Ana Sayfa Blog

Türk Hava Kurumu ve Tüzüğü

0

Türk Hava Kurumu (THK), 16 Şubat 1925’te Türk Tayyare Cemiyeti adıyla kurulan, tüzel kişiliğe sahip en köklü havacılık kuruluşudur. Cemiyetler Kanununa göre kurulmuş, 5 Ağustos 1925 tarihinde kamu yararına çalışan dernek statüsünü kazanmış ve Türk Hava Kurumu adını almıştır.

Tayyare Cemiyeti Logosu

İlk başkanı Cevat Abbas olan ve havacılık federasyonu yetkisini taşıyan Türk Hava Kurumu’nun Onursal Genel Başkanı Cumhurbaşkanıdır. Kurum, Türkiye Cumhurbaşkanının ve Bakanlar Kurulunun manevi koruması altındadır. Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK kurumun ilk onursal üyesidir.

Ankara 9’uncu Sulh Hukuk Mahkemesinin 16 Ekim 2019 tarih ve 2019/1509 sayılı kararıyla kayyım heyeti atanan THK, 2021 yılı itibari ile aynı heyet tarafından yönetilmektedir.

Türk Hava Kurumu, orman yangınları ile etkin mücadelede uzman kuruluştur

[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””]Mustafa Kemal ATATÜRK: “Türk; yurdun dağlarında, ormanlarında, ovalarında, denizlerinde, her bucağında, nasıl bir bilgi ve kendine güvenle yürüyor, dolaşıyorsa, yurdun gökyüzünde de aynı şekilde dolaşabilmelidir. Bu ise Türk’ü, çocukluğundan, vatan kuşlarıyla, vatan havası içinde yarışa alıştırmakla başlar, işte bugün burada bizi toplayan sebep, o kutsal işe başlama ayinidir. Türk Çocuğu! Her işte olduğu gibi havacılıkta da en yüksek düzeyde, gökte seni bekleyen yerini az zamanda dolduracaksın. Bundan gerçek dostlarımız sevinecek, Türk Milleti mutlu olacaktır.”[/box]

THK; havadan yangın söndürme, hava ambulans, hava taksi, sivil uçak bakım hizmetleri, sportif havacılık faaliyetleri, akademik eğitimler, pilotaj eğitimleri, uçak imalat faaliyetleri, bakım ve modernizasyon ve sigorta faaliyetleri yürütmektedir. Son 25 yılda 2 binden fazla orman yangınına havadan müdahale eden THK yangın söndürme uçakları, yurt dışındaki yangınlara da destek vermektedir.

Türk Hava Kurumunun Kamu Yararına Çalışan Dernekler Arasına İthali Hakkındaki Bakanlar Kurulu Kararı; ‘Türk Tayyare Cemiyeti’nin Cemiyetler Kanununun 17 nci maddesi mucibince menafii umumiyeye hadim Cemiyetler meyanına ithali Dahiliye Vekâleti celilesinin 5 Ağustos 1341 tarihli tezkeresiyle vuku bulan teklif üzerine İcra Vekilleri Heyetinin 5.8.1341 tarihli içtimaında tasvip ve kabul olunmuştur. Cemiyetin Nizamnamesi(Tüzüğü) bizzat Atatürk tarafından tespit edilmiş; Yüzbaşı Fazıl, Üsteğmen Şakir Hazım, Pilot Fehmi Yemenli, Mazlum Keyüsk ve Vecihi Hürkuş tarafından hazırlanmıştır. Yürürlükteki TÜRK HAVA KURUMU TÜZÜĞÜ, 39’ncu Büyük Genel Kurul tarafından kabul edilmiş, Bakanlar Kurulu’nun 20/10/2008 tarih ve 2008/14307 sayılı kararıyla onaylanmış olan ve 04/12/2008 tarih ve 27074 sayılı resmi gazetede yayımlanmıştır.

Türk Hava Kurumu (THK) Tarihçesi 

  • 23 Nisan 1926’da Tayyare Makinist Mektebi hizmete açıldı. THK, 10 yıl içinde 351 uçak satın alarak Türk Silahlı Kuvvetleri’ne teslim etti.
  • 1929 yılında, Uluslararası Havacılık Federasyonu’na (FAI) üye oldu.
  • 1932 yılında, motor ve pervanesi dışında ilk ulusal tipteki uçağın prototipini üretti.
  • 1935 yılında Cemiyet’in adı,  Türk Hava Kurumu olarak değiştirildi.
  • 3 Mayıs 1935 tarihinde Türkiye’nin ilk uçuş okulu olan Türkkuşu kuruldu. Kurulduğu günden bu yana havacılık sektörüne yaklaşık 7 bin pilot yetiştirdi.
  • 1936 yılında Tayyare Okulu açıldı. Türkiye’nin ilk kadın savaş pilotu ve Atatürk’ün manevi kızı Sabiha GÖKÇEN Tayyare Okulu’nun ilk öğrencilerinden oldu.
  • 1937 yılında THK, ilk Türk uçak tasarımcısı Vecihi Hürkuş’u mühendislik eğitimi alması için, Almanya’ya gönderdi.
  • 10 Temmuz 1936 tarihinde İnönü Planör Kampı açıldı.
  • 1937 yılında Etimesgut Motorlu Uçuş Kampı ve Ankara ve İzmir Paraşüt kuleleri açıldı. Paraşüt Okulunun ilk müdürü ise Abdurrahman Türkkuşu oldu.
  • Türkkuşu öğretmenlerinden pilot Emrullah Ali Yıldız, 12 Haziran 1938’de 14 saat 20 dakika süren bir planör uçuşuyla dünya rekoru kırdı. Öğrencisi Ziya Aydoğan, THK İnönü Eğitim Merkezi’nden Kayseri’ye kadar, 466 km’lik bir mesafeyi planörle uçtu.
  • 1940 yılında Akköprü’de sınırlı bir kadroyla çalışan atölye fabrika haline getirildi ve İngiliz Miles Magister eğitim uçaklarının seri montajına başlandı. THK’nin planörleri Akköprü Atölyesi’nde 1940 yılına kadar planör üretimi, motor ve planör onarımlarını yaptı.
  • 1939-1941 yılları arasında Genelkurmay Başkanlığı’nın da isteğiyle Etimesgut Uçak Fabrikası kuruldu. 1944 yılında faaliyete geçen Etimesgut Uçak Fabrikası’nda, Magister uçakları ile planörler ve eğitim, sağlık ve nakliye uçakları üretildi.
  • Türkiye’deki ilk motor fabrikası THK tarafından Gazi Orman Çiftliği’nde kuruldu. Bu fabrikanın çalışmaları 1951 yılına kadar sürdü ve dönemin getirdiği koşullar nedeniyle aynı yıl Makina ve Kimya Endüstrisi Kurumu’na devredildi. Fabrika 1952’de kapatıldı, hâlen Türk Traktör Fabrikası olarak işletilmektedir.
  • 1953 yılında  Türk Hava Kurumu, Uluslararası Hava Öğrenci Mübadelesi Teşkilatı’na üye oldu.
  • THK’nin yetiştirdiği havacılar, 1974 Kıbrıs Harekâtında paraşütçü olarak katıldı.
  • 1985 yılında havadan yangın söndürme faaliyetlerine başladı.
  • 1986 yılında, Hava Taksi İktisadi İşletmesi kuruldu.
  • Mevcut planör, paraşüt, uçuş okulu ve model uçak okuluna ilave olarak 1996 yılında bünyesinde balon, yelkenkanat ve yamaç paraşütünün bulunduğu Çok Hafif Hava Araçları Okulu kuruldu.
  • 1995 yılında Dünya Paraşüt Şampiyonası, Türk Hava Kurumu’nun ev sahipliğinde gerçekleşti.
  • 1996 yılında 1. Dünya Hava Oyunları Test Yarışmaları, Türk Hava Kurumu’nun ev sahipliğinde gerçekleşti.
  • 1996 yılında bünyesinde balon, yelken kanat ve yamaç paraşütünün bulunduğu Çok Hafif Hava Araçları Okulu kuruldu.
  • 1997 yılında 1. Dünya Hava Oyunları Türk Hava Kurumu’nun ev sahipliğinde gerçekleşti.
  • 1998 yılında, Brüksel’deki AB organları nezdinde lobi faaliyetleri yürüten Avrupa Hava Sporları Birliği’ne (EASA) üye oldu.
  • Haziran 2000’de 6 dalda 1. Türkiye Hava Oyunları, Temmuz 2002’de 2. Türkiye Hava Oyunları, Haziran 2004’te 3. Türkiye Hava Oyunları gerçekleştirildi.
  • 19 Mayıs 2002 tarihinde Ankara’da Türk Hava Kurumu Müzesi açıldı.
  • THK Paraşüt Öğretmeni Hakan Zengin 19 Haziran 2004 tarihinde İnönü Havacılık Eğitim Merkezi’nde gerçekleştirilen 3. Türkiye Hava Oyunları’nın resmi açılış töreninde, dünyanın en büyük bayrağıyla (433.5 m2) paraşütle atlayarak Guiness Rekorlar Kitabı’na girdi.
  • 2007 yılında, Hava Taksi İktisadi İşletmesi’nin adı, THK’nın yetiştirdiği dünyanın ilk kadın savaş pilotu Sabiha Gökçen’in onuruna, “Gökçen Havacılık İktisadi İşletmesi” değiştirildi.
  • 2010 yılında; ilmi, teknik, ticari, turistik, sportif, havacılık, eğitim, sağlık, kültürel ve sosyal alanda faaliyette bulunmak üzere uzay ve uydu çalışmaları yapmak amacıyla THK Havacılık Vakfı kuruldu.
  • 29 Mayıs 2011 tarihinde, THK Erzincan Havacılık Eğitim Merkezi açıldı.
  • 2011 yılında, Türkiye’nin havacılık ve uzay bilimleri alanında ilk ve tek ihtisas üniversitesi olan Türk Hava Kurumu Üniversitesi 6114 sayılı kanun ile Ankara ilinde bir kuruldu. Türkiye’nin havacılık eğitiminde en büyük filoya sahip kurumudur.
  • Ankara 9’uncu Sulh Hukuk Mahkemesinin 16 Ekim 2019 tarih ve 2019/1509 sayılı kararıyla kayyım heyeti atandı. THK, 2021 yılı itibari ile aynı heyet tarafından yönetilmektedir.
  • Türk Hava Kurumu, 1954’ten bu yana kesintisiz olarak Uçan Türk adlı kurum dergisini iki ayda bir ücretsiz olarak yayınlamaktadır.
Türk Tayyare Cemiyeti Müteşebbis Heyeti – Türk Hava Kurumu Kurucular Heyeti
Mehmed Cevad Abbas – Türk Hava Kurumu Kurucu Başkanı

İzmit Mebusu Saffet Bey
İstanbul Mebusu Ali Rıza Bey
Çorum Mebusu Dr. Mustafa Bey
Kars Mebusu Ağaoğlu Ahmet Bey
Kozan Mebusu Saip Bey
Cebelibereket Mebusu Avni Bey
Afyon Mebusu Ali Bey
Zonguldak Mebusu Halil Bey
Muş Mebusu İlyas Sami Bey
Manisa Mebusu Esat Bey
Siverek Mebusu Kadri Ahmet Bey
Kütahya Mebusu Recep Bey
Kütahya Mebusu Ragıp Bey
Malatya Mebusu Mahmut Nedim Bey
Çorum Mebusu Ferit Bey
Bitlis Mebusu Muhittin Bey
Kırklareli Mebusu Fuat Bey
Ankara Mebusu İhsan Bey
Ankara Mebusu Şakir Bey
Eskişehir Mebusu Emin Bey
Çorum Mebusu İsmail Kemal Bey
Afyon Mebusu Ruşen Eşref Bey
Urfa Mebusu Yahya Kemal Bey
Tekirdağ Mebusu Cemil Bey
Urfa Mebusu Ali Bey
Ankara Mebusu Hilmi Bey
Erkânı Harbiye Umumiye Reisi Sanisi Kazım Paşa
Diyanet İşleri Reisi Hoca Rifat Efendi
Tüccardan Avunduk Zade Mehmet Bey
M.M.V. Müsteşar Miralay Hüseyin
Muavini Hüsnü Bey
Hakimiyeti Millîyeden Ziya Gevher Bey
Tüccardan Nemlizade Sıtkı Bey
Tüccardan Erzurumlu Nafiz Bey
Mimar Hikmet Bey

Türk Hava Kurumu Başkanları

Cevat Abbas Gürer (1925)

Ahmet Fuat Bulca (1925-1939)

Şükrü Koçak (1939-1947)

Seyfi Düzgören (1947-1949)

Şükrü Sökmen Süer (1949-1950)

Mustafa Zeren (1950-1961)

Adnan Özsoy (1961-1962)

Nuri Aslantaş (1962-1967)

Cemal Engin (1967-1969)

Lemi Tüzün (1969-1970)

Kani Madasoğlu (1970-1975)

Mehmet Bilir (1975)

Şefik Aktuğlu (1975-1977)

Abdullah Orakçılar (1979-1981)

Yılmaz Oral (1981-1985)

Baki Aydın (1985-1986)

İnanç Ayas (1986-1990)

Attila Taçoy (1990-1999)

İbrahim Büyükyumukoğlu (1999-2000)

Erdoğan Karakuş (2000-2002)

Rasim Arslan (2002-2004)

Yusuf Güngör (2004-2009)

Osman Yıldırım (2009-2014)

Vacit Öktem (2014[3]-2015)

Kürşat Atılgan (2015[4]-2018)

Ahmet Bertan Nogaylaroğlu (2018-2019)

TÜRK HAVA KURUMU TÜZÜĞÜ

BİRİNCİ KISIM
Genel Esaslar
Amaç ve Kapsam

Madde 1 – Bu Tüzüğün amacı, havacılığı Türk Milletine benimsetmek ve sevdirmek üzere, ilmi, teknik, turistik ve sportif alanda faaliyet gösteren Türk Hava Kurumu’nun üyeleri, merkez ve şube organlarının görev ve sorumlulukları ile çalışma usul ve esaslarını belirlemektir.

Tanımlar ve kısaltmalar

Madde 2 -Bu Tüzükte geçen:

a) Tanımlar;

Kurum : Türk Hava Kurumu’nu,
Merkez : Türk Hava Kurumu’nun ANKARA’daki Genel Merkezi’ni,
Şube : Türk Hava Kurumu’nun, il ve ilçelerle yurt dışında temel fonksiyonlarını yürüten alt birimlerini,
Organ : Türk Hava Kurumu’nun yönetim, denetim ve disiplin ile ilgili işlevlerini yerine getirmek üzere
tesis edilen kurulları,
Temsilcilik : Türk Hava Kurumu’nun çalışmalarına yardımcı olan alt birimlerini, ifade eder.

b) Kısaltmalar;

THK : Türk Hava Kurumu,
FAI : Federation Aeronautique Internationale (Uluslararası Havacılık Federasyonu),
KKK : Kara Kuvvetleri Komutanlığı,
Dz.K.K. : Deniz Kuvvetleri Komutanlığı,
Hv.K.K. : Hava Kuvvetleri Komutanlığı,
J.Gn.K. : Jandarma Genel Komutanlığı,
TRT : Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumu Genel Müdürlüğü,
DHMİ : Devlet Hava Meydanları İşletmeleri Genel Müdürlüğü,
GATA : Gülhane Askeri Tıp Akademisi Komutanlığı, anlamında kullanılmıştır.

Esaslar

Madde 3 – a) Türk Milletinin ve Vatanının kurtarıcısı, Cumhuriyetimizin kurucusu ulu önder ATATÜRK’ün direktifleri doğrultusunda 16 ŞUBAT 1925 tarihinde “Türk Tayyare Cemiyeti” adı altında kurulmuş bulunan Türk Hava Kurumu’nun amacı, büyük Türk Milletinin maddi ve manevi desteğinde, Cumhurbaşkanı ve Hükümetin yüksek himayelerinde, havacılığı Türk Milletine benimsetmek ve sevdirmek üzere ilmi, teknik, turistik ve sportif alanda faaliyet göstermektir.

b) Cumhurbaşkanı Türk Hava Kurumu’nun Onursal Genel Başkanıdır. Gerekli gördüğü takdirde Türk Hava Kurumu’nun Olağan Genel Kuruluna katılarak açılış konuşmasını yapar.
c) Kurumun merkezi ANKARA’dadır.
d) Kurum 5253 sayılı Dernekler Kanununa tabi özel hukuk tüzel kişidir.
e) THK 5 AĞUSTOS 1925 tarihli Bakanlar Kurulu Kararı ile kamu yararına çalışan dernekler arasına alınmıştır.
f) THK Uluslararası Havacılık Federasyonu’nun üyesi olup, Türkiye’nin Havacılık Federasyonu yükümlülüğünü taşır.
g) THK teknik alanlarda, Hava Kuvvetleri Komutanlığı ile işbirliği yapabilir.

Yetki ve sorumluluklar

Madde 4 – Türk Hava Kurumu aşağıdaki yetki ve sorumluluklara sahiptir:

a) Türkiye’de havacılığın askeri, siyasi, sosyal, ekonomik, turistik ve sportif önemini tanıtmak, benimsetmek ve milli havacılığa destek olmak için gerekli çalışmaları yapmak,
b) Türk milletinde havacılık sevgisini uyandırmak ve Türk gençliğini havacılığın her dalında yetiştirmek,
c) Türkiye’de havacılığın kuruluş ve gelişmesini sağlamak, genel havacılık (havadan yangın söndürme, hava ambulansı, tarifesiz seferler) alanında Türk Milletine hizmet etmek,
d) Havacılık için lüzumlu olan personel, araç ve gereci çoğaltmak, havacılık alanında turizm ile ilgili her türlü faaliyette bulunmak ve gerekli yatırımları yapmak,
e) Türk Milletinde havacılık sevgisini yaratmak ve Kurumu tanıtmak amacı ile yurt içinde ve yurt dışında spor gösterileri ve yarışmaları ile geziler düzenlemek ve düzenlenen bu gibi faaliyetlere katılmak,
f) Havacılık alanındaki milli ve milletlerarası rekorları, tescil etmek ve onaylanmak üzere FAI’ye bildirmek ve yayınlamak,
g) Havacılık çalışmaları hakkında istatistiki bilgileri düzenlemek, tarihi bilgileri toplamak ve bireylerin havacılıkla ilgili bilimsel düzeylerinin yükselmesine çalışmak, bu maksatla, havacılıkla ilgili yayınlar hazırlamak, basmak ve bunları satmak,
h) Yurt düzeyindeki şubelerinde, eğitim kurum ve kuruluşlarında, havacılık kulüplerinin ve kollarının kurulmasını yönetmeliklere göre teşvik etmek ve çalışmalarına yardımcı olmak, gerekli gördüğü şekilde desteklemek ve gerektiğinde alınmış olan destekleme kararını iptal ederek mülki amirliğe ve ilgili şubeye bilgi vermek,
ı) Havacılığın bütün dallarında eğitim vermek, bu maksatla kurslar açmak, hava spor ve eğitim tesisleri kurmak ve işletmek, hak edenlere FAI ve THK’ye ait lisans, diploma ve brövelerini vermek, kurslardan yabancıların da yararlanmasını sağlamak,
j) Hava izciliğine ilişkin faaliyetleri Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü ile koordine ederek teşvik etmek,
desteklemek, gerektiğinde kurmak,
k) Bu maddedeki sorumluluklarını gerçekleştirmek ve yetkilerini yerine getirebilmek için her türlü ekonomik ve ticari faaliyetleri yapmak, taşınır-taşınmaz mal edinmek ve bu mallar üzerinde tasarrufta bulunmak,
l) Her türlü kamu ve özel kurum, kuruluş ve kişiler ile gerektiğinde yurtdışındaki diğer kuruluşlarla işbirliği yapmak,
m) Bu maddedeki yetki ve sorumluluklarını en iyi şekilde yerine getirebilmek için, gerekli görülen veya ihtiyaç duyulan teşkilatı kurmak ve bunların çalışma usul ve esaslarını yönetmeliklerle belirlemek, n) Her yılın 16 Şubat tarihini “KURULUŞ GÜNÜ” olarak, Genel Merkez ve bütün Kurum şubelerinde törenlerle kutlamak,
o) ŞEHİTLERİ ANMA gününde tüm şehitleri törenlerle anmak ve her yıl 15-21 Mayıs arasındaki günleri HAVACILIK HAFTASI olarak gösteri, şenlik ve çeşitli etkinliklerle tüm yurtta kutlamak,
p) Madalya, plaket, rozet ve armağanların çeşitleri ve kimlere verileceği ile bu Tüzüğün uygulanmasına ilişkin usul ve esasları yönetmeliklerle belirlemek.

İKİNCİ KISIM
Üyeler
Üye çeşitleri

Madde 5 – Kurumun iki türlü üyesi vardır:

a) Onursal üyeler: Kuruma maddi ve manevi yardımları bulunan gerçek ve tüzel kişiler ile yabancı şahıslardan Genel Yönetim Kurulu kararı ile onursal üyelik sıfatı verilenlerdir. Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK Kurumun ilk onursal üyesidir.

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Kurumun onursal üyesidir.

b) Asıl üyeler: Dernek kurma hakkına sahip gerçek ve tüzel kişilerden Türk Hava Kurumu şubelerinden birine başvurarak usulüne uygun olarak üyeliğe kabul edilen
kişilerdir.

Üyelik hakları

Madde 6 – Üyelerin:

a) Kayıtlı oldukları şubelerin genel kurullarında söz sahibi olma, seçme ve seçilme,
b) Büyük Genel Kurula delege olabilme,
c) Sahip olduğu tek oy hakkını bizzat kullanabilme,
d) Kayıtlı bulunduğu şube başkanlığına yazılı olarak
müracaat etmek suretiyle üyelikten ayrılabilme,
e) Her üyenin şubelerden yalnız birine üye olma,
hakları vardır.

Üyelerin yükümlülükleri

Madde 7 – Üyeler:

a) Üyelik aidatını muntazam ödeme,
b) Kurumun amacına yönelik çalışmalarda, kendilerinden istenecek görevleri tam ve eksiksiz olarak yerine getirme, yükümlülüğü altındadırlar.

Üye aidatları

Madde 8 – Her yıl OCAK ayında bütçe kanunu ile belirlenen memur maaş katsayısının en az otuz gösterge rakamı ile çarpımından elde edilecek miktar, o yılın üyelik aidatı olarak kabul edilir.

Her yılın aidatı, şubelerin genel kurul tarihlerinden en az yirmi gün önce ödenmiş olmalıdır.

Üyeliğin sona ermesi

Madde 9 – Üyelik aşağıdaki hallerde sona erer:

a) Üyenin kayıtlı bulunduğu şube başkanlığına üyelikten ayrıldığını yazılı olarak bildirmesi halinde üyelik kendiliğinden sona erer.
b) Kurumun amacına aykırı çalışmalar yapanlar ile Kurum tarafından verilen görevleri yerine getirmeyen üyelerin üyelikleri yönetim kurulları tarafından sona erdirilir.
c) Merkez ve şube yönetim kurulları tarafından haklarında çıkarma kararı verilenlerin üyeliği sona erdirilir ve bu şekilde üyeliği sona erenler yeniden Kurum üyesi olamazlar.
d) Tüzel kişiliğin feshi halinde üyelik sona erer.

ÜÇÜNCÜ KISIM
Türk Hava Kurumu Organları
Organlar
Madde 10 – Kurumun organları:

a) Büyük Genel Kurul,
b) Genel Yönetim Kurulu,
c) Merkez Denetleme Kurulu,
d) Merkez Disiplin Kurulu’dur.

BİRİNCİ BÖLÜM : Büyük Genel Kurul
Büyük Genel Kurulun yapısı

Madde 11 – Büyük Genel Kurul, aşağıda belirtilen delegelerden meydana gelir:

a) T.B.M.M. Başkanı, Başbakan, Genelkurmay Başkanı, Kara Kuvvetleri Komutanı, Deniz Kuvvetleri Komutanı, Hava Kuvvetleri Komutanı, Jandarma Genel Komutanı, Ankara Valisi, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı ve Türk Hava Kurumu Genel Başkanlığı yapanlar.

b) Başbakanlıktan daire başkanı veya daha üst düzeyde bir delege, Savunma Sanayii Müsteşarlığından daire başkanı veya daha üst düzeyde bir delege, Hava Kuvvetleri Komutanlığı Kurmay Başkanı, Genelkurmay Harekat Başkanlığından iki delege, K.K.K.lığı Havacılık Daire Başkanlığından iki general veya şube müdürü düzeyinde delege, Dz.K.K. ve J.Gn.K.lığından birer delege, Hv.K.K.lığından muvazzaf veya emekli general ile şube müdürü düzeyinde toplam beş delege, Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Genel Müdürü, Diyanet İşleri Başkanlığından, Türkiye Kızılay Derneğinden, Sosyal Hizmetler ve Çocuk
Esirgeme Kurumundan birer delege, Milli Savunma, İçişleri, Dışişleri, Milli Eğitim, Tarım ve Köyişleri, Kültür ve Turizm ile Çevre ve Orman Bakanlıklarından daire başkanı veya daha üst düzeyde birer delege, TRT, D.H.M.İ., Sivil Havacılık, Posta ve Telgraf Teşkilatı ile Gençlik ve Spor Genel Müdürlüklerinden birer delege, mesleki ve teknik yönden havacılık eğitimi veren üniversitelerden birer delege, Muhtarlar Federasyonundan bir delege, Ankara’daki her üniversiteden ve GATA’dan öğretim üyesi olmak kaydıyla birer delege.

c) THK Genel Başkanı, Genel Yönetim, Merkez Denetleme ve Merkez Disiplin Kurulu asıl üyeleri.

d) THK şube başkanları ve 12 nci maddede belirtilen esaslara göre şube başkanları da dahil olmak üzere azami 600 kişiden oluşan ve şube genel kurullarınca seçilecek delegeler.

Delege tespiti

Madde 12 – a) Şube delegelerinin tespitinde şubeler vasıtasıyla Büyük Genel Kurulun yapılacağı yıldan önceki son üç takvim yılında sağlanan kira gelirleri hariç net gelirlerin, şube başkanları hariç olmak üzere kalan delege sayısına bölünmesi ile belirlenecek miktar, her bir delege için esas alınır. Büyük Genel Kurul tarihinden üç ay öncesine kadar genel kurulunu yapmamış olan şubeler, başkanları dahil Büyük Genel Kurulda temsil edilemezler.

b) Delege tespitine esas olacak gelirler şunlardır:

1) Üye aidatları,

2) Nakdi bağışlar,

3) Ayni bağışlar ve bunların satışından elde edilen veya satılmadığı takdirde Genel Başkanlıkça bilirkişi,
komisyon veya mahkemeden uygun görülen biri ile tespit ettirilen parasal değeri,

4) Yardım pulu satışlarının Genel Başkanlığa gönderilen miktarı,

5) Kurban derisi, bağırsak, fitre ve zekat gelirlerinden toplama giderleri düşüldükten sonra Kurum hissesine düşen miktar,

6) Son üç yıllık dönem içinde bağış yolu ile elde edilmiş taşınmaz malların Mahalli Takdir Komisyonlarınca tespit edilecek gerçek değerlerinin tamamı,

7) Bağış yolu ile elde edilmiş tüm taşınmaz malların Kurumca yeniden inşa ettirilen veya kat karşılığı yaptırılanlar hariç, aynı dönem içindeki kira gelirlerinin %50 (elli)’si,

8) Diğer gelirler.

Büyük Genel Kurul toplantıları

Madde 13 – Büyük Genel Kurul iki şekilde toplanır:

a) Olağan toplantı, üç yılda bir Eylül ayında yapılır.

b) Olağanüstü toplantı;

1) Genel Yönetim Kurulu veya Merkez Denetleme Kurulunun alacağı karar ile,

2) Türk Hava Kurumunun tüm asıl üyelerinin 1/5’inin yazılı isteğiyle,

3) Genel Yönetim Kurulu ve Merkez Denetleme Kurulu üye sayılarının, boşalmalar sebebi ile yedeklerin de getirilmesinden sonra, üye tam sayısının yarısından aşağı düşmesi ile, yapılır.

Olağanüstü Büyük Genel Kurul toplantısı isteği üzerine, Genel Yönetim Kurulu, Büyük Genel Kurulu bir ay içinde toplantıya çağırmaya mecburdur. Genel Yönetim Kurulunun yedeklerle dahi tamamlanamaması halinde Büyük Genel Kurul, mevcut Genel Yönetim Kurulu üyeleri veya Merkez Denetleme Kurulu tarafından aynı süre içinde toplantıya çağrılır.

Olağanüstü toplantılarda yalnız toplantı için tespit edilmiş gündem görüşülür ve bu toplantı mevcut şube başkanları ve son olağan toplantının delegeleri ile yapılır.

Toplantıya çağrı

Madde 14 – Büyük Genel Kurula çağrı usulü:

a) Genel Yönetim Kurulu, Tüzüğe göre Büyük Genel Kurula katılma hakkı bulunan delegelerin listesini düzenler.

Büyük Genel Kurulun toplanma gününü, saatini, yerini ve gündemi ile, çoğunluk sağlanamadığı takdirde ikinci toplantının hangi gün, saat ve yerde yapılacağını, en az on beş gün önceden yazılı çağrı ile Büyük Genel Kurula katılacak delegeleri toplantıya çağırır.

b) Büyük Genel Kurulun yapılacağı gün, saat ve yer ile toplantı gündemi, toplantı gününden en az on beş gün önce mahallin en büyük mülki amirliğine yazı ile bildirilir.

c) İlk toplantı ile ikinci toplantı arasında bırakılacak zaman yedi günden az 60 günden fazla olamaz.

d) Büyük Genel Kurul toplantısı üye çoğunluğunun dışında bir sebeple geri bırakılırsa ikinci toplantının iki ay içinde yapılması mecburidir.

e) Büyük Genel Kurul toplantısı bir defadan fazla geri bırakılamaz.

f) Gündem, Genel Yönetim Kurulunun çalışma raporu ve Merkez Denetleme Kurulu raporu ile bilanço ve tahmini bütçenin birer örnekleri önceden delegelere gönderilir.

Yeter Sayı

Madde 15- Büyük Genel Kurul, Tüzüğe göre katılma hakkı bulunan delegelerin en az yarısından bir fazlasının, tüzük değişikliği ile derneğin feshi halinde 2/3’sinin katılması ile toplanır. İlk toplantıda yeter sayı sağlanamaz ise ikinci toplantıda çoğunluk aranmaz. Ancak, bu ikinci toplantıya katılan delege sayısı, Genel Yönetim ve Merkez Denetleme Kurulları üye tam sayısının iki katından az olamaz.

Toplantı Usulü

Madde 16- Büyük Genel Kurulun yapılış usulü ve karar yetersayısı:

a) Büyük Genel Kurul toplantıları, THK Genel Merkezinin bulunduğu ANKARA’da, belirtilen ve mahallin en büyük mülki amirliğine bildirilen gün, saat ve yerde yapılır.

b) Büyük Genel Kurula katılacak delegeler, düzenlenmiş delege listesindeki isimlerinin karşısını imza ederek toplantı yerine girerler. Toplantı yerine gireceklerin resmi makamlarca verilmiş kimlik belgeleri Genel Yönetim Kurulu üyeleri veya Genel Yönetim Kurulunca belirlenecek görevliler tarafından kontrol edilir. Toplantı yeter sayısının sağlanıp sağlanmadığı bir tutanakla tespit edilir.

c) Toplantı, gerek gördükleri takdirde Cumhurbaşkanı tarafından açılır. Cumhurbaşkanınca açılış yapılamaması halinde toplantı, Genel Başkan veya görevlendireceği Genel Yönetim Kurulu üyelerinden biri tarafından açılır. Açılıştan sonra toplantıyı yönetmek üzere, bir başkan, bir başkan vekili ve ikisi yedek olmak üzere dört katip seçilir. Görüşmeler tutanağa geçirilir. Tutanaklar başkan ve katipler tarafından imzalanır.

d) Büyük Genel Kurul toplantısında gündemde yer alan konuların görüşülmesine ilaveten, toplantıda hazır bulunan delegelerin en az 1/10’u tarafından teklif edilen hususların da görüşülmesi zorunludur.

e) Büyük Genel Kurul toplantıya katılan delegelerin salt çoğunluğu ile karar alır.

f) Derneğin feshine ilişkin karar ise delege tam sayısının 2/3′ ünün oyu ile alınır.

Büyük Genel Kurul’un görev ve yetkileri

Madde 17- Büyük Genel Kurul, Kurumun en yetkili organıdır.

Bu sıfatla:

a) Genel konuşmalar açılmadan önce Genel Yönetim Kurulu’nun hesap raporunu incelemek üzere bir hesap komisyonu, bütçeyi tetkik için bir bütçe komisyonu, tüzük değişiklik tekliflerini incelemek için bir tüzük komisyonu, dilekleri incelemek üzere dilek komisyonu ve gerek duyulduğunda kurulacak diğer komisyonları seçer. Komisyonlar en az beş kişiden oluşur.

b) Genel Yönetim Kurulu çalışma raporunun, Merkez Denetleme Kurulu raporunun, hesap komisyonu raporunun okunması ve görüşülmesinden sonra Genel Yönetim Kurulu’nun ibra edilmesini oylar.

c) Genel Yönetim Kurulu’nun disiplin ile ilgili kararlarına süresi içinde yapılan ve Büyük Genel Kurul gündemine dahil edilmiş bulunan itirazları karara bağlar.

d) Kuruma gelir kaynakları sağlamak amacıyla sermaye şirketleri ve vakıf kurulması veya bu amaçla kurulmuş/kurulacak vakıf ve sermaye şirketlerine ayni ve/veya nakdi sermaye arzıyla katılınması veya hizmet, istisna ve iş ortaklıkları kurulması; Kurum için gerekli taşınmaz mallar satın alınması, mevcut taşınmazlardan gerekli görülenlerin satılması, bankalardaki kredi taahhütnamelerinin imzalanması, akreditif limiti açtırılması, nakit kredi talep edilmesi, bankalardan her türlü kredi ilişkisine girilmesi, teminat ve ipotek verilmesi, nakit karşılığı bloke işlemlerinin yapılması işlemlerini karara bağlar ve bu konularda her türlü işlemleri yapmak üzere Genel Yönetim Kuruluna yetki verir.

e) Bütçe komisyonunun raporunu görüşerek üç yıllık tahmini bütçeyi karara bağlar.

f) Büyük Genel Kurula sunulan dilekleri ve tüzük değişiklik tekliflerini görüşerek karara bağlar.

g) Ulusal ve uluslararası bir üst teşekküle katılma ve ayrılmaya karar verir.

h) Yasal şartların gerçekleşmiş olması halinde fesih kararı alır.

ı) 11 inci maddede belirtilen delegeler arasından Genel Başkan ile Genel Yönetim Kurulu için 11 asıl 11 yedek, Merkez Denetleme Kurulu için üç asıl üç yedek, Merkez Disiplin Kurulu için 5 asıl 5 yedek üye seçer

j) Seçimler, gizli oy açık sayım esasına göre yapılır.

k) Seçimlerde, Büyük Genel Kurul Başkanlığınca dağıtılan damgalı boş oy veya basılı oy pusulaları kullanılabilir. Basılı oy pusulalarında, Kurum organları için seçilecek asıl ve yedek üyelerin toplam sayıları kadar aday gösterilmesi zorunludur.

l) Oylar, Büyük Genel Kurul’ca seçilen en az beş kişilik bir tasnif komisyonu tarafından sayılır. Seçim sonucu bir tutanakla tespit edilerek Büyük Genel Kurul Başkanlığına sunulur.

m) Yurt içinde ve yurt dışında yeni şubeler ve temsilcilikler açılmasına, çalışmaları etkin olmayan şube ve temsilciliklerin kapatılmasına karar verir ya da bu konularda Genel Yönetim Kurulu’na yetki verir.

İKİNCİ BÖLÜM : Genel Yönetim Kurulu ve Genel
Başkan
Genel Yönetim Kurulu’nun Yapısı

Madde 18 – Genel Yönetim Kurulu:

a) Büyük Genel Kurulca seçilmiş, Genel Başkan ile 11 asıl ve 11 yedek üyeden oluşur. Genel Başkan, Genel Yönetim Kurulunun başkanı olarak Kurul üyeleri arasından bir Genel Başkan Yardımcısı ve tutanakları yazmak üzere bir sekreter üye seçer.

b) Genel Başkan ve Genel Başkan Yardımcısının yokluğunda, Genel Başkanlığa vekalet edecek birine, vekalet verir.

c) Genel Başkanlığın herhangi bir nedenle boşalması halinde, Genel Yönetim Kurulu kendi arasından Büyük Genel Kurula kadar görev yapacak bir Genel Başkan Vekili, Genel Başkan Vekili de yardımcısını seçer.

Genel Yönetim Kurulu’nda bu ve diğer sebeplerle meydana gelen eksilmeler, oy sırasına göre yedeklerin en geç bir sonraki Genel Yönetim Kurulu toplantısında hazır bulunmalarını sağlayacak sürede, Genel Başkan tarafından çağrılması suretiyle tamamlanır.

Genel Yönetim Kurulunun toplantıları, çağrı usulü, yeter sayısı

Madde 19 –

a) Genel Yönetim Kurulu, üyelerin yarısından bir fazlası ile ayda en az bir defa Genel Başkanın, bulunmadığı hallerde yetki verdiği Başkan Yardımcısının başkanlığında toplanır.

b) Her toplantıda bir sonraki toplantının tarihi tespit olunur. Genel Yönetim Kurulu, gerektiğinde Genel Başkanın çağrısı üzerine de toplanır.

c) Kararlar oy çokluğu ile alınır. Oyların eşitliğinde Başkanın oyuna göre karar alınmış sayılır.

d) Geçerli mazereti olmaksızın üst üste üç toplantıya katılmayan üye çekilmiş sayılır. Genel Yönetim Kurulu’nun görevleri, yetki ve sorumluluğu

Madde 20 – Genel Yönetim Kurulu:

a) Kurumu; kanun, tüzük, yönetmelik hükümlerine ve Büyük Genel Kurul kararlarına uygun şekilde yönetir.

b) Tüzükte yapılacak değişiklikleri hazırlar, Büyük Genel Kurula sunar.

c) Büyük Genel Kurulun verdiği yetki doğrultusunda yurt içinde ve yurt dışında şube ve temsilcilikler açılmasına, çalışmaları etkin olmayan şube ve temsilciliklerin kapatılmasına karar verir, açılacak şubelerin girişimlerini yapacak heyetleri görevlendirir.

d) Onursal üyelik önerilerini inceleyerek karara bağlar.

e) Kanun, tüzük, yönetmelik hükümlerine, Genel Yönetim Kurulu kararlarına ve Genel Başkanlık genelge ve emirlerine, Kurumun onur ve yararlarına aykırı davranan ve Kurumu siyasete araç eden üyeleri ve şube organlarında görevli kişileri gerektiğinde toptan veya ferden Merkez Disiplin Kurulu’na sevk eder ve disiplin kuruluna sevk edilen şube organlarında görevli üyeleri, Merkez Disiplin Kurulu’nun görüşünün Genel Yönetim Kurulu’na bildirilmesine kadar işten el çektirebilir.

f) İşten el çektirilenlerin yerine yedekleri getirilir. Şube organlarının yedeklerle dahi kurulamaması halinde; genel kurul, kalan yönetim kurulu üyeleri ile denetim kurulu tarafından bir ay içinde toplantıya çağrılır.

g) Bu maddenin (e) bendinde sayılmış bulunan davranış ve fiillerin Genel Yönetim, Merkez Denetleme ve Merkez Disiplin Kurullarında görev almış kişilerce işlenmesi halinde, bu kişileri Merkez Disiplin Kuruluna sevk eder ve aynı zamanda haklarında verilecek kararın kesinleşmesine kadar görevden uzaklaştırabilir. İlgili, Merkez Disiplin Kurulu üyesi ise hakkındaki karar kesinleşinceye kadar görevden çekilmiş sayılır. Görevden uzaklaştırılan veya çekilmiş sayılanların yerine yedek üyeler göreve çağrılır. Asıl üyenin yeniden göreve iadesi halinde yedek üyenin görevi sona erer. Genel Yönetim Kurulunun verdiği disiplin kararları ilgililere yazı ile bildirilir. Kararlar, tebliği müteakip otuz gün içinde itiraz edilmediği takdirde kesinleşir. Bu süre içinde ilgililerin karara itiraz etmeleri halinde ise, karar Büyük Genel Kurul’da görüşülür. Disipline ilişkin kararların Büyük Genel Kurul tarafından bozulması halinde, ilgili geçmişe ilişkin hak iddia edemez.

h) Üç yıllık gelir-gider hesaplarına ilişkin işlemler ile, gelecek dönemlere ait bütçeyi Büyük Genel Kurula sunar.

ı) Büyük Genel Kurulu toplantıya çağırır. Gündemini ve dönemine ait faaliyet raporunu en az onbeş gün önceden delegelere gönderir.

i) THK Genel Merkez Teşkilatını, bağlı kurumları ve şube başkanlıklarını denetler veya denetlettirir.

j) Gerekli gördüğü hallerde Büyük Genel Kurul tarihini azami iki ay sonraki bir tarihe kadar erteleyebilir.

k) Genel Başkan ile gerek gördüğü diğer kişilerin harcama yetkisini belirler.

l) Genel Başkan için belirlenecek harcama yetkisi dışında kalan harcamaları yapar ve sözleşmeleri onaylar.

m) Kurum işyerlerinin kuruluş ve kadrolarını tespit eder.

n) Bir yıl evvelki gelirin % 25’ini aşmamak şartı ile gelecek yıllara geçici üstlenmelerde bulunur.

o) Büyük Genel Kurulun verdiği yetkiye dayanarak her türlü taşınır ve taşınmaz malların satın alınması, inşa edilmesi, satılması, ipotek alınıp verilmesi, tevhit, ifraz, kamuya bedelli veya bedelsiz terk ve benzeri işlemleri yapmak üzere karar alır.

ö) Kurumun zarara uğratılmaması şartıyla Kurum tarafından veya Kuruma karşı açılmış veya açılacak davalarda uzlaşma, vazgeçme ve tahsil imkanı kalmamış alacakların silinmesine karar verir.

p) Eğitim, turistik, sosyal ve gelir getirici tesislerin kurulmasına karar verir.

r) Kurumun amacına ve görevlerine ilişkin havacılıkla ilgili imalat tesislerinin kurulmasına karar verir.

s) Amacı amatör sportif havacılık olan derneklerin talep etmeleri halinde ilgili yönetmeliğine göre Kurum merkezince tutulan kütüğe kulüp adı ile geçirilmesine, bunların desteklenmesine, kanunlara, Kurumun tüzük ve yönetmeliklerine aykırı hareket edenlerin de desteklenmesinin iptal edilmesine karar verir.

t) Kurum envanterindeki malların kayıtlarının silinmesi hususunda gerekeni yapar.

u) Uygun görülen şahısları, üyeleri ve şubeleri taltif eder.

ü) Üyelik başvurularının reddine ilişkin kararlara ait itirazları karara bağlar.

v) Türk Hava Kurumu Genel Başkanlığınca yapılacak sosyal yardımlara karar verir.

y) Kanunların, Kurum tüzüğünün ve Kurum faaliyetlerinin gerektirdiği yönetmelikleri yapar.

z) Büyük Genel Kurulun verdiği yetkiye dayanarak Kuruma gelir kaynakları sağlamak amacıyla sermaye şirketleri ve vakıf kurar veya bu amaçla yurt içinde kurulmuş/kurulacak vakıf ve sermaye şirketlerine ayni ve/veya nakdi sermaye arzıyla katılır veya hizmet, istisna ve iş ortaklıkları kurar.

Genel Başkanın görevleri, yetki ve sorumluluğu

Madde 21 – Genel Başkan:

a) Türk Hava Kurumunu temsil eder.
b) Genel Yönetim Kurulunun başkanıdır.
c) Genel Yönetim Kurulu toplantılarının gündemini hazırlar.
d) Kurumun hizmet ve faaliyetlerini, kanun, tüzük, yönetmelik ve yönerge hükümlerine, Büyük Genel Kurul ve Genel Yönetim Kurulunun kararlarına uygun olarak yürütür.
e) Kurumun ita amiridir.
f) Kurum işyerlerinin kuruluş ve kadroları, Kurum çalışanlarının özlük hakları ile ilgili olarak Genel Yönetim Kurulu’na tekliflerde bulunur.
g) Kurumun ihtiyacı olan personeli işe alır, yasal gereklerin varlığında işine son verir, gerektiğinde yer ve
görevini değiştirebilir. İhtiyaç duyulduğunda Türk Silahlı Kuvvetleri Personel Kanununun 124 üncü maddesine göre Türk Silahlı Kuvvetlerinden personel talebinde bulunabilir.
h) Personel kadro giderleri ve sınırı Genel Yönetim Kurulunca saptanan diğer harcamaları ve sözleşmeleri yapar. Ödemeleri muhasebe müdürü ile birlikte imza eder.
ı) Şubelerin bütçelerini onaylar ve şube gelirinin yetmediği hallerde, Genel Merkezden ek ödenek gönderir.
j) Genel Yönetim Kurulu’ndan aldığı yetkiye dayanarak taşınır ve taşınmaz malların alım, satım, ipotek alınması ve verilmesi işlemini yapar, aynı yolla kiraya verir ve Kurum için taşınmaz kiralar.
k) Kurum tarafından ve Kuruma karşı açılmış davalarda Kurumu temsil eder. Bu sıfatla başkalarını vekil tayin edebilir.
l) Üç yıllık gelir-gider hesaplarına ilişkin işlemler ile, gelecek dönemlere ait bütçeyi hazırlayarak Genel Yönetim Kuruluna sunar. Büyük Genel Kurulca veya Genel Yönetim Kurulunca onaylanmış bütçeyi uygular.
m) Havacılık kulüplerinin faaliyetlerini inceler, Kurumu’nun amacına aykırı faaliyette bulunan kulüplerin desteklenmesinin iptali için Genel Yönetim Kurulu’na teklifte bulunur.
n) Kanunların, Kurum Tüzüğünün ve Kurum faaliyetlerinin gerektirdiği yönetmelikleri hazırlar ve Genel
Yönetim Kuruluna sunar.
o) İvedi durumlarda, 20 nci maddenin (e) bendi hükmünü uygular ve ilk Genel Yönetim Kurulu toplantısına sunar.
p) Genel Yönetim Kurulunun yetki verdiği diğer işleri yapar.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM : Merkez Denetleme Kurulu
Yapısı

Madde 22 –

a) Merkez Denetleme Kurulu, üç asıl ve üç yedek üye olmak üzere Büyük Genel Kurulca seçilir. Merkez Denetleme Kurulu üyeleri Genel Yönetim Kurulu toplantılarına katılabilirler. Söz hakları vardır, oy hakları yoktur.

b) Büyük Genel Kurul’dan sonra Merkez Denetleme Kurulu asıl üyeleri, en yaşlı üyenin başkanlığında toplanarak bir Başkan seçerler ve görev bölüşümü yaparlar.

c) Herhangi bir nedenle bir üyenin ayrılması halinde THK Genel Başkanlığınca yedekten bir üye davet edilir.

Merkez Denetleme Kurulu Başkanının ayrılması halinde yeni başkan seçimi yedek üyeler arasından bir üye katıldıktan sonra yapılır.

d) Merkez Denetleme Kurulu çoğunlukla toplanır ve kararlarını oy çokluğu ile alır.

Görev ve yetkileri

Madde 23 – a) Merkez Denetleme Kurulu, yapacağı bir plana göre Büyük Genel Kurul adına, yılda bir kez ve gerektiğinde, THK Genel Merkezi ve Genel Merkeze bağlı kuruluşların (THK şubeleri hariç) her türlü mali ve idari işlemlerini denetler. Denetlemelerde gerekirse uzmanlardan yararlanılır.

b) Denetleme sonuçları yazılı olarak Genel Yönetim Kuruluna ve toplandığında Büyük Genel Kurula sunar.

c) Denetleme esnasında istenen her türlü evrak, defter, vesika, kayıt ve kıymetli evrak ilgililer tarafından ibraz edilir.

d) Denetleme esnasında soruşturmaya lüzum görülen hususlar hemen THK Genel Yönetim Kuruluna bildirilir.

e) Merkez Denetleme Kurulu, üç yıllık denetleme sonuçlarını Büyük Genel Kuruldan en az bir ay önce Büyük Genel Kurulda görüşülmek üzere Genel Yönetim Kuruluna sunar.

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM : Merkez Disiplin Kurulu
Yapısı

Madde 24 –

a) Merkez Disiplin Kurulu, beş asıl ve beş yedek üye olmak üzere Büyük Genel Kurulca seçilir.

b) Büyük Genel Kurul’dan sonra Merkez Disiplin Kurulu asıl üyeleri en yaşlı üyenin başkanlığında toplanıp başkan ve sekreter seçerek görev bölüşümü yapar.

c) Herhangi bir nedenle bir üyenin ayrılması halinde THK Genel Başkanlığınca yedekler arasından oy sırasına göre bir üye davet edilir. Merkez Disiplin Kurulu Başkanının veya sekreterin ayrılması halinde yeniden yapılacak seçim yedekler arasından üye katıldıktan sonra gerçekleştirilir.

Görev ve yetkileri

Madde 25-

a) Merkez Disiplin Kurulu, Genel Yönetim Kurulu’nun kendisine sevk ettiği işler ile şube yönetim kurulu kararına itiraz eden ilgilinin müracaatı üzerine, gerekli inceleme ve soruşturmayı yaparak tavsiye niteliğindeki kararını Genel Yönetim Kuruluna sunar.

b) Merkez Disiplin Kurulu, kendisine sevk edilen konuları görüşmek üzere en geç on beş gün içerisinde Başkanın çağrısı üzerine toplanır, Başkanın bulunmadığı hallerde bu görevi sekreter üye yürütür.

c) Kararlar çoğunlukla alınır. Eşitlik halinde Başkanın oyuna göre karar alınmış sayılır.

d) Merkez Disiplin Kurulu, kendisine intikal eden olayı aydınlatmak üzere gerekli gördüğü her türlü araştırmayı yapar, tanık dinler, bilirkişi incelemesi yaptırabilir ve savunma yapması için ilgiliye yazılı çağrı yapar. Karardan önce üyelikten ayrılmış kişiler için de karar verilir.

DÖRDÜNCÜ KISIM
Türk Hava Kurumu Şubeleri
BİRİNCİ BÖLÜM :Genel Esaslar
Şubelerin kuruluşu

Madde 26 – Kurum gerekli gördüğü yerlerde yeteri kadar şube açar. Bu amaçla, Genel Yönetim Kurulunca yetkilendirilen en az üç kişi, şubenin açılacağı yerin mülki amirine gerekli müracaatı yapar.

Şubeler doğrudan Genel Merkeze bağlı olup mülki amir şubenin onursal başkanıdır. Mülki amir (onursal başkan) ihtiyaç halinde istek olunca ek görevli personel ihtiyacının karşılanması ve Kurumun Tüzüğünde belirlenen gelirlerin toplanmasında Kurum şubelerine yardımcı olur.

Şubelerin üyeleri

Madde 27 – Şubelerin Onursal ve asıl olmak üzere iki çeşit üyesi vardır.

a) Onursal üyeler; yörede havacılığın gelişmesine katkıda bulunan ve Kuruma maddi ve manevi yardım yapan kişilerden şubece Genel Başkanlığa teklif edilmek suretiyle üyelik kazananlar ile vali veya kaymakam, belediye başkanı, garnizon komutanı, jandarma komutanı, askerlik daire/şube başkanı, emniyet müdürü/amiri, defterdar veya mal müdürü, müftü, milli eğitim il veya ilçe müdürleri, gençlik ve spor müdürü, halk eğitim müdürü ve yörenin basın temsilcileridir.

b) Asıl üyeler; dernek kurma hakkına sahip olanlardan Türk Hava Kurumu şubelerinden birine kaydını yaptırıp, yükümlendiği yıllık aidatı defaten ödeyenlerdir.

Şubenin organları

Madde 28 – Şubeler:

a) Genel Kurul,
b) Yönetim Kurulu,
c) Denetleme Kurulu, olmak üzere üç organdan oluşur.

İKİNCİ BÖLÜM : Şube Genel Kurulları
Yapısı

Madde 29 – Şube genel kurulu, 27’nci maddede sayılmış olan onursal ve asıl üyelerden oluşur. Onursal üyelerin oy hakkı yoktur.

Genel kurul toplantıları

Madde 30 – Şube genel kurulu iki şekilde toplanır:

a) Olağan toplantı: Üç yılda bir MART veya NİSAN aylarında yapılır.

b) Olağanüstü toplantı:
1) Şube yönetim kurulu veya şube denetleme kurulunun alacağı karar ile,
2) Şube toplam üye sayısının 1/5’inin yazılı isteğiyle,
3) Şube yönetim veya denetleme kurulu üye sayısının boşalmalar nedeniyle yedeklerin de getirilmesinden sonra, üye tam sayısının yarısından aşağı düşmesi ile,
4) Genel Başkanın teklifi ve Genel Yönetim Kurulunun kararı ile, yapılır.

Bu şekillerdeki olağanüstü genel kurul istekleri üzerine, yönetim kurulu, bir ay içerisinde toplantıya çağırmaya mecburdur. Yönetim kurulunun yedeklerle dahi tamamlanamaması halinde, genel kurul mevcut yönetim kurulu üyeleri veya denetleme kurulu tarafından aynı süre içerisinde toplantıya çağırılır.

Olağanüstü toplantılarda yalnız o toplantı için tespit  edilmiş gündem görüşülür ve bu toplantı genel kurula katılmaya hak kazanmış üyelerle yapılır. Ancak toplantıda hazır bulunan üyelerin en az onda biri tarafından görüşülmesi yazılı olarak istenen konuların gündeme alınması zorunludur.

Toplantıya çağrı

Madde 31 – Genel kurul toplantısına çağrı usulü:

a) Şube yönetim kurulu, Tüzüğe göre genel kurula katılmaya hakkı bulunan üyelerin listesini düzenler. Ayrıca tespit ettiği toplantı günü, yeri, saati, gündemi ile çoğunluk sağlanamadığı takdirde ikinci toplantının hangi gün, saat ve yerde yapılacağını, toplantıdan en az on beş gün önce genel kurula katılmaya hak kazanmış her üyeye ismen yazılı çağrı yapılır.

b) Genel kurulun yapılacağı tarih, yer, saat ve gündemi, toplantıdan en az on beş gün önce mülki amirliğe yazı ile bildirilir.

Yeter Sayı

Madde 32 – Şube genel kurulları, katılma hakkı bulunan üyelerden en az yarıdan bir fazlasının hazır bulunması ile toplanır. İlk toplantıda yeter sayı sağlanamaz ise ikinci toplantıda çoğunluk aranmaz. Ancak ikinci toplantının üye sayısı, yönetim ve denetleme kurulları asıl üye tam sayısının iki katından az olamaz.

Toplantı usulü

Madde 33 – Genel kurul toplantı usulü:

a) Şube genel kurulu, şubenin bulunduğu yerde ve çağrıda belirtilen gün, yer ve saatte yapılır.

b) Genel kurula katılacak üyeler, önceden düzenlenmiş üye listesini imza ederek toplantı yerine girerler. Toplantı yeter sayısı sağlanmışsa durum bir tutanakla tespit edilir.

c) Toplantı, şube başkanı veya yönetim kurulu üyelerinden biri tarafından açılır. Açılıştan sonra toplantıyı yönetmek üzere bir başkan, bir başkan vekili ve ikisi yedek olmak üzere dört kâtip üye seçilir. Görüşmeler tutanağa geçirilir. Tutanaklar başkan ve kâtipler tarafından imzalanır.

d) Gündemde yer alan konulara ilaveten, toplantıya katılanların en az 1/10’u tarafından teklif edilen hususların da görüşülmesi zorunludur.

e) Genel kurul, kararlarını çoğunlukla alır.

Genel kurulların görev ve yetkileri

Madde 34 – Şube genel kurulları:

a) Genel konuşmalar açılmadan önce, gerek görüldüğünde döneme ait şube hesaplarını incelemek üzere en az üç kişilik bir hesap komisyonu seçer.

b) Yönetim ve denetleme kurullarının raporlarını görüşür, yönetim kurulunun ibra edilmesini oylar.

c) Genel kurula katılmaya hak kazanan üyeler arasından; şube yönetim kurulu için beş asıl beş yedek, şube denetleme kurulu için üç asıl üç yedek üye seçer.

d) Seçimler, gizli oy açık sayım esasına göre yapılır.

e) Seçimlerde, genel kurul başkanlığınca dağıtılan damgalı oy pusulaları kullanılacağı gibi, genel kurul kabul ettiği takdirde, basılı oy pusulaları da kullanılabilir.

f) Basılı oy pusulalarında şube kurulları için seçilecek asıl ve yedek üyelerin sayıları kadar aday gösterilmesi zorunludur.

g) Oylar, genel kurulca seçilen en az üç kişiden oluşan tasnif komisyonu tarafından sayılır. Seçim sonucu bir tutanakla tespit edilir ve şube genel kurul başkanlığına sunulur.

h) 12’nci maddedeki esaslara uygun olarak üyeler arasından Büyük Genel Kurul delegelerini seçer.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM : Şube Yönetim Kurulları Yönetim kurulunun yapısı

Madde 35 – a) Yönetim kurulu, beş asıl beş yedek üye olmak üzere şube genel kurulunca seçilir.

b) Yönetim kurulu üyeliklerindeki boşalmalar oy sırasına göre yedeklerle tamamlanır.

c) Yönetim kurulu kendi arasından bir başkan ve bir başkan yardımcısı seçer. Başkanlığın ve başkan yardımcılığının herhangi bir nedenle boşalması halinde yeni başkan veya başkan yardımcısı yedekten üye davet edildikten sonra seçilir.

Yönetim kurulu toplantıları, çağrı usulü, yeter sayısı

Madde 36 –

a) Yönetim kurulu, üyelerin yarısından bir fazlası ile en az ayda bir defa şube başkanının başkanlığında toplanır.

b) Her toplantıda bir sonraki toplantının tarihi tespit olunur ve mutat vasıtalarla en az bir gün önceden üyelere başkan tarafından duyurulur.

c) Yönetim kurulu, gerektiğinde şube başkanının çağrısı üzerine de toplanır.

d) Kararlar çoğunlukla alınır. Eşitlik halinde başkanın oyuna göre karar alınmış sayılır.

e) Geçerli mazereti olmaksızın üst üste üç toplantıya katılmayan üye çekilmiş kabul edilir.

Yönetim kurulunun görevleri, yetki ve sorumlulukları

Madde 37 – Şube yönetim kurulu:

a) Şubeyi, kanun, tüzük, yönetmelikler ve Genel Başkanlık genelge ve emirlerine uygun olarak yönetir.

b) Genel Başkanlık ve Genel Yönetim Kurulu’nun plan, prensip ve direktifleri doğrultusunda, bölgesinde havacılık faaliyetlerini düzenler.

c) Kurumu tanıtıcı, havacılığı özendirici ve şubenin üye sayısı ve gelirini artırıcı her türlü faaliyeti yürütür.

d) Yüklendiği görev ve faaliyetini sürdürürken, şubenin onursal başkanı olan mülki amir ile düzenli ilişkiler kurar.

e) Şube Denetleme Kurulu’nun raporlarını inceler ve gerekli işlemleri yapar.

f) Üyelik için yapılan müracaatları en geç otuz gün içinde kabul veya ret şeklinde karara bağlayıp sonucunu müracaat sahibine yazı ile duyurur.

g) Üye kayıtlarını tutar.

 h) Şubenin personel ihtiyacı için uygun görülen personeli işe alınmak üzere Genel Başkanlığa teklif eder.

ı) Genel kurul tarihini tespit eder ve buna göre gereken işlemleri yapar.

j) Organlara seçilenleri Genel Başkanlığa ve 30 gün içerisinde mülki amirliğe bildirir.

k) Kanun, tüzük, yönetmelik hükümlerine ve Genel Başkanlık genelge ve emirlerine, Kurumun onur ve yararlarına aykırı davranan ve Kurumu siyasete araç eden üyeler hakkında şube yönetim kurulu gerekli disiplin kararlarını verir. Şube organlarında görevli üyeler hakkında 20/g maddesi hükmü uygulanır.

l) Madalya, Plaket ve Armağan Yönetmeliği uyarınca gerekli kararları alır.

m) Bütçeyi hazırlar, gelir-gider hesaplarını inceler.

n) Şube genel kuruluna sunulmak üzere, üç yıllık döneme ait faaliyet raporu ve hesap raporunu hazırlar.
o) Şubenin alacaklarını ve kira ilişkilerini takip eder.

Şube başkanı, görevleri, yetki ve sorumluluğu

Madde 38 – Şube başkanı:

a) Yönetim kurulunca seçilir ve şubeyi temsil eder.

b) Şube başkanının bulunmadığı zamanlarda başkan yardımcısı, onun da bulunmadığı hallerde başkanın yerine bırakacağı yönetim kurulu üyelerinden birisi vekalet eder. Şube başkanı ayrılmadan evvel vekil tayin ettiği kişiyi Genel Başkanlığa bildirir.

c) Şube yönetim kurulu toplantılarının gündemini hazırlar, yönetim kurulu toplantılarının süresinde yapılmasını sağlar ve toplantılara başkanlık eder.

d) Şubenin tüm idari ve mali işlerinin, kanun, tüzük, yönetmelik, emir, genelge ve şube yönetim kurulu kararlarına uygun olarak yürütülmesini sağlar.

e) Genel Yönetim Kurulundan aldığı yetki ile kurumu yargı ve icra mercilerinde temsil eder. Bu sıfatla dava açar, hasım olur, icra takiplerini yapar, protesto keşide eder ve itirazda bulunur.

f) Şube hesaplarının günü gününe tutulmasını sağlar. Para ile ilgili işlemlerde gerekli olan belgeleri, şube saymanı ile birlikte imzalar.

g) Şubede çalışan ücretlilerin yıllık sicillerini, Personel Yönetmeliği esaslarına uygun olarak düzenler.

h) Genel Yönetim Kurulundan aldığı yetki ile yürüttüğü işlerin seyri ve neticesi hakkında Genel Başkanlığa bilgi verir.

ı) Üyeliğe kabul edilenlere yazılı duyuruda bulunur. Üye kayıtlarını tutar. Üye kayıt defterine kayıtlı üyelerin tam listesini, defterdeki bilgileri de kapsayacak şekilde her yıl sonunda, yıl içerisindeki değişiklikleri ise her üç ayda bir Genel Yönetim Kuruluna bildirir.

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM : Şube Denetleme Kurulları Yapısı

Madde 39 –

a) Şube Denetleme Kurulu, şube genel kurullarınca seçilen üç asıl ve üç yedek üyeden meydana gelir.

b) Şube genel kurulundan sonra denetleme kurulu asıl üyeleri, en yaşlı üyenin başkanlığında toplanarak bir başkan seçer ve görev bölüşümü yapar.

c) Denetleme Kurulundan herhangi bir üyenin ayrılması halinde şube başkanlığınca yedekler arasından bir üye davet edilir. Denetleme kurulu başkanının görevden ayrılması halinde yeni başkan seçimi, yedekler arasından üye katıldıktan sonra yapılır.

Denetleme usul ve esasları ile kurulun görevleri

Madde 40 – a) Denetleme Kurulu, en az altı ayda bir şubenin bütün kayıt ve hesaplarını kontrol ederek sonucunu bir rapor halinde şube yönetim kuruluna ve toplandığında şube genel kuruluna gönderir.

b) Bunun dışında denetleme kurulu, ferden veya kurul olarak, gerekli gördüğü zaman şube hesaplarını, kasayı ve işlemlerini kontrol edebilir.

c) Çalışma dönemi hakkında şube genel kuruluna rapor verir.

d) Denetleme kurulu üyeleri, yönetim kurulu toplantılarına katılabilirler; söz hakları vardır, oy hakları
yoktur.

BEŞİNCİ KISIM
Mali Hükümler
Gelirler

Madde 41 – Kurumun gelirleri şunlardır:

a) Üye aidatları,
b) Kurban derisi ve bağırsak ile fitre ve zekat toplama faaliyetlerinden elde edilen gelirler,
c) Her türlü bağış,
d) Ticari faaliyetlerden elde edilen gelirler,
e) Kira gelirleri,
f) Diğer gelirler.

Bütçe

Madde 42 –

a) Kurumun bütçe yılı 01 OCAK’ta başlar.

b) Kurumun bir yıllık gelir ve gideri, bu müddet için yapılacak bir bütçe ile düzenlenir ve genel merkez ile şubeler, faaliyetlerini bu bütçeye göre yürütürler.

c) Şubelerin bütçeleri, şube yönetim kurullarınca hazırlanıp, kabul edilmek üzere genel kurula sunulur.

Geçici görev giderleri ve ödemeler

Madde 43 – Kurumun bütçesinden karşılanmak üzere, yönetmelikle belirlenecek esaslara göre;

a) Büyük Genel Kurula katılan delegelere, yurt içi ve yurt dışında geçici olarak görevlendirilen merkez ve şube organlarında görevliler ile diğer kişilere harcırah,

b) Genel Başkan ile şube başkanlarına temsil ödeneği, verilir.

Şube giderler

Madde 44 –

a) Personel giderleri ile diğer zorunlu giderler, şubeler vasıtasıyla elde edilen Kurum gelirlerinden karşılanır.

b) Şubelerin, Kurumun amacı doğrultusundaki faaliyetleri için yapacakları harcamalar, Genel Başkanlıkça ödenek tahsisi suretiyle karşılanır.

c) Şubeler sosyal yardım harcaması yapabilir ve bu harcama Genel Başkanlıkça gönderilen ödenekten yapılır.

Sosyal yardım ödeneği şubelerin Genel Başkanlığa gönderdikleri aşağıda belirtilen gelirlerin yüzde on ikisi olup bunlar;

1) Kurban derisi ve bağırsak ile fitre ve zekat gelirlerinin Kurum hissesine düşen miktarı,

2) Yardım pulu gelirleri

3) Taşınır ve taşınmaz mal bağışları haricindeki diğer gelirlerdir.

d) Elde ettikleri gelirlerle, giderlerini karşılayamayan şubelerin durumu Genel Yönetim Kurulunca değerlendirmeye alınır.

ALTINCI KISIM
Genel Kısıtlayıcı Hükümler, Yürürlük ve Yürütme

Madde 45 – Genel Yönetim Kurulu, Merkez Denetleme ve Merkez Disiplin Kurulu üyeleri ile şubelerin yönetim ve denetleme kurulu üyeleri Kurumda ücretli bir görev alamaz;

Kurumla ilgili işlerde müteahhit veya vekil olarak iş ilişkisi ve ticari ilişki kuramaz veya dava alamazlar. Bu hükme uymayanlar hakkında disiplin kovuşturması yapılır.

Madde 46 – Türk Hava Kurumu merkez ve şube organlarında görevli üyelere kurum taşınmazları (Hizmet lojmanları hariç) kiraya verilemez.

Madde 47 – Birbirlerinin birinci dereceden yakını olanlar:

a) Genel Yönetim, Merkez Denetleme ve Merkez Disiplin Kurullarında,

b) Şube yönetim ve denetim kurullarında, görev alamazlar.

Madde 48 – Kurumda ücretle çalışmakta olan personel, delege olamaz ve Kurum organlarında görev alamaz.

Madde 49 – Kurumda ücretle çalışmış personel, merkez ve şube organlarında görev yapmış üyeler, görevlerinden ayrıldıktan itibaren iki yıl geçmeden Kurumla ticari ilişki
kuramaz.

Madde 50 -45, 46 ve 47’nci maddeler hükümlerine uyulmadığının tespiti halinde ilgili yönetim, denetleme ve disiplin kurulu üyeleri, bu görevlerinden çekilmiş sayılır.

Madde 51 – Kurum üyeleri hakkında suçun niteliği ve derecesine göre kınama veya üyelikten çıkarma kararı verilir.

Madde 52 – Şubelerin kapatılması halinde taşınır ve taşınmaz malları ile para ve hakları Türk Hava Kurumu Genel Merkezine, Türk Hava Kurumunun feshi halinde ise yukarıda sayılan maddi varlığı Hazineye intikal eder.

Geçici Madde 1 – Şube yönetim ve denetleme kurulu üyeleri üç yılı tamamlar.

Yürürlük Madde

53 – Bu Tüzük hükümleri yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

Yürütme

Madde 54 – Bu Tüzük hükümlerini THK Genel Başkanı ve Kurumun yetkili organları yürütür.

Virginia İnsan Hakları Bildirgesi

0
Virginia Haklar Bildirisi

Virginia İnsan Hakları Bildirgesi, 12 Haziran 1776 tarihinde, Amerika’nın Virginia eyaletinde yaşayan halk temsilcileri tarafından ilan edilen bildiridir.

Amerikan Kongresi, 1776 yılındaki çağrısıyla her koloninin kendi anayasasını hazırlaması önerisinde bulunmuş ve Virginia bu öneriye en hızlı şekilde uyan ve kendi anayasasını hazırlayan eyalet olmuştur.  Virginia anayasasının başına haklar bildirisi eklenmiştir.

Virginia Haklar Bildirisi

Virginia İnsan Hakları Bildirisi, dünyada insan haklarının gelişmesi bakımından önem taşıyan belgelerdendir. Amerikan Kongresi, kolonilerin İngiltere ile her türlü siyasal bağı kopardığını ve bağımsız olduğunu ilan ettiği ve  oybirliğiyle kabul ettiği 4 Temmuz 1776 tarihli Bağımsızlık Bildirisi’nde, Virginia Haklar Bildirisi’nin ilk maddelerini tekrarlamıştır.

Virginia İnsan Hakları Bildirisi, John Locke’un doktrinleri ve Kanunların Ruhu isimli eserin sahibi de olan Montesquieu‘nun gücler ayrılığı ilkelerinden esinlenerek hazırlanmıştır.

Virginia Haklar Bildirisi – Haziran 1776
Virginia İnsan Hakları Bildirgesi

İşbu bildiri, Virginia halkının eksiksiz ve özgürce bir araya gelen temsilcileri tarafından ilan edilen bir haklar bildirisidir. Bu haklar, Virginia halkı ve Virginia halkının gelecek nesilleri için, yönetimlerinin temeli ve hukuki dayanağı olacaktır.

Madde 1

Tüm insanlar doğuştan eşit derecede özgür ve bağımsızdırlar. Doğar doğmaz edindikleri belli bazı hakları vardır; siyasal bir topluluk kurdukları zaman, hiçbir antlaşmayla gelecek nesilleri bu haklardan yoksun bırakamaz, onları bu haklardan vazgeçmeleri için zorlayamazlar; yaşama ve özgürlük haklarıyla, mülk edinme ve sahip olma, mutluluk ve güvenlik arama ve kazanma olanağı da bunların arasındadır.

Madde 2

Tüm güç halkta toplanır ve halktan gelir; yetkili kişiler halkın vekilleridirler; halk için çalışırlar; halka karşı her zaman sorumludurlar.

Madde 3

Yönetim; halkın, ulusun ya da kamuoyunun ortak yararı, savunması ve güvenliği için kurulmuştur, bu amaçla kurulmalıdır; çeşitli yönetimler ve yönetim biçimleri içinde en iyisi, en fazla mutluluğu ve güvenliği sağlayabilen ve iktidarın kötüye kullanılması tehlikesine karşı en etkin önlemleri alabilen yönetimdir; herhangi bir yönetim bu göreve layık olmadığını gösterir ya da bu görevi hiçe sayarsa, toplumun çoğunluğunun, kamu yararına en uygun gördükleri bir biçimde, bu yönetimde ıslahata gitmek, yapısını değiştirmek ya da yönetimi ilga etmek hakkı doğar; bu hak vazgeçilmez, devredilemez ve iptal edilemez bir haktır.

Madde 4

Herkese açık kamu görevinde bulunan, hiçbir kişi ya da kişiler topluluğu, kamu yararına ters düşecek, özel ve ayrı kazançlar ya da ayrıcalıklar sağlayamaz; bu görevler devredilemeyecekleri gibi, memurların, milletvekillerinin ve yargıçların makamları da babadan oğula geçmemelidir.

Madde 5

Devletin yasama ve yürütme güçleri, yargılama gücünden ayrı ve bağımsız olmalıdır; bu ilk iki gücün üyeleri, halkın sıkıntılarını hissedebilmeli, bu sıkıntılara ortak olabilmeli ve belli aralıklarla, kendi seçim bölgelerine, özel yaşamlarına geri dönmelidirler ki, iktidarsızlık çekmesinler; kadrolardaki açıklar, önceden kararlaştırılan sürekli ve düzenli seçimlerle doldurulmalıdır; bu seçimlerde eski görevlilerin tamamı ya da bir kısmı, yasaya uygunluğuna bakılarak yeniden seçilebilir.

Madde 6

Meclislerde halkın temsilcisi olarak çalışılacak kişilerin seçimi serbesttir; topluma bağlılık ve sürekli genel ilgi beslediğine dair yeterli delili alan herkesin oy hakkı vardır; kamu yararı için, kendinin ya da seçtiği temsilcilerin rızası olmadan, kimse ne vergi ödemeye zorlanabilir, ne de mülkü elinden alınabilir; aynı biçimde kimse, kamu yararını gözönünde bulundurarak kabul etmediği yasalara uymakla yükümlü değildir.

Madde 7

Herhangi bir yetkinin, herhangi bir makam tarafından kullanılması, yasaların icrası ya da sürüncemede bırakılmaları, halk temsilcilerinin onayı olmadıkça, halkın haklarına bir tecavüzdür; bu yüzden asla yapılmamalıdır.

Madde 8

Tüm ciddi yolsuzluk ve cürüm hallerinde, herkes kendisi hakkında yapılan suçlamanın gerekçesini ve niteliğini sormak, suçlamayı yapanlarla, tanıklarla yüzleşmek, kendi lehine olan delilleri göstermek, kendi çevresinden seçilmiş oybirliğiyle karar vermedikçe suçlu sayılmayacağı, tarafsız bir jüri önünde, hızla yargılanmak hakkına sahiptir. Hiç kimse kendi aleyhine delil göstermeye zorlanamaz. Ülkenin bu konuda bir yasası ya da kendisine eşit kişilerin bir kararı olmadıkça kimsenin özgürlüğü elinden alınamaz.

Madde 9

Hiç kimseden aşırı kefalet akçesi istenemez; yüksek para cezaları ya da zulüm sayılabilecek, olağandışı cezalar verilemez.

Madde 10

Bir memura ya da özel görevliye, işlenen suç hakkında açık bir delil olmadan kuşkulu yerleri araması ya da tarif edilmemiş, suçu açıkça anlatılıp, delilleri gösterilmemiş kişi ya da kişileri yakalaması için verilen arama ve tutuklama müzekkereleri haksız ve despotiktir; bu tür müzekkerelerin verilmemesi gerekir.

Madde 11

Mülkiyetle ilgili ya da kişiler arasındaki özel davalarda, eski, jüriyle yargılama yöntemine dokunulmamalı ve bu yöntem diğer yargılama yöntemlerine yeğlenmelidir.

Madde 12

Özgürlüğün en güçlü kalelerinden birisi de basın özgürlüğüdür; despotik yönetimler dışında, asla sınırlandırılamaz.

Madde 13

Vatandaşlar arasından seçilen, silah eğitimi görmüş kişilerden kurulu, düzenli bir milis gücü özgür bir ülkenin en uygun, en doğal ve en emin güvenlik aracıdır; barış zamanında sürekli ordular bulundurmak, ülkenin iç özgürlüğü için tehlikeli sayılmalı ve bundan kaçınılmalıdır; ordu her durumda, sivil gücün emri altında bulunmalı ve sivil güç tarafından yönetilmelidir.

Madde 14

Halkın bölünmez bir yönetim kurmaya hakkı vardır, bu yüzden bu sınırlar içinde Virginia yönetiminden ayrı, bağımsız bir yönetim kurulamaz ya da oluşturulamaz.

Madde 15

Ancak adalete, ılımlılığa, tutumluluğa, alçakgönüllülüğe ve erdeme sıkı sıkıya bağlı kalarak, her fırsatta temel ilkeleri anarak, bir halk özgür bir yönetime ve özgürlüğün nimetlerine sahip olabilir.

Madde 16

Yaradana borçlu olduğumuz görevimiz, dinimiz ve bunu yerine getirme tarzımız, şiddet ve baskıyla değil, ancak irade ve inançla belirlenebilir; bu yüzden herkes, dininin gereklerini, vicdanının buyruklarına göre yerine getirmek hakkına sahiptir; birbirine karşı, Hıristiyan sabrını, sevgisini ve merhametini göstermek herkesin görevidir.

Yargıtay Önceki Başkanları 

1
Yargıtay Önceki Başkanları

Yargıtay Önceki Başkanları 

İsmail Rüştü CİRİT(10 Şubat 2015-….)
İsmail Rüştü Cirit – Yargıtay Başkanı

 Ali ALKAN (07.05.2012 – 09.02.2015)

A. Nazım KAYNAK (02.06.2011 – 05.05.2012)

Hasan GERÇEKER (06.02.2008 – 01.06.2011)
Hasan Gerçeker
Osman ARSLAN (02.12.2004-20.12.2007)
Eraslan ÖZKAYA (19.06.2002-01.12.2004)

Eraslan Özkaya

Sami SELÇUK (07.07.1999-15.06.2002)

Sami Selçuk

Mehmet UYGUN (11.07.1997-01.07.1999)
Müfit UTKU (05.07.1993-07.07.1997)
İsmet OCAKÇIOĞLU (04.07.1989-05.07.1993)

Ahmet COŞAR (1986-1989)
Yargıtay Önceki Başkanları 
Nihat RENDA (1984-1986)

1921 yılında Yanya’da doğmuştur. Ankara Hukuk Fakültesini 1942 yılında bitirdikten sonra Nisan 1946 tarihinde Iğdır Hâkim Yardımcısı olarak mesleğe girmiş, sırasıyla Lüleburgaz Ceza Hâkimliği, Yüksek Hâkimler Kurulu Raportörlüğünde bulunmuştur. 21 Aralık 1964 tarihinde Yargıtay Üyeliğine ve 1984 tarihinde Yargıtay Birinci Başkanlığına seçilen Nihat Renda, bu görevinden 01.12.1986 tarihinde yaş sınırı nedeniyle emekliye ayrılmıştır.

Yargıtay Önceki Başkanları 
Derviş TURHAN (1980-1984) 

1919 yılında Mardin’de doğmuştur. Ankara Hukuk Fakültesini 1942 yılında bitirdikten sonra, 16 Ağustos 1945 tarihinde Artvin C.Savcı Yardımcısı olarak mesleğe girmiş, sırasıyla Çemişgezek Hâkimliği, Simâv ve Eskişehir Hukuk Hakimliklerinde bulunmuştur. 28 Ekim 1963 tarihinde Yargıtay Üyeliğine, 7.6.1973 tarihinde de Yargıtay 13.Hukuk Dairesi Başkanlığına seçilmiştir. 13.Hukuk Dairesi Başkanı iken ek görev olarak Yüksek Seçim Kurulu Başkanlığı görevinide yapmıştır. 15 Eylül 1980 tarihinde Yargıtay Birinci Başkanlığına seçilen M.Derviş Turhan, 3 Ağustos 1984 tarihinde yaş sınırı nedeniyle bu görevinden emekliye ayrılmıştır.

Cevdet MENTEŞ (1972-1980)
Eski Yargıtay Başkanı ve Adalet Bakanı Cevdet Menteş
Yargıtay Önceki Başkanları 
Ferruh ADALI (1969-1972)

1908 yılında İstanbul’da doğmuştur. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni 1929 senesinde bitirdikten sonra mesleğe Bolu âza Mülâzımı olarak 1929’da başlayan Ferruh Adalı, sırasıyla; Manisa Sulh Hâkimliği, Muğla C.Savcı Yardımcılığı, İzmir Sulh Hakimliği, İzmir C.Savcı Başyardımcılığı, İzmir ve Ankara Asliye Ceza Hâkimlikleri ile İzmir Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığı görevlerinde bulunmuştur. 1953 tarihinde Yargıtay Üyeliğine atanan Adalı, bir ara Yüksek Adalet Divan Üyeliği görevinde de bulunmuştur. Yargıtay Dördüncü Ceza Dairesi Başkanı iken, 1969 yılında Yargıtay Birinci Başkanlığına atanan Ferruh Adalı, bu görevinden yaş sınırı nedeniyle 24.6.1972 günü emekliye ayrılmıştır.

İmran ÖKTEM (1966-1969)
Yargıtay Eski Başkanı İmran Öktem
Yargıtay Eski Başkanı İmran Öktem

Dr. Ahmet Recai SEÇKİN (1960-1966)

20 Eylül 1911 yılında İstanbul’da doğmuştur. 1934’de İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni; 1936 senesinde Cenevre Hukuk Fakültesi’ni bitirmiş, hukuk doktorasını 1939 tarihinde tamamladıktan sonra Aralık 1941 yılında İstanbul Ticaret Mahkemesi Üye Yardımcısı olarak ilk meslek hayatına başlamıştır. Daha sonra İstanbul icra Hâkim Yardımcısı, İzmir Asliye Ticaret Mahkemesi Başkanı olarak görevini sürdüren Seçkin, 11 Haziran 1952 günü Yargıtay Üyeliğine atanmıştır. Yargıtay Ticaret (11. Hukuk) Dairesi’nde Üye olarak çalışan Dr. Ahmet Recai Seçkin, 31 Ekim 1956’da Dördüncü Hukuk Dairesi Başkanlığı’na getirilmiş, 14 Haziran 1960 yılında da Yargıtay Birinci Başkanlığına seçilmiştir. 1966 yılında Yargıtay’ca Anayasa Mahkemesi Üyeliğine seçilen Dr. Ahmet Recai Seçkin, bu görevde altı yıl kaldıktan sonra 16 Ekim 1972 Pazartesi günü vefat etmiştir.

Yargıtay Önceki Başkanları 
İhsan KÖKNEL (1959-1960)

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirmiş, Savcılık, Hâkimlik, Ceza İşleri Genel Müdürlüğü, Yargıtay Birinci Başkanlığı, 1.(XII) Dönem Ankara Milletvekiliği ve Adalet Bakanlığı yapmıştır. Evli, iki çocuk babasıdır.

Yargıtay Önceki Başkanları 
Münir AKYÜREK (1956-1959)
Münir Akyürek

1889 yılında Aydın’da doğmuştur. İstanbul Hukuk Fakültesini 1914 yılında bitirdikten sonra, Mayıs 1924 tarihinde Salihli Asliye Mahkemesi Başkanı olarak mesleğe girmiş, daha sonra İstanbul ve Ankara’da, Hukuk ve Ticaret Mahkemelerinde üye ve başkan olarak bulunmuş, İstanbul Ticaret Mahkemesi Başkanı iken 22 Ağustos 1940 tarihinde Yargıtay üyeliğine atanmıştır. 14 Haziran 1950’de Yargıtay İkinci Başkanlığına, 12 Ekim 1956 tarihinde de Yargıtay Birinci Başkanlığına getirilmiştir. Emekliye ayrıldığı, 13 Temmuz 1959’a kadar bu görevde kalmıştır.

Yargıtay Önceki Başkanları 
Bedrettin KÖKER (1953-1956)


1897 yılında İstanbul’da dünyaya gelmiştir. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi ile Siyasal ve İktisadi Bilimler Fakültesi’nde okumuş, Hukuk Fakültesi’ni 1922 de bitirmiştir. Aralık 1922 tarihinde İznik Savcısı olarak mesleğe başlayan Mehmet Bedrettin Köker, sırasıyla; Tavşanlı ve Kütahya’da Savcılık ile Hâkimlik yapmış; Adalet Müfettişliği, Yargıtay Raportörlüğü, Cumhuriyet Başsavcı Yardımcılığı görevlerinde bulunmuştur. Adalet Başmüfettişi iken 22.8.1940 tarihinde Yargıtay Üyeline atanan Köker, bu görevde bulunduğu sırada 26 Mart 1943 yılında Adalet Bakanlığı Müsteşarlığına getirilmiştir. 16 Kasım 1946 tarihinde ikinci kez Yargıtay Üyeliğine atanan Mehmet Bedrettin Köker 15 Mayıs 1952’de Yargıtay Yedinci Hukuk Dairesi Başkanlığına; 28 Ağustos 1953’de de Yargıtay Birinci Başkanlığına atanmıştır. 12 Haziran 1956 günü Yargıtay Birinci Başkanlığı görevinden emekliye ayrılan Mehmet Bedrettin Köker, İstanbul ve Ankara’da avukatlık yaptıktan sonra 18 Temmuz 1978’de vefat etmiştir.

Yargıtay Önceki Başkanları 
Selim Nafiz AKYOLLU (1952-1953)


İstanbul 1888 doğumlu Selim Nafiz Akyollu, 1909’da İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdikten sonra, 31 Ağustos 1909 yılında İskenderun Bidayet Mahkemesi Savcı Yardımcısı olarak mesleğe girmiş, sırasıyla; Adana, Çerkeş, Babaeski, Araç, Karaman ve Antalya gibi yurt köşelerinde Savcı ve Hâkim olarak görev yaptıktan sonra Adalet Müfettişliğine atanmıştır. 1927 yılı Ekim ayında aynı Bakanlığın Teftiş Kurulu Başkanlığına getirilmiş, 29 Temmuz 1931 tarihinde ise Yargıtay Üyeliğine atanmıştır. Yargıtay Üyesi iken, 7 Haziran 1939 günü Adalet Bakanlığı Müsteşarı, 26 Mart 1943’de de Yargıtay İkinci Başkanı olmuş, 22 Eylül 1952 tarihinde de Yargıtay Birinci Başkanlığına atanmıştır. 17 Temmuz 1953 tarihinde Yargıtay Birinci Başkanlığı görevinden emekliye ayrılan Selim Nafiz Akyollu, 24 Ocak 1967 günü vefat etmiştir.

Yargıtay Önceki Başkanları 
Fevzi BOZER (1950-1952)


İbradı 1887 doğumlu Mustafa Fevzi Bozer, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni 1910 yılında bitirdikten sonra, Kasım 1910 tarihinde Adana İstinaf Mahkemesi Aza Mülâzımı olarak mesleğe başlamış, bu mesleğini; Erbil, Gazze, Bağdat, Kerbelâ, Suriye, Trablus, Şam, Konya, Urfa, Diyarbakır, Antep ve Adana’da Hâkim ve Savcı olarak sürdürmüştür. Bir ara Adalet Bakanlığı Hukuk İşleri Genel Müdürlüğü görevinde de bulunan Mustafa Fevzi Bozer, 5 Eylül 1926’da Yargıtay Üyeliğine; 11 Ocak 1934’de Yargıtay İkinci Başkanlığına getirilmiş; 5 Haziran 1950 tarihinde de Yargıtay Birinci Başkanlığına atanmıştır.

Bozer, rahatsızlığı yüzünden meslek hayatının son günlerinde rapor almak zorunda kalmıştır. 13 Temmuz 1952 tarihinde Yargıtay Birinci Başkanlığı görevinden emekliye ayrılan Mustafa Fevzi Bozer, 1953 yılının Eylül ayında İstanbul’da vefat etmiştir. Vasiyeti üzerine, cenazesi Ankara’ya getirilerek 6 Eylül 1953 günü, yeni 1.Başkan atanmış olan Bedri Köker’in ilk adli yılı açış söylevinden sonra Yargıtay Başkan ve Üyelerinin katıldığı törenle Asrî mezarlığa gömülmüştür. Oğlu eski Ankara Hukuk Fakültesi Ticaret Hukuku öğretim üyelerinden Prof. Dr. Ali Bozer’in babası ile ilgili anılarını o günlerin Yargıtayını ve çalışanlarını anlatması bakımından tarihçe kapsamında değerlendirdik.

Yargıtay Önceki Başkanları 
Halil İbrahim ÖZYÖRÜK (1943-1950)


14 Haziran 1884 yılında İzmir’de dünyaya gelen Halil İbrahim Özyörük, “İzmir İdâdîsi”ni bitirdikten sonra Denizli’nin Babadağ (o zamanki adıyla Kadıköyü) İlçesi’nde öğretmenlik yapmıştır. Yüksek tahsil yapmak üzere İstanbul’a gelen ve Tıp Fakültesi’ne kaydolan Özyörük, sınavla bu fakültenin ikinci sınıfına alınmış ancak, çalışarak okumak zorunda olduğundan buradan ayrılarak devam mecburiyeti yarım gün olan İstanbul Hukuk Fakültesi’ne girmiştir. 1902 Temmuzunda fakülteyi bitirdikten sonra, kısa bir süre Maliye Nezareti Kupon Kalemi’nde kâtip olarak çalışan ve Eylül 1909’da Selânik İli Kesendere İlçesi Savcı Yardımcısı olarak ilk meslek hayatına başlayan Özyörük, sırasıyla; Adana İstinaf Mahkemesi Savcılığı, Bitlis Adliye Müfettiş Yardımcılığı; Van Cinayet Mahkemesi ile Trabzon ve Bitlis Mahkemeleri Başkanlıkları görevlerinde bulunmuştur.

İstanbul’un işgali üzerine Devlet memuriyetinden ayrılarak Trabzon’a dönmüş ve burada kısa bir süre avukatlık yapmıştır. Milli Hükümet’in çağrısını kabul eden Özyörük, Yeni Adalet Bakanlığı’nda Müfettişlik yapmış, daha sonra da Başmüfettişliğe yükselmiştir. Aynı Kuruluşta Zat İşleri Genel Müdürlüğü ve Teftiş Kurulu Başkanlığı da yaptıktan sonra 5.9.1926 tarihinde Yargıtay Üyeliğine atanmış, 1928’de de Yargıtay İkinci Başkanlığına getirilmiştir. Uzun zaman Yargıtay Birinci Ceza Dairesi Başkanı olarak görevini sürdürdükten sonra, 13 Temmuz 1943’de Yargıtay Birinci Başkanlığına atanmıştır. 22.05.1950 tarihine kadar bu görevi sürdüren Halil İbrahim Özyörük 65 yaşını doldurması nedeniyle 13.07.1949’da emekli olması gerekirken, 1683 sayılı yasanın 3360 sayılı kanunla değişik 3.maddesine göre çalışmasının bir yıl uzatılmasına Bakanlar Kurulunca karar verilmiştir. 1950 yılına kadar görevini sürdürmüştür.

Yargıtay’daki görevi sırasında 1928’de kurulan Yüce Divan’a üye olarak katılmış, 1947 yılında kurulan Yüce Divan’da ise Başkanlık yapmıştır. 1943-1950 yılları arası Yargıtay Birinci Başkanlığı yapan Halil İbrahim Özyörük, 14 Mayıs 1950 Genel Seçimlerinde İzmir Milletvekili olarak Meclise girmiş, 1950 Hükümetinde Adalet; 1951’dekinde ise İçişleri Bakanlığı yapmıştır. İçişleri Bakanlığından bir süre sonra istifa ederek, Konya Milletvekilliği ve TBMM. Adalet Komisyonu Başkanı olarak görevini sürdüren Halil İbrahim Özyörük Şubat 1960’da vefat etmiştir. Ankara’da yapılan resmi törenden sonra İstanbul’da toprağa verilmiştir.

Yargıtay Önceki Başkanları 
İhsan EZGÜ (1925-1943)


Mehmet İhsan Ezgü 1875 yılında İstanbul’da doğmuştur. Babası, Abana bucağı Düyunu Umumiye Memuru Mahmut Hamdi efendidir. Mülkiye ve Hukuk Mektebini bitirmiştir. Devlet görevine 1894’de Maliye katipliği ile başlayan Ezgü sonrasında İstanbul İstinaf Mahkemesi Hukuk Dairesi yazıcılığı, İzmit Sancağı Bidayet Mahkemesi Ceza Dairesi Başkanı, Kosova ili Merkez Bidayet Mahkemesi Savcısı, Aydın ili İstinaf Ceza Dairesi Başkanlığı yapmıştır. 1914’de Aydın ili Hukuk ve Ticaret Dairesi Başkanı, 1915 tarihinde ise İstanbul İstinaf Mahkemesi Savcısı olarak atanmıştır. Sonrasında Asliye ceza işleri kısım başkanı, 1919’da ise İstinaf Mahkemesi Hukuk Dairesi Başkanı olmuştur.

İstanbul Yargıtayı üyesiyken 1923’te Sivas Yargıtayı Hukuk Dairesi Başkanlığına atanmıştır. Sivas’daki Muvakkat Heyetinin kaldırılarak Eskişehir’de Yargıtay’ın kurulması ile Ceza Dairesi Başkanlığına getirilmiştir. Ezgü’ye 1.Başkanlık görevi ile Hukuk Dairesi Başkanlığı görevi 1925’te verilmiştir. 1.Başkanlıkta 1925-1943 yılları arasında tam 18 yıl kalmıştır. 1940 yılı 13 Temmuzunda 65 yaşını doldurması nedeniyle emekliye ayrılması gerekirken o zaman yürürlükte bulunan Emeklilik Yasasının (1683 sayılı Tekaüt Kanunu) verdiği yetkiye dayanılarak bilgi ve uzmanlığından yararlanılmak üzere, emeklilik işlemi, üç kez, Bakanlar kurulu kararı ile ertelenmiştir. En uzun süre görev yapan Yargıtay 1.Başkanıdır. 1952 de vefat etmiştir.

Yargıtay Önceki Başkanları 
Ömer Lütfi SALMAN (1923-1925)


1864 yılında İstanbul’da doğmuştur. Babası Hakkı paşadır. Ömer Lütfü Bey, Fatih Askeri Rüştiyesinde okumuştur. Özel olarak Arapça ve Farsça öğrenmiştir. 1884 de Yargıtay Ceza Dairesi kaleminde aday olarak başladığı görevini, 1889’da Lâzikiye Sancağı Bidayet Mahkemesi Savcı Yardımcılığı, Konya Bidayet Mahkemesi Savcı Yardımcılığı ile sürdürmüş Beyrut Bidayet Mahkemesi Savcılığından sonra 1894’de Beyrut Ceza Dairesi Başkanlığı, Halep İstinaf Mahkemesi Savcılığı yapmıştır. Bir müddet görevden çekildikten sonra 1898’de Trabzon, bir yıl sonra Suriye İstinaf Savcılığına atanmıştır. 1906’da Tarablusgarp İstinaf Ceza Dairesi Başkanlığına, iki yıl sonra Ankara İstinaf Mahkemesi Başkanlığına, 1911’de Selanik Adliye Müdürlüğüne getirilmiştir. Üsküdar, Beyoğlu Bidayet Mahkemesi Savcılığından sonra İstanbul Bidayet Mahkemesi Birinci Başkanlığına daha sonra Üsküdar Bidayet 1.Başkanlığına atanmıştır.

1922’de Adliye Nezareti Müsteşarlığını yapan Ömer Lütfü bey aynı yıl İstanbul’daki Yargıtayın Hukuk Dairesi Başkanlığına (İstanbul ve Sivas’ta iki Yargıtayın varlığını sürdürdüğü dönem) atanmıştır. İstanbul’un Milli Hükümetinin egemenliği altına girmesi ile İstanbul’daki Yargıtayın ortadan kaldırılması nedeni ile görevinden ayrılmıştır. 29 Nisan 1923’de Sivas’daki Yargıtayın Ceza Dairesi Başkanlığına atanan Ömer Lütfü Bey, bu kez Sivas’taki Temyiz Heyetinin kaldırılması üzerine Eskişehir’de kurulan Temyiz Mahkemesinin 1923 yılında Birinci Başkanlığına ve Hukuk Dairesi Başkanlığına atanmış, 1925 yılına kadar bu görevini sürdürmüştür. 26 Temmuz 1925 yılında 1.Başkanlık görevinin isteği dışında geri alınmasını, Yargıtay Hukuk Dairesi Başkanlığına atanmasını içine sindiremeyerek istifa etmiştir. 1934 yılında da vefat etmiştir.

Yargıtay Önceki Başkanları 
Hasan FEHMİ (1920-1922)


1875 yılında Babadağı’nda doğan Hasan Fehmi Bey 1898’de İstanbul Hukuk Mektebini bitirmiştir. Çorum, Niğde, Perşembe Savcı Yardımcılıkları görevlerinden sonra İzmir Bidayet Mahkemesi Başkanlığına atanmıştır. Sonrasında Halep İstinaf Savcılığı, Bursa İstinaf Mahkemesi Başkanlığı yapmıştır. İstanbul’daki Damat Ferit Hükümeti tarafından isteğine bakılmaksızın zorla Kastamonu’ya atanması nedeniyle hakimlikten çekilmiş, bir süre Bursa’da avukatlık yapmıştır. Bursa’dan 1920’de milletvekili seçilmiş ve bu görevini sürdürdüğü sırada Sivas Temyiz Heyeti Hukuk Dairesi Başkanlığına atanmıştır. 1921’de görevi Ceza Dairesi Başkanlığına çevrilmiştir. Kendisine 1.Başkanlık görevinin hangi tarihte verildiği konusunda kesin sonuç veren resmi nitelikte yazılı belge yoktur. Ancak 1921 tarihinde izin uzatım isteğini kapsayan telgrafı “Temyiz Reisi Evveli Hasan Fehmi” imzası ile göndermiştir. Hasan Fehmi Bey 14 Kasım 1922′ de Sivas Hükümet Konağında bulunan makam odasında vefat etmiştir.

Kapatılan Siyasi Partiler

0

Kapatılan Siyasi Partiler, Anayasa Mahkemesi hükmü ile siyasi hayattan çıkarılmaktadır. Türk siyaset hayatında, Askeri Mahkeme kararı ile, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı kararı ile, Sulh Ceza Mahkemesi kararı ile, Sıkıyönetim İdaresi kararı ile, Milli Güvenlik Konseyi kararı ile ve Bakanlar Kurulu kararı ile siyasi partilerin kapatılmasına karar verilmiştir. Anayasa Mahkemesi 1961 Anayasası ile kurulduktan sonra çoğunlukla bu mahkeme kararları ile siyasi partiler kapatılmış, olağanüstü hal şartlarında askeri mahkemece yada sıkıyönetim idaresi tarafından siyasi partilerin yaşamına son verilmiştir.

Meclis Eski Binası

Mevcut anayasal sistemde partilerin kapatılması zorlaştırılmıştır. Partilerin kapatılması, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının açacağı dava üzerine Anayasa Mahkemesi tarafından karara bağlanmakta, Anayasa Mahkemesi, temelli kapatma yerine, dava konusu fiillerin ağırlığına göre ilgili siyasi partinin Devlet yardımından kısmen veya tamamen yoksun bırakılmasına karar verebilmektedir.

Siyasi partilerin faaliyetleri, parti içi düzenlemeleri ve çalışmaları demokrasi ilkelerine uygun olur. Bu ilkelerin uygulanması kanunla düzenlenir.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Siyasi partilerin uyacakları esaslar başlıklı 69. maddesine siyasi partilerin uyacağı kurallar ayrıntılı olarak belirlenmiş, kapatılma ve diğer yaptırımlar hükme bağlanmıştır.

Kapatılma Şartı ve Yaptırımlar

Siyasi partilerin kapatılması, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının açacağı dava üzerine Anayasa Mahkemesince kesin olarak karara bağlanır. Bir siyasi partinin tüzüğü ve programının 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı bulunması halinde temelli kapatma kararı verilir. Anayasanın 68. maddesinin dördüncü fıkrasına göre “Siyasi partilerin tüzük ve programları ile eylemleri, Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve laik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz; sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz; suç işlenmesini teşvik edemez.”

Yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan ve Türk uyrukluğunda olmayan gerçek ve tüzel kişilerden
maddi yardım alan siyasi partiler temelli olarak kapatılır. Siyasi partilerin kuruluş ve çalışmaları, denetlenmeleri, kapatılmaları ya da Devlet yardımından kısmen veya tamamen yoksun bırakılmaları ile siyasi partilerin ve adayların seçim harcamaları ve usulleri yukarıdaki esaslar çerçevesinde kanunla düzenlenir.

Anayasa Mahkemesi, yukarıdaki fıkralara göre temelli kapatma yerine, dava konusu fiillerin ağırlığına göre ilgili siyasi partinin Devlet yardımından kısmen veya tamamen yoksun bırakılmasına karar verebilir.

Siyasi Partilerin Uyacakları Esaslar

Anayasanın hükmüne göre, siyasi partiler, ticari faaliyetlere girişemezler. Siyasi partilerin gelir ve giderlerinin amaçlarına uygun olması gereklidir. Bu kuralın uygulanması kanunla düzenlenir. Anayasa Mahkemesince siyasi partilerin mal edinimleri ile gelir ve giderlerinin kanuna uygunluğunun tespiti, bu hususun denetim yöntemleri ve aykırılık halinde uygulanacak yaptırımlar kanunda gösterilir. Anayasa Mahkemesi, bu denetim görevini yerine getirirken Sayıştay‘dan yardım sağlar. Anayasa Mahkemesinin bu denetim sonunda vereceği kararlar kesindir.

Bir siyasi partinin 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak, onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince tespit edilmesi halinde karar verilir. Bir siyasi parti, bu nitelikteki fiiller o partinin üyelerince yoğun bir şekilde işlendiği ve bu durum o partinin büyük kongre veya genel başkan veya merkez karar veya yönetim organları veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu veya grup
yönetim kurulunca zımnen veya açıkça benimsendiği yahut bu fiiller doğrudan doğruya anılan parti organlarınca kararlılık içinde işlendiği takdirde, söz konusu fiillerin odağı haline gelmiş sayılır.

Temelli kapatılan bir parti bir başka ad altında kurulamaz.

Bir siyasi partinin temelli kapatılmasına beyan veya faaliyetleriyle sebep olan kurucuları dahil üyeleri, Anayasa Mahkemesinin temelli kapatmaya ilişkin kesin kararının Resmi Gazetede gerekçeli olarak yayımlanmasından başlayarak beş yıl süreyle bir başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve deneticisi olamazlar.

Anayasanın koymuş olduğu kuralların uygulanması için Siyasi Partiler Kanunu tarafından partilerin kapatılması için gerekli şartlar bağlamında çeşitli düzenlemeler yapılmıştır.

Kapatılan Siyasi Partiler, Kapatılma Tarihleri ve Kapatma Kararını Veren Makamlar
Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası 3 Haziran 1925 tarihinde Bakanlar Kurulu kararıyla kapatılmıştır.
Ahali Cumhuriyet Fırkası 21 Ocak 1931 tarihinde Bakanlar Kurulu kararıyla kapatılmıştır.
Çiftçi ve Köylü Partisi 24 Nisan 1946 tarihinde Mudanya Sulh Ceza Hakimliği kararıyla kapatılmıştır.
İslam Koruma Partisi 12 Eylül 1946 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
Türkiye Sosyalist Partisi 16 Aralık 1946 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
Türkiye Sosyalist Emekçi Köylü Partisi 16 Aralık 1946 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
Türkiye Sosyalist Partisi 17 Haziran 1952 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
İslam Demokrat Partisi 20 Ekim 1952 tarihinde Eminönü 2. Sulh Ceza Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Millet Partisi 27 Ocak 1954 tarihinde Ankara 5. Sulh Ceza Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Vatan Partisi 30 Ocak 1957 tarihinde İstanbul Sulh Ceza Hakimliği kararıyla kapatılmıştır.
Demokrat Parti 29 Eylül 1960 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
Türkiye İşçi Çiftçi Partisi 22 Eylül 1966 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Cumhuriyetçi Parti 23 Eylül 1966 tarihinde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı kararıyla kapatılmıştır.
Kemalist Gençlik Partisi 30 Kasım 1966 tarihinde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı kararıyla kapatılmıştır.
İşçi Çiftçi Partisi 15 Ekim 1968 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Millî Nizam Partisi 20 Mayıs 1971 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Türkiye İleri Ülkü Partisi 24 Haziran 1971 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Türkiye İşçi Partisi 20 Temmuz 1971 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Büyük Anadolu Partisi 19 Aralık 1971 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Türkiye Emekçi Partisi 8 Mayıs 1980 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Adalet Partisi 16 Ekim 1981 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
Cumhuriyet Halk Partisi 16 Ekim 1981 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
Cumhuriyetçi Güven Partisi 16 Ekim 1981 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
Demokratik Parti 16 Ekim 1981 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
Hür Demokratlar Partisi 16 Ekim 1981 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
Hürriyetçi Millet Partisi 16 Ekim 1981 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
Millet Partisi 16 Ekim 1981 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
Millî Selamet Partisi 16 Ekim 1981 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
Milliyetçi Hareket Partisi 16 Ekim 1981 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
Sosyalist Parti 16 Ekim 1981 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
Sosyalist Vatan Partisi 16 Ekim 1981 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
Türkiye Birlik Partisi 16 Ekim 1981 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
Türkiye İşçi Partisi 16 Ekim 1981 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
Türkiye İşçi Köylü Partisi 16 Ekim 1981 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
Türkiye Sosyalist İşçi Partisi 16 Ekim 1981 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
Türkiye Ulusal Kadınlar Partisi 16 Ekim 1981 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
Vatan Partisi 16 Ekim 1981 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
Büyük Türkiye Partisi 26 Temmuz 1983 tarihinde Millî Güvenlik Konseyi kararıyla kapatılmıştır.
Huzur Partisi 25 Ekim 1983 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Türkiye Birleşik Komünist Partisi 16 Temmuz 1991 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Halk Partisi 24 Eylül 1991 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Sosyalist Parti 10 Temmuz 1992 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Halkın Emek Partisi 14 Temmuz 1993 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Özgürlük ve Demokrasi Partisi 23 Kasım 1993 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Sosyalist Türkiye Partisi 30 Kasım 1993 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Yeşiller Partisi 10 Şubat 1994 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Sosyalist Birlik Partisi 7 Haziran 1994 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Demokrasi Partisi 16 Haziran 1994 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Demokrat Parti 13 Eylül 1994 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Demokrasi ve Değişim Partisi 19 Mart 1996 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Emek Partisi 14 Şubat 1997 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Diriliş Partisi 18 Şubat 1997 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Refah Partisi 16 Ocak 1998 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Demokratik Barış Hareketi 28 Aralık 1998 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Demokratik Kitle Partisi 26 Şubat 1999 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Fazilet Partisi 22 Haziran 2001 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Halkın Demokrasi Partisi 13 Mart 2003 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Demokratik Toplum Partisi 11 Aralık 2009 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.

Gazetecilik Etik İlkeleri Küresel Bildirisi

0

Gazetecilik Etik İlkeleri Küresel Bildirisi, 12 Haziran 2019 tarihinde Tunus’ta düzenlenen Uluslararası Gazeteciler Federasyonu (IFJ-International Federation of Journalists) 30. Kongresi’nde kabul edilmiştir. Bildiri, 1954 tarihli IFJ Gazetecilik Prensipleri Deklarasyonu’nu (Bordeaux Deklarasyonu) tamamlayıcı niteliktedir. Bildiri, başlıca uluslararası yasalara, özellikle de Uluslararası İnsan Hakları Beyannamesi’ne dayanmaktadır. 16 madde ve başlangıç kısmından oluşan bildiri, gazetecilerin etik ilkelerini ve haklarını sıralamaktadır.

Gazetecilik Etik İlkeleri Küresel Bildirisi

Uluslararası İnsan Hakları Beyannamesi’nin 19. maddesinde belirtilen bilgi ve fikre erişim hakkı, gazetecinin görevinin temelini oluşturur. Gazetecinin topluma karşı sorumluluğu, diğer tüm sorumluluklarından, özellikle de işverenlerine ve kamu otoritelerine karşı sorumluluklarından önce gelir.

Gazetecilik, icra edilmesi için zaman, kaynak ve uygulama alanı gerektiren bir meslektir ve tüm bu koşullar mesleğin bağımsızlığı için elzemdir. Bu uluslararası bildiri; haberlerin araştırılması, derlenmesi, aktarılması, yayımlanması, yorumlanması ve herhangi bir mecrada olayların anlatımı sırasında gazetecilere kılavuzluk eden ana hatları belirlemektedir.

1. Gazetecinin ilk görevi, hakikate ve toplumun bilgiye erişim hakkına riayet etmektir.

2. Gazeteci bu görevi yerine getirirken dürüstçe haber toplama ve yayımlama özgürlüğü ile adil yorum ve eleştiri hakkını her zaman savunmalıdır. Gazeteci, olguya dayalı bilgileri, yorum ve eleştiriden açıkça ayırmakla yükümlüdür.

3. Gazeteci, yalnızca kaynağını bildiği gerçekler doğrultusunda haber yapmalıdır. Kritik bilgileri saklamamalı ve belgeleri çarpıtmamalıdır. Gazeteci, toplumca tanınmayan kişilerin sosyal medyada veya başka mecralarda yayımladıkları içerikleri aslına uygun kalarak kullanmaya dikkat etmelidir.

4. Gazeteci; bilgi, belge, veri veya görsel toplamak için yalnızca hakkaniyetli yöntemlere başvurmalı ve karşısındakine bir gazeteci olduğunu her zaman söylemelidir. Kamu yararının üstün geldiği, başka bir şekilde toplanması imkânsız olan bilgilerin elde edilmesi durumu haricinde gizlice ses ve görüntü kaydı yapmaktan kaçınmalıdır. Gazeteci, tüm bilgi kaynaklarına kesintisiz erişimi ve kamu yararına katkı sağlayacak bilgileri özgürce araştırma hakkını savunmalıdır.

5. Aciliyet veya hız kaygısı, bilgi ve kaynakların doğrulanmasının ve yanıt hakkının önüne geçmemelidir.

6. Gazeteci, yayımlanmasından sonra hatalı olduğu ortaya çıkan bilgileri hızlı, açık, eksiksiz ve şeffaf bir biçimde düzeltmelidir.

7. Gazetecilere gizli olarak verilen bilgilerin kaynağı, mesleki sır olarak tutulmalıdır.

8. Gazeteci, mahremiyete saygılı olmalıdır. Adı geçen ve/veya temsil edilen kişilerin haysiyetine saygı göstermeli, görüşülen kişilere aralarındaki konuşmanın/aktarılan bilgilerin yayımlanma ihtimalini bildirmelidir. Gazeteci, görüşme yaptığı kişilerin deneyimsiz veya savunmasız insanlar olması durumda daha da özenli davranmalıdır.

9. Gazeteci, bilgi veya görüşlerin yayılmasının nefret ve önyargıya yol açmayacağından emin olmalı; toplumsal, bölgesel veya etnik köken ile ırk, cinsiyet, cinsel yönelim, dil, din, engellilik, siyasi görüş ve başka sebeplerle yapılan ayrımcılığı yaymamak için azami çaba göstermelidir.

10. Gazetecinin şu durumlarda da mesleği ciddi oranda suistimal ettiği değerlendirilmektedir:

  • İntihal,
  • Gerçeklerin çarpıtılması,
  • Hakaret, iftira, karalama ve asılsız suçlamalar.

11. Gazeteci, polis ya da diğer güvenlik güçlerine yardımcı olma görevi taşımaktan kaçınmalıdır. Gazeteci, güvenlik güçlerine yalnızca hâlihazırda bir medya platformunda yayımlanmış bilgileri vermekle yükümlüdür.

12. Gazeteci, meslektaşlarıyla dayanışma hâlinde olmalı, fakat bu esnada kendi araştırma özgürlüğü, bilgilendirme görevi ile eleştiri, yorum, hiciv ve editöryel seçim haklarından feragat etmemelidir.

