Tütün İnhisarı Kanunu, 9 Haziran 1930 tarihinde mecliste kabul edilmiş ve 28 Haziran’da resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde tütün mamullerine ilişkin olarak çıkarılmış ilk kapsamlı yasal düzenlemedir. Kanun ile tütün ürünlerinin imalatı ve ticareti devletin tekeline alınırken diğer yandan toplum sağlığı ile ilgili önlemler alınmıştır.
[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””]Osmanlı Hükümeti, Fransa ve İngiltere arasında imzalanan Ticaret Anlaşmasıyla tütün için ilk defa 1862 yılında İnhisar kurulmuş ve tütün ithali yasaklanmıştır. 1874 yılında “Duhan Resmi Hakkında Nizamname” düzenlenmiş ve tütünde bandrol usulü uygulanmaya başlanmıştır. 1879’da çıkarılan “Rusumu Sitte” Kararnamesiyle tuz, tütün ve alkollü içkilerin inhisarı gelirleri yabancı bankerlere ve 1883 yılında ise “Duyunu Umumiye”ye bırakılmıştır. Daha sonra Tütün İnhisarı İşletilmesi imtiyazı “Memaliki Osmaniye Duhanları Müşterek Menfaa REJİ Şirketi”ne devrolunmuştur.[/box]
Düzenleme öncesinde, istiklal savaşı tedbirleri kapsamında 1920 yılında Men-i Müskirat Kanunu kabul edilmiş ve alkollü içki kullanımı kısıtlanmış, 1921 yılında ise yabancı şirket ve Duyun-ı Umumiye’nin yetki ve gelirleri sınırlandırılmıştır. 1923 yılında Reji Şirketinin bütün malvarlığı, hak ve vecibeleri devlete intikal ettirilmiştir. 1925 yılında tütün ve tütünle ilgili hizmetlerin devlet tarafından yürütülmesi kararı alınmış, 1926 yılında tütün ve tütün mamulleri ile alkollü içkiler inhisar altına alınmış, 1927 yılında 1071 Sayılı Yasa ile alkollü içkilerde devlet tekeli oluşturulmuştur. 1928 yılında Duyunu Umumiye hukuken son bulmuştur.
Kanundan sonra; Tütün, Alkollü İçkiler, Tuz barut ve patlayıcı maddelerle ilgili “İnhisar” hizmetlerini yürütme görevi 1932 yılında kurulan İnhisarlar Umum Müdürlüğü’ne verilmiştir. 1932 yılında, Tütün-Tuz ve Alkollü İçki İnhisar İdareleri, İnhisarlar Umum Müdürlüğü’nde birleştirilmiş, 1938’de 3437 Sayılı Tütün ve Tütün İnhisarı Kanunu kabul edilmiş, 1942’e ise 4250 Sayılı “İspirto ve İspirtolu İçkiler İnhisarı Kanunu” çıkarılmıştır. 1946 yılında daha evvel İnhisar adıyla anılan kurum TEKEL Genel Müdürlüğü olarak faaliyetine devam etmiştir. 1984 yılında TEKEL ilk kez yabancı sigara ithalatına başlamış, 1986’da özel sektöre “TEKEL” ile ortaklık şartıyla sigara üretim izni verilmiş, 1991’de sigara üretimi, ithalatı ve satışı serbest bırakılmıştır.
Tütün İnhisarı Kanunu
Kanun Adı : 1701
Kabul tarihi : 9. 6. 1930
Birinci kısım
Umumî hükümler
Madde 1
1 – Türkiye Cumhuriyeti dahilinde halkın istihlâki için tütün ve tömbekiyi satın almak, işlemek, kıymak, sigara, sigar, enfiye, ağız ve pipo tütünü yapmak;
2 – Bu tütün ve tömbeki ve sigara ve sigar ve enfiye ve ağız ve pipo tütününü alâmeti farikalı ve bandrollu ve etiketli kutulara ve paketlere koymak;
3 – Ecnebi memleketlerden yaprak sigarası (püro) ve kıyılmış tütün, yapılmış sigara ( sigaret) , enfiye, ağız ve pipo tütünlerini ve tömbeki ve sigara kâğıdı getirtmek;
4 – Yukarıdaki üç fıkrada sayılı maddeleri memleket dahilinde satmak;
Devletin inhisarı altındadır.
İnhisar İdaresi birinci maddede sayılı tütün, sigara, enfiye ve sair mevaddı işlenmiş olsun olmasın ecnebi memleketlere de satabilir. Hususî sigara fabrikaları tesisile imal edilecek sigaraların harice satılmasına müsaade itasına ve lâzım gelen şeraitin tayinine Maliye Vekili mezundur.
Madde 3
Tütün kullananlar şahsî ihtiyaçları için İnhisar İdaresinin sattığı tütünden ve sigara kâğıdından el ile sigara yapabilirler. Fakat velevki şahsî ihtiyaç için tütün kıyılması yasaktır.
Madde 4
Ecnebi memleketlerden gelen yolcular en çok elli adet sigara yahut yüz gram tömbekiyi veya yirmi tane püro sigarasını veya elli gram pipo veya ağız tütününü veya bu miktar enfiyeyi, hiç bir resim vermeğe mecbur olmaksızın, beraberlerinde bulundurup memlekete ithal edebilirler.
Fakat yolcuların yanındaki sigara ve emsali eğer bu miktardan fazla ise bu fazlalık yolcu tarafından beyan edilmek şartile bunun en çok bir kiloya kadar olan miktarı gümrük resminden maada kiloda on lira inhisar resmi mukabilinde sahibi tarafından memlekete ithal olunabilir.
Böyle bir fazlalık bulunduğu beyan edilmezse veya sorulduğu halde mevcudiyeti inkâr edilir veya gizlenirse kaçak ahkâmı tatbik olunur.
Madde 5
Ecnebi memleketlerine çıkarmak için yaprak tütün ticareti yapmak serbesttir. Yalnız böyle ecnebi memlekete çıkarmak maksadile elde edilecek tütünlerin satın alışını, memleket içinde bir yerden diğer yere nakledilişini, mağaza ve depolara konuşunu, gemilere yüklenilişini ve nihayet ecnebi memleketlere çıkarılışını, İnhisar İdaresi kontrolü altında bulundurmak hakkını haizdir.
Madde 6
Kontrol cüzdanı bulunan çiftçi ile İnhisar İdaresinde kayitli tütün tüccarından başka hiç bir kimse elinde
yaprak tütün bulunduramaz. Kez a hiç bir kimse dördüncü madde hükmü müstesna olmak üzere birinci maddede sayılan ve fakat inhisar İdaresinin bandrolünü ve alâmeti farikasını taşımayan şeyleri elinde bulunduramaz.
İnhisar İdaresinin bandrolünü ve alâmeti farikasını taşımayan birinci maddede sayılı şeyler bir yerden diğer bir yere nakil ve imrar dahi edilemez. Birinci fıkrada da muharrer yaprak tütünler kanunla müstesna tutulan yerlerden başka bir yere mutlaka (nakliye) denilen ruhsat tezkeresile naklolunabilir.
Madde 7
Bu kanunun hükümleri nikotinli olup tütün gibi kullanılabilecek olan bütün otlarla yerli tömbekisi hakkında da tatbik olunur.
Madde 8
Memlekete beyaz kopya kâğıdı ve defterleri getirmek ve bunların ticaretini yapmak yasaktır. İnhisar İdaresinden başka, memlekete sigara kâğıdı kap ve sigara kâğıdı kutusu \e etiketi getirmek ve bunları yapmak ve basmak dahi yasaktır.
Bu kanuna merbut [1] numaralı cetvelde isimleri sayılan vilâyetlerde kısmen veya kamilen tütün ziraati yasaktır. Fakat icabında yasak olan yerlerin bazılarında Maliye Vekâletile İktisat Vekâletinin müştereken tertip edecekleri listeye göre Heyeti Vekile kararile tütün ziraatine müsaade olunabilir. Yasak olan yerlerde İktisat Vekâleti ve İnhisar İdaresi berayi tecrübe tütün ektirebilirler.
Madde 10
Bu kanunun neşrinden üç sene nihayetinde tütünün hangi yerlerde ekilip ekilmiyeceğinin kat’î olarak tesbiti için gerek İnhisar İdaresinin ve gerekse İktisat Vekâletinin şimdiden tecrübe yapmaları mecburidir.
2 — Fidelikler
Madde 11
Tütün fidesi yetiştirenler ektikleri fidelerin miktar ve mahalli hakkında tâbi oldukları ihtiyar meclislerine ve onlar da İnhisar İdaresine malûmat vermeğe mecburdurlar. Yunan sarısı denilen tohumların ekilmesi ve bunlardan fide yetiştirilmesi yasaktır.
