Ana Sayfa Blog Sayfa 8

Moskova Antlaşması (Türkiye – Sovyet Rusya Dostluk ve Kardeşlik Antlaşması)

0

Moskova Antlaşması (Türkiye – Sovyet Rusya Dostluk ve Kardeşlik Antlaşması), 16 Mart 1921 tarihinde Ankara Hükumeti ile Rusya Sovyetleri Sosyalist Federal Cumhuriyeti Hükûmeti arasında, Moskova’da imzalanmıştır.

Türkiye adına sözleşmeye Yusuf Kemal Tengirşenk, Doktor Rıza Nur Bey ve Ali Fuat Paşa imza koymuşlardır. Antlaşma, Türkiye Cumhuriyeti döneminde yapılan ilk uluslararası antlaşmalar arasındadır.

TÜRKİYE – SOVYET RUSYA DOSTLUK VE KARDEŞLİK ANDLAŞMASI
Moskova, 16 Mart 1921

Ulusların kardeşliği ilkesini ve kavimlerin kendi geleceklerini özgürce saptamak hakkını tanımakta birleşmiş olan Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti ile Rusya Sovyetleri Sosyalist Federal Cumhuriyeti Hükûmeti, genişleme ve istila siyasetine karşı olan savaşımlarındaki dayanışmalarını ve iki ulustan birinin karşılaşacağı zorlukların ötekinin durumunu da ağırlaştıracağını bilerek, aralarında her zaman dostluk ilişkilerinin ve her iki ulusunu karşılıklı çıkarlarına dayanan sürekli dostluk bağlarının yerleşmiş olmasını görmek özlemiyle bir Dostluk ve Kardeşlik Antlaşması yapmaya karar vermişler ve bu amaçla aşağıda yazılı yetkili temsilcilerini seçmişlerdir.

Dmitry Medvedev, Recep Tayyip Erdoğan’a Georgiy Çiçerin ile TBMM temsilcisi Yusuf Kemal Tengirşenk’in Rusya ve Türkiye arasındaki Dostluk ve Kardeşlik Antlaşması metinlerini paylaşıldığı bir fotoğrafı takdim etmişti

Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti:
Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti Ekonomi Bakanı ve bu Mecliste Kastamonu Milletvekili Yusuf Kemal Bey,

Bu Hükûmetin Milli Eğitim Bakanı ve Türkiye Büyük Millet Meclisinde Sinop Milletvekili Doktor Rıza Nur Bey ve

Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti Büyükelçisi ve bu Meclis’te Ankara Milletvekili Ali Fuat Paşa.

Rusya Sovyetleri Sosyalist Federal Cumhuriyeti Hükûmeti:

Dışişleri Halk Komiseri ve tüm Rusya Merkez Yönetim Komitesi üyesi Jorj Çiçerin ve

Tüm Rusya Merkez Yönetim Komitesi üyelerinden Celal Korkmazof.

Yukarıda adı geçen yetkili temsilciler, yönetimine uygun bulunan yetki belgelerini verdikten sonra, aşağıdaki maddeleri kararlaştırmışlardır.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab
Madde 1

 Bağıtlı Taraflar, herhangi birine zorla kabul ettirilmek istenilen bir barış antlaşması ya da başka bir uluslararası bağıtı tanımamayı ilke olarak benimserler. Rusya Sovyetleri Sosyalist Federal Cumhuriyeti Hükûmeti, bugün Büyük Millet Meclisince temsil edilmekte olan Türkiye ulusal Hükûmeti tarafından tanınmamış Türkiye’ye ilişkin hiç bir uluslararası bağıtı tanımamayı kabul eder. İşbu Antlaşmada yazılı ‘Türkiye’ terimi ile 28 Ocak 1920 günü İstanbul’da toplanan Meclis-î Milli’nin kapsadığı topraklar anlaşılmaktadır.

Türkiye’nin kuzey-doğu sınırı, Karadeniz kıyısında bulunan Sarp köyünden başlayarak, Hedis Meta dağı –Savşat dağında suların bölündüğü çizgi– Kani dağı ve oradan, sürekli olarak, Ardahan ve Kars Sancaklarının yönetim sınırlarının kuzeyini izleyerek Aşağı Kara Su’yun döküldüğü yere varan çizgi ile belirlenmiştir. (Sınırın ayrıntıları ve buna ilişkin işler için 1 (A) ve 1 (B) Eklerine bağlı, Taraflarca imzalanan haritaya bakılması).

Madde 2

Türkiye, işbu Antlaşmanın birinci maddesinde gösterilen sınırın kuzeyinde Batum Livasına ilişkin topraklar ile Batum kenti limanı üzerindeki egemenlik hakkını, şu koşullarla, Gürcistan’a bırakmaya razı olur:
Birinci: İşbu Maddede belirtilen yerler halkının, her topluluğunun kültürel ve dinsel haklarını sağlayacak ve bu halkın yukarıda sözü geçen yerlerde isteklerine uygun bir tarım toprakları rejmi kurma olanağına sahip olacak biçimde geniş bir yönetimsel özerkliğe kavuşması:
İkincisi: Batum limanı üzerinden Türkiye’ye giden ya da oradan gelen ticaret malları ve tüm nesnelerin gümrük vergisine bağlı tutulmayarak ve hiç bir engelle karşılaşmayarak, her türlü vergi ve ücretten bağışık biçimde, serbest transit hakkı ile birlikte, Türkiye’nin özel harcamalardan ayrık olarak, Batum limanından yararlanmasının sağlaması.

Madde 3

Bağıtlı Taraflar, Antlaşmanın 1 (C) Ekinde belirlenen sınır içindeki Nahcivan kesiminin, koruyuculuk hakkını üçüncü bir devlete hiç bir zaman bırakmamak koşulu ile, Azerbaycan koruyuculuğunda özerk bir bölge oluşturulması konusunda anlaşmışlardır.

Nahcivan topraklarının Aras talveg çizgisinin doğusu ile Tağna Dağı (3829) – Veli Dağ (4121) – Bağırsık (6587) – Kömürlü Dağ (6930) çizgisi arasından sıkışmış üçgen kesiminde, bu toprakların Kömürlü dağ (6930)’dan başlayıp Saray Bulak (8071) – Ararat İstasyonundan geçerek Kara Su’nun Aras ile birleştiği yerde sona eren sınır çizgisi, Türkiye, Azerbaycan ve Ermenistan yetkili temsilcilerinden oluşacak bir Komisyon eliyle belirlenecektir.

Madde 4

Bağıtlı Taraflar, Doğu uluslarının ulusal kurtuluş hareketleri ile Rusya işçilerinin yeni bir sosyal düzen için savaşımı arasındaki yakınlığı gözlemleyerek, bu ulusların özgürlük ve bağımsızlık haklarını ve diledikleri hükûmet rejimi ile yönetilmek haklarını açıkça belirtirler.

Madde 5

Boğazların tüm ulusların ticaretine açılması ve geçiş özgürlüğünün sağlanması için, Bağıtlı Taraflar, Karadeniz ve Boğazların bağlı olacağı rejimin kesin biçimde hazırlanması işinin, kıyı devletlerinin temsilcilerinden oluşmak üzere, daha sonra yapılacak bir Konferansta alınacak kararların Türkiye’nin salt egemenliğine ve Türkiye ile onun başkenti olan İstanbul’un güvenliğine hiç bir zarar getirmemesi gerekir.

Madde 6

Bağıtlı Taraflar iki ulus arasında şimdiye dek yapılan tüm antlaşmaların kendilerinin karşılıklı çıkarlarına uygun olmadığını kabul ederler. Böylece, bu antlaşmaların geçersizliği ve ortadan kaldırılmış olduğu konusunda görüş birliğine sahiptirler. Rusya Sovyetleri Sosyalist Federal Cumhuriyeti Hükûmeti, Türkiye ile Çarlık Hükümeti arasında yapılmış uluslararası antlaşmalara dayanan parasal vb. yükümlülüklerden kendisine karşı Türkiye’nin arınmış olduğunu özellikle açıklar.

Madde 7

Rusya Sovyetleri Sosyalist Federal Cumhuriyeti Hükûmeti, Kapitülasyonlar yönetiminin her ülkenin ulusal gelişmesinin özgürce sürmesi ve egemenlik haklarını bütünüyle kullanmasıyla bağdaşmadığını kabul ederek, Türkiye’de bu yöntemle herhangi bir biçimde ilişkili her türlü yetkilerin ve haklarını kullanılmasını geçersiz ve kaldırılmış sayar.

Madde 8

Bağıtlı Taraflar, toprakları üzerinde karşı Taraf ülkesinin ya da ona bağlı topraklarından birinin Hükûmeti rolünü üstlenmek savında bulunan öğrgüt ve grupların kurulmasını ya da yerleşmesini ve öteki ülkeye karşı savaşın amacında olan grupların yerleşmesini hiç bir zaman kabul etmemeyi yükümlenirler. Türkiye ve Rusya, Kafkasya Sovyet Cumhuriyetleri için de karşılıklı olmak koşulu ile özdeş yükümlülük üstlenirler.

Şurası ayrıca belirtilir ki, işbu Maddede sözügeçen Türkiye toprakları doğrudan doğruya Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmetinin sivil ve askersel yönetimi latında bulunan topraklarıdır.

Madde 9

Bağıtlı Taraflar, iki ülke arasındaki bağlantıların kesilmeden sürdürülmesi amacıyla, demiryolu, telgraf vb. Gibi ulaşım ve iletişimi koruma ve geliştirmeyi ve iki ülke arasında, zorluklarla karşılaşmaksızın, kişi ve malların özgürce geçişini sağlamak için gerekli önlemlerin, ivedilikle aralarında anlaşarak alınmasını yükümlenirler. Bununla birlikte, yolcuların ve ticaret eşyasının girip çıkışında ülkelerden her birinde yürürlükte bulunan yasalar bütünüyle uygulanacaktır.

Madde 10

Bağıtlı Taraflardan birinin öteki Taraf topraklarında oturan uyrukları, yerleşmiş oldukları ülke yasalarından doğan hak ve görevlere uygun biçimde işlem görmekle birlikte, ulusal savunmaya ilişkin yasalardan bağışık tutulup onlara uymaları istenilmeyecektir.

Aile ve veraset hakları ile ehliyete ilişkin işlerde de Tarafların uyrukları işbu Madde hükümlerinin dışında kalacaklardır. Bu konular bir özel anlaşma yapılarak çözümlenecektir.

Madde 11

Bağıtlı taraflar, her iki ülkeden birinin öteki ülke topraklarında oturan uyrukları için En Çok Gözetilen Ulus işlemi uygulanmasına izin verirler. İşbu Madde hükümleri Türkiye’nin müttefiki bulunan Müslüman Devletlerinin uyrukları ile Rusya’nın müttefikleri olan Sovyet Cumhuriyetleri uyruklarına ilişkin haklarda uygulanmaz.

Madde 12

1918 yılından önce Rusya’ya bağlı iken, üzerinde Türkiye’nin egemenlik hakkı olduğu Rusya Sovyetleri Sosyalist Federal Cumhuriyeti Hükûmetince işbu Antlaşma ile kabul olunan topraklar halkından her isteyen Türkiye’yi özgürce terk edebilecek ve eşyasını, mallarını ve paralarını birlikte götürebilecektir. İşbu Antlaşma ile Türkiye tarafından egemenlik hakkı Gürcistan’a terkedilen Batum arazisi halkından her kimse de özdeş hakka sahiptir.

Madde 13

Rusya, tüm savaş tutsakları ile sivil tutuklulardan Kafkasya ve Avrupa Rusya’sında bulunanları, işbu Antlaşmanın imzası gününden başlayarak üç ay içinde; Asya Rusya’sında bulunanları altı ay içinde, harcamaları Rusya tarafından ödenmek üzere, Türkiye’de bulunan Rus savaş tutsakları ile sivil tutukluları için de Türkiye özdeş işlem uygulayacaktır. Bu geri yollamaların ayrıntıları işbu Antlaşmanın imzasından sonra yapılacak özel bir Sözleşme ile belirlenecektir.

Madde 14

Bağıtlı Taraflar en kısa bir süre içinde bir Konsolosluk Sözleşmesi ile, bu Antlaşmanın Giriş kesiminde belirtilen iki ülke arasındaki ilişkileri ve bağları güçlendirmek amacıyla, ekonomik, parasal ve öteki gerekli işleri düzenleyici Anlaşmalar yapmayı kabul ederler.

Madde 15

İşbu Türk – Rus Antlaşmasında güney Kafkasya Cumhuriyetlerine ilişkin hükümlere Türkiye ile bu Cumhuriyetler arasında yapılacak Andlaşmalarda uyulmasını zorunlu kılmak için, Rusya söz konusu güney Kafkas Cumhuriyetleri katından gerekli girişimlerde bulunmağı yükümlenir.

Madde 16

İşbu Antlaşma onay işlemi görecektir. Onay belgeleri en kısa bir süre içinde Kars’ta verilecektir.

İşbu Antlaşma, 13. Maddesi ayrı tutulmak üzere, onay belgelerinin verişim gününden başlayarak yürürlüğe girecektir.

Bu hükümlere olan inançla, yukarıda adı geçen yetkili Temsilciler işbu Andlaşmayı imza etmişler ve mühürlemişlerdir.

İşbu Antlaşma iki örnek olarak, Moskova’da 1337 (1921) yılı martının on altıncı günü düzenlenmiştir.

Yusuf Kemal
Georges Tchitcherine
Dr. Rıza Nur
Djelal Korkmassoff
Ali Fuad
EK 1 (A)

Türkiye’nin kuzey – doğu sınırı aşağıdaki biçimde saptanmıştır (Rus genelkurmayının 1/210.000 ölçeğindeki – bir pus beş vestlik haritasına göre):

Karadeniz kıyısında Sarp (Sarpe) Köyü – Karaşalvar Dağı (Chalvar Cara) (5014) – ve maradidi (Maradidi) Köyünün kuzeyinde Çoruh’u keser – Sapar (Sabaor) Köyü kuzeyi – Hedis – Meta Dağı (Khedis – Meta) (7052) – Kavakibe Dağı (Kva – kibe) – Kavtareti Köyü (Kavatereti) – Medzyebna (Mdzybna) Dağı sularının bölündüğü çizgi – Keson Dağı (Crat-Kessonu) (6468) – Kordo Dağı (Korda) (7910) sularının bölündüğü çizgiyi izleyerek Harabet Şavaşateşki (Karabet Chavchatesky) Dağı doruğunun batı kesminden eski Artvin Kazasının eski yönetim sınırına ulaşır. Şavşateski Dağı sularının bölündüğü çizgiden geçerek Sarı Çay (Kara İsali) (8478) Dağına varır – Kıyoraliski Boynu (Kioralisky), buradan Kannı (Kanny) Dağında eski Ardıhan Kazasının eski yönetim sınırına gelir – oradan kuzeye yönelerek Elil Grmani (Aiil Grmany) (8357) Dağına ulaşır – Aynı Ardıhan sınırını izleyerek Badela (Badela) Köyünün kuzey – doğusunda Pskov (Pskhov) Çayına ulaşır – ve Çancak (Tchnatchak) Köyünün kuzeyine dek bu ırmağı güneye doğru izler – orada bu ırmağı bırakıp suların bölündüğü çizgiyi izleyerek Erilyan Başı (Airrilian Bachi) Dağına (8512) ulaşır – Kel Tepe (Kelletapa) (8463) ve Harman Tepe (9709) Dağlarından geçerek Kasris Seri (Kasris Seri) (9681) Dağına gelir – oradan Kura (Koura) ırmağına dek Kartanekev (Kartanakav) Köyünün doğusuna dek Kura ırmağının talveg çizgisini izler ve orada Karaoğlu (7159) Dağı sularının bölündüğü çizgiyi geçerek bu ırmağı bırakır – sonra Kazapin (Kazapine) Gölünü ikiye ayırarak (7580) noktasına ve oradan Gök Dağı (9252) ulaşır – Üç Tepeler (9783) – Tayfa Kale (Tayfa Kala) (9716-9065) noktası – orada eski Ardıhan Sancağı sınırını bırakır ve Büyük Akbaba (Bal – Akbaba) (9973) Dağına geçer – (8829) – (8827) – (7062) – İbiş Köyünün doğusuna geçerek (7518) yüksekliğine ve sonra da Kızıltaş’a ulaşır – (7439) – (7490) – Nuvi Kızıltaş (Novi Kizil Dach) Köyü – Kara Memet’in batısından geçerek Çamuşbu (Djamouchou) Çayına ulaşır (Burası Dilavar, B. Kamlg ve Tıhnız Köylerinin batısındadır). Vartanlı (Vartanli) ve Beşşuragel (Bach Chouragel) Köylerinden geçerek ve yukarıda anılan ırmağı izleyerek Kaleli (Kalalı)’nin kuzeyinde Arpa Çay Irmağına ulaşır. Oradan, sürekli olarak Arpa Çayı talveg çizgisini izleyip Aras’a gelir. Aras talveg çizgisini Karasu’nun döküldüğü yere dek izler.

Not: Şurası kesindir ki, sınır yukarıda belirtilen yüksekliklerde suların bölündüğü çizgi üzerinden geçer.

Yusuf Kemal
Georges Tchitcherine
Dr. Rıza Nur
Djelal Korkmassoff
Ali Fuad
EK: 1 (B)

I (A) Ekine gösterildiği üzere, sınır çizgisinin Arpa Çay ve Aras’ın talveg çizgisinde kaldığı açıkça belirlendiğine göre, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti tahkim edilmiş yerlerin hizasını bugünkü Gümrü (Alexandropol) – Erivan demiryolundan Arpa Çay Bölgesinde sekiz verstlik ve Aras bölgesinde dört verstlik bir mesafeye çekmeyi üstlenir. Sözkonusu bölgeleri sınırlayan çizgiler aşağıda Arpa Çayı bölgesi için birinci fırkanın (A) ve (B) bendlerinde ve Aras bölgesi için ikinci fıkrada gösterilmiştir:

I. Arpaçay Bölgesi:

(A)Vartani’nin güney – doğusunda – Uzun Kilisenin doğusunda Boziyar (Boziyar) Dağı (5906) – (5082) – (5047) – Karmırvang’ın (Karmırvank) doğusunda – Üç Tepe (5478) – Araz Oğlu’nun doğusunda – Ani (Ani)’nin doğusunda – İne Köy (Enikei)’ün batısında Arpa Çay’a ulaşır.

(B)(5019) yüksekliğinin doğusunda Arpa Çay’ı yeniden bırakır – doğruca (5581)’e gider. Kızıl Kula’nın dört buçuk verst doğusunda Bocalı (Bodcali)’nin doğusunda iki verst – daha sonra, Duygur Çayı (Digor Tchai) – Düz Geçit Köyüne dek bu ırmağı izleyerek doğruca Karabağ kalıntılarının kuzeyine giderek Arpa Çayına ulaşır.

II. Aras Bölgesi:

Karabağı Alican ve Süleyman Köy (Diza) arasındaki düz çizgi. Bir yandan Gümrü Erivan demiryolu, öte yandan demiryolundan dört ve sekiz verstlik mesafelerde belirlenen çizgilerle (bu mesafe çizgileri sözkonusu bölgenin dışında kalır) sınırlandırılan bölgelerde Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti hiç bir istihkâm yapmamayı ve düzenli asker bulundurmamayı üstlenir. Ancak sözkonusu bölgede düzen, güvenlik ve yönetimi sağlamak üzere, asker bulundurmak hakkını saklı tutar.

Yusuf Kemal
Georges Tchitcherine
Dr. Rıza Nur
Djelal Korkmassoff
Ali Fuad
EK: 1 (C)

Nahcivan Toprakları:

Ararat İstasyonu – Saray Bulak Dağı (8071) – Kömürlü Dağ (Kemourlu) (8839) – (8930) – (3080) – Sayat Dağ (Sayat) (7868) – Kurt Kulak (Kourtkoulak) Köyü – Gamasur Dağı (Gamessour) (8060) – (8022) – Gökdağ (Kuki) (8282) ve eski Nahcivan Kazasının yönetim sınırı doğusu.

Yusuf Kemal
Georges Tchitcherine
Dr. Rıza Nur
Djelal Korkmassoff
Ali Fuad

Çevre İçin Küresel Antlaşma

0

Çevre İçin Küresel Antlaşma  20 Haziran 2015 tarihinde Paris’te imzalanmıştır.

Sözleşme yasal olarak bağlayıcı olan geniş ilkele manzumesini benimsemektedir.

Çevre İçin Küresel Antlaşma

Başlangıç 1
Bu Antlaşma’nın Tarafları;
Çevreye yönelik tehditlerdeki artışı ve çevrenin daha iyi korunmasını sağlamak adına küresel düzeyde azimli ve uyumlu bir şekilde davranma ihtiyacı olduğunu kabul ederek,
16 Haziran 1972 tarihinde Stockholm’de kabul edilen Birleşmiş Milletler Çevre Konferansı Deklarasyonu’nu, 28 Ekim 1982 tarihinde kabul edilen Dünya Doğa Şartı’nı ve 14 Haziran 1992 tarihinde Rio’da kabul edilen Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı Deklarasyonu’nu
yeniden teyit ederek,
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 25 Eylül 2015 tarihinde kabul edilen Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’ne olan bağlılıklarını hatırlatarak,
Özellikle iklim değişikliği ile mücadelenin aciliyetini göz önünde bulundurarak ve 9 Mayıs 1992 tarihinde New York’ta kabul edilen Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nde ve 12 Aralık 2015 tarihli Paris Anlaşması’nda belirlenmiş hedefleri hatırlatarak,
1 Metnin orijinal ismi “Global Pact for the Environment” olup, bu çeviride “pakt” kelimesi ile aynı anlamda olmak ve onu karşılamak üzere “antlaşma” kelimesi tercih edilmiştir. Türk Dil Kurumu’na göre de pakt, antlaşma anlamına gelmekte olup, söz konusu kullanım hukuki bakımdan da uygundur.

Gezegenin acil eylem gerektiren eşi görülmemiş bir biyo-çeşitlilik kaybı ile karşı karşıya olduğunu gözlemleyerek,

Doğal kaynakları kullanırken, ekosistemlerin dirençli olmalarını ve temel hizmetleri sağlamalarını temin etme, böylece Dünya üzerindeki yaşamın çeşitliliğini koruma ve insan sağlığına ve yoksulluğun ortadan kaldırılmasına katkıda bulunma ihtiyacını teyit ederek,
Dünya üzerindeki canlı topluluklarının yaşamlarına yönelik tehditlerin küresel mahiyetinin, tüm Devletlerin, içinde bulundukları farklı ulusal şartlar ışığında, ortak ancak farklılaştırılmış sorumluluklarına ve kendi yeterliliklerine uygun olarak, mümkün olduğunca yakın şekilde işbirliğinde bulunmalarını ve uluslararası, etkili ve uygun bir harekete katılmalarını gerektirdiğini kabul ederek,
Dünya ekosisteminin dengesine ve bütünlüğüne saygı gösterirken, gelecek kuşağın kendi ihtiyaçlarını karşılama kabiliyetine zarar vermeksizin, her kuşağın kendi ihtiyaçlarını karşılayabilmesine imkân veren bir sürdürülebilir kalkınmayı teşvik etmeye kararlı olarak,
Kadınların sürdürülebilir kalkınmayla ilgili konulardaki önemli rolünü ve toplumsal cinsiyet eşitliğinin ve kadınların güçlendirilmesinin teşvik edilmesi ihtiyacını vurgulayarak,
Kendi yetkileri altındaki yerli halkların, yerel toplulukların, göçmenlerin, çocukların, engellilerin ve hassas durumda bulunan kişilerin insan haklarına, sağlık hakkına, hak ve bilgilerine saygı gösterilmesi, bunların desteklenmesi ve gözetilmesi ihtiyacının bilincinde olarak,
Sivil toplum, ekonomik aktörler, şehirler, bölgeler ve diğer ulusaltı otoriteler dâhil Devlet dışı aktörlerin çevrenin korunmasındaki önemli rolünü memnuniyetle karşılayarak,
Sürdürülebilir kalkınma için bilim ve eğitimin temel önemini vurgulayarak,
Kuşak içi ve kuşaklar arası adaletin rehberliğinde hareket etmeye dikkate ederek,
Çevrenin korunması ve muhafazası için, herkese ilham kaynağı olacak ve rehberlik edecek ortak bir tavrın ve ortak ilkelerin benimsenmesi ihtiyacını teyit ederek,
Aşağıda belirtilen hususlarda anlaşmaya varmışlardır:
Madde 1 – Ekolojik olarak sağlıklı bir çevre hakkı

Her insan, sağlığı, esenliği, onuru, kültürü ve memnuniyeti için elverişli ekolojik olarak sağlıklı bir çevrede yaşama hakkına sahiptir.

Madde 2 – Çevreye özen gösterme yükümlülüğü

Her Devlet veya uluslararası kurum, gerçek veya tüzel, kamu veya özel her kişi çevreye özen göstermekle yükümlüdür. Bu amaçla, Dünya ekosisteminin muhafaza edilmesine, korunmasına ve bütünlüğünün yeniden sağlanmasına herkes kendi düzeyinde katkıda bulunur.

Madde 3 – Bütünleştirme ve sürdürülebilir kalkınma

Taraflar, özellikle iklim değişikliği ile mücadeleyi, okyanusların korunmasını ve biyo-çeşitliliğin sürdürülmesini teşvik etmek için, çevrenin korunmasının gerektirdiklerini kendi politikalarının ve ulusal ve uluslararası faaliyetlerinin planlanması ve uygulanması ile bütünleştirirler.

Taraflar sürdürülebilir kalkınmayı izlemeye çabalarlar. Bu amaçla, hem sürdürülebilir hem de çevreye saygılı kamu destek politikalarının, üretim ve tüketim kalıplarının teşvik edilmesini sağlarlar.

Madde 4 – Kuşaklar arası adalet

Kuşaklar arası adalet, çevre üzerinde etkisi olabilecek kararlara rehberlik edecektir.
Şimdiki kuşaklar, kararlarının ve eylemlerinin, gelecek kuşakların kendi ihtiyaçlarını karşılama kabiliyetlerine zarar vermemesini temin edeceklerdir.

Madde 5 – Önleme

Çevresel zararı önlemek için gerekli tedbirler alınacaktır.

Taraflar, kendi yetkileri veya kontrolleri altındaki faaliyetlerin diğer Tarafların çevrelerine veya kendi ulusal yetki sınırlarının ötesindeki alanlara zarar vermemesini garanti etmekle yükümlüdürler.

Taraflar çevreye önemli ölçüde olumsuz bir etkisi olması muhtemel bir projeye, bir faaliyete, plana ya da bir programa yetki verilmesinden ya da bunlara girişilmesine karar verilmesinden önce bir çevresel etki değerlendirmesinin yapılmasını sağlamak için gerekli önlemleri alacaklardır.

Özellikle, Devletler, özen yükümlülükleri dolayısıyla, yetki verdikleri veya giriştikleri yukarıda belirtilen projenin, faaliyetin, planın veya programın etkisini izleyeceklerdir

Madde 6 – İhtiyat

Ciddi veya geri dönülemez bir zarar riskinin bulunduğu hallerde, bilimsel kesinliğin yokluğu, çevresel bozulmayı önlemeye yönelik etkili ve orantılı önlemlerin alınmasını ertelemek için bir sebep olarak kullanılmayacaktır.

Madde 7 – Çevresel Zararlar

Çevresel zararların uygun bir şekilde giderilmesi için gerekli tedbirler alınacaktır.

Taraflar, diğer Devletlere, o Devletlerin çevresi üzerinde ani zararlı etkiler yaratması muhtemel doğal afetleri veya diğer acil durumları derhal bildireceklerdir. Taraflar ilgili Devletlere yardım etmek için derhal işbirliği yapacaklardır.

Madde 8 – Kirleten Öder

Taraflar, çevre kirliliğinin ve diğer çevresel kötüleşme ve bozulmaların önlenmesinin, azaltılmasının ve iyileştirilmesinin maliyetinin, mümkün olan en fazla ölçüde, buna sebebiyet veren tarafından karşılanmasını sağlayacaklardır.

Madde 9 – Bilgiye erişim

Her insan, herhangi bir menfaat belirtmesi istenmeksizin, resmi makamların elinde bulunan çevreyle ilgili bilgilere erişme hakkına sahiptir.

Resmi makamlar, ulusal mevzuatları çerçevesinde, çevreyle ilgili uygun bilgileri toplayacaklar ve halkın erişimine sunacaklardır.

Madde 10 – Halkın katılımı

Her insan, uygun bir aşamada ve seçenekler halen mevcutken, resmi makamların çevre üzerinde önemli bir etkisi olabilecek kararlarının, önlemlerinin, planlarının, programlarının, faaliyetlerinin, politikalarının ve normatif belgelerinin hazırlanmasına katılma hakkına sahiptir.

Madde 11 – Çevresel adalete erişim

Taraflar, mevcut Antlaşmanın hükümlerini dikkate alarak, resmi makamların veya özel kişilerin çevre hukukuna aykırı eylemlerine veya ihmallerine itiraz etmek için tazminat ve dava yolu dâhil olmak üzere, idari ve adli yargıya etkili şekilde ve düşük bir maliyetle erişme hakkını temin edeceklerdir.

Madde 12 – Eğitim ve yetiştirme

Taraflar, herkese çevreyi korumak ve iyileştirmek için sorumlu davranma ilhamı vermek için, mümkün olan en geniş ölçüde, yetişkinlere olduğu kadar genç kuşaklara da çevre eğitiminin verilmesini sağlayacaklardır.

Taraflar, çevresel konularda ifade ve bilgi edinme özgürlüğünün korunmasını temin edeceklerdir. Taraflar, ekosistemler ve çevrenin korunması ve muhafaza edilmesi konularında eğitici nitelikli bilgilerin medya aracılığıyla yayılmasını desteklerler.

Madde 13 – Araştırma ve yenilik

Taraflar, ellerinden geldiğince, ekosistemler ve insan faaliyetlerinin etkileri hakkındaki bilimsel bilginin geliştirilmesini teşvik edeceklerdir.

Taraflar, bilimsel ve teknolojik bilgi alışverişi ve yenilikçi teknolojiler dâhil çevreye saygılı teknolojilerin gelişimini, benimsenmesini, yaygınlaştırılmasını ve transferini arttırma suretiyle işbirliği yapacaklardır.

Madde 14 – Devlet dışı aktörlerin ve ulusaltı kurumların rolü

Taraflar, çevrenin korunmasındaki önemli rolleri dikkate alınarak, bu Antlaşmanın Devlet dışı aktörler ve sivil toplum, ekonomik aktörler, şehirler ve bölgeler dâhil ulusaltı kurumlar tarafından uygulanmasını özendirmek için gerekli tedbirleri alacaklardır.

Madde 15 – Çevresel normların etkinliği

Taraflar, etkili çevre kanunlarını kabul etmekle ve bunların etkin ve adil bir şekilde uygulanmasını ve yürürlüğe konulmasını sağlamakla yükümlüdürler.

Madde 16 – Direnç

Taraflar, çevresel kötüleşme ve bozulmalara karşı koymak ve düzeltmek ve uyum sağlamak amacıyla ekosistemlerin ve insan topluluklarının çeşitliliğini ve kapasitesini muhafaza etmek ve iyileştirmek için gerekli önlemleri alacaklardır.

Madde 17 – Gerilememe

Taraflar ve onların ulusaltı kurumları yürürlükteki hukukla teminat altına alınan çevresel korumanın küresel düzeyini azaltıcı etkiyi haiz faaliyetlere izin vermekten veya bu çeşit normları kabul etmekten kaçınırlar.

Madde 18 – İşbirliği

Dünyanın ekosisteminin ve canlı topluluklarının bütünlüğünü muhafaza etmek, korumak ve eski durumuna döndürmek için, Taraflar, işbu Antlaşmanın hükümlerinin uygulanmasında iyi niyetle ve küresel ortaklık ruhuyla işbirliği yapacaklardır.

Madde 19 – Silahlı çatışmalar

Devletler, uluslararası hukuk kapsamındaki yükümlülükleri uyarınca, silahlı çatışmalar karşısında çevreyi korumak için mümkün olan tüm önlemleri alacaklardır.

Madde 20 – Ulusal durumların çeşitliliği

En az gelişmiş ve çevresel açıdan en hassas ülkeler başta olmak üzere, gelişmekte olan ülkelerin özel durumlarına ve ihtiyaçlarına özel önem verilecektir.

Farklı ulusal şartların ışığında, Tarafların ortak fakat farklılaştırılmış sorumluluklarına ve kendi yeterliliklerine, uygun hallerde dikkat edilecektir.

Madde 21 – Antlaşmanın uygulanmasının izlenmesi

İşbu Antlaşma hükümlerinin uygulanmasını kolaylaştırmak ve Antlaşma hükümlerine uyumu teşvik etmek amacıyla bir uyum mekanizması bu vesile ile oluşturulmuş bulunmaktadır.

Bu mekanizma, bir bağımsız uzmanlar Komitesinden oluşur ve kolaylaştırmaya odaklanır. Mekanizma, şeffaf, düşmanca ve cezalandırıcı olmayan bir şekilde işler. Komite Tarafların kendi ulusal şartlarına ve yeterliliklerine özel önem verecektir.

İşbu Antlaşmanın yürürlüğe girdiği tarihten bir yıl sonra, Depoziter, Komitenin görevlerini yerine getirme usul ve esaslarını belirlemek üzere Tarafları toplantıya çağıracaktır.

Komitenin göreve başlamasından iki yıl sonra ve Tarafların toplantısında belirlenecek, dört yılı aşmayan bir sıklıkta, Tarafların her biri Antlaşmanın hükümlerinin uygulanmasında kaydettiği ilerlemeyle ilgili olarak Komiteye rapor verecektir

Madde 22 – Sekreterya

İşbu Antlaşmanın Sekretaryası Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği [veya Birleşmiş Milletler Çevre Programı İcra Direktörlüğü] tarafından sağlanacaktır. Genel Sekreter [veya Birleşmiş Milletler Çevre Programı İcra Direktörü] Tarafları gerektiği kadar toplantıya çağırır.

Madde 23 – İmza, onaylama, kabul, uygun bulma, katılım

İşbu Antlaşma, Devletlerin ve uluslararası kuruluşların imzasına açıktır ve onların onaylamasına, kabulüne veya uygun bulmasına tabidir. Antlaşma; New York’ta bulunan Birleşmiş Milletler Genel Merkezi’nde XXX ila XXX tarihleri arasında imzaya açıktır ve imza süresinin sona erdiği tarihi izleyen günden itibaren katılıma açılacaktır. Antlaşmanın onaylanmasına, kabulüne, uygun bulunmasına ve Antlaşmaya katılıma ilişkin belgeler Depoziter tarafından saklanır.

Madde 24   Yürürlüğe girme

İşbu Antlaşma, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne Antlaşmanın onaylama, uygun bulma, kabul veya katılım belgesinin tevdi tarihinden üç ay sonra yürürlüğe girecektir.

Onaylama veya katılım belgesinin XX’e tevdi edilmesinden sonra Antlaşmayı onaylayan, uygun bulan, kabul eden veya Antlaşmaya katılan her bir Devlet ve uluslararası kuruluş için, Antlaşma söz konusu devletin kendi onaylama veya katılım belgesini tevdi ettiği tarihten üç ay sonra yürürlüğe girecektir.

Madde 25 Antlaşmadan çekilme

Kendisi yönünden işbu Antlaşmanın yürürlüğe girdiği tarihten itibaren üç yıllık sürenin sona ermesi üzerine ilgili Taraf, Depozitere yazılı bildirimde bulunarak her zaman Antlaşmadan çekilebilir. Bu çekilme, ilgili bildirimin Depozitere tebliğ edildiği tarihten itibaren bir yıllık sürenin sona ermesiyle birlikte ya da söz konusu bildirimde belirtilebilecek daha sonraki tarihte yürürlüğe girer.

Madde 26 – Depoziter

Arapça, Çince, Fransızca, İngilizce, İspanyolca ve Rusça metinlerin eşit derecede geçerli olduğu bu Antlaşmanın aslı, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne depo edilecektir.

Firuz Çilingiroğlu

0

Hukukçu Firuz Çilingiroğlu 1924 yılında, Van’ın Erciş ilçesinde doğdu. Ankara Atatürk Lisesindeki lise eğitiminin arından İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘ne kaydoldu ve 1946 yılında lisans derecesini kazandı.

Askerliğini Ankara ve Erzurum’da Askeri Hakim olarak yaptı. 1946 yılında Ankara Hakim adayı olarak mesleğe başladı. Daha sonra sırasıyla, Ardahan Hakimliği, Ardahan Cumhuriyet Savcılığı, Tekman Sulh Hakimliği, Çivril Cumhuriyet Savcılığı, Ankara Cumhuriyet Savcı Yardımcılığı, Adalet Müfettişliği, Zeytinburnu Cumhuriyet Savcılığı, Ankara Cumhuriyet Savcılığı ve Ankara Ticaret Mahkemesi Üyeliği yaptı.

1970’te Yargıtay üyeliğine seçildi. 11.ve 15. Hukuk Daireleri üyeliği ile Yargıtay Birinci Başkanvekilliği görevlerinde bulundu.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına seçildi ve 4 Temmuz 1981 – 1 Temmuz 1989 tarihleri arasında bu görevi yürüttü. Yaş haddinden emekli oldu.

31 Ekim 1995 – 6 Mart 1996 tarihleri arasında, Tansu Çiller Hükümetinde(52.Hükümet) Türkiye Cumhuriyeti Anayasası‘nın 114.maddesi gereğince 24 Aralık 1995 Türkiye genel seçimleri öncesi tarafsız Adalet Bakanı olarak görev yaptı.

15 Mart 2015 tarihinde yaşamını yitirdi. Kocatepe Camiindeki dini merasimin ardından Karşyaka Kabristanına defnedildi.

[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””]Adalet Bakanı iken Mecliste yapmış olduğu bir konuşmadan: İşkence, insanlık suçudur, insanlık ayıbıdır. Ne yazık ki, azalıp çoğalmakla beraber, zaman zaman Türkiye’nin gündemini işgal etmekte, yurtiçinde yankılar uyandırdığı gibi, yurtdışında da Türkiye aleyhinde kampanya yürütülmesine neden olmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti, çağdaş devlet olma azminde ve kararlılığındadır. Türkiye’de, demokrasi, bütün kurum ve kurallarıyla işlemektedir; devletimiz bir hukuk devletidir ve hukukun üstünlüğü ilkesini benimsemiştir. Bu bakımdan, konunun bütün açıklığıyla ele alınması gerektiği kanısındayım, [/box]

İstanbul’un işgalinden sonra İstanbul Hükümetince yapılan anlaşmaların hükümsüz sayılacağı hakkında kanun

0

İstanbul’un işgalinden sonra İstanbul Hükümetince yapılan anlaşmaların hükümsüz sayılacağı hakkında kanun, 7 Haziran 1920 tarihinde kabul edilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu itibariyle uluslararası hukuk bağlamında önemli hukuki metinlerdendir.

Haklar ve sorumluluklar bakımından Osmanlı Devletinden intikal eden hukuki bakiyeyi ve tüm müktesebatı üstlenen Türkiye Cumhuriyeti, İstanbul’un işgalinden sonraki hukuki metinleri tanımayacağını peşinen ilan etmiştir.

Tam adı “16 Mart 1920 Tarihinden itibaren İstanbul Hükümeti’nce aktedilen Bilcümle Mukavelat, Uhudat vesairenin Keenlemyekun Addi Hakkında Kanun” olan kanun ile; İstanbul Hükümeti’nin İstanbul’un işgali gününden sonra yaptığı ve yapacağı tüm anlaşmalar hükümsüz sayılmıştır.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab
16 MART 1336 TARİHİNDEN İTİBAREN İSTANBUL HÜKÜMETİNCE AKDEDİLEN BİLCÜMLE MUKAVELAT, UHUDAT VE SAİRENİN KEENLEMYEKÜN ADDİ HAKKINDA KANUN – İstanbul’un işgalinden sonra İstanbul Hükümetince yapılan anlaşmaların hükümsüz sayılacağı hakkında kanun

Kanun Numarası : 7
Kabul Tarihi : 7/6/1920
Yayımlandığı R. Gazete : Tarih : 14/2/1921 Sayı: 2
Yayımlandığı Düstur : Tertip : 3 Cilt : 1 Sayfa : 13

Madde 1

İstanbul’un işgal tarihi olan 16 Mart 1336-1920 den itibaren Büyük Millet Meclisinin tasvibi haricinde, İstanbul’ca akdedilmiş veya edilecek bilumum muahedat ve mukavelat ve ukudat ve mukarreratı resmiye ve verilmiş imtiyazat ve maadin ferağ ve intikalatı ve ruhsatnameleri ile mütarekeden sonra akdedilmiş bilcümle muahedatı hafiyye ve doğrudan doğruya veya bilvasıta ecanibe verilmiş imtiyazat ve maadin ferağ ve intikalatı ile ruhsatnameleri keenlemyekündür.

Madde 2

İşbu maddei kanuniyenin icrasına Büyük Millet Meclisi Heyeti İcraiyesi memurdur.

Bulgaristan Bağımsızlık Bildirgesi

0

Unutulmayacak Kurtarıcı Çar’ın iradesine dayanarak, 19 Şubat 1878’de kardeşimiz gibi gördüğümüz yüce Rus halkı, Majesteleri Romanya Kralının tebaası iyi komşularımız ve cesur kahraman Bulgarların yardımıyla, bir zamanlar yüce ve şanlı olan Bulgaristan’ı yüzyıllardır köleliğe mahkum eden zincirleri kırmıştır. Böylece, otuz yıldan uzun süredir Bulgar halkı özgürlükleri için yorulanların hatırasına sahip çıkıp onlardan esinlenerek durmadan güzel vatanlarının gelişmesi için çalışmış, ve benimle merhum Prens Aleksandır’ın liderliği altında uygar milletler ailesinin eşit bir üyesi olabilecek bir devlet yaratmışlardır. Halkım daima bağımsız olup kültürel ve ekonomik ilerlemeyi arzulamıştır.

Bu çabada, hiçbir şey Bulgaristan’ın ilerlemesini durduramayacaktır, hiçbir şey başarısını engelleyemeyecektir. Bu halkımın arzusudur, halkımın dileğidir. Diledikleri gibi olsun! Bulgar halkı ve liderleri farklı düşünemez ya da hissedemez. Bulgaristan devletinin sadece fiilen bağımsız olması bazı yanılsamalar ve resmi kısıtlamalar yüzünden normal ve barışçıl ilerlemesini engellemekte, bunun sonucu olarak Türkiye ve Bulgaristan arasındaki ilişki soğumaktadır.

Halkım ve ben Türkiye’nin siyasi canlanmasına samimiyetle sevinmekteyiz!

Türkiye ve Bulgaristan, birbirlerinden tamamen bağımsız ve özgür olarak dostluk ilişkilerini destekleyecek koşullar altında yer alabilir ve barışçıl dahili gelişmeye odaklanabilirler.

Bu kutsal amelden esinlenerek, ulusal gerekliliklere cevaben ve Bulgar halkının iradesi doğrultusunda, Ulu Tanrı’nın adıyla, 6 Eylül 1885’te birleşen Bulgaristan’ı bağımsız bir Krallık ilan ediyorum. Halkımla birlikte bu bildirinin Büyük Devletler tarafından onaylanacağına inanıyorum.

Yaşasın bağımsız Bulgaristan! Yaşasın Bulgar Halkı!

Kadim başkent Veliko Tarnovo’da, hükümdarlığımın 22. yılı olan 22 Eylül 1908 tarihinde

FERDİNAND

Vassal: Daha güçlü bir devletin koruması altına girme ve ona bağlanma durumunu anlatan siyaset terimi. Aslı Keltçe olup Ortaçağ Latincesi’nde vasallus (vasall) şeklinde kullanılmıştır.

16 Mart – Hukuk Takvimi

0
16 Mart – Hukuk Takvimi

1751- Amerika Birleşik Devletleri’nin Dördüncü Başkanı, siyaset felsefecisi, devlet ve adamı James Madison doğdu. (Ölümü: 28 Haziran 1836)  Princeton Üniversitesi‘nde eğitim gördü. 1801-1809 yılları arasında Dışişleri Bakanı olarak görev yaptı. Amerika Birleşik Devletleri Temsilciler Meclisi’nde birçok önemli kanun tasarısı hazırladı. Amerika Birleşik Devletleri Anayasasıın ve Amerikan Haklar Bildirgesi taslağının hazırlanması ve savunulmasında, en önde yer alanlardan oldu. Kurucu Babalardan biri ve Anayasanın Babası olarak tanındı. 1809-1817 arasında Devlet Başkanlığı görevinde bulundu.

16 Mart 1848 tarihinde Rüştiyelere öğretmen yetiştirmek üzere üç yıl süreli, Darül Muallimin-i Rüşdi adını taşıyan okullar kurulmuştur. Bu tarih, öğretmen okullarının ilk kuruluş tarihi olarak kabul edilmekte ve her yıl 16 Mart tarihi, öğretmen okullarının kuruluş yıldönümü olarak kutlanmaktadır.

1909 – 16 Mart 1909 protokolü ile Osmanlı Devleti de Bulgaristan‘ın bağımsızlığını tanıdı. 

1920 – İstanbul İngilizler tarafından işgal edildi. İstanbul, İtilaf Devletleri tarafından işgal edildi. Meclis basıldı, bazı milletvekilleri tutuklandı ve Malta Adası’na sürüldü. Mustafa Kemal, durumu bütün devletler ve Millet Meclisleri nezdinde protesto etti. Ankara’da yeni bir Millet Meclisi toplama teşebbüsüne geçildi. 23 Nisan 1920’de toplanan TBMM, İstanbul’un işgalinden sonra İstanbul Hükümetince yapılan anlaşmaların hükümsüz sayılacağı hakkında kanunu, 7 Haziran 1920 tarihinde kabul etti. ’16 Mart 1920 Tarihinden itibaren İstanbul Hükümeti’nce aktedilen Bilcümle Mukavelat, Uhudat vesairenin Keenlemyekun Addi Hakkında Kanun’un çıkması ile; İstanbul Hükümeti’nin İstanbul’un işgali gününden sonra yabancı devletlerle yaptığı ve yapacağı tüm anlaşmalar hükümsüz sayıldı. Daha sonra imzalanan Lozan Barış Antlaşmasının 77. maddesi, 16 Mart 1920’dan sonra İstanbul Hükümeti ile, yöntemine uygun biçimde ve bu hükümetin edimsel yönetimi altındaki ülkelerle ilgili olarak yapılmış tüm sözleşmeler ile anlaşmaların, Lozan Antlaşmanın yürürlüğe konulmasından başlayarak üç aylık bir süre içinde, ilgililerin istemleri üzerine, Türkiye Büyük Millet Meclisinin onayına sunulmasına karar verildi.

1921- Moskova Antlaşması (Türkiye – Sovyet Rusya Dostluk ve Kardeşlik Antlaşması), 16 Mart 1921 tarihinde Ankara Hükumeti ile Rusya Sovyetleri Sosyalist Federal Cumhuriyeti Hükûmeti arasında, Moskova’da imzalandı. 16 Mart 1921 tarihinde Moskova’da imzalanan yeni Antlaşma, Gümrü Antlaşmasının yerini aldı. Türkiye adına sözleşmeye Yusuf Kemal Tengirşenk, Doktor Rıza Nur Bey ve Ali Fuat Paşa imza koymuşlardır. Antlaşma, Türkiye Cumhuriyeti döneminde yapılan ilk uluslararası antlaşmalar arasındadır.    

1924 – Tevhid-i Tedrisat Kanunu‘nun kabulünden sonra medreseler kapatıldı.

1931 – İlk kadın Operatör Dr. Suat, Haseki Nisa Hastanesi’nde sınav vererek uzmanlık belgesi aldı.

1935 – Adolf Hitler, Milletler Cemiyeti’nin kuruluşunu sağlayan Versay Antlaşması‘nı iptal ettiğini açıkladı.

1940 – Nobel Edebiyat Ödülü sahibi İsveçli yazar, Selma Lagerlöf yaşamını yitirdi. (Doğumu: 20 Kasım 1858) Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan ilk kadın yazar oldu.

1946 – New York Barosu’nun 75. Kuruluş Etkinlikleri yapıldı. Avukat John W.Davis: “Biz hukukçular, avukatlar köprüler kurmuyoruz, kule dikmiyoruz, motor yapmıyoruz, resim boyamıyoruz…Yaptığımız bütün işlerde insan gözünün görebileceği pek az şey vardır. Ama sorunları çözüyoruz; gerginliği gideriyoruz; hataları düzeltiyoruz; insanların yükünü üstleniyoruz; çabalarımızla barışçıl bir devlette insanların huzurlu ve adil bir yaşam sürmelerini mümkün kılıyoruz.”

John W.Davis

1972 – Cumhuriyet Senatosu; Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan hakkındaki idam kararını onayladı.

Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan, 6 Mayıs 1972 tarihinde, gece 01.00 – 03.00 arası, Ulucanlar Cezaevi’nde asılarak idam edildi. İdam yaftaları sonradan müze yapılan Ulucanlar Cezaevi Müzesi’nde sergilendi.

1977- Hukukçu ve siyasetçi Kemal Canbolat yaşamını yitirdi. (Doğumu: 6 Aralık 1917) Sorbonne Üniversitesinde felsefe sanat, psikoloji, sosyoloji ve vatandaşlık eğitimi aldı. Daha sonra Lübnan’a döndü ve Saint-Joseph Üniversitesi’nde hukuk okudu. 1941-1942 yılları arasında avukat olarak çalıştı ve Lübnan hükûmetinin resmi devlet avukatı oldu. 1946 yılında ekonomi, tarım ve sosyal ilişkiler bakanı oldu. 1947 yılında, ikinci kez Lübnan Parlamentosunda milletvekili seçildi fakat hükûmeti, genel seçimlerde hile karıştırdığı sebebiyle suçlayarak istifa etti. İlerici Sosyalist Partiyi kurdu. Lübnan Dürzilerinin liderliğini yaptı. 1972’de Lenin Barış Ödülü aldı. 16 Mart 1977 tarihinde Suriye kontrol noktasının yakınlarında öldürüldü. Lübnan Dürzilerinin şimdiki lideri olan oğlu Velid Canbolat, Suriye Gizli Servisi’ni babasını öldürmekle suçladı.

Kemal Canbolat

1994 – TBMM tarafından dokunulmazlıkları kaldırıldıktan sonra gözaltına alınan beşi DEP‘li altı milletvekili, Türk Ceza Kanunu’nun 125’inci maddesine muhalefet ettikleri gerekçesiyle Devlet Güvenlik Mahkemesine sevk edildi. Vatana ihanetle suçlanan milletvekilleri, Leyla Zana, Ahmet Türk, Sırrı Sakık, Sedat Yurttaş, Selim Sadak, Mahmut Alınak, Hatip Dicle ve Orhan Doğan tutuklanarak cezaevine konuldu. DEP kapatma davası devam ederken 11 Mayıs 1994 tarihinde Murat Bozlak başkanlığında Halkın Demokrasi Partisi (HADEP) kuruldu. Bu parti de daha sonra kapatıldı.

1996 – Profesör İlhan Arsel’inBiz Profesörler” adlı kitabının davasında Savcı Abdurrahman Yılancı, Hakim Yücel Yurdakul’u taraflılıkla suçlayarak reddetti. Savcının Hakimi reddetmesi Türk adliye tarihinde ilk kez gerçekleşti. 2003 Amerikalı barış aktivisti Rachel Aliene Corrie yaşamını yitirdi. (Doğumu: 10 Nisan 1979) ISM (International Solidarity Movement-Uluslararası Dayanışma Örgütü) gönüllüsü olarak çalıştı. 16 Mart 2003’de Gazze Şeridi’nin güneyinde Refah’ta İsrail Savunma Kuvvetlerine (İSK) bağlı zırhlı bir buldozer tarafından öldürüldü. 2015

1998 – Kyoto Protokolü imzaya açıldı.

2015 – Hukukçu Firuz Çilingiroğlu yaşamını yitirdi. (Doğumu: 1924) İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nde eğitim gördü. Askerliğini Ankara ve Erzurum’da Askeri Hakim olarak yaptı. 1946 yılında Ankara Hakim adayı olarak mesleğe başladı. Daha sonra sırasıyla, Ardahan Hakimliği, Ardahan Cumhuriyet Savcılığı, Tekman Sulh Hakimliği, Çivril Cumhuriyet Savcılığı, Ankara Cumhuriyet Savcı Yardımcılığı, Adalet Müfettişliği, Zeytinburnu Cumhuriyet Savcılığı, Ankara Cumhuriyet Savcılığı ve Ankara Ticaret Mahkemesi Üyeliği yaptı. 1970’te Yargıtay üyeliğine seçildi. 11.ve 15. Hukuk Daireleri üyeliği ile Yargıtay Birinci Başkanvekilliği görevlerinde bulundu. 1981 tarihinde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına seçildi.1995-1996 tarihleri arasında Türkiye Cumhuriyeti Anayasası‘nın 114.maddesi gereğince 24 Aralık 1995 Türkiye genel seçimleri öncesi tarafsız Adalet Bakanı olarak görev yaptı.

2018 – Sırrı Süreyya Önder’in terör örgütü propagandası suçundan yargılandığı davaya devam edildi. 

2018 – Anayasa Mahkemesi’nin, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı ile ifade ve basın özgürlüklerinin ihlal edildiğine karar vererek, ihlalin ortadan kaldırılması Şahin Alpay’ın yargılandığı İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesine yazı yazması üzerine Alpay 16 Mart 2018’deyurt dışına çıkmama ve konutu terk etmeme şeklindeki adli kontrol tedbirleriyle tahliye edildi.

2022 – AFP foto muhabiri Bülent Kılıç’ın, Beyoğlu Mis Sokak’ta 26 Haziran 2021 tarihinde ters kelepçelendiği ve boğazına basılarak gözaltına alındığı iddiasıyla, iki polis memuru hakkında “mala zarar vermek” ve “zor kullanma yetkisine ilişkin sınırın aşılması suretiyle basit yaralama” yönünden suç duyurusunda bulunduğu olay hakkında 16 Mart 2022’de takipsizlik kararı verildi.

 

16 Mart – Hukuk Takvimi

Cesare Beccaria Bonesana

0
Cesare Beccaria

Aydınlanma Çağı Düşünürü Cesare Beccaria Bonesana 15 Mart 1738 tarihinde Milano’da doğmuş 28 Kasım 1794 tarihinde doğduğu yer olan Milano’da yaşamını yitirmiştir.

Beccaria, 1747-1755 yılları arasında sekiz sene Parma’daki bir Cizvit okulunda eğitim gördükten sonra 20 yaşındayken Pavia Üniversitesi‘nde hukuk doktorasını tamamlamıştır.

Cesare Beccaria heykeli

Beccaria genelde hukuk sorunlarıyla ilgilenmiş, 1770 yılından itibaren Avusturya egemenliğinde bulunan Milano Yönetiminde üst düzey görevli memur olmuş ve ölünceye kadar bu görevini sürdürmüştür.

Beccaria sadece bir hukukçu değil, aynı zamanda önemli bir ekonomisttir. Milano’da “Kamu Ekonomisi” kürsüsünde profesörlük yapmış ve Adam Smith’ten önce bazı ekonomik teoriler üzerine yazmıştır.

İtalyan hukukçu, filozof, ekonomist ve edebiyatçı Beccaria’nın “Suçlar ve Cezalar Hakkında” adlı (Dei delitti e delle pene) isimli eseri hukuk tarihi ve felsefesinde önemli yer tutmuştur. Modern ceza hukukunun sistematik temellerini atan düşünürdür.

Suçlar ve Cezalar Hakkında

Beccaria, Suçlar ve Cezalar Hakkında ismi ile yayınlanan ve Türkçe’ye de tercüme edilen kitabını çok genç yaşta yazmış, Hukuk Felsefesine dair büyük bir çığır açmıştır. Eserinde, idamın ve işkencenin ceza olarak görülemeyeceğini ve bunun bir barbarlık olacağını açıklayan Beccaria, ceza hukukuna birçok ilke ve prensip kazandırmış, birçok ülkede gerçekleşen hukuk reformuna esin kaynağı olmuştur.

Nullum crimen nulla poena sine lege” (kanunsuz ne suç ne ceza olur) prensibini yaygınlaştıran kişidir. Beccaria bu fikri “toplum sözleşmesi” temelinde açıklamış ve yaymıştır.  “Yasa ancak açık ve zorunlu olarak gerekliliği beliren cezaları koymalıdır ve bir kimse ancak suçun işlenmesinden önce kabul ve ilan edilmiş olan ve usulüne göre uygulanan bir yasa gereğince cezalandırılabilir.” şeklindeki prensip İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi‘nin 8. maddesi olarak kabul edilmiş, Beccaria’nın fikirleri 1789 Fransız Devrimi belgelerinin ruhunu oluşturmuştur.

Beccaria, Fransa’da işkencenin kaldırılmasına ve İsveç’te yargı reformunun gerçekleşmesine ilham vermiştir.

Cesare Beccaria Bonesana ABD’de yayınladığı eseriyle tıpkı Montesquieu gibi Amerikan Bağımsızlık Bildirgesinin yazarı da olan Thomas Jefferson‘ı etkilemiştir.

Eserin ilk (isimsiz) baskısı 1764 yılıdır. Beccaria’nın eseri, 1765 yılında Fransızca, 1766’da Almanca, 1767’de İngilizce, 1770’de İsveççe, 1772’de Lehçe, 1774’te de İspanyolca olarak yayınlanmıştır. Voltaire ve Diderot gibi birçok aydın eserden etkilenmiştir, eserin tartışması ve ölüm cezasına dair görüşler 200 yıldır tartışılmaya devam etmektedir.

Suçlar ve Cezalar Hakkında

Beccaria’nın Fikirleri ve Ardıllarına Etkisi

Beccaria, idamın meşru bir ceza olmadığını ve gereksiz olduğunu ispatlamış, idam cezasını “kamusal cinayet” olarak tanımlamıştır. “Suçlar ve Cezalar Hakkında” adlı eser halen üniversitelerin ceza hukuku kürsülerinde referans kitap olarak gösterilmektedir. Eserde, kanunların kaynağı, nasıl inşa edilmesi ve nasıl yorumlanması gerektiği, cezaların neden bir ihtiyaç olduğu ve cezaların sahip olmaları gereken nitelikler izah edilmiştir.

Beccaria, Aydınlanma Çağı’yla birlikte gelişen Avrupa’daki felsefi akımlardan ve özellikle Montesquieu ve Rousseau’nun fikirlerinden etkilenmiştir.

Montesquieu ve Rousseau’nun yolunda giden Beccaria, modern ceza hukukunun temel ilkelerini ortaya koymuştur.

Beccaria’ya göre, suçta ve cezada kanunilik ilkesi, yargılamaların hızlı ve adil olması, cezaların ılımlı olması; her türlü kötü muamele, işkence, gizli yargılama ve keyfi davranışların yasaklanması; suçların ve cezaların orantılı olması adaletli bir ceza hukuku sisteminin temel unsurlarıdır.

Cesare Beccaria heykeli

15 Mart – Hukuk Takvimi

0
15 Mart – Hukuk Takvimi
1738 İtalyan hukukçu, filozof, ekonomist, edebiyatçı ve  Aydınlanma Çağı Düşünürü Cesare Beccaria Bonesana doğdu. (Ölümü: 28 Kasım 1794) 1747-1755 yılları arasında sekiz sene dini eğitim gördükten sonra 20 yaşındayken hukuk doktorası eğitimini tamamladı. “Suçlar ve Cezalar Hakkında” adlı (Dei delitti e delle pene) isimli eseri hukuk tarihi ve hukuk felsefesi alanında çığır açtı ve günümüz modern ceza hukukunun temellerini attı.

Cesare Beccaria Bonesana
1767 Avukat ve 7. Amerika Birleşik Devletleri başkanı Andrew Jackson doğdu. (Ölümü: 8 Haziran 1845) Devrim Savaşı’ndan sonra yerel bir Waxhaw okulunda düzensiz bir eğitim aldı. 1781’de bir süre eyerci olarak çalıştı ve sonunda okul öğretmenliği yaptı. 1784’te Salisbury’ye gitti ve burada avukat Spruce Macay’ın yanında hukuk eğitimi gördü. Çeşitli avukatların yardımıyla  baroya girmeye hak kazanacak kadar bilgi edindi. Daha sonra Kuzey Carolina’nın Batı Bölgesi’ndeki  savcı pozisyonuna atandı. 1798’den sonra Tennessee Yüksek Mahkemesi’nde hakim oldu. Görevdeki başkan Thomas Jefferson ile tartışmalar, siyasi yaşamdan geçici süre çekilmesine sebep oldu.  Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nda önemli rol oynayan John Adams ,  Thomas Jefferson ve James Madison’ın aksine, eğitimli kesimden gelmeyen ilk başkan oldu.  Amerikan Merkez Bankası’nı ortadan kaldırması ve Güneydoğu’dan Mississipi’nin batısına kadar olan alan içindeki Kızılderililer’in zorunlu tehciri ve yerleştirilmesini başlatmasıyla bilindi.

Andrew Jackson
1874 Amerikalı hukukçu ve siyaset adamı Harold LeClair Ickes doğdu. (Ölümü: 3 Şubat 1952) Chicago Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden JD derecesi ile mezun oldu. Medeni haklar, sosyal yardım, belediye reformu ve kamu hizmetleri alanında yürüttüğü mücadelelerle tanındı. Roosevelt yönetiminde içişleri sekreterliğine getirildi. New Deal’in önde gelen savunucuları arasında yer aldı. 1933’ten 1946’ya kadar yaklaşık 13 yıl boyunca Amerika Birleşik Devletleri İçişleri Bakanı olarak görev yaptı.

Harold LeClair Ickes
1892 İlk Sefarad Yahudi ve Balkan feministi Laura Papo Bohoreta doğdu. (Ölümü: 1942)  Bosnalı bir Yahudi feminist yazar ve çevirmendi. kadın haklarına ilişkin çok sayıda eser yazdı. Kadınlara nasıl yaşanacağını, mevcut sorunların nasıl aşılacağını, ailenin toplumun ihtiyaçlarının nasıl karşılanacağını öğretmeyi amaçladı. 1941 yılında, İkinci Dünya Savaşı ve Holokost’un başında, iki oğlu Jasenovac toplama kampına götürüldü. Üzüntü ve kederinden, 1942 yılında Saraybosna’da hastalandı ve yaşamını yitirdi.

Laura Papo Bohoreta
1928 15 Mart Olayı başladı. Japon İmparatorluğu’nda çok sayıda komüniste tutuklama kararı çıkarıldı.
1931 Türkiye-Yunanistan İkamet, Ticaret ve Deniz Taşımacılığı Sözleşmesi; “Türkiye Cumhuriyeti ile Yunanistan Hükümeti arasında aktolunan İkamet, Ticaret ve Seyrisefain Mukavelenamesi” adıyla 30 Ekim 1930 tarihinde imzalandı, “Türkiye Cumhuriyeti ile Yunanistan Hükümeti arasında aktolunan İkamet, Ticaret ve Seyrisefain Mukavelenamesinin tasdiki hakkında Kanun” 5 Mart 1931’de mecliste kabul edilerek Resmi Gazete’nin 15 Mart 1931 tarihli sayısında yayınlandı.
1933 Hukukçu ve felsefeci Ruth Bader Ginsburg doğdu. (Ölümü: 18 Eylül 2020)

Ruth Bader Ginsburg – Time Dergisi Kapağında
1938 SSCB’de olağanüstü mahkemede ölüm cezasına çarptırılan, aralarında Ekim Devrimi’nin önderlerinden Nikolay Buharin’in de bulunduğu 18 kişinin cezaları infaz edildi.
1938 Hukukçu, akademisyen ve siyasetçi Mehmet Sağlam, doğdu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nde eğitim gördü. New York Üniversitesi’nde Yüksek lisans ve doktorasını “Kamu Yönetimi” alanında  tamamladı. Hacettepe Üniversitesi’nde doçent ve profesör olarak çalıştı. Gazi Üniversitesi Mesleki Eğitim Fakültesi Dekanı ve Samsun 19 Mayıs Üniversitesi  Rektörü, olarak görev yaptı.  Yükseköğrenim Kredi ve Yurtlar Kurumu Başkanı, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Genel Sekreterliği, YÖK Başkanı ve Başbakanlık Kamu Görevlileri Etik Kurulu Başkanı olarak görev yaptı. 20. Dönem’de TBMM Millî Eğitim Komisyonu Başkanlığına seçildi.  Türkiye – AB Karma Parlamento Komisyonu Eş Başkanlığı yaptı. 54. Hükûmet’te, Millî Eğitim Bakanlığı görevini yürüttü. 23. Dönem’de Milli Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonu Başkanlığı yaptı. 24. Dönem’de TBMM Başkanvekilliği görevini yürüttü.
1961 Güney Afrika, Milletler Topluluğu’ndan ayrıldı.
1962 Birleşmiş Milletler Tüketici Hakları Evrensel Bildirgesi, Uluslararası Tüketici Birlikleri Örgütünün önerisi ve oybirliği ile 16 Nisan 1985 tarihinde kabul edildi. Bildirge ile ilan edilen haklar ilk kez 15 Mart 1962’de ABD eski başkan J.F.Kennedy tarafından temsilciler meclisine sunulan raporda yer aldı ve daha sonra Avrupa Konseyi tarafından 14 Nisan 1975’de evrensel tüketici hakları olarak beş madde halinde ilan edildi.
1978

Jerzy Hryniewski

Hukukçu ve politikacı Jerzy Hryniewski yaşamını yitirdi. (Doğumu: 29 Aralık 1895) Odessa Üniversitesi hukuk fakültesinde eğitim gördü. 1921’den itibaren Varşova’daki “Orient” şirketinde hukuk danışmanı olarak çalıştı. Daha sonra şirketin yönetim kurulu direktörü olarak çalıştı. 1926’dan itibaren bakanlık sekreteryasının başkanı oldu. 1928-1932 yıllarında Hükümetle Bağımsız İşbirliği Bloğu’nun genel sekreterliğini yaptı. 1930’da Sejm’e milletvekili seçildi. İletişim ve denizcilik komitelerinde yer aldı. 1932’de Dâhiliye Nezareti’nde Devlet Müsteşarlığına atandı. 1934’ten itibaren Çalışma Fonu’nun başkanı, 1937’den itibaren Komunalna Kasa Oszczędności’nin başkentinin direktörü oldu. 1939’da Cemaat Tasarruf Fonları Birliği’nin başkanı olarak görev yaptı. 18 Ocak-13 Mayıs 1954 tarihleri arasında Sürgündeki Polonya Hükûmetinin Başbakanı olarak görev yapmasıyla tanındı.

1985 Dünya Tüketici Hakları Günü, 15 Mart 1985 yılında Birleşmiş Milletlerin aldığı bir kararla kutlanmaya başlandı. Aynı yıl BM tarafından Tüketici Hakları Evrensel Beyannamesini kabul edildi.
2004 Çin Halk Cumhuriyeti’nde ilk kez bir milletvekili, ülkede yılda 10 bin insanın idam edildiğini açıkladı.
2006 Schengen Sınırlar Kanunu (Schengen Borders Code), Avrupa Parlamentosu ve Avrupa Konseyinin 15 Mart 2006 tarihli 562/2006 sayılı kararı ile kabul edildi. Karar, AB ülkelerinin dış sınırlarında yüksek ve tek tip bir kontrol sağlamak amacıyla kişilerin sınırlardan geçişlerini düzenleyen hükümler getirmekte ve Birlik Kanunu tesis edilmesini amaçlamaktadır.
2006 Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 15 Mart 2006 tarihinde 60/251 sayılı kararlıyla kurumsal statü kazandı, daha önce 60 yıl boyunca görev yapmış olan İnsan Hakları Komisyonu’nun işlevlerini üstlendi.
2006 Hukukçu Georgios Ioannou Rallis(Yorgo Rallis) yaşamını yitirdi. (Doğumu: 26 Aralık 1918) Atina Üniversitesi‘nde hukuk ve siyaset eğitimi gördü. 1940’da yaşanan İtalyan işgaline karşı direnişe katıldı. 1950 yılında Yunan Meclisi’ne Halk Partisi’nden seçildi. Aleksandros Papagos’un hükûmetinde 1954 yılında bakan oldu. Daha sonra Konstantin Karamanlis’in önderlik ettiği Ulusal Radikal Birlik’e katılarak Karamanlis hükûmetlerinde bakan oldu. 1967 yılında yapılan darbe sonrası demokrasiyi savunması tutuklanıp Kasos Adası’na sürgün edildi. Demokrasiye geçiş sonucu kurulan hükûmette Eğitim Bakanı oldu ve bu dönemde birçok reform yaptı. 1978 yılında Dışişleri Bakanı oldu ve Sovyetler Birliği’ni ziyaret eden ilk Yunan Dışişleri Bakanı olarak tarihe geçti. Bu devirde Bulgaristan ile Yugoslavya ilişkilerini yeniden canlandırmaya çalışırken bir yandan da ülkesinin Avrupa Birliği’ne girmesi için elinden geleni yaptı. 1980’de Yunanistan Cumhuriyeti’nin 84. başbakanı olarak görev yaptı.

Georgios Ioannou Rallis

Ceza Muhakemesinde Savunmanın Ontolojisi ve Ontolojik Yalnızlığı

0
.Fahrettin Kayhan (Avukatlık Kimliği ve Avukatın Yargı Sistemi İçindeki Yeri

CEZA MUHAKEMESİNDE SAVUNMANIN ONTOLOJİSİ VE ONTOLOJİK YALNIZLIĞI / Avukat Fahrettin KAYHAN

  1. Savunmanın Ontolojisi: Ceza Yargılamasında Varlık Sorunu

Ceza yargılamasında savunma genellikle bir hak, bir mesleki faaliyet veya bir prosedür unsuru olarak ele alınır. Oysa savunma yalnızca normatif bir hak değil, aynı zamanda ontolojik bir konumdur. Savunma, ceza yargılamasının varlık yapısında belirli bir rolü yerine getiren, sistemin epistemolojik dengesini sağlayan ve hakikat iddiasını sınayan bir aktördür.

Ceza yargılamasının ontolojik yapısı üç temel özne etrafında şekillenir:

    • Devlet (savcı ve yargı)
    • Sanık
    • Savunma

Bu üçlü yapı içinde savunma, diğer iki aktörden farklı bir konuma sahiptir. Savcı ve hâkim devletin kurumsal gücünü temsil ederken, savunma bireyin ontolojik temsilidir. Savunma bu anlamda yalnızca bir meslek değil, devlet karşısında bireyin varoluşunu temsil eden bir kurumsal figürdür.

Savunmanın ontolojisi bu nedenle şu soruyla ilgilidir: Savunma ceza yargılamasında neden vardır?

Bu sorunun üç temel cevabı vardır.

1.1. Epistemolojik Fonksiyon

Savunma, ceza yargılamasında hakikat üretim mekanizmasının zorunlu bir unsurudur. Savunma olmadan yargılama tek taraflı bir bilgi üretimine dönüşür.

Savunmanın epistemolojik rolü şudur:

    • Delilleri sorgulamak
    • Anlatıyı kırmak
    • Alternatif hakikat ihtimallerini görünür kılmak

Bu nedenle savunma, hakikatin değil, hakikat ihtimalinin temsilcisidir.

1.2. İktidar Dengesi Fonksiyonu

Ceza yargılaması aynı zamanda bir iktidar alanıdır. Devletin cezalandırma gücü karşısında savunma, iktidarın sınırlandırılmasını sağlar.

Bu bağlamda savunma:

    • Devlet gücüne karşı karşı iktidar üretir
    • Yargısal otoritenin sınırlarını görünür kılar
    • Yargılamayı monolojik olmaktan çıkarır

Savunma bu anlamda yalnızca hukuki değil, aynı zamanda politik bir kurumdur.

1.3. Varoluşsal Temsil Fonksiyonu

Savunma, sanığın yalnızca hukuki değil varoluşsal temsilidir.

Sanık çoğu zaman:

    • korku içindedir
    • dil kuramaz
    • anlatısını kuramaz

Savunma avukatı bu noktada sanığın:

    • sesidir
    • anlatıcısıdır
    • varoluşsal temsilcisidir

Bu nedenle savunma, ceza yargılamasında insanın ontolojik temsilidir.

  1. Savunmanın Ontolojik Yalnızlığı

Savunmanın ontolojisinin en belirgin özelliği ontolojik yalnızlıktır.

Savunma, ceza yargılamasında çoğu zaman yapısal olarak yalnızdır.

Bu yalnızlığın üç kaynağı vardır.

2.1. Kurumsal Yalnızlık

Ceza yargılamasında savcı ve hâkim farklı kurumsal yapılara ait olsalar da aynı sistemin parçalarıdır.

    • Aynı bürokratik kültürü paylaşırlar
    • Aynı mesleki habitusa sahiptirler
    • Benzer eğitim süreçlerinden geçerler

Savunma ise bu sistemin dış aktörüdür.

Bu nedenle savunma çoğu zaman:

    • kurumsal olarak dışarıdadır
    • mahkeme kültürünün parçası değildir
    • sistem tarafından potansiyel bir rahatsızlık olarak algılanır

Savunma bu nedenle yargı alanının yabancısıdır.

2.2. Epistemolojik Yalnızlık

Ceza yargılamasında çoğu zaman bir hakikat anlatısı oluşur.

Bu anlatı genellikle şu kaynaklardan beslenir:

    • soruşturma dosyası
    • kolluk anlatısı
    • iddia makamının teorisi

Savunma bu anlatıya karşı alternatif bir anlatı üretir.

Ancak çoğu zaman:

    • hâkimin zihninde erken kanaat oluşmuştur
    • deliller tek yönlü yorumlanmaktadır
    • savunma anlatısı marjinalleştirilmektedir

Bu durumda savunma hakim anlatıya karşı tek başına kalır.

Bu durum savunmanın epistemolojik yalnızlığıdır.

2.3. Psikolojik Yalnızlık

Savunma avukatının yalnızlığı yalnızca kurumsal değildir; aynı zamanda psikolojiktir.

Özellikle ağır ceza davalarında savunma avukatı çoğu zaman:

    • toplumun suçlu gördüğü bir kişiyi savunur
    • medya baskısı ile karşılaşır
    • mahkemenin örtük direnciyle mücadele eder

Bu nedenle savunma avukatı çoğu zaman etik bir yalnızlık yaşar. Savunma avukatının en temel sorusu şudur: “Herkes mahkûm etmek isterken, ben neden savunuyorum?” Bu sorunun cevabı savunmanın ontolojisinde gizlidir. Savunma masumiyeti değil, adil yargılamayı savunur.

  1. Ontolojik Yalnızlık ve Savunmanın Gücü

Paradoksal olarak savunmanın gücü tam da bu yalnızlıktan doğar.

Savunma:

      • çoğunluğun sesi değildir
      • iktidarın sesi değildir
      • mahkemenin sesi değildir

Savunma azınlığın sesidir.

Bu nedenle büyük savunmalar çoğu zaman şu özellikleri taşır:

    • Yalnızdır
    • Dirençlidir
    • Rahatsız edicidir

Savunma mahkemenin konfor alanını bozar.

Bu nedenle savunma çoğu zaman yargısal konfor alanının düşmanıdır.

  1. Ontolojik Yalnızlık ve Büyük Savunmalar

Tarihteki büyük savunmaların çoğu bu ontolojik yalnızlık içinde ortaya çıkmıştır.

Savunma avukatı çoğu zaman:

      • Sistemin karşısında tek başınadır
      • Anlatı çoğunluğuna karşıdır
      • Mahkemenin epistemolojisini zorlar

Bu nedenle büyük savunmaların ortak özelliği şudur:

Savunma yalnız kalmayı göze alır. Savunma avukatı şunu bilir: “Savunma çoğu zaman mahkemenin değil, tarihin huzurunda yapılır.”

  1. Sonuç: Savunmanın Ontolojik Misyonu

Savunmanın ontolojik misyonu üç temel ilkeye dayanır:

    1. Hakikat iddiasını sınamak
    2. Devlet iktidarını dengelemek
    3. Bireyin varoluşunu temsil etmek

Bu nedenle savunma, ceza yargılamasında yalnızca bir meslek değil, bir özgürlük kurumudur. Savunmanın ontolojik yalnızlığı ise bir zayıflık değil, tam tersine savunmanın etik gücünün kaynağıdır.

Çünkü savunma çoğu zaman şu pozisyondadır:

    • Devlete karşı birey
    • çoğunluğa karşı azınlık
    • kesin kanaate karşı makul şüphe

Savunma bu nedenle ceza yargılamasında şu ilkenin temsilcisidir: “Hiç kimse savunmasız yargılanamaz.”

12 Mart Muhtırası

0

12 Mart Muhtırası, 12 Mart 1971 günü saat 13.00’te TRT radyolarından okunan askeri bildiri ile ilan edilmiştir.

Muhtıra ile, meclis ve hükumetin görevini yapmadığı, Atatürk’ün işaret ettiği uygarlık seviyesine ulaşma hedefinden sapıldığı, bu durumun düzeltilmesi için derhal partiler üstü bir hükumet kurulması gerektiği, aksi takdirde ordunun idareyi doğrudan ele alacağı açıklanmıştır.

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Memduh Tağmaç, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Faruk Gürler, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Muhsin Batur ve Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Celal Eyiceoğlu’nun imzasını taşıyan muhtıra metni şu şekildedir:

1. Parlamento ve Hükûmet süregelen tutum, görüş ve icraatı ile yurdumuzu anarşi, kardeş kavgası, sosyal ve ekonomik huzursuzluklar içine sokmuş, ATATÜRK’ün bize hedef verdiği çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmak ümidini kamuoyunda yitirmiş ve Anayasa’nın öngördüğü reformları tahakkuk ettirememiş olup Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceği ağır bir tehlike içine düşürülmüştür.
2. Türk milletinin ve sinesinden çıkan Silâhlı Kuvvetlerinin bu vahim ortam hakkında duyduğu üzüntü ve ümitsizliği giderecek çarelerin, partiler üstü bir anlayışla Meclislerimizce değerlendirilerek mevcut anarşik durumu giderecek ve Anayasa’nın öngördüğü reformları Atatürkçü bir görüşle ele alacak ve inkılâp kanunlarını uygulayacak kuvvetli ve inandırıcı bir Hükûmetin demokratik kurallar içinde teşkili zarurî görülmektedir.
3. Bu husus sür’atle tahakkuk ettirilemediği takdirde, Türk Silâhlı Kuvvetleri kanunların kendisine vermiş olduğu Türkiye Cumhuriyeti’ni korumak ve kollamak görevini yerine getirerek idareyi doğrudan doğruya üzerine almağa kararlıdır.
Bilgilerinize.

12 Mart 1971 Askeri Muhtırası

12 Mart 1971 Askeri Muhtırası

0
12 Mart Muhtırası
12 Mart Askeri Muhtırası

12 Mart 1971 Askeri Muhtırası, bir muhtıra verilerek hükumetin istifasının istenmesi ile oluşan askeri müdahaledir. 12 Mart 1971 günü saat 13:00’de TRT radyolarında okunan metin ile darbe ilan edilmiştir.

Muhtıranın verilmesiyle, Türkiye Cumhuriyeti döneminde ikinci askeri darbe meydana gelmiştir.

Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç, Kara Kuvvetleri Komutanı Faruk Gürler, Deniz Kuvvetleri Komutanı Celal Eyiceoğlu ve Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur’un imzasıyla Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’a muhtıra verilmiş ve hükumet istifa ettirilmiştir.

Darbeyi yapan Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç

Muhtıra ile, meclis ve hükumetin görevini yapmadığı, Atatürk’ün işaret ettiği uygarlık seviyesine ulaşma hedefinden sapıldığı, bu durumun düzeltilmesi için derhal partiler üstü bir hükumet kurulması gerektiği, aksi takdirde ordunun idareyi doğrudan ele alacağı açıklanmıştır.

Darbeyi izleyen iki yılda, sıkıyönetim askeri mahkemeleri yargılamalara başlamıştır. 10.000’den fazla kişi gözaltına alınmış, tutuklanmış yada hüküm giymiştir.

Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan, 6 Mayıs 1972’de idam edilmiştir. 

Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın idamına ilişkin gazete haberi

Muhtıradan sonraki günlerde, 37 gazete ve derginin yayını tamamen yasaklanmış ya da durdurulmuştur.

200’den fazla kitap yasaklanmış, yarım milyondan fazla kitap toplatılarak imha edilmiştir. Askeri savcılar bu çerçevede 151 sanık hakkında idam talep etmiştir.

Üç siyasal parti kapatılmış, TİP’in yöneticileri ağır hapis cezalarına mahkum edilmiştir.

Grev ve sendika hakları, askerlerin mevzuatta yapılan değişikliklerle sınırlandırılmıştır.

Kamu sektöründeki tüm sendikalar ile öğrenci dernekleri kapatılmıştır.

Darbeden sonra hükumeti kuran Başbakan Nihat Erim

Muhtıra ile Parlamento ve partiler kapatılmamış, Anayasa askıya alınmamıştır. Darbeden sonra hükumeti kurmak üzere tarafsız bir milletvekili sıfatıyla CHP Kocaeli milletvekili Nihat Erim seçilmiştir. Erim CHP’den istifa etmiş ve bağımsız başbakan olarak darbecilerin istediği hükumeti kurmuştur.

Uzun ömürlü olmayan Erim hükumetinin yerine 22 Mayıs 1972 tarihinde Ferit Melen hükumeti kurulmuştur. Melen hükumeti de bir süre sonra görevi bırakmıştır.

15 Nisan 1973-26 Ocak 1974 yılları arasında görev yapan Mehmet Naim Talu’nun kurduğu seçim hükumeti ile ülke seçime gitmiştir.

Darbe hükumeti dönemi 14 Ekim 1973 tarihinde gerçekleştirilen genel seçimlerde sona ermiştir.

Yapılan seçimlerde Cumhuriyet Halk Partisi 185 milletvekiliyle iktidar olmuştur.

İsmet İnönü’nün 1972 yılında istifa etmesi üzerine genel başkanlığa seçilmiş olan Bülent Ecevit hükumeti kurarak başbakan olmuştur.

Darbe Öncesi Dönem, Anayasa Değişikliği Önerisi, Siyasi Yasaklar, Siyasal Olaylar ve Gerginlikler 

12 Mart 1971 Askeri Muhtırası öncesi dönemde Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel hastalanmış, TBMM tarafından görevden alınan Gürsel’in yerine Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay seçilmiştir.  Boşalan Genelkurmay Başkanlığı’na 16 Mart 1969’da Memduh Tağmaç getirilmiştir. Başbakanlık makamında Süleyman Demirel bulunmaktadır.

1969 yılı mayıs ayında Türkiye Büyük Millet Meclisine bir anayasa değişikliği teklifi verilerek 1960 müdahalesinden sonra getirilen siyasi yasakların kaldırılması önerilmiştir.

1960 ihtilalinde Cumhurbaşkanı olan ve görevden alınan Celal Bayar ile İsmet İnönü bir anlaşmaya varmış, aralarındaki kavgalı durumu sona erdirmişlerdir.

Demokrat Partililere getirilen siyasi yasakların Cumhuriyet Halk Partisi tarafından da kaldırılması istenmekte olmasına karşın Genel Kurmay Başkanlığı ve ordu Bayar ve arkadaşlarının siyasi haklarının iade edilmesine karşı çıkmış, ordunun anayasa değişikliğine karşı çıkan tutumları kamuoyuna da yansımıştır.

İsmet İnönü ve Bülent Ecevit bir arada

İsmet İnönü ve lideri olduğu Cumhuriyet Halk Partisi bu dönemdeki darbe tehdidine karşı siyasal duruşunu korumuş ancak anayasa değişikliği teklifi Komisyona geri çekilerek genel seçime gidilmiştir.

Süleyman Demirel önderliğinde Adalet Partisi, 12 Ekim 1969 seçimlerinde tek başına iktidar olmuştur. Süleyman Demirel ise yeniden başbakan olmuştur. Cumhuriyet Halk Partisi 143 milletvekili Adalet Partisi de 256 milletvekilliği kazanmıştır. Bayar ve arkadaşlarının 27 Mayıs 1960 darbesiyle gelen siyasi yasakları devam etmiştir.