13. Gazeteci, basın özgürlüğünü başka hiçbir amaca alet etmemeli ve yaydığı ya da yaymadığı bilgi sayesinde haksız bir avantaj ya da kişisel fayda elde etmekten kaçınmalıdır. Gazeteci, mesleğini icra ederken çıkar çatışması yaratacak durumlardan sakınmalı, bu yaşandığı takdirde durumu derhâl sonlandırmalıdır. Gazeteci, mesleki faaliyetinin reklam ya da propagandaya karışmasından uzak durmalıdır. Bilgi ticareti ve piyasa manipülasyonundan imtina etmelidir.

14. Gazeteci, kendi bağımsızlığını tehlikeye atacak eylem ya da taahhütlere girmez. Bununla birlikte, “kayıt dışı” (off the record), anonimlik veya ambargo gibi özgürce kabul ettiği, bilgilerin toplanması/yayılması yöntemlerine, bu taahhütlerin açık ve tartışılmaz olması koşuluyla saygı gösterir.

15. Gazeteci unvanına layık olanlar, yukarıda belirtilen ilkelere sadık kalmayı görev bilir. Gazeteciler mesleki kanaat ve vicdana aykırı bir faaliyette bulunmaya veya görüş bildirmeye zorlanamazlar.

16. Gazeteciler, her ülkenin genel hukuk kuralları çerçevesinde, meslek ahlâkıyla ilgili konularda -hükûmetlerin ya da diğer güçlerin her türlü müdahalesini reddederek- kamuya açık bağımsız özdenetim organlarının yargı yetkisini tanır.

1960 Geçici Anayasası – Milli Birlik Komitesinin Kuruluşu

0

1960 Geçici Anayasası olarak nitelendirilen “1924 tarih ve 491 sayılı Teşkilâtı Esasiye Kanunu’nun bazı hükümlerinin kaldırılması ve bazı hükümlerinin değiştirilmesi hakkında Geçici Kanun“, 12 Haziran 1960 tarihinde kabul edilmiştir. Yeni Anayasa hazırlanmak koşuluyla 1924 Anayasasının birçok hükmünü yürürlükten kaldırmıştır.

Anayasa’da yer alan “Türk yurdunu ve Anayasa ile tayin edilmiş olan Türk Cumhuriyetini kollamak ve korumak” yetkisini kullanan Türk Silahlı Kuvvetlerinin 27 Mayıs 1960 tarihinde yapmış olduğu ihtilalden 15 gün sonra çıkarılan 1 Nolu Yasa ile Milli Birlik Komitesi kurulmuş; kendi istekleri dışında ancak “yemine ihanet” sonucunda Komiteden çıkarılabilmeleri öngörülmüştür.    

Milli Birlik Komitesi 

Millî Birlik Komitesinin Başkanı aynı zamanda Devletin ve Bakanlar Kurulunun da Başkanı olarak atanmıştır. Devlet Başkanı aynı zamanda Başkumandandır.

Yasa, 27 Mayıs tarihinden 12 Haziran’a kadar olan dönemde MBK tarafından kabul edilen kararları da geçerli kılmıştır.

Millî Birlik Komitesinin, yeni Anayasa’ya göre yapılacak genel seçimlerle kurulacak Türkiye Büyük Millet Meclisinin görevine başlaması ile son bulması kararlaştırılmış, çalışma biçimini belirlemek üzere ayrıca bir Komite içtüzüğü yürürlüğe konulmuştur. Komitenin müzakerelerinin gizli yapılması, müzakere ve kararlarının yayınlanmaması kararlaştırılmıştır.

Komite’ye bağlı bir Bakanlar Kurulu teşkil edilmiştir. Bakanlar Kurulu üyelerinin 27 Mayıs 1960 tarihinde herhangi bir siyasi partiye kayıtlı olmayan vatandaşlardan seçilmesi şart koşulmuştur.

Millî Birlik Komitesi üyelerinin yargılanabilmesi, komite üyelerinin nitelikli çoğunluğunun vereceği karara bağlı kılınmıştır.

Yasa ile, İdam kararlarının infazı, bu kararların Millî Birlik Komitesince onayına bağlanmıştır.

Yasa Yapma Yetkisi 

Geçici dönemde, kanun teklif etme hakkı Bakanlar Kuruluna ve Millî Birlik Komitesi üyelerine bırakılmış, Tüzük çıkarma yetkisi Bakanlar Kurulu’na verilmiştir.

1924 Anayasasında yapılacak değişiklikler hakkında MBK üyelerinin beşte dördünün oyu şart koşulmuş, Devlet şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki maddenin hiçbir şekilde değiştirilemeyeceği kararı alınmıştır. Millî Birlik Komitesince çıkarılan geçici kanunlar, yeni Anayasa’ya göre kurulacak Türkiye Büyük Millet Meclisince kaldırılmadıkça yürürlükte kalacaktır.

Yüksek Adalet Divanı Başkan ve Üyeleri

Yeni Anayasa yürürlüğe girene kadar TBMM’nin tüm görevlerini MBK üstlenmiştir. Komite üyeleri yeminle göreve başlamıştır. Komite üyelerinin beşte dört çoğunlukla teklif ettiği kanunların Devlet Başkanı tarafından reddedilemeyeceği hükme bağlanmıştır.

Görevden Alınan Hükümet Üyelerinin Yargılanmasına İlişkin Hükümler

Görevden uzaklaştırılan hükümet üyelerini ve onların suçlarına iştirak edenleri yargılamak üzere Yüksek Adalet Divanı kurulmuş, bir tür avcılık makamı olan Yüksek Soruşturma Kurulu oluşturulmuştur.

[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””]

27 Mayıs 1960 Askeri Darbesinden sonra Yüksek Adalet Divanı’nın verdiği tüm kararları hükümsüz hale getiren yasa teklifi 2020 yılında TBMM’de kabul edilmiş, mağdurların zararlarının tazmini amacıyla kurulan komisyonun çalışma usul ve esasları Resmi Gazete’de yayımlanmıştır. Darbe sonrası kurulan Yüksek Adalet Divanı tarafından haklarında soruşturma ve kovuşturma yürütülenlerin ya da bu kişilerin mirasçılarının, maddi ve manevi zararlarının Hazine tarafından karşılanması için kurulan komisyonun çalışma biçimi 2021 yılında belirlenmiştir. 27 Mayıs 1960 darbesi sonrası zarar gördüğü iddiasıyla başvuracak kişilerin ya da yakınlarının son başvuru tarihi 24 Mayıs 2021 olarak açıklanmıştır.

[/box]

27 Mayıs’tan zarar görenlerin başvurularında kullanacağı form

Eski iktidar mensuplarından, kendilerinin ve yakınlarının servetlerini meşru yollardan edindiklerini mahkemede ispat edemeyenler hakkında 1924 Anayasasında yer alan müsadere yasağının uygulanmayacağı ve bu kişilerin malvarlıkları hakkında müsadere kararı verilebileceği kararlaştırılmıştır.

1924 tarih ve 491 sayılı Teşkilâtı Esasiye Kanunu’nun bazı hükümlerinin kaldırılması ve bazı hükümlerinin değiştirilmesi hakkında

Geçici Kanun

Kanun No : 1
Kabul tarihi : 12/6/1960
BİRİNCİ BÖLÜM
Genel Hükümler

İktidar Partisi idarecileri tarafından Anayasa’nın çiğnenmesi, Türk Milletinin bütün fert ve insanlık hak ve hürriyetlerinin ve masuniyetlerinin ortadan kaldırılması, muhalefet murakabesi işlemez hale getirilerek tek parti diktatoryası kurulması suretiyle Türkiye Büyük Millet Meclisi fiilen bir parti grubu durumuna düşürülmüş ve meşruluğunu kaybetmişti.

Ordu Dahili Hizmet Kanununun 34 üncü maddesi ile «Türk yurdunu ve Teşkilâtı Esasiye Kanunu ile tayin edilmiş olan Türk Cumhuriyetini kollamak ve korumak» vazifesi kendisine verilmiş olan Türk Ordusu, vatandaşı birbirine düşürmek suretiyle Türk Vatanını ve millî varlığı tehlikeye koymuş olan eski iktidara karşı bu mukaddes kanuni vazifesini yerine getirmek ve Hukuk Devletini yeniden kurmak için, Türk Milleti adına harekete geçerek, Milleti temsil vasfını kaybetmiş olan Meclisi dağıtıp iktidarı, geçici olarak, Millî Birlik Komitesine emanet etmiştir.

Madde 1

Millî Birlik Komitesi, yeni Anayasa ve Seçim Kanunu, demokratik usullere uygun olarak, kabul edilip buna göre en kısa zamanda yapılacak genel seçimlerle yeniden kurulacak olan Türkiye Büyük Millet Meclisine iktidarı devredeceği tarihe kadar Türk Milleti adına hâkimiyet hakkını kullanır. Türkiye Büyük Millet Meclisinin Teşkilâtı Esasiye Kanununa göre sahip olduğu bütün hak ve yetkiler, bu süre içinde, Millî Birli k Komitesine aittir.

Madde 2

Millî Birlik Komitesi üyeleri kendi aralarında ve Türk Milleti huzurunda şu yeminle vazifeye başlarlar:

«Bir karşılık beklemeden, ahlâk, adalet, hukuk ve insan hakları prensiplerinden ve vicdani kanaatlerimden başka bir sınırla bağlı olmaksızın kendimi Türk Milletine adadım. Vatanın ve Milletin mutluluğuna ve Milletin egemenliğine aykırı bir ülkü gütmeyeceğim. Demokratik Cumhuriyeti yeni Anayasaya göre düzenlemek ve iktidarı yeni Meclise devretmek ülküsüne bağlılıktan ayrılmıyacağım. Bunun için şerefim, namusum ve bütün mukaddesatım üzerine and içerim.»

Madde 3

Millî Birlik Komitesi, yasama yetkisini doğrudan doğruya kendisi ve yürütme yetkisini Devlet Başkanınca tayin ve Komitece tasvip edilen Bakanlar Kurulu eliyle kullanır.

Madde 4

Millî Birli k Komitesi, Bakanları her vakit denetleyebilir ve görevinden çıkarabilir. Görevinden çıkarılan Bakanı n yerine yenisini Devlet Başkanı tayin eder.

Madde 5

Yargı hakkı, tarafsız ve bağımsız mahkemelerce kanun sınırları içinde, Millet adına kullanılır.

Madde 6

Sakıt Reisicumhur ile Başvekil ve Vekilleri ve eski iktidar mebuslarını ve bunların suçlarına iştirak edenleri yargılamak üzere bir «Yüksek Adalet Divanı» kurulur.

Yüksek Adalet Divanı, Adlî, İdari ve Askerî kazaya mensup Hâkimler arasından. Bakanlar Kurulunun teklifi üzerine, Millî Birli k Komitesince seçilecek bir Başkan, sekiz aslî ve altı yedek üyeden kurulur. Sanıkların sorumluluklarım araştırmak ve haklarında son tahkikat açılarak Yüksek Adalet Divanına verilmeleri gerekip gerekmediğine kararı vermek üzere bir «Yüksek Soruşturma Kurulu» teşkil olunur.

Yüksek Soruşturma Kurulu, Bakanlar Kurulunun teklifi üzerine Millî Birlik Komitesince seçilecek bir Başkan ile otuz üyeden kurulur bu Kurulun teşkilâtı ve çalışma usulü özel kanunla belirtilir. Yüksek Adalet Divanının Başsavcısı ile beş yardımcısı, Yüksek Soruşturma Kurulu Başkan ve üyeleri arasından, Bakanlar Kurulunun teklifi ile, Milli Birlik Komitesince tayin edilir.

Yüksek Adalet Divanının kararları kesindir; ancak idam kararlarının infazı, kararın Millî Birlik Komitesince tasdikine bağlıdır.

Millî Birlik Komitesi üyeleri, bu üyelikten ayrılmış olsalar bile, Yüksek Adalet Divanında, Yüksek Soruşturma Kurulunda ve Divan Savcılığında vazife alamazlar. Yargılanmaları, 1924 tarihli Teşkilâtı Esasiye Kanununa göre, Divan Âliye ait bulunan şahıslar hakkında soruşturma ve yargılama yetkisi dahi Yüksek Adalet Divanı ve Yüksek Soruşturma Kurulu tarafından kullanılır.

Madde 7

Geçici kanun teklif etme hakkı Bakanlar Kuruluna aittir. Millî Birlik Komitesi üyelerinden her biri de geçici kanun teklif edebilir.

Madde 8

Millî Birlik Komitesi genel seçimlerle kurulacak Türkiye Büyük Millet Meclisinin görevine başlaması ile, hukuki varlığın kaybeder ve kendiliğinden dağılmış olur.

İKİNCİ BÖLÜM
Millî Dirlik Komitesi
Madde 9

Millî Birlik Komitesi, bu Kanunun altında imzası bulunan Başkan ve üyelerden kuruludur.

Madde 10

Millî Birlik Komitesi üyeleri, kendi dileğiyle Komiteden çekilebilir; fakat ikinci maddede yazılı yemine ihanetleri mahkeme hükmü ile sabit olmadıkça Komiteden çıkarılamaz.

Madde 11

Vatana ihanet, irtikâp, hırsızlık, sahtekârlık, dolandırıcılık, emniyeti suiistimal gibi şeref ve haysiyet kırıcı suçlardan veya adam öldürmekten mahkûm olanların veya kamu haklarından iskat edilmiş bulunanların Komite üyeliği düşer.

Madde 12

Millî Birlik Komitesinin bir üyesi hakkında 10 ve 11’inci maddelerdeki suçlardan biri ile soruşturma açılabilmesi yahut bu üyenin tevkif edilmesi veya yargılanması için Millî Birlik Komitesi üyelerinin yedide altısının katılacağı toplantıda bulunan üyelerin beşte dördünün oyu ile karar verilir. Bir üye hakkında diğer suçlardan dolayı soruşturma yapılması ve bu üyenin yargılanması, Millî Birlik Komitesindeki görevinin sona ermesine bırakılır. Bu süre içinde zamanaşımı işlemez.

Madde 13

Millî Birlik Komitesi üyeliği ile Devlet memurluğu aynı kişide ancak o’nun rızası ve Komitenin tasvibi ile birleşebilir.

Millî Birlik Komitesi üyelerinden yedide birinden fazlası Hükümet merkezi dışında devamlı görev alamaz.

Madde 14

Millî Birli k Komitesi müzakereleri, Komite içtüzüğü gereğince yapılır.

Madde 15

Millî Birli k Komitesi adi çoğunlukla aksine karar vermedikçe, Komitenin müzakereleri gizli yapılır ve müzakere ve kararları yayımlanamaz.

Madde 16

Millî Birli k Komitesi Başkanının bulunmadığı Komite toplantılarına üyelerden her biri, soyadı alfabe sırasına göre, başkanlık eder. Başkanlık Kâtipliğini Komitem n en genç iki üyesi yapar. Komitede her üye bir oy sahibidir. Oylar eşit olursa, Başkanın bulunduğu tarafın oyuna uyulur.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Devlet Başkanı
Madde 17

Millî Birlik Komitesinin Başkanı aynı zamanda Devletin ve Bakanlar Kurulunun Başkanıdır. Devlet Başkanı; hastalık, yurt dışına çıkma vesair sebeplerle vazifesi başında bulunmadığı zaman, kendisine Millî Birlik Komitesinin en yaşlı üyesi vekâlet eder. Bu vekil aynı süre İçinde Millî Birli k Komitesine de Başkanlık eder.

Devlet Başkanının çekilmesi, ölümü vesair sebeplerle Başkanlık boşalırsa, yenisi seçilinceye kadar, Komitenin en yaşlı üyesi Devlet ve Millî Birlik Komitesi Başkanlıklarına vekâlet eder.

Yeni Devlet Başkanı, Millî Birli k Komitesi üyeleri arasından ve bu üyelerin yedide altısının katılacağı ilk toplantıda üçte iki çoğunlukla seçilir.

Devlet Başkanı aynı zamanda Başkumandandır.

Madde 18

Devlet Başkanı, Millî Birlik Komitesince kabul edilen geçici kanunları en geç yedi gün içinde ilân eder. İlânını uygun bulmadığı kanunları, tekrar görüşülmek üzere, bu husustaki gerekçe ile birlikte, Komiteye geri gönderir. Komite, bu geçici kanunu beşte dört çoğunlukla  kabul ederse, Devlet Başkanı bunu en geç beş gün içinde ilân eder.

Devlet Başkam, Bakanlar Kurulunun teklifi üzerine, hükümlülerin cezalarını, devamlı sakatlık veya yaşlılık gibi sebeplerden dolayı kaldırabilir veya hafifletebilir; ancak Devlet Başkam bu yetkisini, devrilen
iktidar zamanında işlenen siyasi suçlardan veya siyasi maksatlı katil ve müessir fiillerden veya görevi kötüye kullanma, irtikap, nüfuzun kötüye kullanılması suretiyle ve başka yollarla haksız servet yapmaktan hüküm giyenler hakkında kullanamaz.

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
Bakanlar Kurulu
Madde 19

Her Bakan, Bakanlar Kurulunca güdülen genel siyasetten, Kurulun diğer üyeleri ile birlikte, sorumludur.
Her Bakan kendi yetkisi içindeki işlerin yürütümünden ve maiyetinin bu ‘alandaki fiil ve işlemlerinden sorumludur.

Madde 20

İzinli veya mazeretli olan bir Bakana, Bakanlar Kurulu üyelerinden biri Devlet Başkanına vekil tayin edilir. Ancak her Bakan kendi aslî vazifesinden başka, bir Bakanlığa vekâlet edebilir.

Madde 21

Bakanlar, Millî Birlik Komitesi üyelerinden veya 27 Mayıs 1960 tarihinde herhangi bir siyasi partiye kayıtlı olmayan vatandaşlardan seçilir.

Madde 22

Bakanlar Kurulu, kanunların uygulanışını göstermek, yahut kanunun .emrettiği işleri belirtmek üzere, içinde yeni hükümler bulunmamak şartıyla, tüzükler çıkarır. Tüzükler Devlet Başkanının tasdik ve ilânı ile yürürlüğe girer.

Tüzüklerin kanuna aykırılığı iddia olunursa bunun çözüm yeri Millî Birlik Komitesidir.

Madde 23

Millî Birlik Komitesi üyeleri, Bakanlar, Millî Birlik Komitesince kurulan «Yüksek Adalet Divanı» Hâkimleriyle Savcıları ve Yüksek Soruşturma Kurulu üyeleri, malî ve iktisadi konularda incelemelerde bulunmak üzere görev alanlar; görevlerine mal beyanı ile başlarlar ve görevlerinin sonunda, mal beyanı ile ayrılırlar.

Millî Birli k Komitesi ayrıca, lüzum gördüğü şahıslardan mal beyanı isteyebilir.

Madde 24

1924 tarih ve 491 sayılı Teşkilâtı Esasiye Kanununun 4-7, 9-25, 27-36, 38-40’ıncı maddeleri ile 41inci maddesinin ikinci ve üçüncü cümleleri ve 42-50, 52, 61-67, 95, 102, 104 üncü maddeleri hükümleri yürürlükten kaldırılmıştır.

Eski iktidar mensuplarından, kendilerinin ve yakınlarının servetlerini meşru yollardan edindiklerini mahkemede ispat edemeyenler hakkında Teşkilâtı Esasiye Kanununun 73 üncü maddesinde-yazılı müsadere yasağı yürürlükten kaldırılmıştır.

Teşkilâtı Esasiye Kanununun yürürlükte kalmış olan hükümlerinin ve bu geçici kanunun hükümlerinden herhangi birinin değiştirilmesi veya kaldırılması, Millî Birlik Komitesi Üyelerinin beşte birinin teklifi üzerine beşte dördünün oyu ile mümkündür.

Teşkilâtı Esasiye Kanununun, Devlet şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki birinci maddesinde değişiklik yapılması hiç bir suretle teklif dahi edilemez.

Madde 25

Millî Birlik Komitesince çıkarılan geçici kanunlar, yeni Anayasa’ya göre kurulacak Türkiye Büyük Millet Meclisince kaldırılmadıkça yürürlükte kalır.

Madde 26

Bu kanun, 27 Mayıs 1960 tarihinden itibaren yürürlüktedir.

Millî Birlik Komitesince Ve Bakanlar Kurulunca 27 Mayıs 1960 gününden başlayarak bu geçici kanunun yayınlanması tarihine kadar çıkarılmış olan kararnameler ve alınmış olan karar ve tedbirler muteber
ve mer’idir.

Madde 27

Bu Kanunu Millî Birlik Komitesi yürütür.

12/6/1960

Karadeniz Ekonomik İşbirliği Bölgesinin Gelişiminde Kültürün Rolü

0

Karadeniz Ekonomik İşbirliği Bölgesinin Gelişiminde Kültürün Rolü, başlıklı tavsiye kararı Karadeniz Ekonomik İşbirliği Parlamenter Asamblesi tarafından “Doc. GA21/CC20/REC70/03” sayılı karar ile 12 Haziran 2003 tarihinde kabul edilmiştir. Tavsiye kararı metninin raportörü Azerbaycan’dan Shaitdin Aliyev’dir. Metin, 12 Haziran 2003 tarihli Asamble görüşmeleri öncesinde Kültür, Eğitim ve Sosyal İşler Komisyonu tarafından Kiev’de 16 Nisan 2003 tarihindeki Yirminci Toplantısında tartışılmış ve aynı tarihli 21. Genel Kurul’da kabul edilmiştir. KEİ Bölgesinin Gelişiminde Kültürün Rolü’ne ilişkin tavsiye kararında Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü(UNESCO) ve Avrupa Konseyinin norm ve kararları ile KEİ’nin önceki metinleri referans alınmıştır.

KEİ BÖLGESİNİN GELİŞİMİNDE KÜLTÜRÜN ROLÜ HAKKINDA TAVSİYE

1. Karadeniz Ekonomik İşbirliği Organizasyonu Parlamenter Asamblesi, gelişimin kültürel boyutunun öneminin tamamen bilincindedir. Asamble, geniş anlamda, insan gelişimi ile bağlantılı olan kültürün, hayat kalitesini yükseltebilen ve sürekli bir gelişim temin eden hayati bir kaynak olduğunu teyit etmektedir. Aynı zamanda, gelişimin hedeflerinden birisi de bireyin sosyal ve kültürel doyumudur. Böylece, sürekli gelişim ve kültürün gelişmesi birbirine bağımlıdır.

2. Bölgede kısa ve uzun vadeli işbirliği stratejisini temsil eden “Gelecek için KEİ Ekonomik Gündemi”, sürdürülebilir bir gelişim sağlamak için bölgesel bir stratejinin kabul edilmesinin gerekliliğini vurgulamaktadır. Bu anlamda, hem amaç hem araç olarak gelişimden bir çok farklı yönde etkilenen kültür, sürdürülebilir gelişime katkıda bulunmak açısından büyük bir potansiyele sahiptir ve gelişim stratejilerine entegre edilmelidir. Parlamenter Asamble, KEİ üye devletlerin kültürel politikalarının gelişim stratejileri ile entegrasyonunun bölgesel gelişimi güçlendirmedeki önemini vurgulamaktadır.

Kültürel Mirasın Yasa Dışı Ticareti ile Mücadele

3. Parlamenter Asamble, kültürler arasındaki diyalogun ve uluslararası kültürel işbirliğinin bölgede yaşayan halklar arasında daha iyi bir anlaşma sağlayarak birlikte yaşamanın geliştirilmesi ve bölgenin gelişmesini hedefleyen politik ve ekonomik işbirliği için bir zemin yaratılması yolunda oynayacağı önemli bir rolünün olduğuna inanmaktadır. Bu çerçevede Asamble; 1993’de imzalanan Karadeniz Kültür, Eğitim, Bilim ve Bilgi Alanlarında İşbirliği Konvansiyonu’nu ve Karadeniz Kültür, Eğitim, Bilim ve Bilgi Alanlarında İşbirliği Konvansiyonu’nun Onaylanması ve Uygulanması ile ilgili Tavsiye 3/1994’ü hatırlamaktadır.

4. Kültürel boyutu, insana ve sürdürülebilir gelişim kavramına entegre etme konusu, Birleşmiş Milletlerin, özellikle de onun hükümetler-arası kuruluşu UNESCO’nun, BM Kalkınma Programı’nın, Avrupa Birliği’nin ve Avrupa Konseyi’nin ana hedeflerinden biridir. Parlamenter Asamble, UNESCO’nun gelişimin kültürel boyutunu tanıyan; kültürel kimlikleri teyit eden ve zenginleştiren; kültürel hayata katılımı genişleten; ve uluslararası kültürel işbirliğini teşvik eden kültür ve kalkınma gündemi tarafından ortaya konulan dört ana hedefi paylamaktadır.

5. Kültürel yaratıcılık, insan gelişiminin kaynağıdır ve insanlığın bir hazinesi olan kültürel farklılık gelişim için gerekli bir faktördür. Parlamenter Asamble, bütün zenginlikleri ile geleneksel kültürlerin, gelişime önemli bir katkıda bulunabileceği inancını ifade etmektedir. Aslında bunlar, gelişim süreci için zaruri olan yardımlaşma ve yaratıcılık değerlerini içermeleri sebebiyle potansiyel akıl kaynağı olarak görülmelidir. Aynı zamanda Asamble, belli uygulamaların, gelişim sürecinde insan haklarını tehlikeye düşürdüğü veya kadınları marjinalleştirdiği veya halk guruplarını hedeflediği takdirde gelişimi engelleyebileceğini endişeyle kaydetmektedir.

6. KEİ bölgesi ülkelerinin çoğu serbest pazar ekonomisine ve demokrasiye politik, ekonomik ve sosyal geçiş dönemini yaşamaktadırlar. Geçiş dönemindeki ülkelerdeki ekonomik ve manevi krizden en çok etkilenen alanlardan birisi kültürdür. Ekonomik zorlukların arka planında kültür alanında radikal değişiklikler yer almaktadır ve kültürel politikadaki temel zorluk ise kültürün kendisinin hayatta kalabilmesidir.

7. Geçiş ülkelerinin ulusal kültür politikalarında kültür, ülkelerin demokratik gelişimini sağlamaya, ve Avrupa kültürel kimliğinin entegral bir parçası olarak bölgede kültürel kimliklerini pekiştirmeye yardım edecek bir araç olarak ele alınmaktadır. Geçiş döneminin mevcut aşamasında kültür, demokratik süreçlerin temel sürükleyici gücü ve sivil toplumun dayanak noktası haline gelebilir. Kültür; insan hakları, cinsiyet eşitliği, fakirlik, çevresel sürdürülebilirlik, sosyal bağlılık, barış içinde bir arada var olma ve diğer ilgili alanlardaki durumu etkileyen gelişimin başarısını olumlu olarak etkileyebilir. Aynı zamanda, ana iş kaynağı olarak doğrudan ekonomik faydalar da sağlar. Bu açıdan, Asamble, sınırlı kaynakların – teknik ve mali – bu hedeflerin tam olarak uygulanmasını engelleyeceği endişesi içindedir. Toplumların, kültüre para harcamanın bir masraf değil, aksine bir yatırım olduğunu anlamaları gerekmektedir.

8. Son on yılda meydana gelen önemli derecede sosyal değişiklikler, hala hazırlık aşamasında olan yeni bir kültürel politika modelinin oluşmasına yol açmıştır. Asamble, kültür politikasının, bölge içinde, daha geniş anlamda ise Avrupa’da genel gelişim stratejisinin ana faktörü olması gerektiğini düşünmektedir.

9. Bu sebeple, Parlamenter Asamble, KEİ Üye Devletler Parlamentolarına ve Hükümetlerine şu hususları tavsiye eder:

A. Mevzuat ve kültürel politika alanında

i. Kültür ile ilgili, ulusal kültür politikasının ana prensipleri, hedefleri ve yükümlülüklerini açıkça belirtecek olan mevzuatı sonuçlandırmak veya iyileştirmek;

ii. Endojen ve sürdürülebilir bir gelişim stratejisinin kilit bileşkelerinden birisi haline gelecek kültürel politikalar hazırlamak veya mevcut olanları gözden geçirmek;

iii. Gerektiğinde, kültür alanındaki ulusal mevzuatı uluslararası ve Avrupa standartları ile uyumlu hale getirmek, ve ulusal kültür politikasını, UNESCO’nun, kültürel politikaların gelişim stratejilerine nasıl entegre edilebileceği ile ilgili prensipleri ile bir hizaya getirmek;

iv. Yeni ihtiyaçların yanı sıra sürmekte olan sorunlara, her ülkedeki mevcut olan koşullar uyarınca müdahale eden ulusal kültür politikası ile ilgili daha geniş bir vizyonu kabul etmek ve uygulamaya koymak.

B. Kültürün sosyal ve ekonomik gelişim ile etkileşimi alanında

i. Kültürel politikalarını diğer alanlardaki politikalarla, özellikle de ayırım yapmaksızın tüm üye toplumların sosyal entegrasyonu ve hayat kalitesini geliştirmeyi hedefleyen sosyal ve ekonomik politikalarla etkileşimi ile ilgili olarak, koordinasyon içinde uygulamak;

ii. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, Uluslararası Ekonomik, Kültürel ve Sosyal Haklar Anlaşması ve Viyana İnsan Hakları Beyannamesi gibi mevcut uluslararası insan hakları araçlarının uygulanmasına özel dikkat sarf etmek ve kültürel haklarla ilgili mevcut araçları değerlendirerek kültürel hakların bir envanterini yapmak;

iii. Kültürel politikalarda, toplumun bütün kesimleri için kültüre daha geniş erişim sağlama, dışlama ve marjinalizasyon ile savaşma yollarını ve araçlarını geliştirmeye ve güçlendirmeye özel önem vermek. Popüler kültür alanında kuvvetli politikalar ve toplum katılımının güçlü bir şekilde desteklenmesi kültürün demokratikleşmesine ve sosyal entegrasyona hizmet edebilir;

iv. Kültür ve gelişimde kadınların başarılarının tanınmasını sağlamak ve kültürel politikaların oluşturulmasına ve uygulanmasına bütün düzeylerde katılımlarını, böylece de cinsiyet eşitliğinin sağlanmasını temin etmek;

v. Genellikle sık sık kültürel hayatın dışında bırakılan yaşlıların yanı sıra, özellikle yeni kültürel uygulamaları desteklenmesi gereken gençlerin ihtiyaçlarını ve isteklerini göz önünde bulundurmak;

vi. İstihdam ve gelir yaratarak, işbirliğini teşvik ederek, eğitimi destekleyerek ekonomik ve sosyal gelişim için araç olabilecek olan kültürel mirası geliştirmek. Bu açıdan, kültürel mirası korumak için politika ve uygulamayı güçlendirmek. şehirdeki ve gelişim planlarındaki, programlarındaki ve politikalarındaki kültürel değeri olan binaların, mekanların, toplulukların ve manzaraların korunmasını dahil etmek ve temin etmek;

vii. Ekonomik büyüme için büyük fırsatlar sağlayan kültürel endüstrileri, özellikle de turizmi, desteklemek. Bu alanda iyileştirme yapılacak çok şey olan ülkelerde seyahat ve turizm imkanlarını geliştirmek;

viii. Kültürel gelişimde ulusal düzeyde yatırımları sağlamak veya artırmak ve uygun olduğu durumlarda, hükümet bütçesinin belli bir yüzdesini, genel hedeflerin, önceliklerin ve planların gelişimine uygun olacak şekilde bu amaç için ayırmak;

ix. Toplumun maddi, kültürel, entelektüel ve manevi üretim alanlarında temel üretim gücü veren çalışan insanlara özel önem vermek. Tüm elde edilebilir anlamlarda popülerleştirmek için zorunluluğu göz önüne almak ve toplumun tümünün refahı için ve her bireyin refahı için insani aktivitelerin tüm alanlarında özgür, yaratıcı, yüksek kalitede ve yüksek verimde çalınmanın ahlaki değerini, temel sivil cesaret olarak tasdik etmek. Toplumun en geniş kısmının – çalışan insanların, hayatın yönünü , profesyonel ve ahlaki problemleri edebi işlerde, teatral performanslarda, güzel sanatlarda ve medyada
yansıtmasının önemini ele almak.

C. Uluslararası işbirliği alanında

i. Karadeniz Kültür, Eğitim, Bilim ve Bilgi Alanlarında İşbirliği Konvansiyonu’na üye olmayan KEİ üye devletlerini dokümana iştirak etmeye davet etmek;

ii. Kültürel, ahlaki ve davranış farklılıklarının gerçek bir barış kültürü oluşturduğu kültürler-arası iletişim ve anlayış bölgesi meydana getirecek olan ikili ve çoğul kültürel işbirliği anlamalarını imzalamak;

iii. Kültürel boyutu uluslararası gelişim stratejisi ile birleştirme konusunda UNESCO ile işbirliği yapmak;

iv. Değişik uluslararası organizasyonların, uzman finansman kurumlarının ve ulusal ve bölgesel finans kurumlarının fon ve programlarını, önemli ölçüde kültürel bileşke içeren gelişim projeleri için temin ettikleri finansal yardımı artırmaya davet etmek.

10. Parlamenter Asamble, KEİ Dış İşleri Bakanları Konseyi’ni bu Tavsiyeyi ele almaya davet eder.

KEİ Bölgesinin Gelişiminde Kültürün Rolü

Akdeniz’in Kirlenmesine Karşı Sözleşme

0

Akdeniz’in Kirlenmesine Karşı Sözleşme, 16 Şubat 1976 tarihinde “Akdeniz’in Kirlenmeye Karşı Korunmasına Ait Sözleşme” adıyla Barselona’da imzalanmış ve 12 Şubat 1978’de yürürlüğe girmiştir. İmzalandığı yere istinaden Barselona Sözleşmesi olarak da bilinmektedir.  Sözleşme, Arapça, Fransızca, İngilizce ve İspanyolca olarak düzenlenmiştir.

Türkiye, sözleşmeyi 16 Şubat 1976’da imzalamış,16 Şubat 1976 Tarihinde Barselona’da İmzalanan Akdeniz’in Kirlenmeye Karşı Korunmasına Ait Sözleşme ile iki Protokol ve Eklerinin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun” 31 Ekim 1980’de kabul edilmiş, Bakanlar Kurulu  Kararı ile 7 Aralık 1980’de onaylanmış ve Resmi Gazetenin 12 Haziran 1981 tarihli sayısında yayınlamıştır. Sözleşme, eklerine ilaveten iki protokol ihtiva etmektedir.

Barselona Sözleşmesine Katılımcı Ülkeleri gösteren harita

Akdeniz’in Kirlenmesine Karşı Sözleşme; karadan gelen kirlenme, gemilerden kaynaklı kirlenme, kıta sahanlığının, deniz yatağının ve deniz dibinin araştırılması ve işletilmesi sırasında meydana gelen kirlenme”,  gemilerden ve uçaklardan atık boşaltma yoluyla kirlenme sorunları ile denizin kirlenmesi sonucu oluşabilecek olağanüstü durumlarda yapılabilecek işbirliği ve usulünü belirlemiştir. Sözleşmenin amaçlarının gerçekleşebilmesi için teknik ve bilimsel işbirliği öngörülmüş, denizde meydana gelebilecek hasarların tazminine ilişkin devletlerin yardımlaşması kararlaştırılmıştır.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Akdeniz’in Kirlenmeye Karşı Korunmasına Ait Sözleşme

Akdeniz’in kapladığı saha içinde deniz çevresinin iktisadî, sosyal, sıhhî ve kültürel değerini müdrik olarak,

Bu ortak mirasın, günümüzdeki ve gelecekteki nesillerin istifadesi için korunması konusundaki sorumluluklarının tamamen farkında olarak,

Kirlenme dolayısıyla deniz çevresine, denizin ekolojik dengesine, kaynaklarına ve meşru kullanma şekillerine yönelmiş tehdidi takdir ederek,

Akdeniz Bölgesi’nin kendine has hidrografik ve ekolojik özelliklerini ve kirlenmeye bilhassa maruz bulunmasını göz önünde bulundurarak,

Kaydedilen ilerlemelere rağmen, bu konuda mevcut uluslararası sözleşmelerin, deniz kirlenmesinin bütün boyutlarını ve kaynaklarını kapsamadığını ve Akdeniz Bölgesi’nin özel ihtiyaçlarına cevap vermediğini belirterek,

Bölge ölçeğinde birbiriyle ilişkilendirilmiş geniş bir tedbirler bütünü içinde Akdeniz Bölgesi’nin korunması ve geliştirilmesi için Devletlerin ve ilgili uluslararası kuruluşların yakın işbirliğine ihtiyaç bulunduğunu kavrayarak,

İşbu Sözleşmeye Taraf Olanlar Aşağıdaki Şekilde Anlaşmaya Varmışlardır:

Madde 1 
Coğrafî Kapsam

1. İşbu Sözleşmeye mahsus olmak üzere Akdeniz Sahası, batı Cebelitarık Boğazı’nın girişindeki Cape Spartel deniz feneri üzerine geçen meridyen çizgisinden, doğuda Çanakkale Boğazı’nın güney sınırlarında bulunan Mehmetçik ve Kumkale deniz fenerleri arasındaki çizgiye kadar uzanan bütün deniz ve körfezleri içine alan Akdeniz’in asi denizcilik suları olarak tanımlanmıştır.

2 . İşbu Sözleşmeye ek olarak yapılacak herhangi bir Protokolde yer almadığı takdirde, Akdeniz Sahası, Tarafların iç denizlerini kapsamına almamaktadır.

Madde 2 
Tanımlar

İşbu Sözleşmenin amaçlarına uygun olarak:

a) “kirlenme,” deniz ortamına insan tarafından dolaysız veya dolaylı yollarla, yaşayan varlıklara zarar verici, insan sağlığını tehlikeye koyucu, balıkçılık da dahil olmak üzere denizcilik faaliyetlerini kısıtlayıcı, deniz suyunun niteliğini düşürücü ve kullanma imkânlarını azaltıcı sonuçlar doğuran madde veya enerjinin dahil edilmesi, demektir;

b) “teşkilât,” işbu Sözleşmenin 13. maddesine uygun olarak Sözleşme muamelelerini yürütmekle görevlendirilmiş organ, demektir.

Madde 3 
Genel Hükümler

1. Taraflar işbu Sözleşmeyle tutarlı olmak ve Devletler Hukukuna uygun olmak şartıyla, Akdeniz Bölgesi’nin deniz ortamının korunmasına katkıda bulunmak üzere, bölge veya alt-bölge andlaşmalarının da dahil olduğu ikili veya çok taraflı andlaşmalara girebilirler. İşbu Sözleşmeye Taraf Olanların katılacakları bu çeşit andlaşmaların birer nüshası Teşkilâta iletilecektir.

2. İşbu Sözleşmede yer almış bulunan hiç bir şey, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 2750 C (XXV) sayılı kararıyla deniz hukukunu düzenlemek ve geliştirmek üzere toplanmış bulunan Deniz Hukuku Konferansına zarar vermeyecek; ve hiçbir Devletin deniz hukuku hakkındaki ve sahildar devlet veya bayrak devleti olarak kaza hakkı üzerindeki halihazır gelecekteki taleplerini ve hukukî görüşlerini haleldar etmeyecektir.

Madde 4 
Genel Taahhütler

1. İşbu Sözleşme ve yürürlükte bulunan Protokollerinin hükümlerine Taraf Olanlar, tek tek veya birlikte, Akdeniz Bölgesi’nde deniz çevresinin korunmasını ve daha iyi duruma getirilmesini sağlamak üzere, kirlilikten korunma, kirliliği hafifletme ve kirlilikle mücadele için bütün gerekli tedbirleri alırlar.

2. İşbu Sözleşmenin imzaya açıldığı sırada imzaya açılan Protokoller dışında, Sözleşmenin uygulanmasını yönlendirmek için gerekli olan, üzerinde görüş birliğine varılmış tedbirleri, usulleri ve standartları kapsayan yeni protokollerin hazırlanmasında ve kabulünde Taraflar işbirliği içinde çalışırlar.

3. Taraflar, Taraflarca ehliyetli olarak kabul edilen diğer uluslararası kuruluşlarda, Akdeniz Bölgesi’nin deniz çevresini her çeşit kirlilikten koruyacak tedbirlerin alınması için faaliyet göstermeyi taahhüt ederler.

Madde 5
Gemilerden ve Uçaklardan Vâki Olan Boşaltma Suretiyle Kirlenme

Taraflar, Akdeniz’de gemilerden ve uçaklardan vâki olan boşaltmaları önlemek ve azaltmak amacıyla bütün gerekli tedbirleri alırlar.

Madde 6
Gemilerden Vâki Olan Kirlenme

Taraflar, Akdeniz Bölgesi’nde gemilerden artıkların dökülmesi sonucu meydana gelen kirliliğin önlenmesi, azaltılması ve kirlenmeyle mücadele tedbirlerini uluslararası kanunlara uygun olarak alırlar ve uluslararası düzeyde genellikle kabul görmüş olan, bu tür kirlenmenin sınırlandırılmasıyla ilgili kuralları bu bölgede uygulamayı taahhüt ederler.

Madde 7
Kıta Sahanlığının, Deniz Yatağının ve Deniz Dibinin Araştırılması ve İşletilmesi Sırasında Meydana Gelen Kirlenme

Taraflar, Akdeniz Bölgesi’nde kıta sahanlığının, deniz yatağının ve deniz dibinin araştırılması ve işletilmesi sırasında meydana gelen kirlenmenin önlenmesi, azaltılması ve kirlenmeyle mücadele hususunda bütün uygun tedbirleri alırlar.

Madde 8 
Karalardan Gelen Kirlenme

Taraflar, Akdeniz Sahası’nda kendi sınırları içinde bulunan alanlardan ırmaklar aracılığıyla dökülen, kıyılarda bulunan kuruluşlar veya mahreçler yoluyla veya karada bulunan herhangi bir kaynaktan dışarıya akan kirliliği önleme, azaltma ve kirlenmeyle mücadele etme konularında bütün uygun tedbirleri alırlar.

Madde 9 
Kirlenme Sonucu Meydana Gelebilecek Fevkalâde Hâllerde Yapılacak İşbirliği

1. Taraflar, Akdeniz Sahası içinde kirlenme sonucu meydana gelebilecek fevkalâde hâllerde, tehlikenin sebebi ne olursa olsun, gerekli tedbirlerin alınması ve bu durum sonucu ortaya çıkan zararın hafifletilmesi ve ortadan kaldırılması için işbirliği yaparlar.

2. Herhangi bir Taraf Devlet, Akdeniz’de kirlenme sonucu bir tehlikenin varlığının farkına varırsa, gecikmeden Teşkilâtın ve Teşkilât vasıtasıyla veya doğrudan doğruya, bu durumdan zarar görmesi muhtemel olan diğer Tarafların dikkatini çeker.

Madde 10
Sürekli Denetleme

1. Taraflar, ihtisaslaşmış kabul ettikleri uluslararası organlarla yakın işbirliği yaparak Akdeniz’de kirliliğin sürekli denetlenmesi amacıyla, ikili veya çok taraflı seviyeler de dahil olmak üzere, birbirini tamamlayıcı veya ortak mahiyette programların gerçekleştirilmesine gayret gösterecekler; ve bu Saha için sürekli bir denetleme sisteminin kurulmasına çalışacaklardır.

2. Bu amaçla Taraflar, kendi hükümranlık sınırları içinde kirliliğin sürekli denetlenmesiyle görevli makamları belirleyecekler ve mümkün olduğu nispette hükümranlık sınırları dışında, uluslararası mahiyetteki kirliliğin sürekli denetlenmesi düzenlemelerine katılacaklardır.

3. Taraflar, kirliliğin sürekli denetlenmesini sağlamak üzere ortak usullerin ve standartların düzenlenmesi için işbu Sözleşmeye getirilmesi gerekebilecek Eklerin hazırlanması, kabulü ve uygulanması için işbirliği yapmayı taahhüt ederler.

Madde 11
Bilimsel ve Teknik İşbirliği

1. İşbu Sözleşmenin amaçlarını gerçekleştirmek üzere Taraflar, mümkün olduğu sürece birbirleriyle doğrudan doğruya veya ehliyetli bölge veya uluslararası kuruluşlar aracılığıyla, bilimsel ve teknik işbirliği alanlarında verilen ve diğer bilimsel bilginin karşılıklı kullanılmasında işbirliği yapmayı taahhüt ederler.

2. Taraflar, Akdeniz Bölgesi’nde yürütülecek deniz kirliliğiyle ilgili millî araştırma programlarının geliştirilmesini ve birbirleriyle ahenkleştirilmesini sağlamayı ve bölge esasına dayalı veya uluslararası ölçekte, işbu Sözleşmenin amaçlarına uygun araştırma programlarının hazırlanması ve uygulanması için işbirliği yapmayı taahhüt ederler.

3. Taraflar, Akdeniz Bölgesi’ndeki gelişmekte olan ülkelerin ihtiyaçlarına öncelik vererek, deniz kirliliği konusundaki teknik yardım ve diğer desteklerin sağlanmasında işbirliği yapmayı taahhüt ederler.

Madde 12
Sorumluluk ve Tazminat

İşbu Sözleşme ve ilgili protokollerinin hükümlerinin ihlâli sonucu deniz çevresinde ortaya çıkan hasara ilişkin sorumlulukların ve tazminatın tespit usullerinin belirlenmesi ve kabulü için, Taraflar en kısa zamanda işbirliğine girmeyi taahhüt ederler.

Madde 13
İdarî Düzenlemeler

Taraflar, aşağıda gösterilen sekretarya görevleriyle yükümlü organ olarak Birleşmiş Milletler Çevre Programı’nı tayin ederler:

i) 14, 15 ve 16. maddelerle belirlenen, Tarafların toplantılarını ve müzakerelerini düzenlemek;

ii) 3, 9 ve 20. maddelerine uygun olarak elde edilen ikazları, raporları ve diğer bilgiyi Taraflara iletmek;

iii) Tarafların sorularını ve onlardan gelecek bilgileri değerlendirmek ve Taraflarla işbu Sözleşme, Protokoller ve ilişkin Ekleri üzerinde istişare etmek;

iv) İşbu Sözleşmenin Protokolleriyle kendisine verilmiş görevleri yerine getirmek;

v) Taraflarca kendisine verilecek diğer görevleri yerine getirmek;

vi) Taraflarca ehliyetli kabul edilen uluslararası organlarla insicamı temin etmek ve özellikle sekretarya görevlerinin etkili olarak ifası için ihtiyaç bulunan idarî düzenlemelere girmek.

Madde 14
Tarafların Toplantıları

1.Taraflar olağan toplantılarını iki yılda bir, olağanüstü toplantılarını ise, Teşkilâtın veya en az iki Tarafça desteklenen bir Tarafın teklifiyle gerekli görülen herhangi bir zamanda yapacaklardır.

2. Tarafların toplantılarının aslî görevi işbu Sözleşmenin ve Protokollerinin uygulanmasının sürekli gözden geçirilmesi olacaktır; özellikle:

i) Taraflarca veya ehliyetli kabul edilen uluslararası kuruluşlarca deniz kirlenmesinin durumu hakkında tutulan envanterleri ve bunların Akdeniz Sahası’na etkilerini genel olarak izlemek;

ii) 20. maddeye göre Taraflarca sunulan raporları değerlendirmek;

iii) 17. maddede belirlenmiş bulunan usule uygun olarak, ihtiyaç duyulduğu zaman, işbu Sözleşmenin ve Protokollerinin Eklerini kabul etmek, gözden geçirmek ve değiştirmek;

iv) 15 ve 16. maddelerdeki hükümlere uygun olarak, yeni Protokollerin kabulü veya işbu Sözleşme ve Protokollerinde değişiklik yapılması için tavsiyelerde bulunmak;

v) İşbu Sözleşme, Protokoller ve Eklerle ilgili meseleleri incelemek üzere, ihtiyaç duyulan çalışma gruplarını kurmak;

vi) İşbu Sözleşme ve Protokollerin amaçlarının gerçekleştirilmesi için ihtiyaç duyulan yeni teşebbüsleri değerlendirmek ve karara bağlamak.

Madde 15
Yeni Protokollerin Kabulü

1. 4. maddenin 2. paragrafına uygun olarak Taraflar diplomatik konferans niteliğindeki toplantılarda yeni protokollerin kabulüne gidebilirler.

2. Tarafların üçte ikisinin teklifiyle, yeni protokolleri kabul edecek bir diplomatik konferans, Teşkilât tarafından düzenlenebilecektir.

3. İşbu Sözleşmenin yürürlüğe girmesi beklenirken, Teşkilât Sözleşmeyi imzalamış bulunanlarla görüştükten sonra, yeni protokoller kabul etmek amacıyla bir diplomatik konferans toplayabilir.

Madde 16
Sözleşmenin veya Protokollerin Değiştirilmesi

1.İşbu Sözleşmeye Taraf Olanlardan herhangi biri Sözleşmeye değişiklik teklifi getirebilir. Değişiklikler, Tarafların üçte ikisinin teklifiyle, Teşkilât tarafından toplanmaya davet edilen bir diplomatik konferans tarafından kabul edilir.

2. İşbu Sözleşmeye Taraf Olanlardan herhangi biri Protokollere değişiklik teklifi getirebilir. Bu tür değişiklikler, Tarafların üçte ikisinin teklifiyle toplanan bir diplomatik konferans tarafından kabul edilir.

3. İşbu Sözleşmeyle ilgili değişiklik teklifleri, diplomatik konferansta temsil edilen Sözleşmeye Tarafların dörtte üç çoğunluk oyu ile kabul edilecek ve Depoziter Devlet tarafından Sözleşmeye Taraf Olanların tamamının onayına sunulacaktır. Herhangi bir protokolle ilgili değişiklik teklifleri, diplomatik konferansta temsil edilen Protokole Tarafların dörtte üç çoğunluk oyu ile kabul edilecek ve Depoziter Devlet tarafından Protokole Taraf Olanların tamamının onayına sunulacaktır.

4 . Değişikliklerin kabulü Depoziter Devlete yazılı olarak bildirilecektir. Sözkonusu olan duruma göre Sözleşme veya Protokollerde kabul edilen değişiklikler, işbu maddenin 3. paragrafına uygun olarak, Tarafların en az dörtte üçü tarafından onaylandığını bildirir belgelerin Depoziter Devlet tarafından teslim alınmasından sonraki otuzuncu günde, değişiklikleri kabul eden Devletler arasında yürürlüğe girecektir.

5. İşbu Sözleşmeye veya herhangi bir Protokolüne getirilen değişikliğin yürürlüğe girmesinden sonra, işbu Sözleşme veya Protokollere yeni taraf olanlar mukaveleye değişmiş şekliyle Taraf kabul edileceklerdir.

Madde 17
Ekler ve Eklerdeki Değişiklikler

1. İşbu Sözleşmenin veya Protokollerinin Ekleri, bağlı bulundukları Sözleşmenin veya Protokollerin tamamlayıcı parçalarını teşkil edeceklerdir.

2. Hakemlik usulü ile ilgili Ek hariç olmak üzere, Protokollerde özel bir usul belirlenmemişse, aşağıda gösterilen usul işbu Sözleşmenin ve Protokollerinin Eklerinde teklif edilen değiştirme önergelerinin kabul edilmesi ve yürürlüğe konmasında geçerli olacaktır:

i) Bütün Taraflar, 14. maddede sözü edilen toplantılarda işbu Sözleşmenin veya Protokollerin Eklerinde değişiklik teklif edebilirler;

ii) Söz konusu mukaveleye getirilecek değişiklikler, Sözleşmeye Taraf Olanların dörtte üç çoğunluk oyu ile kabul edilecektir;

iii) Bu şekilde kabul edilmiş bulunan değişiklikler, Depoziter Devlet tarafından zaman geçirilmeden bütün Taraflara duyurulacaktır;

iv) İşbu Sözleşmenin veya Protokollerinin Eklerinde yapılan değişiklikleri onaylama imkânı bulamayan Taraflar, değişikliği kabul eden Tarafların kabul sırasında belirledikleri bir süre içinde, durumlarını Depoziter Devlete yazıyla bildireceklerdir;

v) Bundan önceki alt paragrafa uygun olarak alınan ihbarnameler, Depoziter Devlet tarafından zaman geçirilmeden Taraflara duyurulacaktır;

vi) iv. Alt paragrafta belirtilen sürenin dolması halinde, bu süre içinde sözkonusu alt paragraf hükümlerine uygun olarak ihbarlarını yapmamış bulunan Taraflar, Sözleşme veya Protokollerin Ekleriyle ilgili değişikliklerin uygulama kapsamına dahil edileceklerdir.

3 . İşbu Sözleşmeye veya Protokollere yeni bir ekin kabulü ve yürürlüğe konması, işbu maddenin 2. paragrafında belirtilen kabul ve yürürlüğe konma usulüne göre yapılacaktır. Eğer Sözleşme veya Protokollerde bir değişiklik sözkonusu ise, yeni ek, Sözleşme veya Protokollerde yapılan değişikliğin yürürlüğe girmesine kadar yürürlüğe konmayacaktır.

4. Hakemlik usulü ile ilgili Ekte yapılacak değişiklikler, işbu Sözleşmenin kendinde yapılan değişiklik olarak kabul edilir ve 16. maddede belirlenen usul uyarınca teklif ve kabul olunabilirler.

Madde 18
İç Tüzük ve Malî Kurallar

1. Taraflar 14, 15 ve 16. maddelerde öngörülen toplantı ve konferansları için iç tüzük tespit edeceklerdir.

2. Özellikle kendilerinin malî katkılarını tayin etmek üzere Taraflar, Teşkilâtla istişarede bulunarak malî kurallar tespit edeceklerdir.

Madde 19
Oy Hakkının Özel Kullanılışı

İhtisas sahibi bulundukları alanlarda, Avrupa Ekonomik Topluluğu ve Sözleşmenin 24. maddesinde işaret edilen herhangi bir bölgesel ekonomik gruplaşma, işbu Sözleşmeye ve bir veya daha fazla sayıda Protokole Taraf Olan üyelerinin sayısına eşit sayıda oy hakkına sahiptir. Aynı zamanda Avrupa Ekonomik Topluluğu ve diğer ekonomik grupların da üyeleri olan Taraflar, kendi oy haklarını kullandıkları takdirde Topluluk veya gruplaşmalar bu üyelerinin oy haklarını tekrar kullanamazlar, veya bunun tam tersi uygulanır.

Madde 20
Raporlar

Tarafların toplantılarında belirlenecek şekilde ve zaman aralıkları içinde, işbu Sözleşmeye ve Protokollere Taraf Olanlar, Sözleşmenin uygulanması amacıyla alınan tedbirler hakkında hazırlayacakları raporları Teşkilâta gönderirler.

Madde 21
Uygulamanın Denetlenmesi

Taraflar, işbu Sözleşmenin ve Protokollerin uygulanmasının denetlenmesinde kullanılacak usulleri geliştirmek üzere işbirliği yapmayı deruhde ederler.

Madde 22
Anlaşmazlıkların Çözülmesi

1. İşbu Sözleşmenin veya Protokollerin yorumlanması veya uygulanması üzerinde Taraflar arasında anlaşmazlık çıkması halinde anlaşmazlığın çözülmesi için görüşme yolu veya Tarafların seçecekleri herhangi bir uzlaştırıcı yol kullanılacaktır.

2. İlgili Tarafların bir önceki paragrafta belirtilen yollarla anlaşmazlığı çözmeleri mümkün olmadığı takdirde, ortak kabul yolu ile anlaşmazlık işbu Sözleşmenin A Eki’nde ortaya konulan şartlar altında hakemlik müessesesine teslim edilecektir.

3. Bununla birlikte Taraflar, herhangi bir zamanda, özel bir zamanlamaya ihtiyaç göstermeden, aynı yükümlülüğü kabul eden bütün diğer Tarafları da ilgilendirerek, A Eki’nin hükümlerine uygun olarak, hakemlik usulünün uygulanmasını fiilen zorunlu kabul ettiklerini beyan edebilirler. Böyle bir beyan, Depoziter Devlete yazılı olarak bildirilir; Depoziter Devlet bunu diğer Taraflara duyurur.

Madde 23
Sözleşme ile Protokollerin İlişkisi

1. Protokollerden en az birine Taraf olmaksızın hiçbir kimse işbu Sözleşmeye Taraf olamaz. Sözleşmeye Taraf olmaksızın veya aynı anda Taraf hâline gelmeksizin hiçbir kimse Protokollere Taraf olamaz.

2. İşbu Sözleşmenin Protokolleri sadece Protokolü imzalamış bulunan Taraflar için bağlayıcıdır.

3. İşbu Sözleşmenin 14, 16 ve 17. maddeleri uyarınca, Protokollerle ilgili kararların alınması yalnız Protokole Taraf Olanlarca yerine getirilebilir.

Madde 24
İmza

2 – 16 Şubat 1976 tarihleri arasında Barselona’da Akdeniz’in korunması amacıyla Akdeniz’e sahildar Devletlerin tam yetkili temsilcileri seviyesinde yapılan Konferansa davet edilen Devletler ve herhangi bir Protokol hükümleri gereğince Protokolü imzalamaya hak kazanmış olanlar için, işbu Sözleşme; Akdeniz’in Gemilerden ve Uçaklardan Vaki Olan Boşaltma Sonucunda Kirlenmeden Korunmasına Ait Protokol; ve, Fevkalâde Hâllerde Akdeniz’in Petrol ve Diğer Zararlı Maddelerle Kirlenmesinde Yapılacak Mücadele ve İşbirliğine Ait Protokol, Barselona’da 16 Şubat 1976 günü ve Madrid’de 17 Şubat 1976 ilâ 17 Şubat 1977 tarihleri arasında imzaya açık olacaktır. Adı geçen metinler, Avrupa Ekonomik Topluluğu ve herhangi bir üyesi Akdeniz’e sahildar bulunan, işbu Sözleşme ile belirlenen alanlarda yetki kullanan ve Protokollerden herhangi birinin hükümlerinden etkilenen, benzer bölgesel ekonomik birlikler tarafından imzalanmak üzere aynı tarihe kadar açık tutulacaktır.

Madde 25
Resmen Tasdik, Kabul veya Tasvip

İşbu Sözleşme ve ilişik Protokolleri resmen tasdik, kabul veya tasvibe tâbidir. Resmen tasdik, kabul veya tasvip senetleri Depoziter Devlet olma vazifesini deruhte eden İspanyol Hükümeti’ne tevdi edilecektir.

Madde 26
Katılma

1. 24. maddede belirtilen Devletlerin, Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun ve benzer birliklerin katılmaları için mevcut Sözleşme, Akdeniz’in Gemilerden ve Uçaklardan Vaki Olan Boşaltma Sonucunda Kirlenmeden Korunmasına Ait Protokol, ve Fevkalâde Hâllerde Akdeniz’in Petrol ve Diğer Zararlı Maddeler Yoluyla Kirlenmesinde Yapılacak Mücadele ve İşbirliğine Ait Protokol, 17 Şubat 1977 gününden itibaren açık olacaktır.

2. Sözleşmenin ve herhangi bir Protokolün yürürlüğe girmesinden sonra 24. maddede adı geçmeyen Devletler işbu Sözleşme ve Protokollerine, katılmak istedikleri Protokolün Taraflarının dörtte üçünün tasvibinden sonra katılabilirler.

3. Katılma belgeleri Depoziter Devlete tevdi edilir.

Madde 27 
Yürürlüğe Girme

1. İşbu Sözleşme, ilk Protokolünün yürürlüğe girdiği günde yürürlüğe girer.

2. İşbu Sözleşme aynı tarihte, 24. maddede belirtilen ve henüz yürürlüğe girmemiş herhangi bir protokole taraf olmak üzere resmî muamelelerini tamamlamış Devletler, Avrupa Ekonomik Topluluğu ve benzer bölgesel ekonomik birlikler için de yürürlüğe girmiş sayılır.

3. Protokolde aksi belirlenmemiş olduğu takdirde, işbu Sözleşmenin bütün Protokolleri en az altı adet resmen tasdik, kabul veya tasvip veya 24. maddede belirtilen tarafların Protokole katılma senedinin Depoziter Devlete tesliminden sonraki otuzuncu günde yürürlüğe girer.

4. Bundan sonra, işbu Sözleşme veya herhangi bir Protokol, 24. maddede belirtilen herhangi bir Devlet, Avrupa Ekonomik Topluluğu ve benzer bölgesel ekonomik birlikler tarafından resmen tasdik, tasvib veya katılma senetlerinin tevdi edilişini müteakip otuzuncu günde bu taraflar için yürürlüğe girer.

Madde 28
Çekilme

1. İşbu Sözleşmenin yürürlüğe giriş tarihinin üçüncü yılından sonra Taraflar yazılı çekilme ihbarı yapmak suretiyle Sözleşmeden çekilebilirler.

2. Protokolde başka bir şekil belirlenmemiş olduğu takdirde Protokole Taraf Olanlar, Protokolün yürürlüğe giriş tarihinin üçüncü yılından sonra yazılı çekilme ihbarı yapmak suretiyle Protokolden çekilebilirler.

3. Çekilme, çekilme tebliğinin Depoziter Devlet tarafından teslim alınışının doksanıncı gününden itibaren uygulamaya konur.

4. İşbu Sözleşmeden çekilen Taraflar, Sözleşmenin Taraf oldukları bütün Protokollerinden de çekilmiş sayılırlar.

5. Bir Protokolden çekilen Taraf, eğer Sözleşmenin başka bir Protokolüne Taraf değilse, Sözleşmeden de çekilmiş sayılır.

Madde 29
Depoziter Devletin Sorumlulukları

1. Depoziter Devlet 24. maddede belirtilen Tarafları ve Teşkilâtları aşağıda gösterilen konularda haberdar eder:

i) İşbu Sözleşme ve bütün Protokollerinin imzalanması; ve 24, 25 ve 26. maddeler uyarınca resmen tasdik, kabul, tasvip ve katılma senetlerinin teslim alınması;

ii) 27. madde hükümlerine göre, Sözleşme ve herhangi bir Protokolün yürürlüğe gireceği tarih;

iii) 28. maddeye uygun olarak yapılacak çekilme ihbarları;

iv) Sözleşme ve Protokollerle ilgili değişikliklerin kabulü ve 16. madde hükümlerine uygun olarak değişikliklerin yürürlüğe gireceği tarihler;

v) Yeni Eklerin kabul edilmesi ve mevcut Eklerin 17. maddeye uygun olarak değişmeleri;

vi) 22. maddenin 3. paragrafında belirtilen hakemlik usulünün uygulanmasının zorunlu kılındığını beyan eden ilân.

2. İşbu Sözleşmenin ve bütün Protokollerinin asılları Depoziter Devlet olan İspanyol Hükümeti’nce teminat altında bulundurulacak; ve İspanyol Hükümeti söz konusu Sözleşme ve Protokollerin tasdik edilmiş suretlerini Taraf Devletlere, Teşkilâta ve Birleşmiş Milletler Beyannamesinin 102. maddesi uyarınca kayıt ve yayımının yapılması için Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine gönderecektir.

BUNUN ŞAHİDİ OLARAK aşağıda imzaları bulunanlar, kendi hükümetleri tarafından tam yetkili kılınarak, işbu Sözleşmeyi imzalamışlardır.

16 Şubat 1976 günü Barselona’da Arap, İngiliz, Fransız ve İspanyol dillerinde birer nüsha olmak üzere DÜZENLENEN dört metin eşit derecede geçerlidir.

12 Haziran – Hukuk Takvimi

0
12 Haziran Hukuk Takvimi, hukuk tarihi, tarihte bugün, önemli olaylar,  yapılan düzenlemeler, sözleşmeler, kanunlar, diplomatik ilişkilerde dönüm noktaları, bildirgeler, ölen ve doğan hukukçular, yapılan yargılamalar, davalar, tutuklamalar, idamlar, infazlar, eylemler ve diğer hukuk düzenlemeler

12 Haziran – Hukuk Takvimi

 1776

Virginia İnsan Hakları Bildirgesi, 12 Haziran 1776 tarihinde, Amerika’nın Virginia eyaletinde yaşayan halk temsilcileri tarafından ilan edilen bildiridir. Amerikan Kongresi, 1776 yılındaki çağrısıyla her koloninin kendi anayasasını hazırlaması önerisinde bulundu ve Virginia bu öneriye en hızlı şekilde uyan ve kendi anayasasını hazırlayan eyalet oldu. Virginia anayasanın başına haklar bildirisi eklenmiştir.

1898 Filipinler, İspanya’dan bağımsızlığını ilan etti.
1913

Danıştay’ın (Şuray-ı Devlet) 34. başkanı Sait Paşa’nın 31 Ocak 1913’te başlayan görevi 12 Haziran 1913 günü sona erdi.

1933

1940

Cumhurbaşkanı İsmet İnönü Başkanlığında toplanan Hükûmet, İkinci Dünya Savaşının dışında kalınmasına ve Türkiye Cumhuriyeti’nin tarafsız bir turum almasına karar verdi.

1956

Mehmet Bedrettin Köker, Yargıtay Birinci Başkanlığı görevinden 12 Haziran 1956 günü emekliye ayrıldı. İstanbul ve Ankara’da avukatlık yaptıktan sonra 18 Temmuz 1978’de vefat etti

1957 Kırşehir yeniden il yapıldı.
1960

27 Mayıs 2960’ta yönetime el koyan Milli Birlik Komitesi, 1 Nolu Kanunu kabul etti. “1924 tarih ve 491 sayılı Teşkilâtı Esasiye Kanunu’nun bazı hükümlerinin kaldırılması ve bazı hükümlerinin değiştirilmesi hakkında Geçici Kanun” gereğince; Geçici Anayasa açıklandı, TBMM’nin bütün hak ve yetkileri Millî Birlik Komitesi’ne verildi. 1961 Anayasasının kabul edilmesi ile birlikte, Kurucu Meclisin, Millî Birlik Komitesinin ve Temsilciler Meclisinin hukukî varlıkları sona erdi.

 1967 ABD‘de ırklar arası evliliği yasaklayan yasal hükümler tamamen kaldırıldı.
1971

Cumhuriyet Başsavcılığı, Türkiye İşçi Partisi‘nin kapatılması için Anayasa Mahkemesi‘ne başvurdu.

 1975

Yunanistan, Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET)Avrupa Birliği Hukuku  üyeliği için resmen başvurdu.

 1986
  • Ahmet Altan’ın “Sudaki İz” adlı romanı “muzır” bulundu. Altan ve yayımcısı Erdal Öz hakkında dava açıldı
  • Haydar Dümen’in “Cinsel Yaşam 2” adlı kitabı toplatıldı
 1990 SSCB’nin yerine Rusya Federasyonu kuruldu
 1991 12 Haziran 1991’de Rusya’da ilk defa yapılan devlet başkanlığı seçimlerinde Yeltsin, oyların %57,3’nü alarak Rusya Federasyonunun ilk Cumhurbaşkanı oldu.
2003 Karadeniz Ekonomik İşbirliği Bölgesinin Gelişiminde Kültürün Rolü, başlıklı tavsiye kararı Karadeniz Ekonomik İşbirliği Parlamenter Asamblesi tarafından “Doc. GA21/CC20/REC70/03” sayılı karar ile 12 Haziran 2003 tarihinde kabul edilmiştir.
2006

Türkiye’nin Avrupa Birliği ile müzakere sürecinde ilk olarak 25 no’lu “Bilim ve Araştırma Faslı” açıldı

 2007

25 Temmuz 2005 tarihinde Anayasa Mahkemesi başkanlığına seçilen Tülay Tuğcu’nun bu görevi 12 Haziran 2007’de doldu. Tuğcu, Anayasa Mahkemesi’nin ilk kadın Başkanı idi.

 2011

Türkiye‘de 2011 TBMM Milletvekilliği genel seçimleri yapıldı. AKP yeniden tek başına iktidara geldi.

 2019 Gazetecilik Etik İlkeleri Küresel Bildirisi, 12 Haziran 2019 tarihinde Tunus’ta düzenlenen Uluslararası Gazeteciler Federasyonu (IFJ-International Federation of Journalists) 30. Kongresi’nde kabul edilmiştir. Bildiri, 1954 tarihli IFJ Gazetecilik Prensipleri Deklarasyonu’nu (Bordeaux Deklarasyonu) tamamlayıcı niteliktedir.
 2023
  • İki gündür gözaltında tutulan EHB üyesi avukat Gülhan Kaya, İstanbul 9. Sulh Ceza Hakimliği tarafından “örgüt üyeliği” iddiasıyla tutuklandı. Ezilenlerin Hukuk Bürosu, “Savunma susmadı, susmayacak!” ifadeleriyle karara tepki gösterdi.
  • Ağrı’nın Patnos ilçesinin HDP’li Belediye Eşbaşkanları Müşerref Geçer ve Emrah Kılıç “ihaleye fesat karıştırdıkları” iddiasıyla tutuklandı.
 2026
  • Ünlülere dönük uyuşturucu operasyonunda gözaltına alındıktan sonra adliyeye sevk edilen 23 şüpheliden 9’u tutuklandı. Ayşe Hatun Önal, oyuncu Beren Saat, şarkıcı Kenan Doğulu, sanal medya ünlüsü Kerimcan Durmaz, şarkıcı Berdan Mardini, aranjör Ozan Doğulu, şarkıcı Yaşar İpek, Enis Arıkan ve Selin Ciğerci ile CHP Ankara Milletvekili Adnan Beker’in oğlu Oğuzhan Beker’in de aralarında bulunduğu 16 isim adli kontrol tedbiriyle serbest bırakıldı.
  • İstanbul Cumhuriyet Başsavcıvekili Aykut Çelik, yeni Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına atandı.
  • Silivri Belediyesi’ne yönelik ‘yolsuzluk’ iddiasıyla yürütülen soruşturma kapsamında sabah saatlerinde operasyon düzenlendi.  Belediye Başkanı Bora Balcıoğlu, belediye bürokratları ve iş insanlarının da aralarında bulunduğu 18 isim hakkında gözaltı kararı verildi. Mali şube polisleri, belediye binasında arama yaptı.

  • Adalet Bakanı Akın Gürlek, beyaz et piyasasında “haksız fiyat artışlarına” yol açıldığı iddiasıyla soruşturma başlatıldığını duyurdu. 8 ilde düzenlenen operasyonlarda 32 kişi gözaltına alınırken beyaz et piyasası devlerinin de aralarında bulunduğu 13 şirkete kayyım atandı. Kayyım atanan firmaların Banvit, Akpiliç, Bakpiliç, Aspiliç, Bupiliç, Erpiliç, Gedik Pazarlama, Hastavuk, Keskinoğlu, Şenpiliç, Orvital, Aypi, Lezita olduğu öğrenildi.
  • Muhsin Yazıcıoğlu’nun 2009 yılında hayatını kaybettiği helikopter kazasına ilişkin soruşturmada Kahramanmaraş Cumhuriyet Başsavcılığı yetkisizlik kararı vererek dosyayı Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderdi. Haklarında takipsizlik kararı verilen bir kısım şüphelilerle ilgili soruşturmanın 2018 yılında devamına karar verilmişti.
12 Haziran – Hukuk Takvimi

Roma Hukukundan Günümüze Önemli Sözler

0

A verbis legis non est recedendum

– Kanunun lafzından uzaklaşılmamalıdır,

Abrogata lege abrogante non reviviscit lex abrogata

– Bir kanun ilga edildikten sonra, önceki kanun kendiliğinden yürürlüğe girmez

Absoluta sententia expositore non indiget

– Mükemmel ve mutlak bir hüküm yorumcu gerektirmez

Actori incumbit onus probandi – İspat yükü davacıya aittir

Ad quaestionem facti non respondent iudices; ad quaestionem legis non respondent iuratores

– Hakimler, vakıalara ilişkin meselelere cevap vermez; yeminliler – bilirkişiler, jüri – hukuki meselelere cevap vermez

Ames iudicio, non amore iudices

– Hüküm sevgi ile verilmeli, fakat sevgiden hareketle verilmemelidir

Argumenta non sunt numeranda, sed ponderanda

 Deliller sayılmaz, tartılır

Benignus leges interpretandae sunt, quo voluntas earum conservetur

– Kanunlar amaçlarına uygun olarak yorumlanmalıdır

Bonis nocet, qui malis parcit

– Kötüleri affeden, iyilere zarar verir

Casus fortuitus a mora excusat

– Beklenmedik hal, temerrüdü mazur gösterir

Cessante ratione legis, cessat lex ipsa

– Bir kanunun amacı ortadan kalkarsa, kanun da kalkmalıdır

Confessio est regina probationum

– İkrar, delillerin kraliçesidir

Consanguinei düorum concumbentium non sunt affines

– Eşlerin akrabaları olan dünürler arasında hısımlık olmaz

Consuetudo est optima legum interpres

– Uygulama kanunun en iyi yorumcusudur

Contractus ex conventione legem accipere dinoscuntur

– Tarafların üzerinde mutabık kaldığı hususlar, kanun gibidir

Conventio est lex

– Anlaşma, kanundur

Conventio privatorum non potest publico iuri

– Kamu hukuku, tarafların anlaşması ile değiştirilemez

De internis non iudicat praetor

– Hakim, içte olan (niyet) ile uğraşmaz

Delicta parentium liberis non nocent

– Ana babanın suçu çocuklarına zarar vermez

Docendo discimus

– Öğretirken öğreniyoruz

Dura lex, sed lex

– Kanun serttir ama kanundur

Eius est interpretari leges, cuius est condere

– Kanunu koyan yorumlamaya da yetkilidir

Error calculi non nocet

– Hesap hatası zarar vermez

Error insyllaba non nocet

– Yazı hatası zarar vermez

Etiam tacere est respondere

– Susma dahi cevap vermektir

Facta per testes, non pacta probantur

– Tanıklarla anlaşmalar değil, vakıalar kanıtlanır

Familias consenvari publice interest

Ailelerin muhafazasında toplumun yararı vardır

Feminae pro infirmitate sexus minus ausuras esse credentur

 – Cinsiyetlerinin zayıflığı nedeniyle kadınların cesaret edebileceklerinin daha az olduğuna inanılır

Fiat iustitia nec pereat mundus

Dünyanın yıkılmaması için adalet sağlanmalıdır

Geminant peccatum, quem delicti non pudet

Fiilinden utanmayanın suçu ağırlaşır

Genera non pereunt

Neviler telef olmaz

Generalia specialibus non derogant

Genel olan özel olanı ilga etmez

Generalibus specialia derogant

Özel olan genel olanı ilga eder

Graviore culpa graviore poena

Kusur ağırlaştıkça ceza da ağırlaşır

Haec sunt praecepta iuris: Honeste vivere, neminem laedere, suum cuique tribuere

Hukukun emirleri şunlardır: Şerefli yaşamak, kimseye zarar vermemek, herkese kendisinin olanı vermek

In conventionibus contrahentium voluntas potius quam verba spectare placuit

– Sözleşmelerde tarafların kullandığı kelimelerden çok iradelerine bakılmalıdır

In dubio pro reo

Şüpheden sanık yararlanır

In societatis contractibus fides exhuberat

Şirket akitlerinde sadakat esastır

Infinita aestimatio est libertatis

Özgürlüğün değeri sonsuzdur

Inter proximos fraus facile praesumitur

– Yakın akrabalar arasında hile kolaylıkla yapılır

Interest rei publicae, ut sint finis litium

– Davaların, uyuşmazlıkların sona ermesinde kamu yararı vardır

Invitus procurationem suscipere nemo cogitur

– Hiç kimse iradesi hilafına temsilcilik yapmaya zorlanamaz

Is, qui tacet, non fatetur

– Susan ikrar etmiş olmaz

Iudex est lex loquens

– Hakim, konuşan kanundur

Iudicia suum effectum habere debent

– Mahkeme kararları etkili olmalı ve uygulanmalıdır

Iura scripta sunt vigilantibus

Hukuk dikkatliler (uyanıklar) için yazılmıştır

Iure suo uti nemo cogitur

Hiç kimse hakkını kullanmaya zorlanamaz

Ius est ars boni et aequi

 – Hukuk iyi ve adil olanın sanatıdır

Ius naturae bes immutabile

Tabii Hukuk değişmezdir

Ius publicum privatorum pactis mutare non potest

– Kamu Hukuku kişilerin anlaşması ile değiştirilemez

Ius respicit aequitatem

Hukukun hedefi adalettir

Iustitiae dilatio est quaedem negatio

– Geciken adalet onun reddi demektir

Leges ab omnibus intellegi debent

Kanunlar herkes tarafından anlaşılabilir olmalıdır

Leges breves esse oportet, quo facilius teneantur

 – Daha kolaylıkla uyulması için kanunların kısa olması lazımdır

Leges posteriores priores contraris abrogant

 – Sonraki kanunlar önceki kanunları ilga eder

Lex est dictamen rationis

Kanun aklın emridir

Lex est ratio summa, quae iubet quae sunt utilia et necessaria, et contraria prohibet

Kanun en yüksek akıldır, faydalı ve lüzumlu olanı emreder ve tersi olanı yasaklar

Lex est, quod populus iubet atque consistit

Kanun halkın emrettiği ve koyduğudur

Lex iniusta non est lex

Adil olmayan kanun kanun değildir

Lex iubeat, non disputet

Kanun emreder, tartışmaz

Lex moneat, priusquam feriat

Kanun cezalandırmadan önce uyarmalıdır

Lex non prospicit, non respicit

Kanun geriye değil, ileriye yönelir

Lex nova ad praeterita trahi nequit

Yeni kanun geçmişe etkili olmamalıdır

Lex posterior derogat priori

Sonraki kanun öncekini yürürlükten kaldırır

Lex semper intendit, quod convenit rationi

Kanun daima aklın gereğini amaçlar

Lex specialis derogat legi generali

Özel kanun genel kanunu değiştirir

Liberum corpus nullam recipit aestimationem

Hür bir kimsenin bedeni para ile değerlendirilemez

Litorum usus publicus est

Kıyılar herkes tarafından kullanılabilir

Male iure nostro uti non debemus

Hakkımızı kötüye kullanmamalıyız

Mandatum morte dissolvitur

 – Vekalet ölümle sona erer

Mare liberum

 – Açık deniz – Deniz herkese açıktır

Mater semper certa est

Ana daima bellidir

Minor in delictis maior habetur

Haksız fiillerde küçük yaştaki kimse büyük kabul edilir

Mobilia non habent sequelas

Menkuller takip edilemezler; menkul mallar üzerindeki haklar iyi niyetli kişiler tarafından iktisap edilince kaybedilirler

Morbus est impedimentum legale

Hastalık kanuni bir engeldir

Mutuus dissensus

 – Karşılıklı irade uyuşması ile sözleşmeye son verilmesi

Ne bis in idem crimen iudicetur

 – Aynı suç dolayısıyla iki defa mahkumiyet kararı verilemez

Necat iudex ultra petita partium

– Hakim tarafların talepleri dışına çıkamaz

Necessitas non habet legem

– Zaruret kanun tanımaz

Necessitas probandi incumbit, illi qui agit

 – Ispat külfeti davacıya aittir

Necessitas publica maior quam privata

Toplumun ihtiyacı ferdin ihtiyacından daha önemlidir

Negabit frustra in medio prensus crimine

 – Suçüstü yakalanan kimse boşuna inkar edecektir

Nemo bis punitur pro eodem delieto

Hiç kimse aynı suçtan dolayı iki defa cezalandırılmamalıdır

Nemo plus iuris ad alium transferre potest quam ipse habet

Hiç kimse sahip olduğu haktan fazlasını başkasına devredemez

Nemo punitur pro alieno delieto

Hiç kimse başkasının işlediği suç için cezalandırılamaz

Nemo tenetur se ipsum accusare (prodesse)

– Hiç kimseden kendisini suçlaması beklenemez

Nihil iniquis venali iustitia

Satın alınabilen adaletten daha kötü bir şey olamaz

Nimium altercenda verit

Aşırı tartışma halinde gerçek kaybolur

Non alienat, qui dumtaxat omittit possessionem

– Sadece zilyetliğinden vazgeçen kimse mülkiyeti elden çıkarmış olmaz

Non bis in idem

 – Aynı konuda dava tekrar olmaz

Non est resgula, quin fallit

Yanıltmayan hukuk kuralı yoktur

Non plus in accessione potest esse, quam in principali obligatione

 – Ana borçtan fazlası fer’ide mevcut olamaz

Non servata forma corruit actus

 – Şekle uyulmamışsa muamele yıkılır

Notorium non eget probatione

– Herkesin bildiğini ispat gerekmez

Nulla fortior probatio, quam confessio partis

– Taraf ikrarından daha kuvvetli delil yoktur

Nulla mora sine petitione

– Talep olmadan temerrüd olmaz

Nulla poena sine lege

– Kanun olmadan ceza olmaz

Nulla societas in aeternum

– Ebediyete kadar devam eden şirket olmaz

Nullum crimen, nulla poena sine lege – Nullum crimen sine lege

– Kanunsuz suç, kanunsuz ceza olmaz

Omne promissum cadit in debitum

– Her vaat borca dönüşür

Omnes homines aequales sunt

– Bütün insanlar eşittir

Omnia praesumuntur legitime facta, donec probetur contrarium

– Aksi kanıtlanıncaya kadar her şeyin kanuni olduğu kabul edilir

Omnis qui profitetur artem, culpam levissimam praestat

– Bir beceriyi meslek edinmiş olan herkes en hafif ihtimalinden sorumludur

Optime legum interpres rerum usus

– Kanunların en iyi yorumlayıcısı uygulamalıdır

Pacat dant leges contractui

– Üzerinde anlaşılmış olan husus sözleşmenin kanunudur

Pacta novissima servari oportet

– En son kararlaştırılana uyulmalıdır

Pacta privata iuri publico derogare possunt

– Kamu hukuku özel anlaşmalarla kaldırılamaz

Pacta sunt servanda

– Anlaşmalara uyulmalıdır

Pactum de contrahendo

– İleride sözleşmenin yapılacağına ilişkin anlaşma

Par deliquentis et suasoris culpa est

– Failin ve azmettirenin kusuru eşittir

Pater semper incertus est

– Babanın kim olduğu kesin değildir

Pectus facit iuris consultum

– Hukukçunun kalbi olmalıdır

Perfecta emptione periculum ad emptorem respicit

– Alım satım tamam olunca hasar alıcıya geçer

Periculum est emptoris – Hasar alıcıya aittir

Petitori incumbit probatio – İspat külfeti davacınındır

Poena constitur in emendationem hominum

– Ceza insanların düzelmesi konulmuştur

Poena corporalis maior qualibet poena pecuniaria

– Bedeni ceza her türlü para cezasından daha ağırdır

Poena debet commensurari delieto

– Ceza file göre ölçülmelidir

Poena ex delicto defuncti heres teneri non debet

– Ölenin fiilinin cezası mirasçıya yükletilmemelidir

Poena potius molliendae sunt quam asperandae

– Cezalar ağırlaştırılmaktan daha çok hafifletilmelidir

Poenalia non sunt extanda

– Cezai meseleler genişletilmelidir

Possessio non est iuris, sed facti

– Zilyetlik hukuka değil, fiiliyata ilişkindir

Possessor malae fidei ullo tempore non praescribit

– Kötü niyetli zilyet herhangi bir zamanın geçmesiyle malik olmaz

Praetor ıus dicere potest, facere non potest

– Hâkim hukuku söyleyebilir, fakat yaratamaz

Princeps legibus solutus

– Hükümdar kanunlarla bağlı değildir

Principale trahit acessionem

– Teferruat asla tabidir

Prior tempore potior iure

– Zaman itibarıyla önce gelen hakta kuvvetlidir

Probare debet, qui dicit, non qui negat

– İspat yükümlülüğü inkâr edene değil, iddia edene aittir

Probatio incumbit ei, qui dicit
– İspat iddia edene aittir

Probatio onus petitoris, commodum posseroris
– İspat davacının külfeti, zilyedin nimetidir

Propter necessitatem illicitum efficitur
– Zaruret halinde caiz olmayana müsaade edilir

Prout, quidque contractum est, ita et solvi debet
– Akdedilen hukuki işlem yapıldığı şekilde ortadan kaldırılmalıdır

Punitur he peccetur
– Ceza, suç işlenmemesi için verilir

Punitur quia pecceatum est
– Suç işlendiği için ceza verilir

Quae ad unum finem locuta sunt, non debent ad alium detorqueri
– Belli bir nedenle söylenmiş olan başka bir yöne çekilmemelidir

Quae communi legi derogant, stricte interpretantur
– Genel bir kanunu değiştiren husus dar yorumlanmalıdır

Quae publice fiunt, nulli licet ignorare
– Aleni olanı bilmediğini kimse öne süremez

Quae simulate geruntur, pro infectis habentur
– Görünüşte yapılan yapılmamış addolunur

Quae sine culpa accidunt, a nullo praestantur
– Kusur olmadan vuku bulandan kime sorumlu olmaz

Qui expicit, probare debet, quod excipitur
– İtiraz eden itirazını ispatla yükümlüdür

Qui partem debiti sine protestatione solvit, totum debitum agnoscere videtur
– Borcun bir bölümünü herhangi bir çekince olmadan ödeyen kimse borcun tamamını kabul etmiş sayılır

Qui possidet dominus esse praesumitur
– Zilyet olanın malik olduğu karinedir

Qui sciens solvit indebitum, donandi consilio id videtur fecisse
– Bilerek borçlu olmadığını ifa eden kimsenin bağışlama düşüncesiyle hareket ettiği kabul edilir

Qui tacet, consentire videtur, ubi loqui potuit et debuit
– Konuşabileceği ve konuşmaya mecbur olduğu halde susan kimse kabul etmiş sayılır

Quidquid est in territorio, est de territorio
– Ülkede olan her şey ülkenin kanunlarına göre değerlendirilir

Quidquid necessitas cogit, defendit
– Zaruret zorlamışsa, bu savunma olarak ileri sürülür

Quidquid plantatur solo, solo cedit
– Toprağa dikilenler toprağa tabi olur

Quilibet praesumitur bonus, usque dum probetur contrarium
– Aksi ispat edilinceye kadar bir kimsenin iyi niyetli olduğu karinedir

Quilibet rei suae legem dicere potest
– Herkes kendi malının kaderini kendisi belirleyebilir

Quisque potest renuntiare iuri suo
– Bir kimse hakkından vazgeçebilir

Quivis bonus praesumitur
– İyi niyet karinedir

Ratio legis est anima legis
– Kanunun mantığı kanunun ruhudur

Refertur ad universos, quod publice fit per maiorem partem
– Kamuyu ilgilendiren meselelerde çoğunluğun kabul ettiği herkesi bağlar

Res ficsi usucapi non potest
– Hazinenin malı zamanaşımıyla iktisap edilemez

Res inter alios acta alteri non nocet
– İki kişi arasında görülmüş dava başkasına zarar vermez

Res inter alios iudiacata alii non praeiudicat
– İki kişi arasında karara bağlanan mesele başkalarını etkilemez

Res iudicata alii non nocet
– Hükümler başkalarına zarar vermez; hükümle ancak taraflar bağlanır

Res iudicata ius facit inter partes
– Kesin hüküm taraflar arasındaki hukuku yaratır

Res iudicata pro veritate accipitur
– Kesin hüküm adli gerçek kabul edilir, Kesin hüküm hakikat kabul edilir

Res nullius occupanti cedit
– Sahipsiz mal ibraz edenindir

Rex non potest peccare
– Kral suç işleyemez

Rex regnat, sed non gubernat
– Kral idare etmez, hükmeder

Riparum usus publicus est
– Kıyılar herkes tarafından kullanılabilir

Scriptura privata non scribente nihil probat se ipsa
– Resmi belgeler düzenledikleri hususu ispat etmiş sayılır

Semel absolutus semper absolutus
– Bir defa beraat eden ebediyen beraat etmiş olur

Sentenia interlocutoria revocari potest, definitiva non potest
– Bir ara karar geri alınabilir, fakat nihai karar geri alınamaz

Si vis pacem, para bellum
– Barış istiyorsan, savaşa hazır olmalısın

Silent leges inter arma
– Silahların konuştuğu yerde kanunlar susar

Societas cum contrahitur, tam lucri quam damni communio initur
– Bir şirket kurulduğunda kazanç ve zarar ortak olur

Societas delinquere non potest
– Bir ortaklık suç işleyemez

Sola cogitatio furti faciendi non facit furtum
– Sadece hırsızlığı düşünmek kişiyi hırsız yapmaz

Solutionem adseveranti probationis onus incumbit
– İfayı iddia eden ispat külfeti altındadır

Specilia geralibus derogant, non generalia specialibus
– Özel hükümler genel hükümleri kaldırır, genel hükümler özel hükümleri kaldırmaz

Statim debetur, quod sine die debetur
– Vade olmadan borçlanılmış olan derhal borçlanılmıştır

Stultis non succurritur
– Aptallara yardım edilmez

Subscribens consentiresubscriptis censetur
– İmzalayanın imzaladığını kabul ettiği düşünülür

Tempora mutantur et nos mutamur in illis
– Zamanlar değişir ve biz de değişiriz

Testes non numerantur, sed penderantur
– Tanıkların sayısı değil, ağırlığı önemlidir

Testibus, non testimoniis creditur
– Beyanlarına değil, tanıklara inanılır

Tutor loco parentis habetur
– Vasi ana babanın yerini tutar

Tutor rem pupilli emere non potest
– Vasi vesayeti altındaki küçüğün malını satın alamaz

Ubi emelumentum, ibi onus
– Nerde yarar varsa, orada külfet vardır, hukuki işlemden yararlanan, külfetlere de katlanmalıdır

Ubi non est culpa, ibi non est delictum
– Kusur yoksa haksız fiil (suç) de yoktur

Ubi societas, ibi ius
– Nerede toplum varsa, orada hukuk vardır

Ubi te invenio, ibi te iudico
– Seni bulduğum yerde dava ederim

Utile non debet per inutile vitiari
– Geçerli olan geçersiz olan ile hükümden düşmez, hükümsüzlük kısmi olabilir

Utilitas publica privatae praeferri debet
– Kamu yararı ferdi yarara tercih edilmelidir

Verba contractus sunt leges contractus
– Bir sözleşmede kullanılan sözler kanundur

Verbis legis tenaciter inhaerendum
– Kanunun lafzına ısrarla bağlı kalınmalıdır

Victus victori in expensis est condemnandus
– Davayı kaybeden masrafları kazanana ödemeye mahkum edilmelidir

Vim vi repelllere licet
– Kuvveti kuvvetle def etmek caizdir

Vox audita perit, littera scripta manent
– Duyulmuş söz uçar, yazılmış harfler kalır

Vulgo quaesitus matrem sequitur
– Evlilik dışı çocuğun durumu anaya tabidir.

Si a jure discedas, vagus eris, et erunt omnia omnibus incerta
– Hukuktan uzaklaşırsan/ayrılırsan, yolunu kaybedersin ve bundan sonra herkes için her şey belirsiz hale gelir.

 

 

Atatürk’ün Vasiyetnamesi

1
Atatürk’ün Vasiyetnamesi, İstanbul Dolmabahçe Sarayında 5 Eylül 1938 tarihinde bizzat kendi el yazısıyla kaleme alınmıştır. Resmi vasiyetname öncesinde Atatürk, 11 Haziran 1937’de, Trabzon’da, bütün çiftliklerini ve mallarını millete bağışladığını açıklamıştır.
Vasiyetname 10 Kasım 1938’de vefat etmesinden sonra 28 Kasım 1938 tarihinde açılmıştır. Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğünde muhafaza altındadır.
Vasiyetname, Ankara 3. Sulh Hukuk Mahkemesinin 1938/95 Sayılı dosyası ile açılarak işleme konulmuş ve infaz edilmiştir. Mahkemeye, Adalet Bakanı Hilmi Uran, İçişleri Bakanı ve Cumhuriyet Halk Partisi Genel Sekreteri Doktor Refik Saydam, Atatürk’ün tek kanuni mirasçısı olan kız kardeşi Makbule Boysan, Dışişleri Bakanı Şükrü Saraçoğlu, Ankara Cumhuriyet Savcı Yardımcısı, bazı milletvekilleri, bazı yargıç ve avukatlar katılmıştır. Ankara Üçüncü Sulh Hukuk Mahkemesi Hakimi olarak Osman Selçuk görev yapmıştır.

Atatürk’ün Vasiyetnamesinin Açılmasına Dair Ankara 3. Sulh Hukuk Mahkemesinin 1938/95 Sayılı Kararı

Atatürk’ün Vasiyetnamesi
Malik olduğum bütün nukut ve hisse senetleriyle Çankaya’daki menkul ve gayrimenkul emvalimi Cumhuriyet Halk Partisi’ne atideki şartlarla terk ve vasiyet ediyorum:

1) Nukut ve hisse senetleri, şimdiki gibi, İş Bankası tarafından nemalandırılacaktır.

2)  Her seneki nemadan, bana nisbetleri şerefi mahfuz kaldıkça, yaşadıkları müddetçe, Makbule’ye ayda bin, Afet’e 800, Sabiha Gökçen’e 600, Ülkü’ye 200 lira ve Rukiye ile Nebile’ye şimdiki yüzer lira verilecektir.

3) Sabiha Gökçen’e bir ev de alınabilecek ayrıca para verilecektir.

4) Makbule’nin yaşadığı müddetçe Çankaya’da oturduğu ev de emrinde kalacaktır.

5) İsmet İnönü’nün çocuklarına yüksek tahsillerini ikmal için muhtaç olacakları yardım yapılacaktır.

6) Her sene nemadan mütebaki miktar yarı yarıya, Türk Tarih ve Dil kurumlarına tahsis edilecektir.”

“Malik olduğum bütün nukut ve hisse senetleriyle Çankaya’daki menkul ve gayrimenkul emvalimi Cumhuriyet Halk Partisi’ne atideki şartlarla terk ve vasiyet ediyorum: Nukut ve hisse senetleri, şimdiki gibi, İş Bankası tarafından nemalandırılacaktır. Her seneki nemadan, bana nisbetleri şerefi mahfuz kaldıkça, yaşadıkları müddetçe, Makbule’ye ayda bin, Afet’e 800, Sabiha Gökçen’e 600, Ülkü’ye 200 lira ve Rukiye ile Nebile’ye şimdiki yüzer lira verilecektir. Sabiha Gökçen’e bir ev de alınabilecek ayrıca para verilecektir. Makbule’nin yaşadığı müddetçe Çankaya’da oturduğu ev de emrinde kalacaktır. İsmet İnönü’nün çocuklarına yüksek tahsillerini ikmal için muhtaç olacakları yardım yapılacaktır. Her sene nemadan mütebaki miktar yarı yarıya, Türk Tarih ve Dil kurumlarına tahsis edilecektir.”
Atatürk’ün 10 Kasım 1938’deki Nakit ve Hisse Senetlerinin Durumu:

Nûkut

Emekli hesabı                                                                           19.566.80

4 numaralı şahsî hesap (Türkiye İş Bankası)                             53.453.18

2 numaralı hesap (Türkiye İş Bankası)                                  1.446.872.03

Türkiye İş Bankası hisse senedi (adet)                                     119.125.00

Müessis hisse senedi (Türkiye İş Bankası) (adet)                            569.00

Maden Kömürü TAŞ hisse senedi (nama muharrer) (adet)        12.750.00

Maden Kömürü Taş hisse senedi (hamiline muharrer) (adet)    12.250.00

Maden Kömürü TAŞ hisse senedi (müessis hisse) (adet)            25.125.00

“Türkiye İş Bankası sermayesini 5 milyon liradan 10 milyon liraya 1956 yılında çıkardı. 1960 yılında toplanan Dokuzuncu Türk Dil Kurultayı’nda Yönetim Kurulu adına yapılan açıklamada bu konu şöyle belirtilmektedir: ‘… Atatürk vakfı para değildir. Hisse senetleridir. Vaktiyle bu, onar liralık 132.000 hisse idi. Sermayenin bir misli artırılması yani 5 milyonlu sermayenin 10 milyona çıkartılması ve karşılığının ihtiyat akçasından ödenmesi suretiyle bize de bir misli hisse verdiler. Yani 264.000 hisse senedimiz oldu. Ayrıca Atatürk’ün 600 tane müessis hisse senedi ve 1 milyon küsur nakdi vardı.’ (Bk. Dokuzuncu Türk Dil Kurultayı, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 1961)

Köy Eğitmenleri Kanunu

0

Köy Eğitmenleri Kanunu 11 Haziran 1937 tarihinde kabul edilmiş ve 24 Haziran 1937’de resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Kanun, köylünün kalkınmasını esas almış, aydınlanma devriminde köyleri ve köylüleri ihmal etmemek üzere düzenlenmiştir. Köylü’nün kalkındırılması ve eğitilmesi yönünde 1940 yılında kabul edilen Köy Enstitüleri Kanunu öncesinde yapılan kanuni düzenlemelerdendir.

Cumhuriyetin ilk yıllarındaki yoksunluk döneminde dahi köylere sağlanan eğitim olanaklarının, aradan yüz yıl geçtikten sonra artan tüm maddi imkanlara rağmen ortadan kaldırıldığı ve köy okullarının  kapatıldığı görülmekte, aydınlanma devriminin önemi her geçen gün daha iyi anlaşılmaktadır.

Köy Eğitmenleri Kanunu

Kanun No: 3238
Kabul tarihi: 11/6/1937
Madde 1

Nüfusları öğretmen gönderilmesine elverişli olmayan köylerin öğretim ve eğitim işlerini görmek, ziraat işlerinin fennî bir şekilde yapılması için köylülere rehberlik etmek üzere köy eğitmenleri istihdam edilir.

Madde 2

Köy eğitmenleri, Maarif ve Ziraat Vekillikleri tarafından; ziraat işleri yaptırılmağa elverişli okul veya çiftliklerde açılan kurslarda yetiştirilirler.

Eğitmen yetiştirme kurslarının masrafları Maarif ve Ziraat Vekillikleri bütçelerinden ödenir.

Madde 3

Maarif Vekilliğince seçilecek ve mezun sayılarak kurslara vazife görmek üzere gönderilecek ilk öğretim müfettişleri ile ilk okul öğretmenleri bu kurslarda bulundukları müddetçe müktesep hakları olan maaşlarını ve makam ücretlerini tam olarak alırlar.

Madde 4

Eğitmen bulunan köylerden lüzumu kadarı birleştirilerek bir bölge teşkil edilir. Her bölgeye gezici bir başöğretmen veya öğretmen tayin olunur ve bunlar köy eğitmeni yetiştirme kurslarına iştirak etmiş ilk okul Öğretmenlerinden seçilir.

Gezici öğretmen veya başöğretmenlerin müktesep hakları olan maaş ve makam ücretleri mensub oldukları hususî idare bütçelerinden ödenir.

Bunların gezmeleri için harcırah mukabili olarak bölge merkezi haricinde vazifeten geçirecekleri her gün için 100 kuruşu geçmeme üzere Maarif Vekilliğince tayin edilecek miktarda mezkûr vekillik bütçesinden tediyat yapılır.

Madde 5

Köy eğitmenlerine İcra Vekilleri Heyetince tasdikli kadrolarda tesbit edilecek miktar üzerinden ve Maarif Vekâleti bütçesine mevzu vilâyetlere yardım tahsisatından alâkadar vilâyetlerce aylık ücret; Ziraat Vekâleti bütçesinden. de meccanen tohum, fidan, damızlık ve ziraat aletleri gibi vesait verilir.

Madde 6 

Köy eğitmenlerinin kurslara alınmaları, yetiştirilme tarzları, köylerdeki ödevleri, beşinci maddede yazlı vesaiti icabında köylü lehine nasıl kullanacakları, işlerinin takib ve teftişi Maarif ve Ziraat Vekilliklerince müştereken kararlaştırılır.

Madde 7

Bu kanun neşri tarihinden muteberdir.

Madde 8

Bu kanunun hükümlerini icraya Dahiliye, Maarif, Maliye ve Ziraat Vekilleri memurdur.

Cumhuriyet İlanının Onuncu Yıl Dönümünü Kutlulama Kanunu

0

Cumhuriyet İlanının Onuncu Yıl Dönümünü Kutlulama Kanunu, Türkiye Büyük Millet Meclisinde 11.06.1933 tarihinde 2305 kanun numarası ile kabul edilmiştir.

29 Ekim 1923’te ilan edilen cumhuriyetin onuncu yılının kutlanma şeklini belirleyen kanun, Resmi Gazetenin 17.06.1933 tarihli sayısında ilan edilerek yürürlüğe girmiştir.

Cumhuriyet İlanının Onuncu Yıl Dönümünü Kutlulama Kanunu
Madde 1

Cumhuriyet ilânının onuncu yıl dönümü üç gün kutlulanır. Bu üç gün de resmî daireler tatil, hususî daireler ve müesseseler ve ticaret evleri hakkında hafta tatili kanunu tatbik olunur.

Madde 2

Kutlulama işlerile meşgul olmak üzere merkezde Başvekâlete bağlı olan bir yüksek komisyon ve vilâyetlerde yine bu işle meşgul olacak komite ve heyetler teşkiline ve bunlar için vazifelerle Cumhuriyetin bu güne kadar ve gelecekteki muvaffakiyetlerini tebarüz ettirecek surette kutlulama için şekiller tayinine Hükümet mezundur.

Madde 3

Bu komisyon, komite ve heyetler, Hükümet,hususî idareler ve belediye bütçelerinde kutlulama masrafı
olmak üzere takatile uygun konacak paralardan Hükümetçe tesbit olunacak hükümler dairesinde saı fiyat yaparlar.

Madde 4

Kutlulama işleri için ikinci maddede yazılı komisyonlarla heyet ve komitelerin muhabereleri parasızdır.

Madde 5

Bayramdan on gün evvel başlamak ve bayram günlerile, nihayetinden sonra on gün daha sürmek üzere Hükümet kendi nakil vasıtaları tarifelerini indirebilir.

Madde 6

Asker, polis, jandarma, mektep talebeleri, izciler gibi Cumhuriyet bayramının onuncu yıl dönümü geçit resmine iştirak edeceklerin Hükümetçe tayin olunmak üzere kara ve denizden seyahatleri Hükümete ait nakliye vasıtalarında parasızdır.

Madde 7

Cumhuriyetin onuncu yılını doldurması münasebetile neşredilip Maarif Vekâletince tesbit edilen ve adları Nafıa Vekâletine bildirilen matbualardan posta ücreti alınmaz.

Madde 8

Bu bayram günlerinde bütün telgraf, mektup, ve kart ücretleri yarıya indirilir.

Madde 9

Cumhuriyetin ilk on yılı hatırası olarak bir madalya basıp isteyenlere satmağa ve hasılat fazlasını inkılâba hizmet eder bir esere sermaye olarak ayırmağa Maarif Vekâleti mezundur.

Madde 10

Teşrinisani 1933 maaşı ile teşrinievvel ayı ücretleri teşrinievvelin 28 inci günü ödenir.

Madde 11

Bu Kanun neşri tarihinden muteberdir.

Madde 12

Bu Kanunun icrasına İcra Vekilleri Heyeti memurdur.

Mustafa Kemal Atatürk Onuncu Yıl Nutkunu Okurken

Onuncu Yıl Nutku

Türk Milleti!

Kurtuluş Savaşı’na başladığımızın on beşinci yılındayız. Bugün Cumhuriyetimizin onuncu yılını doldurduğu en büyük bayramdır. Kutlu olsun!

Şu anda, büyük Türk milletinin bir ferdi olarak, bu kutlu güne kavuşmanın en derin sevinci ve heyecanı içindeyim.

Yurttaşlarım!

Az zamanda çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, temeli, Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyeti’dir. Bundaki muvaffakiyeti, Türk milletinin ve onun değerli ordusunun bir ve beraber olarak, azimkârane yürümesine borçluyuz. Fakat yaptıklarımızı asla kâfi göremeyiz; çünkü, daha çok ve daha büyük işler yapmak mecburiyetinde ve azmindeyiz.

Yurdumuzu, dünyanın en mamur ve en medenî memleketleri seviyesine çıkaracağız. Milletimizi, en geniş, refah, vasıta ve kaynaklarına sahip kılacağız. Millî kültürümüzü, muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağız. Bunun için, bizce zaman ölçüsü, geçmiş asırların gevşetici zihniyetine göre değil, asrımızın sürat ve hareket mefhumuna göre düşünülmelidir. Geçen zamana nispetle daha çok çalışacağız, daha az zamanda daha büyük işler başaracağız. Bunda da muvaffak olacağımıza şüphem yoktur.

Çünkü,Türk milletinin karakteri yüksektir; Türk milleti çalışkandır; Türk milleti zekidir. Çünkü, Türk milleti millî birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmiştir. Ve çünkü, Türk milletinin, yürümekte olduğu terakki ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meşale, müspet ilimdir. Şunu da ehemmiyetle tebarüz ettirmeliyim ki, yüksek bir insan cemiyeti olan Türk milletinin tarihî bir vasfı da, güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir. Bunun içindir ki, milletimizin yüksek karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, fıtrî zekâsını, ilme bağlılığını, güzel sanatlara sevgisini ve millî birlik duygusunu mütemadiyen ve her türlü vasıta ve tedbirlerle besleyerek inkişaf ettirmek millî ülkümüzdür. Türk milletine çok yakışan bu ülkü, onu, bütün beşeriyette, hakikî huzurun temini yolunda, kendine düşen medenî vazifeyi yapmakta muvaffak kılacaktır.

Büyük Türk milleti!

On beş yıldan beri, giriştiğimiz işlerde muvaffakiyet vadeden çok sözlerimi işittin. Bahtiyarım ki, bu sözlerimin hiç birinde milletimin hakkımdaki itimadını sarsacak bir isabetsizliğe uğramadım. Bugün, aynı iman ve katiyetle söylüyorum ki, millî ülküye, tam bir bütünlükle yürümekte olan Türk milletinin büyük millet olduğunu, bütün medenî âlem az zamanda bir kere daha tanıyacaktır. Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük medenî vasfı ve büyük medenî kabiliyeti, bundan sonraki inkişafı ile, atinin yüksek medeniyet ufkundan yeni bir güneş gibi doğacaktır.

Türk milleti!

Ebediyete akıp giden her on senede, bu büyük millet bayramını daha büyük şereflerle, saadetlerle, huzur ve refah içinde kutlamanı gönülden dilerim.

Ne mutlu Türküm diyene!

Ankara, 29 Ekim 1933

Kan Gütme Kanunu

0

Kan Gütme Kanunu, kat gütme saikiyle insan öldürme veya teşebbüs etme suçlarını düzenlemiş ve 11 Haziran 1937 tarihinde mecliste kabul edilmiştir.  Kanunun orijinal ismi ‘Kan gütme sebebile işlenen adam öldürme ve buna teşebbüs cürümleri failleri hısımları hakkında tatbik olunacak muameleye dair kanun’dur. Resmi Gazete’nin 23 Haziran 1937 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Kanun, halk arasında “kan davası” ya da “töre suçları” olarak bilinen fiillere yönelik olarak tanzim edilmiştir.

Kan Gütme Kanunu – Kan gütme sebebile işlenen adam öldürme ve buna teşebbüs cürümleri failleri hısımları hakkında tatbik olunacak muameleye dair kanun

Madde 1

Kan gütme sebebile adam öldüren veya öldürmeğe teşebbüs eden veya başkasını bu cürmü işlemeğe azmettiren veya tahrik eyliyen kimsenin cürüm işlendiği zaman bir dam altında yaşıyan usul ve furuları ve kardeşleri ve karı veya kocası ikametgâhlarının bulunduğu yerden başka bir yere nakledilirler.

Madde 2

Faille bir dam altında yaşamasalar bile cürüm işlendiği zaman failin ikametgâhının bulunduğu köy veya kasaba veya şehir içinde ikamet eden birinci maddede yazılı hısımlardan ve amca, dayı, hala, teyze, yeğen, kaynana veya kaynatasından her hangi birinin de takdir edilecek lüzuma göre nakillerine karar verilebilir.

Madde 3

Kan gütme saikına vâkıf olduğu kimselerin azim veya tahrikine vasıta olarak adam öldüren veya öldürmeğe teşebbüs edenlerin birinci ve ikinci maddelerde yazılı derecelerdeki hısımlarından cürüm işlendiği zaman failin ikametgâhının bulunduğu köy veya kasaba veya şehir içinde ikamet edenlerin de takdir edilecek lüzuma göre nakillerine karar verilebilir

Madde 4

Kan gütme saikı ile adam öldüren veya öldürmeğe teşebbüs edenler ve kan gütme saikına vâkıf olduğu kimselerin azim veya tahrikine vasıta olarak bu cürümleri işleyenler ve bu saikı bilerek cürme iştirak etmiş olanlar haklarında da mahkûm oldukları cezanın çektirilmesinden veya bu cezanın bir suretle düşmesinden sonra birinci madde hükmü tatbik olunur.

Madde 5

Kasten öldürülen bir şahsın yukarıdaki maddelerde yazılı derecelerdeki hısımlarından birini, öldürdüğünü veya öldürttüğünü zannettiği kimseyi veya onun yakınlarından birini kan gütme saikı ile öldüreceğine veya öidürteceğine dair kuvvetli emareler mevcud olduğu takdirde Cumhuriyet Müddeiumumisinin talebi ile ağır ceza işlerini gören mahkemece nakline karar verilebilir. Salahiyetli mahkemenin tayininde Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun hükümleri caridir.

Madde 6

Haklarında nakil kararı verilenler ikametgâhlarının bulunduğu yerden beş yüz kilometreden daha az bir mesafe dahilinde ikamet edemezler. Bu mesafe dışında olmak üzere istedikleri yeri kendileri tayin edebilirler.

Madde 7

Kan gütme saikı ile işlenen adam öldürme veya öldürmeğe teşebbüs cürümleri hakkında verilen hüküm katileştikten sonra bu kanuna göre nakilleri lâzım gelenler hakkındaki karar Cumhuriyet Müddeiumumisinin talebile duruşma yapılmaksızın hükmü veren mahkemece verilir.

Bu karar aleyhine, tebliğ tarihinden itibaren bir hafta zarfında haklarında nakil kararı verilenler tarafından itiraz olunabilir, itiraz yazı ile veya bu hususta bir zabıt varakası yapılmak üzere mahkeme kâtibine yapılacak beyanla olur. İtiraz üzerine mahkeme duruşma yaparak karar verir. Bu kararlar Cumhuriyet Müddeiumumisile haklarında karar verilenler tarafından temyiz olunabilir. Duruşma ile temyize dair .olan muameleler Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu hükümleri dairesinde yapılır.

Madde 8

Bu kanun hükümlerinin tatbik olunacağı yerleri İcra Vekilleri Heyeti tayin eder. ,

Madde 9

Bu kanun neşri tarihinden muteberdir.

Madde 10

Bu kanunun icrasına İcra Vekilleri Heyeti memurdur.

15/6/1937

1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu 1172 sayılı Resmî Gezetededir

11 Haziran – Hukuk Takvimi

0
11 Haziran Hukuk Takvimi, hukuk tarihi, tarihte bugün yapılan düzenlemeler, sözleşmeler, kanunlar, önemli hukuk olayları ve diplomatik ilişkilerde dönüm noktaları, bildirgeler, ölen ve doğan hukukçular, yapılan yargılamalar, davalar, tutuklamalar, idamlar, infazlar, eylemler ve diğer hukuk düzenlemeler 

11 Haziran – Hukuk Takvimi

1868 Kızılay, “Mecruhin ve Marda-yı Askeriyye İmdat ve Muavenet Cemiyeti” adı altında kuruldu. Osmanlı Devleti zamanında 11 Haziran 1868 tarihinde Kızılay’ın temeli atılmıştı. Kurumun adı 1877 yılında Osmanlı Hilal-i Ahmer Cemiyeti ve 1947 yılında da Kızılay adını aldı.
1908 11 Haziran 1908 de Libzon’da Uluslararası Telgraf Konferansı düzenlendi. Uluslararası Hukuk açısından önemli Tüzükler ve Tarifeler kabul edildi.
1929 Türkiye ile Romanya arasında Ticaret ve Seyrüsefer Antlaşması imzalandı.
1930 Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası’nın kurulmasına ilişkin kanun Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kabul edildi. 1715 sayılı Kanun30 Haziran 1930 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlandı.
1932 Türkiye’de Türk vatandaşlarına tahsis edilen sanat ve hizmetler hakkında kanun kabul edildi.
 1933 Cumhuriyetin ilanının 10’uncu yıldönümünü kutlama kanunu kabul edildi. Cumhuriyet’in onuncu yılının kutlanma şeklini belirleyen kanun, Resmi Gazetenin 17.06.1933 tarihli sayısında ilan edilerek yürürlüğe girdi.
1933

Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından “Belediyeler Bankası Kanunu” kabul edildi. Banka, Belediyelerin imar faaliyetlerini finans etmek üzere, 11 Haziran 1933 tarihinde 2301 sayılı Kanunla, 15 Milyon sermaye ile kuruldu.  Banka, özel hukuk hükümlerine tabi, tüzel kişiliğe sahip, özel bütçeli Anonim Şirket statüsünde bir kalkınma ve yatırım bankası olarak faaliyete başladı.