3 — Tütün ziraatinin nasıl ve kimler tarafından yapılacağı
Madde 12
Tütün ziraati yapan kimse, İnhisar İdaresinin ihtiyar meclislerinde bulunduracağı beyannameyi doldurmakla mükelleftir. Bu beyannameler fidelerin tarlalara dikildiğinden nihayet on beş gün zarfında ihtiyar meclisleri tarafından tasdik edilir ve İnhisar İdaresine teslim olunur. Aynı köy içinde bir kaç tarlada tütün eken kimsenin bir beyanname vermesi kâfidir. Beyanname kanunen şahsî ehliyeti haiz olanlar tarafından verilir.
Madde 13
Her çiftçi için hazırlanan kontrol cüzdanları beyannamelerin tevdiinden nihayet on beş gün zarfında İnhisar İdaresince ihtiyar meclislerine verilir.
Madde 14
Aşağıda yazılı olan yerlerde tütün ekilmez:
1 – Mesken harimleri;
2 – Muhtelif mahallerde olduğu halde mecmuu yarım dönüme baliğ olmayan yerler.
Madde 15
1 – Hükümet memurları, hâkimler ve Tütün İnhisar İdaresi memurları tütün ekmekten büsbütün memnudur.
2 – Tütün ziraati yapanlardan, mahsullerini kaçağa sarfettiklerinden dolayı iki defa mahkûm olanlar, iki sene müddetle tütün zerinden memnudur.
Memnuiyet hilâfına tütün dikerlerse diktikleri tütün sökülür. Sahibi sökmezse ihtiyar olunacak masraf tütünü dikenlere ait olmak üzere İnhisar İdaresi söktürür.
Tütün ziraati kontrol cüzdanı başka bir kimseye devrolunabilir. Fakat bunun sahibi ve devir alan, müşterek bir arzuhal ile İnhisar İdaresinden ruhsat almak mecburiyetindedir.
Madde 17
Tütün dikilen tarlalarda tütünler arasında başka hiç bir şey ekilemez.
Madde 18
Çiftçi-mahsulünü toplar toplamaz, tarlada kalacak köklerin tohumluk için lâzım olan miktarından maadasını yedi gün zarfında, ve tohumluk için bıraktıklarını, tohumu alır almaz, sökmeğe mecburdur.
Aksi takdirde bu iş, masarifi çiftçiye ait olmak üzere İnhisar İdaresi tarafından usulü dairesinde icra ettirilir.
Tütün yağı istihsali için tütün tohumlarından istifade edilecek bazı mevakide köklerin imhası için bir mehil vermeğe Maliye Vekili mezundur.
Filizlerin toplanması yasaktır.
Üçüncü kısım
Mahsulün tahmini muamelesi
1- Tahmine memur olanlar ve itiraz heyeti
Madde 19
Tütün mahsulü, tarlada İnhisar İdaresinin her sene ilân edeceği müddet içinde, o mahsulün bulunduğu mahal köy kanununun cari olduğu yerlerden ise, ihtiyar meclisleri tarafından tahmin edilir ve tahmin edilen miktar çiftçinin kontrol cüzdanına yazılır. Bu muamele şehir ve kasabalarda, belediye meclisi tarafından müntahap üç kişilik vukuf erbabından mürekkep, mahallî ziraatının vüs’atine göre müteaddit, heyetler tarafından yapılır. Tahrir neticesinde ihtiyar meclisi ve erbabı vukuf heyetleri tarafından tutulacak defterler İnhisar İdaresine tevdi olunur.
Madde 20
İnhisar İdaresi yazılan miktarın hakikata mutabık olup olmadığını tetkik eder. Hakikate mutabık değilse
itiraz ederek keyfiyetin tetkiki için itiraz heyetinin teşkilini, mahallin en büyük mülkiye memurundan ister İtiraz heyetinin teşekkülünü istemek çiftçinin de hakkıdır.
İtiraz heyeti aşağıda yazılı zatlerden terekküp eder:
1 – İnhisar idaresinden bir memur;
2 – Ziraat memuru, bulunmadığı yerde ziraat veya ticaret odalarından ve bunların da olmadığı yerlerde belediyelerden müntahap ve tütün işlerinden anlayan bir zat;
3 – Köy ihtiyar meclisi tarafından seçilen ve tütün ziraatı ile meşgul bulunan veya bulunmuş olan bir çiftçi.
Bu heyetin vereceği kararlar kat’idir.
İtiraz heyetine verilecek yevmiyeler İnhisar İdaresi tarafından tesviye olunur ve bilâhare haksız çıkan tarafa tazmin ettirilir. İtiraz çiftçi tarafından vaki olursa ve neticede de çiftçi haksız çıkarsa heyetin masrafını o çiftçinin tazmin eylemesi mecburidir.
2 — Yaprakların toplanması ve denklenmesi
Madde 22 — Çiftçi topladığı tütünlerini çardak yaptığı yere veya köyündeki kurutma yerine serbestçe nakleder. İtiraz vukubulmuş ve itiraz heyeti de gelmişse, miktarı tayin için, gerek tarlada ve gerekse sergi ve askıda bulunan mahsulün hepsini bu heyete göstermeğe mecburdur.
Madde 23
Uzun bir zaman için uzaklaşacak ve ziraat beyannamesile üzerine aldığı işi başaramıyacak olan çiftçi,
İnhisar İdaresine müracaatla, mes’ul vekil göstermek mecburiyetindedir.
Madde 24
Kurutulmuş tütünlerin ayni köy veya kasabadaki yerlere nakli serbesttir.
Madde 25
Çiftçi yetiştirdiği mahsulü denk yaparken kırıntı, son ve çürük olanlarını ayrı denk yapmağa mecburdur.
Madde 26
Tarladaki mahsulünün tamamen veya kısmen I telef ve zayi olduğunu gören çiftçi keyfiyeti beş gün içinde ve tahriren İnhisar İdaresine haber verir. Yapılacak tahkikat neticesinde telef ve ziyan tahakkuk ederse tanzim olunacak zabıt varakası üzerine kontrol cüzdanındaki zimmeti tashih olunur ve bozulan ve kullanmağa salih olmayan tütünler usulü dairesinde imha edilir. Çiftçi noksanın sirkat olunduğunu iddia
ederse bu iddiası zabıtaca icra edilecek tahkikat ile sabit olduğu takdirde sirkat olunan miktar zimmetinden, cüzdandaki miktardan tenzil olunur. Seylâp ve dolu gibi afetler vukuunda İnhisar İdaresi çiftçinin müracaatlarına hacet kalmaksızın doğrudan doğruya keyfiyeti tahkik ederek hasarın miktarını cüzdanlardan tenzil eder.
3 — Yaprakların tartılması
Madde 27
Tütün mahsulü askıda, istifte veya denk halinde çiftçinin kurutma mahallinde veya ev veyahut İnhisar
İdaresi depolarında ihtiyar meclisleri tarafında tartılıp kontrol cüzdanına miktarı yazılır, inhisar İdaresi kontrol memurunun yazılan bu miktarı, isterse, kontrole hakkı vardır. Bu kontrol | esnasında evvelce yapılan tahmine nazaran noksanlık görülürse o noksanlıktan dolayı çiftçi mes’ul tutulur, ancak bu noksanın kaçakçılıktan ileri gelmediği İnhisar İdaresince anlaşıldığı takdirde yüzde beşe kadar olan miktarını nazarı dikkate alıp almamakta İnhisar İdaresi muhtardır. Fazlalıktan dolayı çiftçi mes’ul
tutulmaz.
Dördüncü kısım
1— Tütünlerin ambara nakli
Madde 28
Satılmış veya ambarlama müddeti gelmiş olan tütünler naklolunacak bir hale gelince İnhisar dairesi tarafından verilecek nakliye tezkerelerile ambaılara naklolunur. Tütünlerin ambarlara nakli için işbu kanuna merbut 2 numaralı cetvel mucibince her mıntaka hakkında müddetler tayin olunmuştur. Çiftçi bu müddetler içinde bütün mahsulünü İnhisar İdaresinin göstereceği ambarlara nakil ve teslim etmek mecburiyetindedir. İnhisar İdaresi de ambarlarını tütünlerin eyice muhafazasını temin edecek surette tesis etmeğe mecbur ve ambarların fena bir halde bulundurulmasından doğacak tütün ziyanından dolayı mes’uldür. Şu kadar k i gerek yangın ve gerek sair mücbir sebeplerden doğan ziyanlardan ve ambara teslim sırasında tütünlerin zaten fena bir halde bulunmasından ileri gelen zarardan dolayı idare hiç bir mes’uliyet kabul etmez.
Madde 29
En çok on saatlik mesafede İdarenin bir ambarı bulunmadığı ve çiftçi dahi kendi köyünde veya civar bir köyde mahfuz ambar gösterebildiği takdirde anahtarlarından biri İdarede kalmak şartile mahsulün müstesna olarak bu ambara konmasına müsaade olunabilir. Bundan başka çiftçi malını İnhisar İdaresinin malûmat ve muvafakati altında doğrudan doğruya tüccar ambarlarının parmaklıkla ayrılacak mahalline koyabilir.
