlık adına şehitlerimiz halkımızın yüreğinde inancımızı daha da pekiştirecektir. . . Vedat Aydın(ın şehit edilmesi hernekadar Kürt halkına sıkılmış bir kurşunsa. . . (anlaşılamamış) bizim kurtuluşumuz birliğimizde yükselecek, bu karmaşık düzeni paramparça edecektir. Kürt halkının (halkı) nice Vedat Aydın’ları şehit vermekten çekinmeyecektir. . .”
16- Halkın Emek Partisi Bursa il örgütünce 7.9.1991 tarihinde Bursa’da düzenlenen eğlence gecesinde Bursa il örgütü başkanı Murat Dağdelen’in yapmış olduğu konuşmadan :
“. . . Partimizin ortaya çıkışıyla doğal olarak devlet Kürt halkının bu anlamda partimizi kanalıyla oynamak istemiştir. Bugün Kürt grubu (sorunu olmalı) demokrasinin önünde kurulup geliştirilmesinde en büyük engeldir ve mutlak çözülmesi gereken bir engeldir. Oysa devlet dün olduğu gibi bugün de bu sorunu çözmede demokratik hiç bir yöntem kullanılmamış, aksine Kürt halkının en sıradan taleplerine bile şiddetle karşı çıkılmıştır. . . Biliyoruz ki Türkiye halklarının özgürlük, demokrasi ve barış mücadelesinin zafere ulaşmasında partimizin fikirlerinin her alanda olduğu gibi parlamentodada ses verecektir. . . Zafer Kürt ve Türk halklarınındır. Yaşasın halkların kardeşliği.”
17- Aynı gecede davalı partinin Bursa il yönetim kurulu üyesi Abdülkadir Gedik’in yaptığı konuşmadan :
“. . . Yine de özgür demokrasi güzel insani duygularla bir araya gelmiş bu tür toplulukların, mitinglerin her yerde eksiksiz yaşaması bizleri dört duvar arasında mutlu etmektedir. Kürt ve Türk insanının güzel bir geleceğe kavuşmasında bizleri umutlu kılmaktadır. Erkeği kadını, yaşlısı, çocuğuyla, dağda, ovada her tarafı aydınlatan, yol gösterici, umut yazıtımızın peşinde özgür ve bağımsız bir gelecek için ayağa kalkmıştır. Bin yıllardır süren kölelik zincirlerini kırmak için varlığını ortaya koymaktadır. . . sömürgecilik ve zulmün temsilcilerinin üstüne yüreklerini fırlatıp, korkunun, korkusuzlukla yenebildiğini (yenilebildiğini) göstermektedir. . . Türk ve Kürt halkının geleceği aydınlıktır. Buna hepimiz inanmalıyız. . . Bugün Türk ve Kürt halkının mücadelesi güçlenerek gelişmektedir. Türk halkının mücadelesi Kürt halkının, Kürt halkının mücadelesi, Türk halkının olumlu geleceğini dilemekte, bu iki mücadelenin birbirinden kopmaz bağı içinde olduğunu tüm yurtsever demokratlar yaşayarak görmektedirler. Bu nedenle iki halkın ortak mücadelesi her zamankinden daha fazla kendine dayanmaktadır. . . Bu ortak mücadeleye HEP ne kadar katkıda bulunabilir’ Böyle net bir şey söylemek mümkün olmamakla birlikte HEP’in bu mücadelede olumlu bir şey vermesini arzuluyor ve bekliyoruz. HEP bugün sahneye çıkmış mücadele güçlerinin demokratik, legal alandaki öncüsü olabilir. Bu mücadeleyi düzen sınırlan içine çeken değil, Bu mücadeleyi ilerletici rol olabilir. Türkiye’deki demokrasi güçlerini HEP çatısı altında birleştirerek, Türkiye ve Kürdistan’daki mücadele ortaklığını yaratmada olumlu işler görebilir. . . Sömürgeci devlet Halkın Emek Partisi’nin icazetsiz bir demokrasi mücadelesi içinde olacağını, ulusal kurtuluş, demokrasi, özgürlük bilincine engel olmak bir yana, omuz vereceğini gördüğünden, HEP’i seçimlere sokmamıştır. . . Özgürlük ve kurtuluşun tek yolu ulusal kurtuluş, özgürlük ve demokrasi mücadelesini yükseltmek, zafere ulaştırmaktır. . . Bugüne kadar hiç bir mücadele Türk ve Kürt kadınını evinden dışarı çıkartmamıştır. Bugün artık görmekteyiz ki, kadınlar artık sokaklara çıkmakta, toplumsal mücadelede biz de varız demektedir. Özgürlük ve demokrasi güzel şeylerdir. Kürt ve Türk halkı bu güzel şeye layıktır. Şu bir gerçektir ki hiç bir halk bu güzelliklere fedakarlıklar göstermeden ulaşmamıştır. Zaten göstermek zorundadır. Bu gerçeği yaşamak istiyorsa bir insan. 1982 yılında şehit olan Kürt halkının değerli evladı . . . (anlaşılamamış) yaşamı uğruna ölünecek kadar severken, yani özgürlük demek ve buna layık olmak onun uğruna bir şeyler yapmak, hatta gerekirse ölmek diyordu. Kürt halkı bugüne kadar yüzlerce. . . (anlaşılamamış) binlercesi, onlar ki dört duvar arasında öldürülen en güzel kişilerdir. Onbinlercesi işkence tezgahlarında sonsuz acılar içerisinde bundan sonradır ki özgürlük ve demokrasi düşüncesi ve mücadelesi bugün Türk ve Kürt halkı içerisine yaygınlaşmış. Bu düşünce Kürt halkının bayrağını daha yükseklerde dalgalandırıyor. Ancak Kürt halkı bu bayrağı daha da yükseklerde dalgalandıracaktır. . . Ulusal kurtuluş savaşında tutsak olan biri olarak son sözlerimi şöyle söylüyorum: Kürt halkının verdiği bağımsızlık ve demokrasi savaşı yolunda Türk halkının da özgürlük ve demokrasi mücadelesidir. Türkiye’deki gericiliğin, baskının, çağdışı uygulamanın varlık nedeni Kürt halkını köle tutmak içindir. Kürt halkı özgürlüğüne kavuşunca bu korku, baskıcı, çağdışı tutumları bariz bir şekilde ortadan kalkacaktır. Bu nedenle Türk halkının demokratları ve devrimcilerinin bu mücadeleyi koşulsuz desteklemelerini bekliyoruz. Şunu ben diyorum ki Türk halkının gerçek dostu, ancak Kürt halkı ve devrimcileridir. . . Türk-Kürt halkının dostluğu ise gerçek dostluktur. Çünki birbirimizin aleyhine çalışacak değiliz. Bu deyişle Türk halkının özgürlüğü, eşitliği, bağımsızlığı, dahil olmak üzere gelecekte ortak mücadele verme birliğine ulaşmak, kurtuluşumuzu yakınlaştıracaktır.”
18- Halkın Emek Partisi’nin 15.12.1991 tarihinde yapılan 1. Olağanüstü Büyük Kongresinde bazı partililer tarafından yapılan konuşmalarda aşağıdaki görüş ve düşüncelere yer verildiği görülmektedir :
a) Kongrede divan başkanlığına seçilen Antalya Merkez ilçe teşkilatı üyesi Güven Özata’nın konuşmasından :
“. . . HEP’in henüz bir yılını tamamlamamışken demokrasiyle alay edercesine kendi kurallarını koyan partilerle seçime sokulmadı ama uzungörüler bir irtibat konusu HEP’i bu engeli aştı. Şu anda partimiz saflarında olmasa dahi, 22 arkadaşımızı parlamentoya göndererek cevabını vermiş bulunmaktadır. . . Türkiye’de çağdaş demokrasiye geçilmenin yolu Kürt sorununa gerçek çözümler bulmakla mümkündür. Bu çözüm ne özel hak reçeteleriyle olmayacağı gibi, özel timler, şiddet ve kontrgerillalarla da mümkün olmayacaktır. . . Bütün bunlara rağmen bu çözümde ısrar edilecekse, hak arayışına karşılık bir zamanlar sağcıların dilediği anlayış, devlet terörü gözardı ederek, devletin suç işlediğini inkar etmekte ısrar edecekse, ezilen ve sömürülen Kürt halkının da kendi yazgısını bellemekte kendi kaderini tayin etmekte ısrarlı olacak ve vazgeçilmez ve kaçınılmazdır. Bugüne kadar olduğu gibi, bundan sonra da kardeşçe yaşamak azim ve inancında olduğumuz Türk insanı, Türk demokrasi(si) ve Türk emekçileri sizlere sesleniyoruz. Sizler de bu halkın dışında değilsiniz. Bu acılı ızdırap, o halkın olduğu gibi, sizin de yazgınızdır. O halkın yalnızlıkla yönlendirildiği zaman sizin işiniz daha iyi olmayacaktan Demokrasi ve insanlık için verilen bu uğraşta artık sizleri de saflarımızda görmek istiyoruz. Bize katılın, gelin insanlık onurunu birlikte kurtaralım, gelin işkenceyi, zulmü ve insan kıyımını birlikte yokedelim. . .”
b) Adana İl Başkanı (halen genel sekreter yardımcısı) Kemal Okutan’ın konuşmasından :
“. . . Burada hepimiz çok önemli bir günü yaşıyoruz ve bugün bir hürriyetin başlangıcı olacak. Bu süreci insanları kalederek (katlederek), insanlara işkence yaparak bu halkı susturabilmekleri düşünenlerin böyle olmadığını, bu halkın öldürülerek, işkence edilerek, susturulabileceklerinin anlaşılabileceğinin bir süreci, bu sürecin başlangıcı olacaktır. . . 12 Eylül deyince aklımıza Diyarbakır zindanları gelir, Kemal
Pir gelir, Mazlum Doğan gelir ama tarih “göstermiştir ki, süreç göstermiştir ki, insanları katlederek insanları öldürerek ve insanların taleplerini kanla, gözyaşıyla boğmak istemenin sonu yoktur ve olmayacaktır. . . Ama Kahramanmaraş’ta olaylar yaratılarak ve Kahramanmaraş bahane edilerek özellikle Kürtlerin yaşadığı illerde sıkıyönetim ilan ederek hiç bir şey elde edilemeyeceğini de çok önceden görmüş olmaları lazım. Bunu da halkımız bizzat kendi mücadelesiyle kanıtlamıştır. . . Antiterör yasası bölücü bir yasadır, ayrımcı bir yasadır ve bu yasayla birlikte çıkarılan tecil yasasıyla öncelikle faşistleri salıverdiler, daha sonra aktif suç yakalanan salıverildi ve daha sonra özellikle Kürt halkı ile Türk halkının arasını açmak için ve özellikle Kürt halkının demokratik istemlerini ve Kürt halkının ulusal demokratik istemlerini kovabil-mekle bu haklan birbirine kırdırabilmek için Türk devrimcilerini salıverdiler. Ama mücadele veren Türk devrimcileri hala cezaevlerinde yatıyor. . . Şimdi Kürt halkının mücadelesini önleyebilmek ve demokrasi mücadelesinin önüne geçebilmek için özellikle metropol bölgelerde halkları karşı karşıya getirme operasyonları var. Özellikle de sivil faşist eliyle de Kayseri’de, Adana’da, İstanbul’da başka illerde halkları birbirine kırdırabilmek için egemenler çaba sarfediyorlar. Biz diyoruz ki halklar egemenlerin oyununa gelmeyecek ve el ele verecek, Türkiye’de demokrasiyi kuracak ve Kürt halkını (halkına) da ulusal demokratik hareketlerin önünü açacak …”
c) Şanlıurfa Merkez ilçe örgütü üyesi (halen Şanlıurfa il başkanı) Abdülmuhsin Melik’in konuşmasından :
“. . . Partimizin SHP”yle yaptığı seçim iştirakinde büyük basan göstermiş. . . (anlaşılamamış) partimizin seçimlerde büyük bir başarıyla çıkması Kürt halkının geleceği, ulusal mücadelesi, boyutların gerçekleşmesi bakımından önemlidir. Halkımızın varlığını inkar eden, Kürt halkını. . . (anlaşılamamış) isteyen tarihten haritadan silmek isteyen Devletin ve resmi ideolojisi olan Kemalizm’dir. Bu utanç duvarı yıkılmadıkça Türk ve Kürt halkları eşitlik temelinde bir arada yaşayamazlar. Türkiye demokratikleşemez, özgürleşemez. . . Kürtlerin Türkleşme politikasını destekleyen resmi ideolojileri lanetliyor, şehitlerimizi saygıyla anarken, özgürlük mücadelesi verenleri saygıyla selamlıyorum. . .”
d) İstanbul il sekreteri Cabbar Gezici’nin konuşmasında :
“. . . Bugün Türkiye ve Kürdistan’ın her alanda (alanında) kitleler bağımsızlık, demokrasi ve özgürlük talepleriyle şu veya bu şekilde dile getiriyorlar. . . bugün(kü) aşamada düzen bütün karşı devrimci, faşist zoruna rağmen Kürdistan ve Türkiye halkının çok ciddi örgütlü halkçı tepkileriyle karşı karşıyadır. Kürdistan’da yaşama hakkı bile yasakken. . . Kürt halkı ve Türk halkı bu baskılara gine direniyor, gine kendi gerçekliğini ifade ediyor, gine kendi ulusal demokrasisini, taleplerini dile getiriyor, onları dayatıyor. Kürdistan’da insanlar ulusal kimlikleri için devletin yasakladığı, yasa dışı ilan ettiği örgütlerini(n), önderlerinin çağrılarına uyarak sokaklara dökülüyorsa, bütün yasaklara rağmen Kürdistan halkı bunu yapıyorsa, bu devlet, bu düzen hala şu yasaktır, şu yasa dışıdır diyerek Kürdistan halkının ve Türk halkının bu tepkilerine sessiz kalamaz. . . Kürdistan halkı onbinlerce, yüzbinlerce sokaklara dökülüyor ve gerçeği haykırıyor. Biz Kürdüz diyoruz, burası Kürdistandır diyor, bu terörist dediğiniz insanlar bizim önderlerimizdir diyor… onlar kendi aralarında kurup Kürt halkının bu taleplerine çözüm bulamazsa, Kürt halkının ulusal, demokratik sahiplerine uygun davranmak istiyorlarsa, onlara kulak vermek istiyorlarsa gitsin bu taleplerin sahipleriyle konuşsunlar. Kürdistan halkı çözüm istiyor. Sadece istemekle kalmıyor. Çözümünü dayatıyor, ya benimle görüşeceksin, bu sorunu çözeceksin, ya da bu sorunu kendi bildiğim gibi çözerim diyor. . . gitsinler Kürt halkı ve onun meşru temsilcileriyle otursunlar, bu sorunu çözsünler. . .”
19- Halkın Emek Partisi Nazilli ilçe örgütü tarafından 28.2.1992 tarihinde düzenlenmiş olan “Dayanışma Gecesi’nde genel sekreter yardımcısı Kemal Okutan’ın yaptığı konuşmadan :
“. . . Değerli arkadaşlar coşkunuz büyük, gerçekten Kürt halkının dünyada uygulanan baskıların en kötüsü, en barbarı, en vahşicesi uygulanan Kürt halkı coşmayacak da bağırmayacak da slogan atmayacak da kim atacak’ Elbette atacak. . . Bedeli ağır olsa da, insanlar ölse de, insanlar işkence görse de, özgürlüğün bedelinin ağır olduğunu gördük. Ama bunun sonucunda özgürlüğe kavuşmanın adımlarının daha usta atıldığının bir süreci. . . Bu ülkede bir çok sorun var. Yani Kürt sorunu çözülmeden hiç bir sorun çözülemez. Bu ülkede konut sorunu varsa, enflasyon varsa, Kürt sorunu çözülmeden hiç bir sorun çözülemez. Sevgili dostlar, Kürt sorununa siyasi ve demokratik bir çözüm bulmak için söylüyoruz ve diyoruz ki, Türkiye Cumhuriyeti 70 yıllık asimilasyonundan vazgeçerse, Kürt halkının ulusal varlığımızı (varlığım) tanırsa, yani özgürlükçü politikadan vazgeçmezse Kürt halkının ulusal demokratik kariyerinin tanırsa sorunu çözülebilir. . . Kürt sorunu elbette ki Kürtleri ilgilendiriyor. Ama Kürt sorunu bir anlamda Türklerin de sorunu. Yani bu ülkede Kürtler eziliyorsa, sömürülüyor, vuruluyor, horlanıyorsa, bu yalnız Türkleri ilgilendirmez, Kürt halkına yönetilen bütün politikalar, Kürt emekçisini ve Kürt halkını yoksullaştırıyor. Kürt halkını ezmek için tank alıyorlar, top alıyorlar, silah alıyorlar, ama bu sadece Kürt halkının sorunu değil, Türklerin de sorunu. Son zamanlarda metropollerde geliştirilen şovenizm dalgasına karşı, Türklerle Kürtlerin el ele, omuz omuza verip egemen güçlerin şovenizm dalgasına karşı mücadele vermesini istiyoruz…
Aynı gecede davalı partinin Aydın il başkanı Lazgin Çulduz yaptığı konuşmadan yirmi yıldan beri ikamet ettiği Aydın il merkezini yurtdışı olarak niteleyerek şunları söylemiştir :
“. . . Ben yirmi yıldan beri ülkemden uzak yurtdışında bulunuyorum. Benden daha uzun süre dışarıda katanlar var. . . Vatan dışında çok uzak bir yerde olup, vatan dışında olup yaşamanın bizim için değeri yoktur. Vatanını kaybeden, bir toprak parçası üzerinde özgürce yaşayamayan bir kimse hiç bir kültüre ve sanatsal ve sosyal ulusal gelişmeyi caydıramaz. Belki bir gün ülkemize de döneriz ve bir gün bir araya gelip, etkinlik için programlar yapabiliriz. Ama biliyoruz mülteci yaşamına eğer sağlam bir toprak parçası kalsa da, Kürt bayrağı asarız. . .”
20- Halkın Emek Partisi Adana il örgütünce 12.4.1992 tarihinde düzenlenen “Halkın Emek Partisi Dayanışma Gecesi’nde genel sekreter yardımcısı Kemal Okutan’ın yaptığı konuşmadan;
“. . . Sizleri binlerce Kürdün yurt özlemiyle selamlıyorum. Öyle bir halk düşünün ki binlerce yıl baskı ve zulüm altında kalsın, hain korucu başlarına dikilsin, tarihe ihanet eden bu ihanet kanadıdır. Kürtleri üç gruba ayırdılar. Birisi korucu hain ihanet kanadıdır, bir kanadı da devrimci demirci Kawa’ların direniş kanadıdır. Bu kanat bizleri daha çok ilgilendirmektedir. Bizleri daha çok güçlendirecektir. Bir kanadı da Kürdistan topraklarında petrolü modern tekniklerle çıkaran modern güçler oluşmuştur. Bizi özgürlüğümüze götürecek bir güçtür, . . 1. grup hain Baho oğulları, 2. grup Serhan’dan gelen halklaşan, topa tüfeğe karşı gelen yiğit Kürt halkıdır. 3. ise halkından kopartılan özgürlük savaşçıları vardır. . . Biz kendi kendimizi yönetmek ve kendi meclisimizi seçmek istiyoruz. Eğer bize güzellikleri insanlıkları çok görüyorlarsa biz bunları da almasını biliriz. Hiç bir şey bağımsız ve özgürlükten daha değerli olamaz. . .”
21- Halkın Emek Partisi Sakarya il örgütünün açılışı münasebetiyle 20.4.1992 tarihinde yapılan eğlence gecesinde Bursa il örgütü başkanı Murat Dağdelen’in konuşmasından :
“. . . Bugün burada Lazıyla, Çerkeziyle, Kürdüyle, burada bulunan bütün arkadaşlara, hepinize hoşgeldiniz diyorum. Konuşmamıza başlamadan önce bütün etkinliklerimizde, bütün parti etkinliklerimizde yaptığımız gibi ölenler ama yenilmeyenler adına bir dakikalık saygı duruşuna davet ediyorum hepinizi…”
22- Halkın Emek Partisi İstanbul il örgütünce 1.3.1992 tarihinde İstanbul’da düzenlenen “Bütün Halklar Kardeştir, Katliamlara Son” isimli mitingde İstanbul il başkanı Felemez Başboğa’nın konuşmasından :
“. . . Bugün çok mutluyuz çünkü binlerce Kürt ve Türk emekçisi, devrimcisi, demokratı ve yurtseveri kardeşlik duygularını haykırmak üzere Hürriyet Meydanına gelmiştir. . . Bastırılmış özgürlük tutkuları her yeri kaplar, bugün benim ülkemde baharını yaşıyor. Kışın buzları çözülmeye başladı bile, Botan’da, Amed’de, Serhat’ta özgürlük türküleri yükseliyor. . . binler, onbinler, yüzbinler katılıyor. Kürt halkının özgürlük yürüyüşüne. Egemenlerin yüreğine korku katılmıştır. Ancak birer birer değil, onar onar öldürmeye başladılar. Ancak tabanca tüfek yetmiyor. Tanklarla, panzerlerle, uçaklarla, zehirli gazlarla üzerimize geliyorlar. . . Kürt kardeşin en temel insani hakkını kullanamamaktadır. 70 yıldır seninle iç içe oldu, işçi oldu, memur oldu, hamal oldu, düzenin yükünü birlikte çekti, ama sizden farklı olarak da Kürt olmaktan dolayı da bir yük taşıdı. Kendi kimliğine hiç bir alanda sahip çıkamadı. Dersim, Ağrı, Zilan katliamlarını yaşadı. Ama hiç bir zaman Türk halkına bir düşmanlık taşımadı. . . Bugün en temel insani değerlerini korumak, rahat olarak mücadelesini veren Kürt halkı, Türk halkı ile eşitlik temelinde birlikte yaşamı sağlamak için Özgürlük yürüyüşüne gitmiştir. . . Bu savaşın faturası ekonomiden, insan yaşamına. . . (anlaşılamamış) Türk ve Kürt halkına çıkarılmaktadır. . . Resmi ideolojinin 70 yıldır uyguladığı inkarcı şiddet politikası bugün iflas etmiştir. . . Kürt halkının özgürleşme mücadelesiyle Türk emekçilerinin özgürleşme mücadelesi ne birbirinden kopuk ne birbirine karşıdır. Birbirinden ayrılmış değildir. . . Parti “olarak bizleri birbirimize kırdırmak isteyen ne Türk ne de Kürt halklarıdır. Bir tek sorumlusu vardır. O da resmi ideoloji. Türk ve Kürt halklarının kardeşliğine sabırla adım atma günüdür.”
23- Davalı partiye mensup bazı milletvekillerinin çeşitli yer ve zamanlarda yaptıkları konuşmalar da dikkat çekici bulunmuştur. Bunları şöyle özetlemek mümkündür :
a) Mahmut Almak (halen Özgürlük ve Eşitlik Partisi Milletvekili) Halkın Emek Partisi Eminönü (İstanbul) ilçe örgütünce 16.3.1991 tarihinde düzenlemiş olduğu “Halepçe Katliamı” konulu paneldeki konuşmasında :
“. . . Dört beş gün önce bölgedeydim, İdil’e gittik. Şırnak’a gittik. Bütün bölgeyi dolaştık. Muş Van’a gittik. Kürtler orada toplu katliam tehlikesiyle karşı karşıya Yürüyüşleri kanla, hışımla, barutla susturulmaya çalışılıyor. . . (anlaşılamamış) yönetimi bütün acımasızlığı ile başta insanlar kurşunlanıyor, insanlar vuruluyor, kitlesel olarak gözaltına alınıyor, en hayasızca, en vahşice işkencelerden geçiriliyor ve orada en ufak bir kıpırdanma savaş nedeni olarak kabul ediliyor. . . Kürtler bölgede üç seçenekde karşı karşıya dostlarım. Ajanlık ve köy koruculuğu bir, ikincisi dağa çıkmak. Üçüncüsü de göç etmek. Kürt halkına başka bir seçenek tanımıyorlar. . . Kemalizm zaten paçavraya dönmüş, çağdışı kalmıştır Kemalizm. Yıkılışını sadece ilan ediyor. Zaten yıkılmıştı. . . Hürriyet Gazetesinden kestim, Kürtler azınlık değil başlıklı bir haber, adları bilim adamı olan, binbeşyüz holding adamı, adları bilim adamı ama holding adamı, bir deklarasyon düzenlemişler. Irkçılık, kafatasçılık, iğrençlik deklarasyonu. . . (anlaşılamamış) mensubu olmaktan şeref duyduğumuz bu milleti Türk yapan unsurların, son ortak tarih, örf ve adetler, dini, vatan, ortak ülkü ve menfaatler, bütün sanat eserlerimizle beraber, hatta bunlardan da öte Türkiye Cumhuriyetinin bölünmez bir bütün olduğunu, Türk milletine değer ve arz ederim. Ve diyorlar ki dili Türkçe olan Türkiye Devletinde azınlıklar dışında herkesi Türk tanıdığımızı ve bildiğimizi ve bunun dışında hiç bir görüş, düşünce ve safsatalara iltifat etmediğimizi ilan ederiz diyorlar. Şimdi soruyorum bu soytarılara ne yapacaksınız’ Direnen bir taraftan kendileri için az önce söylediğim gibi bir taraftan da bütün dünya halkları için kahramanca mücadele eden bu halkı ne yapacaksınız ey holding adamları’ Değerli dostlarım neler yapılmalı, izin verirseniz o konuya gelmek istiyorum. Öncelikle Kürt halkı kendi öz gücüne ve kendi mücadelesine güvenmek zorundadır. Kendi iç dinamiklerini oluşturmak zorundadır. Öncelikle kendi ayakları üzerinde durmak zorundadır. Bölgemizde var olan nükleer silahlar, kimyasal silahlar, tamamen ortadan kaldırılmalıdır ve yeni Halepçelerin tekrarlanmaması için Kürt sorunu mutlaka çözümlenmelidir. Kürt sorunu çözümü Kürt halkının kendi geleceğini özgürce belirleme hakkını içerir değerli dostlar. . . Ve Kürtlerin kendi sorunlarını başta Birleşmiş Milletler olmak üzere, uluslararası bütün platformlarda, bu platformlara taşımaları sağlanmalıdır. . . Değerli dostlarım Kürt halkı dostlarını çoğaltmalıdır. Bizim bir kadersizliğimiz var. Biz bir taraftan Kürt gericiliğine karşı mücadele ediyoruz, bir taraftan da kardeşimiz ve dostumuz olan ve yıllardan beri birlikte olduğumuz Türk halkını(n) baş belası olan Türk şovenizmine karşıda ihtiyatlı davranmak zorunda kalıyoruz. Oysa ki tüm sosyal şovenizmine karşı mücadele vermek, Türk milliyetçiliğine karşı mücadele vermek, Türk ilericilerinin, devrimcilerinin, demokratlarının görevi, öylesine şanssız insanlarız ki, bir taraftan da Türk halkının dostluğunu kazanmak gibi tarihi bir görevle karşı karşıyayız. Bu nedenle başta Kürt halkı Arap halkı, Fas halkı ve bütün dünya halklarını(n) kardeşliğini ve dostluğunu kazanmak onları yanımıza almak zorundayız. Değerli dostlarım, tek yürek, tek vücut gibiyiz. Biz aşacağız, sıkıntıları aşacağız, biz dağları(a) ve çocuklarımıza özgür ve mutlu bir gelecek bırakacağız. Tarihi görev bizim dirilmemizi bekliyor. . .”
b) Aynı kişinin Muş il örgütünün 12.5.1991 tarihindeki kongresinde yaptığı konuşmadan :
“. . . Değerli dostlarım, bizim insanlarımız şehit ediliyor, Gerilla bizim çocuğumuz. Gerillalar, gerillalar dağlarda can veren gerillalar bizim çocuğumuzdur. Bizim kanımızdır, bizim canımızdır ve gerillaya kurşun sıkanlar, kurşun sıkan askerler de bizim çocuklarımız. . . Bu kürsüden Özal’a seslenmek istiyorum, Özal’ın bekçiliğini yaptığı devlet yetkililerine seslenmek istiyorum. Siz bir kere Kürt dostu değilsiniz. Onun altını çizelim. Ne Özal, ne İnönü, ne Erbakan hepsinin Türkeş’den bir farkı yok. Kürt sözcüğü söz konusu olduğu zaman veya Kürtler söz konusu olduğu zaman hiç birinin farkı yok. Eğer Kürt dostu iseniz, iddianız var ise hodrimeydan. Buyurun es es kararnamesini kaldırın. Doğuda. Kürtleri ezmek için baskı altında tutmak için, Kürtleri vahşice yok etmek için çıkardığınız kararnameyi askıya alın. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini yürürlüğe koyun. Kürt dostu iseniz bunu yapın. Ya PKK’lı olacaksın, ya dağa çıkacaksın, ya da köy korucusu olacaksın şeklindeki politikayı bir tarafa bırakın. Eğer sizler, bay politikacılar, bay Kürt düşmanları, eğer sizler samimi iseniz, Kürt halkının baş belası olan, Kürt halkının bahtsızlığı olan, Kürt halkının şanssızlığı olan köy koruculuğu sistemine son verin. Eğer siz Kürt dostu iseniz, Kürt dostu olduğunuzu iddia ediyorsanız ve samimi iseniz, Kürt halkının kendi demokratik tepkilerini ortaya koymasına tahammül ediniz. Kerboran’da, idil’de, Şırnak’da yürüyen Kürtlerin üstüne panzer sürmeyiniz. Kürtlere kurşun sıkmayınız, Kürtleri öldürmeyiniz, Kürtleri katletmeyiniz. . . Daha çok korkacaklar, halkımız büyüyor, halkımız gelişiyor, daha çok korkacaklar bizden, sizden korkacaklar, çocuklarınızdan korkacaklar. Sevgili il başkanı Sim Sakık’ın altını çizdiği gibi onlar korkacak, onlar korktukları için bizi kameraya almaya çalışıyorlar. Onların kameraları da bizimle başedemeyecek. Çünki biz milyonlarız, çünki biz dünyayı onların başına dar edeceğiz ve diyorum ki, Doğu’da akan kan durdurulmalıdır, demokratik çözümler üretilmelidir. Değerli dostlarım, siyasal hak aramak demokratik bir haktır. Çünki insanların siyasal hakları aramalarına engel olurlarsa, onlara faşist ve gerici ilan etmek bizim görevimizdir, insanlar, siyasal hak arama özgürlüğüne kavuşturulmalıdır. Bu kan durdurulması isteniyorsa, bu vahşetin durdurulması isteniyorsa, siyasal hak arama özgürlüğü yasallaştınlmalıdır. insanlar serbestçe düşünüp taşınmalı ve örgütleştirilmelidir. Siyasal düşünceleri uğruna çalışma yapabilmelidirler. Yalnız bu bile tek başına akan kanı durdurmaya yeter. İnsanlar durup dururken dağlara çıkmamışlardır, insanlar durup dururken silahlarına el atmamışlardır, insanlar zorunlu bırakıldıkları için dağlara çıkmak zorunda bırakılmışlardır ve diyoruz ki biz ezilmenin ne olduğunu, horlanmanın ne olduğunu, baskının ne olduğunu, işkencenin ne olduğunu, açlığın ve sefaletin ne olduğunu en iyi Kürtler bilir ve bu nedenle ezilen kim olursa olsun, horlanan, baskı altında tutulan, sömürülen, aç ve sefil bırakılan kim olursa olsun, o bizim dostumuzdur. O bizim kardeşimizdir. Bu nedenle Kürtler, bizler yalnız Türk halkıyla değil, kardeşimiz ve dostumuz Türk halkı değil, bütün dünya halkıyla kardeşçe ve dostça birlikte yaşamak istiyoruz. Bu nedenle Kürtlere, bütün Kürtlere ezilmesi gereken, cezalandırılması gereken, öldürülmesi gereken bir PKK gözüyle bakmayınız. Varsa PKK ile bir hesabınız PKK ortada hesaplaşmak istiyorsanız gidin hesaplaşın. . . Bu ülkede aydınlığa varılmak isteniyorsa, enflasyonun önüne geçilmek isteniyorsa, Kürt sorununun çözümlenmesi gerekir. Kürt sorunu çözümlenmelidir ki Türk halkı da aydınlığa çıksın, aksi halde Türk halkının içinde bulunduğu bu karanlık devam edecektir. Bu devlet yerli ve yabancı sermayenin devletidir. Bu devlet halkımızın devleti değildir. Devlet konusunda da aynı şeyleri konuşuyorum. Onlar sadece halkımızın oy sandığına oy atan bir topluluk, birer sürü olarak görülüyor. Onun dışında halkımızın politikaya girmesini istemiyorlar. Politikaya girdiğiniz zaman demokratik gelenekler yaratılacaktır. Demokratik gelenekler yaratıldığı zaman halk kendi geleceğini özgürce belirleme hakkını elde edecektir. Bu onların işine gelmez. Çünki düzenleri yerle bir olacaktır. Düzenleri başlarına yıkılacaktır. Sömürü ortadan kaldırılacaktır. Yarınımızı, çocuklarımızın yarınlarını karanlığa boğmağa hakkımız yoktur. Ey ANAP’lılar, SHP’liler, mahalli yöneticiler, RP’liler, DSPliler, Muş’lu DSP yöneticileri, bu kürsüden sizlere sesleniyorum. Halkımız eziliyor, halkımız acı çekiyor, halkımız sıkıntı içinde, halkımıza ihanet etmeyiniz. Halkımızı arkadan hançerlemeyiniz. Çünki siz de bu halkın çocuklarısınız. Bu düzen partileri halkı yok etmek için vardır. Geliniz elbirliği yapalım ve sevgili il başkanımızın dediği gibi, bu düzen partilerini, kendileriyle başbaşa bırakalım ve halk düşmanı, emekçi düşmanı olan bu partileri ayaklarımızın altına alalım ve öldüğümüzde çocuklarımıza özgür ve sömürüşüz bir temel atalım ve çocuklarımız bizimle gurur duysun istiyoruz. . .”
c) Aynı kişinin davalı parti Ağrı il örgütünün 18.5.1991 tarihinde yapılan kongresindeki konuşmasından :
“. . . Özal Türk dediği Kürtlerin, öz Kürdistan’ında devlet kurmalarına şiddetle karşı çıkıyor ve Bush’la kapalı kapılar ardında pazarlığını da yapıyor. Uçakların kalkmasına izin sağlıyor ve oradaki Kürtlerin katliamına giden yolu açıyor ve buradan soruyorum Özal’a, hani Kürtler Türktü, madem Kürtler Türk neden devlet kurmalarına karşı çıkıyorsunuz sayın Özal, neden karşı çıkıyorsunuz’ Bu sizin yumuşak karnınız değil mi’. . . Özal’da tıpkı bir İnönü gibi, tıpkı bir Türkeş gibi, tıpkı bir Ecevit gibi Kürt dostu değildir ve Kürtlerle uzaktan yakından hiç ama hiç bir ilgisi yoktur değerli dostlarım. Bunun altında yatan nedenlerden birisi de Kürt siyasal hareketlerin(in) gelişmesidir. Kürt ulusal demokratik hareketini ezmeye çalışmaktır. Tedbirsiz hareket eden Kürtleri abluka altına almaktı(r). Ama Kürtler tarih boyunca sürekli olarak kazık yediler, sürekli olarak hançerlendiler arkadan. Fakat artık, halkımızın geleceği sizlerin elindedir değerli dostlarım. . . Ben ANAP gibi SHP gibi DSP gibi RP gibi partilerde yer alıp da yüreğinde az çok, ama az çok halkın sevgisini taşıyan insanlarımıza buradan bir çağrı çıkarmak istiyorum. Halkımıza ihanet etmeyiniz değerli yöneticiler. Halkınıza ihanet etmeyiniz DSP yöneticileri, DYP yöneticileri, ANAP’ın Ağrı’lı yöneticileri, SHP’nin Ağrı’lı yöneticileri, DSP’nin, RP’nin Ağrı’lı yöneticileri, Halkınız tarih boyunca ezilmiştir. Halkınız tarih boyunca ihanet görmüştür. Halkınızı arkadan hançerleme hakkınız yoktur. Bu nedenle, burjuva partilerinin, bu devlet partilerinin, bu egemen güçlerin emrinde olan bu partilerin rozetlerini yere atınız. Aksi halde bu partilerle tam uzlaşmaya devam ederseniz, sizi ihanetçi olarak ilan etmek bizim hakkımız ve biraz da görevimizdir. . . Kurtuluşunuz HEP’tedir. Bu nedenle bu halk düşmanı cepheleri bırakın, rozetlerini yere atın ve tabelaları indirin. Aksi halde halkımızın çekeceği bütün sıkıntıların, bütün acıların vebali sizin boynunuzda olacaktır. Egemen güçlerin boynunda olacaktır. . . Bütün konularda biz halkımızın demokratik muhalefetiyle iktidara karşı, bu nedenle parlamentoda verilen mücadeleyle, parlamento dışında verilen mücadeleyi birleştireceğiz ve biz asıl mücadeleyi parlamento dışında, halk yığınları dışında, halkla birlikte verilecek bir mücadele olarak tanımlıyoruz. Önümüzdeki tek sorun, toplu hak arama özgürlüğü elde etmektir. Toplu hak arama özgürlüğünü HEP yakaladığı zaman Kürt kendi hakları için mücadele verecektir, işçi kendi haklan için. . . Arkadaşlar sonuç olarak ben sizden şunu istirham ediyorum. Biz birbirimizi seveceğiz. Birbirimizi sevmek zorundayız. Başka bir seçeneğimiz yok. El ele tutuşacağız. Bayrama gider gibi halay çeker gibi büyük bir coşkuyla, büyük bir kararlılıkla Türk ve Kürt halkının birliğini sağlayarak özgür geleceğe, aydınlık geleceğe hep birlikte varacağız …”
d) İstanbul Milletvekili Kenan Dönmez’in davalı parti’nin Üsküdar (İstanbul) ilçe örgütünce 17.3.1991 tarihinde düzenlenmiş olan toplantıda yaptığı konuşmada :
“. . . Yine kamuoyunda ülkemizde son günlerde artan yasakları kıran Kürt halkının artık kimlik kavgasını görüyoruz. . . Değerli dostlar, gözlüğün arkasında hepimizin gördüğü gibi ilçe yönetimi bir pankart asmış, baskıcı, resmi ideolojiye hayır, bunun tartışması ne boyutta olur bilemiyorum. Ama önerim bundan böyle ilçe örgütlerinin baskıcı, resmi ideolojilerin adının da yazılması. Kemaliste hayır demek zorundayız. . . Bakınız Zonguldak’ta işçilerimiz yürüdü. . . bu yürüyüş sırasında gecelediğimiz, konakladığımız bölgelerde, ben de milletvekili arkadaşlarını kökenimiz olarak Kürt olduğumuz için biraz bize yabancı gibi bakıyorlardı. Ama ikinci gün sonrasında onların ateş yakıp sabahladığı yerlerde beraber Kürt halkına yapılan baskıyı konuşuyorduk. Üçüncü ve dördüncü günde, o yürüyüş sırasında artık o insanlar size farklı bakıyordu ve şunu söylüyordu, bu devlet öyle bir devlet ki biz yediyüz metre yerin altında insanca yaşayabileceğimiz, haklı isteğimize karşı görmek istiyor ve uzakta ama Güneydoğu’da yaşayan Kürtleri de ana dillerinde konuştuğu için öldürmek istiyor. Kahrolsun devlet denilen bu işçi arkadaşlarım. . . Sevgili dostlarım yaşasın işçi sınıfımızın devrimci mücadelesi, yaşasın Kürt halkının özgürlük mücadelesi. Saygılar sunarım.”
24- Halkın Emek Partisi İzmir il yönetim kurulunun 3.1.1991 tarihli kararıyla yayınlanan “Yurtsever Demokrat Kamuoyuna” başlıklı bildiride şu hususların yer al dığı görülmektedir :
“. . . Son günlerde ırkçı-şoven, asimilasyoncu politikalar alabildiğine tırmandırılarak Türk ve Kürt halkların kardeşliği, düşmanlığa dönüştürülmek isteniyor.
“Halkların kardeşçe yaşamaları gerekir diyerek yüce bir duyguyu dile getiren parlamenterler, Meclis kürsüsünde saldırıya uğruyor. Çeşitli gerici ve faşist odaklar, Kürt halkını imhaya yönelik savaş naraları atıyorlar.
“Demokrasi düşmanları saldırılarının boy hedefi olarak da partimizi gösteriyorlar. Partimizin şahsında Kürt halkına, Türk emekçi halkına ve tüm demokrasi güçlerine saldırıyorlar.
“Sömürüye ve baskının her çeşidine karşı durmayı var oluş nedeni sayan Türk ve Kürt halklarının kardeşliğini, eşit ve özgür koşullarda gönüllü birliğini, kendi kaderlerini tayin hakkını savunan ve bu uğurda mücadele eden partimizin önlerinde engel görüyorlar.
“Biz Kürt ve Türk halklarının el ele vererek baskının ve sömürüşüz bir gelecek için birlikte mücadele edeceklerine inanıyoruz. . . “Yaşasın Türk ve Kürt halklarının kardeşliği,
“Yaşasın dünya halklarının barış ve özgürlük mücadelesi,”
25- Diğer taraftan davalı partinin Aydın il örgütü yönetim kurulunun 1.1.1992 tarihli kararıyla partiyi tanıtma ve gelir elde etme amaçlarıyla bir takvim bastırmaya karar verdiği ve karar uyarınca takvimin 1060 adet olarak İzmir’de bastırıldığı anlaşılmaktadır.
Söz konusu takvimin incelenmesinde, Ocak/Şubat/Mart 1992 aylarına ait birinci sayfasında;
“Kürdistanım ben/ asur kitabelerinde adım var/ iraniye, turaniye, samiye/ ve/ hamiye sor beni. . .
“Antakya’dan horasana/ uzeytten termanşaha/ kol germişim/ nice gazi yaratmış/ nice şehit vermişim. . .
“Ben çilesi dolmayan/ ulusların üreği/ inandığı davayı/ kanla canla savunan/ kürt oğlu
“Eli ayağı bağlı/ gözündeki ışıkla direnen/ insancıl ve isyancıl/ eski dağlı/ ölümler, zulümler banadır. . .
“………
“Kocayurt/ bir halay yeridir şimdi/ nice Kürt kenetlenmiştir bir birine/ halayda kenetlenir gibi/ ve dağlarda dalga dalgadır/ davulun gergin sesi/ ve/ uyanıyorum tanda/ iki ellerim kanda/ savaş atıma binmişim/ terkimde özgürlük. . .” şeklinde bir şiirin yer aldığı,
Temmuz/Ağustos/Eylül 1992 aylarına ait üçüncü sayfadaki resimde, bir yanardağdan çıkan dumanlar arasında görülen kırmızı zemin üzerindeki etrafı yeşil çerçeveli san renkli bir dairenin ortasında bulunan kırmızı yıldızdan oluşan bir bayrağın görüldüğü, yanardağdan fışkıran lavlar içinden çıkmış el figürlerinin kalaşnikof denilen otomatik tüfekler tuttuğu, dağın önünde resmedilen insan topluluğu içinden belirginleştirilmiş kadın ve erkek figürlerinin ellerini kaldırarak, parmaklarıyla zafer (V) işareti yaptıkları,
Ekim/Kasım/Aralık 1992 aylarına ait dördüncü sayfadaki resimde ise, bir mezardan yan beline kadar kalkmış bir insan figürünün havaya kaldırdığı kollarından koparılmış bir zincirin halkaları, sağ elinde otomatik tüfek, sol eliyle de önceki paragrafta tarif edilen bayrağın dalgalanır vaziyette bulunduğu, resmin sol alt köşesinde yeşil, kırmızı, sarı renklerden oluşan bir kıyafet giymiş ve halay çeken altı kadın figürünün yer aldığı, bunlardan sol başta olanın elinde aynı renkleri taşıyan bir mendil bulunduğu görülmektedir.
26- Bir diğer eylem türü olarak da, davalı partinin Mardin ve Derik örgüt binalarında yapılan gerek partili kişilerin, gerek partili olmayanların katıldıkları ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununu protesto etmek amacıyla yapılan açlık grevlerinden söz etmek gerekmektedir.
Halkın Emek Partisi Mardin il başkanlığının öncülüğünde ve bu yerdeki parti binasında 31.5.1991 tarihinde bir açlık grevinin başlatıldığı ve 5.6.1991 tarihine kadar devam ettiği, Mardin Emniyet Müdürlüğünün 10.6.1991 tarih ve Güv.Şb.Par.Br.164 sayılı yazısı ile ekindeki izleme tutanaklarından anlaşılmaktadır. Bu grev esnasında 2.6.1991 günü saat 08.00’da düzenlenen tutanağa göre, 1.6.1991 günü saat 19.00-08.00 saatleri arasında parti binası içinde bulunan mevcut kişilerin ellerinde san, yeşil ve kırmızı renkli mendillerle halay çekip “Biji Kürdistan”, “Serhildane Apo” sloganlarını attıkları,
2.6.1991 günü saat 19.00’da tutulan tutanağa göre, aynı gün 08.00-19.00 saatleri arasında greve katılanların aynı nitelikteki söz ve hareketlerine devam ettikleri,
3.6.1991 günü saat 08.00’de düzenlenen tutanağa göre grevci kişilerin mahalli oyunlar oynadıkları ve zaman zaman oyunu kesip “Herşey Kürdistan için” diye bağırdıkları,
4.6.1991 günlü tutanağa göre, grevci kişilerin söyledikleri türküler arasında zaman zaman “Yaşasın Kürdistan”, “Herşey Kürdistan için”, “Resmi Kıyafete Hayır” gibi sloganları bağırdıkları,
5.6.1991 günü saat 08.00’da tutulan tutanağa göre, grevcilerin “Yaşasın Kürdistan”, “Kürdistan Kurulacak” diye bağırdıkları ve aynı tarihli bir başka tutanağa göre, o gün saat 10.50’de binayı boşaltmak suretiyle greve son verdikleri belirlenmiş bulunmaktadır.
Aynı amaçla bir başka açlık grevini de davalı partinin Derik ilçe örgütü binasında 31.5.1991 – 3.6.1991 tarihleri arasında gerçekleştirildiği, 1.6.1991 günü saat 17.30’da düzenlenen bir tutanağa göre ilçe örgütü başkanı tarafından yapılan davet üzerine muhtelif mahallelerden halk topluluklarının ilçe binasına doğru yürüyerek bina önünde toplandıkları, duruma müdahale eden kolluk güçlerine doğru iki el silah atılması üzerine toplanan kalabalığın taşlı saldırıya geçtiği, kollukça uyan ateşi açılmasını takiben dağıldığı,
3.6.1991 tarihli tutanağa göre parti binasında başlatılan ve ilçe örgütü başkanının da katıldığı bu grevde grevci kişilerin kapısı açık olan binanın içinde alkış temposu eşliğinde Kürtçe olarak “Meş’aleyi Yaktık, Temeli Attık”, “Kürdistan’ı Kuracağız”, “Biji, Biji Kürdistan”, “PKK’nın Partisinde Toplanalım”, “Kürtlerin Partisi”, “Duvarları Yıkacağız, Hedefe Varacağız”, “Şehitlerimizin Kanıyla Zafere Ulaşacağız”, “ihtilal, ihtilal, ihtilal” şeklinde sloganlar söyledikleri,
3.6.1991 tarihli bir başka tutanağa göre de grevin yapıldığı parti binasının pencere camlarına yapıştırılmış olan kağıtlarda, “Berxwedan Jiyane”, “Özgürlükse uğrunda savaşılan, hiçbir düşünce uğruna ölmeye gelmez”, “Doğdukları sokakları bile özgürce dolaşamayanlar. Bu zulüm nasıl kabul edilir’ Güneş doğuda doğuyor, doğu niye karanlık’ Çünkü çamur verdim, üç yaşındaki çocuğun eline, silah yapıp verdi bebek yerine”, “Düşün de vicdanına öyle hükmet. Vatanın bağrı parçalanmış bekler senden bir ümit, bir ışık/ zulmet diyarındaki çocuk sen hey/ ağla ağla. Belki gözyaşlarında boğacaksın zalimleri/ onun yanında zulmü film seyreder gibi izleyen bizleri/ zulmet diyarındaki çocuk sen hey/ sen ki kurtuluşa gebesin/ budur belki gözyaşlarının nedeni/ ağla ağla sen kan çocuğusun/ sen kurtuluş meş’alesisin/ ağla çocuk ağla/ ağla ki gözyaşların dünyayı boğsun/ ya özgür bir vatan, ya ölüm”, “topraklarımızda çimenlerimiz yeşerdikçe/ ve insan oğlu var oldukça/ mücadelemiz sürecektir/ bir ihtilaldir/ bunlar engerekler ve uyanlardır/ bunlar aşımıza ve ekmeğimize göz koyanlardır/ tanı bunları/ tanı da büyü/ ey kürdistanın yiğit evladı”, “insan hakları için direnen ve bu yolda şehit düşenlere ne mutlu. . . Şehit kanı zafer getirir”, “Bir yüzgördüm geleceğini unutmuş/ baskılar arasında/ binbir düşünceyle eziliyor dört duvar arasında/ şimdi mazisini yaşıyor yeniden. . / onu gördüm. . . ağlıyor/ parmaklıklar arkasında/. . . devam ediyor” slogan ve şiirlerinin yazılı bulunduğu anlaşılmaktadır.
Bütün bu anlatılanların yanında; gerek parti kongrelerinde, gerekse taşra örgütlerinin çeşitli vesilelerle “şölen”, “gece” gibi adlar altında düzenlemiş oldukları toplantılarda parti adına görev aldıkları anlaşılan, ancak çoğu kez kimlikleri belli olmayan sunucuların beyanları, toplantıların attıkları sloganlar, yapılan eylemler, asılan afiş ve pankartlar üzerindeki yazıların içeriği üzerinde de durmak gerekmektedir.
Bu cümleden olmak üzere;
– 21.3.1991 tarihinde davalı partinin Van il örgütünce düzenlenen “Uluslararası Irkçılıkla Mücadele Günü” toplantısında, sunucunun “Nevruz ateşlerini her sene yakmalıyız. Özgürlük ve demokrasiye ulaşıncaya kadar Nevruz ateşlerini yakacağız diyoruz. . . Bu davaya gönül vermiş, bir mücadelede zindanlara düşmüş tüm İnsanlara ve dolayısıyla Kürt halkına özgürlük istiyoruz” şeklinde beyanda bulunduğu,
Geceye katılan Ozan Hacı isimli kişinin Kürtçe söylediği türkülerde, “memleketime Kürdistane, ey felek emrime pırmaye devleteme mayacalek” (memleketim Kürdistandır, ey felek emrimiz çok vardır, devletimiz ise zamana ihtiyaç vardır), “ema devletemi mezınbibe kurulmuş bibe braşahsın here cehenneme” (ama devletimiz büyüksün kurulsun ve şahsım olarak o zaman cehenneme gitmeye hazırım), “ey Kürdistan duhem güli hem sosını hem dili hem rahanım cicekga berbozeme hamyani” (ey Kürdistan sen hem gülsün hem çiçeksin, hem gülsün hem de reyhansın, hepimizin burnundaki çiçeksin), “iro roje kahaşe roj roja kurdaye hevrabı bejin rabın gelek kürdün” (bugün iyi bir gündür, Kürdistan halkının hep birlikte ve bin ağızdan söyleyin bugün bizim en mutlu en şerefli günürnüzdür), “maybı rabın reda, beje kürdi leda” (haydi yürüyün Kürdistan yolundan yürüyün bağırarak geliyoruz diye) gibi sözlerin bulunduğu, ayrıca gecede toplu olarak “Kundam azadi” (Kürtlere Özgürlük), ” Apo’ya berat” (Apo’ya af), “Biji Kürdistan” (yaşasın Kürdistan) sloganlarının atıldığı;
– 23.2.1991 tarihinde davalı partinin Zeytinbumu (İstanbul) ilçe örgütünce “Barış ve Özgürlük Şöleni” adı altında düzenlenen toplantıda, topluluk tarafından “Kürdistan Faşizme Mezar Olacak”, “Biji Azadi” (yaşasın özgürlük), “Kürdistanda Faşist Baskılara Son”, “yaşasın mücadelemiz” gibi sloganların atıldığı, aynı gün 23.30’da tutulan izlenim raporuna göre şölenin düzenleyicilerinin atılan sloganlara müdahale etmeyip seyirci kaldıkları;
8.3.1991 tarihinde davalı parti Küçükçekmece (İstanbul) ilçe yönetim kurulunun 22.2.1991 gün ve 5 sayılı karan ile düzenlenen “Dünya Emekçi Kadınları” konulu toplantıda, 19.3.1991 tarihli bant çözüm tutanağına göre, erkek sunucu olarak geçen kişinin, “Dersim kayalıklarında Bezet derler adına, şehit Rıza’nın yanıbaşında ve bir kadın, ve bir kadın Koçgiri Destanında yazılı, biryanda Alişen ve bir kadın Zarifemi, Zarifemi acaba’ Ve bir kadın, ve bir kadın Nevruz ateşine can katan yani Zekiye Alkan. Ve bir kadın Diyarbekir zindan kapıbında özgürlük uğruna karaeden. Zulmün körolası seherinde kendini yakmak isteyen ve dostlar tabii ki başka kadınlar var. Dida Şensoy, işkenceye, zulme, baskıya ve sömürüye karşı olanca gücüyle kudretiyle faşizmin ayak seslerine karşı ayak diretmiş ve adını Türkiye halklarının şanlı mücadelesine altın harflerle yazılmış, Dida Şensoy’u arıyorum. . . Ve Dargeçit’te akşam, Cizre’de, İdil’de halkın şanlı mücadelesine gönül vermiş öbek, öbek, dağ, dağ zulmün farmanına karşı durmuş ve bugün dostlar daha kanı kurumamış ve bugün yanı dün katledilmiş Rukiye Bozkurt’u da tanıyorsunuz ve sizler işte sizler sizler onlardan birisiniz. Onlar halklarımızın onurudurlar. Mücadelemizde bayraklaştılar. Saygıyla sevgiyle anıyorum. Mücadelelerini saygıyla selamlıyorum. . .” şeklinde konuşmalar yaptığı, 11.3.1991 tarihli tutanağa göre toplantının devamı sırasında sahnenin aşağısında san, kırmızı ve yeşil renklerden oluşan pusular ve Halkın Emek Partisi’nin aynı renkli bayrakla halay çekildiği salonda asılı pankartlardan birinde “ana dille eğitim” yazısının bulunduğu;
– Davalı parti adına genel sekreter Malatya milletvekili İbrahim Aksoy imza sıyla İstanbul Valiliğine verilen 15.3.1991 tarih ve 790 sayılı dilekçede parti adına düzenleneceği bildirilen ve 21.3.1991 tarihinde İstanbul Abdi îpekçi Spor Salonunda gerçekleştirilen Nevruz Şenliklerinde, 22.3.1991 tarihli tutanağa göre renkleri çoğunlukla sarı, kırmızı ve yeşil olan bez eşarp gibi çeşitli şeyleri ellerine alan bazı kişilerin sahneye fırlayarak tur atmaya ve ellerindekilerini öpmeye başladıkları seyirciler tarafından alkışlandıkları, bu sırada tribünlerden bir grubun aynı renklerden ve ortasında yıldız bulunan üç ayrı bayrağı açarak slogan attıkları, parti görevlilerinin bu hareketi engellemek ister gibi bir tavır takınmalarına rağmen engellemedikleri 22.3.1991 tarihinde saat 00.30’da düzenlenen bir başka tutanakta da doğrulandığı üzere 21.30 sıralarında salon gönderinde bulunan Türkiye Cumhuriyeti bayrağının, tribünlerdeki bir grup tarafından indirildiği, parti görevlilerinin müdahale etmelerine rağmen bayrağın tekrar göndere çekilmediği, sahneye gelen bir folklor ekibinin düzenlediği gösteride bir erkeğin vurulmasının canlandırıldığı, vurulan erkeğin bir bayan oyuncu tarafından kırmızı zemin üzerinde, etrafı siyah çizgili sarı yıldız bulunan bir bayrağa sarılarak, diğer erkek oyuncularını kucağında sahnenin terkedildiği, salonda asılı bulunan pankartlarda “hiçbir şey bağımsızlık ve özgürlükten daha değerli olamaz”, “sömürgeciliğe karşı mücadeleyi yükseltelim”, “Kürdistan özgürlük” gibi dövizlerin yazılı olduğu, aynı toplantıda “Kürdistan faşizme mezar olacak”, “Vur gerilla vur, Kürdistanı kur”, “Kürdistana özgürlük”, “biji azadi” gibi sloganların atıldığı;
– Halkın Emek Partisi İzmir il yönetim kurulunun 15.2.1991 tarihli kararıyla 22.3.1991 tarihinde yapılan “Eğlence Gecesi”nde 10.7.1991 tarihli bant çözüm tutanağına göre sunucunun “. . . direnen Kürt halkına tarih boyunca aşağılandık, horlandık, ezildik. Kanımız dinmeyen acılarımız ve mukavemetimiz üstüne hükümdarlıklar, dernekler kurdular. Bizi yok saydılar. Dilimize, beynimize, yüreğimize kilit vurdular. Yarenci bir kangren gibi bize musallat ettiler. Bizi öyle bir bal(e) getirdiler ki, hainler yurtseverlerimizden çok oldu. Yani tarihimizi baştan sona soykırımlar, katliamlar, işkenceler ve … (anlaşılamamış) koydular, işte Nevruz böylesi bir gün, Nevruza karşı mücadele günüdür. Nevruzu Nevruz yapan, özgürlük yolunda bir yiğit kurt halkının kanlarını seve seve akıtmaktadırlar. Nevruz halkımızın tutsaklığına karşı andığı gündür. Nevruz günü eğlenme günü değildir. Bu niyaz bugün şanlı bayrağının adını dalgalandırarak halkımız onursuzca yaşamaya başkaldınyor, bu vatan benimdir diyor. Erkeklerin ve çocuklarının göğsünü, sömürgeci, faşist kurşunlara göğüs gererek Nevruz’u kahramanlık . . . (anlaşılamamış) Bugün dost, düşman herkes Kürtlerden söz ediyorda bu halk olarak özgürlük yolunda ne kadar güçlü yürüdüğümüzü, ihaneti, teslimiyeti, ne denli ibraz ettiğinin göstergesidir. Biz artık parüya karkera kürdistan… (anlaşılamamış) kefeni yırttı, insanca onurlu ve özgür yaşamak için yaşamayı seçti. Görev savaşmak ve özgürlük hakları içinde yeralmaktır. Görev Nevruzu tüm yekun ayaklandırmaya dönüştürmektir. Ancak böylece Kürt ve Türk halkı özlemi çekilen özgürlük ve demokrasiye ulaşabilir. Başta Türk ve Kürt halkı olmak üzere sizleri yardıma çağırıyor ve karşınızda saygıyla eğiliyorum. Nevruzları özgür Kürdistan ve demokratik bir Türkiye’de kutlayacağımız günler yakındır.” şeklinde konuştuğu, dinleyiciler tarafından “biji kürdistan”, “Kürdistan faşizme mezar olacak”, “vur gerilla vur”, “Kürdistan biji partiya karkera” gibi sloganlar atıldığı;
Halkın Emek Partisi Şişli (İstanbul) ilçe başkanlığı adına Dilaver Eren tarafından verilen 29.4.1991 tarihli dilekçede düzenleneceği bildirilen ve davetiyelerde “Dersim Gecesi” olarak geçen yemekli toplantıda tutulan 9.5.1991 tarihli izleme tutanağına göre salonda bulunan pankartlarda “sömürgeciliğe karşı mücadeleyi yüksel telim”, “hiç bir şey bağımsızlık ve özgürlükten daha değerli olamaz” dövizlerinin yazılı olduğu;
Halkın Emek Partisi Fatih (İstanbul) ilçe yönetim kurulunun 5.5.1991 tarih, 7 sayılı kararıyla düzenlenmesine karar verilip, 25.5.1991 tarihinde yapılan “Bahar ve Özgürlük” adlı şölende, 28.5,1991 tarihli bant çözüm tutanağına göre sunucunun, “dostlar merhaba, hergün biraz daha büyüyerek gelişen halkımızın özgürlük ve demokrasi talebinin giderek vazgeçilmez bir unsuru haline gelen Halkın Emek Partisi’nin Fatih ilçe örgütünün düzenlemiş olduğu bahar ve özgürlük şölenine (bahar u azadı) hoşgeldiniz. . . dostlar sizlerin bu coşkusunu anlamamak mümkün mü’ Elbetteki biz yüzyıllardır kimliği yasak olarak yaşadık. Elbetteki biz yüzyılllardır dilinin ve kültürünün üzerinde kocaman bir zulüm çivisiyle yaşadık ve bugün bizi, bizim kimliğimizle Kürt olarak bağrına basmağa hazır bir oluşum yakaladık. Halkın Emek Partisi doğdu ve Halkın Emek Partisi işte böyle bir coşkulu şölenler armağan etti bizlere. Onunla kenetlenmek durumundayız. Onu gözümüz gibi korumak zorundayız. Zindanlara sığmayanlar, selam sizlere. Bağımsızlık ve özgürlük için yüreği çarpanlar, selam sizlere. Bağımsız, özgür yarına. . . (anlaşılamamış) azlara, insanca baharı yaşamak, özgürce baharlara ulaşmak, sömürüşüz bir dünya. . . (anlaşılamamış) güzele ulaşmak, halkların kardeşçe, omuz omuza yarınlar yaratmak işte bunun için yaşıyoruz. Bunun için haklarımızın (Halklarımızın) bu güzel yaşamını baskı, şiddet ve sömürü altına alan iktidarın resmi ideolojisinin, resmi dillere dayandığı insanlık dışı yaşama karşı bu düzenin dostluğun peşindeyiz, kardeşçe yaşamanın mücadelesini veriyoruz. Biz insanız, insanca yaşamak bizim de hakkımızdır. Bunu ne emperyalizm, ne ağır baskı, ne şiddet, ne de halk adına halklara dayalı olan devletin 12 Eylül faşist anayasaları engelleyemez. . . Her türlü kıyım, baskı ve zora karşı halkımız özgürlük mücadelesi devam ediyor. . . Belki zindanlarda her sabah kurşuna dizilmeni beklemedesin, Belki bileklerinde kelepçe. . . (anlaşılamamış) arasında ölüme gideceksin, belki kurtuluş cephesinde bir nefersin, belki bizim sömürgedensin ve emperyalizmin . . .elerini beklemedesin, belki dünyanın herhangi bir köyündensin. Belki Vietnamlısın, belki Brezilya’nın dağlarında bir çetesin, belki Meksika dağlarındansın, belki de Kürdistan’lı bir peşmergesin, belki dünyanın herhangi bir yerindensin, belki de hiç bir zaman zafer türkülerini söylemeyeceksin, fakat asla. . . (anlaşılamamış) ümidini kesmeyeceksin, hiç bir şey olmamış gibi, hiç bir zaman yasamayacakmışsın gibi kavganı sürdüreceksin. Özgürlük türkülerini söyleyerek insanlık uğruna can vereceksin. . .” şeklinde konuşmalar yaptığı, toplantıda seyirciler tarafından “kürdistan faşizme mezar olacak”, “biji serok Apo” (yaşasın lider Apo), “gerilla vuruyor, Kürdistan’ı kuruyor”, “biji PKK” sloganlarının atıldığı;
Halkın Emek Partisi’nin kuruluş yıldönümü münasebetiyle 2.6.1991 tarihinde Şanlıurfa il başkanlığınca düzenlenen toplantıda tarihsiz bant çözümleme tutanağına göre söylenen Kürtçe şarkı ve türkülerde, “. ….Ey Kürt halkı, sizleri şenlendirmek için buraya geldik, kalkın yürüyün, Kürtler geldi, geldi, kalkın, kalkın, Kürtler geldi kalkın, ey anam ağlama, zindanlarda oğulların yattı. Zindan karadır, kalkın kalkın yürüyün, Kürtler geldi kalkın. Ben yaralıyım inliyorum. Ben Kürt halkı için söylüyorum, haydi gel, çabuk gel, Kürt halkım gel, ben söyleyemiyorum. . . bülbüller gibi derdimi anlatamıyorum Kürt halkına. . . Gel arkadaşım gel, Diyarbakırlım gel, bundan sonra biz kardeşiz, sen düşmandan korkmazsın, gel arkadaşım gel, yoldaşım gel, sen haksızlıkları çekemezsin, gel Kürdistanlım gel, arkadaşım gel, sen Kürtlerin partisindensin, sen korkmazsın. . . Haydi coşalım, kalksın, haydi kalksın Kürt halkı. . . .Gelin vatan için öncü olalım, cenkçi olalım, dünyanın dört tarafında, vatanımızın dört tarafında halkımız elli yıl savaştı. Kürt halkı için savaştı. Mehmet amca savaştı. Bir ölür bin diriliriz. Kürt halkı zincirleri kırar çemberi yarar geçer. Bizleri ne zindan ne ölüm, ne de hapishane durdurur. Bizler yolumuza devam ederiz. Düşmanlara boyun eğmeyiz. . . Kürdistan sen başımın üzerinde geldin. Sefa geldin, iki gözümün üzerine geldin. Ey Kürdistan, Kürdistan adın kadar sen şirin tatlısın. Ey anam oy sen zindanlarda işkence ve ölümle pençeleşiyorsun. Hoşgeldin Kürdistan, hoşgeldin. Senin oldu cihat Kürdistan, Kürt halkına kutlu olsun. Ey kardeşlerim, oy vatanım, oy ezilen halkın oy. . . (anlaşılamamış) Ben ölürüm bu yaz mezarımı ceviz ağacının altına kazsınlar. Ey arkadaşlar ben yaralıyım yalan hasretinden yanıyorum. Ben yaralıyım, oy anam oy. Vatanım doğdu, haydi kalkın Kürt halkı kalkın, bu senlik sizler için tertiplenmiştir. Ey bacılarım ey kardeşlerim uyanın, uyanın, Kürt halkı uyandı.
Düşman üzerimize saldırmış kuduz bir kurt gibi biz yavrularımızı bu kurtların elinden neler çektik. . . Yaralı gönlüm parti kurmuş, oy Kürdistan oy. . . Ben kürdüm, tutukluyum, dertliyim, ben bu vatanımızdan sesimizi dünyaya duyururum, kalk Kürt halkım halk, el ele verin. Biz heryerde konuştuk, coştuk, Diyarbakır’a gittim, zindanları gördüm. Kalkın çile çekenlerim, kalk Kürt halkı halk, benim derdim bir değil yürüyün Kürt halkı yürüyün. Dünya alem bilsin duysun senin sesini, kurtuluş için savaş. Biz düşmanı vatanımızdan çıkarırız. Söyle söyle Kürdistan dünya alem biliyor. Biz senin için çalışıyoruz. . . Ey halkı Kürdistan, ey kara Kürdistan hani halkın uyandı, ey kara Kürdistan, ey savaşçım ey, söyle Kürdistan ey dilsiz Kürdistanım, yükseldi Kürdistanım, senelerdir esir kaldın Kürdistan yürüyün savaşçılarım. Ey militanım, ey militanım ağlama, ana ağlama. . . asker dağların etrafını sardı, top ve tüfeklerle, Munzur çayı yine akıyor, harıl harıl. Savaşçılarım senin eteklerindedir. . . Vatan bizimdir ilerleyin. Vatanın gözleri sizlerdedir. Gençler ve yiğitler ilerleyin. Vatanın aşkından yanıp tutuşun. Vatanın gözleri sizleri bekliyor, ilerleyin, ileri daima. Kalkın savaşçım kalkın, gözümüz onların yollarındadır. . . Başkaldırış, direnç bizdendir. Dirençler (direnişçiler) zindanlarda işkencedeler. Direnişçiler bizdendir. . . Arkadaş yürü yürü korkma, biz kimiz’ Biz tüm ploreterya biz Kurduz hey. Kimiz biz’ . . 21 Mart’ta savaş ve direniş başladı. Aslanlar savaşı. . .” sözlerinin yeraldığı, toplantının devamı süresince bir kısım dinleyicinin “biji PKK” (Yaşasın PKK), “vur gerilla vur, Kürdistanı kur”, “biji Kürdistan” (yaşasın Kürdistan), “Serak Apo” (lider Apo), “Kürdistan faşistlere mezar olacak”, “Türkleri Kürdistan’dan kovacağız” şeklinde sloganlar attığı;
– Halkın Emek Partisi Diyarbakır il başkanıyken 5.7.1991 tarihinde bilinmeyen kişilerce öldürülen Vedat Aydın’ın 10.7.1991 tarihinde yapılacak cenaze törenine halkın iştirakini sağlama amacıyla il yönetim kurulunca yayınlanmasına karar verilen bildiriyle herkesin yasa katılmaya davet edildiği, parti genel merkezinden gönderilen seçim otobüsünün içindeki partililerle birlikte cenazenin bulunduğu Maden ilçesine gittiği, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığının 31.7.1991 gün, 1991/1205-533-501 sayılı iddianamesi ile 31.7.1991 tarih ve 1991/1 saydı fezlekesine göre PKK. örgütünün siyasal kanadını teşkil eden ERNK (Kürdistan Ulusal Kurtuluş Cephesi)’nin bayrağına sarılmış olan cenazenin Diyarbakır il merkezine getirildiği, istasyon Meydanında genel başkan Fehmi Işıklar’ın seçim otobüsünde, ilgili bölümde tamamına yer verilen konuşmasını icra ettiği, bu arada töreni yönetmekle görevli olduğu anlaşılan ve davalı partinin halen parti meclis üyesi Serpat Bucak olduğu belirlenen kişinin, “. . . Diyarbakır’ın yitirdiği değerli insan yürekli can Vedat Aydın Kürt halkının aydın düşüncesi şahsında katledilmiştir. Bu nedenle partinin ilan ettiği yasa Diyarbakır halkı, bölge insanı, Kürt insanı, herkes, herkesin yası paylaşması için bekliyoruz. . . Kürt halkının başı sağolsun. Bu nedenle Kürt halkı yas ilan etmiştir. Partimiz bu yasa iştirak anlamında, istasyon Caddesinde yapılacak kısa bir törenden sonra gömülmek üzere Mardinkapı Şehitlik Mezarlığına götürülecektir…” şeklinde Türkçe ve Kürtçe konuşmalar yaptığı, bu konuşmalar ve konvoyun ilerleyişi sırasında törene katılanlar tarafından Türkçe ve Kürtçe olarak “Kürt milleti ölmez (Milleti Kürt namırre)”, “yaşasın PKK” (Biji PKK), “Yaşasın Apo” (Biji Apo), “Ölsün kölelik, yaşasın özgürlük” (bımre koleti bijiazadi), “Lider Apo” (Serak Apo), “Kürdistan faşizme mezar olacak” şeklinde sloganlar atıldığı, görevli Yakup Kaytan’ın Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığındaki 24.7.1991 tarihli anlatımına göre definden sonra mezarın basma üzerinde sarı, kırmızı ve yeşil renkli flama benzerlerinin asılı olduğu bir sopanın dikildiği, törenden sonra kalabalık içinden bazılarının güvenlik güçlerine taş ve sopayla saldırdığı, polis otomobillerinin tahrip edildiği, Mardinkapı polis karakoluna ateş edildiği, bir kısım polis memurlarının yaralandığı, bu suretle cenaze töreninin yasadışı gösteri haline dönüştüğü,
Halkın Emek Partisi Turgutlu (Manisa) ilçe örgütünün açılışı münasebetiyle 21.7.1991 tarihinde düzenlenen “Dostluk ve Dayanışma” gecesinde, bant çözüm tutanağına göre sunuculuk yapan Özenç Keskinbalıkçı’nın, “Kürdistanım ben, Asurun ki tabelerinde adım var” dizesiyle başlayan ve daha önce bahsedildiği şekilde aynı partinin Aydın il örgütü tarafından bastırılan duvar takviminin birinci sayfasında yer alan şiir okunduktan sonra sunuculuğa devam ettiği ve sırası gelince bir başka şiir den “. . . Ben insandım, sen bitmeyen kavga/ Ben bağımsızlığına susamış ülke/ Ben yurdumuzun gübrelenmiş toprağı/ Ben Kürdistandım” dizelerini okuduğu ve bu esna da salonda bulunanların toplu halde “Kürdistan faşizme mezar olacak” sloganını attıkları;
Davalı partinin Bursa il örgütü adına yönetim kurulu üyesi Oğuz Tunçbilek imzalı dilekçesiyle müracaat edilerek tertiplenmiş olan ve 7.9.1991 tarihinde “Özgürlük ve Demokrasi Şöleni” adı altında yapılan gecede düzenlenen aynı tarihli tutanak ile bant çözüm tutanağı içeriğine göre, seyirciler tarafından zaman zaman “Kürdistan faşizme mezar olacak”, “Kürt askerine vur, Kürdistanı kur”, “Biji ARGK, Biji ERNK, Biji PKK”, “Gerillalar ölmez”, “Ibolar ölmez”, “Kürt-Türk halkları kardeştir” şeklinde sloganlar atıldığı, Koma Çiya adlı grubun şarkı söylediği sırada 40-50 kişilik bir topluluğun Kürtçe sloganlar atarak üzerinde PKK örgütünün siyasal kolu olan ERNK (Eniya Rızgariye Netewİa Kürdistan – Kürdistan Ulusal Kurtuluş Cephesi)’nin amblemi bulunan bayrağı salonun ortasındaki ışıklandırma kulesinin ayaklarına astığı;
Halkın Emek Partisi’nin 15.12.1991 tarihinde yapılan 1. Olağanüstü Büyük Kongresinde düzenlenen tarihsiz rapor ile 16.12.1991 tarihli hükümet komiseri rapo runa göre salona alınan partililerin kongrenin başlangıç saatinden önce Kürtçe türküler söyleyerek oyunlar oynayıp, “biji Kürdistan”, “Kürdistan’da devlet terörüne son”, “biji PKK” sloganlarını attıkları, iki partilinin kırmızı, yeşil ve sarı renklerden oluşan bir bayrağı salonda dolaştırdıkları ve bu durumun hazır bulunanlarca tezahüratla karşılandığı, kongre başladığında istiklal Marşı’nın okunmadığı ve salona Türk bayrağı aşılmadığı, Genel Başkanvekili Ahmet Karataş’ın konuşmasından sonra divan başkanının misafirleri tanıtmaya başladığı ve bu cümleden olmak üzere protokol bölümünde oturmakta olan PKK. (Partiye Karkaren Kurdistan) isimli yasa dışı örgütün lideri olan Abdullah Öcalan’ın annesi Esma Öcalan’ın “hepimizin anası, anaların simgesi” şeklinde bir nitelemeyle topluluğa taktim edildiği ve ayakta alkışlandığı ve bu esnada, “biji Apo” sloganlarının atıldığı, Esma Öcalan ve diğer misafirler ve milletvekillerinin parmaklarıyla zafer işareti yaptıkları, bu söz ve davranışların salonda hazır bulunan gazete muhabirleri tarafından da tespit edilerek gazetelerde fotoğraflarıyla birlikte yayınlandığı;
– Davalı partinin Nazilli (Aydın) ilçe örgütü adına başkan Fuat Yemez tarafından 6.2.1992 tarihinde yapılan müracaatla 18.2.1992 tarihinde düzenlenen “Daya nışma Gecesi” ile ilgili bant çözüm tutanağı ile Nazilli Emniyet Müdürlüğünün 4.3.1992 tarih ve 68 sayılı yazısına göre, sunucunun “. . . ülkem güzeldi kan girme den önce. Ülkem güzel olacak özgürlük gelince. Dostlar, Kürtler hayatın her anında mücadeleye ihtiyacı vardır, hayatın her anında. Onun için dağda, bayırda, tarlada, yolda her yerde mücadeleye ihtiyacımız vardır. Önün için günümüzün hiç bir anını boş geçirmeye hakkımız yoktur. Bizler Kürt halkı Türk insanlarının elimizden aldığı hakkı, ellerinden zorla alacağı. . .” şeklinde bir konuşma yaptığı ve programın deva- mınca zaman zaman dinleyiciler tarafından “Berxwedan jiyane”, “vur gerilla vur. Kürdistan’ı kur”, “Kürdistan faşizme mezar olacak”, “Serok Apo” sloganlarının atıldığı kırmızı zemin üzerindeki siyah daire içinde bulunan kırmızı yıldızdan meydana gelen bir bayrak ile kırmızı, sarı, yeşil renklerden oluşan bir diğer bayrağın sallandığı;
Halkın Emek Partisi Kartal (İstanbul) ilçe yönetim kurulunun 25.2.1992 ta rihli kararıyla yapılmasına karar verilen “Özgürlük, Barış ve Kardeşlik Şöleni”nin 28.2.1992 tarihinde o yerde yapıldığı ve toplantı sırasında iştirakçilerin “biji PKK, biji Apo”, “Kürdistan faşizme mezar olacak”, “vur gerilla vur, Kürdistan’ı kur”, “militan, militan Kürdistan” şeklinde slogan attıkları;
Halkın Emek Partisi İstanbul il örgütünce 1.3.1992 tarihinde İstanbul’da dü zenlenen “Bütün halklar kardeştir, katliamlara son” mitinginde sunucu olarak görev yapan Osman Özçelik isimli kişinin “. . . bu mitingimiz bütün halkların kardeşliğinin pekiştirildiği, kardeşlik bayrağının dalgalandırıldığı, buradan Türkiye’ye, Türkiye’den dünyaya Kürt ve Türk halkının kardeşliğinin bir kez daha duyurulduğu, ilan edildiği gün olmalıdır. . . şeklinde konuştuğu anlaşılmaktadır.
Bu beyanların ve eylemlerin sahipleri her ne kadar parti tüzel kişiliğini doğrudan doğruya sorumlu kılabilecek parti üyeleri değiller ise de, bu beyan ve eylemler ile davalı partinin genel merkez yöneticilerinin davaya esas alınan beyanları arasındaki ayniyeti ve işlenmekte olan ana fikrin etki alanını ve biçimini gösterdiği cihetle zikre değer bulunmuştur.
D) Beyanlarıyla parti tüzel kişiliğini sorumlu kılacakları Siyasi Partiler Yasasının 101. maddesinde öngörülmüş olan genel başkan ve genel sekreter gibi parti görevlilerinin kronolojik sıraya göre tamamı aktarılan konuşmalarındaki temalar bir arada mütalaa edildiğinde, birbiriyle çelişmeyen, aksine biri diğerini doğrulayan ve tamamlayan verilerin meydana getirdiği bütünlük içinde değişmez biçimde ve ısrarla işlenen ana fikrin ne olduğu kolayca açığa çıkmaktadır,
Nitekim bu beyanlardan; II. dünya savaşından sonra oluşan uluslararası siyasal statükonun Sovyetler Birliği’hin dağılmasından sonra parçalanması ile içinde bulunulan sürecin sonuçlarının belli olmadığı, meydana gelebilecek değişmelerden en fazla Ortadoğu halklarının etkilenebileceği;
Bu halkların başında Filistinlilerin ve Kürtlerin geldiği, bunların ulusal ve sosyal sorunlarının kendilerine dayatmağa başladığı, bu sorunlara çözümün dışarıdan empoze edilecek çarelerle değil, söz konusu halkların kendi öz güçlerini ve dinamiklerini yoğunlaştırarak yine kendi öz iradeleriyle gerçekleştirilmesinin doğru olduğu,
Bu tablo içinde yer alan Türkiye’de yaşamakta olan Kürtlerin 70 yıldan beri egemen olan resmi ideolojinin bir sonucu olarak red ve inkar edildikleri, en şiddetli bir şekilde zulme, sömürüye, baskıya maruz bırakıldıkları, hiç bir haklarının bulunmadığı, ulusal demokratik haklarını gasp edilmiş olduğu, özgür olmadıkları, uluslararası sözleşmelerden doğan haklarını kullanamadıkları,
Ancak resmi ideolojinin arük geçerli olmadığı, iflas ettiği ve Kürt halkının dinamizminin yükselerek kendisini her alanda ifade edebilecek duruma geldiği, özgürlük ve demokrasi mücadelesi verdiği,
Bütün bunların Kürt sorunu adı verilen bir sorun oluşturduğu, bu sorunun demokrasi önünde en büyük engel olduğu bu sorun çözümlenmedikçe Türkiye’de demokrasi sorununun da çözümlenemeyeceği, bu bakımdan sorunun Türk halkını da ilgilendirdiği, ulusal nitelikteki Kürt sorununun barışçı ve demokratik bir ortamda tartışılarak çözülmesi ve bu ortamında hemen oluşturulması gerektiği,
Kürtlerin ulusal sorununa, yürüttükleri mücadeleye Birleşmiş Milletleri oluşturan devletlerin sessiz kalmayacakları, en kısa zamanda Birleşmiş Milletler gözetiminde bir konferans toplanarak adil, uluslararası hukuka uygun çözüme ulaşılması gerektiği,
Diğer taraftan Kürt sorununun Türklerle Kürtlerin birlikte eşitlik ve kardeşlik esaslarına göre çözecekleri, parti olarak halkların gönüllü birliğine tam eşitliğe ve kardeşliğe dayalı bir demokratik düzeni savundukları, Türk, Kürt ve diğer bütün azınlık halkların emekçilerinin ortak sesi ve Kürt halkının devrimci, demokrat dinamizmiyle Türkiye emekçi sınıfının bileşkesi oldukları, partinin en çok ezilen, sömürülen, baskı altında tutulan kimselerin partisi olduğu, ençok ezilen, sömürülen ve baskı altında tutulanlar da Kürtler olduğuna göre, partinin esas itibariyle Kürtlere ağırlık verdiği bundan da onur duydukları, Halkın Emek Partisi’nin Türkiye’de yaşayan bütün etnik yapıların partisi, yaşayan bütün etnik yapıların, Türkiye’de yaşayanların partisi olduğu, bu yaşayanlar içinde kim en çok eziliyorsa onların partisi olduğu, Kürt sorununun demokratik ve siyasal yollarla çözümünü ilke olarak benimsedikleri, partinin Kürdü, Türkü, Abazası, Çerkezi, Boşnağı ile Türkiye’nin mutluluğunu, kardeşliğini, özgürlüğünü eşitliğini savunduğu, devletin resmi politikasına ters düştüğü ve onu değiştirmek istediği,
Sorunun diğer cephesinin Kürtlerin kendi kaderlerini tayin hakkı olduğu, her hak gibi Kürtlerin de vazgeçilmez ve doğal nitelikte kendi kaderlerini tayin etme hakkına sahip oldukları, parti olarak da ulusların eşit, özgür iradeye dayalı, yani ulusların kendi kaderlerini tayin edici bir politikadan yana oldukları, ancak bu haklan mutlaka ayrılma şeklinde anlaşılmasının gerekmediği, özgür ve eşit iradeye dayalı birlikte yaşama hakkı olduğu; ancak dünyada demokrasi ve özgürlük konusunda önemli adımlar atılırken, halklar kendi kaderlerini tayin etmek isterlerken Türkiye’de bu gelişmelerin etkilerinin görülmediği,
2600 yıl öncesine dayanan Kawa Efsanesinde olduğu gibi, bugünde Kürtlerin baskı ve zulme başkaldırdıkları, özgürlük isteklerini yükselttikleri, Kürt halkında direnme ruhu ve mücadele geleneğinin mevcut olduğu, Newnız’un bütün bu özellikleri yansıtan ve zulme karşı direniş, mücadele, başkaldırı ve özgürlük talebinin yükseldiği, sömürüye ve sömürgeciliğe karşı, herkesin mücadele ve dayanışma azminin bilinerek kenetlendiği, Kürt halkının direnme ruhunun, mücadele geleneğini simgeleyen, yeniden doğuşu dile getiren gün olduğu hususlarının ana fikir olarak parti adına savunulduğu anlaşılmaktadır.
Davalı partiyi doğrudan doğruya bağlayıcı nitelikteki bu beyanların dışında çeşitli partili kimselerin yukarıda bütünlüğü bozmayacak biçimde özetlenerek kronolojik sıra içinde aktarılmış bulunan beyanlarında aynı temaların çoğunlukla aynı terminoloji ve anlatım biçimi kullanılmak suretiyle sistematik olarak işlendiği de gözlenmiştir.
Burada davalı partinin Partiye Karkeren Kurdistan (PKK) isimli yasa dışı örgüte yaklaşım biçimine temas etmekde yerinde olacaktır. Şimdiki genel başkan Feridun Yazar’ın PKK örgütüne bakışı hiç de eleştirisel görülmemekte, hatta eleştirmekten özenle kaçındığı izlenimi edinilmektedir. Nitekim, adı geçenin sabah gazetesindeki açıklamalarında PKK hareketine kendince objektif bir bakış açısıyla yaklaştığı ve bu cümleden olarak, “hareketin doğruluğu veya yanlışlığından ziyade, devletin şiddet politikası sonucu 12 Eylül sonrası Türkiye’de demokratik yöntemler tıkandığı ve tek yöntemin silahlı mücadele olarak kaldığı gerekçesiyle PKK’nın ortaya çıktığını bu örgütün Türkiye’de yaşayan Kürt halkının haklarını (vurgulama bizim) silahlı yöntemle çözümlemeyi hedef aldığını, aynı şeyi savunmakla birlikte: (vurgulama bizim) HEP ile PKK arasında kuruluş ve yöntem farklarının bulunduğunu, çözümün şiddeti yaratan sebepleri ortadan kaldırmakla başlayacağını, PKK’nın devletin zoruna karşı zor kullandığını demokratikleşme başlayıp devletçe şiddetten arındırıldığı taktirde örgütün de bu yöntemden vazgeçeceğini ve elinde gerekçenin kalmayacağını” söylemekte; sonuç olarak devletin bütünlüğüne kasteden, özü itibariyle ayrılıkçı bir silahlı bir hareketin yok edilmesi amacına yönelik askeri ve polisiye asayiş operasyonlarını ifade ederek, bir ülkenin kendi topraklarını bombalamasının savaş durumu demek olduğunu, Türkiye Devleti’nin bu nedenle iç hukuku açısından taraflı savaşı kabullendiği görüşünü ileri sürmektedir:
Genel Başkan Feridun Yazar’ın partisinin onunla aynı amacı savunduğunu belirttiği PKK. isimli yasa dışı örgütün kuruluşu, gelişmesi, stratejisi ve örgütsel yapısı konusunda Emniyet Genel Müdürlüğünün ekte sunulan 3.4.1992 gün 95799 sayılı yazısı ilişiğinde şu bilgiler verilmektedir:
“Kurdistan İşçi Partisi (PKK) 1. Tanım :
Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerimizde Mancist/Leninist ve bağımsız devlet kurmak hayaliyle, yurt içi ve dışında sürdürülmek istenilen bölücülük faaliyetleri, son iki yıllık dönem itibariyle bir ölçüde de olsa, milli güvenliğimizi tehdit etme vasfını muhafaza etmiştir.
Bir bütün olarak mütalaa edilen bölücülük faaliyetleri konusunda, yurdumuzu hedef alan tüm örgütlerin izlenilmesi ve etkisiz duruma getirilmesine gayret edilirken, aynı hususta komşu ülkelerdeki gelişmelerinde gözönünde bulundurulmasına çalıştırılmıştır.
Genel bir özetleme yapmak gerekirse; aynı devre içerisinde, bölücülük faaliyetlerinin komşu ülkeler itibariyle de hareketliliğini koruduğu, başka bir deyişle,
Kürtçülük konusunu çıkarları uğruna kullanmaya başlayan odakların bu alandaki beklentilerinin devam ettiği, hatta bir ölçüde çoğaldığı arzedilebüir.
