Ana Sayfa Blog

Anayasa’ya ve Demokratik Süreçlere Saygı Bildirisi

0
ANAYASA’YA VE DEMOKRATİK SÜREÇLERE SAYGI BİLDİRİSİ

Anayasa’ya ve Demokratik Süreçlere Saygı Bildirisi, Anayasa Hukuku alanında uzman 30 profesör tarafından 10 Şubat 2015 tarihinde deklare edilmiştir. Metin İngilizce ve Türkçe dillerinde basına ve kamuoyuna duyurulmuştur.

BASINA VE KAMUOYUNA ANAYASA’YA VE DEMOKRATİK SÜREÇLERE SAYGI BİLDİRİSİ 
(TO THE PRESS AND PUBLIC OPINION RESPECT TO THE CONSTITUTION AND
DEMOCRATIC PROCESS)

Biz aşağıda imzası bulunanlar, Türkiye’nin, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan demokratikleşme ve hukuk devletinin kurumsallaşmasına dayalı anayasal birikimini hatırlatarak, başkanlık rejimine ilişkin tartışmalar ışığında aşağıdaki noktaları vurgulamayı zorunlu görüyoruz:

Bugün Türkiye’nin demokrasi düzeyi ve Anayasası gerçek birikimini yansıtmamaktadır. Demokrasi açığının kapatılması amacıyla, başta Anayasa gelmek üzere yeni düzenlemeler, yıllardır üzerinde çalışılan konu ve sorunların başında gelmektedir. Söz konusu sorunları çözmek amacıyla, Türkiye’ye özgü deneyimler ve çağdaş demokrasilerin çözüm biçimleri ışığında üzerinde siyasal ve akademik nitelikte çalışmalar yapılması zorunluluğu bulunmaktadır ve bu yönde, son yıllarda, anayasa raporları ve önerileri ile kayda değer çalışmalar gerçekleştirilmiştir.

Erkler ayrılığı çerçevesinde parlamentonun etkinliğinin artırılması ve yargı bağımsızlığının sağlanması, öncelikli iki hedef olup, hak ve özgürlüklerin güvence altına alınmasının önkoşullarıdır.

Öte yandan, çok yönlü denge ve denetim düzeneği, çağdaş anayasaların ortak paydasını oluşturmaktadır. Ne var ki, son aylarda Cumhurbaşkanı güdümünde yürütüldüğü görülen ve kişiye özgü bir başkanlık rejiminin inşasına dayalı çalışmalar, izlenen usul ve hedef bakımından demokratik usullere yabancı olmakla kalmayıp, Anayasa dışıdır.

Türkiye’nin Osmanlı’daki parlamenter deneyim ile birlikte yüzyılı aşkın süredir denediği parlamenter rejimi işler kılma yerine, herhangi bir ilke tartışması yapılmasına olanak tanınmaksızın, yeni bir rejim dayatması karşısında bulunuyoruz.

Bunun, Anayasa dışı yollarla ve devletin bütün olanakları kullanılarak yapılmaya çalışılması, hukuken kabul edilemez. Bu süreçte, kimi akademisyenlerin anayasa hukuku ve siyaset bilimi verilerini çarpıtarak kamuoyunu yanıltıcı açıklamalar yapması esef vericidir.

Uluslararası ilişkiler bakımından, demokrasinin uluslararası standartları bir yana bırakılarak “kişiye özgü” bir rejim kurmanın Türkiye’yi dünya sisteminden koparma riski yanı sıra, iktisadi ve sosyal alanda yaratması muhtemel olumsuz sonuçları göz ardı edilemez.

Uzman, akademisyen, hukukçu ve yurttaş kimliğimizle bu süreci kabul etmediğimizi, Türkiye’nin demokratik gelişiminin, hukuk çerçevesinde kalınarak eşit, serbest, katılımcı ve nesnel bilgiye dayalı tartışma ortamında sağlanabileceğine dair inancımızı ve bu konuda her türlü katkı vermeye hazır olduğumuzu beyan ederiz.

İMZACILAR

1. Prof. Dr. Erdoğan TEZİÇ (Anayasa Hukukçusu)
2. Prof. Dr. İbrahim Ö. KABOĞLU (Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi)
3. Prof. Dr. Bertil Emrah ODER (Koç Üniversitesi Hukuk Fakültesi)
4. Prof. Dr. Sultan ÜZELTÜRK (Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi)
5. Doç. Dr. Ayşen CANDAŞ (Boğaziçi Üniversitesi İİBF)
6. Prof. Dr. Ersin KALAYCIOĞLU (Sabancı Üniversitesi, Sanat ve Sosyal Bilimler Fakültesi)
7. Prof. Dr. Fazıl SAĞLAM (Yakın Doğu Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Anayasa Mahkemesi E. Üyesi)
8. Prof. Dr. Baskın ORAN (Ankara Üniversitesi Mülkiye Mektebi, E.)
9. Prof. Dr. Nuray MERT (İstanbul Üniversitesi)
10. Prof. Dr. Korkut KANADOĞLU (Özyeğin Üniversitesi Hukuk Fakültesi)
11. Prof. Dr. Meltem Dikmen CANİKLİOĞLU (Uluslararası Kıbrıs Üniversitesi Hukuk Fakültesi)
12. Prof. Dr. Selin ESEN (Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi)
13. Prof. Dr. Rona SEROZAN (İstanbul Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi)
14. Prof. Dr. Mustafa ERDOĞAN (İstanbul Ticaret Üniversitesi Hukuk Fakültesi)
15. Prof. Dr. Osman DOĞRU (Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi)
16. Doç. Dr. Şule ÖZSOY BOYUNSUZ (Anayasa Hukukçusu)
17. Prof. Dr. Cevdet ATAY (İdare Hukuku Emekli Öğretim Üyesi)
18. Doç. Dr. Başak ÇALI (Koç Üniversitesi Hukuk Fakültesi)
19. Prof. Dr. Nermin ABADAN UNAT (Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü)
20. Prof. Dr. Necmi YÜZBAŞIOĞLU (Galatasaray Üniv. Hukuk Fakültesi)
21. Prof. Dr. Sevtap YOKUŞ (Kocaeli Üniversitesi Hukuk Fakültesi)
22. Prof. Dr. Büşra ERSANLI (Marmara Üniversitesi SBF)
23. Prof. Dr. İlter Turan (İstanbul Bilgi Üniversitesi İİBF E. Öğretim Üyesi)
24. Prof. Dr. Günay Göksu ÖZDOĞAN (Marmara Universitesi SBF)
25. Prof. Dr. Oktay UYGUN (Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi)
26. Prof. Dr. Gencer ÖZCAN (İstanbul Bilgi Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü)
27. Prof. Dr. Nihal İNCİOĞLU (İstanbul Bilgi Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü)
28. Prof. Dr. Turan YILDIRIM (Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi)
29. Doç. Dr. Pınar UYAN (İstanbul Bilgi Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü)
30. Prof. Dr. Metin GÜNDAY (Atılım Üniversitesi Hukuk Fakültesi)

TO THE PRESS AND PUBLIC OPINION RESPECT TO THE CONSTITUTION AND DEMOCRATIC PROCESS

We, as signatories, consider it necessary to emphasize the following points by recalling the constitutional backround of Turkey that is based on democratization and institutionalization of the rule of law from the Ottoman Empire to the Republic.

Today, the level of democracy and the Constitution of Turkey do not reflect the true backround of the country. In order to cover the deficiency of democracy, making a new constitution and new regulations are the matters and issues that have been working on in years. In order to solve such issues, it is necessary to do political and academic studies in the light of the Turkey’s experience and solutions in modern democracies. There are significant studies in recent years in this direction, such as constitutional reports and proposals. The two primary objectives within the scope of separation of powers are to increase the effectiveness of the parliament and to provide independence of the judiciary. These are prerequisites for safeguarding rights and freedoms.

On the other hand, the well-rounded character of the checks and balances mechanism is the common denominator of modern constitutions. However, in recent months in Turkey, the efforts under the direction of the President of the Republic to establish an idiosyncratic presidential system are not only far from democratic procedures in terms of method and objectives, but also unconstitutional.

Instead of striving for the parliamentary regime that Turkey has had for more than a century from the Ottoman Empire era to work better, we are faced with an imposition of a new regime without discussing the principles of this change. Attempting to adopt this change through unconstitutional means and mobilising the state’s resources is legally unacceptable. In this period, it is regrettable to witness comments of some academics who mislead the public, distorting constitutional law and political science data.

In terms of international relations, to build a “tailor-made” and “idiosyncratic” regime disregarding international standards of democracy risks isolating Turkey from the global system. Also the probable negative repercussions of this regime in the economic and social fields cannot be ignored.

As experts, academics, lawyers and citizens of this country, we declare that this process is unacceptable. We declare our belief that Turkey’s democratic improvement can be achieved only by staying within the law and by ensuring an atmosphere of equal, free, participatory discussion based on objective information. We also declare that we are ready to provide all sorts of contribution regarding this issue.

SIGNATORIES

1. Prof. Erdoğan TEZİÇ (Constitutional Jurist)
2. Prof. İbrahim Ö. KABOĞLU (Marmara University Faculty of Law)
3. Prof. Bertil Emrah ODER (Koc University Faculty of Law)
4. Prof. Sultan ÜZELTÜRK (Yeditepe University Faculty of Law)
5. Assoc. Prof. Ayşen CANDAŞ (Bogazici University Faculty of Economic and Administrative Sciences)
6. Prof. Ersin KALAYCIOĞLU (Sabancı University, Faculty of Art and Social Sciences)
7. Prof. Fazıl SAĞLAM (Near East University Faculty of Law, Former Member of Constitutional Court)
8. Prof. Baskın ORAN (Ankara University Faculty of Political Sciences)
9. Prof. Nuray MERT (Istanbul University)
10. Prof. Korkut KANADOĞLU (Ozyegin University Faculty of Law)
11. Prof. Meltem Dikmen CANİKLİOĞLU (Cyprus International University Faculty of Law)
12. Prof. Selin ESEN (Ankara University Faculty of Law)
13. Prof. Rona SEROZAN (Istanbul Bilgi University Faculty of Law)
14. Prof. Mustafa ERDOĞAN (Istanbul Commerce University Faculty of Law)
15. Prof. Osman DOĞRU (Marmara University Faculty of Law)
16. Assoc. Prof. Sule OZSOY BOYUNSUZ (Constitutional Jurist)
17. Prof. Cevdet ATAY (Former Academic Member on Administrative Law)
18. Assoc. Prof. Basak CALI (Koç University Faculty of Law)
19. Prof. Nermin ABADAN UNAT (Boğaziçi University Department of Political Sciences and International Relations)
20. Prof. Necmi YUZBASIOGLU (Galatasaray University Faculty of Law)
21. Prof. Sevtap YOKUS (Kocaeli University Faculty of Law)
22. Prof. Busra ERSANLI (Marmara University Faculty of Political Sciences)
23. Prof. Ilter Turan (Istanbul Bilgi University Former Academic Member of Faculty of Economic and Administrative Sciences)
24. Prof. Gunay Goksu OZDOGAN (Marmara University Faculty of Political Sciences)
25. Prof. Oktay UYGUN (Yeditepe University Faculty of Law)
26. Prof. Gencer OZCAN (Istanbul Bilgi University Department of International Relations)
27. Prof. Nihal INCIOGLU (Istanbul Bilgi University Department of International Relations)
28. Prof. Turan YILDIRIM (Marmara University Faculty of Law)
29. Assoc. Prof. Pinar UYAN (Istanbul Bilgi University Faculty of Law)
30. Prof. Metin GUNDAY (Atilim University Faculty of Law)

Avrupa Cezaevi Kuralları

0
Tutuklulara Uygulanacak Muameleler İçin Temel İlkeler
Tutuklulara Uygulanacak Muameleler İçin Temel İlkeler

Avrupa Cezaevi Kuralları, AVRUPA KONSEYİ BAKANLAR KOMİTESİ’NİN ÜYE DEVLETLERE AVRUPA CEZAEVİ KURALLARI HAKKINDA REC (2006) 2 SAYILI TAVSİYE KARARI adıyla Bakan Delegelerinin 11 Ocak 2006 tarihli ve 952 sayılı oturumunda Bakanlar Komitesi tarafından kabul edilmiştir. (Recommendation Rec(2006)2-rev of the Committee of Ministers to member States on the European Prison Rules)

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından 1 Temmuz 2020 tarihinde kabul edilen güncellenmiş Avrupa Cezaevi Kuralları; İsveç, İsviçre, Türkiye Cumhuriyeti, İnsan Hakları Güven Fonu ve Kanada tarafından fonlanan “Türkiye’de Sivil İzleme Kurullarının Etkinliğinin Avrupa Standartları Doğrultusunda Artırılması Projesi” kapsamında Türkçeye çevrilmiştir. 

Ceza infaz kurumlarının yönetim ve personeli ile mahpuslara yönelik muameleye ilişkin temel hukuki standart ve ilkelerden oluşan bu Kurallar, Avrupa Konseyi’ne üye devletlerin yasal düzenleme, politika ve uygulamalarına yön vermekte, ceza infaz sistemine ilişkin küresel bir kılavuz niteliği taşımaktadır.

AVRUPA CEZAEVİ KURALLARI

Bakanlar Komitesi, Avrupa Konseyi statüsünün 15.b maddesi gereğince,
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin içtihatlarını göz önüne alarak;

Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesince yürütülen çalışmaları ve özellikle, Komitenin genel raporlarıyla oluşturduğu standartları da göz önüne alarak;

Kanunda düzenlenen bir usule uygun olması ve başvurulan son tedbir olarak uygulanması dışında hiçbir kimsenin özgürlüğünden yoksun bırakılamayacağını tekrarlayarak;

Hapis cezalarının infazında ve mahpusların iyileştirilmesinde, emniyet, güvenlik ve disiplin ihtiyaçlarının hesaba katılmasını, aynı zamanda insanlık onurunu zedelemeyen ve mahpuslara anlamlı meşgul edici faaliyetler ile iyileştirme programları sunan ve böylece onları toplumla yeniden bütünleşmeye hazırlayan cezaevi koşulları sağlanmasının gerekliliğini önemle belirterek;

Avrupa Konseyine üye devletlerin, kendi cezaevi politikalarına ilişkin ortak ilkeleri güncellemelerinin ve bunlara uymaya devam etmelerinin önemli olduğunu düşünerek;

Daha da önemlisi, söz konusu ortak ilkelere uyulmasının, bu alandaki uluslar arası işbirliğini artıracağını düşünerek;

Son yirmi senede Avrupa’da cezaevi alanındaki önemli gelişmeleri etkileyen sosyal değişikleri not ederek;

Cezaevi politika ve uygulamalarının belirli veçhelerine ilişkin olarak, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin, R (89) 12 sayılı cezaevlerinde eğitim hakkında, R (93) 6 sayılı cezaevlerinde AIDS ve buna ilişkin sağlık problemleri dahil olmak üzere bulaşıcı hastalıkların kontrolünün cezaevine ait ve kriminolojik veçheleri hakkında, R (97)12 sayılı ceza ve tedbirlerin uygulanmasıyla ilgili personel hakkında, R (98) 7 sayılı cezaevinde tıbbi bakımın ahlaki ve kurumsal yönleri hakkında, R (99) 22 sayılı cezaevi kalabalıklaşması ve cezaevi mevcudu enflasyonu hak¬kında, Rec (2003) 22 sayılı şartlı salıverme hakkında ve;

Bu tavsiye kararı kabul edilirken, Bakan Delegeleri toplantılarına ilişkin prosedür kurallarının 10.2c maddesinin uygulanması kapsamında, Danimarka temsilcisi, hükümetinin bu tavsiye kararının ekinin 43.2 maddesine uyup uymama hakkını saklı tutmuştur. Çünkü hücre disiplin cezası verilen mahpusun her gün doktor tarafından görülmesi gereğinin, bu personelin mahpusun daha fazla hücrede tutulmaya müsait olduğunun belirlenmesinde etkin olarak rol alması ihtimali bakımından ciddi etik endişeler yarattığı görüşündedir.

Rec (2003) 23 sayılı cezaevi idarelerince ömür boyu hapse ve diğer uzun süreli cezalara mahkûm edilen mahpusların yönetimi hakkındaki tavsiye kararlarında yer alan standartları bir kez daha onaylayarak;

Mahpusların İyileştirilmesi İçin Birleşmiş Milletler Minimum Cezaevi Standart Kurallarını akılda tutarak;

Ceza politikaları, cezalandırma uygulamaları ve cezaevlerinin genel yönetimi konularında meydana gelen gelişmeleri yansıtması bakımından, Bakanlar Komitesinin R (87) 3 sayılı Avrupa Cezaevi Kuralları hakkında tavsiye kararının gözden geçirilmesine ve güncellenmesine önemli oranda ihtiyaç bulunduğunu düşünerek,

Üye devletlerin hükümetlerine,

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin R (87) 3 sayılı tavsiye kararının yerine geçecek olan bu Tavsiye Kararının ekinde yer alan kuralları, mevzuat, politika ve uygulamalarında rehber edinmelerini;

Bu Tavsiye Kararı ile beraberindeki açıklayıcı metninin tercüme edilerek özellikle adli makamlara, cezaevi personeline ve bireysel olarak mahpuslara olmak üzere mümkün olabilen en geniş şekilde dağıtımını sağlamalarını tavsiye eder.

REC (2006) 2 SAYILI TAVSİYE KARARINA EK
1. BÖLÜM
Temel İlkeler:

1. Özgürlüğünden yoksun bırakılan herkese, insan haklarının gerektirdiği gibi saygılı davranmalıdır.

2. Özgürlüğünden yoksun bırakılan kişiler, kendilerini mahkûm eden ya da tutuklayan bir karar ile hukuken ellerinden alınmayan bütün haklarını muhafaza ederler.

3. Özgürlüğünden yoksun bırakılan kişilere getirilen kısıtlamalar, asgari gereklilikte ve haklarında hükmedilen kararın meşru amacıyla orantılı olmalıdır.

4. Kaynakların eksikliği, mahpusların insan haklarını ihlal eden cezaevi koşullarını mazur gösteremez.

5. Cezaevi yaşamı, genel toplum yaşamının olumlu yönlerine mümkün olabildiğince yaklaşmalıdır.

6. Bütün hapsedilme biçimleri, özgürlüğünden yoksun bırakılan kişilerin özgür toplumla yeniden bütünleşmelerini kolaylaştıracak şekilde düzenlenmelidir.

7. Dışarıdaki sosyal servislerle işbirliği ve toplumun mümkün olabildiği ölçüde cezaevi yaşamına katılımı teşvik edilmelidir.

8. Cezaevi personeli önemli bir kamu hizmetini yerine getirmektedir ve bu personel, işe alınmada, eğitimde ve mahpusların bakımında yüksek standartları sürdürmeyi mümkün kılan çalışma koşullarına sahip olmalıdır.

9. Bütün ceza infaz kurumları, düzenli olarak resmi denetime ve bağımsız izlemeye tabi tutulmalıdır.

Uygulama Alanı

10.1. Avrupa cezaevi kuralları, adli bir makam tarafından tutuklanan kişilere veya mahkûmiyetlerine karar verilmesi sonucu özgürlüğünden yoksun bırakılan kişilere uygulanır.

10.2. Kural olarak, adli bir makam tarafından tutuklanan kişiler ile mahkûmiyetleri sonucu özgürlüğünden yoksun bırakılan kişiler sadece cezaevlerinde hapsedilmelidirler. Bu durum, kurumun her iki kategori¬deki mahpuslar için tahsis edilmiş olduğu haller için geçerlidir.

10.3. Kurallar diğer kişilere de uygulanır, bunlar:

a. Diğer herhangi bir nedenden dolayı cezaevinde tutulan; ve

b. Adli bir makam tarafından tutuklanan ya da mahkûmiyetleri sonucu özgürlüğünden yoksun bırakılan ve herhangi bir nedenden dolayı başka bir yerde tutulan kişilerdir.

10.4. Cezaevinde tutulan veya paragraf 10.3. b’de belirtilen biçimlerde hapsedilen tüm kişiler, bu Kuralların amacı bakımından mahpus ola¬rak nitelendirilir.

11.1. 18 yaşın altındaki çocuklar yetişkinlere ait cezaevlerinde değil, özel olarak bu amaca tahsis edilmiş kurumlarda tutulmalıdırlar.

11.2. Buna rağmen, çocuklar istisnai olarak bu tür cezaevlerinde tutuluyorsa, onların statü ve ihtiyaçlarını hesaba katan özel düzenlemeler mev¬cut olmalıdır.

12.1. Akıl hastalığı çekmekte olan kişiler ile ruh sağlığı durumları nedeniyle cezaevlerinde hapsedilmesi uygun olmayan kişiler özellikle bu amaca uygun olarak kurulmuş olan bir kurumda muhafaza edilmelidirler.
12.2. Buna rağmen, söz konusu kişiler, istisnai olarak cezaevlerinde tutuluyorsa, onların statü ve ihtiyaçlarını hesaba katan özel düzenlemeler mevcut olmalıdır.
13. Bu Kurallar, ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal veya diğer bir düşün¬ce, ulusal veya sosyal köken, ulusal bir azınlığa mensubiyet, doğum, mülkiyet veya herhangi bir diğer statü nedeniyle ayrım yapılmaksızın tarafsız bir biçimde uygulanmalıdır.

2. BÖLÜM
Hapsedilme Koşulları:
Kabul

14. Ulusal hukuka uygun olarak düzenlenmiş geçerli bir hapsedilme kararı olmaksızın hiç kimse bir cezaevine mahpus olarak kabul edilemez veya cezaevinde tutulamaz.

15.1. Kuruma kabul esnasında, her mahpusla ilgili olarak aşağıdaki bilgiler derhal kayıt edilmelidir.

a. Mahpusun kimliğiyle ilgili bilgiler;
b. Hapsedilme nedenleri ve bu kararı veren makam;
c. Cezaevine kabulün günü ve saati;
d. 31. Kural uyarınca emanete alınması gereken kişisel eşyasının envanteri;
e. Gözle görülebilen herhangi bir yara ve önceki bir kötü muameleye ilişkin şikayetler; ve
f. Tıbbi gizlilik gerekleri de göz önünde bulundurularak mahpusun kendisinin veya başkalarının ruhsal ve bedensel iyiliği ile alakası olan her türlü sağlık bilgisi.

15.2. Kuruma kabul esnasında bütün mahpuslara 30. kural uyarınca bilgi verilmelidir.

15.3. Mahpusun hapsedildiğine ilişkin bildirim, 24.9.kurala uygun olarak kuruma kabulden hemen sonra yapılmalıdır.

16. Kabulden sonra mümkün olan en kısa sürede;

a. Mahpusun sağlığıyla ilgili olarak kabul sırasında alınan bilgi, 42. Kural uyarınca bir doktor tarafından muayene ile desteklenmelidir;
b. Mahpus hakkında 51. Kural uyarınca uygun güvenlik seviyesi belirlenmelidir;
c. Mahpusun cezaevi güvenliğine karşı taşıdığı tehlike 52. kural uyarınca belirlenmelidir;
d. Mahpusun kişisel ve iyi olmasına yönelik acil ihtiyaçlarının karşılanabilmesi bakımından sosyal durumu hakkında elde edilebilecek her bilgi değerlendirilmelidir; ve
e. Hükümlü olan mahpuslar bakımından, bu kuralların VIII. Bölümünde düzenlenen programların uygulanması için gerekli adımlar atılmalıdır.

Yerleştirme ve Barındırma

17.1. Mahpuslar, mümkün olabildiğince evlerine veya sosyal rehabilitasyon ortamlarına yakın cezaevlerine yerleştirilmelidirler.

17.2. Cezaevlerine yerleştirmede, suçun devamlı takibi, güvenlik ve emniyet gerekleri ve tüm mahpuslara uygun rejimlerin sağlanması ihtiyacı hesaba katılmalıdır.

17.3. İlk yerleştirme ve sonradan yapılacak bir cezaevinden diğerine nakil konusunda, mümkün olabildiğince mahpusa danışılmalıdır.

18.1. Mahpuslara sağlanan barınma yerleri ve özellikle bütün yatakhane bölümleri, insan onuruna ve mümkün olabildiğince özel yaşama saygı gösterecek biçimde olmalı, iklim koşulları ve özellikle zemin alanı, havanın metreküp miktarı, aydınlatma, ısıtma ve havalandırma dikkate alınarak, sağlık ve temizlik gereklerini karşılamalıdır.

18.2. Mahpusların yaşadığı, çalıştığı veya bir araya geldiği tüm binalarda:

a. Pencereler, mahpusların normal koşullarda gün ışığında okumalarını veya çalışmalarını mümkün kılmaya yeterli büyüklükte olmalı ve klima sistemiyle yeterli ölçüde bir havalandırmanın yapıldığı haller hariç, temiz havanın içeriye girmesini sağlamalıdır;

b. Yapay aydınlatma, onaylanan teknik standartlara uygun olmalıdır ve

c. Mahpusların personel ile gecikmeksizin irtibat kurmasını mümkün kılan bir alarm sistemi olmalıdır.

18.3. Paragraf 1 ve 2’de değinilen konulardaki özel asgari gereklilikler, ulusal mevzuatta düzenlenmelidir.

18.4. Ulusal mevzuat, bu asgari gerekliliklerin cezaevlerinin kalabalık olması gerekçe gösterilerek ihlal edilmemesinin temini için mekanizmalar sağlamalıdır.

18.5. Başkalarıyla aynı koğuşu paylaşmasının tercih edilebilir olması dışında, mahpuslar normal olarak geceleri tek kişilik odalarda barındırılmalıdır.

18.6. Kalacak yer, sadece bu amaç için uygun olması durumunda paylaşılmalı ve mahpuslardan sadece birbirleriyle uyum içinde olanların aynı yeri paylaşmaları sağlanmalıdır.

18.7. Mümkün olabildiğince, başkalarıyla aynı koğuşu paylaşması istenen mahpuslara öncelikle bir seçim hakkı tanınmalıdır.

18.8. Mahpusların özel cezaevlerine veya bir cezaevinin özel bölümlerine yerleştirilmesine karar verilirken tutulma ihtiyaçları bakımından;

a. Tutuklu mahpusların hükümlülerden ayrı olmasına;
b. Erkek mahpusların kadın mahpuslardan ayrı olmasına; ve
c. genç yetişkin mahpusların büyüklerden ayrı olmasına dikkat edilmelidir.

18.9. Mahpusların, düzenlenen etkinliklere birlikte katılmalarına imkân sağlamak amacıyla, 8. paragrafta düzenlenen ayrı barındırma gereklilikle¬rine istisnalar konulabilir; ancak mahpuslar birlikte kalmaya muvafakat etmedikçe ve cezaevi yetkililerince hepsinin yüksek çıkarı için en iyi¬sinin böyle olacağına karar verilmedikçe, bu gruplar geceleri daima birbirinden ayrılmalıdırlar.

18.10. Bütün mahpusların kaldıkları yerler, onların kaçma ve kendilerine veya başkalarına zarar verme tehlikesine karşı asgari sınırlayıcı güven¬lik düzenlemelerine uygun koşullarda olmalıdır.

Hijyen

19.1 Her cezaevinin bütün bölümleri gerekli şekilde bakılmalı ve her zaman temiz tutulmalıdır.

19.2. Mahpuslar cezaevine kabul edildiklerinde kalacakları odalar veya diğer yatma yerleri temiz olmalıdır.

19.3. Mahpuslar, hijyene ve mahremiyete saygı gösteren sıhhi imkânlara her an ulaşabilmelidirler.

19.4. Genel hijyenin sağlanması için her mahpusun, iklime uygun sıcaklıkta ve mümkünse her gün, değilse haftada en az iki kez (veya gerekiyorsa daha sık olarak) banyo veya duş yapabilmesi için uygun tesisler sağlanmalıdır.

19.5. Mahpuslar kendilerini, giysilerini ve kaldıkları yerleri temiz ve düzenli tutmalıdırlar.

19.6. Mahpusların temizlik koşullarını yerine getirebilmeleri için cezaevi yetkilileri onlara tuvalet malzemeleri de dahil olmak üzere genel temizlik alet ve malzemelerini sağlamalıdırlar.

19.7. Kadınların sıhhi ihtiyaçları için özel düzenleme yapılmalıdır.

Giyim ve Yatak Malzemeleri

20.1. Kendine ait uygun giysisi olmayan mahpuslara iklime uygun giysiler verilmelidir.
20.2. Bu giysiler aşağılayıcı veya küçük düşürücü olmamalıdır.

20.3. Bütün giysiler iyi durumda muhafaza edilmeli ve gerektiğinde değiştirilmelidir.
20.4. Cezaevinden dışarı çıkmak için izin alan mahpuslardan, mahpus olduklarını belli edecek giysiler giymeleri istenmemelidir.
21. Her mahpusa, düzenli biçimde muhafaza edilen ayrı bir yatak ile temiz tutulmasının sağlanması için gerekli sıklıkta değiştirilen ayrı ve uygun bir yatak takımı sağlanmalıdır.

Beslenme

22.1. Mahpuslara, yaşlarını, sağlıklarını, fiziki koşullarını, dinlerini, kültürlerini ve çalıştıkları işin özelliğini hesaba katan besleyici gıdalar temin edilmelidir.

22.2. Asgari enerji ve protein miktarı da dahil olmak üzere besleyici bir gıdanın gerekleri ulusal mevzuatta düzenlenmelidir.

22.3. Yiyecekler hijyenik olarak hazırlanmalı ve dağıtılmalıdır.

22.4. Mahpuslara makul aralıklarla günde üç öğün yemek verilmelidir.

22.5. Mahpuslar temiz içme suyuna her zaman ulaşabilmelidir.

22.6. Pratisyen hekim veya nitelikli bir hemşire tıbbi sebeplerle özel bir mahpusun beslenmesinde değişiklik yapmalıdır.

Hukuki Danışmanlık

23.1. Bütün mahpuslara hukuki danışmanlık alma hakkı tanınır. Cezaevi yetkilileri onlara bu hakkı kullanmalarında makul kolaylıklar sağlamalıdır.

23.2. Mahpuslar herhangi bir hukuki mesele hakkında kendi seçtikleri ve ücretini ödedikleri bir hukuki danışmana başvurabilirler.

23.3. Kabul edilmiş ve ücretsiz bir hukuki yardım uygulaması olması halinde, yetkililer bunu tüm mahpusların dikkatine sunmalıdır.

23.4. Mahpuslar ve hukuki danışmanları arasında hukuki konularda yapılan görüşmeler, yazışmalar ve diğer iletişimler gizli tutulmalıdır.

23.5. Ciddi bir suçun işlenmesinin önlenmesi ya da cezaevi emniyet ve güvenliğinin esaslı bir biçimde ihlal edilmesinin engellenmesi için, adli bir merci tarafından istisnai hallerde bu gizliliğe kısıtlamalar getirilebilir.

23.6. Mahpuslar, mahkeme işlemleri ile ilgili belgelere ulaşabilmeli veya bunları yanlarında bulundurmalarına izin verilmelidir.

Dış Dünya ile İlişki

24.1. Mahpusların mümkün olabilen sıklıkta mektup, telefon veya diğer iletişim vasıtalarıyla aileleriyle, başka kişilerle ve dışarıdaki kuruluşların temsilcileriyle haberleşmelerine ve bu kişilerin mahpusları ziyaret etmelerine izin verilmelidir.

24.2. Devam etmekte olan bir ceza soruşturması, emniyet, güvenlik ve düzeninin muhafaza edilmesi, suç işlenmesinin önlenmesi ve suç mağdurunun korunması için gerekli görülmesi halinde, haberleşme ve ziyaretlere kısıtlamalar konabilir ve izlenebilir. Ancak adli bir merci tarafından konulan özel kısıtlamalar da dahil olmak üzere, bu tür kısıt¬lamalar yine de kabul edilebilir asgari bir iletişime izin vermelidir.

24.3. Ulusal hukuk, mahpuslarla iletişim kurması kısıtlanamayacak olan ulusal ve uluslararası kuruluşları belirlemelidir,

24.4. Ziyaretler için yapılan düzenlemeler, mahpuslara aile ilişkilerini mümkün olduğunca normal bir düzeyde sürdürmelerine ve geliştirmelerine izin verecek bir tarzda olmalıdır.

24.5. Cezaevi yetkilileri, dış dünyayla yeterli bir iletişim sürdürmelerinde mahpuslara yardım etmelidirler ve bunun için onlara “uygun destek ve yardım sağlamalıdırlar.

24.6. Herhangi bir yakın akrabasının ölüm veya ciddi hastalık haberi ilgili mahpusa hemen iletilmelidir.

24.7. Eğer koşullar elveriyorsa, bir mahpusun yalnız başına veya görevli eşliğinde hasta bir yakınını görmesine, bir cenaze törenine katılmasına veya diğer insani sebeplerle cezaevini terk etmesine izin verilmelidir.

24.8. Mahpusların, hapsedildiklerini veya başka bir kuruma nakil edildiklerini, herhangi bir ciddi hastalığa ya da yaralanmaya maruz kaldıklarını derhal ailelerine bildirmelerine izin verilmelidir.

24.9. Cezaevi yetkilileri, bir mahpusun kuruma kabulü üzerine, aksini istemediği sürece, mahpusun ölümü veya ciddi hastalığı ya da ciddi biçimde yaralanması veya bir hastaneye sevk edilmesi gibi durumlar hemen eşine veya birlikte yaşadığı hayat arkadaşına, eğer mahpus yalnız yaşıyor ise önceden belirttiği en yakın akrabasına veya diğer herhangi bir kişiye derhal bildirilmelidir.

24.10. Belirli bir dava kapsamında, adli bir merci tarafından, belirli bir süre için konulan özel bir yasaklanma olmadıkça mahpusların gazete, dergi ve diğer yayınları okumalarına ve bunlara abone olmalarına, radyo ve televizyon yayınlarından yaralanmalarına ve böylece toplum hayatındaki gelişmelerden düzenli olarak bilgi edinmelerine izin verilmelidir.

24.11. Ulusal mevzuat tarafından hakları kısıtlanmadığı sürece, cezaevi yetkilileri mahpusların, seçimlere, referandumlara ve toplum hayatının diğer yönlerine katılmalarını sağlamalıdır.

24.12. Emniyet ve güvenliğin muhafazası, kamu yararı bulunması ya da mağdurların, diğer mahpusların veya personelin bütünlüğünün korunması gibi zorunlu nedenlerle yasaklanmadıkça mahpusların medya ile haberleşmesine izin verilmelidir.

Cezaevi Rejimi

25.1. Bütün mahpuslara sağlanan rejim dengeli bir etkinlikler programı sunmalıdır.

25.2. Bu rejim, bütün mahpuslara yeterli bir insani ve sosyal etkileşim için gereken süre kadar odalarının dışında zaman harcamalarına izin vermelidir.

25.3. Rejim, mahpusların refahına ilişkin ihtiyaçları da karşılamalıdır.

25.4. Bedensel, ruhsal veya cinsel istismara tabi tutulmuş olan mahpusların ihtiyaçlarına özel dikkat gösterilmelidir.

Çalışma

26.1. Cezaevinde çalışma, cezaevi rejiminin pozitif bir unsuru olarak görülmeli ve asla bir ceza olarak kullanılmamalıdır.

26.2 Cezaevi yetkilileri mahpuslara faydalı ve yeterli bir iş sağlamak için çaba göstermelidir.

26.3. Mahpuslara sağlanan iş, mümkün olabildiğince tahliyelerinden sonra hayatlarını kazanma yeteneklerini muhafaza edici ya da geliştirici nitelikte olmalıdır.

26.4. 13. kurala uygun olarak, mahpuslara sağlanan işin dağılımda herhangi bir cinsiyet ayrımı yapılmamalıdır.

26.5. Mesleki eğitimi içeren çalışmalar, bundan faydalanmaya muktedir olan mahpuslara ve özellikle de genç mahpuslara sağlanmalıdır.

26.6. Mahpuslar, iyi düzen ve disiplin gerekleri, uygun meslek seçimi ve mevcut bulunan işler ile sınırlı olarak katılmayı arzu ettikleri iş türünü seçebilirler.

26.7. Mahpusların normal mesleki yaşamın koşullarına hazırlanabilmesi için, kurumlardaki çalışma organizasyon ve yöntemleri, toplumdaki benzerleriyle mümkün olabilen en yakın biçimde aynı olmalıdır.

26.8. Kurumlardaki endüstrilerden mali kazanç elde edilmesi, standartların yükseltilmesi ve eğitim kalitesinin artırılması bakımından değerli olsa bile, mahpusların çıkarları bu amaç yüzünden ikinci plana atılmamalıdır.

26.9. Mahpuslara çalışma imkânı, ya cezaevi yetkililerince, ya da özel sözleşmeci kişilerle işbirliği yapılarak, cezaevi içinde veya dışında sağlanmalıdır.

26.10. Her halükarda, mahpusların çalışmalarına karşılık adil bir ücret verilmelidir.

26.11. Mahpuslara, kazançlarının en azından bir kısmını kullanımlarına izin verilen şeylere harcamalarına ve bir kısmını da ailelerine ayırmalarına izin verilmelidir.

26.12. Mahpusların, tahliyelerinde kendilerine verilmek üzere ya da uygun görülen diğer amaçlarda kullanılmak üzere kazançlarının bir kısmını biriktirmeleri teşvik edilebilmelidir.

26.13. Mahpuslara sağlanan sağlık ve güvenlik tedbirleri onları yeterince korumalı ve dışarıda çalışan işçilere uygulananlardan daha az dikkat tedbirleri içermemelidir.

26.14. Meslek hastalığı da dahil olmak üzere, iş kazalarına karşı mahpusların tazmin edilmesi için ulusal hukuk tarafından dışarıda çalışan işçilere sağlanandan daha az elverişli olmayan koşullar içeren düzenlemeler yapılmalıdır.

26.15. Mahpusların günlük ve haftalık azami çalışma saatleri, serbest işçilerin çalışmalarını düzenleyen mahalli kural ve geleneklere uygun olarak düzenlenmelidir.

26.16. Mahpuslara haftada en az bir dinlenme günü sağlanmalı, eğitim ve diğer etkinlikler için yeterli zaman verilmelidir.

26.17. Çalışan mahpuslar mümkün olabildiğince ulusal sosyal güvenlik sistemlerine dahil edilmelidirler.

Açık Havaya Çıkma ve Boş Zaman Faaliyetleri

27.1. Eğer hava koşulları elveriyorsa, her mahpusun günde en az bir saat açık havaya çıkarak egzersiz yapmasına fırsat verilmelidir.

27.2. Eğer hava elverişsiz olursa mahpusların egzersiz yapmalarına imkân sağlayan alternatif düzenlemeler yapılmalıdır.

27.3. Mahpusların bedensel sağlıklarını geliştirmek ve uygun egzersizler ile boş zaman etkinliklerine imkân sağlamak amacıyla doğru bir biçimde organize edilen faaliyetler cezaevi rejiminin ayrılmaz bir parçasını oluşturmalıdır.

27.4. Cezaevi yetkilileri uygun tesisat ve ekipman sağlayarak bu tür faaliyetleri kolaylaştırmalıdır.

27.5. Cezaevi yetkilileri ihtiyaç duyan mahpuslar için özel faaliyetler organize edilmesine yönelik düzenlemeler yapmalıdır.

27.6. Spor, oyunlar, kültürel faaliyetler, özel hobiler ve diğer boş zaman uğraşlarını kapsayan eğlendirici fırsatlar yaratılmalıdır ve mümkün ola¬bildiğince mahpusların bu etkinlikleri organize etmelerine izin veril¬melidir.

27.7. Mahpusların egzersiz esnasında ve eğlendirici faaliyetlere katılmaları için birbirleriyle bir araya gelmelerine izin verilmelidir.

Eğitim

28.1. Her cezaevi, mahpusların beklentilerini de dikkate alarak, bireysel eğitim ihtiyaçlarını karşılamak için onlara mümkün olabildiğince ayrıntılı ve anlaşılır eğitim programları sağlamaya çalışmalıdır.

28.2 Okuma yazma bilmeyen veya dört işlem yapamayan mahpuslar ile temel ya da mesleki eğitimden yoksun bulunanlara öncelik verilmelidir.

28.3. Genç mahpusların ve özel ihtiyacı bulunanların eğitimine özel dikkat gösterilmelidir.

28.4. Cezaevi rejimi içerisinde eğitim, çalışmadan daha düşük bir statüye sahip olmamalı ve eğitim faaliyetlerine katılan mahpuslar bu yüzden veya başka nedenlerle mali yönden dezavantajlı duruma düşmemelidirler.

28.5. Her kurumda mahpusların yararlanması için eğlendirici ve eğitsel kaynak, kitap ve diğer kitle iletişim araçlarıyla yeterli bir biçimde donatılmış zengin bir kütüphane bulunmalıdır.

28.6. Mümkün olabilen her durumda, cezaevi kütüphanesi toplumdaki kütüphane hizmetleriyle işbirliği yapılarak düzenlenmelidir.

28.7. Uygulanabildiği ölçüde mahpusların eğitimi;

a. Ülkenin eğitim ve mesleki eğitim sistemiyle bütünlük içerisinde olmalıdır. Böylece mahpuslar tahliyelerinden sonra herhangi bir zorlukla karşılaşmaksızın eğitim ve mesleki eğitimlerine devam edebilirler;
b. Dışarıdaki eğitim kurumlarının desteğiyle olmalıdır.

Din, Vicdan ve Düşünce Özgürlüğü

29.1. Mahpusların din, vicdan ve düşünce özgürlüklerine saygı gösterilmelidir.

29.2. Cezaevi rejimi, uygulanabilir olduğu ölçüde mahpusların dini ibadetlerini yapmalarına ve inançlarını takip etmelerine, bu dinin veya inancın kabul edilen temsilcileri tarafından yürütülen ibadet ve toplantılara katılmalarına, din veya inancının temsilcileriyle özel görüşme yapmalarına ve din veya inançlarıyla ilgili kitaplara ve kaynaklara sahip olmalarına izin verecek şekilde düzenlenmelidir.

29.3. Mahpuslar, bir din ya da inancın ibadetini yapmaya, dini ibadet veya toplantılara katılmaya, dini uygulamalarda yer almaya veya her¬hangi bir din ya da inancın temsilcisinin ziyaretini kabul etmeye zorlanamaz.

Bilgilendirme

30.1 Kuruma kabulde ve daha sonra gereken sıklıkta, tüm mahpuslar anlayacakları bir dilde yazılı ve sözlü olarak cezaevi disiplinini sağlayan düzenlemeler ile cezaevindeki hakları ve yükümlülükleri hakkında yazılı ve sözlü olarak bilgilendirilmelidir.

30.2. Mahpuslara verilen bilgilerin yazılı bir nüshasını kendilerinde muhafaza etmelerine izin verilmelidir.

30.3. Mahpuslar kendilerini ilgilendiren herhangi bir hukuki işlem konusunda ve eğer haklarında hüküm verilmişse, çekmeleri gereken ceza süresi ve erken tahliye imkânları konusunda bilgilendirilmelidirler.

Mahpusların Eşyaları

31.1. Cezaevi kurallarına göre, mahpuslarda kalmasına izin verilmeyen bütün eşyalar mahpusun kuruma kabulü esnasında emanete alınmalıdır,

31.2. Eşyaları emanet altına alınan mahpus bunların envanterini imzalamalıdır.

31.3. Bu eşyaların iyi bir şekilde muhafaza edilmesi için gerekli tedbirler alınmalıdır.

31.4. Bu eşyalardan herhangi birinin imha edilmesi gerekli görüldüyse bu husus kayda geçirilmeli ve mahpusa bilgi verilmelidir.

31.5. Mahpuslar güvenlik, iyi düzen ve hijyen gereklerine uymak koşuluyla, yiyecek ve içecek de dahil olmak üzere serbest toplumdakilerden anormal bir biçimde pahalı olmayan malları satın alma ya da edinme hakkına sahip olmalıdırlar.

31.6. Eğer bir mahpus yanında ilaç getirirse, doktor bunların ne şekilde kullanılacağına karar vermelidir.

31.7. Mahpuslara kendi eşyalarını saklamaları için izin verildiğinde, cezaevi yetkilileri eşyaların güvenle muhafaza edilmesine yardımcı olmak için gerekli tedbirleri almalıdır.

Mahpusların Nakli

32.1 Mahpuslar bir cezaevine nakledildiğinde veya cezaevinden alındığında ya da mahkeme veya hastane gibi diğer kurumlara sevk edildiğinde, toplumun gözü önünde mümkün olabildiğince az tutulmalı ve gerçek kimliklerinin açığa çıkmamasının temini için uygun güvenlik önlemleri alınmalıdır.

32.2. Mahpuslarının nakillerinin havalandırma veya ışıklandırması yetersiz olan ya da onlara gereksiz olarak fiziksel acı verecek ya da onurlarını kıracak taşıtlarda yapılması yasaklanmalıdır.

32.3. Mahpusların nakilleri kamu otoritelerinin kontrolü altında yapılır ve nakil giderleri bu otoritelerce karşılanır.

Mahpusların Tahliye Edilmesi

33.1. Mahpuslar ceza süreleri tamamlandığında veya bir mahkeme ya da diğer bir merci tarafından tahliyelerine karar verildiğinde gecikmeksizin serbest bırakılmalıdırlar.

33.2. Serbest bırakılma tarihi ve saati kayıt edilmelidir.

33.3 Bütün mahpuslar, tahliyelerinden sonra özgür topluma dönüşte kendilerine yardımcı olmak üzere oluşturulmuş olan düzenlemelerden yararlanma hakkına sahip olmalıdır.

33.4. Çekmesine izin verilmiş olan para ya da kurumdan dışarıya göndermesine izin verilmiş olan bu tür herhangi bir malvarlığı veya hijyen için imhası gerekli görülen herhangi bir eşya hariç olmak üzere, bir mahpusun daha önce emanete alınan tüm eşya ve parası tahliye edilirken kendisine iade edilmelidir.

33.5. Mahpus, kendisine iade edilen eşya ve para karşılığında bir makbuz imzalamalıdır.

33.6. Eğer mahpusun tahliyesi önceden belirlenmiş ise, 42. Kural gereğince doktor, tahliye tarihine mümkün olabilen en yakın zamanda mahpusu muayene etmeyi teklif etmelidir.

33.7. Tahliye edilen mahpuslara, uygun dokümanların ve kimlik belgelerinin temin edilmesi için gerekli önlemler alınmalı ve uygun bir kalacak yer ve iş bulmalarında kendilerine yardımcı olunmalıdır.

33.8. Tahliye edilen mahpuslara derhal yiyecek sağlanmalı, kendilerine iklim ve mevsim şartlarına uygun ve yeterli giyecek verilmeli ve gidecekleri yere varabilmeleri için yeterli vasıtalara sahip olmalıdırlar.

Kadınlar

34.1. Bu Kurallarda yer alan kadın mahpuslarla ilgili özel düzenlemelere ilaveten, yetkililer, onların hapiste tutulmasının herhangi bir yönünü etkileyen bir karar aldıklarında, bu tür mahpusların sosyal, psikolojik, bedensel ve mesleki ihtiyaçlarına özel dikkat göstermelidirler.

34.2. Kural 25.4 de düzenlendiği biçimde ihtiyaç halinde bulunan kadın mahpusların bu alandaki özel servislere erişimleri için özel çaba gösterilmelidir.

34.3. Kadın mahpusların cezaevi dışında doğum yapmalarına izin verilmelidir. Ancak bir çocuğun cezaevinde doğması halinde, yetkililer, gerekli tüm destek ve kolaylıkları sağlamalıdır.

Çocuklar

35.1. On sekiz yaşından küçük çocukların yetişkinlere ait bir cezaevinde tutulduğu istisnai hallerde yetkililer, tüm mahpuslara sunulan hizmetlere ilaveten, toplum içindeki çocuklara sunulan sosyal, psikolojik ve eğitsel hizmetlere, dini korunmaya, eğlenceli programlara veya bunlara denk hizmetlere kurumdaki çocukların da erişimini sağlamalıdır.

35.2. Çocuk olan ve zorunlu eğitime tabi olan her mahpusun bu tür zorunlu eğitimi alması sağlanmalıdır.

35.3. Cezaevinden tahliye edilen çocuklara ilave yardımlar sağlanmalıdır.

35.4. Çocuklar, cezaevlerinde tutulmaları halinde yüksek yararlarına aykırı olmadığı sürece cezaevinin yetişkinler tarafından kullanılan bölümünden ayrı bir yerde muhafaza edilmelidirler.

Küçük Çocuklar

36.1. Küçük çocuklar sadece yüksek yararlarının gerektirmesi halinde cezaevinde bir ebeveynle birlikte kalabilmelidirler. Bu çocuklara mahpus gibi muamele edilmemelidir.

36.2. Küçük çocukların cezaevinde bir ebeveynle kalmalarına izin verildiğinde, ebeveynin çocuğuyla birlikte katılamayacağı bir etkinliğe iştirak etmesi durumunda, çocuğun kalabileceği ve nitelikli kişilerce hizmet verilen bir kreş oluşturulması için özel düzenleme yapılmalıdır.

36.3. Bu tür çocukların rahatının sağlanması için özel bir yatak ünitesi kurulmalıdır.

Yabancı mahpuslar

37.1. Yabancı mahpuslar dışarıyla ilişki kurma hakkına sahip oldukları konusunda gecikmeksizin bilgilendirilmeli ve ülkelerinin diplomatik temsilcileriyle veya konsolosluk makamlarıyla haberleşebilmeleri için makul kolaylıklardan yararlanmalarına izin verilmelidir.

37.2. Ülkede diplomatik temsilciliği veya konsolosluğu bulunmayan devletlerin vatandaşı olan mahpusların ve mülteci veya vatansızların, yararlarını koruyan ülkenin diplomatik temsilcileriyle veya görevi bu tür insanların çıkarlarına hizmet etmek olan ulusal ya da uluslar arası kuruluşlarla haberleşmesinde benzer kolaylıklardan yararlanmalarına izin verilmelidir.

37.3. Cezaevi yetkilileri, cezaevinde özel ihtiyaçları olması muhtemel yabancı mahpusların yararına olacak biçimde, mahpusları temsil eden diplomatik temsilcilik veya konsolosluk yetkilileriyle tam bir işbirliği içinde olmalıdır.

37.4. Yabancı mahpuslara hukuki yardım hakkında özel bilgiler sağlanmalıdır.

37.5. Yabancı mahpuslar, cezalarının infazına başka bir ülkede devam edilmesini isteme imkânına sahip oldukları konusunda bilgilendirilmelidir.

Etnik veya Dilsel Azınlıklar

38.1. Etnik veya dilsel azınlıklara mensup olan mahpusların ihtiyaçlarının karşılanması için özel düzenlemeler yapılmalıdır.

38.2. Cezaevinde farklı grupların kültürel alışkanlıklarını uygulanabildiği ölçüde, sürdürmelerine izin verilmelidir.

38.3. Yabancı dillere ait ihtiyaçlar, yetenekli çevirmenler aracılığıyla ve bir cezaevinde kullanılmakta olan dillerin yazılı materyalleri sağlanarak karşılanmalıdır.

3. BÖLÜM Sağlık
Tıbbi Bakım

39. Cezaevi yetkilileri tüm mahpusların sağlığını korumalıdır.

Cezaevi Sağlık Hizmetlerinin Organizasyonu

40.1. Cezaevindeki sağlık hizmetleri ulusal veya toplumsal genel sağlık idaresiyle yakın ilişki içerisinde düzenlenmelidir.

40.2. Cezaevlerindeki sağlık politikası, ulusal sağlık politikasıyla bütünlük içinde ve uyumlu olmalıdır.

40.3. Mahpusların, hukuki durumları nedeniyle ayrımcılığa tabi tutulmaksızın ülkede mevcut olan sağlık hizmetlerine erişmeleri sağlanmalıdır.

40.4. Cezaevlerindeki sağlık hizmetleri, mahpusların yakalanmış olabileceği herhangi bir bedensel veya ruhsal hastalık ya da rahatsızlığı orta¬ya çıkarmak ve tedavi etmek için uğraşmalıdır.

40.5. Bu amaçla, mahpuslara toplumda mevcut olanlar da dahil olmak üzere gerekli tüm tıbbi, cerrahi ve psikiyatrik hizmetler sağlanmalıdır.

Tıp ve Sağlık Personeli

41.1. Her cezaevinde en azından bir tane nitelikli genel pratisyen doktor hizmet vermelidir.
41.2. Acil durumlar söz konusu olduğunda, nitelikli bir pratisyen doktorun gecikme olmaksızın her zaman temin edilebilmesi için düzenlemeler yapılmalıdır.
41.3. Tam zamanlı çalışan bir doktoru bulunmayan kurumları, yarı zamanlı çalışan bir doktorun ziyaret etmesi sağlanmalıdır.
41.4. Her cezaevinde sağlık hizmetleriyle ilgili eğitim görmüş uygun personel bulunmalıdır.
41.5. Her mahpus nitelikli bir göz uzmanı ile diş hekiminin hizmetinden yararlanabilmelidir.

Doktorun Görevleri

42.1. Doktor veya ona rapor veren nitelikli bir hemşire, kuruma kabulünden sonra mümkün olabilen en kısa zamanda her mahpusu görmeli ve gereksiz olduğu açıkça görülmediği sürece onları muayene etmelidir.
42.2. Doktor veya ona rapor veren nitelikli bir hemşire, talep edilmesi halinde tahliye esnasında ve bunun dışında gerekli olan her zaman mahpusları muayene etmelidir.

42.3. Bir mahpusu muayene ettiği sırada doktor veya ona rapor veren nitelikli bir hemşire ;

a. Tıbbi gizliliğin normal kurallarına uyulmasına,

b. Bedensel veya ruhsal bir hastalığın teşhis edilmesine, hem tedaviiçin hem de tedavinin devamının sağlanması için gerekli olan tüm tedbirlerin alınmasına;

c. Mahpusun şiddete maruz kalmış olabileceğini gösteren her hangi bir iz veya belirtinin kayıt edilmesine ve ilgili makamlara rapor edilmesine;

d. Uyuşturucu, ilaç veya alkol kullanımının kesilmesi ile ortaya çıkan arazlar ile uğraşılmasına;

e. Özgürlükten yoksun bırakılma sonucunda ortaya çıkan her hangi bir psikolojik veya strese bağlı diğer sorunların tespit edilmesine;

f. Bulaşıcı hastalık veya enfeksiyon taşıdığından şüphe edilen mahpusların, enfeksiyon döneminde ayrı bir yerde tutulmasına ve onlara gereken tedavinin sağlanmasına;

g. HIV virüsü taşıyan mahpusların sadece bu sebepten dolayı diğerlerinden ayrılarak yalnız başına tecrit edilmemelerinin sağlanmasına;

h. Bedensel veya ruhsal sorunların, tahliye sonrasında yeniden topluma yerleşmeye engel olabileceğinin hesaba katılmasına;

i. Her bir mahpusun çalışmaya ve egzersiz yapmaya uygunluğunun belirlenmesine; ve,

j. Mahpusların muvafakat etmesi halinde, tahliyelerinden sonra gereken her hangi bir tıbbi ve psikiyatrik tedavinin devamı için toplum kuruluşlarıyla düzenlemeler yapılmasına;

özel bir dikkat göstermelidir.

43.1. Doktor, mahpusların bedensel ve ruhsal sağlıklarını korumalı ve toplumdaki sağlık bakım standartlarıyla uyumlu olan koşullar altında ve sıklıkta, hasta olan tüm mahpusların, rahatsız olduğu ya da yaralandığı rapor edilenlerin ve özel dikkat gösterilmesi gereken herhangi bir mahpusun tıbbi bakımını yapmalıdır.

43.2. Doktor veya ona rapor veren nitelikli hemşire, hücre cezası koşullarında bulunan mahpuslara özel dikkat göstermeli, onları her gün görmeli ve bu mahpusların ya da cezaevi personelinin talebiyle onlara süratle tıbbı tedavi ve yardım sağlamalıdır.

43.3. Doktor, devam eden özgürlükten yoksunluk yüzünden veya hücre cezası da dahil olmak üzere hapsedilme koşullarından her hangi birisi nedeniyle bir mahpusun bedensel veya ruhsal sağlığının ciddi bir biçimde risk altında bulunduğunu düşündüğü her zaman bu durumu müdüre bildirmelidir.

44. Doktor veya diğer bir yetkili düzenli olarak denetim yapmalı, eğer uygunsa başka yollardan bilgi toplamalı ve müdüre aşağıdakileri önermelidir:

a. Yiyecek ve içeceğin niceliği, niteliği, hazırlanması ve sunulması;
b. Kurumun ve mahpusların hijyen ve temizliği;
c. Kurumun sıhhi tesisatı, ısıtılması, aydınlatılması ve havalandırılması;
d. Mahpusların giyeceklerinin ve yataklarının uygunluğu ve temizliği.

45.1 Müdür, doktorun veya diğer bir yetkilinin 43. ve 44. Kurallara göre sunduğu rapor ve tavsiyeleri göz önüne almalı ve bu tavsiyeleri yerinde görüyor ise onları uygulamak için derhal gerekli adımları atmalıdır.

45.2. Eğer doktorun tavsiyeleri müdürün yetkisini aşıyorsa veya müdür onları uygun görmüyorsa o zaman müdür doktorun tavsiyelerini hemen, daha üst düzey bir yetkiliye kişisel görüşü ile birlikte sunmalıdır.

Tıbbi Bakımın Temini

46.1. Uzman tedavisine gerek duyan hasta mahpuslar, bu hastalığın tedavisinin cezaevinde yapılmasının mümkün olmaması halinde uzman kurumlara veya sivil hastanelere nakledilmelidir.

46.2. Cezaevi servisinin kendisine ait hastane tesislerinin olması halinde bu hastane ilgili mahpusların uygun bakım ve tedavilerini sağlamak için yeterli personele sahip olmalı ve yeterince donatılmış olmalıdır.

Akıl Sağlığı

47.1. Kural 12 de düzenlenen hallerin dışında bir akıl hastalığı veya anormalliği olan mahpusların tıbbi kontrol altında gözlem ve tedavilerinin sağlanması için, uzmanlaşmış cezaevleri ya da cezaevlerinin içerisin¬de ayrı bölümler oluşturulmalıdır.
47.2. Cezaevi sağlık servisi, ihtiyacı olan tüm mahpuslara psikiyatrik teda¬vi sağlamalı ve intiharın önlenmesine özel dikkat göstermelidir.

Diğer Konular

48.1. Mahpuslar muvafakatları olmaksızın hiçbir deneye tabi tutulmamalıdır.
48.2. Mahpuslarda bedensel yaralanmaya, zihinsel bozukluğa veya diğer sağlık sorunlarına yol açma ihtimali olan deneyler yasaklanmalıdır.

4. BÖLÜM
İyi Düzen:
İyi Düzene Genel Yaklaşım

49. Cezaevinde iyi düzen, emniyet, güvenlik ve disiplin gereklerinin hesaba katılması, aynı zamanda 25. Kural gereğince mahpuslara, insanlık onurlarına saygı gösteren yaşam koşulları sağlanması ve dolu bir faaliyetler programı sunulması yoluyla sürdürülmelidir.

50. İyi düzen, emniyet ve güvenlik bakımından, mahpusların genel hapsedilme koşullarına ilişkin konuları tartışmalarına izin verilmeli ve bu konular hakkında cezaevi yetkilileriyle iletişim kurmaları teşvik edilmelidir.

Güvenlik

51.1. Bireysel mahpuslara uygulanan güvenlik önlemleri, onların güvenle hapsedilmesinin sağlanması için gereken asgari düzeyde olmalıdır.

51.2. Fiziki engeller ve diğer teknik araçlarla sağlanan güvenlik, kontrolü altında bulunan mahpusları tanıyan dikkatli bir personel tarafından sağlanan dinamik güvenlikle tamamlanmalıdır.

51.3. Kuruma kabulünden sonra mümkün olabilen en kısa sürede mahpusların:

a. Kaçmaları halinde toplum için teşkil edecekleri tehlike;
b. Kendi başlarına veya dışarıdan alacakları bir yardımla kaçma girişiminde bulunma tehlikesi;
değerlendirilmeli ve belirlenmelidir.

51.4. Böylece her mahpus taşıdığı tehlike seviyesine uygun güvenlik koşulları altında tutulmalıdır.

51.5. Gerekli olan güvenlik seviyesi, kişinin hapsedilme süresi boyunca düzenli aralıklarla gözden geçirilmelidir.

Emniyet

52.1. Kuruma kabulden sonra mümkün olabilen en kısa sürede, mahpuslar diğer mahpusların, cezaevi personelinin veya cezaevinde çalışan diğer kişilerin emniyeti için tehlike taşıyıp taşımadıkları veya kendilerine zarar verme riskleri bulunup bulunmadığı yönünden değerlendirmeye tabi tutulmalıdırlar.

52.2. Mahpusların, cezaevi personelinin ve tüm ziyaretçilerin emniyetini sağlamak ve şiddet riski ile emniyeti tehdit edebilecek diğer olayları en aza indirmek için prosedürler oluşturulmalıdır.

52.3. Bütün mahpusların, emniyet içerisinde günlük faaliyetlerde tam olarak yer almalarının sağlanması için mümkün olan her çaba gösterilmelidir.

52.4. Tüm mahpusların gece de dahil olmak üzere günün her saatinde personel ile iletişim kurması mümkün olmalıdır.
52.5. Ulusal sağlık ve emniyet mevzuatına cezaevlerinde de riayet edilmelidir.

Özel Yüksek Güvenlik ve Emniyet Tedbirleri

53.1. Özel yüksek güvenlik ve emniyet tedbirleri sadece istisnai hallerde
uygulanmalıdır.

53.2. Bu tür tedbirlerin herhangi bir mahpusa uygulanması durumunda izlenecek açık prosedürler olmalıdır.

53.3. Bu tedbirlerin her birinin mahiyeti, süresi ve uygulanma sebepleri ulusal mevzuat ile belirlenmelidir.

53.4. Her olayda, söz konusu tedbirlerin belirli bir süre için uygulanması yetkili makam tarafından onaylanmalıdır.

53.5. Onaylanmış olan sürenin uzatılmasına ilişkin olarak alınan herhangi bir karar, yeniden yetkili makamın onayına sunulmalıdır.

53.6. Bu tür tedbirler mahpus guruplarına değil, bireysel mahpuslara uygulanmalıdır.

53.7. Bu tür tedbirlere tabi tutulan herhangi bir mahpusun 70. kural hükümleri gereğince şikâyet hakkı olmalıdır.

Arama ve Kontroller

54.1. Personelin, aşağıda sayılan yer ve kişilerin üzerinde arama yaparken uymak zorunda olduğu detaylı prosedürler olmalıdır.

a. Mahpusların yaşadığı, çalıştığı ve toplandığı her yer;
b. Mahpuslar;
c. Ziyaretçiler ve onların eşyaları; ve
d. Personel

54.2. Bu tür aramaların gerekli olduğu durumlar ve aramaların biçimi ulusal mevzuatta belirtilmelidir.

54.3. Personele, aradıkları kişilerin insan onuruna ve kişisel eşyalarına karşı saygılı davranmak suretiyle, herhangi bir firar veya suç eşyası gizleme teşebbüsünü ortaya çıkaracak ve önleyecek şekilde arama eğitimi verilmelidir.

54.4. Aranan kişiler, arama yöntemleri nedeniyle küçük düşürülmemelidir.

54.5. Kişiler sadece hemcinsleri olan personel tarafından aranmalıdır.

54.6. Mahpusların vücut boşluklarındaki aramalar cezaevi personelince yapılmamalıdır.

54.7. Arama esnasında, mahrem yerler ile ağız, burun ve kulak içinde yapılacak inceleme sadece doktor tarafından yapılmalıdır.

54.8. Araştırma teknikleri veya personele yönelik potansiyel tehlike buna engel değilse, şahsi eşyaları aranırken mahpuslar da hazır bulundurulmalıdır.

54.9. Cezaevinin emniyet ve güvenliğinin sağlanması zorunluluğu ile ziyaretçilerin özel yaşamına saygı arasında denge kurulmalıdır.

54.10. Yasal temsilciler, doktorlar, sosyal çalışanlar vb. gibi uzman ziyaretçilerin aranmasına ilişkin prosedürler, kurum emniyet ve güvenliği ile özel mesleki giriş hakkı arasında bir denge sağlanması için onların meslek kuruluşlarıyla anlaşmaya varılarak düzenlenmelidir.

Suç Teşkil Eden Eylemler

55. Cezaevinde işlendiği iddia edilen ve suç teşkil eden eylemler serbest toplumdakine benzer şekilde soruşturulmalı ve ulusal mevzuata uygun biçimde elle alınmalıdır.

Disiplin ve Cezalandırma

56.1. Disiplin prosedürleri son çare mekanizmaları olmalıdır.
56.2. Mümkün olan her durumda, cezaevi yetkilileri mahpuslarla kendileri arasında olan veya mahpuslar arasında oluşan anlaşmazlıkları çözmek için uzlaşma ve zararı giderme mekanizmalarını kullanmalıdır.

57.1. Sadece, kurumdaki iyi düzeni, emniyeti ve güvenliği tehlikeye atacak bir davranış disiplin suçu olarak tanımlanabilir.

57.2. Ulusal mevzuat:

a. Mahpusların disiplin suçu oluşturan eylem ve ihmallerini;
b. Disiplin soruşturmalarında izlenmesi gereken prosedürleri;
c. Verilebilecek cezanın türünü ve süresini;
d. Bu cezayı vermeye yetkili olan makamı; ve
e. Disiplin cezasına İtiraz usulü ile itiraz makamını, belirlemelidir.

58. Disiplin kurallarının bir mahpus tarafından ihlal edildiği iddiası derhal bu iddiayı geciktirmeksizin soruşturacak olan yetkili makama bildirilmelidir.

59. Disiplin suçu işlediği öne sürülen mahpuslar:

a. Kendilerine isnat edilen suçlamaların mahiyeti hakkında anlayacakları bir dilde ve ayrıntılı olarak bilgilendirilmelidir;
b. Savunmalarını hazırlayabilmeleri için yeterli zaman ve imkanlara sahip olmalıdırlar;
c. Savunmalarını bizzat kendilerinin yapmasına ya da adaletin yararı bunu gerektiriyorsa hukuki bir yardım alarak yapmalarına izin verilmelidir;
d. Tanık dinlenmesini istemelerine ve onları dinlemelerine, ya da kendileri adına dinlenmelerine izin verilmelidir; ve,
e. Soruşturma esnasında kullanılan dili anlayamıyor veya konuşamıyorsa bir çevirmenin yardımından ücretsiz olarak yararlanmalıdır.

60.1. Bir disiplin suçunun kesinleşmesinden sonra verilen herhangi bir ceza ulusal mevzuata uygun olmalıdır.

60.2. Verilen cezanın ağırlığı ile disiplin suçu arasında bir orantı olmalıdır.

60.3. Toplu cezalar, bedensel cezalar, karanlık bir hücreye kapatarak cezalandırma ve diğer insanlık dışı veya küçültücü cezalandırma biçimleri yasaklanmalıdır.

60.4. Verilen ceza, mahpusun ailesiyle olan bağlantısının tamamen yasaklanmasını içermemelidir.

60.5. Hücre hapsi, bir ceza olarak sadece istisnai durumlarda belirli bir süre için uygulanmalı ve süresi mümkün olduğunca kısa tutulmalıdır.

60.6. Zapt etme araçları asla bir ceza olarak uygulanmamalıdır.

61. Bir disiplin suçundan dolayı suçlu bulunan mahpus, yetkili ve bağımsız bir üst makama itiraz edebilmelidir.

62. Bir cezaevinde, hiçbir mahpus disiplin işlerinde çalıştırılmamalı ve kendisine bu konuda yetki verilmemelidir.

Çifte Ceza Tehlikesi

63. Bir mahpus, aynı eylem ve davranışı nedeniyle asla iki kez cezalandırılmamalıdır.

Güç Kullanma

64.1. Cezaevi personeli, kendini savunma durumu veya kaçma teşebbüsü ya da yasal bir emre aktif veya pasif olarak karşı koyma gibi hallerde son çare olarak başvurmanın dışında, mahpuslara karşı güç kullanmamalıdır.

64.2. Güç kullanmanın ölçüsü gereken en az seviyede tutulmalı ve gerekli görülen en kısa süre için uygulanmalıdır.

65. Güç kullanmanın şartlarını da kapsayan detaylı prosedürler olmalıdır.
Bunlar:

a. Kullanılabilecek gücün çeşitli türleri;
b. Her bir güç türünün kullanılabileceği durumlar;
c. Farklı güç türlerini kullanmaya yetkili personel;
d. Herhangi bir güç kullanımından önce, buna karar verecek olan makamın yetki seviyesi;
e. Güç kullanıldığı zaman tamamlanması gereken raporlar.

66. Mahpuslarla doğrudan uğraşan personel, saldırgan mahpusları zapt etmek için asgari ölçüde güç kullanabilme teknikleri konusunda eğitilmelidir.

67.1. Diğer kolluk kuruluşlarının personeli, sadece istisnai hallerde cezaevindeki mahpuslarla uğraşma işine katılmalıdırlar.

67.2. Eğer ilişkileri kanunda düzenlenmemişse cezaevi makamları ile bu kolluk kuruluşlarının herhangi birisi arasında resmi bir anlaşma olmalıdır.

67.3. Böyle bir anlaşma şu şartları içermelidir:

a. Diğer kolluk kuruluşları mensuplarının, herhangi bir çatışmayı önlemek amacıyla cezaevine girebilme koşulları;
b. Söz konusu diğer kolluk kuruluşlarının, cezaevi içerisinde bulundukları sırada sahip oldukları yetkinin sınırı ve cezaevi müdürü ile olan ilişkileri;
c. Bu tür kuruluş mensuplarının kullanabilecekleri gücün çeşitli türleri;
d. Her bir güç türünün kullanılabileceği durumlar;
e. Herhangi bir güç kullanımından önce, buna karar verecek olan makamın yetki seviyesi; ve,
f. Güç kullanıldığı zaman tamamlanması gereken raporlar.

Zapt etme Araçları

68.1. Zincir ve demirlerin kullanımı yasaklanmalıdır.

68.2. Kelepçe, deli gömleği ve diğer bedensel kısıtlama araçları aşağıdaki haller dışında kullanılmamalıdır:

a. Gerektiğinde, nakil sırasında kaçmaya karşı engelleyici bir önlem olarak kullanılır. Bu takdirde, mahpus adli veya idari bir makamın önüne çıkarıldığında makam aksine karar vermedikçe bu araçlar çıkarılmalıdır; ya da

b. Bir mahpusun kendine veya başkalarına ya da mala ciddi bir zarar vermesini önlemek amacıyla, diğer kontrol yöntemlerinin yetersiz kaldığı hallerde müdürün emriyle kullanılır. Bu durumlarda müdür derhal doktora bilgi vermeli ve durumu bir üst cezaevi makamına rapor etmelidir.

68.3. Zapt etme araçları kesinlikle gerektiğinden daha uzun bir süre kullanılmamalıdır.

68.4. Zapt etme araçlarının kullanım biçimi ulusal mevzuatta belirtilmelidir.

Silahlar

69.1. Cezaevi personeli, acil bir durum nedeniyle yürütülen bir operasyon hariç olmak üzere cezaevi sınırları içinde asla öldürücü silah taşımamalıdır.
69.2. Özel bir olay nedeniyle emniyet ve güvenliğin sağlanması için gereken haller dışında, jop ve sopalar da dahil olmak üzere diğer silahların cezaevi sınırları içerisinde mahpuslarla ilişki içerisinde olan kişilerce görülecek biçimde taşınması yasaklanmalıdır.
69.3. Silahların kullanılması konusunda eğitilmedikleri sürece personele silah verilmemelidir.

İstekler ve Şikâyetler

70.1. Mahpuslar, bireysel veya grup halinde cezaevi müdürüne veya diğer herhangi bir yetkili makama sözlü ya da yazılı olarak istek veya şikâyette bulunma fırsatına yeterince sahip olmalıdırlar.

70.2. Eğer taraflar arasında bir uzlaşmanın uygun olacağı düşünülüyor ise önce bu yol denenmelidir.

70.3. Eğer bir istek geri çevrilir veya bir şikâyet reddedilirse bunun sebepleri mahpusa bildirilmeli ve mahpusun bağımsız bir makama itiraz hakkı olmalıdır.

70.4. Mahpuslar, herhangi bir istek veya şikâyette bulunmaları sebebiyle cezalandırılmamalıdır.

70.5. Yetkili makam, mahpusun haklarının ihlal edildiğine inanmak için sebebi olan akrabalarının yaptığı herhangi bir yazılı şikâyeti dikkate almalıdır.

70.6. Bir yasal temsilci ya da mahpusların refahıyla ilgilenen bir organizasyon, ilgili mahpusun izni olmaksızın onun adına hiç bir şikâyette bulunamaz.

70.7. Adaletin yararı gerektirdiğinde mahpuslar, şikâyet ve itiraz prosedürleri konusunda hukuki danışmanlık arama ve hukuki yardım alma hakkına sahiptir.

5. BÖLÜM
Yönetim ve Personel
Bir Kamu Hizmeti Olarak Cezaevi Çalışmaları

71. Cezaevleri, asker, polis veya suçu soruşturan servislerden ayrı olan kamu otoritelerinin sorumluluğunda olmalıdır.

72.1. Cezaevleri, tüm mahpuslara insanca davranma ve insan olmalarından kaynaklanan onurlarına saygı gösterme zorunluluğunu kabul eden etik koşullar içersinde yönetilmelidirler.

72.2. Personel, cezaevi sisteminin amacını açık bir biçimde ortaya koymalıdır. Kurum yönetimi, bu amacı en iyi şekilde yerine getirilmesi için öncülük etmelidir.

72.3. Personelin görevleri, sadece infaz ve koruma için gerekli olan görevlerin daha ötesinde olmalı ve mahpusların pozitif bir bakım ve yardım programıyla cezalarını tamamlayarak toplumla yeniden bütünleşmelerini kolaylaştırma ihtiyacını da hesaba katmalıdır.

72.4. Personel, yüksek mesleki standartlar ile kişisel standartlarla görev yapmalıdır.

73. Cezaevi yetkilileri, personele ilişkin kurallara riayet edilmesine öncelik vermelidir.

74. Mahpuslarla çalışan alt kademe cezaevi personeli ile bakım ve muhafazası altındaki mahpuslar arasındaki ilişkinin yönetimine özel dikkat gösterilmelidir.

75. Personel daima kendini yönlendirmeli, görevini mahpuslara iyi bir örnek teşkil edecek ve onların saygısını kazanacak biçimde yerine getirmelidir.

Cezaevi Personelinin Seçimi

76. Personel dikkatli bir şekilde seçilmeli, hem başlangıçta hem de hizmetin devamı sırasında doğru dürüst eğitilmeli, profesyonel çalışanlar olarak ücret almalı ve sivil toplumun saygı duyabileceği bir statüye sahip olmalıdır.

77. Cezaevi makamları, yeni personelin seçimini yaparken bu personelden yapılması istenecek zor görevleri düşünerek, dürüstlüğe, insancıllığa, mesleki yeterliliğe ve kişilik uygunluğuna çok büyük önem vermelidir.

78. Profesyonel cezaevi personeli, normal olarak sürekli çalışma esasına göre atanmalı, devlet memuru statüsünde olmalı, uygun bir eğitim standardına sahip olmalı ve iyi davranışa, mesleki yeterliliğe, bedensel ve ruhsal sağlığa sahip olduğu sürece bu işte çalışma güvencesine sahip olmalıdırlar.

79.1. Maaşlar, uygun personeli bu işe cezp etmek ve elde tutmak için yeterli olmalıdır.

79.2. Elde edilen kazanç ve çalışma koşulları yasa uygulayan bir organın yürüttüğü bir işin güç ve emek isteyen özelliğine uygun olmalıdır.

80. Yarı zamanlı personel çalıştırılmasının gerektiği her durumda, bu kriterler uygun olduğunca onlara da uygulanmalıdır.

Cezaevi Personelinin Eğitimi

81.1. Personele, göreve başlamadan önce genel ve özel görevleri konusunda bir eğitim kursu verilmeli ve düzenlenen teorik ve uygulamalı sınavları geçmelidirler.

81.2. Yönetim, mesleki kariyerleri boyunca tüm personelin uygun aralıklarla düzenlenen hizmet içi eğitim ve meslek geliştirme kurslarına katılarak bilgilerini ve mesleki kapasitelerini geliştirmelerini sağlamalıdır.

81.3. Yabancılar, kadınlar, çocuklar veya akıl hastalığı olanlar gibi özel mahpus gruplarıyla çalışması gereken personele, uzmanlık gerektiren bu çalışmalar için özel eğitim verilmelidir.

81.4. Bütün personelin eğitimi, uluslararası ve bölgesel insan hakları belgelerinin ve standartlarının, özellikle Avrupa insan Hakları Sözleşmesinin ve Avrupa İşkencenin ve İnsanlık Dışı ya da Onur Kırıcı Muamele veya Cezanın Önlenmesi Sözleşmesinin öğretilmesini ve Avrupa Cezaevi Kurallarının uygulanmasını kapsamalıdır.

Cezaevi Yönetimi

82. Personel, cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasi veya diğer düşünce, ulusal veya sosyal köken, ulusal bir azınlığa mensup olma, mülkiyet, doğum veya diğer bir statü nedeniyle ayrım yapılmaksızın eşit olarak

seçilmeli ve atanmalıdır.

83. Cezaevi makamları;

a. Cezaevlerinin uluslararası ve bölgesel insan hakları belgeleriyle aynı doğrultudaki yüksek standartlara uygun olarak yönetildiğini temin etmek; ve

b. Cezaevleri arasındaki ve bir cezaevinin farklı kategorideki personeli arasındaki iyi iletişim ile Cezaevi içinde ve dışında, özellikle mahpusların bakımını ve toplumla yeniden bütünleşmelerini sağlayan birimler arasındaki doğru koordinasyonu kolaylaştırmak için yönetim ve organizasyon sistemleri oluşturmalıdırlar.

84.1. Her cezaevinin, karakter, yöneticilik kabiliyeti, uygun mesleki eğitim ve tecrübe yönünden yeterince nitelikli bir müdürü olmalıdır.

84.2. Müdürler, tam gün esasına göre atanmalı ve bütün zamanlarını res¬mi görevlerine adamalıdırlar.

84.3. Cezaevi makamları, her cezaevinin daima müdürün, müdür yardımcı¬sının veya diğer yetkili görevlinin tam sorumluluğunda olduğunu temin etmelidir.

84.4. Eğer müdür birden fazla cezaevinden sorumluysa, ona ilaveten, daima bu cezaevlerinden sorumlu birer de yetkili olmalıdır.

85. Cezaevi personelinde kadın ve erkekler dengeli bir biçimde temsil edilmelidir.

86. Cezaevi yönetiminin, genel meselelerde ve özellikle çalışma şartlarıyla ilgili konularda, kurumun ayrılmaz bir parçası olan personel ile gö¬rüş alışverişinde bulunması için düzenlemeler olmalıdır.

87.1. Düzenlemeler, yönetim, diğer personel, mahpuslar ve dış kuruluşlar arasında mümkün olabilecek en iyi iletişimi teşvik etmek için konulmalıdır.

87.2. Cezaevi müdürü, yöneticiler ve diğer cezaevi personelinin büyük çoğunluğu, mahpusların çoğunun konuştuğu veya anladığı bir dili konuşmalıdır.

88. Özelleştirilmiş olan cezaevlerinde de tüm Avrupa Cezaevi Kuralları uygulanmalıdır.

Uzman Personel

89.1. Personel arasında, mümkün olabildiğince psikiyatristler, psikologlar, sosyal çalışmacılar, öğretmenler, mesleki ve bedensel eğitim ile spor eğitimcileri gibi yeterli sayıdaki uzmanlar olmalıdır.

89.2. Cezaevi yetkilileri, mümkün olan her durumda uygun yarı zamanlı ve gönüllü çalışanları mahpuslarla yapılan çalışmalara katkıda bulunmaları için teşvik etmelidirler.

Halkın Bilinçlendirilmesi

90.1. Cezaevi yetkilileri, toplumda cezaevlerinin rolünün daha iyi anlaşılmasını teşvik için cezaevi personelince yürütülen çalışmalar ile cezaevi sisteminin amacı hakkında sürekli olarak halkı bilgilendirmelidir.

90.2. Cezaevi yetkilileri, uygun olan her durumda, toplumun gönüllü üyelerini cezaevlerine hizmet için teşvik etmelidir.

Araştırma ve Değerlendirme

91. Cezaevi makamları, cezaevlerinin demokratik bir toplumdaki rolü, amacı ve amacına ne ölçüde ulaşabildiği konusunda yapılan herhangi bir araştırma ve değerlendirme programını desteklemelidir.

6. BÖLÜM
Denetim ve İzleme:
İdari Denetim

92. Cezaevleri, ulusal ve uluslararası hukukun gereklerine ve bu Kurallarda yer alan hükümlere uygun bir biçimde yönetilip yönetilmediğinin değerlendirilmesi için düzenli olarak idari bir kuruluş tarafından teftiş edilmelidir.

Bağımsız izleme

93.1. Hapsedilme koşulları ve mahpuslara uygulanan iyileştirme faaliyetleri, raporlarını açıklayabilen bağımsız bir kurul veya kurullar tarafından denetlenmelidir,

93.2. Bu tür bağımsız izleme kurul veya kurulları, hukuken cezaevlerini denetleme konusunda yetkili olan uluslar arası kuruluşlar ile işbirliğine teşvik edilmelidir.

7. BÖLÜM
Yargılanmamış Mahpuslar:
Yargılanmamış Mahpusların Statüsü

94.1. Bu kuralların amacı bakımından yargılanmamış mahpuslar, yargılama, karar verme veya hükmün kesinleşmesi evrelerinden önce adli bir makam tarafından tutuklanarak cezaevine konulan mahpuslardır.

94.2. Bir devlet, eğer bütün temyiz başvuruları sonuçlanmamış ise suçlu bulunan veya hakkında karar verilen mahpusları yargılanmamış mahpus statüsünde kabul edebilir.

Yargılanmamış Mahpuslarla İlgili Yaklaşım

95.1. Yargılanmamış mahpuslara uygulanan rejim, gelecekte bir suçtan ceza almaları ihtimali bulunmasından etkilenmemelidir.

95.2. Bu bölümdeki kurallar, yargılanmamış mahpuslar için ek teminatlar sağlar.

95.3. Cezaevi yetkilileri yargılanmamış mahpusları ele alırken tüm mahpuslara uygulanan kuralları rehber edinmeli ve yargılanmamış mahpusların bu kurallarda düzenlenen çeşitli aktivitelere katılmalarına izin vermelidir.

Barınma

96. Yargılanmamış olan belirli bir mahpusun ne şekilde barındırılacağına dair mahkemece verilmiş özel bir emir yoksa ya da diğer yargılanmamış mahpuslarla birlikte kalmasında yarar bulunmuyorsa, yargılanmamış mahpuslara mümkün olabildiğince tek kişilik odalarda barınma seçeneği sunulmalıdır.

Giyim

97.1. Eğer cezaevinde giyilmesi uygunsa yargılanmamış mahpusların kendi giysilerini giymelerine izin verilmelidir.
97.2. Uygun giysisi olmayan yargılanmamış mahpuslara, hükümlü olanlarca giyilebilecek herhangi bir üniformaya benzer olmayan giysiler sağlanmalıdır.

Hukuki Danışmanlık

98.1. Yargılanmamış mahpuslar, hukuki danışmanlık alma hakları olduğu konusunda açık bir şekilde bilgilendirilmelidirler.
98.2. Yargılanmamış mahpusların savunmalarını hazırlamaları ve yasal temsilcileriyle görüşmeleri için gerekli tüm kolaylıklar sağlanmalıdır.

Dış Dünyayla ilişki

99. Herhangi bir davada, adli bir makam tarafından belirli bir süre için konulmuş bir yasak yok ise;

a. Yargılanmamış mahpusların, hükümlü mahpuslar gibi ziyaretçi kabul etmelerine, aile fertleri ve diğer kişilerle iletişim kurmalarına izin verilmelidir.
b. Yargılanmamış mahpuslar ekstra ziyaretçi kabul edebilir veya diğer ekstra iletişim biçimlerini kullanabilirler.
c. Yargılanmamış mahpuslar kitap, gazete ve diğer basın haberlerine erişmelidirler.

Çalışma

100.1. Yargılanmamış mahpuslara çalışma fırsatı sunulmalı, fakat çalışmaya mecbur tutulmamalıdırlar.
100.2. Eğer yargılanmamış mahpus çalışmayı seçerse, 26. Kuralın ücret ödemeyle ilgili olanları da dahil olmak üzere tüm hükümleri kendisine uygulanmalıdır.

Hükümlü Mahpuslara Uygulanan Rejime Katılma

101. Eğer yargılanmamış mahpus, hükümlüler için uygulanan rejime katılmasına izin verilmesini talep ederse, cezaevi yetkilileri mümkün ola¬bildiğince mahpusun bu talebini yerine getirmelidir.

8. BÖLÜM
Hükümlü Mahpuslara Uygulanan Rejimin Amacı

102.1. Tüm mahpuslara uygulanan kurallara ilaveten, hükümlü mahpuslara uygulanan rejim, onların sorumlu ve suçtan uzak duran bir yaşama yönelmelerini mümkün kılmak için tasarlanmalıdır.

102.2. Özgürlükten yoksun bırakarak hapsetmenin kendisi bir cezadır. Bu nedenle, hükümlü mahpuslara uygulanan rejim hapsetmenin doğasında var olan sıkıntıyı daha da ağırlaştırmamalıdır.

Rejimin Hükümlü Mahpuslar İçin Uygulanması

103.1. Eğer daha önce başlatılmamışsa, hükümlü mahpuslar için rejim, bir kişi cezaevine hükümlü statüsüyle kabul edilir edilmez başlatılmalıdır.
103.2. Böyle bir kabulden sonra mümkün olabilen en kısa sürede, hükümlü mahpusların kişisel durumları, her biri için önerilen ceza planlama¬sı ve tahliyeye hazırlanmaları için belirlenen strateji hakkında raporlar hazırlanmalıdır.
103.3. Hükümlü mahpuslar kendilerine ait ceza planlamasının hazırlanmasına katılmaları için teşvik edilmelidirler.

103.4. Bu planlarda, uygulanabilir olduğu ölçüde:

a. Çalışma;
b. Eğitim;
c. Diğer faaliyetler; ve
d. Tahliyeye hazırlık, yer almalıdır.

103.5. Sosyal çalışma ile tıbbi ve psikolojik bakım da hükümlü mahpuslara uygulanan rejimlere dahil edilebilir.

103.6. Hükümlü mahpuslar için uygulanan genel rejimin tamamlayıcı bir parçası olarak cezaevinden izinli çıkma sistemi olmalıdır.

103.7. Bu yönde rıza gösteren mahpuslar, suç ile verdikleri zararı gidermek üzere bir onarıcı adalet programına dahil edilebilirler.

103.8. Müebbet hapis ve diğer uzun süreli hapis cezalarına çarptırılan mahpuslar için uygun ceza planlaması yapılmasına özel dikkat gösterilmelidir.

Hükümlü Mahpusları Hapsetmenin Kurumsal Yönleri

104.1. Özel mahpus kategorileri için uygulanan farklı rejimlerin yönetimini kolaylaştırmak üzere, mümkün olabildiğince ve 17. kuralın gereklerine bağlı kalınarak ayrı cezaevleri veya bir cezaevinin ayrı bölümleri kullanılmalıdır.

104.2. İlgili personelin kendi arasında ve bunlarla, uygulanabilir olduğu ölçüde katılacak olan diğer mahpuslar arasında tam istişareler yapılması ve bu konudaki uygun raporların incelenmesi sonucunda, mahpuslar için bireysel ceza planlaması oluşturmak ve onları gözden geçirmek için prosedürler olmalıdır.

104.3. Bu raporlar, daima ilgili mahpus ile doğrudan görevli olan personel tarafından hazırlanan raporları kapsamalıdır.

Hükümlü Mahpusların Çalışması

105.1. Hükümlü mahpuslara uygulanan rejimin amaçlarına ulaşılmasına katkıda bulunacak sistemli bir çalışma programı oluşturulması için çaba gösterilmelidir.

105.2. Bedensel ve ruhsal bakımdan sağlıklı oldukları doktor tarafından belirlenen, normal emeklilik yaşına erişmemiş mahpuslardan çalışmaları istenebilir.
105.3. Eğer hükümlü mahpusların çalışmaları gerekiyor ise bu çalışmanın koşulları dışarıdaki toplumda uygulanan standart ve kontrollerle uyumlu olmalıdır.

105.4. Hükümlü mahpuslar, kendileri için planlanan rejimlerin bir gereği olarak, çalışma saatleri esnasında eğitime veya diğer programlara katılırlar ise, kendilerine sanki çalışmış gibi ücret ödenmelidir.

105.5. Eğer mahkemece karar verilmişse ya da ilgili mahpus rıza gösterirse, hükümlü mahpuslara yapılan ödemelerin veya bundan oluşan birikimlerinin bir kısmı davaları kapsamında telafi edici amaçlarla kullanılabilir.

Hükümlü Mahpusların Eğitimi

106.1. Beceriler eğitimi de dahil olmak üzere, mahpusların sorumlu ve suçtan uzak duran bir yaşam şekline yönelme beklentilerini geliştirmeyi amaçlayan sistematik bir eğitim programı, hükümlü mahpuslara uygulanan rejimin kilit bir parçasını oluşturmalıdır.

106.2. Bütün hükümlü mahpuslar, eğitim ve öğretim programlarına katılmaları için teşvik edilmelidirler.

106.3. Hükümlü mahpuslar için düzenlenen eğitim programları, tasarlanan cezaevlerinde kalma sürelerine göre biçimlendirilmelidir.

Hükümlü Mahpusların Tahliyesi

107.1. Hükümlü mahpuslara, tahliyelerinden doğru bir zaman önce, onları cezaevi yaşamından yasalara saygılı bir toplum yaşamına geçişe hazırlayan prosedürler ve özel programlarla yardım edilmelidir.

107.2. Özellikle daha uzun süre cezaya mahkûm edilen mahpusların, özgür toplum yaşamına aşamalı olarak dönmesinin sağlanması için gerekli önlemler alınmalıdır.

107.3. Bu hedefe, cezaevinde hazırlanan bir tahliye öncesi programla ya da etkili bir sosyal destekle birleştirilmiş denetim altında kısmi veya şartlı bir tahliye ile ulaşılabilir.

107.4. Cezaevi yetkilileri, tahliye edilen mahpusları denetleyen, özellikle aile yaşamına uyum sağlama ve iş bulma ile ilgili konularda onlara yardım eden ve tüm hükümlü mahpusların toplumda yeniden kendilerine bir yer edinmelerini sağlayan servis ve kuruluşlarla yakın çalışma içinde olmalıdır.

107.5. Bu tür hizmet ve kuruluşların temsilcilerine, tahliyeye hazırlamaya ve tahliye sonrası koruma programların planlamasına yardımcı olmak üzere cezaevine ve mahpuslara gerekli olan bütün şekillerde ulaşma imkânı sunulmalıdır.

9. BÖLÜM
Kuralların Güncellenmesi:

108. Avrupa cezaevi Kuralları düzenli olarak güncellenmelidir.

Nazan Moroğlu

0
Avukat Nazan Moroğlu

Avukat ve Kadın Hakları savunucusu Nazan Moroğlu 1947 yılında doğmuş. Alman Lisesi ve ardından İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirmiştir. Aynı üniversitede Kadın Hukuku alanında yüksek lisans yapmış; bu alanda ilk akademik çalışma olan master tezi “Kadının Soyadı” 1998 yılında yayınlanmıştır.

Türkiye’nin ilk Kadın Hukuku uzmanı olan Moroğlu, Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve MEF Üniversitesi Hukuk Fakültesinde “Kadının İnsan Hakları Hukuku” dersini vermektedir.

Nazan Moroğlu, kadın hakları alanında çalışan birçok sivil toplum kuruluşunda kurucu ve üye olarak yer almış, toplumsal duyarlılık projelerinde yaptığı çalışmalar sonucunda bir çok ödül almıştır. 2003 yılından itibaren İstanbul Kadın Kuruluşları Birliği (İKKB) Koordinatörlüğünü yürütmektedir.

Moroğlu, Türkiye Barolar Birliği Kadın Hukuku Komisyonu (TÜBAKKOM) kurucu başkanıdır.

İstanbul Barosu Kadın Hakları Komisyonu başkanlığı ve İstanbul Kadın Kuruluşları Birliği Başkanlığını yürütmüştür.

2004-2006 yıllarında İstanbul Barosu yönetim kurulu üyeliği yapmış, 2016 yılında Türkiye Barolar Birliği delegesi seçilmiştir.

Nazan Moroğlu, Türk Hukukçu Kadınlar Derneği’nin 2019 yılı 29 Ekim Cumhuriyet Kutlamasında

Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı, Avrupa Konseyi Kadın Erkek Eşitliği Komitesi, HABİTAT, Avrasya Kadınlar İşbirliği toplantılarında resmi delegasyonda yer alarak çalışmalarda bulunmuştur.

Kadın Hukuku ve Nazan Moroğlu

Kadın Hukuku ve Kadın Hakları dalında ilk akla gelen isimlerden olan Moroğlu, Türk Üniversiteli Kadınlar Derneği‘nde 2010-2014 yılları arasında genel başkanlık yapmıştır.

Kadın Araştırmaları Derneği, Türk Amerikan Üniversiteliler Derneği Yönetim Kurulu üyeliği ve başkanlığında bulunmuştur.

Avukat Nazan Moroğlu, 20-21 Ekim 2018 tarihinde yapılan İstanbul Barosu Genel Kurulu tarafından Avukat Mehmet Durakoğlu başkanlığında baro yönetimine yönetim kurulu üyesi olarak seçilmiştir.

Mehmet Durakoğlu ile birlikte

Türk Kadın Hukukçular Derneği‘nde yönetim kurulu üyeliği yapmış ve derneğin 1994-1996 yılları arasında başkanlığını yürütmüştür.

Yönetim Kurulu Üyesi olduğu İ.Ü. Hukuk Fakültesi Eğitim Vakfı ve (ALKEV) Alman Liseliler Kültür ve Eğitim Vakfı kurucularındandır. Ayrıca, Avrupa Birliği Kadın Hukukçular Derneği  (EWLA) kurucu üyesi ve Avrupa Kadın Lobisi üyesidir.

“Aile İçi Şiddete Son” kampanyasının Hürriyet-İstanbul Valiliği ortak projesinin hukuk danışmanlığını yapmış; Cumhuriyet Mitingleri hazırlık komitesinde sivil toplum aktivisti olarak yer almıştır.

Moroğlu, Laik ve Bilimsel Eğitim Platformu-LABEP Yürütme Kurulu üyeliği ve TÜSAİD Kadın Erkek Eşitliği ile Eğitim Çalışma Grupları üyeliği yapmış, Nazım Hikmet Vakfı Danışma Kurulu Üyesi ve Türkiye Aile Planlaması Vakfı Yönetim Kurulu üyesi olarak görev almıştır.

Aldığı Ödüller

Moroğlu’na, Kadınca Dergisi tarafından “Kadın Hakları Savunucusu Ödülü”, Lions Kulüpleri tarafından “Melwin Jones Ödülü” Rotary Kulüpleri tarafından “Mesleğinde Başarı Ödülü”,  Kadriye Moroğlu Anadolu Lisesi tarafından “Yılın Annesi Ödülü”, Türk Üniversiteli Kadınlar Derneği tarafından “Önder Kadın Ödülü”, Cumhuriyet Halk Evleri tarafından “Cumhuriyet Sevdalıları Ödülü”, Beşiktaş Kent Konseyi tarafından “Onurlu Yaşam Ödülü”, Working Mother Dergisi tarafından “2012 yılına damgasını vuran 25 Anne Ödülü”, IFUW (International Federation of University Women) tarafından “HUKUK OKUR YAZARLIĞI Projesi ile “Chitra Gosh Ödülü”, Hürriyet&Avon tarafından “Güçlü Kadınlar Ödülü”, Dil Derneği tarafından 2017 yılında Onur Ödülü” ve 2018 yılında PEN Yazarlar Derneği tarafından “Duygu Asena Ödülü” verilmiştir.

Yapmış olduğu çalışmalar dikkate alınarak İstanbul Barosu tarafından 2018 yılı Mahmut Esat Bozkurt Ödülü’ne layık görülmüştür.

Meslekte Başarı Ödülü – Nazan Moroğlu

İKKB Koordinatörü ve İstanbul Barosu Başkan Yardımcısı olarak görev yapmakta olan Nazan Moroğlu, 2022 yılında Rotary Kulübü’nün ‘Meslekte Başarı Ödülü’nü kazanmıştır.

 

Pen Yazarlar Derneği Ödül Töreni
Nazan Moroğlu’nun Eserleri 

Nazan Moroğlu’nun, Hukuk, Eğitim, Kadın Hukuku, Medeni Kanun, Kadın Erkek Eşitliği alanında yazılmış çok sayıda kitapları ve makaleleri bulunmaktadır.

1988 yılında “Kadının Soyadı”, 2002 yılında “Türk Medeni Kanununda Eşlerarası Mal Rejimleri”; 1999 yılında “Kadınlarımızla Birlikte On Yıl”; 1999 yılında “First Decade in Women’s Studies”; 2002 yılında Şükran Şıpka ile birlikte “Yeni Türk Medeni Kanunu”; 1999 yılında Şükran Şıpka ile birlikte “Borçlar Kanunu”; 2003 yılında “Kadınların İnsan Hakları Bildirisi ve Ek ihtiyari Protokol”; 2000 yılında “TÜBAKKOM 1.Yılında”; 1998 yılında Necla Arat ile birlikte”Medeni Kanun Değişikliği İçin Eşitliğin İzinde 10 Yıl”; 1999 yılında “Avrupa Birliğine Giriş Süresinde Kadın Erkek Eşitliği”; 2004 yılında “Aile Mahkemelerinin Yasal Çerçevesi ve Uygulama Sorunları”; 2005 yılında “Uluslararası Sözleşmelerde Kadın Erkek Eşitliği”, 2009 yılında “Kadının İnsan Hakları Sözleşmesi, CEDAW 30 Yılında”; 2011 yılında editörlüğünü yaptığı “Kadın ve Yoksulluk” ve “Kadına ve Aile İçi Şiddete Son Vermek İçin Elele”, 2014 yılında “Sürdürülebilir Geleceğe Ulaşmada Kadınların Rolü” ve “Hukuki Açıdan “Çocuk-Gelin”; 1994 yılında “Cumhuriyet Dönemi Hukuk Devrimi” 1995 yılında “Nasıl Bir Seçim Sistemi”, 1996 yılında;  “Ekonomik ve Hukuki Açıdan Sermaye Piyasası ve Menkul Kıymetler Borsası”; “Avrupa Birliğine Giriş Sürecinde Eğitim”; “Türkiye’de ve Dünyada Çocuk Hakları” ve “Okul Öncesi Eğitim” başlıkları ile eserler yayınlamıştır. 

Kadınların insan Hakları Sözleşmesi

Kadının İnsan Hakları Sözleşmesi isimli eserinde, Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Kaldırılması Sözleşmesini incelemiş, sözleşmeye neden gereksinim duyulduğunu, sözleşmenin hazırlanış sürecini, yürürlüğe girişini, sözleşmenin kabulünden sonra Birleşmiş Milletlerde oluşan kurumsallaşma çalışmalarını, Dünya Kadın Konferanslarını, sözleşmenin amacı ve içeriğini, kurumsal gelişmeleri, ülke raporlarını ve ayrımcılığın kaldırılmasına yönelik önerileri başlıklar altında incelemiş ve analiz etmiştir. Birleşmiş Milletler Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Kaldırılması Sözleşmesinin etkin uygulanmasını sağlamak ve denetlemek üzere kabul edilen Ek İhtiyari Protokol ve Protokol kapsamında Türkiye’den yapılan başvuruyu ele alan Nazan Moroğlu, Kadın haklarının geliştirilmesine kaynak oluşturan temel belgelere kolay ulaşılmasını sağlamak amacıyla bu belgeleri kitabın Ekler bölümünde takdim etmiştir.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Canan Kaftancıoğlu Savunması

0
canan kaftancıoğlu

Her birinizin çok değerli olduğunu düşündüğüm zamanını böylesi bir davayla meşgul ediyor olmak şahsım adına üzüntü verici.

Sayın başkan izninizle savunmama geçmeden önce kısaca kendimden söz etmek isterim.

Çünkü yedi yıl öncesinde attığım tweetlere bu dava kapsamında geri dönüyorsak eğer, bu tweetlere beni getiren hikâyeyi ve çocukluğumu da birkaç cümleyle tarif etmem gerekiyor.

Ben Canan Kaftancıoğlu.

Beni buraya, bu mahkeme salonuna bir hayal getirdi. Çocukluk günlerimden kalma bir hayal.

Ömrüm boyunca o hayalin peşinden koştum, gerçekleşmesi için mücadele ettim ve bundan sonra da edeceğim.

Ordu’nun bir köyünde yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldim. Bana ve benim gibilere dayatılan hayattan kurtulmanın tek yolunun okumak ve mücadele etmek olduğu gerçekliğiyle çok erken yaşta yüzleştim.

Ta çocukluğumdan başladım hak, hukuk, adalet kavgasına. Koşullarım beni buna mecbur kıldığı için. Ve bu mecburiyet, okudukça, yaşadıkça çocukluğumun anayurdunu zenginleştirdikçe sol değerler gömleğini üzerime giydim ve bir daha hiç çıkarmadım

Çocukluğumun anayurdunun bana öğrettiklerine, çamurlu köy yollarında koştururken kulağıma fısıldadıklarına, insanlığın o kadim hayaline eşitlik, özgürlük, kardeşlik hayaline daima bağlı kaldım. Zamana ve zemine göre gelişen ancak değişmeyen, inandığım ve savunduğum tüm değerler, hayatımın şekillendiği tüm zamanlarda yol haritam, pusulam oldu.

Sayın Başkan ve Mahkeme Heyeti,

Umarım ve dilerim ki;

Anayasal ve uluslararası sözleşmelerle güvence altına alınan “Adil ve Tarafsız Yargılanma” imkanı bulur, düşünce ve ifade özgürlüğü çerçevesinde, toplumsal olarak canımızı acıtan , her vesile ile ağır travmalar yaşatan, hiçbir ayrım yapmadan, her biri tarifsiz acıyı barındıran güncel olay ve olgular karşısında, hiçbir suç kastı ve niyeti taşımadan gösterdiğim toplumsal, siyasal ve insansal sosyal medya paylaşımlarım nedeniyle, bütün dünyanın gözü önünde açık bir hak ihlaline uğramadan bu salondan çıkabilirim.

Bu topraklarda yaşayan 82 milyonun gerçek manada BİZ olmasına engel olan ayrıştıran, kutuplaştıran ve düşmanlaştıranlar, bir siyasetçinin fikir ve ifade özgürlüğüne asgari saygıyı duymayıp kamu gücü ve olanakları ile linç kampanyası başlatanlar, Allahtan korkmayıp kuldan utanmayanlar karşısında “Olsun İstanbul’da HÂKİMLER VAR!” demem mümkün olur.

Bu umudum ve dileğim şahsımdan ziyade hukukun üstünlüğüne inanan ancak üstünlerin hukuku altında ezilmeyi reddeden yine hukuk sınırları içinde mücadele edecek olan milyonlar adınadır.

Sayın Başkan, sayın heyet,

Bakın ben;

2011 yılına kadar mesleki, akademik ve bir vatandaş olarak İnsan Hakları Mücadelesi vermiş örneğin işkencenin ne hukukta ne de tıpta çok da dillendirilemediği bir dönemde mahkemelere ve hekimlere yol gösterici olması amacıyla bu konuda tez hazırlamış bir hekimim.

Bu mücadelemde insanlık onuruna karşı gelen her durumun karşısında olmuş, insanın, tüm canlıların en temel hakkı olan yaşam hakkını sonuna kadar savunmuş, fikir ve ifade özgürlüğü, aile içi şiddet, çocuk istismarı gibi acı gerçeklikler ise daima ilgilendiğim ve üzerinde çalıştığım konular olmuştur.

Savunduğum bu değerler ve ilkelerle birlikte;

2011-2012 yılları arasında, CHP İl Başkan Yardımcısı,

2012-2014 yılları arasında CHP il başkan vekili,

2016-2018 yıllarında CHP PM üyesi,

2018 Ocak ayından itibaren de CHP İstanbul il Başkanı olarak aktif, reel ve güncel siyasetin içinde bulunuyorum.

Ve il başkanı seçildiğim ilk günden itibaren yalan ve iftiralarla beslenen, ailemi de içine alan korkunç hatta kolay katlanılmayacak bir karalama kampanyasına maruz kaldım. Bilinçli ve kasıtlı yapılan o saldırılar ve tehditlerle bugünün taşları döşenmeye başlanmıştı aslında. Neyse ki hayat, o taşlara takılmadan da yürümeyi öğretiyor insana.

İl başkanı seçildiğimin hemen ertesi günü şahsımı hedef göstererek talimat niteliğinde hakkımda “Bedelini ödeyeceksiniz” ithamında bulunanların şu an bizi getirdiği noktadayız.

Bakın ne ilginçtir:

13 Ocak’ta il başkanı seçiliyorum,

15 Ocak’ta jet hızıyla soruşturma başlatılıyor,

Aynı gün ne tesadüf ki Sn Cumhurbaşkanı şikayetçi oluyor ve hızlıca soruşturma dosyasına dahil ediliyor.

24 Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden hemen önce 22 Mayıs 2018’de soruşturma izni veriliyor,

22 Mayıs 2019’da 31 Mart İstanbul seçimleri iptal edilmiş, 23 Haziran seçimlerine giderken iddianame oluşturuluyor ve 5 gün içinde kabul ediliyor,

Mazbatadan bir gün sonra 28 Haziran’da da ilk duruşmamız vardı. Hatırlanacağı üzere.

Bu gün 18 Temmuz yine bir aradayız.

Sürecin işleyiş hızı, şekli, daha da önemlisi tarihleri alt alta sıraladığımızda söz konusu yargısal sürecin siyasi niteliğini göstermesi bakımından önemli.

Şimdi gelelim 7 yıl öncesine.

O yıllarda yine aktif siyasetin içindeyken ve yine CHP’de önemli sayılacak görevlerde bulunurken yazdıklarım “suç” kabul edilmeyerek bugün “suç” olarak değerlendiriliyor olması ve il başkanı seçildiğim ilk günden itibaren alçakça saldırıların başlaması oldukça manidar.

İşte bu nedenlerle bu dava bir ceza davası değil cezalandırma davasıdır. İstanbul’u yeniden halka vermek üzere yola çıkmış bir il başkanını cezalandırma davası.

Bu dava, muktedire göre şekillenen yargı sisteminin, suçu ve suçluyu iktidar karşıtı olup olmamaya göre tanımlayan bir hukuki anlayışın sonucudur.

Bu anlayış emin olun bizler kadar sizleri de yani hepimizi mağdur etmektedir.

Sayın Başkan, Sayın heyet;

Neymiş suç aygıtım? Top, tüfek, silah değil. 7 yıl önce attığım tweetler yani sosyal medya paylaşımları.

Sosyal medya demişken sosyal medya, kısa bir geçmişi olmasına rağmen kimi zaman iyiliğin yayılmasına acının bitmesine olanak sağladı. Hayat kurtardığı anlar bile oldu.

Ancak sosyal medya adı üzerinde sosyal bir alan ve o ânın, o durumun refleksleri ile çalışan ve işleyen sanal bir ortam. O ânın sözünü hayatın sözü gibi algılar ve yıllar sonra yorumlamaya kalkarsanız eğer memlekette bu salonlarda sosyal medyada o anın duygusunu sözünü aktaran milyonlar haricinde başka bir davalı göremezsiniz. O yıllarda 140 karaktere sığdırılan sözlere bakarak kişiler, fikirler hakkında yorum yapmak bile mümkün olamayacakken yargılama hem de ağır cezada yargılamanın takdirini yine sizlere bırakıyorum.

Tüm vatandaşların elinde tuttuğu telefonların canlı yayın araçlarına dönüştüğü, her bir bireyin açıkça yurttaş gazeteciliğini yaptığı bir dönemde, bir insan hakları savunucusu, bir siyasetçi, bir hekim, bir vatandaş olarak benim de toplumsal olaylar karşısında düşüncelerimi ifade etmem takdir edersiniz ki en temel hakkım ve görevimdir.

Ve ayrıca o ânın acı gerçekliği nedeniyle infiale kapılarak söylenilen yüzlerce binlerce söz içinden ta 7 yıl geriye giderek cımbızla seçilen sözler üzerinden yıllar sonra yapılan suçlamalar maalesef şu an ve bu gündemde bir başarının bir hak arayışının cezalandırılmasından başka bir şey değildir.

Evet sadede geleyim.

7 yıl önce yazdığım tweetlerimden ötürü hangi başlıklara yargılanıyorum?

CUMHURBAŞKANINA HAKARET
Sayın Başkan ve Sayın Heyet

Cumhuriyeti kuran bir partinin il başkanı olarak Cumhurbaşkanına hakaret etmedim, etmem de.

Mustafa Kemal Atatürk’ün oturduğu o makama hakaret etmek, o makamı değersizleştirmek kimsenin hakkı olmadığı gibi haddi de değildir. Kim olursa olsun. O makamlarda oturanlar da dahil.

Bilindiği üzere, Cumhurbaşkanına hakaret, Cumhurbaşkanının devleti temsil etmesi ve anayasada belirtilen görev ve yetkileri göz önüne alınarak, tarafsız olduğu varsayılan ve tarafsızlığı Anayasal metinle güvence altına alınan yüksek temsiliyeti esasına dayandırılmıştır.

Anayasa’nın 103.Maddesinde ifadesini bulan ve Cumhurbaşkanının göreve başlarken TBMM önünde sözlü ifade ettiği Cumhurbaşkanı Andı incelendiğinde Cumhurbaşkanının tarafsız olacağı Anayasa’ya, hukukun üstünlüğüne, demokrasiye, Atatürk İlke ve İnkılaplarına, laik cumhuriyet ilkesine bağlı kalacağı ve görevini tarafsızlıkla yerine getireceğine dair yemin ettiği görülecektir.

Cumhurbaşkanının bu anayasal yemine ve kamusal kabule uygun davranmadığı, hatta özellikle tarafsız olmadığını defalarca kamuoyu ile paylaştığı bilinen bir hakikattir.

16 Nisan 2016 Referandumu ile birlikte “Partili Cumhurbaşkanlığı” müessesinin, fiilen zaten var olan taraflı cumhurbaşkanlığını kurumsallaştırdığı hatırlanmalıdır.

Bu sebeplerle, Cumhurbaşkanının temsil ettiği bu anayasal makamın kurumsallığına ve toplumsal saygınlığına dikkat çekerek kendisini CHP olarak her vesile ile tarafsızlığa davet etmişliğimiz bir gerçekliktir.

Bu bağlamda 82 milyon vatandaşının tamamına karşı tarafsız olması gerektiğine sonuna kadar inandığım Cumhurbaşkanının mahkeme salonlarında bile taraf oluyor olması, şahsımdan ziyade hukuk ve ülkem adına üzüntü vericidir.

Dolayısıyla memleketimizde Cumhurbaşkanı olan kişi aynı zamanda bir siyasi partinin de genel başkanlığı görevini yürütmektedir. Hal böyle olunca AKP Genel Başkanına yönelik siyasi eleştiriler dahi Cumhurbaşkanına hakaret kapsamına sokularak hukuksuz bir süreç işletilmektedir.

Cumhurbaşkanının benim tweetlerim nedeniyle herhangi bir zarar gördüğü ve siyasi kimliğinin veya kariyerinin etkilendiği söylenemez. Ayrıca bir siyasetçinin yargılanmasını talep etmek de bir hakaret değildir. Tüm tweetlerim ifade özgürlüğü sınırları içerisinde bulunan eleştirilerden ibarettir.

Bu arada Sn. Cumhurbaşkanı bu tweetlerin bir kısmından dolayı aleyhime tazminat davası açmıştır zaten. Şayet varsa bir zararı işbu davaları kazanırsa tazmin edilecektir mutlaka.

Yine tekrarlayayım. Cumhurbaşkanına hakaret etmedim.

Yaptığım siyasi hiciv ve eleştiriden cumhurbaşkanlığı makamını ayrı tutarak, bu makamı tartışmaya açmayarak, Cumhurbaşkanın AKP genel başkanı olan taraflı siyasi kimliği ve doğru bulmadığım uygulamalarına dönük siyasi hiciv ve eleştiri haklarımı, düşünce ve ifade özgürlüğümü kullandım.

Paylaşımlarım Cumhurbaşkanı oluşu nedeniyle ve o sıfatla yürüttüğü hukuki ve idari işlemler ya da sarf ettiği beyanları sebebine dayalı paylaşımlar değildir.

Herkesin düşünce ve ifade özgürlüğünün arkasında olduğum gibi kendi özgürlüklerimi de sonuna kadar savunacağım.

Tweetlerimde bu ayrımı gözeterek siyasi bir kimlik, duyarlı bir vatandaş, başkalarının acılarını duyumsayabilen bir hekim, başkalarının acılarına ağlayabilen bir kadın olarak Sn. Recep Tayyip Erdoğan’ın AKP Genel Başkanı sıfatıyla yaptığı partisel, ideolojik ve kutuplaştırıcı siyasi anlayış ve yaklaşımlarına eleştiride bulunarak bu ideolojik ve kamplaştırıcı siyaset dil ve üslubuna yüksek sesle itiraz ederek anayasal bir hak kullanımında düşünce ve ifade özgürlüğünde bulundum.

Unutmayalım ki; siyasilerin, parti başkanlarının diğer insanlara nazaran ağır eleştirilere daha fazla katlanmak zorunda oldukları demokratik toplumlarda geniş bir kabul görmüştür. Bu eleştiriler çok sert, hatta kırıcı, ağır eleştiri abartıya dayalı bile olabilir.

Birçok yargı ve AİHM kararlarında ortaya çıkan sonuçlar da söylediklerimizi doğrular niteliktedir. Bilindiği üzere siyasi tartışma alanında ve kamu yararını ilgilendiren konularda ifade özgürlüğü en geniş şekilde korunur.

Siyasi eleştiri niteliğindeki açıklamalar hakaret olarak veya kişilik haklarını ihlali olarak kabul edilmemelidir ve devlet yönetiminde bulunan siyasetçiler daha politikaya atılırken haklarında verilecek haberlerin ve en geniş şekilde yapılacak eleştirilerin sert ve acımasız olacağını öngörmeleri alkışlar kadar eleştirilere de katlanmak zorunda olduklarını kabul etmeleri gerekir.

Ayrıca iddianamede bir türlü anlamlandıramadığım bir hususun altını çizmek isterim.

İktidar mensuplarının büyük çoğunluğunun “Hocaefendi” diyerek el etek öpmek için randevu sırasına girdikleri, devletin bütün kaynakları ve kadrolarını peşkeş çektikleri bir dönemde 1981 yılında Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri bölümünde psikotik bozukluk tanısı konulan ve ilkokul mezunu olduğu bilinen Fetullah Gülen’e meczup demiş olmam ve yukarıda söylediğim tespitleri yapmış olmam kimleri ve neden rahatsız etmiş olabilir? Bu tweetin Cumhurbaşkanına hakaretle ne ilgisi var?

Bu tweetten de görüldüğü üzere değerlerinize, ilkelerinize ve ideolojinize uygun yaşıyor ve siyaset yapıyorsanız eğer, yıllar geçse de söyledikleriniz ve savunduklarınız çelişmiyor.

KAMU GÖREVLİSİNE GÖREVİNDEN DOLAYI HAKARET

Hiçbir kamu görevlisine görevinden dolayı hakaret etmediğim gibi saygınlığını rencide edebilecek nitelikte herhangi bir somut isnadım olmamıştır.

Ben Anadolu’nun küçük bir yerinde görev yapmış bir öğretmen çocuğu olmanın ötesinde yine Anadolu’da kamu görevi yapmış bir hekimim.

Kamu görevinin saygınlığını, o saygınlığın nasıl korunduğunu ve önemini çok iyi bilirim.

Toplumda infial uyandıran somut olay ve olguların siyaseten temsil makamında olan şahsım tarafından kamu vicdanı adı, eleştiri ve kimi kez ağır nitelikli eleştiri vasıf ve mahiyetinde sosyal medya paylaşımına dönmüş olmasında tipik hiçbir suç, kasıt unsuru aranamaz, aransa dahi bulunamaz.

Ve yine söylemlerim, bahsi geçen kamu görevlilerinin hayatlarını olumsuz etkilememiş, görevleriyle ilgili bir engele yol açmamıştır.

Siyasi kişilerin ve kurumların anayasal kurumlar olduğu, halkın nabzını tutarak politik yönden hesap sorduğu, kimi kez ağır nitelikte sert eleştiri yapabildiği, bunun düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerektiği hatırlanmalıdır.

CHP olarak, AKP’nin Siyasi Programında referans aldıkları ideolojik yol haritaları ve doğru olmadığını düşündüğümüz siyasi uygulamalarına karşı yüksek sesle muhalefet etmemizden daha doğal bir şey olamaz, olmamalı. Ülkeyi yönetenlerin çok geniş şekilde eleştirileceği ve muhalif siyasetçilerin ifade özgürlüklerinin azami şekilde korunması gerektiği burada da hatırlanmalıdır.

Genel Başkanımızın veya başkalarının inanç aidiyeti üzerinden tarihsel ve toplumsal kutuplaştırma gayretini, Berkin Elvan’ın çocuk yaşta yaşam hakkının elinden alınmasını, Hrant Dink’in katledilmesini ve sonrasında işletilen hukuksuz süreçleri kabul etmediğimi yüksek sesle dile getirişim, çoğulcu demokrasi ve özgürlükler bağlamında yüzde yüz karşılığı bulunan bir hak kullanımıdır.

Genç kızların ne giyip giymeyeceğine, kadınların kaç çocuk doğurup doğurmayacağına ve hatta ne şekilde doğuracağına iktidarda olanlar, erkek egemen bakış açısı karar veremez, vermemelidir.

Bu yaşam tarzı müdahalelerine kişisel ve kurumsal olarak sessiz kalmamız ne Cumhuriyet Halk Partisi olarak ne CHP İl Başkanı olarak ne bir kız çocuğu annesi olarak benden ve bizden beklenmemelidir.

İddia edilen suçun hiçbir tipik unsuru paylaşımlarımda mevzu bahis değildir.

TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİNİ ALENEN AŞAĞILAMA

Atatürk Türkiyesinin, Cumhuriyetin aydın birikiminin var ettiği bir hekim, Cumhuriyeti kuran CHP’nin sorumluluk mevkiinde bir il başkanı olarak devleti alenen ya da perdeli olarak aşağılamam düşünülemez.

Bu suça dair olduğu iddia edilen paylaşımlar devleti aşağılamak değil tam tersine o koltuklarda yani devleti temsil eden makamlarda oturanların, yaptıkları ya da yapmadıklarıyla devletin itibarsızlaştırılması, ulusal ve uluslararası arenada aşağılanmasını engellemek içindir.

Yani devleti aşağılamak değil tam tersine devlet adına görev yapanların devleti küçük düşürmemesi için bir uyarıdır, bir tepkidir.

Vatandaşı mutlu olmayanın devleti güçlü olmaz, olamaz. Bana sorarsanız vatandaşlardan daha çok devleti temsil yetkisi bulunanlar devleti aşağılamama ve itibarını yerle bir etmeme sorumluluğuna sahiptir.

Sıkça tekrarladığım gibi eleştiri amacı ile yapılan düşünce açıklamaları ve paylaşımları suç oluşturmaz.

Paylaşımlarım incelendiğinde üzeri yıllarca kapatılan ve hala kapatılmaya çalışılan siyasi cinayetlerin açığa çıkarılmayışını, faillerinin yargılanamayışını, yine “bu ülkede güvercinleri vurmazlar” diyen Hrant Dink’in katledilişini, çocuk yaşta öldürülen Berkin Elvan’ın katillerinin hesap vermeyişini, halkın inançları ile alay eden, her türlü rüşvet, zimmet ve yolsuzluk batağına batan bakanların açığa çıkmış aleni suçlarına karşın siyaseten aklanışlarını sorgulayıp, kamusal ve insanı görevimi yapışım yargılama konusu edilemez, suç olarak tariflenemez.

Bunların tümü siyasi kimliğim ve vatandaşlık sorumluluğum gereği yaptığım eleştiri, tespit ve olguların kamuoyuna duyurulmasından ibarettir.

Bu yüzden soruşturulması ve yargılanması gereken ben değil biraz önce sözünü ettiğim kişi ya da kişilerdir. Suç olduğu iddia edilen paylaşımlarım da düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamındadır.

HALKI KİN VE DÜŞMANLIĞA ALENEN TAHRİK ETME

Tüm yaşamım boyunca verdiğim İnsan Hakları Mücadelesinde kin ve düşmanlığa karşı mücadele etmiş, buna uygun davranmış ve yaşamış biri olarak hakkımdaki en gülünç iddialardan birisi bu iddiadadır.

Bu suçlamaya konu olan tüm tweetler ifade özgürlüğü kapsamındadır.

İddianameye konu paylaşımlarımda halkın kin ve düşmanlığa tahrik edildiğine dair tek bir somut örnek bulamazsınız.

AKP Genel Başkanının çocuğa, gençliğe, kadına, farklı etnik ve inanç gruplarına politik bakış açısını doğru bulmadığımdan, çocuk yaştaki ölümlere karşı ideolojik duyarsızlığını rahatsız edici bulduğumdan, kindar bir nesil yetiştirme gayret ve idealini alenen teşhir ettiğimden, 15 Temmuz darbesinin açığa çıkarılması gereken birçok bilinmeyeninin olduğunu düşündüğümden, demokratik kaygılarla değil ideolojik kışkırtma ile sokaklarda linç girişiminde bulunanları hukuken ve ahlaken kabullenemememden ötürü yazdığım tweetlerimde halkı kin ve düşmanlığa sevkettiğimin somut delili olmadığı gibi düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamındadır.

Bir hukukçu olarak takdir edersiniz ki, suçu her ne olursa olsun tekbir getirerek insan yaşamına alenen ve büyük bir pervasızlıkla son verenlere karşı bir yaşam hakkı savunucusu olarak tepki göstermemden daha anlaşılır bir şey olamaz.

Halkın iradesine karşı yapılan ve sayısız masum insanı öldüren, yaralayan, bir şekliyle etkileyen her durum darbedir. Ve darbelerle yüzleşmek demek darbeleri sebepleri ve sonuçlarıyla birlikte değerlendirip kim ama her kim sebep olduysa hukuk karşısında yargılanmalarını sağlamak demektir.

Bu darbe “bize allahın bir lütfu diyerek” ya da tarafımızdan yapılan tüm uyarılara rağmen “darbeye giden yolun taşlarını döşeyerek” ya da “ölen ya da yaralanan sayısız masum insanı üzülerek ve içim acıyarak söylüyorum bu mahkeme salonunda olduğu gibi politik çıkarlarına alet ederek” üstesinden gelinecek bir şey değildir.

Darbeye giden yolun taşlarını döşeyenler de, darbeyi gerçekleştirenler de, darbe hukukunu işletenler de suçludur, sorumludur ve hukuk karşısında hesap vermelidir.

Öldürmeyi değil yaşatmayı meslek edinmiş, ölümü değil yaşamı kutsamış biri olarak hayatımın her alanında yaşamı ve yaşatmayı savundum, savunmaya da devam edeceğim.

Devletin, toplumun, vatandaşın geleceği için değil sadece kendi gelecekleri için ölümü kutsayarak insanların yaşam haklarını gaspeden anlayışlara karşı daima mücadele ettim bundan sonra da edeceğim ve ömrüm yettikçe de bunu yapanları deşifre edeceğim.

Bu arada ayrıca belirtmek isterim;

Bu suç başlığına konu edilen tweetler, o yıllardaki takipçi sayım, beğeni ve paylaşımlar dikkate alındığında söz konusu dönemde maksimum 20-30 kişiye ulaşmışken;

Bu paylaşımlarım nedeniyle kamu güvenliğini açık, mevcut ve yakın tehlike yaratacak şekilde bozduğuma dair hangi somut olgu ve olay gerçekleşmiştir?

Bu tweetler nedeniyle ağır ve yoğun bir tarzda kin ve düşmanlığa tahrikin hangi somut suç unsurlarına rastlanılmıştır?

Şahsımın husumet beslenen konuya karşı düşünerek, tasarlayarak zarar verdiğim, öç almayı gerektirecek şiddette nefret duymaya yönelik hareketlerde bulunduğum hususu neye dayandırılmaktadır?

İfade özgürlüğü ile bu tip tehlike suçları arasında açık, mevcut ve yakın tehlike” kriterini gözetmeden, baştan önyargılı yaklaşımlarla suç isnat etmek aslında şahsıma karşı işlenmiş iftira suçunun varlığına işaret etmez mi?

Uzun lafın kısası bu söylemlerimin tamamı da ifade özgürlüğü kapsamı altındadır. 20 yıl önce okuduğu bir şiir sebebiyle cezaevine gönderilen Sn. Recep Tayyip Erdoğan’ın ifade özgürlüğü hakkı nasıl savunulduysa bugün de BENİM İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ HAKKIM savunulmalı.

TERÖR ÖRGÜTÜ PROPAGANDASI YAPMAK

Şiddete ve şiddetin tüm unsurlarına karşı mücadele etmek için, şiddetsiz bir toplum düzeni tesis edilsin diye siyaset yaparken terör örgütü propagandası yaptığımın iddia edilmesi de en az diğer iddialar kadar gerçek dışı ve komik. Gülüyorum ancak Aziz Nesin’in dediği gibi acı acı.

Bu iddianın asıl amacının kovuşturmayı Asliye Ceza Mahkemeleri kapsamından çıkarıp uydurma bir terör örgütü propagandası suçu ile Ağır Ceza Mahkemesi kapsamına alınması olduğunun farkındayım.

Cumhuriyet Halk Partisi’ni kamuoyunda itibarsızlaştırmak, CHP kurumsal kimliğini ve şahsımı terör örgütleriyle birlikte anılmasını sağlamaya dönük tamamı ile kötü niyetli bir adli mühendislik çalışması olmuştur.

Çözüm süreci döneminde tüm kamuoyu gibi benim de isimlerini vahşi bir cinayet sonrasında öğrendiğim üç kadın ile ilgili öldürülen kadınlardan birinin kadının insanlık tarihindeki yerini anlatan sözünü alıntılayarak yazmış olduğum tweetin terör örgütü propagandasıyla ilgisi olmadığı gibi alakası da yoktur.

Nasıl ki Nazım Hikmet şiiri okuyup paylaştığı için Sn. Erdoğan’a komünist ya da komünizm propagandası yapıyor dememiz mümkün değilse benim de sosyal medya paylaşımım için aynı durum söz konusudur.

Suçları ne olursa olsun adı geçen 3 kadının yargısız infaz edilmesi ne hukuki ne de insani olarak kabul edilemez. Yine bir yaşam hakkı savunucusu olarak, yazdığım tweette bir kadın duyarlılığı ile olgusal ve ilkesel nedenlerle bu cinayetleri eleştirdim.

Suçu ne olursa olsun herkesin yaşama ve yargılanma hakkı devlet ve hukuk güvencesi altında olmalıdır.

Bakın; “Bir insanın hayatına bu kadar vahşice son vermek çok kötü, çok çirkin adeta bir vahşet. Gerçekten üzüntü duyduğumu ifade etmek isterim.”

Bu sözler dönemin Başbakan Yardımcısı, geçtiğimiz günlerde Cumhurbaşkanlığı Yüksek istişare Kurulu Üyeliğine getirilen Bülent Arınç’a ait.

Söz konusu cinayetlerin hemen ardından yaptığı basın açıklamasından bir alıntı. Sn. Arınç’ın sözlerini hatırlatma sebebim, onun da aynı suçtan yargılanmasını istemek değil elbette.

Yargısız infaza, vahşice işlenen cinayetlere ilişkin insani ve hukuki söylemlerin suç olamayacağını ifade etmek için bu hatırlatmayı yapma gereği duydum.

İfade özgürlüğü hakkı herkes için eşit biçimde uygulanmalıdır.

Bu paylaşımın inatla ve ısrarla suçlama kapsamına sokulmak istenmesi akıllara ziyan bir yaklaşım olmuştur.

Öldürülen kişinin bir sözünü tırnak içerisinde alıntılayarak yazmak ve bu yargısız infazı kınamanın hiçbir suç içermediği çok açıktır.

Bu tweetim üç kişinin öldürüldüğü saldırının biçimine ve insanlık onuruna aykırı oluşuna ilişkindir ve ifade özgürlüğü hakkının koruması altındadır.

Bu paylaşımın yasa dışı örgütün cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterdiği, övdüğü veya teşvik ettiği nasıl söylenebilir?

Yasa dışı terör örgütü ile ilgili düşünce veya inancı başkalarına tanıtma, benimsetme ya da yayma amacı ve bu amaçla yapılan cebir ve şiddet yöntemlerini övücü ya da meşru gösterici hangi sözcük ya da vurguya ulaşılmıştır?

Bu sosyal medya paylaşımın isnat edilen suçun hangi tipik unsurlarını ihtiva ettiği, açık mevcut ve yakın tehlike unsurlarını hangi vesile ile taşıdığı iddia makamınca somut ispat araçlarıyla orta yere konmadan insafsızca terör örgütü propagandası yapmakla itham edilmem hazin ve talihsiz bir yakıştırma, zorlama bir yapıştırma olmuştur.

Bu iddia yani şahsımın terör örgütü propagandasıyla ilişkilendirilmesi, bu mahkemelerde geçtiğimiz yıllarda 1800’lü yıllarda yaşayan Rosa Luxemburg ve Clara Zetkin gibi isimler hakkında terör örgütü üyeliği kararı vermesi kadar komik ve absürd bir olaydır.

Her kim teröre ve terör örgütlerine destek veriyorsa bu vesileyle bir kez daha tekrar ediyor ve buradan da alışılageldik tavrımla “Allah belasını versin” diyorum.

Bu arada itiraf etmem gerekir. Benim iki örgüt üyeliğim var.

Biri üyesi olmaktan onur duyduğum meslek örgütüm diğeri ise yöneticisi ve İstanbul’da başı olmaktan gurur duyduğum Cumhuriyet Halk Partisi örgütüdür.

Ve bu örgütün İstanbul’da başı olma gururu ise geleceğe bırakacağım en büyük miraslardan biri olacaktır.

Sayın Başkan ve Mahkeme Heyeti,

Vatandaşının temel hak ve özgürlüklerine, etnik ve inançsal aidiyetlerine ve hatta yaşam haklarına saygı göstermeyenlerin,

Her vesile ile anayasal suç işleyenlerin,

Devletin kamusal otoritesini bireysel ve partisel menfaatler için pervasızca ve partizanca araç edinenlerin olduğu bir iklimde;

Geçmişte sizlerin şu an oturduğu makamlarda hukukun üstünlüğüne değil üstünlerin hukukuna sığınanların geldiği durum ortada.

Heykeli dikileceği söylenen savcılar vardı. Bugün nerede? Hatırlayın. Kumpas davalarında hukuka göre değil aldıkları emir ve talimatlara göre karar veren hakimler vardı. Bugün nerede? Hatırlayın. Cezaevinde öldükten sonra suçsuz olduğu tescillenen hukuk mağdurlarını yargılayanlar vardı. Neredeler? Hatırlayın.

Vatandaşın üstüne gaz sıktıran valiler vardı. Bugün nerede?

Güvenliğimizi sağlamakla görevliyken, cinayetlerin parçası olan Emniyet Müdürleri vardı. Bugün nerede? Hatırlayın.

Hatırladıklarımızı yaşamamanın tek yolu hukuka sadece hukuka sığınmaktır. Ve ben Toplumsal Bellek Platformu kurucularından biri olarak bunları hatırlatmakla sorumluyum.

Hatırladıklarımızı yaşamamanın tek yolu ise hukuka sadece hukuka sığınmaktır.

Ayrıca karar vermemiz gerekiyor;

Eşit yurttaşlık temelli demokratik toplum düzeninin ve Cumhuriyetin aydın birikiminin ilke ve gereklerine uygun bireyler olarak mı yaşayacağız, yoksa bütün tarihsel ve toplumsal pozitif kazanımlarımızın yok sayıldığı, her türlü hak ve hukuk kavramının siyasi iktidarın tercih ve takdirlerine terk edildiği, üzerinde tepinildiği, düşünce ve ifade özgürlüğünün hak getirdiği, düşünüp ifade etmenin her türlü izansız ve terazisiz yaptırımlara maruz bırakıldığı, endişe ve kaygı verici otoriter rejiminin biat eden kulları olarak mı yaşayacağız?

Ben, Cumhuriyetin aydın birikimine ihanet etmeden, evrensel insan hakları kurallarını sonuna kadar içselleştirmeye çalışan, hukukun üstünlüğünü olmazsa olmazım sayan, eşitlik, özgürlük, kardeşlik hayalinden asla vaz geçmeyen bir kadın, bir hekim, bir siyasetçi, bir anne, geçtim tamamını vicdanlı ve onurlu bir insan olmayı, insan kalmayı tercih ediyorum.

Beni buraya bu mahkeme salonuna bir hayal getirdi demiştim. Ve hayalleri nedeniyle yargılanan ilk kişi olmadığımı biliyorum ama son olmayı umut ediyorum. Bunun için de mücadele edeceğim.

Sabrınız ve beni dinlediğiniz için teşekkür ederim.

Canan Kaftancıoğlu, 18 Temmuz 2019

Canan Kaftancıoğlu Savunması

İşkence Yasağı

0
İşkence Yasağı

İşkence, bireyin fiziksel ve ruhsal bütünlüğünü hedef alan, insan onurunu zedeleyen ve temel haklarını ortadan kaldıran ağır bir insan hakları ihlali olarak kabul edilmektedir. Birleşmiş Milletler İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı veya Onur Kırıcı Muamele ya da Cezaya Karşı Sözleşmesi’nin 1. maddesine göre işkence; bilgi veya itiraf elde etmek, cezalandırmak, korkutmak ya da ayrımcılığa dayalı nedenlerle bir kamu görevlisi veya onun rızasıyla bir kişiye kasten ağır fiziksel veya ruhsal acı verilmesini ifade etmektedir.

İşkence yasağı, çağdaş uluslararası insan hakları hukukunun en temel ilkelerinden biridir. Uluslararası hukukta mutlak biçimde yasaklanan işkencenin önlenmesi, etkili soruşturulması ve sorumluların cezalandırılması, devletlerin temel yükümlülükleri arasında yer almaktadır. Türkiye’nin de taraf olduğu İşkenceye Karşı Sözleşme, insan onurunun korunmasını esas almakta ve işkenceyi mutlak biçimde yasaklamaktadır. Bu yasak, uluslararası hukukta emredici norm (jus cogens) niteliğinde kabul edildiğinden hiçbir istisnaya tabi değildir. Savaş, savaş tehdidi, olağanüstü hâl, iç karışıklık, terörle mücadele veya üst makam emri işkenceyi haklı gösterecek gerekçeler arasında yer alamaz. İşkence yasağı; Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi‘nin 5. maddesi, Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi‘nin 7. maddesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 3. maddesi, İşkenceye Karşı  Birleşmiş Milletler Sözleşmesi, Uluslararası Ceza Mahkemesi Roma Statüsü‘nün 7. maddesi, Türkiye’de ise Anayasa’nın 17. maddesi ile Türk Ceza Kanunu’nun 94. maddesi başta olmak üzere çok sayıda ulusal ve uluslararası hukuk metninde güvence altına alınmıştır.

İşkence Görenlerle Dayanışma Günü

0
 İşkence Görenlerle Dayanışma Günü

26 Haziran İşkence Görenlerle Dayanışma Günü, işkence mağdurlarıyla dayanışmayı güçlendirmek, işkencenin önlenmesini teşvik etmek ve işkenceyle mücadele konusunda uluslararası farkındalığı artırmayı amaçlayan bir anma ve farkındalık günüdür. Birleşmiş Milletler (BM) “İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı ya da Onur Kırıcı Muamele ya da Cezaya Karşı Sözleşme” 26 Haziran 1987 tarihinde yürürlüğe girmiştir. BM 1997 yılında bugünü “İşkence Görenlerle Dayanışma Günü” olarak ilan etmiştir.

Günün Temel Amacı ve Önemi  

26 Haziran İşkence Görenlerle Dayanışma Günü, işkence yasağının evrenselliğini vurgulayan, işkence mağdurlarının rehabilitasyon ve adalete erişim haklarına dikkat çeken uluslararası bir anma ve farkındalık günüdür. Günün temel amacı, işkencenin önlenmesine yönelik uluslararası yükümlülüklerin hatırlatılması, işkence mağdurlarına yönelik destek mekanizmalarının güçlendirilmesi ve devletlerin işkenceyi önleme, etkili soruşturma yürütme ve sorumluları cezalandırma yükümlülüklerine dikkat çekilmesidir. Bu yönüyle 26 Haziran, insan onurunun korunması ve işkence yasağının eksiksiz uygulanması bakımından uluslararası insan hakları sisteminin simgesel günlerinden biri olarak kabul edilmektedir.

İşkence Nedir? 

İşkence, bireyin fiziksel ve ruhsal bütünlüğünü hedef alan, insan onurunu zedeleyen ve temel haklarını ortadan kaldıran ağır bir insan hakları ihlali olarak kabul edilmektedir. Birleşmiş Milletler İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı veya Onur Kırıcı Muamele ya da Cezaya Karşı Sözleşmesi’nin 1. maddesine göre işkence; bilgi veya itiraf elde etmek, cezalandırmak, korkutmak ya da ayrımcılığa dayalı nedenlerle bir kamu görevlisi veya onun rızasıyla bir kişiye kasten ağır fiziksel veya ruhsal acı verilmesini ifade etmektedir.

İşkence Yasağı

İşkence yasağı, çağdaş uluslararası insan hakları hukukunun en temel ilkelerinden biridir. Uluslararası hukukta mutlak biçimde yasaklanan işkencenin önlenmesi, etkili soruşturulması ve sorumluların cezalandırılması, devletlerin temel yükümlülükleri arasında yer almaktadır. Türkiye’nin de taraf olduğu İşkenceye Karşı Sözleşme, insan onurunun korunmasını esas almakta ve işkenceyi mutlak biçimde yasaklamaktadır. Bu yasak, uluslararası hukukta emredici norm (jus cogens) niteliğinde kabul edildiğinden hiçbir istisnaya tabi değildir. Savaş, savaş tehdidi, olağanüstü hâl, iç karışıklık, terörle mücadele veya üst makam emri işkenceyi haklı gösterecek gerekçeler arasında yer alamaz. İşkence yasağı; Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi‘nin 5. maddesi, Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi‘nin 7. maddesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 3. maddesi, İşkenceye Karşı  Birleşmiş Milletler Sözleşmesi, Uluslararası Ceza Mahkemesi Roma Statüsü‘nün 7. maddesi, Türkiye’de ise Anayasa’nın 17. maddesi ile Türk Ceza Kanunu’nun 94. maddesi başta olmak üzere çok sayıda ulusal ve uluslararası hukuk metninde güvence altına alınmıştır.

Denetim Mekanizmaları

1999 yılında Birleşmiş Milletler’e sunulan ve İşkence ve Diğer Zalimane İnsanlık Dışı Aşağılayıcı Muamele veya Cezaların Etkili Biçimde Soruşturulması ve Belgelendirilmesi için EI Kılavuzu, “İstanbul Protokolü” (Manual on the Effective Investigation and Documentation of Torture and Other Cruel, Inhuman or Degrading Treatment or Punishment, ”The Istanbul Protocol”) , işkence ve kötü muamele iddialarının etkili biçimde soruşturulması ve belgelenmesine ilişkin uluslararası standartları ortaya koymaktadır. Bu çerçevede işkence iddialarının hızlı, bağımsız, tarafsız ve etkili biçimde soruşturulması, tıbbi değerlendirmenin bilimsel esaslara göre yapılması ve adli incelemelerin uluslararası insan hakları standartlarına uygun yürütülmesi öngörülmektedir.

İşkencenin önlenmesine ilişkin uluslararası denetim mekanizmalarından biri de Birleşmiş Milletler İşkenceye Karşı Sözleşmeye Ek İhtiyari Protokol (OPCAT) kapsamında oluşturulan Ulusal Önleme Mekanizmasıdır. OPCAT, taraf devletlerin alıkonulma yerlerini düzenli olarak ziyaret edecek bağımsız ulusal mekanizmalar kurmasını öngörmektedir.

İnsan hakları kuruluşlarının yayımladığı periyodik raporlarda, işkence ve kötü muamele iddialarının etkili biçimde soruşturulması, cezasızlığın önlenmesi, gözaltı usul güvencelerinin eksiksiz uygulanması, gözaltı sürelerinin sınırlandırılması, alıkonulma yerlerinin bağımsız denetime açılması, Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi (CPT) raporlarının kamuoyuna açıklanması ve İstanbul Protokolü standartlarının eksiksiz uygulanması yönünde tavsiyelere yer verilmektedir. Aynı raporlarda, cezasızlık uygulamalarının işkence ve kötü muamelenin önlenmesini güçleştiren başlıca yapısal sorunlardan biri olduğu değerlendirilmektedir.

İşkencenin Önlenmesi Sözleşmesine Ek Protokol

0

İşkencenin Önlenmesi Sözleşmesine Ek Protokol (İşkenceye ve Diğer Zalimane, Gayriinsani veya Küçültücü Muamele veya Cezaya Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesine Ek İhtiyari Protokol); Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 18 Aralık 2002 tarih ve A/RES/57/199 sayılı kararıyla kabul edilerek 4 Şubat 2003 tarihinde imzaya açılmış ve 22 Haziran 2006 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Türkiye, Ek İhtiyari Protokol’ü 14 Eylül 2005 tarihinde imzalamış, Protokol’ün onaylanmasının uygun bulunduğuna dair 23 Şubat 2011 tarih ve 6167 sayılı Kanun kabul edilmiş 15 Haziran 2011 tarih ve 2011/1962 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile onaylanmıştır. Bakanlar Kurulu kararı ve protokolün resmi çevirisi, 5 Temmuz 2011 tarih ve 27985 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanmıştır. Protokolün onay belgeleri 27 Eylül 2011 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği’ne tevdi edilmiş ve Türkiye açısından 27 Ekim 2011 tarihinde yürürlüğe girmiştir. İşkenceye ve Diğer Zalimane, Gayriinsani veya Küçültücü Muamele veya Cezaya Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesine Ek İhtiyari Protokol’ün denetim organı, İşkence ve Diğer Zalimane, Gayriinsani veya Küçültücü Muamele veya Cezanın Önlenmesi Alt Komitesidir.  Türkiye İnsan Hakları Kurumu, İhtiyari Protokol şartlarını uygulamak üzere görevlendirilmiştir.

İşkenceye ve Diğer Zalimane, Gayriinsani veya Küçültücü Muamele veya Cezaya Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesine Ek İhtiyari Protokol

BAŞLANGIÇ

İşbu Protokol’e Taraf olan Devletler,

İşkence ve diğer zalimane, gayriinsanî veya küçültücü muamele veya cezanın yasaklandığını ve bunların insan haklarını ciddî şekilde ihlâl ettiğini teyit ederek,

İşkencenin Önlenmesi Sözleşmesi

“İşkence ve Diğer Zalimane, Gayriinsanî veya Küçültücü Muamele veya Cezaya Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi”nin (bundan böyle Sözleşme olarak anılacaktır) amaçlarına ulaşmak ve özgürlüklerinden yoksun bırakılmış kişilerin işkence ve diğer zalimane, gayriinsanî veya küçültücü muamele veya cezaya karşı korunmasının güçlendirilmesi için daha fazla önlem alınmasının gerekli olduğuna inanarak,

Sözleşme’nin 2 ve 16’ncı maddelerinin her bir Taraf Devleti, kendi yargı yetkisi altındaki herhangi bir toprak parçasında işkence ve diğer zalimane, gayriinsanî veya küçültücü muamele veya ceza fiillerini önlemek için etkin önlemler almakla yükümlü kıldığını anımsayarak,

Bu maddeleri uygulamada esas sorumluluğun Devletlere ait bulunduğunu, özgürlüklerinden yoksun bırakılmış kişilerin korunmalarının güçlendirilmesinin ve bu kişilerin insan haklarına tam saygı gösterilmesinin herkes tarafından paylaşılan ortak bir sorumluluk olduğunu ve uluslararası icraî kuruluşların ulusal önlemleri tamamladığını ve güçlendirdiğini kabul ederek,

İşkence ve diğer zalimane, gayriinsanî veya küçültücü muamele veya cezanın etkin biçimde önlenmesinin eğitim ve değişik yasal, idari, yargısal ve diğer önlemlerin birleşimini gerektirdiğini anımsayarak,

Keza Dünya İnsan Hakları Konferansının işkencenin ortadan kaldırılması için harcanacak emeğin ilk olarak ve öncelikle önleme üzerinde yoğunlaşması gerektiğini açıkça kabul ettiğini ve Sözleşme’ye, gözaltı yerlerine düzenli ziyaretler yoluyla önleyici bir sistemin kurulmasını hedefleyen bir ihtiyarî protokol eklenmesi çağrısında bulunduğunu anımsayarak,

Özgürlüğünden yoksun bırakılmış kişileri işkence ve diğer zalimane, gayriinsanî veya küçültücü muamele veya cezaya karşı korumanın, gözaltı yerlerine yapılacak düzenli ziyaretlere dayalı, önleyici özellikteki adlî olmayan araçlarla güçlendirilebileceğine inanarak,

Aşağıdaki gibi anlaşmıştır;

BÖLÜM 1

Genel İlkeler

Madde 1 – İşbu Protokol’ün amacı, işkence ve diğer zalimane, gayriinsanî veya küçültücü muamele veya cezayı önlemek üzere, uluslararası ve ulusa) bağımsız kuruluşların, kişilerin özgürlüklerinden yoksun bırakıldığı yerlere düzenli ziyaretler yapacağı bir sistem kurmaktır.

1) İşbu Protokol’de belirtilen görevleri yerine getirmek üzere (bundan böyle Önleme Alt-Komitesi olarak anılacak olan) bir “İşkence ve Diğer Zalimane, Gayriinsanî veya Küçültücü Muamele veya Cezanın Önlenmesi Alt-Komitesi” kurulur.