Sendikal Eylemler, Öğrenci Olayları ve Darbe Teşebbüsü

Adalet Partisi ve Cumhuriyet Halk Partisi’nin işbirliğiyle 1970 yılında 274 sayılı İş  Kanunu ile 275 sayılı Sendikalar Kanununda değişiklik yapılmış, sendikal hakları geriye götüren bu yasal düzenlemelere karşı işçi hareketi tarafından büyük gösteriler yapılmış, gösterilere 75.000 civarında işçi katılmış, bu olalar nedeniyle Bakanlar Kurulu tarafından 60 günlük sıkıyönetim ilan edilmiştir. Eylemlere katılan sendikaların yöneticileri sıkıyönetim mahkemelerince tutuklanmış ve yargılanmaya başlanmıştır.

Şiddet olayları ve huzursuzluklar artmış, ekonomik sıkıntı ve darboğaz halkı büyük oranda yoksullaştırmıştır.

Öğrenci olayları ve eylemleri artmış, üniversiteler çatışma merkezi haline gelmiş, karşıt görüşlü gruplar karşı karşıya gelmeye başlamış, Deniz Gezmiş ve arkadaşları tarafından dört Amerikan askeri kaçırılmış daha sonra bu dört asker serbest bırakılmıştır.

ODTÜ’yü 1969’da ziyarete gelen eski ABD Ankara Büyükelçisi Robert Komer’in arabası öğrenciler tarafından yakılmıştır.

Emekli Korgeneral Cemal Madanoğlu liderliğindeki gizli askeri cuntanın 9 Mart 1971 tarihinde yapacağı darbe; cunta içine sızmış olan Mahir Kaynak tarafından öğrenilerek bertaraf edilmiştir. Darbeye adı karışanlar emekliye sevk edilmiştir. Bu olaydan günler sonra 1971 yılı 12 Mart günü saat 13:00 itibariyle TRT radyolarından muhtıra ilan edilmiştir.

12 Mart 1971 Darbe Komuta Kademesi

12 Mart 1971 Darbesi (12 Mart Muhtırası) Metni

1- Meclis ve hükumet, süregelen tutum, görüş ve icraatlarıyla yurdumuzu anarşi, kardeş kavgası, sosyal ve ekonomik huzursuzluklar içine sokmuş, Atatürk’ün bize hedef verdiği uygarlık seviyesine ulaşmak ümidini kamuoyunda yitirmiş ve anayasanın öngördüğü reformları tahakkuk ettirememiş olup, Türkiye Cumhuriyetinin geleceği ağır bir tehlike içine düşürülmüştür.

2- Türk milletinin ve sinesinden çıkan Silahlı Kuvvetlerinin bu vahim ortam hakkında duyduğu üzüntü ve ümitsizliğini giderecek çarelerin, partiler üstü bir anlayışla meclislerimizce değerlendirilerek mevcut anarşik durumu giderecek anayasanın öngördüğü reformları Atatürkçü bir görüşle ele alacak ve inkılap kanunlarını uygulayacak kuvvetli ve inandırıcı bir hükumetin demokratik kurallar içinde teşkili zaruri görülmektedir.

3- Bu husus süratle tahakkuk ettirilemediği takdirde, Türk Silahlı Kuvvetleri kanunların kendisine vermiş olduğu Türkiye Cumhuriyetini korumak ve kollamak görevini yerine getirerek, idareyi doğrudan doğruya üzerine almaya kararlıdır. Bilgilerinize.

Hâkimin Bilinçdışı Entimemleri

0
.Fahrettin Kayhan (Avukatlık Kimliği ve Avukatın Yargı Sistemi İçindeki Yeri

CEZA MUHAKEMESİNDE HÂKİMİN BİLİNÇLİ-BİLİNÇDIŞI ENTİMEMLERİ VE İNFORMEL DETERMİNANTLAR / Avukat Fahrettin Kayhan 

Özet

Ceza yargılamasında hâkim kararlarının yalnızca normatif hukuk kurallarıyla açıklanamayacağı uzun süredir hukuk sosyolojisi ve hukuk realizmi literatüründe kabul edilmektedir. Mahkeme kararları çoğu zaman formel hukuk kurallarının ötesinde çeşitli psikolojik, sosyal ve kurumsal faktörlerin etkisi altında şekillenir. Bu faktörler literatürde “informel determinantlar” olarak adlandırılmaktadır.

Bu makale, ceza yargılamasında hâkimin akıl yürütme süreçlerini entimem kavramı üzerinden analiz ederek informel determinantların karar süreçlerine nasıl sızdığını incelemektedir. Çalışmada hâkimin bilinçli ve bilinçdışı entimemleri, yargısal kanaatin oluşumunda rol oynayan informel determinantların bilişsel mekanizması olarak ele alınmaktadır. Ayrıca savunma avukatının bu görünmeyen akıl yürütmeleri nasıl tespit edip kırabileceği tartışılmaktadır.

Anahtar Kelimeler: Entimem, informel determinantlar, yargısal karar psikolojisi, ceza muhakemesi, savunma stratejisi.

1. Giriş: Formel Hukuk ile Gerçek Yargılama Arasındaki Fark

Ceza muhakemesi teorisi, mahkeme kararlarının hukuki normların olaylara uygulanmasıyla ortaya çıktığını varsayar. Bu yaklaşımda karar süreci klasik mantık modeline dayanır:

  • Büyük önerme: Hukuk kuralı
  • Küçük önerme: Olayın tespiti
  • Sonuç: Hüküm

Bu model, Aristotelesçi mantığın sillojistik karar modeli olarak bilinir. Ancak hukuk sosyolojisi ve hukuk realizmi literatürü, gerçek yargılamanın bu kadar mekanik işlemediğini göstermiştir. Hâkimler karar verirken yalnızca hukuk normlarını değil, aynı zamanda çeşitli informel faktörleri de dikkate alırlar. Bu informel faktörler şunları içerebilir:

  • mesleki deneyim
  • kurumsal kültür
  • toplumsal stereotipler
  • psikolojik sezgiler
  • dava anlatısının ikna gücü

Bu tür görünmeyen faktörler informel determinantlar olarak adlandırılır. Bu makalenin temel tezi şudur: İnformel determinantlar, hâkimin zihninde entimemler biçiminde ortaya çıkar. Başka bir ifadeyle informel determinantlar, yargısal akıl yürütmenin gizli öncüllerini oluşturur.

2. Entimem Kavramı: Yargısal Mantığın Eksik Kıyasları

Entimem kavramı Aristoteles‘in retorik teorisinden gelir. Entimem, bir öncülü açıkça ifade edilmeyen kıyas biçimidir. Örneğin:

  • Sanık olay yerinde yakalanmıştır
  • O halde suçu işlemiş olabilir

Burada görünmeyen öncül şudur: Suçlular genellikle olay yerinde yakalanır. Bu öncül karar gerekçesinde yazılmaz, fakat hükmün mantığını oluşturur. Ceza yargılamasında entimemler şu işlevleri görür:

  • Deliller arasında bağlantı kurmak
  • Olay anlatısını tamamlamak
  • Kanaat oluşturmak

Bu nedenle entimemler, informel determinantların bilişsel formudur.

3. İnformel Determinantlar: Ceza Yargılamasının Görünmeyen Dinamikleri

İnformel determinantlar, yargısal karar sürecini etkileyen fakat hukuki normlarda açıkça düzenlenmeyen faktörlerdir. Bunlar üç temel düzeyde ortaya çıkar:

a)  Kurumsal determinantlar: Mahkeme kültürü, savcı-hâkim ilişkileri, yargısal iş yükü gibi faktörler.

b)  Sosyal determinantlar

c)  Toplumsal stereotipler: suç tiplerine ilişkin algılar.

d) Psikolojik determinantlar: Sezgiler, bilişsel kısayollar ve önyargılar.

Bu faktörler çoğu zaman hâkimin karar gerekçesinde görünmez. Ancak zihinsel akıl yürütmenin içinde entimemler şeklinde yer alırlar.

4. Hâkimin Bilinçli Entimemleri ve İnformel Determinantlar

Bilinçli entimemler, hâkimin farkında olarak kullandığı fakat kararında açıkça ifade etmediği varsayımlardır. Bu entimemler çoğu zaman kurumsal informel determinantlara dayanır.

a) Kurumsal güven entimemi:

Mahkeme pratiğinde polis ve savcılık belgelerine yüksek güven duyulur. Uygulamada buna “ polis fezlekesinin iddianameye, iddianamenin hükme dönüşmesi” denilmektedir. Bu durum şu entimemi doğurur:

Polis tutanağı vardır
Polis genelde doğru yazar
O halde olay tutanakta yazdığı gibi gerçekleşmiştir.

Buradaki gizli öncül kurumsal güven varsayımıdır.

b) Mesleki deneyim entimemi

Hâkimler benzer davalardan edindikleri deneyimleri kullanırlar. Örneğin:

Benzer dosyalarda sanıklar suçlu çıkmıştı
Bu dosya da benzer görünüyor
O halde sanık suçlu olabilir.

Bu tür akıl yürütmeler hukuk teorisinde tecrübe genellemeleri olarak bilinir.

5. Hâkimin Bilinçdışı Entimemleri ve Psikolojik Determinantlar

Bilinçdışı entimemler, hâkimin farkında olmadan kullandığı varsayımlardır. Bunlar çoğunlukla psikolojik informel determinantlardan kaynaklanır.

a) Temsililik sezgisi

İnsan zihni bazı davranışları suçlulukla ilişkilendirir. Örneğin:

    • agresif davranış
    • sabıka
    • kaçma

Bu durumda şu entimem ortaya çıkar:

Suçlular böyle davranır
Sanık da böyle davranıyor
O halde suçlu olabilir.

Bu tür akıl yürütme çoğu zaman bilinçdışıdır.

b) Onaylama yanlılığı

Hâkim ilk kanaatini oluşturduktan sonra bu kanaati destekleyen delillere daha fazla önem verebilir.

Bu süreç şu entimemi doğurur:

İlk izlenim suçluluk yönünde
Bu delil bunu destekliyor
O halde kanaat doğru olabilir.

Bu mekanizma literatürde confirmation bias olarak bilinir.

c) Anlatı tamamlama

İnsan zihni parçalı bilgileri bir hikâyeye dönüştürme eğilimindedir. Ceza dosyalarında da benzer bir süreç görülür. Örneğin:

  • tartışma
  • bıçak
  • ölüm

Zihin şu anlatıyı kurabilir: tartışma → öfke → bıçaklama. Bu anlatı bazen delillerden değil, zihnin boşlukları doldurma eğiliminden doğar.

6. Entimemler ve Prematüre Kanaat

İnformel determinantların en önemli sonucu prematüre kanaat oluşumudur. Prematüre kanaat şu süreçte ortaya çıkar:

    1. İlk izlenim oluşur
    2. Entimemler devreye girer
    3. Deliller bu anlatıya yerleştirilir
    4. Kanaat sabitlenir

Bu noktadan sonra yargılama şu riski taşır: Deliller kanaati oluşturmaz, kanaat delilleri yorumlar.

  1. Sonuç

Ceza yargılaması yalnızca normların uygulanmasından ibaret değildir. Yargısal kararlar, formel hukuk kurallarının yanında çok sayıda informel determinantın etkisi altında şekillenir. Bu determinantlar hâkimin zihninde çoğu zaman entimemler biçiminde ortaya çıkar.

Makalenin temel sonuçları şunlardır:

  1. İnformel determinantlar yargısal karar sürecinin kaçınılmaz bir parçasıdır.
  2. Bu determinantlar hâkimin akıl yürütmesinde çoğu zaman bilinçli veya bilinçdışı entimemler olarak ortaya çıkar.
  3. Ceza savunmasının önemli görevlerinden biri, bu görünmeyen akıl yürütmeleri tespit etmek ve kırmaktır.

Dolayısıyla etkili savunma yalnızca hukuki normları tartışmak değildir. Aynı zamanda mahkeme kararının arkasındaki görünmeyen mantıksal ve psikolojik yapıyı analiz etmektir. Başka bir ifadeyle: Ceza davasında gerçek mücadele yalnızca deliller üzerinde değil, hâkimin zihnindeki görünmeyen öncüller üzerinde gerçekleşir.

Avukat Fahrettin Kayhan’ın tüm makalelerine resmi web sitesinden erişebilirsiniz. 

Hukuk Ansiklopedisi

0

Akademik, Modern ve Vazgeçilmez Bir Hukuk Kaynağı: Dijital Çağın Hukuk Bilgi Bankası

Hukuk Ansiklopedisi, “Herkes İçin Adalet” mottosuyla hareket eden; hukuk alanında ayrıntılı, güvenilir, tarafsız ve kapsamlı bilgi sunmayı amaçlayan akademik bir dijital bilgi platformudur. Ansiklopedi, yalnızca güncel gelişmeleri aktaran bir hukuk portalı olmanın ötesinde, hukuki bilgi üretimini sistematik biçimde bir araya getiren modern bir hukuk referans kaynağı niteliğindedir.

Hukuk yalnızca normlardan ibaret değildir. Aynı zamanda tarih, düşünce, kurumlar, kişiler ve toplumsal olayların bütünlüğü içinde anlam kazanan bir bilgi alanıdır. Bu nedenle Hukuk Ansiklopedisi, hukuku yalnızca günlük gelişmeler üzerinden değil; tarihsel, kuramsal, kurumsal ve biyografik boyutlarıyla birlikte ele alan çok katmanlı bir hukuk bilgi sistemi ve arşivi olarak tasarlanmıştır.


Açık Erişim ve Bilgiye Erişim Hakkı

Hukuk Ansiklopedisi açık erişim ilkesini benimsemektedir. Bu doğrultuda platform;

  • hukuk öğrencileri,
  • akademisyenler,
  • uygulayıcı hukukçular,
  • araştırmacılar
  • ve hukukla ilgilenen tüm bireyler

için serbest ve erişilebilir bir bilgi kaynağı sunmaktadır.

Bu yönüyle Hukuk Ansiklopedisi yalnızca bir internet sitesi değil; hukuk kültürünün, hukuki düşüncenin ve hukuki belgelerin kayıt altına alındığı bir dijital yayın organı niteliği taşımaktadır.


Yayın İlkeleri ve Editöryal Bağımsızlık

Hukuk Ansiklopedisi, siyasi, ideolojik ve ekonomik baskılardan bağımsız bir yayıncılık anlayışını benimsemektedir. Platformda yayımlanan içerikler yalnızca hukuki, akademik ve etik ölçütlere uygun biçimde hazırlanmaktadır.

İçerik üretiminde temel alınan başlıca kaynaklar şunlardır:

  • resmi mevzuat metinleri
  • yargı kararları
  • akademik yayınlar
  • bilimsel makaleler
  • güvenilir basın ve araştırma kaynakları

Bu çerçevede kaynağı belirsiz veya doğrulanmamış bilgilere yer verilmez. Böylece mümkün olduğunca yoruma kapalı, güvenilir ve kanıt temelli bir bilgi altyapısı sunulur.


Statik ve Dinamik İçerik Yapısı

Hukuk Ansiklopedisi hem statik hem de sürekli güncellenen dinamik içerik yapısına sahip bir platformdur.

Platform;

  • kavramlar,
  • hukuk tarihi,
  • hukuki belgeler
  • biyografi

gibi alanlarda kalıcı ve ansiklopedik bilgi sunarken;

  • hukuk takvimi,
  • güncel hukuk haberleri ve hukuk gündemi

başlıkları aracılığıyla hukuk dünyasındaki gelişmeleri dinamik biçimde takip etme imkânı da sağlamaktadır.

Bu yapı sayesinde hukuk alanına ilişkin temel bilgiler, uygulama örnekleri ve güncel gelişmeler aynı platform içinde bütüncül bir şekilde sunulmaktadır.


Uluslararası Belgeler ve Evrensel Hukuk Metinleri

Sözleşmeler ve Evrensel Metinler bölümü; ikili ve çok taraflı anlaşmalar, uluslararası kuruluşlara ilişkin metinler ve evrensel bildirgeler hakkında ayrıntılı bilgiler sunmaktadır.

Bu kapsamda platformda;

  • Birleşmiş Milletler sistemi
  • Avrupa Birliği hukuk düzeni
  • Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) mevzuatı
  • Ulusal ve uluslararası yargı organları
  • İnsan Hakları Mahkemesi
  • Anayasa Mahkemesi

gibi kurumların oluşturduğu yerel ve evrensel hukuk normları hakkında kapsamlı içerikler bulunmaktadır.


Mevzuat ve Hukuki Düzenlemeler

Ansiklopedinin Mevzuat bölümünde;

  • kanunlar
  • tüzükler
  • yönetmelikler
  • diğer hukuki düzenlemeler

ansiklopedi gündemi ile uyumlu biçimde sunulmaktadır. Böylece kullanıcılar hukuk ansiklopedisi kavramlarını incelerken ilgili hukuki düzenlemelere hızlı ve sistematik biçimde erişebilmektedir.


Hukuk Devleti ve Etik Belgeler

Hukuk Ansiklopedisi, adalet arayışını yalnızca normatif düzeyde değil, aynı zamanda etik ve toplumsal boyutlarıyla ele almaktadır.

Bu çerçevede platform;

  • Hukuk Devleti ilkesi
  • Hukukun Üstünlüğü
  • Hukuk Güvenliği
  • Yargı Bağımsızlığı ve Tarafsızlığı
  • Hukukta Etik
  • Yargı Etiği
  • Meslek Etiği
  • Toplumsal Adalet
  • İyi İdare ve Kamu Etiği

alanlarına ilişkin önemli belge ve metinleri bir araya getirerek önemli bir boşluğu doldurmaktadır.

Ayrıca;

  • insan hakları
  • çocuk hakları
  • kadın hakları
  • engelli hakları
  • tüketici hakları
  • hayvan hakları
  • doğa hakları
  • sürdürülebilir gelişme
  • toplumsal cinsiyet ve şiddet

gibi alanlarda kabul edilen uluslararası belgeler de platformda yer almaktadır.


Hukuk Takvimi, Hukuk Tarihi, Davalar, Savunmalar ve Söylevler

Platformda yer alan Hukuk Takvimi ve Hukuk Tarihi bölümleri, Türkiye ve dünya hukuk tarihine ilişkin olayların kronolojik bir kaydını oluşturmaktadır.

Hukuk tarihinde bugün” yaklaşımıyla hazırlanan bu bölüm, hukuk tarihinin önemli olaylarını gün gün kayda geçirerek hukukun küresel kronolojisini oluşturan bir arşiv niteliği taşımaktadır.

Bu sayede hukuk dünyasının ve toplumun kolektif hafızasının canlı tutulması hedeflenmektedir. Platform; Sivil Toplum, Raporlar ve politika önerileri, hukuka dair Söylevler ve mahkemelerde yapılan Savunmalar ile toplumsal hafızayı diri tutmaktadır. Önemli Davalar ve Önemli Kararlar arşive eklenmektedir. 


Etik Beyannameler ve Bildirgeler

Platformda Yargı Etiği Belgeleri başta olmak üzere, Türkiye’den ve dünyadan çeşitli etik bildirgeler bir araya getirilmektedir. Bu belgeler aracılığıyla hukuk alanındaki asgari etik standartlar hakkında bilgi edinmek mümkündür. Ayrıca, deontolojik olarak birçok meslek dalındaki etik bildirgeler bir arada sunulmaktadır. Toplumsal cinsiyet, cinsel şiddet ve ayrımcılıkla mücadele kapsamında yayımlanmış tüm bildirge ve raporlar da ansiklopedide okunabilmektedir.


İçtihatlar ve Önemli Davalar

Platformda yer alan;

  • yargı kararları
  • içtihatlar
  • önemli davalar
  • önemli kararlar

başlıklı arşivler, hukuk araştırmaları ve uygulamaları açısından güvenilir referans kaynakları sunmakta, siyasi tarihe de ışık tutmaktadır.


Hukuk Felsefesi ve Düşünce

Hukuk Felsefesi bölümünde;

  • hukukun temelleri
  • hukuk teorileri
  • hukuk düşüncesi
  • felsefi yaklaşımlar

üzerine makaleler ve kitap tanıtımları yer almaktadır.

Bu bölüm, hukuk düşüncesinin teorik boyutunun gelişmesine katkı sağlamayı amaçlamaktadır.


Biyografiler

Biyografi kategorisi; hukukçuların, hukuk düşünürlerinin ve hukuk alanına katkı sunmuş önemli kişilerin yaşam öykülerini içermektedir.

Bu kapsamda;

  • hukukçular
  • avukatlar
  • hâkim ve savcılar
  • hukuk kariyeri olan yöneticiler
  • hukuk teorileri geliştiren düşünürler

hakkında ayrıntılı biyografik bilgiler sunulmaktadır. Bu sayede geçmişten günümüze hukuk dünyasına katkıda bulunan kişilerin hayat hikâyeleri, düşünceleri ve eserleri hakkında bilgi sahibi olabilirsiniz.


Kurumlar, Dergiler, Hukuk Sözlüğü ve Makaleler

Kurumlar bölümü;

  • kavramlar, hukuk terimleri
  • ulusal ve uluslararası hukuk kurumları
  • hukuk fakülteleri
  • dernekler
  • vakıflar

hakkında bilgiler içermektedir.

Güncel konular, tartışmalar ve incelemeler Makaleler bölümünde yer alırken, hukuk alanında yayınlanmış dergilerin künyeleri ve detaylı bilgileri Dergiler kısmında bulunur.


Kültürel İçerikler

Hukuk Ansiklopedisi yalnızca normatif hukuk alanıyla sınırlı kalmaz.

Hukuk Filmleri bölümü;

  • hukuk
  • adalet
  • yargılama
  • insan hakları

temalarını işleyen film, dizi ve tiyatro eserleri hakkında bilgiler sunmaktadır.

Bu bölüm, hukuk kültürünün sanatsal ve kültürel boyutuna da dikkat çekmekte; hukukçular ve hukuk meraklıları için ek bir bilgi kaynağı ve kültürel zenginlik oluşturmaktadır.


Röportajlar

Röportaj kategorisi, hukukçular ve düşünürlerle yapılan söyleşileri içermektedir. Bu bölüm, hukuk düşüncesinin farklı perspektiflerle tartışılmasına katkı sağlamaktadır.


Katkı ve İletişim

Hukuk Ansiklopedisi, kullanıcıların katkılarına açık bir platformdur.

Okuyucular;

  • görüşlerini
  • önerilerini
  • eleştirilerini
  • düzeltme taleplerini

site editörlerine iletebilmektedir.

Ansiklopedik içerik niteliği taşıyan yazılarını yayımlatmak isteyen araştırmacılar ve hukukçular ise info@hukukansiklopedisi.com adresi üzerinden editörlerle iletişime geçebilmektedir.


Hukuk Ansiklopedisi, hukuki bilginin güvenilir, sistematik ve erişilebilir biçimde sunulmasını amaçlayan bağımsız bir dijital hukuk arşivi olarak gelişimini sürdürmektedir. Hukukun yalnızca mevzuattan ibaret olmadığı; tarih, düşünce, kurumlar ve insan hikâyeleriyle birlikte anlam kazanan bir bilgi alanı olduğu bilinciyle hareket eden platform, hukuki bilgi birikimini korumayı, geliştirmeyi ve gelecek kuşaklara aktarmayı hedeflemektedir. Bu yönüyle Hukuk Ansiklopedisi, yalnızca güncel bilgilerin toplandığı bir site değil; hukukun kolektif hafızasını oluşturan, adalet düşüncesini besleyen ve “Herkes İçin Adalet” idealine katkı sunmayı amaçlayan kalıcı bir dijital hukuk bilgi arşividir.

https://hukukansiklopedisi.com

Birey ve Hukukçu Olarak Felsefeye Neden Gereksinim Duyarız

0
Avukat Vedat Ahsen Coşar
Avukat Vedat Ahsen Coşar
  1. Birey Ve Hukukçu Olarak Felsefeye Neden Gereksinim Duyarız  / Av. Vedat Ahsen Coşar 

Türkiye Barolar Birliği önceki başkanlarından Avukat Vedat Ahsen Coşar’ın  İstanbul Barosu Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Komisyonu’nun 23-26 Ağustos 2024 tarihleri arasında Şirince’de düzenlediği 5.Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Kampındaki “Birey ve hukukçu olarak felsefeye neden gereksinim duyarız” başlıklı ve konulu tebliğidir.

İstanbul Barosu Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Kurulu’nun Sayın Başkanı ve Üyeleri  

İstanbul Barosu’nun Değerli Yönetim Kurulu Üyesi Sayın Sinan Naipoğlu,

Değerli Hocalarım,

Sevgili Meslektaşlarım,

Sayın Konuklar,

Hepinizi sevgi ve saygı ile selamlıyorum.

Bu sene beşincisi yapılmakla artık bir İstanbul Barosu klasiği haline gelen Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Kampı’na, konuşmacı olarak beni de davet ettikleri için İstanbul Barosu Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Kurulu’na teşekkür ediyorum.

Dilerim bu etkinlikte sunulan tebliğler, yapılan konuşmalar ve tartışmalar, ülke olarak fazlasıyla fakir olduğumuz hukuk felsefesi ve sosyolojisi disiplinlerine katkı yapar, bu disiplinlerin literatürüne ve içeriğine pozitif olarak yansır ve yarar sağlar.

Değerli Arkadaşlar,

Benim konuşmam “birey ve hukukçu olarak felsefeye neden gereksinim duyarız” üzerine olmakla, ben önce birey olarak ve sonra hukukçu olarak felsefeye neden gereksinim duyduğumuzu anlatacağım.

Ama öncelikle ve özellikle bilmenizi isterim ki, ben felsefe tahsili yapmadığım gibi felsefeci de değilim. Sadece felsefeye ilgisi olan, felsefe üzerine okumaları olan bir insanım.

O nedenle, lütfen benimle ve konuşmamla ilgili beklentilerinizi çok fazla yüksek tutmayınız, tutmayınız ki, şairin “Gemlik’e doğru denizi göreceksin, sakın şaşırma” dediği gibi, benim konuşmamı dinlerken veya dinledikten sonra siz de şaşırmayın. Zaten çok önemli şeyler söylemeyeceğim, bilinen şeyleri, sizin de bildiğiniz şeyleri ve daha önce felsefe üzerine yazdığım yazılarda yer verdiğim şeyleri söyleyeceğim.

Değerli Felsefe Dostları,

En yalın, en sade, en ayaküstü ve en bilinen tanımıyla felsefe; dünyanın ve hayatın sayısız olgu ve olayları, insanın kendi varlığının anlamı, yapısı, hikmeti, işlevi, yaradılışı ve nereden ve nasıl gelip, nereye doğru gittiği üzerine düşünmesi, bunları merak etmesi ve anlamaya çalışmasıdır.

Felsefe, insanın, merakla ve öğrenmek amacıyla sorular sorması, sorduğu sorulara cevap veya cevaplar aramasıdır.

Felsefe, insanın kendisini araması, kendisini tanıması, “kendini bil-mesi”dir. Onun için İtalyan Marksist, gazeteci, sendikacı ve sıra dışı bir siyaset felsefecisi olan Antonio GramsciHapishane Defterleri” isimli eserinde: “Eleştirel bir iradenin başlangıç noktası insanın gerçekte kim olduğunun bilincine varması ve bir kayıt listesi tutmaksızın içinde sonsuz izler taşıyan o güne kadarki tarihsel sürecin bir ürünü olarak kendini bilmesidir” diye yazmıştır.

Sevgili Konuklar,     

Felsefe, ben kimim, evren nedir, ben nasıl meydana geldim, evren nasıl oluştu, beni ve dünyayı kim yarattı gibi konuları merak etmek, bunlarla ilgili sorular sormak, bu soruların cevaplarını aramak ve bulmaya çalışmaktır.

Bütün bu nedenlerle ve kısaca felsefe, filozofların, düşünen, merak eden insanların, hakikati arama, bulma, öğrenme çabası ve uğraşıdır.

Esasen öğrenmeyi tetikleyen ve sağlayan en önemli olgu meraktır. Diğer bir deyişle merak, en önemli, en etkili, en yararlı öğretmendir. Nitekim çocuklar merak ettikleri ve öğrenmek istedikleri için soru sorarlar ve öylece öğrenirler. O nedenle, çocuklar ve filozoflar bu yönleri itibariyle birbirlerine çok benzerler.

Çocuklar ile felsefeciler arasındaki tek fark; çocukların merak ettiklerinin, filozofların ise, hem merak ettiklerinin hem de hakikatin yanıtını aramalarıdır.

Esasen felsefe dediğimiz şey de kısaca budur. Yani hakikati aramaktır!

Sevgili Meslektaşlarım,

Felsefe beşeri bilimler gibi gözleme ve deneye dayanmadığı için bilim değildir. Felsefe daha ziyade bir düşünüş şekli ve hakikate ulaşma isteğidir.  Ama felsefe, geniş etki alanı itibariyle bütün bilim alanlarına kaynaklık eden, insanî varlığın en eski uğraşlarından birisidir.

Felsefe; varlık, bilgi, değer, iyi, hakikat, adalet, doğruluk, hak, zihin, akıl gibi konularla ilgili soyut bir uğraş, genel ve temel problemler üzerine yapılan sistematik bir çalışmadır. Ama bu çalışma oldukça geniş bir alanı kapsar, bu bağlamda, felsefe; mantık, dilbilim, tarih, din, etik, ahlak, siyaset, hukuk gibi disiplinleri de kapsar, bunları da ele alır ve inceler.

Bildiğiniz üzere felsefe, Sokrates’in, Platon’un, Aristoteles’in, Sofistlerin, Stoiklerin memleketi ve doğdukları yer olan kadim Yunanistan’da doğmuştur. Nitekim felsefe sözcüğü eski Yunancada “bilgeliği sevme” anlamına gelen “philosophía” sözcüğünden türetilmiştir. Bu sözcüğün Türkçe karşılığı “hikmete”, yani “bilgeliğe aşktır.”

Ne var ki, aşkın bu türüne kimileri aşina değildir. Onun için bu kişiler, felsefeye, bilgeliğe, bilgelere karşı mesafeli ve soğukturlar. Zira bu insanlar, düşünmek istemezler ve hatta düşünceden, düşünmekten korkarlar. Düşünceden ve düşünmekten korktukları için de ne merak ederler, ne soru sorarlar, ne sorgulama yaparlar ve ne de öğrenmek isterler. Zira bu insanlar akıllarını, vicdanlarını, yüreklerini söndürmüşler, duygularını, gözlerini, kulaklarını, diğer duyularını kapatmışlardır. Öyle oldukları için de bakmamayı, görmemeyi, duymamayı, hissetmemeyi, düşünmemeyi, merak etmemeyi, sorgulamamayı tercih ederler.

Oysa felsefe bize, bakmak, görmek, duymak, hissetmek gibi duyuları, merak etmek, öğrenmek, düşünmek, eleştirmek, sorgulamak gibi yolları, bunlar için gerekli olan araçları ve insani yetenekleri kazandırmayı ve bunları kullanmayı öğretir.

Yani felsefe bize, kendimizi kamil bir insan, vicdanlı, ahlaklı, erdemli bir insan olarak oldurabilmemizin yollarını gösterir ve bunun için gerekli olan araçları verir. Felsefe aynı zamanda bize, varlık olarak, insan olarak nereden gelip nereye gittiğimizi öğretir, kendimizi tanımamızın ve bilmemizin yol ve yöntemlerini gösterir. Zira insan manevi anlamda, entelektüel anlamda ancak bu yolla ve bu şekilde var olur. Büyük İslam düşünürü Farabi’nin “Var mısın ki, yok olmaktan korkuyorsun?” demesi bundandır, bundan dolayıdır.

Çünkü bunları bilmeyen, merak etmeyen, sorgulamayan, araştırmayan, öğrenmeyen, öğrenmek istemeyen insan, manevi anlamda, entelektüel anlamda insan olarak var değildir ve o insan hayatı, hayatını bir ot gibi, bir bitki gibi yaşıyordur.

Oysa yaşamak ciddi bir iştir. Usta şairimiz Nazım Hikmet’in “yaşamak şakaya gelmez, yaşamak ciddi bir iştir, onun için büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın ve hayatı ciddiye alacaksın…” demesi bundandır, bundan dolayıdır.

Değerli Konuklar,

Kendisi, “insanın kendisiyle ilgili olması” şeklindeki “objektivist” anlamda felsefi görüş sahibi olan Rus asıllı, Amerikalı mimar, filozof ve yazar Ayn Rand’ın özlü ifadesiyle felsefe; “kokteyl partilerindeki veya kiliselerdeki törenlerin içini doldurmak için yaratılmış anlamsız soyutluklar gösterisi değildir. Oryantal abartmalarla çınlayan gereksiz bir Avrupa uğultusu hiç değildir. Felsefe, İngiliz profesörler tarafından başka türlü bir işe girmesi mümkün olmayan çalışma arkadaşları için geliştirilmiş olan ve gerçek ile yollarını ayırmış bir satranç oyunu da değildir. Felsefe, insan yaşamındaki en temel unsurdur. Felsefe, insan aklını ve karakterini, ulusların kaderini biçimlendiren asıl güçtür. İnsanın tercihi bir felsefe sahibi olmak veya olmamak konusunda değil, fakat sadece hangi felsefeye sahip olmak konusundadır. İnsanın tercihi, tercihinin bilinçli, açık, mantıklı ve bu nedenle pratik mi olacağı, yoksa rastgele, belirsiz, çelişkili ve bu nedenle zararlı mı olacağı konusundadır.

Bu paragrafa ve cümleye Ayn Rand ile başladık, yine ondan ödünç alarak devam edelim; “Neden onursuz yaşadığınızı, ateşsiz sevdiğinizi, direnmeden öldüğünüzü merak mı ediyorsunuz? Neden her baktığınız yerde cevapsız kalmaya mahkum sorularla karşılaştığınızı, yaşamınızın neden imkansız çelişkilerle dolu olduğunu, neden – ya beden, ya ruh – gibi, – ya akıl, ya kalp – gibi, – ya güvenlik, ya özgürlük – gibi yapay seçimlerden kaçmak için tüm ömrünüzü mantıksız kararsızlıklarla geçirdiğinizi bilmek mi istiyorsunuz? Cevap yok diye çığlıklar mı atıyorsunuz? Algılama aletinizi, aklınızı kullanmayı ret etmişiniz, ondan sonra da evrenin bir esrarengizlik yumağı olduğundan yakınıyorsunuz. Elinizdeki anahtarı fırlatıp atıyor, sonra tüm kapılar yüzüme çarpıldı diye ağlıyorsunuz. Mantıksızı izleyerek yola koyuluyor, sonra varoluş anlamlı değil diyorsunuz. Aklınızı takip etmedikçe ve kullanmadıkça, hayatınızı bu tür sorulardan kaçarak geçirmeye mahkumsunuz. Tercih yapmaktan kaçındıkça, başkalarının tercih ettiği bir yaşama tutsak olacaksınız. Felsefe, yaşamı sorgulama, varoluşu anlama, aklı ve mantığı kendi mutluluğumuz için kullanma aracıdır. Felsefe, entellerin bir araya geldiklerinde, kafanızı karıştırmak için yaptıkları laf kalabalığı değildir.

Sevgili Meslektaşlarım,

Uzmanların ifadesiyle, aklımız, zihnimiz, algılayabildiğimiz hemen her şeyin kavramlar halinde bütünleştirilmesi şeklinde çalışır. Bu işleyiş, giderek daha büyük bütünleşmeleri gerektirir ve getirir. Böylece kendine özgü yasaları, işleyişi, aşamaları ve süreçleri bulunan evren hakkında; üzerinde yaşadığımız, çalıştığımız, hayatımızın resmini yaptığımız bir atölye olan tarihsel dünya hakkında; hayat ve hayatın sonsuz olgu ve olayları hakkında; yaradılış hakkında; varlığın anlamı, hikmeti, yapısı ve niteliği hakkında; kendimiz ve başkaları hakkında; bilginin kendisi ve araçları hakkında bizi aydınlatan ve bize yol gösteren sonuçlara ulaşırız.

Bütün bunlar için, varoluşu inceleyen ve Aristoteles’in kendiliğinden oluş olarak ifade ettiği metafiziğe; insanın kavrama yollarını ve anlama yöntemlerini inceleyen epistemolojiye; felsefenin teknolojisi olan, sadece insan için anlam ifade eden, varoluşun bütünü ile ilgilenen, insanın tercihlerine ve davranışlarına yön veren ve diğer insanlara nasıl davranmaları gerektiğini belirleyen bir değerler sistemi olan ahlaka; siyasetçilerin nasıl siyaset yapmaları ve yönetenlerin nasıl yönetmeleri gerektiğini ve gerçek bir sosyal sistemin ilkelerini tanımlayan siyasete; insan olarak bilincimizi ve duygularımızı besleyen, bizi yumuşatan, incelten, rafine eden sanata, metafiziğe, epistemolojiye ve ahlaka dayalı sanatı inceleyen estetiğe, yani bütün bunların toplamını ifade eden felsefeye gereksinim duyarız.

Esasen felsefesi olmayan insanın tarzı, üslubu, içeriği, heyecanı olmadığı gibi hayatının da bir anlamı yoktur. Oysa insan anlam arayan, hayatının anlamını bulmaya çalışan bir varlıktır. Birey olarak felsefeye bunun için, yani hayatımızın anlamını bulmak için ihtiyacımız vardır.

Karnımız aç da olsa, tok da olsa; paramız olsa da olmasa da; iyi bir işe, iyi bir mesleğe, iyi bir mevkiye sahip bulunsak da, bulunmasak da; önemli veya değerli olsak da, olmasak da, felsefeye ihtiyacımız vardır. Doğamız gereği vardır, görebilmek, duyabilmek, hissedebilmek, düşünebilmek, sorgulayabilmek, eleştirebilmek, anlayabilmek, davranabilmek, öğrenebilmek ve yaşayabilmek için vardır.

İçinizden kimileri, Romalıların söylediği gibi “önce yaşamak, sonra felsefe yapmak” veya “ben somut şeylere ilgi duyarım, yaşamın gerçekleri ile uğraşırım, soyut şeyleri düşünmek bana bir yarar getirmez, beni yorar, beni bozar, benim karnımı doyurmaz, onun için benim felsefeye ihtiyacım yok” diyebilir ya da böyle düşünebilir. Ama esas bunu diyenlerin, böyle düşünenlerin felsefeye ihtiyacı vardır.

Neden mi? İşinde ve mesleğinde başarılı olmak, kendisini ve var olduğunu bilmek, hayatının anlamını kavrayabilmek, kendisini tanımak, zihnini ve kirlenen düşüncelerini değiştirmek, karşılaştığı sorunları çözebilmek, yaşama uğraşını sürdürebilmek, ayakta kalabilmek için felsefeye ihtiyacı vardır.

Birey olarak, toplum olarak her gün birileri tarafından taciz edilmemek; zihnimizin ve yüreğimizin birileri tarafından bozulmasına, iğfal edilmesine, yalan yanlış doldurulmasına izin vermemek; yalanları doğru, doğruları yalan göstermemek; bu şekilde gösterenlere ve gösterilenlere inanmamak ve aldanmamak; hakikatin bozulmasına izin vermemek; soygunları sıradanlaştırmamak; dilin ve sözün içini doldurabilmek; siyasal dilin tecavüzlerinden korunmak için felsefeye gereksinmemiz vardır.

Klişelerle, sloganlarla, hamasetle, işe yaramaz metaforlarla, bayat kullanımlarla çürümüş bir dilin, zihnimizi uyuşturup edilgenleştirmemesi, bilincimizi ele geçirip bizi yönlendirmemesi ve yönetmemesi, aklımızın, basmakalıp görüş ve düşünceleri, incelemeden, tartışmadan, sorgulamadan kabul etmeye ayartılmaması ve zorlanmaması için felsefeye ihtiyacımız vardır. Zihnimizde sağlıklı bir kuşkunun olması, bu kuşkunun bizi tetikte ve dengede tutması, kendimizi de hedef alan kuşkucu bir ironiye yer verebilmesi için felsefeye ihtiyacımız vardır.

Sadece bunlar için değil, sağlığında Filistin sorununun en önde gelen savunucusu ve Filistin asıllı Arap olan Edward W.Said’in “Entelektüel-Sürgün-Marjinal-Yabancı” isimli eserindeki özlü ifadesiyle, “çevrede dolaşmak, ayakta durup otoriteye cevap verebilecek bir dile ve cesarete sahip olmak, her türden otoriteye sorgusuz sualsiz boyun eğmemek, her türlü otoriteden gelen tehditlere cesaretle karşı koymak için” felsefeye ihtiyacımız vardır.

İnançlarımızda, düşüncelerimizde, davranışlarımızda tutarlı olmak, zihnimizdeki çöpleri atmak, kirlenen, eskiyen ve son kullanma tarihi geçen fikirlerimizi değiştirebilmek, yeni şeyleri öğrenebilmek ve keşfedebilmek için felsefeye ihtiyacımız vardır.

Özgür, özerk ve bağımsız bir birey olmanın ve öyle kalmanın yolunu bulabilmek, hakikati söyleyebilmek ve temsil edebilmek için felsefeye ihtiyacımız vardır.

Bir haminin veya vasinin ya da bir otoritenin veya iktidarın bizi yönlendirmesine izin vermemek, yeni diller ve ruhlar icat edebilmek, mutluluğu aramak ve bulmak için felsefeye ihtiyacımız vardır.

Değerli Felsefe Dostları,

Tarihsel bilgi olguların bilgisidir, felsefi bilgi ise nedenlerin bilgisidir” diyor Romalılar. Tarihsel olayları ve bu olayların nedenleri ile sonuçlarını görebilmek, siyasal itaat yükümlülüğünün kaynağını, nedenini araştırmak ve bilmek için felsefeye ihtiyacımız vardır. Zira bütün bunlar, ancak ve ancak siyaset felsefesini, tarih felsefesini, hukuk felsefesini bilmekle mümkündür. Felsefeye bunun için ihtiyacımız vardır.

Rollerimizi, hayatın her alanındaki rolümüzü, daha başından hangi ideolojiler içerisinde kalarak oynayacağımızı, bu rolleri hangi ideolojinin belirleyeceğini ve taşıyacağını oturup ciddi ciddi düşünmek zorundayız… Biz iki yüz yıldır her olguyu sadece kendi alanında görüp, değerlendirebildik; aynı olguyu var eden sorunsalın başka bir alanda yaşayıp soluk aldığını ya fark etmedik ya da görmezden geldik. Oysa iki yüz yıllık kültür tarihimiz, Türkiyeli aydının iki yüz yıldır aynı aymazlığı çeşitli düşünceler adına yaşamasının tarihidir” diyor Murathan Mungan.

Doğru da diyor. İki yüz yıldır aynı aymazlığı çeşitli düşünceler adına ve çeşitli düşünce kalıpları altında yaşamamızın, bu düşüncelere tutsak olmamızın nedeni, bu düşüncelerin felsefesini bilmememiz, bilsek de bunu içselleştiremememiz, yaşamımıza uygulayamamamızdır. Yani birey olarak, toplum olarak bir felsefemizin olmamasıdır.

Mutlu bir domuz olmaktansa, tedirgin bir Sokrates olmayı tercih ederim” diyor, yıllar yıllar öncesinde John Stuart Mill. Mutlu bir domuz değil, tedirgin bir Sokrates olmak için felsefeye ihtiyacımız vardır.

Sayın Konuklar,

Kullandığı değişik imgeler, sahip olduğu zengin düş gücü, incelikli üslup ve güçlü teknikle, divan edebiyatının ve tasavvuf düşüncesinin en büyük temsilcilerinden olan Şeyh Galip, oldukça ünlü olan dizelerinin birisinde; “Hoşça bak zatına kim zübde-i alemsin sen/Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen/Hoşça bak kendine, çünkü sen kâinatta yaratılmışların göz bebeği olan insansın” diyor.

Sadece çağdaş Türk şiirinin değil, günümüz Türkiye’sindeki entelektüel yaşamının da seçkin isimlerinden olan Hilmi Yavuz’un özgün ve yerinde yaklaşımıyla, Şeyh Galip’in bu dizeleriyle vermek istediği esas mesaj; eski Yunanlıların gözünde hem site düzeninin hem de toplumsal ve bireysel davranış ve yaşama biçiminin temel ilkelerinden birisi olan “kendine dikkat etmek”, “kendinle ilgilenmek”, “kendine özen göstermek” anlamlarına gelen “epimelesthai sautou” ilkesidir.

Yaşama sanatının temel değerlerinden birisi olan bu ilke; insanın maddi ve gündelik anlamda, yani giyim kuşam, yeme içme, gezip tozma, eğlenme bağlamında, kendisine dikkat etmesinden, kendisiyle ilgilenmesinden, kendisine özen göstermesinden daha çok manevi yönden, ahlaki yönden, yani felsefi ve entelektüel yönden kendisine dikkat etmesini, kendisiyle ilgilenmesini, kendisine özen göstermesini hem ifade ve hem de talep eder.

Eski Yunan felsefesini benimseyen ve Mevlevi terbiyesi ile kültüründen gelen Şeyh Galip’in de savunduğu bu temel ilke, antik felsefenin en önemli ahlak ilkesi olan ve gaipten gelen bir bilgenin sözü olarak eski Yunan’daki Delfi Tapınağı’nın kapısında yazılı bulunan ve “Delfik İlkesi” olarak isimlendirilen “kendini bil” ilkesidir. Bu ilke “epimelesthai sautou” ilkesiyle birlikte yaşama sanatının iki temel ilkesini oluşturur.

Fransız düşünür Michel Foucault’nun bir söyleşisinde ifade ettiği üzere, her iki ilkenin de temel amacı; “insanın başlangıçta olmadığı kişi olmasıdır.” İnsanın başlangıçta olmadığı kişi olabilmesi için, kendisine emek vermesi, kendisini oldurması, bunun için de kendisine bir aynadan bakması gerekir. Aksi halde insan kendini bilemez, kendisini tanıyamaz, kendisiyle ilgilenemez, kendisine özen gösteremez. İnsanın kendisini bilmeye, kendisiyle ilgilenmeye, kendisine özen göstermeye yönelik bir çabası olmadığı takdirde, ahlaklı olması, kendisini oldurması, yaşamda doğru bir yerde durması, yaşama tutunması, mutlu, verimli ve yaratıcı olması mümkün olmadığı gibi, doğru bir siyasal görüşü ve eylemi benimsemesi, bunun tarafı olması, kendisini bu alanlarda ve konularda geliştirmesi de mümkün değildir. Bir Alman atasözü “çok düşman, çok şeref” der. Bu sözün anlamı düşmanı olmayan insanın şerefsiz olması demek değildir, düşmanı olmayan insanın yanlış yerde durması, eyyamcı olması demektir.

İnsanın başlangıçta olan kişi olmaması, kendini bilmesi, kendini tanıması, kendisine ilgi ve özen göstermesi, ahlaklı olması, yaşamda doğru bir yerde durması, durabilmesi, eyyamcı olmaması, verimli ve yaratıcı bir hayat sürebilmesi, doğru bir siyasi görüşe ve tercihe sahip bulunması, bulunabilmesi için felsefeye, felsefeyi bilmeye ihtiyacı vardır.

Sevgili Meslektaşlarım,

Felsefe, bilgelik alıştırması ve öğretisidir” diyor Kant. Bilgelik alıştırması yapmak ve bunun öğretisini öğrenmek; sorgulama yapabilmek, dünya ve hayat üzerine, kendimiz üzerine, başkaları üzerine, insanlık tarihi üzerine, siyaset üzerine düşünebilmek, yanılsamaların, önyargıların önüne geçebilmek, ideolojilerin eleştirisini yapabilmek demektir. Özel yaşamımızda olsun, mesleki yaşamımızda olsun ayakta ve diri kalabilmek, mücadele edebilmek için bilgelik öğretisini öğrenmeye ve bunun alıştırmasını yapmaya, yani felsefeye gereksinim duyarız.

Bütün bunları yapabilmek için felsefenin gereksinim duyduğu ve kullandığı tek araç akıldır. Onun için felsefenin en iyi dostu aklın geliştirdiği bilimdir. Felsefenin düşmanları ise; ahlaksızlıktır, bağnazlıktır, budalalıktır, aymazlıktır, yalandır, kötülüktür, iki yüzlülüktür, riyakarlık ve her türden fanatizmdir. Felsefe, bu düşmanları ile savaşmak, onları alt etmek için aklı kullanır ve bilimle işbirliği yapar.

Değerli Felsefe Dostları,

Başkasının bilgisiyle bilgin olabilsek de, sadece kendi bilgimizle bilge olabiliriz” diyor Montaigne. Doğru da diyor. Çünkü bilgili olmak, bir bilen olmak, bilgin olmak, bilge olmak demek değildir. Esasen felsefe ne bilimdir ne de bilgidir. Bilme edimi hiç değildir. Felsefe, sadece ve sadece var olan bilgiler üzerine, insan üzerine, yaşama dair olan her şey üzerine, ahlak üzerine, adalet üzerine, hak üzerine, hukuk üzerine, hakikat üzerine, özgürlük üzerine, bağımsızlık üzerine, tarih üzerine, siyaset üzerine, sanat üzerine düşünmektir.

Zira insan, bu konularla ilgili sorular sorarak, bunlar üzerine düşünerek, bunları özümseyerek, bunları içselleştirerek, bunları uygulayarak bilge olur, kamil bir insan olur. Onun için bilge olmak daha iyi yaşamak, daha iyi düşünmek, daha ahlaklı olmak, daha dingin, daha huzurlu, daha mutlu olmak demektir. Felsefe, bilgili olmanın değil, sadece bilge olmaya giden yolun taşlarını döşer. O nedenle, felsefeye ihtiyacımız vardır.

Sorgulanmış bir hayat, daha iyi bir hayattır” diyor Sokrates. Bunu yapamayanlar, yapamadıkları için de yaşadıkları hayatın altında ezilip kalan insanlar, ruhsal yönden hasta olurlar ve Prozac’a, Cipram’a ya da benzeri diğer antidepresanlara sığınırlar. Oysa bunlar ruhsal olarak bunalan veya hastalanan insanı tedavi etmez, aksine insanı hayattan ve hakikatlerden koparır. Ama Sokrates, yani felsefe ruhsal olarak hastalanan insanı tedavi eder, manevi ve entelektüel yönden insanı eğitir, geliştirir, terbiye eder, hayatla, kendisiyle, başkalarıyla ve hakikatle buluşturur. Onun için ruhsal yönden bunalan ve hasta olan insanın kendisini antidepresanlara değil, felsefeye teslim etmesi gerekir. O halde, ruhsal yönden hasta olmamak ve bunalmamak için, eğer hasta olmuş isek iyileşmek için felsefeye ihtiyacımız vardır.

Sevgili Meslektaşlarım,

Diğer bilim kollarının konusu belli olduğu halde, felsefenin konusunu tespit işi felsefenin kendi görevidir, nitekim Alman Sosyolojisinin kurucularından olan George Simmel’in söylediği gibi, “her filozof, sadece hangi cevapların bulunacağını değil, aynı zamanda hangi soruları soracağını da tayin eder.” (Ernest Hirch, Hukuk Felsefesi ve Hukuk Sosyolojisi Dersleri, Banka ve Ticaret Hukuku Araştırma Enstitüsü, sayfa 46 – 1996)

Dolayısıyla felsefeyle uğraşan kişiler, sadece bilinen soruları ve cevapları bulmakla ve bunları araştırmakla, incelemekle yetinmezler, eski sorulara yeni cevaplar ararlar, daha önce sorulmayan soruları sorarlar, bunların cevaplarını bulmaya çalışırlar. Onun için Amerikalı gelecek bilimci Alvin Toffler: “Yirmi Birinci Yüzyılın cahilleri okuma yazma bilmeyenler olmayacak, dün öğrendiklerini unutup yeni şeyleri, yeni bilgileri öğrenmeyenler olacaktır” demiştir.

Yine felsefenin ne olduğunu hem genel hem de Marksist açıdan inceleyen ve bu amaçla “Felsefe Nedir? Marksist Bir Deneme” isimli bir kitap yazan Amerikalı Marksist düşünür ve yazar Howard Selsam, sözü edilen eserinde felsefe konusunda şunları yazıyor: “… Felsefe nedir? sorusunun pek çok cevabı vardır, fakat bu soruya verilen dünyadaki hiçbir yorum ve cevap, Marksist cevap ve yorum kadar ilginç değildir. Öyle ki, ister dost, isterse düşman olsun, giderek artan sayıda insan, felsefenin sadece üzerinde konuşulacak bir konu değil, eyleme geçilecek bir konu olduğunun farkında değildir… Felsefe Marx ve Engels için salt bir teori değil, daha iyi bir hayat talebinin ve bu hayata ulaşmak için gerekli olan bilginin fiili ifadesidir… Onun için Marx, ‘Filozoflar şimdiye kadar dünyayı sadece çeşitli biçimlerde yorumladılar, oysa şimdi asıl olan dünyayı değiştirmektir.’ demiştir…

Daha iyi bir hayat talebini ortaya koyabilmek, bu hayata ulaşabilmek ve bu hayatı yaşayabilmek için gerekli olan bilgiyi öğrenmek ve ifade edebilmek ve dünyayı değiştirebilmek için felsefeye ihtiyacımız vardır.

Hemen hepimiz iyi bir hayatın peşinden koşuyoruz, her şeyimiz olsun istiyoruz. Ama hiçbir şeyi derinlemesine sorgulamıyoruz, sorgulamak istemiyoruz, daha önemlisi kendimize de eleştirel bakmıyor ve kendimizle yüzleşmiyoruz. Ve o nedenle, yanılsamalarla, aldanmalarla, iletişimsizlikle dolu bir hayat yaşıyoruz. Bu da bizi mutsuzluğa, huzursuzluğa itiyor.

Peki! Bütün bu olumsuzluklardan kurtulmak, mutlu olmak, mutlu yaşamak ve dünyayı değiştirebilmek için ne yapmalıyız? Michael Jackson’un “Heal the World/Dünyayı İyileştir” isimli o anlamlı ve güzel şarkısında söylediği gibi: “Dünyayı iyileştirmeliyiz/Senin için ve benim için/Ve tüm insan ırkı için/Dünyayı daha iyi bir yer yapmalıyız

Felsefeye bunun için, yani dünyayı değiştirebilmek ve bütün insanlar için iyi bir yer yapmak için ihtiyacımız vardır.

Değerli Konuklar,

Yargının kurucu unsurlarından olan bağımsız savunmayı temsil eden avukatlar, sadece hukuki sorun ve anlaşmazlıkların adalet ve hakkaniyete uygun olarak çözümlenmesini ve hukuk kurallarının tam olarak uygulanmasını sağlamakla görevli ve yükümlü değillerdir.

Aynı şekilde barolar da sadece avukatlık mesleğini geliştirmekle, meslek mensuplarının yararlarını korumak ve gereksinimlerini karşılamakla, meslek düzenini, ahlakını, hukukun üstünlüğünü, insan haklarını savunmakla ve korumakla görevli olmayıp; toplumsal değişime katkı yapmakla, bu amaçla, kurulu olanı, alışılmış olanı, bilineni, rahat şeyleri, insani ve toplumsal ilişkileri, becerileri sorgulamakla ve gerektiğinde bütün bunları terk etmekle yükümlü olan ve olması gereken kuruluşlardır.

Baroların, bir hukuk insanı ve bir birey olan avukatların, bütün bu işlevleri yerine getirebilmeleri için felsefeye gereksinmeleri vardır. Zira felsefe sadece bir merak, bir keşfetme, bir hobi etkinliği değil, az çok aydınlığa kavuşturulan, ortaya çıkarılan bir şeyin, insanın kendisi için, başkaları için, toplum için faydalı olabileceğine dair bir umudun ve bu umudun ortaya çıkarılması için verilen bir uğraştır.

Herhalde hukuk, adalet, vicdan ve felsefe kadar birbirine bağlı, birbirini etkileyen, biçimlendireni tamamlayan başka bir şey yoktur. Öyle ki, felsefeyle öyle ya da böyle ilgisi olan her insan hukuka saygılı, adaletli ve vicdan sahibi, vicdan sahibi olan her insan da felsefeyle, adaletle, hukukla bir şekilde ilgilidir, ilgili olmak zorundadır.

Yine hukukun en önde gelen işlevi ve amacı adaleti gerçekleştirmek olmakla ve adalet hakkaniyet demek, vicdan sahibi olmak demek olmakla, adaleti talep eden ve savunan avukatların ve baroların yaptıkları mücadelelerde, adalet dağıtan yargıçların, verdikleri kararlarda, kamu adına açtıkları davalarla hakikati bulmaya ve adaleti tesis etmeye çalışan savcıların, tek bir sözcükle ifade etmek gerekir ise, hukukçuların vicdan sahibi olmaları, hakikati savunmaları ve hakikatin yanında olmaları gerekir.

O nedenle, yargıcıyla, avukatıyla, savcısıyla hukukçuların, kendi görevlerini hakkıyla ve layıkıyla yapabilmeleri için felsefeye ve felsefeyi bilmeye ihtiyaçları vardır. Zira insanı ve vicdanı terbiye eden, arıtan en önemli iki disiplinden birisi hukuk, diğeri ise felsefedir.

Sevgili Meslektaşlarım,

Bu noktadan ve referanslardan hareketle 2004 yılında Baro Başkanı seçilmemden ve arkadaşlarımla birlikte göreve gelmemden hemen sonra Ankara Barosu bünyesinde bir Felsefe Kulübü kurduk. Bu kulübü kurmaktan amacımız, avukat olarak mesleğimizi icra etmek hususunda en çok ihtiyacımız olan bir konuda, yani felsefe konusunda meslektaşlarımızı bilgilendirmek, eğitmek, yetiştirmek, entelektüel düzeyimizi yükseltmek, sorgulama yeteneğimizi geliştirmekti.

Görevde kaldığımız süre içinde bu kulüp tarafından, Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesi, Hacettepe Üniversitesi, ODTÜ Öğretim Üyesi olan felsefe hocalarının katılımlarıyla çok sayıda etkinlik düzenlendi. Pek çok meslektaşımız tarafından ilgi ve beğeni ile izlenen bu konferansları daha sonra kitap olarak bastırdık ve meslektaşlarımızın yararlanmasına sunduk.

Amerikalı şair T.S.Eliot, ‘Four Quarters’ isimli şiirinde “Keşif yapmaktan asla vazgeçmeyeceğiz/Ve tüm keşiflerimizin sonunda/Başladığımız yere döneceğiz/Ve orayı ilk kez gerçekten bileceğiz” diye yazar. Felsefe Kulübü yaptığı etkinliklerde sunduklarıyla, sorduklarıyla, sorguladıklarıyla, tartıştıklarıyla bize çok şey kattı, çok şey öğretti. Hiçbir şey öğretmedi ise, bir tek şey öğretti; keşif yapmayı, keşif yapmaktan asla vazgeçmemeyi.

Baroda kurduğumuz Felsefe Kulübü’nün düzenlediği etkinlikler dışında, Türkiye Felsefe Kurumu ile ortaklaşa sertifikalı hukuk ve etik eğitimi çalışmaları yaptık. ‘Etik ve Meslek Etikleri’, ‘Adalet Kavramı’, ‘Normlar ve Hukuk Normları’, ‘Meslek Olarak Hukukçuluk’, ‘İnsan Hakları’, ‘Değer ve Değerlendirme Problemleri’ konularının işlendiği bu eğitim çalışmalarına katılan meslektaşlarımız kendilerini geliştirme olanağı buldular.

Yine Ankara Barosu tarafından her iki senede bir düzenlenen “Uluslararası Hukuk Kurultayı-2006”nın mercek altına aldığı konulardan birisini “felsefe” ve doğru davranışlarda bulunmak, iyi bir insan olmak ve insani değerler hakkında düşünme pratiği yapmak ve esasen bir ahlak felsefesi olan “etik” olarak seçtik. Yerli ve yabancı çok değerli hukukçular ve akademisyenler her iki konuda da sundukları tebliğler ve yaptıkları konuşmalarla bize çok değerli bilgiler aktardılar. Bu tebliğleri ve konuşmaları da kitaplaştırdık ve gerek meslektaşlarımızın gerekse konuya ilgi duyanların yararlanmasına sunduk.

Ne var ki, Felsefe Kulübü’nün yaptığı etkinliklerden memnun olanların ve yararlananların yanı sıra memnun olmayanlar ve hatta rahatsız olanlar da vardı. Rahatsızlık, konferanslardaki kimi sunumların ezber bozmasından kaynaklanıyordu. Bu bağlamda, o güne kadar aynı veya benzer görüşteki insanları dinlemeye alışmış olan Ankara Barosu üyesi avukatların bir kısmı, bu etkinliklerde ‘öteki’ düşünceyle karşılaşmaktan son derece rahatsız oldular. Ortaokulda ve lisede okudukları Yurttaşlık Bilgisi ve tarih kitaplarından edindikleriyle sınırlı olan bildiklerinin, bunlardan çok farklı olan duydukları ve dinledikleriyle ters düşmesinden kaynaklanan rahatsızlıklarını, sağda solda ifade etmeye başladılar. Ama görevde kaldığımız süre içinde biz bunlara aldırış etmedik, felsefeyle olan dostluğumuzu koruduk, bu bağlamda felsefe konusundaki etkinliklerimizi sürdürdük.

Peki! Sonra ne oldu? Bizim görevden ayrılmamızdan sonra yönetime felsefe sevmez bir ekip geldi. Bu felsefe sevmez ekip, Felsefe Kulübü’nden rahatsız olanlarla birlikte hareket etti ve sonuç itibariyle Felsefe Kulübü lağvedildi. Ne yazık ki, o günden sonra Ankara Barosu’nun felsefeyle olan dostluğu ve ilişkisi de sona erdi.

Sevgili Arkadaşlar,

Dar anlamda baroların ve avukatların, geniş anlamda yargıçların, savcıların ve toplumun sadece felsefeye değil, insanlığın yaşadığı tarihsel deneyimin cisimleştirildiği, insanlığın ortak dili ve duygusu olan, şiddeti, yalanı, ikiyüzlülüğü reddeden, insanları sevgiye, barışa, özgürlüğe çağıran, bu amaçla insanlara sonsuz ve özgür bir ruhun kalp atışlarını dinleten, bizi hüzün ve sevinçle buluşturan, hayatın bir eleştirisi olan, her konuda köklü değişiklikler yapabilecek güce sahip bulunan, felsefenin özel bir dalı ve kadim dostu olan dar anlamda sanat felsefesi, geniş anlamda sanata da gereksinmesi vardır.

Yani resme, heykele, şiire, romana, öyküye, sinemaya, tiyatroya, müziğe, başkaca tutkulu yapıtlara, estetik yapıtlara da gereksinmesi vardır. Zira sanat da felsefe gibi her zaman ve her yerde bir keşif ve kişisel gelişim aracıdır. Felsefe gibi sanat da tembelliği, önyargıları ve dengesizliği davet eden kültürel tembelliğin panzehridir. Esasen felsefenin en yakın dostu olan sanatın en önemli görevi ve işlevi de tıpkı felsefenin görev ve işlevi gibi tembelliği, önyargıları, dengesizliği, entelektüel fukaralığı getiren kültürel tembelliği ve yozlaşmayı engellemek, bunlarla mücadele etmek ve bunları yok etmektir.

Sanatın bütün dallarını kapsayan retorik ve görsel alan olsun, halkın, hiçbir dayatma olmadan kendiliğinden bir araya geldiği birahaneler, kahvehaneler, pazaryerleri, karnaval alanları, sinema ve tiyatro salonları olsun, bütün bu yerler, toplumsal olandan, toplumsal ve kamusal alandan bağımsız yerler ve özel alanlar değildir.

O nedenle, siyasal mücadelelerin tarihi, büyük ölçüde, önemli toplantı mekânlarını, söylem alanlarını, sanatı denetlemeye yönelik girişimlerin tarihi olmuştur. Öyle olduğu için batı kültüründe, meyhane, pub, taverna, han, bar, karnaval, tiyatro; doğu kültüründe kahvehane, meyhane, pazaryeri gibi yerler, dünyevi otoriteler ile din adamları tarafından yıkıcılık mekânları, günah alanları olarak görülmüştür.

Zira bütün bu yerler, Amerikalı siyaset bilimci ve akademisyen J. C. Scott’un ‘Tahakküm ve Direniş Sanatları – Gizli Senaryolar’ isimli kitabında anlattığı üzere, resmi kültürle arası genellikle açık olan popüler kültürün, kendisini oyunlarla, danslarla, şarkılarla, şiirlerle, kumarla, küfürle, düzensizlikle cisimlendirdiği ve ifade ettiği yerlerdir.

Nitekim Shakespeare’in oyunlarında, meyhanenin, pazaryerinin, karnavalın kültürel anlamına ilişkin söylemlerden öğrendiğimiz üzere, gizli senaryonun toplumsal mekânları olan bu yerlerde, tahakküm ilişkilerinden kaynaklanan dile getirilmemiş karşıtlıkların, bastırılmış öfkelerin, tutulmuş dillerin ateşli ifadelerini buluruz. O nedenle, Balzac, ‘Köylüler’ isimli romanında, ‘İşte bu nedenle meyhane halkın parlamentosudur’ demiştir.

O nedenle, 2004 yılında benim Baro Başkanı seçilmemden ve arkadaşlarımla birlikte göreve gelmemden hemen sonra Ankara Barosu bünyesinde kurduğumuz Felsefe Kulübü’nün yanı sıra Sanat Kulübü ve Sinema Kulübü kurduk.

Sinema Kulübü tarafından düzenlenen hukuk ve adaleti konu alan film gösterimleri ile kısa film yarışmalarının yanı sıra, Sanat Kulübü tarafından şiir, ‘Adalet Uğraşısı İçinde Avukat ve Avukatlık Mesleği’ konulu Resim-Heykel-Özgün Baskı-Fotoğraf yarışmaları düzenlendi ve Ankara Barosu bu konudaki eserlerden, yani resimlerden, heykellerden, özgün baskılardan ve fotoğraflardan oluşan zengin bir koleksiyon sahibi oldu.

Bizim yönetimden ayrılmamızdan sonra Sinema Kulübü lağvedildi, Sanat Kulübü yerine Kültür Sanat Alt Kurulu oluşturuldu, bu kurul eliyle sanat işlerine kör topal devam edildi ve halen de devam ediliyor ama bir daha Resim-Heykel-Özgün Baskı, Fotoğraf ve kısa film yarışmaları yapılmadı.

Bütün bunları yapmaktan, bu bağlamda az yukarıda sözünü ettiğim kulüpleri kurmaktan, felsefeyle, genel anlamda sanatla, özel anlamda sinema sanatıyla ilgili faaliyetlerde bulunmaktan amacımız; avukatların kendilerini bu alanlarda geliştirmelerine katkıda bulunmak, mesleklerini icra etmekte felsefeden ve sanattan beslenmelerini sağlamak ve avukatları ve avukatlık mesleğini hakkı olan kaliteye kavuşturmaktı.

Esasen felsefi ve sanatsal bir altyapı ve donanım olmadan avukatlık mesleğinin hakkıyla yapılması, avukatların ve baroların hukukun gelişmesinde öncü rolünü oynamaları mümkün değildir. Zira avukatın, avukatlık mesleğinin, avukatların meslek örgütü olan baroların, hukukun ve hukukçuların en önemli besin kaynağı felsefe ve sanattır.

Bütün bu nedenlerle, hukukçuların ve onların en önemli temsilcisi olan avukatların sanata ve felsefeye ihtiyaçları vardır.

Sayın Konuklar,

Hukukun amacı, görevi ve işlevi, hukukla ilgili olguları ve olayları, bilimin öngördüğü şekilde, diğer bir deyişle sistematik olarak incelemek, bu olgu ve olayları bir sistem haline getirmektir.

Hukuk felsefesinin amacı, görevi ve işlevi ise, sayısız bir kurallar bütünü ve toplamı olan hukuku, genel kültür açısından incelemek, hukuk felsefesinin temelini oluşturan hukuk teorilerini göz önüne almak, hukuk nedir, hak nedir, hukukun kaynağı, amacı, adalet idesi nedir, yürürlükteki hukuk düzeninin, yani pozitif hukukun meşruiyetinin kaynağı nedir sorularının cevabını veya cevaplarını araştırmak ve bulmaya çalışmaktır.

Buna göre, hukuk felsefesi, hukuktan değil, felsefeden hareket eder ve dolayısıyla hukuku felsefe temelinde inceler.

Yine hukuku, hukukun amacını, görevini, işlevini, hukukla ilgili olguları ve olayları sistematik bir şekilde açıklamayı amaçlayan ama değerler arasında herhangi bir tercih yapmayan hukuk biliminin aksine, hukuk felsefesi, ahlaki ve ideolojik bir yaklaşımla, kendi açısından en ideal hukuk olarak kabul ettiği şeye göre, hukukun normatif bir analizini yapar, hukuku bilimsel ve felsefi açıdan ele alır ve bu çerçevede inceler.

O nedenle, hukuk felsefesi, hukuk teorileri ve hukuk bilimi ile yakından ve hatta doğrudan ilgili ve ilişkilidir. Zira hukuk felsefesi, hukuku felsefi boyutuyla ele almak, hukukun ortaya çıkışına, hakka, adalete ve yasal düzene ilişkin sorgulamalara felsefi açıdan yaklaşmak demektir. Esasen hukuk felsefesi, bizatihi hukuk biliminin kendisi gibi kendisine hukukun temel konularını kapsayan bir muhteva edinmiştir.

Yine hukuk felsefesi, genel felsefe, ahlak felsefesi ve siyaset felsefesi ile iç içedir. Zira hukuk felsefesi, toplumu ve bireyi anlamak, toplumun ve bireyin ihtiyaçlarını karşılamak için diğer bilimsel çalışmalara kaynak olabilecek sorgulamalar yapar, insanların hukuku, hukuk kurallarını, adalet ve hak ilkelerini ve kurumlarını nasıl anladıklarını, nasıl anlamaları ve uygulamaları gerektiğini araştırır ve bunu ortaya koyar.

Hukuk felsefesinin daha iyi bir şekilde anlaşılması ve kavranması ise, felsefe biliminin, genel felsefinin bilinmesini gerektirir. Zira genel felsefe bilinmeden, hukuk felsefesinin anlaşılması ve kavranması mümkün değildir.

Genel felsefe, felsefenin temel alanlarından olan “aksiyoloji/değerler felsefesi” içindeki etik değerler üzerine, yani insanların ahlaki değerlerini sorgulamaları üzerine kurulu olan bir disiplindir. Bu amaçla ve bu noktadan hareketle, genel anlamda felsefe, özel anlamda değerler felsefesi, kişilerin davranışlarına ve eylemlerine esas teşkil eden ilkeleri ve değerleri araştırır.

Hukuk felsefesi ise, hukukun araçları olan yasalar, yasal düzenlemeler, hak ve adalet gibi konulara odaklanır. Bu yönü ve içeriği itibarı ile hukuk felsefesi, insanların ve toplumun ortak ve genel iyiliği için hukukun temel ilkelerinin ve kurumlarının adil ve hakkaniyetli olmasının zeminini hazırlar. Diğer bir deyişle yargılama faaliyetinin ifasını ve icrasını, adına adil yargılama ilkesi dediğimiz adil ve hakkaniyetli bir temele oturtur.

Hukuk felsefesi, bütün bu hususların incelenmesi, araştırılması ve uygulanması için, hukukun ve hukuk sisteminin iç yüzünü ve içeriğini, varlığının ne olduğunu, bunun nasıl tanımlanması, nasıl tespit edilmesi ve açıklanması gerektiğini araştırmaya çalışır. Hukuk felsefesi, aynı zamanda hukukun ve hukuk sistemlerinin öznelerinin, yani yargıçların, avukatların, savcıların, hukuk akademisyenlerinin ve diğer hukukçuların ne yapmaları, hukuku nasıl anlamaları, nasıl uygulamaları, hukukun nasıl olması ve işlemesi gerektiği hususlarını da normatif bir yolla ele alır, inceler ve araştırır.

Hukuk felsefesi bu inceleme, araştırma ve çalışmasında, genel felsefenin; varlığın iç yüzünü, diğer bir deyişle en yüksek hedefini araştıran metafizik ve ontolojik güvenilir/pekin bilgiye nasıl ulaşılabileceğini sorgulayan “epistemolojiden” ve değer biçmek konusunda hangi ölçütlere başvurmak gerektiğini inceleyen “aksiyoloji/değerler felsefesinden” yardım alır. Zira hukuki sorunları aydınlatabilecek fikirler, aynı zamanda genel felsefede, epistemolojide, mantıkta ve sistematik düşünce formlarında da işlevsel olarak mevcuttur.

Değerli Meslektaşlarım,

Buraya kadar verdiğim bilgileri eğer somutlaştırırsak, genel anlamda felsefeyi, özel anlamda hukuk felsefesini bilmeden, anlamadan ve özümsemeden bir yargıcın hukuk normunu analiz etmesi, özüyle, sözüyle ve amaca uygun bir şekilde yorumlaması, analiz etmesi, somut olaya uygulaması,  yargılama faaliyetini adil yargılama ilkesine uygun bir şekilde yürütmesi, kişilerin tasarruflarına, davranışlarına ve eylemlerine esas teşkil eden motivasyonlarını anlaması, algılaması ile doğru ve güvenilir bilgiye ulaşması, epistemolojide, mantıkta ve sistematik düşünce formlarında işlevsel olarak mevcut ve hukuki meseleleri aydınlatabilecek olan hukuki fikirlerden yararlanması, değer biçme konusunda hangi ölçütlere başvuracağını bilmesi ve buna göre takdir hakkını nesnel bir şekilde kullanması  ve adil bir şekilde karar vermesi mümkün değildir.

Aynı şekilde adalet talep eden avukatların da, genel anlamda felsefeyi, özel anlamda hukuk felsefesini bilmeden, anlamadan ve özümsemeden, bir hukuk normunu analiz etmeleri, özüyle, sözüyle ve amaca uygun bir şekilde hukuk normunu yorumlamaları, açacakları davayı veya yapacakları savunmayı doğru bir hukuki zemine oturtmaları olanaksızdır.

O nedenle, yargıcıyla, avukatıyla, savcısıyla bütün hukukçuların felsefeye gereksinimleri vardır.

Değerli Konuklar,

Osmanlı Devleti döneminde ve On Dokuzuncu Yüzyılda yetişen, büyük devlet ve bilim adamı, tarihçi, hukukçu ve şair olan Ahmet Cevdet Paşa Başkanlığındaki bir komisyon tarafından 1869-1876 yılları arasında derlenen ve 1877 yılında yürürlüğe konulan “Mecelle-i Ahkam-ı Adliye” adlı yasal düzenlemenin 1792.maddesinde, yargı ve yargılama etiğinin anlamına, işlevine ve çerçevesine uygun bir şekilde yargıcın sahip olması gereken özellikler ile standartlara yer verilmekte ve şöyle denilmektedir: “Hakim; hakîm, fehîm, müstakîm, emîn, mekîn ve metîn olmalıdır.” Buna göre “yargıç, hakîm, yani dosyasına ve kendisine hakim ve sahip, alim ve bilgin, haklı ve haksızı ayıran, hak ve adaletle hükmeden; fehim, yani akıllı, zeki, anlayışlı; müstakim, yani doğru, hilesiz, temiz, dürüst; emin, yani emniyetli, kendisine inanılan, güvenilen; mekîn, yani vakarlı, temkinli, olgun, sakin; metin, yani sağlam, metanetli ve dayanıklı olmalıdır.

Yargıcın böyle olması, bu özeliklere ve niteliklere sahip bulunması, mesleğini ve görevini hakkıyla yapabilmesi için felsefe bilmesi gerekir. Zira sözünü ettiğim maddede öngörülen her bir özelliğin ve niteliğin felsefi bir karşılığı ve anlamı vardır. Bu bağlamda, anılan madde, tıpkı felsefenin emrettiği ve insanı o yönde eğittiği ve terbiye ettiği gibi: kamil bir insan, vicdanlı, ahlaklı, erdemli bir insan olmayı emretmektedir. Böyle bir insan, böyle bir yargıç olmak ya da olabilmek için yargıcın felsefeye ihtiyacı vardır

Diğer taraftan 1890 ile 1976 yılları arasında yaşayan ve Bordeaux Baro Başkanlığı yapan avukat Jean Moliérac: “Görevimizi yaparken kimseye, ne müvekkile, ne yargıca ve ne de iktidara tabiyiz. Bizim aşağımızda kişilerin varlığı iddiasında değiliz. Fakat hiçbir hiyerarşik üst de tanımıyoruz. En kıdemsizin, en kıdemliden veya isim yapmış olandan farkı yoktur. Avukatlar esir kullanmadılar, fakat efendileri de olmadı” demiştir.

Moliérac’ın bu özlü sözünde avukat ve avukatlık mesleği için öngördüğü özgürlük, bağımsızlık, altlık üstlük ilişkisinin olmaması gibi ölçütler esas itibariyle felsefe temeli, dayanağı ve karşılığı olan ölçütlerdir. Avukatların bu ölçütlere göre hareket etmeleri, mesleklerini icra etmeleri, ancak ve ancak felsefi anlamda özgürlük ve bağımsızlık fikrine sahip olmaları, bu fikirleri özümsemeleri ve içselleştirmeleri ile mümkündür. O nedenle, avukatların felsefeye ihtiyacı vardır.

Beni sabırla dinlediğiniz için hepinize teşekkür ediyor, en içten saygılarımı sunuyorum.

Marcus Antonius’un Konuşması: Dostlar, Romalılar, vatandaşlar, beni dinleyin

0
Marcus Antonius'un Konuşması

Marcus Antonius’un Konuşması: Dostlar, Romalılar, vatandaşlar, beni dinleyin!

Julius Caesar, hileli bir suikast sonucunda öldürüldükten hemen sonra evlatlık oğlu Brütüs, diktatörlük tarzı bir yönetime karşı tepkili halka karşı bir hitapta bulunmuş, ancak Sezar’dan sonra meşruiyeti sağlamak kolay olmadığından, onun yakın dostu Marcus Antonius’tan da bir konuşma yapması istenmiştir.

Antonius, herkesi şaşırtan büyük bir nutuk atarak kendisini kürsüye davet edenleri dahi şaşırtmış, etkileyici konuşması ile Roma‘nın tarihini de değiştirmiştir.

13 Temmuz M.Ö. 100 – 15 Mart M.Ö. 44 tarihleri arasında yaşayan ve Roma Cumhuriyetinin büyük lideri olarak bilinen Jul Sezar’ın “Sen de mi Brütüs?”(Et tu, Brute?) diye seslendiği Marcus Junius Brutus’ün sonunu bu büyük hatip belirleyecek, Eutropius’a göre “altmıştan fazla” kişi tarafından linç edilen Sezar’a olan kin, bu defa onu öldürenlere dönecektir. Roma’yı terk etmek zorunda kalan Brütüs, kaybettiği savaşın sonunda intihar etmiştir. Julius Caesarın mezarı başında ve düşmanlarına onun “şerefli Romalı” olduğunu söyleyen Antonius, bu defa Brütüs’ün şerefli davrandığını tarihin huzurunda ikrar edecektir.

Sezar- Arkeoloji Müzesi, Torino, İtalya

Antonius’un ünlü hitabı William Shakespeare’‘in Julius Caesar adlı oyununda, 1599 yılında şu şekilde aktarılmıştır:

Marcus Antonius’un Konuşması

Dostlar, Romalılar, vatandaşlar, beni dinleyin: Ben Sezar’ı gömmeye geldim, övmeye değil.

İnsanların yaptıkları fenalıklar arkalarından yaşar, iyilikler çok zaman kemikleriyle beraber gömülür; haydi

Sezar’ınkiler de öyle olsun. Asil Brutus size Sezar’ın haris olduğunu söyledi; eğer böyleyse, bu ağır bir suç.

Sezar da onu pek ağır ödedi. Şimdi burada Brutus’la diğerlerinin izinleriyle, çünkü Brutus şeref sahibi bir zattır; zaten hepsi, hepsi şerefli kimselerdir, evet müsaadeleriyle burada Sezar’ın cenazesinde söz söylemeye geldim.

O benim dostumdu, bana karşı vefalı ve dürüsttü; lakin Brutus haris olduğunu söylüyor ve Brutus şerefli bir zattır.

Sezar, Roma’ya birçok esir getirdi, devlet hazinelerini bunların kurtuluş akçeleri doldurmuştu. Acaba Sezar’da hırs diye görülen bu muymuş? Fakirler ne zaman ağlasa, Sezar’ın gözleri yaşarırdı; hırs daha sert bir kumaştan olsa gerek. Fakat gene Brutus onun için haristi diyor; Brutus da şerefli bir adamdır.

Siz hep gördünüz, Luperkalya yortusunda ben kendisine üç defa kırallık tacı sundum, üç defasında da reddetti; hırs bu muymuş? Gene Brutus, haristi diyor. Ve şüphesiz kendisi şerefli bir adamdır. Ben Brutus’un dediklerini çürütmek için söz söylemiyorum, buraya bildiklerimi söylemeye geldim. Bir zamanlar siz onu hep severdiniz, bu sebepsiz değildi; öyleyse sizi ona yas tutmaktan alıkoyan nedir?

Ey izan! Sen hoyrat hayvanlara sığınmışsın,

insanlar da muhakemelerini kaybetmiş. Beni affedin. Kalbim tabutun içinde, şurada, Sezar’ın yanında, tekrar bana gelinceye kadar beklemeli.

Daha dün Caesar’ın bir sözü

Dünyadan daha ağır basardı.

Şimdiyse serilmiş yatıyor şurada,

Bir dilenci bile eğilmez olmuş önünde.

Ah kardeşler! Ben yüreklerinizi, kafalarınızı

Azdıracak, ayaklandıracak bir insan olsaydım,

Brutus’a da, Cassius’a da kötülük edebilirdim;

Ama, bilirsiniz, şerefli insanlardır onlar.

Onlara kötülük etmek istemem. Bir ölüye,

Kendime ve sizlere zararlı olmam daha doğru

O şerefli insanlara kötülük etmekten.

Ama bir yazı var, Caesar’ın mührü basılmış;

Çekmecesinde buldum; vasiyetnamesi Caesar’ın

Bunları halka okusam, ki hoş görün,

Hiç okumak niyetinde değilim;

Bir okusam bunları, halk doğru gider,

Yaralarını öperdi ölmüş Caesar’ın;

Mendillerini boyardı kutsal kanına.

Ne kanı, tek kılını dilenirdi saçlarının,

Anmak için Caesar’ı ve ölürken de

Değerli bir miras diye bırakmak için

Çocuklarına.

Sabırlı olun dostlarım, okumam doğru olmaz:

Sırası mı şimdi bilmenizin

Sizi ne kadar sevdiğini Caesar’ın?

Odun değil, taş değil, birer insansınız;

İnsan olarak dinleyince de Caesar’ın dileklerini

Tutuşur yürekleriniz, deliye dönersiniz

Bilmemeniz daha iyi,

Her şeyini sizlere bıraktığım.

Bilirseniz, neler, neler olur kim bilir!

Sabırlı olun, bekleyin biraz, ne olur!

Fazla ileri gittim, korkarım,

Size bu vasiyetnameden söz etmekle.

Bir zararım olmasından korkuyorum doğrusu

Caesar’ı bıçaklayan şerefli insanlara;

Korkuyorum gerçekten.

Anlaşıldı, zorla okutturacaksınız bana.

Öyleyse bir halka olun Caesar’ın çevresinde,

Göstereyim size bu dilekleri yazanı.

İnebilir miyim? İzin veriyor musunuz bana?

Yaş varsa gözlerinizde, hazır olun dökmeye;

Bu şalı hep bilirsiniz; ben hiç unutmam

Onu Caesar’ın üstünde ilk gördüğüm günü;

Bir yaz akşamı çadırındaydık:

Nervius’un ordularını yendiği gün.

Bakın şurasından girmiş hançeri Cassius’un.

Şurasını ne hırsla yarmış Casca.

Şurasından o çok sevdiği Brutus bıçaklamış!

Geri çekerken de lanetlik hançerini

Bakın nasıl gelmiş ardından Caesar’ın kanı,

Kapılara fırlayıp anlamak ister gibi

Gerçekten Brutus mu değil mi diye

Böylesine hoyratça vuran.

Çünkü, biliyorsunuz, Brutus

Koruyucu meleğiydi Caesar’ın.