12 Eylül harekatı müteakip etkinlikleri ortadan kaldırılan yurdumuzdaki bölücü örgütlerden PKK dışındakiler daha ziyade yurt dışında örgütlenme ve propaganda faaliyetlerine yönelmişler, sözde TÜRKİYE’de hakları gaspedilen Türk unsurunun varlığını” savunarak ülkemizin yıpratılması amacına dayalı gayretlerine ağırlık vermişlerdir.
Ancak, PKK kısa adıyla anılan KÜRDİSTAN İŞÇİ PARTİSİ isimli illegal örgüt yakalanamayan mensuplarını, 12 Eylül’ü takip eden dönemde, yeniden toparlanabilmek gayesiyle yurt dışına kaydırma karan almış, LÜBNAN ve SURİYE’de eğittiği militanlannı IRAK yönetiminin kontrolü dışındaki K. IRAK bölgesine geçirerek ülkemizdeki çalışmalarını anılan bölgeden yönlendirmeye başlamıştır.
PKK 1975 yılında IRAK yönetimi tarafından boşaltılan ve IRAN – IRAK savaşı nedeniyle tamamen denetimsiz kalan bu bölgedeki IRAK rejim muhalifi güçlerle gerçekleştirebildiği işbirliği sonucunda, sözkonusu bölgeyi 15 Ağustos 1984 tarihînde tekrar başlattığı Türkiye’deki silahlı faaliyetleri açısından geri üst olarak da kullanmaya devam etmek istemektedir.
Mezkur görünüm çerçevesinde, örgütün son durumuna deyinilmeden evvel; kuruluşu mevcut örgütsel yapısı, stratejisi ve ilişkileri gibi genel mahiyetteki bilgilerin özetle ele alınmasının yararlı olacağı mütalaa edilmektedir.
Kuruluşu ve Gelişmesi
1973 yılında ANKARA’da Abdullah Öcalan ve Marksist/Leninist ilkeleri benimseyen 20 kadar yüksekokul öğrencisi tarafından ortaya atılan “Kürtlerin ayn bir ulus olduğu ve bu nedenle ayn örgütlenmeleri gerektiği” yolundaki fikirlerin etkisinde kalan gençlerin oluşturduğu grup PKK’nın bünyesini teşkil etmektedir.
1978 yılına kadar KÜRDİSTAN DEVRİMCİLERİ – ULUSAL KURTULUŞ ORDUSU – APOCULAR ve KÜRT HALK KURTULUŞ ORDU gibi adlarla faaliyet gösteren grup “Silahlı Mücadele” fikrini Doğu ve Güneydoğu Anadolu illerimizde yaygınlaştırmaya çaba göstermiştir.
Militan bir kadro meydana getirilmesi ve bir program tespitini müteakip çalışmalarına etkinlik ve siyasal bir nitelik kazandırabilmek amacıyla da parti kurulmasına karar verilmiş, ÖCALAN ve beraberindeki kişilerce DİYARBAKIR’ın LİCE ilçesi FİS köyünde 27 Kasım 1978’de PKK kurulmuş, 30 Ağustos 1984 tarihinde ilan edilmiştir.
Ülkemizin 12 Eylül 1980 öncesi bir iç savaş ortamına getirilmesinde, anarşi ve terörün tırmandırılmasında etkin rol oynayan PKK.’ya anılan tarihten sonra gerçekleştirilen operasyonlarla büyük bir darbe indirilmiştir.
Örgüt tamamen yok olma durumundan kurtulabilmek için güvenlik kuvvetlerinin takibinden kaçabilen ve kırsal kesimde barınan mensuplarını gruplar halinde illegal olarak yurtdışına çıkarmayı sağlayabilmişler. Bu çıkışlarında daha ziyade SURİYE ve IRAK sınır bölgesinden yararlandıkları öğrenilmiştir.
Örgüt, yurtdışına kaçışı “geri çekilme ve hazırlık dönemi” olarak değerlendirmiş, öncelikle SURİYE de toplandıkları mensuplarının büyük bir bölümünü silahlı eğitim görmek üzere LÜBNAN’daki FİLİSTİN KURTULUŞ ÖRGÜTÜ (FKÖ) kamplarına göndermiştir.
Yine bu dönemde; Temmuz-198’de LÜBNAN’da örgütün birinci konferansı, Ağustos 1982’de de SURİYE’de ikinci kongresi gerçekleştirilmiştir.
İkinci kongresi sırasında örgütsel faaliyetlerin TÜRKlYE’de kaydırılmasına ilişkin kararlar alan PKK, 1983 başlarından itibaren Türkiye’de sürdürülen hazırlık çalışmalarının hedeflenen düzeye vardığından hareketle, 15 Ağustos 1984 tarihinde ERUH ve ŞEMDİNLİ ilçelerinde gerçekleştirdiği silahlı eylemleriyle “Silahlı Direnişi” başlattığını açıklamıştır. Keza, aynı tarihte örgütün askeri gücü olarak KÜRDİSTAN KURTULUŞ BİRLİĞİ (HRK)’nin kurulduğu ilan edilmiştir. (Silahlı Eylem) Bununla birlikte PKK gerek katliamlarını gizlemek, gerekse konuyu uluslararası platforma çekmek ve bir taraftan da destek unsurları oluşturmak, diğer taraftan da Avrupa ülkelerinde gerçekleştireceği terörist faaliyetlerini maskelemek için siyasi alanda organizeli bir faaliyet yürütmek maksadıyla, 21 Mart 1985 tarihinde “Eniya Rızgariye Netewia Kurdistan-Kürdistan Ulusal Kurtuluş Cephesi – ERNK’yi oluşturmuştur. Bu cephenin stratejik unsurları olarak görülen işçi, Gençlik, Köylü ve Kadın kesimlerini cephe faaliyetlerine çekmeye yönelik bir örgütlenme biçimi olduğu ve ERNK içerisinde;
Kürdistan Devrimci Yurtsever Gençlik: Birliği
Kürdistan Yurtsever işçiler Birliği
Kürdistan Yurtsever Kadınlar Birliği
Kürdistan Yurtsever Aydınlar Birliği’ni organize etmeye çalışmışlardır.
25/30 Ekim 1986 tarihleri arasında örgüt 3. Kongresinde 1984’de başlattığı ve çekirdek güç olarak örgütlendirdiği HRK adının değiştirilmesine ve “ARTEŞE RİZGARİYE GELE KURDİSTAN – KÜRDİSTAN HALK KURTULUŞ ORDUSU (ARGK) adıyla yeni bir örgütlenme şekliyle eylemlerine devam etmeye karar vermişlerdir.
Son zamanlarda kamplarda eğitilen ve destek gören PKK militanları her gerileme döneminde olduğu gibi HRK’nin gözden düşürülmeden silahlı eylemleri (ARGK) Kürdistan Kurtuluş Ordusu tarzında toparlamaktadır. Özellikle SURİYE üzerinde eğitim ve destek unsurlarının dikkat çekilmesini önleme için, hakim oldukları Kuzey Irak ve İran-Urumiye bölgeleri ile Kıbrıs Rum Kesimi bölgelerinde PKK’ya üst ve alt düzeyde destek verildiği ve faaliyetlerine göz yumulduğu bilinmektedir.
Stratejisi
PKK, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’yu kapsayan Kürdistanın kurtuluşunun ancak silahlı mücadele ile gerçekleştirilebileceği görüşünü savunmaktadır. Daha açık bir ifadeyle; bölge halkının tamamının takılabileceği, planlı ve örgütlü, uzun süreyi kapsayacak bir silahlı mücadeleyi, yeni “uzun süreli halk savaşı” stratejisini benimsemektedir.
Halk savaşında da kın temel almaktadır. Örgüt kırsal alanda yürütülerek siyasi ve askeri çalışmalarla yaratılacak üstlerden yararlanılarak gerçekleştirilecek bir yıpratma savaşıyla kırı, güvenlik güçlerimizin denetiminden çıkartmak ve buradan şehirlere doğru bir hareket düzenleyerek amaca ulaşmak istemektedir.
Örgüt, böyle bir savaşa ancak proleteryanın önderlik edebileceği görüşünden hareket etmekte ve proleteryanın öncü gücü olarak da kendisini görmektedir. Bilindiği üzere halk savaşının gerçekleştirilmesinde üç unsur rol oynamaktadır. Bunlar parti, ordu ve cephe’dir. PKK, kendisinin daha gelişerek güçlenmesiyle proleteryanın tek öncüsü olacağı inancındadır. Örgüt bunun için böyle bir halk savaşının yürütülebilecek bir ordunun da henüz oluşmadığını kabullenmektedir. Ancak, çekirdek niteliğinde olan bugünkü silahlı propaganda birliklerinin ileride genişleyerek orduya dönüşebileceğini belirtmektedir. Bu durumda ise, silahlı kuvvetlerimizin karşı koyabilecek bir halk ordusunun oluşturulabilmesi amacıyla cephe güçlerinden yardım almayı planlamaktadır.
PKK. çizdiği bu stratejiye bağlı olarak halk savaşının;
Stratejik savunma
Stratejik denge
– Stratejik saldırı
aşamalarının Kürdistan Halk Kurtuluş Savaşı içinde geçerli olacağını açıklamaktadır.
PKKya göre Stratejik Savunma Aşaması; mücadele edilen güçlerin çok fazla ve etkin, buna karşı mücadele eden güçlerin cılız olduğu ortamda geliştirilen bir savaş biçimidir. Bu dönemde siyasi zor geliştirilecek ve siyasi gelişmeyle gerilla hazırlığına geçilecektir. Gerilla yöntemleriyle, halk siyasi yönden örgütlenecek ve mücadele edilen güçler politik çıkmaza sokulacaktır. Bu dönemde büyük birliklere kesinlikle saldırı yapılmayacaktır. Yürütülen çalışmalar neticesinde devrimci otorite muhakkak kurulacak, aşiret otoritesi ortadan kaldırılacaktır.
PKK, bu dönemi bir gerilla mücâdelesi olarak nitelendirmekte ve gerilla mücadelesinin;
Silahlı propaganda -Gerilla
Gelişkin gerilla
olmak üzere üç dönemde uygulamak istemektedir.
Örgüt halihazırda silahlı propaganda dönemindedir. Bu dönem, terörist mücadelesinin başlangıç dönemidir. Genel olarak hemen bir ayaklanma yapamayacak kadar zayıf olan ve yine hemen bir gerilla savaşına girişebilecek kadar güçlü olmayan unsurların, gerilla döneminden farkı, temel olarak siyasi mücadeleyi geliştirmesi, mücadele edilen ülkenin askeri güçlerine imhayı 2 nci plana almasıdır. Silahlı propaganda 7-11 kişi arasında değişen silahlı grupların gizlilik ve hareketlilik temelinde faaliyet yürütmesi biçimindedir.
Silahlı propagandanın bu dönemdeki en önemli görevi; partinin örgütlenmesinin sağlıklı bir şekilde geliştirilmesi önünde en büyük engel olarak gördükleri ajan, muhbir ağının ortadan kaldırılmasıdır. PKK ajan ve muhbirleri temizlemedikçe parti örgütlenmesinin yeniden hayata geçirilemeyeceği ve geçirilse dahi bu unsurlar vasıtasıyla kısa süre sonra ortaya çıkarılacağı endişesindedir. Bu nedenle de eylemlerde, tüm ağırlığını bu yapının dağıtılmasına vermiştir. PKK ayrıca bu güçlerin ortadan kaldırılması halinde halk kitlelerinin siyasal bilinçlenme ve örgütlenmesinin daha süratle gerçekleşeceğini belirtmektedir.
Silahlı propaganda temelinde yaygınlaştırılarak yürütülecek propaganda ve ajitasyon çalışmalarına bağlı olarak kadrolaşma sağlanacak, parti örgütleri gelişecek ve bu gelişmelerle birlikte silahlı mücadele yürüten gruplar etrafında yeni silahlı güçler oluşarak geleceğin halk ordusunun çekirdekleri ortaya çıkacaktır. Yine aynı şekilde gerçekleştirilecek propaganda ve ajitasyon faaliyetleri yaygın bir gerilla savaşına başlayabilmek için gerekli gerilla üslerini de yaratabilecektir. Karşısında etkili olan köy korucuları, devlet yanlısı muhtar, köylü yurttaşlar başlıca propagandaya karşı hedefleridir.
Bu dönemde silahlı propagandanın yanı sıra yürütülebilecek her türlü yayın dağıtımı ile şartların elverdiği ölçüde gerçekleştirilebilecek yürüyüş, grev, boykot, protesto vb. eylemler silahlı propaganda gelişmesine hizmet edecektir.
Silahlı propaganda asgari parti örgütlerini oluşturduktan ve gerekli kitle ilişkilerini yarattıktan sonra ise, yerini siyasi, askeri faaliyetlerin geliştirildiği bir döneme, gerilla dönemine bırakacaktır.
Mevcut Örgütsel Yapısı
a) Yurtiçi;
Bilindiği üzere Marksist-Leninist illegal örgütlerde partilerin teşkilatlandırılmaları genellikle Merkez Komitenin insiyatifiyle gerçekleştirilmektedir. PKK. tarafından da 1982’de yapılan ikinci kongrede genişletilmiş bir merkez Komite meydana getirilmiştir.
Bu Merkez Komitenin Genel Sekretere bağlı olarak;
İstihbarat Bürosu (TEV-SAL) Genel Sekretere direkt bağlı,
İç Merkez
Dış Merkez
Polit büro,
halinde dört bölümden meydana geldiği tespit edilmiştir.
Yakalanan şahısların beyanlarından, PKK.’nın Türkiye’de iç Merkeze bağlı olarak Askeri Konseyi faaliyete geçirdiği açıklık kazanmıştır. Askeri Konseye bağlı olarak da HRK faaliyet yürütmektedir.
HRK ise Silahlı Propaganda Birlikte ve bu birliklerin alt gruplarından oluşmaktadır.
Ayrıca örgütün 5 eyalet sorumluluğu tarzını da ayrı bir yapılanmaya yöneldiği, bu yapısını Bölge komiteleri marifetiyle yaygınlaştırmayı amaçladığı bilinmektedir.
b) Yurtdışı;
Yurtdışında dış merkeze bağlı olarak Avrupa temsilciliği ve Ortadoğu temsilciliği şeklinde faaliyet sürdürülmektedir. F.ALMANYA, AVUSTURYA, BELÇİKA, DANİMARKA, FRANSA, HOLLANDA, İSVEÇ, İSVİÇRE, YUNANİSTAN PKK’nın faaliyet gösterdiği ülkelerdir. Bu ülkelerden F. ALMANYA, FRANSA, DANİMARKA, HOLLANDA, İSVEÇ ve İSVİÇRE’DEKİ çalışmalar Demekler aracılığıyla devam ettirilmektedir.
Almanya legal olarak KÜRDİSTAN YURTSEVER İŞÇİ KÜLTÜR BİRLİKLERİ FEDERASYONA (FEYKA KÜRDİSTAN) KÜRDİSTANLI YURTSEVER SANATÇILAR DERNEĞİ (HUNERKOM) ve bağlı dernekleri tarafından örgütsel faaliyetler sürdürülmektedir.
Almanya’da bu iki örgüte bağlı olarak faaliyet gösteren 19 Derneğin yanısıra 8 PKK şubesinin ve bir komitenin bulunduğu tespit edilmiştir.
Fransa’da 2 demek ve 3 bağlı şubesi, Danimarka’da l dernek, Hollanda’da 3 dernek ve 3 bağlı şubesi ile l komite, görünümlü faaliyetlerini sürdüren PKK’nın AVUSTURYA, BELÇİKA ve YUNANİSTAN’daki çalışmalarını taraftarlarından istifadeyle yürüttüğü belirlenmiştir.
Ortadoğu’da ise; SURİYE, İRAN, LÜBNAN ve LİBYA’da temsilcilikler halinde faaliyet gösterilmektedir.
Suriye’deki temsilciliğe bağlı ŞAM, KAMIŞLI, RESULYAN, DERBESlYE, DERİK, AYNELARAP, AFRİN, HALEP ZEBEDAN, HASEKİ, LAZKlYE, TİLBESTİ’de karargahlar mevcuttur.
İRAN’da TAHRAN (KREÇ)’te, TEBRİZ, URMİYE ve RAJHAN’da temsilcilikler, MAKO, FİLKAN, KANlDASTAR, KARANEH ve JANAVA’da örgüt evleri halinde faaliyet sürdürülmektedir.
Lübnan temsilciliğine bağlı olarak; BAR ELÎAS, QUABBELİAS, RİYAK, MASNAA ve BAALBEK yerleşim birimlerinde kamplar mevcuttur.
Libya temsilciliğine bağlı olarak ise; TİRiPOLİ, BİNGAZİ ve SİİRT bölgelerinde ayrı ayrı sorumlulukları şeklinde faaliyet gösterilmektedir.
Irak’ta da IRAK KÜRDİSTAN DEMOKRAT PARTİSİ (IKDP) karargahları yakınında YAM-I (ZIVE), KEŞAN (KISHAN), HAFTANIN; LEJNE, ZAHO, AMADİYE, DURUK, CEMUCÎ, ZAVÎTE ve LOLAN yöreleri örgütün faaliyet alanları olarak kullanılmıştır.
Yayın faaliyetleri
PKK, kitleleri silahlı mücadeleye hazırlamak ve özellikle parti etrafında toplayabilmek için yayın faaliyetlerine ayrı bir önem vermektedir.
Örgütün bugün için yurt içerisinde yayın faaliyeti bulunmaktadır. Yurtdışında ise, günümüze kadar periyodik olarak
F. ALMANYA’da SERXWEBUN (BAĞIMSIZLIK) adlı Türkçe-Kürtçe ga zete üe,
FRANSA’da DOSSLER DU KURDİSTAN (KÜRDISTAN DOSYASI) Fran sızca,
– Irak’ta Peşmerge (Militan) Türkçe-Kürtçe, dergiler yayınlanmıştır.
Yine yurtdışında BAĞIMSIZLIK YAYINLARI (WEŞANEN SERXWEBUN) adına 45 adet kitap yayınlanmıştır.
Öte yandan örgüt AVRUPA’da; DANİMARKA’da Radyo Denge Kurda, İSVİÇRE’de Alternatif Lokal Radyo, HOLLANDA’da Kürt işçilerinin Sesi, FRANSA’da ERİH’in Sesi, K.IRAK’da BARZANİ’nin Sesi Radyosu ve IRAK KÜRT DEVRİMİNİN SESİ adlı Radyo istasyonlarından yararlanmak suretiyle Kürdistan Ulusal Kurtuluş Mücadelesine taraftar sağlamak üzere propaganda yürütmektedir.”
PKK, örgütünün değinilen amacı ve niteliği yargısal kararlarda da kabul ve teyit görmüştür. Nitekim Yargıtay 9. Ceza Dairesi, örneği ekte sunulan 21.3.1990 gün, Esas: 1990/239-Karar: 1990/1240 sayılı ilamında bu örgütü gasp, kaçakçılık ve sempatizanlarından toplanan paralardan sağlanan araç ve silahlarla Türkiye Cumhuriyeti Devletinin hakimiyeti altındaki topraklardan bir kısmını silahlı mücadeleyle devlet idaresinden ayırarak, ayrı bir devlet kurmak amacıyla oluşturulmuş ve teşkilatlandırılmış yasa dışı bir Örgüt olarak nitelendirmiş, aynı daire 30.3.1990 gün Esas: 1990/164-Karar: 1990/1395 sayılı ilamında-bu örgütün Türkiye Cumhuriyeti Devletinin hakimiyeti altında bulunan 19 ili kapsayan bölgeyi silahlı devrim yoluyla devletin İdaresinden ayırarak üzerinde Marksist – Leninist ideolojiye dayalı bir Kürdistan devleti kurmak amacıyla oluşturulan illegal bir örgüt olduğunu, yine aynı daire 29.5.1991 gün, Esas: 1991/1202, Karar: 1991/2148 sayılı ilamında, bu örgütün 1975 yılında kurulup 1977 yılından itibaren amacı doğrultusunda silahlı eylemlere giriştiği, mali kaynaklarının gasp, kaçakçılıktan elde edilen paralar ile sempatizanlardan toplanan aidat ve yardımlardan oluştuğu, amacının ise Türkiye Cumhuriyeti Devletinin hakimiyeti altındaki topraklardan bir kısmını silahlı mücadele vererek devlet idaresinden ayırmak suretiyle bağımsız bir Kürdistan devleti kurmak olup, ilk dönemde propaganda yoluyla halkı bilinçlendirmek, silahlı eylemlerle devlet gücünün halk üzerindeki etkisini yıkmak, daha sonra gerilla birlikleri kurarak emniyet ve ordu teşkilatına, ekonomik hedeflere silahlı eylem ve sabotajlar düzenleyerek esas amaca ulaşmak olduğunu; ayrıca Yargıtay Ceza Genel Kurulu da, 10.6.1991 gün, Esas: 1990/169, Karar: 1990/199 sayılı ilamında, anılan örgütün Türkiye topraklarının bir kısmı üzerinde Marksist-Leninist ideolojiye dayalı bağımsız bir Kürt devleti kurmak ve bu amaca ulaşmak için öncelikle ülke topraklarının bir kısmında yoğun bir şekilde ayn bir Kürt ırkı bulunduğu ve bunların egemen Türk devleti tarafından sömürüldüğü hususunda inandırdıkları kişileri Örgütleyerek bu amaca yönelik eylemlere itmek suretiyle ayaklanma hareketi başlatan illegal bir örgüt olduğunu belirtmiş bulunmaktadır.
Genel Başkan Feridun Yazar’ın yukarıda işaret edilen görüşlerine paralel olarak, bazı partililerin konuşmalarında; sıcak mücadele (vurgulama bizim) ortamına girmiş ulusal hareketlerin bir yanının cephe gerisi güçler olduğu belirtilerek kendilerinin cephe gerisindeki görevleri yerine getirmek durumunda olduklarının ifade edilmesi, bu cümleden olmak üzere “halkı için cezaevlerinde ömür çürütenlere, şehit olanlara” selam gönderilmesi, “şehitlerin saygıyla anılması, özgürlük mücadelesi verenlerin” saygıyla selamlanması, “gerillaların kendilerinin çocukları, kanları, canları olduğu”nun ifade edilmesi, partinin 1. Olağanüstü Büyük Kongresine PKK. örgütünün lideri Abdullah Öcalan’ın annesi Esma Öcalan’ın davet edilip, “hepimizin anası, anaların simgesi” nitelemesiyle topluluğa taktim edilmesi, yine davalı partinin Aydın il örgütünce bastırılmış olan 1992 yılına ait duvar takviminde silahlı mücadeleyi simgeleyen otomatik silahlı insan figürleriyle PKK. örgütünün eylem kolu olan ARGK’ye ait olduğu bildirilen bayrakların duygusal bir kompozisyon halinde resmedilmesi, davalı parti tarafından 21.3.1991 tarihinde İstanbul’da tertiplenmiş olan gecede üzerlerinde “hiçbir şey bağımsızlık ve özgürlükten daha değerli olamaz”, “sömürgeciliğe karşı mücadeleyi yükseltelim”, “Kürdistana özgürlük” gibi dövizler yazılı afişlerin asılması ve yine davalı partinin merkez ve taşra örgütlerince düzenlenen kongre ve sair toplantılarında atılan sloganlarla bu örgütün ve onun “Apo” olarak bilinen lideri Abdullah Öcalan’ın övülmesi suretiyle PKK. örgütü mensuplarının ve eylemlerinin parti örgütleri İçinde onaylandığı ve yüceltildiği görülmektedir. Nitekim Meydan Gazetesi’nin 16.2.1992 tarihli nüshasının 5. sayfasında yayınlanan bir habere göre, “Kürt Sorunu İçin Barış İnsiyatifi” konulu bir toplantıda konuşan genel başkan Feridun Yazar’ın “PKK.’yı yasallaştırın, gelip burada konuşsun” demek suretiyle anılan örgütün legalize edilmesi dileğini dile getirdiği de görülmektedir.
Son olarak, davalı partinin genel sekreteri Ahmet Karataş’ın Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığındaki 16.4.1992 tarihli anlatımına göre, İstanbul’da bir grup tarafından hazırlanıp parti genel merkezine faksla gönderilen “Birleşmiş Milletler, Tüm Uluslararası Kurum ve Kuruluşlara Deklarasyondur” başlıklı ve tamamına yukarıda yer verilmiş olan bildirge itibariyle, güvenlik güçlerinin PKK. örgütü mensuplarına karşı mücadele ettiklerinin herkesçe bilinen bir keyfiyet olmasına ve bildirgede güvenlik güçlerine karşı savaştıklarından söz edilen ve “gerilla” deyimiyle anılanlardan amacın bu örgüt mensupları olduğunun açık bulunmasına göre, bildirgenin parti genel merkezinde başkalarının imzalamasına arzedilmesi ve başta davalı partinin genel sekreteri Ahmet Karataş olmak üzere, genel sekreter yardımcıları Kemal Okutan, Cabbar Leygara, İstanbul il başkanı Felemez Başbuğa, Diyarbakır il başkanı Hüseyin Turhallı, Bursa il başkanı Murat Dağdelen, İzmir il başkanı Hikmet Fidan, Şanlıurfa il başkanı Abdülmuhsin Melik, Hakkari il başkanı Hamit Geylani, parti meclisi üyeleri Mesut Uysal, Aysel Doğan, Habip Kılıç, İstanbul il sekreteri Orhan Kaya, il saymanı Nevruz Türk, yönetim kurulu üyeleri Emin Köse, Besra Eksen, Nabi Barut, Zeki Albayrak, Merat N. Çetin, Suna Araş, Ali İncesu, F. Ferda Çetin, Orhan Tural, İsmet Erdemli, Mustafa Olcayto, Bakırköy ilçe başkanı Mahmut Özgür, Büyükçekmece ilçe başkanı Ahmet Budaksız, Eminönü Üçe başkanı Şalin Turan, Fatih ilçe başkanı Davut Karadağ, Gaziosmanpaşa ilçe başkanı Mahmut Can, Sarıyer ilçe başkanı Serap Mutlu, Ümraniye ilçe başkanı Hüseyin Yakut, Üsküdar ilçe başkanı Niyazi iletmiş, Zeytinburnu ilçe başkanı Günay Kaya, Yalova ilçe başkanı Hekim Coşkun, Batman il başkanı ilhan Çalar, Van il başkanı Sahabettin Özarslaner, Van merkez ilçe başkanı M. Ali Durmaz, Gevaş ilçe başkanı Nevzat Altındağ, Erciş ilçe başkanı Süleyman Bilici, Özalp ilçe başkanı Reşit Bağcı, Çatak ilçe başkanı Nezir Öcek, Van il saymanı Gafur Çemberlitaş, Van il yönetim kurulu üyeleri Muhittin Çelik, Naif Uğraş, Nurettin Harlar tarafından imzalanması suretiyle uluslararası siyasal kuruluşlar ve uluslararası kamuoyu nezdinde, hedefi Türkiye Cumhuriyeti Devletinin hakimiyeti altındaki topraklardan bir kısmını silahlı mücadele yoluyla devlet idaresinden ayırarak ayrı bir devlet kurmak olan PKK örgütü lehine sempati oluşması, ona destek sağlanması ve bir siyasi kimlik kazandırılması amacının güdüldüğü anlaşılmaktadır.
IV- Kapatma Sebepleri ve Değerlendirme
A) Siyasal partilerin uymadıkları taktirde kapatma sebebi olabilecek hususlar ile kapatma karan verilebilecek haller 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasasında davayı ilgilendirdiği oranda aşağıdaki şekilde düzenlenmiştir
2820 sayılı Siyasi Partiler Yasasının 78. maddesinin (a) bendi ile ilgili bölümü şu hükmü getirmiş bulunmaktadır:
“Siyasi partiler:
a- Türkiye Devletinin. . . Anayasanın başlangıç kısmında ve ikinci maddesinde belirtilen esaslarını; Anayasanın 3. maddesinde açıklanan Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline. . . dair hükümlerini değiştirmek;
….. Irk ayırımı yaratmak…………
Amacını güdemezler veya bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar, başkalarını bu yolda tahrik ve teşvik edemezler.
b- ….. Irk…………….. esaslarına dayanamaz……….lar.
………………………”
maddesi ise şöyledir:
“Siyasi partiler Türkiye Cumhuriyetinin dayandığı devletin tekliği ilkesini değiştirme amacını güdemezler ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar.”
maddesinin ilgili bölümünde şu hükümler yer almıştır. “Siyasi partiler:
a) Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde milli kültür veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler.
b) Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak veya.yay mak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler ve bu yolda faaliyette bulunamazlar.”
Siyasi partilerin amaçlan ve faaliyetleriyle ilgili bu yasal düzenleme serisi içinde sözü edilen hükümlerin anayasal dayanaklarını Anayasanın 176. maddesi uyarınca metnine dahil olan başlangıç kısmı ile 2, 3, 14 ve 68. maddeleri teşkil etmektedir.
Anayasa’nın, Cumhuriyetin ve dolayısıyla devletin niteliklerini belirleyen 2. maddesinde, Türkiye Cumhuriyetinin diğer nitelikleri yanında Atatürk milliyetçiliğine bağlı ve başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayandığı ifade edilmiştir.
Bu maddenin yollama yaptığı başlangıç kısmında ise, Anayasa’mn “hiç bir düşünce ve mülahazanın Türk milli menfaatlerinin, Türk varlığının devleti ve milletiyle bölünmezliği esasını Atatürk milliyetçiliği ilke ve inkılapları karşısında koruma göremeyeceği. . .” fikir, inanç ve kararıyla anlaşılması gerektiği belirtilmiştir.
maddenin gerekçesinde, Atatürk milliyetçiliği, bütün fertlerin kaderde, kıvançta ve tasada ortak bölünmez bir bütün halinde, diğer bir deyişle milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde yaşamaları olarak tanımlanmıştır.
Başlangıç kısmında vurgulanan Türk varlığının devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esası, Anayasanın 3. maddesinde yer alan, “Türkiye Devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür, dili Türkçedir. . .” cümlesiyle tekrar teyit edilmiş; 14. maddesinde ise Anayasadaki hak ve hürriyetlerden hiçbirinin devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak….. dil, ırk. … ayınım yaratmak. . . . amacıyla kullanılamıyacakları esası getirilmek suretiyle temel hak ve hürriyetlerin kötüye kullanılması önlenmek istenmiştir.
Anayasa koyucunun bir tarihsel olgu ve hukuki temel niteliğindeki devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ilkesine karşı gösterdiği duyarlığa işaret etmesi bakımından bu ilkeye sadece başlangıç kısmında ve belirtilen maddelerde yer vermekle kalmayıp, aynı zamanda devletin temel amaç ve görevlerini düzenleyen 5., temel hak ve hürriyetlerin sınırlanmasıyla ilgili 13., basın hürriyetini düzenleyen 28 ve 30., dernek kurma hürriyetini düzenleyen 33., gençliğin korunmasını düzenleyen 58., siyasi partilerin tüzük ve programlarının uyacakları esasları düzenleyen 68., yüksek öğretim kurumlarını düzenleyen 130., radyo-televizyon idaresi ve kamuyla ilişkili haber ajanslarım düzenleyen 133., kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarını düzenleyen 135. maddelerinde bu ilkeden söz ederek ona aykırılık teşkil eden suçlara bakmakla görevli olmak üzere 143. maddesiyle özel bir mahkeme (Devlet Güvenlik Mahkemesi) kurduğu, giderek bu ilkeyi 81. maddesinde milletvekili, 103. maddesinde Cumhurbaşkanı yemini metinlerine dahil ettiği görülmektedir.
Bu ilkeyle doğrudan bağlantılı olarak Anayasa’nın duyarlılık gösterdiği bir diğer husus da dil konusudur. Nitekim 3. maddesinin 1. fıkrasında Türkiye Devletinin dilinin Türkçe olduğu belirtilmiştir. Devlet dilinin Türkçe olması bütün resmi işlerde Türkçenin kullanılması, resmi belgelerin Türkçe düzenlenmesi ve resmi yazışmaların Türkçe yapılması anlamına gelir. Madde gerekçesinde Türkçenin Türkiye’de yaşayanların resmi dili olduğu ifade edilmiş ise de Türkçe’nin sadece resmi bir dil olduğu iddiasına set çekmek amacıyla madde Milli Güvenlik Konseyi Anayasa Komisyonunca bugünkü haline getirilmiştir. Anayasamızın 26. maddesinin üçüncü fıkrasında düşüncelerin açıklanması ve yayınlanmasında kanunla yasaklanmış olan herhangi bir dilin kullanılmayacağı; eğitim ve öğretim hakkını düzenleyen 42. maddesinin son fıkrasında da uluslararası sözleşmeler saklı kalmak üzere, Türkçeden başka hiç bir dilin eğitim ve öğretim kurumunda Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamayacağı esası öngörülmüştür.
Sözü edilen ilkelere gerekli güvenceyi sağlamak bakımından Anayasa’nın 4. maddesinde, Atatürk milliyetçiliği ve başlangıçta belirtilen temel ilkeleri de içeren 2. maddesi ile Türkiye Devletinin dilinin Türkçe olduğu hususunun da yer aldığı 3. maddesinin değiştirilemeyeceği ve değiştirilmesinin teklif edilemeyeceği kuralı getirilmiş, siyasi partiler yönünden bir yaptırım olarak da 14. maddede öngörülen sınırlamaların dışına çıkan siyasi partilerin temelli kapatılması 69. maddede kabul edilmiştir.
Anayasadan alınan ilhamla düzenlenmiş bulunan 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasasının 5. maddesinin ikinci fıkrasında Anayasa’nın 14. maddesine benzer şekilde, “Siyasi parti kurma hakkı Anayasa’nın başlangıç kısmında yer alan temel ilkelere aykırı olarak ve Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak… dil, ırk ayrımı yaratmak. . . amacıyla kullanılamaz” hükmü getirilmiş, dördüncü kısmında”
“Siyasi Partilerle ilgili Yasaklar” başlığı altında işbu davaya esas teşkil eden 78, 80 ve 81. maddeler de dahil olmak üzere birtakım yasaklayıcı hükümler sevkedilmiş; tüzük ve programlarındaki veya belirli kurullarının karar, genelge, ya da bildirgelerindeki yahut seçim münasebetiyle partiyi temsilen yapılan radyo-televizyon konuşmalarındaki aykırılık hallerine ek olarak, 101. maddesinin (b) bendinde genel başkan, genel başkan yardımcısı veya genel sekreterin dördüncü kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı nitelikte sözlü ya da yazılı beyanda bulunmaları halinde de o partinin Anayasa Mahkemesi’nce kapatılması öngörülmüştür. Bu hüküm ile, yasada sayılan bu sıfatlan taşıyan partili kişilerin her türlü beyanlarının bu yasa bakımından parti tüzel kişiliğini bağlayıcı nitelik taşıdığı ve beyanların öncelikle Anayasadaki ve daha sonra yasanın dördüncü kısmındaki hükümlere aykırı olması halinde o partinin kapatılma yaptırımına maruz kalacağı açıkça belirlenmiştir.
İddianamenin içeriğinden de anlaşılacağı üzere, davalı parti hakkındaki işbu kapatma davasının dayanaklarından birinin partinin genel başkan, genel başkan vekili ve genel sekreteri sıfatlarını taşıyan yöneticilerinin çeşitli beyanları teşkil etmektedir. Bu kişilerin beyanlarının parti tüzel kişiliğini bağlayıcılığına dair kanuni faraziye bir yana bırakılsa bile, tamamı iddianameye aktarılmış olan bu beyanların bir kısmının, davalı partinin büyük kongresinde veya taşra örgütleri kongrelerinde, bir kısmının da genel merkez ya da taşra örgütleri tarafından tertiplenmiş toplantılarda partideki sıfatlan altında yapılmış olması karşısında, bunların davalı partiyi doğrudan doğruya ilzam edeceğinin kabulü gerekir. Esasen, partiyi bağlayıcı açıklamalar yapma yetkisini, davalı parti tüzüğünün 23. maddesi genel başkana, 30. maddesi genel sekretere vermektedir.
2820 sayılı yasa, dördüncü kısmının birinci, ikinci ve üçüncü bölümlerinde yer alan esas ve değerlere Anayasaya paralel olarak büyük önem atfetmekte, bunlara karşı partiler tarafından yapılabilecek tecavüzlerin kapatılma yaptırımıyla karşılaşmasını öngörmüş bulunmaktadır.
Yasanın 78. maddesi siyasi partilere, davanın konusuyla sınırlı kalmak üzere, şu hususları yasaklamaktadır.
(1) Türkiye Devletinin. . . Anayasanın Başlangıç kısmında ve 2. maddesinde belirtilen esaslarını, (2) Anayasanın 3. maddesinde açıklanan Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline. . . dair hükümlerini değiştirmek amacını gütmek veya bu amaca yönelik faaliyette bulunmak, başkalarını bu yolda tahrik ve teşvik etmek, (3) ırk esaslarına dayanmak,
Günümüzde sadece bir teşkilatlanma kanunu olmaktan çıkarak aynı zamanda belirli bir siyasi, ekonomik ve sosyal felsefe anlamında birer ideolojik belge niteliğini kazanan anayasalar devletin kuruluşuna egemen olan fikir ve düşünce sistemini ortaya koyar ve bu sistemi devletin siyasi ve hukuki temeli yapar. Anayasa kuralları bir taraftan devletin esas yapısını şekillendirirken diğer taraftan da onun oluşturduğu fikir ve düşünce sistemi, şekillendirilen devlet yapısına öz ve içerik kazandırır.
Bu açıdan bakıldığında Anayasamızın 176. maddesinin birinci fıkrası, felsefesi, ideolojisi, fikir ve düşünce sistemi anlamında dayandığı temel görüş ve ilkelerin başlangıç kısmında belirtildiğini söylemektedir. Ancak başlangıç kısmının yanında 2 ve 3. maddelerdeki esasların da bu temel görüş ve ilkelere dahil olduğunu kabul etmek gerekir. Aksi taktirde, bu maddelerdeki esasların 4. maddedeki değiştirilmezlik kuralıyla koruma altına alınmasının bir anlamı kalmazdı.
Anayasa’nın başlangıç kısmı aynen şöyledir:
“Ebedi Türk vatan ve milletinin bütünlüğüne ve kutsal Türk Devletinin varlığına karşı, Cumhuriyet devrinde benzeri görülmemiş bölücü ve yıkıcı kanlı bir iç savaşın gerçekleşme noktasına yaklaştığı sırada;
“Türk milletinin ayrılmaz parçası olan Türk Silahlı Kuvvetlerinin, milletin çağrısıyla gerçekleştirdiği 12 Eylül 1980 harekatı sonucunda, Türk Milletinin meşru temsilcileri olan Danışma Meclisince hazırlanıp, Milli Güvenlik Konseyince son şekli verilerek Türk Milleti tarafından kabul ve tavsip ve doğrudan doğruya O’nun eliyle vazolunan bu ANAYASA:
“- Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu, ölümsüz önder ve eşsiz kahraman Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve O’nun inkılap ve ilkeleri doğrultusunda;
“- Dünya milletler ailesinin eşit haklara sahip şerefli bir üyesi olarak; Türkiye Cumhuriyetinin ilelebet varlığı, refahı, maddi ve manevi mutluluğu ile çağdaş medeniyet düzeyine ulaşma azmi yönünde;
“- Millet iradesinin mutlak üstünlüğü, egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunu millet adına kullanmaya yetkili kılınan hiçbir kişi ve kuruluşun, bu Anayasada gösterilen hürriyetçi demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenmiş hukuk düzeni dışına çıkamayacağı;
“- Kuvvetler ayrımının, Devlet organları arasında üstünlük sıralaması anlamına gelmeyip, belli Devlet yetkilerinin kullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı madeni bir işbölümü ve işbirliği olduğu ve üstünlüğün ancak Anayasa ve kanunlarda bulunduğu;
“- Hiçbir düşünce ve mülahazanın Türk milli menfaatlerinin, Türk varlığı Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihi ve manevi değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılapları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği ve laiklik ilkesinin gereği kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle kanştınlmayacağı;
“- Her Türk vatandaşının bu Anayasadaki temel hak ve hürriyetlerden eşitlik ve sosyal adalet gereklerince yararlanarak milli kültür, medeniyet ve hukuk düzeni içinde onurlu bir hayat sürdürme ve maddi ve manevi varlığını bu yönde geliştirme hak ve yetkisine doğuştan sahip olduğu;
“- Topluca Türk vatandaşlarının milli gurur ve iftiharlarda, milli sevinç ve kederlerde., milli varlığa karşı hak ve ödevlerde nimet ve külfetlerde ve millet hayatının her türlü tecellisinde ortak olduğu, birbirinin hak ve hürriyetine kesin saygı, karşılıklı içten sevgi ve kardeşlik duygularıyla ve <Yurtta sulh, cihanda sulh> arzu ve inancı içinde, huzurlu bir hayat talebine hakları bulunduğu;
“Fikir, inanç ve kararıyla anlaşılmak, sözüne ve ruhuna bu yönde saygı ve mutlak sadakatle yorumlanıp uygulanmak üzere,
“Türk Milleti tarafından, demokrasiye aşık Türk evlatlarının vatan ve millet sevgisine emanet ve tevdi olunur.”
Buna göre başlangıç kısmı şu ilkeleri içermektedir:
(1) Atatürkçü milliyetçilik anlayışı ve onun ilke ve inkılapları (2) Türkiye Cumhuriyetinin dünya milletler ailesinin eşit haklara sahip şerefli bir üyesi olduğu, (3) Egemenliğin kayıtsız ve şartsız Türk milletine ait bulunduğu, (4) Hiç bir düşüncenin Türk milli menfaatlerinin, Türk varlığının, devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihi ve manevi değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılapları ve medeniyetçiliğinin karşısında koruma göremeyeceği, (5) Din duygularının devlet işlerine ve politikaya kanştınlamayacağı, (6) Türk vatandaşlarının milli gurur ve iftiharlarda, milli sevinç ve kederlerde, milli varlığa karşı hak ve ödevlerde, nimet ve külfetlerde ve millet hayatının her türlü tecellisinde ortak olduğu.
Anayasanın 2. maddesinde Cumhuriyetin nitelikleri açıklanarak, “Türkiye Cumhuriyetinin toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olduğu”, 3. maddesinin birinci fıkrasında ise, “Türkiye Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün olduğu” ifade edilmiştir.
Anayasanın felsefi, dünya görüşü, kendi deyimiyle temel görüş ve ilkeleri içinde davanın konusu itibariyle üzerinde durulması gerekenler, Atatürk milliyetçiliği ve devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün olduğu ilkeleridir.
Hem başlangıçta hem de 2. maddede sözü edilen Atatürk milliyetçiliği, 2. maddenin gerekçesinde, bütün fertlerin kaderde, kıvançta ve tasada ortak ve bölünmez bir bütün teşkil etmeleri olarak belirtilmiştir. Başlangıç’ın dokuzuncu paragrafında, Türk vatandaşlarının milli gurur ve iftiharlarda, milli sevinç ve kederlerde, milli varlığa karşı hak ve ödevlerde, nimet ve külfetlerde ve millet hayatının her türlü tecellisinde ortak olduklarının ifade edilmesi de aynı niteliktedir.
Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren meydana getirilmiş olan bütün Anayasalarımızda yer alan ve bu bakımdan tarihsel ve geleneksel bir nitelik kazanmış bulunan bu milliyetçilik anlayışı modem milliyetçilik anlayışıdır. Buna göre, çeşidi kökenlerden gelseler bile, fenlen bir araya getiren, bir arada yaşatan şey onlardaki buna ait duygu, düşünce ve irade birliğidir. Sübjektif nitelikteki bu milliyetçilik anlayışında ana unsur ferdin kendi gibi onlarla birlikte kaderde, kıvançta ve tasada ortak ve bölünmez bir bütün oluşturdukları duygu ve düşüncesidir. Bu itibarla Atatürk milliyetçiliği sınırlan belli olan ve bölünmez vatan esasına dayanır. Irkçılığı red eder. Irk düşüncesine ve kökence başka görünen toplulukları bütünden ayn sayılması düşüncesine yer vermez. Kültür milliyetçiliğidir. Yani kökenleri ne olursa olsun fertleri ortak bir kültüre mensup oldukları bilinci etrafında toplar, onları “tek ulus” yapısı içinde kaynaştırıp, bütünleştirir. Nitekim, yüksek Mahkemeniz de Esas Î971/3 (Parti Kapatılması, Karar: 1971/3 sayılı kararında, Türk milliyetçiliğinde ırk düşüncesi ve kökence başka görünen toplulukların ayn tutulması düşüncesinin yer almadığını; 27.11,1980 gün Esas 1979/31, Karar : 1980/59 sayılı kararında, Anayasanın ırkçılık, turancılık ya da din veya mezhep doğrultusunda bütünleşmeyi amaçlayan inanışları reddeden, Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi Türk sayan, birleştirici ve bütünleştirici bir milliyetçilik anlayışına sahip olduğunu; 18.2.1985 gün Esas: 1984/9, Karar: 1985/4 sayılı kararında, Atatürk milliyetçiliğinin Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi Türk sayan dil, ırk ve din gibi düşüncelerle yapılacak her türlü aynını reddeden, birleştirici ve bütünleştirici ve anlayışı temsil ettiğim belirtirken aynı esaslara işaret etmiş bulunmaktadır.
.Millî devlet olmanın bir sonucu olan devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün teşkil etmesi ilkesi ise iki anlam ifade eder. Devletin ülkesiyle bir bütün olması, dışa karşı bağımsızlığını ve ülke bütünlüğünün korunması; Milletiyle bütün olması ise, azınlık yaratılmasının önlenmesi, bölgecilik ve ırkçılık yapılmaması ve eşitlik ilkesinin korunması demektir.
Dil konusuna verilen önemi gösterir şekilde getirilmiş olan Anayasal düzenlemeden ise yukarıda söz edilmiş bulunmaktadır.
Birbirini tamamlayan modern Türk milliyetçiliği anlayışı ve devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ilkesi bu şekilde Anayasanın dayandığı temel görüş ve ilkeler arasında yer almakta ve Siyasi Partiler Yasası’da Anayasa’nm bu konudaki duyarlığını siyasi partiler bakımından devam ettirmektedir.
Siyasi Partiler Yasasının 78. maddesinin (b) bendinde yasaklanan bir husus da siyasi partilerin ırk esasına dayanmalarıdır. Buna göre, siyasi partiler belirli bir ırka mensup olanların toplandıkları, sırf onlara mahsus bir parti olduklarını iddia edemiyecekler veya bu amaçla örgütlenemeyeceklerdir. Aksine davranışa cevaz verilmesi halinde bundan öncelikle devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün zarar göreceği muhakkaktır.
Siyasi partiler bakımından bir diğer yasaklama yasanın 80. maddesinde öngörülmüş olan Türkiye Cumhuriyetinin dayandığı devletin tekliği ilkesini değiştirme amacını gütmek ve bu amaca yönelik faaliyette bulunmaktır. Maddenin gerekçesinde devletimizin federe ve konfedere devletler ve siyaseten özerk kuruluşlar gibi teklik ilkesine aykırı bir nitelik taşımadığı bu ve buna benzer ayrılmalar devletin ve milletin bütünlüğü ilkesine ve toplum yararına ters düşeceğinden bu yolda bir amaç gü-dülmesinin madde ile yasaklandığı belirtilmektedir. Gerçekten, Türkiye Devleti tekil (unitaire) bir devlettir. Federe devletlerden oluşmuş değildir. Milli devlet olmanın yani bir milletin bağımsız devlet halinde örgütlenmesinin sonucu olan bu nitelik etnik, dinsel ya da başka herhangi bir düşünceyle ülkenin federe devletlere veya özerk bölgelere ayrılmasına izin vermez. Milli birliği kurmak ve devam ettirmek amacıyla devlet tekil biçimde oluşmuştur.
Yasanın 81. maddesinin (a) ve (b) bentleri de siyasi partilerin, Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde milli. . . kültür veya. . . ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri sürmeyi; Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını gütmeyi ve bu yolda faaliyette bulunmayı yasaklamaktadır. Maddenin gerekçesine bakıldığında bu düşüncelerin yer aldığı görülmektedir:
“Ülkemizde Lozan Antlaşması ile kabul edilen azınlıklar dışında bir azınlık yoktur. Herhangi bir ülkede resmi dilin dışında bazı dillerin bilinmesi veya yer yer konuşulması azınlık yaratmaz. Hele siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel alanlarda olduğu gibi her bir alanda bütün haklara sahip ve borçlarla eşit bir şekilde yükümlü olan tek bir milletin evlatları arasında azınlıktan söz etmek mümkün değildir.”
“Bir memlekette resmi dilin her vatandaş tarafından bilinmesi hangi alanda olursa olsun eşitlik ilkesinin hakkıyla uygulanabilmesi ve adli ya da idari işlerin çabukluk ve selametle yürütülmesi bakımından yararlı hatta zorunludur. Bu itibarla resmi dili genç, ihtiyar, kadın, erkek her vatandaşın bilmesini sağlamak devletin görevidir.”
Maddenin (a) bendinde siyasi partilerin milli. . . kültür. . . ırk ya da dil ayrılığına dayalı azınlıklar bulunduğunu ileri süremeyecekleri kabul edilmiştir. Gerekçede de açıklandığı üzere ülkemizde azınlıklar konusu 24 Temmuz 1923 tarihli Lausanne Antlaşmasıyla düzenlenmiş ve sadece müslüman olmayanlar azınlık kapsamına dahil edilmişlerdir. Bu düzenlemenin amacı, müslüman olmayanlara da müslümanlara sağlanan medeni ve siyasi haklardan yararlanma imkanı verilerek yasalar önünde din ayrımı yapılmaksızın herkesin eşit olduğunu belirtmektedir. Bir de 18 Ekim 1925 tarihinde imzalanmış olan Türk-Bulgar Dostluk Antlaşmasında Türkiye’deki Bulgarların azınlık sayılmaları kabul edilmiş ise de Türk Devletinin laik mevzuatı kabul etmesini takiben bu azınlıklar bu statülerinden kendiliklerinden vazgeçmişlerdir. İşte Türkiye’deki hukuk sistemi itibariyle bu iki antlaşmayla tanınanların dışında bir azınlığın var olduğu kabul ve iddia edilemez.
Elbette belirli bir büyüklükte toprağa sahip olan devletlerde din, mezhep, ırk, dil gibi unsurlar bakımından farklı insan toplulukları yani millet olgusuna oranla alttopluluk olarak adlandırılabilecek kesimler var olabilir. Ancak, bu kesimlerin her birine azınlık hakkının tanınması devletin ülkesi ve milletiyle bölünmezliği ilkesiyle çelişir. Üstelik bunlara mensup olanlar ortak geçmişten gelen tarihsel ve kültürel beraberlik anlayışı içinde kendi kaderlerini o ulusun kaderiyle özdeşleştirme iradesini tereddütsüz açığa vurmuşîarsa onlara azınlık hakkı tanınmasına gerek kalmaz. Nitekim, yaklaşık bin yıldan beri Anadolu toprağında yaşamakta olan Türkler ve diğer unsurlar birlikte aynı devletlerin çatısı altında yer almışlar, çeşidi zorluklara birlikte göğüs germişler çeşitli acılara birlikte katlanmışlar ve bunlara karşı birlikte mücadele vermişler, sevinçli günlerde birlikte mutlu olmuşlar; diğer taraftan gerek birbiriyle gerekse çeşitli tarihsel, siyasal nedenlerle veya göç hareketleri sonucu başka insan topluluklarıyla karışıp kaynaşmışlardır. Böylece, ortak bir geçmişe, tarihe ve değer yargılarına dayanan tek bir ulusa mensup olma şuur ve iradesiyle “Türk ulusıTzm oluşturmuşlar ve Türkiye Cumhuriyetini kurmuşlardır. Bu bakımdan Türk ulusu çeşitli halklardan değil, kendi özgür iradesiyle ortak geçmişin oluşturduğu ortak kültürde birleşmeye karar veren tek halktan meydana gelmiştir. Gerçekten, Anayasamızın 66. maddesinin birinci fıkrasında, Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesin Türk olduğu ifade edilmek suretiyle, Türk ulusundan sayılmanın tek şartının “vatandaşlık bağı” olduğu, bunun dışında kalan dil, din ve ırk farklılıklarının nazara alınmayacağı, “Türk ulusu”nun bu suretle vatandaş sayılan bireylerin bütünlüğünü ifade ettiği kabul edilmiştir. Bunun sonucu olarak, bugün ırk, dil, din ya da mezhep ayırımına yer vermeyen, bireyler arasında tam bir eşitliğe dayanan Türk vatandaşlığı sıfat ve ayrıcalığına sahip herkes toplum hayatı içinde saygın bir yere ve hukuk düzenince tanınmış her hakka mutlak biçimde sahiptir.
Maddenin (b) bendinde ise, siyasi partilerin Türk diîî ve kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek ya da yaymak yoluyla ülkede azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemeyecekleri belirtilmiş bulunmaktadır.
Bu açıklama ve tespitlerin ışığı altında davalı partinin genel başkanları, genel başkan vekili ve genel sekreterlerinin yapmış oldukları konuşmalar incelendiğinde, işlenen temalar ve Siyasi Partiler Yasasına aykırılık halleri şu şekilde çıkmaktadır, incelenen konuşma ve demeçlerde;
Türkiye Cumhuriyetinde sadece Türklerin varolduğunu kabul eden, buna karşı,. Türklerin dışında bütün etnik yapılan reddeden bir politikanın ve bunun doğal sonucu olarak, baskıcı, otoriter ve asimilasyoncu bir uygulamanın benimsendiği, insan Hakları Evrensel Beyannamesinin imzalanmasının durumda bir değişiklik meydana getirmediği,
Yetmiş yıldan beri uygulanan (resmi ideoloji olarak adlandırılan) red ve in kar politikasına rağmen kürt halkının mevcut olduğu, sözkonusu resmi ideolojinin artık iflas ettiği, Kürt halkının dinamizminin yükseldiği, kendisini her alanda ifade eden bir döneme girdiği, (tabu olarak nitelendirilen), red ve inkar politikası bırakılmadıkça Türkiye’nin özgürleşemiyeceği,
Demokrasinin önünde en büyük engelin Kürt sorunu olduğu, sorunun çözü münün barışçı ve demokratik bir ortamda tartışmak suretiyle olabileceği, bu sorunu Kürtler ile Türklerin omuz omuza ve kardeşçe çözecekleri, bu sorunu sadece Kürtle rin tartışamadığı, demokratik bir ortamda özgürce tartışılmadan çağa, akla, bilime uygun şekilde çözümlenmeden Türkiye’de gerçek bir demokrasiden söz edilemeyeceği ve Türk halkının özgür olamayacağı, çünkü Türk halkının da baskı altında tutulduğu, onların da halklar arasında eşit ve adil olmayan zora dayalı ilişkileri kabullen meye zorlandıkları, Kürt sorunu çözülmeden Türk halkının da özgür olamayacağı, bu sorun çözümlenmediği sürece, Türkiye’de demokrasiyi kurmanın ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınmayı sağlamanın mümkün olmadığı,
Dış politikada uluslann eşit, özgür iradeye dayalı, yani uluslann kendi ka derlerini tayin edici bir politikadan yana oldukları, bu hakkın mutlaka ayrılma anlamına gelmediği, özgürlük ve eşit iradeye dayalı birlikte yaşama demek olduğu,
Kendi kaderini belirleme hakkının, her halk için olduğu kadar, Kürt halkı için de, tartışılmaz, vazgeçilmez, doğal bir hak olduğu, Birleşmiş Milletler Örgütünü oluşturan devletlerin Kürtlerin yaşadığı tüm parçalarda Kürt halkının yürüttüğü mücadeleye sessiz kalamayacakları, en kısa zamanda Birleşmiş Milletler kapsamında bir Kürt konferansı toplanarak soruna adil, uluslararası sözleşmelere uygun ve demokratik bir çözümün bulunması gerektiği,
Yeni bir anayasa yapılarak bunun ışığında Kürt sorunu hakkında bir mutabakat çalışmasının başlatılması, herkesin katılacağı ortak bir çözümün bulunması, bu yeni anayasada Kürtlerin varlığı kabul edilerek Türkler ile Kürtlerin eşitliğine ve birliğine dayalı bir toplum düzeninin öngörülmesi gerektiği,
Kürt gerçeğinin eğitim yoluyla Türklerin ve Kürtlerin eşit haklı birlik anlayışına uygun olarak benimsetilmesi gerektiği,
– Halkın Emek Partisi’nin programında Kürt sorununun demokratik ve siyasal yollarla çözümünü ilke olarak benimsedikleri; bütün halkların kardeşliğini, eşitliğini ve özgürlüğünü savunan, bunun Türkiye’nin tek kurtuluş yolu olduğunu düşünen ve politikasını üreten parti oldukları,
Beyan edilmek ve Türkiye Cumhuriyeti ülkesinin bir kısmı Kürdistan olarak nitelenip, adlandırılmak suretiyle yasanın 78. maddesinin (a) bendine aykırı olarak Türk ve Kürt halkları ve hatta diğer bazı etnik unsurlar ayırımı ısrarla işlenmek suretiyle aşağıda belirtilecek olan idari federasyon adlı modelden başlayıp, Kürtlerin kendi kaderlerini tayin hakkını kullanmalarına kadar varan bir süreç içerisinde Kürtlerin Anayasadaki ulus bütünlüğünden ayrılmaları ve ayn bir Kürt ulusunun oluşturulması esasının benimsendiği anlaşılmaktadır. Oysa Türkiye Cumhuriyeti devletinde birden fazla ulusun varlığı sözkonusu olamaz. Dili, dini, mezhebi, ırkı farklı da olsa Türk ulusu bütünlüğü içinde yer alan her birey Türk yurttaşıdır. Tarihsel bir gerçeğin ifadesi olan “Türk Ulusu” olgusunun ortadan kaldırılması sonucunu doğuracak, ırkçılığa dayanan ayrılıklar ve Türk vatandaşlığı niteliğini değiştiren iddialar ileri sürülemez.
Diğer taraftan yine bu konuşma ve demeçlerde;
İlk defa içlerine sine sine içinde yer alabilecekleri, bizim diyebilecekleri bir partinin doğduğu, partinin en çok ezilen, en çok sömürülen, en çok baskı alanda tu tulanların partisi olduğu, sömürülen, baskı alünda tutulan ve zulme uğrayan bir halk, Kürtler bu partiye sahip çıkıyorlarsa Halkın Emek Partisinin bundan onur duyacağı, bütün bunlara rağmen partiye Kürtlerin partisi deniyorsa demek ki en çok onların ezildiği, sömürüldüğü, zulmedildiği, Kürtlerin en çok ezildikleri söyleniyorsa, Kürtlerin de partisi olmaktan onur duydukları,
Ekonomik ve etnik özelliklerinden dolayı Türkiye’de en fazla ezilenler Kürt halkı olduğundan, bunların ezilenlerin hakkını koruyan Halkın Emek Partisi’ni desteklemelerinden daha doğal bir şeyin olamayacağı,
Türkiye’de bütün etnik yapıların partisi oldukları, ifade edilmek suretiyle 2820 sayılı Yasanın 78. maddesinin (b) bendine aykırı olarak davalı partinin belli bir ırka mensup olanların ve hatta daha da ileri gidilip Türkiye Cumhuriyetinde yaşayan “etnik yapı” şeklinde ifade ettikleri değişik kökenli bireylerin bu kökenleri vurgulanarak onların da partisi olduğu ileri sürülmekte ve böylece parti bir yönüyle de ırk esasına dayandırılmaktadır.
Genel Başkan Feridun Yazar tarafından verilen bir demeçte, üniter devlet kavramını Türkiye’nin sınırlarının değişmemesi anlamında aldıkları, ancak Türkiye Cumhuriyetinde üniter devletten kast edilenin inkarcı politika olduğu, bunun da katı bir merkeziyetçiliği beraberinde getirdiği, devletin bu inkarcı ve merkeziyetçi uygulamadan vazgeçerek bütün Türkiye’de halklarının eşitliğine ve gönüllü birliğine dayalı politikaların üretilmesi gerektiği belirtildiği gibi (1.6.1992 tarihli Milliyet Gazetesi) yerel yönetimlerin merkezi devletin denetiminden kurtarılarak mali ve idari Özerkliğe kavuşturulması (5.2.1992 tarihli Sabah Gazetesi), daha sonra da aynı doğrultuda olmak üzere, Türkiye’de üniter devletin bugüne kadar uygulandığı biçimde sorunları çözemediği, bu nedenle merkeziyetçi devlet sisteminin otonom bölgeler veya federasyon, yahut idari federasyon denilen şekilde değişmesi gerektiği, uygulanmasından yana oldukları idari federasyon biçiminde o bölgenin yönetim şeklinin, kullanılacak dilin, yapılacak yayınların o yerde belirleneceği, o yerde vergi toplanıp, yine o yerde harcanacağı, ancak bir kısmının devlete gönderileceğinin ifade edilmesi (1.6.1992 tarihli Milliyet Gazetesi) suretiyle, sırf bazı hizmetlerin daha iyi göriilebilmesinin ve sorunların çözümlenebilmesinin birden çok ili içine alan çevrede teşkilatlanmayı gerektirdiğini dikkate alan Anayasa’nın merkezi idareyi düzenleyen 126. maddesinin üçüncü fıkrasında sadece kamu hizmetlerinin görülmesinde verim ve uyum sağlanmaya yönelik olmak üzere birden çok ili içine alacak şekilde kurulabileceği öngörülen merkezi idare teşkilatı modeliyle 127. maddesinin son fıkrasında öngörülen ve yine münhasıran belirli kamu hizmetlerinin görülmesi amacına yönelik olarak mahalli idarelerin kendi aralarında Bakanlar Kurulu’mm izniyle kurulabilecekleri birlik modelini aşan, vergi toplama ve toplanan vergilerin mahallinde harcanması, yönetim seklinin ve Anayasanın değiştirilemeyecek olan 3. maddesindeki Türkiye Devletinin dilinin Türkçe olduğu hükmü de gözardı edilerek, kullanılacak dilin ve yapılacak yayınların mahallinde belirlenmesi gibi, parti programındaki yerel yönetim örneğini aşan, adeta siyasal amaçlı yerinden yönetim modeline yaklaşan, özerk bölge niteliğinde, giderek federalizme yol açabilecek “idari federasyon” adı verilen kuruluşların, artık yetersiz kalmaya başladığı belirtilen tekil devletin yerine oluşturulmasının önerildiği ve böyle bir modelin önerilmesiyle de 2820 sayılı yasanın 80. maddesine aykırı olarak devleün tekliği ilkesini değiştirme fikrine sahiplenilip bu yolda beyanda bulunulduğu çok açık biçimde ortaya çıkmaktadır.
Tamamı iddianameye alınmış olan konuşma ve demeçlerde;
– Halkların ve insanların kardeş oldukları ama birinin dövdüğü, birinin dövüldüğü bir kardeşliğin değil, eşit bir kardeşliğin istendiği,
Kürt ile Türkü omuz omuza birleştirip demokrasi mücadelesini verme gibi bir görevlerinin olduğu,
Nevruz’un zulme karşı direniş, mücadele, başkaldırı, özgürlük talebinin yük seldiği, zulme, sömürüye, baskıya başkaldırışın sembolleştiği bir gün ve Kürt halkının özgürlük bayramı olduğu, sömürüye ve sömürgeciliğe karşı herkesin mücadele ve dayanışma azminin bilinerek kenetlendiği bir gün olduğu, Kürt halkının direnme ruhunu, mücadele geleneğini simgeleyen Nevruz’un yeniden doğuşu dile getirdiği, özgürlük ve demokrasi mücadelesi veren kendilerinin de yeniden doğdukları, zulme ve baskıya karşı mücadele azimlerini yükselttikleri, Kürt halkının özgürlük tutkusundan vazgeçmediği, daima onu kıskandığı; Buradan (konuşma kürsüsünden) Kürt, Arap, Çerkez, Laz, Arnavut, Pomak herkese seslenilerek davalı partinin ezilen, sömürülen baskı altında tutulanların partisi olduğu,
Halkların gönüllü birliğine, tam eşitliğe ve kardeşliğe dayalı bir demokratik düzenin kararlı savunucusu ve mücadelecisi olacakları,
Kürt halkının yıllardan beri insanlık haklarını kullanamadığı, hiç bir haklarının bulunmadığı,
Halkın Emek Partisi olarak halkların eşitliğinden ve kardeşliğinden yana oldukları, hedeflerinin eşitlik ilkesine dayalı, halkların gönüllü birliği olduğu, onun için mücadele ettikleri,
Edirne’den Van’a kadar Kürt Türk ve diğer bütün azınlık halkların, emekçilerin ortak sesi oldukları,
Kürt sorununun Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan beri mevcut olduğu, Cumhuriyetin Türk ve Kürt halkları tarafından birlikte kurulmuş olmasına rağmen daha sonra Kürt halkının tamamen dışlandığı,
Kürt halkının kimliksiz olmak istemediği, özgür olmak istediği, Kürt halkı nın Türk halkıyla bir alıp veremediğinin bulunmadığı, Kürt halkının özgürlük ve kardeşlikten, siyasî çözümden yana olduğu,
Beyan edilmekte ve Ahmet Karataş’ın genel başkanvekili sıfatıyla 15.12.1991 tarihinde yapılan 1. Olağanüstü Büyük Kongrede yapüğı konuşmasına “Kürt, Türk, Laz, Çerkez, sıcak Türkiye halkı”, genel sekreter sıfatıyla 1.3.1992 tarihinde İstanbul’da yapılan mitingdeki konuşmasına da “bu ülkenin Türk, Kürt, Arap, Çerkez, Laz bütün insanları” sözleriyle başlaması suretiyle 2820 sayılı yasanın 81. maddesinin (a) bendine aykırı olarak Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde dil ve ırk ayrılığına dayanan azınlıklar bulunduğuna işaret edilmektedir.
Davalı parti sorumlularının konuşma ve demeçlerinde;
Kürt halkının özgürlük tutkusundan hiç bir zaman vazgeçmediği, daima onu kıskandığı, o yüzden de kültürünü ve ulusal değerlerini hep ayakta tutmasını bildiği,
Kürtlere okumanın, yazmanın Kürt kültürünü araştırmanın yasak olduğu,
Kürt halkının Türkiye Cumhuriyeti’nin bütünlüğü içinde kendi ulusal ve kültürel kimliğini korumak ve geliştirmek istediği, devleti ele geçirenlerin inkarcı politi kalarla Kürtleri eritmek istedikleri,
Kürt sorununun çözümü için öncelikle Kürt halkının kendi ulusal ve kültürel kimliğini ifade edebilmesinin önündeki engellerin kaldırılması ve geliştirilmesi olanaklarının yaratılması gerektiği,
Yeniden yapılacak bir Anayasada Kürtlerin dil, inanç ve kültür özgürlükleriyle Kürtçe eğitimi, öğrenimi ve diğer haklarını kuUanmalanna olanak verecek yeni yasal düzenlemelerin topluma ve devlete benimsetilmesi gerektiği,
Belirtilmek suretiyle de, 81. maddenin (b) bendine aykırı davranılmakta ve Türk dili ve kültüründen başka bir dili ve kültürü korumak, geliştirmek yoluyla azınlık yaratılarak ulus bütünlüğünün bozulması amacı güdülmektedir. Oysa şurası bîr gerçektir ki; Anayasa ve yasalarda yurttaşlar arasında ne ırk, ne dil, ne de başka herhangi bir nedenle ayırım yapılmasını öngören bir hüküm bulunmaktadır. Devlet, bireylerin soy kökenlerine karşı tarafsız ve ilgisizdir. Hiç kimsenin ve bu arada Kürt kökenli olanların kendi kimliklerini ifade etmelerine bir engel yoktur. Ancak, burada önemli olan, bir azınlığa ya da bir ulusa mensup olmayı ileri sürmeksizin, kimliğin Türk ulusu bütünlüğü ve bu bütüne mensup olduğu ruh ve bilinci içinde anlatılmasıdır. Aksine düşünceler bu bütünlüğü bozacağından ve devletin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşüreceğinden koruma göremez.
Bu durumda; davalı parti tüzel kişiliğini beyanlarıyla sorumlu kılabilecekleri öngörülmüş olan genel başkan ve genel sekreter gibi görevlilerinin 2820 sayılı yasanın dördüncü kısmında yer alan 78. maddesinin (a) ve (b) bentleri, 80. maddesi ve 81. maddesinin (a) ve (b) bentleri hükümlerine aykırı konuşma ve açıklamalarda bulunmaları sebebiyle, davalı partinin aynı yasanın 101/b madde ve fıkrası uyarınca kapatılması gerektiği sonucuna varılmaktadır.
B) Davalı parti yönünden söz konusu olan bir diğer kapatma sebebi ise 2820 sayılı yasanın 103. maddesinde düzenlenmiş bulunmaktadır. Anılan maddenin birinci fıkrasına göre, “Bir siyasi partinin kanunun 78 ila 88 ve 97. maddeleri hükümlerine aykırı fiillerin işlendiği bir mihrak haline geldiğinin sübuta ermesi halinde o siyasi parti Anayasa Mahkemesince kapatılır.”
Kanuna aykırı siyasi faaliyetlerin mihrakı olma halinin nasıl anlaşılacağını, kanunun kullandığı deyimle nasıl sübuta ereceğini aynı maddenin ikinci fıkrası belirtmiştir. Şöyle ki; “Bir siyasi partinin yukarıda yazılı fiillerin mihrakı haline geldiği, 101. maddenin (d) fıkrasının uygulanması sonucunda bu fiillerin o partinin üyelerince kesif bir şekilde işlenmiş olduğunun ve bu fiillerin kesif olarak işlenmesinin o partinin büyük kongre, merkez karar ve yönetim kurulu veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu yahut bu grubun yönetim kurulunca zımnen veya sarahaten benimsendiğinin sübuta ermesi ile olur.”
Şu halde, madde hükmüne göre, bir siyasi partinin kanunsuz siyasi faaliyetlerin mihrakı haline gelmesi sebebiyle kapatılabilmesi için, (1) yasanın dördüncü kısmında yer alan 78 ila 88 ve 97. maddelerindeki yasaklamalara aykm fiillerin o partinin üyelerince yoğun bir şekilde işlenmesi, (2) bu fiillerin yoğun bir biçimde işlenmiş olduğunun o partinin büyük kongre, merkez karar ve yönetim kurulu veya parlementodaki grup genel kurulu yahut grup yönetim kurulunca açıkça veya zımnen benimsendiğinin belirlenmesi gerekir.
Bu açıklamaların ışığı altında davalı partiye mensup üyelerin işledikleri fiiller ile haklarında yapılan adli işlemlere göz atıldığında aşağıdaki hususların ortaya çıkağı görülmektedir:
Halkın Emek Partisi Adana il başkanı (halen genel sekreter yardımcısı) Kemal Okutan ile il yönetim kurulu üyeleri Mehmet Ali Çakıcı, Ahmet Karatekin, Tacettin Bakır ve Yüreğir ilçe örgütü başkanı Nihat Türkmenoğlu’nun 19.3.1991 günü Adana Dağlıoğlu mahallesindeki bir kahvehanede toplanarak 20.3.1991 günü Nevruz Bayramıyla ilgili olarak yürüyüş yapılacağını söyledikleri ve mahalle içinde dolaşarak sakinleri yürüyüşe davet ettikleri, belirtilen günde adlan geçenlerin de dahil oldukları bir grubun mahalledeki sağlık ocağı önünde toplanıp, kadın ve çocuklarla birleşerek şehir merkezine doğru kanunsuz olarak yürüyüşe geçtikleri, topluluk içinde bulunanlardan bazılarının ellerinde “biji nevroz”, “Nevroz Ave Prozbe” yazılı pankartlar ile 1982 yılında Ölen PKK örgütü militanı Mazlum Doğan’ın resmini taşıdıkları ve hep birlikte “yaşasın kürdistan”, “kahrolsun faşist Türk devleti” “yaşasın nevroz ve PKK ve Apo”, “haydi Kürt halkı el ele hep birlikte Kürdistaııı kuralım” diye slogan attıkları, Mehmet Reşat Şimşek ve Mehmet Nur Şimşek isimli kişilerin hayali bir Kürdistan bayrağı taşıdıkları, daha sonra topluluğun, önünü kesen kolluk güçleriyle çatışmaya girdiği ve polis araçlarını tahrip ettiği iddiasıyla Malatya Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığınca 15.4.1991 gün, 1991/51 sayılı iddianame ile o yer Devlet Güvenlik Mahkemesine 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasasının 8/1 ve T. Ceza Yasasının 516/ilk, 517, 522; 516/3, 517, 522; 258/2 maddeleri uyarınca kamu davası açıldığı ve davanın devam ettiği,
Halkın Emek Partisi İçel Merkez ilçe örgütü başkanı Ahmet Köse ile yöne tim kurulu üyeleri Ali Aslan, Nesimi Erdem, Selamı Turhan, Hülya Ayhan, M. Ali Coşkun, Vecdi Köylüoğlu, Ali Deniz ve İbrahim Bitkin’in “Irkçılıkla Mücadele Günü” ile ilgili olarak etkinlik karan alıp, bu amaçla 21.3.1991 tarihinde Mersin’de dü zenledikleri toplantıda 21 Mart’ın Nevruz’un Kürtlerin bağımsızlığına kavuştukları gün olarak her yıl kutlanacağını, bu günün kendileri için bir bayram günü olduğunu belirttikleri, toplantı sırasında yapılan konuşmaların içeriğinde yer alan beyanlarla sa nıkların bölücülük propagandası yaptıkları iddiasıyla adlan geçenler hakkında Malatya Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığınca 19.3.1992 gün, 1992/51 sayılı iddianame ile o yer Devlet Güvenlik Mahkemesinde 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasasının 8/1 maddesi uyarınca kamu davası açıldığı ve davanın devam ettiği,
a) Halkın Emek Partisi Şişli ilçe örgütü tarafından 8.5.1991 tarihinde “Dersim Gecesi” adı altında düzenlenen toplantıda yaptığı konuşmanın devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozucu nitelikte olduğundan bahisle İstanbul il örgütü başkanı Osman Özçelik hakkında,
b) Fatih ilçe örgütü tarafından 25.5.1991 tarihinde “Bahar ve Özgürlük” adıyla düzenlenen toplantıda yaptığı konuşması devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı görülerek, ilçe başkanı Hikmet Can Özdemir ile il başkanı Osman Özçelik hakkında 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasasının 8/1 maddesi uyannca cezalandınlmaîan için İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığınca 13.8.1991 gün 1991/401 sayılı iddianame ile o yer Devlet Güvenlik Mahkemesince kamu davası açıldığı ve devam ettiği,
Halkın Emek Partisi Derik ilçe Örgütü başkanı Mehmet Ata Zeren ile Os man Karakaş, Fatime Sayar, Cebrail Sayar ve Remzi Dağ’ın 31.5.1991 günü Derik ilçesinde bulunan parti binasında başlatılan açlık grevine katılarak hep birlikte Kürtçe olarak “meş’aleyi yaktık temeli attık”, “Kürdistanı kuracağız”, “biji biji Kürdistan”, “PKK’nın partisinde toplanalım”, “Kürtlerin Partisi”, “duvarları yıkacağız, hedefe varacağız”, “şehitlerimizin kanıyla zafere ulaşacağız”, “ihtilal, ihtilal, ihtilal” gibi bölücü ve bölgeci sloganlar attıkları iddiasıyla adları geçenler hakkında Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığınca 9.7.1991 gün ve 1991/435 sayılı iddianameyle 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasasının 8. maddesi uyannca cezalandırılmaları için kamu davası açıldığı,
5.7.1991 günü bilinmeyen kişilerce öldürülen Halkın Emek Partisi Diyarba kır il başkanı Vedat Aydın’ıa 10.7.1991 tarihindeki cenaze töreninde toplanan ve İstasyon Meydanına doğru yürüyüşe geçen kimselerin toplu halde ve sık sık “yaşasın Kürdistan”, “yaşasın PKK”, “vur gerilla vur, Kürdistanı kur”, “Kürdistan Türklere mezar olacak”, “kürdistan faşizme mezar olacak”, “kahrolsun Türkiye Cumhuriyeti”, “faşist T.C ordusundan hesap soracağız” ve benzeri şekilde devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü aleyhine sloganlar attıkları, güvenlik güçlerine saldırıp taşladıkları, polis karakollarına ateş ettikleri, polis otomobillerini tahrip ettikleri iddia sıyla Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığınca 31.7.1991 gün, 1991/501 sayılı iddianame ile o yer Devlet Güvenlik Mahkemesinde başta Şanlıurfa il başkanı Abdülmuhsin Melik ve 38 parti üyesi olmak üzere toplam 328 kişi hakkında 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasasının 8/1, 2911 sayılı Yasanın 33/c, T. Ceza Yasasının 258/2, 516, 517, 522. maddeleri uyarınca kamu davası açıldığı ve davanın devam ettiği,
Halkın Emek Partisi Manisa Merkez ilçe örgütü başkanı Celal Bedikanlı’nın 21.7.1991 tarihinde partinin Turgutlu ilçe binasının açılış törenindeki konuşma sında, üniter bir devlet olan Türkiye Cumhuriyetini sömürgeci olarak nitelendirdiği, Kürtlerin sömürülmekte olduğunu, Kürtlerin ayrı bir halk olup, bağımsızlıkları için mücadele ettiklerini söylemek suretiyle tekil devletin parçalanmasını ve Kürtlerin özgürlüğe ve bağımsızlığa kavuşmalarını amaçladığı gerekçesiyle adı gecenin İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesince 10.12.1991 gün, 1991/133-133 esas ve karar sayılı kararıyla 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasasının 8, T. Ceza Yasasının 59/2 madde leri uyarınca bir yıl sekiz ay ağır hapis, 41.666.666.- lira ağır para cezasına mahkum edildiği, hükmün Yargıtay Dokuzuncu Ceza Dairesinin 11.2.1992 gün, 1992/421-635 esas ve karar sayılı ilamıyla onanarak kesinleştiği, Cumhuriyet Başsavcılığımızca yapılan uyarı üzerine Celal Bedikanh’nın davalı partideki üyeliğine parti genel başkanlığınca son verildiği,
Halkın Emek Partisi’nin 15.12.1991 tarihinde yapılan 1. Olağanüstü Büyük Kongresinde yapmış oldukları ve özetlerine yukarıda yer verilmiş bulunan konuşmalarında bölücü propaganda yaptıkları iddiasıyla Antalya Merkez İlçe Örgütü üyesi ve kongre divan başkanı Güven Özatay, Adana il başkanı balen genel sekreter yardım cısı Kemal Okutan, İstanbul il sekreteri Cabbar Gezici, Diyarbakır il örgütü başkanı Hüseyin Turhallı, Şanlıurfa il Örgütü başkanı Abdülmuhsin Melik ve Salih Şahin hakkında 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasasınını 8. maddeleri uyarınca cezalandırılmaları için Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığınca 24.2.1992 gün, 1992/9 sayılı iddianameyle Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesinde kamu davası açıldığı ve davanın devam ettiği,
Halkın Emek Partisi Aydın il örgütü başkanı Lazgin Çulduz, yönetim kurulu üyeleri İsmet Dağ, Hamdullah Kıran, Sabri Tor, Ethem Kışkır, Şakir Sula, Hüseyin Erdemir, Mehmet Duyar, Abdülkerim Babat, Mehmet Muhti Ürün’ün kararıyla partinin tanıtımı ve maddi katkı sağlama amacıyla bastırılan ve ayrıntılarını yukarıda yer verilmiş olan duvar takviminin içeriğinin halkı ırk ve bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa tahrik edici olduğundan ve devletin ülkesi ve milletiyle bölün mezliğini bozmayı hedef aldığından bahisle İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığınca 16.3.1992 gün, 1992/15 sayılı iddianameyle T. Ceza Yasasının 312/2, 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasasının 8/1 maddeleri uyarınca adları geçenler hakkında o yer Devlet Güvenlik Mahkemesinde kamu davası açıldığı ve davanın devam ettiği,
Davalı partinin Aydın il örgütü başkanı Lazgin Çulduz’un 18.2.1992 tarihinde Nazilli ilçe örgütünün kuruluş gecesinde yapmış olduğu ve yukarıda özetlenmiş bulunan konuşması içeriğinin devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozucu nitelikte olduğundan bahisle İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığınca 22.4.1992 gün, 1992/29 sayılı iddianame ile o yer Devlet Güvenlik Mahkemesinde 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasasının 8/1 maddesi uyarınca cezalandırılması için kamu davası açıldığı ve davanın devam ettiği,
Halkın Emek Partisi İstanbul il örgütünce 1.3.1992 günü İstanbul’da dü zenlenen “Bütün halklar kardeştir, katliama son” adlı mitingde yapılan konuşmaların devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün bozulmasına yönelik olduğun dan bahisle İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığınca 29.5.1992 gün, 1992/388 sayılı iddianameyle parti genel sekreteri Ahmet Karataş, İstanbul il sekreteri Orhan Tural ve Diğer parti üyeleri Ahmet Kulaksız ve Salih Turan dahil olmak üzere dokuz kişi hakkında 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasasının 8/1 maddesi uyarınca İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesinde kamu davası açıldığı ve davanın devam ettiği,
Halkın Emek Partisi Adapazarı il yönetim kurulu başkanı olan Ahmet Gözcan’ın başvurusunu takiben 20.7.1992 günü yapılan açılış şenliğinde yasadışı örgüt olan PKK ve onun lideri Abdullah Öcalan’ın ve faaliyetlerinin övüldüğü, propa gandasının yapıldığı, geceye katılanların “biji Kürdistan”, “biji Apo”, “vur gerilla vur Kürdistanı kur”, “şehitlerimiz onurumuzdur”, “yeni konuştan”, “gençler vatana” şeklinde slogan attıkları, sol ellerini havaya kaldırdıkları, zafer işareti yaptıkları, yönetim kurulu üyelerinden Zülküf Ateş’in topluluğu yönlendirdiği slogan atılmasına öncelik ettiği iddiasıyla Ahmet Gözcan ve yönetim kurulunu oluşturan Abdülkadir Tekin, Mehmet Emin Eroğlu, Hizni Aydın, Mehmet Ali Yıldız, Rıfat Gözcü, Zülküf Ateş ve Fethi Doğan da dahil olmak üzere toplam 10 kişi hakkında İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığınca 2.6.1992 gün, 1992/499 sayılı iddianame ile İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesinde 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasasının 8/1 maddesi uyarınca kamu davası açıldığı ve davanın devam ettiği,
Anlaşılmıştır.
Görüldüğü gibi; adlan geçen parti üyeleri hakkında 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasasının 8. maddesiyle bireysel olarak yaptırıma bağlanan Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü hedef alan propaganda yapma eyleminden dolayı yurdun çeşitli yerlerinde kamu davaları açılmış bulunması, 2820 sayılı yasanın siyasi partiler bakımından bu bütünlüğe uygun hareketi esas almış olan ve davanın konusunu teşkil eden 78. 80 ve 81, maddelerine aykırı fiillerin parti üyelerince yoğun bir şekilde işlendiği olgusunu ortaya koymaktadır.
Diğer taraftan, davalı partinin merkez karar ve yönetim kurulu, parti üyelerince yoğun bir şekilde işlenen bu fiilleri açıkça reddetmiş veya kınamış da değildir. Bu, parti merkez karar ve yönetim kurulunun, parti üyelerinin sözü edilen fiillerini susma veya engelleyici bir harekette bulunmama suretiyle zımnen benimsediğini göstermekte ve böylece davalı partinin kanunsuz siyasi faaliyetlere mihrak olduğu sonucunu doğurmaktadır.
V- Sonuç ve istem
Yukarıda yasal dayanakları ve gerekçeleriyle birlikte açıklandığı üzere davalı Halkın Emek Partisinin genel başkanları, genel başkan vekili ve genel sekreterlerinin çeşitli yerlerde ve tarihlerde yapmış oldukları konuşmalarda Anayasanın başlangıç kısmı ile 2, 3, 14 ve 68. maddelerine ve Siyasi Partiler Yasasının 78. maddesinin (a), (b) bentleri, 80. maddesi, 81. maddesinin (a), (b) bentlerine aykırı beyanlarda bulundukları,
Davalı partinin Siyasi Partiler Yasasının 103. maddesinde öngörüldüğü şekilde kanunsuz siyasi faaliyetlerin mihrakı haline geldiği anlaşıldığından,
Halkın Emek Partisi’nîn Siyasi Partiler Yasasının 101/b ve 103/1 madde ve fıkraları gereğince kapatılmasına karar verilmesini arz ve talep ederim.” denilmektedir.
II- DAVALI SİYASİ PARTİNİN ÖN SAVUNMASI
Halkın Emek Partisinin 3.9.1992 günlü ön savunmasında aynen:
“I- Siyasi Partiler Yasası Anayasa’ya aykırıdır.
Anayasa’nın 69. maddesi, siyasi partilerin uyacakları esasları ve kapatma nedenlerini düzenlemektedir. Bu hükme göre; “siyasi partiler tüzük ve programları dışında faaliyette bulunamazlar; Anayasa’nın 14. maddesindeki sınırlamalar dışına çıkamazlar; çıkanlar temelli kapatılır”. Böylece Anayasa siyasi partilerin kapatılma nedenlerini sınırlamıştır. Anayasa’nın parti kapatma nedenlerindeki sınırlamanın amacı, demokratik toplumun vazgeçilmez unsurları olan siyasi partilerin, anayasal güvence altında faaliyet yürütmelerini sağlamaktadır. Kapatma nedenleri sayma yoluyla sınırlandırıldığına göre, yasayla yeni yasak veya sınırlamaların getirilmesi mümkün değildir.
Buna göre Siyasi Partiler Yasası’nın 78. maddesi, Anayasa’nın “Başlangıç Kısmı”nı, L, 2., 3., 4., 5. ve 66. maddelerini yasak kapsamına aldığından Anayasa’ya aykırıdır.
Siyasi Partiler Yasası’nın 81. maddesi de, “mezhep, ırk veya dil farklılığı’nı yasak kapsamına aldığından, Anayasa’ya aykırıdır.
Öle yandan bu maddeler, sosyoloji bilimine ve toplumsal oydaşmaya aykırıdır. Çünkü, toplumda, farklı kültür, dil, mezhep veya ırkın varlığı veya yokluğu sorunu, yasayla düzenlenecek bir olgu değildir. Düzenleme bu yönüyle de “ölü hüküm” niteliğindedir.
Ayrıca iktidar ortağı olan Sosyal Demokrat Halkçı Parti, Anayasa’nın başlangıç kısmını “. . . . 12 Eylül hareketini meşrulaştırmakla kalmayıp, ‘kutsal devlet’ gibi çağdışı anlayışlara. . . .” diyerek bu kısmın kaldırılacağını savunmaktadır. Bu nedenle de Başlangıç Kısmına aykırılık iddiasıyla kapatma talebi meşru bir talep olamaz.
II- Siyasi Partiler Yasası’nın 9. maddesi ihlal edilerek bu dava açılmıştır.