2) Önleme Alt-Komitesi çalışmasını Birleşmiş Milletler Şartı çerçevesinde ve burada yer alan amaçlar ve ilkelerin yanı sıra, Birleşmiş Milletler’in özgürlüklerinden yoksun bırakılmış kişilere yönelik muameleye ilişkin kuralların rehberliğinde yürütür.

3) Aynı şekilde, Önleme Alt-Komitesi gizlilik, tarafsızlık, seçici olmama, evrensellik ve nesnellik ilkelerini de kendisine rehber edinir.

4) İşbu Protokol’ün uygulanması için Önleme Alt-Komitesi ile Taraf Devletler işbirliği yapar.

Madde 3 – Her bir Taraf Devlet, ulusal düzeyde, işkence ve diğer zalimane, gayriinsanî veya küçültücü muamele veya cezanın önlenmesi için bir ya da birden çok (bundan böyle “ulusal önleme mekanizması” olarak anılacak) ziyaretçi birim kurar, atar ya da idame ettirir.

Madde 4 – 1) Her bir Taraf Devlet, işbu Protokol uyarınca, bir kamu makamının verdiği emre binaen ya da kamu makamının teşviki veya rızası ya da bilgisi dâhilinde, yargı yetkisi ya da denetimi altında bulunan kişilerin özgürlüklerinden yoksun bırakıldıkları ya da bırakılabilecekleri herhangi bir yerin (bundan sonra gözaltı yerleri olarak anılacaktır) 2. ve 3. Maddelerde atıfta bulunulan mekanizmalar tarafından ziyaret edilmesine izin verir.

2) İşbu Protokol’ün amaçları bakımından özgürlükten yoksun bırakılma herhangi bir adlî, İdarî veya diğer bir makamın emri üzerine kişinin kendi iradesi ile ayrılmasına izin verilmeyen kamusal ya da özel gözaltı yerlerinde tutulması, hapsedilmesi veya yerleştirilmesi anlamına gelir.

BÖLÜM 2

Önleme Alt-Komitesi

Madde 5 – 1) Önleme Alt-Komitesi on üyeden oluşur. İşbu Protokol’e ellinci onay ya da katılmanın tamamlanmasından sonra, Önleme Alt-Komitesi üyelerinin sayısı yirmi beşe çıkartılır.

2) Önleme Alt-Komitesi üyeleri yüksek ahlâklı, özellikle ceza hukuku, cezaevi ya da polis yönetimi ya da özgürlüklerinden yoksun bırakılmış kişilere yönelik muameleye ilişkin alanlarda meslekî deneyimini kanıtlamış kişiler arasından seçilir.

3) Önleme Alt-Komitesi’nin oluşumunda adilane coğrafî dağılıma ve Taraf Devletlerin farklı uygarlık ve hukuk sistemlerinin temsil edilmesine gereken özen gösterilir.

4) Keza bu oluşumda, eşitlik ve ayırım yapmama ilkeleri temelinde, cinsiyetlerin dengeli biçimde temsiline dikkat edilir.

5) Önleme Alt-Komitesi’nin, aynı Devletin vatandaşlığını haiz birden çok üyesi olamaz.

6) Önleme Alt-Komitesi’nin üyeleri kişisel olarak görev yaparlar, bağımsız ve tarafsız ve Önleme Alt- Komitesi’nde etkin biçimde hizmet vermeye uygun olur,

Madde 6 – 1) Her bir Taraf Devlet, bu maddenin 2. fıkrasına uygun olarak, 5. maddede sayılan vasıfları haiz olan ve gerekli koşulları taşıyan en fazla iki kişiyi aday gösterebilir ve bunu yaparken, adayların nitelikleri hakkında ayrıntılı bilgi verir.

2)  (a) Adaylar bu Protokol’e Taraf Devletlerden birinin vatandaşı olacaklardır;

     (b) İki adaydan en az biri onu aday gösteren Taraf Devletin vatandaşı olacaktır;

     (c) Bir Taraf Devletin ikiden fazla vatandaşı aday gösterilemez;

     (d) Bir Taraf Devlet, başka bir Taraf Devletin vatandaşı olan bir kişiyi aday göstermeden önce, o Taraf Devletin rızasını arayacak ve alacaktır.

3) Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, seçimlerin yapılacağı Taraf Devletler toplantısından en az beş ay önce Taraf Devletlere birer mektup yollayarak adaylarını üç ay içinde bildirmeye davet eder. Genel Sekreter, tüm adayların, kendilerini aday gösteren Taraf Devletleri de belirten, alfabetik sıraya göre hazırlanmış bir listesini sunar.

Madde 7 – 1) Önleme Alt-Komitesi’nin üyeleri aşağıdaki yöntemle seçilir:

    (a) Öncelik, işbu Protokol’ün 5. maddesinde sayılan koşullar ve ölçütlere uygunluğa verilir;

    (b) İlk seçim, işbu Protokol’ün yürürlüğe girişinden itibaren en geç altı ay içinde yapılır;

    (c) Önleme Alt-Komitesi üyeleri Taraf Devletlerce gizli oyla seçilir;

    (d) Önleme Alt-Komite üyeleri, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri tarafından iki yılda bir yapılacak olan Taraf Devletler toplantısında seçilir. Taraf Devletlerin üçte ikisinin karar yeter sayısını oluşturacağı bu toplantıda, toplantıya katılan ve oy kullanan Taraf Devlet temsilcilerinin oylarının en fazlasını ve mutlak çoğunluğunu kazanan kişiler, Önleme Alt-Komitesi üyeliğine seçilir.

2) Seçim sırasında, bir Taraf Devletin vatandaşı olan iki kişinin Önleme Alt-Komitesi üyesi seçilebilmek için geçerli koşulları haiz olduğu görülürse, daha fazla oy alan aday Önleme Alt-Komitesi’ne seçilir. Her iki adayın da aynı sayıda oy alması durumunda, aşağıdaki yöntem izlenir:

     (a) Adaylardan yalnızca birisi vatandaşı olduğu Taraf Devletçe aday gösterildiği takdirde, o vatandaş Önleme Alt-Komitesi üyesi olarak görev yapar.

     (b) Her iki aday da vatandaşı oldukları Taraf Devletçe aday gösterildikleri takdirde, hangisinin üye olacağının belirlenmesi için ayrı bir gizli oylama yapılır;

     (c) Adaylardan hiçbiri vatandaşı olduğu Taraf Devletçe aday gösterilmediği takdirde, hangi adayın üye olacağını belirlemek üzere ayrı bir gizli oylama yapılır.

Madde 8 – Önleme Alt-Komitesi üyelerinden biri ölür ya da istifa ederse, ya da herhangi bir sebeple görevini daha fazla yerine getiremezse, bu üyeyi aday göstermiş olan Taraf Devlet, çeşitli uzmanlık alanları arasında uygun bir dengenin sağlanması gereğini dikkate alarak, 5. maddede sayılan vasıfları haiz olan ve gerekli koşulları taşıyan bir başka münasip kişiyi, Taraf Devletlerin bir sonraki toplantısına kadar görev yapmak üzere, Taraf Devletlerin çoğunluğunun onayını almak koşuluyla, aday gösterir. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri tarafından anılan görevlendirmeyle ilgili bilginin kendilerine verilmesinden başlayarak altı hafta içinde Taraf Devletlerin yarısı ya da daha fazlasından olumsuz yanıt gelmemesi, aranan onayın sağlandığı anlamına gelir.

Madde 9 – Önleme Ait-Komitesi üyeleri dört yıllık bir dönem için seçilirler. Üyeler yeniden aday gösterildikleri takdirde yalnızca bir kez daha seçilebilirler. İlk seçimde seçilen üyelerin yarısının görev süresi iki yıl sonunda sona erer; bu üyelerin kimler olduğu, 7. maddenin i. fıkrasının (d) bendinde anılan toplantının Başkanı tarafından kurayla belirlenir.

Madde 10 – 1) Önleme Alt-Komitesi memurlarını iki yıllık bir süre için seçer. Memurlar yeniden seçilebilir.

2) Önleme Alt-Komitesi içtüzüğünü kendisi yapar. Bu içtüzük, diğer hususların yanında şunları içerir:

     (a) Üye sayısının yarısından bir fazlası yeter sayısını oluşturur;

     (b) Önleme Alt-Komitesi’nin kararlan hazır bulunan üyelerin çoğunluğuyla alınır;

     (c) Önleme Alt-Komitesi’nin toplantıları gizli yapılır.

3) Önleme Alt-Komitesi’nin ilk toplantısı Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri tarafından yapılır. İlk toplantıdan sonra, Önleme Alt-Komitesi kendi içtüzüğünde öngörülen zamanlarda toplanır. Önleme Alt- Komitesi ile İşkenceye Karşı Komite’nin oturumları yılda en az bir kez aynı anda yapılır.

BÖLÜM 3

Önleme Alt-Komitesi’nin Görevleri

Madde 11 – 1) Önleme Alt-Komitesi;

    (a) 4. maddede sözü edilen yerleri ziyaret eder ve Taraf Devletlere özgürlüklerinden yoksun bırakılmış kişilerin işkence ve diğer zalimane, gayriinsanî veya küçültücü davranış veya cezalara karşı korunmasına ilişkin tavsiyeler verir;

     (b) Ulusal önleyici mekanizmalarla ilgili olarak:

             (i) Gerekli olduğunda, Taraf Devletlere, bu mekanizmaların kurulması konusunda tavsiye verir ve yardım eder;

             (ii) Ulusal önleyici mekanizmalarla doğrudan ve gerektiğinde gizli olarak, temas eder ve kapasitelerini arttırmak amacıyla bunlara eğitimsel ve teknik yardımda bulunur;

         (iii) Özgürlüğünden yoksun bırakılmış kişilerin, işkence ve diğer zalimane, gayriinsanî veya küçültücü muamele veya cezalara karşı korunmasını güçlendirmek için gerekli araçları ve ihtiyaçlarını değerlendirmede onlara tavsiye verir ve yardım eder;

       (iv) Taraf Devletlere işkence ve diğer zalimane, gayriinsanî veya küçültücü muamele veya cezalar yönünden ulusal önleyici mekanizmaların kapasitesini ve yetkisini güçlendirmek amacıyla tavsiye verir ve gözlemlerini iletir;

     (c) İşkencenin genel olarak önlenmesi için, kişilerin işkence ve diğer zalimane, gayriinsanî veya küçültücü muamele veya cezalara karşı korunmasının güçlendirilmesi doğrultusunda çalışan ilgili Birleşmiş Milletler birimleri ile mekanizmalarının yanı sıra, uluslararası, bölgesel ve ulusal kurumlar ve örgütlerle işbirliği yapar.

Madde 12 – Taraf Devletler, Önleme Alt-Komitesi’nin 11. maddede belirtilen görevlerini yerine getirebilmesi için;

         (a) Önleme Alt-Komitesi’ni ülkesinde kabul etmeyi ve bu Protokol’ün 4. maddesinde tanımlanan gözaltı yerlerine girmesine izin vermeyi;

      (b) Özgürlüğünden yoksun bırakılan kişilerin işkence ve diğer zalimane, gayriinsanî veya küçültücü muamele veya cezaya karşı korunmalarının güçlendirilmesi bakımından ihtiyaçları ve alınması gereken önlemleri değerlendirmek için Önleme Alt-Komitesi’nin isteyebileceği ilgili her türlü bilgiyi sağlamayı;

         (c) Önleme Alt-Komitesi ile ulusal önleyici mekanizmalar arasındaki temasları teşvik etmeyi ve kolaylaştırmayı;

         (d) Önleme Alt-Komitesi’nin tavsiyelerini incelemeyi ve muhtemel önlemlerin icrasına ilişkin olarak Önleme Alt-Komitesi ile diyaloğa girmeyi;

Taahhüt eder.

Madde 13 – 1) Önleme Alt-Komitesi, 11. maddede düzenlenen görevi yerine getirmek için, ilk olarak kura çekmek suretiyle, Taraf Devletlere yapacağı düzenli ziyaretlerin, programını hazırlar.

2) Önleme Alt-Komitesi, istişareler üzerine, ziyaretlerin gerçekleştirilmesi için gereken uygun düzenlemeleri gecikmeksizin yapabilmeleri için programını Taraf Devletlere bildirir.

3) Ziyaretler, Önleme Alt-Komitesi’nin en az iki üyesince gerçekleştirilir. Gerektiğinde bu üyelere; Taraf Devletlerin, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği’nin ve Birleşmiş Milletler Uluslararası Suçun Önlenmesi Merkezi’nin önerileri esas alınarak hazırlanmış uzmanlar listesinden seçilen, işbu Protokol’ün kapsamına giren alanlarda meslekî deneyim ve bilgisini göstermiş uzmanlar eşlik edebilir. Listenin hazırlanmasında, ilgili Taraf Devletler en fazla beş ulusal uzman önerir. İlgili Taraf Devlet belirli bir uzmanın ziyarete katılmasına itiraz edebilir, bunun üzerine Önleme Alt-Komitesi bir başka uzman önerir.

4) Önleme Alt-Komitesi uygun bulursa, olağan bir ziyaretten sonra, kısa bir izleme ziyareti yapılmasını önerebilir.

Madde 14 – 1) Önleme Alt-Komitesi’nin görevini yerine getirebilmesi için işbu Protokol’e Taraf Devletler:

     (a) 4. maddede tanımlanan gözaltı yerlerindeki özgürlüğünden yoksun bırakılmış kişilerin sayısının yanı sıra, bu yerlerin sayısı ve yerlerine ilişkin tüm bilgiye kısıtlama olmaksızın ulaşım;

     (b) Bu kişilere uygulanan muamele ve tutuldukları yerlerin koşullarına ilişkin tüm bilgiye kısıtlama olmaksızın ulaşım;

     (c) Aşağıdaki 2. fıkra hükmüne bağlı olmak koşuluyla, bütün gözaltı yerlerine, yapılarına ve tesislerine kısıtlama olmaksızın ulaşım;

     (d) Özgürlüğünden yoksun bırakılmış kişilerle, tanıklar bulunmaksızın, doğrudan doğruya ya da gerekli görülüyorsa çevirmen aracılığıyla ve Önleme Alt-Komitesi’nin konuyla ilgili bilgi verebileceğine inandığı başka herhangi bir kişiyle özel görüşme olanağı;

     (e) Ziyaret etmek istediği yerleri ve görüşme yapmak istediği kişileri seçme serbestisi;

Sağlamayı taahhüt eder.

2) Belirli bir gözaltı yerinin ziyaret edilmesine yalnızca ziyaret edilecek yerdeki ulusal savunma, kamu güvenliği, doğal afet ya da ciddî düzensizlikten kaynaklanan ivedi ve zorlayıcı sebeplerin böyle bir ziyareti geçici olarak engellediği gerekçesi ile itiraz edilebilir. İlan edilmiş olağanüstü hâlin varlığı bir Taraf Devletçe ziyarete itiraz gerekçesi olarak kullanılamaz.

Madde 15 – Hiçbir makam ya da kamu görevlisi, doğru ya da yanlış, herhangi bir bilgiyi Önleme Alt-Komitesi’ne ya da üyelerine iletmiş olmasından dolayı herhangi bir kişiye ya da örgüte yaptırım uygulanması emri veremez, yaptırım uygulayamaz, uygulanmasına izin veremez ya da uygulanmasını hoş göremez ve bu kişi veya örgüte karşı başka şekilde taraflı davranamaz.

Madde 16 – 1) Önleme Alt-Komitesi, tavsiye ve gözlemlerini Taraf Devlete ve gerektiğinde ulusal önleme mekanizmasına gizli olarak iletir.

2) Önleme Alt-Komitesi raporunu, ilgili Taraf Devletin bu yönde bir istemi üzerine, o Taraf Devletin yorumlarıyla birlikte yayımlar. Eğer Taraf Devlet raporun bir bölümünü yayımlarsa, Önleme Alt- Komitesi raporun bir bölümünü ya da tamamını yayımlayabilir. Ancak ilgili kişinin rızası olmaksızın hiçbir kişisel bilgi yayımlanamaz.

3) Önleme Alt-Komitesi faaliyetlerine ilişkin kamuya açık yıllık raporunu İşkenceye Karşı Komite’ye sunar.

4) Bir Taraf Devlet, 12 ve 14’üncü maddeler uyarınca Önleme Alt-Komitesi’yle işbirliği yapmayı, ya da Önleme Alt-Komitesi’nin tavsiyeleri ışığında durumu iyileştirmek üzere adımlar atmayı reddederse, İşkenceye Karşı Komite, Önleme Alt-Komitesi’nin istemi üzerine, Taraf Devletin görüşlerini açıklama olanağından yararlanmasından sonra, konuya ilişkin bir açıklama yapmaya ya da Önleme Alt- Komitesi’nin raporunu yayımlamaya, üyelerinin çoğunluğuyla, karar verebilir.

BÖLÜM 4

Ulusal önleme mekanizmaları

Madde 17 – Her bir Taraf Devlet, işkencenin ulusal düzeyde önlenmesi için, en geç işbu Protokol’ün yürürlüğe girmesini ya da onaylanmasını ya da işbu Protokole katılınmasını izleyen bir yıl içinde, bir ya da birkaç bağımsız ulusal önleme mekanizmasını idame eder, atar ya da kurar. Merkezî olmayan birimlerce kurulan mekanizmalar, işbu Protokol’ün hükümlerine uygunsalar, Protokolün amaçları bakımından ulusal önleyici mekanizmalar olarak atanabilir.

Madde 18 – Taraf Devletler, ulusal önleme mekanizmalarının işlevsel bağımsızlığını ve çalışanlarının bağımsızlığını güvence altına alır.

1) Taraf Devletler, ulusal önleme mekanizmalarındaki uzmanların aranan beceri ve meslekî bilgiye sahip olduğunu güvence altına almak için gereken önlemleri alır; cinsiyet dengesini ve ülkedeki etnik gruplar ile azınlıkların yeterli temsilini temine çalışır.

2) Taraf Devletler ulusal önleme mekanizmalarının işlemesi için gereken kaynakları sağlamayı taahhüt eder.

3) Ulusal önleme mekanizmalarını kurarken Taraf Devletler, insan haklarının geliştirilmesi ve korunmasına yönelik ulusal kurumların statüsüyle ilgili İlkelere gereken önemi gösterir.

Madde 19 – Ulusal önleme mekanizmalarına, en azından:

     (a) Gerektiğinde 4. maddede tanımlanan gözaltı yerlerinde özgürlüklerinden yoksun bırakılmış kişilerin işkence ve diğer zalimane, gayriinsanî veya küçültücü muamele veya cezaya karşı korunmasını güçlendirme amacı ile bu kişilere yönelik tutumu düzenli olarak inceleme;

     (b) Özgürlüğünden yoksun bırakılmış kişilere yönelik tutumu ve bu kişilerin durumunu iyileştirmek ve işkence ve diğer zalimane, gayriinsanî veya küçültücü muamele veya cezayı önlemek amacıyla, Birleşmiş Milletlerin ilgili kurallarını dikkate alarak, ilgili makamlara tavsiyelerde bulunma;

     (c) Mevcut ya da taslak durumundaki yasal düzenlemelere ilişkin öneriler ve gözlemler sunma;

Yetkileri verilir.

Madde 20 – İşbu Protokol’e Taraf Devletler, görevlerini yerine getirebilmeleri için ulusal önleme mekanizmalarına aşağıda sayılan yetkileri vermeyi taahhüt eder:

     (a) 4. maddede tanımlanan gözaltı yerlerinde özgürlüklerinden yoksun bırakılmış kişilerin sayısının yanı sıra, bu tür yerlerin sayısı ve bulunduğu yere ilişkin her türlü bilgiye ulaşmak;

     (b) Bu kişilere yönelik tutum ve alıkonulma koşullarına ilişkin tüm bilgiye ulaşmak;

     (c) Tüm gözaltı yerlerine ve bunların binalarına ve tesislerine ulaşmak;

     (d) Özgürlüğünden yoksun bırakılan kişilerle, tanık bulunmaksızın, doğrudan doğruya ya da gerekli görülüyorsa çevirmen aracılığıyla ve ulusal önleme mekanizmasının konuyla ilgili bilgi verebileceğine inandığı başka herhangi bir kişiyle özel görüşme olanağı;

     (e) Ziyaret etmek istedikleri yerleri ve görüşmek istedikleri kişileri seçme serbestisi;

     (f) Önleme Alt-Komitesi ile temas kurma, ona bilgi verme ve Alt-komite ile bir araya gelme hakkı.

Madde 21 – 1) Hiçbir makam ya da kamu görevlisi, doğru ya da yanlış herhangi bir bilgiyi ulusal önleme mekanizmasına iletmiş olması dolayısıyla herhangi bir kişiye ya da örgüte yaptırım uygulanması emri veremez, yaptırım uygulayamaz, uygulanmasına izin veremez ya da uygulanmasını hoş göremez ve bu kişi veya örgüte karşı başka şekilde taraflı davranamaz.

2) Ulusal önleme mekanizmasınca derlenen gizli bilgi korunur. İlgili kişinin rızası olmaksızın hiçbir kişisel bilgi yayımlanamaz.

Madde 22 – İlgili Taraf Devletin yetkili makamları ulusal önleme mekanizmasının tavsiyelerini inceler ve muhtemel önlemlerin icrası ile ilgili olarak diyaloga girer.

Madde 23 – İşbu Protokol’e Taraf Devletler ulusal önleme mekanizmalarının yıllık raporlarını yayımlamayı ve dağıtmayı taahhüt eder.

BÖLÜM 5

Beyan

Madde 24 – 1) Onay üzerine, Taraf Devletler işbu Protokol’ün III ya da IV. Bölümünden kaynaklanan yükümlülüklerini yerine getirmeyi erteledikleri yolunda bir beyanda bulunabilir.

2) Bu erteleme en fazla üç yıllık bir süre için geçerlidir. Taraf Devletçe gerekli açıklamalar yapıldıktan ve Önleme Alt-Komitesi’yle istişare edildikten sonra, İşkenceye Karşı Komite, bu süreyi ilâveten iki yıl uzatabilir.

BÖLÜM 6

Malî Hükümler

Madde 25 – 1) İşbu Protokol uyarınca kurulan Önleme Alt-Komitesi’nin çalışmalarından kaynaklanan harcamalar, Birleşmiş Milletler tarafından karşılanır.

2) Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, Önleme Alt-Komitesi’ne işbu Protokol uyarınca kendisine verilen işlevleri etkin biçimde yerine getirmesi için gerekli personeli ve tesisleri sağlar.

Madde 26 – 1) Önleme-Alt Komitesi’nin bir Taraf Devleti ziyaretinden sonra vereceği tavsiyelerin icrasının ve ulusal önleme mekanizmasının eğitim programlarının finansmanında yardımcı olmak için, Birleşmiş Milletlerin malî düzenleme ve kurallarına uygun olarak idare edilmek üzere, Genel Kurul’un ilgili usullerine uygun olarak bir Özel Fon kurulur.

2) Özel Fon Hükümetler, hükümetler-arası ve hükümet-dışı örgütler ile öteki özel ve kamusal kuruluşların gönüllü katkıları ile finanse edilebilir.

BÖLÜM

Son hükümler

Madde 27 – 1) İşbu Protokol, Sözleşme’yi imzalamış olan herhangi bir Devletin imzasına açıktır.

2) İşbu Protokol, Sözleşme’yi onaylamış ya da Sözleşme’ye katılmış olan herhangi bir Devlet tarafından onaylanabilir. Onay belgeleri Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne tevdi edilir.

3) İşbu Protokol, Sözleşme’yi onaylamış olan ya da Sözleşme’ye katılmış olan herhangi bir Devletin katılımına açıktır.

4) Katılım, katılma belgesinin Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne tevdi edilmesiyle gerçekleşir.

5) Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, işbu Protokol’ü imzalamış ya da işbu Protokol’e katılmış olan tüm Devletlere, tevdi edilen her onay ya da katılma belgesi hakkında bilgi verir.

Madde 28 – 1) İşbu Protokol, yirminci onay ya da katılma belgesinin Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne tevdiini müteakip otuzuncu gün yürürlüğe girer.

2) İşbu Protokol, yirminci onay ya da katılma belgesinin Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne tevdiinden sonra, işbu Protokol’ü onaylayan ya da işbu Protokol’e katılan her bir Devlet için kendi onay ya da katılma belgesini verdiği günü izleyen otuzuncu gün yürürlüğe girecektir.

Madde 29 – İşbu Protokol’ün hükümleri, federal Devletlerin her yerinde sınırlama ya da istisna olmaksızın uygulanır.

Madde 30 – İşbu Protokol’e çekince konulamaz.

Madde 31 – İşbu Protokol’ün hükümleri Taraf Devletlerin gözaltı yerlerine yapılacak ziyaretler sistemi kuran herhangi bir bölgesel sözleşmeden kaynaklanan yükümlülüklerini etkilemez. Önleme Alt-Komitesi ve bu tür bölgesel sözleşmelerle oluşturulmuş kurumlar yinelemeleri önlemek ve işbu Protokol’ün hedeflerini etkin biçimde gerçekleştirmek amacıyla istişarelerde bulunmaya ve işbirliği yapmaya teşvik edilir.

Madde 32 – İşbu Protokol’ün hükümleri, 12 Ağustos 1949 tarihli dört Cenevre Sözleşmesi ile bunlara Ek 8 Haziran 1977 tarihli Protokollere Taraf Devletlerin, bunlardan kaynaklanan yükümlülüklerini, ya da uluslararası insani hukuk kapsamına girmeyen durumlarda herhangi bir Taraf Devlete tanınan Uluslararası Kızılhaç Komitesi’ne gözaltı yerlerini ziyaret etme yetkisi verme olanağını etkilemez.

Madde 33 – 1) Herhangi bir Taraf Devlet, konuya ilişkin olarak işbu Protokol’ün ve Sözleşme’nin öteki Taraf Devletlerine bilgi verecek olan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne göndereceği yazılı bildirim yoluyla, herhangi bir zamanda Protokol’den çekilebilir. Çekilme, bildirimin Genel Sekreterin eline geçmesinden itibaren bir yıl sonra yürürlük kazanır,

2) Böyle bir çekilme Taraf Devleti çekilmenin yürürlük kazanmasından önce meydana gelebilecek herhangi bir fiil ya da durum dolayısıyla, ya da ilgili Taraf Devlet hakkında Önleme Alt-Komitesi’nin karar verdiği ya da verebileceği işlemler dolayısıyla işbu Protokol’den kaynaklanan yükümlülüklerinden kurtulma sonucunu doğurmayacağı gibi, çekilme, çekilmenin yürürlük kazandığı tarihten önce Önleme Alt-Komitesi tarafından incelenmeye başlanmış olan herhangi bir konunun incelenmesinin sürmesine engel olmaz.

3) Bir Taraf Devletin çekilmesinin yürürlük kazandığı tarihten sonra, Önleme Alt-Komitesi bu Devletle ilgili herhangi bir yeni konuyu incelemeye başlayamaz.

Madde 34 – 1) İşbu Protokol’e Taraf Devlet herhangi bir devlet, değişiklik önerebilir ve bunu Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne iletebilir. Akabinde Genel Sekreter, önerilen değişikliği, önerinin inceleneceği ve oylanacağı bir Taraf Devletler konferansından yana olup olmadıklarını bildirmeleri istemiyle birlikte işbu Protokol’e Taraf Devletlere bildirir. Boylesi bir bildirimin yapılmasını izleyen dört ay içinde Taraf Devletlerin en az üçte birinin böyle bir konferanstan yana olması durumunda, Genel Sekreter, Birleşmiş Milletlerin himayesinde bir konferans toplar. Konferansta hazır bulunan ve oy kullanan Taraf Devletlerin üçte iki çoğunluğunca kabul edilen herhangi bir değişiklik, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nce kabul için tüm Taraf Devletlere sunulur.

2) Bu maddenin birinci fıkrası uyarınca kabul edilen bir değişiklik işbu Protokol’e Taraf Devletlerin üçte iki çoğunluğunca, kendi ilgili anayasal süreçlerine uygun olarak kabul edildiğinde yürürlüğe girer.

3) Değişiklikler yürürlüğe girdiğinde, kabul eden Taraf Devletleri bağlayıcı olurken, diğer Taraf Devletler işbu Protokol hükümleri ve eğer kabul etmişler ise önceki tarihli değişikliklerle bağlı olmaya devam eder.

Madde 35 – Önleme Alt-Komitesi ile ulusal önleme mekanizmalarının üyelerine, görevlerini bağımsız olarak yerine getirmeleri için gereken ayrıcalık ve muafiyetler tanınır. Önleme Alt-Komitesi üyelerine 13 Şubat 1946 tarihli Birleşmiş Milletlerin Ayrıcalıklarına ve Muafiyetlerine dair Sözleşme’nin 22’nci Bendinde düzenlenen ayrıcalık ve dokunulmazlıklar, anılan Sözleşme’nin 23’üncü bendi hükümlerine tabi kalmak kaydıyla, verilir.

Madde 36 – Bir Taraf Devleti ziyaret ederken, Önleme Alt-Komitesi üyeleri, işbu Protokol hükümlerine ve amaçlarına ve yararlanabilecekleri ayrıcalık ve dokunulmazlıklara halel getirmeksizin aşağıdakileri yapar:

     (a) Ziyaret edilen Devletin yasa ve düzenlemelerine uymak;

     (b) Görevlerinin tarafsız ve uluslararası niteliğiyle bağdaşmayan eylem ve etkinliklerden kaçınmak.

Madde 37 – 1) Arapça, Çince, İngilizce, Fransızca, Rusça ve İspanyolca metinleri eşit derecede geçerli olan işbu Protokol, Birleşmiş Milletler Gene! Sekreteri’ne tevdi edilir.

2) Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri işbu Protokol’ün onaylı örneklerini tüm Devletlere iletir.

İstanbul Protokolü: İşkence ve Diğer Zalimane İnsanlık Dışı Aşağılayıcı Muamele veya Cezaların Etkili Biçimde Soruşturulması ve Belgelendirilmesi için EI Kılavuzu

0

İstanbul Protokolü: İşkence ve Diğer Zalimane İnsanlık Dışı Aşağılayıcı Muamele veya Cezaların Etkili Biçimde Soruşturulması ve Belgelendirilmesi için EI Kılavuzu; İşkence ve kötü muameleye karşı etkin mücadele amacıyla oluşturulmuştur.

1999 yılı sonunda Birleşmiş Milletler’e sunulan İşkence ve Diğer Zalimane İnsanlık Dışı Aşağılayıcı Muamele veya Cezaların Etkili Biçimde Soruşturulması ve Belgelendirilmesi için EI Kılavuzu, “İstanbul Protokolü” (Manual on the Effective Investigation and Documentation of Torture and Other Cruel, Inhuman or Degrading Treatment or Punishment, ”The Istanbul Protocol”) işkence ve kötü muamelenin etkin araştırması ve dokümantasyonu için uluslararası standartları oluşturmaktır.

Uluslararası insan hakları belgeleri ve insancıl hukuk, işkence ve kötü muameleyi istisnasız olarak yasaklamasına rağmen, dünya ülkelerinin yarısından fazlasında işkence ve kötü muamele uygulamasına sıklıkla rastlanmaktadır. Süregelen işkence uygulamalarından ötürü pek çok insan acı çekmektedir.

Bu el kılavuzu devletlerin bireyleri işkence ve kötü muameleden daha etkin biçimde koruyabilmelerini ve suçluları eylemlerinden ötürü sorumlu tutabilmelerini sağlamak için oluşturulmuştur.

Bu kılavuzda yer alan prensiplerin amacı ise devletlerin, işkence ve kötü muamelenin etkin dokümantasyonu ve araştırmasını sağlaması için uyması gereken minimum standartları belirlemektir.

Her ne kadar bu el kılavuzu öncelikle devletler için yazıldıysa da, onun içeriği birçok koşulda örneğin insan hakları araştırmaları ve gözlemi, politik sığınma talepleri, işkence sırasında suçlarını itiraf eden bireylerin savunması ve işkence kurbanlarının tedavisinde yapılması gerekenleri saptayabilmek için de uygulanabilir. Ayrıca, işkence izlerini görmezden gelmeye, yanlış yazmaya ya da tamamen sahte rapor vermeye zorlanan sağlık çalışanları ya da benzer biçimde karar verme durumunda olanlar için bu el kılavuzu uluslararası referans veya dayanak noktası sağlar.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

İstanbul Protokolünün Önemi

İstanbul Protokolü, işkence ve kötü muamelenin soruşturması ve dokümantasyonu amacıyla oluşturulmuş ilk uluslararası tüzük veya kılavuzdur. El kılavuzu ve prensiplerin, var olan işkence ve kötü muamele konusundaki kesin yasaklar ile işkencecilerin suçlarından ötürü sorumlu tutulmaları arasındaki boşluğu kapatmada yararlı olacaktır. İşkence ve diğer zalimane, gayri insani veya aşağılayıcı davranış ve cezalardan kurtulmanın yolu, diğer hakların korunması ve desteklenmesinden geçmektedir. Hiçbir hukuk kuralı olmadığında, özgür konuşma suç olduğunda, çeşitli kutsal mazeretlere işkence ve kötü muamele uygulamalarını haklı çıkarmak için başvurulduğunda, hiç bir el kitabı, kanun yada prensip bireyleri koruyamayacaktır.

Prensipler

Devletlerin işkenceyi etkin biçimde araştırması ve dokümante etmesinin prensipleri ya da “minimum standardları” kılavuzun Ekler 1 kısmındadır. Aslında bu kitaptaki kılavuz kurallar bu prensiplerin detaylı olarak işlenmesinden ibarettir. BM Özel Raportörü Sir Nigel Rodley, 4 Kasım 1999’da BM Genel Kurulunda sunduğu raporunda bu prensipleri de eklemiştir. İşkence konusunda işkencenin engellenmesi ve yasaklanması için birçok uluslararası hukuki standart mevcuttur. Bu yüzden işkence ve kötü muamele ile ilgili prensipler taslağını hazırlarken işkenceyi önleme ve yasaklama konularından çok, sadece işkencenin araştırılması ve dokümantasyonu ile ilgili şartları koyduk.

Özet olarak prensiplerin önerdiği şartlar 

1-Konularında yetkin bireyler tarafından hiç vakit kaybetmeden etkin ve bağımsız araştırmaların yapılması

2-Araştırmacı otoritenin yetkilendirilmesi

3-İşkence kurbanı olduğu iddia edilenlerin ve araştırmacıların (soruşturmacıların) kendilerinin ve ailelerinin güvenliğinin sağlanması

4-İşkence kurbanı olduğu iddia edilen kişiler ve onların yasal temsilcilerinin tüm duruşmaları izlemesinin ve ilgili bilgilere ulaşmasının sağlanması

5-Varolan soruşturma prosedürleri yetersiz olduğunda bağımsız soruşturma komisyonları tarafından tarafsız soruşturmaların yapılması

6-Vakit geçirmeden, doğru ve halk diliyle gerçeğin bulgularını içeren ve uygulanabilir kanunlar temelinde devletlerin cevaplaması gereken raporların hazırlanması

7-Kişiye özel ve tıbbi uzmanın kontrolünde olan klinik değerlendirmelerin yüksek etik standartlarda oimasının sağlanması

8-Tıbbi raporun tam manasıyla gizliliğinin sağlanması

9-En azından aşağıdakileri içeren hızlı ve doğru raporların hazırlanması

Görüşme koşulları, başvurucunun anlattığı öykünün detaylı kaydının alınması, klinik muayenedeki tüm fiziki ve psikolojik bulguların kaydının alınması, saptanan fiziki ve psikolojik bulguların olası işkence ve kötü muamele ile meydana gelme olasılığı hakkında yorum ve muayeneyi yapanların kimlik bilgileridir.

El kılavuzu, İşkence ve Kötü Muamelenin Tıbbi Değerlendirmeleri için Kılavuz Kuralların aşağıda özetlenerek sunulan detaylı bir toplamının gerekliliğini öngörür. Olgu bilgisi, mahkemedeki şahitlik için klinisyenin mesleki özellikleri, mahkemedeki şahitlik için kanaatin doğruluğu hakkında beyan, arka plan bilgisi, işkence ve kötü, muamele iddiaları, fiziki semptom ve kısıtlılıklar, fizik muayene, psikolojik öykü ve muayene, fotoğraflar, tanısal testlerin sonuçları, konsültasyonlar, bulguların yorumu, fiziki deliller ve psikolojik deliller somut bir değerlendirme için gerekli koşullardır. Değerlendirmeler bireysel ve olgulara dayalı olmalıdır.

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi

0
İnsan Hakları Belgeleri
İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi 10 Aralık 1948 tarihinde kabul edilmiştir. 

Başlangıç
İnsanlık ailesinin bütün üyelerinin doğal yapısındaki onuru ile eşit ve devredilemez haklarını tanımanın dünyada özgürlük, adalet ve barışın temeli olduğunu,

İnsan haklarını göz ardı etmenin ve hor görmenin, insanlığın vicdanında infial uyandıran barbarca eylemlere yol açtığını ve insanların korku ve yoksunluktan kurtulması, konuşma ve inanma özgürlüğüne sahip olacağı bir dünyanın ortaya çıkmasının sıradan insanların en yüksek özlemi olarak ilan edilmiş bulunduğunu, insanın zorbalık ve baskıya karşı son çare olarak başkaldırmak zorunda kalmaması için, insan haklarının hukukun egemenliğiyle korunmasının önemli olduğunu,

Uluslar arasında dostça ilişkiler geliştirmenin önemli olduğunu,

Birleşmiş Milletler halklarının, Birleşmiş Milletler Kuruluş Belgesinde, temel insan haklarına, kişinin onuruna ve değerine, erkekler ile kadınların hak eşitliğine olan inançlarını teyit ettiklerini ve daha geniş özgürlük içinde toplumsal gelişme ve daha iyi bir yaşam düzeyini sağlamaya kararlı olduklarını,

Üye Devletlerin, Birleşmiş Milletlerle işbirliği içinde, insan haklarının ve temel özgürlüklerin evrensel olarak saygı görmesi ve gözetilmesini sağlamayı taahhüt ettiklerini,

Bu hak ve özgürlüklerde ortak bir anlayışa sahip olmanın, bu taahhüdün tam olarak gerçekleşmesi için büyük önem taşıdığını göz önüne alarak,

Genel Kurul,
Bütün halklar ve uluslar için bir ortak başarı ölçüsü olarak bu insan Hakları Evrensel Bildirgesini ilan eder; öyle ki,

Her birey ve toplumun her organı bu Bildirgeyi daima gözönünde bulundurarak, bu hak ve özgürlüklere saygının yerleşmesini amaçlayan eğitim ve öğretim yoluyla; ve hem üye Devletlerin halklarında hem de egemenlikleri altındaki halklarda bu hak ve özgürlüklerin evrensel ve etkin olarak tanınmasını ve gözetilmesini amaçlayan ulusal ve uluslararası tedrici önlemler alarak çaba göstersinler.

Madde 1
Bütün insanlar özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğarlar. Akıl ve vicdanla donatılmışlardır, birbirlerine kardeşlik anlayışıyla davranmalıdırlar.

Madde 2
1.    Herkes ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal ya da başka türden kanaat, ulusal ya da toplumsal köken, mülkiyet, doğuş veya başka türden statü gibi herhangi bir ayrım gözetilmeksizin, bu Bildirgede belirtilen bütün hak ve özgürlüklere sahiptir.
2.    Ayrıca, bağımsız, vesayet altında ya da kendi kendini yönetemeyen ya da egemenliği başka yollardan sınırlanmış bir ülke olsun ya da olmasın, bir kişinin uyruğu olduğu ülke ya da memleketin siyasal, hukuksal ya da uluslararası statüsüne dayanarak hiçbir ayrım yapılamaz.

Madde 3
Herkesin yaşama hakkı ile kişi özgürlüğü ve güvenliğine hakkı vardır.

Madde 4
Hiç kimse, kölelik ya da kulluk altında tutulamaz; her türden kölelik ve köle ticareti yasaktır.

Madde 5
Hiç kimseye işkence ya da zalimce, insanlık dışı ya da aşağılayıcı muamele ya da ceza uygulanamaz.

Madde 6
Herkesin, nerede olursa olsun, yasa önünde bir kişi olarak tanınma hakkı vardır.

Madde 7
Herkes yasa önünde eşittir ve ayrım gözetilmeksizin yasa tarafından eşit korunmaya hakkı vardır. Herkes, bu Bildirgeye aykırı herhangi bir ayrımcılığa ve ayrımcı kışkırtmalara karşı eşit korunma hakkına sahiptir.

Madde 8
Herkesin anayasa ya da yasayla tanınmış temel haklarını ihlal eden eylemlere karşı yetkili ulusal mahkemeler eliyle etkin bir yargı yolundan yararlanma hakkı vardır.

Madde 9
Hiç kimse keyfi olarak yakalanamaz, tutuklanamaz ve sürgün edilemez.

Madde 10
Herkesin, hak ve yükümlülüklerinin belirlenmesinde ve kendisine herhangi bir suç isnadında bağımsız ve yansız bir mahkeme tarafından tam bir eşitlikle, hakça ve kamuya açık olarak yargılanmaya hakkı vardır.

Madde11
1.    Kendisine cezai bir suç yüklenen herkesin, savunması için gerekli olan tüm güvencelerin tanındığı, kamuya açık bir yargılanma sonucunda suçluluğu yasaya göre kanıtlanıncaya kadar suçsuz sayılma hakkı vardır.
2.    Hiç kimse, işlendiği sırada ulusal ya da uluslararası hukuka göre suç oluşturmayan herhangi bir fiil yapmak ya da yapmamaktan dolayı suçlu sayılamaz. Kimseye, suçun işlendiği sırada yasalarda öngörülen cezadan daha ağır bir ceza verilemez.

Madde 12
Hiç kimsenin özel yaşamına, ailesine, evine ya da yazışmasına keyfi olarak karışılamaz, onuruna ve adına saldırılamaz. Herkesin, bu gibi müdahale ya da saldırılara karşı yasa tarafından korunma hakkı vardır.

Madde 13
1. Herkesin, her Devletin sınırları içinde seyahat ve oturma özgürlüğüne hakkı vardır.
2. Herkes, kendi ülkesi de dahil, herhangi bir ülkeden ayrılma ve o ülkeye dönme hakkına sahiptir.

Madde 14
1.    Herkesin, sürekli baskı altında tutulduğunda, başka ülkelere sığınma ve kabul edilme hakkı vardır.
2.   Gerçekten siyasal nitelik taşımayan suçlardan kaynaklanan ya da Birleşmiş Milletlerin amaç ve ilkelerine aykırı fiillerden kaynaklanan kovuşturma durumunda, bu hak ileri sürülemez.

Madde 15
1.    Herkesin bir ülkenin yurttaşı olmaya hakkı vardır.
2.   Hiç kimse keyfi olarak uyrukluğundan yoksun bırakılamaz, kimsenin uyrukluğunu değiştirme hakkı yadsınamaz.

Madde 16
1.    Yetişkin erkeklerle kadınların, ırk, uyrukluk ya da din bakımından herhangi bir sınırlama yapılmaksızın, evlenmeye ve bir aile kurmaya hakkı vardır. Evlenmede, evlilikte ve evliliğin bozulmasında hakları eşittir.
2.    Evlilik, ancak evlenmeye niyetlenen eşlerin özgür ve tam oluruyla yapılır.
3.    Aile, toplumun doğal ve temel birimidir; toplum ve Devlet tarafından korunur.

Madde 17
1.    Herkesin, tek başına ya da başkalarıyla ortaklık içinde, mülkiyet hakkı vardır.
2.    Kimse mülkiyetinden keyfi olarak yoksun bırakılamaz.

Madde 18
Herkesin düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne hakkı vardır; bu hak, din veya inancını değiştirme özgürlüğünü ve din veya inancını, tek başına veya topluca ve kamuya açık veya özel olarak öğretme, uygulama, ibadet ve uyma yoluyla açıklama serbestliğini de kapsar.

Madde 19
Herkesin kanaat ve ifade özgürlüğüne hakkı vardır; bu hak, müdahale olmaksızın kanaat taşıma ve herhangi bir yoldan ve ülke sınırlarını gözetmeksizin bilgi ve fikirlere ulaşmaya çalışma, onları edinme ve yayma serbestliğini de kapsar.

Madde 20
1.    Herkes, barış içinde toplanma ve örgütlenme hakkına sahiptir.
2.    Hiç kimse, bir örgüte üye olmaya zorlanamaz.

Madde 21
1.    Herkes, doğrudan ya da serbestçe seçilmiş temsilcileri aracılığıyla ülkesinin yönetimine katılma hakkına sahiptir.
2.    Herkesin, ülkesinde kamu hizmetlerinden eşit yararlanma hakkı vardır.
3.    Halk iradesi, hükümet otoritesinin temelini oluşturmalıdır; bu irade, genel ve eşit oy hakkı ile gizli ve serbest oylama yoluyla, belirli aralıklarla yapılan dürüst seçimlerle belirtilir.

Madde 22
Herkesin, toplumun bir üyesi olarak, toplumsal güvenliğe hakkı vardır; ulusal çabalarla, uluslararası işbirliği yoluyla ve her Devletin örgütlenme ve kaynaklarına göre herkes insan onuru ve kişiliğin özgür gelişmesi bakımından vazgeçilmez olan ekonomik, toplumsal ve kültürel haklarının gerçekleştirilmesi hakkına sahiptir.

Madde 23
1.    Herkesin çalışma, işini özgürce seçme, adil ve elverişli koşullarda çalışma ve işsizliğe karşı korunma hakkı vardır.
2.    Herkesin, herhangi bir ayrım gözetilmeksizin, eşit iş için eşit ücrete hakkı vardır.
3.    Çalışan herkesin, kendisi ve ailesi için insan onuruna yaraşır bir yaşam sağlayacak düzeyde, adil ve elverişli ücretlendirilmeye hakkı vardır; bu, gerekirse, başka toplumsal korunma yollarıyla desteklenmelidir.
4.    Herkesin, çıkarını korumak için sendika kurma ya da sendikaya üye olma hakkı vardır.

Madde 24
Herkesin, dinlenme ve boş zamana hakkı vardır; bu, iş saatlerinin makul ölçüde sınırlandırılması ve belirli aralıklarla ücretli tatil yapma hakkını da kapsar.

Madde 25
1.    Herkesin, kendisinin ve ailesinin sağlığı ve iyi yaşaması için yeterli yaşama standartlarına hakkı vardır; bu hak, beslenme, giyim, konut, tıbbi bakım ile gerekli toplumsal hizmetleri ve işsizlik, hastalık, sakatlık, dulluk, yaşlılık ya da kendi denetiminin dışındaki koşullardan kaynaklanan başka geçimini sağlayamama durumlarında güvenlik hakkını da kapsar.
2.    Anne ve çocukların özel bakım ve yardıma hakları vardır. Tüm çocuklar, evlilik içi ya da dışı doğmuş olmalarına bakılmaksızın, aynı toplumsal korumadan yararlanır.

Madde 26
1.    Herkes, eğitim hakkına sahiptir. Eğitim, en azından ilk ve temel öğrenim aşamalarında parasızdır. İlköğretim zorunludur. Teknik ve mesleki eğitim herkese açıktır. Yüksek öğrenim, yeteneğe göre herkese eşit olarak sağlanır.
2.    Eğitim, insan kişiliğinin tam geliştirilmesine, insan haklarına ve temel özgürlüklere saygıyı güçlendirmeye yönelik olmalıdır. Eğitim, bütün uluslar, ırklar ve dinsel gruplar arasında anlayış, hoşgörü ve dostluğu yerleştirmeli ve Birleşmiş Milletlerin barışı koruma yolundaki etkinliklerini güçlendirmelidir.
3.    Ana-babalar, çocuklarına verilecek eğitimi seçmede öncelikli hak sahibidir.

Madde 27
1.    Herkes, topluluğun kültürel yaşamına özgürce katılma, sanattan yararlanma ve bilimsel gelişmeye katılarak onun yararlarını paylaşma hakkına sahiptir.
2.    Herkesin kendi yaratısı olan bilim, yazın ve sanat ürünlerinden doğan manevi ve maddi çıkarlarının korunmasına hakkı vardır.

Madde 28
Herkesin bu Bildirgede ileri sürülen hak ve özgürlüklerin tam olarak gerçekleşebileceği bir toplumsal ve uluslararası düzene hakkı vardır.

Madde 29
1.    Herkesin, kişiliğinin özgürce ve tam gelişmesine olanak sağlayan tek ortam olan topluluğuna karşı ödevleri vardır.
2.    Herkes, hak ve özgürlüklerini kullanırken, ancak başkalarının hak ve özgürlüklerinin gereğince tanınması ve bunlara saygı gösterilmesinin sağlanması ile demokratik bir toplumdaki ahlak, kamu düzeni ve genel refahın adil gereklerinin karşılanması amacıyla, yasayla belirlenmiş sınırlamalara bağlı olabilir.
3.    Bu hak ve özgürlükler, hiçbir koşulda Birleşmiş Milletlerin amaç ve ilkelerine aykırı olarak kullanılamaz.

Madde 30
Bu Bildirgenin hiçbir hükmü, herhangi bir Devlet, grup ya da kişiye, burada belirtilen hak ve özgürlüklerden herhangi birinin yok edilmesini amaçlayan herhangi bir etkinlikte ve eylemde bulunma hakkı verecek şekilde yorumlanamaz.

*Universal Declaration of Human Rights/Declaration Üniverselle des Droits de l’Homme. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 10 Aralık 1948 tarihli ve 217 A (III) sayılı kararıyla benimsendi ve ilan edildi.

Uluslararası Ceza Mahkemesi Roma Statüsü

0
Uluslararası Ceza Mahkemesi Roma Statüsü, Kofi Annan'ın Birleşmiş Milletler Başkanı olduğu dönemde imzalanmıştır

Uluslararası Ceza Mahkemesi Roma Statüsü (The Rome Statute of the International Criminal Court), 15 Haziran 1998 ve 17 Temmuz 1998 tarihleri arasında Roma’da toplanan Birleşmiş Milletler Konferansında kararlaştırılmıştır. Roma Statüsünü oluşturan anlaşma için yapılan oylamada 160 oy kullanılmış; 120 kabul, 21 çekimser, 7 karşı oy verilmiş ve statü oy çokluğu ile kabul edilmiştir.

Uluslararası Ceza Mahkemesinin kuruluş statüsü 11 Nisan 2002’de Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin (ICC) kuruluşu onaylanmıştır. Statü gereğince, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin faaliyete geçebilmesi için 60 ülkenin onayı beklenmiş ve 11 Nisan 2002 tarihinde söz konusu 60 onaya ulaşılmıştır. Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail çıkarlarına uygun bulmadıkları için anlaşmaya katılmamıştır Türkiye, Avrupa Birliği üyesi ve adayları arasında tüzüğü onaylamayan tek ülkedir.

Mahkeme 1 Temmuz 2002 tarihinde resmen göreve başlamıştır.

Uluslararası Ceza Mahkemesi Merkez Binası

Anlaşma ile kurulan Uluslararası Ceza Mahkemesinin(UCM) merkezi Hollanda’nın La Haye kentindedir. Uluslararası Ceza Mahkemesi, Uluslararası Ceza Divanı(UCD) olarak da adlandırılmaktadır. Mahkeme Uluslararası tüzel kişiliğe sahiptir ve sürekli yapıdadır. Mahkeme, gerçek kişilerin cezai sorumluluğunu tespit etmekte, tüzel kişilerin ve devletlerin sorumluluğunu soruşturmamaktadır.  UCM, ceza hukukunun temel ilkelerine göre hareket etmektedir. Mahkemenin yargıladığı konular genel olarak, soykırım suçu, insanlığa karşı suçlar, savaş suçları ve saldırı suçudur.

Uluslararası Ceza Mahkemesinin yargılama yetkisi sadece Roma Statüsü ile sınırlıdır.  Devletlerin ulusal hukuk sistemlerinin üstünlüğü korunmuştur. Anlaşmaya taraf olan devletler bakımından anlaşma taraf olduğu tarihten itibaren geçerlidir.

Türkiye Cumhuriyeti, Rusya Federasyonu, Çin ve Amerika Birleşik Devletleri, Uluslararası Ceza Mahkemesinin yargılama yetkisini kabul etmemiştir. Avrupa ülkelerinin bir çoğu anlaşmaya taraftır. ABD’nin karşı çıkmasına rağmen Afganistan, 2003 yılında UCM Roma Statüsü’nü imzalamış ve UCM’yi onaylayan 89. ülke olmuştur.

Uluslararası Ceza Mahkemesi Roma Statüsü’ne Taraf Olan Devletleri gösteren harita

Uluslararası Ceza Mahkemesi Roma Tüzüğü

GİRİŞ

Bu tüzüğe taraf devletler,

Bütün insanların ortak bağlarla birleştiği, ortak bir miras dahilinde kültürlerin bir araya geldiği ve bu hassas mozaiğin her an dağılabileceğinden endişe duyulduğunun bilincinde olarak,

Bu yüzyıl süresince milyonlarca çocuk, kadın ve erkeğin, insanlık vicdanını derdinden etkilemiş, hayal bile edilemeyen kötülüklerin kurbanı olduğunu akılda tutarak,

Bu tür ağır suçların, dünyadaki barış, güvenlik ve esenliği tehdit ettiğini kabul ederek,

Uluslararası toplumu bir bütün olarak yakından ilgilendiren, çok ciddi suçların cezasız kalmaması ve ulusal düzeyde ve uluslararası işbirliğinin güçlendirilmesi suretiyle, bu suçların etkin bir şekilde kovuşturulmasının, güvence altına alınması gerektiğini teyit ederek,

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Bu suçların faillerinin, cezasız bırakılmasına son verme ve böylece bu tür suçları önleme konusunda kararlı olarak,

Uluslararası suçların sorumluları üzerinde yargı yetkisinin kullanılmasının her devletin görevi olduğunu anımsayarak,

Birleşmiş Milletler Şartında yer alan amaç ve ilkeler ile özellikle tüm devletlerin, herhangi bir devletin toprak bütünlüğü ve siyasi bağımsızlığına karşı güç ve tehdit kullanmaktan veya BM amaçlarına uymayan şekilde müdahalelerden kaçınmaları gereğini tekrar teyit ederek,

Bu bağlamda tüzüğün hiçbir maddesinin, hiçbir devlete başka bir devletin içişlerine ya da silahlı çatışmalarına karışma yetkisi vermediğini vurgulayarak,

Şimdiki ve gelecek nesillerin iyiliği için, uluslararası toplumu bir bütün olarak yakından ilgilendiren, çok ciddi suçlar üzerinde haiz olarak, Birleşmiş Milletler Sistemi ile ilişki içinde, bağımsız ve daimi bir Uluslararası Ceza Mahkemesi kurulması konusunda kararlı olarak,

Bu tüzük çatısı altında kurulacak olan ceza mahkemesinin, devletlerin ulusal yargı yetkisinin bir tamamlayıcısı olduğunu vurgulayarak,

Uluslararası adaletin uygulanacağına ilişkin, sonsuz güveni sağlama konusunda emin olarak,

Aşağıdaki hususlarda mutabık kalmışlardır:

1. BÖLÜM
MAHKEMENİN KURULUŞU
Madde 1
Mahkeme

Uluslararası Ceza Mahkemesi (Mahkeme) bu tüzükle kurulmuştur. Mahkeme, daimi bir kurumdur ve bu tüzükte sözü edilen, uluslararası toplumu yakından ilgilendiren çok ciddi suçları işleyen kişiler üzerinde, yargı yetkisine sahiptir ve devletlerin ulusal yargı yetkisini tamamlayıcıdır. Mahkemenin yargı yetkisi ve işlevleri bu tüzük hükümleri çerçevesinde belirlenir.

Madde 2
Mahkemenin Birleşmiş Milletler ile İlişkisi

Mahkemenin Birleşmiş Milletler ile ilişkileri, bu tüzüğe Taraf Devletler Kurulu tarafından uygun bulunur ve Mahkeme adına Mahkeme Başkanı tarafından akdedilecek bir anlaşma ile düzenlenir.

Madde 3
Mahkemenin Yeri

1.   Mahkeme, Hollanda’nın (ev sahibi devlet) Lahey kentinde faaliyet gösterir.

2.  Mahkeme, ev sahibi devlet ile Taraf Devletler Kurulu tarafından onaylanıp, akabinde Mahkeme adına Mahkeme Başkanı tarafından sonuçlandırılacak bir “merkez bina anlaşması” yapar.

3.   Mahkeme, arzu ederse, bu tüzükte öngörüldüğü şekliyle başka bir yerde toplanabilir.

Madde 4
Mahkemenin Hukuki Statüsü ve Yetkileri

1.   Mahkeme, uluslararası bir hükmi şahsiyete sahiptir. Ayrıca işlevlerini yerine getirebilmek ve amaçlarını gerçekleştirebilmek için gerekli hukuksal yetkileri de haizdir.

2.   Mahkeme, bu tüzükte öngörülen görev ve yetkilerini herhangi bir taraf devlet toprakları üzerinde ve de özel bir anlaşma ile diğer devletlerin toprakları üzerinde uygular.

2.BÖLÜM
YARGI YETKİSİ, KABUL EDİLEBİLİRLİK VE UYGULANACAK HUKUK
Madde 5

Mahkemenin Yargı Yetkisine Giren Suçlar

1.  Mahkemenin yargı yetkisi, uluslararası toplumu bir bütün olarak ilgilendiren çok ciddi suçlar ile sınırlıdır. Mahkeme, bu tüzüğe uygun olarak, aşağıdaki suçlarla ilgili yargı yetkisine sahiptir:

(a)    Soykırım suçu;

(b)   İnsanlığa karşı suçlar;

(c) Savaş suçları;

(d) Saldırı suçu.

2.  Mahkeme, saldırı suçu üzerindeki yargılama yetkisini, 121 ve 123. maddelere uygun bir şekilde suçu tanımlayan ve bu suçla ilgili olarak Mahkemenin hangi durumlarda, bu yetkisini kullanacağını ortaya koyan bir hüküm kabul edildikten sonra yerine getirir. Böyle bir hüküm, Birleşmiş Milletler Sözleşmesinin ilgili hükümleri ile uyumlu olmalıdır.

Madde 6
Soykırım

Bu tüzüğün amaçları bakımından “soykırım”, ulusal, etnik, ırki ya da dini bir grubu kısmen veya tamamen yok etmek amacıyla gerçekleştirilen aşağıdaki eylemleri kapsamaktadır:

(a)  grup üyelerini öldürmek;

(b)  grup üyelerine ciddi bedensel ya da ussal zarar vermek;

(c)  fiziksel olarak kısmen ya da tamamen yok etmek kastıyla, grubu ağır yaşam koşullarına maruz bırakmak;

(d) grup içinde doğumları önlemeye yönelik tedbirler koymak; (e) grup içindeki çocukları zorla bir başka yere nakletmek.

Madde 7
İnsanlığa Karşı Suçlar
1.  Bu tüzüğün amaçları bakımından “insanlığa karşı suçlar”, herhangi bir sivil nüfusa karşı yaygın veya sistematik bir saldırının parçası olarak işlenen aşağıdaki eylemleri kapsamaktadır:

(a)    öldürme;

(b)   toplu yok etme;

(c)    köleleştirme;

(d)   nüfusun sürgün edilmesi veya zorla nakli;

(e)  uluslararası hukukun temel kurallarını ihlal ederek, hapsetme veya fiziksel özgürlükten başka biçimlerde mahrum etme;

(f)    işkence;

(g)  ırza geçme, cinsel kölelik, zorla fuhuş, zorla hamile bırakma, zorla kısırlaştırma veya benzer ağırlıkla diğer cinsel şiddet şekilleri;

(h)   paragraf 3’te tanımlandığı şekliyle, her hangi bir tanımlanabilir grup veya topluluğa karşı, bu paragrafta atıf yapılan her hangi bir eylemle veya Mahkemenin yetki alanındaki her hangi bir suçla bağlantılı olarak siyasi, ırki, ulusal, etnik, kültürel, dinsel, cinsel veya evrensel olarak uluslararası hukukta kabul edilemez diğer nedenlere dayalı zulüm;

(i)    zoraki kayıplar;

(j)    ırk ayrımcılığı (apartheid) suçu;

(k)  kasıtlı olarak ciddi ıstıraplara ya da bedensel veya zihinsel veya fiziksel sağlıkta ciddi hasara neden olan benzer nitelikteki diğer insanlık dışı eylemler.

2.      1. paragrafın amaçları bakımından:

(a)  “Herhangi bir sivil topluluğa yönelmiş saldırı”, devlet ya da kurumsal bir politikanın uzantısı ya da bu politikanın daha da ileri götürülmesine yönelik olarak 1. paragrafta belirtilen eylemlerin herhangi bir sivil topluluğa karşı müteaddit kereler yapılması anlamına gelir;

(b)  “Toplu yok etme”, nüfusun bir bölümünü yok etmek amacıyla, yiyecek ve ilaca erişimden mahrum bırakmanın yanı sıra, yaşam koşullarını kasten kötüleştirmeyi de içerir;

(c)   “Köleleştirme”, kadın ve çocuklar başta olmak üzere, bir kişi üzerinde sahiplik hakkına dayalı yetkilerin, insan ticareti dahil kullanılması anlamına gelir;

(d)  “Nüfusun sürgün edilmesi veya zorla nakli”, uluslararası hukukta izin verilen gerekçeler olmaksızın, belli bir yerde, hukuka uygun olarak ikamet eden insanların sürülmesi ya da başka zorlayıcı fiillerle zorla yer değiştirilmeleri anlamına gelir;

(e)  “İşkence”, yasal yaptırımlardan kaynaklanan, kaza eseri ya da yaptırımın doğasından kaynaklanan acı ve ıstırap hariç olmak üzere, gözaltında bulunan veya sanığın gözetiminde bulunan bir kişinin, fiziksel ya da ussal olarak şiddetli acı veya ıstırap çekmesini bilerek sağlama anlamına gelir;

(f)  “Zorla hamile bırakma”, uluslararası hukukun ciddi bir şekilde ihlali veya bir topluluğun etnik bileşimini değiştirme amacıyla, bir kadının arzusu hilafına, zorla hamile bırakılması anlamına gelir; ancak bu tanım, hiçbir şekilde hamileliğe ilişkin ulusal yasaları etkileyecek şekilde yorumlanamaz;

(g) “Zulüm”, bir grubun veya topluluğun, kimliğinden dolayı, uluslararası hukuka aykırı olarak, temel haklardan ağır bir şekilde mahrum bırakılması anlamına gelir;

(h) “Irk ayrımcılığı (apartheid)”, bir ırkın, başka bir ırk grubu veya grupları üzerinde, sistematik hakimiyet ve baskı kurmaya yönelik kurumsal bir rejim çerçevesinde ve bu rejimi koruma amacıyla işlediği ve 1. paragrafta sözü edilen insanlık dışı fiiller anlamına gelir;

(i) “Zoraki kayıplar”, bir devlet veya siyasi bir örgüt tarafından ya da onların yetkisi, desteği ve bilgisi dahilinde, kişilerin gözaltına alınması, tutuklanması veya kaçırılmasını takiben, bu kişilerin uzunca bir süre, kanun korumasından uzak tutulması amacıyla, nerede oldukları ve akıbetleri hakkında bilgi vermeyi reddetme ve bu kişilerin özgürlüklerinden mahrum bırakıldıkları bilgisini inkar anlamına gelir;

3. Bu tüzüğün amacına uygun olarak, “cinsiyet” toplumsal bağlamda, kadın ve erkek olmak üzere iki cinsiyete atıf yapmaktadır. “Cinsiyet” terimi, yukarıda açıklanandan başka bir anlam taşımamaktadır.

Madde 8
Savaş Suçları

1.  Bir plan veya politikanın ya da bu tarz suçların büyük çapta işlenmesinin bir parçası olarak işlenmesi başta olmak üzere, Mahkemenin savaş suçları üzerinde yargı yetkisi vardır.

2.  Bu tüzüğün amacına uygun olarak, “savaş suçları” şu anlamlara gelir:
(a) 12 Ağustos 1949 tarihli Cenevre Sözleşmeleri’nin çok ciddi şekilde ihlali, başka bir deyişle, Cenevre Sözleşmesi hükümlerine göre korunan şahıs ve mallardan herhangi birine karşı aşağıdaki fiiller:

i)   Kasten öldürme;

ii)  Biyolojik deneyler dahil işkence veya insanlık dışı muamele;

iii) İnsan vücuduna veya sağlığına kasten büyük ıstırap verme veya ciddi yaralamaya sebep olma;

iv) Askeri gereklilik olmadan, yasadışı ve keyfi olarak malların yaygın yok edilmesi veya sahiplenilmesi;

v) Bir savaş esirinin veya koruma altındaki bir diğer şahsın, düşman devlet silahlı kuvvetlerinde hizmet etmeye zorlanması;

vi) Bir savaş esirinin veya koruma altındaki bir diğer şahsın, kasti olarak adil ve olağan yargılanma hakkından yoksun bırakılması; vii) Hukuka aykırı sürgün, nakletme ya da hapsetme; viii) Rehine alınması.

(b)   Uluslararası hukukun mevcut sistemi içerisinde, uluslararası silahlı çatışmalarda uygulanabilir yasa ve geleneklerin diğer ciddi ihlalleri, yani, aşağıdaki fiillerden herhangi birisi:

i)  Çarpışmalarda doğrudan yer almayan sivil bireylere ya da sivil

nüfusa karşı kasten saldırı yöneltilmesi;

ii) Askeri olmayan, yani askeri maksatlı olmayan sivil hedeflere karşı kasten saldırı düzenlenmesi;

iii) Uluslararası silahlı çatışmalar hukuku çatısı altında, siviller ya da sivil nesnelere sağlanan korumadan yararlanma hakları olduğu sürece,  Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’ne göre, barış gücü ya da insan yardıma tahsis edilmiş görevli personel, tesis, malzeme,birlik veya araçlara  kasten saldırı yöneltilmesi;

iv) Tahmin edilen somut ve doğrudan askeri avantajlara kıyasla, aşırı olacak şekilde, sivillerin yaralanmasına veya ölmesine veya sivil nesnelerin zarar görmesine yol açacağı ve geniş çapta, uzun vadeli ve ağır bir biçimde doğal çevreye zarar vereceğinin bilincinde olarak saldırı başlatılması;

v) Savunmasız veya askeri hedef oluşturmayan kent, köy, yerleşim yeri ve binaların bombalanması veya bu yerlere herhangi bir araçla saldırılması;

vi) Silahını bırakmış, kendisini savunma araçlarından yoksun ve isteğiyle teslim olmuş bir askeri öldürme veya yaralama;

vii) Teslim bayrağını, Birleşmiş Milletler veya düşman bayraklarını, askeri rütbelerini ve üniformalarını, yine aynı şekilde Cenevre Sözleşmeleri’nin ayırt edici amblemlerini, uygunsuz şekilde kullanarak ölüme veya ciddi yaralanmaya sebebiyet verme;

viii) İşgalci devletin kendi sivil nüfusunun bir bölümünü işgal ettiği topraklara doğrudan veya dolaylı olarak nakletmesi veya işgal edilen topraklardaki nüfusun tamamının veya bir kısmının devlet sınırları içinde veya dışında sürülmesi veya nakli;

ix) Askeri amaçlı olmaması koşuluyla din, eğitim, sanat, bilim veya yardım amaçlarıyla kullanılan binalara, tarihi eserlere, hastanelere ve hasta ve yaralıların toplandığı yerlere kasten saldırı düzenlenmesi;

x) Karşı tarafın hakimiyeti altında bulunan kişilerin tıp, diş veya hastane tedavisi gerekliliği olmadan, kişisel çıkarlarına aykırı bir şekilde ölüme yol açabilecek veya sağlığı ciddi tehlikeye düşürebilecek nitelikte tıbbi veya bilimsel deneylere tabi tutulması veya fiziksel sakatlanmaya maruz bırakılması;

xi) Düşman devlet ya da orduya bağlı bireylerin haince öldürülmesi veya yaralanması;

xii) Savaş esirlerine yaşama şansı verilmeyeceğini ilan etme; (karşı tarafta canlı bırakılmayacağını ilan etme)

xiii) Savaşa dair ihtiyaçlar zorunlu olarak gerektirmedikçe, düşman mallarının imha edilmesi veya bu mallara el konulması;

xiv) Düşman taraf uyruklu kişilerin, Mahkemelerdeki hak ve eylemlerinin ortadan kaldırıldığını, askıya alındığını veya kabul edilemez olduğunu ilan etme;

xv) Düşman taraf vatandaşlarını, savaş başlamadan önce, ordu mensubu olsalar bile, kendi devletlerine karşı savaş harekatlarında yer almaya zorlama;

xvi)  Saldırı sonucu ele geçirilse bile, bir kenti ya da yeri talan etme;

xvii)  Zehir veya zehirli silahların kullanılması;

xviii) Boğucu, zehirli veya diğer gazlar ile benzeri sıvı, malzeme veya cihazlar kullanılması;

xix) Çekirdeği tam kapatmayan veya yararak ayrılan mermiler gibi insan vücuduna kolayca giren veya vücutta parçalanan mermi kullanılması;

xx) Gereksiz yaralanmaya veya ıstıraba yol açan veya 121 ve 123. maddeler hükümlerine uygun olarak bu tüzüğe bir ek şeklinde dahil edilmesi ve geniş yasaklamaya tabi olması halinde, kendiliğinden ve ayrım yapmadan uluslararası savaş hukuku ihlalleri oluşturan silah, mermi, malzeme veya savaş yöntemleri kullanılması;

xxi) İnsan onuruna hakaret eder nitelikte, özellikle aşağılayıcı ve küçük düşürücü davranışlar;

xxii) 7.maddenin 2(f) paragrafında tanımlandığı gibi ırza geçme, cinsel köleleştirme, fahişeliğe zorlama, hamileliğe zorlama, kısırlaştırmaya zorlama veya Cenevre Sözleşmeleri’ni ciddi şekilde ihlal eden diğer cinsel şiddet çeşitlerine başvurulması;

xxiii) Belli noktaları, alanları veya askeri güçleri askeri operasyonlardan muaf tutmak için, bir sivilin veya diğer korunmuş bir kimsenin varlığının kullanılması;

xxiv) Uluslararası hukuka uygun bir şekilde, Cenevre Sözleşmeleri’nin ayırt edici amblemlerini kullanan binalara, malzemeye, sağlık ve ulaşım birimlerine kasten saldırı düzenlenmesi;

xxv) Cenevre Sözleşmeleri ile sağlanan yardım malzemelerini bilerek engelleme dahil olmak üzere, yaşamları için vazgeçilmez maddelerden mahrum etmek suretiyle sivillerin aç bırakılmasının, bir savaş yöntemi olarak kullanılması;

xxvi) 15 yaşından küçük çocukların ulusal silahlı kuvvetlere çağırılması, askere alınması veya çatışmalarda aktif olarak kullanılması;

(c)   Uluslararası nitelik taşımayan bir silahlı çatışmada, 12 Ağustos 1949 Cenevre Sözleşmeleri’nin müşterek 3. maddesinin ciddi ihlalleri; yani, silahlarını bırakmış silahlı kuvvetler mensupları ile hastalık, yaralanma, gözaltı veya herhangi bir başka nedenle savaş dışı kalmış olanlar dahil olmak üzere çatışmalarda aktif olarak yer almayan kişilere karşı işlenen aşağıdaki fiiller:

i)  Yaşam hakkına ve kişiye karşı şiddet, özellikle her türlü öldürme, sakat bırakma, zalimane muamele ve işkence;

ii)  İnsan onuruna hakaret eden, özellikle aşağılayan ve küçük düşürücü davranışlar; iii) Rehine alınması;

iv) Kanuna dayalı ve gerekliliği genel kabul görmüş yargısal garantileri haiz bir Mahkeme kararı olmadan cezalandırma ve infaz;

(d) Paragraf 2 (c) uluslararası nitelikte olmayan silahlı çatışmalara uygulanır ve dolayısıyla gösteriler, münferit ve zaman zaman meydana gelen şiddet hareketleri veya benzer nitelikteki diğer fiiller gibi iç karışıklıklar ve gerginliklere uygulanmaz.
(e) Mevcut uluslararası hukuk çerçevesinde, uluslararası karakterde olmayan ancak silahlı çatışmalarda uygulanabilir hukukun ve teamüllerin diğer ciddi ihlalleri; yani aşağıdaki eylemlerden herhangi biri:

i) Çarpışmalarda doğrudan yer almayan sivillere karşı veya sivil nüfusa karşı kasten saldırı düzenlenmesi;

ii) Uluslararası hukuka uygun bir şekilde Cenevre Sözleşmelerinin ayırt edici amblemlerini kullanan personele, malzemeye, tıbbi birimlere ve nakliye araçlarına kasten saldırı düzenlenmesi;

iii) Silahlı çatışma hukukuna göre, sivillere ve sivil nesnelere sağlanmış korumaya hak kazanmaları şartıyla, Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’ne uygun bir şekilde insani yardımda veya barış gücü görevinde bulunan personele, tesislere, malzemeye, birimlere veya araçlara karşı kasten saldırı düzenlenmesi;

iv) Askeri amaçlı olmaması koşuluyla dini, eğitim, sanat, bilim veya hayır amaçlarıyla kullanılan binalara, tarihi eserlere, hastanelere ve hasta ve yaralıların toplandığı yerlere bilerek saldırı düzenlenmesi;

v) Saldırı sonucu ele geçirilse dahi, bir kenti ya da yeri talan etme;

vi) 7.maddenin 2(f) paragrafında tanımlandığı gibi ırza geçme, cinsel köleleştirme, fahişeliğe zorlama, hamileliğe zorlama, kısırlaştırmaya zorlama veya Cenevre Sözleşmeleri’ni ciddi şekilde ihlal eden diğer cinsel şiddet çeşitlerine başvurulması;

vii) 15 yaşından küçük çocukların, ulusal silahlı kuvvetlere çağırılması, askere alınması veya çatışmalarda aktif olarak kullanılması;

viii) Çatışmadan kaynaklanan nedenlerden dolayı, sivillerin güvenliği veya askeri nedenler gerektirmedikçe sivillerin yer değiştirilmesi talimatı verilmesi; ix) Karşı tarafın savaşanlarını haince öldürme veya yaralama;

x)   Savaş esirlerine yaşama şansı verilmeyeceğini ilan etme; (karşı tarafta canlı bırakılmayacağını ilan etme)

xi)  Karşı tarafın hakimiyeti altında bulunan kişilerin tıp, diş veya hastane tedavisi gerekliliği olmadan, kişisel çıkarlarına aykırı bir şekilde ölüme yol açabilecek veya sağlığı ciddi tehlikeye düşürebilecek nitelikte tıbbi veya bilimsel deneylere tabi tutulması veya fiziksel sakatlanmaya maruz bırakılması;

xii) Savaşa dair ihtiyaçlar zorunlu olarak gerektirmedikçe, düşman mallarının imha edilmesi veya bu mallara el konulması;

(f) Paragraf 2 (e), uluslararası nitelikte olmayan silahlı çatışmalara uygulanır ve dolayısıyla gösteriler, münferit ve zaman zaman meydana gelen şiddet hareketleri veya benzer nitelikte diğer fiiller gibi iç karışıklıklar ve gerginliklere uygulanmaz. Bir devletin toprakları dahilinde, hükümet kurumları ile organize silahlı gruplar arasında ya da bu grupların kendi aralarında meydana gelen uzun süreli silahlı çatışmalarda uygulanır.

3. 2 (c) ve (d) paragraflarındaki hiçbir ifade, bir hükümetin, devlet dahilinde kanun ve düzeni sürdürme, yeniden kurma veya devletin birliğini ve toprak bütünlüğünü tüm yasal araçlarla koruma sorumluluğuna etki etmez.
Madde 9
Suçun Unsurları

1.   Suçun unsurları, Mahkeme’ye 6., 7. ve 8. maddelerin yorumlanmasında ve uygulanmasında yardımcı olur. Suçun unsurları, Taraf Devletler Kurulu üyelerinin 2/3 çoğunluğu ile kabul edilir.

2.   Suçun unsurlarında yapılacak değişiklikler aşağıdakiler tarafından önerilebilir:

(a)  Herhangi bir taraf devlet;

(b)  Mutlak çoğunlukla hareket eden yargıçlar;

(c)  Savcı

Bu tür değişiklikler Taraf Devletler Kurulu üyelerinin 2/3 çoğunluğu ile kabul edilir.

3.   Suçun unsurları ile bunlarda yapılacak değişiklikler bu tüzük ile tutarlı olmalıdır.

Madde 10

Bu bölümdeki hiçbir hüküm, bu tüzüğün amaçlarından farklı olarak, mevcut veya gelişmekte olan uluslararası hukuk normlarını, hiç bir surette sınırlayıcı veya haleldar edecek şekilde yorumlanamaz.

Madde 11
Zaman bakımından yargı yetkisi

1.  Mahkeme, bu tüzüğün yürürlüğe girmesinden sonra işlenen suçlar üzerinde yargı yetkisini haizdir.

2.  Şayet bir devlet, tüzük yürürlüğe girdikten sonra bu tüzüğe taraf olursa; 2. maddenin 3. paragrafına göre devlet tarafından bir bildirimde bulunulmadıkça, Mahkeme o devlet için yargı yetkisini sadece tüzüğe taraf olduktan sonra işlenen suçlar için kullanabilir.

Madde 12
Yargı yetkisinin kullanılmasına ilişkin ön koşullar

1.   Bir devlet, bu tüzüğe taraf olmakla, 5. maddede bahsi geçen suçlarla ilgili olarak Mahkemenin yargı yetkisini kabul etmiş olur.

2.   Aşağıdaki devletlerden bir veya daha fazlası tüzüğe taraf ise ya da 3. paragrafa uygun olarak yargı yetkisini tanımış ise, Mahkeme 13. maddenin (a) veya (c) bentleri ile ilgili olarak yargı yetkisini kullanabilir:

(a) Toprakları üzerinde sorun teşkil eden olayın meydana geldiği devlet ya da suç, bir uçak veya gemide işlenmiş ise gemi veya uçağın kayıtlı bulunduğu devlet;

(b) Suçlanan kişinin vatandaşı olduğu devlet.

3.    Bu tüzüğe taraf olmayan devletin 2. paragrafa göre kabulü aranıyorsa, o devlet Mahkeme Yazı İşleri Dairesi’ne sunacağı bir bildirge ile suç konusu olayla ilgili olarak, Mahkemenin yargı yetkisini kabul edebilir. Kabul eden devlet 9. Bölüm’e uygun olarak erteleme ya da istisna olmaksızın Mahkeme ile işbirliği yapacaktır.

Madde 13
Yargı yetkisinin kullanılması

Bu tüzük hükümleri gereğince, 5. maddede bahis konusu bir suç ile ilgili olarak Mahkeme,  aşağıdaki koşullarda yargı yetkisini kullanabilir:

(a)  14. madde gereğince bir taraf devlet tarafından Mahkeme savcısına başvurulan bir veya birden fazla suçun işlenmiş göründüğü durum;

(b) Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’nin VII. bölümüne uygun olarak hareket eden BM Güvenlik Konseyi tarafından Mahkeme savcısına başvurulan bir veya birden fazla suçun işlenmiş göründüğü durum;

(c)   15. maddeye uygun olarak bir suçun işlendiğine dair savcı tarafından soruşturma başlatılması.

Madde 14
 Bir taraf devlet tarafından bir durum hakkında  başvuru

1.  Bir taraf devlet, Mahkeme savcısına, Mahkemenin yargı yetkisi alanına giren bir veya birden fazla suçun işlenmiş göründüğünü bildirip, bu suçlarla ilgili bir ya da daha fazla belirlenmiş kişinin yargılanıp yargılanmayacağı hususunun belirlenmesi amacıyla durumun soruşturulmasını savcıdan talep edebilir.

2.   Bir başvuru, mümkün olduğu kadar ilgili yönleri ortaya koymalı ve başvuran devletin elindeki belgelerle desteklenmelidir.

Madde 15
Savcı

1.     Savcı, Mahkemenin yargı yetkisi alanına giren suçlarla ilgili bilgilere dayanarak kendiliğinden soruşturma açabilir.

2.    Savcı, gelen bilginin ciddiliğini araştırır. Bu amaçla devletlerden, Birleşmiş Milletler organlarından, hükümetler arası veya hükümet dışı örgütlerden veya uygun gördüğü diğer güvenilir kaynaklardan ek bilgi isteyebilir ve Mahkemenin mukim olduğu yerde yazılı veya sözlü ifade alabilir.

3.   Savcı, bir soruşturmanın derinleştirilmesi için makul temeller olduğuna karar verirse, Ön Yargılama Dairesinden, topladığı destekleyici belgeleri sunarak bir soruşturma yetkisi talebinde bulunur. Mağdurlar Ön Yargılama Dairesine Usul ve Delil Kurallarına uygun olarak açıklama yapabilirler.

4.   Talebi ve destekleyici belgeleri inceledikten sonra Ön Yargılama Dairesi soruşturmayı derinleştirmek için makul veriler olduğuna kanaat getirirse ve dava, Mahkemenin yetki alanına giriyor görünüyorsa, davanın kabul edilebilirliği ve yargı yetkisi konularında, Mahkemenin sonraki tespitlerine bakmaksızın, soruşturmayı başlatma yetkisi verir.

5.   Soruşturma yetkisi verilmesinin Ön Yargılama Dairesince reddedilmesi, Savcının sonradan aynı durumla ilgili olarak, yeni vaka ve delillere dayalı bir talepte bulunmasına engel teşkil etmez.

6.   Eğer Paragraf 1 ve 2’de belirtilen ön incelemenin sonucunda, Savcı, sağlanan bilginin bir soruşturma için makul bir temel oluşturmadığı sonucuna varırsa; bu bilgiyi sunanlar savcı tarafından bilgilendirilir. Bu durum, Savcının aynı durumla ilgili olarak, yeni vaka ve delillerin ışığında, sonradan sunulan bilgileri değerlendirmesine engel değildir.

Madde 16
Soruşturmanın ya da davanın ertelenmesi

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin, Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’nin VII. Bölümüne dayanarak aldığı karar dahilinde, Mahkeme’den talepte bulunmasının akabinde, 12 ay süreyle, bu tüzüğe dayanarak hiçbir soruşturma veya dava açılamaz veya açılan bir davaya devam edilemez; talep, aynı koşullar altında Konsey tarafından yenilenebilir.

Madde 17
Kabul edilebilirlik konuları

1.    Giriş bölümünün 10. paragrafı ile 1. maddeye istinaden Mahkeme, aşağıdaki davaları kabul edilemez bulacaktır:

(a)   Soruşturma veya kovuşturma yapmaya isteksiz davrandığı veya gerçekten muktedir olmadığı haller dışında, yargı yetkisi bulunan devlet tarafından, dava konusu olayın soruşturulması veya yargılanması halinde;

(b) Yargılama konusunda isteksiz veya yargılamaya gerçekten imkanı bulunmadığı haller dışında, yargı yetkisine sahip devletin, olayı soruşturduktan sonra ilgili şahsı yargılamaya gerek olmadığına karar vermesi halinde,

(c) İlgili şahsın, şikayet konusu olaydan dolayı, daha önceden yargılanmış ve Mahkeme tarafından 20. maddenin 3. paragrafı uyarınca, şahsın yargılanmasına izin verilmemiş olması halinde;

(d) Dava konusunun, Mahkeme tarafından başkaca işlem gerektirecek derecede vahim bulunmaması halinde;

2.  Belli bir davada, yargılama konusundaki isteksizlik durumunu tespit etmek amacıyla Mahkeme, uluslararası hukuk tarafından tanınmış ilkelere dayanarak aşağıdaki hususların bir veya birkaçının olayda mevcut olup olmadığını dikkate alır:

(a)  İlgili şahsın, Mahkeme’nin yargı yetkisine giren 5. maddede bahsi geçen suçlardan kaynaklı sorumluluğunu gizlemek amacıyla, ulusal bir karar alınması veya işlemler yapılması veya yapılmakta olması;

(b) İlgili şahsı adalet önüne getirme niyetiyle bağdaşmayacak şekilde, yasal işlemlerde makul olmayan gecikme olması;

(c) Yasal işlemlerin bağımsız ve tarafsız bir şekilde yerine getirilmemiş veya getirilmemekte olması ve bu işlemlerin ilgili şahsı adalet önüne getirme niyetiyle bağdaşmayacak şekilde yürütülmesi.

3.    Belli bir davada, yetersizliğin tespiti amacıyla Mahkeme, ulusal yargı sisteminin bir kısmının veya tamamının çökmesi veya işlemez halde olmasına bağlı olarak Devletin sanığı veya gerekli kanıt ve ifadeleri elde etmesinin veya başka bir şekilde yasal işlemleri yürütmesinin mümkün olup olmadığını inceler.

Madde 18
Kabul edilebilirlik konusunda başlangıç kuralları

1.  13 (a) maddesine uygun olarak Mahkeme’ye bir olay hakkında başvuruda bulunulup, Savcı tarafından bir soruşturma açılması hususunda makul nedenler bulunduğuna karar verildiğinde ya da Savcı tarafından 13. (c) ve 15. maddelerine uygun olarak soruşturma başlatıldığında; Savcı, mevcut bilgileri dikkate alarak, bütün taraf devletlere ve söz konusu suç üzerinde normal olarak yargı yetkisi bulunan devletlere bildirimde bulunur. Savcı, uygun gördüğü takdirde, devletlere bildirimi gizlilik temelinde yapabilir ve şahısları koruma, delillerin yok edilmesi ve şahısların kaçmasını önleme amacıyla devletlere verdiği bilgilerin kapsamını sınırlayabilir.

2.   Bildirimin alınışını takiben bir ay içinde, bir devlet Mahkeme’ye, 5. maddede bahsi geçen suçları oluşturan eylemlerle ilgili olarak veya devletlere verilen bildirimdeki bilgilere istinaden, yargı yetkisi dahilindeki vatandaşları ya da diğer kişileri yargıladığını veya yargılamakta olduğunu bildirebilir. Bu devletin talebiyle, Savcı tarafından yapılan başvuru hakkında, Ön Yargılama Dairesi soruşturma yapmaya yetkilendirme kararı vermezse, Savcı, devletin ilgili kimseleri soruşturması sonuçlanıncaya kadar kendi soruşturmasını erteler.

3.  Savcının, soruşturmayı ilgili devletin soruşturmasını bitmesine kadar ertelemesi, erteleme tarihinden 6 ay sonra veya Devletin soruşturmayı gerçekten yürütmek için isteksizliğinde veya yetersizliğine dayalı olarak şartlarda önemli bir değişiklik olması halinde, her an, Savcı tarafından yeniden gözden geçirmeye açıktır.

4.  82. maddeye uygun olarak ilgili devlet veya Savcı, Ön Yargılama Dairesinin kararına karşı Temyiz Dairesine başvurabilirler. Temyiz başvurusu, ivedilikle ele alınıp sonuçlandırılabilir.

5.  2. paragrafa uygun olarak, Savcı tarafından bir soruşturma ertelenmişse; Savcı, ilgili devletten soruşturmanın ilerlemesi veya yargılama olup olmadığı hakkında düzenli olarak bilgi talep edebilir. Taraf devletler bu taleplere yersiz bir gecikme olmaksızın cevap verirler.

6.  Ön Yargılama Dairesi bir karar verinceye kadar veya herhangi bir zamanda bu maddeye dayanarak, bir soruşturmayı ertelediğinde; önemli bir delil elde etmek için yeniden ele geçmeyecek bir fırsat bulunduğu veya böyle bir delilin sonradan elde edilmesi hususunda ciddi bir risk bulunduğu zaman, Savcı, Ön Yargılama Dairesinden gerekli soruşturma adımlarını atıp, delilleri korumak amacıyla istisnai olarak yetki isteyebilir.

7.  Bu madde uyarınca Ön Yargılama Dairesinin kararına katılmayan bir Devlet, şartlarda önemli değişiklik veya ilave önemli bulgular olduğuna dayanarak 19. madde uyarınca bir davanın kabul edilebilirliğine itiraz edebilir.

Madde 19
Mahkeme’nin yargı yetkisine veya bir davanın kabul edilebilirliğine itiraz

1. Mahkeme, kendi önüne getirilen bir dava üzerine, yargı yetkisine sahip olup olmadığına karar verir. Mahkeme, 17. maddeye uygun olarak bir davanın kabul edilebilirliğini resen belirleyebilir.

2. 17. maddede bahis konusu nedenlerle, bir davanın kabul edilebilirliğine veya Mahkeme’nin yargı yetkisine karşı aşağıdaki kişiler tarafından itiraz edilebilir:

(a) 58. maddeye göre tutuklanması veya ifadesinin alınması için emir çıkartılmış bulunan bir sanık veya şahıs tarafından;

(b) Bir dava üzerinde yargı yetkisine sahip devletin, dava konusunda soruşturma açmış veya açmakta olması veya yargılamaya başlamış veya başlamakta olması halinde bu Devlet tarafından; veya,

(c) 12. maddeye göre yargı yetkisinin bir Devlet tarafından tanınmasının gerektiği hallerde, bu Devlet tarafından.

3. Savcı, Mahkeme’den yargı yetkisi veya kabul edilebilirlik konusunda karar vermesini isteyebilir. 13. maddeye göre başvuruda bulunanlar ve mağdurlar yargı yetkisi veya kabul edilebilirlik konusundaki görüşlerini Mahkeme’ye sunabilirler.

4.   Bir davanın kabul edilebilirliğine veya Mahkeme’nin yargı yetkisine, sadece 2. paragraftaki şahıs veya Devletler tarafından bir kez itiraz edilebilir. İtiraz, davanın öncesinde veya başlangıcında yapılmalıdır. İstisnai durumlarda, Mahkeme davanın başlamasından sonraki bir tarihte itirazın yapılmasına ya da birden fazla itiraza izin verebilir. Davanın kabul edilebilirliğine itiraz, dava başladığında veya takip eden süreçte Mahkeme’nin izin vermesiyle, sadece 17. maddenin 1.(c) paragrafına dayanılarak yapılabilir.

5.   Bir Devlet, paragraf 2 (b) ve (c)’ye dayanarak en erken fırsatta itiraz işlemini yapar.

6.  Suçlamaların teyidinden önce, bir davanın kabul edilebilirliğine veya Mahkeme’nin yargı yetkisine yönelik itirazlar, Ön Yargılama Dairesince incelenir. Suçlamaların teyidinden sonra ise Yargılama Dairesine yapılır. Yargı yetkisine veya kabul edilebilirlik konusunda verilen kararlara karşı, 82. maddeye göre Temyiz Dairesine başvurulabilir.

7. Paragraf 2 (b) ve (c)’ye dayanarak bir Devlet itirazda bulunuyorsa, Mahkeme’nin 17. maddeye göre kabul edilebilirlik konusunda saptamasını yapıncaya kadar, Savcı soruşturmasını erteler.

8.  Mahkeme’nin bir davayı incelemesi sırasında, Savcı aşağıdaki yetkileri Mahkeme’den talep edebilir:

(a) 18. maddenin 6. paragrafında söz konusu gerekli soruşturma aşamalarını yürütme;

(b)  İtiraz edilmeden önce başlanmış delillerin incelenmesinin veya toplanmasının tamamlanması veya bir tanıktan ifade veya dilekçe alınması;

(c) İlgili Devletlerle işbirliği içinde, 58. maddeye uygun olarak Savcının tutuklama emri çıkarttığı şahsın kaçmasının önlenmesi.

9.  İtiraz etme, Savcı tarafından yapılan bir işlemi veya itirazdan önce Mahkeme tarafından çıkartılan izin veya emri etkilemez.

10.  Mahkeme 17. maddeye göre bir dava için kabul edilemezlik kararı vermiş ise, Savcı, davayı kabul edilemez bulan önceki nedenleri geçersiz hale getiren yeni gerçeklerin ortaya çıktığına kanaat getirirse, bu kararın yeniden gözden geçirilmesi konusunda bir talepte bulunabilir.

11. Savcı, 17. maddedeki hususlarla ilgili olarak bir soruşturmayı ertelerse, Savcı ilgili devletten takibatlar konusundaki bilgilerin kendisine bildirilmesini talep edebilir. Bu bilgi, ilgili devletin talebi halinde gizli olur. Eğer Savcı bir soruşturmayı sürdürmeye daha sonradan karar verirse, kendisi ertelemenin gerçekleştiği takibatlara ilişkin olarak, ilgili devleti haberdar eder.

Madde 20
Aynı eylem nedeniyle birden fazla yargılama yapılamaması ilkesi

1. Bu tüzükte belirtilenler hariç olmak üzere, hiç kimse, Mahkeme tarafından mahkum edildiği veya suçsuz bulunduğu bir eyleme dayalı olarak yeniden yargılanamaz.

2. Hiç kimse, mahkeme tarafından 5. maddeye göre mahkum edildiği veya suçsuz bulunduğu bir eylem nedeniyle, başka bir mahkeme önünde herhangi bir şekilde yargılanamaz.

3.  6, 7 ve 8. maddelerde yasaklanan eylemlerden dolayı başka bir mahkeme tarafından yargılanmış hiç kimse, aynı eylemden dolayı Mahkeme tarafından yargılanamaz. Ancak diğer mahkemedeki takibatlar:

(a) Önceki yargılamanın, Mahkeme’nin yargı yetkisine giren suçlardan dolayı cezai sorumluluğu bulunan şahsı koruma amacıyla yapılmış olması halinde; veya

(b) Önceki yargılamanın, Uluslararası hukuk tarafından tanınan usul normlarına göre bağımsız ve tarafsız bir şekilde yapılmamış ve söz konusu şahsı adalet önüne getirme niyetiyle bağdaşmayacak şekilde yapılmış olması halinde.

Madde 21 Uygulanacak hukuk

1.     Mahkeme:

(a) Öncelikle bu tüzüğü, Suçun Unsurlarını, Usul ve Delil Kurallarını uygular.

(b) İkinci olarak, uygun olduğu takdirde, geçerli anlaşmaları ve uluslararası silahlı çatışma prensipleri dahil, uluslararası hukukun ilke ve kurallarını uygular.

(c) Bu tüzük ile, uluslararası hukuk ve uluslararası kabul görmüş norm ve standartlara uygun olmaları halinde, suç üzerinde normal olarak yargı yetkisi bulunan devletin iç mevzuatı dahil olmak üzere, dünyadaki mevcut hukuk sistemlerinin ulusal yasalarından kaynak alınan temel hukuk prensiplerini uygular.

2.       Mahkeme, geçmiş kararlarında yorumlanmış hukuk ilke ve kurallarını uygulayabilir.

3.       Bu hükümdeki hukuk uygulama ve yorumlarının uluslararası kabul görmüş insan haklan ile uyumlu olması, 7. maddenin 3. paragrafında belirtilen cins, ırk, renk, dil, din veya inanç, politik ve diğer görüşler, milli, etnik veya sosyal köken, refah, doğum ve diğer statülerden kaynaklanan gerekçelerle herhangi bir ayrımcılığa yol açmaması gerekir.

3. BÖLÜM
CEZA HUKUKUNUN TEMEL İLKELERİ
Madde 22
Kanunda belirlenmemiş bir fiil suç sayılamaz

1. İşlendiği sırada, söz konusu fiil, Mahkeme’nin yargı yetkisine giren bir suç oluşturmadığı sürece, hiç kimse fiilinden dolayı bu tüzüğe göre cezai açıdan sorumlu tutulamaz.

2.  Bir suçun tarifi, dar anlamda yorumlanır ve bu tarif kıyas yoluyla genişletilemez. Suç tarifinin belirsiz olması halinde; bu tarif, soruşturulan, yargılanan veya mahkum edilen şahıs lehine yorumlanır.

3. Bu madde, bu tüzükten bağımsız olarak uluslararası hukuk altında herhangi bir eylemin suç olarak nitelendirilmesini etkilemez.

Madde 23
Kanunsuz ceza olmaz

Mahkeme tarafından mahkum edilen şahsa ancak bu tüzüğe göre ceza verilebilir.

Madde 24
Kişi bakımından geriye yürümezlik

1.  Hiç kimse, bu tüzüğün yürürlüğe girmesinden önce işlemiş olduğu bir fiilden dolayı cezai açıdan sorumlu tutulamaz.

2.  Nihai karardan önce uygulanacak yasada bir değişiklik olması halinde, soruşturulan, yargılanan veya mahkum edilen kişinin lehine olan kanun uygulanır.

Madde 25
Cezaların Şahsiliği

1. Mahkeme, bu tüzüğe uygun olarak, gerçek kişiler üzerinde yargı yetkisine sahiptir.

2. Mahkeme’nin yargı yetkisine giren bir suç işleyen kişi, bu tüzüğe uygun olarak cezalandırılmaktan şahsen sorumludur ve suç nedeniyle cezalandırılabilir.

3. Bu tüzüğe uygun olarak, Mahkeme’nin yargı yetkisine giren bir suçtan dolayı kişiler, aşağıdaki hallerde cezai sorumluluk taşır ve cezalandırabilir:

(a)   Tek başına veya diğer bir şahsın cezai sorumluluğu olsun ya da olmasın, başka bir şahısla müştereken veya başka bir şahıs vasıtasıyla suç işlemesi halinde;

(b)  Meydana gelen veya teşebbüs edilen böyle bir suçun işlenmesini emretmesi, teşvik etmesi veya suçun işlenmesine ikna etmesi halinde;

(c)  Böyle bir suçun işlenmesini kolaylaştırmak amacıyla yardımda bulunması, suça kışkırtması, veya suçun işlenmesi için gerekli araçları temin etme dahil olmak üzere, suçun işlenmesine veya işlenmesine teşebbüs edilmesine yardımcı olması halinde;

(d) Ortak bir amaçla hareket eden bir grup şahıs tarafından böyle bir suçun işlenmesi veya işlenmesine teşebbüs edilmesine herhangi bir şekilde katkıda bulunması halinde. Bu katkının kasten ve:

(i)   eylemin veya amacın, Mahkemenin yargı yetkisi içerisinde bulunan bir suçun işlenmesini içerdiği durumda, grubun suç faaliyeti veya amacını daha da ilerletmek amacıyla yapılması halinde veya;

(ii)    grubun suç işleme niyetinin bilincinde olarak yapılmış olması halinde;

(e)   Soykırım suçuyla ilgili olarak doğrudan veya dolaylı olarak diğerlerini soykırıma kışkırtma halinde;

(f)   Maddi adımlar atıp, suçun icrasını başlatacak eylemi yaparak, bir suçu işlemeye teşebbüse etme ancak suçun şahsın niyetinden bağımsız sebepler nedeniyle gerçekleşmemesi halinde. Ancak suçun işlemesinden vazgeçen veya suçun tamamlanmasını önleyen bir şahsın, suçun amacından tamamen ve kendi isteğiyle vazgeçmesi halinde, suçun işlenmesine teşebbüsten dolayı bu tüzüğe göre cezai açıdan sorumluluğu bulunmaz.

4. Bireysel cezai sorumluluk konusundaki bu tüzükteki hiçbir hüküm, devletlerin uluslararası hukuktan kaynaklanan sorumluluğunu etkilemez.

Madde 26
18 yasından küçüklerin yargılama dışında bırakılması

Mahkeme, isnat olunan suçun işlendiği tarihte, 18 yaşın altında olan hiçbir şahsı yargılamaz.

Madde 27
Resmi unvan ile ilişki kurulmaması

1.  Bu tüzük, resmi unvan ayırımı yapılmadan, herkese eşit şekilde uygulanır. Özellikle devlet veya hükümet başkanı, hükümet veya parlamento üyesi, seçilmiş bir temsilci veya bir hükümet memuru hiçbir şekilde bu tüzük altında cezai sorumluluktan muaf tutulamaz veya resmi unvan cezanın indirilmesi için bir neden teşkil etmez.

2.  Ulusal veya uluslararası hukuk çatısı altında olsun veya olmasın, bir şahsın resmi unvanıyla bağlantılı olan bağışıklık veya usul kuralları, Mahkeme’nin böyle bir şahıs üzerinde yargı yetkisini kullanmasına engel teşkil etmez.

Madde 28
 Komutanların  veya  diğer üst rütbelilerin sorumluluğu

Mahkeme’nin yargı yetkisi içine giren, bu tüzük altındaki suçlardan kaynaklanan cezai sorumluluk dayanaklarına ilave olarak:

1. Bir askeri komutan veya askeri komutan gibi, etkin bir şekilde faaliyette bulunan bir şahıs, kendi fiili yönetimi ve denetimi altındaki silahlı kuvvetlerin, bunlar üzerinde yeterli kontrol sağlayamaması sonucunda, Mahkeme’nin yargı yetkisine giren suçları işlemesi halinde ve:

(a)  askeri komutan veya şahsın silahlı kuvvetlerin bu tür suçları işlemekte veya işlemek üzere oldukları konusunda hal ve şartlara göre bilgisi olması gerektiği veya bilgisi olduğu hallerde;

(b) askeri komutan veya şahsın suçun işlenmesini önlemek veya durdurmak için gerekli ve makul önlemleri almaması veya soruşturma ve yargılama için olayı ilgili makamlarına iletmemesi hallerinde cezai sorumluluk taşır.

2.  1. paragrafta tanımlanmayan üst-ast ilişkileri çerçevesinde bir üst, kendi etkin kontrol ve yetkisi altındaki astlarının işledikleri ve Mahkeme yargı yetkisine giren suçlardan dolayı ve astlarını gerektiği gibi kontrol edemediği durumların sonucu olarak:

(a) astlarının böyle bir suç işledikleri veya işlemek üzere oldukları yolundaki açık bilgileri bildiği veya bilerek görmezden geldiği hallerde;

(b) kendi etkin sorumluluğu ve denetimi altında olan faaliyetlerle ilgili suçlarda; ve

(c) suçun işlenmesini önlemek veya durdurmak için gerekli ve makul önlemleri almaması veya soruşturma ve yargılama için olayı ilgili makamlarına iletmemesi hallerinde, cezai sorumluluk taşır.

Madde 29
Yasa Sınırlamalarının Uygulanamazlığı

Mahkemenin yargı yetkisi içine giren suçlar, herhangi bir yasa sınırlamasına tabi değildir.

Madde 30
Manevi Unsur

1.    Aksi belirtilmedikçe, bir şahsın, Mahkeme’nin yargı yetkisine giren bir suçun maddi unsurlarını kasten ve bilerek işlemesi halinde cezai sorumluluğu ve mesuliyeti bulunur.

2.     Bu maddenin amaçları bakımından, bir şahsın aşağıdaki durumlarda kasten hareket ettiği varsayılır:

(a)    hareketle ilgili olarak, şahsın hareket içinde olmayı amaçlaması;

(b)   netice ile ilgili olarak, şahsın o neticeye sebep olmayı amaçlaması veya neticenin hareketin olağan sonucu olarak gerçekleşeceğinin farkında olması.

3.   Bu maddenin amacına uygun olarak “bilgi”, hareketin olağan sonucu olarak bir durumun mevcut olduğunun veya bir sonuç doğuracağının farkında olunması demektir. “Bilmek” ve “bilerek” kavramları buna göre yorumlanır.

Madde 31
Cezai sorumluluktan kurtulma

1.      Bu tüzükte sağlanan cezai sorumluluk dışında tutulmaya ilişkin diğer esaslara ek olarak; bir şahıs, eylemi gerçekleştirdiği sırada aşağıdaki durumların mevcudiyeti halinde cezai sorumluluk taşımaz:

(a)     Gerçekleştirdiği eylemin yapısını ve kanunsuzluğunu takdir yeteneğini veya eyleminin kanunun gereklerine uygun olup olmadığını kontrol yeteneğini ortadan kaldıracak bir zihni hastalığı ya da kusuru olması halinde;

(b)     Sonucunda Mahkeme’nin yargı yetkisine giren bir suçu oluşturan eylemi gerçekleştirmesine yol açacağını bilerek ya da riskini göz ardı ederek, sarhoşluk ya da uyuşturucu madde etkisi altına kendi isteğiyle girme halleri dışında;  yaptığı eylemin yapısını ve kanunsuzluğunu takdir yeteneğini veya eyleminin kanunun gereklerine uygun olup olmadığını fark etme yeteneğini ortadan kaldıracak şekilde sarhoş olması ya da bir başka maddenin etkisinde olması halinde;

(c)      Kendisine ve başka bir şahsa veya eşyaya karşı yönelmiş bir tehlike ile orantılı bir şekilde; yakın ve kanunsuz bir kuvvet kullanımına karşı kendini veya başkasını ya da savaş suçlarında hayati öneme haiz eşyayı veya askeri bir görevin yerine getirilmesinde önemli olan bir eşyayı savunmak için makul hareket etmesi halinde. Askeri kuvvetler tarafından gerçekleştirilen savunma amaçlı bir harekata katılım, bu alt paragrafa göre cezai sorumluluğu kaldırmak için başlı başına bir neden oluşturmaz.

(d)     Mahkeme’nin yargı yetkisine giren suçu oluşturduğu iddia edilen eylemin, kendisine veya başka bir şahsa karşı yakın ölüm veya sürekli veya yakın fiziksel zarar tehdidi kaynaklı bir baskı sonucu meydana gelmesi ve önlenmesi gereken zarardan daha fazlasına yol açmayı kastetmemiş olmak koşuluyla, bu tehdidi önlemek için, şahsın gereği kadar ve makul ölçüde davranması halinde. Böyle bir tehdit:

(i)       başka şahıslar tarafından yapılmış; veya

(ii)      o şahsın kontrolü dışındaki şart tarafından gerçekleşmiş olabilir.

2.      Mahkeme, önüne gelen davada, bu tüzükte öngörülen cezai sorumluluğu ortadan kaldıran esasların uygulanabilir olup olmadığını tespit eder.

3.      Yargılama sırasında, Mahkeme, 1. paragrafta bahis konusu cezai sorumluluğu ortadan kaldıran ve 21. maddede belirtilen uygulanacak hukuktan kaynaklananlar dışındaki esasları dikkate alabilir. Böyle bir esası dikkate almak konusundaki işlemler Usul ve Delil Kurallarında belirtilir.

Madde 32
Maddi hata veya kanun hatası

1.    Maddi hata, sadece suçun manevi unsurunu (kastı) ortadan kaldırdığında, cezai sorumluluğu ortadan kaldıran bir esas olacaktır.

2.   Belli bir eylem biçimin Mahkeme’nin yargı yetkisine giren bir suç olup olmadığı konusundaki kanun hatası, cezai sorumluluğu ortadan kaldıran bir unsur olamaz. Ancak kanun hatası, suçun gerektirdiği manevi unsuru ortadan kaldırdığı zaman veya 33. maddede öngörüldüğü şekliyle cezai sorumluluğu kaldıran bir unsur olabilir.

Madde 33
Üst makam emirleri ve kanunun tanımı

1.    Mahkeme’nin yargı yetkisine giren bir suçun, bir hükümet veya askeri veya sivil bir üst makam emrine uyan bir şahıs tarafından işlenmiş olması, aşağıdaki haller dışında, şahsı cezai sorumluluktan kurtaramaz:

(a)    şahsın hükümet veya söz konusu üst makamın emirlerine uyması kanuni bir zorunluluk ise;

(b)    şahsın emrin kanunsuz olduğunu bilmemesi halinde; ve

(c)     emrin açıkça kanunsuz olmaması halinde.

2.    Bu maddenin amaçları bakımından, soykırım veya insanlığa karşı suç emirlerinin kanunsuzluğunun açıkça bilindiği kabul edilir.

4. BÖLÜM
DİVANIN OLUŞUMU VE İDARESİ
Madde 34
Mahkeme’nin organları

Mahkeme aşağıdaki organlardan oluşur:

(a) Başkanlık;

(b) Temyiz Bölümü, Yargılama Bölümü ve Ön-Yargılama Bölümü

(c) Savcılık Bürosu

(d) Yazı İşleri Bürosu

Madde 35
 Yargıçların hizmeti

1.  Bütün yargıçlar Mahkeme’nin tam zamanlı çalışan üyeleri olarak seçilir ve görev dönemlerinin başlamasından itibaren hizmete hazır olurlar.

2.   Başkanlığı oluşturan yargıçlar seçilir seçilmez tam zamanlı olarak hizmet vermeye başlarlar.

3.  Mahkeme’nin iş yüküne bağlı olarak ve üyeleriyle istişare ederek Başkanlık, kalan yargıçların tam zamanlı olarak çalışıp çalışmayacakları konusunda zaman zaman karar verebilir Bu şekildeki düzenlemeler 40. madde hükümlerine halel getirilmeksizin yapılır.

4.  Tam zaman esasına göre çalışmayan yargıçların mali düzenlemeleri 49. maddeye göre yapılır.

Madde 36
Yargıçların nitelikleri, aday gösterilmeleri ve seçilmeleri

1.   2. paragraf hükümlerine bağlı olarak Mahkeme’de 18 yargıç bulunur.

2. (a) Mahkeme adına hareket eden Başkanlık, gerekli ve uygun bulunma gerekçelerini göstererek 1. paragrafta belirtilen yargıçların sayısının arttırılmasını önerebilir. Yazı İşleri Bürosu böyle bir öneriyi taraf devletlere derhal bildirir.

(b)  Bu tür bir öneri, 112. maddeye göre toplanacak olan Taraf Devletler Kurulu toplantısında ele alınır. Öneri, Taraf Devletler Kurulu toplantısında, üye sasının 2/3 oyu ile onaylanırsa kabul edilmiş sayılır ve Taraf Devletler Kurulu tarafından kararlaştırılan bir tarihte yürürlüğe girer.

(c)  (i) alt paragraf (b)’ye göre yargıç sayısının arttırılması önerisi kabul edildiğinde, ek yargıçların seçimi, 3-8. paragraflar ile 37. maddenin 2. paragrafına uygun olarak Taraf Devletler Kurulunun bir sonraki toplantısında yapılacaktır;

(ii) alt paragraf (b)’ye göre yargıç sayısında artış önerisi kabul edildikten ve alt paragraflar (b) ve (c) (i)’ye uygun olarak yürürlüğe girdikten sonra, Başkanlık tarafından, herhangi bir zamanda Mahkeme’nin iş yükü elverdiği takdirde 1. paragrafta belirtilen sayının altında olmamak üzere yargıç sayısının azaltılması önerilebilir. Öneri (a) ve (b) alt paragraflarına göre işlem görür. Önerinin kabul edilmesi halinde, görevli yargıçların görev sürelerinin bitimi dikkate alınarak yargıç sayısı istenen sayıya ulaşıncaya kadar devamlı surette azaltılır.

3.  (a) Yargıçlar yüksek ahlaki değerlere, tarafsız ve bütüncül karakterlere sahip olan ve kendi devletlerindeki en yüksek yargı makamlarına atananlarda aranan niteliklere sahip kişiler arasından seçilir.

(b) Mahkeme’ye seçilecek her aday:

(i)   ceza ve ceza usul hukuku uzmanı ve ceza davalarında yargıç, savcı, avukat olarak veya benzer kapasitede gerek duyulan deneyim sahibi; veya

(ii)   uluslararası hukuk alanında, uluslararası insancıl hukuk, insan haklan gibi alanlarda uzman olmalı ve Mahkeme’nin adli göreviyle ilgili bir meslekte yoğun deneyim sahibi olmalıdır.

(c) Mahkeme’ye seçilecek her adayın Mahkeme’nin çalışma dillerinden en az birini çok iyi bilmesi ve akıcı konuşması gerekmektedir.

4.     (a) Bu tüzüğe taraf devletler Mahkeme seçimleri için aday gösterebilir ve bu aday gösterme;

(i)     söz konusu devletin en üst yargı görevlerine atama için öngörülen aday gösterme usulleri ile; veya

(ii)   Uluslararası Adalet Divanı’na aday göstermede söz konusu Divanın tüzüğünde öngörülen usuller ile yapılır.

Aday gösterme, adayın 3. paragrafta aranan niteliklere ne surette haiz olduğunu gösteren ayrıntılı bir bildirim ile yapılacaktır.

(b)      Her bir taraf devlet, her seçim için, kendi uyruğu olması zorunlu olmayan, ancak taraf devletlerden birinin uyrukluğunu taşıyan bir aday gösterebilir.

(c)      Taraf Devletler Kurulu, uygun görürse, aday göstermelerle ilgili olarak bir Danışma Komitesi kurabilir. Bu durumda Danışma Komitesinin oluşumu ve görevleri Taraf Devletler Kurulu tarafından belirlenir.

5.     Seçimin amaçları bakımından, iki liste halinde aday olunacaktır:

3 (b) (i) paragrafında belirtilen niteliklere haiz adayların isimlerini içeren Liste A; ve

3 (b) (ii) paragrafında belirtilen niteliklere haiz adayların isimlerini İçeren Liste B;

Her iki listeye uygun niteliklere sahip adaylar kendi tercih edecekleri listede yer alabilirler. Mahkeme’nin ilk seçimlerinde, Liste A’ dan en az 9, Liste B’ den en az 5 yargıç seçilebilir. Sonraki seçimler iki listede gösterilen Mahkeme yargıçlarının nispi oranları gözetilerek yapılır.

6.  (a) Yargıçlar, 112. maddedeki amaca uygun toplanan Taraf Devletler Kurulu toplantısında gizli oyla seçilir. 7.paragrafa bağlı olarak, Mahkeme’ye, en yüksek oyu alan ve mevcut ve oy kullanan devletlerin 2/3 çoğunluğunun oyunu elde eden 18 aday seçilir.

(b) İlk oylamada yeterli sayıda yargıç seçilememesi halinde, sonraki oylamalar, alt paragraf (a)’da öngörülen işlemlere uygun olarak kalan yerler dolduruluncaya kadar yapılacaktır.

7.  Hiçbir iki yargıç, aynı devletin vatandaşı olamaz. Mahkeme üyeliği bakımından, bir şahsın birden fazla devlet uyrukluğu var ise, o şahıs medeni ve siyasi haklarını kullandığı devletin vatandaşı sayılır.

8.  (a) Yargıçların seçimi sırasında taraf devletler Mahkeme üyelik sistemi içinde aşağıdaki ihtiyaçları göz önünde tutarlar:

(i)      dünyadaki başlıca hukuk sistemlerinin temsilini;

(ii)     eşit coğrafi temsil; ve

(iii)   kadın ve erkek yargıçların adil oranda temsilini.

(b)   Taraf devletler ayrıca, kadın ve çocuklara karşı şiddeti içeren ancak, onunla sınırlı olmayan bazı özellikli konular üzerinde hukuki deneyimi olan yargıçlara duyulan ihtiyacı da gözetirler.

9.     (a) Alt paragraf (b)’ye göre, yargıçlar 9 yıl süreyle görev yaparlar ve alt paragraf (c) ve 37. maddenin 2. paragrafı gereğince yeniden seçilemezler.

(b)      İlk seçimde, kura çekilmek suretiyle, seçilen yargıçların 1/3’i üç yıl, diğer 1/3’i 6 yıl ve kalan 1/3’ü 9 yıl süreyle görev yapmak üzere tayin edilirler.

(c)      Alt paragraf (b)’ye göre 3 yıl süreyle seçilen bir yargıç, tam dönem görev yapmak üzere yeniden seçilebilir.

10.    9. paragrafa bağlı olmaksızın, 39. maddeye göre Yargılama veya Temyiz Dairelerine atanan bir yargıç, o dairede başlamış olan bir yargılama veya temyiz duruşmasını tamamlamak üzere görevini devam ettirir.

Madde 37
Boş Yargıç kadrosu

1.        Boşalan bir kadro, 36. maddeye göre yapılacak seçim ile doldurulacaktır.

2.        Boş kadroyu doldurmak için seçilen yargıç, selefinden kalan görev süresi kadar görev yapar ancak bu süre 3 veya daha az ise 36. maddeye göre tüm dönem için yeniden seçilebilir.

Madde 38
Başkanlık

1.        Başkan ile Birinci ve İkinci Başkan Yardımcıları yargıçların mutlak çoğunluğu ile seçilir. Her biri üç yıl süreyle veya daha önce sona erme durumuna bağlı olarak yargıçlık görev sürelerinin sonuna kadar görev yapacaklardır. Başkan ve Başkan Yardımcılarının bir kez daha yeniden seçilmeleri mümkündür.

2.      Birinci Başkan Yardımcısı, Başkanın yokluğunda veya Başkanlık ehliyetini kaybettiğinde Başkana vekalet eder. İkinci Başkan Yardımcısı Başkan veya Birinci Başkan Yardımcısının yokluklarında veya ehliyetlerini kaybettiklerinde Başkana vekalet eder.

3.        Başkan, Birinci ve İkinci Başkan Yardımcıları ile birlikte Başkanlığı oluşturur ve aşağıda belirtilenlerden sorumludur:

(a) Savcılık Bürosu dışında, Mahkeme’nin, uygun şekilde yönetimi; ve (b) Bu Tüzüğe uygun olarak öngörülen diğer görevler.

4.       3 (a) paragrafına göre sorumluluğunu yerine getirmek amacıyla, Başkanlık birbirini ilgilendiren bütün konularda Savcılık ile birlikte hareket ederek eşgüdüm sağlar.

Madde 39
Daireler

1.    Mahkeme, yargıçların seçilmesinden sonra mümkün olan en kısa zamanda, 34. maddenin (b) paragrafsında öngörülen bölümler şeklinde kendisini organize eder.

Temyiz Bölümü başkan ve 4 yargıçtan, Yargılama Bölümü en az 6 yargıçtan, Ön Yargılama Bölümü en az 6 yargıçtan oluşacaktır. Yargıçların ilgili bölümlere atanması, her bölümün yerine getireceği görevlerin yapısına ve Mahkeme’ye seçilen yargıçların deneyim ve niteliklerine göre, her bölümde ceza, usul ve uluslararası hukuk alanlarında uygun oranda bir deneyim sağlayacak şekilde yapılır. Yargılama ve Ön-Yargılama bölümlerinde ağırlık ceza davaları alanında deneyim sahibi yargıçların olur.

2.   (a) Mahkeme’nin adli görevleri her bir bölümde Daireler tarafından yerine getirilir.

(b)

(i) Temyiz Dairesi, Temyiz bölümünün bütün yargıçlarından oluşur.

(ii)      Yargılama Dairesinin görevleri Yargılama Bölümünün 3 yargıcı tarafından yürütülür.

(iii)    Ön Yargılama Dairesinin görevleri, Ön Yargılama Bölümünün 3 yargıcı veya bu Tüzük ile Usul ve Delil Kuralları uyarınca bir yargıç tarafından yürütülür.

(c)   Bu paragrafın hiçbir hükmü, Mahkeme’nin iş yükünün etkili yönetimi gerektirdiği takdirde aynı anda birden fazla Yargılama ve Ön Yargılama Dairesi kurulmasını önlemez.

3.    (a) Yargılama ve Ön Yargılama Dairelerine atanan yargıçlar, 3 yıl süreyle ve ilgili bölümde duruşması başlamış bulunan herhangi bir davanın tamamlanmasına kadar görev yaparlar.
(b)  Temyiz Bölümüne atanan yargıçlar, hizmet sürelerinin sonuna kadar görev yaparlar.

4.   Temyiz Bölümüne atanan yargıçlar, sadece o bölümde görev yaparlar. Ancak bu maddedeki hiçbir hüküm, Mahkeme’nin iş yükünün etkili bir şekilde yönetiminin bu şekilde bir atamayı gerektirdiğinin, Başkanlık tarafından düşünüldüğü hallerde ve ön yargılama aşamasına katılmış bir yargıcın hiç bir şart altında aynı davayla ilgili olarak Yargılama Dairesinde görev yapmaması koşuluyla, Yargılama Bölümünden Ön Yargılama Bölümüne veya tersine geçici yargıç atamalarına engel teşkil etmez.

Madde 40
Yargıçların bağımsızlığı

1.      Yargıçlar, görevlerini yerine getirirken bağımsız hareket ederler.

2.   Yargıçlar, yargısal görevlerine müdahale ihtimali olan veya bağımsızlıklarına duyulan güveni etkileyebilecek hiçbir faaliyette bulunmazlar.

3.      Mahkemenin bulunduğu yerde tam zamanlı olarak mesai yapacak olan yargıçlar, profesyonel yapıdaki başka bir mesleki faaliyetle iştigal edemezler.

4.    2. ve 3. paragrafların uygulaması ile ilgili ortaya çıkabilecek sorunlar, yargıçların salt çoğunluğu ile karara bağlanır. Bu sorunun yargıçlardan birini bizzat ilgilendirdiği durumlarda, o yargıç karara katılamaz.

Madde 41
Yargıçlıktan çekilme ve yargıçlığa ehil olmama  hali

1.    Başkanlık, bir yargıcın talebi üzerine o yargıcın bu tüzük çerçevesinde görev ifa etmekten mazur görülmesine, Usul ve Delil Kurallarına göre, karar verebilir.

2.  (a) Yargıçlar, hangi gerekçeyle olursa olsun, tarafsızlıklarından makul şüphe duyulabileceği davalarda yer almazlar. Bir yargıç, şayet Mahkemenin bakmakta olduğu bir davaya bakmış veya hakkında soruşturma veya yargılanma yapılan kişinin ulusal düzeyde karıştığı herhangi bir davayla daha önce herhangi bir sıfatla ilgilenmiş ise, bu paragraf çerçevesinde yargıçlığa ehil olmaktan çıkar. Bir yargıç, Usul ve Delil Kuralları çerçevesinde de yargıçlık ehliyetini kaybedebilir.

(b)   Mahkeme Savcısı veya yargılanan veya hakkında soruşturma yapılan şahıs, bu maddeye göre bir yargıcın, yargıçlığa ehil sayılmamasını talep edebilir.

(c)  Bir yargıcın, yargıçlığa ehil sayılmamasına ilişkin sorunlar, yargıçların salt çoğunluğu tarafından karara bağlanır. Tartışmaya konu olan yargıç kendi görüşlerini de Mahkemeye sunabilir, ancak kararda oy kullanamaz.

Madde 42
Savcılık Bürosu

1.   Savcılık Bürosu, Mahkemenin müstakil bir organı olarak bağımsız hareket eder. Mahkemenin yetkisine giren suçlarda suç ihbarlarını ve dayanakları olan her türlü bilgiyi kabul eder, bunları inceler ve Mahkemenin önünde araştırma ve soruşturmayı yürütür. Savcılık Bürosunun hiçbir mensubu dış bir kaynaktan talimat beklemez ve dıştan verilebilecek talimata göre hareket etmez.

2. Büronun başkanlığını, Savcı yapar. Savcı, Büronun ve büro mensuplarının, tesislerinin ve kaynaklarının yürütme ve yönetiminde tam yetkiye sahiptir. Bu Tüzüğe göre Savcının yapması gereken görevlerin herhangi birini yapmaya yetkili bir veya daha fazla yardımcısı bulunur. Savcı ile Yardımcısı veya Yardımcıları, farklı devletlerin vatandaşı olmalıdırlar ve bu görevlerini tam zamanlı olarak ifa ederler.

3.   Savcı ve Savcı Yardımcıları yüksek ahlak sahibi ve ceza davaları konularında yüksek uzmanlık ve geniş deneyim sahibi kişiler olmalıdır. Mahkemenin çalışma dillerinden en az birine çok iyi hakim olmalı ve bu dillerden birini akıcı şekilde kullanabilmelidirler.

4.  Savcı, Taraf Devletler Kurulu’nun salt çoğunluğunca ve gizli oyla seçilir. Savcı Yardımcıları da, Savcı tarafından belirlenecek bir listeden aynı yolla seçilir. Savcı, her Savcı Yardımcılığı makamı için üç aday gösterir. Seçilmeleri sırasında daha kısa bir süre öngörülmediği takdirde Savcı ve Yardımcıları 9 yıllık bir süre için seçilirler ve görev sürelerinin bitiminde yeniden seçilemezler.

5. Ne Savcı, ne de yardımcıları, Savcılık görevleriyle çelişecek ve bağımsızlıkları hakkındaki güveni etkileyebilecek herhangi bir faaliyette bulunamazlar. Profesyonel yapıya sahip başka herhangi bir mesleki işle iştigal edemezler.

6. Mahkeme Başkanlığı, bir Savcıyı veya Savcı Yardımcısını, talebi üzerine, belli bir davada görev almaktan mazur görebilir.

7. Ne Savcı ne de Yardımcıları, tarafsızlıklarına ilişkin herhangi bir nedenle haklı şüphe duyulabilecek hiçbir işte yer alamazlar. Şayet Mahkemenin bakmakta olduğu bir davaya veya hakkında araştırma veya soruşturma yapılan şahısla ilgili ulusal düzeyde bir davaya daha önce herhangi bir sıfatla yer almışlarsa, açılan bir davada Savcılık yapabilme ehliyetleri bulunmaz.

8. Savcının veya bir Savcı Yardımcısının, savcılık yapma ehliyetini kaybetmesi konusunda karar, Temyiz Dairesi tarafından verilir.

(a)  Hakkında araştırma veya soruşturma yapılan şahıs, herhangi bir zamanda, Savcı veya Savcı Yardımcılarının bu maddede belirtilen gerekçelerle çekilmesini talep edebilir,

(b)  Savcı veya Savcı Yardımcısı bu konudaki görüşlerini ortaya koymak hakkına sahiptir.

9.  Savcı, cinsel veya kadınlara karşı şiddet veya çocuklara yönelik şiddet gibi özel konularda, bu konuları kapsayan ancak bu konularla sınırlı olmamak üzere, hukuki deneyimi olan danışmanlar atayabilir.

Madde 43
Mahkeme Yazı İsleri Bürosu

1.  Yazı İşleri Bürosu Savcının 42. maddede yazılı yetkilerine müdahale oluşturmaksızın, Mahkemenin idare ve hizmetlerinin adli olmayan yönlerinden sorumludur.

2.  Büro, Yazı İşleri Bürosu Başkanı tarafından yönetilir ve Başkan Mahkemenin başlıca idari yetkilisidir. Büro Başkanı yetkilerini Mahkeme Başkanının gözetiminde kullanır.

3.  Büro Başkanı ve yardımcısı yüksek ahlak sahibi, uzmanlık sahibi olmalıdır. Mahkemenin çalışma dillerinden en az birine mükemmel hakim olup, bu dillerden birini akıcı bir şekilde konuşabilmelidir.

4. Yargıçlar, Büro Başkanını, Taraf Devletler Kurulu’nca yapılacak tavsiyeleri de dikkate olarak, salt çoğunlukla ve gizli oyla seçer. Gerek duyulursa ve Büro Başkanının tavsiyesi halinde, Büro Başkan Yardımcısı da aynı yolla yargıçlar tarafından seçilir.

5. Yazı İşleri Bürosu Başkanının görev süresi beş yıldır. Süre bitiminde bir dönem daha seçilebilir ve tam zamanlı olarak görev yapar.  Büro Başkan Yardımcısı da beş yıl veya yargıçların salt çoğunlukla belirleyebileceği daha kısa bir dönem için görev yapar ve ihtiyaç duyulduğu şekilde görev yapmak kaydıyla seçilebilecektir.

6.  Yazı İşleri Bürosu Başkanı, Büroda bir Mağdurlar ve Tanıklar Birimi kuracaktır.

Bu birim, Savcılık Makamına danışarak, tanıklar, Mahkeme huzurunda ifade veren mağdurlar veya tanık ifadelerinde belirtilenler nedeniyle risk altında bulunan diğer şahıslar için, koruyucu önlemler ve güvenlik düzenlemeleri ile danışma ve diğer uygun yardımları sağlar. Bu birim cinsel şiddet suçlarından kaynaklı travma dahil olmak üzere, travma konusunda uzman personeli de içinde bulundurmalıdır.

Madde 44
Personel

1.   Savcı ve Yazı İşleri Bürosu Başkanı, kendi görevlerinin yürütülmesi için gerekli vasıfları haiz nitelikli personel atar. Savcı bakımından bu husus, müfettişlerin atanmasını da kapsar.

2.  Personelin istihdamında, Savcı ve Yazı İşleri Bürosu Başkanı, etkinlik, bütünlük ve uzmanlık standartlarını sağlayacak ve gerekli değişikliklerle, 36. maddenin 8. paragrafındaki kıstasları gözetecektir.

3. Yazı İşleri Bürosu Başkanı, Mahkeme Başkanı ve Savcının mutabakatını alarak, Mahkeme personelinin atanması, ücretlendirilmesi, işten çıkartılmasına ilişkin kayıt ve şartları içeren bir Personel Yönetmeliği hazırlayıp önerir. Bu yönetmelik, Taraf Devletler Kurulu tarafından onaylanır.

4. Mahkeme, istisnai hallerde, Taraf Devletler, uluslararası kuruluşlar ve hükümet dışı kuruluşlar tarafından Mahkemeye maddi külfet yüklemeksizin Mahkemenin organlarından herhangi birinin görevine yardımcı olmak üzere sağlanabilecek personelden yararlanabilir. Mahkeme Savcısı, bu yönde gelebilecek bir teklifi Savcılık Bürosu adına kabul etmeye yetkilidir. Bu nevi karşılıksız sağlanacak personel, Taraf Devletler Kurulu tarafından belirlenecek esaslara göre istihdam edilir.

Madde 45
Yemin

Bu tüzük çerçevesinde görevlerine başlamadan önce Yargıçlar, Savcı, Savcı Yardımcıları, Yazı İşleri Bürosu Başkanı ve Yardımcısı, kendi görevlerini tarafsızlıkla ve vazife bilinci İle ifa edeceklerine dair aleni şekilde yemin ederler.

Madde 46
Görevden uzaklaştırma

1.  Yargıçlar, Savcı, Savcı Yardımcısı, Yazı İşleri Bürosu Başkanı ve Yardımcısı, aşağıdaki hallerde, ikinci paragrafa göre alınacak kararla görevden uzaklaştırılabilir.

(a) Ciddi uygunsuz davranışlarda bulunduğunun veya bu tüzüğe göre mevcut görevlerini ihlal ettiğinin Usul ve Delil Kuralları çerçevesinde anlaşılması,

(b) Bu tüzükte belirtilen görevlerini yapamaz hale gelmesi.

2. Bir Yargıcın, Savcının veya Savcı Yardımcısının 1. paragrafa göre görevden uzaklaştırılması, Taraf Devletler Kurulunca gizli oyla alınır:

(a) Yargıç hakkındaki karar, diğer Yargıçların üçte iki çoğunlukla yapacakları tavsiye üzerine, Taraf Devletlerin üçte iki çoğunluğunca.

(b) Savcı hakkındaki karar, Taraf Devletlerin salt çoğunluğunca,

(c)  Savcı Yardımcısı hakkındaki karar ise, Savcının tavsiyesi üzerine Taraf Devletlerin üçte iki çoğunluğunca alınır.

3.  Yazı İşleri Bölümü Başkanı veya Yardımcısının görevden uzaklaştırılmasına ilişkin karar, Yargıçların salt çoğunluğunca alınır.

4.  Davranışları veya bu tüzük çerçevesindeki görevlerini yapamaz duruma gelmesi nedeniyle göreve devamı tartışmalı hale gelen bir Yargıç, Savcı, Savcı Yardımcısı, Yazı İşleri Bürosu Başkanı veya Yardımcısı, Usul ve Delil Kuralları çerçevesinde delil sunmak veya delil ibrazını istemek ve gerekli savunmaları yapmak hakkına sahiptir. Ancak söz konusu şahıs, olayın müzakeresine başka bir şekilde yer alamaz.

Madde 47
Disiplin Cezaları

46. maddenin 1. paragrafında belirtilenlerden daha az vahim nitelikte uygunsuz bir davranışta bulunan bir Yargıç, Savcı, Savcı Yardımcısı, Yazı İşleri Bürosu Başkanı veya Yardımcısı hakkında Usul ve Delil Kuralları çerçevesinde disiplin cezası verilir.

Madde 48
Ayrıcalık ve Dokunulmazlıklar

1. Mahkeme, her Taraf Devletin ülkesinde, amaçlarını yerine getirebilmek için zorunlu olacak ayrıcalık ve dokunulmazlıklardan yararlanır.

2.  Yargıçlar, Savcı, Savcı Yardımcıları ve Yazı İşleri Bürosu Başkanı, Mahkeme işlemlerini yürüttükleri ölçüde veya bu işlemler dolayısıyla, diplomatik misyon şeflerine sağlanan ayrıcalık ve dokunulmazlıklardan yararlanırlar ve görev süreleri sona erdikten sonra da resmi görevleri esnasında sözlü veya yazılı ifadelerinden veya yaptıkları eylemlerden dolayı her türlü yasal işlemlere karşı dokunulmazlıktan yararlanmaya devam ederler.

3.   Yazı İşleri Bürosu Başkan Yardımcısı ile Savcılık memurları ve Yazı İşleri Bürosu memurları, görevlerinin ifası için gerekli olan ayrıcalık, dokunulmazlık ve kolaylıklardan, Mahkemenin ayrıcalık ve dokunulmazlıklarına ilişkin anlaşma hükümleri çerçevesinde yararlanırlar.

4. Savunma avukatları, uzmanlar, tanıklar ve Mahkemenin mukim olduğu yerde hazır bulunması gereken diğer şahıslar, muhakemenin düzgün şekilde işleyebilmesi için gerekli olan ölçüde ve Mahkemenin ayrıcalık ve dokunulmazlıklarına ilişkin anlaşma hükümleri çerçevesinde gerekli muameleden yararlandırılırlar.

5.

(a) Yargıçlar ve Savcıların ayrıcalık ve dokunulmazlıkları,  Yargıçların salt çoğunluğunun kararı ile,

(b)  Yazı İşleri Büro Başkanının ayrıcalık ve dokunulmazlıkları Mahkeme Başkanı tarafından,

(c)  Savcı Yardımcılarının ve Savcılık personelinin ayrıcalık ve dokunulmazlıkları Savcı tarafından,

(d)  Yazı İşleri Bürosu Başkan Yardımcısı ve Büro memurlarının ayrıcalık ve dokunulmazlıkları Büro Başkanı tarafından, kaldırılabilir.

Madde 49
Maaşlar  Yolluklar ve Ödenekler

Yargıçlar, Savcı Yardımcıları, Yazı İşleri Bürosu Başkanı ve Yardımcısı, Taraf Devletler Kurulu tarafından belirlenecek maaş, yolluk ve diğer ödenekleri alırlar. Bunların maaş ve yolluklarında, görev süreleri boyunca indirim yapılamaz.

Madde 50
Resmi Diller ve Çalışma Dilleri

1.  Mahkemenin resmi dilleri Arapça, Çince, İngilizce, Fransızca, Rusça ve İspanyolcadır. Mahkemenin verdiği hükümler ve Mahkemenin elindeki işlerle ilgili esaslı konulara çözüm getiren diğer kararlar, resmi dillerde yayımlanır. Mahkeme Başkanlığı, Usul ve Delil Kurallarında belirlenmiş kıstaslara göre hangi kararların bu paragrafın amaçları bakımından esaslı konulara çözüm getiren karar niteliğinde sayılacağını belirlemeye yetkilidir.

2.   Mahkemenin çalışma dilleri İngilizce ve Fransızcadır. Diğer hangi dillerin çalışma dili olarak kullanılabileceği, Usul ve Delil Kuralları tarafından belirlenir.

3.   Yargılama sırasındaki bir işlemin taraflarının veya o işleme müdahil olmasına izin verilen bir Devletin talebi üzerine ve yeterli haklı nedenler bulunduğuna, Mahkeme tarafından karar verilmesi şartıyla, İngilizce veya Fransızca dışındaki bir dilin de söz konusu tarafı veya Devlet tarafından kullanılması Mahkeme’ce kabul edilebilir.

Madde 51
Usul ve Delil Kuralları

1.  Usul ve Delil Kuralları, Taraf Devletler Kurulu üyelerinin üçte iki çoğunluğu tarafından kabul edilmekle, yürürlüğe girer.

2.  Usul ve Delil Kurallarına ilişin değişiklik önerileri,

(a)  Herhangi bir Taraf Devlet,

(b) Yargıçların salt çoğunluğu ya da,

(c) Savcı tarafından yapılabilir.

Değişiklikler, Taraf Devletler Kurulu üyelerinin üçte iki çoğunluğunca onaylanması üzerine yürürlüğe girer.

3. Usul ve Delil Kurallarının kabul edilmesinden sonra, bu kurallarda öngörülmeyen özel bir durumun Mahkemenin huzuruna geldiği acil hallerde, Yargıçlar üçte iki çoğunlukla geçici kurallar belirler ve bu kurallar, Taraf Devletler Kurulu’nun ilk olağan veya olağanüstü toplantısında kabul edilinceye, değiştirilinceye veya reddedilinceye kadar yürürlükte kalır.

4. Usul ve Delil Kuralları, bunlarda yapılacak değişiklikler ve geçici kurallar, bu tüzüğe uygun olacaktır. Usul ve Delil Kuralları ve geçici kurallar, hakkında araştırma, soruşturma veya yargılama yürütülen veya mahkum olan şahsın aleyhine sonuç doğuracak şekilde geriye yürütülemez.

5. Usul ve Delil Kuralları ile bu tüzük arasında çatışma meydana geldiği hallerde, tüzük esas alınır.

Madde 52
Mahkeme Yönetmelikleri

1. Yargıçlar, bu tüzüğe ve Usul ve Delil Kurallarına uygun olarak, salt çoğunlukla, Mahkemenin günlük işleyişi için gerekli Yönetmelikleri çıkaracaklardır.

2. Yönetmeliklerin ve her türlü değişikliklerinin yapılmasında Mahkeme Savcısı ve Yazı İşleri Bürosu Başkanının görüşleri alınır.

3. Yönetmelikler ve değişiklikleri, Yargıçlarca başka türlü kararlaştırılmadıkça, kabul edilmeleri üzerine yürürlüğe girer. Kabul edilmelerini takiben derhal Taraf Devletlere dağıtılarak görüşleri sorulur. Şayet 6 ay içinde Taraf Devletlerin çoğunluğundan itiraz gelmezse, yürürlükte kalmaya devam ederler.

5. BÖLÜM
SORUŞTURMA VE KOVUŞTURMA
Madde 53
Soruşturmanın başlatılması

1. Savcı, kendisine ulaştırılmış bilgileri değerlendirdikten sonra, bu Tüzüğe göre çerçevesinde işlem yapılmasına mahal olmadığı kanaatine varmamışsa, soruşturmayı başlatır. Savcı, bir soruşturma başlatmaya karar verirken aşağıdaki hususları göz önünde bulundurur:

(a)  Savcının elindeki bilgiler, Mahkemenin yetkisine giren bir suçun işlenmiş veya işlenmekte olduğu kanaatine makul bir temel oluşturmakta mıdır?

(b)  Olay 17. maddeye göre kabul edilebilirlik kıstasına uygun mudur veya uygun hale gelecek midir?

(c) Suçun vahameti ve mağdurların çıkarları da hesaba katılmakla birlikte, bir soruşturma başlatmanın yine de adaletin tecellisine hizmet etmeyeceği yönünde maddi nedenler var mıdır?

Şayet Savcı işleme devam etmek için makul bir temel bulunmadığına karar verir ve bu kararı sadece yukarıdaki (c) bendine dayanarak alırsa, Ön Yargılama Dairesine bilgilendirmede bulunur.

2.  Şayet, soruşturma sonucunda, Savcı aşağıdaki nedenlerle kovuşturma için yeterli temel bulunmadığı sonucuna varırsa;

(a)    58. maddeye göre bir celp müzekkeresi çıkarmak için yeterli yasal veya maddi dayanak olmaması,

(b)    Davanın 17. maddeye göre kabul edilmez olması,

(c)     Suçun vahameti, mağdurların menfaatleri, fail olduğu iddia edilen şahsın hastalığı veya yaşlanması ve iddia olunan suçtaki rolü dahil bütün hal ve şartlar hesaba katıldığında, kovuşturmanın adaletin tecellisine hizmet etmeyecek olması.

Savcı, Ön Yargılama Dairesini ve 14. maddeye göre olayı intikal ettiren Devleti veya 13. maddeye giren olaylarda Güvenlik Konseyini, verdiği karar hakkında bilgilendirir ve bu kararının gerekçesini belirtir.

3.

 (a) 14. maddeye göre olayı Mahkemeye intikal ettiren Devletin veya 13. maddenin (b) paragrafına göre Güvenlik Konseyi’nin talebi üzerine, ÖnYargılama Dairesi, Savcının 1. ve 2. paragraflarda belirtilen takibata devam etmeme kararını gözden geçirebilir ve Savcıdan kararını tekrar ele almasını isteyebilir.

(b) Buna ek olarak, Ön Yargılama Dairesi, kendi inisiyatifiyle Savcının işlem yapmama kararını, şayet bu karar sadece paragraf 1 (c) veya 2 (c)’ye dayanıyorsa, gözden geçirebilir. Böyle bir durumda, Savcının kararı ancak Ön Yargılama Dairesi tarafından teyit edilirse geçerli olur.

4. Savcı her zaman, yeni vakalar veya bilgiler ortaya çıkması nedeniyle, bir soruşturma veya kovuşturma başlatıp başlatmama kararını yeniden gözden geçirebilir ve değiştirebilir.

Madde 54
Savcının soruşturmalar konusundaki görev ve yetkileri
1.  Savcı,

(a)     Gerçekleri ortaya çıkarmak için, bu tüzük çerçevesinde cezai sorumluluk olup olmadığını değerlendirmek amacıyla her türlü vakıaları ve delilleri kapsayacak şekilde soruşturmayı genişletebilir ve bunu yaparken suçlayıcı ve sorumluluktan kurtarıcı hal ve şartları eşit biçimde araştırır.

(b)     Mahkemenin kapsamına giren suçların etkin biçimde soruşturulmaları ve kovuşturulmalarını sağlamak amacıyla her türlü uygun tedbiri alır ve bunu yaparken mağdur ve tanıkların yaş, 7. maddede 3. paragrafta belirtilen şekilde cinsiyet ve sağlık durumu dahil olmak üzere menfaat ve şahsi durumlarına saygılı davranır, özellikle cinsel şiddet, cinsiyete dayalı şiddet ve çocuklara karşı şiddet söz konusu olan durumlarda suç vasfını da göz önünde bulundurur.

(c)      Şahısların bu Tüzükten kaynaklanan haklarını tam olarak gözetir.

2.  Savcı aşağıdaki hallerde bir Devletin ülkesinde soruşturma yürütebilir:

(a)     9. Bölüm hükümlerine göre, ya da

(b)     57. maddenin 3 (d) paragrafı uyarınca Ön Yargılama Dairesi tarafından yetkilendirdiği şekilde.

3.    Savcı,

(a)   Delilleri toplar ve inceler,

(b)   Hakkında soruşturma yapılan şahısları, mağdurları ve tanıkları davet edebilir ve sorgulayabilir.

(c)  Herhangi bir devletin veya bir hükümet dışı örgütün işbirliğini veya kendi yetkisi ve/veya emrine uygun olarak bir düzenlemede bulunmasını talep edebilir.

(d)  Bu Tüzüğe aykırı olmadıkça, bir devletin, uluslararası örgütün veya şahsın işbirliği yapmasını sağlamak için zorunlu olabilecek düzenlemeler veya anlaşmalar yapabilir.

(e)     Bilgiyi veren tarafın rızası olmadıkça, gizli kaydıyla ve sadece yeni delillere ulaşmak amacıyla, kendisine sunulan belge ve bilgileri, yargılamanın hiçbir safhasında açıklamamaya mutabık kalabilir.

(f)       Bilginin mahremiyetini sağlamak, herhangi bir şahsı korumak veya delilleri muhafaza etmek amacıyla gerekli her türlü önlemi alabilir ya da önlem alınmasını talep edebilir.

Madde 55
Şahısların soruşturma esnasındaki haklan

1.   Bu Tüzük çerçevesinde yürütülen bir soruşturmada, herhangi bir şahıs:

(a)  Kendisini suçlamaya veya suç ikrarında bulunmaya zorlanamaz,

(b) Baskıya, zorlamaya, tehdide, işkenceye veya diğer insanlık dışı, zalimane veya alçaltıcı muameleye ve cezaya tabi tutulamaz.

(c)  İyi konuştuğu ve bütünüyle anladığı bir dilden başka bir dilde sorgulanmakta ise, ücretsiz olarak ehil bir tercüman yardımı alır ve bu tercümeler doğruluk ve dürüstlük gereklerini karşılayacak şekilde yapılır.

(d) Keyfi tutuklanamaz veya gözaltına alınamaz; tüzükte kararlaştırılan yasal prosedürlere uygun şekilde ve tüzükte öngörülen sebepler hariç olmak üzere özgürlüğünden mahrum  bırakılamaz.

2.  Herhangi bir şahsın Mahkemenin yargı yetkisine giren bir  suç işlediğine dair bir kanaat mevcutsa ve bu şahıs ya Savcı ya da bu tüzüğün 9. Bölümü uyarınca yapılan talep üzerine ulusal makamlar tarafından sorgulanıyorsa, söz konusu şahıs sorgulanmadan önce bilgisine sunulacak aşağıdaki haklara sahiptir:

(a) Mahkeme’nin yargı yetkisine giren bir suçu işlediğine dair kanaat oluştuğunun, sorgudan önce kendisine bildirilmesi;

(b) Sessiz kalmasının suçlu veya masum olduğuna karine teşkil etmemesisessiz kalma hakkı;

(c) Kendi tercih ettiği hukuk yardımı alma hakkı; şahsın böyle bir hukuki yardım alma imkanı yoksa, adaletin menfaatinin bu şekilde gerektirdiği bir davada ya da söz konusu şahsın ödeme gücü olmadığı takdirde herhangi bir davada ücretsiz hukuki yardım sağlanması;

(d) Kendi isteğiyle feragat ettiği haller dışında, sorgusunda avukatının hazır bulunması;

Madde 56
Tekrar  ele  geçmeyecek bir soruşturma fırsatı durumunda Ön Yargılama Dairesinin Rolü

1.

(a) Savcı, soruşturmanın, bir tanıktan yazılı veya sözlü ifade alabilmek ya da bir delili incelemek veya elde etmek veya doğrulamak amacıyla, dava bakımından sonradan tekrar ele geçmeyecek bir fırsat olduğuna kanaat getirirse, Ön Yargılama Dairesini bu durumdan haberdar eder.

(b) Bu durumda, Savcının talebi üzerine Ön Yargılama Dairesi duruşmaların etkinliğini ve bütünlüğünü korumak ve de özellikle savunmanın haklarını korumak için gerekli önlemleri alabilir.

(c)  Ön Yargılama Dairesi aksine talimat vermediği sürece, (a) paragrafında atıfta bulunulan soruşturmayla bağlantılı olarak mahkeme celbi üzerine mahkeme huzuruna çıkan veya tutuklanan şahsın davayla ilgili olarak dinlenebilmesini teminen Savcı, bu şahsa dinlenebilmesi için gerekli olan bilgileri sağlar.