Tütünlerin ambara kimler tarafından teslim olunabileceği ve İdareye ne suretle beyanname verileceği ve mukabilinde ne gibi vesika alınacağı ve bunların numuneleri ve tütünlerin tüccar ambarına ne gibi şerait altında indirilebileceği ayrı bir tarifname ile gösterilecektir.
2 — Tütünlerin tartılıp muayenesi
Madde 30
Tütün denkleri ambara gelir gelmez evvel emirde çiftçinin kontrol cüzdanınında zimmet gösterilmiş olan
tütün miktarını tetkik etmek lâzımdır. Bundan sonra denkler tartılır ve zimmetin tamamen teslim edilip edilmediği kontrol edilir. Bu hesaplar bittikten sonra tütünler üzerinde devir muamelesi tamamlanır.
Madde 31
Çiftçinin kontrol cüzdanında zimmet kaydolunan tütünler tamamen veya kısmen ambara getirilmezse askıdaki vezin miktarından yüzde beş fire indirildikten sonra hesap neticesinde meydana çıkan zimmet noksanı kaçağa sarfolunmuş sayılır.
Madde 32
Ambar a getirilen tütünlerin miktarı kilo itibarile tamam olmakla beraber denklere yabancı maddeler ve
süprüntü ve filizler sokulduğu anlaşılır ise bu bapta bir zabıt varakası yapılır ve çiftçinin zimmeti konan miktar nisbetinde ipka olunur. Çiftçi bu zabıt varakasına, bu varakanın kendisine veya köyünün muhtarına tebliği tarihinden itibaren bir hafta zarfında itiraz edebilir. İtirazlar 21 inci maddede zikredilen itiraz komisyonu tarafından tetkik olunur ve yukarıda zikrolunan yabancı maddeler ve süprüntü ve filizler tütün denklerinden çıkartılarak İnhisar İdaresinin iddiası varit görüldüğü takdirde
usulü dairesinde imha olunur.
Madde 33
Tütün çiftçileri tütünlerini İnhisar İdaresi ambarlarında iki sene için depo edebilirler. Denklerin ambara
girdiği tarihten itibaren ilk altı ay için ambar kirası alınmaz.
Bu müddet geçtikten sonra her yedi gün veya haftanın bir kısmı için denk başına altmış para ambar ücreti alınır.
Çiftçi her altı ayın nihayetinde bu ücreti ödemek mecburiyetindedir. İnhisar İdaresinin ambarları müsait olduğu ve çiftçilerin tütün denklerinden yer arttığı takdirde mallarını bu ambarlara koyacak olan veya çiftçiden satın alıp üzerine transfer muamelesi icra edilen tüccar tütünlerinin ambara koydukları veya devir muamelesi yapıldığı tarihten itibaren denk halinde olanlardan yedi gün ve küsuru için yüz para ambar ücreti alınır.
Madde 34
İki sene müddet İdare ambarlarında kalan tütünleri İnhisar İdaresi resen ve usulü dairesinde açık arttırma ile satabilir.
Şu kadar ki daha evvel tütün sahibine, tütünleri kendi tarafından satması için, on beş gün mühletli bir ihbarname gönderilir. Tütün sahibinin ikametgâhı meçhul ise o yerdeki noter vasıtasile ilânat yapılır. Arttırma bedelinden İdarenin ihtiyar ettiği bütün masraflar, İdarece tütün sahibine verilmiş avanslar ve ambar kiralan ve varsa karar ve hüküm altına alınmış para cezaları indirildikten sonra fazla kalırsa çiftçiye veya onun kanunî mümessiline verilir.
Madde 35
Müzayedede talibi çıkmayan tütünün daha bir sene ambarda kalmasını sahibi tahriren isteyebilirse de ambar kirası borçlarını ve üçüncü seneye ait ücreti peşin vermesi lâzımdır.
Böyle bir mühlet istenmediği veya üçüncü sene nihayetinde de tütünün asla müşterisi çıkmadığı takdirde usulü dairesinde imhası lâzım gelir.
Madde 36
Gerek resmî arttırmayı yapan memurun ve gerek tütünleri imha eden heyetin zabıt varakaları İnhisar İdareleri için tütün sahiplerine karşı kat’î ibra senedi makamına
kaim olup vaktile verilmiş olan ambar ilmühaberi hükümden
sakıt olur.
Arttırma bedeli İdare matlubunun istifasına kifayet etmediği takdirde tütünü ambara terkeden kimseden talep hakkı mahfuzdur.
Beşinci kısım Tütün alım ve satımı Madde 37
Çiftçi mahsulünü aşağıda yazılı muameleleri ikmal elemek. şartile, tüccar namına devrini ve terhinini isteyebilir:
1 – Bu devir muamelesi mutlaka satan ve alan tarafından verilecek alım ve satım beyannameleri üzerine icra olunur.
2 – Devir muamelesi yapılmazdan evvel tütünü satan, İnhisar İdaresine borçlu olduğu avans akçesini, ambar kiralarını infaz edilecek para cezalarını ve bu kanunun tatbikından dolayı İnhisar İdaresinin tütün sahibi hesabına sarfettiği mebaliği tediye eder. Eğer devir muamelesi tütünlerin ambara
nakli esnasında isteniliyorsa tütünler ancak kanunî muamelelerin ifası için lâzım olan müddet zarfında ambarda alıkonur.
3 – Bir veya daha ziyade tütün sahipleri tütünlerini rehnetmek üzere istikraz ettiklerinde ikraz mukavelesi İnhisar İdaresine ibraz olunur ye terhin keyfiyeti deftere ve tütün sahibinin elindeki cüzdana kaydolunur. İnhisar İdaresi bu hususta yedi adil hükmündedir. İleride tütünün noksan çıkması gibi ahvalde mes’uliyet tütün sahibine aittir. İstikraz için yapılan transferlerde dahi bu hüküm caridir.
İnhisar İdaresine ait olup ikinci fıkrada yazılan alacaklar mürtehine karşı rüçhan hakkını haizdir.
Altıncı kısım
1 — Tüccar depoları
Tütün tüccarlarının tâbi oldukları muameleler
Madde 38
Bundan evvelki maddede yazılı şartlar altında çiftçi satım beyannamesi verince, tüccar da İdareye tütünlerin satın alındığını gösteren bir alım beyannamesi verir ve devir muamelesi bunun üzerine icra olunur. Tüccar satın aldığı tütünü mutlaka ecnebi memleketlere göndermek için alır veya bu maksatla başka bir tüccara satar. Bu tütünlerin memleket içinde harcanması yasaktır. Ne isim ve şekilde olursa olsun bu suretle harcanan tütün kaçağa gitmiş sayılır. Bundan başka tüccar kendisine zimmet kaydedilen tütünden aşağıdaki maddede yazılı fire indirildikten sonra eksik çıkan miktarın her kilo veya küsuru için üç lira hafif para cezası ödemeğe
mecburdur.
Madde 39
Tüccar satın aldığı tütünü mesarifi kendisine ait olarak sahibi veya kiracısı bulunduğu depolara kor ve bu depolar İnhisar İdaresinin kontrolü altında bnlundurulur. Depoların İnhisar İdaresince kabul edilebilecek vaziyette olması lâzımdır.-Tüccarın işini teshil etmek üzere İnhisar İdaresi
tarafından tayin edilecek memurun maaşı İnhisar İdaresine aittir.
İnhisar İdaresinin memurları her vakit depolara girip tütünleri teftiş edebilirler. Depo ruhsatnamelerinin şekli, depoların evsafı, depoların nasıl ve ne zaman açılıp kapanacağı, kontrolün ne şekilde cari olacağı nizamname ile tesbit olunur.
Madde 40
Tüccar kendi deposunda lüzum göreceği tütün işletme işlerini yapmakta tamamen serbesttir.
Buna mukabil muhafazaya ve kontrola müteallik işlerde İnhisar İdaresinin tebligatına ve talimatnamesine muvafık surette hareket etmeğe mecburdur. Tüccar her deposu için, giren çıkan tütünleri kayda mahsus ayrı bir defter tatar ve depo mevcudunun kolaylıkla tahkik ve muayene edilebilmesi için bu deftere kayitlerini günü gününe geçirir. Tüccarlar her sene nihayetinden üç ay evvel ambarlarında mevcut tütünlerin miktarı hakkında bir beyanname vermeğe mecburdurlar. İnhisar İdaresince lüzum görüldüğü takdirde bu beyannameler üzerine yapılacak vezinde noksan görülürse 38 inci madde mucibince muamele yapılır.
Madde 41
İnhisar İdaresi 33 üncü maddede yazılı şerait altında tüccarın çiftçiden satın aldığı tütünlerin kendi ambarlarında bırakılmasına müsaade edebilir
2 — Tütün ve işletme fireleri
Madde 42
Ambar işletme fireleri işbu kanuna merbut 3 numaralı cetvelde gösterilmiştir. Fireler mıntakasma göre cetveldeki miktar üzerinden indirilir.