Halkın Emek Partisi’nin kapatılması nedenleri arasında “kanunsuz siyasi faaliyetlere mihrak haline geldiği” iddia edilmektedir. Bu iddiaya dayanılarak kapatılma talebinde bulunulması için, Cumhuriyet Başsavcılığının Siyasi Partiler Yasası’nın 9. maddesine göre ihtarda bulunması gerekirdi. Böyle bir ihtarda bulunulmadığından, idianamenin Cumhuriyet Başsavcılığına iadesi ile davanın reddine karar verilmesi gerekir.
III- Duruşma istemi
Bu dava özü itibariyle bir ceza davasıdır. Siyasi Partiler Yasası’nın 98. maddesinin “. . . dosya üzerinden inceleme yapılarak karara bağlanır. . .” hükmü, davanın duruşmalı yapılmasına engel değildir. Bu nedenle, bu davanın duruşmalı olarak görülmesini talep ediyoruz.
Ancak Anayasa Mahkemesi, uygulamada hukuk mahkemelerinde öngörülen isticvap benzeri bir uygulamayla yetinmektedir. Bu ise niteliği itibariyle bir sorgudur. Sorgu ise hiçbir zaman duruşma yapılmasının yerine geçemez. Duruşmalı yapılmayan bir ceza yargılaması ise, savunma hakkını kısıtlayacağından yargılama adil olmayacaktır. Açıklanan nedenlerle yargılamanın duruşmalı olarak yapılması gerekmektedir.
IV- iddianamedeki “mantık” ve buna dayanak teşkil ettirilen belgelerin “kanıt” değeri.
Belgeler bütünlük içinde incelenmemiş; suçlamaların temeli yapılan Genel Başkan ve Genel Sekreterlerin konuşmaları; bazan içindeki bir paragraf, cümle ve hatta bir sözcük bile çıkarılarak suçlama konusu yapılmıştır. Bu tutum ise ancak “suç yaratabilme” mantığıyla açıklanabilir.
Dosyaya kanıt olarak konulan ve çözümleri görevlilerce yapıldığı belirtilen kasetlerdeki metinler; eksik, hatalı ve bütünlüğü bozacak niteliktedir. Gerekli titizliğin gösterilmediği ilk bakışta anlaşılmaktadır. Örneğin: KEP Eski Genel Başkanı Fehmi IŞIKLAR’ın 22.03.1991 tarihli konuşması.
İddianamenin dayandığı “suçlama mantığı” gereği, her Kürt sözcüğünün geçtiği paragraf, cümle ve sözcük suçlama konusu yapılmıştır. Bunu görmek için id dianameye göz atmak yeterlidir.
Dosyaya kanıt olarak sunulan video kasetleri eksik ve çözümleri de yanlıştır. ibraz edilen kasetlerden üçü Halkın Emek Partisi’nin katledilen Diyarbakır il Başkanı Vedat AYDIN’ın cenaze törenine aittir. Diğer kaset ise Partinin Olağanüstü Kurultayına aittir.
Vedat AYDIN’ın cenaze törenine ait kasetler incelendiğinde; özellikle yer yer taş atan küçük çocuklar öne çıkarılarak, taş atılma bahanesiyle halkın üzerine ateş açan güvenlik güçlerine ise hiç yer verilmediği görülmektedir. Kasetin ve çözümünün kanıt değeri taşıyabilmesi için eksiksiz olması gerekir. Cenaze töreninde atılan taşların dava ile bir ilgisi yoktur. Bu ilginin kurulması çabası hukuki olmayıp, siyasidir. Kaldıki cenaze töreninin parti aleyhine suçlayıcı bir delil sayılması, herşeyden önce insani değerlere aykırıdır. Halkın bağrına bastığı il Başkanının cenaze törenine her kesimden geniş katılımlar olmuştur. Bu itibarla asıl suçlanması gerekenler, İl Başkanım katledenler ile halkın üzerine fütursuzca ateş açıp birçok insanın ölmesine ve yaralanmasına neden olanlardır, iddianamenin ve eklerinin pek çok yerinde cenazede meydana gelen olaylarda “polisimize saldırılmıştır”, “polise taş atılmıştır” denilmektedir. Taş atana kurşun sıkmak nerede görülmüştür. . . ‘ Böylesi bir yargı mantığının hukuk, adalet ve kardeşlikle ilgisi yoktur.
Cenaze törenine ait kaset ve belgelerin dava ile ilgileri bulunmadığından dosyadan çıkarılması gerekmektedir.
iddianamede parti tüzelkişiliğini temsil etmeyen kişi ve kurullara ait beyan ve kararları esas alınmıştır. Oysaki 2820 Sayılı Yasa’nın 101/b maddesinde, Parti tüzel kişiliğini bağlayacak kişiler ile kurullar sayılmıştır. Bu yasa ve yasaya uygun olarak hazırlanmış bulunan tüzüğe göre, yetkili kişi ve kurullar; Genel Başkan, Genel Sekreter, Parti Meclisi ile Parti Kurultayıdır. Nitekim bu husus iddianamede açıkça kabul edilmektedir. Buna rağmen iddianamenin ileriki bölümlerinde bu kabul ile çelişkiye düşürülerek “. . . bu davalı partiyi doğrudan ilzam edeceği kabulü gerekir. .” denilerek yasa, tüzük ve kabullerine göre, partiyi bağlamayan kişi ve kurulların beyan ve kararları bağlayıcı kabul edilmiştir.
Deliller arasında sayılan “16.04.1992 tarihli Birleşmiş Milletler ve Tüm Uluslararası Kurum ve Kuruluşlara deklarasyondur” başlıklı metnin Partiyle bir ilgisi yoktur. Metnin hazırlanmasında, imzaya açılmasında ve sunulmasında partinin her hangi bir rolü yoktur, imzalayan partililer kişisel insiyatifi ile hareket etmişlerdir. Genel Sekreter de metni şahsı adına imzalamıştır. Kaldı ki savaşın bitmesini isteyen ve bunu deklere edenleri cezalandırmaya kalkan anlayışların günümüz dünyasında yerinin olmadığına inanıyoruz.
iddianamede kanıt olarak aleyhte değerlendirilmek üzere Kürdistan İşçi Partisi (PKK) hakkında bilgiler sunulmuştur. Halkın Emek Partisi ile Kürdistan İşçi Partisi arasında illiyet bağının nasıl kurulduğunu ve bu bağ kurulmaya çalışılırken, hangi ölçütlere başvurulduğunu anlayamamaktayız. Çünkü Halkın Emek Partisi ile Kürdistan İşçi Partisi arasında ilk bakışta da görüleceği üzere; örgütlenme, amaç ve kullanılan araçlar bakımından herhangi bir ilgi yoktur. Ayrıca Partinin mevcut yasalara uygun olarak kurulup tüzelkişilik kandığı da açıktır, ilkeleri de buna uygundur. Oysa Kürdistan İşçi Partisi her bakımdan farklı bir oluşumdur, iddianamedeki bu tutum, iddia makamının içişleri Bakanlığı ve Emniyet Genel Müdürlüğü’nün verdiği ve Kürdistan İşçi Partisi hakkındaki bilgilere davayı oturtma çabasıdır. Haksızdır, yersizdir ve dayanaksızdır.
V- Uluslararası Hukuk Açısından Değerlendirme
Anayasa’nın 90. maddesi “Usulüne uygun olarak yürürlüğe konmuş milletlerarası antlaşmalar kanun hükmündedir” demek suretiyle, Türkiye Cumhuriyeti’nin bu antlaşmaları onaylamakla hem ilgili konularda egemenlik haklarından feragat etmekte, hem de bu antlaşmaları birer iç hukuk kuralı haline getirmektedir.
Bu itibarla iddia makamının ilgili uluslararası antlaşmaları dikkate almadan dava açması hem iç hukuka, hem de uluslararası hukuka aykırıdır. Bu bakımdan iddianame içerik itibariyle, Türkiye’nin imza koyduğu “Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildiri”, “Avrupa Konseyi insan Haklarını ve Temel Özgürlükleri Koruma Sözleşmesi”, “Helsinki Nihaî Senedi”, “Paris Şartı” gibi uluslararası sözleşmelere aykırıdır. Keza iddia makamının “Halkın Emek Partisi azınlık yaratmaya çalışmıştır” savı da yerinde değildir.
Halkın Emek Partisi, azınlık yaratmaya çalışmamıştır. Resmi ideolojice inkar edilen “Kürt Halk gerçekliği’ni dile getirmiştir. Azınlık ya da ulus olma sosyolojik bir realitedir. Yasalarla azınlık ya da ulus yaratmak mümkün olmadığı gibi, yok da edilemezler. Türkiye’nin en son imzaladığı “21.11.1990 tarihli AGİK Sözleşmesi” azınlık haklarını dahi garanti altına almaktadır. Kaldı ki halk gerçeği azınlık haklarını aşar.
Anayasa Mahkemesi, öncelikle hukukun genel ilkelere ve uluslararası sözleşmelere Hukukun genel ilkelerine ve yukarda sözü edilen uluslararası sözleşmelere göre Halkın önek Partisi, “Kürt Halkı” deyimi kullanıldığı için kapatılamaz.
VI- Bekletici Sorun.
Anayasa ve Siyasi Partiler Yasasının değiştirilmesi hakkında 25 Kasım 1991 tarihli “Hükümet Programı’nda; “… Ülkemizin günümüz siyasal sosyal ve ekonomik koşullarını dikkate alan; çağdaş, katılımcı ve tam demokratik bir anayasaya gereksinimi vardır.
Türkiye’nin ihtiyacı olan anayasa, hukukun üstünlüğünü vazgeçilmez bir ilke sayan, tam demokratik ve çoğulcu sistemi öngören çağdaş bir anayasadır. Böyle bir anayasa, Paris Şartı’nın da öngördüğü katılımcı demokrasinin tüm koşullarını insan hakların, kişi hak ve hürriyetleri ile sendikal hakların en ileri ülkelerde görülen oranda yer almasını sağlayacak ve Türkiye’nin uygar Dünya ile bütünleşmesine yönelik bir adım oluşturacaktır. . .” denilmektedir.
19 Kasım 1991 tarihli ortak “Hükümet Protokolünde” Siyasi Partiler Yasası için “. . . 1982 Anayasası gibi Siyasi Partiler Yasası ve Seçim yasaları da 12 Eylül hukukunun önemli ürünleridir.
Yapımcılarının gerek konuya yaklaşım biçimleri, gerek demokrasi anlayışları ve gerekse yapım tarihindeki koşulları, bu iki temel yasanın mutlak anlamda yeni baştan ele alınmalarını zorunlu kılmaktadır.
Yasaklayıcı ve müdahaleci hükümler ile Siyasi Partiler Yasası partilerin çalışmasını değil, çalışmamasını temine yönelik hükümler içermektedir, isim ve amblem yasağından başlayan, bağış ve üye yazım biçimine kadar uzanan yasaklar zinciri haktan çok ceza hükümleri ile dolu bir anlayış, tüzük hükümleri ile bile düzenlemesine gerek olmayan ayrıntılı düzenlemeler, çağdışı bir anlayışın ürünü olarak hukukumuzun içinde bulunmaktadır. . .
Bunların düzeltilmesi ve çok daha kısa ve özgürlükçü bir Siyasi Partiler Yasasının yapılması kaçınılmazdır.
Bu nedenle, bütün siyasi partilerin geniş bir mutabakatıyla bu kanunların yeni baştan ele alınarak ve adaletli bir temsil ile siyasi istikrarın, demokratik, ölçülere uygun bir denge içinde, birlikte sağlayacak düzenlemeler yapılacak ve böylelikle siyasi rejim kalıcı bir çözüme kavuşacaktır. . .” denilmektedir.
Görüldüğü gibi hükümet programında ve Hükümet Protokolünde, Anayasa’nın ve Siyasi Partiler Yasası’nın Türkiye toplumunun gerçeklerine uygun düşmediği ve acilen değiştirilmesi gerektiği öngörülmüştür. Hükümet ortaklan olan Doğru Yol Partisi ve Sosyal Demokrat Halkçı Partisi dışında kalan diğer partilerde Anayasa’nın ve bu yasaların değiştirilmesi doğrultusunda düşünce belirtmişlerdir. Mahkemeniz de dahil olmak üzere bir çok kurum da Anayasa’nın değiştirilmesi doğrultusunda düşünce belirtmişlerdir. Dolayısıyla bu konuda Türkiye toplumunda bir oydaşma oluşmuştur. Belirtilen konularda TBMM’nin ilgili komisyonları çalışmalara başlamıştır.
Görüldüğü üzere gerçekleşmesi kuvvetle muhtemel olan bu değişikliklerin gerçekleşmesi halinde, davanın esastan incelenmesi imkanı dahi kalmayacağından, bu gelişmelerin bekletici sorun yapılması gerekmektedir.
TBKP programında Kürt Sorununa yer verildiği için Mahkemenizce hakkında kapatma karan verilmiştir. Bu partinin yetkili organlarınca kapatma kararına karşı, “Bireysel Başvuru hakkı” kullanılarak AlHK’nuna gidilmiştir. Başvuru, komisyon tarafından incelemeye alınmıştır, inceleme sonucunda, AlHS’ne ve Ek Protokol hükümlerine aykırılık sonucuna varılırsa; bu kararın önemli boyutlarda hukuksal sıkıntılar yaratacağı açıktır. Halkın Emek Partisi’nin kapatılması durumunda aynı süreç yaşanacağından, TBKP’nin başvurusunun sonucunun beklenmesi hususunun bekletici sorun yapılması gerekmektedir.
VII- İddianamedeki Temel Olguların Değerlendirilmesi.
Siyasi Partiler demokratik hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır. Olmazsa olmaz koşuludur. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan beri kurulan siyasî partilere bakıldığında, bu kurala pek de uyulmadığı, Türkiye’nin bir siyasi partiler mezarlığı haline getirildiği görülmektedir. Şimdiye kadar kapatılan siyasi partilere bakarsak; Terakki Perver Cumhuriyet Fırkası-Serbest Cumhuriyet Fırkası-Türk Cumhuriyet Amele ve Cumhuriyet Partisi-Milli Kalkınma Partisi-Çiftçi Köylü Partisi-Türkiye Sosyalist Partisi-Türkiye Sosyalist İşçi Partisi-Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi-İslam Koruma Partisi-Millet Partisi-İslam Demokrat Partisi-Türkiye İşçi Çiftçi Partisi-Türkiye İleri Ülkü Partisi-Türkiye İşçi Partisi-Türkiye Emekçi Partisi-Huzur Partisi-Türkiye Birleşik Komünist Partisi ve Sosyalist Parti’nin kuruluşlarından kısa süre sonra siyasi hayatlarına son verilmiştir. Kapatılan bu partilerden henüz teşkilatlarını dahi kuramayanlar da olmuştur. Bir kısmının kapatılma nedenleri ise; zayıfta olsa resmi ideolojiyi veya uygulamayı eleştirmeleridir. Resmi ideolojinin güdümünden çıkan siyasi partilere hiç yaşam hakkı tanınmazken, darbeler dönemlerinde resmi ideolojiden yana olan düzen partileri de kapatılmıştır. 1960 darbesinde dönemin iktidar partisi olan Demokrat Parti, 1980 darbesinde ise tüm siyasi partiler kapatılmıştır.
Türkiye siyasal tarihi açık olarak göstermiştir ki, parti kapatmak, sadece demokrasiye, çok partili rejimi ve çağdaşlaşmayı geciktirici etkisi vardır. Çünkü kapatılan hemen her partinin benzer düşünce ve eylemlilik çerçevesinde bir süre sonra yakın isimle onaya çıktığının tanıkları durumundayız. Bu nedenle de davadan beklenen “kamu menfaati” gerçekleşmeyecektir.
İddianame, 70 yıllık resmi ideolojinin yansıması ve savunulmasıdır. Dogmatizm temel alınarak, Anayasa’nın ideolojik bir belge olduğu vurgulanarak, ulus, dil ve kültür gibi sosyolojik gerçekler bu perspektifte sınırları çizilerek; buna aykırı düşünce suç sayılmıştır. Bu düşünce taranın bariz kanıtı, tamamen ideolojik nitelikte bulunan Başlangıç Kısmı’na aykırılığın suç sayılmasıdır.
İddianamedeki dogmatizm genel olmayıp, Türk ırkı esasına dayanmaktadır. Bu dogmatizm ifade edilirken, ırk aleyhtarı kavramlar kullanılarak demokratik bir düşünce biçimi verilmeye çalışılmıştır. Esasen bu tutum iddiaya has değildir. Erkin temelini oluşturmaktadır. Erk, çifte standartlı, çift mantık taşımaktadır; gizlilik, hiy-le-i şer, demogoji, gerçekleri çarpıtma, zayıfı ezme güdüsü, fiziksel ve düşünsel zor kullanma, zor ve şiddete karşıymış gibi görünme en yaygın yöntem olmaktadır, iddianamede belli bir otoriter-totaliterlik hakim olmakla birlikte, hukuk devleti olma iddiası da elden bırakılmamaktadır.
İddia makamı biryandan “ırkçılık esas”nı yasal temellere dayandırmaya çalışmakta, diğer yandan Halkın Emek Partisi’nin ırkçılık aleyhtarı sosyolojik gerçekleri dile getirmesini ırkçılıkla mahkum etmeye çalışmaktadır.
1982 Anayasası, militarist merkeziyetçi, bürokratik, otoriter bir toplum yaratmayı hedeflemiştir. Bu nedenle ideolojiye ağırlık verilmiştir. Türdeş bir toplum hedeflenerek, günümüz insanlık ailesinin temel değerleri kaâle alınmamıştır. Bu ruh halı iddianamede de hakim olmuştur.
İddia makamı temel düşüncesini Anayasa’nın “başlangıç kısmına” dayandırmıştır. Bu kısım ise herkesin Türk’lüğün tarihi ve manevi değerlerine göre Dünyayı yorumlama zorunluluğu getirmektedir. Oysaki böyle bir zorunluluk bulunmamaktadır.
Cumhuriyetin kuruluş yıllarında, temel, Türk ve Kürt halkları tarafından atılmıştır, iddianamede ise Türk ırkından başka bir ırkın, dilin veya kültürün bulunduğunu söylemek suç olarak kabul edilmiştir. Bu ise toplum bireylerinin bir arada bulunmasının meşru temeline aykırıdır.
İddia makamı (devletin tekliği ilkesine aykırılık) konusunda Genel Başkanın “İdari federasyon tartışılmalıdır” düşüncesini esas almaktadır. İddia makamı Genel Başkanın tanımadığı idari federasyon modelini anlamamıştır. Zincirleme bir metod ile, basit bir yerinden yönetim değişikliğinin Anayasasının 127. maddesinin son fıkrasına göre mali idareler modelini aşacağını, bu modelin giderek federasyona oradan da özerkliğe gideceğini ve böylelikle devletin bölünüp parçalanacağını ileri sürmek hukuk mantığıyla bağdaşmaz. Siyasi partilerin yönetim modelleri hakkında düşünce üretmeleri olağandır. Aksi halde farklı partilere gerek olmazdı.
Günümüzde parti kapatma girdapları hala aşılamamıştır, iktidar muhalifi olan, düzeni eleştiren ve kardeşliği savunan partiler kapatabilmektedir. Kapatmaya gerekçe gösterilen sebepler, 70 yıllık resmi ideolojinin değişmeyen gerekçeleridir. Rejim ve ideolojisi güvensiz olduğundan muhalif olabilecek düşüncelere yaşama olanağı tanınmamaktadır.
İddia makamının “devlet’in ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü aleyhine faaliyette bulunma” savı bir slogandır. Resmi ideolojinin varolma koşullarım dikkate alarak hayat vereceği soyut ve Türkiye’de yaşayan halkların inkarı temelinde geliştirilmiş, yaşanan gerçekliğe aykırı bir kavramdır.
Kürtler, Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşunda Türkler kadar kan vermişlerdir. Ancak Cumhuriyetin kuruluşundan Kürt’lere verilen sözler tutulmamıştır.
Bu nedenle birçok toplumsal başkaldırılar yaşanmıştır. Yakın süreçte ise, Kürt’lerin kimliklerinin tanınması yolunda ısrarlı istemleri karşısında devlet Kürt kimliğini tanıdığını, bu kimliğin tanınmasının Türkiye Cumhuriyetinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayacağını belirtmiştir.
Başbakan Süleyman DEMİREL, 9 Aralık 1991 tarihli konuşmasında şunları söylemiştir: “. . . Bu devleti Türk ırkından gelen insanlar kurmuş. . . diğerleri ikinci sınıf vatandaş değildir. Beraber kurmuşuz. Kader birliğimizi rıza ile kurmuşuz. Biz-Siz diye bir şey yok, hepimiz varız. Hepimiz varsak buradaki insan Kürtçe konuşan Kürt asıllıyım diyen insanada Kürt kimliği diyoruz. Artık buna karşı çıkmakta mümkün değildir. Hayır arkadaş sen Orta Asya’dan geldin, bizde ordan geldik ama yolda gelirken dillerimiz değişti diyemeyiz yani Kürt realitesini Türkiye tanıyacaksa ki tanımıştır ve bana göre son l senenin en önemli olayı budur. Kürt realitesini tanımak aslında Türkiye’nin birliğini muhafazaya mani değildir. . .”
Görüldüğü gibi Kürt gerçekliğinin bulunduğunu buna bağlı olarak Halklarının bulunduğunu herkes söylemektedir. Halkın Emek Partisi’nin Kürt gerçekliğini dile getirmesi gerçeklere uygun olup hukuka da aykırı değildir.
VIII. Mihrak Olma İddiası.
İddianamede parti üyeleri hakkında 3713 sayılı terörle mücadele yasasa’nın 8. maddesi uyarınca yurdun çeşitli yerlerinde il kadar kamu davası açıldığı, Siyasi Partiler Yasası’nın 78, 80 ve 81. maddelerine aykırı fiillerin parti üyelerince yoğun bir şekilde işlendiği, davalı partinin Merkez Karar ve Yönetim Kurulunun üyelerce işlenen bu fiilleri açıkça red etmediği veya kınamadığı için parti üyelerinin sözü edilen fiillerini zımnen benimsediği, belirtilmektedir.
Daha öncede belirttiğimiz gibi 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun 101. maddesinin (b) bendinde partileri bağlayıcı beyanda bulunacak kişiler ile bağlayıcı karar alacak kurullar tek tek sayılmış olup, davalı parti açısından bunlar: Genel Başkan, Genel Sekreter, Parti Meclisi ve Parti Büyük Kongresidir.
Aynı maddenin (d) bendinde ise, “(b) bendinde sayılanlar dışında kalan parti organı, merci veya kurulu tarafından bu kanunun 4. kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı fiilin işlenmesi halinde, fiilin işlendiği tarihten başlayarak 2 yılı geçmemiş ise, Cumhuriyet Başsavcılığı söz konusu organ, merci veya kurulun işten el çektirilmesini yazı ile o partiden ister. Parti üyeleri 4. kısımda yer alan maddeler hükümlerine aykırı fiil ve konuşmalarından dolayı hüküm giyerler ise, Cumhuriyet Başsavcılığı bu üyelerin partiden kesin olarak çıkarılmasını o partiden ister.
Siyasi parti, tebliğ tarihinden itibaren 30 gün içinde istem yazısında belirtilen hususu yerine getirmediği taktirde, Cumhuriyet Başsavcılığı Anayasa Mahkemesinde o siyasi partinin kapatılması hakkında dava açar. . .” Hükmü yer almaktadır.
İddianamenin bu bölümünde Cumhuriyet Başsavcılığı Siyasi Partiler Yasası’nın 101/d maddesini hiç nazara almamıştır. Yasa üyeler yönünden hüküm giyme şartını öngördüğü halde, iddianamede henüz karara bağlanmamış derdest davalar delil olarak gösterilmiştir.
Bugüne değin bir kez Celil BEDİKANLI adlı üyenin ihracı Cumhuriyet Başsavcılığınca istenmiş olup, istem davalı parti tarafından derhal yerine getirilmiştir bunun dışında herhangi bir istem vaki olmamıştır.
Belirtilen maddenin açık metni karşısında iddianamedeki mihrak olma iddiası hukuki mesnetten yoksundur. Davalı partinin il ilçe örgütlerince veya üyelerince 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun 4. kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı fiil işlenmiş ise, öncelikle Cumhuriyet Başsavcılığı yasa ile kendisine verilen görevi yerine getirmeliydi. Davalı partiden istemde bulunup istemini yerine getirmemesi halinde iddianamede yer alan bu konuya yer verilmeliydi. Bu yapılmadığı için iddianamedeki mihrak olma iddiasının incelemeye almaksızın reddi gerekir.
Özet olarak Halkın Emek Partisi, Sosyal Hukuk Devletinin ve Demokratik sivil bir refah toplumunun gerçekleşmesini amaçlayan, bunun da Türk ve Kürt halklarının eşitliği, kardeşliği ve gönüllü birliği ile mümkün olacağına inanan ve çalışmalarında hukuki çerçeve içinde kalmaya özen gösteren bir siyasi partidir.
İddianamede Halkın Emek Partisi hakkında ileri sürülen iddiaların tamamı hukuki dayanaktan yoksundur. Anlaşılan odur ki, Halkın Emek Partisi düzenin çizdiği sınırları zorladığı, düzenin güdümüne girmediği için hukuki mesnetten yoksun, siyasi yönü ağırlıklı bir karar sonucu olan bu kapatılma davası ile karşı karşıya kalmıştır.
Sayın Mahkemenizin, Siyasi Partilerin kapatılmasının Demokratikleşme sürecini uzatmaktan başka bir şeye yaramadığı gerçeğini göz önünde tutarak, özellikle hukukun genel ilkelerine, demokrasinin evrensel kurallarına ve Türkiye’nin imzaladığı uluslararası sözleşmelere dayanarak, hukuki mesnetten yoksun işbu davayı red edeceği inancındayız.
Anayasa’ya aykırılık iddiamızın incelenerek, Siyasi Partiler Yasası’nın İPTALİNE,
6- Davanın REDDİNE karar verilmesini davalı parti adına vekaletten dileriz.” denilmektedir.
III – YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞININ ESAS HAKKINDAKİ GÖRÜŞÜ
22.10.1992 günlü SP.31.HZ. 1992/59 sayılı esas hakkındaki görüşünde aynen:
“Davalı Halkın Emek Partisi hakkında 3.7.1992 tarihli iddianamemizle açtığımız dava dolayısıyla Yüksek Mahkemenizce istenilen esas hakkındaki görüşümüz aşağıda sunulmuştur.
Ancak, öncelikle savunmada belirtilen bazı hususlara cevap verme ve açıklık kazandırmanın yararlı olacağı düşünülmektedir.
Davalı siyasi partinin Ön savunmasında iddianamenin dayanağı olan Siyasi Partiler Yasasının (bundan sonra “SPY” şeklinde belirtilecektir.) Anayasaya aykırı olduğu gerekçesiyle tümünün iptal edilmesi isteğinde bulunulmuştur.
Anayasanın geçici 15. maddesinin son fıkrasında; 12.9.1980 tarihinden ilk genel seçimler sonucu toplanacak Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Başkanlık Divanı oluşturuluncaya kadar geçecek süre içinde çıkarılan kanunlar, kanun hükmündeki kararnameler ile 2324 sayılı Anayasa Düzeni Hakkında Kanun uyarınca alınan karar tasarruflarının Anayasaya aykırılığının ileri sürülemiyeceği belirtilmiş ve böylece yetkili organca kaldırılıncaya veya değiştirilinceye kadar Anayasaya uygunluk denetimi yoluyla bu hükümlerin tartışılması önlenmek istenmiştir.
İptali istenen yasanın, 6.11.1983 tarihinde yapılan genel seçimler sonucu toplanan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin ilk Başkanlık Divanının oluştuğu tarihten önce, 22.4.1983 tarihinde kabul edilmiş olması karşısında geçici 15. maddenin son fıkrası hükmüne göre Anayasaya aykırılığı iddia edilemeyeceğinden isteğin reddi gereklidir.
Davalı siyasi partinin bir diğer savunması, kapatma davasının sebeplerinden biri olan “kanunsuz faaliyetlere mihrak olma” iddiası bakımından, öncelikle SPY. nın 9. maddesine göre ihtarda bulunulması gerekmesine rağmen bu ihtarın yapılmamış olmasıdır. Anılan yasanın sistematiğine göre 9. maddenin siyasi partilerin teşkilatlanması başlıklı ikinci kısmının kuruluş aşamasını düzenleyen birinci bölümünde yer aldığı ve “Cumhuriyet Başsavcılığının partilerin kuruluşunu denetlemesi” matlabını taşıdığı görülmektedir: Bu madde hükmüne göre, Cumhuriyet Başsavcılığı kurulan partilerin tüzük ve programlarının ve kurucularının hukuki durumlarını Anayasa ve yasa hükümlerine uygunluğunu ve belgelerinin tamam olup olmadığını inceler. Bunlarda herhangi bir eksikliğin tespiti halinde giderilmesini, ayrıca ek bilgi veya belgeye lüzum görürse gönderilmesini ister. Eksikliğin belirli süre içinde giderilmemesi veya istenen ek bilgi ve belgelerin gönderilmemesi halinde, siyasi partilerin kapatılmasına ilişkin hükümler uygulanır. Bu madde hükmünden açıkça anlaşıldığı üzere, ön savunmada “ihtar” olarak adlandırılmış bulunan Cumhuriyet Başsavcılığının yazılı istemi, eksik görülen hususların giderilmesi veya gerekli görülen ek bilgi ve belgelerin gönderilmesine ilişkindir ve partinin kuruluş evresini takip eden inceleme evresinde sözkonusu olabilecek bir işlemdir.
Bu durum karşısında, Cumhuriyet Başsavcılığımızca davalı parti aleyhine açılmış olan kapatma davası partinin kuruluş evresinde tespit edilen eksikliğin giderilmemesi ya da gerekli görülen ek belge ve bilgilerin gönderilmemesine dayanmadığından SPY. nın 9. maddesinin burada uygulanma yeri yoktur.
Ön savunma dilekçesinde yer alan hususlardan birisi de duruşma yapılması isteğidir.
Anayasanın, Anayasa Mahkemesinin çalışma ve yargılama usullerini düzenleyen 149. maddesinin son fıkrasında, mahkemenin Yüce Divan sıfatıyla baktığı davalar dışında kalan işleri dosya üzerinde niceleyeceği hükmü getirilmiştir. Aynı husus SPY. nın 98. maddesinin ilk fıkrasında kapatma davasında açıkça söz edilmek suretiyle tekrarlanmış, 2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Yasanın 33. maddesinde de Anayasadaki hükme paralel olarak siyasi partilerin kapatılmasına ilişkin davaların Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu hükümleri uygulanmak suretiyle dosya üzerinde incelenip karara bağlanacağı esası getirilmiş, ancak gerek SPY. nın, gerekse 2949 sayılı yasanın anılan maddelerinde, Anayasa Mahkemesi’ne, gerek gördüğü hallerde sözlü açıklamalarını dinlemek için ilgilileri ve konu hakkında bilgisi olanları çağırma yetkisi tanınmış bulunmaktadır. Birer özel yargılama hukuku hükmü niteliğinde olan ve kamu düzenini ilgilendiren bu yasal düzenleme karşısında, yüksek mahkemenize tanınan dinleme yetkisini kullanma bakımından taktir hakkı saklı kalmak üzere, parti kapatma davalarında duruşma açılması mümkün değildir. Şimdiye kadarki uygulama da bu şekilde olmuştur.
Ön savunmada yer alan bir diğer husus, beyan ve kararları partiyi bağlamayan kişi ve kurulların beyan ve kararlarının da bağlayıcılığının kabul edilmiş olmasıdır.
İddianamede, partili görevlilerin sıfatlarına göre parti tüzel kişiliğini sorumlu kılacak kişiler ile böyle olmayanlar arasında beyanlarına yapılan göndermeler bakımından bir ayırım yapılmış ve herhangi bir yanlış anlamaya meydan vermeme ve bütünüyle değerlendirmelerine imkan sağlama amacıyla parti tüzel kişiliğini sorumlu kılan parti görevlilerinin beyanlarının tamamı iddianameye aktarılmış, diğer partililerin beyanları ise davanın konusu ile ilgili olduğu ölçüde belirtilmiştir. Parti tüzel kişiliğini sorumlu kılan partili görevlilerin konuşmalarındaki davanın konusu itibarıyla önemli ve gerekli görülen kısmaların bütünlüğü bozmadan Ayrıca ve vurgulanarak ifade edilmesi doğaldır. Partinin tüzel kişiliğini bağlayıcı olmayan beyan ve eylemlere iddianamede yer verilmesinin sebebi, 115. sayfada açıklandığı üzere, bu kimselerin beyan ve eylemleriyle davalı partinin genel başkan ve genel sekreterlerinin davaya esas alınan beyanları arasındaki ayniyeti ve partide işlenmekte bulunan ana fikrin etki alanı ve biçimini göstermeye yönelik olmasıdır. Kuşkusuz davanın dayanaklarından birisini oluşturan beyanlar sadece SPY. ve parti tüzüğü hükümlerine göre parti tüzel kişiliğini sorumlu kılan genel başkan ve genel sekreterlerin beyanlarıdır. Bu husus iddianamenin 7 ve 131 inci sayfalarında belirtilmiştir. İddianamenin hiçbir yerinde parti tüzel kişiliğini bağlayıcı yetkisi bulunmayan kişi ve kurulların beyanlarının partiyi doğrudan sorumlu kılacağına ilişkin bir açıklama ve kabul bulunmamaktadır Sadece, 131. sayfada SPY. nın 101/b maddesindeki genel başkan ve genel sekretere sorumluluk yükleyen hüküm bulunmamış olsa dahi, anılan kimselerin beyanlarının yine de parti tüzel kişiliğini bağlayıcı nitelikte sayılması gerekeceği bir görüş olarak belirtilmiştir. Bu itibarla iddianamede partiyi bağlamayan kişi ve kurulların beyan ve kararlarının bağlayıcılığının kabul edildiğine dair savunmada da isabet bulunmamaktadır.
Ön savunmada bir başka husus olarak, Türkiye’nin imzaladığı insan Haklan Evrensel Bildirisi, Avrupa insan Haklan Sözleşmesi, Helsinki Nihai Senedi ve Paris Şartı gibi uluslararası sözleşmeler dikkate alınmadan dava açılmış olduğu ve bunun iç hukuka ve uluslararası hukuka aykırılık oluşturduğu ileri sürülmüş, ancak davanın bu uluslararası belgelerin hangi hükümlerine aykırı olduğu belirtilmemiştir.
İnsan Hakları Evrensel Bildirisi bir uluslararası sözleşme olmayıp, Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 10.12.1948 tarihinde kabul ettiği bir metindir. Türkiye de buna olumlu oy vermiş ve Bakanlar Kurulu Kararıyla 27.5.1949 tarihli Resmi Gazetede yayımlanmıştır. Kendiliğinden bağlayıcı niteliği bulunmamaktadır. .
Gerek bu bildiride, gerekse Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde davanın açılmasına ve görülmesine engel teşkil edecek bir hüküm mevcut değildir.
1990 tarihli “Yeni Bir Avrupa için Paris Şartı” ise, 1975 yılında imzalanan Avrupa Güvenlik ve işbirliği Konferansının başlangıç belgesi olarak imzalanan Helsinki Nihai Senedi doğrultusunda tanzim ve imza edilmiş olup, uluslarası sözleşme niteliği taşımamaktadır. TBMM’den de geçmemiştir, imzacı devletlere bazı hedefler gösterir. Irkçı davranışları, etnik düşmanlığı ve terörizmi kınayan hükümler içermekte, ülke bütünlüğü ve demokratik düzeni yıkma girişimlerine karşı uluslararası koruma çağrısı öngörmektedir. Bu belgede de davanın açılmasına ve görülmesine engel bir hüküm bulunmamaktadır.
I-Giriş
SPY. nın 3. maddesi siyasi partileri, “Anayasa ve kanunlara uygun olarak, milletvekili seçimleri yoluyla, tüzük ve programlarında belirlenen görüşleri doğrultusunda çalışmaları ve açık propagandaları ile milli iradenin oluşmasını sağlayarak demokratik bir devlet ve toplum düzeni içinde ülkenin çağdaş medeniyet seviyesine ulaşması amacını güden ve ülke çapında faaliyet göstermek üzere teşkilatlanan tüzel kişiliğe sahip kuruluşlar” olarak tanımlamaktadır. Bu tanımlamadan çıkan ilk sonuç, siyasi partilerin tüzük ve programlarıyla çalışmalarının Anayasa ile yasalara uygun olması şartıdır.
Anayasanın 68. maddesinde ifadesini bulan, siyasi partilerin demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları olduğu yolundaki anlayış doğal olarak onlar için bir güvence niteliğinde ise de, bu koruyucu düzenlemenin mutlak olmadığı, siyasi partilerin toplum yararım sağlama amacıyla Anayasa ve yasalar tarafından öngörülmüş, sınırlamalar içinde hareket ettikleri ölçüde işlerlik kazanacağı, aksine davranış içinde bulunan siyasi partilerin bu güvenceden yararlanamayacakları ve kapatılma yaptırımı ile karşılaşacakları bilinen bir gerçektir.
Anayasanın 68. maddesinin beşinci fıkrası ile SPY. nın 102. maddesinin Cumhuriyet Başsavcılığımıza yüklemiş olduğu siyasi partilerin faaliyetlerinin takibi görevi çerçevesinde, davalı partinin faaliyetleri, diğer partilerle birlikte, davanın açılmasından önce olduğu gibi açılmasından sonra da izlenegelmiştir.
II- Konuyla İlgili Yasal Düzenlemeler
Bu hususta iddianamenin 3-7. sayfalarında açıklama yapıldığından, tekrardan kaçınma amacıyla burada yeniden belirtilmemiştir. Bu bakımdan iddianamenin anılan sayfalarına gönderme yapmakla yetiniyoruz.
III- Açıklamalar
İddianamenin 7. sayfasında, SPY. nın 106. maddesi gereğince yerel idari merciler ve Cumhuriyet Savcılıkları tarafından Cumhuriyet Başsavcılığımıza intikal ettirilen bir kısım bilgi ve belgelerin incelenmesinde beyanlarıyla parti tüzel kişiliğini sorumlu kılan genel başkan ve genel sekreter gibi görevlilerin muhtelif yer ve tarihlerdeki konuşmalarında, iddianame ile esas hakkındaki görüşümüzün (II) no.lu bölümünde belirtilmiş bulunan yasaklamalara aykırı nitelikte beyanlarda bulundukları tespit edilmiş ve bunların tamamı aşağıdaki sistematik dahilinde iddianameye aktarılmış bulunmaktadır
A- Genel Başkanların Beyanları
1- Eski Genel Başkan Fehmi Işıklar’ın beyanları
26.1.1991 tarihli konuşması (s. 7-16)
23.2.1991 tarihli konuşması (s. 16-18)
21.3.1991 tarihli konuşması (s. 18-21)
22.3.1991 tarihli konuşması (s. 22-27)
26.3.1991 tarihli konuşması (s. 27-29) O 8.5.1991 tarihli konuşması (s. 29-31) g) 10.7.1991 tarihli konuşması (s. 31-33) n) 7.9.1991 tarihli konuşması (s. 33-36)
Genel Başkan Vekili Ahmet Karataş’ın beyanları:
15.12.1991 tarihli konuşması (s. 36-43)
Eski Genel Başkan Feridun Yazar’ın beyanları:
Sabah Gazetesi’nin 1-5 Şubat 1992 tarihli nüshalarında yayımlanan beyanları (s. 43-60)
20.4.1992 tarihli konuşması (s.60-65)
Milliyet Gazetesi’nin 1.6.1992 tarihli nüshasındaki beyanları, (s. 65)
d) 19.9.1992 tarihinde yapılan 2. Olağanüstü Kongredeki konuşması: (Davanın açılış tarihinden sonra yapıldığı için tamamı aşağıya alınmıştır)
“Sayın basın mensupları, birazcık geriye doğru giderseniz herkesin fotoğraf çekme veya videoya alma hakkını kısıtlamamış olursunuz. Rica edeyim. Sayın basın mensupları, saygıdeğer konuklar çilekeş delegeler ve sayın seyirciler HEP’in ikinci Olağan (olağanüstü olmalı) kuruluna hoşgeldiniz. Dünyada siyasi gelişmeleri izlerken Ortadoğu’da oluşan olaylar ve Türkiye’deki siyasi gelişmeler bizim ikinci olağan (olağanüstü olmalı) genel kurulumuzu yapmayı gerekli kıldı. Bizi (Sizi olmalı) ikinci defa buralara kadar yorduğumuz için ve bu sıcak havayı sizinle paylaştığımız için gerçekten mutluluk duyuyorum. Sanırım tahminen 9-10 ay önce yine bu salonda birlikteydik ve o zaman sizin değerli oylarınızla seçildiğim bu onurlu görevi bugüne kadar imkanlarım ölçüsünde, gücümün yettiği kadar, size layık olacak (olabilecek) bir biçimde yerine getirmeye çalıştım. Eksiklerim mutlaka vardır, yanlışlarım mutlaka vardır. Ama bunların yapabildiğim kadarını, size layık olabilecek kadar olanını yaptım ve bundan da gerçekten mutluluk duyuyorum. Bu onuru yaşamımın sonuna kadar taşıyacağım. Her yerde söylediğim gibi şöyle bir giriş yapmak istiyorum. Halkın Emek Partisi bir insana benzetilecek olursa bebekçik (bebeklik) çağı vardır, çocukluk çağı vardır, delikanlılık çağı vardır. Bir partinin bir insana benzetildiği zaman ama artık HEP’i bebekliği aşmış, çocukluğu aşmış, delikanlılık dönemini bile aşmış, askerliğini yapmış, evlilik sorumluluğu altına giren bir olgunluğa erişmiş durumdadır, l Kasım’da seçimlere katılarak bu olgunluğu taşımak istiyoruz artık. Divan başkanımızın da belirttiği gibi dünyada herkesin gönlünden geçen sloganlara sonsuz saygımız vardır. Ancak bu dönemi aşmış durumda bulunuyoruz artık. Türkiye’de halka gip (gidip) bize oy verin sizi yönetmeye talibiz diyoruz. Türkiye’nin düzenini değiştirmeye talibiz diyoruz; insanların hak ve demokratik özgürlüklerinin yılmaz savunucusuyuz diyoruz. Bunu sloganlarla yapamayız. Birlikte yapmalıyız. El ele vermeliyiz. Omuz omuza vermeliyiz. Ve kendimizi çok ciddi bir görev karşısında kamuoyuna ispat etmeyi istiyoruz. Hepinizin bildiği gibi dünyanın gelişmelerinde Sovyetler Birliği sol grubun dağılmasıyla birlikte yeni gelişmeler yeni polika (politika) gelişmeleri ortaya çıkmış bulunuyor. Tek başına dünyada hakimiyeti kuran sağ grup ve onun en büyük temsilcisi bulunan ABD’nin kurmak istediği yeni düzen el-betteki istesek de, istemesek de, beğensek de, beğenmesek de içinde yaşadığımız Ortadoğu koşullarında bizi çok yakından ilgilendirmektedir. Ortadoğu’da gelişen olaylar Kürt halkının direk (direkt) özgürlük mücadelesi ile ilgili olaylardır. Uzun yıllardan bu yana, belki bin yıl, belki de daha fazla, bu Ortadoğu’da bir Kürt halkı yaşıyordu. Zaman zaman belki uluslaştı, belki uluslaşmada ama daha sonra aralarına konulmuş bulunan sun’i sınırlarla dört parçaya bölünerek kimliğinden yoksun bırakılmak istendi, dilinden yoksun bırakılmak istendi ve bazı tezgahlarla bu dört parçada yaşayan halk paramparça edilerek zaman zaman birbirine düşman edilerek, bir birine kırdırtılarak üzerlerindeki hakimiyet bugüne kadar devam edilerek geldi, içinde bulunduğumuz koşullar Ortadoğudaki koşullar son derece önemli koşullan arz etmektedir. Giderek Türkiye’nin bütünlüğünü etkileyen bir iç savaşa sürükleyen ve kardeşi kardeşe boğazlatacak olan bir konuma getirilmiş bulunmaktadır, işte Halkın Emek Partisi dünyada Azerilere tanınan özgürlüğün, Bosna-Hersek’de haklı olarak müsleteman (müsliiman) Boşnaklara tanınan özgürlüğün, Kuzey Kafkasya’da üç milyon vatandaşı Abazalıİara yapılan saldırılan ve soykırımı lanetliyerek, onların da özgür olmasını isteyerek Türkiye’de ve dünyada Ortadoğu’da özgür kalmayan bir tek balkın kalmasını istemiyoruz ve diyoruz ki her halkın hakkı olan özgürlük Kürtlerin de hakkıdır. Ama bir şey daha söylüyoruz, diyoruz ki biz bunu barışçı demokratik ve siyasi çözümlerle çözelim, daha fazla kan dökülmesine meydan vermiyelim. Birbirimizi suçlamakla, birbirimizi (birbirimize) yapıştırmalar (Yakıştırmalar) yapmakla hiç kimsenin faydası yoktur, ve (ne) Türkün Kürdü katletmeye ne de Kürdün Türkü kötülemeye hakkı yoktur. B unlan ortadan kaldırabilmek şölenizmi (şovenizmi) kırabilmek, herkesi kendi kimliği ile, özgürce kültür ve diliyle yaşayabileceği bir Türkiye yaratalım istiyoruz. Huçkümsinun (hiçkimsenin) hakkı bir başkasının teminatı altında olmasın kimse kimsenin kimliğini inkar etmesin herkes kendi kimliği ile yaşasın diyoruz. Birlikte kurduk bu Cumhuriyeti diyoruz. Birlikte kurduk. Geliniz diyoruz 2000 yılına doğru giderken ikinci defa bu Cumhuriyeti kuralım diyoruz. Ama Cumhuriyeti kurarken herkesin kendi kimliği ve özgürlükleri ile yaşayabileceği, Kürdün Kürt gibi yaşayacağı, Türkün Türk gibi yaşayacağı, Çerkezin Çerkez gibi yaşayacağı bir dünyayı oluşturalım, kardeşliği sağlıyalım. Dökülen kanlan önlüyeliın. Başvurduk, çok başvurduk, uğraştık on ay görevim süresince bu iş için sürekli çalıştık, bundan sonra da hayatım boyunca da çalışacağım. Siyasi baş liderlere başvurduk. Sırasıyla Başbakan yardımcısı SHP Genel Başkanı Erdal İnönü’yle görüştük. ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz’la görüştük. Sayın Ecevit’le görüştük. Sayın Türkeş’le görüştük. Sayın Erbakan’Ia görüştük. Avrupa’nın bütün Büyükelçileriyle görüştük, bütün basın mensuplarıyla görüştük. Türkiye’deki bu kanı birlikte durduralım dedik. Gelin bir çözüm getirelim, kardeş kardeşi vurmasın, bizim içimiz kan ağlıyor, ölen PKK. liye de üzülüyorum, Ölen polisede üzülüyorum, ölen halka da üzülüyorum. Hiç bir damla kanın akmasını istemiyoruz dedik. Bu kanı durduralım, bu bizim elimizdedir dedim. Türkiye Büyük Millet Meclisinde çözelim dedik. Eğer TBMM. Türkiye’nin sorunlarını çözemiyorsa, eğer orada söz sahibi değilse, eğer onun üstünde kurullar var ise bu insanlar bu parlamentoda halkın sırtından niçin maaş alıyorlar, çekip gitsinler diyoruz. Ne dediysek bize falan falanın uzantısısınız dediler, haksız suçlamalarda bulundular. Her yerde her zaman söyledim PKK. ler bu memlekete aydan gelmediler dedim. Aydan gelmediler bunlar. Bu ülkenin çocuklarıdır. Bu halkın çocuklarıdır. Bunları red edemezsiniz. Aydan gelmiş gibi gösteremezsiniz başka bir devlet tahrik ediyor gibi gösteremezsiniz. Akıllı olun, bunun nedenlerini koyalım niçin böyle bir mücadele yöntemine başvurmuşlar dedim. Bunu tartışalım ortaya koyalım dedim, ilişkiniz nedir dediler. Şunu söyleyeyim dedim. Şimdi yine burada söylüyorum. Bizim organik hiç bir bağımız yok. Ne biz onların uzamışıyız. Ne de onlar bizim uzantımızdır dedim. Ama biz akrabayız dedim. Akrabayız. Niçin akrabayız, nasıl akrabayız’ Bir köydeki insanın, bir köydeki ailelerin gençlerinin bir kısmı orda, bir kısmı burda, bir kısmı başka partilerde yanlız biz mi akrabayız. O bölgedeki yaşayanlar politika yapanlar hepsi akrabadır. SHP’de akrabadır. ANAP’da akrabadır, DYP’de akrabadır. Çünkü onların da akrabaları orada, işte milletvekili çocukları dağa gidip karışıyor, mücadele veriyor. Peki şimdi o akraba değilmi, kendi çocuğuyla, işte bu anlamda akrabayız diyoruz ve bir olay daha var. Biz de bir Kürt partisi olmamakla birlikte Türkiye partisi olmakla birlikte Türkiye’deki Kürt sorunu çözülmedikçe başka sorunların çözülmesine imkan olmadığına inanıyoruz. Onlar da kendi yöntemleriyle kendilerine seçtikleri bir yöntemle Kürt sorununu çözmeye çalışıyorlar. Zaman zaman söylediklerimiz birbirine benzeyebilir. Ama bu hangi parti olduğumuzu göstermez. Ve dedik ki buyurun gelin Milliyet Gazetesi’nde izlediniz, olayı çözebilmek için kanı durdurabilmek için gidelim Abdullah Öcalan’la görüşelim, buyurun gelin herkesi davet ediyorum. Bu kanı durduralım, ben hazırım. Bu işe yeni yönetici arkadaşlarım da hazırdır bu işe. Biz bu kanı durdurabilmek için Türkiye’deki barışı sağlayabilmek için insanları mutlu bir ülkede yaşatabilmek el ele birlikte özgürce yaşayabilmek için her türlü yola başvururuz. Bize haber geldi kabul ediyorum dedi Abdullah Öcalan. Yakında gideceğiz herhalde ama huzurunuzda davet ediyorum. Sloganı bırakalım arkadaşlar, huzurunuzda herkesi davet ediyorum. Bütün siyasi temsilcilerini Türkiye akan kanın sorumluluğunu taşıyan ve durmak isteyen tüm Türkiye demokratiyetlerini (demokratlarını), basın mensuplarını gidelim tarafsızca görüşelim ne istiyor, ne istemiyor bu Türkiye’den onu kamuoyuna aktaralım. Bana diyorlar ki bu şeydir efendim, bu fiili bir diyalogdur. Diyalog kurmanın kötülüğünü dünyanın hiç bir yerinde görmedim. Diyalog insanlara mutluluk getiren anlaşma yollarını getiren, çözümler getiren bir olaydır. Bu diyalogu her zaman kurmak lazımdır ve kurulmasına gerektirdiğine inanıyorum değerli arkadaşlar. Partimiz hakkında kapatma kararı verilmek üzere dava açıldı. Henüz bitmedi. Olay şudur: Bizim hakkımızda açılan davada suçlanan olay şu, Kürt halkı vardır dediğimiz için bu parti Anayasaya aykırıdır. Diyorum ki federasyonu Cumhurbaşkanı bile tartışalım diyor. Başbakan Kürt kimliğini tanıyorum diyor. Başbakan yardımcısı tanıyorum diyor. Sayın Türkeş’le görüştüğümüz zaman bin yıllık kardeşimizder (kardeşlerimizle) birlikte yaşadık diyor. Kürtleri kabul ediyor. Peki bu kabul yalnız bize yasaktırmı, yani olra (onlara) serbest bizemi yasaktır. Kürt halkı vardır. Senin Anayasanda olmasada vardır. Önemli değildir o, senin Anayasan çağdışı kalmışsa suç benimmidir’ Ben mi senin Anayasanı çağdışı bıraktım. Bu Anayasayı çağdışı bırakanlar bu ihtilalden sonra Anayasayı elinde tutanlar değilimdir hala on yıllık Anayasa çağdışı kalmış bu Anayasayla bu memlekette Kürt vardır yoktur gibi tartışmalar açılıyor, biz Kürt halkının artık inkâr eden bir zihniyeti zaten tanımıyoruz ve bu zihniyetlerin de bizim Urfa Birecik’de kelaynak kuşları vardır aynı onlar gibi nesli tükenmek üzeredir zaten. Değerli arkadaşlar, Türkiye’de politika izlenmesi sözkonusudur. Bu politika ne olmalı’ işçiye, esnafa yönelik dar gelirliye yönelik politikalar oluşturabiliriz. Ama ben şuna inanıyorum ki Türkiye öyle bir içsavaşın içine sürüklenmektedir ve halkımız o kadar bunun bilici (bilinci) içindedir ki artık kendi aldığı maaşı düşünmüyor, yarın çocuğunun askerdeki (askerde) ne olacağını düşünüyor. Evine giderken can güvenliği varmı yokmu onu düşünüyor. Bizim esas görevimiz önce bu sorunu temelinden çözmektir. Türkiye’deki bütün insanların emik kökeni ne olursa olsun, elbetteki bizden beklentisi size Kürt partisi diyorlar, peki siz bu Kürt partisini nasıl çözmek istiyorsunuz, bunu bir an önce durdurun. Oğul şehit ve analar oğlu ölen analar, bilmem kimler, her taraftan bizlere müracaatlar var. Bu kanı durdurun diyor. Bu artık yeter diyor. Kardeş kanı akmasın diyor, işte bizim temel politikamız elbetteki işçi sınıfının yanındayız. Elbetteki esnafın sorunu bizim sorunumuzdur. Elbetteki dargelirlerinin (dargelirlinin) sorunu bizim sorunumuzdur. Ama herşeyden önce bizim tek sorunumuz en önemlisidir o da akan kanı durdurmaktır. Kürt sorununa insanca demokratik bir çözüm getirmektir. Bu bizim asli görevimizdir. Bu Türklerin de görevidir. Kürtlerin de görevidir. Türkiye’de yaşayan herkesin görevidir. Herkesi bu göreve davet ediyorum. Bir devlet bütçesinde yüzde yetmişinin (yetmişine) yakını Doğu ve Güneydoğu’da terörü yok edeceğim diye polise, köy korucusuna, benzine, tanka, mermiye verirse, orada lojmanlar yaptırmaya kalkarsa enflasyonu durdurmak değildir. Sayın Demirel, sen bu kafayla değil enflasyonu düşürmek, düşürsen ancak kendini düşürürsün. Enflasyonu düşüremezsin. Bunu çok iyi bil, Doğu ve Güneydoğu’da yaptırımlar (yatırımlar) yok. Zaten zamanında yatırım yapılmamıştı ki, bugün de çalışsın. Bir sürü kredilerle bazı binalar yapıldı. Onların da kredileri kesildi. Bomboş duruyor. Böyle şey olmaz ülke bu Türkiye Hakkari’den Edirne’ye kadar bizimdir. Bunda hakkımız vardır, Çürski atalarımız Çanakkale’de can verdi. Sakarya’da can verdi. Bir karış toprağından vazgeçmiyoruz. Kanımızın pahasına vazgeçmiyeceğiz. Ama bir hakkımız daha var. Her karış toprağında Kürt kimliğimizle özgürce yaşama hakkımız da var. Bunu sağlamaya çalışacağız ve bunun mücadelesini veriyoruz. Herkesi bu göreve davet ediyorum. Dün Kürt kimliği vardır diyen hükümet tavrını değiştir, askeri çözümle bir yere gidemezsiniz, iki defa şapkanı aldın gittin Demirel, üçüncüsü gitmesin diye bu işe karşı olanlara teslimini oldun diyorum. Zaten geçen gün bir gazetecimizin de dediği gibi sayın Erdal İnönü herhalde bu işi anlamamış, Türkiye’deki bu olan bitenleri bilmiyor dediler, farkında değil anlamıyor. Anlamadığı için de birileri ne diyorsa aynısını tekrarlıyor. Bu hükümetten umut kesildi. Dış temsilciliktekilere de söyledik, gittik görüştük. Avrupa Parlamentosu ile de görüştük. Hollandayla görüştük, Almanya ile Fransa ile de görüştük, Belçika ile görüştük, İsveç ve İngiltere ile de görüştük, görüşmeye devam edeceğiz. Türkiye iki yüzlü politikasını değişmedikçe (değiştirmedikçe) iki yüzlü politikasını terketmedikçe, iç hukukunu ve iç siyasal yapısını uluslararası sözleşmelere uymadıkça (uydurmadıkça) evrensel hukuk değerlerine sahip çıkmadıkça biz bu görüşmelere ve bu diplomasiye sonuna kadar devam edeceğiz. Onların hakkı ise bizim de hakkımızdır. Demirel’in ne kadar hakkı ise benim de o kadar hakkımdır. Kimse bunu engelleyemez. Bir olay daha, aydınlanasınız diye söylüyorum. Nivyorkta, Vaşhingtonda veya ABD’nin herhangi bir yerinde önümüze yeni bir model çıksa Türkiye hemen bunu uygulamaya kalkar. Çünkü Amerika’nın izlediği politikanın izindedir, yolundadır. Onun dışına çıkamaz. ABD çok spikilasyon (spekülasyon) olduğu için anlatıyorum. Belki temsilcileri de burdadtr. ABD büyükelçiliklerini ziyaret ettik. Bir hafta sonra randevu istediler, görüşmek istiyoruz. Buyursunlar dedik. Geldiler ağırladık. Dediler ki biz HEP ten de bir heyeti Amerika devlet sistemini tanımak üzere herkese, her kuruma, her siyasi partiye kültürel alanda bir gezi düzenliyoruz. Size de böyle bir gezi düzenlemek istiyoruz. Ben o zaman yetkili kişilere söyledim. Kabul ediyoruz dedi. Ancak basına intikal ettirelim mi, hiç bir sakıncası gizlisi yok dedi. Biz de onun üzerine basına açıklama yaptık. Kıyamet koptu. Kıyamet koptu, kıyamet Amerikanın çekiç gücünü Ortadoğu’da durdurabilmek için canını verenler, siz nasıl Amerika’ya gidersiniz. Kimdir bunlar, gidiyor, gideceğiz. Ama geçici olarak ertelendi. Amerika’ya gideceğiz diyalog kuracağız. Bütün dünyanın, bütün görüşleriyle diyalog kuracağız, kimseden endişemiz yok. Cinle de diyalog kurarız, Fransa ile de diyalog kurarız, Suriyeyle de kurarız. Amerika ile de kurarız, İngiltere ile de kurarız. Bizim kimsenin diyalıgundan (diyalogundan) korkumuz yok. Yaşadığımız dünya giderek siyasi ve ekonomik entegrasyona uğruyor. Dünyanın düzeninde hakimiyet sahibi olan bu devletlerde (devletlerle) görüşebilmek en tabii hakkımız. Çünkü şu anda Türkler (Kürtlerden) başka dili, kültürü ve kimliği yasaklanmış bir halk kalmadıki. Bu hakkımızı almak için herkesle diyalog kuracağız. Kanı durdurmak için herkesle diyalog kuracağız. Bundan kimsenin endişesi olmasın. Türkiye’yi bölmek için gidiyormuş. Türkiye’yi biz değil Halkın Emek Partisi değil, Halkın Emek Partisi’nin dışında kalmış Meclis’de temsil edilen siyasi politika bölecektir. Çünkü, barıştan yana ateşkesten yana ve diyalogdan yana olan tek parti Halkın Emek Partisidir. Onun dışındaki olan bütün siyasi partiler şiddeti ve askeri çözümü önermektedirler. İşte onların bu tutumu devam ederse korkarım Türkiye o zaman bölünecektir. Askeri çözümlerle hiç bir zaman bir halkı hak ve demokratik özgürlüklerin talepleri bastırılamaz. Bize Kürt partisimi diyorsunuz. Bize PKK. lı diyorsunuz. Ne derseniz deyin ama biz ne olduğumuzu çok iyi biliyoruz, biz demokratik, yasal, meşru zeminler temelinde herkesi eşit olarak değerlendirip, kanların dökülmesini istemeden, demokratik hak ve taleplerin yerine getirilmesi için çalışıyoruz. Kokuyorsanız (korkuyorsanız) diyorum. Silahlı şeylerden olmamasını istiyorsanız, yasallaştırın PKK. yı gelsin mücadelesini versin, gelsin siyasi mücadele versin, bıraksın silahlan gelsin, siyasi mücadele versin, çıkarın bir genel af iki yüzlü hukuk politikası izlemeyin diyorum hükümete. 125. maddeden hepsi Kürt kökenlidir. Onlar meşru salıvermeden şartla salıvermeden, İnfazdan istifade edemiyorlar. Öbürlerinin tümü ediyor. Şimdi yasalar önünde Türkiye Devletinde herkes eşit deniliyor. Bunu Avrupadaki hukukçulara devlet yöneticilerine, politikacılara anlatma hakkı yommu (yokmu). Hollanda Büyükelçisi şunu söyledi. Bana parlamentodaki Dışişleri Komisyon Başkanı bir bakan geldi. Dedi ki, ben Kiirtüm işte bütün Kürtler benim kadar hak sahibidir. Bu Dışişleri Bakanıymış, dedim ki doğrudur. Ama o hak yalnız ona aittir. Yalnız o hak ona tanınmıştır. Bize tanınmıyor. Biz onun kullandığı hakkı kendi kimliğimizle kullanmak istiyoruz. O Türk olarak bakan olmak istiyor. Ben Kürt olarak bakan olmak istiyorum. Aramızdaki fark bu değerli arkadaşlar. Zamanımız bir hayli kısa bugün kurultayı bitirmek zorundayız. Kafanıza (kafanızda) hiç bir soru belirmesin onun için konuşmamı sununla bağlamak istiyorum. Hürriyet Gazetesi bir şeyler yazdı, başka gazeteler de vardı. HEP bolündü, yok HEP şu idi. HEP bölünmez arkadaşlar, HEP bölünmez. Bazı köprüleri geçebilmek için dar zamanlarımızı, dar zamanlarımızı geçirebilmek için birbirimize özveride bulunabiliriz. Hiç kimse demokratik hakkının elinden alındığını veya başka bir arkadaşının elinden alındığını düşünmesin. Biz kendi isteğimizle özveride bulunmuşuz. Ahmet Türk hepimizin adayıdır. Benim de adayımdır, bunu bilin. Bu bir nöbet değişimidir. Bu bir özveridir. Bir parlamentor olması gerektiğinde genel bir eğilim belirlendi. Başım gözüm üstüne ve ben seçilmediğim için de hiç bir zaman üzülmeyeceğim. Şunu çok iyi bilin. Ahmet Türk bu partiyi bir adım daha ileriye götürebilmesi için yanında bir asker gibi çalışacağım. Bundan hiç kimsenin kuşkusu olmasın. Böyle spekülasyonlara, böyle nedenlere kimse meydan vermesin. Gün gelir yine bu onurlu görevi verirseniz. O nöbet bana düşerse, o nöbetten kaçmam, yine büyük bir onurla yaparım. Dünyanın sonu gelmedi. Bir espir (espri) daha anlatayım. Ben 70 yılına kadar politika yapmaya kararlıyımdır. Yetmiş yaşına kadar tabii sağ kalırsak. Evet bu spekülasyonlara meydan vermemek İçin bu açıklamayı yaptım. Öğle falan filan geniş tabanlıdır. Dar tabanlıdır falan, gine espirisini yapayım. Mahmut Alınak’a söyledim, sana geniş tabanlı diyorlar kaç numara giyiyorsun dedim. Bana dedi 41 numara dedi. Ben 42 giyiyorum Benimki daha geniş tabanlı espirisini yaptık güldük. Bizde geniş tabanlı şu kılık, bu kılık yok bizde.
Halkın Emek Partisi’nin Türkiye’de yaşayan etkin (etnik) kökeni ne olursa olsun, yapısı ne olursa olsun, dili kültürü ne olursa olsun, inancı ne olursa olsun herkesin kendisini ifade edebileceği kimliğiyle, diliyle kendini temsil edebileceği hür demokratik bir toplum yaratmak istiyoruz. Demin söylediğim gibi öyle bir toplumu yaratmak için buluşmak üzere Kürtün Kürt gibi yaşayacağı, Türkün Türk gibi yaşayacağı Çerkezin Çerkez gibi, Arapın Arap gibi, hangi etnik yapı varsa tümünün kendi özgürlüklerini, kendisini ifade edebileceği bir biçimde eşit koşullarda ve gönül birliğine dayanak kuracağımız bir Türkiye’de buluşmak üzere şimdilik Allahaısmarladık diyorum. Kurultaya başarılar diliyorum.”
B- Genel Sekreterin Beyanları
1- İbrahim Aksoy’un Beyanları:
21.3.1991 tarihli konuşması (s. 65-68)
25.5.1991 tarihli konuşması (s. 68-69)
18.5.1991 tarihli konuşması (s. 69-72)
2- Ahmet Karataş’ın Beyanları :
1.3.1992 tarihli konuşması (s. 72-76)
2.4.1992 tarihli konuşması (s. 76-78)
Ön savunmada adı geçenin bu bildirgeyi şahsı adına imzaladığı belirtilmişse de Mahmut Özgür, Ahmet Kulaksız, Serap Mutlu, Niyazi iletmiş, Felemez Başbuğa, Süleyman Bilici, Mehmet Ali Durmaz, Nevzat Altındağ gibi imzacıların Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığındaki ifadelerine göre bildirgenin partinin İstanbul il merkezinde hazırlanması, burada ve parti genel merkezinde imzaya açılmış olması ve Ahmet Karataş’ın imza tarihinde partideki görev ve sıfatı nazara alındığında adı geçenin bildirgeyi şahsı adına imzaladığına ilişkin savunma yerinde görülmemiştir.
C- İddianamede genel başkan, genel sekreter sıfatlarım taşıyanların dışında kalan veya partinin taşra örgütlerinde görev almış partililerin beyanlarından alıntılara ve kongre veya eğlence gibi toplantılarda sergilenen söz ve davranış biçimlerine, salt parti tüzel kişiliğini bağlayıcı beyanda bulunmaya yetkili olanların davaya esas alınan beyanlarıyla aralarında mevcut ayniyeti ve nedensellik bağını belirtmek amacıyla yer verilmişti (s. 78-102).
Bunlara ek olarak iddianamenin hazırlık çalışmalarının son aşamasında veya dava açıldıktan sonra muhtelif makamlardan ve Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığından Başsavcılığımıza gönderilmiş bulunan çeşitli belgelerin incelenmesi sonucunda yukarıdaki paragrafta ifade edilen amaca uygun olarak, yapılan konuşmalardaki aşağıda belirtilen hususları da işaret edilmesi yararlı ve gerekli görülmüştür.
l- Genel sekreter yardımcısı Kemal Okutan’ın konuşmaları:
a) Davalı partinin Bursa il örgütünce 28.6.1992 tarihinde düzenlenen “Halk Şenliği”ndeki konuşmasından :
“. . . Dersim’de, Palu’da, Genç’te ve Kürdistan’ın dört bir tarafında canlarını tanklara, toplara siper ederek şehit düşen insanların anılarına saygı duyarak konuşmama başlamak istiyorum. . . Kurtuluş Savaşından sonra Kürt halkını yok etmek ve tarihe gömmek için, Kürt halkının özgürlüğü için her başkaldırdığı gün Dersim’de, Palu’da, Genç’de ve Şeyh Sait isyanında Diyarbakır’da binlerce, onbinlerce insan katledildi. Ama görüldüki Kürt halkı katledilerek, Kürt halkı kurşunlanarak bitmiyor… 1940’la 1960 yılları arasında göreceli olarak da olsa bir suskunluk dönemi yaşanır. Ama 1960’dan sonra bu ülkede yaşayan Kürt halkı artık kendisinin bir ulus olduğunun bilincine varmağa başlar. . . O güne kadar hiç bir partiye girmemiş insanlarımız bir araya gelerek bugüne kadar resmi ideolojiyi savunan partilerin dışında Halkın Emek Partisi diye bir parti kurduk. . . Halkın Emek Partisi’ni seçimlere sokmadılar ve zannettiler ki parlamentonun kapısını Kürt halkının ulusal taleplerine kapadık. . . Siz parlamentonun kapısını bize kapatırsanız, biz parlamentonun penceresinden gireriz. Özgürlük mücadelesini orada veririz. . . Kürt sorununa demokratik ve siyasi çözüm bulunmadıkça Türkiye’de demokrasi gerçekleşmez ve öneriyoruz, diyoruz ki Kürt halkının önüne sandık koyunuz, sorunuz siz ne istiyorsunuz, istekleriniz nelerdir, bir referandum yapınız ve Kürt sorununa siyasi çözüm bulunması için adım atınız…”
b) 19.9.1992 tarihinde yapılan 2. Olağanüstü Kongre’deki konuşmasından:
“. . . Bu kez de Halkın Emek Partisi’ni kapatmak için bir dava açmış bulunuyorlar. Ama şunu söylemek istiyorum. Partileri kapatmakla mücadeleler önlenemez. Hele Kürt halkının mücadelesini hiç önleyemezsiniz. Çünkü Kürt halkının mücadelesi HEP’le başlamadı. HEP’le de bitmeyecektir. . . Biz kurulduğumuz günden bugüne kadar halkların kardeşliğini savunduk. Biz halkların kardeşliğine ve hak eşitliğine dayalı özgürce kendilerinin belirleyeceği sistemin kurulmasından yanayız. Biz ne Kürtlerin, ne Türklerin, ne de Lazların kimliğinin inkar edilmesinden, hor görülmesinden ve sömürülmelerinden yana değiliz. . .”
Adı geçenin önceki konuşmalarından alıntılar iddianamenin 92-95. sayfalarındadır.
2- Halkın Emek Partisi parti meclisi üyesi Abdülcabbar Gezici’nin 19.91992 tarihli 2. Olağanüstü Kongre’deki konuşmasından:
“… Düne kadar cesaret edilmeyen, dile getirilmesinden korkulan, hatta bugün mevcut yasalara göre Türkiye Cumhuriyeti yasalarına göre suç kabul edilebilecek bir çok gerçeğin artık yasalar korku (ünlenmeden burdan haykırıldığım görmek Kürt halkının ulusal kurtuluş mücadelesinin yenilmezliğini, geriye dönülmezliğini ve sonuçlanmak üzere olduğunu göstermektedir. . . Biz neyi isteyeceğiz, şunu açıkça isteyebilirmiyiz, kurultay karan olarak, kurultayımızın bir çağrısı olarak kurultaydan çıkacak parti meclisinin önüne bir kurultay emri olarak koymak üzere şunu isteyebilirmiyiz, Kürt halkının açık özgür seçimleri diyebilinniyiz, bence bunu demek gerekir. Kürdistan’da en kısa zamanda uluslararası gözlemcilerin kontrolünde açık referandum, iki Kürdistan’da bir savaş var. Bütün çalışmalarımıza bu savaşın iki tarafı bellidir arkadaşlarım dile getirdi. Nasıl bir tarafı açıksa Türkiye Cumhuriyeti ise, bir tarafı da Kürdistan İşçi Partisi ve onun öncülüğündeki gerilladır. . . Şu çağrıyı yapabilirmiyiz, bence yapmalıyız. Kurultay kararı olarak sonuç bildirgesine eklemeliyiz. Bu savaşın iki tarafı en kısa zamanda bir araya gelerek bir masa etrafında oturarak bu savaşı çözmelidirler. . . Kürt halkı için şunu isteyebilinniyiz, Türkiye Cumhuriyeti Devleti eğer mevcut parlamentoyu işletmiyorsa bize bir parlamenterlerimize bir parlamenter sahip olması gereken haklar tanımıyorsa o zaman bıraksın Kürt halkı kendi parlamentosunu oluştursun, bu Kürt halkının en doğal ve meşru hakkıdır. Kurultay kararı olarak bunu istemeliyiz. Diğer bir şey uluslararası platformlarda artık Kürdistan’da yürütülen savaşın temsilcileri yani onların Türkiye Cumhuriyeti yetkililerinin terörist dediği, bölücü dediği, bizim ve dünyanın ise ulusal kurtuluş mücadelecileri olarak kabul ettiği Kürdistan’daki savaşın bir tafı (tarafı) T.C. Devleti bunu açıkça meşruluk kazandırmasa da biz şunu söyleyebilirmiyiz, PKK ve diğer birçok devrimci örgüt bizim nezdimizde meşrudur, yasaldır. Kurultayımız birçok ulusal kurtuluş mücadelesini yürüten başka ülkelerdeki güçleri ve bu arada da PKK. yı da T.C.nin nitelediği gibi terörist olarak görmediğini, Kürt halkının meşru temsilcisi olarak gördüğünü söylemelidir. . . Literatürümüze şunu açıkça koymalıyız. Sizin terörist dediğiniz insanlar yasal olmasa da meşru hakları olan kendilerini güçleriyle döktükleri kanlarla meşrulaştırmış olan güçlerin biz bu insanların mücadelesini destekliyoruz, çünkü haklıdırlar dememiz gerekiyor. . . Biz doğuşumuzda söylediğimiz gibi resmi ideolojiye karşı bayrak açmış ve varlığımızı ancak onun değiştirilmesi, bu ideolojinin yok edilmesine bağlı olduğunu bildiğimiz için mücadelemiz buna dönük, bu sevindiricidir. O zaman bu mücadeleyi kurallarına göre yürütelim. Yani T.C. Hükümeti Devletinin yasaları Kürt halkının varlığını yok sayan yasaları bizi bağlamalıdır. . . Bu kurultayda ayrıca şunu da talep edebilmeliyiz. Mevcut yasaları tanımadığımızı, kapatma gerekçesi olan yasaları tanımadığımızı ve onun için bugün aynı şeyleri tekrar tekrar söylediğimizi ve yarın kapatılırsak da söyleyeceğimizi, burada açıkça kurultay kararı olarak belirtmeli, karar altına almalıyız. . .”
Adı geçenin önceki konuşmalarından alıntılar iddianamenin 93-94. sayfalarındadır.
3- Halkın Emek Partisi Genel Sekreter Yardımcısı (kongre öncesi) Hanın Çakmak’ın 19.9.1992 tarihli 2. Olağanüstü Kongredeki konuşmasından:
“. . . Kendimizi işçilerin, köylülerin, emekçilerin, Kürtlerin, Çerkeslerin partisi ilan etmiş isek, bunların bugünkü nokta ne olursa olsun biz o temelden ayrılmamalıyız. Biz ona rağmen ısrarla ısrarla ısrarla bunların peşinden koşmalıyız. . . Önümüzdeki süreçte HEP bir Kürt halkının sorunları üzerinde Kürt halkının mücadelesi üzerine daha kitlesel gidecektir. . . HEP yasal demokratik zeminde Türkiye halklarının gerçekten bugüne kadar 70 yıllık tarih boyunca varolmuş en ileri, en demokrat, en halkçı partidir. . . Kendi bağımsız kişiliği ile, kendi özgür kişiliği ile Kürt halkının uğradığı mezalimi, Kürt halkının özgürlük mücadelesini, Kürt halkının istem ve taleplerini bütün örgütleriyle, bütün politikalarıyla, Türk emekçilerinin ve diğer halkların emekçilerinin istem ve taleplerini mutlaka ve mutlaka kendi başına yarattığı ya da bu dinamelerin (dinamiklerin) katılımı ile ya da bu dinamiklerin katılımıyla yarattığı ona açık bir parti halinde örgütlemek zorundadır. . . Eğer Halkın Emek Partisi önümüzdeki süreçte yaşasın HEP demeyi öğrenirse, bunu yerleştirir ise gerçekten partileşme sürecini de tamamlar, gerçekten Türkiye halklarına umut vaat eden, Türkiye halklarının istem ve taleplerini politik bir organizasyon olarak sunan bir parti haline gelebilir. . .”
4- Halkın Emek Partisi Bakırköy (İstanbul) ilçe örgütü üyesi Mustafa Kemal Öztürk (Kemal Saruhan)’ın 19.9.1992 tarihli 2. Olağanüstü Kongredeki konuşmasından:
“. . . Kürt ulusal hareketi devletin ve düzenin çözümsüzlüklerini güçlendiriyor. . . Devletin 70 yıllık Kemalist politika dayanakları sarsıntı geçiriyor, ulusal kurtuluş ve toplumsal özgürlük ihtiyacı şiddetleniyor. . . Ayağa kaldırılmış bir halkın kucaklayabilen bir parti Kürdistandaki politik canlılığı, büyük kentlerin emekçilerine taşıyabilmekte yetersiz kalmıştır. . .”
5- Halkın Emek Partisi milletvekili Mahmut Alınak’ın 19.9.1992 tarihli 2. Olağanüstü Kongredeki konuşmasından:
“… Buradan bütün analara, bütün babalara, bütün kardeşlere bir çağrıda bulunmak istiyorum. Çocuklarını ölümün üzerine göndermesinler. Doğuya ve Güneydoğuya asker olarak göndermesinler. Değerli arkadaşlarım, anaların yüreği yansın istemiyoruz, gözyaşı dursun istiyoruz. Bu vahşice akıtılan kan dursun istiyoruz ve bu kanı durdurmak Abdullah Öcalan’ın görevi değil, devletin görevidir. Çünkü sorun çözümlendiği zaman şiddetin gerekçeleri de ortadan kalkmış olacaktır. . . Türk halkı kurtulmak istiyor ise, Türk halkı mutlu olmak istiyor ise, üretken ve kalkınmış bir Türk halkı yaratmak istiyor ise, Türk halkı söz ve karar sahibi olduğu bir düzen kurmak istiyor ise, demokratik halk iktidarını kurmak istiyor ise Kürt halkının acılarını kendi acıları, sıkıntıları olarak kabul etmeli ve Türk Kürt halkının özgürlükler uğruna mücadele vermelidir. Çünkü, Kürdün özgürlüğü Türkün özgürlüğüdür. Bu nedenle değerli arkadaşlarım Kürdün davası yalnız Kürdün değil, yalnız bizim değil, Türkün, Arabın, Kızılderilinin, bütün ezilenlerin kutsal davasıdır. . . Bunlar içindir ki Kürt halkı özgürlük ve eşitlik temelinde Türk halkıyla aynı coğrafyayı birlikte yaşamak istemektedir. . . Gelecek toplumu, özgür toplumu Kürt ve Türk halkının birlikte oluşturacaktan, eşit oldukları Özgür toplumu nasıl yaratabiliriz, bu konuda görüş, düşünce ve projeler de ortaya koymak zorundayız. . . Acil olarak yapılması gereken nedir’ Bir Kürt halkı kendi kaderini özgürce belirleme hakkına kavuşmalıdır. Bu demokratik bir hakdır. Bu siyasal bir haktır. . .”
Adı geçenin önceki konuşmalarından alıntılar iddianamenin 97-101. sayfalarındadır.
6- Halkın Emek Partisi Milletvekili Hatip Dicle’nin 19.9.1992 tarihli 2. Olağanüstü Kongrede yaptığı konuşmadan:
“. . . Halkımızın ulusal onurunu ve özgürlüğü için mücadele ederken, özgürlük ağacını kanlarıyla sulayan Vedat Aydın ve tüm şehitlerimizin aziz hatıraları önünde saygıyla, minnetle eğildiğimi ifade etmek istiyorum. Onların anılan halkımızın binbir fedakarlıkla yazdığı tarihinin kendi yazdığının şeref sayfalarıdır. Onların anılan yollarımızı aydınlatan güçlü ışıldaklardır. Onlar onurumuzdur, övünç kaynağımızdır. Dağlarda, serhınlarda, zindanlarda, işkence tezgahlarında direnen insanlarımızın, kadınlarımızın, çocuklarımızın, gençlerimizin, yaşlılarımızın, diğer marhum partimizin enerji kaynağı, esin kaynağıdır. . . Şu dört noktada vurgu yapmak istiyorum. Birincisi devletin kürt halkının ulusal kimliğini ve ulusal haklarını red eden resmi ideolojisi Kemalizm iflas etmiştir. Hiç bir inandırıcılığı kalmamıştır. İkincisi devletin 70 yıldır Kürt halkının haklı özgürlük talepleri(ni) bastırmakla kullandığı şiddet politikası bugün halkımızın fedakarlığı ile hayatının her alanında, üçüncüsü Kürt halkı Türk halkına karşı beslediği kardeşlik duygularını asla terk etmediler. Gasp edilen bütün ulusal hakların kendi geleceğini özgürce belirleme hakkını ve dünya uluslar ailesinin eşit haklı bir üyesi olma azim ve kararlığındadır. Kürt halkı gemileri yakmıştır, dönüş yoktur. . . Eğer Kürtler ulussa ki biz ulus olduğunu söylüyoruz, onun siyasal hakları da vardır. Bu siyasal hakları otonomi, federasyon ve bağımsızlık çerçevesinde tartışılacaktır. Şimdi düşünün devlet katında da böyle bir belirleme yoktur. Peki böyle bir curcuna içerisinde sorunun bir tarafı olan devlet bu soruna nasıl çözüm bulacaktır. Bu da aydınlatılmamıştır. Kısacası devletin programlarının ve projelerinin netleşmesi zorunludur. Üçüncüsü devletin Kürt halkı açısından muhatabı bugün geniş halk kitlelerinde de destek bulan, taban bulan hatta bunu sayın Cumhurbaşkanının, Başbakanın da ifade ettiği şekilde taban bulması olgusu aslında bir itiraftır ve muhatap Kürdistan işçi Partisidir. Devlet eğer ben PKK ile oturmam diyorsa o zaman ona bir çözüm daha önerelim, gelin özgür bir ortamda yapılacak seçimle oluşacak Kürdistan Ulusal Meclisi’ni muhatap alınız. . . Evet dördüncüsü devlet PKK. hakkındaki o terörist nitelemesine son vermelidir. Bir Güney Afrika Cumhuriyeti Afrika Ulusal Kongresini terörist nitelemekle ne kadar haklı ise, bir İsrail Devleti Filistin Kurtuluş Örgütünü terörist nitelemesinde ne kadar haklı ise bugün Türkiye Cumhuriyeti o kadar haklıdır dostlar. PKK. Cenevre Sözleşmelerine göre savaşan taraftır. . . Kürdistan’da ilan edilmemiş bir savaş vardır. Bu savaşın bir tarafı Türkiye Cumhuriyeti, bir tarafı da Kürdistan işçi Partisidir. . . Biz ateşkesi öneriyoruz. Savaşanlar tarafında ateşkes olmalıdır diyoruz. . . Tabii ateşkes görüşmeleri isterseniz Türkiye’nin içerisinde belli unsurlar tarafından arabuluculuk edilsin, isterse uluslararası kurumlar tarafından arabuluculuk edilsin. Ateşkes siyasal çözümün yolunu açacaktır. Diyalog başlayacaktır. Anarşi duracaktır. Tabii bu ateşkes koşullarında olağanüstü halin kaldırılması, köy koruyucu sisteminin lağvedilmesi, özel timin bölgeden çekilmesi, koşulsuz bir genel af ve Kürtleri kültürel de olsa haklarının tanınması gerekir. . . Ondan sonra karar Kürt halkınındır. Kürt halkı birliktemi yaşayacağına, nasıl yaşayacağına kendisi karar verecektir ve ondan sonraki çözüm özgür bir ortamda biç bir silah gücün, gerek PKK. nın gerek devlet güçlerinin halkı zorlamadığı ama özgürce propaganda yapıldığı bir ortamda yapılacak referandumdur. Ben inanıyorum ki biz bu yöntemlerimiz dikkate alınırsa Kürt ve Türk halkı arasında düşmanlık tohumlan daha fazla itilmezse Kürt halkı birlikte yaşamadan yanadır… Ve bunun yöntemlerine de yine Kürt halkı otonominin Kürt Halkı Federasyonunla olacağına da yine Kürt halkı karar verir. . . Bizim bir şiarımız var. O şiarımız özgürlük şehitlerinin kanla yazdığı bir şiardır. O şiar halkımızın mücadele ruhundan kaynaklanmıştır. O şiar şiarımızdır. Direnmek yaşamaktır. . .”
7- Halkın Emek Partisi Milletvekili Ali Yiğit’in 19.9.1992 tarihli 2. Olağanüstü Kongredeki konuşmasından:
“. . . Cumhuriyetin kuruluşundan beri bu vahşet vardır. Günümüze doğru dozunu artmış ve bugün gelip son sınırına dayanmıştır. Vahşetin mayasında Kemalizm, kafatasçılık ve halkların kardeşliğinin canına kasıt vardır. Bir kanlı savaşın içindeyiz. . . Bu savaşın bir yakasında T.C. Devleti öbür yakasında ise Kürt halkı vardır. Daha önemli, daha belirleyici ve kesin gerçek, gerçek de şu, kişisel yetenek ve tecrübe olumlu ve avantajlı kişisel özellikler Kürt halkının ulusal ve toplumsal çıkartan ile onun bağrından çıkardığı kurtuluşçu güçlerle uyum içinde ancak sonuca gidilebilir…”
Bunlara ek olarak;
Bursa il örgütünce düzenlenen “Halk Şenliğinde görevlilerce tutulan 29.6.1992 tarihli tutanağına göre, “Yaşasın Türk-Kürt Halklarının Kardeşliği”, “Kürdistan Faşizme Mezar Olacak”, “Yaşasın Halkların Kardeşliği”, “Yaşasın Kürdistan” sloganlarının atıldığı,
Fatih (İstanbul) ilçe örgütünce 19.7.1992 tarihinde düzenlenen salon toplantısında görevlilerce tutulan 20.7.1992 tarihli tutanağa göre, “Gençler Botana”, “Biji Sero(k) Apo”, “Gençler PKK safına”, “Kürdistan Faşizme Mezar Olacak”, “Yaşasın Halkların Kardeşliği”, “Vur Gerilla Vur Kürdistanı Kur”, “Gerilla Vuruyor Kürdisini Kuruyor”, “Biji Partiya Karkeran Kürdistan” gibi sloganların atıldığı,
Davalı partinin 19.9.1992 tarihinde yapılan 2. olağanüstü kongresinde görevlilerce düzenlenen aynı tarihli bir tutanağa göre kongrenin yapıldığı salonda Türk Bayrağı ve Atatürk resminin aşılmadığı, istiklal Marşının söylenmediği, misafir ve delegelerin toplu halde “Serok Apo”, “Biji PKK” “Vur Gerilla Vur Kürdistam Kur”, “PKK Geliyor Kürdistanı Kuruyor”, “Biji Serok Apo”, “Gençler Serhata”, “Kürdistan Faşizme Mezar Olacak”, “Kahrolsun Sömürgecilik”, “Yaşasın PKK”, “Gençler Botana”, “PKK Halkın PKK Halkın”, “Gerilla Halkın”, “PKK Cihame (Anamız)”, “işçi, Botan Elele Devrimci iktidara”, “Gerilla Vuruyor, Kürdistanı Kuruyor”, “Başkan Öcalan”, “En Büyük Kürdistan Hükümet Kuracak”, “Kurtuluş PKK” gibi sloganları söyledikleri “Tüm Halklar Kardeştir”, “Yaşasın Halkların Kardeşliği”, “Vedat Aydın Ölmedi, Mücadelemizde Yaşıyor” gibi dövizlerin yazılı olduğu pankartların asılı bulunduğu; kongreyi izleyen hükümet komiserlerince düzenlenen 20.9.1992 tarihli tutanakta da yukarıdaki hususlar doğrulandığı gibi, ayrıca toplantının açılışından önce Kürdistan Ulusal Marşı olduğu iddia edilen ve “Kimse demesin Kürtler öldü diye / Kürt yaşıyor, yaşayacaktır / yaşıyor özgür olacak bayraklarıyla / Özgür olarak yaşayacaklar / Biz genciz, biz delikanlıyız / Biz bu toprakların genç bekçileriyiz / Biz bu toprakların daimi öncü gençleriyiz / Kimse demesin Kürtler öldü diye / Kürt yaşıyor yaşayacaklar / Yaşıyor özgür olacak bayraklarıyla / özgür olarak yaşayacaklar / Can feda olsun bu topraklarda, can feda can feda / Her can feda olsun her zaman / Kimse demesin Kürtler öldü diye / Kürt yaşıyor yaşayacak / Yaşıyor özgür olacak bayraklarıyla / özgür olarak yaşayacaklar” dizelerinden oluşan marşın Kürtçe olarak söylendiği ve söyleyiş sırasında ellerle zafer işareti yapıldığı, bazı konuşmaların Kürtçe olarak yapıldığı anlaşılmaktadır. Sözü edilen kongreye ilişkin olarak Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığından, Başsavcılığımıza gönderilen evrak ve ekindeki görüntü ve ses kasetleriyle gazetelerde bu konuda yayınlanmış olan haber yazıları ve fotoğrafların fotokopileri daha önce 9.10.1992 tarihinde yazımızla Yüksek Mahkemenize sunulmuştu.