Tanrılar, siz söyleyin nasıl severdi onu!

Aldığı yaraların en acısı bu oldu.

Vurduğunu görünce Brutus’un,

Nankörlük, hıyanetin kollarından beter,

Yıktı bitirdi onu, yarıldı aslan yüreği,

Kapayıp meşlahıyla yüzünü koca Caesar

Düştü Pompeius heykelinin dibine,

Kanlarının oluk oluk aktığı yere.

Ah, o ne düşüştü o, yurttaşlar,

Ben, sen, hepimiz düştük onunla

Ve en kanlı hıyanet geçti başımıza.

Elbet ağlarsınız böyle, duyuyorum içimde

Yüreklerinizin nasıl yandığını.

Rahmet damlaları bu döktüğünüz yaşlar.

Duygulu yürekler, sizleri ağlatan

Yaralı meşlahını görmek mi oldu yalnız?

Bir de şuraya bakın! Bakın, işte kendisi

Delik deşik olmuş ihanet hançerleriyle.

Dostlarım! Canım kardeşlerim! Sizi böyle birden

İsyana sürüklemiş duruma sokmayın beni.

Bu işi yapanlar şerefli insanlardır.

Yazık, bilmem neye kızıp da yaptılar bunu.

Akıllı, şerefli insanlar hepsi;

Elbet, haklı sebepler gösterirler size.

Ben yüreklerinizi çalmaya gelmedim, dostlar;

Ben bir söz ustası değilim, Brutus gibi;

Hep bilirsiniz, ben dostunu seven

Kaba saba bir adamım; bunu bildikleri için

İzin verdiler halkın önünde konuşmama.

Ne zekâm elverir, ne sözlerim, ne değerim,

Etkim, inandırma gücüm yeter

Halkın kanını azdırıp tutuşturmaya.

Ben içimden geleni söylüyorum düpedüz;

Sizin de bildiğiniz şeyler söylediklerim.

Canım Caesar’ın yaralarını gösteriyorum

Şu zavallı, güçsüz, dilsiz ağızları

Konuşturuyorum kendi yerime.

Ama ben Brutus olsaydım,

Ya da Brutus Antonius’un yerinde olaydı,

Öyle bir Antonius olurdu ki,

Akıllarınızı başlarınızdan alır,

Caesar’ın her bir yarasını bir dile çevirip

Roma’nın taşlarını yerinden oynatır,

Ayaklandırırdı sizi.

Dostlar, ne yapacağınızı bilmeden gidiyorsunuz;

Sevgilerinize nesiyle hak kazandı Caesar?

Ah bilmiyorsunuz bunu; şunu söylemeliyim size:

Vasiyet yazısı var dedim, unuttunuz.

İşte vasiyeti, Caesar’ın mührüyle hem de.

Her Roma yurttaşına, her birine ayrı ayrı

Yetmiş beşer drahmi bırakıyor

Ayrıca Tiber kıyısındaki gezi yerleri,

Kendi bağları, bahçeleri, yeni fidanlıkları

Hep size kalıyor, size bırakıyor hepsini,

Size ve mirasçılarınıza dünya durdukça;

Hep birlikte gezip dolaşasınız,

Gidip dinlenesiniz diye oralarda.

İşte buydu Caesar. Bir daha gelir mi böylesi?

Şimdi bırak yürüsün.

Bir kez ayaklandın ya, ey Hınç.

Dilediğin yere git artık!

Denizde Yardım ve Kurtarma ile İlgili Bazı Kuralların Birleştirilmesine Dair Brüksel Sözleşmesi

0
Denizde Yardım ve Kurtarma ile İlgili Bazı Kuralların Birleştirilmesine Dair Brüksel Sözleşmesi

Denizde Yardım ve Kurtarma Hakkında Brüksel Sözleşmesi (Denizde Yardım ve Kurtarma ile İlgili Bazı Kuralların Birleştirilmesine Dair Brüksel Sözleşmesi- Convention pour l’unification de certaines règles en matiere assistance et de sauvetage maritimes), 23 Eylül 1910’da Belçika’nın Brüksel kentinde imzalanan bir deniz kurtarma antlaşmasıdır. Konvansiyonun temelleri 1900 Paris Konferansı ve 1902 Hamburg konferansında atılmış, sözleşmenin prensipleri oluşturulmuştur.

Türkiye, 24.07.1923 tarihli Lozan Andlaşmasının 100. Maddesi uyarınca 09.06.1937 tarihinde katılmıştır. 28 Nisan 1989’da Londra’da imzalanan Uluslararası Kurtarma Sözleşmesi (International Convention on Salvage) ile güncellenmiştir.  

8 Mart – Hukuk Takvimi

0
8 Mart Hukuk Takvimi: Hukuk tarihinde bu güne ilişkin önemli olaylar, kanun değişiklikleri, sözleşmeler, davalar, yargılamalar, idamlar, tutuklamalar, infazlar ve diğer hukuki gelişmeler. Ayrıca, diplomatik ilişkilerdeki dönüm noktaları, ulusal ve uluslararası hukuk kuruluşlarına ait gelişmeler, bildirgeler ve hukukçuların doğum ve ölüm günlerine dair detaylı bilgiler.
8 Mart – Hukuk Takvimi
1857 26-27 Ağustos 1910 tarihinde Danimarka’nın Kopenhag kentinde 2. Enternasyonal’e bağlı kadınlar toplantısında (Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı) Clara Zetkin, 8 Mart 1857 tarihindeki tekstil fabrikası yangınında ölen kadın işçiler anısına 8 Mart’ın Dünya Kadınlar Günü kutlanması önerisini getirdi ve öneri oy birliğiyle kabul edildi.
1874 Hukukçu ve 13. Amerika Birleşik Devletleri başkanı Millard Fillmore yaşamını yitirdi. (Doğumu: 7 Ocak 1800) Çok az resmi eğitim almasına rağmen, başarılı bir avukat olmak için gayretli bir çalışma yaparak yoksulluktan kurtuldu. Buffalo’ya taşındı ve önce bir okulda öğretmenlik yapmasının ardından Asa Rice ve Joseph Clary’nin hukuk bürosunda hukuk eğitimine devam etti. Buffalo bölgesinde avukat ve politikacı olarak öne çıktı. ve 1828’de New York Meclisi’ne ve 1832’de Temsilciler Meclisi’ne seçildi. Açıkça köleliğe düşmandı ve federal hükümetin bunu sona erdirmede büyük rol oynayacağını  savundu. 10 Temmuz 1850’de Zachary Taylor’ın yerine başkan seçildi ve 4 Mart 1853’e kadar bu görevini sürdürdü.
1907 Yunan hukukçu ve siyasetçi Konstantin Karamanlis (Ölümü: 23 Nisan 1998) Atina Üniversitesi‘nde  hukuk eğitimi gördü. 1935’te milletvekili seçildi. 1946’dan sonra Çalışma, Ulaşım, Haberleşme, Toplumsal Refah, Millî Savunma ve Kamu İşleri bakanlıklarında bulundu. 1955’te başbakan oldu. 1959’da Adnan Menderes’le Kıbrıs’ı bağımsız bir cumhuriyet haline getiren Zürih Antlaşması’nı karara bağladı. 1974 parlamento seçimlerinden sonra Yeni Demokrasi (ND) hükûmetinin başına getirildi. Başbakanlığı döneminde cunta üyeleri yargılandı, genel af çıkarıldı, 1952 Anayasası yeniden yürürlüğe kondu, Avrupa’yla ilişkiler yakınlaştı. 1990 yılında  Yunanistan Cumhurbaşkanı olarak seçildi ve 1995 yılına kadar bu görevini sürdürdü.
1921 İspanyol hukukçu ve politikacı Eduardo Dato yaşamını yitirdi. (Doğumu: 12 Ağustos 1856) Merkez Üniversitesi’nde hukuk eğitimi gördü. Hitabet becerileri nedeniyle iyi bir avukat olarak prestij kazandı. Muhafazakar Parti’nin önde gelen isimlerinden biri oldu. İçişleri Bakanlığı ve  Adalet  Bakanlığı görevlerinde bulundu. Deniz Kuvvetleri’nde görev aldı.  Madrid belediye başkanlığı ve Milletvekilleri Kongresi başkanlığı görevlerinde bulundu. Bakanlar Kurulu başkanlığını üç kez üstlendi. Madrid’de parlamento binasından çıkarken Katalan militanlarca öldürüldü.
1954 Devletin siyasal prestijine ve mali gücüne zarar getirdiğine karar verilen ya da kişilerin özel hayatına tecavüz eden yazılar yazan gazetecilere, ağır cezalar öngören Basın Kanunu, TBMM’den geçti.
1955 Liselerde okutulması Millî Eğitim Bakanlığı’nca kabul edilen bir ders kitabında , komünizm propagandası yapılmak istendiği iddiasıyla soruşturma başlatıldı. Astronomi adlı ders kitabında,  Stalin ve Lenin’in resimlerinin yer aldığı ve bu resimlerin öğrencinin dikkatini çeksin diye bir meteor resminin ortasına yerleştirildiği tespit edildi.
1959 Hukukçu ve siyaset adamı Bekir Sıtkı Kunt yaşamını yitirdi. (Doğumu: 1905) Darülfünun  Hukuk Mektebi’de eğitim gördü.  Düzce, Uşak, Aydın ve Ankara’da aza mülazımlığı ve hukuk mü­şavirliği, görevinde bulundu. 1934’de Aydın’da kadastro hakimliği, yargıçlık ve Temyiz Mahkemesi Başsavcılığı görevlerinde bulundu. Yenigün gazetesinde başyazarlık yaptı. Yazım ve seçim işlerini düzenleme işlerinde görev yaptı. Cumhuriyet Halk Partisinin yönetim kadrosunda görev aldı. 1939’da Hatay Milletvekili ve divan kâtibi oldu. 1946’da İstanbul’da Asliye Ceza Hakimliği yaptı. 
1965 Finlandiya Yüksek İdare Mahkemesi (Danıştay) eski başkanı Urho Castrén, yaşamını yitirdi.  (Doğumu: 30 Aralık 1886) Jyväskylä Lisesi’ni bitirdikten sonra girdiği hukuk fakültesinden 1907’de diploma aldı. 1910’da hukuk yüksek lisansını ve 1912’de doktorasını tamamladı. 1918-1927 yıllarında üniversitelerde ders verdi.  1925-1926 yıllarında Adalet Bakanı olarak görev yaptı. Çeşitli mahkemelerde yargıç olarak çalıştıktan sonra, 1929 yılında Yüksek İdare Mahkemesi başkanlığına seçildi ve 1956’ya kadar bu görevi yürüttü. 21 Eylül 1944 – 17 Kasım 1944 tarihleri arasında kısa bir süre için Finlandiya Başbakanı olarak görev yaptı.
1971 Balıkesir Necatibey Eğitim Enstitüsü’nde eğitime ara verilerek kapatıldı.
1972 Hukukçu, diplomat ve siyasetçi Yüksel Menderes intihar ederek yaşamına son verdi.Yüksel Menderes
1975 Hukukçu ve Lüksemburg eski başbakanı Joseph Bech yaşamını yitirdi. (Doğumu: 17 Şubat 1887) Fribourg Üniversitesi’nde hukuk eğitimi gördü. 1912’de hukuk doktorasını aldı. 1914’te Lüksemburg Temsilciler Meclisi’ne seçildi. 1921’de Bech, Émile Reuter’in kabinesine atandı. İçişleri Bakanlığı Genel Müdürü ve Eğitim Bakanlığı Genel Müdürü olarak görev yaptı. 1926’da aynı zamanda Başbakanlık, Dışişleri bakanı, Eğitim ve Şarapçılık Bakanı oldu. 1954 yılına kadar Dışişleri ve Şarapçılık Bakanı olarak kaldı. Dışişleri bakanı olarak 1949 yılında Kuzey Atlantik Antlaşması’nı imzaladı. 1957 yılında Roma Antlaşması’nı imzalayarak Avrupa’nın önde gelenlerinden biri oldu. Avrupa Birliği ve Avrupa Topluluğunun ‘ Kurucu Babalarından ‘ biri olarak kabul edildi. 1964 yılına kadar Temsilciler Meclisi Başkanlığı yaptı.
1977 Amerika Sosyalist Partisi, 28 Şubat 1909’da New York’ta bir Kadınlar Günü düzenledikten sonra, 1910’da Uluslararası Sosyalist Kadın Konferansı her yıl bir Kadınlar Günü düzenlenmesini önerdi. 1917’de Sovyet Rusya’da kadınlar oy hakkı kazandıktan sonra 8 Mart ulusal bayram oldu. Kadınlar Günü, 1967’de feminist hareket tarafından benimsenene kadar ağırlıklı olarak sosyalist hareketler ve komünist ülkeler tarafından kutlandı. 1975’te Birleşmiş Milletler tarafından kutlanmaya başlandı. BM Genel Kurulunun 16 Aralık 1977 yılında aldığı kararı ile üye ülkeler kendi geleneklerine ve tarihlerine uygun bir günü Uluslararası Kadın Hakları ve Uluslararası Barış Günü ilan etmeye davet edildi.
1982 Türkiye Zihinsel Yetersiz Çocukları Yetiştirme ve Koruma Vakfı kuruldu.
1984 Sekiz ilde olağanüstü hâl uygulanmasıyla ilgili, Olağanüstü Hal yasaları yürürlüğe girdi.
1987 Kadın Çevresi Yayıncılığın çıkarttığı, Feminist dergisi yayına başladı.
1988 Yeni Gündem dergisi Yazı İşleri Müdürü, 7,5 yıl hapse mahkûm oldu.
1992 Dünya Kadınlar Günü nedeniyle İstanbul ve Adana’da düzenlenen kutlama yürüyüşlerine polis müdahale etti, bazı kadınlar dövüldü, iki kadın yaralandı ve 8 kadın gözaltına alındı.
2004 Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği Yönetmeliğinin gizliliğini kaldıran yasanın ardından hazırlanan yeni yönetmelik de yürürlüğe girdi. MGK Genel Sekreterliği, yönetmelikte, Başbakana bağlı bir kuruluş olarak tanımlandı.
2016 Yükseköğretim Kurumları Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Tutum Belgesi, Yüksek Öğretim Kurulu tarafından (YÖK) 9 Kasım 2015’te kabul edilerek 8 Mart 2016 tarihinde yayımlandı. Tutum Belgesi, kavramın farklı algılara yol açtığı gerekçesiyle 2019 yılı Şubat ayında geri çekilerek YÖK’ün resmi web sayfasından kaldırıldı.
2021 Türkiye Psikiyatri Derneği Cinsiyet Ayrımcılığı, Cinsel Şiddet ve Tacize Karşı Politika Belgesi, 8 Mart 2021’de Merkez Yönetim Kurulu’na sunularak son hali verildi ve 15 Mayıs 2021 tarihinde yürürlüğe girdi.

Yüksel Menderes

0
Yüksel Menderes

Hukukçu ve siyasetçi Yüksel Menderes 1930’da dünyaya geldi. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nde eğitim gördü. Cenevre Üniversitesi Sciences Politiques Fakültelerini bitirdi.

Dışişleri Bakanlığı İdari ve Meslek Memurluğu, Cenevre Birleşmiş Milletler Avrupa Ofisi Nezdinde Daimi Türk Delegeliği Ekonomik İşler Delege Yardımcılığı, Belgrad Büyükelçiliği Başkâtipliği ve 3. Dönem Aydın milletvekilliği yaptı.

1970 tarihinde kurucuları arasında yer aldığı Demokratik Parti‘nin genel başkan yardımcısı oldu. 1972’de Ankara’daki evinde intihar etti. İki çocuk babasıydı ve Fransızca biliyrodu. Eski başbakanlardan Adnan Menderes’in oğludur. Ben Onu Çok Sevdim dizisine konu olmuştur.

Yargıda Şeffaflığa İlişkin İstanbul Bildirgesi

0
Yargıda Şeffaflığa İlişkin İstanbul Bildirgesi
Yargıda Şeffaflığa İlişkin İstanbul Bildirgesi

Yargıda Şeffaflığa İlişkin İstanbul Bildirgesi (İstanbul Declaration) 3 Haziran 2016 tarihinde Dolmabahçe Sarayında imzalanmıştır.

Yargıda Şeffaflığa İlişkin İstanbul Bildirgesi’nin yargı tarafından kabul edilmesi ile birlikte etkili biçimde uygulanması için ayrıca rehber ilkeler ve referans kodlar oluşturulmuştur. Bazı ilkelerin etkili biçimde uygulanması için, yargının mevcut durumda sahip olamayabileceği veya yasama ya da yürütme organlarının ilave eylemlerini gerektiren kaynaklara da ihtiyaç duyabileceği; bu çerçevede, tedbirlerin eksiksiz ve hızlı uygulanmasını sağlamak amacıyla, devletin diğer organlarının yargı ile işbirliği yapması ve yargıya etkin bir şekilde yardım etmesi gerektiği açıklanmıştır.

Yargıda Şeffaflığa İlişkin İstanbul Bildirgesi İmza Töreni – Dolmabahçe

Yargıda Şeffaflığa İlişkin İstanbul Bildirgesi

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, herkesin, hak ve yükümlülükleri belirlenirken ve kendisine bir suç yüklenirken, davasının bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından hakça ve açık olarak görülmesini istemeye hakkı olduğu ilkesini temel ilke olarak tanıdığından;

Türkiye Cumhuriyeti Yargıtay Başkanlığı ve Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı(UNDP) Türkiye Ofisi işbirliğinde düzenlenen İkinci Yüksek Mahkemeler Zirvesi’nde yargıda şeffaflık konusu ele alınmış ve Yargıda Şeffaflık Bildirgesi kabul edilmiştir. 

Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme, herkesin, mahkemeler önünde eşit olduğunu ve bir suçla itham edildiğinde ya da bir hukuk davasında hak ve yükümlülükleri hakkında karar verilirken, yasalar uyarınca kurulmuş yetkili, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme önünde adil ve kamuya açık duruşma hakkına sahip olduğunu ifade ettiğinden;

Yukarıda anılan ilkeler ve haklar aynı zamanda, diğer uluslararası ve bölgesel insan hakları hukuk belgeleri, ülke anayasaları, yasaları, örf hukuku ve ayrıca yargı teamülleri ile geleneklerinde de tanındığından veya yer aldığından;

Günümüzde, insan hakları ve hukukun üstünlüğü ilkesine bağlı olan her devlette, şeffaflık ilkesinin yargının temel unsuru olduğu evrensel kabul gördüğünden;

İŞTE BU GEREKÇELERLE, TÜRKİYE CUMHURİYETİ YARGITAY BAŞKANI VE BİRLEŞMİŞ MİLLETLER KALKINMA PROGRAMI’NIN DAVETLERİYLE, 20-22 KASIM 2013 TARİHLERİNDE İSTANBUL’DA TOPLANAN ASYA BÖLGESİNİN YÜKSEK MAHKEME BAŞKANLARI VE YÜKSEK YARGIÇLARI İLE 1-2 HAZİRAN 2016 TARİHLERİNDE BURSA’DA TOPLANAN BALKAN YÜKSEK MAHKEME BAŞKANLARI VE YÜKSEK YARGIÇLARI,

Adaletin tesisi ve yargıda şeffaflığın güvence altına alınması için, aşağıdaki ilkelerin temel gerekler olduğunu BİLDİRİRLER:

Yargıda Şeffaflığa İlişkin İstanbul Bildirgesi İlkeleri

İlke 1

Yargılama, temel bir ilke olarak, kamuya açık yapılmalıdır.

Duruşmaların kamuya açık olması, demokratik bir toplumda adalete erişimin temel gerekliliklerinden biridir. Kamuya açık yargılama ilkesi, yargılamanın yapıldığı mahkeme salonlarına yurttaşların ve basın mensuplarının girmesine izin verilmesini gerektirir. Bu nedenle mahkeme, halkın ve basının duruşmaları izleyebilmesini sağlamalıdır. Bu amaçla, duruşma zamanı ve yeri hakkındaki bilgiler halka duyurulmalıdır. Davaya duyulabilecek ilgi ve duruşmanın yapısı dikkate alınarak, makul ölçüler çerçevesinde halkın izleyebilmesi için yeterli imkân sağlanmalıdır. Belirli bir yargı işleminin tümünü ya da bir kısmını kamu veya basına kapalı tutmak için meşru gerekçelerin bulunması halinde, 1 mahkeme, makul gerekçesini yazılı olarak yayınlamalıdır.

İlke 2

Yargı sistemi adliyelere ve adli bilgiye kolay erişimi sağlamalıdır.

Mümkün olan her koşulda adliyeler, gidiş gelişleri kolaylaştırmak için toplu taşıma merkezlerine yakın konumlanmalıdır. Yargı sistemi tarafından mahkemelere yakın yerlerde bilgilendirme noktaları ve bilgi kaynakları merkezleri kurulmalıdır. Kolaylıkla okunabilen tabelalar, oryantasyon kılavuzları ve görülecek dava listelerine ek olarak, mahkeme personeli halkla ilişkiler bürolarında hazır bulunmalıdır. Adliye binaları kamunun mahkeme formlarını doldurabilecekleri ve müzakere edebilecekleri alanların yanı sıra çocuklar, mağdurlar ve engelli kişiler gibi özel ihtiyaç sahibi gruplar için imkanlar sunmalıdır. Bunlara ek olarak adliye binalarında hukuk hizmetlerinin sunulabildiği odalar bulunmalıdır. Mahkeme kullanıcılarının, yalnızca zamanında ve etkili hizmet beklemeye değil, aynı zamanda adliye personelinden en yüksek standartlarda ahlaki davranış, profesyonellik ve hesap verebilirlik görmeye hakları vardır.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

İlke 3

Yargı, yargı sistemine erişimi kolaylaştırmalıdır.

Mahkemeler, mahkeme kullanıcılarına standart, kullanıcı dostu formlar ve talimatlar sağlamalı; dava başvuru harçları, mahkeme prosedürleri ve duruşma takvimleri hakkında açık ve doğru bilgi vermelidir. Bu bilgiler ayrıca internet üzerinden de paylaşılmalıdır.

Mahkemeler, uygun hallerde, mahkeme kullanıcılarına adalete ulaşacak farklı yolların olduğunu, dava açmanın bunlardan yalnızca birini teşkil ettiğini bildirmek amacıyla “çok kapılı adliye” konseptini benimsemeli ve hukuki yardım başvuruları bakımından bu kişilere yardımcı olmalıdır.

Kamunun yararlanabileceği yeterli hukuki yardımın olmadığı hallerde, sair şekilde mahkemelerde temsil edilemeyecek çıkarların korunması amacıyla, hukuki yardıma ihtiyacı olan dava taraflarının, kamu yararı için (pro bono) avukat tarafından temsil edilmesini teşvik etme, mahkeme dostları (amici curiae) tayin etme ya da alternatif uyuşmazlık çözümü önerme gibi girişimlerde bulunmak yargının sorumluluğudur. Uygun hallerde, mahkemeler avukatlık yetkisi olmayan uygun kişilerin mahkeme nezdinde tarafları temsil etmesine izin verebilir.

İlke 4

Yargı, mahkeme kullanıcılarına, herhangi bir ücret talep etmeksizin, yazılı ve sözlü çeviri imkânları sağlamalıdır.

Suçlanan kişinin, kendisine yöneltilen suçlamayı, anladığı dilde öğrenme hakkı, temel insan hakkıdır. Aynı zamanda, suçlanan kişi mahkemede kullanılan dili anlayamıyor veya konuşamıyorsa, ücretsiz olarak sözlü çeviriden yararlanma hakkı da temel insan hakkıdır. Nitekim, mahkeme kullanıcısının mahkemede kullanılan dilleri anlayamıyor olması, o kişi açısından yargılamanın şeffaflıktan tamamen yoksun olması anlamına gelir. Bazı durumlarda, sözlü veya yazılı çeviri olmaksızın, bir tanık tanıklık yapamayabilir veya bazı hallerde kanıt olarak bir belgeyi sunmak mümkün olmaz. Bu nedenle, hem yazılı hem sözlü çeviri bakımından, mahkemede gerekli imkânların hazır edilmesini sağlamak hâkimin ya da mahkeme yönetiminin sorumluluğudur.

İlke 5

Yargı, davaların şeffaf biçimde tevzi edilmesini sağlamalıdır.

Mahkeme sistemleri, davaların hâkimlere tevzi edilmesinde kullandıkları usuller bakımından farklıdırlar. Bazı ülkelerde, mahkeme başkanı davaların dağıtımına karar vermekten sorumludur. Diğer birtakım ülkelerde, dava tevzii, hâkimlerden ziyade mahkeme yöneticilerinin yönettiği bir fonksiyondur. Üçüncü bir seçenek ise, elle veya otomasyona dayalı olarak davaların rastgele tevzi edilmesidir. Son olarak, dava tevzii, yerleşik mahkeme teamülleri gibi gayri resmî kriterlere veya mahkemenin tabi olduğu daha resmi kurallar ve kanunlara dayalı olarak yapılabilir.

Benimsenen model hangisi olursa olsun, bir mahkemenin hâkimleri arasındaki iş bölümü, davaların tevzii de dâhil olmak üzere, normal olarak, kanunların öngördüğü veya ilgili mahkemenin kuralları uyarınca, önceden belirlenmiş şeffaf düzenlemelere göre yürütülmelidir.

Benzer şekilde, kanunun veya mahkeme kurallarının öngördüğü gerekçelerle ve usullere uygun olarak yapılanlar dışında, bir dava, hâkimden alınmamalıdır.

İlke 6

Yargı, adaletin şeffaf biçimde gerçekleştirilmesini sağlamalıdır.

Adaletin topluma entegre edilmesi, yargı sisteminin halka açılmasını ve kendisini bilinir hale getirmeyi öğrenmesini gerekli kılar. Yargı gözetiminde olmak üzere, halk, basın ve mahkeme kullanıcıları, hem görülmekte olan hem de tamamlanan davalara ilişkin tüm bilgilere güvenli şekilde erişmelidir. Bu erişim, mahkemenin internet sitesi üzerinden veya uygun ve erişilebilir kayıtlar vasıtasıyla sağlanabilir. Anılan bilgiler, gerekçeli kararları, tarafların iddialarını, dilekçelerini ve delilleri içermelidir. Mahkeme tarafından henüz delil olarak kabul edilmemiş yazılı ifadeler veya benzeri delil niteliğinde belgeler hariç tutulabilir.

Mahkeme belgelerine erişim, yalnızca davaya ilişkin materyal ile sınırlı olmamalı, aynı zamanda iş yükü ve dava sonuçlandırma oranları hakkında istatistikler gibi mahkemeye ilişkin idari bilgilerin yanı sıra, örneğin dava harçlarının tahsili ve bütçe tahsisatlarının kullanımı gibi, bütçeye ilişkin verileri de içermelidir. Hâkimler olası çıkar çatışmalarını açıklamalıdır.

İlke 7

Mahkemeler gözaltı ve tutuklama konusunda denetim yetkisine sahip olmalıdır.

Yargı sisteminin, davalarda yaşanan gecikmeler nedeni ile haksız eleştirilere maruz kalmaması için, mahkemelerin tutuklu veya gözaltında bulunan kişileri mahkeme önüne çıkarma yetkileri olmalıdır. İfade edilen unsur temel anlamda insan hakları konusu olsa da, yargı yönetimi ve şeffaflık konusunda kamuoyu algısını etkileyecek bir önlemdir.

İlke 8

Yargı, üst derece/temyiz mahkemesi kararlarının düzenli olarak yayınlanmasını sağlamalıdır.

Kanunlar, doktrin ve diğer asli hukuk kaynaklarına güvenilir erişim olmadan, hâkimler, avukatlar, hükümetler de dâhil olmak üzere ilgili davacılar belirli bir davada veya durumda hukukun nasıl işlemesi gerektiği konusunda açıkça anlaşılır rehberlikten yoksun kalırlar.

Kararların yayınlanması; halkın, basının, sivil toplum kuruluşlarının, avukatların, hâkimlerin ve hukukçu akademisyenlerin hâkimlerin işlemlerini incelemesine imkân tanır. Kararların yayınlar yoluyla kamunun incelemesine tabi tutulması, aynı zamanda kanunların uygulanmasını düzenli hale getirir; yargı kararlarını daha tahmin edilir ve tutarlı kılarak adaletin kalitesini yükseltir. Yüksek mahkeme kararlarının bağlayıcı emsal teşkil ettiği yargı sistemlerinde, temyiz mahkemesi ve yüksek mahkeme kararlarının yayınlanması ve dağıtılması; ilk ve ikinci derece mahkemelerindeki hâkimlerin ve hükümetlerin kanuna uymasını sağlamada kritik önem taşır.

Yüksek mahkeme kararlarının salt ikna edici nitelikte olduğu ülkelerde dahi, hâkimlerin yazılı hukuku tutarlı biçimde yorumlamasını sağlamak önemlidir.

Mahkeme kararlarını, yazılı hukuk metinlerini ve bunun yanı sıra hukuk dergilerinde yayınlanan akademik makaleleri depolayan, kamu erişimine açık veri tabanlarının oluşturulması beklenmektedir.

İlke 9

Yargı, öğrencilerin yargı süreci hakkında bilgilendirilmesine yönelik programları teşvik etmelidir.

Yargı, okullarda ve üniversitelerde, yargı sürecinin anlaşılmasına ve şeffaflığın artırılmasına yönelik programları desteklemeli ve bu programlara katılmalıdır. Bu programlar, öğrencilerin mahkemeleri ziyaret etmesini, hâkimlerin okullara gitmesini, rol oynamayı, işitsel-görsel materyal kullanımını ve yargı usullerinin aktif olarak öğretilmesini içerebilir. Anılan programlar, yargı sistemi ve işleyişi hakkındaki bilgisizliğin ve yanlış kanıların önlenmesine veya düzeltilmesine katkı sağlar.

İlke 10

Yargı, adalet sisteminin rolü hakkında halkı eğitmeye yönelik halka ulaşım programları başlatmalı ve/veya bu programları desteklemelidir.

Şeffaflık, mahkeme işlemlerine ve bilgilere erişim sağlamaktan daha fazlasını içerir. Şeffaflığın sağlanması için bilgiler, hedeflenen kitle tarafından, özellikle hukuk bilgisi olmayan ve genellikle okur-yazarlığı kısıtlı olabilecek mahkeme kullanıcıları bakımından, kolayca erişilebilir formatta yayınlanmalıdır. Adaletin kalitesi ve verimliliğini artırmak üzere mahkemelerin işleyişi ve yargının faaliyetleri hakkında bilgilerin yayınlanması aynı zamanda, halkın yargıya güvenini de olumlu yönde etkiler.

Yargının halka ulaşımı, hâkimlerin ileriye etkili önlemler almalarını ve hizmet verdikleri toplum ile doğrudan ilişki kurmalarını içerir. Bu faaliyetler, belediye sarayı toplantılarına katılmayı, radyo ve televizyon programlarının düzenlenmesini, mahkeme kullanıcılarına yönelik kılavuz gibi farkındalık artırıcı materyalin yayınlanmasını içerebilir. Kısa kitapçıklar biçimindeki bu kılavuzlar, tutuklama, gözaltı, kefalet, ceza ve hukuk yargısı usulleri hakkındaki temel bilgiler ile suç mağdurları, tanıklar ve diğer hizmet alanlar için faydalı iletişim bilgileri sağlayabilir.

Mahkeme hizmetleri ve usullerine ilişkin bu tür halka ulaşım ve eğitim programları, hem yargı hem de mahkeme kullanıcıları açısından faydalıdır. Bu programlar, yargının toplum ile aktif olarak ilişkiye girmesini ve hukuk sisteminin işleyişi ile davaların yürütülmesindeki karmaşıklığın açıklığa kavuşturulmasını sağlar. Böylelikle, yargının ileriye etkili halka ulaşım ve iletişim stratejileri yoluyla; mahkemenin işleri hakkında halkın eğitilmesi ve katılımının sağlanması, toplumda halkın mahkemelere duyduğu güveni artırabilir ve hukukun üstünlüğüne saygıyı güçlendirebilir.

İlke 11

Yargı, yargı kararları dahil olmak üzere yargının işlemleri hakkında halkı bilgilendirmeye yönelik meşru işlevini ifa edebilmek için basına erişim ve uygun yardım sağlamalıdır.

Yargılama esnasında ve sonrasında, davalar dâhil olmak üzere adaletin dağıtılması konusunda, masumiyet karinesini ya da uyuşmazlığa taraf olanların haklarını ihlal etmeksizin, bilgi toplamak, yorumlar yapmak ve bilgileri halka iletmek, basının işlevi ve görevidir. Hangi davaların kamunun dikkatine getirileceğine ve haberin nasıl duyurulacağına karar verme özgürlüğü ve adalet sisteminin örgütlenme ve işleyişini eleştirme hakkını içeren bu ilkeden ancak Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme’nin öngördüğü koşullarda olabildiğince ayrılmak mümkün olmalıdır.

Basının yargı işlemlerine erişimi yalnız adliyenin kapılarını açmak ve gazetecilere oturacak yer göstermekten ibaret değildir. Mahkemeler, davalar hakkında yalan yanlış ve sansasyonel haberler yapılmasından iyi etkilenmezler. Nitekim basında kötü veya yanlı haberler yapılması, halkın yargıya olan güvenini sarsabilir ve yargının bağımsızlık, tarafsızlık ve dürüstlüğü konusunda kuşku yaratabilir. Gazetecilerin, mahkemeler tarafından veya mahkemelerle işbirliği halinde eğitilmesi, kötü haberciliğin azalmasına katkıda bulunabilir. Bu tür bir eğitim, yargı usulleri ile hukuki konular hakkında gazetecilere temel bilgiler vermeye, böylelikle onların gazetecilik becerilerini ve etik anlayışlarını geliştirmeye ve hâkimler ile gazeteciler arasında güven tesis etmeye yönelik olmalıdır.

Basının adil ve dengeli bir şekilde bilgilendirilmesi aynı zamanda, davalar hakkında haber yapılmasını kolaylaştırmak üzere her mahkemede basın bürosunun kurulması suretiyle mahkemelerin aktif olarak gazetecilere ulaşmasını gerektirebilir. Bu bürolar, basın temsilcileri ile irtibat kurabilir, gazetecilerin isteklerine cevap verebilir, basın bildirileri yayınlayabilir ve genel olarak yargı kararları ile hukuki konular hakkında doğru bilgiler verebilir. Söz konusu bürolar aynı zamanda, dava takvimi hakkında bilgi verebilir, basında çıkan haberlerin doğruluğunu izleyebilir ve halkın yargıyı daha iyi anlamasını sağlayacak basın kampanyaları düzenleyebilir.

İlke 12

Yargı, adaletin gerçekleştirilmesine ilişkin halkın memnuniyetini değerlendirmeli ve bu yolla adaletin kalitesini yükseltme yönünde çaba göstermelidir.

Adaletin gerçekleştirilmesine ilişkin halkın memnuniyet seviyesini ölçmenin çeşitli araçları vardır. Akademisyenlerin ve medyanın katkılarına duyarlı olmanın yanı sıra, yargı, mahkeme kullanıcılarının geri bildirim vermelerini teşvik etmelidir. Etkili ve tarafsız şikayet sistemi, düzenli dava incelemeleri, mahkeme kullanıcılarına ve diğer paydaşlara yönelik periyodik anketler uygulama, mahkeme kullanıcı komiteleriyle görüşmeler, adaletin gerçekleştirilmesine ilişkin halkın memnuniyetini inceleme ve yargı sürecindeki sistemsel zayıflıkları, özellikle çıkar peşinde koşan “kapı tutucular”ın yaratmış olabileceği zayıflıkları tespit etmenin yollarıdır. Ancak, ders alınmadıkça ve düzeltici eylemler yapılmadıkça bu uygulamalar anlamsız hale gelir. Karşılaşılan zorluklar ve adalet sisteminin işleyişini iyileştirmeye yönelik alınan önlemleri de içeren,yıllık faaliyet raporunun yayınlanması, halkın yargıya güvenini artıracak önlemlerden biridir.

İlke 13

Hakimlerin atanma prosedürü şeffaf olmalıdır.

Adayların yargı görevine seçilme koşullarının şeffaf olması gerektiği hakkında genel mutabakat vardır. Bu süreçte şeffaflık ve hesap verebilirliği sağlamak amacıyla; yüksek yargı görevine aday olan kişilerde aranan nitelikler de dâhil olmak üzere, atama ve seçim kriterleri, herkesin erişimine açık olmalıdır. Yargıdaki tüm boş kadrolar, atama için uygun adayların başvuru yapabilmesini veya aday gösterilebilmesini sağlayacak biçimde duyurulmalıdır. Bu durum, yargıda liyakate dayalı atama ve yükselme usullerinin, mümkün olduğunca toplumun bütününü yansıtan ve kapsayan bir aday kitlesine açık olmasını sağlar. Boş kadroların ve bu kadrolar için aday listelerinin yayınlanması ayrıca, halkın atama sürecini denetlemesine de imkân tanır.

Hâkimlerin göreve getirilmesinde uygulanan çeşitli yöntemler olsa da, yargı bağımsızlığının korunması için, hâkim atama ve yükselmelerinin yasama veya yürütme erki tarafından değil, yüksek yargıya atamalarda Devlet Başkanı’nın resmi onayı ile birlikte, Yargı Kurulu gibi bağımsız bir organ tarafından yapılmasının zorunlu olduğu yönünde, çağdaş uluslararası ve bölgesel inisiyatiflerde oybirliği halinde mutabakat vardır. Kurulun yargı mensubu üyeleri ve yargı mensubu olmayan üyeleri, yargı görevine layık adayların seçilmesinde uygun biçimde tanımlanmış roller oynamalıdır. Yargı Kurulunun hâkim olmayan üyeleri; uygun bir atama mekanizmasıyla, saygınlığı ve deneyimi herkes tarafından kabul edilen önde gelen hukukçular veya yurttaşlar arasından seçilebilir.

Kurulun karma yapısı, kendi çıkarını gözetme, kendini koruma ve kayırmacılık algılarını önler ve toplumda mevcut farklı bakış açılarını yansıtır, böylece yargı için ilave meşruiyet kaynağı oluşturur.

İlke 14

Yargı, hâkimlerin etik dışı davranışlarına ilişkin şikâyetlere şeffaf biçimde karşılık vermelidir.

Yargının yalnız etik davranış ilkelerini kabul etmesi değil, aynı zamanda bu ilkelerin topluma en geniş biçimde duyurulmasını sağlaması gereklidir. Ancak, yargı etiği ilkeleri uygulanabilir değilse, yargı performansını ve halkın güvenini artırmada pek işe yaramaz. Bu nedenle, hâkimlerin etik dışı davranışlarına ilişkin şikâyetlerin mahkemeye götürülmesi imkânı olmadığı hallerde, bu şikâyetleri almak, soruşturmak, çözümlemek ve karara bağlamak üzere, güvenilir, bağımsız bir Yargı Etiği İnceleme Kurulu biçiminde bir mekanizma kurulmalıdır. Söz konusu kurul, yargının kontrolünde olmamalı; fakat toplumun güvenini temin etmek için, toplumun üyelerinden yeterli ve profesyonel temsile sahip olmalıdır. Yargı mensubu olmayan kişilerin (avukatlar, akademisyenler ve toplumun temsilcileri) etik ilkelere uyulup uyulmadığının izlenmesi sürecine dahil edilmesi,yargının kendi çıkarını gözettiği ve kendini koruduğu
biçiminde muhtemel algıları önler ve şeffaflığın en temel unsurunu teşkil eder.

İlke 15

Hâkimlerin disiplin prosedürü şeffaf olmalıdır.

Bir hâkime disiplin cezası verme veya hâkimi görevden alma yetkisi, görevdeki veya emekli olmuş hâkimlerden oluşan, ancak üyeleri arasında, yasama veya yürütme erki mensupları olmamak şartıyla, hâkim olmayan kişileri de içeren bağımsız bir organa (veya hâkimlerin atanmasından sorumlu Yargı Kuruluna) verilmelidir. Hâkimi görevden alma yetkisinin Devlet Başkanı veya yasama organına verildiği hallerde, bu yetki ancak, anılan bağımsız organın bu yöndeki bir tavsiye kararından sonra kullanılmalıdır. Bir hâkim aleyhine yaptırım istemiyle başlatılan işlemlerde, söz konusu işlemlerin gizli veya kamuya açık yürütülmesine bakılmaksızın, verilen nihai karar halka duyurulmalıdır. Şikâyet söz konusu ise, şikâyete ilişkin soruşturmanın sonucu şikâyetçiye bildirilmelidir.

Yargıda Şeffaflığa İlişkin İstanbul Bildirgesinin Etkili Biçimde Uygulanması İçin Tedbirler 

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Kadının Güçlenmesi Prensipleri (Women’s Empowerment Principles–WEPs) 

0
Kadının Güçlenmesi Prensipleri (Women’s Empowerment Principles–WEPs) 

Kadının Güçlenmesi Prensipleri (Women’s Empowerment Principles–WEPs) , kadınların, tüm sektörlerde ve her düzeyde, ekonomik yaşamın içinde yer alabilmeleri için kadınların güçlenmesini hedefleyen girişimdir.

2010 yılında Birleşmiş Milletler Küresel İlkeler Sözleşmesi (UN Global Compact) ve Birleşmiş Milletler Toplumsal Cinsiyet Eşitliği ve Kadının Güçlenmesi Birimi (UN Women) ortaklığında oluşturulan WEPs platformu, özel sektöre; iş yerlerinde, piyasalarda ve toplum genelinde toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanması için dikkate almaları gereken önemli noktaları sunmaktadır.

Şirket politikalarında ve faaliyetlerinde şeffaflığın ve kapsayıcılığın arttırılması için sonuç getirecek teknikleri, araçları ve uygulamaları öngören Kadının Güçlenmesi Prensipleri, uzun soluklu ve çok paydaşlı uluslararası istişare sürecinin sonucunda, işletmelerin mevcut uygulamalarını, performans göstergelerini ve raporlama pratiklerini inceleyip analiz etmelerini sağlayacak bir cinsiyet merceği geliştirilmiştir.

Kadının Güçlenmesi Prensipleri, iş dünyası liderlerinin, toplumsal cinsiyet eşitliğini ilerletecek şirket politikaları oluşturmaya yönelik 7 ilkeye açıkça taahhüt vermelerini istemektedir.

CEO Destek Beyanını imzalayan liderler, Kadının Güçlenmesi Prensipleri’ni, yönetim kurulu odasından işyerlerine ve tedarik zinciri üzerinden topluma varana kadar her noktaya dahil etme ve uygulama konusundaki niyetlerini ortaya koymaktadırlar.

1. Cinsiyet Eşitliği İçin Üst Düzey Kurumsal Liderlik Sağlanması 
2. Tüm Kadın ve Erkeklere İşte Adil Davranılması, İnsan Haklarına ve Ayrım Yapmama İlkesine Saygı Gösterilmesi, Bu İlkelerin Desteklenmesi
 
3. Tüm Kadın ve Erkeklere Sağlık, Güvenlik ve Refah Sağlanması 
4. Kadınların Eğitim, Kurs ve Profesyonel Gelişim İmkanlarıyla Desteklenmesi
5. Kadınları Güçlendiren Girişimci Gelişimi, Tedarik Zinciri ve Pazarlama Yöntemlerinin Uygulanması 
6. Toplumsal İnisiyatifler ve Destekler Aracılığıyla Eşitliğin Teşvik Edilmesi 
7. Cinsiyet Eşitliğinin Sağlanması İçin Gelişimin Ölçülmesi ve Halka Açık Raporlanması
Bu prensipler şirketlere; iş yerinde, piyasada ve toplumda kadınların güçlenmesi konusunda rehberlik sağlayacak basit kural ve öneriler sunmaktadır.
Kadının Güçlenmesi Çalışma Grubu

Kadının Güçlenmesi Çalışma Grubu; Global Compact Türkiye, Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu (UNFPA), Birleşmiş Milletler Toplumsal Cinsiyet Eşitliği ve Kadının Güçlenmesi Birimi (UN Women) desteğiyle 2014 yılında kurulmuştur. Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu’nun (TİSK) koordinasyonunda faaliyet gösteren Grup, Birleşmiş Milletler Küresel İlkeler Sözleşmesi (Global Compact) ve Kadının Güçlenmesi Birimi (UN Women) ortaklığında belirlenen 7 maddeden oluşan Kadının Güçlenmesi Prensipleri’nin (WEPs) ülke çapında yayılımına katkı sağlamayı amaçlamaktadır. Ayrıca şirketlerin bu prensipleri uygulamaya geçirmesi için iyi örneklerin paylaşıldığı bir özel sektör platformu olarak görev yapmaktadır.

Global Compact Türkiye “Kadının Güçlenmesi Çalışma Grubu”

Kadının Güçlenmesi Çalışma Grubu, Global Compact imzacı firmaları ve Türkiye genelinde farklı sektörlerden olmak üzere iş yerlerinde bu prensipleri uygulamayı taahhüt eden 150’den fazla WEPs imzacısı ve toplumsal cinsiyet eşitliği alanında çalışmalar yapan sivil toplum örgütlerinden oluşmaktadır.  Çalışma grubu özel sektör temsilcileri, kamu ve sivil toplum kuruluşları ile koordineli bir şekilde çalışarak, Türkiye’deki toplumsal cinsiyet eşitliği sorunlarına işaret eder, çözüm önerileri geliştirir ve iyi uygulamalarının yayılması için çaba sarf eder.

Stratejik Yaklaşımı

Kadının Güçlenmesi Çalışma Grubu toplumsal cinsiyet eşitliği çalışmaları yapan farklı şirketleri bir araya getirerek fikir alışverişini sağlayan ve şirketlerin çalışmalarına destek veren bir platform olmayı hedeflemektedir. Çalışma grubu, toplumsal cinsiyet eşitliğine ilişkin farkındalık artırmak için ulusal ve uluslararası düzeyde konferans ve seminerler düzenlemektedir. Bu stratejik hedef doğrultusunda Türkiye’deki ilgili kamu, sivil toplum kuruluşları ve özel sektör cinsiyet eşitliği platformları ile sürekli işbirliği içindedir.

Kadının Güçlenmesi Çalışma Grubu, Global Compact Türkiye’nin diğer çalışma gruplarına göre daha farklı bir organizasyon yapısına sahiptir. Grup; teknik komite, WEPs sözcüsü, iletişim ekibi, içerik ekibi ve destek/mentörlük ekiplerinden oluşmaktadır. Teknik komite, grubun karar alıcı mekanizması olmakla beraber ülke genelinde farkındalık çalışmaları yapar. WEPs sözcüsü, WEPs’in bilinirliğini artırmak adına iş dünyasında sözcülük rolünü üstlenmiştir. WEPs İş Dünyası Sözcüsü, SUTEKS Group Yönetim Kurulu Başkanı Nur Ger’dir.  İletişim ekibi, Global Compact Türkiye’nin iletişim stratejisi ile eşgüdümlü olarak iletişim stratejileri oluşturur. İçerik ekibi, toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda içerikler geliştirir. Destek/mentörlük ekibi ise WEPs imzacılarına prensiplerin uygulanması konusunda rehberlik yapar.

Bu çalışma grubuna bağlı çalışmak üzere Bursa’da pilot bir uygulama olarak Bursa Kadının Güçlenmesi Çalışma Platformu adıyla 2016 Kasım ayında bu gruba bağlı olarak çalışacak bir alt platform kurulmuştur. Platformun çalışma ilkeleri ve çalışma şekli ile ilgili stratejiler oluşturulmuştur. Bu doğrultuda pilot olarak Bursa’da uygulanan bu çalışma bir yıl sonra tekrar gözden geçirilecektir.  Sistem başarılı olduğu taktirde diğer illerde de kontrollü bir şekilde hayata geçirilmesi planlanmaktadır.

UN Global Compact’ın 10 İlkesi

UN Global Compact, şirketleri sorumluluk sahibi bir biçimde faaliyet göstermeye ve toplumu desteklemeye teşvik eden bir girişimdir. Bu doğrultuda UN Global Compact, şirketlerin sadece mali kaynaklarına değil, aynı zamanda insanlara, toplumlara ve gezegene değer katmalarını sağlamaya gayret gösterir. UN Global Compact, 145 ülkede 12,000 imzacısı ile dünyanın en geniş gönüllü kurumsal sürdürülebilirlik girişimi niteliğini taşımaktadır.

İnsan Hakları 

     İlke 1: İş dünyası, ilan edilmiş insan haklarını desteklemeli ve haklara saygı duymalı.

     İlke 2: İş dünyası, insan hakları ihlallerinin suç ortağı olmamalı.

Çalışma Standartları 

     İlke 3: İş dünyası, çalışanların sendikalaşma ve toplu müzakere özgürlüğünü desteklemeli.

     İlke 4: Zorla ve zorunlu işçi çalıştırma uygulamasına son verilmeli.

     İlke 5: Her türlü çocuk işçi çalıştırılmasına son verilmeli.

     İlke 6: İşe alım ve işe yerleştirmede ayrımcılığa son verilmeli.

Çevre 

     İlke 7: İş dünyası, çevre sorunlarına karşı ihtiyati yaklaşımları desteklemeli.

     İlke 8: Çevresel sorumluluğu arttıracak her türlü faaliyete ve oluşuma destek vermeli.

     İlke 9: Çevre dostu teknolojilerin gelişmesini ve yaygınlaşmasını desteklemeli.

Yolsuzlukla Mücadele

     İlke 10: İş dünyası, rüşvet ve haraç dahil her türlü yolsuzlukla savaşma

Türkiye’de Kadın Haklarının Serüveni

0
Cumhuriyet Devrimleri

Cinsiyet ayırmaksızın bütün çocuklara eşit miras hakkı tanıyan 7 Cemaziyülevvel 1263/23 Nisan 1847 tarihli İrade-i Seniyye ile babanın arazisinde intikal hakkı kız çocuklara da tanınmış ve bu tarihten itibaren babanın arazisinde erkek ve kız çocukların eşit intikal hakkına sahip oldukları kabul edilmiş,1856 yılında Osmanlı topraklarında kadınların köle ve cariye olarak alınıp satılmaları yasaklanmıştır. 1869’da yayımlanan Maarif-i Umumiye Nizamnamesi’yle kız ve erkek çocuklarına yasal zorunluluk getirilmiş, 1876’da ilan edilen Kanunu Esasi ile kız ve erkekler için ilköğretim zorunlu hale gelmiştir. Tanzimat Fermanı ve Islahat Fermanı‘nın etkisiyle, 871 yılında Hukuk-ı Aile Kararnamesi çıkarıldı ve evlilik sözleşmelerinin resmi memur eşliğinde yapılması zorunlu kılınmış, evlenme yaşı erkeklerde 18, kadınlarda ise 17 olarak belirlenerek zorla evlendirmelerin geçersiz sayılası kabul edilmiştir. Kadınlar ilk olarak ‘ücretli işçi’ statüsüyle 1897 yılında çalışma hayatına girmişler 1913 yılında ise devlet memuru olarak çalışmaya başlamışlardır. 

Kadınların belediye seçimlerinde seçme ve aday olma hakkı 1930 yılında yapılan ve 1580 Sayılı Belediye Kanununun 59. maddesine göre çıkarılan Belediye meclislerinin çalışma usulüne dair talimatname sonucunda kullanmaya başladılar. Kadınlar siyasal haklarını ilk kez 1930 yılındaki Belediye seçimlerinde kullandılar. 5 Aralık 1934 yılında 1924 Anayasasında ve Seçim Kanununda yapılan yasa değişikliği ile kadınların ilk kez oy kullanmasının ve aday olabilmesinin önü açılmış, yürürlüğe giren son yasayla Teşkilat-ı Esasiye Kanununun 10 ve 11. maddeleri değiştirilerek  kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanınmıştır. Türkiye, Fransa’dan Fransa ve İtalya’dan 11, Romanya’dan 12, Bulgaristan’dan 13, Belçika’dan 14, İsviçre’den ise 36 yıl önce kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanımıştı. Türkiye’de kadınların katıldığı ilk genel seçimleri, 8 Şubat 1935 yılında yapılan TBMM 5. dönem seçimleridir. Bu seçimlerde 17 kadın milletvekili TBMM’ye giriştir.

Cumhuriyet İnkılaplarının en önemlilerinden olan ve 1926 yılında kabul edilen Medeni Kanun sonucunda, birden fazla kadınla evlenme kaldırılmış, evlenme akdinin, iki ergin şahit huzurunda, resmi nikah memuru önünde yapılması esası kabul edilmiş, resmi olmayan nikah geçersiz sayılmış, evlenmede kadın ve erkek için yaş sınırı getirilerek çok küçük yaşta evlenmeler kaldırılmıştır. Velilerin kızları adına evlenme akdi düzenlemeleri yasaklanmış, temsilci yoluyla evlenme kaldırılmıştır. Şeriata göre boşanma yetkisi kocaya tanınmışken ve koca boşanma kararını eşine bir vekil aracılığı ile de bildirebilirken tek taraflı boşanma kaldırılmış ve vekil ile bildirme de yasaklanmıştır. Boşanma konusunda erkeğe tanınan haklar aynen kadına da tanınmış, keyfilik kaldırılmış, boşanma halinde, kadının ve çocuğun haklarını güvence altına alacak hükümler getirilmiş, evli kadının ekonomik haklarını daha iyi koruyan esaslar kabul edilmiştir. Miras hukukunda cinsiyet ayrımı kaldırılarak kadın ve erkek arasında eşitlik sağlanmıştır.

1966 yılında, kadın ve erkek işçiler arasında ücret eşitliğini sağlayan ILO sözleşmesi TBMM tarafından onaylanmıştır. 1990 yılında kadınların çalışmasını kocalarının iznine bağlayan Medeni Kanun’un 159. maddesi Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmiştir. 1997 yılında, kadının evlendikten sonra kendi soy adını da kullanabilmesi için Medeni Kanun’un 153. maddesinde değişik yapılmıştır. Yeni Türk Ceza Kanunu ile modern hukuk ile paralel düzenlemeler getirilmiştir. 

5 Aralık günü Kadın Hakları Günü olarak kutlanmaktadır.

Türkiye’de Kadın Haklarının Serüveni: Geriye gidiş olur mu?

0
Türkiye’de Kadın Haklarının Serüveni: Geriye gidiş olur mu?

Türkiye’de Kadın Haklarının Serüveni: Geriye gidiş olur mu? isimli makale İbrahim Aycan tarafından kaleme alınmış, ilk olarak Toplumcu Düşünce Dergisi internet sitesinde yayınlanmıştır. Toplumcu Düşünce Dergisi, “Dönüşümcü Siyasete Çağrı” mottosu ile yayınlanmaktadır. 

Nüfus sayımlarında kadınların hayvanlar ve eşyalarla birlikte sayıldığı dönemden bu güne sadece 100 yıl geçti.

5 Aralık 1934 tarihinde Türkiye’de kadınlar ilk defa seçme ve seçilme hakkını ellerine aldılar ve insan muamelesi görmeye başladılar. Kadınların kocalarından izinsiz çalışabilmeleri ise henüz 30 yıl önce mahkeme kararıyla mümkün olabildi. Cumhuriyetin değerini o yüzden kadınlar daha iyi bilir.

Bugün dünyanın birçok bölgesinde ırkçılık, kadın düşmanlığı, zayıf olanlara karşı orantısız güç kullanımı, sayıları hızla artan mültecilerin kronik sorunları, insan doğasına ve gelişimine aykırı toplumsal cinsiyet eşitsizlikleri ve irtica olarak tanımlanabilecek cehalet örnekleri insanlığın ortak müktesebatı ortada olmasına rağmen azalmıyor ve hatta artıyor. Ülkemizde ise kadın sorunu bütün sorunlardan bağımsız ve derin bir konu olarak her alanda karşımıza çıkmaya devam ediyor. Sosyal ilişkilerden cinsel ilişkilere, mülkiyet ilişkilerinden siyaset sahnesine, sınıf kavgasındaki rol dağılımından istihdam olanaklarına kadar her alanda hissedilen bu sorun kadının sosyal yaşamda görünür kılınması ve hizmet sektöründe belli bir istihdamın kadınlara ayrılması ile çözülmüş addediliyor. Oysaki kadın sorunu krize dönüşmüş tüm sosyo-ekonomik meseleleri içinden çıkılmaz bir hale getiren ana faktördür. Son yıllarda siyaset alanındaki oy dağılımında kadınların “sonuç belirleyici” olarak tanımlanması, çekilmez hale gelen sorunların dışa vurumu mahiyetindedir.

Kadını Yok Sayan Toplumlar Geri Kalmıştır

Kadınları erkeklerden farklı bir tür gibi gören toplumların patolojik hastalığı medeni dünya ile aralarında derin bir uçurum yaratıyor. Kadının ekonomiye, iş gücüne, kültüre, sanata, edebiyata ve sosyal hayata katılmadığı toplumların potansiyel gücünün en az yarısını yitirdiğini kabul etmek gerekir. İster Medeniyetler İttifakı densin, ister Medeniyetler Çatışması Teorisine inanılsın, kadınların topluma katkısının olmadığı ülkelerin dünya ölçeğinde bir varlık gösterebilmesi neredeyse imkânsızdır. İster güç odaklı çatışmacı bir ülke olsun ister dünya medeniyetine katkı vermek isteyen medeni bir ülke olmak amaçlansın kadınlarını ikinci sınıf insan kabul eden ülkeler “gelişmemiş” kategorisinde kalmaya mahkûmdur. Ortaçağ Hristiyanlığının yarattığı tahribatın güncel versiyonunu ne yazık ki Ortadoğu toplumlarında görmeye devam ediyoruz. İnsanlık, ortak hafızadan dersler çıkaramadan çağları devirerek yoluna devam ediyor ve birçok toplumun tekâmülü sonraki yüzyıllara ertelenmek zorunda kalıyor.

Geleneksel ataerkil düşünce sistemi ve bazı toplumların zihin altına kazınan dinsel yobazlık sonucunda kadınların ikinci bir tür olduğuna olan inanç büyük bir geri kalmışlığı da beraberinde getiriyor. Kadınların sosyal hayattan ve iş yaşamından dışlanması ya da yeterince yer alamaması sonucunda medeniyet tasavvuru içinden çıkılmaz bir kısırdöngü içinde debelenip duruyor. İstatistikler, 1gelişmiş” olarak tanımlanan ülkelerde % 85’lere varan kadınların iş yaşamına katılım oranının, Pakistan’dan Fas’a uzanan coğrafyada ve nüfusun çoğunluğu Müslüman olan ülkelerde % 15-30 aralığında olduğunu söylüyor. İslam dünyası olarak nitelenen ülkeler arasında zikredilen Türkiye’de bu oran % 33’ün üstüne çıkamasa bile nispeten yüksek olmasının en önemli sebebi Cumhuriyet Devrimleri ile getirilen çağdaş düzendir. Bu oranın yeteri kadar yükselememesi ise aydınlanma felsefesinin toplum tarafından içselleştirilmemesi, kimi zaman reddedilmesi ve toplumun belleğinde yer etmiş arkaik kültürün kendini her alanda hissettirecek kadar güçlü bir direnişte olmasıdır.

Kadın Haklarının Türkiye’deki Tarihçesi

Türkiye’de kadın hakları mücadelesi Cumhuriyet ile başlamadı şüphesiz. Antik Yunan döneminde, kadınların yurttaş sayılmadığı zamanlarda, soylu sınıflarda görülen kadın aydınlanması, Osmanlı Sarayında ve elit zümrelerde de gelişti. Tıpkı Avrupa Ortaçağında kadınların eğitim alması hor görülürken kendi kızlarına evlerinde eğitim veren aileler gibi. Osmanlının son döneminde olan da buydu.

Kadınlar, sadece temel eğitim veren ve daha çok camilerin yanında açılan Sıbyan Mekteplerine gidebiliyorken hem daha fazla bir eğitime hem ihtiyaç bulunmuyordu hem de bu yönde talep yoktu. (1) Üstelik Sıbyan mekteplerinin öğretmenleri de cami imam ve müezzinleri, biraz okuryazar olan, orta yaşlı ve ağırbaşlı kişiler ile bazı hafız ve okumuş kadınlar idi. Zira gerek yönetici sınıflarda, gerek işgücünde ve gerekse sosyal yaşamda kadınların var olabileceği alanlar fevkalade kısıtlı idi. Yönetici ve aydın kesimin kızları, tıpkı Avrupa Ortaçağında ve Antik Yunan’da olduğu gibi ailelerinin nüfuzu sayesinde özel eğitim alabiliyor, bu eğitimi özel yaşamında kaliteyi artırmakta kullanabiliyordu. Bu yüzden, elit zümrelerde başlayan aydınlanmanın halka yayılması uzun zaman aldı. Bir yandan elitist aydınlanma devam ederken bir yandan da kadınların eşyalar ve hayvanlarla birlikte nüfus sayımına tabi tutulmasının ardında elbette mülkiyetin kadınlar ve erkekler arasındaki tanzim sistemi ve askeri bir mantık bulunuyordu.

Dinsel dogmalar ve töre ile gelişen teamül ve ferman hukuku hem kadını yaşamın bütün alanlarından dışladı hem de bilimin ve düşünce özgürlüğünün gelişimini geciktirdi. 600 yıl süren bir imparatorluktan günümüze ulaşan bilimsel eser sayısının azlığı, kadın düşünür ve aydınlardan ise tazimattan sonra bahsedilebilmesi toplumun gelişiminde yüzlerce yılın heba edildiğini ortaya koymaktadır.

Osmanlı döneminde kadının topluma ve üretime katkısının olmayışının bugüne olan etkisini bilim insanlarının mutlaka araştırması gerekmektedir.

Bugün, dinci retoriğin göklere çıkardığı kimi padişahların ve kızlarının Avrupa’nın en önemli sanatkarlarından özel dersler alması, onlarla iletişimde olması, sanatı, bilimi ve dünya literatürünü takip ederek çağına adapte olması bizleri şaşırtmamalıdır. Müspet bilimlerin ve matbaanın yasaklandığı bir saraydan aydınlanmaya giden yolculuk uzun sürse de Cumhuriyet öncesi modernleşme hareketlerinin önemi unutulmamalıdır. (2)

Türkiye aydınlanmasında Lozan’dan itibaren “azınlık” olarak tanımlanan ancak ticaretin, yayıncılığın ve entelektüel sermayenin dinamosu olan Ermeniler, Rumlar ve Yahudilerin katkıları da göz ardı edilemez. Çoğu hukukçunun bilmemesine karşın, ilk Resmi Gazeteyi 1831 yılında Takvim-i Vekayi adıyla padişah namına hazırlayan ve yayınlayan kişinin Fransız kökenli bir gazeteci olması nasıl unutulabilir? (3) Üstelik gazeteyi yayınlayan Alexandre Blacque’in oğlu Edouard Blacque Osmanlı Devletini ABD Büyükelçisi olarak temsil etmişti. İstanbul Barosu’nun ilk avukatlarına baktığımızda da aynı şeyi görebiliriz.  Kadın haklarının gelişimi de aynı minvalde olmuştur.

Kadın Haklarında Tarihsel Kronoloji

Cinsiyet ayırmaksızın bütün çocuklara eşit miras hakkı tanıyan İrade-i Seniyye, Padişah emri ile 23 Nisan 1847 tarihinde ilan edildi. Bu belge ile babanın arazisinde mirasın intikal hakkı kız çocuklarına da tanınmıştı. Şeriat hukukundan kopma anlamına gelen bu uygulama hukuk alanında yaygınlaşmamasına rağmen sosyolojik anlamda devrim niteliğindedir. Zira kadının sosyal yaşamdaki diğer hakları mülkiyet hakkının hukuk alanında tanınmasının ardından gelmeye başlamıştır.  Kadına karşı mülkiyetin intikali yerel örf ve uygulamalarda hala sıkıntılar barındıran bir alan olmaya devam etmekte, erkek çocuklarının mirastan daha fazla pay alması gerektiği yönündeki bağnaz düşünce yer yer kendine yer bulabilmektedir.

Cumhuriyet döneminin yerel ölçekte trajikomik olaylarından biri olarak anlatılan “Akdeniz bölgesinde sahile yakın verimsiz arazilerin kız çocuklarına, iç kısımlardaki verimli arazilerin de erkek çocuklarına verilmesinden sonra bölgenin turizme açılmasının akabinde kız çocuklarının tesadüfen zengin olduğu”hikâyesi bu topraklarda kadın sorununun köklü şekilde devam ettiğine dair önemli bir anekdottur. Hukuk reformuna, Medeni Kanuna ve bir üst kavram olarak kadın erkek eşitliğinin kabulüne rağmen sosyolojik gerçekliklerin diğer bölgelerdeki uygulamalara tesiri araştırmaya değer bir konu olmaya devam etmektedir. (4)

1856 yılında ise Osmanlı topraklarında kadınların köle ve cariye olarak alınıp satılmaları yasaklanmış, insan onuruna aykırı yüzlerce yıllık uygulama resmi olarak sona erdirilmiştir.  Kadınların mal gibi alınıp satılmasını önleyen gecikmiş bir kanun 600 yıllık bir devletin yıkılmasından ancak yarım asır önce çıkarılabilmiştir. Osmanlı bakiyesi olarak tanımlayabileceğimiz Suudi Arabistan ve Yemen’de, Birleşik Krallığın baskısı neticesinde kölelik anca 1962 yılında kaldırılabilmiş, Umman’da 1970 yılında, Moritanya’da ise kölelik 1981 yılında kaldırılabilmiştir.

Günümüzde Müslüman nüfusun çoğunlukta olduğu Çad, Moritanya, Nijer, Mali ve Sudan gibi ülkelerde köleliğin yaygın olduğu düşünülmektedir.(5)  21. Yüzyılda ise Irak ve Suriye’de kadınların köle olarak satıldığı pazarların kurulması insanlık adına yüz kızartıcı bir durum olmuştur. (6)  Klasik kölelik dışında kölelik benzeri uygulamalar ise birçok geri kalmış ülkede elbette devam etti ve günümüze geldiğimizde “modern kölelik” kavramı literatüre girmiş bulunuyor. Öte yandan, yukarıda bahsedilen ülkelerdeki gerici uygulama ve kadın düşmanı jargonun ülkemizde azınlıkta kalan temsilcileri fırsat buldukça kafalarını kumdan çıkarmakta ve kadınları ikinci sınıf varlıklar olarak tanımlamaya devam etmektedir.

1869’da ise Maarif-i Umumiye Nizamnamesi(7) yayımlanarak kız ve erkek çocukların eğitim alması yolunda ilk adım atılmış, 1876’da ilan edilen ve ilk Anayasa olarak kabul edilen ancak fiilen uygulanamayan Kanunu Esasi ile kız ve erkekler için ilköğretim zorunlu hale gelmiştir. (8)

Tanzimat’la birlikte, Fransa’nın 1867 tarihli Duruy Kanunundan yararlanılarak hazırlanan Maarif-i Umumiye Nizamnâmesi ile kızlar için öğretmen okulu açılması ve rüşdiye sayısının artırılması kararlaştırılmış, ayrıca kadın sağlığı için ebe mektebi açılmıştır. Fransa Eğitim Bakanı Victor Duruy’e Osmanlı eğitim kurumlarının sistemleştirilmesi için bir proje hazırlattırılmış, bu çerçevede 1868 yılında Galatasaray Lisesi kurulmuş ve benzeri okullar kurulmuş, aydın kesimin yetişmesinin önü açılmıştır. (9)

Osmanlı döneminde kadınlar ‘ücretli işçi’ statüsüyle ilk defa 1897 yılında çalışma hayatına katılmaya başlamışlardır. Aradan geçen 100 yıldan fazla bir süreye ve son 30-40 yıldaki hızlı kentleşmeye rağmen 2020 yılı itibari ile kadınların çalışma yaşamındaki işgücüne katılma oranı TÜİK verilerine göre % 26,3’ü geçememiştir. Kadın işsizlik oranının tam olarak tespit edilemediği düşünülmektedir. Özellikle kent nüfusunun artması ile kadınların modernleşeceği ve sosyal hayata daha fazla katılabileceği varsayımının geçersiz kalması daha derin dinsel, kültürel, sosyo-ekonomik ve eğitimle ilgili problemlerin varlığını göstermektedir. Aynı istatistiklere göre erkeklerin işgücüne katılım oranının % 58,9 olması ve erkeklerin kadınlara göre %31,4 daha fazla gelir elde ediyor olması kadın hakları alanında Türkiye’nin henüz yolun yarısında bile olmadığını, nüfusun yarısını oluşturan kadınların ülkeye katkısının oldukça düşün olduğunu göstermektedir.(10)

Tanzimat Fermanı ve Islahat Fermanı’nın etkisiyle, 1871 yılında Hukuk-ı Aile Kararnamesi çıkarılmış ve evlilik sözleşmelerinin resmi memur eşliğinde yapılması zorunlu hale getirilmiş, evlenme yaşı erkeklerde 18, kadınlarda ise 17 olarak belirlenerek zorla evlendirmelerin geçersiz sayılası kabul edilmişti. (11) Medeni kanunun 1926 yılında temel prensip haline getirdiği bu yasal mecburiyetin halen toplumda karşılığının olmadığı ve küçük yaşta evlendirmelerin yaygın olduğu bilinmektedir. Resmi kayıtlara göre 2019 yılında erken yaşta evlendirilme sayısı 17 bin 47 olarak açıklanmıştır. Türkiye’de son 18 yılda 542 bin 821 çocuğun evlendirilerek ya da evlilik dışı ilişki yoluyla anne olduğu açıklanmıştır.(12)  Bu konuda istatistiklere yansımayan veriler hesaba katıldığında toplumun içler acısı bir halde olduğu düşünmekten başka çare bulunmamaktadır.

Kanunu Esasi’nin hükümleri 1908 yılında kabul edilen 2. Meşrutiyete kadar uygulanamamıştır. Bu eğitim zorunluluğunun 20-30 yıl öncesine kadar Cumhuriyet Döneminde bile tam olarak uygulanmadığını hepimiz biliyoruz. Aynı kanuna göre Saltanat ve Hilafet Osmanoğulları’nın en büyük erkek evladına aittir ve kız çocuklarının iktidar alanında bir etkisi ve yetkisi bulunmamaktadır.

Uygulamada ve sosyal hayatta yer bulamayan önceki kanunlardan sonra 1913 yılında Tedrisat-ı İptidaiye Kanunu Muvakkati (İlköğretim Geçici Kanunu) kabul edildi ve ilköğretim zorunlu ve ücretsiz yapıldı. Meşrutiyet Hareketi, kadınların sosyal hayatın her alanında bulunmasını öngörmesine rağmen yine de kadınlar için eğitim veren kurumlar hem sayıca az hem de kalite bakımından düşük olmuştur.(13)  Kız ve erkek çocuklarının birlikte okuması ise zaten o dönemde sadece bir hayal olabilirdi.

1924 Anayasası’nın 87. Maddesi 1913 tarihli kanunun hükmünü korumuş “Kadın, erkek bütün Türkler ilköğretimden geçmek ödevindedirler. İlköğretim Devlet okullarında parasızdır” hükmüne yer verilmiştir.

Önceki dönemlerde açılan ebe okulları sayesinde yetişen kadın hemşireler Balkan savaşında hastanelerde çalışmaya başlamışlardır ve bu sebeble1912 yılı Türkiye’de ülkemizde hemşirelik mesleğinin başlangıcı kabul edilmektedir.

Kadınların devlet memuru olabilmesi ise ilk kez Meşrutiyet sonrası 1913 yılında mümkün olabilmişti.

Cumhuriyet İnkılaplarının en önemlilerinden olan ve 1926 yılında kabul edilen 743 Sayılı Medeni Kanun(14) sonucunda, birden fazla kadınla evlenme kaldırılmış, evlenme akdinin, iki ergin şahit huzurunda, resmi nikâh memuru önünde yapılması esası kabul edilmiş, resmi olmayan nikâh geçersiz sayılmış, evlenmede kadın ve erkek için yaş sınırı getirilerek çok küçük yaşta evlenmeler kaldırılmıştır. Velilerin kızları adına evlenme akdi düzenlemeleri yasaklanmış, temsilci yoluyla evlenme kaldırılmıştır. Şeriata göre boşanma yetkisi kocaya tanınmışken ve koca boşanma kararını eşine bir vekil aracılığı ile de bildirebilirken tek taraflı boşanma kaldırılmış ve vekil ile bildirme de yasaklanmıştır. Boşanma konusunda erkeğe tanınan haklar aynen kadına da tanınmış, keyfilik kaldırılmış, boşanma halinde, kadının ve çocuğun haklarını güvence altına alacak hükümler getirilmiş, evli kadının ekonomik haklarını daha iyi koruyan esaslar kabul edilmiştir. Miras hukukunda cinsiyet ayrımı kaldırılarak kanun önünde kadın ve erkek eşitliği tam olarak sağlanmıştır.

1966 yılında, kadın ve erkek işçiler arasında ücret eşitliğini sağlayan Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) sözleşmesi TBMM tarafından onaylanmıştır. (15-100 No’lu Eşit Ücret Sözleşmesi)

Türkiye, 1985 yılında Birleşmiş Milletler Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesini (CEDAW) (16) onaylamış, sözleşme hükümlerini iç hukukunda uygulayacağını taahhüt etmiştir. CEDAW, Birleşmiş Milletlerin sekiz temel sözleşmesinden biri olarak kabul edilmekte, kadın erkek eşitliğini Anayasa ve yasalarla tanımayı öngörmektedir. Kadınlara karşı her türlü ayırım yasaklanmış, bu ayrımı körükleyen mevzuatın değiştirilmesi, kadınların erkeklerle mahkeme ve devlet kurumlarında sağlanması, kamu kurumlarının tüm davranışlarının bu temelde şekillenmesi ve uygun önlemlerin alınması öngörülmüş ayrıca kadınlara karşı ayırımcılık içeren ceza hukuku hükümlerinin yürürlükten kaldırılması taahhüt edilmiştir. Sözleşmenin onaylanmasının ardından kademeli şekilde mevzuat değişikliklerinin yapıldığı sonraki yıllarda görülmektedir.

Hatice Albayrak’ın İzmir 4. Sulh Hukuk Mahkemesinde açmış olduğu davada Eski Medeni Kanunun 159. maddesi konusunda tartışmalar olması üzerine mahkeme kanun hükmünün anayasaya aykırılığı yönünden Anayasa Mahkemesine başvurmuş ve bu hüküm iptal edilmiştir. Albayrak, kocasının izni olmadan çalışan ilk kadın olarak tarihe geçmiş, avukatlığını Avukat Senih Özay yapmış, verilen karar kadın hakları alanında dönüm noktalarından biri olmuştur.

1990 yılında kadınların çalışmasını kocalarının iznine bağlayan Medeni Kanun’un 159. maddesi Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmiştir. (17)  Mahkeme, “Kadınla erkeğin eşitliği, iki cins arasındaki eşitsizliği yaratan değer yargılarının değiştirilmesini gerektirir. Çağlar boyu toplumların büyük kesiminde erkeğin kadına üstünlüğü yerleşik bir değer yargısı durumuna getirilmiş ve bu yargının temelinde, kadının âciz, erkek tarafından korunmaya muhtaç bir varlık (inbeccillitassexus) olduğu varsayımı yer almıştır.” diyerek  çağdaş bir toplum inşasını amaçlayan Medeni Kanunda böyle bir hükmün yer almasının artık uygun düşmediğini açıklamıştır. Kanunun yapıldığı 1926 yılı koşullarında kadınların çalışmasını onaylamayan bir toplumsal dinamiğin ve dinin etkisinin Medeni Kanuna dahi yansıdığını ve toplumsal değişimin 2000’li yıllara doğru bu durumu değiştirdiğini söylemek yanlış olmayacaktır.

Yine 1997 yılında, kadının evlendikten sonra kendi soyadını da kullanabilmesi için Medeni Kanun’un 153. maddesinde değişik yapılmış; kadın ile erkek arasında bu bakımdan da eşitlik sağlanmaya çalışılmıştır.

Eğitim alanındaki son gelişme ise 28 Şubat Süreci olarak bilinen dönemde, 1997 yılında hayata geçirilen 8 yıllık kesintisiz eğitim  şartı din ve türban üzerinden yoğun şekilde tartışılmasına rağmen onun devamı niteliğinde olan ve daha ileri düzenlemeler getiren 4+4+4 sistemi 2012 yılında yaşama geçirilmiş, kadın-erkek ayrımı olmaksızın 12 yıllık eğitim zorunlu hale getirilmiştir.

2001 yılında eski Medeni Kanunun kaldırılarak yeni Medeni Kanunun kabul edilmesiyle önemi bir zihniyet devrimi daha gerçekleştirilmiş, çağa uygun düzenlemeler daha sistematik halde düzenlenmiştir.  Evlilik birliğini kocanın temsil ettiğini açıkça yazan eski kanun hükmü yerine eşlerin evlilik birliğini birlikte yönetecekleri ve birlikte temsil edecekleri anlayışı getirilmiştir. “Ailenin ortak mutluluğu için “karıyı” gücü yettiği kadar kocanın muavin ve müşaviri saymış ve evin bakımından kadını sorumlu tutmuş” olan eski kanun anlayışı değişmiş,(18) mal rejimi yeniden düzenlenmiş ve edinilmiş mallara katılma rejimine geçilmiş, boşanmış kadının, velayeti kendisine verilmiş çocuğuna kendi soyadını verebilmesine imkan tanınmış, ortak konutu eşlerin birlikte seçmeleri ve aile konutu üzerindeki tasarruflarına sınırlama imkanı getirilmiştir.

Yeni Medeni Kanundan hemen sonra 2004 yılında düzenlenen Yeni Türk Ceza Kanunu ile uluslararası sözleşmeler ve Yeni Medeni Kanuna paralel düzenlemeler öngörülmüş, modern hukuk ile paralel düzenlemeler getirilmiş, zina suç olmaktan çıkarılmış,  cinsel suçlar bakımından kadınların evli olup olmaması yönündeki yorum farkları giderilmiş, cinsel özgürlüğe karşı suçlarda kadın erkek ayrımı ve ırz kavramı kaldırılmış, töre, kan davası ve namus cinayeti tarzındaki suçlara ilişkin suçlar suçun nitelikli hali olarak kabul edilmiş, yasa dili bakımından ise erkek egemen dil terk edilmiştir.(19)

Kadınların Seçme ve Seçilme Hakkını Elde Etmesi

Osmanlı’nın son dönemlerinde hızlanan kadın hareketi ve devlet tarafından tanınan kadın haklarının gelişimi cumhuriyet devrinde daha sistematik, kurumsal ve hukuksal bir yapıya bürünmüştür. Medeni Kanun ile en temel hak olan mülkiyet hakkının tanınmasından sonra Türkiye’de kadınlar, belediye seçimlerinde seçme ve aday olma hakkını 1930 yılında yapılan ve 1580 Sayılı Belediye Kanununun 59. maddesine göre çıkarılan Belediye Meclislerinin çalışma usulüne dair talimatname sonucunda kullanmaya başlamışlardır. Kadınlar siyasal haklarını ilk kez 1930 yılındaki kullanmışlar ve özellikle İzmir ve İstanbul seçimlerinde kadın adaylar da yarışmıştır. (20)

Artvin ili Yusufeli ilçesine bağlı Kılıçkaya beldesinde belediye başkanı seçilen Sadiye Hanım; Türkiye’nin ilk Kadın Belde Belediye Başkanı olmuş ve bu görevi iki yıl yürütmüştür.

Türkiye’nin ilk kadın il belediye başkanı ise çok partili siyasal hayata geçildikten sonra; 1950 yılında yapılan yerel seçimlerde Mersin Belediye Başkanlığına seçilen Müfide İlhan olmuştur.

Köy Kanunu’nun 20. Maddesinin değiştirilmesine dair 26 Ekim 1933 tarihli ve 2329 sayılı kanun ile kadınların köy muhtarlığına ve ihtiyat heyetlerine seçilme hakkı tanınmış, Aydın’ın Çine ilçesine bağlı Demirdere köyünde Gül Esin, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk kadın muhtarı olmuştur. (21)

Nihayet Türkiye Cumhuriyetinde 5 Aralık 1934 yılında 1924 Anayasasında ve Seçim Kanununda değişiklik yapılmış ve kadınların ilk kez oy kullanmasının ve aday olabilmesi yasal teminat altına alınmıştır. Dünya Kadın Hakları Günü olarak da kutlanmakta olan 5 Aralık tarihinde çıkan bu kanun değişikliği ilekadınlara seçme ve seçilme hakkı Türkiye’de tam anlamıyla tanınmıştır.  Türkiye, Fransa; İtalya, Romanya, Bulgaristan, Belçika ve İsviçre’den önce kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanımış bir ülke olmuştur. Bu yasa değişikliğinden sonra kadınlar ilk genel seçimlere 8 Şubat 1935 tarihinde yapılan TBMM 5. dönem seçimlerine katılmışlar ve bu seçimlerde 17 kadın milletvekili TBMM’ye girmiştir.

Türk tarihinde bu güne kadar hiçbir kadın Cumhurbaşkanı ya da devlet başkanı olamamıştır. Cumhuriyet tarihinde hiçbir kadın TBMM Başkanı da seçilememiştir. İlk kadın bakan 1971 yılında Türkân Akyol, ilk kadın büyükelçi 1982 yılında Filiz Dinçmen olmuştur. Tansu Çiller, Türkiye’nin ilk ve tek kadın başbakanı olarak görev yapmıştır. 2018 yılında yapılan Milletvekili Seçimlerine göre meclisteki sandalyelerin sadece %17,3’ü kadınlardan oluşmaktadır. Siyasi partiler nüfusa oranlar kadın kotası koymamakta, kadınların ezici çoğunluğu parlamentoda temsil edilememektedir.

İlk kadın avukat 1925 yılında Süreyya Ağaoğlu(22), ilk kadın opera sanatçısı 1934 yılında Semiha Berksoy, ilk kadın emniyet müdürü 1953 yılında Feriha Sanerk, ilk kadın vali 1991 yılında Lale Aytaman, ilk kadın Danıştay Başkanı 1994 yılında Füruzan İkincioğulları olmuş, ilk kadın hukuk fakültesi dekanı olan Prof. Dr. Aysel Çelikel (23) ise aynı zamanda 2002 yılında ilk kadın adalet bakanı olarak görev almıştır. Türkiye’nin kadın hakları alanında ilk akademik çalışma yapan uzmanı ise Avukat Nazan Moroğlu’dur.(24)

Bir kadının Anayasa Mahkemesi Başkanı olması 2005 yılında gerçekleşmiş, Tülay Tuğcu Mahkemenin başkanı olmuştur. (25)  Yine, Ayşe Işıl Karakaş, 2008 yılında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde yargıç olmuş; onun görevinin sona ermesinden sonra da yine bir kadın aynı göreve seçilmiştir. Saadet Yüksel, uzun tartışmaların ardından 2019 yılında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine yargıç olarak seçilmiştir. En üst düzeydeki bu seçimlerin tabandan güçlü şekilde gelmekte olan kadın hareketini sembolik olarak temsil ettiğini düşünmek yanıltıcı olmayacaktır.

İstanbul Sözleşmesinin Kadın Hakları tarihindeki yeri: Geriye dönüş olur mu?

Kadın hakları alanında zirve noktası ile İstanbul Sözleşmesinin imzalanması olmuştur. Türkiye’nin Avrupa Konseyi Başkanlığını yürüttüğü dönemde ve Avrupa Parlamentosu Başkanı da bir Türk iken düzenlenen bu sözleşme tarihsel bir öneme sahiptir. Evrensel öneme sahip sözleşme, Türkiye’deki kadın hakları serüveninde çağdaş dünya ile eşgüdümü sağlaması ve özgür dünya kadınları ile Türk kadınını eşitlemesi bakımından tarihi bir dönüm noktası olmuştur. Türkiye, “dinci” olarak tanımlanan bir yönetim altındayken sözleşmenin hazırlanmasında aktif rol alması tarihsel birikimin inkâr edilemezliğini ve kadınların toplumda elde ettiği gücün geldiği seviyeyi göstermektedir.

Çağdışı Dünyanın temsilcilerinden olan Suudi Arabistan’da kadınların ilk kez 2015 yılındaki yerel seçimlerde oy kullanabildiklerini düşündüğümüzde Türkiye’de tarihsel bir dinamiğe sahip olan kadın haklarının geriye gidemeyeceğini varsaymak akla daha yakın durmaktadır. En başta laikliğin ve Cumhuriyet Devrimlerinin tadını alan kadınların buna izin vermeyecekleri öngörülebilir bir durumdur.