Karadan bir yerden diğer bir yere tren veya deve ile gönderilen tütünlerden yüzde bir ve hayvan ve araba ve kamyon ile gönderilenlerden yüzde bir buçuk yol firesi indirilir. İşlenmiş ve fermantasyon geçirmiş tütünlerin firesi yüzde elli eksik hesap olunur.
Denizden ecnebi memleketlerine gönderilecek veya bu memleketlerden ‘ iade edilecek tütünlerde en çok yüzde üç ve dahilde bir sahilden diğer sahile gönderilen tütünlerde yüzde bir fire kabul olunur.
Bu maddedeki fireler çiftçiye ait tütünler hakkında da tatbik olunur.
Madde 43
Tüccar tütünlerinin işletilmesinden hasıl olan süprüntü ve kırıntılar tartılır ve masarifi kendisine ait olmak üzere usulü dairesinde imha edilerek zimmetinden indirilir.
3 — Tüccar tütünlerinin nakli
Madde 44
Tüccar depolarında tüccara zimmet yazılan tütünler, ecnebi memlekete çıkarıldığı 47 inci madde mucibince ispat edilinceye kadar, tamamen o tüccarın mes’uliyeti altındadır Şayet tüccar malını başka bir ihracat tüccarına satmış ve alıcı üzerine devir muamelesi de yapılmış ise bu mes’uliyet alıcı
tüccar üzerine intikal eder.
Aynı şehir ve kasaba dahilinde tacire ait bir depodan diğerine nakilde nakliye tezkeresi almağa ihtiyaç yoksa da tacirin İnhisar İdaresine haber vermesi ve İnhisar İdaresinin memuru olmaksızın nakletmemesi mecburidir.
Bir şehir ve kasabadan diğer bir şehir ve kasabaya veya ecnebi memlekete nakledilmek için, İnhisar İdaresinden, mutlaka nakliye tezkeresi almak lâzımdır.
Madde 45
Nakliye tezkeresi almak için tüccar veya çiftçi İnhisar İdaresine müracaat eder.
Madde 46
Bir şehir ve kasabadan diğer şehir ve kasabaya naklolunan tütünlerin gönderildiği yerlerdeki depoya teslim olunduğunu İnhisar İdaresinin salâhiyettar mamuru nakliye tezkeresi üzerinde tasdik eder ve bu tezkere en çok kırk beş gün içinde geri getirilir. Tezkere bu müddet içinde getirilmez ve İnhisar İdaresinin yapacağı tahkikat üzerine tütünlerin vusul bulduğu sabit olmazsa depodan çıkan tütünler kaçağa gitmiş sayılır.
Madde 47
Denizden ecnebi memleketlere gönderilecek tütünler İnhisar İdaresi ile gümrük memurlarının nezareti altında gemilere yükletilir. Tüccar tütünlerin gemiye yükletildiğini gösteren ve İnhisar ve gümrük memurları ile geminin kaptan veya acentesi taraflarından tasdik edilen vesikayı tütünlerin yükletilmesi
tarihinden itibaren en çok on beş gün içinde İnhisar İdaresine getirip teslim etmeğe mecburdur. Bu vesikayı teslim etmesi üzerine vesikada yazılı miktar zimmetten tenzil olunur. Karadan ecnebi memleketlere gönderilecek tütünlerin hududu geçtiğini hudut gümrük memuruna tasdik ettirmek lâzımdır. Bundan başka tütünlerin gönderildiği yere vasıl olduğunu ispat için Türkiye konsolosu ve olmayan yerlerde mahallî ticaret odası tarafından tasdik edilmiş bir şehadetnamenin tütünlerin huduttan geçtiği tarihten itibaren en çok doksan bir gün içinde İnhisar İdaresine teslim olunması lâzımdır. Bu müddetler geçtiği halde vesika ve şehadetnameler İnhisar İdaresine getirilmezse depodan çıkarılan tütünler kaçağa gitmiş sayılır.
Madde 48 — Bir şehir ve kasabadan diğerine naklolunan ve depolara konan tütün denkleri ilk çıktığı depoda tartılıp kiloları ve nere mahsulü olduğu her dengin üzerine ve nakliye tezkeresine yazılmış bulunduğu takdirde, bunların geldiği yerde ikinci defa tartılması, ya idarece bir şüphe veya tütün denklerinin tartısı hakkında idareden resmen bir sual vukuuna veya sahibinin talebine bağlıdır. Böyle bir sebep yok ise mahallinin gösterdiği miktar tüccara aynen zimmet kaydolunur.
Madde 49
Tüccar tarafından çiftçiden satın alınıpta dahili memlekette bir yerden diğer mahalle veyahut ta memaliki ecnebiyeye gönderilecek tütün numuneleri için mahallî İnhisar İdarelerinden bir nakliye tezkeresi almak kâfidir. Gönderilecek tütün numunelerinin miktarı asgarî bir ve azamî beş kilodan fazla olamaz. Numuneler postahanelere muntazam paket halinde tevdi edilir. Nakliye tezkeresi ve paketlerin üzerinde İnhisar idaresinin resmi mühürü olduğu postahanelerde görüldüğünde başka bir muameleye lüzum kalmaksızın mahalline irsali mecburidir.
Yedinci kısım
Tütün ve inhisara tâbi diğer maddelerin dükkâncıları ve satıcıları
Madde 50
Kanunun birinci maddesile inhisar altında olup idarenin işlediği tütün ve sair maddelerin perakende satışı İdarenin tesis ettiği veya açılmasına ruhsat verdiği dükkânlarda yapılır ve icabında seyyar satıcılara da perakende satış hakkı verilir.
Hiç bir kimse inhisara tâbi şeyleri idarenin göstereceği tarife fiatından fazlasına satamaz.
Madde 51
Dükkâncılara ve seyyar satıcılara aşağıda miktarı tayin olunan harç mukabilinde satış tezkeresi verilir:
Birinci sınıf: senevi 20, altı aylığı 10 liradır.
İkinci sınıf: Senevî 15, altı aylığı 7,5 liradır.
Üçüncü sınıf: Senevî 10, altı aylığı 5 liradır.
Dürdüncü sınıf: Senevî 5, altı aylığı 2,5 liradır.
Beşinci sınıf: Senevî 2, altı aylığı 1 liradır.
Sini taksimatı mevki ve satış miktarı nazarı itibare alınarak icra olunur.
Madde 52
Bu kanun mucibince inhisara tâbi mevadın dükkâncıları ve satıcıları İnhisar İdaresinin teftiş ve murakabesi altındadır.
Madde 53
Dükkâncılar ve satıcılar İnhisar İdaresinin işlettiği »inhisar maddelerini mıntakaları dahilinde idarenin göstereceği depolardan tedarik etmeğe mecburdurlar. Bu maddeler üzerinde ve kendi aralarında alım ve satım yapamazlar, değiştiremezler ve birbirlerinden ödünç almak ve vermek yolunda tasarrufta bulunamazlar.
Madde 54
Dükkâncılardan ve satıcılardan, mücerret birinci maddede sayılı inhisar eşyalarını sattıklarından dolayı
kazanç vergisi alınmaz. Fakat bu eşya ile beraber inhisara tâbi olmayan başka şeyler de satıyorlarsa ancak bunlardan dolayı kazanç vergisine tâbi olurlar.
Sekizinci kısım
Cezaya müteallik hükümler Madde 55
Memnu mıntakalarda ekilen tütünler sökülür ve her dönüm veya küsurundan da iki buçuk lira hafif para cezası alınır.
Madde 56
12 inci madde mucibince beyanname vermeyen çiftçilerle verilen beyannameleri inhisar İdaresine teslim
etmeyen ihtiyar meclislerinden beş liradan on liraya kadar hafif para cezası alınır.
Madde 57
14 üncü maddenin hilâfında hareket edenlerin ektikleri beher dönüm veya küsurundan iki buçuk lira hafif para cezası alınır ve mevcut tütünleri verilecek olan kontrol cüzdanına zimmet kaydolunur.
Madde 58
17 irc i madde hilâfına tütünlerin arasına başka ı ebatlar ekenler ve muayyen müddet içinde tarladaki tütün köklerini sökmeyenler ve tütün yapraklarını 22 , inci maddede gösterilen yerlerden başka bir yerde kurutan ve işliyen çiftçilerden beş liradan elli liraya kadar hafif para cezası alınır.
Madde 59
İnhisar kontrol memuruna veyahut itiraz heyetlerine, kontrol cüzdanı mevcut olduğu halde, sergide ve askıdaki tütünlerini göstermek istemeyenlerden, tutulacak zabıt varakası üzerine, beş liradan elli liraya kadar hafif para cezası alınır.
Madde 60
İşbu Kanunun 6 ıncı maddesi hükmüne muhalif olarak elinde tütün bulunduranlardan her bir kilo veya kilo küsuratından beş lira hafif para cezası alınır ve tütünler zaptolunur.