1937
  • Atatürk bütün çiftliklerini ve mallarını millete bağışladığını açıkladı. (Atatürk’ün Vasiyeti)
  • Kan Gütme Kanunu, kat gütme saikiyle insan öldürme veya teşebbüs etme suçlarını düzenlemiş ve 11 Haziran 1937 tarihinde mecliste kabul edilmiştir. Kanun, halk arasında “kan davası” ya da “töre suçları” olarak bilinen fiillere yönelik olarak tanzim edilmiştir.
1937 Köy Eğitmenleri Kanunu kabul edildi. Kanun, köylünün kalkınmasını esas almış, aydınlanma devriminde köyleri ve köylüleri ihmal etmemek üzere düzenlenmiştir. Köylü’nün kalkındırılması ve eğitilmesi yönünde 1940 yılında kabul edilen Köy Enstitüleri Kanunu öncesinde yapılan kanuni düzenlemelerdendir.29 Aralık 1936 tarihinde imzalanan Türkiye- İtalya Ticaret Antlaşması, “Türkiye Cumhuriyeti ile İtalya Kıratlığı arasında 29 ilkkânun 1936 da Roınada imzalanan Ticaret ve Seyrisefain nıuahedenamesile Ticaret Anlaşmasının ve merbutlarının tasdikına dair kanun” ile uygun bulunarak onaylandı.
 1945 Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde tartışmalara neden olan, Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu kabul edildi.1948 Arap ülkeleri  ile İsrail’ arasındaki ateşkes kararı yürürlüğe girdi. Ateşkese, 20 Mayıs 1948’de BM Güvenlik Konseyi’nce Filistin’de arabuluculuk görevine atanan İsveçli insan hakları savunucusu ve diplomat Folke Bernadotte aracılık etmişti.
https://hukukansiklopedisi.com/2-ocak-hukuk-takvimi/
 1952 Recai Seçkin, 11 Haziran 1952 günü Yargıtay Üyeliğine atandı. Yargıtay Ticaret (11. Hukuk) Dairesi’nde Üye olarak çalışan Dr. Ahmet Recai Seçkin, 31 Ekim 1956’da Dördüncü Hukuk Dairesi Başkanlığı’na getirildi, 14 Haziran 1960 tarihinde de Yargıtay Birinci Başkanlığına seçildi.
1970 Sendikalar Kanunu‘nda yapılan değişiklik sonucunda DİSK ülke genelinde eylem kararı aldı.
1978 3.000 hükümlünün yararlanacağı yeni infaz yasasının yürürlüğe girmesiyle tahliyeler başladı.
1979 Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Genel Başkanı Abdullah Baştürk ve 7 yöneticisi, “halkı suç işlemeye tahrik ettikleri” gerekçesiyle 7 gün hapis cezasına çarptırıldı.
 1987 Uluslararası Çalışma Örgütü, İş Kanunları ve Anayasa’nın bazı maddelerinin uluslararası sözleşmelere aykırı olması nedeniyle Türkiye’yi yeniden “İşçi haklarını çiğneyen ülkeler” listesine aldı.
 1997 Adalet Bakanı Şevket Kazan, Genelkurmay’ın brifingine katılan hakim ve savcılar hakkında soruşturma açtırdı.
 1999 Bakanlar Kurulu, 13 Mayıs 1999 tarihinde Fazilet Partisi’nden milletvekili seçilen Merve Kavakçı’yı vatandaşlıktan çıkarma kararı aldı.
2008
  • Norveç Parlamentosu, eşcinsel çiftlerin evlenebilmelerine ve evlat edinebilmelerine olanak tanıyan yasa tasarısını kabul etti.
  • Hicabi Dursun 11.06.2018 tarihinde Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığı’na seçildi.
2022 Avukatlık Kanununda yapılan bazı değişiklikler resmi gazetede yayınlandı. Birden fazla baro kurulan illerde adli yardım hizmetinin verilebilmesi için her baro tarafından ayrı büro kurulması esası getirildi. Sigortalı olarak başka bir işte çalışanlar ile kamu kurum ve kuruluşlarında çalışan kişilerin görevleri devam etmekteyken avukatlık stajı yapmalarına imkan tanındı. Bu değişiklik “naylon staj” olarak tanımlandı ve hukuk dünyasından büyük tepki aldı. 
2026
  • İçişleri Bakanlığı, İzmir merkezli 12 ilde FETÖ‘ye yönelik düzenlenen eş zamanlı operasyonlarda 80 şüphelinin gözaltına alındığını açıkladı.
  • İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı‘nın yürüttüğü soruşturma kapsamında ünlülere yönelik yeni bir  ‘uyuşturucu‘ operasyonu yapıldı. Şarkıcı Ayşe Hatun Önal, oyuncu Beren Saat, şarkıcı Kenan Doğulu, sanal medya ünlüsü Kerimcan Durmaz, şarkıcı Berdan Mardini, aranjör Ozan Doğulu, şarkıcı Yaşar İpek, manken Tessy Ramos Correira, oyuncu Enis Arıkan‘ın da aralarında olduğu 23 kişi gözaltına alındı.
  • Rahmi Koç’un bir açılışta kullandığı ayrımcı ifadelerden sonra Koç Holding binalarına karşı başlayan saldırı furyasında Otokoç yetkili servisinin kurşunlanması olayına karıştıkları iddia edilen 13 kişiden 2’si tutuklandı.
  • Futbolda bahis soruşturması kapsamında gözaltına alınarak tutuklanan Galatasaray’ın Sportif AŞ eski başkanvekili Erden Timur hakkında tahliye kararı verildi.

11 Haziran – Hukuk Takvimi

Özel Eğitim Hakkında Salamanca Bildirisi -1994

0

Suudülmevlevi Efendinin Mahkum Olduğu Cezanın Affına Dair Kanun

0
Parlamento Terimleri Sözlüğü

Suudülmevlevi Efendinin Mahkûm Olduğu Cezanın Affına Dair Kanun, 10 Haziran 1029 tarihinde kabul edilmiş, resmi gazetenin 14 Haziran 1929 tarihli sayısında yayınlanmıştır. Kanun, şahsa mahsus çıkarılmış özel af kanunu mahiyetindedir.

Af Kanunları

[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””]

Suudülmevlevi Efendi

Suudülmevlevi Efendi, Mahfil mecmuasının Babıali caddesindeki bürosunun bir köşesinde hattatlıkla geçimini idame ettiren bir şahıstır. Şapka kanunu ve diğer inkılaplar aleyhine faaliyette bulunduğu gerekçesiyle İstiklal Mahkemeleri’nde yargılanmış ve 10 yıl ceza almıştır. Aynı yargılamada İskilipli Atıf Hoca ve Ali Rıza Hoca’nın idamına karar verilmiştir. 1926-1927 yılları arasında bir sene Ankara Cebeci Hapishanesi’nde, bir sene de İstanbul Sultanahmet Hapishanesi’nde(Günümüzde Four Seasons Hotel olarak kullanılmaktadır) hapis yatmıştır. Kendisinin yazdığı mektubun başkası tarafından yazıldığı adliyece anlaşılmış olduğundan tahliye edilmiş ve mebuslardan Halil Nihad Bey’in delaletiyle Büyük Millet Meclis’ince hukukunun iadesine karar verilmiştir.

[/box]

BİRİNCİ MADDE

Mülga Ayan Meclisi kâtiplerinden hattat Ebüssüut zade Suudülmevlevi Efendinin Ankara İstiklâl Mahkemesinin 9/2/192 6 tarih ve 16/1121 0 numaralı ilamı ile mahkûm bulunduğu on sene kürek cezasının Türk ceza kanununun meriyetinden sonra numaralı kanıma tevfikan tenzilen tahvil kılman iki sene hapis cezası bilcümle hukukî neticelerine şamil olmak üzere affedilmiştir.

İKİNCİ MADDE

Bu kanun neşri tarihinden muteberdir.

ÜÇÜNCÜ MADDE

Bu kanunun hükmünü icraya Adliye Vekili memurdur.

10 haziran 1929

 

[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””] Cumhuriyet Tarihinde Çıkarılan Af Kanunları, 23 Nisan 1920 tarihinden itibaren birçok hükumet tarafından çıkarılmıştır. Genel Af yasaları, genellikle geçmişe dair siyasi hesapların kapatılması, yeni bir başlangıç yapılması ve toplumsal huzur ve benzeri gerekçelerle yada darbe sonrası siyasi ve sosyal ortamın konsolide edilmesi amacıyla çıkarılmıştır. Ayrıca, cezaevi hükümlü ve tutuklu mevcudunu azaltmak ve devam eden dava ve soruşturmaları azaltmak yada bitirmek amacıyla iktidarlar tarafından af yasaları çıkarılmıştır. Af kanunlarının birçoğu yasal anlamda tanımlanan “af” kapsamında değildir. Çeşitli infaz düzenlemeleri, denetimli serbestlik koşullarının esnetilmesi ve şartlı salıverme düzenlemeleri de kamuoyunda af olarak nitelenmiştir. Öğrenci afları, vergi afları, kamuya olan borçların yapılandırılması da af ya da kısmi af olarak nitelenmiştir. Yürürlüğe giren vergi kanunu değişiklikleri incelediğinde halk dilinde vergi affı diye nitelenen yapılandırma kanunlarının yürürlüğe alındığı görülmektedir. Özellikle son yıllarda, mali alanda birikmiş gecikme faizlerinin silinmesi veya azaltılarak hesaplanması, taksitlendirmeyi seçeneklerinin sunulması gibi kanunlar çıkarılmıştır. Vergi konularında önceki yılların inceleme ve denetim dışında tutulması da gizli af niteliğinde olmuştur. Öğrenci afları af kanunları arasında kabul edilmemekle birlikte okullarından atılan öğrencilerin yeniden eğitim hayatına dönebilmelerini sağlaması, okuldan atılmaları için verilen disiplin cezalarının ortadan kaldırılması da af niteliğindedir. [/box]

TTB Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Tutum Belgesi

1

TTB Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Tutum Belgesi, 10 Haziran 2017 tarihinde Ankara’da gerçekleştirilen Türk Tabipleri Birliği 68. Büyük Kongresi’nde oybirliği ile kabul edilmiştir. Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Tutum Belgesi 10 maddeden oluşmakta ve TTB’nin Toplumsal Cinsiyet Eşitliği kavramına bakışını yaklaşımını yansıtmaktadır. Türk Tabipler Birliği, toplumsal cinsiyet eşitliğine duyarlı bir anlayışı hayata geçirmek ve bünyesinde eşitlikçi bir “iklimi” yaratmak için belgede açıklanan faaliyetleri yapmayı taahhüt etmiştir.

Türk Tabipler Birliği Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Tutum Belgesi

Türk Tabipleri Birliği ve bağlı Tabip Odaları çerçevesinde toplumsal cinsiyet eşitliğine duyarlı bir anlayışı ortaya koymak amacını güden bu belge, Türkiye’nin 1985’de imzalayarak taraf olduğu Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (CEDAW), 2003 yılında onaylanmasını uygun bulduğu İnsan Hakları ve Biyotıp Sözleşmesi (Oviedo Sözleşmesi), 2011 yılında imzaladığı Kadına Karşı Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi (İstanbul Sözleşmesi) kararlarını ve TTB Hekimlik Meslek Etiği Kurallarını temel alarak TTB’nin bütün organlarının toplumsal cinsiyet eşitliğine duyarlı olarak hareket edeceğini taahhüt eder.

Bu bağlamda TTB, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin toplumsal yaşamın her alanında temel bir sorun olduğu saptamasından hareketle, toplumsal cinsiyet eşitliğine duyarlı bir anlayışı hayata geçirmek ve bünyesinde eşitlikçi bir “iklimi” yaratmak için aşağıdaki faaliyetleri yapmayı taahhüt eder:

  1. Toplumsal cinsiyet eşitliğine ilişkin farkındalık yaratmak amacıyla kendi üyeleri arasında çalışmalar yapmak,
  2. Hekimlerin klinik uygulamalarında, bilimsel araştırma, toplantı ve yayın süreçlerinde toplumsal cinsiyet eşitliğine aykırı söz ve ifadeler kullanmaması, tutum ve davranışlar göstermemesi yönünde gerekli önlemleri almak,
  3. Bu kapsamda hem oda yöneticilerinin, idari personelin ve çalışanlarının, hem de toplumun konferans, seminer, toplantı vb. etkinliklerle konuya ilişkin bilgilendirilmesine yönelik eğitici çalışmaların yapılmasını sağlamak,
  4. Tabip odalarında kadına yönelik şiddet, cinsel taciz ve cinsel saldırıyla ilgili bilgilendirme, rehberlik ve sorun çözme konusunda kolay ulaşılabilir başvuru noktaları oluşturmak da içinde olmak üzere çeşitli gereklilikleri yerine getirmek,
  5. Disiplin Yönetmeliklerinde kadına yönelik şiddet, cinsel taciz ve cinsel saldırı ve toplumsal cinsiyete dayalı yıldırmayı (mobbing) suç olarak açıkça tanımlamak ve yönetmeliklerde gerekli değişiklikleri yapmak,
  6. Hekimlerin toplumsal cinsiyet eşitliğini ihlal eden söz, tutum ve davranışları gösterdiklerine ve yıldırma (mobbing) uyguladıklarına ilişkin iddiaların tabip odaları onur kurullarınca incelenmesini sağlamak,
  7. Tabip odalarında 2 yıllık seçim dönemleri esas alınarak “Toplumsal cinsiyet eşitliği eylem planı” geliştirmek ve toplumsal cinsiyet eşitliğini izlemeye ilişkin çalışmalarda bulunmak,
  8. TTB bünyesinde ve odalarda görev alan kadın hekimlerin oranının artırılması için çalışmalar yürütmek ve desteklemek; bu bağlamda kadın hekimlerin oda çalışmalarına katılımının önündeki engelleri ortadan kaldırmaya ve etkin katılımlarını özendirmeye yönelik mekanizmaları oluşturmak ve işletmek,
  9. Kadın hekimlerin çalışma koşullarını (kreş vb. olanaklar açısından) ortaya çıkarmak /görünür kılmak ve değerlendirmek için çalışmalar yapmak; özel ve toplumsal yaşamının dengesini kurabilmeleri için destekleyici olanaklar sunmak,
  10. Bu amaçları yerine getirmek üzere işbirliği ve eşgüdüm içinde çalışacak olan Kadın Hekimlik ve Kadın Sağlığı Komisyonlarının kurulmasını sağlamak, var olanların çalışma biçimi ve işlevselliklerinin güçlendirilmesine yönelik çalışmalar yapmak.

Çocuklara karşı nafaka mükellefiyetine uygulanacak Kanuna dair Sözleşme

0

Çocuklara karşı nafaka mükellefiyetine uygulanacak Kanuna dair Sözleşme, 24 Ekim 1956 tarihinde La Haye’de kabul edilmiştir.

Türkiye sözleşmeyi 10 Haziran 1970 tarihinde imzalamış ve Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından 9 Eylül 1971 tarihinde kabul edilmiştir. Sözleşmenin onaylanmasının uygun bulunduğuna dair kanun Resmî Gazetenin 17 Eylül 1971 tarihli ve 13959 sayılı nüshasında yayınlanmıştır.

Çocuklara karşı nafaka mükellefiyetine uygulanacak Kanuna dair Sözleşme

İşbu Sözleşmeyi imzalayan Devletler,

Çocuklara karşı nafaka yükümlülüğüne uygulanacak kanunla ilgili müşterek hükümler tesis etmek ve,

Bu hükümlerle 24 Ekim 1956 tarihli, Çocuklara Karşı Nafaka Yükümlülüğüne Uygulanacak Kanuna Dair Sözleşme hükümleri arasında ahenk sağlamak arzusunu taşıyarak,

Bu maksatla bir Sözleşme akdetmeyi kararlaştırmışlar ve aşağıdaki hükümlerde mutabık kalmışlardır:

İşbu Sözleşmeyi imza eden devletler:

Çocuklara karşı nafaka mükellefiyetine uygulanacak kanun hakkında müşterek hükümler vazetmek arzusuyla bu mevzuda bir Sözleşme akdine karar vermişler ve aşağıdaki hükümler üzerinde mutabakata varmışlardır:

Madde 1

Çocuğun kimden ve ne nispetle nafaka talep edeceğini, çocuğun mutat meskeninin bulunduğu yer kanunu tespit eder.

Çocuğun mutat meskeninin değişmesi halinde, bu değişmenin vukuundan itibaren yeni mutat meskeninin bulunduğu yer kanunu tatbik olunacaktır.

Bahis konusu kanun, nafaka davasının kimin tarafından açılabileceği ve dava açma süresi hususlarını da düzenler.

“Çocuk” tabirinden, bu Sözleşme mucibince, nesebi sahih, nesebi gayrisahih veya evlat edinilmiş evli olmayan ve 21 yaşını doldurmamış bütün çocuklar anlaşılır.

Madde 2

Birinci madde hükümleri dışında, Akid Devletlerden her biri aşağıdaki hallerde kendi kanununun tatbik olunduğunu ilan edebilir.

a) Müracaat bu devletin bir merciine yapılmışsa,
b) Kendisinden nafaka istenen ve çocuk bu Devlet vatandaşı ise,
c) Kendisinden nafaka istenilen şahsın mutat meskeni bu Devlette bulunmakta ise,

Madde 3

Yukarıdaki hükümlerin aksine olarak, çocuğun mutat meskeninin bulunduğu mahal kanununun, çocuğa nafaka konusunda herhangi bir hak tanınmaması halinde, müracaat edilen makamın uyuşmazlıkla ilgili milli mevzuatının gösterdiği kanun uygulanır.

Madde 4

Bu Sözleşme ile uygulanacağı beyan edilen kanun, ancak tatbikatının müracaat edilen makamın bağlı bulunduğu devletin kamu düzeni ile açıkça kabili telif olmaması halinde bertaraf edebilir.

Madde 5

İşbu Sözleşme civar hısımları arasındaki nafaka ile ilgili münasebetlere uygulanmaz.

Bu Sözleşme, sadece nafaka mükellefiyetleri ile ilgili kanun ihtilaflarını halleder. İşbu Sözleşmenin tatbikatı sonucu alınmış olan kararlar, nesebe ve alacaklı ile borçlu arasındaki ailevi münasebetlere mütaallik olmayacaktır.

Madde 6

İşbu Sözleşme sadece, birinci maddede zikredilen kanunun, Akid Taraflardan birinin kanunu olması hallerinde uygulanır.

Madde 7

İşbu Sözleşme La Haye Devletler Hususi Hukuku Konferansının 8 inci oturumunda temsil edilen ülkelerin imzasına açıktır.

Sözleşme tasdik edilecek ve tasdik belgeleri Hollanda Dışişleri Bakanlığına tevdi olunacaktır.

Tevdi olunan her tasdik belgesi için bir zabıt tanzim edilecek ve bu zaptın tasdikli bir örneği diplomatik bir yolla sözleşmeyi imzalayan devletlere gönderilecektir.

Madde 8

İşbu Sözleşme, 7 inci maddenin 2 nci fıkrasında öngörülen, 4 üncü tasdik belgesinin tevdiini takip eden 60 ncı gün yürürlüğe girecektir.

Bilahare tasdik edilen her devlet için Sözleşme, tasdik belgesinin tevdi tarihini takip eden 60 ncı gün yürürlüğe girecektir.

Madde 9

İşbu Sözleşme Akid Devletlerin anavatan topraklarına bihakkın uygulanır.

Bir Akid Devlet, bu sözleşmenin diğer bütün deniz aşırı topraklarından veya milletlerarası kendisi tarafından tedvir edilen diğer mümasil denizaşırı topraklar da yürürlüğe girmesini arzu ederse, bu husustaki niyetini bir belge ile Hollanda Dışişleri Bakanlığına tebliğ edecektir. Mezkur bakanlık da, her Akid Devlete diplomatik yolla bu tebligatın tasdikli bir örneğini gönderecektir.

Sözleşme 6 ay içinde tebliğe itiraz etmemiş olan devletler, milletlerarası münasebetleri bahis konusu devlet tarafından tedvir olunup kendileri için tebligat yapılmış olan denizaşırı toprak veya topraki çin yürürlüğe girecektir.

Madde 10

Konferansın 8 inci oturumunda temsil edilmemiş olan bu devlet, Hollanda Hükümeti tarafından katılmaya dair bildirimin yapıldığı tarihten 6 aylık bir müddet için Sözleşmeyi tasdik etmiş olan bir veya daha fazla devlet itiraz etmedikçe işbu Sözleşmeye katılabilir. Katılma 7 nci maddenin 2 nci bendinde öngörülen usule tevfikan tahakkuk eder.

Madde 11

Her Akid Devlet işbu Sözleşmeyi imzalar, tasdik eder veya ona katılırken bunun evlat edinilen çocuklara uygulanmama hakkını mahfuz tutabilir.

Madde 12

İşbu Sözleşme, Sözleşmenin 8 inci maddesinin 1 inci bendinde belirtilen tarihten itibaren 5 yıl müddetle muteber olacaktır.

Bu müddet, anlaşmayı sonradan tasdik eden veya katılan ülkeler için de aynı tarihden itibaren işleyecektir.

Feshi ihbar edilmedikçe Sözleşme kendiliğinden 5 yılda bir yenilecektir.

Fesih, müddetinin bitiminden en aşağı altı ay evvel Hollanda Dışişleri Bakanlığına ihbar edilecek ve bakanlık da keyfiyetten diğer bütün Akid Devletlere bilgi vercektir.

Feshi ihbar, denizaşırı topraklara veya 9 uncu maddenin 2 nci bendi uyarınca yapılan tebliğde belirtilen bazı denizaşırı topraklara inhisar edebilir.

Feshi ihbar, ancak onu tebliğ eden devlete karşı hüküm ifade edecektir. Sözleşme diğer Akid
Devletler için yürürlükte kalacaktır.

Bunu teyiden aşağıda imzaları mevcut olup bu hususta kendilerine mahsus selahiyet verilmiş kimseler işbu Sözleşmeyi imzalamışlardır.

La Haye’de, 24 Ekim 1956’de Hollanda Hükümeti arşivine tevdi edilmek üzeer tek nüsha olarak tanzim edilmiş olup, tasdikli bir örneği diplomatik yolla La Haye Devletler Hususi Hukuk Konferansının 8 inci oturumunda temsil edilmiş olan devletlerin her birine olduğu gibi sonradan katılan devletlere de gönderilecektir.

Çocuklara karşı nafaka mükellefiyetine uygulanacak Kanuna dair Sözleşmenin onaylanmasının uygun bulunduğu hakkında Kanun

(Resmî Gazete ile yayımı : 17 . 9 . 1971 – Sayı : 13959)
No. Kabul tarihi  1482 9.9 . 1971

MADDE 1. — 24 Ekim 1956 tarihinde La Hay e ye akdedilen ve 10 Haziran 1970 tarihinde imzalanmış bulunan «Çocuklara karşı nafaka mükellefiyetine uygulanacak kanuna dair Sözleşme» nin
onaylanması uygun bulunmuştur.
MADDE 2. — Bu kanun yayımı tarihinde yiıürlüğe girer.
MADDE 3. — Bu kanunu Bakanlar Kurulu yürütür

Çocuklara karşı nafaka mükellefiyetine uygulanacak Kanuna dair Sözleşmenin onaylanmasının uygun bulunduğu hakkında Kanunun GEREKÇESİ

Türkiye Psikiyatri Derneği Cinsiyet Ayrımcılığı, Cinsel Şiddet ve Tacize Karşı Politika Belgesi

0

Türkiye Psikiyatri Derneği Cinsiyet Ayrımcılığı, Cinsel Şiddet ve Tacize Karşı Politika Belgesi, 8 Mart 2021’de Merkez Yönetim Kurulu’na sunularak son hali verilmiş ve 15 Mayıs 2021 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Türkiye Psikiyatri Derneği Cinsiyet Ayrımcılığı, Cinsel Şiddet ve Tacize Karşı Politika Belgesi; Dr. Leyla Gülseren koordinatörlüğünde Dr. Burcu Rahşan Erim, Dr. Ekin Sönmez, Dr. Gökçen Yılmaz Karaman, Dr. Gülcan Güleç, Dr. Münevver Yıldırım,  Dr. Özlem Altuntaş, Dr. Zerrin Oğlağu’dan oluşan Görev Grubu tarafından hazırlanmıştır. Türkiye Psikiyatri Derneği, politika belgesi geliştirilmesi için 10 Ocak 2021 tarihinde bir Görev Grubu kurmuş; Görev Grubu 8 Mart 2021 tarihi ile Türkiye Psikiyatri Derneği Cinsiyet Ayrımcılığı, Cinsel Şiddet ve Tacize Karşı Politika Belgesi’ni tamamlamış ve Merkez Yönetim Kurulu’nun onayına sunmuştur.

Belge, psikiyatristlerin çalışma ortamlarında, iş ilişkilerinde toplumsal cinsiyete dayalı ayrımcılığın, cinsel tacizin ve şiddetin önüne geçmeye, maruz bırakılan kişilerin kendilerini ifade edebilmelerini sağlamaya ve ikincil mağduriyetleri önlemeye yönelik olarak hazırlanmıştır. Türkiye Psikiyatri Derneği bünyesinde Cinsel Şiddeti Önleme ve Toplumsal Cinsiyet Eşitliğini Destekleme Birimi kurulmuştur. Birim cinsel tacize ve ayrımcılığa maruz bırakılan kişinin refahına öncelik veren şikâyet ve inceleme süreçlerinin sağlanması ile görevlidir.

Yürürlüğe giren Politika Belgesi TPD oluşum ve etkinliklerinde cinsiyet eşitliğinin gözetilmesini, cinsel taciz, cinsel saldırı ve kadınlara/ LGBTİ+ bireylere, çocuklara yönelik her türlü şiddete karşı duyarlılık ve farkındalık yaratmayı, bunlara ilişkin tutum, davranış ve eylemleri engellemeyi, cinsel şiddete maruz kalanların kendilerini güvenle  daha açık ifade etmelerini ve güçlenmelerinin sağlanmasını hedeflenmektedir.

TÜRKİYE PSİKİYATRİ DERNEĞİ CİNSİYET AYRIMCILIĞI, CİNSEL ŞİDDET VE TACİZE KARŞI POLİTİKA BELGESİ

1. GİRİŞ

Birleşmiş Milletler kadınlara yönelik şiddeti “kamusal ya da özel yaşamda ortaya çıkan, kadınlara fiziksel, cinsel ya da ruhsal zarar ya da acı çektirmeyle sonuçlanan ya da sonuçlanması muhtemel olan eylemlerle tehdit etmek, zorlamak ve özgürlüğünden keyfi olarak yoksun bırakmak da dâhil, cinsiyete dayalı şiddet eylemleri” olarak tanımlamaktadır. Kadına yönelik şiddetin temel nedeni, erkek egemen sistem içinde erkeklerin kadınları kontrol altına alma ve kadınların yaşamını ve yaşam alanlarını kendi koydukları kurallara göre düzenleme isteğidir. Doğumlarından itibaren kadınlar, tüm yaşamları boyunca toplumun kendileri için biçtiği rollere uyma, terbiye edilme, denetim altına alınma amacıyla şiddete maruz kalmaktadırlar.

Birleşmiş Milletler’in dokuz temel insan hakları sözleşmesinden biri olan “Kadınlara Karşı Her Tür Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (CEDAW)” özellikle kadınların insan haklarını ve toplumsal cinsiyet eşitliğini odağına alır. Uluslararası kadın hakları yasası olarak da kabul edilen bu sözleşme 1985’te imzalanmış, 1986’da yürürlüğe konmuştur.

Bir diğer sözleşme uluslararası alanda kadına yönelik şiddet ve aile içi şiddetle ilgili ilk bağlayıcı belge olma özelliği taşıyan “Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi”, diğer adıyla “İstanbul Sözleşmesi”dir. İstanbul’da imzalandığı için bu şekilde anılmaktadır. İmzacısı olan ülkelere, fiziksel, cinsel, ekonomik ve duygusal şiddet türlerini önlemek için gerekli yasal önlemleri alma yükümlülüğü getiren sözleşme, 11 Mayıs 2011’de imzalanmış, 25 Kasım 2011’de TBMM’de kabul edilmiş, 1 Ağustos 2014’te de yürürlüğe girmiştir. 19 Mart 2021 tarihinde 9 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin 3’üncü maddesi gereği feshedilmesine ve Türkiye Cumhuriyeti bakımından sona erme tarihinin 1 temmuz 2021 olarak tespit edilmesine karar verilmiştir. İstanbul Sözleşmesi kadına yönelik şiddetin tarihten gelen ve eşit olmayan güç ilişkilerinin bir tezahürü olduğunu ve şiddetin önlenmesinde temel unsurun kadın-erkek eşitliğinin sağlanması olduğunu vurgular. Ayrıca sözleşmenin açıklayıcı kitapçığında da, “Şiddetin toplumsal ve kültürel yapılarda, normlarda ve değerlerde derin kökleri vardır ve sürüp gitmesinin temelinde de inkâr ve suskunluk kültürü yatmaktadır” denilmektedir.

Sözleşme sadece kadına yönelik şiddet ve ev içi şiddetle mücadeleyi değil, aynı zamanda kadın erkek eşitliği ilkesinin hayata geçirilmesini amaçlamaktadır. Medeni durumlarına bakılmaksızın tüm kadınları ve aile bireylerini şiddetten korumayı hedefleyen bu sözleşme, şiddete uğramış kişilerin haklarını korumaya yönelik önlemler alırken; cinsiyet kimliği ve cinsel yönelim de dahil olmak üzere hiçbir ayrımcılık yapılmamasını öngörür; bütüncül politikaların bir parçası olarak veri toplama ve araştırma yapılmasını desteklemeyi de amaçlar.

Dünya Sağlık Örgütü’ne göre, kadına yönelik şiddet –özellikle yakın partner şiddeti ve kadına yönelik cinsel şiddet- temel bir halk sağlığı sorunudur ve kadının insan haklarının ihlalidir. Veriler, dünya genelinde kadınların %35’inin yaşam boyu ya yakın partner şiddeti yaşadığı ya da partneri olmayan bir kişiden cinsel şiddet gördüğüne işaret etmektedir. Bir ilişki yaşamış olan kadınların yaklaşık %30’u, partneri tarafından uygulanan bir tür fiziksel ya da cinsel şiddet yaşadığını bildirmiştir. Tüm dünyada, kadın cinayetlerinin %38’i yakın ilişkide olunan bir partner tarafından işlenmiştir. Cinsel şiddet en çok erkekler tarafından kadınlara, çocuklara, lezbiyen, gey, biseksüel, trans, interseks ve cinsiyet, cinsiyet kimliği, cinsiyet ifadesi ve cinsel yönelim çeşitliliğinin geniş yelpazesinde kimliğini deneyimleyen (LGBTİ+) bireylere karşı uygulanmaktadır. Gençler arasında şiddet de, flört şiddeti dahil, büyük bir sorundur. Cinsel taciz ve saldırının erkeklere yönelebilmesi ve aynı cinsten kişiler arasında gerçekleşmesi de mümkündür.

Toplumsal cinsiyet eşitsizliğinden kaynaklanan bir ayrımcılık; hak ihlali ve suç olan cinsel şiddet ile farklı biçim ve düzeylerde, yaşamın her alanında olduğu gibi meslek yaşamımız ve meslektaşlarımız arasında da karşılaşmaktayız. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre cinsel şiddet; bir kişinin karşısındaki kişiyle arasındaki ilişki biçimi ne olursa olsun, o kişiden cinsel bir fayda ya da güç elde etme girişimi; sözle, bakışla ya da herhangi bir cinsel eylemle kişiye yaklaşma, kişinin cinselliği üzerinde baskı kurma gibi davranışları sosyal, psikolojik ya da fiziksel güç yoluyla karşı tarafa uygulamasıdır. Bilgi, beceri, deneyim ve konum hiyerarşisinden doğan üstünlüğü cinsel sınırları ihlal ederek kullanmak da bir cinsel şiddet türüdür. Cinsel istismar ve cinsel taciz hiyerarşik ilişkilerin hâkim olduğu kurumsal ortamlarda ve güç asimetrisi bulunan kişiler arasında meydana geldiğinde, tacize uğrayanların bunu dile getirmede yaşadıkları zorluklar nedeniyle, çoğu zaman görünmez kılınmakta ve hem kişi hem de kurumsal ortam bu durumdan zarar görmektedir. Cinsel şiddeti görmezden gelmek, basitleştirmek ya da sıradan bir soruşturma konusu kabul etmek suçu yaygınlaştırıp, saldırganı cesaretlendirmektedir.

Şiddet ve tacizin maruz bırakılan kişi ve toplum üzerindeki etkileri çok boyutludur. Bireysel olarak kişiyi etkilemesinin yanı sıra kişinin sosyal çevresini, iş, okul performansını da olumsuz etkiler. Maruz bırakılanın iş yerinde ya da okulda potansiyeline ulaşması engellenebilir, kariyer olanakları tehlikeye girebilir. İş yerinde şiddet ve taciz varlığında tanık konumundaki çalışanların motivasyonları ve iş yerine bağlılıkları azalır. İşe devamsızlık ve işten ayrılma/ yer değiştirme oranları artar, iş verimi düşer.

Yapılan bilimsel araştırmalar toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamaya yönelik çabaların hem kadın ruh sağlığı hem de toplum ruh sağlığı parametrelerini iyileştirdiğini; kadınların ve LGBTİ+ bireylerin şiddete maruz kalmasını büyük oranda azalttığını göstermektedir.

2. AMAÇ

Bu politika belgesinin temel amacı, cinsel şiddetin yaşanmadığı, toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlandığı bir meslek örgütünün yaratılmasına, meslek örgütüne psikiyatri topluluğu içinde bunları sağlamakla ilgili görev/sorumluluk verme ve mekanizmalar oluşturmasına katkıda bulunmaktır. Bu çerçevede cinsel taciz, cinsel saldırı ve kadına/LGBTİ+ bireylere, çocuklara yönelik her türlü şiddete karşı duyarlılık ve farkındalık yaratmayı, bunlara ilişkin tutum, davranış ve eylemleri engellemeyi, cinsel şiddete maruz kalanların kendilerini güvenle ve daha açık ifade etmelerini ve güçlenmelerini sağlamayı hedeflemektedir.

Şiddeti önleme, maruz kalanı koruma, olayın incelenerek değerlendirilmesi ve şiddetin sonlandırılmasına yönelik politika oluşturma bu belgenin temel ilkelerini oluşturmaktadır. Ancak belgenin amacı, kişiler arasındaki ilişkileri sıkı bir disipline sokmak, rızaya dayalı ilişkileri önlemek, belirli bir cinsel ahlâkı dayatmak, cinsel içerikli her tür kişisel gerilim ve rahatsızlıkları resmi süreçlere dâhil etmek değildir.

3. KAPSAM

Bu politika belgesi, taraflardan en az birinin psikiyatri hekimi olması halinde, birbirlerine karşı ya da üçüncü kişilere karşı gerçekleştirdikleri her türlü cinsel taciz ve cinsel şiddet ile kadınlara, çocuklara ve LGBTİ+ bireylere yönelik her türlü şiddeti yer ve zaman sınırlaması olmaksızın kapsar.

4. DAYANAK

Türkiye Psikiyatri Derneği (TPD) çerçevesinde toplumsal cinsiyet eşitliğine duyarlı bir anlayışı ortaya koymak amacını güden bu belge, Türkiye’nin 1985’te imzalayarak taraf olduğu Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’ni (CEDAW), 2003 yılında onayladığı İnsan Hakları ve Biyotıp Sözleşmesi’ni (Oviedo Sözleşmesi), 22 Haziran 2002’de TPD’nin 1. Olağanüstü Genel Kurulu tarafından onaylanan Ruh Hekimliği (Psikiyatri) Meslek Etiği Kuralları’nı, Temmuz 2005’te Montreal /Kanada’da gerçekleştirilen 17. Dünya Seksoloji Kongresi’nde sunulup kabul edilen Cinsel Haklar Bildirgesi’ni, 2011 yılında imzalanan Kadına Karşı Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi (İstanbul Sözleşmesi) kararlarını, TTB Hekimlik Meslek Etiği Kuralları’nı, TTB Toplumsal Cinsiyet, Cinsiyet Kimliği, Cinsiyet İfadesi, Cinsel Yönelim Eşitliği ve Sağlık Hizmetleri Bildirgesi’ni, 10 Haziran 2017 tarihli 68. TTB Büyük Kongresi’nde kabul edilen Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Tutum Belgesi’ni, 12 Nisan 2019 tarihli TPD Soruşturma, Kovuşturma ve Merkez Onur Kurulu Yönetmeliği’ni temel alarak TPD’nin bütün organlarının toplumsal cinsiyet eşitliğine duyarlı olarak hareket edeceğini taahhüt eder.

5. CİNSİYET AYRIMCILIĞI, CİNSEL ŞİDDET VE TACİZE KARŞI POLİTİKA BELGESİ

Türkiye Psikiyatri Derneği tüm kurul ve organlarıyla toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin toplumsal yaşamın her alanında temel bir sorun olduğu saptamasından hareketle, toplumsal cinsiyet eşitliğine duyarlı bir anlayışı hayata geçirmek ve bünyesinde eşitlikçi bir “iklimi” yaratmak için aşağıdaki faaliyetleri yapmayı taahhüt eder:

1. Toplumsal cinsiyet eşitliğine ilişkin farkındalık yaratmak amacıyla kendi üyelerine yönelik çalışmalar yapmak

2. Ruh sağlığı çalışanlarının klinik uygulamalarında, bilimsel araştırma, toplantı ve yayın süreçlerinde toplumsal cinsiyet eşitliğine aykırı söz ve ifadeler kullanmaması, tutum ve davranışlar göstermemesi yönünde gerekli önlemleri almak,

3. Hem ruh sağlığı çalışanlarının hem de toplumun konferans, seminer, toplantı vb. etkinliklerle konuya ilişkin bilgilendirilmesine yönelik eğitici çalışmaların yapılmasını sağlamak,

4. Cinsel şiddet konusunu tek başına değil, cinsiyet eşitliği ve cinsiyetçi kültür sorununun bir parçası olarak ele almak,

5. TPD bünyesinde kadına yönelik şiddet, cinsel şiddetin her türü ile ilgili bilgilendirme, rehberlik ve sorun çözme konusunda çeşitli gereklilikleri yerine getirmek,

6. Türkiye Psikiyatri Derneği Soruşturma, Kovuşturma ve Merkez Onur Kurulu Yönetmeliğinde her türlü cinsel şiddet, cinsel taciz, cinsel saldırı ve toplumsal cinsiyete dayalı yıldırmayı (mobbing) mesleki etik kural ve ilkelere aykırı davranış olarak açıkça tanımlamak üzere gerekli değişiklikleri hazırlayarak ilk yapılacak Merkez Genel Kurulu’nun onayına sunmak.

7. Psikiyatri hekimlerinin toplumsal cinsiyet eşitliğini ihlal eden söz, tutum ve davranışları gösterdiklerine, toplumsal cinsiyete dayalı yıldırma (mobbing), cinsel şiddet ve /ya da taciz uyguladıklarına ilişkin iddiaların inceleneceği ‘TPD Cinsel Şiddeti Önleme ve Toplumsal Cinsiyet Eşitliğini Destekleme Birimi’ oluşturmak,

8. TPD’nin farklı organlarında görev alan kadın hekimlerin sayısının erkek meslektaşları ile eşit temsili sağlayacak düzeyde artırılması için çalışmalar yürütmek ve desteklemek; bu bağlamda kadın hekimlerin dernek çalışmalarına ve yetkili kurullara katılımının önündeki engelleri ortadan kaldırmaya ve etkin katılımlarını özendirmeye yönelik mekanizmaları oluşturmak ve işletmek,

9. Bu amaçları yerine getirmek üzere Kadın ve Ruh Sağlığı Çalışma Birimi ile işbirliği ve eşgüdüm içinde çalışmak.

6. TANIMLAR

Bu belgede geçen;

Başvurucu: Cinsel şiddete maruz kaldığı ya da tanık olduğu iddiasıyla TPD Cinsel Şiddeti Önleme ve Toplumsal Cinsiyet Eşitliğini Destekleme Birimi’ne başvuran kişiyi,

Birim: TPD Cinsel Şiddeti Önleme ve Toplumsal Cinsiyet Eşitliğini Destekleme Birimi’ni,

Şikayet edilen: Şiddet ve/ya da taciz uyguladığı iddia edilen kişiyi,

Tanık: Şiddete ve/ya da tacize tanık olan kişiyi tanımlar.

Toplumsal cinsiyet ile ilişkili tanımlar:

Biyolojik cinsiyet (sex, doğumda atanmış cinsiyet): Toplumsal olarak kişinin cinsiyetini belirlediği kabul edilerek doğumda sahip olunan üreme organlarına dayanılarak insanlara cinsiyet atanmaktadır. Doğumda tayin edilen cinsiyet yasal belgelerde geçerli cinsiyet olarak kabul edilmekte ve ailenin yetiştirme biçiminde belirleyici olmaktadır. Üreme organları dışında da birçok bedensel özellik de cinsiyetle ilişkilendirilmektedir. İnsanların, üreme organları da dahil, cinsiyetle ilişkilendirilen bu bedensel özellikleri açısından geniş bir çeşitlilik sergilediği bilinmektedir. İnsanların bir bölümü doğumda sahip oldukları bedensel yapılarıyla tıp tarafından kabul edilen ikili cinsiyet düşüncesi doğrultusunda erkek ve kadın özelliklerinin tümünü, bazı durumlarda bir cinsiyet atanmasını imkansız hale getirecek düzeyde, taşımayabilirler. Bu kişiler kendilerini interseks olarak adlandırabilmektedir.

Toplumsal cinsiyet (gender): Kadınlık ve erkeklik rollerinin, yani ikili cinsiyet sisteminin toplumsal olarak kurulduğunu, kadın ve erkeklere atfedilen rol ve sorumlulukların, içinde yaşanılan tarihsel, toplumsal ve coğrafi koşulların bir ürünü olduğunu kabul eden cinsiyet tanımıdır. Biyolojik cinsiyetin yanında inşa edilmiş toplumsal rolleri de kapsamaktadır. Cinsel yönelim: İnsanın düşünce, duygu ve davranışsal olarak cinsel açıdan çekim duyduğu cinsiyete göre tanımlanan özelliğidir.

Cinsiyet kimliği: Bir kişinin derinden hissettiği, içsel bir kız, kadın ya da dişi; oğlan, adam ya da erkek; erkek ve dişinin bir karışımı; ya da alternatif bir cinsiyette olma hissidir. İkili cinsiyet sistemi dâhilinde (binary) ya da ikili cinsiyet ile tanımlanamayan bir biçimde (non-binary) olabilir. Cinsiyet kimliğinin, kişi tarafından hiçbir cinsiyet kimliği tanımlaması yapılmamasını da içerecek şekilde, burada sayılandan daha geniş bir çeşitlilik gösterdiği bilinmektedir.

Cinsel şiddet ile ilişkili tanımlar:

Ayrımcılık: Bir grup kişiye karşı önyargılardan beslenen olumsuz tutum ve davranışlar bütünüdür. Hoşlanmama, hor görme, kaçınma ve nefret etme, haklardan mahrum bırakma, kötü muameleden sözel ve fiziksel şiddete kadar çeşitli şekillerde olabilir. Ayrımcılığa maruz kalan kişiler, kişisel özellikleri yanında, dahil oldukları grubun tüm üyeleri için geçerli olduğu varsayılan özellikleri nedeniyle hedef olurlar. Ayrımcı tutumlar kişisel özelliklerden çok toplum içerisindeki iktidar ilişkilerinden, gruplar arası ilişkiden, sosyokültürel bağlamda şekillenen gruplar hiyerarşisinden köken alır.

Toplumsal cinsiyete dayalı ayrımcılık: Ayrımcılığın toplumsal cinsiyete dayalı önyargılardan temel alan biçimidir. İşe girişte, mesleki eğitim ve terfide ve çalışma şartlarında, biyolojik cinsiyet, cinsiyetle ilişkilendirilen bedensel özellikler, cinsiyet kimliği, cinsiyet ifadesi ve cinsel yönelim nedeniyle bir kişi ya da gruba, aynı ya da benzer konumda olan diğer kişilere göre keyfi olarak eşit davranılmamasına, kişi ya da grubun mağdur edilmesine sebep olabilir.

Cinsiyetçilik, heteroseksizm, heteronormativite, homofobi bu başlıkta yer alır.

Cinsiyetçilik: Cinsiyetlerin birbiri ile kesişmeyen özelliklere sahip olduğunu, (genellikle) erkeklerin güç ve kontrol odağı olmasının gerekli olduğunu öne süren, açık ya da örtük olabilen bir ayrımcılık türüdür.

Heteroseksizm: Heteroseksüelliğin yegâne cinsel yönelim olduğunu ileri süren, diğer cinsel yönelimleri yok sayan, baskılayan ya da aşağılayan ideolojidir. Kadınlara yönelik ayrımcılık olan cinsiyetçiliğin heteroseksüel olmayanlara yönelik halidir.

Heteronormativite: Heteroseksüelliğin normal ve tek cinsel yönelim olarak görülmesi, toplumsal değerlerin, kuralların ve yaşam biçimlerinin herkes heteroseksüelmiş gibi kabul edilmesidir. İnsanların kadın ve erkek olarak ikiye ayrılmasını; cinsel ilişkilerin/ evliliklerin sadece ve sadece karşı cinsiyetlere sahip kişiler arasında olabileceğini ve her cinsiyetin kendine has rolleri olduğunu iddia eden inançlar, düşünceler, normlar bütünüdür.

Homofobi: Genel anlamıyla heteroseksüellik dışındaki cinsel yönelimlere ilişkin olumsuz duygu, tutum ve davranışlar olarak tanımlanır. Cinsiyetçilik ile yakın ilişkilidir.

Transfobi: Cinsiyet kimliği ya da cinsiyet ifadesi doğumda atanan cinsiyetiyle örtüşmeyen kişilere yönelik önyargı ve nefreti anlatır.

Cinsiyete dayalı şiddet (violence against women): Bir kadına kadın olduğu için yöneltilen şiddet ya da kadınları erkeklere kıyasla orantısız şekilde etkileyen şiddettir. Fiziksel, ruhsal ya da cinsel zarar ya da acıya neden olan eylemleri, bu tür eylemlere yönelik tehditleri, zorlamayı ve diğer özgürlükten mahrumiyetleri içerir.

Toplumsal cinsiyete dayalı şiddet (gender based violence): Toplumsal cinsiyet kalıp yargılarına uymayan kişiler, LGBTİ+ bireyler ve kadınlar ile erkekler arasında eşit olmayan güç ilişkilerine dayanan, yaygın bir şiddet ve taciz şeklidir. Genellikle heteroseksüel erkekler dışında kalan bireyleri hedef alır. Açıkça cinsel nitelikli söz ya da davranış içermeyebilir.

Çekirdek özelliği kişiye cinsiyeti, cinsel yönelimi ya da cinsiyet kimliği nedeniyle yöneltilmesidir. Eşitsiz toplumsal cinsiyet rollerini pekiştiren söz ve eylemleri içerir.

Onay (rıza): Yasal olarak ve işlevsel olarak yeterli bir kişinin cinsel yakınlığa ya da cinsel ilişkiye söz ile ya da aşikâr eylemler ile izin vermesidir. Yasal olarak yeterli olmama ya da uykuda olma, madde etkisinde olma, herhangi bir nedenle bilincini kaybetme, bilinci yerinde olsa da fiziksel hastalık nedeniyle konuşamama, hareket edememe gibi durumlarda kişi onay verecek durumda değildir. Silahla veya başka şekilde tehdit, fiziksel zorlama, baskı ve otoritenin kötüye kullanılması durumlarında kişi reddedebilecek durumda değildir; dolayısıyla onay söz konusu olamaz. Kişi onay verecek durumda olduğunda herhangi bir zamanda ya da koşulda onayını geri çekilebilir. Onay tek seferliktir. Yani bir kişinin bir tarihte ya da bir saatte cinsel yakınlığa ya da cinsel ilişkiye onay vermiş olması bir sonrakine onay vereceği anlamına gelmez. Cinsel deneyim esnasında da onayın sürekliliği esastır, onay her zaman geri alınabilir.

Onay (rıza) inşası: Kişinin onayının olmadığı durumlarda “hayır”ı “evet”e çevirmek için kullanılan, fiziksel zorlama içermeyen bütün yöntemlerdir. Israr (sürekli talep etme), manipülasyon (kişilerin düşünce ve davranışlarını değiştirmek için çeşitli yollarla etkileme, yönlendirme), duygusal tehditler (rıza verilmezse başkalarına gitme tehdidi), ikna süreçleri (hediyeler, maddi destek ve ikram), duygusal baskı (kişiye kendini suçlu hissettirme), kaygıyı azaltma (birliktelik üzerine verilen güvenceler) vb. yöntemleri içerebilir. Fiziksel zorlama içermeyen bu yöntemler psikolojik şiddet türüdür. Otoritenin kötüye kullanılması bir onay (rıza) inşası biçimidir.

Otoritenin kötüye kullanılması: Otoritenin kötüye kullanılması hiyerarşik ilişkilerde meydana gelir. Bir kişi, diğeri üzerinde güç ve kontrol sahibidir. Dolayısıyla hiyerarşik olarak yukarıda olan kişinin, daha aşağıda olana flört, cinsel yakınlık ya da cinsel ilişki teklifinin reddedilmesi halinde reddeden için olumsuz sonuçlara neden olabilir: işten atılma, eğitim sürecinin sekteye uğraması, meslekte yükselme olanaklarının elinden alınması gibi.

Cinsel şiddet: Maruz bırakılan kişinin onayı olmadan ya da kişi onay verebilecek/reddedebilecek durumda değilken, kişiye karşı işlenmiş cinsel bir eylem ya da eylem girişimidir.

Cinsel saldırı: Bir kimsenin vücut dokunulmazlığının, kişinin rızasına dayalı olmayan cinsel nitelikli davranışlarla süreklilik arz etmek zorunda olmaksızın ihlal edilmesini tanımlar.

Cinsel taciz: Cinsel nitelik taşıyan, rızaya dayalı olmayan fiziksel temas ya da fiziksel temas içermeyen yakınlaşma çabaları gibi istenmeyen, rahatsızlık verici tavır, davranış ya da sözel ifadeler olarak tanımlanabilir. Tek bir olay biçiminde ya da sürekli bir biçimde olabilir.

Doğrudan ya da örtülü biçimde olabilir.

• Cinsel içerikli yorumlar yapmak,
• İstenmeyen cinsel içerikli resimler göndermek,
• Pornografik materyal göstermek, telefon ya da elektronik ortamda gönderme yolu ile rahatsız etmek (siber taciz),
• Cinsel içerikli iletiler paylaşmak,
• Teşhirci davranışlar,
• Cinsel saldırıya maruz bırakmak ile tehdit etmek,
• Cinsel ilişki teklifi ya da başka bir talebi reddedildiği takdirde maruz kalan hakkında söylentiler, dedikodular çıkarmakla tehdit etmek,
• Gözetleme ya da teşhircilik,
• Rıza olmadan video ya da fotoğrafını çekmek, rıza olmadan bu materyalleri yaymak ya da yaymakla tehdit etmek.

Düşmanca çalışma ortamı yaratan cinsel taciz: İstenmeyen, rahatsız eden, küçük düşürücü cinsel içerikli şakalar, yorumlar, cinsel içeriğe sahip materyallere maruz bırakma ile meydana gelir.

• Laf atmak, cinsel içerikli şaka yapmak,
• Maruz kalan kişi açıkça ya da örtük şekilde rahatsız olduğunu belli etmesine rağmen, bedensel görünüş ile ilgili yorum yapmak, iltifatlarda bulunmak ya da argo sözcükler kullanmak,
• Müstehcen yorumlar yapmak,
• Kişinin cinsel yaşamıyla ilgili sorular sormak ya da dedikodu üretmek,
• Cinsiyetçi, homofobik, transfobik şakalar yapmak,
• Cinsiyete ya da cinsel yönelime, cinsiyet kimliğine, cinsiyet ifadesine ilişkin ayrımcı söz ve eylemlerde bulunmak: kasıtlı bir şekilde bir kimseyi yanlış bir isim ya da zamirle çağırmak, o kimseyi dışlama ya da ondan bilgi saklamak.
• Cinsel kimlikle ilgili bir özelliğin kişinin onayı dışında açık edilmesiyle, ifşayla tehdit etmek ya da bu eylemi gerçekleştirmek.

Ödül/ tehdit içeren (quid pro quo) cinsel taciz: Ödüllendirme vaadi ve misilleme/misilleme tehdidinden oluşur.
Ödüllendirme vaadi: Kişinin cinsel ya da duygusal amaçlı bir davranış ya da teklifi kabulü durumunda ödül, terfi, not ya da benzeri hak etmediği kazançlar elde etmesini içeren açık ya da ima yolu ile her türlü ayrıcalık vaadinde bulunulmasıdır.
Misilleme: Cinsel ya da duygusal amaçlı gayret ya da tekliflerin reddi ve/ya da tacize uğradığını düşünerek şikâyet etme yoluna gitmesi/gitmek istemesi nedeniyle, bu duruma maruz kalan kişinin iş ya da eğitim yaşamının intikam/misilleme amacı ile zorlaştırılmasının açık ya da ima yolu ile söylenmesi, kişinin gelişiminin engellenmesidir (örneğin öğrenci ise not kırılması, çalışan ise terfinin engellenmesi).

Flört şiddeti: İlişki içerisinde fiziksel, cinsel, psikolojik, sosyal ya da herhangi bir iletişim aracı
kullanılarak şiddet içeren davranışlarda bulunulmasıdır.

Israrlı takip: Sözlü, yazılı, davranış olarak ya da herhangi bir iletişim aracı kullanılarak kişinin güvenliğinden endişe etmesine neden olacak korku ve çaresizlik duygusu yaratan ve kişiyi baskı altında tutan her türlü cinsel tutum ve davranışı ifade eder. Kişinin peşine takılma, evinin, okulunun, işyerinin önünde bekleme, yolda uzaktan ya da yakından izleme, kişisel bilgilerini, gündelik hayatını öğrenmek üzerine soruşturma yapma ve bu bilgileri taciz etme amaçlı kullanma eylemleri ısrarlı takip olarak nitelendirilmektedir.

Mobbing/yıldırma: İşyerinde bir ya da birkaç kişi tarafından sistematik bir şekilde, düşmanca ve etik olmayan iletişim biçimleri ile bir çalışanın çaresiz ve savunmasız bir konuma itilmesi, bu durumun davranışlarla sürdürülmesidir. Kamusal alanda / iş yaşamında var olmak, hem temsiliyet hem de ekonomik eşitlik bakımından toplumsal cinsiyet eşitliği ile yakından ilişkilidir. İdeal toplumsal cinsiyet eşitliğinde farklı hiyerarşik tabakalarda farklı toplumsal cinsiyetlerin eşit ya da dengeli şekilde yer alması uygundur. İş yaşamında önemli bir sorun olan mobbing/yıldırma, bir taciz/şiddet biçimidir, toplumsal cinsiyet eşitsizliği ile ilgili olabilmektedir. Örneğin bir kadın, ödül/tehdit içeren cinsel tacize maruz kalarak, hiyerarşik olarak kendisinden üst konumdaki kişiyi reddetmesiyle misilleme sonucu mobbing yaşayabilir.

Hiyerarşik İlişkiler Bağlamında Uygun Olmayan Durumlar:

Psikiyatristlerin üzerlerinde akademik ya da kariyer belirleyici otoriteye sahip oldukları tıp öğrencileri ya da tıpta uzmanlık öğrencileri ile romantik ve/ya da cinsel ilişkiye girmeleri uygun değildir. Bu ilişkiler rızaya dayalı bile olsa, güç ilişkilerinden bağımsız olamaz. Otoritenin kötüye kullanılmasına uygun ortam yaratır. Ödül/tehdit içeren (quid pro quo) cinsel tacizin ortaya çıkması muhtemeldir. Bu tür cinsel tavır ve yaklaşımların ortaya çıkmasında esas sorumluluk hiyerarşik sıralamada daha üst konumda olan kişinin üzerindedir. Bu kişi, böyle bir durumun meydana gelmesinde engelleyici rol üstlenmekle de yükümlüdür. Aralarında otorite ilişkisi kurulmadan önce, rızaya dayalı ilişkileri süregelen iki kişi arasında, sonradan otorite ilişkisi kurulursa, hiyerarşik sıralamada daha üst konumda bulunan kişinin otorite ilişkisini bitirmesi gerekir (örneğin, danışmanlığı başka bir öğretim üyesine devretmek ya da öğrencinin sınıf değiştirmesini sağlamak vb.).

Psikiyatristler çalışma ortamında ve çalışma ortamı dışında ayrımcı, cinsiyetçi şakalardan ve ifadelerden kaçınmalıdır. Öğrencinin özel yaşamı, cinsiyet kimliği ve cinsel yönelimi hakkında dedikodu yapmamalı, bu bilgileri yaymamalı, kariyerine engel olmamalıdır.

Psikiyatristlerin hastaları ile romantik ve/ya da cinsel ilişkiye girmeleri etik açıdan uygun değildir. Bu ilişkiler rızaya dayalı bile olsa, aktarımdan ve güç ilişkilerinden bağımsız olamaz.

TPD Psikiyatri Meslek Etiği Kuralları’na göre, psikiyatri hekimi hastası ile tanı ve tedavi amacı taşımayan herhangi bir ilişkiye giremez. Psikiyatri hekimi ve hastası arasında cinsel tavır ve yaklaşımların ortaya çıkmasında esas sorumluluk hiyerarşik sıralamada daha üst konumda olan psikiyatriste aittir. Özellikle psikoterapi uygulanan psikiyatrist-hasta ilişkilerinde terapötik ilişkinin doğası, hekimin hastanın yaşamına, isteklerine ve ihtiyaçlarına tanıklık etmesi, diğer tıp dallarına kıyasla psikiyatri hekimine başvuran hastaları otoritenin kötüye kullanılması bağlamında daha kırılgan bir hale getirir. Psikiyatri hekimi, hasta hekim ilişkisini ve aktarım ilişkisini yalnızca hastanın tanı ve tedavisi için kullanmalıdır. Aktarım, kişi hayatta olduğu sürece devam ettiğinden, bir kez dahi olsa, psikiyatrist-hasta ilişkisi kurulan kişi ile romantik ve/ya da cinsel ilişkiye girilmesi etik açıdan uygun değildir.

Hasta olarak psikiyatriste başvuran kişi hastalığından, terapötik ortamda ortaya çıkan aktarım ilişkisinden ya da psikiyatristin hiyerarşik konumundan kaynaklanan nedenlerden dolayı romantik ve/ya da cinsel ilişki talebinde bulunabilir. Psikiyatri hekimi, hastanın klinik durumuna göre sözel, davranışsal engelleme, sınır koyma ve terapötik ilişkinin başladığı andan itibaren çerçeve oluşturmakla yükümlüdür. Gereğinde idari önlemleri devreye sokabilir ya da yasal yollara başvurabilir.

7. BİRİMİN KURULUŞU

TPD bünyesinde “Cinsel Şiddeti Önleme ve Toplumsal Cinsiyet Eşitliğini Destekleme Birimi” kurulur. Birim biri başkan, biri yazışmaların takibinden sorumlu sekreter olmak üzere en az beş üye olacak şekilde Türkiye Psikiyatri Derneği Merkez Yönetim Kurulu tarafından oluşturulur.

Birimde, Kadın Ruh Sağlığı ÇB’den iki; Ruhsal Travma ve Afet Psikiyatrisi ÇB, Asistan Hekim Komitesi ve Merkez Yönetim Kurulu’nun belirleyeceği birer üyenin yer alması teşvik edilir, gözetilir. Toplam üyelerin en az üçü kadın olmalıdır. Herhangi bir nedenle birim üyelerinden birinin görevden ayrılması durumunda yukarıda tanımlanan esaslara uygun olarak Birimin görev süresi tamamlanıncaya değin yeni üye atanır. Birimin görev süresi iki yıldır ve atandığı dönemdeki MYK’nın görev süresi ile sınırlıdır. İki yılın sonunda en az iki üyenin birimdeki görevine devam etmesi amaçlanır ve bu doğrultuda çaba sarf edilir.

Birimde görev yapan kişilerin isimlerinin ve güncel iletişim bilgilerinin TPD web sayfası üzerinden duyurulması ve tüm çalışanlar tarafından kolay erişilebilir olması sağlanır.

Taciz ile ilgili disiplin cezası almış kişiler, Birim üyeliğine seçilemezler. Birim üyeliği sırasında, cinsel taciz ile ilgili bir disiplin soruşturması açılan kişinin üyeliği, soruşturma tamamlanıncaya kadar askıya alınır. Ceza alması durumunda, Birim üyeliği düşer.

8. İLKELER

Gizlilik İlkesi: Cinsel taciz iddialarının ele alınmasında tüm aşamalarda başvuru sahibi kişi ve şikâyet edilen kişinin özel hayatlarının gizliliği ilkesine uygun davranılır. İnceleme süresince tarafların özel yaşamlarıyla ilgili ayrıntıların sosyal ortama taşınmadan çözüme kavuşturulabilmesi açısından gereken özen gösterilir. Başvurularla ilgili tüm belgeler, yasal zorunluluklar dışında, bir sonraki dönem birim üyeleri ve TPD’nin yetkili kurulları dışındaki merci ve kişilere kapalıdır.

Özen Gösterme İlkesi: Cinsel taciz iddiaları karşısında, tacize uğrayanın tekrar travmatize edilmesine yol açabilecek ve tarafların insan onurunu zedeleyebilecek her türlü davranıştan kaçınmak ve bu tür davranışların ortaya çıkmasını önlemek hususlarında dikkat ve özen gösterilir.

Güven İlkesi: Gizlilik ve özen gösterme ilkelerine uyularak, tarafların güven duygusunu zedelemeyecek şekilde davranılır.

İvedilik İlkesi: Cinsel taciz ve cinsel saldırı iddiaları karşısında vakit geçirmeden harekete geçilmesine dikkat edilir.

Başvuranın Beyanı İncelemeye Esastır ilkesi: Cinsel taciz ve cinsel saldırı fiillerinin işlenme şekli, çoğu zaman iki kişi arasında geçip kanıtlanması zor bir durum yaratmaktadır. Bu nedenle cinsel taciz ve/ya da cinsel saldırıyla ilgili değerlendirme sürecine başlarken “başvuranın beyanı esastır” ilkesinden hareket edilir. Bu ilke, şiddete uğrayanın toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve diğer nedenler dolayısıyla şikâyet edememesi gibi durumlar gözetilerek getirilmiş olup, sadece değerlendirme sürecinin başlatılmasıyla ilgilidir. Çok defa açık kanıtların olmadığı durumlarda da tacizin doğasına, olayın bağlamına ve kişilere dair daha bütünsel bir akıl yürütmeyle olayın niteliğini anlama ilkesiyle birlikte söz konusu olup tek başına inceleme sonucunu belirlemez.

Yargılamaksızın Destek İlkesi: Birim tarafından şikâyet sahibine, sürecin her aşamasında ve talebi doğrultusunda psikolojik, tıbbi ve hukuki destek sağlanması esastır.

Farkındalık ve Önlemler: Bu politika belgesi, TPD’nin tüm bileşenlerini cinsel taciz iddiaları üzerinden duygusal ve diğer kişisel hesaplaşmaların görülmemesi konusunda uyarır.

9. BİRİMİN FAALİYETLERİ

Birim, amacını gerçekleştirmek için aşağıdaki faaliyetlerde bulunur:

a. Toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlandığı bir meslek örgütü oluşturmak, bu çerçevede cinsel taciz, cinsel saldırı ve kadınlara, LGBTİ+ bireylere yönelik her türlü şiddete karşı farkındalık ve duyarlılık yaratmak için eğitim, tanıtım ve benzeri çalışmalar düzenler.

b. Yurt içindeki ve yurt dışındaki kadın örgütleri başta olmak üzere, kamu, özel kurum ve kuruluşlar ile cinsel taciz ve saldırı konularında çalışmak üzere işbirliği yapar, platformlar oluşturur ya da var olan platformlara ve çalışmalara katılır.

c. Başvurucuya destek vermek, başvurucuyu güçlendirmek ve istenmeyen cinsel davranışları durdurmak yönünde cesaretlendirebilmek için çalışmalar yürütür.

d. Başvurucunun korunması, yaşadığı ya da yaşamakta olduğu ya da tanık olduğu durum ve olayları güven içerisinde bildirebilmesi için TPD Merkez Yönetim Kurulu’nu bilgilendirir ve gerekli önlemlerin alınmasını sağlar.

e. Cinsel taciz, cinsel saldırı ve kadınlara ve LGBTİ+ bireylere yönelik her türlü şiddet şikayetleri için etkili, güvenilir, gizlilik ilkesine uygun, başvuranın beyanının esas alındığı bir başvuru mekanizması oluşturur.

10. BİRİMİN İŞLEYİŞ USULÜ

a. Psikiyatri hekimi (öğretim üyesi/idari sorumlu/uzman/uzmanlık öğrencisi) tarafından cinsel şiddete maruz kaldığını ya da böyle bir duruma tanık olduğunu düşünen kişiler, birime ya da TPD Merkez Yönetim Kurulu’na başvurabilir. Birim resen öğrendiği olaylarla ilgili olarak, cinsel şiddete maruz kalan kişinin onayını alma koşuluyla, başvuru beklemeksizin, harekete geçebilir ve/ya da Merkez Yönetim Kurulu, resen öğrendiği olaylarla ilgili olarak birimi göreve çağırabilir.

b. Kendisine başvuru yapılan kişi, çalışma birimleri ya da kurullar, başvurucuyu birim hakkında bilgilendirmek ve birime yönlendirmekle yükümlüdür.

c. Her başvuru için birim tarafından kayıt açılır, bir kayıt numarası verilir ve takip eden işlemler bu kayıt numarası kullanılarak gerçekleştirilir. Kayıt formu başvurunun tarihini, konusunu ve başvurucunun taleplerini içerir. Kayıt formuna eklenecek diğer bilgiler başvurucunun onayına tabidir.

d. Başvuruya konu olan olayın taraflarından herhangi biri ile birim üyelerinden herhangi birinin akademik, idari ya da özel bir ilişkisi olması durumunda, söz konusu birim üyesi başvuru sürecine dahil edilmez. Söz konusu ilişkinin sonradan öğrenilmesi ya da fark edilmesi durumunda da birim üyesi başvuru ile ilgili süreçten ayrılır.

e. Birime doğrudan ya da yönlendirme yoluyla ulaşan başvurularda, birim tarafından görevlendirilecek en az iki üye ve başvurucunun kabulüne bağlı olarak TPD Hukuk Bürosu’ndan bir avukat başvurucu ile yüz yüze ya da online olarak görüşür, başvurucuyu dinler, ihtiyaç ve taleplerini öğrenir. Başvurucuyu hukuki ve diğer çözüm seçenekleri, bu seçeneklerde izlenen süreçler, bu seçeneklerin her birinin yaratabileceği riskler ve alınması gereken önlemler konusunda bilgilendirir.

f. Başvurucunun, şikayet konusuyla ilgili yaşadıklarını, her aşamada yeniden anlatmak zorunda kalarak ikincil mağduriyet yaşamaması için (başvurucunun kabulüne bağlı olarak ses kaydının/online görüşme kaydının alınması gibi), gerekli düzenlemeleri yapar, önlemleri alır. Görüşme sırasında mağduriyeti artıracak sorgulayıcı ve suçlayıcı söz, davranış, tavır ve imalardan kaçınılır.

g. İlk görüşme sırasında birim üyeleri ve varsa görüşmeye katılan Hukuk Bürosu üyesi tarafından, daha sonraki aşamalarda başvurucunun beyan ve açıklamalarına yeniden başvurmayı gerekli kılmayacak şekilde ve özenle bir kayıt oluşturulur.

h. Başvurucunun talep ve ihtiyaçları ile varsa ilgili hekimin açıklamaları, cevapları ve genel tavır tutumu dahil olmak üzere bu aşamaya kadarki yaşananlar, varsa dayanak belgeler, görüşme notları ve tutanaklar ile birlikte birim tarafında bir değerlendirme raporu hazırlanır. Değerlendirmeye ilişkin bilgi ve belgeler birimin değerlendirme raporu ekinde Merkez Yönetim Kuruluna iletilir.

i. Birim tarafından oluşturulan değerlendirme raporunda başvurucunun, adı geçen hekimle ilgili deontolojik yönden bir şikayette bulunup bulunmayacağı ayrıca bildirilir. Şayet bu yönde bir şikâyet olacaksa Merkez Yönetim Kurulu’na bildirilir.

j.Başvuruların kabulü ve başvurucuya destek sağlanması için başvurucunun beyanı esas alınarak inceleme başlatılır. İncelemeye başlamak için başvurucudan cinsel şiddet eylemlerinin varlığını kanıtlaması beklenmez.

11. YÜRÜRLÜK

Bu belge TPD Merkez Yönetim Kurulu tarafından kabul edilmiş olup 15.05.2021 tarihinde yürürlüğe girer.

12. YÜRÜTME

“Cinsel Şiddeti Önleme ve Toplumsal Cinsiyet Eşitliğini Destekleme Birimi”nin oluşumu ve işleyişine ilişkin çalışmaları TPD Merkez Yönetim Kurulu yürütür.

Mustafa Kemal Atatürk, Hayatı ve Devrimleri

0
Mustafa Kemal Atatürk, Kronolojik Hayatı ve Devrimleri

Mustafa Kemal Atatürk, Kronolojik Hayatı ve Devrimleri

19 Mayıs 1881
Mustafa Kemal, Selanik’te doğdu.
1894
Mustafa Kemal, Selanik Askeri Rüştiyesi’ne başladı.
1896
Mustafa Kemal, Manastır Askeri İdadisi’ne girdi.
13 Mart 1899
Mustafa Kemal, Manastır Askeri İdadisi’ni bitirerek, İstanbul’da Harp Okulu Piyade Sınıfına girdi.
10 Şubat 1902
Mustafa Kemal, Harp Okulu’nu teğmen rütbesiyle bitirerek, Harp Akademisi’ne girdi.
11 Ocak 1905
Mustafa Kemal, Kurmay Yüzbaşı olarak Harp Akademisi’nden mezun oldu.
5 Şubat 1905
Mustafa Kemal, Şam’da bulunan 5. Orduya atandı.
1907
Mustafa Kemal gizlice Selanik’e geçip, orada da, Vatan ve Hürriyet Cemiyeti’nin bir şubesini kurdu.
20 Haziran 1907
Mustafa Kemal, Kolağası (kıdemli yüzbaşı) oldu.
20 Eylül 1907
Mustafa Kemal, Selanik’teki 3. Orduya atandı.
22 Haziran 1908
Mustafa Kemal, Selanik – Üsküp (şark) Demiryolları müfettişliğine atandı.
23 Temmuz 1908
İkinci Meşrutiyet ilan edildi.

Kanunu Esasi, İkinci Abdülhamit tarafından 23 Aralık 1876 günü bir ferman ile ilan edilmiş ve meşrutiyetin temeli atılmıştır. Kanunu Esasi, Türk Anayasa tarihinin başlangıcını ve mutlak monarşiden anayasal monarşiye geçişin yasal hükümlerini oluşturmaktadır. I. Meşrutiyet, II. Abdülhamit’in tahta çıkışıyla birlikte ilan edilmiş ancak ilk parlamento dönemi 13 Şubat 1878’de sona ermiştir. Kanunu Esasi, gerçek bir meşrutiyet olmamasına karşın Türk tarihinde Anayasal hareketlerin ilk yazılı belgesi olması, ilk defa yasama meclisinin oluşturulması, ilk defa bir Anayasal metin ile bazı temel hak ve özgürlüklerin sağlanması ve yargı bağımsızlığına dönük bazı prensipler getirmesi bakımından önem taşımaktadır.

17 Aralık 1908
İkinci Meşrutiyetin ilanından sonra, Meclis-i Mebusan açıldı.
1908
Mustafa Kemal, Almancadan Osmanlıcaya çevirdiği, Berlin Askeri Üniversitesi eski müdürlerinden General Litzmann’ın, “Takımın Muharebe Talimi” kitabını yayınladı.
13 Nisan 1909
31 Mart Olayı oldu.
15-16 Nisan 1909
Mustafa Kemal, 31 Mart (13 Nisan) Olayı üzerine, ayaklanmayı bastırmakla görevli Hareket Ordusu’nun kurmay başkanı olarak, Selanik’ten İstanbul’a hareket etti.
6 Eylül 1909
Mustafa Kemal, Selanik’te 3. Ordu Piyade Subay Talimgahı Komutanı oldu.
10 Mayıs 1909
Mustafa Kemal, Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa’nın kurmay başkanı olarak, Arnavutluk harekatına katıldı.
13 Ocak 1910
Mustafa Kemal, Selanik 3. Tümen kurmay başkanlığına atandı.
17-21 Eylül 1910
Mustafa Kemal, Fransa’da yapılan Pikardi manevralarına Türk Ordusu temsilcisi olarak katıldı.
15 Ocak 1911
Mustafa Kemal, Selanik’te bulunan 38. Piyade Alay Komutan Vekilliği’ne atandı.
13 Eylül 1911
Mustafa Kemal, geçici olarak Trablusgarb Tümeni Kurmay başkanlığına atandı.
29 Eylül 1911
İtalyanlar, Trablusgarp’ı ele geçirmek için Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etti.
5 Ekim 1911
Mustafa Kemal, Binbaşılığa yükseltildi.
8 Ekim 1912
Balkan Savaşları başladı. Mustafa Kemal, Bolayır’da kurulan kolordunun hareket şubesi müdürlüğüne getirildi.
15 Ekim 1912
Trablusgarp Savaşı sonunda, Osmanlı Devleti ile İtalya, Uşi Barış Antlaşması‘nı imzaladı. Trablusgarp ve Bingazi, İtalyanlara bırakıldı.

İtalya, 29 Eylül 1911 tarihine, Trablusgarp ve Bingazi’de ekonomik çıkarlarını korumak gerekçesiyle Osmanlı İmparatorluğu’na savaş ilan etmiş; Trablusgarp’ın bir kısmını ele geçirdikten sonra savaşı Ege Denizi’ne taşımıştır. İtalya, 28 Nisan-20 Mayıs 1912 tarihleri arasında Menteşe Adaları bölgesindeki 16 ada ve adacığı işgal etmiş; taraflar arasındaki savaş barış görüşmeleri ile sona ermiştir. Barış görüşmeleri 13 Temmuz 1912 tarihinde İsviçre’nin Lozan kentinde başlamış ve 18 Ekim 1912’de imzalanan Uşi Barış Antlaşması ile sona ermiştir. Uşi Barış Antlaşması sonucunda; Osmanlı Devletinin Trablusgarp vilayeti ile Bingazi sancağında özerk bir yönetim uygulanmasını kabul ederek askerlerini çekmesi karşılığında İtalya’nın da adalardan çekilmesi kararlaştırılmıştır.

24 Ekim 1912
Yunanlılar Selanik’i işgal etti.
25 Kasım 1912
Mustafa Kemal, Çanakkale Boğazı Kuvayı Mürettebesi Harekat Şubesi Müdürlüğü’ne atandı.
28 Kasım 1912
Arnavutluk bağımsızlığını ilan etti.
1 Aralık 1912
Mustafa Kemal, Gelibolu’ya gitti.
23 Ocak 1913
İttihatçılar, sadrazam Kamil Paşa’yı uzaklaştırarak yerine Mahmut Şevket Paşa’yı getirdiler. (Babıali Baskını ile)
30 Mayıs 1913
1. Balkan Savaşı sonunda Balkan Devletleri ile Londra Antlaşması imzalandı.
11 Haziran 1913
Sadrazam Mahmut Şevket Paşa bir suikast sonucu öldürüldü.
12 Haziran 1913
Said Halim Paşa sadrazam oldu.
21 Temmuz 1913
Mustafa Kemal, Kolordu Kurmay Başkanı olduğu Bolayır Kolordusu ile, 1. Balkan Savaşlarında kaybedilen Edirneyi geri aldı.
29 Eylül 1913
Balkan Savaşları sonunda Bulgaristan ile İstanbul Antlaşması imzalandı.

İstanbul Antlaşması, Osmanlı Devletinin ağır bir yenilgiye uğradığı Balkan Savaşı sonrasında, 29 Eylül 1913 tarihinde “Bulgaristan’la Barış Andlaşması” adıyla imzalanmıştır. Yirmi madde ve beş Ek’ten oluşan Antlaşma sonucunda; Edirne, Dimetoka ve Kırklareli’nin Osmanlı Devleti’nde kalması, Kavala ve Dedeağaç’ın Bulgaristan’a bırakılması, Meriç Nehri’nin sınır olması ve  Bulgaristan’da kalan Türkler’in siyasi, dini ve sosyal haklarının korunması hüküm altına alınmıştır.

27 Ekim 1913
Mustafa Kemal, Sofya Askeri Ataşesi oldu. Aynı gün Fethi Okyar ise Sofya Büyükelçisi olarak atandı.
14 Kasım 1913
2. Balkan Savaşı’ndan sonra, Yunanistan ile Osmanlı Devleti arasında Atina Antlaşması imzalandı.
3 Ocak 1914
Enver Paşa, Ahmet İzzet Paşa’nın yerine Harbiye Nazırı oldu.
1 Mart 1914
Mustafa Kemal, Yarbaylığa yükseltildi.
13 Mart 1914
Osmanlı – Sırbistan arasında İstanbul anlaşması imzalandı
Mayıs 1914
Mustafa Kemal “Zabit ve Kumandanla Hasbihal” adlı kitabını yazdı Aralık 1918’de İstanbul’da yayımlandı.
1 Ağustos 1914
1. Dünya Savaşı başladı.
3 Kasım 1914
Rusya, Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etti.
5 Kasım 1914
İngiltere ve Fransa, Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etti.
11 Kasım 1914
Osmanlı Devleti, İttifak Devletleri yanında 1. Dünya Savaşı’na girdi.
20 Ocak 1915
Mustafa Kemal, Sofya’dayken 19. Tümen Komutanlığına atandı.
19 Şubat 1915
İngiliz ve Fransız kuvvetleri, Çanakkale’yi topa tuttu.
25 Şubat 1915
Mustafa Kemal’in komutasındaki 19. Tümen, Fransız ve İngilizlerin Çanakkale’yi topa tutması üzerine Eceabat Bölgesine gönderildi.
18 Mart 1915
İstanbul’u ele geçirmek için Çanakkale Boğazı’nı geçmeye çalışan, İtilaf Devletlerine karşı, 18 Mart Boğaz Muharebesi Zaferi kazanıldı.
23 Mart 1915
Limon Von Sanders, Çanakkale’yi savunmak için kurulan, 5. Ordu komutanlığına getirildi.
25 Nisan 1915
Çanakkale Boğazı’ndan geçmeleri engellenen İtilaf Devletleri, Seddülbahir ve Arıburnu’na asker çıkardı. Mustafa Kemal, tümeniyle düşman birliklerini Conkbayırı’nda durdurdu.
30 Nisan 1915
19. Tümen Komutanı Mustafa Kemal’e madalya verildi.
1 Mayıs 1915
Mustafa Kemal, Arıburnu Grubu Komutanlığı’nı üstlendi.19. Tümen’in ilk hazırlıklı taarruzu gerçekleşti.
10 Mayıs 1915
Başkomutan Enver Paşa, Mustafa Kemal’in bölgesini denetledi ve takdirlerini bildirdi.
17 Mayıs 1915
Mustafa Kemal, Arıburnu Bölgesi Komutanlığı’ndan ayrılıp, 19. Tümen Komutanlığı’na döndü. (Arıburnu Komutanlığı’nı 1 Mayıs’ta durumun gereği olarak üstlenmişti).
24 Mayıs 1915
Çanakkale’ de bir günlük ateşkes anlaşması yapıldı.
1 Haziran 1915
Mustafa Kemal, Albaylığa yükseltildi.
8-9 Ağustos 1915
Mustafa Kemal, Anafartalar Grubu Komutanlığı’na atandı.
9 Ağustos 1915
Mustafa Kemal, bizzat idare ettiği taarruzla, Anafartalar cephesinde düşmanı geri attı. I. Anafartalar Zaferi kazanıldı.
10 Ağustos 1915
Mustafa Kemal, Conkbayırı süngü hücumuyla önemli bir zafer daha kazandı.
17 Ağustos 1915
Mustafa Kemal, Anafartalar’dan sonra Kireçtepe’de de zafer kazandı.
19 Ağustos 1915
Mustafa Kemal, 16. Kolordu Komutanı oldu. (Aynı zamanda Anafartalar Grubu Komutanı)
21 Ağustos 1915
Mustafa Kemal, II. Anafartalar Zaferi’ni kazandı.
24 Ağustos 1915
Başkomutan Enver Paşa, Anafartalar Grubu bölgesini denetledi.
27 Ağustos 1915
Kayacıkağılı Muharebesi gerçekleşti.
28 Ağustos 1915
Mustafa Kemal, Anafartalar Grubu’nda yeni düzenlemeler yaptı.
10 Aralık 1915
Mustafa Kemal, Çanakkale Cephesi’nden ayrıldı.
19-20 Aralık 1915
Düşman birlikleri, Arıburnu ve Suvla’yı gizlice boşalttı. (Savaş 8-9 Ocak 1916’da tamamıyla sona ermiştir)
9 Ocak 1916
Müttefik Kuvvetleri, Seddülbahir’den çekildi.
14 Ocak 1916
Mustafa Kemal, Edirne’de 16. Kolordu Komutanlığına atandı.
16 Şubat 1916
Ruslar, Erzurum’u işgal ettiler.
3 Mart 1916
Bitlis, Muş, Van ve Hakkari Ruslar tarafından işgal edildi.
15 Mart 1916
Mustafa Kemal, Edirne’den Diyarbakır’a kaydırılan 16. Kolordu komutanı olarak Doğu Cephesinde göreve başladı.
1 Nisan 1916
Mustafa Kemal, Mirlivalığa (Tuğgeneral) yükseltildi.
7-25 Nisan 1916
Mustafa Kemal, Doğu’da Rusların saldırısını püskürttü.
28 Nisan 1916
Irak Cephesindeki savaşlarda, Kutülamare bölgesinde, beş aydır kuşatma altında olan İngiliz birlikleri, teslim oldu.
7-8 Ağustos 1916
Mustafa Kemal Bitlis ve Muş’u, Ruslardan geri aldı.
17 Kasım 1916
10. Türk Kolordusu, Makedonya Cephesine geldi.
11 Aralık 1916
Manastır, İtilaf Devletleri’nin eline geçti.
17 Şubat 1917
Mustafa Kemal, Hicaz Seferi Kuvvetler Komutanlığına atandı
7 Mart 1917
Mustafa Kemal, Diyarbakır’daki 2. Ordu Komutan Vekilliğine atandı.
11 Mart 1917
İngilizler Bağdat’ı ele geçirdi.
16 Mart 1917
Mustafa Kemal, Diyarbakır’daki 2. Ordu Komutanlığı’na asıl olarak atandı.
Haziran 1917
Yıldırım Ordular Grubu kuruldu.
27 Haziran 1917
Yunanistan, İtilaf Devletleri yanında savaşa girdi.
5 Temmuz 1917
Mustafa Kemal, Halep’teki 7. Ordu Komutanlığı’na atandı.
17 Temmuz 1917
Rus Çarı, çıkan ayaklanma sonunda iktidardan çekildi. Sosyalistler, Sovyet Hükümetini kurdu.
9 Eylül 1917
Avusturya Macaristan Hükümeti Mustafa Kemal’e, ikinci rütbe harp alameti Askeri Liyakat madalyası verdi.
20 Eylül 1917
Mustafa Kemal, 7. Ordu Komutanı sıfatıyla, memleketin ve ordunun durumunu açıklayan tarihi raporunu İstanbul’a gönderdi.
6 Ekim 1917
Mustafa Kemal 7. Ordu Komutanlığı’ndan istifa ettiğini bir yazı ile Enver Paşa’ya bildirdi.
9 Ekim 1917
Rusya’da yeni bir ayaklanma çıktı. Lenin öncülüğündeki Bolşevik Hükümeti 1. Dünya Savaşından çekildi. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği kuruldu.
15 Ekim 1917
7. Ordu Komutanlığı’ndan ayrılan Mustafa Kemal, 2. Ordu komutanı sıfatıyla, izinli olarak İstanbul’a döndü.
9 Aralık 1917
İngilizler, Kudüs’ü işgal etti.
15 Aralık 1917
Mustafa Kemal, Veliaht Vahdettin ile Almanya’ya gitti.
16 Aralık 1917
Mustafa Kemal’e “Birinci Rütbeden Kılıçlı Mecidi Nişanı” verildi.
19 Şubat 1918
Mustafa Kemal, Alman İmparatoru tarafından, birinci rütbeden Kılıçlı Cordon ve Prussu nişanı ile taltif edildi.
4 Temmuz 1918
Vahdeddin Padişah oldu.
7 Ağustos 1918
Mustafa Kemal, Filistin’de bulunan 7. Ordu Komutanlığı’na ikinci defa atandı.
1 Eylül 1918
7. Ordu Komutanlığı görevine başladı.
19 Eylül 1918
Filistin Cephesi’ndeki, Yıldırım Ordular Grubu, İngilizlerin taarruzunu durduramadı. İngilizler Suriye’ye doğru ilerlediler.
26 Eylül 1918
7. Ordu, Şam doğrultusunda yürüyüşe geçti ve akşama doğru Der’a bölgesinde toplandı.
29 Eylül 1918
7. Ordu, Şam’ın güneyine çekildi.
29 Eylül 1918
Bulgaristan, Selanik Ateşkes Antlaşması ile savaştan çekildi. İtilaf Devletleri’yle masaya oturan Bulgarlar, Selanik Antlaşması sonucunda tam anlamıyla teslim oldu. İtilaf Devletleri, Bulgaristan’ı işgale başladı ve Doğu Avrupa’da üstünlüğü ele geçirdi.
30 Eylül 1918
Bozguna uğrayan Yıldırım Ordular Grubu, 7. Ordu Komutanı Mustafa Kemal Paşa’nın gözetiminde derlenip toparlandı.
1 Ekim 1918
7. Ordu Komutanı Mustafa Kemal Paşa, bölge valileri ile danışma toplantısı yaptı.
1 Ekim 1918
Beyrut bağımsızlığını ilan etti.
3 Ekim 1918
Yıldırım Ordular Grubu, Halep’e doğru çekilmeye başladı.
3 Ekim 1918
Bölgedeki Arap halkı, İngilizlerin kışkırtmasıyla ayaklandı.
4 Ekim 1918
Mustafa Kemal Paşa’nın Karargahı, Halep’e getirildi.
5 Ekim 1918
Mustafa Kemal Paşa, 7. Ordu’yu yeniden düzenlemeye başladı.
8 Ekim 1918
Talat Paşa kabinesi görevinden çekildi.
8 Ekim 1918
Mustafa Kemal Paşa, Arapların düşmanca hareket ve propagandalarına karşı yeni tedbirler aldı.
11 Ekim 1918
Hükümeti kurmakla görevlendirilen Tevfik Paşa, görevden affını istedi.
14 Ekim 1918
Hükümeti kurma görevi, Ahmet İzzet Paşa’ya verildi.
14 Ekim 1918
Fransız savaş gemileri, İskenderun’u bombaladı.
16 Ekim 1918
4. Ordu kaldırıldı. 7. Ordu takviye edildi.
20 Ekim 1918
İngiliz, Fransız ve Amerikan Temsilcileri, Lazkiye’de geçici bir hükümet kurdu.
26 Ekim 1918
Mustafa Kemal’in komuta ettiği 7. Ordu Birlikleri, İngilizlerin taarruzunu Halep’in kuzeyinde, durdurdu.
28 Ekim 1918
Yeniden düzenlenen, Yıldırım Ordular Grubu, Halep’in kuzeyine çekildi.
30 Ekim 1918
Yıldırım Ordular Grubu Komutanı Mareşal Liman Von Sanders’in veda mektubu yayımlandı.
30 Ekim 1918
Mustafa Kemal Paşa, Yıldırım Orduları Grup Komutanı oldu.
30 Ekim 1918
1. Dünya Savaşını, Osmanlı Devleti için, sona erdiren Mondros Mütarekesi Limni adasında imzalandı.

Mondros Ateşkes Antlaşması, Birinci Dünya Savaşının yenilenleri arasında olan Osmanlı Devleti ile Müttefik Devletler adına hareket eden İngiltere arasında 30 Ekim 1918’de Mondros’ta imzalanmıştır. Mondros Ateşkes Antlaşması, Silah Bırakışımı Sözleşmesidir. Sözleşme, 1919 yılından itibaren başlayan Kurtuluş hareketi sonrasında geçerliliğini yitirmiş, 1922 yılında  Mudanya Ateşkes Antlaşması ile yeni Silah Bırakışımı Sözleşmesi imzalanmıştır.

31 Ekim 1918
Osmanlı Devleti, 1. Dünya Savaşından mağlup olarak çıktı. Mondros Mütarekesi yürürlüğe girdi.

Mondros Ateşkes Antlaşması; Müttefik Devletlerin yetkili kıldığı İngiltere Hükümeti adına Akdeniz Donanması Başkomutanı Oramiral Sir Arthur Cough Calthorpe ile, Osmanlı Devleti adına Donanma Bakanı Sayın Hüseyin Rauf(Orbay), Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Reşat Hikmet Bey ve Yarbay Sadullah Bey tarafından  Limni Adasının Mondros Limanında Agamemnon Zırhlısında imzalanmıştır. Osmanlı İmparatorluğu Dönemi Antlaşmaları arasında yer alan Mondros Ateşkes Antlaşması 25 maddeden oluşmaktadır. Ağır şartlar taşıyan Mondros Mütarekesi ile Osmanlı Devleti açısından 1. Dünya Savaşı sona ermiş, silahlı çatışmalar durdurulmuştur. Sözleşme, Osmanlı Devleti’nin yıkılışını ve neredeyse tüm toprakların işgalini hukuki altyapıya kavuşturmuş, imparatorluk fiilen sona ermiştir.

2 Kasım 1918
Enver, Talat ve Cemal Paşalar, beraberindekilerle birlikte, bir Alman gemisi ile yurttan ayrıldılar.
3 Kasım 1918
İskenderun’a gelen bir İngiliz ve Fransız subayı, İskenderun’a kuvvet çıkarılacağını bildirdi. Mustafa Kemal Paşa bunu reddetti.
3 Kasım 1918
Musul, İngilizler tarafından işgal edildi.
4 Kasım 1918
Bir Fransız alayı, Uzunköprü – Sirkeci demiryolunu işgal etti.
5 Kasım 1918
Kars’ta, “Kars İslam Şurası” kuruldu.
5 Kasım 1918
İttihat ve Terakki Fırkası kendi kendisini kapattı.
5 Kasım 1918
Mustafa Kemal Paşa, Mondros Ateşkes Antlaşması hakkındaki görüşlerini, bir raporla Başkomutanlığa bildirdi.
7 Kasım 1918
Yıldırım Ordular Grubu kaldırıldı. Mustafa Kemal Paşa, Harbiye nezareti emrine alındı.
8 Kasım 1918
Ahmed İzzet Paşa, sadrazamlıktan istifa etti.
9 Kasım 1918
Çanakkale Boğazı’nın iki yakası, İngilizlerce işgal edildi. Çanakkale’ye bir İngiliz Müfrezesi çıktı. Daha sonra 20 Kasım’da, Rumeli Yakası Fransızlara devredildi.
9 Kasım 1918
İngilizler, İskenderun ve Antakya’ya asker çıkardı.
10 Kasım 1918
Mustafa Kemal, Adana’dan trenle İstanbul’a hareket etti.
10 Kasım 1918
İstanbul’da “Garbi Trakya Cemiyeti” kuruldu.
11 Kasım 1918
Ahmet İzzet Paşa’nın istifası üzerine, Tevfik Paşa yeni Osmanlı Hükümetini kurdu.
13 Kasım 1918
İtilaf Devletleri donanmaları ile Yunan savaş gemileri, İstanbul önüne demirledi.
13 Kasım 1918
Mustafa Kemal, Yıldırım Orduları Grup Komutanlığı’nın kaldırılması üzerine, İstanbul’a geldi.
15 Kasım 1918
Mustafa Kemal Paşa, Vahideddin ile görüştü.
21 Kasım 1918
Mustafa Kemal, Fethi Bey (Okyar) ile birlikte, Minber gazetesini çıkardı.
29 Kasım 1918
Milli Kongre, İstanbul’da toplandı.
30 Kasım 1918
1. Kars Milli İslam Şurası toplandı.
1 Aralık 1918
Trakya-Paşaeli Müdafaa Heyet-i Osmaniyesi kuruldu.
3 Aralık 1918
Urfa’da Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kuruldu.
4 Aralık 1918
Vilâyet-i Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti, İstanbul’da kuruldu.
6 Aralık 1918
İngilizler, Kilis’i işgal etti.
7 Aralık 1918
Fransızlar, Antakya’yı işgal etti.
10 Aralık 1918
Trabzon’da Milli Mücadeyi destekleyen İstikbal Gazetesi yayın hayatına başladı.
11 Aralık 1918
Bir Fransız – Ermeni taburu Dörtyol’u işgal etti.
17 Aralık 1918
Tarsus, Ceyhan ve Adana, Fransızlar tarafından işgal edildi.
19 Aralık 1918
Bahçe, Islahiye, Hassa, Mamure ve Osmaniye, Fransızlar tarafından işgal edildi.
19 Aralık 1918
İşgalcilere karşı ilk direniş, Hatay Dörtyol’da başladı.
21 Aralık 1918
İstanbul’da, “Kilikyalılar Cemiyeti” kuruldu.
21 Aralık 1918
Meclis-i Mebusan padişah tarafından feshedildi.

Meclisi Mebusan, Mondros Ateşkes Antlaşmasından sonra 21 Aralık 1918 tarihinde Padişah Vahdettin tarafından, feshedilmiş, yeni seçimler yapılmış ve son Osmanlı Meclisi 16 Mart 1920’de İstanbul’un işgalinden hemen sonra 11 Nisan 1920’de resmen kapatılmış, 23 Nisan 1920 tarihinde TBMM açılmıştır. Misak-ı Millinin ilanı Osmanlı Meclisinin kapatılışını hızlandırmış, Meclis-i Mebusanın kapatılması ise TBMM’nin kuruluşuna meşru zemin hazırlamıştır.