Bugün kamu kurumlarında ve özel sektörde kadınların yoğun şekilde çalışmasına rağmen üst kademelere çıktıkça kadın sayısında gözle görülür bir düşüş izlenmektedir. Örneğin kadın akademisyen sayısı oldukça fazla olmasına rağmen kadın rektör sayısı çok azdır. Benzer durumlar başka sektörlerde de yaşanmaktadır. Bu durum kendi içince bir çelişki barındırmakla birlikte zamanla dengenin yerini bulabileceğini düşünebiliriz.

Bugün kadınların çalışmasını dine aykırı bulan yobaz tarikat şeyhleri bile kendi kızlarının iş hayatındaki kariyerlerinin önünde duramıyor ve çaresizce sızlanıyorlar. Kadınlar çalıştıkça, ürettikçe kendilerini normal bir insan gibi görmeyen erkekler tarafından zorunlu olarak kabullenilmekte ve hatta saygı görmektedir. Bayatlamış siyasal argümanlar ile kadın haklarını geriye götürmenin imkânsızlığını laiklik karşıtı güruh da yaşayarak görmektedir.

Yaklaşık 150 yılı bulan Türk modernleşmesi ve kadın hakları mücadelesi; artık sosyal sınıfların bütün katmanlarında yer alan kadınlar sayesinde geri dönülmez bir noktaya gelmiştir. Kadın haklarını “Kadınların sizin üzerinizdeki hakları geleneklere uygun biçimde yiyecek ve giyeceklerini sağlamanızdır.”(26)şeklinde özetlenen alana hapsetme ve elde edilmiş kazanımları geriye götürme çabalarını günümüz kadınları reddetmektedir. Bu bağlamda İstanbul Sözleşmesi hem vazgeçilmez bir medeniyet çıtası hem de bütün çağdaş kazanımların sembolü haline gelmiş bulunuyor.

İbrahim Aycan, Hukukçu

NOTLAR:

  1. Osmanlı’da ilköğretim Sıbyan Mektepleri ve Öğretimin örgütlenmesi
  2. Müspet bilimlerin ve matbaanın yasaklanması
  3. İlk Resmi Gazeteyi 1831 yılında Takvim-i Vekayi adıyla padişah namına Alexandre Blacque tarafından hazırlanması
  4. Hadigari Cumhur filmi, sahil beldelerinde yaşanan miras kavgalarına trajik bir dille ışık tutuyor: “Verimli araziler mal bölünmesin diye erkeklere, sahil kenarındaki bataklık ve kumluk araziler ise kız çocuklarına verilirmiş.”
  5. İslam’da Kölelik(Vikipedia) ve Köle (İslam Ansiklopedisi) İslâm hukukunda köle mülkiyete, hukukî işlemlere konu olması bakımından “eşya” (mütekavvim mal) olarak kabul edilmişse de hukukun diğer dalları bakımından köle eşya değil “şahıs”tır. Fakat bazı noktalarda tam, bazılarında sınırlı ehliyetli, bazı bakımlardan da ehliyetsiz, her hâlükârda hür kimselerden farklı bir statüde kendine özgü (suigeneris) hukukî bir varlıktır. 
  6. Türk Tabipler Birliği: Ortadoğu’da Savaşı ve Kadın Kırımını Durduralım!
  7. Maarif-i Umumiye Nizamnamesi ve Türk eğitim tarihindeki yeri
  8. 1876’da ilan edilen ve ilk Anayasa olarak kabul edilen Kanunu Esasi
  9. https://islamansiklopedisi.org.tr/fransa
  10. Türkiye’de Çalışma Hayatında Yaşanan Cinsiyet Eşitsizliği
  11. Hukuk-ı Aile Kararnamesi
  12. Türkiye’de son 18 yılda 542 bin 821 çocuğun evlendirilerek ya da evlilik dışı ilişki yoluyla anne olduğu açıklandı
  13. Türkiye’de Kadın Hareketinin Tarihi 
  14. 743 Nolu Medeni Kanun
  15. Kadın ve Erkek İşçiler Arasında Ücret Eşitliğini Sağlayan 100 NoluILO sözleşmesi 
  16. Birleşmiş Milletler Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesini (CEDAW)
  17. Anayasa Mahkemesinin 1990/31 Sayılı Kararı (Hatice Albayrak’ın İzmir 4. Sulh Hukuk Mahkemesinde açmış olduğu davada Eski Medeni Kanunun 159. maddesi konusunda tartışmalar olması üzerine mahkeme kanun hükmünün anayasaya aykırılığı yönünden Anayasa Mahkemesine başvurmuş ve bu hüküm iptal edilmiştir. Albayrak, kocasının izni olmadan çalışan ilk kadın olarak tarihe geçmiş, avukatlığını Avukat Senih Özay yapmış, verilen karar kadın hakları alanında dönüm noktalarından biri olmuştur.)
  18. Bknz: 17
  19.  Türkiye’de Kadınların Yasal Kazanımları
  20. Belediye meclislerinin çalışma usulüne dair talimatname
  21. Gül Esin – Türkiye’nin ilk kadın muhtarı
  22. Süreyya Ağaoğlu- Türkiye’nin ilk kadın avukatı
  23. İlk kadın hukuk fakültesi dekanı ve ilk kadın adalet bakan Prof. Dr. Aysel Çelikel
  24. Türkiye’de kadın hakları alanında ilk akademik çalışmayı yapan kişi Avukat Nazan Moroğlu olmuştur
  25. İlk kadın Anayasa Mahkemesi Başkanı Tülay Tuğcu
  26. Veda Hutbesi – İslam Ansiklopedisi – Diyanet Yayınları

Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Uluslararası Sözleşmesi

0

Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Uluslararası Sözleşmesi (CEDAW – Convention on the Elimination of All Forms of Discrimination Against Women) adıyla Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 18 Aralık 1979 tarihinde kabul edilmiştir.

Sözleşme, kadınlar için uluslararası bir haklar bildirgesi olarak tanımlanmaktadır. Bir önsöz ve 30 maddeden oluşan belge, kadınlara karşı ayrımcılığın ne olduğunu tanımlamakta ve bu ayrımcılığı sona erdirmek için eylem planı önermektedir.

Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Uluslararası Sözleşmesi; cinsiyet temelinde yapılan her türlü ayrımcılığı yasaklamakta, kadınların medeni halleri ne olursa olsun tüm insan haklarından faydalanmasını öngörmekte, tüm haklardan yararlanmasını emretmekte, bu haklardan yararlanmasını bozma veya geçersiz kılma yönündeki her türlü ayrım, dışlama veya kısıtlamayı reddetmektedir.

Aralarından Türkiye’nin de olduğu imzacı Devletler, sözleşmeyi kabul ederek; kadınlara yönelik her türlü ayrımcılığı sona erdirmek için önlem almayı garanti etmiş, kadın erkek eşitliği ilkesini hukuk sistemlerine dahil etmeyi, ayrımcı tüm yasaları kaldırmayı, kadınların ayrımcılığa karşı etkin bir şekilde korunmasını sağlamak için mahkemeler ve diğer kamu kurumlarını kurmayı taahhüt altına almıştır.


Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Uluslararası Sözleşmesi
Bu sözleşmeye taraf olan devletler,

Birleşmiş Milletler yasasının temel insan haklarına, insan onur ve değerine ve erkeklerle kadınların eşit haklara sahip olmaları gerektiği inancını yenileyerek,

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin, insanlara karşı ayrımcılığın kabul edilmezliği ilkesini doğrulayarak ve tüm insanların özgür olduğunu ve eşit saygınlık ve haklara sahip olduklarını ve bu bildiride böylece öne sürülen tüm haklar ve özgürlüklerin cinsiyete dayalı olanlar dahil hiçbir ayrıma uğratılmaksızın herkes tarafından kullanılabileceğini bildirdiğini ileri sürerek,

İnsan Hakları Sözleşmesine Taraf Devletlerin, kadınlar ile erkeklerin tüm ekonomik, sosyal, kültürel, medeni ve siyasal haklardan eşit olarak yararlanmalarını sağlamak yükümlülüğü bulunduğunu bildirerek,

Birleşmiş Milletler ve ona bağlı uzman kuruluşları denetiminde kabul edilmiş ve erkeklerle kadınların eşitliğini sağlamaya çalışan uluslararası sözleşmeleri göz önünde tutarak;

Ayrıca, Birleşmiş Milletler ve ona bağlı uzman kuruluşların kabul ettiği erkek ve kadınların haklarının eşitliğini sağlamayı amaçlayan kararları, bildirileri ve tavsiyeleri de göz önüne alarak;

Ancak, bu çeşitli belgelere karşın kadınlara karşı ayrımcılığın hala sürmekte olduğundan endişe duyarak,

Kadınlara karşı ayrımcılığın, hak eşitliği ve insan onuruna saygı ilkelerini çiğnediğini, kadınların erkeklerle eşit olarak ülkelerinin siyasal, toplumsal, ekonomik ve kültürel hayatlarına katılmalarını engellediğini, toplumun ve ailenin refahının artmasına engel oluşturduğunu ve kadınların ülkeleri ve insanlık hizmetinde kullanabilecekleri olanaklarını geliştirmelerini zorlaştıracaklarını ileri sürerek,

Yoksulluk hallerinde kadınların yiyecek, sağlık, eğitim, öğretim ve iş bulma ve öteki gereksinimlerinin karşılanması bakımından en az olanağa sahip bulunduklarından huzursuzluk duyarak;

Hak ve adalete dayalı yeni uluslararası ekonomik düzenin kurulmasının, kadınlarla erkekler arasındaki eşitliği sağlamak için önemli bir aşama oluşturacağına inanarak;

Irk ayrımcılığının, ırkçılığın her türünün, sömürgeciliğin, saldırganlığın, yabancı devletlere karşı işgal ve üstünlük sağlamasının ve ülkelerin içişlerine karışılmasının ortadan kaldırılmasının, erkekler ile kadınların eşit haklardan yararlanmaları için gerekli olduğunu önemle belirterek;

Uluslararası barış ve güvenliğin kuvvetlendirilmesinin, uluslararası gerilimin azaltılmasının, toplumsal ve ekonomik sistemlerine bakılmaksızın bütün ülkeler arasında karşılıklı işbirliğinin, genel ve tam silahsızlanmanın ve özellikle sıkı ve etkili bir uluslararası denetim altında nükleer silahsızlanmanın, ülkeler arası ilişkilerde, adalet, eşitlik karşılıklı çıkar ilkelerinin kabulünün ve yabancı ve sömürge yönetimi veya yabancı işgali altında bulunan yerlerdeki hakların kendi kaderlerini belirleme ve bağımsızlık elde etme hakları kadar ulusal bağımsızlık ve toprak bütünlüklerine saygının gerçekleştirilmesinin, toplumsal gelişme ve kalkınmaya ve bunun bir sonucu olarak da, erkeklerle kadınlar arasında tam bir eşitliğin elde edilmesine katkıda bulunacağına inanarak,

Bir ülkenin tam ve eksiksiz kalkınmasının, dünyada refahın ve barışın elde edilmesinin, kadınların erkeklerle eşit koşullarda her alanda en üst düzeyde katkılarının gerektiğine inanarak,

Kadınların ailenin refahına ve toplumun kalkınmasına yaptıkları büyük katkının henüz tam olarak anlaşılamadığını, analığın toplumsal önemi ve ana-babanın aile içinde ve çocukların büyütülmesindeki rollerini göz önünde bulundurarak ve kadınların soyların üremesindeki önemli rolünün aile içinde ayrıma neden olmaması gerektiğini, nitekim çocukların yetiştirilmelerinin kadın ve erkek ile toplumun bütününün sorumluluk paylaşmalarını gerektirdiğinin bilincinde olarak,

Erkeklerle kadınlar arasında tam bir eşitliğin gerçekleşmesi için kadınlar ile erkeklerin toplumdaki geleneksel rollerinde bir değişiklik gereksinimi bulunduğu bilincinde olarak,

Kadınlara Karşı Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılması Bildirgesinde yer alan ilkeleri uygulamaya ve bu amaçla bu tür ayrımcılığın her şekli ve belirtisinin ortadan kaldırılması için gerekli önlemleri almaya kararlı olarak, aşağıdaki hususlarda anlaşmışlardır:

BÖLÜM I
Madde 1

Bu Sözleşmenin amaçları bakımından “kadınlara karşı ayrımcılık” terimi, erkeklerle kadınların eşitliği temeli üzerinde ve medeni durumlarına bakılmaksızın siyasal, ekonomik, toplumsal, kültürel, kişisel ya da bir başka alanda kadınların insan hakları ve temel özgürlüklerinin tanınmasını, bu hak ve özgürlükleri kullanmalarını ve bunlardan yararlanmalarını zedelemek ya da kaldırmak amacıyla cinsiyet, temeli üzerinde yapılan herhangi bir ayrım, dışlama ya da kısıtlama anlamına gelir.

Madde 2

Taraf Devletler, kadınlara karşı her türlü ayrımı kınar ve tüm uygun yollardan yararlanarak; gecikmeksizin kadınlara karşı ayrımın ortadan kaldırılması yolunda bir politika izlemeyi kabul eder ve bu amaçla aşağıdaki hususları üstlenir;

  1.  Henüz yer almıyorsa, erkeklerle kadınların eşitliği ilkesine, anayasalarında ya da öteki ilgili yasalarında yer vermeyi ve yasalar ve öteki uygun yollarla bu ilkenin uygulamada gerçekleşmesini sağlama;
  2.  Kadınlara karşı her türlü ayrımı yasaklayan, gerektiğinde yaptırımlar da dahil, yasal ve öteki önlemleri benimseme;
  3.  Erkeklerle eşitlik temeli üzerinde kadın haklarının yasal olarak korunmasını ve yetkili ulusal mahkemeler ve öteki kamu kuruluşları eliyle kadınların herhangi bir ayrımcılık davranışına karşı etkin korunmasını sağlama;
  4.  Kadınlara karşı herhangi bir ayrımcılık davranışı ya da uygulamasına kalkışmaktan kaçınma ve resmi makam ve kuruluşlarının bu yürürlüğe göre davranmasını sağlama;
  5.  Herhangi bir kişi, örgüt ya da girişim tarafından kadınlara karşı ayrım gözetilmesine son vermek üzere tüm uygun önlemleri alma;
  6.  Kadınlara karşı ayrım gözeten yürürlükteki yasa, düzenleme, töre ya da uygulamaları değiştirmek ya da kaldırmak üzere, yasama dahil tüm uygun önlemleri alma;
  7.  Kadınlara karşı ayrım gözeten tüm ulusal ceza hükümlerini kaldırma.
Madde 3

Taraf Devletler özellikle politika, toplumsal, ekonomik ve kültürel alanlarda olmak üzere bütün alanlarda, erkeklerle eşit olarak insan hakları ve temel özgürlüklerinden yararlanmalarını ve bu hakları kullanmalarını garanti etmek amacıyla, kadının tam gelişmesini ve ilerlemesini sağlamak için yasal düzenleme dahil bütün uygun önlemleri alacaklardır.

Madde 4
  1.  Kadın ve erkek eşitliğini gerçekten sağlamak için Taraf Devletlerce alınacak geçici ve özel önlemler bu sözleşmede belirtilen cinsten bir ayrım olarak düşünülmeyecek ve hiçbir şekilde eşitsizlik veya farklı standartların korunması sonucunu doğurmayacaktır. Fırsat ve uygulama eşitliği hedeflerine ulaşıldığı zaman bu önlemlere son verilecektir.
  2.  Anneliğin korunması amacıyla bu sözleşmede belirtilenler dahil, Taraf Devletlerce alınacak özel önlemler, ayrımcı olarak nitelendirilmeyecektir.
Madde 5

Taraf Devletler aşağıdaki bütün uygun önlemleri alacaklardır:

  1.  Her iki cinsten birinin aşağılığı veya üstünlüğü fikrine veya kadın ile erkeğin kalıplaşmış rollerine dayalı önyargıları, geleneksel ve diğer bütün uygulamaların ortadan kaldırılmasını sağlamak amacıyla kadın ve erkeklerin toplumsal ve kültürel davranış kalıplarını değiştirmek.
  2.  Anneliğin toplumsal bir görev olarak anlaşılmasını ve çocukların yetiştirilmesi ve gelişiminde kadın ve erkeğin ortak sorumluluğunun tanınmasını öngören ve her durumda çocukların çıkarlarını her şeyden önce gözeten anlayışa dayanan bir aile eğitimini sağlamak,
Madde 6

Taraf Devletler, kadın ticareti ve fahişeliğin sömürülmesinin her şekliyle önlenmesi için yasama dahil bütün gerekli önlemleri alacaklardır.

BÖLÜM II
Madde 7

Taraf Devletler, ülkenin politika ve kamu hayatında, kadınlara karşı ayrımı önlemek için tüm önlemleri alacaklar ve özellikle kadınlara erkeklerle eşit koşullarla aşağıdaki hakları sağlayacaklardır:

  1.  Bütün seçimlerde ve halk oylamalarında oy kullanmak ve halk tarafından seçilen organlara seçilebilmek,
  2.  Hükümet politikasının hazırlanmasına ve uygulamasına katılmak, kamu görevinde bulunabilmek ve hükümetin her kademesinde kamu görevleri yerine getirmek,
  3.  Ülkenin kamu ve politik hayatı ile ilgili hükümet dışı kuruluşlara ve derneklere katılmak.
Madde 8

Taraf Devletler, kadınlara, erkeklere eşit koşullarda ve hiçbir ayrım gözetmeksizin, hükümetlerini uluslararası düzeyde temsil etmek ve uluslararası kuruluşların faaliyetlerine katılmak fırsatını sağlamak için gerekli bütün önlemleri alacaklardır.

Madde 9
  1.  Taraf Devletler, uyrukluğun kazanılmasında, değiştirilmesinde veya korunmasında kadınlarla erkekler ile eşit haklar tanıyacaklar ve özellikle bir yabancıyla evlenmenin veya evlilik sırasında kocanın uyruğunu değiştirmesinin, kadının da otomatik olarak uyruk değiştirmesine, uyruksuz kalmasına veya kocanın uyruğunu zorla almasına yol açmamasını sağlayacaklardır.
  2.  Taraf Devletler, çocukların uyruğu konusunda kadınlara erkeklerle eşit haklar sağlayacaklardır.
BÖLÜM III
Madde 10

Taraf Devletler, özellikle aşağıdaki konularda kadın erkek eşitliği esasına dayanarak eğitimde erkeklerle eşit hakka sahip olmalarını sağlamak için kadınlara karşı ayrımı önleyen bütün uygun tedbirleri alacaklardır.

  1.  Meslek ve sanat yönlendirilmesinde kırsal ve kentsel alanlarda bütün dallardaki eğitim kurumlarına girişte ve diploma almada okul öncesi, genel, teknik, mesleki ve yüksek teknik eğitiminde ve her çeşit mesleki eğitimde eşit koşulların sağlanması.
  2.  Kadınların erkeklerle aynı ders programlarından yararlanmaları, aynı sınıflara katılmaları ve aynı düzeydeki niteliklere sahip eğitim görevlerine okul, bina ve malzemesine sahip olmaları,
  3.  Kadın ve erkeğin rolleriyle ilgili kalıplaşmış kavramların eğitimin her şeklinden ve kademesinden kaldırılması ve bu amaca ulaşılması için karma eğitimin ve diğer eğitimin şekillerinin desteklenmesi ve özellikle ders kitaplarının ve okul programlarının yeniden gözden geçirilmesi ve eğitim yöntemlerinin bu amaca göre düzenlenmesi
  4.  Burs ve diğer eğitim yardımlarından yararlanmaları için kadınlara erkeklerle eşit fırsatların tanınması.
  5.  Özellikle kadın ve erkekler arasında mevcut eğitim açığını en kısa zamanda kapatmaya yönelik yetişkin ve görevsel okuma-yazma öğretim programları dahil sürekli eğitim programlarına katılabilmeleri için erkeklerle eşit fırsatların verilmesi,
  6.  Kız öğrencilerin okuldan ayrılma  oranlarının düşürülmesi ve okuldan erken ayrılan kız ve kadınlar için eğitim programları düzenlenmesi,
  7.  Spor ve beden eğitimi faaliyetlerine faal olarak katılmaları için erkeklerle eşit fırsatlar tanınması,
  8.  Kadınların ailelerin sağlık ve refahını sağlamaya yardım edecek, aile planlaması bilgisi dahil özel eğitici bilgiyi sağlamaları.
Madde 11
  1.  Taraf Devletler, iş sahibi kılma alanında kadınlara karşı ayrımı önlemek ve kadın erkek eşitliği esasına dayanarak eşit haklar sağlamak için özellikle aşağıda belirtilen konularda bütün önlemleri alacaklardır:
  2.  Bütün insanların vazgeçilmez hakkı olan çalışma hakkı,
  3.  İşe yerleştirme konularında eşit seçim ölçüleri uygulanması da dahil, erkeklerle eşit işe yerleştirme olanaklarına sahip olma hakkı,
  4.  Serbest olarak meslek ve iş seçme hakkı, terfi, iş güvenliği, hizmetin tüm koşulları ve avantajlarından yararlanma hakkı, çıraklık, ileri meslek, eğitim ve bilgi yenileme eğitimi dahil mesleki eğitim ve tekrar eğitim görme hakkı,
  5.  Toplumsal yardımlar dahil eşit ücret hakkı, eş değerdeki işte eşit işlem ve işin cinsinin değerlendirilmesinde eşit işlem görme hakkı,
  6.  Ücretli izinle birlikte özellikle emeklilik, işsizlik, hastalık, sakatlık, yaşlılık ve diğer çalışamama hallerinde toplumsal güvenlik hakkı,
  7.  Güvenli koşullar içinde çalışma hakkı ve sağlığın ve bu arada doğurganlığın korunması hakkı.
  8.  Evlilik ve analık nedeniyle kadınlara karşı olan ayrımı önlemek ve etkin çalışma hakkını sağlamak amacıyla, taraf devletler uygun önlemleri alacaklardır.
  9.  Hamilelik ve analık izni nedeniyle veya evliliğe bağlı olarak işten çıkarma ayrımını yasaklama, bu ayrımı yapanları cezalandırma,
  10.  Önceki iş, kıdem ve toplumsal haklar kaybedilmeksizin ücretli olarak analık izni veya benzeri toplumsal içerikli ödemeler yapmak,
  11.  Özellikle çocuk bakım evleri ağının kurulması ve geliştirilmesi yoluyla anne ve babanın aile yükümlülüklerini, görev sorumlulukları ve kamu hayatına katılmayla birleştirmeyi olanaklı kılan destekleyici toplumsal hizmetlerin sağlanmasını desteklemek,
  12.  Hamilelik süresince zararlı olduğu kanıtlanan işlerde kadınlara özel koruma sağlamak.
  13.  Bu maddede yer alan konulara ilişkin koruyucu yasalar, bilimsel ve teknik bilgi ışığı altında dönemsel olarak yeniden gözden geçirilecek gerekirse değiştirilecek, yürürlükten kaldırılacak veya yenilenecektir.
Madde 12
  1.  Taraf Devletler, aile planlaması dahil sağlık bakım hizmetlerinden kadın ve erkeğin eşit olarak yararlanması için; sağlık bakımından kadınlara karşı ayrımı ortadan kaldıran bütün önlemleri alacaklardır.
  2.  Bu maddenin 1. paragrafında öngörülen hükümler saklı kalmak kaydıyla taraf devletler kadına hamilelik, loğusalık ve doğum sonrası dönemde gerekli hizmetleri sağlayacaklar, hamilelik ve emzirme sırasında yeterli beslenmeyle birlikte, gerektiğinde bedava hizmet vereceklerdir.
Madde 13

Taraf Devletler kadınlara karşı ekonomik ve toplumsal hayatın diğer dallarında erkeklerle kadınların eşit olarak haklardan yararlanabilmelerini sağlayarak kadınlara karşı ayrımcılığın önlenmesi için gerekli önlemeleri ve özellikle aşağıdaki önlemleri alacaklardır:

  1.  Aile yardımı ödemesi hakkı,
  2.  Banka kredisi, ipotek ve diğer mali krediler elde etme hakları,
  3.  Eğlence, spor ve kültürel hayatın bütün yönlerine katılma hakları.
Madde 14
  1.  Taraf Devletler, kırsal kesim kadınlarının, karşılaştıkları özel sorunları ve ekonominin parasal olmayan sektöründeki çalışmaları dahil ailelerinin ekonomik bakımdan ayakta kalması için oynadıkları belirgin rolü gözönünde tutacak ve bu Sözleşme hükümlerinin kırsal kesimdeki kadınlara uygulanmasını sağlamak için gerekli bütün önlemleri alacaklardır.
  2.  Taraf Devletler, kadın ve erkeklerin eşitliği ilkesine dayanarak, kırsal kalkınmaya katılmalarını ve bundan yararlanmalarını sağlamak için, kırsal kesimdeki kadınlara karşı ayrımı ortadan kaldıran tüm uygun önlemleri alacaklar ve özellikle kırsal kesim kadınlarına aşağıdaki hakları sağlayacaklardır.
  3.  Her düzeydeki kalkınma planlarının görüşülmesine ve uygulanmasına katılmak,
  4.  Aile planlaması konusunda bilgi, danışma ve hizmetler de dahil olmak üzere yeterli sağlık hizmetlerinden yararlanmak,
  5.  Toplumsal güvenlik programlarından doğrudan yararlanmak,
  6.  Teknik yeteneklerini geliştirmek amacıyla tüm toplumsal ve yaygın hizmetler ile birlikte görevsel okur-yazarlık dahil resmi ve resmi olmayan eğitim ve öğretimin her türünden yararlanmak,
  7.  Ekonomik fırsatlardan kendi işinde çalışma veya tam çalışma yoluyla eşit olarak yararlanmak amacıyla kendi kendine yardım gruplar ve kooperatifler oluşturmak,
  8.  Bütün toplumsal faaliyetlere katılmak,
  9.  Toprak ve tarım reformunda ve bunun yanısıra yeniden yerleştirme projelerinde eşit işlem görme ve tarımsal kredi ve borçlanma, pazarlama kolaylıkları ile uygun teknolojiden yararlanmak,
  10.  Özellikle konut, sağlık, elektrik ve su sağlanması, ulaştırma ve iletişim konularında yeterli yaşam standartlarından yararlanma haklarını sağlamak.
BÖLÜM IV
Madde 15
  1.  Taraf Devletler kadınlara, kanun önünde erkeklerle eşit haklar tanıyacaklardır.
  2.  Taraf Devletler uygar haklar bakımından kadınlara erkeklerinkine benzer hukuksal yeterlik ve bu yeterliği kullanmak için eşit fırsatlar tanıyacaklardır. Özellikle, kadınlara sözleşme yapmada ve mülk yönetiminde eşit haklar verecekler ve mahkemelerde davaların her aşamasında eşit işlem yapacaklardır.
  3.  Taraf Devletler, kadınların hukuki yeterliliklerini kısıtlamaya yönelik hukuki sonuç doğuran her çeşit sözleşmenin ve sair özel işlemlerin tamamının geçersiz olduğunu kabul ederler.
  4.  Taraf Devletler, kadın ve erkeğe hukuki olarak yerleşme yeri seçme ve nakletmede eşit yasal hak tanıyacaklardır.
Madde 16
  1.  Taraf Devletler kadınlara karşı evlilik ve aile ilişkileri konusunda ayrımı önlemek için gerekli bütün önlemleri alacaklar ve özellikle kadın erkek eşitliği ilkesine dayanarak kadınlara aşağıdaki hakları sağlayacaklardır:
  2.  Evlenmede erkeklerle eşit hak,
  3.  Özgürce bir eş seçme ve ancak kendi özgür ve tam oluruyla evlenme hakkı,
  4.  Evlilik süresince ve evliliğin son bulmasında aynı hak ve sorumluluklar,
  5.  Medeni durumlarına bakılmaksızın, çocuklarla ilgili konularda ana ve babanın eşit hak ve sorumlulukları tanınacak, ancak her durumda çocukların çıkarları en ön planda gözetilecektir.
  1.  Çocuk sayısına ve çocukların zaman dünyaya geleceklerine serbestçe ve sorumlulukla karar vermede ve bu hakları kullanabilmeleri için bilgi, eğitim ve öteki araçlardan yararlanmada eşit haklar,
  2.  Her durumda çocukların çıkarı en üst düzeyde tutularak ulusal yasalarda mevcut veli, vasi, kayyum olma ve evlat edinme veya benzeri kuruluşlarda eşit hak ve sorumluluklar,
  3.  Aile adı, meslek ve iş seçimi dahil karı ve koca için eşit kişisel haklar,
  4.  Ücret karşılığı olmaksızın veya bir bedel karşılığında malın mülkiyeti, edinimi, işletmesi, yönetimi, yararlanılması ve elden çıkarılmasında eşlere de eşit haklar.
  5.  Erginleşmemiş bir çocuğun nişanlanması veya evlenmesinin hiçbir yasal etkisi olmayacak ve evlenme en düşük yaşının belirlenmesi ve evlenmelerin resmi kütüğü yazımının zorunlu olması için yasama dahil gerekli tüm önlemler alınacaktır.
BÖLÜM V
Madde 17
  1.  Bu Sözleşmenin uygulanmasında sağlanan gelişmeleri izlemek amacıyla (bundan böyle Komite olarak anılacak olan) Kadınlara Karşı Ayrımcılığın Kaldırılması Komitesi kurulur. Bu Komite, Sözleşmenin yürürlüğe girdiği tarihte onsekiz –Taraf Devletlerden otuzbeşinin Sözleşmeyi onaylaması ya da ona katılmasından sonra- yirmiüç uzmandan oluşur. Uzmanlar, dengeli bir coğrafi dağılım ve çeşitli uygarlık biçimleriyle temel hukuk sistemlerinin temsilini sağlayacak biçimde Taraf Devletlerce kendi vatandaşları arasından ve ahlak niteliği yüksek ve Sözleşmenin kapsadığı alanlardaki yetkisiyle tanınmış kişilerden seçilir ve kendi adlarına hizmet verir.
  2.  Komite üyeleri Taraf Devletlerin aday listesinden gizli oy ile seçilecektir. Her Taraf Devlet kendi vatandaşlarından bir kişiyi aday gösterebilecektir.
  3.  İlk seçim bu sözleşmenin yürürlüğe girmesinden altı ay sonra yapılacaktır. BM Genel Sekreteri seçimlerden en az üç ay önce Taraf Devletlere adaylarını iki ay içinde bildirmelerini isteyen bir mektup gönderecektir.  Genel Sekreter, aday gösteren Taraf Devletleri de belirtmek suretiyle, adayların listesini alfabetik sıraya göre hazırlayacak ve Taraf Devletlere gönderecektir.
  4.  Komite üyelerinin seçimi, BM Genel Merkezinde, Genel Sekreter tarafından çağrılmış Taraf Devletler toplantısında yapılacaktır. Taraf Devletlerin üçte ikisinin (nisab) yeter sayısı oluşturacağı toplantıda, en fazla oy alanlar ile toplantıda hazır bulunan ve oy veren Taraf Devletler temsilcilerinin salt çoğunluğunun oylarını, alan adaylar Komiteye seçileceklerdir.
  5.  Komite üyeleri 4 yıllık bir dönem için seçileceklerdir. Bununla beraber, ilk seçimde seçilen dokuz üyenin süresi ikinci senenin sonunda bitecek, dokuz üyenin isimleri ilk seçimden hemen sonra Komite Başkanı tarafından ad çekme ile belirlenecektir.
  6.  Komitenin 5 ek üyesinin seçimi, 35. onay veya katılmayı izleyen bu maddenin, 2, 3 ve 4. paragrafları hükümlerine göre yapılacaktır. Bu şekilde seçilen iki yedek üyenin görev süresi iki sene sonunda sona erecek ve bu iki üyenin ismi Komite Başkanı tarafından ad çekme ile belirlenecektir.
  7.  Boşalan yerlerin doldurulması için, uzmanının Komitedeki görev süresi sona eren Taraf Devlet; kendi vatandaşları arasından, Komitenin onayına bağlı olmak üzere, başka bir uzmanı atar.
  8.  Komite üyeleri, BM Genel Kurulunun onayı ile Genel Kurulun, Komitenin sorumluluğunun önemini gözönünde tutarak kararlaştıracağı koşullar ve hükümlerle; Birleşmiş Milletlerden ücret alacaklardır.
  9.  Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, bu Sözleşme uyarınca Komitenin görevlerini etkin bir biçimde yerine getirebilmesi için, gerekli personel ve kolaylıkları sağlayacaktır.
Madde 18
  1.  Taraf Devletler, bu Sözleşme hükümlerine etkinlik kazandırmak ve sağlanan ilerlemeleri belirlemek amacıyla aldıkları yasal, adli, yönetsel ve öteki önlemler hakkındaki bir raporu,
  2.  Sözleşmenin, ilgili devlet bakımından yürürlüğe girmesini izleyen bir yıl içinde,
  3.  Sonradan, her dört yılda bir ve ileride de Komitenin belirlediği zamanlarda, Komite tarafından incelemek üzere, BM Genel Sekreterine sunmayı üstlenirler.
  4.  Raporlarda, bu Sözleşme yükümlülüklerinin gerçekleştirilmesini etkileyen sorunlar ve güçlükler belirtilebilir.
Madde 19
  1.  Komite kendi usul kurallarını saptayacaktır.
  2.  Komite, görevlilerini 2 yıllık bir süre için seçecektir.
Madde 20
  1.  Komite bu Sözleşmenin 18. maddesi uyarınca sunulan raporları incelemek üzere normal olarak senede bir kere ve en az iki hafta süre için toplanacaktır.
  2.  Komite toplantıları Birleşmiş Milletler Merkezinde veya Komite tarafından uygun bulunan herhangi bir yerde yapılacaktır.
Madde 21
  1.  Komite, Ekonomik ve Sosyal Konsey aracılığıyla faaliyetleri hakkında BM Genel Kuruluna yıllık raporlar sunacak ve Taraf Devletlerden sağlanan bilgiler ve raporların incelenmesine dayanarak önerilerde ve genel tavsiyelerde bulunabilecektir. Bu öneri ve genel tavsiyeler, Taraf Devletlerin olabilecek yorumlarıyla birlikte Komite raporuna dahil edilecektir.
  2.  Genel Sekreter Komite raporlarını Kadınların Statüsü Komisyonunun bilgisine sunacaktır.
Madde 22

Uzman kuruluşları, faaliyet alanlarına giren bu Sözleşme hükümlerinin uygulanmasının görüşülmesi sırasında temsil edilme hakkına sahip olacaklardır. Komite, uzman kuruluşlarını, sözleşmenin uygulanması hususunda, faaliyet alanlarına giren konularda raporlar sunmaya davet edebilir.

Madde 23

Bu Sözleşmedeki hiçbir husus kadın ve erkek eşitliğinin gerçekleşmesinde daha etkin olan

  1.  Taraf Devletin yasasındaki veya
  2.  O devlet için yürürlükte olan herhangi bir Uluslararası Sözleşme, andlaşma veya anlaşmadaki hükümleri etkilemeyecektir.
Madde 24

Taraf Devletler iş bu Sözleşme ile tanınan hakların tam olarak gerçekleştirilmesi için ulusal düzeyde gerekli bütün önlemleri almayı üstlenirler.

Madde 25
  1.  Bu Sözleşme bütün Devletlerin, imzasına açık olacaktır.
  2.  Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri bu sözleşmeye ilişkin bildirimleri almaya yetkilidir.
  3.  Bu Sözleşme onaya bağlıdır. Onay belgeleri BM Genel Sekreterine verilecektir.
  4.  Bu Sözleşme bütün Devletlerin katılmasına açıktır. Katılma belgesinin BM Genel Sekreterine sunulmasıyla katılma gerçekleşecektir.
Madde 26
  1.  Bu Sözleşmenin değiştirilmesi teklifi Taraf Devletlerden biri tarafından herhangi bir zamanda Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine yapılacak yazılı bir başvuru ile olur.
  2.  BM Genel Kurulu gerekli gördüğü takdirde böyle bir öneri ile ilgili olarak yapılacak işlem hakkında karar verecektir.
Madde 27
  1.  Bu Sözleşme 20. onaylama veya katılma belgesinin Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine sunulmasını izleyen 30. gün yürürlüğe girecektir.
  2.  20. onay veya katılma belgesinin sunulmasından sonra, bu Sözleşmeyi onaylayan veya katılan her devlet için Sözleşme, kendi onay veya katılma belgesinin sunulmasından sonraki 30. gün yürürlüğe girecektir.
Madde 28
  1.  BM Genel Sekreteri, onaylama veya katılma sırasında yapılan çekincelerin metinlerini alacak ve bütün Taraf Devletlere dağıtılacaktır.
  2.  Bu Sözleşmenin hedef ve amacına uymayan hiçbir çekinceye izin verilmeyecektir.
  3.  Çekinceler, BM Genel Sekreterine bildirimden herhangi bir zamanda yapılacak bildirimle geri alınabilir. Genel Sekreter bu bildirimden bütün Devletleri bilgi sahibi kılacaktır. Böyle bir bildirim alındığı tarihte geçerli olacaktır.
Madde 29
  1.  İki veya daha fazla Taraf Devlet arasında bu Sözleşmenin yorum veya uygulamasından doğan ve görüşmelerle çözümlenemeyen herhangi bir uyuşmazlık; birinin isteği ile hakem kuruluna götürülecektir. Taraflar hakem isteğinden sonra 6 ay içinde hakem kurulunun oluşma biçiminde anlaşmazlarsa, taraflardan herhangi biri uyuşmazlığı Uluslararası Adalet Divanına, Divan Statüsü uyarınca götürebilir.
  2.  Taraf Devletlerden her biri bu Sözleşmenin imzalanması veya onayı sırasında veya katılma sırasında; kendisini bu maddenin birinci paragrafı ile bağlı saymadığını bildirebilir. Diğer Taraf Devletler, böylece bir çekince koymuş olan Taraf Devlet karşısında aynı paragrafla bağlı olmayacaktır.
  3.  Bu maddenin 2. paragrafına göre çekince koyan her Taraf Devlet, BM Genel Sekreterine bildirimde bulunarak her zaman çekincesini geri alabilir.
Madde 30

Arapça, Çince, İngilizce, Fransızca, Rusça ve İspanyolca metinlerin eşit ölçüde geçerli olduğu bu Sözleşme Birleşmiş Milletler Genel Sekreterince bulundurulacaktır.

Yukarıdaki hükümleri onaylayan, imzaları aşağıda bulunan yetkili temsilciler bu sözleşmeyi imzalamışlardır.

Kadınlara karşı Her Türlü Ayrımcılığın Tasfiye edilmesine Dair Bildiri

0

Kadınlara karşı Her Türlü Ayrımcılığın Tasfiye edilmesine Dair Bildiri(Declaration on the Elimination of Discrimination against Women), Birleşmiş Milletler tarafından 20 Aralık 1993 tarihinde kabul edilmiştir.

Kadınlara karşı Her Türlü Ayrımcılığın Tasfiye edilmesine Dair Bildiri

 BAŞLANGIÇ
Genel Kurul,

Eşitlik, güvenlik, özgürlük, bütün insanların bedensel bütünlüğü ve insanlık onuru konusundaki hakların ve prensiplerin kadınlara her yerde uygulanmasının acil bir gereklilik olduğunu kabul ederek,

Bu hakların ve prensiplerin İnsan Hakları Evrensel Bildirisi, Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi, Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi, Kadınlara karşı Her Türlü Ayrımcılığın Tasfiye edilmesine dair Sözleşme ve İşkenceye ve Diğer Zalimane, İnsanlıkdışı veya Onur kırıcı Muamele veya Cezaya Karşı Sözleşme ile birlikte diğer uluslararası belgelerde yüceltilen hakları ve prensipleri kaydederek,

Kadınlara karşı Her Türlü Ayrımcılığın Tasfiye edilmesine dair Sözleşme’nin etkili bir biçimde uygulanmasının kadınlara karşı şiddetin tasfiye edilmesine katkıda bulunacağını ve bu kararla birlikte düzenlenen Kadınlara karşı Şiddetin Tasfiye edilmesine dair Bildiri’nin bu süreci güçlendireceğini ve tamamlayacağını kabul ederek,

Kadınlara karşı şiddetin, kadınlara karşı şiddet ile mücadele etmek için bir dizi tedbirlerin yer aldığı Kadınların durumunu İyileştirmek için İleri dönük Stratejiler Nairobi belgesinde tanınmış olan eşitlik, gelişme ve barışın gerçekleştirilmesine, ve Kadınlara karşı Her Türlü Ayrımcılığın Tasfiye edilmesine dair Sözleşme’nin tam olarak uygulanmasına bir engel oluşturmasından kaygı duyarak,

Kadınlara karşı şiddetin kadınların insan haklarına karşı bir ihlal oluşturduğunu ve bu hakların ve özgürlüklerin kullanılmasını zayıflattığını veya hükümsüz kıldığını teyit ederek, ve kadınlara karşı şiddet kullanılması durumunda bu hakların ve özgürlüklerin korunması ve ilerletilmesindeki uzun süreli başarısızlıktan kaygılanarak,

Kadınlara karşı şiddetin, erkekler ve kadınlar arasındaki eşitlikçi olmayan güç ilişkilerinin tarihsel bir göstergesi olduğunu ve bu güç ilişkisinin erkekler tarafından kadınlar üzerinde egemenlik kurulmasına ve kadınlara ayrımcılık yapılmasına yol açtığını, ve kadınlara karşı uygulanan bu şiddetin erkeklerle karşılaştırıldığında kadınları zorla bağımlı bir konuma sokmanın çok önemli toplumsal mekanizmalarından biri olduğunu kabul ederek,

Azınlık gruplara dahil olan kadınlar, yerli kadınlar, mülteci kadınlar, göçmen kadınlar, kırsal bölgelerde veya uygarlığa uzak topluluklarda yaşayan kadınlar, bakıma muhtaç kadınlar, ceza veya tutukevlerindeki kadınlar, kız çocukları, özürlü kadınlar, yaşlı kadınlar ve silahlı çatışma bölgelerinde bulunan kadınlar gibi bazı kadın gruplarının şiddete karşı savunmasız bulunmalarından kaygı duyarak,

Ekonomik ve Sosyal Konseyin 24 Mayıs 1990 tarihli ve 1990/15 sayılı kararına ek 23. paragrafta, kadınlara karşı şiddetin yaygın olduğu ve bütün gelir gruplarında, her sınıfta ve kültürde meydana geldiği, bunun yol açtığı sonuçların tasfiye edilmesi için ivedi ve etkili adımlar atılması gerektiğinin belirtilmiş olmasını hatırlayarak,

Yine Ekonomik ve Sosyal Konseyin 30 Mayıs 1991 tarihli ve 1991/18 sayılı kararında Konseyin, özel olarak kadınlara karşı şiddet sorununu açıklıkla ele alacak bir uluslararası belgenin oluşturulması için harekete geçilmesini tavsiye ettiğini hatırlayarak,

Kadın hareketlerinin, kadınlara karşı şiddet sorununun niteliğine, ağırlığına ve yaygınlığına giderek artan ölçüde dikkat çekilmesinde oynadıkları rolü memnuniyetle karşılayarak,

Kadınların toplum içinde hukuki, sosyal, siyasal ve ekonomik eşitliği için sağlanan imkanların, başka nedenlerle birlikte, sürekli ve yerel nitelikte şiddet tarafından kısıtlanmasından kaygı duyarak,

Yukarıdaki tespitlerin ışığından, kadınlara karşı şiddetin açık ve anlaşılabilir bir tanımının yapılmasına, kadınlara karşı her türlü şiddetin tasfiye edilmesini sağlamak için kullanılacak olan hakların açıkça düzenlenmesine, Devletlerin taşıdıkları sorumlulukları konusunda taahhütte bulunmalarına, ve kadınlara karşı şiddetin tasfiye edilmesi için bütün bir uluslararası toplumun taahhütte bulunmasına ihtiyaç olduğuna kanaat getirerek,

Aşağıdaki Kadınlara karşı Şiddetin Tasfiye edilmesine dair Bildiri’yi kararlılıkla ilan eder ve herkes tarafından bilinmesi ve saygı gösterilmesi için her türlü çabanın gösterilmesi ister.

Madde 1

Bu Bildirinin amacı bakımından “kadınlara karşı şiddet” terimi, ister kamusal isterse özel yaşamda meydana gelsin, kadınlara fiziksel, cinsel veya psikolojik acı veya ıstırap veren veya verebilecek olan cinsiyete dayanan bir eylem veya bu tür eylemlerle tehdit etme, zorlama veya keyfi olarak özgürlükten yoksun bırakma anlamına gelir.

Madde 2

Kadınlara karşı şiddet terimi aşağıdaki halleri içerecek şekilde anlaşılır, fakat bu hallerle sınırlı değildir:

  1. a) Aile içinde meydana gelen dövme, kız çocukların cinsel istismarı, evlenirken verilen başlıkla ilgili şiddet, evlilik içi tecavüz, cinsel organları dağlama ve kadınlara zarar veren geleneksel uygulamalar, eş olmayanlar arasındaki şiddet ve sömürmek için uygulanan şiddet de dahil fiziksel, cinsel ve psikolojik şiddet uygulanması;
  2. b) Toplum içinde meydana gelen tecavüz, cinsel istismar, çalışma hayatında, öğretim kurumlarında ve diğer yerlerde cinsel taciz, kadın satışı ve zorla fahişeleştirilme de dahil, fiziksel, cinsel ve psikolojik şiddet;
  3. c) Nerede meydana gelirse gelsin, Devlet tarafından işlenen veya hoşgörülen fiziksel, cinsel ve psikolojik şiddet.
Madde 3

Kadınlar siyasal, ekonomik, sosyal, kültürel, kişisel veya diğer alanlardaki insan haklarından ve temel özgürlüklerden eşit bir biçimde yararlanma ve korunmasını isteme hakkına sahiptir. Bu haklara diğerlerinin yanında, aşağıdaki haklar da dahildir:

  1. a) Yaşama hakkı;
  2. b) Eşitlik hakkı;
  3. c) Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı;
  4. d) Hukukun korumasından eşit biçimde yararlanma hakkı;
  5. e) Her türlü ayrımcılığa karşı korunma hakkı;
  6. f) Elde edilmesi mümkün olan en yüksek standartta fiziksel ve ruhsal sağlık hakkı;
  7. g) Adil ve elverişli koşullarda çalışma hakkı;
  8. h) İşkenceye, veya diğer zalimane, insanlıkdışı veya onur kırıcı muamele veya cezaya maruz kalmama hakkı.
Madde 4

Devletler kadınlara karşı şiddeti yasaklar ve kadınlara karşı şiddetin tasfiye edilmesi konusundaki yükümlülüklerinden kaçınmak üzere her hangi bir örf ve adeti, geleneği veya dinsel düşünceyi ileri süremez. Devletler her türlü uygun araçla ve hiç gecikmesizin kadınlara karşı şiddeti tasfiye politikasını yürütür. Bu amaçla:

  1. a) Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Tasfiye edilmesine dair Sözleşme’yi henüz onaylamamış veya buna katılmamış ise, bu Sözleşmeyi onaylamayı ve katılmayı veya bu Sözleşmeye koyduğu çekinceyi geri almayı düşünür;
  2. b) Kadınlara karşı şiddete girişmekten kaçınır;
  3. c) Kadınlara karşı şiddet ister Devlet isterse özel şahıslar tarafından işlensin, bu fiilleri önlemek, soruşturmak ve, ulusal hukuka göre cezalandırmak için gerekli özeni gösterir;
  4. d) Şiddete maruz bırakılan kadınlara karşı yapılan uygunsuzlukları cezalandırmak ve gidermek için ulusal mevzuatta ceza, medeni, idare ve iş hukuku ile ilgili yaptırımlar koyar; şiddete maruz bırakılmış kadınların adalet mekanizmasına ulaşmaları ve, uğradıkları zararların ulusal mevzuatta öngörüldüğü gibi adil ve etkili bir şekilde giderilmesi sağlanır; Devletler ayrıca bu tür mekanizmalar vasıtasıyla bir giderim elde etmek isteyen kadınları sahip oldukları haklar konusunda bilgilendirir;
  5. e) Gerektiği takdirde Hükümet dışı örgütlerle, ve özellikle de kadınlara karşı şiddet konusuyla yakından ilgilenen örgütlerle işbirliği yapmayı dikkate alarak, kadınların her türlü şiddete karşı korunmalarını artırmak veya daha önce bu amaçla yapılmış planlar için hükümler koymak üzere ulusal uygulama planlarını geliştirme imkanını ele alır;
  6. f) Kadınların her türlü şiddete karşı korunmalarını artırıcı nitelikte engelleyici yaklaşımlar geliştirir ve en geniş şekilde yasal, siyasal, idari ve kültürel tedbirleri alır; cinsiyet konusunda duyarlı yasalar, yürürlükteki uygulamalar ve diğer müdahaleler yoluyla kadınların yeniden mağdur olmalarına meydan verilmemesini sağlar;
  7. g) İhtiyaç bulunması halinde, mevcut kaynaklarını uluslararası işbirliği çatısı altında azami derecede kullanarak, şiddete maruz kalmış kadınların ve gerektiği takdirde bu kadınların çocuklarının rehabilitasyonu, çocuk bakımı ve yetiştirilmesi, ıslahı, kendilerine rehberlik yapılmasını, ve sağlık ve sosyal hizmetler, imkanlar ve programlar gibi özel nitelikteki yardımlar ile birlikte, yapısal desteklerden yararlanmaları için çalışır, ve bu kimselerin güvenliği ile fiziksel ve psikolojik rehabilitasyonu için gerekli her türlü tedbirin alınmasını sağlar;
  8. h) Kadınlara karşı şiddetin tasfiye edilmesi ile ilgili faaliyetler için Hükümet bütçesine yeterli ödenek koyar;
  9. i) Kadınlara karşı şiddetin önlenmesinden, soruşturulmasından ve cezalandırılmasından sorumlu olan kanun adamlarına ve kamu görevlilerine kadınların ihtiyaçlarına karşı kendilerini daha duyarlı hale getirecek bir öğretimin verilmesi için tedbirler alır;
  10. j) Her iki cinsten birinin üstün veya aşağı olduğu, erkekler ile kadınlar için alışıla gelmiş rollerin bulunduğu düşüncesine dayanan kadınların ve erkeklerin davranış tarzlarını değiştirmek ve sosyal, kültürel önyargıları, geleneksel uygulamaları ve her türlü uygulamaları tasfiye etmek üzere özellikle eğitim alanında gerekli her türlü tedbiri alır;
  11. k) Kadınlara karşı şiddetin hüküm süren değişik biçimleri ile ilgili araştırmalar yapılmasını, verilerin bir araya getirilmesini, istatistiklerin toplanmasını sağlar, ve kadınlara karşı şiddetin nedenleri, nitelikleri, ağırlıkları ve sonuçları ile kadınlara karşı şiddeti engellemek ve yürürlüğe konan tedbirlerin etkililiği ve bunlara bir giderim sağlanması konusunda araştırmalar yapılmasını teşvik eder; yapılan istatistikler ve varılan sonuçlar kamuya açıklanır;
  12. l) Özellikle şiddete karşı aciz durumdaki kadınlara karşı şiddetin tasfiye edilmesine yönelik tedbirler alır;
  13. m) Birleşmiş Milletlerin insan hakları ile ilgili belgelerine göre verilmesi gerekli raporları sunarken, bu raporda kadınlara karşı şiddetle ve bu Bildirinin uygulanmasıyla ilgili aldığı tedbirlere de yer verir;
  14. n) Bu Bildiride düzenlenen prensiplerin uygulanmasına yardım etmek üzere gerekli yönergelerin hazırlanmasını teşvik eder;
  15. o) Kadınlara karşı şiddet problemi ile ilgili duyarlılığı artıran ve bu şiddetin yaralarını saran dünya çapındaki kadın hareketinin ve Hükümet dışı örgütlerin önemli rolünü kabul eder;
  16. p) Kadın hareketinin ve Hükümet dışı örgütlerin çalışmalarını kolaylaştırıp daha iyi bir duruma getirir ve kendileriyle yerel, ulusal ve bölgesel düzeyde işbirliği yapar;
  17. q) Uygun olduğu takdirde, üyesi bulundukları Devletlerarası bölgesel örgütlerin programlarına kadınlara karşı şiddetin tasfiye edilmesine yer vermeleri için teşvik eder.
Madde 5

Birleşmiş Milletler organları ve uzman kuruluşları kendi yetki alanlarına giren konularda, bu Bildiride düzenlenen hakların ve prensiplerin tanınmasına ve gerçekleştirilmesine katkıda bulunurlar ve bu amaçla, diğer faaliyetlerle birlikte:

  1. a) Şiddete karşı mücadele etmek üzere bölgesel stratejileri tanımlamak, kadınlara karşı şiddetin tasfiye edilmesi ile ilgili görüş alış verişinde bulunmak ve programları finanse etmek amacıyla uluslararası ve bölgesel işbirliği yapılmasına yardım eder;
  2. b) Kadınlara karşı şiddetin tasfiye edilmesi konusunda herkeste duyarlılık yaratmak ve yükseltmek amacıyla toplantılar ve seminerler düzenler;
  3. c) Kadınlara karşı şiddet sorununu etkili bir biçimde ele alabilmeleri için Birleşmiş Milletler sistemi içindeki insan hakları sözleşme organları arasında işbirliği ve görüş alış verişi yapılmasına yardım eder;
  4. d) Birleşmiş Milletler sistemindeki örgütlerin ve kuruluşların sosyal eğilimler ve problemler ile ilgili dünyanın sosyal durumu hakkında hazırladıkları analizlere, kadınlara karşı şiddet eğilimlerinin incelenmesini de dahil eder;
  5. e) Birleşmiş Milletler sistemindeki örgütler ve kuruluşlar arasında kadınlara karşı şiddet sorunu ve özellikle de şiddete karşı aciz durumdaki kadın grupları hakkında yapılan programlarla ilgili olarak işbirliği yapılmasını teşvik eder;
  6. f) Bu Bildiride belirtilen tedbirleri dikkate alarak, kadınlara karşı şiddet ile ilgili yönergelerin şekillendirilmesine ve el kitaplarının hazırlanmasına yardımcı olur;
  7. g) İnsan hakları belgelerinin uygulanması konusunda görevlerini yerine getirirken, gerektiği takdirde kadınlara karşı şiddetin tasfiye edilmesi konusunu da ele alır;
  8. h) Kadınlara karşı şiddet konusunda çalışırken Hükümet dışı örgütlerle işbirliği yapar.
Madde 6

Bu Bildirideki hiç bir hüküm, bir Devletin ulusal mevzuatında ve bir Devlet bakımından yürürlükte olan bir uluslararası sözleşme, andlaşma veya diğer belgede yer alan kadınlara karşı şiddetin tasfiye edilmesine yönelik daha kullanışlı bir hükmü etkilemez.

Kadınlara karşı Her Türlü Ayrımcılığın Tasfiye edilmesine Dair Bildiri

Kadınların Siyasal Haklarına İlişkin Sözleşme

0

Kadınların Siyasal Haklarına İlişkin Sözleşme, BM Genel Kurulunun 20 Aralık 1952 tarih ve 640 (VII) sayılı kararıyla kabul edilmiştir. Tüm ülkelerin imza, onay ve katılımına açıktır.

Sözleşme, 7 Temmuz 1954 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Türkiye, sözleşmeye 12 Ocak 1954 tarihinde katılmış ve 25 Mayıs 1959 tarihinde onaylamıştır. 7288 Sayılı Onay Kanunu 2 Haziran 1959 günlü Resmi Gazete’de yayınlanmıştır.

Kadınların Siyasal Haklarına İlişkin Sözleşme, kadınların siyasal, ekonomik ve sosyal haklarını dünya genelinde yerleştirmeyi hedeflemektedir. Birleşmiş Milletler Antlaşmasına ve İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi hükümleri temel alınmıştır. Sözleşme, kadınların seçimlerde oy kullanma, aday olma ve siyasal, sosyal haklara sahip olmalarını sağlamak için hazırlanmıştır. Kadınların toplumsal yaşamda aktif rol oynamalarının önündeki engellerin ortadan kaldırılması esas ilkedir. Sözleşmeye taraf ülkeler ayrımcılığın yasaklanmasını ve kadınların erkeklerle eşit haklara sahip olmasını taahhüt altına almıştır.

Kadınların Siyasal Haklarına İlişkin Sözleşme

Birleşmiş Milletler Antlaşmasında sözü edilmiş bulunan, erkekler ve kadınların hak eşitliği ilkesinin uygulanmasını dileyen, her bireyin, doğrudan doğruya ya da serbestçe seçilmiş temsilcileri aracılığı ile, kendi ülkesinin kamu işlerinin yönetimine katılmak ve eşit koşullar altında, kendi ülkesinin kamu hizmetlerine katılmak hakkını kabul ve Birleşmiş Milletler Antlaşmasına ve İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi hükümlerine uygun olarak siyasal haklardan yararlanma ve bu hakları kullanma yönünde erkekler ile kadınlara eşitlik tanımayı isteyen,  Sözleşmeci Taraflar,  bu amaçla, bir Sözleşme yapmaya karar vermiş olmakla, aşağıdaki hükümler üzerinde uzlaşmışlardır.

Madde 1

Kadınlar, hiçbir ayrım gözetilmeksizin, erkeklerle eşit koşullar altında bütün seçimlerde oy kullanmaya sahip olacaklardır.

Madde 2

Kadınlar hiçbir ayrım gözetilmeksizin erkeklerle eşit koşullar altında ulusal yasalarca kurulmuş ve halk tarafından seçilen tüm kamu organlarına seçilme hakkına sahiptirler.

Madde – 3

Kadınların, hiçbir ayrım gözetilmeksizin, erkeklerle eşit koşullar altında ulusal yasalar uyarınca kurulmuş bütün, kamu görevlerinde yer alma ve kamu görevlerini yerine getirme hakları vardır.

Madde – 4
  1.  Bu Sözleşme, Birleşmiş Milletler üyesi Devletlerin ve Genel Kurulun bu amaçla davet edeceği öteki herhangi bir Devletin imzasına açıktır.
  2.  Bu Sözleşme, onaya bağlıdır ve onay belgeleri Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine sunulacaktır.
Madde-5
  1.  Bu Sözleşme 4. maddenin 1. fıkrasında anılan tüm Devletlerin katılmasına açıktır.
  2.  Katılma, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine bir katılma belgesinin verilmesiyle geçerlilik kazanır.
Madde- 6
  1.  Bu Sözleşme, altıncı onay ya da katılma belgesinin veriliş tarihini izleyen doksanıncı gün yürürlüğe girecektir.
  2.  Altıncı onay ya da katılma belgesinin verilmesinden sonra onaylayan ya da katılan her Devlet için Sözleşme, bu Devletin kendi onay ya da katılma belgesini verdiği tarihten sonraki doksanıncı gün yürürlüğe girecektir.
Madde -7

Herhangi bir Devletin imza, onay ya da katılması sırasında bu Sözleşmenin maddelerine herhangi bir çekince koyması durumunda, Genel Sekreter, bu Sözleşmeye taraf olan ya da olabilecek tüm Devletlere çekince metnini duyurur. Çekinceye karşı çıkan herhangi bir Devlet, sözü edilen duyuru tarihinden başlayarak doksan günlük bir süre içinde (ya da kendisinin bu Sözleşmeye taraf olduğu tarihte) Genel Sekretere bu çekinceyi kabul etmediğini bildirebilir. Böyle bir durumda, bu Devletle çekince koyan Devlet arasında Sözleşme yürürlüğe girmeyecektir.

Madde 8
  1.  Herhangi bir Sözleşmeci Devlet, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine yazılı bir bildirimde bulunarak bu Sözleşmeyi bozabilir. Sözleşmenin bozulması, bildirimin Genel Sekreter tarafından alınış tarihinden bir yıl sonra geçerli olacaktır.
  2.  Bu Sözleşme, bozulmalar nedeniyle tarafların sayısının altının altına düştüğü tarihten başlayarak yürürlükten kalkacaktır.
Madde 9

Bu Sözleşmenin yorumu ya da uygulanmasına ilişkin olarak iki ya da daha çok Sözleşmeci Devlet arasında doğan ve görüşmelerle çözümlenemeyen herhangi bir anlaşmazlık, bu anlaşmazlığa taraf olanlardan birinin istemi üzerine, başka bir çözüm yoluna başvurulmazsa Uluslararası Adalet Divanına sunulur.

Madde 10

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, aşağıdaki hususları Birleşmiş Milletlerin tüm üyelerine ve bu Sözleşmenin 4. maddesinin 1. fıkrasında sözü edilen üye olmayan bütün Devletlere bildirecektir.

  1.  4. madde uyarınca alınan imzaları ve onay belgelerini,
  2.  5. madde uyarınca alınan katılma belgelerini,
  3.  6. madde uyarınca bu Sözleşmenin yürürlüğe giriş tarihini,
  4.  7. madde uyarınca alınan duyuru ve bildirimleri,
  5.  8. maddenin 1. fıkrası uyarınca Sözleşmenin yürürlükten kalkması,
  6.  8. maddenin 2. fıkrası uyarınca yürürlükten kalkma.
Madde 11
  1.  Çince, Fransızca, İngilizce, İspanyolca ve Rusça metinleri aynı ölçüde geçerli olan bu Sözleşme, Birleşmiş Milletler arşivine verilecektir.
  2.  Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, Birleşmiş Milletlerin tüm Üyelerine ve 4. maddenin 1. fıkrasında sözü edilen, Üye olmayan Devletlere bu Sözleşmenin onaylı bir kopyasını gönderecektir.

Hükümetlerince yeterli ölçüde yetkili kılınmış olan aşağıdaki imza sahipleri New York’ta imzaya açılan bu Sözleşmeyi otuz bir Mart bindokuzyüzelliüç tarihinde imzalamışlardır.

Dünya Kadın Konferansı Pekin Deklarasyonu

0

Dünya Kadın Konferansı Pekin Deklarasyonu

  1. Biz, Dördüncü Dünya Kadın Konferansına katılan Hükumetler,
  2.  Birleşmiş Milletlerin kuruluşunun 50. yıldönümü olan Eylül 1995 tarihinde Pekin’de toplanarak,
  3. Bütün insanlığın yararı için her yerdeki bütün kadınlar adına eşitlik, kalkınma ve barış hedeflerini ileri götürmeye kararlı olarak,
  4. Her yerdeki bütün kadınların sesine kulak veren ve kadınların, rollerinin ve koşullarının farklılığını dikkate alan, dünya gençliğinde var olan umuttan güç alan ve bu yolu açan kadınları saygıyla anarak,
  5. Son on yılda kadınların statüsünde bazı önemli konularda ilerleme kaydedildiğini ama gelişmenin eşit olmadığını, kadınla erkek arasındaki eşitsizliğin devam ettiğini ve bütün insanların iyiliği için ciddi sonuçlar doğurabilecek başlıca engellerin varlığını sürdürdüğünü kabul ederek,
  6.  Dünyadaki insanların çoğunluğunun özellikle de kadın ve çocukların hayatını etkileyen, kökeni hem ulusal hem de uluslararası alanlarda bulunan, artan yoksulluğun bu durumu şiddetlendirdiğini de kabul ederek,
  7.  Kendimizi koşulsuz olarak bu sınırlama ve engelleri kaldırmaya ve böylece bütün dünyadaki kadınların ilerlemesini ve güçlendirilmesini artırmaya adadık ve bunun, şimdi ve bizi gelecek yüzyıla taşıması için, kararlılık, ümit, işbirliği ve dayanışma ruhuyla acil eylem gerektirdiğini kabul ederek,

Aşağıdaki taahhütlerimizi yineliyoruz:

Kadın ve erkeklerin eşit haklarına ve doğuştan değerli olduklarına ve Birleşmiş Milletler Kuruluş Yasasında kabul edilen diğer karar ve ilkelere, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ne ve diğer uluslararası İnsan Hakları Belgeleri’ne, özellikle Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’ne ve Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne, Kadına Yönelik Şiddetin Ortadan Kaldırılması Deklarasyonu ve Kalkınma Hakkı Bildirgesi’ne bağlılığımızı;

  1. Bütün insan haklarının ve temel özgürlüklerin vazgeçilemez, ayrılamaz ve bölünemez bir parçası olarak kadınların ve kız çocuklarının insan haklarının tam uygulanmasını güvence altına almayı;
  2. Eşitlik, kalkınma ve barışa ulaşmak amacıyla düzenlenen daha önceki Birleşmiş Milletler konferans ve zirvelerinde –1985’de Nairobi’de kadın konusunda, 1990’da New York’ta çocuklar konusunda, 1992’de Rio de Janeiro’da çevre ve kalkınma konusunda, 1993’de Viyana’da insan hakları konusunda, 1994’te Kahire’de nüfus ve kalkınma konusunda ve 1995’te Kopenhag’da sosyal kalkınma konusunda– elde edilen görüş birliği ve ilerlemeyi temel almayı;
  3. Kadının İlerlemesi için Nairobi İleriye Yönelik Stratejilerinin tam ve etkili bir şekilde uygulanmasını başarmayı;
  4.  Düşünce, vicdan, din ve inanç özgürlüğü dahil kadınların güçlendirilmesi ve ilerlemesini ve böylece bireysel olarak ya da toplumda diğerleriyle birlikte kadın ve erkeklerin manevi, ahlaki, ruhsal ve zihinsel ihtiyaçlarına katkıda bulunmayı ve bu yolla onlara toplumdaki tüm potansiyellerinin farkına varmaları ve kendi hayatlarını, kendi arzularına göre biçimlendirmeleri fırsatını garanti etmeyi taahhüt ediyoruz.
İnanıyoruz ki :

  Kadınların güçlendirilmesi ve karar vermeyle yetkiye ulaşma sürecine katılmaları dahil, eşitlik anlayışıyla toplumun bütün alanlarına tam katılmaları eşitlik, kalkınma ve barışın sağlanması için temel koşuldur;

  1. Kadın hakları, insan haklarıdır;
  2. Eşit haklar, fırsatlar ve kaynaklara eşit ulaşım, aile sorumluluklarının kadın ve erkek tarafından eşit paylaşılması ve aralarında uyumlu bir ortaklık bulunması, kendilerinin ve ailelerinin iyiliği kadar demokrasinin sağlamlaşması için de çok önemlidir.
  3. Sürekli ekonomik büyüme, sosyal kalkınma, çevresel koruma ve sosyal adalete dayalı olarak yoksulluğun yok edilmesi, kadınların ekonomik ve sosyal kalkınmaya dahil edilmesini, eşit fırsatları, insan merkezli sürdürülebilir kalkınmanın gerçekleştiricileri ve yararlanıcıları olarak kadınların ve erkeklerin tam ve eşit katılımını gerektirmektedir;
  4.  Kadınların, sağlıklarının bütün yönlerini, özellikle doğurganlıklarını kontrol etme haklarının açıkça tanınması ve onaylanması kadınların güçlendirilmesinin temelidir;
  5. Yerel, ulusal, bölgesel ve küresel barış, ulaşılabilir bir durumdur, ve liderlikte, anlaşmazlıkların çözümünde ve bütün düzeylerde uzun ömürlü barışın yaygınlaşmasında temel güç olan kadınların ilerleyişiyle ayrılmaz bir biçimde bağlantılıdır;
  6.  Kadınların güçlenmesini ve ilerlemesini her düzeyde sağlayacak kalkınma politika ve programlarının dahil olduğu, etkili, verimli ve karşılıklı takviye edici, toplumsal cinsiyete duyarlı politika ve programları kadınların tam katılımıyla düzenlemek, uygulamak ve izlemek çok önemlidir;
  7. Sivil toplumun bütün üyelerinin, özellikle kadın gruplarının, ağlarının ve diğer hükümet dışı kuruluşların ve toplumsal aktörlerin özerkliklerini koruyarak ve Hükümetlerle işbirliği yaparak katılım ve katkıda bulunmaları, Eylem Platformu’nun etkili uygulanması ve takibi için önem taşımaktadır;
  8.  Eylem Platformu’nun uygulanması, Hükümetlerin ve uluslararası topluluğun kesin kararlılığını gerektirmektedir. Hükümetler ve uluslararası topluluk Eylem için Konferansta karar verilenler dahil ulusal ve uluslararası taahhütlerde bulunarak, kadınların güçlendirilmesi ve ilerlemesi için bir an önce harekete geçmek gerektiğini kabul etmişlerdir.
Şu konularda kararlıyız :

 Kadının ilerlemesi için Nairobi İleriye Yönelik Stratejilerinin hedeflerini, bu yüzyılın sonuna kadar gerçekleştirmek için çaba ve eylemleri yoğunlaştırmaya;

  1.  Kadınların ve kız çocuklarının bütün insan haklarını temel özgürlükleri tam olarak kullanmalarını sağlamaya ve bu hak ve özgürlüklerin ihlaline karşı etkili önlemler almaya;
  2.  Kadınlara ve kız çocuklarına karşı her tür ayrımcılığı ortadan kaldırmak için bütün gerekli önlemleri almaya ve toplumsal cinsiyet eşitliğiyle kadınların ilerlemesi ve güçlendirilmesi önündeki bütün engelleri ortadan kaldırmaya;
  3.  Erkekleri, eşitliğe yönelik bütün faaliyetlere tam katılımda bulunmaya teşvik etmeye;
  4. İstihdam dahil kadınların ekonomik bağımsızlığını yaygınlaştırmaya ve ekonomik yapıda değişiklikler yapma ve kalkınmanın vazgeçilmez elemanı olan kırsal bölgedekiler dahil bütün kadınların üretim kaynaklarına, fırsatlara ve toplumsal hizmetlere eşit ulaşmasını sağlama yoluyla yoksulluğun yapısal nedenlerine inerek kadınların üzerindeki devamlı ve artan yoksulluk yükünü yoketmeye;
  5. Temel eğitimin, ömür boyu eğitimin, okur yazarlığın ve öğretimin ve kızlarla kadınlar için birinci basamak sağlık hizmetlerinin sağlanması yoluyla sürekli ekonomik büyümenin dahil olduğu, insanı merkez alan sürdürülebilir kalkınmayı yaygınlaştırmaya;
  6.  Kadınların ilerlemesi için barışı güvence altına alacak olumlu adımlar atmaya ve kadınların barış hareketinde oynadığı öncü rolü bilerek, kesin ve etkili uluslararası kontrolü kullanarak genel ve tam bir silahsızlanma için etkin bir şekilde çalışmaya ve gecikmeden, nükleer silahsızlanma ile bütün nükleer silahların çoğalmasını önlemeye katkıda bulunacak, evrensel, çok taraflı, etkin bir şekilde gerçekleştirilecek ve kapsamlı bir nükleer denemeleri yasaklama antlaşmasıyla sonuçlanacak görüşmeleri desteklemeye;
  7.  Kadınlara ve kız  çocuklarına  yönelik her türden şiddeti önlemeye ve ortadan kaldırmaya;
  8. Eğitimde ve sağlık hizmetlerinde kadınlarla erkeklere eşit davranılmasını ve bunlara eşit ulaşmalarını güvence altına almaya ve eğitim kadar kadının cinsel sağlığını ve üreme sağlığını artırmaya;
  9.  Kadınların ve kız çocuklarının  insan haklarını yaygınlaştırmaya ve korumaya;
  10. Irk, yaş, dil, etnik köken, kültür, din veya özürlü olmak gibi nedenlerle veya yerli halktan oldukları için güçlenme ve ilerlemede çeşitli engellerle karşılaşan bütün kadınların ve kız çocuklarının  bütün insan haklarını ve temel özgürlükleri eşit kullanmalarını sağlayacak çabaları artırmaya;
  11. Özellikle kadınları ve kız çocuklarını korumak için insani hukukun dahil olduğu, uluslararası hukuka saygıyı temin etmeye;
  12. Her yaştaki kadınların ve kız çocuklarının tam potansiyelini geliştirmeye ve herkes için daha iyi bir dünya oluşturmaya tam ve eşit katılımlarını sağlamaya ve kalkınma sürecindeki rollerini zenginleştirmeye;
  13.  Kadınların ve kız  çocuklarının ilerlemesini ve güçlendirilmesini artıracak bir araç olarak, kadınların, toprak, kredi, bilim ve teknoloji, mesleki eğitim, bilgi, iletişim ve pazarlar dahil ekonomik kaynaklara eşit ulaşmalarını sağlayacak ve uluslararası işbirliği yoluyla bu kaynaklara eşit ulaşmanın yararlarını kullanacak şekilde kapasitelerini geliştirmeye kararlıyız.
  14.  Hükümetlerin, uluslararası örgütlerin ve her düzeyden kurumların kesin kararlığını gerektirecek olan Eylem Platformu’nun başarıya ulaşmasını sağlayacağız. Ekonomik kalkınma, sosyal kalkınma ve çevrenin korunmasının, bütün insanların hayat standardını yükseltme çabalarımızın çerçevesini oluşturan sürdürülebilir kalkınma kavramının birbirine bağlı ve karşılıklı olarak birbirini destekleyen unsurları olduğuna derinden inanıyoruz. Çevresel kaynakların sürdürülebilir kullanımı için yoksulların, özellikle yoksullukla içiçe yaşayan kadınların güçlendirilmesine yönelik hakkaniyetli bir sosyal kalkınma, sürdürülebilir kalkınma için gerekli bir dayanaktır. Ayrıca sürdürülebilir kalkınma bağlamındaki geniş tabanlı ve sürekli ekonomik büyümenin, sosyal kalkınma ve sosyal adaleti sürekli kılmak için gerekli olduğunu kabul ediyoruz. Eylem Platformu’nun başarısı, bütün bunlara ek olarak bütün uygun mali mekanizmalardan gelişmekte olan ülkelere kadınların ilerlemesine yönelik çok taraflı, iki taraflı ve özel kaynaklar dahil, yeni ve ek kaynakların sağlanması kadar, ulusal ve uluslararası düzeylerde kaynakların yeterli ölçüde harekete geçirilmesini; ulusal, alt bölgesel, bölgesel ve uluslararası kuruluşların kapasitesini güçlendirmek için mali kaynakları; eşit haklara, eşit sorumluluklara, eşit fırsatlara bağlılığı ve bütün ulusal, bölgesel ve uluslararası oluşumlara ve politika oluşturma süreçlerine kadınların ve erkeklerin eşit katılımını taahhüt etmeyi; her düzeydeki mekanizmaları dünya kadınlarının da sorumluluğunu üstlenecek şekilde oluşturmayı veya güçlendirmeyi gerektirecektir.
  15. Eylem Platformu’nun ekonomileri geçiş sürecinde olan ülkelerde de başarılı olması için uluslararası işbirliği ve yardımın sürekli olması sağlanmalıdır.
  16. Biz, Hükümetler olarak cinsiyete dayalı bir bakış açısının bütün politika ve programlarımızda yansıtılacağını garanti ederek bu Eylem Platformunu uygulamayı kabul ve taahhüt ediyoruz. Birleşmiş Milletler sistemini, bölgesel ve uluslararası mali kuruluşları, diğer ilgili bölgesel ve uluslararası kuruluşları ve bütün kadınları ve erkekleri, hükümet dışı kuruluşları, özerkliklerine tamamıyla saygı duyarak, ve sivil toplumun bütün sektörlerini, Hükümetlerle işbirliği yaparak kendilerini tamamen bu Eylem Platformu’nun uygulanmasına adamaya ve katkıda bulunmaya davet ediyoruz.

Kadınlara Yönelik Şiddetin Ortadan Kaldırılmasına Dair Bildirge

0
Kadınlara Yönelik Şiddetin Ortadan Kaldırılmasına Dair Bildirge

Kadınlara Yönelik Şiddetin Ortadan Kaldırılmasına Dair Bildirge özel olarak kadına yönelik şiddeti düzenleyen belgelerden biridir. Bildirge, 20 Aralık 1993 tarihinde oylamaya başvurulmaksızın Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından kabul edilmiştir.  Bildirge, 1979 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından kabul edilen Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi’nin (CEDAW) etkin olarak uygulanmasının kadınlara yönelik şiddetin önlenmesine katkıda bulunması ve bu sürecin güçlendirilerek tamamlanması amacıyla kabul edilmiştir.

Kadınlara Yönelik Şiddetin Ortadan Kaldırılmasına Dair Bildirge

Bildirgede, kadınlara yönelik şiddetin, kadınların haklarının ve temel özgürlüklerinin ihlalini oluşturduğu, bu hak ve özgürlüklerini kullanmalarını zedelediği veya geçersiz kıldığı belirtilmektedir. Ayrıca; azınlık gruplarına mensup kadınların, yerli topluluklara mensup kadınların, mülteci kadınların, göçmen kadınların, kırsal veya merkezden uzak topluluklarda yaşayan kadınların, muhtaç kadınların, kurumlardaki veya gözlem altındaki kadınların, kız çocuklarının, engelli kadınların, yaşlı kadınların ve silahlı çatışma durumlarındaki kadınların şiddete özellikle maruz kalma riski altında bulundukları kayıt altına alınmıştır.

Kadınlara Yönelik Şiddetin Ortadan Kaldırılmasına Dair Bildirgenin Amacı

Bildirge ile; dayak ve hırpalama, ev halkına dahil olan kız çocuklarının cinsel suistimali, drahoma (kadının ailesinin evlenirken erkeğin ailesine verdiği para, çeyiz benzeri uygulama) bağlantılı şiddet, evlilik içi tecavüz, kadınların genital sakatlanması (genital mutilation) veya kadına zarar veren diğer geleneksel uygulamalar, eş haricinde (ev halkına dâhil) kişilerce uygulanan şiddet, sömürüyle bağlantılı şiddet dâhil olmak üzere aile içinde meydana gelen fiziksel, cinsel veya psikolojik şiddet yasaklanmıştır.  Şiddetin tanımı yapılmış; tecavüz, cinsel suistimal, iş yerinde, eğitim kurumlarında veya diğer yerlerde meydana gelen cinsel taciz ve sindirme, kadın ticareti ve fahişeliğe zorlama dahil olmak üzere genel olarak toplum içinde meydana gelen şiddet; nerede olursa olsun devlet tarafından işlenen veya göz yumulan fiziksel, cinsel veya psikolojik şiddet türlerindeki tüm şiddet içeren hareketlerin önlenmesi amaçlanmıştır.