Gerek iddianamede ve gerekse esas hakkındaki düşüncemizde belirtilmiş olan bu ve benzeri beyanların ve eylemlerin sahipleri her ne kadar parti tüzel kişiliğini doğrudan doğruya sorumlu kılabilecek parti üyeleri değiller ise de bu beyan ve eylemler ile davalı partinin genel başkan ve genel sekreter gibi yöneticilerinin davaya esas alınan beyanları arasında mevcut ayniyati, nedensellik bağını ve işlenmekte olan ana fikrin etki alanını ve biçimini göstermesi bakımından zikre değer bulunmuştur.
D- Beyanlarıyla parti tüzel kişiliğini sorumlu kılacakları SPY. nm 101. maddesinde öngörülmüş olan genel başkan ve genel sekreter gibi parti görevlilerinin ko-ronolojik sıraya göre tamamı aktarılan konuşmalarındaki temalar bir arada mütalaa edildiğinde birbiriyle çelişmeyen, aksine biri diğerini doğrulayan ve tamamlayan verilerin meydana getirdiği bütünlük içinde, değişmez biçimde ve ısrarla işlenen ana fikrin ne olduğu kolayca ortaya çıkmaktadır.
Nitekim, bu beyanlardan; II. Dünya Savaşından sonra oluşan uluslararası siyasal statükonun Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra parçalanması ile içinde bulunan sürecin sonuçlarının belli olmadığı, meydana gelebilecek değişmelerden en fazla Ortadoğu halklarının etkilenebileceği,
Bu halkların başında Filistinlilerin ve Kürtlerin geldiği, bunların ulusal ve sosyal sorunlarının kendilerini dayatmağa başladığı, bu sorunlara çözümün dışarıdan empoze edilecek çarelerle değil, sözkonusu halkların kendi öz güçlerini ve dinamiklerini yoğunlaştırarak yine kendi öz iradeleriyle gerçekleştirilmesinin doğru olduğu,
Ortadoğuda gelişen olayların doğrudan Kürt halkının Özgürlük mücadelesiyle ilgili olduğu, belki bin yıl veya daha fazla zamandan beri Ortadoğuda yaşayan Kürt halkının aralarına konulan yapay sınırlarla dört parçaya bölünüp, kimliğinden ve dilinden yoksun bırakılmak istendiği,
Bu tablo içinde yer alan Türkiye’de yaşamakta olan Kürtlerin yetmiş yıldan beri egemen olan resmi ideolojinin bir sonucu olarak red ve inkâr edildikleri, en şiddetli bir şekilde zulme, sömürüye, baskıya maruz bırakıldıkları, hiç bir haklarının bulunmadığı, ulusal demokratik haklarının gaspedilmiş olduğu, özgür olmadıkları, uluslararası sözleşmelerden doğan haklarını kullanamadıkları,
Ancak, resmi ideolojinin artık geçerli olmadığı, iflas ettiği ve Kürt halkının dinamizminin yükselerek kendisini her alanda ifade edebilecek duruma geldiği, özgürlük ve demokrasi mücadelesi verdiği,
Bütün bunların Kürt sorunu adı verilen bir sorun oluşturduğu, bu sorunun demokrasi önünde en büyük engel olduğu, bu sorun çözümlenmedikçe Türkiye’de demokrasi sorununun da çözümlenemiyeceği, bu bakımdan sorunun Türk Halkını da ilgilendirdiği, ulusal nitelikteki Kürt sorununun barışçı ve demokratik bir ortamda tartışılarak çözülmesi ve bu ortamın da hemen oluşturulması gerektiği,
Kürtlerin bu ulusal sorununa, yürüttükleri mücadeleye Birleşmiş Milletleri oluşturan devletlerin sessiz kalamayacakları, en kısa zamanda Birleşmiş Milletler gözetiminde bir konferans toplanarak adil, uluslararası hukuka uygun bir çözüme ulaşılması gerektiği,
Diğer taraftan, Kürt sorununu Türklerle Kürtlerin birlikte eşitlik ve kardeşlik esaslarına göre çözecekleri, parti olarak halkların gönüllü birliğine, tam eşitliğe ve kardeşliğe dayalı bir demokratik düzeni savundukları, Türk, Kürt ve diğer bütün azınlık halkların, emekçilerinin ortak sesi ve Kürt halkının devrimci, demokrat dinamizmiyle Türkiye emekçi sınıfının bileşkesi oldukları, partinin en çok ezilen, sömürülen baskı altında tutulan kimselerin partisi olduğu, en çok ezilen, sömürülen ve baskı altında tutulanlar Kürtler olduğuna göre, partinin esas itibariyle Kürtlere ağırlık verdiği, bundan da onur duydukları, Halkın Emek Partisi’nin Türkiye’de yaşayan bütün etnik yapıların partisi, Türkiye’de yaşayanların partisi olduğu, bu yaşayanlar içinde kim en çok eziliyorsa onların partisi olduğu, Kürt sorununun demokratik ve siyasal yollarla çözümünü ilke olarak benimsedikleri, partinin Kürdü, Türkü, Abazası, Çerkezi, Boşnağı ile Türkiye’nin mutluluğunu, kardeşliğini, özgürlüğünü, eşitliğini savunduğu, devletin resmi politikasına karşı çıktığı ve onu değiştirmek istediği,
Sorunun diğer cephesinin Kürtlerin kendi kaderlerini tayin hakkı olduğu, her halk gibi Kürtlerin de vazgeçilmez ve doğal nitelikte kendi kaderlerini tayin etme hakkına sahip oldukları, parti olarak da ulusların eşit, özgür iradeye dayalı, yani ulusların kendi kaderlerini tayin edici bir politikadan yana oldukları, ancak bu hakkın mutlaka ayrılma şeklinde anlaşılmasının gerekmediği, özgür ve eşit iradeye dayalı birlikte yaşama hakkı olduğu; ancak dünyada demokrasi ve özgürlük konusunda önemli adımlar atılırken, halklar kendi kaderlerini tayin etmek isterlerken Türkiye’de bu gelişmelerin etkilerinin görülmediği, Türkiye’de yaşayan etnik kökeni dili ve kültürü ne olursa olsun bütün unsurların kendilerini kendi dil ve kültürleriyle ifade edebilecekleri, eşit koşullara ve gönül birliğine dayalı bir toplum yaratmak istedikleri;
2600 yıl Öncesine dayanan Kawa Efsanesinde olduğu gibi, bugün de Kürtlerin basla ve zulme başkaldırdıkları, özgürlük isteklerini yükselttikleri, Kürt halkında direnme ruhu ve mücadele geleneğinin mevcut olduğu, Newrozun bütün bu özellikleri yansıtan ve zulme karşı direniş, mücadele, başkaldırı ve özgürlük talebinin yükseldiği, sömürüye ve sömürgeciliğe karşı herkesin mücadele ve dayanışma azminin bilenerek kenetlendiği, Kürt halkının direnme ruhunun, mücadele geleneğini simgeleyen, yeniden doğuşu dile getiren bir gün olduğu hususlarının ana fikir olarak parti adına savunulduğu anlaşılmaktadır.
Davalı partiyi doğrudan doğruya bağlayıcı nitelikteki bu beyanların dışında çeşitli partili kimselerin yukarıda bütünlüğü bozmayacak biçimde özetlenerek kronolojik sıra içinde aktarılmış bulunan beyanlarında aynı temaların çoğunlukla aynı terminoloji ve anlatım biçimi kullanılmak suretiyle sistematik olarak işlendiği de gözlenmiştir.
Burada davalı partinin Partiya Karkeran Kurdistan (PKK) isimli yasa dışı örgüte yaklaşım biçimine temas etmek de yerinde olacaktır. Eski genel başkan Feridun Yazar’ın PKK örgütüne bakışı hiç de eleştirisel görülmemekte, batta eleştirmekten özenle kaçındığı izlenimi edinilmektedir. Nitekim, adı gecenin Sabah Gazetesindeki açıklamalarında PKK hareketine kendince objektif bir bakış açısıyla yaklaştığı ve bu cümleden olarak, “hareketin doğruluğu veya yanlışlığından ziyade, devletin şiddet politikası sonucu ve 12 Eylül sonrası Türkiye’de demokratik yöntemlerin tıkandığı ve tek yöntemin silahlı mücadele olarak kaldığı gerekçesiyle PKK.nın ortaya çıktığını, bu örgütün Türkiye’de yaşayan Kürt halkının haklarını (vurgulama bizim) silahlı yöntemle çözülmeyi hedef aldığını, ön savunmada belirtildiğinin tersine, aynı şeyi savunmakla birlikte (vurgulama bizim) HEP ile PKK. arasında kuruluş ve yöntem faiklarının bulunduğunu, çözümün şiddeti yaratan sebepleri ortadan kaldırmakla başlayacağını, PKK. nın devletin zoruna karşı zor kullandığını, demokratikleşme başlayıp devlet şiddetten arındırıldığı taktirde örgütün de bu yöntemden vazgeçeceğini ve elinde gerekçesinin kalmayacağını” söylemekte; sonuç olarak devletin bütünlüğüne kasteden, özü itibariyle ayrılıkçı bir silahlı hareketin yok edilmesi amacına yönelik asayiş operasyonlarını ifade ederek, bir ülkenin kendi topraklarını bombalamasının savaş durumu demek olduğunu, Türkiye Devletinin de bu nedenle iç hukuku açısından taraflı savaşı kabullendiği görüşünü ileri sürmektedir.
Eski genel başkan Feridun Yazar’ın, partisinin onunla aynı amacı savunduğunu belirttiği Partiya Karkeran Kurdistan (PKK) adlı yasa dışı örgütün kuruluşu, gelişmesi, stratejisi ve örgütsel yapısı konusunda iddianamenin 118-125. sayfalarında açıklama yapılmış, örgütün değinilen amacını ve niteliğini yargısal planda kabul ve teyit eden Yargıtay kararlarından söz edilmiş bulunmaktadır.
Feridun Yazar’ın yukarıda işaret edilen görüşlerine paralel olarak, bazı partililerin konuşmalarında; sıcak mücadele (vurgulama bizim) ortamına girmiş ulusal hareketlerin bir yanının cephe gerisi güçler olduğu belirtilerek kendilerinin cephe gerisindeki görevleri yerine getirmek durumunda olduklarının ifade edilmesi, bu cümleden olarak, “halkı için cezaevlerinde ömür çürütenlere, şehit olanlara” selam gönderilmesi, “şehitlerin saygıyla anılması, özgürlük mücadelesi verenlerin” saygıyla selamlanması, “gerillaların kendilerinin çocukları, kanları, canları oldukları”nın ifade edilmesi, partinin 1. Olağanüstü Büyük Kongresine PKK. örgütünün lideri Abdullah Öcalan’ın annesi Esma Öcalan’ın davet edilip, hepimizin anası, anaların simgesi” nitelemesiyle topluluğa takdim edilmesi, yine davalı partinin Aydın İl örgütünce bastırılmış olan 1992 yılına ait duvar takviminde silahlı mücadeleyi simgeleyen otomatik silahlı insan figürleriyle PKK. Örgütünün eylem kolu olan ARGK. ye ait olduğu bildirilen bayrakların duygusal bir kompozisyon halinde resmedilmesi, 2. Olağanüstü Büyük Kongrede Kürt ulusal marşı olduğu söylenen ve Kürtçe dizelerden oluşan marşın zafer işareti yaparak okunması, davalı parti tarafından 21.3.1991 tarihinde İstanbul’da tertiplenmiş olan gecede üzerlerinde “Hiçbir Şey Bağımsızlık ve Özgürlükten Daha Değerli Olamaz”, “Sömürgeciliğe Karşı Mücadeleyi Yükseltelim”, “Kürdistana Özgürlük” gibi dövizler yazılı afişlerin asılması ve yine davalı partinin merkez ve taşra örgütlerince düzenlenen kongre vesair toplantılarında atılan sloganlarla bu örgütün ve onun “Apo” olarak bilinen lideri Abdullah Ocalan’ın övülmesi suretiyle PKK. örgütü mensuplarının ve eylemlerinin parti örgütleri içinde onaylandığı ve yüceltildiği görülmektedir. Nitekim, Meydan Gazetesi’nin 16.2.1992 tarihli nüshasının 5. sayfasında yayınlanan bir habere göre, “Kürt Sorunu için Barış inisiyatifi” konulu bir toplantıda konuşan Feridun Yazar’ın, “PKK. yı yasallaştırın, gelip burada konuşsun” demek suretiyle anılan örgütün legalize edilmesi dileğini dile getirdiği anlaşılmaktadır. Davanın açılmasından sonra, 19.9.1992 tarihinde yapılan 2. Olağanüstü Büyük Kongrede ise Feridun Yazar bir adım daha ileri giderek, daha önceden açıkladığı düşüncesini tekrarlayıp, bu örgütün lideriyle görüşmeye gideceğini, sanki bilinmiyormuş gibi, ne isteyip ne istemediğini kamuoyuna aktaracağını söylemiş ve bütün siyasi temsilcileri de kendisi ile birlikte gitmeye davet etmiş, silahlı eylemlerin olmaması için PKK. örgütünün yasallaştırılması ve genel af çıkartılması önerisinde bulunmuştur. Adı gecenin yukarıda ifade edilen, geniş tabanlı bir siyasetçi heyetiyle birlikte örgüt lideriyle görüşmeye gidilmesi ve genel af çıkartılması önerileri örgütün yasallaştırılması ve ona siyasal kimlik kazandırılması dileğinin diğer bir biçimde dile getirilmesinden başka bir şey değildir.
Davalı partinin eski genel sekreteri Ahmet Karataş’ın Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığındaki 16,4.1992 tarihli anlatımına göre, İstanbul’da bir grup tarafından hazırlanıp, parti genel merkezine faksla gönderilen “Birleşmiş Milletler Tüm Uluslararası Kurum ve Kuruluşlara Deklarasyondur” başlıklı ve tamamına iddianamenin 76-78. sayfalarında yer verilmiş olan bildirgenin incelenmesinde, güvenlik güçlerinin PKK. örgütü mensuplarına karşı mücadele ettiklerinin herkesçe bilinen bir keyfiyet olmasına ve bildirgede güvenlik güçlerine karşı savaştıklarından söz edilen ve “gerilla” deyimiyle anılanlardan amacın bu örgüt mensuptan olduğunun anlaşılmasına göre, anılan metnin partinin İstanbul il örgütünde hazırlanıp bu yerde ve parti genel merkezinde başkalarının imzalamasına arz edilmesi ve başta davalı partinin eski genel sekreteri Ahmet Karataş olmak üzere isim ve sıfatları iddianamenin 127-128. sayfalarında belirtilmiş pek çok parti üyesi tarafından imzalanması suretiyle uluslararası siyasal kuruluşlar ve uluslararası kamuoyu nezdinde, hedefi Türkiye Cumhuriyeti Devletinin hakimiyeti altındaki topraklardan bir kısmını silahlı mücadele yoluyla devlet idaresinden ayırarak ayrı bir devlet kurmak olan PKK. örgütü lehine eski genel başkan Feridun Yazar’ın yukarıda ifade edilen dileğine paralel olarak, sempati yaratılması, ona destek sağlanması ve siyasi bir kimlik kazandırılması amacının güdüldüğü açıkça ortaya çıkmaktadır.
IV- Kapatma Sebepleri ve Değerlendirme
A) Siyasi partilerin uymadıkları taktirde kapatma sebebi olabilecek hususlar ile kapatma kararı verilebilecek haller SPY. da davayı ilgilendirdiği oranda aşağıdaki şekilde düzenlenmiştir:
SPY. nın 78. maddesinin (a) ve (b) bentleri dava ile ilgili olarak şu hükümleri getirmiş bulunmaktadır:
“Siyasi partiler:
a- Türkiye Devletinin. . . Anayasanın başlangıç kısmında ve ikinci maddesinde belirtilen esaslarını; Anayasanın 3. maddesinde açıklanan Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline. . . dair hükümlerini değiştirmek;
… Irk ayrımı yaratmak . . .
Amacım güdemezler veya bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar, başkalarım bu yolda tahrik ve teşvik edemezler.
b- … Irk … esaslarına dayanamaz. . . lar
………..”
maddesi ise şöyledir;
“Siyasi Partiler Türkiye Cumhuriyetinin dayandığı devletin tekliği ilkesini değiştirme amacını güdemezler ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar.”
maddesinin ilgili bölümünde şu hükümler yer almıştır:
“Siyasi Partiler:
a- Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde milli kültür. . . veya ırk veya diî farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler.
b- Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler ve bu yolda faaliyette bulunamazlar.
Siyasi Partilerin amaçları ve faaliyetleriyle ilgili bu yasal düzenleme serisi içinde sözü edilen hükümlerin anayasal dayanaklarını Anayasanın 176. maddesi uyarınca metnine dahil olan başlangıç kısmı ile 2, 3, 14 ve 68. maddeleri teşkil etmektedir.
Anayasanın, Cumhuriyetin ve dolayısıyla devletin niteliklerini belirleyen 2. maddesinde, Türkiye Cumhuriyetinin diğer nitelikleri yanında Atatürk milliyetçiliğine bağlı ve başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayandığı ifade edilmiştir.
Bu maddenin yollama yaptığı başlangıç kısmında ise, Anayasanın. . . “hiç bir düşünce ve mülahazanın Türk milli menfaatlerinin, Türk varlığının devleti ve milletiyle bölünmezliği esasının. . . Atatürk milliyetçiliği ilke ve inkılaptan karşısında koruma göremiyeceği. . .” fikir, inanç ve kararıyla anlaşılması gerektiği belirtilmiştir.
maddenin gerekçesinde, Atatürk milliyetçiliği, bütün fertlerin kaderde, kıvançta ve tasada ortak bölünmez bir bütün halinde, diğer bir deyişle milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde yaşamaları olarak tanımlanmıştır.
Başlangıç kısmında vurgulanan Türk varlığının devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esası, Anayasanın 3. maddesinde yer alan, “Türkiye Devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür, dili Türkçedir. . .” cümlesiyle tekrar ve teyit edilmiş; 14. maddesinde ise Anayasadaki hak ve hürriyetlerden hiçbirinin devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak. . . dil, ırk. . . ayırımı yaratmak. . . amacıyla kullanılamıyacakları esası getirilmek suretiyle temel hak ve hürriyetlerin kötüye kullanılması önlenmek istenmiştir.
Anayasa koyucunun bir tarihsel olgu ve hukuki temel niteliğindeki devletin ülkesi ve milletiyle bölünmezliği ilkesine karşı gösterdiği duyarlılığa işaret etmesi bakımından bu ilkeye sadece başlangıç kısmında ve belirtilen maddelerde yer vermekle kalmayıp, aynı zamanda 5, 13, 28, 30, 33, 58, 68, 130, 133, 135, 143. maddeler de de söz ettiği ve giderek bu ilkeyi 81. maddesinde milletvekili, 103. maddesinde Cumhurbaşkanı yemini metinlerinde yer verdiği görülmektedir. Yüksek Mahkemenizin 8.5.1980 gün, E.1979/1 (Parti Kapatılması), K.1980/1 sayılı kararında belirtildiği üzere, “. . . Gerçekten, Sevr Antlaşmasına kadar varan bir çöküşü, emperyalizme karşı ulusun bütün bireylerin varlıklarını ortaya koymaları pahasına kazanılan Kurtuluş Savaşı ile ulusal bir devletin kuruluşuna dönüştürmeyi başaran Türk Ulusunun, ilkesine büyük bir duyarlıkla bağlı bulunması ve bu ilkeyi Anayasanın temel kurallarından biri durumuna getirmesi doğaldır. . .”
Bu ilkeyle doğrudan bağlantılı olarak Anayasa’nın duyarlılık gösterdiği bir diğer husus da dil konusudur. Nitekim 3. maddenin 1. fıkrasında Türkiye Devletinin dilinin Türkçe olduğu belirtilmiştir. Devlet dilinin Türkçe olması, bütün resmi işlerde Türkçenin kullanılması, resmi belgelerin Türkçe düzenlenmesi ve resmi yazışmaların Türkçe yapılması anlamına gelir. Madde gerekçesinde Türkçenin Türkiye’de yaşayanların resmi dili olduğu ifade edilmiş ise de, Türkçe’nin sadece resmi bir dil olduğu iddiasını önlemek amacıyla madde Milli Güvenlik Konseyi Anayasa Komisyonunca bugünkü haline getirilmiştir. Anayasamızın 26. maddesinin üçüncü fıkrasında düşüncelerin açıklanması ve yayınlanmasında kanunla yasaklanmış olan herhangi bir dilin kullanılamıyacağı; eğitim ve öğretim hakkını düzenleyen 42. maddesinin son fıkrasında da uluslararası sözleşmeler saklı kalmak üzere, Türkçeden başka hiç bir dilin eğitim ve Öğretim kurumunda Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamayacağı esası öngörülmüştür.
Sözü edilen ilkelere gerekli güvenceyi sağlamak bakımından Anayasanın 4. maddesinde, Atatürk milliyetçiliği ve başlangıçta belirtilen temel ilkeleri de içeren 2. maddesi ile Türkiye Devletinin dilinin Türkçe olduğu hususunun da yer aldığı 3. maddesinin değiştirilemeyeceği ve değiştirilmesinin teklif edilemiyeceği kuralı getirilmiş, toplumu ilgilendiren faaliyetleri ve amaçları göz önüne alınarak siyasi partiler yönünden bir yaptırım olarak da 14. maddede öngörülen sınırlamaların dışına çıkan partilerin temelli kapatılması 69. maddede kabul edilmiştir.
maddesine göre, hükümleri yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri, bu cümleden olarak siyasi partileri ve davalı siyasi partileri ve davalı siyasi partiyi bağlayan temel hukuk kuralları olan Anayasadan alınan ilhamla düzenlenmiş bulunan SPY, nın 5. maddesinin ikinci fıkrasında Anayasanın 14. maddesine benzer şekilde, “siyasi parti kurma hakkı Anayasanın başlangıç kısmında yer alan temel ilkelere aykırı olarak ve Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak. . . dil, ırk ayrımı yaratmak. . . amacıyla kullanılamaz.” hükmü getirilmiş, dördüncü kısmında “Siyasi Partilerle ilgili Yasaklar” başlığı altında işbu davaya esas teşkil eden 78, 80 ve 81. maddeler de dahil olmak üzere birtakım yasaklayıcı hükümler sevkedilmiş; tüzük ve programlarındaki veya belirli kurullarının karar, genelge ya da bildirgelerindeki yahut seçim münasebetiyle partiyi temsilen yapılan radyo-televizyon konuşmalarındaki aykırılık hallerine ek olarak, 101. maddenin (b) bendinde genel başkan, genel başkan yardımcısı veya genel sekreterin dördüncü kısımdaki hükümlere aykırı nitelikte sözlü ya da yazılı beyanda bulunmaları halinde de o partinin Anayasa Mahkemesince kapatılması öngörülmüştür. Bunun da sebebi, bir partinin genel başkanının, genel başkan yardımcısının ya da genel sekreterinin beyanlarının partinin takip edeceği siyaseti anlatan açıklamalar demek olmasıdır. Bu açıklamalar parti üyesi olan kimselere olduğu kadar partili olmayan yurttaşlara ve kamuoyuna partinin belirli konularda gerçekleştireceği hedefleri bildirmek için yapılır. Bu hüküm ile, yasada sayılan bu sıfatları taşıyan partili kişilerin bu tür beyanlarının bu yasa bakımından parti tüzel kişiliğini bağlayıcı nitelik taşıdığı ve beyanlarının öncelikle Anayasadaki ve daha sonra yasanın dördüncü kısmında yer alan hükümlere aykırı olması halinde, o partinin kapatılma yaptırımına maruz kalacağı açıkça belirlenmiştir.
SPY., dördüncü kısmının birinci, ikinci ve üçüncü bölümlerinde yer alan esas ve değerlere Anayasaya paralel olarak büyük önem atfetmekte, bunlara karşı partiler tarafından yapılabilecek tecavüzlerin kapatılması yaptırımıyla karşılaşmasını öngörmüş bulunmaktadır.
Yasanın 78. maddesi siyasi partilere, davanın konusuyla sınırlı kalmak üzere, şu hususları yasaklamaktadır: (1) Türkiye Devletinin. . . Anayasasının başlangıç kısmında ve 2. maddesinde belirtilen esaslarını, (2) Anayasanın 3. maddesinde açıklanan Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline. . . dair hükümleri değiştirmek amacını gütmek veya bu amaca yönelik faaliyette bulunmak, başkalarını bu yolda tahrik ve teşvik etmek, (3) Irk esaslarına dayanmak,
Günümüzde sadece bir teşkilatlanma yasası olmaktan çıkarak aynı zamanda belirli bir siyasi, ekonomik ve sosyal felsefe anlamında birer ideolojik belge niteliğini kazanan anayasalar devletin kuruluşuna egemen olan fikir ve düşünce sistemini ortaya koyar ve bu sistemi devletin siyasi ve hukuki temeli yapar. Anayasa kuralları bir taraftan devletin esas yapısını şekillendirirken diğer taraftan da onun oluşturduğu fikir ve düşünce sistemi, şekillendirilen devlet yapısına öz ve içerik kazandırır.
Bu açıdan bakıldığında Anayasamızın 176. maddesinin birinci fıkrası, felsefesi, ideolojisi, fikir ve düşünce sistemi anlamında dayandığı temel görüş ve ilkelerin başlangıç kısmında belirtildiğini söylemektedir. Ancak başlangıç kısmının yanında 2 ve 3. maddelerdeki esasların da bu temel görüş ve ilkelere dahil olduğunu kabul etmek gerekir. Aksi taktirde, bu maddelerdeki esasların 4. maddedeki değiştirilmezlik kuralıyla koruma altına alınmasının bir anlamı kalmazdı.
Anayasanın sözü edilen başlangıç kısmına ve içerdiği ilkelere iddianamenin 132-134. sayfalarında yer verilmiş bulunmaktadır.
Anayasanın 2. maddesinde ise Cumhuriyetin nitelikleri açıklanarak, “Türkiye Cumhuriyetinin toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olduğu”, 3. maddenin birinci fıkrasında ise, “Türkiye Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün olduğu” ifade edilmiştir.
Anayasanın felsefesi, dünya görüşü, kendi deyimiyle temel görüş ve ilkeleri içinde davanın konusu itibariyle üzerinde durulması gerekenler, Atatürk milliyetçiliği ve devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün olduğu ilkeleridir.
Hem başlangıçta, hem de 2. maddede sözü edilen Atatürk milliyetçiliği, 2. maddenin gerekçesinde, bütün fertlerin kaderde, kıvançta ve tasada ortak ve bölünmez bir bütün teşkil etmeleri olarak belirtilmiştir. Başlangıç’ın dokuzuncu paragrafında, Türk vatandaşlarının milli gurur ve iftiharlarda, milli sevinç ve kederlerde milli varlığa karşı hak ve ödevlerde, nimet ve külfetlerde ve millet hayatının her türlü tecellisinde ortak olduklarının ifade edilmesi de aynı niteliktedir.
Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren meydana getirilmiş olan bütün Anayasalarımızda yer alan ve bu bakımdan tarihsel ve geleneksel bir nitelik kazanmış bulunan ve 1961 Anayasasının “Türk milliyetçiliği” adını verdiği, 1982 Anayasanın ise “Atatürk milliyetçiliği” olarak adlandırmayı tercih ettiği bu milliyetçilik anlayışı modern milliyetçilik anlayışıdır. Buna göre, çeşitli kökenlerden gelseler bile, fertleri bir araya getiren, bir arada yaşatan şey onlardaki buna ait duygu, düşünce ve irade birliğidir. Sübjektif nitelikteki bu milliyetçilik anlayışında ana unsur ferdin kendi gibi olanlarla birlikte kaderde, kıvançta ve tasada ortak ve bölünmez bir bütün oluşturdukları duygu ve düşüncesidir. Bu itibarla Atatürk milliyetçiliği sınırları belli olan ve bölünmez vatan esasına dayanır. Irkçılığı red eder. Irk düşüncesine ve kökence başka görünen toplulukların bütünden ayrı sayılması düşüncesine yer vermez. Kültür milliyetçiliğidir. Yani, kökenleri ne olursa olsun fertleri ortak bir kültüre mensup oldukları bilinci etrafında toplar, onları “tek ulus” yapısı içinde kaynaştırıp, bütünleştirir. Nitekim, Yüksek Mahkemeniz de, 20.7.1971 gün, E, 1971/3 (Parti Kapatılması), K.İ971/3 sayılı kararında Türk milliyetçiliğinde ırk düşüncesi ve kökence başka görünen toplulukların ayn tutulması düşüncesinin yer almadığını; 8.5.1980 gün, E. 1979/1 (Parti Kapatılması), K. 1980/1 sayılı kararında, geçmişte “panislamist” ve “panturanist” görüşlerin neden olduğu acı deneyimleri yaşamış olan “Türk Ulusunun din, dil, ırk ve mezhep gibi esaslara dayalı ayrılık çabalarına ödün vermeyen, birleştirici ve toplayıcı bir “milliyetçilik” anlayışına Anayasanın başlangıç hükümleri arasında yer vermesinin imparatorluktan ulusal devlete dönüşmüş bir toplumun bilinçli bir davranışı olduğunu, 27.11.1980 gün E.1979/31, K.1980/59 sayılı kararında, Anayasanın ırkçılık, turancılık, ya da din veya mezhep doğrultusunda bütünleşmeyi amaçlayan inanışları red eden, Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi Türk sayan, birleştirici ve bütünleştirici bir milliyetçilik anlayışına sahip olduğunu; 18.2.1985 gün, E.1984/9, K.1985/4 sayılı kararında, Atatürk milliyetçiliğinin Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi Türk sayan dil, ırk ve din gibi düşüncelerle yapılacak her türlü ayırımı red eden birleştirici ve bütünleştirici bir anlayışı temsil ettiğini; 16.7.1991 gün, E.1990/1 (Siyasi Parti Kapatma), K.1991/1 sayılı kararında da, milliyetçiliğin büyük bir toplumsal gerçek ve “millet düşüncesi” üzerine kurulu olan çağın en etkin kültür ve politik anlayışı, Türkiye Cumhuriyetinin ve Türk Devriminin temel ve önde gelen ilkelerinden olduğunu, Cumhuriyet döneminde “millet” ile “milliyetçilik” kavramlarının, başta Yüce Atatürk olmak üzere Cumhuriyetin kurucuları ve onların temel ilkeler üzerinde Cumhuriyeti yöneten kuşaklarca yorumlanmış ve 1924, 1961, 1982 Anayasalarında yer almış olduklarını,. . . bunun ırkçı bir kavram değil, Türkiye Cumhuriyetini kuran Türk halkını, kökeni ne olursa olsun devlet yönünden tartışmasız eşitliği, içtenlikli birliği ve birlikte yaşama istencini içeren çağdaş bir olgu olduğunu; ayrımcılığı dışlayıp, “ulus” yapısı içinde kaynaşmayı öngören bu kavramın, etnik kökenlerin kimliklerin bir tanıtım belirtisi olarak söylenmesini engellemediğini; dil ve din birliği yanında önemli toplumsal bağlar kurmuş olan toplulukların devletle olan hukuksal bağlarını koparacak bir girişimi kışkırtmanın Anayasanın ve Siyasi Partiler Yasasının hoşgöreceği bir tutum olmadığını; Türk Ulusu içinde “Kürt” kökenli yurttaşlarla değişik boylardan gelen “Türk”ler ve değişik kökenlilerin ayırımsız bir biçimde yer almakta ve devletin temel öğesi olan “tek ulus” olgusunun böylece somutlaşmakta olduğunu belirtirken aynı esaslara işaret etmiş bulunmaktadır.
Milli devlet olmanın bir sonucu olan devletin ülkesi ve milletiyle bölünmezliği ilkesi ise iki anlam ifade eder. Devletin ülkesiyle bir bütün olması dışa karşı bağımsızlığı ve ülke bütünlüğünün korunması; milletiyle bir bütün olması ise, azınlık yaratılmasının önlenmesi, bölgecilik ve ırkçılık yapılmaması ve eşitlik ilkesinin korunması ilkesidir.
Bu konusuna verilen önemi gösterir şekilde getirilmiş olan Anayasal düzenlemelerden daha önce söz edilmiş bulunmaktadır.
Birbirini tamamlayan modern Türk milliyetçiliği anlayışı ile devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ilkesi bu şekilde Anayasa’nın dayandığı temel görüş ve ilkeler arasında yer almakta ve SPY. da Anayasa’nın bu konudaki duyarlılığını siyasi partiler bakımından devam ettirmektedir. Yüksek Mahkemenizin 20.7.1971 gün E.1971/3 (Parti Kapatılması), K.197İ/3 sayılı kararında belirtildiği gibi, “. . . Siyasi partilerin çalışmalarında devletin ülkesi ve ulusu ile bölünmezliği temel hükmüne uymaları demek, ülkenin ya da ulusun bir bölümünün bugünkü bütünlüğünü bozarak ayrılması sonucunu doğrudan doğruya veya dolayısıyla doğurabilecek her türlü davranıştan, sözden ve yazıdan kaçınıp çalışmalarını bu bütünlüğü daha da pekiştirecek biçimde yürütmeleri demektir. Bu kuraldan çıkan sonuç da bütünlüğü zedeleyebilecek olan her türlü yazı, söz ve davranışın siyasal partiler için yasak olmasıdır.”
SPY.nın 78. maddesinin (b) bendinde yasaklanan bir husus da siyasi partilerin ırk esasına dayanmalarıdır. Buna göre siyasi partiler belirli bir ırka mensup olanların toplandıktan, sırf onlara mahsus bir parti olduklarını iddia edemiyecekler veya bu amaçla örgütlenemiyeceklerdir. Aksine davranışa cevaz verilmesi halinde bundan öncelikle devletin ülkesi ve milletiyle bölünmezliğinin zarar göreceği muhakkaktır.
Siyasi partiler bakımından bir diğer yasaklama yasanın 80. maddesinde öngörülmüş olan Türkiye Cumhuriyetinin dayandığı devletin tekliği ilkesini değiştirme amacını gütmek ve bu amaca yönelik faaliyette bulunmaktır. Maddenin gerekçesinde devletimizin federe ve konfedere devletler ve siyaseten özerk kuruluşlar gibi teklik ilkesine aykırı bir nitelik taşımadığı bu ve buna benzer ayrılmalar devletin ve milletin bütünlüğü ilkesine ve toplum yararına ters düşeceğinden bu yolda bir amaç güdülmesinin yasaklandığı belirtilmektedir. Gerçekten, Türkiye Devleti tekil (unitaire) bir devlettir. Federe devletlerden oluşmuş değildir. Milli devlet olmanın, yani bir milletin bağımsız devlet halinde örgütlenmesinin sonucu olan bu nitelik etnik, dinsel ya da başka herhangi bir düşünceyle ülkenin federe devletlere veya özerk bölgelere ayrılmasına izin vermez. Milli birliği kurmak ve devam ettirmek amacıyla devlet tekil biçimde oluşmuştur.
Yasanın 81. maddesinin (a) ve (b) benden de siyasi partilerin, Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde milli. . . kültür veya … ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri sürmeyi; Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını gütmeyi ve bu yolda faaliyette bulunmayı yasaklamaktadır. Maddenin gerekçesine bakıldığında şu düşüncelerin yer aldığı görülmektedir:
“Ülkemizde Lozan Antlaşması ile kabul edilen azınlıklar dışında bir azınlık yoktur. Herhangi bir ülkede resmi dilin dışında bazı dillerin bilinmesi veya yer yer konuşulması azınlık yaratmaz. Hele siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel alanlarda olduğu gibi her bir alanda bütün haklara sahip ve borçlarla eşit bir şekilde yükümlü olan tek bir milletin evlatları arasında azınlıktan söz etmek mümkün değildir.
“Bir memlekette resmi dilin her vatandaş tarafından bilinmesi, hangi alanda olursa olsun eşitlik ilkesinin hakkıyla uygulanabilmesi ve adli ya da idari işlerin çabukluk ve selametle yürütülmesi bakımından yararlı, hatta zorunludur. Bu itibarla resmi dili genç, ihtiyar, kadın, erkek her vatandaşın bilmesini sağlamak devletin görevidir.”
Maddenin (a) bendinde siyasi partilerin milli. . . kültür. .. ırk ya da dil ayrılığına dayalı azınlıklar bulunduğunu ileri süremeyecekleri kabul edilmiştir. Gerekçede de açıklandığı üzere, ülkemizde azınlıklar konusu 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Antlaşmasıyla düzenlenmiş ve sadece müslüman olmayanlar azınlık kapsamına dahil edilmişlerdir. Bu düzenlemenin amacı, müslüman olmayanlara da müslümanlara sağlanan medeni ve siyasi haklardan yararlanma imkanı verilerek yasalar önünde din ayrımı yapılmaksızın herkesin eşit olduğunu belirtmektir. Bundan ayrı olarak, 18 Ekim 1925 tarihinde imzalanmış olan Türk-Bulgar Dostluk Antlaşmasında Türkiyedeki Bulgarların azınlık sayılmaları kabul edilmiş ise de Türk Devletinin laik mevzuatı kabul etmesini takiben bu azınlıklar bu statülerinden kendiliklerinden vazgeçmişlerdir. Türkiye’deki hukuk sistemi itibariyle bu iki antlaşmayla tanınanların dışında bir azınlığın varolduğu kabul ve iddia edilemez.
Elbette, belirli bir büyüklükte toprağa sahip olan devletlerde din, mezhep, ırk, dil gibi unsurlar bakımından farklı insan toplulukları, yani ulus olgusuna oranla ikincil nitelikte kesimler varolabilir. Yüksek Mahkemenizin 8.5.1980 gün E.1979/1 (Parti Kapatılması), K.1980/1 sayılı kararında da belirtildiği üzere, bu gibi toplulukların “dilinin ya da dininin toplumun öteki kesimlerinden ayrı olduğundan nesnel biçimde söz etmek tek başına bir <azınlığın bulunduğunu=”” ileri=”” sürmek=”” style=”box-sizing: border-box;”>anlamına gelmez.” SPY.nın 81. maddesine benzer hükmü içeren eski 648 sayılı yasanın 89. maddesinin birinci fıkrasını yorumlayan Yüksek Mahkemeniz aynı kararında, <azınlıklar bulunduğunun=”” ileri=”” sürüldüğünün=”” style=”box-sizing: border-box;”>kabul edilebilmesi için, “sözkonusu topluluğun toplumun öbür kesimlerinden ayrılan varlığını ve niteliklerim koruması ve sürdürmesi için kendisine özel bir hukuksal güvence tanınması gerektiğinin, yani bu kimselerin <azınlık hukuku=”” style=”box-sizing: border-box;”>ndan yararlanmaya hak kazanmış olduklarının da açık ya da üstü örtülü biçimde ileri sürülmüş olması gerektiğini” ifade etmiş bulunmaktadır. Bu toplulukların herbirine azınlık hakkının tanınması devletin ülkesi ve milletiyle bölünmezliği ilkesiyle çelişir. Üstelik bunlara mensup olanlar ortak geçmişten gelen tarihsel ve kültürel beraberlik anlayışı içinde kendi kaderlerini o ulusun kaderiyle özdeşleştirme iradesini tereddütsüz açığa vurmuşlarsa onlara azınlık hakkı tanınmasına gerek kalmaz. Nitekim yaklaşık bin yıldan beri Anadolu toprağında yaşamakta olan Türkler ve diğer unsurlar birlikte aynı devletlerin çatısı altında yerahnışlar, çeşitli zorluklara birlikte göğüs germişler, çeşitli acılara birlikte katlanmışlar, sevinçli günlerde birlikte mutlu olmuşlar; gerek birbirleriyle, gerekse çeşitli tarihsel, siyasal nedenlerle veya göç hareketleri sonucu başka topluluklarla karışıp kaynaşmışlardır. Böylece, ortak bir geçmişe, tarihe ve değer yargılarına dayanan tek bir ulusa mensup olma şuur ve iradesiyle “Türk UIusu”nu oluşturmuşlar ve Türkiye Cumhuriyetini kurmuşlardır. Yüksek Mahkemenizin 20.7.1971 gün, E.1971/3 (Parti Kapatılması), K.1971/3 sayılı kararında da belirtildiği gibi, Ulusal Kurtuluş Savaşına katılıp, omuz omuza döğüşerek bu ülkeyi düşmanlardan temizlemiş ve böylece alın yazısı ve gönül birliğini dosta düşmana açıkça göstermiş bulunan doğulu ve batılı yurttaşlar arasında Anayasanın başlangıç kurallarındaki düşüncelere temel tutulan ruhsal birlik ve bütünlük daha Ulusal Kurtuluş Savaşı sırasında perçinlenmiş, Türk ulusunun siyasal ve toplumsal bütünlüğü bir kez daha kimsenin anlamazlıktan gelemeyeceği biçimde duyurulmuştur. . . “Yine Mahkemenizin yukarıda anılan 8.5.1980 günlü kararında aynı konuda benimsenen görüşe göre, “. . . Kurtuluş savaşında ulusun bütün bireylerinin dil ve ırk ayrımı gözetmeksizin düşmana karşı omuz omuza çarpışmış bulunmaları, dili ya da ırkı ayrı olan kimi grupların bugün azınlık hukukundan yararlanmalarını gerektirecek bir durum sayılmaz. Tam tersine, bu durum söz konusu vatandaşlarımızın ırk ve dil ayırımına yer vermeyen Türk milliyetçiliğini daha o zaman benimsediklerini gösterir. . .” Bu bakımdan Türk Ulusu çeşitli halklardan değil, kendi özgür iradeleriyle ortak geçmişin oluşturduğu ortak kültürde birleşmeye karar veren tek halktan meydana gelmiştir. Gerçekten, Anayasanın 66. maddesinin birinci fıkrasında, Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesin Türk olduğu ifade edilmek suretiyle, Türk Ulusundan sayılmanın tek şartının (vurgulama bizim) “vatandaşlık bağı” olduğu, bunun dışında kalan dil, din ve ırk farklılıklarının nazara alınmayacağı, “Türk Ulusu”nun bu şekilde vatandaş sayılan bireylerin bütünlüğünü ifade ettiği kabul edilmiştir. Bunun sonucu olarak, bugün ırk, dil, din ya da mezhep ayrımına yer vermeyen, bireyler arasında tam bir eşitliğe dayanan Türk Vatandaşlığı sıfat ve ayrıcalığına sahip herkes toplum hayatı içinde saygın bir yere ve hukuk düzenince tanınmış her hakka ayrımsız ve mutlak biçimde sahiptir. Maddenin (b) bendinde ise, siyasi partilerin Türk dili ve kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek ya da yaymak yoluyla ülkede azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemeyecekleri belirtilmiş bulunmaktadır. Yüksek Mahkemenizce yukarıda zikredilen 8.5.1980 günlü kararında bu madde ve bendin küçük farklılıklarla benzeri olan eski 648 sayılı yasanın 89. maddesinin ikinci fıkrasıyla ilgili olarak yaptığı yorumda şöyle denilmiştir: … bu hükümde de … <azınlık yaratma=”” style=”box-sizing: border-box;”>deyiminin açıklığa kavuşturulması gerekmekte olup, söz konusu deyimin de maddenin tümü içinde değerlendirilmesi ve birinci fıkradaki <azınlıklar bulunduğunun=”” ileri=”” sürülmesi=”” style=”box-sizing: border-box;”>deyimiyle sıkı ilişkisi göz önünde tutularak, aynı doğrultuda yorumlanması zorunludur. Böyle bir yorumla varılacak sonuç ise, <azınlık yaratma=”” style=”box-sizing: border-box;”>deyiminin, ancak, anlamına gelebileceğidir…” Aynı kararda, Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde “azınlık yaratma” amacı güdüldüğünün ya tüzük ya da program metinlerinden veya partinin faaliyetlerinden yahut her ikisinden anlaşılabileceği, bunun kesinlikle anlaşılmasının o partinin ulus bütünlüğünün bozulmasını da amaçladığını ortaya koyacağı kabul edilmiştir. Yine Yüksek Mahkemenizin yukarıda zikredilen 20.7.1971 günlü kararında belirtildiği üzere, “. . . bir siyasi partinin Türkiye ülkesi üzerinde Türkçeden başka dil konuşan azınlık bulunduğunu ileri sürerek ve o azınlığı erek edinerek onun için birtakım haklar ve yetkiler tanınmasını istemesi ulusal yapıda git gide kopmalara, bölünmelere yol açması demektir. Yine Türk yurttaşları arasında Türk dilinden ve kültüründen başka dil ve kültürleri koruma çabalarına girişmek Türkiye ülkesi üzerinde ulus bütünlüğünün bozulması sonucunu doğurmağa elverişli bir tutumdur. . .”</azınlık></azınlıklar></azınlık></azınlık></azınlıklar></azınlığın>
Bu açıklama ve tespitlerin ışığı altında davalı partinin genel başkanları, genel başkan vekili ve genel sekreterlerinin yapmış oldukları konuşmalar incelendiğinde işlenen temalar ve Siyasi Partiler Yasası’na aykırılık halleri şu şekilde çıkmaktadır.
İncelenen konuşma ve demeçlerde;
– Türkiye Cumhuriyetinde sadece Türklerin var olduğunu kabul eden, buna karşılık Türklerin dışında bütün etnik yapılan reddeden bir politikanın ve bunun doğal sonucu olarak baskıcı, otoriter ve asimilasyoncu bir uygulamanın benimsendiği, insan Hakları Evrensel Beyannamesinin imzalanmasının durumda bir değişiklik meydana getirmediği,
Yetmiş yıldan beri uygulanan ve resmi ideoloji olarak adlandırılan red ve inkar politikasına rağmen Kürt halkının mevcut olduğu söz konusu resmi ideolojinin artık iflas ettiği, Kürt halkının dinamizminin yükseldiği, kendisini her alanda ifade eden bir döneme girdiği, red ve inkar politikası bırakılmadıkça Türkiye’nin özgürleşemiyeceği,
Demokrasinin önündeki en büyük engelin Kürt sorunu olduğu, sorunun çözümünün barışçı ve demokratik ortamda tartışmak suretiyle olabileceği, bu sorunun Kürtler ile Türklerin omuz omuza ve kardeşçe çözecekleri, bu sorunu sadece Kürtlerin tartışamadığı, demokratik bir ortamda özgürce tartışılmadan çağa, akla bilime uygun şekilde çözümlenmeden Türkiye’de gerçek bir demokrasiden söz edilemiyeceği ve Türk halkının özgür olamayacağı, bu sorun çözümlenmediği sürece, Türkiye’de demokrasiyi kurmanın, ekonomik sosyal ve kültürel kalkınmayı sağlamanın mümkün olmadığı,
Dış politikada ulusların eşit, özgür iradeye dayalı, yani ulusların kendi kaderlerini tayin edici bir politikadan yana oldukları. Bu hakkın mutlaka ayrılma anlamına gelmediği, özgürlük ve eşit iradeye dayalı birlikte yaşama demek olduğu,
Kendi kaderini belirleme hakkının, her halk için olduğu kadar, Kürt halkı için de tartışılmaz, vazgeçilmez, doğal bir hak olduğu, Birleşmiş Milletler Örgütünü oluşturan devletlerin Kürtlerin yaşadığı tüm parçalarda Kürt halkının yürüttüğü mücadeleye sessiz kalamayacakları, en kısa zamanda Birleşmiş Milletler kapsamında bir Kürt konferansı toplanarak soruna adil, uluslararası sözleşmelere uygun demokratik bir çözümün bulunması gerektiği,
Yeni bir Anayasa yapılarak bunun ışığında Kürt sorunu hakkında bir mutabakat çalışmasının başlatılması, herkesin katılacağı ortak bir çözümün bulunması, bu yeni Anayasada Kürtlerin varlığı kabul edilerek Türkler ile Kürtlerin eşitliğine ve birliğine dayalı bir toplum düzeninin öngörülmesi gerektiği, Kürt gerçeğinin eğitim yoluyla Türklerin ve Kürtlerin eşit haklı birlik anlayışına uygun olarak benimsetilmesi gerektiği,
Halkın Emek Partisinin programında Kürt sorununun demokratik ve siyasal yollarla çözümünü ilke olarak benimsedikleri; bütün halkların kardeşliğini, eşitliğini ve özgürlüğünü savunan, onun Türkiye’nin tek kurtuluş yolu olduğunu düşünen ve politikasını üreten parti oldukları,
Beyan edilmek ve Türkiye Cumhuriyeti ülkesinin bir kısmı Kürdistan olarak nitelenip, adlandırılmak suretiyle öncelikle Anayasanın 69. maddesinin birinci fıkrası ve SPY. nın 78. maddesinin (a) bendine aykırı olarak Türk ve Kürt halkları ve hatta diğer bazı etnik unsurlar ayırımı ısrarla işlenmek suretiyle aşağıda belirtilecek olan idari federasyon adlı modelden başlayıp, Kürtlerin kendi kaderlerini tayin hakkını kullanmalarına varan bir süreç içerisinde Kürtlerin Anayasa’daki ulus ve bütünlüğünden ayrılmaları ve ayrı bir Kürt ulusunun oluşturulması esasının benimsendiği anlaşılmaktadır. Oysa Türkiye Cumhuriyeti Devletinde birden fazla ulusun varlığı söz konusu olamaz. Dili, dini, mezhebi, ırkı farklı da olsa Türk Ulusu bütünlüğü içerisinde yer alan her birey Türk yurttaşıdır. Tarihsel bir gerçeğin ifadesi olan “Türk Ulusu” olgusunun ortadan kaldırılması sonucunu doğuracak, ırkçılığa dayanan ayrılıklar ve Türk vatandaşlığı niteliğini değiştiren iddialar ileri sürülemez. Türk milliyetçiliğinin hukukumuzdaki anlamına, öğretiye de uygun olarak, Yüksek Mahkemenizce çeşitli vesilelerle getirilmiş yorum ve açıklamalara rağmen, ön savunmada olduğu gibi iddianamede doğmatizm esas alındığına, bunun Türk ırkı esasına, ırkçılık esasına, ırkçılık esasının da yasal temellere dayandırmaya çalışıldığına dair savunmanın kabulü olanaksızdır.
Diğer taraftan yine bu konuşma ve demeçlerde;
İlk defa içlerine sine sine içinde yer alabilecekleri, bizim diyebilecekleri bir partinin doğduğu, partinin en çok ezilen, en çok sömürülen, en çok baskı altında tu tulanların partisi olduğu, sömürülen, baskı altında tutulan ve zulme uğrayan bir halk, yani Kürtler bu partiye sahip çıkıyorlarsa Halkın Emek Partisinin bundan onur duya cağı, bütün bunlara rağmen partiye Kürtlerin partisi deniyorsa demek ki en çok onların ezildiği, sömürüldüğü, zulmedildiği, Kürtlerin en çok ezildikleri söyleniyorsa, Kürtlerinde partisi olmaktan onur duydukları,
Ekonomik ve etnik özelliklerinden dolayı Türkiye’de en fazla ezilenler Kürt halkı olduğundan, bunların ezilenlerin hakkını koruyan Halkın Emek Partisi’ni desteklemelerinden daha doğal bir şeyin olamayacağı,
Türkiye’deki bütün etnik yapıların partisi oldukları, ifade edilmek suretiyle, SPY. nın 78. maddesinin (b) bendine aykırı olarak davalı partinin belli bir ırka mensup olanların ve hatta daha da ileri gidilip Türkiye Cumhuriyetinde yaşayan “etnik yapı” şeklinde ifade ettikleri değişik kökenli bireylerin bu kökenleri ısrarla ve her vesileyle vurgulanarak onların da partisi olduğu ileri sürülmekte ve böylece parti bir yönüyle de ırk esasına dayandırılmaktadır.
Eski genel başkan Feridun Yazar tarafından verilen bir demeçte üniter devlet kavramını Türkiye’nin sınırlarının değişmemesi anlamında aldıkları, ancak Türkiye Cumhuriyeti’nde üniter devletten kast edilenin inkarcı politika olduğu, bunun da katı bir merkeziyetçiliği beraberinde getirdiği Devletin bu inkarcı ve merkeziyetçi uygulamadan vazgeçerek bütün Türkiye’de halkların eşitliğine ve gönüllü birliğine dayalı politikaların üretilmesi gerektiği belirtildiği gibi (1.6.1992 tarihli Milliyet Gazetesi) yerel yönetimlerin merkezi devletin denetiminden kurtarılarak mahalli ve idari özerkliğe kavuşturulması (5.2.1992 tarihli Sabah Gazetesi), daha sonra da aynı doğrultuda olmak üzere, Türkiye’de üniter devletin bugüne kadar uyguladığı biçimde sorunları çözemediği, bu nedenle merkeziyetçi devlet sisteminin otonom bölgeler veya federasyon, yahut idari federasyon denilen şekilde değişmesi gerektiği, uygulanmasından yana oldukları idari federasyon biçiminde o bölgenin yönetim şeklinin, kullanılacak dilin, yapılacak yayınların o yerde belirleneceği, o yerde vergi toplanıp, yine o yerde harcanacağı, ancak bir kısmının devlete gönderileceğinin ifade edilmesi (1.6.1992 tarihli Milliyet Gazetesi) suretiyle, sırf bazı hizmetlerin daha iyi görülebilmesinin ve sorunların çözümlenebilmesinin birden çok ili içine alan çevrede teşkilatlanmayı gerektirdiğini dikkate alan Anayasa’nın, merkezi idareyi düzenleyen 126. maddesinin üçüncü fıkrasında sadece kamu hizmetlerinin görülmesinde verim ve uyum sağlanmaya yönelik olmak üzere birden çok ili içine alacak şekilde kurulabileceği öngörülen merkezi idare teşkilatı modeliyle 127. maddesinin son fıkrasında öngörülen ve yine münhasıran belirli kamu hizmetlerinin görülmesi amacına yönelik olarak mahalli idarelerin kendi aralarında Bakanlar Kurulu’nun izniyle kurabilecekleri birlik modelinin ötesinde vergi toplama ve toplanan vergilerin mahallinde harcanması, yönetim şeklinin ve Anayasa’nın değiştirilmeyecek olan 3. maddesindeki Türkiye Devletinin dilinin Türkçe olduğu hükmü de gözardı edilerek, kullanılacak dilin ve yapılacak yayınların mahallinde belirlenmesi gibi, parti programındaki yerel yönetim örneğini dahi aşan, adeta siyasal amaçlı yerinden yönetim modeline yaklaşan, özerk bölge niteliğinde giderek federalizme yol açabilecek “idari federasyon” adı verilen kuruluşların, artık yetersiz kalmaya başladığı belirtilen tekil devletin yerine oluşturulmasının önerildiği ve böyle bir modelin önerilmesiyle de SPY. nın 80. maddesine aykırı olarak devletin tekliği ilkesini değiştirme fikrine sahiplenip bu yolda beyanda bulunulduğu çok açık biçimde ortaya çıkmaktadır. Oysa, ülkemizde bölgelerin ulusal kimliğinden söz edilemez. Anayasa özerk ya da otonom bölge yahut federasyon gibi uygulamalara bilinçli olarak yer vermemiştir.
Tamamı iddianameye alınmış olan konuşma ve demeçlerde;
Halkların ve insanların kardeş oldukları ama birbirinin dövdüğü, birbirinin dövüldüğü bir kardeşliğin değil, eşit bir kardeşliğin istendiği,
Kürt ile Türkü omuz omuza birleştirip demokrasi mücadelesi verme gibi bir görevlerinin olduğu,
Nevruz’un zulme karşı direniş, mücadele, başkaldırı, özgürlük talebinin yükseldiği, zulme, sömürüye, baskıya başkaldırısın sembolleştiği bir gün ve Kürt halkının özgürlük bayramı olduğu, sömürüye ve sömürgeciliğe karşı herkesin mücadele ve dayanışma azminin bilenerek kenetlendiği bir gün olduğu, Kürt halkının direnme ruhunu, mücadele geleneğini simgeleyen Nevruz’un yeniden doğuşu dile getirdiği, özgürlük ve demokrasi mücadelesi veren kendilerinin de yeniden doğdukları, zulme ve baskıya karşı mücadele azimlerini yükselttikleri, Kürt halkının özgürlük tutkusundan vazgeçmediği, daima onu kıskandığı; buradan (konuşma kürsüsünden) Kürt, Arap, Çerkez, Laz, Arnavut, Pomak herkese seslenilerek davalı partinin ezilen, sömürülen, baskı altında tutulanların partisi olduğu,
Halkların gönüllü birliğine, tam eşitliğe ve kardeşliğe dayalı bir demokratik düzenin kararlı savunucusu ve mücadelecisi olacakları,
Kürt halkının yıllardan beri insanlık haklarını kullanamadığı, hiç bir haklarının bulunmadığı,
Halkın Emek Partisi olarak halkların eşitliğinden ve kardeşliğinden yana oldukları, hedeflerinin eşitlik ilkesine dayalı halkların gönüllü birliği olduğu, onun için mücadele ettikleri,
Edirne’den Van’a kadar Kürt, Türk ve diğer bütün azınlık halkların, emekçilerin ortak sesi oldukları,
Kürt sorununun Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan beri mevcut olduğu, Cumhuriyetin Türk ve Kürt halkları tarafından birlikte kurulmuş olmasına rağmen daha sonra Kürt halkının tamamen dışlandığı,
Kürt halkının kimliksiz olmak istemediği, özgür olmak istediği, Kürt halkı nın Türk halkıyla bir alıp veremediğinin bulunmadığı, Kürt halkının özgürlük ve kardeşlikten, siyasi çözümden yana olduğu,
Beyan edilmek ve Ahmet Karataş’ın genel başkanvekili sıfatıyla 15.12.1991 tarihinde yapılan 1. Olağanüstü Büyük Kongresinde yaptığı konuşmasına “Kürt, Türk, Laz, Çerkez, sıcak Türkiye halkı”; genel sekreter sıfatıyla 1.3.1992 tarihinde İstanbul’da yapılan mitingdeki konuşmasında da “bu ülkenin Türk, Kürt, Arap, Çerkez, Laz bütün insanları” sözleriyle başlaması suretiyle SPY. nın 81. maddesinin (a) bendine aykırı olarak Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde dil ve ırk ayrılığına dayanan azınlıklar bulunduğuna işaret edilmektedir.
Davalı parti sorumlularının konuşma ve demeçlerinde;
– Kürt halkının özgürlük tutkusundan hiç bir zaman vazgeçmediği, daima onu kıskandığı, o yüzden de kültürünü ve ulusal değerlerini hep ayakta tutmasını bildiği,
Kürtlere okumanın, yazmanın, Kürt kültürünü araştırmanın yasak olduğu,
Kürt halkının Türkiye Cumhuriyeti’nin bütünlüğü içinde kendi ulusal ve kültürel kimliğini korumak ve geliştirmek istediği, devleti ele geçirenlerin inkarcı politikalarla Kürtleri eritmek istedikleri,
Kürt sorununun çözümü için öncelikle Kürt halkının kendi ulusal ve kültürel kimliğini ifade edebilmesinin önündeki engellerin kaldırılması ve geliştirilmesi olanaklarının yaratılması gerektiği,
Yeniden yapılacak bir Anayasada Kürtlerin dil, inanç ve kültür özgürlükleriyle Kürtçe eğitimi, öğrenimi ve diğer haklarını kullanmalarına olanak verecek yeni yasal düzenlemelerin topluma ve devlete benimsetilmesi gerektiği,
Türkiye’de yaşayan emik kökeni, dili ve kültürü ne olursa olsun bütün in sanların kendilerini, kendi dil ve kültürleriyle ifade edebilecekleri, eşit koşullara ve gönül birliğine dayalı bir toplum yaratmak istedikleri,
Belirtilmek suretiyle de, 81. maddenin (b) bendine aykırı davranılmakta ve Türk dili ve kültüründen başka bir dili ve kültürü korumak, geliştirmek yoluyla azınlık yaratılarak ulus bütünlüğünün bozulması amacı güdülmektedir. Oysa şurası bir gerçektir ki; Anayasa ve yasalarda yurttaşlar arasında ne ırk, ne dil, ne de başka herhangi bir nedenle ayrım yapılmasını öngören bir hüküm bulunmaktadır. Devlet, bireylerin soy kökenlerine karşı tarafsız ve ilgisizdir. Hiç kimsenin ve bu arada Kürt kökenli olanların kendi kimliklerini ifade etmelerine bir engel yoktur. Ancak burada önemli olan, bir azınlığa ya da ayrı bir ulusa mensup olmayı ileri sürmeksizin, kimliğin Türk ulusu bütünlüğü ve bu bütüne mensup olma ruh ve bilinci içinde anlatılmasıdır. Aksine düşünceler bu bütünlüğü bozacağından ve devletin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşüreceğinden koruma göremez. Nitekim Yüksek Mahkemeniz de 16.7.1991 gün E. 1990/1 (Siyasi Parti Kapatılması), K.1991/1 sayılı kararında, kimi siyasal nedenlerle dış etkilerden kaynaklanan, kimi varsayım, yorum ve bahanelere dayanan, insan hakları ve özgürlük savlarıyla yoğunlaştırılan sakıncalı amaçlara geçerlilik tanınamıyacağı ifade edildikten sonra, “. . . devlet “TEK”tir, ülke “TÜM”dür, ulus “BİR”dir. Ulusal birlik, devleti kuran, ulusu oluşturan toplulukların, ya da bireylerin etnik kökeni ne olursa olsun (vurgulama bizim), yurttaşlık kurumu içinde ayırımsız birliktelikleriyle gerçekleşir. Anayasa’da ve yasalarda yurttaşlar arasında ayıranı öngören hiç bir kural bulunmadığı gibi, kimsenin soy kökeninin yadsınması ya da kabul edilebilecek yeni bir savı yoktur. . .” denilerek ulusal birliğimizin anlamı ve niteliği bir kez daha gözler önüne serilmiştir.
Bu durumda; davalı parti tüzel kişiliğini beyanlarıyla bağlayacakları öngörülmüş olan genel başkan ve genel sekreter gibi görevlilerinin Anayasanın 14. maddesindeki Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiç birinin devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak amacıyla kullanılamıyacağı biçimindeki sınırlamaya, SPY. nın dördüncü kısmında yer alan 78. maddesinin (a) ve (b) bentleri, 80. maddesi ve 81. maddesinin (a) ve (b) bentleri hükümlerine aykırı konuşma ve açıklamalarda bulunmaları sebebiyle davalı partinin Anayasanın 69. maddesinin birinci fıkrası ve SPY, nın 101/b madde ve fıkrası uyarınca kapatılması gerektiği sonucuna varılmaktadır.
B) Davalı parti yönünden söz konusu olan bir diğer kapatma sebebi ise SPY.nın 103. maddesinde düzenlenmiş bulunmaktadır. Anılan maddenin birinci fıkrasına göre, “Bir siyasi partinin kanunun 78 ila 88 ve 97. maddeleri hükümlerine aykırı fiillerin işlendiği bir mihrak haline geldiğinin sübuta ermesi halinde o siyasî parti Anayasa Mahkemesince kapatılır.”
Kanuna aykırı siyasi faaliyetlerin mihrakı olma halinin nasıl anlaşılacağını, kanunun kullandığı deyimle nasıl sübuta ereceğini aynı maddenin ikinci fıkrası belirtmiştir. Şöyle ki; “Bir siyasi partinin yukarıda yazılı fiillerin mihrakı haline geldiği, 101. maddenin (d) fıkrasının uygulanması sonucunda bu fiillerin o partinin üyelerince kesif bir şekilde işlenmiş olduğunun ve bu fiillerin kesif olarak işlenmesinin o partinin büyük kongre, merkez karar ve yönetim kurulu veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu yahut bu grubun yönetim kurulunca zımnen veya sarahaten benimsendiğinin sübuta ermesi ile olur.”
Şu halde, madde hükmüne göre, bir siyasi partinin kanunsuz siyasi faaliyetlerin mihrakı haline gelmesi sebebiyle kapatılabilmesi için, (1) yasanın dördüncü kısmında yer alan 78 ila 88 ve 97. maddelerindeki yasaklamalara aykırı fiillerin yoğun bir biçimde işlenmiş olduğunun o partinin büyük kongre, merkez karar ve yönetim kurulu veya parlamentodaki grup genel kurulu yahut grup yönetim kurulunca açıkça veya zımnen benimsendiğinin belirlenmesi gerekir.
Bu açıklamaların ışığı altında davalı partiye mensup üyelerin işledikleri fiiller ile haklarında yapılan adli işlemlerin neler olduğuna iddianamenin 145-149. sayfalarında işaret edilmişti.
Bunlara ek olarak, iddianamenin hazırlık çalışmalarının son aşamasında veya dava açıldıktan sonra Başsavcılığımıza intikal etmiş bulunan diğer belgelerin incelenmesinden;
l- Aralarında Halkın Emek Partisi üyelerinden Yavuz Binbay, Sadun Acar, Naif Yaşar, Halil Yacan, Kenan Özdemir (Ödemiş), Hakim Burgu, Arif Acar, Faik Şimşek, Yahya Arslan ve Ali Kalçık’ın da dahil olduğu 94 kişiden oluşan bir topluluğun 21.3.1992 tarihinde Van il merkezinde kanunsuz gösteri yürüyüşüne katıldığı, bütün sanıkların yürüyüş sırasında devletin ülkesi ve milletiyle bölünmezliği aleyhinde sloganlar söyledikleri, dağilmaları sırasında bazı kimselere ait işyerlerinin cam ve çerçevelerini kırmaları sonucu 1.991.926.000 TL.- tutarında zarara sebebiyet verdiklerinden bahisle Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığınca 30.4.1992 gün, 1992/349 sayılı iddianame ile diğer yasa maddeleri ile birlikte 3713 sayılı yasanın 8/1 maddesi uyarınca o yer Devlet Güvenlik Mahkemesinde dava açıldığı,
2- Halkın Emek Partisi Muğla il örgütü başkanı Mehmet Nuri Ermiş, il sekreteri Zülküf Atay ve yönetim kurulu üyeleri Mehmet Salih Hekimoğlu, Mehmet Okur, ihsan Şahin’in 21 Mart 1992 tarihinde Nevruz nedeniyle meydana gelen olaylarda Kürtlere karşı girişilen katliamı protesto için açlık grevinin Muğla il binasında yapılmasına, yerel ve genel basına bilgi verilmesine karar verdikleri, hazırladıkları bildiriyi basına ve muhtelif yerlere dağıttıkları, söz konusu bildiride “Kürt ve Orta doğu halklarının bağımsızlık ve özgürlük mücadelesinin ilk tohumu olan 21 Mart Nevruz Bayramı kutlamalarında Kürtlere karşı girişilen provakasyon eylemlerle kitle katliamlarına girişilmiştir. Bu olayları protesto edip, nefretle kınıyoruz. Bu sebeple Halkın Emek Partisi il binasında devrimci yurtseverler tarafından açlık grevi başlatıl mıştır. Bu olayları kınayan tüm insanların manevi desteklerini bekleriz.” ifadesinin yer aldığı, adlan geçenlerin parti binasına yeşil, san, kırmızı kartonlara “Faşizm Döktüğü Kanda Boğulacaktır. – Devrimci Gençlik”, “Nevroz Pirozbe – HEP”, “Devrim Şehitleri Ölümsüzdür, Yaşasın Çağdaş Kawalar – Yurtsever Gençlik”, “Me Ber- xuda, Emi Berxudıdin, Emi Bentubidin, Direndik, Direniyoruz, Direneceğiz – Yurt sever Gençlik”, “Dün Dersim, Ağrı, Zilan. . . Bugün Cizre, Silopi, Şırnak, Nusaybin… – HEP”, “Kürdistan’da Katliama Son-HEP”, “Kürdistan’daki Katliamları Protesto Amacıyla Açlık Grevi Başlamıştır-HEP” dövizlerini yazarak astıklarından bahisle İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığınca 3.6.1992 gün, 1992/49 sayılı iddianame ile 3713 sayılı yasanın 8/1 maddesi uyarınca o yer Devlet Güvenlik Mahkemesine dava açıldığı,
3- Halkın Emek Partisi Karşıyaka (İzmir) ilçe örgütü başkanı Âbdurrahman Dayan’ın kardeşinin kızının 13.6.1992 tarihinde yapılan düğünü için Grup Zozan isimli müzik topluluğunu oluşturan Abdülgafur Aksoy, Mehmet Dursun, Azat Kurt ve Şeyhmus. . . isimli kişilerle anlaştığı, bu kişilerin Abdurrahman Dayan’ın talimatı doğrultusunda düğünde, “Biz Kürdüz, yaşasın PKK., yaşasın Kürdistan, Apo liderimiz, Apo başımız, Ya haun peşmerge sakıp şalvar servan, evin roniya gula sor bıdın destivan Apoye serokeme” sözleriyle PKK. örgütünü övdükleri, bölücü slogan attıkları ve attırdıkları, düğün evindeki Türk bayrağını indirip, Kürt bayrağı olduğu ileri sürülen bir kumaş parçasını astıklarından bahisle İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığınca 24,6.1992 gün, 1992/58 sayılı iddianame ile 3713 sayılı yasanın 8/1 maddesi uyarınca cezalandırılması için o yer Devlet Güvenlik Mahkemesine dava açıldığı,
4- Halkın Emek Partisi İzmir il yönetim kurulunu oluşturan Enver Yüzen, Vefa Çabuk, Mehmet Zeynettin Unay, Kasım Öztürk, Abdülaziz Aktaş, Mehmet Tekin, Hasan Akdemir, Zeki Karatay ve İbrahim İncal’ın 1.7.1992 tarihinde toplanarak gecekondu yıkımlarıyla ilgili olarak “Yurtsever Demokrat Kamuoyuna” başlıklı bildirinin İzmir ili sınırları içinde dağıtılmasına karar verdikleri, işbu bildiride, “Son günlerde İzmir’de Kürt halkına yönelik Valilik, Emniyet ve Belediye üçlüsü tarafından uygulamaya konulan “Metropolleri Kürtsüzleştirme” temeline bir kampanya başlatıldığı. . . Metropolleri Kürtlerden arındırma senaryosu uygulamaya konulmadan önce karanlık güçlerce İzmir’de haftalarca yoğun bir biçimde dağıtılan “Yurtsever İzmirliler” imzalı bildirilerle bu uygulamanın maddi zemini, psikolojik zemini zaten yaratılmıştı. Bu bildirilerde özellikle Kürt halkına karşı düşmanlık körükleniyor, Kürtlere karşı tahrik amaçlanıyordu. Kürde iş ve ev verme, selamı kes, kız alıp verme, Kürde karşı şiddet kullan biçimindeki propagandayla Kürtlere karşı ırkçı-şoven hava yaratıldığı. . . Valilik, Emniyet ve Belediye üçlüsü tarafından gecekondu yıkımlarına başlandığı. . . Seçimler öncesinde düzen partilerince potansiyel oy deposu olarak görülen gecekondu semtleri ki çoğunluğu Kürttür, “Oyunu Ver, Konudunu Yap” aldatmacasıyla gecekondulaşmaya davetiye çıkaranlar bu kez de Kürtleri yılgınlaştırarak, terörize ederek geri göçe zorlama senaryosu gereği bu konduları vahşice yıkmaya çalıştılar. . . Yapılanlar Türk ve Kürt emekçilerine karşı uygulanan devlet terörüdür. . . “metropolleri Kürtlerden Arındırma Politikası” Bugün ülkede Kürt halkına karşı sürdürülen ÖZEL SAVAŞ’ın bir parçasıdır. . . ülkede kontrgerilla, özel tim, köy koruculuğu, SS kararnamesi ve her türlü devlet terörü ile halk bastırılmak, susturulmak istenirken, İzmir’de halkımızın elinden ekmeği, aşı alınarak en son evi başına yıkılarak bu amaç gerçekleştirilmek isteniyor. . . Metropollere yönelik bu saldırılan boşa çıkarabilmenin yolu HALKIN ÖZ GÜCÜNE DAYALI MAHALLE KOMİSYONLARI oluşturmaktır. Tüm Kürt ve Türk demokrat yurtseverlerini emekçi halka dayatılan bu Özel savaşa karşı durmaya, sorumluluğunu yerine getirmeye davet ediyoruz. . . şeklindeki sözlerle ırk mülahazasıyla halkın kin ve düşmanlığa tahrik edildiğinden bahisle İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığınca 27.7.1992 gün, 1992/68 sayılı iddianame ile T. Ceza Yasasının 312/2-3, 3713 Sayılı Yasanın 5, 5680 sayılı yasanın ek 4. maddeleri uyarınca o yer Devlet Güvenlik Mahkemesine dava açıldığı,
5- Halkın Emek Partisi Aydın il başkanı Lazgin Çulduz’un Aydın ili ve çevresinde PKK. örgütünün dağ kadrosuna militan gönderme çalışmalarında bulunduğu, 1991 yılı Aralık ayında Bilal Ülkü, Bayram Yılmaz, Bayram Pişkin, Faruk Ceylan, Yunus Tutuş, Ebedin Duyar, Murat Tilki isimli şahısları parti binasına çağırarak PKK. örgütünün her gün geliştiğini, Kürdistan’ın kurulacağını, kendilerinin büyük adamlar olacağını söyleyip, örgütün propagandasını yaptığı, bu kişileri İzmir’e getirerek PKK. kamplarına götürülmek üzere kimliği belirlenemeyen kişilere teslim ettiği, Lazgin Çulduz’un örgüt kampına gönderdiği kişilerden Bilal Ülkü’nün Irak’daki Şehit Mahir kampında eğitim görüp 6.6.1992 tarihinde silahlı çatışmada yakalandığı, il yönetim kurulu üyeleri olan İsmet Dağ, Şakir Sula’nın Aydın çevresinde PKK. örgütüne eleman temini için örgütün propagandasını yaptıklarından bahisle İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığınca 12.8.1992 gün, 1992/78 sayılı iddianame ile T. Ceza Yasasının 169, 3713 sayılı yasanın 5, 7/2 maddeleri uyarınca o yer Devlet Güvenlik Mahkemesinde dava açıldığı,
anlaşılmıştır.
Görüldüğü gibi; adları geçen parti üyeleri hakkında 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasasının 8. maddesiyle bireysel olarak yaptırıma bağlanan Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü hedef alan propaganda yapma eyleminden dolayı yurdun çeşitli yerlerinde kamu davaları açılmış bulunması, SPY. nın siyasi partiler bakımından bu bütünlüğe uygunluğu esas almış olan ve davanın konusunu teşkil eden 78, 80 ve 81. maddelerine aykırı fiillerin parti üyelerince yoğun bir şekilde işlendiği olgusunu ortaya koymaktadır.
Diğer taraftan, davalı partinin Merkez Karar ve Yönetim Kurulu, parti üyelerince yoğun bir şekilde işlenen bu fiilleri açıkça reddetmiş veya kınamış da değildir. Bu hal, parti merkez karar ve yönelim kurulunun, parti üyelerinin sözü edilen fiillerini susma ve engelleyici bir harekette bulunmama suretiyle zımnen benimsediğini göstermekte ve böylece davalı partinin kanunsuz siyasi faaliyetlere mihrak olduğu sonucunu doğurmaktadır.
V- Sonuç ve istem
Yukarıda yasal dayanakları ve gerekçeleriyle açıklandığı üzere, davalı Halkın Emek Partisi’nin genel başkanları, genel başkan vekili ve genel sekreterlerinin çeşitli yerlerde ve tarihlerde yaptıkları konuşmalarda Anayasa’nın başlangıç kısmı ile 2, 3, 14, 68 ve 69. maddelerine ve SPY. nın 78. maddesinin (a), (b) benden, 80. maddesi, 81. maddesinin (a), (b) bentlerine aykırı nitelikte beyanlarda bulundukları,
Davalı partinin SPY. nın 103. maddesinde öngörüldüğü şekilde kanunsuz siyasi faaliyetlerin mihrakı haline geldiği anlaşıldığından,
Halkın Emek Partisi’nin SPY. nın 101/b ve 103/1 madde ve fıkraları gereğince kapatılmasına karar verilmesini arz ve talep ederim.” denilmektedir.
DAVALI SİYASİ PARTİNİN ESAS HAKKINDAKİ SAVUNMASI
Halkın Emek Partisinin 22.1.1993 günlü esas hakkındaki savunmasında aynen:
“Tekrardan kaçınmak amacıyla ön savunmada belirtilen ancak bu savunmamıza almadığımız hususları aynen tekrar ettiğimizi belirterek esas hakkındaki savunmamızı sunuyoruz.
l- Siyasi Partiler Yasası Anayasa’ya aykırıdır.
Cumhuriyet Başsavcılığı, Siyasi Partiler Yasası’nın Anayasa’ya aykırılığı doğrultusundaki savunmamıza karşı Anayasa’nın geçici 15. maddesini, iptal istemini incelemeye engel olduğunu belirterek karşı çıkmıştır. Cumhuriyet Başsavcılığı şekli savunma yapmış, işin esası hakkında bir şey söylememiştir. Siyasi Partiler Yasası’nın Anayasaya aykırı olduğunuda zımnen kabul etmiştir.
Anayasa’nın 69. maddesi, Siyasi Partilerin uyacakları esasları ve kapatma nedenlerini düzenlemektedir. Bu maddeye göre; “Siyasi Partiler Tüzük ve Programları dışında faaliyette bulunamazlar; Anayasanın 14. maddesindeki sınırlamalar dışına çıkamazlar; çıkanlar temelli kapatılır.” Anayasa, Siyasi Partilerin kapatılma nedenlerini sınırlamıştır. Bu sınırlamanın amacı demokratik toplumun vazgeçilmez unsurları olan Siyasi Partilerin, Anayasal güvence altında faaliyet yürütmelerini sağlamaktır. Kapatma nedenleri sayma yolu ile sınırlandırıldığına göre, yeni yasalarla getirilmesi mümkün değildir.
Buna göre, Siyasi Partiler Yasasının 78. maddesi Anayasa’nın “Başlangıç Kısmı’nı, l, 2, 3, 4, 5 ve 66. maddelerini yasak kapsamına aldığından Anayasa’ya aykırıdır.
Siyasi Partiler Yasası’nın 81. maddeside, yasak kapsamına “Mezhep, Irk veya Dil farklılığı”nı aldığından Anayasa’ya aykırıdır.
Cumhuriyet Başsavcılığı, Siyasi Partiler Yasası’nın Anayasa’ya aykırı olduğu konusundaki savunmamızın, Anayasa’nın geçici 15. maddesinin son fıkrası hükmüne göre, iddia edilemiyeceği yolundaki görüşüne gelince;
a- Anayasa’nın geçici 15. maddesi, geçici bir maddedir. Bu madde Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık divanının oluştuğu 6.12.1983 tarihinde kendiliğinden ortadan kalkmıştır. Geçici maddeler süreklilik arz etmez, belirli bir zaman dilimini kapsarlar. Bu zaman dilimi ise 12.09.1980-6.12.1983 tarihleri arasındaki dönemdir. Geçici madde olma özelliği de budur. Geçici bir maddeye süreklilik kazandırmak hukuk devleti niteliği ile bağdaşmaz. Kaldı ki bu dönemde, bu geçici maddenin korumasından yararlanan 838 yasama işlemi çıkarılmıştır. Bu kadar çok sayıdaki, geçici döneme ait, olağanüstü dönemin sancılarını içeren ve aksaklıkları uygulama ile birlikte giderebilecek olan yasama işlemine dokunulmazlık tanımak hukuk devleti ilkesine aykırı olduğu gibi, geçici maddelerin konuluş amacına da aykırıdır. Zira, geçici maddeler olağanüstü bir dönemde, olağan bir döneme geçişi sağlamayı amaçlarlar. Olağanüstü dönemi yasama işlemlerine sürekli dokunulmazlık tanımak olağan dönemlerin hiç gelmemesini, olağanüstü dönemlerin sürekliliğini beraberinde getirir. Geçici 15. maddenin lafzi yorumu ile yetinmek olağanüstü dönemi süreklileştirmektir. Bu ise hukuk devleti ilkesinin açık ihlaline yol açar. Bu nedenlerle Anayasa’nın geçici 15. maddesinin ortadan kalktığı kanısındayız.
b- 22.04.1983 tarihinde yürürlüğe giren 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası, yürürlüğe girdiği tarihten bu yana bir çok kez değişikliğe uğramıştır. Dolayısıyla yasa Milli Güvenlik Kurulu Konseyi dönemindeki orjinal halini kaybetmiştir. Bu nedenle de Anayasa’nın geçici 15. maddesinin korumasından yararlanamaz. Anayasa’nın geçici 15. maddesi ile koruma altına alınan Milli Güvenlik Konseyi döneminde yürürlüğe konulan yasaların orjinal halidir. Yürürlüğe girdiğindeki orjinal hali bugüne değin yaklaşık 10 kez değiştirilen Siyasi Partiler Yasasının hala ilk orjinalliğini koruduğunu düşünmek doğru değildir.
II- Anayasa’ya aykırı olan Siyasi Partiler Yasası “İhmal tekniği” yolu ile uygulama dışı bırakılmalıdır.
Anayasa’nın 138. maddesine göre hakimler “. . . hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler.” Cumhuriyet Başsavcılığı Siyasi Partiler Yasası’nın Anayasa’ya aykırılığını reddetmeyip, zımnen kabul dahi etmektedir. Ancak Anayasa’nın geçici 15. maddesi hükmü nedeniyle aykırılığın ileri sürülemiyeceğini belirtmektedir. Anayasa Mahkemesi de konuya ilişkin kararlarında Anayasa’nın geçici 15. maddesinin lafzi yorumuyla yetinip, esastan incelemeye girmemiştir. Evrensel hukuk kurallarına uygun olmayan bir yasayı uygulamak durumu ile karşı karşıya kalan hakim, hukuka uygun olmayan bu yasayı vicdani kanaatini kullanarak ihmal tekniği yolu ile uygulamaktan sarfınazar edebilir.
Diğer taraftan, Anayasa’nın geçici 15. maddesinin kaldırılması için bizzat hükümet tarafından başlatılmış ve kamuoyuna yansıtılmış bir çalışma mevcuttur. Anayasa’nın geçici 15. maddesinin kaldırılması konusunda, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde temsilci bulunduran tüm Siyasi Partiler hemfikir olduğu gibi, bu maddenin kaldırılması gerektiği yönünde oluşan kamuoyunun ortak görüşü karşısında, Anayasa’nın geçici 15. maddesini Anayasa’ya konulmasını sağlayan ve bizzat kendileride geçici 15. maddenin korunmasından istifade eden dönemin Milli Güvenlik Konseyi üyeleri dahi, Anayasa’nın geçici 15. maddesinin kaldırılmasının gerektiği konusunda görüş belirtmişlerdir. Kaldırılması an meselesi olan bir geçici madde nedeniyle Anayasa’ya aykırı olan 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın yukarıda belirttiğimiz ve Anayasa’ya aykırılığını iddia ettiğimiz maddelerinin bu davada uygulanmaması gerekir. Bu gelişme karşısında ciddi boyutta bir hukuki sıkıntı doğmuştur. Bu sıkıntının ihmal tekniği yolu ile giderilmesi mümkündür ve bunun yapılması gerektiği kanısındayız.
III- Duruşma istemi
Ön savunmamızda belirttiğimiz gibi Siyasi Parti kapatma davaları özü itibariyle bir ceza davasıdır. Sağlıklı bir karara varabilmek için yargılamanın dunışmalı yapılması gerektiği kanısındayız. Duruşma yapılmasını engelleyen herhangi bir yasal hüküm de bulunmamaktadır. Bu nedenle öncelikle duruşma istemimizin kabulüne karar verilmesini talep etmekteyiz.
Duruşma istemimizin kabul edilmemesi halinde, Parti yetkililerinin çağrılarak sözlü açıklamalarda bulunmalarına olanak verilmelidir.
Kaldı ki Mahkemenizin daha önceki uygulamalarıda bu yöndedir.
Cumhuriyet Başsavcılığı iddianamedeki suçlamalarını Eski Genel Başkan Fehmi IŞIKLAR’ın,
a- 26.01.1991 Tarihli konuşmasına,
b- 23.02.1991 Tarihli konuşmasına,
c – 21,03.1991 Tarihli konuşmasına,
d- 22.03.1991 Tarihli konuşmasına,
e- 26.03.1991 Tarihli konuşmasına,
f- 08.05.1991 Tarihli konuşmasına,
g- 10.07.1991 Tarihli konuşmasına,
h- 07.09.1991 Tarihli konuşmasına, ikinci Eski Genel Başkan Feridun YAZAR’ın
a- Sabah Gazetesinin 1-5 Şubat 1992 tarihli nüshalarında yayınlanan beyanlarında,
b- 20.04.1992 Tarihli konuşmasına,
c- Milliyet Gazetesinin 01.06.1992 tarihli nüshasındaki beyanına,
d- 10.09.1992 Tarihli konuşmasına,
Genel Başkan vekili Ahmet KARATAŞ’ın 15.12.1991 tarihli konuşmasına,
Eski Genel Sekreter İbrahim AKSOY’un 21.03.1991, 21.05.1991 ve 18.05.1991 tarihli konuşmalarına,
Genel Sekreter Ahmet KARATAŞ’ın 01.03.1992 ve 02.04.1992 tarihli konuşmalarına dayandırmaktadır.
Toplam 18 konuşma ve beyanın Sekizi Eski ve ilk kurucu Genel Başkan olan Fehmi IŞIKLAR’a, dört tanesi de ikinci Eski Genel Başkan Feridun YAZAR’a aittir. Bu kişiler Parti adına bağlayıcı beyanda bulunma hakkına geçmişte sahip olmuş olan kişilerdir, iddianamede de bu şahısların beyanları esas alınarak dava açılmıştır. Konuşma ve beyanlar bant çözümleri ile basında çıkan yazılara dayanmaktadır. Ön savunmamızda bant çözümlerinin ve basına çıkan beyanların eksik ve yanlış olduğunu, beyan sahiplerinin söyledikleri şeyler olmadığım itiraz olarak ileri sürmüştük. Bu itibarla da müvekkil Partinin şu anki Genel Başkam Ahmet TÜRK ile birlikte ilgili olmaları nedeniyle eski Genel Başkanlar Fehmi IŞIKLAR ve Feridun YAZAR’ında sözlü açıklamalarda bulunmaları için çağrılmalarını talep ediyoruz.
IV- İddianamede ve Cumhuriyet Başsavcılığının esasa ilişkin mütalaasında ileri sürülen mihrak olma iddiası hukuki dayanaktan yoksundur.