24 Aralık 1918
İngilizler Batum’u işgal etti.
24 Aralık 1918
İlk Yunan savaş gemisi, İzmir açıklarında görüldü.
26 Aralık 1918
2. Ordu birlikleri, Pozantı’ya değin Adana’yı boşalttı.
27 Aralık 1918
Pozantı işgal edildi.
2 Ocak 1919
Lord Curzon’un, “Doğu Trakya’daki Türkler ile Batı Anadolu’daki Rumlar mübadele edilmelidir” yolundaki muhtırası açıklandı.
7 Ocak 1919
İngilizler, Kars, Ardahan ve Batum’un boşaltılmasını istedi.
10 Ocak 1919
Türk birlikleri, Medine’yi teslim etti.
12 Ocak 1919
İngilizler, Kars’a girerek bazı mevkilere yerleşti.
13 Ocak 1919
İstanbul’da ikinci Tevfik (Okday) Paşa Hükümeti kuruldu. (3 Mart’ta istifa etti. İlk kabinesi : 11.11.1918’de kurulmuştu.)
14 Ocak 1919
Hadımköy – Kuleliburgaz demiryolu istasyonları, Yunanlılarca işgal edildi. (Daha sonra Şark Demiryolları Müdürlüğü Fransızlarca işgal edildi).
15 Ocak 1919
İngilizler, Haydarpaşa Garı’nı işgal etti.
17 Ocak 1919
Kars’ta 2. İslam Şurası toplandı.
18 Ocak 1919
Paris Barış Konferansı toplandı.
22 Ocak 1919
Türk Kuvvetleri, Batum’u boşalttı.
22 Ocak 1919
Bir İngiliz birliği, Konya’ya girdi.
22 Ocak 1919
Hürriyet ve İtilaf Fırkası, yeniden çalışmaya başladı.
26 Ocak 1919
Nurettin Paşa, İzmir Valisi olarak göreve başladı.
30 Ocak 1919
İttihat ve Terakki Fırkası’nın 27 üyesi, Divan-ı Harbe verildi.
2 Şubat 1919
Venizelos, Paris Barış Konferansı’nda Ege Adalarının, Trakya’nın ve Batı Anadolu’nun Yunanistan’a bırakılmasını istedi.
5 Şubat 1919
Meşrutiyetin ilanı üzerine, 24 Temmuz 1908’de kaldırılmış olan sansür, yeniden İstanbul’da yürürlüğe kondu. (Kaldırılışı : 4 Ekim 1922)
7 Şubat 1919
İngiliz Mareşali Allenby, İstanbul’a geldi.
8 Şubat 1919
23.11.1918’de, İstanbul’a vapurla gelmiş olan, Doğu Orduları Başkomutanı General Franchet D’Esperey, görkemli bir törenle İstanbul’a girdi.
9 Şubat 1919
Mareşal Allenby, İstanbul Hükümeti’ne muhtıra verdi.
12 Şubat 1919
Trabzon Muhafaza-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti, kuruldu.
14 Şubat 1919
Nurettin Paşa, 17. Kolordu Komutanlığına atandı.
19 Şubat 1919
İstanbul’da “Teali-i İslam Cemiyeti” kuruldu.  Kurucuları Fâtih dersiâmlarından Abdülfettah, Geyveli İbrâhim Hakkı, İskilipli Mehmed Âtıf ve Bayezid dersiâmlarından Ermenekli Mustafa Saffet efendilerdir. Mustafa Sabri Efendi’nin şeyhülislâmlığa tayini üzerine başkanlığa  İskilipli Atıf Hoca getirildi.
Atıf Efendi, 26 Aralık 1925’te, Frenk Mukallitliği ve Şapka risalesini yayımlayan ve dağıtanlarla birlikte yargılanmak üzere Ankara’ya gönderilmiştir. Teâlî-i İslâm Cemiyeti’nin başkanı iken bu cemiyet tarafından hazırlanan ve Yunan uçakları tarafından Anadolu’ya atılarak dağıtılan Millî Mücadele karşıtı bir beyannamesi (fetva) sebebiyle 26 Ocak 1926 Salı günü Ankara İstiklâl mahkemesinde yargılanmış, bir hafta sonra Ankara Samanpazarı Meydanı’nda asılmıştır.
19 Şubat 1919
Karadeniz Türkleri Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, kuruldu.
22 Şubat 1919
Maraş, İngilizler tarafından işgal edildi.
1 Mart 1919
Paris Konferansı’nda, İngiliz ve Fransız delegeleri, Anadolu’da Yunanlılara arazi verilmesini önerdi.
4 Mart 1919
Bir gün önce istifa eden Tevfik (Okday) Paşa Hükümeti yerine, Damat Ferid Paşa’nın Hükümeti geldi.
6 Mart 1919
İstanbul Rumları, bazı taşkınlıklar yaparak saldırılar gerçekleştirdi.
7 Mart 1919
Fransızlar, Kozan’ı işgal etti.
8 Mart 1919
Zonguldak ve Ereğli, Fransızlar tarafından işgal edildi. (Kurtuluşu:20-21.6.1921)
13 Mart 1919
Kazım Karabekir Paşa, Erzurum’da 15. Kolordu komutanlığına atandı. (3 Mayıs’ta Erzurum’a geldi)
14 Mart 1919
Yunanlıların çıkarma planını, İngiltere Başkanı Lloyd George, Fransa Başkanı Clemenceau, İtalya Başkanı Orlando, Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Wilson, Paris’te kabul ettiler.
15 Mart 1919
İstanbul’da, Arnavut Teavün Cemiyeti kuruldu.
19 Mart 1919
İzmirli bir heyet, padişahla görüştü.
19 Mart 1919
İzmir Müdafa-i Hukuk kongresi toplandı.
19 Mart 1919
Mustafa Kemal Erzurum’a, örgütlenmeyi anlatan bir mektup gönderdi.
24 Mart 1919
İngilizler, Urfa’yı işgal etti.
28 Mart 1919
İtalyanlar, Antalya’yı işgal etti.
30 Mart 1919
İngilizler, Merzifon’u işgal etti.
30 Mart 1919
Damat Ferid Paşa, İngiltere’nin himayesini sağlamak üzere, Amiral Calthorphe’a bir proje verdi.
10 Nisan 1919
Boğazlıyan Kaymakamı Mehmed Kemal Bey, 10 Nisan 1919’da İstanbul’da idam edildi. İdamın gerekçesi; Birinci Dünya Savaşı’nın son yıllarında Yozgat mutasarrıfı ve Boğazlıyan kaymakamı iken, Sevk ve İskan Kanunu gereğince Ermeni tehciri sırasında gerekli önlemleri almadığı ve bu nedenle tehcire konu kişilerin can ve mal kaybına uğramalarına neden olduğu idi. Mondros Ateşkes Antlaşması sonrasında 7 Ocak 1919 tarihinde gözaltına alındı ve 30 Ocak 1919’da İstanbul’a getirilerek Divan-ı Harbi Örfi’de yargılandı ve idam cezasına mahkum edidi. Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin verdiği fetva sonucunda Beyazıt Meydanı’nda asılarak gerçekleştirildi. 1908’de Mülkiye Mektebi’nden mezun olan Mehmed Kemal Bey, benzer gerekçelerle Yozgat’ta yapılan yargılamada beraat kararı verilmişti. 14 Ekim 1922 tarihinde, Bakanlar Kurulu Kararıyla ’Milli Şehit’ ilan edildi.
13 Nisan 1919
Kars, İngilizler tarafından işgal edildi.
16 Nisan 1919
Fransızlar, Afyonkarahisar’ı işgal etti.
20 Nisan 1919
Gürcü Birlikleri, Ardahan’a girdi.
24 Nisan 1919
İtalyan askerleri, Konya’ya girdi.
30 Nisan 1919
Mustafa Kemal, 9. Ordu Müfettişi oldu.
5 Mayıs 1919
Mustafa Kemal’in Samsun’a atanma emri, Takvimi Vekayi‘de(Resmi Gazete) yayınlandı.
5-6 Mayıs 1919
İngiltere Başkanı Lloyd George, Paris’te Barış Konferansı’nda Yunanlıların İzmir’e çıkarma yapmasını istedi
10 Mayıs 1919
İzmir’in işgali, Paris’te İtilaf Devletlerince kararlaştırıldı.
11 Mayıs 1919
Ali Batı ayaklanması başladı.
14 Mayıs 1919
Amiral Calthorphe, İzmir’in işgali için nota verdi.
14 Mayıs 1919
Genelkurmay başkanlığına Cevat Paşa atandı.
14 Mayıs 1919
Foça, Karaburun, Urla, Yenikale istihkamları İngiliz, Fransız ve Yunanlılarca işgal edildi.
14-15 Mayıs 1919
İzmir yurtseverleri, gece Yahudi Maşatlığı (şimdi park)’ında toplanarak “Redd-i İlhak” ilkesini kabul ettiler. Kurulan Redd-i İlhak Heyet-i Milliyesi” halka bir bildiri yayınladı.
15 Mayıs 1919
İzmir, İtilaf Devletlerinin desteği ile, Yunanlılar tarafından işgal edildi ve ilk silahlı direniş başladı.
15 Mayıs 1919
İzmir’in işgalinden 4 saat 10 dakika sonra, Denizli Müftüsü Ahmed Hulusi Efendinin başkanlığında, “Denizli Heyeti Milliyesi” kuruldu.
15-16 Mayıs 1919
Damat Ferid Paşa Hükümeti, yeniden kuruldu.
16 Mayıs 1919
Balıkesirliler, işgali protesto ve silahlı mücadele kararı aldı.
16 Mayıs 1919
Yunanlılar, Urla ve Seferihisar’ı işgal etti.
16 Mayıs 1919
Mustafa Kemal, 9 uncu Ordu Müfettişi olarak Samsun’a gitmek üzere, Bandırma Vapuru ile İstanbul’dan ayrıldı.
17 Mayıs 1919
Refet Bey (Bele), Sivas’ta 3. Kolordu komutanlığına atandı.
18 Mayıs 1919
İstanbul Dar-ül fünunu, (Üniversite) işgali protesto için ilk toplantıyı düzenledi.
18 Mayıs 1919
Balıkesirliler, Alacamescid toplantısını düzenledi. Kuvayı Milliye hareketi ve kongre toplanması kararı alındı.
19 Mayıs 1919
Mustafa Kemal, Samsun’a çıktı ve Kurtuluş Savaşı başladı.
19 Mayıs 1919
Damat Ferid Paşa, ikinci hükümetini kurdu.
20 Mayıs 1919
İngiliz Muhipleri Cemiyeti kuruldu.
20 Mayıs 1919
Albay Bekir Sami, 17. Kolordu komutanlığına atandı.
20 Mayıs 1919
Seydiköy Yunanlılarca işgal edildi.
21 Mayıs 1919
Mustafa Kemal, Erzurum’da 15. Kolordu Komutanı Kazım Karabekir Paşa’ya şifre ile düşüncelerini bildirdi.
21 Mayıs 1919
16 Nisan’da, Fransızlar tarafından işgal edilen Afyonkarahisar, İtalyanların eline geçti.
22 Mayıs 1919
Mustafa Kemal Paşa, Sadaret’e raporunda “Millet tek vücut olup hâkimiyet esasını ve Türklük duygusunu hedef kabul etmiştir.” dedi.
22 Mayıs 1919
Kadıköy Mitingi düzenlendi ve Halide Edip, konuşma yaptı.
23 Mayıs 1919
Sultanahmet Meydanı’nda ve Sivas’ta mitingler düzenlendi.
23 Mayıs 1919
Mustafa Kemal Paşa’nın bir telgraf çekerek, 20. Kolordu Komutanı Ali Fuat Paşa (Cebesoy) ile ilk kez temas kurdu.
23 Mayıs 1919
Sait Molla, “İngiliz Muhipleri Cemiyeti”nin kurulduğunu belediye başkanlarına bildirdi.
25 Mayıs 1919
Mustafa Kemal Paşa, Havza’ya geldi.
26 Mayıs 1919
Yunanlılar, Manisa’yı işgal etti.
26 Mayıs 1919
İstanbul’da Şuray-ı Saltanat, İngiliz mandasını kabule karar verdi.
27 Mayıs 1919
Yunanlılar, Aydın’ı işgal etti.
28 Mayıs 1919
Mustafa Kemal Havza’dan, sivil ve asker yüksek memur ve komutanlıklara, işgaller üzerine mitingler düzenlenmesini bildirdi.
28 Mayıs 1919
Ödemiş dolaylarında Yunanlılarla çatışmalar başladı.(İngilizler, İstanbul’da tutukladıkları 67 Türk politika adamını Malta’ya sürdü)
29 Mayıs 1919
Ayvalık’ta, Ali Bey (Çetinkaya) komutasında, Yunanlılara karşı direniş başladı.
2 Haziran 1919
Kazım Özalp, 61. Tümen’de göreve başladı.
3 Haziran 1919
Mustafa Kemal Paşa’nın mitinglerle ilgili Harbiye Nezareti’ne (Bakanlığa) cevabında “Milletin heyecanını ve tezâhürât-ı milliyeyi (millî gösterileri) men ve tevkif için (durdurmak için) hiç kimsede kudret ve takat göremem”  dedi
4 Haziran 1919
Nazilli, Yunanlılar tarafından işgal edildi.
6 Haziran 1919
Müttefik komutanlardan General Milne, Mustafa Kemal Paşa hakkında İstanbul Hükümeti’ne ültimatom verdi.
6 Haziran 1919
Damat Ferid ve yanındakiler, Paris Konferansı’na katılmak üzere yola çıktı.
8 Haziran 1919
Harbiye Nazırı, Mustafa Kemal Paşa’yı İstanbul’a geri çağırdı.
8 Haziran 1919
Rauf Orbay, Ankara’ya geldi.
9 Haziran 1919
Aydın Cephesinde, Kuvayı Milliye birliği kuruldu.
10 Haziran 1919
Mustafa Kemal Paşa’nın tamimi (genelgesi): “İstiklâl-i millîmiz (millî bağımsızlığımız) uğrunda bütün mevcudiyetimle… milletle beraber nihayetine kadar çalışacağıma mukaddesatım namına söz veririm”.
11 Haziran 1919
Damat Ferid Paşa, Paris Barış Konferansına katılmak üzere, İstanbul’dan Paris’e gitti.
12 Haziran 1919
Mustafa Kemal, Havza’dan ayrıldı.
12 Haziran 1919
Alaşehir’de oluşturulan gönüllü müfreze ile Yunan kuvvetleri çarpıştı.
13 Haziran 1919
Mustafa Kemal, Amasya’da bir heyeti kabul etti.
16 Haziran 1919
Yörük Ali Efe bir Yunan, müfrezesini imha etti.
17 Haziran 1919
Erzurum İl Kongresi toplandı.
17 Haziran 1919
İstanbul’da İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Calthorpe, Mustafa Kemal’in geri çağırılması için Harbiye Nezaretine yazı yazdı.
18 Haziran 1919
Ali Batı ayaklanması bastırıldı.
18 Haziran 1919
Mustafa Kemal Paşa, Anadolu ve Rumeli milli teşkilatının birleştirilmesi hakkında, bir genelge yayınladı.
18 Haziran 1919
Mustafa Kemal, Trakya’da bulunan kolordu komutanı Cafer Tayyar’a (Eğilmez) şifre ile düşüncelerini bildirdi.
19 Haziran 1919
Ali Fuat Paşa ve Rauf Bey, Mustafa Kemal Paşa ile buluşmak üzere Amasya’ya geldi.
21 Haziran 1919
Mustafa Kemal, İstanbul’da bulunan tanınmış kişilere (Abdurrahman Şeref, Reşit Akif Paşa, Seyit, Halide Edip (Adıvar), Kara Vasıf, Nafia Nazırı Ferit Paşa, Sulh ve Selamet Fırkası Başkanı Ferit Paşa, Cami (Baykut), Ahmet (Rıza)) gönderdiği mektupta “Artık İstanbul Anadolu’ya hakim değil, tabi olmak mecburiyetindedir” dedi.
21 Haziran 1919
Amasya Tamimi hazırlandı.
22 Haziran 1919
Mustafa Kemal, Amasya Genelgesiyle, milli kuvvetleri bir gaye ve bir teşkilat çevresinde toplamak amacıyla, Sivas’ta bir kongre toplanması gerektiğini duyurdu.
22 Haziran 1919
Erzurum İl Kongresi kapandı.
23 Haziran 1919
Mustafa Kemal, İstanbul Hükümeti tarafından görevinden alındı.
25 Haziran 1919
Çerkez Ethem ve Demirci Mehmet Efe kuvvetleri, Yunanlılarla çarpışmaya başladı.
25 Haziran 1919
Mustafa Kemal Paşa, Amasya’dan Sivas’a hareket etti.
26 Haziran 1919
1. Dünya Savaşı sonunda, İtilaf Devletleri ile Almanya arasında Versay Barış Anlaşması imzalandı.
27 Haziran 1919
Mustafa Kemal, Sivas’a geldi.
28 Haziran 1919
Mustafa Kemal, Sivas’tan Erzurum’a doğru yola çıktı.
28 Haziran 1919
1. Balıkesir Kongresi toplandı.
3 Temmuz 1919
Mustafa Kemal, Şark İlleri Müdafaai Hukuk Cemiyeti’nin kongresine katılmak üzere, Erzurum’a geldi.
8 Temmuz 1919
Mustafa Kemal resmi görevinden ve askerlikten çekildi.
9 Temmuz 1919
Mustafa Kemal Paşa’nın görevine son verildiği hakkında, Harbiye Nazırı genelge yayınladı.
10 Temmuz 1919
Trakya – Paşaeli Kongresi başladı.
11 Temmuz 1919
Demirci Mehmet Efe, Kuvay-i Milliye saflarına katıldı.
13 Temmuz 1919
Refet Bele Bey, İstanbul hükümeti tarafından görevinden (3. Kolordu Komutanlığı’ndan) alındı.
18 Temmuz 1919
Müttefik Yüksek Konseyi, işgal bölgeleri hakkında anlaşamayan İtalya ve Yunanistan arasında bölüştürme yaptı ve Aydın’ın İtalyanlara verilmesi kararlaştırıldı.
20 Temmuz 1919
Kazım Karabekir Paşa, 3. Ordu (eski adı 9. Ordu) Müfettişliğine Vekil olarak atandı.
20 Temmuz 1919
Mustafa Kemal, Mazhar Müfit’e (Kansu) ileride Cumhuriyet‘in kurulacağını söyledi.
21 Temmuz 1919
Damat Ferid Paşa, 3. kez hükümeti kurdu.
23 Temmuz 1919
Erzurum Kongresi toplandı ve Mustafa Kemal, Erzurum Kongresi’ne Başkan seçildi.
23 Temmuz 1919
Erzurum Kongresi çalışmalarına başladı.
Erzurum Kongresi, bölgesel bir toplantı olmasına karşın alınan kararların niteliği yönüyle ilk olma özelliği taşımakta; manda ve himayeyi kesin bir şekilde reddetmesi ve ilk kez ulusal egemenliğe vurgu yaparak geçici bir hükumetin kurulacağından bahsedilmesi bakımından önem arz etmektedir.
26 Temmuz 1919
2. Balıkesir Kongresi toplandı.
4 Ağustos 1919
3. Kafkas Tümeni Komutanı Yarbay Halit (General Karsıalan), Mustafa Kemal Paşa’ya bağlılık telgrafı çekti.
4 Ağustos 1919
İsmet Bey Askeri Şûra üyeliğine getirildi.
6 Ağustos 1919
1. Nazilli Kongresi toplandı.
7 Ağustos 1919
Erzurum Kongresi sona erdi.
Erzurum Kongresi, bölgesel müdafaa cemiyetlerinin katılımıyla 21 Temmuz-7 Ağustos 1919 tarihleri arasında Erzurum’da toplanan bölgesel nitelikli bir kongredir. Kongre, Erzurum’daki Eski İdadi Mektebi binasında düzenlenmiş, çoğunluğu İtilaf devletleri tarafından işgal edilmiş olan illerden gelen 63 delegenin katılımı ile yapılmıştır. Erzurum Kongresi’ne Erzurum, Trabzon, Erzincan, Sivas, Giresun, Rize, Ağrı, Bingöl, Bayburt, Artvin, Tunceli, Gümüşhane, Ordu, Tokat, Amasya, Bitlis, Siirt ve Van illerinden 63 temsilci katılmıştır.
7 Ağustos 1919
Mustafa Kemal Paşa, Yarbay Halit’in telgrafına karşılık verdi.
9 Ağustos 1919
1. Nazilli Kongresi çalışmalarını tamamladı.
9 Ağustos 1919
Mustafa Kemal, askerlikten çıkarıldı.
10 Ağustos 1919
Halide Edip (Adıvar), Mustafa Kemal’e bir mektup göndererek, Amerika’ya başvurmayı önerdi.
14 Ağustos 1919
Heyet-i Temsiliye’nin ilk toplantısı gerçekleştirildi.
16 Ağustos 1919
Alaşehir Kongresi açıldı.
24 Ağustos 1919
Şarki Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kuruldu.
25 Ağustos 1919
Alaşehir Kongresi, çalışmalarını tamamladı.
27 Ağustos 1919
Mustafa Kemal’e “Erzurum hemşehriliği” payesi verildi.
29 Ağustos 1919
Mustafa Kemal, Erzurum’dan ayrıldı.
2 Eylül 1919
Mustafa Kemal, Sivas’a geldi.
3 Eylül 1919
İstanbul Hükümeti, Sivas Kongresi’ni önlemeye çalıştı.
4 Eylül 1919
Sivas Kongresi toplandı ve Mustafa Kemal, Sivas Kongresi’ne Başkan seçildi. Tüm yurtta, iç ve dış tehlikelerin ortaya çıkardığı millî uyanış sonucunda toplanan kongrede alınan kararlar TBMM’nin kuruluşuna temel teşkil etti. Heyet-i Temsiliye seçildi ve köylerden il merkezlerine kadar bütün millî teşkilatlanma güçlendirilerek birleştirildi.
7 Eylül 1919
Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kuruldu.
8 Eylül 1919
Manda önerileri Kongre’de kabul edilmedi.
9 Eylül 1919
Sivas Kongresi’nin karar – tatbik yetkileri verdiği Heyet-i Temsiliye, Ali Fuat Paşa’yı Anadolu Umum Kuvay-ı Milliye Kumandanlığına tayin etti.
10 Eylül 1919
İtilaf Devletleri ile Avusturya arasında, Sen Jermen (Saint German) barış anlaşması imzalandı.
11 Eylül 1919
Mustafa Kemal, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Heyet-i Temsiliyesi Başkanlığına seçildi.
11 Eylül 1919
Sivas Kongresi sona erdi. 12 Eylül 1919 Padişah Mehmet Vahideddin, İngiltere ile manda anlaşmasını tasdik etti.
13 Eylül 1919
Mustafa Kemal Paşa’nın, mebus (milletvekili) seçimi hazırlıkları hakkındaki genelgesi yayınlandı.
14 Eylül 1919
Sivas’ta “İrade-i Milliye” gazetesi yayımlandı.
16 Eylül 1919
3. Balıkesir Kongresi toplandı.
19 Eylül 1919
2. Nazilli Kongresi toplandı.
20 Eylül 1919
Vahidettin, İstanbul Hükümeti’ne yardımcı olunmasına ilişkin bir beyanname yayınladı.
22 Eylül 1919
Mustafa Kemal, General Harbourd ile görüştü.
27 Eylül 1919
3. Bozkır Ayaklanması çıktı.
27-28 Eylül 1919
Konya Valisi Cemal, İstanbul’a kaçtı.
30 Eylül 1919
Damat Ferid Paşa, sadrazamlıktan istifa etti.
2 Ekim 1919
Ali Rıza Paşa Hükümeti kuruldu.
2 Ekim 1919
Mustafa Kemal, İstanbul Belediyesine mektup yazarak, İstanbul ahalisini Anadolu’daki mücadeleye çağıran beyannamesini yayınladı.
3 Ekim 1919
Mustafa Kemal, yeni sadrazama çektiği telgrafta, hükümet, Erzurum ve Sivas kongreleri amaçlarına uyduğu takdirde, ulusal örgütlerin hükümete yardımcı olacağını belirtti.
4 Ekim 1919
1. Bozkır Ayaklanması bastırıldı. Aynı tarihte Mustafa Kemal, çektiği bir telgrafla, Yahya Kaptan adlı milis komutandan İzmit yöresinde güçlü bir örgüt kurmasını istedi.
7 Ekim 1919
Trakya Paşaeli Müdafaa Heyet-i Osmaniyesi, Anadolu ve Rumeli Mudafaa-i Hukuk Cemiyeti’ne katıldı.
7 Ekim 1919
Yunanlıların yaptıkları zulümleri incelemek üzere kurulmuş olan, Uluslararası İnceleme Komisyonu, hazırladığı raporu Paris’te Barış Konferansı’na verdi.
13 Ekim 1919
“Tasviri Efkar” gazetesi başyazarı Velit’in (Ebüzziya) Mustafa Kemal’e sorduğu sorulara Mustafa Kemal yanıt verdi.
15 Ekim 1919
Bahriye Nazırı Salih Paşa, Amasya’ya hareket etti.
16 Ekim 1919
1. Edirne Konferansı başladı.
16 Ekim 1919
Mustafa Kemal ve arkadaşları Sivas’tan, Amasya’ya doğru yola çıktılar.
17 Ekim 1919
Batı Trakya’daki İskeçe kasabası, Yunanlılar tarafından işgal edildi.
18 Ekim 1919
Mustafa Kemal ve arkadaşları Amasya’ya geldiler.
20 Ekim 1919
2. Bozkır Ayaklanması çıktı.
20-22 Ekim 1919
Mustafa Kemal, İstanbul’dan gelen Bahriye Nazırı (Bakan) Salih Paşa ile Amasya’da görüştü. Amasya Protokolü imzalandı.
23 Ekim 1919
Pontus Hareketi (ve Doğu Trakya) için, İstanbul Rumlarca merkez kabul edildi.
25 Ekim 1919
1. Anzavur isyanı başladı.
26 Ekim 1919
Bayburt’un Hart bucağında, Şeyh Eşref ayaklanması başladı.
27 Ekim 1919
Mustafa Kemal, Tokat’a gitti.
28 Ekim 1919
Mustafa Kemal Tokat’tan Sivas’a doğru yola çıktı.
28 Ekim 1919
Heyet-i Temsiliye, Ali Rıza Paşa kabinesini destekleme kararı aldı.
29 Ekim 1919
Fransızlar, Güneydoğuda İngiliz işgal kuvvetlerinin yerini aldı ve Fransızlar Antep’e girdi.
31 Ekim 1919
Maraş’ta, Sütçü İmam Olayı gerçekleşti.
3 Kasım 1919
“Karakol Cemiyeti” adlı direniş örgütü kuruldu.
3 Kasım 1919
General Milne, İzmir Cephesindeki Milli kuvvetlerin, 3 km. geri alınması gerektiğini, Harbiye Nazırı Cemal Paşa’ya bildirdi.
4 Kasım 1919
3. Bozkır Ayaklanması bastırıldı.
5 Kasım 1919
Anadolu Kadınları Müdafaa-i Vatan Cemiyeti kuruldu.
7 Kasım 1919
Mustafa Kemal, İstanbul’da toplanması kararlaştırılan Osmanlı Meclisi için Erzurum’dan milletvekili seçildi.
16 Kasım 1919
Mustafa Kemal Paşa, batıdaki milli kuvvetlerin örgütlenmesi ve ordu tarafından desteklenmesi için bazı kolordu ve tümen komutanlarına önerilerde bulundu.
16 Kasım 1919
Batı Anadolu’daki kuvvetlerin, üç cephe üzerinde tertiplenmesi hakkında, Mustafa Kemal Paşa, Heyeti Temsiliye adına Harbiye Nezareti’ne öneri sundu.
16 Kasım 1919
Balıkesir’de, Mustafa Necati ile Vasıf ve Esat (Çınar) kardeşler “İzmir’e Doğru” gazetesini yayınlamaya başladılar.
19 Kasım 1919
4. Balıkesir Kongresi toplandı.
21 Kasım 1919
Gökçen Efe şehit oldu.
27 Kasım 1919
İtilaf Devletleri ile Bulgaristan arasında, Nöyyi Barış Anlaşması imzalandı.
27 Kasım 1919
Kara Vasıf Sivas’a gitti.
28 Kasım 1919
Maraş mücadelesi başladı.
29 Kasım 1919
Antep ve Maraş’a Kılıç Ali Paşa komutan olarak atandı ve Kuvayi Milliye’yi örgütlemekle görevlendirildi
29 Kasım 1919
Maraş’da Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kuruldu.
29 Kasım 1919
İstanbul’da “Karakol” Cemiyeti kuruldu.
30 Kasım 1919
1. Anzavur İsyanı’nda, Anzavur kuvvetleri yok edildi.
4 Aralık 1919
Trabzon ve Havalisi Adem-i Merkeziyet Cemiyeti kuruldu.
8 Aralık 1919
Batı Anadolu hareketinin yönetimi, Ali Fuat Paşa’ya verildi.
10 Aralık 1919
3. Kolordu komutanı Albay Refet (Bele), Nazilli’ye gelerek, Aydın Kuvay-ı Milliye komutanlığını üzerine aldı.
13 Aralık 1919
Galibler Yüksek komiserleri, Yunanlıların İzmir’i işgalini kabul etmedi.
18 Aralık 1919
Mustafa Kemal Paşa, Sivas’tan ayrıldı.
18 Aralık 1919
Batum’da Pontus Hükümeti kuruldu.
23 Aralık 1919
İtalyanlar Antalya’dan sonra, Konya’ya kadar geldi.
27 Aralık 1919
Mustafa Kemal, Heyet-i Temsiliye üyeleriyle birlikte Ankara’ya geldi.
28 Aralık 1919
Mustafa Kemal, Ankaralılarla bir konuşma yaparak durumu anlattı.
29 Aralık 1919
Urfa’da Kuvayı Milliye kuruldu.
29 Aralık 1919
Mustafa Kemal Paşa’nın, Heyet-i Temsiliye ile görüşmek üzere milletvekillerinin Ankara’ya gelmesi hususundaki genelgesi yayınlandı.
29 Aralık 1919
Mustafa Kemal’in ordudan atılmadığı, istifa ettiği, alınan nişan ve madalyalarının geri verilmesi üzerinde Meclis-i Vükela (bakanlar kurulu) kararı alındı.
3 Ocak 1920
Milletvekilleri Mustafa Kemal ile görüşmeye başladı.
9 Ocak 1920
Kuvay-i Milliye’ci Yahya Kaptan Gebze’de, İstanbul Hükümetinin adamlarınca öldürüldü.
10 Ocak 1920
Ankara’da Hâkimiyet-i Milliye gazetesi kuruldu.
11 Ocak 1920
Konya’da miting yapıldı.
12 Ocak 1920
İstanbul’da son Meclis-i Mebusan’ı açıldı.
13 Ocak 1920
Sultanahmet alanında, İstanbul’un Türk kalması için büyük bir miting yapıldı.
14 Ocak 1920
Mustafa Kemal, Meclis-i Mebusan’ın açılışını kutladı.
15 Ocak 1920
2. Edirne Kongresi toplandı.
20 Ocak 1920
İsmet Bey, Ankara’ya gitti.
20 Ocak 1920
Maraş’ta kurtuluş mücadelesi başladı.
24 Ocak 1920
Kastamonu’da “Gençler Kulübü” açıldı.
26 Ocak 1920
Celalettin Arif Bey, geçici olarak Mebusan Meclisi başkanlığına seçildi.
26-27 Ocak 1920
Köprülü Hamdi Bey, Kuvay-i Milliyecilerle, Fransızların koruduğu Akbaş cephaneliğini basmak için, Rumeli yakasına geçti.
28 Ocak 1920
Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nın gizli toplantısında Misâk-ı Millî kabul edildi.
31 Ocak 1920
Mebusan Meclisi başkanlığına Reşat Hikmet Bey seçildi.
1 Şubat 1920
Maraş’ta Fransızlar, çarşıları yakmaya başladı ve çok şiddetli sokak savaşları başladı.
3 Şubat 1920
Fevzi Paşa, Osmanlı Hükümeti’nin Harbiye Nazırı oldu.
6 Şubat 1920
Son Osmanlı Mebusan Meclisi’nde, Mondros Müterekesi‘ne karşı direnme yanlısı Felah-ı Vatan Grubu kuruldu.
9 Şubat 1920
Kuvay-i Milliye birlikleri, Urfa’ya girdi.
11 Şubat 1920
Mustafa Kemal, Fevzi Paşa ile görüştü.
12 Şubat 1920
Maraş, Fransız işgalinden kurtuldu.
14 Şubat 1920
Yenihan isyanı başladı.
15 Şubat 1920
Londra Konferansı’nda, İstanbul’un Türklere bırakılması kararı verildi.
16 Şubat 1920
2. Anzavur Ayaklanması başladı.
17 Şubat 1920
İstanbul Osmanlı Mebuslar Meclisi, kabul ettiği Milli Misak‘ın, basında yayınlanmasını ve bütün yabancı parlamentolara bildirilmesini kararlaştırdı.
18 Şubat 1920
Milli Misak, İstanbul Meclisi’nce yayımlandı.
19 Şubat 1920
Müttefiklerin tehdit ültimatomları, İstanbul Hükümeti’nce yayımlandı.
22 Şubat 1920
Müttefik ültimatomlarına karşılık olmak üzere, Mustafa Kemal Paşa, İstanbul Hükümeti’ne cevap verdi.
28 Şubat 1920
Yunan 1. Kolordusu Başkomutanlık Karargâhı, Selanik’ten İzmir’e taşındı.
3 Mart 1920
Yunanlılar, Gölcük Yaylası ile Bozdağ’ı işgal etti.
3 Mart 1920
Ali Rıza Paşa kabinesi istifa etti.
4 Mart 1920
Celalettin Arif Bey, Mebusan Meclisi başkanlığına seçildi.
5 Mart 1920
Kuvayı Milliye birlikleri, Fransızlara karşı saldırıya geçti.
8 Mart 1920
Salih Hulusi (Kezrak) Paşa kabinesi kuruldu.
10 Mart 1920
5. Balıkesir Kongresi toplandı.
15 Mart 1920
İngilizler, İstanbul’da yüz elli Türk aydınını tutukladı.
16 Mart 1920
İstanbul, İtilaf Devletleri tarafından işgal edildi. Meclis basıldı, bazı milletvekilleri tutuklandı ve Malta Adası’na sürüldü. Mustafa Kemal, durumu bütün devletler ve Millet Meclisleri nezdinde protesto etti. Ankara’da yeni bir Millet Meclisi toplama teşebbüsüne geçildi.
17 Mart 1920
İngilizler, Eskişehir ve Afyon’dan çekildiler. (24 Nisan’da Şile’ye asker çıkardılar)
18 Mart 1920
Balıkesir’de, Kastamonu’da, İstanbul’un işgalini protesto mitingleri yapıldı.
18 Mart 1920
Meclis-i Mebusan, bir kapanış toplantısı yaparak ebediyen faaliyetlerine son verdi.
19 Mart 1920
Mustafa Kemal, Ankara’da toplanacak Meclis için seçim yapılmasını bir yazı ile illere ve komutanlıklara bildirdi.
26 Mart 1920
Amerika Birleşik Devletleri Cumhurbaşkanı Wilson, Büyük Ermenistan kurulması hakkında nota verdi.
28 Mart 1920
Antep’te Fransızlara karşı direnişiyle ünlenen Şahin Bey şehit oldu.
29 Mart 1920
Yarbay Rahmi Bey, Anzavur’a bağlı askerler tarafından öldürüldü.
31 Mart 1920
Lüleburgaz Kongresi toplandı.
1 Nisan 1920
Trakya Kongresi toplandı.
1 Nisan 1920
Antep’te, Kızılhisar Baskını ve şehir içi muharebeleri.
2 Nisan 1920
İstanbul’da Salih Hulusi Paşa Hükümeti, İngilizlerin baskısıyla istifa etti.
2 Nisan 1920
İstanbul Mebuslar Meclisi’nden ilk grup Ankara’ya geldi.
3 Nisan 1920
İsmet Bey (İnönü) Ankara’da, Milli Mücadeleye katıldı.
4 Nisan 1920
12. Kolordu komutanı Fahrettin (Altay) Ankara’ya gelerek, Mustafa Kemal ile görüştü.(Ankara’ya katılmış oldu)
4 Nisan 1920
Anzavur Ahmed, Gönen’i ele geçirdi.
5 Nisan 1920
Damat Ferid Paşa, 4. kez hükümeti kurdu.
6 Nisan 1920
Ankara’da Anadolu Ajansı kuruldu.
8 Nisan 1920
Fransızlar, ateşkes istedi.
8 Nisan 1920
Salih Paşa’nın istifası ile kurulan Damat Ferit Paşa kabinesinin tanınmayacağı yolunda, Heyeti Temsiliye genelgesi yayınlandı.
11 Nisan 1920
Şeyhülislâm Dürrizâde Abdullah’ın, “Padişah ve Halife kuvvetleri dışındaki millî kuvvetleri kâfir ilan eden ve katlinin vacip (gerekli)” olduğunu bildiren fetvası “Takvim-i Vekayi“de yayınlandı.
11 Nisan 1920
Fransızlar, Urfa’dan çekildi.
11 Nisan 1920
Damat Ferid, Kuvayi Milliye aleyhinde bildiri yayınladı.
11 Nisan 1920
Mebusan Meclisi Padişah tarafından feshedildi.
12 Nisan 1920
Urfa, Fransız işgalinden kurtuldu.
13 Nisan 1920
1. Düzce Ayaklanması başladı.
15 Nisan 1920
2. Anzavur İsyanı bastırıldı.
17 Nisan 1920
Fevzi Paşa, Kurtuluş Savaşı’na katılmak üzere İstanbul’dan ayrıldı.
18 Nisan 1920
Milli Kuvvetleri bastırmak amacı ile, İstanbul Hükümeti “Kuvve-i İnzibatiye” adlı bir örgüt kurulmasına ilişkin kararname çıkardı. (Hilafet Ordusu adını taşıyan bu örgüt 25.6.1920’de kaldırıldı)
19 Nisan 1920
Beypazarı, Nallıhan isyanları başladı.
19 Nisan 1920
Anzavur Ahmed İstanbul’a kaçtı.
19-26 Nisan 1920
İtilaf Devletleri temsilcileri, Türkiye ile yapılacak anlaşmanın esaslarını kararlaştırmak üzere, San Remo’da toplandı.
21 Nisan 1920
Mustafa Kemal Paşa’nın, Büyük Millet Meclisinin 23 Nisan 1920’de açılması hakkındaki tamimi yayınlandı.
21 Nisan 1920
Bursa’da bazı din adamları, Milli Mücadelenin meşruiyyetine dair fetva verdi.
22 Nisan 1920
İtilaf Devletleri, Osmanlı Hükümeti’ni Paris Barış Konferansı’na davet etti.
22 Nisan 1920
24. Tümen komutanı Yarbay Mahmut, Hendek’ten Düzce üzerine yürürken, ayaklananlar tarafından şehit edildi.
23 Nisan 1920
Mustafa Kemal, Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni açtı.
24 Nisan 1920
TBMM Mustafa Kemal’i başkan seçti. Mustafa Kemal İlk Meclis konuşmasını yaptı.
24 Nisan 1920
İlk Kanun özelliğini taşıyan Ağnam Resmi Kanunu, TBMM’de kabul edildi.
25 Nisan 1920
İsmet Bey (İnönü), Genelkurmay Başkanlığına getirildi.
25 Nisan 1920
T.B.M.M.’de “Muvakkat İcra Encümeni” kuruldu.
26 Nisan 1920
Mustafa Kemal, Sovyet Hükümeti’nden savaş malzemesi istedi.
27 Nisan 1920
Fevzi Paşa (Mareşal Çakmak), TBMM’ne girdi
28 Nisan 1920
İstanbul Hükümeti, Anadolu’da Padişah Hükümeti’nin yönetimini kurmak amacı ile “Anadolu Fevkalade Müfettiş-i Umumiliği’ni oluşturan kararnameyi yayınladı. (Bu örgüt, 3 Kasım 1920’de kaldırıldı).
29 Nisan 1920
Hıyanet-i Vataniye Kanunu çıkarıldı.
30 Nisan 1920
Mustafa Kemal, TBMM’nin açıldığını Avrupa devletleri dışişleri bakanlıklarına, bir yazı ile bildirdi.
2 Mayıs 1920
TBMM’nde “Büyük Millet Meclisi İcra Vekillerinin Suret-i İntihabına Dair Kanun” kabul edildi.
3 Mayıs 1920
Ankara’da ilk Bakanlar Kurulu olan İcra Vekilleri Heyeti kuruldu.
5 Mayıs 1920
TBMM tarafından seçilen ilk Bakanlar Kurulu, Mustafa Kemal Paşa’nın başkanlığında toplandı.
5 Mayıs 1920
Konya’da ayaklanma çıktı.
5 Mayıs 1920
Şeyhülislam Dürizzade Abdullah’ın fetvasına karşılık, Ankara Müftüsü Rıfat (Börekçi) ile Anadolu din adamlarının, 251 imzalı fetvası yayınlandı. (Hakimiyeti Milliye’de)
6 Mayıs 1920
TBMM’nde “İstanbul Hükümeti ile Resmi Muharebenin Memnuiyeti Hakkında” 12 sayılı karar çıkarıldı.
9 Mayıs 1920
Büyük Edirne Kongresi gerçekleştirildi.
9 Mayıs 1920
TBMM, İslam dünyasına bir bildiri yayınladı.
10 Mayıs 1920
Anzavur Ahmed’e bağlı kuvvetler, Adapazarı’nı ele geçirdi.
10 Mayıs 1920
Mustafa Kemal, Chicago Tribune gazetesi muhabiri Williams ile konuştu.
11 Mayıs 1920
İstanbul Hükümeti temsilcisi Tevfik (Okday) Paşa’ya, San Remo’da saptanan barış antlaşması taslağı bildirildi
11 Mayıs 1920
Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da toplanan bir Divan-ı Harp tarafından idama mahkum edildi. (Padişah 24 Mayıs’ta onayladı)
11 Mayıs 1920
Hariciye Vekili Bekir Sami başkanlığında bir kurul Moskova’ya doğru yola çıktı.
13 Mayıs 1920
Cafer Tayyar Bey, Trakya kuvvetlerinin komutanı oldu.
15 Mayıs 1920
Kuvay-ı İnzibatiye, Kuvay-ı Milliye tarafından yenilgiye uğratıldı.
15 Mayıs 1920
1. Yozgat İsyanı başladı.
19 Mayıs 1920
T.B.M.M.’nde Damat Ferit ile arkadaşlarının yurttaşlıktan çıkarılmasına karar verildi.
23 Mayıs 1920
Çerkez Ethem, Sapanca ve Adapazarı’nı, Anzavur Ahmed’e bağlı kuvvetlerden geri aldı.
24 Mayıs 1920
Mustafa Kemal’in idam kararını padişah onayladı.
24 Mayıs 1920
İstanbul Divan-ı Harb’i, Fevzi (Çakmak) Paşa’yı idama mahkum etti. (onaylanması 27 Mayıs)
25 Mayıs 1920
Çerkez Ethem kuvvetleri, Hendek’e girdi.
27 Mayıs 1920
Bolu, isyancıların elinden alındı.
27 Mayıs 1920
Batı Trakya Hükümeti kuruldu.
28 Mayıs 1920
Osmaniye, Fransızlarca işgal edildi.
30 Mayıs 1920
Fransa ile Ankara’da imzalanan mütareke (Ateşkes Anlaşması) yürürlüğe girdi. (20 gün için)
30-31 Mayıs 1920
Cafer Tayyar’a (Eğilmez), Edirne Müdafaa-i Hukuk Merkez Heyeti’nce Trakya Müdafaa-i Milliye Kumandanı sanı verildi.
1 Haziran 1920
Başkan W. Wilson’un, Ermeni mandası önerisini Amerikan senatosu reddetti.
2 Haziran 1920
Kozan, düşman işgalinden kurtuldu.
3 Haziran 1920
Sovyet Hükümeti, Mustafa Kemal’in mektubunu yanıtladı.
4 Haziran 1920
İtilaf Devletleri Macarlarla, Trianon Barış anlaşmasını imzaladı.
6 Haziran 1920
İstanbul Divan-ı Harb-i, İsmet İnönü, Bekir Sami Kunduh, Celalettin Arif, Dr. Rıza Nur, Yusuf Kemal Tengirşenk, Hamdullah Suphi Tanrıöver, Rıfat Börekçi ve Fahrettin Altay’ı, idama mahkum etti.
6-7 Haziran 1920
Zile Ayaklanması başladı.
7 Haziran 1920
“16 Mart 1920 Tarihinden itibaren İstanbul Hükümeti’nce aktedilen Bilcümle Mukavelat, Uhudat vesairenin Keelemyekun Addi Hakkında Kanun” T.B.M.M.’nde kabul edildi. (İstanbul Hükümeti’nin İstanbul’un işgali gününden sonra yaptığı ve yapacağı tüm anlaşmaların hükümsüz sayılacağı)
8Haziran 1920
Doğu bölgesinde Ermeni saldırısına karşı seferberlik ilan edildi.
8-26 Haziran 1920
Doğuda Milli Aşireti ayaklanması çıktı.
13 Haziran 1920
İsyancılar, Köhne kasabasını bastı.
14 Haziran 1920
Yozgat’ta Çapanoğulları ayaklanması çıktı.
15 Haziran 1920
15. Korodu Komutanlığı “Doğu Cephesi Komutanlığı” olarak adlandırıldı ve Kazım Karabekir Paşa komutanlığa atandı.
15 Haziran 1920
İsmet Bey’in idam kararını padişah onayladı.
18 Haziran 1920
Fransızlar, Zonguldak’ı işgal etti ve 20 günlük mütareke sona erdi.
20 Haziran 1920
Yunan ordusuna taarruz emri verildi.
21 Haziran 1920
Mustafa Kemal, Eskişehir’de Ali Fuat (Cebesoy) ile görüştü.
21-22 Haziran 1920
Boulogne Konferansı toplandı.
22 Haziran 1920
Yunanlılar Milne Hattı’nı geçerek, genel taarruza başladı. Doğu’dan da Ermeniler taarruza başladı.
23 Haziran 1920
Çerkez Ethem, Yozgat’a girdi.
24 Haziran 1920
Yunanlılar, Alaşehir’i işgal etti.
24-25 Haziran 1920
Batı Cephesi Kumandanlığı kuruldu. Kumandanlığa da Ali Fuat (Cebesoy) Paşa atandı.
25 Haziran 1920
İngilizler, Mudanya’ya asker çıkardılar ve kısa sürede ayrıldılar.
26 Haziran 1920
Bakanlar Kurulu Kararı ile Elcezire ve Adana cephesi komutanlıkları kuruldu.
27 Haziran 1920
Çapanoğulları ayaklanması bastırıldı.
27 Haziran 1920
Kula Olayı çıktı. (Bozguncular askeri dağıttılar)
30 Haziran 1920
Yunanlılar, Balıkesir ve Edremit bölgelerini işgal etti.
2 Temmuz 1920
İngilizler, Mudanya’ya kuvvet çıkarma girişiminde bulundu ve Yunanlılar, Kemal Paşa ve Gönen ilçelerini işgal etti.
3 Temmuz 1920
İstiklal Mahkemesi, Damat Ferit Paşa’yı idama mahkûm etti.
3 Temmuz 1920
Haçin (Saimbeyli) Fransızlarca işgal edildi.
6 Temmuz 1920
İngilizler, Mudanya bölgesine kuvvet çıkardı.
8 Temmuz 1920
Yunanlılar, Bursa’yı işgali etti.
9 Temmuz 1920
Doğudaki katliamı protesto için, Ermenistan’a ültimatom verildi.
10 Temmuz 1920
Bursa’nın, 8 Temmuz’da Yunanlılarca işgali üzerine, TBMM kürsüsüne siyah örtü konuldu.
10 Temmuz 1920
Bilecik kurtuldu.
12 Temmuz 1920
İznik, Yunanlılar tarafından işgal edildi.
14 Temmuz 1920
İstanbul Divan-ı Harbi, Mustafa Kemal’e katılan subayları idama mahkum etti. (Padişah 25 Temmuz’da onayladı)
14 Temmuz 1920
Gizli Türkiye Komünist Fırkası kuruldu.
18 Temmuz 1920
Büyük Millet Meclisi’nde, Milli Misak üzerine and içildi.
19 Temmuz 1920
Hariciye Vekili Bekir Sami başkanlığındaki kurul Moskova’ya vardı.
19 Temmuz 1920
2. Düzce Ayaklanması çıktı.
20 Temmuz 1920
Yunanlılar Bandırma’dan gelen kuvvetlerle, Tekirdağ bölgesini işgal etti.
20-25 Temmuz 1920
Doğu Trakya Savaşları başladı.
22 Temmuz 1920
Padişah Vahdettin’in başkanlığında toplanan Saltanat Şurası’nda Sevr Antlaşması kabul edildi.
23 Temmuz 1920
Yunanlılar Babaeski, Lüleburgaz ve Hayrabolu’yu işgal etti.
23-24 Temmuz 1920
Albay Cafer Tayyar (Eğilmez), Havsa-Bostanlı’da Yunanlılara esir düştü.
30 Temmuz 1920
İstanbul’da bir gün önce istifa eden Damat Ferid Paşa, 5. kez hükümeti kurmakla görevlendirildi.
1 Ağustos 1920
Çerkez Ethem kuvvetleri Demirci kasabasına girdi.
6 Ağustos 1920
Çapanoğulları Ayaklanması önderlerinden, Halit Bey yakalandı.
10 Ağustos 1920
Sevr Antlaşması imzalandı.
14 Ağustos 1920
Yüzbaşı Şeref Bey, Bolu’ya girdi.
17 Ağustos 1920
Bekir Sami başkanlığındaki Türk Heyeti ile Sovyet Heyeti arasında Moskova’da görüşmeler başladı.
18 Ağustos 1920
Kuvayı Milliye birlikleri Antep’e girdi.
19 Ağustos 1920
Sevr Barış Antlaşması’nı imzalayanlar ve Saltanat Şûrası’nda olumlu oy kullananlar TBMM’nce vatan haini ilân edildi.
24 Ağustos 1920
2. Milli Aşiret Ayaklanması çıktı. Söndürülmesi 8 Eylül 1920
29 Ağustos 1920
Yunanlılar Uşak’ı işgal etti.
30 Ağustos 1920
Ayaklanmaya katılan Adapazarı ve Düzce halkı TBMM ‘nde affedildi.
3 Eylül 1920
Simav, Yunanlılar tarafından işgal edildi.
3 Eylül 1920
Nizip işgal edildi.
5 Eylül 1920
TBMM ‘nde “Nisab-ı Müzakere Kanunu” kabul edildi.
5 Eylül 1920
2. Yozgat Ayaklanması başladı. Söndürülmesi 30 Aralık 1920
6 Eylül 1920
Refet Bey İçişleri Bakanı oldu.
7 Eylül 1920
Takvimi Vekayi” Gazetesinde, rütbeleri indirilen subaylar arasında Mustafa Kemal’in rütbesinin yarbaylığa indirildiği yazıldı.
11 Eylül 1920
TBMM’nde İstiklal Mahkemelerinin kurulmasına karar verildi.
12 Eylül 1920
Doğu Cephesi birlikleri Ermenilere karşı saldırıya geçti.
13 Eylül 1920
Mustafa Kemal’in “Halkçılık Programı” T.B.M.M. ‘ne sunuldu. (18 Eylül’de T.B.M.M. ‘nde okundu)
13 Eylül 1920
Mustafa Kemal, İstanbul’dan gelen Osmanlı delegeleri, Ahmet İzzet ve Salih Paşa’larla, Bilecik tren istasyonunda görüştü.
14 Eylül 1920
TBMM ‘nde “Men-i Müskirat Kanunu” kabul edildi. (28 Şubat 1921’de yayınlandı) (Sarhoş eden şeylerin yasaklanması)
23 Eylül 1920
İlk Sovyet Savaş malzemeleri geldi.
24 Eylül 1920
Doğu Cephesinde Ermeniler, Bardız ve Kötek’te saldırıya geçti.
29 Eylül 1920
Sarıkamış, Ermenilerden geri alındı.
1 Ekim 1920
Milli Kuvvetler, Kağızman’ı geri aldı.
2 Ekim 1920
Konya’da Delibaş Ayaklanması çıktı.
6 Ekim 1920
Kuvayı Milliye Konya’ya girdi.
7 Ekim 1920
“Ceride-i Resmiye” (Resmi Gazete) kuruldu. (Çıkışı
15 Ekim 1920
Güney cephesinde Saimbeyli kurtarıldı.
17 Ekim 1920
Damat Ferid Paşa sadrazamlıktan istifa etti.
17 Ekim 1920
Misak-ı Milli esaslarına aykırı Sovyet önerileri, TBMM ‘nde reddedildi.
18 Ekim 1920
Resmi Türkiye Komünist Fırkası kuruldu.
21 Ekim 1920
Tevfik Paşa başkanlığında İstanbul’da son Osmanlı Hükümeti kuruldu.
24 Ekim 1920
Batı Cephesi’nde Türk kuvvetleri Gediz Taarruzunu gerçekleştirdi.
27 Ekim 1920
Yunanlılar İnegöl ve Yenişehir’i işgali etti.
27 Ekim 1920
T.B.M.M., bundan böyle İstanbul Meclisinden başka milletvekili kabul edilmemesine karar verdi.
30 Ekim 1920
Kars Ermenilerden geri alındı.
1 Kasım 1920
Ankara’daki “Zabit Namzetleri Talimgahı” ilk mezunlarını verdi.
2 Kasım 1920
İkinci parti Sovyet savaş malzemeleri geldi.
4 Kasım 1920
İcra Vekilleri Heyeti’nin seçim yönteminde değişiklik yapıldı. (Şimdiye değin bakanları Meclis gizli oyla seçiyordu. Bundan böyle bakanlar, T.B.M.M. Başkanınca gösterilen adaylar arasından seçilecekti)
6 Kasım 1920
Doğu cephesinde Ermeniler mütareke istedi.
7 Kasım 1920
Doğu Cephesi birlikleri, Gümrü’yü işgal etti.
8 Kasım 1920
Ermeniler, T.B.M.M. ‘nin barış koşullarını kabul etmedi.
8 Kasım 1920
Ali Fuat Paşa’nın, Moskova Büyükelçiliği’ne atanma kararı alındı.
8 Kasım 1920
Savaş’ın, düzenli ordu ile yürütülmesine karar verildi.
9 Kasım 1920
Batı Cephesi iki bölüme ayrıldı.(kuzey cephesi, güney cephesi) İsmet Bey’in (İnönü) Batı Cephesi, Refet Bey’in (Bele) Güney Cephesi Komutanlıklarına tayini.
11 Kasım 1920
Doğu Cephesi Karargâhı, Gümrü’ye taşındı.
12 Kasım 1920
Ermeniler’in boşalttığı Iğdır’a, Türk birlikleri girdi.
15 Kasım 1920
Şeyh Sunusi (Libya) Ankara’ya geldi.
15 Kasım 1920
Islahiye kurtuldu.
18 Kasım 1920
Ermenistan’la Ateşkes Anlaşması imzalandı.
18 Kasım 1920
T.B.M.M., Emperyalizme karşı bildirisini (beyanname) yayınladı.
20 Kasım 1920
General Papulas, Türkiye’deki Yunan orduları başkomutanlığına atandı.
21 Kasım 1920
Ali Fuat Paşa, Moskova Büyükelçisi oldu.
22 Kasım 1920
Yunan Başkomutanı General Papulas İzmir’e geldi.
25 Kasım 1920
T.B.M.M. ‘nde “Düğünlerde Men’i İsrafat Kanunu” kabul edildi. (Düğünlerde gereksiz harcamanın önlenmesi)
27 Kasım 1920
Çerkes Ethem birliklerinin itaatsizlikleri, Ethem’in kardeşi Tevfik’in Batı cephesi komutanına ve Mustafa Kemal’e yazdığı mektuplarla ortaya çıktı.
29 Kasım 1920
İstiklal Madalyası Kanunu” kabul edildi.
1 Aralık 1920
Demirci Mehmet Efe’nin ayaklanması.
3 Aralık 1920
Türkiye – Ermenistan arasındaki sınırı çizen Gümrü Antlaşması imzalandı.
3 Aralık 1920
Mamure kurtuldu.
4 Aralık 1920
Eskişhir’de Mustafa Kemal, İsmet İnönü ile Çerkez Ethem’in kardeşi milletvekili Çerkez Reşit arasında görüşmeler yapıldı
5 Aralık 1920
İstanbul’dan gelen İzzet (Furgaç) ve Salih (Hulusi Kezrak) Paşalarla Mustafa Kemal arasında Bilecik görüşmesi yapıldı.
6 Aralık 1920
Bilecik Görüşmesine katılanlar, Ankara’ya götürüldü.
9 Aralık 1920
İç ayaklanmaları bastırmak üzere, Merkez Ordusu kuruldu. Komutanlığa Nurettin Paşa getirildi.
11 Aralık 1920
Demirci Mehmet Efe üzerine, birlik gönderildi.
13 Aralık 1920
Doğu Cephesi Karargâhı, Kars’a taşındı.
16 Aralık 1920
Demirci Mehmet Efe yenildi.
19 Aralık 1920
5 Aralık’ta yapılan plesibit üzerine, Konstantin yeniden Yunanistan Kralı olarak Atina’ya geldi.
24 Aralık 1920
Çerkez Ethem’i yola getirmek için, bir ögüt kurulu, Kütahya’ya gönderildi.
27 Aralık 1920
Çerkez Ethem Ayaklanması başladı.
29 Aralık 1920
Kütahya, T.B.M.M. Kuvvetlerince Ethem kuvvetlerinden temizlendi.
6 Ocak 1921
Yunanlılar, Eskişehir’e doğru ilerlemeye başladı.
6-10 Ocak 1921
I. İnönü Muharebesi ve Zaferi
9 Ocak 1921
Bilecik’in, Yunanlılar tarafından işgali.
17 Ocak 1921
Türk Heyeti görüşmelerde bulunmak üzere Tiflis’e gitti.
17 Ocak 1921
Büyük Millet Meclisi, asi Ethem hakkında bir bildiri yayınladı.
20 Ocak 1921
İlk Anayasa, (Teşkilat-ı Esasiye) Büyük Millet Meclisi’nce kabul edildi.
22 Ocak 1921
Çerkez Ethem birlikleri tamamiyle yenildi.
23 Ocak 1921
“Alemdar” gemisi, Milli Mücadele’ye katılmak üzere İstanbul’dan Karadeniz’e açıldı. (Arada Fransızların eline geçen gemi 28 Ocak günü silahsız mürettebatınca yeniden kurtarılmıştır.)
24 Ocak 1921
Asi Ethem ayaklanması bastırıldı.
24 Ocak 1921
Fevzi Paşa, İcra Vekilleri başkanlığına getirildi. (9 Temmuz 1922’ye kadar bu görevde kaldı.)
26 Ocak 1921
İtilaf Devletleri, Sadrazam Tevfik Paşa’dan Londra Konferansı’na delege göndermesini istedi.
28-29 Ocak 1921
Türkiye’ye geldikten sonra, denize açılarak Rusya’ya dönmekte olan Mustafa Suphi ve arkadaşları, Yahya Kahya’nın adamlarınca denizde öldürüldü. (Bu olay, zaman zaman Mustafa Kemal ve Kazım Karabekir aleyhinde propaganda için kullanılmıştır.)
29 Ocak 1921
Türk Heyeti, Tiflis’den Bakü’ye geçti.
31 Ocak 1921
Bekir Sami Kurulu, Moskova’dan Ankara’ya döndü.
5 Şubat 1921
Ankara, Londra Konferansı’na heyet göndermeye karar verdi.
6 Şubat 1921
Mustafa Kemal, “Hakimiyeti Milliye” muhabirine: “Komünizm içtimai bir meseledir” dedi
6 Şubat 1921
“Hakimiyeti Milliye” günlük çıkmaya başladı. (Bir süre Pazar günleri çıkmamış, savaşın kızıştığı günlerde ek yayınlamış, sonra tamamı ile günlük olmuştur.)
8 Şubat 1921
T.B.M.M. Ayıntap’a (Antep) kahramanca direnişinden dolayı “Gazi”sanı veren kanunu kabul etti.
9 Şubat 1921
Gaziayıntap, bir anlaşma imzalanarak Fransızlara teslim oldu.
10 Şubat 1921
Mustafa Kemal, cepheye doğru yola çıktı.(15 Şubat’ta döndü).
17 Şubat 1921
Ankara dışındaki İstiklal Mahkemeleri kaldırıldı.
21 Şubat 1921
Londra Konferansı başladı.
22 Şubat 1921
Moskova’da Türk-Sovyet görüşmeleri başladı.
23 Şubat 1921
T.B.M.M. Hükümeti, Ardahan, Artvin ve Batum’un boşaltılması için Gürcistan’a ültimatom verdi.
25 Şubat 1921
Kızıl Ordu Tiflis’e girdi.
26 Şubat 1921
Türk-Sovyet görüşmeleri başladı.
28 Şubat 1921
T.B.M.M.’nde ilk bütçe kabul edildi. (1920 yılı bütçesi: 630,149,58 TL idi. 11,9.1920’de “Altı Aylık Muvakkat Bütçe Kanunu” çıkarılmıştı.
1 Mart 1921
Afganistan’la Moskova’da dostluk anlaşması imzalandı. Batı Cephesi Komutanı İsmet (İnönü) Bey generalliğe terfii etti.
2 Mart 1921
Dr. Adnan Bey Meclis ikinci başkanı oldu.
6 Mart 1921
Koçgir Ayaklanması başladı. Bastırılması 17 Haziran 1921.
7 Mart 1921
Ahmet İzzet ve Salih Paşalar serbest bırakıldı.
11 Mart 1921
Doğu Cephesi kuvvetleri, Batum’u işgal etti.
12 Mart 1921
Londra Konferansı sona erdi.
12 Mart 1921
“İstiklal Marşı” TBMM’nde kabul edildi.
14 Mart 1921
Doğu Cephesi kuvvetleri Ahıska’yı işgal etti.
15 Mart 1921
Talat Paşa Berlin’de öldürüldü.
16 Mart 1921
TBMM Hükümeti ile Sovyet Rusya arasında “Moskova Antlaşması” imzalandı.
18 Mart 1921
Gürcülerin milli kuvvetlerimize saldırısı sonunda, Kızılordu birlikleri Batum’a girdi.
21 Mart 1921
Yeşil Ordu adlı sol kuruluşla ilgileri dolayısıyla TBMM’nin gizli oturumunda Tokat Milletvekili Nazım (Resmor), Afyon Milletvekili Mehmet Şükrü (Koç), Bursa Milletvekili Servet’in dokunulmazlıkları kaldırıldı.
23 Mart 1921
Bursa ve Uşak Cephelerinden Yunan saldırısı başladı.
25 Mart 1921
Yunanlılar Sapanca’yı işgal etti.
26 Mart 1921
Yunanlılar Adapazarı’nı işgal etti.
28 Mart 1921
Doğu birliklerimiz Batum, Ahıska, Ahılkelek’i boşalttı.
7-8 Nisan 1921
Afyon Yunanlılardan geri alındı.
12 Nisan 1921
Mustafa Kemal, Anadolu’daki Yunan zulümlerini protesto ederek “İnsanlık alemine” bir beyanname yayınladı.
12 Nisan 1921
Mehmet Emin (Yurdakul) ile Yusuf Akçura Ankara’ya geldi.
13 Nisan 1921
Türk ve Yunan birlikleri arasında, Dumlupınar Savaşı başladı.
15 Nisan 1921
Ahmet Anzavur Bandırma yakınlarında öldürüldü. (Padişah kendisine Paşalık vermişti.)
18 Nisan 1921
İsmal Fazıl Paşa öldü. (Ali Fuat Cebesoy’un babası, Nafia Vekili.)
22 Nisan 1921
Mustafa Kemal, “Hakimiyeti Milliye’ye verdiği demecinde: Hürriyet ve İstiklal benim karakterimdir” dedi.
23 Nisan 1921
“23 Nisan’ın Milli Bayram Addine Dair Kanun” TBMM’nde kabul edildi.
27 Nisan 1921
İzmit, Yunanlılar tarafından işgal edildi.
28 Nisan 1921
İngilizlerin Malta’dan serbest bıraktıkları Ziya Gökalp ile 39 arkadaşı İstanbul’a geldi.
30 Nisan 1921
Fransız kadın gazeteci Geoges Berthe-Gaulis Ankara’ya geldi. (Mustafa Kemal ile görüştü. Lehimizde yazı ve kitaplar yazdı.)
3 Mayıs 1921
Batı Cephesi yeniden birleştirildi.
8 Mayıs 1921
Bekir Sami Bey hariciye vekilliğinden ayrıldı.
9 Mayıs 1921
Çerkez Ethem, idama mahkum edildi.
10 Mayıs 1921
TBMM’nde Mustafa Kemal ve Arkadaşları, “Birinci Grup” diye bilinen “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu’nu kurdular. (Ertesi gün Mustafa Kemal Grup’a başkan seçildi. “İkinci Grup” ise, muhaliflerden oluşmuştur.
13 Mayıs 1921
İstanbul’daki İtilaf Devletleri yüksek komiserleri (Pell, Rumbold, Garroni) boğazları “tarafsız bölge” ilan etti.
16 Mayıs 1921
Yusuf Kemal, Hariciye vekili oldu.
19 Mayıs 1921
Fevzi Paşa başkanlığında yeni bir kabine kuruldu.
24 Mayıs 1921
Ankara’ya, Hint müslümanların temsilcisi gibi gelmiş, fakat Mustafa Kemal’i öldürmekle görevli bir casus olduğu anlaşılarak yargılanmış olan Mustafa Sagir, idam edildi.
25 Mayıs 1921
İtalyanlar Marmaris’ten çekildi.
1 Haziran 1921
İtalyanlar, Antalya bölgesinden çekilmeye başladı.
9 Haziran 1921
Fransa temsilcisi Franklin-Bovillon Ankara’ya geldi.
12 Haziran 1921
Yunanistan Kralı Konstantin, İzmir’e geldi.
13 Haziran 1921
Çapanoğlu Halit Bey, Amasya’da idam edildi.
13 Haziran 1921
Büyük Millet Meclisi tarafından Mustafa Kemal’e, Başkomutanlık görevi verildi.
17 Haziran 1921
Koçgiri Ayaklanması bastırıldı.
18-19 Haziran 1921
Paris Görüşmeleri başladı. (Üç büyük devlet, Yunanistan’a, arabuluculuk önerisinde bulundu.)
21 Haziran 1921
Yunanlılar, Adapazarı’ndan çekildi.
21 Haziran 1921
Fransızlar, Zonguldak’ı boşalttı.
28 Haziran 1921
Türk Kuvvetleri İzmit’e girdi.
30 Haziran 1921
Çocuk Esirgeme Kurumu kuruldu.
5 Temmuz 1921
Yunan Kralı Konstantin, taarruz emri verdi. İtalyanlar Antalya’dan tamamen çekildi.
7 Temmuz 1921
Yunan Kralı Konstantin cepheye gitti.
8 Temmuz 1921
Kütahya-Eskişehir Muharebesi başladı.
10 Temmuz 1921
Yunan kuvvetleri genel saldırıya geçti.
13 Temmuz 1921
Afyon-Altıntaş Muharebesi.
15 Temmuz 1921
Batı Cephesi Komutanının emri ile Türk ordusu geriye çekildi.
16 Temmuz 1921
Ankara’da Maarif Kongresi açıldı ve Mustafa Kemal Paşa açılış konuşması yaptı.
17 Temmuz 1921
Mustafa Kemal Paşa cepheyi denetledi.
18 Temmuz 1921
Mustafa Kemal Paşa, Ankara’dan Karacahisar’daki Batı Cephesi Karargahına geldi.
24 Temmuz 1921
Batı Cephesi Karargahı Polatlı’ya taşındı.
25 Temmuz 1921
Türk Ordusu Sakarya Nehri doğusuna çekildi.
26 Temmuz 1921
Yunanlılar Ankara’ya saldırı kararı aldı.
5 Ağustos 1921
Mustafa Kemal Paşa’ya üç ay süre ile ve geniş yetkilerle Başkomutanlık tevcih eden kanun kabul edildi.
7-8 Ağustos 1921
Mustafa Kemal Paşa, Başkomutanlık Kanunu’nun verdiği yetkiye dayanarak Tekalif-i Milliye emirlerini (Milli Yükümlülük Emirleri) yayınlayarak, ordu için halkın vereceği malzemeyi bildirdi.
8 Ağustos 1921
Alit Fethi (Okyar), Malta’dan Ankara’ya döndü.
9 Ağustos 1921
42. Alay Ankara’ya geldi.
12 Ağustos 1921
Mustafa Kemal Paşa Alagöz akargahına gitti.
12 Ağustos 1921
Mustafa Kemal ile Fevzi (Çakmak) Paşa, Polatlı’da cephe karargahına geldiler. (Mustafa Kemal bu sırada attan düşerek yaralanmış, Ankara’ya dönerek tedaviden sonra 17.8.1921’de yeniden cepheye gelmiştir.)
14 Ağustos 1921
Yunanlılar Sivrihisar’ı işgal etti.
15 Ağustos 1921
Yunan Kralı Konstantin “Ankara’ya Doğru” emrini verdi.
18 Ağustos 1921
Halide Edip’in, cephede görev isteği Mustafa Kemal tarafından kabul edildi.
23 Ağustos 1921
22 gün 22 gece sürecek olan Sakarya Meydan Muharebesi başladı.
28 Ağustos 1921
Delibaş Mehmet öldürüldü.
11 Eylül 1921
Yunan kuvvetleri geri çekilmeye başladı.
13 Eylül 1921
Sakarya Zaferi.
14 Eylül 1921
Seferberlik ilan edildi. Grup teşkilatı kaldırıldı ve kolordu halinde örgütlenme başladı.
17 Eylül 1921
Yunan ordusu Eskişehir’e doğru çekilmeye başladı.
18 Eylül 1921
Mustafa Kemal Ankara’ya döndü.
19 Eylül 1921
Mustafa Kemal Paşa’ya “Gazilik” ünvanı ve “Mareşallik” verildi.
21 Eylül 1921
Türk ordusu Sakarya Nehri batısına geçti.
24 Eylül 1921
Franklin-Bouillon 21 Eylül’de Ankara’ya geldi, yeni Gazi Mustafa Kemal ile görüşmeler başladı.
26 Eylül 1921
Kars’ta Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan ve Sovyet Rusya temsilcileri ile Kazım Karabekir arasında görüşmeler başladı.
5 Ekim 1921
Malta’dan dönen Ali İhsan (Sabis) Paşa Ankara’ya geldi.
7 Ekim 1921
Batı Cephesine bağlı 1. Ordu kuruldu.
13 Ekim 1921
TBMM Hükümeti ile Kafkas Cumhuriyetleri (Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan) arasında Kars anlaşması imzalandı.
20 Ekim 1921
TBMM Hükümeti ile Fransa Hükümeti arasında Ankara Anlaşması imzalandı.
23 Ekim 1921
İstanbul’daki Ankara temsilcisi Hamit Bey ile İngiliz temsilcisi Sir H. Rumbold arasında, İngiliz esirleriyle Malta’daki Türk tutukluların değiştirilmesi konusunda anlaşma imzalandı. (Serbest bırakılan Malta tutukluları 31 Ekim’de İnebolu’ya çıktılar.)
31 Ekim 1921
Gazi Mustafa Kemal’in Başkomutanlığını üç ay daha uzatan kanun TBMM’nde kabul edildi.
1 Kasım 1921
Türk davasını destekleyen Pierre Loti’ye Meclis adına armağan gönderilmesi kararı alındı.
12 Kasım 1921
Hamdullan Suphi Maarif vekilliğinden istifa etti.
15 Kasım 1921
Sürgünden dönen Rauf Bey Meclis’e katıldı.
21 Kasım 1921
TBMM, Fransız kadın yazarı G.B. Gaulis’e teşekkür kararı aldı.
5 Aralık 1921
Adana, Ankara Hükümetinin denetimine girdi.
7 Aralık 1921
Fransızlar, Kilis’ten çekilmeye başladı.
8 Aralık 1921
İstanbul Fener Patrikliğine, IV. Meletios seçildi.
11 Aralık 1921
İstanbul’da oluşan Anadolu hareketini durdurmayı amaç edinen “Anadolu Cemiyeti” Yunanistan Yüksek Komiserliği’ne, Yunan işgal bölgelerinde padişah adına geçici bir hükümet kurulmasını önerdi.
13 Aralık 1921
General Frunze başkanlığında, Ukrayna Kurulu Ankara’ya geldi.
24 Aralık 1921
Osmaniye, Fransız işgalinden kurtuldu.
20 Aralık 1921
Adana’da Kolordu binasına Türk bayrağı çekildi.
25 Aralık 1921
Gaziantep’in kurtuluşu.
27 Aralık 1921
Fransızlar Tarsus’tan çekildi.
22 Mayıs 1922
San Remo Konferansı kararları, TBMM’de reddedildi.
2 Ocak 1922
Ankara Hükümeti ile Ukrayna Hükümeti arasında dostluk antlaşması imzalandı.
4 Ocak 1922
Adana boşaltıldı. (Türk ordusu 5 Ocak’ta Adana’ya girdi.) Mersin ve Dörtyol kurtuldu. (Adana’nın Kurtuluş Günü 1973’te 20 Aralık’a alındı.)
10 Ocak 1922
Gazi Mustafa Kemal, Vakit Gazetesi için, yaşamına, anılarına değinen uzun bir demeç verdi.
1 Şubat 1922
Musul’un kurtarılması kararı alındı.
4 Şubat 1922
Başkomutanlık Kanunu’nun süresi, üç ay daha uzatıldı.
16 Şubat 1922
Merkez Ordusu kaldırıldı.
19 Şubat 1922
Kazım Karabekir, uzmanlardan oluşan üçüncü bir Meclisin kurulmasını önerdi.
1 Mart 1922
T.B.M.M. 3’üncü toplantı yılına başladı.
1 Mart 1922
Rauf Bey, Meclis ikinci başkanı oldu.
4 Mart 1922
Gazi Mustafa Kemal, cepheyi denetlemek üzere Ankara’dan ayrıldı.
15 Mart 1922
Mustafa Kema,l Batı Cephesini ziyaret etti.
22-26 Mart 1922
Paris Konferansı. İtilaf devletleri, 22 Mart’ta Türklere ve Yunanlılara mütareke önerisinde bulundu.
26 Mart 1922
Müttefikler, Sevr Antlaşması’nda bazı değişiklikler önerdi.
30 Mart 1922
Gazi Mustafa Kemal, İsmet (İnönü) Paşa ile birlikte Akşehir’den Çay’a döndü.
12 Nisan 1922
İstanbul Darülfünunu, öğrencilerin, milliyet duygularını inciten kimi müderrislerin değiştirilmesini istemeleri üzerine, geçici olarak kapatıldı.
13 Nisan 1922
İtalyanlar, Söke yöresini boşaltmaya başladı.
14 Nisan 1922
Yusuf İzzet Paşa öldü.
17 Nisan 1922
Mustafa Kemal, Batı Cephesi karargâhından Ankara’ya döndü.
21 Nisan 1922
Söke, Yunanlılar tarafından işgal edildi.
25 Nisan 1922
İstanbul’da, Garbi Trakya Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kuruldu.
26 Nisan 1922
Yunan şilebini, Türk denizcileri ele geçirdi.
6 Mayıs 1922
Başkomutanlık Kanunu’nun süresi, ikinci defa üç ay daha uzatıldı.
11 Mayıs 1922
Hasan Bey, iktisat vekili oldu.
2 Haziran 1922
Moskova’dan dönen Ali Fuat Paşa, Ankara’da Mustafa Kemal ile görüştü.
3 Haziran 1922
T.B.M.M. Yunan zulmünü dünyaya duyurma kararı aldı.
4 Haziran 1922
Yunanistan’ın Anadolu Orduları Başkomutanlığına, General Hacıanesti atandı.
7 Haziran 1922
Averof gemisi ile iki Yunan gemisi, Samsun’u bombaladı.
11 Haziran 1922
Yunan ordusu başkomutanı General Hacıanesti, Afyon’a geldi.
14 Haziran 1922
Mustafa Kemal Adapazarı’nda, annesi ile görüştü.
17 Haziran 1922
İsmet Paşa, Ali İhsan Paşa’nın görevden alınmasını istedi.
18 Haziran 1922
Gazi Mustafa Kemal İzmit’te, Fransız yazarı Claude Farere ile görüştü. (T.B.M.M. Türkleri destekleyen yazara, 21 Ocak 1922 günlü toplantıda teşekkür kararı almıştı)
20 Haziran 1922
Fahrettin Paşa, Ali İhsan Paşa’nın yerine vekaleten 1. Ordu komutanlığına atandı.
24 Haziran 1922
Mustafa Kemal annesi ile birlikte, Adapazarı’ndan Ankara’ya döndü.
29 Haziran 1922
Nurettin Paşa, 1. Ordu komutanlığına atandı.
3 Temmuz 1922
Ali İhsan Paşa yargılanmak üzere, İstiklal Mahkemesine sevk edildi.
8 Temmuz 1922
T.B.M.M.’nde İcra Vekilleri Heyeti’nin, Meclis başkanınca aday gösterilmeksizin, gizli oyla seçilmesi kabul edildi.
13 Temmuz 1922
Dr. Adnan Bey, T.B.M.M. ikinci başkanı oldu.
14 Temmuz 1922
Fransız milli bayramı dolayısı ile Ankara’da Albay Mougun’in evinde verilen şölende, Gazi M. Kemal uzun bir konuşma yaptı.
16 Temmuz 1922
Gazi Mustafa Kemal , Anadolu ve Müdafaa-i Hukuk Grubu toplantısında doğal başkan, Ali Fuat (Cebesoy) Paşa ise Grup Başkanı oldu. “Misak-ı Milli” temel ilke kabul edildi.
20 Temmuz 1922
Gazi Mustafa Kemal’in Başkomutanlık yetkileri, süresiz olarak uzatıldı.
21 Temmuz 1922
Mustafa Kemal, Batı cephesine gitmek üzere Ankara’dan ayrıldı.
23 Temmuz 1922
Gazi Mustafa Kemal, Akşehir’e geldi.
25 Temmuz 1922
Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa, Batı Cephesinin bulunduğu Akşehir’e ulaştı.
27 Temmuz 1922
Mustafa Kemal Paşa, taarruza hazırlanma emrini verdi.
29 Temmuz 1922
İstanbul Darülfünunu’ndan, milliyet duygularına aykırı söz ve davranışları dolayısı ile bir bölük müderris çıkarıldı.
29 Temmuz 1922
İtilaf Devletleri, Yunanistan’a nota göndererek, İstanbul’u işgal etmelerine izin vermeyeceklerini bildirdiler.
30 Temmuz 1922
Planların son şeklini alması ve taarruz günü hakkında Başkomutan’ın karar vermesi. (26 Ağustos 1922)
30 Temmuz 1922
İzmir’deki Yunan Başkomiseri Sterghiades “Ionia” devletini ilan etti. (Bu kararı, İstanbul ve Ankara Hükümetleri ile İtilaf Devletleri Ağustos ayı içinde protesto ettiler)
31 Temmuz 1922
Yeniden düzenlenen İstiklal Mahkemeleri Kanunu’nu kabul edildi.
4 Ağustos 1922
Enver Paşa öldürüldü.
6 Ağustos 1922
Batı Cephesi komutanı İsmet (İnönü) Paşa, ordulara gizli olarak “Taarruza Hazırlık” emri verdi.
6 Ağustos 1922
Gazi Mustafa Kemal, Ankara’ya döndü.
7 Ağustos 1922
Fevzi Paşa, Ankara’ya döndü.
7 Ağustos 1922
İstanbul’da İngiliz Yüksek Komiseri Sir H. Rumbold, Vahidettin’le görüştü. Padişah, Yunanlıların işgal ettikleri bölgelerin, Hükümetine verilmesi, Anadolu’daki hareketi bastırmada kendisine yardım edilmesini istedi.
13 Ağustos 1922
Genelkurmay Karargâhı’nın, Ankara’dan Batı Cephesi’ne hareketi.
14 Ağustos 1922
Celaleddin Arif Bey, başkanlık görevinden istifa etti.
16 Ağustos 1922
Genelkurmay Karargâhı, Akşehir’de göreve başladı.
17 Ağustos 1922
Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, Ankara’dan cepheye hareket etti.
20 Ağustos 1922
Başkomutan, Akşehir’e geldi.
24 Ağustos 1922
Akşehir’deki karargâh, Şühut’a nakledildi.
25 Ağustos 1922
Mustafa Kemal Paşa, Rauf Bey’e (Başbakan) ordularımızın yarın taarruza başlayacağını bildirdi.
26 Ağustos 1922
Büyük Taarruz başladı. (saat : 5:30’da topçu ateşi ile)
26 Ağustos 1922
İznik kurtuldu.
27 Ağustos 1922
Afyon kurtuldu.
30 Ağustos 1922
Dumlupınar’da Başkomutan Muharebesi kazanıldı.
31 Ağustos 1922
Mustafa Kemal, Fevzi ve İsmet Paşaların son durumu değerlendirmeleri ve Başkomutan’ın takip emrini vermesi.
1 Eylül 1922
Mustafa Kemal Paşa’nın Başkomutanlık emri: “Ordular! İlk Hedefimiz Akdenizdir. İleri!”
2 Eylül 1922
Yunan Başkomutanı Trikopis, Çalköy civarında esir alındı, Eskişehir kurtarıldı.
3 Eylül 1922
30 Ağustos Muharebesi’ne “Başkomutan Muharebesi” adı verildi.
3 Eylül 1922
Gazi Mustafa Kemal, Dumlupınar’dan Uşak’a geldi.
4 Eylül 1922
Yunanlılar Akşehir’i yaktı, Söğüt ve Kula kurtarıldı.
5 Eylül 1922
Bilecik kurtarıldı.
6 Eylül 1922
Bursa’nın Yunanlılarca işgal edilmesi üzerine, T.B.M.M. kürsüsüne örtülmüş olan kara örtü kaldırıldı.
6 Eylül 1922
Yunanistan’ın Anadolu ordularına Başkomutan olarak atadığı Polyemekalis İzmir’e geldi.
7 Eylül 1922
İtilaf Devletleri, Ankara Hükümetine başvurarak mütareke istediler. Yunanistan’ın Anadolu’yu boşaltmasını koşul olarak ileri sürdüler.
7 Eylül 1922
Yunanistan’da Hükümet istifa etti. Yeni kabineyi Kalogeropulus kurdu.
7 Eylül 1922
Aydın’ın kurtuluşu.
8 Eylül 1922
Manisa’nın kurtuluşu.
9 Eylül 1922
İzmir geri alındı.
10 Eylül 1922
Mustafa Kemal Paşa’nın İzmir’e girişi.
10 Eylül 1922
Bursa’nın kurtuluşu.
12 Eylül 1922
Akdeniz İngiliz Filosu Başkomutanı Amiral Brock, Ankara’nın İngilizlerle savaş halinde olup olmadığını, Gazi Mustafa Kemal’e mektupla sordu. (Gazi Mustafa Kemal, 13 Eylül’de yanıt vererek, iki hükümetin siyasal ilişkiler kurabileceğini bildirdi.)
13 Eylül 1922
Gazi Mustafa Kemal’in ulusa bildirisi. (Ulusu kutlarken, İzmir’den, Bursa’dan, Akdeniz ufuklarından ordunun selamını bildirdi.)
14 Eylül 1922
Mustafa Kemal’e “İzmir hemşehriliği” payesi verildi.
15 Eylül 1922
Ayvalık ve bazı kasabalar işgalden kurtarıldı.
15 Eylül 1922
İngiliz kabinesi aldığı kararla, Gazi Mustafa Kemal Paşa’ya, tarafsız bölgeye saldırmaması için bildiride bulunmayı ve bir konferans toplanmasını öngördü.
17 Ağustos 1922
Türk birlikleri Bandırma’ya girdi.
18 Eylül 1922
İtilaf Devletleri, İstanbul ve Boğazlardaki tarafsız bölgelerin tarafsızlığına uyulması konusunda Ankara Hükümetine nota verdi.
18 Eylül 1922
Erdek ve Biga Yunan işgalinden kurtarıldı.
19 Eylül 1922
Başkomutan, General Pelle ile İzmir’de görüştü.
19 Eylül 1922
Fransız ve İtalyan’lar Çanakkale’nin Anadolu yakasını boşaltılar.
20 Eylül 1922
Fransız ve İtalyan kuvvetleri Çanakkale’den çekildi.
23 Eylül 1922
İtilaf Devletleri’nin zaferden sonra ilk notaları.
24 Eylül 1922
Damat Ferid yurt dışına kaçtı.
24 Eylül 1922
Türk kuvvetleri Çanakkale’de “tarafsız bölge” ye girdi.
27 Eylül 1922
General Harington, Gazi Mustafa Kemal’e, İstanbul’daki Yunan donanmasının uzaklaştırıldığını bildirdi.
27 Eylül 1922
Yunanistan’da ihtilal. Kral Konstantin tahtı bıraktı.
28 Eylül 1922
Franklin Bouillon’un güvence vermesi üzerine, Türk ordularının Boğazlara yönelen hareketi durduruldu.
29 Eylül 1922
Gazi Mustafa Kemal , İtilaf Devletleri’nin 23 Eylül notasına yanıt vererek, Mudanya Konferansı’nın kabul edildiğini, İsmet (İnönü) Paşa’nın delege olarak atandığını bildirdi.
30 Eylül 1922
İsmet Paşa, Mudanya Konferansı delegesi olarak Mudanya’ya hareket etti.
1-2 Ekim 1922
Franklin Bouillon, Müttefik fevkalade komiserleriyle toplantı yaptı.
3-11 Ekim 1922
Mudanya Konferansı.
4 Ekim 1922
İtilaf Devletleri’nin 23 Eylül notasına, T.B.M.M. Hükümeti geniş yanıtını verdi.
5 Ekim 1922
Gazi Mustafa Kemal, kendisine önerilmiş olan Ankara hemşehriliğini kabul etti.
5 Ekim 1922
Fethi Bey Dahiliye vekili oldu.
7 Ekim 1922
Paris Kararları.
9 Ekim 1922
Fransız ve İtalyan delegeleri, İsmet Paşa ile özel bir görüşme yaptılar.
10 Ekim 1922
İsmet Paşa’ya antlaşma imzalamada yetki verildi.
10 Ekim 1922
Mustafa Kemal Paşa’nın, Franklin Bouillon’a gönderdiği karşılık mesajı.
11 Ekim 1922
Mudanya Ateşkes Antlaşması imzalandı.
14 Ekim 1922
MudanyaAteşkes Antlaşması, Yunan Hükümeti tarafından kabul edildi.
15 Ekim 1922
Mudanya Ateşkes Antlaşması yürürlüğe girdi.
15 Ekim 1922
Yunanlılar Doğu Trakya’yı boşaltmaya başladı.
16 Ekim 1922
Gazi Mustafa Kemal Bursa’ya gitti.
19 Ekim 1922
Trakya’yı teslim almakla görevlendirilen Refet (Bele), İstanbul’a geldi.
19 Ekim 1922
İngiltere Başbakanı Lloyd George iktidardan düştü. 23 Ekim’de Bonar Law kabinesi kuruldu.
23 Ekim 1922
Doğu Trakya’nın devir teslim tarihleri saptandı.
26 Ekim 1922
İsmet Paşa Hariciye vekilliğine getirildi.
26 Ekim 1922
Gazi Mustafa Kemal, kendisine “fahri müderrislik” veren İstanbul Darülfünunu Edebiyat Medresesi’ne teşekkür etti.
27 Ekim 1922
Gazi Mustafa Kemal, Bursa’da öğretmenlere bir konuşma yaptı.
27 Ekim 1922
İsmet Paşa, Batı Cephesi komutanlığından ayrıldı.
27 Ekim 1922
Fevzi (Çakmak) Paşa, Genelkurmay Başkanlığı üzerinde kalmak üzere Batı Cephesi komutanlığına atandı.
28 Ekim 1922
İtilaf Devletleri, Lozan’da toplanacak Konferans için Ankara ve İstanbul Hükümetlerinden delege gönderilmesini istediler. (Ankara Hükümeti 29 Ekim’de, öneriyi kabul ettiğini bildirdi.)
30 Ekim 1922
“Osmanlı İmparatorluğu’nun İnkıraz Bulup Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti Teşekkül Ettiğine Dair Heyet-i Umumiye” kararı.
30 Ekim 1922
İstanbul’da son Heyet-i Vükela toplantısı yapıldı. (Askeri tıp öğrencileriyle ilgili bir karar alınmıştır.)
31 Ekim 1922
Doğu Trakya, Türk Jandarma ve sivil memurlarına teslim edilmeye başlandı. Çorlu, Silivri teslim edildi.
1 Kasım 1922
Türk Jandarma birlikleri, Çanakkale Boğazı bölgesinde ve diğer yerlerde yeni durumlarını aldılar.
1 Kasım 1922
Saltanat kaldırıldı.
4 Kasım 1922
İstanbul’da Tevfik Paşa kabinesinin istifasıyla son Osmanlı Hükümeti de ortadan kalktı. İstanbul Ankara Hükümetinin denetimine girdi.
4 Kasım 1922
Osmanlı Devleti’nin resmi gazetesi “Takvimi Vekayi”nin son sayısı çıktı.
4 Kasım 1922
İsmet (İnönü) Paşa, Saltanatın kaldırıldığını İtilaf Devletlerine bildirdi.
5 Kasım 1922
Refet (Bele), İstanbul’da nezaretlere, her türlü çalışmaları kesmeleri buyruğunu verdi. İstanbul Hükümeti böylelikle sona erdi.
5 Kasım 1922
Lozan’a gidecek heyet, Ankara’dan ayrıldı.
6 Kasım 1922
T.B.M.M.’nce kabul edilen kanunlar, İstanbul ve Trakya’da uygulanmaya başlandı.
9 Kasım 1922
Lozan’a gidecek heyet İstanbul’dan ayrıldı.
10 Kasım 1922
Kırklareli’nin işgalden kurtuluşu.
10 Kasım 1922
VI. Mehmet Vahidettin’in son selamlık töreni yapıldı.
11 Kasım 1922
Türk Heyeti Lozan’a vardı.
16 Kasım 1922
Son Padişah Vahidettin, İşgal Orduları Başkomutanı Harrington’a yazıyla başvurarak, İstanbul’da hayatını tehlikede gördüğünü ve İngiltere’ye sığınmak isteğini bildirdi.
17 Kasım 1922
Vahidettin, İngiliz savaş gemisi Malaya ile İstanbul’dan kaçtı.
18 Kasım 1922
Vahidettin, T.B.M.M.’nce Halifelikten düşürüldü.
18 Kasım 1922
Abdülmecid Efendi Halife seçildi.
20 Kasım 1922
Lozan Konferansı’nın başlaması.
21 Kasım 1922
Lozan Konferansı’nın ilk oturumu yapıldı.
25 Kasım 1922
Edirne işgalden kurtuldu.
26 Kasım 1922
Çanakkale işgalden kurtuldu.
28 Kasım 1922
“Sened-i Hakanilerin Balasına Mevzu Tuğra Yerine “Türkiye Büyük Millet Meclisi” Nam-ı Alisinin İkamesi ve Sened-i Mezkure İzafe olunan “Hakani” Kaydının Ref’i ile “Milli” Sıfat-ı Mübeccelinin Vaz’ı Hakkında Kararname” yayınlandı.
28 Kasım 1922
Yunanistan’da, yenilgiye neden olan kabine üyleri ile Başkomutan Hacıanesti, idama mahkum edildi.
30 Kasım 1922
Mudanya Ateşkes Antlaşması uyarınca, Doğu Trakya’nın teslim işlemleri tamamlandı.
2 Aralık 1922
Gazi Mustafa Kemal T.B.M.M.’nde, üç milletvekilinin, seçim kanununun değiştirilmesi yolunda verdikleri önerge üzerinde konuştu.
6 Aralık 1922
Dr. Adnan Bey, T.B.M.M. ikinci başkanlığından istifa etti.
6 Aralık 1922
Gazi Mustafa Kemal , Ankara’da Hakimiyeti Milliye, Öğüt, Yenigün muhabirlerine, Halk Fırkası’nı kuracağını açıkladı.
13 Aralık 1922
Ali Fuat Paşa, T.B.M.M. İkinci başkanı seçildi.
16 Aralık 1922
Dr. Adnan Bey, Hükümetin İstanbul temsilcisi oldu.
22 Aralık 1922
Lozan Konferansı’nın kesilmesi ihtimaline karşı, Başkomutan orduya hazırlık emri verdi.
14 Ocak 1923
Mustafa Kemal’in annesi Zübeyde Hanım İzmir’de öldü. Karşıyaka’ya gömüldü.
14-20 Şubat 1923
Mustafa Kemal, Batı Anadolu gezisine çıktı.
27 Ocak 1923
Mustafa Kemal’in İzmir’e gidişi.
29 Ocak 1923
Mustafa Kemal Paşa, Lâtife Hanım’la evlendi. (5 Ağustos 1925’te ayrılmıştır.)
30 Ocak 1923
Lausanne’de, “Sivil Mevkufinin İadesiyle Harb Esirlerinin Mübadelesine Dair Türk-Yunan İtilafnamesi” imzalandı.
4 Şubat 1923
Lozan Konferansı, önemli noktalardaki uyuşmazlıklar sebebiyle kesildi. (ara verildi)
7 Şubat 1923
Mustafa Kemal’in Balıkesir Zagnos Paşa Camii minberinden halka hitap edişi.
16 Şubat 1923
Lozan Heyeti, İstanbul’a döndü.
17 Şubat 1923
İzmir’de “Türkiye İktisat Kongresi” toplandı.
19 Şubat 1923
Mustafa Kemal, İsmet Paşa ile birlikte Ankara’ya gitti.
24 Şubat 1923
İstanbul Polis Müdüriyeti Umumiyesi lağvedilerek, yerine Ankara’daki Emniyet Umumiye Müdürlüğü’ne bağlı ve İl Teşkilatları düzeyinde İstanbul Polis Müdürlüğü kuruldu.
27 Şubat 1923
T.B.M.M.’nde Lozan Konferansı üzerinde gizli oturumda görüşmeler yapıldı. (6 Mart’da görüşmeler yapıldı. Ankara Hükümetinin karşı barış önerileri, İtilaf Devletleri temsilcilerine 8 Mart’ta verildi)
28 Şubat 1923
Mustafa Kemal’e “İstanbul hemşehriliği” payesi verildi.
1 Mart 1923
Ali Fuat Paşa yeniden, TBMM ikinci başkanı oldu.
4 Mart 1923
İzmir İktisat Kongresi sona erdi.
15 Mart 1923
Mustafa Kemal, Adana’yı ziyaret etti.
17 Mart 1923
Mustafa Kemal, Adana’dan Mersin ve Tarsus’a geçti.
20 Mart 1923
Mustafa Kemal, Konya’da halka seslendi.
21 Mart 1923
Gazi Mustafa Kemal , Konya’da Hilaliahmer (Kızılay) Kadınlar Şubesi’nde yaptığı konuşmada, kadın haklarına değindi.
22 Mart 1923
Mustafa Kemal Konya’da, Mevlâna Türbesi’ni ziyaret etti.
27 Mart 1923
Milletvekili Ali Şükrü Bey Topal Osman tarafından öldürüldü.
31 Mart 1923
İtilaf Devletleri, Lozan’a yeniden delege istediler.
31 Mart 1923
“Mahkum Askeri ve Sivil Esirler Hakkında Aff-ı Umumi ilanına Dair Kanun” T.B.M.M.’nde kabul edildi.
1 Nisan 1923
Topal Osman, Ankara’nın Seyranbağları’ndaki evinde yaralı olarak ele geçirildi.
1 Nisan 1923
T.B.M.M., seçimin yenilenmesi için karar aldı.
8 Nisan 1923
Gazi Mustafa Kemal “Dokuz Umde” ‘yi yayınladı. (Seçim bildirisi niteliğindeki bu ilkeler, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti adına yayınladı.)
9 Nisan 1923
Doğu Anadolu demiryolunun yapımı karşılığında bazı imtiyazların verildiği “Chester Projesi” T.B.M.M. tarafından onaylandı.( Ancak bu proje uygulamadan kaldırıldı.)
16 Nisan 1923
Birinci T.B.M.M. çalışmaları sona erdi.
21 Nisan 1923
İsmet Paşa başkanlığındaki heyet Lozan’a vardı.
23 Nisan 1923
Lozan Konferansı’nın ikinci evresi başladı.
30 Mayıs 1923
Antakya – İskenderun ve Havalisi Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kuruldu.
26 Haziran 1923
General Harington, Abdülmecid Efendi’yi ziyaret etti.
28 Haziran 1923
Gazi Mustafa Kemal, kendine “Müderrislik Şahadetnamesi” gönderen İstanbul Darülfünunu Edebiyat Fakültesi’ne teşekkür telgrafı yolladı.
10 Temmuz 1923
Fener Kilisesi Patriği Meletios, Yunanistan’a kaçtı.
12 Temmuz 1923
Polonya ile ticaret antlaşması imzalandı.
19 Temmuz 1923
Gazi Mustafa Kemal, İsmet İnönü’ye Lozan Konferansı konusunda telgraf gönderdi.
23 Temmuz 1923
Türkiye-Polonya dostluk antlaşması imzalandı.
24 Temmuz 1923
Lozan Barış Antlaşması, imzalandı.
29 Temmuz 1923
Batı Cephesi karargâhı Ankara’ya taşındı.
4 Ağustos 1923
Rauf Bey Başbakanlıktan ayrıldı.
5 Ağustos 1923
Genelkurmay Başkanlığı, barış, konuş ve kuruluş planını uygulamaya başladı.
6 Ağustos 1923
Türkiye ile Amerika Birleşik Devletleri arasında Lozan’da suçluların geri verilmesi ve başka konularda sözleşmeler imzalandı. (Görüşmeler 29 Haziran’da başlamıştı.)
10 Ağustos 1923
İsmet Paşa Lozan’dan döndü.
11 Ağustos 1923
T.B.M.M.’nin ikinci dönemi başladı.
13 Ağustos 1923
Mustafa Kemal ikinci kez T.B.M.M. Başkanlığına seçildi.
14 Ağustos 1923
Fethi Bey yeni bir Hükümet kurdu.
18 Ağustos 1923
İzmir’den de seçilmiş olan Gazi Mustafa Kemal, Ankara milletvekilliğini kabul etti.
23 Ağustos 1923
Lozan Antlaşması’nı T.B.M.M. onayladı.
1 Eylül 1923
Batı Cephesi karargâhı kaldırıldı.
9 Eylül 1923
Halk Fırkası kuruldu.
15 Eylül 1923
Karaağaç Yunanlılardan alındı.
20 Eylül 1923
İstanbul’da , kapütilasyonların öngördüğü yabancı devletlere ait postaneler kapatıldı.
21 Eylül 1923
Bozcaada Yunanlılardan alındı.
22 Eylül 1923
İmroz Yunanlılardan alındı.
25 Eylül 1923
Milli sınırlar dışında kalmış ve Milli Mücadele’ye katılmamış olanlara yapılacak işlemleri belirten 347 sayılı kanun T.B.M.M.’nde kabul edildi.
27 Eylül 1923
Harb Okulu, İstanbul’da Harbiye’deki binasına taşındı.
2 Ekim 1923
İtilaf Devletlerinin son birlikleri İstanbul’dan ayrıldı.
4 Ekim 1923
Anadolu Müstakil Türk Ortodoksları lideri Papa Eftim, Milli Hükümeti destekleyen beyannamesini yayınladı.
4 Ekim 1923
İstanbul’da sansür kaldırıldı.
6 Ekim 1923
Şükrü Naili (Gökberk) Paşa komutasındaki Türk birlikleri İstanbul’a girdi.
6 Ekim 1923
İngilizler Çanakkale’den ayrıldı.
13 Ekim 1923
Ankara’yı “Hükümet Merkezi” yapan kanun kabul edildi.
13 Ekim 1923
T.B.M.M.’nde “Mübadele İmar ve İskan Vekaleti İhdasına Dair Kanun” kabul edildi.
24 Ekim 1923
T.B.M.M.’nde (362 sayılı) “12 Rebiülevvel Gecesiyle Gününün (Saltanatın kaldırıldığı 1 Kasım günü) Milli Bayram Addine Dair Kanun” kabul edildi. (27.5.1935 günlü, 2739 sayılı, ulusal bayramlarla ilgili kanun’la kaldırılmıştır.)
27 Ekim 1923
Fethi (Okyar) Bey Hükümeti istifa etti.
29 Ekim 1923
Cumhuriyet ilân edildi. Gazi Mustafa Kemal Paşa gizli oyla oybirliği ile Cumhurbaşkanı seçildi.
30 Ekim 1923
Cumhuriyet’in İlk Hükümetini, Başvekil sanı ile İsmet (İnönü) kurdu.
31 Ekim 1923
Seferberliğin 1 Kasım 1923 tarihinde kaldırılmasına ilişkin Kanun T.B.M.M.’nde kabul edildi. (Seferberlik 13 Eylül 1921’de ilan edilmişti).
1 Kasım 1923
Fethi (Okyar) Bey T.B.M.M. Başkanlığına seçildi.
14 Kasım 1923
Temyiz’in (Yargıtay) Ankara’ya taşınmasını öngören kanun, T.B.M.M.’nde kabul edildi.
19 Kasım 1923
Gazi Mustafa Kemal, Halk Fırkası başkanlığına vekalet etmesini bir yazı ile İsmet (İnönü)’den istedi.
20 Kasım 1923
Halk Fırkası “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” örgütlerini kendi içinde topladı.
24 Kasım 1923
Hindistan’daki İsmaillerin başkanı Ağa Han ve Emir Ali, İsmet (İnönü) Paşa’ya Hilafet konusunda yazılar yazdılar.
10 Aralık 1923
Türkiye-Arnavutluk arasında dostluk antlaşması imzalandı. (Ankara)
15 Aralık 1923
Türkiye-Macaristan dostluk antlaşması imzalandı. (İstanbul)
26 Aralık 1923
“Zafer ve Barış Şerefine” kimi suçlar dışında “Aff-ı Umumi Kanunu” T.B.M.M.’nde kabul edildi.
1 Ocak 1924
Gazi Mustafa Kemal İzmir’e gitti.
2 Ocak 1924
T.B.M.M.’nde “Hafta Tatili Hakkında Kanun” kabul edildi. (O güne değin hafta tatili zorunluluğu yoktu.)
2 Ocak 1924
İstanbul İstiklal Mahkemesi’nde yargılanmakta olan gazeteciler beraat etti. Gazeteciler ve İstanbul Barosu Başkanı Lütfi Fikri Bey, Hıyanet-i Vataniye Kanunu‘na aykırı davranmakla suçlanıyorlardı. Gazeteciler beraat ederken Lütfi Fikri Bey, 5 yıl kürek hapsine mahkûm oldu. Lütfü Fikri Bey, meşruti yönetimi ve hilâfeti savunuyordu.
28 Ocak 1924
Türkiye-Avusturya dostluk, ticaret ve ikamet antlaşmaları imzalandı. (İstanbul)
7 Şubat 1924
T.B.M.M.’nde, Milli Mücadelede şehit olan gönüllü ve subayların ailelerine maaş bağlanmasına ilişkin kanun kabul edildi.
13 Şubat 1924
İstanbul İstiklal Mahkemesi’nin mahkum ettiği gazetecilerin affı T.B.M.M.’nde kabul edildi.
15-22 Şubat 1924
İzmir’de harp oyunları yapıldı. (Bu günlerde, Hilafetin kaldırılması için karar verildi. Gazi Mustafa Kemal ile İsmet (İnönü) bu konuda görüştüler.)
29 Şubat 1924
Halife Abdülmecit için İstanbul’da son Cuma selamlığı töreni yapıldı.
1 Mart 1924
Gazi Mustafa Kemal, T.B.M.M.’nin açış konuşmasında, öğretimin birleştirilmesi ve ordunun siyasetten ayrılmasının gereğine işaret etti.
2 Mart 1924
C.H.P. Grubu toplantısında, ertesi gün alınacak kararlar üzerinde görüşüldü.
3 Mart 1924
Hilafet kaldırıldı.
3 Mart 1924
Tevhid-i Tedrisat Kanunu kabul edilerek, eğitimde birlik sağlandı.
3 Mart 1924
Şeriye ve Evkaf Vekaletleri kaldırıldı. (laik devlete doğru ilk adım)
3 Mart 1924
Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Vekaleti kaldırıldı. (Genelkurmay Başkanlığı, hükümet ve siyaset dışına çıktı)
5 Mart 1924
T.B.M.M.’nde “Ziraat ve Ticaret Vekaletleri Teşkiline Dair Kanun” kabul edildi.
8 Mart 1924
T.B.M.M. Birinci dönem üyelerine İstiklal Madalyası verilmesi yolunda karar aldı.
13 Mart 1924
T.B.M.M.’nde “Orta Tedrisat Muallimleri Kanunu” kabul edildi.
18 Mart 1924
T.B.M.M.’nde “Köy Kanunu” kabul edildi.
30 Mart 1924
Mehmet Rıfat (Börekçi), Diyanet İşleri Başkanlığına atandı.
1 Nisan 1924
Ergani Bakır madeninin devletçe işletilmesi konusunda Kanun, T.B.M.M.’nde kabul edildi.
8 Nisan 1924
“Mehakim-i Şer’iyenin İlgasına ve Mehakim Teşkilatına Ait Ahkamı Muaddil Kanun” ile dinsel mahkemeler kaldırılarak mahkemeler birleştirildi. Kanun, Mayıs başında yürürlüğe girdi.
13 Nisan 1924
Mithat, Mahmut Şevket, Talat Paşalar, Reşit Hikmet Bey ve başkalarının ailelerine vatan hizmetinden dolayı maaş bağlanması konusunda kanun T.B.M.M.’nde kabul edildi.
16 Nisan 1924
T.B.M.M’i “Aff-ı Umumi Kanunu” ile, Kurtuluş Savaşı sırasında düşmanlara yardım edenleri bağışladı.
20 Nisan 1924
Yeni Anayasa kabul edildi.
21 Nisan 1924
T.B.M.M.’nde “İstanbul Darülfünunu’nun Şahsiyet-i Hükmiyesi Hakkında Kanun” kabul edildi.
22 Nisan 1924
T.B.M.M.’nde “Anadolu Demiryollarının Mübayaasına ve Müdüriyet-i Umumiyesinin Teşkiline ve Vezaifine Dair Kanun” kabul edildi. (Bu Kanun’la, Devlet Demiryolları kurulmuş oldu.)
23 Nisan 1924
Ankara’da toplanan kurultay ile Türk Ocakları yeniden kuruldu. (İlk kuruluş, 25 Mart 1912. 1931’de kapatılmış, yerlerine Halkevleri açılmıştı.1949’da yeniden kurulmuştur.)
4 Mayıs 1924
19 Mayıs 1924
Türk-Irak sınırı konusunda Türkiye – İngiltere görüşmeleri İstanbul’da başladı. (5 Haziran’a değin sürmüş, antlaşmaya varılamamış, konu Milletler Cemiyeti’ne götürülmüştür.)
1 Haziran 1924
Milli Mücadele aleyhinde çalışmaları nedeniyle, Lozan Antlaşması’na bağlı genel af beyannamesinin dışında bırakılan 150 kişinin yurt dışına çıkarılması konusunda Bakanlar Kurulu karar verdi.
6 Haziran 1924
İstanbul’da Papa Eftim (Erenerol)’in girişimi ile Türk Ortodoksları Panaiya kilisesinde kongre yaptılar ve “Müstakil İstanbul Türk Ortodoks Kilisesi”ni kurarak başına Papa Eftim’i getirdiler.
8 Ağustos 1924
Lozan Antlaşması yürürlüğe girdi.
22 Ağustos 1924
Kadınlarımızın yargıçlığa atanmak istemeleri.
25 Ağustos 1924
Gazi Mustafa Kemal, Ankara’da Muallimler Birliği Kongresi üyelerine verilen çayda.
26 Ağustos 1924
Türkiye İş Bankası kuruldu.
30 Ağustos 1924
Gazi Mustafa Kemal, Başkomutanlık Meydan Savaşı’nın ikinci yıl dönümünde, Dumlupınar’da yapılan törendeki uzun konuşmasının sonunda, gençlere seslenerek : “Ey yükselen yeni nesil:İstikbal sizindir. Cumhuriyeti biz tesis ettik
30 Ağustos 1924
Dumlupınar’da Meçhul Asker anıtının temeli atıldı.
1 Eylül 1924
Ankara’da Musiki Muallim Mektebi kuruldu.
22 Eylül 1924
Gazi Mustafa Kemal Samsun’da, İstiklal Ticaret Mektebi’nde öğretmenlerle yaptığı konuşmada: “Dünyada her şey için medeniyet için, hayat için, muvaffakiyet için, en hakiki mürşit ilimdir, fendir. İlmin ve fennin haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir, dalalettir” dedi.
25 Ekim 1924
Ziya Gökalp öldü.
26 Ekim 1924
Bazı komutanların siyaseti seçmeleri nedeniyle bunalım doğdu.
29 Ekim 1924
T.B.M.M. ikinci binasında Cumhuriyetin yıldönümünü kutladı.
1 Kasım 1924
T.B.M.M. toplantı yıllarına Kasım’da başladı. Daha önce 1 Mart idi.
10 Kasım 1924
Halk Fırkası, “Cumhuriyet Halk Fırkası” adını aldı.
17 Kasım 1924
Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kuruldu.
21 Kasım 1924
İsmet (İnönü) Paşa, Başbakanlıktan çekildi. (22 Kasım’da Fethi (Okyar) Bey Başbakan oldu. 2 Mart 1925’e değin Başbakanlıkta kaldı.)
26 Kasım 1924
Kazım (Özalp) Paşa T.B.M.M. Başkanı oldu. (1 Mart 1935’e değin)
20 Aralık 1924
“Kırkkilise İsminin Kırklareli’ye Çevrilmesi Hakkında Kanun” T.B.M.M.’nde kabul edildi.
29 Aralık 1924
T.B.M.M.’nde “Bahriye Vekaleti Teşkili Hakkında Kanun” kabul edildi.
1 Ocak 1925
Gazi Mustafa Kemal Konya’ya doğru yola çıktı.
3 Ocak 1925
Türkiye-Letonya dostluk antlaşması (Varşova) yapıldı.
11 Ocak 1925
Mustafa Kemal Paşa’nın Birinci İnönü Zaferi’nin Dördüncü Yıldönümü dolayısıyla Konya’da bir konuşma yaptı ve bu zaferin inkılâp tarihimizin bir sayfası olduğunu belirtti.
11-15 Şubat 1925
Doğu’da Şeyh Sait ayaklanması başladı.
14 Şubat 1925
Kurtuluş Savaşı komutanlarından Halit Paşa öldü. (T.B.M.M.’nde Ali Çetinkaya ile vuruşması sonucu)
16 Şubat 1925
Türk Hava Kurumu (Türk Tayyare Cemiyeti adı ile) kuruldu.
17 Şubat 1925
Âşar kaldırıldı.
25 Şubat 1925
Dinin siyasete alet edilmemesi hakkındaki kanun kabul edildi.
26 Şubat 1925
Fransız şirketince yönetilen Tütün Rejisi’nin 1 Mart’ta kaldırılmasına ilişkin “Tütün İdare-i Muvakkatesi ve Sigara Kağıdı İnhisarı Hakkında Kanun” T.B.M.M.’nde kabul edildi.
2 Mart 1925
Fethi (Okyar) kabinesi istifa etti. İsmet (İnönü) 3 Mart’ta Hükümeti kurdu. (Bu olay da Şeyh Sait Ayaklanmasına bağlıdır)
4 Mart 1925
Takrir-i Sükun (huzur ve güveni sağlama, anarşiyi önleme) Kanunu TBMM de kabul edildi.
8 Mart 1925
Adliye vekillerinden Prof. Seyit (Bey) öldü.
9 Mart 1925
6 Mart’ta Bakanlar Kurulu Kararı ile kapatılan dört gazeteden sonra bugün iki gazete daha kapatıldı.
5 Nisan 1925
Şeker Fabrikalarının kurulması ile ilgili kanun T.B.M.M.’nde kabul edildi.
17 Nisan 1925
Ankara-Yahşihan demiryolu işletmeye açıldı. (20 Kasım : Yahşiyan – Yerköy demiryolu işletmeye açıldı)
19 Nisan 1925
“Cumhuriyet’in İlan günü olan 29 Teşrinievvel (Ekim) Gününün Milli Bayram Addi Hakkında Kanun T.B.M.M.’nde kabul edildi.
19 Nisan 1925
T.B.M.M.’nde “Ticaret Sanayi ve Maadin Bankası Kanunu” kabul edildi.
22 Nisan 1925
T.B.M.M.’nde “Ticaret ve Sanayi Odaları Kanunu” kabul edildi.
22 Nisan 1925
T.B.M.M.’nde “Kadastro Kanunu” kabul edildi.
5 Mayıs 1925
Ankara’da Gazi Orman Çiftliğinin kurulması için işe başlandı.
5 Mayıs 1925
Yunanistan’daki Ermeni komitecilerinin Gazi Mustafa Kemal’i öldürmekle görevlendirdikleri Manok Manükyan Ankara’da idam edildi.
3 Haziran 1925
Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası Bakanlar Kurulu Kararı ile kapatıldı.
29 Haziran 1925
Şeyh Sait ile 46 adamı Diyarbakır İstiklal Mahkemesi’nce idama mahkum edildi
23 Ağustos 1925
İstanbul’da Sarayburnu’nda Mustafa Kemal’in ilk heykeli dikildi.
27 Ağustos 1925
Mustafa Kemal Paşa şapka ile İnebolu Türkocağına geldi. (Kastamonu seyahati boyunca, kıyafet inkılabı ile ilgili konuşmaları.)
1 Eylül 1925
Ankara’da Birinci Türk Tıp Kongresi toplandı.
2 Eylül 1925
Tekke ve Zaviyeler kapatıldı.
2 Eylül 1925
Sivas’ta gericiler şapka ve tekkeler konusunda ayaklandı. (İstiklal Mahkemesi’nce cezalandırıldılar)
4 Eylül 1925
İstanbul’da bir baloda Türk Kadınları ilk kez güzellik yarışmasına katıldı.
13 Eylül 1925
Gazi Mustafa Kemal, Elazığ İstiklal Mahkemesinde yargılanan gazetecileri bağışladı.
1 Ekim 1925
Bursa dokuma fabrikası, Gazi Mustafa Kemal’in konuşmasıyla açıldı.
11 Ekim 1925
“İcra Vekilleri Heyet-i Celilesinin 2626 Numaralı ve 11 Teşrinievvel 1341 Tarihli Kararnamesi yayınlandı: Resmi Merasimde Giyilecek Elbise ve Teferruatı Hakkında Talimatname” (Frak, silindir v.b.)
14 Ekim 1925
Gazi Mustafa Kemal, İzmir Erkek Muallim Mektebi’nde yaptığı konuşmada : “Milletleri kurtaranlar yalnız ve ancak muallimlerdir” dedi.
5 Kasım 1925
Ankara Hukuk Mektebi açıldı.
14 Kasım 1925
Gazi Mustafa Kemal’in Mütareke sıralarında Şişli’de oturduğu eve bir plaka kondu.
22 Kasım 1925
İstanbul Darülfünunu’na İnkılap tarihi kürsüsü ve bir inkılap müzesi kurulması konusunda Edebiyat Fakültesi meclisinde karar alındı.
23 Kasım 1925
Şuray-ı Devlet (Danıştay) yeniden kuruldu.
25 Kasım 1925
Şapka Kanunu çıktı.
30 Kasım 1925
Tekke ve Zaviyeler ile türbelerin kapatılmasına ve türbedarlar ile bazı ünvanların men ve ilgasına dair kanun yürülüğe girdi.
8 Aralık 1925
Maarif Vekaleti “Türk Birliğini Parçalamaya Çalışan Cereyanlar” üzerine bildiri yayınladı. (Kürt, Laz, Çerkez, Kürdistan, Lazistan adlarının kullanılmaması, bu konularda mücadele edilmesi)
9 Aralık 1925
T.B.M.M.’nde “Yerli Kumaştan Elbise Giyilmesine Dair Kanun” kabul edildi.
17 Ararlık 1925
Türk – Sovyet tarafsızlık ve saldırmazlık antlaşması ve bağlı üç protokol Paris’te imzalandı. (S.S.C.B. bu antlaşmayı 7 Kasım 1945’te bozdu.)
26 Aralık 1925
Milletlerarası saat ve takvimin kabulü hakkında Kanun kabul edildi.
30 Ocak 1926
Türkiye – Şili dostluk antlaşması imzalandı.
11 Şubat 1926
İstanbul’da Mahmut (Soydan) “Milliyet” gazetesini çıkarmaya başladı. (Bugünkü “Milliyet” değildir. 1935’te “Tan” adı ile yayınını sürdürmüştür. Bugünkü “Milliyet” 3 Mayıs 1950’de çıktı.)
17 Şubat 1926
Medeni Kanunu’nun Kabulü (Kadının medeni haklara kavuşması, çok evliliğin yasaklanması, hukuk düzeninin çağdaşlaştırılması)
1 Mart 1926
Yeni “Türk Ceza Kanunu” kabul edildi.
3 Mart 1926
T.B.M.M.’de “Hakimler Kanunu” kabul edildi.
14 Mart 1926
Gazi Mustafa Kemal’in anıları, Ankara’da “Hakimiyeti Milliye” İstanbul’da “Milliyet” gazetesinde yayımlanmaya başlandı. 15 Mart’tan itibaren de Cumhuriyet gazetesi yayınlanmaya başlar.
17 Mart 1926
T.B.M.M.’de “Demir Sanayinin Tesisine Dair Kanun” kabul edildi.
22 Mart 1926
“Memurin Kanunu” T.B.M.M.’de kabul edildi.
24 Mart 1926
Türkiye’de petrol arama ve işletilmesinin devletçe yönetilmesini öngören kanun T.B.M.M.’de kabul edildi.
1 Nisan 1926
T.B.M.M.’de “Zafer Bayramı Kanunu” ile 30 Ağustos günü bayram olarak kabul edildi.
10 Nisan 1926
“İktisadi Müesseselerde Mecburi Türkçe Kullanılması Hakkında Kanun” T.B.M.M.’de kabul edildi.
22 Nisan 1926
“Borçlar Kanunu” T.B.M.M.’de kabul edildi.
23 Nisan 1926
Samsun – Kavak Demiryolu işletmeye açıldı.
7 Mayıs 1926
Gazi Mustafa Kemal yurt gezisine çıktı.
13 Mayıs 1926
T.B.M.M’de “Sıtma Mücadelesi Kanunu” kabul edildi.
22 Mayıs 1926
T.B.M.M’de “Emlak ve Eytam Bankası Kanunu” kabul edildi.
26 Mayıs 1926
“Mücadele-i Milliye’ye İştirak Etmeyen Memurin Hakkında Kanun” T.B.M.M’de kabul edildi.
28 Mayıs 1926
Ödemiş’te, İlk Kurşun Anıtı açıldı.
31 Mayıs 1926
T.B.M.M’de “İskan Kanunu” kabul edildi.
2 Haziran 1926
T.B.M.M’de Genel Nüfus Sayımı konulu kanun kabul edildi.
17 Şubat 1927
Amerika Birleşik Devletleri ile yeniden siyasal ilişkilerin kurulması için notalar alınıp verildi.
2 Mart 1927
”Takrir-i Sükun Kanunu”nun ikinci maddesini değiştiren ve konunu iki yıl daha uzatan kanun TBMM’de kabul edildi.
7 Mart 1927
İstiklal Mahkemeleri kaldırıldı.
10 Nisan 1927
Yerköy-Kayseri Demiryolu işletmeye açıldı.
25 Mayıs 1927
Türkiye-Meksika dostluk antlaşması imzalandı.
28 Mayıs 1927
“Lozan’da Akdolunan Aff-ı Umumi Beyanname ve Protokolünde Mevzubahis 150 Kişilik Listede İsimleri Muharrer Eşhası Türkiye Tabiiyetinden İskatı Hakkında Kanun” TBMM’de kabul edildi.
1 Haziran 1927
Devlet Demiryolları ve Limanları İdaresi kuruldu.
16 Haziran 1927
TBMM’de Yedek Subaylarla ilgili kanun kabul edildi.
18 Haziran 1927
TBMM’de “Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu” kabul edildi.
20 Haziran 1927
TBMM’den “Ziraat ve Baytar Enstitüleri ile Ali Mektepleri Tesisine ve Ziraat Tedrisatının Islahına Dair kanun” kabul edildi.
21 Haziran 1927
TBMM’de “Küçükleri Muzır Neşriyattan Korumu Kanunu” kabul edildi.
27 Haziran 1927
TBMM’de “Umumi Müfettişlikler Teşkiline Dair Kanun” kabul edildi.
30 Haziran 1927
Gazi Mustafa Kemal, İsmet İnönü, Kazım Özalp’ı askerlikten emekliye ayrıldılar.
2 Ağustos 1927
Milletlerarası Lahey Adalet Divanında Bozkurt-Lotüs davasının görüşülmesine başlandı.
27 Ağustos 1927
Gazi Mustafa Kemal’e suikast hazırlamak üzere Sisam Adası’ndan Anadolu’ya geçen Hacı Sami ölü, arkadaşları yaralı olarak yakalandı.
12 Ekim 1927
Amerika Birleşik Devletleri’nin İlk Türkiye Büyükelçisi Joseph C.Grev, Ankara’dan Gazi Mustafa Kemal’e itimatnamesini sundu.
15-20 Ekim 1927
Gazi Mustafa Kemal’in C.H.P. İkinci Kurultayı’nda tarihi büyük nutkunu söylemesi.
19 Ekim 1927
Gazi Mustafa Kemal mülklerini C.H.P.’ye bırakacağını söyledi.
28 Ekim 1927
Türkiye’de birinci genel nüfus sayımı yapıldı. (Sonuç:13.648.270)
1 Kasım 1927
TBMM’nin üçüncü dönemi açıldı. Gazi Mustafa Kemal ikinci kez Cumhurbaşkanlığına seçildi.
4 Kasım 1927
Gazi Mustafa Kemal Ankara Etnografya Müzesi önünde ve Yenişehir’de dikilen heykellerinin açılışını yaptı.
4 Kasım 1927
Afgan Kralı Amanullah Han Ankara’da Gazi Mustafa Kemal’i ziyaret etti.
6 Kasım 1927
Bünyan Mensucak Fabrikası açıldı.
25 Aralık 1927
İlk kadın avukat Süreyya Ağaoğlu göreve başladı.
1928
Amsterdam Olimpiyatları başladı. (İlk dördüncülüğümüzün alınması. Tayyar Yalaz)
8 Ocak 1928
Adliye Vekili Mahmut Esat (Bozkurt) Ankara Türk Ocağı’nda Latin Harfleri konusunda konuştu.
16 Ocak 1928
T.B.M.M’I, Ticaret ve Zıraat vekaletlerinin, İktisat vekaleti olarak birleştirilmesini sağlayan kanunu kabul etti.
29 Ocak 1928
Hristiyanlık propagandası ile öğrencilere zararlı olan Bursa Amerikan Kız Koleji Bakanlar Kurulu Kararı ile kapatıldı.
31 Ocak 1928
Türk Maarif Cemiyeti (Türkiye Eğitim Derneği) kuruldu.
3 Şubat 1928
Hutbe İstanbul’da Türkçe okunmaya başlandı.
10 Nisan 1928
Anayasa’nın dinle ilgili maddeleri kaldırıldı.
16 Nisan 1928
İlk Divan-ı Ali Kararı alındı. Eski Bahriye Vekili İhsan (Topçu) ile Dr. Fikret Divan-ı Ali mahkum oldular.
19 Mayıs 1928
T.B.M.M’de “Yüksek Mühendis Mektebi Kanunu” kabul edildi.
20 Mayıs 1928
Gazi Mustafa Kemal Sarayburnu’nda Türk Harfleri hakkındaki nutkunu söyledi.
20 Mayıs 1928
Afgan Kralı Amanullah Han ile Kraliçe İstanbul’da Gazi Mustafa Kemal tarafından kabul edildi.
22 Mayıs 1928
Türkiye – Afganistan dostluk ve işbirliği antlaşması yapıldı.
23 Mayıs 1928
T.B.M.M’de “Damga Resmi Kanunu” kabul edildi.
24 Mayıs 1928
Latin asıllı Türk rakamları kabul edildi.
28 Mayıs 1928
Millet Mekteplerinin açılması kanunu kabul edildi. Türk Vatandaşlığı Kanunu kabul edildi.
4 Haziran 1928
Gazi Mustafa Kemal İstanbul’a geldi.
13 Haziran 1928
Düyunu Umumiye (Dış Genel Borçlar) hakkında Paris’te, ilgililerle bir anlaşma yapıldı.
8 Ağustos 1928
Hakkı Şinasi Paşa İstanbul’da Taksim Anıtı’nı açtı.
11 Ağustos 1928
Dolmabahçe’de alfabe dersi verildi.
25 Ağustos 1928
Ankara’da toplanan dördüncü Muallimler Birliği Kongresi’nde öğretmenler, yeni Türk Harfleri’ni öğretecekleri konusunda ant içtiler.
2 Eylül 1928
Kütahya – Tavşanlı Demiryolu işletmeye açıldı.
21 Eylül 1928
Gazi Mustafa Kemal, başvekalete gönderdiği yazıda Türk Harfleri’nin kolaylıkla uygulanması konusunda direktif verdi.
29 Eylül 1928
Yeni Türk Harfleri Marşı yayımlandı.
1 Kasım 1928
Türk Harfleri’nin kabulü. (Latin asıllı)
31 Aralık 1928
Anadolu ve Mersin – Tarsus – Adana Demiryolları ile Haydarpaşa Limanının satın alınmasına ilişkin antlaşma T.B.M.M’de bir kanunla onaylandı.
1 Ocak 1929
Millet Mektepleri açıldı.
4 Ocak 1929
Türkiye-Uruguay dostluk antlaşması imzalandı.
17 Şubat 1929
İsmet (İnönü) Paşa “İlmi Istılahlar Encümeni”nde öz Türkçe bir konuşma yaptı.
4 Mart 1929
Takrir-i Sükun Kanunu” kaldırıldı.
9 Nisan 1929
TBMM’de “Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu” kabul edildi.
24 Nisan 1929
İcra ve İflas Kanunu kabul edildi.
13 Mayıs 1929
TBMM’de “Ticaret Kanunu” kabul edildi.
1 Haziran 1929
Türk harfleri devlet işlerinde zorunlu olarak kullanılmaya başlandı.
10 Haziran 1929
TBMM’de “Yol ve Köprü Yapımına Dair Kanun” kabul edildi.
5 Ağustos 1929
Gazi Mustafa Kemal trenle Ankara’dan İstanbul’a doğru yola çıktı.
19 Ağustos 1929
İstanbul’da doktorlar, kafeslerin kaldırılmasını istediler.
30 Ağustos 1929
Dumlupınar’da Meçhul Asker Anıtı açıldı.
1 Eylül 1929
Okullarda Arapça ve Farsça dersler kaldırıldı.
2 Eylül 1929
Türkiye’de ilk kez Güzellik Kraliçesi seçildi. (Kraliçe Feriha Tevfik)
9 Eylül 1929
Fevzi Paşa-Gölbaşı Demiryolu açıldı.
29 Kasım 1929
Tekirdağ’da Atatürk Anıtı açıldı.
30 Kasım 1929
Gazi Mustafa Kemal, Alman tarihi yazarı Emil Ludwig ile görüştü.
30 Ocak 1930
Milli İktisat ve Tasarruf Cemiyeti (Ulusal Ekonomi ve Araştırma Kurumu) kuruldu.
1 Şubat 1930
Kayseri – Şarkışla Demiryolu işletmeye açıldı. (30 Ağustos’ta : Ankara – Kayseri – Sivas Demiryolunu İsmet (İnönü) Sivas’ta açtı.)
1 Şubat 1930
T.B.M.M. ‘nde “İstatistik Umum Müdürlüğünün Vazife ve Selahiyetleri Hakkında Kanun” kabul edildi. (1962’de Devlet İstatistik Enstitüsü’ne dönüştürülmüştür.)
20 Şubat 1930
Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanunu kabul edildi.
31 Mart 1930
Afet (İnan) Hanım, partiye yazılan ilk kadın üye oldu.
3 Nisan 1930
Türk kadınına seçme ve seçilme hakkını da tanıyan “Belediye Kanunu” T.B.M.M’nde kabul edildi.
24 Nisan 1930
T.B.M.M’nde “Umumi Hıfzısıhha Kanunu” kabul edildi.
29 Nisan 1930
İlk Türk Kadın Yargıçlar (Nezahet (Güreli), Beyhan Hanım) Asliye Mahkemesi üyeliğine atandı.
22 Mayıs 1930
Gazi Mustafa Kemal’e T.B.M.M’nce altın bir alfabe levhası sunuldu. (Bu Levha, Anıt – Kabir müzesindedir.)
22 Mayıs 1930
T.B.M.M’de “Askeri Ceza Kanunu” kabul edildi.
9 Haziran 1930
T.B.M.M’de “Tütün İnhisarı Kanunu” kabul edildi.
11 Haziran 1930
T.B.M.M’de “Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası Kanunu” kabul edildi.
20 Haziran 1930
İran sınırını geçen eşkiyanın dürtüsü ile Ziylan bucağında gericilik hareketi başladı. (1930 Doğu Ayaklanması)
18 Temmuz 1930
Ankara Etnoğrafya Müzesi halka açıldı.
12 Ağustos 1930
Serbest Cumhuriyet Fırkası kuruldu. (Lideri Fethi (Okyar) Gericilerin Fırka’ya sızması sonucu, Fırka 17 Kasım’da kendi kendini feshetti.)
17 Eylül 1930
Türkiye – Lituanya Dostluk Antlaşması Moskova’da imzalandı.
29 Eylül 1930
Adana’da “Ahali Cumhuriyet Fırkası” kuruldu. (Abdülkadir Kemali Öğütçü 29 Eylül’de, Edirne’de “Türk Cumhuriyet Amele ve Çiftçi Fırkası’nın kurulmasına izin verilmedi)
27 Ekim 1930
Yunan Başbakanı Venizelos Ankara’da Atatürk’ü ziyaret etti.
17 Kasım 1930
Serbest Cumhuriyet Fırkası kendini feshetti.
23 Aralık 1930
Menemen’de İnkılaplar aleyhine ayaklanma çıktı. Öğretmen yedeksubay Kubilay şehit edildi.
15 Mart 1931
Gölbaşı – Malatya Demiryolu işletmeye açıldı.
16 Mart 1931
İlk kadın Operatör Dr. Suat, Haseki Nisa Hastanesi’nde sınav vererek uzmanlık belgesi aldı.
23 Mart 1931
“Türkiye’de İlk Tahsillerini Mektepte Yapacak Türk Vatandaşı Çocukların Türk Mekteplerine Girmelerine Dair, 23 Eylül 1911 Tarihli Tedrisat-ı İptidaiye Kanunu’na Müzeyyel Kanun” T.B.M.M’de kabul edildi.
26 Mart 1931
Ölçüler Kanunu kabul edildi.
10 Nisan 1931
Ankara’da Türk Ocakları Fevkalade Kurultayı toplandı. Türk Ocakları’nın lağvını kabul etti. (1949’da yeniden kuruldu.)
12 Nisan 1931
Mustafa Kemal Paşa’nın direktifiyle Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti kuruldu. (Türk Tarih Kurumu)
20 Nisan 1931
C.H.F. Genel Başkanı Gazi Mustafa Kemal imzası ile yayınlanan seçim bildirisinde “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” ilkesi de yer aldı.
4 Mayıs 1931
Irak Kralı Emir Faysal Ankara’da Mustafa Kemal’i ziyaret etti.
4 Mayıs 1931
T.B.M.M”nin VI. Dönem Fevkalade toplantısında Gazi Mustafa Kemal üçüncü kez Cumhurbaşkanlığına seçildi.
10-18 Mayıs 1931
C.H.F.’nın Üçüncü büyük kurultayı toplandı.
1 Haziran 1931
Mudanya – Bursa demiryolu Hükümetçe satınalındı.
19 Temmuz 1931
Mustafa Kemal Paşa Ankara’da Türk Tarih Kurumu toplantısına başkanlık etti.
25 Temmuz 1931
T.B.M.M’de “Matbuat Kanunu” kabul edildi.
26 Ekim 1931
Gazi Mustafa Kemal, İkinci Balkan Konferansı’nın son toplantı gününde üyelerle konuşmasında şunları söyledi : “İnsanları mesut edeceğim diye onları birbirine boğazlatmak gayr-ı insani ve son derece teesüfe şayan bir sistemdir.”
29 Aralık 1931
T.B.M.M’de “Gümrük ve İnhisarlar Vekaleti İhdasına dair Kanun” kabul edildi.
29 Aralık 1931
T.B.M.M’de “Ziraat Vekaleti Teşkiline Dair Kanun” kabul edildi.
1932
Polis Teşkilat Kanunu kabul edildi.
15 Ocak 1932
Samsun’da Atatürk Anıtı açıldı.
17 Ocak 1932
Kurtuluş Savaşı komutanlarından Derviş Paşa öldü.
22 Ocak 1932
İstanbul’da Yerebatan Camisinde ilk kez Türkçe Kur’an, Hafız Yaşar (Okur) tarafından okundu. (İstanbul’da ilk Türkçe hutbe : 3 Şubat 1928)
28 Ocak 1932
Balkan Konferansı İstanbul’da açıldı. (31 Ocak’ta kapandı)
30 Ocak 1932
Gazi Mustafa Kemal İstanbul’a geldi.
1 Şubat 1932
Malatya – Fırat Demiryolu işletmeye açıldı.
19 Şubat 1932
Halkevleri kuruldu.
1 Mayıs 1932
Ankara’da Milli Sanayi Sergisi açıldı.
22 Mayıs 1932
Adana Ağır Ceza Mahkemesi, Ağrı Dağı bölgesindeki ayaklanmaya katılanlardan 34 kişiyi idama mahkum etti.
12 Haziran 1932
Gazi Mustafa Kemal, Hicaz Genel Valisi Emir Faysal’ı Ankara’da kabul etti.
2 Temmuz 1932
Ankara Halkevi’nde birinci Türk Tarih Konferansı toplandı.
12 Temmuz 1932
Mustafa Kemal Paşa’nın direktifiyle Türk Dili Tetkik Cemiyeti’nin kuruldu. (Türk Dil Kurumu)
12 Temmuz 1932
Yugoslavya Kralı Aleksandre Gazi Mustafa Kemal’i İstanbul’da ziyaret etti.
18 Temmuz 1932
Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan İstanbul Müftülüğü’ne yazılan özel – 636 sayılı yazı ile ezan ve kametin birkaç ay içinde Türkçe okunacağı bildirildi. (16 Haziran 1950’de, D.P. İktidarı, TCK’nın ilgili maddesinde değişiklik yaparak ezanın Arapça okunmasına olanak verdi)
18 Temmuz 1932
Türkiye Milletler Cemiyeti’ne üye oldu.
27 Temmuz 1932
İzmir’de Gazi Mustafa Kemal’in heykeli, İsmet (İnönü)’nün konuşması ile açıldı.
30 Temmuz 1932
Türkiye parasızlıktan dolayı Amerika’da yapılan Olimpiyatlara katılamadı.
31 Temmuz 1932
Türkiye Güzellik Karliçesi Keriman Halis (Atatürk’ün verdiği ad : Ece) Belçika’da yapılan yarışmada Dünya Güzellik Kraliçesi seçildi.
27 Eylül 1932
Gazi Mustafa Kemal, General Mac Arthur’la görüştü.
13 Kasım 1932
Dr. Müfide Kazım ilk kadın Hükümet Tabibi oldu.
3 Aralık 1932
Türk Dil Kurumu ilk başkanı Samih Rıfat öldü.
12 Aralık 1932
Adile Ayda ilk kadın Dışişleri memuru seçildi.
15 Ocak 1933
Gazi Mustafa Kemal, Ankara’dan Eskişehir’e yola çıktı.
16 Ocak 1933
Kurtuluş Savaşı Dışişleri Bakanlarından Bekir Sami öldü.
3 Şubat 1933
İstanbul – Ankara arasında ilk uçak seferi denemesi yapıldı.
5 Şubat 1933