Kadınlara Yönelik Şiddetin Ortadan Kaldırılmasına Dair Bildirge ile kadınların; yaşama hakkı, eşitlik hakkı, özgürlük ve kişi güvenliği hakkı, kanun önünde eşitlik hakkı, tüm ayrımcılık biçimlerinden azade olma hakkı, ulaşılabilecek en yüksek fiziksel ve ruhsal sağlık standardı hakkı, adil ve elverişli çalışma koşulları hakkı, işkence veya diğer zalimce, insanlık dışı veya aşağılayıcı muameleye veya cezalandırmaya maruz bırakılmama hakkı tekrar edilmiştir.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Kadınlara Yönelik Şiddetin Ortadan Kaldırılmasına Dair Bildirge
Genel Kurul,
Tüm insanların eşitliği, güvenliği, hürriyeti, bütünlüğü ve onuruna ilişkin hakların ve ilkelerin kadınlara evrensel olarak uygulanmasına acilen ihtiyaç olduğunu kabul ederek,
Bu hakların ve ilkelerin, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme, Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme, Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi ve İşkenceye ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı veya Aşağılayıcı Muamele veya Cezaya Karşı Sözleşme dahil olmak üzere uluslararası belgelerde korunduğuna işaret ederek,
Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’nin etkin olarak uygulanmasının kadınlara yönelik şiddetin önlenmesine katkıda bulunacağını ve bu kararda beyan edilen Kadınlara Yönelik Şiddetin Ortadan Kaldırılmasına Dair
Bildirge’nin bu süreci güçlendireceği ve tamamlayacağını kabul ederek,
Kadınlara yönelik şiddetin, bununla mücadele etmek için bir dizi tedbirin önerildiği Kadının İlerlemesi için Nairobi İleriye Dönük Stratejiler’de kabul edildiği gibi eşitliğe, gelişmeye ve barışa ve Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’nin tam olarak uygulanmasına engel olduğundan kaygı duyarak,
Kadınlara yönelik şiddetin, kadınların haklarının ve temel özgürlüklerinin ihlalini oluşturduğunu ve bu hak ve özgürlüklerini kullanmalarını zedelediğini veya geçersiz kıldığını teyit ederek ve kadınlara yönelik şiddet konusunda bu hak ve özgürlükleri koruma ve teşvik etmedeki öteden beri süregelen başarısızlıktan kaygı duyarak,
Kadınlara yönelik şiddetin, erkeklerin kadınların üzerinde egemenlik kurmalarına ve onlara karşı ayrımcılık yapmalarına ve kadınların azami derecede ilerlemelerine engel olmasına yol açan, kadınlar ve erkekler arasındaki tarihten gelen eşit olmayan güç ilişkisinin bir tezahürü olduğunu ve kadınlara yönelik şiddetin, kadınları erkeklerle karşılaştırıldığında ikincil konuma zorlayan can alıcı sosyal mekanizmalardan biri olduğunu kabul ederek,
Azınlık gruplarına mensup kadınlar, yerli topluluklara mensup kadınlar, mülteci kadınlar, göçmen kadınlar, kırsal veya merkezden uzak topluluklarda yaşayan kadınlar, muhtaç kadınlar, kurumlardaki veya gözlem altındaki kadınlar, kız çocuklar, engelli kadınlar, yaşlı kadınlar ve silahlı çatışma durumlarındaki kadınlar gibi bazı kadın gruplarının şiddete özellikle maruz kalma riski altında bulunduklarından kaygı duyarak,
Ekonomik ve Sosyal Konsey’in 24 Mayıs 1990 tarihli 1990/15 kararındaki Ek’in 23. paragrafındaki, kadınlara yönelik aile içindeki ve toplumdaki şiddetin yaygın olduğunun ve gelir, sınıf ve kültür farkı gözetmediğinin kabulünün, bu şiddetin önlenmesi için acil ve etkin adımlarla tamamlanması gerektiği sonucunu hatırlatarak,
Ekonomik ve Sosyal Konsey’in, sarih olarak kadınlara yönelik şiddet sorununa ilişkin bir uluslararası belge için çerçeve çalışmasının geliştirilmesini tavsiye ettiği 30 Mayıs 1991 tarihli 1991/18 kararını da hatırlatarak,
Kadın hareketlerinin, kadınlara yönelik şiddet probleminin doğasına, şiddetine ve büyüklüğüne giderek artan bir dikkat çekmekte oynadıkları rolü memnuniyetle karşılayarak,
Kadınlar için toplumda hukuksal, sosyal, siyasal ve ekonomik eşitliği kazanma fırsatlarının, başka sebeplerin yanısıra, devamlı ve sürekli şiddet sebebiyle kısıtlı olması karşısında endişelenerek,
Yukarıdakilerin ışığında, kadınlara yönelik şiddetin açık ve kapsayıcı bir tanımına, kadınlara yönelik şiddetin her biçiminin önlenmesinin temin edilmesi için uygulanacak hakların açık bir beyanına, sorumlulukları bakımından devletlerin taahhüdüne ve kadınlara yönelik şiddetin önlenmesi için genel olarak uluslararası topluluğun taahhüdüne ihtiyaç olduğuna kani olarak,
Aşağıdaki Kadınlara Yönelik Şiddetin Ortadan Kaldırılmasına Dair Bildirge’yi resmen ilan eder ve herkes tarafından bilinmesi ve saygı gösterilmesi için her çabanın gösterilmesini teşvik eder:
Madde 1
Bu Bildirge’nin amaçları bakımından kadınlara yönelik, şiddet ister kamusal ister özel hayatta olsun bu tür eylemlerle tehdit etme, zorlama veya özgürlükten keyfi olarak yoksun bırakma dahil olmak üzere, kadınlara fiziksel, cinsel veya psikolojik zarar veya acı verme sonucu doğuran veya bu sonucu doğurması muhtemel olan, cinsiyete dayalı her türlü şiddet eylemi anlamına gelir.
Madde 2

Kadınlara yönelik şiddetin, bunlarla sınırlı olmaksızın aşağıdakileri içerir biçimde anlaşılması gerekir:

(a) Dayak ve hırpalama, ev halkına dahil olan kız çocuklarının cinsel suistimali, drahoma bağlantılı şiddet, evlilik içi tecavüz, kadın cinsel organını sakatlama veya kadına zarar veren diğer geleneksel uygulamalar, eş haricinde (ev halkına dahil) kişilerce
uygulanan şiddet, sömürüyle bağlantılı şiddet dahil olmak üzere aile içinde meydana gelen fiziksel, cinsel veya psikolojik şiddet;
(b) Tecavüz, cinsel suistimal, iş yerinde, eğitim kurumlarında veya diğer yerlerde kadınlara karşı şiddet meydana gelen cinsel taciz ve sindirme, kadın ticareti ve fahişeliğe zorlama dahil olmak üzere genel olarak toplum içinde meydana gelen şiddet;
(c) Nerede olursa olsun devlet tarafından işlenen veya göz yumulan fiziksel, cinsel veya psikolojik şiddet.
Madde 3
Kadınların siyasal, ekonomik, sosyal, kültürel, medeni veya herhangi başka bir alanda tüm insan haklarından ve temel özgürlüklerden eşit olarak yararlanma ve bunların eşit koruması altında olma hakları vardır. Bu haklar diğerlerinin yanı sıra şunları kapsar:
(a) Yaşama hakkı;
(b) Eşitlik hakkı;
(c) Özgürlük ve kişi güvenliği hakkı;
(d) Kanun önünde eşitlik hakkı;
(e) Tüm ayrımcılık biçimlerinden azade olma hakkı;
(f) Ulaşılabilecek en yüksek fiziksel ve ruhsal sağlık standardı hakkı;
(g) Adil ve elverişli çalışma koşulları hakkı;
(h) İşkence veya diğer zalimce, insanlık dışı veya aşağılayıcı muameleye veya cezalandırmaya maruz bırakılmama hakkı.
Madde 4
Devletler kadınlara yönelik şiddeti kınamalı ve önlenmesine yönelik yükümlülüklerinden kaçınmak için hiçbir adeti, geleneği veya dinsel düşünceyi ileri sürmemelidir.
Devletler tüm uygun yolları kullanarak ve gecikmeksizin kadınlara yönelik şiddeti önlemeye yönelik bir politika izlemek zorundadır ve bu amaca yönelik olarak:
(a) Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’ni, henüz yapmamışlarsa onaylamayı veya buna katılmayı veya bu Sözleşme’ye koydukları çekinceleri geri almayı gündeme almalıdırlar;
(b) Kadınlara yönelik şiddet uygulamaktan kaçınmalıdırlar;
(c) Gerek Devlet tarafından gerekse özel kişiler tarafından işlenen kadınlara yönelik şiddet eylemlerini önleme, soruşturma ve ulusal mevzuatı uyarınca cezalandırma konusunda gereken özeni göstermelidirler;
(d) Şiddete maruz kalmış kadınlara verilen zararları cezalandırmak ve tazmin etmek için ulusal hukuk vasıtasıyla cezai, hukuki, idari ve çalışma alanında yaptırımlar geliştirmelidirler; şiddete maruz kalmış kadınlara adalet mekanizmalarına başvuru imkânı ve uğradıkları zararın ulusal hukuk uyarınca adil ve etkin biçimde tazmin edilmesi sağlanmalıdır; devletler bu mekanizmalara başvurarak arayabilecekleri hakları konusunda kadınları bilgilendirmelidirler;
(e) Sivil toplum kuruluşlarınca, özellikle de kadınlara yönelik şiddet meselesi ile ilgilenenlerince sağlanabilecek işbirliği uygun olduğunca göz önünde bulundurularak, kadınların her türlü şiddete karşı korunmalarına yönelik ulusal eylem planları hazırlanması veya halihazırda var olan planlara bu amaca yönelik hükümlerin dahil edilmesi olanağını dikkate almalıdırlar;
(f) Kadınların şiddetin herhangi bir türüne maruz kalmamalarını teşvik eden önleyici yaklaşımları ve hukuki, idari, kültürel ve siyasi tedbirleri kapsayıcı şekilde geliştirmeli ve kadınların, cinsiyet farklılıklarına duyarsız kanunlar, adli ve kolluk uygulamaları
veya diğer müdahaleler sebebiyle yeniden mağdur haline gelmemelerini sağlamalıdırlar;
(g) Mevcut kaynaklarının ışığında mümkün olan azami derecede ve gerektiğinde uluslararası işbirliği çerçevesinde, şiddete maruz kalmış kadınların ve uygun olduğunda çocuklarının destek yapılarının yanı sıra, rehabilitasyon, çocuk bakımında yardım, tedavi, danışmanlık ve sağlık ve sosyal hizmetler, kolaylıklar ve programlar gibi, uzmanlaşmış yardım almalarını sağlamaya çalışmalı ve onların güvenliğini ve fiziksel ve psikolojik rehabilitasyonlarını sağlayıcı diğer her türlü uygun tedbiri almalıdırlar;
(h) Hükümet bütçelerinde, kadınlara yönelik şiddetin önlenmesine ilişkin faaliyetleri için yeterli kaynaklara yer vermelidirler;
(i) Kadınlara yönelik şiddeti önleyecek, soruşturacak ve cezalandıracak politikaları uygulamaktan sorumlu kamu yetkililerinin ve kolluk ve yargı görevlilerinin; kadınların ihtiyaçlarına duyarlı olmaları için eğitim almalarının sağlanması için önlemler almalıdırlar;
(j) Kadın ve erkeklerin sosyal ve kültürel davranış biçimlerini değiştirmek ve cinslerden birinin üstünlüğü veya aşağı olması fikrine ve kadın ve erkekler için basmakalıp rollere dayanan önyargıları, geleneksel uygulamaları ve tüm diğer uygulamaları silmek üzere, özellikle eğitim alanında tüm uygun tedbirleri almalıdırlar;
(k) Özellikle aile içi şiddet üzerine, kadınlara yönelik şiddetin değişik türlerinin yaygınlığına ilişkin araştırmaları özendirmeli, veri toplamalı, istatistikler çıkarmalı ve kadınlara yönelik şiddetin sebepleri, niteliği, ciddiyeti ve sonuçları üzerine ve kadınlara
yönelik şiddetin önlenmesi ve tazmin edilmesi için uygulanan önlemlerin ne kadar etkili olduğu üzerine araştırmaları teşvik etmelidirler; bu istatistikler ve araştırmaların bulguları kamuya açıklanacaktır;
(l) Şiddete özellikle maruz kalma tehlikesi altında olan kadınlara yönelik şiddeti önlemeyi hedefleyen tedbirleri almalıdırlar;
(m) İlgili Birleşmiş Milletler insan hakları sözleşmelerince sunmaları gereken raporlarına kadınlara yönelik şiddet hakkında bilgileri ve bu Bildirge’yi uygulamak için alınan önlemleri de dahil etmelidirler;
(n) Bu Bildirge’de belirlenen ilkelerin uygulanmasına yardımcı olmak için uygun rehber ilkelerin geliştirilmesini teşvik etmelidirler;
(o) Kadın hareketinin ve tüm dünyadaki sivil toplum kuruluşlarının kadınlara yönelik şiddet konusunda bilinçlendirme ve sorunu hafifletmedeki önemli rolünü tanımalıdırlar;
(p) Kadın hareketinin ve sivil toplum kuruluşlarının çalışmalarını kolaylaştırmalı ve güçlendirmelidirler ve onlarla yerel, ulusal ve bölgesel düzeylerde işbirliği yapmalıdırlar;
(q) Üyesi oldukları hükümetler arası bölgesel örgütlerin, kadınlara yönelik şiddetin önlenmesini uygun olduğunca programlarına dahil etmesini teşvik etmelidirler.
Madde 5
Her biri kendi görev alanları içinde olmak üzere, Birleşmiş Milletler sisteminin organları ve uzmanlaşmış kurumları bu Bildirge’de belirtilen hakların ve ilkelerin tanınmasına ve gerçekleştirilmesine katkıda bulunmalıdırlar ve bu amaca yönelik olarak, diğerlerinin yanı sıra:
(a) Şiddete karşı mücadele etmek için bölgesel stratejiler belirlemek, deneyim alışverişinde bulunmak ve kadınlara yönelik şiddeti önlemeye yönelik programların masraflarını karşılamak amacıyla uluslararası ve bölgesel işbirliğini güçlendirmelidirler;
(b) Kadınlara yönelik şiddet konusunda tüm kişilerin dikkatini çekmek ve bilinçlendirmek amacıyla toplantı ve seminerlerin düzenlenmesi özendirmelidirler;
(c) Kadınlara yönelik şiddet konusuna etkin olarak hitap etmeleri için andlaşmalarla kurulmuş insan hakları birimlerinin arasında, Birleşmiş Milletler sistemi içinde eşgüdümü ve alışverişi güçlendirmelidirler;
(d) Birleşmiş Milletler sisteminin örgütleri ve birimleri tarafından, dünyadaki sosyal durum üzerine hazırlanan periyodik raporlar; benzeri sosyal eğilim ve sorunlara ilişkin analizlere, kadınlara yönelik şiddetteki eğilimlerin incelenmesini dahil etmelidirler;
(e) Devam eden programlara, bilhassa şiddete özellikle maruz kalma tehlikesi altında olan kadınlara ilişkin olarak; kadınlara yönelik şiddet konusunu dahil etmeleri için Birleşmiş Milletler sisteminin örgütleri ve birimleri arasında eşgüdümü teşvik etmelidirler;
(f) Kadınlara yönelik şiddete ilişkin olarak, bu Bildirge’de değinilen önlemleri göz önüne alan rehber ilkelerin ve kılavuzların hazırlanmasını özendirmelidirler;
(g) İnsan hakları belgelerinin uygulanmasına ilişkin görevlerinin yerine getirilmesinde, kadınlara yönelik şiddetin önlenmesi sorununu uygun olduğunca göz önünde tutmalıdırlar;
(h) Kadınlara yönelik şiddet sorununa hitap etmede sivil toplum örgütleriyle işbirliği yapmalıdırlar.
Madde 6
Bu Bildirge’deki hiçbir şey, bir Devlet’in kanunlarında ya da bir Devlet’te yürürlükte bulunan uluslararası andlaşma veya diğer belgede olabilecek kadınlara yönelik şiddetin önlenmesinde daha yararlı herhangi bir hükmü etkilemeyecektir.

Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesi, Cezalandırılması ve Ortadan Kaldırılmasına İlişkin İnter-Amerika Sözleşmesi

0

Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesi, Cezalandırılması ve Ortadan Kaldırılmasına İlişkin İnter-Amerika Sözleşmesi 9 Haziran 1994  tarihinde Brezilya’nın Belém do Pará şehrinde imzalanmıştır. (Inter-American Convention on the Prevention, Punishment, and Eradication of Violence against Women-Convention of Belém do Pará)

Amerikan Devletleri Örgütü‘nün, Amerikalararası Kadın Komisyonu (CIM) tarafından 9 Haziran 1994’te Brezilya’nın Belém do Pará kentinde düzenlenen konferansta kabul edilen bir insan hakları sözleşmesidir. Kadınlara yönelik her türlü şiddet ve özellikle cinsel şiddet suç sayılmıştır. Yasal olarak bağlayıcı bir uluslararası bir sözleşmedir ve “Belém do Pará Sözleşmesi” ya da Kadınlara Yönelik Şiddetin Önlenmesi, Cezalandırılması ve Ortadan Kaldırılması Hakkında Amerikalararası Sözleşme” olarak da bilinmektedir. 

Kadına Yönelik Şiddetin Ortadan Kaldırılması İçin Uluslararası Mücadele Günü’ne ilişkin 17 Aralık 1999 tarihli ve Birleşmiş Milletle Genel Kurulu’nun A/RES/54/134 sayılı kararında atıf yapılan belgelerdendir. 

Kadınlara Yönelik Şiddetin Önlenmesi, Cezalandırılması ve Ortadan Kaldırılmasına Dair Amerikan Devletleri Sözleşmesi Belém do Pará Sözleşmesi

Önsöz

Bu Sözleşme’ye Taraf Devletler,

Amerika İnsan Hakları ve Ödevleri Bildirgesi ile İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde insan haklarına mutlak saygının kutsallaştırılmış olduğunu ve diğer uluslararası ve bölgesel belgelerde de bunun teyit edilmiş olduğunu kabul ederek;

Kadınlara yönelik şiddetin kadınların insan haklarına ve temel özgürlüklerine ilişkin bir ihlal teşkil ettiğini ve bu hak ve özgürlüklere riayet edilmesini, bunların hayata geçirilmesini ve kullanılmasını zedelediğini veya yok ettiğini teyit ederek;

Kadınlara yönelik şiddetin insan onuruna karşı bir suç ve kadın ile erkek arasında tarihsel olarak var olan eşitsiz güç ilişkilerine dair bir tezahür teşkil ettiğinden kaygı duyarak;

Kadınlara yönelik şiddetin sınıf, ırk veya etnik grup, gelir, kültür, eğitim seviyesi, yaş veya din gözetmeksizin toplumun her kesimine yayıldığını ve toplumu en temelinden sarstığını teyit ederek ve Amerikan Devletleri Kadın Komisyonu’nun Delegeler Meclisi’nin Yirmi Beşinci Oturumu’nda kabul edilmiş olan Kadınlara Karşı Ayrımcılığın Önlenmesi Bildirgesi’ni anımsatarak;

Kadınlara yönelik şiddetin ortadan kaldırılmasının, kadınların bireysel ve sosyal gelişimi ve toplumun her kesiminden eksiksiz ve eşit bir şekilde katılımı için gerekli olduğuna inanarak ve Amerikan Devletleri Teşkilatı çatısı altında, kadınlara yönelik her türlü şiddetin önlenmesi, cezalandırılması ve ortadan kaldırılması için bir sözleşme kabul edilmesinin, kadın haklarının korunması ve kadınlara yönelik şiddetin ortadan kaldırılması için pozitif bir katkı oluşturacağına inanarak,

Aşağıdaki hükümler üzerinde mutabakata varmışlardır:

I. Bölüm
Tanım ve Kapsam
Madde 1

Bu Sözleşme’nin amaçları doğrultusunda, kadınlara yönelik şiddet, kamusal veya özel alanda, kadınların ölümüne ya da fiziksel, cinsel veya psikolojik olarak zarar görmesine veya ıstırap çekmesine neden olan, cinsiyete dayalı her türlü eylem veya davranış olarak anlaşılacaktır.

Madde 2

Kadınlara karşı şiddet, aşağıda belirtilen durumlarda fiziksel, cinsel ve ruhsal şiddeti içerecek şekilde anlaşılacaktır:

a) Tecavüz, dayak ve cinsel istismarı kapsayan, ancak bunlarla sınırlı kalmayan bu şiddet olayları, fail kadınla aynı evi paylaşıyor olsun ya da olmasın, aile içinde ya da ev içi bir birimde veya kişiler arasındaki başka bir ilişki çerçevesinde gerçekleşen olaylardır;
b) Tecavüz, cinsel istismar, işkence, insan ticareti, fuhuşa zorlama, çocuk kaçırma, iş yerinde ve ayrıca eğitim kurumları, sağlık kuruluşları ve diğer yerlerde cinsel taciz gibi suçları kapsayan ancak bunlarla sınırlı kalmayan bu olaylar, topluluk içinde gerçekleşir ve herhangi bir kişi tarafından işlenir;
c) Bu gibi olaylar, nerede olduğuna bakılmaksızın, devletin ya da görevlilerinin işlediği ya da göz yumduğu olaylardır.

II. Bölüm
Koruma Kapsamındaki Haklar
Madde 3

Her kadının, kamusal veya özel alanda şiddetten uzak bir yaşam sürme hakkı vardır.

Madde 4

Her kadının, bölgesel ve uluslararası insan hakları belgelerinde somut olarak ifade edilmiş olan tüm insan hakları ve özgürlüklerinin tanınması, hayata geçirilmesi, kullanılması ve korunması hakkı vardır. Bu haklar, diğerlerinin yanı sıra, şunları kapsamaktadır:

a) Yaşamına saygı gösterilmesi hakkı;
b) Fiziksel, ruhsal ve manevi bütünlüğüne saygı gösterilmesi hakkı;
c) Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı;
d) İşkenceye uğramama hakkı;
e) İnsan olarak doğuştan sahip olduğu onura saygı gösterilmesi ve ailesinin korunması hakkı;
f) Kanunlar önünde ve kanunlar tarafından eşit olarak korunma hakkı;
g) Hakları ihlal eden eylemlere karşı koruma sağlanması için yetkili bir mahkemeye basit ve hızlı bir şekilde başvurma hakkı;
h) Serbestçe örgütlenme hakkı;
i) Yasalar çerçevesinde dinini ve inançlarını açıkça belirtme hakkı;
j) Ülkesindeki kamu hizmetlerine eşit bir şekilde erişim ve karar alma mekanizmaları da dahil olmak üzere devlet işlerinin yürütülmesine iştirak etme hakkı.

Madde 5

Her kadın, medeni, siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel haklarını özgür ve tam olarak kullanma hakkına sahiptir ve bölgesel ve uluslararası insan hakları belgelerinde somut olarak ifade edilen bu hakların tam korunması ilkesine istinat edebilir. Taraf Devletler, kadınlara yönelik şiddetin bu hakların kullanımını önlediğini ve yok ettiğini kabul etmektedir.

Madde 6

Her kadının sahip olduğu şiddetten uzak bir yaşam sürme hakkı, diğer şeylerin yanı sıra şunları kapsamaktadır:

a) Kadınların her türlü ayrımcılıktan uzak bir yaşam sürme hakkı ve
b) Kadınların, aşağılık ve ikincillik kavramlarına dayalı sosyal ve kültürel uygulamalardan ve kalıplaşmış davranış biçimlerinden arınmış bir şekilde değerlendirilme ve eğitim alma hakkı.

III. Bölüm
Devletlerin Sorumlulukları
Madde 7

Taraf Devletler, kadınlara karşı yapılan her türlü şiddeti kınar ve uygun tüm araçlarla ve gecikmeksizin bu tür şiddetin önlenmesi, cezalandırılması ve ortadan kaldırılması için politikalar izlemeyi kabul ve aşağıdakileri taahhüt eder:

a) Kadınlara karşı şiddet eylemlerinde ya da uygulamalarında yer almaktan kaçınmak ve makamlarının, memurlarının, personelinin, görevlilerinin ve kurumlarının da bu yükümlülüğe uygun bir şekilde hareket etmesini sağlamak;
b) Kadınlara karşı şiddetin önlenmesi, soruşturulması ve şiddet olaylarına karşı cezaların uygulanması için gereken özeni göstermek;
c) Kadınlara karşı şiddetin önlenmesi, cezalandırılması ve ortadan kaldırılması ve gerekli durumlarda uygun idari önlemleri almak için ihtiyaç duyulabilecek hükümleri ceza hukuku, medeni hukuk, idare hukuku ve diğer iç hukuk hükümlerine dahil etmek;
d) Failin, kadını taciz etmesini, sindirmesini ya da tehdit etmesini veya hayatını ya da bütünlüğünü zedeleyen ya da tehlikeye sokan veya malına zarar veren herhangi bir yola başvurmasını engelleyecek hukuksal önlemleri almak;
e) Mevcut kanunlarda ve yönetmeliklerde değişiklikler yapmak ya da bunları yürürlükten kaldırmak ve kadınlara karşı şiddetin varlığını koruması ve hoşgörülmesini sağlayan hukuksal veya geleneksel uygulamaları değiştirmek amacıyla yasama ile ilgili önlemler de dahil olmak üzere tüm uygun önlemleri almak;
f) Şiddete maruz bırakılan kadınlar için, adil ve etkili hukuksal usuller tesis etmek; bunlar, diğerleri yanında, koruyucu önlemler, davanın zamanında görülmesi ve söz konusu hukuksal usullere etkili biçimde erişimdir.
g) Şiddete maruz bırakılan kadınların, tazmin, telafi veya diğer adilane ve etkili hukuk yollarından yararlanmalarını sağlamak için gerekli tüm hukuksal ve idari mekanizmaları oluşturmak ve
h) Bu Sözleşme’yi uygulayabilmek için gerekli olabilecek yasamaya ilişkin ya da diğer alanlar ile ilgili önlemleri almak.

Madde 8

Taraf Devletler, kademeli olarak, aşağıdaki amaçlara yönelik programları da içeren özel tedbirler almayı kabul etmektedirler:

a) Kadınların şiddetten uzak yaşama hakkı ile kadınların insan haklarına saygı gösterilmesi ve bu hakların korunması hakkının bilinmesini ve buna riayet edilmesini teşvik etmek;
b) Kadının veya erkeğin aşağı veya üstün konumda olduğu görüşüne veya kadın ile erkeğe biçilen ve kadınlara yönelik şiddeti meşru kılan ya da artıran kalıplaşmış rollere dayalı önyargılar, gelenekler ve diğer tüm uygulamalarla mücadele etmek için, eğitim sürecinin tüm aşamalarına uygun olabilecek resmi veya gayri resmi eğitim programlarının geliştirilmesini de içerecek şekilde, kadın ve erkeğin sosyal ve kültürel davranış biçimlerini değiştirmek;
c) Adliye, polis ve diğer kolluk kuvvetlerine mensup olan kişilerin yanı sıra kadınlara yönelik şiddetin önlenmesi, cezalandırılması ve ortadan kaldırılması için politikalar uygulanmasından sorumlu diğer personelin eğitilmesini teşvik etmek;
d) Şiddete maruz kalmış kadınlara yönelik olarak, kamu ve özel sektör kuruluşları aracılığıyla, sığınma evleri, gereken hallerde rahatsız aile üyeleri için danışma hizmetleri ve durumdan etkilenen çocukların bakımı ve vesayeti gibi özel hizmetler sunmak;
e) Halkın kadınlara yönelik şiddetle ilişkili sorunlara ve çözümlere dair bilinçlendirilmesi için tasarlanmış devlet veya özel sektör eğitimlerini teşvik etmek ve desteklemek;
f) Şiddete maruz kalmış kadınların, kamusal, özel ve sosyal yaşama eksiksiz bir biçimde katılabilmeleri için etkin olabilecek yeniden düzenleme ve eğitim programlarına erişimlerini sağlamak;
g) Kitle iletişim araçlarını, kadınlara yönelik şiddetin her türlü biçimini ortadan kaldırmak için katkıda bulunacak ve kadınların itibarına daha çok saygı gösterilmesini sağlayacak medya prensipleri geliştirmeleri için teşvik etmek;
h) Kadınlara yönelik şiddeti önlemek, cezalandırmak ve ortadan kaldırmak için alınan tedbirlerin etkililiğini değerlendirmek ve gerekli değişiklikleri düzenlemek ve hayata geçirmek için, kadınlara yönelik şiddetin sebepleri, sonuçları ve sıklığıyla ilgili araştırma yapılmasını, istatistik ve konuyla ilgili diğer bilgilerin toplanmasını sağlamak; ve
i) Şiddete maruz kalmış kadınların korunmasını amaçlayan programların hayata geçirilmesini ve fikir ve deneyim alışverişi için uluslararası işbirliğini teşvik etmek.

Madde 9

Taraf Devletler, işbu Bölüm’de yer alan tedbirlere ilişkin olarak, kadınların, diğer şeylerin yanı sıra ırkları, etnik kökenleri ve göçmen, mülteci ya da yerinden edilmiş kişi statüsü sebebiyle şiddete uğrama ihtimalini özel olarak dikkate alacaklardır. Hamile, engelli, küçük, yaşlı, sosyoekonomik açıdan dezavantajlı, silahlı çatışmadan etkilenmiş veya özgürlüğünden yoksun bırakılmış olup da şiddete maruz kalan kadınlara da aynı şekilde ilgi gösterilecektir.

IV. Bölüm
Amerikan Devletleri Koruma Mekanizması
Madde 10

Taraf Devletler, her kadının sahip olduğu şiddetten uzak bir yaşam sürme hakkını korumak için, Amerikan Devletleri Kadın Komisyonu’na sundukları ulusal raporlarda, kadınlara yönelik şiddeti önlemek ve cezalandırmak ve şiddete maruz kalmış kadınlara destek sunmak için aldıkları tedbirlerin yanı sıra, bu tedbirlerin uygulanması sırasında karşılaşılan güçlüklere ve kadınlara yönelik şiddete katkıda bulunan unsurlara ilişkin bilgi verecektir.

Madde 11

Taraf Devletler bu Sözleşme’ye ve Amerikan Devletleri Kadın Komisyonu’na, Sözleşme’nin yorumlanması konusunda Amerikan Devletleri İnsan Hakları Mahkemesi’nden tavsiye niteliğinde görüş bildirmesini talep edebilirler.

Madde 12

Herhangi bir kişi veya kişi topluluğu veya Örgüt’e Üye Devletlerden biri ya da birden fazlası tarafından hukuken tanınmış olan herhangi bir sivil toplum kuruluşu, Amerikan Devletleri İnsan Hakları Komisyonu’na, bir Taraf Devletin bu Sözleşme’nin 7. maddesini ihlal ettiğine dair bir suçlama veya şikâyet içeren dilekçeler sunabilirler.

Komisyon bu iddiaları, Amerikan İnsan Hakları Sözleşmesi’nde ve Amerikan Devletleri İnsan Hakları Komisyonu Tüzük ve Yönetmeliklerinde yer alan kural ve usullere uygun olarak inceleyecektir.

V. Bölüm
Genel Hükümler
Madde 13

Bu Sözleşme’nin hiçbir kısmı, Taraf Devletlerin, kadınların haklarına ilişkin olarak eşit veya daha fazla bir koruma ve güvence sunan ve kadınlara yönelik şiddeti önlemeye ve ortadan kaldırmaya yarayan teminatlar getiren iç hukuk kurallarını kısıtlar veya sınırlar bir şekilde anlaşılmayacaktır.

Madde 14

Bu Sözleşme’de yer alan hiçbir şey, bu alanda eşit veya daha fazla bir koruma sunduğu hallerde Amerikan İnsan Hakları Sözleşmesi’ni ya da diğer bir uluslararası sözleşmeyi kısıtlar veya sınırlar bir tarzda anlaşılmayacaktır.

Madde 15

Bu Sözleşme, Amerikan Devletleri Örgütü’ne üye olan tüm Devletlerin imzasına açıktır.

Madde 16

Bu Sözleşme onaya tabidir. Onay belgeleri, Amerikan Devletleri Teşkilatı Genel Sekreterliği’ne tevdi edilecektir.

Madde 17

Bu Sözleşme diğer devletler tarafından katılmaya da açıktır. Katılma belgeleri, Amerikan Devletleri Teşkilatı Genel Sekreterliği’ne tevdi edilecektir.

Madde 18

Herhangi bir Devlet, kabul, imza, onay veya katılma esnasında bu Sözleşme’ye çekince koyabilir, ancak bu çekinceler:

a) Sözleşme’nin amacı ve hedefiyle bağdaşır nitelikte olmalı ve
b) Genel bir nitelik taşımamalı ve belirli bir ya da birden fazla hükümle ilgili olmalıdır.

Madde 19

Herhangi bir Taraf Devlet, bu Sözleşme’de değişiklik öngören tekliflerini Amerikan Devletleri Kadın Komisyonu aracılığıyla Genel Kurul’a sunabilir. Değişiklikler, Sözleşme’ye Taraf Devletlerin üçte ikisi tarafından buna ilişkin onaylama belgelerinin tevdi edildiği tarihte değişiklikleri onaylayan devletler açısından yürürlüğe girecektir.

Diğer Taraf Devletlere ilişkin olarak ise değişiklikler, buna ilişkin onaylama belgelerini tevdi ettikleri tarihte yürürlüğe girecektir.

Madde 20

Bir Taraf Devletin, bu Sözleşme’de ele alınan konuların farklı hukuk sistemlerine tabi olduğu iki ya da daha fazla sayıda bölge birimine sahip olması halinde, söz konusu Devlet, imza, onaylama veya katılma tarihinde, bu Sözleşme’nin bölge birimlerinden tümü veya yalnızca biri yahut birkaçı için geçerli olacağını beyan edebilir.

Bu tür bir beyan, Sözleşme’nin uygulanacağı bölge birimini veya birimlerini açıkça belirten müteakip beyanlarla istenildiği zaman değiştirilebilir. Söz konusu bu müteakip beyanlar Amerikan Devletleri Teşkilatı Genel Sekreterliği’ne iletilecek ve iletildiği tarihten otuz gün sonra yürürlüğe girecektir.

Madde 21

Bu Sözleşme, ikinci onaylama belgesinin tevdi edilmesini izleyen tarihi müteakip otuzuncu günde yürürlüğe girecektir. İkinci onaylama belgesinin tevdiinden sonra Sözleşme’yi onaylamış veya Sözleşme’ye katılmış olan Devletler içinse, söz konusu Devlet’in onaylama veya katılma belgesini tevdi ettiği tarihten otuz gün sonra yürürlüğe girecektir.

Madde 22

Genel Sekreter, bu Sözleşme’nin yürürlüğe girişini Amerikan Devletleri Teşkilatı’na üye tüm devletlere bildirecektir.

Madde 23

Amerikan Devletleri Örgütü Genel Sekreteri, Teşkilat’a Üye Devletlere Sözleşme’nin durumuna ilişkin olarak imzaların, onaylama ve katılma belgelerinin ve beyanların tevdii ve Taraf Devletler tarafından getirilmiş olabilecek ve gerektiğinde bununla ilgili bir rapor eşliğinde sunulabilecek her türlü çekinceyi de içeren yıllık bir rapor sunacaktır.

Madde 24

Bu Sözleşme belirsiz bir süre için yürürlükte kalacaktır, ancak Taraf Devletlerden herhangi biri bu mealde bir belgeyi Amerikan Devletleri Örgütü Genel Sekreterliği’ne tevdi etmek suretiyle sözleşmeyi feshedebilir. Sözleşme, bu fesih belgesinin tevdiinden bir yıl sonra fesih beyanında bulunan Devlet açısından yürürlükten kalkacak, ancak geri kalan Taraf Devletler açısından yürürlüğünü devam ettirecektir.

Madde 25

Bu Sözleşme’nin eşit derecede muteber İngilizce, Fransızca, Portekizce ve İspanyolca metinlerinden oluşan orijinal belgesi Amerikan Devletleri Örgütü Genel Sekreterliği’ne tevdi edilecek, Genel Sekreterlik ise bu belgenin tasdikli bir suretini, Birleşmiş Milletler Şartı’nın 102. maddesi hükümleri uyarınca kaydedilmesi ve yayımlanması için Birleşmiş Milletler Sekreterliği’ne gönderecektir.

Yukarıdaki hususları tasdiken, ilgili hükümetler tarafından bu konuda usulüne uygun olarak yetkilendirilmiş olan, aşağıdaki imza sahibi murahhaslar, Kadınlara Yönelik Şiddetin Önlenmesi, Cezalandırılması ve Ortadan Kaldırılmasına Dair Amerikan Devletleri Sözleşmesi – “Belém do Pará Sözleşmesi” olarak adlandırılacak olan bu Sözleşme’yi imzalamışlardır.

Bin dokuz yüz doksan dört yılı Haziran ayının dokuzunda Brezilya’nın Belém do Pará şehrinde imzalanmıştır.

Uluslararası PEN Yazarlar Birliği Kadın Hakları Bildirgesi

0

Uluslararası PEN Yazarlar Birliği Kadın Hakları Bildirgesi, 2017 Uluslararası PEN Kongresine katılan tüm merkezlerin oybirliğiyle kabul edilmiştir. Manifesto niteliğindeki bildirge tüm dillere çevrilmiş, Türkçe çevirisi Tarık Günersel tarafından yapılmış ve ayrıca Orta Asya ülkeleriyle paylaşılmıştır. PEN Yazarla Birliği, yayımladığı bildiriyle kadının toplumsal yaşamdaki baskılanan konumuna dikkat çekmiştir.

Uluslararası PEN Yazarlar Birliği Kadın Hakları Bildirgesi

Uluslararası PEN Tüzüğü’-nün ilk ve kurucu ilkesi şudur: “Edebiyat sınır tanımaz.” Buradaki “sınır” sözcüğünü ülke ve toplumlar arası sınırlar ile bağlantılı düşünmek gelenek olmuştur.

Oysa dünyada nice kadın açısından (aslında görece yakın zamana kadar tüm kadınlar açısından) ilk, son ve belki de en güçlü sınır oturduğu evin kapısı olagelmiştir: ana-baba ya da koca evinin kapısı.

Özgürce konuşabilmek, okuma ve yazma hakları için kadınların dolaşma hakkı olmalıdır: Kadın hem somut mekânda hem de toplum hayatı ile kendi zihninde özgürce dolaşabilmelidir. Ne var ki pek az toplum düzeninde tek başına yürüyen bir kadına düşmanca bakılmıyor.

PEN gerek ev duvarları arasında gerekse kamu alanında kadına yönelik tüm şiddet biçimlerinin tehlikeli sansür türlerine yol açtığı görüşündedir. Dünyanın her yerinde kültür, din ve gelenek çoğu kez insan haklarından üstün tutulmakta, kadın ve kızlara zarar vermeye yönelik birer gerekçe sayılmaktadır.

PEN açısından, bir insanı susturmak onun varlığını inkârdır. Bir tür ölümdür. Kadınlar yaratıcılık ile bilgi alanlarında her bakımdan özgürce davranamazsa insanlık eksik ve yoksun kalır.

PEN ŞU ULUSLARARASI İLKELERİ SAVUNUR

1. ŞİDDETSİZLİK

Kadın ve kızlara yönelik her türlü şiddete son vermek -yasal, bedensel, cinsel, psikolojik, sözlü ve dijital olanlar dahil. Kadınlarla kızların kendilerini özgürce ifade edebileceği bir çevre oluşturmak. Cinsiyet temelli her türlü şiddeti kapsamlı araştırın ve ceza ile karşılık görmesini sağlamak. Kurbanlara yardım etmek, tazminat ödemek.

2. GÜVENLİK

Kadın yazar ve gazetecileri korumak. Dünyada ve internet ortamında kadın yazar ve gazetecilere yönelik şiddete karşı çıkmak.

3. EĞİTİM

Eğitimin her düzeyinde cinsiyet ayırımcılığına son vermek. Tüm kadın ve kızların eğitim haklarını gözetmek, okuma yazma haklarını güvenceye almak.

4. EŞİTLİK

Hukukta kadın-erkek eşitliğini sağlamak. Kadınlara karşı her türlü ayırımcılığı kınamak. Tüm insanların
eşitliğini sağlamaya yönelik olarak, kadın yazarların gelişip ilerlemesini desteklemek.

5. ERİŞİM

Yurttaşlık, siyaset, ekonomi ve kültür hakları bakımından kadınların erkeklerle eşitliğini savunmak; medyada ve edebiyatın tüm türlerinde tam ve özgür katılımlarına destek olmak; böylece kamunun saygısına yol açmak.

6. EŞDEĞER

Ekonomide kadın yazarların eşit katılımına destek olmak. Kadın yazar ve gazetecilere erkek meslektaşları ile eşit iş ve eşit gelir olanakları sağlamak.

 

DANIŞMANLAR

Jennifer Clement, Uluslararası PEN Başkanı,

Kätlin Kaldmaa,  Uluslararası PEN Uluslararası Sekreteri,

Margie Orford, Uluslararası PEN YK Üyesi ve Güney Afrika PEN Önceki Başkanı

Joanne Leedom-Ackerman, Uluslararası PEN Başkan Yardımcısı,

Teresa Cadete, Portekiz PEN Başkanı,

Lisa Appignanesi, İngiliz PEN Önceki Başkanı,

Gillian Slovo, İngiliz PEN Önceki Başkanı,

Aline Davidoff, Meksika PEN Önceki Başkanı,

Nina George, Alman PEN YK Üyesi,

Salil Tripathi, Uluslararası PEN Hapisteki Yazarlar Komitesi Başkanı

Sarah Lawson, Uluslararası PEN Kadın Yazarlar Komitesi Başkanı,

Ellah Allfrey Caroline Criado Perez, Deanna Rodger, Rebecca Servadio, Kamila Shamsie, Laure Thorel, Gaby Wood, Romana Cacchioli, Sarah Clarke, Josie O’Reilly (Uluslararası PEN)

DESTEKÇİLER

Uluslararası PEN Kadın Yazarlar Komitesi, MIRA, Slovenia, PEN Almanya, PEN Arjantin, PEN Estonya, PEN Finlandiya,PEN Güney Afrika, PEN İsveç, PEN Lübnan, PEN Meksika, PEN Myanmar (Burma),PEN Norveç, PEN Portekiz, PEN Quebec, PEN San Miguel, PEN Sierra Leone, PEN Sydney, PEN Trieste, PEN Türkiye, PEN Zimbabwe

Türkiye’nin önde gelen kadın hakları uzmanlarından Nazan Moroğlu, Pen Yazarlar Derneği Ödül Töreninde

Çalışma Yaşamında Şiddet ve Tacizin Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi

1

Çalışma Yaşamında Şiddet ve Tacizin Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi, Uluslararası Çalışma Konferansının 10 Haziran 2019 tarihli 108. oturumunda kabul edilmiştir. Medeni çalışma koşulları öngören 190 No’lu sözleşme, 21 Haziran 2019 tarihinde Cenevre’de resmen ilan edilmiştir.

Çalışma Yaşamında Şiddet ve Tacizin Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi, çalışma yaşamında şiddet ve tacizi ilk defa bir insan hakları ihlali olarak tanımlayarak, şiddet ve tacizin kapsayıcı ve geniş bir tanımını yapmaktadır. Sözleşme, mücadeleye yönelik tedbirlere ilişkin somut öneriler getirmekte ve bir rehber niteliği taşmaktadır. Sözleşme, kadınların iş yaşamında yaşadıkları şiddet ve tacize özel vurgu yapmakta, kadına yönelik şiddetin ortadan kaldırılması için Birleşmiş Milletler ve Avrupa Konseyi‘nin kadınlara yönelik şiddetin önlenmesi için yapmış olduğu çalışmalar ILO Sözleşmesi ile çalışma yaşamını kapsayacak şekilde genişletip güçlendirmektedir.

Çalışma Yaşamında Şiddet ve Tacizin Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi ILO' tarafından 2019 yılında kabul edilmiştir.
Çalışma Yaşamında Şiddet ve Tacizin Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi, ILO’ tarafından 21 Haziran 2019 yılında kabul edilmiştir.

Çalışma Yaşamında Şiddet ve Tacizin Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi 

Uluslararası Çalışma Örgütü Genel Konferansı,

Uluslararası Çalışma Ofisi Yönetim Kurulu’nun daveti üzerine 10 Haziran 2019 tarihinde Cenevre’de yaptığı yüz sekizinci (Yüzüncüyıl) Oturumunda,

Philadelphia Bildirgesi‘nin ırk, inanç ve cinsiyetleri ne olursa olsun, bütün insanların maddi ilerlemelerini ve manevi gelişmelerini, hür ve haysiyetli biçimde, ekonomik güvence altında ve eşit şartlarda sürdürmek hakkına sahip olduklarını teyit ettiğini hatırlatarak, ve Uluslararası Çalışma Örgütü’nün temel Sözleşmelerinin ilgililiğini teyit ederek, ve İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme,

Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara ilişkin Uluslararası Sözleşme, Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılmasına ilişkin Uluslararası Sözleşme, Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi, Tüm Göçmen İşçilerin ve Aile Fertlerinin Haklarının Korunmasına dair Uluslararası Sözleşme ve Engellilerin Haklarına ilişkin Sözleşme gibi diğer ilgili uluslararası araçları hatırlatarak, ve

Herkesin toplumsal cinsiyete dayalı şiddet ve taciz de dahil şiddet ve tacizden arınmış çalışma yaşamı hakkının farkında olarak, ve

Çalışma yaşamında şiddet ve tacizin insan hakları ihlali veya istismarı teşkil edebileceğinin, şiddet ve tacizin fırsat eşitliğine yönelik bir tehdit olduğunun, insana yakışır iş anlamında kabul edilemez ve bağdaşmayan olduğunun farkında olarak, ve

Şiddet ve tacizi önlemek için karşılıklı saygı ve insan onuruna dayanan bir çalışma kültürünün öneminin farkında olarak, ve

Üyelerin bu tür davranış ve uygulamaların önlenmesini sağlamak için şiddete ve tacize karşı sıfır toleransın genel ortamını teşvik etme konusunda önemli bir sorumluluğu olduğunu ve çalışma yaşamındaki tüm aktörlerin şiddet ve tacizden kaçınmak, bunları önlemek ve ele almak zorunda olduklarını hatırlatarak, ve

Çalışma yaşamında şiddet ve tacizin bir kişinin psikolojik, fiziksel ve cinsel sağlığını, saygınlığını, aile ve sosyal çevresini etkilediğini kabul ederek, ve

Şiddet ve tacizin ayrıca kamusal ve özel hizmetlerin kalitesini de etkilediğinin ve insanların, özellikle de kadınların, işgücü piyasasına erişimini, işgücü piyasasında kalmasını ve ilerlemesini engelleyebileceğinin farkında olarak, ve

Şiddet ve tacizin sürdürülebilir işletmelerin teşvik edilmesiyle bağdaşmadığını ve işin örgütlenmesi, işyeri ilişkileri, işçi katılımı, işletme itibarı ve verimlilik üzerinde olumsuz etkisinin olduğunu kaydederek, ve

Toplumsal cinsiyete dayalı şiddet ve tacizin kadın ve kız çocuklarını orantısız şekilde etkilediğini kabul ederek ve toplumsal cinsiyet kalıp yargıları, çoklu ve kesişen ayrımcılık biçimleri ve eşit olmayan toplumsal cinsiyete dayalı güç ilişkileri de dahil temel neden ve risk faktörlerini ele alan kapsayıcı, bütünleşik ve toplumsal cinsiyete duyarlı bir yaklaşımın çalışma yaşamında şiddet ve tacize son vermek için esas olduğunun farkında olarak, ve

Aile içi şiddetin istihdam, verimlilik, sağlık ve güvenliği etkileyebileceğini ve hükümetlerin, işçi ve işveren örgütlerinin ve işgücü piyasası kuruluşlarının aile içi şiddetin etkilerini tanıma, karşılık verme ve sorgulama konusunda, diğer önlemlerin bir parçası olarak, yardımcı olabileceğini kaydederek, ve

Oturum gündeminin beşinci maddesini oluşturan çalışma yaşamında şiddet ve tacize ilişkin bazı önerileri kabul etmeye karar vererek ve

Bu önerilerin uluslararası bir Sözleşme şeklini almasını belirleyerek, İki bin on dokuz yılı Haziran ayının yirmi birinde Şiddet ve Taciz Sözleşmesi (2019) olarak adlandırılabilecek olan aşağıdaki Sözleşmeyi kabul eder:

Çalışma Yaşamında Şiddet ve Tacizin Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi – PDF

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Download [167.72 KB]

I. TANIMLAR
Madde 1

1. Bu Sözleşme’nin amaçları bakımından:

(a) Çalışma yaşamında “şiddet ve taciz” terimi fiziksel, psikolojik, cinsel veya ekonomik zararı amaçlayan, bunlarla neticelenen veya neticelenmesi muhtemel olan, bir defaya mahsus veya tekrarlanan, bir dizi kabul edilemez davranış ve uygulamaları, veya bunlarla ilgili tehditleri, ifade eder ve toplumsal cinsiyete dayalı şiddet ve tacizi de içermektedir;

(b) “Toplumsal cinsiyete dayalı şiddet ve taciz” terimi cinsiyet veya toplumsal cinsiyetlerinden dolayı kişilere yöneltilen, veya belirli bir cinsiyet veya toplumsal cinsiyetten olan kişileri orantısız şekilde etkileyen şiddet ve taciz anlamına gelir ve cinsel tacizi içerir.

2. Bu maddenin 1nci fıkrasının (a) ve (b) bentlerine halel getirmeksizin, ulusal hukuk ve düzenlemelerdeki tanımlar tek bir kavram veya ayrı kavramlar için uygulanabilir.

II. KAPSAM
Madde 2

1. Bu Sözleşme, ulusal hukuk ve uygulamalarla tanımlandığı şekilde çalışanlar ve iş sözleşmelerinden kaynaklanan statülerine bakılmaksızın çalışan kişiler, stajyer ve çıraklar dahil eğitimdeki kişiler, istihdamı sonlandırılan işçiler, gönüllüler, iş arayanlar ve iş başvurusunda bulunanlar ve bir işverenin yetkisini,görev veya sorumluluklarını yerine getiren bireyleri de kapsayarak çalışma yaşamındaki işçileri ve diğer kişileri korur.

2. Bu Sözleşme hem kayıtlı hem de kayıtdışı ekonomideki, ister özel ister kamu, ister kentsel ister kırsal alanlarda olsun tüm sektörlere uygulanır.

Madde 3

Bu Sözleşme;

(a) kamusal ve özel alanları içererek, çalışma yeri olan işyerlerini,

(b) İşçinin ücretinin ödendiği, dinlendiği veya yemek molası verdiği veya sağlık, yıkanma veya kıyafet değiştirme imkanlarını kullandığı yerleri,

(c) İşle ilgili gezi, seyahat, eğitim, etkinlik veya sosyal faaliyetleri,

(d) Bilgi ve iletişim teknolojileri ile sağlananlar da dahil işle ilgili iletişim yoluyla gerçekleşen,

(e) İşveren tarafından sağlanan konaklama, ve

(f) İşe gidiş-gelişi

İçeren durum, yer ve zamanlar dahil olmak üzere, iş esnasında meydana gelen, işle bağlantılı veya işten kaynaklanan çalışma yaşamındaki şiddet ve tacize uygulanır

III. TEMEL İLKELER
Madde 4

1. Bu Sözleşmeyi onaylayan her Üye, herkesin şiddet ve tacizden arınmış çalışma yaşamı hakkına saygı gösterir, bu hakkı teşvik eder ve gerçekleştirir.

2. Her Üye, ulusal hukuk ve şartlara uygun olarak ve temsilci işçi ve işveren örgütlerine danışarak, çalışma yaşamında şiddet ve tacizin önlenmesi ve ortadan kaldırılması için kapsayıcı, bütünleşik ve toplumsal cinsiyete duyarlı bir yaklaşımı kabul etmelidir. Bu yaklaşım, uygulanabilir olduğu hallerde, üçüncü tarafları da içeren şiddet ve tacizi dikkate almalıdır ve;

(a) Şiddet ve tacizi kanunen yasaklama,

(b) İlgili politikaların şiddet ve tacizi ele almasını sağlama,

(c) Şiddet ve tacizi önleyecek ve bunlarla mücadele edecek tedbirleri uygulamak amacıyla kapsamlı bir stratejiyi kabul etme,

(d) Uygulama ve izleme mekanizmaları oluşturma veya güçlendirme,

(e) Çözüm bulma araçlarına erişim ve mağdurlara destek sağlama,

(f) Yaptırımlar getirme,

(g) Uygun görüldüğü şekilde, erişilebilir biçimlerde araçlar, rehberlik, eğitim ve öğretim geliştirme ve farkındalık yaratma, ve

(h) İş teftiş kurulları veya diğer yetkili organlar aracılığıyla olanlar da dahil olmak üzere, şiddet ve taciz vakalarının denetimi ve soruşturulması için etkin araçlar sağlamayı içerir.

3. Bu maddenin 2nci fıkrasında belirtilen yaklaşımın kabul edilmesi ve uygulanması konusunda her Üye, ilgili sorumluluklarının değişken doğası ve derecesini dikkate alarak, hükümetlerin ve işveren, ve işçilerin ve onların ilgili örgütlerin farklı ve tamamlayıcı rol ve işlevlerini tanır.

Madde 5

Çalışma yaşamında şiddet ve tacizin önlenmesi ve ortadan kaldırılması amacıyla her Üye, insana yakışır işi teşvik etmenin yanı sıra örgütlenme özgürlüğü ve toplu pazarlık hakkının etkin biçimde tanınması, zorla çalıştırma veya zorunlu çalışmanın her biçiminin ortadan kaldırılması, çocuk işçiliğinin etkin biçimde ortadan kaldırılması ve istihdam ve meslek konusunda ayrımcılığın ortadan kaldırılması olmak üzere çalışma yaşamında temel ilke ve haklara saygı gösterir, bunları teşvik eder ve gerçekleştirir.

Madde 6

Her Üye, bir veya daha fazla kırılgan gruba veya çalışma yaşamında şiddet ve tacizden orantısız şekilde etkilenen kırılganlık durumlarındaki gruplara ait işçi veya diğer kişilere yönelik olanların yanı sıra kadın işçilere yönelik olanlar da dahil, istihdam ve meslek konusunda eşitlik ve ayrım gözetmeme hakkını sağlayan kanun, düzenleme ve politikaları kabul eder.

IV. KORUMA VE ÖNLEME
Madde 7

Madde 1’e halel getirmeksizin ve Madde 1 ile uyumlu olarak her Üye, toplumsal cinsiyete dayalı
şiddet ve taciz de dahil olmak üzere, çalışma yaşamında şiddet ve tacizi tanımlamak ve yasaklamak için
kanun ve düzenlemeleri kabul eder.

Madde 8

Her üye, çalışma yaşamında şiddet ve tacizi önlemek için;

(a) Kayıtdışı ekonomide çalışan işçiler bakımından kamu makamlarının önemli rolünü tanıma,

(b) İlgili işçi ve işveren örgütlerine de danışarak ve diğer yollarla, işçiler ve ilgili diğer kişilerin daha fazla şiddet ve tacize maruz kaldığı düşünülen sektörler veya meslekler ve çalışma düzenlemelerini tespit etme, ve

(c) Bu kişileri etkin biçimde korumak için önlemler almayı da içeren uygun önlemleri alır.

Madde 9

Her Üye, işverenlerin, toplumsal cinsiyete dayalı şiddet ve taciz de dahil olmak üzere, çalışma yaşamında şiddet ve tacizi önlemek için sahip oldukları kontrol ile orantılı olan uygun adımları atmasını ve, makul şekilde uygulanabilir olduğu ölçüde, özellikle;

(a) İşçi ve temsilcilerine de danışarak, şiddet ve tacizle ilgili bir işyeri politikası benimsemeleri ve uygulamaları,

(b) İş sağlığı ve güvenliği yönetiminde şiddet ve tacizi ve bunlarla ilişkili psikososyal riskleri dikkate almaları

c) İşçi ve temsilcilerinin katılımıyla tehlikeleri belirlemeleri ve şiddet ve taciz risklerini değerlendirmeleri ve bunları önlemek ve kontrol etmek için önlemler almaları, ve

(d) İşçilere ve ilgili diğer kişilere, bu maddenin (a) bendinde belirtilen politikaya ilişkin işçiler ve ilgili diğer kişilerin hak ve sorumlulukları da dahil, şiddet ve tacizle ilgili belirlenmiş tehlike ve riskler ve bunlarla ile ilişkili önleme ve koruma önlemleri hakkında, uygu görüldüğü şekilde erişilebilir biçimlerde, bilgi ve eğitim sağlamalarını gerektiren kanun ve düzenlemeleri kabul eder.

V. UYGULAMA VE ÇARELER
Madde 10

Her Üye:

(a) Çalışma yaşamında şiddet ve tacizle ilgili ulusal hukuk ve düzenlemeleri izlemek ve uygulamak,
(b) Çalışma yaşamında şiddet ve taciz durumlarında:

(i) Şikayet ve soruşturma prosedürleri, ve ayrıca, uygun olduğu hallerde, işyeri düzeyinde uyuşmazlık çözüm mekanizmaları,

(ii) İşyeri dışındaki uyuşmazlık çözüm mekanizmaları,

(ii) Mahkeme veya divanlar,

(iv) Müşteki, mağdur, tanık ve muhbirlerin mağduriyetine veya bunlara yönelik misilleme yapılmasına karşı koruma, ve

(v) Müşteki ve mağdurlar için yasal, sosyal, tıbbi ve idari destek önlemleri gibi uygun ve etkin çözüm yolları ve güvenli, adil ve etkin bildirme ve uyuşmazlık çözüm mekanizma ve prosedürlerine kolay erişim sağlamaktadır.

(c) Mümkün olduğu kadarıyla ve uygun görüldüğü şekilde olayın içinde olan kişilerin mahremiyet ve gizliliğinin korunması ve mahremiyet ve gizlilik gereklerinin uygunsuz kullanılmamasını sağlamak,

(d) Çalışma yaşamında şiddet ve taciz durumlarında, uygun olduğu hallerde, yaptırım getirmek,

(e) Çalışma yaşamında toplumsal cinsiyete dayalı şiddet ve taciz mağdurlarının toplumsal cinsiyete duyarlı, güvenli ve etkin şikayet ve uyuşmazlık çözüm mekanizmaları, destek, hizmet ve çarelere etkin biçimde erişebilmelerini sağlamak,

(f) Aile içi şiddetin etkilerini tanımak ve makul şekilde uygulanabilir olduğu ölçüde çalışma yaşamında etkisini hafifletmek,

(g) İşçilerin, misilleme veya başka haksız sonuçlara uğramaksızın ve yönetimi bilgilendirme görevleri olmadan, şiddet ve taciz nedeniyle yaşam, sağlık veya güvenlik bakımından yakın ve ciddi bir tehlike arz ettiğine inanmak için makul bir gerekçeye sahip oldukları bir çalışma ortamından çıkma hakkına sahip olmalarını sağlamak, ve

(h) İş teftiş kurulları ve uygun görüldüğü şekilde diğer ilgili makamların, adli veya idari makam nezdinde kanuni itiraz haklarına tabi olarak, derhal tatbik edilecek önlemler içeren emir verme ve can, sağlık veya güvenlik bakımından yakın tehlikenin mevcut olduğu durumlarda işi durdurma yolu dahil olmak üzere, çalışma yaşamında şiddet ve tacizle başa çıkmak için yetkilendirilmelerini sağlamak için uygun önlemleri alır.

VI. REHBERLİK, EĞİTİM VE FARKINDALIK YARATMA
Madde 11

Her Üye, temsilci işveren ve işçi örgütlerine de danışarak:

(a) Çalışma yaşamında şiddet ve tacizin iş sağlığı ve güvenliği, eşitlik, ayrım gözetmeme ve göçle ilgili olanlar gibi ilgili ulusal politikalarda ele alınması,

(b) İşverenler, işçiler ve örgütleri ile ilgili makamlara, toplumsal cinsiyete dayalı şiddet ve taciz de dahil çalışma yaşamında şiddet ve taciz hakkında, uygun görüldüğü şekilde erişilebilir biçimlerde rehberlik, kaynaklar, eğitim veya diğer araçların sunulması, ve

(c) Farkındalık artırma kampanyaları da dahil girişimlerin üstlenilmesini sağlamaya gayret eder.

VII. UYGULAMA YÖNTEMLERİ
Madde 12

Bu Sözleşmenin hükümleri, ulusal hukuk veya düzenlemeler yoluyla ve ayrıca toplu sözleşmeler veya şiddet ve tacizi kapsayacak mevcut iş sağlığı ve güvenliği önlemlerinin genişletilmesi veya uyarlanması ve gerektiğinde özel önlemler oluşturulması yolu da dahil ulusal uygulamalarla uyumlu diğer önlemler aracılığıyla uygulanır.

VIII. SON HÜKÜMLER
Madde 13

Bu Sözleşmenin resmi onay belgeleri, tescil edilmek üzere, Uluslararası Çalışma Ofisi Genel Direktörü’ne iletilecektir.

Madde 14

1. Bu Sözleşme, sadece onay belgeleri Uluslararası Çalışma Ofisi Genel Direktörü tarafından tescil edilmiş olan Uluslararası Çalışma Örgütü üyeleri bakımından bağlayıcıdır.

2. Bu Sözleşme, iki üyenin onama belgesi Genel Direktör tarafından tescil edildiği tarihten itibaren on iki ay sonra yürürlüğe girer.

3. Bu Sözleşme, daha sonra, onu onaylayan her üye için onama belgesinin tescil edildiği tarihten itibaren on iki ay sonra yürürlüğe girer.

Madde 15

1. Bu Sözleşmeyi onaylamış bulunan her üye, Sözleşmenin ilk yürürlüğe girdiği tarihten itibaren on yıllık bir süre geçtikten sonra, Uluslararası Çalışma Ofisi Genel Direktörü’ne tescil edilmek üzere göndereceği bir ihbarname ile Sözleşmeyi feshedebilir. Bu fesih, tescil tarihinden ancak bir yıl sonra geçerli olacaktır.

2. Bu Sözleşmeyi onaylayıp yukarıdaki fıkrada sözü edilen on yıllık sürenin bitiminden itibaren bir yıl içerisinde, bu madde gereğince, fesih hakkını kullanmayan her üye, yeni bir on yıllık süreye tabi olur ve bundan sonra bu Sözleşmeyi, her on yıllık süreyi takip eden ilk yıl içerisinde ve bu maddede öngörülen koşullar çerçevesinde feshedebilir.

Madde 16

1. Uluslararası Çalışma Ofisi Genel Direktörü, Uluslararası Çalışma Örgütü üyeleri tarafından kendisine tebliğ edilen bütün onama ve fesihlerin tescil edildiğini Uluslararası Çalışma Örgütü’nün bütün üyelerine duyurur.

2. Genel Direktör, kendisine tebliğ edilen Sözleşmenin ikinci onama belgesinin tescil edildiğini Örgüt üyelerine bildirirken, bu Sözleşmenin yürürlüğe gireceği tarih hakkında örgüt üyelerinin dikkatini çeker.

Madde 17

Uluslararası Çalışma Ofisi Genel Direktörü, yukarıdaki maddelerin hükümleri uyarınca kabul edilmiş onaylara ve fesihlere ilişkin bütün bilgileri, Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın 102nci Maddesi uyarınca, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne iletir.

Madde 18

Uluslararası Çalışma Ofisi Yönetim Kurulu, gerekli görürse, bu Sözleşmenin, işleyişi hakkında
bir raporu Genel Konferans’a sunar ve gerekirse gözden geçirilmesi hususunun Konferans gündemine
alınması isteğini inceler.

Madde 19

1. Konferans’ın, bu Sözleşmeyi değiştiren yeni bir Sözleşmeyi kabul etmesi halinde ve yeni Sözleşme aksini öngörmedikçe:

(a) Değiştirilmiş yeni Sözleşmenin bir üye tarafından onaylanması, yukarıdaki 15nci Madde hükümleri dikkate alınmaksızın ve değiştirilmiş yeni Sözleşme yürürlüğe girmiş olması kayıt ve şartı ile, bu Sözleşmenin derhal feshini gerekecektir,

(b) Bu Sözleşme, değiştirilmiş yeni Sözleşmenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren, üyelerin onayına açık tutulamaz.

2. Bu Sözleşme, onu onaylamış olan ancak değiştirilmiş yeni Sözleşmeyi onaylamamış olan üyeler için her halükarda mevcut şekli ve içeriği ile yürürlükte kalmaya devam eder.

Madde 20

Bu Sözleşmenin İngilizce ve Fransızca metinleri aynı şekilde geçerlidir.

Eşit Değerde Eşit İş İçin Erkek ve Kadın İşçiler Arasında Ücret Eşitliği Hakkında ILO Sözleşmesi

0
Uluslararası Çalışma Örgütü Anayasası

Eşit Değerde Eşit İş İçin Erkek ve Kadın İşçiler Arasında Ücret Eşitliği Hakkında ILO Sözleşmesi, 6 Haziran 1951 tarihinde imzalanmıştır.

Eşit İşe Eşit Ücret İlkesi, ilk kez 18 Mayıs 1871 tarihinde Paris Komünü tarafından kabul edilmiştir.

100 Sayılı Eşit Değerde Eşit İş İçin Erkek ve Kadın İşçiler Arasında Ücret Eşitliği Hakkında ILO Sözleşmesi

Milletlerarası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu tarafından Cenevre’de toplantıya davet edilerek orada 6 Haziran 1951 tarihinde otuz dördüncü toplantısını yapan Milletlerarası Çalışma Teşkilatı Genel Konferansı; Toplantı gündeminin yedinci maddesini teşkil eden, eşit değerde iş için erkek ve kadın işçiler arasında ücret eşitliği prensibi ile ilgili çeşitli tekliflerin kabulüne; Bu tekliflerin bir milletlerarası Sözleşme şeklini almasına karar verdikten sonra,

Bindokuzyüzellibir yılı Haziran ayının işbu yirmi dokuzuncu günü, eşit ücrete dair 1951 Sözleşmesi adını taşıyacak olan aşağıdaki Sözleşmeyi kabul eder.

Madde 1

Bu Sözleşme bakımından:

  1.  “Ücret” deyimi, işçinin çalıştırılması nedeniyle işveren tarafından kendisine nakdi veya ayni olarak doğrudan doğruya veya bilvasıta ödenen normal, kök veya asgari ücret veya aylıkla sağlanan bütün diğer menfaatleri içine alır,
  2.  “Eşit değerde iş için erkek ve kadın işçiler arasında ücret eşitliği” deyimi, cinsiyet esasına dayanan bir ayırım gözetmeksizin tespit edilmiş bulunan ücret hadlerini ifade eder.
Madde 2
  1.  Her üye, ücret hadlerinin tespitiyle ilgili olarak yürürlükte bulunan usullere uygun yollardan, eşit değerde iş için erkek ve kadın işçiler arasında ücret eşitliği prensibini teşvik ve bu prensibin bütün işçilere uygulanmasını, sözü edilen usullerle telifi kabil olduğu nispette temin edecektir.
  2.  Bu prensip:
  3.  Milli mevzuat,
  4.  Mevzuatla kurulmuş veya tanınmış herhangi bir ücret tespit düzeni,
  5.  İşverenlerle işçiler arasında yapılan toplu sözleşmeler veya,
  6.  Bu çeşitli usullerin birleştirilmesi yoluyla uygulanabilir.
Madde 3
  1.  Bu Sözleşme hükümlerinin uygulanmasını kolaylaştıracak mahiyette olduğu hallerde; ihtiva ettikleri ameliyeler esas alınmak suretiyle, işlerin objektif bir şekilde değerlendirilmesini teşvik için tedbirler alınacaktır.
  2.  Bu değerlendirme de takip edilecek usuller, ücret hadlerinin tespitine yetkili makamlar tarafından veya ücret hadlerinin toplu sözleşmelere göre tespit edilmesi halinde, bu sözleşmelere taraf olanlarca kararlaştırılabilir.
  3.  Bu şekilde objektif bir değerlendirme neticesinde, yapılacak işlerde tespit edilen farklarla, cinsiyet gözetilmeksizin tekabül eden ücret hadleri arasındaki farklar eşit değerde iş için erkek ve kadın işçiler arasında ücret eşitliği prensibine aykırı sayılamaz.
Madde 4

Her üye, işbu Sözleşme hükümlerinin tatbik mevkiine konulması amacıyla, ilgili işçi ve işveren teşekkülleri ile uygun yollardan işbirliği yapacaktır.

Madde 5

Bu Sözleşmenin resmi onay belgeleri Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne gönderilecek ve onun tarafından tescil edilecektir.

Madde 6
  1.  Bu Sözleşmede, ancak onay belgeleri Genel Müdür tarafından tescil edilmiş olan Milletlerarası Çalışma Teşkilatı üyelerini bağlayacaktır.
  2.  Bu Sözleşme, iki üyenin onay belgesi, Genel Müdür tarafından tescil edildiği tarihten on iki ay sonra yürürlüğe girecektir.
  3.  Daha sonra bu Sözleşme, onu onaylayan her üye için onay belgesi tescil edildiği tarihten on iki ay sonra yürürlüğe girecektir.
Madde 7
  1.  Milletlerarası Çalışma Teşkilatı Statüsünün 35. Maddesinin 2. Fıkrası gereğince Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne gönderilecek olan beyanlar şu hususları bildirecektir:
  2.  İlgili üyenin, sözleşme hükümlerinin hiçbir değişiklik yapılmadan uygulanacağını taahhüt ettiği ülkeler,
  3.  Sözleşme hükümlerinin değişiklikler yapılarak uygulanacağını taahhüt ettiği ülkeler ve bu değişikliklerin nelerden ibaret olduğu,
  4.  Sözleşmenin uygulanamayacağı ülkeler ve bu gibi hallerde sözleşmenin uygulanamamasının sebepleri,
  5.  Haklarındaki kararını, vaziyetin daha etraflıca tetkikine kadar mahfuz tuttuğu ülkeler.
  6.  Bu maddenin 1. fıkrasının (a) ve (b) bentlerinde sözü edilen taahhütler onaylamanın ayrılmaz kısımları olarak sayılacak ve onaylama kuvvetini haiz olacaktır.
  7.  Her üye, bu maddenin 1. fıkrasının (b), (c) ve (d), bentleri gereğince daha evvel yapmış olduğu beyanda mevcut ihtirazı kayıtların hepsinden veya bir kısmından, yeni bir beyanla vazgeçebilecektir.
  8.  Her üye, (9) madde hükümlerine uygun olarak bu Sözleşmenin feshedilebileceği devreler zarfında Genel Müdüre, daha evvelki herhangi bir beyanın hükümlerini başka herhangi bir bakımdan değiştiren ve belirli ülkelerdeki hali hazır vaziyeti bildiren yeni bir beyan gönderecektir.
Madde 8
  1.  Milletlerarası Çalışma Teşkilatı Statüsünün 35. maddesinin 4. ve 5. fıkraları gereğince Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne gönderilen beyanlar sözleşme hükümlerinin ilgili ülkede değişikliklerle mi, yoksa değişiklik yapılmadan mı uygulanacağını belirtecektir; sözleşme hükümlerinin değişiklikler kaydıyla uygulanacağını bildirdiği zaman, bu değişikliklerin nelerden ibaret olduğunu açık olarak gösterecektir.
  2.  İlgili üye, üyeler veya Milletlerarası Makam, daha evvelki bir beyanla bildirilen; değişikliğe baş vurma hakkından daha sonraki bir beyanla tamamen veya kısmen vazgeçebilir.
  3.  İlgili üye, üyeler veya Milletlerarası makam 9. madde hükümlerine uygun olarak, bu Sözleşmenin feshedilebileceği devreler zarfında Genel Müdürü, daha evvelki herhangi bir beyanın hükümlerini başka herhangi bir bakımdan değiştiren ve sözleşmenin uygulanması bakımından halihazır vaziyeti bildiren yeni bir beyan gönderebilir.
Madde 9
  1.  Bu Sözleşmeyi onaylayan her üye, onun ilk yürürlüğe girdiği tarihten itibaren on yıllık bir devre sonunda; Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne göndereceği ve bu Müdürün tescil edeceği bir belge ile feshedebilir. Fesih, tescil tarihinden ancak bir yıl sonra muteber olacaktır.
  2.  Bu Sözleşmeyi onaylamış olup da, onu bundan evvelki fıkrada sözü edilen on yıllık devrenin bitiminden itibaren bir yıl zarfında bu maddede öngörüldüğü şekilde feshetmek ihtiyarını kullanmayan her üye yeniden on yıllık bir müddet için bağlanmış olacak ve bundan sonra bu Sözleşmeyi, her on yıllık devre bitince, bu maddede öngörülen şartlar içinde feshedebilecektir.
Madde 10
  1.  Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürü Milletlerarası Çalışma Teşkilatı üyeleri tarafından kendisine bildirilen bütün onaylama beyan ve fesihlerin tescil olduğunu Teşkilatın bütün üyelerine bildirecektir.
  2.  Genel Müdür kendisine gönderilen Sözleşmenin ikinci onama belgesinin tescil olduğunu teşkilat üyelerine bildirirken, bu Sözleşmenin yürürlüğe gireceği tarih hakkında teşkilat üyelerinin dikkatini çekecektir.
Madde 11

Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürü yukarıdaki maddelere uygun olarak tescil etmiş olduğu bütün onaylama, beyan ve fesihlere dair tam bilgileri, Birleşmiş Milletler Antlaşmasının 102. maddesine uygun olarak tescil edilmek üzere, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine ulaştıracaktır.

Madde 12

Milletlerarası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu gerekli gördüğü her seferinde, bu Sözleşmenin uygulanması hakkındaki bir raporu Genel Konferansa sunacak ve onun tamamen veya kısmen değiştirilmesi meselesinin konferans gündemine alınması lüzumu hakkında karar verecektir.

Madde 13
  1.  Konferansın bu Sözleşmeyi tamamen veya kısmen değiştiren yeni bir sözleşme kabul etmesi halinde ve yeni sözleşme aksini öngörmediği takdirde:
  2.  Tadil edici yeni sözleşmenin bir üye tarafından onanması keyfiyeti, yukarıdaki 9. madde nazara alınmaksızın ve tadil edici yeni Sözleşme yürürlüğe girmiş olmak kayıt ve şartıyla bu Sözleşmenin derhal ve kendiliğinden feshini tazammum edecektir.
  3.  Tadil edici yeni sözleşmenin yürürlüğe girmesi tarihinden itibaren bu Sözleşme üyelerin onaylamasına artık açık bulundurulmayacaktır.
  4.  Bu Sözleşme, onu onaylayıp da tadil edici sözleşmeyi onaylamamış bulunan üyeler için; herhalde şimdiki şekil ve muhtevasıyla muteber olmakta devam edecektir.
Madde 14

Bu Sözleşmenin Fransızca ve İngilizce metinleri aynı şekilde muteberdir.

Afrika Kadın Hakları Protokolü

0
Afrika Kadın Hakları Protokolü

Afrika Kadın Hakları Protokolü, Afrika Birliği Meclisi’nin 2. Olağan Oturumunda 11 Temmuz 2003 tarihinde Maputo’da kabul edilmiştir.

İşbu Protokol’e Taraf Devletler,
Afrika İnsan ve Halkların Hakları Şartı’nın 66. maddesinin, gerekli görüldüğünde Afrika Şartı hükümlerini tamamlamak üzere özel protokol veya sözleşmeler hazırlanmasını öngördüğünü ve Afrika Birliği Örgütü Devlet ve Hükümet Başkanları Meclisi’nin Etiyopya, Addis Ababa’daki otuz birinci olağan oturumundaki toplantısında çıkardığı AHG/Res.240 (XXXI) sayılı kararla Afrika İnsan ve Halkların Hakları Komisyonu’nun Afrika Kadın Haklarına ilişkin bir Protokol hazırlanması yönündeki tavsiyesini onayladığını göz önünde bulundurarak;
Afrika İnsan ve Halkların Hakları Şartı’nın 2. maddesinin, ırk, etnik grup, renk, cinsiyet, dil, din, siyasi veya başka bir görüş, ulusal ve sosyal köken, servet, doğum veya başka bir statü temelinde ayrımcılık yasağı ilkesini kutsallaştırdığını göz önünde bulundurarak;
Afrika İnsan ve Halkların Hakları Şartı’nın 18. maddesinin, Taraf Devletlerden kadınlara yönelik her türlü ayrımcılığı ortadan kaldırmalarını ve kadın haklarının uluslararası bildirge ve sözleşmelerde şart koşulduğu şekilde korunmasını sağlamalarını talep ettiğini göz önünde bulundurarak;
Afrika İnsan ve Halkların Hakları Şartı’nın 60 ve 61. maddelerinin, bölgesel ve uluslararası insan hakları belgelerinin ve insan ve halkların haklarına ilişkin uluslararası kurallarla bağdaşan Afrika teamüllerini Afrika Şartı’nın uygulanması ve yorumlanması için önemli referans noktaları olarak kabul ettiğini belirterek;
Kadın haklarının, başta İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi; Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme; Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme; Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi ve İhtiyari Protokolü, Afrika Çocuk Hakları ve Esenliği Şartı olmak üzere tüm uluslararası insan hakları belgelerinde ve kadın haklarına ilişkin diğer tüm uluslararası ve
bölgesel sözleşmelerde, devredilemez, birbirine bağlı ve bölünmez insan hakları olarak tanınmış ve güvence altına alınmış olduğunu hatırlayarak;
Kalkınma ve 1995 tarihli Sosyal Kalkınma Eylem Planlarında yeniden teyit edilmiş olduğunu belirterek;
Ayrıca, barış ve güvenliğin desteklenmesinde kadınların rolü hakkında çıkartılmış olan 1325 (2000) sayılı Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Kararı’nı hatırlayarak;
Afrika Birliği Kurucu Yasası’nın yanı sıra, Afrika Devletlerinin, Afrikalı kadınların Afrika’nın kalkınmasına eşit ortaklar olarak tam katılımını sağlamak yönündeki taahhüdünü vurgulayan Afrika’nın Kalkınması İçin Yeni Ortaklık’ta, konuya ilişkin Bildirge ve Kararlarda da kutsallaştırılan toplumsal cinsiyet eşitliğini teşvik etme prensibini yeniden teyit ederek;
1994 tarihli Afrika Eylem Platformu ve Dakar Bildirgesi’nin ve 1995 tarihli Pekin Eylem Platformu’nun, bunları uygulamaya koymak yönünde resmen taahhütte bulunmuş olan Birleşmiş Milletler üyesi tüm Devletlerden, kadınlara yönelik her türlü ayrımcılığı ve toplumsal cinsiyete dayalı şiddeti ortadan kaldırmak için kadının insan haklarına daha çok dikkat çekilmesi için somut adımlar atmalarını talep ettiğini ayrıca belirterek;
Eşitlik, barış, özgürlük, onur, adalet, dayanışma ve demokrasi ilkelerine dayalı Afrika değerlerinin korunmasında kadınların hayati rolünü tanıyarak;
Her türlü ayrımcılığın ortadan kaldırılmasını ve kadın ile erkek arasında eşitliğin teşvik edilmesini amaçlayan, konuyla ilgili Kararları, Bildirgeleri, Tavsiyeleri, Sözleşmeleri ve diğer Bölgesel ve Alt Bölgesel Belgeleri akılda tutarak;
Afrika İnsan ve Halkların Hakları Şartı’nın ve diğer uluslararası insan hakları belgelerinin Taraf Devletlerin büyük bir kısmı tarafından onaylanmış olmasına ve bu Devletlerin kadınlara yönelik her türlü ayrımcılığı ve zararlı uygulamaları ortadan kaldırma yönünde resmen taahhütte bulunmuş olmasına karşın, Afrika’daki kadınların halen ayrımcılık ve zararlı uygulamalar yüzünden mağdur olmaya devam ettiğinden
kaygı duyarak;
Kadınların ve kız çocuklarının normal gelişimini engelleyen veya tehlikeye atan ve fiziksel ve psikolojik gelişimini etkileyen tüm uygulamaların kınanması ve ortadan kaldırılması gerektiğine kesin bir biçimde inanarak;
Kadınların sahip oldukları tüm insan haklarından tam olarak yararlanmalarını sağlamak için kadın haklarının teşvik edilmesini, hayata geçirilmesini ve korunmasını güvence altına almayı kararlaştırarak;

Şu Hususlar Üzerinde Anlaşmışlardır:

Madde 1
Tanımlar
İşbu Protokol’ün amacı doğrultusunda:

a) “Afrika Şartı”, Afrika İnsan ve Halkların Hakları Şartı anlamındadır;

b) “Afrika Komisyonu”, Afrika İnsan ve Halkların Hakları Komisyonu anlamındadır;

c) “Meclis”, Afrika Birliği Örgütü Devlet ve Hükümet Başkanları Meclisi anlamındadır;

d) “AfB”, Afrika Birliği anlamındadır;

e) “Kurucu Yasa”, Afrika Birliği Kurucu Yasası anlamındadır;

f) “Kadınlara yönelik ayrımcılık”, cinsiyet temeline dayanan ve hedefleri ya da etkileri kadınların, medeni halleri ne olursa olsun yaşamın tüm alanlarında sahip oldukları insan hakları ve temel özgürlüklerin tanınması, kullanılması ya da bunlardan faydalanılmasını tehlikeye atan veya yok eden her türlü ayırım, mahrumiyet veya kısıtlama ya da her türlü farklı muamele anlamındadır;

g) “Zararlı uygulamalar”, kadınların ve kızların yaşam, sağlık, onur, eğitim ve fiziksel bütünlüğünü koruma hakları gibi temel haklarını olumsuz yönde etkileyen tüm davranışlar, tutumlar ve/veya uygulamalar anlamındadır;

h) “AKYO”, Meclis tarafından kurulan Afrika’nın Kalkınması için Yeni Ortaklık anlamındadır;

i) “Taraf Devletler”, işbu Protokol’e Taraf Devletler anlamındadır;

j) “Kadınlara yönelik şiddet”, kadınlara yönelik olarak işlenen ve fiziksel, cinsel, psikolojik ve ekonomik zarara yol açan veya açabilecek olan eylemler ve bu tür eylemleri işleme veya barış zamanında ve silahlı çatışma ya da savaş hallerinde özel veya kamusal yaşamda temel özgürlüklere keyfi kısıtlamalar getirme veya bunlardan mahrum bırakma tehdidi anlamındadır.

k) “Kadın”, kız çocuklarını da kapsayan, kadın cinsine ait insanlar anlamındadır.

Madde 2
Kadınlara Yönelik Ayrımcılığın Önlenmesi

1. Taraf Devletler, uygun mevzuat, kurumsal ve diğer tedbirler aracılığıyla kadınlara yönelik her türlü ayrımcılıkla mücadele edeceklerdir. Bu bağlamda:

a) ulusal anayasalarına ve diğer mevzuata, şayet henüz yapılmamışsa, kadın erkek eşitliği ilkesini koyacak ve bu ilkenin etkili bir şekilde uygulanmasını sağlayacaklardır;

b) başta kadınların sağlığını ve genel esenliğini tehlikeye atan zararlı uygulamalar olmak üzere her türlü ayrımcılığı yasaklayan ve engelleyen tedbirler olmak üzere, uygun mevzuat veya düzenleyici tedbirleri alacak ve bunları etkin bir şekilde uygulayacaklardır;

c) politik kararlarına, mevzuata, kalkınma planlarına, programlarına ve faaliyetlerine ve yaşamın diğer tüm alanlarına toplumsal cinsiyet perspektifini yerleştireceklerdir;

d) kadınlara yönelik şiddetin hukuken ve pratikte varlığını sürdürdüğü alanlarda düzeltici ve pozitif adımlar atacaklardır;

e) kadınlara yönelik her türlü ayrımcılığı yok etmeyi amaçlayan yerel, ulusal, bölgesel ve kıtasal girişimleri destekleyeceklerdir.

2. Taraf Devletler, zararlı kültürel ve geleneksel uygulamaların ve cinsiyetlerden birinin diğerine göre alçak veya üstün bir konumda olması fikrine veya kadın ile erkeğe biçilen kalıplaşmış rollere dayalı tüm diğer uygulamaların ortadan kaldırılmasını amaçlayan milli eğitim, bilgi, eğitim ve haberleşme stratejileri aracılığıyla kadın ve erkeğin sosyal ve kültürel davranış biçimlerini değiştirmeyi taahhüt edeceklerdir.

Madde 3
İnsan Onuruna Saygı Hakkı

1. Her kadın, insanın doğuştan sahip olduğu insan onuruna saygı hakkına ve insan haklarının ve yasal haklarının tanınması ve korunması hakkına sahip olacaktır;

2. Her kadın insan olarak saygı görme ve kişiliğini özgürce geliştirme hakkına sahip olacaktır;

3. Taraf Devletler, kadınların istismarını ve aşağılanmasını yasaklamak için uygun önlemleri alacak ve uygulayacaklardır;

4. Taraf Devletler, her kadının onuruna saygı gösterilmesi hakkının korunmasını ve kadınların başta cinsel ve sözlü şiddet olmak üzere her türlü şiddetten korunmasını sağlamak için uygun tedbirleri alacak ve uygulayacaklardır.

Madde 4
Kişinin Yaşam, Bütünlük ve Güvenlik Hakları

1. Her kadın, yaşamına ve kişi olarak bütünlük ve güvenliğine saygı gösterilmesi hakkına sahip olacaktır. Her türlü istismar, zalimane, insanlık dışı veya küçük düşürücü ceza ve muamele yasaklanacaktır.

2. Taraf Devletler aşağıdaki amaçlar doğrultusunda uygun ve etkili tedbirler alacaklardır:

a) Gerek özel gerek kamusal alanda gerçekleştirilmiş olan kadınlara yönelik her türlü şiddeti (istek dışı ve zorla cinsel ilişkiyi de içerecek şekilde) yasaklayan yasalar çıkarmak ve bu yasaları yürürlüğe koymak;

b) Kadınlara yönelik her türlü şiddetin önlenmesini, cezalandırılmasını ve yok edilmesini sağlamak için gerekli olabilecek diğer yasal, idari, sosyal ve ekonomik tedbirleri almak;

c) Kadınlara yönelik şiddetin nedenlerini ve sonuçlarını tespit etmek ve bu şiddetin önlenmesi ve ortadan kaldırılması için uygun tedbirleri almak;

d) Geleneksel ve kültürel inançlar, teamüller ve kalıplaşmış rollerde yer alan ve kadınlara yönelik şiddetin devamını ve hoş görülmesini meşrulaştıran ve şiddetlendiren unsurların yok edilmesi için müfredat ve sosyal haberleşme aracılığıyla barış eğitimini etkin bir biçimde teşvik etmek;

e) Kadınlara yönelik şiddet faillerini cezalandırmak ve mağdur kadınların rehabilitasyonu için programlar uygulamak;

f) Kadınlara yönelik şiddet mağdurlarının etkili bir biçimde bilgilendirilmesi, rehabilite edilmesi ve zararlarının tazmin edilmesi için mekanizmalar ve erişilebilir hizmetler yaratmak;

g) Kadın kaçakçılığını önlemek ve kınamak, bu kaçakçıları kovuşturmak ve tehlike altındaki kadınları korumak;

h) Bilgilendirilmiş onayı alınmaksızın kadınlar üzerinde tıbbi veya bilimsel deneyler yapılmasını yasaklamak;

i) Kadınlara yönelik şiddetin önlenmesi ve yok edilmesi amacını taşıyan eylemlerin uygulamaya konması ve izlenmesi için yeterli bütçe ayırmak ve diğer kaynakları sağlamak;

j) Ölüm cezasının halen mevcut olduğu ülkelerde hamile veya emziren kadınların ölüm cezasının infaz edilmemesini sağlamak;

k) Kadın ve erkeklerin mülteci statüsüne erişim, statünün belirlenmesi usulleri anlamında eşit haklara sahip olmasını ve uluslararası mülteci hukuku kapsamında güvence altına alınmış olan, kendi kimliğine ve diğer belgelere sahip olmayı da içeren tam koruma ve faydaların kadın mültecilere de tanınmasını sağlamak.

Madde 5
Zararlı Uygulamaların Ortadan Kaldırılması

Taraf Devletler, kadının insan haklarını olumsuz yönde etkileyen ve tanınmış uluslararası standartlara aykırı düşen tüm zararlı uygulama biçimlerini yasaklayacak ve kınayacaklardır. Taraf Devletler bu tür uygulamaları ortadan kaldırmak için, aşağıdakileri de kapsayan, gerekli tüm yasal ve diğer tedbirleri alacaklardır:

a) Toplumun tüm kesimlerini, bilgilendirme, resmi ve gayrı resmi eğitim ve iş edindirme programları aracılığıyla zararlı uygulamalar konusunda bilinçlendirmek;

b) Yaptırımlarla desteklenen yasal tedbirler aracılığıyla, bunları yok etmek için, her türlü kadın sünneti, skarifikasyon, kadın sünnetini tıbbileştirme ve alternatif tıbbileştirme uygulamalarını ve diğer tüm uygulamaları yasaklamak;

c) Sağlık hizmetleri, adli yardım, duygusal ve psikolojik danışmanın yanı sıra, kendi kendilerini destekler duruma gelebilmelerini sağlayacak mesleki eğitim gibi temel hizmetler aracılığıyla, zararlı uygulamalara maruz kalan mağdurlara gerekli desteği sağlamak;

d) Zararlı uygulamalara veya diğer her türlü şiddet, istismar ve hoşgörüsüzlüğe maruz kalma tehlikesi altında bulunan kadınları korumak.