Ön savunmamızda ayrıntılı olarak açıklamamıza rağmen Cumhuriyet Başsavcılığı esas hakkındaki mütalaasında bu konudaki itirazlarımıza hiç değinmemiş, sadece Siyasi Partiler Yasası’nın 9. maddesi hakkında görüş belirterek esas itibariyle, ileri sürdüğümüz Siyasi Partiler Yasası’nın 101. maddesi hükmüne uyulmadığı yolundaki savunmamızı adeta örtbas etmeye çalışmıştır. Önemine binaen bu konuya ilişkin savunmamızı yeniden açıklanması gerektiği kanısındayız.
İddianamede, parti üyeleri hakkında 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasası’nın 8. maddesi uyarınca yurdun çeşitli yerlerinde 11 kadar kamu davası açıldığı, Siyasi Partiler Yasası’nın 78, 80 ve 81. maddelerine aykırı fiillerin parti üyelerince yoğun bir şekilde işlendiği, davalı partinin Merkez Karar ve “Yönetim Kurulunun üyelerce işlenen bu fiilleri açıkça red etmediği veya kınamadığı için parti, üyelerinin söz edilen fiillerini zımnen benimsediği, belirtilmektedir.
Daha öncede belirttiğimiz gibi 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun 101. maddesinin (b) bendinde partileri bağlayıcı beyanda bulunacak kişiler iîe bağlayıcı karar alacak kurullar tek tek sayılmış olup, davalı parti açısından bunlar: Genel Başkan, Genel Sekreter, Parti Meclisi ve Parti Büyük Kongresidir.
Aynı maddenin (d) bendinde ise, “(b) bendinde sayılanlar dışında kalan parti organı, merci veya kurulu tarafından bu kanunun 4. kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı fiilin işlenmesi halinde, fiilin işlendiği tarihten başlayarak 2 yıh geçmemiş ise, Cumhuriyet Başsavcılığı söz konusu organ, merci veya kurulun işten el çektirilmesini yazı ile o partiden ister. Parti üyeleri 4. kısımda yer alan maddeler hükümlerine aykırı fiil ve konuşmalarından dolayı hüküm giyerler ise, Cumhuriyet Başsavcılığı bu üyelerin partiden kesin olarak çıkarılmasını o partiden ister.
Siyasi Parti, tebliğ tarihinden itibaren 30 gün içinde istem yazısında belirtilen hususu yerine getirmediği taktirde, Cumhuriyet Başsavcılığı Anayasa Mahkemesinde o siyasi partinin kapatılması hakkında dava açar. . .” Hükmü yer almaktadır.
İddianamenin bu bölümünde Cumhuriyet Başsavcılığı Siyasi Partiler Yasası’nın 101/d maddesini hiç nazara almamıştır. Yasa üyeler yönünden hüküm giyme şartını ön gördüğü halde, iddianamede henüz karara bağlanmamış derdest davalar delil olarak gösterilmiştir.
Bugüne değin bir kez Celil BEDİKANLI adlı üyenin ihracı Cumhuriyet Başsavcılığınca istenmiş olup, istem davalı parti tarafından derhal yerine getirilmiştir. Bunun dışında herhangi bir istem vaki olmamıştır.
Belirtilen maddenin açık metni karşısında iddianamedeki mihrak olma iddiası hukuki mesnetten yoksundur. Davalı partinin il ilçe örgütlerince veya üyelerince 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun 4. kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı fiil işlenmiş ise, öncelikle Cumhuriyet Başsavcılığı yasa ile kendisine verilen görevi yerine getirmeliydi. Davalı partiden istem de bulunup, istemini yerine getirmemesi halinde iddianamede yer alan bu konuya yer verilmeliydi. Bu yapılmadığı için iddianamedeki mihrak olma iddiasının incelemeye almaksızın reddi gerekir.
V- Cumhuriyet Başsavcılığı iddianame ve esas hakkındaki mütalaasında Siyasi Partiler Yasası’nın Partiyi bağlayıcı beyanda bulunmak yetkisi olan kişi ve kurullar ayrımına girmeksizin, Parti aleyhine olabilecek ve bulabildiği herşeyi suçlama konusu yapıp delil olarak sunmuştur.
2820 sayılı Siyasi Partiler Yasasının 101/b maddesinde, Parti tüzel kişiliğini bağlayıcı beyanda bulunma yetkisi olan kişiler ile kurullar tek tek sayılmıştır. Bu yasa ve yasaya uygun olarak hazırlanan Parti tüzüğüne göre yetkili kişi ve kurullar; Genel Başkan, Genel Sekreter, Parti Meclisi ile Parti Kurultayıdır. Bu husus iddianame ve esas hakkındaki mütalaada da açıkça kabul edilmiştir. Ancak Cumhuriyet Başsavcılığının bu açık kabullerine rağmen iddianame ve esas hakkındaki mütalaada Partiyi bağlamayacak kişilerin beyanlarına bolca yer verilmesinin nedeni, kanımızca Parti aleyhinde yeterli delilin bulunmamasının verdiği sıkıntıdır. Bu sıkıntıdan dolayı suni ve zorlama bir çaba gösterilmiştir.
Parti tüzüğü ve programı dava konusu değildir. Partinin yetkili kurullarının herhangi bir karanda dava konusu edilmemiştir, işbu dava Parti Genel Başkanları, Genel Başkan Vekili ve Genel Sekreterlerinin konuşma ve demeçlerine dayanılarak açılmıştır.
Partinin kuruluşundan dava tarihine kadar, Fehmi IŞIKLAR, Feridun YAZAR Genel Başkanlık, Ahmet KARATAŞ Genel Başkan Vekilliği, İbrahim AKSOY, İsmail Hakkı ÖNAL ve Ahmet KARATAŞ Genel Sekreterlik görevlerini üstlenmişlerdir. Bu şahısların aşağıdaki konuşma ve beyanları suçlama konusu yapılmıştır;
l- Fehmi IŞIKLAR’ın (Eski Genel Başkan);
a- 26.01.1991 Tarihli Konuşması,
b- 23.02.1991 Tarihli Konuşması,
c- 21.03.1991 Tarihli Konuşması,
d- 22.03.1991 Tarihli Konuşması,
e- 26.03.1991 Tarihli Konuşması,
f- 08.05.1991 Tarihli Konuşması,
g- 10.07.1991 Tarihli Konuşması,
h- 07.09.1991 Tarihli Konuşması,
2-Eski Genel Başkan Feridun YAZAR’ın;
a- Sabah Gazetesî’nin 01-05 Şubat 1992 Tarihli nüshalarında yayınlanan beyanları;
b- 20.04.1992 Tarihli Konuşması,
c- Milliyet Gazetesi’nin 01.06.1992 Tarihli nüshasındaki beyanı,
d- 19.09.1992 Tarihli Konuşması,
Genel Başkan Vekili Ahmet KARATAŞ’ın; 15.12.1991 Tarihli Konuşması.
Eski Genel Sekreter İbrahim AKSOY’un;
a- 21.03.1991 Tarihli Konuşması,
b- 21.05.1991 Tarihli Konuşması,
c- 18.05.1991 Tarihli Konuşması,
5- Genel Sekreter Ahmet KARATAŞ’ın,
a- 01.03.1992 Tarihli Konuşması,
b- 02.04.1992 Tarihli Konuşması.
Belirtilen bu konuşmalar tek tek incelendiğinde içerik olarak aynı mahiyette oldukları aynı şeylerin ifade edildiği öz itibariyle aynı temanın işlendiği görülmektedir. Benzer olmalarından dolayı hepsini ayrı ayrı incelemekten ziyade suçlama konusu yapılan bu konuşmaların Cumhuriyet Başsavcılığınca iddia edildiği gibi müvekkil Siyasi Partinin kapatılmasını gerektirir düzeyde olmadıklarının tespiti açısından eski Genel Başkan Fehmi IŞIKLAR’ın iddianamede yer verilen ilk iki konuşması ile eski Genel Başkan Feridun YAZAR’ın Sabah Gazetesi’nde yayınlanan beyanlarını özetlemekte yarar olduğu kanısındayız:
l- Eski Genel Başkan Fehmi IŞIKLAR’ın 26.01.1991 Tarihli Konuşması : Konuşmacı, Varşova Paktı’nın dağıldığını NATO’nun işlevsiz kalmak üzere olduğunu, dünyada silahsızlanma ve barışa doğru bir yönelişin başladığını, ancak bunun Türkiye ve Ortadoğu’ya yansımadığını, Amerika Birleşik Devletleri’nin Körfez Savaşını çıkarmasındaki faydacı yaklaşımını vurguladıktan sonra bu savaşın bölgede yaşayan Türk-Kürt ve Arap halklarının yararına olmadığını, Türkiye’nin bu savaşta bir çıkarının olamayacağını, savaşlar nedeniyle silahlara verilen paraların aç insanlar için, ülkelerin kalkınması için harcanmasının daha yararlı olduğunu, barış istediklerini, barıştan yana oldukları için savaşa hayır kampanyası başlattıklarını belirtip dönemin hükümetinin savaş ile ilgili politikalarım eleştirmiştir. Ayrıca Türkiye’deki memurların, işçilerin içinde bulundukları sıkıntıya değinmiş, Partilerinin demokrasiyi kurma insan haklarını savunma iddiasında olduğunu, demokrasinin önünde en büyük engelin Kürt sorunu olduğunu, bu sorunun demokratik barışçıl bir ortamda özgürce tartışılarak çözülmesi gerektiğini, halkların kardeş olduğunu, eşit olduğunu, Kürt sorununun süngü ile çözülemeyeceğini, Kürt yurttaşlarımız için sürgün kararnamelerin çıkarıldığını vurguladıktan sonra, bölgede insanlara yapılan haksızlıklara örnekler vererek diğer partileri eleştirip ilk defa bizim diyebilecekleri bir Partinin kurulduğunu, partilerinin sevgi ve saygı temelinde oluştuğunu ve hızla örgütlendiğini, partilerine Kürtlerin ve Alevilerin partisi denildiğini, bunun doğru olmadığını, partilerinin en çok ezilen sömürülen ve baskı altında tutulan insanların partisi olduğunu, bütün Türkiye’nin desteğini ve sempatisini almak istediklerini, Zonguldak’taki işçilerin kurtuluşunun Türkiye’de gerçek anlamda bir demokrasinin gerçekleşmesine bağlı olduğunu, halkı birleştireceklerini, dini, inancı, mezhebi, kökeni ne olursa olsun, ezilen, sömürülen, yoksul olan halkı birleştirmeye kararlı olduklarını belirtmiştir.
b- Aynı şahıs 23.02.1991 Tarihli Konuşmasında
Özet olarak; Körfez savaşına girilmediği halde Türkiye’de işçilerin büyük zarar gördüğünü, savaşın yanlışlığına değindikten sonra, Türkiye’de demokrasinin önündeki en büyük sorunun Kürt sorunu olduğunu, sorunun özgür bir ortamda barışçıl yollarla tartışılmasının gerektiğini, Kürt sorununun dikey olarak çözülemiyeceğini, sorunun Türkler tarafından Kürtlerle eşit ve kardeşçe omuz omuza çözeceklerini, halkın birbiriyle bir çelişkisinin olmadığını, gençlerin işsiz, hastaların hastane kapılarında beklediğini, partilerine bölücü diyenlerin kendilerinin bölücülük yaptığını, partilerinin en çok ezilen, sömürülen ve baskı altında tutulanların partisi olduğunu, halkı birleştireceklerini Edirne’li Hakkari’Ii, Hanifi ile Şafi’yi, Sünni ile Alevi’yi, Kürt ile Türk’ü omuz omuza birleştirip demokrasi mücadelesi vereceklerini belirterek dönemin iktidarını eleştirmiştir.
c- Eski Genel Başkan Feridun YAZAR’ın Sabah Gazetesi’nin 01-05 Şubat 1992 tarihli nüshalarında yayınlanan beyanları:
Bu beyanlarında özet olarak; Osmanlı Devletinin uzun süre bir Cihan devleti olarak ayakta kalmasının nedeninin çok uluslu ve çok inançlı bir toplumu ayrım yapmadan bünyesinde bulundurmasından kaynaklandığını, bir tek etnik yapının dili ve kültürü değil, bünyesinde bulunan her etnik yapının dilini ve kültürünü birleştirdiğini, herkesin kendi kimliği ile yaşadığını, Osmanlı Devleti’nin yıkılışından sonra Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde kalan tüm etnik yapıların katılımı ile bugünkü devlet sınırlarının belirlendiğini, ancak daha sonra inkarcı bir politika izlendiğini, bunun sonucunda çeşitli isyanların çıktığını, asimilasyon politikasının hayata geçirildiğini, devletin kuruluş yıllarında Mustafa Kemal Atatürk’ün Kürt gerçeğini benimsediğini, Türkiye’nin 1948’de imzaladığı Evrensel İnsan Hakları Beyannamesinin gereklerini yerine getiremediğini, Türkiye’nin sürekli olarak kendisiyle çelişen bir devlet politikası izlediğini, çok Partili dönemden sonra kurulan birçok partinin kapatıldığını, Türkiye’deki demokratik kazanımların kalıcı olmamasının nedeninin merkeziyetçi devlet anlayışına bağlı asker ve bürokrasinin her türlü değişime kapalı olmasından ileri geldiğini, Türkiye’de inkarcı, asimilasyonca, toplumsal gelişmelere kapalı yenileşmemek için direnen resmi bir devlet politikası bulunduğunu, Türkiye’de yaşayan etnik grupların kendi kimlik yapılarını ortaya koyamadıklarını, demokratikleşmenin sağlanamadığını, işçi sınıfının haklarını elde edemediğini, inanç özgürlüğünün bulunmadığını, bunlara karşı çıkıldığında askeri darbelerin kendini dayattığını, Türkiye’de insan haklarının yoğun bir biçimde ihlal edildiğini, çocukluğunda gözleri önünde babasına işkence yapılan çocuklara gençliklerinde kendilerine işkence yapıldığını, işkence sonucu birçok insanın sakat bırakıldığını, öldürüldüğünü, demokratik kanalların tıkandığı noktalarda insanların başka arayışlara yöneldiğini, 12 Eylül’de tüm partilerin kapatıldığını, 12 EylüTden sonra kurulan birçok partinin kendilerini şoven milliyetçi anlayışlardan kurtaramadıklarını, özellikle SHP’nin bekleneni veremediğini, HEPnin nasıl doğduğunu belirttikten sonra partisinin demokrasi, insan haklarım evrensel nitelik kazanan tüm demokratik gelişmeleri kendisine hedef seçtiğini, sorunların barış içinde çözülmesini savunduğunu belirttiği, Türkiye’nin bir üçüncü dünya ülkesi olduğunu ve bu ülkelerin sorunlarını yaşadığını, enflasyon ve işsizliğin had safhaya ulaştığını, Türkiye’de hukukun genel ilkelerine aykırı bir Anayasa’nın, bu Anayasa’ya aykırı yasaların, bu yasalara kendilerini bağlı hissetmeyen bir yönetici kadronun olduğunu, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin halkı tam olarak temsil etmekten uzak olduğunu, mecliste devletin resmi görüşü dışında herhangi bir görüşün ifade edilemediğini, Doğu ve Güneydoğuda baskı ve asimilasyon politikasının uygulandığını, olağanüstü halin süreklileştirildiğini, mal ve can güvenliğinin kalmadığını, faili meçhul cinayetlerin arttığını, bölgenin hukukun genel ilkelerine aykırı kararnameler ile yönetildiğini, kararnamelerin yargı denetimi dışında tutulduğunu, partilerinin amacının devleti ve toplumu demokratikleştirmek, demokratik sivil bir toplum yaratmak olduğunu ve ayrıca Parti Programından örnekler vererek Partisinin amacını açıklamaya çalışmış, sonuç itibariyle eşiılik ve kardeşliğe dayalı özgür ve demokratik bir refah toplumu kurmak istediklerini vurgulamış, 1982 Anayasa’sın eleştirip, Demokratik yeni bir Anayasa’nın hazırlanması gerektiğini belirtmiş, daha sonra çarpık kentleşmenin ve iç göçün ülkenin önemli bir sorunu olduğunu, işsizliğin arttığını, sosyal sorunların arttığını, göçü önlemenin başlıca yolunun sanayileşme ve sanayinin dezantrealizasyonu ile büyük kentler dışındaki yerleşim birimlerinde çağdaş yaşam için gerekli koşulların yaratılması olduğunu, değişik görüşlerin kendilerini ifade edebilme olanağı bulmalarının gerektiğini, din ve vicdan özgürlüğünden yana olduklarını ancak laiklikten taviz veremiyeceklerini, Türkiye’de demokrasiyi tüm kurum ve kuruluşlarıyla yerleştirmek isteyen demokratik bir parti olduklarını, Türkiye’nin tüm sorunlarını demokrasi ve hukuk devleti kuralları içerisinde çözmek istediklerini, özellikle basın tarafından kendilerinin kamuoyuna yanlış tanıtıldığını, bölgesel bir parti olmadıklarını, bütün Türkiye’nin partisi olduklarını, Edirne’den Hakkari’ye, Rize’den Antalya’ya uzanan ülkenin partisi olduklarını, Edirneli işçinin, Trabzon’lu balıkçının, Manisalı halkın, Adanalı ırgatın, Şırnak’lı yoksul köylünün, Hakkari’deki işsiz gencin, kısacası bu ülkede yaşayan herkesin partisi olduklarını, Türkiye’yi bölmek değil tam tersine herkesin eşit yaşadığı bir ülke haline getirmek istediklerini, Kürt sorununun Türkiye’nin en önemli sorunu olduğunu, bu sorun barışçıl ve demokratik yöntemlerle çözülmedikçe Türkiye’de demokrasinin kurulmasının ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınmanın sağlanmasının mümkün olmadığını, enflasyonun önlenemeyeceğini, insan hakları ihlallerinin önlenemeyeceğini, Kürt partisi olmadıklarını, ancak Kürtlerin ezici bir çoğunluğunun partilerinin üyesi veya destekçisi olduklarını, emekten yana olduklarını, baskı ve asimilasyona karşı olduklarını, asimilasyonu insanlık suçu olarak gördüklerini, Kürt Halkının Türkiye Cumhuriyetinin bütünlüğü içerisinde kendi ulusal ve kültürel kimliğini korumak ve geliştirmek istediğini, devletin kullandığı şiddet ortamı ve demokratik yolların tıkanması yüzünden Kürdistan işçi Partisi’nin yani zora karşı zor mantığının ortaya çıktığını, hareketin devletin şiddet politikasının sonucu olduğunu, partilerinin legal bir parti olduğunu hiç bir illegal hareketle ilişkilerinin bulunmadığım, her türlü şiddete karşı olduklarını, kardeşlikten yana olduklarını, belirttikten sonra, Türkiye’de kalıcı bir demokrasinin yerleşmesi için başta Anayasa olmak üzere bir çok yasanın yeniden ele alınarak değiştirilmesi gerektiğini, yeni yasaların toplumsal gerçeklere uygun bir biçimde düzenlenmesi gerektiğini, belirtmiştir.
Diğer konuşma ve beyanları da benzer mahiyettedir. Yanlız 01.06.1992 tarihli Milliyet gazetesindeki beyanında merkeziyetçi sistemin aksaklıklarını giderme açısından idari federasyon önerisinde bulunmuştur.
Suçlama konusu yapılan bu konuşmalar ile yukarıya almadığımız parti adına beyanda bulunma, yetkisine sahip diğer şahısların tamamı içerik itibariyle aynıdır. Bu konuşmalarda işlenen ana tema Türkiye’de gerçek anlamda bir demokrasinin bulunmadığı bunun yanında enflasyon, işsizlik, işçi hakları, sendikal haklar, çarpık kentleşme, çevre kirliliği, insan hakları gibi çağdaş demokratik toplumların çok gerisinde kalan sorunların bulunduğu, demokrasinin önündeki en büyük engelin Kürt sorunu olduğu, bu sorunun aynı zamanda diğer bir çok sorununda ana nedeni olduğu, Kürt sorununun öncelikle demokratik, barışcıl bir ortamda özgürce tartışılarak çözülmesi gerektiği biçimindedir.
Konuşmaların tamamında tüm konuşmacılar birlik ve beraberlik fikrini özellikle işlemişlerdir. Konuşma metinlerinde de bu durum açıkça yer almıştır. Örneğin; Edirneli ile Hakkari’liyi, Suni ile Alevi’yi omuz omuza birleştirmek istediklerini, halkların kardeşliğini savunduklarını açıkça beyan etmişlerdir. Konuşmaların tamamı bütünlük içerisinde incelendiğinde bölücülük amacının güdülmediği açıkça anlaşılmaktadır.
Cumhuriyet Başsavcılığı iddianame ve esas hakkındaki mütalaasında Kürt sözcüğünün geçtiği her satır ve cümlenin altını çizerek vurgulama yapmıştır, iddianame ve esas hakkındaki mütalaada “Kürt-Kürt Halkı” sözcükleri bölücülükle ülkeyi bölmekle eş anlamda görülmüştür. Müvekkil parti aleyhindeki tüm suçlamaların temelinide bu iki sözcük yani “Kürt-Kürt Halkı” sözcükleri oluşturmaktadır. Suçlama budur. Müvekkil Parti adına bağlayıcı beyanda bulunma hakkı olan kişilerin bu sözcükler dışında söyledikleri bir şey yoktur. Bu sözcüklerin tek başına ele alınarak suçlama konusu yapılması hukuk mantığıyla bağdaşmaz. Bu sözcükler suç teşkil etmediği gibi, sözcüklerin geçtiği konuşmalar bir bütün olarak ele alınıp değerlendirildiklerinde ülke bütünlüğü aleyhinde kullanılmadıkları açık ve net olarak anlaşılmaktadır.
Bu iki sözcüğün dışında eski Genel Başkan Feridun YAZAR’ın Milliyet gazetesinde yayımlanan beyanında öne sürdüğü “îdari Federasyon” Önerisi Cumhuriyet Başsavcılığınca çarpıtılmaktadır. Öneri Federasyon veya Bağımsız devletçikler biçiminde değildir. Önerilen mevcut manalı idarelerin daha etkili, söz ve karar sahibi olabilecekleri, mahalli bir idari yönetim şeklidir. Devletin Bağımsızlığım, mahalli idareler üzerindeki hükümranlık hakkını bertaraf edici özellikte değildir.
Siyasi Partilerin devletin işleyişi ve şekillenmesi hakkında değişik öneriler sunması, doğaldır. Siyasi Partiler mecliste gerekli çoğunluğu edindiklerinde veya önerilerine yeterince çoğunluk bulduklarında Anayasa ve yasaları değiştirme hakkına sahiptirler. Mahalli idareler yasasının değiştirilmesi bu yolla mümkündür. Bu hakka sahip olabilecek olan bir Siyasi Partinin değişmesi mümkün olan Mahalli idareler yasasının alabileceği yeni şekli hakkında öneride bulunması doğaldır.
Cumhuriyet Başsavcılığının suçlama konusu yaptığı ve yukarıda belirtilen sözcükler ile Öneriler Cumhuriyet Başsavcısının müvekkil siyasi Partinin kapatılması konusundaki aşın istemini, ancak yeterli delilin elde bulunmamasının yarattığı çaresizliği göstermektedir. Müvekkil Parti “Kürt” ve “Kürt Halkı” deyimleri kullanıldığı için iş bu kapatma davası ile karşı karşıyadır. Dünyada demokrasi barış ve insan hakları konusunda büyük gelişmeler olmaktadır. Dünyada esen barış ve demokrasi rüzgarlarına Türkiye’nin kayıtsız kalması mümkün değildir. Nitekim şimdiden bu esintiler kendini hissettirmeye başlamış, Türkiye’de de kalıcı bir barış ortamının, gerçek bir demokrasinin yerleşmesini ve insan haklan ihlallerine son verilmesi için birçok kişi ve kuruluş ses vermeye başlamıştır. Bunun sonucunda, Özde kendilerini mevcut düzeni korumakla görevli hisseden birçok siyasi kişi bu konulara eğilmek zorunda kalmıştır. En tepe noktasında Cumhurbaşkanı, Kürt sorununun tartışılması gerektiğim Federasyonun da tartışılabileceğini belirtmiş, Başbakan Kürt realitesini kabul ettiğini beyan etmiş, başta koalisyon ortağı SHP olmak üzere, birçok siyasi partide Kürt sorunu ve çözümü konusunda raporlar hazırlamışlardır.
Türkiye’de politika yapan ve sorumluluk hisseden müvekkil Siyasi Partinin Kürt sorunu konusunda görüş ve düşünce açıklaması varlığının gereğidir. Aynı sorun müvekkil partinin beyanlarını aşan bir boyutta başkalarınca tartışılırken onlar hakkında herhangi bir işlemin yapılmaması, “ki doğru olan da budur” müvekkil parti hakkında kapatılma davasının açılması çifte standarttır. Birine yasak diğerine serbest mantığı bir hukuk ayıbıdır.
Siyasi Partiler, demokrasinin vazgeçilmez unsurlarıdır. Ülke sorunları hakkında düşüncelerini ve önerilerini özgürce açıklayıp gereğini yapabilmelidirler. Bunu yapabildikleri sürece görevlerini yerine getirmiş olurlar. Siyasi Partilerin savundukları görüşleri kamuoyuna açıkça ve çekinmeden sunmaları bu düşüncelerine ve görüşlerine taraftar kazandırarak kendilerine iktidar yolunu açmaları demokrasinin gereğidir. Siyasi Partiler bu işlevlerini zor ve baskıya dayandırmadıkça ya da ihtilal yoluyla iktidara gelmeyi amaçlamadıkça Anayasal ve hukuksal korunmadan yararlanmalıdırlar.
Mevcut, antidemokratik ve toplumsal gerçekliğe ters düşen yasalara dahi aykırı olmayan beyanlar nedeniyle müvekkil parti hakkında iş bu kapatılma davasının açılmasının esas nedeni iddianamenin dayandığı mantıktır, iddianame, yetmiş yıllık resmi ideolojinin yansıması ve savunulmasıdır. Dogmatizm temel alınarak Anayasa’nın ideolojik bir belge olduğu vurgulanarak ulus, dil ve kültür gibi sosyolojik gerçekler bu perspektif ile sınırları çizilerek buna aykırı düşünce yasak sayılmıştır. Bu düşünce tarzının bariz kanıtı suçlamanın dayandığı olguların zayıflığıdır, iddianamedeki Dogmatizm genel olmayıp “Türk Irkı” esasına dayanmaktadır. Bu dogmatizm ifade edilirken ırk aleyhtarı kavramlar kullanılarak demokratik bir düşünce biçimi verilmeye çalışılmıştır. Oysa sosyolojik gerçekliğin yok sayılması ırkçılığın en ilkel biçimidir. Esasen bu tutum iddiaya has değildir. Erkin temelini oluşturmaktadır. Erk, çiftestandartlı ve çift mantık taşımaktadır. Gizlilik, hiyle-i şer, demogoji gerçekleri saptırma, zayıfı ezme, kuvvetliye boş görünme güdüsü, fiziksel ve düşünsel zor kullanma, zor ve şiddete karşıymış gibi görünme ey yaygın yöntem olmaktadır. İddinamede belli bir otoriter-totaliterlik hakim olmakla birlikte, hukuk devleti olma iddiası da elden bırakılmamaktadır. İddia makamı bir yandan ırkçılık esasını yasal temellere dayandırmaya çalışmakta diğer yandan müvekkil partinin ırkçılık aleyhtarı sosyolojik gerçekleri dile getirmesini ırkçılıkla mahkum etmeye çalışmaktadır.
VI- Cumhuriyet Başsavcılığı esas hakkındaki mütalaasında yeni beyan ve konuşmaları Mahkemeye delil olarak sunmuştur. Mahkemeye sunulan bu yeni beyan ve konuşmaların hiçbiri Müvekkil partiyi bağlayıcı beyanda bulunma yetkisine sahip kişilere ait değildir. Bunlardan biri de delil olarak ibraz edilen eski Genel Başkan Feridun YAZAR’ın Müvekkil partinin 19.09.1992 tarihinde yapılan 2. olağanüstü kurultayındaki konuşmasıdır.
Eski Genel Başkan Feridun YAZAR’ın bu konuşmasını kurultayda, Kurultay Divan Başkanlığının oluşumundan sonra yapmıştır. Kurultayda Başkanlık divanı oluştuğu anda Genel Başkanlığı son bulmuştur. Zira seçimli bir kurultay yapılmıştır. Başkanlık divanının oluşumundan sonra kurultayda parti adına karar verme hakkı sadece ve sadece Kurultaya aittir. Partinin Büyük Kurultayından başka yetkili hiç bir organı kalmaz. Parti adına karar alma hakkı Başkanlık divanı oluşumundan itibaren Kongre sonucuna kadar sadece Kurultaya aittir. Başkanlık divanı oluşmadan önce konuşmuş olsa idi, Genel Başkan sıfatı ile konuşmuş olacaktı oysa konuşma, Başkanlık divanının oluşumundan sonra yapılmıştır. Bu konuşmayı Genel Başkan sıfatıyla değil, doğal delege olarak yapmıştır. Bu açıdan da konuşmasının partiyi bağlayıcı yönü yoktur. Bu nedenle de Parti aleyhine suçlayıcı bir delil olarak değerlendirilemez.
VII- İddianamede Müvekkil parti Genel Merkezinde imzaya açıldığı belirtilen 16.04.1992 tarihli “Birleşmiş Milletler ve tüm uluslararası kurum ve kuruluşlara Deklarasyondur” başlıklı metnin parti Genel Merkeziyle bir ilgisi yoktur, îddia edildiği gibi Genel Sekreter Ahmet KARATAŞ bu bildiriye Genel Sekreter olarak imza koymamıştır. Kendi adına imzalamıştır. Nitekim imzalarken de Halkın Emek Partisi Genel Sekreteri ibaresi de yer almamıştır. Bunun partiyi bağlayıcı bir yanı yoktur.
VIÜ- Cumhuriyet Başsavcılığı ön savunmamızda belirttiğimiz uluslararası sözleşmelerin dikkate alınmadan davanın açıldığı yolundaki savunmamıza karşı bu sözleşmelerin işbu davanın açılmasına ve görülmesine engel olmadığı gerekçesiyle karşı çıkmıştır. Cumhuriyet Başsavcılığınca bu yoldaki savunmamız “dava engeli” biçiminde algılanmıştır. Oysa savunmamızda belirtmek istediğimiz husus, Cumhuriyet Başsavcılığının suçlama konusu yaptığı konuşma ve beyanların uluslararası sözleşmeler ve hukukun genel İlkeleri karşısında “Suçlama Konusu” yapılamayacağına ilişkindir. Konuşma ve beyanların suç teşkil edip etmediğinin partiyi kapatma nedeni sayılıp sayılamıyacağının değerlendirilmesinde uluslararası hukuk kuralları ile sözleşmelerin, göz önünde bulundurulmadığı yolundadır.
Cumhuriyet Başsavcılığı İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin kendiliğinden bağlayıcı nitelikte bulunmadığım belirmektedir. Başsavcılığın bu beyanım talihsizlik sayıyoruz. Zira, bu bildirge kendiliğinden bağlayıcıdır ve imza koyan tüm ülkeler buna uymak durumundadırlar. Aksi taktirde ciddi prestij sorunları ve imzacı devletlerin saygınlığı sorunu ortaya çıkar.
Cumhuriyet Başsavcılığınca ihmal edilen bu hususun Anayasa Mahkemesince göz önünde bulundurularak giderileceği inancındayız.
IX- Anayasa Mahkemesi’nin verdiği kararların kesin olması sebebiyle Anayasa Mahkemesi’nin ilk derece Mahkemelerinden farklı bir yorumla, hukukun genel ilkelerini, uluslararası sözleşmeleri gözönünde bulundurarak yasaları uygulamak durumundadır. Hukukun genel kuralları Anayasa Kurallarının da önünde gelir. Ayrıca Anayasa Mahkemesi uluslararası hukuk kurallarını, Avrupa insan Hakları Komisyonu ve Mahkemesinin vermiş olduğu kararları ve insan Haklarının ortak değer olarak korunması gerektiğini, kararlarında gözönünde tutmak durumundadır.
Anayasa Mahkemesi kararlı ile Türkiye’de tıkanma noktasında bulunan Demokratik düzenin önünü açmalıdır. Siyasi Partiler Demokrasilerin vazgeçilmez unsurlarıdır. Siyasi Partilerin kapatılmasına karar vermekle, Anayasa Mahkemesi demokratik düzeni bizzati kendisi tıkamış olur. Oysa Anayasa Mahkemesinden beklenen Çağdaş yorumlarla tıkanan demokratik düzenin önünü açmaktır.
X- Özet olarak Halkın Emek Partisi, Sosyal hukuk devletinin ve demokratik sivil bir refah toplumunun gerçekleşmesini amaçlayan, bununda Türk ve Kürt halklarının eşitliği, kardeşliği, gönüllü birliği ile mümkün olacağına inanan ve çalışmalarında hukuki çerçeve içinde kalmaya özen gösteren bir siyasi partidir.
Halkın Emek Partisi hakkında ileri sürülen iddiaların tamamı hukuki dayanaktan yoksundur. Halkın Emek Partisi düzenin çizdiği sınırlan zorladığı için, düzenin güdümüne girmediği için hukuki mesnetten yoksun, siyasi yönü ağırlıklı bir karar sonucu olan bu kapatılma davası ile karşı karşıya kalmıştır.
Hukukun genel ilkelerine ve uluslararası sözleşmelere göre müvekkil parti, “Kürt Halkı” deyimini kullandığı için kapatılamaz.
Sayın Mahkemenizin, Siyasi Partilerin kapatılmasının demokratikleşme sürecini uzatmaktan başka bir işe yaramadığı gerçeğini gözönünde tutarak, özellikle hukukun genel ilkelerine, demokrasinin evrensel kurallarına ve Türkiye’nin imzaladığı uluslararası sözleşmelere dayanarak, hukuki mesnetten yoksun işbu davayı reddedeceği inancındayız.
Sonuç ve istem : Yukarıda anlatılan nedenlerle;
1- İddianamenin Cumhuriyet Başsavcılığı’na iadesine,
Duruşma isteminin uygun görülmemesi halinde ilgileri nedeniyle Genel Başkan Ahmet TÜRK ile eski Genel Başkanlar Fehmi IŞIKLAR ve Feridun YAZAR’ın sözlü açıklamalarda bulunmaları için çağrılarak dinlenmelerine,
Anayasa’ya aykırılık iddiamızın incelenerek, Siyasi Partiler Yasasının iptaline,
Davanın reddine karar verilmesini davalı parti adına vekaleten dileriz.” denilmektedir.
1.3.1993 günü yapılan sözlü açıklamada, Davanın Evreleri Bölümünde belirtildiği üzere Partiyi temsile yetkili olarak Parti Genel Başkanı Ahmet TÜRK ile Eski Genel Başkan ve şimdiki davalı parti üyesi olan Feridun YAZAR dinlenilmiş, eski Genel Başkan ve bugün için Davalı Partiyle bir hukuksal bağlantısı olmayan Fehmi IŞIKLAR’ın salonda bulunduğu sırada Başkan tarafından söyleyecekleri varsa, elinde belgeleri ve bilgileri varsa onları adı geçen temsilcilerin kendi sunuşları içinde Mahkeme’ye sunabilecekleri bildirilmiştir ve bu husus sözlü açıklama tamamlandığında da yinelenmiştir.
Sözlü Açıklamada :
l- HEP Genel Başkanı Ahmet TÜRK, aynen: “Bugün üçüncü yılını doldurmuş olan Halkın Emek Partisiyle ilgili dava nedeniyle huzurunuzdayız. Halkın Emek Partisi, kurulduğu günden beri Büyük bir Türkiye partisi olarak ortaya çıktı. Amacı, Türkiye’deki sorunları irdelemek, amacı Türkiye’nin birliği ve bütünlüğü içinde sorunları ortaya koyarak, bugün olumsuzlukları ortadan kaldırmaktır. Böyle bir anlayışla Halkın Emek Partisi yola çıktı. Ve bugünkü Parti söylevlerimizde yaptığımız bütün konuşmalarımızda, barışçıl yöntemleri öne çıkararak, olayı Türkiye kamuoyuna yansıtmaya çalıştım.
Bir siyasi parti, elbette ki düşüncelerini kamuoyuna yansıtmak için uğraşır, özlediği bir düzeni, bir anlayışın egemen olması için özlediği bir anlayışın Türkiye’de egemen olması isteminde bulunur ve bu şekilde de Hükümet olmayı, iktidar olmayı ve düşlediği, hayal ettiği bir anlayışı gerçekleştirmek için yola koyulur. Bunu yaparken, elbette ki bugünkü yasalara uygun bir çalışma içinde olmayı da hedefler ve bugüne kadar yapılan çalışmalar da bunu göstermektedir.
Bazı söylemlerimizde, suç sayıldığı iddia edilen bir iki noktaya değinmek istiyorum. Biz, Türkiye’de Türkiye’nin bölünmez bütünlüğü içinde ve anlayışı içinde olayları gündeme getirdik, sorunları getirdik, tartıştık. Bugün Türkiye’de birçok sorun var. Bu sorunların başında bir Kürt sorunu var. Bu, bir Türkiye’nin gerçeğidir. Kürt sorununu, Halkın Emek Partisi yaratmadı, böyle bir sorunu bir yerden alıp işlemedi. Var olan bir gerçeği ortaya koydu ve bu sorunun çözümü için barışçıl yöntemleri öne çıkardı; böyle bir anlayışla Kürt sorununu aldık.
Bu Kürt sorunu, sadece Halkın Emek Partisi de ele alıp işlemiş, bir sorun değil. Sayın Başbakan, Doğru Yol Partisi Genel Başkanı”, Türkiye’de bir Kürt realitesi vardır” diyor. Sayın Cumhurbaşkanı Özal, “federasyon dahi tartışılmalıdır” diyor. Sosyaldemokrat Halkçı Parti, “Kürt sorunuyla ilgili geniş bir rapor hazırlıyor. Yine ANAP milletvekili rahmetli Kahveci de, Kürt sorunuyla ilgili bir rapor hazırlıyor. Yani, ortada bir Kürt sorununun olduğunu herkes söylüyor. Ki, Halkın Emek Partisi de bunu söylemiş ve bu sorunu, Türkiye’nin birliği, bütünlüğü içinde insanların eşit, özgür bir temelde ele alıp irdelenmesini istemiş sadece. Sorunlar ancak bu şekilde çözümlenir inancıyla yola çıkmış. Bugün yaşanan kan ve gözyaşı, olayları açarsak, tartışırsak, hoşgörü ortamını yaratırsak, bütün bu olumsuzluklar ortadan kalkar inancıyla olayları ele almış, yorumlamış ve bu şekilde de düşüncelerini ortaya koymuş.
Şimdi, Sayın Özal, “federasyon dahi tartışılmalıdır”, Sayın Başbakan, “Kürt realitesini ve Kürt gerçeği üzerinde “söylemleri vardır, raporlar hazırlanıyor. Peki, o zaman bir Kürt olayı var ve Kürt halkı denildiği zaman da suç olunuyor Anayasamıza göre. O zaman, Kürt realitesi demekle, bir Kürt halkının varlığını Sayın Demirci’de, Sayın Özal’da, diğer siyasi partiler de söylüyor; o zaman bütün siyasi partileri kapatmamız gerekiyor, yani olaya böyle bakmak. . .
Şimdi ben şunu sormak istiyorum: Sayın Başbakana sorarsam, inanıyorum ki, benim ailemden veyahut ailemle bütünleşmiş akrabalaşmış birisinin de Kürtlüğü var ve sayın üyelere sorarsam, birçoğunun ailesinde bir Kürt kökeni gibi bir şey bulunur bir çoğumuzda. O zaman benim ailemde var, “ben Kürt’üm diyorsam, bir başkasının ailesinde varsa, onbinlerce insan oluyorsa, bu bir halktır. Bu bir gerçektir. Biz sadece bu gerçeği ortaya koyduk; ama Türkiye’de insanların birlikte yaşamasını da önemsedik ve bu konuda da bütün açıklamalarımızda sorunları ortaya koyduk, ama Türkiye’nin birliği ve bütünlüğü içinde, herkesin özgür ve eşit olacağı bir temelde olayları ele aldık, yorumladık ve böyle bir anlayışla, bir siyasi partinin çalışmalarına önayak olduk.
Şimdi ben, ikinci bölüme geçmek istiyorum: 1982 Anayasası ve 1982 Anayasası’nda bazı kelimelerin, söylemlerin suç olduğu söylenmekte; kabul ediyorum, doğrudur.
Ancak, 1982 Anayasası’nın baktığımızda, bugün 10 siyasi parti liderinin yaptığı bir toplantıdaki zabıtlar var. Başlangıç kısmında ve Anayasanın tamamının değişmesi gerekir bir anlayış egemen Türkiye’de. Ve hepsi diyor: “Bu Anayasa değişmelidir”. Başlangıç bölümünde, halkın çağrısı üzerine 1980 12 Eylülünü yaratan silahlı kuvvetler, halkın çağrısı üzerine 12 Eylül darbesini gerçekleştirmiş ve oluşmuş olan Danışma Meclisi çalışmaları sonucunda, yine Milli Güvenlik Konseyinin onayıyla bir Anayasa oluşmuş ve bugün ülkedeki 10 siyasi parti böyle bir anlayış olmaz. . . Ne zaman halk böyle bir çağrı yapıldı, böyle bir Anayasa yapıldı ve bu Anayasanın halkımıza, insanımıza yetmediğini ortaya koymuş, çok açık bir şekilde bunu dile getirmişlerdir.
Sayın Başkan, sendikalarla ilgili 52. maddeye bakalım, İşçi sendikaları siyaset yapamazlar, üretemezler, siyasi çalışma içinde olamazlar deniyor. Fakat bakıyoruz bugün; siyasi toplantılar da yapıyor, düşüncelerini de ortaya koyuyor, siyasi parti genel başkanları gidiyor, toplantılarına katılıyor, hatta Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı gidiyor, orada konuşmalar yapıyor, anlayışlarını ortaya koyuyor ve onlardan sempati bekliyor, destek arıyor. O zaman bütün siyasi partiler, bugün bir Anayasa suçu işlemektedir.
Şunu söylemek istiyorum: Bu Anayasa, Cumhurbaşkanı’nın siyasi partilerin davranışlarıyla, söylemleriyle delik deşik edilmiş. Şimdi bir elek olarak ele alalım, bunun içine su koyuyoruz, altı delik, bütün su süzülüyor, dökülüyor yere, Halkın Emek Partisiyle ilgili eleğin içinde o suyu tutalım deniliyor.
Eğer, bugün 1982 Anayasasına göre Halkın Emek Partisi suç işlemişse ve kapatılması gerekiyorsa, inanın ki diğer siyasi partiler de aynı davranış içinde olmuşlardır. O zaman bu olay, sadece bir hukuki sorun olmaktan çıkıyor, bir siyasal sorun olarak önümüzde duruyor. Ben özellikle bunu ifade etmek istiyorum.
Sayın Başkan, zaten yaptığımız savunmada, konuşmalarla ilgili birçok söylem var. Başta da ifade ettiğim gibi, arz ettiğim gibi, sorunlar ortaya koyuluyor, ama bütün konuşmaların özünde ve içeriğinde Türkiye’nin birliği ve bütünlüğü içinde olayları ele alın, yorumladığımızı ifade ettik. Ancak, zaman zaman, birçok siyasi partinin toplantılarında merkezin ve yönetimin anlayışı dışında bazı sloganların atıldığı, bazı durumların geliştiği bir gerçektir.
Ben Dördüncü Dönem milletvekiliyim; daha önce CHP içinde bulundum, SHP içinde bulundum, onların toplantılarında kurultaylarında da, işte, “halklara özgürlük” buna benzer birçok slogan atıldı. Halkın Emek Partisinde de bu yaşandı.
Şimdi elinizde bir bant var; dikkatle izlendiği zaman burada 250 kişilik bir delegasyon var, 250 kişilik delegasyon bölümünden en ufak bir şey yok; ama, 6 bin insan salonda ve bugün 6 bin insan gelip izleyen insanlar arasında zaman zaman slogan atıldığı doğrudur ve divan, her zaman uyarısını yapmış, uyarıda bulunmuş ve slogan atılmamasını istemiştir.
Şimdi bir kurultayda, bir partinin toplantısında 7 bin insanın katıldığı bir toplantıda “neden slogan atıldı'” gibi bir anlayışla bir siyasi parti kapatılıyorsa, bence bu da çok büyük yanlışlık olur.
Yine iddianın zaman zaman Halkın Emek Partisinin başka illegal bir anlayışla organik bağı olduğu iddiası var. Biz bütün açıklamalarımızda şunu çok açık bir şekilde ifade ettik; Halkın Emek Partisi özgür iradesiyle kurulmuş olan bir parti, kimseyle hiçbir organik bağı yoktur ve biz bugün bu demokrasi mücadelesini bu alanda yararlı olacağına, halkımıza yarar getireceğine inanmasaydık bugün burda olmazdık, Parlementoda olmazdık, siyasi parti oluşturmazdık. Zaten siyasi parti oluşturduğumuz zaman biraz tarihi dayatmalar, gerçekler bizi bu noktaya getirdi. Bir konferansa katıldık, ihraç edildik ve bir arayış içinde, kendiliğinden gelişen bir siyasî parti olayı; şimdi burada başka bir zeminle veyahut başka bir anlayışla bütünleştirerek Halkın Emek Partisi başka bir partinin yan kolu gibi gösterme iddiaları gerçek dışıdır. Ama, bazı gerçekler var, bugün özellikle Doğu ve Güneydoğuda bir olağanüstü hal var, uygulamalar var, haksız baskıcı bir anlayış var, egemendir.
Eğer, izin verirseniz birçok örneğiyle bunu ortaya koymak istiyorum ki, çok kısa bir zamanda bundan bir hafta önce benim ilçemde, Derik’in Dumanlı köyünde 9 kişi öldürüldü ve TRT’den açıklama yapıldı, işte “silahlı çatışma sonucunda 9 PKK militanı öldürüldü” diye bir açıklama çıktı. Benim ilçem ve tanıdığım köy olduğu için sordum; ölenlerin 5’i bir aileden, bir baba, kızı, iki oğlu ve yeğeni; köyde oturan sakinler. Şimdi ben bir milletvekili olarak bir insan olarak bunun yanlış olduğunu söylüyorsam, “Bu yanlıştır, bu, böyle değildir” dediğim zaman, PKK’lı oluyorsam o zaman yapacağım hiçbir şey yok. Bir haksızlık olduğu zaman köyler yakılıyor, insanlar göçe zorlanıyor, ben bu gerçekleri söylediğim zaman eğer, birileri beni PKK’lı gösteriyorsa, bu da yanlıştır.
Şimdi, Halkın Emek Partisi’nin PKK ile olan organik bağının nedeni, kurulmak istenen bağın nedeni buradandır. Çünkü, orada olumsuzluklar var, orada hukuk dışı uygulamalar var. Bakınız, bir yıl içinde 620 faili meçhul cinayet; ben, bunlar karşısında suskun kalamam; insanların yaşamına son veriliyor, bir siyasi parti olarak bir insan olarak bunları ortaya koymaya çalışıyorum, ama Sayın içişleri Bakanı veya Hükümet veyahut siyasal anlayışlar veya birileri, “efendim zaten siz bellisiniz, siz bunun için savunuyorsunuz” diyorsa, o zaman yapacak bir şey kalmıyor.
Şunu söylemek istiyorum; biz, gerçekleri bu olumsuzlukları dile getirdiğimiz için rahatsızlık duyuluyor ve biîinçü olarak bir başka siyasi partiyle bağımızın olduğu iddia ediliyor; kesinlikle bunu reddediyoruz ve bugüne kadar bütün çalışmalarımızda gerçekten Halkın Emek Partisi insanları özgür iradesiyle politika üretmiş Türkiye’nin gerçeklerini ortaya koymuş bir parti. Bunu, bütün samimiyetimizle söylüyoruz ve her zaman söyledik; “Türkiye’nin tamamı bizimdir” demişiz, Hakkari’den Edirne’ye kadar binlerce yıl bir arada yaşamışız, binlerce yıl bir arada yaşayabiliriz; ama, insan onuruna yakışır bir anlayışla. Bizim yaptığımız bu çalışmalar Türkiye’yi bölme değil, bütünleştirmedir, bu ayırışma politikası değil, bütünleşme politikasıdır. Aslında burada hizmeti veren biziz; çünkü, gerçekleri görüyoruz.
Sayın Başkanım, şimdi ben başka bir konuya değinmek istiyorum. Bugün Türkiye birçok uluslararası sözleşmeleri imzalamış, bir taahhüt altına girmiş. Bakın, Paris Şartının 11. maddesi, “Bir ülke, kendi ülkesinde yaşayan halkların kültürlerini geliştirmeye mecburdur, yardım eder” diyor. Yine İnsan Hakları Uluslararası Sözleşmesi ve buna benzer birçok sözleşmelerde bazı taahhütler altına girmiş.
Şimdi biz ne istiyoruz; biz gerçekten Türkiye’nin uluslararası imzaladığı sözleşmelere uygun bir anlayışı geliştirsin ve bütün insanlarına hoşgörü içinde sevgiyle yaklaşsın diyoruz; bizim isteğimiz budur.
Burada Atatürk’ün bazı söylemleri var, bakınız burada 30. sayfada ne diyor; “Hududu milli olmak üzere tespit edilmiştir, fakat, bu hudut dahilinde taahhüt edilmesin ki, anasıri islamiyede yalnız bir cins millet vardır. Bu hududu dahilinde Türk vardır, Çerkez vardır, Kürt vardır, bu anasın saire islamiye vardır; işte bu hudut menzuc bir halde yaşayan bütün maksatlarını, bütün manasıyla tevhit etmiş olan kardeş milletlerin bir bütünüdür.”
Bizim anlayışımız bu; bunu ortaya koymak istiyoruz. Yine söylemlerde 196. sayfaya bakıyoruz; “Sureti umumiyede prensip şudurki, hududu milli olarak çizdiğimiz daire dahilinde yaşayan anası muhtelefi islamiye yek değerine karşı ırkı, muhiti, ahlakı bütün hukukunu riayetkar öz kardeştir. Binaenaleyh, onların arzulan hilafında bir şey yapmaya biz de razı olmayız. Bizce kati olarak muayyen olan bir şey varsa o da hududu milli dahilinde Kürt, Türk, Laz, Çerkez vesair bütün bu islam unsurlar müşterekül menfaattir” diyor. “Beraber çalışmaya karar vermişlerdir. Yoksa hiçbir vakit başka bir noktayı nazarı yoktur, arzui vicdani ile uhudvetkarane ve dindarane bir vahdet vardır. Yani birbirine karşı saygıyı, temelinde bir birlik vardı, bu kimsenin inkarı anlamına gelmez.
Şimdi, Anayasada bir gerçeği inkar ediyorsa, bir Kürt olayını inkar ediyorsa, bir Kürt olayını inkar ediyorsa, bunu inkar etmekle Kürtler yok olmaz, “vardır” demekle de Kürtler var olmaz. Şimdi burada yargılandığımız zaman zaman işte “Kürtler vardır, Kürt halkı vardır” dediğimiz içindir. Yani, bugün Türkiye bir ırk devleti değildir, böyle görmüyoruz kabul etmiyoruz. Bu bir anlayıştır; ama, bu insanlar birlikte bir hedefe doğru yönelmişler ve birlikte yaşamayı kararlaştırmışlar.
Bugün Almanya’ya bakıyoruz, bir ırk devleti; ama, bir federal yapı vardır, tek ırktan olmasına rağmen bir federal yapı vardır, sorunlarını 100 milyonluk Almanya’yı bu şekilde yöneteceklerine inanmışlardır.
Bir üniter yapı içinde olan bir Belçika’ya bakalım Sayın Başkamın; bir üniter devlettir, ama, orada Flemenkler vardır, Volenler vardır; onun da dili kullanılıyor, Flemenklerin de, Volenlerin de. Ama, bir üniter devlettir. Kimse, “Belçika bölünecek; Flemenk var, Volen var” diye bir kaygısı yok. Bugün birlikte Belçika’nın büyümesi, yaşaması için her insan kendi görevini yapıyor. Biz böyle bir Türkiye düşlüyoruz, böyle bir Türkiye istiyoruz” demiştir.
2- Feridun YAZAR (Eski Parti Genel Başkanı ve Halen Parti üyesi aynen), “-Sayın Başkanım, gerçekten Türkiye tarihinde çok önemli olan bir davanın görülmesinde sizlerle birlikte bu davada katkımız olabilirse, ışık tutabilirsek kendimizi mutlu hissedeceğiz. Ben hukukçu olduğum için olaya daha çok hukuk açısından bakmaya çalışacağım ve siyasi anlamda da Sayın Genel Başkanım Ahmet Türk’ün açık bıraktığı veyahut da benim değinmediği diye tespit ettiğim konulara değinmeye çalışacağım.
İddianameye baktığımda şunları görüyorum; iki esas nedenden dolayı davanın açıldığını tespit ettim. Biri, yasa dışı mihrakların merkezi haline dönüştüğü iddiası var. Halkın Emek Partisinin; biri de, “Kürt halkı vardır” diyerek milli birliği bozucu bir politika izlediği iddiası nedeniyle dava açılmış bulunuyor.
Sayın Türk de, açıkladılar; ben önce Kürt halkı açısından bakmaya çalışacağım, “Kürt halkı vardır, yoktur.” Yazılı savunmamda da açıklamıştım, tarihi çok uzundur oraya girmek istemiyorum; ancak, Meclis gizli zabıtlarına baktığımızda Şubat 1922 tarihinde Atatürk Elcezire Komutanına bir telgraf çekerek, bir talimatname göndererek orada bir Kürdistan eyaleti otonomisinin oluşturulması talimatını verir halen şu andaki mevcut zabıtlarda hazır, bulunuyor. Onun dışında, 1922 yılında Lozan antlaşmaları görüşmeleri devam ederken, yine gizli zabıtlarda rastlamadık ama bir tarihçi araştırmanın kitabında yakaladık onu, 19 veya 18 maddelik bir Kürdistan eyaleti ve meclisinin araştırılması, kurulması için talimatlar verir.
Bunları şunun için söylemek istiyorum; Atatürk’ün milliyetçilik anlayışı çok önemlidir bizim açımızdan. Türkiye’de bunun anlaşılması gerekir. Gerçekten Atatürk’ün milliyetçilik anlayışı Türk halkının dışındaki bütün halkları inkar etmek midir, yoksa daha sonradan mı böyle dönüştürülmüştür’ 1921 Anayasasına bakıyoruz; orada hiçbir “Türk” kelimesine rastlamıyoruz, bir “Kürt” kelimesine de rastlamıyoruz, bir Türkiye Cumhuriyeti Devleti vardır ve çok kısa ana hatlarıyla belirlenmiştir. Ancak, 1924 Anayasasına geldiğimiz zaman; 1924 Anayasasında ilk defa şuna rastlıyoruz: Türkiye’de yalnız Türklerin yaşadığını ve diğer halkların artık kabul edilmez tavır, bir anlayış içerisine girildiğini görüyoruz.
İşte, 1924 Anayasasındaki bence bir anlayışın sonucudur ki, bir Şeyh Sait isyanı çıkmıştır, 1927-1930 yıllarına kadar Ağrı isyanları çıkmış, 1937/1938’de Dersim Olayları olmuştur ve bunların hepsi tarihimizde insanlarımızın Türkiye’de yaşayan bütün toplumun tüm insanların acı günleridir ve biz bu acı günlerin bir daha Türkiye toplumunda yaşanmasından yana değiliz.
Uzun yıllar politika yaptım ben de 1980 öncesi Urfa Belediye Başkanı idim ve Cumhuriyet Halk Partisinde idim. Ancak, öyle bir anlayış Türkiye’de egemen idi ki 1979’da, “ben Kürdüm” dediğim için silahlı saldırıya uğrayarak hayatımı kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya geldim; fakat, hala beni vuran kişiler tespit edilemedi.
Bunu niçin anlatmaya çalıştığımı söyleyeyim; o gün de Türk milliyetçiliği, Türk ırkçılığının ileriye çıkışı vardı, ülkü ocakları vardı, işte onlar tarafından işlenen bir eylemdi; ama bunun sonrasında 12 Eylül geldi. Etki-tepki meselesidir; bu bir doğa kanunudur; bir şeye etki edildiği zaman tepkisinin çıkacağı gayet doğaldır. Bir asimilasyon hareketi, Kürtleri inkar eden bir politika 1930’lu yıllardan sonra, 24’den sonra çok büyük bir şekilde işletilmeye çalıştı. Tek parti döneminde çalışıldı, 1950’den sonra çalışıldı, Ben, çocukluğumda ilkokulda okurken hatırlıyorum “Vatandaş Türkçe konuş” gibi resmi dairelere ve Urfa’da caddelerin her tarafında asılan pankartlarla karşılaştık. Ama bunun yanında, devlet, herhangi bir varlık da bu asimilasyonu başarıya götürecek Bir varlık da gösteremedi; çünkü, bu, doğanın yasasına ters bir olaydı. Yani, insanlar eğer bir dil öğrenmişlerse, bir halktan geliyorlarsa, bir kökenden geliyorlarsa, bunun dilinin de olması gayet doğaldır. Bu nedenle, bu asimilasyon hareketiyle de Kürt sorununun çözülemediği ve bugün geldiğimiz bu noktada bunu bu yüksek mahkemede tartışmanın da açıkça ifade ettiğini belirtmek istiyorum.
1961 yılından sonra dünya giderek gelişmeye başladı ve 1961 Anayasası’da gerçekten çağdaş dünyaya daha açık bir Anayasaydı ve sol, dünyadaki solun gelişmesiyle birlikte birçok milliyetçi hareketlerin Ortadoğu ve Afrika’da gelişmesi elbet-teki Kürt insanının da kendi kimliğini, kendi onurunu yaşama ve arama gibi bir eğilimin içerisine sokmuş oldu. işte o yıllarda üniversitede öğrenciydik. Ben hayatım boyunca hiçbir zaman, -kişisel yargılama yapmıyorum, ama kişisel düşüncemi de söylemekten vazgecmiyeceğim- silah ve şiddete taraftar olmadım ve partimde bir tek kişinin de buna taraftar olduğuna inanmıyorum. Olabilir, her siyasi partinin içinde çok çeşitli unsurlar olabilir. Bugün PKK eğer Türkiye’nin içerisinden çıkmışsa, bunun suçunu o zaman devlette aramak lazım. Eğer PKK veya başka şiddet, silah kullanan, yöntemini kullanan örgütte bir başka partinin içerisine girmişse, bunu devletin temelinde olan bozukluktan veya düzen değişikliğinden, hangi düzende yeşerdiğine bakmak lazım. Yoksa, onu tutup bir siyasi partinin içerisine sıkıştırmak ve onu bu parti yaptı gibi göstermek mümkün değildir.
Demeçlerimiz ortada Sayın iddianameyi hazırlayan cumhuriyet savcısı da çok açık şekilde belirlemiş. Biz hiçbir zaman Türkiye’de bir bölünme islemedik. Son kurultay konuşmamda açıkça şunu söyledim; Türkiye’nin her karış toprağı bizimdir. Çünkü, bu Cumhuriyetin kuruluşunda atalarımız kan dökmüşlerdir. Benim bizzat babam dedem de çarpışmıştır ve sanının burada babası dedesi çarpışmayan hiç kimse yoktur; ama bir şey vardı, burada kendi kimliğimizle yaşamak istiyoruz., kendi kültürümüzle; Kürtlerin, Türklerin, Çerkezlerin de kim olursa olsun herkesin kendisini kimliğiyle ifade edebileceği, ama bunu silah zoruyla değil, bunu anlayışlı, hukuk normlarına, anlaşmalara ve politik dayanışmalara, yeni fikirler, yeni düzenler üretmeye bağlı olduğuna inanıyoruz.
Bakıyoruz dünyanın hiçbir yerinde bu şekilde şiddet eylemleriyle sonuca gidilmiş değildir. Sonuçta böyle şeyler her iki tarafa da zarar vermiştir. Biz, bağımsızlık isteyen insanlar da olabilir, başka türlü düşünenler de olabilir; ama bu , Halkın Emek Partisinin dışındaki görüşlerdir. Halkın Emek Partisi, Türkiye’yi bölmeden, Türkiye’deki kendi etnik yapısıyla, kendi kimliğiyle yaşayan insanların özgürce yaşama ortamını sağlamaya çalışıyor ve bunun da kendisine en büyük destek ve esasını da şuna dayandırıyor; doğa hukukuna, doğa hukukundan sonra uluslararası ortak hukuk kurallarına ve bunlara göre düzenlenmiş bulunan iç hukuka göredir. Bugünkü Anayasaya baktığımızda, elbetteki Türkiye’de Kürt vardır demek, Çerkez vardır demek, başka şeyler de söylemek belki ilk bakışta görünüşte somut bir şekilde hemen ters gelebiliyor; ama bugün, Sayın Başkanın da belirttiği gibi, bir Anayasanın artık çağdaşlaşması söz konusu, bir anayasanın değişmesi söz konusu ve bir Avrupa Topluluğu kuruluyor, Avrupa’da devletler üstü bir hukuk sistemi oluşuyor, ulusal devletler üstünde devletler sistemi oluşuyor ve dünyanın siyasi ve ekonomik entegrasyona uğradığı bir dönemde Türkiye hâlâ içinde bir Kürt sorununu tartışarak, bir Kürt sorununu çözümleyemeyerek bunlara ayak uydurması çok zor olacaktır ve ayak uydurmadığı zaman bu çağdaşlaşan, durmadan gelişen dünyaya yaklaşmadığı sürece de sürekli olarak insanlarına arzu ettiği düzeni vermesi mümkün değildir.
Biz, bu nedenle, bu partide sürekli olarak bunu tartıştık ve bunu insanlarımıza anlatmaya çalıştık; ama bu ara kurultaylarımızda gelip slogan atanlar da oldu; kurultaylarımızda, bizim düşüncelerimize, partimizin programına, düşüncelerimize uygun olmayan sloganlar da atılmıştır, tavırlar da olmuştur; ama bunu bize mal etmek, bunu biz yapıyoruz ve onları bizim düşüncemizmiş gibi gösterilmesi, yasa tarafından bağlılığı ayrı bir konu, bağlayıp bağlamaması, ayrıca Türkiye’deki gelişen olaylar açısından da bizim gerçekten böyle bir düşünceye sahip olmamız söz konusu değildir. Çünkü, biz, Türkiye’deki toplumunun tümünün partisi olmaya gayret ettik ve şimdi de iddia ediyorum, diyorum ki, biz, Türkiye’de 60 milyon insan varsa, 60 milyon insanın partisiyiz. Hiçbir zaman 60 milyon insandan bir tane insanın ne hakkına bir halel gelmesini istiyoruz, ne de herhangi bir ezikliğine izin vermek istiyoruz ve bunun için bir düzen kurmaya çalışıyoruz. Bu düzeni kurarken, siyasi partilerin görevlerinin de bilincinde olarak hareket etmeye çalışıyoruz.
Siyasi partiler açık ve hepiniz tarafından benden çok daha iyi taktir edilir ki, bir devletin düzenini kendi düşüncesi doğrultusunda iktidara geldiğinde değiştirmek üzere programlar yapar. Ama bunu yaparken, ana kurallara da bağlı kalır. Bu ana kurallar, işte entegrasyona uğrayan Avrupa ve uluslararası hukuk normlarına uygun olanlardır, çünkü doğal olarak da bu Anayasanın, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın da onlara uygun olması gerektiğini görüşünü savunuyor. Ben, Türkiye’deki Anayasa’nın şu andaki yapısını şöyle benzetiyorum; 15 yaşında veya 17-10 yaşındaki bir genç delikanlının giydiği ceketi 40 yaşındaki bir insana giydirmeye benzetiyorum; yani, toplumun gelişmesine ayak uyduracak bir Anayasa değil, toplumun ihtiyaçlarına, bugünkü Türkiye sorunlarına cevap verebilecek ve onu tümüyle çözebilecek bir anlayışın içinde de değildir. Bu nedenle de değiştirilmesi isteniyor ve biz, bu değiştirilirken de bu düşüncelerimizin de bu Anayasada yer alabilmesi için Parlamento düzeyinde, politika düzeyinde de gerekli mücadeleyi vermeye çalışıyoruz.
Sayın Başkanım, değerli üyeler; gerçekten tarihi bir görevle karşı karşıya bulunuyoruz. Halkın Emek Partisi’nin kapatılması hukuk açısından Anayasaya ve Siyasi Partiler Yasası’na uygunluğu açısından belki çok büyük bir problem yaratmayabilir. Bir partidir taktir edersiniz buna aykırıdır der kapatırsınız veya onu yorumlayarak da gelişecek olan dünya ve Türkiye koşullarına değişmesi gereken Anayasa koşullarına göre de yorumlayarak Türkiye’nin gerçekleri ışığında değerlendirilebilir. Bu da Sayın Heyetin taktirindedir.
Ancak, daha önce şunu gördük; Türkiye’de çok parti kapatıldı 4 tane parti kapatıldı; Hatırladığım kadarıyla Türkiye Emek Partisi, İşçi Partisi, Sosyalist Parti ve Türkiye Birleşik Komünist Partisi ve hepsi de Kürt sorununa yer verdiği için kapatılmış oldu Ama görüyoruz ki, bunların kapatılmasından sonra Türkiye’de Kürt sorunu yine yok olmuyor, çözülemiyor da. Bur partinin bundan bahsetmesi gerekiyor. Bir kesim insanların buna çözüm getirmesi gerekiyor. Bu da siyasi partiler olabilir, demokratik kuruluşlar olabilir ve başka kurum ve kuruluşlar, kendini sorumlu hisseden kurum ve kuruluşlar olabilir. Biz, bu sorumluluğun bilincinde olan bir siyasi partiyiz ve Türkiye’deki bu sorunun demokratik yollarla çözülmesi, Türkiye bütünlüğü içerisinde çözülmesinden yanayız. Bu nasıl bir sistemle olur’ Herkes birşey söyleyebilir, bizim dışımızda bazı insanlar çıkıp bağımsız bir Kürdistan devletinin kurulmasını da isteyebilirler, federasyon isteyebilirler, otonomi isteyebilirler, ama, biz, bütün bunların dışında önce bu meselenin detaylarıyla tartışılmasından yanayız ve sürekli olarak topluma bunu vermeye çalıştım.
Bizim Kürt sorunu şöyle çözülsün diye net bir öneri bugüne kadar partimizde ileri sürülmemiştir. Niçin sürülmemiştir’ Yasalar müsait olmadığı için sürülmemiştir. Belki de henüz toplum bu konuda netleşmediği için ileriye sürülememiştir. Çünkü, çok kişi Kürt sorununu değişik açılardan görüyor, dış kaynaklıdır, şudur, budur, Avrupa destekliyor, Amerika destekliyor; herkesin kendine göre görüşleri olabilir, doğruluğu yanlışlığı bizi ilgilendirmiyor, onu herkes taktir eder; ancak, bizi ilgilendiren çok önemli sorun, bu devletin topraklan içerisinde, ülkenin içerisinde yaşayan insanlarımızın bir kısmının Kürt olduğu, Kürtçe konuştuğu, bir dile sahip olduğu ve bunu da bu devletin kurucuları tarafından da açıkça ifade edildiğidir. Öyle toplum birbirine karışmıştır ki, bugün doğu ve güneydoğu bölgesinde yaşayan 5 milyon insan -ben tahmini rakamlar söylüyorum, bunlar araştırılmış değil, sadece beylik rakam olsun diye söylüyorum – eğer orada Kürt diye yaşıyorsa, bana öyle geliyor ki 10 milyona yalan insanı da batıda yaşıyor. Bu insanları belki birbirinden ayırmak ne kadar mümkündür, herkesin kendi anlayışına göre değişebilir; ama, ben, insanlarımızın bir ayrılma duygusu içinde olduğuna da inanmıyorum; ne Kürtün Türkten ayrılmaya, ne de Türkün Kürtten ayrılmaya herhangi bir niyet ve görüşüne ben rastlamadım; ama Kürtlerin de bu çağdaşlaşan dünyada çağdaş konumda artık kendi kimlik ve kültürleriyle bu devletin içinde ifade edebileceklerini ve yaşamak istediklerini de açıkça ortadadır.
Örnek bir anı olsun diye söyleyeyim; Sayın Türkeş ile ben genel başkanlık sırasında siyasi görüşmeye gittiğimde bana şunu söylemiştir; “Türkiye’de Türk milliyetçiliğinin en sert insanı olarak bilinen Sayın Türkeş dedi ki; “Benim kızkardeşimin beyi de eniştem de Kurttur ve benim yeğenlerim Kurttur. Biz, onun için Kürtlerle kardeş gibi yaşıyoruz. Bu silahlı mücadele farklıdır, ama demokratik yönden bazı şeyler düşünülmesi gerekir.”
Türkiye’nin bütün toplumunda, her alanda bu sorun artık tartışılmaya başlıyor ve Sayın Başkanım, benim, Sayın Mahkeme Heyetinden özellikle sadece arzu ve istem olabilir, istirham olabilir, lütfen bu yolun, bu sorunun kapısının açılması için gayret sarfedilmesinden yanayım, insanların ölmeyeceği, Türkiye’deki bütün insanların artık sokakta rahat yürüyebileceği İnsanların fikir ve düşüncelerinin çok rahat söylenebileceği ve herkesin hiçbir sopaya bir yumruğa bile başvurmayacağı bir düzeni açık ve net bir biçimde kurabilmenin yolu, Kürt sorunun, Kürt olayının demokratik yollarla çözümüne bağlıdır. Bu da Kürt halkının varlığının kabulünden geçer.
Kürt halkının varlığının kabulü, çözümünü tartışmaya getirecektir. Bu kabul edilmedikçe, bu insanlar tarafından benimsenmedikçe, bunun çözümü tartışılamadığı zaman, demokratik yollar tıkandığı zaman başvurulacak metodun silahlı ve insanlara acı çektiren, insanların ölümüne neden olan yöntemler olduğu da bütün dünyada açıkça ortadadır.
Halkın Emek Partisinin kapatılması, Kürt sorununa ve Türkiye’de Kürt sorununun çözümüne katkı değil, katkısızlık ve çözümsüzlük getireceği inancındayım. Bunun için, Halkın Emek Partisinin bu sorununun kamuoyunda tartışılmasına izin verilmelidir. Bunun tartışılmasına müsaade edilmelidir. Anayasa Mahkemesi, diğer nonnai mahkemelerimizin ötesinde bir göreve sahiptir. Vereceği kararlar Anayasadaki maddeler kadar geçerlidir, onlar kadar toplum tarafından benimsenen bir karar organı olarak düşünülür ve beni af ederseniz, kişisel görüşüm olarak söylüyorum; biraz da çok hukuktan hukukçu hukuku uyguladığı kadar, biraz da dünyanın ve Türkiye’nin gelişen siyasi durumuna göre de karar vermesi gereken bir organ olduğu düşüncesindeyim, bir mahkeme olduğu düşüncesindeyim. Çünkü, yargılanan şey Anayasayla olan bağlantıdır ve anayasalar zaten siyasi bir belirlemedir. Onun için, kararın, salt hukuk açısından değil, bütün bu gelişmeler göz önüne alınarak, Türkiye’nin yarını düşünülerek, dünyanın geleceği düşünülerek, Türkiye’nin imza attığı Avrupa Sözleşmeleri düşünülerek, AGİK süreci düşünülerek, biz her fırsatta söylemişiz. Helsinki’nin nihayi senedi Türkiye’de iç hukuka uygulanmalıdır. Çünkü Türkiye bunu taahhüt etmiştir. Devlet bunu taahhüt etmiştir. Avrupa bir çok görüşmelerimizde karşımıza çıkan sorun budur; ama Helsinki nihayi senedine baktığınız zaman, Sayın Başkanım, çok iyi taktir edersiniz ki, 10 maddeden ibarettir ve 2 maddesi, 3 maddesi bizim için çok önemlidir. Birisi toprak bütünlüğü, birisi sınırların değişmezliğidir, biri de halkların kendi kaderini tayin hakkıdır. Bu üç maddenin iç hukuka uygulanması, bazı kişiler şöyle değerlendirebilir. Halkların kendi kaderini tayin hakkı Kürt halkı acaba bağımsızlığa mı gider’ Hayır öyle bir durum söz konusu değildir; Sayın Ahmet Türk’te Örnek verdi, Belçika’da üç tane resmi dil vardır. Fransızca var, Almanca var, Flemenkçe vardır, İsviçrede ise yine böyle bir yığın dil vardır, İspanya’da böyle uygulamalar vardır. Dünyanın daha birçok yerinde, Kanada’da böyle uygulamalar vardır.
Ben Kürtlere Türklerin gerçekten birlikte yaşama duygusundan yana olduklarına inanıyorum; ama artık gelişen dünyada bu birlikte yaşamanın herkesin kendi özgürlüğümide, kendi kültürünü ve kimliğini de kullanması gerektiğine inanıyorum. Bu olmadığı sürece demokratik yollar tıkanıp insani yollarla bu işin kapısı açılmadığı sürece de bizi hergün üzen olayların devam edeceği ve daha ne gibi vahim olayların bizi beklediğini de gerçekten bilemiyoruz. Şu anda hiçbirimiz kendi yaşamımıza sahip değiliz. Ben Genel Başkanlıktan ayrıldıktan sonra, çok samimi bir şekilde söyleyeyim, Urfa’ya gidip tekrar avukatlığa dönmekte endişe ediyorum. Can güvenliği açısından endişe ediyorum. Çünkü birçok arkadaşım bu şekilde failimeçhul cinayete kurban gitmişlerdir. Bunun sebebi de kapak kutulardır. Bir sorunun açık ve net biçimde tartışılmamasından kaynaklanmaktadır. Her konuşmamızda bunu belirttik.
Tekrar çok fazla daha zamanınızı almadan soracak sorularınız olursa onu da saygıyla cevaplamaya çalışacağız.
Kürt sorununun demokratik bir biçimde Türkiye’de tartışılması gerektiğine inanıyorum. Artık siyasi partilerin, geçmişte kapanan siyasi partilerin dahi açıldığı bir dönemde, sadece ve sadece düşünce bazında düşüncelerini söylemeye söylemekten başka hiçbir suçu olmayan, bu düşüncelerini de Türkiye toplumunun tümüyle gerçekleştirmeye çalışan bir siyasi partinin kapatılmaması gerektiği görüşündeyim” demiştir.
Sorular üzerine de,
Feridun YAZAR – “Benim bu sözleşmelerdeki halkların kendi kaderini tayin hakkı çok genel bir çizgidir. Yani uluslararası kabul edilen bir çizgidir. Yoksa Türkiye’de Kürtlerin ayrı bir biçimde yaşamlarını öneren bir çağrışım olarak düşünülmemelidir. Bu da üye Sayın Haşim Kılıç beyin söylediği gibi, bir tartışmanın açılmasıdır. Yani Kürtlerin Türkiye’deki yaşama biçimi ne olmalıdır, nasıl olmalıdır, ne gibi hukuki veya insani, insan haklarından kendilerine göre kültürel mi’ Biz bir Kürt partisi olmadığımızı her fırsatta açıkladık. Bu nedenle de Kürt halkı adına konuşma, Kürtlerin adına bu böyle olsun deme, bir yetkimiz de sözkonusu değildir. Biz Türkiye toplumunda Kürt sorununu en önemli bir sorun olarak değerlendirmişiz ve diyoruz ki, bu sorunu da uluslararası bu hukuk kuralları normlarım ışık tutucu özelliklerini gözönünde bulundurarak tartışalım, nasıl çözülmesi gerekiyorsa hep birlikte karar verelim ve Türkiye toplumuyla birlikte çözelim diyoruz.”,
Ahmet TÜRK – “Kürt olayı ve Kürt sorunu ile ilgili duyarsız olmadığımızı çok açık bir şekilde ortaya koyduk. Bir sorunun olması ayrı şeydir, bir de bu soruna özüm getirme, önerme ayn şeydir. Halkın Emek Partisi bu sorunu ortaya koyuyor, bu sorunun tartışılmasını istiyor, ancak insanlar özgürce birşeyi tartıştığı zaman en doğruyu, en iyiyi, en güzelini ortaya koyacağına inanıyor. Biz bu nedenle bütün yaptığımız konuşmalarda, çalışmalarımızda hiç bir zaman için bir çözüm şekli önermiş değiliz. Böyle bir önerimiz de yoktur. Bizim, bugün üzerinde durduğumuz nokta, Türkiye’de yasaklar kalksın, bir olay, bir tabu yapmanın yararı yoktur. Tartışılsın, tartışıldığı taktirde inanıyorum ki sevgi ve hoşgörü ortamı daha da gelişecek, o zaman birlikteliği daha kalıcı bir şekle dönüştürmüş olacağız.
Halkın Emek Partisi Kurt olayına ve Kürt halkına böyle bir anlayışla yaklaşmış, bakmış. Biz baştanberi söyledik. Türkiye’de insanların özgür ve eşit temelde birlikte yaşama istemini dile getiriyoruz. Biz böyle bir politikanın ayrışımı engelleyeceğine inanıyoruz.
Anayasa olarak evet, biliyoruz, zaman zaman bazı kelimelerden dolayı bir suç olduğu ifadesi var. Şimdi ben Sayın Başkana söylersem, söyledikleriniz doğru, ama ben 1982 Anayasasına göre davranırım diyorum. Ben de diyorum 1982 Anayasasına göre eğer o kalıplara bağlı kalırsanız bütün siyasi partileri kapatmanız gerekir diyorum; ama Anayasa Mahkemesi yüksek bir mahkemedir. Siyasal, toplumsal gelişmeleri ve değişimleri ele alarak yorumlayan bir mahkemedir. Türkiye’nin en üst konumlu bir mahkemesidir.
Şimdi bazı gerçekler var, bazı gelişmeler var, Toplumun vicdanında siyasi partilerin vicdanında meşrulaşıyor. Şimdi toplumun vicdanında, siyasi partilerin vicdanında meşrulaşmış olan bazı şeyleri Anayasa Mahkemesi gönnemezlikten gelemez. Bugün sendikalarla ilgili örnekler verdim. Bugün 1982 Anayasasına göre suç olan ama siyasi partilerin bunu bile bile söylemleri ortaya koymak istedim.
Şimdi Halkın Emek Partisi de bir Türkiye Partisidir. Bu Türkiye Partisi, Türkiye’deki bu gerçekleri dile getiriyor. Türkiye’nin birliği, bütünlüğü içinde olayları ortaya koymak istiyor. Bu bir siyasi partinin görevidir. Siyasi parti olarak ben bu Anayasayı beğenmiyebilirim, bunun değişmesini isteyebilirim bunun değişmesi için çalışmalar yaparım, iktidara geldiğim zamanda bu Anayasayı kökten değiştiririm diyorum.
Bugüne kadar Halkın Emek Partisi’nin düşünsel bazda, düşünce bazında onlar ortadadır; ama hiçbir zaman bu Anayasayı ben tanımıyorum, bu Anayasa benim için geçerli değildir bir anlayışın içinde olmadı; ama bir siyasi partinin hakkıdır. Bu Anayasayı eleştirmek, bu Anayasanın sınırlanın zorlamak, toplumun vicdanında meşru olmuş olan bazı şeyleri ortaya koyma, benim bir siyasi parti olarak görevimdir.
Bugün Türkiye’de bir Siyasi partinin kapatılması halinde birçok insanın artık ben bu alanın dışına itiliyorum, ben ikinci sınıf vatandaş muamelesi görüyorum gibi bir düşünce de gelişebilir. Bu da tehlikelidir.
Biz bugün sadece Halkın Emek Partisi kapatılmasın gibi bir anlayışla konuşmuyoruz. Gerçekten bu ortamın oluşması, siyasi partilerin varolması, insanların bugün parlamentoda siyasi parti olarak Türkiye’nin içinde var olmasında büyük yarar görüyoruz; ama insanlar kendilerini dışlanmış gibi görürse, kabul ederse, o zaman ayrışım, o zaman bölücülük yapmış oluyoruz.
Bugün bizim yapağımız gerçekten insanları bütünleştirmek için bir çabadır, bir çalışmadır.”
demişlerdir.
VI- DAVANIN EVRELERİ
A- Dava, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 3.7.1992 günlü, SP. 31.Hz.1992/59 sayılı iddianamesi ile açılmış ve aynı gün 1058 sayı ile Anayasa Mahkemesi kaydına geçirilerek 1992/1 (Siyasi Parti Kapatma) esas sayısını almıştır.
B- Anayasa Mahkemesi’nce 7.7.1992 gününde alınan karar aynen şöyledir
” l- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen, Halkın Emek Parti-i’nin kapatılması istemli 3.7.1992 günlü, SP.31.Hz. 1992/59 sayılı İddianame’nin Onanlı bir örneğinin, almalarından başlayarak ve iddianame ve eklerinin kapsamları gözetilerek saptanan, altmış günlük süre içinde, gerekli görülürse dosyayı da inceleyip hazırlayacakları ön savunmayı yazılı olarak Anayasa Mahkemesi’ne göndermeleri için adı geçen Parti Genel Başkanlığına tebliğine,
Verilen süre içinde ön savunma gönderilmediği taktirde savunma yapmaktan kaçınmış sayılacaklarının yazılacak tezkerede belirtilmesine,
Ön savunma geldiğinde esas hakkındaki düşüncelerini bildirmek üzere onanlı bir örneğinin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesine,
Esas hakkındaki düşüncenin onanlı bir örneğinin, ilgili partiye tebliğiyle yine altmış gün içinde inceleyip hazırlayacakları savunmalarının istenmesine,
Verilen süre içinde savunma gönderilmediği taktirde savunma yapmaktan kaçınmış sayılacaklarının yazılacak tezkerede belirtilmesine,
C- İddianamenin onanlı örneği ve Anayasa Mahkemesi’nin 8.7.1992 günlü, 937 sayılı: “Ön savunmanın altmış gün içinde yapılmasına ilişkin” yazısı, karar gereğince 8.7.1992 tarihinde Halkın Emek Partisi Genel Başkanlığına, -Genel Sekreter Ahmet Karataş imzasına- memur eliyle tebliğ edilmiştir.
D- Davalı Siyasi Parti’nin vekili eliyle verdiği 18.8.1992 günlü ve “Savunma için Mahkeme’nin taktir edeceği ek süre verilmesi” içerikli dilekçesindeki istemi henüz Anayasa Mahkemesince karara bağlanmadan, 3.9.1992 günlü “Ön Savunma” Mahkemeye ulaşmıştır.
E- 3.3.1992 günlü, ön savunmanın onanlı örnekleri, 7.7.1992 ve 8.9.1992 günlü kararlar uyarınca, davaya ilişkin esas hakkındaki düşüncelerini bildirmesi için 10.9.1992 gün ve 1241 sayılı yazı ekinde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmiştir.
F- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, 22.10.1992 gün ve SP.31.Muh.1992/232 sayılı yazısı ekinde, “Davanın Esası Hakkında Görüş”ünü bildirmiş, karar gereğince bu yazı ve eklerinin onanlı örnekleri, 23.10.1992 gün ve 1505 sayılı yazı ekinde davalı Siyasi Parti Genel Başkanlığına, 26.10.1992 tarihinde memur eliyle tebliğ edilmiştir.
G- Davalı Parti’nin Savunma için ek süre verilmesi istemi üzerine, 22.10.1992 günlü kararla Partiye “25.12.1992 gününden başlayarak 30 günlük ek süre” verilmiş ve bu karar 23,12.1992 tarihinde bildirilmiştir.
H- Davalı Siyasi Parti’nin “Esas Hakkındaki Savunması” 22.1.1993 gününde süresi içinde, Anayasa Mahkemesi’ne ulaşmıştır.
Bu savunmada yer alan istemler üzerine Anayasa Mahkemesi’nin verdiği karar aynen şöyledir:
“1. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca Halkın Emek Partisi’nin kapatılması istemiyle açılan davada davalı Parti tarafından verilen esas hakkındaki savunmada istenilen duruşma isteminin anayasal ve yasal olanaksızlık nedeniyle REDDİNE,
Anayasa’nın 149. maddesinin dördüncü fıkrasıyla, Anayasa Mahkemesi’nin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında 2949 sayılı Yasa’nın 33. maddesi uyarınca Halkın Emek Partisi Genel Başkanı ile iki yetkiliden oluşacak üç kişinin dava konusunda sözlü açıklamalarının dinlenmesine,
Sözlü açıklamada bulunacak temsilcilerin Anayasa Mahkemesi’nde hazır bulundurulmaları için Halkın Emek Partisi Genel Başkanlığı’na 2949 sayılı Yasa’nın 30. maddesi uyarınca yazı yazılmasına,
Bu yazıda dinlenmeleri öngörülen Parti temsilcilerinin gelmemesi durumun da incelemenin dosya üzerinden sürdürüleceği hususunun yine 2949 sayılı Yasa’nın 30. ve 31. maddeleri uyarınca belirtilmesine,
Sözlü açıklamanın l Mart 1993 Pazartesi günü saat 14.30’da Anayasa Mahkemesi salonunda yapılmasına,
Adı geçen Parti’ye gerekli tebliğ işlemlerinin yaptırılması için karar örneğinin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesine,
9.2.1993 gününde OYBiRLİĞİYLE karar verildi.”