Keza kanunun her hangi maddesinde kaçak hükmünde tutulacağı veya kaçağa harcanmış addolunacağı yolunda tavsif olunan fiiller hakkında da ayni suretle muamele olunur.
Madde 61
28 inci madde mucibince muayyen müddetler içinde mahsulünü ambara nakil ve teslim etmeyenlerden ve kontrol cüzdanında yazılı mahsulün miktarile ambara nakil ve teslim edilen miktar arasında eksiği meydana çıkanlardan her bir kilo veya küsuru için iki buçuk lira hafif para cezası alınır eksik çıkan tütünler meydana çıkarsa zeptedilir. Şu kadar ki çiftçi muayyen müddetin hululünden en aşağı üç gün evvel İnhisar İdaresine müracaatla tütünleri ambara vaktinde teslim edemeyeceğini köy ihtiyar meclisinin ilmühaberile tasdik edilmiş maddî bir sebebe binaen ihbar ederse vuku bulacak gecikmeden dolayı para cezası alınmaz.
Bir de çiftçi muayyen müddetin sonundan itibaren on beş gün içinde eksik tütünleri getirir \e ambara teslim ederse her bir kilo veya küsuru için 10 kuruş hafif para cezası alınır. Kanunî takibat her halde bu on beş günün geçmesinden sonra başlar.
Madde 62
Muayyen müddet içinde \e nakliye tezkeresi olmadan inhisar ambarları hudut ve istikameti dahilinde tütün nakledenlerden, naklolunan tütünler kontrol cüzdanında yazılı miktara mutabık olduğu takdirde, bir liradan on liraya kadar hafif para cezası alınır.
Madde 63
Ellerinde tütünden başka tütün inhisarına tâbi diğer kaçak maddeler bulunduranlarla nakledenler hakkında 558 numaralı kanunun 14 üncü ve 907 numaralı kanunun 5 inci maddesile muayyen olan para cezaları tatbik olunur. Şu kadar ki 558 numaralı kanunun 14 üncü maddesi mucibince alınacak
para cezası bir kuruşa indirilmiştir.
Madde 64
Bu kanunun hükümlerine muhalif olarak naklolunan tütünler zabıt ve nakledenlerden her kilo veya küsuru için beş lira hafif para cezası alınır.
Madde 65
Tütün kıymağa veyahut yaprak sigarası, sigara, enfiye ve ağızt tütünü yapmağa elverişli bıçak, havan ve sair bütün alât ve edevata bilerek zilyet olanlardan ve bunları ne suretle olursa olsun yapan ve satan ve kullanan ve nakledenlerden, beher alet için, on beş liradan elli liraya kadar hafif para cezası alınır ve alât ve edevat zaptolunur.
Madde 66
İnhisara tâbi olan bütün mevadı satış tezkeresi olmaksızın satanlardan veyahut onlarla koltukçuluk edenlerden, ruhsat tezkeresi harcının dört katı alınır. Bununla beraber bu ceza kendilerinin ruhsat verilmiş dükkâncı veya satıcı addedilmelerine bir sebep teşkil edemez.
Madde 67 — Kaçakçılığın men ve takibi hakkında 1510 numaralı kanunun 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10, 11, 12, 13, 14, 15, 16, 17, 18, 19, 20, 21, 22, 24, 25, 26, 27, 28, 29, 30. 31, 32, 33, 34, 35, 36, 37, ve 42 inci maddeleri ahkâmı bu kanunda yazılı tütün ve diğer inhisara tâbi mevat hakkında da caridir.
Madde 68
40 ıncı madde mucibince beyanname vermeyen veya defter tutmayan ve defterine günü gününe kayıt düşürmeyenlerden 5 liradan 15 liraya kadar hafif para cezası alınır.
Bu kanunda ayrıca cezası tayin edilmeyen ve kanunda yazılı bulunan memnuiyet ve mecburiyetlere riayet etmryenler den bir liradan yirmi liraya kadar hafif para cezası alınır.
Madde 69
Bu kanun mucibince zapta ve para cezalarına mahallin en büyük mal memuru veya tevkil edeceği zatin riyasetinde İnhisar İdaresi müdür veya memuru ile ticaret odasınca, olmayan yerlerde belediye meclisince intihap edilecek bir zattan terekküp eden heyetçe karar verilir. Bu heyetin vereceği karar, aleyhinde zabıt ve para cezası karan verilen kimseye veya kanunî ikamatgâhına tebliğ olunur.
Bu heyetlerin verdikleri kararı kabul etmeyenler kararın tebliği tarihinden itibaren 15 gün içinde sulh mahkemesine müracaatla karar aleyhine itiraz edebilirler.
Madde 70
Müddeti zarfında itiraz olunmayan heyetin kararı İnhisar İdaresi tarafından infaz olunur. Para cezasını
vermeyenlerin, hapis hükmü müstesna olmak üzere, tahsili emval kanunu mucibince mallarına müracaat edilir.
Cezayı ödemekten aczi tahakkuk edenler hakkında tayin edilmiş olan para cezasının her üç lira \e küsuru için bir gün hapsedilmek üzere İnhisar İdarelerinin verecekleri müzekkereler Cumhuriyet Müddei Umumiliklerince infaz olunur.
Hapis müddeti doksan bir günü geçemez.
Bu suretle hapsedilenler mahpus iken cezayı öderlerse, mahpus kaldıkları müddetin bir günü için üç lira tenzil edilerek mütebaki hapisten sarfınazar olunur.
Madde 71
İtiraz üzerine sulh mahkemelerinden yirmi liraya kadar ( yirmi lira dahil) para cezaları hakkında verilecek kararlar kat’idir.
Madde 72
Sulh mahkemelerine itiraz edilen kararlar için İnhisar İdaresinin talebile hâkim muterizin malları hakkında hukuk usulü muhakemeleri kanununa tevfikan ihtiyatî tedbirler ittihazına karar verebilir.
Madde 73
Bu kanun mucibince hapsi müstelzim suçlar hakkında İnhisar İdaresi tarafından Cumhuriyet Müddd Umumuiiğine verilecek müzekkereler ceza muhakemeleri usulü kanununun ( 164 ) üncü maddesinde yazılı istida mahiyetindedir. Bu hususlarda mezkûr kanunun bu maddesi ile müteakip maddeleri
tatbik olunur.
Bu maddeye göre takibat yapılacak işlerde ve verilecek karar üzerine son tahkikat ve duruşma asliye mahkemelerinde yapılır.
Madde 74
Cümuriyet Müddei Umumiliklerince takibat ypılmak lâzım gelen işler müteallik olsa dahi bu kanuna göre zaptı lâzım gelen tütün ve sair inhisara tâbi maddeler hakkında takibatın neticesine kadar İnhisar İdaresince hıfzedilmek şartile 73 üncü maddede yazılı heyetler zapta karar verir.
Madde 75
Bu kanunda yazılı para cezaları İnhisar
İdaresine aittir.
Madde 76
Mahkemeler tarafından hükmedilecek para cezalan ceza ilâmlarının tenfizi hakkındaki usule ve 70 inci
madde hükmüne göre Cumhuriyet Müddei Umumiliklerince infaz ve tahsil olunan paralar İnhisar İdaresine tediye olunur.
Madde 77
Bu kanunun 57, 58, 59 ve 61 inci maddelerinde muharrer para cezalan hakkında İnhisar İdaresi Maliye Vekilinin muvafakatile hükümden evvel veya kespi kat’iyet etmiş olsun, olmasun hükümden sonra sulh edebileceği gibi bu cezaların takip ve tahsilinden feragat de edebilir.
Dokuzuncu fasıl Müteferrik hükümler
Madde 78
Bu kanunda yazılı kâğıtlardan hangilerinin ne nisbette damga resmine tâbi olacağı ve hangilerinin pul
resminden muaf tutulacağı merbut 4 numaralı cetvelde gösterilmiştir
Madde 79
Bu kanunun sureti tatbiki için bir nizamname tanzim edilir.
Madde 80
İnhisar İdaresi memurları hakkında, diğer devlet memurları gibi, memuriyet vazifesinden münbais \eya
memuriyet vazifelerini ifa sırasında hadis olan suçlardan dolayı Devlet memurları hakkındaki ceza hükümleri tatbik olunur.
Bunlara karşı vazife ifası sırasında veya ifa ettikleri vazifeden dolayı yapılan suçlar Devlet memurlarına karşı yapılmış sayılır.
Madde 81
Aşağıda yazılı olan kanun ve nizamnamelerin hükümleri mülgadır:
2 nisan 1330 tarihli inhisarı duhan kanunu ile nizamnamesi, 558 numaralı kanunun 6 ve 14 üncü maddelerinden gayri ahkâmı ve 734 numaralı kanun, 907 numara ve 7 haziran 1926 tarihli kanunun 5, 8, 9, 10 ve 11 inci maddelerinden gayri hükümleri, 1114 numara ve 21 haziran 1927 tarihli kanun ile 1332
numara ve 28 mayıs 1928 tarihli kanun.