Madde 6
Evlilik

Taraf Devletler, kadın ve erkeklerin evlilik içerisinde eşit haklardan yararlanmalarını ve eşit eşler olarak görülmelerini sağlayacaklardır. Aşağıdaki hususları güvence altına almak için uygun ulusal yasal tedbirleri alacaklardır:

a) Her iki tarafın da özgür ve tam iradesi olmaksızın evlilik gerçekleşmeyecektir;

b) Kadınlar için asgari evlilik yaşı 18 olacaktır;

c) Tercih edilen evlilik biçimi olarak tekeşlilik teşvik edilecek ve çokeşli evlilik ilişkileri de dahil olmak üzere, kadının evlilik ve aile içerisindeki hakları desteklenecek ve korunacaktır;

d) Her evlilik, hukuken tanınması amacıyla yazılı olarak tasdik edilecek ve ulusal yasalar uyarınca kaydedilecektir;

e) Kadın eş ve erkek eş, karşılıklı mutabakata vararak, evlilik rejimlerini ve ikametgâhlarını seçeceklerdir;

f) Evli kadın, kızlık soyadını tutma, bu soyadını kocasının soyadı ile birlikte veya ayrı olarak dilediği gibi kullanma hakkına sahip olacaktır;

g) Kadın, kendi vatandaşlığını tutma veya kocasının vatandaşlığını edinme hakkına sahip olacaktır;

h) Kadın ve erkek, ulusal yasalarda aksi yönde bir hüküm bulunduğu veya bunun ulusal güvenlik çıkarlarına aykırı olduğu haller dışında, çocuklarının vatandaşlığına ilişkin olarak eşit haklara sahip olacaklardır;

i) Kadın ve erkek, ailenin çıkarlarının gözetilmesine, çocukların korunmasına ve eğitimine birlikte katkıda bulunacaklardır;

j) Kadın, evliliği süresince kendi mülkiyetini edinme ve onu özgürce idare etme ve yönetme hakkına sahip olacaktır.

Madde 7
Ayrılık, Boşanma ve Evliliğin İptali

Taraf Devletler, kadın ile erkeğin ayrılık, boşanma veya evliliğin iptali hallerinde aynı haklardan yararlanmasını sağlamak için uygun yasaları çıkaracaklardır. Bu bağlamda aşağıdaki hususları sağlayacaklardır:

a) Ayrılık, boşanma veya evliliğin iptali mahkeme kararıyla hüküm doğuracaktır;

b) Kadın ve erkek, ayrılık, boşanma veya evliliğin iptalini isteme konusunda eşit haklara sahip olacaklardır;

c) Ayrılık, boşanma veya evliliğin iptali halinde, kadın ve erkek çocuklarına yönelik olarak karşılıklı hak ve yükümlülüklere sahip olacaklardır. Her halükârda, çocukların menfaatleri üstün tutulacaktır.

d) Ayrılık, boşanma veya evliliğin iptali halinde, kadın ve erkek, evlilikten doğan ortak mülkleri adil bir şekilde paylaşma hakkına sahip olacaklardır.

Madde 8
Adalete Erişim ve Yasa Önünde Eşitlik

Kadın ve erkek yasa önünde eşittir ve yasaların eşit koruma ve himayesinden yararlanma hakkına sahip olacaklardır. Taraf Devletler aşağıdaki amaçlar doğrultusunda uygun tüm tedbirleri alacaklardır:

a) Kadınların, adli yardımı da içeren yargısal ve hukuki hizmetlere etkin bir şekilde erişimini sağlamak;
b) Adli yardımı da içeren hukuki hizmetlere kadınların erişimini sağlama amacı güden yerel, ulusal, bölgesel ve kıtasal girişimlere destek sunmak;
c) Özel olarak kadına odaklanan ve herkesi kadın hakları konusunda duyarlı hale getirmeyi amaçlayan yeterli eğitim kurumlarını ve diğer uygun kuruluşları tesis etmek;
d) Her seviyedeki kolluk kuvvetlerini, toplumsal cinsiyet eşitliği haklarını etkili bir şekilde yorumlamak ve uygulamak üzere donatmak;
e) Kadınların yargı organları ve kolluk kuvvetleri bünyesinde eşit olarak temsilini sağlamak;
f) Kadın haklarının teşviki ve korunması amacıyla, mevcut ayrımcı yasa ve uygulamaları yeniden düzenlemek.

Madde 9
Siyasi ve Karar Alma Süreçlerine Katılma Hakkı

1. Taraf Devletler, kadınların, olumlu eylem, elverişli ulusal mevzuat ve diğer tedbirler aracılığıyla ülkelerindeki siyasi yaşama eşit katılımını ve katılımcı yönetimi teşvik etmek için aşağıdaki hususları güvence altına alan özel olumlu adımlar atacaklardır:

a) Kadınların ayrımcılığa uğramaksızın tüm seçimlere katılması;

b) Kadınların, tüm seçim süreçlerinde erkeklerle her seviyede eşit olarak temsili;

c) Her seviyedeki devlet politikası ve kalkınma programlarının geliştirilmesi ve uygulanmasında kadınların erkeklerle eşit ortaklar olarak hareket etmesi.

2. Taraf Devletler, karar alma süreçlerinin her seviyesinde kadınların daha çok ve etkili temsilini ve katılımını sağlayacaklardır.

Madde 10
Barış Hakkı

1. Kadınlar huzurlu bir yaşam sürme hakkına ve barışın teşviki ve muhafazasına katılma hakkına sahiptirler.
2. Taraf Devletler aşağıdaki konularda kadınların daha çok katılımının sağlanması için uygun tüm tedbirleri alacaklardır:

a) Barış ve barış kültürüne yönelik programlar;

b) Yerel, ulusal, bölgesel, kıtasal ve uluslararası seviyelerde çatışmanın önlenmesi, yönetimi ve çözümlenmesine yönelik yapı ve süreçler;

c) Yerel, ulusal, bölgesel, kıtasal ve uluslararası karar alma yapılarında, başta kadınlar olmak üzere sığınmacı, mülteci, ülkesine dönüş yapan ve yerinden edilen insanların fiziksel, psikolojik, sosyal ve yasal olarak korunmasının sağlanması;

d) Başta kadınlar olmak üzere sığınmacı, mülteci, ülkesine dönüş yapan ve yerinden edilen insanların kaldıkları kamp ve yerleşim yerlerinin idaresi için tesis edilen her düzeyde yapılar;

e) Çatışma sonrası yeniden yapılanma ve ıslaha yönelik her türlü planlama, düzenleme ve uygulama;

3. Taraf Devletler, askeri harcamaları kısarak, özellikle genel anlamda sosyal kalkınma ve bilhassa da kadınların desteklenmesi için yapılan harcamalara ağırlık vermek için gerekli tedbirleri alacaklardır.

Madde 11
Silahlı Çatışmalarda Kadınların Korunması

1. Taraf Devletler, başta kadınlar olmak üzere tüm halkı etkileyen silahlı çatışma hallerinde uygulanacak olan uluslararası insancıl hukuk kurallarına saygı göstermek ve saygı gösterilmesini sağlamak yükümlüğü altındadırlar.

2. Taraf Devletler, uluslararası insancıl hukuk kapsamında üzerlerine düşen yükümlülükler uyarınca, silahlı çatışma halinde, hangi halka mensup olduklarına bakılmaksızın başta kadınlar olmak üzere sivilleri koruyacaklardır.

3. Taraf Devletler, sığınma talep eden kadınları, mültecileri, ülkesine dönüş yapanları ve yerlerinden edilenleri her türlü şiddetten, tecavüzden ve diğer cinsel istismar biçimlerinden korumak ve bu tür eylemlerin savaş suçu, soykırım ve/veya insanlığa karşı işlenmiş suç olarak addedilmesini ve faillerinin cezai yargılama yetkisine sahip bir organ önünde adalete teslim edilmelerini sağlamak yükümlülüğü altındadırlar.

4. Taraf Devletler, başta 18 yaşın altındaki kız çocukları olmak üzere hiçbir çocuğun çatışmalarda doğrudan rol oynamamasını ve hiçbir çocuğun askere alınmamasını sağlamak için gerekli tüm tedbirleri alacaklardır.

Madde 12
Eğitim ve Öğretim Hakkı
1. Taraf Devletler aşağıdaki amaçlar doğrultusunda uygun tüm tedbirleri alacaklardır:

a) Kadınlara yönelik her türlü ayrımcılığı ortadan kaldırmak ve eğitim ve öğretim alanında fırsat eşitliğini ve eşit erişimi güvence altına almak;

b) Ders kitaplarında, müfredatlarda ve medyada yer alan ve bu ayrımcılığı sürdüren tüm kalıplaşmış rolleri ortadan kaldırmak;

c) Başta kız çocukları olmak üzere kadınları okullarda ve diğer eğitim kurumlarında cinsel taciz de dahil olmak üzere her türlü suiistimalden korumak ve bu tür eylemlerin faillerine karşı yaptırımlar getirmek;

d) Suiistimal ve cinsel tacize maruz kalan kadınlar için danışma ve rehabilitasyon hizmetlerine erişim sağlamak;

e) Öğretmenlerin eğitimi de dahil olmak üzere tüm eğitim müfredatı seviyelerine toplumsal cinsiyet duyarlılığı ve insan hakları eğitimini katmak.

2. Taraf Devletler şu hususlarda özel pozitif adımlar atacaklardır:

a) Kadınlar arasında okuryazarlığı teşvik etmek;

b) Kadınların, başta bilim ve teknoloji olmak üzere tüm disiplinlerde ve tüm seviyelerde eğitim ve öğretimini teşvik etmek;

c) Kızların okullara ve diğer eğitim kurumlarına kaydolmasını ve devam etmesini ve okulunu vaktinden önce bırakmış kadınlar için programlar hazırlanmasını teşvik etmek.

Madde 13
Ekonomik ve Sosyal Haklar
Taraf Devletler, kadınlara işte ve kariyer gelişiminde fırsat eşitliği ve diğer ekonomik fırsatlar sağlanmasını güvence altına alacak yasal ve diğer tedbirler alacak ve bu tedbirleri yürürlüğe koyacaklardır. Bu bağlamda:

a) İstihdama erişimde eşitliği teşvik edecek;

b) Kadın ve erkekler için eşit işe eşit ücret hakkını teşvik edecek;

c) Kadınların işe alınması, terfii ve işten çıkarılmasında şeffaflık sağlayacak ve işyerinde cinsel tacizle mücadele edecek ve bu tür eylemleri cezalandıracak;

d) Kadınların meslek seçme özgürlüğünü güvence altına alacak ve kadınları, yürürlükteki sözleşme, yasa ve yönetmelikler tarafından tanınmış ve güvence altına alınmış olan temel haklarının işverenler tarafından ihlal ve istismar edilerek sömürülmekten koruyacak;

e) Başta kayıt dışı sektörlerde çalışanlar olmak üzere, kadınların mesleklerini ve iktisadi faaliyetlerini teşvik eden ve destekleyen koşullar yaratacak;

f) Kayıt dışı sektörlerde çalışan kadınlar için bir koruma ve sosyal güvenlik sistemi tesis edecek ve bu kadınları söz konusu sisteme katılım konusunda duyarlı hale getirecek;

g) Bir asgari çalışma yaşı belirleyecek ve bu yaşın altındaki çocukların istihdamını yasaklayacak ve başta kız çocukları olmak üzere çocukların her türlü suiistimalini yasaklayacak, bunlarla mücadele edecek ve bu tür eylemleri cezalandıracak;

h) Kadınların evde yaptıkları işlerin ekonomik değerinin tanınması için gerekli tedbirleri alacak;

i) Hem özel sektörde, hem de kamu sektöründe yeterli ve ücretli doğum öncesi ve sonrası iznini güvence altına alacak;

j) Vergi yasalarının kadınlara ve erkeklere eşit olarak uygulanmasını sağlayacak;

k) Ücretli erkeklerin eş ve çocukları için tanınan ödenek ve yetkilerin, ücretli kadınların eş ve çocuklarına da sağlanması hakkı kabul edilecek ve uygulamaya konulacak;

l) Çocukları büyütme ve yetiştirme yönündeki asli sorumluluğunun her iki eşe de yüklenmiş olduğunu, Devlet ile özel sektörün bu alanda sahip olduğu ikincil sorumluluğun ise sosyal bir işlev teşkil ettiğini kabul edecek;

m) Kadınların reklam ve pornografi alanında suiistimal ve istismar edilmesinin önlenmesi için etkili yasal ve idari tedbirler alacak.

Madde 14
Sağlık ve Üreme Hakları
1. Taraf Devletler, cinsel sağlık ve üreme sağlığını da içeren kadının sağlık hakkına saygı gösterilmesini ve desteklenmesini sağlayacaklardır. Bu hak aşağıdaki hususları kapsamaktadır:

a) Doğurganlıklarını kontrol etme hakkı;

b) Çocuk sahibi olup olmamaya, sahip olacağı çocukların sayısına ve sıklığına karar verme hakkı;

c) İstediği doğum kontrol yöntemini seçme hakkı;

d) HIV/AIDS de dahil olmak üzere cinsel yolla bulaşan hastalıklara karşı kendini koruma ve korunma hakkı;

e) Özellikle, HIV/AIDS de dahil olmak üzere cinsel yolla bulaşan hastalıklara yakalanmış olması halinde, uluslararası kabul gören standartlara ve en iyi uygulamalara uygun olarak, kendisinin veya eşinin sağlık durumu hakkında bilgi edinme hakkı;

f) Aile planlama eğitimi alma hakkı.

2. Taraf Devletler aşağıdaki amaçlar doğrultusunda uygun tüm tedbirleri alacaklardır:

a) Başta kırsal bölgelerde yaşayanlar olmak üzere kadınlara yönelik bilgilendirme, eğitim ve iletişim programlarını da içeren yeterli, güvenilir ve erişilebilir sağlık hizmetleri sunmak;

b) Kadınlara yönelik olarak hamilelik ve emzirme süreçleri boyunca, doğum öncesi, doğum ve doğum sonrası sağlık ve beslenme hizmetleri sunmak, mevcut hizmetleri ise iyileştirmek;

c) Cinsel taciz, tecavüz, ensest hallerinde ve hamileliğin devamının annenin ruhsal ve fiziksel sağlığını veya annenin ya da fetüsün yaşamını tehlikeye attığı durumlarda tıbbi kürtaja izin vererek kadının üreme haklarını korumak.

Madde 15
Gıda Güvencesi Hakkı

Taraf Devletler, kadınlara besleyici ve yeterli gıda hakkı sağlayacaklardır. Bu bağlamda, aşağıdaki amaçlar doğrultusunda uygun tedbirleri alacaklardır:

a) Kadınların, temiz içme suyuna, yakacak kaynaklarına, toprağa ve besleyici gıdalar üretme araçlarına erişimlerini sağlamak;
b) Gıda güvencesi sağlamak için yeterli tedarik ve depolama sistemleri kurmak.

Madde 16
Yeterli Barınma Hakkı

Kadınlar, barınmaya ve sağlıklı bir ortamda kabul edilebilir yaşam koşullarına eşit erişim hakkına sahip olacaklardır. Taraf Devletler, medeni halleri ne olursa olsun kadınların yeterli barınmaya erişimini sağlayacaklardır.

Madde 17
Pozitif Kültürel Bağlam Hakkı

1. Kadınlar, pozitif bir kültürel bağlam içerisinde yaşama ve kültürel politikaları tayin sürecinin her seviyesine katılma hakkına sahip olacaklardır.

2. Taraf Devletler, her seviyede kültürel politikaların belirlenmesinde kadınların katılımını artırmak için uygun olan tüm tedbirleri alacaktır.

Madde 18
Sağlıklı ve Sürdürülebilir bir Çevre Hakkı

1. Kadınlar, sağlıklı ve sürdürülebilir bir çevrede yaşama hakkına sahip olacaklardır.

2. Taraf Devletler aşağıdaki amaçlar doğrultusunda uygun tüm tedbirleri alacaklardır:

a) Çevrenin planlanması, idaresi ve korunması ve doğal kaynakların sürdürülebilir kullanımı konularında kadınların her seviyede daha çok katılımını sağlamak;

b) Yeni ve yenilenebilir enerji kaynaklarının ve bilgi teknolojileri de dahil olmak üzere uygun teknolojilerin araştırılmasını ve yatırımını teşvik etmek ve kadınların bunlara erişimini ve kontrolüne katılımını mümkün kılmak;

c) Kadınların yerel bilgi ağlarını korumak ve gelişimini sağlamak;

d) Evsel atıkların yönetimi, işlenmesi, depolanması ve yok edilmesini düzenlemek;

e) Zehirli atıkların depolanması, nakledilmesi ve yok edilmesi konusunda uygun standartların uygulanmasını sağlamak;

Madde 19
Sürdürülebilir Kalkınma Hakkı

Kadınlar, sürdürülebilir kalkınma haklarından tam olarak yararlanma hakkına sahip olacaklardır. Bu bağlamda, Taraf Devletler aşağıdaki amaçlar doğrultusunda uygun tüm tedbirleri alacaklardır:

a) Ulusal kalkınma planlaması süreçlerine toplumsal cinsiyet perspektifini yerleştirmek;

b) Kalkınma politikaları ve programlarının kavramlaştırılması, karar alınması, uygulanması ve değerlendirilmesi süreçlerinin her seviyesine kadınların katılımını sağlamak;

c) Kadınların, toprak gibi verimli kaynaklara erişimini ve bu kaynaklar üzerindeki kontrolünü teşvik etmek ve mülkiyet haklarını güvence altına almak;

d) Kadınların daha iyi bir yaşam kalitesine ulaşmasını ve kadınlar arasında yoksulluk seviyesinin düşürülmesini sağlamak amacıyla, kırsal ve kentsel seviyelerde kadınların kredi, eğitim, beceri gelişimi ve yayım hizmetlerine erişimini teşvik etmek;

e) Kalkınma politikaları ve programlarını hazırlarken, özellikle kadınlarla ilgili insan gelişimi göstergelerini göz önünde bulundurmak;

f) Küreselleşmenin olumsuz etkilerinin ve ticaret ve ekonomi politikaları ile programları uygulamaya konduğunda yaşanan her türlü ters etkinin kadınlar açısından asgariye indirilmesini sağlamak.

Madde 20
Dul Hakları

Taraf Devletler, dul kadınların tüm insan haklarından faydalanabilmelerini sağlamak için, aşağıdaki hükümleri hayata geçirmek için uygun hukuksal tedbirleri alacaklardır:

a) Dul kadınlar insanlık dışı, küçük düşürücü veya onur kırıcı muameleye maruz kalmayacaktır;

b) Dul kadın, çocuğun menfaatleri ve esenliğine aykırı olmadığı müddetçe, kocasının ölümünün ardından otomatik olarak çocuğunun velisi olacaktır;

c) Dul kadın yeniden evlenme hakkına ve bu halde, kendi seçtiği kişiyle evlenme hakkına sahip olacaktır.

Madde 21
Miras Hakkı

1. Dul kadın, kocasının malvarlığının mirasında adil pay hakkına sahip olacaktır.

Dul kadın yaşamını kocasıyla birlikte yaşamakta olduğu evde sürdürme hakkına sahip olacaktır. Yeniden evlenmesi halinde, ev kendisine ait ise veya kendisine miras kalmış ise bu hakkını elinde bulundurmaya devam edecektir.

2. Kadın ve erkek, anne-babalarının malvarlığı üzerinde adil paylaşım esasına dayalı olarak miras edinme hakkına sahip olacaklardır.

Madde 22
Yaşlı Kadınlara Özel Koruma

Taraf Devletler aşağıdaki yükümlülükleri üstlenmektedirler:

a) Yaşlı kadınlara koruma sağlamak ve onların fiziksel, ekonomik ve sosyal ihtiyaçlarıyla orantılı olarak ve aynı zamanda iş ve mesleki eğitime erişimlerini sağlamak için özel tedbirler almak;

b) Yaşlı kadınlara, cinsel istismar da dahil olmak üzere şiddetten ve yaşa dayalı ayrımcılıktan uzak bir yaşam sürme ve itibar görme hakkı sağlamak.

Madde 23
Engelli Kadınlara Özel Koruma

Taraf Devletler aşağıdaki yükümlülükleri üstlenmektedirler:

a) Engelli kadınlara koruma sağlamak ve onların iş ve mesleki eğitime erişimlerini ve karar alma süreçlerine katılımlarını sağlamak için fiziksel, ekonomik ve sosyal ihtiyaçlarıyla orantılı olarak özel tedbirler almak;

b) Engelli kadınlara, cinsel istismar da dahil olmak üzere şiddetten ve engele dayalı ayrımcılıktan uzak bir yaşam sürme ve itibar görme hakkı sağlamak.

Madde 24
Risk Altındaki Kadınlara Özel Koruma

Taraf Devletler aşağıdaki yükümlülükleri üstlenmektedirler:

a) Marjinal nüfus gruplarına mensup kadınlar da dahil olmak üzere aile reisi konumundaki kadınlara ve yoksul kadınlara koruma sağlamak ve içinde bulundukları koşullara ve özel fiziksel, ekonomik ve sosyal ihtiyaçlarına uygun bir çevre sağlamak;

b) Hamile veya emziren kadınların ya da gözaltında tutulan kadınların haklarını, içinde bulundukları koşullara uygun bir çevre sağlayarak güvence altına almak ve bu kadınlara itibar görme hakkı sağlamak.

Madde 25
Hukuk Yolları

Taraf Devletler aşağıdaki yükümlülükleri üstlenmektedirler:

a) İşbu Protokol’de tanınmış olan hak ve özgürlükleri ihlal edilmiş olan kadınlara başvurabilecekleri uygun hukuk yolları sağlamak;

b) Söz konusu hukuk yollarının, yetkili adli, idari veya yasama organları veya yasayla öngörülmüş başka bir yetkili makam tarafından karara bağlanmasını sağlamak.

Madde 26
Uygulama ve İzleme

1. Taraf Devletler işbu Protokol’ün ulusal seviyede uygulanmasını sağlayacak ve Afrika Şartı’nın 62. maddesi uyarınca sunacakları dönemsel raporlarında işbu Protokol’de yer alan hakların tam anlamıyla hayata geçirilmesi için alınan hukuksal ve diğer tedbirleri belirteceklerdir.

2. Taraf Devletler, işbu Protokol’de yer alan hakların tam ve etkili bir biçimde uygulanması için gerekli tüm tedbirleri alacak ve özellikle bütçe ve başka kaynaklar sağlayacaktır.

Madde 27
Yorum

Bu Protokol’ün uygulanmasından doğan yorum meseleleri Afrika İnsan ve Halkların Hakları Mahkemesi tarafından ele alınacaktır.

Madde 28
İmza, Onay ve Katılma

1. Bu Protokol, Taraf Devletlerin ilgili anayasal usulleri uyarınca imzasına, onayına ve katılımına açık olacaktır.

2. Onay ve katılma belgeleri AfB Komisyonu Başkanı’na tevdi edilecektir.

Madde 29
Yürürlük Tarihi

1. Bu Protokol, on beşinci (15.) onay belgesinin tevdi edilmesinden otuz (30) gün sonra yürürlüğe girecektir.

2. Bu Protokol’e yürürlük tarihinden sonra katılan Taraf Devletler yönünden, Protokol katılma belgesinin tevdii tarihinde yürürlüğe girecektir.

3. AfB Komisyonu Başkanı, işbu Protokol’ün yürürlüğe girişini tüm Taraf Devletlere bildirecektir.

Madde 30
Değişiklik ve Gözden Geçirme

1. Herhangi bir Taraf Devlet, işbu Protokol’ün değiştirilmesi veya gözden geçirilmesi için teklif sunabilir.

2. Değişiklik veya gözden geçirme teklifleri AfB Komisyonu Başkanı’na yazılı olarak sunulacak, Başkan da bu teklifleri, eline geçtiği tarihten itibaren otuz (30) gün içerisinde Taraf Devletlere iletecektir.

3. Meclis, Afrika Komisyonu’nun tavsiyesi üzerine, Taraf Devletlere bildirilmelerini izleyen bir (1) yıllık süre içerisinde bu teklifleri işbu maddenin 2. fıkrası hükümlerine uygun olarak inceleyecektir.

4. Değişiklik veya gözden geçirme kararları Meclis tarafından salt çoğunlukla kabul edilecektir.
5. Değişiklik, kabul etmiş olan her bir Taraf Devlet için, kabul bildiriminin AfB Komisyon Başkanı’na tebliğinin üzerinden otuz (30) gün geçtikten sonra yürürlüğe girecektir.

Madde 31
Mevcut Protokol’ün Statüsü

Mevcut Protokol’ün hiçbir hükmü, Taraf Devletlerin ulusal mevzuatlarında veya söz konusu Taraf Devletlerde uygulanan bölgesel, kıtasal ya da uluslararası sözleşme ve anlaşmaların herhangi birinde yer alan ve kadın haklarının hayata geçirilmesine yönelik daha lehte hükümleri etkilemeyecektir.

Madde 32
Geçici Hükümler

Afrika İnsan ve Halkların Hakları Mahkemesi’nin kuruluşunu beklerken, işbu Protokol’ün uygulanmasından doğan yorum meseleleri Afrika İnsan ve Halkların Hakları Komisyonu tarafından ele alınacaktır.

Birlik Meclisi’nin 2. Olağan Oturumu’nda kabul edilmiştir.
Maputo, 11 Temmuz 2003

İstanbul Sözleşmesi’nin feshi kabul edilemez ve ondan vazgeçilemez.

0

Avukat Şebnem Kartal: İstanbul Sözleşmesi’nin feshi kabul edilemez ve ondan vazgeçilemez 

KADINLARIN DİJİTAL ŞİDDETE KARŞI DA KORUNMASI İÇİN ÖNLEMLER ALINMASINI ÖNGÖREN İSTANBUL SÖZLEŞMESİ’NİN FESHİ HUKUKA VE İNSAN HAKLARINA AYKIRIDIR.

İfade özgürlüğü, nefret söylemine karşı koymak ve dijital dünyayı kadınlar için güvenilir ve şiddetten uzak kılmak için en hayati araçtır. Bu yüzden devletler, siber şiddeti ele alarak tüm araçları seferber etmelidir. İstanbul Sözleşmesi, kadına yönelik toplumsal cinsiyete dayalı şiddeti ele alan en kapsamlı uluslararası anlaşmadır. Psikolojik, ekonomik, fiziki, cinsel şiddete maruz kalan kadını ve çocuğu dijital alanda da koruyan yegane teminat bu sözleşmedir ve feshi, hukuka ve insan haklarına aykırıdır!

Dijital ortamda kadınlar şiddete maruz kaldığında bunun sonuçları yalnızca psikolojik değil, fiziki ortamda da orantısız zararlar doğurmaktadır. Bu ortamda yaşadıkları şiddet, onları sosyal ve kültürel hayata katılımdan uzaklaştırdığı gibi daha da görünmez olmaya sürükler ve bu onların insan hakkı olan ifade özgürlüğünü kısıtlar, hatta haber alma özgürlükleri dahi kısıtlanır hale gelir.

Dijital şiddet içeren suç teşkil eden eylemlerde, failler anonim olmanın arkasına sığınabilmektedir ve devletler gereken cezai önlemleri almakla yükümlüdür. Bu önlemler alınırken de bir yandan nefret söylemi engellenmeye çalışılırken, bir yandan da ifade özgürlüğü sakatlanabilmektedir.

Cinsiyetçi, nefret söylemi içeren ve dijital şiddet eylemlerinden etkilenenleri geniş bir yelpazede izlemek mümkündür. Bunlar, sade vatandaş, kamuya mal olmuş kişi, politikacı, gazeteci, kadın hakları savunucusu, avukat, hakim, savcı, öğretim görevlisi, sanatçı, doktor, bilim insanı gibi pek çok meslekten kadınlar ve hatta her yaş grubundan çocuklar olabilir. Bununla kalmayıp din, dil, ırk, cinsiyet, siyasi görüş sebebiyle de ayrımcılığa maruz kalan kişiler, siber saldırı ve tehditlerle her gün burun buruna yaşamaktadır. Onlar bununla karşılaştıkça aslında susturulmakta ve toplumun bilgiye erişme becerileri sakatlanmaktadır. Bu yüzden devlet, özel sektör ve medyayı çevrimiçi cinsiyete dayalı şiddetle mücadele etmek için teşvik etmelidir, bu da ancak İstanbul Sözleşmesi ile teminat altına alınabilir.

İstanbul Sözleşmesi’ne adını veren ülke iken şimdi onu yok saymak, kadın haklarına karşı toplumsal cinsiyet eşitliği için gösterilen ilerlemenin önünde bir duvar gibi dikilmektedir. Bu haklar konusundaki gerilemeye karşı durmak, herkesin görevi olmalıdır. Mevcut hukuki araçların kullanımında kararlı olunmalı ve İstanbul Sözleşmesi yeniden uygulanmalıdır. Faillerin dijital ortamda işledikleri suç içeren eylemler nedeniyle yapılacak kovuşturmalar usulüne uygun olmalı ve bu eylemler yaptırıma tabi olmalıdır. Kadınların bu alanda istismar edilmesi halinde başvuracağı yöntemler kolay erişebilir, güvenli yöntemler olmalı, özel mekanizmalar garanti etmelidir. Topluma mal olmuş kişiler, siyasi liderler, kanaat önderleri ve medya kuruluşları da bu konuda söylem ve yayınlarında bilinçlendirici olmalıdır.

Dijital şiddet mağduru, bu adaletsizliği ve acıyı kabul etmeye sürüklenmemeli, susturulmak ve geri çekilmek zorunda bırakılmamalıdır. Bireyler hukuki araçların ve yaptırımların yetersizliği düşüncesinden, başvuru yöntemlerinin işleyişi bakımından öğrenilmiş çaresizlik duygusundan kurtarılmalıdır. Ayrıca sosyal medyada ya da yayın organlarında kitleleri etkileme gücü olan kişiler, nefret söylemine değil şefkatli iletişime yönlendirici olmalıdır.

Bilinmelidir ki bu alanda her ne kadar şu an Türk ceza kanunu, İş kanunu, 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun, 6698 Kişisel Verilerin Korunması Kanunu, 6284 sayılı Ailenin Korunması Ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesi Hakkında Kanun ve Anayasa ile korunan haklar ve yaptırımlar mevcut ise de, uluslararası sözleşmenin varlığı bir teminattır.

Toplumsal strateji ve eylem planlarına kadına yönelik şiddetin dijital boyutu da dahil edilmeli ve yaptırımlar daha caydırıcı hale getirilmelidir. En önemlisi de eğitimin tüm seviyelerinde dijital okuryazarlığın teşvik edilmesi gerekir. Önleme, koruma, kovuşturma ve eşgüdümlü politikalar içeren eylemler, tüm kurumlar için ilk hedef olmalıdır. İnternet kullanımının yaygın olması, her yaş ve kesimden, her duygudan insanın dijital ortamda bir arada yaşıyor olması sebebiyle, bu acil bir ihtiyaçtır, yoksa parçalanmış ve kopuk yaklaşımlarla bu düzenlemelerin yalnızca platformlara bırakılması ya da suç işlendikten sonra yaptırım uygulanacak olmasının tek yöntem olarak benimsenmesi, mağduru sessiz kalmaya terk etmektir. Bu tutum yaşanan kaçınılmaz kayıpların önüne geçmeyecektir.

Cinsiyeti fark etmeksizin çevrimiçi olarak aktif olmak, tacize ve şiddete açık olmaktır, ancak kimse buna katlanmak zorunda kalmak değildir. Bu yüzden oluşturulacak seferberlik, toplumsal cinsiyet eşitliğine duyarlı, önleyici ve koruyucu bir yaklaşım içermelidir; çünkü internete erişim herkes için eşit uygulanması gereken bir haktır ve orada herkes kendini eşit seviyede özgür ve güvende hissedebilmelidir.

Sosyal medya, internet yazışma programları, kapalı yazışma programları, dijital oyunlar üzerinden kişiler en ufak bir baskıya uğruyorsa, endişe hissediyorsa ve bunun sebebi bir kişi veya bir gruba yönelmiş intikam alma duygusu içeren içerik ve söylemler ise, orada dijital şiddetin var olduğundan ve dijital vatandaşın kendini güvende hissetmediğinden bahsedebiliriz. İntikam pornosu, tehdit, ısrarcı takip, hakaret, taciz, huzur bozmak, ifade özgürlüğüne müdahale, özel hayatın gizliliğini ihlal, nefret söylemi gibi suçlar bu yolla işlenebilirken, sonuçları kimi zaman gerçek hayatta da fiziksel istismar, cinsel saldırı ve cinsel taciz olarak görülebilmektedir. Hatta kişinin yaşamına mal olabilecek seviyede sonuçlar dahi doğurabilmektedir.

Kolluk kuvvetleri de bu konuda eğitilmeli, bu sorunla başa çıkılabilmesi için farkındalık eğitimleri düzenlenmelidir. Dijital şiddete maruz kalan kişinin, kollukta şikayetleri tutanaklara doğru ve eksiksiz geçilmez ise, durum önemsenmez ise, o içeriğe erişim engellense dahi, bu olay daha sonra mağdurun yaşamına mal olabilir. Ayrıca dijital delillerin kaybolması riski açısından bu noktada hız da çok mühimdir, zamanla yarışılır ve örneğin uzaklaştırma kararı alınması gerektiğinde yargılama süreçlerinin yavaşlığı, kişilerin temel hak ve özgürlüklerine zarar vermektedir.

Dijital şiddet yasada tanımlanmış bir suç değildir, her ne kadar orada karşılaşılan hak ve hürriyetlere müdahale ya da suç içeren eylemlerin bir çoğu açısından hapis, güvenlik tedbiri ve adli para cezası gibi yaptırımlar yasalarımızda mevcut olsa da, psikolojik şiddet, ısrarlı takip gibi eylemler yasada düzenlenmemiştir. Oysa bu yolla kişilerin uğrayacağı fiziksel, cinsel ve psikolojik zararı daha doğmadan önlemek, hem ulusal hem uluslararası anlamda aslında devletin yükümlülüğü altındadır. Bu bakımdan ısrarlı takip, dijital şiddet gibi eylemlerle mücadele zorunluluğunun İstanbul sözleşmesinde 33 ve 34. Madde kapsamında güvence altına alındığının altını çizmek gerekir.

İstanbul Sözleşmesi 17. Maddesi açıkça özel sektör, bilgi ve iletişim teknolojisi sektörü ve medyanın, ifade özgürlüğüne ve bağımsızlığına saygı göstererek, kadına yönelik şiddeti önlemeye ve kadın onuruna saygıyı arttırması gerektiğini belirtir ve devletlerin buna yönelik politikalar oluşturması ve uygulaması, bu konularda kılavuzlar oluşturması ve teşvik edici olması için düzenlenmiştir.

Dijital şiddet, bir şiddet türüdür. Buna maruz kalan kişilerin, gerektiğinde önlem alınabileceğini bilmesi, destek ve koruma mekanizmalarının devlet tarafından çalıştırıldığını bilmesi en önemsenen husus olmalıdır ve günün sonunda internete erişmek ve orada güvende hissetmek herkesin hakkıdır. Zira bu şiddet türünde ağırlıkla kadına yönelik ayrımcılık olması, açıkça insan hakkı ihlali olarak da cereyan etmektedir.

İstanbul Sözleşmesi, şiddeti sadece kadın ve kız çocuklarına yönelik olarak da sınırlamaz. Sözleşmenin yine 17. Maddesi gereği devletler, özel sektör aktörleriyle işbirliği içinde, çocuklar, anne babalar ve eğitimciler arasında, zararlı olabilecek, cinsel ve şiddet içeren aşağılayıcı içeriklere erişim sağlayan bilgi ve iletişim ortamıyla nasıl baş edileceğine yönelik beceriler geliştirip yaygınlaştırmalıdır.

Toplumsal cinsiyet eşitliği bir insanın cinsiyet üzerinden ayrımcılığa maruz bırakılmasının önlenmesi adına önem taşır ve şiddetten uzak bir yaşam sürmek herkes için eşit temel bir insan hakkıdır, bu yüzden devletler kapsamlı ve bütüncül bir politika yürütmelidir. Bütün bu sebeplerle,

DİJİTAL ŞİDDETE KARŞI ÖNLEMLER DE ALINMASINI ÖNGÖREN İSTANBUL SÖZLEŞMESİ’NİN FESHİ VE DANIŞTAY’IN YÜRÜTMENİN DURDURULMASINI REDDETMESİ KARARI HUKUKA VE İNSAN HAKLARINA AYKIRIDIR.

Bu sözleşme hukuk devletinde, tüm dijital vatandaşların teminatıdır.

İstanbul Sözleşmesi’nin feshi kabul edilemez ve ondan vazgeçilemez.

Bu açıdan devletleri, tüm hak savunucusu, dernek, vakıf, STK, aile danışmanlık merkezleri, belediyeleri, baroları, kadın hakkı savunucularını, internet erişim hakkı savunucularını, ifade özgürlüğüne müdahale ve sansür karşıtı aktivistleri, sanatçıları ve politikacıları, kanaat önderlerini, hukukçuları, teknoloji firmalarını, kullanıcıları ve tüm dijital vatandaşları, işbirliği içerisinde olmaya ve acil eylem planı geliştirmeye çağırıyorum.

İnternet kullanımı çığ gibi büyürken katlanarak artan; dijital şiddet sebebiyle mağdur ve ölen kadın sayısı değil, dijital okur yazarlık bilinci olmalıdır, şefkatli iletişim olmalıdır.

Kazanan insanlık olmalıdır, insan hakları olmalıdır.

Tekrar ediyorum, İstanbul Sözleşmesi’nin feshi kabul edilemez ve ondan vazgeçilemez.

Şebnem Kartal

 

İstanbul Sözleşmesi Yürürlüktedir

0

İstanbul Sözleşmesi Yürürlüktedir başlıklı bildiri; Barolar ve Türkiye Barolar Birliği Kadın Hukuku Komisyonu(TÜBAKKOM)’nun Ortak Basın Açıklamasıdır.

Bildiri, 21 Mart 2021 tarihinde ilan edilmiştir.

İSTANBUL SÖZLEŞMESİ YÜRÜRLÜKTEDİR

İstanbul Sözleşmesi, kadınların, çocukların herkesin temel hak ve özgürlüklerini güvence altına alan ve şiddet mağdurlarının korunması, rehabilitasyonu ve bir daha aynı şiddet vakalarının yaşanmaması için topyekûn bir birlikteliği öngören, herkesin yaşama hakkının teminatı bir uluslararası antlaşmadır.

Sözleşme; çok uzun yıllardır sürdürülen kadın hakları mücadelesi ve kazanımları ile hazırlanmıştır. Bu nedenle binlerce yıllık mücadeleye dayanan, bu uğurda yitirilen canların emeklerinin ve kişi hak ve özgürlüklerine ilişkin çok önemli hukuki kazanımlarımızın bir gecede yok edilebileceğinin sanılması çok büyük yanılgıdır.

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bütün partilerin milletvekillerinin oy birliği ile Anayasamızın 90. maddesi uyarınca, 24 Kasım 2011’de 6251 sayılı Kanunla onaylanan İstanbul Sözleşmesi; milli iradenin sonucudur.

İstanbul Sözleşmesi: Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi

Anayasamızın 90. maddesi gereği, usulünce yürürlüğe giren Temel Hak ve Özgürlüklere İlişkin Uluslararası Antlaşmalar kanun hükmündedir, hatta normlar hiyerarşisinde kanunların bile üzerinde yer alır.

Anayasa’nın ikinci kısmının birinci ve ikinci bölümlerinde yer alan temel haklar, kişi hakları ve ödevleri”nin Cumhurbaşkanı kararı ile ortadan kaldırılamayacağı, düzenlenemeyeceği Anayasa’nın 104. maddesinin açık hükmüdür.

İstanbul Sözleşmesi, Anayasa’nın 15 ve 17. maddelerinde düzenlenen “Kişinin Yaşam Hakkı; maddi ve manevi varlığının bütünlüğüne dokunulmaması” “Herkesin yaşama, maddi ve manevi hakkına sahip olduğu” “Kimseye işkence ve eziyet yapılmayacağına” ilişkin TEMEL HAK VE ÖZGÜRLÜKLERLE DOĞRUDAN VE BİREBİR İLİŞKİLİDİR. Bu nedenle, Anayasa’nın 104. maddesi gereği, Anayasa’da yer alan temel hak ve özgürlüklere ilişkin Cumhurbaşkanı kararnamesi çıkarılması, hukuka aykırıdır.

TBMM’nin yani milletin iradesini yok sayarak Anayasa’nın 87. ve 90. maddelerine aykırı şekilde Türkiye’nin ilk imzacısı olduğu Uluslararası İstanbul Sözleşmesi’nin feshine ilişkin Cumhurbaşkanı kararı, Anayasa’ya aykırıdır. Cumhurbaşkanının İstanbul Sözleşmesi’ni fesih kararının Anayasa’da temeli yoktur. Yetki ve usulde paralellik ilkesi gereğince imzalanan uluslararası antlaşmaların, Anayasa doğrultusunda aynı yöntemle feshedilmesi gerekmektedir.

Bu anlamda; daha önceden çıkarılan 15.07.2018 Tarih ve 9 sayılı Cumhurbaşkanı Kararnamesiyle bu konuda Cumhurbaşkanına yetki verilmesi de açıkça Anayasaya aykırıdır ve hükümsüzdür.

Anayasa’nın 6. maddesi gereği “Hiçbir kimse ve organ kaynağını Anayasa’dan almayan bir devlet yetkisi kullanamaz.”Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 104. maddesinde düzenlenen Cumhurbaşkanının görev ve yetkileri arasında “Milletlerarası antlaşmaları onaylar ve yayımlar” hükmü vardır.

Bu nedenle Cumhurbaşkanına, milletlerarası sözleşmeleri sadece “onaylama ve yayımlama” görevi veren Anayasa, Cumhurbaşkanına milletlerarası antlaşmaları feshetme yetkisi vermemiştir.

İstanbul Sözleşmesi’nin feshine yönelik Cumhurbaşkanı kararı, yasal dayanaktan yoksundur.

İnsan hayatı ve güvenliği, kişi hak ve özgürlükleri, her türlü siyasetin üzerinde olup hiçbir politik hesaba kurban edilemeyecek kadar önemlidir.

İstanbul Sözleşmesi yürürlüktedir; uygulanmaya devam edecektir.

Bu nedenle, öncelikle Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni iradesine sahip çıkmak üzere göreve; siyasal iradeyi de Anayasa’nın 2. maddesinde açıkça tanımlandığı şekilde bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nde hukuki tüm ilke ve kurallara uymaya davet ediyoruz.İstanbul Sözleşmesi’nden vazgeçmemiz mümkün değildir.

Bizler; Barolar ve TÜBAKKOM olarak kadına yönelik şiddeti bir insan hakkı ihlali ve ayrımcılık olarak kabul eden İstanbul Sözleşmesi’ni ortadan kaldırmaya yönelik Anayasa’ya aykırı bu girişime karşı mücadelemizi sürdüreceğimizi belirtiyor, temel hak ve özgürlükleri ortadan kaldırmaya yönelik bulduğumuz bu girişim karşısında toplumumuzun her kesimini bu mücadeleye destek vermeye ve dayanışmaya çağırıyoruz.•

Açıklamaya Katılan Baroların Listesi

Adana Barosu • Adıyaman Barosu • Afyonkarahisar Barosu • Ağrı Barosu • Aksaray Barosu • Amasya Barosu • Ankara Barosu • Antalya Barosu • Ardahan Barosu • Artvin Barosu • Aydın Barosu • Balıkesir Barosu • Bartın Barosu • Batman Barosu • Bilecik Barosu • Bingöl Barosu • Bitlis Barosu • Bolu Barosu • Burdur Barosu • Bursa Barosu • Çanakkale Barosu • Çankırı Barosu • Çorum Barosu • Denizli Barosu • Diyarbakır Barosu • Düzce Barosu • Edirne Barosu • Elazığ Barosu • Erzincan Barosu • Erzurum Barosu • Eskişehir Barosu • Gaziantep Barosu • Giresun Barosu • Gümüşhane-Bayburt Barosu • Hakkari Barosu • Hatay Barosu • Iğdır Barosu • Isparta Barosu

İstanbul Barosu • İzmir Barosu • Kahramanmaraş Barosu • Karabük Barosu • Kars Barosu • Kastamonu Barosu • Kayseri Barosu • Kırıkkale Barosu • Kırklareli Barosu • Kırşehir Barosu • Kilis Barosu • Kocaeli Barosu • Konya Barosu • Kütahya Barosu • Malatya Barosu • Manisa Barosu • Mardin Barosu • Mersin Barosu • Muğla Barosu • Muş Barosu • Nevşehir Barosu • Niğde Barosu • Ordu Barosu • Osmaniye Barosu • Sakarya Barosu • Samsun Barosu • Siirt Barosu • Sinop Barosu • Sivas Barosu • Şanlıurfa Barosu • Şırnak Barosu • Tekirdağ Barosu • Tokat Barosu • Trabzon Barosu • Tunceli Barosu • Uşak Barosu • Van Barosu • Yalova Barosu • Yozgat Barosu • Zonguldak Barosu

Kadınların Kurtuluş Bildirgesi

0
Kadınların Kurtuluş Bildirgesi

Kadınların Kurtuluş Bildirgesi, 12 Şubat 1989’da Ankara’da toplanan feminist Kongre’de ilan edilmiştir. 

Ankara’da Perşembe Grubu’nun çağrısıyla 1. Feminist Kongre toplanmış, “Feminist Hafta Sonu” adıyla anılan toplantıya İstanbul, Adana ve Türkiye’nin değişik illerinden feministler katılmıştır. Kongre sonunda “Kadınların Kurtuluş Bildirgesi” yayınlanmış ve “Bedenimiz Bizimdir, Cinsel Tacize Hayır” kampanyasının başlatılmasına karar verilmiştir. 

Biz kadınlar cins olarak eziliyor ve sömürülüyoruz.

Erkek egemen toplum ve bu toplumun geliştirdiği bütün baskı aygıtları yani devlet ve himayesindeki aile, hukuk, sağlık, eğitim, bilim, güvenlik kurumları bu egemenliği örgütlüyor.

Biz kadınlar ev içinde yaşamaya, ev işine ve analığa mahkum doğuyoruz.

Ev dışındaysa, ancak ucuz ve statüsüz işlerde ücretli çalışabiliyoruz.

Doğurma hakkımızı ancak evlilik içinde kullanabiliyoruz. Bir kez evlenince doğurmama
hakkımız yok. Buna karşılık doğum kontrolünden sadece biz sorumlu tutuluyoruz.
Doğurduğumuz ve büyütme yükünü yalnız çektiğimiz çocuklar da babaların sayılıyor.

Resmi tarih, bilimler, sanat, ve estetik, din ve dil erkekler tarafından, erkekler için, erkeklere göre üretiliyor. Biz bu alanların öznesi olmuyoruz; bu alanlara girmemiz engelleniyor.

Kadınlar üzerindeki egemenlik aşktan şiddete her türlü yöntemle sürdürülüyor. Bu şiddet, dayaktan, sarkıntılık, tecavüz ve öldürmeye kadar çeşitli biçimler alıyor.

Biz feminist kadınlar, kaderimizi biçimlendirme hakkımızı kullanarak bedenimize, emeğimize, kimliğimize, tarihimize, geleceğimize sahip çıkmak istiyoruz.

Bedenimize, emeğimize, kimliğimize, tarihimize ve geleceğimize el konuyor.

Ev içinde ve dışında emeğimize erkekler ve sermaye tarafından el konurken, tek tek kadınlar olarak aile kurumu içinde ve dışında erkeklerin vesayeti altında tutuluyoruz.

Ev içinde ve ev dışında (tarım ve küçük üretimde) emeğimiz yok sayılıyor; boğaz tokluğuna çalıştırılıyoruz.

Cinselliğimiz bizim dışımızda tip, pornografi, sanat, kitle iletişim araçları, din ve toplum bilimleri tarafından tanımlanıp belirleniyor: bedenimize yabancılaştırılıyoruz.

Cinselliğimiz evlilikte ve fuhuşta satın alınıyor; evlilik dışında gayrimeşru sayılıyor ve evlilik içine hapsolunuyor. Kadınların baskı altına alınması eğitim eksikliği ve geleneksel toplumun kalıntısı gibi gösterilerek, kurtuluş mücadelemiz engelleniyor.

Bedenimize, emeğimize, kimliğimize el konuyor. Böylece erkekler bizim sırtımızdan yaşıyorlar, bakılıyorlar, besleniyorlar; bilgi ve sermaye biriktirdiklerinde bunu da bizim sırtımızdan yapıyorlar, yani toplumun tüm iktidar mekanizmalarını denetliyor, bize tahakküm ediyorlar.

Bütün kadınları ezilmişliğimizi fark etmeye, ezilmişliğimize karşı tavır almaya, dayanışmaya, örgütlenip çıkarlarımız için mücadele etmeye çağırıyoruz.

 

Türkiye’de kendine ilk defa feminist diyen kadınlardan olan bizler alayı, küfürü ve aşağılanmayı göze almıştık. Bugün sözümüz daha meşrulaştığı için daha аz saldırı alıyoruz. Ama bunu sağlayan bir cins olarak biz kadınları, ezenlerin değişmiş olması değil, kadınların kendi kurtuluşları için mücadele etmeye başlamaları.

Kadınların Kurtuluşu Bildirgesi. feminist sözü söyleyen ve kadın mücadelesi içinde yer alan yıllardır toplantılar, tartışmalar, ağlamalar, bağırmalar, eğlenceler, sevinçlerle geçen bir tanışıklığı sürdüren bu süreç içinde hem değişen, hem de birbirlerini değiştiren pek çok kadının kurtuluşa yönelik ilk ortak sözü

İLK SÖZÜ BİZ SÖYLEDİK,
SON SÖZÜ DE BİZ SÖYLEYECEĞİZ

Kadınların Kurtuluş Bildirgesi

Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirisi Metni

1

Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirisi Metni, dünya tarihinde önemli bir yeri olan 1789 tarihli (Declaration des droits de l’homme et du citoyen) Yurttaş ve İnsan Hakları Bildirisi’nde kadın yurttaşların gözardı edildiğinin farkedilmesi nedeniyle 1791 tarihinde Fransız Devrimine destek vermiş devrimci kadınlar tarafından hazırlanmıştır.

Biz, anneler, kız çocukları, kız kardeşler, ulusun temsilcileri, Ulusal Meclise alınmayı talep ediyoruz. Toplumun sefaletinin ve siyasal iktidarların ahlâki bozulmuşluğunun başlıca nedenlerinin, kadınların haklarının tanınmaması, unutulması ya da göz ardı edilmesi olduğunu göz önüne alarak, kadınların doğal, devredilemez ve kutsal haklarını bir bildirgeyle ilân etmeye karar verdik.

Böylelikle istiyoruz ki bu bildirge toplumun bütün üyelerinin gözü önünde dursun, herkese hak ve yükümlülüklerini hatırlatsın; kadınların ve aynı şekilde erkeklerin iktidarı kullanmaları siyasal kurumlar açısından karşılaştırılabilsin ve buna daha çok saygı gösterilsin; kadın yurttaşların basit ve dokunulmaz esaslara dayanan şikayetleri daima, anayasanın ve iyi geleneklerin korunması ve herkesin esenliği için etkili olabilsin.

Güzelliği ile olduğu kadar anneliği üstlenme cesaretiyle birlikte düşünülen kadın cinsi olarak bugün, Tanrının da yardımıyla, kadının ve kadın yurttaşların haklarını bu bildirgeyle tanıyor ve ilan ediyoruz:

1- Kadın özgür doğar ve erkeklerle eşit haklara sahip olarak yaşar. Toplumsal farklılıklar yalnızca genel yarar nedeniyle kabul edilebilir.

2- Her siyasal topluluğun hedefi ve amacı, hem kadının hem de erkeğin doğal ve devredilemez haklarını korumaktır. Bu haklar: Özgürlük, güvenlik, mülkiyet ve özellikle baskıya karşı direnme hakkıdır.

3- Egemenlik ilkesi, kadın ve erkeklerin birliğinden başka bir şey olmayan ulustan kaynaklanır. Hiçbir organ ve kişi, bundan kaynaklanmayan bir gücü kullanamaz.

4- Özgürlük ve adalet kişilere, hakları olanı geri vermektir. Kadınlar doğal haklarını kullanırken, yalnızca erkeklerin karşılarına çıkardıkları sürekli engellenmektedir. Bu kısıtlamalar doğa ve aklın yasalarıyla ortadan kaldırılmalıdır.

5- Doğanın ve aklın yasaları, topluma zarar verecek tüm edimleri bertaraf eder. Bu yasaların izin verdiği ve tanrısal yasaların yasaklamadığı hiçbir şey engellenemez ve hiç kimse bu yasaların açıkça emretmediği bir şeyi yapmaya zorlanamaz.

6- Yasa, genel iradenin ifadesi olmalıdır.

Bütün kadın ve erkek yurttaşlar bizzat ya da temsilcileri aracılığıyla yasaların yapımı sürecine katılmalıdır. Yasalar herkese eşit olarak uygulanmalıdır. Yasa önünde eşit olan bütün kadın ve erkek yurttaşlar, yetenek ve erdemlerinden başka bir ayrım gözetilmeksizin, kamu hayatındaki bütün makam, memuriyet ve mevkilere eşit olarak kabul edilmelidir.

7- Kadınlar ayrıcalıklı haklara sahip değildir; kadınlar, yasalarda belirtilen koşullarda itham edilir, gözaltına alınır ve tutuklanır. Kadınlar, erkeklerin tâbi olduğu ceza yasalarına tâbidir.

8- Yasa yalnızca açıkça zorunlu olan cezalar koyar ve hiç kimse suç oluşturan eylemden önce hukuka uygun olarak yürürlüğe konmuş ve kadınlara meşru biçimde uygulanan yasalar olmaksızın cezalandırılamaz.

9- Yasalara göre suçlu bulunmuş her kadına, yasanın öngördüğü yaptırımlar sonuna kadar uygulanmalıdır.

10- Hiç kimse, esaslı derecede farklı olsa bile, düşüncelerinden dolayı koğuşturulamaz. Kadın idam sehpasına çıkma hakkına sahiptir. Bu nedenle eylem ve ifadeleri yasalarla korunan kamu düzenini bozmamak koşuluyla, konuşma kürsüsüne de çıkma hakkına sahip olmalıdır.

11- Düşünce ve görüşlerin özgürce ifade edilmesi, kadınların en önemli haklarından biridir, çünkü bu özgürlük, babaların çocuklarıyla olan babalık bağlarını güvence altına almaktadır. Her kadın yurttaş, barbar bir önyargı tarafından gerçeği gizlemeye zorlanmadan özgürce şunu söyleyebilir: “Ben, senin bana verdiğin çocuğun annesiyim.” Bu hak, bu özgürlüğün kötüye kullanılmasından dolayı yasalardan kaynaklanan sorumluluğu ortadan kaldırmaz.

12- Kadınların ve kadın yurttaşların haklarının güvence altına alınması, daha büyük bir yaran zorunlu kılar. Bu güvence, bu hakların tanındığı kişilerin ayrıcalığı olmamalı, herkesin yararına hizmet etmelidir.

13- Güvenlik güçlerinin giderleri ve idari harcamalar için erkeklerden ve kadınlardan eşit ölçüde katkı talep edilir. Kadınlar bu yükümlülük ve ödevleri yerine getirdiklerinden dolayı, mevki ve işlerin, alt ya da üst derece memurlukların ve diğer mesleklerin paylaşılmasına da katılmalıdır.

14- Kadın ve erkek yurttaşlar, bizzat ya da temsilcileri aracılığıyla, vergilerin zorunlu olup olmadığına karar verme hakkına sahiptir. Kadın yurttaşlar, varlıklarından, erkeklerle eşit oranda vergi verme ilkesini ancak, kamu yönetimine ve vergilerin toplanması, bunların kullanılması ve süresinin belirlenmesi sürecine katılabildikleri takdirde kabul ederler.

15- Kamu harcamalarına erkeklerle eşit olarak katkıda bulunan kadınlar, her kamu makamından mali işlerle ilgili olarak bilgi alma hakkına sahiptir.

16- Hakların güvence altına alınmadığı ve güçler ayrılığının benimsenmediği bir toplumun anayasası yoktur. Eğer ulusu oluşturan bireylerin çoğunluğu, yapımına katılmamışsa, o anayasa yoktur ve geçersizdir.

17- Ortak olarak ya da tek tek, mülkiyet her iki cinsin de hakkıdır. Herkes dokunulmaz ve kutsal olan bu hakka sahiptir. Yasalarca belirlenmiş kamusal bir zorunluluk bunu açıkça gerektirmedikçe, ayrıca adil ve önceden belirlenmiş bir tazminat ödenmedikçe, kimse ulusun asli miras payından yoksun bırakılamaz.

Kadının Hak Arayışına Anayasal Yaklaşım

0
Doç. Dr. Nagehan Kırkbeşoğlu

KADININ HAK ARAYIŞINA ANAYASAL YAKLAŞIM / Doç. Dr. Nagehan KIRKBEŞOĞLU

Çocuk yaşta gelin olan “kadın”, kırsal kesimdeki “kadın”, işçi “kadın”, erkeğe eş, çocuğa anne olan “kadın”, şiddete maruz kalan “kadın”, parçalanmış aile üyesi “kadın” ve daha nice halleri ile “kadın”ın insan hakları bağlamındaki sorunlarının Türkiye gündemine oturmasının temelleri Osmanlı İmparatorluğunun son zamanlarına kadar dayanır. Ancak, toplumsal cinsiyet eşitliği kavramının ivme kazanması 1980’lerde kentli, eğitimli kadınlardan oluşan kadın hareketlerinin çalışmaları ile söz konusu olmuştur. Devlet Planlama Teşkilatı’nın 2005 Binyıl Kalkınma Hedefleri Raporunda da bahsi geçen “toplumsal cinsiyet eşitliği” kavramı ise, ait olunan toplum tarafından yaratıldığı kabul olunan farklılıkların ortadan kaldırılmasını hedef alan bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Almanya ve İsviçre’de ise bu kavram, kadının hukuk önünde erkekle aynı haklara sahip olmasının yanında Emancipation (bağımlı olmaktan kurtulma) mücadelesini de içine alan üst bir kavramı ifade etmektedir.

Türkiye’de 1960’lı yıllardan itibaren benzer kavram ve sloganları kullanan kadın örgütleri; sokak eylemleri kadar, uygulamalı projelerin kurumsallaşması ve yasal düzenleme talepleri ile de gündeme geldiler. Aynı dönemin bir sonucu olarak toplumsal cinsiyet eşitliği yolunda akademik alanda da hareketlenme yaşandı. İlk olarak 4 Ekim 1989 tarihinde İstanbul Üniversitesinde Kadın Sorunları Uygulama ve Araştırma Merkezi açıldı. Bu merkezi, Ankara, Çukurova, Marmara, Gazi, Ege, Dokuz Eylül gibi çeşitli üniversitelerin araştırma ve uygulama merkezleri izledi. Bu merkezler yüksek lisans programları açarak, lisansüstü eğitimleri vermeye başladı. Bu oluşumlar ile kadın hareketinin başlattığı eşitlikçi politikalar kendine birçok zemin daha kazandırmış oldu.

1985’lerden itibaren kadın-erkek eşitliği ile ilgili politikalar, vaatler biçiminde parti programlarına da girmişti. O dönemlerde Avrupa Birliği Direktifleri doğrultusunda hazırlanan kalkınma planları, ilerleme raporları ve ona temel teşkil eden özel ihtisas komisyonu raporları, eşitlikçi politikaların devlet içinde kurumsallaşmasına da zemin hazırlamıştır. Nihayet 1990 yılında kurulan “Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü” ve TBMM Kadın-Erkek Eşitliğini İzleme Komisyonu’nun yaptığı çalışmalar, Ailenin Korunması Kanununun çıkmasından, Türk Medeni Kanunu ve Türk Ceza Kanunundaki değişikliklere kadar birçok yasal düzenleme yapılması konusunda etkili olmuştur.

Türkiye’de ikinci dalga feminist kadın hareketleri tarafından hedeflenip, özellikle 2002 yılındaki Medeni Kanun değişikliği ile sağlanmaya çalışılan cinsiyet eşitliği tablosunun mutlak eşitlik anlayışı ile uyumlu olduğu söylenebilir. Benzer bir anlayış, 2004 yılında Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 10.maddesinde yapılan değişiklikte de açıkça görünmektedir. Bilindiği üzere T.C. Anayasası, kadın-erkek eşitliğini 10. maddesi ile garanti etmektedir. Söz konusu maddenin 1. fıkrasında “herkes dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir” denilmektedir. Hatırlanacağı üzere, 2004 yılında eklenen ve 12 Eylül 2010 tarihli referandumdan önceki 2. fıkrası “kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür” şeklinde bir düzenleme içermekteydi. Referandumdan sonra bu fıkra hükmüne bir cümle daha eklenerek şu hale getirildi: “Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür. Bu maksatla alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanamaz”. Maddede yapılan değişikle, kadın erkek eşitliğini sağlamak amacıyla Devlet tarafından getirilen bazı yeniliklerin kadın erkek eşitliğine aykırı olmayacağı ifade edilerek özellikle kadınlar lehine yapılması hedeflenen bazı düzenlemelerin anayasaya aykırı bulunarak iptal edilmesinin önüne geçilmesi amaçlanmıştır.

Anayasal değişiklik ile eklenen son cümle; mutlak eşitlik anlayışının salt toplumsal devinim ile elde edilemeyeceğinin anlaşılması ve Devletin bu eşitliği sağlamak maksadıyla pozitif ayrımcılık sayılabilecek tedbirler alması gerektiğini vurgulaması açısından önemlidir. Nitekim söz konusu düzenlemeye dayanarak alınan veya alınması hedeflenen tedbirler arasında kadın istihdamında fırsat önceliği, kadının ev içi emeğinin saygınlığını artırmak, kadın sağlığının iyileştirilmesi ve aile içindeki konumunu güçlendirmek gibi konular sayılabilir.

Pozitif ayrımcılığın istihdam, sosyal, ekonomik vb. olanaklara erişim bakımından toplumsal cinsiyet eşitsizliğini ortadan kaldıracağı kabul edilse dahi, bu sefer de kadın ile erkek arasında bir “özdeş”lik kurulması tehlikesi ile karşı karşıya kalınmaktadır. Bu nedenle, mutlak eşitliği sağlamak uğruna salt Anayasada yer aldığı haliyle yapılması hedeflenen pozitif ayrımcılık uygulamasını «sosyal hukuk devleti ilkesi»nden bağımsız olarak düşünemeyiz. Eğitim, istihdam, hukuk ve siyaset gibi alanlardan dışlanmış olan kadının, “pozitif ayrımcılık” uygulaması ile bu alanlara dâhil edilmesinden sonra, kadının cinsiyetinden kaynaklanan farklarını bertaraf ederek, onu ödevler ve yükümlülükler noktasında da karşı cins ile eşdeğer hale getirilmesinin amaçlanmış olması, 1982 T.C. Anayasa’sının 2. ve 5. maddelerinde de atıf yapılan “sosyal hukuk devleti” ilkesi karşısında mümkün gözükmemektedir. Nitekim Anayasa’nın 50.maddesi de, küçükler ve kadınlar ile bedeni ve ruhi yetersizliği olanların çalışma şartları bakımından özel olarak korunacağını hükme bağlamıştır. Kadınların gece vardiyalarında belli şartlara bağlı olarak çalıştırılmalarından, yol işçisi veya maden işçisi olarak çalıştırılmamalarına kadar kadınlara ilişkin çalışma koşullarını kapsayan birçok özel durum gerek iş kanunlarında gerekse ilgili tüzük ve yönetmeliklerde ayrıntılı olarak düzenlemiştir.

Sartori’nin de belirttiği gibi; yasaların eşit uygulanması, yasalar önünde eşitliği sağlamakla kalır. Eşit sonucun ortaya çıkması, “eşit olmayan araçları” gerektirir. Bu da farklılıkları dikkate alarak, farklı davranarak gerçekleşir. İşte, eşit olmayan araçların tespit edilip adaleti sağlamak üzere uygulanması sosyal hukuk devletinin görevidir[1]. Zira kadının hak arayışı, aslında sosyal hukuk devletinin müdahalesini gerektiren bir adalet arayışını da kapsamına almaktadır. Sonuç olarak, sosyal hukuk devletinin müdahalesinin gereği olarak kadınlarla ilgili yapılan ve yapılması gereken bütün düzenlemeler ile amaçlanan, aslında toplumun huzuru ve refahı olmalıdır.

[1] Nitekim insanlar arasında, yürürlükteki kanun ve nizamların izin vermediği ayırımlar yapılarak, bazı kişilerin hukukun sağladığı olanaklardan yoksun hâle getirilmeleri TCK.m.122’de cezai yaptırıma tabi tutulmuştur.

Kadın Hakları Üzerine

0
Avukat Vedat Ahsen Coşar
Avukat Vedat Ahsen Coşar

KADIN HAKLARI ÜZERİNE – Avukat Vedat Ahsen Coşar 

Kadın problemi yoktur. Erkek problemi vardır.

1791 yılında Paris’te, Fransız Devrimi’nin erken günlerinde, daha sonra fikirlerinden dolayı giyotinle idam edilen Olympe de Gouges, ‘Les Droits de la Femme/Kadın Hakları’ adıyla yayımladığı el broşüründe, Fransız kadınlarının Fransız erkekleriyle eşit konuma getirilmelerini, eşit haklara sahip olmalarını talep ediyor ve ardından Fransız Meclisi’nin yürürlüğe koyduğu Erkek ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’ne cevaben Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’ni yayımladı.

Yine 1790’da Massachusetts’de Amerikalı Judith Sargent Murray, ‘On the Equality of the Sexes/Cinsiyetler Arasındaki Eşitlik Üzerine’ adlı eserini yayımladı.

Kadınların haklarına yönelik bu erken dönem çalışmalarını, feminist düşünce için hâlâ başat eser olarak kabul edilen Mary Wollstonecraft’ın ‘A Vindication of the Rights of Woman/Kadın Haklarının Savunusu’ izledi.

Yine Amerikan Devrimi sırasında yeni yasalar yapılırken kadınlar, parlamentoda kendilerinin de temsil edilmeleri gerektiğini ileri sürdüler ve bunu talep ettiler.

Aydınlanma ya da Akıl Çağı olarak isimlendirilen süreçle birlikte gelişen kuramların öngördüğü pek çok şey zamanla ve birer birer hayata geçirilmeye ve uygulanmaya başladı. Örneğin, doğal hukuk öğretisinin savunduğu insanların doğarken beraberlerinde getirdikleri, dünyevi iktidarların asla dokunamayacakları devredilmez ve vazgeçilmez nitelikteki Tanrı bağışı haklara sahip oldukları ve yine demokrasilerde en önemli makamın yurttaşlık makamı olduğu görüşü, 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirisi ile 1789 tarihli Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi’nin fikri, hukuki ve siyasal zeminini oluşturdu.

Kuşkusuz, o dönemin kadın hakları savunucuları, erkeklerin sahip oldukları doğal hakların ve yurttaşlık haklarının tamamına kadınların da sahip olacaklarını umuyorlar ve bunun gerçekleşmesini bekliyorlardı. Ama demokrasi ve doğal haklar öğretisini savunan, dahası bunları hayata geçiren erkek teorisyenler, ne yazık ki kadınların bu umutlarını ve beklentilerini boşa çıkardılar.

Gerek İngiliz hukukunun gelişmesinde gerekse bunu izleyen ve esas alan Amerikan hukukunun yapılanmasında önemli pay sahibi olan büyük İngiliz hukukçusu Blackstone 1765-1769 yıllarında İngiliz ve Amerikan Hukuk Fakültelerinde ders kitabı olarak okutulmak üzere yayımladığı ‘Commentaries on the Laws of England/İngiltere Yasaları Üzerine Yorumlar’ adlı eserinde: ‘Evlilik ile birlikte kanun önünde eşler tek bir kişi haline gelirler. Evlilik sırasında kadının varlığı ve yasal kimliği belirsizdir, ya da kadını kanatları altında her şeye karşı korumaya almış olan erkeğinki ile birleşiktir’ demek suretiyle evli kadınların, başta mülkiyet ve miras hakkı olmak üzere hiçbir medeni hakkının olmadığını savunuyordu.

Aynı şekilde doğal hakların tüm insanlar için olduğunu savunan John Locke, 1690 yılında yazdığı ‘Second Treaties of Government/Hükümet Üzerine İkinci Deneme’ adlı ünlü eserinde, ‘man/kişi’ sözcüğünü genel anlamı ile değil, ‘erkek’ anlamında kullanıyor ve ‘… karıyla koca bazen kaçınılmaz olarak farklı isteklere sahip olabilirler. Bunun için bir kuralın yerleştirilmesi gerekir. Bu da doğal olarak güçlü ve iktidar sahibi olan erkeğin görevidir’ diyordu.

Doğal Haklar öğretisini kadınlara uyarlayan ilk girişim, kadın ve erkek 100 kişi tarafından imzalanan ve Elizabeth Stanton tarafından kaleme alınan 19-20 Temmuz 1848 tarihli ‘Declaration of Sentiments/Duygular Bildirisi’ ile geldi ve bu bildiride Amerikan Bağımsızlık Bildirisi’ne sitem edercesine ‘İnsani olayların akışı içinde, insanlık ailesinin bir bölümünün, yeryüzü halkları arasında, şimdiye kadarkinden farklı, doğanın ve Tanrının onlara hak tanıdığı bir tavır alması gereksinimi doğarsa, bu kişilerin kendilerini böyle tavır almaya iten nedenleri açıklamaları, insanoğlunun düşüncesine duydukları saygının gereğidir’ diye başlıyor ve şöyle devam ediyordu : ‘Bütün erkekler ve kadınlar eşit yaratılmışlardır, yaratıcıları tarafından verilmiş vazgeçilemez haklara sahiptirler ki bunların arasında yaşam, özgürlük ve mutluluğu arama hakkı vardır, bu hakları korumak için güçlerini yönetenlerin rızalarından alan hükümetler kurulmuştur, biz bu hakikatleri aşikâr sayıyoruz’ diye yazdı.

Buraya kadar anlattıklarım, Marx’ın kadim dostu Engels’in özlü deyişi ile ‘Erkeği burjuva, karısını proletarya’ oşarak kabul eden çarpık anlayışa karşı sürdürülen mücadelenin bir kısmı. Sonrası da var. Ve sonrasında, fikirleriyle, vizyonuyla, yaptıklarıyla, kurduğu Cumhuriyetle, bizim tarihimizi hızlandıran bir büyük usta, bir büyük deha var. Mustafa Kemal Atatürk var.

Hindistan Kadınlar Birliği’nin Atatürk’ün ölümü üzerine yayınladığı bildiride, ‘Kadın Haklarının insanlık tarihi boyunca gelmiş geçmiş en büyük savunucularından’ biri olarak ilan ettiği Büyük Atatürk, 1923 yılının Ocak ayında, Cumhuriyetin ilanından dokuz ay önce İzmir’de şunları söylüyor: ‘…Bir toplum, cinslerinden yalnız birinin yüzyılımızın getirdiklerini elde etmesiyle yetinirse, o toplum yarı yarıya zayıflamış olur…Bizim toplumumuzun uğradığı başarısızlıkların nedeni kadınlarımıza karşı ihmal ve kusurun sonucudur…Bir toplumun bir uzvu faaliyette bulunurken öteki uzvu atalette olursa, o toplum felce uğramış demektir.’

Büyük Atatürk’ün bu vizyonu sayesindedir ki, İnsan Hakları Evrensel Bildirisinden, İnsan Hakları Sözleşmelerinden, yani kadın-erkek eşitliğinin daha henüz uluslararası bir hukuk kuralı haline gelmesinden çok daha önce bizim ülkemizde kadınlar, seçme seçilme hakkını, yönetime katılma hakkını elde ettler.

Eğer bugün kadınlarımız, yeni Türk Ceza Kanunu’nun yürürlüğe girmesinde olsun, daha önce yürürlüğe konulan Türk Medeni Kanunu’nun yasalaşmasında olsun, daha sonra yürürlüğe giren 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’un kabulünde olsun, öncülük ve katkı yapmış iseler ki, yapmışlardır, herhalde bu, bugün dahi kadınları siyasi haklara sahip olmayan ülkelerin bulunduğu bir dünyada, birçok Avrupa ülkesinde bile kadınların oy kullanamadığı bir tarihte, bizim kadınlarımıza oy kullanma hakkı tanıyan büyük ustanın, yani Mustafa Kemal Atatürk’ün dehası sayesindedir.

Bu yazının başına koyduğum ve doğruluğuna içtenlikle inandığım “Kadın problemi yoktur, erkek problemi vardır” cümlesini, ‘Siyah adam problemi yoktur. Beyaz adam problemi vardır’ diyen Sartre’dan esinlenerek koydum. Bana göre bugün ülkemizde kadınlara yapılan saldırıların, kadın cinayetlerinin temelinde bu problem, yani erkek problemi vardır. Erkek egemen bir toplumda yaşadığımız, aklın cinsiyeti olmamasına rağmen, aklın erkek olduğuna inanan bir zihniyet tarafından yönetildiğimiz ve çoğu erkeklerimiz de buna inandığı için oluyor bütün bunlar.

Ama bu konuda kadınlarımızın hiçbir kusuru yoktur demek de doğru olmaz, dahası bu erkeklere karşı da haksızlık olur. Zira biz erkekleri kadınlar yani annelerimiz yetiştiriyor. Ama öyle de olsa, ben bu konuda kadınlarımız lehine pozitif ayrımcılık yapacağım ve bunun aslında Adem’den tevarüs ettiğimiz bir “gen hatası” sonucu olduğunu söyleyeceğim.

Bunu da hepinizin bildiği bir fıkraya dayandıracağım. Fıkra şu: Tanrı önce Adem’i yarattı. Sonra onun yalnızlığına üzüldü ve Havva’yı yarattı. Havva’nın gelmesine rağmen Adem’in mutlu olmadığını gören Tanrı, O’na sitem ederek ‘sana dünyanın en güzel varlığını eş olarak, arkadaş olarak verdim, neden daha hâlâ mutlu değilsin’ diye sordu. Adem’in yanıtı ‘benim eşten önce bir anneye ihtiyacım var’ şeklinde oldu.

Biz erkeklerin “gen hatası” buradan geliyor, yani Adem’in annesiz büyümesinden geliyor.

Peki, ne yapmamız gerekiyor?

Cinsiyet eşitliğinin insan hakları bağlamında ana-akıma yerleştirilmesi, diğer bir deyişle siyasal, ekonomik ve toplumsal alandaki en temel politika, plan ve programlara cinsiyet eşitliğinin dâhil edilmesi ve böylece kadınların ve erkeklerin sağlayacakları yararın eşitlik temelinde maksimize edilmesi yönünde yapılan çalışmalara katkıda bulunmamız, bu yönde yapılan çalışmalara katkı yapmamız gerekiyor.

Yine ve hep birlikte kamu politikalarının cinsiyet eşitliği temelinde düzenlenmesi suretiyle kadın sorununa, ‘kadına’ odaklanan bir anlayışla çözüm aramayı öngören yasal düzenlemelerin ve bütün bu konularda içtenlik talep eden kadının insan haklarını her platformda savunmaya devam etmemiz gerekiyor.

Bu bağlamda ayrıştırıcı, kutuplaştırıcı dili bırakmamız, insana yatırım yapmamız, bu amaçla eğitime önem vermemiz, hukuku, hukukun üstünlüğü ilkesini her alanda egemen kılmamız, bağımsız yargı mekanizmasını etkili ve işlevsel bir şekilde tesis etmemiz gerekiyor.

Ülkemizde kadınlara karşı işlenen cinayetler, yapılan haksızlıklar karşısında “08 Mart’ı”, yani “dünya kadınlar gününü” kutlamaya ne kadar hakkımız ve yüzümüz var bilmiyorum ama ben yine de “dünya kadınlar gününü”, kadınlarımızın gününü kutluyor ve “Kadın Hakları İstanbul Sözleşmesi Yaşatırdiyorum.   

Bellekleri Kurutmak

0

Bellekleri Kurutmak / Hilmi Şeker 

Bellek, gıdasını düşünce özgürlüğünden alır. Kısıtlanarak dumura uğratılmış bir düşün, anı kayıtlayamaz. Kayıtsızlık; sözleri suya yazmak, kökleriyle arasına zamanı alarak, maziyle yollarını ayırmak ya da ısmarlama belleklerle, sanal bir gelecek inşa etmektir.

Tarih, belleklere kazınanlarla geçmişi yorumlar. Olmayanı yorumlamak beyhudedir. Belleklerle oynamak veya bellekleri kazımak, tarihi yaşamaktan imtina etmek manasına gelir. Geçmişten bihaber ve ondan soyut olarak anı yaşamak, aslına tutuculaşacak denli yabancılaşmak, muhafazakârlığı yaşamaya fırsat bulmadan tutuculaşmaktır. Tarihselliği hafife almak, mazi ya da atiye olduğundan fazla ve sebepsiz yere tapınmaya kapıları aralar. Şimdiyi reddederek, tarihin dışında gezinmeyi yeğlemek, Moderniteyle arasına, yaşamı güçleştiren zamanı almaktır.

Modernlik, köklerle geleceği inşa edecek denli beriye veya öteye düşmeyi önleyecek kadar makul bir ilişki kurmak, onunla mutlak bir ayrılığı yoksamayı gerekli görür. Bellekleri kurutmak, tarihi öteleyerek moderniteyi yadsımak, gözden düşürmektir. Bakışları kendi yoluna çevirerek, içe dönmek, özden uzaklaşarak tutuculuğa ve yalnızlığa demir atmayı olağan sayar. Gelenekselle körü körüne bağlanmak, nesneleri yücelterek, bu günün ya da çağın politik, ekonomik sosyal olgularının ürettikleri ve önerdikleriyle arasına aşılamayacak duvarlar örmeyi yaşam biçimi addeder.

Moderniteyle kavgaya tutuşmak, diyalog kanallarını tıkayarak, bir bakıma hafızaları tazelemek veya yinelemektir. Günü yörüngesinden çıkararak, yaşanmamış varsaymak ya da yaşananları ayıklayarak günü solumaya zorlanmak doğaya müdahaledir. Homojenleşmek, bağlamlara göre farklı anlama gelecek değerlerle inadına kavgaya tutuşmak olarak betimlemek olasıdır. Başka olasılıklar ve gerçekliğin mevcudiyetini külliyen dışlamak, farklı ses, renk ve görme biçimlerinin yaşama katacakları tadı görmezden gelir. Çoğulcu yaşam, heterojen belleklerle sahici değerine kavuşmaktan yanadır. Sahici olan, çelişkiye muhtaçtır. Çelişki olmadan gerçekle buluşmak mümkün değildir.

Totalitarizm, aynı yerde durmayı, aynı prizma veya optikten görmeyi ya da seçilen sesleri duymayı buyurarak, heterojen olan her şeyle bir araya gelmemek üzere sessiz sedasız vedalaşmayı hedef beller. Yeknesaklık ya da billurlaşma çelişkiyi ihtiyaç olmaktan çıkarır. Farklılığı gereksinim olmaktan çıkaran anlayış, erek ve hedefleri bağdaşır olanı meşru, makul ve doğru olarak lanse eder. Yarattığı düşmanca düzenekle, öteki veya yabancı addettiği düşün, konuş ve eylemi enterne etmeyi kamusal düzeni koruma fikriyle özdeşleştirmek için çaba harcar. Karşıtlığı tırmandırarak toplumsal çatışmayı pekiştirmeyi tasarladığı düzenin selameti için olağan farz eder. Arındırıcı momentlerle bugünün eşelenmesini, idealler için tehlikeli sayar. Tanımlı değerlerle bağdaşmayan her şeyi gözden düşürerek düşman ilan etmekten kaçınmaz.

Hukuk, bellekle beslenir. Kirlenen bellek, hukukla gerçekler arasındaki bağı zayıflatarak, ilk fırsatta koparır. Bu, kurgulanan hukukun sıfır noktasıdır. Bu hukuk, yapayların ittifakıyla vücuda getirilen totaliter hukuktur. Gerçeklerden nasibini almayan bu oluşuk, aşkınlıklardan aldığı güçle kendisini hukuk olarak sunmaya gayret eder. Şımararak sınır tanımayan hukuk, kendinden menkul yöntem ve araçlarla bellekleri kurutmayı, kazımayı veya silmeyi kendini yineleme, üretme veya biçimlendirmek için zorunlu görür. Döküp kırmayı ereğiyle buluşmanın örtülü yöntemi olarak benimser. Sahici olmayandan nemalanan bellek totaliter desteklerle bireyi özünden epeyce uzaklaştırır. Yabancılaşan birey, ürettiklerinin hışımına uğrarken, elinin altından usulca kayan zamanın etkisiyle beriye veya öteye savrulur.

Zamanı yitiren hafıza, kurumaya yüz tutar. Buharlaşan bellek, bireyi modern olandan gözünü kırpmadan ve pişmanlık duymadan koparmakta beis görmez. Çağın berisiyle ilerisi arasında gelgit yapan belleklerin biçimlendirdiği hukukun, adalet vaad etmesi beklenmemelidir. Adalet daha çok dumanı tüten, taze ve organik olandan nemalanmayı tercih eder. Gerçek, toplumun umar ve beklentilerini karşılayan değerlerle ayakta kalmaya çalışır. Onu ayakta tutan ve cazip kılan toplumsal hafızayla aynı kabtan yemeyi içselleştiren yanıdır. Belleği ayıklamak veya seçilmiş bellekle hükme yürümek, adlileşmeyi teşvik ederek, dosya dağlarından oluşan bir rejime çağrı yapmaktan ötede bir anlam ifade etmez. İdeale ziyadesiyle bağlanmak, ona, sadık yorumlar yapmayı emir telakki eden zayıf, bulanık ve kul belleklere davetiye çıkarır.

Yargılamak, değerlendirmek; öznel, dayanıklı, özgür vasatlardan, varlığını gerçek ve doğruya adayan nesnel hafıza inşa etmek, var edilen çoğulcu hafızayla gerçeği eşelemektir.

Sırlarla mücadele, kuşkuları gün yüzüyle buluşturur. Anaerobik edenler, toplumsal değerleri içeriden kemirir. Karanlıkları aydınlığa evirmek, her şeyi tartışarak görünür kılmak, kuşkuya ışıldak tutarak açığa çıkarmaktır.Sırlarla yaşamayı seçmek, gerçeklerle aynı yolu yürümekten vazgeçmek anlamına gelir. Düşünceyi baskılamak, sır krallığında yaşamayı içselleştirmektir. Toplumun gerisinde veya ilerisinde yaşamak sır, kuşku veya gizlerin yazgısını belirlediği sanal bir dünyayı yurt edinmekten başkası değildir. Sır, envai lojistikle kendisini üreterek pekiştirmeyi yaşamak için gerekli görür. İlişilmezlikte ısrar ederek, eğreti gerçeği veya lekeli vargıyı sahici olanla ikame eder. Manipülasyon ve illüzyonla kurduğu dostlukla yanıltmayı marifet sayar. Gerçeğe olan ihtiyaç, sırların dominant etkisiyle şiddetini kaybeder. Sırları kutsamak, düşünceyi baskılayarak, doğmaya rızai ilişkiyi kabullenmek olarak açıklanabilir. Doğmalarla sahici ve güvenilir bir tarih yazmak imkânsızdır. Tarihsizleşmek, tartışma kültüründen uzaklaşarak otoriterleşmektir.

Otoriterleşen dizge, sırrı savunmanın karşıtına ya da onu hükümden düşüren edene dönüştürmekte sakınca görmez. Meşru hukuku kıble edinmiş sistemlerde, savunma, sır olana ihtiyaç duyar ve bu gereksinim açlık düzeyindedir. Savunmayı sırla çevrelemek, tartışanları saltık gereksinimle terbiye etmek ya da karşıtıyla çeliştirerek ölüme yatırmak muhtemeldir. Bu bağlamda rol ve işlevi görünen adaletin erekleriyle sınırlı gizlerin ayarlarlarıyla gelişi güzel oynamak, çelişme ve eşitlik ilkeleri üzerinden adil yargılanma hakkının gerekleriyle inatlaşmaktır. Hiçbir giz anlayışı, savunmayı artersiz bırakmaz veya hiçbir dizge yanları giz ile savunma arasında seçim yapmaya zorlamaz. Sırları yarıştırmak yargının, gizler arasında seçim yapmak hükmün işidir. Savunmayı kaynağından soyutlamak, yargılamayı monoya indirgeyerek, aynı zamanda iddiayı hükme dönüştürmek manasına gelir. Savunmanın etkin ve verimli olabilmesi, gizlerle ölesiye mücadele etmekten başka meşru, makul ve hukuki araçlarla sırları deşifre etmesine bağlıdır.