İ- Karar gereğince 1.3.1993 gününde toplanan Anayasa Mahkemesi, davalı Siyasi Parti’nin sözlü açıklama için bildirildiği isimler üzerine şu karara varmıştır:
“A. Halkın Emek Partisi Genel Sekreteri’nin imzasını taşıyan 1.3.1993 günlü, 1993/449 sayılı yetki belgesinde, sözlü açıklama yapmak için adlan verilenler arasında bulunan Fehmi IŞIKLAR’ın eski genel başkanı olup HEP’Ie üyelik ilişkisi kalmadığının saptanması üzerine konu görüşülüp gereği düşünüldü:
Anayasa’nın 149. maddesinin dördüncü fıkrasında öngörülen ve 2949 sayılı Yasa’nın 30. maddesinin birinci fıkrasında yinelenen “Anayasa Mahkemesi. . . gerekli gördüğü hallerde sözlü açıklamalarını dinlemek üzere ilgilileri ve konu üzerinde bilgisi olanları çağırabilir.” kuralı gereğince 9.2.1993 günlü kararla parti temsilcisi olarak sözlü açıklamada bulunmak üzere genel başkan ve iki yetkili çağırılmıştır. Buna göre sözlü açıklama yapması istenen kişiler, parti yetkilileri, partiyle hukuksal ilişkileri devam eden ve temsil görevi olanlardır. Kapatma isteminde Fehmi IŞIKLAR’ın konuşmalarına dayanılması onun yetkili sıfatıyla dinlenilmesini gerektirmez. Kaldı ki sözlü açıklama mahkemenin gerekli gördüğü durumlarda uygulanan bir yöntem olup isteğe bağlı değildir. Bu nedenle Fehmi IŞIKLAR’ın yetkili sıfatıyla DİNLENEMEYECEĞİNE, Yılmaz ALİEFENDİOĞLU’nun “Anayasa Mahkemesi’nin “Parti Başkanı ile iki yetkilinin” dinlenmesine ilişkin kararının, Anayasa’da, 2949 sayılı Yasa ve Siyasi Partiler Yasası’nda yer alan “Anayasa Mahkemesi gerekli gördüğü hallerde sözlü açıklamalarım dinlemek üzere ilgilileri ve konu hakkında bilgisi olanları çağırabilir” kuralı karşısında, ancak bu kapsam içinde olduğu düşünülebilir. Eski genel başkanın, olayların bir kesiminin kendi başkanlığı zamanında cereyan etmesi nedeniyle ilgili ve konu hakkında bilgili olduğu kuşkusuzdur. Kaldı ki, kendisi, Anayasa Mahkemesi’nin karan uyarınca parti tarafından “Yetkili” olarak görevlendirildiğine göre, Anayasa’nın öngördüğü “ilgili ya da konu hakkında bilgisi olan” kapsamındadır. Duruşma ve sorgulama yapılmadığına, savunma alınmadığına göre bu kişinin dinlenme anında parti üyesi olması ya da partiyi temsile yetkili bulunması zorunlu değildir; sözlerinin de partiyi bağlayıcı bir yanı yoktur. Anayasa’nın ve yasaların öngördüğü, Anayasa Mahkemesi’nin, gerekli görmesi halinde ilgili ya da konu bilgili olanı çağınp dinleyebilmesidir. Anayasa Mahkemesi bu gerekliliği hissedip, bir başkan ile iki yetkiliyi dinlemek üzere çağırdığına göre, yetkili kişilerin seçimini de partiye bırakmış demektir. Bu nedenle dinlenmesi gerekir”, Mustafa ŞAHİN ile Haşim KlLIÇ’ın ise “kararda sözü edilen Anayasa ve yasa maddelerinin kapsamı ve açıklığı karşısında, üstelik kişisel olarak onun sözleri kapatma nedenleri arasında bulunduğundan, geniş yorum ve amaca uygun değerlendirme yapılarak dinlenmesi gerekir” yolundaki karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA,
Fehmi IŞIKLAR’ın ilgili ve konu üzerinde bilgisi bulunan biri sıfatıyla DİNLENMESİNE GEREK OLMADIĞINA, Yılmaz ALİEFENDİOĞLU ile Haşim KILIÇ’ın “Konu hakkında bilgisi olan sıfatıyla dinlenebileceği”, Servet TÜZÜN ile Mustafa ŞAHİN’in “Konu hakkında bilgisi olması nedeniyle dinlenebileceği”, Mustafa BUMİN’in ise “Dinlenmesinde yarar bulunduğu” yolundaki karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA,
B, Bu doğrultuda sözlü açıklamaları dinlenen Halkın Emek Partisi Genel Başkam Ahmet TÜRK ile Genel Yönetim Kurulu üyesi Feridun YAZAR’ın sözlü açıklamalarına ilişkin bantların ve stenograflarca düzenlenen tutanakların çözümlenip üyelere dağıtılmasından sonra incelemenin Başkanlıkça belirlenecek bir günde sürdürülmesine, OYBİRLİĞİYLE,
1.3.1993 gününde karar verildi.”
Anayasa’nın 149. maddesinin dördüncü fıkrasında Anayasa Mahkemesi’nin Yüce Divan sıfatıyla baktığı davalar dışında kalan işleri dosya üzerinden inceleyeceği, ancak gerekli görüldüğü durumlarda sözlü açıklamalarını dinlemek üzere ilgilileri ve konu üzerinde bilgisi olanları çağırabileceği öngörülmektedir. Anayasa Mahkemesi, gereksinim duyarak sorular yöneltip bilgi almak ve ayrıntılarla teknik konularda daha çok açıklık kazanmak için 9.2.1993 günlü kararıyla, kendiliğinden 2949 sayılı Yasa’nın 33. maddesini gözeterek HEP’in Genel Başkanı ile iki yetkiliden oluşacak üç kişiyi çağırmıştır. Sözlü açıklamada bulunacak temsilcilerin hazır bulundurulmalarını sağlamak üzere HEP Genel Baskanlığı’na yine aynı kararın 3. bendi gereğince bildirimde bulunulmuştur. Sözlü açıklama bu karara göre yapılacağından HEPle hukuksal bağı olmayan bir kimsenin HEP yetkilisi ve temsilcisi sayılıp dinlenmesi olanaksızdır. Çağırma kararı “yetkili temsilci” sıfatlarını açıkça içerdiğinden bu nitelikte olmayan kimsenin dinlenmesi hem Anayasa’nın 149. maddesinin Dördüncü fıkrasıyla, 2949 sayılı Yasa’nın 30. maddelerine, hem de bu maddelere dayanılarak alınmış karara aykırı düşer. Mahkeme, önceden “ilgili” ya da “bilgisi” olan, aransa ve istense idi dosyada kapatma nedeni sayılan sözlerin sahiplerinden birini çağırabilirdi. Genelde “ilgisi” ve “bilgisi” olan, ceza yargılaması yönteminin ağırlıklı biçimde uygulandığı bu davada esas alınamaz. Tanık ya da bilir kişi dinleme niteliğinde uygulama da olamaz. Kaldı ki sözlü açıklama tutanağının 3. sayfasında açıkça yazılı olduğu üzere Mahkeme Başkanı’nca Fehmi IŞIKLAR’ın yüzüne karşı “. . . Ancak, Sayın Türk ile Sayın Yazar, konuşmalarında Fehmi IŞIKLAR’ın söyleyecekleri varsa, elinde belgeleri, bilgileri varsa kendi sunuşları içinde onları mahkememiz dosyasına sunabilirler. Buyurun Fehmi Bey, Sizi dışarıya alalım konuk olarak” denilmiştir. Tutanağın 25. sayfasında da “bir kere daha hatırlatıyorum, Sizi burada dinledik; ama IŞIKLAR’ın konuşma metnini, IŞIKLAR’ın konuşması olarak değil, siz bize kitap ta verebilirsiniz, bant ta verebilirsiniz, dergi de verebilirsiniz. O anlamda veriyorsanız alabiliriz, dosyaya koyarız, vermiyorsanız bir diyeceğimiz yoktur. Hatırlatılmadı, bir başka konuşma, bir başka savunma, olanağının kapısı kapatıldı gibi bir anlayış olmasın.” uyarısı da yapılmıştır. Siyasi Parti Kapatma davalarında Sözlü açıklama (savunma toplantısı olmayıp davalı parti tarafından savunma yazılı olarak verilmekte), sorular yanıtlanarak yapılmaktadır.
VII. GEREKÇE
ÖN SORUNLAR YÖNÜNDEN
Davalı Halkın Emek Partisi’nin savunmalarında ele alınmasını istediği ön sorunlar üzerinde öncelikle durulması gerekmektedir.
Siyasî Partiler Yasası’nın Kimi Maddelerinin Anayasa’ya Aykırılığı Sorunlar üzerinde öncelikle durulması gerekmektedir.
Gerek 3.9.1992 günlü “Ön Savunmada, gerekse 22.1.1993 günlü “Esas Hakkındaki Savunma”da bu konuda:
Geçici bir maddeye süreklilik kazandırmak hukuk devleti niteliği ile bağdaşmaz. Olağanüstü bir dönemden, olağan bir döneme geçişi sağlamayı amaçlayan Anayasa’nın Geçici 15. maddesi, 12.9.1980 ile 6.12.1983 tarihlerini kapsamaktadır ve TBMM’nin Başkanlık Divanının oluştuğu bu tarihte kendiliğinden ortadan kalkmıştır.
Kaldı ki, 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası, yürürlüğe girdiği 22.4.1983 tarihinden bu yana bir çok kez değişikliğe uğramış olup ilk biçimini yitirmiştir. Bu durumuyla Anayasa’nın Geçici 15. maddesindeki korumadan yararlanamaz.
Açıklanan nedenlerle uygulama konusu olan ve Anayasa’ya aykırılıkları açık bulunan kuralların iptaline karar verilmelidir.> denilmektedir.
Bu savunmalara karşılık Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 22.10.1992 günlü Esas Hakkındaki Görüş yazısında, “22.4.1983 günlü 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın Milli Güvenlik Konseyi döneminde çıkarılmış yasalardan olduğu ve Anayasa’nın Geçici 15. maddesi kapsamında bulunduğundan, Anayasa’ya aykırılık savının ciddi görülmeyerek reddi gerekeceği,” belirtilmiştir.
Anayasa’nın diğer maddelerinde de Anayasa Mahkemesi’nce yapılacak denetimi kısıtlayan ve engelleyen benzer hükümler vardır. Örneğin 90. maddenin son fıkrası, yöntemince yürürlüğe konulmuş uluslararası andlaşmalar hakkında; 148. madde, olağanüstü durumlarda, sıkıyönetim ve savaş hallerinde çıkarılan kanun hükmünde kararnamelerin biçim ve öz bakımından; 152. madde, red kararlarının yayımlanmasından sonra 10 yıl geçmedikçe aynı yasa hükmünün Anayasa’ya aykırılığı savıyla yeniden; 105. madde, Cumhurbaşkanı’nın resen imzaladığı kararlar ve emirler aleyhi ne Anayasa Mahkemesi’ne başvurulamıyacağını öngörmüştür. Bunlara karşılık Anayasa’nın Geçici 15. maddesi, “. . . Anayasa’ya aykırılığı iddia edilemez”, devrim yasalarının korunmasıyla ilgili 174. maddesi ise “… Anayasa’ya aykırı olduğu şeklinde anlaşılamaz ve yorumlanamaz.” biçiminde kesin anlatımları yeğlemiştir.
Anayasa’nın geçici 15. maddesinin son fıkrası ile birinci fıkrası, arasında, belirli bir dönemde çıkarılan yasalar hakkında Anayasa’ya aykırılıklarının iddia edilememesi yönünden bir bağ vardır. Son fıkra, Anayasa’ya aykırılığı ileri sürçmeme yönünden bîr zaman sınırlaması yapmamış, fıkradaki “bu dönem” sözcükleri birinci fıkrada açıklanmıştır. Böylece, belirli bir dönemde çıkarılan yasalar için Anayasa’ya aykırılık savında bulunulamayacağı öngörülmüştür. Nitekim, 2949 sayılı Anayasa Mahkemesi’nin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Yasa’nın “Anayasa’ya aykırılığı iddia edilemiyecek diğer metinler.” başlıklı 25. maddesi Anayasa’nın Geçici 15. maddesinin son fıkrasındaki “Bu dönem” deyişini aynı biçimde yorumlamış, geçici maddenin birinci fıkrasındaki belirli bir dönemi açıklayan sözcükler ile son fıkrayı birleştirip düzenlemeye açıklık kazandırmıştır.
Davalının savunmasında ayrıca, Geçici 15. maddenin, geçici bir madde olması nedeniyle artık hükmünü doldurduğu ve geçerliliğini yitirdiği, Anayasa’nın diğer kuralları ile uyum içinde bulunmadığı ileri sürülmüştür.
Geçici maddelerin geçerliliği, uygulama süreleriyle değil, geçici olarak düzenledikleri hukuksal ilişki ve kurumlarla kendisi ve bağlı olduğu temel metinlerin içerikleri ve anlamlan ile değerlendirilir. Geçici maddeler, değişik hukuksal düzenlemeler arasında bağlantı kurar, kazanılmış hakların saklı tutulmasını, uygulamanın daha geniş bir zaman dilimine yayılarak yapılmasını sağlarlar. Bu yönden de geçici maddeler ile temel hükümler arasında, farklılıklar bulunması doğaldır. Geçici maddelerin taşıdıktan hukuksal değer, diğer maddelerden farklı değildir. Hatta temel düzenlemeden ayrık hükümler getirmesi yönünden uygulama önceliğine ve etkinliğine sahiptirler. Anayasa’nın açık olarak düzenlediği bir kuralın Anayasa yargısı tarafından uygulanmaması düşünülemez. Anayasa’nın geçici 15. maddesinin son fıkrasında hakkında Anayasa’ya aykırılık savında bulunulamayacağı belirtilen düzenlemeler, zamanı birinci fıkrada belli edilen “Bu dönem içinde. . .” sözcükleriyle sınırlanmıştır. 12 Eylül 1980 ile 6 Aralık 1983 tarihleri arasında başvurma yapılmaması değil, bu tarihler arasında yürürlüğe konulan metinler hakkında aykırılık savıyla başvurulamıyacağı öngörülmüştür. Kimilerince, kimi nedenlerle Anayasa’nın öbür maddelerine ve hukuka aykırı olduğu ileri sürülse, siyasal eleştirilere konu yapılsa ve çağdaş bir Anayasa özlemiyle böyle bir maddenin göz ardı edilmesi istense de yasama organınca yürürlükten kaldırılmadıkça Geçici 15. maddenin Anayasa Mahkemesi’nce “yok” sayılması olanaksızdır. Anayasa kuralları arasında üstünlük ve öncelik ayrımı yapılamıyacağı gibi Anayasa Mahkemesi, Anayasakoyucu ve Yasakoyucu yerine geçecek tutumlardan özenle kaçınır. Bu konuyla ilgili önceki kararlarda vurgulandığı gibi yürürlükteki bir Anayasa kuralını tanımazlık “geçici” adına bakıp savsaklamak hukuksal anlayış ve işlev özelliğiyle bağdaşmaz. Sonuç olarak, Anayasa’nın Geçici 15. maddesinde, 12 Eylül 1980’den ilk genel seçimler sonucu toplanacak Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Başkanlık Divanı’nı oluşturuncaya kadar geçen süre içinde çıkarılacak yasaların Anayasa’ya aykırılığı ileri sürülemiyeceğinden bu ara dönemde çıkarılan 22.4.1983 günlü, 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 78 ve 81. maddelerinin Anayasa’ya aykırılığı savında bulunulamaz.
Güven DİNÇER, Yılmaz ALİEFENDİOĞLU ve Mustafa GÖNÜL bu görüşe katılmamışlardır.
Siyasi Partiler Yasası’nın ilgili Kurallarının “İhmal Tekniği” Yolu ile Davada Uygulama Dışı Bırakılması Sorunu
Davalı Siyasi Parti adına yapılan savunmalarda, Anayasa’nın 138. maddesine göre, yargıçların “. . . hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verecekleri. . .” Anayasa’nın Geçici 15. maddesinin sözel yorumuyla yetinilse bile, evrensel hukuk kurallarına uygun olmayan bir yasayı uygulamak durumu ile karşı karşıya kalan yargıcın, hukuka uygun olmayan bu yasayı vicdani kanaatini kullanarak ihmal tekniği yolu ile uygulamaktan geri kalabileceği;
Öbür yandan Anayasa’nın geçici 15. maddesinin kaldırılması için çalışmaların başlatıldığı ileri sürülerek, Anayasa’ya aylan olan Siyasi Partiler Yasası’nın belirtilen kurallarının, davada uygulanmasıyla doğabilecek sıkıntıların, ihmal tekniği yoluyla giderilmesi gereği belirtilmektedir.
22.4.1983 günlü Siyasi Partiler Yasası, Anayasa’nın Geçici 15. maddesi öngörülen dönemde çıkarılmış olduğundan, Anayasa’ya aykırılığı savında bulunulamayacak yasalar arasına girmektedir.
Geçici 15. madde 1961 Anayasası’nın geçici 4. maddesine benzer bir koruma düzenlemesidir. Söz konusu geçici maddenin kapsamında olan ve böylece anayasal korunma altında bulunan yasa kurallarının geçici maddeyle korunmaları nedeniyle Anayasa’ya aykırı oldukları ileri sürülmeyeceği gibi, bunların Anayasa Mahkemesi’nce ihmal edilmesinden de söz edilemez. Bu durumdaki hükümlerin ancak Anayasa’nın temel ilkelerine ve bu ilkelere egemen olan hukukun ana kurallarına olabildiğince uygun düşecek biçimde yorumlanması düşünülmelidir.
Öte yandan, Anayasa yargısında bir yasa kuralının ihmal edilebilmesi için aynı konuyu düzenleyen ve birbiriyle çelişen bir yasa ile Anayasa kuralının bulunması ve yasa kuralının iptal edilebilir nitelikte olması gerekir. Geçici 15. madde nedeniyle iptali istenilemeyen kuralın ihmali de söz konusu olamaz. Bu durumda çözümün Anayasa kuralları yönünden aranması doğaldır. Anayasa’nın geçici 15. maddesinin varlığı, Anayasa’nın tümlüğü içinde bir çelişkiyi değil ayrık bir durumu yansıtmaktadır. Geçici 15. maddenin içeriği, konuyu açık biçimde ortaya koymuştur. Anayasa Mahkemesi’nin bu kuralı “yok” sayması olanaksızdır.
Kaldı ki, Siyasi Partiler Yasası’nın getirdiği yasaklar, Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerinde yer alan kapatılma nedenlerini somutlaştırmaktadır. Bu kurallar, tekil ve ulusal devlet niteliğinin korunması ilkesinin yaptırımlarıdır. Çünkü Anayasa’nın 69. maddesinin son fıkrasında “Siyasi Partilerin kuruluş ve faaliyetleri, denetleme ve kapatılmaları yukarıdaki esaslar dairesinde kanunla düzenlenir.” denilmektedir. Yukarıda değinildiği gibi Anayasa Mahkemesince bir yasa kuralın ihmali, ancak hakkında iptal davası açılmamış durumlarda o kuralın Anayasa’ya aykırılık nedeniyle iptal edilebilecek nitelikte olması koşuluna bağlıdır.
Yasakoyucu, Anayasa’da öngörülen bir düzenlemeyi gerçekleştirmiştir.
Bu nedenlerle Siyasi Partiler Yasası’nın kimi kurallarının ihmal edilmesi yolundaki savunma yerinde değildir.
Yılmaz ALİEFENDİOĞLU ve Mustafa GÖNÜL bu görüşlere katılmamışlardır.
Yargılama’nın “Duruşmalı” Olarak Yapılması, Bu Yerinde Görülmezse Parti Yetkililerinin Çağırılarak Sözlü Açıklamalarda Bulunmalarına Olanak Verilmesi İstemi
Davalı Siyasi Parti’nin bu istemi konusunda, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı Esas Hakkındaki görüşünde özetle;
Anayasa’nın 149. maddesinin dördüncü fıkrasıyla 2949 sayılı Yasa’nın 30. ve 33. maddelerindeki “Yüce Divan sıfatıyla bakılan davalar dışında kalan işlerin dosya üzerinde inceleneceği” açıklığı ve Siyasi Partiler Yasası’nın 98. maddesinin bu kurallara koşut içeriği karşısında kapatma davalarının Ceza Muhakemeleri Usulü Yasası uygulanarak dosya üzerinden incelenip karara bağlanmasının gerekeceğini, sözlü açıklama konusunda ise taktirin Anayasa Mahkemesi’nde olduğunu belirtmiştir.
Anayasa Mahkemesi’nce 9.2.1993 günlü ara kararı ile, “Anayasal ve Yasal olanaksızlık” bulunduğu gerekçesi ile duruşma istemi reddedilmiş ve Mahkeme, kendiliğinden sözlü açıklama için davalı parti temsilcilerini çağırmış, yetkili temsilci olarak gelen Ahmet TÜRK ve Feridun YAZAR’ın açıklamaları dinlenmiştir.
Davanın Siyasi Partiler Yasası’nın 9. Maddesine Aykırı Olarak Açılıp Açılmadığı Sorunu
Davalı Siyasi Parti, ön savunmasında kapatma nedenleri arasında gösterilen “Kanunsuz siyasi faaliyetlere mihrak olma” iddiasının incelenebilmesi için, Cumhuriyet Başsavcılığının Siyasi Partiler Yasası’nın 9. maddesine göre partiye ihtarda bulunması gerekeceği, bu yapılmadığına göre iddianamenin geri çevrilmesi ile davanın reddine karar verilmesi gerektiğini savunmaktadır.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, esas hakkındaki görüşünde 2820 sayılı Yasa’nın 9. maddesi gereğince partiye uyanda bulunmasına gerek olmadığını, davanın Cumhuriyet Başsavcılığının partilerin faaliyetini izleyeceğini öngören Siyasi Partiler Yasası Hükmüne dayandırıldığını bildirmiştir.
2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 9. maddesine göre Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, kurulan partilerin tüzük ve programları ile kurucularının hukuksal durumlarının Anayasa’ya ve yasa hükümlerine uygunluğunu ve ayrıca, verilmesi gerekli bilgi ve belgelerin tamam olup olmadığını kuruluşlarından sonra öncelikle ve ivedilikle incelemek durumundadır. Cumhuriyet Başsavcılığı, aynı maddeye dayanarak saptadığı noksanlıkların giderilmesini, gerekli göreceği ek bilgi ve belgelerin gönderilmesini yazı ile isteyebilecektir. Bu isteğe uyulmamasının yaptırımı da, siyasi partilerin kapatılmasına ilişkin hükümlerin uygulanmasıdır. Böylece Cumhuriyet Başsavcılığı’nın partileri denetleme görevinin içeriği ve sınırı belirlenmiş olmaktadır. Anılan maddede, kurulan partilerin tüzük ve programlan ile kurucularının hukuksal durumlarının Anayasa ve yasa hükümlerine aykırı olması ya da bunlarda noksanlıklar saptanması durumları birbirinden ayrılarak değişik hukuksal sonuçlara bağlanmıştır. Şöyle ki: Cumhuriyet Başsavcılığı saptanan noksanlıkların giderilmesi, gerekli görülen ek bilgi ve belgelerin gönderilmesini belirten yazının tebliğinden başlayarak 30 gün içinde noksanlık giderilmediği ya da istenen ek bilgi ve belgeler gönderilmediği taktirde siyasi partilerin kapatılmasına ilişkin kuralların uygulanmasına karşı partilerin tüzük ve programlan ile kurucularının hukuksal durumlarının Anayasa’ya ve yasa hükümlerine aykırı olması nedeniyle kapatılmaları için dava açılması 104. maddeyle düzenlenmiştir. Başka bir koşul öngörülmemiştir.
2820 sayılı Yasa’nın 103. maddesine aykırılık nedeniyle açılan kapatma davaları için 9. madde uyarınca ihtarda bulunmak zorunluluğu da yoktur. Bu nedenle davanın, 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 9. maddesine göre Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca uyan yapılmadan açılmış bulunduğu yolundaki davalı Parti savunması, davanın 2820 sayılı Yasa’nın 4. kısmında yasaklanan parti faaliyetlerinden kaynaklanması nedeniyle yerinde değildir.
Siyasi Partiler Yasası’nda ve Anayasa’da Değişiklik Çalışmaları Yapılmakta Olduğundan ve Türkiye Birleşik Komünist Partisi hakkında Anayasa Mahkemesi’nce Verilen Kapatma Karan Avrupa insan Hakları Komisyonu’nda incelenmekte Bulunduğundan, Davayı Etkileyecek Bu iki Hususun Bekletici Neden Sayılıp Sayılmaması Sorunu
Davalı Siyasi Parti bu konudaki savunmalarını Türkiye’nin de imza koyduğu, “Birleşmiş Milletler insan Hakları Evrensel Bildirisi”, “Avrupa Konseyi insan Hakları ve Temel Özgürlüklerini Koruma Sözleşmesi”, “Helsinki Nihai Senedi”, “Paris Şartı” gibi uluslararası sözleşmelere aykırı olarak dava açıldığı görüşüne dayandırarak yinelemekte, Anayasa ve yasa değişiklikleri çalışmaları ile Avrupa İnsan Hakları Komisyonuna yapılmış başvuru sonuçlarının beklenmesini istemektedir.
Hukukta bekletici neden, bir davanın sonuçlandırılması kimi zaman o mahkemenin yetkisi dışında kalan bir sorunun çözümlenmesine bağlı olduğu durumlarda ortaya çıkar. Bu bakımdan ancak konunun o mahkemenin görev ve yetkisi dışında fakat davanın esastan çözümüne etkisi olan uyuşmazlıktır. Bakılmakta olan bir dava sırasında, ileri sürülen Anayasa’ya aykırılık savlan, bekletici neden olarak kabul edilmiştir. Yargılama makamlarınca çözümleneceğinden, ortada yine yargılanacak bir uyuşmazlık söz konusudur ve her iki uyuşmazlık nedeniyle yapılan yargılamalar arasında bağlantı bulunmaktadır.
Oysa, bekletici nedenle Siyasi Partiler Yasası’nda değişildik çalışmalarının yapılmakta olması ve Türkiye Birleşik Komünist Partisi hakkında verilen kapatma kararının Avrupa İnsan Hakları Komisyonumda incelenmekte bulunması, birbirinden farklı durumlardır. Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’nun vereceği karar ile Siyasi Partiler Yasası’nın değiştirilmesi konusu bu dava için bekletici neden sayılmaz.
ESAS YÖNÜNDEN İNCELEME
Genel Açıklama
Demokrasilerde genel ve eşit oy hakkı, vatandaşların devlet yönetiminde etkili olmalarını sağlarsa da, bu etkileme tek tek kendi güçleriyle tam olarak gerçekleşemez. Bu nedenle bireysel iradeleri biraraya getiren, onlara yön veren ve ağırlık kazandıran kuruluşlara gereksinim duyulmuştur. Bu kuruluşlar, dağınık siyasal tercihlerin açıklık ve kesinlik kazanması, aynı zamanda devlet gücünün sınırlanması, kişilere özgürlük ve güvenlik sağlanması yönünden vazgeçilmez öneme sahip olan siyasal partilerdir.
Anayasa’nın 68. maddesinin ikinci fıkrasında “Siyasi partiler, demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır.” ilkesine yer verildikten sonra üçüncü fıkrasında da “Siyasî Partiler önceden izin almadan kurulurlar ve Anayasa ve kanun hükümleri içinde faaliyetlerini sürdürürler.” denilmektedir.
Siyasal Partilere ilişkin Anayasa kuralları gözden geçirilirse Anayasakoyucunun bu konuya özel bir önem ve değer vermiş olduğu görülür.
Siyasal partilerin kuruluş ve çalışmalarının özgürlük içinde olması temel ilkedir. Siyasal partiler, belli siyasal düşünce ve erekler çerçevesinde birleşen yurttaşların özgürce kurdukları ve özgürce katılıp ayrıldıkları kuruluşlardır. Kamuoyunun oluşumunda önemli etkinliği olan siyasi partiler, yurttaşların istem ve özlemlerinin gerçekleşmesine çalışan ve siyasal katılımları somutlaştıran hukuksal yapılardır.
Demokrasinin simgesi sayılan olmazsa olmaz koşulu olarak nitelenen, özgürlük ve hukuksallığın ulusal araçları durumunda bulunan siyasi partilerin, devlet yönetimindeki etkinlikleri ve ulusal istencin gerçekleşmesindeki rolleri nedeniyle, Anayasakoyucu, onları öteki tüzelkişilerden farklı görerek, kurulmalarından başlayıp çalışmalarında uyacakları esasları ve kapatılmalarında izlenecek yöntem ve kuralları özel olarak belirlemekte kalmamış, Anayasa’nın 69. maddesinin son fıkrasında çalışma, denetleme ve kapatılmalarının Anayasa’da belirlenen ilkeler çerçevesinde çıkarılacak bir yasayla düzenleneceğini öngörmüştür.
Anayasa’nın anılan buyurucu kuralı uyarınca 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası çıkarılmış; siyasi partilerin kuruluşlarından başlayarak çalışmaları, denetimleri, kapatılmaları konularında, belirli bir sistem içerisinde, çok ayrıntılı kurallar getirmiştir. Getirilen sistemde, Anayasa’da da yer alan yasaklara uymayan, siyasal partilerin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca izleneceği ve gerektiğinde kapatılmaları için Anayasa Mahkemesi’nde dava açılacağı öngörülmüştür.
Siyasal Partilerin, demokratik yaşamın vazgeçilmez öğeleri olmaları, devlet örgütü ve kamu hizmetleriyle yoğun ilişki içinde bulunmaları, onların her istediklerini yapabilecekleri anlamına gelmez. Siyasal partilerin baskı ve engellerden uzak kalmalarını sağlamaya yönelik kurulma ve çalışma özgürlüğü, Anayasa ve bu alanı düzenleyen yasalarla sınırlıdır. Bu belirleme aynı zamanda demokratik hukuk devleti olmanın da bir gereğidir. Nitekim Anayasa’nın 2. maddesinde “Türkiye Cumhuriyeti . . . demokratik. . . bir hukuk devletidir.” denilmektedir.
Hukuk devleti, Anayasa Mahkemesi’nin bir çok kararında yinelenip vurgulandığı üzere insan haklarına saygılı ve bu hakları koruyan, toplum yaşamında adalete ve eşitliğe uygun bir hukuk düzeni kurarak bu düzeni sürdürmekle kendisini yükümlü sayan, tüm davranışlarında hukuk kurallarına ve Anayasa’ya uyan, işlem ve eylemleri bağımsız yargı denetimine açık olan devlet demektir.
Varlığı ve etkisi işlevleriyle ortaya çıkan devlet belirli topraklar üzerinde yerleşmiş, bağımsız ve egemen aynı üstün güce bağlı örgütlü insanlar topluluğu olarak tanımlanır. Bu tanıma göre, ülke ve ulus bütünlüğüyle egemenlik, yasalara dayanan bir otoriteye bağlı örgütlenme ve eşitlik ilkesi bir devlet için vazgeçilmez öğeler demektir. Her canlının ve insanların kendilerini koruma içgüdüsünde olduğu gibi, devletlerin de saldın ve ondan doğacak tehlikelerden kendi varlığını koruması, uluslararası hukuk düzeninde kabul edilmiş temel bir haktır.
Devletler hukukunda, genellikle, “devletin varlığını güçlendirerek sürdürmek, bağımsızlığına ve geçerli yapısına yönelik tehlikelere karşı önlemler alıp uygulamak” yetkisi biçiminde tanımlanan kendini koruma hakkı, insan hak ve özgürlüklerinden başlayarak demokratik toplum düzenini bozucu, devletin öğelerini yıkıcı eylemleri karşılayacak her tür çabayı kapsar. Bunların başında, bireylerin ve devletin varlığını koruma hakkının bulunduğu tartışmasızdır. Devletin temel dayanaklarını, sürekliliğini ve demokrasiyi yok edici sakıncaları gidermek için yasal düzenlemelerin gerçekleştirilmesi hukuk devleti için en doğal davranıştır. Bu bakımdan Siyasi Partiler Yasası’nda yer alan konuyla ilgili düzenlemeler, devletler hukukunda öngörülen devletin kendini ve halkını koruma hakkının kapsamı içinde kalmaktadır. Durumun demokrasi ilkeleriyle çatışan bir yönü yoktur. Dayandığı temelleri korumak amacıyla hukuk içinde aldığı önlemler nedeniyle bir devletin kusurlu bulunup suçlanması düşünülemez.
Konuya açıklık kazandırmak için, devletin temel öğelerini belirlemek ve bunları korumak amacıyla Anayasa ve Siyasi Partiler Yasası’ndaki kimi düzenlemelerin kaynağı Anayasa’nın aşağıdaki maddeleridir. Bunlar, toplumsal uzlaşmanın temelini oluşturan, Anayasa’nın özünü ve ereğini de ortaya koymaktadır. Şöyle ki:
“MADDE 1. – Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.”
“MADDE 2. – Türkiye Cumhuriyeti toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik laik ve sosyal bir hukuk Devletidir.”
“MADDE 3. – Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.
Bayrağı, şekli kanunda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır. Milli Marşı “İstiklal Marşı”dır. Başkenti Ankara’dır.”
“MADDE 4. – Anayasa’nın 1. maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2. maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3. maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.”
Görüldüğü gibi Anayasakoyucu, yukarıdaki düzenlemelerle ulusal birliğimizin değişmez ilkelerini ve devletin tekil yapısını ortaya koymuştur. Bu ilkeler arasındaki öncelikli olanların ülke-ulus bütünlüğüyle Atatürk milliyetçiliği olduğu görülmektedir.
Vatana ve ulusa bağlılığın, sevgi ve kardeşliğin içte ve dışta barışın simgesi sayılan ve herkesi olduğu gibi kabul eden, eşitlik ve adalete dayalı, çağdaş evrensel değerlerle birleşen bu ilkeler, ulusal yaşamın her alanda çağdaşlaşmasına ve demokratikleşmesine kaynak ve dayanak olacak güçtedir.
Anayasa’nın ve Siyasi Partiler Yasası’nın ilgili Kurallarının Bağlantısı
Anayasa Kuralları
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, davalı Siyasi Parti’nin, Anayasa’nın Başlangıç’ıyla 2., 3., 14. ve 68. maddelerine aykırı davrandığını ileri sürmektedir. Bu konuda Anayasa’nın 69. maddesi de önemli bir dayanaktır.
Yasa Kuralları
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, dayanakları ve gerekçeleri ilgili bölümlerde açıklandığı üzere davalı Halkın Emek Partisi’nin, Genel Başkan, Genel Başkanvekili ve Genel Sekreterlerinin değişik yerlerde ve günlerde yapmış oldukları konuşmalarda gazetelerde yayımlanan açıklamalarında ve imzaladıkları bildirilerde Siyasi Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (a), (b) bentleri ile 80. maddesi ve 81. maddesinin (a), (b) bentlerine aykırı davrandıkları, ayrıca davalı Parti’nin, Siyasi Partiler Yasası’nın 103. maddesinde belirtildiği biçimde kanunsuz siyasi faaliyetlerin mihrakı durumuna geldiği savıyla Siyasi Partiler Yasası’nın 101/b ve 103/1 maddeleri gereğince kapatılmasını istemiştir. 2820 sayılı Yasa’nın 78., 80. ve 81. maddeleri kimi eylemleri yasaklamakta, 101/b ve 103. maddelerinde ise, bu yasak eylemlerin belli kişi veya kurullarca işlenmesi durumunda ya da kimi koşullar gerçekleştiğinde siyasal partinin kapatılacağı öngörülmektedir. Başka bir anlatımla 78., 80. ve 81. maddelerde eylem, 101. ve 103. maddelerde bunun yaptırımı yer almaktadır. Öte yandan 2820 sayılı Yasa’nın 117. maddesinde, içinde 78., 80. ve 81. maddelerin bulunduğu Dördüncü Kısmında yazılı yasak eylemleri işleyenlerin eylemleri daha ağır cezayı gerektirmediği taktirde altı aydan az olmamak üzere hapis cezası ile cezalandırılacakları da belirtilmiştir. Ayrıca, hem 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 98. ve hem de Anayasa Mahkemesi’nin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında 2949 sayılı Yasa’nın 33. maddeleri, siyasal partilerin kapatılmasına ilişkin davaların Ceza Muhakemeleri Usulü Yasası hükümleri uygulanmak suretiyle dosya üzerinde inceleme yapılarak karara bağlanacağını öngörmektedir.
2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 78/a, b, 80. ve 81/a,b madde ve bentlerinde, devletin tekliği ile ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünden söz edilmektedir. Bu maddeler, Anayasa’da yazılı soyut “Bölünmez bütünlük” ve “tekil devlet” kavramlarını açıklayarak somutlaştırmaktadırlar. Eş anlatımla, Siyasi Partiler Yasası, devletin tekliği, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü korumak amacıyla, ayrılıkçı akımların bir parti durumunda örgütlenmesini yasaklamakta ve yine siyasi partilerin federal bir sistemi savunamıyacaklarını, azınlık yaratamıyacaklarını (özendirip kışkırtamıyacaklarını), bölgecilik, ırkçılık yapamayacaklarını ve eşitlik ilkesini korumak zorunda olduklarını vurgulamaktadır. Böylece Anayasal İlkeler Siyasi Partiler Yasası’yla yaşama geçirilip yaptırımlara bağlanmıştır.
Sav ve Savunmanın Kanıtları
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı Savının Kanıtları
Sava dayanak olan Anayasa ve Siyasi Partiler Yasası, yanında kanıtlar, Partinin ber kademesindeki görevlilerin değişik yer ve zamanlarda yapmış oldukları konuşmaları içeren bant çözüm tutanakları, gazete küpürleri, izleme raporları, görüntülü ses kayıtları, açılmış kamu davalarına ilişkin iddianamelerle mahkeme kararları ve ilgililerce imzalanmış bildirilerdir.
İddianamedeki sırası da gözetilerek, kanıtların ilgili bölümleri şöyledir:
a) Eski Genel Başkan Fehmi IŞIKLAR’ın Sözleri:
HEP Van il örgütünce 26.1.1991 gününde düzenlenen açılış konuşması.
HEP Zeytinburnu ilçe örgütünce düzenlenen 23.2.1991 günlü “Barış ve Özgürlük” toplantısındaki konuşması.
HEP tarafından 21.3.1991 gününde İstanbul’da düzenlenen “Nevruz Şenlikleri”ndeki konuşması.
HEP İzmir il örgütünce 22.3.1991 gününde düzenlenen eğlence gecesindeki konuşması.
HEP Siirt il örgütünce 26.3.1991 gününde düzenlenen toplantıdaki konuşması.
HEP Şişli ilçe örgütünce 8.5.1991 gününde düzenlenen “Dersim Gecesi”ndeki konuşması.
HEP Diyarbakır il örgütü Başkanı Vedat AYDIN’ın 10.7.1991 günü yapılan Cenaze törenindeki konuşması.
HEP Bursa il Örgütünce 7.9.1991 gününde düzenlenen eğlence gecesindeki konuşması.
Konuşmaların genel içeriği :
Kürt halkının özgürlük, demokrasi ve meşruiyet mücadeleleri verdiği üzerin de durulup 2600 yıl önce Dehhak’ın zulmüne karşı ayaklanan Kawa efsanesiyle paralellik kurularak Kawaların çoğaldığı,
İlk defa kendilerinin diyebileceği partinin doğduğu, bu partinin en çok sömürülen, baskı altında tutulanların partisi olduğu,
Demokrasinin önünde en büyük sorun olan Kürt sorunu çözülmeden Türk halkının özgür olamıyacağı, Türkiye’de demokrasiden söz edilemiyeceği,
Dünyada çok güzel olaylar gelişirken … halklar kendi kaderlerini tayin etmek isterken ne yazık ki Türkiye’nin yeteri kadar etkilenmediği,
Birleşmiş Milletler ve onu oluşturan devletlere seslenerek en kısa zamanda Birleşmiş Milletler Örgütünde bir Kürt Konferansı toplanması,
– Kürt halkının verdiği mücadeleyle, işçi sınıfının güçlenen mücadelesinin birleştirilmesi,
Yönündedir. Bu konuşmalarında açıkça “Kürt halkı (Ulus anlamında) vardır.”, “Demokrasinin önündeki en büyük sorun Kürt sorunudur.”, “Bize Kürt partisi diyorlar biz ezilen sömürülen horlananların partisiyiz. Kürtler en çok eziliyor sömürülüyorsa, biz Kürtlerin de partisiyiz.”, “Halklar. Kürt halkı da, kendi kaderlerini belirleme hakkına sahiptir. . .” Konuları işlenmektedir.
bb) Genel Başkanvekili Ahmet KARATAŞ’ın 15.12.1991 günlü konuşmasının içeriği şöyledir:
Dünya ve Ortadoğudaki konumun değiştiği, kutuplaşmanın kalktığı, NATO’nun gereği kalmadığı, yeni süreç içinde kurtuluş hareketleri tabir edilen yeni bir dengenin gelişeceğinin kuvvetle muhtemel görüldüğü,
Ortadoğudaki halklarla, özellikle, Filistin halkı ile paralellik kurulmaya çalışıldığı,
Kürt halkının tarihin mahkum ettiği yöntemlerle her uygulamanın mubah sayıldığı bir özel savaş tarzı ile evinden yurdundan edildiği, vurgulanmış Kürt ve diğer azınlık halklarının varlığından söz edilmiştir.
cc) Genel Başkan Feridun Yazar’ın Sözleri:
1-5 Şubat 1992 günlü Sabah Gazetelerinde yayımlanan, açıklanma
HEP Sakarya İl Örgütü’nün açılışı sırasında 20.4.1992 günü yapılan konuşma
1.6.1992 günlü Milliyet Gazetesi’ndeki açıklama
Konuşma ve gazetelerde çıkan açıklamaların genel içeriği şöyledir;
Cumhuriyet döneminde bütün etnik gruplara karşı otoriter devlet ile asimilasyon politikası uyguladığı,
HEP’in Bütün emik grupların Partisi olduğu savına karşın Cumhuriyet’in Türk ve Kürt halkları tarafından kurulduğu, buradan kalkılarak diğer etnik grupları dışlayan Türklerle Kürtlerin eşitliğine ve ırka dayalı toplum düzeni kurulmasının gerekliliği,
Devletin kullandığı şiddet ortamı ve demokratik yolların tıkanmasından (PKK) Kürdistan İşçi Partisi’nin zora karşı zor mantığıyla ortaya çıktığı,
Türkiye’de yaşayan vatandaşların değil, halkların eşitliğine dayalı bir sistem arayışı,
Demokratikleşmenin önünde en büyük engelin Kürt sorunu olduğu,
Üniter Devlet biçiminin değiştirilmesi, üzerinde durulmuştur.
dd) Genel Sekreter İbrahim AKSOY”un beyanları:
HEP Van il örgütünce 21.3.1991 günü düzenlenen “Irkçılıkla Mücâdele Günü”nde,
HEP Fatih ilçe örgütünce 25.5.1991 günü düzenlenen “Bahar ve Özgürlük” Toplantısında,
(3) HEP Konya İl Kongresinde 18.5.1991 günü yaptığı konuşmalarda, Konuşmaların genel içeriği şöyledir;
Kürt halkının uluslararası anlaşmalardan doğan hiçbir hakkı kullanamadığı,
Kürtlerin okuma, yazma ve ilerleme hakkının olmadığı,
Güneydoğu’daki Devlet gücünün teröristlere karşı değil ulusal taleplerine sahip çıkan Kürt halkına karşı oluşturulduğu,
Doğu sorununun ekonomik sorun olmadığı, Kürt halkının sorununun ulusal olduğu üzerinde durulmakta ve Sovyetler Birliği’ndeki gelişmelerle Türk Ulusu için de yeralan Kürt kökeninden gelen vatandaşlarımızın durumu arasında ilgi kurulması, görüşlerine yer verilmiştir.
ee) Ahmet Karataş’ın Genel Sekreter olarak sözleri:
HEP İstanbul il örgütünce düzenlenen 21.3.1992 günlü “Bütün Halklar Kardeştir. Katliama Son” mitingindeki konuşmasıyla,
İmzalamak suretiyle içeriğine katıldığını Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi, Cumhuriyet Savcılığı’ndaki 16.4.1992 günlü ifadesinde belirttiği ve böylece yazılı beyanı durumuna gelmiş olan 2.4.1992 günlü “Birleşmiş Milletler, Tüm Uluslararası Kurum ve Kuruluşlarına Deklarasyondur.” başlıklı bildirgede:
Kürt halkının özgür olmak istediği, – Kürdistan’daki katliama engel olunması, Teröristlerle mücadele görüntüsü ile Devlet tarafından Kürt halkına karşı silah kullanıldığı,
– Kemalist çizgilerin yıkılması, aşılması gereği,
Terör örgütüne karşı alınan yasal önlemlerin ve uygulamaların uluslararası bir savaş ve bu savaşın taraflarından birinin PKK terör örgütü olduğu,
Bu örgüte mensup teröristlerin özgürlük savaşçısı gerillalar oldukları ve haklarında uluslararası savaş hukukunun uygulanması gerektiği, ancak Türk Hükümeti’nin bu kurallara kat’i surette uymadığı,
TC Ordusu ve Güvenlik Kuvvetlerinin Kürt gerillalardan çok onlara kaynaklık eden Kürt halk yığınlarını fiziki olarak ve büyük kitleler halinde yok etme peşinde oldukları,
Belirtilerek bu davranışın izlenmesi uluslararası kuruluşlardan istenilmektedir.
ff) Partinin taşra teşkilatı görevlilerinin beyan, yayın ve eylemlerinin sıralaması da aşağıdaki gibidir:
Konuşmalar
(1) İstanbul İl Başkanı Osman Özçelik:
Zeytinburnu “Barış ve Özgürlük toplantısı 23.2.1991,
İstanbul – Nevruz, 21.3.1991,
Fatih, 25.5.1991,
Yaşar Kilerci – Küçükçekmece İlçe Bşk. 8.3.1991,
Tunceli Merkez ilçe Bşk. Mehmet Gülmez “Değişim Gecesi” 8.5.1991- İst.
Fatih ilçe Bşk. Hikmet Can Özdemir, 25.5.1991,
İzmir II Başkanı Bayram Özcan, 22.3.1991,
Van Merkez ilçe Sekreteri İsmail Aydın, 24.3.1991,
Van il Başkanı Remzi Kartal Milletvekili, 24,3.1991,
Siirt H Başkanı Abdurrahim Deli, 20.4.1992,
Muş il Başkanı Adayı (Milletvekili) Sırrı Sakık, 12.5.1991,
Ağrı İl Başkanı Kemal Adıgüzel, 18.5.1991,
Ağrı İl Örgütü üyesi Eyüp Duman, 18.5.1991,
Feridun Yazar Genel Sekreter Yardımcısı iken Urfa’da – 19.2.1991,
Manisa eski ilçe Başkanı Celil Bedikanlı, Turgutlu – 21.7.1991
Bursa İl Başkanı Murat Dağdelen, 7.9.1991,
Bursa İl Yönetimi K.üyesi Abdülkadir Gedik, 7.9.1991,
15.12.1991 de, 1. Olağanüstü Büyük Kongre’deki Partililerin konuşmaları:
Güven Özata – Divan Başkanı Antalya Merkez îlçe Üyesi,
Kemal Okutan – Adana il Başkanı,
Abdulmuhsin Melih – Urfa il Başkanı,
Cabbar Gezici – İstanbul il Sekreteri,
(17) Genel Sekreter Yardımcısı Kemal Okutan – Nazilli 28.2.92,
– Adana, 12.4.1992
Bursa İl Örgütü Bşk. Murat Dağdelen – Sakarya 20.4.1992,
İstanbul İl Başkanı Felemez Başboğa İstanbul – 1.3.1992,
Partili Milletvekillerinin Konuşmaları:
(a) Mahmut Almak Eminönü – 16.3.1991,
Muş – 12.5.1991
Ağrı- 13.5.1991
(b) Kenan Dönmez İstanbul (Milletvekili) Üsküdar – 17.3.1991,
HEP İzmir İl Yönetim Kurulu’nun 3.1.1991 günlü kararıyla yayımlanan “Yurtsever Demokratik Kamuoyuna” başlıklı bildiri,
HEP Aydın İl Yönetim Kurulu’nun 1.1.1992 günlü kararıyla, tanıtım ve gelir amacıyla bastırılan (1060 adet) duvar takvimi,
Mardin ve Derik örgüt binalarında yapılan partili partisiz kişilerin katıldığı, 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasası’nı protesto etmeyi amaçlayan açlık grevleri:
Mardin 31.5.1991 – 5.6.1991 arası (sloganlar v.s. – izleme tutanakları), .
Derik – 31.5.1991 – 3.6.1991 arası.
Ayrıca, iddianamenin 106-115. sayfalarına gerek parti kongrelerinde, gerekse taşra örgütlerinin “şölen”, “gece” gibi adlarla düzenledikleri toplantılarda parti adına görev aldıkları anlaşılan sunucuların beyanları, atılan sloganlar, yapılan eylemler, asılan afiş ve pankartlar üzerindeki yazıların içerikleri üzerinde durulmuştur.
Bunlar, çeşitli yer ve günlerdeki çok çeşitli sunuşlar, kürtçe şarkılar, sloganlar, pankartlardaki sözler, sarı-kırmızı-yeşil renklerden oluşmuş eşarplarla eylemler, aynı renkteki bayraklarla eylemler, Türk Bayrağının indirilmesi eylemi, kışkırtıcı konuşmalar, Vedat Aydın’ın cenaze törenindeki olaylar (pankart, slogan, karakola ateş edilmesi gibi), Terör örgütü PKK lideri Apo’nun anasının, “hepimizin anası” olarak sunuluşu gibi eylemlerdir.
Ancak ilgili görülen bölümleri alınmış olan konuşmalar ve diğer kanıtların nitelikleri için iddianamenin 115. sayfasında aynen şöyle denilmektedir
“Bu beyanların ve eylemlerin sahipleri her ne kadar parti tüzel kişiliğini doğrudan doğruya sorumlu kılabilecek parti üyeleri değiller ise de, bu beyan ve eylemler ile davalı partinin genel merkez yöneticilerinin davaya esas alınan beyanları arasındaki ayniyeti ve işlenmekte olan ana fikrin etki alanını biçimini gösterdiği cihetle zikre değer bulunmuştur.”
Yargıtay Başsavcılığının “esas hakkındaki görüşünde” de aynı sav yinelenmektedir.
Davalı Siyasi Parti ise tüm savunmalarında, 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 101/b, d maddelerindeki açıklık karşısında partinin, ancak sorumlu kişilerinin beyanları ile suçlanabileceğini, bunların dışındaki örgüt üyelerinin beyan ve eylemlerinin doğrudan doğruya kapatma sebebi yapılamıyacağını, bu gibi durumlarda uyulacak yöntemin Siyasi Partiler Yasası’nın 101/d maddesinde gösterilmiş bulunduğunu ve buna uyulmamış olduğundan anılan kanıtların değerlendirme dışı bırakılmasını istemiştir.
Yukarıda belirtilen bu kanıtların esas yönünden partiyi sorumlu tutabilecek görevlilerinin yaptıkları konuşmalardan bir farkı bulunmamakta, sorunlara ve çözümlerine koşut bir yaklaşım sergilediği gözlenmekte, çoğunda ise yasa dışı bir örgüt olan PKK’nın övülüp ve desteklendiği görülmektedir.
Konuya, 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın getirdiği sistem yönünden yaklaşmak gerekmektedir. Bu Yasa’nın 101. maddesinin (b) bendindeki koşulların gerçekleşmesi durumunda doğrudan doğruya kapatma davası açılabilmekte, bu bentte sayılanlar dışında kalan parti organ mercii veya kurulu tarafından 4. Kısım’daki yasaklara aykırı davranılması durumunda ise maddenin (d) bendinin uygulanması gerekmektedir. Bu bent gereğince kapatma davası açılabilmesi kimi ön koşullara bağlanmıştır. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının, Siyasi Partiler Yasası’nın 101. maddesinin (b) bendinde sayılanlar dışındaki organ, merci ya da kurullarının 4. Kısım’daki yasaklara aykırı davrandıklarını saptadığında eylem tarihinden itibaren iki yıl geçmemişse, organ, merci veya kurulların işten el çektirilmesini, yasak eylemlerden hüküm giyen parti üyelerinin ise kesin olarak çıkarılmasını isteyip 30 gün içinde yerine getirilmediği taktirde kapatma davası açma olanağı vardır.
gg) Diğer Kanıtlar
Davalı Halkın Emek Partisi’nin, Adana, İçel, Şişli, Fatih, Derik, Şanlıurfa, Manisa, Antalya, Aydın, İstanbul, Adapazarı il ve ilçe örgütlerinin çeşitli kademedeki yöneticileri ve parti üyeleri hakkında bölücü eylemlerinden dolayı, 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasası’nın 8/1. maddesi uyarınca açılmış ve sürmekte bulunan 11 kamu davasına ilişkin iddianameler ve bunlara ilişkin hazırlık soruşturmaları evrakı.
İddianamenin 145-149. sayfalarında geniş özeti alınan bu belgeler -ki yalnızca HEP Manisa Merkez İlçe Örgütü Başkanı Celal Bedikanlı hakkında açılmış olan davanın 3713 sayılı Yasanın 8/1 maddesi uyarınca mahkumiyetle sonuçlandığı, Yargıtay’ca onanarak kesinleşen bu karar üzerine Partiye uyarıda bulunulması sonucun da adı geçen kişinin davalı partideki üyeliğine son verildiği, diğer kamu davalarının henüz devam etmekte olduğu bildirilmektedir. davalı siyasi partinin “kanunsuz siyasi faaliyetlerin mihrakı” olduğuna ve bu nedenle de, 2820 sayılı Yasa’nın 103. maddesi uyarınca kapatılması istemine kanıt olarak gösterilmektedir. Aynı kapatma nedenine kanıt olarak “Esas hakkındaki görüş” yazısının 50-53 sayfalarında özetlenen ve partinin çeşitli örgüt yöneticileri ve üyeleri hakkında açılmış ve henüz sonuçlanmamış 5 ayrı kamu davasından daha söz edilmektedir.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, 3.7.1992’de açmış olduğu kapatma davasına ilişkin olarak düzenlediği iddianamenin sunulmasından sonra, 9.10.1992 gün ve SP.Muh. 1992/229 sayılı yazısı ekinde, değişik makamlardan, bu arada, Ankara, Diyarbakır, İzmir ve İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemeleri Savcılıkları’ndan gönderilen belgeler, “Açılmış olan davayla bağlantılı görüldüğünden” kanıt olarak sunmuş bulunmaktadır.
Yine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, 22.10.1992 günlü “Esas Hakkındaki Görüşünde” öncekilere ek olarak:
Genel Sekreter Yardımcısı Kemal Okutan’ın Bursa’daki 28.6.1992 ile 2. Olağanüstü Kongredeki 19.9.1992 günlü,
Parti Meclisi üyesi Abdülcabbar Gezici’nin yine 2. Olağanüstü Kongre’deki 19.9.1992 günlü,
Genel Sekreter Yardımcısı Harun Çakmak’ın aynı yer ve günlü,
HEP Bakırköy ilçe örgütü üyesi Mustafa Kemal Öztürk’ün aynı yer ve günlü,
HEP Milletvekili Mahmut Alınak’ın aynı yer ve günlü,
HEP Milletvekili Hatip Dicle’nin aynı yer ve günlü,
HEP Milletvekili Ali Yiğit’in aynı yer ve günlü, konuşmalarından yaptığı alıntılan yeni kanıt olarak sunmuş ve davalı Partinin Bursa ile Fatih örgütlerince düzenlenen toplantılarda atılan sloganlarla 2. Olağanüstü Kongrede yaşanan olayları tesbit eden tutanaklara da dayanmış bulunmaktadır.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının dayandığı kanıtlardan biri de, 7.1.1993 günlü ve SP.31.Muh. 1993/2 sayılı yazılan ekinde gönderilen belgelerdir. Bunlar:
İddianamenin 148. sayfasında (8) no da belirtilen Aydın İl Örgütü Yönetim Kurulu Başkan ve Üyelerinden oluşan 10 kişi hakkında 3713 sayılı Yasa’nın 8/1 maddesi uyarınca verilen mahkumiyet kararının onanmasına ilişkin Yargıtay 9, Ceza Dairesi’nin 4.12.1992 günlü, 1992/9988-10833 sayılı kararı,
İddianamenin 69. sayfasında özetlenen 18.5.1991 günlü beyanı nedeniyle eski genel sekreter İbrahim Aksoy hakkında, Konya DGM Savcılığı tarafından düzenlenen 14.12.1992 günlü iddianame,
22,10.1992 günlü Esas Hakkındaki Görüş’ün 24. sayfasında belirtilen, davalı partinin 19.9.1992’de gerçekleştirdiği 2. Olağanüstü Kongreyle ilgili olarak, kimi parti görevlileri ve üyeleri hakkında Ankara DGM Savcılığı’nca düzenlenen 13.11.1992 günlü iddianamedir.
Bu başlık altında sıralanan ve tümü dosyaya sonradan sunulan kanıtların çoğunluğu kapatma davasının açılmasından (3.7.1992) sonraki günlerde gerçekleştiği öne sürülen olaylara ilişkindir. Eş anlatımla, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, 3.7.1992 gününe kadar toplamış olduğu kanıtlara göre kapatma davasını açmış ancak iddianamesini, hatta esas hakkındaki görüşünü verdikten sonra bile, davalı Siyasi Parti hakkında yürütülen her türlü soruşturma evrakını, gazete kupürlerini, “açılmış olan dava ile ilgisi nedeniyle” kanıt olarak değerlendirmek üzere göndermiş bulunmaktadır.
b) Savunmanın Kanıtları
Davalı parti kanıt olarak bilgi ve belge sunmamış, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın verdiği kanıtlan çürütmeye yönelik 11 sayfalık, 3.9.1992 günlü “Ön Savunma”; 16 sayfalık, 22.1.1993 günlü “Esas Hakkındaki Savunma” ve 1,3.1993 günlü “Sözlü Açıklama” ile yetinmiştir. Savunmalarda öne sürülen usûl sorunları daha önce çözümlenmiş olup, esas, savunmaları değerlendirme bölümünde ele alınacaktır.
Kanıtların Değerlendirilmesi
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının iddianamesi ve aynı doğrultudaki Esas Hakkında Görüş yazısı incelendiğinde davalı Halkın Emek Partisi’yle ilgili kapatma isteminin başlıca iki nedene dayandırıldığı görülmektedir.
Bunlar:
– Irk esasına dayanmak, Devletin tekliği ilkesini değiştirme amacını gütmek, azınlıklar bulunduğunu ileri sürmek ve Türk dili ve kültüründen başka dil ve kültür leri korumak geliştirmek veya yaymak yoluyla ülke üzerinde azınlıklar yaratarak “Devletin ülkesi ve Milletiyle bölünmez Bütünlüğünün bozulması” amacını taşımak ve bu yolda faaliyette bulunmak,
– Kanunsuz siyasi faaliyetlere mihrak olmak, biçiminde özetlenebilir.
Davalı Siyasi Parti de, faaliyetlerinin suçlama konusu yapılamıyacağını, eylemlerinin kapatma nedeni oluşturmayacağını savunmuştur.
Kanunsuz Siyasi Faaliyetlere Mihrak Olma Nedeniyle Kapatma istemi
2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın “Kanunsuz Siyasi faaliyetlere mihrak olma sebebiyle kapatma” başlıklı, 3270 sayılı Yasa ile değişik 103. maddesinde:
” Bir siyasi partinin, bu kanunun 78-88 ve 97. maddeleri hükümlerine aykırı fiillerin işlendiği bir mihrak haline geldiğinin sübuta ermesi halinde, o siyasi parti Anayasa Mahkemesi’nce kapatılır.
Bir siyasi partinin yukarıdaki fıkrada yazılı fiillerin mihrakı haline geldiği, 101. maddenin (d) bendinin uygulanması sonucunda bu fiillerin o partinin üyelerince kesif bir şekilde işlenmiş olduğunun ve bu fiillerin kesif olarak işlenmesinin o partinin büyük Kongre, merkez karar ve yönetim kurulu veya Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki grup genel kurulu yahut bu grubun yönetim kurulunca zımnen veya sarahaten benimsendiğinin sübuta ermesiyle olur” denilmektedir.
Maddenin ikinci fıkrasında sözü edilen aynı yasanın, 3270 sayılı yasa ile değişik 101. maddesinin (d) bendinin ilgili bölümü de aynen şöyledir:
“d) 1. (b) bendinde sayılanlar dışında kalan parti organı mercii veya kurulu tarafından bu kanunun 4. kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı fiilin işlenmesi halinde, fiilin işlendiği tarihten başlayarak iki yıl geçmemiş ise, Cumhuriyet Başsavcılığı sözkonusu organ, merci veya kurulun işten el çektirilmesini yazı ile o partiden ister. Parti üyeleri 4. kısımda yer alan maddeler hükümlerine aykırı fiil ve konuşmalarından dolayı hüküm giyerler ise, Cumhuriyet Başsavcılığı bu üyelerin kesin olarak çıkarılmasını o partiden ister.
Siyasi parti, tebliğ tarihinden itibaren 30 gün içinde istem yazısında belirtilen hususu yerine getirmediği taktirde, Cumhuriyet Başsavcılığı Anayasa Mahkemesi’nde o siyasi partinin kapatılması hakkında dava açar. . .”
2820 sayılı Yasanın getirdiği bu düzenlemeye göre, Siyasi Partilerin, 101. maddenin (b) bendinde sayılan organ ve görevlilerinin, Dördüncü Kısım’da yazılı yasaklara aykırı davrandıklarının saptanması durumunda doğrudan doğruya kapatma davası açılabilmesine karşın, aynı yasak eylemlerin (d) bendinde sayılan organ, merci ya da kurullar, veya parti üyeleri tarafından işlenmesi durumunda kapatma davasının açılabilmesi kimi koşullara bağlanmıştır. Bunlar, parti üyeleri bakımından “hüküm giyme” ve bunun sonucunda üyelikten çıkarılması için yasa metninde belirlenen “tebligat” ve buna karşın “üyelikten çıkarma” koşuludur.
Cumhuriyet Başsavcılığımın, Yasa’nın 103. maddesinin en önemli öğesi olan “101. maddenin (d) bendinin uygulanmasını” gözetmediği, eş anlatımla, parti üyelerinin Dördüncü Kısım’da yer alan hükümlere aykırı eylem ve konuşmalarından dolayı “hüküm giyme” ile tebligatta bulunma ve buna karşın üyelikten çıkarma koşulunu aramadığı ve parti üyeleri hakkında açılmış ve devam etmekte olan kamu davalarının varlığını yeterli görerek davalı siyasi partinin kapatılmasını istediği görülmektedir.
Bu durumda, Siyasi Partiler Yasası’nın 103. maddesinde yazılı kapatma nedeninin öğeler yönünden gerçekleşmediği açıktır. Buna dayalı kapatma isteminin reddi gerekir.
b) “Devletin Ülkesi ve Milletiyle Bölünmez Bütünlüğünün Bozulması” Amacını Taşımak ve Bu Yolda Faaliyette Bulunmak, Nedenleriyle Kapatma istemi
Halkın Emek Partisi’nin eski Genel Başkanları Fehmi IŞIKLAR ve Feridun YAZAR ile Genel Sekreter İbrahim AKSOY ve bir süre Başkanvekilliği de yapan Eski Genel Sekreteri Ahmet KARATAŞ’ın iddianameye aktarılmış bulunan konuşmalarıyla gazetelerde yayımlanan açıklama ve imzaladıkları bildirilerin 2820 sayılı Yasa’nın Dördüncü Kısmı’nda yazılı yasaklara aykırılık oluşturup oluşturmadığının değerlendirmesinde gözönünde bulundurulmak üzere konu ile ilgili kimi kavramların açıklanmasına yer verilecek ve bu amaçla öncelikle devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ve Atatürk Milliyetçiliği kavranılan ele alınacaktır.
“Bütünlük” ilkesi ilk olarak Misak-ı Milli’nin birinci maddesinde “. . . İslam çoğunluğu bulanan yerleşik toprak parçalarının tamamı hakikaten veya hükmen hiçbir sebeple ayırma kabul etmez küldür.” biçiminde yer almıştır.
İsmet İnönü, Lozan Barış Andlaşması görüşmelerinde, bütünlük ilkesini “Büyük Millet Meclisi Hükümeti; Türk Yurdu’nun birliğine ve bölünmezliğine en büyük önemi vermekte, hakların ve ödevlerin, çıkarların ve yükümlülüklerin yurttaşlarca eşit olarak paylaşılması gerektiğine inanmaktadır.” biçiminde açıklamıştır.
Devletin, ülkesi ve milletiyle bölünmezliği ilkesi Anayasa’nın birçok maddesinde özellikle vurgulanmış, Türk Milleti’nin bağımsızlığı ve bütünlüğüyle, ülkenin bölünmezliğini korumak devletin temel amaç ve görevleri arasında gösterilmiştir. (Madde 5), Ülke ve ulus bütünlüğünü korumak için temel hak ve özgürlüklerin kısıtlanabileceği de kabul edilmiş, (Madde 13 ve 14) aynı amaçla basın ve dernek kurma özgürlüklerine özel sınırlamalar getirilmiş (Madde 28, 30. 33), gençlerin bu anlayış doğrultusunda yetişme ve gelişmelerini sağlayıcı önlemler alınması devlete özel görev olarak verilmiş (Madde 58), bilimsel araştırma ve yayında bulunma yetkisinin Devletin varlığı ve bağımsızlığıyla ulusun ve ülkenin bütünlüğü ve bölünmezliğine karşı kullanılamıyacağı belirtilmiş (Madde 130), kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarına bu nedenlerle yönetimin müdahalesi uygun bulunmuş (Madde 135), birlik ve bütünlük konusunda işlenecek suçlar için özel mahkemelerin kurulması öngörülmüş (Madde 143), aynı konu, TBMM üyeleri ve Cumhurbaşkanı yeminlerinin temel öğelerinden birini oluşturmuş (Madde 81 ve 103), siyasi partilerin uyacakları esasların başlıcaları arasında yine “bölünmez bütünlük” ilkesi yer almıştır. (Madde 69)
2820 sayılı Yasa’nın 78. maddesinin (a) bendi, siyasi partilerin, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü yanında, devletin resmi dilinin Türkçe olduğuna ilişkin kuralı da değiştirmek amacını güdemiyecekleri açıldığını taşımaktadır.
Gerçekte, bin yıldan beri birlikte yaşayan, vatanın her yerinde içice kaynaşan çeşitli soy ve kökenden gelen bireyler arasında Türkçe en yaygın dildir. Sadece resmi işlerde değil, ailede, günlük yaşamda ve eğitimde kısacası toplumsal ilişkilerin her alanında kullanılan ortak bir dil olmuştur. Türkçeyi bilmeyen ve kullanmayan çok az kişi vardır.
Ayrıca kapalı ve açık özel ortamlarda, ev ve işyerinde, basın ve sanat alanında ana dilin kullanılması da yasak değildir. Tersine savlar gerçek dışıdır.
Ulus bütünlüğü içinde yer alan kimi etnik grupların kendi aralarında kullandıkları yerel dillerin resmi dil yerine ortak iletişim ve çağdaş eğitim aracı olarak tanınması olanaklı değildir. Özgün bir Kürt dili yoktur.
Anayasa’nın 26. maddesinin üçüncü fıkrasında “Düşüncelerin açıklanması ve yayılmasında kanunla yasaklanmış olan herhangi bir dil kullanılamaz” denilmektedir. Türkiye’de özellikle yasaklanan bir dil kalmadığı gibi özel yaşamda bir çok dil kullanılmaktadır. Anayasa’nın 42. maddesinin son fıkrasında, Türkçe’den başka hiçbir dilin eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulup öğretilemiyeceği, uluslararası andlaşmalar saklı tutularak kurala bağlanmıştır. Bu anayasal gerek, öğretim ve eğitim birliği ile ilköğretimin zorunlu olmasının ve bu yolla ulusal bütünlük ve dayanışmanın taşıdığı öneme bağlanmalıdır.
Dil konusunu kapsayan bir başka düzenleme de Anayasa’nın 14. maddesinin ilk fıkrasındaki Anayasa’da yer alan, “hak ve hürriyetlerden hiçbirinin dil ayrımı yaratma amacıyla kullanılamıyacağı” kuralıdır.
Devletin bölünmez bütünlüğü ile dili konusundaki kurallar, yaptırmışız değildir. Herşeyden önce Anayasa’nın 4, maddesine göre bu konularda genel ilkeyi koyan Anayasa’nın 3. maddesi, “Değiştirilemez ve değiştirilmesi, teklif edilemez”. Öte yandan, Anayasa’nın 69. maddesi, bu sınırlamalara uymayan devlet düzeni kurma yasağını içeren 14. maddeye aykırı davranan siyasi partilerin temelli kapatılacağını öngörmektedir.
2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın ilgili kuralları, bu anayasal çerçevede değerlendirilmelidir. Yasa’nın 78. maddesinin (a) bendi, Anayasa’nın 4. maddesi doğrultusunda bir kural koymuş, siyasi partilerin, diğer yasaklar yanında devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüyle diline ilişkin yukarda değinilen Anayasa’nın 3. maddesini değiştirmek amacını da güdemiyeceklerini belirlemiştir.
Uluslar, varlıklarını tarihsel gelişmeler ve gerçeklerle kazanırlar. Ortak kültürün, sosyal dayanışmanın ve birlikte yaşama duygusunun doğuşu, gelişip güçlenmesi tarihe dayanır. Telç vücut durumunda ve tam ulus yapısı içinde bütünleşerek Kurtuluş Savaşı’nı yapmış halkın vatanı, Türk Vatanı; Milleti, Türk Milleti; Devleti de Türk Devleti’dir. Dünya, 11. yüzyıldan bu yana çağlar boyu Anadolu için”Türkiye” ve burada yaşayanlar için “Türkler” adım kullanmıştır. Bu durum, ulus bütünlüğü içinde yeralan farklı etnik grupları görmeme anlamına gelmez.
Türk Ulusu’nu oluşturan, binlerce yıl birarada yaşamış, kaynaşmış, ortak kültüre, ahlaka ve dine sahip insanların tarihleri birdir. Vatanı üzerinde yaşamış bütün geçmiş kuşaklar, ülkenin ve ulusun bütünlüğünü ve onurunu sürdüreceği kuşkusuz olan, gelecek kuşaklarla birlikte düşünülmelidir. Her ulusun olduğu gibi tarihsel gerçeklere dayanan Türk Ulusu’nun ortak kimliği ve kültürü de savunmasız bırakılamaz.
Herşeyden önce Türk Devleti’nin bağımsızlığına, kimliğine ve özbenliğine, ulusal bütünlüğüne düşman olan tüm karşıtlıklarla uğraşmak uluslararası hukuksal belgelerin benimsediği temel bir görev ve haktır.
Türkiye Cumhuriyeti son yıllarda dışardan desteklenen silahlı bölücü terörün tehdidi altındadır. Halkın Emek Partisi’nin dava konusu faaliyetleriyle, teröristlerin gerçek istek ve savları başka bir biçimde belirtilmektedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin bütünleştirici ve tekil devlet esaslarından vazgeçilmesini, gerçekleştirilmesi olanaksız değişiklikleri savunan ve eşit haklara sahip Türk Ulusu bütünlüğü içinde yer alan vatandaşların bir kısmında azınlık ve ayrılık duygusu yaralamaya yönelik kışkırtıcı ve yıkıcı çabalan demokrasinin ve çağın bir gereği sayılamaz. Kaldıki, kendileri ayrı bir ırk ve ulus kimliğiyle devlet çatısı altına sokulmak istenen vatandaşların Türk Ulusu ortak kimliğine ve bütünlüğüne sağduyuyla ve kesin biçimde sahip çıktıkları belirgindir.
Yüzyıllardan beri süregelen tarihsel ve manevi birliğe ek olarak, bütün yıkıcı ve bölücü faaliyetlere karşı birlikte Ulusal Kurtuluş Savaşı’na katılıp Cumhuriyeti kuran ve böylece kader ve gönül birliğini kanıtlamış bulunan; ülkenin her yöresindeki vatandaşlar arasında ulusal bütünlük perçinlenerek, Türk Ulusu’nun siyasal ve toplumsal birliği kurulmuştur.
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları, ortak tarihsel değerlere ve kültüre sahip, aynı ulusal kimlik taşıyan ve tek vücut olan Türk Ulusu’nun bireyleridir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucusu, yöneticisi ve koruyucusu olan bu ulus, bölünmenin kendisine yarar getirmeyeceği bilinciyle özenli ve duyarlı davranmaktadır.
Gerek Anayasa’ya gerek Siyasi Partiler Yasası’na göre ülke ve ulus bütünlüğü, devletin bölünmezliğinin temel öğeleridir. Faaliyet, ister ülke, ister ulus bütünlüğüne yönelik olsun, sonuçta devletin bölünmez bütünlüğünün tehlikeye girmesi söz konusudur. Ülke bütünlüğünün hedef alınmasının, ulus bütünlüğünü; ulus bütünlüğünün hedef alınmasının ülke bütünlüğünü bozacağı kuşkusuzdur. Anayasa ve Yasa, bu değerleri birlikte ve ödünsüz, mutlak olarak korumayı amaçlamıştır.
“Millet” kavramı; insanlığın gelişme süreci sonucunda vardığı en ilerlemiş birlikteliği oluşturan toplumsal yapıyı anlatır. “Ulus” ve yerine göre “Halk” sözcükleriyle de anlatılan bu yapı, bir gelişme düzeyini, bilinçli ve kişilikli bireyler olgusunu gösterir. “Milliyetçilik” ise, büyük bir toplumsal gerçek ve “millet düşüncesi”nin üzerine kurulu olan çağın en etkin kültür ve politik anlayışıdır. Milliyetçilik, Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Türk Devrimi’nin temel ve önde gelen ilkelerinden biridir. Cumhuriyet döneminde “millet” ve “milliyetçilik” kavranılan, başta, teokrasiden demokrasiye geçişi sağlayan Atatürk olmak üzere Cumhuriyetin kurucularıyla, onların koyduğu temel ilkeler üzerinde Cumhuriyeti yöneten kuşaklarca yorumlanmış ve 1924, 1961, 1982 Anayasalarında yer almıştır. 1982 Anayasası’nın Başlangıcı’nda “. . . Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı . . . “, 2. maddesinde “. . . Atatürk milliyetçiliği . . ,”, 42. maddesinde “. . . Atatürk ilkeleri , . .” ve 134. maddesinde “Atatürkçü düşünce . . .” sözcükleriyle Atatürk milliyetçiliği güçlü biçimde yer almaktadır. Atatürk Milliyetçiliği, ayrımcı ve ırkçı bir kavram değil, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk halkının, kökeni ne olursa olsun, devlet yönünden tartışmasız eşitliği, içtenlikti birliği ve birlikte yaşama istencini içeren çağdaş bir olgudur. Ayrımcılığı dışlayıp “ulus” yapısı içinde kaynaşmayı öngören bu kavram; etnik kökenleriyle kimliklerin ayrımcılığa varan resmi bir tanıtım belirtisi olarak söylenmesini engellemektedir. Dil ve din birliği yanında önemli başka toplumsal bağlar kurmuş toplulukların devletle olan hukuksal bağlarını koparacak bir girişim, kışkırtma, toplumsal gerçeklere Anayasa’ya ve Siyasi Partiler Yasası’na uygun bir tutum değildir. Türk Ulusu içinde “Kürt” kökenli yurttaşlarla değişik boylardan gelen “Türkler” ve diğer değişik kökenliler ayrımsız biçimde yer almakta Devletin temel öğesi olan “tek ulus” olgusu böylece somutlaşmaktadır. Emik kökeni açıklamanın yasak olduğu savı da gerçek dışıdır.
Ulus, tarihsel ve sosyolojik yönden belirli aşamaları geçmiş ve belirli nitelikleri kazanmış bir topluluktur. Türk Ulusu, Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasıyla sınırları çizilmiş “vatan” kavramına dayanır. Ulus; vatan üzerinde yaşayan, geçmişten geleceğe doğru bir zaman akışı içinde ortak yaşam istek ve amacına bağlanan kültür ve” ülkü birliğine dayanır. “Ulus” kavramı, dar çerçeveli topluluk ve dinden başka toplumsal bir bağı olmayan ve başka öğe aramayan ümmet kavramlarından çok farklıdır. Ulus, tarihsel ve sosyal gelişmenin yarattığı birlikte yaşama olgusudur. Irk gibi antropolojik ve filolojik niteliklere dayanan dar bir kavram da değildir. Ulus, ortak bir tarih bilinci yaratmamış göçebe, yerli dil ve soy gruplarından oluşan sosyolojik bir yapı olan kavim de değildir.
Bu esaslar içinde “Türk Ulusu” ve “Atatürk milliyetçiliği” kavramlarında aşağıdaki tarihsel ve toplumsal gerçekler vardır:
“Misak-ı Milli” sınırları içinde Türkiye Cumhuriyeti’nin üzerinde kurulduğu topraklar, bin yılı aşan uzun bir tarihsel gelişme sonunda üzerinde yaşayan ortak geçmişe, tarihe, ahlaka, hukuka ve eşit haklara sahip değişik kökenden gelen insanlarla birlikte bir vatan ve ulus oluşturmuştur.
Onuncu yüzyılda yoğunlaşan Türk göçü ile öncelikle Anadolu’daki insanlar, birlikte, çeşitli devletlerin siyasal çatısı altında yaşamışlar ve Osmanlı imparatorluğu’nun kuruluşundan sonra ise Kafkaslar, Balkanlar ve Arap ülkelerine uzanan büyük bir birlik yaratmışlardır. Daha sonra, diğer imparatorluklar gibi Osmanlı imparatorluğu da parçalanarak Trakya ve Anadolu’ya çekilmiştir. Siyasal hükümranlık, Balkan, Kafkas ve Arap halkıyla uzun yıllar birlikte yaşama, Anadolu insanını yeni yeni kültür ve insanlarla birleştirip kaynaştırmıştır. Bugün, Türkiye Cumhuriyeti içinde yaşayan insanlar değişik kaynaklardan gelse bile ortak kültürleriyle tek bir yapı oluşturmuştur. Türkiye Cumhuriyeti’nde dil ve kültürün bugünkü düzeye gelmesinde ülkenin her karış toprağında, her kökenden ve soydan gelen vatandaşların payı vardır. Bu nedenle de Türkiye’de emik ayrılığa dayanan çoğunluk ya da azınlık düşüncesiyle görüşler geliştirmenin tarihsel ve bilimsel temelleri yoktur. Ülkenin her yeri her yurttaşındır. Kurtuluş Savaşı’ndan önce, Anadolu’nun yer yer işgal edildiği, bütün güç ve olanaklarına el konulduğu bilinmektedir. Bu çok kötü koşullar içinde Anadolu’nun bir kısım topraklarının parçalanması için yoğun çabaların sürdürüldüğü sıralarda, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkan Atatürk’ün 18.6.1919 günü, 1. Kolordu Komutanı Cafer Tayyar Paşa’ya çektiği telgrafta:
“Bütün Anadolu halkının milli bağımsızlığı kurtarmak için baştan aşağı tek bir vücut gibi birleşmiş olduğu” belirtilmektedir.
Anadolu’da yaşayanlar tarihin geçmiş günlerinde olduğu gibi, o karanlık günlerinde bölücü propaganda ve desteklere kapılmadan, kendi özgür istençleriyle ve ortak istekleriyle, çağların yarattığı ortak kültürde birleşmeyi ve Türk Ulusu’nu oluşturmayı sağlamışlardır. Bu olgu, bugün de Ulusça bağlı olunan bir tür ulusal ant ve toplumsal bir uzlaşmadır. Yasama, yürütme ve yargı organlarıyla yönetim görevlerinde, yerleşimde, çalışma yaşamında, temel hak ve özgürlüklerde, her konuda ve her yerde eşitliği kabul eden bu tarihsel dayanışma, kaynaşma ve oluşum, Kurtuluş Savaşı’nda zafere ulaşmayı, ülkesi ve ulusuyla bölünmez bir bütün olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kurmayı başarmıştır.
Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaştan arasında etnik ya da diğer herhangi bir nedenle siyasal veya hukuksal ayrılık söz konusu değildir. Bireysel düzeyde toplumun bütün kesimlerinde gerçekleşen bu kutsal, tarihsel mirasın korunmasına yönelik önlemler, toplumun huzur ve refahı, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin güvenliği ve varlığı ile ilgilidir. Nitekim, Türk Ulusu içinde yer alan her kökenden vatandaş, hiçbir ayrım gözetilmeksizin istek ve basanlarına göre her görev ve işte çalışmış, Türkiye’nin her yerinde, köyünde, kentinde yaşama, yerleşme, okuma, evlenme, gelişme ve yükselme ile Türk dili ve kültüründen faydalanma ve katkıda bulunma olanağına kavuşmuştur. Bu tarihsel oluşum; “Ülke ve Milletin bölünmez bütünlüğü”, Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana her Anayasa’da vazgeçilmez ve ödün verilmez temel kural olarak yer almıştır. Tarihin çok uzun bir gelişine süreci içinde gerçekleşen bu kaynaşma ve bütünleşmeye dayanan “Türk Ulusu” gerçeğine ve insan haklarını üstün tutan olgusuna karşı, ayrıcalığa, bölücülüğe ve sonuçta yok olmaya yol açacak davranışları insan hakları kapsamında görmek olanaksızdır.
Türkiye’de; Türk Ulusu’nun dengeli, tutarlı yaşamı ile hoşgörüsü, insan sevgisi ve değerbilirliği, ulusal bütünlüğü adaletli biçimde sağlanmıştır. Ulusal bütünlüğün temeli, ortak kültüre, laiklik ilkesiyle akla, bilime ve özgür sağduyuya, adalete dayanan “Atatürk Milliyetçiliği’dir. Anayasa’da yer alan bu ilke, Türk Devleti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi resmiyette Türk adıyla tanıtan birleştirici ve bütünleştirici bir milliyetçilik anlayışına sahiptir. Devletin, ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğü, bu çağdaş milliyetçilik anlayışının belirgin niteliklerinden birini oluşturmaktadır.
Anayasa Mahkemesi’nin siyasal partilere ilişkin 20.7.1971 günlü, Esas 1971/3, Karar 1971/3 sayılı kararında değinildiği gibi:
1921 Anayasasından 1961 Anayasası’na değin sürekli olarak üzerinde durulmuş bir ilke olan (Türk Devleti’nin ulusu ve ülkesi ile bölünmezliği ilkesi, Erzurum ve Sivas Kongreleri’nde saptanan biçimi ile Misak-ı Milli’nin gösterdiği sınırlar içinde birbiriyle kaynaşmış olarak yaşayanların gerçekten ve hukukça ayrılık kabul etmez bir bütün oldukları kesinlikle belirlenmiş ve bu bütünlük içinde Kürt halkından hiçbir zaman söz edilmemiş olduğu gibi, Lozan Barış Andlaşması görüşme ve kararlarında da, Misak-ı Milli’nin çizdiği sınırlar içindeki azınlıklar sayılırken “Kürt” ayrımına yer verilmemiştir.
Bu durum yalnızca bir olayın değil, doğrudan doğruya bir gerçeğin de anlatımı olmaktadır. Bu gerçeği de en çağdaş anlamıyla Atatürk’ün ulus anlayışında bulmaktayız. Atatürk’ün kendi el yazısı ile düzenlediği notlarında: “Bugünkü Türk Milleti, siyasi ve içtimai camiası içinde kendilerine Kürtlük fikri, Çerkezlik fikri ve hatta Lazlık fikri veya Boşnaklık fikri propaganda edilmek istenmiş yurttaş ve millettaşlarımız vardır. Fakat mazinin istibdat devirleri mahsulü olan bu yanlış göstermeler hiçbir millet ferdi üzerinde üzüntü ve kınamadan başka bir tesir hasıl etmemiştir. Çünkü bu millet efradı da umum Türk Camiası gibi aynı müşterek maziye, tarihe, ahlaka ve hukuka sahip bulunuyorlar” demiş ve “Ulus”u Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir.” biçiminde tanımlanmıştır.
Anayasa Mahkemesi’nin 27.11.1980 günlü, Esas 1979/31, Karar 1980/59 sayılı kararında “. . . Anayasa’da ırkçılık, turancılık ya da din veya mezhep doğrultusunda bütünleşmeyi amaçlayan inanışları reddeden, Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi Türk sayan birleştirici ve bütünleştirici bir milliyetçilik anlayışının” benimsendiği vurgulanmıştır.
Türkiye Cumhuriyeti, milliyetçiliğe büyük önem vermiş ve bu kuram Anayasalarda temel ilke olarak yer almıştır. Atatürk Milliyetçiliği, ülke ve ulus bütünlüğünü koruyan temel ilkedir. Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk Milliyetçiliğine içtenlikle bağlıdır. Eşitlikçi ve birleştirici içeriğiyle çağdaş anlayışı yansıtan Atatürk Milliyetçiliği toplumsal dayanışmanın güvencesidir. Atatürk Milliyetçiliği, yaşamsal ve bilimsel gerçek olarak benimsenmiştir. Bu tarihsel ilke aynı zamanda ulusal varlığın korunmasına ve yücelmesine hizmet edecek yaşam anlayışı ve biçimidir, insancıl, uygar ve barışçıdır. Kardeşliği, sevgiyi, dayanışmayı ve çağdaş evrensel değerleri kucaklar.
2820 sayılı Yasa’nın 78. maddesinin (a) bendi, siyasi partilerin Anayasa’nın 3. maddesiyle konulan devletin bütünlüğüne ve diline ilişkin ilkeyi .değiştirme amacını güdemiyeceklerini öngörmektedir. Bu Yasa’nın 81. maddesinin (a) bendine, siyasi partilerin dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremiyecekleri kuralı konularak, Anayasa ilkeleri çerçevesinde devlet yapısının, ülke ve ulus bütünlüğünün korunması için azınlık yaratmama yolundaki duyarlılığının siyasi partilerce de paylaşılmasının sağlanması amaçlanmıştır. Aynı maddenin (b) bendi ise, siyasi partilerin, Türk dili ve kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek ya da yaymak yoluyla ülkede azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemiyeceklerini belirtmiştir. Bu kurallar “yaratarak” sözcüğüyle, yapay oluşum çabalarının önlenmesine yöneliktir.
maddenin gerekçesinde:
“Ülkemizde Lozan Andlaşması ile kabul edilen azınlıklar dışında bir azınlık yoktur. Herhangi bir ülkede resmi dilin dışında bazı dillerin bilinmesi veya yer yer konuşulması azınlık yaratmaz. Hele siyasi sosyal, ekonomik ve kültürel alanlarda olduğu gibi her alanda bütün haklara sahip ve borçlarla eşit bir şekilde yükümlü olan tek bir milletin evlatları arasında azınlıktan söz etmek mümkün değildir.” denilmektedir.
Bu maddenin (a) bendinde, siyasi partilerin ulusal ya da dini kültür, mezhep, ırk ya da dil ayrılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremiyecekleri öngörülmektedir. Lozan Andlaşması ile kabul edilen azınlıklar kuşkusuz, bu bendin kapsamı dışındadır. Nitekim, bu husus gerekçede de belirtilmiştir. Özellikle belli büyüklükteki ülkelerin hemen tümünde, dil, din ve mezhepleri farklı toplulukların bulunması doğaldır. Bu farklılık, kimi ülkelerde büyük boyutlara ulaşabilir. Bunların herbirine azınlık statüsü tanımak ülke ve ulus bütünlüğü kavramıyla bağdaşmaz. Öte yandan, başlangıçta kabul edilebilir istekler gibi görünen ve “kültürel kimliğin tanınması istemleri” adı altında geliştirilen bu bölücü çabalar, zamanla azınlık yaratma ve bütünden kopma eğilimine girer. Bu nedenle yasakoyucu konuya özel bir özen göstermiştir.
Gerçekten “Lozan Barış Andlaşması” ve 18 Ekim 1925 günlü, “Türkiye ve Bulgaristan arasındaki Dostluk Antlaşmasında sayılanlar dışında Türkiye’de “azınlık” ya da “ulusal azınlık” bulunmamaktadır. Diğer kökenli yurttaşlar gibi Kürt kökenli yurttaşların da kimliklerini belirtmeleri yasaklanmamış, azınlık ve ayrı ulus olmadıkları, Türk Ulusu dışında düşünülemiyecekleri devlet bütünlüğü içinde anlatılmıştır. Lozan Barış Andlaşması’na göre, ancak müslüman olmayanlar azınlık olarak kabul edilmiştir. Müslüman olmayanlara da müslümanların yararlandıkları medeni ve siyasi haklardan yararlanma olanağı sağlanıp yasalar önünde din ayrımı yapmaksızın herkesin eşit olduğu belirtilmiştir. Bir ülkede dinsel ya da etnik yönden farklı topluluklar yaşayabilir. Nüfus ağırlıkları da farklı olabilir. Bu farklılıklar herhangi bir hak ya da azınlık sayılma savına dayanak yapılamaz. Türkiye’de sosyolojik yapısı bakımından özgün nitelikli bir toplum yoktur. Birliktelikler çok, ayrılıklar azdır. Kürt kökenlilerin toprağı sayılacak, yalnız onların yerleştiği, belli, doğal ya da yönetsel sınırları olan bölge ve kent yoktur. Birlikte girilip yerleşilen, birlikte savaşılıp kurtarılan, birlikte yaşanan, her yöresinde devletin egemenliği tartışmasız bir ülke vardır. Kentsel dokulaşmalarda etnik farklılık gözetilmemiş tir. Ülkenin her yerinde her kökenden, değişik sayıda yurttaş yaşamaktadır. Bilimsel yönden azınlık sayılmaya yeterli özellikler ve öğeler yoktur.