Madde 82
Türkiye’de istihsal edilen yaprak tütünler muamele vergisinden maada hazine \e belediye ve idarei hususiyelere ait bilcümle tekâlif ve rüsumdan ve kezalik bu kanun ile inhisar altında bulunan mevat gümrük resminden maada hazine ve belediye ve idarei hususiyelere ait bilcümle tekâlif ve rüsumdan muaftır.
Şu kadar ki, belediyelerle hususî idarelerin vücuda getirmiş oldukları iskele ve rıhtımların mevcudiyetlerini idame için masraf mukabili olmak üzere şimdiye kadar alına gelmekte olan ücretler -miktarları ve nisbetleri tezayüt etmemek ve kiloda bir kuruştan fazla olarak alınmakta olanlar da bir kuruşa indirilmek şartile – hini ihraçta kemakân tüccardan alınır.
Madde 83
Bu Kanun neşri tarihinden iki ay sonra muteberdir.
Madde 84
Bu Kanunun hükümlerini icraya Adlîye, Millî Müdafaa, Dahiliye, Maliye ve İktisat Vekilleri memurdur.
Muvakkat madde
İnhisarı duhan kanunu muvakkatinin 44 üncü maddesile 45 inci maddesi ve zeyli mucibince cezayı müstelzim olan fiiller ve bunların infaz edilmemiş olan hapis müsadere ve para cezaları hüküm altına alınmış olsa bile affolunmuştur.
Kadın hakları, insan olarak kadınların erkeklerle aynı oranda ve eşit şekilde sahip olduğu sosyo ekonomik, siyasi, kültürel ve sosyal tüm haklardır. Kadınlar, erkeklerin sahip olduğu yasal haklara orta çağ sonrasında kavuşmaya başlamışlardır. Gelişmekte olan ve geri kalmış ülkelerde halen kadın hakları kısmen yada tamamen tanınmamaktadır. Aydınlanma çağıyla birlikte okullaşma yayılmaya başladığında, kızların bu eğitime katılması sonucu ortaya çıkmıştır.
Kadınlar için vatandaşlık hakkının istenmesinden sonra, ilk kadın hareketlerinin talepleriyle birlikte o zamana kadar sadece erkeklerin yararlandığı mesleki eğitime, kadınların da gidebilmeleri istenmiştir. Özellikle kadınların üniversitede eğitim görebilmeleri bir asır boyu tartışılmış ve karşı çıkılmıştır. İzin verilmeden önce kadınların fiziksel yapıları ve düşünsel yetilerinin böyle bir eğitim için yeterli ve uygun olup olmadığı tartışma konusu olmuştur.
İlk Kadın Hareketleri
1840 yılında ilk kadın öğrenci dinleyicileri Zürih Üniversitesi’ne gelmiş ve 1863’den itibaren kayıtlar artmıştır. Örneğin, 1892 yılında yazar Ricarda Huch tarih konulu çalışmasıyla Zürih Üniversitesi’nden mezun olmuştur. 1849 yılında ilk kadın koleji olan Londra Üniversitesi kurulmuş ve 1870–1894 yılları arasında neredeyse bütün Avrupa genelinde kadın eğitimi çalışmaları devam etmiştir. Yalnızca Prusya ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu bu konuda geç kalmıştır.
Bilim dünyasında isim yapmış bazı kadınlar: nükleer fizikçi olan Chren Sluung Wu (1915) kainatın fiziksel yapısı hakkında mevcut yanlış anlamların kalkmasına yardım etmiş, Hinliley Quimby (1891) radyasyon fiziğinin doğmasına yardım etmiş, zoolist Jocellyn Crane küçük hayvanların toplumsal davranışlarını etüt etmek için çok zor şartlar altında çalışmış, biyolojist Gadys Anderson Emerson (1903) insan vücudunda vitamin eksikliği hakkında bilgiler toplamış ve Dorotlica Rudnick embriyo parçalarını bir yerden başka bir yere nakletme tekniğinde usta olan bilimcilerdendir.
Kadınların politikaya katılımlarının ilk adımları Fransız devrimi sırasında, 1791 yılında Olympe de Gouges’in Kadın Hakları Bildirgesi’ni yayınlamasıyla atılmıştır. 1831 ve 1848 devrimleri esnasında da Fransa’daki kadınlar seçme hakkını talep ederken, İngiltere’de de Kadın Hakları için ilk çıkışlar 1832’de gelmiştir. Bunlardan başka da İskandinav devletlerinde kadınlar 1880’li yıllarının başlarında politik haklarını ilan etmişlerdir. Buna karşın Orta Avrupa’daki ilk talepler 1900’lü yıllardan sonra, bazı Akdeniz ülkelerinde de Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkmıştır.
Kadın Hakları hareketinin oluşumunu başlatan;
Sadece erkeklerin işine yarayan ve kadınları göz ardı eden seçim hakkı düzenlemeleri
İngiltere ve Avusturya’da olduğu gibi ayrıcalıklı kadınlar azınlığının sahip olduğu seçme haklarını düzenleyen seçim yasası
Sadece vatandaşlık haklarını değil, aynı zamanda da politik hakları elde etmeye çalışan kadın hareketlerinin güçlendirilmesi olmuştur.
Rusya, Avusturya ve Prusya devletlerinin hükmettiği Doğu Avrupa ülkelerinde, bağımsız bir kadın hareketi gelişememiştir. Buralarda, kadın haklarından daha çok bağımsızlık savaşı öncelik kazanmıştır.
Dünyada kadınlara seçilme hakkı veren ülkelerin tarihlere göre sıralaması şu şekildedir:
1. 1893 Yeni Zelanda
2. 1902 Avustralya
3. 1906 Finlandiya
4. 1913 Norveç
5. 1915 İzlanda
6. 1917 Hollanda
7. 1917 Sovyetler Birliği
8. 1917 Kanada
9. 1917 Estonya
10. 1917 Letonya
11. 1917 Litvanya
12. 1918 İsveç
13. 1918 İngiltere
14. 1918 Almanya
15. 1918 Polonya
16. 1918 Macaristan
17. 1918 Avusturya
18. 1918 Lüksemburg
19. 1918 Çekoslavakya
20. 1920 ABD
21. 1920 Belçika
22. 1922 İrlanda
23. 1924 Moğolistan
24. 1929 Ekvator
25. 1930 Güney Afrika (Beyazlar)
26. 1931 İspanya
27. 1932 Brezilya
28. 1932 Tayland
29. 1934 Küba
30. 1934 Türkiye
31. 1945 Fransa
32. 1945 İtalya
33. 1946 Yugoslavya
34. 1946 Romanya
35. 1947 Bulgaristan
36. 1948 Belçika
37. 1958 Arnavutluk
38. 1970 İsviçre
İnşaat İşlerinde Güvenlik ve Sağlık Sözleşmesi, Uluslararası Çalışma Örgütü-ILO tarafından 20 Haziran 1988 tarihinde kabul edilmiş, 11 Ocak 1991 tarihinde de yürürlüğe girmiş, 29 Kasım 2014 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan 6571 sayılı Kanun ile de Türkiye tarafından onaylanmıştır.
Türkiye’nin Onayladığı ILO Sözleşmeleri arasında yer alan 167 No’lu İnşaat İşlerinde Güvenlik ve Sağlık Sözleşmesi, inşaat alanındaki her türlü iş, işlem, faaliyet ve nakliye dahil, inşaat sahasının hazırlanması, yıkım işleri, bina yapımı, mühendislik, montaj ve sökme işleri gibi tüm inşaat işlerini ve bu işlerde çalışan kişileri kapsamaktadır.