Atatürk’ün Bursa Nutku 5 Şubat 1933 tarihinde irat edilmiştir. 1947 yılında “Atatürk’e Ait Birkaç Fıkra ve Hatıra” adlı kitabı yayımlayan Rıza Ruşen Yücer, on dört sene önce genç bir gazeteci iken yemeğe katıldığını, Mustafa Kemal’in bir çırpıda söylediği sözleri not ettiğini ifade etmiş ve yıllardır sakladığını söylediği bu nota kitabında yer vermiştir

7 Şubat 1933
İstanbul’da camilerde ezan ve kametin Türkçe olarak okunmaya başlanması.
25 Şubat 1933
İstanbul’da yüksek öğrenim gençliği
15 Nisan 1933
Samsun – Çarşamba Demiryolu işletmeye açıldı.
20 Nisan 1933
İstanbul’da yüksek öğrenim gençliği, Razgrad’da BulgarlarınTürk mezarlığını yıkmaları üzerine (17 Nisan) İstanbul’daki Bulgar mezarlığına çelenk koyarak gösteri yaptı.
22 Nisan 1933
Türkiye Cumhuriyeti ile, Osmanlı Düyunu Umumiyesi hamilleri (alacaklılar) arasında, Paris’te borçların saptanması ve ödeme şekli hakkında anlaşma imzalandı.
31 Mayıs 1933
T.B.M.M’de “İstanbul Darülfünunu’nun Ilgasına ve Maarif Vekaletince Yeni Bir Üniversite Kurulmasına Dair Kanun” kabul edildi. (İstanbul Üniversitesi 1 Ağustos’da açıldı
3 Haziran 1933
Sümerbank’ın kurulmasını öngören Kanun T.B.M.M’de kabul edildi.
8 Haziran 1933
Halk Bankası’nın kurulmasını öngören Kanun T.B.M.M’de kabul edildi.
10 Haziran 1933
“Ankara Yüksek Ziraat Enstitüsü Kanunu” T.B.M.M’de kabul edildi. (Açılış : 30.10.1933. Enstitü, 30 Haziran 1948 günlü “Üniversiteler Kanununa ek kanun”la Ziraat ve Veteriner Fakülteleri olarak Ankara Üniversitesi’ne bağlandı.
11 Haziran 1933
“Cumhuriyet İlanının Onuncu Yıldönümü Kutlama Kanunu” T.B.M.M’de kabul edildi.
11 Haziran 1933
T.B.M.M’de “Belediyeler Bankası Kanunu” kabul edildi.
12 Haziran 1933
İzmir Rıhtım Şirketi’nin satın alınması ile ilgili Kanun T.B.M.M’de kabul edildi. (Sözleşme 3 Ekim 1932’de parafe edilmişti)
12 Haziran 1933
“Gazi Mustafa Kemal Hazretlerinin Kanun-ı Medeni’nin 452. Maddesine Göre Olan Tasarruflarının Mahfuz Hisseler Hakkındaki Hükümden Müstesna Olduğuna Dair Kanun” T.B.M.M’de kabul edildi.
20 Haziran 1933
Milli Eğitim Bakanlığı, üniversitede bir İnkılâp Enstitüsü açılması hakkında karar aldı.
27 Temmuz 1933
Gazi Mustafa Kemal, Dolmabahçe’de eski Afgan Kralı Amanullah’la görüştü.
14 Eylül 1933
Ankara’da Türkiye – Yunanistan dostluk antlaşması imzalandı.
26 Eylül 1933
Gazi Mustafa Kemal, Dolmabahçe’de Venizelos’u kabul etti.
4 Ekim 1933
Türk İnkılap Enstitüsü’nde ilk İnkılap dersi Milli Eğitim Bakanı Yusuf Hikmet (Bayur) tarafından verildi.
4 Ekim 1933
Gazi Mustafa Kemal, Dolmabahçe’de Yugoslavya Kralı I. Aleksandr ile Kraliçeyi kabul etti.
4 Ekim 1933
Gazi Mustafa Kemal Cumhuriyet’in onuncu yıldönümü dolayısıyla tarihi nutkunu söyledi.
26 Ekim 1933
Türk kadınlarına Köy İhtiyar Heyetlerine seçme ve seçilme hakkı tanındı.
26 Ekim 1933
T.B.M.M’de “Af Kanunu” kabul edildi.
29 Ekim 1933
Cumhuriyet’in Onuncu Yılı kutlandı.
4 Kasım 1933
Mustafa Kemal Paşa’nın Selanik’te doğduğu ev müze haline getirildi.
18 Kasım 1933
Yeni İstanbul Üniversitesi açıldı.
1 Aralık 1933
İktisat Vekaleti’nin hazırladığı, T.C. Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı Başbakanlığa sunuldu.
5 Aralık 1933
Eskişehir Şeker Fabrikası açıldı.
27 Aralık 1933
T.B.M.M, Şehit Kubilay’ın annesine maaş bağlayan kanunu kabul etti.
1 Şubat 1934
Gazi Mustafa Kemal Kırşehir’e geldi.
9 Şubat 1934
Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya, Romanya arasında Balkan Antantı imzalandı.
4 Mart 1934
İstanbul Üniversitesi’nde Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü öğretime başladı.
6 Mart 1934
Eski Milli Eğitim Bakanlarından Dr. Reşit Galip öldü.
20 Mart 1934
Başvekil İsmet (İnönü) Paşa Ankara Halkevi’nde devrim tarihi dersi verdi.
4 Nisan 1934
Ankara’da Türkiye – Çin dostluk antlaşması imzalandı.
15 Nisan 1934
Kurtuluş Savaşı komutanlarından Kemalettin Sami Paşa öldü.
27 Nisan 1934
Menemen-Bandırma-Manisa Demiryolu satınalındı. (27 Mayıs: Basmane – Afyon Demiryolu satınalındı
3 Mayıs 1934
Kayseri uçak fabrikasında yapılan ilk uçaklardan biri Ankara’ya uçtu.
14 Haziran 1934
T.B.M.M’de “İskan Kanunu” kabul edildi.
16 Haziran 1934
İran Şehinşahı Rıza Pehlevi Gazi Mustafa Kemal’i Ankara’da ziyaret etti.
21 Haziran 1934
Soyadı Kanunu kabul edildi.
2 Temmuz 1934
“Basma, Yazı ve Resimleri Derleme Kanunu” yürürlüğe girdi.
13 Ağustos 1934
Bakırköy bez fabrikası açıldı.
18 Ağustos 1934
Dolmabahçe Sarayı’nda İkinci Türk Dil Kurultayı toplandı.
30 Eylül 1934
Keçiborlu’da Kükürt, Isparta’da Gülyağı Fabrikaları açıldı.
3 Ekim 1934
İsveç Veliahtı Prens Gustav Adolf, Ankara’da Gazi Mustafa Kemal tarafından kabul edildi.
19 Ekim 1934
Turhal Şeker Fabrikası açıldı.
1 Kasım 1934
Ankara Kızılay’da Güven Anıtı açıldı.
20 Kasım 1934
Konya Ereğlisi Bez Fabrikası açıldı.
24 Kasım 1934
Mustafa Kemal Paşa’ya ATATÜRK soyadı verilmesi hakkındaki kanun kabul edildi.
24 Kasım 1934
Ayasofya Camisinin müze olması, Bakanlar Kurulu Kararı ile kabul edildi.
26 Kasım 1934
Efendi, Bey ve Paşa gibi lakap ve unvanların kaldırıldığına dair kanunun kabulü.
26 Kasım 1934
İsmet Paşa “İnönü” soyadını aldı.
3 Aralık 1934
Hangi dine mensup olursa olsun, din adamlarının mabet ve ayinler dışındaki dini kisve taşımalarının yasaklanmasına dair kanun kabul edildi.
5 Aralık 1934
Türk kadınlarına milletvekili seçme ve seçilme hakkının verildiğine dair kanunun kabul edildi.
1 Ocak 1935
İstanbul Ruhtım Şirketi Devletçe satın alındı.
2 Şubat 1935
Ayasofya Müzesi halka açıldı.
18 Şubat 1935
“Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanunun Tatbik Suretini Gösterir Nizamname” yayınlandı.
1 Mart 1935
Atatürk dördüncü kez Cumhurbaşkanlığına seçildi.
1 Mart 1935
İlk kadın milletvekillerinin katıldığı beşinci dönem T.B.M.M çalışmalarına başladı.
1 Mart 1935
Kayseri’de Atatürk Heykeli açıldı.
9 Nisan 1935
2/2295 sayılı kararname ile ordudaki rütbe adlarının yeni karşılıkları (bugünkü adları) saptandı.
18 Nisan 1935
İstanbul’da Milletlerarası Kadınlar Kongresi toplandı.
27 Mayıs 1935
T.B.M.M’de “Ulusal Bayram ve Genel Tatiller Hakkında Kanun” kabul edildi.
2 Haziran 1935
Eski Milli Eğitim Bakanlarından, büyükelçi Vasıf Çınar öldü.
14 Haziran 1935
“Diyanet İşleri Reisliği Teşkilat ve Vazifelerine Dair Kanun” T.B.M.M’de kabul edildi.
14 Haziran 1935
T.B.M.M’de “Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü Kurulması Hakkında Kanun” kabul edildi.
14 Haziran 1935
T.B.M.M’de “Etibank Kanunu” kabul edildi.
14 Haziran 1935
T.B.M.M’de “Elektrik İşleri Etüt İdaresi Teşkiline Dair Kanun” kabul edildi.
5 Ağustos 1935
Fevzi Paşa – Ergani Demiryolu işletmeye açıldı.
16 Eylül 1935
Kayseri bez fabrikası açıldı.
13 Ekim 1935
Türkiye Mason Locaları, İçişleri Bakanlığınca kapatıldı.
21 Ekim 1935
Çerkez Ethem ve kardeşlerinin Atatürk’e hazırladığı suikast üzerine İstanbul Üniversitesinde gençlik, protesto mitingi yaptı.
23 Kasım 1935
Çalışmalarına son veren İstanbul Haliç Şirketinin işletmesi Belediyeye geçti.
29 Kasım 1935
Paşabahçe Şişe ve Cam Fabrikası açıldı.
9 Ocak 1936
Dil ve Tarih – Coğrafya Fakültesi Atatürk tarafından açıldı.
20 Ocak 1936
Ankara’da toplanan Endüstri Kongresinde İkinci Beş Yıllık Sanayi Planının esasları kabul edildi.
25 Ocak 1936
İstanbul’da Vapurculuk Şirketi ile yapılan sözleşme, bütün kabotajın Denizyolları İdaresine geçmesini sağladı.
6 Şubat 1936
Beyaz Olimpiyatlarda ilk kez Türk Bayrağı dalgalandı. (Garmisch Parten – Kirchen Olimpiyatları).
21 Şubat 1936
İzmir Havagazı şirketi satın alındı.
24 Mart 1936
Afyon Zafer Anıtı açıldı.
25 Mart 1936
Afyon – Karakuyu, Bozanönü – Isparta Demiryolları işletmeye açıldı.
9 Nisan 1936
İstanbul Telefon Şirketi satın alındı.
6 Mayıs 1936
Ankara’da Devlet Konservatuarı kuruldu.
29 Mayıs 1936
Türk Bayrağı Kanunu kabul edildi.
1 Haziran 1936
T.B.M.M’de “Bankalar Kanunu” kabul edildi.
8 Haziran 1936
Sosyal Haklar ve Sosyal Güvenlik açısından ilk önemli adım olan “İş Kanunu” kabul edildi
20 Temmuz 1936
Montrö Boğazlar Antlaşması imzalandı. Bu antlaşma ile Boğazlar tamamen Türk hakimiyetine geçti. Türk askerleri “gayri askeri” adı verilen bölgelere girdi.
11 Ağustos 1936
Berlin Olimpiyatları ile Türkiye Cumhuriyeti ilk altın madalyalarını kazandı
24 Ağustos 1936
Üçüncü Türk Dil Kurultayı Dolmabahçe Sarayı’nda toplandı.
1 Eylül 1936
Atatürk, Devletçilik görüşünü açıkladı.
4 Eylül 1936
Atatürk, çiftliklerini Devlete, bir kısım gayrimenkullerinide Ankara Belediyesi’ne bağışladı.
4-6 Eylül 1936
İngiltere Kralı VIII. Edward İstanbul’da Atatürk’ü ziyaret etti.
26 Ekim 1936
Kurtuluş Savaşı komutanlarından General Şükrü Naili Gökberk öldü.
1 Kasım 1936
Atatürk Toprak Kanunu üzerindeki düşüncelerini açıkladı.
3 Kasım 1936
Ankara’da Çubuk Barajı açıldı.
6 Kasım 1936
İzmit’de birinci Kağıt ve Karton Fabrikası açıldı.
28 Kasım 1936
Ereğli Kömür Şirketi’nin Hükümetçe satın alınma sözleşmesi imzalandı.
29 Kasım 1936
Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nde Devrim Tarihi dersleri başladı.
10 Aralık 1936
Zonguldak’ta Türk Antrasit Fabrikası törenle açıldı.
27 Aralık 1936
“İstiklal Marşı” şairi Mehmet Akif Ersoy öldü.
1 Ocak 1937
Şark Demiryolları (Sirkeci – Edirne) satın alındı.
27 Ocak 1937
Cenevre’de Milletler Cemiyeti toplantısında, Hatay’ın bağımsızlığı kabul edildi.
4 Şubat 1937
İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi açıldı.
5 Şubat 1937
Altı ok, Anayasa’ya girdi. (T.B.M.M’de görüşülerek, kabul edilen “Teşkilat-ı Esasiye Kanununun Bazı Maddelerinin Değiştirilmesine Dair Kanun” la altı ilke de Anayasa’ya alındı. Malatya milletvekili İsmet İnönü ve altı arkadaşının önerdiği değişiklik, ikinci maddeyi şu biçime soktu : “Türkiye Devleti Cumhuriyetçi, Milliyetçi, Halkçı, Devletçi, Laik ve İnkılapçıdır.”)
8 Şubat 1937
T.B.M.M’de “Orman Kanunu” kabul edildi.
13 Şubat 1937
Atatürk’ün Selanik’te doğduğu ev Selanik Belediyesi’nce satın alınarak Atatürk’ün buyruğuna verildi.
28 Şubat 1937
Metoroloji Genel Müdürlüğü kuruldu.
3 Nisan 1937
Karabük Demir ve Çelik Fabrikasının temel atma töreni yapıldı.
7 Nisan 1937
Türkiye – Mısır dostluk, ikamet ve tabiiyet antlaşması yapıldı.
15 Nisan 1937
Selaların kaldırıldığı, diyanet işleri reisliğinin, yazısı ile valiliklere bildirildi.
23 Nisan 1937
İstanbul Yedek Subay Okulu’nda (Harbiye) Atatürk Anıtı açıldı.
4 Haziran 1937
T.B.M.M’de “Türkiye Cumhuriyeti Ziraat Bankası Kanunu” kabul edildi.
9 Haziran 1937
T.B.M.M’de “Ankara’da Bir Tıp Fakültesi Tesisi Hakkındaki Kanun” kabul edildi.
11 Haziran 1937
Atatürk, Trabzon’dan, Hükümete “Bütün çiftliklerini ve mallarını millete bağışladığını” bildirmesi.
14 Haziran 1937
Hatay’ın Bağımsızlık Antlaşması Büyük Millet Meclisi tarafından onaylandı.
15 Haziran 1937
İş Kanunu yürürlüğe girdi.
17 Haziran 1937
“Kadıköy Su Şirketi”nin satın alınmasına dair sözleşme imzalandı.
1 Temmuz 1937
Fevzi Paşa – Meydanıekbez, Toprakkale – İskenderun Demiryolu satın alındı.
8 Temmuz 1937
Türkiye, İran, Irak ve Afganistan arasında Tahran’da Sâ’dâbat Paktı imzalandı.
12 Eylül 1937
Tunceli’de olay çıkaran Seyit Rıza ve arkadaşları teslim oldu.
20 Eylül 1937
İkinci Türk Tarih Kurultayı Dolmabahçe Sarayı’nda toplandı.
20 Eylül 1937
Atatürk, Türkiye’nin ilk resim galerisini Dolmabahçe’de açtı.
9 Ekim 1937
Nazilli Basma Fabrikası Atatürk tarafından açıldı.
25 Ekim 1937
İnönü Başbakalıktan çekildi. Celal Bayar Başbakanlık görevini devraldı.
28-30 Ekim 1937
Atatürk Ankara’da son defa Cumhuriyet Bayramı törenlerine katıldı.
27 Aralık 1937
T.B.M.M’de “Denizbank Kanunu” kabul edildi.
14 Ocak 1938
Türkiye-Irak-İran-Afganistan arasında aktedilen “Sadabat Paktı” T.B.M.M’de onaylandı.
22 Ocak 1938
Atatürk İzmit üzerinden Derince’ye geçti.
24 Ocak 1938
İzmir Telefon İşletmesi Hükümetçe satın alındı.
1 Şubat 1938
Atatürk’ün hazır bulunduğu törenle Gemlik Suniipek Fabrikası açıldı.
2 Şubat 1938
Bursa Merinos Fabrikası Atatürk tarafından açıldı.
13 Mart 1938
Kurtuluş Savaşı komutanlarından Orgeneral Cevat Çobanlı öldü.
30 Mart 1938
Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği Atatürk’ün hastalığı hakkında ilk resmi bildiriyi yayınladı.
11 Nisan 1938
Üsküdar ve Kadıköy Su Şirketi satın alındı.
19 Mayıs 1938
Atatürk son defa 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı gösterilerini izledi ve Hatay sorunu ile ilgili olarak -rahatsızlığına rağmen- Güney gezisine çıktı.
20-24 Mayıs 1938
Atatürk Hatay Sorunu nedeniyle Mersin dolaylarına gitti.
21 Mayıs 1938
Atatürk Mersin’de askeri geçit törenini izledi.
23 Mayıs 1938
İstanbul Elektrik Şirketi satın alındı.
24 Mayıs 1938
Atatürk’ün Adana’da askeri geçit törenini izlemesi.
1 Haziran 1938
Devletçe satın alınan Savarona Yatı İstanbul’a geldi.
16 Haziran 1938
Kadın Havacımız Sabiha Gökçen tek başına uçakla Balkan turuna çıktı.
19 Haziran 1938
Romanya Kralı II. Carol, Atatürk’ü İstanbul’da ziyaret etti.
20 Haziran 1938
T.B.M.M’de kabul edilen “Ulusal Bayram ve Genel Tatiller Hakkındaki 2739 Sayılı Kanuna Ek Kanun” ile 19 Mayıs günü “Gençlik ve Spor Bayramı” kabul edildi.
24 Haziran 1938
T.B.M.M, “Toprak Mahsulleri Ofisi Kurulması Hakkında Kanun”u kabul etti.
28 Haziran 1938
T.B.M.M, “Cemiyetler Kanunu”nu kabul etti.
3-4 Temmuz 1938
Türkiye ve Fransa, Hatay’da eşit sayıda asker bulundurmaları konusunda anlaşma yaptı. Birlikler 4 Temmuz’da Hatay’a girdi.
5 Temmuz 1938
Türk birliklerinin tümü Hatay’daki konuş yerlerine geldi.
24 Ağustos 1938
Demiryolu Kemah’a ulaştı.
29 Ağustos 1938
Askeri Mahkeme, Nazım Hikmet (Ran) ve başkalarını mahkum etti.
2 Eylül 1938
Hatay Millet Meclisi açıldı ve Devlet Başkanlığı’na Tayfur Sökmen seçildi.
5 Eylül 1938
Atatürk vasiyetnamesini yazdırdı.(Açılış: 28 Kasım 1938)
5 Eylül 1938
Atatürk’ün hastalık durumu hakkında, günlük resmi tebliğlerin yayımına başlandı. 17 Ekim 1938 Atatürk, ilk defa komaya girdi.
28 Ekim 1938
Ankara Radyosu yayına başladı.
29 Ekim 1938
Kuleli Askeri Lisesi öğrencileri, vapurla Dolmabahçe önünden geçerken hep bir ağızdan İstiklal Marşını söyleyerek Atatürk’ü selamladılar.
29 Ekim 1938
Cumhuriyet’in 15 nci Yıldönümü dolayısıyla Atatürk’ün Türk ordusuna mesajı.
1 Kasım 1938
Başbakan Celal Bayar, Atatürk adına T.B.M.M açış konuşmasını yaptı.
8 Kasım 1938
Atatürk’ün hastalığının ağırlaştığını bildiren raporlar yeniden yayımlanmaya başlandı.
10 Kasım 1938
Atatürk maddi hayata gözlerini kapadı.
Mustafa Kemal Atatürk’ün Dolmabahçe Sarayında son günlerini geçirdiği odası

Adil bir Küreselleşme için Sosyal Adalet Bildirgesi

0

Adil bir Küreselleşme için Sosyal Adalet Bildirgesi

97’nci Oturumu münasebetiyle Cenevre’de toplanan Uluslararası Çalışma Konferansı,

Yeni teknolojilerin ve düşünce akımlarının yaygınlaşması, mal ve hizmetlerin değişimi, sermaye ve finans hareketlerindeki artış, işletme ve bunların süreçleri ile diyalogun ululararasılaşması ile birlikte kişilerin, özellikle de çalışan kadın ve erkeklerin dolaşımı ile nitelenen mevcut küreselleşme ortamının iş hayatını etkili biçimde yeniden şekillendirdiğini göz önünde bulundurarak:

  • bir yandan ekonomik işbirliği ve bütünleşme süreci, yüksek oranlardaki ekonomik büyüme ve istihdam artışından yararlanmada, kırsal kesimdeki birçok yoksul kişinin modern kentsel ekonomiye katılımını kolaylaştırmada, kalkınma hedeflerini ve ürünleri geliştirmede ve yeniliği ve fikirlerin dolaşımını teşvik etmede birtakım ülkelere katkıda bulunmuş;
  • diğer yandan küresel ekonomik bütünleşme, birçok ülke ve sektörün gelir eşitsizliği, devam eden yüksek işsizlik ve yoksulluk oranları, dış kaynaklı şoklar karşısında ekonomilerin zayıflığı ve korumasızlığı ve istihdam ilişkisi ve bunun sağlayacağı korumalar üzerinde etkisi olan gerek korumasız iş, gerek kayıt dışı ekonominin büyümesi gibi temel sorunlarla karşı karşıya kalmasına neden olmuştur;

Evrensel bir sosyal adalet beklentisinin karşılanması, tam istihdama ulaşılması, açık toplumların ve küresel ekonominin sürdürülebilirliğinin sağlanması, sosyal uyuma erişilmesi, yoksulluk ve artan eşitsizliklerle mücadele edilmesi amacıyla herkes için iyileştirilmiş ve adil bir sonuç elde etmenin mevcut koşullarda her zamankinden çok daha gerekli hale geldiğini kabul ederek;

Uluslararası Çalışma Örgütü’nün sürekli değişen bir ortamda gelişmenin ve sosyal adaletin teşvik edilmesi ve gerçekleştirilmesine yardımcı olmak konusunda kilit rol oynadığına kanaat getirerek:
  • 21’inci yüzyılda geçerliliğini koruyan ve Üyelerinin politikasına ilham vermesi gereken Filadelfiya Bildirgesini de içeren (1944) ILO Anayasasında yer alan yetkiye dayanan ve diğer amaç, hedef ve ilkelerinin arasında:
  • çalışmanın bir meta olmadığını ve yoksulluğun her yerde refah için bir tehlike oluşturduğunu teyit etmektedir;
  • ILO’nun dünya ulusları arasında tam istihdamın ve yaşam standartlarının ve asgari yaşam ücretinin yükseltilmesi ve Filadelfiya Bildirgesinde belirtilen diğer hedeflerin arasında ihtiyacı olan herkese temel bir gelir sağlanmasına yönelik sosyal güvenlik önlemlerinin arttırılması hedeflerine ulaşacak programları daha da geliştirmek gibi önemli bir yükümlülüğü olduğunu kabul etmektedir;
  • Temel sosyal adalet hedefi ışığında ILO’ya bütün uluslararası ekonomik ve mali politikaları inceleme ve değerlendirme sorumluluğu vermektedir; ve
  • Örgütün yetkisinin yerine getirilmesinde Üyelerin kabul ettikleri, Çalışmaya İlişkin Temel Haklar ve Özgürlükler ILO Bildirgesi ve İzlenmesinden de (1998) yararlanarak, örgütlenme özgürlüğünün ve toplu pazarlık hakkının etkin bir biçimde tanınması, zorla veya zorunlu çalışma biçimlerinin tümünün ve çocuk işçiliğinin etkili biçimde ortadan kaldırılması ve istihdam ve meslekte ayrımcılığın önlenmesi gibi temel hakların özel önemini bir kez daha teyit ederek;
Uluslararası toplumun:
  • 1995 yılında Kopenhag’da gerçekleştirilmiş olan Dünya Sosyal Kalkınma Zirvesi’nden çıkan sonuçları;
  • ILO tarafından geliştirilen saygın iş kavramına yönelik küresel ve bölgesel düzeylerde tekrar tekrar ifade edilen geniş kapsamlı desteği; ve
  • 2005 BM Dünya Zirvesinde Devlet ve Hükümet Başkanlarının ilgili ulusal ve uluslararası politikaların önde gelen hedefleri olarak herkes için tam ve verimli istihdam ve saygın iş hedeflerine ilişkin yapmış oldukları açıklamalarını göz önünde bulundurarak,

Saygın İş’i küreselleşme sorunlarına etkili bir yanıt olarak kabul etmesinden güç alarak;

Artan karşılıklı bağımlılığın, karmaşanın ve üretimin uluslararasılaştırılmasının hüküm sürdüğü bir dünyada:

  • özgürlük, insan onuru, sosyal adalet, güvenlik ve ayrımcılığın önlenmesi gibi temel değerlerin sürdürülebilir bir ekonomik, sosyal kalkınma ve verimlilik için esas olduğuna;
  • yurt içi ve yurt dışındaki sosyal diyalog mekanizması, hükümetler ile işçi ve işveren örgütleri arasındaki üçlü yapı uygulamasının çözüme ulaşmada ve sosyal uyumun ve hukukun egemenliğinin tesisinde şu an için çok daha geçerli olduğuna;
  • istihdam ilişkisinin öneminin işçilere yasal koruma sağlama vasıtası olarak kabul edilmesi gerektiğine;
  • güçlü bir sosyal ekonomi ve uygun nitelikler taşıyan canlı bir kamu sektörü ile birlikte üretken, kazançlı ve sürdürülebilir işletmelerin, sürdürülebilir ekonomik kalkınma ve istihdam fırsatları için son derece önemli olduğuna;

ve

ILO’nun hedeflerinin gerçekleştirilmesinde bu tür aktörlerin artan rolüne işaret eden gözden geçirilmiş Çokuluslu İşletmeler ve Sosyal Politikaya ilişkin İlkeler Üçlü Bildirgesi’nin (1977) özel bir anlamı bulunduğuna kanaat getirerek; ve

Mevcut sorunların, ILO’yu anayasal hedeflerini geliştirmek amacıyla çabalarını yoğunlaştırmaya ve bütün faaliyet yöntemlerini harekete geçirmeye çağırdığını ve sözü edilen çabaları etkili hale getirmek ve küreselleşme bağlamında ILO’nun hedeflerine ulaşmasında Üyelerinin çabalarına destek vermek amacıyla ILO’nun kapasitesini güçlendirmeyi kabul ederek Örgüt:

  • Saygın İş Gündemi ve ILO’nun dört stratejik hedefi doğrultusunda aralarındaki sinerjiden yararlanmak suretiyle küresel ve birleştirilmiş bir yaklaşım oluşturulmasının geliştirilmesi yönünde uyum ve işbirliği sağlamalı;
  • Mevcut anayasal çerçeveye ve kurallara tümüyle bağlı kalarak etkinliği ve verimliliği geliştirmek amacıyla kendi kurumsal uygulamalarını ve yönetişimin uyumlu hale getirmeli;
  • ILO’nun anayasal hedefleri çerçevesinde ihtiyaçlarını karşılamada ILO’yu oluşturan unsurlara katkı sağlayacak yüksek kalitede bilgi, tavsiye ve teknik programlar aracılığıyla üçlü tartışmaya dayalı ülke düzeyinde ifade ettikleri ihtiyaçların karşılanmasında ILO bileşenlerini desteklemeli ve
  • ILO’nun standart belirleme politikasını iş dünyası ile uyumlu hale getirmek suretiyle ILO faaliyetlerini bir köşe taşı olarak teşvik etmeli ve standartların rolünü Örgüt’ün anayasal hedeflerine ulaşmada faydalı bir yol olarak garanti altına almalıdır.
Dolayısıyla 2008 yılının 10 Haziran günü işbu Bildirge’yi kabul eder.

I. KAPSAM ve İLKELER

Konferans:

A. Hızlı değişim bağlamında, uluslararası çalışma standartları aracılığıyla ILO’nun anayasal yetkisinin uygulanması, tam ve verimli istihdamın ve saygın işin ekonomik ve sosyal politikaların merkezine yerleştirilmesi amacıyla ILO’nun ve Üyelerinin taahhütleri ve çabaları, Saygın İş Gündeminin ifade edildiği ve aşağıdaki şekilde özetlenebilecek ILO’nun aynı ölçüde önemli dört hedefine dayanması gerektiğini kabul ve beyan eder:

1. (i) -bireylerin kendi kişisel memnuniyetleri ve ortak refahları için verimli bir şekilde meşgul olmalarını sağlayacak ihtiyaç duydukları gerekli kapasite ve becerileri geliştirebilecekleri ve güncelleyebilecekleri;
-büyümenin sağlanması ve herkes için daha fazla istihdam ve gelir fırsatlarının ve beklentilerin oluşturulması amacıyla kamu ve özel sektörde faaliyet gösteren bütün işletmelerin sürdürülebilir olduğu ve
-toplumların ekonomik kalkınma, iyi yaşam standartları ve sosyal gelişim hedeflerine ulaşabilecekleri sürdürülebilir kurumsal ve ekonomik bir ortam yaratmak suretiyle istihdamın geliştirilmesi;

2. (ii) -sosyal güvenlik korumasına ihtiyaç duyan herkese temel bir gelir sağlanmasına yönelik önlemleri de içeren sosyal güvenlik kapsamının genişletilmesi ve söz konusu kapsamın teknolojik, toplumsal, demografik ve ekonomik değişimlerin hızından kaynaklanan yeni ihtiyaç ve belirsizliklerin giderilmesi amacıyla sosyal güvenliğin herkesi kapsayacak şekilde genişletilmesini;
-sağlıklı ve güvenli çalışma koşullarını ve
-gelişim meyvelerinin herkese ve asgari yaşam ücretinin ve bu tür bir korumaya ihtiyaç duyan çalışan herkese adil biçimde dağıtılmasını sağlamak için tasarlanmış maaşlar ve kazançlar, çalışma saatleri ve diğer çalışma koşulları ile ilgili politikaları içeren sürdürülebilir ve ulusal koşullara uyarlanabilir sosyal koruma-sosyal güvenlik ve çalışma koruması önlemlerinin geliştirilmesi ve iyileştirilmesi;

3. (iii) -stratejik hedefleri her ülkenin ihtiyaçlarına ve şartlarına göre uyarlamak;
-ekonomik kalkınmayı sosyal gelişmeye ve sosyal gelişmeyi ekonomik kalkınmaya dönüştürmek;
-istihdam ve saygın iş stratejileri ve programları üzerinde etkili olan uygun ulusal ve uluslararası politikalara dayanan fikir birliğine olanak sağlamak ve
-istihdam ilişkisinin kabul edilmesi, iyi endüstriyel ilişkilerin geliştirilmesi ve etkili iş teftiş sistemlerinin tesis edilmesi bakımından iş hukukunu ve kurumlarını etkili hale getirmek için sosyal diyaloğun ve üçlü yapının en uygun yöntemler olarak geliştirilmesi ve
-Özel öneme sahip temel çalışma hakları ve prensiplerine uyulması, teşvik edilmesi ve hayata geçirilmesi ve bütün stratejik hedeflere tam anlamıyla ulaşılması için gerekli olan elverişli koşulların oluşturulması,
-Dört stratejik hedefe ulaşılmasını sağlaması bakımından örgütlenme hakkının ve toplu pazarlık hakkının etkin bir şekilde tanınmasının özellikle önemli olduğunu ve
-Temel çalışma hakları ve prensiplerinin ihlaline başvurulamayacağını aksi takdirde bunun yasal bir dayanak teşkil edeceğini ve çalışma standartlarının ticareti koruyu amaçlar doğrultusunda istismar edilmemesi gerekliğinin kaydedilmesi

B. Dört stratejik hedef birbirine bağlı, birbiriyle ilişkili ve karşılıklı olarak birbirini destekleyicidir. Bir hedefi destekleme noktasında yaşanan başarısızlık diğerlerine ulaşmada kaydedilen ilerlemeye zarar verir. Bu hedeflerin etkilerinin istenilen boyutlarda olmasını sağlamak için, bunları desteklemeye yönelik çabaların ILO’nun insan onuruna yakışır istihdam oluşturmaya yönelik entegre ve küresel stratejisinin parçası olması gerekmektedir. Kadın-erkek eşitliği ve ayrımcılık yapılmaması yukarıda bahsi geçen stratejik hedeflerde yer alan meseleler olarak görülmelidir.

C. Bu stratejik hedeflere nasıl ulaşacaklarını mevcut uluslararası yükümlülüklerine ve temel çalışma hakları ve prensiplerine tabi olan her bir üye diğerlerinin yanı sıra aşağıdaki hususları göz önünde bulundurarak kendileri belirler:

II.

(i) İşçileri ve işverenleri temsil eden örgütler tarafından ifade edilen önceliklerin yanı sıra ülke koşulları, şartları ve ihtiyaçlar;
(ii) Küresel ekonomi bağlamında eskisinden daha güçlü bütün ILO Üyeleri arasındaki bağlılık, dayanışma ve işbirliği ve
(iii) Uluslararası çalışma standartları ilkeleri ve hükümleri

UYGULAMA YÖNTEMİ

Konferans neticesinde küreselleşen ekonomiyle ilişkili olarak aşağıdaki hususlar daha ciddi bir şekilde göz önünde bulundurulmaktadır.

A. Bu Bildirgenin 1’inci Bölümünün uygulanması ILO’nun etkin bir biçimde Üyelerinin çabalarına destek vermesini gerektirmektedir. Bundan hareketle, aşağıdaki amaçlar doğrultusunda ILO beşeri ve mali kaynaklarından en etkili biçimde istifade edebilmek için yönetim ve kapasite oluşturmayı güçlendirmeye yönelik olarak kurumsal uygulamalarını gözden geçirmeli ve uyumlaştırmalıdır.
(i) Aşağıdaki amaçlar doğrultusunda Üyelerinin ihtiyaçlarının Konferansın tekerrür eden gündem maddesi çerçevesinde karşılanması amacıyla her bir stratejik hedefe ve geçmiş ILO eylemlerine ilişkin olarak daha iyi anlaşılması
-Sahip olduğu tüm eylem araçlarının koordineli olarak kullanımıyla ILO tarafından bu ihtiyaçların nasıl daha etkin bir şekilde karşılanacağının belirlenmesi;
-Bu ihtiyaçları gidermek ve uygun görüldüğü takdirde ek kaynaklar elde etmek için gerekli kaynakların belirlenmesi
-Yönetim Kuruluna ve Büroya sorumluluklarını yerine getirirken rehberlik etmek
(ii) Aşağıdaki amaçlar doğrultusunda uzman önerilerini ve teknik işbirliğini güçlendirmek ve etkinleştirmek:
-Birleşmiş Milletler sistemi çerçevesinde ve uygun görüldüğü durumlarda kaliteli iş yaratma odaklı ulusal programlar yoluyla bütün stratejik hedeflere ulaşma yönünde üç parçalı bir temelde ilerleme kaydeden Üyelerin çabalarına destek vermek ve katkıda bulunmak
-Uygun olduğu yerlerde üye Devletlerin kurumsal kapasitesinin yanı sıra işçi ve işveren temsil kuruluşlarının anlamlı ve tutarlı sosyal politikanın ve sürdürülebilir kalkınmanın hayata geçmesinin kolaylaşmasına yardımcı olmak
(iv) Küreselleşmenin getirdiği zorluklar ve fırsatlarla ilişkili olarak Üyelerin karar verme işlemlerine dair bilgilendirmede bulunmak amacıyla ve ilgili ülkelerin gönüllü işbirliğiyle gözleme dayalı analiz ve somut deneyimlerin üç taraflı olarak tartışılması yoluyla stratejik hedeflere ulaşma konusunda birliktelik anlayışını ve bilgi paylaşımını teşvik etmek
(iv) ILO yükümlülüklerini yerine getirmek koşuluyla tek ve çok taraflı anlaşmalar çerçevesinde ortaklaşa stratejik hedeflerini karşılama yolunda ilerleme kaydetmek isteyen Üyelere talep üzerine destek sağlamak ve
(v) işlevsel ILO programlarının ve faaliyetlerinin etkinliğini arttırmak, uygun her şekilde desteklerini almak ve bunların haricinde stratejik ILO hedeflerinde aşama kaydetmek amacıyla küresel sektöriyel düzeyde faaliyet gösteren sendikalar ve uluslararası işletmeler gibi özel kuruluşlarla ve ekonomik aktörlerle yeni ortaklıklar geliştirmek. Bu işçi ve işverenleri temsil eden ulusal ve uluslararası kuruluşlarla görüş alışverişi içerisinde bulunma suretiyle yapılacaktır.

B. Aynı zamanda Üyelerin toplumsal ve ekonomik politikaları vasıtasıyla bu Bildirgenin 1’inci Bölümünde özet halinde anlatılan “Kaliteli İstihdam Planı”nı kapsayan stratejik hedeflerin uygulanmasına yönelik küresel ve entegre bir stratejinin hayata geçirilmesine katkıda bulunmak gibi önemli bir sorumluluğu vardır. Kaliteli İstihdam Planının ulusal düzeyde uygulanması ulusal ihtiyaçlara ve önceliklere bağlı olacaktır ve bu sorumluluktan kendilerini nasıl çıkaracaklarına üye devletler işçi ve işverenleri temsil eden kuruluşlara danışmak suretiyle karar verirler. Bu amaçla diğerlerinin yanı sıra aşağıdaki adımları dikkate alabilirler:
(i) stratejik hedeflerin bütünleşik olarak takip edilmesi için bir dizi önceliğin oluşturulmasını hedef alan kaliteli istihdama yönelik ulusal ya da bölgesel ya da hem bölgesel hem ulusal bir stratejinin benimsenmesi
(ii) Kaydedilen ilerlemeyi izlemek ve değerlendirmek için gerekli olduğunda ILO’nun da yardımıyla uygun istatistiklerin ve göstergelerin oluşturulması
(iii) Temel çalışma standartları kapsamında sınıflandırmanın yanı sıra iş denetimini, istihdam politikasını ve üçlü yapıyı kapsayan yönetim açısından en önemli unsurlar olarak görülen araçlara özel olarak vurgu yapılarak, her bir stratejik hedefin ilerleme eğilimi göstermek suretiyle giderek daha fazla karşılanmasını sağlamak amacıyla ILO araçlarının uygulanması ya da onaylanmasına ilişkin olarak durumlarının gözden geçirilmesi
(iv) İlgili uluslararası forumlara katılan üye Devletlerin pozisyonları arasında yeterli ölçüde uyumun sağlanması için ve mevcut Bildirge çerçevesinde atılabilecek her türlü adımın atılması
(v) Sürdürülebilir işletmelerin desteklenmesi
(vi) Kaliteli iş unsuruyla bölgesel ve ulusal girişimlerin başarılı bir şekilde uygulanmasından edinilen bölgesel ve ulusal çaplı başarılı uygulamaların uygun olduğu durumlarda paylaşımı
(vii) Bu Bildirgede bahsedilen ilkeler ve hedeflere geçerlilik kazandırmak adına Üye devletlerin kaynaklarının elverdiği ölçüde tek taraflı, çok taraflı ve bölgesel düzeyde Üyelerin çabalarına yeterli desteğin sağlanması
C. Birbirleriyle yakından ilişkili alanlarda yetkileri bulunan diğer bölgesel ve uluslararası kuruluşlar bu entegre yaklaşımın hayata geçirilmesinde önemli katkılar sağlayabilirler. ILO, her bir kuruluşa kendi yetkilerinin denetimi tamamen sağlayacaklarını dikkate alarak kaliteli istihdam yaratılmasını teşvik etme çağrısında bulunmalıdır. Hem ticaret ve hem de maliye piyasası istihdamı etkilediği için, bu istihdam etkilerini istihdamı ekonomi politikalarının merkezine yerleştirme amacıyla değerlendirmek ILO’nun görevidir.

NİHAİ HÜKÜMLER

1. ILO Çalışma Bürosu Genel Müdürü, İşbu Bildirgeyi tüm üyelere, işçi ve işveren örgütlerine, ilişkili alanlarda uluslararası ve bölgesel düzeyde yetkili uluslararası örgütlere ve Yönetim Kurulunun tanımlayacağı diğer buna benzer kuruluşlara ulaşmasını sağlayacaktır. Hükümetler, işçi ve işveren örgütleri kadar ulusal seviyede katıldıkları ve temsil edildikleri tüm ilgili forumlarda bu Bildirgenin tanıtımını yaparlar.
2. Yönetim Kurulu ve ILO Çalışma Bürosu Genel Müdürü bu Bildirgenin II’nci Bölümünün ivedi bir şekilde uygulanması için uygun yöntemleri oluşturma sorumluluğu taşımaktadırlar.
3. Yönetim Kurulu’nun da uygun gördüğü üzere ve belirlenecek usuller doğrultusunda, mevcut Bildirge ve özellikle de Bildirgenin uygulanmasına yönelik atılacak adımlar ILO tarafından, hangi uygulamanın daha doğru olacağına yönelik bir karar verilmesi amacıyla yapılacak olan değerlendirmenin konusu olacaktır.

EK (Özet)

Ek’in “Genel Amaç ve Kapsam” başlıklı kısmında amacın, Örgüt’ün anayasal yetkisini uygulamaya yönelik dört stratejik hedefin yürütülmesi amacıyla Üyelerinin çabalarını destekleyecek yöntemlere işaret etmek olduğu; “Üyelerini Desteklemek Amacıyla ILO’nun Yürüteceği Faaliyetler” başlıklı kısmında Genel Müdürün işbu Bildirge uyarınca ILO’nun çabalarında Üyelerini destekleme yöntemlerini sağlamak amacıyla Yönetim Kuruluna uygun teklifler götürmek dahil gerekli bütün önlemleri alacağı;

“Üyelerin gerçekliklerini ve ihtiyaçlarını anlamak ve bunlara yanıt vermek” başlıklı kısmında ILO’nun denetim mekanizmasını tekrar etmeden Uluslararası Çalışma Konferansında Yönetim Kurulunca kabul edilmiş yöntemlere dayanan bir yinelenen tartışma taslağı ortaya koyacağı; “Teknik yardım ve danışma hizmetleri” başlıklı kısmında hükümetler ile işçi ve işveren örgütü temsilcilerinin talebi üzerine ILO’nun, bütünleşmiş ve uygun bir ulusal veya bölgesel strateji aracılığıyla stratejik hedeflere doğru ilerlemek amacıyla Üyelerinin çabalarını desteklemek amacıyla yetkisi dahilinde saygın işe yönelik ülke programları çerçevesinde teknik işbirliği faaliyetlerini güçlendirmek, genel uzmanlık ve yardım sağlamak, gelişmeleri etkili biçimde değerlendirmek için uygun araçları geliştirmek, gelişmekte olan ülkelerin ve işçi ve işveren örgütü temsilcilerinin özel ihtiyaçlarını ve kapasitelerini ele almak suretiyle uygun olan desteği sağlayacağı; “Araştırma, bilgi toplama ve paylaşma” başlıklı kısmında araştırma kapasitesini, deneysel bilgisini ve stratejik hedeflerin birbiriyle nasıl etkileşimde bulunduğu ve sosyal gelişmeye, sürdürülebilir işletmelere, kalkınmaya ve yoksulluğun ortadan kaldırılmasına nasıl katkıda bulunduğu anlayışını arttırmak için ILO’nun uygun önlemleri alacağı, söz konusu önlemlerin deneyimlerin ve iyi uygulamaların uluslararası, bölgesel ve ulusal düzeyde üçlü paylaşımını içerebileceği; “Konferans tarafından Değerlendirme” başlıklı kısmında Büro’nun Bildirgenin etkisinin değerlendirilmesi amacıyla Konferansa mevcut Bildirge sonucunda gerçekleştirilen faaliyetler ve alınan önlemlere, ILO’nun programlarını ve faaliyetlerini içeren stratejik hedeflerin takibi ile ilgili uygun yönetişim, kapasite ve bilgiye dayalı konularda bir rapor hazırlayacağı, ilgili çok taraflı kuruluşlara tartışmalara katılma fırsatı verileceği, değerlendirmeler ışığında Konferansın bir sonuca varacağı ifade edilmektedir.

Yaşar Günaydın

0

Terör kurbanı Başsavcı Yaşar Günaydın, 1934 yılında Artvin’de doğdu. 1956 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldu. Ülkenin farklı adliyelerinde hâkim ve savcılık görevlerinde bulundu. On yılı aşkın bir süre İstanbul Adliyesinde Cumhuriyet Savcısı olarak çalıştı. 12 Eylül 1980 sonrasında İstanbul Adliyesi’ndeki görevinden, İstanbul Sıkıyönetim Mahkemesi Savcılığı’na geçici olarak atandı. Sıkıyönetim Mahkemesi’ndeki görevinden sonra 1987 yılında tekrar İstanbul DGM Savcılığı’na atandı. Eski DGM Başsavcısı Birol Kızıltan‘ın Yargıtay üyeliğine seçilmesi üzerine 6 Kasım 1991’de DGM Başsavcılığı’na getirildi. Günaydın, 7 Şubat 1992’de katledilmeden önce evli ve iki kız çocuğu babasıydı. Eski Sultanahmet Adliyesi’ne Laleli’deki evinden çoğu zaman yürüyerek gidip geliyordu.

Yaşar Günaydın Suikastı

İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemeleri (DGM) Başsavcısı Yaşar Günaydın, koruması ve şoförü silahlı saldırı sonucunda, 6 Şubat 1992 günü öldürüldü. Günaydın, Fatih, Aksaray’daki evinden sabah işe gitmek için çıktığında terörist bir saldırıya maruz kaldı. Saldırıda, Günaydın’ın yanı sıra ile koruma görevlisi Şaban Ceylan ve makam şoförü Halit Balta da yaşamını yitirdi. Olaydan sonra DGM’de duruşmalar durduruldu ve davalar ileri bir tarihe ertelendi.

Adli Tıp Kurumunda yapılan otopside Yaşar Günaydın’ın vücuduna 15 kurşunun isabet ettiği, mermilerin 9 mm çapında olduğu ve 14’lü otomatik silahlardan çıktığı saptandı. Olaydan sonra Cumhuriyet Gazetesini arayan bir kişi saldırıyı Devrimci Sol Silahlı Devrimci Birlikler adına üstlenerek, “İnsan hakları vaatleriyle iktidar olanlar bugün halk düşmanlarını ve işkencecileri korumak ve teşvik etmektedirler. Biz bunlara misilleme olarak İstanbul DGM Başsavcısını cezalandırdık” dedi. Milliyet gazetesini arayan bir kişi saldırıyı THKP-C ile MLSPB’nin oluşturduğu “Kızıl Ordu” adlı yasadışı sol örgüt adına üstlendi. Cenazeler Adli Tıp Morgu’ndan alındıktan sonra DGM önünde düzenlenen törenin ardından Fatih Camii’nde kılınan öğle namazından sonra Edirnekapı Şehitliği’nde toprağa verildi.  Törenlere Adalet Bakanı Seyfı Oktay ile Valisi Hayri Kozakçıoğlu da katıldı.

Yürüttüğü Soruşturmalar 

DGM Başsavcısı Yaşar Günaydın, 1988 yılında yasa dışı TİKKO adlı örgüt üyesi hükümlü sanıkların Metris Askeri Cezaevi’nden kaçmalarına yardımcı oldukları için 17 sanık hakkında açılan davanın iddianamesini hazırlamıştı. Başsavcı Günaydın, 1989 yılında yasadışı Devrimci Birlik hakkındaki soruşturmayı yürütmüş, 1990 yılında ise kapatılan Türkiye Birleşik Komünist Partisi yöneticileri hakkında, TCK’nın 141’inci maddesine muhalefet ve 2911 sayılı toplu gösteri ve yürüyüş kanununa aykırılıktan dava açmıştı. Günaydın ayrıca “İşte Apo, İşte PKK” balıklı haberlerden dolayı Milliyet gazetesi yazan Mehmet Ali Birand ve sorumlu Yazı İşleri Müdürü Eren Güvener hakkında, “Milli duyguları zayıflatıcı propaganda yaptıkları” iddiasıyla dava açmıştı.

Zorla Çalıştırma Sözleşmesi

0

Zorla Çalıştırma Sözleşmesi, 6 Haziran 1930 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından kabul edilmiş, Türkiye sözleşmeyi 23 Ocak 1998 tarihinde 4333 sayılı yasa ile onaylamıştır. Sözleşmenin onaylandığına dair yasa Resmi Gazetenin 23 Haziran 1998 tarihli sayısında yayınlanarak sözleşme yürürlüğe girmiştir.

ILO 29 No’lu Zorla Çalıştırma Sözleşmesi

ILO-29 No’lu Zorla Çalıştırma Sözleşmesi Kabul Tarihi: 6 Haziran 1930
Kanun Tarih ve Sayısı: 23 Ocak 1998 / 4333
Resmi Gazete Yayım Tarihi ve Sayısı: 27 Ocak 1998 / 23243
Bakanlar Kurulu Kararı Tarih ve Sayısı: 25 Mayıs 1998 / 98 – 11225
Resmi Gazete Yayım Tarih ve Sayısı: 23 Haziran 1998 / 23381

Uluslararası Çalışma Örgütü Yönetim Kurulu’nun vaki daveti üzerine; 10 Haziran 1930 tarihinde Cenevre’de 14 üncü toplantısını yapan Uluslararası Çalışma Örgütü Genel Konferansı,

Toplantı gündeminin 1 inci maddesine dahil bulunan cebri veya mecburi çalıştırma konusundaki bazı tekliflerin kabulüne ve,

Bu tekliflerin Uluslararası bir Sözleşme şeklini almasına karar verdikten sonra,

Uluslararası Çalışma Örgütü’nün üyeleri tarafından Uluslararası Çalışma Örgütü’nün statüsü hükümleri gereğince onanmak üzere; cebri çalıştırmaya müteallik 1930 tarihli Sözleşme adını taşıyacak olan aşağıdaki Sözleşmeyi bugünkü Yirmisekiz Haziran bin dokuz yüz otuz tarihinde kabul eder.

MADDE 1

Uluslararası Çalışma Örgütü’nün bu Sözleşme’yi onaylayan her üyesi mümkün olduğu kadar kısa bir sürede her ne şekil altında olursa olsun cebri veya mecburi çalıştırmanın kaldırılmasını taahhüt eder.

Cebri veya mecburi çalıştırmanın tamamen kaldırılması amacıyla, cebri veya mecburi çalıştırmaya, geçici bir müddet için, sadece kamu yararı ve istisnai önlem olarak aşağıdaki maddelerde belirtilen şartlarda ve garantilerle başvurulabilir.

Bu Sözleşmenin yürürlüğe girmesinden itibaren beş senelik bir sürenin sonunda ve Uluslararası Çalışma Örgütü Yönetim kurulunun aşağıdaki 31 inci maddede öngörülen raporunu hazırlaması sırasında Uluslararası Çalışma Örgütü her ne şekil altında olursa olsun yeni bir geçiş süresi tanınmaksızın cebri veya mecburi çalıştırmanın kaldırılması ihtimalini tetkik edecek ve Konferans gündemine bu konunun alınıp alınmaması hususuna karar verecektir.

MADDE 2

Bu Sözleşmenin amaçları için, “Cebri veya Mecburi Çalıştırma” ifadesi herhangi bir kişinin ceza tehdidi altında ve bu kişinin tam isteği olmadan mecbur edildiği tüm iş veya hizmetleri ifade eder.

Ancak “Cebri veya Mecburi Çalıştırma” ifadesi bu Sözleşme bağlamında aşağıdakileri kapsamaz:

Mecburi askerlik hizmeti hakkındaki kanunlar gereğince mecbur tutulan ve sadece askeri bir mahiyet taşıyan işlere hasredilen bir çalışma veya hizmet;

Bizzat kendi kendini yöneten bir memleketin vatandaşlarının olağan kamu hizmeti yükümlülüklerinin bir parçasını teşkil eden bir iş veya hizmet,

Çalışma veya hizmetin bir kamu makamının nezaret ve kontrolü altında icra edilmesi ve söz konusu ferdin özel kişilerin, şirketlerin veya özel-tüzel kişilerin hizmetine bırakılmaması veya verilmemesi şartıyla, bir mahkemenin verdiği mahkumiyet kararının sonucu olarak yapmaya mecbur edildiği bir iş veya hizmet;

Olağanüstü hallerde, yani harp, felaketler veya yangın, su baskını, açlık, yer sarsıntıları, salgın hastalıklar ve şiddetli hayvan salgınları, hayvanların ve mahsule zarar veren böcek veya parazitlerin hastalık yaymaları durumunda ve genel olarak halkın bütünün veya bir kısmının normal yaşama şartlarını veya hayatını tehlikeye koyan tehlikeli veya zarar verici her türlü şartlarda yapılması mecburi bir iş veya hizmet;

Küçük çaplı toplumsal hizmetler, yani toplum fertleri tarafından doğrudan doğruya toplum menfaatine yapılan işler, bizzat toplumun fertleri veya doğrudan doğruya temsilcilerinin bu çalışmaların gerekli olduğunu beyan etmeleri hakkının tanınması şartıyla toplum üyelerine düşen olağan kamu hizmeti mükellefiyetleri olarak mütealaa edilecektir.

MADDE 3

Bu Sözleşmenin uygulanmasında “Yetkili Makamlar” tabiri ya metropoliten makamlarını, ya da ilgili ülkelerin en üst merkezi makamlarını ifade edecektir.

MADDE 4

Yetkili makamlar özel kişiler, şirketler veya özel tüzel kişiler menfaatine cebri veya mecburi çalıştırmayı empoze etmeyecekler veya empoze edilmesine izin vermeyeceklerdir.

Özel kişiler şirketler veya özel tüzel kişiler menfaatine böyle bir cebri veya mecburi çalıştırma şekli, bir üye tarafından işbu Sözleşmenin onaylanması Uluslararası Çalışma Örgütü tarafından tescil edildiği tarihte mevcut olduğu takdirde, bu üye kendisi için bu Sözleşme’nin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren sözkonusu cebri veya mecburi çalıştırmayı tamamen kaldıracaktır.

MADDE 5

Özel şahıslara, şirketlere ve özel-tüzel kişilere tanınan hiç bir imtiyaz, bu özel şahıs, şirket ve özel-tüzel kişilerin kullandıkları yada ticaretini yaptıkları ürünlerin üretilmesi veya toplanması için cebri veya mecburi çalıştırma imkanını hiç bir şekilde vermeyecektir.

Cebri veya mecburi çalıştırma imkanı veren hükümler ihtiva eden imtiyazlar mevcut olduğu takdirde, söz konusu hükümler işbu Sözleşmenin 1 inci maddesine uygunluk sağlaması için mümkün olan süratle feshedilecektir.

MADDE 6

İdarenin memurları, sorumlu oldukları halkı görevleri gereği herhangi bir şekilde çalıştırmaya teşvik etme durumunda kalmaları halinde dahi, bu halka özel şahıslar şirketler veya özel-tüzel kişiler için çalışmaları için ferden yada toplu olarak baskıda bulunmayacaklardır.

MADDE 7

İdari görevler icra etmeyen şefler, cebri veya mecburi çalıştırmaya baş vurmayacaklardır.

İdari görevler icra eden şefler, yetkili makamların kati müsaadesiyle, bu Sözleşmenin 10 uncu maddesinde öngörülen şartlarda cebri veya mecburi çalıştırmaya başvurabilirler.

Kanunen tanınan ve herhangi bir şekil altında yeterli ücret alamayan şefler, ilgili yönetmeliklere uyulması ve istismarı önleyecek tüm gerekli tedbirlerin alınması şartıyla, kişisel hizmetlerden yararlanabilirler.

MADDE 8

Cebri veya mecburi çalıştırmaya müracaat edilmesi hususundaki her bir kararın sorumluluğu ilgili ülkenin üst sivil makamlarına düşecektir.

Ancak, bu makamlar üst mahalli makamlara işçilerin daimi oturma mahallinden uzaklaşmalarına mahal vermeyecek şekilde, cebri veya mecburi çalıştırma yetkisi verebilirler. Bu makamlar işbu Sözleşmenin 23 üncü maddesinde öngörülen yönetmelikle belirtilen müddetler ve şartlara tabi olacak şekilde görevlerinin icrasından idarenin memurlarının yer değiştirmesi ve idari materyalin nakli bahis konusu olduğu takdirde işçilerin normal ikamet mahalli haricinde icraatta bulunmaları için cebri veya mecburi çalıştırma konulması hususunda üst mahalli makamlara da yetki verebilirler.

MADDE 9

Bu Sözleşmenin 10 uncu maddesinde belirtilen aksi hükümler hariç, cebri veya mecburi çalıştırma koyma hakkına haiz herhangi bir makam önce;

Verilecek hizmetin onu icra etmesi talep edilen toplum için önemli ve doğrudan doğruya toplum menfaatine olduğuna,

Bu hizmet veya işin halihazır veya yakın gelecek zarurete haiz olduğuna;

İlgili ülkede benzeri iş veya hizmetler için geçerli olanlardan düşük olmayan ücret ve çalışma şartları önerilmesine rağmen bu hizmetin yerine getirilmesi veya işin yapılması için gönüllü iş gücü temini mümkün olmadığına;ve

iş veya hizmetin, mevcut işgücü ve onun söz konusu işi yapma kabiliyeti göz önüne alınarak, söz konusu halka çok ağır bir yük teşkil etmediğine kani olduğu takdirde ancak bu çalıştırma şekline müsaade etmelidir.

MADDE 10

Vergi olarak talep edilen cebri veya mecburi çalıştırma ve idare görevleri icra eden şefler tarafından kamu menfaatine çalışmalar için konulan cebri veya mecburi çalıştırma tedricen kaldırılacaktır.

Bu kaldırmayı beklerken, vergi olarak cebri veya mecburi çalıştırma talep edildiği veya kamu menfaatine çalışmalar için idari görevleri icra eden şefler tarafından cebri veya mecburi çalıştırma konulduğu takdirde ilgili makamlar ilk önce:

Yapılacak iş veya verilecek hizmetin onu icra etmesi talep edilen toplum için önemli ve doğrudan doğruya toplum menfaatine olduğuna;

Bu hizmet veya işin halihazır veya kaçınılmaz olarak yakında doğacak bir ihtiyacı karşıladığına

iş veya hizmetin mevcut iş gücü ve onun söz konusu işi yapma kabiliyeti göz önüne alınarak, söz konusu halka çok ağır bir yük teşkil etmediğine;

Bu iş veya hizmetin icrasının işçileri daimi ikametgahlarının olduğu mahalden uzaklaştırmaya mecbur etmeyeceğine;

Bir iş veya hizmetin icrasının dinin, sosyal yaşamın, veya tarımın icaplarıyla uyumlu yönlendirileceğine kani olmalıdırlar.

MADDE 11

Sadece 18’den yukarı ve 45’den aşağı yaşlarda bulunan sağlam yetişkin erkekler cebri veya mecburi çalıştırmaya tabi olabilirler. Bu sözleşmenin 10 uncu maddesinde öngörülen iş türleri hariç, aşağıdaki tedbirler ve şartlar dikkate alınmalıdır.

Mümkün olan her halükarda, konulan işi yapacak ilgililerin bulaşıcı bir hastalığının olmadığının, bedeni kabiliyetlerinin yapılacak iş ve icra edileceği şartlara uygunluğunun idarece tayin edilen bir doktor tarafından önceden tesbit edilmesi.

Öğretmenler öğrenciler ve genel olarak idari personelin muaf tutulması;

Her toplumda aileyi ve sosyal yaşam için zorunlu yetişkin ve sağlam erkek miktarının bırakılması

Karı-koca ve aile bağlarına saygı gösterilmesi,

Yukarıdaki paragrafın (c) altparagrafının uygulamasında, bu Sözleşmenin 23 üncü maddesinde öngörülen düzenlemeler, belirli sayıda nüfustan bir seferde alınabilecek daimi nüfusun erkek ve sağlam fert nisbetini tesbit eder, ancak bu nisbet hiç bir şekilde bu nüfusun %25 ini geçemez. Bu nisbeti tesbit ederken yetkili makamlar nüfus yoğunluğunu bu nüfusun sosyal ve fiziki kalkınmışlığını, mahallinde ve kendi hesaplarına ilgililer tarafından icra edilecek işlerin durumunu ve yılın hangi devresinde olacağını dikkate almalıdırlar; ve genel olarak ilgili toplumun normal yaşamının iktisadi ve sosyal ihtiyaçlarına saygı göstermelidirler.

MADDE 12

Herhangi bir ferdin muhtelif şekiller altında cebri veya mecburi çalıştırmaya maruz kalabileceği azami müddet, 12 aylık bir sürede, işyerine gitmek ve oradan gelmek için geçen gerekli yolculuk günleri de dahil olmak üzere 60 günü geçemez.

Cebri veya mecburi çalıştırmaya maruz kalan her işçiye icra ettiği cebri veya mecburi çalışma müddetlerini gösteren bir sertifika verilecektir.

MADDE 13

Cebri veya mecburi çalıştırılmaya maruz kalan her şahsın normal çalışma saatleri gönüllü çalışma için ayrılan saatlerle aynı olmalı ve cebri veya mecburi çalıştırılma esnasında normal süre içinde icra edilen çalışma saatleri gönüllü çalışmaların fazla çalışma saatleri için öngörülen nisbetlere eşit nisbetlerde ücretlendirilmelidir.

Herhangi bir şekil altında cebri veya mecburi çalıştırılmaya maruz kalan bütün şahıslara haftada bir dinlenme günü verilmelidir ve bu gün mümkün olduğu ölçüde söz konusu memleketin veya bölgenin örf ve adetlerine göre hasredilen güne tesadüf ettirilmelidir.

MADDE 14

Bu Sözleşme’nin 10 uncu maddesinde öngörülen cebri veya mecburi çalıştırma haricinde, ne şekilde olursa olsun, cebri veya mecburi çalıştırmanın ücreti nakit olarak ödenmeli ve bu ücret aynı tür işler için işçilerin istihdam edildikleri bölgede yürürlükte olanlardan ve ne de işçilerin işe alındıkları bölgede yürürlükte olanlardan daha aşağı olmamalıdır.

İdari vecibelerinin icrasında şefler tarafından konulan çalıştırılma halinde mümkün olan en kısa sürede, ücretlerin ödenmesinin önceki paragrafta öngörülen şartlarda yerine getirilmesi uygulamasına geçilecektir.

Ücretler, kabile şefine veya başka herhangi bir makama değil, her işçiye ferden ödenmelidir.

İşyerine gidiş ve gelişler için geçen yolculuk günleri ücretlerin ödenmesinde iş günü olarak kabul edilmelidir.

Bu madde, işçiye verilen ücretten işçinin mutad olan günlük yiyeceğinin karşılığı kesilecektir şeklinde anlaşılmamalıdır; ama ücretlerden mükellefiyetlerinin yerine getirilmesi, işlerinin özel şartları dolayısıyla işlerine devam etmelerini sağlamak için işçilere verilen özel yemek, elbise ve lojman, ve ne de alet temini gayesiyle hiç bir kesinti yapılmaz.

MADDE 15

İşten hasıl olan kazaların veya hastalıkların tanzimi ile ilgili kanun ve yönetmelikler ve ilgili ülkede yürürlükte olan ölen veya malul işçilerin bakmakla yükümlü oldukları kimselere tazminat verilmesini öngören kanun ve yönetmelikler serbest çalışan işçilerle aynı şartlarda cebren veya mecburi çalıştırmaya tabi olan şahıslara da aynı şekilde uygulanacaktır.

Bir işçiyi cebri veya mecburi bir işte istihdam eden bir makam her halükarda çalışmadan hasıl olan bir kaza veya hastalık işçinin kısmen veya tamamen kendi ihtiyaçlarını karşılamasına mani olursa söz konusu işçinin maişetini sağlamakla mükellef olacaktır. Bu makam, işten hasıl olan işgörmezlik veya ölüm halinde adı geçen işçinin fiilen bakmakla yükümlü olduğu kimsenin bakımını sağlamak için tedbirler almakla da yükümlü olmalıdır.

MADDE 16

Cebri veya mecburi çalıştırmaya tabi olan kimseler, istisnai zaruret halleri hariç, yiyecek ve iklim şartları alıştıkları şartlardan sağlıklarına zarar verecek ölçüde farklı bölgelere nakledilmemelidir.

Bu işçilerin şartlara alışması ve sağlıklarının korunması için gerekli hijyen ve barınma ile ilgili tedbirlerin sıkı bir şekilde alınmamış olması halinde bu işçilerin nakillerine izin verilmeyecektir.

Böyle bir nakil zorunlu olduğu takdirde işçilerin yeni gıda ve iklim şartlarına tedricen intibakını sağlayan tedbirler yetkili tıbbi servisin mütealasından sonra kabul edilmelidir.

Bu işçilerin alışkın olmadıkları devamlı bir işi yapmalarının talep edilmesi halinde, onların bu nevi bir işe intibaklarının özellikle tedrici eğitim çalışma saatleri sağlanması ve ara dinlenmelerinin tanzimi ve gerekli olan istirahat veya günlük iaşenin arttırılması veya iyileştirilmesi hususunda tedbirler alınmalıdır.

MADDE 17

İşçilerin uzun bir müddet işyerinde kalmalarını mecbur eden inşaat ve bakım işleri için cebri veya mecburi çalıştırmaya başvurulmasına müsaade etmeden önce yetkili makamlar aşağıdaki hususlardan emin olmalıdırlar.

İşçilerin sağlığının korunması ve onlara gerekli her türlü tıbbi bakımın deruhte edilmesi ve özellikle:

Bu işçilerin işe başlamadan evvel ve çalışma süresince belirli aralıklarla doktor tetkikinden geçirilmesi;

Bütün ihtiyaçları karşılamak için gerekli materyal, hastaneler, hasta bakıcılar, dispanserler ve yeterli sağlık personelinin varolması ve,

İşyerlerindeki sıhhi şartların, işçilerin su, yiyecek, içecek maddelerinin temin edilmesi ve işyerinin mutfak materyali ile techizinin iyi bir şekilde sağlanması ve gerektiğinde de lojman ve kıyafet yardımının tatminkar durumda olması;

İşçinin isteği veya rızası üzerine, emin bir usulle işçinin ücretinin bir kısmının işçi ailesinin geçiminin sağlanması için uygun tedbirler alınmalıdır;

İşçilerin çalışma mahalline gidiş gelişleri yol masrafları ve sorumluluğu idarece sağlanmalıdır ve idare mevcut bütün nakliyat vasıtalarından mümkün olduğu kadar geniş ölçüde faydalanarak bu yolculukları kolaylaştırmalıdır.

Belirli bir süre iş göremezliğe sebebiyet veren iş kazası veya hastalık halinde işçinin kendi memleketine dönmesiyle ilgili masrafları idare tarafından karşılanmalıdır.

Cebri veya mecburi çalışma süresinin hitamında, gönüllü işçi olarak kalmak isteyen her işçiye iki senelik bir müddet zarfında bedava memleketine dönme hakkını kaybetmeden bu isteğini yerine getirmesine izin verilir.

MADDE 18

Hamal veya kayıkçıların işi gibi, şahısların veya malların taşınması için baş vurulan cebri veya mecburi çalıştırma mümkün olduğu kadar kısa bir sürede kaldırılmalıdır. Yetkili makamlar bu sırada, özellikle şu hususları tesbit eden yönetmelikleri yayımlamalıdırlar:

Bu çalıştırmanın sadece idare memurlarının görevleri sırasındaki yer değiştirmeleri veya hükümet kurumlarının nakli veya mutlaka acil bir zorunluluk halinde diğer şahısların ve memurların nakli için kullanılması mükellefıyeti,

Bu işte kullanılacak işçilerin bu işte bedenen uygun olduğu, mümkün olan yerlerde önceden bir doktor muayenesiyle belgelendirme mükellefiyeti; Böyle bir muayenenin mümkün olmadığı hallerde bu işgücünü istihdam eden şahsın, istihdam edilen işçilerin istenilen bedeni kabiliyete haiz oldukları ve bulaşıcı bir hastalıktan muzdarip olmadıklarından emin olma mükellefiyeti;

İşçiler tarafından taşınacak azami yük;

Bu işçilerin oturdukları mahalden götürülecekleri azami mesafe;

Dönüş yolculuk günleri de dahil olmak üzere, bu işçilerin mecbur tutuldukları aylık veya başka bir müddet için görevlendirilebilecekleri azami gün sayısı;

Cebri veya mecburi çalıştırmanın bu şeklini talep etme hakkına sahip kimseler ve onların cebri çalıştırmaya ne ölçüde müracaat etme haklarının olduğu.

Önceki paragrafın (c), (d) ve (e) harfleri altında bahis konusu olan üst sınırları tesbit ederken yetkili makamlar, dikkate alınacak muhtelif faktörleri, özellikle işçilerin toplandığı nüfusun bedensel kabiliyetini, katedilecek yolun mahiyetini ve iklim şartlarını dikkate almalıdırlar.

Yetkili makam ayrıca bu taşıyıcı işçilerin normal günlük seyahatlerinin ortalama 8 saatlik bir iş gününe tekabül eden bir mesafeden daha fazla olmamasını teminen gerekli düzenlemeleri yapacaktır.

Bu düzenlemelerle esas olarak sadece taşınacak ağırlık ve katedilecek mesafe değil, aynı zamanda yolun mahiyeti, mevsim ve diğer tüm unsurlar ve günlük normal seyahatleri aşan seyahatlerde bunlar için normal saat ücretinden yüksek ücret ödeneceği anlaşılmalıdır.

MADDE 19

Yetkili makam cebri ekip biçmeyi sadece açlık veya yiyecek ikmalinde yaşanan yetersizliklere karşı bir önlem olarak ve herhalükarda yiyecek ve ürünün onu üreten insanların veya topluluğun mülkiyetinde kalması koşuluyla izin verebilir.

Bu madde, üretimin kanun veya gelenek gereği ortaklık esası üzerinde örgütlendiği ve ürün veya bunun satılmasından elde edilen karın topluluğun mülkiyeti olarak kaldığı yerlerde topluluk üyelerinin topluluk tarafından kanun veya gelenek tarafından talep edilen işlerin topluluk üyeleri tarafından yapılması zorunluluğunu ortadan kaldırır şekilde yorumlanmayacaktır.

MADDE 20

Üyelerinin herhangi biri tarafından işlenmiş suçlar için bir topluluğun tümüne ortak bir ceza uygulanmasını öngören kanunlar cebri veya mecburi çalıştırmayı bir topluluk için bir ceza usulü olarak öngören hükümler içermeyecektir.

MADDE 21

Madenlerde yapılmakta olan yeraltı çalışmaları için cebri veya mecburi çalışmaya başvurulmayacaktır.

MADDE 22

Bu Sözleşme’yi onaylayan ülkelerin Uluslararası Çalışma Örgütü Anayasasının 22inci maddesi hükümleri uyarınca bu Sözleşme hükümlerini hayata geçirmek için aldıkları önlemler hakkında Uluslararası Çalışma Örgütü’ne sunmayı taahhüt ettikleri raporlar, bu ülkede mecburi çalıştırmaya ne ölçüde başvurulduğu, buna ne amaçla gerek görüldüğü, hastalık ve ölüm oranları, ücret ödeme metodları ve ücret tarifesi ve konuyla ilgili olabilecek diğer bilgiler konusunda mümkün olduğunca ayrıntı içerecektir.

MADDE 23

Sözkonusu Sözleşme hükümlerini yerine getirmek için yetkili makamlar cebri veya mecburi çalıştırmanın kullanımına ilişkin tam ve vazıh yönetmelikleri yayımlayacaklardır.

Bu yönetmelikler, özellikle cebri veya mecburi çalışmaya tabi kılınan her şahsa, çalışma koşullarıyla ilgili şikayetlerini yetkililere iletmesini mümkün kılacak ve bu şikayetlerinin incelenip değerlendirilmesini güvence altına alan kurallar ihtiva edecektir.

MADDE 24

Cebri veya mecburi çalıştırmayı düzenleyen yönetmeliklerin sıkı bir şekilde uygulanmasını teminen, ya gönüllü çalışmanın teftişi için tesis edilmiş mevcut bir iş teftiş kurulunun görevleri cebri veya mecburi çalışmayı da kapsayacak şekilde genişletilerek, yada bunu başka yollarla sağlayacak uygun tedbirler her halükarda alınacaktır. Cebri veya mecburi çalıştırmaya tabi kılınan kişilerin bu yönetmelikler hakkında bilgi sahibi olmalarını sağlayacak tedbirler de alınacaktır.

MADDE 25

Cebri veya mecburi çalıştırmanın kanuna aykırı olarak geliştirilmesi bir suç olarak cezalandıracak ve bu Sözleşme’yi onaylayan her üye kanunca getirdiği müeyyidelerin gerçekten etkili ve tam olarak uygulanmasının sağlanmasıyla yükümlü olacaktır.

MADDE 26

Bu Sözleşmeyi onaylayan Uluslararası Çalışma Örgütü’nün her üyesi, bu Sözleşmeyi egemenlik, yargı yetkisi, himaye, hükmetme, vesayet veya otoritesi altında olan topraklarda, iç hukukuna ait konulardaki yükümlülüklerini de yerine getirme hakkına sahip olarak, uygulamayı taahhüt eder. Bununla beraber eğer bu üye Uluslararası Çalışma Teşkilatı Anayasası’nın 35inci maddesinin hükümlerinden yararlanmak isterse; onaylamasına aşağıdaki bölgeleri tanıtan bir beyanı eklemek zorunda kalacaktır.

İşbu Sözleşme hükümlerini herhangi bir değişiklik olmadan uygulamayı planladığı yerler;

İşbu Sözleşme hükümlerini değişiklerle uygulamayı planladığı yerler, bu durumda bu değişikler de beyana eklenecektir;

Hakkında kararı saklı tuttuğu yerler.

Yukarıda mezkur beyan onay işleminin ayrılmaz bir parçası olacak ve aynı geçerliliğe haiz olacaktır. Böyle bir beyanı kaleme alan her üye yapacağı yeni bir beyan ile bu maddenin (2) ve (3) üncü alt paragrafları gereğince; ilk beyanındaki çekinceleri tamamen veya kısmen iptal etme hakkına sahip olacaktır.

MADDE 27

Bu Sözleşme’nin resmi onay belgeleri Uluslararası Çalışma Örgütü Genel Müdürüne gönderilecek ve onun tarafından tescil edilecektir.

MADDE 28

Bu Sözleşme, ancak onay belgeleri Genel müdür tarafından tescil edilmiş olan Uluslararası Çalışma Örgütü üyelerini bağlayacaktır.

Bu Sözleşme iki üyenin onay belgesi Genel Müdür tarafından tescil edildiği tarihten on iki ay sonra yürürlüğe girecektir.

Daha sonra bu Sözleşme, onu onaylayan her üye için onay belgesi tescil edildiği tarihten on iki ay sonra yürürlüğe girecektir.

MADDE 29

Uluslararası Çalışma Örgütü Genel Müdürü; Uluslararası Çalışma Örgütü’nün tüm üyelerini kendisine örgüt üyeleri tarafından bildirilen tüm onay ve fesihlerden haberdar kılacaktır.

Genel müdür, kendisine ikinci onayın bildirilmesinden sonra Sözleşme’nin yürürlüğe giriş tarihini örgüt üyelerinin dikkatine getirecektir.

MADDE 30

Bu Sözleşme’yi onaylayan her üye Sözleşme’nin ilk olarak yürürlüğe girdiği tarihten itibaren on yıllık bir sürenin sonunda Uluslararası Çalışma Örgütü Genel Müdürü’ne göndereceği ve Genel Müdür tarafından tescil edilecek bir bildiri ile Sözleşme’yi feshedebilir. Fesih, tescil edildiği tarihten itibaren bir yıl sonra muteber olur.

Bu Sözleşme’yi onaylamış olup da, onu, bundan evvelki fıkrada sözü edilen on yıllık devrenin bitiminden itibaren bir yıl zarfında; bu madde de öngörüldüğü şekilde feshetmek hakkını kullanmayan her üye yeniden 5 yıllık bir müddet için bağlanmış olacak ve bundan sonra bu Sözleşme’yi, her 5 yıllık devre bitince, bu maddede öngörülen şartlar içinde feshedebilecektir.

MADDE 31

Uluslararası Çalışma Örgütü Yönetim Kurulu; gerekli gördüğü zaman bu Sözleşme’nin uygulanması hakkındaki bir raporu Genel Konferansa sunacak ve Sözleşme’nin tamamen veya kısmen değiştirilmesi konusunun konferans gündemine alınması gereği hakkında karar verecektir.

MADDE 32

Konferansın bu Sözleşme’yi tamamen veya kısmen değiştiren yeni bir Sözleşme kabul etmesi halinde:

Tadil edici yeni Sözleşme’nin bir üye tarafından onanması keyfiyeti, yukarıdaki 3üncü madde nazara alınmaksızın ve tadil edici yeni Sözleşme yürürlüğe girmiş olmak kayıt ve şartıyla, bu Sözleşme’nin derhal ve kendiliğinden feshini gerektirecektir.

Tadil edici yeni Sözleşmenin yürürlüğe girmesi tarihinden itibaren bu Sözleşme üyelerin onaylanmasına artık açık bulundurulmayacaktır.

Bu Sözleşme, onu onayıp da tadil edici Sözleşmeyi onaylamamış bulunan üyeler için, herhalde şimdiki şekil ve içeriğiyle geçerli olmakta devam edecektir.

MADDE 33

Bu Sözleşmenin Fransızca ve İngilizce metinleri aynı derecede geçerlidir.

Çalışma Yaşamında Şiddet ve Tacizin Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi

1

Çalışma Yaşamında Şiddet ve Tacizin Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi, Uluslararası Çalışma Konferansının 10 Haziran 2019 tarihli 108. oturumunda kabul edilmiştir. Medeni çalışma koşulları öngören 190 No’lu sözleşme, 21 Haziran 2019 tarihinde Cenevre’de resmen ilan edilmiştir.

Çalışma Yaşamında Şiddet ve Tacizin Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi, çalışma yaşamında şiddet ve tacizi ilk defa bir insan hakları ihlali olarak tanımlayarak, şiddet ve tacizin kapsayıcı ve geniş bir tanımını yapmaktadır. Sözleşme, mücadeleye yönelik tedbirlere ilişkin somut öneriler getirmekte ve bir rehber niteliği taşmaktadır. Sözleşme, kadınların iş yaşamında yaşadıkları şiddet ve tacize özel vurgu yapmakta, kadına yönelik şiddetin ortadan kaldırılması için Birleşmiş Milletler ve Avrupa Konseyi‘nin kadınlara yönelik şiddetin önlenmesi için yapmış olduğu çalışmalar ILO Sözleşmesi ile çalışma yaşamını kapsayacak şekilde genişletip güçlendirmektedir.

Çalışma Yaşamında Şiddet ve Tacizin Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi ILO' tarafından 2019 yılında kabul edilmiştir.
Çalışma Yaşamında Şiddet ve Tacizin Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi, ILO’ tarafından 21 Haziran 2019 yılında kabul edilmiştir.
Çalışma Yaşamında Şiddet ve Tacizin Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi 

Uluslararası Çalışma Örgütü Genel Konferansı,

Uluslararası Çalışma Ofisi Yönetim Kurulu’nun daveti üzerine 10 Haziran 2019 tarihinde Cenevre’de yaptığı yüz sekizinci (Yüzüncüyıl) Oturumunda,

Philadelphia Bildirgesi‘nin ırk, inanç ve cinsiyetleri ne olursa olsun, bütün insanların maddi ilerlemelerini ve manevi gelişmelerini, hür ve haysiyetli biçimde, ekonomik güvence altında ve eşit şartlarda sürdürmek hakkına sahip olduklarını teyit ettiğini hatırlatarak, ve Uluslararası Çalışma Örgütü’nün temel Sözleşmelerinin ilgililiğini teyit ederek, ve İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme,

Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara ilişkin Uluslararası Sözleşme, Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılmasına ilişkin Uluslararası Sözleşme, Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi, Tüm Göçmen İşçilerin ve Aile Fertlerinin Haklarının Korunmasına dair Uluslararası Sözleşme ve Engellilerin Haklarına ilişkin Sözleşme gibi diğer ilgili uluslararası araçları hatırlatarak, ve

Herkesin toplumsal cinsiyete dayalı şiddet ve taciz de dahil şiddet ve tacizden arınmış çalışma yaşamı hakkının farkında olarak, ve

Çalışma yaşamında şiddet ve tacizin insan hakları ihlali veya istismarı teşkil edebileceğinin, şiddet ve tacizin fırsat eşitliğine yönelik bir tehdit olduğunun, insana yakışır iş anlamında kabul edilemez ve bağdaşmayan olduğunun farkında olarak, ve

Şiddet ve tacizi önlemek için karşılıklı saygı ve insan onuruna dayanan bir çalışma kültürünün öneminin farkında olarak, ve

Üyelerin bu tür davranış ve uygulamaların önlenmesini sağlamak için şiddete ve tacize karşı sıfır toleransın genel ortamını teşvik etme konusunda önemli bir sorumluluğu olduğunu ve çalışma yaşamındaki tüm aktörlerin şiddet ve tacizden kaçınmak, bunları önlemek ve ele almak zorunda olduklarını hatırlatarak, ve

Çalışma yaşamında şiddet ve tacizin bir kişinin psikolojik, fiziksel ve cinsel sağlığını, saygınlığını, aile ve sosyal çevresini etkilediğini kabul ederek, ve

Şiddet ve tacizin ayrıca kamusal ve özel hizmetlerin kalitesini de etkilediğinin ve insanların, özellikle de kadınların, işgücü piyasasına erişimini, işgücü piyasasında kalmasını ve ilerlemesini engelleyebileceğinin farkında olarak, ve

Şiddet ve tacizin sürdürülebilir işletmelerin teşvik edilmesiyle bağdaşmadığını ve işin örgütlenmesi, işyeri ilişkileri, işçi katılımı, işletme itibarı ve verimlilik üzerinde olumsuz etkisinin olduğunu kaydederek, ve

Toplumsal cinsiyete dayalı şiddet ve tacizin kadın ve kız çocuklarını orantısız şekilde etkilediğini kabul ederek ve toplumsal cinsiyet kalıp yargıları, çoklu ve kesişen ayrımcılık biçimleri ve eşit olmayan toplumsal cinsiyete dayalı güç ilişkileri de dahil temel neden ve risk faktörlerini ele alan kapsayıcı, bütünleşik ve toplumsal cinsiyete duyarlı bir yaklaşımın çalışma yaşamında şiddet ve tacize son vermek için esas olduğunun farkında olarak, ve

Aile içi şiddetin istihdam, verimlilik, sağlık ve güvenliği etkileyebileceğini ve hükümetlerin, işçi ve işveren örgütlerinin ve işgücü piyasası kuruluşlarının aile içi şiddetin etkilerini tanıma, karşılık verme ve sorgulama konusunda, diğer önlemlerin bir parçası olarak, yardımcı olabileceğini kaydederek, ve

Oturum gündeminin beşinci maddesini oluşturan çalışma yaşamında şiddet ve tacize ilişkin bazı önerileri kabul etmeye karar vererek ve

Bu önerilerin uluslararası bir Sözleşme şeklini almasını belirleyerek, İki bin on dokuz yılı Haziran ayının yirmi birinde Şiddet ve Taciz Sözleşmesi (2019) olarak adlandırılabilecek olan aşağıdaki Sözleşmeyi kabul eder:

Çalışma Yaşamında Şiddet ve Tacizin Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi – PDF

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Download [167.72 KB]

I. TANIMLAR
Madde 1

1. Bu Sözleşme’nin amaçları bakımından:

(a) Çalışma yaşamında “şiddet ve taciz” terimi fiziksel, psikolojik, cinsel veya ekonomik zararı amaçlayan, bunlarla neticelenen veya neticelenmesi muhtemel olan, bir defaya mahsus veya tekrarlanan, bir dizi kabul edilemez davranış ve uygulamaları, veya bunlarla ilgili tehditleri, ifade eder ve toplumsal cinsiyete dayalı şiddet ve tacizi de içermektedir;

(b) “Toplumsal cinsiyete dayalı şiddet ve taciz” terimi cinsiyet veya toplumsal cinsiyetlerinden dolayı kişilere yöneltilen, veya belirli bir cinsiyet veya toplumsal cinsiyetten olan kişileri orantısız şekilde etkileyen şiddet ve taciz anlamına gelir ve cinsel tacizi içerir.

2. Bu maddenin 1nci fıkrasının (a) ve (b) bentlerine halel getirmeksizin, ulusal hukuk ve düzenlemelerdeki tanımlar tek bir kavram veya ayrı kavramlar için uygulanabilir.

II. KAPSAM
Madde 2

1. Bu Sözleşme, ulusal hukuk ve uygulamalarla tanımlandığı şekilde çalışanlar ve iş sözleşmelerinden kaynaklanan statülerine bakılmaksızın çalışan kişiler, stajyer ve çıraklar dahil eğitimdeki kişiler, istihdamı sonlandırılan işçiler, gönüllüler, iş arayanlar ve iş başvurusunda bulunanlar ve bir işverenin yetkisini,görev veya sorumluluklarını yerine getiren bireyleri de kapsayarak çalışma yaşamındaki işçileri ve diğer kişileri korur.

2. Bu Sözleşme hem kayıtlı hem de kayıtdışı ekonomideki, ister özel ister kamu, ister kentsel ister kırsal alanlarda olsun tüm sektörlere uygulanır.

Madde 3

Bu Sözleşme;

(a) kamusal ve özel alanları içererek, çalışma yeri olan işyerlerini,

(b) İşçinin ücretinin ödendiği, dinlendiği veya yemek molası verdiği veya sağlık, yıkanma veya kıyafet değiştirme imkanlarını kullandığı yerleri,

(c) İşle ilgili gezi, seyahat, eğitim, etkinlik veya sosyal faaliyetleri,

(d) Bilgi ve iletişim teknolojileri ile sağlananlar da dahil işle ilgili iletişim yoluyla gerçekleşen,

(e) İşveren tarafından sağlanan konaklama, ve

(f) İşe gidiş-gelişi

İçeren durum, yer ve zamanlar dahil olmak üzere, iş esnasında meydana gelen, işle bağlantılı veya işten kaynaklanan çalışma yaşamındaki şiddet ve tacize uygulanır

III. TEMEL İLKELER
Madde 4

1. Bu Sözleşmeyi onaylayan her Üye, herkesin şiddet ve tacizden arınmış çalışma yaşamı hakkına saygı gösterir, bu hakkı teşvik eder ve gerçekleştirir.

2. Her Üye, ulusal hukuk ve şartlara uygun olarak ve temsilci işçi ve işveren örgütlerine danışarak, çalışma yaşamında şiddet ve tacizin önlenmesi ve ortadan kaldırılması için kapsayıcı, bütünleşik ve toplumsal cinsiyete duyarlı bir yaklaşımı kabul etmelidir. Bu yaklaşım, uygulanabilir olduğu hallerde, üçüncü tarafları da içeren şiddet ve tacizi dikkate almalıdır ve;

(a) Şiddet ve tacizi kanunen yasaklama,

(b) İlgili politikaların şiddet ve tacizi ele almasını sağlama,

(c) Şiddet ve tacizi önleyecek ve bunlarla mücadele edecek tedbirleri uygulamak amacıyla kapsamlı bir stratejiyi kabul etme,

(d) Uygulama ve izleme mekanizmaları oluşturma veya güçlendirme,

(e) Çözüm bulma araçlarına erişim ve mağdurlara destek sağlama,

(f) Yaptırımlar getirme,

(g) Uygun görüldüğü şekilde, erişilebilir biçimlerde araçlar, rehberlik, eğitim ve öğretim geliştirme ve farkındalık yaratma, ve

(h) İş teftiş kurulları veya diğer yetkili organlar aracılığıyla olanlar da dahil olmak üzere, şiddet ve taciz vakalarının denetimi ve soruşturulması için etkin araçlar sağlamayı içerir.

3. Bu maddenin 2nci fıkrasında belirtilen yaklaşımın kabul edilmesi ve uygulanması konusunda her Üye, ilgili sorumluluklarının değişken doğası ve derecesini dikkate alarak, hükümetlerin ve işveren, ve işçilerin ve onların ilgili örgütlerin farklı ve tamamlayıcı rol ve işlevlerini tanır.

Madde 5

Çalışma yaşamında şiddet ve tacizin önlenmesi ve ortadan kaldırılması amacıyla her Üye, insana yakışır işi teşvik etmenin yanı sıra örgütlenme özgürlüğü ve toplu pazarlık hakkının etkin biçimde tanınması, zorla çalıştırma veya zorunlu çalışmanın her biçiminin ortadan kaldırılması, çocuk işçiliğinin etkin biçimde ortadan kaldırılması ve istihdam ve meslek konusunda ayrımcılığın ortadan kaldırılması olmak üzere çalışma yaşamında temel ilke ve haklara saygı gösterir, bunları teşvik eder ve gerçekleştirir.

Madde 6

Her Üye, bir veya daha fazla kırılgan gruba veya çalışma yaşamında şiddet ve tacizden orantısız şekilde etkilenen kırılganlık durumlarındaki gruplara ait işçi veya diğer kişilere yönelik olanların yanı sıra kadın işçilere yönelik olanlar da dahil, istihdam ve meslek konusunda eşitlik ve ayrım gözetmeme hakkını sağlayan kanun, düzenleme ve politikaları kabul eder.

IV. KORUMA VE ÖNLEME
Madde 7

Madde 1’e halel getirmeksizin ve Madde 1 ile uyumlu olarak her Üye, toplumsal cinsiyete dayalı
şiddet ve taciz de dahil olmak üzere, çalışma yaşamında şiddet ve tacizi tanımlamak ve yasaklamak için
kanun ve düzenlemeleri kabul eder.

Madde 8

Her üye, çalışma yaşamında şiddet ve tacizi önlemek için;

(a) Kayıtdışı ekonomide çalışan işçiler bakımından kamu makamlarının önemli rolünü tanıma,

(b) İlgili işçi ve işveren örgütlerine de danışarak ve diğer yollarla, işçiler ve ilgili diğer kişilerin daha fazla şiddet ve tacize maruz kaldığı düşünülen sektörler veya meslekler ve çalışma düzenlemelerini tespit etme, ve

(c) Bu kişileri etkin biçimde korumak için önlemler almayı da içeren uygun önlemleri alır.

Madde 9

Her Üye, işverenlerin, toplumsal cinsiyete dayalı şiddet ve taciz de dahil olmak üzere, çalışma yaşamında şiddet ve tacizi önlemek için sahip oldukları kontrol ile orantılı olan uygun adımları atmasını ve, makul şekilde uygulanabilir olduğu ölçüde, özellikle;

(a) İşçi ve temsilcilerine de danışarak, şiddet ve tacizle ilgili bir işyeri politikası benimsemeleri ve uygulamaları,

(b) İş sağlığı ve güvenliği yönetiminde şiddet ve tacizi ve bunlarla ilişkili psikososyal riskleri dikkate almaları

c) İşçi ve temsilcilerinin katılımıyla tehlikeleri belirlemeleri ve şiddet ve taciz risklerini değerlendirmeleri ve bunları önlemek ve kontrol etmek için önlemler almaları, ve

(d) İşçilere ve ilgili diğer kişilere, bu maddenin (a) bendinde belirtilen politikaya ilişkin işçiler ve ilgili diğer kişilerin hak ve sorumlulukları da dahil, şiddet ve tacizle ilgili belirlenmiş tehlike ve riskler ve bunlarla ile ilişkili önleme ve koruma önlemleri hakkında, uygu görüldüğü şekilde erişilebilir biçimlerde, bilgi ve eğitim sağlamalarını gerektiren kanun ve düzenlemeleri kabul eder.

V. UYGULAMA VE ÇARELER
Madde 10

Her Üye:

(a) Çalışma yaşamında şiddet ve tacizle ilgili ulusal hukuk ve düzenlemeleri izlemek ve uygulamak,
(b) Çalışma yaşamında şiddet ve taciz durumlarında:

(i) Şikayet ve soruşturma prosedürleri, ve ayrıca, uygun olduğu hallerde, işyeri düzeyinde uyuşmazlık çözüm mekanizmaları,

(ii) İşyeri dışındaki uyuşmazlık çözüm mekanizmaları,

(ii) Mahkeme veya divanlar,

(iv) Müşteki, mağdur, tanık ve muhbirlerin mağduriyetine veya bunlara yönelik misilleme yapılmasına karşı koruma, ve

(v) Müşteki ve mağdurlar için yasal, sosyal, tıbbi ve idari destek önlemleri gibi uygun ve etkin çözüm yolları ve güvenli, adil ve etkin bildirme ve uyuşmazlık çözüm mekanizma ve prosedürlerine kolay erişim sağlamaktadır.

(c) Mümkün olduğu kadarıyla ve uygun görüldüğü şekilde olayın içinde olan kişilerin mahremiyet ve gizliliğinin korunması ve mahremiyet ve gizlilik gereklerinin uygunsuz kullanılmamasını sağlamak,

(d) Çalışma yaşamında şiddet ve taciz durumlarında, uygun olduğu hallerde, yaptırım getirmek,

(e) Çalışma yaşamında toplumsal cinsiyete dayalı şiddet ve taciz mağdurlarının toplumsal cinsiyete duyarlı, güvenli ve etkin şikayet ve uyuşmazlık çözüm mekanizmaları, destek, hizmet ve çarelere etkin biçimde erişebilmelerini sağlamak,

(f) Aile içi şiddetin etkilerini tanımak ve makul şekilde uygulanabilir olduğu ölçüde çalışma yaşamında etkisini hafifletmek,

(g) İşçilerin, misilleme veya başka haksız sonuçlara uğramaksızın ve yönetimi bilgilendirme görevleri olmadan, şiddet ve taciz nedeniyle yaşam, sağlık veya güvenlik bakımından yakın ve ciddi bir tehlike arz ettiğine inanmak için makul bir gerekçeye sahip oldukları bir çalışma ortamından çıkma hakkına sahip olmalarını sağlamak, ve

(h) İş teftiş kurulları ve uygun görüldüğü şekilde diğer ilgili makamların, adli veya idari makam nezdinde kanuni itiraz haklarına tabi olarak, derhal tatbik edilecek önlemler içeren emir verme ve can, sağlık veya güvenlik bakımından yakın tehlikenin mevcut olduğu durumlarda işi durdurma yolu dahil olmak üzere, çalışma yaşamında şiddet ve tacizle başa çıkmak için yetkilendirilmelerini sağlamak için uygun önlemleri alır.

VI. REHBERLİK, EĞİTİM VE FARKINDALIK YARATMA
Madde 11

Her Üye, temsilci işveren ve işçi örgütlerine de danışarak:

(a) Çalışma yaşamında şiddet ve tacizin iş sağlığı ve güvenliği, eşitlik, ayrım gözetmeme ve göçle ilgili olanlar gibi ilgili ulusal politikalarda ele alınması,

(b) İşverenler, işçiler ve örgütleri ile ilgili makamlara, toplumsal cinsiyete dayalı şiddet ve taciz de dahil çalışma yaşamında şiddet ve taciz hakkında, uygun görüldüğü şekilde erişilebilir biçimlerde rehberlik, kaynaklar, eğitim veya diğer araçların sunulması, ve

(c) Farkındalık artırma kampanyaları da dahil girişimlerin üstlenilmesini sağlamaya gayret eder.

VII. UYGULAMA YÖNTEMLERİ
Madde 12

Bu Sözleşmenin hükümleri, ulusal hukuk veya düzenlemeler yoluyla ve ayrıca toplu sözleşmeler veya şiddet ve tacizi kapsayacak mevcut iş sağlığı ve güvenliği önlemlerinin genişletilmesi veya uyarlanması ve gerektiğinde özel önlemler oluşturulması yolu da dahil ulusal uygulamalarla uyumlu diğer önlemler aracılığıyla uygulanır.

VIII. SON HÜKÜMLER
Madde 13

Bu Sözleşmenin resmi onay belgeleri, tescil edilmek üzere, Uluslararası Çalışma Ofisi Genel Direktörü’ne iletilecektir.

Madde 14

1. Bu Sözleşme, sadece onay belgeleri Uluslararası Çalışma Ofisi Genel Direktörü tarafından tescil edilmiş olan Uluslararası Çalışma Örgütü üyeleri bakımından bağlayıcıdır.

2. Bu Sözleşme, iki üyenin onama belgesi Genel Direktör tarafından tescil edildiği tarihten itibaren on iki ay sonra yürürlüğe girer.

3. Bu Sözleşme, daha sonra, onu onaylayan her üye için onama belgesinin tescil edildiği tarihten itibaren on iki ay sonra yürürlüğe girer.

Madde 15

1. Bu Sözleşmeyi onaylamış bulunan her üye, Sözleşmenin ilk yürürlüğe girdiği tarihten itibaren on yıllık bir süre geçtikten sonra, Uluslararası Çalışma Ofisi Genel Direktörü’ne tescil edilmek üzere göndereceği bir ihbarname ile Sözleşmeyi feshedebilir. Bu fesih, tescil tarihinden ancak bir yıl sonra geçerli olacaktır.

2. Bu Sözleşmeyi onaylayıp yukarıdaki fıkrada sözü edilen on yıllık sürenin bitiminden itibaren bir yıl içerisinde, bu madde gereğince, fesih hakkını kullanmayan her üye, yeni bir on yıllık süreye tabi olur ve bundan sonra bu Sözleşmeyi, her on yıllık süreyi takip eden ilk yıl içerisinde ve bu maddede öngörülen koşullar çerçevesinde feshedebilir.

Madde 16

1. Uluslararası Çalışma Ofisi Genel Direktörü, Uluslararası Çalışma Örgütü üyeleri tarafından kendisine tebliğ edilen bütün onama ve fesihlerin tescil edildiğini Uluslararası Çalışma Örgütü’nün bütün üyelerine duyurur.

2. Genel Direktör, kendisine tebliğ edilen Sözleşmenin ikinci onama belgesinin tescil edildiğini Örgüt üyelerine bildirirken, bu Sözleşmenin yürürlüğe gireceği tarih hakkında örgüt üyelerinin dikkatini çeker.

Madde 17

Uluslararası Çalışma Ofisi Genel Direktörü, yukarıdaki maddelerin hükümleri uyarınca kabul edilmiş onaylara ve fesihlere ilişkin bütün bilgileri, Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın 102nci Maddesi uyarınca, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne iletir.

Madde 18

Uluslararası Çalışma Ofisi Yönetim Kurulu, gerekli görürse, bu Sözleşmenin, işleyişi hakkında
bir raporu Genel Konferans’a sunar ve gerekirse gözden geçirilmesi hususunun Konferans gündemine
alınması isteğini inceler.

Madde 19

1. Konferans’ın, bu Sözleşmeyi değiştiren yeni bir Sözleşmeyi kabul etmesi halinde ve yeni Sözleşme aksini öngörmedikçe:

(a) Değiştirilmiş yeni Sözleşmenin bir üye tarafından onaylanması, yukarıdaki 15nci Madde hükümleri dikkate alınmaksızın ve değiştirilmiş yeni Sözleşme yürürlüğe girmiş olması kayıt ve şartı ile, bu Sözleşmenin derhal feshini gerekecektir,

(b) Bu Sözleşme, değiştirilmiş yeni Sözleşmenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren, üyelerin onayına açık tutulamaz.

2. Bu Sözleşme, onu onaylamış olan ancak değiştirilmiş yeni Sözleşmeyi onaylamamış olan üyeler için her halükarda mevcut şekli ve içeriği ile yürürlükte kalmaya devam eder.

Madde 20

Bu Sözleşmenin İngilizce ve Fransızca metinleri aynı şekilde geçerlidir.

10 Haziran – Hukuk Takvimi

0
Hukuk Takvimi - 10 Haziran

10 Haziran – Hukuk Takvimi

1692 İngiltere’nin Amerikan kolonilerindeki Salem Cadı Mahkemeleri‘nde suçlu bulunan Bridget Bishop 10 Haziran 1692’de asılarak idam edildi. Massachusetts’taki Salem kasabasının Püriten mezhebinden olan halkı için cadılık büyük suçtu ve Sarah Good en popüler cadı sayılıyordu.
1919 Mustafa Kemal Paşa bir genelge yayınladı. Genelgede, “İstiklâl-i millîmiz (millî bağımsızlığımız) uğrunda bütün mevcudiyetimle… milletle beraber nihayetine kadar çalışacağıma mukaddesatım namına söz veririm” dedi
1929 Yabani ağaçların aşılanması hakkında kanun, Türkiye Cumhuriyeti ile Almanya Devleti arasında münakit hakem ve uzlaşma mukavelenamesinin tasdiki hakkında kanun, Şose ve Köprüler Kanunu, Suudülmevlevi Efendinin Mahkûm Olduğu Cezanın Affına Dair Kanun, Kaçakçılığın men ve takibi hakkında kanun ve Yol ve Köprü Yapımına Dair Kanun kabul edildi.
1933
  • Ankara Yüksek Ziraat Enstitüsü Kanunu, TBMM’de kabul edildi. Enstitü, 30.10.1933 tarihinde açıldı, 30 Haziran 1948 günlü “Üniversiteler Kanununa Ek Kanun” ile Ziraat ve Veteriner Fakülteleri olarak Ankara Üniversitesi’ne bağlandı.
  • Halk Bankası’nın kurulmasını öngören Kanun T.B.M.M’de kabul edildi.
1935

Yargıtay Eskişehir’den Ankara’ya taşındı. Yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin başkentinin Ankara oluşu ve tüm devlet kuruluşlarının burada bulunması nedeniyle, 10 Haziran 1935 tarih ve 2769 sayılı yasa kapsamında Ankara’ya, Bakanlıklar bölgesine taşınma kararı verildi. Kanuna göre, Temyiz mahkemesinin 1935 bütçe yılı içinde Ankara’ya nakledilmesine, naklin vaktinin ve nasıl yapılacağının Adliye vekilliğince tayin olnmasına karar verildi. Avusturyalı mimar Prof. Clemens Holzmeister yaptığı modern bina Yargıtay’ın yeni merkezi oldu.