2.  1.maddenin (b) paragrafında atıfta bulunulan önlemler aşağıdakileri kapsayabilir:

(a)    İzlenecek yöntemlere ilişkin tavsiyede bulunmak veya talimat vermek;

(b)    Duruşma tutanaklarının tutulmasını emretmek;

(c)     Yardımcı olması için bir uzman atamak;

(d)    Celp marifetiyle mahkeme huzuruna gelen veya tutuklanan bir şahsa bir avukat atamak veya henüz tutuklanmamış veya Mahkemeye çıkarılmamış veya avukatı belirlenmemiş şahsa katılması, hazır bulunması ve savunmanın çıkarlarını temsil etmesi için bir başka avukatı yetkili kılmak;

(e)    Üyelerinden birini veya gerekirse, Ön-yargılama veya Yargılama Bölümünden müsait bir yargıcı gözlem yapmak ve tavsiyelerde bulunmak veya delillerin toplanması ve korunması ile şahısları sorgulaması bakımından talimat vermek için görevlendirmek;

(f)     Delillerin toplanması ve korunması için gerekebilecek diğer önlemleri almak;

3.

(a) Savcının bu madde uyarınca gereken önlemleri almaması halinde, ÖnYargılama Dairesi söz konusu önlemleri kanıtın saklanması bakımından gerekli görüyor ve savunma bakımından dava sırasında elzem kabul ediyorsa; Ön Yargılama Dairesi, Savcının bu önlemleri almak için talepte bulunmamasının ardında geçerli bir neden bulunup bulunmadığı hususunda Savcı ile görüşmelerde bulunur. Eğer görüşmeler sonunda Ön-yargılama Dairesi Savcının önlem almama kararını haklı bulmazsa, bu önlemleri resen de alabilir.

(b) Ön Yargılama Dairesinin bu paragraf kapsamında resen hareket etme kararı Savcı tarafından temyiz edilebilir. Temyiz talebi hızlandırılmış bir süreçte neticelendirilir.

4.  Bu maddeye göre dava için saklanan ve toplanan delillerin kabul edilebilirliği dava aşamasında madde 69’a göre ve Dava Dairesi’nce belirlenecek şekilde yürütülecektir.

Madde 57
Ön Yargılama Dairesinin Görev ve Yetkileri

1.       Bu Tüzükte aksi belirtilmemişse, Ön Yargılama Dairesi görevlerini bu madde hükümlerine göre yerine getirir.

2.

(a) Büronun 15., 18., 19, 54 madde 2 paragraf, 61 madde 7 paragraf ve 72. maddelere göre verdiği karar ve hükümler, Daire yargıçlarının çoğunluğu tarafından onaylanmalıdır.

(b) Diğer bütün hallerde, Usul ve Delil Kurallarında aksi öngörülmemiş veya Ön Yargılama Dairesi yargıçlarının çoğunluğu tarafından aksine karar verilmemişse, Daireye mensup tek bir yargıç, bu tüzükte belirtilen yetkileri kullanabilir.

3.       Bu tüzükte belirlenen görevlerine ilave olarak, Ön Yargılama Dairesi şunları da yapabilir :

(a) Savcının talebi üzerine, bir soruşturma için gerekli olabilecek emir ve müzekkereleri çıkarmak,

(b) 58. maddeye göre tutuklanmış veya celpname ile getirilmiş bir şahsın talebi üzerine, 56. maddede belirtilen önlemler dahil olmak üzere gerekli emirleri çıkarmak, veya 9. Bölüm çerçevesinde, şahsın savunmasını hazırlamasına yardımcı olmak amacıyla gerekli işbirliğinin gösterilmesini sağlamak.

(c) Gerekli hallerde, mağdurların ve tanıkların korunmasını ve mahremiyetlerinin korunmasını, delillerin saklanmasını, celpname ile gelmiş şahısların güvenliğini ve ulusal güvenlik bilgilerinin korunmasını sağlamak.

(d)  9. Bölüme göre bir Taraf Devletin işbirliğinin kesinleşmediği durumlarda, Ön Yargılama Dairesinin o devletin 9. Bölüm çerçevesinde olayda işbirliği taleplerine cevap verebilecek şekilde herhangi bir otoritesi kalmadığına veya adli sisteminin böyle bir işbirliğini yürütebilecek bir unsura sahip olmadığına karar vermesi halinde, Savcıyı, mümkün olduğu ölçüde o devletin görüşlerini de dikkate alarak, o Taraf Devletin ülkesi içinde soruşturma icra etmeye yönelik belirli adımları atması hususunda yetkili kılmak.

(e) 58. maddeye göre bir tutuklama veya ihzar müzekkeresinin çıkarıldığı durumlarda, bu tüzük hükümleri ve Usul ve Delil Kuralları uyarınca, delillerin kuvveti ve ilgili tarafların haklarını dikkatle değerlendirilerek, özellikle mağdurların yüksek menfaatleri için suç ve cezanın kabullenilmesi amacıyla koruyucu önlemler almak üzere 93. madde 1(k) bendine uygun olarak

Devletlerin işbirliğini talep etmek.
Madde 58
Ön Yargılama Bürosunca Tutuklama Emri veya Celpname Çıkartılması

1.  Ön Yargılama Dairesi, bir soruşturmanın başlatılmasını takiben herhangi bir aşamada savcının müracaatı üzerine, müracaatı, delilleri ve savcı tarafından sunulan diğer bilgileri inceledikten sonra, aşağıdaki hususlarda kanaat getirdiği takdirde, bir şahıs hakkında tutuklama emri çıkarabilir:

(a)     Şahsın Mahkemenin görev atanına giren bir suçu işlediğine inanılması için makul nedenler olması,

(b)     Şahsın tutuklanmasının,

i)   Mahkeme huzuruna gelmesini sağlamak için,

ii)  Şahsın soruşturmayı veya mahkemenin gidişatını engellememesi veya tehlikeye düşürmemesini sağlamak için,

iii) Duruma göre, şahsın suçu işlemeye devam etmesinin engellenmesi veya aynı şartlardan doğan ve Mahkemenin yetkisindeki bir suçla ilgili diğer bir suçu işlemekten alıkonulmasını sağlamak için gerekli görülmesi.

2.        Savcının müracaatında aşağıdaki hususlar yer almalıdır:

(a)     Şahsın adı ve şahsın kimliğini tanıtmaya yarar diğer ilgili bilgiler,

(b)     Şahsın işlediği iddia olunan ve Mahkemenin yargı yetkisinde bulunan suçların somut olarak belirtilmesi,

(c)      Bu suçların meydana gelmesine neden olduğu iddia edilen olayların açık bir özeti,

(d)    Şahsın bu suçlan işlediğine kanaat getirmek için makul nedenler olduğunu gösteren delillerin ve diğer bilgilerin bir özeti, ve

(e)      Savcının, şahsın tutuklanmasını niçin gerekli gördüğünü açıklaması.

3.        Tutuklama emri aşağıdakileri içermelidir:

(a)     Şahsın adı ve şahsın kimliğini tanıtmaya yarar diğer ilgili bilgiler,

(b)     Şahsın tutuklanmasına konu olan ve Mahkemenin yargı yetkisine giren suçların açıkça belirtilmesi,

(c)      Bu suçları oluşturduğu iddia edilen eylemlerin özet olarak belirtilmesi.

4.      Tutuklama emri, Mahkeme tarafından aksine karar verilmedikçe geçerli olmaya devam eder.

5.     Tutuklama emrine dayanarak, Mahkeme, 9. Bölüm uyarınca şahsın geçici olarak yakalanmasını veya tutuklanmasını ve teslimini talep edebilir.

6.     Savcı, Ön Yargılama Dairesinden, tutuklama emrinde yer alan suçun değişmesini veya bu müzekkereye yeni suçların ilave edilmesini isteyebilir. Ön Yargılama Dairesi, şayet bu şekilde değiştirilmesi istenen suçu veya ilave edilmesi istenen suçları şahsın işlediğine kanaat getirirse, tutuklama emrini Savcının isteğine uygun olarak değiştirir.

7.      Tutuklama emri çıkarılmasını istemek yerine, diğer bir yol olarak, Savcı, Ön Yargılama Dairesine başvuruda bulunarak, şahsın mahkeme huzuruna gelmesi için celpname çıkartılmasını isteyebilir. Şayet Ön Yargılama Dairesi şahsın iddia olunan suçu işlediğine dair makul dayanaklar olduğuna kanaat getirir ve celpnamenin, şahsın gelmesini sağlamak için yeterli olacağını düşünürse, celpnameyi kişinin özgürlüğü sınırlayıcı önlemler (gözaltına alma hariç) içerecek şekilde veya bu önlemleri içermeksizin çıkarabilir. Celpnamede aşağıdaki hususlar yer alır:

(a)     Şahsın adı ve şahsın kimliğini tanıtmaya yarar diğer ilgili bilgiler.

(b)     Şahsın mahkemeye gelmesi istenen tarih.

(c)      Şahsın işlediği iddia olunan ve Mahkemenin görev alanına giren suçların belirtilmesi; ve

(d)     Suçu oluşturduğu iddia olunan eylemlerin açık bir özeti.

Celpname, ilgili şahsa tebliğ edilir.

Madde 59
Gözaltı devletindeki tutuklama işlemleri

1.  Geçici yakalama veya tutuklama ve teslim etme talebine muhatap olan bir Taraf Devlet, söz konusu şahsı kendi yasalarına ve 9. Bölüm hükümlerine göre tutuklamak üzere derhal gerekli işlemleri başlatır.

2. Tutuklanan bir şahıs, tutuklamayı gerçekleştiren devlette en kısa zamanda yetkili adli merci önüne çıkarılır ve merci, o devletin yasalarına göre, aşağıdaki hususları belirler:

(a) Müzekkerenin o şahsa ilişkin olup olmadığı,

(b) Şahsın usulüne uygun olarak tutuklanmış olup olmadığı,

(c) Şahsın haklarına saygı gösterilip gösterilmediği.

3. Tutuklanan şahıs, kendisini elinde bulunduran devletin yetkili makamlarına müracaat ederek, Mahkemeye teslim edilinceye kadar geçici olarak serbest bırakılması talebinde bulunabilir.

4.   Şahsı elinde bulunduran devletin yetkili makamı, bu şekildeki bir müracaat hakkında karar verirken, iddia olunan suçların vahametine göre, geçici olarak salıvermeyi haklı kılacak acil ve olağanüstü şartların mevcut olup olmadığını ve şahsı elinde bulunduran devletin, şahsı Mahkemeye teslim etme yükümlülüğünü yerine getirebilmesi için yeterli güvence bulunup bulunmadığını değerlendirir. Ancak, şahsı elinde bulunduran devletin yetkili mercii, tutuklama müzekkeresinin 58. madde 1 (a) ve (b) paragraflarına uygun olarak çıkarılıp çıkarılmadığı hususunu değerlendirmeye yetkili değildir.

5. Ön Yargılama Dairesi, geçici salıverilme konusundaki her türlü talepten haberdar edilir ve şahsı elinde bulundurulan devletin yetkili merciine tavsiyelerini bildirir. Şahsı elinde bulunduran Devletin yetkili mercii, kararını vermeden önce, şahsın kaçmasını önlemek İçin alınabilecek tedbirler de dahil olmak üzere,  Dairenin bu tavsiyelerinin tamamını göz önünde bulundurup değerlendirir.

6. Şahıs geçici olarak salıvermeden yararlandırıldığı takdirde, Ön Yargılama Dairesi, salıverme sürecinin gidişatı hakkında düzenli olarak rapor verilmesini isteyebilir.

7. Şahsı elinde bulunduran devlete ilgili şahsın teslim edilmesi emredilir emredilmez, şahıs mümkün olan en kısa sürede Mahkemeye teslim edilir.

Madde 60
Mahkeme huzurunda yapılacak ilk işlemler

1.  Şahsın Mahkemeye teslim edilmesi veya kendi isteğiyle veya celpname üzerine Mahkemenin huzuruna çıkması halinde, Ön Yargılama Dairesi, şahsın işlediği iddia olunan suçlardan ve geçici olarak salıverilmeyi talep hakkı dahil olmak üzere, bu tüzük çerçevesindeki haklarından haberdar olduğu hususunda emin olmalıdır.

2. Hakkında tutuklama emri bulunan şahıs, mahkeme başlayıncaya kadar geçici olarak salıverilmesini isteyebilir. Ön Yargılama Dairesi 58. maddenin 1. paragrafındaki şartların mevcut olduğuna kanaat getirirse şahsın tutukluluk hali devam eder. Aksi halde, Ön Yargılama Dairesi, şahsı şartlı veya şartsız olarak tahliye eder.

3. Ön Yargılama Dairesi, şahsın salıverilmesine veya tutukluluk halinin devamına ilişkin kararını periyodik olarak ya da şahsın veya Savcının talebi üzerine her zaman, gözden geçirir. Bu gözden geçirme sonucunda değişen şartların öyle gerektirdiğine kanaat getirirse, Daire tutukluluk, tahliye veya tahliye şartlarına ilişkin kararını değiştirebilir.

4. Ön Yargılama Dairesi, Savcının mazeretsiz olarak geciktirmesi nedeniyle, yargılamaya kadar tutuklulukta geçecek sürenin makul olmayan şekilde uzamamasını temin eder. Böyle bir gecikme vukuunda, Mahkeme, şahsın şartlı veya şartsız olarak tahliye edilmesini değerlendirmeye alır.

5. Gerektiği takdirde Ön Yargılama Dairesi, tahliye edilmiş bir şahsın mahkeme önünde hazır bulundurulmasını temin için, tutuklama emri çıkartabilir.

Madde 61
Yargılamadan Önce İsnat Olunan Suçlamanın Teyidi

1. İkinci paragraf hükümlerine uygun olarak, Ön Yargılama Dairesi şahsın teslim edilmesinden veya Mahkeme huzuruna gelmesinden itibaren makul bir süre içerisinde, Savcının yargılamayı talep ettiği iddiaları teyit etmek amacıyla bir duruşma tertip eder. Bu duruşmada Savcı, suçlanan şahıs ve şahsın avukatı hazır bulunur.

2. Ön Yargılama Dairesi Savcının talebi üzerine veya resen, Savcının yargılama talep ettiği iddiaları teyit etmek amacıyla, aşağıdaki şartlar mevcutsa suçlanan şahsın gıyabında bir duruşma düzenleyebilir:

(a)  Şahıs duruşmada hazır bulunmaktan kendisi feragat etmişse, veya

(b) Şahıs kaçmış ve şahsın Mahkeme huzuruna gelmesi, suçlamalardan ve bu suçlamaları teyit etmek amacıyla bir duruşma düzenleneceğinden haberdar edilmesi yönünde gerekli tüm makul adımlar atılmışsa.

Bu durumda şahıs, Ön Yargılama Dairesince adaletin tecellisi bakımından uygun olduğuna karar verilirse, bir avukat tarafından temsil edilir.

3. Duruşmadan makul bir süre önce:

(a) Şahsa, Savcının kendisi hakkındaki yargılama talebine dayanak teşkil eden iddialarının yazılı olduğu belgenin bir örneği verilir.

(b)  Şahıs, Savcının duruşmada iddialarını dayandıracağı delillerden haberdar edilir.

Ön Yargılama Dairesi, duruşmanın amacına uygun olarak, bilgilerin açıklanması konusuna ilişkin olarak talimatlar verebilir.

4.   Duruşmadan önce Savcı soruşturmaya devam edebilir ve suçlamaları geri çekebilir veya değiştirebilir.

Şahsa, suçlamaların geri çekildiği veya değiştirildiği konusunda, duruşmadan makul bir süre önce bildirimde bulunulur. Suçlamaların geri alınması halinde Savcı, Ön Yargılama Dairesine, geri alma nedenlerini bildirir.

5. Savcı, duruşmada, her bir suçlamayı, şahsın kendisine isnat edilen suçu işlediğine dair inandırıcı somut gerekçeler oluşturmaya yeterli delille destekler. Savcı, bu hususta belgelere dayalı veya özet deliller kullanabilir ve davada ifade verecek tanıkları bu duruşmaya çağırması gerekmez.

6.  Duruşmada, suçlanan şahıs,

(a)    Suçlamalara itiraz edebilir,

(b)    Savcının sunduğu delillere itiraz edebilir,

(c)     Kendisi delil sunabilir.

7.  Ön Yargılama Dairesi, duruşmada ortaya konanlar temelinde, şahsın isnat edilen suçlardan her birini işlediğine dair somut gerekçeler oluşturmaya yeterli delil olup olmadığını karara bağlar. Bu karara dayanarak,Ön Yargılama Dairesi,

(a) Yeterli delil bulunduğuna kanaat getirdiği suçlamaları teyit eder; ve şahsı teyit olunan bu suçlamalardan dolayı yargılama yapılması için bir Dava Dairesine gönderir.

(b) Suçlamalar için yeterli delil bulunmadığına karar verdiği takdirde suçlamaları teyit etmez,

(c) Duruşmayı talik eder ve  Savcıdan:

(i)  Belirli bir suçlamaya ilişkin olarak yeni deliller getirmesini veya soruşturmayı derinleştirmesini,

(ii) Sunulan delillerin, Mahkemenin yetkisine giren bir başka suçun varlığına delalet etmesi nedeniyle suçlamayı değiştirmesini isteyebilir.

8.  Ön Yargılama Dairesinin bir suçlamayı teyit etmediği durumlarda Savcı, ilave delillerle desteklenmek suretiyle suçlamanın teyidini yeniden talep etmekten menedilemez.

9. Suçlamanın teyidinden sonra ve yargılamanın başlamasından önce, Savcı, Ön Yargılama Dairesinin izniyle ve sanığa ihbarda bulunarak, iddialarını değiştirebilir. Şayet Savcı yeni suçlamalarda veya daha ağır suçlamalarda bulunuyorsa, bu suçlamaların teyidi amacıyla bu madde hükümlerine göre bir duruşma açılır. Yargılamanın başlamasından sonra Savcı, Ön Yargılama Dairesinin izniyle, iddiaları geri çekebilir.

10.  Ön Yargılama Dairesince teyit edilmeyen veya Savcı tarafından geri çekilen suçlamalarla ilgili olarak daha önce çıkartılmış her türlü tutuklama, yakalama müzekkeresi hükümsüz hale gelir.

11. Suçlamalar bu maddeye göre teyit edildikten sonra, Mahkeme Başkanlığı bir Dava Dairesi oluşturur ve bu maddenin 8. paragrafı ile 64. maddenin 4. paragrafı çerçevesinde, müteakip yargı işlemlerinin yürütülmesinden ve Ön Yargılama Dairesince bu işlemlere uygulanabilecek her türlü işlemden, bu Dava Dairesi sorumlu olur.

6. BÖLÜM
YARGILAMA
Madde 62
Yargılamanın Yapılacağı Yer

Yargılama, aksi kararlaştırılmadıkça, Mahkemenin mukim olduğu yerde yapılır.

Madde 63
Hazır Olan Sanığın Yargılanması

1.   Sanık, yargılama süresince hazır bulunmalıdır.

2.  Şayet sanık Mahkeme huzurunda iken yargılama düzeni bozmakta ısrar ederse, Dava Dairesi, gerekirse teknolojik imkanlardan yararlanarak sanığın mahkeme salonu dışından duruşmayı izleyebilmesi ve avukatına talimat verebilmesini sağlamak suretiyle, sanığı dışarı çıkartabilir. Bu önleme ancak istisnai olarak ve diğer makul önlemler sonuç vermezse başvurulur ve ancak tam anlamıyla zorunlu olduğu müddetçe uygulanır.

Madde 64
Dava Dairesinin  Görev ve Yetkileri

1.  Dava Dairesinin bu maddede belirtilen görev ve yetkileri bu tüzük ile Usul ve Delil Kuralları çerçevesinde kullanılır.

2. Dava Dairesi, mahkemeyi adil ve süratli şekilde yürütmek, hem sanığın haklarına tam olarak saygı göstermek hem de tanık ve mağdurların korunmasını gözetmek için gerekli her türlü önlemi alır.

3.  Bu tüzüğe göre yargılamayı yapmakla görevlendirilmesi üzerine, davanın havale edildiği Dava Dairesi, aşağıdaki hususları yerine getirir:

(a) Taraflara danışarak, yargılama işlemlerinin adil ve süratli bir şekilde gerçekleşmesini kolaylaştırmak için gerekli prosedürü belirler,

(b) Yargılamada kullanılacak dil veya dilleri tespit eder,

(c) Bu tüzüğün diğer ilgili hükümlerine tabi olmak kaydıyla, yargılamaya hazırlanmak için,yargılamanın başlamasından yeterli bir süre önce,daha evvel açıklanmamış belge ve bilgilerin açıklanmasını sağlar.

4.  Dava Dairesi, etkin ve adil bir görev yapabilmek amacıyla gerekirse, bazı ön meseleleri Ön Yargılama Dairesine veya Ön Yargılama Bölümünden uygun bir yargıca havale edebilir.

5. Dava Dairesi, taraflara bildirimde bulunduktan sonra uygun görürse, birden fazla sanık hakkındaki suçlamaların birleştirilmesine veya ayrılmasına karar verebilir.

6.  Dava Dairesi bir yargılama başlamadan önce veya yargılama süreci devam ederken, gerektiği takdirde aşağıdakileri yerine getirebilir.

(a)  Ön Yargılama Dairesinin 61. madde 11. paragrafına göre yapabileceği bütün yürütür,

(b) Devletlerden, bu tüzük hükümleri çerçevesinde gerekirse yardım alarak, tanıkların hazır bulundurulmasını ve ifade vermelerinin sağlanmasını ve belgelerin veya diğer delillerin toplanarak ibrazını talep eder,

(c)  Gizli bilgilerin korunmasını sağlar,

(d) Yargılamadan önce toplanmış veya yargılama sırasında taraflarca sunulmuş olan delillere ek olarak yeni delil ibrazını emreder,

(e)  Sanığın, tanıkların ve mağdurların korunmasını sağlar, ve

(f) Konuyla ilgili her türlü hususta karar verir.

7.  Yargılama aleni bir biçimde yapılır. Ancak Dava Dairesi 68. maddede belirtilen nedenlerle veya delil niteliğindeki gizli veya hassas bilgilerin korunması için bazı yargılama işlemlerinin kapalı celsede yapılmasını gerektiren özel şartlar bulunduğuna dair bir karar verebilir.

8.

(a) Yargılamanın başlangıcında, Dava Dairesi, sanığa, daha önce Ön Yargılama Dairesi tarafından teyit edilmiş olan suçlamaları okumuş olmalıdır. Dava Dairesi, sanığın kendisi hakkındaki suçlamaların içeriğini anladığına kanaat getirmelidir. Daire, sanığa, 65. maddeye göre suçu ikrar etme veya suçsuz olduğunu ileri sürme olanağını vermelidir.

(b) Yargılamada, mahkeme heyeti başkanı, yargılamanın adil ve tarafsız icrası için gerekli hususlar da dahil olmak üzere, yargılama işlemlerinin yürütülmesine ilişkin direktifler verebilir. Taraflar, mahkeme heyeti başkanının direktiflerine bağlı olarak, bu Tüzük hükümlerine göre delillerini sunabilirler.

9. Dava Dairesi, diğerlerinin yanı sıra, bir tarafın başvurusu üzerine veya resen, aşağıdakileri yapmaya yetkilidir:

(a)  Delillerin kabul edilmezliğine veya konuyla ilgili bulunmadığına karar vermek,

(b)  Duruşmalar sırasında düzenin sağlanması için gerekli bütün önlemleri almak.

10.  Dava Dairesi, tüm yargılama safahatını doğru olarak yansıtan zabıtların tutulmasını ve bu zabıtların Yazı İşleri Bürosunda muhafaza edilmesini sağlar.

Madde 65
Suç İkrarı Halinde Yapılacak İşlemler

1.   Sanığın 64. madde, 8 (a) paragrafına uygun olarak yapacağı bir ikrar üzerine Dava Dairesi aşağıdaki  hususları belirler:

(a)    Sanık suç ikrarında bulunmanın mahiyetini ve sonuçlarını idrak etmektedir.

(b)    İkrar,  sanık tarafından avukatıyla yeteri ölçüde müzakere edildikten sonra ve gönüllü olarak yapılmaktadır; ve

(c)     Suçun ikrarı davaya ilişkin aşağıda yer alan gerçeklerce de desteklenmektedir:

(i)     Savcı tarafından öne sürülen ve sanık tarafından kabul edilen iddialarla uygunluk;

(ii)   Savcı tarafından iddialarını tamamlamak için sunulan ve sanık tarafından kabul edilen materyallerle uygunluk ve

(iii)  Savcı veya sanık tarafından sunulan tanık ifadeleri gibi delillerle uygunluk.

2.  Dava Dairesi 1. paragrafta belirtilen hususların kesinlik kazandığına kanaat getirdiği takdirde, suç ikrarını, sunulabilecek diğer ilave delillerle birlikte değerlendirir ve suç ikrarına konu olan suçun oluştuğuna dair bütün esaslı hususların mevcudiyeti halinde, sanığı bu suçtan mahkum edebilecektir.

3.  Dava Dairesi, 1. paragrafta yer alan hususların kesinlik kazandığına kanaat getirmediği takdirde, suç ikrarını yapılmamış farz eder. Daire bu durumda yargılamanın bu tüzükte öngörülen normal usuller dairesinde devamına veya davanın başka bir Dava Dairesine gönderilmesine karar verebilir.

4.   Dava Dairesi adaletin yüksek menfaatleri, özellikle de mağdurların menfaatleri bakımından olayın daha açık ve tam bir şekilde ortaya konulmasına ihtiyaç bulunduğu kanaatine varırsa,

(a)  Savcıdan, tanıkların ifadeleri dahil olmak üzere yeni deliller sunmasını isteyebilir, veya,

(b) Yargılamanın bu tüzükte öngörülen normal usuller dairesinde devam etmesi konusunda talimat verebilir; bu takdirde suç ikrarında bulunulmamış farz eder ve davayı başka bir Dava Dairesine havale edebilir.

5.  Savcı ile sanık avukatı arasında, suçlamaların değiştirilmesi, suçun ikrarı veya hükmedilecek ceza konularında yapılan hiçbir görüşme mahkemeyi bağlamaz.

Madde 66
Suçsuzluk Karinesi

1.       Herkes, mahkeme tarafından yürürlükteki yasalara göre suçluluğu ispatlanıncaya kadar masum sayılır.

2.       Sanığın suçu işlediğini ispat yükü Savcıya aittir.

3.     Sanığı mahkum edebilmek için mahkeme, sanığın suçu işlediğine makul şüphe kalmayacak şekilde kanaat getirmiş olmalıdır.

Madde 67
Sanığın Hakları

1.   Her türlü iddianın belirlenmesinde, sanığın aleni ve bu tüzük uyarınca tarafsız bir şekilde icra edilecek adil bir duruşmaya ve tam eşitlik içinde uygulanacak, aşağıdaki asgari güvencelerden yararlanmaya hakkı vardır:

(a) Tamamen anladığı ve konuştuğu bir dilde, suçlamanın mahiyeti, sebebi ve içeriğinden süratle ve ayrıntılı olarak haberdar olmak;

(b) Kendi isteğiyle seçeceği bir avukatla serbestçe görüşebilme olanağına sahip olmak ve sanığa savunmasını hazırlayabilmek için yeterli zaman ve imkanın tanınması;

(c) Yersiz gecikme olmadan yargılanmak;

(d) 63. madde 2. paragrafa tabi olmak kaydıyla, yargılamada hazır bulunmak, savunmasını bizzat veya kendi seçtiği avukat aracılığıyla yapabilmek, şayet sanığın bir avukatı yoksa bu haktan haberdar edilmek, adaletin yüksek menfaatlerinin gerektirdiği her durumda Mahkeme tarafından ve sanığın maddi imkanlara sahip olmaması durumunda ücretsiz olmak üzere sanığa avukat tayin edilmesi;

(e) Aleyhindeki tanıklara mahkeme önünde soru sormak ve aleyhinde dinlenen tanıklarla aynı koşullarla, lehindeki tanıkların da hazır bulundurulması ve lehe tanıklara da soru yöneltilmesi. Sanığın bu tüzük uyarınca savunmalarını ileri sürmeye ve diğer delillerini sunmaya hakkı vardır.

(f) Mahkemeye sunulmuş herhangi bir belgenin veya yargılama işlemlerinden herhangi birinin sanığın tam olarak anladığı ve konuştuğu bir dilde olmaması halinde, adaletin sağlanmasının temini için ücretsiz olarak uzman bir tercümanın yardımından yararlanmak;

(g) Suçu ikrara veya ispata ve suçun veya suçsuzluğun belirlenmesinde bir etken olmamak üzere, sessiz kalmaya mecbur edilmemek;

(h)  Kendisini savunmak için, yemin etmeksizin her türlü sözlü veya yazılı beyanda bulunmak; ve

(i)   İspat yükünün tersine çevrilmemesi veya karşı delille çürütme sorumluluğunun sanığa yükletilmemesi.

2. Bu Tüzüğün öngördüğü diğer her türlü açıklamalara ek olarak Savcı,imkan bulur bulmaz, elinde bulunan ve sanığın suçsuzluğuna işaret eden veya belirti oluşturan veya suçu hafifleten veya iddia makamının diğer delillerini çürütebilecek nitelikte bulunan delilleri de açıklar. Bu paragrafın uygulanması hususunda şüpheye düşülecek olursa, Mahkeme karar verecektir.

Madde 68
 Mağdurların ve Tanıkların Korunması   ve Yargılamaya Katılmaları

1. Mahkeme, mağdur ve tanıkların güvenliğinin, fiziksel ve ruhsal sağlıklarının, saygınlık ve özel hayatlarının korunması için uygun önlemleri alır.  Bunu yaparken Mahkeme, yaş, 2. madde 3. paragrafta belirtildiği üzere cinsiyet, sağlık, özellikle ve fakat bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla cinsellik veya cinsiyete dayalı şiddet veya çocuklara yönelik şiddet gibi, suçun mahiyetinden kaynaklanan tüm ilgili etkenleri dikkate alır. Savcı özellikle bu suçların soruşturma ve kovuşturma safhalarında gerekli önlemleri alır. Bu önlemler sanığın haklarına, adil ve tarafsız yargılama gereklerine zarar vermemeli ve bunlarla çelişir nitelikte olmamalıdır.

2. 67. maddede belirtilen aleni duruşma ilkesine bir istisna olarak, Mahkemenin Dava Daireleri, tanıkları, mağdurları veya sanığı korumak amacıyla yargılama aşamalarının herhangi bir kısmını gizli (kapalı) oturumda yapabilir veya delillerin elektronik ya da başka bir özel araçlarla sunulmasına izin verebilir. Bu önlemler özellikle bir cinsel şiddet mağduru söz konusu olduğunda veya bir tanık ya da mağdurun çocuk olması halinde, Mahkeme tarafından aksi emredilmedikçe, özellikle mağdur veya sanığın görüşleri başta gelmek üzere bütün şartlar değerlendirildikten sonra alınır.

3.Mağdurların şahsi çıkarlarının etkilendiği hallerde Mahkeme, mağdur görüşlerinin ve kaygılarının Mahkeme tarafından belirlenen uygun bir zamanda ve sanığın hakları ile adil ve tarafsız yargılama gereklerini haleldar etmeyecek ve engellemeyecek şekilde sunulmasına izin verebilir. Bu gibi görüş ve kaygılar, Mahkeme uygun gördüğü takdirde, Usul ve Delil Kuralları uyarınca, mağdurların kanuni temsilcileri tarafından da sunulabilir.

4. Mağdurlar ve Tanıklar Birimi, 43. maddenin 6. paragrafında belirtildiği üzere, koruyucu önlemler, güvenlik düzenlemeleri, danışmanlık ve yardım konularında Savcıya ve Mahkemeye yerinde tavsiyelerde bulunabilir.

5. Bu tüzük çerçevesinde delil ve bilgi sunulmasının bir tanığın veya ailesinin güvenliğini vahim bir tehlikeye maruz bırakabileceği hallerde, Savcı, yargılamanın başlamasından önceki işlemler bakımından, söz konusu delil ve bilgileri sunmaktan imtina edebilir ve bunların bir özetini sunmakla yetinebilir. Bu önlemler sanığın hakları veya adil ve tarafsız yargılama gerekleri ile tutarlı ve bunlara zarar getirmeyecek şekilde yürütülmelidir.

6. Bir Devlet, hizmetindeki şahısların veya ajanlarının korunması veya gizli veya hassas bilgilerin korunması amacıyla gerekli önlemlerin alınması başvurusunda bulunabilir.

Madde 69
Deliller

1. Her tanık, tanıklıkta bulunmadan önce, Usul ve Delil Kurallarına uygun olarak, tanık sıfatıyla vereceği delillerin gerçek olduğu hususunda taahhütte bulunur.

2. Duruşmada yapılacak tanıklık, 68. maddede yer alan önlemlerden kaynaklanan istisnalar veya Usul ve Delil Kurallarında belirtilen haller dışında, bizzat yapılır. Mahkeme ayrıca, bu tüzüğe ve Usul ve Delil Kurallarına uygun olmak kaydıyla, bir tanığın sözlü veya kaydedilmiş ifadesinin ses veya görüntülü kayıt teknolojisinden yararlanılarak ya da belge veya yazılı tutanak şeklinde sunulmasına da izin verebilir. Bu önlemler sanığın haklarına zarar vermemeli ve bunlarla çelişir nitelikte olmamalıdır.

3. Taraflar, 64. maddeye uygun olarak, davayla ilgili delilleri sunabilirler. Mahkeme, gerçeğin ortaya çıkarılması amacıyla gerekli gördüğü bütün delillerin sunulmasını talep etmeye yetkilidir.

4. Mahkeme, bir delilin kabul edilebilir veya davayla ilgili olup olmadığına, bunların yanı sıra, delilin olası değerini ve delilin adil bir yargılamaya veya bir tanığın ifadesinin adil biçimde değerlendirilmesine olabilecek etkisini, Usul ve Delil Kurallarına göre değerlendirdikten sonra karar verir.

5. Mahkeme, Usul ve Delil Kurallarında belirtildiği şekilde, gizliliğe saygı gösterir ve gizlilikten kaynaklanan ayrıcalıkları gözetir.

6.  Mahkeme herkesçe alenen bilinen gerçeklerin ispatlanmasını isteyemez, ancak bunları hukuki açıdan dikkate alabilir.

7. Bu tüzüğü veya uluslararası kabul görmüş insan haklarını ihlal ederek elde edilen deliller, aşağıdaki hallerde kabul edilemez:

(a) İhlal, delillerin güvenilirliğine esaslı şüphe düşürmüşse,

(b) Delillerin kabulü, yargılamanın saygınlığını ciddi şekilde zedeleyecek veya bu saygınlığa ters düşecek ise.

8. Mahkeme bir devlet tarafından toplanan delillerin davayla ilgisi veya kabul edilebilirliği konusunda karar verirken, o devletin ulusal yasalarının uygulanmasıyla ilgili karar vermez.

Madde 70
Adaletin Yürütülmesine Yönelik Suçlar

1. Mahkeme, adaletin yürütülmesine yönelik aşağıdaki suçların kasıtlı olarak işlendiği durumlarda, bu suçlara ilişkin yargı yetkisini haizdir:

(a)    69. maddenin 1. paragrafına göre doğruyu söylemek yükümlülüğü altında iken, yalancı tanıklık yapmak;

(b)    Sahte veya tahrif edilmiş olduğunu bilerek bir tarafın delil sunması;

(c)   Bir tanığı maddi menfaat karşılığında etkilemek, bir tanığın hazır bulunmasına veya ifade vermesine engel olmak veya müdahale etmek, bir tanığa ifade vermesi halinde gözdağı vermek veya delilleri karartmak veya toplanmasına müdahale etmek;

(d)   Mahkemenin bir memurunu, görevlerini yapmaması veya eksik yapması için ikna etmek ya da zorlamak amacıyla engellemek, korkutmak veya menfaat karşılığında etkilemek.

(e)   Mahkemenin bir memuruna karşı, o memurun veya başka bir memurun yaptığı görevler nedeniyle, misillemede bulunmak.

(f)     Göreviyle ilgili bir konuda Mahkemenin bir memuru tarafından, rüşvet İstenmesi veya alınması.

2. Bu madde kapsamındaki suçlardan dolayı Mahkemenin yargı yetkisini kullanmasına ilişkin ilke ve usuller, Usul ve Delil Kurallarında yer alır. Mahkemenin bu maddeye göre yürüteceği usulü işlemlerde Mahkemeyle uluslararası işbirliği yapılması şartları, işbirliği talebinde bulunulan Devletin yasalarına tabidir.

3. Mahkumiyet kararı verilmesi halinde, Mahkeme tarafından beş yıla kadar hapse, veya Usul ve Delil Kurallarında belirlenen para cezasına veya her ikisine birden hükmolunabilir.

4.

(a) Her Taraf Devlet, kendi adli soruşturma ve yargılama süreçlerinin itibar ve güvenirliliğine karşı işlenen suçlara öngördüğü cezaları, suçun kendi topraklarında veya kendi vatandaşlarından biri tarafından işlenmesi halinde, bu maddede belirtilen adaletin yürütülmesine yönelik suçları da kapsayacak şekilde düzenler.

(b) Mahkeme’nin talebi üzerine, uygun gördüğü takdirde, Taraf Devlet bu davayı, suçun kovuşturulması amacıyla kendi adli makamlarına havale eder. Bu makamlar, söz konusu davayı etkin bir şekilde yürütmek için yeterli imkanları tahsis eder ve davayı kararlı biçimde takip ederek sonuçlandırır.

Madde 71
Mahkeme Huzurundaki Uygunsuz Davranışlara
Uygulanan Yaptırımlar

1. Mahkeme, huzurunda iken yargı işlemlerinin yürütülmesini engellemek veya direktiflerine kasıtlı olarak uyulmaması dahil, uygunsuz davranışlarda bulunan kişileri, sürekli veya geçici olarak mahkeme salonunun dışına çıkartmak, para cezası vb. gibi Usul ve Delil Kurallarında yer alan, hapis cezası dışındaki diğer idari önlemlerle cezalandırabilir.

2. 1. paragrafta belirtilen önlemlere hükmedilmesi konusunda takip edilmesi gereken usul, Usul ve Delil Kurallarında yer alır.

Madde 72
Ulusal güvenlik bilgilerinin korunması

1.  Bu madde,  bir Devletin, bilgi ve belgelerin ifşası halinde ulusal güvenlik menfaatlerine zarar vereceği kanaatinde olduğunda uygulanır. Bu tür durumlara, 56. maddenin 2. ve 3. paragrafları, 61. maddenin 3. paragrafı, 64. maddenin 3. paragrafı, 67. maddenin 6. paragrafı, 87. maddenin 6. paragrafı ve 93. madde kapsamında olanlar ile yargılamanın diğer safhalarında söz konusu olabilecek olan bu nitelikteki ifşaatlar da girer.

2. Bu madde aynı zamanda, kendisinden Mahkeme tarafından bilgi ve belgeyi açıklaması istenen bir şahsın bu bilgi ve belgeleri açıklamaktan Devletin ulusal güvenliğinin menfaatlerinin zarar göreceği gerekçesiyle kaçınması ve bu gerekçenin söz konusu Devlet tarafından da onaylanması durumunda da uygulanır.

3. Bu maddenin hiçbir hükmü, gizlilikle ilgili gereklere uygulanan 54. maddenin 3 (e) ve (f) paragraflarının veya 73. maddenin uygulanmasını engellemez.

4. Bir devlet, bilgi ve belgelerinin yasal sürecin herhangi bir aşamasında açıklanıyor olduğunu ya da açıklanması olasılığı bulunduğunu öğrenirse ve bu açıklamanın kendi ulusal güvenlik çıkarlarına zarar vereceği görüşünde ise, bu maddeye uygun olarak sorunun çözümü konusunda müdahalede bulunabilir.

5. Bir devlet bilgilerin açıklanmasının ulusal güvenlik çıkarlarına aykırı olacağı görüşünde ise, Savcı, savunma veya Ön Yargılama Dairesi veya Dava Dairesi ile bir arada hareket ederek sorunu çözmeye yönelik makul adımlar atar.

Bu adımlar:

(a) Talebin aydınlatılması veya değiştirilmesi;

(b) Talep edilen bilgi ve delilin ilgili olup olmadığı hakkında veya ilgisi bulunmakla birlikte talep edilen Devlet dışında bir kaynaktan elde edilip edilemeyeceği konusunda Mahkeme’nin tespiti;

(c) Bilgi veya delilin değişik bir kaynaktan veya değişik bir biçimde elde edilmesi; veya

(d) Özet veya redaksiyonunu sağlama, açıklama üzerinde sınırlama, gizli oturum veya tek taraflı celse veya bu Tüzük ile Usul ve Delil Kuralları çerçevesinde izin verilen diğer koruyucu önlemler dahil olmak üzere, yardımın sağlanabileceği şartlar konusunda anlaşma.

6. Sorunu müşterek araçlar ile çözme konusunda bütün makul adımlar atıldıktan sonra, söz konusu Devlet, ulusal güvenlik menfaatlerine zarar gelmeksizin bilgi ve belgelerin sağlanmasının veya açıklanmasının hiç bir şart altında mümkün bulunmadığı kanaatinde olursa; karar gerekçelerinin açıklanması devletin ulusal menfaatlerine başlı başına zarar verir nitelikte olmadığı sürece, bu kararını gerekçeleriyle birlikte Savcıya veya Mahkemeye bildirilir.

7. Bundan sonra Mahkeme, delilin, sanığın suçluluk veya masumiyetinin belirlenmesinde gerekli olduğunu tespit ederse aşağıdaki işlemleri yerine getirir:

(a)  Bilgi veya belgenin açıklanması 9. bölüm uyarınca veya 2. paragrafta belirtili durumlarda işbirliği için talep edilmişse ve Devlet 93. maddenin 4. paragrafına dayanarak bu talebi reddetmişse:

(i) Mahkeme, 7(a) (ii) alt paragrafı uyarınca herhangi bir karara varmadan önce, gizli ve tek taraflı celseler de dahil olmak üzere, devletin açıklama yapabilmesi amacıyla daha fazla müzakere yapılmasını talep edebilir;

(ii) Mahkeme, davanın şartlarına göre, 93. maddenin 4. paragrafı uyarınca, ret için gerekçe ileri sürülmesinin, talepte bulunulan devletin Tüzük çerçevesindeki yükümlülüklerine uymadığı sonucuna varırsa, kararının gerekçelerini belirtmek suretiyle, 87. maddenin 7. paragrafsına göre hareket edebilir ve

(iii)  Mahkeme sanığın yargılanması sırasında şartlar uygun olduğu taktirde bir olgunun var olması veya olmaması hususunda bir sonuç çıkarabilir, veya

(b)  Diğer şartlar altında:

(i)  açıklanmasını emredebilir; veya

(ii) açıklama talimatı vermezse, şartlar uygun olduğu taktirde sanığın yargılanması sırasında bir olgunun var olması veya olmaması hususunda bir sonuç çıkarabilir.

Madde 73
Üçüncü taraf bilgisi veya belgeleri

Bir taraf devlet, kendisine bir devlet, hükümetler arası veya uluslararası bir kuruluş tarafından verilmiş gözetimi veya denetimi altında bulunan veya sahibi bulunduğu gizli kaydıyla verilen bir bilgi veya belgenin Mahkeme tarafından istenmesi halinde, söz konusu bilgi veya belgenin kaynağının rızasını alır. Eğer bilgi ve belgenin kaynağı bir taraf devlet ise, 72. madde hükümlerine bağlı olarak, bilgi veya belgenin açıklanmasına ya rıza gösterir ya da açıklama sorununu Mahkeme ile çözme yükümlülüğü altına girer. Eğer bilgi ve belgenin kaynağı bir taraf devlet değilse ve açıklanmasına rıza göstermiyorsa, talepte bulunulan devlet, kaynağına olan gizlilik yükümlülüğü nedeniyle bilgi veya belgeyi sağlayamayacağını Mahkemeye bildirir.

Madde 74
Hüküm için gerekli hususlar

1. Dava Dairesinin bütün yargıçları yargılamanın ve ilgili müzakerelerin her aşamasında bulunurlar. Başkanlık her davanın kendi şartlarına göre, bir veya daha fazla ilave yargıcın yargılamanın her aşamasında bulunmasına karar verebilir veya Dava Dairesinin bir üyesinin katılmasının mümkün olmadığı hallerde bu üyenin yerini alacak yargıcı tayin edebilir.

2. Dava Dairesinin hükmü, delillerin ve tüm sürecin değerlendirilmesi esasına dayanır. Hüküm, suçlamalarda ve suçlamalarda yapılan değiştirmelerde tanımlanan şartları ve vakaları aşamaz/genişletemez. Mahkeme hükmü sadece, yargılama sırasında sunulan ve mahkeme önünde tartışılan delile dayandırabilir.

3. Yargıçlar hükmü oybirliği ile vermeye çalışacaklardır, bu olmadığı takdirde karar salt çoğunluk ile alınır.

4. Dava Dairesi müzakereleri gizli tutulur.

5. Hüküm yazılı olarak verilir ve hükümde Dava Dairesinin deliller ve sonuçlar üzerindeki bulguları tam ve gerekçeli olarak yer alır. Dava Dairesi tek bir hüküm verir. Oybirliği olmadığı durumlarda, hükümde çoğunluğun ve azınlığın görüşleri birlikte yer alır. Hüküm veya hükmün özeti aleni bir duruşmada açıklanır.

Madde 75
Mağdurlara yönelik tazminatlar

1. Mahkeme mağdurların zararlarının tazminat, iade veya tedavi dahil olmak üzere, karşılanması konusunda prensipleri belirler.  Bu kapsamda Mahkeme hem talep üzerine hem de istisnai durumlarda resen harekete geçerek, zararın, kaybın veya yaralanmanın kapsam ve muhteviyatını belirler ve hangi prensipler dahilinde hareket ettiğini açıklar.

2.  Mahkeme mağdurlara yönelik iade, tazminat ve tedavi içeren uygun zarar giderimi konusunda sanığa doğrudan talimat verebilir.

Uygun hallerde Mahkeme, 79. maddede öngörülen Emanet Fonu kanalıyla zararın telafi edilmesi talimatı verebilir.

3.  Mahkeme, bu madde uyarınca bir talimat vermeden önce dikkate almak üzere; sanıkları, mağdurları, diğer ilgili şahısları veya devletleri veya bunlar adına temsilcilerini görüşlerini aktarmak üzere davet edebilir.

4. Bu maddeye göre, Mahkeme yetkisini kullanırken, yargı yetkisine giren bir suçla ilgili olarak bir şahsın mahkum edilmesinin ardından, bu madde uyarınca verebileceği bir talimata işlerlik kazandırmak amacıyla 93. maddenin 1. paragrafında öngörülen önlemlere gerek olup olmadığını tespit edebilir.

5. Bir Taraf Devlet, bu madde uyarınca alınmış bir karara, 109. madde hükümleri bu maddeye uygulanabilirmişçesine işlerlik kazandırır.

6. Bu maddenin hiçbir hükmü, ulusal ya da uluslararası hukuk tarafından güvence altına alınan mağdur haklarına haleldar getirecek şekilde yorumlanamaz.

Madde 76
Mahkumiyet

1. Mahkumiyet kararı verilmesi halinde, Dava Dairesi, sanığa verilebilecek uygun cezayı değerlendirir ve bunu yaparken yargılama sırasında mahkumiyetle ilgili olarak mahkemeye sunulan delil ve görüşleri göz önünde bulundurur.

2. Dava Dairesi yargılama sonuçlanmadan önce, 65. maddenin uygulandığı haller istisna olmak üzere kendi isteğiyle veya Savcının veya sanığın talebi üzerine, Usul ve Delil Kurallarına uygun olarak ilave delil veya görüşlerin dinlenmesi amacıyla ek bir duruşma yapabilir.

3. 2. paragrafın uygulandığı durumlarda, 75.maddeye göre Mahkemeye sunulacak görüşler 2. paragrafta belirtilen ek duruşmada veya gerekirse herhangi bir ilave duruşmada dinlenebilir.

4. Verilen ceza, aleni bir şekilde ve mümkün olduğu takdirde sanığın huzurunda açıklanır.

7. BÖLÜM
CEZALAR
Madde 77
Uygulanabilir cezalar

1. 110. maddeye bağlı olarak Mahkeme, bu tüzük’ün 5. maddesinde belirtilen bir suçu işlemekten mahkum edilen bir şahsa aşağıdaki cezaları verebilir:

(a) azami 30 yılı aşmamak kaydıyla belirli süreli hapis; veya

(b) suçun ağırlığının ve sanığın şahsi durumunun elvermesi halinde müebbet hapis.

2.        Hapis cezasına ek olarak Mahkeme aşağıdaki cezalara hükmedebilir:

(a) Usul ve Delil Kurallarında öngörülen kıstaslara göre para cezası;

(b) üçüncü şahısların iyi niyetli olarak kazandıkları haklarına halel getirmeksizin, suçtan doğrudan veya dolaylı olarak elde edilen mallar, varlıklar ve kazançlara el konulması.

Madde 78
Cezanın tespiti

1. Mahkeme, ceza tayin ederken Mahkeme, Usul ve Delil Kurallarına uygun olarak, suçun vahameti ile sanığın bireysel koşulları gibi faktörleri göz önüne alır.

2. Mahkeme hapis cezasına hükmederken varsa, Mahkeme’nin emri gereğince gözaltında geçirilmiş süreyi indirir. Mahkeme suç konusu eylem ile bağlantılı olan hürriyeti bağlayıcı şartlarda geçen süreyi her zaman tayin edeceği cezadan indirebilir.

3. Bir şahıs birden fazla suçtan dolayı mahkum edilmiş ise, Mahkeme her bir suç için tayin ettiği cezayı ayrı ayrı açıklar ve toplam mahkumiyet süresini belirtir. Bu toplam süre, bir suç için tayin edilen en yüksek tekil cezadan az olamaz ve 30 yıl hapis veya 77. maddenin 1 (b) paragrafına gereğince müebbet hapis cezasını aşamaz.

Madde 79
Giderim Fonu

1. Mahkeme’nin yargı yetkisine giren suçlarla ilgili olarak Taraf Devletler Kurulu kararıyla mağdur ve mağdur ailelerinin yararına bir Giderim Fonu kurulur.

2. Mahkeme, mahkeme kararı uyarınca para cezaları veya el koymalardan toplanan malların veya paranın Giderim Fonu’na aktarılmasına karar verebilir.

3. Giderim Fonu, Taraf Devletler Kurulu tarafından belirlenen kriterlere göre idare edilir.

Madde 80
Cezaların ve ulusal yasaların ulusal düzeyde uygulanmasına zarar verilmemesi

Tüzük’ün bu bölümündeki hiçbir hüküm, cezaların devletler tarafından kendi ulusal yasalarında veya bu bölümde belirtilen cezaları kapsamayan iç hukuklarında öngörüldüğü şekliyle uygulanmasını engellemez.

8. BÖLÜM
TEMYİZ VE KARAR DÜZELTME
Madde 81
Beraat, mahkumiyet kararlarının veya tayin edilen cezanın temyizi

1.        74. maddeye göre verilen bir karar, Usul ve Delil Kurallarına uygun olarak aşağıdaki şekillerde temyiz edilebilir:

(a) Savcı aşağıdaki herhangi bir sebebe dayanarak temyize gidebilir:

(i)   usul hatası;

(ii)   maddi hata; veya

(iii)  yasa hatası;

(iv)   yargılama sürecinin veya kararın adilliğini ya da doğruluğunu etkileyecek herhangi bir diğer sebep.

2.

(a) Bir hüküm Usul ve Delil Kurallarına uygun olarak Savcı veya sanık tarafından suç ile ceza arasındaki oransızlık ileri sürülerek temyiz edilebilir;

(b)    Mahkeme, kararına karşı bir temyizde suçlamanın tamamen veya kısmen düşebileceği kanaatindeyse, Savcıyı ve sanığı 81. maddenin 1 (a) veya (b) paragraflarına göre gerekçe sunmaya davet edebilir ve 83. maddeye uygun olarak mahkumiyet ile ilgili karar verebilir;

(c)   Mahkeme, 2 (a) paragrafına göre cezanın azaltılması ihtimali olduğu kanaatindeyse, sadece mahkumiyet kararının temyiz edildiği durumlarda uygulanan aynı işlemler uygulanır.

3.

(a) Dava Dairesi tarafından aksi emredilmedikçe, mahkum olan sanık temyiz süresini beklerken tutulu durumda kalır.

(b) Sanığın tutuklu bulunduğu süre, sanığa verilen hapis süresini aşarsa, söz konusu şahıs serbest bırakılır. Ancak Savcı da aynı zamanda temyize başvurmuş ise serbest bırakılma aşağıdaki (c) paragrafı hükümlerine bağlıdır:

(c) Beraat halinde sanık aşağıdaki hususlara bağlı olarak derhal serbest bırakılır:

(i) İstisnai şartlar altında ve bunların yanı sıra somut bir firar ihtimalini, suçun ağırlığı ve temyizin olumlu sonuç verme ihtimalini göz önüne alarak Dava Dairesi Savcının talebi üzerine temyiz bekleyen şahsın tutuklu olarak  kalmaya devam etmesine karar verebilir;

(ii)  Alt paragraf (c) (i)’ye göre Dava Dairesince verilen bir karara karşı Usul ve Delil Kurallarına uygun olarak temyize başvurulabilir.

4.        3 (a) ve (b) paragrafları hükümlerine bağlı olarak, kararın veya cezanın infazı, temyiz için verilen süre boyunca veya temyiz işlemleri süresince ertelenir.

Madde 82
Diğer kararlara karsı temyiz

1.  Usul ve Delil Kurallarına uygun olarak taraflardan her biri aşağıdaki kararlara karşı temyize başvurabilir:

(a)    Yargı yetkisi veya kabul edilebilirlik ile ilgili karar;

(b)    Soruşturulan veya yargılanan şahsın serbest bırakılması veya serbest bırakılma talebinin reddedilmesi;

(c)    Ön Yargılama Dairesinin 56. maddenin 3. paragrafına göre kendi inisiyatifiyle hareket etmeye karar vermesi;

(d)    Yargılamanın adil ve süratli bir şekilde yapılmasını veya yargılamanın sonucunu önemli ölçüde etkileyebilecek olan bir karar ya da Dava veya Ön Yargılama Dairesinin, Temyiz Dairesinin yargılamayı önemli şekilde ilerleteceği düşüncesiyle almış oldukları bir resmi karar.

2. 57. maddenin 3 (d) paragrafına göre Ön-Yargılama Dairesinin kararına karşı ilgili devlet veya Savcı tarafından Ön-Yargılama Dairesinin izin vermesiyle temyize başvurulabilir. Temyiz, ivedilikle incelenir.

3. Usul ve Delil Kurallarına uygun olarak talep üzerine, Temyiz Dairesi karar vermedikçe, temyizin kendisisin, bir erteleme etkisi olmayacaktır.

4. Mağdurların, sanığın veya 75. maddeye göre alınan karar ile olumsuz etkilenmiş iyi niyetle mal iktisap edenlerin temsilcileri, Usul ve Delil Kurallarında öngörüldüğü şekilde tazminat kararlarına karşı temyize başvurabilirler.

Madde 83
Temyiz işlemleri

1.  81. madde ve bu madde uyarınca işlemlerin amaçları bakımından Temyiz Dairesi, Yargılama Dairesinin bütün yetkilerine sahiptir.

2.  Temyiz Dairesi, temyize konu işlemlerin kararın veya cezanın güvenilirliğini ve doğruluğunu etkileyecek durumda olduğu veya temyiz edilen karar veya cezanın somut olarak olay, yasa veya işlem hatasından kaynaklandığı kanaatine varırsa aşağıdaki işlemleri yapabilir:

(a)    Kararı veya cezayı kaldırmak veya düzeltmek, veya

(b)    Başka bir Yargılama Dairesinde yeniden yargılama yapılması kararı vermek.

Bu amaçlarla Temyiz Dairesi somut bir konuyu, inceleyip rapor vermesi amacıyla, ilk Yargılama Dairesine geri gönderebilir veya kendisi konuyu belirlemek amacıyla delil toplayabilir. Karar veya ceza sadece sanık tarafından veya sanık adına Savcı tarafından temyiz edilirse, sanık aleyhine kararda düzeltme yapılamaz.

3. Temyiz Dairesi bir mahkumiyete karşı temyiz incelemesinde, cezanın suçla orantısız olduğuna kanaat getirirse 7. Bölüm uyarınca cezayı değiştirebilir.

4.Temyiz Dairesi kararları yargıçların çoğunluğu tarafından alınır ve karar aleni duruşmada açıklanır. Karar, dayandığı gerekçeleri içerir. Oybirliği olmadığı durumlarda, Temyiz Dairesi kararı çoğunluğun ve azınlığın görüşlerini içerir; ancak bir yargıç, uygulanacak yasa konusunda ayrı veya muhalif bir görüş ileri sürebilir.

5. Temyiz Dairesi kararını beraat eden veya mahkum olan şahsın yokluğunda açıklayabilir.

Madde 84
Mahkumiyet veya ceza kararının düzeltilmesi

1.   Mahkum olan sanık veya ölümü halinde eşleri, çocukları, ebeveynleri veya sanığın ölümü sırasında hayatta olan ve mahkum olan sanığın talebini yerine getirmek amacıyla sanıktan açık yazılı talimat almış kişi veya bu kişi adına Savcı, aşağıdaki nedenlerden dolayı nihai kararın veya cezanın düzeltilmesi için Temyiz Dairesine başvurabilir:

(a)   Aşağıdaki yeni delillerin bulunması halinde:

(i)  yargılama sırasında bulunmayan ve bulunmama durumu kısmen veya tamamen başvuruda bulunan taraftan kaynaklanmayan yeni

deliller ,

(ii)   yargılama sırasında muhtemelen değişik bir karar alınmasına yol açabileceği ispatlanmış yeterli derecede önemli olan yeni deliller.

(b)  Yargılama sırasında karara esas teşkil eden delilin yanlış, sahte veya değiştirilmiş olduğunun sonradan fark edilmesi halinde;

(c) Kararın alınmasına katılan yargıçlardan bir ya da daha fazlasının 46. maddeye göre görevlerinden uzaklaştırılmalarını gerektirecek düzeyde ciddi bir yanlışlık yapması veya görevini ihmal etmiş olması halinde.

2.  Temyiz Dairesi asılsız bulduğu başvuruları reddeder. Temyiz Dairesi başvuruyu incelemeye değer bulursa, duruma göre Usul ve Delil Kurallarında belirtildiği şekilde tarafları dinledikten ve kararın gözden geçirilmesi gerekip gerekmediği sonucuna vardıktan sonra:

(a)    ilk Yargılama Dairesini tekrar toplayabilir;

(b)   yeni bir Yargılama Dairesi teşkil edebilir, veya (c) konu ile ilgili yargı yetkisini kendi eline alabilir.

Madde 85
Tutuklanan veya mahkum olan kişiye tazminat ödenmesi

1.  Kanuna aykırı olarak tutuklanan veya gözaltında tutulan her mağdur, uygulanabilir niteliğe haiz tazminat talep etme hakkına sahiptir.

2.  Bir suçtan dolayı nihai karar ile mahkum edilen kişinin mahkumiyeti, adaletin yerine getirilmesinde yanlışlık yapıldığını gösterecek yeni bulgularla tersine çevrilmiş ise ve bu kişinin bilinmeyen bulguların kısmen veya tamamen ortaya çıkarılmamasında herhangi bir etkisi olmadığı ispatlanmış ise, mahkumiyetten zarar görmüş bu kişiye yasaya göre tazminat ödenir.

3. İstisnai durumlarda, Mahkeme adaletin yerine getirilmesinde ciddi ve açık hata olduğunu gösteren kesin gerçeklere ulaştığında, Usul ve Delil Kurallarında öngörülen kriterler çerçevesinde, beraat eden veya yasal işlemleri söz konusu nedenle sona eren kişiye, kendi taktir yetkisi dahilinde tazminat ödenmesine karar verebilir.

9. BÖLÜM
ULUSLARARASI İŞBİRLİĞİ VE ADLİ YARDIM
Madde 86
Genel işbirliği zorunluluğu

Taraf devletler bu tüzükteki hükümlere uygun olarak Mahkemenin yargı yetkisine giren suçların soruşturulmasında ve yargılanmasında Mahkeme ile tam bir işbirliği yaparlar.

Madde 87
İşbirliği talepleri: Genel hükümler

1.

(a) Mahkemenin taraf devletlerden işbirliği talep etme yetkisi vardır. Talepler diplomatik kanallardan veya taraf devlet tarafından onaylama, kabul, tasdik veya taraf olma esnasında tayin edilecek diğer uygun kanallardan iletilir.

Taraf devletler tarafından tayin edilen bu hususlardaki değişiklikler Usul ve Delil Kuralları çerçevesinde yapılır.

(b) Uygun olduğu takdirde, alt paragraf (a) hükümlerine halel gelmeksizin, talepler Uluslararası Kriminal Polis Örgütü veya başka uygun bir bölgesel örgüt kanalıyla yapılabilir.

2. Devletin onaylama, kabul etme, tasdik veya taraf olma aşamasında yaptığı tercihe  uygun  olarak,   işbirliği  talepleri  ve talepleri  destekleyen belgeler talepte bulunulan devlet veya Mahkemenin resmi çalışma dillerinden birinde, çevirisi ile birlikte yapılır.

Bu konuda sonradan talep edilen değişiklikler Usul ve Delil Kuralları çerçevesinde yapılır.

3.  İşbirliği talep edilen devlet bu talebi ve talebi destekleyici belgeleri, talebin yerine getirilmesi için açıklanması gerekli olmadıkça, gizli tutar.

4. Bölüm 9 altında belirtilen herhangi bir yardım talebi ile ilgili olarak Mahkeme, bilginin korunması, mağdurların, olası tanıkların ve ailelerinin güvenliğini veya fiziksel veya psikolojik durumlarını güven altına almak amacıyla çeşitli önlemler alabilir. Mahkeme, Bölüm 9 altında sağlanacak bilgilerin mağdurların, potansiyel tanıkların ve ailelerinin güvenliğini veya fiziksel veya psikolojik durumlarını koruyacak şekilde verilmesini ve işlem yapılmasını isteyebilir.

5.

(a) Mahkeme, tüzüğe taraf olmayan bir devletten geçici bir düzenleme, anlaşma veya devletle arasında yapacağı bir anlaşma veya başkaca uygun bir düzenleme çerçevesinde, bu bölüm uyarınca yardım talep edebilir.

(b) Bu tüzüğe taraf olmayan, ancak Mahkeme ile geçici bir düzenleme veya anlaşma yaparak yürürlüğe koymuş olan bir devlet, söz konusu düzenleme veya anlaşmaya uygun olarak bir işbirliği yapmaz ise, Mahkeme durumu Taraf Devletler Kuruluna veya konu Güvenlik Konseyi tarafından Mahkeme’ye getirilmiş ise Güvenlik Konseyine bildirir.

6.Mahkeme, herhangi bir hükümetler arası örgütten bilgi veya belge talebinde bulunabilir. Mahkeme bu tür örgütlerle, görevi ve uzmanlığına uygun olarak yapacağı anlaşma ile bu örgütlerden başka işbirliği ve yardım biçimleri için de talepte bulunabilir.

7.Taraf Devlet, bu tüzük hükümlerine aykırı bir şekilde Mahkemenin işbirliği taleplerine uymayıp, Mahkemenin bu tüzük altındaki görev ve yetkilerini yerine getirmesini engeller ise, Mahkeme bu durumu Taraf Devletler Kuruluna veya konu Güvenlik Konseyi tarafından Mahkemeye getirilmiş ise Güvenlik Konseyine bildirir.

Madde 88
Ulusal hukuk uyarınca işlemlerin geçerliliği

Taraf Devletler bu bölümde bahis konusu tüm işbirliği biçimlerinin kendi ulusal mevzuatlarında uygulanabilir olmasını sağlarlar.

Madde 89
Şahısların Mahkeme’ye teslim edilmesi

1. Mahkeme, 91. maddede belirtilen şekilde, bir şahsın tutuklanmasını veya Mahkeme’ye teslim edilmesini, talebini destekleyici malzemeyle birlikte,  söz konusu şahsın bulunabileceği yerdeki ilgili Devletten isteyebilir ve bu devletin söz konusu şahsı tutuklaması ve teslim etmesi için devlete işbirliği talebinde bulunabilir. Bu bölümün hükümleri ve ulusal mevzuatları gereğince taraf devletler tutuklama ve teslim etme taleplerine uyarlar.

2. Teslim olması istenen şahıs, 20. maddede öngörülen “aynı eylem nedeniyle birden fazla yargılama yapılamaz” ilkesine dayanarak bir ulusal mahkemeye itiraz ederse, teslim konusunda talepte bulunulan devlet, derhal Mahkeme’ye davanın kabul edilebilirliği hakkında bir kararı olup olmadığı hususunu sorar. Şayet dava, Mahkeme tarafından kabul edilebilir bulunursa, talepte bulunulan ülke, ilgili talebin yerine getirilmesi cihetine gider. Kabul edilebilirlik kararı askıda iken, talepte bulunulan devlet, Mahkeme kabul edilebilirlik konusundaki kararını verinceye kadar, söz konusu şahsın teslim edilmesi talebini yerine getirmeyi erteleyebilir.

3.

(a) Bir taraf devlet, kendi ulusal usul kuralları çerçevesinde, başka bir devlet tarafından Mahkeme’ye teslim edilmekte olan bir şahsın kendi toprakları üzerinden transit geçişine, bu transit geçişin teslim etmeyi tehlikeye sokması veya geciktirmesi durumları hariç olmak üzere, izin verir.

(b) Mahkeme’nin transit geçiş ile ilgili talebi 87. maddeye uygun olarak iletilir.

Transit geçiş talebi aşağıdaki hususları içerir:

(i)       geçiş yapacak kişinin tanımı;

(ii)     dava konusu hakkında özet bilgi ve hukuki nitelendirmesi; ve

(iii)   tutuklama veya teslim etme emri;

(c)      Geçiş yapan şahıs, transit geçiş süresince gözaltında tutulur;

(d)      Söz konusu şahıs hava yoluyla geçmekteyse ve transit devlet sahasında iniş yapılmayacaksa izne gerek yoktur;

(e)   Transit geçilen devlet ülkesinde, programda olmayan bir iniş gerçekleşirse, söz konusu devlet alt paragraf (c) de öngörüldüğü şekliyle Mahkeme’den transit geçiş talebinde bulunabilir. Transit talebi gelinceye ve transit işlemi gerçekleşinceye kadar söz konusu şahıs gözaltında tutulur, ancak, bu alt paragrafın amaçları bakımından gözaltı süresi, transit talebi bu süre içinde ulaşmak kaydıyla, program dışı inişten itibaren 96 saati aşamaz.

4. Mahkeme tarafından, Mahkemeye teslimine konu olan davadan başka bir mesele nedeniyle aranmakta olan bir şahıs hakkında, talepte bulunulan devlette herhangi yasal işlem yapılıyorsa veya şahıs bu devlette cezasını çekiyor ise, talep edilen devlet bu talebi yerine getirmeden önce bu konuda Mahkemeye danışır.

Madde 90
Çatışan talepler

1.Bir şahsın teslim edilmesi için Mahkeme’den 89.maddeye göre kendisinden talepte bulunulan bir taraf devlet, aynı zamanda başka bir devletten, aynı şahsın suçunun temelini oluşturan aynı eylemden dolayı kendisine iade edilmesi talebi almış ise, Mahkeme’ye ve talepte bulunan devlete bildirimde bulunur.

2.Talepte bulunan devlet bir taraf devlet olduğu takdirde, kendisinden talepte bulunulan devlet, Mahkeme’nin talebine aşağıdaki şartlarda öncelik verir:

(a)     Mahkeme, 18 ve 19. maddelere göre teslim edilmesi talep edilen şahsın davası ile ilgili olarak kabul edilebilirlik tespiti yapmış ve bu tespit, iadenin talep edildiği devlet tarafından yürütülen soruşturma veya yargılamayı dikkate almış bulunursa,

(b)     Mahkeme, alt paragraf (a) da tanımlanan tespiti, talepte bulunulan devletin 1. paragrafa göre yaptığı bildirim üzerine yapar ise,

3.   Şayet 2 (a) paragrafına göre herhangi bir tespit yapılmamış ise, talepte bulunulan devlet, kendi iradesiyle 2(b) paragrafına göre Mahkeme bir tespitte bulununcaya kadar, talepte bulunan devletin iade talebine ilişkin işlemleri yürütebilir. Ancak, Mahkeme davanın kabul edilemez olduğuna karar verinceye kadar, ilgili devlet söz konusu şahsı sınır dışı edemez. Mahkemenin tespiti hızlandırılmış şekilde yapılır.

4.  Talepte bulunan devlet bu tüzüğe taraf değilse; talepte bulunulan devlet, şahsın sınır dışı edilmesi ile ilgili uluslararası bir yükümlülüğü olmadığı takdirde Mahkeme davanın kabul edilebilir olduğuna karar vermesi halinde önceliği Mahkeme’nin teslim edilme talebine verir.

5.Mahkeme bir davanın 4. paragrafa göre kabul edilebilir olduğunu tespit etmemiş ise, talepte bulunulan devlet, kendi iradesiyle, talepte bulunan devletin iade talebi ile ilgili işlemleri yapabilir.

6.Talepte bulunulan devletin, bu tüzüğe taraf olmayan bir devlete şahsın iadesi konusunda mevcut uluslararası bir yükümlülük altında olması hariç olmak üzere, 4. paragrafın uygulandığı durumlarda; talepte bulunulan devlet,  şahsı Mahkeme’ye teslim etme ya da talepte bulunan devlete iade etme konusunda karar verir.

Talepte bulunan devlet, karar verirken aşağıdaki unsurlar dahil olacak ancak sınırlı olmayacak şekilde, bütün ilgili unsurları göz önüne alır:

(a)     taleplerin ayrı ayrı tarihleri;

(b)     talepte bulunan devletin, suçun kendi topraklarında işlenip işlenmediği, mağdurların veya aranan şahsın uyrukluğu gibi menfaatleri;

(c)      Mahkeme ile talepte bulunan devlet arasında sonradan doğabilecek teslim etme ihtimali.

7. Bir taraf devlet, Mahkeme tarafından bir şahsın teslim edilmesi için kendisine bir talepte bulunulduğu ve aynı zamanda başka bir devletten, aynı şahsın Mahkeme’nin teslim edilmesine esas teşkil eden suç konusu eylemden farklı bir eyleminden dolayı, iade edilmesi talebi alması halinde:

(a) Talepte bulunulan devlet, söz konusu şahsı talepte bulunan devlete iade etme konusunda uluslararası bir yükümlülük altında değilse, önceliği Mahkeme’nin talebine verir;

(b)Talepte bulunulan devlet, söz konusu şahsı talepte bulunan devlete iade etme konusunda uluslararası bir yükümlülük altında ise, şahsı Mahkeme’ye teslim etme ya da talep eden devlete iade etme konusunda kendisi karar verir. Talepte bulunulan devlet, karar verirken bütün ilgili unsurları 6. paragrafta belirtildiği şekilde göz önüne alır ancak suça konu eylemin yapısı ve ağırlığına özel önem verir.

8.        Mahkeme, bu maddeye göre bir bildirime uygun olarak bir davanın kabul edilebilir olduğunu tespit etmiş ve akabinde talepte bulunulan devlet,  talepte bulunan devletin iade talebini reddetmiş ise, talepte bulunulan devlet Mahkeme’ye kararı hakkında bilgi verir.

Madde 91
Tutuklama ve teslim taleplerinin içeriği

1. Tutuklama veya teslim talebi yazılı olarak yapılır. Acil durumlarda,  talebin 87.maddenin 1 (a) paragrafında öngörüldüğü şekilde teyit edilmesi koşuluyla, bir yazılı kaydı iletmeye yarayan her türlü araçtan yararlanarak talepte bulunulabilir.

2.Ön Yargılama Dairesi tarafından 58. maddeye göre hakkında tutuklama emri düzenlenen bir kişinin tutuklanması veya teslimi talep ediliyorsa, talep aşağıdakileri içerir veya aşağıdakilerle desteklenir:

(a) şahsı tanımaya yeterli olacak şekilde aranan şahsı tanımlayıcı bilgi ve bu şahsın bulunabileceği olası yerler hakkında bilgi;

(b) tutuklama emrinin bir örneği; ve

(c) talepte bulunulan devletteki teslim işlemleri için gerekli belgeler, yazılar veya bilgi. Ancak bu gereklilikler, talepte bulunulan devlet ile diğer devletler arasındaki anlaşmalara veya düzenlemelere göre, iade taleplerinden daha fazla külfet getirmemeli ve mümkünse Mahkemenin yapısı dikkate alınarak daha az külfetli olmalıdır.

3. Daha önceden mahkum  olan bir şahsın tutuklanması veya teslimi talep edilirse, talep aşağıdakileri içermeli veya aşağıdakilerle desteklenmelidir:

(a)      tutuklama emrinin bir örneği;

(b)      mahkumiyet kararının bir örneği;

(c)       aranan kişinin mahkum olmuş kişi olduğunu gösterir bilgi; ve

(d)      aranan şahıs mahkum edilmiş ise, şahsın mahkumiyetine dair belge, mahkumiyet cezası halinde çekilen ceza ve kalan süre konusunda bilgi.

4. Mahkeme’nin talebi üzerine taraf devlet, genel veya özel bir konu ile ilgili olarak 2 (c) paragrafı uyarınca, kendi ulusal mevzuatına göre uygulayabileceği gerekli işlemler konusunda Mahkemeye danışır.

Madde 92
Geçici tutuklama

1.   Acil durumlarda, Mahkeme, 91. maddenin öngördüğü şekilde tutuklama veya teslim etmeye ilişkin gerekli belgeler sunuluncaya kadar, aranan şahsın geçici olarak tutuklanmasını talep edebilir.

2.    Geçici tutuklama ile ilgili talep yazılı bir kayıt ile yapılır ve aşağıdaki bilgileri içerir:

(a)     Şahsı tanımaya yeterli olacak şekilde aranan şahsı tanımlayıcı bilgi ve bu şahsın bulunabileceği olası yerler hakkında bilgi;

(b)     şahsın tutuklanmasına temel teşkil eden suçlar hakkında özet beyan ve suçun yeri ve zamanı gibi suçla ilgili olası bulgular;

(c)      aranan şahıs hakkında tutuklama emri bulunduğu veya şahsın hakkında bir mahkumiyet kararı olduğu konusunda beyan;

(d)     aranan şahsın teslim edilmesi ile ilgili talebin gönderileceğine dair beyan.

3.  Usul ve Delil Kurallarında öngörülen süre zarfında 91. maddede belirtilen teslim etme ile ilgili talebin ve bunu destekleyici belgelerin talepte bulunulan devletin eline geçmemesi halinde, geçici olarak tutuklanan kişi serbest bırakılabilir. Ancak, talepte bulunan devletin yasaları elverdiği takdirde bu süre sona ermeden, söz konusu şahıs teslim edilmeye rıza gösterebilir. Böyle bir durumda, talepte bulunulan devlet şahsı Mahkeme’ye mümkün olan en kısa zamanda teslim eder.

4.  Şahsın 3. paragrafa göre serbest bırakılmış olması hali, teslim etmeyle ilgili talep ve belgelerin ilgili devlete ulaşması ile şahsın sonraki bir tarihte tutuklanmasını veya teslim edilmesini engellemez.

Madde 93
Diğer işbirliği şekilleri

1. Taraf devletler bu Bölümün hükümlerine ve ulusal mevzuatlarındaki işlemlere uygun şekilde, soruşturma ve yargılamalarla ilgili olarak, aşağıdaki yardımları sağlamada Mahkeme’nin taleplerine uyarlar:

(a)  Şahısların kimliği, nerede olduğu veya nesnelerin bulunduğu yerler,

(b) Yeminli ifade alınması dahil olmak üzere delil toplanması, Mahkeme’ye gerekli uzman görüş ve raporları dahil olmak üzere delil ibraz edilmesi,

(c) Soruşturulan veya yargılanan şahsın sorgulanması;

(d) Adli belgeler dahil belgelerin sağlanması;

(e) Tanıkların veya uzmanların gönüllü olarak Mahkeme önüne çıkmalarının kolaylaştırılması;

(f) 7. paragrafta öngörüldüğü gibi şahısların geçici olarak nakledilmesi;

(g) Mezarlıkların incelenmesi ve açılması dahil yer incelemesi;

(h) Arama ve el koyma işlemlerinin yerine getirilmesi;

(i) Resmi olanlar dahil kayıt ve belgelerin sağlanması;

(j) Mağdurların ve tanıkların korunması ve delillerin muhafaza edilmesi;

(k) Üçüncü tarafların iyi niyetle kazanmış oldukları haklarına halel getirmeksizin, kazancın, eşyanın, mal varlıklarının ve suç aletlerinin sonradan el konulabilmesi için tanımlanması, bulunması ve dondurulması;

(I) Mahkeme’nin yargı yetkisi giren suçların soruşturulması ve yargılanmasını kolaylaştırmak amacıyla talepte bulunulan devlet mevzuatı tarafından yasaklanmayan diğer yardım şekilleri.

2.   Mahkeme önüne çıkan bir tanığın veya uzmanın, talepte bulunulan devletten ayrılmaları halinde ayrılmadan önce vuku bulmuş herhangi bir eylem veya ihmal nedeniyle Mahkeme tarafından yargılanamayacağı, gözaltına alınmayacağı veya kişisel özgürlüklerinin kısıtlanmayacağı konularında Mahkeme garanti sağlamaya yetkilidir.

3. 1. paragrafa göre sunulan bir talepte, ayrıntılı olarak belirtilmiş belli bir yardımın yerine getirilmesi, talepte bulunulan devlette mevcut temel bir hukuk ilkesi ile yasaklanmış ise, talepte bulunulan devlet bu sorunu çözmek için Mahkemeye danışır. Yapılan görüşmeler sırasında, yardımın başka türlü yapılıp yapılamayacağı veya şarta bağlı olarak yapılıp yapılamayacağı hususları incelenir. Görüşmeler sonucunda sorun çözülememiş ise, Mahkeme talebinde değişiklik yapar.

4. Bir taraf devlet, 72. maddeye uygun olarak bir yardım talebini, sadece belge oluşturulmasının veya delillerin açıklanmasının ulusal güvenliği ile ilgili olması halinde kısmen veya tamamen reddedebilir.

5. Talepte bulunulan devlet, bir yardım talebini 1 (I) paragrafsına göre reddetmeden önce Mahkeme veya Savcının şartlara bağlı yardımı kabul etmesi ve buna uyması halinde, yardımın özel şartlar altında veya başka bir tarihte veya seçenekli olarak sağlanabileceği hususlarını göz önüne alır.

6. Yardım talebinin reddedilmesi halinde, talepte bulunulan devlet reddin nedenleri konusunda Mahkeme’ye veya Savcıya bilgi verir.

7.

(a) Mahkeme, gözaltındaki şahsın, kimlik tespiti, ifade alınması veya diğer yardımlar amacıyla geçici olarak naklini talep edebilir. Şahıslar aşağıdaki şartların yerine getirilmesi halinde geçici olarak nakledilebilir:

(i)   Şahıs bilgilendirilmiş olduğu nakil konusunda serbest rıza gösterirse;

(ii) Mahkeme ile anlaşacakları şartlara bağlı olarak talepte bulunulan devlet nakle razı olursa.

(b)  Nakledilen şahıs gözaltında tutulur. Naklin amaçlan yerine getirildikten sonra Mahkeme, şahsı talepte bulunan devlete gecikmeksizin geri gönderir.

8.

(a) Mahkeme, talepte belirtilen soruşturma ve işlemler dışındaki belgelerin ve bilgilerin gizliliğini sağlar.

(b) Talepte bulunulan devlet gerektiğinde belge ve bilgileri Savcı’ya gizli kaydıyla iletebilir. Bu durumda Savcı, bunları sadece yeni delil oluşturulması amacıyla kullanabilir.

(c) Talepte bulunulan devlet kendi iradesiyle veya Savcı’nın talebi üzerine, bu tür belge ve bilgilerin açıklanmasını sonradan kabul edebilir. Bu durumda Usul ve Delil Kurallarına uygun olarak ve 5 ve 6. Bölüm hükümlerine uyarınca bu bilgi ve belgeler delil olarak kullanılabilir.

9.

        (a)

(i) Taraf devlet, Mahkeme’den veya başka bir devletten uluslararası bir yükümlülüğe göre iade veya teslim etme konusunda birbiriyle çelişen talepler aldığı takdirde, Mahkeme ve diğer devlet ile durumu birlikte değerlendirerek ve gerekirse taleplerden birine ve diğerine şartlar ekleyerek veya erteleyerek her iki talebi bir araya getirmeye gayret gösterir.

(ii)  Bu mümkün olmadığı takdirde, birbiriyle çelişen talepler 90. maddede öngörülen ilkelere göre çözüme kavuşturulur.

(b)   Ancak, Mahkeme’nin talebi, üçüncü bir devlet veya uluslararası bir anlaşma uyarınca uluslararası bir örgütün kontrolü altındaki bilgi, mal veya şahısları ilgilendiriyorsa, talepte bulunulan devlet bu haliyle Mahkemeyi bilgilendirir ve Mahkeme, talebini bir üçüncü devlete veya uluslararası bir örgüte yönlendirir.

10.

(a) Mahkeme, kendi yargı yetkisine giren veya talepte bulunan devletin ulusal mevzuatına göre ağır suç teşkil eden bir eylem ile ilgili olarak, bir taraf devletin soruşturma veya yargılama yapması halinde, talep üzerine devletle işbirliği yapar ve devlete yardım sağlar.

(b)

(i)  Alt paragraf (a)’ya göre sağlanacak yardım, diğerlerinin yanı sıra aşağıdaki hususları da içerir:

(1)   Mahkeme tarafından yapılan bir soruşturma veya yargılama sırasında elde edilen beyanlar, belgeler veya diğer delillerin iletilmesi, ve

(2)    Mahkeme’nin talimatıyla gözaltına alınan şahsın sorgulanması;

(ii)    Alt paragraf (b) (i) (1)’ye göre yardım halinde:

a/   belgeler veya diğer delil çeşitleri bir devletin yardımı ile elde edilmiş ise, o devletin rızasının alınması;

b/     belgeler veya diğer delil çeşitleri bir tanık veya uzmanın yardımı ile elde edilmiş ise bunların iletilmesi 68. maddenin hükümlerine tabi olur.

(c)           Bu paragrafta öngörülen şartlar altında Mahkeme, Tüzük’e taraf olmayan bir devletten bu paragrafa göre alınan yardım talebini yerine getirebilir.

Madde 94
 Devam etmekte olan soruşturma veya yargılama ile ilgili olarak bir  talebin  verine getirilmesinin ertelenmesi

1. Bir talebin derhal yerine getirilmesi, talebin ilişkin olduğu davadan farklı bir davanın devam etmekte olan soruşturması veya yargılamasına müdahalede bulunacak nitelikte ise, talepte bulunulan devlet, talebin yerine getirilmesini Mahkeme’nin kabul edeceği belli bir süre için erteleyebilir. Ancak, bu erteleme, talepte bulunulan devletteki soruşturma veya yargılamanın tamamlanması için gerekli zamandan daha uzun olamaz. Erteleme karan almadan önce talepte bulunulan devlet,  yardımın başka şartlar altında hemen sağlanıp sağlanamayacağını dikkate alır.

2. Erteleme kararı 1. paragrafa göre alınmış ise, Savcı, 93. maddenin 1 (j) paragrafına göre delilin korunması amacıyla önlem talep edebilir.

Madde 95
Kabul edilebilirlik itirazı nedeniyle bir talebin verine getirilmesinin ertelenmesi

53. maddenin 2. paragrafı saklı kalmak kaydıyla, 18 veya 19. maddelere göre Mahkeme’de inceleme altında olan bir kabul edilebilirlik itirazı olduğunda, Mahkeme, Savcıya 18 ve 19. maddelere göre delil toplaması hususunda özel olarak bir talimat vermedikçe; talepte bulunulan devlet, Mahkeme’nin kararına kadar bu bölüm uyarınca, bir talebi erteleyebilir.

Madde 96
93. madde uyarınca diğer vardım biçimleri için yardım taleplerinin içeriği

1.        93. maddede bahsi geçen diğer yardım biçimleriyle ilgili talep yazılı olarak yapılır. Acil durumlarda, talep 87. maddenin 1 (a) paragrafında öngörülen kanal vasıtasıyla teyit edilmek üzere yazılı bir kayıtla da yapılabilir.

2.        Talep aşağıdaki hususları içerecek veya aşağıdakilerle desteklenecektir:

(a)      Taleple ilgili hukuksal dayanak ve esasları içerek şekilde talep edilen yardımın veya talebin amacını izah eden özet bilgi;

(b)     Sağlanması istenen yardımla ilgili olarak, bulunması gereken şahıs veya yer hakkında kimliğin teşhisi ve bulunması konularında mümkün olduğu kadar geniş bilgi;

(c)      Talebin önemini vurgulayan temel bulguların özeti;

(d)     İzlenmesi gerekli işlem veya hususlar hakkında detaylar ve nedenler,

(e)      Talebi yerine getirmesi için talepte bulunulan devlet yasalarına göre gerekli olabilecek bilgi;

(f)       Talep edilen yardım ile ilgili diğer bilgiler.

3. Mahkeme’nin talebi üzerine bir taraf devlet, genel olarak veya belli bir konu hakkında, 2 (e) paragrafına uygulanabilecek ulusal mevzuatının gerektirdiği işlemler hakkında Mahkemeye danışır. Bu görüşmeler sırasında, taraf devlet Mahkeme’ye kendi ulusal mevzuatının gerektirdiği hususlar hakkında tavsiyelerde bulunur.

4. Bu maddenin hükümleri Mahkeme’den yardım talep edilmesi halinde de mümkün olduğu takdirde uygulanır.

Madde 97
Danışmalar

Bir taraf devlete, bu bölüm uyarınca bir talep ulaşırsa ve taraf devlet bu talebin yerine getirilmesinin hızlandırılması veya engellenmesi ile ilgili bir sorun görürse, sorunu çözmek üzere gecikmeksizin konu hakkında Mahkeme’ye danışır. Bu tür sorunlar aşağıdakilerin yanı sıra diğerlerini de içerir:

(a)  Talebin yerine getirilmesi için yetersiz bilgi;

(b) Teslim için bir talepte bulunulması durumunda, tüm çabaya rağmen aranan şahsın yeri tam olarak tespit edilemiyorsa veya yapılan araştırma sonucunda tutuklama emrinde yazılı şahsın, talepte bulunulan devletteki şahıstan açıkça başka birisi olması halinde; ya da

(c) Mevcut haliyle talebin yerine getirilmesinin, talepte bulunulan devletin bir başka devlet ile yaptığı ön-anlaşmayı ihlal edici nitelikte olması.

Madde 98
Dokunulmazlığın kaldırılması ve teslim etmeye rıza gösterme konusunda işbirliği

1.                  Mahkeme, teslim etme veya yardım etme talepleriyle ilgili işlemleri; talepte bulunulan devletin, üçüncü bir devlete ait bir mal veya üçüncü bir devlet vatandaşının diplomatik dokunulmazlığı konusunda, uluslararası hukuk uyarınca mevcut yükümlülüklerine aykırı hareket etmesini gerektiriyorsa ve Mahkeme, üçüncü devletten dokunulmazlığın kaldırılması konusunda işbirliği elde edememiş ise, devam ettirmez.

2.                  Mahkeme, teslim etme talebiyle ilgili işlemleri; talepte bulunulan devletin, Mahkeme’ye şahsı göndermesi gereken devletin rızasının arandığı bir konuda, uluslararası yükümlülüklerine aykırı davranmasını gerektiriyorsa ve Mahkeme, gönderen devletin şahsı teslim etmeyi kabul etme konusunda işbirliğini elde etmemiş ise, devam ettirmez.

Madde 99
93.   ve 96. maddelere göre taleplerin yerine getirilmesi

1.        Yardım talepleri talepte bulunulan devletin ilgili mevzuatına göre yerine getirilir ve bu devletin mevzuatı tarafından yasaklanmadıkça, belirtilen işlemlerin takip edilmesi veya talepte belirtilen şahısların hazır bulunmaları ve talebin yerine getirilmesi sürecine yardımcı olmaları için izin verme de dahil olmak üzere talepte belirtilen yöntemlere göre yerine getirilir.

2.        Acil durumlarda, oluşturulan belgeler ve deliller Mahkeme’nin talebi üzerine ivedilikle gönderilir.

3.        Talepte bulunulan devletten gelen cevaplar orijinal dilinde ve şeklinde gönderilir.

4.        Bu Bölümdeki diğer hükümlere halel getirmeksizin; bir şahısla kendi rızasıyla görüşme yapılması, bu şahıstan rızasıyla delil alınması, bu işlemlerin talepte bulunulan devletin yetkili otoritelerinin yokluğunda yapılması ve yürütme için zorunlu ise bir kamusal alanının değiştirilmeden incelenmesi gibi, zorunlu önlemler olmaksızın bir talebin başarılı bir şekilde yerine getirilmesinin mümkün olmadığı hallerde, Savcı böyle bir talebi aşağıdaki şekilde doğrudan o devletin toprakları içinde yerine getirebilir:

(a) Talepte bulunulan taraf devletin, ülkesinde suçun işlenmiş olduğu iddia edilmekteyse ve 18. ile 19. maddelere göre kabul edilebilirlik tespiti yapılmış olduğu taktirde; Savcı, talepte bulunulan devlet ile mümkün bütün görüşmeleri yaptıktan sonra böyle bir talebi yerine getirebilir;

(b) Diğer durumlarda, Savcı böyle bir talebi, talepte bulunulan taraf devlet ile görüşmeleri takiben ve taraf devlet tarafından ortaya koyulan makul şart ve endişeleri dikkate alarak yerine getirebilir. Talepte bulunulan devlet, bu paragrafa uygun olarak talebin yerine getirilmesi konusunda problemler olduğunu tespit ederse; sorunun çözümü için vakit geçirmeksizin Mahkeme’ye başvurur.

5. Ulusal güvenlik ve savunma ile ilgili gizli bilgilerin açıklanmasının önlenmesi amacıyla 72. maddede öngörülen sınırlamalara göre bir şahsın Mahkeme tarafından dinlenmesi veya incelenmesine yönelik hükümler, bu madde uyarınca yardım taleplerinin yerine getirilmesine de uygulanabilir.

Madde 100
Masraflar

1.        Talepte bulunulan devletin ülkesinde, taleplerin yerine getirilmesi için yapılan olağan masraflar, Mahkeme’nin karşılayacağı aşağıdaki masraflar hariç olmak üzere, talepte bulunulan devlet tarafından karşılanır.

(a) Tanıkların veya uzmanların seyahatleri ve güvenlikleri ya da 93. maddeye göre gözaltındaki şahısların naklinden dolayı ortaya çıkan masraflar;

(b)  Çeviri, yorum ve kopyalama masrafları;

(c) Yargıçların, Savcının, Savcı Yardımcılarının, Yazı İşleri Bürosu başkanının ve Mahkeme’nin herhangi bir organının çalışanlarının seyahat masrafları ve yollukları;

(d)  Mahkeme tarafından talep edilen uzman görüş veya rapor masrafları;

(e)   Gözaltında tutan devlet tarafından, bir şahsın Mahkeme’ye teslim edilmesi ile ilgili ulaşım masrafları;

(f)   Görüşmeleri takiben, talebin yerine getirilmesinden meydana gelebilecek herhangi bir olağanüstü masraf.

2.  Uygun olduğu takdirde 1. paragrafın hükümleri, taraf devletlerin Mahkeme’ye yönelik taleplerine de uygulanır. Mahkeme, bu durumda yerine getirmenin olağan masraflarını üstlenir.

Madde 101
Hususiyet Kuralı

1. Bu tüzük uyarınca Mahkeme’ye teslim edilen şahıs hakkında teslimine esas teşkil eden eylem dışında, teslim edilmeden önceki herhangi bir eyleminden dolayı işlem yapılamaz, gözaltına alınamaz veya cezalandırılamaz.

2. Mahkeme, şahsı Mahkeme’ye teslim eden devletten 1. paragraf gerekliliklerinin kaldırılmasını talep edebilir ya da gerekirse 91. madde uyarınca ilave bilgi sağlar. Taraf devletler Mahkeme’ye karşı bu hükümden feragat etme yetkisine sahiptirler ve bu konuda çaba gösterirler.

Madde 102
Terimlerin Kullanılışı

Bu tüzüğün amaçları bakımından:

(a) “teslim etme” bu tüzüğe göre bir şahsın bir devlet tarafından Mahkeme’ye teslim edilmesi anlamına gelir;

(b) “iade” bir şahsın bir devlet tarafından başka bir devlete anlaşma, sözleşme veya ulusal mevzuat uyarınca teslim edilmesi anlamına gelir.

10. BÖLÜM
Madde 103
Hapis Cezalarının Uygulanmasında Devletlerin Rolü

1.

(a)  Hapis cezası, hüküm giymiş şahısları kabul etmek istediklerini Mahkeme’ye belirtmiş devletlerin listesinden, mahkemenin tayin ettiği bir devlette infaz edilir.

(b) Bir devlet, hüküm giymiş şahıslan kabul etmeye gönüllü olduğunu bildirirken, bu bölümde belirtilenlere uygun olan ve Mahkeme tarafından muvafakat edilecek, kabul etme koşulları koyabilir.

(c)  Belli bir davada tayin edilen bir devlet, Mahkeme’ye bu tayini kabul edip etmediğini derhal bildirir.

2.

(a) Cezanın uygulamasından sorumlu devlet birinci paragrafta kabul edilen herhangi bir şartın yerine getirilmesi dahil olmak üzere,  mahkumiyetin koşullarını ve süresini maddi olarak etkileyebilecek her durumu Mahkeme’ye bildirir. Bilinen veya öngörülen durumlarda Mahkeme’ye en az 45 günlük süre tanınır. Bu süre zarfında, cezanın uygulanmasından sorumlu devlet 110. maddeye göre yükümlülüklerini olumsuz etkileyebilecek hiçbir harekette bulunmaz.

(b) Mahkeme’nin (a) alt paragrafında belirtilen durumlara karar veremediği hallerde, Mahkeme uygulamadan sorumlu devlete bildirimde bulunur ve 104. maddenin 1. paragrafında öngörülen usulü takip eder.

3.    Mahkeme birinci paragrafa göre tayine yönelik karar verme yetkisini kullanırken aşağıdaki hususları dikkate alır:

(a) Eşit sorumluluk dağılımı ilkesine uygun olarak, Usul ve Delil Kurallarında belirtildiği gibi Taraf Devletlerin hapis cezalarının infazı için sorumluluğu paylaşmaları gerektiği ilkesi;

(b) Mahkumlara yönelik muameleye ilişkin, geniş ölçüde kabul gören

uluslararası antlaşma standartlarının uygulanışı;

(c) Hüküm giymiş şahsın görüşleri;

(d) Hüküm giymiş şahsın uyruğu;

(e) İnfazı gerçekleştirecek devletin yetkilendirilmesinde uygun olabileceği biçimde suçun veya hüküm giymiş şahsın veya hükmün etkin uygulanmasına ilişkin diğer bazı etkenler.

4. Eğer 1. paragrafa göre hiçbir devlet tayin edilmemişse, hapis kararı 3. maddenin 2. paragrafındaki merkez bina anlaşmasında öngörülen koşullar uyarınca, ev sahibi devlet tarafından sağlanan bir hapishanede yerine getirilir. Böyle bir durumda,  hapis  cezasının  infazından  doğan masraflar Mahkeme  tarafından karşılanır.

Madde 104
Uygulama Devletini Yetkilendirmede Değişiklik

1.  Mahkeme, hükümlünün başka bir devletin hapishanesine nakline her zaman karar verebilir.

2.  Hükümlü, infaz devletinden nakledilmek için Mahkeme’ye her zaman başvuruda bulunabilir.

Madde 105
 Cezanın İnfazı

1. 103. maddenin 1 (b) paragrafı uyarınca bir devletin belirttiği şartlar saklı kalmak kaydıyla, hapis cezası taraf Devletler üzerinde bağlayıcıdır ve hiçbir biçimde değiştirilemez.

2.  Mahkeme, temyiz ve düzeltme için yapılan başvurularda tek başına karar verme hakkına sahiptir. İnfaz devleti hüküm giymiş bir şahsın bu türden herhangi bir başvuruda bulunmasına engel olamaz.

Madde 106
Cezaların İnfazının Denetlenmesi ve Mahkumiyet Koşulları

1. Hapis cezasının infazı Mahkeme’nin denetimine tabidir ve infaz, mahkumlara yönelik muameleyi belirleyen genel ölçüde kabul görmüş uluslararası antlaşmalarla tutarlı olmalıdır.

2. Mahkumiyet koşulları, infaz devletinin kanunlarıyla belirlenmiş ve mahkumlara yönelik muameleye ilişkin genel kabul görmüş uluslararası antlaşmalarla tutarlı olmalıdır. Bu tür koşullar hiçbir durumda, benzer suçlardan infaz devletinde mahkum edilenlerin sahip olduğundan daha az veya daha fazla elverişli nitelikte olamaz.

3. Hükümlü ile mahkeme arasındaki haberleşme önlenemez ve gizlidir.

Madde 107
Cezanın Tamamlanması Sonucunda Kişinin Nakli

1. Cezanın tamamlanmasını takiben, cezanın infazı gerçekleştiren devletin uyruğundan olmayan şahıs, infazdan sorumlu devletin yasaları uyarınca, infazı gerçekleştiren devlet şahsın kendi topraklarında kalmasına izin vermediği takdirde, kendisini kabul etmekle yükümlü olan bir devlete veya kendisini almak isteyen başka bir devlete, kendisinin tercihini de dikkate alınarak, nakledilebilir.

2. 1. paragrafa uygun olarak, şahsın bir devletten diğer bir devlete naklinden kaynaklı masraflar hiçbir devlet tarafından karşılanmaz ise, bu türden masraflar Mahkeme tarafından karşılanır.

3.  108. maddenin hükümleri saklı kalmak kaydıyla, infazdan sorumlu devlet kendi ulusal yasaları uyarınca, şahsı yargılama ya da bir cezanın infazı amacıyla, iade veya teslim talebinde bulunan devlete iade edebilir veya herhangi bir şekilde teslim edebilir.

Madde 108
Diğer Suçların Kovuşturma veya Cezalandırılmasındaki Sınırlamalar

1.        İnfazdan sorumlu devletin gözetimindeki bir mahkum, infazdan sorumlu devletin talebi üzerine, Mahkeme tarafından uygun görülmedikçe, infazdan sorumlu devlete gönderilmesinin öncesinde yapılan bir eylem için davaya ya da cezaya ya da üçüncü bir devlete iadeye, maruz kalamaz.

2.        Mahkeme, mahkumun görüşlerini dinledikten sonra konu hakkında karar verir.

3.        Eğer mahkum, Mahkeme tarafından kendisine verilen cezanın tamamını çektikten sonra, infazı gerçekleştiren devletin sınırlarında, kendi isteğiyle otuz günden fazla kalırsa ya da o devleti terk ettikten sonra o devlet ülkesine geri dönerse, 1.  paragraf uygulanamaz.

Madde 109
Para Cezalarının ve Müsadereye ilişkin Önlemlerin İnfazı

1. Taraf Devletler 7. Bölüm uyarınca, Mahkeme tarafından hükmolunan para cezalarına veya müsadereye iyi niyetli üçüncü şahısların haklarına halel getirmeksizin ve kendi ulusal hukuklarına uygun olarak işlerlik kazandırır.

2. Eğer bir Taraf Devlet, bir müsadere emrine işlerlik kazandıramazsa, üçüncü şahısların haklarına halel getirmeksizin, Mahkeme’nin müsaderesini emrettiği kazanç, mülk ve varlıkların değerinin tazmini için önlemler alır.

3. Bir Taraf Devlet’in, Mahkeme kararını infaz etmesi sonucu elde ettiği mülk ya da taşınmaz satışından doğan kazanç ya da uygun olduğunda diğer mülklerin satışından kaynaklanan kazanç, Mahkeme’ye nakledilir.

Madde 110
Cezanın Azaltılmasına İlişkin Mahkeme İncelemesi

1. İnfazı gerçekleştiren devlet, mahkeme tarafından verilen cezanın tamamlanmasından önce şahsı serbest bırakmaz.

2. Münhasıran Mahkeme, cezanın indirilmesine karar verme hakkına sahiptir ve bu konuda şahsı dinledikten sonra karar verir.

3. Şahıs, hapis cezasının 2/3’sini çektikten veya ömür boyu hapis cezasının 25 yılını yattıktan sonra, Mahkeme cezanın indirilip indirilmeyeceğine karar verir. Söz konusu tarihlerden önce, böyle bir gözden geçirme yapılamaz.

4. Mahkeme, 3. paragrafa göre gözden geçirme yaparken, aşağıdaki unsurların birinin veya çoğunun varlığı halinde cezayı indirebilir:

(a) Şahsın soruşturma ve yargılama sırasında Mahkeme ile erken ve devamlı işbirliği isteği;

(b Şahsın Mahkeme’nin başka davalarıyla ilgili olarak, kararların ve talimatların infazında gönüllü olarak yardımcı olması, özellikle mağdurların yararına kullanılabilecek para cezası, müsadere veya tazminat talimatlarına konu varlıkların tespitinde yardımcı olması;

(c) Usul ve Delil Kurallarında öngörüldüğü şekilde cezanın indirimini haklı kılmaya yeterli, koşullarda önemli ve açık değişikliklere neden olan diğer unsurlar.

5.Mahkeme 3. paragrafa göre, ilk incelemesinde cezanın indirilmesinin uygun olmadığına karar verirse, ceza indirimi hususunu Usul ve Delil Kurallarında öngörülen kıstaslar dahilinde dönemsel aralıklarla ele alır.

Madde 111
Firar

Mahkum olan bir şahıs, hapisten ve infazın gerçekleştirildiği devletten kaçarsa; bu devlet, Mahkeme’ye danıştıktan sonra, mevcut ikili veya çok taraflı anlaşmalara uygun olarak veya 9. Bölüm uyarınca Mahkeme’nin söz konusu şahsın teslimini istediğini belirterek, bulunduğu yer devletinden söz konusu şahsın teslim edilmesini talep edebilir. Şahıs, cezasını çekmekte olduğu devlete veya Mahkeme tarafından tayin edilecek başka bir devlete teslim edilebilir.

11. BÖLÜM
TARAF DEVLETLER KURULU
Madde 112
Taraf Devletler Kurulu

1. İşbu tüzükle bir Taraf Devletler Kurulu kurulmuştur. Kurul’da, her bir taraf devletin danışmanlar ve yedeklerinin eşliğinde bir temsilcisi bulunur. Tüzük’ü veya Nihai Senet’i imzalayan diğer devletler Kurul’a gözlemci olabilirler.

2.  Kurul:

(a)    Hazırlık Komisyonu’nun tavsiyelerini uygun bulursa inceler ve kabul eder;

(b)   Mahkeme’nin yönetimi ile ilgili olarak Başkanlığa, Savcı’ya ve Yazı İşleri Bürosuna idari görüş sağlar;

(c)    3. paragrafa göre kurulan büronun faaliyetlerini ve raporlarını inceler ve uygun göreceği adımları atar;

(d)   Mahkeme’nin bütçesini inceler ve karar verir;

(e)    36. maddeye uygun olarak yargıç sayısının değiştirip değiştirilmeyeceği konusunda karar verir;

(f)     87. maddenin 5 ve 7. paragraflarına göre işbirliği yapılmaması sorununu inceler;

(g)    Bu Tüzük ile Usul ve Delil Kurallarına uygun diğer görevleri yerine getirir.

3.

(a) Kurul’un bir Başkan, 2 Başkan Yardımcısı ve 3 yıllık dönem için Kurul tarafından seçilen 18 üyeden oluşan bir Bürosu vardır;

(b) Büronun temsili bir yapısı mevcuttur ve eşit coğrafi dağılım ile dünyadaki başlıca hukuk sistemlerinin eşit temsili hususlarını özellikle dikkate alır;

(c)  Büro, gerekli olduğu sıklıkta veya yılda en az bir kez toplanır. Büro, görevlerinin yerine getirilmesinde Kurul’a yardım eder.

4. Kurul gerektiğinde, etkinliğin ve tasarrufun güçlendirilmesi amacıyla teftiş, Mahkeme’nin soruşturulması ve değerlendirilmesi için bağımsız bir denetim mekanizması dahil olmak üzere, yardımcı birimler kurabilir.

5. Mahkeme başkanı, Savcı ve Yazı İşleri Bürosu başkanı ya da temsilcileri uygun görüldüğü takdirde Kurul ve Büro toplantılarına katılabilir.

6. Kurul, Mahkeme merkezinde veya Birleşmiş Milletler merkezinde yılda bir kez toplanır ve şartlar gerektirirse özel oturumlar düzenler. Bu Tüzük’te aksi belirtilenler hariç olmak üzere, özel oturumlar Büro tarafından resen veya taraf devletlerin 1/3’ünün talebi üzerine düzenlenir.

7. Her bir taraf devletin tek oyu vardır. Kurul’da ve Büro’da kararların oybirliğiyle alınması için her türlü gayret gösterilir. Oybirliği sağlanamazsa, Tüzük’te aksi belirtilmedikçe:

(a) Taraf devletlerin mutlak çoğunluğu oylama için yeterli sayıyı oluşturuyorsa, temel konular üzerindeki kararların hazır bulunan ve oy kullananların 2/3’si tarafından kabul edilmesi gerekir;

(b)  Usule ilişkin kararlar, hazır bulunan ve oy kullananların basit çoğunluğu ile alınır.

8. Bir taraf, iki yıldan fazla süreyle Mahkeme’nin masraflarını karşılamak amacıyla öngörülen katkı paylarını ödemez ise, Kurul ve Büro oylamalarına katılamaz. Ancak, Kurul, katkı paylarının ödenmemesinin söz konusu taraf devletin kontrolü dışındaki nedenlerden kaynaklandığı konusunda tatmin olursa, söz konusu taraf devletin oylamaya katılmasına izin verebilir.

9. Kurul, kendi usul kurallarını tespit eder.

10. Kurul’un resmi ve çalışma dilleri, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun dilleri ile aynıdır.

12. BÖLÜM MALİ KONULAR
Madde 113
Mali Mevzuat

Aksi açıkça öngörülmedikçe, Mahkeme’ye ve Büro ile bağlı organlar dahil olmak üzere Taraf Devletler Kurulu’na ilişkin bütün mali konular ve toplantılar işbu Tüzük ve Taraf Devletler Kurulu tarafından kabul edilen Mali Yönetmelik ve Kurallara göre yönetilir.

Madde 114
Masrafların Ödenmesi

Mahkeme’nin ve Büro ile bağlı organlar dahil olmak üzere Taraf Devletler Kurulu’nun masrafları Mahkeme fonlarından karşılanır.

Madde 115
Mahkeme’nin ve Taraf Devletler Kurulu’nun Fonları

Mahkeme’nin ve Büro ile bağlı organlar dahil olmak üzere Taraf Devletler Kurulu’nun masrafları, Taraf Devletler Kurulu tarafından karar verilen bütçe ile öngörüldüğü şekliyle, aşağıdaki kaynaklardan karşılanır:

(a)   Taraf Devletler tarafından yapılan katkılar;

(b)   Özellikle Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin başvurularından kaynaklanan masraflar ile ilgili olarak Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun onayına tabi olarak Birleşmiş Milletler tarafından sağlanan fonlar.

Madde 116
 Gönüllü katkılar

Mahkeme, 115. maddeye halel getirmeksizin, Taraf Devletler Kurulu tarafından kabul edilecek kriterlere uygun olarak; hükümetlerden, uluslararası örgütlerden, bireylerden, şirketlerden ve diğer kuruluşlardan ilave fon olarak, gönüllü katkı alabilir ve bunları kullanabilir.

Madde 117
Katkıların paylaşımı

Taraf devletlerin katkıları, Birleşmiş Milletler tarafından kendi olağan bütçesi için uygulanan ve bu katkı paylarına temel oluşturan ilkelere göre ayarlamalara tabi tutulan bir katkı payları dağılım çizelgesi çerçevesinde yapılır.

Madde 118
Yıllık Teftiş

Yıllık mali beyanları dahil olmak üzere, Mahkeme’nin kayıtlan, muhasebe kayıtları ve hesapları bağımsız bir denetim kuruluşunca denetlenir.

13. BÖLÜM
SON HÜKÜMLER
Madde 119
Anlaşmazlıkların çözümü

1. Mahkeme’nin yargısal görevleri konusunda ortaya çıkan her türlü anlaşmazlık Mahkeme’nin kararı ile çözülür.

2.Bu Tüzük’ün uygulanmasına ve yorumlanmasına ilişkin, iki veya daha fazla taraf devlet arasındaki bir anlaşmazlık, görüşmelerin başlamasından itibaren üç ay içinde çözüme kavuşturulmaz ise, Taraf Ülkeler Kurulu’na götürülür. Kurul, anlaşmazlığı bizzat kendisi çözmeye çalışabilir veya Uluslararası Adalet Divanı’na, söz konusu Divanın tüzüğüne uygun olarak başvurmak dahil olmak üzere anlaşmazlığı çözme konusunda başka tavsiyelerde bulunabilir.

 Madde  120
Çekince

Bu tüzüğe çekince konulamaz.

Madde 121
 Değişiklik yapılması

1. Bu tüzüğün yürürlüğe girmesinden itibaren 7 yıllık sürenin bitiminde, her taraf devlet tüzükte değişiklik önerebilir. Önerilen değişiklik metni, metni derhal bütün taraf devletlere iletecek olan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne sunulur.

2. Bildirimin yapılmasının ardından üç aydan az olmayan bir süre geçtikten sonra, takip eden toplantısında, Taraf Devletler Kurulu, hazır bulunan ve oy kullananların çoğunluğunun oyu ile önerinin ele alınıp alınmayacağını kararlaştırır. Kurul, öneriyi doğrudan ele alabilir veya konu gerektirirse bir Gözden Geçirme Konferansı toplayabilir.

3.Taraf Devletler Kurulu veya Gözden Geçirme Konferansı’nda ele alınan bir değişikliğin kabulü için, oybirliği sağlanamazsa ise, taraf devletlerin 2/3 çoğunluğunun oyu gerekir.

4. 5. paragrafta öngörülen durum hariç olmak üzere, bir değişiklik, bütün devletlerin 7/8’inin onaylama veya kabul belgelerini Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne tevdi etmesinden bir yıl sonra, tüm taraf devletler için yürürlüğe girer.

5. Bu tüzüğün 5-6-7 ve 8. maddelerinde yapılan değişiklikler, onay veya kabul araçlarının bildirilmesinden bir yıl sonra, değişiklikleri kabul etmiş taraf devletler için yürürlüğe girer. Mahkeme, değişikliği kabul etmeyen bir taraf devletin uyrukları tarafından veya ülkesinde meydana gelen bir suç ile ilgili olarak yargı yetkisini kullanamaz.

6.Bir değişiklik, 4. paragrafa uygun olarak, taraf devletlerin 7/8’i tarafından kabul edilirse, değişikliği kabul etmeyen taraf devlet, 127. maddenin 1. paragrafına bağlı olmadan, ancak 127. maddenin 2. paragrafına bağlı olarak, böyle bir değişikliğin yürürlüğe girmesinden itibaren bir yılı geçmeyen süre zarfında tüzükten derhal sonuç doğuracak şekilde çekilebilir.

7. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, herhangi bir Taraf Devletler Kurulu veya Gözden Geçirme Konferansı’nda kabul edilmiş değişiklikleri tüm taraf devletlere bildirir.

Madde 122
Kurumsal nitelikteki hükümlerde yapılacak değişiklikler

1.  Tüzüğün kurumsal nitelikteki, 35.madde, 36. madde, 37. maddenin 8. ve 9. paragrafları, 38. madde, 39. maddenin 1. paragrafı (ilk iki cümle), 2. ve 4. paragrafları, 42. maddenin 4. ve 9. paragrafları, 43. maddenin 2. ve 3. paragrafları ve 44, 46, 47 ve 49. maddeleri ile ilgili değişiklikler 121. maddenin 1. paragrafına bağlı olmaksızın, her bir taraf devlet tarafından, her zaman teklif edilebilir. Değişiklik önerisi ile ilgili metin, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri veya Taraf Devletler Kurulunca tayin edilen bir başka kişi tarafından, taraf devletlere ve Kurula katılan diğer devletlere bildirilir.

2.  Bu madde uyarınca sunulan ve oybirliği sağlanamayan değişiklikler Taraf Devletler Kurulu veya Gözden Geçirme Konferansında taraf ülkelerin 2/3 çoğunluğu ile kabul edilir. Bu değişiklikler, Kurul veya duruma göre Konferans tarafından kabul edilişinden itibaren 6 ay sonra tüm taraf devletler için yürürlüğe girer.

Madde 123
Tüzüğün gözden geçirilmesi

1.  Bu tüzüğün yürürlüğe girmesinden 7 yıl sonra, Birleşmiş Milletler Genel

Sekreteri bu tüzükte olabilecek değişiklikleri görüşmek üzere bir Gözden Geçirme Konferansı toplar. Böyle bir gözden geçirme, 5. maddedeki suçları kapsayabilir, ancak bununla sınırlı değildir. Konferans, Taraf Devletler Kuruluna katılanlara aynı şartlar altında açıktır.

2. Bu tarihten sonra herhangi bir zaman, taraf devletlerin çoğunluğu tarafından onaylanması üzerine, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri bir taraf devletin talebi veya 1. paragrafta öngörülen amaçlar doğrultusunda Gözden Geçirme

Konferansını toplayabilir.

3. 121. maddenin 3’ten 7’ye kadar olan paragraf hükümleri, bir Gözden Geçirme Konferansında ele alınmış tüzük değişikliklerinin kabul edilmesinde ve yürürlüğe girmesinde uygulanır.

Madde 124
Geçici Hükümler

12. maddenin 1. paragrafına bakılmaksızın, bir devlet bu Tüzük’e taraf olurken, tüzüğün kendisi bakımından yürürlüğe girmesinden itibaren 7 yıllık bir süre ile bir suçun, kendi uyrukları  tarafından  veya kendi ülkesinde  işlendiği   ileri sürüldüğü zaman 8. maddede öngörülen suçlara ilişkin olarak Mahkeme’nin yargı yetkisini kabul etmediğini ilan edebilir. Bu maddeye göre yapılan bir bildirim, her zaman geri çekilebilir. Bu maddenin hükümleri 123. maddenin 1. paragrafı uyarınca toplanacak Gözden Geçirme Konferansı’nda gözden geçirilir.

Madde 125
İmza, onay, kabul, tasdik veya taraf olma

1. Bu tüzük 17 Temmuz 1998 tarihinde Roma’da Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım

Örgütü merkezinde tüm devletlere imzaya açılacaktır. Bu tarihten sonra 17 Ekim 1998 tarihine kadar İtalya Dışişleri Bakanlığı’nda imzaya açık kalacaktır. Bu tarihten sonra, 31 Aralık 2000 tarihine kadar New York’ taki Birleşmiş Milletler merkezinde imzaya açık kalacaktır.

2. Bu tüzük, tüzüğü imzalayan ülkeler tarafından onaylanmaya, kabule veya tasdik edilmeye tabidir. Onay, kabul veya tasdik belgeleri Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri tarafından muhafaza edilir.

3. Bu tüzük tüm devletlerin katılımına açıktır. Katılım belgeleri Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri tarafından muhafaza edilir.

Madde 126
Yürürlüğe girme

1.  Bu tüzük, altmışıncı onay, kabul, tasdik veya taraf olma belgesinin Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne verilmesini takip eden 60 gün sonraki ayın ilk günü yürürlüğe girer.

2. Altmışıncı onay, kabul, tasdik veya taraf olma belgelerinin Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne verilmesinden sonra tüzüğü onaylayan, kabul eden, tasdik eden veya taraf olan her ülke için tüzük, bu ülkenin onay, kabul, tasdik veya taraf olma belgelerinin verilmesini takip eden 60 gün sonraki ayın ilk günü yürürlüğe girer.

Madde 127
Çekilme

1.  Bir taraf devlet, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine vereceği yazılı bir bildirim ile bu tüzükten çekilebilir. Bildirim daha sonraki bir tarihi içermedikçe, geri çekilme, bildirimin yapılmasından itibaren 1 yıl sonra geçerlik kazanır.

2.  Bir taraf devlet, taraf olduğu sürede, bu tüzükten kaynaklı yükümlülüklerinden, mali olanlar dahil, geri çekilme nedeniyle kaçınamaz. Geri çekilme, geri çekilen devletin işbirliğini gerektiren ve geri çekilmenin işlerlik kazanmasından önce başlamış olan soruşturma ve yasal işlemler ile ilgili olarak Mahkeme ile işbirliğini ve geri çekilmenin yürürlüğe girmesinden önce Mahkeme tarafından halen incelenmekte olan herhangi bir konuyu etkilemez.

Madde 128
Orijinal metin

Bu tüzüğün Arapça, Çince, İngilizce, Fransızca, Rusça ve İspanyolca orijinal metinleri eşit derecede geçerlidir ve orijinal metinler, tüm devletlere onaylı örneklerini gönderecek olan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri tarafından saklanır.

Bu tüzük, yukarıdaki hususlar altında, aşağıdaki imza sahiplerinin tanıklığında, hükümetleri tarafından yetkilendirilen yetkili temsilcilerce 17 Temmuz 1998 tarihinde, Roma’da imza altına alınmıştır.

Uluslararası Ceza Mahkemesi Roma Statü

İşkencenin Önlenmesi Avrupa Komitesi

0
Comité européen pour la prévention de la torture (CPT)

İşkencenin Önlenmesi Avrupa Komitesi (Comité européen pour la prévention de la torture – CPT)Avrupa Konseyi faaliyetleri kapsamında 1987 yılında kabul edilip 1989’da yürürlüğe giren İşkencenin ve İnsanlık dışı Veya Onur Kırıcı Muamele Ve Cezanın Önlenmesi İçin Avrupa Sözleşmesi uyarınca oluşturulan bir insan hakları komitesidir. (Avrupa İşkencenin ve İnsanlıkdışı veya Onurkırıcı Ceza veya Muamelenin Önlenmesi Komitesi)

İşkencenin Önlenmesi Avrupa Komitesi, bu sözleşmeye taraf ülkelere yaptığı programlı ya da önceden haber vermeksizin yapacağı ziyaretlerle o ülkelerde işkence ve benzeri uygulamaların olması muhtemel sivil ya da askeri gözaltı merkezleri, hapishaneler, hastaneler, akıl hastaneleri, göçmen misafirhaneleri ve benzeri gözaltı, tutuklama yada hükümlü merkezlerine yaptığı ziyaretler sonucunda hazırladığı raporlar ve bu raporlarda yer alan tavsiyeler yoluyla işkencenin önlenmesi konusunda uluslararası denetim ve iş birliği sağlamayı amaçlamaktadır.

İşkencenin Önlenmesi Komitesi, ilgili taraf devletlerin iş birliği yapmaktan kaçınması ya da Komitenin tavsiyeleri doğrultusunda durumda iyileştirme yapmaması durumunda konu hakkında kamuoyuna açıklama yapmaya karar verebilmektedir. İşkencenin Önlenmesi Komitesi, diğer taraf devletlerin Komite raporunun yayınlanmasını kabul etmeleri nedeniyle kamuoyuna açıklama yapma yetkisini bugüne kadar sadece Türkiye’ye karşı kullanmıştır.

Avrupa İşkencenin ve İnsanlık dışı veya Onur kırıcı Ceza veya Muamelenin Önlenmesi Komitesinin (Avrupa İşkencenin Önlenmesi Komitesi, CPT), İşkencenin ve Gayriinsani ya da Küçültücü Ceza veya Muamelenin Önlenmesine Dair Avrupa Sözleşmesi‘ne taraf olan devletlerin sayısı kadar üyesi vardır ve bu komite üyelerinin görev süresi 4 yıldır.

İşkencenin Önlenmesi Avrupa Komitesinin Faaliyetleri

İşkencenin Önlenmesi Avrupa Komitesi, sözleşmenin yargısal bir organ değildir. Komitenin denetim usullerinin esası, ihlalin gerçekleşmeden önce önlenmesidir. Bu amaçla Komite, taraf devletlerin yetki alanları içinde bulunan ve kişilerin kamu makamlarınca özgürlüklerinden alıkonuldukları yerleri ziyaret edebilir ve bu yerlerde inceleme, araştırma ve denetleme yapabilir. Taraf devlet, komitenin ziyaretlerine izin vermek ve komiteyle işbirliği yapmak zorundadır. Komitenin, gözetim yerlerine sınırsız erişim ve buralarda herhangi bir kısıtlamaya tabi olmaksızın dolaşma yetkisi vardır. Ziyarette bulunan Komite üyeleri, özgürlüklerinden yoksun bırakılan kişilerle özel görüşme yapabilir ve bilgi verebilecek konumda olan herkesle serbestçe iletişim kurabilirler. Komite, ziyaretleri periyodik ya da aniden (ad hoc) ziyaretler şeklinde yapılır. Komite, resen ziyarette bulunabileceği gibi, taraf devletin daveti üzerine de ziyarette bulunabilir. Taraf devletin daveti üzerine gerçekleştirilen ilk ziyaret, 1996 yılında gerçekleştirilen Türkiye ziyaretidir.

İşkencenin Önlenmesi Avrupa Komitesinin Çalışma Şekli

Komite raporları, kural olarak gizlidir. Ancak, taraf devlet onay verdiğinde bu raporlar kamunun erişimine açık hale getirilir. Bunun yanında, Komite ile işbirliği yapmayıp durumlarını iyileştirmeyi reddeden devletlerle ilgili olarak kamuya yönelik bir açıklama yapılabilir. Komite, Türkiye’ye ilişkin olarak 1992 ve 1996 yıllarda bu nitelikte açıklamalar yapmıştır.

Avrupa Konseyi’ne üye devletlerde insan haklarına saygıyı güçlendirmeyi ve işkenceyi önlemeyi amaçlayan çok sayıda antlaşma ve denetim usulü bulunmaktadır. Ancak, Avrupa Konseyinin insan haklarının gelişimine katkısı bunlarla sınırlı değildir. Örgütün doğrudan veya dolaylı olarak insan hakları alanında faaliyet gösteren organları tarafından, insan hakları hukukunun gelişimine katkı sağlayan ve birçoğu rapor veya görüş olarak adlandırılan sayısız belge üretilmektedir. Her ne kadar bu belgeler bağlayıcı nitelikte olmasalar da, devletlerin mevzuat ve uygulamalarına yol göstermektedirler. Bu belgelerin bir kısmı Avrupa Konseyi tarafından üye devletlerin resmi dillerinde de yayımlanmaktadır.

Hukuk ve Demokrasi Günleri

0
Hukuk ve Demokrasi Günleri

Hukuk ve Demokrasi Günleri

Tarih
Özel ve Önemli Günler
10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü
14 Ocak Dünya Mantık Günü

Dünya Mantık Günü(World Logic Day), Rio de Janeiro Üniversitesi öğretim üyesi Jean-Yves Béziau’nun önerisi ve girişimi ile 32 ülkenin katılımı sonucunda  14 Ocak 2019 tarihinden itibaren kutlanmaya başlanmıştır. Mantık Gününün belirlenmesinde, Alfred Tarski’nin doğum günü ve Kurt Gödel’in ölüm günü olması etkili olmuştur. Etkinlik UNESCO himayesindedir. 2020 Dünya Mantık Günü, 35 ülkede yaklaşık altmış etkinlikle kutlanmıştır. Dünya Mantık Günü’nün üçüncüsü, Türkiye’de  14 Ocak 2021 tarihinde, 21. yüzyılda mantığın Türkiye’de kurumsallaşmasının öncülerinden biri olan Prof. Dr. Şafak Ural‘ın Dünya Mantık Günü Bildirisi ile kutlanmış, bildiri üzerinden, mantığın günümüz koşullarındaki yeri ve imkânı tartışılmıştır.

16 Ocak Basın Onur Günü

Basın Onur Günü, Mustafa Kemal Atatürk’ün Cumhuriyet’i kurma fikrini ilk kez dile getirdiği ve ilk basın toplantısını yaptığı güne ithafen 16 Ocak 1986’dan itibaren kutlanmakta olan, hukuk ve demokrasi günlerindendir. Batı Anadolu gezisi kapsamında 16 Ocak 1923 Salı günü Arifiye’de bir konuşma yapan Gazi Mustafa Kemal Atatürk, bu konuşmanın artından İzmit’e gelmiş, basın toplantısını İzmit’te yer alan Kasr-ı Hümayun Müzesinde gerçekleştirmiştir. Kocaeli’ye gelerek dönemin önde gelen gazetecileri ile bir araya gelmiş; 6 saat süren bu tarihi basın toplantısında Cumhuriyeti kurma fikrini basın yoluyla ilk kez kamuoyuna aktarmıştır. Cumhuriyet ile ilgili temel düşüncelerin paylaşıldığı ve kadınlara seçme seçilme haklarının verilmesinin gerektiğinin konuşulduğu bu toplantıdan 9 ay sonra Türkiye Cumhuriyeti ilan edilmiştir.

24 Ocak Tehlikedeki Avukatlar Günü

Tehlikedeki Avukatlar Günü, 24 ocak 1977 tarihinde İspanya’da katledilen avukatlar anısına her yıl düzenlenmektedir. Diktatör Franco yanlısı silahlı faşist teröristlerden oluşan bir grup İspanya’nın başkenti Madrid’de bir hukuk bürosunu basarak dördü avukat beş kişiyi sadece mesleklerini ifa ettikleri için katlettikleri olayın anmasını yapmak üzere her yıl düzenlenen anma ve duyarlılık günüdür.

2 Şubat  Dünya Sulak Alanlar Günü (World Wetlands Day)

Ramsar Sözleşmesinin önemini hatırlamak üzere 1997 yılından itibaren her yıl 2 Şubat tarihinde kutlanmaktadır. Dünya sulak alanlarının yaklaşık %90’ının 1700’lerden beri bozulduğu, 1970’ten bu yana dünyadaki sulak alanların %35’inin kaybolma tehlikesi altında olduğu raporlanmaktadır.

6 Şubat  Uluslararası Kadın Sünnetine Karşı Sıfır Tolerans Günü

Uluslararası Kadın Sünnetine Karşı Sıfır Tolerans Günü, BM’nin kadın sünnetini ortadan kaldırma çabalarının bir parçası olarak 6 Şubat’ta düzenlenen, Birleşmiş Milletler sponsorluğundaki yıllık farkındalık günüdür.

20 Şubat

Dünya Sosyal Adalet Günü

Dünya Sosyal Adalet Günü (World Day of Social Justice), 20 Şubat 2007 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından ilan edilmiştir. Sosyal Adalet Günü’nün amacı dünyada adaletsizliğe maruz kalan insanlara dikkat çekmektir. Kalkınma ve sosyal adalet, uluslar içinde ve uluslar arasında barış ve güvenliğin sağlanması ve sürdürülmesi için vazgeçilmezdir. Sosyal kalkınma ve sosyal adalet, barış ve güvenliğin olmadığı durumlarda sağlanamayacaktır.

21 Şubat Uluslararası Anadili Günü

Uluslararası Anadili Günü (International Mother Language Day), 2000 yılından beri her yıl 21 Şubat gününde ve tüm dünyada kutlanmaktadır. Birleşmiş Milletler (BM) Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO), 17 Kasım 1999’da 2000’de 21 Şubat tarihini Dünya Anadili Günü ilan etmiştir. UNESCO himayesindeki Anadili Günü dünyada kültürel çeşitliliği desteklemek, dilsel farkındalık yaratmak ve çok dilliliği teşvik etmek için düzenlenen hukuk ve demokrasi günlerindendir. Anadilde eğitimin temel bir hak olduğu tüm modern dünya tarafından kabul edilmektedir.

5 Mart Hukuk Devleti Günü

Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliye, 5 Mart 1868’de Danıştay ve Yargıtay’ın temelini oluşturan iki kuruma ayrıldı. ( Şura-yı Devlet ve Divan-ı Ahkâm-ı Adliye) Bu tarih 1993 yılından itibaren Hukuk Devleti Günü olarak kutlanmaktadır.

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü 

Dünya Emekçi Kadınlar Günü (8 Mart Dünya Kadınlar Günü), kadınların sosyal, siyasal, ekonomik olarak gelişimi alanında farkındalık yaratmak amacıyla Birleşmiş Milletler tarafından 1977 yılında belirlenmiş olan, Hukuk ve Demokrasi günleri arasında en önemli günlerdendir. Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nün hikayesi, 8 Mart 1857 tarihinde ABD’nin New York kentinde bir tekstil fabrikasında çıkan trajik yangına dayanmaktadır.

12 Mart İstiklâl Marşı’nın Kabulü
15 Mart Dünya Tüketici Hakları Günü

15 Mart gününün içinde bulunduğu hafta her yıl,  Tüketiciyi Koruma Haftası olarak kutlanmaktadır.  ABD Başkanı John Kennedy tarafından ilk olarak kullanılan tüketiciyi koruma kavramı, Amerika’dan tüm dünyaya yayılmıştır.

21 Mart Uluslararası Irk Ayrımı ile Mücadele Günü
21 Mart Dünya Ormancılık Günü
22 Mart Dünya Su Günü

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 1993 yılında, 22 Mart tarihini “Dünya Su Günü” olarak ilan etmiştir.

1992 yılında düzenlenen Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansında önerilen Dünya Su Günü; dünya ülkelerinin dikkatlerini, büyüyen “temiz su” sorununa dikkat çekmek ve içilebilir su kaynaklarının korunması ve çoğaltılması konusunda somut adımlar atılmasını sağlamak amacıyla özel gün tayin edilmiştir.

25 Mart

Atlantikaşırı Köle Ticareti ve Kurbanlarını Anma Uluslararası Günü, 25 Mart 2007’de düzenlenmeye başlanmıştır. (International Day of Remembrance of the Victims of Slavery and the Transatlantic Slave Trade) Kölelik sistemi içerisinde acı çeken ve yaşamını yitirenleri anmak için ve ırkçılık ile önyargıların tehlikesi üzerine farkındalık yaratmak üzere her yıl 25 Mart’ta düzenlenmektedir.

4 Nisan Dünya Sokak Hayvanları Günü

tüm dünyada 4 Nisan tarihinde kutlanmaktadır. Dünya Sahipsiz Hayvanlar Günü (World Stray Animal Day) olarak da bilinmektedir. Sokak hayvanlarının durumuna dikkat çekmek ve farkındalık oluşturmak amacıyla 2003 yılından itibaren düzenlenmektedir.

05 Nisan Türkiye Avukatlar Günü
05 Nisan Öldürülen Gazeteciler Günü

Hasan Fehmi Bey’in öldürüldüğü 6 Nisan günü, Türkiye’de “Öldürülen Gazeteciler Günü” olarak kabul edilmektedir.

Nisan – İkinci Salı Dünya Avukatlara Karşı Nazik Olma Günü (International Be Kind to Lawyers Day), avukatların toplumdaki vazgeçilmez rollerini takdir etmek amacıyla her yıl Nisan ayının ikinci Salı günü kutlanmaktadır.
22 Nisan Dünya Günü

22 Nisan Dünya Günü(Earth Day), iklim değişikliği ve çevre kirliliğine  dikkat çekmek amacıyla 1970 yılından beri çeşitli etkinliklerin düzenlendiği küresel bir gündür.. Dünya Günü fikri, John McConnell tarafından San Francisco’da 1969 yılında düzenlenen Ulusal UNESCO Dünya Konferansında önerilmiştir. 200’e yakın ülkedeki kutlamaları Washington merkezli Earth Day Network organize etmektedir.

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı
26 Nisan Dünya Fikri Mülkiyet Günü

Fikri mülkiyet haklarına olan ilgi ve farkındalığı artırmak üzere Dünya Fikri Mülkiyet Örgütü (WIPO) tarafından 26 Nisan günü, 2000 yılında, “Dünya Fikri Mülkiyet Günü” olarak ilan edildi ve bu kapsamda, her yıl üye ülkeler tarafından çeşitli etkinliklerle kutlanmaya başlandı. Dünya Fikri Mülkiyet Günü, patent, telif hakkı, ticari marka ve tasarımların günlük yaşama etkilerini vurgulamak amacıyla her yıl 26 Nisan‘da kutlanmaktadır. WIPO tarafından başlatılan bu kutlama günü, yaratıcılığın ve yenilikçiliğin ekonomiye katkısını vurgulamaktadır.

28 Nisan

28 Nisan Sağlıkçıya Şiddete Hayır Günü

1 Mayıs Dünya İşçi Bayramı – 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü
3 Mayıs Uluslararası Özgür Basın Günü

Dünya Basın Özgürlüğü Günü, Birleşmiş Milletler tarafından 20 Aralık 1993 tarihinde alınan bir karar doğrultusunda, 1994 yılından itibaren kutlanmaktadır. 3 Mayıs günü, Özgür Basın Günü, Dünya Basın Günü ya da Dünya Basın Özgürlüğü Günü olarak bilinmektedir.

05 Mayıs Türkiye Noterler Günü
09 Mayıs Avrupa Günü
04-10 Mayıs İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Haftası
15 Mayıs Yeryüzü İklim Günü
15 Mayıs Dünya Vicdani Retçiler Günü
10-16 Mayıs Engelliler Haftası 

Tüm dünyada engelli insanların sorunlarına dikkat çekmek, onları topluma kazandırmak, hayat standartlarını yükseltmek ve toplumsal farkındalık oluşturmak amacıyla, Birleşmiş Milletlere üye ülkeler ile birlikte 10-16 Mayıs tarihleri Engelliler Haftası olarak kutlanmaktadır. BM Genel Kurulu, 3 Aralık 1981 tarihinde aldığı kararla 1982 yılından itibaren 10-16 Mayıs tarihlerini resmi olarak “Engelliler Haftası” olarak kabul etmiştir.

10-16 Mayıs Danıştay ve İdari Yargı Haftası
16 Mayıs Uluslararası Barış İçinde Birlikte Yaşama Günü
19 Mayıs Atatürk’ü Anma ve Gençlik ve Spor Bayramı
21 Mayıs 21 Mayıs Diyalog ve Kalkınma için Dünya Kültürel Çeşitlilik Günü 
Çerkes Soykırımı ve Sürgünü
25 Mayıs Etik Günü (Türkiye’de Etik Günü ve Haftası )

Kamu Görevlileri Etik Kurulu, 5176 sayılı Kanun ile 25 Mayıs 2004’te kabul edilmiştir. Kurul, 2008 yılından itibaren her yıl 25 Mayıs gününün ülke genelinde “Etik Günü”, aynı günün yer aldığı haftanın da “Etik Haftası” olarak kutlanılmasını kararlaştırmıştır. (Dünya Etik Günü için Ekim ayına bakınız)

5 Haziran Dünya Çevre Koruma Günü
8 Haziran Dünya Okyanus Günü
12 Haziran Çocuk İşçiliği ile Mücadele Günü
14 Haziran Uluslararası Adil Yargılanma Hakkı Günü

Uluslararası Adil Yargılanma Hakkı Günü, uluslararası hukuk kurum ve kuruluşları tarafından ilk kez 2021 yılında ilan edilmiştir. 14 Haziran, Birleşmiş Milletlerin ilan ettiği özel günler, avukatlarla ilgili diğer özel günler ve dünya ülkelerindeki adli yılların açılış tarihleri gözetilerek seçilmiştir.

20 Haziran Dünya Mülteciler Günü

20 Haziran Dünya Mülteciler Günü (Dünya Mülteci Günü), Birleşmiş Milletler tarafından her yılın 20 Haziran gününde dünyanın her bölgesindeki  mültecilerin sorunlarını gündeme getirmek amacıyla düzenlenmektedir. 20 Haziran Dünya Mülteciler Günü (Dünya Mülteci Günü)1951 yılında düzenlenen Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin Sözleşme‘nin 50. yılında, 20 Haziran 2001 tarihinde kutlanmaya başlanmıştır. #DünyaMültecilerGünü #WorldRefugeeDay

26 Haziran Uluslar Arası Uyuşturucu Kullanımı ve Kaçakçılığı ile Mücadele Günü
26 Haziran  İşkence Görenlerle Dayanışma Günü

Birleşmiş Milletler (BM) “İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı ya da Onur Kırıcı Muamele ya da Cezaya Karşı Sözleşme” 26 Haziran 1987 tarihinde yürürlüğe girmiştir. BM 1997 yılında bugünü “İşkence Görenlerle Dayanışma Günü” olarak ilan etmiştir.

10 Temmuz Dünya Hukuk Günü

10 Temmuz 1967 günü Cenevre’de ‘Hukuk Yoluyla Dünya Barışı’ konulu konferansta alınan kararla, 10 Temmuz tarihinin, Dünya Hukuk Günü olarak ilan edilesine karar verilmiştir. Türkiye’de dünya ile birlikte hukuk gününün kutlanması “Dışişleri Bakanlığının 23/6/1967 tarih ve 751.231- EMKY/2-307 sayılı yazısı üzerine, Bakanlar Kurulunca 5/7/1967 tarihinde kararlaştırılmıştır.”

24 Temmuz

Gazeteciler ve Basın Bayramı

24 Temmuz 1908’de II. Meşrutiyetin ilanı ile birlikte sansürün kaldırılmasına ithafen kutlanmaktadır. II. Meşrutiyetin ilanı ile birlikte sansür de kaldırılmıştır. 24 Temmuz 1950 tarihinde ise Gazeteciler Cemiyeti 24 Temmuz’u Basın Bayramı ilan etmiştir.

9 Ağustos Dünya Yerli Halklar Günü

Dünya Yerli Halklar Günü, 1982 yılında Cenevre’de toplanan Birleşmiş Milletler Yerli Halklar Çalışma Grubu tarafından ilan edilmiştir. Yerel toplulukların ihtiyaçlarına yönelik farkındalığı artırmak amacını taşıyan çalışma, 9 Ağustos gününü ‘Uluslararası Dünya Yerli Halklar Günü’ ilan etmiştir. Uluslararası toplumda yerli halkların haklarını korumak için özel önlemler alınması yönünde adımlar atılmakta ve Birleşmiş Milletler bu çabaları desteklemektedir. 9 Ağustos, her yıl yeni bir tema ile kutlanmaktadır. Yerel diller en önemli temalardandır.

17-25 Ağustos İbn-i Sînâ Haftası
19 Ağustos Dünya İnsani Yardım Günü

Dünya İnsani Yardım Günü(World Humanitarian Day), insani yardım faaliyetlerinde görev yapanları ve bu görevler sırasında hayatını kaybedenleri anmak amacıyla, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun İsveç’in öncülüğünde kabul ettiği A/63/L.49 sayılı karar ile 19 Ağustos olarak ilan edilmiştir. Karar, karar, BM’nin insani yardım mekanizmalarının güçlendirilmesine ilişkin kapsamlı bir çerçeve sunmuş ve 19 Ağustos’un Dünya İnsani Yardım Günü olarak ilan edilmesini sağlamıştır. karar, 1991 tarihli 46/182 sayılı BM kararını ve insani yardım ilkeleri olan insaniyet, ayrım gözetmeme, tarafsızlık ve bağımsızlığı teyit etmiştir.

30 Ağustos Uluslararası Zorla Kaybedilenler Günü

2011 yılından bu yana 30 Ağustos tarihini, zorla kaybedilenlerin hatırasına saygı amacıyla Uluslararası Zorla Kaybedilenler Günü olarak anmaya başlamıştır.

30 Ağustos Zafer Bayramı
1 Eylül Dünya Barış Günü
8 Eylül Dünya Okuma Günü
21 Eylül Dünya Barış Günü
2 Ekim Uluslararası Şiddetsizlik Günü – Dünya Şiddete Hayır Günü

Uluslararası Şiddetsizlik Günü, BM Genel Kurulu tarafından 5 Haziran 2007 tarihinde alınan kararla ilan edilmiştir. Karar, “şiddetsizlik” ilkesinin evrensel olarak hayata geçmesini hedeflemektedir. Barış, hoşgörü, anlayış ve şiddetsizlik kültürünün güvence altına alınması temel amaçtır. Uluslararası Şiddetsizlik Günü, şiddetin her türlüsüne karşı barışçıl ve şiddetsiz direnişi öne çıkarmaktadır. Şiddetsizlik küresel barış ve güvenlik için temel bir ilkedir. Tüm dünyada barışın sağlanmasına dikkat çekmek için belirlenmiş özel bir gündür.

4 Ekim Dünya Hayvanları Koruma Günü

Dünya Hayvanları Koruma Günü, hayvan haklarının gündeme taşındığı ve her yıl 4 Ekim’de kutlanan bir farkındalık günüdür. Bu günün amacı, dünya çapında çeşitli hayvan türlerinin karşılaştığı tehditlere dikkat çekmek ve toplumları daha duyarlı olmaya teşvik etmektir. Hayvanların yaşam ve sağlık haklarının devletler ve toplumlar tarafından garanti altına alınması, bu haklara herkesin saygı göstermesi hedeflenmektedir.

11 Ekim

Uluslararası Kız Çocukları Günü  (Dünya Kız Çocukları Günü)

“Dünya Kız Çocukları Günü-Uluslararası Kız Çocukları Günü” 2012 yılında kutlanmaya başlamıştır.  Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 19 Aralık 2011 tarihli toplantısında, “Kız çocuklarının çocuk haklarından eşit olarak yararlanmadığını, onlara  verilecek her türlü desteğin kız çocuklarına karşı ayrımcılığı ve şiddeti önleyeceğini, onları güçlendireceğini ve bunun toplumsal açıdan yararını önemle vurgulayarak” 11 Ekim gününün “Dünya Kız Çocukları Günü” olarak kabul edilmesine oybirliğiyle karar vermiştir. 2012 yılından beri 11 Ekim tarihi, kız çocuklarının eğitim, sağlık, güvenlik, beslenme, gelişim gibi haklarını eşit olarak kullanması ve kız çocuklarına yönelik ayrımcılık ve şiddete son verilmesi çağrılarının yapıldığı bir gün olarak kutlanmaktadır.

13 Ekim Ankara’nın Başkent Oluşu
16 Ekim Dünya Etik Günü

Dünya Etik Günü (Global Ethics Day), her kim ayının üçüncü Çarşambasında gerçekleşmektedir. Carnegie Council for Ethics in International Affairs tarafından 2014 yılında kutlanmaya başlanmıştır. Etik bilincinin artırılması temel amaçtır.

24 Ekim Birleşmiş Milletler Günü

Dünya barışını, güvenliği ve uluslararası hukuku korumak üzere .Birleşmiş Milletler (BM) (United Nations), teşkilatı 24 Ekim 1945‘te kuruldu. 24 Eylül, kuruluş gününe atfen Birleşmiş Milletler Günü olarak kutlanmaktadır. 

26 Ekim Hasta Hakları Günü
29 Ekim Cumhuriyet Bayramı
1 Kasım Türk Harflerinin Kabulü
2 Kasım Gazetecilere Karşı Suçlarda Cezasızlıkla Mücadele Uluslararası Günü

Gazetecilere Karşı İşlenen Suçlarda Cezasızlığa Son Verme Günü, BM tarafından 2 Kasım günü olarak ilan edilmiştir. International Day to End Impunity for Crimes Against Journalists, tüm dünya için bir dayanışma günüdür.

10 Kasım Atatürk’ü Anma Günü
16 Kasım UNESCO Günü
16 Kasım Uluslararası Hoşgörü Günü
19 Kasım Dünya Çocuk İstismarını Önleme Günü

Dünya Çocuk İstismarını Önleme Günü(World Day for the Prevention of Child Abuse), her yıl 19 Kasım tarihinde bir farkındalık günü olarak düzenlemektedir. Çocuklara yönelik istismarı önleme kültürü oluşturmayı hedeflemektedir. Bir sivil toplum kuruluşu olan Kadınlar Dünya Zirvesi Vakfı (WWSF-Women’s World Summit Foundation) 2000 yılında, 19 Kasım gününü ‘Dünya Çocuk İstismarı Önleme Günü’ olarak ilan etmiştir.

20 Kasım Dünya Çocuk Hakları Günü
21 Kasım (2024) Dünya Felsefe Günü (Her yıl, kasım ayının üçüncü perşembe günü kutlanmaktadır)

Dünya Felsefe Günü, UNESCO tarafından 31 Mart 2005 tarihinde Paris’te alınan karar ile, her Kasım ayının 3. Perşembe günü kutlanması ilan edilen uluslararası bir gündür. UNESCO, bu Günü her yıl Kasım ayında, dünya çapında kutlamak üzere gerekli desteği sağlamakta, küresel çapta felsefi bir etkinlik olarak geniş bir platform oluşturmaktadır. Felsefenin, toplumları dönüştürücü gücüne vurgu yapma ve ondan ilham alma günüdür.

20 Kasım Nefret Suçu Mağduru Transları Anma Günü
25 Kasım Kadına Yönelik Şiddeti Kınama GünüKadına Yönelik Şiddetin Ortadan Kaldırılması İçin Uluslararası Mücadele Günü

Kadına Yönelik Şiddetin Ortadan Kaldırılması İçin Uluslararası Mücadele Günü, her yılın 25 Kasım tarihi olarak belirlenmiştir. Dünya genelinde, kadına yönelik şiddeti durdurmak ve duyarlılık yaratmak amacıyla çeşitli etkinlikler düzenlenmektedir Bugün aslında insanlık ayıbının ve utancının günüdür. 25 Kasım; 1960’da Dominik Cumhuriyeti’nde faşist Trijillo Hükümeti’ne karşı ezilenlerin verdiği mücadelede sembol haline gelen Mirabel Kardeşler‘in tecavüz edilerek öldürüldüğü gündür.

2 Aralık Köleliğin Yasaklanması Günü
3 Aralık Dünya Engelliler Günü
5 Aralık Kadın Hakları Günü
10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü
18 Aralık 18 Aralık Uluslararası Göçmenler Günü (Dünya Göçmenler Günü)
20 Aralık 20 Aralık Uluslararası İnsani Dayanışma Günü
21 Aralık Dünya Kooperatifçilik Günü

Uluslararası Göç Örgütü

0
Uluslararası Göç Örgütü

Uluslararası Göç Örgütü (International Organization for Migration – IOM), merkezi Cenevre’de bulunan hükümetler arası uluslararası bir kuruluştur. Örgüt, 1951 yılında, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupa’daki kitlesel göç hareketlerinden etkilenen kişilere yardım etmek amacıyla Intergovernmental Committee for European Migration (ICEM) adıyla kurulmuş, daha sonra bugünkü adını almıştır. Resmî dilleri İngilizce, Fransızca ve İspanyolca olan IOM, günümüzde göç yönetimi alanında faaliyet gösteren en önemli uluslararası kuruluşlardan biri olup, Birleşmiş Milletler sistemi içerisinde “İlişkili Kuruluş” (Related Organization) statüsünde faaliyet göstermektedir.