Toplum; damıtılmış, kurutulmuş veya turfanda belleklerle yaşamaya zorlanamaz. Çoğulculuk, tartışarak yarışmayı, yarınları birlikte ve ortaklaşa çabayla kurmayı yeğler. Temiz toplum; sessiz çalışan, tartışan veya yarası olmayan toplumdur. Çelişerek ilerlemek, arınarak paklaşmaktır. Susmaya icbar edilen bireyin, toplum ve devlet arasındaki ilişkiyi demokratikleştirmesi, bürokrasi ile toplum arasındaki gerilimi yönetmesi ya da temiz, berrak ve rafine bir siyaset üretmesi seraptır. Önüne konulan sır, giz, konuş ve düşün engelleriyle dinamizmi iğdiş edilen toplumun, üç maymunu oynayarak çağı yakalaması, anı yaşaması, tarih yazması veya moderniteyi soluması hayaldir.

Hukuku, özgürlük talepleriyle çeliştirmek genleriyle oynamaktır. Genleriyle oynanan hukuk, kirliyi üretmeye yazgılıdır. Tutuculuk; kişi, kurum ve uzantılarını yücelterek, toplumsal talep, umar ve beklentileri bir başka bahara ertelemeyi sever. Dileğimiz düşün, konuş ve dil üzerindeki engellerin temizlenerek, tarihin yakalanması toplumun özgürleşmesidir. Tarihe denk gelmek: özgür bırakılmış bellekler ile beklentileri aynı çatalda buluşturacak olanaklara erişimi kolaylaştırmak demektir. Özgürlük, eşitlik, kardeşlik ve hakça bölüşüm; meşru, makul, mikro bellek ve taleplerin tolare edilmesiyle gerçeklik şansı yakalar. Modernleşmek; şimdiyi yakalayarak çağdaşlaşmak, demokratikleşme ise çağı soluk soluğa ve doyasıya yaşayarak özgürleşmektir.

Hilmi Şeker/ Hukukçu/ İstanbul

Avukatlık Mesleğinin, Baroların Doğuşu

0
Avukat Haluk İnanıcı

Avukatlık Mesleğinin, Baroların Doğuşu /  Haluk İnanıcı

[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””]Makale, Toplum ve Bilim Dergisi, 171. Sayıda yayımlanmıştır.[/box]

Avukatlık mesleğinin doğuşuyla ilgili olarak iki görüş ortaya çıkmaktadır. İlki avukatlığın Antik Atina’da logograf kimliğiyle doğduğu, Antik Roma’da advocatus kimliğine büründüğünü tarihi süreç içinde Orta Çağ ve Modern dönemde gelişmesini tamamlayarak bugüne ulaştığını ileri sürmektedir. İkinci görüş ise bu süreklilik tezini kabul etmeyerek avukatlık mesleğinin Orta Çağ’da kentlerin ve uzak mesafe ticaretinin gelişmesine paralel olarak lonca bünyesinde doğduğunu; farklı bir hukuka ve yargı sistemine ihtiyaç duyan burjuva sınıfının gelişimiyle nitelik değiştirerek bu kez serbest bir meslek olarak modern kimliğine kavuştuğunu; devlet (lonca) avukatlığından bağımsız avukatlığa dönüştüğünü, devletle arasına hukuk ara halkasının girdiğini ileri sürmektedir. Bu ikinci görüşü benimseyen yazımız avukatlık mesleğini hayat bulduğu toplumsal değişimlere paralel olarak incelemekte, antik dönemde bir avukatlık mesleğinden bahsedilemeyeceği görüşünü temellendirmeye çalışmaktadır.

Avukatlık Mesleğinin, Baroların Doğuşu

Antik Dönem
Antik Atina’da Logografların Doğuşu

Bazı terimler antik çağdaki savunma pratiklerinden kaynaklansa bile, Orta Çağ’da ortaya çıkan avukatlığın bir meslek olarak icrasının; Antik Yunan ve Roma’daki avukatlık mesleğiyle doğrudan bağlantısı olmadığı düşünülür. “Öncelikle, baro tarihini Greklere, Romalılara ve Merovenjlere bağlayan efsaneye son vermemiz gerekir” (Hamelin ve Damien, 1989:25). Bu açıklama; Antik Çağ’da ticaret ve mülkiyet ilişkilerinin karmaşıklaştığı dönemlerde sözleşme akdi, vasiyet, bağış, miras gibi konularda ortaya çıkan hukuk uzmanları gerçeğiyle veya bir vatandaşın suçlandığında savunma hazırlamak için yardımcıya ihtiyaç duyması gerçeğiyle çelişmez. Aksi görüş ise antik dönemde doğan avukatlığın kesintisiz gelişerek Orta Çağ’da yeniden parladığını, Modern Çağ’da da bugünkü anlamına kavuştuğunu ileri sürer.

Antik Yunan’da vatandaş suçlanması halinde halk mahkemesi önünde savunmasını kendi yapardı. Bu savunma esnasında söylevi için yardım aldığı akraba veya dostlarını veya daha sonra ortaya çıkan savunma yazıcılarını veya logografları avukat olarak nitelemek mümkün değildir (Gagliardi, 2022: 316). Logograflar mahkemede söylenecek savunmayı bir söylev haline getirirdi (Hamelin ve Damien, 1989: 25; Erem 1977:1)

MAKALENİN DEVAMINI OKUMAK İÇİN : www.hukukpolitik.com.tr

.

Hukuk Felsefesi: Hukuk ve Ahlak İlişkisi

0
Prof.-Dr.-Mustafa-Toren-YUCEL

Hukuk Felsefesi: Hukuk ve Ahlak İlişkisi (Jurisprudence: Relationship between Law and Morality) – Prof. Dr. Mustafa Tören Yücel

[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””]

“Hukuk ve ahlak birbiriyle çeliştiğinde vatandaş ya ahlaki duygusunu kaybetmek ya da yasaya olan saygısını kaybetmek gibi acımasız bir seçenekle karşı karşıya kalır.” Frédéric Bastiat

“İki şey, üzerlerinde ne kadar sık ​​ve istikrarlı bir şekilde düşünürsek, zihnimizi her geçen gün yeni ve artan bir hayranlık ve huşu ile dolduruyor: Üstümdeki yıldızlı gökyüzü ve içimdeki ahlaki yasa Immanuel Kant

[/box]

Giriş

Ahlak nedir? / Ahlaki olan nedir? Ahlakın tek dayanağı din midir? Dinden bağımsız bir ahlak anlayışı var mıdır? Nieztsche’ye atfen sorarsak, ahlakın soy kütüğü nedir? Ahlak kurallarında doğru-yanlış olabilir mi? Toplumun kendi (ahlaki) varlığını koruma ve/ya bunu sürdürme hakkı var mıdır? Ahlaki pozisyon ne demektir? Keyfi/duygusal olan bir tutum ahlaki olabilir mi? İlkeye dayanan ahlaki pozisyon/eleştirel ahlak nedir?

Toplumun her tepkisi, ahlaki bir pozisyonu mu yansıtır? Değilse, duygusal/keyfi olan tutum ve davranışlar ahlaki pozisyon sayılabilir mi?  Örneğin “iğrenme” ilkeye dayalı bir ahlaki pozisyon mudur, yoksa keyfi bir duygusal tepki midir?  Eşcinsel ilişkiden iğrenme, bunun toplumun çoğunluğu tarafından hissedilmesi, onun hukuk tarafından yasaklanmasını meşru dayanağı olabilir mi?

Tutarlılık-samimiyet, ahlaki tutum/davranışların belirlenmesinde ne derece belirleyici-etkilidir? Toplum, ahlak kuralları üzerinde bir uzlaşı sağlayabilir mi? Hukukun müdahale edemeyeceği alanlar var mıdır?  İlkeye dayanan ahlaki pozisyon/eleştirel ahlak nedir?

Yalnız ahlaki (moral) veya gayri ahlaki(immoral) olarak belirleme, kuralları benimseme yetisine sahip rasyonel varlıklar için var olabilir.(1) Bu yetiden yoksun olanlar örneğin bir amip, bir kaplan ve bazı akıl hastaları amoral’dirler.  Amoral (la ahlaki), ahlak duygusundan yoksunluk veya doğru ve yanlışa ilgisizlik anlamınadır. Gayri ahlaki (immoral) değerlendirme, eylemin sonucu tahmin edilmesine karşın göz ardı edilmesi immoral bir davranıştır. Yeni TCK tasarımcıları, kriminoloji/penoloji nosyonları ve gerçeklerinden yoksun oldukları için popülist bir yaklaşımla cezaları ağırlaştırdılar (2009 yılı Aralık ayı verilerine göre 100.000 nüfustaki oran 162; değişimdeki hızlı artış sonucu 100.000 nüfustaki toplam cezaevi nüfusu 2012-2103 yıllarında 181 iken, bu oran 2014-2015 yıllarında 204, 2022 yılında 355) veya normatif ceza hukuku bilgisi dışında ülke realitesini, mukayeseli ampirik bilgiyi dışlayarak bu yolu seçtiler. Her iki halde davranışları gayri ahlakidir.(2)

İnsanlar rasyonel, özel bireyler olduğu kadar sosyal ve politik yaratıklardır. Onların şahsi projeleri, menfaatleri ve yaşamları girift biçimlerde birbiriyle örtüşmekte ve iç içe girmektedir. Bu bağlamdaki insan yaşamının kişilere zevk ve doyum sağlaması için bu ilişkilerin yönetilmesine gereksinme vardır. İşte hukuk ve ahlak bu yönetime odaklanmış normatif sistemlerdir. Birincisi, kurumlaşmış normatif, kamusal bir sistem iken, bir grup veya toplum ahlaki öyle değildir. İkisi arasındaki benzerlik ve farklılıklara karşın bunlar yek diğerini tamamlamakta; insanın ve insanlığın gelişmesini sağlamaktadırlar.(3) Çoğu kişiler ahlakı, değişmeyen ve evrensel nitelikte bir seri haklar ve görevler olarak kavramlaştırırken, hukuk kuralları mekânsal ve zamansal değişim sergilemektedir.

İdeal eylem: Hem yasal hem de ahlaki açıdan doğru olan eylemler

İdeal eylem: Hem yasal hem de ahlaki açıdan doğru olan eylemler

Ahlakilik kurumu sosyolojik/antropolojik bir olgu olduğu kadar evrensel bir olgudur. Ahlak sistemlerinde belli ölçüde evrenselliğe tanık olunmaktadır:

– Ötekilerine zarar veren eylemlere karşı negatif tepki gösterimi;

– Karşılıklılık ve adilliğe ilişkin değerler;

– Sosyal bir hiyerarşide yer alan kişinin statüsüne uygun davranma gerekliliği; ve

– Vücut üzerine (adet görme, yemek, banyo, seks ve ölülerin defni gibi) düzenlemeler.

Ahlaki bir teori, matematiğin daireyi kareye çevirememesi gibi ahlaki çıkmazları çözümleyemez. Ahlaki bir argümana geçerlik sağlayıcı ciddi deneyimler ve istatistik benzerlikler olmadığı gibi ahlak teorisini içeren yararlı yenilikler de yoktur. Bilimsel ilerleme paralelindeki bir gelişme, etik/ahlak alanında olmamıştır.

İnsan eylemi, erdem, yükümlük ve adalet kavramları ile irdelenmektedir. Ahlaki gerçeklik doğru bile olsa, hangi yorumunun doğru olduğu konusundaki usule (Yararcılık mı? Doğal hukuk mu? Kantçılık mı?) ilişkin fikir birliği olmayışı, özel ahlaki sorunlara doğru çözüm üzerine uzlaşı sağlamayı da imkânsız yapmaktadır.

Ahlak ve Hukuk İlişkisi-Sorular 

Hem ahlak hem de hukuk insan eylemine rehberlik etmeye çalışır. Hukuk ve ahlak arasındaki ilişkinin niteliği nedir? Zorunlu mu rastlantısal mı? Nasıl bir ahlak anlayışıyla hukuk arasında zorunlu bir ilişki vardır denilebilir? Hukuk ve ahlak arasındaki ilişki, hangi hukuki evre/süreçte devreye girmelidir? Hukuk ihdas etme aşamasında mı, yoksa hukukun uygulanması aşamasında mı? Cezalandırmanın ahlaki temeli nedir? Hukuk, ahlakın infazını sağlayabilir mi? Sağlayabilirse, hangi ahlak anlayışını?

Kanuni olan/kanuna uygun olan (her zaman) ahlaki midir? Kanunların ahlakımızı yansıtmasını istemekle beraber onların bize ahlakımızı öğretmesine izin vermeli miyiz? ABD’de kölelik bir zamanlar kanuni idi, ama bunun ahlaki olduğu söylenebilir mi? Nazi Almanya’sında soykırım bir zamanlar kanuni idi. Yalnız ahlaklı bir kişi, hiçbir insan, soykırımı savunamaz. Sorun şudur: Kanun ve ahlak aynı şey değildir. Denk değildirler; aynı alanı paylaşmazlar: Örnekler idam cezası, kürtaj.

Öte yandan, kanunlar ve ahlak karşı karşıya geldiğinde hangisinin öncelikli olacağıdır? Sokrates’in tutumu kanunlardan yanadır. Ancak O’nunki de kanunlara uymanın ahlaki olduğu/olacağı yönündeki inanç dolayısıyla aslında yine ahlaki temellidir. Cicero ise, Kanunlar üzerine eserinde,

“Ulusların geleneklerinde/kanunlarında olan her şeyin adil olduğuna inanmak aptallıktır.  Bu kanunlar müstebit/zorba hükümdarlar tarafından yürürlüğe konmuş olsa adil olurlar mıydı?  …kanun koyma sürecinde doğru aklın/mantığın uygulanması ön görülmelidir. Bu ilkeyi bilmeyenler, bir yerlerde yazılı olsa da olmasa da Adalet’ten yoksundurlar.”

Hukukla ahlakın vurgulanması - bunlar analitik olarak farklı ise de, varoluşsal açıdan ayrılmaz niteliktedir.

Hukuk ve ahlak, neler yapılması, hangi amaçlara yönelmesi ve ne türden bir kişi olunmalı türünden pratik gereklerle ilgilidir. Bu anlamda hukuk ve ahlak doğru/yanlış, iyi/kötü ve erdem/erdemsizlik ikili kodlamaları üzerinedir. Normatif olan bu karşıtlar değer yargılarını yansıtmaktadır. Hukukun ne olduğu ve ahlaken ne olması gerektiği ise iki farklı sorudur. Bu bağlamdaki öteki sorularda şunlardır:

“Hukuk nerede biter/ahlak nerede başlar/nerede örtüşürler?” Hukuk normatif bir uygulamadır. İnsanlar için gerekli davranış nedeniyle sergilenmektedir. Yalnız hukukun normatifliği bilmece/düşündürücü görülebilir; zira hukuk bir insan yaratısıdır ve böylece “gerçekler dünyasına”, “dır”lar düzlemine aittir.

Hukukun genel teorileri, değerden/ahlaktan yoksun olabilir mi? Değer bazlı doğal hukuk teorilerinin tümü, anarşi (hukuksuzluk) ve tiranlıkta ciddi kötülüklere karşı ıslah vasıtası olarak anlaşılmaktadır. Tiranlığın karakteristik biçimlerinden biri hukuk/legalite formlarına büründürülmüş, kökten hukuksuzluk eseri olan karara hukuk maskesinin giydirilmesidir.

Hukuk ve ahlak sistemleri arasında nasıl bir ilişki/etkileşim bulunmaktadır? Ahlaki yükümlülük ve sorumluluklar hukukun fiiliyatta ne sağladığına mı dayalıdır? Hukuk ne olursa olsun ona itaat etmek konusunda ahlaki bir yükümlülüğümüz var mıdır? Hukuki haklar ve yükümlülükler ne ölçüde ahlakın gereklerine dayalıdır? Gayrı ahlaki bir kural hukukun bir kısmı olabilir mi?

Demokratik bir düzenin geçerli olduğu bir toplumda çoğunluğun kendi ahlak anlayışını, hukuk aracılığıyla dayatma hakkı var mıdır?  Demokratik bir sistemde, çoğunluğun, herhangi bir konuya ilişkin ahlak anlayışının (örneğin müstehcenlik- fuhuş) hukuk tarafından infazı meşru mudur? Meşru veya değilse neden?

Hukukun geçerliliği bakımından pratik soru, Nazi Almanya’sındaki çoğu yasalarda olduğu gibi ahlaken tiksindirici tedbirleri içeren bir düzenlemeye hukuk statüsü verilip verilemeyeceğidir(?). Bu sorunun yanıtı, çoğu insanların içsel derinliklerinde yer etmiş adalet kültürü ile bu tür düzenlemeye hukuk statüsü verilemeyeceği anlamındadır. Bu noktada “hukuka itaat görevi” bağlamında şu sorular gündeme gelmektedir: Birinci soru, bir hüküm hukuki midir? Yanıtı “evet” ise, ikinci soru, adil ve savunulabilir anlamda iyi bir hukuk mudur? Bu sorunun yanıtı “hayır” ise, bir üçüncü soru belirmektedir: Ne var ki, o hükme uymak konusunda insanın gayri hukuki bir görevi var mıdır? J. Finnis’e göre, itaatsizliğin hukuku tümden zayıflattığı durumlarda böyle bir yükümlülük var olabilir. Yalnız itaatin kapsamı, legal sistemin tümden etkisiz olmasından kaçınmak için gerekli olduğu kadarı ile sınırlı kalacaktır. İlaveten, bu yasalara gösterilen itaat ne olursa olsun, yasama erki, adaletsizliği sonlandırmak için mevcut yasayı ilga etmek veya değiştirmek yükümlülüğündedir. Bu soru şimdilik doğal hukukçularca verilen yanıtlar ötesinde Nazi Almanya’sında (rejimi eleştirenleri cezalandıran düzenleme sonucu) husumet-muhbirlik davaları bağlamında irdelenecektir. Bu davalar çarpıcı bir biçimde hukukun geçerliliği ve normatif gücünün onun ahlaki niteliğine dayalı olup olmadığı sorusunu sergilemektedir.

Birbirinden ayrı iki davada Alman ordusundaki askerler, Nazi rejimini karılarına eleştirdikleri için cezai takip konusu edilmişlerdir. İki asker de Nazi rejim yasalarına göre idam cezasına mahkûm oldularsa da (1944), sonradan kurtuldular (1949). Her iki hükümlü asker de savaş sonrası karıları ve kendilerini yargılayan hâkimler hakkında (1871 tarihli Alman Ceza Kanunu 239. maddesi uyarınca hürriyetten yoksunluk nedeniyle) suç duyurusunda bulundular. Birinci davada Bölge İstinaf Mahkemesi, ilgili Nazi yasalarını özellikle içerdiği ağır cezalar nedeniyle çok zalimane bulduğunu ve Alman halkının büyük çoğunluğu tarafından terör yasaları olarak görüldüğünü ifade ederken, bunların doğal hukuku ihlal eden yasalar olarak görülemeyeceğini belirtti. Bunun çıkarımı olarak, sanıklardan askeri hâkimin mevzuata göre karar verdiğinden beraat etmesi, kocasını ihbar eden kadının ise beraat etmesinin gerekmediği idi. Kötü niyetli bu kadın, yetkililere yaptığı bu bildirimin sağduyulu, vicdan sahibi kişilerin adalet duygusunu rencide edeceğini bilmeliydi. Ne var ki, kararda açıkça gerekçelendirilmese de mahkemenin bir Nazi yasasının geçersiz olmadığı konusundaki kararlılığı çok belirgindir. İkinci davada, Federal Temyiz Mahkemesi kararında, bir mahkeme kararı legalitesinin ilgili tüm kişiler için aynı olması, her ikisinin ya mahkûm veya beraat etmesi gerektiği; mevcut gerçekler karşısında ise, her ikisinin de mahkûm edilmesi gerektiği belirtilmiştir. Suçun temel öğesi, eleştirinin aleni olması idi ve aile içi iletişim bu testi karşılamak için uygun görülmedi. İlaveten, bu eylem suç oluşturduğunda da ciddiyet derecelendirilmesi açısından en alt düzeyde olması gerekirdi. Bu nedenle, hükmedilen yaptırım orantısız görülmüştür.  Bu analiz ışığında kadın, eşinin mahkeme huzuruna çıkmasına neden olduğu, hâkim de adli takdirini uygun bir şekilde kullanmadığı için suçlu görülmüştür. İngiliz pozitivist Hart, bu kararı uygun bulmadı ve kadının suç işlemediğini belirtti. Lon Fuller ise, karşıt olarak, öyle kötü yasaların geçerli olamayacağına değindi. Temyiz mahkemesi kararını büyük oranda kadının ihbar etmek görevi olmadığı, kocasının mahremiyetini ihlal ettiğini ve bunu kötü saiklerle yapması üzerine temellendirdi.

Norm Kavramı

Norm, içerikleri özel ve evrensel bağlamda ilişkilendirilen temel norm içeriğinden kaynaklanmasıyla içeriksel bir nitelik kazanmaktadır. İşte ahlaki normlar bu karakterdedir. Şöyle ki, “Yalan söylemeyeceksin”; “Kimseyi aldatmayacaksın”, “Sözünde duracaksın” normları temel bir norm olan “dürüstlük”ten kaynaklanmaktadır. Yine, “İnsanları seveceksin” temel normundan “İnsanlara zarar vermeyeceksin”, “Onlarla ihtilafa düşmeyeceksin” normları üretilebilir. Legal normlara ilişkin ikinci sistemde ise durum farklıdır. Legal normlar içerikleriyle meşruiyet kazanmazlar. İçeriklerine bakılmaksızın legal olabilir; yalnız legal bir normun içeriği işlevini görmeyecek nitelikte de bir insan davranışını düşünmek olası değildir.

Hukuk felsefesindeki tartışmaların çoğu hukuk ile öteki normatif sistem olan ahlakın genel kavramları tartışılmasına odaklanmıştır. Bu bağlamda ortaya çıkan sorulardan birincisi, ontolojik nitelikte; genelde normların ve özel ahlaki normların doğası ele alınarak, normların, “nesnel” olarak var olup olmadığıdır? İkincisi, epistemolojik nitelikte, bireyler norm türlerinin varlığını nasıl öğreniyorlar? Üçüncüsü ise, hukuka özgü normlar ve normatiflikle ortaya çıkan sorular, hukuk hangi koşullarda yükümlülük vazetmektedir?  Ve hukukta normatifliğin kaynağı nedir?

“İyiler bir çeşittir, kötüler ise çeşit çeşit.” Aristo. Nikomakhos’a Etik

Batı toplumların yasal sistemleri, yanlış olduğunu bile bile suç işleyen insanların suçlu sayılması ve cezalandırılması temeline dayanır. Peki kendi ahlaki pusulalarının etkisi altındaki insan, yaptıklarının doğru olduğuna inanırsa ne olur? Şiddeti azaltmak istiyorsak yalnızca cezaları artırmak çözüm müdür?(4) Hayır! Çünkü insanlar, haklı olduklarına inanıyorlarsa, sonuçları ne olursa olsun kafalarına koyduklarını yapmaktan çekinmezler. Kuşkusuz, insanların şiddete ilişkin inançlarını ve güdülerini değiştirmek zaman alır, ancak bu pek çok kültürel değişlik için de geçerlidir.

Temel sorumuz, bir şeyi yapmada doğru olan nedir? Özel ahlaki bir yargıyı doğru yapan nedir? Herkesin doğru olduğunu düşündüğü bir şey yanlış olabilir mi? Tanrı tüm ahlakın yaratıcısı mıdır? Ahlak zaman ve mekâna göreceli midir?

Ahlak İlkeleri ve Kavramları

Ahlak ilkeleri ve kavramlarına özgü şu saptamalar yapılabilir:

1. Özel bir kararla bizleri donatmadıkları ve fakat bireysel karakterin oluşumu ve rafine edilmesindeki pedagojik sürece yardımcı oldukları;

2. Davranışların eleştirisel değerlendirilmesinde vazgeçilemez bulundukları; ve

3. Karar sürecinde önemli bir rol oynadıklarıdır. Yalnız, bir durumun hangi kurala gireceğini önceden mutlak bir kesinlikle söyleme olanağı verecek tüm durumları kapsar bir ahlak projesi henüz çizilmemiştir.

Ahlak kentin bir icadı değildir. Her yerde kent koşullarına uyarlı bir ahlak da yoktur. Göçer insanların farklılıkları yanında insanlar arasında ahlaki farklılıklar olduğu veya ahlaki uygulama ile ahlaki seçimleri yapmakta özgür oldukları bilinmelidir. Kent her zaman çok değişik sosyal durumlara özgü unsurları barındırmaktadır.

Ahlak, matematik gibi bir konu da değildir. Basit bir matematik işlemin (x+3=5 gibi) tek bir doğrusu vardır.  Kolayca ortaya çıkarabileceğimiz tek doğru bir yanıtı ve kabul edemeyeceğimiz sınırsız yanlış yanıtları bulunur. Ahlak ise daha çok x+y=5 eşitliği gibi iki bilinmeyenli bir denkleme benzer. Bu işlemde x ve y arasındaki bağlılığa göre çok sayıda doğru sonuç bulabiliriz. İşte “yapılacak doğru şey nedir?” diye sorunların kendi ahlaki sezgileri ya da ahlaki teorilerinin dayanağıyla ilgili bir nokta belirlemeleri gerekir.

Ahlak ilkelerinde beliren değişimler sonucu cezai yaklaşımların içeriği değişmekte; bazı suçlar, suç olmaktan çıkarılmaktadır. Yaptırımların türü /içeriği de değişmektedir. Nitekim, O.W. Holmes’un 1897 yılındaki suçlu kişilerin tretmanındaki yaklaşım biçimi bugün için sorgulanacak bir nitelik sergilemektedir. Kendisi, sivri sineğin ısırması gibi doğuştan dolandırmağa veya öldürmeye yatkın dejenere suçluların idam edilmesini dile getirirken; geri zekalılar açısından da üç nesilden sonra bunların kısırlaştırılmasını önermekteydi.(5) O’nun için bu totaliter yaklaşımın hiçbir ölçüye sığmayan sonuçlarını algılamak olası değildi. Suçlulara karşı takınılacak hukuki tavırlarda, ahlaki olmak gereği her zamankinden daha fazladır. En azılı suçlulara bile hayvan muamelesi yapmak sağlıklı değildir. Aksi takdirde, bugün için marjinal grupta olan suçlulara, yarın yaşlılar ve sakatların eklenmeyeceğini kim garanti edebilir.

Ahlak ilkeleri hakkında bir görüş birliği olmadığından tartışmalı ahlak sorularına geçerli bir yanıt bulmak olanağı yoktur. Rakip teoriler arasından en iyisini seçebilmek de mümkün değildir. Ahlak topluma hizmet etmek üzere tasarlanmıştır. Ahlaki düşünmenin değeri nedir? Yardımseverlik ve iş birliği (sosyal yaklaşımlı bir davranış): Eylemler (kendi menfaati için yalan söylemek kötüdür) ve kişiler açısından (tüm yalancılar şeytanidir).

İçtihadı Temellendiren Ahlak İlkesi (1889 New York-2007 Ankara)  

118 yıl aralığı ile New York ve Ankara’da verilen kararlara dayanak ahlak ilkesini irdelemek istiyorum. Bu konuda en çok bilinen ilkelere örnek olarak, “Hiç kimse sahip olduğundan fazlasını başkasına devredemez”, “zaruret yasak tanımaz”, “kimse kendi yanlışlarından menfaat sağlayamaz”, “zamanda önce gelen hakta da önce gelir” ile “mahkemelerce sözleşme özgürlüğüne saygı duyulmalıdır.” A.B.D’deki Riggs vs. Palmer davasında tek mirasçı kalacak torunun, vasiyeti değiştirmesini önlemek üzere dedesini öldürmesi halinde katilin mirastan mahrum bırakılmasının yasada/içtihatlarda ön görülmemesine karşın New York istinaf mahkemesi lafzı yorumu dışlayarak kimsenin kendi yanlışından menfaat sağlayamaz (Nemine doluus suus prodesse debet) ilkesinden hareketle Palmer’ı dedesinin mirasından mahrum etmiştir (Riggs v. Palmer, 115 N.Y.506,22 N.E.188/1889).  İşte bir tarafta vasiyetname var iken, öte tarafta hukuk sistemindeki ahlaki ilkenin varlığı söz konusu edilmiştir. Çünkü o hakkaniyetin ahlaki gereğidir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu aynı gerekçeyle 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanununa tabi pasif sigortalı kocasını kasten öldüren eşe ölüm aylığı bağlanamayacağına karar vermiştir. New York yasasında olduğu gibi 506 sayılı SSK 66, 68 maddelerinde bu konuya açıklık getirilmemiş; Türk Medeni Kanunu 578. maddesi de murisi öldürmeyi bir yoksunluk sebebi saymıştır (Yargıtay HGK 2007/ 10-812 esas ve 2007/828 sayılı Kararı).  Yargıtay, “Hiç kimsenin kendi kusurundan yararlanamayacağı” ilkesi ile “Herkesin sosyal güvenlik hakkına sahip olduğu” ilkesi savaşında tercihini birinci ilkeden yana kullanmıştır. Nitekim, Mecelle’nin 99. maddesinde yer alan “Bir şeyi vaktinden önce gerçekleştirmek isteyen kişi mahrumiyetine katlanır” normu ile aynı ilkesel tavır benimsenmiş idi.

Farklı Yaklaşımlar

Ahlak felsefesi yapmak için hazır bir metodun var olduğu çıkarılmamalıdır. Bu konuda var olan yaklaşımlar şöyledir:

1. Sonuçsal yaklaşım

Bir eylemin sonuçlarının iyilik veya kötülüğü onun doğru veya yanlış olduğunu belirlemektedir. En iyi sonuç/çözüm sağlayan, doğru bir eylemdir.  Bu tür açıklamada, ahlaki değerlerin yorumu için enstrümantal bir temel sunulmaktadır: Yararcı, ‘en fazla mutluluk’ ilkesi, mutluluğun zevk duygusu ile acının yokluğu anlamına gelmektedir. İnsanların mutsuzluk yerine mutlu olmayı yeğlemeye doğru doğal bir eğilime sahip oldukları ve çoğu insanları mutlu yapacak her eylemin bazı haklı yanları olduğu düşünülmektedir. Yalnız her eylemin sonuçlarını her zaman değerlendirebileceğimiz de açık değildir. Kısa bir süre için yararlı görülen sonuçlar uzun sürede oldukça farklı olabilir. Mutluluğun ne olduğunu da etraflıca ortaya koymak hiç de kolay değildir. Mutlu olmak, zevk almak veya acı duymamakla aynı anlama gelmemektedir. Şu da bir gerçektir ki, bir kişi için zevk olan diğeri için acı olabilmekte; kendilerinin neyin “iyi” olduğu konusundaki anlayışı kıyas edilemeyecek nitelikte farklılık göstermektedir.

2. Deontolojik yaklaşım

Etikte görev’in önemine odaklanılmaktadır.(6) Bu, etikte yasaklar ve emirler, sonuçlarına göre değil; yalnızca, fiilin kendi değerine, bizatihi değerine bağlıdır. Örneğin farklı organlar için nakil bekleyen beş hastanın ihtiyacını karşılamak üzere kliniğe kontrol için gelen bir kişinin organlarını alarak bu kişilere nakli doğru bir davranış olamayacaktır. Bir eylemin ahlaki olup olmadığı, özel sonuçları ile değil, evrensellik ölçütünü (“herkesin öyle davranması” ilkesini) karşılayıp karşılamadığı ile belirlenmektedir (Kant’çı yaklaşım). Gerçekte, bu fikir, insanlardan size nasıl davranılmasını istiyorsanız, sizde öyle davranmalısınız vurgusuna dönüşmektedir (Golden rule).

 3. Erdem etiği yaklaşımı

Bunun   insan karakteri ve gelişmesine odaklandığı görülmektedir. Thomas Aquinas’a göre, erdem etkili bir alışkanlık; iyi yapılan işler ürünü olan iyi bir alışkanlıktır. Bizler genelde erdemli insanlarız. İnsan erdemleri 1) Entelektüel erdemler (teorik) ve 2) Ahlaki erdemler (pratik) olarak belirtebiliriz.

Birincisi için yapılan ayrım şöyledir:

a) Akıl/hikmet (teorik akıl), aklın erdemi olarak fizik ve matematik gibi bilimlerde sistematik bilginin elde edilmesini; hukukta ise girift sorunlara özgü çözümlemeleri ifade etmektedir.

b) İyi karar verme yetisi olarak pratik akıl- Bazı insanlara özgü olan bu nitelik, sağduyu ve iyi yargı (good judgement) olarak da nitelendirilmektedir: Kişinin duruma ve koşullara bakarak hangisinin pratik ve arzu edilir olduğuna/ hangi değerin önemli, hangisinin az önemli olduğuna karar verebilmesi; durumun koşullarına bakarak tavır alabilmesidir. Diğer bir anlatımla, burada bilgi temelli durumu algılama/koku alma duygusu olan bir insan söz konusudur. Özetlersek iyiliğe yönelik argümanlar iki grupta toplanmaktadır:

Sonuçsal argümanlar    Sonuçsal olmayan/görevci argümanlar

1) Egoizm/Hedonizm     1) Doğal hukuk teorisi/Kant-Deontolojik

2) Yararcılık                   2) İnsana saygı teorisi

İyilik       karşıtı      Doğru eylem

İkincisi, ahlaki erdemler olarak, cesaret, iyi huy ve adalet duygusu yer almaktadır. Cesaret önemli bir erdem olarak yer almakta ise de bundan kastedilen bir aptal cesareti değildir. Bazı insanlar oldukça korkak bir ruh hali içinde orantısız biçimde tepki göstermektedirler. Öte yandan, “öfke kontrolü” sorunu yaşayanlar ile hiç tepki göstermeyen duyarsız insanlara da tanık olunmaktadır. Bu durum özellikle yargı aktörleri için önemli bir sorundur. Aristoteles, Nicomaachen Etiği’nde “Devamlı olarak yaptığımız neyse bizler oyuzdur” diyor. Mükemmellik, o zaman, bir eylem olmayıp, bir alışkanlıktır. Adil davranarak adil, ölçülü eylemlerde bulunarak ölçülü, cesur davranarak cesur olmaktayız.” O’na göre, insanlar esas itibariyle rasyonel ve sosyal yaratıklardır.  Erdemler insan mükemmelliğini ifade etmektedir. Kendisi erdeme alışkanlık olarak işaret etmektedir.

Tüm görüşler önemli itirazlara gebedir. Ne var ki, karşıt argümanlara muhatap olmalarına karşın kişiler kendilerine (huyu/temperament veya geçmişlerine veya her ikisine göre) uygun argümanı yeğlemektedirler. Bu bağlamda önemli olan, görüşlere karşı çeşitli olası argümanlar konusunda bilgi sahibi olunmasıdır.

Çoğu kişilerin (kişisel eğilimleri ne olursa olsun) bu konuda kuşku duyması akıllı bir tavır için gerekli olduğudur.  Nihai olarak, mutlak doğru olduğun konusunda beslediğin yargın senin doğru olduğun konusunda hiç güvence oluşturmadığı üzerine hiç kimse kuşku duymayacaktır. Emin olmak, Holmes’un belirttiği gibi, kesinlik testi değildir. Kesin emin olduğumuz çoğu şeylerin öyle olmadığı saptanmıştır.

Hukuk Sistemlerinin Ahlaki Yapısı   

Batı toplumların yasal sistemleri, yanlış olduğunu bile bile suç işleyen insanların suçlu sayılması ve cezalandırılması temeline dayanır. Peki kendi ahlaki pusulalarının etkisi altındaki insan, yaptıklarının doğru olduğuna inanırsa ne olur? Şiddeti azaltmak istiyorsak yalnızca cezaları artırmak çözüm müdür? Hayır! Çünkü insanlar, haklı olduklarına inanıyorlarsa, sonuçları ne olursa olsun kafalarına koyduklarını yapmaktan çekinmezler. Kuşkusuz, insanların şiddete ilişkin inançlarını ve güdülerini değiştirmek zaman alır, ancak bu pek çok kültürel değişlik için de geçerlidir.

Ahlak ve cezalandırma arasındaki ilişki  bağlamında ortaya çıkan başlıca sorular şunlardır:

– Demokratik bir düzenin geçerli olduğu bir toplumda çoğunluğun kendi ahlak anlayışını, hukuk aracılığıyla dayatma hakkı var mıdır?

– Demokratik bir sistemde, çoğunluğun, herhangi bir konuya ilişkin ahlak anlayışının (örneğin müstehcenlik- fuhuş) hukuk tarafından infazı meşru mudur? Meşruysa veya değilse neden?

– Hukukun müdahale edemeyeceği alanlar var mıdır?

Öğretideki Tartışmalar

1. Hart-Lord Devlin Tartışması-19637

Bireysel ahlakın hukuki düzenlemesine ait ne İngiliz toplumu ve ne de öteki toplumlar ne yapılması gerektiği konusunda ampirik bir kanıt sunamamıştır.

Devlin ekolünce geliştirilen ilkeler dörtlüsü şöyledir:

1. Hukuk kamu ahlakını yansıtmalıdır;

2. Hukuk toplumu tümden korumalıdır;

3. Kamu ahlakı değişir ve hukuk da bunu yansıtır; ve

4.  Hukuk ve ahlak arasındaki ilişkinin kesilmesi, arzulanmayan sonuçlar ortaya çıkarmaktadır.

Tartışma soruları şunlardır:

Toplum ahlaki bir fikir birliğine/uzlaşıya erişebilir mi? Çoğunluk adına azınlık hakları meşru olarak zedelenebilir mi? Ceza hukuku sınırlarını belirleyen ölçütler neler olmalıdır?

Bireysel ahlakın hukuki düzenlemesine ait ne İngiliz toplumu ve öteki toplumlar ne yapılması gerektiği konusunda ampirik bir kanıt sunamamıştır.

Devlin ekolünce geliştirilen ilkeler üçlüsü şöyledir:

1) Hukuk kamu ahlakını yansıtmalıdır;

2) Hukuk toplumu tümden korumalıdır; ve

3) Kamu ahlakı değişir ve hukuk da bunu yansıtır.

Bu bağlamda geliştirilen argümanlar şunlardır:

1) Sosyal düzen uğruna özel olarak benimsenmiş ahlaki inançları hukuk yansıtmalıdır.

2) Halkın, hukukun bunu yaptığına inanma ihtiyacı vardır.

Bu argümanlardan birincisine bakıldığında;

1.1 Yararcılık açısından bakıldığında, hukukun işlevi yalnızca zararı önlemek olmayıp, onu önlemek için ahlaki standartlar da koymaktır. Örneğin ensest olgusunu yalnızca yasaklamakla kalmayıp, onun toplumsal dokunun bozulması üzerine etkileri konusunda halkı bilinçlendirmesi ön görülmelidir. Aynı yaklaşım hayvanlara şiddet uygulanması yasağı için de geçerlidir.

1.2 Toplumsal bütünselliği sağlamak açısından, güçlü toplumların müşterek değerler duygusuna sahip olduklarıdır. Ve işlevsel toplumlar, ahlaki gelişimi de içinde barındırmalıdır.

İkinci argümana bakıldığında ise,

2.1 Sosyal sözleşme bağlamı açısından, hukuk onu yansıtmadığında, sosyal sözleşme meşruiyetini yitirmektedir.

2.2 Hukuk sosyal değerleri yansıtmadığında insanların istekli bir şekilde hukuka bağlılıkları zedelenmektedir.

Hart’ın argümanında yer alan dört temel öğe ise şöyledir:(8)

1. Başkasının davranışına tanık olarak kırgın olan kişinin gördüğü zarar ile böyle bir eylemi duyan kişinin zararını ayrıştırmaktadır. Birincisi, bir kamu adabı konusu olarak hukukun uygunluk alanı içinde ve bu nedenle hukuk meşru olarak ötekileri rahatsız eden böyle bir davranış yasaklayabilirken; ikincisi ise, tamamen özel nitelikte olup, hukukun uygunluk alanı dışındadır.

2. Devlin’in ahlaki bağların muhafazası, toplum devamlılığı için gerekliği olduğu argümanı, cinsel suçlar ile mala in se suçlarını da içeren tüm ahlakın dikişsiz bir ağ niteliğinde olup, onun bir kısmından sapma gösterenlerin tümünden sapma göstermeye meyilli oldukları şeklindeki tartışılmamış bir varsayıma dayalıdır. Hart’a göre, geleneksel cinsel ahlaktan sapma gösteren- lerin başka şekillerde de topluma düşman oldukları tezini destekler nitelikte bir kanıt yoktur.

3. Toplum ahlaki zamanla değişmekle beraber bu durumda Devlin’in düşündüğü gibi, toplum varlığı sona erip, bir diğerinin varlık gösterdiğini anlamına geldiğini söylemek saçma bir saptamadır. Ahlaki değişim, hükümetin şiddetle devrilmesi ile değil, sulh ve sükûn içinde biçimsel, anayasal bir değişime benzetilebilir. Bu olay yalnızca toplumun muhafazası için olmayıp, ilerlemesi ile tutarlı olarak gerçekleştirilebilir.

Hart, Bentham ve Mill doğrultusunda özgürlüğü esas almakta; hukukun şu haller dışında müdahale etmemesine odaklanmaktadır:

1) Kamu düzeninin korunması,

2) Öteki insanlara gerçek zararın önlenmesi, ve

3) Korunmaya muhtaç olanların (örneğin çocuklar, akli yetersizlik içinde olanlar) korunması.

Çoğunluk ahlakı esas alındığında (Devlin yaklaşımı) ceza hukukunun baskıcı/acımasız(oppressive) mekanizmasına hizmet etmek ötesinde buna tabi olan insanların da tezlerini dile getirmek olanağından yoksun kalacakları unutulmamalıdır.

Devlin yaklaşımında, özel yaşamın her alanına müdahale söz konusu olabilir. Sırf toplumsal çözülmeyi önlemek; diğer bir anlatımla, toplumsal birlik ve bütünlüğü (cohesion) sağlamak uğruna müdahale söz konusu olacaktır. Toplum adına ahlakın sürdürülmesi, amaç değer ise de şu sorular akla gelebilir: Toplumun kim olduğu? Toplum adına kimin konuşabileceği? Toplumdaki azınlıkların göz ardı edilip edilemeyeceğidir?

2. H. L.A. Hart-Lon L. Fuller Tartışması-1950 (9)

– Hukukun bir şekilde ahlaki bir ölçüt taşıyıp taşımadığı/hukukun üstünlüğü bir şekilde ahlakı içermekte midir?

– Hukuk ve ahlak çok yakından ilişki olup, ahlak bir şekilde hukuka nüfuz etmekte midir?

Hart, ahlak ve hukukun ayrı olduğunu savundu ve Fuller, hukukun bağlayıcı gücünün kaynağının ahlak olduğunu ileri sürdü. Tartışmanın odağında Nazi yasaları yer almakta idi. Bu yasalara yasa titri verilebilir miydi? Hart, hukuk ve ahlak zorunlu olarak ilişkili değildir. O’na göre bu yasalar Nazi görevlileri tarafından geçerli görülüyorlarsa sorun yok; ahlaki muhtevası ayrı bir sorudur.

Fuller’in yanıtı-geçmişe şamil bir seri yasalar; gizli yasalar, yargıda hakimlerin yasa metni ile ilişkili olmayan yorumları-bu durumda bu sisteme hukuk sistemi denilebilir mi?  Bazıları buna hukuk dediği için hukuk olur mu?

L.Fuller, Hukukun Ahlakı (1969) adlı eserinde yasama organınca vazedilen kuralların “içsel ahlakı” (inner morality) olmadığında geçerli olamayacağını ileri sürmekte ve hukukun geçerliliğini test için sekiz ilke önermektedir. Bunlara artı ve eksi değerler olarak aşağıdaki tabloda yer verilmiştir:

Artı Değerler Eksi Değerler
  Normlar;

– genel,

-Halkça bilinen veya bilinebilir,

-Makul ölçüde açık, ve

-Devamlı olmalıdır.

-Hukukun yönetim ile çatışma içinde olması,-İmkânsız veya makul olmayanı gerektirmesi (ultra posse ilkesi),

-Diğer hukuk kuralları ile çatışma içinde bulunması, ve

-Geçmişe şamil olmasıdır.

Rehber nitelikli bu sekiz ilkenin birindeki total bir başarısızlık yalnızca kötü bir hukuk sistemine götürmekle kalmayıp; ortaya sergilediği bazı şeyler açısından bir hukuk sistemi olarak da adlandırılamaz.(10)  Bu ilkeler, genellikle hukukun üstünlüğü diye anılan şeyle örtüşür. Fuller’in “huku-kun iç ahlakiliği” dediği nesne aslında hukuk mesleğinin ahlakiliğidir. Hukuk ve ahlak arasındaki bağlara işaret edilmektedir.

Hart, hâkimler ve hukukçuların sık sık kendi kişisel siyasi ve ahlaki görüşlerini legal yorum olarak sergilemelerini protesto etti. O, legal yorumun açık ve dürüst olması gerektiğine inandı. Hukuk olarak kendi siyasi görüşleri veya ahlakı perdelememelidir.

Tartışma pratik bir pozitivist ile pratik bir mükemmelci arasındadır: Hukuka sadakati en iyi nasıl tanımlar ve hukuka sadakat idealine nasıl hizmet edebiliriz? Fuller: Hukuk, sadakati hak eden bir şey olarak insani bir kazanımı temsil emelidir. Gücün basit bir ifadesi veya devlet görevlilerin yenilenen davranışından ibaret olamaz. İnsan yasalarına gösterilen saygı yer çekimine gösterilenden farklı bir şey olmalıdır. Kötü yasalarda bile ilkesel olarak benimseyeceğimiz bir şey olmalıdır.

Fuller, hâkim hukuka inançlı olabilir ve hukukun bir kısmını yorumlarken hukukun ne yapmayı niyetlendiğine de inançlı olabilir. Her ikisi de sadakat olarak isimlendirilmektedir. Sadık bir hâkim yorumunu da sadakatle sağlar. Fuller’e göre hukukun telos’u hukuk ve ahlak ayrımını koruyan bir şeklide tanımlanamaz.

Otobüs duruğuna gitmek üzere olan bir iş adamı havuzda boğulmak üzere olan bir çocuk görür. Bu durumda çocuğu kurtarmak görevi-Ceza ve hukuk açısından. Bu olayda ayrımcı çizgiye göre, kişinin çocuğu kurtarmak konusunda ahlak görevi olup olmadığı sorusunda ısrarcı olmak çocuğu kurtarmak konusunda hukuki bir sorumluluğu olup olmadığına yanıt sağlamamaktadır.  Kişi çocuğu kurtarmak konusunda hukuki bir görev olduğuna inanmaksızın ahlaki görevi olduğuna inanabilir.

Buna karşılık, kişi çocuğu kurtarmak konusunda ahlaki bir görev olduğuna inanmaksızın da hukuki bir görev olması konusuna inanabilir.

Hart, pratik bir pozitivist ve Fuller pratik bir mükemmelci olarak hukuki yorum faaliyetinde normatif bir yaklaşım sergilemektedir.(11) Hart’ın yaptığı, tasviri hukuk felsefesi- bir tür apriori koltuk sosyolo- jisidir. Fuller. Kanunlar, kanun olabilir ama ille hukuk değildir. Ama hukuk ya hukuktur ya guguktur.

Hart, hukukta doğal hukukun minimum muhtevasına işaret (içsel bakış açısı) etmektedir: Hukukun minimum derecede doğal bir muhtevası olmaksızın, insanlar için istekli olarak kurallara uyması için bir neden yoktur. En azından toplumun bazı üyeleri istekli olarak kuralları kabul etmelidir. Onların ahlaki olarak yükümlü olmaksızın, otorite yaratılması, hukukun ve hükümetin zorlayıcı gücü tesis edilemez. Ve sistemin istikrarlı olması için bu kişiler kendiliklerinden ahlaki olarak yükümlü olduklarını algılamalıdır.

Fuller’e göre, yüksek ilkeler olmalıdır-hukuka sadakat: Doğal gerçekler ile hukuki ve ahlaki kuralların muhtevası arasında akılsal bir ilişki vardır. Hukukun minimum ölçüde doğal bir muhtevası olmadığında insanların istekli olarak kurallara uyması için hiçbir neden olmayacaktır. En azından toplumun bazı üyeleri, kuralları kabul etmelidir. Onların istekli iş birliği olmaksızın, otorite yaratılması, hukukun ve hükumetin zorlayıcı güç yaratılması tesis edilemez.

Ahlaki İkilemler(12)

Bu ikilemler, karmaşık bir durumla karşı karşıya kalındığında, eşit öneme sahip iki veya daha fazla değer çatıştığında ortaya çıkar.

– Uçak kazasında sağ kalan Ali’nin yardım geleceğe dek hayatta kalmak için refakatinde yaşamını yitiren hemşire Ayşe’nin cesedini yemesi? Ali ne yapmalıydı? Yiyerek insan yiyici (cannibal) olması veya açlıktan ölmesi mi tercih edilmelidir?

– Dağcılar zirveye yaklaştığında iki dağcıyı irtibatlandıran ipin alt ucundaki dağcının kayması durumunda üstteki dağcının ipi kesmemesi halinde ikisinin de ölmesi söz konusudur. İpi kesmeli midir?

– Ali ve Veli alttan yapışık ikizler; ayrılması halinde Veli’nin ölmesi mukadderdir. Ali’nin kalbinin kanı pompalaması ikisi için de yeterli; Veli sağlıklı bir beyin gelişimine sahip olmasa da ilkel bazı sinirsel tepkiler gösteriyordu; dolayısıyla durumu, ölü doğum, sürekli bitkisel hayat veya sürekli koma hali denilen durumların hiçbirine uymuyordu. İkizler ayrılmalı mıdır?(13)

– Dekovil Problemi: Beş kişinin çalıştığı demir yolunda ilerleyen dekovili köprünün üstünde seyreden bir kişi beş kişinin ölümünü önlemek üzere yanında duran şişman bir insanı rayların üzerine ittiğinde dekovil ona çarparak ölümüne sebebiyet verilerek beş kişinin kurutulması tercih mi edilmelidir? Yararcılara göre sayıda sağlanacak azalma doğru bir eylem olmaktadır. Sonuca endeksli teorik bir yaklaşım olarak belirmektedir. En iyi sonuç ne ise ahlaki olan odur.  Deontolojik yaklaşım ise bir kişinin ölmesini yasaklamaktadır.

– Fukuşima I Nükleer Santrali kazaları, 2011 Tōhoku depremi ve tsunamisi sonrasında, nükleer santraldeki patlama ve sızmalar sonucu radyo aktif bulutların 13 milyonluk Tokyo şehrine mi, yoksa sahildeki 1 milyonluk kente mi yöneltilmesi söz konusu olduğunda Başbakan olarak vereceğiniz karar ne olmalıdır? Bulutların yönünü değiştirmek ahlaki olarak emredici/gerekli görülmektedir. Bulutların yönlendirilmesine ahlak elvermekte ise de ahlaki olarak ‘emredicilik’ söz konusu değildir.

Sonuçta her eylemin sonuçlarını her zaman değerlendirebileceğimiz de açık değildir. Kısa bir süre için yararlı görülen sonuçlar uzun sürede oldukça farklı olabilir. Mutluluğun ne olduğunu da etraflıca ortaya koymak hiç de kolay değildir. Mutlu olmak, zevk almak veya acı duymamakla aynı anlama gelmemektedir. Şu da bir gerçektir ki, bir kişi için zevk olan diğeri için acı olabilmekte; kendilerinin neyin “iyi” olduğu konusundaki anlayışı, kıyas edilemeyecek nitelikte farklılık göstermektedir.

Bu konuda yapılan başlıca itirazlar şunlardır:

1. Bazı sonuçların yanlış olduğu. Çoğunluk yararı için masum azınlığın şamar oğlanı(scapegoat) gibi kullanılması örneğinde olduğu gibi. Rodos’ta faili meçhul bir adam öldürme olayında, cezaevindeki bir suçlunun Cronus adlı ilaha kurban edilmesi-adli hata.

2. En yararlı olabilecek sonucu seçebilmek-gelecekten kaçınılmaz olarak emin olamadığımızdan- gelecekte tüm olası eylemlerin olası sonuçlarını saptamak imkânsızdır.

Sonuçsallık, oldukça zor veya imkânsız olacak şekilde mukayeseli değerlendirmeler yapılmasını gerektirmektedir.

Cezalandırmanın Ahlaki Temeli

Ceza teorilerinden biri veya ötekine ilişkin ahlaki argümanlar sağlamak ne anlama gelmektedir? Tüm ahlaki görüşlere özgü cezayı haklı gösterecek en belirgin neden, prima facie, ahlaki yanlışlardır. Ceza hukuku yaklaşımı itibariyle her zaman sonuca endeksli de değildir. Nitekim, bir kişiyi suda boğmak adam öldürme suçu iken, boğulmakta olan bir kişiye ilgisiz kalmak veya can simidi uzatmamak genelde (ahlaki değilse de) suç değildir. Çekilecek bir film için seçilecek iki adaydan Ayşe rakibi Fatma’yı dışlamak için ona, “Adaylıktan çekil! Aksi takdirde, yaptığın zinayı kocana ihbar edeceğim” tehdidinde bulunması suç olurken, film şirketine gitmesini önlemek üzere mülakat günü eline geçecek şekilde Fatma’nın sadakatsizliğini belirten mektubun kocasına postalanması aynı sonucu sağlamasına karşın suç oluşturmayacaktır. Farazi haller bağlamında aynı yumurta ikizlerden birinin banka soyması, diğerinin adam öldürme suçunu işlemesi halinde, hiçbiri konuşmadığında, mahkeme ikizlerden her birinin işlediği suçu saptayamadığında kararı nasıl verecektir? Serbest mi bırakılacaklar? Yoksa, her ikisine de işledikleri suçlardan cezası en az olanı mı hükmedilecektir?

İkinci şık tercih edilerek, her ikisinin de soygundan mahkûm olması sonucu soygun suçunu işleyen haklı olarak cezalandırılırken, katil olan kişi daha az ceza alacaktır. Öte yandan, temyiz evresinde ilk derece mahkemesinin bu kararı suçun makul kuşku ötesinde işlendiği kanıtlanmadığına göre ikizler beraat edecek ve sonuçta lex talionas (göze göz, dişe diş cezalandırma ilkesi) hükümsüz kalacaktır.

Hâkimler önlerine gelen dosyada yer alan suçlardan birinin sanık tarafından işlendiğini bilmesine karşın kesin olarak hangisini işlediğini söyleyemiyor. Örneğin üzerinde çalıntı eşya bulunan sanık şu suçlardan hangisi ile (1. Gasp, 2. Meskenden hırsızlık, 3.Şantaj, 4. Dolandırıcılık veya 5. Çalınmış malı satın almakla) temin etmiş olabilir? Bu durumda hâkimler hangi suçun makul kuşku ötesinde işlendiği kanıtlanmadıkça mahkûmiyet adil olmayacaktır.

Slobodan Milosevic / Abu Ghraib İşkencesi
Slobodan Milosevic / Abu Ghraib İşkencesi

Ahlak-Hukuk Farklılığı

Gerçekte, legal bir sistem kurumlaşmış normatif bir sistem iken, bir grup veya toplum ahlakı öyle değildir. Hukukta aleniyet ve vatandaşın erişebilmesi gerekli iken, ahlakta kamuya bildirim gereği yoktur. Nitekim, bir topluma dışardan gelen bir yabancının davranışı kınanırken, kendisinin neden böyle olduğu hakkında bir fikri bulunmadığı gibi kendisine önceden bir açıklama da yapılmamıştır.

Şimdi ahlakın hukuka ne ölçüde dayalı olduğu sorusu gündeme gelmektedir. İlk bakışta bu sorunun yanıtı “hiç” gibi gözükmektedir; çünkü, ahlaki kurallar hukuki olmayan kaynaklardan çıkmaktadır. Kaynak böyle ise de ahlak kurallarının yaşamsal geçerliliği için hukukun desteğine gereksinmesi olduğu yadsınamaz.

Ahlak (ve tutarlılık) ile bir hukuk teorisi arasında gerekli olan bağın gücü ve kesin türü, genel hukuk bilimindeki karşıt okulları ayırt eden ana meseledir. Değerden tamamen yoksun hukuk tasvirinin ya bir imkânsızlık ifadesi olacağı veya bilim adamlarının çok az ilgisini çekeceği, tüm çağdaş, doğal veya pozitif hukuk teorisyenlerince kabul edilmektedir.

Hukukun ahlaki çatışmaların çözüme kavuşturulmasındaki rolü de yadsınamaz. Kürtaj örneğinde, bir tarafta insan yaşamına verilen değer nedeniyle hamile kadının yaşamını kurtarmak dışında hiçbir şekilde kürtaja izin vermeyen katı bir anlayış ile insanın kaliteli bir yaşam sürmesini salt varlığa karşıt bir değer olarak gören anlayış arasında bir çatışkı belirmektedir. Bu durumda karşıt görüşlerin akıl dışı olduğu belirtilemediği gibi bu görüşlerin dayanağı olan farklı değerlerin hiyerarşik sıralaması da yapılamamaktadır.  İşte bu noktada yasalar devreye girerek çatışkıyı çözümlemektedir. Örneğin kürtaj

Sonuç

Ahlak normlarının amacı, kişiyi kendi çıkarlarını maksimize etmeye çalışırken, toplumun çıkarlarını zedelememesini sağlamaktır. Sonuçta Devlet, ahlaksal yasanın kaynağı olmasa da ahlaki gelişimi- ki onsuz hiçbir gerçek özgürlük olmayacaktır-kolaylaştıran koşulları düzeltmekle yükümlü olmalı; yönetim, hakları ciddiye almalı; hukukun nihai amacı, ahlaki bir postulat olarak, insanlık onurunu geliştirmek olmalıdır.  Onur kavramı, bir görüşe göre, insanın Tanrı imajını yansıttığı görüşünü ifade etmekte; insanlarda ilahi bir ışık olduğunu varsaymaktadır.

Ahlak felsefesi hakkında bilgili olmamız kendiliğinden bizleri ahlaklı kişiler yapmaz. En iyisinden ahlakın doğası üzerine kazanılan derinlikli düşünce bizleri ahlaki muhakeme ve analizlerde yanlışlardan alıkoymaktadır. En kötüsünden ise, öteki kişilere/ kendimize kötü davranış için ahlaken mazur göstermek üzere rasyonelleştirmede sofistike aletler edinebiliriz.

İyi formüle edilmiş bir hukuk teorisi, legal süreç ve hukukun üstünlüğü konusunda bazı temel görüşler öğretebilir. Yalnız bu çalışmaları okuyan ve hukuk felsefesine ilgi duyanların   hükümette veya mahkemelerdeki adaletsizliğe karşı savaş vereceklerini garanti etmez. Bizlerin genelde kendi çalışmalarımızda da hep “müşterek iyilik” yanında olacağımızı da garanti etmez.

Abraham Lincoln, bir gün Meclise giderken yol kenarında çamur içinden çıkmaya çalışan bir domuz yavrusunu gördüğünde, arabasını durdurup, çamurun içinden domuz yavrusunu kurtarıyor. Şoförün ‘elbiseniz çamurlandı’ demesi üzerine ‘ben yapılması gerekenini yaptım’ diyor. Ondan başkasının yararlanması beni ilgilendirmiyor. Kant’da bunu söylemiyor muydu?  Para-pul mu, şöhret mi mutluluk, huzur getiriyor; yoksa ahlaki davranmanın daha kalıcı bir mutluluk sağlayıcı ajan olduğudur?  Mal-mülk, servet mutluluk getirir mi? Midenizin çapı belli? On parmağınız var, her parmağınıza pırlanta taşlı yüzük taksanız çok sakil olmaz mı?

Ahlakın hukuk üzerindeki etkisine rağmen, toplumsal kaygıları gidermek için yalnızca hukuka veya ahlaka güvenmenin sınırlamaları vardır. Resmi bir sistem olarak hukuk, ahlaki akıl yürütmenin nüanslarını yakalayamayabilir veya değişen ahlaki değerlere yeterince hızlı uyum sağlayamayabilir (Hart, 1958). Ayrıca ahlaki ilkeleri uygulayan yasalar bireysel özerkliği ihlal edebilir ve hukuk ile ahlak arasında potansiyel çatışmalara yol açabilir (Devlin, 1965).

Hukuk ve ahlak arasındaki ilişkinin önemli bir yönü, ahlaki hususların yasa yapma ve yargısal yorumda oynadığı roldür.(14) Kanun koyucular yeni kanunlar hazırlarken veya mevcut kanunları değiştirirken sıklıkla hakim ahlaki değerlerden yararlanırlar. Örneğin, sivil haklar mevzuatının, çevre koruma kanunlarının ve evlilik eşitliği kanunlarının yürürlüğe girmesi eşitlik, adalet ve savunmasız grupların korunması gibi toplumsal değerleri yansıtmaktadır.

Çeşitli teorileri içeren bir aile, doğal hukuk etiketini taşımaktadır.  Bu teorik aile bağlamında yer alan iki grup vardır:

1) “Geleneksel doğal hukuk teorisi”: Ahlaki bir teori (veya ahlaki teoriye bir yaklaşım) sergilemekte ve

2) “Modern doğal hukuk teorisi”: Kişi, ahlaki irdeleme/değerlendirme olmaksızın hukuku uygun bir şekilde anlayamaz veya tasvir edemez.

“Hukuk nerede biter/ahlak nerede başlar/nerede örtüşürler?” soruları güncelliğini koruyucu nitelikte sorular olarak kalacaktır. Hukuk normatif bir uygulamadır. İnsanlar için gerekli davranış nedeniyle sergilenmektedir. Yalnız hukukun normatifliği bilmece/düşündürücü görülebilir; zira hukuk bir insan yaratısıdır ve böylece “gerçekler dünyasına”, “dır”lar düzlemine aittir.

Hukukun genel teorileri, değerden/ahlaktan yoksun olabilir mi? Değer bazlı doğal hukuk teorilerinin tümü, anarşi (hukuksuzluk) ve tiranlıkta ciddi kötülüklere karşı ıslah vasıtası olarak anlaşılmaktadır. Tiranlığın karakteristik biçimlerinden biri de hukuk/legalite formlarına büründürülmüş, kökten hukuksuzluk eseri olan karara hukuk maskesinin giydirilmesidir.

Şimdi ahlakın hukuka ne ölçüde dayalı olduğu sorusu gündeme gelmektedir. İlk bakışta bu sorunun yanıtı “hiç” gibi gözükmektedir; çünkü, ahlaki kurallar hukuki olmayan kaynaklardan çıkmaktadır. Kaynak böyle ise de ahlak kurallarının yaşamsal geçerliliği için hukukun desteğine gereksinmesi olduğu yadsınamaz. Kürtaj örneğinde, bir tarafta insan yaşamına verilen değer nedeniyle hamile kadının yaşamını kurtarmak dışında hiçbir şekilde kürtaja izin vermeyen katı bir anlayış ile insanın kaliteli bir yaşam sürmesini salt varlığa karşıt bir değer olarak gören anlayış arasında bir çatışkı belirmektedir. Bu durumda karşıt görüşlerin akıl dışı olduğu belirtilemediği gibi bu görüşlerin dayanağı olan farklı değerlerin hiyerarşik sıralaması da yapılamamaktadır.  İşte bu noktada yasalar devreye girerek çatışkıyı çözümlemektedir.

Bir toplum hukuku kişilerin belli haklara sahip olduğunu belgelemektedir. Bu haklara özgü yararcı/ ekonomik etkinlik bazen dışlanırken, bazen genel refah veya ekonomik etkinliğe hizmet eden kurumla- rın haklara temel olduğu görülmektedir. Adillikten fazlaca uzak bir hukuk sisteminde sağlanan hakların ahlaken savunulur olması düşünülemez: Yansız (nötr) bir yaklaşımla hukuki hakların ahlaki gücü olmadığı yargısına varılır. Genelde eğer bir şey yapma hakkım var ise, bu statü bana onu yapmama karşı vaki itirazlara bir argüman eşiği ile diğerlerinin müdahalesine karşı bir karine sağlamaktadır.

Haklar zorunlu olarak “mutlak” değildirler. İşte bu nedenle yukarda geçilmesi gereği olan eşikten söz edilmiştir. İşte benim sahip olduğum hak belli ölçüdeki belli eylemlerim için haklılık nedeni ile müdahalelere karşı sınırlama sağlamaktadır. Nitekim Türk Medeni Kanunu 2’ınci maddesinde, bir taraftan kişilerin haklarını kullanırken dürüst davranmaları gerektiği, öte yandan, bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasının hukuk düzenince korunmayacağı vazedilmiştir. Bu düzenleme, toplumdaki ahlak dokusunu zayıflatmamak için hukuki hakların ahlaki güçle varlık kazanmalarının haklılık nitelemesi için gerekli olduğuna işaret etmektedir.

Ahlak ve hukukun örtüşmesi nedeni onların (birincisi daha önce olan) toplum refahı için gereksinme duyulan iş birliği türü ve derecesini oluşturmaya yönelik paralel metotlar olmasıdır. Bu görüntü insanı şunu söylemeye itebilir: Hukuk ahlakı desteklemekle vicdanın yaptırımlarına, bedeli ve yararları göz önüne alınarak (yapılan seçimle) temporal/dünyevi yaptırımlar eklemektedir. Yalnız, ahlak ve hukuk temelde farklı sistemlerdir. Hukuk sistemi kurumlaşmış normatif bir sistem iken, ahlaki normlar toplumdaki herhangi bir kuruma özgü olmayıp; tüm toplumun normlarıdır.

Ahlak normlarının amacı, kişiyi kendi çıkarlarını maksimize etmeye çalışırken, toplumun çıkarlarını zedelememesini sağlamaktır. Sonuçta Devlet ahlaksal yasanın kaynağı olmasa da ahlaki gelişimi-ki onsuz hiçbir gerçek özgürlük olmayacaktır-kolaylaştıran koşulları düzeltmekle yükümlü olmalı; yönetim hakları ciddiye almalı, hukukun nihai amacı, ahlaki bir postulat olarak, insanlık onurunu geliştirmek olmalıdır.(15)  Onur kavramı, bir görüşe göre, insanın Tanrı imajını yansıttığı görüşünü ifade etmekte; insanlarda ilahi bir ışık olduğunu varsaymaktadır.

Scott Hershovitz. Hukuk Ahlaki Bir Uygulamadır,
Scott Hershovitz. Hukuk Ahlaki Bir Uygulamadır,5 Aralık 2023.

Kamusal yaşamdaki temel tartışma- ların merkezine yerleşen, hukukta ahlakın temel rolüne ilişkin güçlü bir argüman.

Hukuk nedir? Peki bunun ahlakla nasıl bir ilişkisi var? Hukuk ve ahlakın hayatımızı düzenlemenin farklı yolları olduğunu düşünmek yaygındır. Ancak Scott Hershovitz bunun bir hata olduğunu söylüyor: Hukuk ahlaki hayatımızın bir parçasıdır. Ahlaki ilişkilerimizi ayarlamak için kullandığımız bir araçtır. Hershovitz, mahkemede öne sürdüğümüz yasal iddiaların ahlaki iddialar olduğunu savunuyor. Ve hukuki çatışmalarımız ahlaki çatışmalardır.

Bu eser, hukukun doğası hakkındaki temel sorulara yeni yanıtlar sağlar ve hukuk konusunda neden bu kadar derinden fikir ayrılığına düştüğü- müzü daha iyi anlamamıza yardımcı olur.

Son Not

İstanbul Başakşehir’de yılbaşı gecesi Eros isimli kediyi asansörde sıkıştırıp tekmeleyerek öldüren ve “kendimi kaybettim” diyen İ. K.’yı tanımayan binlerce insanın suç mağduru olmamasına karşılık O’nu lanetlemesi, cezalandırılması istemlerinin arkasında yatanın “ahlak” olduğunu unutmayınız.16

Küçükçekmece 16. Asliye Ceza Mahkemesi'nde görülen duruşma (13/03/024)
Küçükçekmece 16. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşma (13/03/024)

İdeal eylem-Ahlak ve hukuk devrededir.

Halkın tepkisine neden olan benzer bir olay İngiltere’de gerçekleşti. Bir kediyi (Lola) okşarken, onu ensesinden tutup rastgele sahibinin çöp kutusuna atarken yakalanan İngiliz bir kadın “hayvan zulmü” suçlamasını kabul etti. Mary Bale’in 4 yaşındaki Lola’ya tuhaf saldırısının görüntüleri, internette yayınlandığında dünya çapındaki hayvan severleri öfkelendirdi (19 Ekim 2010). 45 yaşındaki banka çalışanı Bale, olayı “tamamen kontrolden çıkan anlık bir yanlış karar” olarak nitelendirdi ancak bunu neden yaptığına dair herhangi bir açıklama yapmadı.

 

“Ona kimin gibi olduğunu gösterdiğinde adam daha iyi olacaktır.” Anton Chekhov

Prof. Dr. Mustafa Tören Yücel

——————-

1 “Ahlaklı veya ahlaksız davranış, bir insanın tek başına yapıp ettikleri değildir. Ahlak, insanın diğer insanlarla ve toplumla temas ettiği ara yüzde oluşur. İnsanların toplumla en yoğun temas ettiği ara yüzler siyaset ve ticarettir. Ne gariptir ki bizim toplumumuz, ahlakın en yoğun tezahür edeceği bu iki alandaki ahlaksızlığı hoş görme eğilimindedir. Hatta siyaset ve ticarette yalanın, yolsuzluğun, hırsızlığın normal olduğunu, bunlara ahlaksızlık denemeyeceğini düşünür.” İ. Öksüz. “Böyle gecenin seherinde” Karar (8/03/2023). Diyanet’in Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi İdris Bozkurt Bozkurt “Sadece içene değil, üretene, ürettirene, taşıyana, sunana, kendisi için taşıtana, servis edilene, hatta bunun parasını değerlendirene ve parasından istifade edenin hepsini peygamberimiz lanetliyor. “Allah’ın rahmetinden uzak olsunlar diyor. Böyle bir müessesede çalışan insan da bir şekilde alkol gelirinden istifade ediyor. İstemese de direkt olmasa da bu işin içerisinde” açıklaması yaptı(!?) Sözcü (11/03/2024).
2 M.T. Yücel. Cezalandırmanın Ahlaki Temeli, Hukuki Haber
3 Bkz. I. McLEOD. “An Overview of the relationship between law and morality” Legal Theory, 2. Bası, 2003 ss.18-40.
4 41katilin beyin MR incelemesi -Soldaki beyin yüksek beyin işlevini sergilemekte; pre-frontal korteks dürtüsel davranışlarımızı kontrol etmekte; bizlerin duygularını düzenlemektedir. Sağdaki beyin faaliyet eksikliği göstermekte; zayıf işleyen pre-frontal kortekse tanık olunmaktadır. Amigdale neyin yanlış ve neyin doğru olduğunu bilgisini vermektedir.
5 Buck v. Bell 274 U.S.200(1927): “Birden çok kez halkın refahı için en iyi vatandaşların canlarını vermeye çağrıldıklarını gördük. Yalnız Devletin gücünü emmekte olan kişilere, kendilerince ekseriya öyle hissedilmeyecek derecede daha az fedakârlık yapmaları istenmemesi garip olacaktır…Zorunlu aşılanmayı koruyan ilke, Faalopian tüplerinin de kesilmesini kapsayacak yeterli genişliktedir. Üç nesil geri zekalılık yeterlidir.” Bu dava kısırlaştırma yasası için bir test davası idi.  İngiltere’de bir hâkim, Holmes’dan 116 yıl sonra “çocuk sahibi olmaktan psikolojik zarar görebileceği”ni gerekçe göstererek zihinsel engelli bir adamın kısırlaştırılmasına karar verdi. Ayrıca bkz. S. Haack.“Pragmatism, Law and Morality: The Lessons of Buck v.Bell”  European Journal of Pragmatizm and American Philosophy, Issue 2, Vol.III, 2011, ss.65-87.   “Engelliye Kısırlaştırma” Hürriyet (18/08/2013), s.30.
6 Bkz. İ. Kuçuradi. Etik, Türkiye Felsefe Kurumu, 1988.
7 Koray Güven. https://www.hukukpolitik.com.tr/2016/05/11/dworkin-ve-hart-tartismasinda-hukuk-ahlak-norm-yargic-ustunler -tabi-olanlar/ Ayrıca bkz. E.Uzun. “…Devlin-Hart Tartışması” H.L.A.Hart ve Hukuk-Ahlak Ayrımı (Ed. S.Gürler) Tekin Yayınevi, 2015, ss.65-100; R.Dworkin. Hakları Ciddiye Almak, Dost, ss. 294-307. E. Arıkan. “Hart-Devlin Tartımasında Olmayan Argümanlar” ERÜHFD, C. XV, S. 2, ss.537-568 (2020).
8 Bkz. Gürler (Ed). H.L. A. Hart ve Hukuk-Ahlak Ayrımı, Tekin, 2015.
9 İ. Akı. Hart-Fuller Tartışması, Neden Anlaşamıyorlar? 2018/3 Ankara Barosu Dergisi, ss.105-150. Ayrıca bkz. H.L.A Hart ve Hukuk-Ahlak Ayrımı (Ed.S.Gürler), Tekin Yayınevi, 2015.
10 L. Fuller. The Morality of Law Rev. Ed. New Haven, CT: Yale University Press, 1969 ss.38-39. Gustav Lambert Radbruch’un ortaya koymuş olduğu Radbruch Formülü, pozitif hukukun yarattığı yasal adaletin, olması gereken adaleti sağlamaya elverişli olup olmaması halini irdelemektedir. Radbruch formülü, yasal adalet karşısında, hukukun amacını gerçekleştirebilmesi için yasa üstü adalet kavramını ileri sürmektedir. Bkz. “Radbruch formülü” M.T.Yücel. Hukuk Felsefesi, Ank., 2004, s.445.
11 L.Fuller’n Hart eleştirisi için bkz. L. Fuller. “Pozitivizm ve Hukuka Bağlılık-Prof. Hart’a Bir Cevap” H.L.A.Hart ve Hukuk-Ahlak Ayrımı (Ed. S. Gürler) Tekin Yayınevi, 2015,ss.153-216.
12 M. Cohen. 101 Ahlaki İkilem, İş Bankası, 2019. Fikir turu. Etik ikilemler karşısında nasıl düşünülmeli? Toplum  24 Ekim 2023.
13 S. Üye. “Hukukun ve Ahlakın Sınırlarında: Yapışık İkizler” 2013/2 Ankara Barosu Dergisi, ss.75-103.
14 Hukuk ve ahlak arasındaki çok eski tartışmayı ele alan en ünlü davalardan biri R v Dudley ve Stephens’tir (1884). Davada, son derece ahlak dışı bir eylem olarak değerlendirilen yamyamlığın, zorunluluk ve çaresizlik söz konusu olduğunda gerçekleştirilip gerçekleştirilemeyeceği tartışıldı.-Dudley ve Stephen vakası. İşte bu davadaki fikirden hareketle L.Fuller 4300 yılı Newgarth devletinde bir mağarayı keşfe çıkan beş kişinin toprak kayması sonucu mahsur kalmasını içeren bir olayı irdelemektedir. Bkz. M.T. Yücel. Hukuk Felsefesi, 2004, ss.466-469.
15 Kanada altın madenlerinde insan hakları ihlali için bkz. Extracting Justice: The Human Rights Impact of Canadian Mining YouTube
16 “İnsanın ne kadar bencil olduğunu düşünürseniz düşünün, bazı ilkelerin   doğası gereği, başkalarının iyiliğiyle ilgilenir ve onların mutluluğunu kendisi için gerekli kılar, hatta bunu görme zevkinden başka bir şey elde etmese bile. Çoğu zaman başkalarının üzüntüsünden üzüntü duyduğumuz, aslında bunu kanıtlayacak herhangi bir örnek gerektirmeyecek kadar açıktır.” Adam Smith. The sorrow of others often makes us sad-The Theory of Moral Sentiments, 1759. Ayrıca bkz.  Editörler:Steven Hitlin,Shai M. Dromi  ve Aliza Luft. Handbook of the Sociology of Morality (Ahlak Sosyolojisi El Kitabı), Cilt 2, Springer, 2023. M. Önal. “Ülkelerin vicdanları” T 24 (17/03/2024).

Seks ve Ceza: Arzuyu Yargılamanın Dört Bin Yıllık Tarihi

0

Berkowitz, kitapta Berkowitz, farklı kültürlerin cinsel davranışlarını ele almakta ve kültürel çeşitliliğe vurgu yapmakta, yasaların insan hakları ve toplumsal cinsiyet perspektifinden nasıl ele alındığını analiz etmektedir. Farklı kültür ve çağların cinsel davranışları nasıl yargıladığını ve cezalandırdığını araştırırken, insan hakları, toplumsal cinsiyet ve özgürlük konularını da ele almakta, ceza yasaları yoluyla arzunun sınırlandırılmasını örneklerle açıklamaktadır. Cinsellikle ilgili yasal düzenlemelerin toplumsal cinsiyet eşitsizliğini nasıl doğurduğu da kitapta ele alınan önemli bir konudur. Cinsellikle ilgili yasaların kişisel özgürlükleri ve özgürlükleri nasıl sınırladığını ve nasıl değiştirdiği tartışılmaktadır.

Detaylı araştırmalara ve dönemin tarihsel kaynaklarına verilen referanslarla, hukuk ve otorite karşısında erkek ve kadının toplumların karmaşık ilişkiler zinciri içindeki rolleri ele alınmakta, kitabın her bölümünde çarpıcı örneklerle bu rolleri tanımlanmaktadır.

Kitap, insanlığın ilk yasalarının İbraniler tarafından konulduğuna dair iddiayı arkeolojiye ve bilimsel kanıtlara dayanarak çürütmektedir.

Kitabın Tanıtım Yazısı 

Yatak odasından mahkeme salonuna – seks hukukunun hayret verici tarihi…

Kraliyet metresleri, eşcinsel at arabası yarışçıları, ortaçağ travestileri, cadılar, keçi seviciler, rahibe fahişeler ve Londralı kiralık oğlanlar gibi aykırı oyuncuların renklendirdiği seks tarihinde bir çağ ve toplumda hoşgörülen davranışlar bir ötekinde en ağır şekilde cezalandırıldı. Ancak seks dürtüsü antik çağlardan beri kendini dizginlemeye çalışan her türlü girişime karşı koydu. Seks ve Ceza, dört bin yıllık cinsellik, din ve mülkiyet üçgeninin açılarının çok da değişmediğini gösteriyor bizlere.

“Elbette tecavüz, zina, ensest ve seks hukuku alanına giren diğer tüm meseleler insanlığın varoluşundan beri vuku bulmuştur. Değişen tek şey, insanların birbirlerinin bedenlerini kontrol etmek için kullandıkları yöntemler ve bu yöntemleri kullanma gerekçeleridir.”

Eric Berkowitz Antik Mezopotamya’da zina yapan bir kadının kazığa oturtulmasından başlayıp 1895’te Oscar Wilde’ın “büyük ahlaksızlık” suçuyla hapis cezası aldığı döneme kadarki seks hukukunun uzun tarihini gözler önüne seriyor.

Seks ve Ceza, mahkeme tutanaklarıyla tarihi belgelerde yer alan gerçek insanların hayatlarından yola çıkarak insanlık tarihine ayna tutarken, insan ruhunun karanlık taraflarını ortaya çıkarıyor. Berkowitz zaman zaman tüyler ürperten, zaman zaman hayal gücünü zorlayan bir yolculuğa davet ediyor okurları.

“Seks ve Ceza, seks ve günah üzerine dudak uçuklatan bilgilerle dolu.”
Guardian

“Ustalıkla yazılmış aydınlatıcı bir yapıt.”
Literary Review

Avukatın Felsefe ile Zorunlu Bağı

0

Kuramla Savunmak: Hukuk Felsefesi ve HFSK’nın Baro Kurumsallığı İçindeki Yeri ve Misyonu- Avukatın Felsefe ile Zorunlu Bağı / İbrahim Aycan

Cumhuriyetimizin ikinci yüzyılına henüz girmişken, derin bir adaletsizliğin içinde hep birlikte çırpınıyoruz. Toplumun bütün katmanlarına yansıyan bu adaletsizliği yargı sisteminin içinde yer alan hukukçular olarak daha yakından gözlemliyoruz.

Bu bunalım yalnızca hukuk sisteminin ve mevzuatın yetersizliğiyle açıklanamaz.

Birbirini tetikleyen iki unsur var: Toplumsal çürüme ve büyük bir siyasi buhran ile karşı karşıyayız.

Toplumumuz bir çıkış kapısı arıyor ancak uzun zamandır bu kapıyı bulamıyor. Zira adaletin yalnızca kanunlarla değil, etikle, vicdanla, toplumsal barışla, felsefi ve tarihsel derinlikle inşa edilebileceğinin bilincinde olmayan bir toplumla karşı karşıyayız. Buna hukuk mesleklerini icra edenler de dahildir.

Antik Çağ’dan bu yana hukuk, felsefeyle iç içedir. Dolayısıyla, hukukun sahadaki temsilcileri olan avukatlar, hukuk teknikeri olmanın ötesine geçerek varoluşsal sorunlarını yenide ele almakla yükümlüdür.

Hukuk felsefesinden uzak durarak iyi avukat ve iyi hukukçu olunamayacağını anlamak ve anlatmak gerekiyor.  Hangi alanda olursa olsun “büyük hukukçu” olarak tanımladığımız kişilerin hukuk felsefesinden uzak durmayanlar olduğunu hepimiz biliyoruz. Doktrinde nam sahibi olan hukukçuların yazdığı eserler hukuk felsefesi ile nakış nakış işlenmiştir. Hukuk felsefesinden beslenmeyen eserlerin kalıcı olmadığını, unutulduğunu da bilmek gerekir. Felsefi derinliği olmayan eserler, bir süre tüketim malzemesi olduktan sonra güncelliğini yitirmiş ve kaybolmuştur.

Yine, hukuk felsefesine memleketimizde daha fazla değer verildiği yıllarda yargı içtihatlarının daha sağlam ve gerçek içtihatlar olduğunu unutmamak gerekir. Son on yıllarda, yüksek mahkeme kararlarının performans düşüklüğünü de hukuk felsefesinin eksikliğine bağlamak yanlış olmayacaktır.

Geçmişte felsefi tarafı güçlü baro ve TBB başkanları, adaletin ve hukukun üstünlüğünü savunma misyonunu yerine getirirken görece daha etkili olmuşlardır. Gerek avukatlardan ve gerekse yargıç ve savcılardan mesleğini icra etmenin yanında kalıcı eser üretenlerin de çoğunluğu hukuk felsefesi ile içli dışlı olanlardır.

HFSK, son birkaç yıldır Felsefeyi baronun ve avukatların ilgi gösterdiği bir alan haline getirdi. Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Komisyonu hem HFSK adıyla markalaştı hem de felsefenin korkulacak bir alan olmadığını İstanbul Barosu üzerinden hukukçulara gösterdi ve göstermeye devam ediyor. HFSK, etkinliklerini, dört duvardan oluşan baro binalarının dışına çıkardı, katılımcıların kendilerini daha özgür ifade etmelerini sağlayacak alanlar yarattı. HFSK, felsefe kamplarını da bu nedenle inşa etti. ve 24-27 Temmuz 2025 tarihlerinde 6. Felsefe Kampını Assos’ta icra etti. Bu durumdan büyük memnuniyet duyuyor ve fikri takip yapan yeni HFSK yönetimini tebrik ediyorum.

Artık her ay, farklı formatlarda 3-4 toplantı yapan ve yüzü dışarıya dönük bir HFSK var. HFSK, müzelerde, heykel atölyesinde, sergilerde, kamplarda, tiyatroda ve daha birçok yerde kendi amaçları çerçevesinde görünürlüğünü artırıyor. Dışa dönük bu toplantılar hem baro binalarındaki klasik formatı yıkıyor hem ilgili kitleye ulaşmayı kolaylaştırıyor hem de daha uzun ve verimli çalışmalar vücuda getiriliyor. Çoğu HFSK kampı bir sempozyum büyüklüğünde gerçekleşiyor. HFSK’nın çalışmaları artık tüm Türkiye’deki hukukçular tarafından takip ediliyor.