1946 Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, Sedat Simavi, Sadun Galip Savcı, Cihat Baban, Hayri Alpar ve Sait Kesler tarafından 10 Haziran 1946 tarihinde kuruldu. Sedat Simavi, cemiyetin ilk seçilmiş başkanı oldu.
1947 Hukukçu ve Fransız politikacı Nicole Bricq, La Rochefoucauld, Charente’de dünyaya geldi. Bricq, Bordeaux IV-Montesquieu Üniversitesi’nde Özel Hukuk eğitimi aldı. 1980’li yılların başında Sosyalist Parti Paris yöneticisi oldu. 1997’de Seine-et-Marne milletvekili seçildi. 2004 ve 2011 senato seçimlerinde Seine-et-Marne senatörü oldu. Çevre, Sürdürülebilir Kalkınma ve Enerji Bakanlığı ile Dış Ticaret Bakanlığı yaptı. 6 Ağustos 2017!de Poitiers’de merdivenden düşerek yaşamını yitirdi.
1949 5442 sayılı İl İdaresi Kanunu 10.6.1949 tarihinde kabul edilmiştir.
1953 Türk Ceza Kanunu’nda değişiklikler yapıldı. Kadınlara ve genç erkeklere sözle sarkıntılık yapanlara 3 aydan 1 yıla kadar, elle sarkıntılık yapanlara da 6 aydan 2 yıla kadar ceza öngörüldü.
1955 Türkiye ile ABD arasında Atom Enerjisi Anlaşması(Atom Enerjisinin sivil sahada istimali hususunda iş birliğine dair Anlaşma) 10 Haziran 1955 tarihinde Vaşington’da imzalanmış ve 14 Aralık 1956’da TBMM’de kabul edilmiştir.
1960 Celal Bayar ve Adnan Menderes yargılanmak üzere Yassıada’ya götürüldü.
1966 Anayasa Hukukçusu Prof. Dr. İlhan Arsel, 10.06.1966 tarihinde Cumhuriyet Senatosu’na Kontenjan Senatörü olarak seçildi. Meclise katılmadan istifa etti.
1970

Çocuklara karşı nafaka mükellefiyetine uygulanacak Kanuna dair Sözleşme, Türkiye tarafından 10 Haziran 1970 tarihinde imzalandı.  Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından 9 Eylül 1971 tarihinde kabul edildi. Sözleşmenin onaylanmasının uygun bulunduğuna dair kanun Resmî Gazetenin 17 Eylül 1971 tarihli ve 13959 sayılı nüshasında yayınlandı.

1983 2839 sayılı Milletvekili Seçimi Kanunu 10.06.1983 tarihinde kabul edilmiştir.
1994 Özel Eğitim Hakkında Salamanca Bildirisi (The Salamanca Statement and Framework For Action on Special Needs Education), 7-10 Haziran 1994 tarihlerinde İspanya’nın Salamanca şehrinde düzenlenen konferansta kabul edildi.
2004 5188 Sayılı Özel Güvenlik Hizmetlerine Dair Kanun 10.06.2004 tarihinde kabul edildi.
2017 TTB Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Tutum Belgesi, 10 Haziran 2017 tarihinde Ankara’da gerçekleştirilen Türk Tabipleri Birliği 68. Büyük Kongresi’nde oybirliği ile kabul edilmiştir.
2019 Çalışma Yaşamında Şiddet ve Tacizin Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi, 10.06. 2019’da yapılan Uluslararası Çalışma Konferansının 108. oturumunda kabul edildi. 190 No’lu sözleşme, 21 Haziran 2019 tarihinde Cenevre’de resmen ilan edildi.
2023

Denizli’de çarşaf giyip sokakta gezen erkek avukat gözaltına alındı. Görevli memura mukavemet suçundan ifadesi alınan M.P. daha sonra serbest bırakıldı.

Vahşi doğaya dönüş çağrısında bulunan, Sanayi Toplumu ve Geleceği isimli makalesi ile Sanayi Devrimi ve sonuçlarının insan ırkı için bir felaket olduğu iddiasını ortaya atan Amerikalı matematikçi, eski akademisyen ve ünlü bombacı Theodore Kaczynski (Unabomber), Kuzey Karolina’daki hapishanede öldü. Kaczynski, 1996 yılında tutuklanmış, 1998 yılında tüm suçlamaları kabul ederek suçlarını itiraf etmiş ve ömür boyu hapis cezasına çarptırılmıştı.

2026
  • Diyarbakır Emniyet Müdürü Ali Gaffar Okkan ve 5 polis memurunun 24 Ocak 2001’de uğradığı silahlı saldırı sonucu yaşamını yitirdiği suikasta ilişkin olarak 25 yıldır kırmızı bültenle aranan Haşim Alabalık ve Murat Aktaş hakkındaki dava zamanaşımı nedeniyle düştü, firariler hakkındaki yakalama kararları kaldırıldı
  • Ankara Cumhuriyet Başsavcısı Gökhan Karaköse, Yargıtay üyeliğine seçildi.
  • Bursa’da, “suç işlemek amacıyla örgüt kurma, yönetme ve suç işlemek amacıyla kurulan örgüte üye olma, rüşvet, suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama ve imar kirliliğine neden olma” suçlarına yönelik, İçişleri Bakanlığınca geçici tedbirle görevden uzaklaştırılan Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Bozbey‘in de aralarında bulunduğu 37’si tutuklu 63 sanık hakkında iddianame hazırlandı. 862 sayfalık iddianame Bursa 2. Ağır Ceza Mahkemesince kabul edildi.
2026

Mustafa Levent Bilgen, Türkiye’nin ilk Reykjavík Büyükelçisi olarak atandı. İzlanda ile Türkiye arasındaki diplomatik ilişkiler, Oslo’daki büyükelçilik üzerinden, yürütülüyordu.

10 Haziran – Hukuk Takvimi

9 Haziran – Hukuk Takvimi

0

Hukuk Takvimi – 9 Haziran

1815
Viyana Kongresi sona erdi. Diplomatik dokunulmazlıklara ilişkin temel prensipler bu kongrede belirlendi.
1930
TBMM’de Tütün İnhisarı Kanunu kabul edildi
1934
Belediyece yapılacak istimlâk hakkında kanun 09.06.1934 tarihinde resmi gazetede yayınlandı  (Kanun daha sonraki yıllarda yürürlükten kaldırılmıştır.)
1934
Türkiye Cumhuriyeti ile Çin Cumhuriyeti arasında dostluk muahedesi ( Türkiye – Çin Dostluk Antlaşması) 09.06.1934 tarihinde resmi gazetede yayınlandı
1937
TBMM’de “Ankara’da Bir Tıp Fakültesi Tesisi Hakkındaki Kanun” kabul edildi
1937
ILO’nun 4 Haziran 1935 tarihinde kabul edilen 45 No’lu Yeraltı İşleri (Kadınlar) Sözleşmesi, Türkiye tarafından 9 Haziran 1937 tarihinde 3229 sayılı yasa ile onaylandı.
1949
Türkiye, 9 Haziran 1949 tarih ve 5062 sayılı Kanunla DSÖ Anayasasını onaylayarak örgüte resmen üye oldu.
1955
Türk bayrağını yırtmaktan sanık 4 Amerikalı, yapılan yargılamada beraat etti.
1968
Rusya Adalet Bakanı Aleksandr Vladimiroviç Konovalov (Алекса́ндр Влади́мирович Конова́лов) 9 Haziran 1968’de Leningrad’da doğdu. 1992 yılında Sankt-Peterburg Devlet Üniversitesi Hukuk bölümünden mezun oldu. 1992-2005 yılları arasında Sankt-Peterburg savcılığında çalıştı. 2005’te Başkurdistan Başsavcılığı yaptı. 2008 yılında Rusya Federasyonu Adalet Bakanı oldu.
1977
Hukukçu, diplomat ve Vatikan Büyükelçisi  Taha Carım, 9 Haziran 1977 tarihinde Roma’da Asala Terör Örgütü tarafından öldürüldü. Carım, Galatasaray Lisesi ve Toulouse Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. 29 Kasım 1941 tarihinde Dışişleri Bakanlığı’na girdi. Şubat 1952’de, birinci sınıf konsolos olarak İskenderiye Başkonsolosluğu’na atandı. 1952 Mayıs ayında Brüksel’de NATO Daimi Temsilciliğinde göreve başladı. Karakas, Karaçi, Ottava, Beyrut ve Tahran Büyükelçiliği yaptıktan sonra 1973 yılında Vatikan Büyükelçiliğine atandı. Büyükelçiliğe yapılan saldırıda öldürüldü. Katil bulunamadı ve Roma Savcılığı’nın yürüttüğü soruşturma 30 Haziran 1978 tarihinde kapatıldı. Fransızca ve İngilizcenin yanı sıra İspanyolca bilen Carım, Pablo Neruda’nın şiirlerini Türkçeye çevirdi.
1994
ILO 158 No’lu Hizmet İlişkisine Son Verilmesi Sözleşmesi, 2 Haziran 1982 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından kabul edildi. Sözleşme, Türkiye tarafından 9 Haziran 1994 tarihinde 3999 sayılı yasa ile onaylandı ve Resmi Gazetenin 12 Ekim 1994 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girdi
1999
Yugoslavya ve NATO, Kosova’da Sırp birliklerinin geri çekilmesi anlaşmasını imzaladı. NATO, hava saldırılarını durdurdu ve 20 Haziran 1999’da resmen sona erdirdi.
2000
Avrupa Adalet Bakanları tarafından, 8-9 Haziran 2000 tarihinde Londra’da düzenlenen 23. Konferans’ta “21.Yüzyılda adaletin dağıtılması” ile ilgili 1 No.lu karar kabul edildi.

Hukuk Takvimi – 9 Haziran

Devlet Güvenlik Mahkemeleri

0

Devlet Güvenlik Mahkemeleri (DGM), 1961 Anayasasında 1699 Sayılı Kanunla yapılan değişiklik sonucunda 1973 yılında Türk Yargı Sistemine girmiştir. Yapılan değişiklikten sonra, 1773 sayılı kanunla kurulan Devlet Güvenlik Mahkemeleri, Anayasa Mahkemesinin, kanunu şekil yönünden iptal etmesi üzerine 11 Ekim 1976’da kaldırılmıştır.

Devlet Güvenlik Mahkemeleri 1982 Anayasasının 143. maddesinde yeniden düzenlenmiş, 16 Haziran 1983 tarihli ve 2845 sayılı Devlet Güvenlik Mahkemelerinin kuruluş ve yargılama usulleri hakkındaki kanuna göre 1 Nisan 1984 tarihinde göreve başlamış ve 2004 yılına kadar görev yapmıştır.

DGM’ler, 1980 darbesi sonrasında, özellikle devletin güvenliğini ilgilendiren davaların daha hızlı ve etkin şekilde yürütülmesini amaçlamıştır. Bireysel haklar ve özgürlükler ikinci planda kalmıştır.

Bu mahkemeler devletin iç ya da dış güvenliğine karşı yürütülen soruşturmalar sonucunda açılan davalara bakan yetkili mahkemelerdir. DGM’lerin görev alanına giren suçlar genellikle terörle mücadele, askeri casusluk, devlete karşı işlenen suçlar ve benzeri konularla sınırlı olmuştur.

Ankara, Diyarbakır, Erzincan, İstanbul, İzmir, Kayseri, Konya ve Malatya il merkezlerinde kurulan bu mahkemeler 2004 yılında yapılan  Anayasa değişikliği ile kaldırılmıştır.

21 Mayıs 2004’te Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in onayladığı Anayasa değişikliği sonucunda kaldırılan DGM’lerin yerine özel yetkili ağır ceza mahkemeleri getirilmiştir.

Görev yaptıkları dönemde askeri üyeye sahip olmaları bakımından eleştirilmiştir.

1982 Anayasasının Devlet Güvenlik Mahkemelerini İlgilendiren ve Daha Sonra Değişikliğe Uğrayan ve 2004 Yılında Avrupa Birliği Reformları Çerçevesinde Kaldırılan 143. Maddesi

Madde 143 – (7/11/1982 tarihli ve 2709 sayılı Kanunun hükmüdür.) Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü, hür demokratik düzen ve nitelikleri Anayasada belirtilen Cumhuriyet aleyhine işlenen ve doğrudan doğruya Devletin iç ve dış güvenliğini ilgilendiren suçlara bakmakla görevli Devlet Güvenlik Mahkemeleri kurulur. (Ek cümle: 18/6/1999-4388/1 md.) Ancak, sıkıyönetim ve savaş haline ilişkin hükümler saklıdır.

(Değişik: 18/6/1999-4388/1 md.) Devlet Güvenlik Mahkemesinde bir Başkan, iki asıl ve bir yedek üye ile Cumhuriyet başsavcısı ve yeteri kadar Cumhuriyet savcısı bulunur.

(Değişik: 18/6/1999-4388/1 md.) Başkan, iki asıl ve bir yedek üye ile Cumhuriyet başsavcısı, birinci sınıfa ayrılmış hakim ve Cumhuriyet savcıları arasından; Cumhuriyet savcıları ise, diğer Cumhuriyet savcıları arasından Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca özel kanununda gösterilen usule göre dört yıl için atanırlar; süresi bitenler yeniden atanabilirler.  Devlet Güvenlik Mahkemeleri kararlarının temyiz mercii Yargıtaydır. Devlet Güvenlik Mahkemelerinin işleyişi, görev ve yetkileri ve yargılama usulleri ile ilgili diğer hükümler, kanunda gösterilir.

Madde 143 – Fıkra iki, üç, dört ve son (7/11/1982 tarih ve 2709 sayılı Kanunun hükmüdür.)
Devlet Güvenlik Mahkemesinde bir Başkan, iki asıl ve iki yedek üye ile bir savcı ve yeteri kadar savcı yardımcısı bulunur.

Başkan, bir asıl ve bir yedek üye ile savcı, birinci sınıfa ayrılmış hakim ve Cumhuriyet savcıları arasından; bir asıl ve bir yedek üye, birinci sınıf askeri hakimler arasından; savcı yardımcıları ise Cumhuriyet savcıları ve askeri hakimler arasından özel kanunlarında gösterilen usule göre atanır.

Devlet Güvenlik Mahkemesi Başkan üye ve yedek üyeleri ile savcı ve savcı yardımcıları dört yıl için atanırlar, süresi bitenler yeniden atanabilirler.

Devlet Güvenlik Mahkemesinin yargı çevresine giren bölgelerde sıkıyönetim ilan edilmesi halinde, bu bölgelerle sınırlı olmak üzere kanunla belirlenen esaslara göre Devlet Güvenlik Mahkemesi, Sıkıyönetim Askeri Mahkemesine dönüştürülebilir.

Kadının Hak Arayışına Anayasal Yaklaşım

0
Doç. Dr. Nagehan Kırkbeşoğlu

KADININ HAK ARAYIŞINA ANAYASAL YAKLAŞIM / Doç. Dr. Nagehan KIRKBEŞOĞLU

Çocuk yaşta gelin olan “kadın”, kırsal kesimdeki “kadın”, işçi “kadın”, erkeğe eş, çocuğa anne olan “kadın”, şiddete maruz kalan “kadın”, parçalanmış aile üyesi “kadın” ve daha nice halleri ile “kadın”ın insan hakları bağlamındaki sorunlarının Türkiye gündemine oturmasının temelleri Osmanlı İmparatorluğunun son zamanlarına kadar dayanır. Ancak, toplumsal cinsiyet eşitliği kavramının ivme kazanması 1980’lerde kentli, eğitimli kadınlardan oluşan kadın hareketlerinin çalışmaları ile söz konusu olmuştur. Devlet Planlama Teşkilatı’nın 2005 Binyıl Kalkınma Hedefleri Raporunda da bahsi geçen “toplumsal cinsiyet eşitliği” kavramı ise, ait olunan toplum tarafından yaratıldığı kabul olunan farklılıkların ortadan kaldırılmasını hedef alan bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Almanya ve İsviçre’de ise bu kavram, kadının hukuk önünde erkekle aynı haklara sahip olmasının yanında Emancipation (bağımlı olmaktan kurtulma) mücadelesini de içine alan üst bir kavramı ifade etmektedir.

Türkiye’de 1960’lı yıllardan itibaren benzer kavram ve sloganları kullanan kadın örgütleri; sokak eylemleri kadar, uygulamalı projelerin kurumsallaşması ve yasal düzenleme talepleri ile de gündeme geldiler. Aynı dönemin bir sonucu olarak toplumsal cinsiyet eşitliği yolunda akademik alanda da hareketlenme yaşandı. İlk olarak 4 Ekim 1989 tarihinde İstanbul Üniversitesinde Kadın Sorunları Uygulama ve Araştırma Merkezi açıldı. Bu merkezi, Ankara, Çukurova, Marmara, Gazi, Ege, Dokuz Eylül gibi çeşitli üniversitelerin araştırma ve uygulama merkezleri izledi. Bu merkezler yüksek lisans programları açarak, lisansüstü eğitimleri vermeye başladı. Bu oluşumlar ile kadın hareketinin başlattığı eşitlikçi politikalar kendine birçok zemin daha kazandırmış oldu.

1985’lerden itibaren kadın-erkek eşitliği ile ilgili politikalar, vaatler biçiminde parti programlarına da girmişti. O dönemlerde Avrupa Birliği Direktifleri doğrultusunda hazırlanan kalkınma planları, ilerleme raporları ve ona temel teşkil eden özel ihtisas komisyonu raporları, eşitlikçi politikaların devlet içinde kurumsallaşmasına da zemin hazırlamıştır. Nihayet 1990 yılında kurulan “Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü” ve TBMM Kadın-Erkek Eşitliğini İzleme Komisyonu’nun yaptığı çalışmalar, Ailenin Korunması Kanununun çıkmasından, Türk Medeni Kanunu ve Türk Ceza Kanunundaki değişikliklere kadar birçok yasal düzenleme yapılması konusunda etkili olmuştur.

Türkiye’de ikinci dalga feminist kadın hareketleri tarafından hedeflenip, özellikle 2002 yılındaki Medeni Kanun değişikliği ile sağlanmaya çalışılan cinsiyet eşitliği tablosunun mutlak eşitlik anlayışı ile uyumlu olduğu söylenebilir. Benzer bir anlayış, 2004 yılında Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 10.maddesinde yapılan değişiklikte de açıkça görünmektedir. Bilindiği üzere T.C. Anayasası, kadın-erkek eşitliğini 10. maddesi ile garanti etmektedir. Söz konusu maddenin 1. fıkrasında “herkes dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir” denilmektedir. Hatırlanacağı üzere, 2004 yılında eklenen ve 12 Eylül 2010 tarihli referandumdan önceki 2. fıkrası “kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür” şeklinde bir düzenleme içermekteydi. Referandumdan sonra bu fıkra hükmüne bir cümle daha eklenerek şu hale getirildi: “Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür. Bu maksatla alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanamaz”. Maddede yapılan değişikle, kadın erkek eşitliğini sağlamak amacıyla Devlet tarafından getirilen bazı yeniliklerin kadın erkek eşitliğine aykırı olmayacağı ifade edilerek özellikle kadınlar lehine yapılması hedeflenen bazı düzenlemelerin anayasaya aykırı bulunarak iptal edilmesinin önüne geçilmesi amaçlanmıştır.

Anayasal değişiklik ile eklenen son cümle; mutlak eşitlik anlayışının salt toplumsal devinim ile elde edilemeyeceğinin anlaşılması ve Devletin bu eşitliği sağlamak maksadıyla pozitif ayrımcılık sayılabilecek tedbirler alması gerektiğini vurgulaması açısından önemlidir. Nitekim söz konusu düzenlemeye dayanarak alınan veya alınması hedeflenen tedbirler arasında kadın istihdamında fırsat önceliği, kadının ev içi emeğinin saygınlığını artırmak, kadın sağlığının iyileştirilmesi ve aile içindeki konumunu güçlendirmek gibi konular sayılabilir.

Pozitif ayrımcılığın istihdam, sosyal, ekonomik vb. olanaklara erişim bakımından toplumsal cinsiyet eşitsizliğini ortadan kaldıracağı kabul edilse dahi, bu sefer de kadın ile erkek arasında bir “özdeş”lik kurulması tehlikesi ile karşı karşıya kalınmaktadır. Bu nedenle, mutlak eşitliği sağlamak uğruna salt Anayasada yer aldığı haliyle yapılması hedeflenen pozitif ayrımcılık uygulamasını «sosyal hukuk devleti ilkesi»nden bağımsız olarak düşünemeyiz. Eğitim, istihdam, hukuk ve siyaset gibi alanlardan dışlanmış olan kadının, “pozitif ayrımcılık” uygulaması ile bu alanlara dâhil edilmesinden sonra, kadının cinsiyetinden kaynaklanan farklarını bertaraf ederek, onu ödevler ve yükümlülükler noktasında da karşı cins ile eşdeğer hale getirilmesinin amaçlanmış olması, 1982 T.C. Anayasa’sının 2. ve 5. maddelerinde de atıf yapılan “sosyal hukuk devleti” ilkesi karşısında mümkün gözükmemektedir. Nitekim Anayasa’nın 50.maddesi de, küçükler ve kadınlar ile bedeni ve ruhi yetersizliği olanların çalışma şartları bakımından özel olarak korunacağını hükme bağlamıştır. Kadınların gece vardiyalarında belli şartlara bağlı olarak çalıştırılmalarından, yol işçisi veya maden işçisi olarak çalıştırılmamalarına kadar kadınlara ilişkin çalışma koşullarını kapsayan birçok özel durum gerek iş kanunlarında gerekse ilgili tüzük ve yönetmeliklerde ayrıntılı olarak düzenlemiştir.

Sartori’nin de belirttiği gibi; yasaların eşit uygulanması, yasalar önünde eşitliği sağlamakla kalır. Eşit sonucun ortaya çıkması, “eşit olmayan araçları” gerektirir. Bu da farklılıkları dikkate alarak, farklı davranarak gerçekleşir. İşte, eşit olmayan araçların tespit edilip adaleti sağlamak üzere uygulanması sosyal hukuk devletinin görevidir[1]. Zira kadının hak arayışı, aslında sosyal hukuk devletinin müdahalesini gerektiren bir adalet arayışını da kapsamına almaktadır. Sonuç olarak, sosyal hukuk devletinin müdahalesinin gereği olarak kadınlarla ilgili yapılan ve yapılması gereken bütün düzenlemeler ile amaçlanan, aslında toplumun huzuru ve refahı olmalıdır.

[1] Nitekim insanlar arasında, yürürlükteki kanun ve nizamların izin vermediği ayırımlar yapılarak, bazı kişilerin hukukun sağladığı olanaklardan yoksun hâle getirilmeleri TCK.m.122’de cezai yaptırıma tabi tutulmuştur.

Platon ve Ksenophon’un Şölen’lerinde Yürümek ve İçmek Üzerine

0

Platon ve Ksenophon’un Şölen’lerinde Yürümek ve İçmek Üzerine – Hilmi Şeker

Şarap, Ağrı Dağı’nın eteklerindeki asmaların, Babil’e taşınmasıyla var olur. Anavatanı Ağrı’dır yani. Trampa gücü yüksek, bebekten tutun, krala kadar herkesin içeceği, ilk para birimi Bira’ya göre dünkü çocuktur şarap. Bira, Babil’in ilk göz ağrısı, Güney Mezopotamyalı Enkidu’yu uygarlıkla tanıştıran esrarengiz içecektir. Uygarlaştıran ve uygarlığı temsil edendir. Hiç kimsenin olmadığı, için, herkesin içeceğidir. Şarap, Zagros’lu egzotik yabancıdır. Yüzünü nadiren gösterdiği için prestij sahibidir.

Şarabın, Ararat’ta başlayan yürüyüşüne, zamanın otantik halkları da iştirak eder. Ksenofon, Anabasis’ten arta kalan ordusunu Karadeniz’e sürerken, şarabın otantik, özgül, özge ve özgün izlerine de rastlar. Ermenilerin(Hayér) kokulu şarapla metali birleştiren eşsiz estetiğini tasvir etmeyi ihmal etmez.

Kurmanc, Acem ve Bedeviler’le tanışır. Dicle ve Fırat’ın Kelek’leriyle (antik sal) zenginliğini ulaşabildiği herkesle paylaşır. Adına Yanmış Şarap dense de Bedevi yarımadasında damıtılarak Brendi’ ye evirilir. Hafifler, sertleşir ve özüne döner. Şarabı özüyle buluşturan Bedevi’lerdir anlayacağınız. Çok sonraları, doğum yerinden hayli uzaklarda bira-viski ikilisinin de bu akıbeti paylaşacaklarına tanık olacağız.

Ksenophon Hellen ordusunun bir neferi olarak Onbinler’e katılır. Onbinlerin dönüş yolculuğu, şarabın anavatanına yönelen zorunlu yoluculuk manasına da gelmektedir. Ordu, Kardukh’u yedi günde geçer. Muharrir Ksenophon, geçit vermeyen bu topraklarda savaşsız ve çatışmasız bir gün olmadığını kayıtlar. Zırh delen mızrak, ok, yay ve sapan ustası savaşçılar, güzel evler ile duvarları sıvalı sarnıçlarda saklanan bereketli şarap savaş güncesinin unutulmazları arasındadır. Şarap, hiç olmadığı kadar boldur.

Kardukh’larla vedalaşan ordu, komşu Batı Armenia’ın başlangıcı Bitlis ırmağına, ardından da Murat nehrini besleyen Karasu’ya varır. Kar, rüzgâr ve süvarileri, nefis içecek, davar, kuru üzüm, sebze, buğday ve hoş kokulu yıllanmış şarap bu toprağın özelliklerinden, verdiklerinden ve yaşadıklarından bazılarıdır. Zeytin yağı yerini usulca domuzyağı, susam, acıbadem, sakızyağı ile bunlardan elde edilen hoş kokulu sıvılara bırakır.

Arpa, buğday ile testilerde demlenmiş ve taneleri yüzeyde gezinen arpa şarabı Armenia uygarlığının bir başka varsıllığıdır. Bu topraklarda arpa şarabı küp ve testilerde saklanır, içine sarkıtılan kamışlarla ikrama hazır tutulurdu. Ksenophon’un arpa şarabı dediği şey; saklanma biçimi, hammaddesi ve içime arz formu nazara alındığında, Sümer Ülkesi’nin gözdesi, uygarlığın muştusu biradan başkası değildir.

Mezopotamya’ya sığmayan şarap, en az iki koldan Avrupa’ya göç eder. Hicretten önce, altın kâse ile simbiyotik ilişki kurar, refahın sembolü olur. Güç, şiddet ve adaleti temsil eden kılıçla ittifak kurar. Taşlara şekil ve şemailini nakşeder, adını yazdırır. İktidar bileşeni olduğunu dost ve düşman herkese ilan eder. Mısır uygarlığıyla buluşur. Firavun ile dost olur, dünyevi zevki ve ahiret yolculuğuna refakat ederek misyon geliştirir.

Şarabın göçü tıpkı, otantik/doğulu müziğin batıya yolculuğu gibidir. Davud’un oğlu Süleyman’ın şehri mucize Tadmur(Palmira) garbe yolculuğun önemli kavşak ve güzergahlarından birisidir. Mucize Şehrin tacirleriyle, Hellen topraklarına temellük eden şarap, tanrılarla tanışır. Kimine göre de tanrı, içeceğini değiştirir. Kadim içecek Bal Nektarı gözden düşer. Antik günlerin gözdesi olur. Yerlisi olacağı yurdunda eğlenme, dinlenme, yeme ve neşenin sevgilisi olmakla yetinmez Şarap.

Düşünceye altın çağını yaşatacak düşler kurar. Tıpkı, kahvenin aydınlanma çağıyla ilgili hayalleri gibi. Çok geçmez zamanın nükte, şiir ve retorik konağı Şölen’lerin (Sympossion) favorisi olur. Tanrı içeceği soluklanır, demlenir, en nihayet düşünceye yar ve yarenlik eder. Şölen; şarabın gevşeten, yatıştıran, ferahlatan, korku ve kaygı gideren sedatif karakteriyle tanışır. İddia odur ki zeytinle birleşir ve Helenleri barbar olmaktan çıkarır.

“İ.Ö 416 yılında, ilk tragedyasıyla birincilik kazandığı günün ertesi akşamı, Atinalı tragedya şairi Agathon bir ziyafet verir evinde. Başta Sokrates, Aristophanes ve Alkibiades olmak üzere dönemin ünlü siyasetçilerinin, bilim adamlarının, sanatçılarının ve felsefecilerinin bir araya geldiği bu toplantıda konuşulanlar Platon’un ahlak konulu metinlerinden birine, aşk konusunun sanatla, ahlakla, siyasetle, bilimle ve felsefeyle olan ilişkisinin incelikli bir üslupla ele alındığı; sanatla felsefenin, edebiyatla bilimin içi içe örüldüğü bir edebiyat şaheserine temel olur. Derin düşüncelerle eğlendirici hikâyelerin karışıp kaynaştığı, sanatın bilin ve felsefeyle buluştuğu bu eser, insana dair en esasi konulardan birini, aşkı el almakta ve Platon felsefesine olduğu kadar Yunan düşüncesine de bir giriş niteliği taşımaktadır.”

Şarap, düşünceyi ayak bağından ve ağırlığından kurtararak dile gelmesini sağlayan ve kolaylaştırandır. Birey, toplum ve kamuyla ilişkilerini yoluna koyar, rayında tutar. İyicil ve habis yönlerini büyüteç altında tartar, sayar ve derecelendirir. Düşünce, en nihayet şaraptan optimum istifadenin yer, zaman ve miktarını belirler. İçmesini bilmeyenleri barbar olarak tasnif eder, ayıklardı. Şarap yabanla, uygar olanı geliştirdiği testlerle sınayan bir ayraçtı aynı zamanda.

Hellen’lerde düşünceye sadece Şölen değil, yürüme de eşlik eder. Şölen, yürümenin demidir. Ya da bir eylem olarak yürümenin, düşünce ile kadim dost olduğunu söylesek yeridir. Sokrates, Aristodemos’la Şölen’ e doğru “yan yana giderken, baş başa verip ne diyeceğimizi düşünelim hele bir yürüyelim” derken, esasında baş başa vermenin diyalogdan öte bir diyalektik çağrısı olduğuna vurgu yapar. Dahası, yürümenin “baş başa vermenin” öncülü yahut ayak sesleri olduğunu benimser.

Felsefeye yarenlik eden yürümeyi, çağcıl felsefe de unutmaz. Yürümeyi düşünerek, geliştirdiği özellik ve anlam üzerine kafa yorar. Vefalıdır. Ondan aldıklarını, felsefesini yaparak aslına rücu eder. “Her almak, bir vermektir” özdeyişi, bu zaman mekân ve kişilerde anlamına ve tadına kavuşur. Yürümek, ruhi ve fiziki daralarından kurtulmak, rafine hale gelmek, özüne dönmektir. İnsanın kendisiyle konuşması, doğru ve gerçeği arama ihtiyacına özgülenen kadim diyalog ve diyalektik formudur.

Platon; Sokrates’i Aristodemos’u, Agathon’u, Eryksimakhos ve nice bilge ve genci idmanlardan sonra veya sokak aralarında yakalayarak, antik dere ve nehirlerin dingin, berrak sularının eşlik ettiği doğada, limanı kentle buluşturan şehir yolunda, Atina Burçlar’ının yanı başında bir zeytin ağacının altında, idmanlardan sonra ikindi vaktinde yürüterek tartıştırmayı unutmaz.  Yol hem konuşturan hem dinlendiren hem de dillendiren bir rahatlatıcı, Şölen kadar olmasa da doğurgandır. Eflatun, yürümenin farkındadır ve Apollodoros’u “Bir arkadaşla” bilhassa limanı şehre bağlayan yokuşta konuşturur.

Şölen, yer ve zamanına göre misafir ve bilgeleri yedirip içirir, dinlendirerek düşünmeye hazırlar. Sosyal ve politik ilişkilerin örüldüğü ağın bir parçasıdır. Biyolojik dürtülerin iradeyi kırma potansiyelini eğlenerek enterne eder. İkindi vakti günü karşılayan şölen, ritüellerle işine devam eder. Şölen iyilere açıktır. Düşüncelileri değil, düşünenleri kapıda ağırlar, baş tacı ederdi. Agathon’un, Arsitodemos’a “başka bir iş için geldiysen sonraya bırak demesi” bundandır. Şölen, başka işlerle meşgul düşüncelilere kapalı, düşünen iyilerden oluşan çoğulcu ve nesnel bir ortamdı.

Mesela Apollodoros’la ile Arkadaş’ın diyaloğunda Platon, sürüp sürmeleyerek güzelleştirdiği Sokrates’i Agathon’a doğru yürütürken hızını azaltır, yolunu uzatır, düşünceye daldıkça yükünü ağırlaştırır. Yol azaldıkça, yük çoğalır. Düşünceye yol verir yürüme, bir zaman gelir yol kütleye direnemez hale gelir. Sokrates, kendisiyle konuştukça Aristodemos ile arasındaki mesafe açılır, yürüyemez hale gelir. Hız, yoğunlaşarak özüne dönen düşünceye yenilir.

Yürüme düşündürmekle kalmaz, düşünceli hale de getirir. Sokrates, Aristodemos’a sen durma yürü derken, yürümeyi yüceltmekle kalmaz, yolu yoldaşıyla üleşerek, yarışacak düşünceyi de Şölen’e hazırlar. Maksadı düşünceyi özge, özgün hale getirip özerkleştirmektir. Sokrat, iyilerin sofrasına, davetsiz iyileri önden yürüterek Homeros’un, iyilerle kötüleri yer değiştiren mitosuna gönderme yapar.

Agathon, kaybolan Sokrates’i buldurur. Öylece durmaktadır komşu avluda. Hareket, devinimle yer değiştirmiştir bu kez. Komşu avluda düşünce, devinerek doruğa ulaşmanın hazzını yaşamaktadır. Hülasa durmak, düşünceyi kendinden geçirmektedir. Anlayacağınız yürümek, durmakla özdeştir Antik Dünya’da.

Sokrates, komşu avluda maddi olandan uzaklaşıp, düşüncenin dümen suyuna girerken, beri taraf tekmil şölene hazırlanmaktadır. Kölelerden biri, Aristodemos’u karşılar. Ötekisi ellerini temizlemesi için su tutar. Bir diğeri, Sokrates’in izini sürer. Şölen, karşılama ve arınmayla işine koyulur. Ortada herkese yakın, ancak hiçbirine ait olmayan bir sofra vardır. Değerli misafir, nal formunu alan sedirlerde, ev sahibinin sağında konuşlanır.  Sağına almak: kıymet yaratan antik bir değerlendirme biçimi, kadim bir onurlandırma ölçütüdür. Solda kalan, sağındakini övecek kadar sever. Birinin sağ kolu olmakla, onun sağında oturmak özdeş değildir.

Yuyulan beden, doyurularak açlığın elinden alınır. Ev sahibi emek, maharet ve tercihe saygılıdır, mutfaktan uzak kalır. O yüzden mutfağın özerkliği gelenektendir ve adeti biçimlendiren beğenidir. Köleyi özerk kılan maharetidir. Ağırlayan köle olsa da dimağ ve damağına güvenilen, işlerine karışılmadığında “canlarını çekeni getiren”, şöleni çekip çeviren, “yemediklerini yedirmeyen” evin çocuklarıdır.

Yemek; adetlerin yerine getirildiği, ritüelleri olan, şiirli, şarkılı, çalgılı uzun bir fasıldır. Bu fasıl Dionysos’a dökülen şarapla yerini yavaş yavaş Şölen’e bırakır. Nysa Dağı’nın antik üzümlerini şaraba tahvil eden Tanrı Dionysos’a şarap adamak, âdetten öte şükürdür. Şarap, mucidi ile her fırsatta buluşur. Onsuz yenmez, içilmez ve tartışılmaz bu sofralarda.

Doğum yeri değişse de doğacak yeni bir dağ bulmaktadır. Şarap dağlıdır. Ovalarla tanışıklığı çok sonradır. Mitleri akraba yapan, şarabın değişmeyen öyküsüne sadakattir. Şarap zamana, dağlara ve mitlere direnmektedir. Şarap gibi olmak: zamanı hafife alan sürdürülebilir yenilik veya güzelliğe tekabül eden uygarlıktır.

Eğlendirir, baş döndürür, neşelendirendir, hüzünlendirir. Yeri gelir yollara düşürüp delirtir ya da düşündürerek abdala dönüştürür. Şarap Tanrısı Dionysos’a deli denmesi, icadına olan tutkusundandır. İki yüzlü ve işlevlidir. Delirten bir sarhoşluk yapabileceği gibi, düşünceye yol vererek barışçıl, sosyal kolaylaştırıcı veya buluşçu da olabilmektedir.

Dionysos’sız şarap içilmez, yemek sonlanmaz. Şarap dökmek; hem adamak hem de tanrıyla paylaşmak, ondan geleni ona vermek demektir. Agathon, sağındaki Sokrates’e “birazdan bilgi bahsinde Dionysos’un hakemliğinde kozlarını paylaşacaklarını” söyler. Dionysos düşünenleri yarıştırmakla kalmaz, üçüncü göz sıfatıyla yarışı sevk ve idare de eder. Dahası ve mühimi, içilecek şarabın debisini belirleyerek, şarabı bilincin biçimlendirdiği bilgi ve erdemin emrine verir. Şarap içmek, kaideten yemekten şölene geçildiğine yahut düşünsel ve estetik şölene ramak kaldığına delalet eder.

Şölen devam ederken sözü Agathon’u seven Pausanias alır, “dostlar hepimiz dünden kalmayız, çoğumuz aynı durumdayız” der ve hep birlikte düşünüp, içmenin en zararsız yolunu bulmayı teklif eder. Sokrates, Pausanias’ teyit eder. Agathon, “ben de hal yok” der ve sözü uzatmadan, Eryksimakhos’a bırakır. Eryksimakhos, beden eğitimi taraftarı bir hekimdir. Atası ve ustasından aldığı elle, “sarhoşluk insan için zararlıdır” der ve aşkınlığa haddini bildirir. Durulması ve işin tadında bırakılması gereken yeri ima eder. Kafası tütsülü olanlara içmekten ırak durmalarını önerir.

Çünkü, içki hafife alındığında şölenden vandal çıkarma gizil gücüne sahipti. Antik akşamcılar bunu bilirlerdi. İsa’dan önceki Beşinci Yüzyılın siyasetçilerinden Perikles, kariyeri için riskli bulduğu için şölenle arasına olabildiğince mesafe koyardı. Mesafeyi motive eden şölenin tanrı tanımaz özerkliğiydi. Züppeler ile tanrıtanımazlara ev sahipliği yapan bir şölen, yoksullar demokrasisinin müstakbel önderleri için sevimsizliğe yol açabilirdi.

Söz sırası Eflatun’un adına “güzellik diyalogunu” adadığı, ince yapılı ve yakışıklı delikanlı Phaidros gelir. Phaidros, misafirleri bilhassa Eryksimakhos’u dinlemeye davet eder. Söz etkilidir, topluluk, öneriyi benimser ve içkiyi tadında bırakmaya, işi sarhoşluğa vardırmamaya karar verir. Tadında bırakma; sarhoşluğa geçişi yasaklayan, ölçüsüzlüğü haber veren bir uyarıdır. Yarar ile zarar arasındaki rekabet, sınırsız skalada tehlikenin dayandığı yer, zaman ve debiye tekabül eder.

İçmenin yazgısı, birlikte ve ortaklaşa kararla çizilirken, bireysel özerkliğin korunuyor olması şölenin demokratik ve çoğulcu motiflerini açığa çıkarıyordu. Nihayetinde seçkin erkekler, içmenin serbest, sarhoşluğun yasak, edebin de hadle tahdit edildiği yerde ittifak ederler. Durulacak yer, içkinin tadında bırakılacağı yer olur. Metaforik bu söylem, tekrarın yarattığı sıradanlığın, yozlaşma önleyen nirenginin, dilin körleştirdiği, aşınmanın yarattığı hissizliğin, tekrarın yarattığı tatsızlığın, utangaçlığın ahraz bıraktığı, sarhoşluğun düşünceyi sindirdiği yer ve zamanın adıdır.

Eryksimakhos, içkinin değil, sarhoşluğun zararlı olduğuna hükmeder. İçmek ile sarhoşluk arasındaki farkı ortaya koyar. Sarhoşluk: sağlık, huzur ve uykudan uzaklaşarak, fiziki ve psikolojik saldırganlığa geçişe tekabül eder. Ne kendisi ne de başkası için istediği gerçeğine vurgu yapar. Kişi, yer ve zaman üstü bir aşkınlık formu olarak mimler. Ona göre, sarhoşluk, zarar veren bir içme biçimidir. Zarar görmek istemediği gibi, vermek ve verilmesini de reddeder. Sıra “kafası dünden tütsülü olanlara” gelince, cümlenin önüne konulan “hele” bağlacıyla yasağı özneler için koyduğu tahditle pekiştirir. Dünün mestliğini ve sermestlerini, kendinden geçik esriklerini şölenin irfanından uzak tutar.

Eryksimakhos, bir dileği olduğunu söyler. Yemeğe flütü ile eşlik eden kıza izin verilmesini önererek, çalgıyı şölenden uzaklaştırmayı teklif eder. Böylelikle flüt, yerini konuşmaya bırakır. Çalgının, düşüncenin dikkatini dağıtmasına izin verilmemektedir. Çalgı; dikkat dağıtıp yoğunlaşmayı önlerken, şarap; yarattığı rahatlıkla, düşüncenin yoğunlaşmasına destek olur. Flüt, resital yapmak için mahremine çekilirken, Eryksimakhos, Euripides kaybolan tragedyası Melanippesi’ndeki, “hayır ben değilim bu sözleri söyleyen” mısrası aracılığıyla; sözü, sofranın sağ başında uzanmakta olan Phaidros’a bırakır. Böylece sözü Phaidros’un tanrısal bir sevgi formu olan övgüye getirerek, şöleni tahrik eder.

Şölen, sevginin görünüm biçimleri üzerine ivme kazanır. Söz, Pausanias’a bırakılır. Pausanias, hangi sevginin övülmesi gerektiği meselesinden önce, sevginin nasıl övülmesi gerektiği meselesine odaklanır. Akabinde Tanrıyı gereğince övmeye geçeceğini açıklar. Bu, sonuç ile yöntem arasındaki kadim ilişkinin, bir başka yer ve zamanda dile geliş biçimidir.

Afrodit’in soyut ve somut görünümü ile özdeşleşen yahut Tanrı’nın ikiliği aracılığıyla çoklu sevgiyi tasnif eder. Sevgiden hisselerine düşeni almaları haktır. Övebilmek için sevgiyi bilmek gerekir. Ona göre sonuç, yöntemin eseridir. Yöntem, özerk bir kıymettir. Usul, güzel ve çirkini tek başına ve onlardan bağımsız olarak belirleme tekeline sahiptir.

Övebilmek için sevmek, sevmek için sevgiye giden yol/yordamı bilmek ve sevmek gerekir. Sevginin var ettiği sevgi, övülecek olandır. Yaratanı ve yaratılanı sevgi olan şey övülecek sevgidir. Övgü bu ikilinin yaratısıdır. İş, tek başına ne güzel ne de çirkindir. İçki içmek, şarkı söylemek gibi, konuşmak da tek başına güzel değil, onları güzelleştiren yöntemle üslubun güzelliğidir. Şöleni övülesi hale getiren izlediği yöntem ve kullandığı araçlardır. Övgü, salt sevgiye değil, sevgiyi yaratanadır. Övülesi sevgi, sevgiden neşet edendir. Sevginin yolu, sevgiden geçer ve sevgisiz yaratı hiçtir. Varsa da çirkindir.

Şölen bir başına hiçtir. Varlık; üslubunca düşünmeyi, sorgulamayı, konuşmayı, tartışmayı, içmeyi ve söylemeyi bilmekle mümkündür. Şölen geride tutulur. Akıl, yöntem ve araç öne çıkarılarak yüceltilir. İçmek; erdeme giden yolu korku, endişe, sıkılganlık, utancın baskısından arındırıp özgürleştirir. Korku azalır, irade merak bağımlısı olur.

Şöleni, nadiren sarhoşlar da ziyaret eder. Şölen, davetsiz misafiri özgün savuşturma teknikleriyle reddetmesini öğrenmiştir. Red yahut benimseme, gelenin kim olduğuna bağlıdır. Şölen, sevginin peşi sıra giderken sevgi, kendisine atfedilen anlam ve değerle dilden dile dolaşır. Sokrates, sevginin bir yarına kalma formu olarak, her daim saygıyı hakkettiğini, dolayısıyla toplumsal bir meşguliyetin konusu olması gerektiğine vurgulayarak gücünü de över.

Bu sırada avlunun kapısı sarsılır. İçeriye bir alay sarhoşla çalgıcı kadının patırtı ve velvelesi girer. Konuklardan biri bilindiktir. Agathon, çocuklara seslenir. Bakın tanıdık ise içeri alın değilse, içkiyi bitirdik yatıyoruz deyin” der. Varanlar tasnif edilir, içlerinden biri meclise alınır, diğerleri elimine edilir. Bu fikri şölenin seçiciliğinin bir başka kanıtıdır.

Şölen, esrikliğe kapadığı kapıyı, Alkibides ile istisnaya uğratır. Şölen, güvenilmez içicilere kapalıdır. Çalgıcı kadın ve ahbaplarının desteğiyle ayakta kalabilen Alkibides, içmek için seçkinlerden destur istemekte, davet beklemektedir. Alkibides gülüşmelere eşlik eden selamlarla sedirdeki yerini alır.

Alkibides, Agathon ile Sokrates’ in arasına oturur. “Hey dostlar pek ayık duruyorsunuz” der. İçmenin hızını ve gidişatını beğenmez. Gevşemek yerine, içmeyi salık verir.  Geleneğe inat, emrivaki yapar ve içki başkanlığına el koyar. Agathon’a kocaman bir kâse getirtmesini söyler. Kâse ’den kasıt; cam, metal, balçık veya kilden yapılmış, kulpsuz, üzeri siyah motiflerle bezeli derince kaptır. Akabinde bundan vazgeçer ve “lan” diyerek çocuklara kil ya da metalden yapılı, yayvan ve küçük buz çanağını işaret eder.

İçki ve içen, şölenin markajındadır. Şölen davetlileri, Başkan olarak tabir edilen Mazi’ nin Sakisi ’ne teslim eder. Başkan: (Symposiarkh) demokratik yöntemle seçilen davetli ya da Şölenin Kralı olarak tabir edilen ev sahibiydi. Vazifesini bihakkın bazen de uşak vasıtasıyla yerine getiren başkan, şarabın kim tarafından nasıl ve ne şekilde içileceğinin yol ve yordamını yapardı. Kimine göre Sympossion’un sorumlusu olarak; Şarap ile suyun düetini tıpkı orkestra şefi gibi elindeki baget, jest ve stillerle sevk ve idare eder, icabında su ve şaraba repertuar sunar, yaratıcı performanslarını sergilemelerine zemin hazırlardı. Şölenin gündemini belirlemek, felsefe edebiyat ve siyaset arasındaki seçimi yapmak ve sapmaları önlemek görev tanımı dahilindeydi.

Başkan salt servisi yönetmemekte, mürşid-i kâmil olmasa da sohbetin ilerlemesini kolaylaştırmakta, düşünce şöleninin zihni skalasını renklendirmekte, motive etmekte dahası ve mühimi bir elinde, Hydria diğer elinde Krater ile ayıklık ile sarhoşluk arasında sürdürülebilir ahenkle denge inşa ederdi.

Kase’nin diğer adı Krater’di. Şölen, şarabı sek değil, su katarak ikram ederdi.  Sek içmek, Trakyalılar ile İskitler hariç Tanrı Dionysos’a mahsustu. Hydria üç tutacaklı, suyu serin tutan bir testiydi. Hydria, Krater ’in talebiyle bağlıydı. İstediği yer ve zamanda talebiyle uyumlu suyu arz etmekle ödevliydi. Yükümlülüğünü azaltma veya bertaraf etme şansı, ihtimali ve olanağı yoktu.

Bu oran, asla birebir veya eşit olmazdı. Her su şaraba katılmazdı. Uranüs’ün bahşettiği, perilerin mekân edindiği sular Şölen’in tercihiydi. Mütesavi terkip, sert yahut saf şarap addedilirdi.  Şarap, suyu dengi saymaz, eşitliği kabul etmez, ayağına asla gitmez, ağırlığını her daim muhafaza ederdi. Tanrı olmasa da tanrısaldı. Kimin, nasıl ve ne kadar sarhoş olacağını, sunu ustası barmenlerin antik versiyonu saki tayin ederdi.

Alkibides’in zikrettiği çanak sekiz kotyl’ den fazlasını alırdı. Güncel ölçekle iki litreden fazlası demekti. Bu alkolü hatırı sayılır debiye çıkarırdı. Şarap, kâseyle içilir, buz çanağa konulurdu. Sıcak Hellen akşamlarında; şarap, buz çanağında soğutulur, kâse ve çanak ikilisinden yudumlanırdı. Vazodan içmek, Dionysos’a mahsustu. Bunaltıcı havalarda şarap, samana sarılan karla kuytu, koyak ve kuyularda korunur, soğutulurdu.

Sokrates’in iki litreden fazla içmesine rağmen sarhoş olmadığını, Platon’un sufle verdiği Alkibiades’ ten duyuyoruz.  Platon, Alkibiades aracılığıyla şarap ile suyun ya da iyi ile kötünün ideal karışımının Sokrates’te vücut bulduğunu izaha çalışır. Benzerini Ksenophon ‘un de Şöleni de tecrübe eder.

Sokrates’in sarhoş olduğu duyulmamıştı, tanıklık eden de yoktu. Eryksimakhos, her şeye rağmen, yetkinliğinden aldığı kudretle vaziyete el koyar. Aşkınlığın, şölene hükmederek yozlaştırma girişimine izin vermez. Misafirler, yastıklarından aldıkları destekle saz, haz ile sözün etrafında uzanmaya davet ederler. Alkibiades, sohbetin raydan çıkmasını, tecrübeden neşet bilginin karizmasına yaslanarak önler. “Bir hekim tek başına birçok insana bedeldir” der ve Hekim’den müstakbel muhabbetin temasını belirlemesini ister.

Şu gerçektir ki Şölen dünden tütsülülerin de düşünme, konuşma ve felsefe yapmalarına imkân tanıyan koşulları hazırlama becerisine sahiptir. Çekinik bırakılma, ötelenme ve dışlanma ayrıksıdır. Bu konuda hem yetenekli hem de deneyimlidir. En çetin konuları tartışmaya açarak, akşamcıları yörüngede tutabilmektedir.

Alkibiades, Sokrates’e sevdalı olduğunu gizlemez. Sevgisini, meziyetlerine geçit yaptırıp, övgüye dönüştürecek zorlu bir sohbete adım atar. Sevgi ve methiye bu kez Sokrates’te tecessüm eder. Sokrates’i, tanrısal tınıların ustası Olympos ve Olympos’un üflediği kavalın mucidi Anadolu’lu Marsyas ile özdeşleştirir. Ona göre Sokrates, sırlara ve tanrılara erişmek isteyenleri deşifre eden çalgısız ve kavalsız Marsyas’tır.

Şarap, insana doğruyu söyletmektedir. Bir bakıma doğrunun adıdır Şarap. Ha çocuk ha şarap fark etmez, ikiliyi aynı paydada buluşturan yarattıkları saflıktır. Düşünce, her daim arılığa, duruluğa ve arınmaya muhtaçtır. Şölen çığ gibidir. Nerede, ne zaman duracağını kestirmek mümkün değildir. İlerleyen gece berisinde Agathon, Sokrates ve Aristophanes’i bırakır. Gece yorulsa da dur durak tanımayan kâse, üçlü arasında soldan, sağa doğru dolanmaya, dolaşmaya devam edecektir.

Sokrates, sevenlerini ve övdüklerini yatırmadan önce, onları aynı kişinin hem tragedya hem komedya yazabileceğine ikna eder. Gün ağarırken önce Agathon, ardından da Aristophanes uykuya yenilir.

Sokrates, Atina surlarının ötesindeki Lykeion’a gider. Yıkanır ve idman yapar. Gyimnasion, idman alandır. İdman: bedeni ve zihni eğitip, arındırarak yaratı döngüsüne hazırlayan yaşama biçimidir. Şarap, sabahın köründe anlatılanlarla, Sokrates aracılığıyla ideal içicinin hem güncesini tutar hem portresini çizer.

Gelelim, Ksenophon’ un Şölen’ine. Ksenophon meşhur Anabasis’in yaşayanı, yaratıcısı ve yazanıdır. Anabasis iki kardeşin bahane ile peçeledikleri iktidar savaşının anlatısı, Ksenophon ise öyküye konu ordunun lejyoneri, müşahidi ve vuslatın mimarıdır. Verimli Hilali içine alan sürprizlerle dolu seferin başında, başsız kalan ordunun başına geçer. Şarabı doğuran otantik toprakla tanışır, hisseder ve arşınlar. Güney batıyı, kuzeyle buluşturarak Karadeniz’e varan, görece sahili izleyerek, Trakya’da sonlanan güzergahın kâşifi, Onbinler’in artığı rical ordusunu, vatanıyla buluşturan komutandır.

Platon’un çağdaşı Ksenophon, sosyo politik ve kültürel bu kurumunun bir de kendi perspektifinden görülmesini ister. Hellenler’ de şölen çok çehreli, erekli ve karakterliydi. Kimi zaman eğitim, öğretim, eğlence bazen de Platon ve Ksenophon’un aktardıkları şekliyle güncel felsefenin temellerini atmaya özgülenirdi. Ksenophon da aralarında Sokrates’in de bulunduğu aktörleri bir başka yer ve zamanın şöleninde buluşturur. Kurguyu, felsefeciler onurlandırsa da Ksenophon’u tahrik eden; yemek, içmek, eğlenmek, oynamak ve düşünmekten ziyade, bunların yöntem ve araçlarıyla yarını tanıştırmaktır. Ksenophon, anı istikbale naklederek, dem ile devranı yaşatma ve var olmanın peşindedir.

Bu kez ev sahibi Kallias’ tır. Kallias, tutkulusu Autolykos ve babası şerefine şölen yapma hazırlığındadır. Şölenin sevgiliye ’ya adanması, katılımcı kompozisyonunu da özel ve özgün hale getirir. Şölen öncekileri aratmayacak, sonrakileri özletecektir. Ev sahibi, rastladığı Sokrates ve arkadaşlarını şölenin konağı androna davet eder.

Kallias ‘ın sabıkalı kibri ve şımarıklığı, iştirakin kabulünü güçleştirse de çağrıya icabet edilecektir. Davetliler heyecanlıdır. Bazıları olasılıkla Gyimnasion ’da idman yapar, yıkanır, dinlenir ve şöleni onurlandırırlar. Şölen; şıklık, temizlik, gösteriş, tatlı bakış, yumuşak seslerin, soylu bakışlarla hoş kokuların geçit resmi yaptığı zaman, yer ve mekândır aynı zamanda.

Yemek başlar. Sessizliği, Philippos’un patavatsızlığı bozar. Gelen, şölenin soytarısıdır. Sedirde bulduğu yere ilişir. Yoksulluğunu sermaye yapar ancak beklediği ilgiyi bulamaz. Yüzü düşer, mahzunlaşır. Umarını yarına erteler ve payına odaklanır. Maskara, şölenin gülen yüzü, katılımcıların neşesi, davetsiz misafiri veya günah keçisiydi. Seçkinleri jest, mimik ve esprileriyle güldürüp, eğlendirmekle ödevliydi. Kültürel sermayesini felsefeye tahvil ettiği için düşünür de sayılırdı.

Şölen, duasız, adaksız, hatta anmasız olmazdı. Bu vesileyle tanrıların şerefine içilen şarap, ilahiler eşliğinde Tanrıya da sunulurdu. Şarap dökme; göksel bir ikram olarak, onurlandırma ve şükranın Grek varyantıydı. Başlamakta olan yersel faslın da girizgahıydı. Takdim; maddi doyumdan görme, hissetme, duyma ve dokunmanın tatminine geçişin işaretiydi. Şarap, Platon’da Dionysos’a dökülürken, Ksenophon ’da tanrılara sunulurdu.

Sahneyi biri dansör, diğeri flüt çalan iki kız, Kithara çalıp raks edebilen bir delikanlı alır. Dans, gösteri ve akrobasi bahşiş mukabiliydi. Platon’un şöleninde eğlenceye flüt eşlik ederken, ardılı şölende flüt yanına gitarın atası ve Lir’i de almayı ihmal etmezdi. Yetenek, bedene beceri de ritim ve ahenge eşlik ederdi.  Demem odur ki, tel ve nefes, Antik Dünya’nın düet yapan maruf ve meşhur ikilisiydi.

Şölen eğlenceye doyduktan sonra, Sokrates ev sahibine teşekkür eder. Ev sahibi, gecenin “hoş kokudan” yoksunluğunu ima ederek, felsefeye eyleyeceği bir başka konu sunar. Sözü Sokrates alır. Ona göre koku göreceli, öznel ve özgündür. Esasında güzel koku da yoktur. Koku her bedende farklı bir hal ve tat alır. Güzellerin kokusu hastır ve doğuştandır, tabiatıyla yapay kokuya gereksinimleri yoktur. Suni koku, aynılaştırır. Köle ile özgür kişi arasındaki farkı bertaraf eder. İdman sahasının ürettiği kokunun; doğal, çekici ve şehvetin ulağı olduğunu ima eder. Yaşlılara kalan ise iyilik ve soylulukla özdeşleşen kokudur. Muhabbet Antik Parfüm, zeytinyağını anmayı da unutulmaz.

Kız dans eder, dans akrobasiye dönüşür. Kızın tehlikeyle dansı, cesaretin öğretilebilirliği üzerinden felsefeye keyif alacağı bir tat ve alan bahşeder. Kızla yer değiştiren oğlanın güzelliği, dansını peçelese de Sokrates ve dostları güzel vücudun, sağlığa ve egzersize ödüncü üzerine yeni bir fasıl açarlar.

Philippos’un, dansı sulandıran maskaralıklarını müteakip şarap istemesi, Sokrates’i, şarabın rol ve işlevi üzerine nutuk atmaya teşvik eder. Sokrates, “şarap tıpkı adamotu gibidir. Hem ruhları ıslatıp, acıları dindirir hem de insanları uyutur ”der. Şarapla, adamotunu aynılaştırarak, anestezik ajanların antik köklerini selamlar. Zeytin yağının ateşi körüklediği gibi, şarabın da tutkuları tahrik ettiğini vurgular, afrodizyak yanını hatırlatır.

Şarap, kontrol edilmez ise önce aklı sonra da bedeni yoldan çıkarır. Soluksuz kalmamak ve konuşabilmek için, şarabın küçük kadehlerle sıklıkla ve az olarak içilmesi gerektiği salık verilir. Sarhoşlukla baş edebilme ve neşelenmenin yegâne yolu; şarabın, insanın “hakkından gelmesini” önlemektir. Şarabı erdem, bilgelik yiğitlik ile müptezel ve müptelalık arasına hapsetmek ve burada tutmak bir Hellen buluşuydu. Kadehlerin kulağı, adete aşinaydı ve kaselerin sedirleri dolaşan duyarlılığı çoktan başlamıştı. Şölen, şarabın şahsında bireyin ve şölenin prestijinin korunmasına dair tecrübeyi yineleyip, toplulukla üleşiyordu.

Platon’la Ksenophon’un bileşkesi, şarabın içki adıyla Şölen’in odağına taht kurması ve burada eylemesidir. Şarap, düşünceyi düşünce ile sınayıp, karşı ve karşıttan birlik devşirirken birkaç adım ötede felsefenin konuğu ve konusu da olabiliyordu. Ksenophon, Sokrates’e, Sokrates’ de Hermogenes’e “içki taşkınlığının ne olduğunu?” sorarak, sarhoşluğun yarattığı sapma biçimlerine neşter atar. Ksenophon da tıpkı önceli Platon gibi, duygularla şahsiyeti şarapla sınayarak, onun felsefe ve muhabbete olan katkısını, yarar ve zararlarını açığa çıkarıyordu.

Fikri şölenin kaide, standart ve rehberi vardı. Andron’un duvarları, soyunun özelliklerini çağırmak üzere hafızasına kazımıştı. Bellek, kraterin ilkini sağlığa, ikincisini aşk ile hazza üçüncüsünü uykuya ayırıyordu. Bakiye yedi kerte, aşkınlığın türevleri arasında üleşiliyordu. Şarap, hem kuramsal hem de teorik bir fon eşliğinde, sosyo-kültürel bir idrake malzeme taşıyordu.

Hermogenes taşkınlığı: şarabın etkisiyle can sıkmak olarak tanımlar. İçki, şarapla özdeştir ve içki ile aynılaşan bir başka alternatiften söz edilmemektedir. Sokrates, “şu anda susarak bizlerin canını sıktığının farkında olup olmadığını” Hermogenes’e sorar. Susmanın taşkınlık şekli olduğunu ima edip ortamı tahrik eder, tartışmayı ateşler. Amaç taşma formlarını deşifre etmek, sohbetle buluşturmaktır. Örfe göre içmemek ile müptelalık özdeştir. Antik Yunan, içmeyenleri de sarhoş olanlarla aynı kefeye koyardı. İçmek; eylemekti. Susmak, yoksamak veya benimsemek değildi.

Şölen, sempozyumun atasıdır. Şarapla özdeşleşen toplantı olarak da anılırdı.  Şölen soylu erkeklere münhasır, belli amaç ve hedefleri olan mahsus bir toplantıydı. Andron denen özel ve özgün bir odada gerçekleşirdi.  Andron, evin kalbinin attığı yerdi. Mimari açıdan öncüydü. Diğer bileşenlerin kıblesi, her şey ve herkesin buraya göre konuşlandığı, şekillendiği ve tasarlandığı nevi şahsına münhasır bir mekandı.

Şarap, yemeğe nadiren eşlik ederdi. Gözü kulağı düşünsel şenlikte, hakikat arayışının yarattığı heyecandaydı. Kendisini ışıkla buluşacak nesneye ve nesneyle kurulacak temas anına hazırlardı. Enerjisini düşünce ile yapacağı mesaiye ayırırdı. Vargı, bugünün hasımlı yargısının da rahmiydi. Şarap kadirşinastı, Tanrıya ibadeti bilir ve kahramanları anmayı asla unutmazdı. Bu üçlüye olan borç, defaten ve tamamen ödemeden şölene başlamak mümkün olmazdı.

Asıl şölen, karnı tok yapılır ve açlığın sırrın ve gizin arkeolojisini engellemesini önlerdi. Şarap, tıpkı spatula, mala gibi sosyal bu kazının duyarlı malzemesiydi. Hakikat, şölensiz, şölen şarapsız açığa çıkmazdı. Şölenden, şölene fark vardı.

Güncel sempozyum varlığını atası Sympossion’a borçludur. Günümüz bilgi şölenlerine el vermiş, isim babalığı yapmış, genetik nüvelerini armağan etmiştir. Roma’nın aklı Sympossion’ da kalmıştır. Yarattığı Convivium’la Şöleni yaşatmaya çalışsa da Roma, asla Hellen olamamıştır. Convivium ne hakikat arayışına kaynaklık etmiş ne estetikle temas kurmuş ne de demokratik işleyişe ev sahipliği yapmıştır.

Aksine yavan, sığ dünyevi bir gösterişin kol gezdiği, kibrin yarıştığı, farklılıkların derinleşerek yayıldığı, felsefenin nesnelerin gölgesinde çoraklaştığı, yemeğin iradeyi esir aldığı görsel şölenden öteye gidememiştir.

Convivium, şarabın cinsi, kalitesi, yaşı, tadı, kokusu üzerinden yaratılan farklılıkların yüzeye çıktığı aristokratik bir ziyafetti. Antik sermayenin tüketildiği, genetik özelliklerini yitiren bu yerde, düşüncenin uç vermesi mümkün değildi.

 Hilmi Şeker/Yargıç/İstanbul

Kaynakça:

Thomas R. Martin; Perikles , İş Bankası Yayınları Kültür Yayınları, İstanbul, 2021

Platon; Şölen ve Dostluk, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2008

Ksenophon; Şölen, Doğu Batı Yayınları, İstanbul, 2022

Ksenophon; Anabasis, Sosyal Yayınlar, İstanbul, 2010

Tom Standage; Merkez Yayıncılık, İstanbul, 2005

Loukianos; Şölen, Pinhan, İstanbul

Cristóbal Hurtado de Mendoza

0

Venezuela’nın ilk başkanı olan Avukat Cristóbal Hurtado de Mendoza (José Cristóbal Hurtado de Mendoza y Montilla) 23 Haziran 1772’de, Trujillo’da, 23 Haziran 1772 tarihinde Luis Bernardo Hurtado de Mendoza y Valera ve Gertrudis Eulalia Montilla y Briceño’nun çocuğu olarak dünyaya geldi. Babasıyla birlikte Fransiscan Manastırında okudu. 16 yaşındayken Caracas’a gitti ve 16 yaşında, 1791 yılına kadar Sanat (Felsefe) alanında lisans eğitimi aldığı üniversitede okumak için Karakas’a gitti ve 1793’te lisans ve yüksek lisans derecesini kazandı.

Santo Domingo adasına gitti ve 1794’te Medeni Hukuk ve Kanun Hukuku alanında doktora yaprak avukat oldu.

Mendoza, Venezuela’ya döndükten sonra Avukat Antonio Nicolás Briceño’nun hukuk bürosunda çalışmaya başladı.

Venezuela’ya geri döndüğünde 20’li yaşlarının sonlarındaydı. Santo Domingo’ya giderek sivil haklar alanında eğitim vermeye başladı.

Siyasi Yaşamı ve Faaliyetleri 

Cabildo de Barinas Belediye Başkanı seçildi.

Felsefe profesörü olarak üniversitelerde ders verdi.

1810’da bağımsızlık hareketine katıldı ve Simon Bolivar’ın danışmanı ve müttefiki oldu.

Mart 1811’de İspanyol-Amerikan bağımsızlık savaşı devam ederken kurulan ulusal kongre tarafından Başbakan olarak seçildi.

Simon Bolivar ile birlikte, İspanyol İmparatorluğu’na karşı bağımsızlık hareketi başlattı ve Venezuela’nın ilk başkanı oldu. 39 yaşındayken 5 Mart 1811’de Birinci Venezuela Cumhuriyeti’ni kurdu ve başbakan olarak seçilerek devleti yönetmeye başladı. Mendoza, Venezuela’nın bağımsızlık savaşında İspanyol monarşisini destekledi. 5 Temmuz 1811’de Venezuela Bağımsızlık Deklarasyonunu yazdı.

Aralık 1811’de ilk konvansiyonunu oluşturdu ve Venezuela’nın ilk anayasasını yürürlüğe koydu.

1811 Kongresi tarafından kurulan üçlü yönetimde Venezüella’nın ilk özgür ve bağımsız başkanı oldu. 5 Mart 1811’den 21 Mart 1812’ye kadar Venezuela devlet başkanlığı yaptı.

Tarihler 1812 yılını gösterdiğinde Kolombiya’ya sığınmak zorunda kaldı.

1813’te eyalet valisi oldu.

1821 ve 1825 yılları arasında Venezuela Yüksek Adalet Divanı başkanı olarak görev yaptı.

1826’da Bolivar dönemine ilişkin 22 ciltten oluşan inceleme kitabını hazırlayarak, “Kolombiya ve Peru’nun Kurtuluşu, Simón Bolívar’ın kamusal yaşamıyla ilgili belgeler koleksiyonu”nu yayınladı.

1828’de kamusal faaliyetleri sona erdi ve 8 Şubat 1829’da Karakas’ta yaşamını yitirdi.

Doğum tarihi olan 23 Haziran, Venezuela Avukatlar Günü olarak belirlenmiştir. Venezuela Barolar Birliğinin kararı ve önerisi ile 1972 yılından itibaren Avukatlar günü  olarak kutlanmaktadır.

Ülkesi, 1845’te Simon Bolivar’ın kurduğu Büyük Kolombiya Cumhuriyeti’nden bağımsızlığını kazandı.

Turhan Tufan Yüce

0
Pof. Dr. Turhan Tufan YÜCE

Pof. Dr. Turhan Tufan YÜCE, Atatürk Üniversitesi İşletme Fakültesi öğretim üyesi iken Ege Üniversitesi Senatosu’nun 6 Haziran 1978 tarihli kararı ile Ege Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne naklen atanmıştır.

Bu fakültede 26.10.1978’de göreve başlayan Prof. Dr. Turhan T. YÜCE, 13.03.1979 tarihinde Ceza ve Ceza Yargılama Kürsüsü Başkanlığına, 23.09.1980 tarihinde Adalet Meslek Yüksek Okulu Müdürlüğü’ne ve 21.04.1981 tarihinde de Dekan Yardımcılığına seçilmiştir.

Prof. Dr. Turhan T. YÜCE, 16.04.1981 tarihinde Hukuk Fakültesi Dekanlığı’na seçilmiş ve 17.09.1982 tarihine kadar bu görevini sürdürmüştür.

20.07.1982 tarihinde yürürlüğe giren 41 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 18. madde hükmü ile Hukuk Fakültesinin Dokuz Eylül Üniversitesine bağlanması üzerine Prof. Dr. Turhan T. YÜCE bu yeni Üniversiteye intikal etmiştir.

Dokuz Eylül Hukuk Fakültesinde kamu Hukuku Bölüm Başkanlığı yapan Prof. Dr. Turhan T. YÜCE, 01.02.1987 tarihinde emekli olmuştur.

Mehmet Kudret Ayiter

0
Prof. Dr. Mehmet Kudret Ayiter

Prof. Dr. Mehmet Kudret Ayiter, 31 Ağustos 1919 tarihinde Dr. Ferid Ayiter ile Alman asıllı Feride Ayiter’in üç çocuğundan ikincisi olarak Göttingen’de dünyaya gelmiştir.

Prof. Dr. Mehmet Kudret Ayiter, temel eğitimini İstanbul’da tamamlamış, İstanbul Erkek Lisesi’ni bitirerek 1937 yılında Ankara’ya taşınmış ve Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni 1940 yılında birincilikle bitirmiş, hukuk fakültesini bitirdikten sonra İkinci Dünya Savaşının devam ettiği yıllarda 2,5 yıl askeri hakimlik yapmıştır.

Akademik Yaşamı

Prof. Ayiter, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesindeki çalışma hayatına asistan olarak başlamış, 1948-1949 yıllarında hocası Paul Koschaker ile birlikte çalışarak ders notlarını Türkçeye tercüme etmiştir. 1950 yılında ProfDr. Andreas Schwarz‘ın yanında medeni hukuk alanındaki doktorasını tamamlamış, tez konusu ile ilgili çalışmalar yapmak üzere ikişer yıl olmak üzere iki defa burslu olarak İtalya’ya gitmiştir. Doktorasını tamamlayan Ayiter, Roma Hukuku dersleri vermeye başlamış, daha sonraki yıllarda karşılaştırmalı hukuk alanında dersler vermiştir.

Prof. Dr. Mehmet Kudret Ayiter, 1955 yılında doçentlik tezini tamamlayarak Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde özel hukuk doçenti olarak çalışmaya devam etmiş, 1955 yılında yurt dışından dönüşünde genç bir doçent olarak yönetimini üstlendiği Roma Hukuku Anabilim Dalının faaliyetlerini emekli olduğu 1982 yılına kadar yürütmüş; 1961 yılında aynı üniversitede ordinaryus profesör olmuştur.

Ayiter, üniversitedeki görevinden emekli olduktan sonra da bilimsel çalışmalarına devam etmiş, ulusal ve uluslararası kongrelere katılmaya, makaleler yazmaya, tebliğler sunmaya ve bilimsel üretim yapmayı ihmal etmemiştir. Kendi isteğiyle emekliye ayrıldığı 1982 yılından sonra ağır bir hastalığa tutulmuş, bu hastalıktan birkaç yıl sonra 18 Nisan 1986 günü yaşama veda etmiş, İzmir Bornova’daki mezarlığa defnedilmiştir.

Prof. Ayiter, 1949 yılında Nûşin Ayiter’le evlenmiş, bu evlilikten Elif ve Fatma Feride adlı iki çocuğu olmuştur.

Kudret Ayiter Armağanı

Roma Hukukuna Katkısı

Ayiter, Türkiye’deki Roma Hukuku Öğretimine getirdiği yenilik ve uluslararası bilim çevrelerinde kazandığı saygınlık ile anılmaktadır. Tarihi yaklaşımla okutulan Roma Hukuku, Ayiter’den itibaren çağdaş Batı Hukuk Düşüncesinin temelini oluşturacak biçimde okutulmaya başlanmıştır. Ayiter, 1948-1950  yılları arasında Ankara Hukuk    Fakültesinde, Roma Hukuku Anabilim Dalı’nda asistanlığını yaptığı Prof. Dr. Paul Koschaker’in “Roma Hukukunun güncelleştirilmesi” yöntemini Türkiye’de yerleştirmiş; Koschakerin, Almanca yazdığı  “Modern Hususi Hukuka Giriş olarak Roma Hususi Hukukunun Anahatları” isimli ders kitabını Türkçeye çevirmiş ve 1950 yılında yayınlamış, bu kitap Roma Hukukunda temel kaynaklardan olmuştur.

İdari Görevleri 

Prof. Dr. Mehmet Kudret Ayiter, bilimsel faaliyetlerinin yanı sıra, üniversitede çalıştığı süre içinde, komisyon başkanlıkları, Fakülte Yönetim Kurulu üyeliği, senatörlük ve dekanlık görevlerinde bulunmuş, 1964-1966 yılları arasında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi dekanlığı görevini yürütmüştür. Dekanlığı döneminde Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinin 40. yılı münasebetiyle 40. Yıl Armağanı isimli eseri bastırmıştır.

Prof. Dr. Mehmet Kudret Ayiter, Dokuz Eylül Üniversitesi’nin kurucuları arasında yer almış,üniversite kütüphanesinin temellerini atmıştır. Vasiyeti üzerine 5.000’den fazla Almanca, Fransızca ve İtalyanca eseri üniversite kütüphanesine bağışlamış, hukuk ihtisas kütüphanesinin temelleri de Ayiter tarafından atılmıştır.

Prof. Ayiter’in bildiği diller arasında Almanca, İtalyanca, Latince ve İngilizce bulunmaktadır. Hukuk dışında tarihi alanda da çalışmalar yapmış, Frigya Tarihi üzerine eser kaleme almış, bu konuda konferanslar vermiş, makaleler yazmış, yaptığı çalışmalar sonunda 1972 yılında Almanya’da sekiz Osmanlı sultanının portrelerini bulmuştur. Cumhuriyet Gazetesinde makaleleri yayınlanmıştır.

Ayiter, 1946 yılında kurulmuş olan Uluslararası Antik Çağ Hukukları Derneği, Société internationale pour l’histoire des droits de l’antiquité‘nin 32. kongresinin 1978 yılında Ankara’da yapılmasını sağlamıştır. Dernek, Ayiter’in vefatından sonra 1986 yılı Eylül ayında Stockholm’de 40. kongresini düzenlemiş, kongredeki oturumlarda Ayiter de anılmıştır. 

Ödülleri 

Prof. Dr. Mehmet Kudret Ayiter, Türk-Alman ilişkilerine katkısından ötürü Almanya tarafından kendisine ‘Verdienstkreuz der Bundesrepublik Deutschland’ adlı yüksek nişan verilmiş;  İtalya tarafından Cavaliere Ufficiale al Merito della Repubblica Italiana ve Commendatore della Republica Italiana adlı nişanlarına layık görülmüştür.

Stuttgart Üniversitesi, Tarih-Sosyoloji ve Ekonomi Bilimleri Fakültesi, vefatına yakın bir dönemde Ayiter’e onursal doktora vermek istemiş, ancak bu ödülün kendisine verilmesi fırsatı olmamış, ölümünün ardından kendisi için bu üniversitede anma günü düzenlenmiştir.

Prof. Dr. Mehmet Kudret Ayiter’in Eserleri

Roma Aile Hukuku PDF Versiyonu 

Modern Özel Hukuka Giriş Olarak Roma Özel Hukukunun Ana Hatları

Klasik Roma Hukukunda “Dos”un Tesisi, Ankara,1958.

Paul Koschaker ve Ankara Üniversitesi’nde Roma hukuku dersleri (Alm. Paul Koschaker und der Unterricht des Römischen Rechts an der Universität Ankara)

Roma Hukuku Dersler, Aile Hukuku, Ankara, 1960 (2. baskı 1963)

Medeni Hukukta Tasarruf Muameleleri. Ankara 1953

Bestellung der ‘Dos’ im klassischen Römischen Recht (doçentlik tezi, 1955).

Noch einmal Papyri, Michigan VII, 434 (Inv. Nr. 508, 2217), Annales Fac. de Droit d’Istanbul 3 (1954) 79-89.

Rylands Papyri (Inv. Nr. 612), Annales Fac. de Droit d’Istanbul 3 (1954) 79-89.

Aestimario dotis e compara vendita come concetti di interpretazione tra i giuristi classici, Annales de l’Universite d’Ankara 6 (1954/55), 81-148.

Höchstmaß bei Dosbestellungen im römischen Recht und übermäßige Schenkungen nach der Lex Cincia, Annales Fac. de Droit d’Istanbul 4 (1956) 204-213.

Einige Bemerkungen zum domicilium ‘des, filius familias’ im römischen Recht, Studi Emilio Betti, 2. cilt (Milano 1962) 73-84.

D.20.4.9.3 und einige Bemerkungen über Sextus Caecilius Africanus, Studi Giuseppe Grosso, 2. cilt (Torino 1968) 13-32.

The asestimatum contract, Maior viginti quinque annis. Essays ın commem. Inst. for Legal History Univ. Uttrecht, Assen 1979. 22-29.

Alcuni appunti sulla dotis datio ante nuptias, Studi Cesare Snfilippe, 4. cilt (Catania 1983), 49-57.

Systematisches Denken und Theorie im Römischen Recht, Studi Arnaldo Biscardi, 1. cilt (Milano 1983), 9-21.

Attorno alcuni testi del legatum dotis constituendae causa, ‘MNHMH’ Georges A. Petropoulos, 1. cilt (Atina 1984), 225-230.

Frigya kaya mezarlarının merdiven ve basamakları (Alm. Treppen und Stufen bei phrygischen Felsdenkmälern), Studien zur Religion und Kultur Kleinasienes, Festschrift für F. K. Dörner, I. cilt (Leidon 1978), 99-106

Roma Hukuku ve Bugünkü Hukuk

0
Prof. Dr. Mehmet Kudret Ayiter
Roma Hukuku ve Bugünkü Hukuk – İzmir Hukuk Fakültesi İlk Açılış Dersi

İzmir Hukuk Fakültesi 15 Kasım 1978’de eğitime başladı. Fakülte açılışında Prof. Dr. Mehmet Kudret Ayiter ilk dersi verdi. Roma Hukuku ve Bugünkü Hukuk başlıklı ilk ders ayrıca Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisinin 1981 tarihli ikinci sayısında yayımlandı. Ayiter, Dokuz Eylül Üniversitesi’nin kurucuları arasında yer aldı. Üniversite kütüphanesinin temellerini attı. 5.000’den fazla Almanca, Fransızca ve İtalyanca eseri üniversite kütüphanesine bağışladı. Hukuk ihtisas kütüphanesinin temelleri de Ayiter tarafından atıldı. Fakülte daha sonra Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi adını aldı.

15 Kasım 1978 /Soldan sağa doğru: 1-4- Bir grup öğrenci 5- Dr. Şeref ERTAŞ 6- Doç. Dr. Özkan TİKVEŞ 7- Prof. Muhittin ALAM (Dekan) 8- Prof. Şükrü POSTACIOĞLU 9- Prof. Dr. Kudret AYİTER 10- Prof. Dr. Bilge UMAR 11- Asistan Ahmet ÇALIK
15 Kasım 1978 / Soldan sağa doğru: 1-4- Bir grup öğrenci 5- Dr. Şeref ERTAŞ 6- Doç. Dr. Özkan TİKVEŞ 7- Prof. Muhittin ALAM (Dekan) 8- Prof. Şükrü POSTACIOĞLU 9- Prof. Dr. Kudret AYİTER 10- Prof. Dr. Bilge UMAR 11- Asistan Ahmet ÇALIK

Roma Hukuku ve Bugünkü Hukuk / Prof. Dr. Mehmet Kudret AYİTER

Sayın konuklar, sevgili öğrenciler,

Bugün İzmir Hukuk Fakültesi derslerine başlıyor. Vakıa Fakülte 7 öğretim üyesinin bir araya geldiği anda hukuken kurulmuştu. Ancak bir Fakülte dersleri ve öğrencileri ile var olur ve onlarla yaşar. Bu bakımdan İzmir Hukuk Fakültesi’nin Türk Üniversite hayatına girişi her halde bugündür. Bu büyük günün ilk öğrencileri olduğunuzu da hiç bir zaman unutmayın.

Dersimiz Roma Hukuku. Ben her yıl derse başlarken, bu dersin neden okutulduğunu anlatmak zorunluluğunu duyarım. Neden Roma Hukuku okutuluyor da tarihin eski çağlarına ait diğer hukuklar okutulmuyor? Roma Hukuku neden ilk sınıfta okutuluyor?

Roma Hukuku, lisede okuyup öğrendiğiniz Romalıların hukuku idi. Bu durumu ile tarihtir, geride kalmış bir hukuku ifade eder. Roma Hukukunu eski çağların bir hukuku olarak okutmak da mümkündür. Bu da faydalıdır. Eski çağların fikirlerini öğrenmek ve onlardan bugünkü problemlerin çözümünde yararlanmak daima faydalıdır. Hukuk, tarih içindeki değeri ile bir varlıktır. Hukuk bütün diğer ilimler gibi tarihi oluşması, gelişmesi ile karşımızdadır. Hukukun burada diğer ilimlerden bir farkı da vardır: İnsanlar yalnız hukuk düzeni içinde bir arada yaşayabilirler. Hukuk tarihine baktığımızda bu düzenin kurulması çabalarının binlerce yıl öteye kadar gittiğini görünüz. Diyebiliriz ki insanlık tarihinin en önemli sorunlarından biri bu düzenin kuruluşu ve onun için sarf edilen çabalar olmuştur. Tarihte uygarlıklar ancak Hukuk düzeni kurulduktan sonra başlar, hukuk düzenlerini kuramamış veya geç kurmuş toplumlar uygarlığa varamamış veya geç varmışlardır. Bunun yanında bir olayı, bir gelişmeyi ve sonucu bilmek istiyorsak, nasıl ve neden olduğunu da bilmemiz gerekir. İnsan kendisini her zaman geçmişin sorunlarına bağlı his eder. İnsan hakikî boyutunu kendi tarihi içinde alır. Roma Hukuku bu bakımdan hukuk tarihinin bir kısmıdır ve hukuk tarihi olarak düşünülebilir.

Ancak bizim Roma Hukuku dersimiz bir hukuk tarihi dersi değildir. Belki inanmayacaksınız ama, Roma Hukuku en büyük kısmı ile bugün olduğu gibi yaşayan bir hukuktur. Roma Hukuku geçmiş değil bugündür. Roma Hukukunun düşünceleri tarih olmamıştır, aynen yaşamaya uygulanmaya devam edilmektedir. Bugün iyi bir Roma Hukukçusu günümüz hukuku bakımından da çok iyi bir hukukçudur. Eğer 2000 yıl evvelki bir düşünce doğruluğunu kaybetmemişse o bugünün de bir düşüncesidir ve doğrudur. Klasik çağın büyük Yunan Hekimi Hipocrates’in kırık kollarda, kemikleri uçuca getirip, altına bir tahta koyup bağlaması 2300 yıl evveline aittir, ama bugünün de bir fikridir, çünkü doğruluğundan bir şey yitirmemiştir. Roma Hukuku kadar, hukuk problemlerini derinliğine, kendi hukuk mantığı ve felsefesi ile incelemiş hiç bir hukuk yoktur. Roma Hukukunun vardığı sonuçlar, genellikle, değişen çağlar içinde, doğru kalan sonuçlar olmuştur. Bugüne kadar, bütün tarih içinde -ve bu gün de dahil- hiçbir hukuk, Roma Hukukunun eksiksiz hukuki düşünce ve mantık dünyasını bir daha yaratamamıştır. Bunun benzer bir örneğini eski Yunan felsefesinde görebiliriz. Yunan felsefesinin fikirleri bugün de yaşamaya devam eden, bugüne ait fikirlerdir, tarih içinde geride kaldıklarını kimse söyleyemez.

Roma Hukuku acaba bu kadar mükemmel bir düzene nasıl varmıştı? Hangi etkenler onu eski çağların en kusursuz hukuku haline getirmiştir? Bu soru 19’uncu yüzyılın başından beri bir çok araştırmaların konusu olmuştur. Kesin bir hükme varmak mümkün olmamakla beraber bu gün, Roma Hukukunun bu olağanüstü gelişmesi birkaç sebebe bağlanmaktadır. Her şeyden evvel Romalıların doğuştan, tabiatları itibariyle mevcut hukuk kabiliyetleri. Tarih bize her toplumun bazı alanlarda daha kabiliyetli olduklarını gösterir. Klasik çağda Yunanlılar felsefe ve matematik alanlarında, İtalyanlar Rönesans ve sonrasında resim ve müzik alanlarında, Almanlar müzik ve felsefede, Fransızlar son yüz yıllarda Edebiyat ve resimde olağanüstü başarı ve kabiliyet göstermişlerdir. Türkler de siyasi teşkilatlanmada ve askerlikte kabiliyetlerini tarih içinde kanıtlamışlardır. Denebilir ki Romalılar tarih içinde, bu güne dek, her toplumdan fazla hukuk alanında başarı göstermişlerdir. Bu kabiliyet yalnız büyük hukukçulara ait değildi. Halkın hukuk anlayışı çok ileri idi. Çağımız Hukukçularından Kaser’in, dediği gibi[1] Romalıların, içinde bir «Hukuk hissi» vardır. Bu yaygındı ve hukuk bu suretle bütün Roma Toplumu içinde derin kökler salmıştır.

Roma Hukukunun olağan üstü gelişmesi ve bilhassa Klasik Roma Hukuku çağı dediğimiz sürede -aşağı yukarı M.Ö. 50 ile M.S. 250 arası- en yüksek düzeye ulaşması, Roma Hukukunun yapısı ile de ilgilidir. Roma Hukuku bir kanunlar, devlet kararları hukuku değildi. Olaylara, hukuki işlemlere göre verilen kararlardan oluşan bir «Hukukçular Hukuku» idi. Hiç şüphesiz Roma’nın ticaret alanındaki gelişmesi ve Akdeniz çevresinde, Atlas Okyanusu’nda da İngiltere’ye kadar uzanan çok geniş bir ticaret ağı örmesi Hukukun gelişmesine yardımcı olmuştur. Denebilir ki Romalıların denizaşırı ticaretteki hukuki problemleri bugünkülerinden çok farklı değildi. Bu hareketli ticaret hayatı içinde devamlı olarak, hukuk problemleri ve ihtilafları çıkmış, bunların halli gerekmiştir. Roma Hukukçuları burada büyük etkenliklerini göstermişlerdir. Roma Hukukçularının mahkemeleri verdikleri hukuki mütalaalar hukuka yön vermiştir. Kanunlarla değil mahkeme kararları ile gelişen Roma Hukuku günün olaylarına daima ayak uydurabilmiş hiç bir zaman çağının gerisinde kalmamıştır. Bu ortam Roma’da çok büyük hukukçuların yetişmesini de sağlamıştır. Scaevola, Labeo, Julianus, Papinianus yalnız Roma çağının değil dünya tarihinin yetiştirdiği en büyük hukukçulardır.

Dünya tarihinin günümüze kadar en büyük hukukçularını 100 rakkamı ile sınırlarsak, bunun en az 60 tanesi Roma Hukukçusu olur.

Ancak bütün bu dediklerimizle Roma Hukuku’nun günümüz Hukukunun bir parçası olduğu problemine gereken cevabı bulabilmiş olmuyoruz. Bu kadar gelişmiş olan Roma Hukuku çağımıza kadar nasıl gelmiş ve çağımız hukukunun bir parçası olması nasıl gerçekleşmiştir? Roma İmparatorluğu bildiğimiz gibi M.S. 4’ncü yüzyıldan sonra batıda yıkılmaya başlar. Cermenler Roma’yı istila eder. Doğu Roma İmparatorluğu kurulur ve Roma’nın halefi ve varisi olur. Büyük Bizans İmparatoru Justinanus M.S. 6’ncı yüzyıl içinde eski Roma İmparatorluğunu bütün kuvveti ve etkinliği ile yeniden canlandırmak ister. Askeri seferleri ve eski Roma İmparatorluğu topraklarının büyük bir bölümünü Bizans İmparatorluğu içine alabilmesi gerçekleştirmek istediği bu fikrin yalnız bir yanıdır. Justianus, Roma devletinin askerleri ile değil, hukuku ile ayakta durduğunu ve geliştiğini çok iyi biliyordu. O halde eski Roma İmparatorluğu canlandırılmak isteniyorsa Hukukunun da en parlak devrindeki şekli ile yeniden canlandırılması gerekiyordu. M.S. 6’ncı yüzyılda hukuk Klasik Çağ Roma Hukukundan bir hayli uzaklaşmış ve yüksek değerinden kaybetmişti. İustianus, çağının büyük hukukçularından oluşan bir Komisyon ile Klasik Çağ Roma Hukukunu toplatmış ve -sonraları verilen ismi ile- Corpus İuris Civilis denilen, büyük toplama eseri meydana getirmiştir. Bu eserde Roma Hukuku, ana prensipleri ile, tümü ile toplanmıştı.

Corpus İuris Civilis, bir kaç yüz yıl az veya çok değişiklik getire tercümeleri (Basilicalar) ve özetleri ile (Ecloga ye Breviarum’lar yaşadı sonra Orta çağın gittikçe seviyesi düşen Ticaret ve Hukuk alanında kendini, gerilerde kalmış, unutulmuş Roma Hukukunu yeniden incelenmesi ile gösterir. 12 ve 13’ncü Yüzyıllarda Glossatörler ve sonra Post Glossatörler olmasa idi Rönesans olabilir mi idi? Sanmıyorum: Glossatörlerin en büyüğü Accursius[2] yaşadığı yıllar bakımından bir orta çağ insanı olmakla beraber (1185-1263) çağına Hukuk yolu ile verdiği yeni yön bakımından Rönesansın ilk büyük kişilerinden biridir. Roma Hukuku Rönesans çağının eşiğinde, geçmiş ile o günün çağını birleştiren ilk bağ olmuştur. İtalya üniversitelerinde Glossatör Okullarında Roma Hukukunu öğrenen ve Post Glossatörler devrinde de günün hukukuna bağlantısını uygulayan, çeşitli Avrupa ülkelerinin öğrencileri, memleketlerine döndüklerinde Roma Hukukunu uygulamak çabası içine girmişlerdir. Hiçbir kanun zoru olmadan, sırf değerindeki üstünlüğü ile kendisini kabul ettiren Roma Hukuku üç yüzyıl içinde tüm Avrupa’nın özel hukuku olmuştur. Vakıa bu olayı Roma Cermen İmparatorluğunun kendini Roma İmparatorluğunun halefi sayması ve Avrupa’da Roma İmparatorluğunun devamı, olma arzusunun yaygın olması da desteklemiştir[3]. Fatih Sultan Mehmet bile «Sultanı iklimi Rum» lakabı ile (buradaki Rum = Roma manasındadır) aynı İmparatorluğun devamında iddiasını ileri sürmüştür. Ne 18 nci Yüzyılın Tabii Hukuk akımı ne 16 ve 17 ncı Yüzyılların Hümanist Roma Hukuku Doktrini[4], Roma Hukukunun pratik alanda Avrupa’nın tümünde yayılmayı kısıtlamamış ve geciktirmemiştir. Belki aksine, daha derin ve sağlam kök salmasını gerçekleştirmişlerdir.

19 uncu yüzyılda Avrupa’da Hukuk alanında en önemli olay «Tarihçi Hukuk» Okuludur. Büyük Alman Hukukçusu F.K. von Savigny’nın (1779-1861) fikirleri ile doğan ve gelişen Tarihçi Hukuk Okulu tekrar eski Roma Hukukuna, bu defa onun ruhuna da sadık kalarak döner: Hukukun, Hukukçular tarafından yaratılmasını ön plana alır ve Hukukun Kanun kalıpları içinde boğulmasını önlemeğe çalışır. 19 ncu Yüzyılda Orta Avrupa’da bu suretle Pandekt Hukuku Okulu gelişir[5]. Pandekt Hukuk Okulu, özellikle Windscheid (1817-1892), Dernburg (1829-1907) von Jhering (1818-i892) in eserleri ve etkileri ile Roma Hukukunun, asıl eski çağlarda sahip olmadığı, bir sistematiğini yapmışlar ve onun modern bir hukukun yeni bir dayanağı olabilmesini sağlamışlardır. Denebilir ki Avrupa, çeşitli milletlerin çeşitli Medeni Kanunlarına ve değişik mahkeme kararlarına rağmen hukuki düşünme tarzı ve uyguladığı hukuk mantığı yönünden 2000 sene evvelki Roma Hukukunu hala yaşamaktadır ve bu olay Avrupa’nın hukuk birliği ve benzerliğinin temelidir.

Türkiye 1926’da Batı Hukukuna katılmıştır. Türkiye’nin Medeni Hukuk alanında İsviçre Hukukunu, Ceza alanında İtalyan Hukukunu, Ceza Usulünde Alman Hukukunu, İdare Hukukunda Fransız Hukukunu aldığını söylemek büyük bir hata olur. Türkiye tek tek memleketlerin Hukukunu değil, Batı Hukukunu, düşünce tarzı ve uygulaması ile almıştır. Bu bakımdan Batı Hukukunun temelinde yatan düşünce tarzı, yani Roma Hukuku, memleketimiz hukukunun da temelini oluşturmuştur. Ne kadar ilginçtir ki daha 1908’den beri Türkiye’de daha İslam Hukuku uygulanır ve öğretilirken o zamanın tek Hukuk Fakültesi olan İstanbul Hukuk Mektebine Roma Hukuku dersi konmuş ve öğrencilerin, gelmesi, muhtemel Batı Hukukuna hazırlanmaları düşünülmüştü. Aynı yıllarda, İslam Hukuku çağının Türkiye için kapanmakta olduğunu sezen bir çok gençler Hukuk Eğitimlerini artık Türkiye’de değil Avrupa’da yapmayı doğru görmüşlerdir. Burada bir kaç isim olarak Baha Kantar, Esat Arsebük, Muammer Raşit Sevig ve Vasfi Raşit Sevig, Mahmut Esat Bozkurt sayılabilir. Sayıları hiç olmazsa 35-40’ı bulan bu hukukçular 1926’dan sonra yeni Türk Hukukunun, bilgi itibariyle, en kuvvetli destekçileri olmuşlardır.

Bugün Roma Hukuku, yeni Avrupa düzeni içinde başka bir önemli vazife daha yüklenmiştir. Avrupa devletlerinin büyük bir çoğunluğu ekonomik birlik içine girmiştir Bunun yanında Avrupa, İstişarî parlamentosu, Konseyi, Adalet Divanları ile siyasî bir birliğin ilk adımlarını atmıştır. Birleşik bir Avrupa’nın, müşterek Hukuku ne olacaktır? Avrupa devletleri böyle bir hukukun hazırlıklarını önemli ölçüde ilerletmişler, Enstitüler, Avrupa Üniversiteleri (Luxembourg, Firenze vs), Milli Komiteler kurmuşlardır. Yapılan çalışmalar hep aynı yönde gitmektedir. Hukuk sistemleri arasında eş veya benzer taraflar nedir, müşterek bir Avrupa Hukuku için bu prensipleri dayanmak gerekir Yapılan bütün çalışmalarda çeşitli hukuklar arasında eş ve benzer taraflar olarak ortaya Roma Hukukunun prensipleri ve kurumları çıkmaktadır. Roma Hukukunun yeni ve birleşmiş bir Avrupa’nın müşterek Hukuku olacağı şimdiden bellidir. Yalnız Avrupa’nın değil bir dünya Hukukunun. temelde eş olan Hukuk Mantığı ve bünyesi Roma’dan gelmektedir. Bütün dünya Üniversitelerinde -Sosyalist devletler dahil- Roma Hukukunun okutulduğu gözden kaçmayacak bir hakikattir. Çünkü Roma Hukuku 2000 yıl evvelden gelen düşünce tarzı ve getirdiği çözümlerle hala ileriye ışık tutmaktadır. Hepimiz Roma Hukuku mantığı içinde düşünmekteyiz. Çağımızın büyük bir Roma Hukukçusu Vincenzo Arangio-Ruiz’in dediği gibi: «Volendo o non volendo, sapendo o non sapendo, siamo tutti romanisti»[6]:=İsteyerek veya istemeyerek, bilerek veya bilmeyerek, hepimiz Roma Hukukçularıyız.

Bundan evvelki Türk Hukukçularının görevi, Batıdan alınmış ve yeni Türk Hukukunu oluşturmuş olan Hukuku memlekete yerleştirmek ve kendi malımız yapmak idi. Hukuk İnkılâbımızın yapıldığı 1926 yılında yeni mezun hukukçular, çoğunlukla hayatta değildir veya yaşlı emeklilerdir. O kuşağın görevini tam anlamı ile yaptığını ve yeni hukukumuzun memlekete kök salmasını, sağladıklarını söyleyebiliriz. O kuşak, bu köklerin sağlam olması için büyük bir titizlik ve fedakârlıkla çalışmıştır. İlginç olan taraf, o kuşaktakiler çoğunlukla yabancı dil bilmedikleri, ellerinde batı hukukuna ait çok az kaynak kitabı bulunmasına rağmen 1926’da alınmış olan Batı Hukukunu ruhu itibariyle doğru anlamaları ve bu ruha göre yorumlayıp uygulamalarıdır. Bunda okudukları Roma Hukukunun büyük etkisi olduğu şüphesizdir.

Türkiye’de bundan sonraki kuşakların ve sizlerin görevi bu hukuk düzenini hem korumak hem de batıya uygun gelişmesini sağlamaktır. Dikkat edin, Türkiye’de çeşitli emellerle batı hukukunu eleştiren, kötüleyen akımlar vardır. Başka akımlar da öğrencilerin eski çağları, fikirlerin gelişmesini bilmelerinden tedirgin olmakta ve öğretilmemesini istemektedir. Her iki akım da Roma Hukukunu çoğunlukla hedef alır. Okutulmamasını veya etkili olamayacağı az miktarda okutulmasını önerirler. Bunlar memleketin, Türk Hukukunun batılı olmasını istemeyenlerdir. Hukukta «batı» bizim için de tüm batı ülkeleri için de Roma’dır ve hep Roma idi. İzmir Hukuk Fakültesi’nin Batıya yönelmeyi simgeleyen bir dersle eğitimine başlaması çok güzel bir rastlantıdır.

Kaynakça

[1] Kaser, Zur Methode der römischen Rechtsfindung. Nachrichten der Akademie der Wissenschaften Göttingen, 1 Jahrg. 1962 No. 2 s. 49-78; ayrıca Ayiter, Kudret, Systematisches Denken und Theorie im römischen Recht, Studi in Onore di Biscardj, I.1981 s. 9-21 bakınız.
[2] Landsberg, Die Glosse des Accursius, Leipzig 1883, s. 52-63; Koschker, Paul, Europa und das römische Recht. München 1947 s. 86 ve 356 v.d.; Schwarz, Roma Hukuku Dersleri. 7 nci bası, İstanbul 1965, s. 156-163 bakınız.
[3] Koschaker-Ayiter, Modern Özel Hukuka giriş olarak Roma Özel Hukukunun ana hatları. Ankara 1977, s. 5 v.d.
[4] Koschaker, Europa und das römische Recht, 1947, s. 105 v.d.
[5] Schwarz, A.B. Roma Hukuku Dersleri, 7 nci Bası, İstanbul 1965, s. 166 v.d.
[6] V. Arangio-Ruiz, çok meşhur olan bu sözü, 20-26 Ekim 1963 tarihlerindeki «Accursius’un 500 ncü ölüm yılı» kongresinde, İmpruneta’da yaptığı kapanış konuşması sonunda söylemiştir.

Tıp Etiği, Tıp Hukuku ve Tıp Tarihi Derneği

0
Tıp Etiği ve Tıp Hukuku Derneği Logo

Tıp Etiği, Tıp Hukuku ve Tıp Tarihi Derneği 3 Aralık 2004 tarihinde kurulmuştur. Dernek tüzüğü ilgili kurum tarafından 11 Şubat 2005 tarihinde onaylanmıştır.

Merkezi İstanbul’da olan Dernek, bilimsel çalışmaları ilerletmek ve hasta-hekim arasındaki tıp etiği ve tıp hukuku ile ilgili sorunları gidermek amacıyla kurulmuştur.

Dernek, Türkiye’de tıp etiği ve tıp hukuku alanında büyük bir boşluğu doldurmayı hedeflemektedir.

Derneğin 99 üyesi bulunmaktadır. Derneğin 17 kurucu üyesi, tıp etiği ve tıp hukuku alanlarında bilimsel çalışmalarıyla isim yapmış tıp ve hukuk fakültelerinden değerli öğretim üyeleri ve ayrıca üniversite dışından hukukçulardır. Ayrıca, Tsukuba Üniversitesi, Japonya’da görev yapan Prof.Dr.Darryl Macer, derneğin Onur Üyesi’dir.

Derneğin logosu ressam Jale Yavuz tarafından çizilmiş olup, terazi ve yılanı birleştiren ve derneğin adına çok uygun anlamlı bir semboldür. Derneğin sembolüyle ilgili fikirler, Prof.Dr. İbrahim Başağaoğlu’na aittir.

Derneğin ilk etkinliği olan “Uluslararası Katılımlı I. Tıp Etiği ve Tıp Hukuku Sempozyumu”, İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi, İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi, ve Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Deontoloji ve Tıp Tarihi Anabilim Dalları, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Usul Hukuku Anabilim Dalı ve Türk Tıp Tarihi Kurumu ile ortaklaşa olarak 27 Mayıs 2005 tarihinde İstanbul Üniversitesi Merkez Bina Doktora Salonu’nda düzenlenmiştir.

Dernek, amaçlarına ulaşmak için aşağıdaki konularda çalışmalarını sürdürecektir ve bu çalışmaları nedeniyle uluslararası bir nitelik taşımaktadır: 

Türkiye’deki tıp etiği ve tıp hukuku alanlarında bilimsel çalışmaların geliştirilmesine yardımcı olmak,

Bu alandaki bilimsel etkinliklerin yapılmasını desteklemek,

Tıp etiği ve tıp hukuku eğitiminin çağın koşullarına uygun biçimde gerçekleşmesine yardımcı olmak,

Uluslararası bilimsel ilişkilerde bulunarak bilgi alışverişi sağlamaktır.

a) Tıp etiği ve tıp hukuku alanlarında Türkiye’de ve dünyada yapılan bilimsel araştırma, çalışma ve gelişmeleri izler ve teşvik eder.

b) Sağlık kuruluşlarındaki tıp etiği ve tıp hukuku sorunlarının çözülmesine yardımcı olmaya çalışır ve öneriler getirir. Amaçta belirtilen konularda resmi makamlarla bilim ve öğretim kuruluşlarına yardımcı olur.

c) Sağlık çalışanlarının, sağlık hizmeti sunumu sırasında karşılaşabilecekleri etik sorunlarla baş edebilmelerine yardımcı olmak amacıyla tıp etiği ve tıp hukuku konusunda ileri eğitim sağlanmasında yardımcı olur.

d) Tıp etiği ve tıp hukuku alanlarında ulusal ve uluslararası bilimsel araştırmalar ve projeler düzenler ve düzenletir.

e) Tıp etiği ve tıp hukuku alanlarındaki bilimsel çalışmaları yayınlar ve kaynak bulanabildiği takdirde derneğin yayın organı olarak uluslararası bilimsel nitelikte bir derginin çıkarılmasını sağlar ya da böyle bir dergiyi destekler.

f) Tıp etiği ve tıp hukuku alanında Türkiye’de yetişmekte olan ve akademik kariyer yapmakta olan araştırıcıların yetişmesi ve güçlenmesi ve Türkiye dışından gelecek ve Türk tıp etiği ve tıp hukuku alanlarında araştırma yapacak konuk araştırıcıların çalışmaları için gerekli çabalara girişir, olanaklar sağlar.

g) Tıp etiği ve tıp hukuku alanında ulusal ve uluslararası kongre, sempozyum, panel ve toplantılar yapar.

h) Tıp etiği ve tıp hukuku alanında yabancı bilimsel dernek, enstitü ve üniversitelerle bilgi alışverişinde bulunur ve gerektiğinde uluslararası toplantılar yaparak Türkiye’deki bu alandaki bilimsel gelişmeleri diğer ülkelere ve diğer ülkelerdeki bilimsel gelişmeleri de Türkiye’ye aktarır.

Dernek e-posta adresi: tipetigivetiphukuku@gmail.com

Prof.Dr. Ayşegül Demirhan Erdemir

Tel: 0-216-3058332
Cep tel: 0-532-4529437
Faks: 0-224-4419892
e-posta: aysegul.erdemir@yahoo.com


Prof.Dr. Nil Sarı
Tel ve Faks: 0-212-5290364
e-posta: nilasari@istanbul.edu.tr

Prof.Dr. Öztan Öncel

Tel: 0-212-6313505/26592
Cep tel: 0-532-4887576
e-posta: oztanoncel@superonline.com

Prof.Dr. İbrahim Başağaoğlu

Tel ve Faks: 0-212-5290364
Cep tel: 0-537-6634857
e-posta: ibasagaoglu@istanbul.edu.tr  

Codex Theodosianus 

0
Theodosianus Kanunnamesi

Codex Theodosianus (Code Théodosien), Doğu Roma İmparatoru II. Theodosius döneminde, 429-438 yılları arasında hazırlatılan ve 312 yılından itibaren çıkarılan imparatorluk kararnamelerini derleyen resmî bir Roma Hukuku külliyatıdır. Code Théodosien, Roma İmparatorluğu’nda devlet eliyle hazırlanan ilk büyük ölçekli resmî imparatorluk kanunları derlemesidir. 16 kitaba ayrılan külliyatta her kitap başlıklara bölünmüş ve her başlıkta yasalar kronolojik sıraya göre düzenlenmiştir.

Dağınık ve düzensiz haldeki imparatorluk yasalarını (leges) derleyerek hukuksal karmaşayı gidermek ve kanunları tek bir resmî kaynakta toplamak amacıyla yapılan ve Doğu Roma’da 15 Şubat 438’de yayınlanan bu kanunname, Batı Roma İmparatorluğu ile eşzamanlı olarak 1 Ocak 439’da yürürlüğe girmiştir.

Tarihsel Arka Plan 

III. yüzyıldan itibaren ve özellikle IV. ve V. yüzyıllarda, imparatorlar tarafından yapılan yasalar büyük ölçüde artmış, dış tehditlerin, eski değerlerin çözülmesinin, ekonomik gerilemenin ve toplumsal krizlerin belirgin olduğu bir ortamda devlet, her alana yayılan yoğun bir yasama faaliyeti geliştirmiştir. Aile yapısı, mesleklerin düzeni, köylülerin statüsü, yerel yönetim, fiyat sistemi, gıda temini ve mal taşımacılığı, dinî yaşam, imparatorluk saray protokolü gibi pek çok konu bu yasaların kapsamına girmiştir.

Yasaların çoğalması zamanla büyük bir karmaşa yaratmış ve bu düzenlemeleri kullanmak giderek zorlaşmıştır. Bu hukukî kaosu düzenlemek amacıyla yaklaşık 292 yılında ilk derlemeler yayımlanmıştır: hukukçular Gregorius ve Hermogenianus’un kodları. “Kod” terimi de bu dönemde hukuk diline girmiştir. III. yüzyılda ise sayfaların üst üste yerleştirilip bir kenardan ciltlenmesiyle oluşan codex (kitap) formu yaygınlaşmıştır. Bu yeni teknik, önceki volumen (parşömen tomar) düzenine kıyasla daha kullanışlı olduğu için büyük bir devrim olarak nitelendirilmiş; özellikle geniş metinlerde başvuru ve kaynak bulmayı son derece kolaylaştırmış ve bu nedenle hukukçular tarafından hızla benimsenmiştir. 291-292 yıllarında yapılan Gregorius ve 295 yılında yapılan Hermogenianus’un özel derlemeleri (Codex Gregorianus ve Codex Hermogenianus) hukuk uygulayıcılarına yardımcı olmayı amaçlayan özel çalışmalar olmasına karşın bunlardan tamamen farklı olan ve Doğu Roma İmparatoru II. Theodosius’un emriyle hazırlanan resmî derleme Codex Theodosianus, hukuk tarihi içerisinde özel ve merkezi bir yer edinmiştir.  429 yılında başlatılan bu çalışma, 16 kişilik bir komisyona verilmiş, 438 yılında tamamlanmış ve hem Doğu’da hem Batı’da ilan edilmiştir. Bu kod, 312 yılından itibaren yürürlükte olduğu kabul edilen imparatorluk yasalarının büyük bölümünü sistematik biçimde bir araya getirmiştir. Komisyon tarafından birçok metin elenmiş, bazı metinler kısaltılmış ve bazıları da sistematik bütünlüğün sağlanması bakımından külliyata alınmamıştır.

Codex Theodosianus’un Önemi ve Etkisi

Codex Theodosianus, Roma Hukuku’nun Orta Çağ’a aktarılmasında köprü görevi görmüş ve daha sonraki Justinianus Kanunlarının temelini oluşturmuştur. Roma İmparatorluğu’nun hukuk anlayışını kurumsallaştırarak sonraki dönem kodifikasyon çalışmalarına metodolojik bir model getirmiştir. Bu yönüyle eser, özellikle Justinianus döneminde gerçekleştirilen Corpus Iuris Civilis çalışmalarına doğrudan kaynaklık etmiş ve Roma hukukunun bütüncül bir sistem hâline gelmesinde belirleyici rol oynamıştır. Ayrıca bu kodifikasyon, imparatorluk hukukunun parçalı yapısını azaltarak hukuk normlarının yazılı ve sistematik bir bütün hâline getirilmesini sağlamış, böylece geç antik dönemde hukukun öngörülebilirliğini ve uygulama birliğini artırmıştır.

Theodosius Kanunları Batı Roma İmparatorluğu’nun son dönemine kadar yürürlükte kalmış, daha sonra çeşitli breviariumlar aracılığıyla uygulanmaya devam etmiştir. Batı Roma İmparatorluğu’nun çöküşü sonrasında Visigotlar ve diğer Germen krallıkları Theodosius Kanunu’nun özetlerini kullanmışlardır. Doğu’da ise Justinianus Kanunları’nın ilanına kadar (529-533) uygulanmaya devam etmiştir.

Codex Theodosianus’un en önemli özelliklerinden biri, yalnızca hukuk değil aynı zamanda Hristiyanlaşan Roma İmparatorluğu’nun ideolojik dönüşümünü de göstermesidir. Kilise hukuku, piskoposların yetkileri ve Pagan kültlerinin yasaklanmasına ilişkin hükümler bu durumu teyit etmektedir. Eser yalnızca bir hukuk metni olmakla kalmamış, Geç Roma toplumunun siyasal ve dinî tarihine de kaynaklık yapmıştır.