IOM’un temel amacı, düzenli, güvenli ve insan onuruna yakışır göçü teşvik etmek; göçmenlere insani yardım sağlamak ve devletlere göç yönetimi konusunda teknik destek sunmaktır.

IOM; gönüllü geri dönüş programlarının yürütülmesi, uluslararası koruma talebi reddedilen kişilerin güvenli şekilde menşe ülkelerine veya üçüncü ülkelere yerleştirilmesi, düzensiz göçün yönetimi, göçmenlerin insani ihtiyaçlarının karşılanması, insan ticareti mağdurlarına destek sağlanması, göç politikalarının geliştirilmesi, acil insani yardım, sınır yönetimi, göç ve kalkınma ilişkisi ile göç verilerinin toplanması gibi alanlarda üye devletlerle iş birliği içerisinde faaliyet göstermektedir.

Türkiye ile İlişkileri

Türkiye, IOM çalışmalarına uzun yıllar gözlemci statüsüyle katılmış, ardından 30 Kasım 2004 tarihinde örgüte üye olmuştur. IOM, Türkiye’deki ilk ofisini ise Körfez Savaşı sonrasında, 1991 yılında açmıştır. Örgüt, Türkiye Cumhuriyeti kurumlarıyla yakın iş birliği içerisinde göç politikalarının geliştirilmesi, düzensiz göç ve insan ticaretiyle mücadele, göçmenlerin haklarının korunması, gönüllü geri dönüş programlarının uygulanması, mülteci ve göçmenlere yönelik insani yardım, sınır yönetimi ile kurumsal kapasitenin geliştirilmesi alanlarında çeşitli projeler yürütmektedir. Bu kapsamda Türkiye ile IOM arasında, göç yönetiminin farklı boyutlarını kapsayan kapsamlı ve sürekli bir iş birliği sürdürülmektedir.

Rusya Halkları Hakları Bildirgesi 

0

Rusya Halkları Hakları Bildirgesi

İşçi ve köylülerin Ekim Devrimi, ortak kurtuluş bayrağı altında başladı.

Köylüler kendilerini toprak sahiplerinin gücünden kurtarıyorlar, çünkü artık toprak sahibinin toprak mülkiyeti yok – kaldırıldı. Askerler ve denizciler otokratik generallerin gücünden kurtarılıyor, çünkü generaller bundan sonra seçimle gelecek ve değiştirilecek. İşçiler, kapitalistlerin kaprislerinden ve keyfiyetlerinden kurtuldular, bundan sonra işçilerin fabrikalar üzerinde kontrolü sağlanacak. Gerçek ve uygulanabilir olan her şey nefret prangalarından kurtarılmıştır.

Geriye kalan tek şey, kurtuluşu kesin ve geri dönülmez bir şekilde gerçekleştirilmesi gereken, özgürlüğü hemen başlatılması gereken keyfi baskı gören ve acı çeken Rusya halklarıdır.

Çarlık döneminde, Rusya halkları sistematik olarak birbirini kışkırttı. Bu politikaların sonuçları biliniyor: bir yandan katliamlar ve pogromlar, diğer yandan halkların köleliği.

Bu utanç verici kışkırtma politikasına geri dönüş yoktur ve olmamalıdır. Bundan sonra, Rusya halklarının gönüllü ve dürüst bir birliği politikası ile değiştirilmelidir.

Emperyalizm döneminde, Şubat Devrimi’nden sonra, iktidarın burjuvazinin eline geçtiği zaman, gizlenmiş bir kışkırtma politikası, Rusya halklarının korkakça güvensizliği, halkların “özgürlüğü” ve “eşitliği” hakkındaki sözlü ifadelerin arkasına saklandı. Böyle bir politikanın sonuçları bilinmektedir: ulusal düşmanlığı güçlendirmek, karşılıklı güveni zedelemek.

Bu değersiz yalan, güvensizlik, suçlama ve provokasyon politikası sona erdirilmelidir. Bundan sonra, Rusya halklarının karşılıklı güvenine yol açan açık ve dürüst bir politika ile değiştirilmelidir.

Ancak böyle bir güven sonucunda Rusya halklarının dürüst ve kalıcı bir ittifakı kurulabilir.

Sadece böyle bir ittifakın sonucu olarak, Rusya halklarının işçileri ve köylüleri, emperyalist-ilhakçı burjuvazinin tüm girişimlerine direnebilecek tek bir devrimci güçte birleşebilirler. Bu ilkelere dayanarak, bu yılın Haziran ayında yapılan ilk Sovyetler kongresi, Rusya halklarının kendi kaderini tayin hakkını serbest bırakma hakkını ilan etti.

Bu yılın Ekim ayında düzenlenen İkinci Sovyetler Kongresi, Rusya halklarının bu devredilemez hakkını daha kesin ve kesin bir şekilde doğruladı.

Bu kongrelerin iradesini yerine getiren Halk Komiserleri Konseyi, aşağıdaki ilkeleri Rusya’nın milliyetleri konusuna dayandırmaya karar verdi:

  1. Rusya halklarının eşitliği ve egemenliği.
  2. Rusya halklarının bağımsız bir devlete ayrılmasına ve oluşumuna kadar kendi kaderini tayin hakkını serbest bırakma hakkı.
  3. Ulusal ve dini imtiyazların ve kısıtlamaların kaldırılması.
  4. Rusya topraklarında yaşayan ulusal azınlıkların ve etnografik grupların serbest gelişimi.

Bundan kaynaklanan özel kararnameler, Milliyetler Komisyonu’nun kurulmasından hemen sonra çözülecektir.

Rusya Cumhuriyeti adına Milliyet İşleri Halk Komiseri Josef Cugaşvili-Stalin
Halk Komiserleri Konseyi Başkanı V. Ulyanov (Lenin)

1918 Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti Anayasası

0
1918 Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti Anayasası

10 Temmuz 1918’de kabul edilen 1918 Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti (RSFSC) Anayasası, Ekim Devrimi’nden sonra Bolşevikler tarafından oluşturulan tarihteki ilk işçi sınıfı anayasasıdır. Proletarya diktatörlüğünü (işçilerin yönetimini) yasal olarak kuran bu belge, özel mülkiyeti kaldırmış ve tüm iktidarı tabandaki işçi konseyi sistemine (Sovyetler) vermiştir. Metin, temel bir yasa olmasına karşın ezilen halklara umut veren bir manifesto olarak da nitelenmiştir. Anayasa, motto haline gelen “Dünyanın bütün işçileri, birleşin!” cümlesi ile bitmektedir. Tarihsel açıdan 1918 RSFSC Anayasası, sosyalist anayasacılığın ilk örneği olması, Marksist-Leninist devlet teorisini normatif bir metne dönüştürmesi ve 20. yüzyıl boyunca sosyalist devletlerin anayasal gelişimini derinden etkilemesi bakımından anayasa hukukunun en önemli belgelerinden biri olarak değerlendirilmektedir.

1918 Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti Anayasası

Birinci Kısım: EMEKÇİ VE SÖMÜRÜLEN HALKIN HAKLARI BİLDİRGESİ
Birinci Bölüm

1. Rusya, İşçi, Asker ve Köylü Temsilcileri Sovyetleri Cumhuriyeti ilan edilir. Merkezde ve yerel yönetimlerde tüm iktidar bu Sovyetlere aittir.

2. Sovyet Rusya Cumhuriyeti, özgür ulusların özgür birliği temelinde, Sovyet ulusal cumhuriyetlerinin federasyonu olarak kurulmuştur.

İkinci Bölüm

3. İnsanın insan tarafından sömürülmesinin her türlüsünün ortadan kaldırılmasını, toplumun sınıflara bölünmesinin tamamen ortadan kaldırılmasını, sömürücülerin acımasızca bastırılmasını, toplumun sosyalist örgütlenmesinin kurulmasını ve sosyalizmin bütün ülkelerde zaferini başlıca görev olarak belirleyen Üçüncü Tüm Rusya İşçi, Asker ve Köylü Temsilcileri Sovyetleri Kongresi ayrıca şu kararları alır:

a) Toprakların toplumsallaştırılması uygulamasında, toprakların özel mülkiyeti kaldırılır ve toprak fonunun tamamı kamu malı ilan edilerek, eşit kullanım esasına göre geri ödeme yapılmaksızın işçilere devredilir.

b) Bütün ormanlar, maden kaynakları ve ülkesel öneme sahip sular ile bütün canlı ve cansız hayvanlar, örnek araziler ve tarım işletmeleri ülke malı ilan edilir.

c) Fabrikaların, işletmelerin, madenlerin, demiryollarının ve diğer üretim ve ulaştırma araçlarının tümüyle Sovyet İşçi ve Köylü Cumhuriyeti’nin mülkiyetine geçirilmesine doğru ilk adım olarak, işçilerin sömürücüler üzerindeki iktidarını güvence altına almak amacıyla, İşçi Denetimi ve Yüksek Ulusal Ekonomi Konseyi hakkında Sovyet Kanunu onaylanır.

d) Üçüncü Sovyetler Kongresi, uluslararası bankacılık ve finans sermayesine ilk darbe olarak, Çarlık hükümeti, toprak sahipleri ve burjuvazi tarafından imzalanan borçların iptali (bozdurulması) hakkındaki Sovyet yasasını ele alır ve Sovyet iktidarının, sermayenin boyunduruğuna karşı uluslararası işçi ayaklanmasının tam zaferine kadar bu yolda kararlılıkla ilerleyeceği güvenini dile getirir.

d) Tüm bankaların işçi-köylü devletinin mülkiyetine geçirilmesi, emekçi kitlelerin sermayenin boyunduruğundan kurtulmasının koşullarından biri olarak teyit edilir.

e) Toplumdaki asalak tabakaların ortadan kaldırılması ve ekonominin düzenlenmesi amacıyla evrensel emek hizmeti getirilmektedir.

g) Emekçi kitlelerin iktidarının tam olarak sağlanması ve sömürücülerin iktidarının yeniden kurulması olasılığının ortadan kaldırılması amacıyla, işçilerin silahlandırılması, işçi ve köylülerden oluşan Sosyalist Kızıl Ordu’nun kurulması ve mülk sahibi sınıfların tamamen silahsızlandırılması kararlaştırılmıştır.

Üçüncü Bölüm

4. İnsanlığı, yeryüzünü bu en canice savaşta kana bulayan finans kapital ve emperyalizmin pençesinden kurtarma konusundaki sarsılmaz kararlılığını dile getiren Üçüncü Sovyetler Kongresi, Sovyet iktidarının gizli anlaşmaları bozma, şu anda kendi aralarında savaşan ordulardaki işçi ve köylülerle en geniş kardeşliği örgütleme ve devrimci önlemlerle, her ne pahasına olursa olsun, ilhak ve katkı olmaksızın, ulusların özgür kendi kaderini tayin hakkı temelinde emekçi halkın demokratik barışını sağlama politikasına tümüyle katılır.

5. Aynı amaçla Üçüncü Sovyetler Kongresi, sömürücülerin refahını, Asya’da, genel olarak sömürgelerde ve küçük ülkelerde yüz milyonlarca emekçinin köleleştirilmesi üzerine kuran burjuva uygarlığının barbar politikasıyla tam bir kopuşta ısrar eder.

6. III. Sovyetler Kongresi, Finlandiya’nın tam bağımsızlığını ilan eden, İran’dan birliklerin çekilmesine başlayan ve Ermenistan’a kendi kaderini tayin özgürlüğünü ilan eden Halk Komiserleri Konseyi’nin politikasını memnuniyetle karşılar.

Dördüncü Bölüm 7. Üçüncü Tüm Rusya İşçi, Asker ve Köylü Temsilcileri Sovyetleri Kongresi, proletarya ile sömürücüleri arasında belirleyici bir mücadelenin yaşandığı şu dönemde, sömürücülere iktidar organlarının hiçbirinde yer verilemeyeceğine inanmaktadır. İktidar, tamamen ve yalnızca emekçi kitlelere ve onların yetkili temsilcileri olan İşçi, Asker ve Köylü Temsilcileri Sovyetleri’ne ait olmalıdır.

8. Aynı zamanda, Rusya’nın tüm uluslarının emekçi sınıflarının gerçekten özgür ve gönüllü, dolayısıyla daha da eksiksiz ve kalıcı bir birliğini yaratma çabası içinde olan Üçüncü Sovyetler Kongresi, Rusya Sovyet Cumhuriyetleri Federasyonu’nun temel ilkelerini belirlemekle yetinir ve her ulusun işçi ve köylülerinin kendi yetkili Sovyet kongrelerinde bağımsız bir karar almalarına izin verir: Federal hükümete ve diğer federal Sovyet kurumlarına katılmak isteyip istemedikleri ve hangi gerekçelerle katılmak istedikleri.

İkinci kısım: RUSYA SOSYALİST FEDERAL SOVYET CUMHURİYETİ ANAYASASI’NIN GENEL HÜKÜMLERİ
Beşinci Bölüm

9. Mevcut geçiş dönemi için tasarlanan Rusya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti Anayasası’nın temel görevi, burjuvaziyi tamamen bastırmak, insanın insan tarafından sömürülmesini ortadan kaldırmak ve sınıf ayrımının ve devlet iktidarının olmayacağı sosyalizmi kurmak amacıyla güçlü bir Tüm Rusya Sovyet iktidarı biçiminde kent ve kırsal proletaryanın ve en yoksul köylülüğün diktatörlüğünü kurmaktır.

10. Rusya Cumhuriyeti, Rusya’nın tüm işçilerinin özgür sosyalist toplumudur. Rusya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti içindeki tüm iktidar, şehir ve köy Sovyetlerinde birleşmiş ülkenin tüm emekçi nüfusuna aittir.

11. Özel bir yaşam tarzı ve ulusal bileşime sahip bölgesel konseyler, özerk bölgesel birliklerde birleşebilirler; bunların başında, genel olarak kurulabilecek herhangi bir bölgesel birliğin başında olduğu gibi, Sovyetlerin bölgesel kongreleri ve bunların yürütme organları bulunur.

Bu özerk bölgesel birlikler federal düzeyde Rusya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti’ne dahildir.

12. Rusya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti’nde en yüksek iktidar, Tüm Rusya Sovyetler Kongresi’ne, kongreler arasındaki dönemde ise Tüm Rusya Merkez Yürütme Komitesi’ne aittir.

13. İşçilerin gerçek vicdan özgürlüğünü sağlamak amacıyla kilise devletten, okul kiliseden ayrılır ve tüm vatandaşlara din ve din karşıtı propaganda özgürlüğü tanınır.

14. İşçilerin gerçek anlamda fikirlerini ifade etme özgürlüğünü sağlamak amacıyla, Rusya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti, basının sermayeye bağımlılığını ortadan kaldırır ve gazete, broşür, kitap ve diğer tüm basılı eserlerin yayınlanması için her türlü teknik ve maddi olanağı işçi sınıfının ve yoksul köylülerin eline verir ve bunların ülke çapında serbestçe dağıtımını sağlar.

15. İşçilerin gerçek anlamda toplanma özgürlüğünü sağlamak amacıyla, Rusya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti, Sovyet Cumhuriyeti vatandaşlarının toplantı, miting, yürüyüş vb. serbestçe örgütleme hakkını tanıyarak, kamusal toplantılar düzenlemeye uygun, mobilya, aydınlatma ve ısıtma ile donatılmış bütün binaları işçi sınıfının ve yoksul köylülerin hizmetine sunar.

16. İşçiler için gerçek bir örgütlenme özgürlüğünü güvence altına almak amacıyla, Rusya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti, mülk sahibi sınıfların ekonomik ve siyasal iktidarını kırarak ve böylece burjuva toplumunda işçi ve köylülerin örgütlenme ve eylem özgürlüğünden yararlanmalarını bugüne kadar engelleyen bütün engelleri ortadan kaldırarak, işçi ve yoksul köylülere birleşmeleri ve örgütlenmeleri için her türlü maddi ve manevi yardımı sağlar.

17. İşçilerin bilgiye gerçek anlamda erişebilmelerini sağlamak amacıyla Rusya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti, işçilere ve yoksul köylülere tam, kapsamlı ve ücretsiz eğitim sağlamayı kendine görev edinmiştir.

18. Rusya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti, çalışmayı tüm vatandaşların görevi olarak kabul eder ve şu sloganı ilan eder: “Çalışmayan, yemesin!”

19. Büyük İşçi ve Köylü Devrimi’nin kazanımlarını tam olarak korumak amacıyla, Rusya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti, Cumhuriyet’in tüm vatandaşlarının sosyalist vatanı savunma görevini kabul eder ve evrensel askerlik hizmetini tesis eder. Devrimi elde silahla savunma hakkı yalnızca işçilere tanınmıştır; çalışmayan unsurlar diğer askeri görevleri yerine getirmekle görevlendirilmiştir.

20. Bütün ulusların işçilerinin dayanışması temelinde, Rusya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti, Rusya Cumhuriyeti topraklarında işçi faaliyetleri için ikamet eden ve başkalarının emeğini kullanmayan işçi sınıfına veya köylülüğe mensup yabancılara, Rus vatandaşlarının tüm siyasi haklarını tanır ve yerel Sovyetlerin, bu tür yabancılara, hiçbir zor formaliteye tabi olmaksızın, Rus vatandaşlığı haklarını verme hakkını tanır.

21. Rusya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti, siyasi ve dini suçlardan dolayı zulüm gören tüm yabancılara sığınma hakkı tanır.

22. Rusya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti, ırk ve milliyetine bakılmaksızın tüm yurttaşlara eşit haklar tanıyarak, bu temelde herhangi bir ayrıcalık veya avantajın tanınması veya tanınması ile ulusal azınlıklara herhangi bir baskı uygulanmasının veya eşitliklerinin kısıtlanmasının Cumhuriyet’in temel yasalarına aykırı olduğunu ilan eder.

23. İşçi sınıfının bir bütün olarak çıkarları tarafından yönlendirilen Rusya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti, bireylerin ve bireysel grupların, sosyalist devrimin çıkarlarına aykırı olarak kullandıkları haklardan yoksun bırakmaktadır.

Üçüncü kısım: SOVYET GÜCÜNÜN YAPISI

A) Merkezi otoritenin örgütlenmesi

Altıncı Bölüm: İŞÇİ, KÖYLÜ, KAZAK VE KIZIL ORDU MİLLETVEKİLLERİ SOVYETLERİ TÜM RUSYA KONGRESİ HAKKINDA

24. Tüm Rusya Sovyetleri Kongresi, Rusya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti’nin en yüksek otoritesidir.

25. Tüm Rusya Sovyetler Kongresi, her 25.000 seçmene 1 milletvekili düşecek şekilde şehir Sovyetleri temsilcilerinden ve her 125.000 kişiye 1 milletvekili düşecek şekilde il Sovyetleri kongreleri temsilcilerinden oluşur.

Not 1. Eğer Sovyetlerin il kongresi Tüm Rusya kongresinden önce gerçekleşmiyorsa, Tüm Rusya kongresine delegeler doğrudan ilçe kongreleri tarafından gönderilir.

Not 2. Tüm Rusya Kongresi’nden hemen önce bir bölgesel Sovyet Kongresi toplanıyorsa, bu durumda bölgesel kongre tarafından bu kongreye delegeler gönderilebilir.

26. Tüm Rusya Sovyetleri Kongresi, Tüm Rusya Merkez Yürütme Komitesi tarafından yılda en az iki kez toplanır.

27. Olağanüstü Tüm Rusya Kongresi, Tüm Rusya Merkez Yürütme Komitesi tarafından kendi inisiyatifi ile veya Cumhuriyet nüfusunun en az 1/3’ünü oluşturan yerel yönetimlerin Konseylerinin talebi üzerine toplanır .

28. Tüm Rusya Sovyetleri Kongresi, en fazla 200 kişiden oluşan Tüm Rusya Merkez Yürütme Komitesini seçer.

29. Tüm Rusya Merkez Yürütme Komitesi, Tüm Rusya Sovyetler Kongresi’ne karşı tam sorumluluk taşır.

30. Kongreler arasındaki dönemde Cumhuriyetin en yüksek otoritesi Tüm Rusya Merkez Yürütme Komitesi’dir.

Yedinci Bölüm: TÜM RUSYA MERKEZ YÖNETİM KURULU HAKKINDA

31. Tüm Rusya Merkez Yürütme Komitesi, Rusya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti’nin en yüksek yasama, idari ve denetim organıdır.

32. Tüm Rusya Merkez Yürütme Komitesi, İşçi ve Köylü Hükümeti ile ülkedeki tüm Sovyet iktidarı organlarının faaliyetlerinin genel yönetimini sağlar, yasama ve yönetim çalışmalarını birleştirir ve koordine eder, Sovyet Anayasası’nın, Tüm Rusya Sovyet Kongreleri kararlarının ve Sovyet iktidarının merkezi organlarının uygulanmasını denetler.

33. Tüm Rusya Merkez Yürütme Komitesi, Halk Komiserleri Konseyi veya ilgili birimler tarafından sunulan kararname taslaklarını ve diğer teklifleri inceler ve onaylar, ayrıca kendi kararnamelerini ve emirlerini çıkarır.

34. Tüm Rusya Merkez Yürütme Komitesi, Tüm Rusya Sovyetler Kongresi’ni toplar ve Kongre’ye faaliyetleri ve genel politika ile özel konular hakkında rapor sunar.

35. Tüm Rusya Merkez Yürütme Komitesi, Rusya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti’nin genel işlerinin yönetimi için Halk Komiserleri Konseyi’ni ve hükümetin ayrı kollarının yönetimi için departmanları (halk komiserliklerini) oluşturur.

36. Tüm Rusya Merkez Yürütme Komitesi üyeleri, Tüm Rusya Merkez Yürütme Komitesi’nin birimlerinde (halk komiserliklerinde) çalışırlar veya özel görevlerini yerine getirirler.

Sekizinci Bölüm: HALK KOMİSERLERİ KONSEYİ HAKKINDA

37. Halk Komiserleri Konseyi, Rusya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti’nin genel işlerinin yönetiminden sorumludur.

38. Halk Komiserleri Konseyi bu görevi yerine getirirken kararnameler, emirler, talimatlar çıkarır ve genel olarak devlet hayatının doğru ve hızlı bir şekilde ilerlemesi için gerekli tüm tedbirleri alır.

39. Halk Komiserleri Konseyi, tüm kararname ve kararlarını derhal Tüm Rusya Merkez Yürütme Komitesine bildirir.

40. Tüm Rusya Merkez Yürütme Komitesi, Halk Komiserleri Konseyi’nin herhangi bir kararını veya kararını iptal etme veya askıya alma hakkına sahiptir.

41. Halk Komiserleri Konseyi’nin genel siyasi önem taşıyan tüm kararları ve kararları, Tüm Rusya Merkez Yürütme Komitesi’nin değerlendirmesine ve onayına sunulur.

Not : Acil uygulanması gereken tedbirler doğrudan Halk Komiserleri Konseyi tarafından alınabilir.

42. Halk Komiserleri Konseyi üyeleri, ayrı ayrı halk komiserliklerinin başında bulunurlar.

43. 18 Halk Komiserliği oluşturulmuştur, bunlar şunlardır:

a) Dış ilişkiler konusunda;

b) askeri konularda;

c) Denizcilik işleri hakkında;

d) iç işleri;

d) adalet;

f) emek;

g) sosyal güvenlik;

c) kamu eğitimi;

i) posta ve telgraflar;

k) Milli meseleler hakkında;

l) finans;

m) iletişim yolları;

n) tarım;

o) ticaret ve sanayi;

p) ulusal gıda;

p) devlet kontrolü;

c) Milli Ekonomi Yüksek Kurulu;

t) sağlık bakımı.

44. Her halk komiserinin başkanlığında, Halk Komiserleri Konseyi’nin onayladığı üyelerden oluşan bir kurul oluşturulur.

45. Halk Komiseri, ilgili komiserliğin yetki alanına giren tüm konularda karar alma ve bunları kurulun dikkatine sunma hakkına sahiptir. Kurulun, Halk Komiseri’nin belirli bir kararına katılmaması durumunda, kurul, kararın yürütülmesini askıya almadan, Halk Komiserleri Konseyi’ne veya Tüm Rusya Merkez Yürütme Komitesi Başkanlığı’na itiraz edebilir.

Aynı itiraz hakkı yönetim kurulu üyeleri için de geçerlidir.

46. Halk Komiserleri Konseyi, Tüm Rusya Sovyetler Kongresi’ne ve Tüm Rusya Merkez Yürütme Komitesi’ne karşı tam sorumluluk taşır.

47. Halk Komiserleri ve Halk Komiserliklerine bağlı kurullar, Halk Komiserleri Konseyi’ne ve Tüm Rusya Merkez Yürütme Komitesi’ne karşı tam sorumluluk taşırlar.

48. Halk Komiseri unvanı, Rusya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti’nin genel işlerinden sorumlu olan Halk Komiserleri Konseyi üyelerine aittir ve Sovyet iktidarının merkezde veya yerel yönetimlerde başka hiçbir temsilcisine verilemez.

Dokuzuncu Bölüm: TÜM RUSYA SOVYETLER KONGRESİ VE TÜM RUSYA MERKEZ YÜRÜTME KOMİTESİ’NİN GÖREV TANIMI HAKKINDA

49. Tüm Rusya Sovyetleri Kongresi ve Tüm Rusya Merkez Yürütme Komitesi, ulusal öneme sahip tüm konulardan sorumludur, örneğin:

a) Rusya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti Anayasası’nın onaylanması, değiştirilmesi ve tamamlanması.

b) Rusya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti’nin tüm dış ve iç politikalarının genel rehberliği.

c) Rusya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti’nin sınırlarının belirlenmesi ve değiştirilmesi, toprak parçalarının veya ona ait hakların devredilmesi.

d) Rusya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti’nin parçası olan bölgesel Sovyet birliklerinin sınırlarını ve yetkilerini belirlemek, aralarındaki anlaşmazlıkları çözmek.

d) Rusya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti’ne Sovyet Cumhuriyeti’nin yeni üyelerinin kabulü ve onun bazı bölümlerinin Rusya Federasyonu’ndan ayrılmasının tanınması.

e) Rusya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti topraklarının genel idari bölünmesi ve bölgesel birliklerin onaylanması.

g) Rusya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti topraklarında ölçü, ağırlık ve para sisteminin kurulması ve değiştirilmesi.

c) Yabancı devletlerle ilişkiler, savaş ilanı ve barış akdi.

i) Kredi, gümrük ve ticaret anlaşmaları ile mali anlaşmaların akdedilmesi.

k) Rusya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti topraklarında tüm ulusal ekonominin ve onun ayrı ayrı kollarının temellerinin ve genel planının oluşturulması.

l) Rusya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti bütçesinin onaylanması.

m) Ulusal vergi ve harçların oluşturulması.

n) Rusya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti’nin silahlı kuvvetlerinin örgütlenme esaslarının belirlenmesi.

o) Genel ulusal mevzuat, yargı sistemi ve yargılama usulleri, medeni, ceza mevzuatı vb.

p) Halk Komiserleri Konseyi’nin hem bireysel üyelerinin hem de Halk Komiserleri Konseyi’nin tamamının atanması ve görevden alınması, ayrıca Halk Komiserleri Konseyi Başkanı’nın onayı.

p) Rusya vatandaşlığının kazanılması ve kaybedilmesi ile Cumhuriyet topraklarındaki yabancıların haklarına ilişkin genel yönetmeliklerin çıkarılması.

c) Genel ve kısmi af hakkı.

50. Yukarıda sayılan hususların yanı sıra, Tüm Rusya Sovyetleri Kongresi ve Tüm Rusya Merkez Yürütme Komitesi, kendi çözümlemelerine tabi gördükleri bütün hususlarda yetkilidir.

51. Aşağıdakiler, Tüm Rusya Sovyetler Kongresi’nin münhasır yargı yetkisine tabidir:

a) Sovyet Anayasası’nın temel ilkelerinin oluşturulması, tamamlanması ve değiştirilmesi.

b) Barış antlaşmalarının onaylanması.

52. 49. maddenin “c” ve “z” bentlerinde belirtilen hususların karara bağlanması yetkisi, ancak Tüm Rusya Sovyetleri Kongresi’nin toplanmasının imkânsız olması halinde Tüm Rusya Merkez Yürütme Komitesi’ne verilir.

B) Sovyet iktidarının yerel düzeyde örgütlenmesi
Onuncu Bölüm: SOVYETLER KONGRESİ HAKKINDA

53. Sovyet Kongreleri aşağıdaki şekilde oluşur:

a) Bölgesel – Şehir meclisleri ve ilçe kongreleri temsilcilerinden, 25 bin kişiye 1 milletvekili oranında ve şehirlerden – 5 bin seçmene 1 milletvekili, ancak tüm bölge için 500’den fazla delege olmayacak şekilde, veya aynı norma göre seçilen Sovyetlerin il kongreleri temsilcilerinden, eğer bu kongre bölgesel kongreden hemen önce toplanıyorsa.

b) İl (ilçe) – Şehir meclisleri ve volost kongreleri temsilcilerinden, 10 bin kişiye 1 milletvekili, şehirlerden ise 2 bin seçmene 1 milletvekili, ancak tüm il (ilçe) için en fazla 300 milletvekili; il kongresinden hemen önce bir ilçe Sovyet kongresi toplanması halinde, seçimler volost tarafından değil, ilçe kongresi tarafından aynı kurala göre yapılır.

c) İlçe (ilçe) – Köy meclisi temsilcilerinden, her bin kişiye 1 milletvekili olmak üzere, ancak tüm ilçe (ilçe) için en fazla 300 milletvekili.

d) İl – İlin tüm kırsal konseylerinin temsilcilerinden, her 10 Konsey üyesi için 1 milletvekili oranında.

Not 1. İlçe kongrelerine nüfusu 10.000’i aşmayan belediye meclislerinin temsilcileri katılır; nüfusu 1.000’den az olan yerleşim yerlerinin köy meclisleri, ilçe kongresine milletvekillerini seçmek üzere bir araya gelir.

Not 2. 10’dan az üyesi olan Köy Meclisleri volost kongresine 1 temsilci gönderir.

54. Sovyet Kongreleri, Sovyet iktidarının yürütme organları (yürütme komiteleri) tarafından, bunların takdir yetkisi veya ilgili bölgenin toplam nüfusunun en az 1/3’ünü oluşturan yerleşim birimlerinin Sovyetlerinin talebi üzerine , ancak her durumda bölgede yılda en az iki kez, il ve ilçelerde üç ayda bir, vilayetlerde ayda bir kez toplanır.

55. Sovyetler Kongresi (bölge, il, ilçe, volost) kendi yürütme organını, yani yürütme kurulunu seçer. Yürütme kurulunun üye sayısı a) bölge ve il için 25, b) ilçe için 20, c) volost için 10’u geçemez. Yürütme kurulu, kendisini seçen Sovyetler Kongresine karşı tam sorumluluk taşır.

56. Yetki alanı içinde, Sovyetler Kongresi (bölge, il, ilçe, volost) söz konusu toprak parçasının en yüksek otoritesidir; kongreler arasındaki dönemde bu otorite Yürütme Kurulu’dur.

On Birinci Bölüm: MİLLETVEKİLLERİ KONSEYLERİ HAKKINDA

57. Temsilciler Meclisi şu şekilde oluşturulur:

a) Şehirlerde – 1000 kişiye 1 milletvekili düşecek şekilde, ancak 50’den az, 1000’den fazla olmamak üzere.

b) Yerleşim yerlerinde (köy, köy, ilçe, kasaba, nüfusu 10.000’den az olan şehir, aul, çiftlik vb.) – Nüfusun her 100 kişisi için 1 milletvekili hesabına göre, ancak her yerleşim yeri için en az 3, en çok 50 milletvekili sayısıyla.

Milletvekillerinin görev süresi 3 aydır.

Not : Uygun görülen kırsal alanlarda yönetim konuları, ilgili köyün seçmenlerinin katıldığı genel kurul tarafından doğrudan karara bağlanır.

58. Temsilciler Meclisi, mevcut çalışmaları için üyeleri arasından köylerde en fazla 5 kişiden, şehirlerde ise her 50 üyeye 1, en az 3 ve en fazla 15 kişiden (St. Petersburg ve Moskova’da en fazla 40) oluşan bir yürütme organı (yürütme komitesi) seçer. Yürütme komitesi, kendisini seçen Konseye karşı tam sorumluluk taşır.

59. Milletvekilleri Meclisi, meclisin uygun görmesi veya meclis üyelerinin en az yarısının talebi üzerine, şehirlerde haftada en az bir, köylerde haftada iki defa olmak üzere, meclis tarafından toplanır.

60. Yetki alanı içinde, Konsey ve 57 nci maddenin (not) hükmünde öngörülen hallerde seçmenlerin genel kurulu, ilgili bölgenin en yüksek merciidir.

On İkinci Bölüm: SOVYET MAKAMLARININ YEREL KONUMLARDAKİ YARGI YETKİSİ KONULARI HAKKINDA

61. Sovyet iktidarının bölge, il, ilçe ve taşra organları ile Temsilciler Konseylerinin faaliyet konuları şunlardır:

a) Sovyet iktidarının ilgili yüksek organlarının tüm kararlarının uygulanması;

b) Verilen toprakların kültürel ve ekonomik bakımdan geliştirilmesi için her türlü tedbirin alınması;

c) tamamen yerel (belirli bir bölge için) öneme sahip tüm sorunların çözümü;

d) Belirli bir toprak parçasında tüm Sovyet faaliyetlerinin birleştirilmesi.

62. Sovyet Kongreleri ve bunların yürütme kurulları, yerel Sovyetlerin faaliyetlerini denetleme hakkına sahiptir (yani, bölgesel kongreler, belirli bir bölgedeki tüm Sovyetleri denetleme hakkına sahiptir, il kongreleri, ilçe kongrelerinin parçası olmayan şehir kongreleri hariç, belirli bir ildeki tüm Sovyetleri denetleme hakkına sahiptir, vb.) ve bölge ve il kongreleri ve bunların yürütme kurulları ayrıca, bölgelerinde faaliyet gösteren Sovyetlerin kararlarını iptal etme hakkına sahiptir ve bu durumu en önemli durumlarda merkezi Sovyet hükümetine bildirir.

63. Sovyet iktidarının organlarına verilen görevleri yerine getirmek üzere, Konseyler (şehir ve kırsal) ve Yürütme Komiteleri (bölge, il, ilçe ve volost) bünyesinde, daire başkanlarının başkanlığında ilgili daireler oluşturulur.

Dördüncü Kısım: AKTİF VE PASİF SEÇİM HAKKI
On Üçüncü Bölüm

64. Sovyetlere oy verme ve seçilme hakkı, din, uyruk, ikamet yeri vb. gözetilmeksizin, Rusya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti’nin seçim günü itibarıyla on sekiz yaşını doldurmuş olan aşağıdaki her iki cinsiyetten vatandaşları tarafından kullanılır:

a) Üretken ve toplumsal açıdan yararlı emekle geçimini sağlayanlar ile ev işlerinde çalışan ve bu işlerde üretken emek imkânı sağlayanlar, sanayi, ticaret, tarım vb. alanlarda çalışan her çeşit ve kategorideki işçiler ve çalışanlar, kar amacıyla ücretli emek kullanmayan köylüler ve Kazak çiftçiler;

b) Sovyet ordusu ve donanmasının askerleri;

c) Bu maddenin “a” ve “b” bentlerinde sayılan sınıflara girenlerden çalışma yeteneğini kısmen kaybetmiş olanlar.

Not 1. Yerel Meclisler, merkezi yönetimin onayıyla bu maddede belirlenen yaş sınırını düşürebilirler.

Not 2. Rusya vatandaşı olmayan kişilerden, 20. maddede (İkinci Bölüm, Beşinci Bölüm) belirtilen kişiler de aktif ve pasif seçim haklarından yararlanırlar.

65. Aşağıdakiler, yukarıdaki kategorilerden birine girseler bile seçilemezler ve seçilemezler:

a) Kâr elde etmek amacıyla ücretli işçiliğe başvuran kişiler;

b) Sermaye faizi, işletme geliri, mal varlığı geliri vb. gibi gayri rant geliri ile geçinen kişiler;

c) özel tüccarlar, ticaret ve ticari aracılar;

d) Kilise ve dini tarikatların rahipleri ve ruhani görevlileri;

d) eski polis, jandarma özel birlikleri ve güvenlik birimlerinin çalışanları ve ajanları, ayrıca Rusya’da hüküm süren kraliyet ailesinin üyeleri;

e) yerleşik usulde akıl hastası veya deli olarak tanınan kişiler ile vesayet altındaki kişiler;

g) Suç ve kazanç elde etme suçlarından kanunda veya mahkeme kararıyla belirlenen süre içinde mahkûm olanlar.

On Dördüncü Bölüm: SEÇİMLERİN YÜRÜTÜLMESİ HAKKINDA

66. Seçimler, mahalli meclislerin belirlediği günlerde, yerleşik geleneklere göre yapılır.

67. Seçimler, seçim komisyonu ve mahalli meclis temsilcisinin huzurunda yapılır.

68. Sovyet hükümetinin temsilcisinin bulunmasının teknik olarak imkânsız olduğu hallerde, onun yerine seçim kurulu başkanı, onun da bulunmaması halinde seçim toplantısının başkanı geçer.

69. Seçimlerin seyri ve sonuçlarına ilişkin bir tutanak düzenlenir ve seçim komisyonu üyeleri ile Meclis temsilcisi tarafından imzalanır.

70. Seçimlerin yapılmasına ve meslek kuruluşları ile diğer işçi örgütlerinin seçimlere katılımına ilişkin ayrıntılı usul, Tüm Rusya Merkez Yürütme Komitesi’nin talimatları doğrultusunda yerel Konseyler tarafından belirlenir.

On beşinci bölüm: SEÇİMLERİN KONTROLÜ VE İPTALİ İLE MİLLETVEKİLLERİNİN GERİ ÇAĞIRILMASI HAKKINDA

71. Seçimlerin yürütülmesine ilişkin tüm belgeler ilgili Konseye gönderilir.

72. Konsey, seçimleri doğrulamak üzere bir yetki belgesi komitesi atar.

73. Denetim komitesi denetim sonuçlarını Konsey’e bildirir.

74. Tartışmalı adayların onaylanması konusunda Konsey karar verir.

75. Aday onaylanmazsa, Konsey yeni seçim çağrısında bulunur.

76. Seçimlerin bütünüyle hatalı olması halinde, seçimlerin iptali konusuna Sovyet iktidarının en yüksek organı karar verir.

77. Sovyet seçimlerine itiraz etme yetkisinin son mercii Tüm Rusya Merkez Yürütme Komitesi’dir.

78. Meclise milletvekili gönderen seçmenler, onu her zaman geri çağırarak genel hükümlere göre yeniden seçim yapma hakkına sahiptirler.

Beşinci Kısım: BÜTÇE HUKUKU
On Altıncı Bölüm

79. İşçi diktatörlüğünün mevcut geçiş döneminde, Rusya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti’nin mali politikası, burjuvaziyi mülksüzleştirme ve Cumhuriyet vatandaşlarının üretim ve refah dağıtımı alanında evrensel eşitliği için gerekli koşulları hazırlama temel hedefini desteklemektedir. Bu amaçla, Sovyet iktidar organlarının emrine, özel mülkiyet hakkını ihlal etmekten çekinmeden, Sovyet Cumhuriyeti’nin yerel ve ulusal ihtiyaçlarını karşılamak için gerekli tüm araçları sağlama görevini koymaktadır.

80. Rusya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti’nin devlet gelirleri ve giderleri genel devlet bütçesinde birleştirilir.

81. Tüm Rusya Sovyetleri Kongresi veya Tüm Rusya Merkez Yürütme Komitesi, genel devlet bütçesine hangi gelir ve harçların dahil edileceğini ve hangilerinin yerel Sovyetlerin emrine verileceğini belirler ve ayrıca vergilendirme sınırlarını belirler.

82. Konseyler, vergi ve harçları yalnızca yerel ekonominin ihtiyaçları için belirler. Ulusal ihtiyaçlar, Devlet Hazinesi’nden tahsis edilen fonlarla karşılanır.

83. Devlet hazinesinden, Devlet gelir ve gider cetvelinde alacak kaydedilmedikçe veya merkezi yönetimin özel bir kararnamesi çıkarılmadıkça harcama yapılamaz.

84. Ulusal öneme sahip ihtiyaçların karşılanması için Devlet Hazinesinden gerekli krediler ilgili Halk Komiserlikleri tarafından yerel Konseylere tahsis edilir.

85. Devlet Hazinesi fonlarından Konseylere verilen tüm krediler ve mahalli ihtiyaçlar için tahminlere göre onaylanan krediler, tahmin bölümleri (paragraflar ve maddeler) sınırları içinde, amaçlarına uygun olarak harcanır ve Tüm Rusya Merkez Yürütme Komitesi ve Halk Komiserleri Konseyi’nin özel kararı olmadan başka hiçbir ihtiyacı karşılamak için kullanılamaz.

86. Yerel Sovyetler, yerel ihtiyaçlar için altı aylık ve yıllık gelir ve gider tahminleri hazırlar. İlçe kongrelerine katılan köy ve ilçe Sovyetleri ile şehir Sovyetleri tahminleri ile Sovyet iktidarının ilçe organlarının tahminleri, il ve bölge kongreleri veya bunların yürütme kurulları tarafından onaylanır; Sovyet iktidarının şehir, il ve bölge organlarının tahminleri ise Tüm Rusya Merkez Yürütme Kurulu ve Halk Komiserleri Konseyi tarafından onaylanır.

87. Tahminlerde öngörülmeyen giderler ve bütçe ödeneklerinin yetersiz kalması halinde Konseyler ilgili halk komiserliklerinden ek kredi talep eder.

88. Yerel ihtiyaçların karşılanması için yerel kaynakların yetersiz olması durumunda, acil giderlerin karşılanması için gerekli olan Devlet Hazinesinden yerel Konseylere hibe veya kredi verilmesi, Tüm Rusya Merkez Yürütme Komitesi ve Halk Komiserleri Konseyi tarafından yetkilendirilir.

Altıncı Kısım: RUSYA SOSYALİST FEDERASYONU SOVYET CUMHURİYETİ ARMASI VE BAYRAĞI HAKKINDA
On Yedinci Bölüm

89. Rusya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti’nin arması, kırmızı bir zemin üzerinde, güneş ışınları altında, sapları aşağı bakacak şekilde çapraz şekilde yerleştirilmiş altın bir orak ve çekiçten, mısır başaklarından oluşan bir taçla çevrelenmiş ve üzerinde şu yazı bulunan resimlerden oluşur:

a) Rusya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti

Ve

b) Dünyanın bütün işçileri, birleşin!

90. Rusya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti’nin ticari, denizcilik ve askeri bayrağı, sol köşesinde, direğin tepesinde altın harflerle RSFSR veya Rusya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti yazısının bulunduğu kırmızı (kızıl) bir kumaştan oluşur.

V. Tüm Rusya Sovyetleri Kongresi  ve Tüm Rusya Merkez Yürütme Komitesi Başkanı Ya. Sverdlov.

Tüm Rusya Merkez Yürütme Komitesi Başkanlığı Üyeleri : G. İ. Teodoroviç,  F. A. Rozin, A. Kh. Mitrofanov, K. G. Maksimov.

Tüm Rusya Merkez Yürütme Komitesi Sekreteri V. A. Avanesov.

İfade Özgürlüğü Derneği

0

İfade Özgürlüğü Derneği(İFÖD), 2017 yılı Ağustos ayında, hukukçular, akademisyenler ve insan hakları alanında çalışan uzmanlar tarafından İstanbul’da kurulduğu açıklanan bir sivil toplum örgütüdür.

Türkiye’de ifade özgürlüğü, medya ve İnternet özgürlüğünün korunması ve geliştirilmesi derneğin temel hedefidir. İFÖD, dil, din, ırk, cinsiyet, cinsel yönelim, cinsiyet kimliği, yaş, engellilik, politik görüş farklılığı ve diğer nedenlere dayalı hiçbir ayrım gözetmeksizin ifade özgürlüğü hakkına yönelik ihlallerin önlenmesi ve sona erdirilmesi amacına odaklanmıştır.

Derneğin Faaliyet Alanları

    • Düşünce ve ifade özgürlüğünü savunmak
    • Bilgi edinme özgürlüğünü savunmak
    • Akademik özgürlükleri savunmak
    • Medya ve İnternet üzerinden sansürle mücadele
    • Fikir çeşitliliği ve muhalefet etme hakkını desteklemek
    • Kadınların ve çocukların düşünce ve ifade özgürlüğü hakkını desteklemek
    • Bilgiye erişimi teşvik etmek
    • Hassas/savunmasız grupları nefret, tehdit ve ayrımcılıktan korumak

İnternet sansürleri, akademik özgürlük, basın özgürlüğü ve sanatsal ifade özgürlüğü bağlamında, hukuk sisteminde ifade özgürlüğünün geliştirilmesi ve arttırılması, ifade özgürlüğü davalarında hukuki destek sunulması, uzman görüş ve tematik raporlar hazırlanması amaçlanmaktadır. İzleme, araştırma ve programlar yoluyla kapasitenin arttırılması ve bilgiye erişim hakkının iyileştirilmesi yönünde çalışmalar yapmak dernek etkinlikleri kapsamındadır.

Dernek Çalışmaları 

İfade Özgürlüğü Derneği, aralarında erişim engelleme uygulamalarını da içeren çok sayıda başvuruyu Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşımıştır.

16 Ağustos 2021 tarihinde EngelliWeb 2020 Raporu yayınlanmıştır. Rapor, Türkiye’de giderek artan İnternet sansürleri ve erişim engelleme uygulamaları hakkında 2020 yılı sonu itibarıyla değerlendirmeler içermektedir.

9 Ocak 2021 tarihinde, Tiktok’un Türkiye’nin sosyal medyaya ilişkin yeni kanununa uyma kararının, bu platformdaki ifade özgürlüğünü ciddi anlamda tehdit ettiği ve Türk hükümetine sansür rejimini genişletme imkânı tanıdığı, ARTICLE 19 ve İFÖD (İfade Özgürlüğü Derneği) tarafından açıklanmıştır. 

18 Aralık 2020  tarihinde, ARTICLE 19, İnsan Hakları İzleme Örgütü ve İfade Özgürlüğü Derneği (İFÖD) bir açıklama yaparak, 16 Aralık 2020’de YouTube’un değiştirilen internet yasasına uymak için Türkiye’ye yerel bir temsilci ataması yapacağını bildirmesinin, şirketi Türkiye makamlarının içerik kaldırma ve erişim engelleme taleplerine maruz bırakacağını açıklamıştır. Bu durumun kaçınılmaz olarak keyfi sansürde bir artışa yol açacağı, bireylerin gizliliğini ve bilgiye erişim haklarını tehlikeye atacağı ve YouTube’un insan hakları ihlallerine dahil olmasına sebebiyet vereceği belirtilmiştir. 

02 Temmuz 2020 tarihinde, Türkiye’de İnternet ve sosyal medyanın tekrardan kısıtlanması tartışmaları devam ederken İfade Özgürlüğü Derneği tarafından yayınlanan EngelliWeb 2019: Buz Dağının Görünmeyen Yüzü Raporu’nda Türkiye’den erişime engellenen web siteleri, haber, sosyal medya hesap ve içerikleri ile ilgili istatistiki veriler açıklanmıştır.

Dernek, 2 Temmuz 2019’da EngelliWeb 2018: Türkiye’den Erişime Engellenen Web Siteleri, Haber ve Sosyal Medya İçeriklerinin Analiz Raporu’nu yayınlamış, Türkiye’den erişime engellene web siteleri, haberler ve sosyal medya hesap ve içerikleri ile ilgili istatistiki verileri açıklamıştır.

İfade Özgürlüğü Derneği İletişim Adresleri

E-posta: iletisim@ifade.org.tr

Twitter: @ifadeorgtr & @engelliweb
Facebook: @ifadeorgtr
Instagram: @ifade.org.tr
YouTube: youtube.ifade.org.tr

Adres:Hasırcıbaşı Caddesi, No: 24/4, Kadıköy, İstanbul
Dernek Sicil No: 34-235-076

Çevre Hakkı Tutum Belgesi

0

Çevre Hakkı Tutum Belgesi, İnsan Hakları Derneği (İHD) tarafında, çevre sorunlarının önemini vurgulamak amacıyla 6 Kasım 2008 tarihinde edilmiştir Bu belge, temiz bir çevrede yaşamanın herkesin en doğal hakkı olduğunu vurgulamaktadır.

ÇEVRE HAKKI TUTUM BELGESİ

1. Çevre hakkı, temel haklar sisteminin bütünlüğü içinde değerlendirmelidir. Ulusal ve uluslararası çevre hukuku ve politikaları; çevrenin dünyanın her yerinde ve her koşulda korunması anlayışına dayanmalıdır.

2. Dünya, insanlığın ortak varlığıdır. Bugün, canlıların yaşam alanlarında fiziksel tahribat açısından onarılmaz yaralar açılmıştır. Dünya ülkeleri ve çevre organizasyonları; ülkelerin çevre tahribatında taraftır. Bu müdahale meşrudur, sorumluluk koşulsuz ve mutlaktır.

3. Çevre, ekolojik toplum gerçeği ve talebi ile bağlantılı bir biçimde ekolojik dengenin; insanların maddi ve manevi yaşamıyla uyumunu ifade eder.

4. Evrensel olarak kabul gören dayanışma haklarından biri olan çevre hakkının kapsamı; doğal yaşamın, flora ve faunanın korunması, doğanın (toprak, su, hava) temiz olarak muhafazası, düzenli sanayileşme, kimyasal artıkların uygun şekilde imha edilmesi, estetik bir çevre yaratma ve kültürel varlıkları korumadır.

5. Sanayi tesisleri, nükleer enerji tesisleri, mobil santraller, petrol aramaları, kimyasal attıkların ihracı ve atıkların usulüne uygun olmayan imha ve muhafazası, erozyon, ormanların yakılması, ilaçlama, salgın hastalıklar, tarihi varlıkların tahribi, depreme karşı tedbiri içermeyen yapılaşma ve yoksulluk çevre hakkını ihlal eden temel olgulardır. Ülkeler, çevreyi tehdit eden, çevre hakkının ihlalini ortaya çıkaran olgulara karşı tedbir anlamında,

a) Evrensel çevre hukuku ile uyarlı olmayan, çelişki, boşluk ve tutarsızlık barındıran metinler; uygun bir biçimde düzenlemeli,
b) Siyasi irade göstererek, idari tedbirler almalı,
c) Yetkilendirilmiş yerel çevre birimlerini oluşturmalı,
d) Sivil, demokratik çevre örgütleri ile işbirliği yapmalıdır.

6. Çevrenin getirdiği hakların anlaşılmasında 1992 Rio Deklarasyonu rehber olarak değerlendirilmelidir.

7. Savaş, ekolojik dengeyi en fazla tahrip eden, çevre hakkı ihlaline kapsam kazandıran bir durumdur. Savaşa karşı duruşun, barış bilinci, mücadelesi ve kültürünün geliştirilmesi ana argümandır.

8. Atmosferdeki ozon tabakasının incelmesi, ozon tabakasında meydana gelen delik; dünyamızı ve dünya üzerindeki canlı varlıkların geleceğini tehdit etmektedir. Toplum ve ülke yönetimleri bunun için tedbirler almalıdır.

9. Sivil demokratik toplum örgütleri;

a) Ulusal ve uluslararası sivil toplum örgütleri ile işbirliği,
b) Kitlesini ve devamında toplumda; çevre hakkı bilincinin geliştirilmesi için faaliyetlerde bulunmalı,
c) Birlikte; çevre sosyolojisi, sanayi ve çevre, tarım ve çevre, ekonomi ve çevre, küreselleşme ve çevre, nükleer enerji ve çevre, alternatif enerji kaynakları ve çevre, savaş ve çevre, iklim değişikliği ve çevre, kentleşme ve çevre, kırsal ve çevre, doğal varlıklar ve çevre, hukuk ve çevre ana başlıklarında, seminer, sempozyum ve konferanslar düzenlemeli, politikalar netleştirmeli,
d) “Bütünleyici çevre yönetimi projeleri” bazında yerel yönetimler ile işbirliği yapmalıdır.

10. Çevre hakkı ihlali; insanlığa ve doğal yaşama karşı işlenen bir suçtur. Cezai müeyyide de bununla uyarlı olmalıdır. Bunun için ulusal ve uluslararası” Çevre Mahkemeleri” oluşturulmalıdır.

İNSAN HAKLARI DERNEĞİ

Çevre Hakkı

0
çevre hakkı

Çevre Hakkı, bireylerin ve toplumun sağlıklı, dengeli, güvenli ve sürdürülebilir bir çevrede yaşama, çevrenin korunmasını talep etme ve çevreyi olumsuz etkileyen faaliyetlere karşı hukuki güvenceye sahip olma hakkını ifade eden temel bir insan hakkıdır. Klasik hak ve özgürlüklerden farklı olarak yalnızca bireysel değil, aynı zamanda kolektif ve kuşaklar arası (nesiller arası) bir hak niteliği taşımaktadır.

Çevre Hakkı, doğal kaynakların korunmasını, biyolojik çeşitliliğin sürdürülmesini, hava, su ve toprağın kirletilmemesini, iklim dengesinin gözetilmesini ve çevresel değerlerin gelecek kuşaklara aktarılmasını amaçlamaktadır. Bu hak, devlete çevreyi koruma, geliştirme ve kirlenmesini önleme yönünde pozitif yükümlülükler yüklemekte; bireylere ve özel hukuk tüzel kişilerine ise çevreye zarar vermekten kaçınma ve çevrenin korunmasına katkı sağlama sorumluluğu yüklemektedir. Günümüzde bu hak; sürdürülebilir kalkınma, ihtiyat ilkesi, kirleten öder ilkesi, çevresel etki değerlendirmesi, çevresel adalet ve kamu katılımı gibi çağdaş çevre hukuku ilkeleriyle birlikte değerlendirilmekte; ulusal anayasalarda, uluslararası sözleşmelerde ve insan hakları hukukunda giderek daha güçlü bir koruma alanı bulmaktadır. Özellikle iklim değişikliği, biyolojik çeşitlilik kaybı ve çevre kirliliği gibi küresel sorunlar karşısında çevre hakkı, yalnızca bugünkü bireylerin yaşam kalitesini değil, gelecek kuşakların varlığını ve insanlığın ortak geleceğini güvence altına alan temel haklardan biri olarak kabul edilmektedir.

Bir İnsan Hakkı Olarak Güvenli, Temiz, Sağlıklı ve Sürdürülebilir Çevre Hakkı

0
çevre hakkı
BM Genel Kurul Kararı: ‘Bir İnsan Hakkı Olarak Güvenli, Temiz, Sağlıklı ve Sürdürülebilir Çevre Hakkı’

Kaynak: AltıParmak Hukuk Bürosu

BM Genel Kurul kararı, 28 Temmuz 2022 tarihinde Genel Kurul’da oylandı ve 161 lehte oyla kabul edildi. BM üyesi sekiz devlet -Beyaz Rusya, Kamboçya, Çin, Etiyopya, İran, Kırgızistan, Rusya Federasyonu ve Suriye- karara çekimser kaldı. Karar (A/RES/76/300) temiz, sağlıklı ve sürdürülebilir bir çevre hakkının ‘diğer haklar ve mevcut uluslararası hukukla bağlantılı’ olduğunu ve bunun teşvik edilmesi için ‘uluslararası çevre hukuku ilkeleri çerçevesinde’ çok taraflı çevre anlaşmalarının ‘tam olarak uygulanmasını gerektirdiğini’ teyit ediyor.

Genel Kurul kararı, Ekim 2021’de BM İnsan Hakları Konseyi tarafından kabul edilen ve AltıParmak Hukuk Bürosu tarafından  Türkçeye çevrilen 48/13 nolu ilke kararına dayanmaktadır.

BM Genel Kurul Kararı Çevirisi: ‘Temiz, Sağlıklı ve Sürdürülebilir Bir Çevre Hakkı’

Genel Kurul,

Birleşmiş Milletler Şartı’nda belirtilen amaç ve ilkeler ışığında,

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ve Viyana Deklarasyonu ve Eylem Programını tekrar teyit ederek, Kalkınma Hakkı Bildirgesi, Birleşmiş Milletler Çevre Konferansı Bildirgesi (Stockholm Bildirgesi), Çevre ve Kalkınma Hakkında Rio Bildirisi ve ilgili uluslararası insan hakları anlaşmalarını hatırlatarak ve ilgili diğer bölgesel insan hakları belgelerini göz önünde bulundurarak,

Tüm insan haklarının evrensel, bölünmez, birbirine bağlı ve kendi içlerinde birbirleriyle ilişkili bir bütün olduklarını bir kez daha kabul ederek,

Genel Kurul’un kapsamlı bir dizi hırslı, evrensel, insan odaklı ve dönüştürücü amaç ve hedefler belirlediği,  “Dünyamızı Dönüştürmek: Sürdürülebilir Kalkınma için 2030 Gündemi” başlıklı, 25 Eylül 2015 tarihli, 70/1 sayılı kararını  ve Genel Kurul’un Gündem’in 2030 yılına kadar, kimseyi geride bırakmama ilkesi gözetilerek bütünüyle uygulanabilmesi için hiç bir yumuşama olmadan hareket edeceğini taahhüt ettiğini, özellikle derin yoksulluk olmak üzere,  yoksulluğun her türlü boyut ve şekliyle ortadan kaldırılmasını insanlığın karşısında yüzleşmesi gereken büyük bir engel ve sürdürülebilir kalkınma için vazgeçilmez bir koşul olarak değerlendirdiğini, dengeli ve bütünsel bir şekilde sürdürülebilir kalkınmayı üç boyutuyla -ekonomik, sosyal ve çevresel – gerçekleştirmeye bağlı olduğunu tekrar teyit ederek,

Devletlerin iklim değişikliği de dâhil olmak üzere çevre üzerine çok taraflı belge ve anlaşmalar kapsamındaki taahhütlerini ve yükümlülüklerini ve de Haziran 2012’de Rio de Janeiro (Brezilya)’da düzenlenen Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Konferansı ve Konferansın “İstediğimiz gelecek” başlıklı Çevre ve Kalkınma Hakkında Rio Bildirisi’nde ifade edilen ilkeleri tekrar onaylayan çıktı metinlerini hatırlatarak,

İnsan Hakları Konseyi’nin 48/13 sayılı 8 Ekim 2021 tarihli “Bir İnsan Hakkı Olarak Temiz, Sağlıklı ve Sürdürülebilir Çevre Hakkı” başlıklı kararını aynı şekilde hatırlatarak,

İnsan hakları ve çevre ile ilgili Genel Kurul’un tüm kararların ve özellikle de 16 Temmuz 2020 tarihli 44/7 sayılı, 6 Ekim 2020 tarihli 45/17 sayılı, 7 Ekim 2020 tarihli 45/30 sayılı ve 23 Mart 2021 tarihli 46/7 sayılı İnsan Hakları Konseyi’nin kararlarını da ayrıca hatırlatarak,

Sürdürülebilir kalkınmanın üç boyutuyla(ekonomik, sosyal ve çevresel) ve ekosistemleri de dahil ederek çevrenin korunmasının,  şimdiki ve gelecek nesillerin tüm insan haklarının sağlıklı ve tam olarak gerçekleştirilebilmesini kolaylaştırdığını ve teşvik ettiğini kabul ederek.

Diğer yandan, iklim değişikliğinin sonuçlarının, doğal kaynakların yaşama elverişsiz yönetimi ve kullanımının, hava, toprak ve su kirliliğinin, kimyasal maddelerin ve atıkların sağlıksız yönetiminin, bunlar neticesinde gerçekleşen biyoçeşitlilik kaybının ve  ekosistem hizmetlerinin tükenmesinin, temiz, sağlıklı ve sürdürülebilir bir çevreden yararlanmaya engel olduğunu ve çevreye verilen zararların, insan haklarının etkin uygulanmasında, doğrudan ve dolaylı negatif etkileri olduğunu da kabul ederek

Gelişmekte olan ülkelere; bilhassa yoksul, çok borcu olan ülkeler, en az gelişmiş ülkeler, denize kıyısı olmayan gelişmekte olan ülkeler ve gelişmekte olan küçük ada devletlerinin yanı sıra orta gelirli ülkelere yardım edilmesinde ve insani, kurumsal ve teknolojik kapasitelerinin geliştirilmesinde uluslararası işbirliğinin önemli rolünü tekrar teyit ederek,

Çevreye verilen zararların insan hakları üzerindeki yansımalarının kişisel ve kolektif olarak tüm dünyada hissediliyorsa da, kadınların, kız çocuklarının ve toplumun zaten kırılgan kesimlerinde yer alanların, yani, yerli halkların, çocukların, yaşlıların ve engelli kişilerin bu sonuçlardan en şiddetli şekilde etkilendiklerini kabul ederek,

Toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamanın, iklim değişikliği ve çevrenin kirletilmesi karşısında toplumsal cinsiyet sorunlarını ele alan bir eylem ortaya koymanın öneminin yanı sıra çevre korumada, kadınların ilerlemesi, kadınların harekete geçirici rolü, kadınların karar verici olması, kadınlar ve kız çocuklarının tam, eşit ve etkili katılımı ve kadınların işletmeci, yönetici, doğal kaynakların koruyucusu ve değişim özneleri olarak oynadığı rolün öneminin bilinciyle,

Çevre kirliliği, iklim değişikliği, biyoçeşitlilik kaybı, çölleşme ve sürdürülebilir olmayan bir kalkınmanın, şimdiki ve gelecek nesillerin insan haklarını etkin uygulama kapasitesi üzerindeki en acil ve en ciddi tehditlerden oldukları değerlendirerek,

Aynı şekilde, bilgi edinme, bilgi arama ve iletme hakkı, yönetimsel ve toplumsal işlerin etkin yönlendirilmesine katılma hakkı ve etkin başvuru hakkı gibi insan haklarının kullanılmasının, temiz, sağlıklı ve sürdürülebilir çevreyi korumak için hayati olduğu değerlendirerek,

Çevresel sorunlara çözüm bulmak için gerçekleştirilen tüm eylemler dahil Devletlerin insan haklarına uyma, onları koruma ve uygulanmalarına destek verme ve çeşitli uluslararası belgelerde öngörüldüğü üzere, herkesin insan haklarını korumak için tedbirler alma yükümlülüğü olduğunu ve çevreye verilen zararlar karşısında daha kırılgan olan kişiler için ek tedbirler alınması gerektiğini, ve insan hakları ve çevre ile ilgili ilke kararlarda çerçevesinin çizildiği şekliyle tekrar kabul ederek,

Tüm ticari işletmelerin, insan haklarına uyma sorumluluğu olduğunun altını çizen, ticari işletmeler için belirlenen İş ve İnsan Hakları Rehber İlkelerini hatırlatarak,

Tüm insan haklarının uygulamasında, temiz, sağlıklı ve sürdürülebilir bir çevrenin önemini kabul ederek,

Özel Raportör’ün güvenli, temiz, sağlıklı ve sürdürülebilir bir çevreden yararlanma ile ilgili insan hakları yükümlülükleri konusunda düzenlediği tüm raporları kaydederek,

Aynı zamanda, Genel Sekreter’in 24 Şubat 2020 tarihinde, İnsan Hakları Konseyi’ne sunduğu,  “En Üstün Amaç: İnsan Hakları İçin Harekete Geçme Çağrısı” başlıklı raporu kaydederek,

Devletlerin çoğunun, anayasalarında, mevzuatlarında, yasalarında veya politikalarında temiz, sağlıklı ve sürdürülebilir bir çevre hakkını farklı şekillerde de olsa tanıdıklarını kaydederek,

  1. Temiz, sağlıklı ve sürdürülebilir bir çevre hakkını bir insan hakkı olarak tanır;
  2. Temiz, sağlıklı ve sürdürülebilir bir çevre hakkının diğer haklar ve mevcut uluslararası hukuk ile bağı olduğunu kaydeder;
  3. Temiz, sağlıklı ve sürdürülebilir bir çevre hakkının ilerlemesinin/teşvik edilmesinin uluslararası çevre hukuku ilkelerine uyarak, çevre ile ilgili çok taraflı anlaşmaların tam uygulanmasından geçmekte olduğunu teyit eder;
  4. Devletleri, uluslararası kuruluşları, ticari işletmeleri ve diğer ilgili aktörleri, herkes için temiz, sağlıklı ve sürdürülebilir bir çevreyi güvence altına almayı öngören çabaları arttırmak için politikalar oluşturmaya, uluslararası işbirliğini geliştirmeye, kapasitelerini arttırmaya ve iyi uygulamaları bütünleştirmeye teşvik eder.

97. Oturum

28 Temmuz 2022

Canlı Yayında Duran Zaman!

0

Canlı Yayında Duran Zaman / Avukat Erdal Doğan

[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””]Yazar Erdal Doğan‘ın 2012 yılında yayınlanan Vukuatlı Resmî Kimlik “Sözlüğü” isimli kitabından alıntılanarak Birgün Gazetesi’nin 1/06/2009 tarihli sayısında yayınlanmış ve yazarı tarafından bugüne revize edilmiştir.[/box]

Bunaltıcı nemli bir İstanbul yazı öğleden sonrasıydı. Romantik ideallerle girdiğim İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin birinci sınıf öğrencisi olarak yıl sonu finallerine hazırlanıyordum. Üsküdar’daki öğrenci evinin küçük odasında, önümde duran Anayasa Hukuku ders kitabı ve notları arasında sokakta oyun oynayan çocuk sesleri ile tüp kamyonların megafonlu çığırtkanlıklarının birbirine karışan sesleri arasında çalışmaya zorlarken kendimi bu durumdan bir an bunalmış ve küçük ekran siyah beyaz televizyonuma sarılmıştım.

Avukat-Yazar Erdal Doğan tarafından 2012 yılında yayınlanan Vukuatlı Resmî Kimlik “Sözlüğü” isimli kitabın kapağı

Bazen bir his olur ya insan daraldıkça daralır da bu içini daraltan sebeplerin yalnızca o anla ilişkili olmadığını bilir ama ne olduğuna bir türlü anlam veremez ya, işte tam da o ruh haliyle televizyonu açmıştım. Çok çaresiz ve güçsüz bırakan neden sanki gökyüzü ile gelip çökmüş içime. Açılan ekrana Sivas’tan gelen haberlerin düşüşü biraz önceki yakındığım içinde bulunduğum fiziki koşulları mumla arar hale sokmuştu. Önce Aziz Nesin sonra da etkinliğe katılan diğer yazar, sanatçı ve Alevi gençlerin yakılmaya çalışıldıklarına dair haberler…

Bir an adi bir linç girişimi olarak algılama umuduyla bu saldırıların biraz sonra def edileceğini düşünürken, zaman çok ilerlemeden bu umut kendini olayın ciddiyetine ve vahametine bırakmıştı. Devlet mekanizması Sivas’ta tamamen rafa kaldırılmıştı. Kendinden geçmiş/geçirilmiş önce 1000 sonra 1500 gibi bir linç katil güruhunun 9-10 saat boyunca canlı yayınla oteli ateşe verişleri ve oteldekilerin kurtulmasına izin vermeyişleri tüm dünyaya seyrettirildi. Tepesindeki iki yana açılan uzun antenli küçük televizyon karşısında saatlerce ne, neyi, niçin, neden soruları beynimde kendiliğinden içgüdüsel olarak çınlayıp, çığırır ve onlara cevap yetiştirmeye çalışırken elimde sıkıca tuttuğum anayasa kitabı çaresizlik ve sıkıntının içi içe geçen ruh halimle terden sırılsıklam olduğunu hatırlıyorum. Ekranda ortaya ve kenarlara serpiştirilmiş o üç-beş polis ve erin konu mankenliğine sokulup vahşeti seyredişleri ise hiçbir zaman hafıza ve belleklerden silinmeyecektir!

Devlet, Hızır Paşalar ve “Dostlar”

Onlarca canın, yamyam töreni kutlama haykırışları içinde yakıldığı kent, başkent Ankara ve komşu büyük sınır illerine o kadar yakın olmasına rağmen Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve seçilmiş koalisyon hükümeti bu vahşetin durdurulmasına güvenlik güçlerini göndermeyerek ekrandan izlemeyi tercih etmiştir. Tercih yapmakla kalmayıp vahşet manzarası karşısında empati kurdukları biricik tarafsa yakılanlar değil yakan failler olmuştur! Dönemin başbakanı Tansu Çiller’in “Çok şükür otel dışındaki halkımız bir zarar görmemiştir” sözleri durumu yoruma dahi gerek duymaksızın özetlemiştir. Katil güruhun yok etme “hazzını” fazlası ile aldığı ve artık yorulmaya başladığı saatler sonrası gece yarısına geldiği saatlerde katlettikleri can sayısı 35’e ulaşmıştı. Failler 2 göstericiyi de kurban etmişlerdi.

33 canın ölümünde Ahmet Yücetürk adı unutulacak gibi değildir? Dönemin Sivas Askeri Tugay Komutanı olan bu zat saatlerce otel içinde kıvranan 33 canın canlı canlı yakılmasına göz yumarak katil güruha yol vererek ölmelerini sağlamış, müdahale etmeye çabalayan dönemin Sivas Valisi’ni ise hayat güvencesi ile tehdit edecek kadar cüret sahibi olduğu belleklerde yer edinmiştir.

“Babasını” Çankaya’ya çıkartıp kendisini başbakanlık koltuğuna çivileyen, çok değil katliamdan 3 yıl sonra da binlerce faili meçhul bırakılan yurttaşın katillerine şeref dağıtarak yalı konforuna konumlanan dönemin başbakanı Tansu Çiller’i unutmamız mümkün müdür?

Ya diğer siyasi ve sosyal aktörleri?

Yakanlara ateş desteği sağlayan “dost” çevresinden sorumluluğu yakılanlarda bulan akademik unvanlı Alevi zatlar, vahşetin yapılacağını öncesinden bilip de yıllarca saklayan Alevi araştırmacılar, Alevi oyları ile koltuklarında semirdikçe semiren Demirel patentli ‘sosyal demokratlar’ı unutacak mıyız?  Bu zatların totaliter devletten aldıkları resmi ideolojik destekle halen her fırsatta Alevilerin neye inanıp, inanmamaları hakkında ahkam kesmeyi ihmal etmeyişleri hep bu güçtendir!

İnsanlığa Karşı İşlenmiş Suç ve Yas

Bu olup bitenler sonunda Aleviler, kendilerini artık daha açık ve net konumlandırma cesaretine doğru yönelerek, demokratik özgürlükçü bir hukuk devleti talebi daha somut görünür olmuştur. Bu vakitten sonra üzerlerine en karanlık suikast ve katliam geleneklerini sürdürmeye ve onları sindirmeye niyetliler için ise en büyük kaygısı, Pandora’nın kutusunun artık kapanmamak zere açılmış olmasıdır. Alevilerin en meşru, temel ve asgari demokratik taleplerinin bu karanlık gücü tedirgin edişi boşuna değildir. En vahşi katliam geleneklerinden beslenerek oluşturdukları ideolojilerine, son zamanlarda ekledikleri özgürlükçü laiklikten yoksun statükoyu kollayan mevcut laiklik söylemleri ile son kartlarını oynamayı tercih ettiler fakat artık bu jargonlarla Aleviler üzerinde bölme, parçalanma korkusu yaratarak onları ne sindirebilir ne de önleyebilirler. Aleviler cehennemden çıkış için yol aldıkları bu sürecin hak ve adalete erişmek için bir araf olduğunu çok iyi biliyorlar. Yine en az on iki bin yıllık Anadolu Uygarlıklarından süzüp getirdikleri inançları ile Hz. Muhammed, Hz. Ali ve oğullarına duydukları sevgi ve saygının da sömürülmesine izin vermeyeceklerini, kendilerini İslam dışında göreni de görmeyeni de asimile edilmeye karşı duracaklarını artık daha çok ve daha net dillendiriyorlar. Bugüne değin “resmî” maaşlarıyla bu sahada at koşturan zatların artık çok rahatça bu cüreti gösteremeyeceklerinin de farkındalar.

2 Temmuz 1993 Sivas Katliamı insanlığa karşı bir suçtur. Aynen bu katliamın devamı olan 5 Temmuz 1993’te Başbağlar’da işlenen katliam gibi. Katliamın failleri, azmettirenleri ve yol verenleri ile birlikte sorumluluklarını yerine getirmeyen siyasi ve idari tüm sorumluların cezai ve insani sorumlulukları yaşadıkları sürece hiçbir zaman zaman aşımına uğramaz. Aynı şekilde devletin bu utançla yüzleşmek için gerekli tüm varlığını ortaya koyması ile birlikte bu tür insanlık suçlarının işlenmemesi için tüm mekanizmaları etkin biçimde inşa etmesi sorumluluğu da.

Demokratikleşme

Alevilerin eşit yurttaşlık taleplerinin Türkiye Cumhuriyeti’nin diğer yurttaşlarının da yaşamını demokratikleştiren en haklı somut talepler olduğu tartışmasızdır. Demokratik hukuk devleti ve özgürlükçü laik sistemde Diyanet İşleri Başkanlığı ve zorunlu din derslerinin kaldırılması, her türlü inanç ve düşünceye karşı yapılacak ayrımcılığa karşı etkin yaptırım ve önlemlerin alınması; aynı şekilde farklı inanç ve düşüncelerin barışçıl örgütlenme hak ve özgürlüğü önündeki engellerin kaldırılması, kamu hazinesinden hiçbir inanç gurubuna pay aktarılmaması, hemen hemen her yurttaşın asgari talepleri olarak can yakıcılığını sürdürüyor. 2 Temmuz 1993 Sivas Katliamının yaşandığı otelin bir utanç ve yüzleşme müzesi haline acilen dönüştürülmesi ise amaçlanan demokratik sistemin belleklerinden biri olma potansiyeli taşıması açısından önemlidir. Çünkü insanlığa karşı işlenen bu katliamın sorumlularının unutulmaması ve bir daha yaşanmaması için utanç ve barış müzesi bir sembol olacaktır.

Jakoben İslam devlet laikçiliğine bekçilik yaptırılan Aleviler ise artık bekçi değil daha demokratik özgürlükçü laik bir hukuk devleti nasıl olurunun aktörü olmak istiyor! Bu istemleri mevcut “laikliği” dahi yeni seçilen parlemento çoğunluğunu oluşturan Cumhur İttifakı için dahi artık zul olup Anayasa’dan tümden kaldırılması talep edildiği şu son dönemeçte daha sarih dillendiriyorlar! Çünkü Sivas katliamı öncesi ve sonrasında bu güne değin eski devlet partisi CHP dahil benzeri devamcısı iktidarların her seçim dönemindeki hamaset içerikli kardeşlik nutuklarına kanmamakta ve üzerlerinde korku senaryoları üretmelerine izin vermeyeceklerini daha net ve somut görmüşlerdir.

Son olarak: Aleviler, kendileri hakkında MGK düzeyinde tehlike olarak gören, haklarında raporlar hazırlatan mevcut devlet anlayışından kopup, evrensel demokratik bir hukuk devleti ve özgürlükçü laik sistem hedeflemedikçe ne yaşam hakları güvencede olabilecek ne de 2 Temmuz ve önceki katliamların yası tutulmuş olacaktır.

Hitit Hukuku – Belleklerdeki Kayıp

Musa’nın Yasası

0

Musa’nın Yasası: Diğer doğu halkları gibi, İbraniler de hukuklarını ilahî kaynaklı addetmişlerdir. Yahudiliğin kutsal kitabı Tanah (תנ”ך) üç kısma ayrılmıştır: I) Tora (תורה, “öğreti”) (Tevrat), II) Nevi’im (נביאים, “peygamberler”) ve III) Ketuvim (כתובים, “yazılar”). Bu kısımların her biri çeşitli kitaplardan meydana gelmektedir. Bu bağlamda Tevrat beş adet, Nevi’im sekiz adet, Ketuvim ise on bir adet kitap içermektedir. Böylelikle Tanah toplam yirmi dört kitaptan oluşmaktadır. Kutsal kitap araştırmacıları Tanah’ı “İbranî Kutsal Kitabı” (Hebrew Bible / Bible hébraïque) olarak da adlandırmaktadırlar.

Hristiyanlığın kutsal kitabı Kitab-ı Mukaddes (Bible) ise iki kısımdan oluşmaktadır: I) Eski Ahit / Ahd-i Atik (Old Testament / Ancien Testament) ve II) Yeni Ahit / Ahd-i Cedid (New Testament / Nouveau Testament). Eski Ahit’in içerdiği kitapların sayısı Katolik, Ortodoks ve Protestan Kiliseleri’ne göre farklılık göstermektedir.

Yeni Ahit ise yirmi yedi adet kitap içermektedir.

Tevrat’ın içerdiği beş kitabın her biri ilk kelimeleriyle anılmaktadır:

1) Bereşit (בראשית, “başlangıçta”)

2) Şemot (שמות, “isimler”)

3) Vayikra (ויקרא, “ve çağırdı”)

4) Bamidbar (במדבר, “çölde”)

5) Devarim (דברים, “sözler”)

Tevrat’ı meydana getiren bu beş kitap sırasıyla 1) Tekvin (Genesis / Genèse), 2) Çıkış (Exodus / Exode), 3) Levililer (Leviticus / Lévitique), 4) Sayılar (Numbers / Nombres) ve 5) Tesniye (Deuteronomy / Deutéronome) adları altında aynı zamanda Eski Ahit’in, dolayısıyla da Kitab-ı Mukaddes’in ilk beş kitabını oluşturmaktadırlar.

Bu kitaplar Hristiyan geleneğinde Pentatek (Pentateuch / Pentateuque) şeklinde anılmaktadır. Tevrat’ın yayınlanması M.Ö. VII. yüzyılın sonunda Kral Yoşiyahu’ya veya M.Ö. V. yüzyılın ortasında kâtip Ezra’ya atfedilmektedir. Tevrat’ın içerdiği kuralların etkisi son derece önemli olmuş ve günümüze kadar gelmiştir.

Tevrat meşhur “On Emir”in yanı sıra, İsrailoğulları’nın örf ve teamüllerini tedvin eden “İttifak Kodu”nu (Code de l’Alliance / Covenant Code) da içermektedir. Burada dinî emirlerin (yabancı tanrıların reddi, rahiplerin statüsü, kutlamalar vs.) yanı sıra, sosyal ilişkilere ve ceza hukukuna dair kuralları da toplayan, halkın bütününe yönelik müşterek bir hukuk söz konusudur.

Pentatek’in üçüncü kitabı olan Levililer de çok sayıda kural vaz etmektedir. İsmi itibariyle “Ruhbanî Kod” (Priestly Code / Code sacerdotal) olarak görünmekle beraber, sadece rahiplerin değil, halkın bütününün gündelik yaşamını düzenlemektedir.Kaynaklar:

Jean-Marie Carbasse, Les 100 dates du droit, Que sais-je, 2011, 1re éd., Paris, pp. 12-14

Süleyman’ın Yargısı

0
Süleyman'ın Adaleti

Kral Davut’un oğlu olan Süleyman (MÖ 970?–931?), Yahudi, Hristiyan ve İslam geleneklerinde adalet, hikmet ve basiret sahibi hükümdarın sembolü olarak kabul edilmektedir. Onun adıyla özdeşleşen “Süleyman’ın Adaleti”, yalnızca doğru hüküm vermeyi değil, aynı zamanda delillerin yetersiz kaldığı durumlarda insan psikolojisini ve vicdanı dikkate alarak gerçeğe ulaşabilme yeteneğini de ifade etmektedir. Bu nedenle hukuk tarihinde, hâkimin yalnızca kanun metnine bağlı kalmayıp olayın özünü kavraması gerektiğini gösteren en meşhur örneklerden biri olarak değerlendirilmektedir.

Bununla birlikte Kral Süleyman’a ait olduğu kesinleşmiş herhangi bir kanun kitabı, yasa metni veya hukuk kodu bulunmamaktadır.

Antik Çağ’da, Eski İsrail Monarşi Döneminde yaşayan Süleyman, Tanah’ta (Eski Ahit), büyük bir bilge hükümdar olarak tasvir edilmektedir. Kilise ise sonraki dönemlerde onu adil kralın örneği olarak kabul etmiş ve bütün Hristiyan hükümdarların kendisini örnek almasını tavsiye etmiştir.  İslam geleneğinde Hz. Süleyman, yalnızca bir hükümdar değil aynı zamanda Allah’ın vahiy verdiği bir peygamberdir. Kur’an-ı Kerim’de kendisine ilim, hikmet ve doğru hüküm verme yeteneği verildiği belirtilmektedir.

Tevrat’ta meşhur “iki annenin bir çocuk üzerindeki uyuşmazlığı” olayı ayrıntılı biçimde yer alırken (I. Krallar 3:16-28), Kur’an-ı Kerim’de bu kıssa bulunmamaktadır. Buna karşılık Kur’an, Hz. Süleyman’ın adaletini ve isabetli hüküm verme yeteneğini farklı olaylar üzerinden öne çıkarmaktadır.

Süleyman’ın Hükmü  (I. Krallar 3:16-28)

Anlatıya göre, yeni doğmuş bir bebeğin annesi olduğunu iddia eden iki kadın, iddialarını kanıtlayabilecek hiçbir delile sahip değildir. Bunun üzerine Kral Süleyman, çocuğun ikiye bölünmesini ve her iki kadına birer yarısının verilmesini emreder. Kadınlardan biri bu çözümü kabul ederken, diğeri çocuğun öldürülmesini önlemek için hakkından vazgeçmeyi tercih eder. Süleyman da büyük bir bilgelikle, çocuğun gerçek annesinin onu yaşatmak uğruna kendi talebinden vazgeçmeyi göze alan kadın olduğuna hükmeder.

Hukuk Tarihindeki Etkisi 

“Süleyman’ın Adaleti” anlatısı, Orta Çağ’dan itibaren Avrupa’da hâkimlerin ve hükümdarların en önemli meşruiyet sembollerinden biri hâline gelmiştir. Mahkeme salonlarını, belediye binalarını ve adalet saraylarını süsleyen çok sayıda resim, fresk ve heykelde bu sahne tasvir edilmiştir. Böylece Hz. Süleyman, yalnızca dinî bir şahsiyet değil, aynı zamanda adil yargılamanın, tarafsızlığın, hikmetli muhakemenin ve hukukun üstünlüğünün evrensel simgelerinden biri olarak kabul edilmiştir. Bu nedenle “Süleyman’ın Adaleti” ifadesi günümüzde de isabetli, hakkaniyetli ve bilgece verilmiş yargı kararları için kullanılan evrensel bir hukuk metaforudur.

 

Türkiye’de  İstisna Hali, Terör ve İfade Özgürlüğü

0

Türkiye’de  İstisna Hali, Terör ve İfade Özgürlüğü  / Prof. Dr. Zühtü ARSLAN

11 Eylül 2001 terör saldırılarından sonra, bazılarına göre, dünya “terörizm çağı” olarak nitelenen yeni bir siyasi döneme girdi. Bu dönemde demokratik devletlerin en büyük sınavı, hukuk düzeni içinde kalarak ve bireysel özgürlükleri ihlal etmeyerek terör tehdidiyle mücadele edebilmektir. Ancak bu sınavdan başarıyla geçmek kolay görünmüyor. Terörün geçici ve arızi bir durum olmaktan çıkıp adeta süreklileşmesi, beraberinde terör gerekçesiyle tesis edilen istisna hâlinin süreklileşmesini ve normalleşmesini getirmektedir. İstisna hâli de temel hak ve özgürlükleri keyfi bir şekilde sınırlandıran otoriter siyasi uygulamaları haklılaştırıcı bir işlev görmektedir. Terörün yarattığı olağanüstülükten en fazla etkilen özgürlük hiç kuşkusuz ifade özgürlüğüdür. Korkunun iktidarda olduğu zor zamanlarda “farklı” ve “aykırı” kabul edilen seslerin susturulması kolayca popüler destek bulabilmektedir. Peki, ifade özgürlüğüne yönelik aşırı sınırlandırmalar, güvenliği sağlamada ve terörle mücadelede etkili bir yol mudur? Terörü ve şiddeti övmeyen, halkı isyana veya ayaklanmaya çağırmayan, kin ve düşmanlığa sürüklemeyen ifadelerin cezalandırılması neye hizmet etmektedir?

Bu makale, bu ve benzeri soruları cevaplamayı amaçlamaktadır. Makale iki ana bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde istisna hâlinin kavramsal çerçevesi ve istisnanın kurallaştırılması, olağanüstünün olağanlaştırılması sürecinde kullanılan iktidar teknikleri üzerinde durulacaktır. Bu iktidar tekniklerinin incelenmesi 11 Eylül sonrasında içinde bulunduğumuz durumun analizinde yararlı olacaktır. İkinci bölümde ise Türkiye’de ifade özgürlüğünün güvenlik ve terörle mücadele gerekçeleriyle sınırlandırılması ele alınacaktır. Bu noktada özellikle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin içtihatları ışığında Türkiye’deki ifade özgürlüğü sorununun siyasal/hukuksal boyutları üzerine değerlendirmeler yapılacaktır. Diğer yandan, Terörle Mücadele Kanunu’nda yapılan son değişikliklerin ifade özgürlüğü konusunda getirdiği sorunlar tartışılacaktır. Sonuç kısmında ise istisna hâlinde ifade özgürlüğünün neden korunması gerektiğine dair bazı tespitlere yer verilecektir.

1. İSTİSNA HÂLİNİN SÜREKLİLEŞMESİ VE İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ

1. 1. İstisna Hâli, Terör ve Düşük Yoğunluklu Demokrasi

Hukukun ve yargı düzeninin kısmen veya tamamen askıya alındığı dönemler istisna hâli olarak nitelendirilmektedir. Kavramı tarihselliği içinde ele alıp teorize eden Giorgio Agamben’e göre, istisna hâli giderek “yönetimin hâkim paradigması” haline gelmektedir. İstisna hâlinin süreklileştirilmesi, demokratik rejimler dâhil, modern siyasal rejimlerin en önemli karakteristiği olarak karşımıza çıkmaktadır.iii Ancak bu durum yeni değildir. Nazi Almanyasının uygulamalarına gönderme yapan Walter Benjamin 1940’lı yıllarda şöyle yazıyordu: “ezilenlerin geleneği bize içinde yaşadığımız ‘istisna hâli’nin istisna değil, kural olduğunu öğretmiştir”.iv Aynı şekilde, Herbert Marcuse soğuk savaş yıllarında içinde yaşadığı toplumun “olağanüstü durumda bulunduğunu ve bunun olayların normal hâli olmaya başladığınıv söylemekteydi.

Terörizm istisna durumunu yaratan en önemli faktörlerden biridir. Terör olaylarının artması sonucu toplumsal düzeni ve bireylerin hak ve özgürlüklerini korumak maksadıyla geçici ve hukuka uygun olağanüstü tedbirlerin alınabileceği kabul edilmektedir. Burada geçicilik ve hukuka uygunluk şartları önemlidir. Olağanüstünün olağanlaştırılması, terörün ve onla mücadelenin süreklileştirilmesi temel haklar bakımından en önemli tehlikeyi oluşturmaktadır.

İstisna hali, varlığını borçlu olduğu dost-düşman ayrımının yeni şartlar altında yeniden üretilmesi ile süreklileştirilmektedir. 11 Eylül sonrasında “küresel terör” tehdidi altında liberal demokrasiler “düşman”la mücadele için özgürlükler alanını daraltmışlar, olağanüstü hâl ilan etmeden günlük yaşamı olağandışılaştırmışlardır. “Küresel terör” karşısında tırmanışa geçen “küresel ulusalcılık” toplumun dışında olanı, dışarıdan geleni, farklı olanı, kısacası “öteki”ni kolayca “düşman”a dönüştürmüştür. Bu bağlamda baskıcı siyasal kararlarla kitlelerin “ulusalcı” refleksleri arasında karşılıklı bir ilişkinin olduğu söylenebilir. Burada en önemli faktör korkudur. Terör korkusu çok kolayca toplumsal ve siyasal paranoyaya dönüşebilmektedir. Korkunun kaynağının gerçek ya da kurgusal olup olmaması da çok önemli değildir. Önemli ve belirleyici olan algılamadır. İktidarın çoğu kez istisnai durumun süreklileştirilmesi amacıyla kullandığı ve topluma sistematik bir şekilde pompaladığı korku, sonuçta geniş kitlelerin baskıcı politikalara destek vermesine, dolayısıyla bu kararların meşrulaştırılmasına hizmet etmektedir.

Diğer yandan, terörün yarattığı istisna halinin meşrulaştırılmasında sembol ve retoriğin de önemli bir işleve sahip olduğu bilinmektedir. ABD’de 11 Eylül sonrasında sivil özgürlükleri sınırlamak için çıkarılan Vatansever(lik) Kanunu (Patriot Act) bunun tipik bir örneğidir. Kanunun isminin “vatansever” olarak belirlenmesi, bu kanunu ihlal ettiği ileri sürülen kişilerin doğal olarak “vatansever” olmadığı, hatta “vatan haini” olduğu imasını beraberinde getirmektedir. Esasen bu bilinçli olarak seçilmiş bir isimdir. Aynı şekilde Terörle Mücadele Kanunları da olağanüstü durumlarda alınabilecek tedbirlerin olağan dönemde geçerli bir yasaya taşınması ve bu tedbirlerin süreklileştirilmesi anlamına gelebilmektedir. Bunun arkasında terörün geçici değil devamlı bir tehdit olduğu düşüncesi vardır.vi Gerçekten de terör konusundaki paradigma değişmiş, yeni paradigmada terör geçici, arızi ve yersel olmaktan çıkarılarak daimi, aslî ve evrensel bir tehdit haline getirilmiştir. Her yönüyle şiddeti yücelten ve sorunların tek çözümü olarak şiddeti gören bu yeni paradigma, özgürlüklerin kısıtlandığı “düşük yoğunluklu demokrasi” uygulamasını doğurmuştur.

İstisnayı süreklileştirmenin bir diğer yolu da yedekleme diyebileceğimiz tekniktir. İfade özgürlüğünü yasaklayan her bir maddenin adeta bir yedeği vardır. Birisi tartışılıp yürürlükten kaldırıldığında ya da etkisizleştirildiğinde diğeri hemen devreye girebiliyor. Böylece bir maddenin kaldırılması ya da ıslahı geçici bir rahatlama temin ederken yeni bir kriz dalgası ile uykuda kalan maddeler uyandırılıyor ve uygulanmaya başlıyor. Türkiye’de 1991’e kadar TCK’nın 141, 142 ve 163. maddeleri ifade özgürlüğünü sınırlandırmada sıkça kullanılan hükümlerdi. Berlin Duvarı ve ardından Sovyetler Birliği yıkılınca bu maddelere ihtiyaç kalmadı. Ancak, bu kez iki cepheli bir kuşatma başladı. Bir yandan eski TCK’nın 312. maddesi, diğer yandan da TMK’nın 8. maddesi devreye girdi. Birincisi 216. maddede kamu düzeni için “açık ve yakın tehlike” teşkil etmesi şartıyla ifadeyi suç sayan bir madde olarak yeni TCK’daki yerini devam ettirmektedir. İkincisi ise 2003 yılında ilga edilmiştir. TCK’daki değişiklikler sonrasında 216. Madde daha az kullanılır bir madde haline gelirken, eski 159. maddenin değişik hali olan 301. maddenin yıldızının parladığı görülmektedir. Bu arada kaldırılan TMK 8. madde arka kapıdan hem TCK’ya hem de son değişikliklerle kısmen Terörle Mücadele Kanununa girmiştir.

1.2. İfade Özgürlüğünü Spinoza Üzerinden Okumak

Devletin varlığına ve bekasına yönelik tehdit söz konusu olduğunda diğer hak ve özgürlüklerin yanında düşünce ve ifade özgürlüğü de ciddi ihlallere maruz kalabilmektedir. Ulus devletler, “milli güvenlik” ve “toprak bütünlüğü”nün korunması gibi gerekçelerle bazı düşüncelerin farklı araçlarla ifadesine sınırlamalar getirebilmekte, hatta bu sınırlamaları yargısal denetim dışına dahi çıkarabilmektedirler. Burada birisi genel diğeri de özel olmak üzere iki temel amacın gözetildiği söylenebilir. Genelde istisnaya karar veren egemenin “doğru” olarak sunduğu düşünce ve politikaların dışında düşünenlerin ve düşüncelerinin palazlanmasını engellemek, özelde ise istisna hâlinin varlık nedeni olarak sunulan dost/düşman ayrımına dair egemen söylemin, dolayısıyla istisna hâlinin meşruluğunun sorgulanmasına mani olmak amaçlanmaktadır.

Aslında ifade özgürlüğünü keyfi şekilde sınırlandırmanın devletin güvenliği ve bekasına hizmet ettiği düşüncesi tartışmaya açıktır. Bunu Spinoza’nın yaklaşık üç yüz yıl elli yıl önce ifade ettiği düşünceleri üzerinden açıklayabiliriz. Spinoza, bireylerin düşünme ve yargıda bulunma doğal haklarını hiç kimseye gönüllü olarak devretmeyeceğini ve egemenin bu yönde bireyleri zorlayamayacağını belirtir. Zihinleri kontrol etmeye çalışan yönetimlerin bu yaptıkları tiranca bir davranıştır. Bireylere neyin doğru neyin yanlış olduğunu, dolayısıyla hangi düşüncenin kabul edilip hangisinin reddedilmesi gerektiğini dayatmak egemenliğin istismarı ve uyrukların haklarının gaspı demektir.vii Spinoza’ya göre, “herkes kendi düşüncesinin efendisi olma doğal hakkı”na sahip olduğu için, insanların birbirinden farklı ve karşıt düşünceler taşımasını engelleyip, onları egemen gücün istediği yönde konuşmaya zorlamak tehlikeli sonuçlar doğuracaktır. viii

Bu durum, devletin varoluş misyonunun da gereğidir. Devletin nihai amacı kişileri “korku yoluyla yönetmek veya sınırlamak ya da itaate zorlamak değil, aksine herkesi mümkün olan her türlü güvenlik içinde yaşamaları için korkudan azade kılmak”tır. Aynı şekilde, devletin amacı bireyleri kendi başlarına karar verebilen rasyonel varlıklar olmaktan çıkarıp, onları iradesiz kuklalara veya hayvanlara dönüştürmek de değildir. Spinoza’ya göre “devletin gerçek amacı özgürlüktürix.

Spinoza, egemenin yasalar yoluyla bazı düşünceleri yasaklamasının devletin bu temel amacına hizmet etmediğini de açıkça savunmaktadır. Yasaklar bir yandan ikiyüzlü, maskeli, dalkavuk ve yağcı kişilerin çoğalması ve toplumu yozlaştırması, diğer yandan da dürüst ve samimi kişilerin yönetime muhalefet etmesi sonucunu beraberinde getirecektir. Spinoza, herkesin aynı şekilde düşünmesini sağlamaya çalışmanın boşuna bir uğraş olduğunu, zira egemenlerin ifade özgürlüğünü sınırlama girişimlerinin daha kararlı bir dirençle karşılaşacağını ve en önemlisi bu direncin sıradan insanlardan değil, “iyi eğitim, sağlam ahlâk ve erdemin kendilerini daha özgür kıldığı kişiler” tarafından gösterileceğini savunmuştur.x O, insan doğasından hareketle, ifadeye yönelik yasakların suçluları ıslah etmekten ve kötüleri caydırmaktan ziyade, düşüncesini her türlü riske rağmen ifadeden kaçınmayan dürüst ve zihni açık insanları etkilediğini/rahatsız ettiğini ve sonuçta bu yasakların devlete büyük zarar verdiklerini vurgulamıştır.xi Ayrıca, ifadeyi yasaklayan yasaların ne kadar “faydasız” olduğunu da Spinoza şu sözlerle ifade etmiştir:

Bu tür yasalar hemen her zaman faydasızdır, çünkü yasaklanan düşüncelerin doğru olduğuna inananların yasakçı kanuna uymaları mümkün değildir. Bu düşünceleri yanlış sayarak zaten kabul etmeyenler ise kanunu bir çeşit imtiyaz olarak görürler ve bunla öylesine böbürlenirler ki, iktidardakiler daha sonra isteseler bile bu kanunu yürürlükten kaldırma gücünü kendilerinde bulamazlar.” xii

Spinoza, “devletin bekası” gibi gerekçelerle ifade özgürlüğünün sınırlandırılmasını da pek faydalı görmez. Bu tezini desteklemek için Spinoza, yaşadığı dönemin Amsterdam’ını örnek gösterir ve bu şehirde farklı inanç ve düşüncelere sahip insanların hoşgörü ve barış içerisinde birlikte yaşadıklarını, mahkemelerde kişilerin inanç ve düşüncelerinin ayrımcılık nedeni olmadığını belirtir. Bu nedenle, “gerçekte barışın asıl bozguncuları, özgür bir devlette üzerinde tiranlık kuramadıkları kanaat (yargı) özgürlüğünü kısıtlamaya çalışanlardır”.xiii Kısacası, Spinoza’ya göre, “devlet(in bekası) için en güvenli yol… herkesin dilediği gibi düşünme ve düşündüklerini ifade etme özgürlüğü”ne sahip olmasıdır.xiv

Bununla birlikte, ifade özgürlüğü sınırsız da değildir. Spinoza, burada bir düşünceyi savunmakla, kamu düzenini bozacak ve yasalara itaatsizliğe, isyan ve ayaklanmaya teşvik niteliğindeki davranışlar arasında açık bir ayrım yapar. Ona göre, bir yasanın adil olmadığını ve kaldırılması gerektiğini savunabilirsiniz, ancak bu yasaya itaatsizlik edemezsiniz ve ona isyanı teşvik edici mahiyette bir davranış içinde bulunamazsınız.xv

Spinoza’dan bu güne ifade özgürlüğü konusunda hem istisna hâlinde hem de normal durumlarda en çok tartışılan husus, bu özgürlüğün sınırlandırılmasıdır. Şimdi, sınırlama sorununu Türkiye tecrübesinden hareketle ele alabiliriz.

2. TÜRKİYE TECRÜBESİ

2. 1. İfade Özgürlüğü İhlallerinin Genel Manzarası

Türkiye’de ifade özgürlüğü sürekli tartışılan bir mesele olmuştur. Bunun nedeni liberalleşme ve demokratikleşme sürecinin tamamlanmamış olmasıdır. Bu da doğrudan Devlete ve siyasal rejime yönelik tehdit algılamasının süreklileştirilmesinden kaynaklanmaktadır. Tehdit algılamasının sürekliliği beraberinde ifade özgürlüğüne yönelik kısıtlamaları, bu kısıtlamalar da her dönemde yeni bir ceza maddesinin tartışılmasını getirmektedir. Aslında bu problemi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)’nin Türkiye hakkında verdiği ihlal kararlarını dikkate alarak da ortaya koyabiliriz. AİHM’nin ifade özgürlüğü ile ilgili olarak 1999-2006 yılları arasında verdiği toplam 205 ihlal kararından 125’i Türkiye aleyhinedir. Bu rakam 10.maddeyle ilgili ihlal kararlarının %61’ine tekabül etmektedir. AİHM 2005 yılında ifade özgürlüğünün ihlal edildiği gerekçesiyle toplam 50 karar vermiştir. Bunun 39’u (yaklaşık %80’i) Türkiye hakkındadır. 2006 yılı içinde ise ifade özgürlüğüyle ilgili olarak verdiği toplam 62 ihlal kararından 35’i Türkiye’ye aittir.xvi

Türkiye hakkında verilen ihlâl kararlarının çok büyük bir kısmı Türk Ceza Kanunu’nun eski 312. maddesinden veya Terörle Mücadele Kanunu’nun 2003 yılında ilga edilen 8. maddesinden kaynaklanan mahkûmiyet kararlarına dayanmaktadır. 312. maddede ifade özgürlüğünü korumaya yönelik adımların atılmış olması ve TMK’nın 8. maddesinin ilga edilmiş olması önümüzdeki dönemde ifade özgürlüğünden dolayı ihlal kararlarının düşebileceği ihtimalini akla getirebilir. Ancak bu maddelerden doğan “boşluğun” yeni maddelerle doldurulması, bilhassa TCK 301’den dolayı çok sayıda dava açılması ve TMK’da ifade özgürlüğünü sınırlandıran değişiklerin yapılmış olması bu iyimserliği gölgelemektedir.

2. 2. AİHM’nin Türkiye ile ilgili kararlarında ifade özgürlüğü ve Terör

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Sözleşme’nin 10. Maddesinde korunan ifade özgürlüğünü demokratik toplumun temeli olarak görmekte ve bu özgürlüğün devleti ve toplumun bir kesimini şoke edici söz ve haberleri de kapsadığını sürekli vurgulamaktadır. Diğer yandan Mahkeme, bu özgürlüğün sınırsız olmadığını, Devletlerin 10. Maddedeki meşru amaçlara dayanarak yasal yollarla yaptıkları sınırlamaların demokratik toplumda zorunlu olması durumunda, başka bir ifadeyle “zorlayıcı bir toplumsal gereksinimi” karşılamaya matuf ve orantılı olması şartıyla, ifade özgürlüğünün sınırlandırılabileceğini kabul etmektedir. Bu bağlamda şiddet ve terör ile ifade özgürlüğü arasındaki ilişki konusunda Strasbourg Mahkemesi’nin içtihatlarında ortaya çıkan temel esasları/eğilimleri kısaca açıklamakta fayda görüyorum.

a. Olağanüstü rejim altında yapılan sınırlamaların gerekçeli ve yargıya açık olması gerekmektedir.

İstisna hâlinin en önemli özelliklerinden biri, tehdit gerekçesiyle yargısal koruma mekanizmasının askıya alınabilmesidir. 1982 Anayasası’nın 148. maddesine göre “olağanüstü hallerde, sıkıyönetim ve savaş hallerinde çıkarılan kanun hükmünde kararnamelerin şekil ve esas bakımından Anayasaya aykırılığı iddiasıyla, Anayasa Mahkemesinde dava açılamaz.” Bu hüküm hukuk devleti anlayışıyla bağdaşmayacak şekilde, yargının paranteze alındığı bir siyasi rejimi doğurabilmektedir. Nitekim bu tür kanun hükmünde kararnameler idari makamlara hak ve özgürlükleri sınırlandırma konusunda yargısal denetime tâbi olamayan geniş bir yetki alanı bırakmaktadır.

285 sayılı “Olağanüstü Hal Bölge Valiliği İhdası Hakkında Kanun Hükmünde Kararname”nin 425 sayılı KHK ile yeniden düzenlenen 7. maddesi, diğer temel hak ve özgürlükler yanında, ifade özgürlüğüne yönelik kısıtlayıcı işlemlerin yargı denetimi dışında bırakılmasını sağlamıştır. 7. maddede “Bu Kanun Hükmünde Kararname ile Olağanüstü Hal Bölge Valisine tanınan yetkilerin kullanılması ile ilgili idari işlemler hakkında iptal davası açılamaz” denmekteydi.

285 sayılı KHK’nin değişik 7. maddesiyle ilgili olarak Anayasa Mahkemesi iki karar verdi. 1991/1 sayılı ilk kararında Anayasa Mahkemesi, Anayasanın 148. maddesine dayanarak yetkisizlik kararı vermiştir. Ancak, Mahkeme olağanüstü yönetimin hukuka bağlı olması konusunda önemli tespitler yapmıştır. Mahkeme demokrasilerde olağanüstü rejimlerle hukuk arasındaki ilişkiyi şu şekilde formüle etmiştir:

Demokratik ülkelerde olağanüstü yönetim usulleri, hukuku dışlayan keyfi bir yönetim anlamına gelmez. Olağanüstü yönetimler kaynağını Anayasa’da bulan, anayasal kurallara göre yürürlüğe konulan, yasama ve yargı organlarının denetiminde varlıklarını sürdüren rejimlerdir. Ayrıca, olağanüstü hal yönetimlerinin amacı, anayasal düzeni korumak ve savunmak olmalıdır. Bu nedenle olağanüstü yönetim usulleri yürütme organına önemli yetkiler vermesine, hak ve özgürlükleri de önemli ölçüde sınırlandırmasına karşın, demokrasilerde sonuçta bir ‘hukuk rejimi’”dir.”xvii

Anayasa Mahkemesi, teknik hukuk açısından, olağanüstü KHK’lerin hangi durumda denetlenip denetlenmeyeceğine dair ilkeyi de şu şekilde belirlemiştir: “Anayasa’nın 148. maddesinin biçim ve öz yönünden Anayasa’ya uygunluk denetimi dışında tuttuğu KHK’ler “olağanüstü halin gerekli kıldığı konularda” çıkartılan KHK’lerdir. Anayasa Mahkemesi’nin çıkartılan bir olağanüstü hal KHK’sinin bu niteliği taşıyıp taşımadığını belirlemesi ve eğer bu niteliği taşımıyorsa uygunluk denetimini yapması zorunludur.” xviii

Anayasa Mahkemesi, bu ilkeyi uygulayarak, 425 sayılı olağanüstü KHK ile getirilen bazı maddeleri iptal etmiş, ancak 7. maddeye ilişkin olarak yetkisizlik kararı vermiştir. Mahkeme bu konudaki kararını şöyle temellendirmiştir:

Bu hükmü hukuk devleti ilkesi ile bağdaştırabilmek olanağı yoktur. Anayasa’nın 125. maddesinin yedinci fıkrası olağanüstü yönetimlerde yasanın yürütmenin durdurulması kararı verilmesini sınırlayabileceğini belirtmektedir. Bu hükmün karşıt anlamından olağanüstü yönetim usullerinde dahi iptal davası açılmasını engellemeyeceği anlaşılmaktadır. Olağanüstü hal bir keyfilik ve denetimsizlik yönetimi değildir. Olağanüstü yönetimlerde yetkili makamların yaptıkları bireysel ve düzenleyici işlemlerin idari yargı denetimine bağlı olması gerektiğinden kuşku duyulamaz. Özgürlükçü demokratik düzeni benimsemiş ülkelerde bunun tersi düşünülemez. Ancak, bu madde 2935 sayılı Olağanüstü Hal Yasası’nda değil yalnızca Olağanüstü Hal Bölgesi için çıkarılmış olan 285 sayılı Olağanüstü Hal KHK’sinde değişiklikler yapmaktadır ve Anayasa’nın 121. maddesinin üçüncü fıkrasında çıkarılabileceği ve 148. maddesinde biçim ve öz yönlerinden Anayasa’ya aykırılığı savıyla Anayasa Mahkemesi’ne dava açılamayacağı öngörülen KHK kuralı niteliğindedir. Bu nedenle, bu maddeye yönelik iptal isteminin yetkisizlik nedeniyle reddi gerekir.xix

Anayasa Mahkemesi’nin bu sözleri, AİHM’nin Özgür Gündem gazetesinin OHAL Bölgesinde basımının ve dağıtılmasının yasaklanmasını ifade özgürlüğünün ihlâli olarak gördüğü Çetin ve diğerleri/Türkiye kararında kullanılan önemli dayanaklardan birini teşkil etmiştir.xx

2003/42 sayılı ikinci kararıyla Anayasa Mahkemesi bu maddeyi iptal etmiştir. Mahkeme, 5’e karşı 6 oyla verdiği kararda ise yargı yolunun kapatılmasının Anayasa’nın olağanüstü yönetimler için öngörmediği bir durum olduğunu, dolayısıyla itiraz konusu kuralın olağanüstü değil, olağan KHK sayılması gerektiğini belirtmiştir. Mahkeme esasa ilişkin incelemesinde de 285 sayılı KHK’nin değişik 7. maddesinin Anayasa’nın 91. maddesine uygun olarak bir yetki kanununa dayanmadığını ileri sürerek iptaline karar vermiştir.xxi Anayasa Mahkemesi’nin bu kararı, mahkemenin aktivizmi, hukuk devleti anlayışı, temel haklar duyarlılığı gibi açılardan tartışılabilir olsa da, pratik sonuçları bakımından etkisiz bir karardır. Zira OHAL kaldırıldıktan yaklaşık 7 ay sonra verilen bir kararın pratik sonuçlarından ve faydalarından bahsedilemez. Anayasa Mahkemesi, 1991 yılındaki ilk kararında yetkisizlik yerine iptal kararı vermiş olsaydı AİHM önündeki birçok davada sonuç farklı olabilirdi.

OHAL Bölge Valisinin ifade özgürlüğünü sınırlandırmaya yönelik tasarrufları, AİHM tarafından hem 10. maddenin ihlâli, hem de bu kararlara karşı yargı yolu kapatıldığı için 13. maddenin ihlâli olarak değerlendirilmiştir. Halis Doğan ve diğerleri/Türkiye davasında, başvurucuların sahibi ve yayın sorumluları oldukları Özgür Bakış isimli gazetenin OHAL Valiliğince Güneydoğu’nun bazı illerinde dağıtımının yasaklanması tedbiri tartışılmıştır.xxii Hükümet, yasaklama kararının 2935 sayılı kanunun 11/e maddesi ve 285 sayılı kanun hükmünde kararnamenin 7. maddesi uyarınca alındığına, söz konusu “gazetenin dağıtılmasının terör olayları nedeniyle hassas bir ortamın oluştuğu bir bölgede yasaklandığına dikkati çekmekte, gazetede yayımlanan makalelerin halkı tahrik etme ya da terör olaylarını haklı gösterme eğiliminde olduğunu ve bu makalelerin bölgedeki kamu düzenini etkileyebileceğini belirtmektedir”(par. 20). Ayrıca, Hükümet terörle mücadele söz konusu olduğunda sözleşmenin 10. maddesinin taraf devletlere toprak bütünlüğünü ve kamu düzenini koruma noktasında çok geniş bir takdir yetkisi bıraktığını ve terör olaylarının olası etkisini değerlendirmede ulusal makamların daha yetkin konumda olduklarını belirtmiştir. Başvuru sahipleri ise bu argümanları kabul etmeyerek, gazetede yayınlanan makalelerin kamu düzenini bozmaya yönelik olmadığını ve dağıtım yasağının ifade özgürlüğüne haksız bir müdahale teşkil ettiğini ileri sürmüşlerdir. (par. 20-23). AİHM, olağanüstü rejime dair kanun ve kanun hükmünde kararnamelerin, bölgenin kamu düzenini bozma eğilimi taşıyan ve halkı tahrik eden her türlü yazılı belge ve yayının dağıtımını engelleme konusunda Valiye çok geniş yetkiler verdiğini ve esasen bu tür yetkilerin Sözleşme ile de bağdaşabileceğini belirtmiştir. Ancak, mahkemeye göre, yasaklamanın sınırlarının yasal olarak açıkça belirtilmesi ve daha da önemlisi yetkilerin kötüye kullanılması olasılığı karşısında etkili adli denetim mekanizmasının sağlanması gerekmektedir.

AİHM, mevcut olayda OHAL Bölge Valisine verilen geniş yetkiler karşısında başvuranları olası suistimaller karşısında koruyacak adli denetim mekanizmasının bulunmamasına, bunun da insanları “güvencesiz” bıraktığına dikkat çekmiştir. AİHM, davaya konu olan yasaklama kararının gerekçelendirilmediğini de belirterek söz konusu müdahalenin “demokratik toplumda gerekli” olmadığına hükmetmiştir. Mahkeme terörle mücadelenin doğurduğu zorlukları anladığını, ancak bu durumun tek başına yapılan müdahaleyi haklılaştıramayacağını şu şekilde ifade etmiştir:

AİHM incelemesine sunulan olayı çevreleyen koşulları, özellikle de terörle mücadeleye bağlı olarak ortaya çıkan zorlukları göz önünde bulundurmaktadır. Terör eylemleri nedeniyle söz konusu bölgede hüküm süren siyasi atmosfer önem arz etmektedir. Bununla birlikte, yasaklama kararının gerekçelendirilmediğini belirtmek yerinde olacaktır. Ayrıca, söz konusu gazetenin yasaklanmasını haklı kılacak, şiddet ve demokrasinin reddi düşüncesini yayabileceği ya da zararlı etkilerinin bulunduğunu ortaya koyabilecek bir unsur bulunmamaktadır.” (par. 24)xxiii

AİHM, diğer yandan, OHAL Bölge Valisinin kararları karşısında başvuranların iç hukukta mağduriyetlerini gidermek amacıyla müracaat edecekleri mekanizmaların bulunmadığını, bu nedenle sözleşmenin 13. maddesinin de ihlâl edildiğini kararlaştırmıştır (par. 35-36). Aynı şekilde, Emeğin Partisi (EMEP) tarafından bütün seçim bölgelerinde dağıtılmak üzere bastırılan ve üzerinde “Baskılar Son Bulsun” “OHAL Kaldırılsın” yazılı afişlerin Diyarbakır’da dağıtımının 25 Kasım 1999 tarihli valilik kararıyla yasaklanması, AİHM tarafından hem 10. maddenin hem de 13. maddenin ihlali olarak görülmüştür.xxiv

b. Terörü, terör örgütünü ve şiddeti savunan sözler prensip olarak 10. maddenin koruması altında değildir.

AİHM, açıkça şiddeti ve terörü destekleyen ifadeleri 10. Madde kapsamında değerlendirmemektedir. Zana/Türkiyexxv davasında Diyarbakır Eski Belediye Başkanı Mehdi Zana’nın ulusal yayın yapan bir gazetede yayınlanan sözleri ifade özgürlüğü kapsamında görülmemiştir. Zana 1987 yılında şöyle demişti: “PKK’nın ulusal kurtuluş hareketini destekliyorum. Katliamlardan yana değiliz, yanlış şeyler her yerde olur. Kadın ve çocukları yanlışlıkla öldürüyorlar…” Bu sözlerinden dolayı Zana yargılanmış ve TCK’nın 312. maddesinde düzenlenen “kanunun suç saydığı fiili övmek”ten mahkum edilmiştir.

AİHM, Zana’nın sözleriyle ilgili değerlendirmesini yaparken (a) sözü söyleyen kişinin konumunu, (b) sözün söylendiği ortamı/zamanı ve sözün yayınlandığı yayın organının etkisini dikkate almıştır. Mahkeme bu unsurları hesaba katarak şu tespitte bulunmuştur:

[B]u açıklamaya tek başına bakılmamalıdır. (Bu açıklamanın) başvurucunun da farkında olması gereken, olayın somut koşullan içinde özel bir anlamı vardır. Bu röportaj, o tarihte gerginliğin dorukta olduğu Türkiye’nin Güneydoğu bölgesinde PKK’nın sivillere yönelik kanlı saldırılarıyla aynı zamana denk düşmüştür. Bu koşullar altında büyük bir ulusal günlük gazetede yayınlanan röportajda, Güneydoğunun en önemli kenti olan Diyarbakır’ın eski belediye başkanının –“ulusal kurtuluş hareketi” olarak tanımladığı- PKK’ya verdiği desteğin, bu bölgedeki patlamaya hazır havayı daha da ağırlaştıracağı düşünülebilir”. (par. 59-60).

Buradan hareketle AİHM, “başvurucuya verilen cezanın “zorlayıcı bir toplumsal gereksinime” yanıt verdiğinin kabul edilmesinin uygun olduğunu ve ulusal makamların ileri sürdüğü nedenlerin “uygun ve yeterli” olduğunu düşünmektedir…” (par. 61).

Sürek/Türkiyexxvi kararında da Haberde Yorumda Gerçek isimli haftalık bir dergide “Silahlar Özgürlüğü Engelleyemez” ve “Suç Bizim” başlıklı iki okuyucu makalesinin yayınlanması üzerine dergi sahibi ile editörünün cezalandırılmasının ifade özgürlüğünü ihlal edip etmediği meselesi gündeme gelmiştir. Bu kararda AİHM Lingens kararına atıf yaparak basının “şiddet tehdidi karşısında milli güvenlik veya ülke bütünlüğünün korunması veya asayişsizlik veya suçun engellenmesi amacıyla konmuş olan sınırlamaları aşmaması kaydıyla, bölücü olanlar da dahil olmak üzere, görüş ve siyasi hususlarda bilgi vermesi”nin demokratik toplumlar açısından bir “zorunluluk” olduğunu belirtmiştir (par. 59). Ayrıca Mahkeme’ye göre ifade edilen sözler bireylere, kamu görevlilerine veya toplumun belli bir kesimine karşı “teşvik ettiği durumlarda Devlet otoriteleri, ifade özgürlüğüne ilişkin müdahale gereğinin incelenmesinde daha geniş bir marja (takdir yetkisine) sahiptir”. (par. 61)

AİHM dergide yayınlanan mektuplarda kullanılan kelimeler ve bu kelimelerin yayınlandığı bağlam üzerinde özellikle durmuştur. Mahkeme söz konusu kelimelerin açıkça şiddeti teşvik niteliğinde olduğunu belirterek şunları söylemiştir:

Mahkeme ilk olarak, “katliam”, “zulüm” ve “cinayet” gibi göndermelerin yanı sıra, “Faşist Türk ordusu”, “TC cinayet çetesi” ve “emperyalizmin kiralık katilleri” gibi etiketlerin kullanılması ile diğer tarafa kara bir leke vurulmasına ilişkin açık bir kasıt olduğunu kabul etmektedir. Mahkeme kanaatine göre söz konusu mektuplar, temel duyguların çalkalandırılması ve halen ölümcül şiddet şeklinde kendini göstermiş olan bileşik önyargıların katılaştırılması ile kanlı bir intikama çağrı şeklinde değerlendirilebilecektir. Ayrıca, mektupların 1985’ten buyana çok ciddi can kayıpları ve bölgenin büyük bir kısmında olağanüstü hal ilan edilmesine sebebiyet verecek şekilde güvenlik kuvvetleri ile PKK kuvvetleri arasında ciddi çatışmaların devam etmekte olduğu Güneydoğu Türkiye’deki güvenlik durumu bağlamında yayınlanmış olması da dikkate alınmalıdır (bkz., yukarıda anılan Zana kararı, s. 2539, Madde 10). Bu bağlamda, mektupların içeriğinin iddia edilen zulümlerin sorumlusu olarak gösterilenlere karşı köklü ve mantık dışı bir nefret uyandırarak bölgede daha fazla şiddete sebebiyet verebilecek şekilde değerlendirilmelidir. Gerçekten de, okuyucuya iletilen mesaj, saldırgan ülke karşısında şiddete başvurmanın gerekli ve haklı bir önlem olduğudur.

Ayrıca “Suç Bizim” başlıklı mektubun kişileri isimleri ile tanımlayarak, bunlara karşı olan nefretin alevlendirildiği ve bu şahısların fiziksel şiddet tehlikesine maruz bırakıldığı da dikkate alınmalıdır. Mahkeme bu açıdan, yetkililer tarafından Devletin toprak bütünlüğüne zarar verilmesi ile ilgili gerekçelerin vurgulandığı başvuranın mahkûmiyetine ilişkin nedenleri, başvuranın ifade özgürlüğü aleyhinde bir müdahale için ilgili ve yeterli bir dayanak olarak kabul etmektedir. Mahkeme, “bilgi” ve “görüşlerin” sadece kırıcı, şaşırtıcı veya rahatsız edici olmasının müdahalenin haklı gösterilmesi için yeterli olmayacağını yinelemektedir. Mevcut davada söz konusu olan nefret konuşmaları ve şiddetin yüceltilmesidir. (par. 62) Aynı şekilde Hocaoğulları/Türkiyexxvii kararında bir dergide yayınlanan “Gençlik İsyan Demektir” başlıklı makalede şiddeti teşvik mahiyetinde ifadelere yer verildiği için başvuru sahibinin ifade özgürlüğünün ihlal edilmediğine karar verilmiştir. AİHM bu davada şu tespitte bulunmuştur:

Gençlere seslenen ve hiçbir devrimin insan zayiatı olmadan gerçekleşemeyeceği görüşünü savunan yazarın dili barışa ve siyasi sorunların çözümüne çağrı olarak kabul edilemez. AİHM «(…) Diyarbakır zindanlarında işkenceci faşistlere sır verip ser vermeyerek ve Kızıldere’de düşmanları: ‘biz buraya dönmeye değil ölmeye geldik, diye selamlayarak dönenlere kavgalarının gelip geçici olmadığını bildirirler. Hem de canları pahasına. Evet, belki yenildiler. Ama direndiler. Çünkü gerçek zaferin böyle küçük ama kararlı direnişlerle kazanılacağını biliyorlardı’ gibi ifadelerinin kullanımıyla net bir biçimde mücadelenin geçici olmadığı düşüncesinin vurgulandığını hatırlatmaktadır. Bunun yanı sıra, bütünü itibariyle şiddet kullanımını, silahlı direnişi veya başkaldırıyı tahrik eder bir makale olarak değerlendirilebilir.”

c. Şiddete teşvik niteliğinde de olsa edebi metinlerde ifade özgürlüğünün alanı geniştir.

Karataş/Türkiyexxviii kararında AİHM cezaya konu olan ifadelerin nerede yayınlandığını dikkate almıştır. Mahkeme, bir şiir kitabındaki şiddete çağrı niteliğindeki ifadeleri 10.madde kapsamında bulmuştur. “Dersim – Bir İsyanın Türküsü” adlı şiir kitabında şiddete çağrı niteliğinde bazı şiirlere yer verilmiştir. Bunlardan ikisinde şu ifadeler mevcuttur:

[Özgürlük klanın yasasıdır]“…

Kutsal ellerimizde

büyük bir tutku büyüyor

– eski Kürdistanın ışığı

Gün ışığında Munzur suyu kanımızla ala bulanmadıkça

Osmanlı fahişesinin eniklerinin ezmesine izin vermeyeceğiz

Ötesi

Binlerce yıldır kanuna uyduk

Özgürlük klan yasasıdır.”

[Sessizce Deşt köyüne doğru baktılar]

Direniş ve ihanet

Özgürlük ve esaret

Yan yana… Bir kanun olarak kabul etmedik mi

Binlerce yıldır

Kan kanla yıkanır diye?”

Avrupa İnsan Hakları Komisyonu bu sözleri ifade özgürlüğü çerçevesinde görmemiştir. Komisyon görüşünü şu şekilde temellendirmiştir: “Komisyon mevcut davaya ilişkin bir özelliğin başvuranın kendisini şiir yoluyla ifade etmeyi tercih etmesi olduğu kanaatindedir. Ancak, şiirin imtiyazları göz önünde bulundurulduğunda, Komisyon başvuranın şiirlerinin bir bölümünün Türk Devleti aleyhine silahlı ayaklanmayı ve bu mücadelede şehitliği övdüğünü tespit etmiştir. Bağlama dayalı olarak okunduğu zaman, kullanılan bazı ifadeler okuyucularda başvuranın Türk Devleti aleyhine silahlı mücadeleyi teşvik ettiği ya da buna davet ettiği ve bölücü amaçlara yönelik şiddeti desteklediği izlenimi yaratma kapasitesine sahiptir. Bu koşullar altında, başvuranın mahkûmiyeti ve kendisine uygulanan ceza acil bir sosyal ihtiyaca cevap verme ve sonuç olarak, demokratik bir topluluk için gereklilik olarak kabul edilebilir.” AİHM, Komisyonun görüşlerine katılmamıştır. Mahkeme, şu gerekçelerle 10. maddenin ihlal edildiğine karar vermiştir:

Mahkeme, ancak, başvuranın görüşlerini ‘devlet güvenliği’, kamu ‘düzeni’ ve ‘toprak bütünlüğü’ üzerindeki potansiyel etkilerini önemli ölçüde sınırlayacak şekilde kitle iletişim yolu yerine şiir yoluyla açıklayan bir birey olduğunu göz önünde bulundurmaktadır. Nitekim, şiirlerin bazı bölümlerinin ton açısından gayet agresif olmasına ve şiddet kullanmaya davet etmesine rağmen Mahkeme doğası açısından şiirlerin sanatsal olmalarının ve sınırlı biretkiye sahip olmalarının bir ayaklanmaya davetten ziyade zor siyasi konum itibariyle derin bir üzüntü ifadesini içerdiklerini göz önünde bulundurmaktadır.”(par. 52)

Ayrıca Mahkeme, başvuru sahibine verilen 13 aydan fazla hapis cezasının hedeflenen amaçlar açısından ölçüsüz olduğuna ve dolayısıyla “demokratik bir toplumda gerekli” olmadığına karar vermiştir.

d. Siyasilerle ve Hükümetle ilgili eleştirilerde ifade özgürlüğünün alanı daha geniştir.

AİHM, siyasi aktörlere yönelik eleştirilerde sınırın ve hoşgörünün, normal kişilere yönelik eleştirilerle karşılaştırıldığında, daha geniş olduğunu kabul etmektedir. Ancak burada da temel şartlardan biri, ifadenin şiddete, teröre, ayaklanmaya teşvik edici mahiyette olmamasıdır. Örneğin Birol/Türkiyexxix kararında, İlknur Birol adlı bir öğretmenin mensup olduğu sendikanın bir mitinginde dönemin Adalet Bakanı Mehmet Ağar’la ilgili olarak “Eli kanlıları hükümetin başına getiriyorlar. Eli kanlı faşistleri Adalet Bakanı yapıyorlar” dediği için cezalandırılmasını 10.maddenin ihlali olarak değerlendirmiştir. AİHM’ye göre “Dava konusu konuşma, politik bir kişinin Adalet Bakanı olarak atanmasıyla ilgili hükümet politikasının kritiğini içermektedir” (par. 27). Ayrıca mahkemeye göre “konuşmanın bazı kısımları dönemin Adalet Bakanının kişiliği hakkında negatif bir tablo çizse de, şiddet kullanmaya, başkaldırıya, silahlı direnişe teşvik edici mahiyeti bulunmamaktadır ve kin güden bir beyanat içermemektedir.”(par. 29).

Hükümete ve hükümet politikalarına yönelik eleştirinin sınırı bireylere ve siyasetçilere yönelik eleştiriye oranla daha geniştir. Ceylan/ Türkiyexxx kararında, Petrol-İş Sendikası Başkanı olan başvurucunun bir haftalık gazetede yayınladığı yazısı gündeme gelmiştir. Başvurucu Münir Ceylan, yazısında özellikle “Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da giderek yoğunlaşan devlet terörü”nden ve “Z”ndan bahsetmiştir. AİHM öncelikle “’Devlet terörü’ ve ‘katliam’ kelimelerinin kullanılmasının da gösterdiği gibi, ülkenin ilgili bölgelerinde Türk yetkililerinin fiilleri hakkındaki eleştiri sert, kullanılan dil ise keskindir” tespitinde bulunmuştur (par. 33). Ancak Mahkeme, “Sözleşmenin 10. maddesinin 2. paragrafı bağlamında, siyasi söylem veya kamu çıkarı ile ilgili konulardaki kısıtlamanın dar” olduğunu ve Hükümetlerin güçlü pozisyonlarından dolayı onlara yönelik eleştiri sınırının geniş olması gerektiğini hatırlatmıştır (par. 34). En önemlisi “Mahkeme, başvuranın sendika lideri ve bir siyasetçi olarak yazdığını ve bu makaledeki sert üslûba rağmen, şiddeti, silahlı direnişi ya da isyanı teşvik etmediğini gözlemlemiştir.” Gerçekten de Mahkeme’nin hemen her davada dikkat çektiği husus şikayet konusu sözlerin “şiddeti, silahlı direnişi veya isyanı/ayaklanmayı” teşvik edip etmediğidir.

2. 2. Şiddete Teşvik ve “Açık ve Mevcut Tehlike” Kriteri

Yeni Türk Ceza Kanununun (TCK) 1. maddesinin gerekçesinde “totaliter devlet” ile “hukuk devleti” arasındaki farka dikkat çekilerek kanunun özgürlükçü felsefeye dayandığı ifade edilmiştir. TCK 1. Maddenin gerekçesinde bu iki anlayış şu şekilde açıklanmıştır:

Tarihte ve günümüzde totaliter devletler, ideolojilerini benimsetmek ve rejimi ayakta tutmak için ceza kanunları yoluyla kişi hak özgürlüklerini ya geniş biçimde sınırlandırmışlar ya da ortadan kaldırmışlardır. Demokratik hukuk devletleri ise ceza kanunlarının kötüye kullanılmasını önlemek için, bu kanunların temel ilkelerine anayasalarında yer vermektedirler.”

Olağanüstü durumlar “hukuk devleti” uygulamasından uzaklaşılıp, siyasal düzlemde üretilen söylemlerin benimsetilmesi ve statükoların korunması için baskıcı uygulamaların öne çıktığı “totaliter devlet” anlayışına geçişin yaşandığı durumlardır.

Yeni TCK’nın “hukuk devleti” anlayışını hâkim kılmak amacıyla attığı adımlardan biri ifade özgürlüğünü daha iyi koruyacak bazı kavramlara kanunda yer vermek olmuştur. “Açık ve mevcut tehlike” kriteri 5237 sayılı yeni TCK’nın 216. maddesine girmiştir.xxxi Halkın bir kesimini diğeri aleyhine kin ve düşmanlığa tahrik suçunun “soyut tehlike” suçu olmaktan çıkarılıp “somut tehlike” suçuna dönüştürülmesi ifade özgürlüğünün alanının genişletilmesi bakımından olumlu bir gelişmedir. Kısacası, bu suçun oluşabilmesi için söz konusu tehlikenin sadece soyut olarak var olması yeterli değildir. Maddenin gerekçesinde de belirtildiği üzere, “böyle bir tehlikenin varlığı somut olarak, açıkça tespit edilmedikçe söz konusu suçtan dolayı cezalandırma yoluna gidilemez.”xxxii

Ancak hemen belirtmek gerekir ki “açık ve mevcut tehlike” kriteri tek başına ifade özgürlüğünü koruyucu bir kriter değildir. Tehlikenin açık, mevcut veya yakın olup olmadığını belirlemede takdir yetkisini kullanan yargıçların bu kriteri “hak-eksenli” ve özgürlükçü bir yaklaşımla yorumlayıp uygulaması çok önemlidir. Türk anayasa yargısında bu kriterin, “açık ve öngörülebilir tehlike” olarak, özgürlükleri sınırlayıcı bir yaklaşımla kullanıldığını söyleyebiliriz.xxxiii Yargıtay da bu konuda ikircikli bir tavır takınmıştır. Yargıtay Ceza Genel Kurulu tarafından 13’e karşı 14 oyla verilen 2004/2006 nolu kararda 312. maddenin özgürlükçü bir yorumu yapılmış, madde ile önlenmeye çalışılan tehlikenin soyut değil somut tehlike olduğu, ifadenin kamu düzeni için açık ve yakın tehlike oluşturması gerektiği ve bunun da ancak şiddete çağrı niteliğinde gerçekleşebileceği vurgulanmıştır.xxxiv Bu karardan kısa

bir süre sonra verilen başka bir kararda ise şiddet unsurunun varlığı vurgulanıp gösterilmeden 312. madde ifadeyi daraltıcı bir şekilde yorumlanıp uygulanmıştır. Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 2005/30 nolu bu kararında “başörtüsünü İslam’ın sembolü olarak nitelendiren” yazarın “sistem ve hukuksal gerçeklik karşısında düşünce veya din ve inanç özgürlüğü kapsamında kalmadığı açık ve tartışılmaz olan başörtüsüne yönelik mahkeme kararlarıyla istikrar kazanmış uygulamaları İslam’a saldırı olarak göstermek suretiyle hitap ettiği kitleyi tahrik etmekte” olduğu sonucuna ulaşılmıştır.xxxv

AİHM kararları ışığında denebilir ki, korunan hukuki değer “kamu güvenliği”dir, “devletin güvenliği” değil.xxxvi Türkiye’de “kamu” (public) terimi özellikle yargı camiasında ısrarla “devlet” karşılığında kullanılmaktadır. Böyle olunca da “kamusal alan”, “devlet alanı”na, “kamu güvenliği” de kolayca “devlet güvenliği”ne dönüşebilmektedir. Oysa kamusal alan (public sphere) sınırlamalardan ziyade özgürlüklerin esas alındığı, bireylerin ve toplulukların kendi kimlikleriyle ve kendileri olarak serbestçe katılacakları, kendilerini ifade edecekleri ve başkalarıyla diyaloga girebilecekleri ortak alanları ifade etmektedir.

2. 3. Terörle Mücadele Kanununda Değişiklikler ve İfade Özgürlüğü

Türkiye’nin Strasbourg’ta ifade özgürlüğünü ihlalden mahkûm olmasının en önemli nedenlerinden biri Terörle Mücadele Kanunu’ndaki ifadeyi sınırlandıran hükümlerdir. Özellikle mülga 8. maddeden dolayı Türkiye’de mahkûm olup da AİHM’ye gidenlerin nerdeyse tamamı davaları kazanmışlardır. Bu bağlamda Terörle Mücadele Kanun’un, güvenlik güçlerinin talepleri doğrultusunda değiştirilmesixxxvii sonucunda ifade özgürlüğü açısından da yeni tartışmalar ortaya çıkmıştır. Bu tartışmaları şu şekilde özetleyebiliriz.

• Terör örgütünün ve AMACININ propagandasını yasaklayan 7. madde, eleştirilerden sonra “amacının” sözcüğü çıkarılarak kabul edilmiştir. Ancak bu sözcüğün yarattığı problem büsbütün ortadan kalkmış değildir. Çünkü Ceza Kanun’un 220. maddesinin 8. fıkrasına göre somut olay gözetilerek olay bazında verilmiş, yerel mahkeme yönünden bağlayıcı dahi olmayan kesinleşmemiş bir karardır. Yerel mahkeme yönünden bağlayıcılığı bulunmayan ve Yüksek CGK’nun yerleşik görüşünü yansıtmayan bahse konu kararın içtihat niteliği bulunmadığından, konunun bütün yönleriyle irdelenmesi gerekmektedir.”

Örgütün veya amacının propagandasını yapan kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.”

• 6. maddeye eklenen ek fıkra da tartışmalara yol açmaktadır. Buna göre “Terör örgütünün faaliyeti çerçevesinde suç işlemeye alenen teşvik, işlenmiş olan suçları ve suçlularını övme veya terör örgütünün propagandasını içeren süreli yayınlar hâkim kararı ile gecikmesinde sakınca bulunan hallerde de Cumhuriyet savcısının emriyle tedbir olarak on beş günden bir aya kadar durdurulabilir. Cumhuriyet savcısı, bu kararını en geç yirmi dört saat içinde hâkime bildirir. Hâkim kırk sekiz saat içinde onaylamazsa, durdurma kararı hükümsüz sayılır.” Bu hüküm, olağanüstü dönemde uygulanan bir tedbirin olağan döneme taşınması ve olağanlaştırılması anlamına gelebilecek niteliktedir. Hâkim kararı olmadan bir savcının üç gün süreyle süreli yayınları durdurabilecek olması özellikle basın özgürlüğü açısından tartışmalı bir durum yaratmaktadır.

• 6 ve 7. maddelerde, daha önce de bulunan, bazı fiillerin “basın ve yayın yoluyla işlenmesi hâlinde, basın ve yayın organlarının suçun işlenişine iştirak etmemiş olan sahipleri ve yayın sorumluları hakkında” da cezaya hükmedileceği belirtilmektedir.

Buradaki tartışma, suçun işlenişine iştirak etmemiş olan yayın sahiplerinin ve yayın sorumlularının da cezalandırılmasının “cezaların şahsiliği” ilkesiyle bağdaşıp bağdaşmadığı noktasında odaklanmaktadır. Basın Kanunu’na göre cezai sorumluluk süreli ve süresiz yayınlarda eser sahibine (yazara) aittir. “Cezai sorumluluğun şahsiliği”ni Anayasa güvence altına almıştır. Cumhurbaşkanı bu nedenle de Anayasa Mahkemesi’ne iptal davası açmıştır. Peki Anayasa Mahkemesi’nin bu konudaki yorumu nedir?

3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu 12.4.1991 tarihinde kabul edildikten yaklaşık bir ay sonra dönemin Ana muhalefet Partisi (Sosyal demokrat Halkçı Parti) tarafından bazı maddelerinin Anayasaya aykırı olduğu gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi’ne taşınmıştır. Anayasa Mahkemesi 1992/20 sayılı kararıyla TMK’nın bazı maddelerini iptal etmiştir. Ancak Mahkeme, kanunun mevkute sahiplerinin de cezalandırılmasını öngören hükümlerini Anayasaya aykırı bulmamıştır.xxxviii Anayasa Mahkemesi’ne göre, dava konusu kuralla süreli yayın sahipleri açısından öznel (subjektif) sorumluluk yerine “nesnel (objektif) sorumluluk” ilkesi benimsenmiş, bu kişilerin sorumlu tutulabilmesi için “kasıt”, bilerek yayınlatma” ve “iştirak”ten söz edilmemiş, sahibi bulundukları yayınlarda konusu suç teşkil eden bir yayının yapılması yeterli sayılmıştır.xxxix Mahkeme 1966/36 sayılı kararına atıf yaparak şu tespitte bulunmuştur:

Mevkute ve eser sahibinin sorumluluğu konusunda bir kimsenin eyleminden dolayı diğer bir kimseye ceza sorumluluğu yükleniyor gibi görünmekte ise de, gerçekte, sorumluluğun hukuksal nedeni sorumlu tutulanların kendi kusuruna dayanmaktadır. Bu kusur, yükümlü olduğu özeni göstererek yasak eylemin işlenmesine engel olmamaktan doğmakta ve böylece sorumlu tutulan kimsenin davranışı ile meydana gelen sonuç arasında nedensellik (illiyet) bağı kurulmaktadır.”xl

Anayasa Mahkemesi, terörle mücadelenin “ayrıksı” hükümler konulmasını zorunlu kılabileceği gerçeğinden hareketle gazete sahibinin sorumlu davranması gerektiğini hatırlatmıştır. Anayasa Mahkemesi bu konuda şunları söylemiştir.

Günümüzde basın, temsil ettiği teknolojik düzey ve sermaye gücüyle endüstriyel ve ticari bir sektördür. Başta yazı işleri müdürü olmak üzere gazetede çalışan basın mensuplarının özenle seçilmelerini sağlamak gazete sahibinin görevidir. Terörü önleme konusunda getirilen kuralların eksiksiz uygulanması gereği ve bir bütünlük taşıması toplum yararına kamu düzeni için genel kurallara ayrıklık oluşturan hükümler konulması zorunluluğunu getirmektedir”.xli

Anayasa Mahkemesi, sonuç olarak, TMK’nın 6. maddesinin süreli yayın sahiplerinin de cezalandırılmasını öngören hükmünü Anayasa’nın 38. maddesindeki “cezaların kişiselliği” ilkesine aykırı görmeyerek beşe karşı altı oyla iptal isteminin reddine karar vermiştir.xlii

Hemen belirtmek gerekir ki bu kararı veren Mahkeme heyetinden sadece bir üye (Haşim Kılıç) hâlen görev yapmaktadır. Dolayısıyla Anayasa Mahkemesi’nin bu konudaki içtihadının değişmesi olasılığı vardır.

Ancak AİHM de süreli yayınlarda yayınlanan yazılardan dolayı editör ve yayın sahiplerinin sorumlu tutulmasını Sözleşme’ye aykırı görmemektedir. Örneğin Sürek (No.1) kararında dergi sahibinin okur mektuplarından dolayı sorumlu tutulmasına yönelik itiraza AİHM şu cevabı vermiştir:

Başvuranın bu mektuplarda bulunan görüşler ile şahsen bağlantılı olmadığının doğru olmasına rağmen, mektupların yazarlarına şiddet ve nefretin körüklenmesi için bir araç temin etmiştir. Dergi ile sadece ticari açıdan bağlı olduğu ve yazı işleri müdürlüğü sorumluluğu taşımadığı gerekçesi ile mektupların içeriğine ilişkin her türlü cezai sorumluluktan muaf tutulması gerektiği yönünde başvuran tarafından ileri sürülen iddiayı reddetmektedir. Başvuran mal sahibi olup, bu konumu itibarıyla derginin yazı işleri yönetimini şekillendirme hakkına sahiptir. Bu nedenle, halk için bilgi toplanması ve dağıtılması konusunda derginin yazı işleri ve muhabir personelinin görev ve sorumlulukları açısından vekâleten sorumlu olup, bu durum çatışma ve gerginlik durumlarında daha büyük önem taşımaktadır.” (par. 63)

Aynı şekilde Hocaoğulları kararında da AİHM derginin yazı işleri müdürü olan başvuru sahibinin kendisinin kaleme almadığı yazılardan dolayı sorumlu tutulamayacağına dair itirazını reddetmiştir.xliii

Bu noktada belirtmek gerekir ki, yayın sorumlularının süreli yayınlarda yayınlanan yazılardan dolayı sorumluluklarının söz konusu olması belki anlaşılabilir. Zira bu kişiler yayınlanan haber ve makaleleri denetleme yetkisine sahip oldukları için konusu suç teşkil eden yazıların yayınlanmasında bir ölçüde ortak sorumluluğa sahip oldukları söylenebilir. Ancak, süreli yayın sahiplerinin de sorumlu tutulmasını anlamak zordur. Özellikle onlarca ulusal ve yerel süreli yayına sahip kişilerin yayınlanan yazılardan dolayı sorumlu tutulmaları, cezaların şahsiliği ilkesini ihlal edici niteliktedir.

Sonuç yerine

İstisna hâlinin sona ermesinde ve siyasal/hukuksal düzenin normalleşmesinde ifade özgürlüğü önemli bir işlev görmektedir. İstisna hâlindeki baskıcı, otoriter uygulamalara yönelik eleştiriler ve en önemlisi bu uygulamaların süreklileştirilmesine karşı dile getirilen itirazlar ancak sözün serbestçe söylenebildiği durumlarda mümkündür. İstisna hâllerinin en karanlık noktası sözün askıya alındığı anlardır. Söz askıya alındığında meydan şiddete kalmaktadır. Şiddetin söz sahibi olduğu yerde de olağanüstünün olağanlaşması ve istisnanın kural haline gelmesi kaçınılmazdır. Bu anlamda terörle mücadelede şiddeti tek “Z” olarak gören yaklaşım sosyal/siyasal/hukuksal düzenin sürekli istisna durumunda kalmasına hizmet edecektir. Bu da “öteki”nin susturulmasına ve tasfiye edilmesine dayalı, “devlet-eksenli” bir istisna durumunun, kitlesel desteğin de etkisiyle, farklı biçimler altında yeniden üretilmesine neden olacaktır.

Şiddetle ifade özgürlüğü arasında empirik düzlemde ters orantılı bir ilişki vardır. Şiddetin yoğun olduğu dönemlerde “tehditler” karşısındaki korku büyüyor, bu da beraberinde özgürlüklerin, özellikle de muhalif düşünceleri ifade etme özgürlüğünün kısıtlanmasını getiriyor. 11 Eylül sonrasında liberal demokrasilerin yaşadığı özgürlük krizi, terörün toplumda yarattığı panik ve korkunun yönetilememesinden kaynaklanmaktadır. Bu korku atmosferinde siyasal ve toplumsal paranoya örneklerine sıkça rastlanıyor. Kısacası bu tür dönemlerde insanlar, Amerikan Yüksek Mahkemesi yargıçlarından Brandeis’in dediği gibi, “cadılardan korkup, kadınları yakıyorlar”.

McCarthyizm, kolu sıvalı amerikanizmdir” diyen ve aynı zamanda boksör olan Senatör Joseph McCarthy’nin hayaleti küreselleşmenin de etkisiyle her yerde dolaşıyor. Şiddete dayalı MCarthyizm, ifade özgürlüğü düzleminde “öteki”nin susturulmasını, konuştuğunda cezalandırılmasını savunur. Oysa ifade özgürlüğü, bir anlamda “öteki”nin özgürlüğüdür. “Öteki” ile ilişkilerde yaşanan sorunlar, ifade özgürlüğünün sınırlandırılmasını beraberinde getirmektedir. Ötekinin engellenmesi, bastırılması liberal demokrasilerde yaşanan özgürlük krizinin en önemli nedenlerinden biridir. “Öteki” ile ontolojik ilişkimizi sağlam bir moral temele oturtmadan özgürlükten bahsedemeyiz. Çünkü öteki gerçekte bizim dışımızda olan değil; aynadaki yansımamızdır.

Ötekinin susturulması, aynı zamanda onun siyasal özne olma hakkını elinden almaktır. Zira konuşma veya ifade, Hannah Arendt’in dediği gibi, “kişiyi siyasal varlık yapan unsur”dur. Siyasal varlık olmak, bir tercihten ziyade zorunluluğu ifade etmektedir. Her birimizi birer “zoon politikon” olarak formatlayan bir dünyada ifade özgürlüğü, kendimizi ve başkalarını tanımlamada, anlamada ve algılamada, bu çerçevede başkalarıyla ilişkilerimizi belirlemede ihtiyaç duyduğumuz bir değerdir. Bu değerin değerini bilmeliyiz.