Bu alanda yapılacak çok iş var. Baronun, meslek onur ve etiği ile adalet bilincini yükseltebilmesi için HFSK’nın daha çok çalışması ve kalıcı işler yapması gerekmektedir.

Bir diğer husus ise HFSK’nın tüm toplantılarının –kalabalık da olsa- yuvarlak masa formatında ve beyin fırtınası şeklinde gerçekleşmesidir.

Öte yandan, HFSK avukatlara hukuk felsefesi öğreten bir birim olmasa da bu birime gelenlerin çok şey öğrendikleri aşikardır. HFSK; savunma mesleğini hukuk felsefesi ile donatmak için sağlam bir zemindir. Bu, aynı zamanda baro yönetimine yeni perspektifler sunma imkanını da kendiliğinden yaratacaktır.

HFSK, son birkaç yıldır çalışmalarını yazılı olarak raporlamayı ve toplantılara katılamayanların da ilgisine sunmayı amaçlamaktadır. Toplantılarda tartışılan konuların raporlanması bir tür arşiv görevi görmekte, sonraki çalışmalara yön vermektedir.

Daha önce yapılan kamplardan birkaç tanesinin raporu Baro’nun web sitesinde yayınlanmıştır. Yayınlanmayan raporların tamamlanması faydalı olacaktır.

HFSK’nın hazırladığı bir diğer rapor, yüzlerce kişinin emeği ile hazırlanan Yargı Sisteminin Sorunları ve Çözüm Yolları Raporu’dur. Bu çalışma yalnızca istatistik üretmemiş, düşünsel bir direniş ve kuramsal bir uyanış yaratmıştır.

İstanbul Barosu Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Komisyonu (HFSK), baro içinde öncü bir rol üstlenmiş, ülkemizde adaletin tesisi için yapılması gerekenleri net ve somut olarak ortaya koymuştur. Tutuklu ve hükümlülerden profesörlere kadar geniş bir yelpazeden 1000’den fazla katılımcının yer aldığı anket çalışması ve hukuk dünyasının rekoru olan 180 makalenin derlenerek analiz edildiği bir rapor oluşturulmuş ve hukuk kamuoyunun dikkatine sunulmuştur. 1990’ların sonunda Prof. Dr. Hayrettin Ökçesiz öncülüğünde yapılan çalışmadan sonraki en kapsamlı saha araştırmasıdır. İlgililerin raporu okumalarını tavsiye etmekle birlikte, bu çalışmadaki en önemli vurgulardan birinin hukuk felsefesine yeterli önemin verilmemesi olduğunu belirtmeliyim. Eğitimde “hukuk felsefesi”, “mantık”, “yargı etiği” gibi alanların eksikliği de en çok şikâyet edilen konulardan olmuştur. Hukuk fakültelerindeki eğitimin önemli bir kısmının hukuk nosyonunu kazandıracak kuramsal alanlara ayrılması gerektiği hususunda tüm hukukçular ittifak halindedir.

HFSK Raporu, sadece bir kurum raporu değil, bir sivil düşünce manifestosudur. Nitekim raporun sonuç kısmında herkesin ittifak ettiği ve acilen yerine getirilmesi gereken hususlar maddeler halinde sıralanmıştır. Bu raporda; etik değerlerin yozlaşması en temel sorun olarak işaret edilmiş; etik ilkelerin yeniden tanımlanması, uygulanması ve öğretilmesi gerekliliği vurgulanmış; avukatlık mesleği bir “değer taşıyıcısı” “hakikat arayıcısı” ve kamusal anlamda “hak savunucusu” olarak konumlandırılmıştır.

Ülkemizin üretken nüfusundan 400.000 kişi hapishanede. Üstelik bu sayı sürekli artıyor. Hiçbir medeni ülke bu yükü taşıyamaz. Hepimiz büyük bir kâbusun içinde yaşarken Hukuk Felsefesi de üzerine düşen görevi yapmaktan kaçınmamalıdır. Bu çerçevede iki önerim olabilir: Birincisi; Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi kürsülerindeki tüm akademisyenlerin baroda bir araya gelmesi. İkincisi ise; Türkiye’de felsefe alanında çalışan tüm sivil toplum örgülerinin ve organizasyonlarının yine baroda bir araya getirilmesi.

Bu toplantılara katılanlar tek bir soruya yanıt aramalıdır: Ülkemizde adaletin tesisi için kısa-orta-uzun vadede neler yapılmalı?

Ve “Felsefenin Adalete Çağrısı” tüm muhataplara ve topluma deklare edilmelidir.

HFSK- Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Komisyonu

HFSK’nın Misyonu: Savunma Kurumu olan Baroyu ve Avukatları Felsefe ile Silahlandırmak

“Kuramla savunmak” sadece düşünsel bir lüks değil, avukatlar için mesleki ve tarihsel bir zorunluluktur.

Hayatımda hiç unutmayacağım bir deyişi hatırlatmak isterim. Bahri Bayram Belen bir HFSK toplantısında demişti ki: “Hukuk felsefesi olmadan hukukun da çok bir değerinin olmadığı kanaatindeyim”

Felsefesiz Bir Hukuk:

  • Gücün aracına dönüşür; hukuk, meşruiyeti değil, iktidarın taleplerini yansıtmaya başlar.
  • Etikten kopar; doğru olanla (deneysel olarak daha önce doğrulanmış) yasal olan arasındaki bağ zayıflar,
  • Kamu vicdanını uzun vadeli bir şekilde örseler.
  • Toplumdan uzaklaşır; halkın adalete duyduğu güven erozyona uğrar.
  • Mekanikleşir; insanı değil, kuralı önceleyen bir yapıya evrilir.
  • Eleştirel düşünceden yoksun kalır; hatalarını görme ve düzeltme imkânı bulamaz. Bulunan çözümler bir süre sonra yeni sorunlar doğurur.
  • Hukukun üstünlüğünü gözetemez; şekilci bir zihniyet egemen olur.
  • Yozlaşmaya açık hale gelir; hakikatin peşinden gitme gücünü kaybeder, otoritenin peşine takılır.
  • Adalet duygusunu tatmin etmekten uzaklaşır,
  • Prosedüre boğulur ve zamana yenilir. (Bknz: AVRUPA ADALETİN ETKİLİLİĞİ KOMİSYONU (CEPEJ) YARGIDA ZAMAN YÖNETİMİ İÇİN SATÜRN REHBER İLKELERİ)

Felsefeyle Donanmış Bir Avukatlık Pratiği:

  • Sorgulayan ve düşünen bir meslek pratiği oluşturarak ezberleri bozar.
  • Yargıyı yeniden kurma imkânı sağlar; hukuk düzenine eleştirel katkı sunar.
  • Topluma güven verir; avukat, sadece bir temsilci değil, halk ile adalet arasındaki köprü olur.
  • Avukat, yalnızca bir meslek sahibi olmaktan çıkarak adaletin savunucusu ve temsilcisi haline gelir. Mesleğini araçsallaştırmaz, meslek fetişizmi yapmaz, mesleğin icrasından elde edilecek adaletli sonuçları etik bir sorumluluk olarak görür.
  • Roma Hukukundan beri pekişerek gelen Hukukun Evrensel İlke ve Prensiplerini yerelle ve uygulamayla buluşturur; kültürel bağlamda hukukun gelişimini güçlendirir.
  • Hukuku yaşamla buluşturur; kuralı değil insanı merkeze alır.
  • Güç karşısında hakikati savunmayı bir yetki olarak değil, bir direniş biçimi ve yaşam felsefesi olarak konumlandırır.
  • Sessiz kalınan yerde söz alır; adaletsizlik karşısında tarafsız kalmamayı seçer.

Hukuk felsefesi ile yüzeysel olarak dahi ilgilenen hukukçular ve avukatlar için en büyük kazanım, hukuk nosyonu sahibi olmaktır.

Hukuk Nosyonu sahibi olmak kişiye kabaca şunları sağlar:

  • Bütüncül Anlayış: Hukuk nosyonu, yalnızca yasa maddelerini ezberlemekle edinilmez. Hukukun temel ilkelerini, tarihsel evrimini, adalet kavramını ve toplumsal işlevini kavrayarak geliştiği için, hukuki sorunlara bütüncül bir perspektiften yaklaşmayı sağlar. Pozitif hukuku eleştirebilmek, geliştirebilmek ve dönüştürebilmek için hukukçuya sağlam bir zemin yaratır.
  • Analitik Düşünme ve Mantıklı Sonuçlara Ulaşma Yetisi: Hukuk nosyonuna sahip avukatlar, karşılaştıkları hukuki meseleleri yüzeysel olarak değil, derinlemesine analiz ederek çözüm üretir. Bu yoldaki çaba, olayları doğru bir şekilde teşhis etmeyi ve sağlam bir metodoloji ile uygun çözüm yollarını belirlemeyi sağlar.
  • Toplumsal ve Etik Duyarlılık: Hukuk nosyonu, hukukçuların, hukukun toplumsal etkilerini ve etik boyutlarını göz önünde bulundurmalarını sağlar. Bu, hukukun sadece bireysel değil, toplumsal adaletin sağlanmasındaki rolünü güçlendirdiği gibi hukukçuların saygınlığını da artırır.
  • Yargılama Kültürünü Anlama Yetisi: Hukuk nosyonuna sahip bir hukukçu, yargı etiğini, mahkeme dilini ve kültürü ile yargısal zihniyetleri kolayca kavrayabilir. Böylece, adil bir yargılama için iyi bir özne haline gelir.
  • Evrensel Hukuk Normları ile Uyum: Hukuk nosyonu, hukukun evrensel ilkeleriyle uyumlu bir düşünme biçimini geliştirir. Bu yeti, farklı hukuk sistemleri ve kültürler arasında olduğu gibi aynı ülkede yaşayanlar için de ortak bir zemin oluşmasına hizmet eder. Bir yandan da toplumun iç sözleşmesinin güçlenmesine, kamu düzeninin sağlanmasına, özgürlüklerin, adaletin ve bireyin güçlenmesine zemin oluşturur.
  • Disiplinlerarası Yaklaşım Yetkinliği: Hukuk nosyonu, sosyoloji, siyaset bilimi, iktisat, felsefe gibi alanlarla kesişen konularda hukukçuyu güçlendirir. Böylece hukukçu, çok boyutlu sorunları gerçekçi bir şekilde analiz eder.

 

Bu bilincin yalnızca bireysel ve düşünsel bir çaba olarak kalmaması; topluma, hukuk camiasına ve adliye pratiklerine yansıması, nihayetinde uygulamaya dönüşmesi için HFSK’nın düzenlediği forumlar önemli fırsatlar sunmaktadır.

Adalet duygusunun örselendiği bir dönemdeyiz. Yasa maddeleriyle sınırlı bir hukuk anlayışı, toplumun adalet beklentisini karşılamaya yetmiyor. Hukuk; etik, vicdan, tarih ve felsefi derinlik olmadan ayakta kalamaz. Bugün Türkiye’de adalet sisteminin yaşadığı krizin temel nedenlerinden biri, hukukçuların düşünsel temelden kopmuş olması, özellikle hukuk felsefesiyle bağlarının zayıflamasıdır.

Öte yandan, yargı bağımsızlığı her demokratik hukuk düzeninin vazgeçilmez temelidir. Bu ilkenin korunması ve geliştirilmesi, yalnızca yargıçların değil, savunmanın da tarihsel sorumluluğudur. Hukuk felsefesiyle donanmış bir savunma bilinci, yargı erkinin siyasal müdahalelerden arındırılması mücadelesinde hayati bir rol oynar.

İstanbul Barosu Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Komisyonu (HFSK), bu eksikliği gidermek adına özgün, katılımcı ve dönüştürücü bir model ortaya koymuştur. Felsefeyle donanmış bir savunma pratiği; topluma güven veren, yargıya eleştirel katkı sunabilen ve adaletin gerçek anlamda temsilcisi olan bir avukat profilini mümkün kılar. HFSK’nın çalışmaları göstermiştir ki, felsefeden beslenen bir hukuk anlayışı sadece daha sağlam içtihatlara değil; aynı zamanda meslek etiğinin güçlenmesine, toplumsal adalet bilincinin gelişmesine ve hukuk nosyonunun derinleşmesine de katkı sunar.

Bu nedenle, tüm barolarda HFSK benzeri yapılar kurulmalı; hukukçular yalnızca yasa uygulayıcıları değil, aynı zamanda düşünsel direnişin ve adalet arayışının aktörleri haline getirilmelidir.

Yargıda Yapay Zekanın Kullanımı ve Etik Değerler

0

Yargıda Yapay Zekanın Kullanımı ve Etik Değerler / Av. Şebnem Kartal 

Günümüzün hızla dijitalleşen dünyasında, yapay zeka, hukuk sistemini daha etkili, verimli ve adil hale getirmek için yargı alanında da etkili bir rol oynamaya başlamıştır. YZ, mahkeme kararlarının tahmin edilmesinden hukuki belge incelemelerine kadar bir dizi alanda kullanılmaktadır. Dolayısıyla yapay zekanın yargı alanındaki kullanımı, olumlu ve olumsuz yönleri, hukuk sistemlerinin dijitalleşme sürecinde ortaya çıkan zorluklar ve fırsatlar dikkatlice ele alınmalıdır. Ancak bir yandan da bu teknolojinin yargıdaki kullanımı, bazı önemli etik sorunları gündeme getirdiğinden, etik sorunlar ve yargı etiği üzerine odaklanmak da bu konuda büyük önem taşımaktadır.

Şebnem Kartal

Dünyanın dört bir yanında, yargı sisteminde yapay zeka teknolojilerinin kullanılmaya başlanması, hukuki süreçleri hızlandırmak, maliyetleri azaltmak ve daha iyi kararlar almak amacını taşımaktadır. Belgelerin incelenmesi, dijital araştırmanın yapılması, hukuki analiz, problem tespiti ve çözümü, hukuki danışmanlık, sözleşme ve dilekçelerin analizi ve hazırlanması, akıllı sözleşmelerin üretilmesi ve kullanımı, yabancı dildeki karar ve kaynakların çevirileri ve analizi, Suç Önleme ve Soruşturma, Mahkeme Kararları Tahmini, Adil Ceza Hesaplamaları gibi alanlar bunlara verilebilecek örneklerdendir.

Bu kullanımlar ile hukuk büroları ve avukatlar hem zamandan kazanır, hem de dikkatlerini daha stratejik görevlere ayırabilirler. Binlerce belgeyi tarama, sınıflandırma, analiz gibi işlemler pek çok büroda ciddi zaman almakta ve iş yükü yaratmaktadır. Son günlü işlerin kaçması ihtimali dahi kimi zaman meslek mensuplarında anksiyeteye sebep olmaktadır. Yapay zekalı yazılımlar sayesinde kendilerinin ve ekiplerinin görevlerini planlayabilir, tek veya birden fazla kişi birlikte çalıştığında dahi son günlü işleri rahatlıkla takip edebilir, binlerce belgeden oluşan bir dava dosyası veya içtihatlardan oluşan bir veritabanı rahatlıkla bir insanın yapabileceğinden çok daha hızlı bir şekilde ve daha sağlıklı sonuçlara varabilecek şekilde incelenebilir, analiz edilerek hukuki argümanlar geliştirilebilir. Ayrıca bu süreçte bir insanın yoğunluktan veya çeşitli biyolojik veya psikolojik sebeplerle dikkatinden kaçabilecek hususlar hiç var olmadan, hak kayıpları yaşanması da önlenebilir.

Yine yapay zeka destekli chatbot yazılımları ve sanal asistanlarla, hukuk büroları müşteri hizmetleri yönetimini ve cevaplanması gereken soruların tespitini daha hızlı ve rahat yapabilirler. Müvekkil veya müvekkil adayları, onlar uyurken dahi 7/24 onlara ulaşabilir hale gelir. Ayrıca hukukçu ve avukatlar, hukuki belgeleri veya sözleşmeleri hazırlama konusunda, sıfırdan uğraşmak yerine yapay zekadan faydalanarak yazım işlerinde de zamandan kazanabilir.

Elbette bu yazılımlar, avukat ile çalışmadan kendi hukuki sorunlarını çözmeye çalışan kişilere de kimi zaman açıktır, ancak böyle zamanlarda genellikle yazılımlar, avukatlardan destek alınması gerektiği ve bilgilerin tam ve güvenilir olamayabileceği, yardım alanın ülkesinin hukukuna uymayabileceği gibi uyarılar da vermektedir. Zira bu tür bir kullanımın hizmet almaya çalışanlar için hak kaybı yaşatması da kaçınılmaz olacaktır.

Diğer yandan yapay zekanın doğruluğundan hiç şüphe etmeden ondan faydalanan avukatın da kimi zaman yanlış ve uyumsuz sonuçlara varması olasıdır, bu yüzden kendi dikkat, bilgi ve tecrübesini işin içine katması gerekir, yani amaç aslında tümüyle kontrolü ona vermek değil ondan faydalanmak olmalıdır.

Ceza Adaletinin Sadeleştirilmesi Hakkında Tavsiye Kararı

Bunun yanında sadece avukatlar ve hukuk büroları değil, kolluk kuvvetleri ve mahkemeler tarafından da bu teknolojinin aktif olarak kullanıldığından bahsetmek mümkün. Polis departmanları ve güvenlik kuruluşları, suç öncesi belirtileri tespit etmek ve suçları çözmek için yapay zeka tabanlı analizler kullanabilirler. Örneğin, güvenlik kameraları ve sosyal medya verileri üzerinden suçlarla ilgili ipuçlarını tespit edebilirler. Yapay zeka, benzer olayların yaşandığı veya kararların verildiği davalara dayalı olarak mahkeme kararlarını da önceden tahmin edebilir. Yapay zeka, bir suçlu için uygun cezanın hesaplanmasına yardımcı olabilir. Ceza hesaplamalarında tarafsızlığı ve adilliği artırabilir.

Hakimler de karar verirken bu tür yazılımlardan faydalanabilir veya yazılımlar robothakim olarak görev yapabilir. Zira geliştirilen algoritmalar, artık davaları hem yasal hem ahlaki boyutlarıyla inceleyebilir hale gelmiştir. Yapay zekalı hakimler veya hukuki kararları otomatikleştirmek amacıyla kullanılan yapay zeka sistemleri dünya genelinde geliştirilmekte olsa da, şu an için tamamen yapay zeka tarafından yönetilen bir hakim veya mahkeme sistemi henüz uygulanmamaktadır. Ancak bazı ülkelerde yapay zeka ve otomasyon teknolojileri, hukuki süreçleri ve mahkeme kararlarını desteklemek, insan hatasıyla atlanabilecek hukuki aşamaları mevcut kılmamak, yerel ve üst mahkemenin yargı yükünü hafifletmek, yargı sürecini hızlandırmak ve insan olmanın davaya muhtemel olumsuz etkilerinden ari, daha adil kararlara ulaşabilmek amacıyla kullanılmaktadır. Bu kullanımlar, hukukun daha hızlı ve verimli bir şekilde uygulanmasına yardımcı olmayı amaçlamaktadır.

Örneğin, İsrail’de, trafik cezalarının otomatik olarak verildiği ve ödenmeyen cezaların yapay zeka tarafından işlendiği bir sistem bulunmaktadır. Hindistan’da, hukuk mahkemelerinde yapay zeka tabanlı sistemler, büyük veri analizi yaparak mahkeme kararları ve yargılama süreçlerini optimize etmek için kullanılmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri’nde bazı eyaletlerde, özellikle trafik cezaları ve park ihlalleri gibi basit davalarda otomatik karar verme sistemleri kullanılmaktadır. Çin’de, bazı mahkemelerde yapay zeka, dava belgelerini incelemek ve mahkeme kararlarını tahmin etmek için kullanılmakta ve robot hakimler ile fikri mülkiyet ve bilişim hukuku gibi alanlarda, bazı idari davalarda mahkeme hakimi olarak karar vermekte ayrıca arabuluculuk, icra gibi işlemleri gerçekleştirmektedir.

Görüldüğü üzere bu sistemlerin genellikle daha basit ve rutin davalarda kullanıldığını da ortadadır. Daha karmaşık hukuki meseleler genellikle insan hukukçuların müdahalesini gerektirir. Ayrıca, yapay zekanın yargı sistemindeki kullanımı etik ve yasal sorunları da beraberinde getirebilir ve bu nedenle dünya genelinde dikkatle incelenmektedir. Yapay zeka sistemlerinin eğitimindeki veri setlerinin ve algoritmaların adalet ve eşitlik ilkelerine uygun olması çok önemlidir.

Yapay zekanın yargı alanında kullanılması örneklerinde, nasıl etik sorunlar doğurabileceği konusuna eğilirsek, bu kullanımın potansiyel etik sorunlarından bazılarını sıralamak faydalı olacaktır. Veriye dayalı önyargılar, şeffaflık ve ifade özgürlüğü, gizlilik ve kişisel verilere dair sorunlar, kararların denetimi, insan hakları, cezanın adaletli olması, işsizlik kaygısı, Bağımsızlık ve Tarafsızlık gibi konular potansiyel sorunlara örnek verilebilir.

Yapay zeka sistemleri, eğitildikleri veri setlerindeki önyargıları öğrenebilirler. Eğer eğitim verilerinde ırk, cinsiyet, cinsel yönelim veya diğer hassas faktörlere dayalı önyargılar varsa, yapay zeka sistemleri bu önyargıları yargılamalara yansıtabilir. Bu, adaleti ve eşitliği tehlikeye atabilir. Diğer yandan bazı yapay zeka algoritmaları sonuçlarını açıklamakta veya neden bir karar aldıklarını açıklamakta zorlanabilirler. Bu, mahkeme kararlarının şeffaflığını tehlikeye atabilir ve vatandaşların haklarını ve özgürlüklerini sorgulayabileceği bir duruma yol açabilir.

Yargıda Şeffaflığa İlişkin İstanbul Bildirgesi

Ayrıca yapay zeka sistemleri, büyük miktarda kişisel veriye ihtiyaç duyarlar ve bu verilerin korunması ve gizliliği önemlidir. Ancak bu verilerin kötü niyetli kişiler tarafından kullanılma veya sızdırılma riski vardır. Suç tahmini ve ceza önerileri gibi alanlarda kullanıldığında, insan hakları ile ilgili sorunlar gündeme gelebilir. Hatalı tahminler veya öneriler, masum insanların haksız yere cezalandırılmasına yol açabilir. Programlandıkları veya eğitildikleri şekilde kararlar alabilirler. Bu, bu sistemlerin siyasi veya ideolojik etkilere maruz kalma riskini taşıyabilir. Kaldı ki yapay zeka tarafından alınan kararların itiraz edilmesi ve denetlenmesi zor olabilir. Bu, hukuki süreçlerin adaletini sorgulayabilir ve ayrıca doğrudan o ülkenin hukukuna uygun sonuçlar vermesi, yeni yasal düzenlemeleri sıkı sıkıya takip edebilir olması da tartışmalı olacaktır.

Avrupa Birliği, Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü OECD’nin yapay zekaya ilişkin olarak 2019’ da kabul ettiği beş ilkeden biri, Yapay zekâ sistemlerinin hukukun üstünlüğüne, insan haklarına, demokratik değerlere ve farklılıklara saygı duyacak şekilde tasarlanması, adil ve dürüst bir topluma erişmek için gerektiğinde insan müdahalesini mümkün kılan uygun önlemleri içermesi yönündedir.

Adaletin İşleyişini Geliştirici Hukuk Yargılama Usulü İlkeleri

Avrupa Konseyi Avrupa Adaletin Etkinliği Komisyonu (CEPEJ) ise 2018’de yayınladığı, “Yargılama Sisteminde Yapay Zeka Kullanımına Dair Etik Şart’ ile yargı sisteminde yapay zeka kullanılırken, kullanılan araçların ve sunulan hizmetlerin temel haklara saygılı ve uyumlu olması, ayrımcı kararlar verilmesine sebep olacak şekilde  programlama ve önyargı içeren verilerin algoritmaya yerleştirilmemesi, veri güvenliğine önem verir şekilde sertifikalı kaynakların kullanılması, veri işleme yöntemlerinin erişilebilir ve anlaşılabilir olması, verilen kararda hangi algoritmaların kullanıldığının denetlenebilir ve açıklanabilir olması, her halükarda kullanıcı kontrolünde olma gibi ilkeler belirlemiştir.

Bu doğrultuda bir yazılım tüm etik şartları yerine getirse dahi, hakimin vicdani kanaati, insan iç görüsü, duyguları algılayabilme gibi konulardaki eksiklikler, toplum tarafından kabulünde engel teşkil edecek nitelikte görülmektedir. Diğer yandan insan hakim kararlarına olan güvenin azalması, hakimin tarafsızlığı ve bağımsızlığının zedelenmesi , adil yargılanma hakkının ihlali gibi  sonuçlar doğurması da muhtemel sonuçlardandır.

Sonuçta, yapay zeka, yargı alanında belirttiğimiz gibi bir dizi avantaj sunmaktadır. Büyük veri analizi sayesinde benzer davalardan alınan öğrenmeler, hukukçulara kararlarını destekleme konusunda rehberlik gibi yönleriyle yapay zeka kullanımı, daha tutarlı ve adil kararlar alınmasına yardımcı olabilir. Ayrıca, yapay zeka, hukuki belgeleri hızla tarama ve sınıflandırma yeteneği sayesinde avukatların iş yükünü hafifletebilir. Hukuk sistemi daha hızlı çalışabilir ve daha fazla vakit, karmaşık davaların incelenmesine ayrılabilir. Ayrıca insan vücudunun ve psikolojisinin etkilenebildiği açlık, yorgunluk, dikkat dağınıklığı, duygusallık gibi unsurlar da bu süreçte yer almayacak ve sonuçları bunlardan etkilenmemiş şekilde ortaya çıkaracaktır.

Ancak yapay zekanın yargıdaki kullanımı, çeşitli etik soru ve sorunları da beraberinde getirir. Yapay zeka, eğitildiği veri setlerindeki önyargıları öğrenebilir. Eğer bu veri setlerinde toplumsal önyargılar mevcutsa, yapay zeka sistemleri de bu önyargıları tekrarlayabilir ve adaleti tehlikeye atabilir. Neticede, adil olmayan, ırkçı, cinsiyetçi, ayrımcı, eşitlikten uzak verilerin algoritmada yer alması, bunlardan etkilenmiş sonuçların doğmasına sebebiyet verecektir. Ayrıca, yapay zeka tarafından alınan kararların açıklanması zor olabilir, bu da adaletin şeffaflığını azaltabilir. Gizlilik meseleleri de büyük bir öneme sahiptir. Yapay zeka, büyük miktarda kişisel veriye ihtiyaç duyar ve bu verilerin güvenliği sağlanmalıdır ki bu verilerin kullanımı kişisel hakları ve mahremiyeti ihlal etmesin. Yargı sisteminde yapay zeka kullanılırken, temel hakları ve özgürlükleri koruma amacı güdülürken aynı zamanda bu teknolojinin kötüye kullanılmasını ve manipülasyona açık olmasını önlemek de gerekmektedir.

Yapay zekanın, hukuk alanında büyük potansiyel taşıdığı doğrudur, ancak bu potansiyelin açığa çıkması için de etik sorunların aşılması bir ihtiyaçtır. Dolayısıyla gelecekte, YZ ve hukukun uyumlu bir şekilde çalışabilmesi için güçlü bir etik ve yasal çerçeve geliştirilmesi gerekecektir.

Dava: Sokrates’ten O. J. Simpson’a Yargılamanın Tarihi

Hukuk alanındaki kullanımı günden güne artarken, büyümekte olan etik sorunlar için, hukukçular, teknoloji uzmanları ve düzenleyiciler, YZ’nin yargıda kullanımını düzenlemek ve denetlemek için çözümler aramalıdır. Adaletin sağlanması, adil bir yargılama süreci ve hukukun üstünlüğü gibi temel ilkelerin, yapay zeka kullanımıyla nasıl daha uyumlu hale getirilebileceği, yargı etiğinin yapay zeka destekli bir hukuk sisteminin işleyişine nasıl entegre edileceği ve adaletin korunmasının nasıl sağlanacağı düşünülmeli ve YZ’nin insan haklarına ve adalet ilkelerine uygun olarak geliştirilmesi gerekir.

Yapay zeka kullanılarak yargılama süreçlerinin adil, bağımsız ve güvenilir olmasını sağlamak için, yapay zekanın kötüye kullanımını ve olumsuz sonuçlarını önlemek, temel insan haklarına saygı göstermek, ayrımcılığı engellemek, veri işleme yöntemlerini şeffaf, tarafsız ve anlaşılır hale getirmek ve denetlenebilir kılmak gereklidir. Bu önlemler alındığında, yargı sistemi içinde güvenilir bir yapay zeka geliştirilebilir. Aksi halde etik sorunlar yapay zekanın yargı sistemlerinde daha yaygın bir şekilde kullanılmasını engelleyebilir.

Yapay zekanın yargı alanında etik bir şekilde kullanılabilmesi için gözetilmesi gereken önlemleri düşünmenin yanında; günün sonunda, insanların da yapay zeka kullanımına yönelik ön yargılarının aşılması, geliştirme ve kullanımın sürdürülebilirliği açısından önemlidir. Mahkeme ve kolluktaki iş yükünün artması, davaların çok uzun süre sonuca ulaşmaması, avukatların iş yükü ve zaman yönetimi ile başa çıkmasının zorlaşması gibi nedenlerle, bu teknolojiyi kullanmamak artık pratikte neredeyse mümkün değildir. Bu doğrultuda sağlayacağı faydalar ve muhtemel zararlar gözetilmeli ve hukuki ve etik değerlendirmeler yapılarak, risk temelli bir yaklaşımda bulunulmalıdır. Diğer yandan bu kullanımın her zaman mutlak bir teslimiyet olarak değil, yukarıda belirtilen çerçeve içinde yapay zeka ve insan işbirliği olarak düşünülmesi gerekmektedir. Aksi takdirde yapay zekanın varlığı, hukuk alanında çeşitli konumlardaki insan çalışanların işsizlik endişelerinin artmasına, toplumsal faydaları gözetmeye çalışırken kullanımın yargıdaki etik ilkeler ile bireylerin temel hak ve özgürlüklerinin ihlaline sebebiyet vermesi kaçınılmaz olacaktır.

Mahkemelerin Aşırı İş Yükünü Önleyici ve Azaltıcı Tedbirler Hakkında 1986 Tarihli Tavsiye Kararı

Kaynaklar
  1. OECD AI Principles overview, https://oecd.ai/en/ai-principles
  2. EPRS | European Parliamentary Research Service, Panel for the Future of Science and Technology,The ethics of artificial intelligence: Issues and initiatives https://www.europarl.europa.eu/RegData/etudes/STUD/2020/634452/EPRS_STU(2020)634452_EN.pdf
  3. Joshua A. Gerlick & Stephan M. Liozu, Ethical and legal considerations of artificial intelligence and algorithmic decision-making in personalized pricing, https://link.springer.com/article/10.1057/s41272-019-00225-2
  4. European Ethical Charter on the Use of AI in Judicial Systems and Their Environment: https://rm.coe.int/ethical-charter-en-for-publication-4-december-2018/16808f699c, (E.T:07.05.2021).
  5. Oğuz Gökhan YILMAZ, Using Aİ in Judicial Proceedings – Will Aİ Be Able to Wear the Judge Robe, https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/1779680
  6. Gizem Yılmaz, Yapay Zekânın Yargı Sistemlerinde Kullanılmasına İlişkin Avrupa Etik Şartı, https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/1388614
  7. Türkiye Bilişim Derneği, İnsan Ve Teknoloji Etkinlikleri Dijitalleşen Dünyada İnsan Odağında Sosyo-Kültürel Dönüşüm Çalıştayları Ve Paneli Sonuç Raporu, https://www.tbd.org.tr/pdf/TBD-insan-ve-teknoloji-etkinlikleri-sosyo-kulturel-donusum-calistaylar.pdf
  8. Feridun Yenisey Hukuk İhtisas Seminerleri, Şebnem Ahi – Feridun Yenisey – Yapay Zeka ve Etik (29.04.2020), https://www.youtube.com/watch?v=bdzamJ8sMQs
  9. İstanbul Barosu Bilişim Hukuku Komisyonu Yargıda Yapay Zekâ Kullanımı Hakkında Bildiri, https://www.istanbulbarosu.org.tr/HaberDetay.aspx?ID=17446&Desc=Yarg%C4%B1da-Yapay-Zek%C3%A2-Kullan%C4%B1m%C4%B1-Hakk%C4%B1nda-Bildiri
  10. İstanbul, Ankara ve İzmir Baroları Çalıştay Raporu 2019, https://www.istanbulbarosu.org.tr/files/docs/Yapay_Zeka_Caginda_Hukuk2019.pdf
  11. Avrupa Birliği. (2019). Yapay Zeka ve Etik İlkeleri. AB Yapay Zeka Komisyonu Raporu. https://digital-strategy.ec.europa.eu/en/library/ethics-guidelines-trustworthy-ai?stream=future
  12. CEPEJ “Avrupa Yargı Sistemlerinde ve Çevrelerinde Yapay Zeka Kullanımına İlişkin Etik Şartnamesi” https://rm.coe.int/ethical-charter-en-for-publication-4-december-2018/16808f699c
  13. Dr. Seda Kara Kılıçarslan, Yapay Zekanın Hukuki Statüsü Ve Hukuki Kişiliği Üzerine Tartışmalar, https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/775111

Yargı Etiği Belgeleri

Herkes için Adalet / And Justice for All

0
Herkes için Adalet And Justice for All - İhsan Berkhan

Herkes için Adalet  / Av. İhsan Berkhan 

“…Ve Herkes için Adalet” ya da özgün adıyla “…And Justice for All”, Norman Jewison’ın yönettiği 1979 yapımı filmdir. Başrollerinde Al Pacino, Jack Warden, John Forsythe ve Lee Strasberg’ın oynadığı film bir mahkeme, dava filmidir. Jeffrey Tambor, Christine Lahti, Craig T. Nelson ve Thomas G. Waites filmde destekleyici rollerde görünürler. Oscar adayı senaryo, Valerie Curtin ve Barry Levinson tarafından yazılmıştır. ”(Wikipedia)

Herkes savunma hakkına sahiptir. Avukat, bir kişinin savunmasını yapmaya zorlanabilir mi? Avukat, suçlu olduğunu bildiği birisinin yani müvekkilinin savunmasını üstlendiğinde savunmasını en etkili şekilde ve sonuna kadar yapmalı mıdır? Avukat müvekkiline ve davaya inancını kaybettiğinde hiçbir şey olmamış gibi susmalı ve davada müvekkilini savunmayı sürdürmeli midir ya da vekaletten ve davadan çekilmeli midir? Müvekkilinin lehine olan delilleri öne çıkarmak aleyhe olanlara gözünü kapatmalı mıdır? Herkes için adalet mi yoksa ne olursa olsun davayı kazanmak mı? Yaman sorular, haliyle cevapları da aynı olmayabilir. Ancak şu bir gerçek ki, savunma hakkı kutsaldır. İyi bir iddianame, iyi bir savunma ve iyi bir yargılama ile sac ayağı sağlam zemine oturan iyi bir adaletin ortaya çıkması için şarttır. Herkes için adalet ancak yasa önünde yargı önünde herkesin eşit haklara sahip olmasıyla mümkündür. Salt savunmanın güçlü olması da yetmez. Yasalar da adil olmalı, yasalara uyma ve uygulama iradesi de. Güçlünün adaleti değil adaletin gücü hissedilmelidir.

Yargının sorunları da hâkim ve savcılar için adliyelerde ayrı asansör, ayrı yemekhane ayrı otopark, kırmızı halılarla değil sav savunma yargı süjelerinin aralarındaki eşitlik anlayışına sahip olmakla başlar, iletişim ve diyalogla gelişir ve böylece adalet salt sarayların tabelalarında yazılı olmaktan kurtulur ve vicdanlara tutunur.

Güzel, izlenmesi, sorgulanması, üzerinde düşünülmesi gereken bir film. Al Pacino’nun oyunculuğu için dahi olsa izlenir.  Instagram’da yapmış olduğum bu yorumu hukukçuluğuna güvendiğim bir değerli meslektaşım oldukça beğenmiş. Bunun üzerine yorumu yazıya çevirmeye ve filmi bir kez daha izlemeye karar verdim.

Çocukların ağzından “Herkes için adalet, özgürlük ve tek bir millet olmayı sağlayan cumhuriyeti temsil eden Amerika Birleşik Devletleri bayrağına sadakatle bağlı kalacağıma Tanrı’nın huzurunda yemin ederim” sözleri ile başlıyor film. 1982 TC Anayasası’nın değiştirilemez 3.maddesine göre “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir. Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır. Milli marşı “İstiklal Marşı”dır. Başkenti Ankara’dır.” Farklı eyaletlerden, farklı ırklardan, farklı dillerden oluşan ABD, devasa bir coğrafya üzerinde “tek bir millet olmayı sağlayan cumhuriyet” . Özgürlük anıtı bulunan bu birleşik ülke, başka hiçbir ülkeye kendi özgürlüğünü yaşama hakkı tanımıyor, bunu da kendisine mutlak hak görüyor. Ancak, konumuz siyasal bir analiz değil, bu nedenle, bu saptamayla yetinelim. Ancak şu unutulmamalı ki, özgürlük söylemi ne kadar güzel olursa olsun, uygulandığı kadar değerlidir.

Avukatlık yeminimiz “Hukuka, ahlaka, mesleğin onuruna ve kurallarına uygun davranacağıma namusum ve vicdanım üzerine andiçerim.” şeklindedir. Kısaca ister ABD’de ister Türkiye’de olsun, kutsal sayılan değerlere bağlılık gösterilmesi isteniyor ve bu istek de bir yemin ritüeli ile kişinin vicdanına, aklına ve insafına yerleştiriliyor. Sorun şu ki, bu yemin ne kadar ciddiye alınıyor?

Filmin 1979 yapımı olduğunu göz önüne aldığımızda, adliye girişindeki “Bu binaya girenler, üzerinde taşıdıklarından dolayı soruşturulabilirler” uyarısı demek ki o dönem için yeterli oluyormuş. Ülkemizde ve şimdi ise herkes üzerindeki metal aksamlı her şeyi x-ray cihazlarından geçirmek zorunda. Avukatlar şimdilik anahtarlık, kemer vs. çıkarmıyorlar, kimlik göstererek ya da cihaza okutarak x-ray’den geçerek adliyeye girebiliyorlar. Güvenlik ihtiyacı bunu gerektiriyor ancak, güvenlik ise uçaklarda olduğu gibi herkes için güvenlik olmalı, hâkim ya da savcı hiç kimse bu güvenlik taramasından ayrık olmamalı. Güvenlik, ancak eşit uygulandığında güvenlik olur, öyle değil mi?

Duruşma salonuna girerken duruşma kurallarına uyulması, çiklet çiğnenmemesi ve bir şey okunmaması isteniyor filmde. Bizde şu an daha çok cep telefonlarının kapatılması gerektiğine ilişkin duvara yapıştırılan A4 çıktılarına rastlıyoruz. Koridorda bile sessiz olunması isteniyor; aksi halde hâkim mübaşir vasıtasıyla yüksek sesle konuşanları uyarabiliyor. Düzen önemlidir, adaletin ortaya çıkması için mahkemenin ve duruşmanın düzenini hâkim sağlamalıdır ve herkes bu usule saygı göstermelidir, öyle değil mi?

Hukuk sistemlerini Kıta Avrupası Hukuku, Dinsel Hukuk ve Anglo-Sakson Hukuku olmak üzere üç ana kategoriye ayırabiliriz; yine de ülkelerin de iç hukuk sistemi birbirinden farklılık arz eder. Hatta Anglo-Sakson Hukuk Sistemi içinde yer alan ABD’de eyaletler arasında bile yasalar ve uygulama farklılık göstermektedir. Ancak şunu da biliyoruz ki, etik gibi adalet de tekdir ve evrenseldir. Konfüçyüs’ün de dediği gibi “Adalet kutup yıldızı gibi yerinde durur ve geri kalan her şey onun etrafında döner!”, diğer bir ifade ile dönmelidir, değil mi?

Avukat Arthur, müvekkili lehine delilleri değerlendirmediği için Hâkim Fleming’e yumruk atıyor, hapse giriyor. Hapisten çıkışta arkadaşları “üstünü değiştir, kokuyorsun, bu şekilde mahkemeye gitmen hâkime saygısızlık olur” diyor. “Etik Komitesi herkesi izliyor, iki avukat bu sebeple Baro’dan atıldı” diyor. Bir avukat arkadaşı “yargıçları tehdit etmemelisin” diye öğüt veriyor. Yani hâkime ses çıkarmamak, güzel giyinmek avukatlık mesleğinin bir gereği olarak kanıksanmış durumda. Ülkemizde de “Avukatlar ve avukat stajyerleri, mesleğe yaraşır bir kılık ve kıyafetle mahkemelerde görev yaparlar.” (TBB Meslek Kuralları m.20). “Avukatlar, duruşmalara, Türkiye Barolar Birliği’nce şekli saptanmış cübbe ile çıkarlar.” (1136 s.Av.K.m.49; TBB Meslek Kuralları m.20). “Mesleğe yakışır” çok geniş bir kavram ama anlaşılmaz değil. Örneğin, kot pantolon, altına spor ayakkabı, üstüne kaban, düzeltilmemiş saç sakal birbirine karışmış, vestiyere bırakılmamış kaban üstüne cübbe…yakışıyor mu sizce?  ABD’de geçen filmde avukat ve savcının cübbe giymediği ancak hâkimin giydiği görülüyor. Ülkemizde ise savcı da hâkim de avukat da duruşmada cübbe giymekle yükümlü. Ülkemizde avukatın mesleğe yakışır kıyafet giymesi ve duruşmada cübbe giymesi yargıca değil mahkemeye ve mesleğine saygının bir gereğidir.  Avukat Arthur’un “Hâkim Fleming keyfi karar veriyor” şeklindeki serzenişi kimsenin umurunda olmuyor.

Müvekkilinin umurunda değil, avukatı nerede idi, hapiste mi, çıktı mı, bir şeye ihtiyacı var mı? Ama kendisinin her ihtiyacı olduğunda avukatını yanında istiyor. Trafik kazası yapan müvekkili “ben senin ilk müvekkilindim, biliyorsun, bu sürücüye idam cezası verdirt” diyor. Avukat Arthur, trafik kazasına karışan diğer sürücüye “iyi görünmüyorsun, seni hastaneye götüreyim” diyor. “Bir avukat müvekkilinin çıkarlarını korumalı ama diğer tarafın da hukukunu gözetmelidir” anlayışının güzel bir örneği.

Yargıç Rayford ilginç bir yargıç tiplemesi. Yargı sistemindeki adaletsizlikleri görüp de görmekten kaçan bu haliyle mutlu olacağını düşünen, ancak bunu da başaramayan, yalnızlıktan kurtulamayan sevimli biri.  Av. Arthur’u davet ettiği helikopter yolculuğu hayatını pamuk ipliğine bağladığını gösteriyor aslında. Duruşma salonunda sükûneti sağlayabilmek için havaya ateş eden, kahvaltısını yüksekçe binanın pencere kenarına ayaklarını uzatarak yapan biri. “Hayatın anlamı yok” diyor. Silahını gösterip “ kanun farklı, nizam farklı” diyebiliyor. İntihar eğilimli bir yargıç olduğunu Av. Arthur biliyor. Kısaca, avukatları kontrol altında tutmak için ve Baro’dan uzaklaştırmak için harekete geçen bir Etik Kurulu var; ancak yargıç ve savcılar için harekete geçen bir kurul yok. Ülkemizde de kimi dönemlerde bağımsız karar verme onurundan taviz vermeyen yargıçların görev yerlerinin değiştirildiği uygulamalara tanık olunmuştur. Sistem, kendisini sorgulayanları cezalandırır, ama sorgulanmayan sistemi hiç kimse düzeltemez.

Siyahi ve peruklu bir travesti mahkûmun peruğunun çıkarılmasına karşı hassas olan Av. Arthur dışında ne hâkim ne polis ne gardiyan kimse bu hassasiyeti göstermiyor. Siyahi mahkum suçlu olmadığını biliyor ama suçlu olmadığının kanıtlanmasının kolay olmadığını da,.. Av. Arthur, müvekkiline “bana gerçeği söyle ya da başka bir avukat bul” diyor. Müvekkilin avukatına gerçekleri olduğu gibi açıklaması avukatın daha iyi bir savunma yapabilmesi için önemli; ancak, müvekkil gerçekleri olduğu gibi söylerse ve bu aleyhine ise avukatının güçlü bir savunma yapmayacağı, hatta kendisini bırakacağı endişesi taşıyabiliyor, bu nedenle müvekkilin avukatına bildiği gerçeklerin ne kadarını anlattığı, anlattıklarını da ne şekilde anlattığı ayrı bir araştırma konusu olabilir. Müvekkili “her yirmi dakikada bir “zenci” yakalıyorlar” diyor avukatına. Belirli kesimlere karşı ön yargılı ve saldırgan tutum maalesef ülkemizde de yok değil. Film bu yönüyle ırk ve cinsiyet kimliği üzerinden sistem eleştirisi getiriyor.

Yargıç Rayford da, Av. Arthur ile yatan Etik Kurulu üyesi kadın avukat da Yargıç Fleming’in tecavüz davasını alması için Av. Arthur’u ikna etmeye çalışıyorlar. Rayford, bu davayı almaz ise Barodan atılabileceğini söylüyor. Aynı şeyi Etik Kurul üyesi kız arkadaşı da söylüyor “sen ilkeleri olan, ahlaklı bir avukatsın. Eğer davayı almazsan Baro’dan attırırlar” diyor. Herkes el birliği ile Av. Arthur’un Fleming Davasını almasını istiyor. Çünkü Fleming tecavüz ve darp gibi çok ciddi bir savunmayı ancak, namuslu, dürüst bir avukatın üstlenmesi halinde ancak aklanabileceğini, aksi halde hep bir şaibe kalacağını biliyor. Av. Arhur’ın bir müvekkilinin dosyasının yeniden ele alınmasına yönelik talebine karşılık “siz benden talepte bulunacak durumda değilsiniz, ancak durum gereği bir istisna yapılabilir” diyor. Kısaca Yargıç, her şeyin kendisinin elinde olduğunu ima ederek davasını alması için örtülü bir şantaj yapıyor kendisine yumruk atmış olan Av. Arhur’a. Adaletin kılıcı kendisine yöneldiğinde bundan kurtulmak için her yolu mübah görüyor, yargıca duyulan saygı ve güvenin de ardına sığınarak. Yargıç güvencesi yargıcın adalete erişim için yasayı uygularken ve vicdani karar verirken özgür olmasıdır yoksa yargıcın işlemiş olduğu suçlara karşı bir kalkan değil.

Haksız yere tutuklanmak bir yana haklı ya da haksız yere tutuklanmış olsan da mahkumların sözlü ve fiili saldırısına hatta tecavüzüne uğramak…devletin elinin altında çaresiz ve kendisinin korumasına muhtaç insanları koruyamaması ayrı bir facia. Av. Arthur’a “Ben kavga etmeyi bilmem, beni döven mahkumlardan kurtulmak için kendimi hücreye kapattırdım” diyen   müvekkili defalarca tecavüze uğruyor ve çareyi gardiyanların silahını kapıp onları rehin almakta buluyor. Ama bunun çare olmadığını avukatı biliyor, müvekkilini korumak istiyor, koruyamıyor, kurtaramıyor ve müvekkili gözünün önünde ateş edilerek öldürülüyor. Ölüm ne kadar kolay, hayat ne kadar ucuz. Oysa öldürülen müvekkilinin o andaki tek isteği kendisine ait -korunaklı-özel bir alan. Devlet, koruması altındaki insanları koruyamadığında, adalet söylemi boş kalır.

Özellikle ceza davalarında yanlış avukata tevkil vermenin de ölümlü sonuçları olabiliyor. Şartlı tahliye olabilecek iken tevkil veren avukatın sözlerine dikkat etmeyen ve bunları mahkemede söylemeyen avukat, müvekkilin haksız yere ceza almasına ve bu duruma dayanamayan müvekkilin ölümüne neden olabiliyor. Avukatlık, ne kadar çok dikkat ve özen gösterilmesi, ne kadar çok emek verilmesi gereken bir meslek. Bu sorumluluk altında yapılan bazı hatalar avukatların psikolojik rahatsızlık geçirmelerine de neden olabiliyor. Av. Joy’un davranışlarından farklılık karşısında Baro Etik Kurulu çözüm üretmek yerine “müvekkillerine yeterli hizmeti vermemesi” iddiasıyla soruşturma başlatıyor. Evet, savunma avukatları müvekkillerin durumu ne olursa olsun etkilenmemeli diyoruz ama sonuçta avukat da bir insan, etkilenebiliyor.

Yargıç Fleming kendi davası için avukatı Arthur’a “sen merak etme, alt yapıyı oluşturuyorum” diyor. Av. Arthur kendisinin yok sayılmasına içerliyor. Bir tecavüz suçlusu olarak kendisinin aklanması için her türlü “alt yapı” çalışmasına girişen Yargıç Fleming “silahlı soygun yapan birini asmalıyız” diyor, “bırak, suçlular kendi cehennemini yaşasın” diyor, “onların ıslah olma düşüncesi saçmalık” diyor. Bu şekilde düşünen insan yargıçlık yapabiliyor, üstelik tüm bunları doğal sayıyor ve o durumda dahi herkesten saygı bekliyor. İflah olmaz bir kibir örneği. Güç, insanı sadece suçlu yapmaz; aynı zamanda kör de eder.

Sana çok şey borçluyum diyen bir müvekkilinin Yargıç Fleming’i grup sex âlemi yaparken eli kırbaçlı gösteren fotoğrafları ulaştırması ile Av. Arthur,  Fleming in davacı mağdur kadına tecavüz ettiğini anlıyor. Bu arada Baro Etik Kurulu üyesi avukat sevgilisi ile aralarında geçen şu diyalog ilginç. “O yaptı bunu, iğrenç herif”. “O halde tamam, davayı bırak”. “Bırakamam, çünkü elinde kırbaç olan adam bana şantaj yapıyor”. “Uzun zaman önce bir müvekkilin güvenine ihanet ettim”.  “Tüm becerini kullanacağına yemin ettin, yapamayacaksan işi bırak”.  Yalan testi mahkemede delil olmasa da salt kendisi için bunu isteyen Av. Arthur, testin sonucuna göre Fleming şikâyetçi davacı kadına tecavüz etmemiş görünüyor. Fleming’e bunu soruyor, “benim yerime başkaları halletti” diyor. Filmde Fleming yalan makinesinden geçer ve makineye göre suçsuz çıkar. Ancak Arthur, Fleming’in makineyi “nasıl kandıracağını bildiğini” sosyopatça bir soğukkanlılıkla anlar. Ancak Av. Arthur, o saatten sonra da Yargıç Fleming’in savunmasından çekilmiyor. Arthur bilerek çekilmiyor, çünkü sistemin kendi kurallarıyla çökmesini istiyor. Filmde bu durum bilinçli bir etik ihlal olarak yansıtılıyor. Arthur’un bu seçimi, avukatlığın sınırlarını aşarak adaletin peşine düşmektir.

İleri derecede alzheimer hastası olan büyükbabasını da arada ziyaret etmeyi ihmal etmeyen Av. Arthur, büyükbabasının arkadaşına “Onun sayesinde okula gittim, beni avukat yapan o. Ona göre avukatlık dünyanın en güzel mesleği”. Burada hukuk ile uğraşanların çoğunlukla kalabalıklar içinde olmalarına karşın hep bir yalnızlık içinde olduklarını da görüyoruz filmde. En iyi savunmayı yapsalar da, müvekkillerini kurtarmak için çalışsalar da her anları yoğun ve koşturmaca içinde geçse de bir yanları hep yalnız. Belki de bu yalnızlık, onları adalet için çalışmaya teşvik eden motivasyondur.

Filmin ve filmdeki davanın en can alıcı sözlerinin ve diyaloglarının geçtiği kısım son bölüm yani karar duruşması. “Ben Av. Arthur Kirkland. Sanık bir hâkim, yani adaletin simgesi. Burada yapılması gereken adaletin yerini bulmasıdır. Adalet gerçeği ortaya çıkartmakla sağlanır. Üzücü bir gerçek, bu kız tecavüze uğramış ve dövülmüştür. Diğer gerçek, iddia makamının elinde bir tanık delili dahi yoktur. Tek somut delil dahi ortaya konulamamıştır”. (Bu arada, avukatın yalan makinesi delilinden bahsetmesi üzerine iddia makamı, itiraz etmiş ve geçersiz bir delil olduğunu ileri sürmüştür. Yargıç Rayford da benzer tepki vermiş aynı kanaatte olduğunu göstermiştir.) Av. Arthur savunmasına devam eder: “Adalet nedir? adaletin amacı nedir? Ve kendisi sorusunun yanıtını verir: “Adaletin amacı, suçlu olanların suçluluğunun ispatlanması, suçsuz olanların serbest bırakılmasıdır. Savunma avukatının görevi bireylerin haklarını korumaktır. Bir diğer görevi de yasaların uygulanmasını sağlamaktır. Herkes için adalet! Yalnız burada bir sorun var. İki taraf da kazanmak istiyor. Hepimiz kazanmak isteriz. Gerçeği umursamadan kazanmak isteriz. Adalete bakmaksızın kazanmak isteriz. Kimin masum, kimin suçlu olduğuna bakmaksızın kazanmak her şeydir. Bugün burada olması gereken temel unsurlar göz ardı ediliyor”.  “İddia makamı, iddiasını bize kanıtlamak zorunda. Ancak elle tutulur bir delilleri yok, bir tanıkları yok, yalnızca mağdurun verdiği ifade var”. “Müvekkilimin suçsuzluğunu kanıtlayacak belgeler var. Müvekkilin karakteri ortada. Washington’dan bile kendisine referans olan insanlar var. Yalan testi var”.

Filmin en can alıcı kısmı burası. İddia makamının elinde bir delil yok, dolayısıyla salt kamuoyunun gözünde bakın işte yargılama oldu, ama sanık jüri tarafından suçsuz bulundu, aklandı denecekti. Dürüstlüğü ile bilinen Av. Arthur Kirkland savundu, demek ki müvekkili de dürüsttü denecek. Yargıç aklanacak, avukat paklanacaktı. İddia makamına zaten kimse bakmayacaktı. Mağdur yediği dayaklar ve uğradığı tecavüzle kalacak, bir mahkeme dosyası mahkemenin tozlu rafları arasında yerini alacaktı. Film böyle de bitebilirdi, iki saati aşkın bir hukuk filmi olarak ve muhtemelen oyuncuların performansı ile konuşulurdu. Ama film, burada bitmez; çünkü Arthur’un vicdanı rahat durmaz.

Neden Sorusu? 

Savunmasının sonuna doğru Sanık Yargıç Fleming’in avukatı Arthur Kirkland (başarılı oyunculuk performansıyla Al Pacino), canını sıkan, bu düşünceden kurtulamadığı, kafasını kurcalayan şeyin neden sorusu olduğunu açıklar: “Bu kız neden yalan söylesin? Yalan söylemekten amacı ne?” “Eğer müvekkilim masumsa mağdur yalan söylüyor. Neden? Bu bir şantaj mı? Hayır. Kıskançlık mı? Hayır. Dün neden sorusunu çözdüm. Mağdurun bir amacı yoktu. Neden biliyor musunuz? Çünkü yalan söylemiyordu.” İşte bu, Arthur’u diğer avukatlardan ayıran şeydir: gerçeği görmek ve söylemek cesareti.

Mağdur yalan söylemiyor ise mutlaka yalan söyleyen birileri vardı. Bunu iddia makamı söyleyemiyor, avukat söyleyemiyor, mağdur zaten mağdur durumda derdini anlatamıyor, yargıç maalesef, tiyatronun bir parçası, bir an önce ve güçlünün istediği ve beklediği şekilde son sözlerini söylemek ve jürinin muhtemel oyuna göre kararını yazdırmak için sabırsızlanıyordu.

Av. Arthur bir anda avukat olmanın, müvekkilini savunmanın ötesine geçerek ve adaletin gerçekleşmesi için iddia makamının yapması gereken rolü üstlenerek haykırır: “İddia makamı bugün bu adamı –Yargıç Fleming’i- cezalandıramayacak, çünkü cezasını ben keseceğim. Benim müvekkilim Saygıdeğer Yargıç Henry T.Fleming derhal o lanet olası cezaevine atılmalıdır. Bu herif suçludur. Bu pislik herif serbest kalırsa adaletin terazisi bozuk demektir”. Arthur, bu anda avukat olmaktan çıkıp, adaletin kendisi olur. Bu arada, kuralları çiğnediği uyarısını yapan Yargıç Rayford’a asıl kendisinin kuralları çiğnediğini, herkesin usule aykırı davrandığını, her şeyin ve herkesin çivisinin çıktığını bağırarak söylüyordu, görevlilerce mahkeme salonundan dışarı çıkarılırken…

Evet, bir film izleyicisi bir avukat olarak bu film ile ilgili yanıt ve değerlendirme bekleyen sorularımı üstte ikinci paragrafta yazmış olduğumu hatırlatarak bu film değerlendirme yazısını noktalayayım ben de.

Evet, bu film Al Pacino’ nun oyunculuğu için dahi izlenir. Ancak, bu film başta hukukçular olmak üzere herkes tarafından izlenmelidir, çünkü, izlenecek olan sadece bir sinema filmi değil, bir hukuk dersidir.

HAN-I YAĞMA – Tevfik Fikret

0
Tevfik Fikret
Tevfik Fikret

Tevfik Fikret / HAN-I YAĞMA

 

Bu sofracık, efendiler – ki iltikaama muntazır
Huzurunuzda titriyor – bu milletin hayatıdır;
Bu milletin ki mustarip, bu milletin ki muhtazır!
Fakat sakın çekinmeyin, yiyin, yutun hapır hapır…
Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Efendiler pek açsınız, bu çehrenizde bellidir
Yiyin, yemezseniz bugün, yarın kalır mı kim bilir?
Bu nadi-i niam, bakın kudumunuzla müftehir!
Bu hakkıdır gazanızın, evet, o hak da elde bir…
Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Bütün bu nazlı beylerin ne varsa ortalıkta say
Haseb, neseb, şeref, oyun, düğün, konak, saray,
Bütün sizin, efendiler, konak, saray, gelin, alay;
Bütün sizin, bütün sizin, hazır hazır, kolay kolay…
Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Büyüklüğün biraz ağır da olsa hazmı yok zarar
Gurur-ı ihtişamı var, sürur-ı intikaamı var.
Bu sofra iltifatınızdan işte ab u tab umar.
Sizin bu baş, beyin, ciğer, bütün şu kanlı lokmalar…
Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Verir zavallı memleket, verir ne varsa, malını
Vücudunu, hayatını, ümidini, hayalini
Bütün ferağ-ı halini, olanca şevk-i balini.
Hemen yutun düşünmeyin haramını, helalini…

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın giderayak!
Yarın bakarsınız söner bugün çıtırdayan ocak!
Bugünkü mideler kavi, bugünkü çorbalar sıcak,
Atıştırın, tıkıştırın, kapış kapış, çanak çanak…
Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Tevfik Fikret

 

Hukuk Fakültelerindeki Eğitimin Çıkmazları

0
Doç. Dr. Nagehan Kırkbeşoğlu

Hukuk Fakültelerindeki Eğitimin Çıkmazları / Doç. Dr. Nagehan Kırkbeşoğlu

Adalet bir idedir ve bu ide gereği adaletin sağlanması için insan, adillik, ilkelilik, dürüstlük, metin ve vicdanlı olma gibi sıfatlara sahip olmak zorundadır. Bu zorunluluk kanunları iyi bilmekten daha önemlidir.

Eğitim-öğretimin temel unsuru insan olması nedeniyle, eğitim ve öğretimde insanın net ve tüm özellikleriyle tanıtılması gereklidir. Hukukun bir bakıma, insanın insanla ve tabiatla ilişkisini düzenleyen normlar bütünü olduğu kabul edildiğinde, insanı tanıma serüveninde, hukukçunun da kendi düşünsel ve eylemsel serüvenini tanıması gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Söz konusu tanıma, hemcinsleriyle tarihi süreçteki ilişkilerinin de izahını zorunlu kılmaktadır. Hukuk öğreticileri de tüm bu ilişkileri nazari olarak açıklarken, hukukçunun kendi içsel serüvenini tamamlama ve tarihi süreçlerdeki benzerleriyle mukayese etmesini sağlamasına öncülük etmesi gereklidir. Nitekim insana has melekelerin geliştirilmesinin eğitim bir parçası olması gerektiği yönündeki tespite son dönemlerde bazı sosyologlar tarafından yapılan aktarımlarda da rastlamaktayız: “…bugün tartışılmakta olan çeşitli eğitim ve öğretim doktrinlerinin tümü çıkmaza girmiştir.

Çeşitli felsefi temellere dayanan dünya öğretim sistemlerinden hiçbiri başarılı olamamıştır. Her biri başlangıçta büyük gürültü koparmışsa da daha sonra yetersizlikleri ortaya çıkmıştır. Bu durum, bu eğitim-öğretim düzenlerindeki bir kuruluş eksikliğinden değil, şu husustan kaynaklanmaktadır: Günümüz dünyasının büyük öğreticileri ve eğitim-öğretim düzenlerinin kurucuları, insan eğitim ve öğretiminin uygulayım yöntemlerine geçmeden önce insanın niteliğini çözmelidirler”(1). Bu tespit genel olarak üniversite eğitim-öğretim programları bakımından geçerliliği tartışılabilir olmakla beraber, hukuk öğrenimi bakımından gerekçesi ve yöntemleri ile açıklanması gereken doğru bir tespit olarak gözükmektedir. Zira insanın en temel ihtiyaçlarından “adalet” idesini gidermeye yönelen hukuk ilminin öğrenimi bakımından bu tespitin önemini kısa bir süre önce Prof. Dr. Mustafa Yücel tarafından da şu ifadelerle aktarmıştır: “Hukukun salt kavramlardan ibaret olmadığı; tüm kavramların insana dokunarak anlam kazandığı; kişi mahkûm olduğunda cezaevine gidenin kavram olmayıp, insan olduğu bilinci kendilerine aşılanmalıdır”(2).

Hukuk Fakültesi öğrencilerinden “insan olma” niteliğinin tüm gereklerini algılamış olarak mesleklerini icra etmeleri yönündeki bir beklentinin gerçekleşmesi, hiç şüphesiz kendilerine öğrencilik dönemlerinde bu seviyeye uygun bir eğitim verilmesi ile mümkün olabilir. Hâlbuki mevcut hukuk öğretimi sistemindeki en temel za’fiyyet; hukuk fakültelerinin birer “meslek okulu” gibi algılanması ve mezunlarına da meslek adamı olmak için merkezi sınavlarda elde edecekleri başarının hedef gösterilmesidir. Böyle olduğu içindir ki; hukuk mezunu olan bir kimse çoğu zaman bu sınavlardaki başarıyla yetinmeyip sonradan kendi çabasıyla bilgi dağarcığını genişletme çabası içine girmekte ve kendisinde meydana gelen bu farklılığı çevresindekilere de galat-ı meşhur haline gelen şu önerme ile ifade etmektedir: “ben kendimi yetiştirdim!”.

İşte hukuk fakültelerinin sadece birer “meslek okulları” olması şeklindeki yerleşik algıdan uzaklaşarak, hukuk ilminin diğer sosyal bilimler, teori ve günlük yaşamın pratikleri arasındaki etkileşime dayalı bir ilim olduğu, eğitim sistemine de reel bir biçimde yansıtma ihtiyacının doğduğu artık kabul edilmesi gereken bir gerçektir. Keza hukuk ile ekonomi, psikoloji, sosyoloji vb. bilim dallarının birbiriyle sıkı bağlantı içinde olması sebebiyle birçok ülkede bu bilim dalları çift anadal programları ile desteklenmekte(3) veya ABD’de hukuk fakültesine girmeden önce lisans programlarından birini bitirmek şart koşulmaktadır. Hatta “insan tabiatını anlama girişimi”nin başarılı olması için, hukuk fakültelerinin hukukta psikolojinin fazlaca ağırlıklı olduğu okullar haline gelmesi dahi tavsiye edilmektedir.

Adalete ve hakkaniyete yönelen bir hukuk bilinci oluşturma çabası içinde olması gereken hukuk fakültelerinde, hukuk öğreticilerinin pedagojik yaklaşımları, en az okutulan derslerin veya kitapların sayısını artırma girişimi kadar önemlidir.

Romalı hukukçu Ulpianus’un ‘Ius est ars boni et aequi- Hukuk iyi ve adil olanın sanatıdır’ şeklindeki tanımını referans aldığımızda hukuk ilminin, adeta bir sanat, ustalık ve hüner ile öğretilmesi ve icra edilmesi gereken bir ilim olduğunu kabul ederiz. İşte bu nedenledir ki, “insan olma” niteliğini aşılayan ilmi yaklaşım, yine o niteliğe uygun bir disiplin ile öğrenimin her derecesinde tatbik edilmelidir. Bunun için, Sokrat’ın da vurguladığı gibi öğrencilere ders içi ve ders dışında soru sorma imkânları sağlanmalı, soruyu doğru bir biçimde sorma yöntemleri öğretilmelidir. Bu konuda hukuk öğreticilerinin kendi branşlarına ait olan meselelerde öğrencilerin taleplerini ders içi ve ders dışında karşılayacak şekilde yol gösterici ve vazıh olmalıdır.

Ünlü hukukçu Ernst Hirsch, derslerinde gerektiğinden fazla bağırdığını anlayarak teknik konuşma dersleri aldığını anlattığı “Anılarım” da, Medeni Kanun ve Ticaret Kanunu’ndaki bazı hukuk kurumlarını -alışılan yöntemin dışına çıkarak- tarih içinde göstermiş oldukları gelişmeler ile birlikte anlatmış olmasından dolayı öğrencilerin ek seminer talep ettiklerini ve kendilerine müfredat dışında seminerler verdiğini anlatmaktadır(4). Buna benzer şekilde, Osmanlıda 19.yy medrese eğitimlerinde; “ehli kıyam” denilen ilmî mübâhase (konuşma) ve münâzarayı seven zekî ve çalışkan öğrencilerin, dersine iştirak ettikleri hocaları zor sorularıyla terlettikleri ve hatta bazı hocaların kürsüyü bile terk etmek zorunda kaldığı nakledilir(5). O dönemlerde medrese eğitimi almış olan büyük hukukçu Ahmed Cevdet Paşa’nın da ilimde mübâhase ve münâzarayı sevdiği birçok kaynakta yer alır. Hiç şüphesiz, böyle bir ortamın hukuk öğrencileri için oluşturulmasında önyargıdan uzak ve objektif olabilme koşullarına sahip bir üniversite ortamı sağlamasının büyük önemi vardır.

Temel hukuk derslerindeki kavram ve kanun çalışmalarının dört yıllık zaman dilimine sıkıştırılması, bu zamana kadar büyük oranda ezbere dayalı bir eğitimin yapılmasına sebep olmuştur ki; bu da henüz daha hukuk fakültesinden mezun olunmadan önce ezberlenmiş olan bilgi yığınlarının unutulmasına sebebiyet vermektedir. Aralarındaki mizaç ve istidat farklarına rağmen, hukuk öğreticilerinin öğrencilerle ortaklık içerisinde bulunarak interaktif esasa dayanan bir modeli benimsemeleri; öğretirken öğrenmeyi sağlamasının yanında öğrencileri ezber ve hıfzetmekten kurtararak, anlama ve muhakeme etmeye yönlendirecektir. Ernst Hirsh’in Türkiye’de tercüman eşliğinde verdiği derslerde öğrencilerin gözlerinden ve tavırlarından dersi anlamadıklarını anlayınca o zamanlar hukuk fakültesi 2.sınıf öğrencisi olan Halil Arslanlı’dan altı ay gibi kısa bir sürede Türkçe öğrenerek bizzat kendisinin ders anlatmaya başlaması, öğrenci ile kurulmaya çalışılan ortaklık çabasının en güzel örneklerinden birisidir.

Bunun dışında hukuk öğretimlerinde bir diğer za’fiyyet de, öğrencilerin lisede ve ortaöğrenimde edindikleri üslup, konuşma adabı ve genel adab-ı muaşeret gibi temel davranış kurallarının hukuk fakültesindeki eğitimlerde pekiştirilmemesi ve bu dönemde kesintiye uğramasıdır. Hâlbuki, Osmanlıda 19.yy medrese eğitimlerinde belagat (güzel konuşma) ve adab-ı bahs (konuşma adabı) gibi derslerin okutulduğu da bilinmektedir. Keza mevcut Avrupa ve Türkiye eğitim sistemlerinde bu eksiklik, öğrenciler tarafından mesleki birtakım kaygılarla sonradan tedrici olarak “diksiyon dersleri” gibi dersler alınarak giderilmeye çalışılmaktadır. Ancak bu çaba dahi, belli bir sanat ve hüner ile icra edilmesi gereken hukuk mesleğinin ifası için yeterli davranış disiplinini temin etmeye yetmemektedir.

Adaletin tesisi görevinde hukuk öğretimi temel oluşturmasına rağmen, öğrencilerin konuşma ve yazma kabiliyetlerinin dahi zayıf oldukları bizzat kendileri tarafından da kabul edilen bir gerçektir. Birçok sınav kâğıdında ve öğrencilerle birebir yaptığımız konuşmalarda bunun örneklerine rastlamaktayım: “sınırlı ehliyetsiz kavramı yerine sınırlı engelsiz”, “savurganlık kavramı yerine “başıboşluk”, “hakkın kötüye kullanılması kavramını anlatırken “iyiniyetin kurbanı olmak” gibi anlatımlardan kendilerinin hem hukuk dilini hem de Türkçe dilini özensiz şekilde kullandıklarını müşahede etmekteyim.

Bir başka önemli sorun, hukuk öğrencilerinin hukukun kaynakları konusunda içinde yaşadığı toprakların ve halkın hukukuna yabancı kalmalarıdır. Gerçekten de hukuk tarihi derslerinin yetersizliği, yakın tarih okumalarının yapılamıyor olması, mevcut kanun şerhlerinin neredeyse hiç yapılmamış olması, hukuk eğitim ve öğretiminin zayıflığında önemli etken olarak görünmektedir.

“İnsan olma”, adaleti sağlama görevini üstlenme ve insanı anlama gibi temel bazı hususlarla birlikte içinde bulunduğumuz coğrafyanın insanını ve hukukunun gelişimini anlama noktasında hukuk öğreticileri ve öğrencileri arasında sağlıklı bir etkileşim sağlanması gerekmektedir.

Hukuk ilminin asıl yoğrulduğu yer Hukuk Fakülteleri olduğu için, ilim orada durgun bir su olunca, terbiye etmeye çalıştığı hukukçu adaylarının zihinlerinde elbette bir fırtına olmayacaktır!

Kaynaklar:

(1) Dr. Ali Şeraiti; İnsanın Dört Zindanı, 7. bs, 2005.
(2) Prof. Dr. Mustafa T. Yücel; “Hukuk Fakültesi Eğitim Kültürü Üzerine Bir Deneme”, Güncel Hukuk Dergisi, Eylül 2012.
(3) Müzakere, yargılama ve hüküm verme (decision-making) yetisi kazandırma, cezai sorumluluk, ehliyet ve tanık vb. delilleri değerlendirme, aile ve çocuk hukuku, gelişim psikolojisi ve bağımlılık gibi konularda psikoloji odaklı bir hukuk eğitimi birçok ülkede lisans ve lisansüstü programlarda desteklenmektedir Standford Üniversitesi için bkz: http://www.law.stanford.edu/degrees/jointdegrees/law-and-psychology.Nebraska-Lincoln Üniversitesi için bkz: http://psychology.unl.edu/psylaw/home Ayrıca bkz: “Law and Psychology”, Vol.9, 2006, Oxford University Press.
(4) Prof. Dr. Ernst E. Hirsch; Anılarım, 1997.
(5) Prof. Dr. Murat Akgündüz; XIX. Asır Osmanlı Medreseleri, 2012.

Bir Savcının Anıları – Adaletin Gözyaşları

0
Bir Savcının Anıları - Adaletin Gözyaşları - Ahmet Ayvaz

Bir Savcının Anıları – Adaletin Gözyaşları isimli eser Yargıç Ahmet Ayvaz tarafından kaleme alınmış ve 2017 yılı Haziran ayında LİBRUM KİTAP tarafından yayımlanmıştır.

Kitap, savcı ve hâkimlerin mesleki tutumları, sosyal ilişkileri ve hukuki muhakeme biçimleri gibi konulara da değinmektedir.  alır. Kitap, hukuk mesleğinin sosyolojisi ve psikolojisi açısından da önemli bir kaynak olarak görülmektedir. Ayvaz, Karadeniz’in yoksul bir köyünden başlayıp İstanbul’daki önemli görevlerine kadar uzanan hayat hikâyesini ve Cumhuriyet’in adalet sistemine olan bağlılığını anlatmaktadır. Ergenekon ve Balyoz gibi kritik davalara dair önemli tanıklıklar içeren eser, hukuk sosyolojisi ve Cumhuriyet değerleri ışığında Türkiye’nin yakın tarihine ayna tutmaktadır.

Yazar Hakkında: Ahmet Ayvaz, Cumhuriyet Savcılığı görevine 1978’de Adıyaman’da başladı. Anadolu’nun birçok kentinde savcılık devam etti. 2000 yılında İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemeleri’ne (DGM) atandı. Birçok kritik soruşturmayı yürüttü. DGM’ler ‘Özel Yetkili Mahkemeler’ (ÖYM) halini aldıktan sonra da buradaki görevine devam etti. 2007’de Bakırköy Adliyesi’ne atandı, 2014’te emekli oldu. 36 yılık meslek hatıralarını Librum Yayınları’ndan çıkan ‘Bir Savcının Anıları-Adaletin Gözyaşları’ adlı kitabında topladı.

Kitabın Sunuşu: Mustafa Kemal Atatürk, “Cumhuriyet’in bilhassa kimsesizlerin kimsesi olduğunu” söyler. Ahmet Ayvaz’ın kaleminden kendi hayat hikâyesini okurken, Karadeniz’in yoksul bir köyünde başlayan yaşamının İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi savcılığına kadar yükselişine tanıklık edecek ve Cumhuriyet’in yarattığı değerler sistemini yeniden hatırlayacak, üzerine düşüneceksiniz. Ahmet Ayvaz, Cumhuriyet’in savcısı olarak ülkenin dört bir yanında adaleti tesis etmeye çalışırken, Türk insanını ve yaşayış biçimini çok yakından gözlemlemiştir. Bu fotoğrafta namuslu ve mert insanlar vardır; ama menfaat düşkünü, “kötü” olanlar da. Elbette Savcı Ayvaz adalet peşinde geçirdiği ömründe pek çok badire de atlatmıştır; teröristlerce yapılan bir bombalı saldırıda yaralanmak bunlardan sadece biridir. Uyuşturucu kaçakçılığından çete suçlarına, batık bankalardan terör soruşturmalarına pek çok kritik soruşturmada rol alan Ayvaz’ın en önemli tanıklıklarından biri hiç kuşku yok ki Ergenekon-Balyoz soruşturmalarıdır. Bu soruşturmaların başrol oyuncusu, dönemin “kudretli” savcısı Zekeriya Öz başta olmak üzere Turan Çolakkadı’dan, Köksal Şengün ve Adil Serdar Saçan’a o günlerin pek çok ünlü simasıyla ilgili tanıklıklara yer verdiği kitap, aynı zamanda bir hukukçunun zaviyesinden Türkiye’nin yakın tarihini okura sunmaktadır.

Bir Savcının Anıları - Adaletin Gözyaşları

“Bakırköy 9. Ağır Ceza Mahkemesi’nde fasılasız bir şekilde beş yıl boyunca iddia makamını temsil etme onuruna eriştim. İlk günde son ana kadar mahkeme heyeti ile olan ilişkilerim son derece medeni ve uyumlu oldu. Böyle olmakla beraber hiçbir zaman görüşüme uymayan kararları temyiz etmekten geri kalmadığımı da belirtmek isterim. Bu mahkemedeyken halimden son derece memnundum., kaldı ki burada önemli davalara bakarken belli bir hukuksal birikime ulaşıyor ve içtihadi bilgiler ediniyordum. Kararları dört hukukçunun ortak akıl ve ferasetiyle vermekte olduğumuz için bir kişinin altından kalkmakta zorlanacağı meseleleri heyet halinde rahatlıkla çözüme kavuşturabiliyor, kimin kimden farklı bir bilgisi varsa ortaya döküyor ve bundan hepimiz yararlanıyorduk Bu mahkemede çalıştığım sürece ruhen arındım, dinlendim ve rahatladım.”  Ahmet Ayvaz

“Adaletin Gözyaşları kitabı, savcı ve hâkimlerin mesleki tutum ve davranışları, sosyal ilişkileri, hukuki muhakeme biçimleri bakımından çok ilginç olayları içeriyor. Bu kitap, Meslekler sosyolojisi ve psikolojisi açısından hukuk mesleğinin incelenmesinin, gerçekte hukukun ne olduğu ve nasıl işleğini anlamakta pozitif hukukun incelenmesinden daha gerçekçi sonuçlara ulaşmamızı sağlayabileceğini gösteriyor.” Fahrettin Kayhan

Bir Savcının Anıları Adaletin Gözyaşları -2

Jacques Chaban-Delmas

0
Jacques Chaban-Delmas

Fransız hukukçu ve Başbakan Jacques Chaban-Delmas (Jacques Michel Pierre Delmas), 7 Mart 1915’te Paris’te dünyaya geldi. (Ölümü: 10 Kasım 2000) Paris Hukuk Fakültesinden mezun oldu. Hukuk lisansının ardından Kamu Hukuku ve Ekonomi Politik alanında eğitimini tamamladı.

Chaban-Delmas, 1933’te gazeteciliğe başladı.

1940’ta Sanayi Bakanlığı’nda stajyer olarak çalıştı. 1943’te Maliye Müfettişliğine geri döndü.

İkinci Dünya Savaşı’nda Fransa’nın bağımsızlığı için Charles de Gaulle ile beraber hareket etti. 1944’te de Gaulle tarafından tuğgeneralliğe getirildi. Tuğgeneralliğe yükseldiğinde 29 yaşındaydı ve bu durum onu Birinci İmparatorluk (Napolyon dönemi) döneminden beri Fransa’nın en genç generali yaptı.

Siyasi Kariyeri 

Chaban-Delmas, 1946’da Gironde milletvekili seçildi ve bu görevini 1997’ye kadar sürdürdü. 1947’den 1995’e kadar tam 48 yıl boyunca kesintisiz Bordeaux Belediye Başkanlığı yaptı. Bu, modern Fransız siyasi tarihinde bir rekor oldu.

1954’te ve 1955’te Ulaştırma ve Turizm Bakanlığı, 1954’te Konut Bakanlığı, 1956-1957 yılları arasında Devlet Bakanlığı, 1957-1958 yılları arasında Millî Savunma Bakanlığı yaptı. Fransız Milli Meclisi’nin başkanlığını üç defa üstlendi; 9 Aralık 1958–20 Haziran 1969, 3 Nisan 1978 – 21 Mayıs 1981 ve 2 Nisan 1986–12 Haziran 1988 tarihlerinde bu görevi yürüttü. 20 Haziran 1969–5 Temmuz 1972 tarihleri arasında Fransa Başbakanı olarak görev yaptı. 1974 yılında Georges Pompidou’nun ölümü üzerine Cumhurbaşkanlığına aday oldu, ancak Gaullist oyların bölünmesi nedeniyle (Jacques Chirac’ın Valéry Giscard d’Estaing’i desteklemesi sonucu) ilk turda elendi. 

Başbakanlık döneminde siyasi mirasının en büyük parçası olan “Yeni Toplum” (Nouvelle Société) projesini topluma sundu. 1968 krizine, toplumsal diyalogifade özgürlüğü ve siyasi baskıdan uzak geniş tabanlı toplumsal sözleşmeye dayalı bir ilerlemeci programla yanıt verdi.

Avrupa Birliği’ne ve Uluslararası Hukuka Katkıları 

Avrupa Birliği Meclisi Üyeliği (1979-1990), AGİT Parlamenterler Meclisi üyeliği (1990-1997) ve Avrupa Parlamentosu üyeliği görevlerini (1961-1969 ve 1973-1979) yürüttü. Avrupa Yerel Yönetimler Konferansı’nın toplanmasını sağladı ve bu konferans sonucunda Avrupa Konseyi’nin en önemli kurumlarından biri oluştu. Böylece Avrupa’da yerel yönetimlerin sesini duyurabilecekleri, deneyim paylaşabilecekleri ve ortak politikalar geliştirebilecekleri bir yapının kurulmasına öncülük etti.

Philippe Séguin tarafından onursal meclis başkanı unvanı verildi. Hakkında birçok kitap yazıldı.

10 Kasım 2000’de, doğduğu yer olan Paris’te yaşamını yitirdi. Heykeli dikilmiş az sayıdaki hukukçudan biridir.

Rosa Luxemburg

0
Rosa Luxemberg, 1907 yılında Stuttgart'ta, Kadınlar Konferansında

Rosa Luxemburg, 1871–1919 yıllarında Polonya’da yaşamış olan Alman kökenli marksist politika teorisyeni, filozof ve siyasi aktivisttir. Rosa Luxemburg, 1871 yılının (bazı kaynaklara göre 1870) 5 Mart’ında Yahudi bir ailenin çocuğu olarak Polonya’da doğmuş, genç yaşlarında sosyalizmle tanışmış ve dönemin solcu gruplarında yer almış, 18 yaşındayken içinde bulunduğu gruplar ve politik görüşü yüzünden İsviçre’ye kaçmak zorunda kalmıştır. Luxemburg, 1889’da Zürih Üniversitesi’ne girmiş, burada felsefe, tarih, politika, ekonomi ve matematik öğrenimi görmüş ve hayatında büyük etki bırakacak isimlerle tanışmıştır.

SPD’den yakın arkadaşı Clara Zetkin ile birlikte devrimci radikal solun önde gelen isimleri arasında yer almıştır. 1898 yılında Gustav Lübeck ile evlenerek Berlin’e taşınmış ve Alman vatandaşlığı kazanmıştır. SPD’nin (Almanya Sosyal Demokrat Partisi) aktif bir üyesi olmuş, 1900 yılına gelindiğinde Luxemburg’un fikirleri tüm Avrupa’da sosyalist çevrelerde büyük yankı uyandırmış, yazdığı makaleler ilgi görmeye başlamıştır. Alman militarizminin yükselişine tepkili davranmış, partiyle ters düşmüş, 1904 ile 1906 yılları arasında siyasi faaliyetleri ve görüşleri nedeniyle üç kez hapse girmiştir.

Rosa Luxemburg, aldığı hapis cezalarından dolayı yılmamış, faaliyetlerine devam etmiş, devlete karşıt tutumu yüzünden 28 Haziran 1916’da hapis cezasına çarptırılmıştır. Hapiste geçirdiği yıllarda birçok makale kaleme almış, özellikle Rus devrimine ve Bolşeviklere eleştiriler getirmiştir. Rosa Luxemburg, 15 Ocak 1919 tarihinde Karl Liebknecht ve Wilhelm Pieck ile birlikte Freikorps tarafından tutuklanmıştır. Wilhelm Pieck, kaçmayı başarmış ancak diğerleri kaçamamıştır. Luxemburg ile Liebknecht yedikleri darbelerle bilinçlerini kaybetmişlerdir. Rosa Luxemburg, yakalandıktan sonra ölene kadar dövülmüş ve ölü vücudu nehre atılmış, Liebknecht de başından yediği kurşunlarla öldürülmüştür. Ölene kadar dövülerek cesedi nehre atılan Rosa Luxemburg’un hikayesi dünya tarihinde insanlığın ne kadar vahşileşebildiğinin kötü örneklerinden birisidir. Düşünür kimliğinin yanında devrimci kimliğiyle de tanınan Luxemburg komünist faaliyetlerinin bedelini trajik biçimde ödemiştir.