Başlangıç
Uluslararası Çalışma Ofisi Yönetim Kurulu tarafından Cenevre’de toplanan ve 1 Haziran 1988 tarihinde Yetmiş Beşinci Oturumunu gerçekleştiren
Uluslararası Çalışma Örgütü Genel Konferansı,
Güvenlik Hükümleri (İnşaat) Sözleşmesi ve Tavsiye Kararı, 1937, Kazaların Önlenmesinde İşbirliği (İnşaat) Tavsiye Kararı, 1937, Radyasyondan Korunma Sözleşmesi ve Tavsiye Kararı, 1960, Makinelerin Korunma Tertibatı ile Teçhizi Sözleşmesi ve Tavsiye Kararı, 1963; Azami Ağırlık Sözleşmesi ve Tavsiye Kararı, 1967, Mesleki Kanser Sözleşmesi ve Tavsiye Kararı, 1974, Çalışma Ortamı (Hava Kirliliği, Gürültü ve Titreşim) Sözleşmesi ve Tavsiye Kararı, 1977, İş Güvenliği ve Sağlığı Sözleşmesi ve Tavsiye Kararı, 1981, Mesleki Sağlık Hizmetleri Sözleşmesi ve Tavsiye Kararı, 1985, Asbest Sözleşmesi ve Tavsiye Kararı, 1986 başta olmak üzere ilgili uluslararası Sözleşmeleri ve Tavsiye Kararlarını ve 1980 yılında gözden geçirilip 1964 tarihli İşte Yaralanma Tazminatı Sözleşmesi’ne eklenen mesleki hastalıkları dikkate alarak,
Oturum gündeminin dördüncü maddesi olan, inşaat işlerinde güvenlik ve sağlıkla ilgili belirli önerilerin benimsenmesini kararlaştırarak,
Bu önerilerin, 1937 tarihli Güvenlik Hükümleri (İnşaat) Sözleşmesi’ni değiştirmek üzere bir uluslararası Sözleşmede toplanması gerektiğini belirleyerek,
Bin dokuz yüz seksen sekiz yılının Haziran ayının yirminci gününde, İnşaat İşlerinde Güvenlik ve Sağlık Sözleşmesi, 1988 olarak adlandırılabilecek aşağıdaki Sözleşmeyi kabul etmiştir:
I. KAPSAM VE TANIMLAR
Madde 1
1. 1. Bu Sözleşme, şantiye alanının hazırlanmasından projenin tamamlanmasına kadar olan süre içinde şantiyedeki herhangi bir süreç, işlem, operasyon ya da taşıma dâhil olmak üzere her tür inşaat faaliyeti, bina yapımı, inşaat mühendisliği, yapım ve yıkım işleri için geçerlidir.
2. 2. Bu Sözleşmeyi onaylayan bir Üye, bunların bulundukları durumlarda ilgili işçi ve işveren kesimlerinin temsil kabiliyeti en yüksek örgütlerine danıştıktan sonra ve güvenli ve sağlıklı bir çalışma ortamının tesisi koşuluna bağlı olmak üzere, ekonomik faaliyetin önemli ve özel sorunları olan belirli dallarını ve belirli girişimleri bu Sözleşme’nin ya da belirli hükümlerinin uygulama kapsamı dışında bırakabilir.
3. 3. Bu Sözleşme aynı zamanda ulusal yasa ya da yönetmeliklerde tanımlanmış olabilecek kendi hesabına çalışanlar için de geçerlidir.
Madde 2
Bu Sözleşme’nin amaçları açısından:
(a) İnşaat terimi aşağıdakileri kapsamaktadır:
(i) her tür bina ya da yapının kazı ve inşaat, yapısal değişim, yenileme, onarım, bakım (temizlik ve badana dâhil) ve yıkım işleri;
(ii) örneğin havaalanı, dok, liman, iç suyolları, baraj; ırmak, çığ ve deniz taşma önlemleri, yollar, otobanlar ve demiryolları; köprü, tünel, viyadük gibi yapılar çerçevesindeki kazı, inşaat, yapısal değişim, bakım, onarım ve yıkım işleri dâhil inşaat mühendisliği işleriyle birlikte iletişim, drenaj, kanalizasyon, su ve enerji temini gibi hizmetler;
(iii) Prefabrik yapıların kurulması ve sökülmesiyle birlikte inşaat alanında prefabrik yapıların oluşturulması;
(b) inşaat alanı, yukarıda (a) paragrafında belirtilen süreçler ya da işlemlerden herhangi birinin yapıldığı yerdir;
(c) işyeri, aşağıda (e) paragrafında açıklandığı gibi, bir işverenin kontrolü altında olup işçilerin yaptıkları iş gereği bulunmak ya da gitmek durumunda oldukları her tür yerdir;
(d) işçi inşaat işinde çalışan kişidir;
(e) işveren terimi şu anlama gelir:
(i) bir inşaat alanında bir ya da daha fazla sayıda işçi çalıştıran gerçek ya da hükmi şahıs ve
(ii) duruma göre, baş yüklenici, yüklenici ya da taşeron;
(f) yetkili kişi, belirli bir işin güvenli biçimde yapılabilmesi açısından uygun eğitimi
almış, yeterli bilgiye, deneyime ve beceriye sahip olma anlamında yeterli vasıflara sahip kişidir. Yetkili makamlar bu konumdaki kişilerin belirlenmesi için uygun ölçütlerle birlikte bu kişilere verilecek görevleri belirleyebilirler;
(g) iskele, sabit, asılı ya da hareketli herhangi bir geçici yapı ve bunun destekleyici parçaları olup işçileri ve malzemeleri desteklemekte ya da bir yapıya ulaşmakta kullanılır; bu anlamda iskele, aşağıda (h) paragrafında tanımlanan “kaldırma aracından” farklıdır;
(h) kaldırma aracı kişileri ya da yükleri yukarıya çıkarmada veya aşağıya indirmede kullanılan sabit ya da hareketli herhangi bir araçtır;
(i) kaldırma tertibatı, bir yükün bir kaldırma aracına konulabilmesini sağlayan, kendisi bir aracın ya da yükün ayrılmaz parçası durumunda olmayan herhangi bir araç ya da palangadır.
II. GENEL HÜKÜMLER
Madde 3
Bu Sözleşme’nin hükümlerini yaşama geçirmek üzere alınacak önlemler konusunda ilgili işverenlerin ve işçilerin temsil kabiliyeti en fazla olan örgütlerine danışılacaktır.
Madde 4
Bu Sözleşmeyi onaylayan her Üye, söz konusu güvenlik ve sağlık tehlikelerine ilişkin bir değerlendirme temelinde, bu Sözleşme hükümlerinin uygulanmasını sağlayacak yasal düzenlemeleri ve yönetmelikleri çıkarmayı ve bunları uygulamayı taahhüt eder.
Madde 5
1. 1. Yukarıdaki 4. Madde uyarınca çıkartılan yasalar ve yönetmelikler, pratikte uygulanma açısından teknik standartları ya da uygulama kurallarını veya ülke koşularına ve uygulamalarına göre diğer uygun yöntemleri öngörebilir.
2. 2. Yukarıdaki Madde 4’ün ve bu Maddedeki (1) paragrafın pratikte uygulanması açısından her Üye, standartlaştırma alanında tanınmış uluslararası kuruluşlarca benimsenen ilgili standartları dikkate alacaktır.
Madde 6
İnşaat alanlarında güvenliğin ve sağlığı geliştirilmesinde işverenlerle işçiler arasında ulusal yasa ya da yönetmeliklerde yer alan düzenlemelere uygun işbirliğinin sağlanabilmesi için gerekli önlemler alınacaktır.
Madde 7
Ulusal yasa ve yönetmelikler, işverenlerin ve kendi hesabına çalışanların işyerlerinde belirtilen güvenlik ve sağlık önlemlerine uygun davranmalarını öngörecektir.
Madde 8
1. 1. Bir inşaat alanında iki ya da daha fazla sayıda işverenin faaliyette bulunduğu durumlarda;
(a) baş yüklenici ya da inşaat alanındaki genel faaliyetlerden birinci derecede sorumluluk taşıyan veya bu faaliyetleri fiilen kontrol eden başka bir kişi ya da organ, belirlenen güvenlik ve sağlık önlemlerinin eşgüdümünden de sorumlu olacak; ayrıca, ulusal yasa ve yönetmeliklerde öngörülmesi halinde bu önlemlere uygun davranılmasının sorumluluğunu da üstlenecektir;
(b) ulusal yasa ve yönetmeliklerde öngörülmesi halinde, baş yüklenici ya da inşaat alanındaki genel faaliyetlerden birinci derecede sorumluluk taşıyan veya bu faaliyetleri fiilen kontrol eden başka bir kişi ya da organ inşaat alanında bulunmayacaksa, yukarıdaki (a) paragrafında öngörülen önlemlerin eşgüdümünü ve bunlara uyulmasını kendi adına sağlamak üzere gerekli yetki ve araçlara sahip yetkili bir kişiyi ya da organı görevlendirecektir;
(c) her işveren, belirlenen önlemlerin uygulanması söz konusu olduğunda kendi yetkisi altında çalışan işçilerin sorumluluğunu üstlenecektir,
2. 2. İşverenlerin ya da kendi hesabına çalışanların tek bir inşaat alanında aynı anda faaliyet yürüttüğü durumlarda bu taraflar, ulusal yasalar ve yönetmeliklerde öngörülebilecek olan tanımlanmış güvenlik ve sağlık önlemlerinin uygulanmasında aralarında işbirliğine gideceklerdir.
Madde 9
Bir inşaat projesinin kasarım ve planlaması işini yapanlar, inşaat işçilerinin güvenliğini ve sağlığını ulusal yasa ve yönetmeliklerle mevcut uygulamalar doğrultusunda dikkate alırlar.
Madde 10
Ulusal yasa ya da yönetmelikler, herhangi bir işyerindeki işçilerin, mevcut donanım çalışma yöntemleri üzerindeki kontrollerinin elverdiği ölçüde güvenli çalışma koşullarının
sağlanmasına katılma hak ve görevleri olduğunu, güvenlik ve sağlık üzerinde etkili olabilecek çalışma usulleri hakkında görüşlerini açıklayabileceklerini öngörecektir.