TBB Dergisi, Sayı 71, 2007, s.201

iBu makale, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi İnsan Hakları Merkezi ile İnsan Hakları Ortak Platformu (İHOP) tarafından 30 Kasım- 2 Aralık 2006 tarihleri arasında düzenlenen “İfade Özgürlüğü: İlkeler ve Türkiye” başlıklı uluslararası sempozyumda sunulan bildirinin genişletilmiş halidir.

iiDoç. Dr., P.A. Güvenlik Bilimleri Fakültesi Anayasa Hukuku öğretim üyesi. Zühtü ARSLAN
iiiGiorgio Agamben, State of Exception, trans. K.Attell, (Chicago The University of Chicago Press, 2005), s.2, 4.
ivWalter Benjamin, “Theses on the Philosophy of History”, in Illuminations, (New York Schocken, 1969), s.257.
vHerbert Marcuse, “Repressive Tolerance”, in Paul Connerton (ed.), Critical Sociology, (New York Penguin, 1976), s.320.
viNitekim Adalet Bakanı Cemil Çiçek Terörle Mücadele Yasasında değişiklik yapan yasa tasarısının Meclis Genel Kurulu’nda görüşülmesi sırasında yaptığı konuşmada bu terör tehdidinin sürekliliğine dikkat çekmiştir. Adalet Bakanına göre “terör, devam eden bir süreç, dinamik bir olgu, bugün bu şekilde yarın başka bir şekilde, bugün bu örgüt altında yarın başka bir örgüt altında varlığını sürdüren bir olgu”dur. Bkz., Türkiye Büyük Millet Meclisi Tutanak Dergisi, Dönem 22, Yasama Yılı 4, Cilt 126, 122. Birleşim, 29 Haziran 2006. http://www.tbmm.gov.tr/tutanak/donem22/ yil4/bas/b122m.htm

viiBenedict De Spinoza, A Theologico-Political Treatise and A Political Treatise, trans. R. H. M. Elwes, (New York Dover Publications, 1951), s. 257. Spinoza’nın siyaset üzerine iki temel denemesini içeren bu yapıtı kısmen Türkçe’ye çevrilmiştir. Bkz., Spinoza, Siyaset Üzerine (Seçmeler), Çev. A. Timurçin, (İstanbul Morpa Kültür Yayınları, 2004); Spinoza, Tractatus Politicus, Çev. M. Erşen, (Ankara Dost Kitabevi,2007)

viiiSpinoza, A Theologico-Political Treatise, s. 258
ixSpinoza, A Theologico-Political Treatise, ss. 258-259.
xSpinoza, A Theologico-Political Treatise, ss. 261-262
xiSpinoza, A Theologico-Political Treatise, s. 262.
xiiSpinoza, A Theologico-Political Treatise, s. 262. Spinoza, bu sözlerinin devamında, bir kişinin farklı düşüncelerini saklamayıp dile getirdiği için, adeta suçlular gibi, sürgüne gönderilmesinin ve hiçbir suç işlememiş ve kötülükte bulunmamış bir aydının “düşman” görülmesinin bir devlet için ne büyük talihsizlik ve zarar verici durum olduğunu vurgulamıştır. Spinoza, A Theologico-Political Treatise, s. 263.
xiiiSpinoza, A Theologico-Political Treatise, s. 264.
xivSpinoza, A Theologico-Political Treatise, s. 265.
xvSpinoza, A Theologico-Political Treatise, ss. 259-260.
xviRakamlar için bkz., www.echr.coe.int.
xviiE. 1990/25, K. 1991/1, K. T. 10.1.1991, Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi (AMKD), Sayı 27/1, ss. 92-93.
xviiiAMKD, Sayı 27/1, s.100. Mahkeme bu görüşünü şu sözlerle daha da açmıştır: “Anayasa Mahkemesi Anayasa’ya uygunluk denetimi için önüne getirilen ve yasama veya yürütme organı tarafından yürürlüğe konulan düzenleyici işlemin hukuksal nitelemesini yapmak zorundadır. Çünkü Anayasa Mahkemesi, denetlenmesi istenilen metine verilen adla kendisini bağlı sayamaz. Bu nedenle, Anayasa Mahkemes olağanüstü hal KHK’si” adı altında yapılan düzenlemelerin Anayasa’nın öngördüğü ve Anayasa’ya uygunluk denetimine bağlı tutmadığı gerçekten bir olağanüstü hal KHK’si” niteliğinde olup olmadıklarını incelemek ve bu nitelikte görmediği düzenlemeler yönünden Anayasa’ya uygunluk denetimi yapmak zorundadır. Anayasa’nın 148. maddesi yalnızca olağanüstü hal KHK kuralı niteliğinde olan düzenlemelerin Anayasa’ya uygunluk denetimine bağlı tutulmalarına engel oluşturur.” AMKD, Sayı 27/1, s.102.
xixAMKD, Sayı 27/1, s.108.
xxBkz., Çetin ve diğerleri/Türkiye, (Başvuru No: 40153/98, 40160/98), par.61.
xxiE.2003/28, K.2003/42, K.T.22.5.2003, AMKD, Sayı 40/1, s.92.
xxiiHalis Doğan ve diğerleri/Türkiye, (Başvuru No: 50693/99), 10 Ocak 2006.
xxiiiAynı yönde kararlar için bkz., Çetin ve diğerleri/Türkiye, (Başvuru No: 40153/98, 40160/98), 13 Şubat 2003; Mehmet Emin Yıldız ve diğerleri/Türkiye, (Başvuru No:60608/00), 11 Nisan 2006.
xxivTüzel/Türkiye, (Başvuru No: 57225/00), 21 Şubat 2006.
xxv23 Zana/Türkiye, B. N. 69/1996/688/880, 25 Kasım 1997. Alıntılarda kararların Adalet Bakanlığı’nın internet sitesinde (www.adalet.gov.tr) yer alan Türkçe çevirilerinden de yararlanılmıştır.
xxviSürek/Türkiye (No.1), B. N. 26682/95, 8 Temmuz 1999.
xxviiHocaoğulları/Türkiye, B. N. 77109/01, 7 Mart 2006.
xxviiiKarataş/Türkiye, B. N. 23168/94, 8 Temmuz 1999.
xxixBirol/Türkiye, (Başvuru No: 44104/98), 1 Mart 2005.
xxxCeylan/Türkiye, B. N. 23556/94, 8 Temmuz 1999
xxxiTCK’dan önce bu kriter 2002 tarihinde yapılan değişiklikle 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’nun 17 ve 19. maddelerine girmiştir. Bu kanunun 17. maddesine göre “Bölge valisi, vali veya kaymakam, millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlığın ve genel ahlâkın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amacıyla belirli bir toplantıyı bir ayı aşmamak üzere erteleyebilir veya suç işleneceğine dair açık ve yakın tehlike mevcut olması hâlinde yasaklayabilir.” Aynı şekilde 19. maddenin 2. fıkrasına göre “Valiler de aynı sebeplere dayalı olarak ve suç işleneceğine dair açık ve yakın tehlike mevcut olması hâlinde; ile bağlı ilçelerin birinde veya birkaçında bütün toplantıları bir ayı geçmemek üzere yasaklayabilir.”
xxxiiTCK 216. maddenin gerekçesinde tehlikenin somut olması şartı şu şekilde açıklanmıştır: “Söz konusu suçun oluşması için, kamu güvenliğinin bozulması tehlikesinin somut olgulara dayalı olarak varlığı gereklidir. Bu tehlike, somut bir tehlikedir. Bu somut tehlikenin gerçekleşip gerçekleşmediğini belirlerken failin söz ve davranışlarının neden olduğu tehlike neticesinin gerçekleşmesi gerekir. Hâkim, kullanılan ifadeler dolayısıyla bu tehlikenin gerçekleşip gerçekleşmediğini, dayanak noktalarını göstermek suretiyle belirleyecektir. Bu kapsamda, kişinin söz ve davranışlarının kamu güvenliğini bozma açısından yakın bir tehlike oluşturduğunun tespit edilmesi gerekir. Kişinin söz ve davranışlarının, halkın bir kesimi üzerinde tahrik konusu fiillerin işleneceği hususunda duyulan endişeyi haklı kılacak bir etki oluşturması gerekir. İfade özgürlüğü ile bu tip tehlike suçları arasında “açık ve mevcut tehlike” kriterinin var olması gerekir. Buna göre, yapılan konuşma veya öne sürülen düşünceler toplum açısından açık ve mevcut bir tehlike oluşturduğu takdirde yasaklanabilmekte, keza böyle bir tehlikenin varlığı somut olarak, açıkça tespit edilmedikçe söz konusu suçtan dolayı cezalandırma yoluna gidilemez.”
xxxiiiBu konuda bkz., Zühtü Arslan, Anayasa Teorisi, (Ankara: Seçkin Yayıncılık, 2005).

xxxivYargıtay Ceza Genel Kurulu, E. 2004/8-130, K. 2004/206, K. T. 23.11.2004. Yargıtay Ceza Genel Kurulu bu kararında 312. maddedeki suçun tespitinde, yeni TCK yürürlüğe girdikten sonra da geçerli olacağını belirttiği, on ilkenin dikkate alınması gerektiğini vurgulamıştır. Bu “on ilke” şunlardır: “Suçun oluşması için;

1. Eylemin aleni yapılması,

2. Kışkırtmanın; sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farklılıklarından en az birine dayanılarak ve bu kesimleri karşı karşıya getirmek amacıyla gerçekleştirilmesi,

3. “Suç ve ceza da yasallık ilkesi” nedeniyle kışkırtmanın, aynı sosyal sınıf, aynı ırk, aynı din, aynı mezhep yada aynı bölgeye mensup olup da farklı görüş veya düşünceye sahip olanların bu özelliklerine dayandırılması halinde anılan suçun oluşmayacağının bilinmesi,

4. Kışkırtmanın, farklı halk topluluklarını birbirine karşı düşmanlığa ve kin beslemeye sevk etmesi ve fakat bu halin “kamu düzeni” için tehlikeli olabilecek bir şekilde ve yeterlilikte olması,

5. 4744 sayılı Yasa gerekçesinde de açıklandığı üzere, tanımlanan tehlikenin soyut olmayıp somut ve yakın tehlike olduğunun göz önünde tutulması ve Yargıtay 8. Ceza Dairesinin birçok kararına yansıtıldığı üzere, kışkırtmanın şiddet çağrısını içermesi,

6. Ne var ki, ilk bakışta açıkça saptanamasa dahi, muhatabı kitlenin algılayabileceği maharetli bir gizlilik altında yapılan düşmanlığa ve kin beslemeye elverişli şiddet çağrılarının, yakın tehlike yaratıp kamu düzenini tehlikeye sokacak somutluğa ulaşması hallerinde, suçun oluşacağının kabul edilmesi,

7. Tek başına yeterlilik arz etmeyen ancak, önceden veya sonradan yapılanlarla birlikte değerlendirildiğinde aynı okuyucu veya dinleyici kitlesine hitap ediyor oluşu nedeni ile, kitlelerde kin ve düşmanlık birikimi yaratacağı kabul edilen eylemlerin anılan suçu oluşturabileceğinin, ancak bunun için, bütünün parçalarının ayrı hükümlere konu edilmeyerek toplu şekilde yargılanmasının gerekli olacağının bilinmesi,

8. Öngörülen suç unsurlarından herhangi birinin eksikliği durumunda tanımlanan cürümün oluşmayacağı,

9. Ceza Yasası uygulamalarında, genişletilen ve kıyas düzeyine varan yorumlarla suçun varlığına hükmedilemeyeceği, bu itibarla şiddet çağrısını içermeyen, somut ve yakın tehlike düzeyine de ulaşmamış kışkırtmalara, dolaylı ve zorlayıcı soyutlukla anılan unsurları yakıştırarak, TCY’nın 312/2. maddesindeki suçun oluştuğunu kabullenmenin olanaklı bulunmadığı,

10. “Kuşkunun lehe yorumlanacağı” temel ilkesi gereği; aleniyetin varlığında, tahrikin yasada açıklanan farklılaşmalara dayalı olup olmadığında, halkın birbirine karşı düşmanlığa veya kin beslemeye sevk edilip edilmediğinde ya da sevk ediliyorsa bu sonucu yaratmaya yeterli bulunup bulunmadığında, kamu düzenini bozabilecek etkinliğe ulaşıp ulaşamadığında, soyutluktan kurtulup somut ve yakın bir tehlike haline dönüşüp dönüşmediğinde ve nihayet şiddet çağrısını taşıyıp taşımadığında kuşku hali doğduğunda, aşılması gerektiğinin ve aşılamıyorsa yorumun sanık yararına ve ifade hürriyetinin genişletme doğrultusunda yapılması icap edeceğinin gözönünde tutulması, Zorunluluk arz etmektedir.”

xxxvBurada ilginç bir nokta Eygi kararını veren YCGK’nun, Aydar kararının içtihat oluşturmadığını belirtmesidir. Eygi kararında esas incelemesine geçilmeden önce şu açıklamaya yer verilmiştir: “CGK’nun 2004/206 Karar sayılı ilamında, TCK’nun 312/2. maddesi yönünden ilke ve unsurların içtihat niteliğinde ortaya konulduğu belirtilmiştir. Anılan karar Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın itirazı üzerine
xxxviBu konuda bkz., Fazıl Hüsnü Erdem, “TCK’nun 312. maddesinin Koruduğu Hukuksal Değerin Kısa Bir Analizi: Türk Devlet Düzeni v. Demokratik Kamu Düzeni”, AÜHFD, 52/1 (2003): 37-62.
xxxvii35 TMK değişikliğinin arkasındaki nedeni Adalet Bakanı Cemil Çiçek Meclis Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada şu sözlerle açıklamıştır: “şu an, Türkiye’nin şu veya bu bölgesinde hayatını ortaya koyarak ülkenin birliği ve dirliği için mücadele veren insanlar, bizim yetkilere ihtiyacımız var, Terörle Mücadele Yasasının yeni baştan gözden geçirilmesine ihtiyacımız var diyor. Yani, durup dururken bu yasa niye geldi diyorsanız, bu ihtiyaçtan dolayı geldi. Bunu herkesin iyi anlaması lazım.” Türkiye Büyük Millet Meclisi Tutanak Dergisi, Dönem 22, Yasama Yılı 4, Cilt 126, 122. Birleşim, 29 Haziran 2006
xxxviiiE. 1991/18, K. 1992/20, K. T. 31.3.1992, AMKD, Sayı 28 (1993): 232-368
xxxixIbid, s. 285.
xlIbid., s. 285-286.
xliIbid, s. 286.

xliiYekta Güngör Özden, Selçuk Tüzün, Ahmet N. Sezer, Haşim Kılıç ve Yalçın Acargün 6.maddenin son fıkrasının tümünün iptali yönünde oy kullanmışlardır. Ahmet N. Sezer “Karşıoy Gerekçesi”nde karara muhalefetini iptal davasını açan Partinin dava dilekçesindeki argümanlarına paralel şekilde aşağıdaki gibi açıklamıştır: “1961 Anayasası’nın 33.maddesindeki cezaların kişiselliği ilkesi aynen 1982 Anayasası’nın 38.maddesinde yer almıştır. Anayasa’nın 38.maddesinde “Ceza sorumluluğu şahsidir” denilmektedir. 1961 Anayasası’nın bu kurala ilişkin gerekçesinde; “Esasen bu kaidenin Anayasa’ya konulması sayesinde, basın davalarında yazı ve karika türün müellifinden başkasının (gazete sahip ve yazı işleri müdürlerinin) rasgele cezalandırılmasını derpiş eden kanun hükümleri bertaraf edilmiş olacaktır” denilmekte; 1982 Anayasası’nın “Danışma Meclisi” gerekçesinde ise “Beşinci fıkra, ceza sorumluluğunun şahsi olduğu; yani failden gayri kişilerin bir suç sebebiyle cezalandırılamayacağı hükmünü getirmektedir. Bu ilke dahi, ceza hukukuna yerleşmiş ve “kusura dayanan ceza sorumluluğu” ilkesine dahil terki mümkün olmayan bir temel kuraldır” denilerek ceza sorumluluğu yönünden objektif sorumluluğun kabul edilmediği belirtilmiştir. “Ceza sorumluluğunun kişiselliği” ilkesi herkesin kendi kusurlu eyleminden sorumlu olması demektedir. Oysa 6, 7 ve 8. Maddelerin son fıkralarında belirtilen durumlarda, süreli yayın sahibi “yayın eylemini” yapan kişi değildir. Bu durumlarda yayın sahibinin kendisine ait kusurlu bir eylemi bulunmazken cezalandırılması “ceza sorumluluğunun kişiselliği” ilkesine aykırıdır.” Ibid., s.360.

xliiiAİHM bu görüşünü şöyle temellendirmiştir: “Başvuranın bu makalede yer alan görüşler ile şahsen bağlantılı olmadığının doğru olmasına rağmen, yazarının şiddete ve nefrete daha az yer vermesi için çaba sarf etmemiştir. AİHM, yazarı olmadığı gerekçesi ile makalenin içeriğine ilişkin her türlü cezai sorumluluktan muaf tutulması gerektiği yönünde başvuran tarafından ileri sürülen iddiayı reddetmektedir. Başvuran derginin yazı işleri sorumlusu olarak yazı işleri yönetimini şekillendirme hakkına sahiptir. Bu nedenle, başvuran halk için bilgi toplanması ve dağıtılması konusunda derginin yazı işleri ve muhabir personelinin görev ve sorumlulukları açısından vekaleten sorumlu olup, bu durum çatışma ve gerginlik durumlarında daha büyük önem arz etmektedir”

-Bu yazı TBB dergisinin 71. sayısında yayımlanmıştır (2007).

Hukuk Devleti

0
Avukat Vedat Ahsen Coşar

Hukuk Devleti / Vedat Ahsen Coşar 

Türkiye Barolar Birliği önceki başkanlarından Avukat Vedat Ahsen Coşar‘ın Türkçeye tercüme ettiği, John Rawls’un “Bir Adalet Teorisi” isimli kitabının “Hukuk Devleti” başlıklı bölümünün tercümesidir. 

HUKUK DEVLETİ

Şimdi hukuk devletinin ilkeleri tarafından güvence altına alınan kişi hakları konusuna değinmek istiyorum.[1] Daha önce de değindiğim üzere, niyetim bu nosyonları adalet ilkeleriyle ilişkilendirmek değil; fakat özgürlüğün öncüllüğü duygusunu aydınlatmaktır. Düzenli ve tarafsız kamu kurallarının yönetimini oluşturan şekli adalet kavramına daha önce değindim. (§10) Bu kavram hukuk sistemine entegre edildiğinde hukuk devleti haline gelir. Haksız fiilin bir türünü yargıçların veya kurumların bir hukuk kuralını yanlış uygulaması veya yorumlaması oluşturur. Bu hususla ilgili rüşvet ve yolsuzluk gibi ihlaller veya hukuk sisteminin siyasi rakipleri cezalandırmak gibi bir araç olarak kullanılması yerine, daha güç fark edilen önyargı bozuklukları ve toplumdaki belli gruplara yargı sürecinde ayrımcılık yapmak örnek gösterilebilir. Düzenli ve tarafsız ve bu bağlamda adil olan hukukun yönetimine biz “düzen olarak adalet” deriz. Bu “şekli adalet” kavramından daha anlamlı bir kavramdır.

Hukuk devleti açıkça özgürlüğe ilişkin bir kavramdır. Hukuk devleti nosyonunu ve hukuk devletinin düzenli adaletin belirli kaideleriyle olan yakın bağlantısını nazara aldığımızda bunu anlayabiliriz. Hukuk sistemi makul insanların fiillerini düzenlemek ve sosyal birlikteliğin temelini sağlamak amacını taşıyan hukuk kurallarının zorunlu düzenidir. Bu kurallar adil olduklarında meşru beklentiler için bir temel oluşturur. Yine bu kurallar kişilerin birbirlerine dayanmasını ve beklentilerini karşılanmadığında haklı olarak onların itirazları üzerine kuruludur. Eğer bu iddialar dayanaksızsa, kişilerin özgürlüklerinin sınırları da dayanaksızdır.  Elbette, diğer kurallar da bu özelliklerin çoğunu taşımaktadır. Nitekim oyun ve özel sektör kuralları da benzer şekilde makul insanlara faaliyetlerini şekillendirmeye hitap etmektedir. Bu kurallar, adil veya adaletli olsa dahi, insanlar bu kurallara uymaya başladıklarında ve bu kuralların sonuçlarının yararlarını kabul ettiklerinde, bu yükümlülükler onların meşru beklentileri için bir temel oluşturur. Bir hukuk sistemini, detaylı kapsamıyla ve düzenleyici güçleriyle diğer bir kavramla karşılaştırıldığında farklı kılan budur. Bunu tanımlayan anayasal kurumların genelde zorlamanın aşırı şekillerine yol açan özel hukuki hakları vardır. Özel sektörlerin zorlama metotları sıkı bir şekilde sınırlıdır. Dahası, hukuk düzeni iyi tanımlanmış belli alanlarda son sözü söyleme hakkına sahiptir. Zira bu husus, korunması için tasarlanmış yararların temel doğası ve düzenlediği geniş çaplı faaliyetler tarafından işaretlenmiştir. Bu özellikler, sadece hukukun tanımladığı diğer bütün faaliyetlerin takibinin yer aldığı temel yapının içindeki olguyu yansıtmaktır.

Hukuk düzeni sisteminin rasyonel kişilere hitap eden bir kamu kuralları bütünü olduğunu düşünürsek, adalet kurallarının hukuk devletiyle bütünleştiğini açıklamış oluruz. Bu kurallar mükemmel bir şekilde hukuk sistemiyle şekillendirilmiş bir kurallar sistemi tarafından izlenir. Bu elbette ki mevcut yasaların her durumda bu kuralları gereken şekilde tatmin ettiğini söylemek demek değildir. Bunun yerine bu maksimler, ideal bir nosyondan yasaların yaklaşık beklentilerinden veya en azından bunların önemli bir kısmından çıkmıştır. Eğer düzen olarak adaletten doğan sapmalar çok yaygınlaşmışsa, mevcut hukuk sisteminin bir diktatörün veya yardımsever ideal bir despotun menfaatlerini artırmak için tasarlanan belirli bir düzen bütününü engellemek için var olup olmadığı gibi ciddi bir soru ortaya çıkabilir. Çoğu kez bu sorunun açık bir yanıtı yoktur.

Bir hukuk düzenini kamu kuralları bütünü olarak düşünme noktası, bu kuralların hukukilik ilkesiyle bütünleşmeden türetildiği hususunda bize imkan sağlar. Dahası, diğer her şey eşit olduğunda, eğer bir hukuk düzeni mükemmel bir şekilde hukuk devleti kurallarını yerine getiriyorsa, biz bu hukuk düzeninin diğerinden daha adil bir şekilde yönetildiğini söyleyebiliriz. Bu durum, özgürlük için daha güvenli bir temel ve ortak planları düzenlemek için daha etkili araçlar sağlayacaktır. Esasen bu kurallar sadece düzenli ve tarafsız kuralların yönetilmesini sağlarlar. Bunlar her ne olurlarsa olsunlar, adaletsizlikle bağdaşabilirler. Bunlar temel yapı üzerine nispeten zayıf baskı empoze ederler; fakat bunlar herhangi bir araç tarafından göz ardı edilemezler.

Yap emri yapabilmeyi içerir* kuralı ile başlayalım. Bu kural, birçok hukuk sisteminin belli özelliklerini tanımlamaktadır. En başta, bunlar hukuk kurallarının ihtiyaç duydukları ve insanların yapmaları veya yapmamaları gereken kuralları belirleyen fiillerdir. Bir hukuk sistemi makul insanların neyi yapıp neyi yapmamalarıyla ilgili davranışlarını düzenlemek için vardır. Bu sistem yapılamayacak bir görevi empoze etmez. İkinci olarak, yap emri yapabilmeyi içerir nosyonu, yasaları yürürlüğe koyanların ve emir verenlerin bunu iyi niyetle yaptıkları fikrini taşır. Ama bunun için yasa koyucunun, hakimlerin ve sistemin diğer mensuplarının hukuka uyulması gerektiğine inanmalı ve verilen emirlerin yerine getirilmesini taahhüt etmelidirler. Dahası otoriteler sadece iyi niyetle hareket etmemeli; fakat onların yürürlüğe koyduklarına tabi olanlar da bu iyi niyeti tanımalıdır. Kanunlar ve emirler eğer sadece bunlara genel olarak itaat edileceğine ve bunların yürütüleceğine inanılırsa kanun ve emir olarak kabul görürler. Eğer bunda bir problem varsa, otoritelerin icraatlarının muhtemelen davranışın düzenlenmesinden daha başka amaçları olmalıdır. Son olarak bu kural, bir hukuk sisteminin ifa imkansızlığını bir savunma veya en azından durumun hafifletilmesi olarak tanımasının gerekliliğini ifade eder. Bir hukuk sistemi kuralların uygulanmasında ifa yetersizliğine ilgisiz kalamaz. Eğer cezalandırma yükümlülüğü gücümüzün yettiği hareketleri yapmayı veya yapmamayı normal olarak sınırlandırılmamış olsaydı, bu özgürlük üzerinde dayanılmaz bir külfet olurdu.

Hukuk devleti aynı zamanda benzer olaylara benzer işlemler yapılması kuralını ifade eder. Bu kural takip edilmemiş olsaydı, insanlar kendi fiillerini kurallar aracılığıyla düzenleyemezlerdi. Bu nosyonun bizi çok uzağa götürmeyeceğinden emin olmak gerekir. Onun için biz benzerlik kriterinin, hukuk kurallarının kendisi ve bunların yorumlanmasında kullanılan ilkeler tarafından verildiğini varsaymalıyız. Bununla birlikte, benzer durumlarda benzer kararlar verilmesi kuralı, hakimlerin ve diğer otoritelerin takdirini önemli ölçüde sınırlar. Bu kural onları ilgili hukuk kurallarının ve ilkelerinin referansıyla kişiler arasında ayrım yapmalarında adil davranmaya zorlar. Herhangi bir özel davada eğer kurallar karmaşık ve yoruma ihtiyaç duyuyorsa, keyfi bir kararı haklı çıkarmak daha kolay olabilir. Fakat dava sayısı arttıkça, önyargılı kararlar için kabul edilebilir gerekçeler daha zor yapılır hale gelir. Bu tutarlılık ihtiyacı elbette her düzeydeki tüm kuralların yorumlanması ve haklılaştırılması için gereklidir. Sonunda ayrımcı kararlar için mantıklı argümanların formüle edilmesi zor hale gelir ve böyle yapma girişiminin ikna ediciliği azalır. Bu kural, aynı zamanda hakkaniyetin içindeki durumları da, yani mevcut kural beklenmedik bir zorlukla çalıştığında bir istisna yapılmasını da kapsar. Fakat bu kuralla, bu istisnai halleri ayırma konusunda belirli bir çizgi bulunmadığından, yorum konusunda olduğu gibi, herhangi bir farkın fark yaratmayacağı bir noktaya gelinir. Bu durumlarda, otoriter karar ilkesi uygulanır ve teamülün veya verilen kararın ağırlığı yeterli gelir.[2]

Nullum crimen sine legeKanunsuz suç olmaz kuralı (Nullum crimen sine lege) ve bunun ifade ettiği gereklilikler, aynı zamanda bir hukuk sisteminin fikriyatından takip edilir. Bu kural, kanunların bilinmesini, açık bir şekilde yayınlanmasını, kanunların anlamının açık bir şekilde tanımlanmasını, hükümlerinin hem sözde hem de özde genel olmasını ve açık bir şekilde ismen belirlenmiş belli kişilere zarar vermek için kullanılmamasını (bills of attainder*), yani en azından daha ağır suçların dar yorumlanmasını, ceza kanunlarının uygulanacak kişilerin aleyhine geçmişe etkili kılınmamasını talep eder. Bu koşullar, kamu hukuku tarafından konulan düzenleyici davranış nosyonlarının içinde bulunur. Bu şu nedenle böyledir: kanunların neyi emrettiği ve yasakladığı açık değilse, yurttaşlar ne şekilde davranacaklarını bilemezler. Dahası, geçmişe etkili kanunlar ve bu kanunlara göre mahkum edilmeler nadiren olabilirler ise de, bunlar yaygın veya sistemin karakteristik özellikleri olmamalıdır. Zira eğer böyle olurlarsa başka bir amaca sahip olurlar.

Bir tiran bildirimde bulunmadan yasaları değiştirebilir ve tebaasını buna göre (eğer bu doğru sözcük ise) cezalandırabilir; çünkü o getirdiği cezaları görmekten zevk alır. Ancak meşru beklentiler için bir temel sağlamadığı sürece, bu kurallar sosyal davranışı düzenlemeye hizmet etmezler ve o nedenle bunlar bir hukuk sistemi oluşturmazlar.

Son olarak, doğal adalet nosyonunu tanımlayan bu kurallardır.[3]Bunlar yargı sürecinin bütünlüğünü korumaya niyetli uygulama esaslarıdır. Eğer hukuk kuralları makul insanlara rehberlik etme amacı taşıyan emirlerse, mahkemeler bu kuralları uygun bir yolla uygulamak ve zorlamakla meşgul olmalıdırlar. Bir ihlalin meydana gelip gelmediğini belirlemek ve doğru cezayı vermek için bilinçli bir çaba gösterilmelidir. O nedenle, bir hukuk sistemi düzenli yargılama ve duruşma icra etmek için hükümler tesis etmelidir. Bu hükümler rasyonel soruşturma prosedürünü teminat altına almak için ispat kurallarını ihtiva etmelidir. Bu prosedürlerde farklılıklar olsada, hukuk devleti uygun yargı sürecinin özel bir şekline ihtiyaç duyar: yani bu, gerçeğin anlaşılması için tasarlanmış makul bir süreç olmalıdır. Bu süreç hukuk sisteminin diğer amaçlarıyla uyumlu bulunmalı, bir ihlalin meydana gelip gelmediğini, geldiyse hangi durumda meydana geldiğini ortaya koymalıdır. Örneğin, yargıçlar tarafsız ve bağımsız olmalıdır ve hiç kimse kendi davasında veya kendisiyle ilgili bir konuda hüküm vermemelidir. Duruşmalar adil ve aleni yapılmalı, yargıçlar kamunun yaygarasının etkisinde kalmamalıdır. Doğal adalet kuralları, hukuk düzenin tarafsızca ve düzenli bir şekilde yürütülmesi için garanti altına alınmalıdır.

Hukuk devletinin özgürlükle olan bağlantısı yeterince açıktır. Özgürlük, daha önce bahsettiğim gibi, kurumlarca tanımlanan hakların ve görevlerin bir bütünüdür. Çeşitli özgürlükler yapabileceğimiz şeyleri dilediğimiz gibi seçebilmemizi belirler ve buna dair olan özgürlüğün doğası bunu uygun hale getirdiğinde, buna müdahale etmemek başkalarının görevi olur.[4] 

Kanunsuz suç olmayacağı kuralı eğer ihlal edilirse, diyelim ki bu kural kanunlar tarafından belirli ve kesin olarak düzenlenmemiş ise, özgür de olsak ne yapabileceğimiz hususu aynı şekilde belirli ve kesin olmaz. Özgürlüğümüzün sınırları belirsizdir. Öyle olduğu için bir dereceye kadar özgürlüğün kullanılması da makul bir korku tarafından sınırlandırılmıştır. Aynı tür şartlar eğer benzer davalarda benzer şekilde işlem görmez ve yargılama süreci gerekli bütünlükten yoksun olur ve yine hukuk sistemi ifa imkansızlığını bir savunma olarak kabul etmez ise vb. aynı tür şartlar sürer gider. O nedenle, rasyonel insanların kendileri için büyük bir eşit özgürlük tesis ettikleri anlaşmanın içinde kanunilik ilkesi sağlam bir temele sahiptir. Mülkiyete sahip olmakta ve bu özgürlüklerin kullanılmasında kendisini güvende hisseden iyi düzenlenmiş bir toplumun yurttaşları, normal olarak hukuk devletinin devamını isteyeceklerdir.

Aynı sonuca nispeten daha farklı bir yolla ulaşabiliriz. İyi düzenlenmiş toplumlarda bile devletin zorlayıcı gücünün bir noktaya kadar toplumsal iş birliğinin istikrarı için gerekli olduğunu varsaymak makuldür. İnsanlar her ne kadar ortak bir adalet duygusuna sahip olduklarını ve her biri mevcut düzenlemelere bağlı bulunduklarını bilseler bile, birbirlerine olan güvenleri hususunda yine de noksandırlar. Bazılarının kendilerine düşen görevleri yapmadığından şüphe duyarlar ve bu yüzden kendi görevlerini yapmamak için kendilerini baştan çıkarırlar. Bu baştan çıkarmanın farkındalığı, en nihayetinde planın bozulmasına sebep olur. Başkalarının kendi ödevlerinin ve yükümlülüklerinin hakkını vermedikleri kuşkusu, aslında kuralların yorumlanmasındaki ve zorlanmasındaki otorite yokluğu içinde onları ihlal etmek için mazeret bulmak özellikle kolaydır. Nitekim makul ve ideal koşullar altında bile başarılı bir gelir vergisi taslağının gönüllü bir temele dayandığını hayal etmek güçtür. Böyle düzenlemeler istikrarlı değildir.

Kolektif yaptırımlarla desteklenmiş kuralların yetkili kamusal yorumunun rolü kesinlikle bu istikrarsızlığın üstesinden gelir. Kamusal bir ceza sisteminin uygulanmasıyla, hükümet diğer kişilerin kanunlara uymama düşüncesinin zeminini ortadan kaldırır. Sadece bu sebepten ötürü, iyi düzenlenmiş bir toplumda yaptırımların ağır olmasına ve zorlanmasına gerek duyulmasa bile, yalnızca zor kullanma egemenliği muhtemelen her zaman gereklidir. Daha doğrusu, etkili bir ceza mekanizmasının varlığı insanların birbirlerine olan güvenlerine ve güvenliklerine hizmet eder. Bu öneri ve bunun arkasındaki gerekçe, bize Hobbes’un tezini düşündürür.[5] (§42)

Böyle bir yaptırımlar sisteminin kurulmasında, anayasal sözleşmenin tarafları bunun dezavantajlarını tartmalıdırlar. Bunlar en az iki çeşittir: birincisi vergi tarafından kapsam altına alınan devlet dairelerinin sürdürülmesinin maliyeti, diğeri ise temsilci yurttaşın ölçtüğü özgürlüğünü tehlikeye sokma ihtimali bulunan bu yaptırımların kişilerin özgürlüğüne yönelik yanlış müdahalesidir. Eğer sadece bu dezavantajlar istikrarsızlıktan doğan özgürlük kaybından az ise, zorlayıcı organların kurulması rasyoneldir. Böyle olduğu varsayılırsa, en iyi düzenleme bu tehlikeleri azaltan düzenlemedir. Şu açıktır ki, diğer her şey eşit olduğunda, hukuk kanunilik ilkesine göre tarafsız ve düzenli bir şekilde yönetilirse özgürlük için olan tehlike daha azdır. Bir cebir mekanizması gerekli olduğunda, bunun işlemlerinin eğiliminin kesin bir şekilde tanımlanması açıkça gereklidir. Ne tür şeylerin cezalandırıldığı ve bunların yapılmasının veya yapılmamasının güçleri dahilinde olduğu bilindiğinde, yurttaşlar kendi planlarını buna göre yapabilirler. İlan edilmiş yasalara uyan birisi özgürlüğünün ihlalinden asla korkmaz.

Değindiğimiz önceki açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, bizim ideal teori için dahi sınırlı olan ceza-i yaptırımlar beyanına ihtiyacımızın olduğu açıktır. İnsan hayatının verili ve belirli normal şartlarında, bazı tür düzenlemeler gereklidir. Ben bu yaptırımların haklılaştırılma ilkelerinin özgürlük ilkesinden türetildiğini iddia ediyorum. Bu durumda, ideal düşünce, her şekilde ideal olmayan düşüncenin nasıl kurulduğunu gösterir ve bu durum, bir temel olan ideal teori varsayımını teyit eder. Biz aynı zamanda cezaların şahsiliği ilkesinin öncelikle intikamcı ve küçük düşürücü cezalandırma fikri üzerine kurulu olmadığını anlarız. Bunun yerine, bu ilke özgürlüğün kendisi hatırına kabul edilmiştir. Yurttaşlar kanunların ne olduğunu bilmedikleri ve bunun emirlerini dikkate almaları konusunda adil bir fırsat verilmediği takdirde, cezai yaptırımların onlara karşı uygulanmaması gerekir. Bu ilke çok basit olarak kamu kuralları olarak kendi iş birliklerini düzenlemek ve özgürlüğe yeterli bir ağırlık vermek amacıyla düzenleme yapan rasyonel kişileri muhatap almayı dikkate alan bir hukuk düzeninin sonucudur. Ben bu sorumluluk görüşünün bize, ceza hukuku tarafından mens rea* başlığı altında tanınan ve hukuk reformuna rehber olarak hizmet eden pek çok mazereti ve savunmayı açıklama imkanı verdiğine inanıyorum. Ancak bu hususlar burada takip edilmeyecektir.[6] İdeal teori dengeleyici unsur olarak ceza-i yaptırımlara ihtiyaç duyar ve kısmi uyma/itaat teorisinin bu kısmının nasıl işleyeceğinin yöntemine işaret eder. Özellikle özgürlük ilkesi, sorumluluk ilkesine önderlik eder.

Kısmi uyma/itaat teorisinden doğan ahlaki ikilemler, aynı zamanda zihnimizdeki özgürlüğün öncüllüğüyle izlenebilir. Bu şekilde hukuk devleti kurallarının takip edilmesine daha az güçlü ısrarla izin verecek istenmeyen bir durumu hayal edebiliriz. Örneğin, bazı aşırı olasılıklarda kişiler ought implies can (çn: yap emri yapabilmeyi) içerir kuralına aykırı şekilde sorumlu tutulabilirler. Şiddetli dini uzlaşmazlıklardan dolayı iç karışıklık çıkarmak için birbirlerine rakip mezheplerin silah edindiğini ve silahlı gruplar kurduğunu varsayın. Bu durumun üstesinden gelmek için hükümet silah edinmeyi yasaklayan bir kanun çıkarabilir. (Mülkiyetin suç sayılmadığı varsayılırsa) Başka kişilerin davalının evine veya mülküne silahları koyduğu anlaşılmadığı takdirde, bu durumda mahkumiyet için yeterli kanıt bulunmuş olur. Bu hüküm dışında, kastın yokluğu ve bunlara sahip olunduğunun inkarı, makul bakım standartlarının uygunluğu konu dışı kabul edilir. Buradan bu tür normal savunmaların hukuku etkisiz kılacağı ve hukukun uygulanmasını imkansız hale getireceği sonucu çıkar.

Her ne kadar bu kanun, “yap emri yapabilmeyi içerir” kuralını aşsada, bu temsilci yurttaş tarafından daha az bir özgürlük kaybı olarak kabul edilmelidir. Eğer bir ceza verilecekse, bu en azından çok ağır olmamalıdır. (Burada, örneğin hapis cezası özgürlüğün şiddetli bir şekilde kısıtlanmasıdır ve bu durumda tasarlanmış cezaların ağırlığı da bu kapsamda değerlendirilmelidir.) Bu duruma yargısal süreç açısından bakılırsa, bir kişi geçici hükmün engelleyebileceği milis gruplarının oluşumunu ateşli silahlara sahip olmanın kusursuz sorumluluk hali sayılacağı bir durumdan ortalama vatandaşın özgürlüğüne daha büyük bir tehlike teşkil edeceğini düşünebilir. Yurttaşlar yapmadıkları şeylerden sorumlu tutulacakları durumları yok sayacakları veya özgürlüklerine karşı başka herhangi bir durumda daha kötü olabilecek ihtimallerinden dolayı hukukun kötünün iyisi olduğunu kabul ederler. Keskin ihtilafların olmasından dolayı, bizim olağan olarak düşündüğümüz bazı adaletsizliklerin meydana gelmesini önlemenin bir yolu yoktur. Bu durumda en fazla yapabileceğimiz şey, bu adaletsizlikleri en fazla adaletle sınırlamaktır.

Burada çıkaracağımız sonuç yine şudur: özgürlükleri sınırlamanın argümanları özgürlük ilkesinden ileri gelebilir. Belli bir dereceye kadar, özgürlüğün öncüllüğü kısmi uyma/itaat teorisi üzerinden devam eder. Burada tartışılan durum, bu sınırlamaların bazılarının daha çok yarar, diğerlerinin daha az yararı üzerine dengelenmemesidir. Aynı şekilde daha büyük ekonomik ve sosyal yararların hatırı için daha az özgürlük kabul edilmemelidir. Bunun yerine olması gereken uygulama, temsilci yurttaşın temel eşit özgürlüklerindeki ortak yararı olmalıdır. Talihsiz durumlar ve bazı zorunlulukların gayri adil tasarımları iyi düzenlenmiş bir toplumdaki hoşa giden özgürlükten daha azdır. Sosyal düzendeki herhangi bir adaletsizlik kendi bedelini ödemek zorundadır. Bunun sonuçlarının tamamen iptal edilmesi imkansızdır. Kanunilik ilkesinin uygulanmasında özgürlükleri tanımlayan ve buna uygun olarak taleplerini düzenleyen hakların ve görevlerin toplamını zihnimizde muhafaza etmemiz gerekir. Bazen belli kuralların ihlallerine izin vermeye zorlanabiliriz. Bu durumda, önlenemeyen sosyal kötülüklerin sebep olduğu özgürlük kayıplarını azaltmak adına, daha az adaletsizliğe sebep olacak durumlara izin vermemiz gerekir.


[1] Genel bir inceleme için bakınız Lon Fuller, The Morality of Law/Hukuk Ahlakı, (New Haven, Yale University Press. 1964), ch.II. Anayasa hukukunun ilke kararları kavramı Herbert Wechsler tarafından incelenmiştir. Principles, Politics, and Fundamental Law/İlkeler, Siyaset ve Temel Hukuk (Cambridge, Harvard University Press. 1961) Bakınız Otto Kirchenheimer, Political Justice/Siyasal Adalet (Princeton, Princeton University Press. 1961) ve J.N. Legalism/Hukukilik (Cambridge, Harvard University Press. 1964) pt.II. siyasette yargısal şekillerin kullanılması ve kötüye kullanılması için. J.R.Lucas, The Principles of Politics/Siyaset İlkeleri (Oxford, The Clarendon Press. 1966), sf. 106-143, felsefi bir değerlendirmeyi içermektedir.

* Çevirenin notu: ‘Ought implies can/yap emri yapabilmeyi içerir’ kuralı, Kant’ın etik formülasyonudur. Bu etik kuralla Kant, bir kişinin/failin ahlaken yapmak zorunda olduğu belirli bir eylemi, mantıken yapabilme gücünde olması gerektiğine bağlar.

[2]    Bakınız : Lon Fuller, Anatomy of the Law/Hukukun Anatomisi (New York, The American Library 1969) sf. 182

*  Çevirenin notu: Bill of attainder, Anglo-Sakson hukuk sistemine ait bir kural, bir ilke, bir sistemdir ve bu bir yurttaşın yargılanmadan yasama kararıyla veya tasarrufuyla, yani kanunla mahkum edilmesi anlamına gelmekte ve genellikle vatana ihanet suçlarında uygulanmaktadır.

[3]    Doğal Adaletin bu duygusu gelenekseldir. Bakınız L.A. Hart, The Concept of Law/Hukuk Kavramı (Oxford, The Clarendon Press, 1961) sf. 156-202

[4]     Bu görüşün, örneğin sahipsiz eşyayı edinme hakkı gibi, tüm hakları içerip içermediği tartışılır. Bakınız Hart, Philosophical Review 64. sayısı, sf. 179. Fakat buradaki amaçlarımız için doğrudur. Bazı temel haklarımız rekabet haklarına benzer şekilde olsa da, onları kamu işlerinde çalışma hakkı veya alınan siyasi kararları etkilemek olarak isimlendirmemiz gibi, aynı zamanda herkes kendini belirli bir yolla yönetme görevine sahiptir. Bu görev, adil siyasi davranışlardan biridir. Bunu ihlal etmek deyim yerindeyse bir tür müdahaledir. Gördüğümüz üzere, anayasa eşit siyasi hakların adilce uygulandığı ve bunların değerlerinin adil ve etkili bir yasamayı oluşturduğu bir yapıyı kurmayı hedefler. Uygunsa bu satırlarla birlikte metindeki açıklamayı yorumlayabiliriz. Bu noktada, Richard Wollheim “Equality”/Eşitlik”, Proceedings of the Aristotelian Society, Sayı 56 (1955-56) sf. 291’e bakınız. Diğer bir şekilde söylemek gerekirse, haklar yeniden tanımlanırsa belirli koşullar altında bir şeyler yapmayı deneme hakkı gereklidir. Bu koşullar, diğerlerinin adil rekabetine izin verir. Adaletsizlik müdahalenin karakteristik bir formu haline gelir.

[5] Bakınız Leviathan 13 ve 18. bölümler arasına. Ve ayrıca bakınız Howard Warrender, The Political Philosophy of Hobbes/Hobbes’un Siyasal Felsefesi (Oxford, The Clarendon Press, 1957) ch.III ve Dp Gauthier, The Logic of Leviathan/Leviathanın Mantığı, (Oxford, The Clarendon Press, 1969) sf.76-89.

*     Çevirenin notu: mens rea, suçun manevi unsuru olan suç kastı demektir.

[6] Bu konular için danışın, H.L.A Hart, Punishment and Responsibility/Ceza ve Sorumluluk (Oxford, The Clarendon PRess, 1968) sf. 173-183), buradan itibaren takip ettiğim kişi.

Muvaffak Akbay

0

Prof. Dr. Muvaffak Akbay 1913 yılında doğdu. 1933 yılında Galatasaray Lisesi’ni bitirdi. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldu ve Paris’te Sorbonne Üniversitesi Hukuk Fakültesindeki eğitiminin ardından “Devlet ve Fransa’da Savaş ve Barış Zamanlarında Fiyatlar” isimli tezi ile doktor unvanını kazandı.

Paris’ten döndükten sonra Ankara Hukuk Fakültesi’nde doçentlik unvanını kazandı. 1946 yılında ise profesör oldu.

1952-1954 yılları arasında bir dönem Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanlığı da yaptı.

1970’lerde şarkıları ile meşhur olan ve 2000’li yıllarda Avrupa Yakası dizisi ve Babam ve Oğlum isimli yapımlarla genç kuşaklar tarafından tanınan Hümeyra Akbay’ın babasıdır. Galatasaray Lisesinin efsanevi müdürlerinden Behçet Güçer’in üvey oğludur. Vefatından evvel dört dil bilen Malike Hanım ile evli idi.

Hukuk dergilerinden yayınlanmış çok sayıda bilimsel makalesi bulunmaktadır. 4 Temmuz 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Beyannamesini Türkçe’ye çevirmiştir.

Akbay, 1957 yılı Mayıs ayında yaşamını yitirdi. Ölümünden önce büyük bir trafik kazazı geçirmiştir. Bülbülderesi Mezarlığına defnedilmiştir.

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesindeki bir salona “Prof. Dr. Muvaffak AKBAY Salonu” adı verilmiş ve hatırası yaşatılmıştır.

Eserleri

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları tarafından 1948 yılında basılan Umumi Amme Hukuku Dersleri ile 1950 yılında basılan “Grev Bir Hak mıdır?” isimli eserleri bulunmaktadır.

İki ciltten oluşan Umumi Amme Hukuku Dersleri, ders notlu olarak öğrencilere anlatılan ve teksir ile çoğaltılan takrirlerin değişiklik ve ilâveler yapılarak kitap haline getirilmiş halidir.

“Umumî Âmme hukuku dersleri, olgun bir ilim adamının orijinal görüşlerini ihtiva eden bir eser olarak değil, hukuk ve devlet felsefesinin bir takım çapraşık meselelerinde talebelerine rehberlik etmek istemekten başka iddiası bulunmayan bir hocanın ders takrirleri olarak ele alınmalıdır. Bizi bu tarzda harekete sevkeden yerinde ve lüzumlu bir tevazu hissinden mahrum olmamız değil, fakat mensup bulunduğumuz fakültenin profesörler kurulunun lütûfkâr teveccühü eseri olarak, mesleğe başladığımız günden beri okutmakla vazifelendirildiğimiz ders hakkında, talebelerimize imkân nisbetinde geniş bir fikir vermek arzusu olmuştur.” Muzaffer Akbay – Önsözden 

Oktay UYGUN

0
Oktay Uygun

Prof. Dr. Oktay UYGUN 1963 yılında Trabzon’da doğmuştur. 1985 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni biten Uygun mezun olduğu aynı okulda 1986’da Genel Kamu Hukuku Anabilim Dalında Araştırma Görevlisi olarak çalışmaya başlamış,1987 yılında Yüksek Lisans derecesi almıştır. Uygun,1991 yılında doktora derecesini almış 1992 yılında ise Yardımcı Doçent olarak öğretim üyeliği görevine atanmıştır. Aynı yıl Doçentlik tezi çalışması olan federal devlet sistemini araştırmak için altı ay süreyle McGill Üniversitesi’nde (Montreal, Kanada) bilimsel çalışmalarda bulunmuş, 1995 yılında Doçent unvanını almıştır. Oktay Uygun, 2005 yılında Genel Kamu Hukuku Anabilim Dalında Profesör olmuş, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘ndeki akademik kariyer sonunda bu fakülteden emekli olmuştur.

Uygun, 1999-2001 yıllarında İstanbul Üniversitesi İnsan Hakları Hukuku Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdür Yardımcılığı yapmış, 1996, 1997, 1998 yıllarında Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’nın yönetim ve denetimi altında yapılan Bosna Hersek seçimlerinde görev almıştır.

Prof. Dr. Oktay Uygun, 2009-2012 yılları arasında Maltepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanlığı görevini yürütmüş, 2012 yılından itibaren Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde tam zamanlı öğretim üyesi olarak çalışmaya başlamıştır.

Uygun, “Türk Hakim ve Savcı Adaylarının İnsan Hakları Alanında Eğitimi ve İnsan Hakları Standartlarının İçselleştirilmesi için Yerel Kapasitenin Güçlendirilmesi” MATRA Projesinde, Avrupa Konseyi‘nin AİHS Işığında Kolluk Kuruluşlarının Denetiminde Değişik Mekanizmalar, Terörle Mücadele ve Toplantı Özgürlüğünün Yönetimi: Mülki İdare Amirleri ve Üst Düzey Polis ve Jandarma Yetkililerine Yönelik Seminer” projesinde, Türkiye Barolar Birliği’nin Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Önerisinin hazırlanması projesinde,  İstanbul Üniversitesini temsilen “Mediterranean Master’s Degree in Human Rights and Democratization” (University of Malta) programında ve “Hikayemi Dinler misin? Tanıklıklarla Türkiye’de İnsan Hakları ve Sivil Toplum” (Tarih Vakfı) projesinde ve İstanbul Üniversitesi İnsan Hakları Hukuku Araştırma ve Uygulama Merkezi tarafından düzenlenen “Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne Katılımı: Kopenhag Siyasi Kriterleri” konulu sivil toplum örgütleri ile meslek örgütleri mensuplarının eğitimine yönelik seminerde görev almıştır.

 

Prof. Dr. Oktay Uygun, Hukuk Teorileri isimli eserinde gerek teorisyenler ve gerekse hukuk uygulayıcılarının faydalanabilecekleri bu eserinde felsefi içerikli tartışmalar yapmış ve modern hukuk teorilerini kendine özgü bakış açısı ile ortaya koymuştur.

Toplum kurallarla var olur. Hukuk, ahlak, din, gelenek ve moda gibi sosyal davranış kuralları toplumsal yaşamın temel bileşenleridir.

Günümüzün karmaşık toplumlarında, düzenin sağlanması, uyuşmazlıkların çözümü veya toplumsal değişimin yönlendirilmesi bakımından hukuk kurallarının önemi, diğer sosyal davranış kurallarına oranla büyük ölçüde artmıştır.

Eskiden ahlak, din veya geleneklerle düzenlenen pek çok konu, artık hukuk kurallarıyla düzenleniyor. Hukuk, insan hayatının neredeyse her alanını kuşatmış durumdadır.

Hukuk kurallarının kaynağı nedir? Hangi etkenlere bağlı olarak ve nasıl ortaya çıkarlar?

Hukuk bilinçli bir yaratı ürünü müdür, yoksa zaten var olanın keşfi midir? Hukuk insanlığın tarihinde hep var mıydı, hep var olmaya devam edecek mi?

Hukuk kurallarının gerektiğinde zor kullanılarak uygulanması neden meşru görülür? Adil olma, adalete yönelme hukukun asli bir özelliği midir? Hukuk kurallarının amacı ve işlevi nedir? Farklı hukuk teorileri bu sorulara farklı yanıtlar verir.

 

Demokrasi günümüzde küresel ölçekte yaygınlaşmış ve en iyi yönetim biçimi olarak kabul görmüştür. Bu durum, demokratik rejimin niteliği hakkında görüş birliğinin oluştuğu anlamına gelmiyor. Dünya ülkelerinin yarıdan fazlası demokrasi ile yönetiliyor olsa da, “demokrasi nedir?” sorusu hala sorulmakta ve tatmin edici bir yanıt beklemektedir. Bu çalışmada demokrasi tarihsel, siyasal ve felsefi boyutları ile ele alınmıştır.

Kitabın ilk bölümünde, günümüzden 2.500 yıl önce eski Yunan sitelerinde kurulan “doğrudan demokrasiler” inceleniyor. İkinci bölümde, demokrasinin modern çağda “temsili demokrasi” olarak yeniden ortaya çıkış süreci ele alınıyor.

Üçüncü bölümde demokratik elitizm, katılımcı demokrasi, çoğunluk demokrasisi, konsensüs demokrasisi gibi günümüzde demokrasiyi açıklamayı amaçlayan kuram ya da modeller karşılaştırılarak Türkiye için hangi modelin uygun veya elverişli olduğu tartışılıyor. Dördüncü bölümde, demokrasinin nasıl bir felsefi temel üzerine inşa edilebileceği konusu ele alınıyor.

Doğaya egemen olan yasalar gibi, toplum düzeninin de evrensel bazı yasaları bulunduğu ve bu anlamda uyulması gereken mutlak siyasal doğruların varolduğu görüşü, siyasal sonuçları açısından değerlendiriliyor.

Beşinci ve son bölüm, demokrasinin en iyi yönetim biçimi olduğu yönündeki yaygın kanaatin sorgulanmasına ve demokrasinin liberal, cumhuriyetçi, müzakereci yorumlarına ayrılmıştır.

 

Devlet, gündelik hayatımızın her yönünü kuşatan bir varlık. Kişinin doğumundan ölümüne kadar her faaliyeti; evliliği, çocuk yetiştirmesi, çalışması, emekli olması, eğlenmesi, fikir veya kanaatler üretmesi ve daha pek çok eylemi devlet tarafından düzenlenir. Günümüzde, doğrudan ya da dolaylı olarak devleti ilgilendirmeyen hiç bir insani etkinlik alanı kalmamış gibidir. Bu nedenle, pek çok bilim dalı, devleti, devletin organlarını veya devletin bazı fonksiyonlarını inceler. Bütün bu kapsayıcılığına rağmen, insanlık tarihinin çok büyük bir kısmında devlet yoktu: İnsanlar her zaman toplu halde yaşamış olsa da, tarihin yalnızca küçük bir kesitini devlet çatısı altında geçirmişlerdir.

Devlet teorisinin ilk konusu, devletin ne zaman, nerede, nasıl ve niçin ortaya çıktığının incelenmesidir. Ardından devlet gücünün niteliği; bu gücün kaynağı, meşruiyeti ve sınırları tarihsel süreçte geçirdiği değişimi yansıtacak biçimde ele alınmalıdır. Devletin bu şekilde bütünsel olarak kavranması, sosyoloji, antropoloji, siyaset bilimi, kamu hukuku ve hukuk felsefesi gibi disiplinlerin devlet hakkında sağladığı verilerin değerlendirilmesi ve senteziyle mümkündür.

Devlet Teorisi, üniversitelerin bazı bölümlerinde aynı adla, hukuk fakültelerinde ise Genel Kamu Hukuku adıyla verilen bir ders konusudur.

Temel kavramların açıklandığı bir Giriş Bölümü ile sekiz ana bölümden oluşan kitabın bölüm başlıkları şöyledir: Devletin Kökeni – Kent Devleti – Feodal Devlet – Ulus Devlet – Modern Siyasal İdeolojiler – Demokrasi Teorisi – İnsan Hakları Teorisi – Siyasal Özgürlükler ve Demokrasi

 

Kamu Hukuku İncelemeleri başlığını taşıyan bu kitap, ağırlıklı olarak insan hakları, demokrasi, hukuk devleti ve egemenlik konuları etrafında kümelenen 27 adet makaleden oluşuyor.

1990–2010 yılları arasında, 20 yıllık bir zaman diliminde yazılan makalelerin çoğu daha önce yayımlanmıştır. Beş adet metin ise ilk kez bu kitapla birlikte okuyucuya ulaşıyor.

Yedi bölüm altında toplanan makalelerin bir kısmı, ele aldığı konuyu kuramsal boyutuyla, diğerleri ise geçerli hukuk kuralları yönünden incelemektedir.

İnsan Hakları: Kuramsal İncelemeler
İnsan Hakları: Pozitif Hukuk İncelemeleri
Demokrasi ve Hukuk Devleti
Siyaset Bilimi – Anayasa Hukuku İncelemeleri
Küreselleşme ve Avrupa Birliği
Kıbrıs Sorunu
Siyasal Partiler
Dizinler

Sanatçı Gülhan Yazdı: Öldürmek İnsanın İşlediği En Büyük Suç / Madımak Katliamı

0

Öldürmek insanın işlediği en büyük suç / GÜLHAN

Tarihe dönüp baktığımda insanın insanı öldürdüğünü, çizgisel zamanın akan kana bulandığını gördüm. Medeniyetlerin yükseldiğini, akabinde barbarların, avcıların gelip yok edişini de… Öldürmek insanın işlediği en büyük suç. Sadece Türkiye’de yılda ortalama iki bin kişi öldürülüyor. Öldürme eyleminin ilkelliği, öldürme güdüsünün evrimleşebilmesi ve yok olması; toplu cinayetlerin, savaşların durmasıyla bitecekmiş gibi geliyor bana. Peki, İlk cinayet neden işlenmiş? Açlıktan diyesi geliyor insanın. Yok, yok, değil. İlk cinayet kıskançlıktan. Habil’in Kabil’i öldürmesiyle başlamış ‘öldürme’ hikayemiz. Cinayetleri, intiharları, tüm aile topluca yok edişleri de sıkça görürüz üçüncü sayfa haberlerimizde. Peki biz bu üçüncü sayfa haberlerine nasıl bakıyoruz ikinci sayfadan umarsızca.

 Madımak Katliamı

Sivas Pir Sultan Abdal Şenlikleri sırasında radikal dinci grubun linç girişimiyle Madımak Oteli 2 Temmuz 1993 tarihinde yakılmıştır. Otelde konaklayan; yazar, ozan, düşünür, tiyatro oyuncusu, Semahçı otuz üç şenlik katılımcısı ile iki otel çalışanı yanarak ve dumandan boğularak hayatlarını kaybetmiştir. Ayrıca dışarıda toplanan linç girişimcilerinden iki kişi de saldırılar sırasında öldürülmüştür.

Madımak, Türkiye linç tarihinde ilk sıradadır ve insanlığa karşı işlenmiş büyük bir suçtur.

Madımak, 2 Temmuz yaz sıcağında yüreğimize düşen otuz yıldır sönmeyen ateştir.

Uzun zamandır cinayetleri resmime konu edinen Sanat İşçisiyim. Bu resimleri 2021 yazında tamamladım. Madımak Katliamının 30. Yılında da Büyükada Adalar Kültür Derneğindeki 8 Temmuz 2023 tarihinde Katliam Konseptli Kişisel Resim Sergim içinde sergileyeceğim.

Amacım İnsanlığın en büyük sorunu cinayetlerin nedenlerini düşündürmek, unutturmamak ve dikkat çekmektir.

Madımak katliamı gerek araştırma süreci gerekse resimlerin çalışma süreci zor ve yıpratıcıydı. Resimlerde kolaj tekniğini kullandım. Sarı siyaha boyadığım Madımak Haberlerinden oluşmuş gazete kupürlerinin kenarlarını mum ateşiyle kolaja uygun hale getirdim. Sönmeyecek mum alevi ile ölümsüzleşsinler istedim. Onları öldüren kara zihniyetleri kara kare katranla sembolize ettim.

Hayatını kaybeden her bir insanın adını yazdım, fotoğraflarını kullandım, kısacık hayatlarından öz cümleler aldım. Zira, insanlar cinayetlere, katliamlara at gözlüğü ile bakıyor. Katliamların vahşetini ancak öldürülenle yakınlık duyabildiğimizde hissettiğimizi fark ettim. İstedim ki hikayelerine ve ellerinden alınan hayatlarına dokunabilsin insanlar. Bilsinler ki hiçbir öldürülmeyi hak etmiyor insanlık. Evrensel Bildirgenin dediği gibi; Yaşamak, özgürlük ve kişi güvenliği herkesin hakkıdır.

Harfler ve rakamlar insan icadı olsa da insanları harfler ve rakamlarla ifade edemeyiz. Harfler, rakamlar, kelimeler, sözcükler, isimler hikayesiz olduğunda bir anlam ifade etmiyor. Onların içlerine, gözlerine bakmalıyız ki hayatlarını görebilelim.

Aşağıdaki Yazıt bölümünde; nokta, virgül, işaret imleri ve boşlukları kaldırdım. Görselliği ön plana çıkararak insanlığın ilk yazı biçimlerini kullandım. Tüm metin bir yazıt formuna dönüştü. Madımak Katliamına birde böyle bakalım. Belki dokunabiliriz acılarına ki gömülmez zamanın külleri altına.

 

Madımak*Gülhan

MadımakKatliamıOtuzüçebirNesimiÇimenÜçTelliCuranınPiriBeşÇocuğununBirTanecikBabasıAltmişikiYaşındaSivastaMadımakOteldeYakılarakÖldürüldüNesimiDerKiEyFüzeYapanlarAcımasızZalimCanaKıyanlarBırakEyYaşasınBütünİnsanlarBarışGüverciniUçsunDünyadaDostluklarKurulsunİnsanlarGülsünSonBulsunSavaşlarKimseÖlmesinOtuzüçeikiAsımBezirciYazarEleştirmenİncelemeYazarıÇevirmenMuhasebeciAltmışaltıYaşaYetmişKitapYazdıAltmışaltıYaşındaSivastaMadımakOteldeYakılarakÖldürüldüMuhasebeciliğinNitekimYazarOlarakBirçokYararıDokunduBanaÖrneğinÖlçülüDavranmayıYanlışlıktanKorkmayıBelgeyeDayanmayıAklınıKullanmayıDuyguculuğaKapılmamayıVeGerçekçiDüzenliDengeliTutarlıOlmayıMuhasebeÖğrettiBanaSavunduğumVeUygulamayaUğraştığımNesnelBilimselEleştiriAnlayışımınGüçlenmesineYardımEttiAzŞeyMiBuBirİnsanOlarakHerTürlüGüzelliğiKorumaSorumluluğuTaşıyorumHerkesteÖyleDavranmalıOtuzüçeüçMetinAltıokResimleBaşladığıSanatHayatındaŞairOlarakElliüçYaşındaSivasMadımakOteldeYakılarakÖldüÖldürüldüÖlümsüzleştiGördümYaşarkenVadesizÖlümümüÖrdümDeİlmekİlmekSırtımaGiyemedimÖmrümüOtuzüçedörtMuhlisAkarsuAkarsuyumYansamDaKülOlupSavrulsamDaBazıBazıGülsemDeYineGönlümHoşDeğilKırkbeşYaşındaSivastaMadımakOteldeYakılarakÖldürüldüHalkOzanıKendineİnsanSevgisiniŞiarEdindiTümYaptıklarındaBuAnaTemayıTemelAldıDeyişlerindeToplumsalKonularaDaKayıtsızKalmazAleviBektaşiAşkGeleneğindenDeKopmadıDeyişlerindekiAnlatımıGüçlüBağlamasınaHakimVeSesiniDeyişTavrındaKullanabilenBirSanatçıdırOtuzüçebeşMuhibeLeylaAkarsuSeyitHalilÇiftlikinKızıPınarÇınarVeDamlanınAnneleriMuhlisAkarsununLeylasıMisafirOlarakGittiğiSivastaAkarsuyumYansamDaİşteGeldimGidiyoruzDiyerekHayatArkadaşıylaBirlikteKırkdörtYaşındaSivastaMadımakOteldeYakılarakÖldürüldüOtuzüçealtıBehçetSefaAysanBizBuŞiiriOkurkenOKırkdörtYaşındaSivastaMadımakOteldeYakılarakÖldürüldüSenBuŞiiriOkurkenBenBelkiBaşkaBirŞehirdeOlurumKötüGeçenBirGüzüVeUmutsuzBirAşkıAnlatanRüzgarlaSavrulanKağıtParçalarınaYazılmışDağıtılmamışBildirilerGibiUzunBirYolculuğaHazırlananYalnızBirYolcuuğaÇünküBeyazBirGemidirÖlümSiyahDenizlerinHepÇağırdığıBatıkBirGemiSönmüşYıldızlarGibidirYitikAdreslereBenzerÖlümYanıkOtlarGibiSenBuŞiiriOkurkenBenBelkiBaşkaBirŞehirdeÖlürümOtuzüçeyediEdibeSulariAğbabaTürkHalkMüziğiSanatçısıDavutSularininKızıİsviçredeBaseldeYaşarkenTürkiyedeYapılanBütünBektaşiKültürEtkinlikleriVeEhlibeytCemlerineKonferanslarınaKatılmıştırKatıldığıPirSultanAbdalEtkinliğindeKırkYaşındaSivastaMadımakOtelindeYakılarakÖldürüldüKaranlıkBirGeceYolGörünmüyorYürüyorumDikenlerinÜstündeKaraÇalıBanaAmanVermiyorYürüyorumDikenlerinÜstündeOtuzüçesekizUğurKaynarTürkiyedeElYazısıylaKendiŞiirKitabınıBasanİlkŞairdirŞiirlerindeAşkıİnsanSevgisiniVeGüzelliğiAnlattıApayrıBirSözcükÇekimiVardıAykırıBirDildiOtuzyediYaşındaSivastamadımakoteldeyakılaraköldürüldüÖldüğümdeDoğduğumYereGidiyorumYıllarcaSürenBirHasretVeBilinmezliğiİşteBöylesineYeniyorumOtuzüçedokuzAsafKoçakYananMadımakOtelininKoridorlarındaMızıkaÇalarkenÖlümeOtuzbeşYaşındaSivastaMadımakOtelindeYakılarakÖldürüldüResimaşkıTaİlkokuldaBaşlamıştıKarikatürVeİsyanlarınBaşlangıcıDiyeNitelendiripOlgunlaştırdıÖğretmenlikYaptıİstifaEderekAnkarayaGeldiAltıKişiselSergiAçtıKarikatürleriPekçokDergiVeGazetedeYayımlandıÖdüllerMansiyonlarAldıÖdüllüBirFilimdeOynadıAldıPirSultanAbdalDergisininKapakKarikatürÇizimleriYaptıOtuzüçeonErdalAyrancıŞairBalonlaAnadoluİpekYollarıİsimliBirProjeHazırladıProjeyiBaşlatmakÜzerePirSultanAbdalKültürEtkinlikleriniFilmeÇekmekÜzereSivasaGittiSivastaOtuzbeşYaşındaMadımakOtelindeYakılarakÖldürüldüEğerBirGünBirBeyazGüvercinGelecekseAğzındaBirMektuplaEğerBirGünSevgilimSonVerecekseHayatımaBirSesİsterimDurmasınPatlasınAnlamBulacaksaKulaklarımdaYalnızDüşerseKanımınBirDamlasıYereBilsinlerKiOradaKırmızıYediverenGülleriAçacakVeBülbüllerAğıtYakacakÖlümeKorksunlarKorksunlarArtıkKorksunlarAlevÇemberindekiAkrepGibiÇünküÖlümleriGülDikenlerindenOlacakOtuzüçeonbirSehergülAteşAnkaradaDoğmuştuAçıkÖğretimFakültesiÖğrencisiTürkiyeElektrikKurumu’ndaMemurOlarakÇalıştıAzimliydiÇalışkandıSazçalmadanÖlürsemMezarımıTekmeleyinDerdiSivasÖncesiÇokSevdiğiSazıÇalmayıMusaEroğlundanÖğrendiÇiçekleriÇokSeviyorduOtuzYaşındaSivastaMadımakOteldeYakılarakÖldürüldüOtuzüçeonikiHasretŞükrüGültekinAltıYaşındaBağlamaÇalmayaBaşlamışProfesyonelliğeAdımAtarakŞelpeTekniğiniUygulamayaBaşlamıştırBindokuzyüzseksenyedideİlkAlbümünüÇıkarmıştırİkinciSoloAlbümündekiYenilikOnunBağlamaDevrimcisiOlarakAnılmasınaNedenOlmuşturEserlereYaptığıYeniDüzenlemelerEzgilerdeKullanılmışÇokSesliliğeYıllardırAlışılagelmişDeyişYapısınıAnaHatlarınıÖzünüBozmadanVeBatıMüziğiRitmleriyleBirArayaGetirmesiyleBirlikteHalkMüziğiAdınaBirDevrimOlarakNitelendirilmiştirBağlamaVirtüözüŞarkıcıBesteciSözYazarıVeYapımcıYirmiikiYaşındaSivastaMadımakOteldeYakılarakÖldürüldüOtuzüçeonüçMuammerÇiçekTiyatroYönetmeniYazarıŞiirYazıyorduŞehirPlanlamacısıİnadınaYaşamakAdlıTiyatroOyunuYazdıPirSultanAbdalTiyatrosuYönetmeniVeOyuncusuKüçükPrensAdlıOyundaDaOynamıştıSoğukÖlümünAcımasızPençeleriGeziniyorÜzerimdeKıyıyaVurmuşBaygınBirBalıkGibiAyılıpÇırpınmayaBaşlıyorumKorkuyorumBeniKavuracağındanGüneşinÇırpınıyorumAteşKumlardaYaşamakİçinUlaşmakİstiyorumDeliceSuyaNefesimeVeKendimeBirTemmuzSivasNişanlısıİnciİleYirmialtıYaşındaSivastaMadımakOteldeYakılarakÖldürüldüOtuzüçeondörtİnciTürkGaziÜniversitesiEczacılıkFakültesiniBitirdiİlkTiyatroÇalışmalarınaAltındağKültürMerkezindeBaşlamıştıPirSultanAbdalTiyatroTopluluğununTeknikKadrosundaydıNedenyaşamakarşıbukadaracımasızlarYaşamakİstiyorumAmaKendimceNedenYaşamaKarşıBuKadarAcımasızlarNedenÖzgürlüğüBöyleKısıtlıyorlarYirmiikiYaşındaSivastaMadımakOteldeYakılarakÖldürüldüOtuzüçeonbeşGülenderAkçaSivasDivriğindenBabasıKömürİşçisiOlduğundanCürekKasabasındaOkuduAnkaraBaşkentLisesiniBitirdiAçıköğretimFakültesiÖğrencisiydiDivriğiKültürVeYardımlaşmaDerneğindeÇalıştıKadınlarıÖrgütlüyorFolklorOynuyorduArkadaşlarıylaAnadoluSemahAraştırmaTopluluğuAsatıKurmakİçinÇalışıyorduİnsancaYaşamakİçinİnsanOlmanınOnuruİleYaşamakİsteyenİnsanlardanBiriOlmakİçinÇabaSarfEttiYirmibeşYaşındaSivastaMadımakOtelindeYakılarakÖldürüldüOtuzüçeonaltıMehmetAtayFotoğrafçıÖzgürlüğünVeÇocuklarınFotoğrafınıÇekiyorduGaziÜniversitesiMaliyeYüksekOkuluMezunuyduOluşumTiyatrosuOyuncusuÇağdaşDivriğiGazetesiMuhabiriAmatörFotoğrafçıVeİstanbulDivriğiKültürDerneğiYönetimKuruluÜyesiydiGüvercinBesliyorduYirmibeşYaşındaSivastaMadımakOteldeYakılarakÖldürüldüOtuzüçeonyediSaitMetinÇankırıMeslekYüksekOkulundanMezunGrupGüneUmuttaSazÇalıpTürküSöylüyorduPirSultanTiyatrosundaPirSultanAbdalıCanlandırıyorduAnneDeliMisinSenBenAradığımıBuldumYeşimleSözlüydüYirmiüçYaşındaSivastaMadımakOteldeYakılarakÖldürüldüOtuzüçeonsekizYeşimÖzkanHacettepeÜniversitesiSosyalHizmetlerYüksekOkuluÖğrencisiydiBirdokuzyüzdoksanbirYılındaAnkaraSanatSahnesindekiAcıSınıfınLanetiOyunuylaBeğeniAldıBindokuzyüzdoksanikiYılındaPirSultanAbdalTiyatroTopluğunaGirdiPirSultanAbdalınEşiBallıhanRolündeydiSemahDönüyorduYirmiYaşındaSivastaMadımakOteldeYakılarakÖldürüldüOtuzüçeondokuzHuriyeÖzkanDenemeLisesiniBirincisiGaziÜniversitesiEczacılıkFakültesindenMezunPirSultanAbdalDerneğindeSemahEkibindeVeTiyatrodaDaAnlatıcızanRolündeYeşimleKardeşİnciİleOkulArkadaşıYirmiikiYaşındaSivastaMadımakOteldeYakılarakÖldürüldüOtuzüçeyirmiCarinaCuannaThuijisKültürAntrolopolojiÖğrencisiTürkKadınınınAileİçiRolüVeÇevreİleİlişkileriKonuluTezininAlanAraştırmalarıİçinTürkiyeyeGelirPirSultanAbdalKültürDerneğiŞenliklerineKatılırGünlüğüneSonundaBuŞehrinBirTürkKöktenDincilerTopluluğununBulunduğuBirYerOlduğunuÖğrendimBizUzunBirZamandıOteldeOturuyoruzDışarıdaDevasaVeKöktenDinciGrupBağırıpNaralarAtıyorFakatBenBütünBunlardanNeAnlarımKiDışarıdanYüksekTondaBağırmalarGeliyorAmaNeOlduğunuAnlamıyorumSonYazdıklarıdırYirmiüçYaşındaSivastaMadımakOteldeYakılarakÖldürüldüOtuzüçeyirmibirGülsünKarababaSivasDivriğideDoğmuştuPirSultanAbdalKültürEtkinliklerineDivriğiKültürDerneğiKanadındanKatılmıştıYarinYanağındanGayriHerşeyOrtakGünlüğündenKendiKilidimiAçacağımKendimiAşacağımSıradanBiriOlmayacağımYirmiikiYaşındaSivastaMadımakOteldeYakılarakÖldürüldüOtuzüceyirmiikiMuratGündüzSemahçıAnkaraÜniversitesiFenFakültesiFizikBölümüÜçüncüSınıfÖğrencisiOlanMuratPirSultanAbdalDerneğininGençlikKomisyonlarındaGörevAldıYirmiikiYaşındaSivastaMadımakOteldeYakılarakÖldürüldüOtuzüçeyimiüçAhmetÖzyurtEnSevdikleriKitapOkumakVeSporYapmaktıHayatınHepAcılarınıAklınaGetirenKişiMutluDeğildirGerçektenMutluKişiİçindeBirİyilikHissedenKişiDemektirYazmıştıGünlüğüneAhmetDePirSultanAbdalDerneğindeSemahçıydıYirmibirYaşındaSivastaMadımakOteldeYakılarakÖldürüldüOtuzüçeyirmidörtHandanMetinÖlseBileİsminiBırakıpYaşamakİstemişİseDeÖlmemişGibiYaşıyorAyrılmakBirDoğaKanunudurBirGünArkadaşlarındanYarınAilendenVeSonOlarakDaBuDünyadanAyrılacaksınAmaÖnemliOlanZihinlerdeBirİsimBırakmakÖlsenBileÖlmemişGibiYaşatılmaktırYirmiYaşındaSivastaMadımakOteldeYakılarakÖldürüldüOtuzüceyirmibeşYaseminSivriBindokuzyüzdoksanbirdePirSultanAbdalDerneğininKültürelÇalışmalarınaKatıldıVeKısaSüredeSemahTopluluğunaGirdiDerneğinGençlikKomisyonuÜyesiVeAynıZamandaKütüphanedenSorumluyduKitaplarıCiltliyorNumaralandırıyorduKitapKurduyduBenimEnİyiArkadaşlarımKitaplarımİnsanlarÖldükleriZamanDeğilUnutulduklarıZamanÖlürlerOndokuzYaşındaSivastaMadımakOteldeYakılarakÖldürüldüOtuzüçeyirmialtıAsumanSivriSemahHocasıOlmuştuÜçGruptaYüzeYakınKişiyeSemahÖğretiyorduSonGünAnnesineTakdirnamesininGelipGelmediğiniSorduTakdirnamesiniGöremedenOnaltıYaşındaSivastaMadımakOteldeYakılarakÖldürüldüOtuzüceyirmiyediSerpilCanikPirSultanAbdalTiyatrosundaVeSemahEkibindeydiDernekteÖnceFolklorSonraSemahEkibindeSorumlulukAldıTicaretLisesindeOkurkenStajGördüğüBirKooperatifŞirketindeÇalışıyorBirYandanDaÜniversiteSınavlarınaHazırlanıyorduOndokuzYaşındaSivastaMadımakOteldeYakılarakÖldürüldüOtuzüçeyirmisekizSerkanDoğanPirSultanAbdalDerneğininSemahEkibindeydiPirSultanAbdalOyunundaAliBabayıCanlandırıyorduPirSultanEtkinliklerindeKitapVeKasetStandındaGörevdeOndokuzYaşındaSivastaMadımakOteldeYakılarakÖldürüldüOtuzüceyirmidokuzBelkısÇakırSemahçıGüneUmutMüzikGrubundaVokalistDernekteSemahtanSorumluOkumayıVeZülfüLivaneliŞarkılarınıSeviyorduÜniversiteSınavlarındaİşletmeBölümünüKazanmıştıOnsekizYaşındaSivastaMadımakOteldeYakılarakÖldürüldüOtuzüçeotuzNurcanŞahinSivasŞarkışlaSaraçKöyüKültürVeDayanışmaDerneğininÇalışmalarındaGörevAlıyorduPirSultanAbdalDerneğininGençlikKomisyonuÜyesiydiSunuculukYapıpSemahDönüyorduDüşünceleriniHerOrtamdaAçıklamaktanVeSavunmaktanÇekinmezdiHacettepeÜniversitesiMatematikBölümünüKazandığınıÖğrenemediOnsekizYaşındaSivastaMadımakOteldeYakılarakÖldürüldüOtuzüçeotuzbirÖzlemŞahinSivasŞarkışlaSaraçKöyündenDikmenLisesindenMezunPirSultanAbdalDerneğindeGençlikKomisyonuÜyesiydiDernektekiGöreviMakyözTiyatrodaİseKöylülerRolündeydiBelkiYaşlanacağımAmaAslaBüyümeyeceğimOnyediYaşındaSivastaMadımakOteldeYakılarakÖldürüldüOtuzüçeotuzikiMenekşeKayaPirSultanAbdalDerneğindeSemahDönüyorVeTiyatrodaRolAlıyorduTurhalTokatAmasyaGümüşhaneHacıbektaşSenliklerindeTiyatrodaOynamışÍstanbulİzmirAnkaradaSemahDönmüştüKardeşiKoraylaSazÇalıpSemahDönerdiOnbeşYaşındaSivastaMadımakOteldeYakılarakÖldürüldüOtuzüçeotuzüçKorayKayaBeşYaşındaOkumaYazmaÖğrendiÇokZekiydiSazÇalmayaDeyişlerSöylemeyeVeSemahaBaşlamıştıAblasıMenekşeSemahEkibindeydiBabasıİsmailKayanınSazınınKırılmasıKorayıÇokEtkilerAnnesineBabamınSazıKırıldıNeOturuyorsunHadiGidelimDerHissetmişGibiGitmekİsterSivastanOnikiYaşındaSivastaMadımakOteldeYakılarakÖldürüldüOtuzüçeOtuzdörtAhmetÖztürkOtelÇalışanıydıGöreviBaşındaYirmibirYaşındaSivastaMadımakOteldeYakılarakÖldürüldüOtuzüçeOtuzbeşKenanYılmazOtelÇalışanıydıGöreviBaşındaYirmibirYaşındaSivastaMadımakOteldeYakılarakÖldürüldüOtuzüçeOtuzaltıAhmetAlanSaldırganGrupİçindeÖldürmeyeGiderkenKurşunlaÖldürüldüOtuzüceOtuzyediHakanTürkgilSaldırganGrupİçindeÖldürmeyeGiderkenKurşunlaÖldürüldüSaldırgan

Gülhan Hakkında

1983 yılından bu yana ürettiği tüm yapıtlarındaki çıkış noktası “Evrenselliktir”. Özellikle insana dair evrenselliği işlemektedir. Çalışmalarını İstanbul Büyükada’da sürdürmektedir.  Gülhan bu çerçevede pek çok sergi, yerleştirme, performans, workshop, festival, çalıştay, etkinlik ve sanat fuarına katıldı. UPSD (Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği), SAGÜSAD (Sakarya Güzel Sanatlar Derneği) ve Güzel Sanatlar Birliği Dernekleri üyesidir. Güzelliğin Çoğaltılması Grubuyla performanslar yapmaktadır. Kurucu üyesi olduğu Adalar Bağımsız Sanat Platformu ile birlikte; 2014 yılında üç etkinlik, Adaların Deniz Kızı Heykelinin projesi ve yapımında lojistik destek ve performanslarla katkıda bulunmuştur. Seri katiller ve seri cinayetler üzerine çalışmalar yapmaktadır.

Katliamla Sergisi, “insan insanı öldürür” sergi projesinin bir kesitidir.

Sanatçı Hakkında Daha Detaylı Bilgi İçin tıklayınız

Sivas Katliamı Davası: 30 Yılın Kısa Öyküsü

0

 Sivas Katliamı Davası (30 Yılın Kısa Öyküsü)  / Şenal Sarıhan 

Hukukun üstünlüğü demek,  Bireylerin, insanlık onurundan yararlanmasını  sağlamak için gerekli oldukları tartışılmayan prensipler, müesseseler ve usuller demektir.

           (Milletlerarası Hukukçular Komisyonu, 1953-Yeni Delhi toplantısı)

 

Neden Sivas?

12 Eylül 1980 darbesi, demokratik hak ve özgürlükleri neredeyse biçip geçmişti. Olağanüstü dönem  resmi düzeyde  sonlanmıştı. Ancak dönem,  kamusal ve özel alanda ciddi bir tahribat yaratmıştı. Bu sürecin kısa sürede atlatılamayacağı açıktı.12 Eylül, pek çok alanda olduğu gibi laiklik alanında ülkeyi içinde bulunduğu noktadan çok gerilere taşımıştı. Bu durum, dine dayalı bir toplum özleminde olan bir parti TBMM’nde yer almasına da yol açmıştı. Çiller – İnönü Koalisyonu hem antidemokratik yasalarla hem de gericiliğin iktidar düzeyinde yarattığı ciddi kadrolarla kuşatılmış bir yürütme üzerine “iktidar” olmuştu.

Olağanüstü dönem, ilerici güçlerin mücadelesi ile sonuçlandırılmış olmasına karşın demokrasi güçlerinin önünde henüz alınacak çok büyük bir mesafe bulunuyordu.  Ancak,12 Eylül’ün büyütüp beslediği gerici güçler de boş durmuyorlardı. Daha önce elde ettikleri mevziyi kaybetmemek için harekete geçtiler. Her dönemde sarıldıkları iki  silahla yola çıktılar. Halkı birbirine düşman etmek için inançlar ve etnik kökenler üzerinden ayırımları tırmandırmaya çalıştılar.

Şunu unutmayalım ki, iki Türkiye var. Biri aydınlanmış Türkiye, diğeri geleneksel dini değerlere bağlı taşra Türkiye’si. Ne yazık ki bu ikinci kesim, geçmiş deneyimlerde de görülebileceği gibi dini fanatizmleri güçlü Şeriatçıların, kolayca harekete geçirebildiği bir alan oldu. Özellikle Alevi-Sünni ayırımı üzerine inşa edilen gerici politikalar,12 Eylül öncesinde Çorum, Kahramanmaraş, Sivas ‘da büyük katliamlara yol açtı. Çok sayıda aydın katledildi. Aydın katliamları, 12 Eylül’den sonra da durmadı. 2 Temmuz 1993 Sivas katliamı, gerici ve çoğunluğu illegal olan örgütlerin amaçlarını gerçekleştirme yolunda planlı ve organize bir eylem olarak düzenlendi. Onlar için Sivas’taki siyasal ortam ve bir aydın imecesi olan ve çoğunluğu da Alevi yurttaşlarımızdan oluşan bir topluluğu bir araya getirecek olan  Pir Sultan Abdal Şenlikleri “elverişli bir ortam” olarak saptandı.

Sivas katliamına ilişkin Soruşturma ve Davalar:

 Yaşanan olay çok vahimdi. Ne var ki eylemcilerin yakalanması konusunda “özensiz” davranılmış, polis tutanaklarına göre 15.000 kişi olarak belirlenen eylemcilerden ancak çok küçük bir kısmı ve çoğunlukla da Sivas’tan katılan eylemciler yakalanmıştı. Üstelik o dönemde yürürlükte olan yasal düzenlemelere göre, terör eylemi nedeni ile gözaltına alınan zanlıların avukat yardımı almaları olanaklı değilken bu kişiler, gözaltına alınmalarının ardından avukatları ile görüşüp hukuki yardımda almıştı. Açık video kayıtları ve olay yerinde çekilmiş fotoğraflara karşın, hemen tüm sanıklar, eylemle ilişkileri reddetmiş ve “geçiyorken uğradım. “  ya da “ oradan geçerken  gördüm.” Gibi savunmalarda bulunmuşlardı. Otelin perdelerini yakarken, gaz bidonunu taşırken, otel önündeki arabaları ters çevirirken ya da otelin içinde eşyaları parçalarken görünenlerin de aralarında bulunduğu bu gurup, savunmalarını hep inkar üzerine kurdular. Haklarında Terör Örgütü üyesi olmaktan dava açıldığı halde bu örgüt ya da bu denli büyük bir organizasyonu gerçekleştiren örgütler koalisyonuna dahil olan örgütlerin adları sorulmadığı gibi bu konuda bilgi veren bir sanık da olmadı.

Daha ilginç olan bu denli çok sayıda eylemcinin katıldığı katliamın iddianamesi olaydan 20 gün sonra düzenlenmiş oldu. Ülkemizde üç kişi hakkındaki iddianamenin hazırlanmasının dahi aylarca sürdüğü gerçeği karşısında bu acele, kamuoyunun bir an önce tatmin edilmesi gibi bir gerekçe arkasına gizlenilse dahi esas olarak sanıkların saptanması ve delillerin toplanması konusunda ciddi bir ihmale neden oldu. İlk yakalanıp yargı önüne çıkarılan iki yüze yakın kişi ile yetinildi. Oysa, teknik olanaklar ve bütün gün süren eylemin aynı anda  televizyon kanallarında yer almış olması ve polis dahil olmak üzere çok sayıda amatör kamera ile eylemin saptanmış olması, savcılığın delil toplamasını son derece  kolaylaştırıyordu.

Bireysel Öldürüm mü? Şer’i Kalkışma mı?    

Soruşturmadaki eksikliklere rağmen Sivas Cumhuriyet Başsavcılığı, 22.07.1993 günü, 78 sanık hakkında, Sivas Ağır Ceza Mahkemesi’nde dava açtı. Bu davada sanıkların bir kısmının 35 kişiyi yangın çıkarmak sureti ile öldürmek suçunun asli ve maddi eylemcileri olduklarını, bazılarının ise anılan eylemi teşvik ettikleri ya da eyleme yardımcı olduklarını iddia ederek cezalandırılmalarını talep etti. Bu 78 kişinin de aralarında bulunduğu 102 kişi hakkında ise tehdit, görevli memura mukavemet ve 2911 Sayılı Yasaya aykırılık nedeni ile Sivas Asliye Ceza Mahkemesi’nde dava açtı. Ayrıca Sivas’ta DGM’nin bulunmayışı nedeni ile 94 Sanık hakkında 3713 Sayılı Yasa’nın 7/1-2. maddelerine aykırı davrandıkları savı ile Kayseri DGM’nde dava açıldı.

İddianamelerde suç nitelemeleri hepimizi şaşırttı. Eylemciler;  “ Cumhuriyet burada kuruldu. Burada yıkılacak!”, “Laiklik gidecek, şeriat gelecek!”,  “Hizbullah geliyor!”, “Laik düzen yıkılacak”, “Kanımız aksa da zafer İslam’ın”, “Yaşasın Hizbullah!”, “Şeriat gelecek, yüzler gülecek!”, “Şeriat isteriz!”, “Muhammet’in ordusu laiklerin korkusu!”. sloganları ile eylemlerini sürdürmüş ve Madımak Oteli’nde bulunan 33 Şenlik katılımcısı ve 2 otel görevlisi  yakılmış, 46 kişi kendi çabaları ile otelden çıkmayı başarmıştı. Ancak aralarında ağır yaralı olanlar da bulunuyordu. Katliamın adiyen adam öldürme olarak nitelenmiş olmasını kabul edemezdik. Sanıklar, adlarını bile bilmedikleri, bir kez dahi görmedikleri 64 yaşındaki Asım Bezirci’yi, 12 Yaşındaki Koray Kaya’yı, çoğunluğu yirmili yaşlarını süren Filiz gibi kızları oğulları, değerli  sanatçıları  bireysel bir husumetle değil, siyasi bir kasıtla katletmişlerdi. Dinci- Gerici örgütler, Sivas’ta, Çorum, Tokat, Maraş’ta eksik bıraktıkları ve başaramadıkları “ şer’i iktidar” yürüyüşünü tırmandırmak için Sivas’a gelmişlerdi. Ve yine, pek çok insanın kutsalı olan din, siyasete alet ediliyordu. Olay sırasında yayınlanmakta olan Taraf ve Cuma gibi dergilerde ve kökten dinci günlük yayınlarda,  olaydan “Şanlı Sivas kıyamı- Sivas Taarruzu” diye söz ediliyor ve sanıklar “Şanlı Sivas kıyamı gazileri” olarak nitelendiriliyordu. (Taraf Dergisi Yıl 3 Sayı 30 1993, sayfa 8 – 22 / Taraf Dergisi Yıl 3 Sayı 33, sayfa 18, 20-22 / Cuma Dergisi Yıl 4, Sayı 181)

Davalar  Ankara’ya Gelmeliydi.

Katliam kurbanlarının büyük çoğunluğu  Ankara’da idiler. Dava’nın bu denli uzak bir yerde sürdürülmesi, aileler ve avukatları için ciddi bir sorun yaratacak, belki de dava hiç izlenemeyecekti. Bir başka ve daha önemli neden ailelerin Sivas’a her gidişlerinde, yeni bir travma ile karşılaşacak olmaları idi. Ve tabii, katliamcıların yeni katliamlara yönelmeleri gibi bir olasılık da yok değildi. Bu nedenle, yargılamaların Ankara’da sürdürülmesi için avukatlar olarak başvuruda bulunduk. Yargıtay 10. Ceza Dairesi , 18.08.1993 günü 1993/8899-8503 sayılı kararları ile anılan dosyaların güvenlik nedeni ile Ankara’ya aktarılmasına karar verdi.

Dava sürecinde neler yaşandı?

Dosyaların Ankara’da ilgili mahkemelere ulaşmasının hemen ardından Ankara 3. Ağır Ceza Mahkemesi, 1993/169 Esas- 150 Sayılı kararları ile Ankara 19. Asliye Ceza Mahkemesi de 14.10.1993 günlü 1993/1185 -551 Sayılı kararları ile eylemin, sıradan bir adam öldürme ya Toplantı ve Gösteri Yürüyüşü Yasası’nın ihlali olmadığı, doğrudan doğruya  anayasal düzeni değiştirmek, özellikle laiklik ilkesini ortadan kaldırmak kastı ile işlendiği, bu nedenle de DGM’nin görevli olduğu görüşü ile görevsizlik kararı verdiler. Nevar ki, Ankara DGM, Yargıç Albay Ertan Erunga’nın ayrışık oyuna karşın  bu isteği reddetti. Bunun üzerine ortaya çıkan olumsuz görev uyuşmazlığı, Yargıtay 10. Ceza  Dairesi’nin  8-9-11.1993 tarihli kararları ile kaldırıldı.

Görevsizlik kararını vermiş olan heyet, özünde ihsası rey de bulunmuştu. Davayı yeni bir heyetin sürdürmesi etik olurdu. Ancak aynı heyet davaya devam etti. Bu sırada Heyet’in görevsizlik kararına katılmamış olan Hakim Albay Erunga Erzurum ya da Erzincan’a atanmıştı!!!

Hakim Albay Erunga; ayrışık oyunda şunları söylüyordu:

“Sivas’ta bir terör havası estiren ve yönetimin sokağa çıkma yasağı ilanına neden olan olayların kapsam ve boyutları ile sanıkların aynı amaç doğrultusunda ittifak ederek giriştikleri eylemlerin TC Anayasası’nın devletin nitelikleri arasında saydığı laiklik ilkesinin ortadan kaldırılmasına yönelik ve Anayasa’nın ihlali şeklinde değişmesi kuvvetle muhtemel bulunan vasıf ve niteliği itibariyle “adi suçlar” kapsamında sayılmasına bu aşamada imkan  bulunmadığı kanısındayız.”

Sanıklar Mahkemeyi Tanımıyor:

 Sanıklar, duruşmaların ilk gününden başlayarak salonda terör estirdiler. Mağdurlara, tanıklara, avukatlara akla gelmedik hakaretlerde bulundular. İstedikleri zaman bağırıp gürültü yaptılar. Sanık sandalyelerinin üzerine çıkıp sözde namaz kıldılar. Atatürk, Cumhuriyet gibi sözcükleri her duyuşlarında iğne batırılmış gibi havaya fırlayıp hakaretlerde bulundular. Duruşma disiplini tümü ile kalmamıştı. Mahkeme, sanıklara hakim olamazken, bu sahneleri çeken ve izleyip yazan basına duruşmaları izleme yasağı koydu. Biz avukatlar olarak, basının duruşmalara alınmaması kararını bardağı taşıran son damla olarak gördük. Basın duruşmalara alınmayacaksa biz de duruşmalara katılmayacaktık. Bu talebimiz Mahkemeyi hiç etkilemedi ve istemimiz reddedildi. Duruşmalara karar gününe dek katılmadık. Ancak dosyayı adım adım izledik.

Heyet, 26.12.1994 günü karar verdi. Avukatlar olarak salonun kapısında idik. Karar, katliam sanıkları için adeta bir ödüldü. Ama onlar bu ödüle ceplerindeki bozuk paraları, kalem ve benzeri eşyaları yargıçların yüzüne atarak karşılık verdiler.  Mahkeme, 26 Sanık hakkında, indirimler de uygulayarak,  TCK’nın 450/6. maddesi gereğince  sonuç olarak 15 yıl ağır hapis cezasına  hükmetti. Bu kararla 37 kişi beraat etmiş, 60 Sanık ise; 2911 SY gereğince üçer yıl hapis cezasına mahkum edilmişti. Aynı gün çok sayıda tahliye oldu.

Eylem, Anayasal Düzenin Tebdil, Tağyir ve İlgasıdır

Karar, Cumhuriyet Başsavcılığı ve tarafımızdan temyiz edildi. Yargıtay 9. Ceza Dairesi 30.09.1996 günü, 25 sanık hakkındaki beraat kararını onadı. 14 sanık hakkındaki mahkumiyet kararını, beraat olması gerektiği saptaması ile bozdu. Diğer tüm sanıklar hakkında ise eylemin TCK’nun 146/1. maddesi kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini ifade etti.

Bozma ilamının ardından Mahkeme, 28.11.1997 günlü kararı ile 38 sanık hakkında TCK’nun 146/1. maddesi, 29 sanık hakkında TCK’nun 146/3. maddelerinden hüküm kurdu. 11 sanık hakkında ilk kararında direndi. 14 kişinin beraatine karar verdi.

Bu karar da temyiz edildi. YCGK, 24.12.1998 günlü kararında, yerel mahkemenin 11 sanıkla ilgili direnme kararını yerinde bulmadı.146/3 ten ceza almış olan 29 sanık ile beraat eden 14 sanık hakkındaki kararları onadı. İdam cezası alan 31 kişi hakkında ise nüfus kayıtları cilt numaraları ve mühürlerin okunamadığı kabulü ile kararı bozdu. Diğer 7 sanık hakkında da usulü zorunluluk nedeni ile karar, bozulmuş oldu.

 Sanıkların temyizi üzerine, üç sanık dışında kalan sanıklar hakkındaki mahkumiyet kararı, 04.05.2001 tarihinde  onanmış oldu. Bu üç sanık 3419 Sayılı Pişmanlık Yasası’ndan yararlanmak istiyordu. Bu sanıklar, anılan yasadan yararlanamadılar. Sonuç olarak Anılan üç sanık hakkındaki karar da 16.09.2002 tarihinde onanarak kesinleşti.

Davada Avukat Cephesi

Katliamın hemen ardından , eylemin Cumhuriyet ‘e yönelik bir kalkışma olması nedeni ile Barolar Birliği, davada  katledilenlerin  yanında yer alacağını açıkladı. O dönemde Genel Başkanı olduğum Çağdaş Hukukçular Derneği, kimi parti ve yayın organlarının hukuk birimlerinde yer alan avukatlar da davada zarar görenlerin yanında olmak istiyorduk. Doğru olan hepimizin TBB örgütlülüğü içinde ortak davranmamızdı. Belleğim beni yanıltmıyorsa 600 kadar avukat arkadaşımız vekalet aldı. Aramızda sözcüler belirledik. Ben de onlardan biriydim. Tüm dosyaların incelenmesi, tartışılması, stratejimizin ve atacağımız adımların belirlenmesinde kolektif bir çalışma gerçekleştirdik. Biz çoktuk. Ancak, bizi şaşırtan sanık avukatlarının da bizim sayımız kadar çok olmalarıydı. Bu gerçeğe, 2.10.1993 günü yapılan ilk duruşma günü Ankara-Sıhhiye Adliyesi önünde tanık olduk. Elbette, herkesin savunmaya hakkı vardı. Ancak, bu avukat grubu, meslektaşalar arasında o tarihlerde nerede ise hiç karşılaşmadığımız giysiler ve görüntüler içinde idiler. Şalvar tarzı pantolonları, tek düğmeli gömlekleri, uzun sakalları ile adeta tek tip görüntü veriyorlardı. İlk duruşmaya o tarihte milletvekili olan Şevket Kazan, avukat olarak katıldı. Oysa milletvekillerinin devlet aleyhine işlenen suçlara avukat olarak katılması yasal olarak olanaksızdı. Tümü ile siyasi bir mesaj niteliği taşıyan bu duruma hemen itiraz ettik. Mahkeme, Şevket Kazan’ın duruşmadan çıkarılmasına karar verdi. Ne var ki ilerleyen süreçte, sanık avukatları arasından bakanlar, milletvekilleri çıktı. Pek çoğu, devlet yönetiminin etkin çarklarının başlarına getirildiler.

 Katliamcılar  Hep” Şanslı” Oldular

İlk duruşmadan başlayarak Mahkeme, çok sayıda tahliye kararı verdi. Bunlardan daha sonra idam cezası alanlar oldu. Fakat, haklarında çıkarılan gıyabi tutuklama kararları vicahiye çevrilemedi. Bugün dava 30. yıla ulaşırken, salınmış olan sanıkların önemli bir bölümü hala yakalanmadılar. Çünkü örgütlü bir biçimde yurt dışına kaçırıldılar. Onların iadesi yolundaki çabalarımız da  sonuç vermedi. Almanya, Avusturya ve Arabistan gibi ülkelerle yapılan yazışmalardan olumlu bir yanıt da alınamadı. Dönemin Adalet Bakanı Sadullah Ergin, sekizi TCK 146/1 den kesin hükümlü olan 15 sanığın kırmızı bültenle arandıkları açıklaması yaptı.

Bugün, sadece daha önce salınmamış olan ve tutuklu bulundukları sırada haklarında TCY’nın 146/1. maddesi nedeni ile hüküm kurulmuş ve kesinleşmiş olan  sanıkların cezaevlerinde bulunduğu bilgisine sahibiz. Bunun dışında TCK 146/3. Madde ve 2911 Sayılı Yasa’dan ceza almış olan kaç sanığın cezasının infaz edildiği ve kaç şüphelinin aranmakta olduğuna ilişkin hiçbir bilgiye ulaşamıyoruz. Bu konuda çeşitli milletvekillerinin vermiş olduğu soru önergelerine de yanıt verilmiyor.

Kararların kesinleşmesinin ardından TCY’nda değişiklikler oldu. Yeni TCY olan 5237 Sayılı Yasa yürürlüğe girmeden, haklarındaki karar kesinleşmiş olan sanıklardan 13’ü, yeni yasa da sanıkların ceza aldığı TCK:146/3. maddenin karşılığı olmadığı gibi yanlış bir gerekçe ile salındılar.  Bu salınma işlemi daha sonra geri alındı ise de sanıkların yakalanıp yakalanmadıkları konusunda bilgiye ulaşamıyoruz.

Başta Akit olmak üzere, Katliam sanıklarının “suçsuzluğu” konusunda yayınlarını sürdürdüler. Son olarak, yaşlı ve hasta olduğu gerekçesi ile 35 insanı yakarak katletmekten sorumlu Ahmet Turan’ın yaşlı ve hasta olduğu gerekçesi ile  Cumhurbaşkanlığınca affını sağladılar. Bugün içerde olan, Ahmet Turan kadar yaşlı , hasta ve hiçbir insan kıyımına karışmamış onlarca mahkumun benzer talebi karşılanmazken, bu şahsa sunulan “af” fı anlamak ve kabul etmek olanaksız. Nitekim, bu konuda dava hakkımızı da kullandık ve yanıt bekliyoruz.

2. Dava (Erçakmak ve Arkadaşları)

 Bu dava 14 Mart 2011 günü karara bağlanan ek dosyanın 1 numaralı sanıklarından  olan Sivas Belediye Meclisi Üyesi Cafer Erçakmak, ve daha sonra yakalanan altı sanık hakkında devam etti. Erçakmak, Aziz Nesin, otelden kurtarılırken, yangın merdivenine saldırarak, kurtulmasını engellemek isteyen kişi idi.18 yıl ele geçmedi. Evini aradıklarını ve bulamadıklarını söyleyen emniyet görevlileri, evinde olmadığına ilişkin tutanaklar tuttular. Her celse, bu tutanaklar dosyamıza girdi. Son olarak,  Fransa’da olduğu bilgisi geldi. .Fransa’dan iadesi beklenirken Sivas’taki evinden cenazesi çıktı. Gizlice gömmek istediler. Ancak, mızrak çuvala sığmadı. Türkiye’ye nasıl geldi? Ya da 18 yıl Türkiye’de nasıl saklandı?  Bir insanın 18 yıl saklanmasını ancak örgütlü bir yapının sağlayacağı açık değil mi? Bu dosyada neden örgütler araştırılmadı?

Erçakmak’la birlikte yargılanan sanıklar,, savunmalarında Şevket Erdoğan, Köksal Koçak, İhsan Çakmak, Hakan Karaca, Yılmaz Bağ, Necmi Karaömeroğlu  Sivas’ta evlendiklerini, askere gittiklerini, çocukları olduğunu, ehliyet aldıklarını ama hiçbir resmi makamın kendilerine arandıkları hakkında bilgi vermediklerini, yakalamadıklarını söylediler. Bu nasıl oluyordu? BU dava da TCY’na “İnsanlığa Karşı Suç “ tanımının girmiş olmasını da dayanak göstererek,  bu tür suçlarda zaman aşımı kararı verilemeyeceğini ısrarla savunduk. Mahkeme , ne yazık ki bu istemimize olumlu yanıt vermedi. Temyizimizden de olumlu bir sonuç alamadık.

30 Yılda Sayısız Hukuksuzluk Yaşandı:

Cezaevindeki sanıklar da özel muamele gördüler. Sayın Kazan, Milletin Vekili olarak ziyaretlerini eksik bırakmadı. Eşler ile birlikte olmanın  yasak olduğu tarihlerde içerdeki katliamcı sanık, eşini hamile bıraktı. “ Zürriyetini korumak istediğini” iddia etti.  Yaşamından edilmiş otuzbeş insanın “zürriyeti “ hesap edilmedi.

Ve Vahit Kaynar Olayı. TCK’nun 146/1. Maddesi gereğince ağırlaştırılmış müebbet hapse mahkum edilmiş ve cezası kesinleşmiş olan sanık, Almanya’da büyük bir zenginlik içinde yaşıyorken, gezmek için gittiği Polonya’da tesadüfen yakalandı. Haber alıp iadesi için başvuruda bulunduk. İade dosyası yasal süre içinde hazırlanamadığından, sanık serbest bırakılarak, Almanya’ya döndü.

3. Dava:

Şu anda üç sanık hakkında yargılama sürüyor. Murat  Karataş, Murat Songur ve Eren Ceylan TCK’nun 146/1. maddesine ihlal ettikleri savı ile yargılanıyorlar. İade edilmediler. 14 Eylül’de duruşmamız var. Bizim mahkemeye , yurt dışındaki alevi örgütlerinin yurt dışındaki yargı makamlarına  yaptıkları sayısız başvuru ve adres bildirimlerimizin  hiçbirinden olumlu sonuç alınamıyor. Bu davada yargılama sürüyor. Erçakmak dosyasında olduğu gibi bu davada da yargıçlara sürekli hukuki bir gerçekliği anımsatıyoruz:

Erçakmak ve Arkadaşları ve devam eden üçüncü dava yönünden 2014  ve 2019 tarihli Anayasa Mahkemesi Başvurularımız bulunuyor. Henüz sonuç bekliyoruz. Ahmet Turan Kılıç’ın affı işleminin iptali ile ilgili Danıştay’da başvurumuz sürüyor. Ayrıca aileler adına  Madımak Oteli’nin “İnsanlık-Utanç Müzesi” olması için açılmış davalar bulunuyor. Daha önce aileler ve alevi kurumları  Bakanla çeşitli görüşmeler yaptılar.. Onlara söz verildi. Madımak, kamulaştırıldı. Ancak burası “Bilim ve Kültür Merkezi” adını aldı. Şuna inanıyoruz ki Madımak Oteli birgün mutlaka Utanç Müzesi olacak. Ve yine inanıyoruz ki Sivas Katliamı İnsanlığa karşı işlenmiş bir suçtur. Bilindiği gibi insanlığa karşı suç söyle tanımlanıyor:

  “Siyasal, felsefi, ırki, dini saiklerle sivillere, toplumun bir grubuna karşı, bir plan doğrultusunda, yaygın ve çok sayıda mağdura, doğrudan, ağır şekilde, çok kalabalık bir grup tarafından, geniş çaplı, bilinçli, istemli bir eylem , insan türünün onuruna karşı, topyekün bir kıyım ve aykırılık, evrensel etik değerleri ihlal , insanlık vicdanında onulmaz  yara açan olay”

Sivas Katliamı, insanlığa karşı işlenmiş suçtur. Ve anımsatmak isteriz ki en kalıcı kararları mahkemeler değil, tarih verir.

Sivas Katliamı Davası’ndan Öğrendiklerim:   

Sivas Katliamı davası, insan haklarından yana hukukun ülkemizde yerleşmesi için mücadele eden pek çok avukatın görev almayı bir sorumluluk saydığı dava oldu. Dava başladığında bir örgüt başkanı olarak özel bir sorumluluğum da vardı. Ancak beni bu davanın gönüllüsü kılan esas nedenin, yakınlarını Madımak yangınında yitirmiş olan ailelerin acılarını, hak arama mücadelesi ile birleştirmedeki kararlılıkları oldu. Yirmi yıldır, aralarında yaşamla vedalaşanların dışında Ankara’da yaşayan aileler, her duruşmaya dirençle katıldılar. Yeter Gültekin kilometrelerce öteden Almanya’dan pek çok davaya katılmak için geldi. Aileler, her 2 Temmuz’da mitinglerin en ön saflarında yürüdüler. Çocuklarının mezarları başında yakıcı güneş altında hep birlikte oldular. Önemli bir nokta da Alevi Topluluğu, bu sürece karşı örgütlü bir direnç gösterdi. Pir Sultan Abdal Derneği Avrupa Alevi Federasyonu ve pek çok kuruluş, demokratik bir hakkı kullanarak hep birlikte davanın arkasında durdular. Kendilerine yöneltilmiş saldırganlığa karşı demokratik bir araçla yani örgütlülükle ve insani bir araçlarla, yani dirençle karşı koydular. Sorunun sahibi elbette hepimizdik. Ama başka bir gerçek var: Ateş en çok düştüğü yeri yakar. Onlar ayakta durmasa idi belki hukukçular olarak biz de yorgun olurduk. Hiç yorgun olmadık.. Onlar gibi… Mücadele, insanı diriltiyor. Bütün olumsuzluklara, “yenilgilere” karşın!!! Çünkü büyük bir özlemimiz var: Adaletin erdem olduğuna inanıyoruz. Gericiliğin ve yeni katliamların ancak adil kararlarla yenileceğine inanıyoruz., Umutsuz değiliz… 10.07.2023

                                                                                                   :

Şenal Sarıhan Hakkında

17 Şubat 1948’de Eskişehir Sivrihisar’da doğdu. Baba adı Süleyman Hüsamettin, anne adı Müşerref’tir. Öğretmen ve  avukat olarak uzun yıllar boyunca görev yaptı. 12 Mart Askeri Muhtırası sonrası yargılandı. İzmir Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümü ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirmiştir. TÖS, TÖB-DER içinde yönetim kademelerinde yer aldı. Çağdaş Hukukçular Derneğinde Genel Başkanlık, Cumhuriyet Kadınları Derneği Kuruculuğu ve Genel Başkanlığı, CHP Yüksek Disiplin Kurulu ve Parti Meclisi Üyeliği görevlerinde bulundu. Hukuk ve edebiyat alanında çeşitli kitapları ve makaleleri bulunmaktadır. İnsan hakları aktivisti olup, uluslararası platformda 100 Kahraman Kadın ve Robert Kennedy İnsan Hakları Ödülü sahibidir. Ayrıca yurt içinde de ödülleri bulunmaktadır.  Orta düzeyde Fransızca bilen Sarıhan, evli ve 2 çocuk annesidir.

Yaşamı boyunca Kadın Hakları ve İnsan Hakları alanında faaliyetler yürüttü. Sivas Katliamının olduğu günlerde Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) Genel Başkanlığı sıfatıyla ve avukat olarak sorumluluk üstlendi. Madımak Davası’nı başından itibaren bu güne kadar takip etti.

Cehaletin Alacakaranlığı

0

 Cehaletin Alacakaranlığı: 3 Temmuz 1993, Sivas / Av. Dr. Ersoy ZIRHLIOĞLU

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, bireylerin düşünce, ifade ve kanaat özgürlüğünü, din ve vicdan özgürlüğünü ve laikliği koruyan maddelerle donatılmıştır. Bu maddeler, birbirlerini tamamlayan ve koruyan niteliktedir. Bu maddeleri kısaca incelemek, yazının devamı için faydalı olacaktır.

Düşünce ve İfade Özgürlüğü: Anayasanın 25. ve 26. maddeleri düşünce ve ifade özgürlüğünü düzenler. 25. maddeye göre, “Herkes, düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir. Her ne sebep ve amaçla olursa olsun kimse, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; düşünce kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz.” 26. madde ise ifade özgürlüğünü düzenler: “Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hürriyetine sahiptir.”

Din ve Vicdan Özgürlüğü: Anayasanın 24. maddesi din ve vicdan özgürlüğünü düzenler. Bu maddeye göre, “Herkes, vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir. … Kimse, ibadete, dini ayin ve törenlere katılmaya, dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz.  …  Kimse, Devletin sosyal, ekonomik, siyasi veya hukuki temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasi veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz.”

Laiklik: Anayasanın 2. maddesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin niteliklerini belirler ve “laik” bir devlet olduğunu vurgular: “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devletidir.”

Bu maddelerin birbirleriyle ilişkisi, bireylerin düşünce ve inançlarını özgürce ifade edebilme, din ve vicdan özgürlüğünü yaşayabilme ve devletin bu özgürlüklerin koruyucusu olması şeklinde özetlenebilir. Laiklik, devletin dini inançlara karışmamasını, tüm inançlara ve inançsızlıklara eşit mesafede durmasını ve dini inançların özgürce yaşanabilmesini sağlar. Bu durum, bireylerin düşünce ve ifade özgürlüğünün de korunmasına yardımcı olur.

Örneğin, bir kişi herhangi bir dine inanmıyorsa, bu düşüncesini ifade edebilir. Devlet, bu kişiyi bu sebeple herhangi bir yaptırıma tabi tutamaz. Aynı şekilde, bir kişi inandığı dinin yükümlülüklerini yerine getirmek istediğinde, devletin karışamaması da yine laiklik ilkesi sayesinde koruma altındadır.  Sürekli karıştırılan bir ifade olması sebebiyle, laiklik kavramını biraz daha derinlemesine incelemekte yarar vardır.

Laiklik, Fransa’da ortaya çıktığında, dini özgürlüğün gereğinden fazla kısıtlandığı düşüncesiyle bazı Hristiyan topluluklar tarafından eleştirilmiştir. Bununla beraber, bu ilkenin destekçileri, devlet ile dinin ayrılmasının korunması ve tüm vatandaşların dini inançlarına bakılmaksızın eşit muamele görebilmesinin sağlanmasının laiklik sayesinde mümkün olduğunu savunmaktadır. Peki, eleştirileri yürütenler kimlerdir sizce? Öncelikle radikal dinciler, ırkçı ve aşırı muhafazakâr partilere mensup kişilerin eleştirilerine maruz kalmaktadır. Bugün dahi, Fransa’da laiklik karşıtı olan kesimlerin aşırı sağcı, ırkçı gruplar olduğu rahatlıkla fark edilmektedir.

Laikliğin bazı belirgin özellikleri ise şunlardır:

Devlet ile Dinin Ayrılığı: Devlet, hiçbir dinin savunucusu veya destekçisi olmaz ve dini meselelere karışmaz. Diyanet İşleri Başkanlığı dışında, köylülerin cami yapma ya da yapmama tercihlerine devlet müdahil olamaz. Ayrıca devlet, sünnet olmayı zorunlu kılma veya bu eylemi engelleme hakkına da sahip değildir. Benzer şekilde, namaz kılmanın zorunlu olduğunu söyleyemez ya da namaz kılmanın önüne geçemez.

Din Özgürlüğü: Bireyler, istedikleri dini tercih etme veya hiçbir dini pratiği yapmama hakkına sahip olurlar. Bireysel dini tercihler üzerine “neden Sünni ya da Alevi oldun, neden Bahai, Yahudi, Hristiyan oldun ya da neden Allah’a inanmıyorsun” gibi baskılar yapılamaz. İbadetlerin detaylarına dair “neden sadece farz olan rekâtları kıldın, niye Kuran’ı ezberlemedin, neden sakalını kestin” gibi müdahaleler kabul edilmez.

Tüm Vatandaşların Eşitliği: Tüm vatandaşlar, dini inançlarına bakılmaksızın eşit muamele görürler. Bu, laikliğin en kritik noktası ve varoluş nedenidir. Yoksa “iyi bir Müslüman” kavramı yerini “kim daha çok Müslüman” yarışına bırakır. Gerekli dini görevler gösteriş amacıyla yapılır, dini yaşamak yerine dinden nemalanma durumları ortaya çıkar. Dini yaşantısını gösterişe dökmeden sürdürmek isteyenler hak ettikleri yaşamı süremezler. Bir hükümet gelip içki içenlere zorluk çıkarırken, bir başka hükümet namaz kılanlara zorluk çıkarabilir. Hem içki içip hem namaz kılanlar duruma göre iki dönemde de ya rahat bir hayat sürerler ya da baskılara maruz kalırlar.

Özetle “Laiklik” dinsizlik değil, dar anlamıyla, dini uygulamalara devletin müdahale yetkisinin olmamasıdır.

Ayrıca, bu maddeler Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ile de koruma altına alınmış haklar olup; Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 90. maddesi gereği kanunlardan dahi daha üstte bir korumaya sahip güvencelerdir.

Bu durum, en azından yukarıda anılan yasal ilkeler açısından, Türkiye’nin laik ve demokratik bir hukuk devleti olduğunun ve bireylerin düşünce, ifade, din ve vicdan özgürlüğünün uluslararası düzeyde de korunduğunun bir göstergesidir.

Sonuç olarak, laiklik, düşünce ve ifade özgürlüğü ile din ve vicdan özgürlüğünün birbirini tamamlayan ve koruyan unsurlar olduğunu söyleyebiliriz. Bu üç unsur, bireylerin özgürce düşünebilme, inançlarını özgürce ifade edebilme ve dinlerini veya dinsizliklerini özgürce yaşayabilme haklarını güvence altına alır. Bu hakların korunması ve yaşatılması, demokratik ve laik bir hukuk devletinin temel görevleri arasındadır.

“Kahrolsun laiklik”, “burası laiklere mezar olacak” vb. nidaların nedeni ne olabilir? Sonuç itibariyle insanlar değil devletler laik olabilir. Keza ülkeler soyut olgular olduğundan bir dine de ait olamazlar. Örneğin siz hiç üniversite sınavına hazırlanan bir devlet gördünüz mü? Yahut bir pasta yiyen devlet? Peki bu kadar fikre sahip olup hiç bilgiye sahip olmamanın müsebbibi nedir?

Tabii ki eğitim eksikliği de yine devletin vatandaşına sunması gereken bir hak; aynı zamanda da her topluma ve kendine faydalı vatandaşın da yararlanması gereken bir insanlık görevidir.[1]

3 Temmuz 1993 günü, Türkiye Cumhuriyeti olarak yukarıdaki haklar, özgürlükler ve yönetim anlayışı olmadığında Radikal Cehaletin Alacakaranlığı nasıl bir şey hep beraber yaşadık.

Cahil bırakılmış bir topluluğun en karanlık yüzünü gösteren olaylardan biri olan Sivas Katliamı, 1993 yılında gerçekleşti, sonraki yıllarda da farklı formlarda gerçekleşmeye devam etti. Katliam, düşüncenin ve düşünürlerin katliamı olarak tarihe geçti. Farklı inanç ve düşüncelere sahip yurttaşların katledilmesi, gözdağı verme ve baskı ile üstünlük kurma isteği gibi olası amaçlarla gerçekleşti. Ancak bu olayı gerçekleştirecek öfkeli kalabalıkların yaratılabilmesinin altında yatan asıl kolaylaştırıcı sebep, cehalet ve eğitimsizliktir.

Eğitimsiz kalmış bir topluluk, sosyal dünyadan kopuk bir kabileden daha bilinçsizdir. Kabile, ateşin kendisini tutan eli yakacağını bilir. Cehalet, öyle bir alacakaranlıktır ki, ateşi gördüğü zaman, aydınlığı ve fikirleri de yakacağını düşünür. Socrates, Giordano Bruno, Thomas More, Jeanne d’Arc ve sayısız düşünür fikirleri yüzünden öldürülmüştür.[2]

Eğitim, bir toplumun gelişmesi ve ilerlemesi için hayati öneme sahiptir. Ancak eğitim, sadece okuma yazma bilmek veya bir üniversite diplomasına sahip olmak anlamına gelmez. Gerçek eğitim, insanların düşünme yeteneğini geliştiren, onlara eleştirel düşünme becerisi kazandıran ve farklı düşüncelere saygı göstermeyi öğreten bir süreçtir.

Sivas Katliamı, eğitimin bu önemli yönünün eksikliğinin ne tür sonuçlara yol açabileceğini gösteren, önlenebilecek olmasına rağmen geç kalınmış bir örnektir; keza eğitim ihtiyacı, hep ertelenmiştir.

Sivas Katliamı esnasında atılan sloganlar (“Kahrolsun laiklik!”, “Müslüman Türkiye!”, “Yaşasın Şeriat!”, “Sivas, Aziz’e mezar olacak!” “Şeytan Aziz”, “Sivas laiklere mezar olacak.”) kendi içlerinde büyük çelişkiler içeriyordu. Bu sloganlar, elbette yukarıda bir kısım ilkelerine değindiğimiz anayasal düzeni sindiremeyen ve laikliği anlamayan eğitimsiz ve belli bir hedef yolunda güdülenmiş kişilerin sözleridir.

Bu kertede belirtmemiz gereken önemli bir husus, bu menfur katliamın gerçekleşmesinin altında yatan sebebin eğitimsizlik olduğu değildir. Bu iki husus birbiri ile karıştırılmamalıdır. Burada açıklanmak istenen, devrin yöneticilerinin “öfkeli topluluk” olarak adlandırdığı zanlıların ve katillerin neden bu olaya katıldıklarıdır. Bazı kişilerin veya grupların maşası olarak ortalığı kızıştıran birkaç kişi olsa dahi, neden bu denli fazla insan onları takip etmiştir sorusunu açıklamaya çalışmaktayız.

Bugünün teknolojik ve tıbbi gelişmesi ile psikiyatrik inceleme yapılsa idi belki üç beş kişide Psikopatik eğilimleri olanlar veya Narsisistik[i] Kişilik Bozukluğu çıkabilirdi, ki, bu dahi sadece yapılan eylemlerdeki dayatmalara dair izlenimlerden ibarettir. Kısaca birkaç psikiyatrik sorunu özetlemek gerekirse;

Narsisistik Kişilik Bozukluğu: Bu bozukluğa sahip bireyler genellikle aşırı ve yersiz bir benlik saygısı vardır. Başka bireylere karşı empati eksikliği ve kendi görüşlerini diğer kişilere empoze etme eğilimi gösterirler. Sivas Katliamında da, kendi dini inançlarını ve görüşlerini kabul etmeyen bireylere karşı şiddet kullanılması bu tür bir bozukluğu anımsatmaktadır.

Antisosyal Kişilik Bozukluğu / Psikopati: Antisosyal kişilik bozukluğu olan bireyler, başkalarının haklarına saygı göstermeme, yalan söyleme, manipülasyon ve suç işleme eğilimindedirler. Psikopatik eğilimler, başkalarının yaşamına, güvenliğine ve huzuruna yönelik ciddi bir kayıtsızlıkla karakterizedir. Bu tür bir bozukluğa sahip olan kişiler, herhangi bir duygudan aridir. Pür psikopatlık çok ender rastlanan bir bozukluk olsa da, antisosyal kişilik bozukluğunun belirli derecedeki mevcudiyetleri Sivas Katliamı gibi toplu şiddet eylemlerine katılan saldırganlarda var olabilirler.

Asıl değiştirilmesi ve eğitim ile düzeltilmesi gereken geriye kalan “öfkeli topluluk” olarak tabir edilenlerdir. Psikopatik eğilimleri olanlar ve Narsisistik Kişilik Bozukluğu olanları tıbbi bakım ile tedavi, karanlık ellerin maşalarını ise cezaevleri ile ıslah edebilirse de, geriye kalan “öfkeli topluluk” her an, her yerde karşımıza çıksın istemiyorsak, bunun yolu sadece düzgün bir eğitimden geçer.

Açıkladığımız üzere, laiklik kavramının lafzi yorumunu dahi bilmeden, söylediği lafların anlamını anlamadan sokağa dökülen kişilerin kolayca güdülenebilmesinin sebeplerinin başında eğitim eksikliğinin geldiğini söylemek de yanıltıcı olmayacaktır. Bunun sebebi ise, eğitimin, toplumun gelişmesi ve ilerlemesi yolunda kritik bir rol oynamasıdır. Burada bahsedilen eğitimin tanımını sadece okur-yazarlık veya bir meslek sahibi olma; yani öğrenim durumuyla sınırlamak eksik ve hatalı bir yorum olacaktır. Eğitim, aslında, anne karnında başlayıp ölene kadar devam eden, çok daha kapsamlı ve derin bir süreçtir.

Eğitim, bireylerin düşüncelerini, inançlarını ve değerlerini şekillendirme gücüne sahiptir. Dünyayı ve kendimizi anlamamıza yardımcı olur, bu sayede haklarımızı ve özgürlüklerimizi koruma yeteneğimizi geliştirir. Diğer insanlara ve çevremize karşı tutumlarımızı belirlerken, saygı gösterme ve farklılıkları kabul etme yeteneğimizi de besler.

Sosyal uyum ve iş birliğini de yine eğitim güçlendirir. Düşünme, eleştirel düşünme ve problem çözme yeteneklerimizi geliştirerek, daha bilinçli ve etkin bireyler olmamıza olanak sağlar. Kendimizi ifade etme, iletişim kurma ve bilgiye ulaşıp onu kullanma yeteneklerimizi geliştirirken yaşam kalitemizi ve beklentilerimizi artırır.

Toplumun genel ilerlemesine katkıda bulunma yeteneğimizi de yine eğitim geliştirir. Demokratik değerlere ve insan haklarına olan saygımızı pekiştirir, barış, adalet ve eşitlik ilkelerine olan bağlılığımızı güçlendirir. Doğal çevre ve kaynaklara olan saygımızı artırırken, kültürel çeşitlilik ve mirası koruma farkındalığımızı yükseltir.

Eğitim, bilim, teknoloji ve yeniliklere açık bir zihin yaratır. Sürekli öğrenme ve kişisel gelişim yeteneklerimizi geliştirir. Etik ve ahlaki değerlere olan saygımızı sağlamlaştırır.

En nihayetinde, eğitim bize insanlık değerlerine, mirasına ve insan onuruna derin bir saygı kazandırır. Eğitim, bizleri bireyler olarak geliştirirken, toplumun ilerlemesine de katkıda bulunur. Bu yüzden eğitime gereken değeri vermeli ve onun çok yönlü faydalarını anlamalıyız.

Bu sebeplerle “Eğitim Şart!” sözü, klişe haline gelecek kadar çok kullanılagelmiştir.

Sivas Katliamında, saldırıyı gerçekleştirenler, kendi inanç ve düşüncelerini kabul etmeyen insanlarımızı hedef almış ve sonuçta, hedef haline getirilen 35 kişi hayatını kaybetmiş, 50 kişiden fazla da ağır yaralanmıştır.

35 insanımızın, hatta daha fazla insanımızın bir seferde hayatını kaybetmesi, ne yazık ki bu toprakların yabancı olduğu bir olay değildir. Buna karşın Sivas Katliamını birçok olaydan ayrı noktaya koyan unsur, bu menfur katliama hükümet tarafından verilen tepkilerdir.

“Çok şükür, otel dışındaki halkımız bir zarar görmemiştir.”[ii] Başbakan Tansu Çiller

“Olay münferittir. Ağır tahrik var. Bu tahrik sonucu halk galeyana gelmiş…Güvenlik kuvvetleri ellerinden geleni yapmışlardır…Karşılıklı gruplar arasında çatışma yoktur. Bir otelin yakılmasından dolayı can kaybı vardır.”[iii] Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel

“Aziz Nesin’in halkın inançlarına karşı bilinen tahrikleriyle halk galeyana gelerek tepki göstermiştir.” “Yangın önceden planlanmış olay değil, topluluk psikolojisi ile ortaya çıkmıştır. (…) Aziz Nesin hakkında da soruşturma açılabilir.”[iv] İçişleri Bakanı Mehmet Gazioğlu

“Fikir özgürlüğünün, halkımızın mukaddes değerleri için kullanılmasına hiçbir şekilde kayıtsız kalınamaz.”[v] Mesut Yılmaz Ana Muhalefet Partisi ve ANAP Genel Başkanı

“Ben Vali Bey’in ve Emniyet Müdürü’nün isteği üzerine, topluluğu yatıştırmak amacıyla konuşma yaptım. Belediye olarak üzerimize düşeni yaptığımız kanaatindeyim. Ben aslında teşekkür beklerken adeta suçlandım.”[vi] Temel Karamollaoğlu Refah Parti Sivas Belediye Başkanı

Sivas Katliamı, birçok kişinin öldüğü, insan hakları ve özgürlüklerinin ağır bir şekilde ihlal edildiği bir olaydır. Bu nedenle yetkililerin açıklamaları, olayın ağırlığına ve çerçevesine uygun olmalıydı; ancak, açıklamalar beklentileri karşılamamıştır.

Katliamda hayatını kaybedenlerin can güvenliğinin ihlal edildiği birçok kademede açıkça göz ardı edilmiştir. Olayın ağırlığını perdeleme çabasına girilmiş, birçok insanın ölümüne neden olan bu eylemi hafifletme girişimi ile hedef şaşırtılmaya çalışılarak suni suçlular olarak düşünce ve ifade özgürlüğüne yaslanılmıştır. Devletin koruma görevini yerine getirmediğini kabul etmemiştir. Dini inançların ve inançsızlıkların ifade edilmesi, Türkiye’yi uluslararası arenada çağdaş demokrasilere yakışmayacak bir şekilde ağır tahrik olarak nitelendirilmiştir.

Bu durumun AİHS ve Anayasa’ya açıkça aykırılık teşkil etmesine rağmen ağır tahrik olarak nitelendirilmesi, kişilerin dini inançlarından kaynaklanmaktan ziyade, yaşanan ağır katliamın üstünü alelacele örtme çabasıdır. Nitekim bu ateşin közleri bile, işlerini yapmayan–yahut işlerini gayet iyi yapan–kişileri açığa çıkartacaktı. Bunun olmaması için din, siyasete alet edildi.

Olayın bütün suçlusu topluluk muydu; yoksa bu topluluğun bu raddeye gelmesine ve insanları diri diri yakmasına müsamaha gösterenler, belki de yol gösteren karanlık eller miydi? Hiçbir zaman tek ağızdan konuşmamış olan kişilerin, tek ağızdan, elden gelenin yapıldığını belirtip, suçlunun Aziz Nesin olduğunu ima etmeleri, ısrarla ve üstüne basarak ağır tahrik demeleri ilgi çekicidir.

Sonuç olarak, yetkililerin yaptığı açıklamalar, olayın ağırlığına uygun olmamakla birlikte, ifade özgürlüğü ve eşitlik ilkelerine aykırıdır. Bu tür olaylarda devlet, vatandaşlarını koruma görevini yerine getirmeli ve ifade özgürlüğüne saygı göstermelidir. Buna karşın devletin çeşitli kademesindeki yetkililer, daha da ayrıştırıcı ve körükleyici açıklamalardan çekinmemişlerdir.

Bütün bu yönleri ile ele alındığında, Sivas Katliamının neden kara bir leke olarak 30 yıldır ilk günkü gibi hatırlandığı ve hatırlanmaya da devam edeceği daha rahat anlaşılabilir.

Baktığımız zaman, 3 Temmuz 1993 tarihinde Sivas alev alev yanıyordu, ama gördüğümüz zaman, Türkiye hiç bu kadar karanlık olmamıştı. Umarız tarih tekerrür etme alışkanlığını göstermeden bizler eğitime olan yatkınlığımızı arttırmış oluruz.

Dipnotlar: 
[1] Yazıldığı dönemden ötürü bazı bakış açıları çağımızın gerisinde kalmış olsa da, Jean-Jacques Rousseau’nun yazdığı, “Emile, ya da Eğitim Üzerine” adlı kitabı başta eğitimciler olmak üzere, bir insanın hayatına değecek herkese, özellikle de anne-babalara tavsiye ederiz.
[2]Socrates (Yunanistan): Felsefi görüşleri ve gençlerin ahlaki değerlerini bozduğu iddiasıyla idam edildi.
Giordano Bruno (İtalya): Hristiyanlık dışında birçok dini inanışı savunduğu ve evrenin sonsuz olduğunu iddia ettiği için Roma Katolik Kilisesi tarafından yakılarak idam edildi.
Thomas More (İngiltere): Kral VIII. Henry’nin boşanmasına ve Anglikan Kilisesi’nin kurulmasına karşı çıktığı için idam edildi.
William Tyndale (İngiltere): İncil’i İngilizce’ye çevirdiği için Katolik Kilisesi tarafından yakılarak idam edildi.
[i] Her ne kadar TDK sözcüğü “Narsist” olarak kullanmanın doğru olduğunu kabul etmiş olsa da, görüşümüzce, Narsist kullanımı etimolojik açıdan yanlış olup, doğru kullanım Narsisist sözcüğüdür.
[ii] Rengin Arslan, Sivas 1993: Madımak Oteli’nde ne oldu?, BBC News Türkçe, 2 Temmuz 2015, https://www.bbc.com/turkce/haberler/2015/07/150702_sivas_1993 (Son Erişim  20 Temmuz 2023).
[iii] a.g.e.
[iv] a.g.e.; Sivas Katliamı’nın 27. Yılı Ali Ekber Ataş-2: Bakıyor görmüyor, duyuyor söylemiyor, biliyor ses çıkarmıyor, Cumhuriyet Gazetesi, 3 Temmuz 2020, https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/sivas-katliaminin-27-yili-ali-ekber-atas-2-bakiyor-gormuyor-duyuyor-soylemiyor-biliyor-ses-cikarmiyor-1749085 (Son Erişim 20 Temmuz 2023)
[v] Sivas Katliamı’nın 27. Yılı Ali Ekber Ataş-2: Bakıyor görmüyor, duyuyor söylemiyor, biliyor ses çıkarmıyor, Cumhuriyet Gazetesi, 3 Temmuz 2020, https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/sivas-katliaminin-27-yili-ali-ekber-atas-2-bakiyor-gormuyor-duyuyor-soylemiyor-biliyor-ses-cikarmiyor-1749085 (Son Erişim 20 Temmuz 2023)
[vi] a.g.e.

Av. Dr. Ersoy Zırhlıoğlu Hakkında

Alternatif uyuşmazlık çözüm (“AUÇ”) yollarında, bu yolların özellikle fikri mülkiyet uyuşmazlıklarına ve uluslararası ticaret uyuşmazlıklarına uygulanması hususuna uzmanlaşmayı şiar edinmiş avukat ve akademisyen. Amerikan Barolar Birliğinin 2022-2024 dönemi AUÇ bilim kurulu üyesi; çalışmaları itibarı ile Nisan 2022 ayında, ABD’de ayın avukatı olarak taltif edilmiş hukukçu. Doktora tezi ve sonrasındaki çalışmalardan dolayı, dünyadaki birçok ülkenin patent, marka ve telif hakları uyuşmazlıklarının çözümlenmesi konularına hâkim. Analitik düşünme ve problem çözme yetilerine, Pennsylvania Üniversitesi’nde (University of Pennsylvania) yüksek lisans yaparken, Wharton akademisyenlerinden dünyaca ünlü Prof. Stuart Diamond’dan aldığı müzakere eğitimi ve bu eğitimin sonrasındaki çalışmalarından dolayı güçlü ikna kabiliyetine ve etkili müzakere tekniklerine sahip müzakere uzmanı. Fikri mülkiyet uyuşmazlıkları, hukuk eğitimi ve andragoji, hukuki araştırma, karşılaştırmalı özel hukuk, uluslararası ticaret hukuk ve alternatif uyuşmazlık çözüm yolları uzmanıdır. DFMÖ’de (WIPO) kayıtlı hakem ve arabulucudur. 2007 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesini, 2008 yılında Ankara Barosu Başkanlığı’nda eğitimini, 2009-2010 arasında New York’ta bulunan Pace Üniversitesi’ndeki (Pace Univesity) dil eğitimini, 2010-2011 yılları arasında  Pennsylvania Üniversitesi’nde (University of Pennsylvania) yüksek lisansını, 2011-2016 yılları arasında Arizona Üniversitesi’nde (University of Arizona) doktorasını tamamlayan Dr. Zırhlıoğlu, doktora eğitiminin ilk senesinde Arizona Üniversitesi Hukuk Fakültesinde ders vermiş, aldığı teklif üzerine 2012-2014 yılları arasında British Columbia Üniversitesi’nde (University of British Columbia) misafir akademisyenlik yapmıştır.

Madımak’ta kimler ve neler yakıldı?

0
Zeki Coşkun

Madımak’ta kimler ve neler yakıldı? / Zeki Coşkun 

Türkiye büyük tarihsel faciayı, utancı yaşadı 2 Temmuz 1993’te.

İnsanların diri diri yakılması, o günden bugüne büyük, ısrarlı bir çabayla içselleştirildi, olağanlaştırıldı. 30 yıl sonrasındaki sessizlik, 2 Temmuz yangınını toplumsal bir facia ve toplumsal bir utanç olarak görmemenin, olağanlaştırma ve onamanın göstergesidir.

O gün ve hemen sonrasında yaşananlara bakarsak bugünkü çok boyutlu toplumsal sefaletimizi de anlayabiliriz. (Madımak’la yakılan, yok edilen Ankara)

İnsanların diri diri yakılması, katliamdır. Nereden bakılırsa bakılsın, o toplum için faciadır, utançtır. Katliam karşısında gerçekleşen büyük tarihsel uzlaşma, en az katliamın kendisi kadar büyük bir facia ve utançtır. 2 Temmuz yangınının ardından doğrudan devlet ve iktidar yetkilileri, siyaset sınıfı, medya ve millet(her kesimiyle millet) büyük tarihsel uzlaşmayı gerçekleştirmiş, “tahrik” gerekçesiyle katliama açık–örtük destek vermiştir.

Aleviler, Sünniler ve… Öteki Sivas / Dr. Zeki Coşkun ( 1995

İnsanlarla birlikte, insana dair temel değerlerin ve o değerlerle birlikte inşa edilen toplumsallığın yakılıp imha edilmesidir bu.

Sokağın, tahrikçilerin (Pir Sultan Abdal Şenlikleri için kente gelenlerden günler, haftalar önce yerel cemaatlerin, basının, parti örgütlerinin başlattığı tahrikle) her yaştan erkek nüfusu harekete geçirenlerin kendi fiili hukuklarını icra etmelerinin onaylanması, meşrulaştırılmasıdır bu.

Kalem, kelam sahiplerinin, dindarların en açık sözlüsü İsmet Özel olmuştu. Dönemin iktidar adayı Refah Gazetesi’nin yayın organı Milli Gazete’de, Sivas Göklerinde Sırp Tayyareleri Uçacak Mı? diye soruyordu Özel. 8 Temmuz 1993’de yayınlanan yazıya, başlığa “tahrikkâr” diyen çıkmadı bugüne dek, ne garip!

Doğrudan doğruya 2 Temmuz’da Sivas’ta kuşatılanlara, “baş tahrikçi” olarak gösterilen Aziz Nesin’e ve yanındakilere(ateşe verilenlere) yönelikti soru: “Aziz Nesin gibilerinin kendilerini güvenlikte hissetmeleri için Sırp (veya Grek, Ermeni, Rus veya Amerikan) uçaklarını Sivas semalarında görmeleri mi gerekiyor?”

Neden Sırp diye sorarsanız, aynı yazıda yanıtı veriyor yazar: Çünkü “Müslüman öldürmekte uzmanlaşmış”lar. Hatırlayın; Sırplar, Boşnakları katlediyordu. Sırp ordusu ve tayyareleri rastgele bir metafor değil. (Parantez içindekiler de öyle. “Grek” bir yabancılaştırma efekti olsa gerek. Ama yanında anılanlar okuyucunun Grek’i anında tercüme etmesini sağlayacaktır: Yunan, Rum, Ermeni, Rus… tarihsel düşmanlar, “kâfirler”.)

Yazar, Madımak’ı kuşatanlarla, oteli içindeki insanlarla birlikte ateşe verenlerle, alevleri “Cehennem ateşi bu” sözleriyle vecd içinde kutsayanlarla aynı bakışı -dolayısıyla eylemi- paylaşıyor: “Aziz Nesin gibiler” bizden değil, buraya ait değil! Burada onlara yer yok! Yaşatmayız.[1]

Söylenen ve yapılan budur.

“Ya Müslüman Türkiye veya hiç!”

Özel’e göre, “Giderek olayların Türkiye’de yaşayan insanları şöyle bir tercih karşısında bırakma ihtimali kuvvet kazanıyor: ‘Ya Müslüman Türkiye veya hiç!’”

Onun kadar açık konuşmayan ya da kendilerini ondan apayrı dünyaların insanı olarak gören, gösterenler, 2 Temmuz üstüne söz alırken neredeyse ortak bir düşünce ve tavır içindedir: Halk (Müslümanlar) tahrik olmuş, sokağa dökülmüştür; makul, meşru… Sonrasında “karanlık güçler, karanlık eller” devreye girmiştir. Yangın, tahrik olan halkın işi değildir! İşte o son anda karanlık eller, güçler sahneye çıkmış, istenmeyen şeyler olmuştur. Böylece, masumların, inananların, Sivas’ın, Sivaslıların başına çorap örülmektedir.

İnsanların yakılarak öldürülmesinin ardından “Sivas Göklerinde Sırp Tayyareleri Uçacak Mı” sorusunun sahibi İsmet Özel ise gayet açık sözlüdür, eylemi meçhul taşeronlara havale etmez. Tam tersine; eylemi ve hedefi netleştirmeye çağırır okurlarını, toplumu. Yazısını “Millet olarak İslamî bir kararlılık gösterememenin cezasını çekiyoruz.” .” tümcesiyle noktalar.

Millet olarak İslami kararlılık göstermek gerekir, çünkü: “İslamî dönüşümün Türkiye için ideal toplum tasarımı olmaktan ziyade bir zaruret haline geldiği günden güne daha belirginleşiyor. Ülkemizde dünya sistemine teslimiyeti ifade eden bütün politikalar iflas etmiştir. Daha gerçekçi dille söylemek gerekirse, Türkiye İslam’dan uzaklaşmanın rantını yiyememiştir. Batılılaşma ülke insanı için bir tuzak yemi olarak kullanılmış, (…), Türkiye elini verdiği için kolunu kurtaramamıştır. Millet olarak İslamî bir kararlılık gösterememenin cezasını çekiyoruz.”

“Şanlı Sivas Kıyamı”

Özel, 2 Temmuz üzerine “İslami kararlılık” teşhisi ve çağrısında yalnız değildir. İBDA-C örgütü, yangını “Şanlı Sivas kıyamı” olarak selamlayacaktır 1 Ağustos 1993’de yayınlanan Taraf dergisinde.

“Şanlı Sivas kıyamından alınacak ne çok ders var herkes için!” diyordu İBDA-C: “Halk, hakkına sahip çıkıyor ve 70 yıldır kendisine hayatı zindan eden işgalci laiklere karşı ‘kısas’ın hayat veren soluğuna sığınıyor! Artık TC’de hayat, yalnız Müslümanlar için zor olmayacak, işgalci laikler için de zor olacak! Sivas, sadece küçük bir haber! Herkes safını doğru seçmekle mükellef! Bizden söylemesi!”

Nasıl ki Özel, Sırp ordusu ya da tayyarelerini sadece metafor olarak kullanmıyorsa burada da durum aynı. İBDA-C’nin 2 Temmuz değerlendirmesinde üç kavram dikkat çekici.

1- Kıyam: Sivas’ta meçhul birilerinin provokasyonu, karanlık güçlerin komplosu değil kıyam yaşanmıştır. Ayağa kalkma, harekete geçme, ayaklanma…

2- İşgalci laikler: Ayağa kalkış, harekete geçiş düzene ve onunla aynı düşünsel, inançsal, kültürel, hukuksal anlayışı paylaşan azınlığa; işgalci laiklere, laisizme karşıdır.

3- Kısas: 2 Temmuz’da yapılan, yaşanan bir kaza, komplo değil bir karşı eylem, karşı hukuktur.

Üçü de zaman içinde yaygınlaşarak yürürlük kazanacaktır.

Yerelden Merkeze İktidar

İsmet Özel, nevi şahsına münhasır bir isim olarak değerlendirilebilir. İktidara tırmandıkça mücahitlerin müteahhitleştiğini dile getirerek “milli görüş” hareketindeki değişimi eleştirmiş; 2 Temmuz 1993’ten on yıl bir ay sonra, 4 Ağustos 2003’de Milli Gazete’ye de, köşe yazarlığına da veda etmiştir.

Tüm bunlarla birlikte, 1973’de Milli Selamet Partisi’nin kuruluşuyla birlikte yayına başlayan Milli Gazete’nin “milli görüş” hareketinin “resmi yayın organı” olduğunu unutmamak gerekir. Özetle Sivas Göklerinde Sırp Tayyareleri yazısı, milli görüş hareketinin 1993’deki örgütü Refah Partisi’nin, partililerinin de bakışıdır.

Özel’in yazısında ifadesini bulan bakışın, o dönemde radikal-marjinal bulunan (illegal) İBDA-C hareketinin 2 Temmuz değerlendirmesiyle koşutluğu dikkat çekici. Dikkat çekici ve anlamlı başka şeyler de var. Milli görüş hareketin ilk kuşak temsilcilerinden Şevket Kazan’ın milletvekili olmasına karşın 2 Temmuz sanıklarının avukatı olarak davaya katılma girişimi bunlardan sadece biri.

1973’den beri milletvekili olan, ilk milletvekilliğinde CHP-MSP hükümetinde ve 1996’da Refahyol hükümetinde adalet bakanı olan Kazan’ın, milletvekillerinin “devlet aleyhine işlenen suçlara avukat olarak katılamayacağı” anayasa hükmünü bilmemesi mümkün mü? Bilmemek değil, tanımamak, reddetmek söz konusu burada. Nitekim, müdahil avukatların itirazıyla davaya katılımı engellense de sanıkların savunmasını onları hapishanede ziyaret ederek fiilen sürdürmüştür. Aynı şekilde sanıkların avukatlığını üstlenen birçok isim, ileriki dönemlerde yerel yönetimlerde, parlamentoda, parti örgütlerinde, bürokraside siyasal kimlikleriyle toplumsal alanda rol üstlenecektir.

Madımak Davası Garabetleri

Tüm bunlar 2 Temmuz’un siyasal bir eylem olduğu gerçeğini ve siyaseten taraflarını yeterince ortaya koymaktadır. Nihayet, 2 Temmuz’dan yaklaşık dokuz ay sonra 27 Mart 1994’de gerçekleştirilen yerel seçimler bir siyasal yoklama-test niteliğindeydi. Sonuçlar, Madımak ve sonrasında Türkiye’deki siyasal değişimin yönünün, rotasının Özel’in işaret ettiği doğrultuda olduğunu göstermektir.

Ankara, İstanbul büyükşehir belediyelerini kazanan Refah Partisi genel başkanı Necmettin Erbakan, siyasal çevrelerde seçim sonuçlarına yönelik eleştirilere karşı 13 Nisan 1994’de Meclis Grubu toplantısında o ünlü “kanlı mı, kansız mı” yorumunu getirecektir: “Türkiye Refah Partisi’yle Adil Düzen’e geçecek, bu kesin. Geçiş dönemi yumuşak mı olacak, sert mi olacak; kanlı mı olacak, kansız mı olacak; 60 milyon buna karar verecek.” 

Erbakan’ın “kanlı mı olacak, kansız mı olacak; 60 milyon buna karar verecek” sözlerini Özel’in “İslami kararlılık” çağrısıyla birlikte okumak gerekir.

Uzatmadan sonuca bakalım: 2 Temmuz, yakın Türkiye tarihi için bir “milat” niteliği taşıyor. Sivas’ta ortaya konan toplumsal hayatın din -ve mezhep- temelinde düzenlenmesi iradesi, eylemi Mart 1994’deki yerel seçimlerin ardından 24 Aralık 1995’de genel seçimlerde daha da yükselerek karşılık bulmuştur. Refah Partisi % 21.38 oy oranıyla seçimlerden birinci parti olarak çıkmıştır.