Müslüman topluluklar arasındaki değişik gruplara azınlık statüsü tanınmadığı kuşku ve duraksamaya yer bırakmayacak bir açıklıkta Lozan Barış Konferansı tutanaklarında birçok kez vurgulanmıştır.
Alt komisyon, önce, etnik azınlıkların, başka bir deyimle, müslüman olmayan azınlıklar gibi müslüman azınlıkların da örneğin; Kürtlerin, Çerkezlerin ve Arapların tasarıdaki koruma tedbirlerinden yararlanmalarında direnmiştir. Türk temsilci heyeti, bu azınlıkların korunmaya ihtiyaçları olmadığını ve Türk yönetimi altında bulunmaktan tamamiyle memnun olduklarını söylemiştir. Alt komisyon, bu inandırıcı sözler üzerine koruma tedbirlerini yalnız, müslüman olmayan azınlıklarla sınırlamayı kabul etmiştir.
Barış görüşmeleri sırasında Komisyonda söz alan İsmet İnönü:
“Türkiye’de hiçbir Müslüman nüfusun çeşitli unsurları arasında hiçbir ayrım gözetilmemektedir” demiştir. Aynı Konferans’ın 20 Kasım 1922 günlü, oturumunda, Rıza Nur Bey tarafından okunan bildiride şu görüşler yer almıştır “Müttefiklerin tasarısı Müslüman azınlıklardan söz etmektedir; oysa Türkiye’de bu gibi azınlıklar söz konusu olamaz; çünkü, tarihsel gelenekler, moral düşünceler, görenekler, yapılagelişler, Türkiye’de yaşayan Müslümanlar arasında en tam bir birlik yaratmaktadır.1″
Türk Delegasyonunun bu görüşleri Konferans’ça benimsenmiş ve “Müttefik Temsilci Heyetlerince Sunulan Azınlıkların Korunmasına ilişkin” 15 Aralık 1922 günlü tasarının 4., 6., 7. ve 8. maddelerinde geçen “Din ya da dil”, “soy, din ya da dil azınlıkları” sözcükleri yerini “gayrimüslim ekalliyetler” sözcüklerine bırakmıştır. Böylece Türkiye’de değişik bir dil kullanmanın ya da soy unsurunun bir grubun azınlık sayılmasında ölçü olarak kabul edilemiyeceği Lozan Barış Andlaşması’yla kabul edilmiştir. Aynı Konferans’ta, Kürt azınlığın yaratılması yönünde, özellikle Lord Curzon tarafından gösterilen çabalar, Türk Delegasyonumun, “Kürtler, kaderlerinin Türklerin kaderleriyle ortak olduğu görüşündedirler; azınlık haklarından yararlanmak istememektedirler” gerçeğini bildirmeleri karşısında kabul görmemiştir.
2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 81. maddesinin (a) ve (b) bendleri, kimi küçük değişikliklerle önceki 648 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 89. maddesinin tekrarından ibarettir. Anayasa Mahkemesi’nin 648 sayılı Yasa’nın yürürlükte olduğu dönemde bu maddeye dayanarak verdiği 20.07.1971 günlü, Esas 1971/3, Karar 1971/3 sayılı kararında aynen:
“. . . Türkiye’nin her bölgesinde gelişmiş ve gelişmemiş yerlere rastlandığına göre, geri kalmışlığın doğuya özgü ve oradaki birtakım yurttaşların Türkçe’den başka bir dil konuşmalarıyla bağlantılı bir siyasanın sonucu olarak halka sunulması, bu yurttaşların bütünden soğutulması ve ayrılması gereğine yönelmiş bir tutumdan başka nitelik göstermez.” denilmektedir.
Türkiye Emekçi Partisinin kapatılmasına ilişkin 8.5.1980 günlü, Esas 1979/1, Karar 1980/1 sayılı kararda da; adı geçen partinin programında yer alan “Ana dili Türkçe olmayan okul çağındaki Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlarına Milli Eğitim Bakanlığı yönetiminde anadil ve kültür eğitiminin sağlanması” tümcesine ilişkin olarak;
“. . . Bir kesim vatandaşta kendilerinin azınlık oldukları düşüncesini yaratmaya çalışmak. . .” devletin ülkesi ve ulusuyla bütünlüğü temel ilkesine kesinlikle aykırı düştüğünden, böylece azınlık yaratma amacı güden bir siyasal partinin ulus bütünlüğüne ters düşmeyebileceği hele bu yoldan ulus bütünlüğünü sağlamayı amaçlayabileceği biçimindeki savların, Anayasamızın belirtilen yapısı içinde kabulü ne olanak yoktur.
Bu bakımdan 89. maddenin ikinci fıkrasında geçen “. . . millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler.” sözcüklerinin, davada ulus bütünlüğünün bozulması amacının ayrıca kanıtlanması zorunluluğunu belirtmek için değil, yalnızca azınlık yaratmayı amaçlamanın Anayasa’nın 57. maddesindeki anlamda “ulus bütünlüğünün bozulması” sonucunu doğuracağını kesin biçimde göstermek için maddeye konuldukları kuşkusuzdur.”
denilmektedir.
Irk ve dil farklılıklarına göre azınlık statüsü tanımak, ülke ve millet bütünlüğü kavramıyla bağdaşmaz. Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk Ulusu denir. Türk Ulusu’nu oluşturan etnik gruplar arasında çoğunluk ya da azınlık biçiminde bir ayırıma yer verilmemiştir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi “Türk” sayan birleştirici ve bütünleştirici milliyetçilik anlayışı kabul edilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesin hangi etnik gruptan olursa olsun “Türk” sayılması, onun etnik kimliğini inkar anlamında değil; Dünyaca, Devleti’ne “Türkiye Cumhuriyeti Devleti”, Ulusuna “Türk Ulusu” ve Vatanına “Türk Vatanı” denen ve toplum yapısında çeşitli etnik gruplar bulunan ülkede bütün vatandaşlar arasında eşitliğin sağlanması ve hepsi çoğunluk içinde bulunan etnik grupların azınlığa düşmesini önleme amacına yöneliktir.
Diğer kökenli yurttaşlar gibi Kürt kökenli yurttaşların da kimliklerini belirtmeleri yasaklanmamış; ancak azınlık, ve ayrı ulus olmadıkları, Türk Ulusu dışında düşünülmeyecekleri, devlet bütünlüğü içinde yer aldıkları ortaya konmuştur. Azınlığın sosyolojik ve hukuksal tanımlarına uygun bir nitelik, Kürt kökenli yurttaşlarda bulunmadığı gibi, onları öbür yurttaşlardan ayıran her hangi bir kural yoktur. Türkiye’nin her yerinde her yurttaş hangi kurala bağlı ise onlar da aynı kurala bağlıdır. Azınlıkların bağlı olduğu kuralların kaynağını andlaşmalar oluşturmakta, Kürt kökenli yurttaşlarla öbür yurttaşlar arasında hiçbir ayrım yapılmamakta, hak ve özgürlüklerden sınırsız biçimde yararlanmalıdırlar. Esirgenen, yoksun kılınan, dar tutulan bir hak yoktur. İşçi, işveren, hekim, avukat, memur, subay, yargıç, milletvekili, Bakan Cumhurbaşkanı her şey olabilmektedirler. Kimi yerel ve etnik köken özellikleri dışında, dil birliği, din birliği, tarihsel birlik vardır. Evlilikler nedeniyle kan bağlılığı oluşmuştur. Aynı yörede birlikte yıllardır yaşamaktadırlar. Sınırsız hakları, sınırlı haklara, ulusun kendisi olmayı azınlık olmaya dönüştürmenin anlamsızlığı açıktır. Amacın, bölünmeyi gerçekleştirmek olduğu anlaşılmaktadır. Kaldı ki, hangi demokratik hakkın verilmediği açıklanmamakta, üstü kapalı konuşmalarla, her yurttaşın her yakınacağı güncel, ekonomik, genel yaşam sorunlarına ve esasta ayrı bir ulus olmanın gerektirdiği ulusal haklara değinilmektedir. Bu durum sorunun demokratik haklarla ilgili olmadığını göstermektedir.
Anayasa’daki ulus bütünlüğü, ilkesinden uzaklaşıp, Türk ve Kürt ulusları ayrımına gidilemez. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde, bir devlet ve bir ulus vardır. Bir devlette, birden çok ulus olamaz. Türk ulusu içinde değişik kökenli bireyler olsa da hepsi Türk yurttaşıdır. Tarihsel bir gerçek olan Türk Ulusu” olgusu yerine ırkçılığa dayanan ayrılıklar ve Türk vatandaşlığı niteliğini değiştiren savlar geçersizdir. Anayasa, bölgeler için özerklik ve özyönetim yöntemlerine-biçimlerine kapalıdır.
Kimi siyasal nedenlerle dış etkenlerden kaynaklanan, kimi varsayım, yorum ve bahanelere dayanan, insan hakları ve özgürlük savlarıyla yoğunlaştırılan sakıncalı amaçlara geçerlik tanınamaz. Devlet “TEK”dir, ülke TÜM”dür, ulus “BİR” dir. Ulusal birlik; devleti kuran, ulusu oluşturan toplulukların ya da bireylerin, etnik kökeni ne olursa olsun, yurttaşlık kurumu içinde ayırımsız birliktelikleriyle gerçekleşir. Anayasa’da ve yasalarda yurttaşlar arasında ayrımı öngören hiçbir kural bulunmadığı gibi, kimsenin soy kökeninin yadsınması ya da kabul edilebilecek yeni bir savı da yoktur. Ulusal ve tekil devlet etnik ayrılıklarla tartışılmaz. Herkesin, herzaman karşılaşabileceği ve giderek hukuk devletinde giderilip karşılığı istenebilecek aykırılık, çelişki, haksızlık ve yanlışlıklar, insan hakları alanında sömürü nedeni yapılarak, gerçekler saptırılıp çarpıtılarak, üstü kapalı biçimde, ayrı ulus yoluyla ayrı devlet amaçlanamaz. Tartışılamaz kavramlar ve değerlerle, ödün verilmesi olanaksız ilke ve niteliklerin kaynağı Türkiye Cumhuriyetidir. Çağımızda da farklı etnik grupların birlikte uluslaşması ve devletleşmesi uluslararası düzeyde hukuksallığını korumaktadır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti için farklı düşünmenin haklı bir nedeni yoktur. Ulus birliğini bölmek; belli toprak parçasını bir ırktan gelenlere maletmek, etnik arındırma yapmak anlamına gelir ki, bunun çağdaş, insancıl değerlerle bağdaştırılması olanaksızdır. Ülkenin her köşesinde her vatandaş aynı koşullar içinde yaşamaktadır. Vatandaşlık, bölge özelliklerini ve etnik farklılığı aşan, bütünleştirici çağdaş bir olgudur. Bu konuda bir kimsenin diğerinden farklı olmasına; din, kültür ve etnik kökene ilişkin ayrıcalıklara yer yoktur. İnsan haklarının sadece bir kişiye, sınıfa ve zümreye değil ayrımsız olarak bütün vatandaşlara eşit olarak uygulanması esastır. Siyasal açıdan önemli olan soy değil, ulusal topluluktan olmaktır. Eğer bir soy, vatandaşlık bağlamındaki insan hakları dışında özel haklara sahip olmak isterse bu, onun ulus bütünlüğü içinde yalnız bir köken değil aynı zamanda ayrı ulusal bir topluluk olması anlamına gelir. Bu ise, ulus bütünlüğü ilkesiyle bağdaşmaz.
Devlet, ülke, ulus konuları, her devlette farklılık gösteren, tarihsel süreçle ulaşılan, yeniden değiştirilip biçimlendirilmesi olanaksız olgulardır. Ulusal ve uluslararası hukuk düzeninde insanlığın mutluluğu için bu temel olguları korumak üzere getirilen düzenlemelere siyasi partilerin uyma zorunluluğu tartışılamaz.
Üzerinde durulması gereken diğer bir husus da bölünmez bütünlük ilkesinin, egemenlik kavramı ile yalan ilişkisidir. Türkiye Cumhuriyeti tekil devlet esaslarına göre kurulmuş, bütünlüğe dayanan devlettir. Bir devletin içte ve dışta özgür davranma yetkisi olan “Egemenlik” başlıklı Anayasa’nın 6. maddesinde “Egemenlik kayıtsız şartsız Milletindir.
Türk Milleti, egemenliğini, Anayasa’nın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır.
Egemenliğin kullanılması hiçbir surette, hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz. . .” hükümleri yer almıştır. Bu kurala göre, egemenlik ulus bilincinde birleşenlere aittir. Ulus, Yasama Organı’nı özgür İradesiyle belirleyecektir. Hangi köken ya da soydan gelirse gelsin herkes ulus kapsamındadır. Böylece, ülke, ulus ve egemenlik, bir bütünlük ve uyum içinde gözetilmesi gereken kavramlar olarak ortaya çıkmakladır.
Bölünmez bütünlük ilkesi, devletin bağımsızlığını ülke ve ulus bütünlüğünün korunmasını da kapsar. Kuruluşundan beri tekil devlet olan Türkiye Cumhuriyeti’nin, bu tarihsel niteliği Anayasalara yansımış olup korunması konusunda güçlü yaptırımlar getirilmiştir. Özen ve duyarlıkla sürdürülen yapı, ulusun varlık nedeni olup başka ülkelerin koşulları ile bir tutulamaz. Bu temel ilkeden ödün verilemez. Gerçekte olmayan bir insan hakkı sorunu ileri sürülerek, devlete parçalamaya yönelik girişime, azınlık bulunduğu bahanesi dayanak yapılamaz. Tekil devlet esasına göre düzenlenen Anayasa’da federatif devlet sistemi benimsenmemiştir. Bu nedenle siyasi partiler, Türkiye’de federal sistem kurulmasını savunamazlar. Devlet yapısında “bölünmez bütünlük” ilkesi; egemenliğin ulus ve ülke bütünlüğünden oluşan tek bir devlet yapısıyla bütünleşmesini gerektirir. Ulusal devlet ilkesi, çok uluslu devlet anlayışına olanak vermediği gibi böyle düzende federatif yapıya da olanak yoktur. Federatif sistemde federe devletler tarafından kullanılan egemenlikler söz konusudur. Tekil devlet sisteminde ise, birden çok egemenlik yoktur. “Devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğü” kuralı azınlık yaratılmamasını, bölgecilik ve ırkçılık yapılmamasını ve eşitlik ilkesinin korunmasını içermektedir. “Egemenlik” ve “devlet” kavramlarının, “ulus” kavramıyla bütünleşmesi, devletin herhangi bir emik kökenden gelenlerle ya da herhangi bir toplumsal sınıfla özdeşleştirilmesine engeldir. Bunun nedeni; ulusun çeşitli toplumsal sınıflardan oluşmasına karşın smıflariistü bir kavram olmasıdır. Bunun için, egemenliğin kullanılmasını tek bir toplumsal sınıfa bırakan ya da bir toplumsal sınıfı egemenliğin kullanılmasından alıkoyan veya egemenliği bölen düzenlemeler bölünmez bütünlük ve tekil devlet ilkesine ters düşer. Anayasa’daki “Türk Milleti” tanımı içinde dinsel inanç ve emik kökeni ne olursa olsun her yurttaş, tam eşitlikle yer almakta, bu tanım köken özelliklerinin açıklanıp kullanılmasını asla yasaklamamaktadır. Tersine savlar, yapay halk-ulus nitelemeleri, bölücülük ve ayrımcılık özendirmeleri olmaktan öteye geçemez. Bu bağlamda kendi varlığını korumak ve güçlendirmek en doğal görevi olan Devleti, düzen sağlayıcı, terör bastına, tüm yıkıcılığı ve hukuk dışı kalkışmaları önleyici olağan çabaları nedeniyle zulüm, baskı, kirli savaş suçlamalarıyla kötülemek terörü ve teröristi savunmakla birdir. Demokrasi, demokrasiyi yıkarak savunulamıyacağı gibi Demokrasi, demokrasiye karşı ve onu yoketmek için kullanılamaz. Demokratik haklar, despotizme araç yapılamaz. Herkes için bağlayıcı olan Anayasa, siyasal partileri ve milletvekillerini öncelikle bağlar.
Son yıllar içinde kimi devletlerin yapısal değişime uğramasından esinlenilerek, kimilerince Türkiye’de aynı değişikliğin olması gereğinin ortaya konulması, Anayasa’da değiştirilmesi yasaklanan maddeler arasında bulunan devlet, ulus ve ülke kavramlarının tartışmaya açılarak bu konularda olabilirlik umutlarının yaratılması gerçeklerle çatışan tarihsel ve hukuksal yanılgılar olmuştur. Diğer ülkelerde son yıllarda izlenen ve yeniden bağımsızlığı kazandıran yapısal değişiklik, Türkiye’de Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılması ile daha önce yapılmış ve tamamlanmıştır. Cumhuriyetin tarihsel süreci bunun kanıtıdır.
Siyasî Partiler Yasası, siyasi partilerle ilgili konuları düzenlemektedir. Bu Yasa’nın 2. maddesinde, “Bu Kanun, siyasi partilerin kurulmaları, teşkilatlanmaları, faaliyetleri, görev, yetki ve sorumlulukları, gelir ve giderleri, denetlenmeleri, kapanma ve kapatılmalarıyla ilgili hükümleri kapsar.” denilmektedir.
Anayasa’da partiler diğer tüzel kişilerden ayrı düşünülmüş ve toplumsal önemlerinden ötürü özel hükümler getirilmiş, partilerin kapatılması davalarına bakma görevi Anayasa Mahkemesi’ne verilmiştir.
Devletin, ülke bütünlüğünü, ulus birliğini koruma hakkı; yalnız devletin varlığıyla sınırlı olmayıp demokratik ülkelerde, özellikle bir hukuk devleti niteliğine uygun tutumla, insan haklarını ve özgürlüklerini korumayı da içerir. Demokratik yaşamı tehdit eden, ondan yoksun kalmaya yolaçacak eylemlere girişen, bu tür amaçları taşıyan siyasal partilere yaptırım uygulanması zorunluluğu doğal karşılanmalıdır. Tersine düşünce, kargaşa getirebileceği gibi başka biçim ve adla gerçekleştirilmesi olanaksız sakıncalı amaçların siyasal parti kimliğiyle gerçekleştirilmesi çelişkisini açıklar. Demokratik düzenin, yıkıcı söz ve faaliyetlere karşı kendini savunma hakkının varlığı, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 30. maddesinde belirtilmiştir. Siyasal partiler konusunda bu önlem, durdurulup giderilmesi olanaksız durumlarda “kapatılma” olarak öngörülmüştür.
Yukarıda isim ve görevleri yazılı parti sorumlularının konuşmalarının, bu açıklamalara göre değerlendirilmelerine gelince:
Davalı Siyasi Parti, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının savlarında geçen konuşma, bildiri ve açıklamaların varlığını ve içeriklerinin doğru olduğunu kabul etmiştir, iddianame ve Esas Hakkındaki Görüş yazısında irdeleme bu doğrultuda yapılmış, savunma da aynı görüşten hareket etmiştir. Ancak, davalı Siyasi Parti kendi amacına göre değerlendirme yaptığında farklı sonuçlara varmaktadır.
Tüm konuşmalarda belirli görüşlerin partililere ve kamuoyuna sistemli biçimde aktarılmaya çalışıldığı, işlenen konuların aynı olduğu açıktır. Kanıt yönünden sorun yoktur. İzleme tutanakları, ses ve görüntü kayıtlarının çözümü, basında yer alan demeçler, çeşitli soruşturmalar kaynak gösterilerek tümü iddianameye alınan konuşmaların yapılmadığı ya da gerçeğe uygun olmadığı yolunda bir savunma ile karşılaşılmamıştır. Genel Sekreter Ahmet Karataş’ın 2.4.1992 günlü, “Birleşmiş Milletler, Tüm Uluslararası Kurum ve Kuruluşlara Deklarasyondur” başlıklı metni, kendi adına imzaladığı savunulmakta ise de, o tarihte Genel Sekreter olduğundan sözü edilen yazılı beyanın partiyi bağladığında duraksanamaz.
İncelemelerde, konuşmaların ve yazılı metinlerin Yasaya aykırılıkları bölümler üzerinde durulmuş davalı Siyasi Parti ise savunmalarında konuşmaların böyle nitelenemiyeceği yinelenmiştir. Böylece dolaylı biçimde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın savları doğrulanmıştır. Burada önemli olan inceleme konusu söz ve beyanların özü ve amacıdır. İddianameye tamamen aktarılan delillerin birbiriyle çelişmediği, tersine birbirini doğrulayan ve tamamlayan bütünlük içinde olduğu görülmektedir.
Konuşma, açıklama ve bildirilerde genelde:
Türkiye’de zulüm altında ezilen kültürü, dili ayrı olan Kürt halkının olduğu
Kürtlerin okuma, yazma, ilerleme haklarının olmadığı ve kültürlerini geliştiremedikleri,
Kürt halkının özgürlük, demokrasi mücadelesi verdiği üzerinde durularak ve 2600 yıl önce Dehhak’ın zulmüne ayaklanan Kawa efsanesi ile paralellik kurularak, Kawaların çoğaldığı,
Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkının olduğu,
Kürt halkının uluslararası anlaşmalardan doğan hiçbir hakkı kullanamadığı,
Doğu sorununun ekonomik olmadığı,
Terör örgütüne karşı alınan yasal önlemlerin ve uygulamaların uluslararası bir savaş ve bu savaşın taraflarından birinin PKK terör örgütü olduğu,
Bu örgüte mensup teröristlerin özgürlük savaşçısı gerillalar oldukları ve haklarında uluslararası savaş hukukunun uygulanması gerektiği, ancak Türk Hükümeti’nin bu kurallara kati surette uymadığı,
TC ordusu ve güvenlik kuvvetlerinin, Kürt gerillalardan çok onlara kaynaklık eden Kürt halk yığınlarım fiziki olarak ve büyük kitleler halinde yok etme peşin de oldukları.
SSCB’nin dağılmasından sonraki gelişmelerle Türk Ulusu içindeki Kürt kökenli vatandaşlar arasında ilgi ve Filistin halkının durumu ile paralellik kurulduğu,
Cumhuriyetin, Türk ve Kürt halkları tarafından kurulduğu, buradan hareketle diğer etnik grupları dışlayan Türklerle Kürtlerin eşitliğine ve ırka dayalı bir toplum düzeninin kurulmasının gerekliliği,
Güneydoğudaki Devlet gücünün teröristlere karşı değil, ulusal haklarına sahip çıkan Kürt halkına karşı oluşturulduğu,
Türkiye’de ezilen Kürtlerin, işçilerin, sömürülen, ezilen diğer etnik grupların Arap, Çerkez, Laz ve Arnavutların da partisi oldukları,
En kısa zamanda Birleşmiş Milletler Örgütü’nde bir Kürt Konferansı toplan ması gerektiği,
Kürt halkı sorununun demokrasi önünde en büyük engeli oluşturduğu, bu sorun çözülmedikçe Türkiye’de demokrasi sorununun çözülemiyeceği,
üzerinde durulmuş ve bunlar yinelenmiştir.
Bu özetlemelerde, Devleti yıkmaya demokratik olanaklardan yararlanıp demokrasiyi yozlaştırmaya yönelik yazılı beyanlar ve sözlü eylemler saptanmıştır. Savunmalarda yasaya aykırılıkları örtme ve bu aykırılıkların yaptırımlarından kurtulma amaçlı sözcük oyunları gerçek durumu gizliyememiştir. Teröre dayanak yapılan tutumlar belirgin biçimde yinelenmiştir. Özetle iddianamede yer alan konuşmalarda ve bildirilerde, Terör örgütü PKK lehine sempati oluşması, ona destek sağlanması ve bir siyasi kimlik kazandırılması amacı belirgin olarak görülmektedir. HEP yetkilileri yaptıkları konuşmalarıyla bildiri ve açıklamalarında PKK ile tabanlarının aynı olduğunu ortaya koymuşlardır. PKK’ya karşı sürdürülen savaşın halkla Devlet arasındaki köprünün yıkılmasına neden olduğu vurgulanmış ve güvenlik güçlerinin halkın üzerine saldırdığı, soykırım ve katliam yaptığı, gerçek teröristin devlet olduğu, vergi ile alınan kurşunları kendilerine sıkmaya hakkı olmadığı sözleriyle terörist hareketler halk hareketi olarak gösterilmiştir.
Devlete, demokrasiye, hukuka, kardeşlik ve barışa, özellikle ülkenin ve ulusun bütünlüğüne saygı ve özen çağrısı yerine, kışkırtma izlenmektedir. Demokrasi, sınırsızlık, yıkıcılık ve yapay ayrılık yaratıcılarının araç ve ortamı değildir. Dünya barışı, ülke barışının ve demokratik yapının korunmasına bağlıdır, însan hak ve özgürlüklerine dayanan çağdaş hukuk devleti, demokrasinin güncel adıdır. Devleti ve Demokrasiyi koruma doğrultusundaki çabaların anti demokratiklikle eleştirilmesi, demokrasiden yana olmayanların haksız suçlamalarıdır. Her yönden eşit yurttaşları “Türk-Kürt-Laz” diye ırka dayalı olarak ayırdıktan, böylece “vatandaşlık” kavramını tanımazlıktan gelerek ulusu parçalamayı eyleme dönüştürdükten sonra “Irkçılık değil, sosyolojik gerçektir.” savunmasının, kardeşlikten ve bütünlükten söz etmenin geçerli yanı yoktur. Anayasal kavram olan Türk Ulusu ortak kimliğine karşıt tavır alınmaması kaydıyla esasen serbest olan, toplumsal renklilik ve zenginlik biçiminde ulusça mutluluk, gurur ve saygınlık duyulan yerel dil, folklor ve kültürün yasak olduğunu ileri sürmek gerçeklerle bağdaşmayan ulusal birliği bozucu yanılgıdır.
Kürt halkının yaşama, hak arama özgürlüğünün, olmadığını ileri sürmek, teröre “özgürlük mücadelesi” demek; ülkenin ekonomik, sosyal kimi sorunlarının içindeki durumları “Kürt Sorunu” diye siyasal alana çekmek, “Kürt Partisi” diye ırk esasına dayalı terör özgürlüğüne geçerlilik istemek, “Türk’üm diyen yaşar” sözüyle Kürt kökenlileri ayırıp kışkırtmak, ayrı bir ulus varmışcasına “geleceğini belirleme” önerisi altında ulusal birliği parçalamak, devleti “zorba-zalim” tanıtmak, halk kitlelerini ayaklandırmayla başlayıp ölüm olaylarıyla süren Nevruz ve saptırılan etkinliklerini coşkuyla kutlayıp selamlamak, bu acı olayları “Kürt halkının dinamizmi” olarak tanımlamak ve “Kürt ulusal sorunu” diye yapay bir sorunla ülkede çalkantı yaratmak; “asimilasyon”, “eritme” ve “dışlama” gibi gerçek dışı anlatımları yinelemek; eşitlik olmadığı kanısını uyandırmak için “Kürtlerin ve Türklerin eşitliğinden” söz etmek ve bu amaçları yeni bir Anayasa isteyip “ulus”u “uluslar”a dönüştürmek; Anayasa ve Siyasi Partiler Yasası’na aykırı eylemlerdendir. Dil, inanç, kültür özgürlüğünü yadsıyıp Anayasa’ya karşın devlet yapısı içinde resmi dil dışında başka dil ve eğitim isteği de böyledir. Yalnız Kürt kökenlileri değil, uyum ve huzur içinde yaşayan değişik kökenlileri de kışkırtan sözler kapatma nedenidir. “Kürtlere okuma ve yazma yasağı” uygulandığı savı gerçek değildir. Gasbedilmiş hiç bir hak yokken bu söylentileri genişleterek yinelemek, devletin terörle mücadelesini “Kürtlere karşı savaş” diye saptırıp yaymak, devleti “halk düşmanı” olarak suçlamak, “Kürdistan” diye yurdu ayırmak, Cumhuriyetin temeli olan ilkeleri yıkmaya uğraşmak, siyasal içerikli, iyi niyetli düşünce açıklaması, çözüm üretimi ve demokratik öneri niteliğinde algılanamaz. “Hükümetin Kürt halkına karşı silah kullandığını, sivil halkın katledildiğini” söyleyerek Cenevre Sözleşmesi’yle savaş hukuku uygulanmasını istemek, savunmayla çelişen ve onu geçersiz kılan sözlü eylemlerdir.
Davalı Parti, iddianamenin içerik yönünden Türkiye’nin imza koyduğu “Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirisi”, “Avrupa Konseyi İnsan Haklarını ve Temel Özgürlüklerini Koruma Sözleşmesi”, “Helsinki Nihai Senedi”, “Paris Şartı” gibi uluslararası sözleşmelere aykırılığını ileri sürmüştür.
Ulusal ve tekil devletin, etnik farklılıklara göre tartışılmasına uluslararası hukuksal belgeler olanak tanımamıştır. Anayasa Mahkemesi bir çok kararında, insan Hakları Evrensel Bildirgesi ile Avrupa insan Hakları Sözleşmesi’ne ve Avrupa Sosyal Haklar Temel Yasası’na yollamada bulunmuştur. İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme kapsamındaki hak ve özgürlükler, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda da güvence altına alınmıştır.
HEP’in kapatma nedeni sayılan dava konusu etkinliklerinin bu sözleşmede belirlenen kurallara da aykırı olduğu kuşkusuzdur. Anılan Sözleşme’nin örgütlenme hak ve özgürlüğüyle ilgili 11. maddesinin ikinci fıkrası aynen şöyledir:
“Bu hakların kullanılması, demokratik bir toplulukta, zaruri tedbirler mahiyetinde olarak milli güvenliği, amme emniyetinin, nizamı muhafazanın, suçun önlen mesinin, sağlığın ve ahlakın veya başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması için ve ancak kanunla tahdide tabi tutulur.
Bu madde, bu hakların kullanılmasında idare, silahlı kuvvetler veya zabıta mensuplarının muhik tahditler koymasına mani değildir.”
HEP, kardeşlik ve birlik istediği görünümü vererek destek aramış, insan haklarından, işçi haklarından ve diğer etnik grupların haklarından söz etmiş ise de gerçekte vatandaşlar arasında ırk esasına dayalı kin ve husumet duyguları yaratmaya çalışmış, Türk Ulusu’nun bütünlüğünü ırka dayalı bir görüşle Türk ve Kürt olarak ikiye ayırıp ayrı devletler kurmayı öngörmüştür. Bu çabalarının ülke ve millet bütünlüğünü yıkmayı amaçladığı açıktır.
HEP, yukarda ilgili bölümlerde açıklandığı üzere insan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme’nin 11. maddesinin ikinci fıkrasıyla 17. maddesinde yer alan kurallarla bağdaşmayacak biçimde çabalarda bulunmuştur.
Sözleşme’nin 17. maddesi aynen şöyledir:
“Bu sözleşme hükümlerinden hiçbiri bir devlete, topluluğa veya ferde, işbu Sözleşmede tanınan hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya mezkûr sözleşmede derpiş edildiğinden daha geniş ölçüde tahditlere tabi tutulmasını istihdaf eden bir faaliyete girişmeye veya harekette bulunmaya matuf herhangi bir hak sağlandığı şeklinde tefsir olunamaz.”
Özellikle, araçları farklı olmakla birlikte HEP”nin amacının teröristlerin amacı ile benzerlik gösterdiği de dikkat çekicidir. HEP, Türkiye Cumhuriyeti topraklan üzerinde yaşayan ayrı dili ve kültürü olan ve özellikle de “Kendi kaderini tayin hakkına sahip, ezilen bir Kürt Halkı’nın varlığını ileri sürmekte bu konuda Atatürk’ün konuşmaları da dayanak gösterilmektedir. Ancak,
Atatürk, konuşmalarında Kurtuluş Savaşı’nın tüm bir ulus birliğine dayandığını, herhangi bir etnik yapılaşmanın söz konusu olmadığını dile getirmiştir. Halkın Emek Partisi’nin savunmalarında üzerinde durulduğu üzere ulusu oluşturan emik gruplardan zaman zaman söz edişi onlara bir ayrıcalık tanınmasını düşündüğü ya da dışladığı anlamına gelmez.
Bu durumda, üzerinde durulması gereken önemli bir konu da, yazılı ve sözlü savunmalarda Kürt Ulusu’nun kendi kaderini tayin hakkının, ileri sürülmesidîr. Öncelikle belirtmek gerekir ki, Türkiye’de tek bir ulus vardır. O da Türk Ulusu’dur. Kürt kökeninden gelen vatandaşlar, diğer etnik kökenden gelen vatandaşlarla “ulus” bütünlüğünü oluşturmuştur. Ayrı bir ulus, ayrı bir halk ya da bir azınlık varmış gibi bölünmeyi amaçlayan öneri, üstelik terörle desteklenip gündemde tutulmaktadır “Kendi kaderini tayin hakkı” yeni bir kavram değildir. Uluslararası hukuk düzeninde devam edegelen bir olgudur. Türk Ulusu, bu konuyu Lozan Barış Andlaşması’yla gündeminden çıkarmıştır. Ülke ve ulus bütünlüğünü koruma hakkı, Lozan Barış Andlaşmasında olduğu gibi bugün de uluslararası hukuk düzeninde geçerlidir.
Nitekim, dayanak gösterilen Helsinki Nihai Senedi’nin ilkeleri arasında;
Devletin egemen eşitliği ve egemenliğin üzerindeki haklara saygı,
Sınırların dokunulmazlığı,
Devletlerin toprak bütünlüğüne saygı,
İçişlerine karışmama, ilkeleri de yer almıştır.
Hukuksal yönden bağlayıcılığı olmayan Paris Şartı’nda da:
“Tüm ilkeler, herbiri diğerleri dikkate alınmak suretiyle yorumlanarak, kayıtsız şartsız ve aynı derecede uygulanır. Bu ilkeler ilişkilerimizin temelini oluşturur.”
……………………….
“Taraf devletlerin bağımsızlığını, egemen eşitliğini ya da toprak bütünlüğünü ihlal eden faaliyetlere karşı demokratik grupları savunmak hususunda işbirliği yapmaya kararlıyız. Dışarıdan yapılan baskı, zora başvurma ve yıkıcılık gibi yasadışı faaliyetler burada söz konusu olan özelliklerdir.”
…………………………..
“Her türlü terörist eylemleri, yöntemleri ve uygulamaları açıkça suç olarak kınıyor ve bunların ikili olduğu kadar çok taraflı işbirliği ile ortadan kaldırılması için çalışmaya kararlı olduğumuzu ifade ediyoruz.”
……………………………..
“Taraf devletler, halkın iradesiyle özgürce kurulmuş olan demokratik düzeni, kendi yasaları uyarınca ve yüklendikleri uluslararası insan hakları görevleri ve uluslararası taahhütleri uyarınca, bu düzeni ya da başka bir taraf devletin düzenini yıkmayı amaçlayan terörizm ya da şiddete başvuran ya da terörizmden veya şiddetten vazgeçmeyi reddeden kişilerin, grupların ve teşkilatların faaliyetlerine karşı savunmak ve korumak sorumluluğunu taşıdıklarını kabul ederler.” kuralları da yer almaktadır.
O halde devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez tümlüğünü bozmaya yönelik girişimlere olanak vermeyen Helsinki Nihai Senedi ile Paris Şartı’nın dayanak gösterilmesi bu belgelerin hukuksal niteliklerinin içerik tümlüğü ile amaçlarının gözardı edilmesi doğru değildir.
Görülmektedir ki, Türkiye Cumhuriyeti’nin de taraf olduğu “Yeni Bir Avrupa için Paris Şartı”, ırkçılığı, etnik düşmanlığı ve terörizmi kınamış, ülke bütünlüğünü ve demokratik düzeni yıkmayı amaçlayan hareketlere girişen kişi, grup ve örgütlere karşı koruma ve kollama sorumluluğunu uluslararası bir çağrı olarak kabul etmiştir. Devleti yıkmaya yönelik faaliyetlerin demokratik haklar kapsamında ve bir özgürlük olarak değerlendirilmesi olanaksızdır. Demokrasi, hak ve özgürlüklerin güvenceye bağlandığı, demokratik işlerliğin her alanda yaşandığı, çoğulcu, katılımcı bir kurallar ve kurumlar düzenidir. Her türlü baskı, adaletsizlik, sömürü ve kargaşaya karşı olup toplumsal barışı ve refahı amaçlar. Demokratik istemler, demokratik yol ve yöntemlerle açıklanır. Ayaklanmaya, silahla sonuç almaya yönelik faaliyetlerle, ırk ayrımcılığı bu kapsamda düşünülemez. Kışkırtma, kavga, kargaşa, yaralayıp öldürme, yakma-yıkma, gözdağı ve devlete karşı silahlı eylemlerle demokratik çözüm isteklerini bağdaştırmak olanaksızdır. Demokrasiden söz ederek demokrasiyi ortadan kaldırma, barış içinde yaşayan ulusu acıyla izlenen olaylarla bölme çabaları, dış destekli sınır olaylarıyla da ülkeyi parçalama boyutunda sürmektedir. Demokrasiyle bağdaşmayan eylemlerle kışkırtma çabalarındaki HEP sorumlularının sık sık yineledikleri konuların gerçek dışı savlara dayanması; suçlama ve saldırı ağırlığıyla kışkırtıcı içeriği, teröre hoşgörü yanında terörü haklı bulma ve hızlandırma niteliğindedir.
Demokrasilerde, ırk ayrımcılığı, bir siyasal partinin ve Milletvekilinin dayanağı, amacı ve ereği olamaz. Irk ayrımcılığının aracı durumuna düşen partinin varlığını sürdürmesi yasalar karşısında olanaksızdır. Devletin ülkesi ve ulusuyla birlikte bütünlüğünü koruması en doğal hakkı olup, kamu düzenini ve insan haklarını koruma yönünden de savsaklanmayacak görevidir.
Burada üzerinde özenle durulması gereken bir diğer husus; ülkedeki etnik farklılıkların ve bunların dil ve kültürünün yasaklanması değildir. Çeşitli kökenden gelen yurttaşlarımız kendi dil ve kültürüne sahip bulunmakta, onları geliştirmektedir. Günlük yaşamda bu açıkça görülmekte, ülke ve ulus bütünlüğü içinde onurlu yerini almakta ve saygı görmektedir. Bin yıldır birlikte yaşamış tarihi, dini, gelenek ve görenekleri aynı olan, birbirinden ayrılması ve koparılması olanaksız kültürleri güçlü biçimde ulusal kültürde yerini alan bir topluluğun bireyleri arasında ayrılığı gerektirecek düzeyde kültür ayrılığı olduğunu ileri sürmek ve ortak ulusal kültürü yadsıyıp dışlamak gerçeklerle bağdaşmaz. Kürt kökenli Türk yurttaşı ile başka kökenli Türk yurttaşı arasında temel hak ve özgürlüklerden yararlanma açısından hiçbir fark yoktur. Türk vatandaşlığı, ayrımları önleyen ve herkesi insan hak ve özgürlüklerde birleştiren bir kurumdur. “Kürtlerin kültürel ve ulusal hakları” sözleri azınlık yaratmaya ve buna bağlı olarak somut ayrılıkları gündeme getirmeye yöneliktir. Kürt kökenli yurttaşların dillerini, gelenek ve göreneklerini özel yaşamlarında sürdürmelerine hiçbir engel yoktur. Davalı Parti’nin amacının Devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğünü yıkarak devlet yapısını değiştirmek ve ırk esasına dayanan oluşumları gerçekleştirmek olduğu anlaşılmaktadır. Buna Anayasa olur vermemektedir. Türkçe’nin çeşitli etnik soydan gelen vatandaşlar arasında resmi dil olması yanında ortak iletişim aracı, kültür ve eğitim dili olduğu, bu olgunun tarihi ve sosyolojik gerçeklere dayandığı gözardı edilmemelidir.
Yukarıda belirtildiği gibi, yasaklanan, farklılıkların açıklanması değil, bunların Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde olmayan azınlıklara özendirerek, zorla azınlık yaratmaya çalışarak ulus bütünlüğünün bozulması ve buna dayalı yeni bir devlet düzeni kurma amacını gütmektir. Bunun hiçbir ulusal ve bireysel yaran yoktur, istekler, insan haklarına dayalı vatandaşlık hakları ile ilgili değildir, istenilen kültürel haklar da, etnik bir grup haklarının üstünde ulusal varlığının temeli olarak ileri sürülmekte ve ulusal özgürlük olarak ortaya konmaktadır. Oysa, haklar ve özgürlükler yönünden yurttaşlar arasında ayrım ve bir yurttaşa eksik ya da fazla verilen bir hak yoktur.
Siyasi partileri kapatma diğer çağdaş demokratik ülkelerde de vardır. Anayasanın temel ilkesi, hak ve özgürlükleriyle, çoğulculuğun korunması için Anayasal hakları yok edecek bir siyasi rejini kurulmasının önlenmesidir. Demokratik toplum düzeninde, siyasi parti faaliyetlerinin güvence altına alınması, Anayasa’ya uygun kurulan ve faaliyet gösteren siyasi partilerin Anayasa’ya dayalı hukuk devletinin sağladığı tüm hak ve ayrıcalıklarından faydalanmaları anlamına gelir. Siyasî partiler Anayasa’da değiştirilmesi yasaklanan uluslararası üstün hukuk kurallarına da uygun olan devletin tekliği, ülkenin bütünlüğü ile ulusun birliğini değiştirmeyi amaçlayan çalışmalarda bulunamazlar. Bunların siyasal tercih kapsamına alınması olanağı yoktur. Anayasa’nın 81. maddesi uyarınca bu konuda and içmiş milletvekillerinin de bu yasakla bağımlı oldukları tartışılamaz. Anayasa’nın 84. maddesindeki yaptırımın dayanağı budur. Siyasi partiler ve milletvekilleri devletin temel ilkelerine karşı olamaz.
Etnik grupların kültürel kimliklerinin korunması ve gelişmesine bağlı haklar, Uluslararası Avrupa hukuk düzeninde demokratik toplum düzenine aykırı siyasal kimliğe bağlı ulusal haklara dönüştürülmemesi kaydına bağlanmıştır. Yine ırka dayalı milliyetçilikler ve uluslaşmalar Avrupa hukuk düzeninde reddedilmiştir.
Federal Almanya Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi de Federal Cumhuriyetin varlığını tehlikeye atan veya temel demokratik düzeni yok etmeye yönelik faaliyetlerde bulunan siyasal partileri kapatma ve benzer örgütlerin kurulmasını engelleme yetkisine sahiptir.
Fransız Anayasa Konseyi Korsika’ya özel statü tanıyan Yaşatan iptali ile ilgili kararında bütün Fransız vatandaşlarından oluşan “Fransız Halkı” kavramının değiştirilmesine olanak vermemiş, hatta “Fransız Halkının mütemmim cüzü (tamamlayıcısı) olan “Korsika Halkı” kavramını reddederek, söylenmesi gereken şeyin “kanunen bölünmesi mümkün olmayan Fransız Halkı” olduğunu vurgulamıştır.
Kararın VII. Bölümünde yer alan GEREKÇE’den başlayarak yapılan açıklamalar, sav ve savunmalar bir arada gözetilerek yapılan değerlendirmede;
Kararın VII. B, 3. a. (ff) ve (gg) bendlerinde yer alan kanıtlar için 2820 sayılı Yasa’nın 101. maddesinin (d) bendinde belirtilen koşulların yerine getirilmediği görülmüştür.
Bu kanıtların bir bölümü bu davanın açıklanmasından (3.7.1992) sonraki günlerde gerçekleştiği ileri sürülen olaylara ilişkindir. Bunların davada kanıt olarak değerlendirilmesi öncelikle 2820 sayılı Yasa’nın 98. ve 2949 sayılı Yaşatan 33. ve CMUK’un 257. maddeleri karşısında olanaksızdır.
Bu nedenlerle söz konusu kanıtlar dikkate alınmıştır.
Böylece, Halkın Emek Partisi’nin eski Genel Başkanları Fehmi IŞIKLAR ile Ferudun YAZAR, eski Genel Başkanvekili ve Genel Sekreteri Ahmet KARATAŞ ile Genel Sekreter İbrahim AKSOY tarafından aynı amaca yönelik olarak; düzenlenen toplantılarda yapılan konuşmalarla, imzalanan bildiri ve gazetelerde çıkan yazılarda geçen kimi sözlerin, kararın ilgili bölümlerinde yer alan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın iddianamesi ve Esas Hakkındaki Görüşü’nde belirlendiği üzere Anayasa ve Siyasi Partiler Yasası’na aykırılık oluşturduğu saptanmıştır.
Şöyle ki:
a) Türkiye Cumhuriyeti’nde sadece Türklerin varlığı kabul edilip diğer bütün etnik yapıların reddedildiği, “baskıcı otoriter bir asimilasyon” uygulandığı; resmî ideolojinin iflas ettiği; Kürt halkının dinamizminin yükseldiği; Türk Halkı ile Kürt Halkı’nın eşitliğine dayanan bir düzenin kurulmasının gerektiği, Kürt halkının özgürlük mücadelesi verdiği;
Terör örgütüne karşı alınan yasal önlemlerin ve uygulamaların uluslararası bir savaş ve bu savaşın taraflarından birinin PKK terör örgütü olduğu;
Bu örgüte mensup teröristlerin özgürlük savaşçısı gerillalar oldukları ve haklarında uluslararası savaş hukukunun uygulanması gerektiği ancak Türk Hükümeti’nin bu kurallara kati surette uymadığı,
TC ordusu ve güvenlik kuvvetlerinin Kürt gerillalardan çok onlara kaynaklık eden Kürt halk yığınlarını fiziki olarak ve büyük kitleler halinde yok etme peşin de oldukları,
Kürt halkının uluslararası anlaşmalardan doğan biç bir ulusal hakkı kullanamadığı; Doğu sorununun ekonomik değil Kürt Halkının ulusal sorunu olduğu üzerinde durularak emik grupları ulus olarak gösterip ısrarla ayrımın işlediği ve “idari federasyon” adı verilen modelden başlayıp Kürtlerin kendi kaderlerini tayin hakkını kullanmalarına varan bir süreç içerisinde Kürtlerin, Anayasa’ca benimsenmiş ulus bütünlüğünden ayrılmaları ve ayrı bir Kürt Ulusu’nun oluşturulmasıyla bu amaçla kaderlerini belirleme esasının benimsendiği görülmektedir.
Oysa, tarihsel bir gerçeğin ifadesi olan “Türk Ulusu” bütünlüğü olgusunun ortadan kaldırılması sonucunu doğuracak ırkçılığa dayanan ayrılıklar ve Türk vatandaşlığı niteliğini değiştiren iddialar ileri sürülemez. Aksine davranış, 2820 sayılı Yasa’nın 78. maddesinin (a) bendine aykırılık oluşturmuştur.
İlk kez “İçlerine sine sine içinde yer alabilecekleri, bizim” diyebilecekleri bir partinin doğduğunu, partinin en çok ezilen, sömürülen, baskı altında tutulan ve zulme uğrayan halk Kürtler ise onların da partisi olduklarını, bundan onur duydukla rını, gerçekte ekonomik ve etnik özelliklerinden dolayı en fazla ezilenlerin Kürt halkı olduğunu, Türkiye’deki bütün emik yapılan da halk olarak gösterip onların da partisi olduklarını söylemişlerdir. Böylece Türk Ulusu içinde yeralan vatandaşların değil, etnik grupların kendi görüşleriyle yaratılan ayrı halkların (ulusların) eşitliğine dayalı bir düzen arayışını ortaya koymak suretiyle ırk esasına dayanılmış ve Siyasi Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (b) bendine aykırı davranılmıştır.
Halkların eşitliğine dayalı bir düzen istenilmesi, Kemalist çizgilerin yıkılıp aşılması, Türkiye’de bugüne kadar uygulanan üniter devletin sorunları çözmediği, bu nedenle merkeziyetçi devlet sisteminin otonom bölgeler veya federasyon yahut idari federasyon biçiminde değişmesi gerektiği, bu durumda o bölgenin yönetim biçimi nin, kullanılacak dilin, yapılacak yayınların o yerde belirleneceği, vergilerin toplandığı yerde harcanacağı, ancak bir kısmının devlete gönderileceğinin söylendiği, bununla da, 2820 sayılı Yasa’nın 78/b ve 80. maddelerine aykırı olarak Devletin tekliği ilkesinin değiştirilmesi amacının güdüldüğü açıkça anlaşılmıştır.
Türk ile Kürt’ü omuz omuza birleştirip demokrasi mücadelesi verme gibi bir görevlerinin olduğu; Nevruz’un Kürt halkının özgürlük bayramı olup direnme ruhunu, mücadele geleneğini simgeleyerek yeniden doğuşu dile getirdiğini; HEP’nin Kürt, Arap, Çerkez, Laz, Arnavut, Pomak gibi, ezilen sömürülen, baskı altında tutulanların partisi olduğunu, Kürt halkının yıllardan beri insanlık haklarını kullanamadığını; Kürt, Türk ve diğer bütün azınlık halklarının ortak sesi olduklarım Kürt sorunu’nun baştan beri var olduğunu; Cumhuriyetin Türk ve Kürt halkları tarafından birlikte kurulmuş olmasına karşın daha sonra Kürt halkının tamamen dışlandığını, ifade etmek suretiyle, Siyasi Partiler Yasası’nın 81. maddesinin (a) bendine aykırı biçimde T.C. ülkesi üzerinde dil ve ırk ayrılığına dayanan azınlıklar bulunduğu ileri sürülmüştür.
Kürt halkının özgürlük tutkusundan hiç bir zaman vazgeçmediği, kültürünü ve ulusal değerlerini hep ayakta tutmasını bildiği, Kürtlere okumanın, yazmanın, Kürt kültürünü araştırmanın, yasak olduğu, Kürt halkının kendi ulusal ve kültürel kimliğini korumak ve geliştirmek istemesine karşın inkarcı politikalarla Kürtlerin eritilmek istendiği; Kürt sorununun çözümü için öncelikle Kürt halkının kendi ulusal ve kültürel kimliğini ifade edebilmesinin önündeki engellerin kaldırılmasının gerekti ği; yeniden yapılacak bir Anayasa’da Kürtlerin dil, inanç ve kültür özgürlükleriyle Kürtçe eğitimi, öğrenimi ve diğer haklarını kullanmalarına olanak verecek yeni yasal düzenlemelerin topluma ve devlete benimsetilmesi gerektiği; etnik kökeni, dili ve kültürü farklı da olsa, tüm insanların kendilerini, kendi dil ve kültürleriyle ifade edebilecekleri, belirtilmek suretiyle de Türk dili ve kültüründen başka bir dili ve kültürü korumak, geliştirmek yoluyla azınlık yaratılarak ulus bütünlüğünün bozulması amacı güdülmüş ve 2820 sayılı Yasa’nın 81. maddesinin (b) bendine aykırı davranılmıştır.
Halkın Emek Partisi’nin Türk Ulusu’nu ırk esasına dayalı olarak “Türk ve Kürt Ulusları” biçiminde ikiye böldüğü, böylece Kürt kökenli yurttaşları gerçek dışı biçimde “ezilen bir ulus” olarak nitelendirerek, devlete karşı kışkırtarak zulme karşı özgürlük mücadelesi veriyor gösterdiği, “kendi kaderini tayin hakkının tanınması” önerisiyle ve öbür çalışmalarıyla da Anayasa’ya ve Siyasi Partiler Yasası’na aykırı olarak bölücülük yaptığı anlaşılmıştır.
2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın Dördüncü Kısmı’nda yer alan yasaklara aykırı davranılmasının yaptırımı, aynı Yasa’nın 101. maddesinin (b) bendiyle belirlenmiştir.
Buna göre davalı Halkın Emek Partisi’nin kapatılmasına karar verilmesi gerekmektedir.
Yılmaz ALİEFENDİOĞLU bu görüşe katılmamıştır.
Kapatma Kararının Sonuçları
Eylem ve sözleriyle Parti’nin kapatılmasına neden olan davalı Siyasi Parti’nin eski Genel Başkanları Fehmi IŞIKLAR ile Feridun YAZAR, eski Genel Başkanvekili ve Genel Sekreteri Ahmet KARATAŞ ile eski Genel Sekreter İbrahim AKSOY’dur.
Anayasa’nın 84. maddesinin son fıkrasında aynen şöyle denilmektedir:
“Anayasa Mahkemesi’nin kararında partinin kapatılmasına eylem ve sözleri ile sebebiyet verdiği belirtilen milletvekilinin üyeliği ile temelli olarak kapatılan siyasi partinin, kapatılmasına ilişkin davanın açıldığı tarihte, parti üyesi olan diğer milletvekillerinin üyeliği, kapatma kararının Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na tebliğ edildiği tarihte sona erer”
Bu yaptırım, Anayasa’nın 81. maddesi uyarınca Devletin varlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü koruyacağına and içen milletvekillerini, Anayasa’nın değiştirilmeyecek kuralları arasında bulunan dava konusu konularda çok dikkatli olmaya çağırmaktadır. Kararda bu konuya yer verilmesi, sözleri ve eylemleriyle Parti’nin kapatılmasına neden olanlardan Fehmi IŞIKLAR’ın milletvekili bulunması karşısında, ilgili ve yetkili TBMM’nin Anayasa gereği durumdan bilgi edinmesini sağlamaya yöneliktir. Anayasa’nın 84. maddesinin birinci fıkrasındaki “üyeliğin düşmesi” ile üçüncü fıkrasındaki “üyeliğin sona ermesi” birbirinden ayrı durumlardır. Düşme kararını TBMM verir. Anayasa Mahkemesi böyle bir karar veremez. Ancak, bir siyasal parti kapatılınca, sözleri ve eylemleriyle buna neden olan milletvekilinin üyeliği, Anayasa Mahkemesi’nin partiyi kapatma kararını TBMM’ne tebliğ etmesiyle kendiliğinden sona erer. Bunun için Anayasa Mahkemesi’nin ya da TBMM’nin ayrı bir kararına ve işlemine gerek yoktur. Anayasa Mahkemesi’nin açıklayıcı belirlemesi, karar tümlüğünün, doğal sonucudur.
Anayasa Mahkemesi, Anayasa maddelerini hukuksal yönden irdeler, eleştirir ama ona uyar ve onu uygular. Yürürlükteki Anayasa kuralını savsaklayamaz. Birini öbürüne yeğleyerek maddeleri sıralayıp seçemez. Kurallar dizininde Anayasa Maddelerinin önceliği-sonralığı değil, olayı ilgilendirenin uygulanması söz konusudur. Anayasa maddelerinin birbirine karşılığı, tersliği ve çelişkisi düşünülemez. Hukuk devleti yönünden somutlaşan sonuç, Anayasa’nın amacı ve gereğidir.
VIII. SONUÇ:
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 3.7.1992 günlü, SP.31.Hz.1992/59 sayılı iddianamesi’nde Halkın Emek Partisi’nin, Anayasa’nın Başlangıç’ına ve 2., 3., 14., 68. maddeleriyle 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 78., 80. ve 81. maddelerine aykırı olarak, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı amaçladığı ve Yasa’ya aykırı siyasi faaliyetlerin mihrakı olduğu savıyla Siyasi Partiler Yasası’nın l0l/b ve 103. maddeleri gereğince kapatılmasına karar verilmesi istenmekle gereği düşünüldü:
Davalı Siyasi Parti’nin 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 103. maddesi gereğince kapatılması isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
Halkın Emek Partisi’nin faaliyetlerinin Anayasa ile 2820 sayılı Siyasi Parti ler Yasası’na aykırı olduğuna ve 2820 sayılı Yasa’nın 101. maddesinin (b) bendi uyarınca davalı Parti’nin KAPATILMASINA, Yılmaz ALİEFENDİOĞLU’nun karşıoyu ve OYÇOKLUĞUYLA,
Anayasa’nın 84. maddesi gereğince:
Eylemleri ve sözleriyle Parti’nin kapatılmasına neden olan Fehmi IŞIKLAR, Feridun YAZAR, Ahmet KARATAŞ ve İbrahim AKSOY’dan halen Milletvekili bulunanlarla, kapatma davasının açıldığı 3.7.1992 gününde Parti üyesi diğer milletvekillerinin milletvekilliklerinin de, kapatma kararının TBMM Başkanlığı’na tebliğ edildiği tarihte sona ereceğine, Yılmaz ALİEFENDİOĞLU’nun “Bu maddenin uygulamaya ilişkin bulunduğu ve bu konuda bir karar verilmesine yer olmadığı”; Mustafa GÖNÜL’ün ise “Cezaların kişiselliği ilkesiyle bağdaşmaması nedeniyle Parti üyesi olan diğer milletvekillerinin üyeliklerinin sona ermeyeceği” yolundaki karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA,
Davalı Parti’nin tüm mallarının 2820 sayılı Yasa’nın 107. maddesi uyarınca Hazine’ye geçmesine, OYBİRLiĞİYLE,
Gereğinin yerine getirilmesi için karar örneğinin, Milletvekilleri yönünden TBMM Başkanlığı’na, yasal işlemler yönünden, 2820 sayılı Yasa’nın 107. maddesine göre Başbakanlığa ve ayrıca Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesine, OYBİRLİĞİYLE,
14.7.1993 gününde karar yerildi.
Başkan
Yekta Güngör ÖZDEN
Başkanvekili
Güven DİNÇER
Üye
Yılmaz ALİEFENDİOĞLU
Üye
Mustafa GÖNÜL
Üye
Oğuz AKDOĞANLI
Üye
İhsan PEKEL
Üye
Selçuk TÜZÜN
Üye
Ahmet N. SEZER
Üye
Haşim KILIÇ
Üye
Mustafa BUMİN
Üye
Sacit ADALI
KARŞIOY YAZISI
Esas Sayısı : 1992/1 (Siyasi Parti Kapatma)
Karar Sayısı : 1993/1
GENEL AÇIKLAMA:
Bir ülkedeki bireylerin siyasal Örgütlenmesi sonucunda oluşan Devlet’in, en önemli amacı o ülkedeki insanların huzur ve mutluluğunu, refah ve güvenliğini sağlamaktır. Başka bir deyişle Devlet, toplum ve birey içindir. Anayasamız, Başlangıç’ında “. . . her Türk vatandaşının bu Anayasadaki temel hak ve hürriyetlerden eşitlik ve sosyal adalet gereklerince yararlanarak milli kültür, medeniyet ve hukuk düzeni içinde onurlu bir hayat sürdürme ve maddi ve manevi varlığını bu yönde geliştirme hak ve yetkisine doğuştan sahip olduğu. . . “ndan söz ederek bu hususu açıklamış; 2. maddesinde Cumhuriyeti, insan haklarına saygılı, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti nitelikleriyle belirlemiş; 5. maddesinde de “Devletin temel amaç ve görevleri, Türk Milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, Cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartlaRI hazırlamaya çalışmaktır.” kuralını getirerek, Devletin temel amaç ve görevinin, Türk Milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, Cumhuriyeti ve demokrasiyi korumanın yanında kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlayıp, kişinin temel hak ve özgürlüklerini sınırlayan engelleri kaldırmak olduğunu açıkça hükme bağlamıştır. Anayasa, böylece, devlet yetkilileri ile kişilerin refah, huzur ve mutluluğuyla doğrudan ilgili olan temel hak ve özgürlükler arasında hassas bir denge kurulmasını öngörmüştür. Devletin, ulusun bağımsızlığını, ülke bütünlüğünü, cumhuriyet ve demokrasiyi koruma işlevlerini yerine getirirken de, gerçekte kişilerin ve toplumun huzur ve mutluluğunu sağlamak amacını güttüğü kuşkusuzdur.
Anayasaların, temel hak ve özgürlükleri koruyan şemsiyeleri üst norm niteliğindeki kurallarla oluşur. Ancak bu şemsiyeyi, genel hukuk kurallarını özel durumlara uygulayarak (somutlaştırarak), getirdiği yorumlarla onlara ruh ve anlam kazandırarak kullanacak olan yargı yerleridir. Kuralın sözlü anlatımından çok, onun mahkemelerce anlaşılma biçimi önemlidir. Özellikle Anayasa Mahkemesi, Anayasa ilkelerini yorumlarken, insan hak ve Özgürlüklerinin eriştiği çağdaş anlayışı ve insan haklarına saygıyı sürekli göz önünde tutmak, Anayasanın öngördüğü devlet yetkileriyle temel hak ve özgürlükler arasındaki dengenin korunmasına özen göstermek durumundadır. Anayasa Mahkemesinin bir görevi de, Anayasadaki kavramlara, yaşamın değişen koşullarına uygun içerik kazandırmaktır.
KARŞI OY GEREKÇESİ :
Yukarıdaki genel açıklamanın ışığında karşıoyumuz aşağıya çıkarılmıştır.
Geçici 15. Madde Yönünden:
Türkiye Cumhuriyeti Anayasanın temel esprisi, Başlangıç’ta belirtildiği gibi, ulus iradesinin mutlak üstünlüğü, egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Ulusuna ait olması ve bunu ulus adına kullanmaya yetkili kılınan hiçbir kişi ve kuruluşun bu Anayasada gösterilen hürriyetçi demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenmiş hukuk düzeni dışına çıkamamasıdır.
Bu fıkradan anlaşıldığı üzere ulusal iradenin mutlak üstünlüğü egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Ulusuna ait olmasını ve Türk Ulusu adına egemenliği kullanan kişi ve organların, bu Anayasada gösterilen hürriyetçi demokrasi ve bu demokrasinin bağlı olduğu hukuk düzeninin içinde kalmalarını gerektirir. Bu fıkra, aynı zamanda Türk Milleti adına egemenliği kullanan kişi ve organların Anayasal yetki alanlarını belirler. Bu alan, “Anayasada gösterilen özgürlükçü demokrasi ve bu demokrasinin, bağlı olduğu hukuk düzenidir.” Bu kural, Anayasanın ikinci maddesinde belirtildiği biçimde, “Devletin” dayandığı temel ilkelerden birisidir.
Bir döneme ait kimi yasama işlemlerinin Anayasal denetimin dışında kalması ve bu denetim yasağına zamanla bir sınır getirilmemesi, Cumhuriyetin hukuk devleti olma niteliğini zedeler ve Anayasada gösterilen hürriyetçi demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenen hukuk düzeninin dışına çıkılması sonucunu doğurur.
Anayasanın 2. maddesinde, “Hukuk Devleti”; Cumhuriyetin nitelikleri arasında sayılmıştır. Anayasa’nın 2. maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri, Anayasanın 4. maddesinde sayılan değiştirilemeyen, değiştirilmesi teklif edilemeyen hükümler arasında yer almıştır. Böylece Anayasa’nın, kendilerine değişmezlik özelliği tanıdığı, 1., 2. ve 3. maddeleri, Anayasa’nın öteki kurallarına göre “üst norm” niteliğindedir. Bir dönemde çıkarılan yasama işlemleri yönünden de olsa, Anayasal yargı denetimine yer vermeyen, üstelik bu denetimsizliğe zamanla bir sınırlama getirmeden, Anayasanın geçici maddesini temel kural kabul ederek yapılan uygulama Cumhuriyetin hukuk devleti niteliği ile bağdaşmaz. Kaldı ki, bu dönemde çıkarılan yasama işlemleri küçümsenmiyecek bir sayıya ulaşmıştır.
Anayasa’nın 11. maddesinde, Anayasanın üstünlüğü, “kanunlar Anayasaya aykırı olamaz.” biçimindeki bir kuralla belirlenmiş, 148. maddeye göre ise, Anayasa Mahkemesi yasaların KHK’lerin ve TBMM İç tüzüğünün Anayasaya uygunluğunu denetlemekle görevlendirilmiştir.
Anayasa’nın Geçici 15. maddesinde, 12 Eylül 1980 tarihinden ilçe genel secim sonucunda toplanacak TBMM Başkanlık Divanı oluşturuluncaya kadar geçecek süre (12.9.1980-6.12.1983) içinde çıkarılan yasaların, KHK’ler ile 2324 sayılı Anayasa Düzeni Hakkında Kanun uyarınca alınan karar ve tasarruflarının Anayasaya aykırılığı iddia edilemez, denilmektedir. Bu dönem içerisinde 669 yasa, 90 adet KHK ve 2324 sayılı yasa uyarınca 76 adet Milli Güvenlik Konseyi karan ve 3 adet Milli Güvenlik Konseyi bildirisi olmak üzere toplam 838 yasama işlemi çıkarılmıştır.
Geçici 15. madde, Anayasanın yukarıda sözü edilen temel maddeleriyle çatışmaktadır. Bu geçici maddenin, sürekli bir kural olarak kabulü durumunda, Anayasanın öngördüğü hukuk devleti, Anayasanın üstünlüğü ve Anayasal denetimle ilgili temel kurallar, bu dönemde çıkan yasalar ve KHK’ler yönünden, işlerliği kaybetmekte, söz konusu yasama işlemleri “hürriyetçi demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenmiş hukuk düzenin” dışında kalmaktadır.
Geçici bir maddenin, Anayasanın temel kurallarım süresiz işlemez hale getirmesi Anayasal sistemle bağdaşmıyacağı gibi, maddenin geçicilik özelliğine de uygun düşmez. Doğaldır ki, geçici maddenin hükmü de geçici olmalıdır.
Öte yandan Anayasa’nın 138. maddesi, hakimleri, önce Anayasa, yasaya ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre karar vermekle görevli kılmıştır. Geçici maddeye süreklilik kazandırılır ve bu maddeyle bir dönemde çıkarılan yasama işlemlerinin Anayasaya uygunluk denetimi önlenir ise, hakim Anayasaya ve vicdani kanısına göre nasıl karar verecektir’ Hakim, Anayasaya aykırı olduğuna inandığı ya da aykırılık savını ciddi bulduğu bir yasayı uygulamak durumunda kalırsa kararını Anayasaya ve hukuka uygun biçimde vicdani kanaatine göre vermiş sayılabilecek midir’ Bu durumda, Anayasa’nın temel kuralları bir yana bırakılmış, Anayasanın geçici 15. maddesinin anayasal denetimi yasaklıyan kuralına öncelik tanınmış olur. Anayasa geçici bir maddesiyle, bir dönemde çıkan yasama işlemleri yönünden kendisim yok kabul edemez. Anayasanın uygulanmasını önleyen geçici maddenin, ancak, geçici bir süre için askeri yönetimden özgürlükçü demokrasiye ve bunun icaplarıyla belirlenmiş hukuk düzenine geçişte uyun) sağlama amacıyla getirilmiş bir kural olarak kabulü, nitelikleri Anayasanın 2. maddesinde belirlenen Türkiye Cumhuriyetinin, hukuk devleti olması koşulunun gereğidir. Kaldı ki, Anayasa Başlangıç sekizinci fıkrada, “Her Türk vatandaşının, bu Anayasadaki temel hak ve hürriyetlerden eşitlik ve sosyal adalet gereklerince yararlanarak milli kültür, medeniyet ve hukuk düzeni içinde onurlu bir hayat sürdürme ve manevi varlığını bu yönde geliştirme hak ve yetkisine üoğuştan sahip olduğu;” belirtilmiş iken, haklarında bu dönemde çıkan yasa ve KHK’lerin uygulanması söz konusu olan vatandaşlar, Anayasal güvenceden ve doğuştan sahip oldukları maddi ve manevi varlıklarını Anayasal düzen içinde geliştirmekten, sırf geçici madde nedeniyle, yoksul kılınmış olurlar. Geçici maddenin getirdiği yasağın, 12 Eylül 1980’den TBMM Başkanlık Divanının oluşturulduğu 6.12.1983 tarihine kadar ki süre için geçerli olduğu kabul edilirse, madde geçiciliğine uygun anayasal bir anlam kazanır. Geçici maddenin ve getirdiği yasağın, sürekli bir kural niteliğinde anlaşılması, geçici hükmün, Anayasanın kimi temel kurallarının önüne geçmesi sonucunu doğurur. Bu dunun. Anayasaya dayalı demokratik hukuk devleti niteliğiyle bağdaşmadığı gibi, Anayasanın sözüne ve özüne de uygun düşmez.
Öte yandan, sadece söze bakıp, Anayasanın geçici 15. maddesine süreklilik kazandıracak biçimde yapılacak yorum, Anayasanın yürürlüğe girişiyle ilgili 177. maddesiyle de bağdaşmaz. Çünkü, böyle bir yorum, Anayasanın, sözü geçen dönemde çıkan yasa ve KHK’ler yönünden hiç bir zaman yürürlüğe girmemesine neden olacaktır. Halbuki Geçici 15. madde, Anayasanın 177. maddesinde sayılan istisnalar arasında yer almamıştır. Ayrıca, bu maddenin (e) fıkrasında, “… mevcut kanunların Anayasaya aykırı olmayan hükümleri ve doğrudan Anayasa hükümleri, Anayasanın 11. maddeleri gereğince uygulanır.” denilmekle, Anayasa, yasaların, Anayasanın yayımlandığı tarihteki durumlarına göre değerlendirilmesini, Anayasaya aykırı görülen hükümler yerine, Anayasa kurallarının doğrudan uygulanmasını Anayasanın üstünlüğü ilkesinin gereği saymıştır. Böylece, Anayasanın yürürlüğe girmesiyle ilgili 177. maddesi de, geçici 15. maddenin getirdiği Anayasal denetim yasağının TBMM Başkanlık Divanı’nın oluşturduğu 6.12,1983 dönemiyle sınırlı olması gerekliliğini ortaya koymaktadır.
Her ne kadar, Geçici 3. maddede “2324 sayılı Anayasa Düzeni Hakkında Kanun’un TBMM toplanıp Başkanlık Divanı oluşuncaya kadar yürürlükte kalacağının belirtilmesine karşın, Geçici 15. maddenin, bu tür bir açıklık içermemesi karşısında uygulanmasının geçici bir süreyle bağlı tutulamıyacağı ileri sürülebilirse de, bu görüş öncelikle maddenin geçiciliğiyle bağdaşmaz. Kaldı ki, yürürlüğe girişiyle ilgili 177. maddede bu yönde ayrık kural bulunmamaktadır. Bu durum Anayasada kurallar arasındaki çelişkiyi gösterir. Çelişkili kuralları esas alıp, temel kuralları bir yana iten görüş, kanunca, Anayasanın temel esprisiyle bağdaşmaz, iyi bir sistematiğe dayanmayan 1982 Anayasasında, sistematik (bütün içinde aldığı yere göre) ve gramatik (yazılışa göre) yoruma gidilerek amaçsal (teleolojik) yorumun bir yana bırakılması hatalı sonuçlar doğurabilir.
Yukarıda açıklanan nedenlerle, geçici 15. maddedeki “Anayasaya aykırılığın iddia edilemiyeceğine” ilişkin kuralın 6.12.1983 tarihine kadar geçerli olduğunu düşünmekteyim.
Anayasa Mahkemesi, bu konuda değişik kararlar vermiş olmakla beraber, kimi kararlarında, 1961 Anayasasının geçici 4. maddesine karşın, işin esasına girerek,
Anayasaya aykırı kuralın ihmal edilmesi gerektiği sonucuna varmıştır, özellikle, ispat haklarıyla ilgili 6.5.1982 günlü, E.19S1/8, K.1982/3 sayılı kararında “Yasakoyucunun, geçici 7. maddesindeki buyruğu yerine getirmemesi ve Türk Ceza Kanunu’nun 481. maddesindeki anayasaya aykırılığı giderecek yasayı çıkarmaması ve iptal ile itiraz yollarının da geçici 4. maddenin üçüncü fıkrasına göre tıkanmış olması karşısında, kısıtlı kalan anayasal ispat hakkının bu içeriği ile uygulanmasının sürüp gitmesi artık düşünülemiyeceğinden, mahkemelerce, Anayasanın üstünlüğü ve bağlayıcı niteliğini açıklayan 8. maddenin ikinci fıkrasına dayanarak, 481. maddenin birinci fıkrasındaki ispat hakkını sınırlayıcı hükümlerin bir yana bırakılması ve kurallar kademesinde en üst düzeyde bulunan Anayasanın 34. maddesindeki hükmün doğrudan uygulanması gerekmektedir.” denilerek bu görüş çok açık biçimde ifade edilmiştir.
Anayasaya uygunluğu sağlamakla görevli Anayasa Mahkemesi’nin işlevi, anayasal yargıdaki tıkanıklığı aşmayı, Anayasanın temel hak ve özgürlükleri koruyan bir çok maddesinin uygulanamaz hale gelmesine neden olan Geçici 15. maddenin yarattığı sorunu çağdaş yorumla çözümlemeyi gerektirir. Anayasa Mahkemesi Anayasaya açıkça aykırı olan kuralları, Anayasanın geçici bir maddesi nedeniyle de olsa, korur duruma girmemelidir.
Açıklanan nedenlerle bu dönemde yayımlanan 24.4.1983 günlü, 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 78. ve 81. maddelerine karşı yöneltilen Anayasaya aykırılık savının incelenmesi, bu maddelerin Anayasaya aykırı bulunması durumunda iptal ya da en azından ihmâl edilmesi gerekir.
İşin Esası Yönünden:
Siyasi parti kapatma davalarında, işin hukuksal görünümü yanında; ülkenin ve karar verme durumunda bulunan mahkemenin saygınlığını etkileyen siyasal yön, partiye gönül verenlerin temsil ettiği sosyal konum, ülkenin içinde bulunduğu ulusal ve uluslararası etkenler önem kazanır. Bu çok yönlü boyut, bu davaların, genelde, siyasal ve demokratik yasama Anayasanın temel ilkeleri doğrultusunda yön verici, temel hak ve özgürlükleri koruyucu işlevi ağır basan Anayasa Mahkemelerince görülmesinin en önemli nedenidir.
Nitekim 1961 ve 1982 Anayasaları siyasi partilerin kapatılması, Cumhuriyet Başsavcısının açacağı dava üzerine, Anayasa Mahkemesince karara bağlanır kuralını getirmiştir. Anayasa Mahkemesi bu işlevini yerine getirirken, ilk derece mahkemesinden farklı olarak, Anayasanın ya da Siyasi Partiler Yasası’nın belirli bir kuralının belirli bir eyleme uygulanmasından çok Anayasanın temel ilkelerini, uluslararası sözleşmeleri ve bu davaların yukarıda açıklanan özelliklerini gözönünde tutularak karar vermesi gerekir.
Anayasa Mahkemesi kimi kararlarında hukukun genel kurallarının Anayasa kurallarından da önde geldiğini belirlemiştir. Bunun yanında uluslararası sözleşmelere dayalı ulusalüstü bir hukukun ve Avrupa İnsan Hakları Komisyonu ve Mahkemesi gibi kimi ulusalüstü (supra national) organların verdiği kararların bağlayıcılığı ve insan haklarının ortak değer olarak korunması anlayışı, Anayasa Mahkemesinin getireceği yorumlardaki çağdaş niteliği belirleyen ölçütler haline dönüşmüştür. Türkiye yönünden 10.3.1954 günlü ve 6366 sayılı yasayla onaylanarak yürürlüğe giren ve yasa hükmünde bulunan insan Haklarını ve Ana Hürriyetlerini Korumaya Dair Sözleşmenin kişi özgürlüğü ve güvenliğine, düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne ilişkin kuralları yanında; Türkiye tarafından da imzalanarak kabul edilen güvenlik, ekonomik ve insan haklarına ilişkin konularda ilkeler belirliyen, Avrupa Güvenlik ve işbirliği Konferansı (AGİK) süreci kapsamındaki 1975 tarihli Helsinki Nihai Senedi (Helsinki final Act) ve bunu izleyen toplantılarda alınan kararlar ve 1990 tarihli “yeni bir Avrupa için Paris Yasası (şartı) içhukuku, uluslararası hukukla bütünleşmeye zorlayan belgeler konumuna girmiştir. Bu durumda, Türkiye açısından, dünya uluslar ailesinin onurlu bir üyesi sıfatının devamlılığının sağlanması için içhukukun sözleşmelerle yükümlendiğimiz dışhukuk kurallarına uydurulması gerekmektedir. Mahkemelerin, özellikle Anayasa Mahkemesinin, getireceği çağdaş (amaçsal) Yorumla bu akımın öncülüğü yapması işlevine uygun bir davranıştır. Helsinki Nihai Senedî’nin VII. ilkesi düşünce, vicdan, din ve inanç özgürlüklerini de kapsamak üzere, insan haklarına ve temel özgürlüklere saygı esasını öngörmektedir. VIII. ilke “Halkların Haklarının Eşitliği ve Kaderlerini Kendilerinin Saptamaları Hakkı” ile ilgilidir.
Paris Yasası’na (Şartına) göre ise, “insan hakları ve temel özgürlükler, tüm insanların doğumlarıyla birlikte iktisap ettikleri vazgeçilmez haklardır ve yasalarla garanti altına alınmıştır. Bunların korunması ve geliştirilmesi devletin başta gelen görevidir. . . Demokratik yönetim, düzenli olarak yapılan hür ve adil seçimlerle ifadesini bulan hak iradesine dayanır. Demokrasinin temelinde insana saygı ve hukukun üstünlüğü yatar. Demokrasi, anlatım özgürlüğünün, toplumun her kesimine karşı hoşgörünün ve herkes için fırsat eşitliğinin en iyi güvencesidir.”
Bu sözleşmeyi imzalayan devletler, “Ayırım gözetmeksizin herkesin düşünce vicdan, din ya da inanç ve anlatım özgürlüğüne, örgütlenme ve toplantı düzenleme özgürlüğüne. .. . sahip olduğunu”; ulusal azınlıkların etnik, kültürel dil ve dini kimliklerinin korunacağını, ulusal azınlıklara mensup kişilerin bu kimliklerini ayırıma tabi tutmaksızın ve yasa önünde tam bir eşitlikle hür olarak beyan etmeye, korumaya ve geliştirmeye hakları olduğunu”; doğrulamaktadırlar.
Paris Yasası ile, Helsinki Nihaî Senedi’nin on ilkesine tam bir sadakatle uyulacağı ayrıca taahhüt edilmiştir.
Anayasa, Başlangıç’ta ve 174. maddesinde Türk toplumunun çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırılması ya da bu seviyenin üstüne çıkarılması azmini belirlerken; 2. maddesinde Cumhuriyetin nitelikleri arasında “demokratik” olmayı hukuk devletinin temel özellikleri arasında saymıştır.
Çoğulculuk, katılımcılık ve düşünce özgürlüğü demokrasinin vazgeçilemeyen öğeleridir.
Çoğulculuk, (plüralizm) başka bir deyişle “çok seslilik”, çeşitli görüş ve eğilimde olan parti veya kuruluşlara söz hakkı tanınmasıdır. Siyasi partiler, Örgütsel yapılarıyla çoğulculuk ilkesini yaşama geçirmenin aracıdırlar. Anayasanın 68. maddesindeki “Siyasi Partiler, demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır.” denilmekle bu husus vurgulanmıştır.
Katılımcılık, kişilerin, karar alma sürecinin her aşamasına oylarıyla ve düşünceleriyle katılmaları; demokratik yapıdaki örgütlerde yer alarak kamuoyunu etkilemeleri yoluyla gerçekleşir. Siyasi partililer, bu konuda da en önemli görevi yüklenirler.
Düşünce özgürlüğü, duymak istemediğimizi de dinlemeyi ve karşı düşünceye hoşgörüyü gerektirir. Görüşlerini paylaşmadığımız, söylediklerini beğenmediğimiz ve onaylamadığımız kişilerin bu görüşlerini açıkça bildirebilme özlüklerine saygı duyulması ve olanak sağlanması çoğulcu demokrasinin vazgeçilemeyen öğesidir. Demokrasi demek düşünceye saygı, karşı görüşe hoşgörü demektir. Düşünce özgürlüğüyle güdülen amaç, toplum huzurunu sağlamanın yanında siyasi partiler tarafından temsil edilen çeşitli görüşlerin toplumdaki yansımasını görmek ve en iyi çözüme ulaşmaktır. Demokratik siyasi yaşamın vazgeçilmez unsurunu oluşturan siyasi partiler, sorunlar karşısında çözüm üreterek bu işlevi yerine getirirler. Siyasi partilerin beğensek de, beğenmesek de, buldukları çözümleri ya da savundukları görüşleri, topluma açıkça ve çekinmeden sunarak çoğunluğa mal etmeye çalışmaları, çoğunluğu elde ettiklerinde de iktidar olmaları demokrasinin gereğidir.
Siyasi partiler bu işlevlerini baskı ve teröre dönüştürmedikçe, ülkenin bölünmez bütünlüğünü bozmadan yana tavır almadıkça, belirli gruplara dayanarak ihtilalle iktidara gelmeyi amaçlamadıkça Anayasal ve hukuksal korumadan yararlanmalıdırlar.
Siyasi partilerin görüşleri aynı zamanda düşünsel ürünleridir. Kaynağını akıldan alan düşünce, yeni görüşlerle beslenerek ya da karşıt görüşlerle çatışarak gelişebilir ya da değişebilir. Bu oluşum ve akış tam bir anlatım özgürlüğü içinde gerçekleşmelidir. Yasaklanan düşünce çekici gelebilir. Yeterince tartışılmadan büyüyüp gelişebilir. Terörist uygulamada bulunmayan, ülkeyi bölmeyi ya da ihtilal yoluyla iktidar olmayı amaçlamayan bir partinin kapatılması, o partinin görüşlerinin yaygınlaşmasına neden olabileceği gibi, ayrıca, ülke içi ve dışı pek çok soruna yol açabilir.
Anayasanın 69. maddesinde “Siyasi partilerin kuruluş ve faaliyetleri, denetleme ve kapatılmaları yukarıdaki esaslar dairesinde kanunla düzenlenir.” denilmektedir. O halde siyasi partiler, anayasadaki esaslar dairesinde ve ancak Anayasada sayılan nedenlerle kapatılabilir. Siyasi Partiler Yasası, siyasi partilerin kapatılmalarına ilişkin yeni nedenler getirmemelidir.
Olayda kapatma, Halkın Emek Partisi (HEP)’nin genel başkanları, genel başkan vekili ve genel sekreterinin çeşitli yerlerde ve değişik tarihlerde yaptıkları konuşmalarda “Devletin ülkesiyle ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozdukları savına dayandırılmıştır.
Anayasa’nın 69. maddesinde, siyasi partiler, . . . Anayasanın 14. maddesindeki sınırlamalar dışına çıkamazlar; çıkanlar temelli kapatılır.” denilmektedir. Anayasanın 14. maddesinde de, Anayasada yer alan hak ve özgürlüklerden hiçbirinin, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, amacıyla kullanılamıyacağı açıkça belirtilmiştir. Maddede, ayrıca, ırk ayırımı yaratılması ve bu esasa dayanılması yasaklanmıştır.
Bu durumda, kapatma davasının muhatabı olan partiyi yargılarken, parti başkanları ve genel sekreterinin konuşmalarında, “Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak” amacını güdüp, gütmediklerinin ve “ırk ayırımı esasına dayanıp dayanmadıklarının” araştırılması gerekmelidir.
Mahkemenizin kapatma kararı, eski ve yeni genel başkanlarının, eski ve yeni genel sekreterlerinin değişik tarihlerde ve çeşitli yerlerde yaptıkları konuşmaları içeren bant çözüm tutanaklarına ve genel başkanın bir gazeteye verdiği yazılı beyanata dayanmaktadır.
Eski genel başkan Fehmi Işıklar’ın iddianamede yer alan ve altı çizilerek belirlenen konuşmalarından yapılan kimi alıntılar aşağıdaki gibidir:
26.1.1991 tarihli konuşmadan:
“. . .. bu parti en çok sömürülen, baskı altında tutulanların partisi. . . “
“. . . bugün demokrasinin yanında en büyük sorun Kürt sorunudur. ..”,”…
Kürt sorununu Kürtler Türkler çözecektir. Kürtlerle eşit ve kardeşçe omuz omuza çözeceklerdir. ..”,”… Kürtle Türk’ü omuz omuza birleştirip; demokrasi mücadelesi verme görevimiz vardır. . .”
23.2.1992 tarihli konuşmadan :
“. . . bugün demokrasimizin yanında en büyük sorun Kürt sorunudur, Özgür bir ortamda barışçı yollarla demokratik bir ortamda tartışılmalı. . .”, “. . . Kürt sorununu Türkler çözecektir. Kürtlerle eşit ve kardeşçe omuz omuza çözeceklerdir.”
“Kürt halkının direnme onuru ve mücadele geleneği Nevruz’un kelime anlamı…” “. . . Kürt halkı için elbette kutsal bir bayramdır. . .”
“. . . demokrasinin önünde en büyük engel Kürt sorunudur. . .”
“… Kürt halkı kendi kaderini tayin hakkını kullanırken, altını çiziyorum, harcında benim de gözyaşım, kanım var dediği bu devlet için bana çok zulüm yaptı, çok işkence yaptı, beni kan ağlattı diyeceği düşünülüyor ve ona göre bir karar verileceği hesaplanıyorsa, Birleşmiş Milletler’in bir temel ilkesi olan uluslararası sözleşmelerin özünü oluşturan halkların kendi haklarını tayin hakkına kurt halkı açısından karşı çıkacaklarına, bugüne kadar kurt halkına baskı yapan, işkence yapan, zulüm yapan politikacılara ve devlet resmi ideolojisine karşı çıksınlar. Çok iyi bilinmelidir ki, kurt sorunu demokratik ortamda özgürce tartışılmadan, çağa akla ve bilime uygun çözümlenmeden, Türkiye’de gerçek demokrasiden söz edilemiyecek ve Kürt-Türk halkı da özgür olamıyacaktır. . .”
8.5.1991 tarihli konuşmadan :
“. . . Her halkın kendi kaderini tayin hakkı vardır. . . “, “halkların gönüllü birliğine dayalı, tam eşitliği ve kardeşliğe dayalı bir demokratik düzenin kararlı savunucusu olacağız.”
Genel Başkan Vekili Ahmet Karakaş’ın, 15.12.1991 günlü konuşmasından : “Kürt, Türk, Laz, Çerkez sıcak Türkiye halkı. . . “
“. . . biz dış politikada ulusların eşit, özgür iradeye dayalı, kısacası ulusların kendi kaderlerini kendilerinin tayin edici bir politikadan yanayız. Ulusların kendi kaderlerini tayin etmeleri mutlak ayrılma hakkı olarak algılanmamalıdır. Bu hak özgürlük ve eşit iradeye dayalı birlikte yaşamak hakkı. . . “
“. . . Bu dönemde Kürt halkının dinamizminin yükseldiği, kendisini her alanda ifade edebilecek bir döneme girmiştir.”
“Biz Türk halkı ile Kürt halkının ortak değerlere sahip olduğunu, çıkarlarının da ortak olduğunu söylüyoruz.”
Genel Sekreter İbrahim Aksoy’un konuşmasından” (21.3.1991 günlü) “… Ne yazık ki, Kürt halkının yaşama hakkı bile yok. . . ” “… Kürt halkı vardır. Kürt Halkının sorunları vardır. . . “
Genel Başkan Feridun Yazar’ın 5 Şubat 1992 tarihli Sabah Gazetesi’nde Yayımlanan Beyanı:
“… Bugün kendisini ister sağda ister solda tanımlasın, Türkiye’deki bütün siyasal partiler ve siyasal kadrolar, ittihat ve terakki geleneğini ve anlayışını sürdürmektedirler. Şoven milliyetçiliği anlayışından kurtulamadıkları için çağdaş gelişmeleri derinliğine kavrayamadılar. . .”