II. Theodosius

Küresel Bakış Çeviri Hukuk Dergisi

0
Küresel Bakış Çeviri Hukuk Dergisi

Küresel Bakış Çeviri Hukuk Dergisi, 2011 yılında yayına başlamıştır. Adalet Bakanlığına bağlı Türkiye Adalet Akademisi tarafından yayınlanmakta olan dergide, yabancı dillerden Türkçeye çevrilen mahkeme kararları ve hukuk alanındaki makaleler yer almaktadır. Dergi 6 ayda bir, basılı ve elektronik ortamda yayımlanmaktadır. Derginin 25. sayısı 2018 yılı Aralık ayında yayınlanmıştır.

Küresel Bakış Çeviri Hukuk Dergisinde hukuk, adalet, adli bilimler, yargı, yönetim, devlet ve sosyal bilimler konularında yabancı dilde yazılmış hakemli ve hakemsiz makaleler ile yüksek mahkeme kararları ve mevzuat hükümlerinin çevirilerine yer verilmektedir.

Dergiye gönderilen çevirilerin daha önce bir başka yayın organında yayımlanmamış veya yayımlanmak üzere gönderilmemiş olması gerekir. Çeviri makalelerin yayınlanabilmesi için; söz konusu makalenin yazarından, makalesinin Türkçe’ye çevrilerek yayımlanmasına izin verdiğini gösteren yazının yanı sıra, makalenin Türkçe’ye çevrilerek yayımlanmasına izin verdiğini gösteren izin yazılarının Adalet Bakanlığı Eğitim Dairesi Başkanlığı Hakim ve Savcı Eğitim Merkezi Enformasyon Şubesine ulaştırılması gerekmektedir. Yazarlara ve hakemlere “Kamu Kurum ve Kuruluşlarınca Ödenecek Teklif ve İşlenme Ücretleri Hakkında Yönetmelik” hükümleri kapsamında hesaplanan ücretin 1.5 katı tutarında çeviri ücreti ödenmektedir.

Küresel Bakış Çeviri Hukuk Dergisi 1. Sayı

Türkiye Adalet Akademisi

Ahlatlıbel Mh., Incek Şht. Savcı Mehmet Selim Kiraz Blv, 06800

Çankaya/Ankara

Tel: 312. 489 81 80

Faks: 312. 489 81 01

E-posta: taa@adalet.gov.tr

Web: www.taa.gov.tr

Küresel Bakış Çeviri Hukuk Dergisi – 25. Sayı

Türkiye Adalet Akademisi Hakkında

23/7/2003 tarihli ve 4954 sayılı Türkiye Adalet Akademisi Kanunu ile kurulan Türkiye Adalet Akademisi 703 sayılı KHK ile 2018 yılında kapatılmıştır. Türkiye Adalet Akademisi, 34 numaralı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile yeniden kurulmuştur.

Türkiye Adalet Akademisi, Türkiye’nin Avrupa Birliğine katılım süreci çerçevesinde üye ülkelerdeki mevzuata ve uygulamalara uyumu sağlamak üzere, adalet alanında eğitim ve diğer bazı görevleri yerine getirmek üzere kurulmuştur.

Türkiye Adalet Akademisi, 4954 sayılı Türkiye Adalet Akademisi Kanununun 23.07.2003 tarihinde kabul edilmesi ile kurulmuştur. Kurum, tüzel kişiliğe sahiptir ve bilimsel, idari ve mali özerklik prensibi ile çalışmaktadır.

Türkiye Adalet Akademisinin İlke ve Değerleri
  • İnsan haklarına ve temel hürriyetlere saygılı olmak.
  • Evrensel değerlere ve farklılıklara saygılı olmak.
  • Toplumsal değerler ile ihtiyaçların farkında olmak.
  • Etik değerlere bağlı olmak.
  • Akademik özgürlük anlayışı ile araştırma ve geliştirme faaliyetlerine önem vermek.
  • Katılımcı, etkin, kaliteli ve çözüm odaklı hizmet sunmak.
  • Kaynakları etkin ve verimli kullanmak, liyakate önem vermek.
  • Şeffaf, ulaşılabilir ve hesap verebilir olmak.

Türkiye Barolar Birliği Başkan Yardımcısı Av. Berra Besler’in 2012-2013 Adli Yıl Açılış Töreni konuşması

0
berra besler. avukat

 “2012-2013 ADLİ YIL AÇILIŞ TÖRENİ”

TÜRKİYE BAROLAR BİRLİĞİ BAŞKAN YARDIMCISI
AV. BERRA BESLER’İN AÇIŞ KONUŞMASI
03 Eylül 2012

 Sayın Cumhurbaşkanım,

Yeni Yargı Yılı’nın açılışı nedeniyle Sayın Yargıtay Başkanı ve Yüksek Yargı Organlarının seçkin üyelerini, ülkemizin dört bir yanında yargı görevini özverili çalışmaları ile yürüten yargıç ve savcılarımızı, yargının kurucu unsuru savunmanın temsilcileri değerli meslektaşlarımı, yargı emekçilerini üstün başarı dileklerimle, içtenlikle kutluyor; başta zat-ı aliniz olmak üzere 2012 – 2013 Yargı Yılı Açılış Töreni’ni onurlandıran çok değerli konuklara, yargı organlarımızın saygın temsilcilerine, değerli meslektaşlarıma, basınımızın değerli mensuplarına Türkiye Barolar Birliği adına ve kendi adıma saygılarımı sunuyorum.

Yeni adli yılın Türk yargı erki mensupları için başarılı, halkımız için adaletli ve toplumumuz için huzurlu ve verimli geçmesini diliyorum.

Bu anlamlı törende rahatsızlığı nedeniyle bulunamayan Türkiye Barolar Birliği Başkanı Sayın Av. V. Ahsen Coşar’ın yeni adli yıl için en iyi dileklerini, katılamayışından dolayı üzüntülerini ve saygılarını iletiyorum.

Sayın Cumhurbaşkanım;

Yeni bir adli yıla girerken, ülkemizde ve hukuk alanımızda olumlu gelişmelerin yanında, hep birlikte tanık olduğumuz ve yaşadığımız olumsuzlukları da ifade ederek sorunlarımızı bir kere daha bu kürsüden tekrarlamak istiyorum.

Gerek ülkemiz, gerek bölgemiz şiddetin her alanda çılgınca arttığı bir dönemden geçiyor. Halkımız, bir yandan terör olaylarının neden olduğu kayıplarımızın acısını yaşarken bir yandan da yanı başımızdaki kanlı çatışmaların Türkiye’ye sıçratılmasından endişe duyuyor.

19 Haziran’da Dağlıca’da gencecik askerlerimizi yaşamdan koparan saldırıyla başlayan süreçte terör örgütünün ve onu besleyen güçlerin her zamankinden farklı bir cüretkârlık içinde olduğunu görüyoruz. Yaşananlara baktığımız zaman Şemdinli’deki çatışmalar, Foça’daki saldırı, bir tarafta milletvekili kaçırma öte tarafta milletvekilleriyle kucaklaşma olayları, Gaziantep’teki sivil katliam ve hemen her gün bir yenisine tanık olduğumuz mayınlı tuzaklar, karakollara yapılan saldırılar, yol kesmeler tehlikeli bir sürece işaret ediyor. Terör örgütü ve onu besleyen güçler Türkiye’de etnik ayrımcılık temelinde bir kutuplaşmayı derinleştirmek istiyor.

Kuşkusuz terör olaylarındaki tırmanışın nedenlerini tespit etmek, arka planını okumak ve hukuk kuralları içinde, sağduyulu, akılcı çözümler üretmek öncelikli olarak iktidarı ve muhalefetiyle siyaset kurumunun görevidir. Siyaset kurumu toplumdaki ayrışmayı besleyecek yeni gündem maddeleri yaratmak, çelişkili açıklamalar yapmak, kimi bilgileri halktan saklamak, aynı sözleri tekrar etmek, öfkelenmek ya da yakınmak yerine bütün enerjisini demokratik bir zeminde ortak bir çözüm bulmaya harcamalıdır. Ülkemizin barışına, huzuruna, ulusal ve bölünmez bütünlüğüne yönelik bu tuzağa düşmemek, bu tuzağı bozmak siyaset kurumunun asli görevi ve boynunun borcudur. Hangi etnik kimlikten hangi inançtan olursa olsun, can ve mal güvenliği içinde, aynı ülkenin özgür ve eşit yurttaşları olarak birlikte yaşamak iradesini her fırsatta ispatlayan halkımız, siyaset kurumundan bunu beklemektedir.

Öte yandan sınır komşularımızda, hem ülkemizin huzurunu çok yakından ilgilendirmesi hem de vicdanlarımızda açtığı yaralar bakımından kayıtsız kalamayacağımız bir süreç yaşanmaktadır. Esasen hem yanı başımızda binlerce masum insanın hayatına malolan ve malolacağı da anlaşılan yangını söndürmeye katkıda bulunmanın hem de sınırlarımızda yaşanan ve halkımızı güvensizliğe iten kaostan çıkmanın sırrı; Atatürk’ün “Yurtta barış, cihanda barış” felsefesinde yatmaktadır. Barışa katkı ise ancak hukuk zemininde kalarak, evrensel hukuk kurallarını uygulayarak sağlanabilir. Çünkü hukuk herkes için huzur ve refahın, eşitliğin, güvenli yaşamın ve mutluluğun tükenmeyen kaynağıdır.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Türkiye Barolar Birliği kurulduğu günden bugüne demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü, hukuk devleti kurum ve kavramlarını savunmuş, bu ilkelerin yaşama geçmesi, yerleşmesi için mücadele etmiş ve bu konuda kararlılığını sürdürmüştür ve sürdürmeye devam edecektir.

Türkiye Barolar Birliği’nin sarsılmaz bir inançla bağlı olduğu bu ilkeler, ulusumuz için de hayati bir önem taşımaktadır.

Bu yüksek değerleri yaşatmak, yaygınlaştırmak, ülkemizde yerleşmesini ve uygulanmasının devamlılığını sağlamak, kuşkusuz toplumda; her şeyin hukuk düzeni içinde gerçekleşmesini, eşitliği, huzur ve refahı, barış ve kardeşliği getirecektir.

Hukuk devleti olmanın ön şartı toplumda hukuk bilincinin yerleşmesi ve hukuka saygı duyulmasıdır. Hukuk devletinde yaşamak isteyen herkes bu konuda kendisini sorumlu ve görevli saymalı, toplumda “her şeyin hukuk düzeni içinde hayata geçmesi için oluşan ortak irade” yaşam biçimi haline gelmeli; toplum hukukun üstünlüğünü ve hukuk devletini benimsemeli, sahip çıkmalı ve korumalıdır.

Biz ülkemizde demokrasiyi, hukukun üstünlüğünü ve insan haklarını ilgilendiren önemli yasal düzenlemelerde benimsenen yöntemlerin, demokratik katılımcılık ve saydamlık ilkeleriyle bağdaşmasından yanayız, özlemimiz budur.

Olgunluk içinde, tartışarak, uzlaşarak, birbirimizi hırpalamadan iyi işler yapabiliriz.

Salt Meclis çoğunluğuna dayanarak yapılan düzenlemelerin sorunları çözmek yerine büyütmesinden endişe ederiz. Endişelerimizde haklı çıktığımız zaman ülkemiz adına, hukuk adına, hepimiz adına üzülürüz.

Örneğin; eğitim alanında yeterince tartışılmadan, olgunlaştırılmadan gerçekleştirilen yasal düzenleme; açıklanan “iyileştirme” amacının aksine, daha bugünden eğitimcileri ve aileleri zor duruma sokmuş, çocuklarımızın geleceğini yani kendi geleceğimizi, toplumumuzun geleceğini doğrudan etkileyecek nitelikte sıkıntılar yaratmaya aday olmuştur.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Türkiye Barolar Birliği olarak kaldırılmasını ısrarla talep ettiğimiz Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri eliyle yürütülen soruşturma ve kovuşturmalarda gözlenen olgular, yargısal sorunun trajik boyutlarını açıkça ortaya koymaktadır.

3. Yargı Paketi olarak anılan kanunla; kaldırıldığı kamuoyuna açıklanan ancak “ellerindeki dava dosyaları sonuçlanıncaya kadar görevlerini sürdürecek olan” özel yetkili ağır ceza mahkemeleri aslında kaldırılmamış, yeni özel mahkemeler kurulmuş, demokrasilerde ve hukuk alanında raslanmayacak şekilde üçlü yargı sistemi oluşturulmuştur. Bugün iktidarı ve muhalefetiyle, siyaset kurumu da içinde olmak üzere özel yetkili mahkemelerin uygulamalarından rahatsızlık duymayan yoktur. Biz haklı çıkmak istemiyoruz. Yeni mağduriyetler yaşanmadan, bir an önce özel yetkili mahkemeler tamamen kaldırılmalı, Terörle Mücadele Kanunu da yeniden düzenlenmelidir.

Ceza hukuku alanında, yargı ve hukuk güvenilirliğini zedeleyen, devlet lehine eşitsizlik ve dengesizlik yaratan; özel yetkili mahkemeler gibi kurumların, Terörle Mücadele Kanunu’nun, tutuklama gibi tedbirlere ilişkin uygulama çarpıklıklarının özünde olduğu gibi korunması tercih edilirken; bu dengesizlik daha da büyümüştür. Öte yandan yargı paketi kapsamında; demokratik ve etik olmayan yöntemlerle ve tartışılmaksızın yasalaştırılan “kişilere ve olaylara özel af – toplu af” nitelikli düzenleme, ceza adaletini olduğu gibi kamu vicdanını da derinden yaralamıştır.

İcra hukuku alanındaki kimi düzenlemelerle alacaklı ve borçlu arasında korunması gereken hak ve çıkar dengesi alacaklı aleyhine bozulmakta, cebri icra güvencesi etkisizleşmekte, hak sahipleri zorlanarak eşitlik ilkesi zedelenmektedir.

İdare hukuku alanındaki düzenlemelerle, “güçlü idarenin her türlü eylem ve işleminin denetlenmesi yoluyla, güçsüz bireyin hak ve özgürlüklerinin güvence altına alınması” amacının aksine, bireylerin etkili başvuru hakkı ihlal edilmektedir.

Genel olarak getirilen düzenlemelerle, başta “özgürlük ve güvenlik hakkı”, “adil yargılanma hakkı”, “özel yaşamın korunması hakkı”, “ifade özgürlüğü” ve “etkili başvuru hakkı” olmak üzere en temel hak ve özgürlükler daha da zayıflatılmıştır.

Sayın Cumhurbaşkanım;

Toplum hayatı geliştikçe, toplumun ihtiyaçları da artmakta ve bu durum hukuk alanında da kendisini göstermekte, yazılı hukuk kuralları çoğalmakta ve hukuk alanı genişlemekte, çoğu zaman da karmaşık bir hale dönüşmektedir.

Yasa, kural, karar ve yazılı kaynak yoğunluğu; bir hukukçu için asıl olan hukuki problemleri teşhis ve tespit etmek ve doğru çözümler bulmak hedefini yakalamakta bazı zorlanmalara sebebiyet vermektedir.

Son yıllarda temel yasalarda hızla değişiklikler yapılmıştır. Bu hızlı değişikliklerin hukuk uygulayıcıları olan hakim, savcı ve avukatlar bakımından takibi elbette görevlerinin gereğidir.  Türk Ceza Kanunu ve Ceza Muhakemeleri Kanunu’nu ile başlayan köklü değişiklikler; Hukuk Muhakemeleri Kanunu, Borçlar Kanunu ve Türk Ticaret Kanunu ile devam etmiştir.

Çağın gereklerine, toplumun ihtiyaçlarına cevap veremez hale gelen yasalarda yapılması gereken; uygulamayı da dikkate alarak bilimsel verilerin ışığında değiştirilmeleri, toplumun ihtiyaçlarını karşılayacak hale getirilmeleridir.

Yapılan yeniliklerde pek çok olumlu sonuçlar elde edilmiş olmakla birlikte yeni yasaların uygulamaları daha yerleşmeden, hatta bunlar yürürlüğe girmeden üzerlerinde emsaline rastlanmaycak şekilde arka arkaya değişiklikler yapılmasını anlamak mümkün değildir. Türk Ceza Kanunu ve Ceza Muhakemeleri Kanunu’nda sürekli yapılan değişikliklerin yanında; yeni Türk Ticaret Kanunu’nda daha yürürlüğe girmeden 51 maddede değişiklik yapılmış ve HMK 3. maddesi hakkında Anayasa Mahkemesi iptal kararı vermiştir.

Uygulamada sıkıntı yaratan başka bir husus da, komisyonlarda tarih itibarıyla hemen hemen aynı zamanlarda görüşülen Hukuk Muhakemeleri Kanunu, Borçlar Kanunu ve Türk Ticaret Kanunu’nda, usule ilişkin hükümler arasındaki çelişkilerdir. Usul hükümlerinde uyum sağlanarak bu çelişkilerin bir an önce giderilmesi önemli ve gereklidir.

Öte yandan özellikle HMK uygulamasında, dava harçlarının yanında tebligat giderleri dışındaki yargılama giderlerinin peşin olarak alınması, halkın yargıya başvurarak hakkını araması önünde önemli bir engel teşkil etmektedir. Adliye koridorlarında yargıya başvurmanın ne kadar pahalı olduğunu öğrenen vatandaşların geri dönüp gitmelerine tanık olduğumuzu bilmenizi istiyor ve bu duruma acil bir çözüm bulunmasını diliyoruz. Adalete erişim bu denli pahalı olmamalı, vatandaşa kendi hakkını kendi elde etme yolları açılmamalıdır.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Hukuk devletinin en önemli özelliği olan yargı bağımsızlığının, çağdaş toplumlara katkılarının en başında; Anayasa ve yasalarla güvence altına alınan, uluslararası bazı hukuk metinlerinde, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde yer alan ve temel hak olarak kabul gören “Adil Yargılanma Hakkı” gelir.

Hem Anayasamızda, hem de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde düzenlenen adil yargılanma hakkı bağlamında davaların makul süre içinde görülüp karara bağlanmaları çok önemlidir.

Yine Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin “adil yargılanma hakkı” başlıklı 6. maddesinin 3/a-b maddesi hükmüne göre her sanığa; “kendisine yöneltilen suçlamanın niteliği ve nedeninden en kısa zamanda ve ayrıntılı biçimde haberdar edilmek, savunmasını hazırlamak için gerekli zamana ve kolaylıklara sahip olmak” hakkı tanınmıştır.

Silahların eşitliği ilkesi, savcının delillere eriştiği anda savunmanın da delillere erişmesini emreder. Türkiye uygulamasında avukat, dosyaya ve delillere bırakın soruşturma aşamasını, kimi davalarda kovuşturma aşamasında dahi erişmekte güçlük çekmekte ve hatta tam anlamıyla erişememektedir.

Adil yargılanma ile silahların eşitliği ilkelerine göre, yargının üç kurucu unsuru arasında bulunması gereken tarafsızlık, eşitlik ve demokratik işleyişin sağlanması ve yargının kurucu unsurlarının temsilcileri olan hakim, savcı ve avukatların eşit muhataplar olarak kabul görmesi gerekir.
Doğru ve güvenli yargılanma hakkının uygulanması; korunması, güçlendirilmesi, geliştirilmesi, elbette bağımsız mahkemelerin, tarafsız yargıçların, Cumhuriyetin savcılarının, görevinin sorumluluğunu bilen, bilgili, yürekli, bağımsız avukatların varlığına bağlıdır.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Üzülerek söylemek zorundayım ki uzun süren yargılamalar, mahkemelerce bir istisna olarak uygulanması gereken tutuklamaların alışkanlığa dönüşmesi, endişe verici boyutlara ulaşmıştır ve önemli mağduriyetlere neden olmaktadır.

Öteden beri var olan halkın yargıya güven duygularını sarsan hukuka aykırı uygulamalar artarak devam etmekte, hukuk bilimi ve hukukun kuralları acımasızca aşındırılmakta, toplum, hukukun güvencesinden yoksun bırakılarak korku ortamına itilmektedir.

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin “Başlangıç” kısmında yer alan “Çağdaş anlamda özgür bir toplumdan söz edebilmek için, en başta o toplumu oluşturan insanların “Korkudan kurtulmuş olmaları” gerektiği vurgusu artık unutulmuştur.

Korku toplumu, hukuk devleti ve insan hakları gibi kavramlar için değil, totaliter ve otoriter yönetimler için elverişli bir ortam oluşturur.
Son yıllarda hukuk ihlali niteliği açık olan arama ve el koymaların-yakalama ve göz altına almaların –tutuklamaların- iletişimin izlenmesi ve denetlenmesinin toplumda yarattığı korkuyu hiç kimse inkar edemez ve içine sindiremez.

Kuşkusuz herkes yargı önüne çıkabilir. Suç varsa ceza da vardır. Ancak bu sonuca ulaşabilmek için Anayasamızda, kanunlarımızda ve tarafı olduğumuz Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin adil yargılanma ilkelerine uygun olarak; yargılamanın başlayıp makul süre içerisinde sonuçlanması gerekir. Uzayan tutuklamalar, sonuçlanamayan davalar insan hakları ihlallerini ve hukuka aykırılıkları beraberinde getirmektedir.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Sağlıklı ve huzurlu bir yargı düzeni, çağdaş demokrasinin ön koşuludur. Böyle bir yargı düzeni kurulmamışsa veya mevcut yargı düzeni bu işlevinden uzaklaştırılıyorsa, avukatlar savunma yapamıyorlarsa, duruşmalardan çıkartılıyorlarsa, duruşma salonlarında müdafilerle sanıklar arasına bugüne kadar hiç rastlanmayan bir uygulamayla barikatlar kuruluyorsa “Hukuk Devleti, İnsan Hakları, Demokrasi” güvenceden yoksun bırakılıyor, halkın hukuka olan güven duyguları sarsılıyor ve halk hukuk güvencesinden yararlanamıyor demektir.

Hukuk devletinin yaşamsal özelliği yargı bağımsızlığı ve yargıç tarafsızlığıdır. Devletimizin kurtarıcısı ve kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün 1920 yılında yaptığı bir konuşmada belirttiği gibi, “Ulusun yargı hakkı bağımsızlığının birinci koşuludur. Adalet kuvveti bağımsız olmayan bir ulusun devlet olarak varlığı kabul edilemez” düşünceleri her zaman göz önünde tutulması gereken bir ilkeyi yansıtmaktadır.

Yargı bağımsızlığının en önemli özelliği de savunma ve savunmanın özgürce yapılabilmesidir.

Anayasamızın 2.maddesinde de belirtilen insan haklarına saygılı, demokratik hukuk devletinin en önemli göstergelerinden biri, savunmaya verilen değerdir. Bu nedenle savunmayı temsil eden avukatların önemi; sadece avukatlık mesleği bakımından değil, adil yargılanma, adaletin gerçekleşmesi ve kamu yararı ile de doğrudan bir bağ içinde olup yargının bağımsızlığı savunma ile değer ve anlam kazanmaktadır.

Anayasa Mahkemesi kararlarında vurgulandığı üzere, güçlü ve bağımsız savunma mesleği, hukukun üstünlüğünün, hukuk devletinin, hukuksal uzlaşmanın, adil yargılanma duygusunun ve toplumsal barışın güvencesi olup, bu değerler ancak savunmayı temsil eden bağımsız avukatlarla teminat altına alınabilir.

Üzülerek belirtmeliyiz ki günlük çalışma koşulları içerisinde yeterli güvenceden yoksun olan, adliye ve özel yetkili mahkeme koridorlarında dahi tehdit ve baskılarla karşılaşan, yazıhanelerinde ve görevleri sırasında saldırıya uğrayan, yaralanan, dayak yiyen, öldürülen avukatlar, temel işlevleri olan savunma görevleri nedeniyle “Terörle Mücadele Kanunu” kapsamında ve hatta “Adil Yargılamayı Etkilemeye Teşebbüs” suçlamasıyla keyfi olarak suçlanabilmektedir.

“Avukatlık onurunun ve meslek düzeninin korunmasını, mesleğin adalet amaçlarına uygun olarak bağlılık ve onurla yapılmasını sağlamak” ile görevli baroları işlevsiz bırakmaya, savunmayı ve halkın hak arama özgürlüklerini kısıtlamaya yönelik girişimler karşısında “savunmayı savunmak” zorunda bırakılmamız acı gerçektir.

Baro başkanları, baro yönetim kurulu üyeleri ve avukatlar, ulusal ve uluslararası düzenlemelere aykırı olarak ve asla kabul edemeyeceğimiz şekilde;

  • Savunma kapsamındaki ifadelerin suç olduğu iddiası ile ceza soruşturmaları ile karşı karşıya kalmakta,
  • Avukatlık Kanunu’na aykırı olarak şüpheli sıfatıyla ifade ve sorguya çağrılmakta,
  • Savunma görevini yapmakta olan meslektaşlarımız mesleklerini icra etmek istedikleri için duruşma salonundan çıkarılmakta, atılmaktadırlar.

Bu süreçte yaşadığımız olumsuzluklar zincirinin bir başka halkası da; Türkiye Barolar Birliği Genel Kurul yapısını; avukatın bağımsızlığı ilkesi, savunma hakkı ve savunma mesleği ile bağdaşmayacak bir şekilde değiştirme girişimidir.

Avukatlık Kanunu’nun 43 yıldır hiçbir itiraza uğramadan uygulanarak kurumsallaşan 114. maddesini değiştirmeyi öngören yasa teklifi, 4 Temmuz 2012 tarihinde TBMM Başkanlığı’na sunulmuş ancak bu teklifte demokratik bir gereklilik veya bir anayasa zorunluluğu ileri sürülmemiş, bugüne kadar uygulamada rastlanan bir hukuksal ya da fiili olumsuzluğa işaret edilmemiştir.

Bir yasanın hazırlanmasında veya bir yasada değişiklik yapılmasında dikkate alınması gereken normlar; Anayasa’nın üstünlüğü esasına göre Anayasa hükümleri ve Anayasa Mahkemesi’nin ilgili kararları ve uluslararası sözleşmelerdir.

  • Ülkemizde yasalarla çözüm bekleyen pek çok hukuksal sorun varken,
  • Anayasa Mahkemesi’nin Avukatlık Kanunu’nda “sınavı iptal eden yasayı iptal eden 2007/16-E, 2009/147-S, 15.10.2009 tarihli kararı” üzerine avukatlık mesleğine girişte mesleğe kalite kazandıracağı kuşkusuz olan “avukatlık stajı ve sınav” ile ilgili çağdaş bir yasal düzenlemeye duyulan ihtiyaç öncelik taşırken,
  • TBB’nin Avukatlık Kanunu’nda değişiklik yapılmasını düşündüğü hususlarla ilgili çalışmalarının halen devam etmekte olduğu ve bu çalışmalar içinde Avukatlık Kanunu’nun TBB Genel Kurul yapısına ilişkin 114. maddesi ile ilgili yeni bir düzenlemeye yer verilmediği bilinmekteyken,
  • Türkiye’deki bütün baroları ilgilendiren ve TBB Genel Kurulu’nun yapısını tamamen değiştirmeyi öngören, demokrasideki orantılılık ilkesine de aykırı olarak hazırlanan teklifin; Türkiye Barolar Birliği’ne sorulmadan, bu konudaki görüşüne başvurulmadan, baro seçimlerinin arifesinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin tatile girdiği gün Meclis Başkanlığı’na sunulması çok dikkat çekicidir.

Demokrasi kurallarına, demokratik hukuk devleti, temsilde adalet ve avukatın bağımsızlığı ilkelerine, Anayasa’nın 2, 10, 67 ve 135. maddelerine, Anayasa Mahkemesi kararlarına, A.İ.H. Sözleşmesi Ek Protokol 1- 3. maddesine, AİHM kararlarına, savunma hakkının özüne tamamen aykırı olarak Meclis Başkanlığı’na sunulmuş bulunan teklifin derhal geri çekilmesi beklenmektedir.

1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nda acil olarak değiştirilmesini istediğimiz husus, Sayın Meclis Başkanımızın da bilgilerinde olduğu gibi, bir süre sonra sunacağımız değişiklik önerilerinde görüleceği üzere, sadece stajla ve sınavla ilgili hükümlerdir.

Özet olarak; burada da ifade edelim ki bu değişiklikler;

  • Çağdaş ülkelerde olduğu gibi avukatlık stajına kabulde ve avukatlık mesleğine kabul sırasında adayların iki ayrı sınava tabi tutulmaları,
  • Stajın kurumsal bir yapı içinde uygulamalı olarak yapılması,
  • Mesleğimizin önemine, ciddiyetine uygun, eğitimde fırsat eşitliğini sağlayacak bir eğitim programının hayata geçirilmesi,
  • Staj süresinin iki yıl olarak belirlenmesi ile ilgili öneriler olacaktır.

Meslektaşlarımız yıllardır bu değişikliklerin gerçekleşmesini istemektedir. Barolarımız bu konuda fikir birliği içinde olup detaylar üzerinde çalışmalarımız devam etmektedir. Bu aşamada Avukatlık Kanunu’nda acil olarak değiştirilmesi düşünülen başka bir husus yoktur.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Ülkemizin gündeminde yer alan “yeni anayasa” çalışmaları hakkındaki görüşlerimizi de kısaca dile getirmek istiyorum.

  • Türkiye Cumhuriyeti Devleti; insan haklarına saygılı, üniter, demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletidir. Yürürlükteki anayasanın ilk üç maddesinde anlamını bulan Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu felsefesi aynen korunmalıdır.
  • Kuvvetler ayrılığı ilkesindeki dengeler tesis edilmeli, Parlamenter sistem muhafaza edilmelidir. Başkanlık veya yarı başkanlık, tamamen karşı olduğumuz, ülkemiz için yarar sağlamayacağına inandığımız bir sistemdir.

Yeni Anayasa’da;

  • Adalet Bakanlığının yargı üzerindeki etkinliği giderilmelidir.
  • Yargıç-savcı birlikteliğine son verilmeli, “silahların eşitliği” ilkesi yaşama geçirilmelidir.
  • Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu; Hakimler Yüksek Kurulu ve Savcılar Yüksek Kurulu olarak yeniden yapılandırılmalı, yargının kurucu unsuru olan savunmanın temsilcisi avukatlar her iki kurulda da yer almalı, yürütme erkinin bir birimi olan Adalet Bakanı ve müsteşarı bu kurullarda bulunmamalıdır.
  • Barolara ve savunma makamına yeni anayasanın yargı ile ilgili bölümünde yer verilmeli; savunmanın temsilcisi avukatların, baroların ve Türkiye Barolar Birliği’nin bağımsızlığı anayasal güvence altına alınmalıdır.

Esasen, Türkiye Barolar Birliği’nin anayasa çalışmaları arasında en son “2007 Anayasa Önerisi” bulunmaktadır. Bu anayasa önerisi; özgürlükler alanını genişleten, kişiler için yeni özgürlükler ve haklar getiren nitelikleriyle sivil ve özgün bir anayasa önerisidir.

Türkiye Barolar Birliği’nin “2007 Anayasa Önerisi” ile ortaya koymuş bulunduğu görüşler geçerliliğini bugün de korumaktadır.

Bu öneri, önceki başkanlarımızdan Sayın Av. Özdemir Özok’un Anayasa Önerisi’nin 4. Basımının ön sözünde belirttiği gibi “renksiz” bir anayasa değildir. Zira renksiz bir anayasa arkasına neyi koyarsanız onun rengini yansıtır.

Oysa yirminci yüzyılın başlarında büyük bir mücadele sonunda kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk milliyetçiliğini benimsemiş, insancıl ve barışsever, üniter bir devlet olmanın yanında demokrasinin alt yapısını teşkil eden laiklik ve bunu sağlayacak laik eğitim, hukuk devleti ve hukukun üstünlüğünü özümsemiş bir ülkedir.

Onun kurucu lideri, “akıl ve bilim”in rehberliğini “mirasçılarına” tek yol olarak göstermiştir.

Bu nedenle Türkiye Barolar Birliği’nin, bizim Anayasamızın tek bir rengi vardır ve bu renk “Cumhuriyetimizin temel ilkeleri” dir.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Türkiye Barolar Birliği, bugün de tekrar ettiğim ilkeleri doğrultusunda yoluna devam edecektir.

Dileğimiz; her zaman Atatürk ilke ve devrimlerinin aydınlattığı, akıl ve bilimin egemen olduğu, insan hakları ihlallerinin yaşanmadığı, herkesin kendisini özgürce ifade edebildiği, temel hak ve özgürlüklerin kişisel ve kurumsal olarak yaşama geçtiği, tüm yurttaşlarımızın hukuk güvenliğinden yararlandığı, barış, kardeşlik ve huzurun yaşandığı, korkunun söz konusu olmayacağı güzel Türkiye’mizde; demokratik, laik, sosyal hukuk devletinin evrensel değerlerini yaşama geçirerek; hep birlikte sağlık ve mutluluk içinde yaşayabilmektir.

2012 – 2013 Yargı Yılı’nın başarılarla dolu ve adil bir yıl olmasını dileyerek, Türkiye Barolar Birliği adına teşekkürlerimi ve saygılarımı sunarım.

Av. Berra Besler
TBB Başkan Yardımcısı

Av. R. Erinç Sağkan’ın 2022-2023 Adli Yıl Açılış Konuşması

0
Ramiz Erinç Sağkan

Türkiye Barolar Birliği (TBB) Başkanı Av. R. Erinç Sağkan’ın 2022-2023 Adli Yıl Açılış Konuşması

Sayın Cumhurbaşkanım,

Sayın Avukat, Yargıç ve Savcı Meslektaşlarım, Değerli Konuklar, Kıymetli Basın Mensupları,

Sayısı 160 bini geçen avukatların meslek örgütleri olan baroların çatı örgütü Türkiye Barolar Birliği adına hepinizi saygı ile selamlıyorum. Ben bu konuşmayı yaptığım sırada binlerce avukat; memleketin dört bir yanında, adliyelerde, duruşma salonlarında, karakollarda ve keşif mahallerinde adaletin tesisi için iliksiz ve düğmesiz cübbeleriyle kutsal mesleğimizi icra ediyorlar. Yüzlercesi, bu konuşma bittiğinde adaletten başka kimsesi olmayanların yanında karakol ifadesini bitirmiş, hayatı tehlikede olan bir kadın için koruma kararı aldırmış, devletten başka kimsesi olmayan bir çocuğun müdafii olarak duruşmasından çıkmış olacak. Bu ülkede adaletin gerçek anlamda tesisi için mevcudiyet gösteren her bir meslektaşıma sizlerin önünde bir kez daha teşekkür ederim. Onlarla aynı mesleği icra etmenin onurunu yaşamadığım tek bir gün dahi yok.

Kurucu başkanımız, hocamız, üstadımız merhum Av. Faruk Erem’in başlattığı ve geçmişi on yılları bulan bir gelenekle, Türkiye Barolar Birliği’nin her adli yıl açılışında aldığı söz; yargı sisteminin içinde bulunduğu durumu açıklıkla ortaya koyan, sorunları tespit eden ama çözüm yöntemlerini de gösteren ve yargının kurucu unsurlarından olan savunmanın, zorluklar karşısında sorumluluk yüklenmekten kaçınmayacağını vurgulayan birer politika belgesi niteliğindedir. Yargı sistemimizin içinde bulunduğu durumu ortaya koymak, bizler için hem bir gelenektir hem de 1136 sayılı Avukatlık Kanunu ile Türkiye Barolar Birliğine verilen “hukukun üstünlüğünü, insan haklarını savunmak ve korumak, bu kavramlara işlerlik kazandırmak” hükmünden gelen kanuni bir sorumluluktur. Bu konuşmanın, tarihi yükümlülüğümüzün ve kanuni sorumluluğumuzun gereği olduğunu vurgulamak isterim.

Türkiye Barolar Birliği Başkanlarının önceki adli yıl açılış konuşmalarına baktığımız zaman, ülkemizde yargı alanına dair sorunların yeni olmadığını, köklerinin derine ve eskiye dayandığını; ne var ki, bu sorunların ortadan kaldırılması için sistemli politikaların üretilemediğini görmenin getirdiği üzüntüyü ve kaygıyı yaşıyoruz.

üstadımız, Başkanımız Eralp Özgen, Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmamasına vurgu yaptığında ve memleketteki hukuk fakültesi sorununu “diploma makinesi” olarak tanımlayıp bu sorunun ivedilikle çözülmesi gerektiğini söylediğinde sene 1998’di ve ülkede sadece yirmi altı hukuk fakültesi vardı. Bugün Türkiye’de seksen dokuz hukuk fakültesi, her sene binlerce mezunu çoktan tıkanmış bir sistemin içine atmaktadır. Başkanımızın o tarihte dikkat çektiği Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmaması sorununa ise, bugün bir de bazı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının tanınmaması eklenmiştir.

Hatırasını kalbimizde yaşattığımız Başkanımız Özdemir Özok’un, ülkemizde yargının bağımsız olmadığına ve ivedilikle bu bağımsızlığın sağlanamaması halinde ülkemizi çok daha zor günlerin beklediğine ilişkin uyarısını dile getirmesinin üzerinden bugün itibariyle yirmi sene geçti. Bugün işte tam da Başkanımızın muazzam bir öngörüyle tarif ettiği “o zor günlerin” içinden geçiyoruz.

Kıymetli Başkanımız Vedat Ahsen Coşar, tutuklamanın istisna olmaktan çıkıp kurala ve erken infaza dönmesindeki tehlikeye dikkat çektiğinde sene 2010’du. Aynı konuşmada, zorunlu müdafilik kapsamında görev alan avukatların ücretlerinin avukatlık asgari ücreti düzeyine getirilmesine vurgu yapmıştı. Aradan geçen on iki senede, tutuklamanın bir tedbir değil cezalandırma aracı olarak kullanıldığı çok sayıda örnekle halen karşı karşıyayız. Ayrıca emeklerinin karşılığı her geçen gün eriyen avukatların, bugün Anayasa’daki angarya yasağının sınırlarında dolaşan CMK ücretlerine gösterecekleri en ufak bir tahammüllerinin kalmadığı aşamadayız.

Önceki TBB Başkanı Metin Feyzioğlu; yargıya güvenin, tarihin en düşük seviyesine indiğini ve bu durumun Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığını tehdit edecek derecede tehlikeli bir hale geldiğini vurgulayalı beş sene oldu. Bizzat kendisinin cümleleriyle: Layık olanın layık olduğu göreve gelmesi demek olan “liyakat ilkesi”, “iktidardaki kişilere sadakat” tercihiyle yer değiştirmiştir.

Görüleceği üzere, adli yıl açılışlarında yargı sistemindeki sorunları dile getirmek ve ülkemiz için yaklaşmakta olan tehlikelerin erken uyarısını vermek; kanundan doğan, hukuktan yükselen ve omuzlarımıza yüklenen ağır ancak hayati sorumluluğumuzdur. öyle ki, üstadımız Eralp özgen’in 1999 adli yıl açılış konuşmasında, o günkü ifadesiyle “Fethullahçılar diye tanınan tarikatın” asıl gayesinin Türkiye Cumhuriyeti olduğuna dikkat çekmesinin üzerinden yirmi üç; haklılığının ispatının üzerinden ise altı yıl geçti. ülkedeki yargı sorunlarının fotoğrafını çekmenin ve avukatların sorunlarını tarihe not etmenin sırası şimdi bendedir.

Bugün yargı alanına ilişkin ülkemizdeki en önemli başlık; yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığının sağlanması ile hukukun üstünlüğünün tesis edilmesidir. ülkelerin refahının kalıcı ve istikrarlı bir şekilde artırılması ve artan refahın tüm toplum kesimleri arasında adil bir biçimde paylaşılması, ancak hukukun üstünlüğü prensibine dayanan, hak ve özgürlükleri yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığıyla güvence altına alan demokratik hukuk devletlerinde mümkündür.

ülkemizin de tarafı olduğu sözleşmeler aracılığıyla parçası olduğu pek çok uluslararası kurum, Türkiye’deki insan hakları ihlallerini kaygıyla karşıladıklarını çeşitli vesilelerle dile getirmektedir. Gerek temsilciler düzeyinde yapılan açıklamalarda gerekse kurumsal raporlarda Türkiye’de başta ifade özgürlüğü ve adil yargılanma hakkı olmak üzere öne çıkan çeşitli ihlal alanları tespit edilmektedir. Bu durum, Birleşmiş Milletler bünyesinde faaliyet gösteren çeşitli insan hakları mekanizmalarının raporlarında ve Avrupa İnsan Hakları Komiseri ile Venedik Komisyonu gibi Avrupa Konseyi organlarının rapor ve değerlendirmelerinde vurgulu bir şekilde yer almaktadır.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde (AİHM) derdest halde bulunan 70 binden fazla başvurunun %22’sini Türkiye’ye karşı açılmış davalar oluşturuyor. Türkiye Cumhuriyeti, maalesef ki, AİHM’de hakkında en çok dava açılan ve ihlal kararı verilen ülkeler arasında sayılmaktadır. Açıklanan son istatistiklere göre 2021 yılı içerisinde Türkiye hakkında 78 karar verilmiş olup, bunların 76’sında en az bir ihlal bulunmuştur. Bu ihlallerin 31’i ifade özgürlüğüne, 29’u özgürlük ve güvenlik hakkına, 22’si adil yargılanma hakkına ilişkindir. üzülerek ifade etmek durumundayım; AİHM’in 2021 yılında verdiği 85 ihlal kararının 31’i Türkiye hakkındadır. Türkiye ifade özgürlüğü bakımından hakkında en çok ihlal kararı verilen ülkedir ve toplamda verilen ifade özgürlüğü ihlallerinin üçte birinden fazlası Türkiye’ye ilişkindir.

AİHM ve Bakanlar Komitesi, Türkiye’nin AİHM kararını uygulamaması nedeniyle, mahkeme tarihinde Azerbaycan’dan sonra ikinci kez ihlal prosedürü başlatmış; AİHM’in 11 Temmuz 2022 tarihinde açıklanan kesin kararıyla Türkiye’nin AİHM kararını uygulamadığına karar verilmiştir. Bu çok ağır bir tablodur. Türkiye Barolar Birliği olarak AİHM kararlarının derhal uygulanmasını; hukukun üstünlüğü ilkesinin, Anayasa’nın 90/5. maddesi ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 46/1. ve 19. maddelerinden doğan taahhütlerimizin gereği olarak gördüğümüzü ifade etmek isterim.

Adalet Bakanlığı 2019 yılında yaptığı bir bilgilendirmede; ceza ve tutukevlerinde 2016 yılında 354, 2017 yılında 487, 2018 yılında 169 ve 2019’un ilk dört ayında 143 avukatın bulunduğunu ifade etmiştir. Sonraki yıllara ilişkin verilere erişemiyoruz ancak bugün ceza ve tutukevlerinde hâlâ çok sayıda avukat bulunuyor. Bunlar arasında adil yargılanma haklarının ihlal edildiğine bizzat şahit olduğum Soma maden katliamında, çorlu’daki tren kazasında hayatını yitirenlerin, çevre mücadelesi veren köylülerin, emeğinin hakkını arayan işçilerin, Aladağ’da yurt yangınında ölen çocuklarımızın ailelerinin avukatlığını yapan meslektaşlarımızın da olduğunu biliyoruz. Tabii ki, hiçbir meslek grubu yargıdan muaf değildir; ancak, yargı süreçlerinde, salt mesleki faaliyetlerin veya demokratik hak kullanımının mahkemeler tarafından kriminal bir vaka olarak değerlendirilmesini kabul edilemez bulduğumuzu, yeni adli yıl açılışında bir kez daha dikkatinize sunuyoruz.

Kısa adıyla “İstanbul Sözleşmesi” olarak bilinen Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi’nden çekilme yönündeki Cumhurbaşkanı Kararı ise, gerek sözleşmenin temel amacı olan kadına yönelik şiddetle mücadele perspektifi bakımından gerekse insan haklarına dair bir uluslararası sözleşmeden Türkiye Büyük Millet Meclisi iradesi olmaksızın çekilmiş olmak bakımından bir dönüm noktasını işaret etmektedir. Ancak, daha da önemli olan husus; Anayasa’nın 90. ve 114. maddelerindeki açık düzenlemelere rağmen, Danıştay’ın iptal talebini reddeden kararıyla birlikte yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı sorununa, yargının etkililiği ve Anayasasızlaşma sorunlarının da eklenmesidir.

Toplumsal barışın kurulup korunmasından ekonomik ilerlemeye kadar çok sayıda etki alanı olan ve bu anlamda önemli bir rolü ve sorumluluğu bulunan yargının bağımsızlığına ilişkin meseleler, dün olduğu gibi bugün de ve maalesef çok daha derin bir şekilde hepimizi kaygılandırıyor. Yürütmenin temsilcilerinin başkanlık ettiği Hakimler ve Savcılar Kurulu (HSK) yapılanması, kuvvetler ayrılığı ilkesinin varlığını sorgulanır hâle getirmektedir. HSK’ nın üye seçim yöntemi de dahil olmak üzere mevcut yapılanmasının hakimlik teminatını sağlamaktan uzak olduğunun bilincindeyiz. Bağımsız ve tarafsız yargılama ancak hâkimlerin, hâkimlik teminatı olarak bilinen güvencelerinden tam manasıyla yararlanabilmeleri ile mümkün olacaktır. Hâkimlerin güvencede olmadığı bir yargının bağımsız olabilmesi de mümkün değildir. Esasen yukarıda temel hak ve özgürlüklere ilişkin ortaya koymaya çalıştığımız olumsuz tablonun temelinde, yargı bağımsızlığının tam olarak tesis edilememiş olması yatmaktadır.

Yargının kurucu unsurlarından biri olan ve savunmayı temsil ederek adaletin bizzat varlık sebebi olan avukatlar, görevlerini işte bu tablo içerisinde yerine getiriyorlar. Kısaca bahsettiğim makro düzeydeki sistem sorunlarına ek olarak biz avukatların; senelerdir çözülmeyi bekleyen, barolar ve TBB olarak dile getirdiğimiz ancak sistemli olarak görmezden gelinen meslek sorunlarımız da artık katlanılamaz hale gelmiştir.

Bugün ülkemizde avukat sayısı 167.059, stajyer avukat sayısı ise 29.165’dir. Bu sayıya, avukat yanında çalışanlar ile avukata ihtiyaç duyan vatandaşlar da eklendiğinde, avukatların yaşadığı sorunlar, adalet sistemini ve milyonlarca kişiyi doğrudan etkilemektedir ve ivedilikle ortadan kaldırılması, hayati bir gerekliliktir.

Bu çerçevede, 4 Haziran 2022 tarihinde 81 ilimizin barosu ile tarihi bir uyarıda bulunduk. O gün tüm delegelerimizle birlikte ifade ettiğimiz şekliyle;

İhtiyaç durumu gözetilmeden, Baroların ve yargı erkinin görüşü alınmadan açılan hukuk fakülteleriyle birlikte gerçekleşen nicel artış, mesleki faaliyet alanlarının genişletilmesi bir yana, daha da daraltılmasıyla birlikte ortaya çıkan katlanılmaz gelir kaybı, söylem, eylem ve fiillerle mesleğin itibarsızlaştırılmasına dönük çaba ile avukata dönük şiddetin artması mesleğimizi çok büyük bir tehdit altına sokmuştur.

Türkiye Barolar Birliğinin ve Baroların, bugüne kadar, mesleğimiz için yakıcı hâle gelmiş sorunların çözümü için yaptığı uyarı ve teklifler göz ardı edilmiş; mesleğin sorunlarını çözme iradesi gösterme gerekliliğinin aksine, günbegün, içinde bulunduğumuz krizi derinleştirecek yeni politikalar uygulamaya sokulmuş; kaotik bir hâl alan adalet sisteminde, avukatlar intihara sürüklenmiş ve mesleklerini icra ettikleri her türlü kamusal alan, avukata yönelen şiddetin suç mahalleri haline gelmiştir.

Bugün buradan bir kez daha vurgulamak isterim ki; bu ülkede “diploma makinesi” hukuk fakültesi sorunu vardır. Sermayenin hukuka tercih edilmesine son verilmeli ve YöK kararı ile bir gecede hiçbir gerekçe gösterilmeden yeniden 125 bine düşürülen hukuk fakültesi başarı sıralaması şartı ivedilikle 50 bin sınırına yükseltilmelidir. Yeni tek bir hukuk fakültesi daha açılmamalı, mevcut fakültelerin nitelikli eğitim verebilmeleri için YöK akreditasyonu koşulları ile üniversite kontenjanları, ihtiyaç analizleri yapılmak suretiyle üniversiteler ve yargı erkinin tüm bileşenleriyle görüşülerek belirlenmelidir.

Bir kez daha altını çizmek isterim ki; bu ülkede avukatlar artık kendi hayatlarına son verdikleri bir çıkmaza sürüklenmekte, dosyalarıyla veya müvekkilleriyle özdeşleştirildikleri için tehdit edilmekte, saldırıya uğramakta ve hatta öldürülmektedir. Temmuz ayında katledilen meslektaşımız Servet Bakırtaş’ın acısı içimizde yanan bir ateştir. On beş gün önce açıklanan sınav sonuçlarıyla hukuk fakültesine yerleşen binlerce öğrencinin bu haberi aileleri ve sevdikleriyle kutladıklarını hepimiz biliyoruz. Ancak, dört yılın ardından fakülteden mezun olduktan sonra bu neşe ve heyecandan eser kalmayacağını; bunun yerini gelecek kaygısının, karamsarlığın ve ekonomik bir kaos içerisinde sömürünün alacağını biliyoruz. Bu gerçekliğe dayanarak, Türkiye Barolar Birliği olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne avukatların yaşadıkları sosyo-ekonomik sorunlar, avukata yönelik şiddet ve avukat intiharlarının araştırılması için Meclis araştırma komisyonu kurulması talebimizin tam da 5 Nisan Avukatlar Günü’nde reddedildiğini, bir kez de buradan, tüm ilgililerin gözlerinin içine bakarak hatırlatmak isterim.

Kaldı ki, demokratik tercih ve hizmette rekabet gerekçesiyle uygulamaya konulan ve yaklaşık 170 bin meslektaşımın ve barolarımızın tamamının karşı çıktığı çoklu baro uygulaması burada ifade ettiğim sorunların çözümüne yönelik en küçük bir katkı da sunamamıştır.

Maalesef sizlere sunduğum bu acı tablo gerçek. Yurttaşlarımızın savunma hakkının etkin kullanımı için, hukuk fakültesindeki eğitimin niteliğinden stajyer avukatların kamu destekli özlük haklarına, İnsan Hakları Eylem Planı’nda düzenlendiği halde hayata geçirilmeyen kamu avukatlarının özlük haklarındaki iyileştirmeden başta mesleğinin ilk yıllarındakiler olmak üzere tüm meslektaşlarımızın ekonomik sorunlarının çözümü için gerçek bir savunma reformuna ihtiyacımız var. TBB ve barolar olarak bugüne kadar yaptığımız çalışmalar ile bu reforma her düzeyde katkı sunmaya hazır olduğumuzu buradan bir kez daha belirtmek isterim. İlk adım, yakın zamanda Resmî Gazete’de yayınlanacak olan CMK zorunlu müdafilik ücret tarifesinin AAüT ile eşitlenmesi suretiyle atılmalıdır. Son defa vurgulamak isterim ki; İnsan Hakları Eylem Planı’nda da yer aldığı halde düzenleme yapılmayarak angarya seviyesinde kalan ücretlerle meslektaşlarımızın bu hizmeti sürdürebilmesi artık kesinlikle mümkün değildir.

Burada yargı sistemimizin sorunlarını ve onun kurucu unsurlarından olan savunmanın içerisinde bulunduğu olumsuz tabloyu ortaya koymaya çalıştım. Ancak vurgulamak isterim ki; bugün özetlediğim hukuk sistemimizin içinde bulunduğu durum, sadece “yargıya işi düşmüşlerin” meselesi değildir. Yargının bir bütün olarak kalitesinin artırılması, sadece avukatlarla ya da yargı camiasıyla sınırlı bir “meslek sorunu” da değildir. Yargıda yapılacak reform, toplumsal, siyasal ve hatta ekonomik alandaki sorunların çözümünün en temel ön koşullarından biridir. öyle ki, hukukun üstünlüğünün, yargı bağımsızlığının ve yargının hesap verebilirliğinin sağlandığı bir hukuk sistemi; “insan onuruna yaraşır bir gündelik hayat akışının” güvencesidir. çünkü biliyoruz ki; güçlü, bağımsız ve tarafsız bir yargı olmadan demokrasi olmayacağı gibi; evrensel hukuk ilkeleri üzerinde yükselen güçlü bir savunma makamı olmadan gerçek anlamda bir hukuk devleti de söz konusu olamaz.

Ancak bizler hukukçuyuz, hukuk devleti ve mesleğimiz uğruna mücadele umudumuzu kaybettiğimiz, tarihte görülmemiştir. Bize bu umudu ve hüzne doygun bir coğrafyada Türkiye Cumhuriyeti’ni ilelebet payidar kılacak hukuk devletini yeniden, eskisinden daha sağlam şekilde tesis etmenin azmini, kararlılığını ve cesaretini veren, mavi gözlü Selanikli bir yetimdir.

“Adalet Mülkün Temelidir” yazılan her mahkeme salonu ve eşitliğin, hakkaniyetin, adaletin, bağımsız yargının ve insan onurunun öğretildiği her hukuk fakültesi salonu, Mustafa Kemal Atatürk’ün mirasıdır.

Bizler bugün mirasına sahip çıkmak için cübbelerini yeri geldiğinde barınak, yeri geldiğinde yıkılması mümkün olmayan çatı, yeri geldiğinde de tahakkümün karşısında kalkan yapan avukatlarız. Kılavuzumuz, pusulamız, güneşimiz Cumhuriyet’in kurucu değerleri ve Atatürk ilke ve devrimleridir. Hukuk sistemimizin içinde bulunduğu kara tabloya rağmen hukuk devleti, adalet ve evrensel insan hakları için hiç yılmadan mücadele etme azmimiz de tam da bu sebepledir. çünkü onun dediği gibi; “umutsuz durumlar yoktur, umutsuz insanlar vardır”. Biz de umudunu hiçbir zaman kaybetmeyenlerden olacağız.

Yeni adli yılın güzel ülkemize hayırlı olması temennisiyle,

Saygılarımı sunuyorum.

Avukat Vedat Ahsen Coşar’ın 2010-2011 Adli Yılı Açılış Töreni Konuşması

0
Vedat Ahsen Coşar

Türkiye Barolar Birliği Başkanı Avukat Vedat Ahsen COŞAR’ın
2010-2011 Adli Yılı Açılış Töreni Konuşması – 06.09.2010

Sayın Cumhurbaşkanım,

Türkiye Barolar Birliği ve kendi adıma sizi saygıyla selamlıyor, 2010-2011 Adli Yılının, yargıçlarımıza, savcılarımıza, avukatlarımıza, yargı çalışanlarımıza, ülkemize, ülkemiz hukukuna yararlı olmasını diliyorum.

Yeni Yargı Yılı’nın açılışı nedeniyle düzenlenen bu törende, mesleğim ve meslektaşlarım adına konuşmanın benim için hem büyük bir onur, hem de ağır bir sorumluluk olduğunun bilincindeyim. Bunu ve bugün burada konuşmanın benim yönümden manevi bir değeri ve duygusal bir anlamı olduğunu, özellikle belirtmek isterim. Bu vesileye aramızdan ayrılmış olan Yargıtay’ımızın Başkan ve üyelerini, Türkiye Barolar Birliği Başkanlarını, yargıç, savcı ve avukat meslektaşlarım ile adliye çalışanlarını saygı ile anıyor, kendilerine Allah’tan rahmet diliyorum.

İnsanların ortak iyiliği için çalışmanın ödülleri vardır. Bu ödüllerin başında, iyi bir toplum uğrunda mücadele vermekten kaynaklanan kişisel tatmin duygusu ve vicdan rahatlığı gelir. Hiç kuşkusuz insanların ortak iyiliği için çalışanların başında, siyaset kurumunun, silahlı kuvvetler ile emniyet örgütünün, bürokrasinin, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının, gönüllü olarak çalışan sivil toplum kuruluşlarının ve elbette yargı organının temsilcileri vardır.  Sadece devletin en temel işlevlerinden birisi olan adalet hizmetlerini başarıyla ve özveriyle yürüttükleri için değil, insanların, insanlarımızın ortak iyiliği uğrunda çalıştıkları için yargıçlarımıza, savcılarımıza, onlarla birlikte adaletin gerçekleşmesine katkı yapan avukatlarımıza, adliye çalışanlarımıza en içten teşekkürlerimi sunarım.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Geçen yüzyılın özellikle ikinci yarısından itibaren geçmişteki bütün çağlardan çok farklı bir çağda yaşıyoruz. Bu çağın adı demokrasi çağıdır. Bu çağla birlikte kapalı sistemler açılmaya, otoriter rejimler çökmeye, alışılagelmiş hiyerarşiler yıkılmaya, kimi tabular sorgulanmaya, daha düne kadar doğru bilinenler yanlış, yanlış bilinenler doğru bulunmaya başlamıştır.

Sadece bunlar değil, güç ilişkisi de değişmiş, iktidar seçkinlerin elinden çıkarak halkın, yani “demos”un eline geçmeye başlamıştır. Sadece devletler, hükümetler, kurumlar, kuruluşlar değil, ekonomi de, kültür de, teknoloji de, enformasyon da demokratikleşmiştir. Böylece kadim Yunan’dan bu yana bir yönetim biçimi olarak bildiğimiz demokrasi, aynı zamanda bir yaşam biçimi olmuştur.

Bu gelişmelere bağlı olarak demokrasinin anlamı ve içeriği de değişmiştir. öyle ki, sadece siyasi gücün olabildiğince geniş ve eşit biçimde dağıtılması, yani siyasal anlamda eşitlikten ve yine açık, özgür, adil seçimlerden ibaret bir kurum, kuram ve pratik olarak anlaşılan demokrasi, bunlardan çok daha fazla bir şey olarak kabul görmeye başlamıştır.

Bu bağlamda, hem bunları ve hem de hukukun üstünlüğünü, kuvvetler ayrılığını, başta yaşam hakkı olmak üzere, ifade özgürlüğünü, din ve vicdan özgürlüğünü, örgütlenme özgürlüğünü, mülkiyet hakkını, diğer temel hak ve özgürlüklerin korunmasını ve güvence altına alınmasını temel alan ve o nedenle “anayasal demokrasi” olarak isimlendirilen yeni bir demokrasi algısı ve anlayışı gelişmiştir.

Demokrasinin geçirdiği bu değişime bağlı olarak, devlet anlayışı da değişime uğramış, bu bağlamda “bekçi devlet”, “refah devleti”, “sosyal devlet” gibi aşamalardan geçen devlet anlayışı günümüzde yerini yeni bir modele bırakmıştır. Bu yeni model, bir yandan devlet iktidarının kullanılmasını sınırlandıran, diğer yandan bireysel özgürlükleri koruyan bir dizi hukuki ve kurumsal sınırlama çerçevesinde işleyen “anayasal devlet”tir.

Hükümetlerin seçilme ve iktidara geliş biçimlerinden ve süreçlerinden daha çok, ne yapmayı amaçladıkları ve ne yaptıkları ile ilgili olan “anayasal demokrasi” ve onun devlet biçimi olan “anayasal devlet”, klasik liberalizmin kurucu değerleri olan bireye, temel hak ve özgürlüklere, akla, kanun önünde eşitlik ilkesine, hoşgörüye, rızaya dayanmaktadır.  Ama en az bunlar kadar ve hatta daha çok temel hak ve özgürlükleri korumak, güvence altına almak için kuvvetler ayrılığı ilkesine, yargı bağımsızlığına, yargıç tarafsızlığına, laiklik ilkesine, adil yargılanma hakkına dayanmakta ve bunun için de hukukun üstünlüğünü siyasetin merkezine koymaktadır.

Anayasal demokrasi/Anayasal devlet” anlayışına göre devlet, kutsal bir varlık olarak değil; insani ve hukuki bir kurum, yani bir hizmet organizasyonu olarak örgütlenir. Meşruiyetini, insan haklarından, halkın egemenliğinden alan bu devlet biçiminde şeffaflık ve sivillik esastır. Bunun sağlanabilmesi için de, gerek devletin örgütlenmesinde, gerekse kamu kurum ve kuruluşlarının yapısının, işleyiş biçiminin ve hukukun oluşturulmasında yurttaşların; devletin asli üyesi olarak kamusal özerkliklerinin ve birey olarak kişisel özerkliklerinin ve yine devlet ile sivil toplum arasında aracılık yapan kamusal alanın bağımsızlığının korunması gerekir.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Siyasal sistemler, anayasa olmaksızın, herhangi bir yasama organı ve hatta yargı organı olmaksızın, siyasal partiler olmaksızın öyle ya da böyle işleyebilirler. Ama devlet siyasasını oluşturan ve çalıştıran bir yürütme organı olmaksızın ayakta kalamazlar. Onun için siyasal bir sistemin veya bir devletin “olmaz ise olmaz” organı “yürütme organı”dır. Ne var ki, sadece yürütme organının var olduğu, yürütme organının hesap verebileceği seçilmiş bir yasama organının bulunmadığı bir siyasal sistem uzun süre ayakta kalamaz, kalsa da demokratik olmaz.

Onun için bir sistem olarak demokrasinin merkezini seçimle gelen, meşruiyetini açık, özgür ve adil olarak yapılan seçimlerden alan yürütme erki oluşturur. Demokratik bir sistem içinde devletin siyasasını yürütmek, toplumun düzen ve istikrarını sağlamak yürütme erkinin görev, yetki ve sorumluluğu altındadır. Silahlı kuvvetler de, polis gücü de, bürokrasi de sivil yönetimin emrindedir ve ona bağlıdır.

Peki! Yürütme erki ne ile bağlıdır? Anayasanın çizdiği sınırlarla, yani hukukla, evrensel hukukla bağlıdır. Esasen demokrasi ile anayasal demokrasi/anayasal devlet arasındaki gerilim veya gerginlik de buradadır. Demokrasi, iktidarın, çoğunluğun seçtiği tek elde toplanmasına izin ve olanak verirken, anayasal demokrasi, siyasi iktidarın birey hak ve özgürlükleri lehine sınırlandırılması demek olan anayasacılığı ve buna hizmet eden kuvvetler ayrılığı ilkesini, yani anayasal devleti, yani sınırlı devleti öngörür. Yönetme yetkisini çoğunluğa verirken azınlığın haklarını korur, bu amaçla devlet iktidarının kullanılmasını sınırlandırır.

Anayasal demokrasilerde, diğer bir deyişle anayasal bir devlette, temel hak ve özgürlüklerin korunması konusunda merkezi öneme sahip olan organ, “yargı organı”dır. Onun için yargının bağımsız ve tarafsız olması gerekir. Yargı bağımsızlığı ilkesi yargıçlara tanınmış bir ayrıcalık değil, onların tarafsızlığını sağlamanın aracıdır. Kişisel bir davranış ve hatta dürüstlük ilkesi olan tarafsızlık, siyasi sempati ve ideolojik eğilimlerin olmaması anlamına gelir. Kuvvetler ayrılığının uygulamasından ibaret bir anayasal ilke olan yargı bağımsızlığı, devletin üç temel organı olan yasama, yürütme ve yargı arasında kesin bir ayrımı gerektirir.

Çatışan siyasal çıkarlar üzerinde etkili olan ve negatif yasa koyucu işleviyle iktidar kullanan anayasa yargısı, bu özelliği gereği hukuki olmaktan daha çok siyasi bir organdır. Demokrasinin karşısında değil, yanındadır ve hatta anayasal demokrasinin güvencesidir. Yine yasama ve yürütme başta olmak üzere diğer siyasal organların ve kurumların rakibi değil, aksine bunlarla birlikte siyasal işleyişin ve kuvvetler ayrılığının tamamlayıcı bir parçasıdır. Böyle bir demokratik işleyiş içerisinde kuvvetler ayrılığının konumlandığı ilke, kuvvetlerin birbirinden koparılması, ayrıştırılması, kuvvetlerin birbirleriyle yarıştırılması değil, kuvvetlerin paylaşılması yoluyla siyasi iktidarın sınırlandırılması ve bu suretle iktidarın kötüye kullanılmasını engelleyecek bir denetleme ve dengeleme mekanizmasının kurulmasını sağlamaktır. özelde anayasa yargısının, genelde yargı erkinin anayasal demokrasilerdeki yeri, işlevi ve işleyiş şekli böyledir.

Türkiye’deki bir kısım görüşler yönünden ise durum bundan farklıdır. Bu bağlamda, klasik demokrasi anlayışından ve 1924 Anayasasından tevarüs eden ve egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğunu, milletin de bu egemenliğini seçilmiş temsilcileri, yani meclis eliyle kullandığını ileri süren ve özellikle de iktidar partisi tarafından benimsenen ve savunulan görüşe göre, Anayasa Mahkemesi, bürokratik bir vesayet organı konumundadır. Yine bu görüşü benimseyenlere göre, Anayasa Mahkemesi’nin yaptığı yargısal denetim meclis çoğunluğunun iradesine karşı olmakla demokratik meşruiyet ilkesine aykırıdır.

Duraksamadan işaret etmek gerekir ki, siyaset ve yargı alanındaki temsil, gerek nitelik, gerekse koşulları yönünden birbirlerinden farklıdır. Bu bağlamda siyasal temsil doğrudan seçim yoluyla gerçekleşirken, yargıda temsil, siyasal düzenin normatif temellerini ortaya çıkaran bir işlev görür. Bu işlevine bağlı olarak yargı erki de, siyasal sistemin dayandığı temele, yani halk egemenliğine dayanır. Onun için de halk adına karar verir. Şu kadar ki, mahkeme kararlarının temsil niteliği ve meşruluğu, siyasal temsilin kurallarından farklı olarak çoğunluğun görüşüne, değer yargılarına, toplum ve siyaset üzerindeki etkilerine göre değil, anayasaya ve hukuka uygun olup olmadığına göre değerlendirilir. O nedenle kaynağını ve meşruiyetini Anayasadan alan yargı erkinin bir parçası olan Anayasa Mahkemesi’nin bürokratik bir vesayet organı olarak kabul edilmesine ilişkin görüşler doğru olmadığı gibi, mahkemenin meşruiyetinin ve yetkisinin sorgulanması da doğru değildir.

Ama bir o kadar da, meşruiyetini seçimden ve halkın iradesinden alan ve o nedenle yaptığı yasama tasarrufu seçime ve seçmen iradesine dayanan yasama organının, Anayasa Mahkemesi’ne üye seçmek hakkına sahip olmaması gerektiğini savunmak da yanlıştır, dahası demokratik meşruiyet ilkesine aykırıdır.

Açıklanan bu nedenlerle 5982 sayılı “Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun” ile Anayasa’nın 146. maddesinde yapılan değişiklik, bu bağlamda Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne Anayasa Mahkemesi’ne üye seçmek yetkisinin verilmiş olması demokratik meşruiyet ilkesine uygun olmakla yerindedir.

Kıta Avrupa’sında merkezileşmiş anayasa yargısı sisteminin uygulandığı ülkelerdeki, örneğin Almanya’da, İtalya’da, Avusturya’da, İspanya’da, Portekiz’de ki tercih ve düzenlemeler de bu şekildedir. Aynı şekilde kuvvetler ayrılığı ilkesinin uygulandığı ilk ülke olan ve bizde olduğu gibi kuvvetler ayrılığının yumuşatılmış şeklinin değil de en katı şeklinin uygulandığı Amerika Birleşik Devletleri’nde, Yüksek Mahkeme üyelerini yürütme erkinin başı olan Amerika Birleşik Devletleri Başkanı ismen belirlemekte ve Amerikan Senatosu’nun onayına sunmaktadır. Yani yüksek mahkeme üyeliğine atama yapılmasıyla ilgili süreçte, hem yürütme erki ve hem de yasama organı yetkili ve görevlidir.

Yine Türkiye Barolar Birliği’nin 2007 yılında hazırladığı Anayasa önerisi’nin 159.maddesinde yer alan düzenleme ile Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne Anayasa Mahkemesi’ne dört üye seçmek yetkisi tanınmıştır.

Referanduma sunulan değişiklik paketinde, bizce doğru olmayan husus, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne aday göstermek yetkisinin Türkiye Barolar Birliği Yönetim Kurulu veya Genel Kurulu yerine, baro başkanlarına verilmiş olması ve daha da önemlisi, ikinci ve üçüncü oylamalarda birinci oylamada olduğu gibi nitelikli çoğunluğun öngörülmemiş olmasıdır.

Anayasa Mahkemesi’ne üye seçmek konusunda Cumhurbaşkanı’na tanınan doğrudan ve dolaylı yetkinin geniş tutulmuş olması da bizce isabetli değildir.  Zira Cumhurbaşkanı’nın bu konudaki seçme yetkisi herhangi bir denetime tabi olmamakla, oluşturulan bu yapı demokratik değil, vesayetçi bir yapıdır ve bu yönüyle 1982 Anayasasının vesayetçi anlayışından çok da farklı değildir.

Sayın Cumhurbaşkanım,

1982 Anayasası’nın 159. maddesindeki Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun oluşumu ile ilgili düzenleme, anayasal demokrasilerde örneği olmayan bir düzenlemedir. Yargıtay ve Danıştay üyelerinin Yüksek Kurul üyelerini, Yüksek Kurul üyelerinin ise Yargıtay ve Danıştay üyelerini seçtikleri bu düzenlemenin dayandığı model Anglo-Saksonların “kooptasyon” olarak isimlendirdikleri “kapalı kast” sistemidir. Gerek bu yönüyle, gerekse örneği diğer anayasal demokrasilerde olmayan biçimde Adalet Bakanlığı Müsteşarının da yer aldığı ve hatta Müsteşarın katılmaması durumunda toplanamamak gibi bir garabeti de taşıyan bu modeli savunmak artık mümkün ve doğru değildir.

Gerek Avrupa Birliği kurum ve komisyonlarının Türkiye ile ilgili olarak hazırladıkları ilerleme ve istişari ziyaret raporlarında, gerekse Avrupa Yargıçları Danışma Konseyi’nin ve yine bir kısım hukukçularımızın ve siyasilerimizin görüş ve düşüncelerinde; bu modelin terk edilmesinin yanı sıra Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun, parlamentodaki iktidar çoğunluğu ile yürütme erkinden bağımsızlığını güvence altına alacak ve yine yargı bağımsızlığını ve tarafsızlığını etkileyecek ve engelleyecek her türden olumsuzluktan uzak olacak biçimde oluşması gerektiği belirtilmekte ve bütün bunların sağlanabilmesi için de sistem için bir tehdit niteliği taşıyan Adalet Bakanlığı’nın sistem içindeki etki ve işlevinin ortadan kaldırılması, bu bağlamda Hakimlerin Bağımsızlığına Dair Avrupa Konseyi Tavsiyesi’nin 1 (2) (C) ilkesi gereğince Adalet Bakanı ve Müsteşarı’nın kurulda yer almamalarını sağlayacak bir düzenleme yapılması, Cumhurbaşkanı’na kurula üye atama yetkisinin verilmemesi tavsiye edilmekte ve yine meslekte henüz kariyer aşamasında bulunan, bir gelecek inşa etme kaygısında ve beklentisinde olan ve o nedenle bağımsız davranması kendilerinden çok fazla beklenilmeyen hakim ve savcıların değil de, mesleklerinin deneyimli aşamalarında olan hakim ve savcıların kurula üye olarak seçilmelerinin daha uygun olacağı hususlarına yer verilmiştir.

Yine 2009 tarihli Yargı Reformu Stratejisi’nde “çağdaş hukuk düzeninde iddia ve karar makamları gerek usul hükümleri, gerekse yapısal olarak birbirlerinden ayrılmıştır. Bu ilke göz önüne alınarak denetim/teftiş sistemi, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun yeniden yapılandırılmasına paralel olarak iddia ve karar makamlarının tek elde birleşmesini engelleyecek şekilde yeniden yapılandırılacaktır” denilmiştir.

Eleştiriler, tavsiyeler, öneriler, stratejik hedefler bu yönde olmasına karşın, Anayasa’nın 159. maddesinde yapılan değişikliklerin önemli bir kısmı aksi yönde olmuş, bu bağlamda Adalet Bakanı’nın ve Müsteşarının kuruldaki doğal üyelikleri korunmuştur. Adalet Bakanı’na bağlı Teftiş Kurulu muhafaza edilmiş, ayrıca oluşturulan bir diğer Teftiş Kurulu, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na bağlanmış, ancak Yüksek Kurulu temsil ile görevli ve yetkili kılınan Adalet Bakanı’nın, Adalet Müfettişlerini görevlendirme yetkisi ortadan kaldırılmamış, diğer bir deyişle soruşturma açmak yetkisi Adalet Bakanı’na bırakılmıştır. Yani iddia ve karar makamları dağıtılmamış, aksine tek elde toplanmıştır. Ayrıca ve hiç gereği yok iken, üstelik karışıklığa yol açacak biçimde, bizzat Adalet Bakanı tarafından atanacak bir “iç denetçiler” kurumu oluşturulmuştur.

Bize göre Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun yeniden yapılanmasıyla ilgili olarak getirilen bu düzenlemeler, yargı bağımsızlığını ciddi şekilde zedeleyecek ve hatta tehdit edecek boyuttadır.

Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun oluşumuyla ilgili doğru tercih, Türkiye Barolar Birliği’nin 2007 yılında hazırladığı Anayasa önerisi’nin 174 ve 175.maddelerinde yer alan ve Yüksek Kurulu, Hâkimler Yüksek Kurulu ile Savcılar Yüksek Kurulu biçiminde iki ayrı yapıda düzenleyen, Hâkimler Yüksek Kurulu’nun Başkanlığını Cumhurbaşkanlığı Yüksek Makamına, Savcılar Yüksek Kurulu Başkanlığını ise Adalet Bakanı’na tevdi eden modeldir. Yine bu modelde yargının kurucu unsuru olan savunmanın temsilcisi avukatlara her iki kurulda da yer verilmiştir.
Bizce doğru model budur, zira hâkimlik ve savcılık birbirlerinden farklı olan iki ayrı meslek olmakla, bu mesleklerin özlük işleri ile ilgili kurulların da iki ayrı yapıda örgütlenmesi gerekir. Dahası, “silahların eşitliği”, yani iddia ve savunma makamlarının eşit konumda bulunmaları ilkesi de bunu gerektirir.

Yüksek Kurulun, kıta Avrupa’sındaki ve dünyanın diğer demokratik ülkelerindeki oluşum biçimi de Barolar Birliği’nin önerdiği modele benzerlik göstermektedir. Nitekim en son olarak Fransızlar, anayasalarında 21 Temmuz 2008 tarihinde yaptıkları, ancak uyum yasalarını henüz çıkaramadıkları için yürürlüğe koyamadıkları değişiklikle, kendi Yüksek Kurulları’nı, Hakimler Yüksek Kurulu ve Savcılar Yüksek Kurulu olarak iki ayrı yapıda düzenlemişler, Hakimler Kurulu Başkanlığını Yargıtay Başkanına, Savcılar Kurulu Başkanlığını ise Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’na tevdi etmişlerdir.

Anayasa’da yapılan bu değişikliklere rağmen, Türkiye’nin hukuk ve demokrasi yolunda ilerleyebilmesi için temel hak ve özgürlüklere ilişkin düzenlemeler başta olmak üzere, Batı standartlarına uygun yeni bir anayasaya, parti içi demokrasinin kurulmasına ve işleyebilmesine olanak sağlayacak yeni bir Siyasi Partiler Yasası’na, seçim barajını kabul edilebilir bir orana indirmek suretiyle temsilde adaleti gerçekleştirecek bir Seçim Yasası’na gereksinimi vardır.

Bu çerçevede yapılacak yeni anayasada Türkiye Barolar Birliği olarak yer almasını istediğimiz diğer bir önemli husus, dünyanın en son anayasalarından olan Angola Anayasa’sının 193. maddesinde olduğu gibi avukatlık mesleğinin “asli yargı kurumu” adıyla anayasanın “yargı” ile ilgili bölümünde yer almasıdır.

Sayın Cumhurbaşkanım,

üzerinde yaşadığımız bu coğrafyada ve Osmanlı İmparatorluğu’ndan bu yana yaklaşık 150 yıldır anayasa tartışması ve hatta kavgası yapıyoruz. Gelişmeler onu gösteriyor ki, referandum sonucu ister evet, ister hayır çıksın 13 Eylül 2010 tarihinden itibaren Anayasa üzerindeki tartışmalar devam edecek. Edecek, zira bu hususta iktidarıyla muhalefetiyle yanlış yaptık. Anayasa gibi bir üst ve temel norm konusunda Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bir uzlaşma sağlayacak kadar siyasal deneyimimiz ve olgunluğumuz olmasına rağmen bunu yapmadık, yapamadık. Yapamadığımız için de işi referanduma götürmek zorunda kaldık.

Doğrudan demokrasinin aracı olan, temsili kurumların yerine değil, onlara ek olarak kullanılan referandum, Anayasamızın da öngördüğü bir yöntem olmakla, bu yönteme başvurulmuş olması hukuka uygundur. Ne var ki, referandum yararı olduğu kadar sakıncaları da olan bir yöntemdir. Referandumun en başta gelen sakıncası, toplumu birleştiren değil, ayrıştıran, kutuplaştıran bir süreç olmasıdır ki bu süreci yaşıyoruz. Yine temel hak ve özgürlükleri kapsayan hususlar referanduma konu yapılmaz, yapılmaması gerekir. Referanduma konu yapılan bir kısım anayasa değişiklikleri doğrudan temel hak ve özgürlüklerle ilgili ve de isabetli olmakla, bunların referanduma sunulmuş olması doğru değildir.  Anayasa değişikliği gibi çok teknik, çok hukuki, çok siyasi bir konuda verilecek kararın, bu konuda çok az bilgili, çok az deneyimli olması nedeniyle medyanın etkisine ve manipülasyonlarına açık durumdaki halka sorulması yanlış bir tercihtir. Yine referandumdan çıkacak sonuç, belli bir zaman dilimindeki veya konjonktürdeki kamuoyunun tercihini yansıtacaktır. Oysa anayasalar sadece belli bir zamanı, diğer bir deyişle bugünü değil, yarını da kucaklayan ve bağlayan üst normlardır. O nedenle bu konuda referandum yapılması doğru değildir. Yine anayasalar nitelikleri itibari ile hukuki olmaktan daha çok, siyasi metinlerdir. Siyasi nitelikteki bu metinlerin ve dolayısıyla siyasi meselelerin referandum yoluyla evet/hayırdan ibaret iki seçeneği olan sorulara indirgenmiş olması, anayasa değişikliği gibi ciddi ve yaşamsal bir konunun basitleştirilmesi ve tahrif edilmesi sonucunu doğurur. O nedenle Anayasa değişiklikleri konusunda referandum yapılması bizce hatalı olmuştur. Nitekim anayasa değişiklikleriyle ilgili olarak Batı ülkelerinde referandum yoluna başvurulmamış, parlamentoda ve mutabakatla çözüme varılmıştır. ülkemizdeki geçmiş uygulamalarda böyle olmuştur.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Türklerin eğitimde iki büyük kusuru var: Birincisi üniversiteyi yüksek lise, ikincisi öğrenmeyi ezberlemek sanıyorlar. Araştırma zihniyetleri ise çok zayıf.” Bu sözler, Büyük Atatürk’ün sağlığında başlayıp 1950’li yıllara kadar Ankara ve İstanbul Hukuk Fakültelerinde hocalık yapan ve döneminde yetişen pek çok değerli yargıç, avukat ve savcı üzerinde emeği bulunan Prof.Dr.Ernst Hirsch’e ait. Hirsch, bunları 1939’da toplanan ilk Maarif Şurası’nda söylüyor. Hirsch’in bu tespiti, öğrenme, öğretme ve bilim zihniyeti konusunda 1939’dan 2010’a kadar yerimizde saydığımızı gösteriyor.

öyle ki günümüz Türkiye’sinde sadece üniversite öğretimi değil, ilk ve lise öğretimi de kimlik bunalımı ve zaaf içindedir. İlk/lise öğretim ve eğitimi süresince, tümevarımcı “Sokratik” bir eğitim ve öğrenim programı yerine, tamamen ezbere dayalı bir programdan geçen ve yanı sıra test üzerine kurulu üniversite giriş sınavlarına göre eğitilen gençler, üniversite öğrenimleri süresince de, ilk ve lise öğreniminden çok farklı bir eğitim ve öğrenim programına tabi tutulmamaktadırlar. O nedenle, günümüzün üniversite öğrencileri, gerek öğrenimleri boyunca, gerekse üniversiteden mezun olduktan ve mesleklerini icra etmeye başladıktan sonra “daha zayıf yazmakta ve daha kötü konuşmaktadırlar.”

Bu durumda, soruna önce ilk ve lise öğreniminden başlanılarak yaklaşılması, hem bu öğretim ve eğitim süreçlerinin, hem de üniversite eğitimi ve öğretiminin ezbere dayalı modelden arındırılması, tartışmalı, analitik, tümevarımcı “Sokratik” eğitim ve öğretim modeline göre programlanması, Fransa’da “Bakalorya”, Almanya’da “Abitur”, Avusturya ve İsviçre’de “Matura” adıyla uygulanmakta olan merkezi lise bitirme sınavlarının bir zamanlar olduğu gibi Türkiye’de de yeniden uygulamaya konulması gerekir.

Temel hak ve özgürlüklerin korunması ve güvence altına alınmasını öngören hukuk devletinin en önemli kurumlarından birisi “adil yargılanma hakkı”dır. Bu hakkın uygulanması, korunması, geliştirilmesi ve güçlendirilmesi; bağımsız mahkemelerin, tarafsız ve donanımlı yargıçların, insan haklarına saygılı, sanığın aleyhine olduğu kadar lehine olan delilleri de toplamak suretiyle gerçeğin ortaya çıkmasına, adaletin gerçekleşmesine katkı yapacak bilgili ve sorumlu savcıların ve yine bilgili, sorumlu, cesur ve bağımsız avukatların varlığına bağlıdır.

Yargı erkinin kurucu unsurlarının temsilcileri ve uygulayıcıları olan yargıçların, savcıların ve avukatların nitelikli, donanımlı, bilgili ve sorumlu olmaları, hiç kuşku yok ki aldıkları hukuk eğitiminin yeterli, düzeyli, kaliteli olmasına bağlıdır. ülkemizdeki hukuk öğretim ve eğitiminin yapıldığı hukuk fakültelerinin ve mezunlarının günümüzdeki durumuna ve standartlarına bakıldığında bu konuda ciddi ve hatta radikal bir reforma gereksinim olduğu açıktır.

Günümüzde hukuk fakülteleri programlarında yer alan gerek klasik, gerekse yeni ve değişik disiplinler, hala büyük sınıflarda veya anfilerde, “tek kitap/tek hoca” modeli ve “takrir/hocanın hitabeti” yöntemi ile ve tamamen ezbere dayalı olarak öğrencilere sunulmakta, sınavlar da bu modele uygun biçimde yapılmaktadır.
özellikle hukuk fakültelerinde halen uygulanmakta olan az yukarıda çerçevesini çizdiğimiz model terk edilmeli, bunun yerine küçük sınıflarda, öğrencilerin müzakere ve dava becerilerini, mütalaa verme tekniklerini geliştirmeye elverişli, tartışmalı, katılımlı, seminerli tümevarımcı “Sokratik” yöntem ile bunu destekleyen ve tamamlayan kurgusal duruşma, mahkeme örneksemesi gibi yarışmaları kapsayan bir eğitim ve öğretim modeli ikame edilmek suretiyle rekabetçi bir ortam yaratılmalıdır.

Yine hukuk fakülteleri, Anglo-Saksonlarda olduğu gibi ikinci fakülte biçiminde düzenlenmeli, bu suretle hem hukuk eğitimine talep nitelikli hale getirilmeli ve hem de mesleğe başlangıç yaşı yukarıya çekilmelidir. Bu model uygun bulunmadığı takdirde, ülke olarak dikkate almak zorunda olduğumuz Bologna süreci gereğince dört yıllık temel hukuk eğitimini takiben klasik meslekler olan yargıçlığa, savcılığa, avukatlığa, noterliğe giriş için devlet sınavı yapılmalıdır.  Sadece bu sınavı kazananlar iki yıllık staj eğitimine tabi tutulmalı, staj sonunda yapılacak ikinci sınavda başarılı olanlar, bu klasik meslekleri yapma hakkını elde etmelidirler.

Yine yargının en önemli sorunlarından birisi iyi yetişmiş, donanımlı ara eleman temininde karşılaşılan güçlük olmakla, bu ara elemanları sağlayacak olan Adalet Meslek Yüksek Okulları’nı yeniden yapılandırmak, Adalet Bakanlığı teşkilatının gereksinim duyduğu yazı işleri müdürü, icra müdürü, cezaevi müdürü, zabıt kâtibi, gardiyan gibi ara elemanları sadece bu okullardan mezun olanlar arasından seçmek gerekir.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Ceza yasaları bireyin hak ve özgürlüklerine çok etkili biçimde müdahale eden yaptırımları içeren yasalardır. Bu bağlamda ifade etmek gerekir ki, bir ülkedeki ceza yasasına egemen olan felsefe, değer, ilke ve tercihler, o ülkedeki siyasi rejimin de niteliğini gösterir.

En büyük öğreticilerden birisi olan tarih bize göstermiştir ki, totaliter devletler, gerek kendi ideolojilerini benimsetmek, gerekse rejimlerini ayakta tutmak için ceza yasaları yoluyla ve öncelikle birey hak ve özgürlüklerini ya geniş biçimde sınırlandırmışlar, ya da bütünüyle ortadan kaldırmışlardır.

Nitekim Birinci Dünya Savaşı sonrasında İtalya’da yönetimi ele geçiren faşistler ile Almanya’da iktidara gelen naziler, Ekim Devrimi’nden sonra ve özellikle Stalin döneminde komünistler, hem kendi ülkelerinde ve hem de işgal ettikleri ülkelerde, başta ceza yasaları olmak üzere tüm mevzuatlarını otoriter/totaliter anlayışa göre değiştirmişlerdir.

Demokratik hukuk devletleri ise, bireyin hak ve özgürlüklerini güvence altına almak amacı ile siyasal iktidarın kullanılmasını birey hak ve özgürlükleri lehine sınırlandırmışlar, yanı sıra ceza yasası ile ilgili temel ve evrensel ilkelere anayasalarında yer vermişlerdir.

Daha da ötesi, geride bıraktığımız yüzyılda demokrasinin başlıca muhalifi olan totalitarizmin, insanlığa yaşattığı derin ve unutulmaz acılardan hareket eden uygar dünya, insanların adaletsiz ve haksız biçimde ceza ve önlemlere maruz kalmamaları amacı ile başta anayasaları olmak üzere, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi gibi uluslararası sözleşme ve  belgelerde, bireyi ceza yasalarının keyfi uygulamalarına karşı güvence altına alan hükümlere yer vermiştir.

Bu gelişmelerin dışında kalmayan Türkiye, 1926 yılında İtalyan Ceza Kanunu’ndan iktibas ettiği Türk Ceza Kanunu ile Almanya’dan iktibas ettiği Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nu, Avrupa Birliği hedefi ve uyum paketleri çerçevesinde yenilemiş, bu bağlamda 5237 sayılı yeni Türk Ceza Kanunu ile 5271 sayılı yeni Ceza Muhakemeleri Kanunu’nu kabul ederek yürürlüğe koymuştur.

Bu değişiklikler kapsamında 12 Mart 1971 ara rejimi döneminde 1961 Anayasası’na ithal edilen, oradan da 1982 Anayasası’na monte edilen Devlet Güvenlik Mahkemeleri, 5190 sayılı “Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununda Değişiklik Yapılmasına ve Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Kaldırılmasına Dair Kanun” ile lağvedilmiştir.

Ne var ki, kaldırılan Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin yerine, Devlet Güvenlik Mahkemeleri’ni de aratan biçimde özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri getirilmiştir. İhtisas mahkemesi niteliğinde olmayan bu mahkemeler, hem bu nedenle gereksizdir, hem de yeni Ceza Muhakemesi Kanunu ile getirilen insan odaklı yargılama modelinin amacına ve ruhuna aykırıdır.

Şimdilerde Ceza Hukuku ile Ceza Muhakemeleri Hukuku’nun en tartışmalı konularından birisi olan özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri’nin görev, yetki ve yargılama usulleri, temel hak ve özgürlükler yönünden ciddi tehdit ve tehlikeler içermektedir. öyle ki, özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemelerinin tabi olduğu usulle, Ağır Ceza Mahkemelerinin tabi olduğu usul, gerek savunma hakkının kullanılması, gerekse sanık haklarının güvence altına alınması ve gözaltı süreleri yönünden tamamen birbirlerinden farklıdır. O nedenle özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri ve bu mahkemelerin tabi olduğu usul, yargılama birliği ilkesine, kanun önünde eşitlik ilkesine ve adil yargılanma hakkına aykırıdır.

özel soruşturma ve yargılama usulleriyle, savunma hakkının kısıtlanması niteliğindeki gizlilik kararlarıyla, siyasi tehdit aracı gibi çalışan tarzlarıyla hiç de demokratik olmayan ve mahkemeden daha çok devletin ideolojik aygıtı ve hatta devrim mahkemeleri gibi çalışan bu mahkemelerin bir an önce kaldırılması gerekir.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Kanunlar da eşyalar gibi zamanla eskir ve kullanılamaz hale gelir. Böyle durumlarda yasama organı harekete geçer, eskiyen ve işe yaramaz hale gelen, toplumun gereksinimlerini karşılamayan kanunları değiştirir. Türkiye Büyük Millet Meclisi bu işlevini yerine getirmek için hareketlenmiş ve artık eskimiş olan üç önemli kanunu, “Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu”nu, “Borçlar Kanunu”nu, “Ticaret Kanunu”nu değiştirmek üzere Meclis Adalet Komisyonu tarafından hazırlanan tasarıları gündemine almıştır.

Türkiye Barolar Birliği temsilcilerinin de aktif katılımları ve katkıları sonucu hazırlanan bu tasarıların her üçü de, karşılaştırmalı hukuktaki gelişmeleri,  günümüzün sosyo-ekonomik değişimlerini, Avrupa Birliği standartlarını dikkate alan emekli ve gerçekten ülke gereksinimlerini karşılayacak nitelikte çalışmalardır. İktidarıyla, muhalefetiyle Yüce Meclisten Türkiye Barolar Birliği olarak talebimiz, her üç tasarının da mümkün olan en kısa sürede yasalaşmasını sağlamasıdır.

Bazı düşünce ve değerlendirmelerin doğru olup olmadığı zaman içerisinde ve biraz da yaşadıktan sonra ortaya çıkıyor. Bir zamanlar 20 Temmuz-05 Eylül tarihleri arasında yapılan “Adli Tatil” uygulamasının yanlış olduğunu, “Adli Tatil”in hem kısaltılması ve hem de kaldırılması gerektiğini düşünen ve savunanlardan birisi de bendim. Yeni uygulamayı yaşadıktan sonra, önceki uygulamanın doğru olduğunu, benim ve benim gibi düşünenlerin yanıldığını itiraf etmek durumundayım. Zira şimdiki yasal düzenlemeye ve uygulamaya göre her yargıç ve savcı değişik tarihlerde izin kullandığı için ortada tam bir kargaşa vardır. O nedenle bu yanlışın düzeltilmesinin, 01 Ağustos-05 Eylül arası ile sınırlı olmak üzere eski uygulamaya geri dönülmesinin uygun olacağı kanısındayız ve bu önerimizi Sayın Adalet Bakanımızın takdirlerine sunuyoruz.

Sayın Adalet Bakanımızın takdirlerine sunmak istediğimiz iki husus daha var. Birincisi haciz ve keşif işlerinde kullanılan araçlar ile ilgili. Bilindiği üzere “Adalet Teşkilatını Güçlendirme Vakfı”, Medeni Kanun hükümlerine göre kurulmuş bir özel hukuk tüzel kişisidir. Keşif ve haciz işlerinde bu vakfa ait araçların kullanılması ve hatta icra ve mahkeme memurlarının buna mecbur tutulmaları, anılan vakfa ayrıcalık yapmaktır ve bu hukuka aykırıdır. O nedenle yaklaşık 25 senedir süregelen bu ayrıcalığın ortadan kaldırılması gerekir.

İkinci konu, adliye teşkilatı içinde en özverili çalışanların başında icra müdür ve memurları gelir. Adliye teşkilatı içinde gerek asıl, gerekse yardımcı organlarda çalışan tüm personel yargı mensubu/yargı hizmetleri sınıfına dahil edildiği halde, icra müdürleri bu sınıfa dahil değildirler. Yine yargı hizmeti yapan icra müdürleri, özlük hakları yönünden 657 sayılı Kanuna tabi devlet memurları, disiplin soruşturmaları dahil diğer bütün işlemler yönünden yargı hizmetleri personeli gibi değerlendirilmektedir. Bu durum yasal yönden çelişkili olduğu gibi sınıf mensubiyetini de ortadan kaldırmaktadır. Yine icra müdür ve yardımcıları, gerek atama, gerekse sorumluluk yönünden yargıç ve savcıların tabi oldukları hükümlere tabidirler. Hal böyle iken, sosyal ve mali haklar yönünden farklı durumdadırlar. Sosyal ve mali haklar yönünden icra müdür ve yardımcılarının yargıç ve savcılar ile eşit durumda olmaları elbette istenemez, ama kısmen de olsa bu mali ve sosyal haklardan yararlanmaları hakkaniyet gereğidir.
Sayın Cumhurbaşkanım,

Yargı kararlarının eleştirilmesi yargıya saygısızlık olmadığı gibi görülmekte olan bir davaya müdahale niteliğinde de değildir. Yine bir konunun tartışılmasının sürmekte olan bir davayı etkileyeceği gerekçesiyle engellenmesi, toplumdaki kimi rahatsızlıkların hiçbir zaman konuşulmaması, tartışılmaması ya da en azından o konunun kamuoyunda tartışılmasına en fazla gereksinim duyulduğu zamanda tartışılmaması anlamına gelir ki, hukukçu olarak, vicdan sahibi insanlar olarak bunu kabul etmemiz olanaksızdır. Kaldı ki, yargı kararları üzerine konuşmak, tartışmak veya kamusal tartışma açmak ifade özgürlüğünün gereğidir. Yine yargıya karşı saygının, yargı kararlarının eleştirilmemesiyle sağlanacağını düşünmek de ciddi bir yanılgıdır. Zira yargının saygınlığını korumak adına zorla dayatılan suskunluk, yargıya saygıyı artırmaktan daha çok, yargıya yönelik kuşkuyu ve itaatsizliği besler.

Bütün bu nedenlerle az sonra sunacağım görüş, düşünce ve eleştirilerin, bu çerçevede ve yine yargının kurucu unsuru olan savunma makamının temsilcisi olarak bir özeleştiri biçiminde değerlendirilmesini ve yargıya, yargı kararlarına karşı saygısızlık olarak görülmemesini özellikle rica ederim. Esasen Türkiye’de en çok gereksinim duyulan husus da, öz eleştiridir. Onun için hep siyasileri ve siyaset kurumunu eleştiren biz yargı temsilcilerinin artık oturup biraz da kendimizi eleştirmemiz gerekir.

Kamu adına hareket eden, suç ve suçluları toplumun huzuru, güveni ve yararı için takip eden, soruşturan, bu amaçla iddia ve ithamının dayanağını oluşturan kanıtları toplayan, gerektiğinde dava açan savcılara, insan haklarının korunması hususunda önemli görevler düşmektedir.

İddianın ve ithamın dayanağını oluşturan kanıtları toplamak ve iddia etmek, savcı için nasıl bir görev ise, lekelenmemek de şüphelinin/sanığın hakkıdır. İtham edilmiş bile olsa, suçlu olduğunun kanıtlanmasına kadar kişinin suçsuz sayılacağını öngören “masumiyet karinesi”nin parçası ve uygulamadaki uzantısı olan “lekelenmeme hakkı”, temel bir insan hakkıdır.

Ceza soruşturmalarında sadece insan haklarına değil, ceza hukukunun öngördüğü diğer temel ve evrensel ilkelere de bağlı kalınması gerekir. Bu temel ve evrensel ilkelerin başında, hazırlık/soruşturma aşamasında yürütülen eylem ve işlemlerde hukuk devletinin öngördüğü sınırlar içinde kalınıp kalınmadığını, aşırılığa kaçılıp kaçılmadığını esas alan “hukukilik ilkesi”, “oranlılık ilkesi” ve “insan onurunun dokunulmazlığı ilkesi” gelir. Uyulması gereken bir diğer önemli ilke, yürütülen işlemlerin yasal ve ahlaki bir temele oturmasını, yani soruşturma makamlarının sanıklara/şüphelilere karşı insaflı, anlayışlı, savunmayı kolaylaştırıcı davranıp davranmadıklarını, iddia kanıtlarının yasal ve kabul edilebilir ahlaki ölçü ve sınırlar içinde toplanıp toplanmadığını öngören “dürüst işlem ilkesi”dir.

Yine ceza kovuşturmasının dayanağı ve savcılık makamının suç isnadının temelini oluşturan “iddianame”nin mümkün olduğunca kısa, sanığın/şüphelinin neyle ve hangi kanıtlarla suçlandığını kolayca anlayabilmesi ve buna göre savunmasını yapabilmesi için açık, anlaşılır ve somut olması, sadece iddiaya konu olay ve olgular ile kanıtları içermesi gerekir.

Başta kamuoyunda “Ergenekon” olarak bilinen davalara esas olan iddianameler olmak üzere, örgütlü olarak işlendiği ileri sürülen suçlara konu diğer pek çok davanın dayanağı olan iddianameler, yukarıda çerçevesi çizilen iddianame tekniğine uygun olarak hazırlanmadığı gibi, bu iddianameler öncesinde yürütülen soruşturmalarda da ceza hukukunun temel ve evrensel ilkeleri olduğuna vurgu yaptığımız “hukukilik, oranlılık ilkesiinsan onurunun dokunulmazlığı ve dürüst işlem” ilkelerine uyulduğunu söylemek pek mümkün değildir.

Diğer taraftan, gerek Anayasamız, gerekse Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile güvence altında olan “adil yargılanma hakkı” gereğince, ceza soruşturmasının mümkün olan en kısa sürede tamamlanması, ceza davası açılmış ise yargılamanın “makul bir süre” içinde sona erdirilmesi ve davanın nihai olarak karara bağlanması gerekir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin emsal nitelikteki Eckle-Almanya (15 Temmuz 1982, Seri A No.51, s33, paragraf 73), Metzger-Almanya (31 Mayıs 2001 tarihli Başvuru No: 37591/97, paragraf 31) davaları kararlarında işaret edildiği üzere, ceza davalarında makul süre kişiye suç isnadıyla, yani davanın mahkeme önüne geldiği tarihten çok önceki bir tarihte başlar.

Bu hususlar dikkate alındığında, kamuoyunda “Ergenekon” olarak bilinen ve ne zaman sona ereceği belli olmayan ceza davalarında, makul süre daha şimdiden aşılmıştır.

Bu çok açık biçimde adil yargılanma hakkına aykırıdır, hak ihlalidir, insan hakları ihlalidir.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Tutuklama kararı, bir hakka, yani özgürlük hakkına hukuk yoluyla da olsa tecavüz niteliği taşıdığı, adil yargılanma hakkı ile doğrudan ilişkili ve yine ceza değil bir önlem, kural değil bir istisna olduğu için son derece dikkatli biçimde verilmesi gereken kararlardandır. Ne yazık ki, ülkemizdeki uygulama biçimi itibariyle tutuklama, istisna ve önlem olmaktan çıkmış, kurala ve hatta erken infaza dönüşmüştür.

Türkiye Barolar Birliği tarafından yayımlanan “Tutuklama Raporu” isimli çalışmada yer verilen istatistiki bilgiler de bu hususu doğrulamaktadır. Buna göre 2010 yılı Mart ayı itibariyle Türkiye’deki hükümlü sayısı 58506, tutuklu sayısı ise 60782’dir. Bu rakamlar, bir önlem ve istisna olan tutuklamanın, kurala ve hatta cezaya dönüştüğünün kanıtıdır.

Tutuklamaya ilişkin yargı kararlarındaki keyfilik ve çifte standartlık, mağdur olan sade yurttaşlar tarafından yıllardır yakınma, avukatlar ve barolar tarafından eleştiri konusu yapılmasına rağmen kamuoyundan yeteri kadar ilgi, tepki ve destek görmemiştir.

Süreç ve işleyiş, sade yurttaşa yönelik olarak böyle devam ederken “Ergenekon” olarak isimlendirilen soruşturma ve kovuşturmalarla birlikte, kimi askerlerin, gazetecilerin, siyasetçilerin, akademisyenlerin, yani sade yurttaş dışındaki kişilerin üstelik tam olarak ne ile suçlandıklarını dahi bilmeden tutuklanmalarının hemen ardından, tutuklama olgusu, başta siyasetçiler, hukukçular, yazılı ve görsel medya olmak üzere ülke kamuoyunun gündemine gelip oturmuş, yoğun itiraz, eleştiri ve tartışmaları da beraberinde getirmiştir.

Oysaki “Tokyo Kuralları” olarak bilinen 1990 tarihli “Birleşmiş Milletler Hapis Dışı Tedbirler Hakkında Asgari Standart Kuralları” ile 1990 tarihli “Birleşmiş Milletler Zorla Kayıp Edilmeye Karşı Herkesin Korunmasına Dair Bildiri”de yazılı olduğu üzere, yargılama öncesi tutukluluk, iddia konusu suçun soruşturulması ve toplum ile mağdurun korunması amacıyla ceza yargılamasında son çare olarak uygulanır.

Aynı şekilde yargılama öncesi tutukluluğa alternatif tedbirler de, mümkün olduğunca en erken aşamada uygulanır. Yine kişinin tutuklanmasından hemen sonra görevli yargı organının önüne çıkarılması gerekir. Soruşturmadaki yetkisizlik tartışmalarına bağlı olarak dava açma süresinin uzaması sonucu, tutukluluk süreleri de uzamakta ve bu durum ciddi mağduriyetlere neden olmaktadır.

Nitekim “Ergenekon” adıyla yürütülen soruşturma kapsamındaki kişilerin tutuklanma tarihleri ile görevli yargı organının önüne çıkarıldıkları tarihler, uzayan ve makul süreyi çoktan aşan yargılama süreci göz önüne alındığında, Birleşmiş Milletlerin az yukarıda yollamada bulunduğumuz kurallarına, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin emsal nitelikteki kararlarına uygun davranıldığını söylemek pek mümkün değildir.

Adı geçen soruşturma ve kovuşturmalara konu suç niteliğindeki fiilleri işleyenler, demokrasiye musallat olan darbeciler, yasa dışı örgüt üyeleri, başkaca suçların failleri elbette yargılansınlar ve hak ettikleri cezaları alsınlar. Bu, yurttaş olarak, hukukçu olarak, demokrasiye bağlı insanlar olarak bizim de istediğimiz bir şeydir. Ama her şey hukuka, kanuna uygun olmalıdır, suç işleyen, suç işlediği hususunda ciddi kanıtlar bulunan, adına sanık ve şüpheli dediğimiz kişilerin de hakları olduğu hususu dikkate alınmalıdır. Bugün bizim eleştiri konusu yaptığımız, yakındığımız tutuklama olgusunun, Anglo-Saksonlar tarafından neredeyse 300 yıl önce tanınan ‘Habeas Corpus Hakkı’ ile sorun olmaktan çıkarılarak asıl olanın tutuksuz yargılama olduğu hususu, artık bizim yargıçlarımız tarafından da bilinmeli ve uygulanmalıdır. Demek istediğimiz sadece bu. Yani birazcık empati, birazcık farkındalık.

Sayın Cumhurbaşkanım,

İnsanlık tarihinin ilk zamanlarında “zorbalıkla-kaba güçle” eş anlamlı olan ve o şekilde uygulanan “hak arama özgürlüğü”, günümüzde başta anayasalar olmak üzere, yasalarla, uluslararası sözleşmelerle tanınan, düzenlenen, kullanılabilen ve güvence altında olan bir özgürlüktür. Hak aramanın bağımsız ve tarafsız bir kurum olan yargı yolu ile elde edilmesi, aşama aşama gelişen ve gerçekleşen bir hukuksal aydınlanmanın sonucudur.

Hak arama özgürlüğünün kullanılmasında ve korunmasında hukuki yardımda bulunan, bu amaçla bireyin yanında yer alan, bilgisini ve zamanını hak arayan kişi veya kişilere özgüleyen hak arama/savunma mesleğinin onurlu temsilcileri ise avukatlardır.

İnsanız. Her toplumda melekler olduğu kadar, şeytanlar da var. Birey olarak hepimizin sağlıklı, olumlu yanlarımız olduğu gibi, yanlışlarımız, eksiklerimiz de var. Onun için Fransızlar “Herkesin dolabında bir ceset vardır” diyor. Esasen, herkes melek olsa idi, hukuka, yasalara, avukat, yargıç ve savcılara gereksinme olmazdı.

Melek ya da şeytan olalım, suç denilen şey hiçbirimizin uzağında değil. Hiç suç işlememiş olmamız, ileride de suç işlemeyeceğimiz anlamına gelmez. Hepimiz her an bir suç isnadına, iftiraya maruz kalabilir, ya da hukuki bir çekişmenin tarafı olabiliriz. Bu gibi durumlarda, profesyonel bir desteğe, yani avukata gereksinmemiz olacağı açıktır. Esasen Charles Dickens’in özlü deyişi ile “kötü insanlar olmasaydı, iyi avukatlar olmazdı.” Bütün bunları dikkate aldığımızda, savunma hakkının, bu hakkın takipçisi ve onun uzmanı olan avukatın önemi ve değeri ortaya çıkar.

Onun için avukatı ve avukatlık mesleğini bağımsız, özgür, özerk kılmak, yargılama sürecinde etkili ve işlevsel yapmak yaşamsal değerdedir. Böyle olduğu içindir ki, temel insan haklarından olan adil yargılama ilkesi, Avrupa Birliği Bakanlar Komitesi Avukatların özgürlüğü Metni, Uluslararası Avukatlar Birliği’nin Herkes İçin Hak Arama özgürlüğüne İlişkin Uluslararası Şartı, Havana Kuralları diye bilinen Avukatların Rolüne Dair Temel Prensipler, savunmanın özgürlüğünü, bağımsızlığını, özerkliğini ve işlevselliğini öne çıkarır.

Avukatlık yasamızdaki düzenlemeye göre, savcı ve yargıç ile birlikte yargılama faaliyetinin üç kurucu unsurundan birisi, ama bize göre asli unsuru olan savunma mesleğinin kökleri kadim Yunan’a kadar gider. Tarihin yazımlayabildiği kadarıyla ilk Baro Atina’da kurulmuştur. Dracon ve Solon Atina Barosu’nun ilk avukatlarıdır. Konsül olduğu zaman Cicero ve yine Cesar Roma Barosu’na kayıtlı avukattı.

Kaba gücün, işkencenin, engizisyonun egemen olduğu Ortaçağ’da avukatlık mesleği çok fazla bir gelişme gösteremedi. Zira bu süreçte kanıtlar, işkence ve itirafla elde edildiği için savunma gereksiz kabul ediliyordu.

Avukatlık mesleği Rönesans ile birlikte yeniden gelişme göstermeye başladı. Bu dönemde avukat, “Yumuşak, sakin, Tanrı’dan korkan, gerçeği ve adaleti seven kişi” olarak tanımlanıyordu. Yine bu dönemde Fransa’da avukatlar mesleklerini ikamet ettikleri yer dışında da yaptıkları için “adaletin gezici şövalyeleri” olarak isimlendiriliyordu.

özetle avukatlık, tarihsel olarak kamusal ve entelektüel işlevlere sahip özel meslekler için gösterilebilecek en uygun örnektir. Avukatlar, insanlığa; başkalarının hakkına, mülkiyetine, özgürlüğüne saygıyı öğreten, İnsan Hak ve Bildirgesini yazan, Kölelikten Kurtuluş Bildirgesini yayımlayan, çoğunluğun tiranlığına karşı duran, adaletsizlikle savaşan, kendini hakkaniyete adayan, eşitlik, özgürlük ve barış için mücadele eden, uzlaşmaya inanan insanlardır. Dünya tarihi bunun sayısız örnekleriyle doludur.

Meslekleri gereği hayatın tam içinde olan, toplumun hemen her kesimi ile temas halinde bulunan avukatlar, başka ülkelerde olduğu gibi bizim ülkemizde de pek çok sosyal sorumluluk projesinin destekçisi, kültürel, sanatsal, fikirsel veya hayır amaçlı derneklerin üyesidirler. Avukatlar ve barolar, sadece bunlar için değil, aynı zamanda hukuk devletinin yerleşmesi, toplumda hukuka aidiyet bilincinin gelişmesi, demokrasinin kurumsallaşması, özgürlükler alanının genişlemesi, insan haklarının korunması konularında da çaba harcarlar. Dünyanın hemen her ülkesinde demokrasinin ve özgürlüklerin en yakın dostu ve teminatı avukatlardır.  Onun için avukatlar, totaliter yönetimler tarafından çok fazla sevilmezler. Avukatlar, statükoyla, statükonun korunmasından yana olanlarla sorunu olan bir mesleğin mensubudurlar. O nedenle, kurulu düzenden yana olanlar, onun devamından yarar sağlayanlar da avukatları sevmezler.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Sav, savunma, yargıç, yargılama faaliyetinin vazgeçilmez üç unsuru olmakla birlikte, demokratik hukuk devletlerinde yargılama faaliyetinin merkezini savunma hakkı oluşturur. Yargılama faaliyetinin merkezine savunmayı, yani avukatı koymadığınızda, onun adı yargılama olmaz, yargısız infaz olur. Yine avukatın saygınlığının olmadığı veya korunmadığı bir ülkede, yargıç ve savcının, aynı şekilde yargıç ve savcının saygınlığının olmadığı veya korunmadığı bir ülkede avukatın saygınlığı olmaz. Avukatın kalitesinin artması yargıç ve savcıların kalitesinin artmasına, yargıç ve savcıların kalitesinin artması da avukatların kalitesinin artmasına bağlıdır.

Bütün bu nedenlerle, Yüce Meclisimizden ve Hükümetimizden taleplerimiz şunlardır; avukatların ciddi sorunları vardır. Bu sorunların en başında ekonomik sorunlar gelmektedir. O nedenle avukatlık mesleğinin alanının genişletilmesi gerekir. Avukat sayısı ihtiyacın üzerindedir ve giderek artmaktadır. Buna önlem olarak avukatlık sınavının getirilmesi, hukuk fakültelerinin sayısının ihtiyacın üzerinde olduğu dikkate alınarak, mevcut hukuk fakültelerinden gerek fiziki koşulları, gerekse akademisyen kadrosu yönünden yeterli ve standartlara uygun olmayanların kapatılması, yeni açılacak olanların sıkı standartlara tabi tutulması gerekir. Avukatlık mesleğinin kalitesinin artırılması için meslek içi eğitimin zorunlu hale getirilmesi gerekir. Avukat stajyerlerine de yargıç stajyerlerine olduğu gibi ücret ödenmeli, sosyal güvenlik hakkı verilmelidir. Avukatlar ile  yargıç ve savcıların emeklilik maaşları, emekli kesenekleri artırılmak, gerekli intibaklar yapılmak suretiyle eşitlenmelidir. Yürürlükteki Avukatlık Kanunu günün ihtiyaçlarını karşılamamakla, yeni bir Avukatlık Kanunu’nun hazırlanarak yürürlüğe konulması gerekir. Gelir Vergisi Kanunu ile Katma Değer Vergisi Kanunu arasındaki çelişkinin giderilmesi ve avukatların tahsil etmedikleri paranın katma değer vergisini ödemek yükünden kurtarılmaları, Ceza Muhakemesi Kanunu kapsamındaki zorunlu müdafilik yapan avukatların ücretlerinin, avukatlık asgari ücret tarifesi düzeyine getirilmesi, avukat bürolarının denetimi Avukatlık Kanunu gereğince Barolara ait olmakla, avukatların belediyelerce iş yeri açma izni almaya zorlanmalarının önüne geçilmesi, yargının kurucu diğer iki unsuru olan yargıç ve savcılar gibi avukatların da yeşil pasaport hakkından yararlanmaları, kamu avukatlarının mağduriyetlerinin giderilmesi gerekir.