Sonrası malum: Birkaç aylık Anayol (“merkez sağ” denen Anavatan ve Doğruyol Partileri) koalisyonu, ardından Refahyol, “demokrasiye balans ayarı yaptırıyoruz” diyen askerlerin tankları caddeye çıkarması, “postmodern darbe” 28 Şubat, Refah Partisi’nin kapatılması; “diyalog” muhibbi olarak el üstünde tutulan, siyaset ve iş dünyasından Yeşilçam’a, sahnelerden futbola, her çevreden insanların kapısını aşındırdığı, bankasının açılışında yanında görünmek için siyasetçilerin yarıştığı “Fethullah Hoca”nın yükselişi ve 1999’da ABD’ye uçuşu… İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Şiir okuyan adam” olarak hüküm giymesi, dört ay on gün hapis yatması; Refah Partisi’ndeki “yenilikçiler”in “Milli görüş gömleğini çıkardık” diyerek yine Erdoğan önderliğinde AKP’yi kurması, 11 Eylül 2001 İkiz Kuleler saldırısıyla terörle damgalanan radikal İslam karşısında ABD patentli “ılımlı İslam”ın ihdas ve ihya edilmesi, Kasım 2002 seçimleriyle AKP’nin iktidara gelmesi ve tek parti rejimine yolculuk…

Hızlı, çok uzun, çok kısa tarihsel bir yolculuk.

Yeni Yüzyıl – Yeni Türkiye

2 Temmuz 1993 Madımak katliamının üstünden 30 yıl geçti. O arada dünya ve Türkiye bir yüzyılı, büyük tarihçi Eric Hobsbawm’ın ifadesiyle Aşırılıklar Çağı’nı[2] geride bıraktı. 11 Eylül gibi yepyeni, bambaşka aşırılıklarla başlayan başka bir yüzyıla geçti dünya ve Türkiye. Geçen yüzyılın son on yılında; Berlin Duvarı’nın -ve Sovyet dünyasının- yıkılışından itibaren alay-ı valayla, coşkuyla ilan edilen küreselleşme 21. yüzyılın hemen başında çöktü, bitti. Onun ekonomi politikası neoliberalizm de öyle. Yapay zekâ ürünü arttırılmış ya da sanal gerçeklikten siyasal ve toplumsal, kültürel alana yön veren post truth–hakikat ötesi’ne uzanan yeni aşırılıklar çağını yaşıyor dünya ve Türkiye.

30 yılda dünyada olduğu gibi Türkiye’de de birçok şeyin, hatta hemen her şeyin değiştiği ortada. Öyle ki, CIA eski başkan yardımcısı Graham E. Fuller kitabını yazdı 2007’de, Yeni Türkiye Cumhuriyeti’ni dünyaya ilan etti[3]. 2002’deki iktidar değişimi, yapısal değişim olarak niteleniyor, olumlanıyordu. İktidar çevreleri “Yeni Türkiye” sıfatını -iddiasını- 2010’larda dillendirmeye başladı. 2014’de Türk tipi başkanlık sistemi kampanyası Yeni Türkiye yolunda sloganıyla yürütüldü.[4]

Ancak, 2 Temmuz milat olarak alınırsa geride kalan 30 yılda büyük değişimlerin eşliğinde bir süreklilik olduğu görülecektir. 2 Temmuz’u “İslamî dönüşümün Türkiye için ideal toplum tasarımı olmaktan ziyade bir zaruret haline geldiği günden güne daha belirginleşiyor” şeklinde yorumlayan, asıl sorunu “Millet olarak İslamî bir kararlılık gösterememek” olarak gören İsmet Özel’in bakışı, Yeni Türkiye’nin rotasını çizmiş gibi görünüyor.

Türkiye Erbakan’ın tasarladığı “Adil Düzen”e değil ama “Milli Görüş gömleğini çıkaran” öğrencileri onunkinden farklı olsa da siyasal ve toplumsal yapıyı, gündelik yaşamı din üzerinden biçimlendirme yolunda epey mesafe kat etti.

30 yıl önce illegal bir örgüte ait “işgalci laikler” ithamı, 2000’li yıllarda “azgın azınlık” azarlama ve dışlamasına dönüşüp yaygınlaştı.[5]

İslamcı çevreler ve politikacılar, laikliğin içeriğinin tartışılması gerektiğini savunuyordu 30 yıl önce, “devletin dini olmaz” diyorlardı. Bugün, Diyanet İşleri Başkanlığı, devletin en temel kurumu olarak öne çıkıyor. Diyanet artık dinsel pratiğin çok ötesine geçerek, yerine göre faiz, döviz kurları dahil ekonomiden siyasal, toplumsal yaşamın tüm alanlarında “fetva makamı” rolü üstleniyor.

Diyanet’in yanı sıra her cemaatin kendi fetvaları, fetvacıları, etki alanları var.

Bir dönem yere göğe konamayan “Hocaefendi” ve Ferhullahçılar’dan “hizmet hareketi”ne dönüşerek iktidar ortağı olan cemaati, zamanla PDY (paralel devlet yapısı) oldu. Nihayet 15 Temmuz darbesiyle FETÖ Fethullahçı Terör Örgütü olarak tescillendi. Ancak Fethullahçılar’la başlayan cemaat ve tarikatların STK (sivil topum kurumu) kisvesiyle yüceltilmesi, kamu kaynakları ve devlet gücünün hizmetlerine hasredilmesi olanca hızıyla sürüyor. Ekonomiden eğitime ve elbette kültüre; müzikten eğlenceye her alan onların hükmü altında.

Tüm bunlarla 2 Temmuz’dan 30 yıl sonra Türkiye nasıl bir yer?

O günden bugüne “saadet”, huzur, güven, içinde yaşayan bir toplum haline mi geldi Türkiye? Daha adil, daha adaletli bir düzene mi sahip? Durum pek öyle görünmüyor.

Kimse kendini güvende hissetmiyor olmalı ki, Umut Vakfı’nın Ağustos 2023’deki açıklamasına göre ülkede yaklaşık 4 milyon ruhsatlı, bunun 9 katı da ruhsatsız kaçak silah silah bulunuyor. Bu da her iki yetişkin erkekten birinin, her üç evden birinin silahlı olduğunu gösteriyor. Her gün on kişi silahla öldürülüyor![6]

Devlet için dillendirilen “beka meselesi” bilfiil bu ülkenin yurttaşları için geçerli. Çare cemaatleşme, gettolaşma. Herkes ötekine karşı. Her yer taşra. Taşra ve taşralılık egemen her şeye. 2 Temmuz’da güçlü olanın kendi hukukunu icra etmesi, siyasal ve sivil şiddet biçiminde hayata egemen oluyor bugün.

İnsan ve hayat değersizleşiyor: “Türkiye, %38 oranla kadınların en fazla şiddete maruz kaldığı OECD ülkesi olarak birincisi sırada yer alırken onu, %37,4 oranıyla Kolombiya, %36 oranla Kosta Rika takip ediyor.”[7]

Refaha kavuştuk mu, kalkındık mı, yoksulluk çemberini kırdık mı?

Evet, bazılarımız. 30 yıl önce dünya ligindeki zenginlerimizin sayısı bir elin parmaklarını bile bulmazken bugün onlarca, adı sanı bilinmedik nice zenginimiz var. Ama ve ne yazık ki devlet, toplum, millet olarak yoksullaştık, yoksullaşıyoruz. 1993’te Türkiye’nin dış borç stoğu 70.5 milyar US Dolar. Hazine ve Maliye Bakanlığı verileriyle Mart 2023’de toplam dış borç 475.7 milyar Dolar.

Yeni Türkiye dünyanın neresinde?

Uluslararası Şeffaflık Örgütü’nün 2022 Yolsuzluk Algı Endeksi veri alınırsa, 5. Lig’de: “180 Ülke/bölgede kamu yönetimindeki yolsuzluk düzeyine yönelik algı” değerlendirmesinde Türkiye 101. sırada. Doğu Avrupa ve Orta Asya liginin 11.’si. 36 puanlı Arnavutluk, Ekvador, Panama, Peru, Sırbistan, Tayland’ın altında. 2013’ten bu yana en çok puan kaybeden ülkeler arasında Türkiye ön sıralarda yer alıyor. 10 yılda 14 puan kaybederek tam 48 sıra gerileme kaydetmişiz.[8]

Bir başka gösterge: Beyin göçü. Şikago Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Ufuk Akçiğit yönetimindeki araştırma ekibinin hazırladığı Türkiye Akademik Diaspora Raporu, ekonomik yoksullaşmanın bilimsel yoksullaşmayı da beraberinde getirdiğini ortaya koyuyor. [9]

İlk saptama: “Türkiye’nin kişi başı milli geliri ABD’yle kıyaslandığında, Türkiye 1960’ların başından beri ABD’nin yüzde 20’leri seviyesindedir. 1960’ta Türkiye’nin gerisinde olan Singapur, Güney Kore, Litvanya, Polonya, Şili, Çin 2020’lere gelindiğinde Türkiye’nin üzerindedir. … Bu ülkelerin hepsi bu gelişmeyi sermaye artırmanın yanında verimliliklerine yatırım yaparak sağlamışlardır.”

İzleyen saptama: “Ülkelerin kişi başına düşen makale ve patent sayıları, kişi başı milli gelirle orantılıdır. Yani ekonomik gelişmişlik temel bilimlerin sonucu olan makaleler ve uygulamalı araştırmaların sonucu olan patentlerle yakından alakalıdır. Türkiye hem makale hem patent sayısı hem de milli gelir açısından OECD ülkelerinden bir hayli geridedir.”

Sonuç: “2000’lerden beri yatay (veya kısmen azalan) bir seyir süren araştırmacıların Türkiye’den gitme olasılığı 2015 yılından beri büyük artış göstermiştir.”

Göç edenler sadece bilim insanları, araştırmacılar değil, gençler başta olmak üzere neredeyse fırsat bulabilen herkes buradan çıkıp gitmeye çabalıyor. Konrad Adenauer–Stiftung Derneği’nin 2021 Türkiye Gençlik Araştırması, 18–25 yaş grubundakilerin yüzde 73’ünün yurt dışında yaşamak istediğini ortaya koyuyor. Yine bu yaş grubundakilerin yüzde 82.9’u gelir dağılımı dengesizliğinden, eşitsizlikten ve liyakatsizlikten şikayetçi.[10] Yani adam kayırmacılıktan, yolsuzluktan.

TÜİK verileriyle bile Mart 2023’de 15-24 yaş grubunu kapsayan genç nüfusta işsizlik oranı yüzde 20,1. Genç erkeklerin yüzde 15,2’si, kadınların yüzde 28,9’u işsiz.

New York Üniversitesi’nden Prof. Dr. Selçuk Şirin’e göre durum daha vahim. Şirin, Ya Adalet Ya Sefalet (2023) adlı kitabında, Türkiye’de 15-29 yaş arası her üç gençten biri ne işte ne okulda ne de kursta olduğunu öne sürüyor. Sayıları 5-6 milyonu buluyor. Norveç nüfusu kadar bir genç kuşak evde oturuyor. 21. yüzyıl dünya sosyal bilimler literatürüne yeni bir kimlik, yeni bir kavram kazandırıyor Türkiye: Ev genci.

Dışarıda bir kapı bulabilen akademisyenler, hekimler, gençler gidiyor. Bulamayanlar, kaçak yollara bakıyor. AB İstatistik Ofisi Eurostat verilerine göre 2022 iltica başvurularında Türkiye, Afganistan ve Suriye’nin ardından üçüncü sırada yer alıyor. Aynı verilere göre 2022 yılında 58 000 Türk vatandaşı AB ülkelerine ilk kez iltica başvurusu yaptı. Bu, bir önceki yıla göre, yüzde 150’lik artış anlamına geliyor.[11]

Solingen – Sivas

2 Temmuz’da birilerine hayat hakkı tanınmıyordu. 30 yıl sonra yeni Türkiye’de kimse duramıyor. O gün yakılan ateş, şenlik için bir araya gelenlerden 33 kişinin canını aldı. Sonrasında ülkede her tür şenliği, hürlüğü, gürlüğü yaktı, kül etti.

2 Temmuz’un ardından gerçekleşen kutsal ittifakın, katliamı örtük-açık onamasıyla gelinen yer burası. Hukuksuzluğun, eşitsizlik hukukunun, linç hukukunun bizleri getirdiği yer burası.

Madımak katliamı, o sıralar Almanya’nın Solingen kentinden neo-nazilerin Türklerin yaşadığı evi kundaklayarak yakmasıyla, bir aileden beş kişinin ölümüyle karşılaştırılmıştı. Solingen’de yakılan evin olduğu alan müzeye çevrildi. 2 Temmuz’da insanların yakıldığı Madımak Oteli ise et lokantası oldu bir dönem.

Utançtan, yaşanan bunca rezillikten, bunca yıkımdan, yoksulluktan, acıdan kurtulmak için her şeyden önce dönüp 2 Temmuz’un adını koymak gerekiyor.

Kaynakça: 
  1. Şenlik öncesi, katılımcılar daha kente gelmeden, 30 Haziran 1993’de -katliamdan iki gün önce- Sivas’ta dağıtılan Müslüman Kamuoyuna başlıklı bildirideki ifade Özel’in anıştırmasını açıkça söylüyor: “Salman Rüşdi köpeği müslümanların çok az olduğu kâfir bir ülkede korkudan sokağa çıkmaya bile cesaret edemezken, onun yerli uşağı Aziz Nesin köpeği, yanında kendisiyle beraber bir ekiple birlikte şehrimiz Valisi tarafından davet edilip, şehirde adeta müslümanlarla alay edercesine gezebilmektedir. Kâfirler şunu iyi bilmeli ki:”…
  2. Eric J. Hobsbawm, Kısa 20. Yüzyıl 1914 – 1991 Aşırılıklar Çağı, çev. Yavuz Alogan, Everest Yayınları, 2020, İstanbul.
  3. Graham E. Fuller, Yeni Türkiye Cumhuriyeti, çev. Mustafa Acar, Timaş Yayınları, 2011, İstanbul.
  4. Farklı cephelerden kapsamlı bir değerlendirme için: Yeni Türkiye”ye Varan Yol (Der: İsmet Akça, Ahmet Bekman, Barış Alp Özden) çev. Kemal Deniz, İletişim Yayınları, 2018, İstanbul. (İlk basım, İngilizce, 2014).
  5. https://www.gazeteduvar.com.tr/azgin-azinlik-makale-1535143
  6. https://www.evrensel.net/haber/496139/umut-vakfi-turkiyede-4-milyon-ruhsatli-bunun-9-kati-kadar-da-ruhsatsiz-silah-var
  7. https://turkiyeraporu.com/arastirma/kadina-yonelik-siddette-dunya-liderligi-11275/
  8. https://seffaflik.org/2022-yolsuzluk-algi-endeksi-aciklandi/
  9. http://tbv.org.tr/wp-content/uploads/2023/04/Diaspora_Raporu.pdf
  10. https://www.kas.de/documents/283907/16886777/T%C3%BCrkiye+Gen%C3%A7lik+Ara%C5%9Ft%C4%B1rmas%C4%B1+2021_T%C3%BCrkce.pdf/fd08cee1-8d75-02bb-13cb-2bb341b8897d?version=1.6&t=1655118080391
  11. https://tr.euronews.com/2023/07/04/abye-iltica-basvurusu-2021de-besinci-siradaki-turk-vatandaslari-2022de-dorduncu-siraya-cik

Zeki Coşkun Hakkında

1960 yılında Sivas´ta doğdu. Kamu yönetimi öğrenimi gördü. İstanbul Üniversitesi’nde uluslararası ilişkiler alanında yüksek lisans ve doktora yaptı.

2001 yılından itibaren MSGSÜ Fen Edebiyat Fakültesi, Sanat Tarihi Bölümü öğretim üyesi olarak görev yapmaya başladı. Ayrıca Bilgi, Galatasaray, Maltepe ve Işık üniversitelerinde, özel eğitim kurumlarında dersler, seminerler verdi. Yayın ve iletişim sektöründe faaliyetlerde bulundu, Cumhuriyet, Radikal gibi gazetelerde köşe yazarlığı yaptı; kültür, sanat ve edebiyat alanlarında eleştiri, inceleme ve araştırmalar yayımladı. Belgesel filmler (TRT, Kültür A. Ş., TÜYAP) ve radyo programları hazırlayıp sundu, sergiler düzenledi.

Uluslararası Pen Yazarlar Derneği, Uluslararası Sanat Eleştirmenleri Derneği(AICA) ve Ada Dostları Derneği üyesidir. 1992 yılı Sabahattin Eyüboğlu Deneme Ödülü sahibidir. Öteki Sivas (1995), Kılıç Artığı (2000), İstanbul Bir Terkiptir (2001) ve Ay Olsun Aynam (2004) isimli eserleri bulunmaktadır. Gazete Duvar’da makaleleri yayınlanmaktadır.

Carlos Saavedra Lamas

0

Carlos Saavedra Lamas, 1 Kasım 1878’de doğdu. Lacordaire Kolejini bitirdi ve 1903 yılında Buenos Aires Üniversitesinde, hukuk alanında doktorasını tamamladı. Buenos Aires Üniversitesi‘nden (UBA) avukat olarak mezun oldu. İş Hukuku ve Uluslararası Hukuk konusunda uzmanlaştı. Seçkin bir öğrenci olarak bilindi, okulu bitirdikten sonra 1907’de Buenos Aires belediyesinde sekreterlik görevine getirildi.

Akademik kariyerine devam etti ve La Plata Üniversitesi’nde anayasa tarihi profesörlüğü yaptı. Buenos Aires Üniversitesi’nde sosyoloji alanında dersler verdi, üniversitenin Hukuk Fakültesi’nde politik ekonomi ve anayasa hukuku derslerine devam etti ve aynı üniversitenin rektörlüğüne getirildi.

Devlet Görevleri, Uluslararası Hukuk ve Barış Alanındaki Çalışmaları

Carlos Saavedra Lamas, siyasi kariyerine, 1908-1912 yıllarında Ulusal Kongreye seçildi ve iki dönem senatör olarak görev yaptı. Yerli şeker üreticilerini yabancı rekabetten koruyan 1912 tarihli kendi adıyla anılan Saavedra Lamas Yasasını çıkardı.

1915 yılında Adalet ve Halk Eğitim Bakanlıklarını üstlendi. .

Çalışma hayatına ilişinde uluslararası mevzuatın oluşmasında ve İş Hukuku alanında öncülük yaptı. 1919 yılında Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO)’nün kuruluşuna katkıda bulundu ve örgütteki Arjantin delegasyonunun lideri olarak görev yaptı. Cenevre’deki 1928 ILO(Uluslararası Çalışma Örgütü) Konferansına başkanlık etti.

1932-1938 yıllarında Arjantin Dışişleri bakanı olarak görev yaptı. Arjantin’in yeniden katıldığı Milletler Cemiyetinde ülkesini temsil etti ve Milletler Cemiyeti Meclisi’ne başkanlık yaptı. Bolivya ve Paraguay arasında, 1932–1935 yıllarında devam eden Chaco Savaşının sona erdirilmesi için çalıştı. Brezilya, Şili, Peru, Uruguay ve ABD arasında daha sonra kendi adıyla anılan kalıcı Barış Antlaşmasına dönüşecek, 2 Haziran 1935 tarihli ateşkese antlaşmasın öncülük etti. Dışişleri Bakanlığı görevine getirildikten sonra bu anlaşmazlığın müzakere yoluyla çözülmesi için diplomatik misyon üstlendi.

Daha sonra Türkiye’nin de dünyaya barış mesajı vermek için katıldığı; Amerika Birleşik Devletleri, İtalya ve 14 Latin Amerika ülkesi arasındaki 21 Haziran 1935 tarihli Saavedra Lamas Paktı‘nı hazırladı. Türkiye Cumhuriyeti, “Harbin önünü almağa mahsus Cenubi Amerika Muahedesine Cumhuriyet Hükümetince vuku bulan iltihakın tasdikimi dair Kanun‘u  20 Kasım 1936 tarihinde kabul etti.

Buenos Aires Üniversitesi’nde, 1941’den 1943’e kadar rektörlük yaptı. İş Hukuku profesörü olarak dersler verdi. Lahey’deki Daimi Tahkim Mahkemesi üyesi olarak görev aldı.

Ömrü boyunca hukuka, adalete ve barışa hizmet eden Lamas, 5 Mayıs 1959’da, 80 yaşında, doğduğu yer olan Buenos Aires’de, beyin kanamasından ötürü yaşamını yitirdi.

Barış Ödülleri 

Uluslararası Çalışma Örgütü, Nobel Barış Ödülünü kazanan ilk Güney Amerikalı oldu. 10 Aralık 1936’da Oslo’da düzenlenen Nobel ödül törenine, Buenos Aires’te toplanmakta olan Barışın Korunması için Amerika Kıtası Konferansı’na başkanlık etmesi nedeniyle katılamadı. Ancak Amerika Birleşik Devletleri’nin her yerinde izlenebilen bir konuşma yaptı.

1802 yılında Napolyon Bonapart tarafından başlatılan ve sonraki tüm Fransız hükümetleri ve rejimleri tarafından devam ettirilen Fransız Devlet Nişanı sahibi oldu.

Carlos Saveedra Lamas’ın Eserleri 

Uluslararası hukukta, “La crise de la codification et la doctrine Argentine du droit international” isimli eserini 1931 yılında yazdı. Sığınma hakkı, kolonizasyon, göç hukuku, tahkim ve uluslararası barış gibi uluslararası sonuçları olan pek çok konuda çalışmalarda bulundu ve yasa tasarıları hazırladı. 70 yaşında iken, Vida Internacional isimli eserini yazdı ve yaşamındaki çalışmaları özetledi. Sığınma Hakkı, Amerika Kıtası Barışı ve Uluslararası Yaşam isimleri ile eserler bıraktı.

La crise de la codification et la doctrine Argentine du droit international

Christine de Pizan (Pisan)

0

Christine de Pisan (Pizan), ortaçağın sonlarında, 1364 yılında Venedik’te doğmuş, bu dönemdeki  kadın düşmanlığı ile mücadele etmiş önemli bir düşünür, şair ve yazardır. Christine de Pisan (Pizan), 1380 tarihinde evlenmiş, 10 yıl evli kalmış, yaşamının önemli bir kısmını Paris’te geçirmiş ve daha sonra Poissy’de bir manastıra yerleşmiştir. Christine de Pizan, 15 yaşındayken kraliyet sarayı sekreteri Etienne du Castel ile evlenmiş, üç çocuğu olmuştur.

Pizan’ın kocası kralın verdiği bir görevi yerine getirirken bir salgın sonucunda ölmüş, bu ölümden sonra iki çocuğuyla birlikte annesinin yanına yerleşmiş, geçimini sağlayabilmek için yazmaya yönelmiştir. Christine de Pisan, kocası öldükten sonra edebi yeteneklerini sergilemeye başlamış, 1399-1429 yılları arasında 41 adet eser yazmış ve Avrupa’nın saygı duyulan ilk profesyonel kadın şairi olmuştur. Eserlerini Fransızca ile yazmış, kadının toplumsal konumunu sosyolojik düzlemde tartışmaya açmıştır. Şiirleri, kadın ve cesaret temalarını işlemektedir ve dönemin zevkine uygundur.

Kadınlara sorunlarını dile getirebilecekleri bir platform oluşturmuş, toplumsal adalet arayan kadının sesi duyulmaya başlanmıştır. Eserlerinde genel olarak, sistematik bir mantık dizini takip ederek ataerkil toplum yapısının mevcut değerlerine karşı çıkmıştır. Kadın haklarını ön plana çıkarmış, iş kollarının yaratılıp kadınların iş gücüne katılması gerektiğini savunmuştur.

Fikirleri, Eserleri ve Etkisi

Christine de Pisan’ın eserleri, Charity Cannon Willard, Earl Jeffrey Richards, Simone de Beauvoir ve benzeri düşünürler zamanında yeniden gündeme gelmiş ve toplum tarafından daha çok tanınmıştır.  Yazdığı eserler, yaşamı hakkında önemli fikirler vermektedir. Eski tarihsel hikaye ve efsaneleri insan ögesini ön plana çıkararak sunmuş; saray çevrelerinde, ruhban sınıfında ve soylu sınıfta eserleri etki yaratmış ancak kadın düşmanı yazarlar tarafından eleştirilmiştir. Özellikle Simone de Beauvoir, 1949 yılında yazdığı Épître au Dieu d’Amour isimli yazısında, kadın cinselliğinin ve kadınlığın önemini savunan ilk isim olarak Christine de Pisan’ı göstermiş ve onun ilk feminist düşünür olduğunu söylemiştir.

Bazı felsefeciler, kadınların toplumsal yapı içindeki önemini keşfetmesi ve yaşadığı devirde kadını ön plana çıkarması nedeniyle Christine de Pisan’ın feminizmin erken temsilcisi olduğunu ve Pisan’ın kadınların haksız yere karalanmasına karşı koyan bir kadın entelektüel olarak ortaya çıkarak saygınlık kazandığını iddia etmişlerdir. Yapıtları, onun yaşadığı döneme egemen olan kadın düşmanlığının oluşturduğu umutsuz ortamın iyileştirilmesinde önemli bir dayanak olmuştur.

Christine de Pisan, 1405 yılında en başarılı yapıtları olarak bilinen Kentli Kadınların Kitabı ve Kadınların Değeri adlı eserlerini yazmıştır. Kentli Kadınların Kitabında başarıları takdir edilen ve toplumsal güven içerisinde yaşayan kentli kadınların varlığını imgesel olarak betimlemiştir.

Üç temel öge olarak, sağduyu, adalet ve dürüstlüğü ön plana çıkarmış; barışın sağlanması noktasında kadınların söz hakkına sahip olması gerektiğini savunmuştur. Kadınların Değeri isimli eserinde kadınlardan toplumsal statü ayrımı yapmaksızın hazine olarak bahsetmiştir.

Christine de Pisan, kitaplarında kadınların toplumsal var oluşa katkılarını ele almış, kadın düşmanlığının nasıl azalacağını işlemiş ve çözüm aramıştır. Pisan, 1429 yılında Jan Dark Masalı adlı eseri yazmış, bir kadının, kendi cinsinin yüceliğini savunması temasını işlemiştir.

Kadın karşıtlarına karşı “Querelle du Roman de la Rose” adlı eserini kaleme almıştır.

Salieri Kompleksi

0
Avukat Vedat Ahsen Coşar

SALİERİ KOMPLEKSİ – Av. Vedat Ahsen Coşar 

‘Asıl gerçek, içimizde sessiz; kulaktan dolma bilgiler ise, gevezedir.’ Halil CİBRAN

Salieri Kompleksi’ bir hastalıktır. Vahim bir hastalıktır, tehlikeli bir hastalıktır. ‘Kıskançlık Hastalığı.’ Tıp tarihine geçen bu hastalığa adını veren kişi İtalyan besteci Antonio Salieri’dir. Avusturya İmparatoru İkinci Joseph zamanında Viyana Sarayı’nda kapellmeister, yani orkestra şefi olan Salieri, iyi bir besteci ve müzisyen olmasına rağmen, önemli bir dertten mustariptir. Kıskançlık. Kıskandığı kişi, sarayda kendisiyle birlikte çalışan Mozart’tır, yani meslektaşıdır.

Salieri’nin Mozart’a karşı duyduğu kıskançlık, o kadar hastalıklı bir kıskançlıktır ki, bazı tarihsel kayıtlara göre Mozart’ı zehirleyerek öldüren Salieri’dir.

Fransız toplumbilimci Alain de Botton, Türkçeye ‘Statü Endişesi’ adıyla çevrilip yayımlanan kitabında, ‘… Sahip olamadığımız mal, mülk, mevki ve diğer şeyler için kıskançlığımızın önüne geçemiyor isek eğer, burada asıl üzülmemiz gereken, bütün yaşamlarımızı yanlış şeyleri kıskanarak geçiriyor oluşumuzdur...’ diye yazıyor.

Doğru olan, sağlıklı olan, hiçbir şeyi, hiçbir kimseyi kıskanmamaktır. Ama insan kıskanır. Pek çok insan ise hayatını yanlış şeyleri kıskanarak geçirir. Çünkü kıskançlık insani bir duygudur. Ama kıskançlığın da türleri vardır. Alain de Botton’un işaret ettiği gibi, başkalarının malını, mülkünü, mevkini kıskanmak yanlış bir kıskanmadır mesela. Aynı şekilde, başkalarının başarılarını kıskanmak da yanlış bir kıskanmadır. Başarılı olanı kıskanmak yerine, insanın, o yaptıysa, ben de yaparım, o başardıysa, ben de başarırım demesi, bu yönde çalışması, çaba göstermesi, yani başkasının başarısıyla kendisini motive etmesi gerekir. Salieri’nin Mozart’ı kıskanması mesela, yanlış bir kıskanmadır. Zira Mozart kadar olmasa da Salieri de bir müzik dehası, çok önemli ve değerli bir bestecidir. Kıskandığı Mozart’a gelince; ‘Bütün dahiler göklere uzanmış’ iken, Mozart ‘gökten inmiştir.’ Salieri’nin farkında olmadığı, anlayamadığı incelik bu olsa gerekir.

Bir de aşkın, aşık olanın kıskançlığı vardır. Tutkuya, takıntıya dönüşmedikçe bu tür kıskançlık tehlikeli değildir. Zamanla geçer. Aşk sona erer, kıskançlık iyileşir ve biter.   Ama eğer aşk tutku halini almış ise, takıntıya dönüşmüşse eğer, durum o zaman kötü ve hatta tehlikelidir.

Alberto Moravia, ‘Kıskançlık’ adlı romanında az da olsa bunu anlatır. Romanın kahramanı olan ressam, pek çok şeye sahiptir. Kıskandığı, kıskanacağı, kıskanması gereken hiçbir şey yoktur. Günün birinde her şeyi olduğu gibi gören, hayata, insanlara, gördüğü başkaca şeylere hiçbir anlam ve değer yüklemeyen, biraz nihilist, biraz çapkın ruhlu bir kadınla tanışır. Sever onu. Ama ona sahip olmak, her şeye sahip olan ressama yetmez. Aşkı tutkuya dönüşmüş, takıntı haline gelmiş, kıskançlık başlamıştır. Kendisine zarar vermeye başlayan kıskançlık duygusundan bir süre sonra kurtulur. Ama bu defa hayatla, hayata dair şeylerle arasında bir kopukluk başlar. Bu kopukluk zaman içinde sıkıntıya dönüşür. Bu seçilmiş bir sıkıntıdır. Zira romanın kahramanı, sevdiği kadına duyduğu sahiplenme duygusuyla delirmek yerine sıkılmayı seçmiştir. Ama giderek her şeyden, herkesten sıkılmaya başlar. Sıkılmak elbette delirmekten iyidir. Ama bu da pek o kadar iyi bir şey değildir. Çünkü hayatın tadını ve keyfini kaçırır.

Hangi mesleğin sahibi olursa olsun, hangi makamda bulunursa bulunsun, kariyer eğrisi yükselen, rekabetçi yönü gelişmiş, birçok yönüyle başkalarından farklı olan her insan, bir gün mutlaka birileri tarafından kıskanılır. Hele Türkiye’de, bu çok daha kaçınılmaz bir şeydir. Zira Türkiye, kifayetsiz muhterislerin, vasat, ama vasat olduklarını bilmedikleri için boş başaklar gibi başları yukarıda dolaşan insanların ülkesidir. Yeteri kadar mal ve hizmet üretemediği için yıllardır enflasyon denilen bela ile birlikte yaşayan, fikir üretemediği için entelektüel fukaralıktan mustarip Türkiye; az çalışan, az üreten: ama çok tüketen: hiç çalışmadığı için hiçbir şey üretmeyen, üretemeyen: becerileri, yetenekleri ya hiç olmayan ya da son derece sınırlı olan: kurnazlıkta ise üzerlerine adam tanımayan insanların ülkesidir.

Bu insanlar, kıskandıkları herkesi kendilerine benzetmek, kendi yetersizlikleriyle, kendi sığlıklarıyla eşitlemek, onları başarısız kılmak isterler. Bunda başarılı olamazlarsa eğer, iftira, hakaret, yalan dahil her türlü çirkin yola başvururlar.

Bize ders olarak verilen bu insanların rahatsızlığı aslında kendileri iledir. Bu rahatsızlıklarından kurtulmak, kendilerinden kaçmak için dikkatlerini başkalarının üzerine kaydırırlar, başkaları üzerinde yoğunlaşırlar. Başkalarının başarılarından rahatsız olurlar. Başka insanların yarattığı güzelliklerden, onların başarılı olmalarından hoşlanmazlar, heyecan duymazlar, keyif almazlar. Aksine hasetlerinden çatlarlar. Onun için başarılı olanı harcamak, tüketmek isterler. Ama eninde sonunda kendileriyle baş başa kalırlar. Cesaret edip kendileriyle yüzleşemeseler de zamanla kendilerini bitirirler. Yani en sonunda ‘kendilerinin karikatürü’ olurlar.

Bu tür insanlar için açılan – Beslenme Dükkanları – vardır’ diyor Murathan Mungan ve şöyle devam ediyor; ‘Bu dükkanlarda ayaküstü adam harcanır, adam paralanır, adam yenir. Üstelik bunlar hesaba dahil değildir. Buraların müdavimleri, bu tür yerlerden en çok şikayet eden kişiler arasından çıkar. Herkes bir başkasını, kendi önündeki en büyük engel olarak görür; başkasının varlığını, kendi varlığı için bir tehdit olarak algılar. Bu yüzden bir araya geldiklerinde, birbirlerine yiyecek gözlerle bakar, yüreklerinde bütün beklettiklerini yoklarlar. Nefretler bilenir, hınçlar körüklenir, hırslar tazelenir. Gecenin bir saatinde biriktirilmiş kinler kusulur, bekletilmiş öfkeler ortaya dökülür. Sonuçta eve yorgun argın, bitkin, perişan dönülür. Sabah, baş ağrıları, mide spazmları, pişmanlık duygularıyla uyanılır. Bunu, insanın kendine verdiği sözler, aldığı yeni kararlar izler. Oysa akşam iş çıkışı herkes koltuğunun altında beslenme çantasıyla beraber, bir göz atmak, bir tek atmak için yeniden beslenme dükkanına uğrar.’ Beslenme dükkanında kadehler, ‘ruh ve beden sağlığınıza’ diye kalkması gerekir iken, ruh sağlıkları yerinde olmadığı için, onlar kadehlerini böyle diyerek kaldırmazlar, kaldıramazlar. Ama yine de kadehlerini olmayan bir şeye, yani ‘şerefe‘ diye kaldırırlar.

İnsanız, başka insanlarla birlikte yaşıyoruz, başkaları tarafından fark edilmek, görülmek, takdir edilmek istiyoruz. Yakınlık kurmaya, sevmeye, sevilmeye gereksinim duyuyoruz. Sahip olduğumuz aidiyetler var. Bu aidiyetlerimize başkalarının saygı göstermesini istiyoruz. Bunların olmadığını gördüğümüzde hayal kırıklığına uğruyoruz.

Kendimizle değil, kendimizi düzeltmekle değil, daha çok başkalarıyla uğraşıyoruz. Kendi yaralarımızı iyileştirmek için uğraşmıyoruz, başkalarının yaralarını iyileştirmeye çalışıyoruz. Başkalarını izliyor, onların özelini, mahremini merak ediyoruz. Bunları öğrenemez isek eğer, meraktan çatlıyoruz. Vıcık vıcık insanlarla, vıcık vıcık ilişkiler, cıvık insanlarla cıvık birliktelikler yaşıyoruz. Üslupsuzluk içinde birbirimizi yoruyor ve hatta boğuyoruz. Hayatımızda mizah yok. Olmadığı için sululuklara, belden aşağı fıkralara gülüyoruz. Samimiyetin, arkadaşlıkların, dostlukların ne olduğunu bilmediğimiz için laubalilikleri samimiyet diye, arkadaşlık diye yaşıyoruz. Düzeyli, incelikli şakalardan değil, kaba, banal şakalardan hoşlanıyoruz. Onun bunun dedikodusunu yapıyor, onu bunu kıskanıyor, onun bunun ayağına çelme takmaya çalışıyoruz. Özetle hayatı doğru yaşamıyor, yalan yaşıyoruz, iğreti yaşıyoruz.

Bütün bunlardan kurtulmak için kendimizi oldurmaya, tefekküre ihtiyacımız var. Yeni bir felsefeye, yeni bir yaşam tarzına ihtiyacımız var. Hayatı sade yaşamaya, arınmaya, kendimizi yenilemeye ihtiyacımız var. Kendimizi aramaya, tanımaya, kendimizi bilmeye ihtiyacımız var. Sakallı Celal’in dediği gibi Tanzimat ilan ettik olmadı, Cumhuriyet ilan ettik olmadı, biraz da ciddiyet ilan edelim dememiz ve pek çok alanda, pek çok yerde, pek çok ilişkide ciddiyet ilan etmek, ahlakçı olmadan ahlakı, etikçi olmadan etiği yaşam tarzı haline getirmemiz gerekir.

Hayat insanlara, bazı insanları hediye olarak verir. Arkadaşlarımız, var ise eğer dostlarımız bize hediye olarak verilmiştir. Hayat bazı insanları ise ders olarak verir bize. Hepimizin hayatında hediye olarak verilmiş insanlar, arkadaşlar olduğu gibi, ders olarak verilmiş insanlar da vardır. O nedenle hediye olarak verilmiş insanların değerini bilmemiz, onlara karşı vefalı, saygılı olmamız, dürüst ve erdemli davranmamız gerekir. Zira onlara her şeyden ve herkesten daha çok ihtiyacımız var.   Ders olarak verilmiş olan insanlardan ise, kendimizi sakınmamız, korumamız, çok daha önemlisi onlardan gerekli dersleri almamız, gerekli dersleri çıkarmamız gerekir. Değil ise vay halimize!

‘…Mezarlıklarda dolaşırken, kitabelere göz gezdirdim. Her kitabe, o taşın altında yatan insanın namusuna, şerefine, haysiyetine şahadet eden ebedi bir kefalet senedi gibidir. Hepsi de ya manzum ya mensur bir lisanla size, üzerine dikildikleri ölüyü şöyle tarif ederler: Benim altımda, bütün ömrünü iyilik ederek geçirmiş, hayatında tek kalp kırmamış, tek fenalık yapmamış, vatanına, milletine, ailesine, dostlarına, ömrünü, kalbini ve kesesini cömertçe harcamış eşsiz bir insan yatmaktadır!         

Kelimeler, cümleler, ifadeler değişebilir; fakat değişmeyen tek şey, mezar taşının iddiasıdır.

Mezar taşı, her cenazenin, beşeri günahlardan beraatını isteyen ezeli ve ebedi bir avukat gibidir. Bir vatan haininin, bir ana katilinin, bir ocak kundakçısını, bir kasa, bir namus, bir şeref hırsızının, bir kan ayyaşının mezarına dikilen taş bile, ebedi vekaletini üzerine aldığı ölüye tek leke sürdürmemek isteyen bir avukat kesilir. Bunun içindir ki, bir baba katilinin mezarında şu cümleyi okursanız, hiç şaşırmayın!

“Burada, karıncayı incitmekten çekinerek yaşamış bir insan yatmaktadır!”

Bir mezar başında, gaddaresini en haksız cinayetin kanıyla lekelemiş olan bir katile bile hüsnü şahadet eden cemiyet, yaşayan en büyük kıymetin önünde bile boyun eğmek istemez. Ve en sefil bir ölüden bile kıskanmadığı sevgiyi, en üstün diriden esirger, çünkü ölü kıskanılmayan yegane insandır.   

Biz ölüyü, bütün davalarından, bütün ihtiyaçlarından, bütün menfaatlerinden, ihtiraslarından, arzularından istifa etmiş bir insan olduğu için severiz; dirisine düşman olduğumuz bir insanın ölüsüne yanışımız bundandır.

Bu hakikati düşününce, körün öldükten sonra niçin ‘badem gözlü’ olduğunu kestirebilmek de güç değildir!

Şimdi; birçok kıymetlerin, ölümlerinden sonra bilinmesinin sırrını da kavramaya yaklaşmış sayılabiliriz.

Sanır mısınız ki, dünya Shakespeare’in kıymetini tanımakta yüz elli yıl, Mozart’ın dehasını kavramakta yarım asır ve Puşkin’in kadrini bilmekte tam bir asır geç kalmakla çok masum bir gaflet göstermiştir?

Hayır … Kurnaz beşeriyetin zekası, bu kıymetleri, yaşadıkları devirlerde kavrayabilmek kabiliyetinden mahrum değildi. Ve bence insanlar, o kıymetleri anlayamamış görünmekle, hasetlerini örtbas eden adi bir hileye sapmışlardır. Şimdi tanıyışları ise, ‘ölüleri kıskanmayışlarındandır.’

Bu hasetten doğan inkarın misallerini kendi tarihimizde de kolaylıkla bulabilirsiniz: Hayatlarında iken gördükleri umumi lakaydinin, umumi alakasızlığın, umumi nankörlüğün ve inkarın acısını kan kusarak çekmiş nice kıymetler, nice şöhretler var ki, bugün, mezarları başında insana ölümü sevdirebilecek kadar parlak ihtifaller yapılıyor.

Bugün hor gördüğümüz nice nice kıymetler var ki, yarın mezarları başında gözyaşı dökeceğiz. Ve onların birer ‘kıymet’ olduklarını itiraf edebilmek için, ölmelerini beklemekteyiz. Çünkü yaşadıkları sıralarda onlara bu kıymeti vermemize, kıskançlığımız manidir.

(…)

Görülüyor ki insanları haklarına kavuşturan en adil hakim ölümdür. Ve artık inanabiliriz ki, layık olduğumuz alakayı, kıymeti, itibarı, şerefi, saygıyı ve sevgiyi kazanarak yaşayabilmemiz için, başvurabileceğimiz tek çare vardır: ‘Ölmek!’        

(…)

Yukarıda yer verdiğim satırlar, Latife Hanım’a (Uşşaki) ait. İpek Çalışlar tarafından yazılan ‘Latife Hanım’ isimli otobiyografik eserde yazıyor bunlar. Latife Hanım bu satırları yakın arkadaşı ve hatta dostu olan Ahmet Ağaoğlu’nun ölümü üzerine yazmış.

Bir gün gelecek hepimiz öleceğiz. Ama Latife Hanım’ın söylediği gibi, kıskanılmamak için ölmeye gerek yok. Aksine inadına yaşamak gerekir. Birileri kıskanmasın diye oturmak, durmak değil; başarılı olmak için inadına çalışmak, inadına üretmek, inadına yaratmak gerekir.

Bütün bunları ‘kıskananlar çatlasın’ falan diye değil, kendimiz için, kendi beden ve ruh sağlığımızı korumak için yapmamız gerekir.

Değil ise ne mi olur? Hasta oluruz!

Penoloji

0
penoloji

Penoloji, suçluların cezalandırılması ve ardından topluma kazandırılması yöntemlerini araştıran bir suç bilimi dalıdır. Ceza hukuku ve kriminoloji ile ilişkili, infaz ve ıslah süreçlerini inceleyen bir bilim dalıdır. Suçlara uygulanan cezaları ve bu cezaların suçluların davranışlarındaki değişimde üstlendiği rolü ve cezaların suçun önlenmesindeki etkisini incelemektedir. Suç işleyenler hakkında uygulanacak önlemleri, yaptırımları, cezaları ve bunları uygulama yöntemlerini inceleyen bilimsel bir disiplindir. Ceza infaz hukukunda “suçluların ıslahı” prensibi ile yakından ilgilidir. Ancak “suç bilimi” (kriminoloji) ile özdeş değildir. Kriminoloji suçun nedenlerini incelerken, penoloji daha çok cezalar ve infaz yöntemleriyle ilgilenmektedir.

Penoloji sadece uygulamaları değil, aynı zamanda cezaların teorik temellerini, toplumsal etkilerini ve infaz rejimlerini de incelemektedir. Yasaların uygulamasını gerçekleştiren kurumlar mahkemeler ve  ceza infaz kurumları iken, penoloji bu uygulamaları bilimsel açıdan değerlendirmektedir Hapishane yönetimi ve hüküm giymiş mahkûmların rehabilitasyonu konuları ile ilgilenen penoloji, suçluların ıslah edilerek topluma yeniden kazandırılması üzerine yoğunlaşmaktadır. Özellikle Hollanda, Belçika, İsveç, Kanada, Almanya, Yeni Zelanda, Finlandiya, Danimarka, Norveç, Avustralya, İngiltere ve eyalet bazında Kaliforniya gibi bölgelerde yaygın olarak benimsenen kavram, suç işledikleri sabit olan insanların topluma yeniden kazandırılmaları için uygulanan insani yöntemlere odaklanmaktadır.

Türkiye’de kavram sınırlı ölçüde bilinmekte ve uygulama alanı kısıtlı kalmaktadır. Parkları temizlemek, yaşlıların bakımı, kütüphanelerde hizmette bulunmak, ağaç dikmek, bağış yapmak, sivil topluma katkı sunmak, gönüllü hizmetlerde bulunmak şeklindeki yaptırımlar hem sosyal düzeni korumaya hizmet etmekte hem de suçlunun toplum içine karışarak kendini yeniden iyi bir insan olarak hissetmesini sağlamaktadır. Bu yaklaşım, çağdaş ceza hukuku ve infaz politikalarında salt cezalandırma fikrinin ötesine geçilerek, suçlunun toplumsal yeniden entegrasyonu ve davranış değişikliğinin bilimsel yöntemlerle desteklenmesi gerektiği yönündeki rehabilitatif paradigma ile uyumlu bir gelişmeyi ifade etmektedir.

Penolojik yaklaşımlar, cezanın bireyin suçtan uzaklaştırılması ve toplumsal normlarla yeniden uyumlandırılmasını sağlayan sistematik bir dönüşüm mekanizması olarak işlev görmesi gerektiğini vurgulamaktadır.

Tahir Taner

0

Prof. Dr. Mehmet Tahir Taner, (D. 28 Mart 1883, Eskişehir – Ö. 12 Eylül 1962, İstanbul), Türk hukuk tarihine adını altın harflerle yazdırmış bir hukukçu, akademisyen, ordinaryüs profesör ve yazardır. Türk hukuk sistemine olan katkıları, yetiştirdiği öğrenciler ve yazdığı eserlerle unutulmaz bir isim olmuştur.

 

Eğitim Hayatı

Tahir Taner, ilk ve orta öğrenimini Eskişehir’de, lise eğitimini ise Galatasaray Lisesinde (Mektebi Sultani) tamamladı. 1905 yılında İstanbul Mekteb-i Hukuk’tan mezun oldu. Avukatlığa başladı ve aynı zamanda “Numune-i Terakki” mektebinde Fransızca muallimliği yaptı. 1906’da Düyunu Umumiye Merkez İdaresi Umuru Hukukiye Müdürlüğü müsevvitliğine tayin edildi. İkinci meşrutiyetin ilanını müteakip Hükümetçe Avrupa’ya talebe gönderilmesi kararlaştırıldığında, bu imkandan yararlandı. Hukuk eğitimi için Paris’e giderek 1912 yılında Sorbonne Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni başarıyla bitirdi. Paris’te kaldığı dönemde ceza hukuku uygulamalarını yerinde inceleyerek mahkemelerde deneyim kazandı. Fransız Cezaevleri Genel Müdürlüğü’nde ve mahkemelerde staj yaptı.

Mesleki Kariyeri: Türkiye’nin Öncü Hukukçusu ve Akademisyeni

1913 yılında yurda dönüşünde Adliye Nezareti Müfettiş Muavinliği görevine getirilen Taner, aynı yıl Ceza İşleri Genel Müdürlüğüne atandı. 1918’de İstanbul Hukuk Mektebi’nde Ceza Hukuku müderrisliği görevini üstlendi. Kurtuluş Savaşının ardından Ankara’ya geçerek, 1922 yılında TBMM Hükümeti Adliye Vekâleti Müsteşar Vekilliği görevine başladı. Bu dönemde muhtelif kanun layihaları ile tadillerini hazırlayan birçok komisyonların çalışmalarına katıldı. Meclisi Meb’usan ve Ayan Encümenleri ile Umumi Heyetlerdeki müzakerelere Hükümet namına iştirak etti.

Lozan Sulh Konferansı delegasyonunda yer alarak kapitülasyonların kaldırılmasında önemli bir rol oynadı. 

1923 yılında İstanbul’a dönen Taner, Mülkiye müderrisliğine geri döndü. 1927 yılında İstanbul Hukuk Mektebi’nin reisi (dekanı) oldu. 1928’den itibaren Paris Tahkim Mahkemesinde Türkiye’yi temsil etti. 1933 yılında İstanbul Üniversitesi’nin kurulmasıyla birlikte, Hukuk Fakültesi Ceza Hukuku Kürsüsü Ordinaryüs Profesörlüğü ve Dekanlık görevlerine atandı. 1944 yılında İstanbul Üniversitesi Ceza Hukuku ve Kriminoloji Enstitüsü’nü kurdu 1955 yılına kadar bu Enstitü’nün müdürlüğünü yürüttü. 1955 yılında yaş haddinden emekli oldu, ancak hukuki alandaki çalışmaları emeklilik döneminde de devam etti. Emekli olduktan sonra Taner’in yürüttüğü kürsü başkanlığına  Sulhi Dönmezer getirildi. 

Hukuki Eserleri ve Akademik Katkıları

Tahir Taner, Türk hukuk literatüründe önemli bir yer edinen çok sayıda eserin yazarıdır. Ceza hukuku ve ceza usul hukuku alanında yazdığı eserler, hala Türk hukukçular tarafından referans alınmaktadır. Öne çıkan eserleri arasında şunlar yer almaktadır. 

  • Hukuk-ı Ceza (1928)
  • Ceza Hukuku ve Türk Ceza Kanununun Şerhi (1937)
  • Tanzimat Devrinde Ceza Hukuku (1940)
  • Ceza Muhakemeleri Usulü Ders Notları (1942)
  • Ceza Hukuku; Umumi Kısım (1949)
  • Türk Ceza Kanununun 9.7.1953 Tarihli ve 6123 Sayılı Kanun’la Değiştirilen Hükümleri (1954)
  • Tahir Taner’e Armağan (İ.Ü. Hukuk Fakültesi Profesörleri, 1956)

Vakıf ve Burs Faaliyetleri

Tahir Taner, 1948 yılında Tahir Taner Vakfı‘nı kurarak İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde öğrenim gören başarılı ve ihtiyaç sahibi öğrencilere burs imkanı sağladı. Prof. Tahir Taner Vakfı; günümüze kadar İÜ Hukuk Fakültesi’nde öğrenim gören binlerce öğrenciye burs verdi. Ayrıca, Ceza Hukuku, Ceza Usul Hukuku ve Kriminoloji alanlarında düzenlenen hukuki eser yarışmalarıyla bilimsel çalışmalara destek oldu.  Vak­fın ama­cı: İs­tan­bul Üni­ver­si­te­si Hu­kuk Fa­kül­te­si’nde oku­yan ça­lış­kan, ba­şa­rı­lı an­cak ge­çim sı­kın­tı­sı çe­ken ve ön­ce­lik­le ba­ba­sını kaybetmiş öğ­ren­ci­le­re, va­kıf se­ne­din­de be­lir­le­nen ko­şul­lar için­de “Ta­hir Ta­ner Burs­la­rı” ve­ril­me­si ve Ceza Hukuku, Ceza Usul Hukuku veya Kriminoloji alanında Vakıf Yönetim Kurulu’nca belirlenen bir konuda düzenlenen yarışmalarda jüri tarafından başarılı bulunan eserlere ödül ve­ril­me­si­dir.

Onurlu Duruşu

Tahir Taner, yalnızca akademik ve hukuki katkılarıyla değil, ilkeli duruşuyla da tarihe geçmiştir. 27 Mayıs 1960 Darbesi sonrasında, geçmişe yönelik ceza kanunu çıkarılmasını öneren girişimlere karşı çıkarak, “Ben tarihin hükmünden korkarım” sözleriyle onurlu bir duruş sergilemiştir. Bu yaklaşımı, Türk hukukçuları arasında bir ahlak ve adalet sembolü olarak anılmasını sağlamıştır.

Lozan Konferansı ve Diğer Diplomatik İlişkilerdeki Hukuki Katkıları

Lozan Barış Konferansı sırasında İsmet İnönü’nün hukuk danışmanı olarak görev alan Tahir Taner, kapitülasyonların kaldırılmasında büyük rol oynadı. Hukuki bilgi birikimi ve etkili savunmaları sayesinde, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlık yolunda önemli bir hukuki başarı elde etmesine katkıda bulundu. Ayrıca; Atina, Selanik, Bükreş, ve İstanbul Balkan Konferanslarında Türk heyetinde yer aldı. 

Öğrencileri ve Etkisi

Tahir Taner, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde görev yaptığı yıllarda, Türkiye’nin önde gelen hukukçularından Prof. Dr. Sahir Erman ve Ord. Prof. Sulhi Dönmezer gibi isimlerin yetişmesine öncülük etti. Akademik çalışmaları ve örnek kişiliğiyle birçok hukukçuya ilham kaynağı oldu.

Mirası

İyi derecede Fransızca bilen ve Aliye Taner ile evli olan Tahir Taner, 12 Eylül 1962 tarihinde, 79 yaşında iken hayata y veda etmiştir. Zincirlikuyu Mezarlığı’na defnedilmiştir. 

Taner, hukuk alanındaki çalışmalarıyla Türkiye’ye eşsiz bir miras bıraktı. Hukukçu, yazar ve akademisyen kimliğiyle hukuk tarihimizde saygın bir yer edindi. 12 Eylül 1962’de İstanbul’da hayata veda eden Tahir Taner, bilimsel ve insani değerleriyle hatırlanmaya devam etmektedir.

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi tarafından periyodik olarak Profesör Tahir Taner Vakfı Eser Yarışması düzenlenmektedir.  

Tahir Taner|e Armağan

Bu eser, Fakültemizin Ceza Hukuku ve Ceza Usul Hukuku Kürsüsü Ordinaryüs Profesörü ve Ceza Hukuku ve Kriminoloji Enstitüsü Müdürü muhterem Tahir Taner’in yarım asra yakın bir müddetle Devletimiz için ve Üniversitemizde ifa eylemiş bulunduğu büyük hizmetler dolayısıyla kanuni yaş haddini ikmal ederek emekliye ayrılırken, Fakültemizin şükran duygularını ifade için neşredilmiştir. Ord. Prof. Dr. Tahir Taner 28 Mart 1883 (1299) tarihinde Eskişehir’de doğmuş, lise tahsilini Galatasaray’da ikmal ederek 1905’de mezun olmuş, yüksek tahsilini yaptığı İstanbul Hukuk Fakültesinden mezun olur olmaz avukatlığa başladığı gibi, ayni zamanda “Numune-i Terakki” mektebinde Fransızca muallimliği vazifesini üzerine almak suretiyle tedris mesleğine ta ilk gençlik çağında girmiştir. Daha sonra açılan bir müsabakayı kazanarak, uhdesinde muallimlik baki kalmak üzere, Düyunu Umumiye Merkez İdaresi Umuru Hukukiye Müdürlüğü müsevvitliğine tayin edilmiştir (1906).

İkinci meşrutiyetin ilanını müteakip Hükümetçe Avrupa’ya talebe gönderilmesi kararlaştırıldığından, bu maksatla Adliye Nezaretinde açılan müsabakayı birincilikle kazanan Tahir Taner Paris’e. gitmiş (1909) ve orada hukuk tahsilini ikmal ile mezun olduktan sonra (1912), Fransa “Cezaevleri İdare-i Umumiyesi” ile Paris Müddeiumumîlik dairelerinde ve mahkemelerde tatbikat görmüştür. Memlekete avdetini müteakip 1329 da (1913) Adliye Nezareti Teftiş Heyeti Riyaseti refakatine ve biraz sonra aynı sene içinde “Umuru Cezaiye Müdürlüğüne” tayin edilerek bu vazifede sekiz sene çalışmıştır. Bu müddet zarfında muhtelif kanun layihaları ile tadillerini hazırlayan birçok komisyonların çalışmalarına ve bunların Meclisi Meb’usan ve Ayan Encümenleri ile Umumi Heyetlerindeki müzakerelerine Hükümet namına iştirak ettiği gibi, Fransa ile mevcut ihtilaflı meselelerin halli için akdolunan Tahkimname gereğince kurulmuş olan Muhtelit Komisyonda Hükümeti temsil eylemiştir. 1956 – İ.Ü. Hukuk Fakültesi Profesörleri

Ceza Hukuku

Ceza Hukukunun umumi kısmı ders notları halinde bundan evvel birkaç kere basılmıştı. En son olarak bilhassa talebemiz için hazırlanan ve kırk forması tabedilmiş bulunan kitap tamamlanmak üzere iken Ceza Kanununda birçok değişiklikler yapılmış olduğu gibi, çıkan kısmın fasikül şeklinde tevzii dolayısıyla mevcudu da tamamen tükenmiş bulunduğu için kitabın yeniden bastırılması lüzumu hâsıl olmuştur. Plan, tertip ve tasnif bakımından bu bası evvelkilerinden farklı olmamakla beraber, bahislerin muhtevası ve dip notları ile bibliyografyalar çok genişletilmiştir. Sosyal, siyasi ve iktisadi sahalardaki tahavvüllerle çok yakından alakalı olan, suç ile cezayı ve emniyet tedbirlerini, suçlulukla mücadele tedbir ve vasıtalarını da mütalaa eden Ceza Hukuku daimi bir inkişaf halinde bulunduğu ve hususuyla küçükler tarafından işlenen suçların hemen her memlekette endişe verecek derecede artması bütün medeni dünyayı esaslı surette meşgul eden âlemşümul bir problem olarak ele alındığı için, kitabın bu basısına kanunlarımızda son zamanlarda yapılmış olan değişikliklerin ilavesi ile iktifa edilmemiş, yabancı mevzuattaki yenilikler, doktrin ve tatbikattaki gelişmeler, mahkeme içtilıatları, muhtelif Ceza Hukuku kongrelerinde varılan neticeler, Milletlerarası anlaşmalar, mevzularımızı ilgilendirdiği nispette, kayıt ve işaret olunmuştur.

Böylece kitabın ihtiva ettiği bahisler yeniden gözden geçirilerek hayli genişletilmiş, hatta bunlardan bazıları ve mesela muhtelif Ceza Hukuku Mekteplerine, günün meselesi olan çocuk suçluluğuna ait kısımlar yeni baştan yazılmıştır. Kitapta derinleştirmeğe lüzum görülen noktalar hakkında İtalyanca eserlerden bazı kısımları tercüme etmek ve kitabın muhtelif bakımdan arama cetvellerini vücuda getirmek suretiyle büyük himmet ve yardımlarda bulunmuş olan değerli Doçentimiz Doktor Sahir Erman ile matbaa ve formaların tashihi işlerinde hayli emek sarfetmiş bulunan kıymetli mezunlarımızdan Avukat Daim Seven’e bu yardımlarından dolayı en samimi teşekkürlerimi burada da tekrar etmeği borç bilirim. 1949 – Dr. M. Tahir Taner

Ceza Muhakemeleri Usulü

Ceza Muhakemeleri Usulü, geniş mânada Ceza Hukukunun bir kısmını teşkil eder. Suçun ve suçlunun meydana çıkarılması, bunlara ait delillerin toplanması ve suç işliyenler hakkında kanunda yazılı cezaların hüküm ve tatbik edilmesi için salâhiyetli makam ve memurlar tarafından yapılması lâzım gelen muameleleri ve takibi icabeden kaide ve yolları gösterir. Bu tarife göre Ceza Usulünün asıl Ceza Hukuku ile pek sıkı bağları vardır. Ceza kanunu suçları ve cezalarını gösteren bir esas kanunudur; Ceza Muhakemeleri Usulü kanunu ise cezaların suç işliyenlere ne suretle, hangi kaidelere göre tatbik edileceğini gösteren bir şekil kanunudur.

Kanunun, işlenmesi yasak olan fiilleri ve cezalarını tesbit etmesi kâfi gelmez; suçların ve bunları işliyenlerin nasıl bulunup takip olunacağını tayin eylemesi ve cezaların hüküm ve tatbikim da temin etmesi iktiza eder. İşte Ceza Muhakemeleri Usulü Hukukunun mevzuu bu neticeleri elde etmeğe yarıyacak kaidelerdir. Ceza Muhakemeleri Usulü bulunmadıkça Ceza kanunu bir şey ifade etmez. Çünkü Ceza kanunu statik, hareketsiz bir haldedir; suçları, cezalarını, cezaî mesuliyetin esaslarını, bunu kaldıran, hafifleten, ağırlaştıran sebepleri ve saireyi mücerret surette göstermekle iktifa eder. Ceza Muhakemeleri Usulü ise statik, hareketsiz bir halde bulunan Ceza kanununu harekete getirir, onu dinamik bir hale koyar… 1945 – Ord. Prof. Tahir Taner

İdam

0
idam cezası

İdam cezası, devletin cezalandırma yetkisi kapsamında, yetkili mahkeme kararıyla hükümlünün yaşamına son verilmesini öngören, mutlak, nihai ve geri alınamaz nitelikteki en ağır ceza yaptırımıdır. Failin gelecekte suç işleme riskini sıfıra indirmeyi hedefleyen en radikal ceza hukuku enstrümanıdır.

Akademik literatürde idam cezası; devletin tekelindeki meşru şiddet kullanma yetkisinin en uç sınırını temsil eden, ceza adaleti sisteminin suçlu üzerindeki ıslah edici fonksiyonundan vazgeçerek onun fiziki varlığını kalıcı olarak ortadan kaldırmayı amaçlayan mutlak, geri alınamaz ve nihai bir adli eliminasyon (tasfiye) yaptırımı olarak tanımlanmaktadır. Ceza hukuku teorisi bakımından idam cezası, ıslah edici ve topluma yeniden kazandırıcı ceza anlayışından ayrılmakta, bunun yerine, failin fiziksel varlığının ortadan kaldırılması suretiyle toplumsal güvenliğin sağlanmasını esas alan eliminatif (tasfiye edici) bir ceza anlayışını temsil etmektedir. 

Dünyanın en eski ceza yöntemlerinden biri olan idam, günümüzde insan hakları ve evrensel hukuk çerçevesinde küresel çapta yoğun bir şekilde tartışılmakta ve birçok ülke tarafından kademeli olarak kaldırılmaktadır. Bazı ülkelerde caydırıcılık, mutlak adalet ve kamu vicdanı gibi argümanlarla yasal olarak uygulanmaya devam eden bu ceza, modern hukuk felsefesinin en keskin tartışma alanlarından biridir. Çin, İran, Suudi Arabistan, ABD, Mısır ve Singapur gibi ülkelerde ölüm cezası yasal olarak uygulanmaya devam etmektedir. İdam cezalarına devam eden ülkelerde infaz biçimleri genellikle darağacında asma, kurşuna dizme, zehirli iğne, elektrikli sandalye, kafa kesme ve gaz odası gibi yöntemlerdir. 

Hümanist Ceza Hukuku Doktrininde idam cezası yasaktır. İnsan hakları temelli çağdaş ceza hukuku anlayışı, insan onurunun dokunulmazlığı, adli hataların telafi edilemez sonuçlar doğurması ve cezanın temel amacının suçluyu ortadan kaldırmak değil topluma yeniden kazandırmak olduğu gerekçeleriyle idam cezasını ilke olarak reddetmektedir. Bu yaklaşım, yaşam hakkını devredilemez ve vazgeçilemez temel bir insan hakkı olarak kabul etmekte ve ölüm cezasını bu hakkın ihlali olarak değerlendirmektedir.

Türkiye, Avrupa Birliği uyum paketleri çerçevesinde 2002 yılında yasal düzenlemeler yaparak 25 Ekim 1984’ten bu yana uygulanmayan idam cezasını savaş ve terör suçları hariç olmak üzere tamamen kaldımıştır. 7 Mayıs 2004 tarihli anayasa değişikliği ile idam cezası Türk Hukukundan tamamen çıkarılmıştır.

Abdullah Öcalan’ın 1999’da ölüm cezasının onandığı Yargıtay kararı

0
Abdullah Öcalan
PKK lideri Abdullah Öcalan, Kenya’da yakalanarak 16 Şubat 1999’da Türkiye’ye getirildi. Öcalan, İmralı Adası’nda kurulan özel duruşma salonunda yargılandı. 29 Haziran 1999’da, Türk Ceza Kanunu’nun 125. maddesi uyarınca vatana ihanet suçundan idama mahkûm edildi. Yerel mahkemece verilen karar Yargıtay tarafından 22 Kasım 1999’da onandı. Türkiye, Avrupa Birliği uyum paketleri çerçevesinde 2002 yılında yasal düzenlemeler yaparak 1984’ten bu yana uygulanmayan idam cezasını savaş ve terör suçları hariç olmak üzere tamamen kaldırdı. 2004 yılında ise idam cezası anayasadan tamamen çıkarıldı. Yapılan yasal değişiklikler sonucunda Öcalan’ın idam cezası “ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına” dönüştürüldü. Öcalan, 2026 yılı itibariyle halen Marmara Denizi’ndeki İmralı F Tipi Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nda hapistedir. 
YARGITAY 9. CEZA DAİRESİ
Esas No :1999 / 1296
Karar No :1999 / 3623
Karar Tarihi :22.11.1999

ÖZÜ  : TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİNE AİT TOPRAKLARDAN BİR KISMINI DEVLET İDARESİNDEN AYIRARAK, BU BÖLGEDE AYRI BİR DEVLET KURMA AMACI DOĞRULTUSUNDA OLUŞTRULMUŞ SİLAHLI ÇETE NİTELİĞİNDEKİ – PKK TERÖR ÖRGÜTÜNÜN KURUCUSU VE BAŞKANI OLAN, ÖRGÜTÜ SEVK VE İDARE EDEREK EMİR VE TALİMATLARI İLE TCK’NIN 125. MADDESİNDE TANIMLANAN AMAÇ SUÇUN İŞLENMESİNE YÖNELİK OLARAK, VAHAMET ARZ EDEN BİNLERCE EYLEMLERİN GERÇEKLEŞTİRİLMESİNİ SAĞLAYAN SANIĞIN FİİLİ, DOĞRUDAN DOĞRUYA TCK’NIN 125. MADDESİNDEKİ SUÇU OLUŞTURUR. BU MADDENİN UYGULANMASI İÇİN BİZZAT SİLAH KULLANILMASI ŞART OLMAYIP, MEYDANA GELEN OLAYLARIN SONUÇLARINDAN SORUMLU OLUNMASI YASA GEREĞİDİR.

DAVA : Devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırmaya yönelik eylemlerde bulunmaktan sanık Abdullah’ın yapılan yargılaması sonunda; mahkûmiyetine dair (Ankara 2 Numaralı Devlet Güvenlik Mahkemesi)nden verilen 29.6.1999 gün ve 1999/21 esas, 1999/73 karar sayılı, re’sen de temyize tabi olan hükmün duruşmalı olarak Yargıtayca incelenmesi sanık vekilleri tarafından istenilmiş olduğundan, dava evrakı C. Başsavcılığı’ndan tebliğname ile daireye gönderilmekle, ceza muhakemeleri usulü kanununun 318. ve 319. maddeleri uyarınca sanık Abdullah vekillerinin hazır bulundukları halde dairemizce duruşmalı olarak yapılan inceleme sonunda gereği düşünüldü:

KARAR: Klasör: 88, Dz: 148’deki tensip tutanak tarihinin 25.2.1999 yerine 25.4.1999 mahallinde düzeltilebilir maddi hata kabul edilmiştir.

Hazırlık soruşturmasının icrası ile kamu davalarının açılışında Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu ile 2845 sayılı Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanunda öngörülen kurallara uyulduğunun,

Hakimlerin yargılama ve hükme katılmalarında engel hallerinin bulunmadığının,

Duruşmalarda iddia makamının temsil edildiğinin,

CMUK’nun 305/1. maddesine göre re’sen de temyize tabi bulunan hükmün sanık vekilleri temyiz edildiğinin, tarafından

Öncelikle belirlenmesini takiben yapılan incelemede;

Devlet Güvenlik Mahkemeleri, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 143. maddesinde öngörüldüğü şekilde 2845 sayııl kanun gereğince 1983 yılında kurulmuş, görevleri ile ilgili hükümleri 1 Mayıs 1984 tarihinde yürürlüğe girmiş olup, bu mahkemeler suçun işlenmesinden sonra kurulmuş özel mahkeme niteliğinde bulunmayıp, yüklenen suçun da Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin görevine girmesi nedeniyle mahkemenin CMUK’nun 1, 2845 sayılı kanunun 8. maddelerine göre davaya bakmaya görevli olduğu,

Sanığın kurucusu ve en üst düzey sorumlusu olduğu PKK’nın, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin yargı çevresi de dahil olmak üzere, Türkiye’nin her yerinde amaç suça yönelik binlerce vasıta suç işlemesi nedeniyle, bu mahkemenin CMUK’nun 8 ve 2845 sayılı kanunun 2. maddelerine göre de yetkili bulunduğu anlaşılmış,

Sanık hakkında, 4.9.1997 tarihinde Ankara 2 Numaralı Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde açılan dava ile diğer dava dosyalarının birleştirilmesinin, CMUK’nun 2, 3, 4 ve 230. maddelerine uygun olduğu görülmüş, Ankara 8. Ağır Ceza Mahkemesi’nde mevcut dava dosyasının birleştirilmesine dair talebin, CMUK’nun 149. maddesi karşısında sonuca etkili olamayacağı cihetle, sanık vekillerinin bu yöne ilişen temyiz itirazları yerinde görülmemiştir.

Mahkemenin Askeri Hakim üyesinin 22.6.1999 tarihinde yürürlüğe giren 4390 sayılı kanun gereğince görevinin sona ermesi üzerine, 31.5.1999 tarihli tutanağa göre duruşmaları başından beri CMUK’nun 381/2. maddesi uyarınca izleyen hakimin, heyete katılımıyla yargılamanın sürdürülmüş olması ve 4390 sayılı kanunun geçici 3. maddesinde yer alan; “bu kanunun yayımı tarihinden önce Devlet Güvenlik mahkemelerinde görülmekte olan davalara kaldığı yerden davam olunur” şeklindeki hükmü ile 2845 sayılı kanunun 25. maddesi karşısında daha önce yapılan işlemlerin yenilenmesine gerek bulunmadığı anlaşılmış; hazırlık soruşturmasında tutuklama kararı veren ya da sanığın sorgusunu yapan hakimin, davaya katılmasına engel halinin olmadığı, 5.12.1977 tarih, 2/3 sayılı İçtihatı Birleştirme Kararı ve Yargıtay Ceza Genel Kurulu ile ceza dairelerinin süreklilik arz eden içtihatlarıyla belirlenmiş olduğundan, CMUK’nun 22. maddesinin ihlal edilmediği sonuç ve kanaatine varılmıştır.

2845 sayılı kanunun 20/6. maddesindeki; “Devlet Güvenlik Mahkemesi; davaların hızla yürütülmesi, delillerin zamanında ve eksiksiz tespiti ile güvenlik bakımından duruşmanın başka bir yerde yapılmasına karar verebilir” hükmü göz önüne alındığında, kamu düzeni ve sanığın can güvenliğinin sağlanması açısından duruşmaların İmralı Adası’nda yapılmasında usul ve yasaya aykırılık bulunmamış,

Anayasa’nın 141 ve CMUK’nun 373. maddelerindeki hükümlere uygun şekilde duruşmaların aleni olarak yapıldığı, sanık ve vekillerine yasanın öngördüğü şekilde savunma hakkının tanındığı, CMUK’nun 238. maddesinde belirtildiği üzere delillerin ikame ve münakaşasına katılımlarının sağlandığı, sanık ile vekillerinin konuşma ve görüşmelerine bir sınırlama getirilmediği, esas hakkındaki mütalaaya karşı diyeceklerinin sorulduğu, anılan kanunun 251. maddesi uyarınca son sözün sanığa verilip, bu hususların 266. maddesinde belirtildiği biçimde tutanağa geçirildiği tespit olunmuştur.

Anayasa’nın 9. maddesi; “yargı yetkisi, Türk milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır” hükmünü içermekte, 138. maddesinde de “…Hiç bir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hakimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz…” denilmektedir. Mahkemelerin bağımsızlığı ile hakimlik teminatını güvence altına alan bu hükümlere aykırı olarak idarenin mahkemeyi etkilediği iddiasını doğrular nitelikte bilgi ve belgeye de rastlanılmamıştır.

A) DAVA KONUSU OLAY

Sanık Abdullah’ın, Türkiye Cumhuriyeti Devletine ait topraklardan bir kısmını silahlı mücadele yoluyla devlet idaresinden ayırarak, bu bölgede Marksist- Leninist ideolojiye dayalı ayrı bir Kürt devleti kurmak amacıyla oluşturulan silahlı terör örgütü PKK’nın, kurucusu ve en üst düzey sorumlusu olduğu, yakalandığı tarihe kadar aldığı kararlar, verdiği emir ve talimatlarla adı geçen örgüt militanlarınca gerçekleştirilen çok sayıda silahlı saldırı, yol kesme, bomba atma, sabotaj, silahlı soygun eylemleri ile binlerce sivil vatandaş, asker, polis, köy korucusu ve kamu görevlesinin öldürülmesi ve yaralanmasından sorumlu olduğuna ilişkindir.

B) PKK ÖRGÜTÜNÜN KURULUŞU VE YAPISI

Bu örgüt başlangıçta üç yıl süre ile Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesinde “Kürdistan Devrimcileri”, “UKO’cular”, “APO’cular” adı altında kadrolaşmış, 1977 yılından sonra sık sık silahlı eylemlere girişmiş, örgütün programı bizzat sanık Abdullah tarafından kaleme alınarak 27.11.1978 tarihinde Diyarbakır ili, Lice ilçesi, Ziyaret (FİS) köyünde yapılan 1. kongrede kabul edilip yedi kişilik part iyürütme kurulu tarafından kuruluş bildirgesi hazırlanmış, 1978 yılından itibaren de merkezi örgütlenmeye yönelerek 1979 yılında ürdistan İşçi Partisi adını almış ve genel sekreterliğine sanık getirilmi, 15 Ağustos 1984 tarihinde ise H.R.K. (Hezen Rizgariye Kürdistan – Kürdistan Kurtuluş Birliği) adı altında yeniden eylemlere başlamış ve 21 Mart 1985 tarihinde E.R.N.K. (Kürdistan ulusal Kurtuluş Cephesi)ni oluşturmuş, Yurtiçi ve yurtdışında legal ve illegal alanda gazete ve dergi çıkartılmak suretiyle yayın faaliyeti yürütülmüş, ayrıca MED TV adı ile bir televizyon kanalı yayına sokularak örgütün propagandasının yapılması amaçlanmıştır. Örgütün mali kaynaklarını; vergilendirme, bağış, aidat adı altında toplanan paralarla, cezalandırma, gasp, soygun, silah ve uyuşturucu kaçakçılığından elde edilen gelirler teşkil etmiş, amacının ise; Türkiye Cumhuriyeti Devletinin hakimiyeti altındaki topraklardan bir kısmını silahlı mücadele vererek devlet idaresinden ayırmak suretiyle, Kürdistan devleti kurmak olup, ilk dönemde propaganda yoluyla halkı bilinçlendirmek, silahlı eylemlerle ordu teşkilatına, ekonomik hedeflere sabotajlar düzenlemek suretiyle devlet otoritesini zaafa uğratmak stratejisinin planlandığı belirlenmiş, bugüne kadar örgütün faaliyetlerine ilişkin bütün sorunların ve geleceğe yönelik planlama ile kapsamlı yapısal değişikliklerin ele alındığı geniş katılımlı çok sayıda kongre ve konferanslar gerçekleştirilmiştir.

Başlangıçta Marksist- Leninist ideolojiyi benimsediğini açıkça dile getiren örgüt, dünya siyasi konjonktüründeki gelişmelere parelel olarak görüntüsünde de değişiklik yapma kararı almış, bu çerçevede 5. kongrede öncelikle örgüt ambleminden “arak- çekiç”in çıkarılmasını kararlaştırmış; parti, ordu, cephe bölünmesini benimseyip, parti olarak P.K.K. (Partiye Kalgerani ürdistan – Kürdistan İşçi Partisi), Cephe olarak E.R.N.K. (Kürdistan Kurtuluş Cephesi) ve ordu olarak da A.R.G.K. (Kürdistan Halk Kurtuluş Ordusu) şeklinde teşkilatlanıp, cephe ve ordunun, partinin çizdiği çerçevede hareket edeceği ilkesini benimsemiştir.

C) SANIĞIN ÖRGÜT İÇİNDEK İYERİ

Yukarıda açıklandığı üzere sanık PKK adlı silahlı terör örgütünü kurmuş, “Apo” kod adını kullanarak yakalandığı tarihe kadar örgütün genel başkanlığını yapmış, aldığı kararlar, verdiği emirler ve talimatlar, kongre ve konferanslarda yaptığı konuşmalar, radyo- televizyon programlarında yayımlanan demeçleri ve kırsal alanlardaki kadrolarına yönelik telsiz ve telefon görüşmelerinde silahlı şiddeti teşvik etmiş, militanlarına taktik vermiş, eylem gerçekleştirmeyenler ieleştirip cezalandırılmalarını istemiş, sivil halka eylem önermiş, bu suretle şehir ve köy baskınları, yol kesme, bomba atma, adam kaçırma, ekonomik ve turistik hedeflere sabotaj, intihar saldırıları ve güvenlik güçleri ile silahlı çatışmalar sonucunda; binlerce sivil vatandaş, asker, polis, köy korucusu ve kamu görevlilerinin öldürülmesi ve yaralanması gibi devlet otoritesini yapratmaya yönelik, vatan bütünlüğü için ciddi, büyük ve yakın bir tehlike ortamını oluşturan vahamet arzeden eylemlerin gerçekleştirilmesini sağlamıştır.

D) PKK TERÖR ÖRGÜTÜNÜN GERÇEKLEŞTİRDİĞİ BAŞLICA EYLEMLERDEN ÖRNEKLER

– 1991- 1996 yılları arasında Adana’da 114 eylem yaparak 100 kişi öldürülmüş, 98 kişi ağır yaralanmış,

– 1992-1996 tarihleri arısanda Konya’da 3 kişi öldürülmüş,

– Hatay bölgesinde 17.2.1995 ile 18.5.1998 tarihleri arasında 46 kişi öldürülmüş, 42 kişi yaralanmış,

– 14.10.1992 tarihinde Kilis’te bir er öldürülmüş,

– Aksaray’da bir kişi ağır yaralanmış olup, bu eylemlerin detayları Adana Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne açılan davanın 22.12.1998 tarih ve 1998/492 sayılı iddianamesinde açıkça belirtilmiştir.

– 5.8.1985 günü Van ili Çatak ilçesi Kanalga köyü Taşbucak mezrasına düzenlenen silahlı saldırı sonucu 10 kişinin öldürülmesi,

– 22.2.1987 günü Şırnak ili Uludere ilçesi Taşdelen köyüne silahlı saldırı soncu 13 kişinin öldürülmesi,

– 19.8.1987 günü Diyarbakır ili Eruh ilçesi Bağgöze bucağı Kılıçkaya köyü Milan mezrasına silahlı saldırı sonucu 25 kişinin öldürülmesi,

– 10.10.1987 günü Şırnak ili Meşeiçi köyü Çobandere mezrasına silahlı saldırı sonucu 11 kişinin öldürülüp, 9 kişinin yaralanması,

– 29.3.1988 Şırnak ili Eruh ilçesi Yağızkonak köyüne silahlı saldırı sonucu 9 kişinin öldürülmesi,

– 7.5.1983 günü Şırnak ili Dereler köyü Taraklı mezrasına silahlı saldırı sonucu 9 kişinin öldürülmesi,

– 24.11.1989 günü Yüksekova ilçesi İkiyaka köyüne silahlı saldırı sonucu 26 kişinin öldürülüp, 300 adet koyunun gasbedilmesi,

– 28.4.1991 günü solhan ilçesi Memurlar lokaline düzenlenen silahlı saldırı sonucu ilçe kaymakamı, cumhuriyet savcısı ile orman bölge şefinin öldürülmesi,

– 21.6.1992 günü Solhan ilçesi Elmasırtı köyüne silahlı saldırı sonucu 5 kişinin öldürülüp, köydeki evlerin yakılması,

– 22.6.1992 günü Gercüş ilçesi Seki köyüne silahlı saldırı sonucu 9 kişinin öldürülmesi,

– 25.6.1992 günü Silvan ilçesi Yolaç köyüne silahlı saldırı sonucu 10 kişinin öldürülüp, 3 yaralanması,

– 1.10.1992 günü Bitlis ili Cevizdalı köyüne silahlı saldırı sonucu 28 kişinin öldürülüp, 11 yaralanması,

– 23.10.1992 günü Tunceli Mazgirt ilçesi Dedebağı köyüne silahlı saldırı sonucu 11 kişinin öldürülüp, 4 kişinin yaralanması,

23.1.1993 günü Diyarbakır ili Bağlar semtine silahlı saldırı sonucu 7 kişinin öldürülmesi,

– 14.6.1993 günü Şirvan ilçesi Gözlüce köyüne silahlı saldırı sonucu 7 kişinin öldürülmesi,

– 5.7.1993 günü Erzincan ili Kemaliye ilçesi Başbağlar köyüne silahlı saldırı sonucu 31 kişinin öldürülüp, 3 kişinin yaralanması,

– 18.7.1993 günü Van ili Bahçesaray ilçesinde yaylaya düzenlenen silahlı saldırı sonucu 24 öldürülmesi,

– 15.8.1993 günü Çemişgezek ilçesi Güneybaşı köyüne silahlı saldırı sonucu 6 kişinin öldürülmesi, bir otomobilin yakılması,

– 28.8.1993 günü Kovancılar ilçesi Yoncalıbayır köyüne silahlı saldırı sonucu 9 kişinin öldürülmesi,

– 3.9.1993 günü Muş ili orkut ilçesi Kümbet köyündeki Tarım Açık Cezaevi’nin basılması, cezaevinin ateşe verilip, giyecek ve yiyeceklerin gasbı, bir hükümlünün kaçırılması, – 17.9.1993 günü Diyarbakır ili Eğil ilçe merkezine silahlı baskın sonucu ilçe mal müdürü, tapu müdürü, belediye memuru, nüfus memuru ve gece bekçisinin öldürülüp PTT binasının yakılması,

– 25.10.1993 günü Erzurum ili Çat ilçesi Yavi kasabasına silahlı saldırı soucu 32 kişinin öldürülüp, 10 kişinin yaralanması,

– 12.12.1993 günü Adıyaman ili Ağaçkonak köyüne silahlı saldırı sonucu 10 kişinin öldürülüp, 1 kişinin yaralanması,

– 13.8.1994 günü Elazığ ili Alacakaya ilçesi Halkalı köyüne silahlı saldırı sonucu 10 kişinin öldürülüp, 1 kişinin yaralanması,

– 25.12.1991 günü İstanbul ili Bakırköy ilçesi Çetinkaya giyim mağazasına molotof kokteyli atılması sonucu 12 kişinin öldürülüp, 12 kişinin yaralanması,

– 12.2.1994 günü İstanbul ili Tuzla Tren İstasyonu’na bomba konulması sonucu 5 yedek subay öğrencisinin öldürülüp, 16 askeri öğrenci ve 11 erin yaralanması,

– 9.5.1990 günü Muş- Bingöl seferini yapan 3005 sefer sayılı trenin Yörecik köyü yakınlarında durdurulup, 3 gförevlisinin öldürülmesi,

– 10.6.1992 günü Bitlis ili Kokarsu köyü Çubuk- Sütlüce mezra yolunun kesilerek minibüsteki 13 kişinin öldürülmesi,

– 9.10.1992 günü Şirvan ilçesi Kayahisar köyü yolunun kesilip 4 kişinin öldürülmesi, 5 kişinin yaralanması,

– 20.10.1992 günü Solhan ilçesi Hazerşah köyü yolunun kesilip otobüsteki 19 kişinin öldürülerek otobüsün yakılması,

– 25.10.1992 günü Muş- Elazığ seferini yapan 2561 sefer sayılı trene bombalı, roketatarlı silahlı saldırı düzenlenmesi sonucu bazı vagonların Murat nehrisen uçması ile 2 makinistin ölümü ve 45 kişinin yaralanması,

-10.8.1993 günü Genç ilçesi Ardıçdibi-Çaytepe arasında yolcu taşıyan minibüsteki 9 kişinin öldürülmesi,

– 4.8.1993 günü Bingöl ili Solhan ilçesi Bağönü köyü yakınlarında 12 minübüsün durdurularak 16 kişinin öldürülüp, 14 kişinin yaralanması,

– 18.9.1993 günü Bitlis – Muş karayolunda 5- 6 aracın durdurularak 8 kişinin öldürülüp, 14 yaralanması,

– 7.9.1994 günü akkari ili Çukurca ilçesi Köprülü köy yolunun kesilip 13 aracın yakılması, 5 kişinin öldürülmesi ve 15 kişinin kaçırılması,

– 1.6.1994 günü Kozluk ilçesi Ulaşlı köy yolunun kesilerek 3 kişinin öldürülmesi,

– 21.3.1990 günü Palu ilçesi Kayaönü köyü yakınlarında, Şark Krom – Ferre Krom Müessese Müdürlüğü’ne ait araçların durdurularak müessese müdürü dahil 9 kişinin öldürülmesi,

– 11.9.1992 günü Kozluk ilçesi Yanıkkaya köyü yakınlarındaki Shell- Mobil şirketine ait sondaj kuyusu ve toplama kampına ait araç gereçlerin yakılması, 3 mühendisin öldürülüp, 4 mühendisin yaralanması, – 23.10.1993 günü Kığı ilçesi Günlük köyü kil ocağında 10 işçinin öldürülüp, 2 işçinin yaralanması,

– 21.9.1996 günü Alacakaya ilçesi Etibank Şark Kromları İşletmesine silahlı saldırı sonucu 5 güvenlik görevlisinin öldürülüp, iş makinaları ve yatakhanelerin tahrip edilmesi,

– 30.6.1996 günü Tunceli ili Cumhuriyet Meydanında Zeynep isimli PKK militanının merasim kıtasının içine girip, üzerindeki bombayı patlatması sonucu kendisi ile beraber 1 assubay ve 4 erin öldürülmesi,

– 17.11.1998 günü Yüksekova ilçesi Jandarma Komutanlığı önündeki askeri konvoyun arasına giren PKK militanı Fatmi’nin çantasındaki bombayı patlatması sonucu, 1 assubayın ölümü, 3 assubay ve 2 vatandaşın yaralanması,

– 14.4.1994 günü Elazığ ile Arıcak ilçesi Bükardı köyü ilkokul öğretmenlerinden 5 kişinin öldürülmesi,

– 24.6.1993 Tunceli ili Meşeyolu köyü okul müdürü ve öğretmeninin öldürülmesi, okulun yakılması,

– 7.10.1993 günü Tunceli ili Pertek ilçesi Pirinçli köyünde 4 öğretmenin öldürülüp, 1 öğretmenin yaralanması,

– 11.9.1994 günü Tunceli ili Mazgirt ilçesi Darıkent beldesine düzenlenen silahlı saldırı sonucu PTT binasının ve okulun yakılması, jandarma karakolunun taranması, belediye binası ile sağlık ocağının tahrip edilip, 6 öğretmenin öldürülmesi, 3 sağlık memurunun kaçırılması,

– 21.6.1994 günü Fethiye ilçesi Yat Limanı yakınındaki çay bahçesine konulan zaman ayarlı bombanın patlaması sonucu, 7’si Alman ve İngiliz vatandaşı olmak üzere toplam 13 kişinin yaralanması,

– 22.6.1994 günü Marmaris ilçesi Belediye Halk Plajına ve Abdi İpekçi Parkı’nı konulan bombaların patlaması sonucu 1 İngiliz turistin öldürülüp, 3 İngiliz ve 7 Türk vatandaşının yaralanması,

– 17.9.1995 günü İzmir ili Gaziemir Tansaş binası yakınına konan bombanın patlaması sonucu 5 kişinin öldürülüp, 28 kişinin yaralanması,

– 25.10.1995 günü 3/118 Jandarma Sınır Taburu Serin Jandarma Takımına silahlı saldırı düzenlenmesi sonucu 9 jandarma erinin öldürülüp, 2 erin yaralanması,

– 4.8.1991 günü Şemdinli ilçesi Samanlı Karakolu’na silahlı saldırı sonucu 9 er ve erbaşın ve 1 geçici köy korucusunun öldürülmesi, 9 subay, astsubay ve erin yaralanması, 7 erin kaçırılması,

– 25.10.1991 günlü 10. Jandarma Sınır Bölük Komutanlığı’na silahlı saldırı sonucu 15 erin öldürülüp, 1 asteğmen ile 9 erin yaralanması,

– 24.5.1993 günü Elazığ – Bingöl karayolunun kesilerek izinden dönen 33 er ve erbaş ile 3 vatandaşın öldürülmesi,

– 15.9.1993 günü Van ili Çatak ilçesi Kanalga Karakolu’na silahlı baskın sonucu 13 er ve erbaşın öldürülmesi,

– 9.11.1994 günü Eruh ilçesi Dağdöşü köyü çevre emniyet timine karşı girişilen silahlı saldırı sonucu 15 er ve erbaşın öldürülüp, 13 erin yaralanması,

– 15.6.1995 günü Şemdinli ilçesi Ortaklar Jandarma Karakoluna silahlı saldırı sonucu 2 astsubay ve 13 erin öldürülmesi, 6 erin yaralanması, 5 erin kaçırılması gibi, PKK terör örgütü 1978 yılından sanığın yakalandığı 15.2.1999 tarihine kadar toplam;

6036 saldırı, 3071 bombalama, 388 gasp, 1046 adam kaçırma olayı gerçekleştirmiş ve bu olaylarda 4472 vatandaş, 3874 asker, 247 polis, 1225 geçici köy korucusu öldürülmüş ve şehit edilmiş, 5620 vatandaş, 8178 asker, 909 polis, 1655 geçici köy korucusu yaralanmıştır.

Yukarıda örnekleri verilen PKK’nın gerçekleştirdiği ve sanığın da sorumluluğunu kabul ettiği eylemlerin her birinin, ulusal ve uluslararası hukuk literatüründe kabul edildiği üzere; doğrudan doğruya masum insanları hedef alan, kitleleri korkutup sindirmeyi amaçlayan nitelik ve nicelikte mutlak terör eylemleri olduğu hususunda kuşku bulunmamaktadır.

E) YARGILAMA SAFAHATI

a) İddia:

Sanık hakkında Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 4.9.1997 tarih ve 1996/865 hazırlık, 1997/271 Esas ve 1997/104 nolu,

Erzincan Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet başsavcılığı’nın 16.6.1989 gün ve 1989/165 hazırlık, 1989/122 esas ve 1989/114 nolu,

Adana Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet başsavcılığı’nın 22.12.1998 gün ve 1997/1218 hazırlık, 1998/547 esas ve 1998/492 nolu,

Adana Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 23.7.1998 gün ve 1997/193 hazırlık, 1998/244 esas ve 1998/265 nolu,

Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 26.4.1999 gün ve 1997/514 hazırlık, 1999/98 esas ve 1999/78 nolu,

İddianameleri ile sanık Abdullah hakkında, devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırmaya yönelik hareketlerde bulunmak suçundan Ankara, Erzincan ve Adana Devlet Güvenlik mahkemelerine kamu davaları açılmış, bu davalar Ankara 2 Numaralı Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde birleştirilerek yargılama yapılmıştır.

b) Savunma:

Sanık Abdullah, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığı’nca alınan 22.2.1999 günü ifadesinde;

PKK örgütünün kurucusu olduğunu, örgütün önderliğini yaptığını, kendi önderliğinde Türkiye toprakları üzerinde silahlı bir mücadele başlattığını, başlangıçta Kürdistan devleti kurmak gibi bir amaçları olduğunu, ancak gelişen süreç içerisinde müstakil bir Kürt devleti kurmak değil de Kürtlerin de cumhuriyetin kuruluşunda rol almış bir halk olarak, özgür olduğu bir ortam içerisinde birleştirilmesi ve bu temelde ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel özgürlüğünü elde etmiş olarak bir arada yaşayabileceği sonucuna vardığını,

MED Televizyonu’nda 13.12.1998 günü, “Kendinizi yakmayın, sizi yakanları yakın” şeklindeki konuşmanın kendisine ait olduğunu, bu konuşmanın özgürlük temelinde bir arada yaşama düşüncesine aykırı bulunduğunun farkında olduğunu, ancak bu konuymayı ağır bir ortam içerisinde yaptığını, yine 25.12.1998 günü MED televizyonunda intihar eylemleri ile ilgili yaptığı konuşmanın da kendisine ait olup, bu konuşmaları duygusallıkla yaptığını,

18.6.1998 günü Panel programında geçici köy korucuları ile ilgili yaptığı konuşmanın doğru olduğunu, korucuların, üzerlerine en çok gelen grup olduğunu, kendilerine saldırdıkları için korucuların hedef alındığını,

PKK’nin şiddet anlayışında sivil vatandaşlara yapılan saldırıların çok olduğunu, bilhassa 1987 yılından sonra yoğunlaştığını, yarı çete anlayışı olan saldırıları kendisinin tasvip etmediğini, önüne geçmek için büyük mücadele verdiğini ancak başarılı olamadığını,

PKK’nin terör eylemlerinden en fazla zararı bölge halkının gördüğünü, başlangıçta bölgenin özgürlüğü için ortaya çıktıklarını, daha sonra kendilerine katılımlar olduğunu, bölgede önceden beri süregelen düşmanlıkların olması, Şemdin gibi, Kör Cemal gibi, Şahin Baliç gibi Cemil gibi; PKK’den yönetimi ele geçirenlerin baskılarını ve eylemlerini daha duyarlı bölge halkı üzerinde yoğunlaştırıldıklarını, kendisinin buna sonuna kadar karşı koyduğunu, hatta bu şekilde eylemleri gerçekleştirenlerden bazıları (Kör Cemal kod) Halil, (Hogir kod) Cemil, (Mete kod) Şahin gibilerini cezalandırdığını, Şemdin’i de cezalandıracağı sırada ellerinden kaçtığını, suçlu görülen şahısların merkez komitesince yargılandıklarını, yargılama sonucunda kendisinin özel onayıyla cezaların infaz edildiğini, kendisinin özel onayının önemli kişiler için alındığını, cezalandırmaların ARGK yönetmeliği çerçevesinde yapıldığını,

Terör eylemleri sonucu meydana gelen ölü yaralı sayısı ile ilgili bilançonun doğru olup, ölü ve yaralı sayısının belirtilenden de fazla olabileceğini, bu olayların emrini kendisinin verdiğini, sorumluluğun kendisine ait olduğunu,

1993 yılında ateşkesle ilgili olarak bu tarihte Celal’in Şam’a geldiğini, kendisine zal’ın ateşkes konusunda talebi olduğuu ilettiğini, böyle bir beklentisi olduğunu söylediğini, daha önceden bazı gazetecilerle yaptığı röportajlarda da bu izlenimi edindiğini ve bunun üzerine 15 Mart 1993 günü Celal ile birlikte ateşkes ilan ettiğini,

Örgütün mali kaynaklarının büyük çoğunlukla Avrupa’dan bağış ve kampanyalardan elde edilen gelirler olduğunu, vergilendirme adı altında para toplandığını, 1991, 1993 yılları arasında bölgedeki müteahhitlerden yüzde itibarıyla bir miktar örgüte gelir adı altnda para alındığını,

Körfez savaşında kuzeye doğru sürülen insanların bıraktıkları silahları topladıklarını ve bir kısmını da para ile satın aldıklarını, PKK tarafından kullanılan 20 adet Strella füzesini, Yunanistan temsilcisi Rozalin kod Ayfer’in yardım kampanyası oluşturup, kiliselerden ve kendilerine yakın halktan topladıkları paralarla tüccar aracılığıyla Sırbistan’dan satın aldıklarını ve kendilerine Kuzey Irak’ta teslim edildiğini, yine örgütün kullandığı Sam 6 ve 7 füzelerini de Kuzey Irak’taki boşluktan yararlanarak temin ettiklerini,

PKK’nin siyasi görüşüne uygun propaganda yapmak amacıyla MED Televizyonu’nu kurduklarını, finansını bağış yoluyla temin ettiklerini ve toplanan paraları yasal hale getirmek için vakıflar kurduklarını, bu televizyonda çalışan kişilerin örgüt elemanları olup, gönüllü olarak çalıştıklarını,

Kendisinin bilgisi dahilinde PKK örgütünün uyuşturucu kaçakçılığı yapmadığını, ZAROS bölgesi dedikleri Van ve Hakkari bölgesinde yapılan uyuşturucu ticaretinden; oradak isorumlularının pay aldıklarını, bunun dışında örgütün uyuşturucu ticareti ile iştigal etmediğini, kendisinin uyuşturucu ticaretine karşı çıktığını,

1995 yılında Lahey’de kurulan ve merkezi Brüksel’de olan sürgünde Kürdistan Parlamentosu’nun kurulmasını desteklediğini, bu parlamentonun 65 üyesi mevcut olup, 12 tanesinin PKK temsilcisi olduğunu, diplomasi alanında faaliyet göstermek ve Avrupa’daki birçok kişi ve kuruluşlar için, rahatça ilişki kurabilecekleri legal ve kabul görmüş bir oluşum meydana getirmek için kurulduğunu,

PKK örgütünün klasik anlamda siyasi parti olmaktan öte; parti, ordu ve cephe şeklinde teşkilatlandığını, kendisinin örgütte genelde APO kod adıyla anıldığını, yazışmalarda Ali Fırat kod adını kullandığını, ayrıca yurtdışı temsilciliklerinin olduğunu, yine örgüte bağlı Kürdistan Özgür Kadınlar Birliği (YAJK) örgütünün olduğunu, emrinde Avrupa’dakiler dahil 3000 kadar örgüt elemanının bulunduğunu,

1979 yılında Suriye’ye geçtiğini, Filistin örgütü ile irtibat kurarak bu örgütten demokratik cephe kimliğ itemin edip, bu kimliklerle Lübnan’a geçtiklerini, Filistin örgütünün kendilerine Bekaa Vadisi’nde kamp yeri verdiğini, Helve adı verilen bu kampın daha sonra isminin Mahsun korkmaz Akademisi olarak değiştirildiğini, 1992 yılında tekrar Suriye’ye geçtiklerini, burada El Muhaberat elemanı Ağa kod Mervan Zerki ile ilişki kurduklarını, bu şahsın Suriye İstihbaratı ve devleti ile aralarında bir halka oluşturduğunu, Suriye’ye geldiklerinde evler satın aldıklarını veya kiraladıklarını ve daha sonra bu evleri parti okullarına çevirdiklerini, Suriye’de bulunduğu süre içerisinde Ali Ammar adına tanzim edilmiş Demokratik Cephe kimliği ile dolaştığını, 1992 yılı sonundan 9 Ekim 1998 yılına kadar ağırlıklı olarak Şam’da kaldığını,

9 Ekim 1998 günü Rozalin kod Ayfer ile birlikte Suriye’den çıkış yapıp Yunanistan’a geldiklerini, o zamana kadar PKK’ya dost olduğunu ifade eden Yunanistan’ın iltica talebi kabul etmemesi nedeniyle buradan ayrılıp Moskova’ya gittiklerini, Rusya’da kalmasını Duma’nın kabul etmesine rağmen, Rusya Başbakanının karşı çıkması nedeniyle 33 gün sonra buradan da ayrılmak zorunda kaldığını, bazı İtalyan milletvekillerinin daveti üzerine, yanında Roma temsilcisi Ahmet olduğu halde, Rus yolcu uçağı ile Roma’ya geldiklerini, İtalya’da siyasi iltica talebinin kabul edilmesini beklerken, tutuklanmasının gündeme geldiğini, daha önce gerek İtalya gerekse Avrupa devletlerinin, her gün yüzlerce Kürt’ün siyasi bile olmayan iltica taleplerini kabul ederken, kendisinin siyasi olan iltica talebini kabul etmediklerini, giderek üstündeki baskıyı arttırdıklarını, kaç kurtul şeklinde kendisine karşı bir tutum göstermeye başladıklarını, bu baskılarla İtalya’da toplam 66 gün kaldıktan sonra 16 Ocak 1999 günü İtalya’dan ayrıldığını, ayrılmadan önce Rozalin vasıtasıyla Güney Kıbrıs’tan kırmızı pasaport temin ettiğini ve tekrar Moskova’ya döndüklerini, Moskova’nın ters tutum takınması sonucu 29 Ocak 1999 tarihinde tekrar Rusya’dan ayrıldıklarını, Yunan gizli servisine ait uçakla yeniden Yunanistan’a geldiklerini, Yunanistan yetkililerinin karşı çıkması sonucu tekrar kendisini uçakla Minsk Havaalanı’nı bıraktıklarını, burada da kabul görmemesi üzerine sonuçta mecburen Yunanistan’a dönme gereğini duyduğunu ve oradan da kendisini Kenya’ya götürdüklerini,

Yunanistan’ın PKK örgütü ile ilişkilerinin, Suriye’nin PKK örgütü ile ilişkilerine benzediğini, 1988 yılında übnan’da Badovas ve Nagazakis’in ziyaretleri ile bu ilişkilerin başladığını, 1994 senesinde Yunanistan’da PKK örgütünün kamplarının açıldığını, Lavrion kampında PKK’lı gençlere daha çok ideolojik eğitim verildiğini, ayrıca bomba eğitimi yapılan Dimitri Elen kampının olduğunu, bu kampın sorumlusunun Mahir kod Fethi olduğunu, Yunanistan’da sivil kurumlardan, kiliselerden ve sendikalardan para yardımı aldıklarını, İran’da Urumiye’de bir hastahanelerinin mevcut olduğunu, ayrıca İran- Irak sınırına yakın ve İran topraklarında kalan kamp yerlerinin olduğunu, Ermenistan’da temsilciliklerinin bulunduğunu, Almanya’da çok sayıda dernek ve temsilciliklerinin olduğunu,

Avrupa’nın kendisini Türkiye’ye karşı kullandığını, Türkiye ile kendisini karşı karşıya getirirken, Türkiye’nin de önünü kesmeyi hedeflediğini, insan haklarından çok sık bahseden Avrupa’nın kendisini kullanmak suretiyle çok kan dökülmesine sebep olduğunu ve sonuçta insan haklarını işletmeyerek iki yüzül olduğunu gösterdiğini, bu nedenle Avrupa’yı kınadığını, kendisinin sebep olduğu eylemler nedeniyle yüzbinlerce Kürt’e siyasi olmadığı halde iltica hakkı tanırlarken, kendisinin PKK örgütünün başı ve bir numaralı siyasi adamı olduğu halde, kendisine siyasi sığınma hakkı tanımadıklarını beyan etmiştir.

Sanık Abdullah, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi savcılarınca alınan 3.4.1999 günlü ek ifadesinde de önceki ifadesine benzer beyanda bulunmuştur.

Sanık, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Yedek Hakimliği’nce alınan 23.2.1999 günlü sorgusunda; 22.2.1999 günü Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi C. Savcılarınca alınan ifadesini aynen tekrar ettiğini beyan ederek kendisinin PKK örgütünün kurucusu ve lideri olduğunu, örgütte alınan kararların en son olarak kendisinin onayına sunuluğunu, örgütün, ideolojik ve siyasi faaliyetlerinin 1973- 1978 tarihleri arasında olduğunu, 1977- 1978 tarihleri arasında da Hilvan- Siverek’de mahalli otorite ile toprak sahipleri ve ağalara karşı örgüt tarafından silahlı girişimde bulunulduğunu, ilk silahlı çatışmanın bu temelde başladığını, kendisinin Temmuz 1979 tarihinde Lübnan’a gittiğini ve bu tarihten itibaren silahlı, ideolojik ve askeri hareketi daha da geliştirmek için eğitimlere başladıklarını, 1984 yılında Diyarbakır Cezaevi’nde başlayan ölüm oruçlarının ağır etkisi altında kalarak yeni bir silahlı mücadele sürecine başladıklarını ve bunun günümüze kadar devam edegeldiğini, urtiçinde mücadele tarzının eyalet şekline dayandığını, eyaletleri de birimlere kadar gittiğini, her eyaletin bir sorumlusu olup, silahlı eylem kararlarının buradaki birliklerin sorumlusunca alındığını, silahlı eylem kararlarının genel hatları itibarıyla kendisiin onayına sunulduğunu, kendisinin daha çok temel, stratejik ve taktik kararlar alıp örgüte bildirdiğini, uygulamanın birimler tarafından yapıldığını,

PKK örgütünün temel gelir kaynağının; geniş halk yığınlarından sağlanan bağış, aidat ve kampanyalara dayandığını ve ayrıca bazı sivil kuruluşlardan da mali destek gördüklerini, PKK örgütünün uyuşturucu kaçakçılığı ile bir ilgisinin olmadığını, ancak bazı bölgelerde yapılan uyuşturucu kaçakçılığından, o bölgeden sorumlu elemanlarca belli miktarda bağış şeklinde paralar alındığını, örgütün direkt olarak uyuşturucu ticareti ile bir ilgisinin olmadığını, bu hususun örgüt ideolojisine ters düştüğünü,

Örgütün temel hedefleri arasında ekonomik hedeflerin olduğunu, ancak bu hedefler arasında orman yakmalar ve insanların bulundukları kurumların olmadığını, daha çok savaşın sürmesine yol açan ekonomik hedeflerin söz konusu olduğunu, ayrıca örgütün insana dokunmamak kaydıyla turistik hedeflere karşı da eylemlerinin olduğunu, kendisinin, genellikle köylerde ve sivil yerlerde yapılan katliam şeklindeki eylemleri tasvip etmediğini, bu şekilde eylem yapılmaması hususunda da mücadele verdiğini ancak örgütteki bazı öğelerin iktidarı ele geçirmek amacı ve anlayışı içinde toplu köy katliamlarını gerçekleştirmiş olduklarını, kendisinin onlarla mücadele edip, bu tür eylem yapanları en ağır şekilde cezalandırıldığını, 1987 yılından sonra kurulan koruculuk sisteminde yer aanlara karşı da silahlı eylemlerinin olduğunu,

Örgütün yurtdışında çıkan Serxwebun, Özgür Politika ve yurtiçinde çıkan Özgür Gündem isimli legal yayımlarının olduğunu, bunlarda Ali Fırat kod adı ile yazılarının yayımlandığını, örgütün propagandasını yapmak amacıyla MED televizyonunu kurduklarını beyan etmiştir.

Sanık mahkemedeki sorgu ve savunmalarında da; PKK örgütünü kurup en üst düzey sorumlusu olduğunu, aldığı kararlarla örgütü yönettiğini, örgüt mensuplarına verdiği talimatlarla pek çok eylemin gerçekleşmesinden birinci derecede sorumlu bulunduğunu, önceki ifadelerinin de doğru olduğunu belirterek, o beyanlarını tekrarla ölü ve yaralı sayısının daha da fazla olabileceğini bildirmiştir.

c) Kimlik Kayıt ve Belgeleri:

Sanık Abdullah’ın; Ömer oğlu Üveyş’ten olma, 14.4.1947 As. 14.4.1949 Ts. doğumlu, Şanlıurfa ili, Halfeti ilçesi, Ömerli köyü cilt no: 029- 01, aile sıra no: 18, birey sıra no: 13’te nüfusa kayıtlı olup, beyanına göre bekar, nüfus kaydına göre evli, okur yazar, sabıkasız, T.C. İslam, müsnet suçtan İmralı Kapalı Cezaevi’nde tutuklu olduğu belirlenmiştir.

F) DELİLLER:

Dosya kapsamına göre, yakalama tutanağının bulunmaması sonuca etkili görülmemiştir.

– Sanığın kolluk, savcılık, yedek hakimlik ve mahkemedeki; “PKK’nın tüm eylem ve faaliyetlerinden birinci derecede sorumlu olduğuna ve iddianemelerde gösterilen eylemlerden daha fazlasının bu örgütçe gerçekleştirildiğine” dair ikrara yönelik anlatımları,

– Sanığın yapılan fiziki muayenelerinde, darp ve cebir izlerine rastlanmadığına dair doktor raporları ile sanığın, “yakalandığından itibaren işkence, kötü muamele ve herhangi bir kötü söze muhatap olmadığına” dair mahkemedeki beyanı, – Sanığın; silahlı şiddeti teşvik etme, eylem hedefi gösterme, militanlara taktik verme, eylem gerçekleştirmeyenleri eleştirme, intihar saldırılarını özendirme, yollara mayın döşenmesi, sivil halka eylem önerme ve örgütten ayrılanların cezalandırılmasına yönelik PKK elemanlarına verdiği talimatlar (Klasor: 3, Dz: 15),

– Sanığın radyo, televizyon ve çeşitli basın organlarında çıkan demeçleri (Klasör: Dz: 13),

– “Savaşı Türkiye’ye yayacağız” yolundaki, PKK’nin 6. kongre kararları (Klasör: 4, Dz: 14),

– Sanığın örgütü oluşturduğu, sevk ve idare ettiği, eğitim verdiği, görevlendirme yaptığı ve eylem talimatları verdiği hususlarındaki dosya içinde mevcut Fethi, Alaattin, Şemdin, Mehmet, Halit Çelik, Aysun, Nurettin, Fadıl, Serbest, Hakkı, Ahmet, Ali ve Mazlum’un aşamalardaki beyanları (Klasör: 15, 16, 5, 27),

– Genel eylem talimatları ve eleştiri mahiyetindeki telsiz konuşmaları çözüm tutanakları (Klasör: 19),

– Öldürülen şahıslara ait otopsi rapor ve tutanakları (Klasör: 1, Dz: 208 ve Dz: 3, 6, 9, 10, 24 ve 27 nolu klasörler),

– Şiddete yönelik talimatları içeren kaset çözümleri (KLasör: 35),

– 15.12.1996 tarihli Panel programında sanığın, “Alacağımız tedbirlerle Türkiye’yi cehenneme çevireceğiz” şeklindeki konuşma çözüm tutanağı (Klasör: 37),

– Olay yeri tutanakları ile krokiler,

– PKK örgütü ile ilgili olarak birçok örgüt militanının, örgüt üyeliğinden ve TCK’nın 125. maddesinden yargılanıp ceza aldıklarına ve bu kararların kesinleştiğine dair belgeler,

– Şikâyetçi ve müdahillerin dilekçeleri ile ifadeleri,

– PKK örgütünün kuruluş bildirgesi, programı, tüzüğü ve kongre kararları (Klasör: 3-4, Dz: 6, 8, 9, 10),

– Şubat 1996 ve Haziran 1997 tarihli Serxwebun dergileri (Klasör: 3, Dz: 5),

– Sanıın ifadeleri ile PKK tarihi (Klasör: 3, Dz: 11,

– “Ayaklanma Taktiği Üzerine Tezler ve Görevlerimiz” isimli sanık tarafından yazılan kitap fotokopisi (Klasir: 5, Dz: 7-8),

– Kürdistan Devriminin Yolu ve Manifestosu (Klasör: 4, Dz: 184),

– MED TV’nin kuruluşu, yayın lisansı, yayın politikası, finansmanı dönemsel ve yıllık gelişmeleri, spoutnik operasyonu, MED TV programcılarının terörü teşvik eden yayınları, Abdullah’ın yakalanması ardından MED TV’de yayımlanan eylem çağrılarını içeren MED TV dosyası (Klasör: 8),

G) MAHKEMENİN KABUL VE DEĞERLENDİRMESİ:

Mahkeme; sanığın, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırarak, üzerinde Marksist- Leninist ideolojiye dayalı bir Kürdistan devleti kurmak amacıyla oluşturulan PKK adlı illegal örgütün kurucusu ve en üst düzey yetkilisi olduğunu, yakalandığı tarihe kadar aldığı kararlar, verdiği emir ve talimatlarla, PKK terör örgütü militanlarınca gerçekleştirilen çok sayıda silahlı saldırı, yol kesme, bomba atma, sabotaj, silahlı soygun eylemlerinde binlerce vatandaş, asker, polis, köy korucusu ve kamu görevlisinin öldürülmesi ve yaralanmasından sorumlu olduğunu kabul ederek;

Sanık Abdullah’ın, TCK’nın 125. maddesi uyarınca “ölüm cezası” ile cezalandırılmasına, eylemlerinin yoğunluğu ve sürekliliği, bebek, çocuk, kadın, ihtiyar ayrımı gözetilmeden binlerce masum insanın öldürülmüş olması, amaç suç için işlenen vasıta suçlardan yüzlercesinin ölüm cezasını gerektirmesi, bu eylemlerin ülke için ciddi, yakın ve büyük tehlike teşkil etmesi, ceza adaletinin sağlanması bakımından, pak ve nesafet kuralları da göz önünde tutularak aynı yasanın 59. maddesinin uygulanmasına yer olmadığına karar vermiştir.

H) HUKUKİ DEĞERLENDİRME:

Sanığın hukuki durumuun değerlendirilmesi bakımından, Anayasanın 3 ve 14. maddelerindeki hukuki düzenleme ile TCK’nın 125 ve 168. maddelerindeki suçların unsurlarıyla birlikte ele alınıp değerlendirimesinde zorunluluk bulunmaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 3. maddesi; “Türkiye devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür” hükmünü içermekte,

14. maddesinde ise “Anayasa’da yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk devletinin ve cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, devletin bir kişi veya zümre tarafından yönetilmesini veya sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini sağlamak veya dil, ırk, din ve mezhep ayrımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni kurmak amacıyla kullanılamazlar.

Bu yasaklara aykırı hareket eden veya başkalarını bu yolda teşvik veya tahrik edenler hakkında uygulanacak “müeyyideler, kanunal düzenlenir…” denilmektedir.

Maddede değinilen ve vatan olarak da tanımlanan “ülke”; bir devletin uluslararası antlaşmalarla çizilmiş hudutları içerisinde kalan, halkının yaşadığı, egemen olduğu toprak parçasını, “millet” ise; ülke üzerinde yaşayan, tarihsel ve sosyolojik yönden belirli aşamaları geçirmiş, kültür ve ülkü birliğine ulaşmış topluluğu ifade eder.

Anayasa’da; Türk milletinin bağımsızlığı ve bütünlüğü ile ülkenin bölünmezliğini koruma, devletin temel amaç ve görevleri arasında gösterilmiştir.

Uluslararası sözleşmeler ile de devlet ülke ve ulus bütünlüğünü bozmayı hedefleyen eylemlere cevaz verilmediği görülmüştür.

Şöyle ki;

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 29. maddesinin 3. bendi; “bu hak ve hürriyetler, hiçbir veçhile, Birleşmiş Milletlerin amaç ve prensiplerine aykırı kullanılamaz”,

30. maddesi ise; “İşbu beyannamenin hiçbir hükmü, içinde ilan olunan hak ve hürriyetlerin bir devlet, zümre veya ferd tarafından yok edilmesini güden bir faaliyete girişmeye veya bilfiil bunu işlemeye herhangi bir hak gerektirir mahiyette yorumlanamaz.”

Türkiye’nin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 11. maddesinin 2. fıkrası; “bu hakların kullanılmasına ulusal güvenlik, kamu güvenliği, suçun ve düzensizliğin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlakın korunması, başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amaçlarının dışında, hukukun öngörmediği ve demokratik bir toplumda gerekli bulunmayan hiçbir sınırlama kovulamaz. Bu madde, silahlı kuvvetler, polis teşkilatı ve kamu idaresi mensupları tarafından bu hakların kullanılmasına hukuka uygun sınırlamalar konulmasını engelleyemez.”

17. madde ise; “Bu sözleşmedeki hiçbir hüküm herhangi bir devlete, gruba ve kişiye, bu sözleşmede yer alan hak ve özgürlüklerden birinin tahribini amaçlayan bir eylemde bulunma ya da sözleşmede öngörüldüğünden daha geniş ölçüde sınırlandırmalarını amaçlayan bir karar alma hakkı verdiği biçiminde yorumlanamaz.” hükümlerini taşımaktadır.

Avrupa’da Güvenlik ve İşbirliği Konferansı (AGİK) senedinde;

“Katılan devletin egemenlik, eşitlik, egemenliğe sıkı sıkıya bağlı haklara saygı”,

“Tehdide ya da kuvvet kullanmaya başvurmaktan kaçınma”,

“Sınırların dokunulmazlığı”,

“Devletlerin ülke bütünlüğü”,

“Uyuşmazlıkların barışçı yoldan çözümü”,

“İçişlerine karışmaktan kaçınma” ilkelerine yer verildiği.

Paris Şartının “Güvenlik” bölümünde ise; “katılan devletlerin bağımsızlığını, egemen eşitliğini ya da toprak bütünlüğünü ihlal eden faaliyetlere karşı demokratik kurumları savunmak hususunda işbirliği yapmaya azimliyiz. Bu faaliyetlere dışarıdan yapılan tazyik, cebir ve yıkıcılık içeren gayrimeşru faaliyetler dahildir. Her türlü terörist eylemleri, yöntemleri ve uygulamaları açıkça suç olarak kınıyoruz ve bunları hem iki tarafı hem de çok taraflı işbirliği ile ortadan kaldırmak için çalışmaya azimli olduğumuzu ifade ediyoruz” şeklindeki bir düzenlemeyi içerdiği görülmektedir.

14- 15 Haziran 1993 günlerinde Viyana’da gerçekleştirilen Dünya İnsan Hakları Konferansı sonunda yayımlanan deklerasyonda da; kendi kaderini tayin hakkının eşit haklar” ilkesine uygun olarak ırk, din ve renk ayrımı gözetmeksizin ülkesine ait bütün insanları temsil eden bir hükümete sahip egemen ve bağımsız bir devletin, ülke bütünlüğünü ve siyasi birliğini veya bütüncül biçimde parçalayacak herhang ibir eylemin desteklenmesi ve bu eyleme yetki verilmesi anlamında yorumlanamayacağı ilkesinin özellikle vurgulandığı anlaşılmaktadır.

Avrupa İnsan Hakları Divanı, Zana- Türkiye davası nedeniyle verdiği kararında; “PKK’yı, amaçlarına ulaşmak için şiddet kullanan bir terörist örgüt” olarak değerlendirip, “Türkiye’nin Güneydoğu Bölgesi’nde PKK’nın sivillere yönelik kanlı saldırılar düzenlediğini” belirtmiştir.

Bu düzenlemeler ve değerlendirmeler ışığında, sanığın kurucusu ve lideri olduğu PKK’nin terörist bir örgüt olduğu, uygar dünya milletleri tarafından benimsenen konferans ve sözleşmelerle kabul edildiği yargı kararlarıyla da belirlenmiştir.

TCK’nın 125. maddesinde; Anayasa’nın 14. maddesinde açıklanan ülke ve millet bütünlüğünü parçalamaya yönelik eylemler tanımlanmış olup; anılan bu madde, “Devlet topraklarının tamamını veya bir kısmını yabancı bir devletin hakimiyeti altına koymaya veya devletin istiklalini tenkise veya birliğini bozmaya veya devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırmaya matuf bir fiil işleyen kimse ölüm cezası ile cezalandırılır” hükmünü içermekte,

168. maddesinde ise; “Her kim 125, 131, 146, 147, 149 ve 156. maddelerde yazılı cürümleri işlemek için silahlı cemiyet ve çete teşkil eder yahut böyle bir cemiyet ve çetede amirliği ve kumandayı ve hususi bir vazifeyi haiz olursa, on beş seneden aşağı olmamak üzere ağır hapis cezasına mahkûm olur.

Cemiyet ve çetenin sair efradı on yıldan on beş yıla kadar ağır hapisle cezalandırılır” denilmektedir.

TCK’nın 125. maddesi yasa koyucunun gösterdiği gerekçeye göre iki hususu ihtiva etmektedir.

1) Devlet topraklarını veya bunlardan bir kısmını yabancı bir devletin hakimiyetine tabi tutmak veya devletin istiklalini azaltmak kastına matuf fiiller,

2) Devletin hakimiyeti altında bulunan bir toprağı Anavatan’dan ayırmaya matuf fiiller,

TCK’nın 125. maddesindeki suçun faili “kimse”dir. Bu nedenle bu suçun bir Türk vatandaşı tarafından işlenmiş olması şart değildir. Yabancılarında bu suçu işlemeleri mümkündür.

Suçun maddi unsuru;

1) Devletin topraklarının tamamını veya bir kısmını yabancı bir devletin egemenliği altına koymaya yönelik eylemler,

2) Devletin bağımsızlığını azaltmaya yönelik eylemler,

3) Devletin birliğini bozmaya yönelik eylemler,

4) Devletin egemenliği altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırmaya yönelik eylemlerdir,

Suçun manevi unsuru genel kasttır

Maddedeki suçun oluşumu için eylemin matuf fiile yönelik olması gerekir.

Matuf iil;

1) Devletin topraklarının tamamını veya bir kısmını yabancı bir devletin hakimiyeti altına koymak.

2) Devletin istiklalini tenkis.

3) Devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırma.

Biçiminde tadadi ve tahdidi olarak sayılmış olup, suçun tamamlanması için sonucun gerçekleşmesi aranmaz, eylemin amaca yönelik sonucu elde etmeye uygun ve elverişli bulunması ve elverişli vasıtalarla icra hareketlerine başlanmış olması gerekir. Eylemin elverişli araçlarla icra hareketi niteliğinde bulunup bulunmadığının değerlindirilmesinde; sanığın örgütsel bağlılığı, örgütün ülke genelindeki organik bütünlüğü, toplumdaki etkinliği göz önüne alınmalı ve suç nitelii buna göre belirlenmelidir.

TCK’nın 168. maddesinde düzenlenen, silahlı çeteyi oluşturduktan sonra amaç suçlardan herhangi birine yönelik elverişli fiilleri işleyen kimse 168. maddeye göre değil, o amaç suçtan dolayı cezalandırılır.

Sanık Abdullah; yasadışı PKK terör örgütünü kurmuş, bu örgütün gelişmesini sağlamış, örgüt militanlarının askeri ve siyasi eğitim görmelerini temin etmiş, aldığı kararlar, verdiği emir ve talimatlarla çok sayıda silahlı saldırı, yol kesme, bomba atma, sabotaj, silahlı soygun, adam kaçırma, güvenlik güçleri ile silahlı çatışma, intihar saldırıları gibi vahim eylemler gerçekleştirilerek binlerce sivil vatandaş, asker, polis, köy korucusu ve kamu görevlisinin öldürülmesi ve yaralanmasına neden olmuştur. Karar yerinde de açıklandığı üzere; sanığın kurucusu ve lideri olduğu PKK örgütünün amacı, “Devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırarak, bağımsız bir Kürt devleti kurmak” olduğuna göre bu amaca yöneldiğinde kuşku bulunmayan yukarıda açıklanan eylemler mahiyetleri itibarıyla ülke bütünlüğü için ciddi, büyük ve yakın tehlike doğuracak hüviyet arz ettiğinden, sanığın kurduğu silahlı çete niteliğindeki PKK örgütünün vahim olan bu olayları, sanığın emir ve talimatları ile fiilen gerçekleştirmiş olması karşısında; TCK’nın 168. maddesinin sanık hakkında uygulanmasına imkân bulunmamaktadır.

Örgütü kuran, başkanlığını yapan, sevk ve idare ederek emir ve talimatları ile eylemler yaptıran sanığın, bu maddenin uygulanmasında bizzat silah kullanması şart olmayıp, meydana gelen olayların sonuçlarından sorumlu olması da yasa gereğidir.

Türk Ceza Kanunu, takdiri azaltıcı sebeplerin varlığı yönünden hakime geniş takdir yetkisi vererek bir sınırlama getirmemiştir. Yasaya kesin aykırılığı bulunmayan, hukuk kurullarını zedelemeyen, yasaların maksat ve amacına aykırı düşmeyen uygulamalarda hakimin takdir yetkisine karışılamaz.

Mahkemenin, dosya içeriğine uygun ve yeterli gerekçeye dayanarak sanık hakkında TCK’nın 59. maddesini uygulamasında yasaya aykırı bir durum görülmemiştir.

Sonuç:

Toplanan deliller karar yerinde incelenip, sanığın kurucusu ve en üst düzey sorumlusu bulunduğu silahlı çete niteliğindeki örgütün, ülke topraklarından bir kısmını devlet hakimiyetinden ayırıp, bu bölgede bağımsız ayrı bir devlet kurmak şeklindeki amacına yönelik olarak vahamet arz eden olayların fiilen gerçekleştirilmesi için emir ve talimat verdiğinin sübutu kabul ve eylemlerin amaç suçun işlenmesi doğrultusundaki örgütsel bağlılık ile ülke genelindeki organik bütünlüğüne göre soruşturma sonuçlarına uygun şekilde vasfı tayin edilmiş, savunması inandırıcı gerekçelerle reddedilmiş, incelenen dosyaya nazaran verilen hükümde bir isabetsizlik görülmemiş olduğndan, sanık vekillerinin temyiz dilekçeleri ile duruşmalı inceleme sırasında ileri sürdükleri ve yerinde bulunmayan temyiz itirazlarının reddiyle, re’sen de temyize tabi olan, Şanlıurfa ili, Halfeti ilçesi, Ömerli köyü, cilt no: 029- 01, Aile sıra no: 18, birey sıra no: 13’te nüfusa kayıtlı Ömer oğlu Üveyş’ten olma 14.4.1947 As. 14.4.1949 Ts. doğumlu Abdullah’ın ölüm cezası ile cezalandırılmasına dair hükmün, tebliğnamedeki düşünceye uygun olarak (ONANMASINA), 22.11.1999 gününde oybirliği ile karar verildi.

Gülşen’in Savunması

0
Gülşen'in Savunması

Suçsuzum… Yargılama sonunda beraat edeceğime inanıyorum. Bütün konu sahne içinde bir arkadaşımla şakalaşmamdan ibarettir. Sahnedeyken dinleyicilerimin arasına karışmak istedim. Kalabalıkta bu mümkün olmayacağı için sahnedeki arkadaşlarımdan birinden beni seyircilerin arasına taşımasını rica ettim. Sahnedeki başka bir arkadaşım, aramızdaki şakalaşma sebebiyle, “Seni İmam taşısın” dedi. ‘İmam’ da aramızda bu lakapla anılan Miraç’tır. Bu lakabın benim bildiğim özel bir anlamı yok. Böyle tanıdım. Sahne şovlarında da sıklıkla şakalaştığım bir arkadaşımdı.

‘Seni İmam taşısın’ sözü üzerine bu lakabın kelime olarak zihnimde kalıp olmasından ötürü, plansız ve hesapsız bir şakayla yanıt verdim. Sadece bir kişiye karşı, heyecanın getirdiği refleksle söylenmiş bir şey. İki kişi arasında geçmiş bir diyalog. Hatta şakamın sonu da “Kendisi” diye bitmektedir.

Söylerken ne bir üçüncü şahıs ne de bir kesimi hedefledim. Diyalog o kadardı ve orada sonlandı. Seyirciye dönüp söylemedim, tekrarlamadım, alkışlatmadım. Dolayısıyla halkı kin ve düşmanlığa tahrik edecek bir davranış sergilemedim. Niyetim ve amacım hiçbir zaman bu olmadı, olamaz da…

Üzerime atılı suçu işlemedim kabul etmiyorum. Sadece iki kişi arasında geçen bu söylem hedefe oturtuldu. Değerlerini rencide etmiş olabileceğim herkesten bütün samimiyetimle özrümü diledim. Defalarca kadınlığım, bedenim, anneliğim ve giyim kuşamım üzerinden sözel olarak saldırıya uğradım, hedef gösterildim. Paylaşılması manipülatif ve manidardır. Konser nisanda, yayılması ise 24 Ağustos’ta…

Videonun yayılması, gözaltına alınmam ve cezaevine girmem sadece bir gün sürdü. Manevi olarak çok orantısız bedellere maruz kaldım. 5 gün cezaevinde, 15 gün evde olmak üzere toplam 20 gün hapis cezası aldım. Asıl tutsaklığım çocuğuma kavuşamamam. Oğlum, İspanya’da eğitim görüyor. O benden mahrum, ben de ondan mahrumum.

Eşimin işleri nedeniyle ben ondan, o benden mahrumdur. 50 kadar konser iptal oldu. Bunların tazminleri gerekiyordu ve ödendi. Sahnede ve arkasında kalan arkadaşlarımın da mağduriyetlerini karşıladım. Yurt dışı yasağı nedeniyle oradaki konserlerime gidemiyorum. Yeni konserler planlayamıyorum. Bu mağduriyetimin giderilmesini istiyorum. Bunu ailem, iş arkadaşlarım için de istiyorum.

İki kişi arasında geçen bu diyalog nedense hedefe oturtuldu. Değerlerini incitmiş olabileceğim herkesten özür de diledim. Mesleki kimliğim ve duruşumun bir bedeli olarak mağdurum. Kadınlığım, bedenim, eşliliğim, anneliğim üzerinden defalarca sözel olarak linç ve istismara uğradım hatta hedef gösterildim ama yine de duygu ve düşüncemi yeri geldiğinde ifade eden biriyim. Sahnedeki şaka, toplumsal duyarlılığımın bir uzantısı, tezahürü değildi. Sadece iki kişi arasındaki şakaydı. Açıklama, demeç, bildirme amacı yoktu ama nedense öyleymiş gibi bir yere çekildi. Ayrıca zamanlaması ve yayılması bana göre manidar ve manipülatiftir. Konser 30 Nisan, videonun yayılma tarihi ise 24 Ağustos’tur. Arada dört ay vardır.

Deniz Yücel Savunması

0
Deniz Yücel Savunması
Deniz Yücel Savunması

Biliyorum, burada söyleyeceklerim mahkemeniz nezdinde herhangi bir önem taşımayacak ve günümüz Türkiye’sinde hukuki bir karşılık bulmayacak. Bu sözde duruşmanın sonunda, karar verecek makam siz değilsiniz. Cüppeleriniz, kürsüleriniz, makam odalarınız, sizin de, en az beni kelepçeleyen jandarmalar, “bunu içeri atın” dendiğinde beni hapse atan, “bunu salın” dendiğinde hapishane kapılarını açan gardiyanlar kadar emir kulu olduğunuzu değiştirmez. Bir yıllık rehine sürecimin akabinde, hakkımda tahliye kararını imzalarken kimin talimatıyla hareket ettiğinizi hatırlarsınız.

Yine de burada bir şeyler söylemek isterim. Ahmet Altan’ın dediği gibi, ben de Türkiye’de şu an, hukukun olmadığını bildiğim halde hukuk varmış gibi davranacağım. Ahmet Şık gibi ben de savunma yapmayacağım, itham edeceğim. Yaşadıklarım kayda geçsin. Ve dosya, bugün değil ama yarın-öbür gün hukukun üstünlüğünü kabul eden, bağımsız ve saygıdeğer bir mahkemece ele alınırsa, hakkımdaki suçlamalara karşı cevabım yokmuş algısı yaratmak istemediğimden burada söz alıyorum.

Bu açıklamayı, bir yıl beklemenin ardından ve yine tam bir yıl süren skandallar zinciri sonunda yapıyorum. Yaşadığım hak ihlallerini tek tek anlatacağım.

1. Serüvenin tuhaf başlangıcı: 14 Şubat 2017 tarihinde ifade vermek üzere İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne kendi irademle gittim. Hakkımda yakalama kararı olduğunu birkaç gün önce avukatlarım aracılığıyla teyit etmiştim. Ancak polis, ne beni ifadeye çağırmıştı ne de adresi kayıtlarda bulunan Beşiktaş’taki evime çok sevdiği şafak operasyonlarından birini düzenlemişti.

Dönemin Almanya Başkonsolosu Georg Birgelen eşliğinde Vatan Caddesi’ne gittiğimde, bizzat İstanbul Emniyet Müdürü Mustafa Çalışkan tarafından kabul edildik. Makam odasında çay içerken, “Deniz Bey Almanya için çok önemli olmalı” ya da “Sayın Merkel’in Deniz Yücel’e ne kadar değer verdiğini biliyoruz” gibi göndermeli sözler sarf etti. Bu sohbetten bir süre sonra, ifademi emniyette değil, savcılıkta vereceğimi beyan ettim. Ve gözaltına alındım.

Yan hücrede kalan birine kendimi tanıttıktan sonra, yine aynı kişi diğerlerine “Arkadaşlar, aramızda Ahmet Davutoğlu’na canlı yayında Cizre’yi soran gazeteciyi selamlıyoruz” diye seslendi ve bir alkış koptu. Birinin, Emniyet Müdürü ile çay içip hemen ardından nezarethaneye atılması ve orada alkışlarla karşılanması Türkiye’nin yüksek tuhaflık standartlarına göre bile tuhaftır.

2. Korkunç gözaltı koşulları: Kendi isteğimle polise gittiğim halde gözaltına alındım ve karanlık, gün ışığından, temiz havadan yoksun, rezalet yemek konservelerinin verildiği, çay, kahve ve sigaranın yasak, tuvaletlerin pislik içinde ve sadece sınırlı kullanıma açık olduğu, 120 kişiye tek bir duşun düştüğü bir ortamda, 7 metrekarelik hücrede bir-iki kişiyle tam 13 gün tutuldum. Her gün rapor almak üzere hastaneye götürüldüysem de, oradaki hekimlerin çoğu yüzüme bakmadan “Darp var mı?” diye sorup geçmek istediler. Bu kötü koşullarda rahatsızlandığımda muayene edilmek için mücadele vermek zorunda kaldım. Bazı polislerin, kimi diğer şüphelilere karşı kötü muamelesine tanık olduysam da, nezarethanede görevli ve benim dosyamdan sorumlu polisler bana karşı insanca davrandılar. Ama bu, mevcut korkunç koşulları değiştiremezdi.

3. Savcı rezaleti: Dönemin Enerji Bakanı, Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak’ın e-posta hesaplarının Redhack adlı hacker grubu tarafından hacklenmesi ve basına sızdırılmasıyla ilgili “bilişim sistemine hukuka aykırı olarak girme ve orada kalma” gibi suçlamalarla hakkımda yakalama kararı çıkarılmıştı. Ancak İstanbul Başsavcı Vekili Hasan Yılmaz ifademi aldığında, Albayrak/Redhack meselesiyle ilgili neredeyse hiç soru sormadı. Bunun yerine, Türkiye muhabiri olduğum Die Welt gazetesinde yayımlanan kimi köşe yazılarım ve haberlerim suç unsuru sayılarak karşıma çıkarıldı. Savcının yöntemi, evrensel hukuk normlarına uygun bir şekilde “suçtan suçluya” ulaşmak değil, beni suçlu ilan edip suç uydurmaktı. Ancak hakkımdaki ithamlar deli saçmasıdır, ciddiye alınacak bir yanı yoktur. Ben, yaptığım işin neden genel gazetecilik standartlarına uygun olduğunu burada açıklayarak kendimi küçük düşürmeyeceğim, onurumla ve vicdanımla sarf ettiğim emeğe saygısızlık etmeyeceğim, haberlerimi, izlenim ve köşe yazılarımı hukuk nezdinde savunma mecburiyetindeymişim gibi davranmayacağım. Gazetecilik değil, gazeteciliği suç saymak suçtur.

4. Çeviri ve mantık fiyaskosu: Savcının karşıma çıkardığı Almanca’dan Türkçe’ye çeviriler tam bir fiyaskoydu. Çeviri hatalarıyla doluydu. Ayrıca, bazı önemli kısımlar anlamı çarpıtacak şekilde atlanmış, başka bir yerde orijinalde olmayan ibareler eklenmişti. Ve tüm hatalar istisnasız aleyhime işliyordu. Yani sadece dil eksikliği değil, aynı zamanda art niyet söz konusuydu. Çeviri hatalarını daha sonra avukatlarım ayrıntılı biçimde mahkemeye sunacaklar. Şimdilik iki örnekle yetineyim.

Suç unsuru sayılan yazılarımdan birinde, Türkiye’de Kürt vatandaşlarının maruz kaldığı ayrımcılığı ve eşitsizliği eleştiren “Kürt anasını görmesin” fıkrasını aktarmıştım. Savcı, tutuklamaya sevk kararında, ayrımcılığı eleştiren bu fıkrayı, utanmadan “halkı kin ve düşmanlığa tahrik etme” suçu olarak değerlendirdi. Bu gülünç durum bir yana, “Almanya’da Almanca olarak yayımlanan bir yazımla hangi halkı, nasıl kin ve düşmanlığa tahrik etmişim?” sorusunu da cevapsız bıraktı.

Sorgunun başka bir yerinde savcı, “Abdullah Öcalan’a ‘PKK Başkomutanı’ demişsin” dedi. “Hani nerede?” diye sordum. Bana Almanca orijinal makalemi verdikten sonra yazımdaki ibareyi gösterdim ve dedim ki, “Burada ‘PKK-Chef’ yazıyor. Almanca ‘Chef’ kelimesinin Türkçe karşılığının ‘Başkomutan’ değil, ‘şef’ olduğunu anlamak için Almanca bilmek gerekmez.” Boş gözlerle baktı. Ve tutuklama talebine, orijinal makalemde “Başkomutan” kelimesini kullandığımı yazdı. Daha sonra cezaevinde tanıştığım eski bir polis müdürü, Hasan Yılmaz hakkında “Çağlayan’ın en geri zekâlı savcısı” dediğinde –n’apim?– itiraz etmedim.

5. Absürt duruşma: İstanbul 9. Sulh Ceza Mahkemesi’nde duruşmayı yürüten hâkim Mustafa Çakar’ın hitabı daha kibardı. Ancak hâkim gibi değil, iktidarın militanı gibi davranıyordu. Defalarca sözümü kesti, “Bu görüşe katılmıyorum” ya da “Ben bunu böyle görmüyorum” dedi. Sanki mahkeme duruşmasında değil de, bir panelde oturup tartışıyormuşuz gibiydi. Sonunda, “Hâkim Bey, ben de sizin görüşünüze katılmıyorum ve sizin görüşünüze katılmamak suç değildir” demek zorunda kaldım. Ne delil karartma ne de kaçma şüphesi için ortada makul sebepler vardı. Ve bana atfedilen “Terör örgütü propagandası yapmak” ve “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik etme” suçları, mevcut kanunların tutuklama öngördüğü suçların arasında değildi. Ama karar önceden belliydi. Tutuklandım.

6. Kopyala-yapıştır yöntemiyle kararlar: Rutin şekilde tutukluluğumu gözden geçiren Sulh Ceza Mahkemeleri, kopyala-yapıştır yöntemiyle tutukluluğumun devamına hükmetti. Avukatlarımın itirazları okunmadı. Nereden mi biliyorum? Çünkü, avukatım Veysel Ok, benim ricam üzerine, 6 Ekim 2017 tarihinde sunduğu itirazın ilk üç sayfasında her zamanki argümanlarımızı sıraladıktan sonra, araya Sendika.org adlı internet sitesinde yayımlanan ve “Türk futbolunun altyapı sorunlarını” irdeleyen iki sayfalık bir makale sıkıştırdı.

“Çoğu zaman aşağıdaki sözleri birçok sözde futbol insanından duyar veya okuruz: ‘Altyapılar önemlidir.’ ‘Altyapı olmadan üstyapı olmaz’ şeklinde başlayan bu yazı, eğer itirazımız okunsaydı dikkat çekerdi. Dikkat çekmedi, çünkü okunmadan 3. Sulh Ceza Mahkemesi hâkimi Yasin Karaca’nın imzasıyla reddedildi. Kararın üzerindeki “gereği düşünüldü” ibaresi ise, her zamanınkinden daha komikti. Ama aslında, bu, mahkemelerin insanların hayatıyla ilgili karar verirken sergiledikleri ilgisizliğin ve ciddiyetsizliğin vahim göstergesiydi.

Anayasa Mahkemesi ise iki sene içinde başvurumu incelemeyerek başka bir vurdumduymazlık örneğini sergiledi.

7. Ağır Tecrit: Resmî adı Silivri Kapalı Ceza İnfaz Kurumu olan, Silivri 9 No.lu olarak bilinen hapishanede, tecrit altına alındım. Mesele sadece, tek kişilik bir hücrede kalmam değildi, sadece bu olsaydı itirazım olmazdı. Ancak Olağanüstü Hâl ile, diğer tutuklularla bir araya gelip sosyalleşme, sohbet etme, spor sahasını ortak kullanma gibi haklar tümüyle askıya alınmıştı. Avukat ve haftada bir saat, genelde cam arkasında gerçekleşen, birinci derece akrabalarla sınırlı ailem dışında kimse ile görüşme imkânım yoktu. Birkaç ay sonra, haftada bir saat spor sahasına çıkarıldığımda bile yine yalnızdım.

Tecrit, insanın ruhsal ve bedensel bütünlüğünü zedeleyen “beyaz işkence” olarak bilinen bir işkence biçimdir. Bir yıllık rehineliğimin dokuz ayını ağır tecrit koşulları altında geçirdim. Ve elbette tecrit benim ruhsal ve bedensel bütünlüğümü de etkiledi.

Hücremin arka kapısının açıldığı ufacık avlumda da yalnızdım. Yüksek duvarlarla ve dikenli tellerle sarılı avlunun üstü de tel örgüyle kaplıydı. Bir avuç gökyüzünü bile tel örgülerden görüyordum. Bana en ağır gelen zulüm buydu.

Tecridin bir başka boyutu, yazdığım mektupların iletilmemesi ve gelen mektupların bana teslim edilmemesiydi. Ancak uzun bir mücadelenin ardından eşimin, anne-babamın ve kayınvalidemin mektupları teslim edilmeye başlandı. Bana gönderilen birkaç bin mektup ve kartpostal ise sadece tek tük teslim edildi. Tahliye olduğumda bile verilmedi. Ya yasa dışı bir şekilde el koyulmuş ya da yine, yasa dışı bir şekilde imha edilmişti.

8. Hedef gösterilmek: Gözaltına alınmam ve tutuklanmam, Alman kamuoyu ve hükümetince sert bir dille eleştirildi; Türkiye’de muhalefet tarafından da kınandı. O esnada ne Türk hükümeti konuyla ilgili herhangi bir açıklama yaptı, ne de iktidar medyası kayda değer bir haber geçti. Ta ki tutuklanmamdan üç gün sonra Star adlı bir iktidar bülteni, “Gazeteci değil PKK tetikçisi” şeklinde manşet atarak hakkımda karalama kampanyası başlatana kadar.

Belliydi ki, tutuklanmamla amaçlanan hedefe varılmış, AKP’li siyasetçilerin Anayasa referandumu kapsamında Almanya’da konuşma yasakları gündeme gelmişti. Ertesi gün, yani 3 Mart 2017 tarihinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, İstanbul’da (ne alakaysa) Yeşilay’ın “Zümrüdüanka Ödül Töreni”nde ilk defa alenen hakkımda konuştu. AKP’li siyasetçilere getirilen konuşma yasaklarını benim tutuklanmamla ilişkilendirdi ve beni “PKK’nın bir temsilcisi” ve “Alman ajanı” olmakla suçladı. 5 Mart 2017 tarihinde yine İstanbul’da düzenlenen (yine ne alakaysa) “Tokatlılar Gecesi”nde tekrar hakkımda konuştu ve bana tam yedi defa “terörist” dedi. Daha sonra benim için kullandığı “ajan terörist” lafını lügate soktu. 13 Nisan 2017 tarihinde Beyaz TV ve diğer iki televizyon kanalına verdiği röportajda ise, “Elimizde görüntüler, her şey var. Ve bu, tam bir ajan terörist” dedi.

Yani, devletin en tepesindeki kişi tarafından hedef gösterildim ve yargısız infaza uğradım. Ve bu kişi, yargıyı ve iddia makamını üstü örtülü bir şekilde değil, alenen yönlendiriyordu. Günümüz Türkiye’sinde bizzat Cumhurbaşkanı’nın “Şu anda içeride; bu süreç böyle devam edecek” dediği kişi hakkında, Erdoğan’ın onayını almadan iddianame hazırlayabilecek bir iddia makamı, karar verebilecek bir mahkeme var mıdır? Elbette yoktur.

Devletin en tepesinden gelen hakaret ve iftiralara, iktidar medyasının pislik kampanyası eşlik etti. Bazen trajikomik haller alıyordu bu kampanya. Ama benim yanımda eşimin, arkadaşlarımın ve avukatımın da hedef gösterilmesi hiç komik değildi.

9. Tutuklanmamın asıl sebepleri: Ben, Mayıs 2015 tarihinde Die Welt gazetesinin Türkiye temsilcisi olarak çalışmaya başladığım tarihten itibaren zaten fişlenmiştim. Akçakale sınır kapısında dönemin Urfa Valisi’ne, bir basın toplantısında soru sorduğum için gözaltına alınmış, bir başka tarihte dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu’nun Alman Şansölyesi Angela Merkel ile Ankara’da yaptıkları basın toplantısında sorduğum (ve Türkçeye yine eksik-yanlış çevrilen) bir soru yüzünden iktidar ve medyası tarafından hedef gösterilmiştim. Hem Türk hem de Alman vatandaşı olarak Türkiye’den kolaylıkla ayrılabilirdim. Ayrılmadım. Hem gazeteciliğin, esas zor koşullarda gerekli olduğuna inandığım, hem de bu ülkeyle gönül bağım olduğu için Türkiye’de kaldım.

Daha sonra tesadüfen Redhack/Albayrak soruşturmasına dahil edildim. Bu durum, Türk basınına devamlı verilen gözdağının yanında ülkedeki tüm yabancı basın mensuplarını da caydırmak için fırsat olarak görüldü. Tutuklanmamın diğer sebebi ise, benim üzerimden Almanya’yla suni gerginlik yaratarak anayasa değişikliği referandumu için yürütülen kampanyada bu gerginlikten faydalanmaktı.

10. İşkence: Silivri 9 No’lu yüksek güvenlikli cezaevinde, katı şekilde uygulanan prosedürler vardır. Mesela, mahkûm revire çıkarılacak, aile veya avukat görüşüne götürülecekse, o bölümde görevli olan infaz memuru, koridorda nöbet tutan ve hücrelerin belli bir kısmından sorumlu başka bir memurla hücre kapısına gelir. Kimin ne zaman üst araması yapacağı, kimin mahkûma eşlik edeceği bellidir ve asla değişmez. 1 Mart 2017 tarihinde Silivri’ye götürüldükten sonra, revire ve iki defa milletvekili görüşüne çıkarılırken bana da bu prosedür uygulanmıştı.

Ancak 3 Mart Cuma ve tekrar 5 Mart Pazar günü Cumhurbaşkanı’nın beni hedef göstermeye başlamasıyla, 6 Mart Pazartesi günü, beni avukat görüşüne götürmek üzere altı gardiyan kapıma geldi. Ekip, Mustafa Aydın isimli bir amirden ve Osman Andıç, Fırat Koçoğlu, Bilgican Kodal, Adem Yada ve savcılık tarafından adı tespit edilemeyen bir başka gardiyandan oluşuyordu. (İsimleri deşifre ediyorum çünkü herkes yaptığından sorumludur.) Bu grup, üst aramayı, o ana kadar hiç karşılaşmadığım bir kabalıkla yaptı. “Vatan haini”, “Alman ajanı” gibi hakaretlerle hitap ediyor, Cumhurbaşkanı’nın hakkımda sarf ettiği hakaretleri tekrarlıyorlardı.