“Biz Kürt partisi değiliz ama Kürtlerin ezici bir çoğunluğu ya partimizin üyesi veya destekçisidir.”
“Devletin kuruluşundan sonra Kürt halkı tamamen dışlandı. Oysa Kürt halkı Türkiye Cumhuriyeti’nin bütünlüğü içinde kendi ulusal, kültürel kimliğini koruma ve geliştirmek istiyordu. . . “
“PKK, 12 Eylül sonrası Türkiye’de demokratik yöntemlerin tıkandığı ve tek yönetimin silahlı mücadele olarak kaldığı gerekçesiyle ortaya çıkmıştır.”
“. . . Üniter devlet, şayet Türkiye’nin sınırlarının değişmemesi anlamında kullanılıyorsa kuşkusuz biz de bu görüşü paylaşırız. . . Devlet, . . . bütün Türkiye’de insanların halkların eşit, barış içerisinde ve gönüllü birliğine dayalı politikalar üretip halka sunmalıdır.”
“. . . Yerel yönetimler merkezi devletin yönetiminden kurtarılarak mali ve idari özerkliğe kavuşturulmalı. . . “
“Türklerin ve kürtlerin eşit haklı birliğine dayalı Kürt gerçeğinin benimsenmesine, kürtçe programlar yapılmasına olanak sağlayacak yeni düzenlemeler yapılmalıdır.”
“. . . bütün halkların kardeşliğini, eşitliğini ve özgürlüğünü savunan, bunun Türkiye’de tek kurtuluş yolu olduğunu ve tek çare olduğunu düşünen ve bunun siyasetini ve politikasını üreten partiyiz.”
Yukarıdaki alıntılarda, kurt halkından, kürt sorunundan, kürt halkının kendi kaderini tayin hakkından söz edilirken; kurt sorununun demokratik özgür bir ortamda Türk’lerle Kürt’ler arasında birlikte ve kardeşçe çözümlenmesi, ulusların kendi kaderlerinin tayin hakkının özgürlük ve eşit iradeye dayalı birlikte yaşama hakkı şeklinde algılanması gerektiği biçimde belirtilmiştir.
Halk, ulus sözcüğünden daha geniş bir anlatımı ifade etmektedir. Halk aynı ülkede yaşıyan, aynı uyrukta olan insan topluluğu kadar, aynı soydan gelen, ayrı ülkelerin uyruğu olarak yaşayan insan toplulukları anlamına da gelmektedir. Bir ülkede yaşıyan değişik soylardan gelen insan topluluklarının her biri de kendi kültürel özellikleriyle halk diye adlandırılabilir. Bir ülkede ayrı halkların olması mutlaka ülkenin bütünlüğünün bu halklar tarafından bozulmasını ve bir paylaşımı gerektirmez. Ortak çıkar, çok halde, bütünleşmede ve bütünlük içinde dayanışmadır. Öteyandan, her devletin ülke bütünlüğünün bozulmasına ve paylaşıma dönük eylem ve davranışlar karşısında, hukuk devleti anlayışı içinde kendi varlığını koruma ve kollama hakkının bulunması doğaldır.
Konuya bu yönden bakıldığında, yukarıda sözü edilen konuşmaların, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak; dil, ırk, din ve mezhep ayırımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni kurmak amacını güttükleri sonucuna varılamamıştır.
Anayasa’nın 84. maddesi açısından :
Anayasanın 84. maddesinin son fıkrasında “Anayasa Mahkemesinin kararında partinin kapatılmasına eylem ve sözleri ile sebebiyet verdiği belirtilen milletvekilinin üyeliği ile, temelli olarak kapatılan siyasi partinin, kapatılmasına ilişkin davanın açıldığı tarihte, parti üyesi olan diğer milletvekillerinin üyeliği, kapatma kararının Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına tebliğ edildiği tarihte sona erer.” denilmektedir.
Anayasanın, bu konuda, Anayasa Mahkemesine verdiği yetki, koşullar oluşmuşsa partinin kapatılmasına karar vermek ve varsa, eylem ve sözleriyle partinin kapatılmasına neden olan milletvekillerini belirlemektir. Bunların ve partinin kapatılmasına ilişkin davanın açıldığı tarihte parti üyesi olan milletvekillerinin üyeliklerinin sona ermesi, ikincil ve uygulamayla ilgili ayrı bir işlemi gerektirir.
Gerekli saptamayı yaparak işlem tesis etmek, kanımca, TBMM Başkanlığına ilişkin bir yetkidir. Bu işleme karşı yönetsel yargı yolu açık olacaktır.
Kaldı ki Anayasanın 84. maddesinin bu fıkrası bütünüyle, ceza hukukunun genel ilkesi durumunda olan “ceza sorumluluğu şahsidir.” kuralı ile çatışmaktadır. Çünkü, parti tüzel kişiliği ile parti üyesi olan ve partinin kapatılmasına eylem ve sözleriyle neden olan veya olmayan milletvekillerinin kişilikleri ayrıdır ve ayrı sorumluluk alanına girer. Partinin kapatılması nedeniyle onların cezalandırılmamaları gerekir. Eylem ve davranışlarıyla partinin kapatılmasına neden olan milletvekillerinin konuşmaları ya da beyanları suç oluşturuyor ise normal olarak, Anayasanın 83. maddesine göre yasama dokunulmazlıkları kaldırılarak kişisel sorumlulukları nedeniyle ceza kovuşturması yapılmalıdır. Özellikle parti üyesi olan ve partinin kapatılmasına eylem ve sözleriyle neden olmayan milletvekilleri yönünden “ceza sorumluluğunun kişiselliği” ilkesine aykırılık çok açıktır.
Ayrıca seçimle gelen bir milletvekilinin, milletvekilliğinin, Anayasa Mahkemesi kararıyla ya da TBMM Başkanlığınca tesis edilecek yönetsel bir işlemle (Tespitle) sona ermesinin “kuvvetler ayınım” ve “ulusal iradenin üstünlüğü” ilkeleriyle ne denli bağdaştığı düşünülecek bir başka konudur. Bu arada, kapatılan partinin eski başkanının, daha sonra başka bir partiye geçerek yeni partide milletvekili seçilmesi, böylece başka bir parti programının içerdiği statü içindeyken, eski partisinin kapatılması nedeniyle milletvekilliğinin son bulması konuyu daha ilginç kılmaktadır.
III. SONUÇ
Anayasa Mahkemesi Kararının:
Anayasanın Geçici 15. maddesine;
Halkın Emek Partisi’nin kapatılmasına;
Eylemleri ve sözleriyle Parti’nin kapatılmasına neden olanlardan halen milletvekili bulunanlarla, kapatma davasının açıldığı tarihte parti üyesi olan milletvekillerinin milletvekilliğinin sona ereceğine;
ilişkin bölümlerine yukarıda açıklanan nedenlerle karşıyım.
Üye
Yılmaz ALİEFENDİOĞLU
KARŞ1OY YAZISI
Esas Sayısı : 1992/1 (Siyasi Parti Kapatma)
Karar Sayısı: 1993/1
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından davalı Halkın Emek Partisi’nin (HEP);
1) Genel Başkanları, Genel Başkanvekili ve Genel Sekreterlerinin çeşitli yerlerde ve tarihlerde yapmış oldukları konuşmalarla Anayasa’nın Başlangıç Kısmı ile 2., 3., 14. ve 68. maddelerine ve 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (a) ve (b) bentlerine, 80. maddesine, 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerine aykırı açıklama ve eylemlerde bulundukları,
2) 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 103. maddesinde belirtilen siyasal eylemlerin mihrakı haline geldiği. . . ileri sürülerek, anılan partinin kapatılması istemiyle 3.7.1992 günlü ve SP. 31.Hz.1992/59 sayılı İDDİANAME ile Anayasa Mahkemesi’nde dava açılmıştır.
Davalı Halkın Emek Partisi, kapatma istemine dayanak olarak gösterilen 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın Anayasa’ya aykırı olduğunu, Anayasa’nın GEÇiCi 15. maddesindeki korumadan yararlanamayacağını iptal edilmesi gerektiğini 3.9.1992 günlü ön Savunmasında ve 22.1.1993 günlü Esas Hakkında Savunmasında ileri sürmüştür.
Anayasa’nın GEÇİCİ 15. maddesine ve 84. maddesinin son fıkrasındaki “. . . temelli olarak kapatılan siyasi partinin, kapatılmasına ilişkin davanın açıldığı tarihte, parti üyesi olan diğer milletvekillerinin üyeliği kapatma kararının Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına tebliğ edildiği tarihte sona erer.” kuralına ilişkin karşıoy gerekçelerimizi aşağıda açıklamaya çalışacağız.
GEÇİCİ 15. MADDESİNE YÖNELİK KARŞIOY GEREKÇEMİZ: Sağlıklı bir irdeleme için, maddenin tam metnini aşağıya alıyoruz.
“GEÇİCİ MADDE 15.- 12 Eylül 1980 tarihinden, ilk genel seçimler sonucu toplanacak Türkiye Büyük Millet Meclisinin Başkanlık Divanını oluşturuncaya kadar geçecek süre içinde, yasama ve yürütme yetkilerini Türk milleti adına kullanan, 2356 sayılı Kanunla kurulu Milli Güvenlik Konseyi’nin, bu Konseyin yönetimi döneminde kurulmuş hükümetlerin, 2485 sayılı Kurucu Meclis Hakkında Kanunla görev ifa eden Danışma Meclisinin her türlü karar ve tasarruflarından dolayı haklarında cezai, mali veya hukuki sorumluluk iddiası ileri sürülemez ve bu maksatla herhangi bir yargı merciine başvurulamaz.
Bu karar ve tasarrufların idarece veya yetkili kılınmış organ, merci ve görevlilerce uygulanmasından dolayı, karar alanlar tasarrufta bulunanlar ve uygulayanlar hakkında da yukarıdaki fıkra hükümleri uygulanır.
Bu dönem içinde çıkarılan kanunlar, kanun hükmünde kararnameler ile 2324 sayılı Anayasa Düzeni hakkında Kanun uyarınca alınan karar ve tasarrufların Anayasa’ya aykırılığı iddia edilemez.”
Anayasa Mahkemesi’ne soyut ya da somut norm denetimi yoluyla gelen iptal istemlerinde olduğu kadar siyasi parti kapatma davalarında da, sözü edilen GEÇÎCÎ MADDE 15’in amaçladığı yasak kuralların, “12 Eylül 1980 tarihînden, ilk genel seçimler sonucu toplanacak Türkiye Büyük Millet Meclisinin Başkanlık Divanını oluşturuncaya kadar geçecek” süreyi kapsadığını, bu dönemden sonra, aynı maddenin üçüncü fıkrasının uygulama olanağının kalmadığı sık sık ileri sürülmüştür. Bu tür savlar karşısında Anayasa Mahkemesi her defasında, maddenin birinci fıkrasında belirlenmiş “bu dönem” içinde çıkarılmış bulunan yasa ya da yasa gücünde kararnamelerin Anayasa’ya aykırılıklarının ileri sürülemiyeceğini, oyçokluğuyla da olsa, karara bağlamıştır (Esas: 1990/1-SP. Kapatma, Karar: 1991/1, Resmi Gazete, 28.1.1992, Sayı: 21125, S. 57). Yine Anayasa Mahkemesi’ne göre “geçici maddelerin geçerliliği uygulama süreleriyle değil, geçici olarak düzenledikleri hukuksal ilişki ve kurumlarla kendisi ve bağlı olduğu temel metinlerin içerikleri ve verdikleri anlam ile değerlendirilmelidir. Geçici maddeler değişik hukuksal düzenlemeler arasında bağlantı kurar, kazanılmış hakların saklı tutulmasını sağlar ve uygulamanın geniş bir zaman dilimine yayılmasını gerçekleştirir. Geçici maddelerle temel hükümler arasındaki farklılık da burada yatmaktadır. Hukuksal değer bakımından ise geçici maddelerle temel hükümler arasında bir farklılık bulunmamaktadır. Anayasa’nın açık olarak düzenlediği bir kanunun haklı nedenler olsa dahi Anayasa Mahkemesi tarafından uygulanmaması düşünülemez” (Aynı karar, S. 57; ayrıca bkz. E: 1990/2-SP. Kapatma, K: 1991/2, Resmi Gazete 24.4.1992, Sayı. 21208, S. 23-24).
Oysa, Anayasa Mahkemesi, yine bir siyasal parti (Doğru Yol Partisi) kapatma davasında, 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın Anayasa’ya aykırılık savı dolayısıyla Geçici 15. madde metnindeki “. . .Anayasaya aykırılığı iddia edilemez.”liği, Anayasa’nın bağlayıcılığını ve üstünlüğünü vurgulayan 11. maddedeki “Kanunlar Anayasaya aykırı olamaz.” kuralıyla birlikte irdelemiş ve çözümsüzlükleri dışlayan hukuksal esneklikle çağdaş bir yorumun yolunu açık tutmuştur:
“Anayasanın bütününe egemen olan bu temel ilke ve buyruğa rağmen Geçici 15. madde ile Anayasaya giren bu yasakla güdülen amacın, Milli Güvenlik Konseyi’nin yasama yetkisini elinde tuttuğu dönemlerde kabul edilerek yürürlüğe konulan kanunların değiştirilmelerinin mümkün olmadığı ve bunların temelli olarak Anayasa Mahkemesi’nin denetimi dışında tutulmasının istendiği biçimde anlaşılmasına olanak yoktur. Tam tersine, Geçici 15. maddenin bütünü dikkatli olarak incelendiği taktirde yapılan düzenleme ile bu dönemde çıkarılan yasalar için mutlak bir dokunulmazlığın tesisi ve böylece Anayasanın bağlayıcılığı ve üstünlüğü ilkesinin ihlalinin değil, bu madde kapsamındaki kanunların deağiştirilmelerine veya yürürlükten kaldırılmalarına değin, Anayasaya uygunluk denetimi yoluyla bu hükümlerin tartışma konusu yapılmalarını ve bu yoldan yararlanılarak 12 Eylül harekatını zedelemeye yönelecek girişimlere fırsat verilmeyip, onları önleme ereğinin güdüldüğünde kuşku duyulmamalıdır.
Bu açıklamaların ışığı altında, sözü edilen Geçici 15. maddenin, Anayasa’ya aykırı hükümlerin sığınabileceği bir yer olarak değil, 12 Eylül harekatının zedelenmesine imkan verilmemesi için ve tıpkı 1961 Anayasası’nın Geçici 4. maddesindeki gibi bir düzenlemeden ibaret olduğu kabul edilmelidir. . .” (Esas: 1984/1-Siyasi Parti Kapatma, Karar: 1984/1, Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi C. 20, s. 503-504).
Kanımızca pek çok devletin anayasasında ortaya konuş nedenleriyle uyumlu, geçiş dönemlerinin zorunluluklarıyla sınırlı “geçici” maddelerin bulunması doğaldır. Bunlar kendilerini doğuran neden ve koşulların ortadan kalkmasıyla yürürlük güçlerini yitirirler. Oysa, Türk Anayasa Mahkemesi, Geçici 15. maddenin süre ve konu öğelerini “GEÇİCİ”likten “KALICI”lığa dönüştürmüş, etki alanını genişleterek kurumsallaştırmıştır. Anayasa koyucunun öngördüğü çerçeveyi de aşmıştır. Çünkü:
Anayasa koyucu, 12 Eylül 1980 tarihinde yeni kurucu bir iktidarın yolunu açarken, bu uğurda yaşamlarını ortaya koyan lider kadrosunu, aynı dönemdeki hükümetlere ve başlıca görevi bugünkü Anayasa’yı hazırlamak olan Danışma Meclisini her türlü karar ve tasarruflarından dolayı cezai, mali, veya hukuki sorumluluk dışına çıkarmış, bu amaçla herhangi bir yargı merciine başvurulmasını önlemiştir. Geçici 15. maddenin zaman öğesi, başlangıç ve bitiş tarihleriyle “dönem” olarak belirlenmiştir. “Muhatap” öğesini, Milli Güvenlik Konseyinin başkan ve üyeleri, bu dönemde kurulan hükümetler ile Danışma Meclisinin üyeleri, bunların karar ve tasarruflarına dayalı olarak o dönemlerdeki yönetimce ya da yetkili kılınmış organ, merci ve görevlilerce karar alanlar, tasarrufta bulunanlar ve uygulayanlar oluşturmaktadır. Konu öğesi de, muhatap öğesinin kararları, işlemleri ve uygulamalarıdır.
Anayasal korumanın muhataplarının, belirlenen dönemdeki karar, işlem ve uygulamalarının dayanağı olan yasa ya da yasa gücündeki kararnamelerin Anayasa’ya aykırılığı iddia edilmeyecektir.
Bu anayasal koruma, muhatap öğesinin kapsamındaki kamu görevlileri için yaşamları boyunca ya da bu maddenin bir Anayasa değişikliğiyle yürürlükten kaldırılmasına kadar geçerlidir. Ölüm hali, doğaldır ki, bu koruma mekanizmasının işlevini de ilgilisi için sona erdirecektir.
Geçici 15. maddenin belirlediği dönem sonrasındaki karar, eylem ve işlemlerin dayanağı olan yasa ya da yasa hükmünde kararnameler, anılan dönemde çıkarılmış olsalar da, Anayasa’ya uygunluk denetimine tabi olmaları gerekir. Bir başka anlatımla bu koruyucu kural, her zaman, her konuda ve herkes için uygulanamaz. Maddenin GEÇİCİ niteliği, ancak bu yolla kendi mantığı içinde tutarlılık ve uyum kazanabilir.
Anayasa koyucu, Geçici 15. maddeyi, Anayasa Mahkemesi kararında nitelenen çerçevede kalıcı, sürekli ve temel bir ilke olarak kabul etseydi, geçici maddeler arasında değil, asıl metni oluşturan kuralları içine alırdı. Örneğin; usulüne göre yürürlüğe konulmuş uluslararası sözleşmelerin (madde 90/5), olağanüstü hallerde sıkıyönetim ve savaş hallerinde çıkarılan yasa gücündeki kararnamelerin (madde 148/ 1) Anayasa’ya aykırılık savıyla Anayasa Mahkemesi’nde dava konusu yapılamıyacakları, kalıcı ve sürekli birer kural olarak düzenlenmiştir.
Anayasa Mahkemesi’nin artık yerleşik hale gelmeye başlayan yorumları karşısında Geçici 15. maddeyle koruma altına alınan yasa kuralları, Anayasa’nın temel ilkeleriyle çeliştiği izlemini vermektedir. Bu durumda başvurulabilecek iki yol vardır: Birinci ve öncelikli yol, Anayasa Mahkemesi’nin bir kararında da belirtildiği gibi; “. . . Anayasa’nın temel ilkelerine ve bu ilkelere egemen olan hukukun ana kurallarına olabildiğince uygun düşecek biçimde yorum. . . ” tekniğini kullanmaktır (Esas: 1984/1-SP. Kapatma, Karar: 1984/1, AMKD. Sayı: 20, S. 504). ikinci yol ise “ihmal” tekniğidir. Örneğin; 1961 Anayasası döneminde Anayasa Mahkemesi, Türk Ceza Kanunu’nün 481. maddesinin birinci fıkrasına ilişkin olarak “ihmal” tekniğini uygulamış ve kararını şu gerekçeye dayandırmıştır: “481. maddenin birinci fıkrasındaki ispat hakkını sınırlayıcı hükümlerinin bir yana bırakılması ve kurallar kademeleşmesinde en üst düzeyde bulunan Anayasa’nın 34. maddesindeki hükmün doğrudan doğruya uygulanması gerekir.” (Esas: 1981/8, Karar: 1982/3, AMKD., Sayı: 20, S.8).
Bu durumda davalı Halkın Emek Partisi’nin kapatılması istemine dayanak gösterilen ve Geçici 15. maddenin koruması altındaki konu ve kişiler dışında kalan, ancak aynı maddenin üçüncü fıkrasının belirlediği dönemde çıkarılmış 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın ilgili kuralları, ya doğrudan Anayasa’ya uygunluk denetimine tabi tutulmalı ya da ihmal tekniğiyle uygulama dışı bırakılmalıdır.
Açıklanan nedenlerle, Anayasa’nın Geçici 15. maddesinin öngördüğü sürede çıkarılmış olması nedeniyle 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın aynı maddenin üçüncü fıkrası uyarınca Anayasa’ya uygunluk denetimi dışında bırakan çoğunluk kararının bu bölümüne karşıyım.
Halkın Emek Partisi’nin kapatılmasına ilişkin Anayasa Mahkemesi’nin 14.7.1993 günlü ve Esas: 1992/1 (SP-Kapatma), Kararı 1993/1 sayılı kararının SONUÇ bölümünün 3. fıkrasında “. . . kapatma davasının açıldığı 3.7.1992 gününde Parti üyesi diğer milletvekillerinin milletvekilliklerinin de, kapatma kararının TBMM Başkanlığı’na tebliğ edildiği tarihte sona ereceğine, …” hükmedilmiştir. Bu hüküm, Anayasa Mahkemesi içtihatından kaynaklanan yeni ve “kurucu” nitelikte bir karar değil bir “durum saptaması”dır. Bu da, Anayasa’nın 84. maddesinin son fıkrasındaki “. . . temelli olarak kapatılan siyasi partinin, kapatılmasına ilişkin davanın açıldığı tarihte, parti üyesi olan diğer milletvekillerinin üyeliği, kapatma kararının Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına tebliğ edildiği tarihte sona erer.” biçimindeki buyurucu kurala dayanmaktadır.
maddenin anılan fıkrasının tümce başlangıcında “Anayasa Mahkemesinin kararında partinin kapatılmasına eylem ve sözleriyle sebebiyet verdiği belirtilen milletvekilinin üyeliği . . .”nin düşmesiyle yetinilmemiştir. Ayrıca, partinin kapatılmasına neden olabilecek “eylem ve sözler”in dışında kalmış, yani hiç bir biçimde suçlanmamış, ama sadece kapatılma davasının açıldığı tarihte parti üyesi bulunan milletvekillerinin TBMM üyeliğinin düşmesi de öngörülmüştür. Bir bakıma başkasının suçuyla suçsuzlar da cezalandırılmaktadır. Bu bir Anayasa kuralıdır.
Öte yandan Anayasa’nın 38. maddesinin altıncı fıkrasında “Ceza sorumluluğu şahsidir.” kuralı yeralmıştır. Anayasa’nın İKİNCİ BÖLÜM’ünde, “Kişinin Hakları ve Ödevleri” kategorisindeki bu evrensel nitelikli temel hukuk ilkesi de bir Anayasa kuralıdır. Her iki kural da, Anayasa’nın 11. maddesine göre bağlayıcıdır. Ama aynı zamanda birbirlerine karşı çelişkili konumdadırlar.
Uygulama gereksinimi belirince hangisinin yeğleneceği ya da ihmal edileceği son derece Önemli bir anayasa hukuku sorunudur. Tutarlı bir çözüm için “Ceza sorumluluğunun şahsiliği” ilkesini kısaca açıklamak gerekmektedir.
MEYDAN LAROUSSE şu açıklamayı yapmaktadır:
“Cezanın şahsiliği (veya ferdiliği), cezanın, diğer hukuk müeyyidelerinden farklı olarak sadece suçu işleyen kimseye uygulanması, cezanın etki ve sonuçlarının suçludan başkasına aksettirilmemesi, bir suçtan dolayı bağımsız olarak veya şerik sıfatıyla sorumlu bulunmayan kimsenin cezalandırılmaması yolundaki modern görüş.” (MEYDAN LAROUSSE, cilt: 2, S. 879-880).
2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkındaki Kanun’un 33. maddesi uyarınca “. . . siyasi partilerin kapatılmasına ilişkin davalar, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu hükümleri uygulanmak suretiyle dosya üzerinden. . .” incelenip karara bağlandığına göre, Ceza Muhakemeleri Usulü Yasası’nın “Ceza sorumluluğunun şahsiliği” ilkesiyle ilgili tanımını aktarmada yarar vardır
“Madde 150.- Tahkikat ve hüküm, yalnız iddianamede beyan olunan suça ve zan altına alınan şahıslara hasredilir. . . “
“Beşinci fıkra, ceza sorumluluğunun “şahsi” olduğu; yani failden gayri kişilerin bir suç sebebiyle cezalandırılamıyacağı hükmünü getirmektedir. Bu ilke dahi ceza hukukunun yerleşmiş ve “kusura dayanan ceza sorumluluğu” ilkesine dahil, terki mümkün olmayan bir kuraldır.
Konuyu bir de Anayasa Mahkemesi kararlarıyla saptayalım:
“. . . ceza sorumluluğunun şahsiliği prensibinin kavramı, kişinin ancak kendi fiil ve ihmalinden sorumlu tutulabileceğidir. Bu da kişinin başkalarının fiilinden dolayı cezalandırılmasına kalkışılmasını önlemeyi sağlar.” (Esas: 1963/298, Karar: 1963/283, AMKD C: l, S. 528).
“Anayasa’nın suç ve ceza konularında, . . . ceza sorumluluğunun şahsiliği (Madde 33) … gibi başlıca bir kaç ceza ilkesini belirtmekle yetinerek, bunların dışında kalan konularının . . . saptanmasını yasa koyucuya bırakmış bulunmaktadır . . .” (Esas: 1971/2, Karar: 1971/36, AMKD C: 9, S. 407-408).
Buraya kadar yaptığımız açıklamalardan ve verdiğimiz karar örneklerinde anlaşılmaktadır ki, hem Anayasa’nın bir temel kuralı, hem de bir üstün ve evrensel hukuk ilkesi olan “Ceza sorumluluğunun şahsiliği”, vazgeçilemez, savsaklanamaz, ertelenemez konumdadır. Anayasa Kuralları arasında çelişkinin olamıyacağı yolunda öğretideki kimi görüşlere karşın, Anayasa’nın 84. maddesinin son fıkrasındaki “. . . partinin kapatılmasına eylem ve sözleri ile . . .” neden olanlar dışında kalan ve herhangi bir yolla suçlanmamış partili milletvekillerinin milletvekilliklerinin düşürülmesini de Öngören kural, Anayasa’nın 38. maddesinin altıncı fıkrasındaki “Ceza sorumluluğu şahsidir.” ilkesiyle açık-seçik çelişmektedir.
Bir başka çelişki de, Anayasa’nın 84. maddesinin son fıkrasındaki sözü edilen suçsuzluğa rağmen milletvekilliğini düşüren kural ile “Yasama dokunulmazlığı”nı düzenleyen 83. madde arasında görülmektedir. Gerçekten 83. madde, seçimden önce ya da sonra bir suç işlediği ileri sürülen milletvekili bakkaldaki soruşturma yöntemini, hatta seçimden önce ya da sonra bir milletvekili hakkında verilmiş ceza hükmünün yerine getirilmesini, yasama dönemi sonuna erteleyen özel koruma statüsünü benimserken, 84. maddenin son fıkrası, suçsuzluğa rağmen, dokunulmazlığı kaldırmanın ötesinde, çok daha ağır ve haksız sonuçlar doğuran milletvekilliğinin otomatik olarak düşmesini kabul etmiştir.
Anayasa’nın çelişen hükmünü (Madde 84/son) İptal olanağı bulunmadığına göre, yapılacak iş, “sisteme bağlı yorum” tekniğiyle, bir başka deyimle “uygun yorum” yöntemiyle sorunu çözmek olacaktır. Buna göre, 84. maddenin son fıkrasın!, Anayasa’nın temel kurallarından biri olan, üstün ve evrensel hukuk buyruğu niteliğindeki 36. maddenin altıncı fıkrasındaki “Ceza sorumluluğu şahsidir.” ilkesine olabildiğince uygun yorum yapmaktır. Kısacası, 84. maddenin anılan fıkrasındaki ibareyi bu yorum içinde işlevsiz bırakmaktır. (Esas: 1984/1-SP. Kapatma, Karar: 1984/1, AMKD C: 20, S. 504).
Çelişkinin sürdürülmesi ısrarı, insan onurunu zedeleyici bir tutumdur. Demokratik, genel ve özgür seçim mekanizmalarıyla oluşan ulusal iradenen temsil işlevine haksızlıktır. İnsan hakları ve özgürlüklerine karşı beslenen saygı ölçüsünde yücelen, çok yönlü evrensel değerlerle güçlenerek yaygınlaşan “çoğulcu adalet” ülküsünün çağdaş boyutlarını, eşiğinde bulunduğumuz 21. Yüzyıla yabancı bir ilkellik konumundaki kısır ölçekli “tekil adalet” anlayışına tutsak etmemeliyiz. Alman hukukçu Prof. Dr. Bernd Rüthers’in “Adaletin Ne Olduğunu Neden Tam Olarak Bilmiyoruz'” adlı incelemesinde dediği gibi, “Adaletin çoğulculuğu özgürlüğü gerçekleştirir. Adaletin tekilliği dogmatizmin egemenliğine, dogmatizm de totaliterizme kadar gidebilir.” (Warum wir nicht genau wissen, was “Gerechtigkeit” İst. in: Festschrift für Wolfgang Zeidler I. Walter de Gruyter-Berlin-New York 1987, S.26).
Anayasa’nın BAŞLANGIÇ kısmındaki “Dünya Milletler ailesinin eşit haklara sahip şerefli, bir üyesi olarak; Türkiye Cumhuriyetinin . . . çağdaş medeniyet düzeyine ulaşma azmi yönünde; …” temel beklentilerinden biri de, hiç kuşkusuz çelişkilerden arınmış, akılla vicdanın kesişme noktasındaki hem bireysel hem de toplumsal tatminlerle zenginleşen adalet anlayışıdır. Çoğulcu adalet, bu alanı gün ışığına çıkarmaktadır. Ona sahip çıkmak ve yaşatmak, içtikleri antla yükümlülük altına giren yasama ve yargı yetkililerinin görevidir.
Açıklanan nedenlerle Anayasa’nın 84. maddesinin sonuncu fıkrasına ilişkin “… kapatma davasının açıldığı 3.7.1992 gününde parti üyesi diğer milletvekillerinin milletvekilliklerinin de, kapatma kararının TBMM Başkanlığına tebliğ edildiği tarihte sona ereceğine, . . .” biçimindeki çoğunluk kararına da karşıyım.
Aydınlar Dilekçesi, “Türkiye’de Demokratik Düzene İlişkin Gözlem ve İstemler” başlığı altında 15 Mayıs 1984 salı günü Cumhurbaşkanlığı ve T.B.M.M. Başkanlığı’na verilmiştir.
Kamuoyunda “Aydınlar Dilekçesi” olarak adlandırılan yaklaşık 1383 imzalı metin, çok sayıda aydının katıldığı çeşitli toplantılarda belirtilen görüşlerin bir yazmanlar kurulunca kaleme alınmasıyla oluşturulmuştur.
Dilekçenin verildiği gün Sıkıyönetim Komutanlığı metne yayın yasağı getirmiştir. 18 Mayıs 1984’de bir yabancı gazetecinin sorusu üzerine Başbakan Turgut Özal dilekçeden çeşitli bölümler okumuştur. Başbakan’ın basın toplantısının bu bölümüne de yayın yasağı getirilmiş ancak aynı gün bu yayın yasağı ikinci bir emirle kaldırılmıştır.
Soruşturma ve Aydınlar Dilekçesi Davası
20 Mayıs’ta Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı’nın emriyle Sıkıyönetim Askeri Savcılığı’nca soruşturma açılarak ve Altındağ 1. Noterliği’nde bulunan dilekçe ve imzalara el konulmuştur. 20 Haziran 1984’te 46 kişi ve iki gün sonra 10 kişinin daha eklenmesiyle toplam 56 kişi hakkında Sıkıyönetim yasaklarına aykırı olarak bildiri dağıtmak suçundan Ankara 1 No’lu Sıkıyönetim Mahkemesi’nde dava açılmış, üç kişinin daha eklenmesiyle sanık sayısı 59’a çıkmıştır. Sanıklar hakkında, 3’er aydan 1 yıla kadar hapis cezası istenmiştir. 18 Ağustos 1984’te ilk duruşması yapılan dava 7 Şubat 1986’da tüm sanıkların beraat etmesi ile sonuçlanmıştır. YÖK ise, Hacettepe Üniversitesi’nden Prof. Hüsnü Göksel, Prof. Bozkurt Gürel, Doç. Mehmet Haberal, Doç. Zafer Öner, Doç. Salgut Sölçün, ODTÜ’den Prof. İlhan Tekeli, Dr. Ali Gitmez ve Ankara Üniversitesi Prof. Şerafettin Turan’a sekiz öğretim görevlisine kınama cezası vermiştir. Aydınlar Dilekçesi ve Davası’nın sanık sorgulamaları, iddianame, sanıkların duruşmalardaki ifadeleri, yargılama aşamalarındaki tutanaklar, sanıkların savunmaları, mahkeme kararı ve bu konuya ilişkin belgeler Aydınlar Dilekçesi Davası isimli kitapta toplanmış ve Adam Yayınları tarafından basılmıştır.
Haklarında Dava Açılan İmza Sahipleri
Aziz Nesin, Hasan Gürsel, İlhan Tekeli, Uğur Mumcu, Erbil Tuşalp, Haluk Gerger, Bahri Savcı, Yalçın Küçük, Mahmut Öngören, Mete Tunçay, Şerafettin Turan, Yakup Kepenek, Murat Belge, Halit Çelenk, Mehmet Emin Değer, Korkut Boratav, Mustafa Ekmekçi, Tahsin Saraç, Nurkut İnan, İnci Aral, Güler Tanyolaç, Güngör Aydın, Haldun Özen, Haki Bülent Tanık, Güngör Dilmen, Gencay Gürsoy, Vedat Türkali, Özay Erkılıç, Salih Şencan, Kemal Demirel, Vecdi Sayar, Tullui Sönmez, Onat Kutlar, İlhan Selçuk, Ümit Erdoğan, Berna Moran, Minu İnkaya, Veli Lök, Emre Kapkın, Cahit Tanör, Yılmaz Tokman, Şinasi Acar, Ali Oralp Basım, Ruşen Hakkı Özpençe, Hayri Tütüncüler, Güngör Türkeli, Atıf Yılmaz, Başar Sabuncu, Orhan Ş. Balcıoğlu, Erdal Öz, Turgut Kazan, Talat Mete, Ercan Ülker, Ahmet Kocabıyık, Ali Cumhur Ertekin, Yılmaz Polat, Gürsoy Dinç, Cemal Nedret Erdem, Muhittin Yavuz Aksu
AŞAĞIDA İMZASI BULUNANLARIN TÜRKİYE’DE DEMOKRATİK DÜZENE İLİŞKİN GÖZLEM VE İSTEKLERİ
Demokrasi, kurumları ve ilkeleri ile yaşar. Bir ülkede demokrasinin temel harcını oluşturan kurum, kavram ve ilkeler yıkılırsa bunun zararlarını gidermek güçleşir.
Demokrasiyi kendi öz değer ve kurumlarına yabancılaştırmak, biçimsel olarak koruyup içeriğini boşaltmak, onu yıkmak kadar tehlikelidir. Bu nedenlerle tarihsel birikime dayalı devlet yapımızı ayakta tutan kurum, kavram ve ilkelerin korunmasını ve demokratik ortam içinde güçlenmesini savunmaktayız.
Halkımız, Çağdaş toplumlarda geçerli insan haklarının tümüne layıktır ve bunlara eksiksiz olarak sahip olmalıdır. Ülkemizin, insan haklarının güvenceleri yurt dışında tartışılır bir ülke durumuna düşürülmüş olmasını onur kırıcı buluyoruz.
Yaşam hakkı ve insanca yaşama, örgütlü ve toplumsal var olmanın çağımızda hiçbir gerekçe ile ortadan kaldırılamayacak baş amacıdır; doğal ve kutsal bir haktır. Bu hakkın anlam kazanması, düşünceyi özgürce açıklamaya, geliştirmeye ve etrafında örgütlenmeye bağlıdır. Bireylerimizin yeni ve değişik düşünce üretmelerini, gösterilmeye çalışıldığı gibi, bunalımların nedeni değil, toplumsal canlılığın gereği sayıyoruz.
İnsanların son sığınağı olan adalet, insanca yaşamın da başlıca dayanağıdır. Bun gerçekleşmesinin çağdaş hukuk devletinde geçerli yolları, adalet arayışının hiçbir şekilde engellenmemesi ve adalete ulaşmada olağanüstü yargı yollarına ve olağandışı yöntemlere başvurulmamasını gerektirmektedir. Olağanüstü yönetim bicilerinin olağan sayılan dönemlerde süreklilik kazanmasının demokrasi anlayışı ile bağdaşmayacağı görüşündeyiz.
Yargı kararı olmaksızın yurttaşların haklarının kısılması, tartışılması mümkün olmayan tek yanlı idari işlemlerle suç oluşturulması, siyasal hakların ellerden alınması ve genel suçlamalar yapılması, toplumsal yıkımlara yol açmaktadır. Dernek, kooperatif, vakıf, meslek odaları, sendika ve siyasal partilere girmenin ve açıklandığı zaman suç sayılmayan düşüncelerin sonradan egemen anlayışa göre, suç sayılması hukuk devleti kavramıyla bağdaşmaz.
Türkiye’nin yaşadığı yoğun terör eylemlerinden demokratik sistemin kendisi sorumlu tutulamaz.
Her örgütlü toplumun şiddet eylemleriyle mücadele etmesi kaçınılmaz görevidir. Ancak, devlet olmanın temel niteliği, terörle mücadelede hukuk ilkelerine bağlı kalmaktır. Terörün varlığı hiçbir zaman, devletin de aynı yöntemlere başvurmasının gerekçesi olamaz.
Varlığı yasal kararlarla da kanıtlanan işkence insanlığa karşı suçtur. İşkencesin yargısı, peşin ve ilkel bir cezalandırma alışkanlığına dönüştürülmüş olmasından endişe ediyoruz. Ayrıca, özgürlüğü sınırlama amacını aşan cezaevi koşullarını da eziyet ve işkence sayıyoruz.
İşkencenin büsbütün ortadan kaldırılması için gerekli önlemler alınmalıdır. Savunma, soruşturma ve kovuşturmada, hukuk devleti kuralları dışına çıkılır ve yargısal yöntemlerde en başta sanık makum oluncaya kadar masumdur ilkesiyle vurgulanan evrensel güvenceler yok sayılırsa, keyfilik, özellikle siyasal davalarda yargılamanın temel unsurlarından biri olur.
Terör eylemlerinin oluşmasında toplumun bütün kesimlerinin sorumluluk payı olduğu göz önüne alınarak, ölüme dayalı çözüm düşüncesinin ortadan kaldırılması için kesinleşmiş idam kararlarının infazlarının durdurulması ve ölüm cezalarının kaldırılması gereğine inanıyoruz.
Gecikmiş adaletin adaletsizlik olduğu evrensel gerçeğine dayanarak, görülmekte olan davaların bir an önce sonuçlandırılması gerektiği görüşündeyiz.
Suçları oluşturan, toplumsal ve siyasal koşullardır. Türkiye’nin içinde yaşadığı çalkantılı dönemin topluma yüklediği sorumluluk unutulmamalıdır. Bu nedenlerden ötürü ve sosyal barışa katkıda bulunmak için kapsamlı bir affı kaçınılmaz görüyoruz.
Kamu yaşamında iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan ayırmanın yolu olan siyaset, toplumun tümünün yönetime katılmasıdır. Güncel siyasetin her ülkede görülen ve kaçınılmaz olan aksaklıkları, herkese açık gereken siyaset yoluyla topluma hizmetin engellenmesinin ve belirli zümrelerin, kişinin ve kişilerin tekeline bırakılmasının nedeni olamaz. Siyaset yalnızca idari kararlara indirgenemez.
Milli irade ancak, toplumun bütün kesimlerinin özgürce örgütlenebildiği düzenlerde anlam ifade eder. Kimsenin siyasal kanı ve felsefi düşüncesinden ötürü suçlanmadığı, hiçbir yurttaşın dinsel inançlarından dolayı kınanmadığı ülkelerde milli irade en üstün güçtür. Bu üstün gücün meşruluğu, temel hak ve özgürlüklere karşı takındığı tavra bağlıdır.
Çoğunluk iradesinin özgürce belirlenmesini engelleyen koşullar demokrasiye aykırıdır. Bunun gibi, çoğunluk iradesini bahane ederek temel hakları yok etmek de demokrasi ile bağdaşmaz.
Tarihsel gelişim süreci içinde demokratik anayasaların amacı, kişi hak ve özgürlüklerini güvence altına almaktır. Bireyi devlet karşısında güçsüzleştiren düzenlemeler, hangi ad altında getirilirse getirilsin, demokrasiden uzaklaşma anlamına gelir. Bu durumda, demokratik yaşamın kaynağı olması gereken anayasa, demokrasinin engeli olur.
Başta siyasi partiler olmak üzere, sendikalar, mesleki kuruluşlar ve dernekler, demokratik yaşamın vazgeçilmez dayanaklarıdır. Mesleki örgütlenmeler, üyelerin dayanışma ve ekonomik çıkarlarını savunmakla görevli oldukları kadar, siyasi partilerle birlikte, birey ve grupların demokratik özgürlüklerimi korumanın ve yönetime katılmalarının aracı ve etkeni de olmalıdır. Bu nedenle, örgütlenme ve katılım haklarının anayasal düzenlemeler içinde en geniş güvencelere kavuşturulması gerektiğine inanıyoruz.
Bir toplumun yaşayışında, özgürlük, çeşitlilik ve yenilik öğelerinin bulunması, toplumun geleceği ve gelişmeye açık tutulması için zorunludur. Bu bakımdan her türlü düşünce üretimi korunmalı, yeni önerile kamuya özgürce sunulabilmelidir.
Özgür basın, demokratik düzeni bütünleyen temel öğelerden biridir. Bunun sağlanması için, bağımsız, denetimsiz ve çok yanlı olarak toplumun kendinden haberli olması, değişik düşüncelerin özgürce yansıtılması ve her türlü eleştirinin basında yer bulması zorunludur. Çok yönlü kamuoyu oluşması ve yönetimin demokratik denetimi ancak böyle bir basınla gerçekleştirilebilir. Yine bu nedenlerle ve yansızlığın önkoşulu olarak TRT’nin de özerkliğinin sağlanması gerektiğine inanıyoruz.
Eğitimin temel amacı, özgür düşünceli, bilgili, becerli ve üretici insan yetiştirmektir. Bunun tersine, tek tip insan yaratmaya çalışmak, çağdaş gelişmeler ve çoğulcu demokrasiyle bağdaşmaz. Çağdaş demokrasi, dünyaya eleştirel gözle bakabilen insan yetiştirmeyi amaçlar.
Toplumun en yetişkin kesimi olan üniversitelerin özerklikten yoksun bırakılarak kendi kendilerini yönetmeye layık olmadıklarının ileri sürülmesi, ülkemizde demokrasinin işleyebileceğini inkar etmek anlamına gelir. Bütün yüksek öğretim kurumlarının, atamalarla oluşturulan aşırı yetkili bir kurulun buyruğuna verilmesi, hem gençlerin iyi yetiştirilmesini, hem de bilim yapılmasını şimdiden engellediği gibi ülkenin geleceği için büyük kaygılar doğurmaktadır. Bu nedenle, YÖK düzeninin bir an önce seçim ilkesine dayalı özerklik yönünde değiştirilmesini gerekli görüyoruz.
Fikir ve sanat özgürlüklerinin serbestçe oluşmasını engelleyen hukuki ve fiili sınırları kaldırmak ve her yurttaşla birlikte, düşünce ve sanat adamlarını da genel güvencelerle donatmanın bir uygarlık koşulu olduğunu önemle belirtmek isteriz. Sağlıklı bir toplumsal gelişme, her türlü sanat yapıtlarının üretiminde ve yayımında özgürlüğü, kültürel yaratıyı son derece sınırlayan sansürün toptan kaldırılmasını, hiçbir konunun tabu haline getirilmemesini, ceza sorumluluğunun yalnız olağan yargı mercilerince saptanmamasını gerektirir.
Bütün bunların ışığında, topluma karşı sorumluluklarının bilincinde olan bizler, çağdaş demokrasinin, ayrı ayrı ülkelerin özel koşullarına göre uygulamadaki değişikliklere karşın, değişmeyen bir özü olduğuna bu özü oluşturan kurum ve ilkelerin bizim ulusumuzca da benimsenmiş bulunduğuna, bunlara aykırı düşen yasal düzenleme ve uygulamaların demokratik yöntemlerle ortadan kaldırılması gerektiğine, yaşadığımız bunalımdan, böylelikle, sağlıklı ve güvenli olarak çıkılacağına olanca içtenliğimizle inanmaktayız.
Étienne de La Boétie, Fransa’nın Périgord bölgesindeki Sarlat’da, 1 Kasım 1530’da dünyaya geldi. Erken yaşta yetim kalan La Boétie, amcasının yanında yaşadı.
1553’te Orléans Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu.
Genç yaşında, Kral II. Henri’nin onayıyla Bordeaux Parlamentosu’nda danışman olarak göreve başladı ve ölümüne kadar bu göreve devam etti. Danışmanlığın yanı sıra diplomatik arabuluculuk yaptı, Ksenofon ve Plutarkhos’un eserlerini Fransızcaya çevirdi.
1562’de, ölümünden bir yıl önce, Ocak Fermanı Hakkında İnceleme adlı kitabını yazdı. Bu eser, dönemin siyasi hareketlerine derin analizler içermektedir.
Modern siyaset biliminin temellerini atan Fransız yazar, düşünür, yargıç ve siyasetçi. Montaigne’in en yakın dostu olarak bilinmektedir.
Bir Rönesans dönemi insanı olan La Boétie, daha 33 yaşına basmadan, 18 Ağustos 1563’te Germignan kasabasında ölmüş, kısacık bir yaşam sürmüştür. Ölüm döşeğinde söylediği rivayet edilen sözler nedeniyle bazı araştırmacılar La Boétie’nin aslında Marrano (dışarıdan Katolik görünen, kökeni Yahudi) olabileceğini öne sürmüşlerdir.
Ksenophon, Plutarkos ve Aristoteles’ten yaptığı çeviriler ile yazdığı şiirler, ölümünden sonra 1570 yılında Montaigne tarafından yayımlanmıştır.
En önemli eseri olan Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev, bazı Protestan düşünürler için esin kaynağı oluşturmuştur. Bu büyük eseri Boétie, tahminen 1550’de yazmıştır. 1579’da gizlice basılan Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev, çoğunluğun tek bir kişiye boyun eğmesinin nasıl mümkün olduğunu ve insanların gönüllü kulluktan nasıl kurtulabileceğini anlatırken devlet ve iktidar ilişkilerine de yeni yaklaşımlar getirmekte; iktidar ilişkilerinin nasıl sürdürüldüğünü ve bu tahakküm karşısında direniş ve sivil itaatsizlik teorilerinin nasıl hayata geçirilebileceği açıklanmaktadır.
Kitabın Türkçe baskısı birçok yayınevi tarafından okuyucuya sunulmuştur.
Otorite Eleştirisi: La Boétie, “Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev”de, insanların baskıcı yönetimlere nasıl boyun eğdiğini sorgulamaktadır. Ona göre insanlar, aslında özgürlükten çok baskıya alışarak gönüllü bir şekilde köleleşmektedir. Bu fikir, modern politik düşüncenin temel taşlarından biri olarak kabul edilmektedir. Bireylerin iktidara karşı pasif kabulünü ise ağır bir şekilde eleştirmektedir.
Étienne de La Boétie ve Bıraktığı Miras
Arkadaşı Montaigne: La Boétie’nin en yakın arkadaşlarından biri ünlü denemeci Michel de Montaigne’dir. Montaigne, La Boétie’nin ölümü üzerine büyük bir üzüntü yaşamış ve onun hakkında övgü dolu yazılar yazmıştır. Bu dostluk, edebiyat tarihinin en ünlü entelektüel bağlarından biri olarak anılmaktadır.
Erken Ölüm: La Boétie, henüz 32 yaşındayken, dizanteri hastalığı nedeniyle hayatını kaybetmiştir. Genç yaşta ölmesine rağmen düşünceleri, özellikle anarşist ve özgürlükçü hareketler üzerinde kalıcı bir etki bırakmıştır.
Özgürlükçü düşüncenin önemli öncülerinden: La Boétie’nin düşünceleri, sonraki yüzyıllarda anarşist düşünceyle ilişkilendirilmiştir. Devletin baskıcı doğasına dair eleştirileri, bireysel özgürlük ve otoritenin sorgulanması gibi anarşist hareketlerin temel unsurlarıyla uyumludur.
Siyaset Felsefesinde Özgünlüğü: Otoritenin varlığını sadece zorbalık ya da baskı yoluyla değil, gönüllü rıza sayesinde sürdürdüğünü öne sürmesi, zamanının ötesinde bir politik analiz olarak kabul edilmektedir. Bu analiz, modern siyaset biliminde otoritenin meşruiyetini tartışan çalışmalara ilham vermiştir.
La Boétie’nin kısa yaşamına rağmen siyaset felsefesine katkıları, özgürlük, bireysel irade ve devlet üzerine derin sorgulamalara yol açmıştır.
Modern siyaset biliminin temellerini atan Fransız yazar, düşünür, yargıç ve siyasetçi Etienne de La Boétie yaşamını yitirdi. (Doğumu:1 Kasım 1530)
Étienne de La Boétie
1791
İngiltere, Prusya ve İspanya’nın arabuluculuğunda, 18 Ağustos 1791 tarihinde, Osmanlı Devleti ile Rusya arasında, askerî çatışmalara son veren Kalas Ateşkes Mütarekesi imzalandı.
1803
Amerikalı devlet adamı, diplomat ve hukukçu Nathan Clifforddoğdu. (Ölümü: 25 Temmuz 1881) 1858’den 1881’e kadar ABD Yüksek Mahkeme Yargıcı olarak 23 yıl görev yaptı.
Honoré de Balzac 51 yaşında öldü. (Doğumu: 20 Mayıs 1799)
1890
Alman siyasetçi Nazi Almanyası dönemi Ekonomi Bakanı ve Reichsbank Başkanı Walther Funk doğdu. (Ölümü:31 Mayıs 1960, Düsseldorf) Berlin Humboldt Üniversitesi ve Leipzig Üniversitesi’nde hukuk, ekonomi ve felsefe eğitimi aldı. Birinci Dünya Savaşına piyade olarak katıldı, 1916 yılında askerlik hizmeti için uygun bulunmayarak terhis edildi. 1924 yılında merkez sağ finans gazetesi Berliner Börsenzeitung dergisinin editörü oldu. 1931’de NSDAP’a üye oldu ve Naziler iktidara geçtikten sonra Propaganda Bakanlığı müsteşarlığına getirildi. Şubat 1938’de Ekonomi Bakanı, Ocak 1939’da Reichsbank Başkanı oldu. II. Dünya Savaşı’nın sonunda, sağlığının kötü olmasına rağmen, Nürnberg Uluslararası Askerî Ceza Mahkemesi tarafından diğer Nazi liderleri ile birlikte yargılanarak ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı. 16 Mayıs 1957’de hastalığından dolayı tahliye edildi ve üç yıl sonra Düsseldorf’ta öldü.
Hukukçu Walther Funk (sağda) ve Hans Fritzsche (solda) Nüremberg Askeri Mahkemesinde sanık olarak yargılandı.
1909
İngiltere’de seçme ve seçilme hakkı isteyen kadınlar, Başbakan Herbert Henry Asquith’in trenini taşladı
1911
Prof. Dr. Ahmet Ağaoğlu‘nun da aralarında bulunduğu kişiler tarafından 18 Agustos 1911’de Türk Yurdu Cemiyeti kuruldu.
1917
Amerikalı hukukçu ve devlet adamı Caspar Weinberger dünyaya geldi. Harvard Üniversitesi’nde hukuk eğitimi gördü. 1953 yılında Kaliforniya Eyalet Meclisi üyesi oldu. 1962’de Cumhuriyetçi Parti Başkanı olarak görev yaptı. 1969’da Federal Ticaret Komisyonu Başkanı oldu. Daha sonra Yönetim ve Bütçe Dairesi Başkanı görevini üstlendi. 1973 yılında Amerika Birleşik Devletleri Sağlık, Eğitim ve Refah Bakanı olarak görev yaptı. 1981-1987 yılları arasında ABD Savunma Bakanı olarak görev yaptı. 28 Mart 2006’da yaşamını yitirdi.
Ceza Hukukçusu Prof. Dr. Duygun Yarsuvat, doğdu. Akademisyen, hukukçu, spor yöneticisi ve 35. Galatasaray başkanıdır. Galatasaray Lisesi’ni tamamladıktan sonra, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nden 1961 yılında mezun oldu. Aynı yıl fakülteye asistan olarak atandı ve lisansüstü eğitim çalışmalarına başladı. 1964’te Brüksel Kitle İletişim Araçları Enstitüsünde araştırmalarda bulundu. Eğitimine 1966 yılında Princeton Üniversitesi’nde devam etti. 1966 yılında “Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Hürriyeti ve İlgili Ceza Hükümleri” başlıklı teziyle “hukuk doktoru” unvanını aldı. 1971 yılında Columbia Üniversitesi’nde “Trafik Suçları Kriminolojisi” isimli tezi ile “doçent” oldu. 1978 yılında “Çalışma Ceza Hukuku” başlıklı tezi İstanbul Üniversitesi tarafından kabul edilerek profesör unvanını kazandı. 1987-1988 ve 1996-1997 yılları arasında Türk Ceza Kanunu Hazırlama Komisyonu üyeliği yaptı. 1988 ve 1992 yılları arasında Avrupa Konseyi Suç Sorunları Komitesi’nde Bilimsel Kriminolojik Konseyi üyeliğine seçildi ve bu görevi 4 yıl sürdürdü. Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesinde öğretim üyesi olarak görev yaptı.
Prof. Dr. Duygun Yarsuvat
1938
Tan gazetesinde Ahmet Emin Yalman’ın Atatürk’ün sağlığı ile ilgili bir makalesi yayınlandı. Gazete bu makale yüzünden itibaren 3 ay süreyle kapatıldı.
1944
Almanya Komünist Partisi başkanı Ernst Thalmann, Hitler’in emriyle Buchenwald Toplama Kampı’nda kurşuna dizildi.
1945
Hindistan bağımsızlık hareketi lideri Subhas Chandra Bose yaşamını yitirdi. (Doğumu:23 Ocak 1897)
1950
Belçika Komünist Partisi başkanı Julien Lahaut, suikast sonucu öldürüldü.
1953
Amerikalı avukat Louie Gohmert doğdu.
1954
Millet gazetesi yazarı Nurettin Ardıçoğlu ile yazı işleri müdürü Hüsnü Söylemezoğlu 7’şer ay hapis cezasına çarptırıldılar. Gerekçe Nurettin Ardıçoğlu’nun gazetede yayımlanan “Amerikalı Dostlara Açık Mektup” adlı yazısıydı.
1961
Türkiye’de ikinci kez banka soyuldu. 7 Temmuzdaki ilk soygunu da yapan Necdet Elmas arkadaşı olan Muzaffer Balçık’ın ihbarıyla 30 Ağustosta Darıca’da yakalandı.
1962
Meksika’nın hukukçu başkanlarından Felipe de Jesús Calderón Hinojosa doğdu. Escuela Libre de Derecho’dan mezun oldu. Harvard’dan yüksek lisans derecesi aldı. 1 Aralık 2006 – 30 Kasım 2012 arasında devlet başkanlığı görevini yürüttü.
1964
Güney Afrika’nın ”apartheid” (etnik arındırma) politikası nedeniyle olimpiyatlara katılması yasaklandı. Yasak 1992 Barcelona Olimpiyatları’na kadar sürdü
1971
Avustralya ve Yeni Zelanda, askerlerini Vietnam’dan çekme kararı aldı.
1977
“Halkın Birliği” gazetesi sahibi Hayrabet Honca Ankara 1.Şube Müdürlüğü’nde işkence gördüğü iddiasıyla Yenimahalle Savcılığı’na başvurdu.
1979
Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Faruk Sükan “Adalet Partisi Genel Başkanı Süleyman Demirel ve ailesinin 361 milyon liralık vergi borcu olduğunu” açıkladı.
1980
Mamak Askeri Cezaevi’nden kaçırılan Balgat Katliamı idam hükümlüsü 2 kişiden biri olan Mustafa Pehlivanoğlu Kütahya’da yakalandı.
Sıkıyönetim 20 ilde 2 ay daha uzatıldı.
1982
Milliyetçi Hareket Partisi eski senatörü Kudret Bayhan uyuşturucu kaçakçılığından 16 yıl hapse mahkum oldu.
Kudret Bayhan ile ilgili bir gazete haberi
1983
Barış Derneği Davası’nda Köy-Koop Başkanı Nedim Tarhan savunma yaptı: “Barışı sağlamanın yolu sömürüye, bağımlılığa hayır demekten geçer”
1984
Ankara 1 No’lu Sıkıyönetim Mahkemesi’nde açılan Aydınlar Dilekçesi Davasında ilk duruşma yapıldı. Sanık sayısı 59 olan davada sanıklar hakkında, 3’er aydan 1 yıla kadar hapis cezası isteniyordu Dava, 7 Şubat 1986’da tüm sanıkların beraat etmesi ile sonuçlanmıştır.
1985
Ankara Üniversitesi Yönetim Kurulunca görevlerine dönme başvuruları reddedilen 1402’lik profesörler Danıştay’a, doçentler İdare Mahkemesi’ne başvuracaklarını açıkladı.
Başbakan Tansu Çiller, hükümetin özelleştirme alanındaki ilk uygulamasının Telekomünikasyon sektöründe olacağını açıkladı.
1995
“Bosna İçin İnsanlık Girişimi” üyeleri Bosna’ya gitti. Heyette, Erol Akyavaş, Mehmet Güleryüz, Türkkaya Ataöv, Ertuğrul Günay, Hüseyin Hatemi, Kezban Hatemi, Cem Karaca, Asaf Ataseven, Gülsen Ataseven, Cem Behar, Ataol Behramoğlu, Necdet Konak, Hadi Uluengin de yer aldı.
1996
Adalet Bakanı Kazan “Irak`taki cezaevlerinde iki cüz ezberleyenlerin cezası biraz indiriliyor. Kuran`ın yarısını ezberleyenler ise tahliye ediliyor. Bu örneği biz de araştıracağız” dedi.
1998
ABD’nin hukukçu başkanlarından Bill Clinton, Büyük jüriye 5,5 saat ifade verdi. Beyaz Saray stajyeri Monica Lewinsky ile olan uygunsuz ilişkisini itiraf etti. 1998 yılında, yasal makamlara yalan söylemekten ötürü Beyaz Saray tarihinde ikinci kez resmen suçlanan başkan oldu. ABD senatosunda yapılan yargılama sonucunda aklandı. Tüm halktan bu ilişki yüzünden özür diledi ve görevine devam etti.
Bill Clinton ve Monica Lewinsky
1998
20’den fazla sabıkası bulunup 7 aydır “aranan” ve hakkında Interpol’ce kırmızı bülten çıkarılan mafya lideri Sedat Peker, Emniyet ile görüşüp teslim olma şartları konusunda uzlaşmaya vardıktan sonra özel bir uçakla Bükreş’ten İstanbul’a gelerek teslim oldu.
2001
İran’da kafe ve restoranların, hicab (örtünme) kurallarına uymayan ve aşırı makyajlı kadınlara servis yapmaları yasaklandı.
2002
Amerika’da Beyaz Saray’ın karşısındaki Ulusal Meydan’da binlerce siyahi Amerikalı eylem yaparak kölelik döneminde siyah emeğine dayanarak zenginleşen bir dizi şirkete mirasçılar olarak açtıkları davaya dikkat çekti.
2004
Adı “Sırbistan ve Karadağ Cumhuriyeti” olarak değiştirilen eski Yugoslavya’nın büyük ortağı Sırbistan’da parlamento yeni milli marş ve amblemi kabul etti. Karadağ, 21 Mayıs 2006 tarihinde yapılan referandumda çıkan % 55,5’lik evet oyu ile bağımsız olma kararı almış ve 3 Haziran 2006‘da referandumdan çıkan sonuca dayanarak Karadağ Parlamentosu tarafından alınan kararla bağımsızlığını ilân etmiştir.
2015
Koalisyon görüşmelerinin olumsuz sonuçlanmasının ardından AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Ahmet Davutoğlu, 63. Hükümeti kurma görevini Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a, anayasal sürenin dolmasına 5 gün kala iade etti.Yüksek Seçim Kurulu, Cımhurbaşkanı’nca seçimlerin yenilenmesi kararı alınması durumunda Erdoğan’ın 90 günlük yasal süreyi kısaltıp öne çekme yetkisi olduğuna karar verdi.
2016
Cumhuriyet gazetesi yöneticilerinin silahlı terör örgütleri PKK ve FETÖ/PDY terör örgütleri ile bağlantıları bulunduğu gerekçesiyle resen soruşturmaya başlatıldı.
Talış kökenli bir kanun kaçağı Rövşen Canıyev(Rövşen Lenkeranski) öldürüldü. (Doğumu: 27 Ocak 1975) Canıyev, 17 yaşındayken polis olan babası Azeri suç çetelerinden biri tarafından öldürüldü. Babasının katilini mahkeme salonunda silahla vurdu ve 1996 yılında tutuklandı. 4 Mart 1997’de şartlı tahliye edildi. Suç dünyasına girdi ve birçok kez yargılandı. 2013’te İtalya, uluslararası olarak organize suç, gasp, rüşvet, kara para aklama ve resmi belgelerin tahrifatı suçlamalarıyla ilgili olarak arandığını ilan etti. 2016 yılında Türkiye’de öldürüldü. hakkında film ve belgeseller çekildi. (Talışlar: Azerbaycan Cumhuriyeti’nin güneydoğu rayonları Lenkeran, Astara, Masallı ve Lerik, Baküde ve İran’ın kuzeydoğu eyaletleri Gilan ve Erdebil’de yaşayan İrani bir halk)
2017
Beyin ameliyatı geçirdiği sırada hakkında yakalama kararı çıkartılan ve Antalya 3’üncü Sulh Ceza Mahkemesi tarafından tutuklanan Eski Yargıtay 23. Ceza Dairesi Üyesi Mustafa Erdoğan, bulunduğu hastanenin tutuklu koğuşunda vücudunun yarısı felçli olduğu halde altı ay tutulduktan ve bilinci kapandıktan sonra 18 Ağustos 2017 Cuma günü savcının talebi ve mahkemenin kararı ile tahliye edildi. Erdoğan, serbest kaldıktan dört gün sonra yaşamını yitirdi.
2018
Birleşmiş Milletler eski Genel Sekreteri, Kofi Atta Annan yaşamını yitirdi. (Doğumu: 8 Nisan 1938, Gana) Birleşmiş Milletler, 2001 yılında Kofi Annan sekreterliğinde Nobel Barış ödülü kazandı. 10 yıllık bir hizmetten sonra 1 Ocak 2007’de görevini Güney Koreli Ban Ki-moon’a devretti.
2019
Hukukçu ve yazar Ali Sirmen’in eşi Avukat Mine Sirmen yaşamını yitirdi.
2025
Uluslararası Af Örgütü, yaptığı açıklamada, İsrail’in Gazze’de Filistinlileri açlığa mahkûm etmesini kınadı ve bunun İsrail’in kasıtlı bir politikası olduğunu ileri sürdü: “Yeni tanıklıklar, İsrail’in Gazze’deki Filistinlileri aç bırakmasının kasıtlı bir politika olduğuna dair güçlü kanıtlar sunuyor“
2025
‘Aziz İhsan Aktaş’a suikast hazırlığı’ iddiasıyla gözaltına alınan Selahattin Yılmaz, “tehdit”, “suç işleme amacıyla örgüt kurma” ve “yetkili olmadığı bir iş için yarar sağlama” suçlamalarından tutuklamaya sevk edildi. Avukat Cem Duman‘ın da aralarında bulunduğu 9 kişi de tutuklama talebiyle Sulh Ceza Hakimliğine sevk edildi, 5 kişi hakkında ise adli kontrol talep edildi. Selahattin Yılmaz’ın da aralarında olduğu 14 kişi “silahlı suç örgütüne üye olmak” suçlamasıyla gözaltına alınmıştı.
İBB’ye yönelik soruşturmalarda gözaltına alınan ve aralarında Beyoğlu Belediye Başkanı İnan Güney’in de olduğu 44 kişi sağlık kontrolünden geçirilerek adliyeye sevk edildi. Savcılık Güney dahil 20 kişiye tutuklama, geri kalanlara adli kontrol talep etti. Adli kontrol tedbiri uygulanması talebiyle Sulh Ceza Hakimliği’ne sevk edilen 24 kişi serbest bırakıldı. 20 kişiye isnat edilen suçun “kamu kurum ve kuruluşlarının zararına dolandırıcılık” ve “suç işlemek amacıyla kurulan örgüte üye olma” olduğu öğrenildi.
İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya, 5 ilde 5 ayrı organize suç örgütüne yönelik düzenlenen operasyonlarda 44 şüphelinin yakalandığını bildirdi. Jandarma ekipleri 41 şüpheliyi yakalandı. 1,2 milyar TL’lik para hareketi tespit edilen 26 kişi tutuklandı.
Eskişehir 3. Ağır Ceza Mahkemesi, Sinem Çinğiloğlu’nun öldürülmesi ile ilgili davada tutulu yargılanan sevgilisi Aytuğ Özdemirler hakkındaki ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasının gerekçesini açıkladı: “Uyuşturucu etkisindeki biri kendini asacak gücü bulamaz.”
İstanbul Ümraniye’de Özbekistan uyruklu bir kadın, sokak ortasında uğradığı satırlı saldırı sonucu hayatını kaybetti. Olayın faili olduğu iddia edilen 2 kişi gözaltına alındı.
Aydın’ın Nazilli ilçesinde polis memuru H.D, boşanma aşamasında olduğu Burcu D.’yi tabancayla vurarak öldürdü. Şüpheli gözaltına alındı.
Gaziantep’te 21 yıl 6 ay kesinleşmiş hapis cezası bulunan firari hükümlü yakalandı. Hükümlü, emniyetteki işlemlerinin ardından cezaevine teslim edildi.
Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, Ankara’nın Keçiören’de yol verme tartışmasında Hakan Çakır‘ın öldürülmesiyle ilgili olarak 4 kişinin tutuklandığını duyurdu.
Şanlıurfa Barosu Başkanlığı, avukat Rezan Epözdemir, Cem Duman ve Mücahit Birinci hakkındaki iddialardan dolayı bulundukları baroların disiplin soruşturması yürütmesi için müracaatta bulunulacağını açıkladı.
Bask kökenli Fransız hukukçu ve matematikçi Pierre de Fermat, doğdu. (Ölümü: 12 Ocak 1665, Castres) 1631 yılında hukuk diploması aldı ve Yargıç oldu ancak matematiğe daha çok zaman ayırdı.
Pierre de Fermat
1801
İsveçli feminist düşünür Fredrika Bremer, Finlandiya’da doğdu. (Ölümü: 31 Aralık 1865, İsveç) 1856’da yayınlanan Hertha adlı eserinde kadınların da erkekler gibi reşit sayılması gerektiğini ileri sürdü ve bu konu o dönem İsveç meclisinde ateşli tartışmalara sebep oldu. Tartışmalar sonucunda, 25 yaşını dolduran her kadının reşit insan kabul edilmesi yasal olarak kabul edildi. Kızların erkekler kadar yüksek öğrenim hakkı olduğunu, kadınlara oy kullanma hakkı verilmesini, kız okulları açılmasını ve kız okullarında kadınların öğretmenlik yapmalarını savundu.
Fredrika Bremer
1896
Kadınların erkeklerden bağımsızlığını savunan Mary Abigail Dodge, yaşamını yitirdi. (Doğumu: 1833, Massachusetts’)
1900
Venezuelalı avukat, gazeteci ve politikacı Raimundo Andueza Palacio, yaşamını yitirdi. (Doğumu: 6 Şubat 1846) Venezuela Merkez Üniversitesi’nde hukuk okudu. El Democrata gazetesinin direktörlüğünü yaptı. Linares Alcántara hükümetinde Dışişleri ve Maliye Bakanlığı yaptı. 1889-1890 yılları arasında Kamu Eğitimi ve Dışişleri Bakanlığı görevlerinde bulundu. 19 Mart 1890–17 Haziran 1892 tarihleri arasında Venezuela’nın 24. Devlet Başkanı olarak görev yaptı.
1917
Hukukçu ve devrimci lider Moisei Solomonovich Uritsky 14 Ocak 1873’te dünyaya geldi. Ukrayna’daki Cherkasy kasabasında Yahudi bir ailenin çocuğu olarak büyüdü. Kiev Üniversitesi Hukuk Fakültesine girdi. Çarlık rejimi tarafından yasaklanan siyasi yayınları ülkeye soktu ve dağıtımını yaptı. 1897 yılında yasadışı matbaa işletmekten tutuklandı ve sürgüne gönderildi. 1905 Devrimi döneminde yeniden tutuklanarak sürgüne gönderildi. 1917’de bolşeviklere katıldı. Askeri bir öğrenci olan Leonid Kannegisser tarafından 17 ağustos 1917’de öldürüldü. Katili idam edildi.
Moisei Solomonovich Uritsky
1920
TBMM’nin kuruluşundan sonra ilk diplomatik temaslardan biri Sovyet Rusya ile gerçekleşti. 17 Ağustos 1920’de Bekir Sami başkanlığındaki Türk Heyeti ile Sovyet Heyeti arasında Moskova’da görüşmeler başladı. Birkaç ay sonra Rus yardımları gelmeye başladı. 16 Mart 1921’de Dostluk ve Kardeşlik Antlaşması imzalandı.
1935
Amerikalı, kadın hareketi öncüsü, sosyolog ve feminist teorisyen Charlotte Perkins Gilman, Kaliforniya’da yaşamını yitirdi. (Doğumu: 3 Temmuz 1860, Hardford) 1878’de 18 yaşında Rhode Island Tasarım Okuluna babasının yardımıyla kabul edildi. Ütopik bir feministti. Ölümcül hastalıklar için ötanaziyi savundu. 17 Ağustos 1935’te aşırı dozda kloroform alarak intihar etti.
Kadınlar Ülkesi – Charlotte Perkins Gilman
1945
Endonezya, Hollanda’dan bağımsızlığını ilan etti. Ülke, Hollanda tarafından 18.yüzyılın sonlarında egemenliği altına almıştı. 1900’lü yılların başlarında sömürgeciliğine karşı, milliyetçilik ve bağımsızlık mücadelesi fiilen başladı. Bu mücadelenin liderlerinden Ahmed Sukarno 1927’de kurulan Milliyetçi Partinin başkanı oldu. 17 Ağustos 1945’te Japonların teslim olmalarıyla Endonezya’da Ahmed Sukarno başkanlığında bir hükûmet kuruldu ve bağımsızlık ilan edildi.
1956
Almanya Komünist Partisi kapatıldı. Ayrıca Anayasa’ya aykırılıkları nedeniyle Federal Almanya Mahkemesi tarafından kapatılan partinin üyelerinin milletvekillikleri düşürüldü. Kapatılan partinin mallarının Hazine’ye aktarılmasına karar verildi. Bu karar, Türkiye’de, Refah Partisi Kapatma Kararında örnek gösterildi.
1976
Sivas’ta demir çelik tesisleri kurulmasına ilişkin Bakanlar Kurulu kararı, Resmi Gazete‘de yayımlanarak yürürlüğe girdi.
Devrimci Gençlik Dergisi’nin çeşitli sayılarında yayınlanan yazılar nedeniyle toplam 676 yıl hapsi istenen Yazı İşleri Müdürü Taner Akçam DGM’de yargılanmaya devam edildi.
Halk ozanları Hüseyin Aydın, Necdet Şahin ve Veysel Demir “Türkülerinde hükümeti küçük düşürmek ve komünizm propagandası yapmak”tan DGM’de duruşmaya çıktı. Ozanlar Mart’ta Tokat’ta CHP’nin düzenlediği”Aşıklar Kervanı” gecesinde, ardından Devrek’te türkü çalıp söylemişlerdi.
1981
Sıkıyönetim Askeri Savcılığı, “Genç Öncü”den 38 kişi ile “Halkın Kurtuluşu”ndan 8 kişi hakkında yasadışı örgüte üye olma ve örgüt adına eylemlerde bulunma iddiasıyla 5 ile 30 yıl arası hapis istemiyle dava açtı.
1982
Uyuşturucu kaçakçılığından Fransa’da 10 yıl hapis yatıp Türkiye’ye gönderilen MHP eski senatörü Kudret Bayhan 16 yıl hapse mahkum edildi.
1983
Millî Güvenlik Konseyi, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu‘nun kuruluşunu onayladı; 1932 yılında kurulan Türk Dil Kurumu (TDK) ve 1931 yılında kurulan Türk Tarih Kurumu‘nun (TTK) özerkliğine son verildi. Kamu tüzelkişiliğe sahip olan ve Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı olan yeni Kurum; Atatürk Araştırma Merkezi, Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu ve Atatürk Kültür Merkezini bünyesinde barındırmaktadır. Türk Dil Kurumu ile Türk Tarih Kurumu için Atatürk’ün vasiyetnamesinde belirtilen malî hakların tahsisine devam edilmektedir.
Barış Derneği Davasında savunma yapan Ataol Behramoğlu: “Nazım Hikmet gibi sanatçıları yok sayarsak, elimizde ulusal kültür adına hiçbir şey kalmaz” dedi.
1984
3 kişi hakkında idam cezası istenen 28 sanıklı THKP-C Kurtuluş duruşması Metris Askeri Cezaevi’nde başladı. Kimlik tespitinden sonra protesto için tek tip elbiselerini çıkaran 8 sanık duruşma salonundan çıkarıldı.
1987
1987’ye kadar kadar sıkıyönetim askeri cezaevi idarelerince uygulatılan tek tip elbiseye yasal dayanak da getirildi: Cezaevleri tüzüğündeki ”tutuklular kendi elbiselerini giyerler.” hükmü “..idarece verilen elbiseleri giymeleri zorunludur.” şeklinde değiştirildi.
Hitler’in yardımcısı Rudolf Hess, Nürnberg mahkemelerinde yargılandıktan sonra ömür boyu hapis cezasını çektiği Spandau hapishanesinde öldü.
1988
TİP ve TKP genel sekreterleri Nihat Sargın ve Haydar Kutlu’nun (Nabi Yağcı) yargılanmalarına Nihat Sargın’ın sorgusuyla devam edildi.(Bknz: Kutlu-Sargın Davası)
1995
Suudi Arabistan’da devam eden Türk vatandaşlarının idam kararlarının durdurulması için Başbakan Tansu Çiller, Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş’ı Suudi Arabistan’a özel elçi olarak gönderdi. 20 Ağustos’ta idamların durdurulduğu açıklandı.
1996
Rusya ile Çeçenistan arasında resmî olarak ateşkes antlaşması imzalandı.
1998
Alaattin Çakıcı, Fransa’nın Nice kentinde yakalandı. 1998’de Fransa’da yakalanarak Türkiye’ye getirildi. 1999’da cezaevine girdi. 2002’de salıverildiğinde yeniden yasadışı yollarla Türkiye’den kaçtı. 2004 yılında Avusturya tarafından Türkiye’ye iadesine karar verildi. Mafya ve organize suç örgütü lideri olmaktan yargılandı. Gazeteci Hıncal Uluç’u yaralamaya azmettirmek davasında üç yıl dört ay hapis cezası verildi. Uludağ’da 1995 yılında eski eşi Nuriye Uğur Kılıç’ın öldürülmesi olayında azmettirici olduğu iddiasıyla yargılandı ve 2006 yılında Bursa 1. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından önce ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a hakaret ettiği gerekçesiyle on ay hapis cezası verildi. 15 Nisan 2020 Tarihli ve 31100 Sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan ceza ve güvenlik tedbirlerinin infazı ile ilgili yasa değişikliği kapsamında hükümlü bulunduğu Sincan L Tipi Ceza İnfaz Kurumu’ndan tahliye edildi.
2001
HADEP Genel Başkan Yardımcısı Ahmet Turan Demir, hakkında kesinleşen 1 yıllık hapis cezasının infazı için Ankara Merkez Cezaevi’ne konuldu. Demir, Terörle Mücadele Yasası’nın 8/1 maddesine göre bu cezayı almıştı. Halkın Demokrasi Partisi(HADEP), 11 Mayıs 1994’te kuruldu, Anayasa Mahkemesi tarafından 13 Mart 2003 tarihinde kapatıldı.
2003
Anayasa Mahkemesi Eski Başkanı ve Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından yapılan ve 10–17 Ağustos 2003 tarihleri arasında İstanbul’da düzenlenen 21. Dünya Felsefe Kongresi sona erdi. İstanbul’da yapılan “21. Dünya Felsefe Kongresi” çerçevesinde düzenlenen “Dünya Problemleri Karşısında Felsefe” konulu sempozyumun bildirileri HFSA – Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi Dergisinde yayınlandı.
Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi(HFSA)
2004
Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği’ne ilk kez bir sivil atandı. Büyükelçi Yiğit Alpogan genel sekreter oldu. Alpagon, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1967’de mezun oldu. 1972 yılında Tokyo, 1975 yılında ise Lefkoşa Büyükelçiliklerinde görev aldı. 1995´te Türkmenistan’da Aşkabat büyükelçisi, 2000 yılında ise Dışişleri Bakanlığı’nda müsteşar yardımcısı olarak görev aldı. 2001’de Yunanistan Atina Büyükelçisi oldu. 2004 yılında Avrupa Birliği uyum yasaları çerçevesinde, resmi gazetede yayımlanan atama kararı ile Millî Güvenlik Kurulu’nun ilk sivil kökenli genel sekreteri oldu.
2010
İtalyan hukukçu ve devlet adamı Francesco Cossiga, Roma’da yaşamını yitirdi. (Doğumu: 26 Temmuz 1928) 27 Kasım 2006’da ömür boyu senatörlük görevinden de istifa etti.
Francesco Cossiga
2012
Muğla’da polisin açtığı ateşle ölen Şerzan Kurt cinayeti failinin yargılandığı davaya devam edildi. Savcı tutuklu polis memuru için müebbet hapis cezası istedi. Duruşması öncesi “Milyonlar Adalet İstiyor İnsiyatifi” adliye önünde eylem yaptı.
2016
Cezaevlerindeki aşırı kalabalıklaşmayı önlemek için getirilen Denetimli Serbestlik Sistemi kapsamında kapalı ve açık ceza infaz kurumlarından yaklaşık 38 bin kişi cezaevlerinden tahliye edilmeye başlandı.
2022
25 Temmuz 2022’de yapılan referandum sonuçlarının kesinleşmesi ve Cumhurbaşkanı Kays Said’in onayının ardından Yeni Tunus Anayasası 17 Ağustos 2022 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanarak resmen yürürlüğe girdi. Anayasa, Tunus’un yarı başkanlık sistemini başkanlık sistemine dönüştürerek cumhurbaşkanının gücünü merkezileştirdi ve yetkilerini artırdı, Tunus parlamentosunun rolünü büyük ölçüde sınırladı. Önceki anayasalarda yer alan “Devletin dini İslam’dır” maddesi resmi metinden çıkarıldı. Cumhurbaşkanı Kays Said bu durumu, “Tüzel bir kişilik olan devletin dini olamaz, din halka ait bir olgudur” şeklinde açıklamıştır.
2023
İstanbul Valiliği, Alkol Satışı ve Alkollü İçeceklerin Tüketimi genelgesi ile halka açık deniz ve sahil kenarlarında, plaj, park, piknik ve mesire alanlarında alkollü içki içmenin yasak olduğu ve yasağa uymayanlara 617 TL para cezası verileceği yönünde açıklama yaptı.
Türkiye’nin ilk kadın Ağır Ceza Mahkemesi başkanlarından olan Saime Neylan Feke tedavi gördüğü hastanede yaşamını yitirdi.39 yıllık hâkim, Feke, kendisini ameliyat eden doktoruna açtığı davayı kaybettiğinde “Bunca yıl adalet dağıttım ama kendime 6 yıldır adalet bulamadım” demişti.
2024
Bodrum’da 2015 yılında belediye tarafından yapılan binanın yapı ruhsatının bulunmadığı ortaya, binanın yapıldığı alanın, imar planında park ve spor alanı olarak geçtiği ortaya çıktı.
FBI’ın olay mahallindeki biyolojik kanıtları ortadan kaldırdığını ileri süren Cumhuriyetçi Partili Higgins, Trump suikastçısı Thomas Matthew Crooks‘un cesedinin olaydan birkaç gün sonra yakıldığını açıkladı. FBI açıklamasında ise Crooks’un cesedinin ailesine teslim edilmesinin rutin prosedürün bir parçası olduğunun altı çizildi.
2025
Tutuklanan ve görevinden uzaklaştırılan İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun diploma davasında İstanbul 5. İdare Mahkemesi tarafından verilen yürütmeyi durdurma talebinin reddine dair karara İstanbul Bölge İdare Mahkemesi’nde itiraz edildi.
Kahramanmaraş’ta avukat Ö.C., kontrol noktasında otomobiliyle polise çarpıp kaçtı. Takiple yakalanan Ö.C., adli kontrolle serbest bırakılırken, kaçarken attığı paketten uyuşturucu çıktı.
Londra adliye kaynakları, bu ayın başlarında Filistin Eylem Grubu’nun öncülüğünde düzenlenen bir gösteride çok sayıda tutuklananların yargılanmasına başlanacağını yargılanacağını duyurdu. Halkın Gazze’deki durumu barışçıl bir şekilde protesto etme hakkına sahip olduğu, ancak yasaklanmış olan Filistin Eylem Grubu’nu desteklemenin Terörle Mücadele Yasası kapsamında suç teşkil ettiği açıklandı.
BM uzmanlarından oluşan bir grup, Belarus’u terörizm ve aşırılıkçılık suçlamalarından hüküm giymiş tutuklulara yönelik kötü muameleleri durdurmaya ve bu tür iddialara yönelik kapsamlı ve tarafsız soruşturma başlatmaya çağırdı.
İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW), Katar’daki Doha mahkemesi tarafından Bahai dini ileri gelenlerinden Remi Rowhani’ye verilen beş yıllık hapis cezasını kınadı. Açıklamada, “Dini Ayrımcılığa Son Verin; Azınlık Haklarını Koruyun” denildi. 71 yaşındaki Remy Rowhani, Ceza Kanunu’nun “İslam’ın temellerine ve öğretilerine gölge düşüren” bir doktrin veya ideolojiyi yaymakla suçlanıyordu.
2026
Ticaret Bakanlığı Gümrükler Muhafaza ekiplerinin Kapıkule Gümrük Kapısı’nda düzenlediği operasyonda, Türkiye’den çıkış yapmak üzere olan bir TIR’da 810 kilogram esrar ele geçirildi.
Millî Park Kanunu çerçevesinde ilk kez denizde milli park alanları belirlendi. Muğla Fethiye ve Antalya Kaş açıkları ile Kuzey Ege’de belirlenen alanlar “deniz milli parkı” ilan edildi.
Antalya Büyükşehir Belediyesi ve Antalya Su ve Atıksu İdaresi’nin (ASAT) iştiraki ALDAŞ A.Ş.’ye ilişkin soruşturmada hazırlanan 127 sayfalık iddianame mahkemeye sunuldu.21 kişiye zimmet, haksız mal edinme ve dolandırıcılık suçlamaları yöneltilirken, ALDAŞ tarafından ASAT’a yansıtılan faturaların toplamının 785 milyon 351 bin liraya ulaştığı ve 29,5 milyon liralık kamu zararı oluştuğu ileri sürüldü.
Cumhurbaşkanı adayı ve İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun da arasında bulunduğu 53’ü tutuklu 414 sanıklı İBB Davası’nın ikinci duruşmasının ilk oturumu, İstanbul 33. Ağır Ceza Mahkemesi’nce Silivri’deki Marmara Kapalı Cezaevi’ne inşa edilen yeni duruşma salonunda yapıldı. İstanbul Planlama Ajansı (İPA) Yönetim Kurulu Başkanvekili Mehmet Çakılcıoğlu ile sanatçı Ercan Saatçi savunma yaptı.
Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı, bir sosyal medya hesabı üzerinden paylaşılan video içeriklerinde geçen ifadeleri nedeniyle Emekli amiral Türker Ertürk hakkında resen soruşturma başlattı. Ertürk, “halk arasında korku ve panik yaratmak amacıyla tehdit” ve “suç işlemeye tahrik” suçlamalarıyla gözaltına alındı. Emniyetteki işlemlerinin ardından sağlık kontrolünden geçirilen Ertürk, Bakırköy Adliyesi’ne sevk edildi. Burada savcılığa çıkarılan Ertürk, tutuklama talebiyle nöbetçi sulh ceza hakimliğine gönderildi. Hakimlik, Ertürk’ün tutuklanmasına karar verdi. Ertürk, hakkında açılan soruşturmaya gerekçe olan ifadelerinde, “Bakın artık iktidar değişecek. Ama acılı ama acısız, iktidar değişecek. Onun için herkes aklını başına devşirmeli. Siz de, ben de… Tabii ki herkes de… Onun için Yüksek Seçim Kurulu’nun vicdanlarına ve hukuka göre karar vermelerini bekliyoruz. Yoksa ileride müşkülat yaşarız ülkece diye düşünüyorum” demişti.
Kırıkkale’de 2014’te kaybolan Hüseyin Okumuşoğlu’nun cesedinin yaklaşık 10 yıl sonra bir evde buzdolabı ve derin dondurucuda parçalanmış halde bulunmasına ilişkin soruşturmada 17 kişi gözaltına alındı. Şüphelilerden 13’ü tutuklanırken, 3 kişi adli kontrolle serbest bırakıldı, 1 kişi ise savcılıkça salıverildi.
İstanbul’da yürütülen soruşturma kapsamında kendilerini MİT görevlisi olarak tanıtıp ’Cinayet dosyasını çözeriz’ diyerek vatandaşları dolandıran şüpheliler tutuklandı. Olayla ilgili soruşturmanın sürdüğü öğrenildi.
Adalet Bakanı Akın Gürlek, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 4 ayrı yeni nesil suç örgütüne yönelik yürütülen mali soruşturmalar kapsamında 818 şüphelinin banka hesapları, kiralık kasaları ve kripto varlıklarına el konulduğunu açıkladı.
PETLAS’ın eski Yönetim Kurulu Üyesi Abdulkadir Özcan, Ankara’da yürütülen uyuşturucu ve fuhuş soruşturması kapsamında gözaltına alındı. Özcan’ın evinde yapılan aramada 175,45 gram uyuşturucu olduğu değerlendirilen madde ele geçirildiği bildirildi.
Savaş Buldan, Hacı Karay ve Adnan Yıldırım cinayetleri için Adalet Bakanlığına başvuru yapıldı. Başvuruda cinayetlerin “insanlığa karşı suç” ve ağır insan hakları ihlali kapsamında değerlendirilmesi, zamanaşımı uygulanmaması ve bazı eski MİT kayıtlarının yeniden incelenmesi talep edildi.
İstanbul 37’nci Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanan Sözcü gazetesi ve SZC TV sahibi Burak Akbay hakkında, duruşmalara katılmaması ve savunma vermemesi gerekçesiyle yakalama kararı çıkartıldı.