Yargıç ve savcılarımızdan talebimiz ise, sadece Avukatlık Kanunu’nda yazılı olan “savunmanın yargının kurucu unsuru” olduğuna ilişkin hükmün içselleştirilmesidir. Bu yapılırsa gerisi kendiliğinden gelir.

Beni sabırla dinlediğiniz için teşekkür eder, saygılar sunarım.

Kamu Yaşamında Standart İlkeler

0

Kamu Yaşamında Standart İlkeler(Nolan İlkeleri), kamu görevlilerinin sahip olmaları gereken etik değerleri belirlemek üzere İngiliz Parlamentosu Kamu Yaşamında Standartlar (NOLAN-CSPL) Komitesi tarafından hazırlanmıştır. Komite, ilk raporunu, Kamusal Yaşamın Yedi İlkesi adıyla 1995 yılında hazırlamış, bu ilkeler sonraki yıllarda sürekli güncellenmiştir.

Atanma ve seçim yoluyla kamu makamlarını ellerinde tutanlara ilişkin yönetim standartlarının belirlenmesi ve bu konulardaki değişikliklerle yönelik tavsiyelerde bulunmak amacıyla, 25 Ekim 1994’te dönemin İngiliz Başbakanı John Major’ın emriyle İngiliz Parlamentosu’nda “Kamu Yaşamında Standartlar Komitesi” kurulmuştur. Komite, adını ilk başkanı ve eski bir yargıç olan Michael Patrick Nolan(Lord Nolan)’dan almıştır. İngiliz parlamentosunun oluşturduğu ilkeler tüm dünyada ve Türkiye’de de örnek alınarak kamu görevlilerinde olması gereken etik değerler belirlenmiş ve yasal hüküm altına alınmıştır.

Bir süre “Nolan Komitesi” olarak adlandırılan komitenin görev alanı, 12 Kasım 1997’den sonra kendisi de bir hukukçu olan Başbakan Tony Blair tarafından, siyasi partilerin finansmanı ve bu konudaki değişikliklere yönelik önerileri de içerecek biçimde genişletilmiştir.

Türkiye, kamu görevlileri etik değerleriyle ilgili ; “Avrupa Konseyi Yolsuzluğa Karşı Özel Hukuk Sözleşmesi” 17 Nisan 2003’te onaylanmış, “Bilgi Edinme Hakkı Kanunu” ise 9 Ekim 2003’te kabul edilerek yürürlüğe girmiştir.

Kamu Yaşamında Standart İlkeler – Nolan İlkeleri 

1.Bencil Olmama: Kamu makamını ellerinde tutanlar, kararları alırken sadece kamu yararını esas almalıdırlar.

2.Bütünlük: Kamu makamını ellerinde tutanlar, görevlerini yerine getirirken kendilerini etkileyebilecek kurum dışı bireylerin veya örgütlerin mali veya diğer yükümlülükleri altına girmemelidirler.

3.Nesnellik: Kamu makamını ellerinde tutanlar, kamusal atamaların yapılması ve sözleşmelerin onaylanması dahil olmak üzere, kamusal işlerini yerine getirirken tercihlerini liyakat esasına göre yapmalıdırlar.

4.Hesap verme: Kamu makamını ellerinde tutanlar, kendi kararları ve eylemlerinden dolayı kamuya hesap verirler ve uygun denetime tabi tutulurlar.

5.Açıklık: Kamu makamını ellerinde tutanlar, aldıkları tüm kararlar ve yaptıkları tüm işlerde mümkün olduğunca açık olmalıdırlar. Kararlarının nedenlerini açıklamalı ve (kendilerindeki) bilgiyi daha geniş kapsamlı kamu yararı gerektirdiğinde gizlemelidirler.

6.Onur: Kamu makamını ellerinde tutanlar, kamusal işleriyle ilgili özel çıkarları açıklama ve kamu yararını açıklanması konusunda ortaya çıkabilecek herhangi bir çıkar çatışmasını çözmek üzere gerekli adımları atmak görevine sahiptirler.

7.Liderlik: Kamu makamını ellerinde tutanlar, (toplumda) liderlik göstererek ve örnek olarak, yukarıda sayılan ilkeleri savunur ve desteklerler.

TBB Başkanı R.Erinç Sağkan’ın 2023-2024 Adli Yıl Açılışı Konuşması

0
Avukat Ramiz Erinç Sağkan

Türkiye Barolar Birliği (TBB) Başkanı Avukat Ramiz Erinç Sağkan‘ın, Yargıtay’da düzenlenen 2023-2024 Adli Yıl Açılış Töreni’ndeki konuşmasıdır. Konuşmada; depremin yarattığı tahribat, savunma hakkı ihlalleri, adalet sisteminde yaşanan sorunlar, yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı, hukuki öngörülebilirliğin olmayışı , İnsan Hakları Eylem Planı, hukuk fakültesi kontenjanlarının sınırlandırılması, çoğalan şiddet olayları ve avukat intiharları, adli yardıma ve zorunlu müdafi ücretlerine ilişkin sorunlar, kamu avukatlarının sorunları ile Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmaması konuları ön plana çıktı.

TBB Başkanı R.Erinç Sağkan’ın 2023-2024 Adli Yıl Açılışı Konuşması Tam Metni 

Sayın Cumhurbaşkanım,

Sayın Yargıtay Başkanım,

Sayın Avukat, Yargıç ve Savcı Meslektaşlarım, Değerli Konuklar,

Karşınızda, yalnızca avukatların meslek örgütleri olan ve 180 bini aşkın üyeye sahip baroların çatı örgütü Türkiye Barolar Birliği Başkanı olarak değil, 85 milyon yurttaşımızın en kutsal ve temel haklarından olan savunma hakkının temsilcisi olarak bulunuyor ve hepinizi saygı ile selamlıyorum. İçinde bulunduğumuz dönemde, temel ve evrensel insan hakları için her doğan günde mücadele veren, dünyanın diğer ülkelerinde aynı mesleği icra eden meslektaşlarından çok daha büyük zorluklara göğüs gererek, adalete kimin ihtiyacı varsa bizzat orada bulunarak savunma hakkının kutsallığını ve adil yargılanma ilkesini kâğıt üzerinde bırakmayan tüm meslektaşlarıma teşekkür ederek başlamak isterim. Onlarla aynı mesleği paylaşmanın onurunu ve gururunu hissetmediğim tek bir günüm dahi yok.

Bundan tam 365 gün önce, yine sizlerin ve tarihin huzurundaydım. Geçen zamanda aramıza binlerce yeni meslektaşımız eklense de ne yazık ki bir gecede 122 ömür eksildik.

6 Şubat 2023 sabahından beri hiçbir şey eskisi gibi değil… Binlerce yurttaşımızı, onlarca meslektaşımızı, ülke tarihinin gördüğü en büyük trajedide kaybettik. On binlerce meslektaşımızın ailelerini, en yakınlarını, evlerini, iş yerlerini tek bir gecede kaybetmesine şahit olduk. Şimdi anlıyoruz ki; anlatılarda 40. gün hafifleyeceği söylenen yasımız, günlük ya da aylık değil ömürlüktür. Bugün üzerimde taşıdığım bu cübbenin, duvarları yıkılmış bir bina içerisinde, her şeye inat dimdik ayakta durduğu o fotoğrafın da, depremden itibaren hem ruhen hem de fiziken bir araya gelen Baro başkanlarımızın, yönetim kurulu üyelerimizin, baro emekçilerimizin ve bütün meslektaşlarımızın dünyada bir emsali daha olmayan dayanışması da gözlerimin önünden hiçbir zaman gitmeyecek.

Ramiz Erinç Sağkan

Depremde yıkıma maruz kalan on bir ilimizde yaklaşık 17 bin meslektaşımız bulunmaktaydı. 10 binden fazla sayıda meslektaşımızın ofisleri ve/veya evleri depremden doğrudan etkilendi ve kullanılamaz durumdadır. Bir başka deyişle, Türkiye’de yaşayan her 15 avukattan biri, evini veya ofisini kaybetmiştir.

Türkiye Barolar Birliği, depremin ilk anından itibaren acil durum masasıyla çalışmalarına başlamıştır. İlk günün sabahında Yönetim Kurulu üyesi arkadaşlarımızla deprem bölgesine ulaştık ve gelişmeleri yerinde inceledik. Adalet Bakanlığıyla görüşerek yurttaşların ve avukatların hak kayıplarının önlenebileceği önerilerimizi paylaştık. Gerek temel ihtiyaç malzemelerinin bölgeye ulaştırılması, gerekse barınma ihtiyacı gibi acil durumlar için bütün kaynaklarımızı seferber ettik. Çok sayıda suç duyurusunda ve hukuki girişimde bulunduk, hukuki süreçleri kararlılıkla takip ediyoruz. Hukuk rehberi ve videolar hazırlayarak yurttaşların hukuki bilgi sahibi olmasına yönelik çalışmalar gerçekleştirdik. Depremden sonraki on gün içerisinde Enkaz Radarı uygulamasını hayata geçirerek, sorumluların cezasız kalmaması ve adaletin tecelli etmesi için delil toplanması çalışmalarına yüzlerce meslektaşımızla bilfiil katkı sunduk.

Türkiye Barolar Birliği Başkanı olarak, bu büyük ailenin ve dayanışmanın bir parçası olmaktan onur duyduğumu ifade etmek isterim. Yola çıkarken “hiçbir meslektaşımız ve baromuz yalnız, hiçbir yurttaşımız savunmasız kalmayacak” demiştik. Tarihin en ağır afetlerinden birini yaşarken bu sözümüzü tutabilmemize vesile olan büyük mesleki dayanışmamızın bileşenleri Baro Başkanlarımıza, yönetimlerimize, meslektaşlarımıza ve baro emekçilerimize şükranlarımı sunuyorum. Ancak bu ağır süreçte, özellikle depremzede meslektaşlarımızın, vatandaşlarımızın haklarını savunmak için tekrar ayağa kalkabilmeleri ve mesleğimizin onuruna uygun şekilde çalışma koşullarının oluşturulmasını teminen kurumlara ilettiğimiz taleplerin, iki ilimizde valilikler ve belediyeler tarafından verilen konteyner desteği dışında karşılanamadığını ve savunma makamının yalnız bırakıldığını üzülerek ifade etmek durumundayım. Umudumuz ve beklentimiz yeni adli yılda deprem bölgesinde halen çok büyük sorunlar içerisinde yurttaşlarımızın hak arama mücadelesinde yanlarında olan meslektaşlarımızın durumlarının görünür olması ve sunduğumuz çözüm önerilerinin ivedi şekilde hayata geçirilmesidir.

Bir hususu daha mutlaka belirtmek gerektiği inancındayım. Eksiklikler, hatalar muhakkak olmuştur ancak içerisinde bulunulan çok ağır şartlar dahilinde Cumhuriyet Savcılarımızın ve Sulh Hâkimlerimizin sahada delil toplama çabalarının en yakın tanığı olduk. Yıkıntıların arasında, adaletin gerçekleşmesi, sorumluların ortaya çıkması için kendi canlarını, ailelerini bile düşünemeden çalışan adalet teşkilatımızın her düzeyinden mensubuna binlerce kez teşekkürlerimi sunuyorum.

Bu vesileyle, hayatlarını kaybeden avukat, hâkim, savcı meslektaşlarımıza, adalet camiamızın diğer bileşenlerine; Allah’tan rahmet, Milletimize bir kez daha baş sağlığı diliyorum.
*
Medeniyet tarihi, insan hikayeleriyle; zulme ve karanlığa karşı çıkışın tarihi ise avukat hikayeleriyle yazılmıştır. Ülkemizin yakın tarihi de bu gerçekliğin örnekleriyle doludur.

1960 Darbesi sonrası Yassıada Yargılamaları’nda yasaklama kararına rağmen yargılanmayı göze alarak merhum Başbakan Adnan Menderes’in avukatlığını yapan Baro Başkanımız Av. Orhan Apaydın ve kardeşi Av. Burhan Apaydın, savunma hakkının kutsallığını ülkemizin yakın tarihine tek başlarına nakşetmemiş midir? Türkiye Barolar Birliği Kurucu Başkanı Av. Prof. Dr. Faruk Erem, 1971 Muhtırası’nda darbeci sıkıyönetim komutanına telgraf çekerek “Demokrasiye inanmış değerli bilim adamları emrinizle gözaltına alınmış iken, dışarıda olmaktan utanç duyuyorum. Açık adresim aşağıdadır. Gereğini emirlerinize sunarım” diyerek karanlığa karşı durma cesaretini bizlere miras bırakmamış mıdır? Ulusun iradesini gasp eden 1980 darbecilerinin ilk işlerinden birinin İstanbul Barosunun kapısına mühür vurması tesadüf müdür? 1980 Darbe Anayasası’na kimsenin “hayır” diyemediği ve nihayetinde Anayasa’nın %91 çoğunlukla kabul edildiği dönemde bile Türkiye Barolar Birliği Genel Kurulu, bu darbe anayasası hakkında “(…) halkın oyuna inanmayan ve genel olarak seçimi önemsemeyen, çoğulcu demokrasiye ve çağımızın tüm sosyal ve hukuksal değerlerine ters düşen, Türk Toplumunu çok gerilere ve çeşitli bunalımlara sürükleyebilecek nitelikte… [b]u haliyle Tasarının düzeltilemeyecek bir öneri olduğu” tespitini ve günümüzü dahi aydınlatan onurlu duruşunu memleketin yakın tarihine yazmamış mıdır? Bu ülkede kadınların hukuk fakültesine girebilmelerinin ve hatta bir restoranda serbestçe yemek yiyebilmelerinin önünü dahi bir avukat, ülkemizin ilk kadın avukatı Süreyya Ağaoğlu açmamış mıdır? Şu anda, ben bu salonda bu konuşmayı yaparken; ülkenin dört bir yanındaki adalet saraylarında, isimsiz binlerce hukuk kahramanı, kimin ihtiyacı varsa onun yanında, hakikati arayıp adaleti inşa etmiyorlar mı? İşte söz konusu adalet olduğunda; kimsesiz bir çocukla, dünyanın en kudretli insanını bir mahkeme salonunda eşitleyen, kanun önünde eşitlik ve adil yargılanma ilkesidir. Adil yargılanma ilkesinin de olmazsa olmazı savunma hakkı ve onun temsilcisi olan avukattır.

Kutsallığı, zamanı ve mekânı aşan savunma hakkını temsil eden mesleğimiz hakkında sizlere olumlu bir tabloyu sunmayı çok isterdim. Ancak avukatlık mesleği bakımından tablonun çok vahim olduğunu ifade etmek durumundayım. Bugün burada, çeşitli platformlarda defalarca kez dile getirdiğimiz, mesleğimizin artık neredeyse sürdürülemez hale geldiği genel sorunlardan, stajyer avukatların, bağlı çalışan avukatların, kamu avukatlarının sorunlarından ayrı başlıklar altında söz etmeyeceğim. Yönetimimizin geride bıraktığı yirmi aylık görev süresi boyunca, hemen her günümüz, detaylı başlıklara ilişkin tespit ve çözüm önerilerimizin ayrı ayrı yetkili kurumlara ve kamuoyuna aktarılmasıyla geçmiştir. Şu anda Adalet Bakanlığı ve Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurumu ile uyumlu bir çalışma sürecini başlattık. Umut ediyorum ki, bir sonraki adli yıl açılışında artık bazı sorunların çözümüne ilişkin somut adımlar atıldığından bahsedebilirim. Şimdi bahsedeceğim hakikatler ise sadece avukatların meslek sorunu değil 85 milyon yurttaşın içinde bulunduğu adalet yakarışlarıdır.
*
Mesleğimizi icra ettiğimiz yargı sisteminde hukuka güven alarm vermektedir. Bu kapsamda en önemli başlığımız; yargı bağımsızlığı ile tarafsızlığının tam anlamıyla sağlanması, savunmanın güçlendirilmesi ve hukukun üstünlüğünün içselleştirilmesi olmalıdır. Ülkemiz, Hukukun Üstünlüğü Endeksi’nde 140 ülke arasında 116.; Doğu Avrupa ve Asya kategorisinde ise 14 ülke arasında sonuncu olmuştur. Yürütme temsilcilerinin başkanlık ettiği Hâkimler ve Savcılar Kurulu (HSK) yapılanması kuvvetler ayrılığı ilkesini sorgulanır hâle getirmekte, coğrafi teminat düzenlemesinin tabii hâkim ilkesi bakımından önemi ve bu ilkenin de temel hak ve özgürlüklerle olan bağlantısı nedeniyle hukuka güveni sarsmaktadır. Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının mahkemeler tarafından emsal dosyalarda göz ardı edilmesi, en son uygulanması gereken tutuklama tedbirinin şartları oluşmadığı halde bir cezalandırma aracı olarak uygulanması örnekleri, başta ifade hürriyeti ve adil yargılanma hakkı gibi temel haklarda yargıyı hak ve özgürlüklerin teminatı olma işlevinden uzaklaştırmaktadır. Mahkeme kararları, AYM ve AİHM kararları elbette eleştiriden muaf değildir. Ancak mahkeme kararlarının ne sebeple olursa olsun uygulanmaması, hukukun bir bileşen olduğu hiçbir düzlemde kabul edilemez. Halen kendisinden ilham aldığımız, özlemle andığımız meslektaşımız Uğur Mumcu’nun dediği gibi “Bir ülkede devletin güvenliği ile hukukun güvenliği eş anlamlıdır. Devlet güvenliği adına hukuk güvenliğinin ortadan kaldırılması, demokrasi ve hukuk devleti için ilerde onarılmaz yaralar açar”.

Yargı bağımsızlığının en önemli göstergesi ve hukuka duyulan güvenin teminatı, hukuki öngörülebilirliktir. Bugün yargı sistemimizin en büyük sorunu; vaktinde verilmiş, hukuki olarak öngörülebilir nitelikte yargı kararlarına ulaşamamaktır. Gerek uzayan yargılama süreçleri gerekse hukuki öngörülebilirlikten uzak kararların çeşitli sebepleri bulunuyor. Bunların bir kısmı, yürütmenin ve siyasetin, yargı organları üzerindeki etkisiyle ilişkilidir. Basit bir tutum değişikliği ve hâkimlerimize buna ilişkin güvencenin hissettirilmesiyle bugünden yarına çözülebilecek bir sorun… Öte yandan öngörülebilirliğe ilişkin başka yapısal unsurların varlığına da dikkat çekmemiz gerekiyor. Bu unsurlar, muhakeme sürecinde yer alan aktörlerin hukuki niteliğiyle ilişkilidir. Liyakatsiz atamalar, bilgisizlik veya tecrübesizlik nedeniyle yargılama sürecinde yapılan hatalar, siyaset kurumunun hiçbir müdahalesi olmasa dahi hukukun üstünlüğünü içselleştirememiş olmanın getirdiği tutum ve davranışlar, sağlıklı ve rasyonel bir argümantasyon yürütüldüğünü ortaya koyacak gerekçeli karar eksikliği gibi hususlar hukuk güvenliği kavramını sorgulanır hâle getirmektedir.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Ülkemizin iktisadi olarak içinde bulunduğu enflasyonist ortam ve ekonomik kriz, hepimizin malumudur. Ülkelerin refahının kalıcı ve istikrarlı bir şekilde artırılması ve artan refahın tüm toplum kesimleri arasında adil bir biçimde paylaşılması, ancak hukukun üstünlüğü prensibine dayanan, hak ve özgürlükleri yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığıyla güvence altına alan demokratik hukuk devletlerinde mümkündür.

Bildiğiniz üzere 2019 yılında Yargı Reformu Strateji Belgesi kamuoyu ile paylaşıldı. Ayrıca buna dayanılarak 2021-2023 yılları için İnsan Hakları Eylem Planı hazırlandı. İnsan Hakları Eylem Planı’nın alt başlığı ve mottosu “Özgür Birey, Güçlü Toplum; Daha Demokratik Bir TÜRKİYE” şeklinde belirlenmişti. Bu mottoya aynen katılıyoruz: Özgür Birey, Güçlü Toplum ve Demokratik Türkiye ortak idealimizdir.

İnsan Hakları Eylem Planı, “2.6. Savunmanın Güçlendirilmesi ve Avukatlık Hizmetlerinde Kalitenin Artırılması” başlığı altında yer alan g, h ve i bentlerinde bu ideale ulaşılmasını sağlayacak faaliyetlerden üçünü şu şekilde belirlemiş:

   – “Yargıda sosyal devletin bir gereği olarak maddi durumu yetersiz olan kişilere verilen adli yardım hizmetleri için avukatlardan alınan vergi oranı yeniden düzenlenecektir”.
– “Zorunlu müdafi ücretleri artırılacak ve bu ücretlerin gecikmeksizin ödenmesi için evrakların dijital ortamda tamamlanması sağlanacaktır”.
– ‘’Kamu avukatlarının çalışma esaslarına ve özlük haklarına yönelik iyileştirme yapılacaktır’’

Eylem Planı’ndaki farklı hedefler doğrultusunda hayata geçirilen olumlu değişiklikleri bizler de memnuniyetle takip ediyoruz. Çocukların ve suç mağdurlarının adli süreçte ikincil örselenmelerinin önlenmesi amacıyla oluşturulan adli görüşme odaları ve çocuk izlem merkezlerinin ülke genelinde yaygınlaştırılması, keza adliyelerde suç mağdurlarının kendilerini yalnız hissetmemelerine yönelik tedbirler kapsamında çocuklar, kadınlar, engelliler ve yaşlılar başta olmak üzere, yardımcı olmak amacıyla kurulan Adli Destek ve Mağdur Hizmetleri Müdürlüklerinin yaygınlaştırılması, Hukuk Mesleklerine Giriş Sınavı…

Bununla birlikte, Eylem Planı’nda savunma makamı için öngörülen olumlu adımların atılmadığını ifade etmek durumundayım. Yukarıda bahsettiğim, adli yardım hizmetlerinde KDV oranı son artış ile yeniden %10 olmuştur. Ayrıca adli yardım ödeneğinin yetersizliği nedeniyle çok sayıda meslektaşımız yaptığı işin ücretini yıllarca alamadığı gibi artık Barolar tarafından görevlendirme de yapılamamaktadır. Nisan ayında yapılan yasal düzenleme ile adli yardım için ayrılan ödeneğin %2’den %3’e çıkartılmasını yetersiz ancak olumlu karşılamakla birlikte %1’lik artışın Meclis’in iradesine aykırı olarak bu seneki ödeneğe yansıtılmamasını halen anlayamıyoruz. Özellikle ekonomik yönden dezavantajlı durumdaki vatandaşlarımızın adalete erişimi bakımından sosyal devlet ilkesiyle bağdaşmayan bu durumun ivedilikle çözülmesi gerekmektedir.

Keza, zorunlu müdafi ücretlerinde, yıllık enflasyona bağlı olağan artışın üzerinde bir iyileştirme maalesef gerçekleşmemiştir. Örneğin bugün zorunlu müdafilik kapsamında soruşturma evresi için atanan bir avukatın yaptığı bu kamu hizmeti karşılığında emeği için takdir edilen ücret, vergiler düştüğünde sadece 964 Türk lirasıdır. Bu ne avukatın emeğine ne de insan hakları belgelerine altını çizerek yazdığımız vatandaşın adalete erişim, adil yargılanma ve savunma hakkına revadır. CMK görevlendirmeleri için uygulanan Tarife’nin şu anda pek çok meslektaşımız için açık bir yara olduğunu, basit pansumanlarla giderilmesinin ise artık mümkün olmadığını tekrar ifade etmek isterim.

Yine kamu avukatlarının özlük haklarına ilişkin olarak verilen taahhüdün bugüne kadar yerine getirilmediğini de belirtmem gerekiyor.

Kuşkusuz ki, iktisadi krizler ve ekonomik darboğazlar geçicidir. Ancak Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın dediği gibi; bir millet iktisadi krizle düşmez, hukuki ve kültürel yapıdaki derbederlikle düşer. O nedenle gerek yargı sistemimizin içerisinde bulunduğu olumsuzlukları gerekse avukatlık mesleğinin ağır sorunlarını dile getirmeyi yasal sorumluluğumuz olduğu kadar ülkemize olan borcumuz olarak da görüyoruz.

Mesleğimiz dünyada emsali az rastlanır niceliksel bir enflasyonla niteliksizleştirilmekte ve itibarsızlaştırılmaktadır. Birçoğunun akademik kadrosunun yetersiz olduğu görülen 92 hukuk fakültesinden her sene yaklaşık 20 bin mezun sisteme dahil olmaktadır. Bu, dünyanın hiçbir yerinde kabul edilebilir bir artış olmadığı gibi, avukatların meslek sorununa değil ulusal bir krize işaret etmektedir. İnsan Hakları Eylem Planı’na uygun olarak, hukuk fakültelerine girişte uygulanan 125 bin başarı sıralaması şartı 100 bine yükseltilmişken, yürütmenin bu olumlu iradesine rağmen bir gecede YÖK kararı ile hukuk fakültesi kontenjanlarının 125 bine düşürülmesi, ulusal çapta bir hukuk yıkımının katalizörü olarak tarihe geçecektir. Esasen artık, 100 bin sıralaması dahi yeterli değildir; ivedilikle yapılması gereken, hukuk fakültesi başarı puanı sıralamasının kısa vadede 75 bine, ardından 50 bine çekilmesidir. Tekrar ve tekrar vurgulamak isterim ki, hukuk fakültelerindeki bu niceliksel enflasyon ve niteliksel düşüş sadece biz avukatların değil tüm memleketin meselesidir.
*
Ülkemizde kitlesel bir şiddet sarmalının her geçen gün daha da hissedilebilir olduğu açıktır. Ülke genelinde yaşanan cinnet ve cinayet haberleri kaygı düzeyimizi artırmakta, çocuklarımızın geleceği hakkında bizleri endişeye sevk etmektedir. Mesleki şiddetin birincil mağdurlarından birinin avukatlar olduğu ise tartışmasızdır. Ülkemizde avukatlar; aldıkları dosyalarla ilişkilendirilmekte, anlaşmazlıkların tarafı görülmekte ve şiddetin ve hatta cinayetin mağduru olmaktadırlar. Avukatların içinde bulunduğu sosyal ve ekonomik kaos halinin onları intihara sürüklemesi ise maalesef ki yeni gerçekliğimiz haline gelmiştir. Bu ülkede avukata dönük şiddet ve avukat intiharları ulusal düzeyde politikalarla derhal ele alınmalı ve çözülmesi için gerekli adımlar tek bir gün dahi gecikmeden hayata geçirilmelidir.
*
Ülkece herkese hayırlı olmasını dilediğim yepyeni bir seçimi çok yakın bir zamanda hep beraber idrak ettik. Bizler, artık kangrenleşmiş meslek sorunlarının hayatımızın önceki dönemine ait olduğu yepyeni bir başlangıcın eşiğinde olduğumuza inanmak istiyoruz. “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ilkesinin en somut ifadesi olan Yüce Meclisimize seçilen hukukçu milletvekillerine, Türkiye Barolar Birliği Başkanı, ama her şeyden evvel hukukçu bir meslektaşları olarak gönderdiğim mektupta da ifade ettiğim üzere, Türkiye Barolar Birliği; yasama organımızın demokrasiye, insan hak ve özgürlüklerine, hukuk devletinin işlerliğine katkı sağlayacak her adımında; hukuksuzluklara ve hak ihlallerine karşı verilecek her mücadelede dayanışma içinde olmuştur; bundan sonra da olmaya devam edecektir. Ancak belirtmek isterim ki, hukukçu milletvekillerine gönderdiğim bu mektup, olması gerekenden bir eksiktir. Meslektaşımız ve milletin iradesiyle seçilmiş Milletvekili Can Atalay’ın olması gereken yer, demir parmaklıklar arkası değil, Anayasa Mahkemesinin emsal kararları gereğince milletin Meclisi’dir.
**
Gördüğünüz üzere temelde, geçen sene adli yıl açılış konuşmasında dile getirdiğim sorunlar güncelliğini koruyor.

Ancak kararlılıkla dile getirmek isterim ki, son sözüm ve teşekkürüm de ölene kadar aynı kişiye, aynı cümlelerle olacaktır. Çünkü bizim şükranımızın birincil muhatabı da yolumuzu aydınlatan ışığın kaynağı da Gazi Mustafa Kemal Atatürk’tür.

Bize bu umuda ve hüzne doygun coğrafyada Türkiye Cumhuriyeti’ni ilelebet payidar kılacak hukuk devletini yeniden, eskisinden daha sağlam şekilde tesis etmenin azmini, kararlılığını ve cesaretini veren, o mavi gözlü Selanikli yetimdir.

“Adalet Mülkün Temelidir” yazılan her mahkeme salonu ve eşitliğin, hakkaniyetin, adaletin, bağımsız yargının ve insan onurunun öğretildiği her hukuk fakültesi salonu Mustafa Kemal Atatürk’ün mirasıdır.
Bizler bugün mirasına sahip çıkmak için cübbelerini yeri geldiğinde barınak, yeri geldiğinde yıkılması mümkün olmayan çatı, yeri geldiğinde de tahakkümün karşısında kalkan yapan avukatlarız. Kılavuzumuz, pusulamız, güneşimiz Cumhuriyet’in kurucu değerleri ve Atatürk ilke ve devrimleridir.

Yeni adli yılın ülkemize hayırlı olması temennisiyle,

Hepinize saygılarımı sunuyorum.

Folklorun ve Geleneksel Kültürün Korunması Tavsiye Kararı

0

Folklorun ve Geleneksel Kültürün Korunması Tavsiye Kararı, 15 Kasım 1989 tarihinde UNESCO (Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu) tarafından kabul edilmiştir.

Folklorun ve Geleneksel Kültürün Korunması Tavsiye Kararı

Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu’nun Paris’te 17 Ekim- 16 Kasım 1989 tarihleri arasında yapılan Genel Konferansının 25. Oturumunda,

Folklorun insanlığın evrensel mirasının bir parçası olduğunu ve farklı insanların ve sosyal grupların bir araya getirilmesinde ve kültürel kimliklerini ortaya koymalarında güçlü bir araç olduğunu göz önünde bulundurarak,

Folklorun sosyal, ekonomik, kültürel ve politik önemini, insanlık tarihindeki rolünü ve günümüz kültüründeki yerini belirterek,

Folklorun kültürel mirasın ve yaşayan kültürün ayrılmaz bir parçası olarak spesifik doğasının ve öneminin altını çizerek,

Folklorun geleneksel formlarının son derece hassas yapısını, özellikle de sözlü gelenekle ilgili olan yönlerini ve bu yönlerin yok olabilme tehlikesini kabul ederek,

Folklorun işlevinin ve onun çeşitli faktörlerin etkisi ile karşı karşıya geldiği tehlikenin, bütün ülkelerde kabul edilmesi gerekliliğini vurgulayarak,

Hükümetlerin folklorun korunmasında kararlı role sahip olmaları ve bunun mümkün olduğu kadar kısa sürede yapmaları gerektiğine inanarak,

Yirmi dördüncü oturumda, IV. bölüm, 4. paragrafta belirtildiği üzere Üye Devletlere Tavsiyenin folklorun korunması konusunda olmasını kararlaştırarak,

1989 Kasım’ının on beşinci gününde işbu Tavsiye Kararını kabul etmiştir:

Genel Konferans, Üye Devletlerin folklorun korunması ile ilgili aşağıda yer alan maddeleri, her devletin anayasal düzeninin gerektirdiği kanuni koşulları veya diğer adımları sağlayarak bu Tavsiye Kararında açıklanan prensip ve önlemleri kendi bölgelerinde hayata geçirmek için uygulamalarını önerir.

Genel Konferans Üye Devletlere bu Tavsiye Kararını otoritelerin, folklorun korunması ile ilgili konulardan sorumlu bölüm veya organların ve folklorla ilgili çeşitli kuruluş ve enstitülerin dikkatine sunmalarını ve onların folklorun korunması ile ilgili uygun uluslararası kuruluşlarla ilişkilerini desteklemelerini önerir.

Genel Konferans, Üye Devletlerin belirlenecek zaman ve şekilde Tavsiye Kararının hayata geçirilmesine yönelik yaptıkları çalışmalarla ile ilgili raporlarını Organizasyona sunmalarını önerir.

A. Folklorun Tanımı

Bu Tavsiye Kararının amaçları için: Folklor (veya geleneksel ve popüler kültür) kültürel bir topluluğun, grup veya bireyler tarafından ifade edilen ve kültürel veya sosyal kimliklerini yansıttığı sürece beklentilerinin ifadesi olarak kabul edilen gelenek temelli yaratımlarının bütünüdür; folklor kalıpları ve değerleri sözlü olarak, taklit yoluyla veya farklı şekillerde aktarılırlar. Folklor biçimleri; dil, edebiyat, müzik, dans, oyunlar, mitoloji, ritüeller, gelenekler, el sanatları, mimari ve diğer sanat dallarını içerir.

B. Folklorun Tespit Edilmesi

Kültürel bir ifade biçimi olarak folklor, kimliği belirtilen grup (ailevi, mesleki, ulusal, bölgesel, dinî, etnik vs.) tarafından ve grup için korunmalıdır. Bu amaçla, Üye Devletler ulusal, bölgesel ve uluslararası düzeyde uygun araştırmaları aşağıdaki amaçların sağlanması için desteklemelidir:

(a) bölgesel ve küresel folklor kayıtlarına katılması amacıyla folklorla ilgili enstitülerin ulusal envanterini geliştirmek;

(b) Farklı kuruluşlar tarafından kullanılan sınıflandırma sistemleri ile koordinasyonun sağlanması amacı ile tespit etme ve kayıt sistemleri yaratmak (koleksiyon, katalog, transkripsiyon) veya mevcut olanları el kitapçıkları, derleme kılavuzları, örnek kataloglar vs. yoluyla geliştirmek;

(c) Folklorun standart bir tipolojisinin yaratılmasını aşağıdaki yollarla harekete geçirmek:

(i) evrensel kullanım için folklor genel taslağının hazırlanması

(ii) kapsamlı bir folklor kaydının hazırlanması; ve

(iii)bölgesel folklor sınıflandırmasının yapılması, özellikle pilot alan çalışması projeleriyle.

C. Folklorun Muhafaza Edilmesi (Conservation)

Muhafaza etme, halk geleneklerine ilişkin belgeleme ile ilgilenir ve amacı bu tür geleneklerin artık kullanılmadığı veya geliştiği durumlarda araştırmacıların ve gelenek taşıyıcılarının gelenek değişmesi boyunca süreci anlamalarını sağlayacak verilere ulaşmalarını sağlamaktır. Yaşayan folklor, sürekli değişen karakteri nedeniyle her zaman doğrudan korunamamaktadır, somut bir biçimde sabitlenen folklor etkili bir şekilde korunmalıdır.

Bu amaçla Üye Devletler:

(a) derlenmiş folklorun tam anlamıyla saklanabileceği ve ulaşılabilir olabileceği ulusal arşivler oluşturmalı;

(b) hizmet amaçları için (merkezi katalogların oluşturulması, folklor materyalleri ve koruma yönlerini içeren folklor çalışma standartları üzerine bilgilerin yaygınlaştırılması) merkezi ulusal arşivler oluşturmalı;

(c) Mevcut müzelerde geleneksel ve popüler kültürün sergilenebileceği folklor bölümleri ya da müzeler kurmalı;

(d) o kültürün yaşayan veya geçmişte kalan yönlerini öne çıkaracak geleneksel ve popüler kültürü tanıtma yollarına öncelik vermeli (çevrelerini, yaşam biçimlerini ve çalışmalarını, yeteneklerini ve üretmiş oldukları teknikleri göstererek);

(e) derleme ve arşivleme metotlarının uyumunu sağlamalı;

(f) fiziksel muhafazadan analitik çalışmalara kadar folklorun muhafazasında derleme, arşiv, belgeleme uzmanları ve diğer uzmanları eğitmeli;

(g) ) Tüm folklor materyallerinin arşivleme ve çalışma kopyalarını ve bölgesel enstitüler için kopyaların oluşturulmasını sağlamalı böylece kültürel topluluğun bu materyallere ulaşımını güvence altına almalı

D. Folklorun Korunması (Preservation)

Koruma, her insanın kendi kültürüne sahip olma hakkının olduğunu ve bu hakkın sıklıkla kitle iletişim araçları tarafından sağlanan endüstrileşmiş kültürün etkisiyle yıpratıldığı gerçeğini dikkate alarak halk geleneklerinin ve bu geleneklerin aktarıcılarının korunması ile ilgilenir. Alınacak önlemler hem yaratıldıkları çevrede hem dışında halk geleneklerinin statülerini ve maddi desteklerini güvence altına almalıdır. Bu amaçla, Üye Devletler:

(a) yalnızca köy ve diğer kırsal kültürleri değil çeşitli sosyal gruplar, meslekler, kuruluşlar vd. tarafından kentsel alanlarda yaratılan kültürleri de dikkate alarak, folklora saygı vurgusuna dayanan uygun bir biçimde folklora ilişkin resmî ve resmî olmayan eğitim programlarını ve çalışmalarını düzenlemeli ve tanıtmalı; böylece kültürel çeşitliliğinin ve farklı dünya görüşlerinin, özellikle hakim kültürlerde yansıtılmayanların daha iyi anlaşılmasını sağlamalı;

(b) geleneğin uygulanmasının yanı sıra belgeleme, arşivleme, araştırma vb. alanlardaki çalışmaları destekleyerek çeşitli kültürel toplulukların kendi folklorlarına ulaşma haklarını güvence altına almalı;

(c) disiplinler arası temelde, bu alanla ilgili çeşitli grupların temsil edileceği bir Ulusal Folklor Kurumu veya benzer bir koordinasyon organı oluşturmalı;

(d) folklor öğelerini çalışan, tanıtan, geliştiren veya devam ettiren birey ve kuruluşlara maddi ve manevi destek sağlamalı;

(e) folklorun korunmasına ilişkin bilimsel çalışmaları desteklemeli.

E. Folklorun Yaygınlaştırılması

Halkın dikkati kültürel kimliğin bir parçası olarak folklorun önemine çekilmelidir. Bu kültürel mirası oluşturan parçaların geniş bir şekilde yaygınlaştırılması ve böylece folklorun değerinin ve korunma gerekliliğinin tanınması önemlidir. Bununla birlikte, geleneklerin bütünlüğünün korunabilmesi için yaygınlaştırma sırasında biçimsizleştirmeden kaçınılmalıdır. Adil bir yaygınlaştırmayı desteklemek için Üye Devletler:

(a) fuarlar, festivaller, filmler, sergiler, seminerler, sempozyumlar, çalıştaylar, eğitim kursları, kongreler vs. gibi ulusal, bölgesel ve uluslararası etkinlikleri teşvik etmeli ve bu etkinliklerin materyallerinin, belgelerinin ve diğer sonuçlarının yayınını ve yaygınlaşmasını desteklemeli;

(b) bağışlar aracılığıyla, kitle iletişim araçları bünyesinde folklorcular için işler yaratarak, kitle iletişim araçları tarafından toplanan folklor materyallerinin uygun biçimde arşivlenmesini ve yaygınlaştırılmasını sağlayarak ve bu kuruluşlarda folklor birimlerinin kurulması yoluyla; ulusal ve bölgesel basında, televizyon, radyo ve diğer kitle iletişim araçları yayınında folklor materyallerinin daha geniş bir biçimde yer almasını teşvik etmeli,

(c) folklor alanında çalışan kesimleri, belediyeleri, dernekleri ve diğer grupları, bölgedeki folklor etkinliklerini canlandırmak ve koordine etmek amacıyla folklorcular için tam zamanlı işler oluşturmaları konusunda desteklemeli;

(d) eğitim materyallerinin üretimi için mesela son zamanlardaki alan çalışmalarına dayanan video filmleri gibi var olan birimleri ve yeni birimlerin yaratılmasını desteklemeli ve bunların okullarda, folklor müzelerinde, ulusal ve uluslararası folklor festivallerinde ve sergilerinde kullanımını teşvik etmeli;

(e) özel folklor bültenleri ve süreli yayınların yanı sıra dokümantasyon merkezleri, kütüphaneler, müzeler ve arşivler aracılığıyla folklor üzerine yeterli bilginin ulaşılabilirliğini sağlamalı;

(f) iki taraflı kültürel antlaşmalar dikkate alınarak folklorla ilgili bireyler, gruplar ve hem ulusal hem uluslararası enstitüler arasındaki değişimlere ve toplantılara olanak tanımalı;

(g) uluslararası bilimsel toplulukların, geleneksel kültürlere uygun bir yaklaşım ve saygı sağlayacak etik kodları kabul etmelerini desteklemeli;

F. Folklorun Korunması (Protection)

Bireysel veya toplumsal olsun folklor, entelektüel yaratıcılığın göstergesi olduğundan, entelektüel üretimler için sağlanan korumadan ilham alan bir biçimde korunmayı hak etmektedir. Folklorun bu biçimde korunması, ülke sınırları içinde ve dışında, ilgili yasal uygulamaları ihlal etmeden buna ilaveten bu ifadelerin gelişimi, sürdürülmesi ve yaygınlaştırılması yoluyla kaçınılmaz olacaktır. Folklor ifadelerinin korunması konusunda “fikri mülkiyet yönleri” bir kenara bırakıldığında, hâlihazırda folklor belgeleme merkezleri ve arşivlerinde korunan ve gelecekte de korunması sürdürülecek çeşitli hakların kategorileri mevcuttur. Bu amaçla Üye Devletler:

(a) “fikri mülkiyet” ile doğrudan doğruya ilgili otoritelerin, UNESCO ve WIPO’nun fikri mülkiyet ile ilgili önemli çalışmasına dikkat çekerek, bununla birlikte bu çalışmanın folklorun korumasının yalnızca bir yönünü kapsadığını ve folkloru koruma alanında bağımsız bir uygulamanın gerekliliğinin acil olduğunu göz önünde bulundurarak;

(b) bu alandaki diğer haklarla ilgili olarak:

(i) bilgi veren kişiyi geleneğin aktarıcısı olarak korumalı (gizliliğin ve mahremiyetin korunması)

(ii) derleyicinin ilgisi toplanan materyallerin arşivlerde belirli bir metot doğrultusunda ve iyi koşullarda saklanacağını garanti ederek korunmalı ;

(iii) toplanan materyallerin kasıtlı veya kasıtsız yanlış kullanımına karşı korunması için gerekli önlemler alınmalı;

(iv) toplanan materyallerin kullanımını izlemek için arşivlerin sorumluluğunu kabul etmeli.

G. Uluslararası İşbirliği

Kültürel işbirliği ve değişimleri güçlendirme ihtiyacından dolayı, özellikle insani ve maddi kaynakların toplanması yoluyla, folklorun gelişim ve yeniden canlandırma programlarının yanı sıra bir Üye Devletin uzmanlarının diğer bir Üye Devletin bölgesinde gerçekleştirecekleri araştırmaları yürütmek için Üye Devletler:

(a) folklorla bağlantılı uluslararası ve bölgesel dernekler, enstitüler ve organizasyonlar ile işbirliği yapmalı;

(b) folklorun incelenmesi, yaygınlaştırılması ve korunması alanlarında işbirliği yapmalı, özellikle;

(i)her türlü bilginin değişimi, bilimsel ve teknik yayınların değişimi,

(ii) uzmanların eğitilmesi, gezilere ödenek verilmesi, bilimsel ve teknik personelin ve donanımın gönderilmesi;

(iii)çağdaş folklorun belgelenmesi alanında iki taraflı veya çok taraflı projelerin yaygınlaştırılması;

(iv)belirli konular üzerine özellikle de folklor verilerinin ve ifadelerinin sınıflandırılması ve kataloglara ayrılması ve araştırmalardaki modern metot ve teknikler üzerine çalışma kurslarının ve çalışma gruplarının ve uzmanlar arasındaki toplantıların organizasyonu;

(c) uluslararası planda çeşitli ilgili tarafların (topluluklar veya doğal veya hukuki kişiler) folklorun araştırılması, yaratılması, oluşturulması, icra edilmesi, kayıt edilmesi ve/veya 6 yaygınlaştırılmasından kaynaklanan ekonomik, ahlaki ve sözlü komşuluk haklarından yararlandıklarını garanti altına almaya yönelik yakın işbirliği yapılmalı;

(d) bölgesinde araştırma yapılan Üye Devletlerin ilgili Üye Devletlerden bütün belge, kayıt, video film, film ve diğer materyallerin kopyalarını elde etme hakkını garanti altına almalı;

(e) folklor materyallerinin kendi bölgelerinde veya başka Devletlerin bölgelerinde bulunup bulunmadığına bakmaksızın muhtemelen folklor materyallerine zarar verecek veya değerlerini azaltacak ya da yayılmalarını ya da kullanımlarını engelleyecek eylemlerden kaçınmalı;

(f) folkloru maruz bırakıldığı silahlı çatışmalardan, toprak istilalarından ya da başka türlü kamusal düzensizliklerden kaynaklanan riskleri de içeren bütün insani ve doğal tehlikelere karşı korumak için gerekli önlemler alınmalı.

Marcus Antonius’un Konuşması: Dostlar, Romalılar, vatandaşlar, beni dinleyin

0
Marcus Antonius'un Konuşması

Marcus Antonius’un Konuşması: Dostlar, Romalılar, vatandaşlar, beni dinleyin!

Julius Caesar, hileli bir suikast sonucunda öldürüldükten hemen sonra evlatlık oğlu Brütüs, diktatörlük tarzı bir yönetime karşı tepkili halka karşı bir hitapta bulunmuş, ancak Sezar’dan sonra meşruiyeti sağlamak kolay olmadığından, onun yakın dostu Marcus Antonius’tan da bir konuşma yapması istenmiştir.

Antonius, herkesi şaşırtan büyük bir nutuk atarak kendisini kürsüye davet edenleri dahi şaşırtmış, etkileyici konuşması ile Roma‘nın tarihini de değiştirmiştir.

13 Temmuz M.Ö. 100 – 15 Mart M.Ö. 44 tarihleri arasında yaşayan ve Roma Cumhuriyetinin büyük lideri olarak bilinen Jul Sezar’ın “Sen de mi Brütüs?”(Et tu, Brute?) diye seslendiği Marcus Junius Brutus’ün sonunu bu büyük hatip belirleyecek, Eutropius’a göre “altmıştan fazla” kişi tarafından linç edilen Sezar’a olan kin, bu defa onu öldürenlere dönecektir. Roma’yı terk etmek zorunda kalan Brütüs, kaybettiği savaşın sonunda intihar etmiştir. Julius Caesarın mezarı başında ve düşmanlarına onun “şerefli Romalı” olduğunu söyleyen Antonius, bu defa Brütüs’ün şerefli davrandığını tarihin huzurunda ikrar edecektir.

Sezar- Arkeoloji Müzesi, Torino, İtalya

Antonius’un ünlü hitabı William Shakespeare’‘in Julius Caesar adlı oyununda, 1599 yılında şu şekilde aktarılmıştır:

Marcus Antonius’un Konuşması

Dostlar, Romalılar, vatandaşlar, beni dinleyin: Ben Sezar’ı gömmeye geldim, övmeye değil.

İnsanların yaptıkları fenalıklar arkalarından yaşar, iyilikler çok zaman kemikleriyle beraber gömülür; haydi

Sezar’ınkiler de öyle olsun. Asil Brutus size Sezar’ın haris olduğunu söyledi; eğer böyleyse, bu ağır bir suç.

Sezar da onu pek ağır ödedi. Şimdi burada Brutus’la diğerlerinin izinleriyle, çünkü Brutus şeref sahibi bir zattır; zaten hepsi, hepsi şerefli kimselerdir, evet müsaadeleriyle burada Sezar’ın cenazesinde söz söylemeye geldim.

O benim dostumdu, bana karşı vefalı ve dürüsttü; lakin Brutus haris olduğunu söylüyor ve Brutus şerefli bir zattır.

Sezar, Roma’ya birçok esir getirdi, devlet hazinelerini bunların kurtuluş akçeleri doldurmuştu. Acaba Sezar’da hırs diye görülen bu muymuş? Fakirler ne zaman ağlasa, Sezar’ın gözleri yaşarırdı; hırs daha sert bir kumaştan olsa gerek. Fakat gene Brutus onun için haristi diyor; Brutus da şerefli bir adamdır.

Siz hep gördünüz, Luperkalya yortusunda ben kendisine üç defa kırallık tacı sundum, üç defasında da reddetti; hırs bu muymuş? Gene Brutus, haristi diyor. Ve şüphesiz kendisi şerefli bir adamdır. Ben Brutus’un dediklerini çürütmek için söz söylemiyorum, buraya bildiklerimi söylemeye geldim. Bir zamanlar siz onu hep severdiniz, bu sebepsiz değildi; öyleyse sizi ona yas tutmaktan alıkoyan nedir?

Ey izan! Sen hoyrat hayvanlara sığınmışsın,

insanlar da muhakemelerini kaybetmiş. Beni affedin. Kalbim tabutun içinde, şurada, Sezar’ın yanında, tekrar bana gelinceye kadar beklemeli.

Daha dün Caesar’ın bir sözü

Dünyadan daha ağır basardı.

Şimdiyse serilmiş yatıyor şurada,

Bir dilenci bile eğilmez olmuş önünde.

Ah kardeşler! Ben yüreklerinizi, kafalarınızı

Azdıracak, ayaklandıracak bir insan olsaydım,

Brutus’a da, Cassius’a da kötülük edebilirdim;

Ama, bilirsiniz, şerefli insanlardır onlar.

Onlara kötülük etmek istemem. Bir ölüye,

Kendime ve sizlere zararlı olmam daha doğru

O şerefli insanlara kötülük etmekten.

Ama bir yazı var, Caesar’ın mührü basılmış;

Çekmecesinde buldum; vasiyetnamesi Caesar’ın

Bunları halka okusam, ki hoş görün,

Hiç okumak niyetinde değilim;

Bir okusam bunları, halk doğru gider,

Yaralarını öperdi ölmüş Caesar’ın;

Mendillerini boyardı kutsal kanına.

Ne kanı, tek kılını dilenirdi saçlarının,

Anmak için Caesar’ı ve ölürken de

Değerli bir miras diye bırakmak için

Çocuklarına.

Sabırlı olun dostlarım, okumam doğru olmaz:

Sırası mı şimdi bilmenizin

Sizi ne kadar sevdiğini Caesar’ın?

Odun değil, taş değil, birer insansınız;

İnsan olarak dinleyince de Caesar’ın dileklerini

Tutuşur yürekleriniz, deliye dönersiniz

Bilmemeniz daha iyi,

Her şeyini sizlere bıraktığım.

Bilirseniz, neler, neler olur kim bilir!

Sabırlı olun, bekleyin biraz, ne olur!

Fazla ileri gittim, korkarım,

Size bu vasiyetnameden söz etmekle.

Bir zararım olmasından korkuyorum doğrusu

Caesar’ı bıçaklayan şerefli insanlara;

Korkuyorum gerçekten.

Anlaşıldı, zorla okutturacaksınız bana.

Öyleyse bir halka olun Caesar’ın çevresinde,

Göstereyim size bu dilekleri yazanı.

İnebilir miyim? İzin veriyor musunuz bana?

Yaş varsa gözlerinizde, hazır olun dökmeye;

Bu şalı hep bilirsiniz; ben hiç unutmam

Onu Caesar’ın üstünde ilk gördüğüm günü;

Bir yaz akşamı çadırındaydık:

Nervius’un ordularını yendiği gün.

Bakın şurasından girmiş hançeri Cassius’un.

Şurasını ne hırsla yarmış Casca.

Şurasından o çok sevdiği Brutus bıçaklamış!

Geri çekerken de lanetlik hançerini

Bakın nasıl gelmiş ardından Caesar’ın kanı,

Kapılara fırlayıp anlamak ister gibi

Gerçekten Brutus mu değil mi diye

Böylesine hoyratça vuran.

Çünkü, biliyorsunuz, Brutus

Koruyucu meleğiydi Caesar’ın.

Tanrılar, siz söyleyin nasıl severdi onu!

Aldığı yaraların en acısı bu oldu.

Vurduğunu görünce Brutus’un,

Nankörlük, hıyanetin kollarından beter,

Yıktı bitirdi onu, yarıldı aslan yüreği,

Kapayıp meşlahıyla yüzünü koca Caesar

Düştü Pompeius heykelinin dibine,

Kanlarının oluk oluk aktığı yere.

Ah, o ne düşüştü o, yurttaşlar,

Ben, sen, hepimiz düştük onunla

Ve en kanlı hıyanet geçti başımıza.

Elbet ağlarsınız böyle, duyuyorum içimde

Yüreklerinizin nasıl yandığını.

Rahmet damlaları bu döktüğünüz yaşlar.

Duygulu yürekler, sizleri ağlatan

Yaralı meşlahını görmek mi oldu yalnız?

Bir de şuraya bakın! Bakın, işte kendisi

Delik deşik olmuş ihanet hançerleriyle.

Dostlarım! Canım kardeşlerim! Sizi böyle birden

İsyana sürüklemiş duruma sokmayın beni.

Bu işi yapanlar şerefli insanlardır.

Yazık, bilmem neye kızıp da yaptılar bunu.

Akıllı, şerefli insanlar hepsi;

Elbet, haklı sebepler gösterirler size.

Ben yüreklerinizi çalmaya gelmedim, dostlar;

Ben bir söz ustası değilim, Brutus gibi;

Hep bilirsiniz, ben dostunu seven

Kaba saba bir adamım; bunu bildikleri için

İzin verdiler halkın önünde konuşmama.

Ne zekâm elverir, ne sözlerim, ne değerim,

Etkim, inandırma gücüm yeter

Halkın kanını azdırıp tutuşturmaya.

Ben içimden geleni söylüyorum düpedüz;

Sizin de bildiğiniz şeyler söylediklerim.

Canım Caesar’ın yaralarını gösteriyorum

Şu zavallı, güçsüz, dilsiz ağızları

Konuşturuyorum kendi yerime.

Ama ben Brutus olsaydım,

Ya da Brutus Antonius’un yerinde olaydı,

Öyle bir Antonius olurdu ki,

Akıllarınızı başlarınızdan alır,

Caesar’ın her bir yarasını bir dile çevirip

Roma’nın taşlarını yerinden oynatır,

Ayaklandırırdı sizi.

Dostlar, ne yapacağınızı bilmeden gidiyorsunuz;

Sevgilerinize nesiyle hak kazandı Caesar?

Ah bilmiyorsunuz bunu; şunu söylemeliyim size:

Vasiyet yazısı var dedim, unuttunuz.

İşte vasiyeti, Caesar’ın mührüyle hem de.

Her Roma yurttaşına, her birine ayrı ayrı

Yetmiş beşer drahmi bırakıyor

Ayrıca Tiber kıyısındaki gezi yerleri,

Kendi bağları, bahçeleri, yeni fidanlıkları

Hep size kalıyor, size bırakıyor hepsini,

Size ve mirasçılarınıza dünya durdukça;

Hep birlikte gezip dolaşasınız,

Gidip dinlenesiniz diye oralarda.

İşte buydu Caesar. Bir daha gelir mi böylesi?

Şimdi bırak yürüsün.

Bir kez ayaklandın ya, ey Hınç.

Dilediğin yere git artık!

Yargıtay Başkanlığı Adli Yıl Açılış Konuşmaları

0
Adli Yıl Açılış Konuşmaları listesi, 1943- 1944 yılından itibaren adli yıl açılış törenlerinde Yargıtay başkanları tarafından yapılmış ve yayınlanmış konuşmalardan oluşmaktadır.
Konuşmaların çoğunluğu; yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı, laiklik, demokrasi ve insan hakları temeline dayanmaktadır. Birçok Yargıtay başkanı, yürütmenin yargıya müdahalelerini eleştirmiş, yeni adli yılda parlamentodan ve hükumetten sorunların çözülmesini talep etmiştir.

Yargıtay 1.Başkanı Sayın Mehmet Akarca’nın 2020-2021 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay 1.Başkanı Sayın İsmail Rüştü CİRİT’in 2019-2020 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay 1.Başkanı Sayın İsmail Rüştü CİRİT’in 2018-2019 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay 1. Başkanı Sayın İsmail Rüştü CİRİT’in 2017-2018 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay 1. Başkanı Sayın İsmail Rüştü CİRİT’in 2016-2017 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay 1. Başkanı Sayın İsmail Rüştü CİRİT’in 2015-2016 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay 1. Başkanı Sayın Ali ALKAN’ın 2014-2015 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay 1. Başkanı Sayın Ali ALKAN’ın 2013-2014 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay 1. Başkanı Sayın Ali ALKAN’ın 2012-2013 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay 1. Başkanı Sayın A. Nazım KAYNAK’ın 2011-2012 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay 1. Başkanı Sayın Hasan GERÇEKER’in 2010-2011 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay 1. Başkanı Sayın Hasan GERÇEKER’in 2009-2010 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay 1. Başkanı Sayın Hasan GERÇEKER’in 2008-2009 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay 1. Başkanı Sayın Osman ARSLAN’ın 2007-2008 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay 1. Başkanı Sayın Osman ARSLAN’ın 2006-2007 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay 1. Başkanı Sayın Osman ARSLAN’ın 2005-2006 Adli Yıl Açılış Konuşması 

Yargıtay Onursal 1. Başkanvekili Sayın Mater KABAN’ın 2004-2005 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Eraslan ÖZKAYA’nın 2003-2004 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Eraslan ÖZKAYA’nın 2002-2003 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Sami SELÇUK’un 2000-2001 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Sami SELÇUK’un 1999-2000 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Mehmet UYGUN’un 1998-1999 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Mehmet UYGUN’un 1997-1998 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Müfit UTKU’nun 1995-1996 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Müfit UTKU’nun 1994-1995 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Müfit UTKU’nun 1993-1994 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Dr.İsmet OCAKÇIOĞLU’nun 1992-1993 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Dr.İsmet OCAKÇIOĞLU’nun 1991-1992 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Dr.İsmet OCAKÇIOĞLU’nun 1990-1991 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Ahmet COŞAR’ın 1988-1989 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Ahmet COŞAR’ın 1987-1988 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Nihat RENDA’nın 1986-1987 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Nihat RENDA’nın 1985-1986 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Nihat RENDA’nın 1984-1985 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Mehmet Derviş TURHAN’ın 1983-1984 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Mehmet Derviş TURHAN’ın 1982-1983 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Mehmet Derviş TURHAN’ın 1981-1982 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Mustafa Sabri LİVANELİOĞLU’nun 1980-1981 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Cevdet MENTEŞ’in 1978-1979 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Cevdet MENTEŞ’in 1977-1978 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Cevdet MENTEŞ’in 1976-1977 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Cevdet MENTEŞ’in 1974-1975 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Eyüp Sabri ERMAN’ın 1972-1973 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Ferruh ADALI’nın 1971-1972 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Ferruh ADALI’nın 1970-1971 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Ferruh ADALI’nın 1969-1970 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın İmran Öktem’in 1968-1969 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın İmran Öktem’in 1967-1968 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın İmran Öktem’in 1966-1967 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Dr.Ahmet Recai Seckin’in 1964-1965 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Dr.Ahmet Recai Seckin’in 1963-1964 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Dr.Ahmet Recai Seckin’in 1962-1963 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Dr.Ahmet Recai Seckin’in 1960-1961 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Mehmet Bedrettin Koker’in 1955-1956 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Mehmet Bedrettin Koker’in 1954-1955 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Mehmet Bedrettin Koker’in 1953-1954 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Selim Nafiz Akyollu’nun 1952-1953 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Musafa Fevzi Bozer’in 1951-1952 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Musafa Fevzi Bozer’in 1950-1951 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Halil İbrahim Ozyoruk’ün 1949-1950 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Halil İbrahim Özyörük’ün 1948-1949 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Halil İbrahim Özyörük’ün 1947-1948 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Halil İbrahim Özyörük’ün 1946-1947 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Halil İbrahim Özyörük’ün 1945-1946 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Halil İbrahim Özyörük’ün 1944-1945 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Halil İbrahim Özyörük’ün 1943-1944 Adli Yıl Açılış Konuşması

Emek Şövalyeleri/ Knights of Labor

0
Knights of Labor
Emek Şövalyeleri

Emek Şövalyeleri/ Knights of Labor

1869-1917 arasında ABD’de faaliyet göstermiş olan ve isçi haklarını savunan bir örgüttür. 1869’da Amerika’da gizli olarak kurulmuştur. Philadelphia’da terzilerin öncülüğünde oluşmuştur. kurucu lider Uriah Smith Stephens, üyelerini işveren misillemelerinden korumak üyeler gizlilik üzerinden örgütlemiştir.  Üyeleri arasında kadın ve erkek, beyaz ve siyah, kalifiye ve kalifiye olmayan terzilerin yer aldığı emek şövalyeleri endüstriyel demokrasinin temel ilkelerini desteklemiştir.

Uriah Smith Stephens - Emek Şövalyeleri Lideri
Uriah Smith Stephens – Emek Şövalyeleri Lideri

Emek Şövalyelerinin amacı, çalışanların haklarını savunmaktır. Teşkilat kısa zamanda başarılar kazanmış ve 1880 yılına kadar gizliliğini sürdürmeye ihtiyaç duymayacak derecede kuvvetlenmiştir. Günlük çalışma saatlerinin düzenlenmesi ve çocukların çalıştırılmasının engellenmesi ile eşit gelir düzeninin elde edilmesi temel amaç olmuştur. İlk genel kurulunu 1878’de toplamıştır. 1886’da Şikago’daki bir bomba olayı. Emek Şövalyelerinin itibarını kırmıştır. Haymarket Olayından sonra önemini yavaş yavaş kaybetmiştir. 1917 de faaliyetini durdurmuştur. Amerika Birleşik Devletleri’nin yanı sıra Kanada’da da faaliyet göstermiştir. Büyük Britanya ve Avustralya’da da şubeleri vardır.  Yeniden yapılanma dönemi Amerika’sının en önemli işçi örgütüdür.

Emek Şövalyelerinin Anayasası

1. Her üretken endüstri departmanını örgüte dahil etmek, bilgiyi eylem için bakış açısı haline getirmek ve ülkenin ve bireylerin ilerlemesi için doğru standartları, endüstriyel ve moral değerleri oluşturmak.

2. Çalışanların ürettikleri refahtan uygun bir pay almalarını sağlamak; hak ettikleri şekilde daha fazla boş vakti sağlamak; daha fazla toplumsal avantajı, imtiyazı ve ücreti sağlamak; bütün bu haklar ve imtiyazlar onların bu dünyada iyi bir devleti savunmalarında, idame ettirmelerinde ve sevmelerinde gereklidir.

3. Çeşitli hükümetlerden çalışma hayatı ile ilgili istatistik bürosunun kurulmasını talep ederek üretici kitlelerin eğitim, moral ve mali alandaki gerçek durumlarını ortaya koymak

4. Koordinasyon görevini üstlenecek kurumların oluşturmak.

5. Geleceğe miras olan kamu arazilerinin bir hektarının bile demiryollarına ve spekülatörlere bırakmayıp gerçek sahiplerine vererek korumak

6. Emek ve sermaye arasında eşitliği gözetmeyen tüm kanunların iptal edilmesi, adaletle ilgili haksız ayrıntıların, gecikmelerin ve ayrımcılığın ortadan kaldırılması ve madencilik, imalat ya da inşaat işleri ile uğraşanların sağlık koşullarını iyileştirmek için gerekli olan tedbirlerin kabul edilmesi.

7. İmtiyazlı şirketleri, ülkenin geçerli parası ile bir önceki hafta gerçekleştirilen çalışmanın karşılığının tamamını haftalık olarak işçilere ödemeye zorlayacak kanunları çıkarmak.

8. Teknisyen ve işçilere bir ücretlerinin tamamı kadar bir başlangıç ücretini veren bir yasanın çıkartılması.

9. Merkezi hükümet, eyaletler ve belediye işlerinde sözleşme sisteminin ilga edilmesi.

10. İşçi ve işverenlerin sorunlarını adil bir çerçevede müzakere etmeye istekli oldukları her durumda ve her yerde grevlerin uzlaşma ile halledilmesini sağlama.

11. On dört yaşına varmadan çocukların işyerlerinde, madenlerde ve fabrikalarda çalışmalarının yasaklanması.

12. Hapishanelerimizdeki ya da ıslah evlerimizdeki mahkumların sözleşme ile dışarıda çalıştırılması sisteminin ortadan kaldırılması.

13. Her iki cins için eşit işe eşit ücretin verilmesini sağlamak

14. İşçilerin sosyal faaliyetleri ve fikri gelişimleri için daha fazla vakte sahip olmalarının sağlanması ve insanların beyinleri tarafından yaratılan zahmeti azaltan makinelerin sağladığı avantajların semerelerini alabilmeleri için günlük çalışma saatinin sekiz saate indirilmesi.

İlhan Arsel

0
Profesör Doktor İlhan Arsel

Prof. Dr. İlhan Arsel, 5 Nisan 1920’de İstanbul’da doğmuş, 1942 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun olmuştur. Selanik göçmeni bir ailenin iki oğlundan biri olan Arsel iş insanı Nusret Arsel’in ağabeyidir.

İlhan Arsel-Teokratik Devlet Anlayışından Demokratik Devlet Anlayışına
Akademik Yaşamı ve Bilimsel Çalışmaları

1949 yılında İsviçre’nin Cenevre Üniversitesi‘nde doktora eğitimini tamamlayarak akademisyenliğe başlamıştır. Doktorasını tamamladıktan sonra yardımcı doçent, doçent ve profesör kadrosu ile otuz yıldan fazla bir süre üniversite öğretim üyeliği görevini yürütmüş, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde Anayasa Hukuku dersleri vermiş, 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in de aralarında bulunduğu binlerce öğrenci yetiştirmiştir.

Prof. Dr. İlhan Arsel, 1961 Anayasasının hazırlanmasına katkıda bulunan bilim insanlarındandır. 27 Mayıs 1960 tarihindeki askeri ihtilalden sonra yeni Anayasa ön tasarısı hazırlamakla görevlendirilen on kişilik İstanbul Komisyonu’na üye atanmış ve daha sonra Kurucu Meclis ön tasarısını hazırlamak üzere kurulan beş kişilik komisyona üye seçilmiştir. Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay tarafından 10 Haziran 1966 tarihinde Cumhuriyet Senatosu’na Kontenjan Senatörü olarak seçilmiş, Meclise katılmadan istifa etmiştir.

Arsel, 1971 yılında merkezi New York’ta bulunan ‘Inter-University Associate’ kuruluşuna danışman ve araştırmacı olarak kabul edilmiş, bu kuruluşun kronolojik yorum esasına göre yayımladığı Dünya Ülkeleri Anayasaları (Constitutions of the Countries of the World) 14 ciltlik eserin Türkiye Anayasası ve Belçika Anayasası bölümlerini 1971 yılında hazırlamıştır.

Ankara Polis Enstitüsü’nde dersler vermiş, 1975 yılında, Enstitüden ihraçları protesto etmek amacıyla bu kurumdan istifa etmiştir.

Anayasa Hukuku dersleri verdiği Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden ise 1977 yılında istifa etmiş, öğretim üyelerini şeriatçılık faaliyetlerine karşı suskun kalmakla suçlamıştır. İstifasından sonra “Şeriatın olumsuzluklarını ortaya vuran yayınlar” olarak tanımladığı kitaplar kaleme almıştır.

Üniversiteden ayrıldıktan sonra bilimsel araştırmalarına devam etmiş, sonraki yıllarda ABD’ye yerleşmiş, 7 Şubat 2010 tarihinde 89 yaşında iken Florida’da yaşamını yitirmiştir.

ABD’de toprağa verilen Arsel 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in de aralarında bulunduğu birçok insanın hocalığını yapmıştır. 

Arsel’in Anayasa Hukuku alanında yayınlanmış ve ardılları olan Anayasacılar tarafından referans gösterilmiş eserleri bulunmaktadır. Türk Anayasa Hukuku, Anayasa Hukuku’nun Umumî Esasları, Türk-Amerikan Usûl Hukuku Kıyaslaması, Amerikan Anayasası ve Federal Yüksek Mahkeme, Anayasa Hukuku (Demokrasi) ve Anayasa Mahkemesi’nin Bazı Eğilimleri Üzerine Görüşler ve Anayasa Mahkemesi Kararlarından Özetler, hukuk alanında yazmış olduğu bazı eserlerdir.

Prof. Dr. İlhan Arsel’in Tüm Eserleri
  • La Responsabilité Politique Ministérielle et La Chambre Des Lords, Montrouge (Seine), Imprimerie Gaston Dalex, 1949 (Docteur en Droit).

  • Anayasa Hukuku’nun Umumî Esasları, Ankara 1955 (2. Baskı Ankara 1961).

  • Civil Litigation in Turkey (Türk-Amerikan Usûl Hukuku Kıyaslaması), New York Üniversitesi’nden Prof. Delmar Karlen ile birlikte. Bu çalışma Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi ile New York Üniversitesi Hukuk Fakültesi ortak yayınıdır, Ankara 1957.

  • Amerikan Anayasası ve Federal Yüksek Mahkeme, Güzel İstanbul Matbaası, Ankara 1958.

  • Türk Anayasa Hukuku, Ankara 1959.

  • Türk Anayasa Hukuku’nun Umumî Esasları, Ankara 1962.

  • Anayasa Hukuku (Demokrasi), Ankara 1964 (Değişikliklerle 2. Baskı İstanbul Sıralar Matbaası, 1968).

  • Türk Anayasa Hukuku’nun Umumî Esasları (Birinci Kitap: Cumhuriyetin Temel Kuruluşu), Mars Matbaası, Ankara 1965.

  • Anayasa Mahkemesi’nin Bazı Eğilimleri Üzerine Görüşler ve Anayasa Mahkemesi Kararlarından Özetler, Sevinç Matbaası, Ankara 1970.

  • Belgium, Chronological Interpretation of the Constitutional Development-Constitution of the Countries of the World, Oceana Publication , New York 1972.

  • Turkey, Constitution of the Countries of the World, Oceana Publication, New York 1972.

  • Arap Milliyetçiliği ve Türkler – Arap Milliyetçiliği’nde “Türk Aleyhtarlığı”, “Dil” ve “Din” Unsurları ve Türk’le İlgili Sorunlar, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, 1. Baskı 1973 (Değişikliklerle 2. Baskı 1975).

  • Teokratik Devlet Anlayışından Demokratik Devlet Anlayışına – Şeriat Devletinden Layik Cumhuriyet’e, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, 1. Baskı 1975. (Kaynak Yayınları’ndan çıkan güncel adı: Şeriat Devleti’nden Laik Cumhuriyet’e – Teokratik Devlet Anlayışından Demokratik Devlet Anlayışına)

  • Turkey, Chronological Interpretation of the Constitutional Development; (revised and updated)-Constitution of the Countries of the World, Oceana Publication , New York 1975.

  • Toplumsal Geriliklerimizin Sorumluları: Din Adamları ve Aydınlar, 1. Baskı Doğan Basımevi, Ankara 1977; 2. Baskı İstanbul 1995; 3. Baskı Kaynak Yayınları, Aralık 1996.

  • Biz Profesörler, Doğan Basımevi, 1. Baskı Aralık 1979; 2. ve 3. Baskı (1987, 1992) İnkılâp Kitabevi; 4. Baskı Kaynak Yayınları, 1997.

  • Şeriat ve Kadın, Orhanlar Matbaası, 1. Baskı 1987; 2. Baskı Kaynak Yayınları 1988; yeniden düzenlenmiş ve gözden geçirilmiş 15. Baskı Ekim 1997; 20. Baskı Kaynak Yayınları, Şubat 2014.

  • Aydın ve “Aydın”, 1. ve 2. Baskı İnkılâp Kitabevi, 1993; yeni eklemelerle, gözden geçirilmiş ve yeniden düzenlenmiş 3. Baskı Kaynak Yayınları, Mart 1997.

  • Şeriat’tan Kıssa’lar 1, Kaynak Yayınları, 1. Baskı Temmuz 1996; 2. Baskı Ağustos 1996.

  • Diyanet’e Cevap – Kadınları Aşağılayan Hükümler Konusunda Başbakanlığa Mektup, Kaynak Yayınları, 1. Baskı Temmuz 1996.

  • Turan Dursun’a Mektuplar, Kaynak Yayınları, 1. Baskı 1996; 2. Baskı Mart 2000.

  • Şeriat’tan Kıssa’lar 2, Kaynak Yayınları, 1. Baskı Nisan 1997.

  • Şeriat ve Kölelik, Kaynak Yayınları, 1. Baskı Ağustos 1997.

  • Tevrat ve İncil’in Eleştirisi, Kaynak Yayınları, 1. Baskı Ekim 1997; 2. Baskı Aralık 2001.

  • İslama Göre Diğer Dinler, Kaynak Yayınları, 1. Baskı Mart 1999; 2. Baskı Mayıs 2005.

  • Kur’an’daki Kitaplılar, Kaynak Yayınları, 1. Baskı Nisan 1999.

  • Kur’an’ın Eleştirisi 1 – Semavi Dinlerin “Kutsal” Bilinen Kitapları: 2, Kaynak Yayınları, 1. Baskı Ekim 1999; 2. Baskı Eylül 2004; 3. Baskı Ekim 2008; 4. Baskı Nisan 2014.

  • Kur’an’ın Eleştirisi 2 – Semavi Dinlerin “Kutsal” Bilinen Kitapları: 3, Kaynak Yayınları, 1. Baskı Şubat 2000; 2. Baskı Eylül 2004.

  • Muhammed’e Göre “Muhammed”, Kaynak Yayınları, 1. Baskı Kasım 2000.

  • Kur’an’ın Eleştirisi 3 – Semavi Dinlerin “Kutsal” Bilinen Kitapları: 4, Kaynak Yayınları, 1. Baskı Eylül 2001.

  • Müslümanlık Sınavı, Kaynak Yayınları, 1. Baskı Mayıs 2002.

  • Şeriat, İnsan ve Akıl, Kaynak Yayınları, 1. Baskı Haziran 2005.

  • Cahiliyye, Kaynak Yayınları, 1. Baskı Ağustos 2005.

  • Şeriat ve Eşitsizlik, Kaynak Yayınları, 1. Baskı Şubat 2006.

  • Kur’an’daki Tanrı – Muhammed’in Tanrı Anlayışı, Kaynak Yayınları, 1. Baskı Şubat 2007; 2. Baskı Aralık 2007.

  • Şeriatçıyla Mücadelenin El Kitabı, Kaynak Yayınları, 1. Baskı Ocak 2008; 2. ve 3. Baskı Mart 2008.

Yolsuzluklarla Mücadelenin Yasal ve Hukuksal Çerçevesi

0

Yolsuzluklarla Mücadelenin Yasal ve Hukuksal Çerçevesi / Prof. Dr. İl Han Özay

Özay, Günışığında Yönetim için ‘Yönetimin karar alma mekanizmasının, tıpkı yargı ve yasamada olduğu gibi bir usul yasası ile belirlenmesi’ni önermektedir.

Yolsuzluk ve kokuşma ile mücadelede en etkin silah ‘Günışığında Yönetim’dir. Nitekim dilimizde “güneş girmeyen yere hekim girer” diye çok güzel bir halk deyim olduğu gibi, Amerika Birleşik Devletleri Federal Yüksek Mahkemesinin en ünlü yargıçlarından Louis Dembitz Brandeis, “eğer güneş en etkin mikrop öldürücü ise ışık da en iyi koruyucu ve kollayıcıdır” demek suretiyle bu gerçeği en öz ve anlamlı bir biçimde dile getirmiştir.

Yönetimin “kuruluş”u demokratik olabilir, yani kamu görevlilerinin hemen hemen tümü Birleşik Devletlerdeki gibi seçimle işbaşına gelebilirler, ancak bu “işleyiş”in de kendiliğinden demokratik olacağı anlamına gelmez. Öyle ise, kamu yönetiminde işleyişin de demokratik olabilmesinin ilk şartı ‘saydamlık’tır. (1) Ne var ki ‘saydamlık’ herhangi bir cismin önünden arkasının görünmesi anlamını taşır ve bazen görünen !arka! hiç de güzel olmayabilir.

“Kamu hukuku dış görüntüsü özenli ve tertemiz bir yapıya benzer. Bu yapının içi ise hiç bir zaman uyulmamış ilkeler ve uygulanmamış kurallarla doludur.” Antonio MARONGIU

Yönetimin kuruluşunun demokratik olması, yani kamu görevlerine seçimle gelinmesi ve saydamlık, işleyişin de demokratik olabilmesinin ilk şartıdır, ancak, tek başına yeterli değildir. (2)

İşleyişin de demokratik olabilmesi için:
  1. Yönetimin karar alma mekanizmasının, tıpkı yargı ve yasamada olduğu gibi bir usul yasası ile belirlenmesi, (3)
  2. Karar alma mekanizmasına ilgililerin aktif bir biçimde ve yetki ile donatılmış olarak katılabilmesi için yönetimin elindeki, doğası gereği gizli kalması gerekmeyen, her türlü bilgi ve belgeye ulaşabilme hakkının sağlanması (4) ve
  3. Özellikle kurul halinde karar veren yönetim birimlerinin toplantılarının herkese açık olması ve ilgililerin söz alarak görüşlerini açıklama olanağının bulunması. (5)

Bu üç unsur, hem “demokratik” hem de “saydam”, yani tam anlamayla bir “Günışığında Yönetim”i sağlar ve gerçekleştirir. (6)

Bu teorik çerçeve içinde yapılmasa gereken ilk iş, idarenin karar alma mekanizma ve sürecini, tıpkı “Yargı”daki gibi bir “usul yasası” ile belirlemektir. (7)

Yukarıda değinilen Amerikan “Government in the sunshine/ Günışığında Yönetim” sistemi yaklaşık otuz yıl süren bir deneyim sonucu ortaya çıkmıştır ama bizim de böyle yapmamız gerekmez. Tam tersi, başkalarının deneyimini örnek alıp o tür bir yasal düzenlemeye gitmek en doğru davranış olur. Dolaysıyla, bu usul yasası mutlaka katılımı da sağlamalı ve katılımın etkili olabilmesi için de ilgililerin kamu yönetiminin elindeki bilgi ve belgelere kolayca ulaşabilmesinin yollarını da öngörmelidir. (8)

Ülkemizde şimdi yürürlükteki sistemin yolsuzluklara elverişli bir zemin oluşturmasının nedeni kamu yönetiminin “kapalı kapılar ardında” tek yanlı olarak karar alıyor olmasındandır. Bu mekanizma ve sürece ilgililer ancak “gayrımeşru” yollardan katılabilmekte ve bunun adı da “rüşvet” olmaktadır.

Kapalı kapılar ardında, tek yanlı olarak alınan idari kararlar karşısında tek çare yargı yoludur ki, bu da hem bir “hastalık hali” hem de masraflı, külfetli ve ülkenin global ekonomisi bakımından da “antiekonomik”tir. Nitekim, önceden gayrımeşru yollara başvurmayanların birçoğu, haklarını Yargı önünde korumaya çalışacaklarına, sonradan türlü yöntemler ve genel olarak “hediye” adı verilen aracı kullanıp “idare”yi karar değiştirmeye “ikna” etmeye çalışmakta ve bunda başarıl da olmaktadırlar.

Önceden verilenle sonradan verilen arasında da aleyhte epeyi bir fark olduğu söylenmekteyse de pratik olarak böyle bir yolu hiç denemediğimden bunun doğruluğu konusunda yemin edemem. Ancak bu işin yolunun yordamının bu olduğunu Mısır’daki sağır sultan bile duymuştur.

Buna karşılık, başta da belirtildiği gibi, ilgililerin karar alma mekanizma ve sürecine izleyici olarak değil “yetkiyi paylaşan”lar olarak katılımı ve görüşünün alınması,(9) idarenin elindeki tüm bilgi ve belgelere ulanabilme hakkı, (10) sağlandığı ve bağımsız “Yargı” güvencesi altına alındığı (11) taktirde, idareyi ne önceden ne de sonradan gayrımeşru yol ve vasıtalarla, belli kişisel çıkarlar doğrultusunda etkileyip, kamu yararı dışında uygulamalar yapabilme olanağı büyük ölçüde ortadan kalkabilecektir. (12)

Böyle bir sistemi gerçekleştirebilme “demokratik” olduğunu iddia eden bir toplum için hiç de zor olmamak gerekir. Şubat 1992’de Ankara’da Milli Kütüphanede yapılan ve bu tür bir katılımcı demokratik yönetim modelini savunduğu “Anayasa Kurultayı”nda yorumculardan biri, “herkesin işi gücü mü yok ki gidip araştırsın ve görüş açıklasın” demişti. İşin garibi bu zat ünlü bir basın mensubuydu. “Belki” diye cevap verdim: “Ama bunu içgöç edinenler de çıkabilir.”

Zaten bazı düzenlerde demokrasi de “birkaç iyi adam” sayesinde yalamaya devam edebilmektedir.

Notlar:
  1. Nitekim bir genel seçimde yazılı basında tam sayfa olarak Sayın Süleyman Demirel’in boy resmi yanında “Karakolların duvarları camdan olacak” sloganı yayımlanmıştı. Ancak, yine aynı günlerde Karadeniz kıyı kesimindeki bir kentte, emniyet görevlilerinin kendileri hakkında bir eleştiri yazısı yazmış bulunan bir kimseyi karakola çağırarak ona gazetenin o nüshasını yedirdikleri haberi de yer alıyordu. Siz duvarları camdan olan bir karakolun önünden geçerken bunu görseniz, belki de ne yedirdiklerini anlamadan adamın etrafında pervane olarak kendisine izzeti ikramda bulunduklarını sanırsınız. Hani Hoca’ya “Helada sakız çiğnenir mi” diye sorduklarında verdiği cevap gibi: “Çiğnenir ama dışarı çıkınca ağzınızı oynatmayın, sonra başka bir şey yediğinizi zannederler.”
  2. Bunun en güzel kantı ABD’dir. Nitekim orada federal düzeyde olanlar hariç yargıçların bile seçimle işbaşına gelmelerine karşın yönetimin işleyişinin de demokratik olabilmesi için çareler araştırılmış ve biraz sonra anlatacağım bir sistem oluşturulmuştur.
  3. Amerika Birleşik Devletleri’nde 1946 yılında çıkarılan “Administrative Procedure Act / Yönetsel

    Yöntem Yasası”.

  4. “Freedom of Information Act / Bilgi Edinme Özgürlüğü Yasası”.
  5. “Sunshine Act / Günışığında Yasası”.
  6. Bizde usul yasaları, yasama ve yargı dışında her konuda ayrı ayrı olmak üzere sadece vergilendirme ve kamulaştırma ile kamusal ihale alanlarında vardır. Buna karşılık kamulaştırma ve vergi usul yasaları katılım ve açıklığı çok sınırlı bir biçimde sağlamakta, Devlet İhale Kanunu sistemi ise bu konuda biraz daha “günışığında” gibi görünmektedir.
  7. İkinci Dünya Savaşını izleyen yıllarda İspanya, İsviçre, 1976’da Federal Almanya, daha sonra

    Fransa ve İtalya, Birleşik Devletler örneğini izleyerek, yargısal olmayan genel idari usul konusunda yasal düzenlemeler yapmışlardır. İtalya’nın bu kervana en sonra katılmasının nedeni ise idarenin direnmesi olmuştur, zira genel idari usule ilişkin bir yasa “keyfi” davranışa bir ölçüde engel

    olduğundan kamu yetkililerinin pek de hoşuna gitmemektedir.

  8. Örneğin, Sıddık Sami Onar, belediyede birden fazla imar planı bulunduğunu, eğer sizi yararlandırmak istiyorlarsa bunlardan birini, yok işinizi yokuşa sürmek istiyorlarsa diğerini uyguladıklarını söylerdi. İstanbul nazım planı üzerinde yallarca çalışmış bulunan İtalyan Şehircilik uzmanı Profesör Piccinato da bana, belli ölçekli birtakım maketlerin de yapılmasa zorunluluğundan söz etmişti. Aksi taktirde sadece paftaların anlaşılmasının çok zor olduğunu ve plandaki bazı verilerin farkla biçimde yorumlanabileceğini anlatmışta. Gerçi bu tür teknik bir güçlük o belgeye ulaşan ilgili için de söz konusudur, ama hiç olmazsa güvendiği bir uzmanın görüşünü alarak idarenin gösterdiği gerekçenin doğru olup olmadığın sınayabilir.
  9. Bu tür bir katılımın sadece yasada öngörülmesi değil, ayna zamanda bağımsız “yargı”nın da güvencesi altonda olmasa gerekir. Örneğin Amerika’da Hudson vadisinde kurulacak bir hidroelektrik

    santrali için izin verilmesi üzerine, konu “Hudson Nehri Manzarasın Korumacılar Grubu” isimli bir topluluk tarafından, ilgili olarak kendi görüşleri alınmadığı gerekçesiyle, Federal Yüksek Mahkeme önüne kadar götürülebilmiştir. Supreme Court da 1966 tarihli “Scenic Hudson Preservation

    Conference” kararanda, “kamu yararı hiç kimsenin bu arada idarenin de tekelinde değildir; her kim ki kendini bu konuda ilgili görür onun menfaatinin korunmasa gerekir” diyerek izni, bizim hukuk düzenimizin terimiyle “iptal” etmiştir.

  10. Pek tabii olarak askeri, siyasal ve ticari surlar söz konusu ise bunlara ilişkin bilgi ve belgeler herkese verilmez. Buna karşılık ihaleler, imar planları, inşaat izinleri ve benzeri gibi konulardaki bilgi ve belgelerin gizliliği söz konusu olmamak gerekir. Ülkemizde, ilgililerin bir ölçüde kendilerinin malı olan belgelere ulaşmaları bile idarenin “ihsan”ına bağlıdır. Örneğine üniversitede başarısız olan öğrencilere sınav kağıtlarını göstermek tamamen öğretim üyesinin takdirine kalmıştır. Orta öğretimde de sınav kağıdını göstermek değil de sadece aldığı notun yüzdesi hakkında bilgi verilirmiş. Bazı bilgi ve belgelere ulaşabilme olanağı bizde basın için bile sınırlıdır. Dikkat edilirse kamusal yaşam bakmandan çok önemli ama gizli tutulan bilgi ve belgeler, zaman zaman medyanın eline geçmekte, ünlü bazı sunucular bunları açıklayıp tartışarak büyük skandallar yaratmaktadırlar.
  11. İtalya’nın efsane savcısı Di Pietro, İstanbul’daki bir söyleşisinde, ünlü “temiz eller” operasyonunun büyük başarıya ulaşmasında ülkedeki dinamik güçler ve kamuoyu kadar “yargı”nın bağımsızlığının da etken olduğunu vurgulamıştır.
  12. Böyle bir sisteme geçildiğinde, idarenin zaten yavaş olan karar alma mekanizmasının daha da yavaşlayacağı eleştirisi ile karşılaşmak mümkündür. Ancak bu yasal düzenlemeyle önlenebilir ve

    hatta süreç hızlandırılabilir. Nitekim bugünlerde İtalya’da yapılan bir reform sayesinde idari muamelelerin hızlanmasa ve yararlananların eski sıkıntılarından kurtarılması mümkün kılınmıştır.

Not: Makale, 29 Eylül – 3 Ekim 1997 tarihlerinde İstanbul’da düzenlenen “Yolsuzluk ile Savaşım Stratejileri Uluslararası. Sempozyumu”nda yapılan konuşmadır. Sempozyum; Alman Kültür Merkezi (Goethe Institut – İstanbul), HFSA (Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi), Amerikan Basın ve Kültür Merkezi (United States Information Service), İngiliz Kültür Merkezi (The British Council) ve İtalyan Kültür Enstitüsü (Istituto Italiano di Cultura) tarafından düzenlenmiştir.

Çeyrek yüzyıl içinde neler oldu?

0
Prof.. Dr. Sami Selçuk

Çeyrek yüzyıl içinde neler oldu? / Sami Selçuk 

 

2 Mayıs 2025’te T24’te yayımlanmıştır: “Günümüz çoğulcu demokrasisinin vazgeçilemez temeli, her açıdan birey özgürlüğüdür, kısaca özgürlüktür.”

 

Yargıtay Başkanlığında üç yıl kalacak, dolayısıyla üç “yargılama yılı” konuşması yapacaktım.

Bundan yararlanarak, demokrasi ve hukuk konularındaki düşüncelerimi kamuoyuna yansıtmalıydım.

Bu yaklaşımın sonucu olarak genelden özele yürüyen ve bir bütün olması gereken bu konuşmanın birincisi, devlet düzeni üzerinde, yani bir bakıma Cumhuriyetin kurucu felsefesine, Batıda gelişen “gün ışığında demokrasi” (openair democracy, démocratie à ciel ouvert, democrazia all’aria aperta) anlayışına ağırlık veren bir konuşma olmalıydı.

Nitekim öyle de olmuş ve 1999-2000 yargılama yılını konuşmamı bundan tam çeyrek yüzyıl önce aşağıdaki dileklerle bitirmiştim.

“İşte, önümüzde dokunduğu her şeyi bilim testinden geçirerek akılcılığa dönüştürebilen ve kendisini durmadan yenileyerek kültür genlerine içselleştirdiği çağla aynı dalga boyunu yakalayabilen pırıl pırıl bir Atatürkçü görüş.”

“İşte, önümüzde ilke ve boyutları, marangozun budaksız ağaçta kayan rendesi gibi, iyi işletildiğinde, barışın, gelişmenin, açmazları aşmanın altın anahtarlarını cömertçe sunan; ancak bunların bir tanesinde bile sapma olduğunda, bağışlamayıp sürçen ve, bütün sistemi bunalıma sürükleme pahasına, çözüm anahtarlarını inanılmaz bir kıskançlıkla geri alan görkemli ve çağcıl demokrasi.”

“Nihayet işte, doğruları, yanlışları, esin kaynakları ve sorunlarıyla kara sevdamız Türkiye, bizim Türkiye’miz.”

“Tercih sizlerindir.”

“Ben, Türk halkının ‘güzeli ağlatan, çirkini söyleten’ bir halk olmadığına inanmış hukukçularından biriyim.”

“Bu yüzden sadece ondaki titreşimleri ve bilimi gözeterek doğruları dile getirmeye çalıştım, çalışıyorum. Çünkü bağımsız bir hukukçunun bu ahlaki görevi yerine getirmesi gerekirdi.”

“Ve ben bu görevi, yabancı sözcüklerle kuşatılmış, başkenti bile sokaklarına dek istilaya yeltenen ‘Türkgilizce’yle değil, vurgun olduğum, ses bayrağım ana dilim Türkçe’nin yalınlığıyla, içtenliğiyle yazıp konuşarak sizlerin, Türk halkının önünde konuşmuş ve görevimi yerine getirdiğime inanıyorum.”

“Kısaca şu anda, birey, yurttaş, hukukçu olarak ve bütün sorumluluğu üstlenerek tercihlerimi dile getirmiş bulunuyorum.”

“Özetle ben, içleri boşaltılmamış, sulandırılmamış küresel kavramlarla düşünen ve üreten; dünyanın kıyısında, köşesinde değil, odağında yer alan; tarihe maruz kalan değil, tarih yapan, çağın ruhuna denk düşen bir Türkiye istiyorum.”

“Uygar yüzlü, ışıyan Atatürk’ü ve sonluluk değil, sonsuzluk olan, 1930’lara mıhlanan değil, bilimin ışığında geleceğe gelecekler üreten Atatürkçü görüşü geri istiyorum.”

“Düşük yoğunluklu, yozlaşmış, büyük ağabeylerin vesayetindeki icazetli demokrasiyi reddediyor, ülkem için bunun tam tersini, yani eşit bireylerden oluşmuş özgür halkın, özgür halk tarafından, özgür halk için yönetimi anlamında çıtası en yüksek demokrasiyi istiyorum.”

“Demokrasinin yönettiği düşünceler ve inançlar Cumhuriyetimi geri istiyorum.”

“Hoşgörünün de ötesinde ‘öteki benim eşitim’ diyen, birbirlerine meydan okuyarak saygı duyan, berikiler ile ötekilerin hak ve özgürlükleri çiğnendiğinde, kendilerinin hak ve özgürlükleri çiğnenmişçesine çiğneyenlere karşı çıkma ortak bilincini, akılcı eleştiri, tartışma, sorgulama, algılama kapılarını açık tutma yeteneklerini kazanmış özgür ve demokrat insanların yaşadığı demokratik bir cumhuriyet istiyorum.”

“Yaşamın ve barışın vazgeçilemez gerekçesi olarak, dokuları örselenmemiş, kendisini dengeleyen bir doğa; kılcal damarları çoğulculukla beslenen ve kendisini geliştiren bir toplum istiyorum.”

“Çoğulculuğun doğal sonucu olarak, din ve devletin karşılıklı bağımsızlığı ilkesine yaslanan, barışçı, kırılmalara uğramamış, özürsüz ve ödünsüz laikliği istiyorum.”

“Düşünceleri, inançları yasaklamayan, yalnızca barış içinde tartıştırıp yarıştıran, adalet imbiğinden geçmiş ve insanları özgürleştiren bir hukuk; böyle bir hukukun egemenliğinde, düşünce ve inançlara eşit uzaklıkta, karar süreçlerine kattığı halkına güvenen, yansız ve meşruluğunu hukuktan alan güçlü bir devlet istiyorum.”

“Böyle bir devletin; devletlerin özgür birey ve halk için olduğu anlayışını temel alan, insanların evrensel ahlak kodu sayılan hak ve özgürlükleri gerçekleştirmeyi kaygı edinen, gözeneklerine değin içselleştirdiği hukukun üstünlüğü omurgasıyla ayakta duran bir anayasa ile örgütlenmesini istiyorum.”

“Hukuku değil, devleti koruma kaygısıyla ‘Memurin Muhakematı Kanunu’ gibi yasaların destekçisi sözde anayasa metinlerinin çağcıl bir ülkede yeri olmadığını özellikle ve yüksek sesle vurguluyorum.

“Sığlaşan hukuktaki her yanlışın patlamaya hazır bir krater olduğu bilinciyle; her aileyi mahkemelere bağımlı kılan ve devleti bireyleri ile sürtüştüren çarpık hukuk uygulamasının ürettiği davalar yığınının fay hattındaki hukuk göçüğünden insanlarımızın kurtarılmasını, yazılı hukukun değiştirilmesini, ‘Dura dura bayatlayan adalet’ (B. Brecht) yüzünden umudunu mafyaya bağlayan insanlarımızın ‘makûs talih’lerinin yenilmesini istiyorum.

“Özlenen hukuku yaşama geçirmenin önkoşullarını yaratabilmek için, hukukun biricik yorumcusu ve sözcüsü olan yargılama erkinin öbür erklerden bütünüyle bağımsız olmasını, özellikle yürütmenin kuşatma harekâtını yarmasını; devleti ve demokrasiyi meşrulaştıran yargılama erkinin, gücünün yasama ve yürütme erkleriyle, güçleriyle maddi ve manevi bütün alanlarda eşit olmasını istiyorum.”

“Yargılama erkinin ivedi gereksinimlerinin kısa sürede karşılanmasını, 1966 New York Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesinde (md. 14) bir insan hakkı olarak vurgulanan üst (ara) mahkemeye başvuru (istinaf) hakkının tanınmasını, böylelikle üst mahkemeleri, yargılama kolluğu, akademisi, binalarıyla halkın ve Türkiye’nin saygınlığına yaraşan yetkin bir yargılama erki istiyorum.”

“Diyeceklerim şimdilik bunlardır.”

“Gösterdiğiniz ilgi ve sabra gönül borcumu öderken, önümüzdeki yıllarda demokrasinin utkusuyla taçlanmış, baskı ve terörden arınmış, barışa kavuşmuş bir Türkiye’de ve dünyada buluşmak umuduyla sizlere şükranlarımı, saygılarımı sunarım.”

Peki, bundan sonra neler mi oldu?

Geliniz, şimdi bu dileklerden hangisinin gerçekleştiğine bir göz atalım.

Hemen baştan belirteyim ki, bu konuşmanın bana ne kazandırdığını bilemem. Ancak, kimyada çözeltilerdeki asit ve bazları ayırt etmekte kullanılan turnusol gibi, bu konuşma da, kimlerin doğru Atatürkçü anlayıştan ve günümüz demokrasisinden yana, kimlerin bunlara karşı olduğunu gün yüzüne çıkarmıştır.

Bu açıdan ilkin Atatürk’ün anlayışını yansıtan iki olaya değinmek isterim.

Bu konuda yaşanan ve Atatürk’ün demokrasi anlayışını yansıtan önemli olaylardan birincisi şudur: CHP Genel Sekreteri Recep Peker, İtalya ve Almanya gezisinden sonra toplanacak olan CHP kurultayına -ki, bu Atatürk’ün yaşamında 9.5.1935’te toplanan son kurultaydır- sunulmak üzere, İtalyan faşizminden etkilenerek yeni bir tüzük, çok ayrıntılı bir izlence (program) hazırlamıştır.

Bu parti tüzüğü, partinin eylemli Genel Başkanı Başbakan İnönü’nün görüp incelemesinden sonra Atatürk’e sunulmuştur.

İşte Atatürk, o gün, akşam yemeğine gelen konuklarını uğurladıktan sonra geceleyin hiç uyumamış, sabaha dek kitaplığında bu tüzük taslağını incelemiştir.

Bu girişime ve sakat düşüncelere çok öfkelenen Atatürk, sabahleyin gelen genel sekreterine “kim bu zorbalar?” diye sorduktan sonra, şunları söylemiştir: “Görülüyor ki, varmak istediğimiz hedef, henüz en yakın -ki olasılıkla, daha çok İnönü’yü amaçlamaktadır- arkadaşlar tarafından bile zerrece anlaşılmış değildir.”

Hemen ardından bu hedefi de şöyle açıklamıştır, Atatürk: “Biz öyle bir idare, öyle bir rejim istiyoruz ki, bu ülkede padişahlığa yandaş olanlar bile bir parti kurabilsinler” (Soyak, Hasan Rıza, Atatürk’ten Hatıralar, İstanbul, 2004, s. 61-62).

Dikkat edilsin, lütfen. Atatürk, demokraside akla, değişik görüşlere ve inançlara asla hiçbir yasak, sınır tanımamakta, bütün inakları, dogmaları reddetmekte, attığı en büyük adımı, cumhuriyeti bile demokratik tartışmaya açmayı göze almakta, alabilmektedir.

Nitekim aynı bilinçle Atatürk, sağ iken ve de daha sonları çevirisi yapılan Benoit Mechin’in cezaevinde bulunduğu sırada yazdığı “Kurt ve Pars Mustafa Kemal” adlı kitabında yer alan bazı olumsuz olaylar ve değerlendirmeler üzerine bu kitabın basımından, yayımlanmasından vazgeçilmesi üzerine, “Ben insanüstü bir varlık değilim, bir insanım, elbette yanlışlarım, zayıf yönlerim olmuştur” diyecek ve yayımlanmasına izin verecek denli hoşgörülü ve gerçekçidir.

Gerçekten O, çocuğu gibi elinden tutup büyüttüğü, üzerine titrediği “Cumhuriyet”e karşıt görüşlere bile özgürlük isteyecek çapta ve büyüklükte “demokrasi ve özgürlük bilinci”ne sahip bir önderdir.

Ayrıca hiç unutulmamalıdır ki, Atatürk, dönemindeki bütün baskıcı, buyurgan tümelci rejimlere de karşıdır.

Bir başka olay da şudur: Fuat Köprülü’nün başkanlığında Cumhuriyetin başlarında bir “Dinde Reform Kurulu” oluşturulmuş ve bu Kurul, masada ve sandalyede namaz kılınması gibi birçok öneriyi Atatürk’e sunmuştur. Atatürk, bu önerilere çok öfkelenmiş, “Dinde reformu, demiş, dinin kendi içindeki din insanları yapabilir. Ben siyaset insanıyım. Martin Luther değilim.”

Nitekim o kurul, hemen kaldırılmıştır.

Görülüyor ki, Atatürk ideokrat, totaliter; Atatürkçü görüş, bir ideoloji, totalitarizm değildir.

Dinlere, inançlara karşı da değildir. Tam tersine dinlere, inançlara saygılıdır. Çünkü laiktir; din, inanç alanı ile bilim alanını özenle birbirinden ayırmaktadır, ayırmıştır da. Tıpkı “Ben, laboratuvarıma girerken dinimi eşikte bırakırım” diyen ve sabah laboratuvarına giderken, akşam evine dönerken tapınmak için kiliseye uğrayan on dokuzuncu yüzyılın ünlü fizyolog ve doğa bilimcisi dindar Claude Bernard (1813-1878) gibi.

Bilindiği üzere, tek kişinin yapacağı bir işi on kişi yaparsa, dokuz kişinin görünüşte işi vardır; ancak aslında dokuz kişi işsizdir.

Ekonomide buna “gizli işsizlik” denir.

Atatürkçülüğü bir ideoloji olarak algılayarak, inanç ve düşünce alanına yasaklar getirmeye kalkışanlar, bunları savunanlar, zaman zaman onu bir tür totalitarizme dönüştürenler, aslında Atatürk’ü severken onu boğan “gizli Atatürk karşıtları” ya da “yüzeysel Atatürksever­ler”dir. Yani Stendhal’ın ünlü romanında Papaz Chelan’a söylettiği şu sözlerin bilinçsiz özneleridir: “İktidar koltuğundaki insanlara dalkavukluk etmeyi aklınızdan geçiriyorsanız, ruhunuzu cehenneme mahkûm etmişsiniz demektir.

Dolayısıyla “1999-2000 yargılama yılı” (adli yıl) açış konuşmam, her şeyden önce kimlerin Atatürk’ü ve Atatürkçü görüşü anladığını, kimlerin anlamadığını ortaya koyan bir turnusol olmuştur, benim açımdan.

Bu konuşmadan sonra ise, şu kanıya ulaşmışımdır: Atatürk’ü ve Atatürkçü anlayışı, bir bakıma gizli Atatürk karşıtlarından kurtarmak, bilimsel yörüngesine oturtmak zorunludur.

İşte o zaman, sadece Avrupa Birliği’nin değil, bütün kapıları açan Atatürkçü görüşün tam demokrasiye geçmede gerçek bir basamak işlevini yerine getirdiği görülecektir.

Unutulmamalıdır ki, Atatürk’ün kurduğu parti, yani CHP, bir amaç değil, demokrasinin alt yapısını hazırlayan devrimleri gerçekleştirmek ve demokrasiye adım atabilmek için sadece bir araçtan ibaretti.

O kadar.

Nitekim bir yabancı bilim insanı, Prof. Maurice Duverger, bunun ayrımına çok iyi varmış, Atatürk’ün kurduğu CHP’yi, hedefi demokrasi olduğu için, başka ülkelerde görülen tek partilerden özenle ayırmış, bu tür partileri “Kemalist partiler” olarak adlandırmıştır.

Gerçekten Duverger’ye göre, bu terimle adlandırılan partilerin vaz­geçilmez amaçları, halkı geleceğin demokrasisine hazırlamaktır. Nitekim “Diktatörlük Üstüne” adlı kitabında Atatürk’ün Mussolini’ye özen­diğini söylemekle birlikte, “Siyasal Partiler” adlı kitabının “Tek Parti ve Demokrasi” bölümünde Atatürk Türkiye’sine önemli bir yer ayıran bu ünlü bilim insanı, şöyle demektedir: “Atatürk’ün önderliğindeki tek particilik, tekelciliğe dayanarak özgürlükçü demokrasiyi tıkamamıştır. Zira Mustafa Kemal, sahip olduğu güçten, tekelden sürekli rahatsızlık duymuştur. Çeşitli fırsatlarla bu tekele son vermeye çalışmıştır.’’

Kısaca Duverger’ye göre, “1923 sonrası Türk devrimiyle Türkiye, engelsiz ve sıkıntısız şekilde tek parti sisteminden plüralizme (çoklu sisteme) geçmiştir. Bugün, Ortadoğu devletlerinin en demokratik olanıdır.”

Yine Duverger’ye göre, “Basiretle uygulanan tek parti yönetimi, bugün gerçek bir demokrasinin kuruluşunu mümkün kılacak...” çalışmaları yapmıştır ve “Türk tek parti sistemi, hiçbir zaman bir tek parti doktrinine dayanmamış; bu tekelciliğe resmî bir nitelik vermemiş, özgürlükçü demokrasiyi ortadan kaldırma isteğiyle onu hukuksal kılmaya, meşrulaştırmaya kalkışmamıştır.” (Duverger, Maurice, (Ergun Özbudun), Siyasi Partiler, Ankara, 1986, s. 360, 364).

İşte bu yüzden Batı dünyasının siyaset bilimcilerinin çoğu, 1950 seçimlerini ve iktidarın barış içinde devir-teslimini “beyaz ihtilal” olarak nitelendirmiştir.

Ancak umudumuzu yitirmeyelim.

Gerçekten her dönemde köle sanılanlar, kurtuluşu eninde sonunda başarmış, yarınların efendileri olmuşlardır.

Ne var ki, bu savaşım, her yerde her zaman kolay olmamıştır.

Çünkü Atatürk’ler yeryüzüne çok sık gelmezler.

O’nun değerini iyi bilmeliyiz.

Ayrıca şunları da hiç unutmamalıyız.

Günümüz çoğulcu demokrasisinin vazgeçilemez temeli, her açıdan birey özgürlüğüdür, kısaca özgürlüktür. Nitekim “1999-2000 yargılama yılını açış” konuşmam, daha önce de değinildiği üzere, ikinci olarak, kimlerin çağcıl demokrasinin olmazsa olmazı olan “özgürlük bilinci”ne sahip olduğunu, kimlerin olmadığını da ortaya koyan bir turnusol işlevini yerine getirmiştir. (Ayrıntılı bilgi için bkz. Doğan, S., Sivil Demokrasi Çağrısı, Bir Konuşmanın Yankıları, İstanbul, 1999; Kaya, M. E., O Konuştu, Türkiye Tartıştı, Ankara, 1999; Karahasan, M., R., Başkan, İstanbul, 1999).

Bu bir.

Dayandığı Antlaşma’nın ikinci maddesine göre, Avrupa Birliği; insan özsaygısı (şeref), insan haklarına saygı, demokrasi, özgürlük, eşitlik, hukukun üstünlüğü temelleri üzerine kurulmuştur.

Bu da, iki.

Yeri gelmişken ayraç içinde belirteyim ki, o konuşma, aynı günlerde ilkin Liberte yayınları arasında basılmış, hemen akabinde, başyazarı ve kimi yazarları beni eleştirdikleri -ki, bunlardan bir kesimi daha sonraları yazılarında yanlış yaptıklarını itiraf etmişlerdir- halde Hürriyet gazetesinin eki olarak da basılıp halkımıza ulaştırılmıştır.

Çeyrek yüzyıl sonra “O konuşmadaki umutların hangisi gerçekleşmiştir?” diye sorarsınız, şu yanıtı verebilirim: Yalnızca üst mahkemelerin (istinaf) kurulması.

Çok yazık ve de çok düşündürücü!?

İzninizle aşağıdaki bilgiyle yazımı bitirmek istiyorum.

1999-2000 yargılama yılını açan bu konuşma metni, yazarının isteğiyle “Liberte Yayınları” (Ankara) arasında yayımlanmakla kalmamış, yazardan izin alınmaksızın konuşmanın yapıldığını izleyen gün, Hürriyet yayınları arasında da basılarak ve ek olarak okurlara dağıtılmıştır.

Bilindiği üzere, Alman düşünürü Theodor Adorno, Auschwitz’in bombalanması ve aynı adla Polonya’da toplama kampı kompleksi oluşturulması dolayısıyla “Auschwitz’ten sonra şiir yazmak, ilkelliktir” demişti. Bence de, “12 Eylül Darbesi”nden sonra, ahlakın hukuka yansıması demek olan bir anayasadan ve böyle bir Anayasa’ya göre meşru bir düzenden söz etmek, ülkemizde artık olanaksızdır.

Seks ve Ceza: Arzuyu Yargılamanın Dört Bin Yıllık Tarihi

0

Berkowitz, kitapta Berkowitz, farklı kültürlerin cinsel davranışlarını ele almakta ve kültürel çeşitliliğe vurgu yapmakta, yasaların insan hakları ve toplumsal cinsiyet perspektifinden nasıl ele alındığını analiz etmektedir. Farklı kültür ve çağların cinsel davranışları nasıl yargıladığını ve cezalandırdığını araştırırken, insan hakları, toplumsal cinsiyet ve özgürlük konularını da ele almakta, ceza yasaları yoluyla arzunun sınırlandırılmasını örneklerle açıklamaktadır. Cinsellikle ilgili yasal düzenlemelerin toplumsal cinsiyet eşitsizliğini nasıl doğurduğu da kitapta ele alınan önemli bir konudur. Cinsellikle ilgili yasaların kişisel özgürlükleri ve özgürlükleri nasıl sınırladığını ve nasıl değiştirdiği tartışılmaktadır.

Detaylı araştırmalara ve dönemin tarihsel kaynaklarına verilen referanslarla, hukuk ve otorite karşısında erkek ve kadının toplumların karmaşık ilişkiler zinciri içindeki rolleri ele alınmakta, kitabın her bölümünde çarpıcı örneklerle bu rolleri tanımlanmaktadır.

Kitap, insanlığın ilk yasalarının İbraniler tarafından konulduğuna dair iddiayı arkeolojiye ve bilimsel kanıtlara dayanarak çürütmektedir.

Kitabın Tanıtım Yazısı 

Yatak odasından mahkeme salonuna – seks hukukunun hayret verici tarihi…

Kraliyet metresleri, eşcinsel at arabası yarışçıları, ortaçağ travestileri, cadılar, keçi seviciler, rahibe fahişeler ve Londralı kiralık oğlanlar gibi aykırı oyuncuların renklendirdiği seks tarihinde bir çağ ve toplumda hoşgörülen davranışlar bir ötekinde en ağır şekilde cezalandırıldı. Ancak seks dürtüsü antik çağlardan beri kendini dizginlemeye çalışan her türlü girişime karşı koydu. Seks ve Ceza, dört bin yıllık cinsellik, din ve mülkiyet üçgeninin açılarının çok da değişmediğini gösteriyor bizlere.

“Elbette tecavüz, zina, ensest ve seks hukuku alanına giren diğer tüm meseleler insanlığın varoluşundan beri vuku bulmuştur. Değişen tek şey, insanların birbirlerinin bedenlerini kontrol etmek için kullandıkları yöntemler ve bu yöntemleri kullanma gerekçeleridir.”

Eric Berkowitz Antik Mezopotamya’da zina yapan bir kadının kazığa oturtulmasından başlayıp 1895’te Oscar Wilde’ın “büyük ahlaksızlık” suçuyla hapis cezası aldığı döneme kadarki seks hukukunun uzun tarihini gözler önüne seriyor.

Seks ve Ceza, mahkeme tutanaklarıyla tarihi belgelerde yer alan gerçek insanların hayatlarından yola çıkarak insanlık tarihine ayna tutarken, insan ruhunun karanlık taraflarını ortaya çıkarıyor. Berkowitz zaman zaman tüyler ürperten, zaman zaman hayal gücünü zorlayan bir yolculuğa davet ediyor okurları.

“Seks ve Ceza, seks ve günah üzerine dudak uçuklatan bilgilerle dolu.”
Guardian

“Ustalıkla yazılmış aydınlatıcı bir yapıt.”
Literary Review