Normalde tek gardiyan eşliğinde çıkılan yolda etrafımda altı kişi vardı. Koridora çıktığımızda, biri “acele et” diye bağırırken, diğeri aynı anda “yavaş ol” diye bağırıyordu. Başımı öne eğmemi ve omzumu duvara sürterek yürümemi talep ettiler. Utanarak itiraf ediyorum, bu talimata uydum. Cezaevinde çok yeniydim, yalnızdım ve neye uğradığımı şaşırmıştım.

Silivri’de tüm rutin prosedürler askıya alınmıştı. O günden itibaren beni her yere, aynı altı kişi getirip götürüyordu. İkinci gün aile ziyaretine çıkarıldığımda hakaretlerin ve tehditlerin dozu artmıştı. Koridorda yine başımı öne eğmem talep edildi. Çöp tenekesinin önünden geçerken aralarından biri “Sana çöp kutusuna selam verdirteceğim. Merhaba çöp kardeşim diyeceksin. Çünkü sen de çöpsün” şeklinde tehditler savurdu.

Aile görüşü dönüşünde, yine aynı altı gardiyan arasında şöyle bir diyalog geçti: “Bunun odasına girelim biz.” –”Evet, hiç beklemediği bir zaman girelim.” İki-üç saat sonra bu ekip avlu kapısından hücreme girdi. O ana kadar Silivri’de olağan bir aramaya henüz tanık olmamıştım. Bu aramaların jandarma eşliğinde yapıldığını daha sonra öğrendim. Hücreniz, kendi iradenizle seçtiğiniz türden bir yaşam alanı değilse bile, sonuçta sizin yaşam alanınızdır. Kalabalık bir grubun mahremiyetinize girmesi, kendilerinde her şeyi karıştırma, arama hakkı görmesi her zaman rahatsız edicidir. Fakat daha sonra tanık olduğum bu aramalarda aşırı kaba davranışlara maruz kalmadım.

O günkü durum ise farklıydı. Yine aynı altı kişi gelmişti, eşyalarımı dağıtıyor, sakladığım birkaç gazete kupürünü –ki elimde o anda manevi değer taşıyan tek şey buydu- çöpe atmaya zorluyor ve yine küfürler savuruyorlardı. Ve hücrelerde, koridorlardan farklı olarak kameralar olmadığı için ayaklarıma tekmeler, göğsüme ve sırtıma atılan yumruklarla ilk kez darp edildim. Şiddetin dozajı fazla yüksek değildi, bedensel acı yaratmaktan ziyade aşağılamaya, caydırmaya yönelikti ve belki beni karşılık vermem için tahrik ediyorlardı. Ne olursa olsun yaşadıklarım işkenceydi.

Bu ülkede, Sansaryan Han’ından Diyarbakır 5 No.lu Askerî Cezaevi’ne, Erenköy Köşkü’nden “Derin Araştırma Laboratuvarı”na insanlara yapılan zulümleri düşününce, yaşadığım fiziki şiddeti “işkence” olarak tanımlamaya utanırdım. Ama işkenceyi, işkence kılan sadece şiddetin miktarı veya muamelenin gaddarlığı değildir. Psikolojik boyutu vardır. Uygulamanın örgütlü biçimde yapılmasıdır. İnsan onurunu kırmaya ya da caydırmaya yönelik sistematik şekilde uygulanmasıdır. Mağdurun bedensel ve ruhsal bütünlüğünün, hatta can güvenliğinin tümüyle zalimlerin elinde olmasıdır, güvenebileceği herhangi bir kuralın olmayışıdır. Ve işkencecilerin, bugün kendi koydukları sınırların yarın ötesine geçmeyeceklerine dair herhangi bir garanti yoktur. Mağdur, tümüyle zalimlerin keyfine teslim edilmiştir.

Nitekim üçüncü gün şiddetin miktarı tekrar yükseldi ve yüzüme vuruldu. Bu saldırının öncesinde revire doğru yürürken yine başımı eğmemi talep etmişlerdi ama ben bu sefer direndim. Ve kendime yakıştıramadığım bu talimata iki gün boyunca uymuş olma ayıbını kısmen de olsa sildim. Aralarından biri yol boyunca “Boynunu eğ ulan, yoksa ben eğdirmesini bilirim” şeklinde tehdit etti, yine çöp tenekesine selam verdirteceğini söyledi. Ve kameraların olmadığı merdivenlerde, duvara itilip kafama atılan yumruklarla darp edildim.

Revirde başka bir mahkûm olduğu için beni aynı koridorda bulunan kamerasız kütüphane odasına soktular. Orada görevli memur bir şeylerin normal olmadığını fark etti, ancak kitap raflarının arkasına saklandı. Malûm gardiyanlardan biri, yüzüme iki tokat attı, hemen arkasından yanaklarımı okşadı. Bir diğeri “Vatanı satmana Almanlar ne kadar para veriyor?” diye soruyordu. Her zamanki gibi bu tür provokatif bir soruya cevap vermedim; bunun üzerine o memur “Cevap ver, keserim dilini!” diye tehdit etti.

Revirde o gün soy ismini bilmediğim doktor Uğur Bey görevliydi. Girer girmez bu kişiler tarafından darp edildiğimi söyledim ve özellikle kütüphanede yüzüme vuran şahsı işaret ettim. Uğur Bey, benim isteğim üzerine bu gardiyanları odadan çıkardı. Beni dinledi ve rapor hazırlayacağını söyledi. Ancak muayenenin bitiminde, yaşadıklarımın stresiyle raporu hatırlatmayı unuttum. Zaten yediğim tokatlar gözle görülür izler bırakacak şiddette değildi. Dönüşte hekimden bana eşlik etmesini rica ettim. Kendi gelmedi ama revirde görevli infaz memurunu gönderdi. (Zaten, normalde o memurun beni hücremden alıp geri bırakması gerekirdi.) O altı kişi de yine beni takip etti, ama bu sefer alıştığım “vatan haini” laflarıyla yetindiler.

Avukat görüşüne çıkarmaya geldiklerinde henüz kapı açılmadan bu gruptan biri dışarıdan seslendi: “Bizi gene şikâyet etme, bundan sana fayda yok. Sadece öfkemiz artar!” Belli ki güvendikleri bir şey vardı. Yine başımı eğmemi talep ettiler, yine sessizce direndim. Kütüphanede bana vuran kişi ise yolda “O beni gösterdiğin parmak var ya, o parmağı önce ağzına sokacağım, sonra başka yerine. Sonra… Dur sen göreceksin…” dedi. Tehditlerin içine cinsel fanteziler karışmıştı. Aynı kişi, “Biz sana vurmadık, biz sadece okşadık. Sen şiddet nedir bilmiyorsun. Ama istersen gösteririz” diyordu. Amir ve başka bir gardiyan arasında ise şöyle bir diyalog geçiyordu: “Yahu bu çok soğukkanlı, hiç tepki vermiyor.” –”Keşke karşılık verse de biz ona cevabını versek.” Şiddet ve cinsel fantezilerine hâkim olamayan gardiyan ise “Olsun, vermesin. Onu kameraların olmadığı bir yere götüreceğim” diye cevap verdi.

Avukatlarımla durumu değerlendirdikten sonra, avukatım Veysel Ok, baş gardiyandan, bu grubun benden uzaklaştırılmasını talep etti. Bunun üzerine altı kişiden ikisi dönüşe katılmadı. Ama diğer dördü hâlâ yanımdaydı. Görüşmeden çıkar çıkmaz kabinlerle ana koridor arasındaki, kamerasız dar bir koridorda duvar köşesine sıkıştırıldım, omzuma yumruk atıldı.

Hem cezaevindeki prosedürler askıya alınmıştı, hem de fiziki şiddet hariç tüm kötü muamele, kameraların görebileceği yerlerde ve herkesin gözü önünde cereyan ediyordu. Cezaevi müdürü Ali Demirtaş’ın ve diğer yetkililerin olup bitenlerden habersiz olması bu yüzden katiyen mümkün değildi. Peki, kendisi bu talimatı vermiş olabilir miydi? Sanmıyorum. Çünkü, KHK’larla on binlerce memurun görevden alındığı, eski valilerin, emniyet müdürlerinin, yüksek yargı mensuplarının tutuklandığı, tüm devlet personelini “Sıra bana da gelir mi?” korkusu sardığı bir ortamda, cezaevi müdürünün, Cumhurbaşkanı’nın bizzat konu ettiği şahsım hakkında kendi iradesiyle böyle bir inisiyatif kullanabileceğine ben ihtimal vermiyorum. Kanaatimce, Cumhurbaşkanı (ya da yakın çevresi) dışında kimse bu özel muamele için inisiyatif göstermeye cesaret edemezdi.

Peki bunun amacı ne olabilirdi? Bu uygulamayı kamuoyuna taşıyabileceğimizi düşünmemişler miydi? Bana pek mümkün görünmüyor. Çok daha olası, istenen tam da buydu. Muhtemelen amaç, tutuklanmamla Almanya’yla başlayan gerginliği daha da tırmandırmak ve Almanya’dan gelecek tepkileri referandum kampanyasında malzeme etmekti. Zira, “Alman gazeteci Türkiye’de tutuklandı” haberi Almanya’da büyük tepkilere yol açmıştı. “Alman gazeteci Türkiye’de işkence görüyor” haberinin etkilerini tahmin etmek zor değildi.

Tam da bu yüzden avukatlarımla farklı bir strateji izlemeye karar verdik. Provokasyona gelip karşı tarafın istediği gibi mevzuyu kamuoyuna taşımak yerine, önce politik ve diplomatik yollarla çözüm denedik. Hem Alman hükümeti üst seviye temsilcilerini hem de Türkiye’den bir siyasetçiyi aracı olarak devreye soktuk. İnisiyatifimizi takip eden tüm süreci bilmesem de, bu çabalar sonuç verdi. Ertesi gün o altı gardiyan ortadan kaybolmuş, her şey normale dönmüştü. İki gün sonra, Türkiye Aile Bakanı Rotterdam macerasına çıktı ve benim üzerimden Almanya’yla yaratılmak istenen büyük kriz Hollanda’yla yaratıldı.

Dönemin Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürü Enis Yavuz Yıldırım’ın aracımıza gönderdiği ve söz konusu personelin benden uzaklaştırıldığının güvencesini verdiği mesajını, avukatlarım mahkemeye sunacaktır.

O günden sonra Silivri Cezaevi’nde benzer bir uygulamaya tanık olmadım. Diğer infaz memurlarının bir kısmı güleryüzle ve kibar, bir kısmı daha mesafeli ya da kaba davransa da kimse kötü muamelede bulunmadı. Tüm cezaevi personeline öfkeli değilim. Ama bu şahıslardan şikâyetçiyim.

Zaten daha o günlerde suç duyurusunda bulunmuştuk. Silivri Savcılığı soruşturma başlattı, ama benim ifademi dahi almadan takipsizlik kararı verdi. Bunun üzerine mahkemeye itiraz ettik. Tahliye olduğum 16 Şubat 2018 tarihinde itirazımız hakkında karar verilmemişti. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne sunduğumuz başvuruda, işkenceyi anlattım. Ancak devam eden bir soruşturma olduğu için, cezaevinde yazdığım yazılarda ve verdiğim yazılı röportajlarda bu mevzudan bahsetmedim. Tahliye olduktan ve Silivri Sulh Ceza Hâkimliği, takipsizlik kararına itirazımızı reddettikten sonra da bu konu hakkında konuşmamayı tercih ettim. Çünkü, bunun yeri mahkemeydi. Yeri burasıydı.

Bu yüzden, burada ilk defa alenen söylüyorum: Ben, Silivri 9 No.lu cezaevinde üç gün boyunca işkenceye maruz kaldım. Belki Türkiye Cumhurbaşkanı’nın ya da yakın çevresinin talimatıyla, ama her hâlükârda onun tarafından hedef gösterilerek, onun sorumluluğunda işkence gördüm. Öyle ya da böyle yaşadıklarımın bir numaralı sorumlusu, Recep Tayyip Erdoğan’dır.

11. Rehine pazarlığı: Tayyip Erdoğan, yukarıda değindim 13 Nisan 2017 tarihli televizyon röportajında bir şey daha söyledi: Sunucunun “Vermeyeceğiz?” sorusu üzerine “Kesinlikle. Ben bu görevde, bu makamda olduğum sürece asla” diye cevap verdi. Oysa benim iade gibi bir talebim kesinlikle olmadı; cezaevinden de defalarca haykırdığım gibi, talep ettiğim yegâne şey, adil ve acil yargılanmaktı. Cumhurbaşkanı içinse yaptığı açıklama aslında bir pazarlığın başlangıcıydı. İstanbul otopark mafyası ve Kayserili halı tüccarı karışımı bir zihniyetle o tarihten sonra “Madem bu adam Almanya için bu kadar kıymetli, bedavaya vermeyelim” diye düşünmüş olmalı.

Tam bir gangster gibi, Almanya’ya sığınan ve Gülen örgütü üyesi olmakla suçlanan eski subayların iadeleri gibi talepler sundu. Açıkça “Al papazı, ver papazı” diyerek Amerikan hükümetine takas teklif ettiği gibi –Andrew Brunson karşılığında Fethullah Gülen–, bende de aynı mantıkla hareket etti. “Almanya’da çok Deniz var” dedi. Oysa Almanya’da haberleri ve yorumlarından dolayı tutuklu tek bir gazeteci yoktu. Kısaca, Tayyip Erdoğan, yargı mensuplarını da kendine suç ortağı ederek bir yıl iddianamesiz rehin tutulmamı sağladı.

12. İddianame ayıbı: Ve sonunda, savcı Yılmaz’ın “iddianame” demeye cüret ettiği üç sayfalık bir ucube karşıma çıkarıldı. Ne Erdoğan’ın iddia ettiği “görüntüler” vardı (ki olamazdı da, çünkü böyle bir şey yoktu), ne hukuk nezdinde önem arz eden herhangi bir delil. Ağırlıkla tutuklama kararında geçen yazılar vardı. Yeni olarak eklenen iki yazıya değinmek isterim.

Birinde, “Ermeni soykırımı” ibaresini kullanmış olmam suç sayılmış. Evet kullandım. Soykırıma, basketbol maçı diyecek değilim. Bu tarihi gerçeğin suç sayılması, tarihi değiştirmez. Kaldı ki, Türkiye toplumunun büyük kısmı bu gerçeği inkâr etse de aslında herkes her şeyin farkında. Alman meclisinin, Almanya’nın soykırımdaki tarihi suç ortaklığını da vurgulayan kararı aldığı gün, Taksim’de Alman Konsolosluğu önündeki protestoyu izlemiştim. Orada toplanan grup, “Soykırım yalandır, yalan kalacak!” diye haykırıyordu. Ve hemen ardından “En iyi Ermeni, ölü Ermeni” diye bağırıyordu. “Soykırım olmadı, ama gerekirse bir daha yaparız” gibi şizofren bir mantık. Ancak Türkiye, bu tarihi gerçekle yüzleşmediği müddetçe muasır medeniyetler seviyesine erişemeyecektir.

İddianameye yeni giren ikinci yazı ise, savcının iddiasına göre 24 Temmuz 2016 tarihinde Die Welt’te yayımlanan ve güvenlik güçlerini, PKK’ye karşı düzenledikleri operasyonlarda “etnik temizlik” yapmakla suçladığım hayali bir yazı. Böylesi bir tespit için ciddi gerekçeler olsaydı bu terimi kullanmaya çekinmezdim. Ama bu gerekçeler yoktu ve ne o tarihte ne de herhangi başka bir yazımda bu kapsamda “etnik temizlik” ifadesini kullanmışımdır. Bu, bir çeviri hatası değil, savcının yalanıdır. (Savcı, yalanı hemen ortaya çıkmasın diye olsa gerek, suç unsuru saydığı hiçbir yazımı dosyaya “delil” olarak eklememiştir.)

13. Skandal telefon listesi: Savcının dosyaya eklediği tek yeni sözde delil, 2014-2017 yılları arasında gerçekleştirdiğim telefon görüşmelerinin listesidir. Tanımadığım kişiler bir yana, ismi geçen insanların çoğu gazeteci meslektaşlarımdır. Ya da, avukatlar, akademisyenler, STK çalışanları, milletvekilleri ve milletvekili danışmanları gibi haber kaynaklarımdır. Bu insanlarla telefonla görüştüğümü ortaya çıkarmaları için mi bir sene hapis tutuldum?

Bu raporda, pek çok insan, herhangi bir mahkeme kararına dayanmadan kaynağı meçhul varsayımlar üzerine terör şüphelisi ilan edilmiştir. Ortada hiçbir şey yok iken, ben bu insanlar üzerinden zan altına alınmışımdır, bu insanlarsa benim üzerimden. Aynı mantıkla Türkiye’de kimi meslektaşlarım hakkında hazırlanan iddianamelerde, “şüphelinin İlker Deniz Yücel ile irtibat ve iletişiminin olduğu” şeklinde suçlamalar yer almıştır, sanki Türk Ceza Kanunu’nda, “Bu adama selam veren kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır” diye bir düzenleme varmış gibi.

Ayrıca, polis raporuyla, iddianamedeki rakamlar birbirine uymamakta. Polis raporunda, adları yanlışlıkla iki defa geçen iki kişiyi düşersek, 64 kişi var. Savcı arkadaşımız ise, bu sayıyı bile kazasız, hatasız aktarmayı becerememiş, sözde iddianamesinde “59 farklı kişiden” bahsetmiştir.

14. Hukuksuz tahliye: Türkiye, yakın tarihte çok sayıda hukuk dışı tutuklama gördü. Ama ilk hukuksuz tahliye olayını benimle yaşadı. Mahkeme heyetine bu olayı anlatmama gerek yok, kendileri emir kulu olarak bu süreçte yer aldılar. Kayda geçsin diye anlatayım: 14 Şubat 2018 tarihinde dönemin Başbakanı Binali Yıldırım, Alman ARD televizyon kanalına verdiği bir röportajda “Ümit ederim kısa sürede serbest kalmış olur. Kısa sürede bir gelişme olacağı kanaatindeyim” dedi.

Kendisinin Berlin’de Şansölye Angela Merkel’le buluştuğu ertesi gün, Alman Konsolosluğu yetkilileri beni Silivri’de ziyaret ederek şunu söylediler: “Türk tarafı sizi salıvermeye razı. Ancak bir koşulla: Derhal ve sessizce ülkeyi terk etmeniz gerek. Bunun için Alman hükümeti yardımcı olmaya hazır, sizi Almanya’ya taşıyacak özel bir uçak tahsis edecek.” Ben, “Türkiye’deki iktidarın işine geldiğinde hapse gireceğim, yine iktidarın işine geldiğinde çıkacağım ve bütün bu olup bitenlere sessiz kalacağım, öyle mi? Bunu kabul edemem” diyerek bu teklifi reddettim. Ayrıca, ben bir gazeteciyim. Alman hükümetinin elemanı değilim ki, Almanya Devleti’nin tahsis etmek istediği uçağa bineyim. Dolayısıyla bu tekliflerini teşekkür ederek kabul etmedim. Böylelikle, Erdoğan’ın tükürdüğünü kendi yalamamak için bu görevi devrettiği Binali Yıldırım, Almanya ziyareti esnasında tahliyemi bir hediye olarak sunamadı.

Ertesi gün, yani 16 Şubat 2018 tarihinde bünyesinde çalıştığım Springer medya grubu devreye girdi ve benim için uçak tahsis edeceğini bildirdi. Aynı gün içinde, “derhal ve sessizce” şartlarını kabul etmemekle birlikte ülkeden ayrılmayı kabul ettim. Dönemin Almanya Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel, bunu Türk mevkidaşı Mevlüt Çavuşoğlu’na aktardı, o da artık her kime bildirdiyse, bildirdi. Bu anlaşma, zincirin son halkası İstanbul 32. Ağır Ceza Mahkemesi’ne tahliye talimatı olarak yansıdı. Ömer Günaydın başkanlığındaki mahkeme de isteneni yaptı.

Ülkeden çıkmayı neden kabul ettiğimin gerekçelerini açıklamanın yeri burası değildir. Burada başka bir şey önemli: Türkiye devleti beni gerçekten yargılamak isteseydi, karşılığı 18 yıla kadar hapis cezası olan bir suçu işlediğimi düşünseydi, Türkiye’den ayrılmama izin veremezdi. Tahliye olan meslektaşlarıma ve diğer siyasi tutsaklara rutin adli kontrol şartını koyan ve yurtdışına çıkmalarını yasaklayan bu devlet, beni tam aksine yurtdışına çıkmaya zorladı. Hapse atılma hak ihlali, vatandaşı olduğum ülkeden kovulma hak ihlaliyle sonuçlandı.

15. Pazarlık iddiası: Doğrudur, Türkiye hükümeti ve bizzat Tayyip Erdoğan benim üzerimden rehine pazarlığı yürütmek istedi. Ve doğrudur, henüz hapisteyken “kirli pazarlıkların parçası olmayacağımı” açıkladım. Ancak mevcut tüm bilgilere göre böyle bir pazarlık olmadı. Ne Türkiye’nin iadesini istediği kişiler, ne silah ne de herhangi bir başka şey karşılığında salıverildim. Türkiye’nin tek elde ettiği, gerginliğin düşmesi, mevcut koşullarda mümkün olduğu kadar “normalleşme” idi. Türkiye hükümeti, ekonomik sıkıntılardan dolayı Almanya’yla gerginliği gidermek zorundaydı. Ve Almanya’yla kısmen normalleşmenin yolu benim serbest kalmamdan geçiyordu. Hem Alman hükümeti bu kararlılığı göstermişti hem de arkadaşlarımın başlattıkları kampanya, başta kendi gazetem Die Welt olmak üzere tüm Alman medyasının dayanışması ve çok sayıda yurttaşın angaje olmasıyla ciddi bir kamuoyu baskısı oluşmuştu. Bu muazzam destek için sonsuz minnettarım.

Bu ülkede demokrasi, özgürlük ve eşitlik uğruna çok daha ağır bedeller ödeyen sayısız insan oldu. Bu mesleği onuruyla yapmak için Türkiye ve dünyada hayatlarını kaybeden meslektaşlarım oldu. Bunların yanında benim yaşadıklarım az kalır. Sizin kararınızın ise bir değeri yoktur. Ancak bu böyle gitmez. Ve benim yaşadıklarımda, binlerce insanın yaşadığı hak ihlallerinde payı olanlar hukuk nezdinde hesap verecek.

Ve tabii ki her şey çok güzel olacak.

Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev

0

Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev, Étienne de La Boétie‘nin tahminen 1550’de yazdığı ve 1579’da gizlice basılan eseridir.  Kitap, çoğunluğun tek bir kişiye boyun eğmesinin nasıl mümkün olduğunu ve insanların gönüllü kulluktan nasıl kurtulabileceğini anlatırken devlet ve iktidar ilişkilerine de yeni yaklaşımlar getirmektedir.

“Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev” (Discours de la servitude volontaire), siyasi felsefesi alanında bir başyapıttır. Eser, bireylerin kendi özgürlüklerini gönüllü olarak neden terk ettikleri ve baskıcı yönetimlere boyun eğdikleri sorusunu irdelemektedir.

Kitap, bireysel özgürlük ve direnişin önemine dair güçlü bir mesaj vermiş ve tarihin farklı dönemlerinde diktatörlükler ve otoriteryanizme karşı direniş hareketleri için ilham kaynağı olmuştur. La Boétie, bu metinde bireyin bilinçlenmesini ve toplumsal bir uyanışı savunmaktadır.

İktidarın tahakkümüne biat eden insanlar üzerinden devletin, dolayısıyla da itaat ve iktidar ilişkilerinin sorgulandığı bu kitap, La Boétie henüz 22 yaşında bir üniversite öğrencisiyken yazılmıştır. Gönüllü Kulluk, tiranlara karşı özgürlüğü yücelten bir deneme biçiminde yazılmış; güzel bir ideale sahip, ancak tarihsel koşulların bunun gerçekleşmesine olanak vermeyeceğini sezen genç bir aydının çaresiz tutumunu yansıtmaktadır. 

On altıncı yüzyılda yazılan, devlet egemenliği ve iktidarın meşruluğunu irdeleyen bu eser, on dokuzuncu yüzyıl toplumsal hareketlerine yön vermekle kalmayıp Tolstoy gibi dönemin anarşist düşünürlerini de etkilemiştir.

La Boétie’nin kısa hayatına sığan bu kısa metinde, iktidar ilişkilerinin nasıl sürdürüldüğünü ve bu tahakküm karşısında direniş ve sivil itaatsizlik teorilerinin nasıl hayata geçirilebileceği açıklanmaktadır.

La Boétie, insanların baskıcı yönetimlere karşı çıkmamasını, bir çeşit psikolojik ve sosyal alışkanlık olarak görmektedir. Ona göre, bireyler, baskıcı rejimlere karşı gelmek yerine, onları kabullenmeyi tercih ederler, çünkü zamanla baskı altında yaşamaya alışırlar ve bu durumu normalleştirirler. Yazar bu olguya “gönüllü kulluk” adını verir.

Kitap, zamanının çok ötesinde bir eserdir. Özellikle totaliter rejimlere karşı direnişin felsefi temellerini anlamak için önemli bir kaynaktır. “Gönüllü Kulluk” kavramı, günümüzde de modern siyasi analizlerde sıklıkla tartışılmaktadır .

 Étienne de La Boétie

La Boétie, Fransa’nın Périgord bölgesinin küçük bir kenti olan Sarlat’da, 1 Kasım 1530’da dünyaya geldi. Erken yaşta yetim kalan La Boétie, amcasının yanında yaşadı. 1553’te Orléans Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Genç yaşında, Kral II. Henri’nin onayıyla Bordeaux Parlamentosu’nda danışman olarak göreve başladı ve ölümüne kadar bu göreve devam etti. Danışmanlığın yanı sıra diplomatik arabuluculuk yaptı,

Ksenofon ve Plutarkhos’un eserlerini Fransızcaya çevirdi. Dönemin siyasi hareketlerine dair Ocak Fermanı Hakkında İnceleme adlı kitabını ölümünden bir yıl önce 1562’de yazmıştır. Modern siyaset biliminin temellerini atan Fransız yazar, düşünür, yargıç ve siyasetçi. Montaigne’in en yakın dostu olarak bilinmektedir. La Boétie, daha 33 yaşma basmadan, 18 Ağustos 1563’te Germignan kasabasında ölmüştür. Bir Rönesans insanı olan La Boétie’nin kısa yaşamı boyunca Ksenophon, Plutarkos ve Aristoteles’ten yaptığı çeviriler ile yazdığı şiirler, ölümünden sonra 1570’te Montaigne tarafından yayımlanmıştır. En önemli eseri olan Söylev, bazı Protestan düşünürler için esin kaynağı oluşturmuştur.

KİTAPTAN SEÇKİLER 

“İlk köleleri köle yapan kaba güçse , onları kölelikte tutan korkaklıkları olmuştur.”
“Halk bir kere kulluklaşmaya görsün , özgürlüğü öylesine unutuyor ki , artık onun uyanıp yeniden özgürlüğünü ele geçirmesi olanaksız oluyor.”
“Özgürlük öylesine büyük ve öylesine hoş bir iyiliktir ki , bir kez kayboldu mu tüm kötülükler arka arkaya sıralanır.”
“İnsanın ne kadar efendisi olursa insan o kadar kez daha fazla mutsuz olur.”
“… bu kadar insanın, bu kadar köy, kent ve bu kadar ulusun nasıl olup da, erkini, yalnızca onların kendisine verdikleri güçten alan tek bir tirana katlanabilmeleridir. Eğer tirana katlanma arzuları olmasaydı, tiranın onlara zarar veren erki olmayacaktı; eğer ona karşı koymak yerine, onun verdiği acıyı sevmemiş olsalardı, tiranın onlara en ufak bir kötülük yapma olanağı olmayacaktı.”
“Atina sitesinin otuz tirana4 kul olduğu gibi, eğer bir ulus savaş gücüyle tek bir kişiye kulluk etmeye zorlanmışsa, uşaklık etmesine şaşırmamalı, fakat bu durumu yaratan kazaya yakınılmalıdır; ya da, daha doğrusu ne şaşırmalı ne de yakımlmalı, fakat kötülüğe sabırla dayanılmak ve gelecekteki daha iyi bir yazgıya hazırlanılmalıdır.”
“… her şeyin tek bir kişiye ait olduğu bu hükümet biçiminde en ufak bir kamusallığın bulunduğuna inanmak zordur.”
“Eğer tirana katlanma arzuları olmasaydı, tiranın onlara zarar veren erki olmayacaktı; eğer ona karşı koymak yerine,
onun verdiği acıyı sevmemiş olsalardı, tiranın onlara en ufak bir kötülük yapma olanağı olmayacaktı. “
“…her erdemsizliğin daha ileriye gidemeyeceği doğal bir sınır vardır.”
” …her ülkede, her gün bütün insanların katkılarıyla gerçekleşen tek bir insanın yüz bin kenti yozlaştırıp onları özgürlüklerinden yoksunlaştırması olgusunu görmeyip de, yalnızca işiten kişi, buna nasıl inanabilir ki?”
” Demek ki, halklardır kendilerini teslim edenler, daha doğrusu kendilerini ezdirenler; çünkü kulluk etmeye son verdikleri an üstlerindeki bu yükten de kurtulmuş olacaklardır. Kendi kendini kulluklaştıran, kendi boğazını kesen halk, özgürlük ve kulluk seçeneği karşısında bağımsızlığını terk edip boyunduruğu kabul etmiş ve bu kötü duruma razı olmak şöyle dursun, onu arzulamıştır. Eğer özgürlüğüne yeniden kavuşmak insana pahalıya mal olacaksa, onu bu işe kalkışması için sıkıştırmam; insan için yeniden doğal hukuka geçmek ya da başka bir deyişle hayvandan yeniden insana dönüşmek kadar değerli bir şey olamaz.”
“…tiranlar yağmaladıkça daha çok şey üzerinde hak iddia edip daha çok isterler; yakıp yıktıkça da, onlara daha çok şey verilir ve daha çok hizmet edilir; böylece tiranlar her şeyi yok edip yıkmak için güçlenirler ve gittikçe daha güçlü ve daha zinde olurlar. Eğer onlara hiçbir şey verilmezse, onlara hiçbir şekilde boyun eğilmezse, savaşıp vuruşmaya gerek olmadan tiranlar çıplak ve zayıf kalır; artık onlar hiçbir şey değildir; ya da tıpkı su ve besi bulamayıp kuru ve ölü bir dal durumuna dönüşen bir kök gibidir.”
“Özgürlük öylesine büyük ve öylesine hoş bir iyiliktir ki, bir kez kayboldu mu tüm kötülükler arka arkaya sıralanır; bu durumdan sonra hâlâ yok olmamış iyilikler ise kullukla yozlaştıklarından dolayı lezzetlerini tümüyle kaybederler.”
“Zavallı sefil insanlar, akılsız halklar, kötü durumlarında kalmak için direnen ve iyiliklerini göremeyen uluslar! Sizler gözünüzün önünde, en güzel ve en parlak kazançlarınızın götürülüşüne, tarlalarınızın yağmalanmasına, evlerinizin ve eşyalarınızın çalınmasına seyirci kalıyorsunuz. Öyle bir yaşam sürüyorsunuz ki, hiçbir şeyin size ait olduğunu söyleyebilecek durumda değilsiniz.”
“Doğa, bizi kapalı bir kampa koyarcasına bu dünyaya koymasına karşın, en güçlüleri ve en akıllıları, bir ormandaki silahlı haydutlar gibi en zayıfları ezsinler diye bu yeryüzüne yollamamıştır.”
” …özgürlüğün doğal olup olmadığını tartışmak boşunadır. Çünkü hiç kimse zarar verilmeden köle durumunda tutulamaz ve dünyada hiçbir şey haksızlık kadar doğaya aykırı değildir.”
“Eğer insanlar fazla sağır olmasaydılar, hayvanların onlara “yaşasın özgürlük” diye haykırdıklarını duyarlardı.”
“Öküzler bile boyunduruk altında sızlanır
Kuşlar ise kafes içinde yakınır”
“Üç çeşit tiran vardır…. Seçimle gelmiş olanlar uyruklara sanki onlar uysallaştırılacak boğalarmış gibi davranırlar; fatihler uyruklarına karşı tıpkı avlarının üzerindeki gibi haklara sahip olduklarını düşünürler; mirasçılar ise uyrukları doğal köleleriymişçesine
kullanırlar.”
“…tüm insanlar, kendilerinde insani bir şey kaldığı sürece kulluklaşmalarını, iki durumdan biri olduğu zaman yani zorlandıkları ya da aldatıldıkları için kabul ederler… İnsanlar çoğu kez aldatılma ile özgürlüklerini kaybederler; bu durumda başkaları tarafından kandırılmaktan çok kendi kendilerini aldatırlar.”
“Halk bir kere kulluklaşmaya görsün, özgürlüğü öylesine unutuyor ki, artık onun uyanıp yeniden özgürlüğünü ele geçirmesi olanaksız oluyor… İlk başlarda, kuvvetle alt edilmişlikten dolayı ve zorlama nedeniyle hizmet edildiği bir gerçek. Fakat bundan sonra gelen kuşak, özgürlüğü hiç görmeyip tanımadığından dolayı, pişmanlık duymadan hizmet eder ve ondan öncekilerin zorla yaptıklarını seve seve yerine getirir. Boyunduruk altında doğan insanlar, kulluk, kölelik içinde büyütülüp eğitilirler. Bu insanlar daha ileriye bakmadan, doğdukları gibi bir yaşamı sürdürmekle yetinirler ve bulduklarından başka hakları ve malları olabileceğini düşünmemelerinden de öte, doğumlarındaki durumu doğal durumları olarak kabul ederler.”
“Eğer hayvanların kendi aralarında bir sıra ve üstünlük basamaklan olsaydı, (kanımca) özgürlüğü soyluluk olarak kabul ederlerdi.”
“… eğer bugün, ne bağımlılığa alışkın ne de özgürlüğe tutkun yepyeni insanlar doğsa, bu insanlar bağımlılığın ve özgürlüğün ne olduğunu bilmedikleri gibi adlarını da hiç duymamış olsalardı veya uyruk olma ya da özgür yaşama seçeneği ile karşı karşıya kalsalardı, hangisini kabul ederlerdi? Bir insana hizmet etmeyi değil, yalnızca akla boyun eğmeyi sevecekleri üzerinde kuşkuya düşmemek gerek.”
“… özgürce yaşayan Venediklilere bakarsak, içlerinde en kötü olanın bile kral olmak istemediğini görürüz. Aynı şekilde doğup eğitilmiş bu insanların, özgürlüklerini en iyi biçimde kimin daha iyi sürdürebileceğinden başka bir tutkuları yoktur.”
“…her ülkede, her çevrede bağımlılık kötü, özgür olmak ise iyidir… Hiçbir zaman bilmediğimiz bir şeyden dolayı sızlanıp yakınmayız; üzüntü, pişmanlık, ancak hazdan sonra ve her zaman geçmiş sevincin anısının ardından gelir. İnsanın doğal özelliği özgür olmak ve özgür olmayı istemektir; fakat doğası öyle bir biçimde yapılmıştır ki, doğal olarak insanın doğal özelliği, eğitimin kendisine verdiği biçimi alır.”
“…eski tarihi ve geçmiş olayları inceleyip onlar üzerinde konuşmak isteyen her kişi, ülkelerinin kötü ellerde, kötü yönetildiğini görüp iyi niyetle onu kurtarmaya girişen insanların başarıya ulaşamadıkları ve özgürlüğün ortaya çıkmak için kendiliğinden onlara yardım etmediği durumlarla ya çok az karşılaşır ya da böyle durumlara hiç rastlamaz. “
“Bu kişiler, başlarına gelen kötülüklerden dolayı acınacak insanlar değillerdir; çünkü hükümdarlığı kaldırmayı değil de harap etmeyi istiyorlardı ve tiranı kovup tiranlığı sürdürmeyi amaçlıyorlardı.”
“Özgür insanlar arasındaki her kişi, hem kendisi hem de toplumun iyiliği için en iyisini yapmayı arzular; orada, herkes ya yenilginin kötülüğünden ya da yenginin iyiliğinden payına düşeni almayı bekler. Oysa, köleleşmiş insanlar, bu savaşçı cesaretlerinden başka, her şeydeki canlılıklarını da yitirirler. Alçak ve yumuşak olan yürekleri, büyük şeyleri yapabilmekten yoksundur. Bu durumu çok iyi bilen tiranlar, insanların bu alışkanlığa kapıldıklarını görüp, onları daha çok gevşetip yumuşatmak için yardım bile ederler.”
“Tiyatrolar, oyunlar, gösteriler, acayip hayvanlar, ödüller, kumar masaları ve diğer uyuşturucular eski halklar için kulluklaşmanın yemi, özgürlüğü yitirmenin bedeli, tiranlığın araçlarıdır. Eski tiranlar bu çareyi, bu uygulamayı, bu yemleri uyrukları boyunduruk altında uyutmak için kullanırlardı.”
“Tiranlar, çeyrek litre buğday, yarım litre şarap ve gümüş bir para bağışlardı; işte o zaman “Yaşasın kral” diye bağırıldığım duymak açınılacak bir şeydi. Kalın kafalı kişiler, kaybettiklerinin bir bölümünü geri almaktan başka bir şey yapmadıklarını ve bunlara kavuşurken, tiranın daha önce onlardan bunları almasaydı hiç bir şey veremeyeceğini düşünemiyorlardı.”
“Geçmiş devirlerdeki tiranların tiranlıklarım kurmak için ne gibi şeylerden yararlandıkları üzerinde konuşulduğunu işitmek ve bu aşağı halk tabakasının bulunduğu duruma layık olduğunu ve kendisine kurulan ağın içine düştüğünü anlayan tiranların küçük, basit araçları ne derece fazla kullandıklarını görmek, ne denli acınacak bir şeydir. Tiranlar, bu halkı her zaman öylesine kolay bir biçimde kandırdıkları için, onu hiç ciddiye almayıp umursamadıkları zaman daha fazla kul-köle kılmışlardır.”
“…halk, her zaman yalanları kendisi yaratmış, sonra da bunlara inanmıştır.”
“Tiranlar bile, insanların kendilerine kötülük yapan birisine katlanabilmelerini çok şaşırtıcı bulurlardı: Dini koruyucu olarak ön plana koymayı arzular ve hatta, mümkünse, kötü yaşamlarına destek olması için birkaç tanrısallık örneğinden faydalanırlardı.”
“Benim görüşüme göre, muhafızların kargılarının, gece bekçilerinin konumlarının tiranı koruduklarım düşünen kişi tümüyle yamlmaktadır. Tiranlar, kanımca, bunları güvendiklerinden dolayı değil de daha çok usul gereğince ve bir korkuluk gibi kullanırlar.”
“Tiranı koruyanlar süvari bölükleri, yaya insan sürüleri ya da silahlar değildir. İlk bakışta inanmak istenmez, fakat gerçektir: Tirana destek olan ve tüm ülkeyi kulluk altında tutan hep dört ya da beş kişidir. Her zaman için beş ya da altı kişi tiranın gözüne girmiş, gerek kendilerinden gelen istekle, gerek tiranın çağırmasıyla ona yaklaşmış ve böylece gaddarlıklarının, eğlencelerinin yoldaşı, zevklerinin pezevengi ve yağmaladıklarının ortağı olmuşlardır. Bu altı kişi şeflerini toplum için kötü olması gerektiği doğrultusunda etkiler ve bu kötülüğün yalnızca şefin kötülüklerinden değil, fakat kendilerininkinden de kaynaklanmasını sağlar. Bu altı kişinin de çıkar sağladıkları altı yüz kişisi vardır. Altı kişi tirana ne yapıyorlarsa, bu altı yüz kişi de altı kişiye aynı biçimde davranır. Bu altı yüz kişi, buyrukları altında altı bin kişiyi tutar…Bunlardan sonra gelenler çok daha fazla kalabalıktır….ganimetten pay alabilmek ve büyük tiranın altında kendilerini küçük tiranlar yapabilmek için çevresinde toplanıp onu desteklemeye başlarlar.”
” … tiran uyruklarını birbirlerine kırdırarak kulluklaştırır [köleleştirir] ve öyle kişiler tarafından korunur ki, eğer bu kişiler biraz değerli olsalar tiranın bunlardan kendisini koruması gerekecektir… tiran odunu yarmak için yine odundan çıkardığı yongayı kullanmaktadır…”
“Çünkü gerçekten tirana yaklaşmak, özgürlükten biraz daha uzaklaşmak ve (söz gelişi) kulluğa dört elle sarılmaktan başka bir şey olabilir mi? Bu kişiler yükselme özentilerinin ufak bir parçasını terk etsinler, para tutkusundan arındırsınlar biraz kendilerini, sonra içlerine bakıp tanısınlar kendilerini ve işte o zaman ellerinden geldiğinde ayaklarının altına aldıkları ve kürek mahkûmları ya da kölelerden daha beter kıldıkları köylüleri göreceklerdir; böylesine kötü davranılan bu kişilerin kendileriyle karşılaştırıldığında daha talihli ve biraz daha özgür olduklarını göreceklerdir.”
“Köylü ve esnaf, ne kadar kulluklaştırılmış olursa olsun yalnızca kendilerine söyleneni yerine getirmekle yükümlüdür. Fakat tiran, kendine yakın olan diğer kişilerin alçaklaştıklarım ve kendinden lütuf dilendiklerini görür. Bu kişilerin tiranın söylediklerini yapmaları yeterli değildir; onun ne istediğini düşünmeleri ve hatta onu memnun edebilmek için düşüncelerini öngörmeleri gerekir. Tirana yalnız itaat etmekle kalmayacaklar, onu hoşnut da edecekler, işlerini yapmak için uğraşacaklar, didinecekler, onun keyifli olmasından haz duyacaklar ve kendi kişisel beğenileri yerine onunkileri benimseyerek mizaçlarını, doğal yapılarını değişmeye zorlayacaklardır. Tiranın söylediklerine, sesine, işaretlerine, gözlerine dikkat etmeleri gerekecek ve de arzularını bilebilmek ve düşüncelerini seçebilmek için sürekli olarak tetikte bulunacaklardır. Bu mutlu bir biçimde yaşamak mıdır? Buna yaşamak denebilir mi?”
“Bunları iyi doğmuş bir insana değil, fakat yalnızca sağduyuya sahip bir kişiye ya da hiç olmazsa bir insan çehresi olan kişiye söylüyorum. Kendine ait hiçbir şeye sahip olmayarak ve rahatını, özgürlüğünü, bedenini ve yaşamını başkasının ellerine vererek yaşamaktan daha sefil bir durum olabilir mi? Bu kişiler zengin olmak için hizmet [kulluk] etmek isterler. Fakat kendilerine ait olacak hiçbir şey kazanamazlar; çünkü kendilerinin bile kendilerine ait olduğunu söyleyemeyecek durumdadırlar. Tiranın hükmü altında hepsi de kendilerine özgü bir şey elde edebileceklerini sanıp zenginlikleri elde edeceklermiş gibi davranırlar ve herkesin her şeyini almaya yarayan ve kimsenin “bu benimdir” diyebilecek kadar bile hiçbir şey bırakmayan bu gücü, ona kendilerinin verdiğini unuturlar.”
“Bu gözdeler, tiranların çevresinde çok zenginlik kazanmış kişiler bulunduğu gibi, bir süre para ve mal biriktirip daha sonra hem bunları hem de yaşamlarını kaybeden kişilerin de olduğunu pek hatırlayamıyorlar. Zenginlik kazanmış kişilerden ne kadar azının bunu korudukları düşüncesi akıllarının ucundan bile geçmiyor.”
“Hiç kuşkusuz, kötü krallıkların yakınlarında hiç olmazsa bir kez bulunmuş çok sayıdaki insanın içinde, başkalarına karşı tiranın gaddarlığını körüklemeye öncülük yapıp bu gaddarlığa kendilerinin de maruz kalmadığı çok az kimse vardır, hatta hemen hemen hiç kimse yoktur.”
“Hiç kuşkusuz, tiran hiçbir zaman ne sevilir ne de sever. Kutsal bir sözcük, aziz bir şey olan dostluk, yalnızca iyi insanlar arasında bulunur ve karşılıklı saygı ile kurulur; yapılan bir iyilikle değil de daha çok iyi bir yaşamla sürdürülür. Bir kişiyi başka birisinin güvenilir dostu kılan, onun doğruluğunu kavrayıp güvenine sahip olması ve onun iyi doğal yapısını, dürüstlüğünü ve tutarlılığını bilmesidir. Gaddarlığın, namussuzluğun, adaletsizliğin olduğu yerde dostluk olamaz. Kötüler kendi aralarında toplanınca bu bir komplo olur, yoksa bir arkadaş topluluğu değil. Birbirleriyle konuşmazlar, fakat birbirlerinden çekinirler. Dost değil suç ortaklarıdırlar.”
“Öyleyse açıkça görünen bu kadar örneğe ve bu denli büyük tehlikeye karşı hiç kimsenin başkalarının başına geleni fark edip bilge olmak istememesi acınacak bir şey değil midir?”
“Nasıl oluyor da, böylesine büyük bir tehlikesi ve böylesine az bir güvencesi olan bu belâlı yeri elde etmek ve bu çok zararlı efendiye büyük bir ıstırap içinde hizmet etmek isteyen bazı kişiler bulunabiliyor? Gece gündüz tek bir kişiyi hoşnut kılmayı düşünmek ve bununla birlikte yeryüzündeki hiçbir insandan korkulmayacak kadar bu tek kişiden korkmak; darbenin nereden geleceğini kestirmek, tuzaklan seçmek, yoldaşların entrikalarını hissetmek için sürekli olarak gözü tetikte, kulağı kirişte tutmak ve ne açık bir düşman ne de güvenli bir dost bulunduğundan her kişinin yüzüne gülüp herkesten çekinmek, sürekli güleç bir çehre ve donuk bir yürek taşıyarak neşeli olamamak, içine kapalı olmaya da cüret edememek. Tüm bunlar, ey Tanrım, ne biçim bir ıstıraptır, ne büyük bir acıdır?”
“Doğal olarak halk, katlandığı acıdan dolayı tiranı değil, fakat kendini yönetenleri suçlar; halklar, uluslar, köylüsünden çifçisine dek herkes, birbirleriyle yarışırcasına, bu kişilerin adlarını bilir, onların erdemsizliklerini açığa vururlar; bunların hakkında binlerce aşağılayıcı söz, hakaret ve beddua ederler”

Si̇yasi̇ Eti̇k ve Si̇yaseti̇n Fi̇nansmanının Şeffaflastırılması Kanunu Tekli̇fi̇

0
Mehmet Akif Hamzaçebi

Si̇yasi̇ Eti̇k ve Si̇yaseti̇n Fi̇nansmanının Şeffaflastırılması Kanunu Tekli̇fi̇ 30 Haziran 2022 tarihinde dönemin milletvekili Mehmet Akif Hamzaçebi tarafından hazırlanmıştır. Hamzaçebi, AB müktesebatı ve diğer ülke uygulamalarını dikkate alarak hazırladığı en kapsamlı Siyasi Etik Kanun Teklifi Taslağı’nı Şubat 2023 tarihinde web sitesinde yayımlamış ve ilgililerin dikkatine sunmuştur.

Si̇yasi̇ Eti̇k ve Si̇yaseti̇n Fi̇nansmanının Şeffaflastırılması Kanunu Tekli̇fi̇
GENEL GEREKÇE

Demokratik toplum düzenini olumsuz etkileyen sorunların başında siyaset kurumuna ve siyasetçilere duyulan güvensizlik gelmektedir. Bu güvensizliğe yol açan en temel unsur ise “yolsuzluk”tur. Toplumda iktidara yönelik yolsuzluk düşüncesinin oluşması halinde siyasette “temsil” olgusu tartışmalı hale gelmekte, yolsuzluk-siyasetçi ilişkisi seçilenlerle onları seçenler arasındaki bağın zayıflamasına,seçmenlerde seçilenlerin artık kendilerini temsil etmediklerine ilişkin bir inancın yerleşmesine yol açmaktadır.

Halkın siyaset kurumuna olan güvenini zayıflatan bir diğer neden ise günümüz iktidarlarının, ulus-devletleri uluslararası büyük fonlara bağımlı hale getiren ve bu nedenle fon sahiplerine aktarılmak zorunda kalınan yüksek faizlerin bedelini, refahından kısıntı yaparak halka yükleyen, refah vaad edip de iktidar olduğunda bunu unutan ikiyüzlü siyaset anlayışıdır.

Mevcut hukuk kurallarının siyaset alanında yaşanan bu güven sorununu önlemede yetersiz kalması “Siyasi Etik” kavramının ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bir süredir Türkiye’nin de gündeminde önemli bir yer tutan bu kavram başkanlık, yarı-başkanlık veya parlamenter sistemlerden hangisine sahip olursa olsun güçlü demokrasiler tarafından benimsenmiş ve buna ilişkin yasal düzenlemeler ve kurumlar oluşturulmak suretiyle temsili demokrasiye güvenin artırılması yolunda önemli ilerlemeler sağlanmıştır. “Siyasi Etik” veya “Siyasi Ahlak” kavramları doğrudan doğruya yolsuzlukla
mücadele ve bu bağlamda siyasetin şeffaflaştırılması anlamına gelmekte olup siyasi etik kuralları ile yolsuzluk arasında ters orantılı bir ilişki vardır. Bu itibarla, siyasi etik kuralları yolsuzlukları azaltan bir fonksiyon icra ederken, yönetimde şeffaflık ve hesap verebilirliği hâkim kılarak siyaset kurumuna duyulan güveni artırmakta ve siyasal katılımı olumlu yönde etkilemektedir. Bu kuralların yokluğu veya zayıflığı ise hem yolsuzluklara ortam hazırlamakta hem de toplumda siyaset kurumuna olan inancı sarsmak suretiyle siyasal katılımı olumsuz yönde etkileyerek demokrasiyi zayıflatmaktadır.

Günümüzde liberal demokrasinin krizinden söz edilmektedir. Kriz tartışmalarına yol açan nedenler muhteliftir ama sonuçları “liberal demokrasinin meşruiyet krizi” bağlamında ele alınmaktadır. Liberal demokrasinin krizini tahlil edenler bu konuda çeşitli görüşler ileri sürmektedirler. Medya araçlarının tekelleşmesinin düşünce ve haber alma özgürlüğü üzerinde yarattığı engeller, küreselleşme sürecinde liberal demokrasiyle özdeşleştirilmiş olan ekonomi politikalarının kriz yaratma potansiyeli, toplumun zayıflamasına karşın bilgi ve iletişim teknolojilerindeki ilerlemenin yarattığı “ekran bağımlı birey”in yükselmesi, vergi devletinden borç devletine, borç devletinden de konsolidasyon devletine doğru seyreden bir süreçte Devletin (Ulus Devletin) giderek uluslararası sermayeye/fonlara bağımlı hale gelmesi liberal demokrasideki krizin göstergeleri olarak ortaya çıkmaktadır.

Dünya, ekonomik güç sahiplerinin, küresel şirketlerin ulus-devletlerin ya da diğer bir ifade ile siyasal iktidarların egemenlik alanlarına nüfuz edebildiği bir dönemi yaşamaktadır. Özellikle sermaye hareketlerinin serbestleşmesi ve kamu borçlarındaki artış eğilimi devletleri adeta finans kesimine/kreditörlere mecbur etmektedir.

Demokratik sistemde halkın gücünün azalmasına yol açan bu gelişmeler, gelecekteki demokrasilerin “Post-Demokrasi” olacağı yönünde değerlendirmelerin yapılmasına imkân vermektedir. Bu durum aynı zamanda egemenlik krizine de işaret etmektedir. Çünkü, hiçbir modern ulus-devlet kendi ulusal ekonomisini bütünüyle yönetme iktidarına sahip değil artık. Bu en zengininden en fakirine kadar bütün ülkelerin ortak sorunu. “Ulusal egemenlik”in temeli olan “ekonomik egemenlik” büyük ölçüde yara almış durumda.

Yaşadığımız bu süreç siyasal katılımı olumsuz yönde etkilemektedir. Bilgi ve iletişim teknolojilerindeki gelişmeler sosyal sınıfları kitlelere, kitleleri de sessiz çoğunluğa dönüştürüyor. Bu süreçte, siyasal partilerin sosyal sınıfları temsil etmesi, sosyal sınıflar arasındaki menfaat zıtlıklarının siyasetin dinamiğini oluşturması istenmiyor. Bilginin toplumsal ilişkiler yoluyla üretildiği dönemler sona erdirilmeye çalışılıyor. Ekran/tablet/cep telefonu ile toplumdan yalıtılmış bireylerden aktif değil sadece gözlem ve pasif katılım isteniyor. Özgürlük ise siyasal alandan bağı koparılarak tüketim özgürlüğüne indirgeniyor.

Bütün bunlar siyasal katılımı azaltmak suretiyle liberal demokrasinin en güçlü dayanağı olan “sivil toplum”un içini boşaltmakta ve meşruiyet tartışmalarına alan açmaktadır. Bundan dolayı, siyaset kurumunu demokratikleştirmenin yolu sivil toplumdan, daha doğrusu güçlü sivil toplumdan geçmektedir.

Bu bağlamda, demokrasinin meşruiyet sorununu sonlandırmak üzere siyaset alanında sivil toplumun denetimine daha geniş yer açılması, bu amaçla siyasetin finansmanının şeffaflaştırılması, siyasi karar ve uygulama süreçlerinde görev alanların sivil toplum tarafından etkin şekilde denetlenmesine olanak sağlanması gerekmektedir.

Yolsuzluk konusu da demokrasilerde meşruiyet tartışmalarına yol açabilmektedir. Klasik anlayışta meşruiyet siyasal iktidarın arkasındaki parlamento çoğunluğu veya halk desteği olarak tanımlanırken post-modern dönemlerden itibaren bu tanım yeterli sayılmamaktadır. Yeni tanıma göre arkasında parlamento çoğunluğu veya halk desteği bulunan iktidarlar doğru ve adalete uygun işler yaptığı ölçüde meşrudurlar.

İşte bu aşamada Dürüst Yönetim ve Temiz Siyaset ilkeleri öne çıkmaktadır. Siyasal meşruiyetin ilk adımı olarak bu iki ilkenin hayata geçirilmesi şarttır. Güçlü demokrasi olabilmek için seçilenlerle onları seçenler arasında bir güven ilişkisinin kurulması gerekir. Güven ilişkisinin yokluğu yukarıda da belirttiğimiz gibi seçmenlerle seçilenler arasında bir probleme, “temsil bunalımı”na yol açar.

İdeal bir demokraside seçmenlerin (temsil edilenlerin) kendilerini temsil etmek üzere seçtikleri kişilere (her derecedeki seçilmiş kişiler) verdikleri siyasal gücün toplum yararına olarak kullanılması esastır. Bu gücün nasıl, hangi yollar ve mekanizmalarla kullanılacağına ilişkin kurallar Siyasi Etik’in konusudur. Siyasi Etik, siyasal gücün toplumda genel kabul gören kurallara bağlanmasını amaçlar.

Devlet içindeki siyasi karar alma ve uygulama süreçlerinde görev alanların hukuk kuralları yanında evrensel nitelik kazanmış etik ilke ve kuralları da gözetmesi, cezai ve hukuki yaptırım öngörülmemiş olsa dahi toplum tarafından onaylanmayan veya şüpheyle bakılan davranışlardan, etik kuralların rehberliğinden yararlanarak kaçınması için siyasi etik kurallar sisteminin oluşturulması gereklidir.

Avrupa Konseyi Yolsuzluğa Karşı Devletler Grubu (GRECO)’nun Türkiye hakkında hazırlayarak Ekim 2015’te açıkladığı tavsiye metninde ve Avrupa Komisyonu tarafından hazırlanan Türkiye İlerleme Raporlarında milletvekillerine yönelik mal beyanı ve çıkar çatışmasına ilişkin kuralların bir Siyasi Etik Kanunu ile düzenlenmesi gerektiğine dikkat çekilmiştir.

Avrupa Birliğine üyelik sürecinde olan ülkemizin yıllardır Avrupa Birliği normlarına uyum sağlama çabası içinde olduğu söylense de bu kapsamda gerçekleştirilen düzenlemelerin birçoğu, demokrasi ve hukuk standartlarımızı yükseltmek yerine sadece görüntü verme amacına yönelik olmuştur. Nitekim, Avrupa Birliği tavsiye ve değerlendirmelerine rağmen ülkemizde bugüne kadar siyasi etik konusunda herhangi düzenleme yapılmamış olması, kamu görevlilerinin uymaları gereken etik ilkelerin belirlenmesi ve bu konudaki uygulamanın denetlenmesi amacıyla çıkarılan 25/5/2004 tarih ve 5176 sayılı Kamu Görevlileri Etik Kurulu Kurulması ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanundan da Cumhurbaşkanı, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanların muaf tutulmuş olması, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 26. Yasama Döneminde gündeme gelen Siyasi Etik Kanunu Teklifinin ise Anayasa Komisyonu’nda tüm siyasi partilerin uzlaşmasıyla kabul edilmesine rağmen Genel Kurul gündemine alınmaması nedeniyle kanunlaşamaması siyasi iktidarın siyasi etik düzenlemelerine yönelik olumsuz yaklaşımını ortaya koyan örneklerdir.

İktidarın, siyasi etik açısından gerekli düzenlemeleri yapmamasının yanında, Kamu-Özel İşbirliği projeleri adı altında gerçekleştirilen yol, köprü, hastane, havalimanı, demiryolu gibi ihalelerin çok büyük rakamlara denk düşen işlem garantileriyle sadece belli firma/gruplara verilmesi, diğer kamu ihalelerinin iktidara yakın isimlere adrese teslim olarak yapılması ve bu ihalelerin sözleşmelerinin şeffaflığa aykırı biçimde Türkiye Büyük Millet Meclisi dahil tüm toplumdan gizlenmesi yolsuzluk algısını artırırken, siyaset kurumuna olan güvenin de sarsılmasına yol açmaktadır. Oysa, siyasetin kişisel çıkarlara alet edildiği, siyasi makam ve görevlerin kayırmacılık ve iş takibi amacıyla kullanıldığı, vatandaşlardan toplanan vergilerin kamu yararı dışındaki amaçlarla da kullanıldığına ve yolsuzluklara ilişkin toplumda yaygın bir kanaatin olduğu, 2021 yılına ilişkin Yolsuzluk Algı Endeksi verilerine göre son 10 yıl içerisinde en çok puan kaybeden ülkeler arasında yer alan ve 180 ülke arasında 96. sıraya gerileyen ülkemizde siyasetçilere duyulan güvenin güçlendirilmesine şiddetle ihtiyaç bulunmaktadır. Bu nedenlerle, ülkemizde cezai ve hukuki yaptırıma bağlanan hukuk kurallarına ilave olarak, siyasi kimliğe sahip kamu görevlilerine duyulan güveni zedeleyen tutum ve davranışların belirlenmesi ve bunların önlenmesine yönelik bir etik kurallar sistemi oluşturulması zorunluluk arz etmektedir.

Diğer yandan, sağlıklı işleyen demokratik bir sistem için siyasi mücadelenin adil olması ve adaylar arasında fırsat eşitliğinin sağlanması gereklidir. Siyasi rekabette sonucu belirleyen önemli unsurlardan birinin ekonomik imkanlar olduğu dikkate alındığında adil bir rekabet açısından siyasetin finansmanının belirli kurallara bağlanması ve seçim kampanyalarının finansmanının şeffaflaştırılması büyük önem taşımaktadır. Öyle ki, fırsat eşitliğini sağlamak adına bazı ülkelerin seçim harcamalarına sınırlama getirme yoluna gittiği de görülmektedir. Örneğin, OECD ülkelerinin; %47’sinde siyasi partilere ve adaylara, %12’sinde ise adaylara harcama limiti konulmuştur. Fransa, İzlanda, İrlanda ve Japonya’da adaylara, ABD ve İspanya’da siyasi partilere harcama limiti getirilmiştir.

Ülkemizde ise siyasetin finansmanına ilişkin düzenlemelerin yeterli olduğu, siyasi partilerin ve seçimlerde aday olanların hesaplarının, sağlıklı bir denetimden geçtiği ve hesap verebilirlik bakımından şeffaf olduğu söylenemez. Nitekim, GRECO’nun Mart/2016’da açıkladığı dördüncü tur değerlendirme Raporunda siyasetin finansmanında saydamlığın tatmin edici düzeyde olmadığı, mevcut durumun iyileştirilmesi için yapılan tavsiyeler konusunda da kayda değer bir ilerleme sağlanamadığı ifade edilmiştir. Uluslararası Şeffaflık Örgütünün Şubat/2014’de yayınladığı Türkiye-Yolsuzluk raporunda ise siyasi partilerin yolsuzluk sıralamasında dördüncü sırada yer aldığı belirtilmiştir.

Siyasetin yasa dışı kaynaklardan finanse edilmesi siyasette fırsat eşitliğinin ortadan kalkmasına ve yolsuzlukların yaygınlaşmasına neden olmakta, siyasetle ekonomi arasında şeffaf olmayan ilişkilerin varlığı kaçınılmaz olarak siyasetin kirlenmesine ve yozlaşmasına yol açmaktadır.

Siyasetin finansmanına ilişkin bu olumsuzlukların önlenebilmesi için siyasal partilerin ve adayların, gelir ve harcamalarına ilişkin hesapların etkin şekilde denetlenmesi ve sonuçlarının toplumla paylaşılarak şeffaflığın sağlanması gerekmektedir. Bu itibarla, siyasetin finansmanı alanında da düzenlemelere ihtiyaç bulunmaktadır.

Bu çerçevede, siyaset alanında bir etik değerler sistemi oluşturulmasını, siyasetin finansmanının şeffaflaştırılmasını, siyasi karar alma ve uygulama süreçlerinde görev alanların kişiler/sivil toplum tarafından etkin şekilde denetlenmesine olanak sağlanarak sivil toplumun ve demokrasimizin güçlendirilmesini hedefleyen bu Teklif, bir dizi düzenlemeyi kapsamaktadır.

Teklifle;
  • Cumhurbaşkanı, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlar ile Devlet yardımından yararlanan siyasi partilerin genel merkez yöneticilerinin uymakla yükümlü olacakları siyasi etik kurallar belirlenmekte, bu kapsamda etik davranış ilkeleri düzenlenmekte, yapılamayacak işler yeniden tanımlanmaktadır.
  • Çıkar çatışması kavramı hukukumuza dahil edilerek Kanun kapsamındaki siyasetçilere, karşılaştıkları çıkar çatışmalarını Siyasi Etik Komisyonuna bildirme yükümlülüğü getirilmekte, ayrıca çıkar çatışması bildirimlerinin açıklanması suretiyle kamuoyunun bilgilendirilmesi öngörülmektedir.
  • Kanun kapsamındaki siyasetçilerin; mal bildirimi yanında gelir bildiriminde de bulunmaları, mal ve gelir bildirimlerinin kamuoyuna açıklanması suretiyle de kamuoyu denetiminde etkinliğin artırılması hedeflenmektedir.
  • Türkiye Büyük Millet Meclisinde, Siyasi Etik Komisyonu ile her siyasi parti grubunda bir etik kurulu oluşturularak başvuru üzerine ya da siyasi etik kurallarına aykırı durumun öğrenilmesi halinde Komisyon ve kurullarca konu hakkında resen inceleme yapılması mümkün kılınmaktadır.
  • Siyasi etik kurallarına uyulmadığının tespit edilmesi halinde kuralları ihlal edenlere yaptırım uygulanması ve kesinleşen kararların da Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığınca kamuoyuna açıklanması öngörülmektedir.
  • Siyasetin finansmanı alanındaki hukuki boşluğun giderilmesi, seçim çalışmalarında şeffaflığın ve hesap verebilirliğin sağlanması amacıyla, milletvekilliğine ve belediye başkanlığına aday olanların seçim harcamalarının ve bu harcamaların denetiminin belirli bir düzen içerisinde gerçekleştirilmesine, siyasi partilerin ve adayların seçim kampanyası medya ve iletişim harcamalarının şeffaflık ilkesi gereği açıklanmasına yönelik kurallar getirilmektedir.
  • Kanun kapsamındaki kişilere, görevlerinden ayrıldıktan sonra Devlet ve diğer kamu tüzelkişileri ile bunlarla ilişkili kurum ve kuruluşlarla iş ilişkisinde bulunmaları ya da bu kurum ve kuruluşlarla ilgili lobicilik, müşavirlik gibi profesyonel hizmetler vermeleri halinde iş süreçlerinde hukuka aykırı ayrıcalık tanınmasının önüne geçilmesi amacıyla bildirim yükümlülüğü getirilmektedir.
  • 25/5/2004 tarihli ve 5176 sayılı Kamu Görevlileri Etik Kurulu Kurulması ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanuna tabi bulunan belediye başkanlarının, siyasi konumları dikkate alınarak, mal bildirimi yanında gelir bildiriminde de bulunmaları, mal ve gelir bildirimlerinin internet sitelerinde yayımlanmak suretiyle kamuoyuna açıklanması ve görevle bağdaşmayan görev, iş ve hizmetleri, görevleri devam ettiği sürece yapmamaları düzenlenmektedir.
MADDE GEREKÇELERİ

Madde 1- Madde ile, Kanunun amaç ve kapsamı belirlenmektedir. Kanunla, siyasi karar alma ve uygulama süreçlerinde görev alanların kişiler ve sivil toplum tarafından etkin şekilde denetlenmesine olanak sağlanarak sivil toplumun güçlenmesi ve böylece yolsuzluklarla mücadele edilebilmesi için bir siyasi etik kurallar sisteminin oluşturulması ve siyasetin finansmanının şeffaflaştırılmasına yönelik kuralların belirlenmesi amaçlanmaktadır. Bu bağlamda, yaptıkları görevlerin önemi ve siyasi niteliği gözetilerek Cumhurbaşkanı, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlar ile Devlet yardımından yararlanan siyasi partilerin genel merkez yöneticileri Kanun kapsamına alınmaktadır.

Madde 2- Madde ile, Kanunda kullanılan bazı terimler tanımlanmaktadır.

Madde 3- Madde ile, Kanun kapsamındaki kişiler tarafından uyulması gereken etik davranış ilkeleri belirlenmektedir.

Madde 4- Madde ile, Kanun kapsamındaki kişilerin görevleri devam ettiği sürece, kanunlarla verilen görevleri dışında yapamayacakları görev, iş ve hizmetlere ilişkin hususlar düzenlenmektedir.

Madde 5- Madde ile, Kanun kapsamındaki kişilerin görevleri sırasında bir çıkar çatışması ile karşılaşmaları halinde etik davranış kurallarına uygun hareket etmeleri ve bu durumu Komisyona bildirmeleri düzenlenmiştir. Ayrıca, çıkar çatışmasına ilişkin konularda tereddüt ortaya çıkması halinde bu kimselere Siyasi Etik Komisyonundan görüş talep edebilme olanağı sağlanmaktadır.

Madde 6- Madde ile; Kanun kapsamındaki kişilerin mal ve gelir bildiriminde bulunmalarına ilişkin hususlar düzenlenmiştir; ilgililerce yapılan bu bildirimlerin kamuya açıklanması öngörülmekte olup Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinin mal ve gelir bildiriminde bulunmamaları durumunda Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Divanında ve komisyonlarda görev almaması hususu düzenlenmektedir.

Madde 7- Madde ile, Kanun kapsamındaki kişilerin hediye almaları halinde uygulanacak kurallar belirlenmiştir.

Madde 8- Madde ile, Türkiye Büyük Millet Meclisindeki her siyasi parti grubunda bir etik kurulu kurulması sağlanarak, bu kurulların görev ve yetkileri ile konuya ilişkin diğer hususlar belirlenmiştir.

Madde 9- Madde ile, siyasi etik kurallarla ilgili uygulamanın izlenmesi için Türkiye Büyük Millet Meclisinde kurulması öngörülen Siyasi Etik Komisyonunun oluşumuna ilişkin hususlar düzenlenmektedir. Uygulamada etkinliğin sağlanması amacıyla, Komisyonun Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı tarafından önerilecek bir üye ile her siyasi parti grubunca önerilecek eşit sayıda üyeden oluşturulması öngörülmüştür.

Madde 10- Madde ile, Siyasi Etik Komisyonunun görev ve yetkileri düzenlenmiştir.

Madde 11- Madde ile, Siyasi Etik Komisyonu’nun çalışma usul ve esasları belirlenmektedir.

Madde 12- Madde ile, Kanun kapsamındaki konulara ilişkin yapılacak başvuruların taşıması gereken şartlar, inceleme yapılamayacak haller belirlenmiş ayrıca Komisyon ve siyasi parti grupları etik kurullarına, inceleme başlatılmasını gerektiren bir durumun öğrenilmesi halinde resen inceleme başlatabilme olanağı tanınmıştır.

İnceleme sonucunda, karar ile gerekçesini içeren bir raporun hazırlanması, bir örneğinin hakkında inceleme yapılan kişiye ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına verilmesi, incelemenin sonucu hakkında da başvuru sahibine Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığınca yazılı olarak bilgi verilmesi öngörülmüştür.

Madde 13- Madde ile, etik ilkelerin ihlali durumunda uygulanacak yaptırımlar düzenlenmektedir.

Madde 14- Madde ile, kararlara karşı itiraz yolları düzenlenmektedir.

Madde 15- Madde ile, kararların kamuoyuna açıklanmasına ilişkin hususlar düzenlenmektedir.

Madde 16- Madde ile, TBMM üyeliği ile bağdaşmayan herhangi bir hizmeti veya görevi sürdürmekte ısrar eden üyelerin, üyeliğinin nasıl düşürüleceği düzenlenmektedir.

Madde 17- Madde ile, milletvekilliğine ve belediye başkanlığına aday olanların seçim harcamaları ile bunlara yapılacak bağış ve yardımların belirli bir düzen içerisinde gerçekleştirilmesi ve seçim hesaplarının denetlenebilmesine olanak sağlanarak siyasetin finansmanı alanındaki yasal boşluğun düzenleme altına alınması amaçlanmaktadır.

Madde 18- Madde ile, siyasi partiler ve Kanun kapsamındaki kişilerden seçimlerde aday olanların, medya ve iletişim firmalarıyla düzenlediği sözleşmelerin söz konusu kişi ve kuruluşlar ile siyasi partilerin internet sitelerinde yayımlanması suretiyle ya da diğer iletişim araçları kullanılarak kamuoyunun bilgilendirilmesi amaçlanmaktadır.

Madde 19- Madde ile, Kanun kapsamındaki kişilere, görevlerinden ayrıldıktan sonra Devlet ve diğer kamu tüzelkişileri ile bunlarla ilişkili kurum ve kuruluşlarla bağlantılı faaliyetlerde bulunmaları ya da bunlara yönelik olarak lobicilik, müşavirlik gibi hizmetler vermeleri halinde Komisyona bildirimde bulunma zorunluluğu getirilmektedir. Bu yükümlülüğe aykırı davranılması halinde Komisyon tarafından durumun kamuoyuna duyurulması öngörülmektedir.

Madde 20- Madde ile, Kanunda açıklık olmayan hallerde TBMM İçtüzüğü hükümlerinin uygulanacağı hükme bağlanmaktadır.

Madde 21- Madde ile, Kanunun uygulanmasına ilişkin usul ve esaslara ilişkin koşullar belirlenmektedir.

Madde 22- Madde ile, Kanunla birlikte değiştirilen, uygulanmayacak ve yürürlükten kaldırılan hükümler ile atıflar belirlenmektedir. 25/5/2004 tarihli ve 5176 sayılı Kamu Görevlileri Etik Kurulu Kurulması ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanuna eklenmesi öngörülen hükümlerle, bu Kanunla yapılan düzenlemelere paralellik sağlanması açısından, belediye başkanlarının, mal bildirimi yanında gelir bildiriminde de bulunmaları, mal ve gelir bildirimlerinin internet sitelerinde yayımlanmak suretiyle kamuoyuna açıklanması ve bakanlara ilişkin olarak görevle bağdaşmadığı hüküm altına alınmış olan görev, iş ve hizmetlerin, görevleri devam ettiği sürece belediye başkanlarınca da yapılmaması düzenlenmektedir.

Geçici Madde 1- Madde ile, geçiş sürecine dair hükümler düzenlenmektedir.
Madde 23- Yürürlük maddesidir.
Madde 24- Yürütme maddesidir.

SİYASİ ETİK VE SİYASETİN FİNANSMANININ ŞEFFAFLAŞTIRILMASI KANUNU TEKLİFİ
Amaç ve Kapsam

MADDE 1- (1) Bu Kanunun amacı, dürüstlük, saydamlık ve hesap verebilirliği hakim kılarak kişiler ve sivil toplum tarafından daha etkin şekilde denetlenmelerini sağlamak üzere; Cumhurbaşkanı, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, Cumhurbaşkanı yardımcıları, bakanlar ve Devlet yardımından yararlanan siyasi partilerin genel merkez yöneticilerinin uymaları gereken siyasi etik kuralların belirlenmesi, uygulamanın izlenmesinden sorumlu Komisyon ve kurulların görev, yetki ve çalışma usul ve esaslarının tespit edilmesi; seçim kampanya hesaplarının denetimi ve kamuoyuna açıklanmasına ilişkin usul ve esasların düzenlenmesidir.

Tanımlar

MADDE 2- (1) Bu Kanunda geçen;
a) Çıkar çatışması: Bu Kanun kapsamındaki kişilerin, kendilerine, yakınlarına, arkadaşlarına ya da ilişki içinde bulunduğu kişi ya da kuruluşlara sağlanan ya da sağlanabilecek her türlü menfaat nedeniyle görevlerinin gereklerine aykırı davranmasına yol açabilecek durumları,
b) Devlet yardımı: 22/4/1983 tarihli ve 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun Ek 1 inci maddesine göre siyasi partilere yapılan yardımı,
c) Görev geliri: Yaptıkları görev nedeniyle, ilgili kişiler adına mevzuatına istinaden tahakkuk eden ödenek ve yolluklar ile aylık ve harcırahları,
d) Komisyon: Türkiye Büyük Millet Meclisi Siyasi Etik Komisyonunu,
e) Kurul: Türkiye Büyük Millet Meclisinde temsil edilen siyasi parti gruplarının siyasi etik kurullarını,
f) Siyasi etik kurallar: Kanun kapsamındaki kişiler için Anayasa ve kanunlarla belirlenmiş etik davranış ilkeleri ile diğer davranış kurallarını,
g) Türkiye Büyük Millet Meclisi üyesi: Mevcut yasama dönemi içinde milletvekili sıfatına haiz olanları,
h) Yetkili merci: Cumhurbaşkanı, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlar bakımından Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığını, Devlet yardımından yararlanan siyasi partilerin Türkiye Büyük Millet Meclisi üyesi olmayan genel merkez yöneticileri bakımından ise Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığını
ifade eder.

Etik davranış ilkeleri

MADDE 3- (1) Kanun kapsamındaki kişiler görevlerini yerine getirirken;
a) Temel hak ve özgürlüklere aykırı eylem ve söylemler ile kanun önünde eşitliği engelleyen davranış ve tutumlarda bulunmazlar.
b) Dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep, yaş, bedensel, zihinsel, ruhsal engeller, bölgecilik ve benzeri sebeplerle ayrım yapmazlar.
c) Tüm toplumun ortak mirası olduğu bilinciyle milli ve manevi değerleri siyasi amaçlarla kullanmaktan kaçınırlar.
d) Karar ve uygulamalarında, tarafsızlık, dürüstlük, adalet, eşitlik ilkelerini gözetirler,
e) Çalışmalarında saydamlık ve hesap verebilirliğe riayet ederler, açık ve erişilebilir olurlar.
f) Makam ve unvanları ile bağdaşmayan tutum ve davranışlardan kaçınırlar.
g) Görev, yetki ve unvanlarını, kendilerine, yakınlarına veya üçüncü kişilere menfaat sağlamak amacıyla kullanmazlar, etik dışı aracılıkta bulunmazlar.
h) Çıkar çatışması halinde kamu yararına uygun davranırlar.
i) Karar ve uygulamalarını etkilemek amacıyla yapılan girişimler karşısında açık ve şeffaf olurlar.
j) Kamu kaynaklarının kullanımında israf ve şatafattan kaçınırlar.
k) Kendilerine tahsis olunan kamu imkân ve kaynaklarını tahsis amacı dışında kullanmazlar.
l) Sosyal yardımlar dahil kamu kaynaklarını kendi adlarını ya da parti adı ve amblemlerini kullanarak dağıtmazlar.
m) Çevre etiğine uygun hareket ederler.

Görevle bağdaşmayan işler

MADDE 4- (1) Kanun kapsamındaki kişiler görevleri devam ettiği sürece, kanunlarla verilen görevleri dışında;

a) Devlet ve diğer kamu tüzelkişilerinde ve bunlara bağlı kuruluşlarda; Devletin veya diğer kamu tüzelkişilerinin doğrudan ya da dolaylı olarak katıldığı teşebbüs ve ortaklıklarda; özel gelir kaynakları ve özel imkânları kanunla sağlanmış kamu yararına çalışan derneklerin ve Devletten yardım sağlayan ve vergi muafiyeti olan vakıfların, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ile sendikalar ve bunların üst kuruluşlarının ve katıldıkları teşebbüs veya ortaklıkların yönetim ve denetim kurullarında görev alamazlar, vekili olamazlar; herhangi bir taahhüt işini doğrudan veya dolaylı olarak kabul edemezler; temsilcilik, hakemlik, ücret karşılığı iş takipçiliği, komisyonculuk veya müşavirlik yapamazlar; genel sekreter, sekreter veya benzeri herhangi bir nam altında hiçbir yönetim görevi alamazlar ve gelir elde edemezler.

b) Devletten hangi gerekçeyle olursa olsun teşvik, destek ve sübvansiyon veya maddi destek alan; kamu kurum ve kuruluşlarına, yerel yönetimlere, bunlara bağlı işletmelere mal veya hizmet sunan; bu kurum, kuruluş veya işletmelerle kazanç sağlamaya yönelik taahhüt veya müteahhitlik ilişkisine giren şirketlerde, yönetim ve denetim kurulu üyeliği veya danışmanlık yapamazlar, bu görevlere vekâlet edemezler. Ücret veya herhangi bir çıkar karşılığı olsun ya da olmasın bu kurum, kuruluş ve işletmelerde görev üstlenemezler.

c) Yabancı bir devlet veya milletlerarası bir kuruluş tarafından verilen idari ve siyasi, ücretli herhangi bir işi veya görevi Türkiye Büyük Millet Meclisinin kararı olmadıkça kabul edemezler.

(2) Cumhurbaşkanı, Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlar bir çıkar karşılığı olmasa dahi özel sektörde herhangi bir görev alamazlar ve 13/1/2011 tarihli ve 6102 sayılı Türk Ticaret Kanununa göre tacir veya esnaf sayılmalarını gerektirecek bir faaliyette bulunamazlar. Serbest mesleklerini icra edemezler. Süreklilik arz etmemek kaydıyla, fikir ve sanat eseri meydana getirebilir veya icra edebilirler.

(3) Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri ile Devlet yardımından yararlanan siyasi partilerin genel merkez yöneticileri, Devletin şahsiyetine karşı işlenen suçlar ile zimmet, ihtilas, irtikap, kaçakçılık ve döviz suçları gibi Devletin maddi çıkarlarıyla ilgili davalarda Devlet aleyhine vekil olamazlar; serbest mesleklerini icrada, ferdi işletmelerini idarede unvanlarını kullanamazlar.

(4)Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, yürütme organının teklif, inha, atama veya onamasına bağlı resmî veya özel herhangi bir işle görevlendirilemezler.

(5) Kanun kapsamındaki kişilerin yapamayacakları işlere ilişkin diğer kanunlarda yer alan hükümler saklıdır.

Çıkar çatışması bildirimi

Madde 5- (1) Kanun kapsamındaki kişiler; görevleri sırasında bir çıkar çatışması ile karşılaşmaları halinde etik davranış kurallarına uygun hareket etmekle birlikte durumu Komisyona bildirirler; çıkar çatışması değerlendirmesinde tereddüt yaşanması durumunda Komisyondan görüş talep edebilirler.

Mal ve gelir bildirimi

MADDE 6- (1) Kanun kapsamındaki kişiler 19/4/1990 tarihli ve 3628 Sayılı Mal Bildiriminde Bulunulması, Rüşvet ve Yolsuzluklarla Mücadele Kanunu hükümlerine göre mal bildiriminde bulunurlar. Bildirimler her yıl, en geç şubat ayı sonuna kadar yenilenir.
(2) Cumhurbaşkanı, Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanların mal bildiriminde Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri; Devlet yardımından yararlanan siyasi partilerin genel merkez yöneticilerinin mal bildiriminde ise siyasi parti genel başkanları için belirlenmiş usul ve esaslara uyulur.
(3) Kanun kapsamındaki kişilerin verdikleri mal bildirimleri verildikleri tarihten görev dönemleri sonuna kadar görev yaptıkları kurumların ve bildirimlerin verildiği mercilerin internet sitelerinde yayımlanır.
(4) Kanun kapsamındaki kişiler bir takvim yılındaki;
a) Ödenek ve yollukları, aylık ve harcırahları ile emekli maaşı gelirleri,
b) Yıllık tutarı, bir aylık görev gelirleri tutarının beş katına kadar olan tarımsal üretim, kira, faiz ve menkul değer gelirleri,
c) Yıllık tutarı, bir aylık görev gelirleri tutarına kadar olan toplantıya katılma, konuşma yapma, makale yayımlama ve benzeri nedenlerle edinilen gelirleri
dışında kalan gelirlerini kaynağını belirterek izleyen yılın şubat ayı sonuna kadar yetkili mercilere bildirirler.
(5) Gelir bildirimleri üçüncü fıkradaki usule uygun şekilde kamuoyuna açıklanır.
(6) Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, mal ve gelir bildiriminde bulunmadıkları sürece Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Divanında ve komisyonlarda görev alamazlar.

Hediye ve benzeri menfaatler

MADDE 7- (1) Kanun kapsamındaki kişiler; yabancı devletlerden, milletlerarası kuruluşlardan ve herhangi bir gerçek veya tüzel kişi veya kuruluştan aldıkları tarihte değeri asgari ücretin yarısından fazla olan hediye ve benzeri menfaatleri, 19/4/1990 tarihli ve 3628 sayılı Kanunun 3 üncü maddesindeki usul ve esaslara uygun şekilde en geç bir ay içinde yetkili mercilere teslim ederler.
(2) Kişisel başarılar nedeniyle alınan ödüller bu madde kapsamı dışındadır.
(3) Hediye ve benzeri menfaatlere ilişkin diğer hususlar Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığınca belirlenir.

Siyasi parti grubu etik kurulları

MADDE 8- (1) Türkiye Büyük Millet Meclisindeki her siyasi parti grubu, partisine mensup milletvekilleri ile genel merkez yöneticileri hakkında bu Kanun kapsamındaki konularla ilgili incelemeleri, başvuru üzerine ya da resen yaparak karara bağlamak üzere bir etik kurulu oluşturur.
(2) Kurul en az beş, en fazla dokuz milletvekilinden oluşur. Kurul üyeleri siyasi parti grupları tarafından belirlenerek Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına bildirilir. Üyelerin görev süresi yasama dönemidir.
(3) Kurul, görevi kapsamında partisine mensup milletvekilleri ile genel merkez yöneticilerinden bilgi ve belge isteyebilir, söz konusu kişilerin mal ve gelir bildirimlerini inceleyebilir.
(4) Kurulun inceleme yapma yetkisi görev yaptığı dönem ile sınırlıdır.
(5) Kurulların oluşumu ile çalışma usul ve esasları Komisyon tarafından belirlenir.

Siyasi Etik Komisyonunun oluşumu

MADDE 9- (1) Komisyon, her yasama dönemi başında, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Divanının oluşumunu takip eden bir ay içerisinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı tarafından önerilecek bir üye ile her siyasi parti grubunca kurul üyeleri arasından önerilecek eşit sayıda üyeden oluşturulur. Komisyonun toplam üye sayısı on beşi aşmamak şartıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı tarafından belirlenir. Komisyon üyelerinin seçimi, siyasi parti grupları tarafından önerilen adayların Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunca işaret oyu ile onaylanması suretiyle yapılır.
(2) Siyasi etik ilkeleri ihlal ettiği tespit edilen, üyesi olduğu siyasi parti ile üyelik bağı sona eren, Türkiye Büyük Millet Meclisinde grup kurma hakkını kaybeden bir siyasi partiye mensup olan veya kendiliğinden ayrılma isteminde bulunan Türkiye Büyük Millet Meclisi üyesinin Komisyon üyeliği sona erer.
(3) Boşalan üyeliklerin yerine yenileri, birinci fıkrada belirtilen usule göre belirlenir.
(4) Komisyonun görev süresi bir yasama dönemidir.
(5) Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Divanı üyeleri Komisyonda görev alamazlar.

Komisyonun görev ve yetkileri

MADDE 10- (1) Komisyon;
a) Başvurulara ilişkin usul ve esasları belirler.
b) Kurulların oluşumu ile çalışmasına ilişkin usul ve esasları belirler.
c) Cumhurbaşkanı, bir siyasi parti grubuna mensup olmayan Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlar ile Devlet yardımından yararlanmasına karşın Türkiye Büyük Millet Meclisinde grubu bulunmayan siyasi partilerin genel merkez yöneticilerince siyasi etik kurallarına ve bu Kanunla belirlenen diğer hususlara uyulup uyulmadığını başvuru üzerine veya resen inceler ve karara bağlar.
d) Çıkar çatışması bildirimleri üzerine konu hakkında kamuoyunu bilgilendirir.
e) Çıkar çatışması değerlendirmesinde yaşanan tereddütlere ilişkin görüş verir.
f) Talep halinde etik davranış ilkelerinin uygulanmasına ilişkin danışma hizmeti verir.
g) Kanun kapsamındaki kişilerin görevlerinden ayrıldıktan sonra sürdürdükleri faaliyetlere ilişkin bildirim yükümlülüğünün yerine getirilip getirilmediğini takip eder. Yükümlülüğe aykırı davranışları kamuoyuna duyurur.
h) Kararlara yapılan itirazları değerlendirerek karara bağlar.
i) Kanun kapsamındaki kişileri siyasi etik ilkeleri, görevle bağdaşmayan işler, çıkar çatışması, mal ve gelir bildirimi ile benzeri konularda bilgilendirir.
j) Siyasi etik ilkeleri konusunda toplumsal bilincin gelişmesine yönelik çalışmalar yapar.
k) Siyasi etik rehberi hazırlar.
l) Siyasi etik konusuna ilişkin ulusal ve uluslararası gelişmeleri izler ve uluslararası kurum ve kuruluşlarla iş birliği yapar.
m) Türkiye Büyük Millet Meclisi internet sitesinde yayımlanmak üzere her yasama yılı sonunda siyasi etik çalışmalarını içeren bir faaliyet raporu hazırlar.
(2) Komisyon, görevleri ile ilgili olarak Cumhurbaşkanı, Cumhurbaşkanı yardımcıları, bakanlar ve Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri dahil gerçek ve tüzel kişilerden, kamu kurum ve kuruluşlarından bilgi isteyebilir ve belge alabilir. Komisyon, gerekli gördüğü hallerde ilgili kişi ve uzmanların bilgisine başvurabilir ve Ankara dışında çalışma ve incelemelerde bulunabilir.
(3) Komisyon, gerek gördüğü durumlarda kanun kapsamındaki kişilerin mal ve gelir bildirimlerini inceler.
(4) Komisyonun inceleme yapma yetkisi görev yaptığı dönem ile sınırlıdır.

Komisyonun çalışma usul ve esasları

MADDE 11- (1) Komisyon, üyelerinin tespitinden en geç on beş gün sonra, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanının çağrısıyla toplanır. İlk toplantıda Komisyon üyeleri arasından üye tamsayısının salt çoğunluğuyla başkan, iki başkanvekili, bir sözcü ve bir katip üye seçilir.
(2) Komisyon, üye tam sayısının salt çoğunluğu ile toplanır ve toplantıya katılanların üçte iki oy çokluğu ile karar verir. Oylamalarda çekimser oy kullanılamaz.
(3) Komisyon gündemi Başkan tarafından belirlenir.
(4) Mazeretsiz olarak üst üste iki toplantıya katılmayan üyenin Komisyon üyeliği kendiliğinden sona erer.
(5) Siyasi etik ilkelere riayet etmediği şüphesi ortaya çıkan bir üyenin Komisyon çalışmalarına devam etmek istemesi halinde, Komisyonun diğer üyeleri toplanarak üyenin komisyon çalışmalarına katılıp katılmaması hususunda salt çoğunlukla karar alır.
(6) Gerekli hallerde Komisyonun talebi üzerine kamu kurum ve kuruluşları ile kamu tüzel kişiliğini haiz kurumlarda çalışanlar 1/12/2011 tarihli ve 6253 sayılı Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı İdari Teşkilatı Kanununun 30 uncu maddesinin sekizinci fıkrasına göre Komisyonda görevlendirilebilir.
(7) Komisyon çalışmalarına ilişkin yurtiçi ve yurtdışı görevlendirmelere ait giderler, Komisyonun kararı ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanının onayı ile 10/02/1954 Tarih ve 6245 Sayılı Harcırah Kanunu hükümlerine göre Türkiye Büyük Millet Meclisi bütçesinden karşılanır.

Başvuru ve inceleme

MADDE 12- (1) Kanun kapsamındaki başvurular gerçek ve tüzel kişiler tarafından Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına yapılabilir. Başvuru sahibinin talebi üzerine başvuru gizli tutulur.
(2) Başvuru; başvuru sahibinin adı ve soyadı, imzası, yerleşim yeri veya iş adresini ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları için vatandaşlık kimlik numarasını, yabancılar için pasaport numarasını, başvuru sahibi tüzel kişi ise tüzel kişinin unvanı ve yerleşim yeri ile yetkili kişinin imzasını, varsa, merkezi tüzel kişilik numarasını ve yetki belgesini içeren dilekçe ile yapılır. Başvuru elektronik ortamda veya diğer iletişim araçlarıyla da yapılabilir.
(3) Kimliği kesin olarak tespit edilemeyen kişilerce yapılan veya ortaya koyduğu iddia ile ilgili somut delilleri bulunmayan başvurular dikkate alınmaz. Yargı organlarınca incelenmekte olan veya karara bağlanmış bulunan konular hakkında başvuru yapılamaz. İnceleme sırasında yargı yoluna gidildiği anlaşılan başvuruların işlemi durdurulur. Daha önce incelenmiş şikâyet konusu, yeni kanıtlar gösterilmedikçe bir daha şikâyet konusu yapılamaz ve incelenemez.
(4) Başvurular, gerekli araştırma ve incelemeler yapılmak üzere, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri ile Türkiye Büyük Millet Meclisinde grubu bulunan siyasi partilerin genel merkez yöneticileri bakımından mensubu oldukları siyasi parti grubundaki Kurula, Kanun kapsamındaki diğer kişiler bakımından ise Komisyona, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığınca en geç on beş gün içerisinde iletilir.
(5) İnceleme başlatılmasını gerektiren bir durumun öğrenilmesi halinde Komisyon ya da kurul tarafından, başvuru yapılıp yapılmadığına bakılmaksızın konu hakkında resen inceleme başlatılabilir.
(6) Komisyon ve kurul toplantıları gizlidir. İncelemeler etik ilkeler çerçevesinde ve gizlilik gözetilerek yürütülür. Hiçbir organ, makam, merci veya kişi görevleri ile ilgili olarak Komisyona ve kurullara talimat veremez, tavsiye ve telkinde bulunamaz. Kararlar en geç üç ay içerisinde verilir ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına bildirilir.

(7) Hakkında inceleme yapılan kişinin savunması alınmadan karar verilemez. İlgili kişi savunma istemine ilişkin bildirimin kendisine tebliğ edildiği tarihten itibaren on beş gün içerisinde savunma hakkını kullanmaz ya da mazeret bildirmezse bu haktan vazgeçmiş sayılır.
(8) İnceleme sonucunda verilen karar ve gerekçelerini içeren bir rapor hazırlanır. Raporun bir örneği, hakkında inceleme yapılan kişi ile Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına verilir. İncelemenin sonucu hakkında başvuru sahibine Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığınca yazılı olarak bilgi verilir.

Yaptırımlar

MADDE 13- (1) Siyasi etik kurallarına uymadığı tespit edilenler hakkında; ihmali davranışları dolayısıyla uyarma, kasıtlı davranışlarından dolayı ise kınama kararıverilebilir. Siyasi etik kurallarını ihlal ettiği anlaşılan Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerine, bunlar dışında, Türkiye Büyük Millet Meclisini temsil edecek heyetlerde süreli olarak görev alamama yaptırımı uygulanabilir.

İtiraz

MADDE 14- (1) Kararlara karşı başvuru sahipleri ile hakkında inceleme yapılan kişiler, tebligatın kendilerine tebliğ tarihinden itibaren on beş gün içinde gerekçelerini belirterek Komisyona itiraz edebilir. Komisyon, itirazları en geç iki ay içerisinde karara bağlar.
(2) Süresinde itiraz edilmeyen kararlar ile itiraz üzerine verilen kararlar kesindir.

Kararların açıklanması

MADDE 15- (1) Siyasi etik kurallarına uyulmadığının tespit edilmesi halinde alınan kararlar kesinleşmelerini takip eden bir ay içinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığınca kamuoyuna açıklanır.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Üyeliğinin düşmesi

MADDE 16- (1) Görevle bağdaşmayan herhangi bir hizmeti veya görevi sürdürmekte ısrar eden Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinin, üyeliğinin düşmesine Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tam sayısının salt çoğunluğu ile karar verilir.

Seçim harcamalarının finansmanı

Madde 17- (1) Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliğine ve belediye başkanlığına aday olanların harcamaları ile bunlara yapılacak bağış ve yardımlar hakkında 19/1/2012 tarihli ve 6271 sayılı Cumhurbaşkanı Seçimi Kanununun 14 üncü maddesi hükümleri uygulanır.

Medya ve iletişim sözleşmelerinin açıklanması

Madde 18- (1) Siyasi partiler, Kanun kapsamındaki kişilerden seçimlerde aday olanlar ve belediye başkanları ile medya ve iletişim firmaları arasında, seçim kampanyaları kapsamında düzenlenen hizmet satın alma sözleşmeleri söz konusu kişi ve kuruluşlar ile siyasi partilerin internet sitelerinde yayımlanır; internet sitesi bulunmayanlar uygun iletişim araçları ile kamuoyunu bilgilendirir.

Görevlerinden ayrılmış olanların bildirim yükümlülüğü

Madde 19- (1) Kanun kapsamındaki kişiler görevlerinden ayrıldıktan sonra Devlet ve diğer kamu tüzelkişileri ve bunlara bağlı kuruluşlarla; Devletin veya diğer kamu tüzelkişilerinin doğrudan ya da dolaylı olarak katıldığı teşebbüs ve ortaklıklarla doğrudan ya da dolaylı iş ilişkisi kurmaları ya da bu kurum ve kuruluşların karar ve uygulamalarını etkilemek amacıyla faaliyette bulunmaları halinde Komisyona bildirmekle yükümlüdür.
(2) Bu yükümlülüğe aykırı davranışlar Komisyon tarafından kamuoyuna
duyurulur.

İçtüzüğün uygulanması

MADDE 20- (1) Bu Kanunda açıklık olmayan hâllerde Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü hükümleri uygulanır.

Uygulamaya ilişkin usul ve esaslar

MADDE 21- (1) Bu Kanunun uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar Komisyonun görüşü alınarak Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Divanı tarafından belirlenir ve Resmi Gazete’de yayımlanır.

Değiştirilen, uygulanmayacak ve yürürlükten kaldırılan hükümler ile atıflar

MADDE 22- (1) 25/5/2004 tarihli ve 5176 sayılı Kamu Görevlileri Etik Kurulu Kurulması ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanuna aşağıdaki madde eklenmiştir.

“Ek Madde 1- (1) Belediye başkanları bir takvim yılındaki;
a) Maaş ve harcırahları ile emekli aylığı gelirleri,
b) Yıllık tutarı, bir aylık maaş ve harcırahları tutarının beş katına kadar olan tarımsal üretim, kira, faiz ve menkul değer gelirleri,
c) Yıllık tutarı, bir aylık maaş ve harcırahları tutarına kadar olan toplantıya katılma, konuşma yapma, makale yayımlama ve benzeri nedenlerle edinilen gelirleri dışında kalan gelirlerini kaynağını belirterek izleyen yılın şubat ayı sonuna kadar İçişleri Bakanlığına bildirirler. Bu fıkra kapsamındaki hesaplamalarda, her türlü ödemeler dahil maaş tutarı esas alınır.
(2) Belediye başkanlarının verdikleri mal bildirimleri ile gelir bildirimleri verildikleri tarihten, görev dönemleri sonuna kadar görev yaptıkları kurumların ve İçişleri Bakanlığının internet sitelerinde yayımlanır.
(3) Bakanlar bakımından görevle bağdaşmadığı hüküm altına alınmış olan işler, görevleri devam ettiği sürece belediye başkanlarınca da yapılamaz.”
(2) 19/4/1990 tarihli ve 3628 sayılı Kanunun bu Kanuna aykırı hükümleri uygulanmaz.
(3) 31/10/1984 tarihli ve 3069 sayılı Türkiye Büyük Millet Meclisi Üyeliği ile Bağdaşmayan İşler Hakkında Kanun yürürlükten kaldırılmıştır. Mevzuatta 3069 sayılı Kanuna yapılan atıflar bu Kanuna yapılmış sayılır.

Geçiş hükümleri

GEÇİCİ MADDE 1- (1) Bu Kanunun yürürlüğe girmesinden itibaren bir ay içinde siyasi parti grupları etik kurullarını oluşturur ve kendilerine düşen Komisyon üyelikleri için TBMM Başkanlığına gerekli bildirimde bulunur.
(2) Bu Kanunun 21 inci maddesinde belirtilen usul ve esaslar bu Kanunun yürürlüğe girmesinden itibaren üç ay içinde belirlenir.

Yürürlük

MADDE 23- (1) Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

Yürütme

MADDE 24- (1) Bu Kanun hükümlerini Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı yürütür.

Suçlar ve Cezalar Hakkında

0
Prof.. Dr. Sami Selçuk

Suçlar ve Cezalar Hakkında / Prof. Dr. Sami Selçuk

Beccaria, Suçlar ve Cezalar Hakkında (Dei delitti e delle pene) adlı ünlü yapıtını bundan 240 yıl önce yayımladı.

O günden bu yana yapıt hakkında birçok inceleme yapıldı; ulusal ya da uluslararası toplantılar düzenlendi. Bunların her birinde kitaptaki görüşler gözetilerek uygulamada neler yapıldığı irdelendi ve tartışıldı; bir bakıma büyük düşünüre sık sık hesap verildi.

Yasakçı hukuk yerine barışçı hukuku savunan insancı (hümanist) dünya sevdalıları, yapıtlarına; ceza hukukuyla ilgili bütün kitaplar da, çağcıl ceza hukukuna onun adıyla giriş yaptılar.

Ne var ki, ülkemizde, bu tür etkinlikler pek yaşanmadı. Peki, kimdir Beccaria ve neden bu denli önemlidir?
Marki Cesare Beccaria Bonesana’nın yalın ve gösterişten uzak, ama incelemelerle dolu yaşamı 15 Mart 1738’de Milano’da başlamış, 28 Kasım 1794’te aynı kentte sona ermiştir.

Suçlar ve Cezalar Hakkında

Beccaria’nın yaşamım, yapıtlarım ve etkilerini merak edenlerin, Beccaria’nın İnsanlığa Bildirisi adlı mütevazı incelememde yeterli bilgiyi bulacaklarını ummaktayım.

Çevirisini yaptığım Suçlar ve Cezalar Hakkında adlı bu kitap, hiç kuşkusuz Beccaria’nın en önemli yapıtı, daha doğrusu başyapıtıdır ve 1764’te yayımlanmıştır.

Beccaria, arka arkaya yapılan baskılardan sonra, dile getirilen eleştirileri gözeterek, paragrafların ve bölümlerin yerlerini değiştirmiş, kimi bölümleri parçalayıp yeni bölümlere ayırarak, 1766’da kitabını yeniden bastırmıştır. Kitabın ilk baskısı, 42 bölüm olduğu halde, 1766 baskısı 47 bölümdür. Fransızca baskılar, genellikle ilk baskıya ve özellikle de Morellet’nin yaptığı değişikliklere bağlı kalmıştır. Ancak Beccaria; ömrü boyunca bilimle uğraşmış; gerçekleri bilimin ışığında bulmaya çalışmış, bilginin çoğalması gerektiğini, bilgili toplumlarda bilginlere değer verildiğini ve yarım bilginin tehlikeli olduğunu savunmuş; düşünce yasaklarına  her zaman karşı çıkmış; eleştirilere sürgit açık ve görüşlerinde bunlara göre değişiklikler yapmaya hazır bir düşünürdür. Bu yüzden, onun en son yaptığı düzeltmelere bağlı kalmak, çevirmen için kanımca bir zorunluluktur.  Ben de bu zorunluluğa uydum ve çeviride 1766 baskısını esas aldım.

Yapıtın dili ve çevrisi konusunda da birkaç söz söylemekte yarar vardır. Yapıtın dili, gerçekten çok kapalıdır; zorludur. Yazarların ortak kanısı da budur. Bu saptama, doğrudur. Nitekim, Şubat 1766 tarihli mektubunda Morellet, yapıtta kullanılan anlatımın sıradan, hatta az çok okumuş insanlar için bile çok kapalı olduğunu, oysa insanları düşündürmek için yazılan yapıtların açık ve kısa olmaları gerektiğini, çünkü bu yapıtların herkes tarafından okunacaklarını, onlar üzerine incelemeler yapılacağını belirtmektedir. Akim dili ile otoritenin dilini ayıran (XXVIII) Beccaria da, kitabının “okura” bölümünde ve Mayıs 1766 tarihli mektubunda bu eleştirilere hak vermektedir. Gerekçesi gerçekçidir. Zira o, yazarken Machiavelli, Galilei ve Giannone’nin başına gelenleri düşünmüş; kendi deyişleriyle, “boş inançların salladıkları zincirlerin ve gerçeğin iniltilerini boğan bağnazlığın gürültüsünü işitir” gibi olmuştur.  Yine kendi anlatımıyla, bu dehşet saçan sahnenin görünümü, kimi zaman Beccaria’yı, “ışığı bulutlar içinde kuşatmaya”, yani kapalı anlatımlara zorlamış, bu yüzden insanlığı, kendini kurban etmeden, savunmak istemiştir. Ancak, yapıtı düşünürler için değil, sıradan insanlar için yazdığını belirterek, Morellet’den kapalı gördüğü kesimler konusunda kendisini uyarmasını dilemiş, onu yardıma çağırmıştır.

Voltaire de yorumunda, anlatımda kapalı olan noktalara değinmektedir (sözgelimi, XVI. bölümdeki bir cümleyi buna örnek gösterir). Dahası, Brissot de Warville ile Diderot, yapıtın Fransızca çevirisinin kapalı olan kesimlerine notlar düşerek açıklamalar yapmak gereğini duymuşlardır.

Yıllar önce, İtalyan ceza hukukunu ve İtalyancayı çok iyi bilen, bugün artık aramızda bulunmayan çok değerli bir bilim adamımıza, bu yapıtı düşünürün anadilinden Türkçeye çevirmesini önerdiğim zaman, kitabın dilinin çok kapalı, bu yüzden çevirinin de güç olduğunu belirmiş ve önerimi benimsememişti. Özetle, Beccaria, yapıtında kapalı bir anlatımı seçmiştir. Çünkü, kovuşturulmaktan korkmuştur. Hatta yazdıktan sonra onu yayımlamaktan çekinmiş, yapıtını yakmaya bile kalkışmıştır. Bir bakıma haklıdır. Zira yukarıda da belirttiğim gibi, kurulu düzene karşı çıkmak hiçbir dönemde kolay olmamıştır. Üstelik Beccaria yapıtını yazdığı zaman çok gençtir; önünde yaşayacağı nice yıllar vardır. Nitekim, korktuğu başına gelmiş, yapıt bir ara Venedik’te yasaklanmış, İspanya’da hüküm giymiştir.

Bana gelince, yapıtı, daha önce belirttiğim gibi, yazarı tarafından sön kez düzeltilip gözden geçirilen ve Mart 1766’da Livorno’da basılan İtalyanca metinden dilimize çevirmeye çabaladım. Burada, dikkat edilirse, “çalıştım” yerine bilinçli olarak “çabaladım” diyorum. Gerçekten, bu çeviri etkinliği, çalışmaktan da öte bir çabalama olmuştur, benim için. Doğrusu, Fransızcada birbirlerinden çok başka olan dört çeviri ve Fransızcanın katkısı olmasaydı, ben de bu çeviriye girişme yürekliliğini belki gösteremezdim ya da işin yarısında bu çeviriyi bırakırdım. Nedenleri de açık. Birincisi, anlatım çok kapalı. İkincisi, ünlü deyişle “her çevirmen haindir”. Ancak Beccaria’nın çevirmenleri biraz daha haindirler. Gerçekten, bu ihanet bütün çevirilerde açıkça görülmektedir. Morellet’nin ve öbür çevirmenlerin Fransızcaya çevirileri de öyledir. Kanımca bu konuda en doğru değerlendirme şu olacaktır: Bütün çevirmenler Beccaria’ya ihanet etmiş ya da etmek durumunda kalmışlardır. Zira onun her çevirisi birbirinden başkadır, hatta yapıtta yer almayan cümleler bile çevirilerde yer almışlardır. Nitekim yaptığım çeviride bunları göstermek kararıyla yola çıktım ve kimilerini de yapıtın başlarında belirttim. Ancak öylesine çoktular ki, daha sonra bundan vazgeçtim. Aynı suçlamalardan kendimi ne denli kurtarabildiğimi doğrusu bilemiyorum.

Aslında, çeviri olgusu, içinde çelişki taşıyan bir etkinliktir. Çeviren bir yandan iki dil arasındaki deyiş ve yapı ayırımlarını olabildiğince silmeye; öte yandan da onları anlam açısından buluşturmaya çabalar. Böylece, düşünceler arasındaki küçük başkalıklar hem görünürler ve hem de çevirinin sözlük çalışmasını aşan bir etkinlik olduğunu ortaya koyarlar.

Çeviri etkinliğine bu anlayışla yaklaşıldığı zaman, Beccaria’nın çevirmenini daha çok yoracağı ve zorlayacağı açıktır.

Şunları da belirtmek isterim: Çeviri sırasında bana göre ilginç ve önemli olan satırları/özdeyişleri vurgulamak için italik harfleri kullandım. Ayrıca, merak edenler için, yapıtın ilk baskısı ile son baskısı arasındaki değişiklikleri dipnotlarda gösterdim. Yine dipnotlarda sergilenen kimi görüşlerin eski ve çağcıl hukuk karşısında ne ölçüde benimsendiklerini değerlendirmeye çalıştım.

Özetle dipnotları, yapıtın yazarına değil, bütünüyle çevirmene aittir. Bugün için artık yeni olmayan salt felsefi kesimler bir yana bırakılırsa, 18. Yüzyıldan bu yana yapıt, insancı anlayışla ve ceza hukukuyla ilgili çalışmaların çıkış noktası olmuştur.

Kanımca Türk hukukçusu, bu anıt yapıtı her zaman kolayca ulaşabileceği bir yerde, hatta elinin altında bulundurmalıdır. Tıpkı bir sözlük gibi, bir ceza yasası gibi. Çünkü, bu yapıt, ceza yasalarının bir ilkeler sözlüğüdür. Hem de vazgeçilemez bir sözlüğü. O açıdan tarih dışı kalmış Türk hukuk uygulamasının çağım yakalayabilmesi için bu kitabı okumak yetmez. Onun içine girmeli, gerçekleri oradan görmeli ve uzun uzun düşünmeli, Türk hukukçusu. Kim ki bunu yapar, ceza hukukuyla buluştuğunu değil, ceza hukukunu yeniden keşfettiğini görecektir. Beccaria, akılcı bir kuramcı, idealist bir öngörücü (vizyoner) olarak, çoğu kendinden önce bilinen dağınık görüşleri bir araya getirirken zaman zaman katalizör kimliğini ön plana çıkartsa da, Türk hukukçusu için her zaman yenidir. Zira Beccaria’yı okumak düşünmektir; düşünmekse eylemlerin en sağlıklısıdır.

Beccaria, artık yaşamıyor. Ama yapıtı dipdiri, hâlâ yol gösteriyor. O, artık bir klasik.

Bu gerçeği nasıl anlatmalı bilmem ki?

Acaba şöyle desem yeterli olur mu?

“Beccaria öldü. Yaşasın Beccaria!”

Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu

0

Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu, insan haklarını korumak ve geliştirmek, ulusal önleme mekanizması görevini yerine getirerek ayrımcılıkla mücadele etmek amacıyla Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu Kanunu gereğince 2016 yılında kurulmuştur. Kuruluş kanununa göre kurum, idari ve mali özerkliğe sahip, özel bütçeli ve kamu tüzel kişiliğini haiz, Başbakanlıkla ilişkilidir.

Türkiye İnsan Hakları Kurumu adıyla 21 Haziran 2012 tarihli ve 6332 sayılı “Türkiye İnsan Hakları Kurumu Kanunu” ile kurulan Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu 9 Aralık 2013 tarihli Bakanlar Kurulu kararı ile ulusal önleme mekanizması olmuş, özel bütçeli bir idare olan kurumun adı, 20 Nisan 2016’da değiştirilerek bugünkü adıyla faaliyetine devam etmesine karar verilmiştir.

Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumunun Kuruluş Amacı

Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu, uluslararası insan hakları sözleşmeleriyle ülkenin temel değerlerini ve beklentilerini bağdaştırarak insan hakları alanında halka ve global topluma öncülük eden, açıklama ve kararlarına güvenilen, referans alınan, kalitesi ve marka özelliğiyle uluslararası kabul gören,  insan hakları politikalarını etkileyebilen kurum olmayı vizyon olarak edinmiştir. Kurum, uluslararası arenada Türk vatandaşlarının ve akraba toplulukların yurt dışında uğrayabilecekleri insan hakları ihlallerini de gözlemleyen ve uluslararası toplumun gündemine getirebilen, gerektiğinde uluslararası alanda ihlal edilen insan hakları konusunda araştırma yapıp raporlar yayınlayabilen, yapılan haksız ithamları cevaplandırabilen ve yeni evrensel haklar tespit edebilen bir kurum olmayı amaçlamaktadır.

Kamu kurum ve kuruluşları ile görevliler; Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu tarafından yapılacak ziyaretler sebebiyle gerekli yardım ve kolaylığı göstermek zorundadır.

Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu, görev ve yetkilerine ilişkin olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi İnsan Haklarını İnceleme Komisyonunu ve Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonunu yılda en az bir defa bilgilendirmektedir.

Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumunun Görevleri 

İnsan haklarının korunmasına, geliştirilmesine, ayrımcılığın önlenmesine ve ihlallerin giderilmesine yönelik çalışmalar yapmak

İnsan hakları ve ayrımcılıkla mücadele konularında kitle iletişim araçlarını da kullanarak bilgilendirme ve eğitim yoluyla kamuoyunda duyarlılığı geliştirmek

Milli eğitim müfredatında bulunan insan hakları ve ayrımcılık yasağıyla ilgili bölümlerin hazırlanmasına katkıda bulunmak

Üniversiteler ile ortaklaşa faaliyetlerde bulunmak; Yükseköğretim Kurulunun eş güdümünde üniversitelerin insan hakları ve eşitlik ile ilgili bölümlerinin kurulmasına ve insan hakları ve eşitlik öğretimine dair müfredatın belirlenmesine katkıda bulunmak

Kamu kurum ve kuruluşlarının meslek öncesi ve meslek içi insan hakları ve eşitlik eğitimi programlarının esaslarının belirlenmesine ve bu programların yürütülmesine katkıda bulunmak

Görev alanıyla ilgili mevzuat çalışmalarını izlemek, değerlendirmek, bunlara ilişkin görüş ve önerilerini ilgili mercilere bildirme

İnsan hakları ihlallerini resen incelemek, araştırmak, karara bağlamak ve sonuçlarını takip etmek

Ayrımcılık yasağı ihlallerini resen veya başvuru üzerine incelemek, araştırmak, karara bağlamak ve sonuçlarını takip etmek

Kuruma başvuranlara mağduriyetlerinin giderilmesi için kullanabilecekleri idari ve hukuki süreçler konusunda yol göstermek ve başvurularını takip etmelerini sağlamak amacıyla yardımcı olmak

İşkence ve kötü muamele ile mücadele etmek ve bu konuda çalışmalar yapmak

İşkenceye ve Diğer Zalimane, Gayriinsanî veya Küçültücü Muamele veya Cezaya Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesine Ek İhtiyari Protokol hükümleri çerçevesinde ulusal önleme mekanizması olarak görev yapmak

Özgürlüğünden mahrum bırakılan ya da koruma altına alınan kişilerin ulusal önleme mekanizması kapsamındaki başvurularını incelemek, araştırmak, karara bağlamak ve sonuçlarını takip etmek

Özgürlüğünden mahrum bırakılan ya da koruma altına alınan kişilerin bulundukları yerlere haberli veya habersiz düzenli ziyaretler gerçekleştirmek, bu ziyaretlere ilişkin raporları ilgili kurum ve kuruluşlara iletmek, Kurulca gerekli görülmesi durumunda kamuoyuna açıklamak, ceza infaz kurumları ve tutukevleri izleme kurulları, il ve ilçe insan hakları kurulları ile diğer kişi, kurum ve kuruluşların bu gibi yerlere gerçekleştirdikleri ziyaretlere ilişkin raporları incelemek ve değerlendirmek

Cumhurbaşkanlığına, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına ve Başbakanlığa sunulmak üzere; insan haklarının korunması ve geliştirilmesi, işkence ve kötü muameleyle mücadele ve ayrımcılıkla mücadele alanlarında yıllık raporlar hazırlamak

Kamuoyunu bilgilendirmek, düzenli yıllık raporlar dışında, gerek görüldüğünde görev alanına ilişkin özel raporlar yayımlamak

İnsan hakları ve ayrımcılıkla mücadele alanındaki uluslararası gelişmeleri izlemek ve değerlendirmek, alanındaki uluslararası kuruluşlarla ilgili mevzuat dahilinde işbirliği yapmak

İnsan haklarının korunması ve ayrımcılıkla mücadele kapsamında faaliyet yürüten kamu kurum ve kuruluşları, sivil toplum kuruluşları, meslek kuruluşları ve üniversitelerle işbirliği yapmak

Diğer kurumların ayrımcılığın önlenmesine yönelik faaliyetlerine destek vermek

Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası insan hakları sözleşmelerinin uygulanmasını izlemek, bu sözleşmeler uyarınca kurulan inceleme, izleme ve denetleme mekanizmalarına Devletin sunmakla yükümlü olduğu raporların hazırlanması sürecinde, ilgili sivil toplum kuruluşlarından da yararlanmak suretiyle görüş bildirmek, bu raporların sunulacağı uluslararası toplantılara temsilci göndererek katılmak

Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumunun Çalışma Biçimi  

Kurul, Başkanın çağrısı üzerine toplanmakta ve toplantıları başkan yönetmektedir. Toplantı gündemi Başkan tarafından hazırlanarak, toplantıdan en az üç gün önce Kurul üyelerine bildirilir. Başkanın dışında en az beş üyenin birlikte talep etmesi halinde, Kurul, Başkan tarafından beş gün içinde toplanmak zorundadır. Kurul, en az yedi üye ile toplanmakta ve en az altı üyenin aynı yöndeki oyuyla karar almakta; kararlarda çekimser oy kullanılamamaktadır.

Kurul, kendi üyeleri arasından, her bir çalışma alanı için üçer üyeli komisyonlar oluşturabilir ve başkan hariç beş üyeli daireler oluşturabilir. Başkan, dairelerin doğal üyesidir.

Kurul kararları, toplantı tarihinden itibaren en geç on beş iş günü içinde gerekçeler ve varsa karşı oy gerekçeleri yazılır. Gerektiğinde, Kurul tarafından bu süre uzatılabilir.

Aksi kararlaştırılmadıkça Kurul toplantılarındaki müzakereler gizlidir.

Kurul, gerekli gördüğü durumlarda kararlarını, kişisel verilerin gizliliği ilkesine bağlı kalmak kaydıyla uygun vasıtalarla kamuoyuna duyurabilir.

Kurul üyeleri ile Kurum personelinin uyacakları mesleki ve etik ilkeler; bu maddede belirtilen komisyonların ve dairelerin oluşumu, çalışma esasları ile Kurulun çalışma usul ve esasları ve diğer hususlar yönetmelikle düzenlenir.

Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumuna Başvuru Şekli ve Usulü   
  • Ayrımcılık yasağı ihlalinden zarar gördüğü iddiasında bulunan her gerçek ve tüzel kişi Kuruma başvurabilir.
  • Başvuru dilekçeleri Kuruma veya Kurumun gerekli gördüğü yerlerde açtığı bürolara elden verilebileceği gibi posta, elektronik posta veya faks yoluyla da gönderilebilir. Kurum tarafından oluşturulan elektronik sistem aracılığıyla da başvuru mümkündür.
  • Ayrıca, illerde valilikler veya ilçelerde kaymakamlıklar aracılığıyla da başvuru yapılabilir.
  • Faks veya elektronik posta yoluyla yapılan başvurulara ait dilekçe asılları, on beş gün içinde Kuruma gönderilmedikçe başvuru geçerli sayılmaz. Kayıtlı elektronik posta yoluyla yapılan başvurularda bu şart aranmaz.
  • Başvuru, Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu Kanununun Uygulanmasına İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmeliğin ekinde yer alan ve Kurumun resmi internet sitesinde yayımlanan Gerçek Kişiler İçin Başvuru Formu veya Tüzel Kişiler İçin Başvuru Formu doldurulmak suretiyle yapılır.
  • Yönetmelikte belirlenen zorunlu bilgi ve belgelerin bulunması koşuluyla form kullanılmadan da başvuru yapılabilir.
  • Haklı bir nedenin bulunması hâlinde başvuru yapılan yerde formun doldurulmasına yardımcı olunmak suretiyle sözlü yapılan başvurular da kabul edilebilir.
  • Başvurular okunaklı ve anlaşılır bir şekilde yazılır veya doldurulur.
  • Varsa başvuru konusuna ilişkin bilgi ve belgeler de başvuruya eklenir.
Kuruma yapılan başvurularda aşağıdaki hususlara yer verilir
a) Başvurucu gerçek kişi ise;
  1. Adı, soyadı ve imzası,
  2. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları için vatandaşlık kimlik numarası, yabancılar için pasaport numarası, uyruğu ve varsa kimlik numarası,
  3. Tebligata esas yerleşim yeri veya iş adresi,
  4. Aleyhine başvuru yapılan kamu kurum ve kuruluşları, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları, gerçek kişiler ve özel hukuk tüzel kişileri, başvuru konusu ve talep,
  5. İlgili tarafa başvuru tarihi ve ilgili tarafın cevap tarihi,
  6. Varsa bildirime esas elektronik posta adresi, telefon ve faks numarası eklenir.
b) Başvurucu tüzel kişi ise;
  1. Unvanı,
  2. Tebligata esas adresi, telefon numarası ve varsa elektronik tebligat adresi,
  3. Yetkili kişinin adı, soyadı, unvanı, imzası ve varsa bildirime esas elektronik posta adresi, telefon ve faks numarası,
  4. Aleyhine başvuru yapılan kamu kurum ve kuruluşları, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları, gerçek kişiler ve özel hukuk tüzel kişileri, başvuru konusu ve talep,
  5. İlgili taraf başvuru tarihi ve ilgili tarafın cevap tarihi,
  6. Yetkili kişinin yetki belgesinin aslı veya onaylı örneği,
  7. Varsa merkezi tüzel kişilik numarası eklenir.
  • Başvuru kural olarak Türkçe dilekçe ile yapılır. Ancak, başvurucunun kendisini daha iyi ifade edebildiği başka bir dildeki başvurusu, Kurumca haklı ve makul olduğunun tespiti halinde kabul edilebilir.
  • Başvuru hakkının etkin bir şekilde kullanılmasına hiçbir surette engel olunamaz.
  • Başvurulardan herhangi bir ücret alınmaz.
  • İlgililer, Kuruma başvurmadan önce bu Kanuna aykırı olduğunu iddia ettikleri uygulamanın düzeltilmesini ilgili taraftan talep eder. Bu taleplerin reddedilmesi veya otuz gün içerisinde cevap verilmemesi hâlinde Kuruma başvuru yapılabilir. Ancak Kurum, telafisi güç veya imkânsız zararların doğması ihtimali bulunan hâllerde, bu şartı aramadan başvuruları kabul edebilir.
  • Dava açma süresi içinde Kuruma yapılan başvurular işlemeye başlamış olan dava açma süresini durdurur.
  • Yasama ve yargı yetkilerinin kullanılmasına ilişkin işlemler, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu kararları ile Anayasa’nın yargı denetimi dışında bıraktığı işlemler başvurunun konusu olamaz.
  • İş Kanunu’nun 5. maddesi kapsamına giren ayrımcılık iddialarına ilişkin başvurular, İş Kanunu’nda ve ilgili mevzuatta belirlenen şikâyet usulleri izlendikten sonra herhangi bir yaptırım kararı alınmadığı hâllerde yapılabilir.
  • İnsan hakları ve ayrımcılık yasağı ihlallerine ilişkin resen yapılan incelemeler için ihlal mağdurunun şahsen belirlenebilir olduğu durumlarda kendisinin veya kanuni temsilcisinin açık rızasının alınması şarttır.
  • Çocuğun yüksek yararının gerektirdiği hâllerde kanuni temsilcisinin rızası aranmaz. Kuruma yapılacak başvurularda, vesayet ya da koruma altında olanlar ve çocuklar ile talepleri üzerine mağdur ya da mağdurların kimlik bilgileri gizli tutulur.
  • Ayrımcılık yasağının ihlali iddiasıyla Kuruma yapılan başvurularda, başvuranın iddiasının gerçekliğine ilişkin kuvvetli emarelerin ve karine oluşturan olguların varlığını ortaya koyması hâlinde, karşı tarafın ayrımcılık yasağını ve eşit muamele ilkesini ihlal etmediğini ispat etmesi gerekir.
  • Kurumun “Özgürlüğünden mahrum bırakılan ya da koruma altına alınan kişilerin ulusal önleme mekanizması kapsamındaki başvurularını incelemek, araştırmak, karara bağlamak ve sonuçlarını takip etmek” görevi kapsamında yapılan başvurular hakkında da yukarıdaki şartlar geçerlidir.
  • Kurum, başvuruları ve resen yaptığı incelemeleri başvuru ve resen inceleme kararı tarihinden itibaren en geç üç ay içinde sonuçlandırır. Bu süre, Başkan tarafından bir defaya mahsus olmak üzere en fazla üç ay uzatılabilir.
  • Kurum, ihlal iddiasına muhatap olan taraftan yazılı görüşünü sunmasını ister. Yazılı görüş, istemin tebliğinden itibaren on beş gün içinde Kuruma ulaştırılır.
  • Yazılı görüş, başvuran kişiye tebliğ edilerek, görüşünü tebliğden itibaren en geç on beş gün içinde Kuruma sunması istenir. Talep hâlinde Başkan bu süreleri bir defaya mahsus olmak üzere on beş gün uzatabilir. Taraflara talepleri hâlinde Kurul önünde ayrı ayrı sözlü açıklama yapma hakkı tanınabilir.
  • Başkan, incelemenin özelliğine göre, görüşlerin alınmasından sonra, resen veya talep üzerine tarafları uzlaşmaya davet edebilir. Uzlaşma, insan hakları veya ayrımcılık yasağı ihlali olduğu iddia olunan uygulamaya son verilmesi veya mağdur açısından bu sonucu sağlayacak çözümleri içerebileceği gibi mağdura belli bir tazminatın ödenmesi biçiminde de olabilir. Uzlaşma en geç bir ay içinde sonuçlandırılır. Uzlaşma müzakereleri sırasında yapılan tespitler, alınan beyanlar veya açıklamalar, herhangi bir soruşturma ve kovuşturmada ya da davada delil olarak kullanılamaz.
  • Uzlaşma yoluyla sonuçlandırılamayan başvurular ve incelemeler hakkında ilgili rapora ilişkin müzekkere yirmi gün içinde Kurula sunulur. Bunun üzerine Kurul, insan hakları veya ayrımcılık yasağı ihlali yapılıp yapılmadığına ilişkin karar verir.
  • Kurul, konusu suç teşkil eden insan hakları veya ayrımcılık yasağı ihlallerini tespit ettiği takdirde, bunlarla ilgili suç duyurusunda bulunur.
  • Ayrımcılık yasağının ihlali hâlinde, bu ihlalin etki ve sonuçlarının ağırlığı, failin ekonomik durumu ve çoklu ayrımcılığın ağırlaştırıcı etkisi dikkate alınarak ihlalden sorumlu olan kamu kurum ve kuruluşları, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları, gerçek kişiler ve özel hukuk tüzel kişileri hakkında bin Türk lirasından on beş bin Türk lirasına kadar idari para cezası uygulanır.
  • Söz konusu idari para cezasının kamu kurum ve kuruluşları ile kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları hakkında uygulanması hâlinde, ödenen idari para cezası, cezaya esas ayrımcı uygulamaya kusuruyla sebebiyet veren kamu kurum ve kuruluşlarında görev yapan memurlar ve diğer kamu görevlileri ile kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarında görev yapanlara rücu edilir.
  • Başvurunun Kurum tarafından yerinde görülerek kabul edilmesi ve ihlal kararı verilmesi hâlinde; ilgili merci Kurumun kararı üzerine otuz gün içinde herhangi bir işlem tesis etmez veya eylemde bulunmaz ise durmuş olan dava açma süresi kaldığı yerden işlemeye başlar.

Marguerite Porete

0
Marguerite Porete

Marguerite Porete, 1255 – 1320 yılları arasında Fransa’da yaşamıştır. Fransa’da yaşayan Marguerite Porete mistisizm akımının temsilcilerindendir.

“Yalın Ruhun Aynası” isimli eserinde, ruhun tamamen özgür olması gerektiğini savunmuştur. Bu bakımdan kiliseden ve ruhban sınıftan koparak Tanrı ile bireysel bir ilişki kurulması gerektiğini öne sürmüştür.

Dinî açıdan sapkınlık suçlaması neticesinde, yakılarak öldürülmüştür.

Kültürel Mirasın Yasa Dışı Ticareti ile Mücadele

1

Kültürel Mirasın Yasa Dışı Ticareti ile Mücadele konulu rapor ve tavsiye kararı Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü (KEİÖ) tarafından 26 Kasım 2015 tarihinde Bükreş’te düzenlenen 46. genel kurul toplantısında kabul edilmiştir.

[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””]

Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü (KEİÖ) (Black Sea Economic Cooperation Organization)

Örgüt, 25 Haziran 1992 tarihinde İstanbul’da düzenlenen zirvede yayınlanan bir deklarasyon ve imzalanan antlaşma ile kurulmuştur.

Karadeniz havzasındaki ülkelerin ekonomik iş birliğini amaçlayan uluslararası kuruluş; demokrasi ve hukukun üstünlüğü,  sosyal koruma, eğitimin geliştirilmesi, gençlik işbirliği, kültürel işbirliği, yerel yönetimlerin işbirliği, ekonomik entegrasyon ve sürdürülebilir kalkınma, çevresel koruma, turizm, tarım ve kırsal kalınma, enerji, altyapı, yolsuzlukla mücadele, organize suç ve terörizmle mücadele gibi başlıklar altında çalışmalar yapmaktadır.

Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü üyelerini gösteren harita

Teşkilatın kurucu devletleri, Türkiye, Azerbaycan, Ermenistan, Gürcistan, Moldova, Rusya Federasyonu, Ukrayna, Bulgaristan ve Romanya’dır. Halihazıra KEİ’nin, Arnavutluk, Azerbaycan, Bulgaristan, Ermenistan, Gürcistan, Moldova, Romanya, Rusya Federasyonu, Sırbistan, Türkiye, Ukrayna ve Yunanistan olmak üzere 12 üyesi bulunmaktadır. Sekretaryası İstanbul’da olan kuruluşun delegasyonuna yönelik Türkiye Cumhuriyeti tarafından bir takım bağışıklık ve diplomatik kolaylıklar sağlanmaktadır.

İşbirliğinin temeli ekonomiye dayanmakta, üye ülkeler arasındaki ilişkilerin geliştirilmesi istikrar, refah, barış, dostluk ve iyi komşuluk ilişkilerinin teşvik edilmesi temel esastır. Ekonomik anlamdaki işbirliğinin omurgasını ulaştırma ve iletişim sektörleri oluşturmaktadır. Özellikle deniz taşımacılığı önem arz etmektedir. [/box]

Doc.: GA46/CC45/REC148/15/tr

148/2015 SAYILI TAVSİYE KARARI

Karadeniz Ekonomik İşbirliği Bölgesindeki Kültürel Mirasın Yasa Dışı Ticareti ile Mücadele

1. Karadeniz Ekonomik İşbirliği Parlamenter Asamblesi (KEİPA), kültürel varlıkların yasadışı ithalatı, ihracatı ve kültürel sahipliği transferinin bu merkezindeki ülkelerinde kültürel mirasının fakirleşmesinin esas nedenlerinden biri olduğunun ve her ülkenin kültürel mülkünü bundan kaynaklanan bütün tehlikelere karşı korumanın, uluslararası işbirliğinin en etkili yollardan birini teşkil ettiğinin bilincindedir.
2. KEİPA, Devlet ve Hükümet Başkanlarının “bölgenin gelişiminde kültürün rolü“nün öneminin altını çizdikleri ve “kültür, turizm ve gençlik politikasındaki işbirliğinin halklarımızın birbirini daha iyi anlamasını sağlayacağını” dikkate aldıkları KEİ’nin Yirminci Yılı İstanbul Zirvesi Deklarasyonu’nu hatırlatmaktadır. KEİ üye devletleri, kültürel varlığın, medeniyetin ve ulusal kültürün temel unsurlarından birini oluşturduğu ve gerçek değerinin yalnızca kökenine, tarihine ve geleneksel çevresine dair mümkün olan tam bilgi ile anlaşılabileceği görüşündedir.3. KEİPA ayrıca, KEİ Üye Devletleri Parlamento ve Hükümetlerinin “KEİ içerisinde kültür alanındaki mevcut işbirliğini daha da güçlendirmeleri ve kültürel işbirliği için öncelikle Avrupa Konseyi ve UNESCO olmak üzere ilgili uluslararası örgütlerle ve aynı zamanda diğer bölgesel ve uluslararası kuruluşlar ve sivil ağlarla birlikte çalışmaları”nı öneren KEİ Bölgesinde Kültürel İşbirliği ile ilgili 119/2010 sayılı Tavsiye Kararını hatırlatmaktadır. “Maddi ve Manevi Kültürel Miras – Karadeniz Bölgesindeki Ülkelerde Kültürel ve Turistik Güzergahların Birbirine Bağlanmasının Zorlukları” ile ilgili 136/2013 sayılı Tavsiye Kararı, bölgedeki kültürel mirasın korunmasına dair önceliklerin oluşturulmasının önemini vurgulamaktadır. Ayrıca bu Tavsiye Kararı, bütün olası risk faktörlerini göz önünde bulundurularak kültürel mirasın yasa dışı ticaretine karşı yapılan mücadeleyi güçlendirecek tedbirlerin alınması ile ilgili yararlı öneriler içermektedir.
4. KEİPA birkaç üye devlette yürürlükte olan, kültürel varlıkların standart kayıt sisteminin, sahip olunan koleksiyonların belgelendirilmesi için tek tip bir sistem olmadığını ve ulusal veritabanlarında kültürel varlıklarda kayıp olan parçaların kayıt edilmesi için uyumlu bir yaklaşımın eksikliğini not etmektedir. Üye devletler, birbirleri arasında bilginin hızlı alış verişinin ve en iyi uygulamaların paylaşılmasının, kültürel varlıklara karşı suçlarla mücadelelerinin verimini artıracağının altını çizmektedirler.
5. KEİPA uluslararası ve bölgesel araçların kültürel mirasın yasadışı ticareti ile mücadeledeki önemli rolünü vurgulamakta ve Kültür Varlıklarının Yasadışı İthal, İhraç ve Mülkiyet Transferinin Önlenmesi ve Yasaklanması için Alınacak Tedbirlerle ilgili 1970 UNESCO Sözleşmesi’nin hükümlerini hatırlatmaktadır. KEİPA ayrıca 21 Nisan 2015 tarihinde KEİ Kültür Çalışma Grubu ile ve bu alanda işbirliği hakkındaki Taslak Mutabakat Muhtırası ile alınan girişimleri memnuniyetle karşılamakta ve bu işbirliği alanında devam eden müzakerelere ve gelecek projelere tam destek vermektedir.
6. Bu nedenle, KEİPA, KEİ üye devletlerin parlamento ve hükümetlerine:
i) Ortak eylemlerde bulunarak (ortak eğitim programları, iyi uygulamaların, mevcut hukuki çerçevelerin değişimi ve bilgi ve bilinçlendirme kampanyalarına katılım gibi) kültürel varlıklarla ilgili suçların engellenmesi için UNESCO ile daha sıkı işbirliği yapmak adına çabalarını iki katına çıkarmalarını;
ii) Bilgi değişimini sağlamaya yönelik bir bakış açısıyla, ilgili mevzuat ile ulusal ve uluslararası seviyedeki en iyi uygulamalara uygun şekilde, emniyet yetkilileri ve kültürel yetkililer ve özel kuruluşlar arasında (örneğin antika dükkanları, açık artırmalar, çevrimiçi açık artırmalar) işbirliğini güçlendirmelerini ve bu amaç doğrultusunda kültürel varlıklarla ilgili suçları engelleme ve bu suçlarla mücadele etme adına iletişim noktaları belirlemelerini;
iii) Ulusal mevzuatlarına, kültürel varlıklarla ilgili işlenen suçlara dair özel hükümler yerleştirme gereksinimini değerlendirmelerini;
iv) Önemli kültürel varlıkların izlenebilirliklerini artırmak ve bunların ticaretini önlemek adına, tüccarlar tarafından idame ettirilecek hareket kayıtları geliştirme ihtimalini değerlendirmelerini;
v) Kültürün sosyal ve ekonomik öneminin çok daha iyi anlaşılması için kültürel işler ve cezai konulardan sorumlu kamu kuruluşları arasında sektörler arası etkin işbirliğini teşvik etmelerini;
vi) Kültürel mirasın yasa dışı ticaretine karşı savaşın öneminin altını çizmek ve herkesin dikkatini çekmek için bilinçlendirme kampanyaları düzenlemelerini;
vii) KEİ üye devletleri arasında, arkeolojik, tarihi ve etnografik miras ve sanat eserleri kapsamındaki kültürel varlıkların yasa dışı ticareti ile mücadelede işbirliğine dair Mütabakat Muhtırası müzakerelerini tamamlamalarını;
viii) Kültürel mirasın korunmasını, sürdürülebilir gelişmenin, kültürel çeşitliliğin ve modern yaratıcılığın ortak yardımcı hedeflerinde bir merkezi faktör olarak desteklemelerini;
ix) Üçüncü ülkelerle, özellikle doğal felaket durumunda ve çalınmış varlıkların geri getirilmesine dair prosedürlerde olmak üzere kültürel mirasın korunması ve uluslararası ticaretiyle mücadele adına özel işbirliği anlaşmalarını değerlendirmelerini;
x) Parçaların araştırılmalarının yanı sıra izlenebilirliklerini sağlamak için envanterin yasal statüsünü güçlendirmelerini;
xi) Kültürel varlıkların yasadışı ticaretinde uzmanlaşmış polislerin hırsızlığa karşı daha hazırlıklı olmaları adına seminerler, konferanslar düzenleyerek yerel polisin bilinçlenmesini sağlamalarını teşvik etmelerini;
xii) UNESCO gibi ilgili ortaklarla işbirliği de dahil olmak üzere, KEİ üye devletlerindeki kültürel varlıklara ilişkin suçlarla mücadelede ilgili kanun yetkilileri için düzenlenen periyodik eğitim kurslarını ve değişim programlarında bu konuya verilen önemi arttırmalarını;
xiii) Yasa dışı elde edilmiş, yasa dışı ithal edilmiş kültürel varlıklar ya da gizli kazılarla yasa dışı elde edilen kültürel varlıkların ulusal mevzuat gücü çerçevesinde kaynak ülkesine dönüşünü sağlamak için ilgili bilgi değişimini ile işbirliği yapmayı taahhüt etmelerini;
xiv) Hırsızlığın önlenmesi, yasa dışı kazılar ve kültürel varlığın yasadışı ithalatı ve ihracatı konularında personel değişim ve eğitimlerini güçlendirmelerini,
xv) Silahlı çatışma alanlarında bulunan kültürel mirasın tahribatının engellenmesi amacıyla, uluslararası kanunların kaidelerine ve özellikle “Silahlı Çatışma Halinde Kültürel Varlığın Korunması konulu Lahey Sözleşmesi”nin koşullarına dayalı adımların atılması.
xvi) Kültür alanında KEİ içerisindeki mevcut işbirliğini daha da güçlendirmelerini ve özellikle Avrupa Konseyi ve UNESCO olmak üzere ilgili uluslararası kuruluşların yanı sıra diğer bölgesel ve uluslararası organlar ve sivil toplum ağları ile kültürel işbirliği için birlikte çalışmalarını;
xvii) Gümrük kapılarındaki mevcut tedbirleri hayata geçirmelerini ve kaynak yerleri kesin olmayan veya şüpheli olan kültürel varlıkların ait olabileceği üye devletin yetkililerini, ilgili gümrük yetkilileri veya diğer yetkili makamlar vasıtasıyla uyarmalarını;
xviii) Ulusal ve bölgesel kalkınma politikası bağlamında, kültürel varlıkların yasa dışı ticaretini engelleme yollarıyla ilgili deneyim ve en iyi uygulamaların değişimini yapmalarını;
xix) Üye ülkelerde bilgi paylaşımı ağı yaratmayı ve danışmanlık merkezlerini teşvik etmelerini;
xx) Bütün uygun yollarla, kültürel varlığın yasadışı ithalat veya ihracatını teşvik edebilecek kültürel varlık mülkiyet değişimini engellemelerini;
xxi) Kültürel mirasın korunmasına, gençler ve sanatçıların hareketliliğinin teşvikine, en iyi uygulamaların araştırılmasına ve yukarıda belirtildiği şekilde ortak projelere sahip olmaya yönelik politikaların güçlendirilmesini amaçlayan kapsamlı bir bakanlıklar arası iletişim ağı kurmalarını;
xxii) KEİ Çalışma Grubunun bu KEİ Eylem Planı ruhu içerisinde kültürü popülerleştirme amaçlı etkinlik ve girişimler de dahil olmak üzere (örneğin, kültürel miras günlerinin organizasyonu ve kültürel ödül, okul yarışmaları ve sanat kampları oluşturmak), sivil toplum ile işbirliği içerisindeki etkinlikleri teşvik etmelerini;
xxiii) Kültürel mirasın parçalarının ticareti alanında kamu yetkililerinin ve güvenlik güçlerinin verimini artırma ve yolsuzlukla mücadele için tedbirler almalarını;
xxiv) Kültürel mirasın parçalarının, içeriklerin yükünü taşıyan sahipleri için dolaylı yoldan teşvik tedbirleri getirmek. Bu teşvikler vergi indirimi, kira indirimi, anıtların restorasyonu için ödenek vb… olabilir;
xxv) Kültür ve tarih abidelerinin yok edilmesi tehlikesiyle etkili şekilde mücadele etmek için, restorasyon faaliyetleri alanında KEİ ülkelerinin en iyi uygulamalarının kullanılması ve incelenmesi için etkili bir uluslararası sistem kurmayı hedefleyen bir takım tedbirleri ayrıntılı olarak hazırlamalarını;
xxvi) Özellikle öncelikleri atamanın ve ortak strateji ve programlar geliştirmenin yanı sıra diğer bölgesel ve uluslararası kuruluşlar ile, kültürel miras parçalarının yasadışı ticareti ile mücadele alanında da dahil olmak üzere, kültürel işbirliği alanındaki sivil toplum ağları ile partnerlik ilişkileri vasıtasıyla KEİ ülkelerinin kültür alanındaki işbirliğini daha da geliştirmelerini; tavsiye etmektedir.
xxvii) KEİPA Kültür, Eğitim ve Sosyal İşler Komisyonu ile KEİ Kültür Çalışma Grubu’nun arasındaki işbirliğinin yanı sıra KEİ İlgili Organlarının arasındaki işbirliğini, gerekli tavsiyelerin uygulanması bakış açısıyla geliştirmelerini;
7. KEİPA, KEİ Dışişleri Bakanları Konseyi’ni bu Tavsiye Kararını değerlendirmeye davet etmektedir

Bilgi Toplumunda Telif Hakları Direktifi

0
Bilgi Toplumunda Telif Hakları Direktifi

Bilgi Toplumunda Telif Hakları Direktifi, Bilgi Toplumunda Telif Hakları ve Bağlantılı Hakların Belirli Yönlerinin Uyumlaştırılması hakkında Avrupa Parlamentosu ve Konsey Direktifi adıyla 22 Mayıs 2001 tarihinde ve 2001/29/AT sayılı karar ile kabul edilmiştir. Üye devletler, 22 Aralık 2002 tarihinden önce, bu Direktife uygun gerekli kanunları, tüzükleri ve idari hükümleri yürürlüğe koyacaklarını ve komisyona bildireceklerini taahhüt etmişlerdir.

Bilgi Toplumunda Telif Hakları

AVRUPA BİRLİĞİ KONSEYİ VE AVRUPA PARLAMENTOSU,

Avrupa Topluluğu’nu Kuran Antlaşma’yı ve bu Antlaşma’nın özellikle 47(2), 55 ve 95. maddelerini göz önünde tutarak,

Komisyon’un önerisini göz önünde tutarak,

Avrupa Ekonomik ve Sosyal Komitesi’nin görüşünü göz önünde tutarak,

Antlaşmanın 251. maddesinde belirtilen usule uygun hareket ederek,

(1)       Antlaşma, bir iç pazarın kurulmasını ve bu iç pazarda rekabetin bozulmamasını temin eden bir sistem kurulmasını öngördüğünden; üye devletlerin, telif hakkı ve bağlantılı haklar hakkındaki mevzuatlarının uyumlaştırılması bu hedeflerin gerçekleştirilmesine katkı sağladığından;

(2)       24 ve 25 Haziran 1994 tarihinde Korfu’da toplanan Avrupa Devlet ve Hükümet Başkanları Konseyi, Avrupa’da bilgi toplumunun gelişimini teşvik etmek için Topluluk seviyesinde genel ve esnek bir yasal çerçeve yaratma ihtiyacını vurguladığından; bu durum diğer hususların yanı sıra yeni ürün ve hizmetler için bir iç pazarın varlığını gerektirdiğinden; böyle bir düzenleyici çerçeveyi temin eden önemli Topluluk mevzuatı zaten mevcut olduğundan ya da kabul süreci devam ettiğinden; bu bağlamda, telif hakkı ve bağlantılı haklar, yeni ürün ve hizmetlerin geliştirilmesini ve pazarlanmasını ve onların yaratıcı içeriğinin oluşturulmasını ve bundan faydalanılmasını güvence altına alıp teşvik ettiği için önemli bir rol oynadıklarından;

(3)       Tasarlanan uyumlaştırma, iç pazarın dört özgürlüğünün uygulanmasına katkı sağlayacağından ve fikri mülkiyet, ifade özgürlüğü ve kamu yararı da dâhil olmak üzere hukukun ve özellikle mülkiyetin temel ilkelerine uyumla ilgili olduğundan,

(4)       Telif hakkı ve bağlantılı haklarla ilgili uyumlaştırılmış bir yasal çerçeve, artırılmış bir hukuki belirlilikle ve bir yandan fikri mülkiyetin yüksek düzeyde korunmasını sağlarken, ağ altyapısını da içeren, yaratıcılık ve yenileşmeye yönelik önemli yatırımları teşvik edeceğinden ve hem içerik sağlama ve bilgi teknolojisi alanında hem de genel olarak endüstriyel ve kültürel sektörlerde geniş ölçekli bir biçimde Avrupa sanayisinin gelişmesini ve rekabet gücünün artmasını sağlayacağından; bu durum istihdamı koruyacağından ve yeni iş alanları açılmasını teşvik edeceğinden;

(5)       Teknolojik gelişme, yaratım, üretim ve yararlanma bileşenlerini artırıp çeşitlendirdiğinden; fikri mülkiyetin korunmasında yeni kavramlara ihtiyaç duyulmamakla birlikte, telif hakları ve bağlantılı haklar ile ilgili meri hukuk, yeni yararlanma biçimleri gibi ekonomik gerçeklere yeterli karşılık olabilmesi için uyarlandığından ve tamamlandığından;

(6)       Topluluk seviyesinde bir uyumlaştırma olmaksızın, teknolojik gelişmelere karşılık vermek üzere bir dizi üye devlet tarafından başlatılmış olan ulusal seviyedeki yasama faaliyetleri, iç pazarın yeniden bölünmesine ve yasal tutarsızlığa neden olacak şekilde, fikri hakları içeren veya fikri haklara dayanan ürünlerin ve hizmetlerin serbest dolaşımında, korunmasında ve sınırlanmasında önemli farklılıkların oluşmasına neden olabileceğinden; fikri mülkiyetten sınır ötesi yararlanılmasını büyük ölçüde artırmış olan bilgi toplumunun gelişmesiyle bu çeşit yasal farklılıkların ve belirsizliklerin etkisi daha da önemli olacağından; bu gelişme daha da artacağından ve artması gerektiğinden; korumadaki önemli yasal farklılıklar ve belirsizlikler, telif hakları ve bağlantılı hakları içeren yeni ürün ve hizmetlerin ölçek ekonomilerini engelleyebileceğinden;

(7)       Bu sebeple, telif hakları ve bağlantılı hakların korunmasına yönelik Topluluk yasal çerçevesinin de, iç pazarın düzgün işlemesi için gerektiği kadar, uyarlanması ve tamamlanması gerektiğinden; bu amaçla, iç pazarın düzgün işlemesine kötü etkisi olmayan farklılıkların kaldırılması ve önlenmesine gerek olmaksızın, bir üye ülkeden diğer bir üye ülkeye önemli bir oranda değişen ya da iç pazarın düzgün işleyişini ve Avrupa’da bilgi toplumunun düzgün gelişmesinin sağlanmasını engelleyen hukuki belirsizliklere neden olan telif hakları ve bağlantılı haklara ilişkin ulusal hükümlerin düzeltilmesi ve teknolojik gelişmelerle tutarsız ulusal müdahalelerden kaçınılması gerektiğinden;

(8)       Bilgi toplumunun çeşitli sosyal, toplumsal ve kültürel etkileri, ürün ve hizmet içeriklerinin özel niteliklerinin dikkate alınmasını gerektirdiğinden;

(9)       Fikri yaratım anlamında çok önemli olduklarından, telif hakları ve bağlantılı haklarda her uyumlaştırmanın yüksek seviyede bir korumayı temel alması gerektiğinden; bunların korunması eser sahiplerinin, icracıların, yapımcıların, tüketicilerin, kültürün, endüstrinin ve en geniş anlamda kamunun menfaatine olacak şekilde yaratıcılığın korunmasının ve geliştirilmesinin sağlanmasına katkı sağladığından; fikri mülkiyet, bu yüzden,  mülkiyet hakkının ayrılmaz bir parçası olarak tanındığından;

(10)     Eser sahipleri ve icracılar, yaratıcı ve sanatsal eserlerini sürdürmek durumundalarsa, eserlerinin kullanımı için, yapımcıların da bu eserleri finanse edebilmek için uygun bir maddi karşılık almaları zorunlu olduğundan; fonogram, film ya da multimedya ürünleri gibi ürünlerin ve talep üzerine hizmetler gibi hizmetlerin üretilmesi için gereken yatırım dikkate değer olduğundan; bu yatırımlardan tatmin edici bir getiri elde etmek için fırsat sağlanması ve söz konusu maddi karşılıkların garanti edilmesi için fikri mülkiyet haklarının yasal olarak yeterli derecede korunması gerekli olduğundan;

(11)     Özenle hazırlanmış ve etkili bir telif hakları ve bağlantılı hakları koruma sistemi, Avrupa kültürel yaratıcılığının ve üreticiliğinin gerekli kaynakları almasını temin eden ve sanatsal yaratıcıların ve icracıların bağımsızlığını ve itibarını koruyan ana yollardan biri olduğundan;

(12)     Telif hakkı eserleri ve bağlantılı hakların konularının yeterince korunması da kültürel bir bakış açısı ile çok büyük önem taşıdığından; Antlaşma’nın 151. maddesi Topluluğun, faaliyetlerinde kültürel yönleri de dikkate almasını gerektirdiğinden;

(13)     Eserleri ve diğer konuları korumak ve haklarla ilgili gereken bilgileri sağlamak için teknik önlemlere ilişkin ortak bir araştırma ve Avrupa seviyesinde tutarlı bir uygulama, bu önlemlerin nihai amacı yasayla belirlenen garanti ve prensipleri etkili kılmak olduğu için, esas olduğundan;

(14)     Bu Direktif, eğitim ve öğretim amacıyla kamu menfaati lehine sınırlamalara ve istisnalara izin vererek, eserleri ve diğer konuları korumak sureti ile öğrenme ve kültürü teşvik etmeyi amaçladığından;

(15)     Aralık 1996’da Dünya Fikri Mülkiyet Teşkilatı (WIPO)’nın himayesinde gerçekleştirilen Diplomatik Konferans, iki yeni antlaşmanın, eser sahiplerinin korunması ile ilgili ‘WIPO Telif Hakları Antlaşması’nın ve icracıların ve fonogram yapımcılarının korunması ile ilgili ‘WIPO İcralar ve Fonogramlar Antlaşması’nın kabul edilmesine öncülük ettiğinden; bu antlaşmalar, telif hakları ve bağlantılı hakların uluslararası korumasını sadece, “dijital gündem” olarak adlandırılan gündeme ilişkin olarak en son gelişmelere önemli derecede uygun hale getirmekle kalmayıp dünya çapında korsanlıkla mücadele araçlarını da geliştirdiğinden; Topluluk ve üye devletlerin çoğunluğu bu antlaşmaları imzalamış olduğundan ve Topluluk ve üye devletler tarafından antlaşmaların onaylanması için düzenlemeler yapma süreci devam ettiğinden; bu Direktif aynı zamanda bir dizi yeni uluslararası yükümlülüğün uygulanmasına hizmet ettiğinden;

(16)     Ağ ortamındaki faaliyetler ile ilgili sorumluluk, yalnızca telif hakları ve bağlantılı haklara ilişkin değil, karalama, yanıltıcı reklam veya markaların ihlali gibi diğer alanlarla da ilgili olduğundan ve elektronik ticaret dâhil olmak üzere bilgi toplumu hizmetleri ile ilgili çeşitli yasal konuları açıklayan ve uyumlaştıran, 8 Haziran 2000 tarih ve 2000/31/AT sayılı Elektronik Ticaret Başta Olmak Üzere, İç Pazarda Bilgi Toplumu Hizmetlerinin Belirli Yasal Yönleri Hakkında Konsey ve Parlamento Direktifi1 (Elektronik Ticaret Direktifi) yatay olarak bu sorumluluğa değindiğinden; Elektronik Ticaret Direktifi’nin, diğerlerinin yanı sıra, bu Direktifin ilgili önemli bölümleri için bir uyumlaştırılmış prensipler ve hükümler çerçevesi sağlamasından dolayı, bu Direktifin Elektronik Ticaret Direktifi’nin uygulanmasında kullanılana benzer bir zaman cetveli içinde uygulanması gerektiğinden; bu Direktif Elektronik Ticaret Direktifi’ndeki sorumluluk ile ilgili hükümlere halel getirmediğinden;

(17)     Özellikle dijital ortamdan kaynaklanan gereklilikler ışığında, meslek birliklerinin rekabet kurallarına uymaları konusunda yüksek seviyede bir şeffaflık ve yeterliliği temin etmeleri gerekli olduğundan;

(18)     Bu Direktif, üye devletlerin genişletilmiş toplu lisanslar gibi hakların yönetimiyle ilgili düzenlemelerine halel getirmediğinden;

(19)     Hak sahiplerinin manevi haklarının, üye devletlerin mevzuatına, Edebiyat ve Sanat Eserlerin Korunmasına ilişkin Bern Sözleşmesi’ne, WIPO Telif Hakları Antlaşması ve WIPO İcralar ve Fonogramlar Antlaşması’nın hükümlerine göre kullanılması gerektiğinden; bu çeşit manevi haklar bu Direktif’in kapsamı dışında kaldığından;

(20)     Bu Direktif, bu alanda halen yürürlükte olan direktiflerde, özellikle de 91/250/AET, 92/100/AET, 93/83/AET, 93/98/AET ve 96/9/AT sayılı Direktiflerde öngörülen kurallar ve prensiplere dayandığından ve bu prensip ve kuralları geliştirdiğinden ve bilgi toplumu bağlamında onları konumlandırdığından; bu Direktifin hükümleri, bu Direktifte aksi belirtilmedikçe, adı geçen direktiflerin hükümlerine halel getirmediğinden;

(21)     Bu Direktif, farklı kullanıcılar ile ilgili olarak çoğaltma hakları kapsamındaki faaliyetlerin içeriğini tanımladığından; bunun Topluluk müktesebatına uygun biçimde yapılması gerektiğinden; iç pazarda hukuki belirliliği sağlamak için bu faaliyetlerin geniş bir tanımına ihtiyaç duyulduğundan;

(22)     Kültürün yayılmasını düzenli destekleme amacının, hakların katı korumacılığından vazgeçilerek veya korsan ya da taklit eserlerin yasadışı biçimlerde dağıtılmasına hoşgörü gösterilerek başarılması mümkün olmadığından;

(23)     Bu Direktif eser sahibinin umuma iletim hakkını daha fazla uyumlaştırdığından; bu hakkın, iletimin ilk kez gerçekleştiği yerde bulunmayan halkı da kapsayan geniş anlamda bir iletim olarak anlaşılması gerektiğinden; bu hak, radyo ve TV yayınlarını da içeren, telli veya telsiz araçlarla bir eserin umuma her türlü iletimini veya yeniden iletimini kapsadığından; bu hak, başka herhangi bir fiili kapsamadığından;

(24)     3(2). maddede belirtilen konuların kamunun erişimine sunulması hakkı, bu konuların erişim faaliyetinin ilk kez gerçekleştiği yerde bulunmayan kamu bireylerinin erişimine sunulmasına yönelik tüm fiilleri kapsar ve bunun dışındaki fiilleri kapsamaz şekilde anlaşılması gerektiğinden;

(25)     Telif hakkı eserlerinin ve bağlantılı haklar tarafından korunan konuların talep üzerine ağ üzerinden iletim işlemlerinin koruma seviyesi ve doğası ile ilgili hukuki belirsizliğin Topluluk seviyesinde uyumlaştırılmış bir koruma sağlanarak giderilmesi gerektiğinden; bu Direktif tarafından tanınan tüm hak sahiplerinin, eserlerin ve diğer her türlü talep üzerine interaktif iletim konularının kamunun erişimine sunulması münhasır hakkına sahip olmalarının açıkça ortaya konulması gerektiğinden; bu şekildeki talep üzerine interaktif iletimler, kamu bireyleri tarafından bireysel olarak seçilen bir yer ve zamanda bu iletimlere ulaşabilme olanağı olarak karakterize edildiğinden;

(26)     Yayıncılar tarafından televizyon ve radyo yapımlarına, ticari fonogramlardan müzik eserlerini ayrılmaz bir parçası olarak dâhil eden talep üzerine hizmetlerin erişime sunulmasıyla ilgili olarak, söz konusu hakların açıklığa kavuşturulmasına imkân sağlamak için toplu lisans düzenlemeleri teşvik edildiğinden;

(27)     Bir iletimi kurmak ya da sağlamak için salt fiziksel olanakların tedariki, tek başına bu Direktif anlamında bir iletim sayılmayacağından;

(28)     Bu Direktifteki telif hakları koruması, maddi bir nesne içine dâhil edilmiş eserlerin dağıtımını kontrol etme münhasır hakkını da içerdiğinden; hak sahibi tarafından veya onun rızası ile bir eserin orijinalinin veya nüshalarının Topluluk içinde ilk satışı bu nesnenin Topluluk içinde yeniden satışını denetleme hakkını tükettiğinden; bu hak eserin orijinalinin ya da kopyalarının hak sahibi tarafından ya da onun rızası ile Topluluk dışında satılması durumunda tüketilmediğinden; eser sahiplerinin kiralama veya ödünç verme hakkı 92/100/AET sayılı Direktif tarafından düzenlendiğinden; bu Direktifte öngörülen yayma hakkı, adı geçen Direktifin birinci kısmında belirtilen kiralama ve ödünç verme ile ilgili hükümlere halel getirmediğinden;

(29)     Hakların tüketilmesi sorunu, hizmetler ve özellikle de çevrimiçi hizmetler durumunda söz konusu olmadığından; bu tüketilmeme durumu, hak sahibinin rızası ile bu çeşit bir hizmetin kullanıcısı tarafından eserin veya diğer konuların bir maddi kopyası alınması ile ilgili olarak da uygulandığından; bu yüzden, aynı durum, eserin orijinali ve kopyalarının kiraya verilmesi veya ödünç verilmesi veya doğal diğer hizmet konularına da uygulandığından; CD-ROM veya CD-I’dan farklı olarak, fikri mülkiyet maddi bir ortama dâhil edildiğinde, yani eşyanın bir parçası olduğunda, her çevrimiçi hizmet, gerçekte, telif hakları ve diğer bağlantılı hakların sağladığı yetkiye konu olan bir eylem olduğundan;

(30)     Bu Direktifte belirtilen haklar, telif haklarına ve bağlantılı haklara ilişkin ulusal mevzuata halel getirmeksizin aktarılabildiğinden, devredilebildiğinden veya lisans sözleşmelerinin verilmesine bağlı olabildiğinden;

(31)     Farklı kategorideki hak sahipleri arasında, korunan konuların kullanıcıları ve farklı kategorideki hak sahipleri arasında olduğu gibi, adil bir hak ve menfaat dengesinin gözetilmesi gerektiğinden; üye devletler tarafından düzenlenmiş hakların var olan istisna ve sınırlamalarının, yeni elektronik ortam ışığında yeniden değerlendirilmesi zorunlu olduğundan; belli bazı sınırlandırılmış eylemlere ilişkin istisnalar ve sınırlamalarda var olan farklılıkların telif hakları ve bağlantılı haklar iç pazarının işleyişine doğrudan olumsuz etkileri bulunduğundan; bu tür faklılıklar, sınır aşan faaliyetlerin ve eserlerden sınırötesi yararlanmanın daha fazla gelişmesi durumunda kendini daha fazla göstereceğinden; iç pazarın düzgün işlemesini temin etmek için, bu tür sınırlamalar ve istisnalar daha fazla uyumlaştırılarak tanımlandığından; istisna ve sınırlamaların uyumlaştırma derecesi, bunların iç pazarın düzgün işlemesi üzerindeki etkilerine dayandığından;

(32)     Bu Direktif, çoğaltma hakkına ve umuma iletim hakkına getirilen istisna ve sınırlamalar için kapsamlı bir liste sağladığından; bazı istisna ve sınırlamalar, uygun olduğunda, sadece çoğaltma hakkına uygulandığından; bu liste aynı zamanda, işleyen bir iç pazarı temin etmeyi amaçlarken, üye devletlerde uygulanan farklı yasal teamülleri hesaba kattığından; üye devletler, gelecekte uygulama mevzuatlarını gözden geçirirken belirleyecekleri bu istisna ve sınırlamalarda uyumlu uygulamalara ulaşacaklarından;

(33)     Münhasır çoğaltma hakkı, teknolojik bir sürecin esaslı ve bütünleşik bir parçasını oluşturan ve bir aracı vasıtası ile üçüncü taraflar arasında bir ağ içinde etkili bir aktarımı veya bir eserin ya da meydana getirilecek diğer bir konunun hukuka uygun yasal bir kullanımını temin etme amacıyla aktarılan, geçici veya tesadüfi çoğaltma işlemlerine müsaade eden bir istisnaya tabi olduğundan; söz konusu çoğaltma işleminin kendisi ayrı bir ekonomik değere sahip olmadığından; bu aktarımlar yukarıdaki koşulları sağladığı sürece bu istisna, aracıların bilgiyi değiştirmediği ve teknolojinin meşru kullanımına müdahale edilmediği hallerde aktarım sistemlerinin etkili olarak çalışmasını garanti eden ve sanayi tarafından geniş bir biçimde tanınan ve kullanılan verilerin elde edilmesi de dâhil olmak üzere, geçici olarak saklama işlemlerini oluşturanlar kadar tarama işlemini de içerdiğinden; kanunen sınırlandırılmayan veya hak sahibince müsaade edilen meşru bir kullanım olarak addedildiğinden;

(34)     Üye devletlere, eğitsel ve bilimsel amaçlar, kütüphaneler ve arşivler gibi kamuya açık kurumların yararı, haber yayımlama, alıntı yapma, engelli kişilerce kullanım, kamu güvenliği amacıyla yapılan kullanımlar ile idari ve adli işlemlerde kullanım gibi durumlar için belirli istisna ve sınırlamalar getirme olanağı verilmesi gerektiğinden;

(35)     Belirli istisna ve sınırlamalarda, hak sahiplerinin, korunan eserlerin ve diğer konuların kullanımını karşılayacak ölçüde adil bir tazminat almaları gerektiğinden; bu adil tazminatın biçimi, ayrıntılı düzenlemeleri ve muhtemel miktarı tayin edilirken, her bir olayın özel koşulları dikkate alındığından; bu koşullar değerlendirilirken, hak sahiplerinin söz konusu işlemden ötürü uğrayabileceği zarar, önemli bir kriter olduğundan; hak sahiplerine başka bir biçimde, örneğin bir lisans ücretinin bir bölümü olarak, ödeme yapıldığı durumlarda, spesifik veya ayrı bir ödeme söz konusu olmayacağından; adil tazminatın miktarı, bu Direktifte sözü edilen teknolojik koruma önlemlerinin ne ölçüde kullanıldığını tamamen dikkate aldığından; hak sahibine verilen zararın asgari ölçüde kaldığı durumlarda, ödeme yükümlülüğü doğmayabileceğinden;

(36)     Üye devletler, bu tür bir tazminat gerektirmeyen istisna veya sınırlamalara ilişkin ihtiyari hükümleri uygularken de hak sahipleri için adil bir tazminat temin edebildiğinden;

(37)     Reprografiye ilişkin meri ulusal düzenlemeler bulunuyorsa bu düzenlemeler iç pazara önemli engeller oluşturmadığından; üye devletlere reprografiye ilişkin bir istisna ve sınırlama olanağı verildiğinden;

(38)     Üye devletler, görsel, işitsel ve görsel-işitsel materyallerin şahsi kullanım amacıyla çoğaltılmasına ilişkin belirli türlerine yönelik olarak, çoğaltma hakkına, adil bir tazminat ile birlikte istisna veya sınırlama getirme olanağına sahip olduğundan; bu, hak sahiplerinin zararını karşılamak üzere, ücret planlarının sunulmasını ya da devamını içerebildiğinden; bu ücret planları arasındaki farklar iç pazarın işleyişini etkilerse de, bu farkların, analog şahsi çoğaltım açısından, bilgi toplumunun gelişimi üzerinde önemli bir tesiri olmadığından; dijital şahsi kopyalama ise muhtemelen daha yaygın olduğundan ve daha büyük bir ekonomik tesiri olduğundan; dijital ve analog şahsi çoğaltım arasındaki farklar bu sebeple dikkate alındığından ve bunlar arasında bazı yönlerden ayrım yapıldığından;

(39)     Üye devletler, şahsi çoğaltım üzerinde istisna veya sınırlamayı uygularken, özellikle dijital şahsi kopyalama ve ücret planları ile ilgili olarak, etkili teknolojik koruma önlemlerinin varlığı hâlinde, teknolojik ve ekonomik gelişmeleri dikkate aldıklarından; bu tür istisna veya sınırlamalar, teknolojik önlemlerin kullanılmasına veya teknolojik önlemlerin engellenmeye karşı uygulanmasına mani olmadığından;

(40)     Üye devletler, kamuya açık kütüphaneler, benzeri kurumlar ve arşivler gibi kâr amacı gütmeyen belli kuruluşlar yararına bir istisna veya sınırlama getirebileceklerinden; bununla beraber bu durumun çoğaltma hakkıyla kapsanan bazı özel durumlarla sınırlanması gerektiğinden; böyle bir sınırlama ya da istisna, korunan eserlerin ya da diğer konuların çevrimiçi gönderimi bağlamındaki kullanımları kapsamadığından; bu Direktif, üye devletlerin, 92/100/AET sayılı Direktifin 5. maddesinde öngörülen kamuya ödünç verme münhasır hakkını sınırlama seçeneğine halel getirmediğinden; bu nedenle, bu tür kuruluşları ve onların hizmet ettikleri bilgi yayma fonksiyonları lehine, dengesizlik yaratmaksızın, özel sözleşmeler ve lisanslar teşvik edildiğinden;

(41)     Yayın kuruluşları tarafından yapılan geçici kayıtlar açısından istisna ve sınırlamayı uygularken, yayıncının kendi olanaklarına, yayın kuruluşu namı hesabına ve onun sorumluluğu altında hareket eden kişilerinki de dâhil olduğu anlaşıldığından;

(42)     Uzaktan eğitim de dâhil olmak üzere, ticari olmayan eğitsel ve bilimsel araştırma amaçları için istisna veya sınırlamaları uygularken, söz konusu faaliyetin ticari olup olmadığı o faaliyetin niteliğine göre belirlendiğinden; ilgili kuruluşun örgütsel yapısı ve finansman vasıtaları bu açıdan belirleyici faktörler olmadığından;

(43)     Eserlerin kullanımına mani olan bir engeli bulunan kişilerin eserlere erişimini kolaylaştırmak için gereken tüm tedbirleri almak ve erişilebilir biçimlere özel önem vermek, her halükarda üye devletler için önemli olduğundan;

(44)     Bu Direktifte öngörülen istisna ve sınırlamalar uygulanırken, uluslararası yükümlülüklere riayet edildiğinden; bu istisna ve sınırlamalar, hak sahibinin meşru menfaatlerine halel getiremeyeceğinden veya eser veya diğer konudan normal yararlanmaya aykırı biçimde uygulanamayacağından; bu gibi istisna ve sınırlamaların üye devletlerce düzenlenmesi, özellikle, istisna ve sınırlamaların yeni elektronik ortam içinde sahip olabilecekleri artan ekonomik etkiyi gerektiği şekilde yansıtması gerektiğinden; bu nedenle, belli istisna ve sınırlamaların kapsamının, telif hakkı eserlerinin ve diğer konuların yeni kullanım biçimlerine ilişkin olarak, daha da sınırlı olması gerekebileceğinden;

(45)     Ancak, 5 (2), (3) ve (4). maddede sözü edilen istisna ve sınırlamaların, ulusal mevzuat tarafından izin verilen ve hak sahiplerine adil tazminat sağlamayı amaçlayan sözleşmeye dayalı ilişkilerin tanımlanmasını engellemediğinden;

(46)     Arabuluculuğa başvurmak, kullanıcıların ve hak sahiplerinin uyuşmazlıkları çözümlemesine yardımcı olabildiğinden; Komisyon, İrtibat Komitesi bünyesinde üye devletlerle işbirliği yaparak, telif hakları ve bağlantılı haklara ilişkin uyuşmazlıkları çözümlemeye yönelik yeni hukuki yolları değerlendirmek için bir çalışma üstlendiğinden;

(47)     Teknolojik gelişmeler, hak sahiplerinin herhangi bir telif hakkı veya bağlantılı haklar veya veri tabanlarındaki kendine özgü hakların sahiplerince izin verilmeyen eylemleri önlemeye veya kısıtlamaya yönelik tasarlanan teknolojik önlemlerden yararlanmalarına olanak vereceğinden; ancak, bu önlemlerle sağlanan teknolojik korumanın engellenmesini kolaylaştırmak veya temin etmek için hukuka aykırı bazı faaliyetlerin gerçekleştirilmesi riski olduğundan; iç pazarın işleyişini potansiyel olarak engelleyebilecek bütünlükçü olmayan hukuksal yaklaşımlarından kaçınmak için, etkili teknolojik önlemlerin, bu etkiye sahip araçların, ürünlerin veya hizmetlerin sunulmasının engellenmesini önlemeye yönelik uyumlaştırılmış hukuki korumanın sağlanmasına ihtiyaç olduğundan;

(48)     Bu hukuki koruma, elektronik teçhizatın ve bunların teknolojik gelişiminin normal işleyişini engellemeksizin, telif hakkı, bağlantılı haklar veya veri tabanlarındaki kendine özgü hakkın sahipleri tarafından izin verilmeyen davranışları etkin biçimde kısıtlayan teknolojik önlemlerle ilgili olarak sağlandığından; bu hukuksal koruma, söz konusu araç, ürün, bileşen veya hizmet 6. maddedeki yasağın kapsamına girmediği sürece, teknolojik önlemlere karşılık gelmek üzere araçlar, ürünler, bileşenler veya hizmetler tasarlama yükümlülüğü getirmediğinden; bu hukuksal korumanın, orantılılık ilkesini gözetmesi ve teknik korumanın engellenmesi dışında kalan, önemli bir ticari amacı veya kullanımı olan araçları veya faaliyetleri yasaklamaması gerektiğinden; özellikle bu korumanın şifreleme alanındaki araştırmaları engellememesi gerektiğinden;

(49)     Teknolojik önlemlerin hukuksal korunması, teknolojik önlemlerin engellenmesine yönelik araç, ürün veya bileşenlerin özel mülkiyetini yasaklayabilecek olan ulusal kuralların uygulanmasını etkilememesi gerektiğinden;

(50)     Bu uyumlaştırılmış hukuksal koruma, 91/250/AET sayılı Direktif tarafından sağlanan korumaya ilişkin özel hükümleri etkilemediğinden; özellikle, söz konusu Direktif tarafından münhasıran atıfta bulunulan, bilgisayar programları ile bağlantılı kullanılan teknolojik önlemlerin korunmasına uygulanmadığından; bu korumanın, fiillerin 91/250/AET sayılı Direktifin 5(3). maddesi veya 6. maddesi uyarınca gerçekleştirilmesini mümkün kılmak için gerekli olan her türlü teknolojik önlemi engelleme yöntemlerinin gelişimini veya kullanımını engellememesi veya önlememesi gerektiğinden; söz konusu Direktifin 5. ve 6. maddeleri yalnızca bilgisayar programlarına uygulanan münhasır hakların istisnalarını belirlediğinden;

(51)     Teknolojik önlemlerin hukuksal korunması 5. madde bağlamında kamu düzenine veya kamu güvenliğine halel gelmeksizin uygulandığından; üye devletler, bu Direktif uyarınca ulusal hukukun öngördüğü bazı istisna ve sınırlamaların gerçekleşmesini temin amacıyla, hak sahibi tarafından alınan ihtiyari tedbirleri desteklediğinden; bu ihtiyari tedbirlere hak sahipleri ile ilgili taraflar arasında anlaşmalar yapılması ve uygulanması da dâhil olduğundan; bu tür ihtiyari tedbir ve anlaşmaların makul bir süre içinde gerçekleştirilmemesi durumunda, üye devletlerin, uygulanan bir teknolojik önlemi değiştirerek ya da başka yollarla, hak sahiplerinin, bu istisna ya da sınırlamanın faydalanıcılarına, onlardan uygun istifade yollarını sağlamalarını temin amacıyla uygun tedbirleri almaları gerektiğinden; bununla birlikte, hak sahipleri tarafından anlaşmalar çerçevesinde alınan veya bir üye devlet tarafından alınanlar da dâhil olmak üzere, önlemlerin suiistimalini önlemek için bu tür önlemlerin uygulanmasında kullanılan teknolojik önlemler, hukuksal korumadan yararlandığından;

(52)     5(2)(b) maddesine uygun olarak, şahsi kopyalama için bir istisna veya sınırlama uygulandığında, üye devletler, aynı şekilde, bu çeşit sınırlama veya istisnaların amaçlarına ulaşmasına hizmet edecek ihtiyari tedbirlerin kullanılmasını teşvik ettiğinden; makul bir süre içinde, şahsi kullanım için çoğaltmayı sağlayan bu çeşit ihtiyari tedbirler alınmaz ise, üye devletler, bu kullanımdan yaralanmak ile ilgili sınırlama ve istisnaların faydalanıcıları için önlemler alabileceğinden; hak sahipleri ve diğer ilgili taraflar arasındaki anlaşmaların da dâhil olduğu hak sahipleri tarafından alınan ihtiyari tedbirler ile üye devletler tarafından alınan tedbirler, 5(5). maddesine uygun olarak, çoğaltma sayısının kontrolü gibi, çeşitli kullanım şartları arasındaki muhtemel farklılıkları ve 5(2)(b) maddesine uygun olarak, bu maddenin hükme bağladığı adil bedel şartını göz önünde bulundurarak, ulusal hukuktaki şahsi kopyalamaya ilişkin istisnalar ve sınırlamalar ile uyumlu teknolojik önlemlerin hak sahiplerince kullanılmasını önlemediğinden; bu çeşit önlemlerin kötüye kullanımını önlemek için, onların uygulamaya geçirilmesinde kullanılan her teknolojik önlemin yasal korumadan faydalandığından;

(53)     Teknolojik önlemlerin korunması, bireylerin, yine onlar tarafından kişisel olarak seçilen bir zaman ve yerden eserlere veya diğer konulara erişebileceği bir şekilde, interaktif talep üzerine hizmet için güvenli bir ortamı temin ettiğinden; bu tür hizmetlerin sözleşmeden doğan düzenlemelere tabi olduğu durumlarda, 6(4) maddesinin 1. ve 2. altparagrafları uygulanmadığından; çevrimiçi kullanımın interaktif olmayan biçimleri bu hükümlere tabi olmaya devam ettiğinden;

(54)     Dijital biçimdeki eserlerin ve korunan konuların teknik belirlenme sisteminin uluslararası standardizasyonunda önemli ilerlemeler kaydedildiğinden; giderek artan bir ağ tabanlı ortamda, teknolojik önlemler arasındaki farklar Topluluk içinde sistem uyumsuzluğuna neden olabileceğinden; farklı sistemlerin uyumluluğu ve beraber işleyebilirliği teşvik edildiğinden; küresel sistemlerin gelişiminin teşvik edilmesi son derece arzu edildiğinden;

(55)     Teknolojik gelişme, özellikle ağlarda eserlerin dağıtılmasını kolaylaştıracağından ve bu, hak sahipleri için, eserlerin veya diğer konuların, eser sahiplerinin veya diğer hak sahiplerinin belirlemesinde ve hakların yönetimini daha kolaylaştırmak için eserlerin veya diğer konuların kullanımının şartları ve koşulları hakkında bilgi sağlanması ihtiyacına sebep olacağından; hak sahipleri, yukarıdaki söz edilen bilgiye ek olarak, eserler veya diğer konular bilgisayar ağlarına konulduğunda, diğer hususların yanı sıra, öncelikle hak sahiplerinin iznini belirtici işaretler kullanmaya teşvik edildiğinden;

(56)     Bununla birlikte, elektronik telif hakkı yönetimine eklenen bilgiyi değiştirmek veya kaldırmak için yasadışı faaliyetlerde bulunulabilme veya bunun dışında, bu çeşit bir bilginin izinsiz olarak eserden veya diğer korunan konulardan silinmesi ile halka veya halkın kullanımına açma, yayımlama, dağıtma veya dağıtmak amacıyla ithal etme tehlikesi bulunduğundan; iç pazarın işleyişini potansiyel olarak engelleyebilecek bütünlükçü olmayan hukuki yaklaşımlardan kaçınmak için, bu faaliyetlerin tümüne karşı uyumlaştırılmış yasal koruma sağlanması ihtiyacı var olduğundan;

(57)     Yukarıda belirtilen şekildeki tüm hak yönetimi bilgileri sistemleri, tasarımlarına bağlı olarak, korunan konuların tüketim biçimleri hakkında kişisel bilgileri işleyebileceğinden ve çevrim içi hareketlerin izlenmesine müsaade edebileceğinden; bu teknik araçlar, kendi teknik işleyişlerinde, bu tarz verilerin serbest dolaşımını ve kişisel verilerin işlenmesi ile ilgili bireylerin korunmasına ilişkin 95/46/AT sayılı ve 24 Ekim 1995 tarihli Avrupa Parlamentosu ve Konsey Direktifi’ne uygun olarak, özel yaşamın korunmasını içerdiğinden;

(58)     Üye devletler, bu Direktifte düzenlenen, hak ve yükümlülüklerin ihlaline karşı etkili yaptırım ve hukuki yolları sağlayacağından; üye devletler bu yaptırım ve hukuki yolların uygulanmasını garanti altına almak için gerekli tüm önlemleri aldıklarından; sağlanan yaptırımlar etkili, orantılı ve caydırıcı olduğundan ve tazminat ve/veya ihtiyati tedbir talep etme ve uygun olduğunda ihlale konu materyalin müsaderesi için başvuruda bulunma imkânını içerdiğinden;

(59)     Dijital ortamda, özellikle aracıların hizmetleri, üçüncü taraflarca ihlale konu faaliyetler için artarak kullanılabildiğinden; çoğu zaman bu çeşit aracılar ihlale konu faaliyetleri sona erdirmek için en iyi şekilde yerleştirildiğinden; bu sebeple, diğer her türlü muhtemel yaptırım ve adli yollar saklı kalmak kaydıyla, hak sahipleri, bir ağ içinde korunan eser veya diğer konunun üçüncü bir tarafça ihlal edilmiş hâlini taşıyan aracılara karşı bir ihtiyati tedbire başvurma imkânına sahip olduğundan; bu imkân, aracılar tarafından gerçekleştirilen eylemlerin 5. madde kapsamında muaf tutulduğu durumlarda bile, geçerli olduğundan; bu tür tedbirlerin şart ve usulleri üye devletlerin ulusal hukuklarına bırakıldığından;

(60)     Bu Direktif ile sağlanan koruma, telif haklarının ve bağlantılı hakların korunmasını etkileyebilen, sınai mülkiyet, veri koruması, koşullu erişim, kamuya açık dokümanlara erişim ve medya istismarı kronolojisi kuralı gibi diğer alanlarındaki ulusal hukuk ile Topluluk hukukunun hükümlerine halel getirmediğinden;

(61)     WIPO İcralar ve Fonogramlar Antlaşması’na uymak için, 92/100/AET ve 93/98/AET sayılı Direktiflerin değiştirilmesi gerektiğinden;

İŞBU DİREKTİFİ KABUL ETMİŞTİR.

BÖLÜM I
AMAÇ VE KAPSAM
Madde 1
Kapsam
  1. Bu Direktif, bilgi toplumuna özellikle vurgu yaparak, iç pazar çerçevesinde telif haklarının ve bağlantılı hakların yasal korunmasıyla ilgilidir.
  1. 11. maddede atıfta bulunulan durumlar dışında, bu Direktif aşağıda yer alan konularla ilgili mevcut Topluluk hükümlerini hiçbir şekilde etkilemez ve bozmaz:

(a) bilgisayar programlarının yasal korunması;

(b) kiralama hakkı, ödünç verme hakkı ve fikri mülkiyet alanında telif hakkıyla ilgili belirli haklar;

(c) uydu ve kablo ile yeniden iletimle programların yayınlanmasına uygulanabilir telif hakkı ve bağlantılı haklar;

(d) telif hakları ve belirli bağlantılı hakların koruma süresi;

(e) veri tabanlarının yasal korunması.

BÖLÜM II
HAKLAR VE İSTİSNALAR
Madde 2
Çoğaltma hakkı

Üye devletler,

(a) eser sahipleri için eserlerinin;

(b) icracılar için icralarının tespitlerinin;

(c) fonogram yapımcıları için fonogramlarının;

(d) filmlerin ilk tespitini gerçekleştiren yapımcılar için filmlerinin aslının veya nüshalarının;

(e) yayın kuruluşları için kablo veya uydu dâhil olmak üzere, telli veya havadan iletilen yayınlarının tespitlerinin;

her türlü yöntem ve şekilde, doğrudan veya dolaylı, geçici veya kalıcı, kısmen veya tamamen çoğaltılmasına izin verme ve yasaklama münhasır haklarını sağlar.

Madde 3
Eserlerin umuma iletimi hakkı ve diğer konuların kamunun erişimine sunulması hakkı
  1. Üye devletler, eser sahiplerine, eserlerini, bireylerin kendi seçtikleri yer ve zamanda erişimlerine sunulmasını da içeren, telli veya telsiz araçlarla umuma her türlü iletimine izin verme ve yasaklama münhasır haklarını sağlar.
  1. Üye devletler,

(a) icracılar için icralarının tespitlerinin;

(b) fonogram yapımcıları için fonogramlarının;

(c) filmlerin ilk tespitini gerçekleştiren yapımcılar için filmlerinin aslının veya nüshalarının;

(d) yayın kuruluşları için kablo veya uydu dâhil olmak üzere, telli veya havadan iletilen yayınlarının tespitlerinin;

bireylerin kendi seçtikleri yer ve zamanda erişimlerine sunulmasını sağlayacak şekilde, telli veya telsiz araçlarla kamunun erişimine sunulmasına izin verme ve yasaklama münhasır haklarını sağlar.

  1. 1. ve 2. paragrafta belirtilen haklar, bu Maddede yer alan umuma iletim ve kamunun erişimine sunma fiillerinin gerçekleşmesi ile tükenmez.
Madde 4
Yayma Hakkı
  1. Üye devletler, eser sahiplerinin eserlerinin asıllarının veya nüshalarının satış veya diğer yollarla her şekilde kamuya dağıtımı ile ilgili izin verme veya yasaklama münhasır haklarını sağlar.
  2. Yayma hakkı, eserlerin asılları veya nüshaları bakımından hak sahibi tarafından veya onun izniyle Topluluk içinde yapılan ilk satışı veya mülkiyetinin diğer yollarla devri durumu dışında Topluluk içinde tükenmez.
Madde 5
İstisnalar ve sınırlamalar
  1. Teknolojik bir işlemin geçici veya tesadüfi [ve] ayrılmaz ve esaslı bir parçasını teşkil eden, tek amacı eserlerin veya diğer konuların:

(a) bir aracı vasıtasıyla üçüncü kişiler arasında ağ içinde iletimi veya

(b) yasal bir kullanımı

olan ve bağımsız bir ekonomik değeri olmayan geçici çoğaltımlar 2. maddede öngörülen çoğaltma hakkından muaf tutulur.

  1. Üye devletler aşağıdaki durumlarda 2. maddede belirtilen çoğaltma hakkına istisnalar ve sınırlamalar getirebilirler:
  • Sheet müzik (kitap hâline getirilmemiş basılı notalar) hariç olmak üzere kâğıt veya benzeri ortamlarda her türlü fotoğraflama tekniği veya benzeri etkiye sahip bazı diğer işlemler kullanılarak yapılan çoğaltmalar hakkında hak sahiplerinin adil bedel almaları koşuluyla;
  • gerçek kişi tarafından herhangi bir ortamda kendi şahsi kullanımı için ve doğrudan ya da dolaylı ticari amacı bulunmayan çoğaltmalar hakkında, hak sahiplerinin eser veya ilgili konulara maddede belirtilen teknolojik önlemleri uygulanıp uygulanmamasını dikkate alan adil bedel alması şartına bağlı olarak;
  • doğrudan veya dolaylı ekonomik veya ticari menfaat gütmeyen halka açık kütüphaneler, eğitim kurumları veya müzeler ya da arşivler tarafından yapılan belirli çoğaltma fiilleri hakkında;
  • yayın kuruluşları tarafından, kendi imkânlarıyla kendi yayınları için yapılan eserlerin geçici kayıtlarına ilişkin olarak; bu kayıtların müstesna belgesel nitelikleri sebebiyle resmi arşivlerde korunmasına izin verilebilir;
  • hastane veya hapishane gibi ticari amaç gütmeyen sosyal kurumlar tarafından yapılan yayınların çoğaltımına ilişkin olarak, hak sahiplerinin adil bedel alması koşuluyla;
  1. Üye devletler, aşağıda belirtilen durumlarda 2. ve 3. maddede öngörülen haklara istisnalar ve sınırlamalar getirebilirler:
  • eser sahibinin adının belirtilmesi imkânsız hâle gelmedikçe, eser sahibinin adını da içeren kaynağın belirtilmesi şartıyla ve ticari olmayan amacın gerçekleştirilmesinin izin verdiği ölçüde yalnızca öğretim veya bilimsel araştırmalar için örnekleme amaçlı kullanım;
  • doğrudan sakatlıkla ilgili ve ticari olmayan nitelikte belirli bir sakatlığın gerektirdiği ölçüde engelli insanların yararına kullanım;
  • bu tür kullanımın açıkça saklı tutulmadığı durumlarda ve eser sahibinin adını da içeren kaynağın belirtilmesi şartıyla güncel ekonomik, politik veya dini konular hakkında yayımlanmış makalelerin veya yayımlanmış eserlerin veya benzer nitelikteki diğer konuların basın tarafından çoğaltılması, umuma iletimi ya da kamunun erişimine sunulması ya da bilgilendirme amacının meşrulaştırdığı ölçüde ve eser sahibinin adının belirtilmesi imkânsız hâle gelmedikçe, eser sahibinin adını da içermek kaydıyla güncel olayların bildirilmesi ile bağlantılı olarak eserlerin veya diğer konuların kullanımı,
  • kullanımları özel amacıyla istenen kapsamda ve adil uygulama ile uyumlu olan ve eser sahibinin adının belirtilmesi imkânsız hâle gelmedikçe, eser sahibinin adını da içeren kaynağın belirtilmesi şartıyla, kamuya yasal olarak sunulmuş eserler ya da diğer konularla ilgili eleştiri ve değerlendirme amaçlı alıntılar;
  • idari işlemlerin, yasama veya yargı işlemlerinin düzgün icrası veya rapor edilmesinin sağlanması veya kamu güvenliği amaçlarıyla kullanım;
  • eser sahibinin adının belirtilmesi imkânsız hâle gelmedikçe, eser sahibinin adını da içeren kaynağın belirtilmesi şartıyla, umumi konuşmalardan alıntılar ile siyasi konuşmaların kullanılması veya bilgilendirme amaçlı olarak benzeri eserlerin ve diğer konuların kullanımı;
  • bir kamu otoritesi tarafından düzenlenmiş dini veya resmi kutlamalar sırasında kullanma;
  • kamusal alanlarda daimi olarak yerleştirilmek üzere yapılmış mimari veya heykelcilik eserleri gibi eserlerin kullanımı;
  • bir eserin veya diğer konuların başka bir materyale rastlantısal olarak dâhil edilmesi;
  • sanatsal eserlerin satışının veya kamuya sergilenmesinin ilanı amacıyla, diğer her türlü ticari kullanım hariç tutularak, etkinliği tanıtmak için gerekli olduğu kadar kullanım;
  • karikatür, parodi veya taklit amaçlı kullanım;
  • cihazların teşhir edilmesi veya onarımıyla bağlantılı olarak kullanım;
  • bir sanatsal eserin, bir bina şeklinde ya da binanın çizimi ya da planlarında, binanın yeniden inşası amacıyla kullanımı,
  • 2(c) paragrafında belirtilen kuruluşların binalarındaki tahsis edilmiş yerler aracılığıyla bu kuruluşların koleksiyonlarında yer alan satın alma veya lisans sözleşmelerine konu olmayan eser ve diğer konuların kişisel çalışma veya araştırma amacıyla bireylere iletimi veya bireylerin erişimine sunulması yoluyla kullanımı;
  • bu Maddede yer alan diğer istisna ve sınırlamalara halel getirmeksizin yalnızca analog kullanımla ilgili olması ve Topluluk içerisinde malların ve hizmetlerin serbest dolaşımını etkilememesi koşuluyla halihazırda ulusal yasalarda yer alan istisnalar veya sınırlamaların çok az önemli olduğu belirli diğer durumlarda kullanımı.
  1. Üye devletler, 2. ve 3. paragraflara göre çoğaltma hakkına bir istisna veya sınırlama getirdiklerinde, izin verilen çoğaltma fiilinin amacının meşrulaştırdığı ölçüde 4. maddede belirtilen yayma hakkına da, benzeri sınırlama veya istisnalar getirebilirler.
  1. 1, 2, 3 ve 4. paragraflarda sağlanan istisnalar ve sınırlamalar, sadece bir eserden veya diğer konulardan normal yararlanmaya aykırı olmayan ve hak sahibinin meşru menfaatlerine haklı bir sebep olmaksızın zarar vermeyen belirli özel durumlarda uygulanır.
BÖLÜM III
TEKNOLOJİK ÖNLEMLERİN VE HAK
YÖNETİMİ BİLGİLERİNİN KORUNMASI
Madde 6
Teknolojik Önlemlerle ilgili Yükümlülükler
  1. Üye devletler, etkili teknolojik önlemlerin, bu amacı taşıdığını bilen veya bilmesi için makul gerekçeleri bulunan kişi tarafından engellenmesine karşı etkili yasal korumayı sağlar.
  1. Üye devletler, her türlü etkili teknolojik önlemin,

(a) engellenmesi amacıyla teşvik edilen, tanıtılan veya pazarlanan veya,

(b) engellemekten başka sadece sınırlı önemde ticari amaca veya kullanıma sahip olan veya,

(c) esas olarak, engellemeyi mümkün kılmak veya kolaylaştırmak amacıyla tasarlanan, üretilen, uyarlanan veya icra edilen,

araçların, ürünlerin ya da bileşenlerin üretim, ithalat, dağıtım, satış, kiralama, satış veya kiralama için reklam yapma veya ticari amaçla elde bulundurulmasına veya hizmetlerin sunumuna karşı yeterli yasal korumayı sağlar.

  1. Bu Direktifin amaçları doğrultusunda ‘teknolojik önlemler’ ifadesi, normal işleyiş sürecinde eser veya diğer konular ile ilgili, telif hakkı veya telif hakkı ile bağlantılı olarak hukuken sağlanan veya 96/9/AT sayılı Direktifin 3. Kısmında sağlanan kendine özgü (sui generis) hak gibi, tüm hakların sahibi tarafından müsaade edilmeyen kullanımları önlemek ve sınırlandırmak için tasarlanan her türlü teknoloji, araç veya bileşeni ifade eder. Teknolojik önlemler, hak sahibi tarafından, bir eserin veya diğer bir konunun, korunması amacını gerçekleştiren şifreleme, karıştırma ya da eser veya diğer konuların diğer yollarla transformasyonu ya da kopyalama denetim mekanizması gibi erişim kontrolü ya da koruma işlemlerinin uygulanması halinde “etkili” sayılırlar.
  1. 1. paragrafta sağlanan yasal korumaya halel getirmeksizin, hak sahipleri ve ilgili diğer taraflar arasındaki anlaşmalar da dâhil olmak üzere, hak sahiplerince alınan ihtiyari tedbirlerin yokluğunda, üye devletler, hak sahiplerinin, istisna ve sınırlamanın faydalanıcısına, 5(2)(a), (2)(c), (2)(d), (2)(e), 3(a), (3)(b) ya da (3)(e) maddesine uygun olarak ulusal hukuklarında sağlanan istisna veya sınırlamadan yararlanmayı gerektirdiği ölçüde ve faydalanıcının söz konusu esere veya diğer konuya yasal yollardan eriştiği hallerde, sınırlama ve istisnadan yararlanma araçlarına erişimini sağlamasını garanti altına alan uygun tedbirleri alır.

Hak sahibi tarafından, şahsi kullanım amacıyla çoğaltma, istisna veya sınırlamadan yararlanmayı gerektirdiği ölçüde ve 5. madde ve 5(2)(b) maddesi hükümlerine uygun olarak olanaklı kılınmamış ise, bir üye devlet bu hükümlere göre hak sahiplerini çoğaltım sayısı ile ilgili olarak yeterli önlemleri almaktan alıkoymamak suretiyle 5(2)(b) maddesine göre temin edilen sınırlama veya istisnanın yararlanıcısı ile ilgili olarak da bu tür tedbirler alabilir.

İhtiyari anlaşmaların ifasında uygulananlar dâhil olmak üzere hak sahipleri tarafından gönüllü olarak uygulanan teknolojik önlemler ve Üye Ülkeler tarafından alınan tedbirlerin ifasında uygulanan teknolojik önlemler 1. paragrafta öngörülen yasal korumadan yararlanırlar.

Birinci ve ikinci altparagraf hükümleri, kararlaştırılmış sözleşme hükümleri çerçevesinde bireylerin seçtikleri yer ve zamanda ulaşabileceği şekilde kamunun erişimine sunulan eserlere veya diğer konulara uygulanmaz.

Bu madde, 92/100/AET ve 96/9/AT sayılı direktifler çerçevesinde uygulandığında, bu paragraf, gerekli değişiklikler yapıldıktan sonra uygulanır.

Madde 7
Hak Yönetimi Bilgisi ile İlgili Yükümlülükler 
  1. Üye devletler, kanun tarafından öngörülen telif hakkının veya telif hakları ile bağlantılı tüm hakların veya 96/9/AT sayılı Direktifin 3. Kısmında temin edilen kendine özgü (sui generis) hakkın ihlaline sebep olduğunu, ihlalin oluşmasına imkân sağladığını, bunu kolaylaştırdığını veya böyle bir ihlali gizlediğini bilmesi veya bilmesi için makul gerekçeleri bulunması halinde, bilerek izin almaksızın aşağıdaki fiillerden birini icra eden kişilere karşı, gerekli yasal tedbirler alırlar:

(a) herhangi bir elektronik hak yönetimi bilgisini değiştirmek veya kaldırmak,

(b) bu Direktif veya 96/6/AT Direktifinin III. Kısmı altında korunan elektronik hak yönetimi bilgisi izinsiz olarak değiştirilmiş veya kaldırılmış olan eserleri veya diğer konuları dağıtmak, dağıtım için ithal etmek, yayımlamak, iletmek veya kamunun erişimine sunmak.

  1. Bu Direktifin amaçları doğrultusunda, ‘hak yönetimi bilgisi’ ifadesi, hak sahipleri tarafından sağlanan, bu Direktifteki eser veya diğer konuları tanımlayan veya 96/9/AT sayılı Direktifin 3. Kısmında düzenlenen kendine özgü hak, eser sahibi veya diğer bir hak sahibi, eser veya diğer konuların kullanma hükümleri ve koşulları hakkındaki bilgi ve böyle bir bilgiyi temsil eden herhangi bir numara ya da kodu içeren her türlü bilgi anlamına gelir.

Birinci altparagraf bu Direktifte belirtilen veya 96/9/AT Direktifinin 3. Kısmında düzenlenen kendine özgü hakkın kapsadığı bir eser veya diğer bir konunun kamuya iletimle bağlantılı olduğu anlaşılan veya kopyası ile ilişkilendirilmiş bilgilerin parçalarına uygulanır.

BÖLÜM IV
ORTAK HÜKÜMLER
Madde 8
Yaptırımlar ve Hukuki Yollar
  1. Üye devletler, bu Direktifte düzenlenen haklar ve sorumlulukların ihlali halinde başvurulacak uygun yaptırım ve hukuki yolları sağlar ve bu yaptırım ve hukuki yolların uygulanmasını temin etmek amacıyla gereken her türlü önlemi alırlar. Böylelikle, sağlanan yaptırımlar etkili, orantılı ve caydırıcı olur.
  1. Her üye devlet, kendi ülkesinde vuku bulan bir ihlal sebebiyle menfaati etkilenen hak sahibinin zararı için tazminat isteyebilmesini ve/veya bir ihtiyati tedbire ve mümkün olduğunda ihlale konu materyalin, 6(2) maddesinde belirtilen bileşen, ürün ya da tamamlayıcı kısımların müsaderesine başvurabilmesini temin eden tüm gerekli tedbirleri alır.
  1. Üye devletler, bir telif hakkı veya bağlantılı hakkın, aracıların hizmetlerini kullanan üçüncü şahıslarca ihlaline karşı bir ihtiyati tedbire başvurma konumunda olan hak sahiplerinin bu durumunu teminat altına alır.
Madde 9
Diğer Yasal Hükümlerin Sürekli Uygulanması

Bu Direktif, özellikle patent hakları, markalar, tasarım hakları, faydalı modeller, yarı iletken ürünlerin topografyaları, yazıyüzü, koşullu erişim, kablolu yayın hizmetlerine erişim, ulusal hazinelerin korunması, yasal depozito gereklilikleri, sınırlayıcı uygulamalar ve haksız rekabet hukuku, ticari sırlar, güvenlik, gizlilik, veri korunması ve özel yaşam, kamuya açık belgelere erişim, sözleşme hukuku ile ilgili hükümlere halel getirmez.

Madde 10
Uygulanma Süreci
  1. Bu Direktifin hükümleri, 22 Aralık 2002 tarihi itibari ile Üye Ülkelerin telif hakları ve bağlantılı haklar alanındaki mevzuatıyla korunan ya da bu direktif’in hükümleri ya da 1(2). maddede atıfta bulunulan hükümler kapsamında korunma kriterlerini karşılayan tüm eserlere ve diğer konulara uygulanır.
  1. Bu Direktif, 22 Aralık 2002 tarihinden önce kazanılan haklar ve bu tarihten önce tamamlanan işlemler saklı kalmak kaydı ile uygulanır.
Madde 11
Teknik Uyarlamalar
  1. 92/100/AET sayılı Direktif aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir:

(a) 7. madde kaldırılmıştır;

(b) 10. maddenin 3. paragrafı aşağıdaki paragraf ile değiştirilmiştir:

            ‘3. Sınırlamalar, sadece, diğer konulardan normal yararlanmaya aykırı olmayan ve hak sahibinin meşru menfaatlerine sebepsiz yere halel getirmeyen belirli özel durumlarda uygulanır.’

  1. 93/98/AET sayılı Direktif’in 3. maddesinin 2. paragrafı aşağıdaki paragraf ile değiştirilmiştir:

            ‘2. Fonogram yapımcılarının hakları, tespitin yapılmasından 50 yıl sonra sona erer. Bununla birlikte, eğer fonogram bu süre içinde hukuka uygun olarak yayımlanmış ise bu hakın süresi ilk yayımlanma tarihinden sonra50 yıldır. Şayet ilk cümlede sözü geçen süre içinde hukuka uygun bir yayımlanma yok ise ve fonogram bu süre içinde hukuka uygun bir şekilde umuma iletilmiş ise, bu hakkın süresi umuma ilk iletim tarihinden sonra50 yıldır.

            Bununla birlikte, bu paragrafın, bilgi toplumunda telif hakları ve bağlantılı hakların bazı yönlerinin uyumlaştırılmasına ilişkin 22 Mayıs 2001 tarih ve 2001/29/AT sayılı Avrupa Parlamentosu ve Konseyi Direktifince* değiştirilmeden önceki versiyonuna uygun olarak sağlanan koruma sürelerinin dolması nedeniyle fonogram yapımcılarının hakları 22 Aralık 2002 tarihi itibariyle korunmadığında, bu paragraf hakların yeniden korunmasında etkisi olmaz.

* RG L 167, 22.6.2001, s. 10’

Madde 12
Nihai Hükümler 
  1. Komisyon, 22 Aralık 2004 tarihinden önce ve bu tarihten sonra her üç yılda bir, öncelikle üye devletler tarafından sunulan bilgi temelinde ve özellikle 5, 6 ve 8. maddelerin uygulanmasını dijital pazardaki gelişmeler ışığında incelediği, bu Direktifin uygulanması ile ilgili bir raporu Avrupa Parlamentosu’na, Konsey’e ve Ekonomik ve Sosyal Komite’ye, sunar. 6. madde ile ilgili olarak, Komisyon özellikle, etkili teknolojik önlemlerin kullanılması sonucunda hukuken müsaade edilen işlemlerin olumsuz etkilenip etkilenmediğini ve bu maddenin yeterli bir koruma seviyesi sağlayıp sağlamadığını inceler. Özellikle Antlaşma’nın 14. maddesine uygun olarak iç pazarın işlemesini temin etmek için, gerektiğinde, Komisyon bu Direktifin değiştirilmesi için tasarılar sunar.
  1. Bu Direktifteki bağlantılı hakların korunması hiçbir şekilde telif hakları korunmasını etkilemez ve bozmaz.
  1. Bu Direktifle bir irtibat komitesi kurulur. Bu komite, üye devletlerin yetkili kurumlarının temsilcilerinden oluşur. Komiteye Komisyon temsilcisi başkanlık eder ve başkanın çağrısı ile ya da bir üye devlet temsilcisinin isteği üzerine toplanır.
  1. Komitenin görevleri aşağıda belirtilmiştir:

(a) Bu Direktifin iç pazarın işlemesine etkilerini incelemek ve zorlukları tespit etmek;

(b) bu Direktifin uygulanmasından kaynaklanan tüm sorunlar üzerine istişareler düzenlemek;

(c) ekonomik, sosyal, kültürel ve teknolojik gelişmelerle ilgili olanların yanı sıra mevzuatta ve içtihattaki gelişmelerle ilgili bilgilerin karşılıklı olarak sağlanmasını kolaylaştırmak;

(d) teknolojik önlemlerin kullanımı ve şahsi çoğaltımı da içeren, dijital pazardaki eserlerin ve diğer konuların değerlendirilmesi için bir forum olarak görev yapmak.

Madde 13
Uygulama
  1. Üye devletler, 22 Aralık 2002 tarihinden önce, bu Direktife uygun gerekli kanunları, tüzükleri ve idari hükümleri yürürlüğe koyar. Üye devletler bu hükümleri derhal Komisyona bildirir.

Bu hükümler üye devletlerce kabul edildiğinde, bu Direktife bir atıf içerir veya resmi olarak yayımlanırken böyle bir atıf ile birlikte yayımlanırlar. Bu çeşit bir atıfta bulunmanın yöntemleri üye devletlerce belirlenir.

  1. Üye devletler, bu Direktif kapsamında kabul ettikleri iç hukuk hükümlerinin yer aldığı metinleri Komisyon’a iletir.
Madde 14
Yürürlüğe Giriş

Bu Direktif Avrupa Topluluğu Resmi Gazetesi’nde yayınlandığı gün yürürlüğe girer.

Madde 15
Muhataplar

Bu Direktif üye devletlere yöneliktir.

Brüksel, 22 Mayıs 2001

Avrupa Parlamentosu adına                                                 Konsey Adına

       N. FONTAINE                                                                   M.WINBERG 

Avrupa Parlamentosu Başkanı                                             Konsey Başkanı

Tayfun Kahraman Savunması

0

Tayfun Kahraman tarafından “Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçlamasıyla yargılandığı İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 25 Haziran 2019 tarihinde yapılan savunmadır. Gezi davasının ilk duruşmasının ikinci gününde Avukat Can Atalay’ın ardından savunmasına başlayan şehir plancısı ve akademisyen Tayfun Kahraman 25 Nisan 2022 tarihinde 18 yıl hapis cezasına çarptırılmıştır. Karar  Yargıtay 3. Ceza Dairesi tarafından 28 Eylül 2023’te onanmıştır.

Tayfun Kahraman Savunması

“Ben 2000’li yıllarda şehir plancısı olarak göreve başladım. İlk yaptığım iş meslek odasına kayıt olmaktı. Meslek etiğini korumak adına iş yapacaksam meslek odasına üye olmalıydım.

2010 yılında Şehir Plancıları Odası İstanbul Şube Başkanı seçildim. Göreve devam ediyorum.

İddianamede yer alan Kültür ve Tabiat Kanunu’nu en iyi bilenlerdenim Gezi eylemlerinden önce Kültür Bakanlığı’nda çalışıyordum. Eylemlerden sonra aramıza kara kedi girdi. Şimdi Mimar Sinan Üniversitesi’ndeyim.

Bugün iddianamede yer alan Kültür ve Tabiat Varlıkları kanununa muhalefet suçunu en iyi bilenlerden biriyim. Çünkü Kültür ve Turizm Uzmanı olarak beş yıl boyunca Kültür Bakanlığı’nda çalıştım.

Gezi nedeniyle Kültür Bakanlığı ile aramıza kara kedi girince ayrılmak zorunda kaldım Mimar Sinan’da öğretim görevlisi olarak göreve başladım. Kent yönetimi ve şehir planlama tekniği üzerine öğrenci arkadaşlara birikimimi aktarmaya çalışıyorum.

Öğrenci arkadaşlarımın bir kısmı burada ama hocaları meslek nedeniyle bu kürsü olduğundan onların nasıl bir cesaretle mesleğe atılacağını soruyorum.

İddianamede konu Gezi parkı projesinin hukuki talebiyle başlayan ve bir araya gelen kurumların oluşturduğu, Taksim dayanışmasındaki TMMOB ve Şehir Plancıları Şubesi’ndeki görevlerimde bu süreçte yer aldım.

Bir meslek insanı olarak Gezi Parkı ve Taksim Dayanışması nedir? Meslek odası yöneticisi olarak kent merkezinin son yeşil alanlarından birindeki ortaya çıkması muhtemel tahribata karşı süreç başlattık. Son yeşil alanlardan birinin yapılaşmaya karşı çabamız İBB tarafından göz ardı edildi Bu projeden vazgeçmeyip imar planları askıya çıkarıldı.

Bu projeden vazgeçmeyip imar planları askıya çıkarıldı. Yöneticisi olduğum meslek odası tarafından yılda ortalama 20 dava açıyoruz. Gezi de öngöremediğimiz bir şey oldu.

Gezi toplumun vicdanı haline geldi.

Toplumun vicdanı bazı yerlerde kabarıyordu, 1 Mayıs, Tekel, Emek Sineması, kürtaj gibi… Fakat bizlerin orada gördüğü şiddet ve Taksim’in özellikle siyasal simge olma özelliğini de eklerseniz polis şiddetiyle birleşince Gezi ortaya çıktı.

İdarenin nasıl katılımcı yöntem izlemediğini, bu nedenle bizlerin sadece hukuk yollarını ve davayı kullanarak katılım mekanizmasını çalıştırabildiğimiz alanda bizi görmezden gelmeye devam ettiği için de Gezi oldu. Bu süreçte pek çok dava açıldı.

Semt sakinlerinden meslek uzmanları sivil toplumla beraber Taksim ve Gezi Parkı’na sahip çıkılmaya çalışıldı. Taksim Dayanışmasıyla birlikte Haydarpaşa gibi dayanışmalarla bu projelere karşı tutumumuz devam etti.

Kuzey Ormanları gibi bizler dışında semt sakinlerinin de katılımıyla pek çok dayanışma kuruldu.

Taksim Dayanışması 29.02.2012 de deklarasyonla kuruldu.

Taksim Dayanışması’nın o dönemki bileşenleriyle birlikte bir dayanışma ve halkı bilgilendirme faaliyeti başlatılıyor.

İddianamenin komikliği 50 kişi sadece çadırlarda kalıyordu ve 50 kişi üzerinden hükümeti devirmeye varacak kadar büyük bir organizasyon halinde olduğumuzu söylüyor.

Gezi aslında toplumun vicdanının hareketidir!

Gezi, orada parkını yeşilini korumak isteyen, kent mücadelesi vermek isteyenlerin gördüğü ve FETÖ’cülerin yaptığı kesin olan polis şiddetine karşı bir direniştir. Toplum vicdanını birden bire harekete geçirmek kolay değil ama böylesi beş benzemezi bir araya getirip organize edebilecek bir yapı da dünyada yok.

5-6 kişiyle yapılan itirazlar 10 MİLYON insanı sokağa dökebilecek duruma 1 ayda mı gelmiştir? Savcılığın bizi bu kadar mahir görmesini anlamak mümkün değil.

Bizler, anayasayla tanımlanan TMMOB meslek örgütü olan şehir plancısı odası ve diğer meslek odalarıyla kamu adına takip ettiğimiz hukuki süreçlerden bir tanesini o gün gerçekleştirdik. O da 1/5000 koruma amaçlı uygulama alanının tadilatına karşı olmaktı.

İtiraz konusu planlara karşı kamu adına hukuki mücadele sürdürüp kamu yararına kentleşmenin mümkün olduğunun altı çizilmeye çalışıldı. Taksim Dayanışması da bu amaçla oluşmuş yapılardan biridir.

Taksim Dayanışma, tüm dayanışma ve savunmalardan farksızdır ama kamuoyundaki karşılık bulma nedenleri şunlardır:

-Taksim erişim imkânı
-Toplumsal hafızadaki yeri
-STK, meslek örgütleri ve tüm bileşenleriyle muhatap alınacak tek çatı yapı olması
-Tüm Türkiye’nin haberdar olduğu polis şiddeti

Bu nedenle diğer dayanışma ve savunmalardan daha geniş bir etkiye sahip olmuştur. Taksim Dayanışması, yöneticisiz, lidersizdir. Birçok kurumun Taksim Meydanı ve Gezi Parkı’nı korumak üzere altında bir araya geldiği bir çatıdır. Ortak karar alıp uygulanır.

Taksim Dayanışması’n oluşturan 2 meslek odası olan Mimarlar Odası ve Şehir Plancıları Odası ile TTB’yi de içine alan bu yapı bir koordinasyon değil, bir tercümandır tercümanlık görevini yerine getirmiştir.

Bileşenlerinin düşüncelerini tek bir duyuru altında birleştirerek kamuoyu ile paylaşmıştır.

Taksim Dayanışması temsilcileri olarak bizler de bu görevi yerine getirdik. Taksim Dayanışması’nın üyesi yoktur, bileşenleri vardır.

Bireysel katılım olsa da bireysel değil kurumsal temsiliyetle işler. Yatay ve hiyerarşisiz bir yapı. Anayasa’da tanımlanan ifade ve örgütlenme özgürlüğünü kullanır. Bu anlamda Taksim Dayanışması’nin bu kadar mahir ve muktedir gözükmesi de anlamlıdır.

Taksim Dayanışması’nın bir araya gelmesi sonrasında Taksim’in işgali ile ilgili halkı bilinçlendirmek, insan zincirleri gibi ifade özgürlüğü kapsamındaki faaliyetlere başlandı.

Taksim’de projede yer almayan yaya yolunun açılması ile ilgili Asker Ocağı caddesinde ağaçların kesilmesi engellenmiştir. Yer almayan bir yaya yolunun engellediğimiz için polis müdahalesi ile karşılaştık.

Şantiye şefiyle görüşmek isteyen topluluğa polis biber gazı sıkmış ve fiziksel şiddet uygulamıştır. Hiçbir arbede yokken gelişen şiddetle kalabalık çoğalmış ve İBB tarafından ağaçların başka yere taşındığı açıklanmıştır.

O gün orada olanlar bilir ki o ağaçlar köklerinde kopartıldı başka bir yere gömülme şansı kalmamıştı.

Taksim Dayanışması’nın açıklama yaptığı sırada da polisin tazyikli su ve biber gazıyla müdahale etmiş, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları olarak sonradan FETÖ üyesi olduğunu öğrendiğimiz polisler vatandaşlara eziyet edilmiştir.

Kamuoyu bizlere sahip çıkmış ve milyonlarca insan polis şiddetini protesto etmek için sokağa çıkmış ve Taksim Meydanı yayalaştırma projesine itiraz kitleselleşmiştir. Bunu hiçbir organizasyonunu yaptıramayacağı açıktır.

Bu süreç sonrasında insanlar bize destek olmak için gerek sokağa çıkmış gerekse tencere tava çalmışlardır Din, dil, ırk ve ideolojiden insanın bir araya geldiği eylem karşısında iddianame, sol yumruğun havaya kaldırılması işaretini bizim ortak sembolümüz olduğunu söylemiştir.

Bugün kime sorarsanız sorun alanlarda yapılan işaret farklı değildir. Bunların hepsi tek bir anlama geliyor. O da aslında başkaldırıdır. Hoşnutsuzluklara hayır demektir.

Gezi’yi büyüten unsur destek çağrıları değil, dönemin hükümetin gerilimi yatıştırmaktan uzak açıklamaları olmuştur Gezi Parkı yaşanan olaylarla birlikte kendiliğinden oluşmuştur. Bilinçli bir kurgu değildir.

10 milyon insana ne para yeter ne de organizasyon, iddianame başarısız bir senaryodur. Kusura bakmayın ama hiçbir senarist böyle bir protesto yazamaz.

Taksim Dayanışması aracılığıyla hükümete yönelik altı talep vardır. Bu talepler son derece barışçı, makul ve olayları sonlandırıcı niteliktedir. Ancak kabul edilmemiştir.

O dönem siyasilerin açıklamasının ardından sonradan FETÖ üyesi olduğunu öğreneceğimiz polisin olayları tırmandırması hükümet tarafından soruşturulmak yerine kahramanlık destanı olarak adlandırılmıştır.

Taksim Dayanışması tarafından yapılan açıklamalar demokratik hak talepleri, toplumsal sağduyuya sahip açıklamalardır. Bu taleplerle ilgili darbeye teşebbüs suçlaması geliştirmek akıl dışıdır.”

Ozon Tabakasını İncelten Maddelere İlişkin Montreal Protokolü

0

Ozon Tabakasını İncelten Maddelere İlişkin Montreal Protokolü(The Montreal Protocol on Substances that Deplete the Ozone Layer), 16 Eylül 1987 tarihinde imzalanmış, 1 Ocak 1989’da yürürlüğe girmiştir.

Montreal Protokolü, 1990 ve 1992’de daha fazla önlem almak amacıyla değiştirilmiş ve yeniden düzenlenmiştir. Toplamda 198 devlet ve Avrupa Topluluğu protokole taraf olmuştur. Protokol ile kontrol edilmesi amaçlanan maddeleri tüketen önemli ülkeler protokole taraftır.

Protokole ilişkin ulusal ve uluslararası çalışmalar Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığının koordinasyonunda gerçekleştirilmektedir. Bu Protokol, 6 Haziran 1990 tarihli ve 3656 sayılı Kanunla onaylanarak, 8 Eylül 1990 tarih ve 20629 sayılı Resmî Gazete’de yayınlanmıştır. Türkiye; Protokole 19 Aralık 1991 tarihinde taraf olmuş ve yapılan değişikliklerini kabul etmiştir. 12 Kasım 2008 tarih ve 27052 sayılı Resmi Gazete’de “Ozon Tabakasını İncelten Maddelerin Azaltılmasına İlişkin Yönetmelik” yayımlanmıştır.

22 Mart 1985 tarihinde Viyana’da imzaya açılarak kabul edilen Ozon Tabakasının Korunmasına Dair Viyana Sözleşmesi(Vienna Convention for the Protection of the Ozone Layer) ile öngörülen çerçeve Protokol ile detaylı şekilde tanımlanmış; ozon tabakasını incelten maddelerin kullanımının ve üretiminin kontrol altına alınmasını sağlamak üzere, “Ozon Tabakasını İncelten Maddelere Dair Montreal Protokolü” 1987 yılında kabul edilmiştir. 1990 yılında, Londra’da, gelişmiş ülkelerin katkıları ile oluşturulan Montreal Protokolü’nün Uygulanması için Çok Taraflı Fon (MLF) kurulmuştur.

Protokol, Ozon Tabakasını İncelten Maddelerin Kontrolünü, kota yükümlülüklerini, taraf olmayan ülkelerle ticaretin kontrolünü, gelişmekte olan ülkelere özel durumları ve verilerin raporlanması ile ilgili hükümleri içermektedir. Protokol ile kontrol edilen maddelerin listesi Ek Protokoller ile listelenmiştir.

OZON TABAKASINI İNCELTEN MADDELERE DAİR MONTREAL PROTOKOLU

Bu Protokol’a Taraf Olan Devletler,

Ozon Tabakasının Korunmasına ilişkin Viyana Sözleşmesine Taraf Devletler olarak,

Bu Sözleşme uyarınca, insan sağlığını ve çevreyi, ozon tabakasını değiştiren ya da değiştirme olasılığı bulunan insan faaliyetlerinin yarattığı veya yaratabileceği olumsuz etkilere karşı korumak için gerekli önlemleri almakla yükümlü olduklarını akılda tutarak,

Bazı maddelerin dünya çapında yayılmasının ozon tabakasını bariz bir şekilde tüketebileceğinin veya insan sağlığı ve çevre üzerinde olumsuz etkiler yaratabilecek şekilde değiştirebileceğinin farkında olarak,

Bu maddelerin yayılmalarının iklim üzerindeki potansiyel etkilerinin bilincinde olarak,

Ozon tabakasını tükenmeye karşı korumak için alınacak önlemlerin, ekonomik ve teknik imkanlar elverdiğince bilimsel bilgilere dayandırılması gerektiğini bilerek,

Ozon tabakasını tüketen maddeleri bilimsel gelişmelere, ekonomik ve teknik imkanlara bağlı olarak ve gelişme yolundaki ülkelerin gelişmeye olan ihtiyaçlarını akılda tutarak ortadan kaldırmayı nihai hedef olarak benimseyip, bu maddelerin dünya üzerindeki yayılmalarını adil bir şekilde kontrol edebilmek için gerekli tedbirleri alarak ozon tabakasını korumaya kararlı olarak,

Gelişme yolundaki ülkelerin bu maddelere ilişkin taleplerinin karşılanabilmesi için ek maddi kaynaklar ve uygun teknolojilere ulaşma olanaklarını da içeren özel koşullar gerektiğini, bunun için gerekli fonların büyüklüğünün tahmin edilebileceğini akılda tutarak ve fonların bilimsel olarak ortaya konulan ozon tabakasının incelmesi probleminin ve bunun zararlı etkileriyle dünyanın mücadele edebilme gücünde önemli değişiklikler yapacağını hatırlatarak,

Bazı kloroflorokarbonların emisyonlarını kontrol altına almak için ulusal ve bölgesel düzeyde şimdiden bazı önlemlerin alınmış olduğunu kaydederek,

Ozon tabakasını tüketen maddelerin yayılmalarının azaltılması ve kontrol edilmesine alınmasına yönelik alternatif teknolojilerin araştırılması, geliştirilmesi ve transferinde gelişme yolundaki ülkelerin ihtiyaçlarını da gözönüne alacak şekilde uluslararası işbirliğini artırmanın önemini dikkate alarak,

AŞAĞIDAKİ KARARLARI ALMIŞLARDIR:

MADDE 1 – TANIMLAR

Bu Protokolde adı geçen:

1. “Sözleşme” 22 Mayıs 1985’de kabul edilen Ozon Tabakasının Korunmasına İlişkin Viyana Sözleşmesi,

2. “Taraflar” başka bir yerde aksi belirtilmediği sürece, bu Protokole Taraf olan devletler,

3. “Sekreterya” Sözleşmenin Sekreteryası,

4. (Değişik: 8.8.1995-95/7184 s. Kararname eki Kopenhag Değişiklikleri) Kontrol Altındaki Madde ister tek başına, isterse karışım halinde bulunsun, bu Protokol’un Ek A, Ek B, Ek C veya Ek E’sinde sıralanan herhangi bir maddedir. Bu tanım ilgili ek’de belirtilmediği sürece, bu maddelerin izomerlerini kapsar, ancak bu maddenin depolanması ve taşınması sırasında kullanılan kaptakinden başka, üretimi yapılmış bir ürünün içinde bulunan herhangi bir kontrol altındaki madde veya karışımını tanımlamakta kullanılmaz.

5. “Üretim” üretilen kontrol altındaki maddenin miktarından Taraflarca tespit edilecek teknolojiler yoluyla ortadan
kaldırılan madde miktarının ve kimyasal bir işlem yoluyla diğer kimyasal maddelerin üretiminde tamamen kullanılan miktarın çıkarılmasıyla elde edilen miktardır. Yeniden işlenen ve tekrar kullanılan miktarlar “üretim” olarak değerlendirilmeyecektir.

6. “Tüketim” kontrol altındaki maddelerin üretimi artı ithalatı eksi ihracatı,

7. “Hesaplanan Seviyeler” 3. Madde uyarınca belirlenecek üretim, ithalat, ihracat, tüketim seviyeleri,

8. “Sınai rasyonelleşme” ekonomik verimliliğe ulaşma veya arzda tesislerin kapanması sonucu ortaya çıkması beklenen yetersizliklere çözüm bulunabilmesi amacıyla taraflardan birinin hesaplanmış üretim seviyesinin tamamen ya da kısmen bir diğer tarafa aktarılması demektir.
9. (8.8.1995-95/7184 s. Kararname eki Kopenhag Değişiklikleri ile iptal edilmiştir) (*1)

MADDE 2 – KONTROL ÖNLEMLERİ

1. Tarafların her biri bu Protokolün yürürlüğe giriş tarihini takip eden yedinci ayın ilk gününden itibaren başlayacak oniki aylık dönemde, ve bundan sonra gelecek her oniki aylık dönemde, Ek A Grup I’de sıralanan kontrol altındaki maddelerin hesaplanmış tüketim seviyelerinin, kendilerinin 1986 için hesaplanmış tüketim seviyelerini aşmamasını temin edeceklerdir. Aynı dönemin sonunda, bu maddelerden birini ya da daha çoğunu üreten Taraflardan her biri bu maddelerin kendileri için hesaplanmış üretim seviyesinin, 1986 için hesaplanmış üretim seviyesini aşmamasını temin edeceklerdir; bu seviye 1986 seviyesinin yüzde onundan daha fazla artmamış ise bu son durum istisna teşkil edecektir. Bu artışa ancak 5. Madde uyarınca faaliyet gösteren Tarafların temel iç taleplerini karşılamak veya Taraflar arasında sınai rasyonelleşmeyi tesis etmek için izin verilebilecektir.

2. Tarafların her biri, bu Protokolün yürürlüğe giriş tarihini takip eden otuzyedinci ayın ilk gününden itibaren başlayacak oniki aylık dönemde ve bundan sonra gelecek her oniki aylık dönemde Ek A Grup II’de sıralanan kontrol altındaki maddelerin hesaplanmış tüketim seviyelerinin kendilerinin 1986 için hesaplanmış tüketim seviyelerini aşmamasını temin edeceklerdir. Bu madedlerden birini ya da daha çoğunu üreten Tarafların her biri, bu maddelerin kendileri için hesaplanmış üretim seviyesinin, 1986 için hesaplanmış üretim seviyesini aşmamasını temin edeceklerdir; bu seviye 1986 seviyesinin yüzde onundan daha fazla artmamış ise bu son durum istisna teşkil edecektir. Bu artışa ancak 5. Madde uyarınca faaliyet gösteren Tarafların temel iç taleplerini karşılamak veya Taraflar arasında sınai rasyonelleşmeyi tesis etmek için izin verilebilecektir. Bu önlemlerin uygulama mekanizmaları Taraflarca ilk bilimsel değerlendirmeyi izleyen birinci toplantıda tespit edilecektir.

3. Tarafların her biri 1 Temmuz 1993 ile 30 Haziran 1994 arasındaki dönemde ve bundan sonraki her oniki aylık dönemde Ek A Grup I’de sıralanan kontrol altındaki maddelere ait kendi hesaplanmış tüketim seviyelerinin yılda, 1986 seviyesinin yüzde seksenini aşmamasını temin edeceklerdir. Bu maddelerden bir ya da daha fazlasını üreten Tarafların her biri bu maddelerin üretimi için kendi hesaplanmış üretim seviyelerinin aynı süreler içinde 1986 yılındaki hesaplanmış üretim seviyelerinin yıllık yüzde seksenini aşmamasını temin edecektir.

Bununla birlikte, 5. Maddeye uygun olarak faaliyet gösteren Taraf devletlerin temel iç taleplerini karşılamak amacıyla veya Taraflar arasında sınai rasyonelleşmeyi tesis edebilmek için, hesaplanmış üretim seviyelerinin 1986’daki hesaplanmış üretim seviyelerini en fazla yüzde on aşacak şekilde yükselmesine izin verilebilecektir.

4. Tarafların her biri 1 Temmuz 1998 ile 30 Haziran 1999 tarihleri arasındaki dönemde ve bundan sonraki her oniki aylık dönemde, Ek A Grup I’de sıralanan kontrol altındaki maddeler için hesaplanmış tüketim seviyelerinin, 1986’da hesaplanan tüketim seviyesini yıllık olarak yüzde elliden fazla aşmamasını temin edeceklerdir.

Bu maddelerden birini ya da daha fazlasını üreten her Taraf Devlet, aynı dönem içerisinde bu maddeler için hesaplanan üretim seviyesinin, 1986’da hesaplanmış üretim seviyesini yüzde elliden fazla aşmamasını temin edecektir. Bununla birlikte 5. Madde uyarınca faaliyet gösteren Taraf Devletlerin temel iç taleplerinin karşılanması amacıyla veya Taraflar arasında sınai rasyonelleşmeyi tesis edebilmek için, hesaplanmış üretim seviyesinin 1986 için hesaplanmış üretim seviyesini en fazla yüzde onbeş aşacak şekilde yükselmesine izin verilebilecektir. Taraflar bu maddelerin Taraflar için hesaplanmış tüketim seviyelerinin en az üçte ikisini temsil edenlerin katıldığı ve oy kullandığı bir toplantıda üçte iki çoğunlukla aksi kabul edilmediği sürece bu fıkra yürürlükte kalacaktır. Bu karar 6. Maddede belirtilen değerlendirmeler çerçevesinde ele alınacak ve hükme bağlanacaktır.

5. Tarafların herhangi biri, bir veya daha fazla kontrol dönemlerinde Madde 2 A’dan 2 E’ye ve Madde 2H’ye kadar olan maddelerde belirtilen kendisine ait hesaplanmış üretim seviyesinin bir bölümünü diğer bir taraf devlete devredebilir, ancak ilgili Taraf Devletlerin hesaplanan toplam bileşik üretim seviyeleri bu maddelerde belirtilen sınırları aşmamalıdır. Böyle bir devri, ilgili Tarafların her birince, bu devrin şartları ve uygulanacağı dönem de belirtilecek biçimde Sekreterya’ya bildirilecektir. (1) – (“Madde 2H’de” ibaresi 8.8.1995-95/7184 s. Kararname eki Kopenhag Değişiklikleri ile eklenmiştir).

5. (Ek fıkra: 8.8.1995-95/7184 s. Kararname eki Kopenhag Değişiklikleri) 5. Maddenin 1. fıkrası uyarınca faaliyet göstermeyen herhangi bir Taraf devlet, bir veya daha fazla kontrol dönemlerinde, Madde 2 F’de belirtilen kendisine ait hesaplanmış tüketim seviyesinin bir bölümünü diğer bir tarafa devredebilir, ancak kendisine ait hesaplanmış tüketim seviyesini devredecek tarafın Ek A Grup I’de sıralanan kontrol altındaki maddelere ilişkin 1989 yılı için kendisine ait kişi başına hesaplanmış tüketim seviyesi 0.25 kg’ı ve ilgili tarafların hesaplanan toplam bileşik tüketim seviyeleri Madde 2 F’de belirtilen sınırları aşamaz. Böyle bir tüketim devri, ilgili tarafların her birince, bu devrin şartları ve uygulanacağı dönem de belirtilecek biçimde Sekreterya’ya bildirilecektir.

6. 5. Madde uyarınca faaliyet göstermeyen ve Ek A veya Ek B’deki kontrol altındaki maddelerin üretildiği tesislerin inşaatına başlamış bulunan veya 16 Eylül 1987’den önce böyle tesisler için anlaşma yapmış olan ve bunu 1 Ocak 1987’den önce ulusal mevzuatına geçirmiş bulunan herhangi bir Taraf devlet, 1986 için hesaplanmış üretim seviyesini belirlerken bu tesislerin üretimini kendi 1986 üretimine ilave edebilir, ancak bu tesislerin 31 Aralık 1990 tarihinde tamamlanacak olması ve söz konusu tesislerin bu Taraf devletin hesaplanmış kontrol altında madde tüketim seviyesini yılda kişi başına 0.5 kg’dan daha fazla arttırmaması gerekmektedir.

7. 5. fıkra uyarınca yapılan herhangi bir üretim devri veya 6. fıkra uyarınca üretime yapılan herhangi bir ekleme, devir ya da ekleme işleminden daha sonra olmamak üzere Sekreteryaya iletilecektir.

8.

(a) Sözleşmenin 1 (6) Maddesinde tanımlanan bir bölgesel ekonomik bütünleşme örgütüne üye olan Taraf Devletler bu madde ve Madde 2 A’dan Madde 2H’ye kadar olan maddelerin tüketimle ilgili yükümlülüklerini ortaklaşa olarak yerine getirmeye karar veribilirler, ancak toplam hesaplanmış tüketim seviyeleri bu madde ve Madde 2 A’dan Madde 2 E’ye kadar olan maddelerde belirtilen seviyeleri aşmamalıdır.

(b) Bu türden herhangi bir anlaşmaya giren Taraflar, anlaşmada söz konusu olan tüketim azalmasının yürürlüğe giriş tarihinden daha önce Sekreteryayı bu anlaşmanın koşullarından haberdar edeceklerdir.

(c) Bu tür bir anlaşma ancak söz konusu bölgesel ekonomik bütünleşme örgütüne üye tüm devletler ve örgütün kendisi Protokole Taraf iseler ve bu uygulama biçimini Sekreteryaya bildirdilerse geçerli olacaktır.

9.

(a) Taraflar 6. Maddede belirtilen değerlendirmeleri esas alarak aşağıdaki hususlarda karar alabileceklerdir:

(i) (Değişik: 8.8.1995-95/7184 s. Kararname eki Kopenhag Değişiklikleri) Ek A, Ek B, Ek C ve/veya Ek B’de belirtilen ozon tüketme potansiyellerinde değişiklik yapılıp yapılmayacağı, yapılacaksa bu değişikliklerin neler olduğu,
(ii) Kontrol altındaki maddelerin üretim veya tüketimlerinde yeni değişiklikler ve indirimler yapılıp yapılmayacağı, yapılacaksa bu değişiklik ve indirimlerin kapsam, miktar ve zamanlamaları,

(b) Bu tür değişiklik önerileri, görüşülecekleri Taraf Devletler toplantısından en az altı ay önce Sekreterya tarafından Taraflara iletilecektir.

(c) Bu kararların alınması sırasında Taraflar uzlaşma sağlamak hususunda tüm gayretlerini göstereceklerdir. Uzlaşma sağlama yolunda tüm çabalar karşılıksız kaldığı ve anlaşmaya varılamadığı takdirde, Protokol’un 5. Maddesinin 1. paragrafına uygun faaliyet gösteren Taraf Devletler’in çoğunluğunun bulunduğu ve oy kullandığı ve bu paragrafa uygun faaliyet göstermeyen Taraf Devletlerin çoğunluğunun bulunduğu ve oy kullandığı bir toplantıda oyların üçte ikisi ile bu kararlar alınacaktır.

(d) Tarafların tümü için bağlayıcı olacak olan bu kararlar, Depoziter ülke tarafından taraflara iletilecektir. Bu kararlar aksi belirtilmediği sürece, Depoziter devlet tarafından bildirildikleri tarihten itibaren altı ay geçtikten sonra yürürlüğe gireceklerdir.

10.

(a) Bu Protokolün 6. Maddesinde belitilen değerlendirmelere dayanarak ve Sözleşmenin 9. Maddede açıklanan prosedür çerçevesinde Taraflar aşağıdaki hususlarda karar alabilirler:

(i) Bu Protokolün eklerinden herhangi birine bu maddelerden herhangi birinineklenmesi veya çıkartılması, bu yapılacaksa hangi maddeler olduğunun tespiti.
(ii) Bu maddeler için uygulanacak kontrol önlemlerinin mekanizması, kapsamı ve zamanlaması.

b) Sözkonusu kararlar Toplantıda mevcut bulunan ve oy kullanan Tarafların üçte ikisinin oylarıyla kabul edildiği takdirde yürürlüğe gireceklerdir.

11. Taraflar, bu Madde ve Madde 2 A’dan 2 H’ye kadar olan maddelerde belirtilen hükümlerle sınırlı kalmaksızın, bu Madde ve Madde 2 A’dan 2 E’ye kadar olan maddelerin gerekli kıldığından daha sıkı önlemler alabilirler.

Madde 2 C: Diğer Tamamen Halojenlenmiş CFC’ler

1. Tarafların her biri 1 Ocak 1993 tarihinden itibaren başlayan 12 aylık dönem ve daha sonra gelecek her 12 aylık dönemde, Ek B Grup I’de sıralanan kontrol altındaki maddelerin kendilerine ait hesaplanmış tüketim seviyelerinin yılda, 1989’da kendilerine ait hesaplanmış tüketim seviyesinin % 80’ini aşmamasını temin edeceklerdir. Bu maddelerin bir veya daha fazlasını üreten taraf ülkelerin her biri aynı dönemler dahilinde bu maddelerin kendilerine ait hesaplanmış üretim seviyelerinin yılda, 1989’da kendilerine ait hesaplanmış üretim seviyesinin % 80’ini aşmamasını temin edeceklerdir. Ancak, Protokol’un 5. Maddesinin 1. fıkrası çerçevesinde faaliyet gösteren tarafların temel iç ihtiyaçlarının karşılanması amacıyla bu limit, 1989’da kendilerine ait hesaplanmış üretim seviyesinin % 10’u kadar aşılabilir.

2. Tarafların her biri 1 Ocak 1997 tarihinden itibaren başlayan 12 aylık dönem ve daha sonra gelecek her 12 aylık dönemde, Ek B Grup I’de sıralanan kontrol altındaki maddelerin kendilerine ait hesaplanmış tüketim seviyelerinin yılda, 1989’da kendilerine ait hesaplanmış tüketim seviyesinin % 15’ini aşmamasını temin edeceklerdir. Bu maddelerin bir veya daha fazlasını üreten taraf ülkelerin her biri aynı dönemler dahilinde bu maddelerin kendilerine ait hesaplanmış üretim seviyelerinin yılda, 1989’da kendilerine ait hesaplanmış üretim seviyesinin % 15’ini aşmamasını temin edeceklerdir. Ancak, Protokol’un 5. Maddesinin 1. fıkrası çerçevesinde faaliyet gösteren tarafların temel iç ihtiyaçlarının karşılanması amacıyla bu limit, 1989’da kendilerine ait hesaplanmış üretim seviyesinin % 10’u kadar aşılabilir.

3. Tarafların her biri 1 Ocak 2000 tarihinden itibaren başlayan 12 aylık dönem ve daha sonra gelecek her 12 aylık dönemde, Ek B Grup I’de sıralanan Kontrol altındaki maddelerin kendilerine ait hesaplanmış tüketim seviyelerinin sıfırı aşmamasını temin edeceklerdir. Bu maddelerin bir veya daha fazlasını üreten taraf ülkelerin her biri aynı dönemler dahilinde bu maddelerin kendilerine ait hesaplanmış üretim seviyelerinin sıfırı aşmamasını temin edeceklerdir. Ancak, Protokol’un 5. Maddesinin 1. fıkrası çerçevesinde faaliyet gösteren tarafların temel iç ihtiyaçlarının karşılanması amacıyla bu limit, 1989’da kendilerine ait hesaplanmış üretim seviyesinin % 15’i kadar aşılabilir.

Madde 2 D: Karbon Tetraklor

1. Tarafların her biri 1 Ocak 1995 tarihinden itibaren başlayan 12 aylık dönem ve daha sonra gelecek her 12 aylık dönemde, Ek B Grup II’deki kontrol altındaki maddenin kendilerine ait hesaplanmış tüketim seviyesinin yılda, 1989’da kendilerine ait hesaplanmış tüketim seviyesinin % 15’ini aşmamasını temin edeceklerdir. Bu maddeyi üreten taraf ülkelerin her biri aynı dönemler dahilinde bu maddenin kendilerine ait hesaplanmış üretim seviyesinin yılda 1989’da kendilerine ait hesaplanmış üretim seviyesinin % 15’ini aşmamasını temin edeceklerdir. Ancak Protokol’un 5. maddesinin 1. fıkrası çerçevesinde faaliyet gösteren tarafların temel iç ihtiyaçlarının karşılanması amacıyla bu limit, 1989’da kendilerine ait hesaplanmış üretim seviyesinin % 10’u kadar aşılabilir.

2. Tarafların her biri 1 Ocak 2000 tarihinden itibaren başlayan 12 aylık dönem ve daha sonra gelecek her 12 dönemde, Ek B Grup II’deki kontrol altındaki maddenin kendilerine ait hesaplanmış tüketim seviyesinin sıfırı aşmamasını temin edeceklerdir. Bu maddeyi üreten taraf ülkelerin her biri aynı dönemler dahilinde, bu maddenin kendilerine ait hesaplanmış üretim seviyesinin sıfırı aşmamasını temin edeceklerdir. Ancak, Protokol’un 5. Maddesinin 1. fıkrası çerçevesinde faaliyet gösteren tarafların temel iç ihtiyaçlarının karşılanması amacıyla bu limit, 1989’da kendilerine ait hesaplanmış üretim seviyesinin % 15’i kadar aşılabilir.

Madde 2 E 1,1,1- Trikloretan (Metil Kloroform) 1. Tarafların her biri 1 Ocak 1993 tarihinde itibaren başlayan 12 aylık dönem ve daha sonra gelecek her 12 dönemde, Ek B Grup III’deki kontrol altındaki maddenin kendilerine ait hesaplanmış tüketim seviyesinin yılda, 1989’da kendilerine ait hesaplanmış tüketim seviyesini aşmamasını temin edeceklerdir. Bu maddeyi üreten taraf ülkelerin her biri aynı dönemler dahilinde bu maddenin kendilerine ait hesaplanmış üretim seviyesinin yılda, 1989’da kendilerine ait hesaplanmış üretim seviyesini aşmamasını temin edeceklerdir. Ancak, Protokol’un 5.Maddesinin 1. fıkrası çerçevesinde faaliyet gösteren tarafların temel iç ihtiyaçlarının karşılanması amacıyla bu limit, 1989’da kendilerine ait hesaplanmış üretim seviyesinin % 10’u kadar aşılabilir.

2. Tarafların her biri 1 Ocak 1995 tarihinden itibaren başlayan 12 aylık dönem ve daha onra gelecek her 12 dönemde, Ek B Grup III’deki kontrol altındaki maddenin kendilerine ait hesaplanmış tüketim seviyesinin yılda, 1989’da kendilerine ait hesaplanmış tüketim seviyesinin % 70’ini aşmamasını temin edeceklerdir. Bu maddeyi üreten Taraf ülkelerin herbiri aynı dönemler dahilinde bu maddenin kendilerine ait hesaplanmış üretim seviyesinin yılda, 1989’da kendilerine ait hesaplanmış üretim seviyesinin % 70’ini aşmamasını temin edeceklerdir. Ancak, Protokol’un 5. Maddesinin 1. fıkrası çerçevesinde faaliyet gösteren tarafların temel iç ihtiyaçlarının karşılanması amacıyla bu limit, 1989’da kendilerine ait hesaplanmış üretim seviyesinin % 10’u kadar aşılabilir.

3. Tarafların her biri 1 Ocak 2000 tarihinden itibaren başlayan 12 aylık dönem ve daha sonra gelecek her 12 aylık dönemde, Ek B Grup III’deki kontrol altındaki maddenin kendilerine ait hesaplanmış tüketim seviyesinin yılda, 1989’da kendilerine ait hesaplanmış tüketim seviyesinin % 30’unu aşmamasını temin edeceklerdir. Bu maddeyi üreten taraf ülkelerin her biri aynı dönemler dahilinde, bu maddenin kendilerine ait hesaplanmış üretim seviyesinin yılda, 1989’da kendilerine ait hesaplanmış üretim seviyesinin % 30’unu aşmamasını temin edeceklerdir. Ancak, Protokol’un 5. Maddesinin 1. fıkrası çerçevesinde faaliyet gösteren tarafların temel iç ihtiyaçlarının karşılanması amacıyla bu limit, 1989’da kendilerine ait hesaplanmış üretim seviyesinin % 10’u kadar aşılabilir.

4. Tarafların her biri 1 Ocak 2005 tarihinden itibaren başlayan 12 aylık dönem ve daha sonra gelecek her 12 aylık dönemde, Ek B Grup III’deki kontrol altındaki maddenin kendilerine ait hesaplanmış tüketim seviyesinin sıfırı aşmamasını temin edeceklerdir. Bu maddeyi üreten taraf ülkelerin her biri aynı dönemler dahilinde bu maddenin kendilerine ait hesaplanmış üretim seviyesinin sıfırı aşmamasını temin edeceklerdir. Ancak, Protorol’un 5. maddesinin 1. fıkrası çerçevesinde faaliyet gösteren tarafların temel iç ihtiyaçlarının karşılanması amacıyla bu limit, 1989’da kendilerine ait hesaplanmış üretim seviyesinin % 15’i kadar aşılabilir.

5. Taraflar 1992 yılında bu Maddede belirtilenden daha hızlı bir azaltma programının uygulanabilirliğini gözden geçireceklerdir.

Madde 2 F: (Ek: 8.8.1995-95/7184 s. Kararname eki Kopenhag Değişiklikleri) Hidrokoloflorokarbonlar 1. Tarafların her biri 1 Ocak 1996 tarihinden itibaren başlayan 12 aylık dönem ve daha sonra gelecek her 12 aylık dönemde; Ek C Grup I’da sıralanan kontrol altındaki maddelerin kendilerine ait hesaplanmış tüketim seviyesinin yılda:

a) Ek A Grup I’de sıralanan kontrol altındaki maddelerin 1989’da kendilerine ait hesaplanmış tüketim seviyesinin % 3.1’inin, ve
b) Ek C Grup I’de sıralanan kontrol altındaki maddelerin 1989’da kendilerine ait hesaplanmış tüketim seviyesinin toplamını aşmamasını temin edeceklerdir.

2. Tarafların her biri 1 Ocak 2004 tarihinden itibaren başlayan 12 aylık dönem ve daha sonra gelecek her 12 aylık dönemde; Ek C Grup I’de sıralanan kontrol altındaki maddelerin kendilerine ait hesaplanmış tüketim seviyelerinin yılda, bu Maddenin 1. fıkrasında belirtilen toplamın % 65’ini aşmamasını temin edeceklerdir.

3. Tarafların her biri 1 Ocak 2010 tarihinden itibaren başlayan 12 aylık dönem ve daha sonra gelecek her 12 aylık dönemde; Ek C Grup I’de sıralanan kontrol altındaki maddelerin kendilerine ait hesaplanmış tüketim seviyesinin yılda, bu Maddenin 1. fıkrasında belirtilen toplamın % 35’ini aşmamasını temin edeceklerdir.

4. Tarafların her biri 1 Ocak 2015 tarihinden itibaren başlayan 12 aylık dönem ve daha sonra gelecek her 12 aylık dönemde; Ek C Grup I’de sıralanan kontrol altındaki maddelerin kendilerine ait hesaplanmış tüketim seviyesinin yılda, bu Maddenin 1. fıkrasında belirtilen toplamın % 10’unu aşmamasını temin edeceklerdir.

5. Tarafların her biri 1 Ocak 2020 tarihinden itibaren başlayan 12 aylık dönem ve daha sonra gelecek her 12 aylık dönemde; Ek C Grup I’de sıralanan kontrol altındaki maddelerin kendilerine ait hesaplanmış tüketim seviyesinin yılda, bu Maddenin 1. fıkrasında belirtilen toplamın % 0.5’ini aşmamasını temin edeceklerdir.

6. Tarafların her biri 1 Ocak 2030 tarihinden itibaren başlayan 12 aylık dönem ve daha sonra gelecek her 12 aylık dönemde; Ek C Grup I’de sıralanan kontrol altındaki maddelerin kendilerine ait hesaplanmış tüketim seviyelerinin sıfırı aşmamasını temin edeceklerdir.

7. Tarafların her biri 1 Ocak 1996 tarihinden itibaren:

a) Ek C Grup I’de sıralanın kontrol altındaki maddelerin kullanımını çevre açısından daha uygun altenatif madde veya teknolojilerin bulunamadığı uygulamalarla sınırlı tutulmasını,
b) Ek C Grup I’de sıralanan kontrol altındaki maddelerin kullanımının insan yaşamı veya insan sağlığının korunması için olan ender durumların dışında, şu anda Ek A, Ek B ve Ek C’de sıralanan kontrol altındaki maddelerle karşılanan uygulama alanlarının dışında olmamasını, ve
c) Ek C Grup I’de sıralanan kontrol altındaki maddelerin kullanımının diğer çevresel, güvenlik ve ekonomik düşünceleri karşılamaya ek olarak ozon tabakasının incelmesini en aza indirgeyecek biçimde seçilmesini, temin etmek için gayret göstereceklerdir.

Madde 2 G: (Ek: 8.8.1995-95/7184 s. Kararname eki Kopenhag Değişiklikleri) Hidrobromoflorokarbonlar Tarafların her biri 1 Ocak 1996 tarihinden itibaren başlayan 12 aylık döenem ve daha sonra gelecek her 12 aylık dönemde Ek C Grup II’de sıralanan kontrol altındaki maddelerin kendilerine ait hesaplanmış tüketim seviyesinin sıfırı aşmamasını temin edeceklerdir.

Bu maddeleri üreten tarafların herbiri aynı dönemler dahilinde bu maddelerin kendileri için hesaplanmış üretim seviyelerinin sıfırı aşmamasını temin edeceklerdir. Bu fıkra Tarafların kararı ile izin verilecek ve Taraflarca zorunlu olarak kabul edilen kullanımları karşılamak için gerekli üretim ve tüketim seviyelerinin dışında kalan üretim ve tüketim seviyelerine uygulanacaktır.

Madde 2 H: (Ek: 8.8.1995-95/7184 s. Kararname eki Kopenhag Değişiklikleri) Metil Bromür Tarafların her biri 1 Ocak 1995’den itibaren başlayan 12 aylık dönem ve daha sonra gelecek her 12 aylık dönemde, Ek E’de yer alan kontrol altındaki maddenin hesaplanmış tüketim seviyesinin yılda, kendilerinin 1991 için hesaplanmış tüketim seviyesini aşmamasını temin edeceklerdir. Bu maddeyi üreten tarafların her biri aynı dönemler dahilinde bu maddenin hesaplanmış üretim seviyesinin yılda, 1991’de kendilerine ait hesaplanmış üretim seviyesini aşmamasını temin edeceklerdir. Ancak, Protokolun 5. Maddesinin 1. fıkrası çerçevesinde faaliyet gösteren tarafların temel iç ihtiyaçlarının karşılanması amacıyla bu limit, 1991’de kendilerine ait hesaplanmış üretim seviyesinin % 10’u kadar aşılabilir. Bu Madde altındaki hesaplanmış tüketim ve üretim seviyeleri karantina ve gemi yükleme öncesi uygulamalar için kullanılan miktarları içermeyecektir

MADDE 3 – KONTROL SEVİYELERİNİN HESAPLANMASI

(Değişik: 8.8.1995-95/7184 s. Kararname eki Kopenhag Değişiklikleri) 2. Madde 2 A’dan 2 H’ye kadar olan maddeler ve 5. Maddelerin uygulanması amacıyla Tarafların her biri, Ek A, Ek B, Ek C veya Ek E’de belirtilen her Grup için aşağıda belirtilen hesaplanmış seviyeleri belirleyeceklerdir:

(a) Üretim İçin

(i) Kontrol altındaki maddelerden herbirisine ait kendi yıllık üretim miktarını Ek A, Ek B, Ek C veya Ek E ‘de buna karşı gelen ozon tüketim potansiyeliyle çarparak, ve
(ii) Elde edilen sayıları her bir grup içinde toplayarak,

(b) İthalat ve ihracat miktarları için üstte (a) bendinde belirtilen işlem tersine işletilerek, ve

(c) Tüketim için ise yukarıda (a) ve (b) bentlerinde belirtilen şekilde hesaplanmış bulunan rakamlardan üretim ve ithalat rakamlarını birbiriyle toplayıp elde edilen rakamdan ihracat rakamını çıkartarak hesaplama yapılacaktır.

Ancak, 1 Ocak 1993’den itibaren, ihracatta bulunan bir Tarafa ait tüketim seviyesi hesaplanırken ihracat miktarı çıkartılamayacaktır.

MADDE 4 – TARAF OLMAYAN DEVLETLERLE YAPILAN TİCARETİN KONTROLÜ

1. Tarafların her biri 1 Ocak 1990 tarihinden itibaren, bu Protokol’e taraf olmayan herhangi bir devletten Ek A’da
sıralanan kontrol altındaki maddelerin ithal edilmesini yasaklayacaktır.

1. Tekrar – Tarafların her biri bu fıkranın yürürlüğe girmesinden sonraki bir yıl içerisinde bu Protokol’e taraf olmayan herhangi bir devletten, Ek B’de sıralanan kontrol altındaki maddelerin ithal edilmesini yasaklayacaktır.

1. 2. Tekrar – (Ek: 8.8.1995-95/7184 s. Kararname eki Kopenhag Değişiklikleri) Tarafların her biri bu fıkranın yürürlüğe girmesinden sonraki 1 yıl içerisinde bu Protokol’e taraf olmayan herhangi bir devletten, Ek C Grup II’de sıralanan kontrol altındaki maddelerin ithal edilmesini yasaklayacaktır.

2. Tarafların her biri 1 Ocak 1993 tarihinden itibaren, bu Protokol’e taraf olmayan herhangi bir devlete Ek A’da sıralanan kontrol altındaki maddelerin ihraç edilmesini yasaklayacaktır.

2. Tekrar – Tarafların her biri, bu fıkranın yürürlüğe girmesinden sonraki bir yıl içerisinde bu Protokol’e taraf olmayan herhangi bir devlete Ek B’de sıralanan kontrol altındaki maddelerin ihraç edilmesini yasaklayacaktır.

2. 2. Tekrar – (Ek: 8.8.1995-95/7184 s. Kararname eki Kopenhag Değişiklikleri) Tarafların her biri bu fıkranın yürürlüğe girmesinden 1 yıl sonra bu Protokol’e taraf olmayan devletlere Ek C Grup II’de sıralanan kontrol altındaki maddelerin ihracını yasaklayacaktır.

3. Taraflar 1 Ocak 1992’ye kadar, Sözleşme’nin 10. Maddesinde belirtilen işlemlere uygun olarak Ek A’da sıralanan
kontrol altındaki maddeleri içeren ürünler listesini bir Ek halinde hazırlayacaklardır. Bu Ek’e prosedüre uygun bir şekilde itiraz etmeyen tüm Taraf Devletler söz konusu Ek’in yürürlüğe girmesinden sonraki bir yıl içerisinde bu Protokol’e taraf olmayan herhangi bir devletten söz konusu ürünlerin ithal edilmesini yasaklayacaklardır.

3. Tekrar – Taraflar bu fıkranın yürürlüğe girmesinden sonraki üç yıl içerisinde Sözleşme’nin 10. Maddesinde belirtilen işlemlere uygun olarak, Ek B’de sıralanan kontrol altındaki maddeleri içeren ürünlerin listesini bir Ek halinde hazırlayacaklardır. Bu Ek’e prosedüre uygun bir şekilde itiraz etmeyen tüm Taraf Devletler, söz konusu Ek’in yürürlüğe girmesinden sonraki bir yıl içerisinde bu Protokol’e taraf olmayan herhangi bir devletten söz konusu ürünlerin ithal edilmesini yasaklayacaklardır.

3. 2. Tekrar – (Ek: 8.8.1995-95/7184 s. Kararname eki Kopenhag Değişiklikleri) Taraflar bu fıkranın yürürlüğe
girmesinden sonraki üç yıl içerisinde Sözleşmenin 10. Maddesinde belirtilen işlemlere uygun olarak, Ek C Grup II’de
sıralanan kontrol altındaki maddeleri içeren ürünlerin listesini bir Ek halinde hazırlayacaklardır. Bu Ek’e prosedüre uygun bir biçimde itiraz etmeyen tüm Taraf Devletler; söz konusu Ek’in yürürlüğe girmesinden sonraki bir yıl içerisinde bu Protokol’e taraf olmayan herhangi bir devletten söz konusu ürünlerin ithal edilmesini yasaklayacaklardır.

4. Taraflar 1 Ocak 1994’e kadar bu Protokol’e taraf olmayan devletlerden Ek A’da sıralanan kontrol altındaki maddeler ile üretilen fakat bu maddeleri içermeyen ürünlerin ithalinin yasaklanmasının veya kısıtlanmasının mümkün olup olmadığını tespit edeceklerdir. Mümkün görüldüğü takdirde taraflar Sözleşme’nin 10. Maddesinde belirtilen işlemlere uygun olarak bu tür ürünleri belirten bir Ek hazırlayacaklardır. Bu Ek’e prosedüre uygun bir şekilde itiraz etmeyen tüm Taraf Devletler, söz konusu Ek’in yürürlüğe girmesinden sonraki bir yıl içerisinde bu Protokol’e taraf olmayan herhangi bir devletten söz konusu ürünlerin ithal edilmesini yasaklayacaklardır.

4. Tekrar – Taraflar bu fıkranın yürürlüğe girmesinden sonraki beş yıl içerisinde bu Protokol’e taraf olmayan devletlerden Ek B’de sıralanan kontrol altındaki maddeler ile üretilen fakat bu maddeleri içermeyen ürünlerin ithalinin yasaklanmasının veya kısıtlanmasının mümkün olup olmadığını tespit edeceklerdir. Mümkün görüldüğü takdirde, taraflar Sözleşme’nin 10. Maddesinde belirtilen işlemlere uygun olarak bu tür ürünleri belirten bir Ek hazırlayacaklardır. Bu Ek’e prosedüre uygun bir şekilde itiraz etmeyen tüm Taraf Devletler, söz konusu Ek’in yürürlüğe girmesinden sonraki bir yıl içerisinde, bu Protokol’e taraf olmayan herhangi bir devletten söz konusu ürünlerin ithal edilmesini yasaklayacak veya kısıtlayacaklardır.

4. 2. Tekrar – (Ek: 8.8.1995-95/7184 s. Kararname eki Kopenhag Değişiklikleri) Taraflar, bu fıkranın yürürlüğe girmesinden sonraki 1 yıl içerisinde bu Protokol’e taraf olmayan devletlerden Ek C Grup II’de sıralanan kontrol altındaki maddelerle üretilen fakat bu maddeleri içermeyen ürünlerin ithalinin yasaklanmasının veya kısıtlanmasının mümkün olup olmadığını tesbit edeceklerdir. Mümkün görüldüğü takdirde Taraflar Sözleşmenin 10. Maddesinde belirtilen işlemlere uygun olarak bu ürünleri belirten bir Ek hazırlayacaklardır. Ek prosedüre uygun şekilde itiraz etmeyen tüm Taraf Devletler, söz konusu Ek’in yürürlüğe girmesinden sonraki bir yıl içerisinde, bu Protokole taraf olmayan herhangi bir devletten söz konusu ürünlerin ithal edilmesini yasaklayacak veya kısıtlayacaklardır.

(1) 5. Tarafların her biri, bu Protokol’e taraf olmayan herhangi bir devlete Ek A ve Ek B ve Ek C Grup II’deki kontrol
altındaki maddelerin üretiminde kullanılan ve üretimde bu maddeleri kullanan teknolojilerin ihraç edilmesinin önüne geçebilmek için uygun olan tüm aşamaları taahhüt eder.

(1) 6. Taraflar bu Protokole taraf olmayan herhangi bir devlete, Ek A ve Ek B ve Ek C Grup II’deki kontrol altındaki
maddelerin üretilmesini imkan dahiline getirecek ürünlerin, ekipmanın, tesislerin veya teknolojilerin ihracını sağlayabilecek ödenek, yardım, kredi, garanti ya da sigorta programlarının temininden kaçınacaklardır.

(1) 7. 5. ve 6. fıkralar kontrol altına alınan maddelerin muhafazasını, geri kazanılmasını, yeniden işlenmesini veya
bertaraf edilmesini mümkün kılan, alternatif maddelerin geliştirilmesini hızlandıran veya Ek A ve Ek B ve Ek C Grup II’deki kontrol altındaki maddelerin yayılmalarının azalmasına katkıda bulunan ürünlere, ekipmana, tesislere ve teknolojilere uygulanmayacaktır.

(1) Fıkralarda geçen, “Kontrol Altındaki Maddelerin” ibaresi 8.8.1995- 95/7184 s. Kararname eki Kopenhag Değişiklikleri ile “Ek A ve Ek B ve Ek C Grup II’deki kontrol altındaki maddelerin” olarak değiştirilmiştir.

8. (Değişik: 8.8.1995-95/7184 s. Kararname eki Kopenhag Değişiklikleri) Tarafların bir toplantısında bu Protokol’e taraf olmayan herhangi bir devletin bu maddeye, Madde 2, Madde 2 A’dan 2 E’ye ve Madde 2G’ye kadarki maddelere tümüyle uyduğu tespit edildiği ve bu devlet 7. Maddede belirtilen verileri sunduğu takdirde, bu maddenin hükümleriyle sınırlı kalınmaksızın söz konusu devletle bu Maddenin 1’den 4 2. Tekrar’a kadarki fıkralarda belirtilen ithalat ve ihracatın yapılmasına izin verilebilir. (*2)

9. Bu maddenin amaçları çerçevesinde “Bu Protokol’e Taraf Olmayan Devlet” terimi, kontrol altındaki herhangi bir maddenin bu madde için belirlenen kontrol önlemleri tarafından kısıtlanmasını kabul etmeyen bir devlet veya bölgesel ekonomik bütünleşme örgütünü kapsayacaktır.

10. (Ek fıkra: 8.8.1995-95/7184 s. Kararname eki Kopenhag Değişiklikleri) Taraflar 1 Ocak 1996’ya kadar, Ek C Grup I ve Ek E’de sıralanan kontrol altındaki maddelerin Protokol’e taraf olmayan devletlerle yapılacak ticareti konusunda bu Maddede belirtilen önlemleri genişletmek için Protokol’de değişiklik yapıp yapmama konusunu ele alacaklardır.

MADDE 5 – GELİŞME YOLUNDA ÜLKELERİN ÖZEL DURUMLARI

1. Gelişme yolundaki ülkelerden biri olan ve bu Protokolun kendisi için yürürlüğe girdiği tarihte veya 1 Ocak 1999’a kadarki herhangi bir tarihte, Ek A’da sıralanan kontrol altındaki maddelere ait kişi başına hesaplanmış tüketim seviyesi yılda 0.3 kilogram’ın altında olan bir Taraf Devlet (Ek ibare: 8.8.1995-95/7184 s. Kararname eki Kopenhag Değişiklikleri) 29 Haziran 1990’da Londra’da Taraflar II. Toplantısında kabul edilen ayarlamalar veya değişikliklere getirilecek daha ileri ayarlamaların bu maddenin 8. fıkrasında sözü edilen belirlemelerin yapılmasından sonra bu fıkra altında faaliyet gösteren taraflara uygulanmak ve bu belirlemelerin sonuçlarına dayandırılmak şartıyla, – temel iç talebini karşılayabilmek için Madde 2 A’dan 2 E’ye kadar olan maddelerde belirtilen kontrol önlemlerine uyma yükümlülüğünü bu maddelerde belirtilen tarihlerden on yıl sonraya erteleyebilecektir.

1. Tekrar – (Ek fıkra: 8.8.1995-95/7184 s. Kararname eki Kopenhag Değişiklikleri) Taraflar 1 Ocak 1996’ya kadar; bu Maddenin 8. fıkrasında sözü edilen belirlemeleri, 6. Maddeye uygun olarak yapılan değerlendirmeler ve diğer ilgili bilgileri gözönünde bulundurarak, 2. Maddenin 9. fıkrasında açıklanan prosedürle:

a) Madde 2 F’nin 1’den 6’ya kadarki fıkraları konusunda, bu Maddenin 1. fıkrası uyarınca faaliyet gösteren taraflara Ek C Grup I’de sıralanan kontrol altındaki maddelerin tüketimi için baz alınacak yıl, ilk seviyeler, kontrol programı ve azaltma tarihlerinin neler olacağına,
b) Madde 2 G konusunda, bu Maddenin 1. fıkrasına uygun faaliyet gösteren Taraf Devletler’e Ek C Grup II’de sıralanan kontrol altındaki maddeler için hangi üretim ve tüketim azaltma tarihlerinin uygulanacağına, ve
c) Madde 2 H konusunda, bu Maddenin 1. fıkrasına uygun faaliyet gösteren taraflara uygulanacak EK E’de sıralanan
kontrol altındaki maddelere getirilecek kontrol önlemlerine baz alınacak yıl, ilk seviyeler ve üretim ve tüketim için kontrol programının neler olacağına karar vereceklerdir.

2. Ancak bu Maddenin 1. fıkrasına uygun faaliyet gösteren herhangi bir taraf devletin Ek A’da sıralanan kontrol altındaki maddelere ait hesaplanmış tüketim seviyesi yılda kişi başına 0.3 kilogramı, Ek B’de sıralanan kontrol altındaki maddelere ait hesaplanmış tüketim seviyesi yılda kişi başına 0.2 kilogramı aşamayacaktır.

3. Bu Maddenin 1. fıkrasına uygun faaliyet gösteren Taraf Devletler, Madde 2 A’dan 2 E’ye kadar olan maddelerde belirtilen kontrol önlemlerini yerine getirirken:

a) Ek A’da sıralanan kontrol altındaki maddeler için, kontrol önlemlerine uygunluğunun tespitinde esas olmak üzere,
1995 ve 1997 yıllarını da kapsayan döneme ait hesaplanmış tüketim seviyesi yıllık ortalamasını veya kişi başına 0.3 kilogramlık hesaplanmış tüketim seviyesini (bunlardan hangisi daha düşükse onu);
b) Ek B’de sıralanan kontrol altındaki maddeler için, kontrol önlemlerine uygunluğunun tesbitinde esas olmak üzere, 1998 ve 2000 yıllarını da kapsayan döneme ait hesaplanmış tüketim seviyesi yıllık ortalamasını veya kişi başına 0.2 kilogramlık hesaplanmış tüketim seviyesini (bunlardan hangisi daha düşük sonu) temel almak hakkına sahip olacaktır.

4. Bu Maddenin 1. fıkrasına uygun faaliyet gösteren Taraf Devletler’den herhangi biri, Madde 2 A’dan 2 H’ye kadar olan maddelerde belirtilen kontrol önlemlerinin kendisi için yürürlüğe girmesinden önce, kontrol altındaki bu maddelerden yeterli miktarda elde edemeyeceğini tespit ederse, bu durumu Sekreterya’ya bildirebilir. Sekreterya derhal böyle bir bildirinin kopyasını konunun gelecek toplantıda ele alınması ve uygun eylemlere karar verilmesi için taraflara iletecektir.

5. Bu Maddenin 1. fıkrasına uygun faaliyet gösteren Taraf Devletler’in Madde 2 A’dan 2 E’ye kadar olan maddelerde (Ek ibare: 8.8.1995-95/7184 s. Kararname eki Kopenhag Değişiklikleri) ve bu Maddenin 1. Tekrar fıkrasına uygun olarak karar verilen Madde 2 F’den 2 H’ye kadar olan Maddelerde – belirtilen kontrol önlemlerine uyma yükümlülüklerini yerine getirebilme kapasitelerinin geliştirilmesi ve bu kontrol önlemlerinin söz konusu Taraf Devletler’ce yerine getirilmesi; Madde 10’la sağlanan ekonomik işbirliği ve Madde 10 A ile sağlanan teknoloji transferinin etkili bir biçimde uygulanmasına bağlıdır.

6. Bu Maddenin 1. fıkrasına uygun faaliyet gösteren Taraf Devletler’in herhangi biri herhangi bir tarihte, mümkün olan bütün tedbirleri almış olmasına rağmen Madde 10 ve Madde 10 A’nın yetersiz yürütülmesinden dolayı, Madde 2 A’dan 2 E’ye kadar olan Maddelerde belirtilen yükümlülüklerin birini veya tümünü (Ek ibare: 8.8.1995-95/7184 s. Kararname eki Kopenhag Değişiklikleri) , veya bu Maddenin 1. Tekrar fıkrasına uygun olarak karar verilen Madde 2 F’den 2 H’ye kadarki Maddelerde belirtilen yükümlülüklerin birini veya tümünü – yerine getiremediğini yazılı olarak Sekreterya’ya bildirebilir.

Sekreterya bu Maddenin 5. fıkrasını gözönüne alarak, hemen bu bildirinin bir kopyasını gelecek toplantıda konunun görüşülebilmesi ve uygun eylemlere karar verilebilmesi amacıyla taraflara iletecektir.

7. Yukarıdaki 6. fıkrada sözü edilen uygun eylemlerin belirlendiği taraflar toplantısı ile bildirinin yapıldığı tarih arasındaki dönem süresince veya tarafların karar vereceği daha ileriki bir dönem dahilinde; 8. Madde’de sözü edilen ve Protokol hükümlerine uymadığı tespit edilen Taraf Devletler’e uygulanacak işlemler, bildiriyi yapan taraf devlete uygulanmayacaktır.

8. 1995’den daha geç olmamak üzere bir Taraflar Toplantısı, bu Maddenin 1. fıkrasına uygun faaliyet gösteren Taraf Devletler’in, ekonomik işbirliği ve onlara yapılacak teknoloji transferinin etkili uygulanmasını da kapsayan durumlarını belirleyecek ve bu devletlere uygun kontrol önlemlerinin programı hakkında gerekliliğine inanılan revizyonları kabul edecektir.

9. Bu Maddenin 4, 6 ve 7. fıkralarında bahsedilen tarafların kararları; 10. Maddeyle belirlenen ve karar alınırken
uygulanan prosedüre uygun olarak alınacaktır.

MADDE 6 – KONTROL ÖNLEMLERİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ VE GÖZDEN GEÇİRİLMESİ

Taraflar, 1990’dan itibaren ve daha sonra en az her dört yılda bir mevcut bilimsel, çevresel, teknik ve ekonomik veriler ışığında 2. Madde ve Madde 2 A’dan 2 H’ye kadar olan maddelerde belirtilen kontrol önlemlerini değerlendirmeye tabi tutacaklardır. Her değerlendirmeden en az bir yıl önce, Taraflar yukarda değinilen alanlarda yetişmiş uzmanların katıldığı paneller düzenleyecekler, bu panellerin kompozisyonunu ve çalışma şartlarını tespit edeceklerdir. Bu paneller toplandıktan sonra bir yıl içerisinde sekretarya aracılığı ile vardıkları sonuçları Taraflara ileteceklerdir.

(1) – Maddedeki “… ve Ek C Grup I’de sıralanan geçiş maddelerinin üretimi, ihracatı ve ithalatı hakkındaki durumu…”, ibaresi 8.8.1995-95/7184 s. Kararname eki Kopenhag Değişiklikleri ile maddeden çıkartılmıştır.

MADDE 7 – RAPORLARIN SUNULMASI

1. Her taraf devlet Protokole taraf olduktan sonraki üç ay içerisinde Sekreterya’ya Ek A’da sıralanan kontrol altındaki
maddelerin her birisi için 1986 yılı üretim, ithalat ve ihracatıyla ilgili istatistiki verilerini, gerçek veriler temin edilemediği takdirde bunlara ilişkin en iyi tahmini rakamlarını sunacaktır.

2. (Değişik Fıkra: 8.8.1995-95/7184 s. Kararname eki Kopenhag Değişiklikleri) Her taraf devlet; Protokol EK B, C ve E’de sıralanan kontrol altındaki maddelerle ilgili hükümlerin kendisi için yürürlüğe girmesinden sonraki üç aylık süreyi aşmamak kaydıyla Sekreterya’ya:

– EK B ve EK C’de sıralanan kontrol altındaki maddelerin her biri için 1989 yılı,
– EK E’de sıralanan kontrol altındaki madde için 1991 yılı, üretim, ithalat ve ihracatıyla ilgili istatistiki verilerini, gerçek veriler temin edilemediği takdirde bunlara ilişkin en iyi tahmini rakamlarını sunacaklardır. (*4)

3. (Değişik Fıkra: 8.8.1995-95/7184 s. Kararname eki Kopenhag Değişiklikleri) Her taraf devlet EK A, B, C ve E’de sıralanan kontrol altındaki maddelere ait hükümlerin kendisi için yürürlüğe girdiği yıl ve daha sonra gelecek her yıla ait, EK A, B, C ve E’de sıralanan kontrol altındaki maddelerin herbiri için, 1. Maddenin 5. Fıkrası uyarınca kendisine ait yıllık üretimleri ile ilgili istatistiki verileri ve ayrı ayrı belirtilmek üzere:

– Bir kimyasal işlemde kullanılan ozon tabakasını incelten madde miktarına ait,
– Taraflarca onaylanacak teknolojilerle bertaraf edilen madde miktarlarına ait, ve
– Taraf Devletler’den yapılan ithalat ve bunlara yapılan ihracata ve taraf olmayan devletlerden yapılan ithalat ve bunlara yapılan ihracata ait, istatistiki verilerini Sekreterya’ya sunacaklardır. Veriler ait oldukları yılın bitiminden sonraki 9 aylık süreyi aşmadan Sekreterya’ya iletilecektir. (*5)

3. Tekrar – (Ek: 8.8.1995-95/7184 s. Kararname eki Kopenhag Değişiklikleri) Her taraf devlet, yeniden işlenilen Ek A Grup II ve Ek C Grup I’de sıralanan kontrol altındaki maddelerin her birisine ait yıllık ithalat ve ihracatıyla ilgili istatistiki verilerini Sekreterya’ya sunacaktır.

4. Madde 2, fıkra 8 (a)’ya uygun faaliyet gösteren taraflar için, söz konusu tarafların üyesi oldukları bölgesel ekonomik bütünleşme örgütünün örgüt içinde ve bu örgüte üye olmayan devletlerle yapılan ithalat ve ihracata ait verileri sağlaması durumunda, bu Maddenin 1, 2, 3 ve 3. Tekrar fıkralarında belirtilen ithalat ve ihracata ait istatistiki veri sunma koşulu yerine getirilmiş olacaktır.

MADDE 8 – PROTOKOL HÜKÜMLERİNE UYULMAMASI

Taraflar, ilk toplantılarında, bu Protokol hükümlerine uyulup uyulmadığının tespitine ve uymadığı tespit edilen Taraf Devletler’e uygulanacak işlemlere ilişkin prosedürleri ve kuramsal işleyiş biçimlerini görüşecek ve kabul edeceklerdir.

MADDE 9 – ARAŞTIRMA, GELİŞTİRME, HALKIN BİLİNÇLENDİRİLMESİ VE BİLGİ DEĞİŞİMİ

1. Tarafların, kendi ulusal politikaları, düzenlemeleri ve uygulamaları ile uyumlu olarak ve gelişme yolunda ülkelerin
ihtiyaçlarını özellikle gözönünde bulundurarak, aşağıdaki hususlarda araştırma, geliştirme faaliyetlerinin ve bilgi alışverişinin hızlandırılması için doğrudan ya da uzman uluslararası kuruluşlar vasıtasıyla işbirliğine gideceklerdir.

a) Kontrol altındaki maddelerin muhafazası, geri kazanılması, yeniden işlenmesi veya bertaraf edilmesi hususlarında iyileştirme sağlayabilecek veya bu maddelerin emisyonlarını azaltan en iyi teknolojiler, (Fıkradaki “…ve geçiş maddelerinin…” ibaresi 8.8.1995-95/7184 s. Kararname eki Kopenhag Değişiklikleri ile metinden çıkartılmıştır).

b) Kontrol altında tutulan maddeler, bu maddeleri içeren ürünler ya da bu maddeler kullanılarak üretilen ürünler için sunulabilecek alternatifler; ve

c) İlgili kontrol stratejilerinin faydaları ve maliyetleri.

2. Taraflar, kontrol altında tutulan maddelerin veya ozon tabakasını tüketen diğer maddelerin yayılmalarının çevresel etkileri konusunda halkın bilinçlendirilmesini hızlandırılması için tek tek, ortaklaşa ya da uzman uluslararası kuruluşlar aracılığı ile işbirliğine gideceklerdir.

3. Her Taraf Devlet bu Protokolün yürürlüğe girmesinden sonraki iki yıl içerisinde ve bundan sonraki her iki yılda bir
Sekreterya’ya bu madde uyarınca yürüttüğü faaliyetlerin bir özetini sunacaktır.

MADDE 10 – FİNANS MEKANİZMASI

1. Taraflar, Protokol’un 5. Maddesinin 1. paragrafı altında faaliyet gösteren Taraf Devletler’in Protokol Madde 2 A’dan 2 E’ye kadar olan maddelerde (Ek ibare: 8.8.1995-95/7184 s. Kararname eki Kopenhag Değişiklikleri) ve 5. Maddenin 1. Tekrar fıkrasına uygun olarak karar verilen Madde 2 F’den 2 H’ye kadarki Maddelerde -belirtilen kontrol önlemlerine uyumlarını sağlamak için, teknoloji transferi de dahil olmak üzere bu devletlere finansal ve teknik işbirliği sağlamak amacıyla bir mekanizma oluşturacaklardır. 5. Maddenin 1. fıkrası altında faaliyet gösteren Taraf Devletlerin Protokol kontrol önlemlerine uymalarını sağlamak amacıyla, bu devletlere yapılacak diğer finans transferine ek, iştiraklerden oluşan bu mekanizma, söz konusu devletlerin üzerinde mutabakata varılmış bütün ek maliyetlerini karşılayacaktır. Taraflar toplantısı ek maliyetlerin kategorilerini gösteren bir listeye karar verecektir.

2. i. fıkra uyarınca oluşturulan bu mekanizma, çok-taraflı bir Fonu kapsayacaktır. Bu mekanizma diğer çok-taraflı,
bölgesel ve ikili işbirliği yollarını da içerebilir.

3. Çok-taraflı fon:

(a) Taraflar tarafından belirlenen kriterlere göre üzerinde anlaşmaya varılmış ek maliyetleri hibe veya ayrıcalık esasına göre (hangisi uygunsa) karşılayacaktır;
(b) Şu amaçlar doğrultusunda takas-ofisi işlevlerini finanse edecektir:

i) 5. Maddenin 1. fıkrasına uygun faaliyet gösteren Taraf Devletlere ülke özel çalışmalar ve diğer teknik işbirliği aracılığıyla, bu tarafların işbirliği ihtiyaçlarının tanımlanmasına yardım etmek;
ii) Tanımlanan bu ihtiyaçların karşılanması için teknik işbirliğini kolaylaştırmak;
iii) 9. Madde uyarınca sağlanan bilgi ve ilgili materyalleri dağıtmak ve geliştirme yolundaki Taraf Devletlerin faydalanması için seminerler, eğitim oturumları ve diğer ilgili faaliyetleri düzenlemek,
iv) Gelişme yolundaki Taraf Devletler için elverişli diğer çok taraflı, bölgesel ve ikili işbirliği yollarını kolaylaştırmak ve izlemek,

(c) Çok-taraflı Fonun sekreterliğine ait hizmetleri ve ilgili destek giderlerini finanse edecektir.

4. Çok-taraflı Fon, Fon’un ayrıntılı politikalarına karar verecek olan tarafların otoritesiyle işleyecektir.

5. Taraflar, çok-taraflı fonun amaçlarına ulaşmasını sağlamak amacıyla, özel çalışma politikaları, rehberler ve idari düzenlemeler ile kaynak harcamalarını da içeren uygulamaların geliştirilmesi ve izlenmesi için bir İcra Komitesi oluşturacaklardır. İcra Komitesi, tarafların karar verdiği referans şartlarında belirlenen görev ve sorumlulukları Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası (Dünya Bankası), Birleşmiş Milletler Çevre Programı, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı veya uzmanlık alanlarına bağlı olarak diğer uygun kuruluşlarla işbirliği yaparak ve bu kuruluşların yardımıyla yerine getirecektir. Protokol’un 5. Maddesi 1. fıkrasına uygun faaliyet gösteren ve göstermeyen tarafların dengeli bir biçimde temsil edilmesi esasına göre seçilecek olan İcra Komitesi üyeleri taraflarca onaylanacaktır.

6. Çok-taraflı Fon, Birleşmiş Milletler matrah ölçeği esasına göre 5. Maddenin 1. fıkrasına uygun faaliyet göstermeyen Taraf Devletlerin konvertible para veya bazı durumlarda ülkelerin aynî ve/veya kendi ulusal paraları ile yapacakları iştiraklerle finanse edilecektir. Diğer taarfların bu Fona iştirakleri teşvik edilecektir. Tarafların kararı ile belirlenecek bir yüzdeye kadarki ve kriterlere uygun olan ikili işbirliği ve tarafların kararıyla kabul edilecek bazı özel durumlardaki bölgesel işbirliği; en azından aşağıdaki hususlar sağlandığında Çok-taraflı Fon’a bir katkı olarak değerlendirilebilir:

a) Kesinlikle bu Protokol hükümlerine uyma ile ilişkili olur,
b) Ek kaynaklar sağlar,
c) Üzerinde anlaşmaya varılmış ek maliyetleri karşılar.

7. Taraflar her mali dönem için Çok-taraflı Fon’un programına ait bütçesine ve her taraf devletin bu Fon’a yapacağı iştiraklerin yüzdesine karar vereceklerdir.

8. Çok-taraflı Fon kaynaklarının harcanması, faydalanan tarafın muvafakatıyla yapılacaktır.

9. Bu madde kapsamındaki Tarafların kararları mümkün olduğu kadar oy birliği ile alınacaktır. Oy birliği sağlama yolundaki tüm çabaların karşılıksız kalması ve bir karara ulaşılamaması durumunda kararlar, 5. Maddenin 1. fıkrasına uygun faaliyet gösteren tarafların çoğunluğunun bulunduğu ve oy kullandığı ve 5. Maddenin 1. fıkrasına uygun faaliyet göstermeyen tarafların çoğunluğunun bulunduğu ve oy kullandığı toplantıda hazır bulunan ve oylamaya katılan tarafların üçte iki çoğunluğu ile kabul edilecektir.

10. Bu madde’de oluşturulan Finans Mekanizması, çevre sorunları ile ilgili olarak gelecekte geliştirilebilecek herhangi bir düzenlemeyi etkilemeyecektir.

Madde 10 A: Teknoloji Transferi Tarafların her biri, finas mekanizması tarafından desteklenen programlara uygun olarak:

a) 5. Maddenin 1. fıkrasına uygun faaliyet gösteren Taraf Devletlere en elverişli, çevre açısından güvenli ikame
maddelerin ve ilgili teknolojilerin en geniş biçimde transferinin sağlanmasını tamin etmek,

b) Yukarıdaki (a) bölümünde söz edilen transferlerin adilane ve uygun koşullarda gerçekleşmesini temin etmek, için
mümkün olan her tedbiri alacaktır.

MADDE 11 – TARAFLARIN TOPLANTILARI

1. Taraflar, düzenli aralıklarla toplanacaklardır. Sekreterya Tarafların ilk toplantısını bu Protokolün yürürlüğe girmesinden sonraki ilk bir yıl içerisinde ve bu dönem içinde gerçekleşmesi programlanmış ise Sözleşmeye Taraf Devletler Konferansı ile bağlantılı olarak düzenleyeceklerdir.

2. Taraflar, aksine bir karar almadıkları sürece, daha sonraki olağan toplantılar Sözleşmeye Taraf Devletler Konferansı toplantıları ile bağlantılı şekilde yapılacaktır. Olağanüstü toplantılar, Tarafların toplantılarında gerekli görülebilecek herhangi bir zamanda veya Taraflardan birinin yazılı isteği üzerine, ancak bu isteğin Sekreterya tarafından kendilerine iletilmesinden sonraki altı ay içerisinde Tarafların en az üçte biri tarafından desteklenmesi halinde yapılabilecektir.

3. Taraflar, ilk toplantılarında:

(a) Toplantıların işleyiş kurallarını mutabakat yoluyla tespit edecekler;
(b) 13. Maddenin 2. fıkrasında belirtilen mali kuralları mutabakat yoluyla tespit edecekler;
(c) 6. Maddede belirtilen panelleri kuracaklar ve çalışma ilkelerini belirleyecekler;
(d) Madde 8’de belirtilen işlemler ve kurumsal mekanizmaları ele alacak ve onaylayacaklar;
(e) 10. Maddenin 3. fıkrasında değinilen çalışma planlarının hazırlanmasına başlayacaklardır.

4. Tarafların toplantılarının işlevleri şunlar olacaktır:

(a) Protokolün uygulanmasının gözden geçirilmesi;
(b) 2. Maddenin 9. fıkrasında belirtilen değişiklikler ya da indirimlerle ilgili kararların alınması;
(c) 2. Maddenin 10. fıkrası uyarınca, maddelere ilişkin herhangi bir ek’e veya ilgili kontrol önlemlerine ilave yapılması ya da bunlardan birinin çıkartılması;
(d) Gerekli görüldüğü takdirde 7. Madde ile 9. Maddenin 3. fıkrasında sözü edilen bilgilerin rapor edilmesinde
kullanılacak prosedür ve rehberlerin hazırlanması;
(e) 10. Maddenin 2. fıkrası uyarınca sunulan teknik yardım taleplerinin değerlendirilmesi;
(f) 12. Maddenin (c) bendi uyarınca Sekreterya tarafından hazırlanan raporların değerlendirilmesi;
(g) Kontrol önlemlerinin (…) 6. Maddeye uygun olarak değerlendirilmesi; (1) (Fıkradaki “…ve geçiş maddeleri hakkındaki durumun…” ibaresi 8.8.1995-95/7184 s. Kararname eki Kopenhag Değişiklikleri ile metinden çıkartılmıştır).
h) Bu Protokolün veya herhangi bir ekinin değiştirilmesi veya yeni bir ek hazırlanmasına ilişkin öneriler olduğu takdirde bunların incelenmesi ve benimsenmesi;

i) Bu Protokolün uygulanması için bir bütçe hazırlanması ve kabul edilmesi; ve
j) Bu Protokolün amaçlarına uygun kazanımlar sağlanması için gerekli görülebilecek herhangi bir faaliyetin ele alınması ve böyle bir faaliyete girişmesi.

5. Birleşmiş Milletler, uzman kuruluşları ve uluslararası Atom Enerji Ajansının yanısıra bu Protokole taraf olmayan herhangi bir devlet Tarafların toplantısında gözlemci sıfatıyla temsil edilebilecektir. Ozon tabakasının korunmasına ilişkin alanlarda uzman olup Tarafların herhangi bir toplantısına gözlemci sıfatıyla katılmak istediğini Sekreteryaya bildiren Ulusal ya da Uluslararası bir hükümet kuruluşu veya gönüllü kuruluş mevcut Taraf Devletlerin en az üçte biri itirazda bulunmadığı sürece toplantıya kabul edilebilir. Gözlemcilerin kabul ve katılımları, Taraflarca kabul edilecek işleyiş kurallarına tabi olacaktır.

MADDE 12 – SEKRETERYA

Bu Protokol’un amaçları çerçevesinde, Sekreterya:

(a) 11. Maddede belirtilen Taraf Devletler toplantılarını düzenleyecek ve hizmet sunacak;
(b) 7. Madde uyarınca bir Taraf Devletçe sunulan verileri toplayacak ve istenen bilgileri sunacak;
(c) 7. ve 9. Maddeler uyarınca elde edilen bilgilere dayanan raporları hazırlayıp düzenli olarak Taraflara iletecek;
(d) 10. Madde uyarınca kendisine iletilen herhangi bir teknik yardım talebini, bu talebin karşılanmasını kolaylaştırmak amacıyla Taraflara iletecek;
(e) Taraf olmayan devletleri gözlemci olarak tarafların toplantılarına katılmaya ve bu Protokolün hükümlerine uygun davranmaya teşvik edecek;
(f) Gerektiğinde, Taraf Devletlerden olmayan bu gözlemcilere (c) ve (d) bentlerinde belirtilen bilgileri ve talepleri aktaracak; ve
(g) Taraflarca uygun görülecek ve bu Protokolün amaçlarına ulaşmasını ağlayacak diğer görevleri yürütecektir.

MADDE 13 – MALİ HÜKÜMLER

1. Sekreteryanın bu Protokolle ilgili olarak yürüteceği faaliyetler de dahil olmak üzere, bu Protokolün işleyişi için gerekli görülecek fonlar esas olarak Tarafların katkılarıyla oluşturulacaktır.
2. Taraflar ilk toplantılarında bu Protokolün işleyişi için gerekli mali kuralları mutabakat yoluyla belirleyeceklerdir.

MADDE 14 – PROTOKOLÜN SÖZLEŞME İLE İLİŞKİSİ

Bu Protokolde aksi belirtilmediği sürece, Sözleşmenin protokollere ilişkin hükümleri bu Protokolle de uygulanacaktır.

MADDE 15 – İMZA

Bu Protokol 16 Eylül 1987’de Montreal’de, 17 Eylül 1987’den 16 Ocak 1988’e kadar Ottowa’da ve 17 Ocak 1988’den 15
Eylül 1988’e kadar New York’taki Birleşmiş Milletler Genel Merkezinde Devletlerin ve bölgesel ekonomik bütünleşme örgütlerinin imzalarına açık olacaktır.

MADDE 16 – YÜRÜRLÜĞE GİRİŞ

1. Kontrol altında tutulan maddelerin 1996 tahmini global tüketiminin en az üçte ikisini temsil eden Devletler ya da
bölgesel ekonomik bütünleşme örgütlerince en az oniki kabul, onay veya katılma belgesi depoziter ülkeye sunulduğu ve Sözleşmenin 17. Maddesinin 1. fıkrasında belirtilen hükümler yerine getirildiği takdirde bu Protokol 1 Ocak 1989 tarihinde yürürlüğe girecektir. Bu tarihte söz konusu koşullar gerçekleşmediği takdirde Protokol, bu koşulların yerine getirildiği tarihten sonraki doksanıncı günde yürürlüğe girecektir.
2. Birinci fıkrada belirtilen bölgesel bir ekonomik bütünleşme örgütünce sunulan bir belge bu örgüte üye Devletlerce
sunulan belgelere ek bir belge olarak sayılmayacaktır.
3. Bu Protokolün yürürlüğe girmesinden sonra, herhangi bir Devlet ya da bölgesel ekonomik bütünleşme örgütü kendi onay, kabul veya katılma belgesini sunduktan sonraki doksanıncı günde Protokole Taraf olmuş sayılacaktır.

MADDE 17 – YÜRÜRLÜĞE GİRİŞTEN SONRA KATILAN TARAF DEVLETLER

Bu Protokole yürürlüğe giriş tarihinden sonra Taraf olan tüm Devletler ya da bölgesel ekonomik bütünleşme örgütleri, 5. Madde hükümleri saklı kalmak kaydıyla, 2 ve 2 A’dan 2 H ‘ye kadar olan maddeler ve 4. Maddenin Protokole yürürlüğe girdiği tarihte Taraf olmuş bulunan devletler ve bölgesel ekonomik bütünleşme örgütleri için bu tarihten itibaren geçerli olan tüm yükümlülüklerini yerine getireceklerdir.

MADDE 18 – REZERVLER

Bu Protokole hiç bir rezerv konamaz.

MADDE 19 – ÇEKİLME

Tarafların herhangi biri Madde 2 A’nın 1. fıkrasında belirtilen yükümlülükleri üstlendikten itibaren dört yıl geçmesinden sonraki herhangi bir zamanda, Depozitere yazılı bildirimde bulunarak Protokol’den çekilebilecektir.
Bu çekilme, bildirimin Depoziter Devlet tarafından alınışından itibaren bir yıl geçtikten sonra veya çekilmeyle ilgili
bildirimde belirtilebilecek daha sonraki bir tarihte yürürlüğe girecektir.

MADDE 20 – ORİJİNAL METİNLER

Arapça, Çince, İngilizce, Fransızca, Rusça ve İspanyolca metinlerin eşit derecede geçerli olduğu bu Protokolün orijinal metni Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri tarafından emanete alınacaktır.

BU SÖZLEŞME AŞAĞIDA İMZASI BULUNAN TAM YETKİLİ TEMSİLCİLER TARAFINDAN USULÜNE UYGUN OLARAK İMZALANMIŞTIR.

MONTREAL, ONALTI EYLÜL BİNDOKUZYÜZSEKSENYEDİ.

Mehmet Sabri Toprak

0
Mehmet Sabri Toprak

Hukukçu ve bürokrat Mehmet Sabri Toprak, 1877 yılında Bosna’da dünyaya geldi. Darüşşafaka mektebinde okudu ve bu okulu 1898 yılında birincilikle bitirdi.

Eğitimdeki başarısı nedeniyle, Osmanlı Maarif Nazırlığı tarafından, Alman firması Siemens’in Berlin’deki merkezine stajyer olarak telgraf eğitimine gönderildi.

İstanbul Üniversitesi Hukuk fakültesinden mezun olduktan sonra Posta ve Telgraf Nezareti Tercüman Kalemi Memurluğu, Posta ve Telgraf Nezareti Ecnebi Muhasebatı Kalemi Baskatipliği, Mühendis Kalemi Fen Memurluğu, Telgraf Mektebi Müdürlüğü, Posta ve Telgraf Umum Müdürlüğü gibi memuriyetlerde bulundu.

İttihat ve Terakki Fırkasından 18 Nisan 1912’de Meclis-i Mebusan’a Saruhan(Manisa)’dan mebus seçildi ve 1918’e kadar görevine devam etti. Partinin umumi kâtipliğini yaptı.

Kadıköy’ün Moda semtine yerleştikten sonra futbola ilgi duydu ve 1915-1916 yılları arasında Fenerbahçe Spor Kulübü başkanlığını yürüttü.

Mehmet Sabri Toprak(ortada), 1922-1923 sezonunu namağlup olarak şampiyonlukla tamamlayan Fenerbahçe futbolcular ile birlikte

Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından sonra İttihat ve Terakki’nin ayakta kalmasını amaçlayan Teceddüt Fırkası’nın kuruluşunda ve yönetim kurulunda yer aldı. Bu fırka, Damat Ferid Paşa tarafından, 5 Mayıs 1919 tarihinde “İttihat ve Terakki Fırkası’nın devamı olduğu” gerekçesiyle kapatıldı.

Milli Mücadele döneminde Malta’ya sürgüne gönderilen kişiler arasında yer aldı.

Mustafa Kemal Atatürk ile birlikte Cumhuriyet Devrimlerinin inşa sürecine büyük katkılarda bulundu.

23 Aralık 1920’de Posta ve Telgraf Umum Müdürlüğü görevine getirildi. 1923 yılına Milletvekili seçildi ve Meclis Başkan Yardımcılığı TBMM Başkanvekilliği yaptı.

13 Şubat 1929’da vekillikten istifa etti ve Bükreş Elçiliğine getirildi.

Tarım Bakanlığı(Ziraat Vekilliği) yaptı. Tevhid-i Tedrisat Kanununun kabul edilmesi için büyük mücadele verdi.

Manisa Milletvekili olarak görev yapmaktayken 19 Şubat 1938’da tedavi altında bulunduğu İstanbul’daki Alman Hastanesi’nde yaşamını yitirdi.

Muzaffer Şakar 

0
Muzaffer Şakar

Van’da doğdu. Bitlis, Muş, Zonguldak ve Siirt’te büyüdü. Lisans eğitimini ve doktorasını Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde, yüksek lisansını Kocaeli Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde tamamladı. Kocaeli, Ardahan, Çankırı, Kilis, Diyarbakır, Trabzon’da hâkimlik yaptı. Yargıtay’da “tetkik hâkimi”, Türkiye İnsan Hakları Kurumu’nda uzman olarak çalıştı. Demokrat Yargı Derneği’nde yöneticilik görevinde bulundu.

Şakar, , Türk hukukçu, yazar ve eski hâkimdir. Yargı bağımsızlığı, yargı tarihi ve insan hakları üzerine yazdığı eserlerle ve sivil toplum faaliyetleriyle bilinmektedir. Türkiye’de Yargı Yoktur (2013) ve Türkleşmek, İslamlaşmak, Memurlaşmak: Yargıda Kumpasın Köşe Taşları, AKP ve Cemaat (2014) kitaplarının yazarları arasında yer aldı. Radikal İki, Güncel HukukBirikim, Gazete Duvar’da yazıları yayımlandı. 2016’da gözaltına alındı ama kısa bir süre sorna serbest bırakıldı. Yargıç Şakar’ın Osmanlı’dan Cumhuriyet’e ve günümüze uzanan dönemde hâkimlik mesleğinin tarihsel, sosyolojik ve bürokratik yolculuğunu kapsamlı bir şekilde ele aldığı “Kadıdan Hakime – Bir Mesleğin Yolculuğu” isimli eseri ise 2021 yılı  ağustos ayında İletişim Yayınları tarafından okuyucuya sunuldu.