Madde 11
Ulusal yasa ya da yönetmeliklerde işçilerin görevleri şöyle belirlenecektir: (a) belirlenen güvenlik ve sağlık önlemlerinin uygulanmasında işverenleriyle mümkün olduğunca yakın işbirliği yapmak; (b) kendi güvenlik ve sağlıklarının yanı sıra çalışma sırasında kendi fiilleri ya da ihmallerinden etkilenebilecek başkalarının güvenlik ve sağlığına yeterli özeni göstermek; (c) kendilerine tahsis edilen imkân ve araçları kullanmak; gerek kendilerinin gerekse başkalarının korunmasına yönelik olarak sağlanan herhangi bir şeyi yanlış kullanmamak; (d) risk oluşturabileceğini düşündükleri, ancak kendi başlarına yeterli çözümü bulamayacakları herhangi bir durumu hemen üstlerindeki denetçiye ya da olduğu yerlerde işçi güvenliği temsilcisine bildirmek; (e) belirlenen güvenlik ve sağlık önlemlerine uymak
Madde 12
1. 1. Ulusal yasa ya da yönetmelikler, kendi güvenliğine ya da sağlığına yönelik yakın ve ciddi bir tehlike oluştuğu konusunda makul gerekçeleri olan bir işçinin kendini bu tehlikeden kurtarma hakkı ve üstlerindekini hemen bilgilendirme görevi olduğunu öngörecektir. 2. 2. İşçilerin güvenliğine yönelik yakın bir tehlikenin ortaya çıktığı durumlarda işveren, işlemleri hemen durdurmak ve işçilerin gerektiği gibi tahliyesini sağlamak üzere gerekli adımları atacaktır.
III. ENGELLEYİCİ VE KORUYUCU ÖNLEMLER
Madde 13
İŞYERLERİNDE GÜVENLİK
1. 1. Tüm işyerlerinin güvenli, işçilerin güvenliği ve sağlığı açısından risk içermeyen durumda olmasını sağlamak üzere gerekli tüm önlemler alınacaktır.
2. 2. Tüm işyerleri için güvenli girişler ve çıkışlar sağlanacak, sürdürülecek ve gerektiğinde işaretlerle belirtilecektir.
3. 3. İnşaat alanında ya da yakınlarında bulunan kişileri bu alanlarda ortaya çıkabilecek her tür riskten korumak üzere gerekli tüm önlemler alınacaktır.
Madde 14
İSKELE VE MERDİVENLER
1. 1. Çalışmanın yerde, üzerinde, bir binanın bir bölümünde ya da daimi bir yapıda güvenli biçimde gerçekleştirilemeyeceği durumlarda, güvenli ve uygun bir iskele ya da aynı güvenlik ve uygunlukta bir başka düzenleme sağlanmalı ve kullanılmalıdır.
2. 2. Yüksekteki çalışma yerlerine erişim için alternatif güvenli yollar yoksa uygun ve sağlam merdivenler temin edilmelidir. Bu merdivenler kazayla yerinden oynamayacak şekilde sabit konulmalıdır.
3. 3. Tüm iskeleler ve merdivenler ulusal yasa ya da yönetmeliklerde belirtildiği şekilde kurulacak ve kullanılacaktır.
4. 4. İskeleler, ilgili yasa ya da yönetmeliklerde belirtilen durumlarda ve zamanlarda yetkili bir kişi tarafından denetlenecektir.
Madde 15
KALDIRMA ARAÇLARI VE MEKANİZMALARI
1. 1. Parçaları, ekleri, sabitlenme noktaları ve destekleri dâhil tüm kaldırma araçları ve mekanizmaları
o (a) kullanıldıkları amaçlara göre iyi tasarlanmış ve yapılmış olmalı, sağlam malzeme kullanılmalı ve yeterince dayanıklı olmalıdır;
o (b) uygun biçimde kurulmalı ve kullanılmalıdır;
o (c) çalışmaya hazır durumda tutulmalıdır;
o (d) ilgili yasa ya da yönetmeliklerde belirtilen durumlarda ve zamanlarda
yetkili bir kişi tarafından denetlenmeli ve denetim sonuçları kayda alınmalıdır; o (e) ilgili yasa ya da yönetmelikler uyarınca uygun eğitimi almış işçilerle
çalıştırılmalıdır.
2. 2. Ulusal yasa ve yönetmelikler uyarınca özel olarak bu amaçla yapılanlar, kurulanlar
ve kullanılanlar dışında hiçbir kaldırma aracı insanları çıkarmakta, indirmekte ya da taşımakta kullanılamaz. Kaldırma araçlarının güvenle kullanılabileceği, ciddi yaralanma ya da ölüm ihtimalinin ortaya çıktığı durumlar bu hükme istisna oluşturur.
Madde 16
TAŞIMA, TOPRAK KALDIRMA VE MALZEME YÜKLEME DONANIMI
1. 1. Tüm taşıma araçları ile birlikte toprak kaldırma ve malzeme yükleme donanımı, o (a) ergonomi ilkeleri mümkün olduğunca gözetilerek iyi tasarlanmış ve
yapılmış olmalı;
o (b) her an çalıştırılabilecek şekilde bakımı yapılmalı;
o (c) gerektiği gibi kullanılmalı;
o (d) ulusal yasa ve yönetmeliklere uygun eğitimi almış işçilerce kullanılmalı ve
çalıştırılmalıdır.
2. 2. Taşıma araçlarının, toprak kaldırma ya da malzeme yükleme donanımının
kullanıldığı tüm inşaat alanlarında,
o (a) yukarıda anılanlar için güvenli ve uygun erişim yolları sağlanmalı, o (b) trafik, bunların güvenli biçimde çalışabilmesini sağlayacak şekilde
düzenlenmeli ve denetlenmelidir.
Madde 17
TESİS, MAKİNE, DONANIM VE EL ALETLERİ
1. 1. Elle kullanılan ya da güçle çalışan tesis, makineler ve el aletleri dâhil donanım şu özellikleri taşımalıdır:
o (a) ergonomi ilkeleri mümkün olduğunca gözetilerek iyi tasarlanmış ve yapılmış olma;
o (b) her an çalıştırılabilecek şekilde bakımının yapılması;
o (c) bu tür bir kullanımın güvenli olacağı sonucuna varan yetkili bir kişinin
yapacağı değerlendirmeler dışında, yalnızca hangi amaca yönelikse o amaç
için kullanılma;
o (d) gerekli eğitimi almış işçiler tarafından kullanılma ve çalıştırılma.
2. 2. Güvenli kullanım için yeterli talimatlar, gerektiğinde, kullanıcılar tarafından anlaşılabilecek şekilde imalatçı ya da işveren tarafından hazırlanacaktır.
3. 3. Basınçlı tesis ve donanım, yetkili bir kişi tarafından, ulusal yasa ya da yönetmeliklerde belirtilen durumlarda ve zamanlarda incelenecek ve test edilecektir.
Madde 18
ÇATI DÂHİL YÜKSEKTE YAPILAN İŞLER
1. 1. Tehlikeye karşı korunma gerektiren ya da yapının yüksekliğinin veya eğiminin ulusal yasa ya da yönetmeliklerde belirlenenleri aştığı durumlarda, işçilerin, araçların diğer nesne ve malzemelerin düşmesini önleyecek tedbirler alınacaktır.
2. 2. İşçilerden çatı üzerinde ya da kenarlarında ya da aşağı düşebilecekleri kırılgan materyalle kaplı diğer yerlerde çalışmaları istendiğinde, yanlışlıkla kırılgan malzeme üzerine basılmasını veya buradan aşağı düşülmesini önleyecek tedbirler alınacaktır.
Madde 19
KAZILAR, ŞAFTLAR, TOPRAK İŞLERİ, YERALTINDA YAPILAN İŞLER VE TÜNELLER
Herhangi bir kazı, şaft, toprak işi, yeraltı işi ya da tünel çalışması söz konusu olduğunda aşağıdakileri sağlayacak yeterli önlemler alınacaktır:
(a) toprağın, kayaların ya da başka şeylerin yerinden oynaması veya düşmesiyle işçiler için oluşabilecek tehlikelere karşı uygun tutma desteklerinin ya da başka yöntemlerin kullanılması;
(b) kişilerin, malzemelerin ya da nesnelerin düşmesi ya da kazı alanını, şaftı, toprak işlerini, yeraltını veya tüneli su basması ile oluşacak tehlikelere karşı koruma sağlanması;
(c) her işyerinde, atmosferi nefes alınabilecek durumda tutmak; dumanların, gazların, buharların, tozların ya da benzerlerinin sağlığı tehdit edici ve bozucu olmayan yasal ve yönetmeliksel sınırları aşmaması için yeterli havalandırmanın sağlanması;
(d) yangın, su ya da malzeme-toprak basması gibi durumlarda işçilerin güvenli yerlere geçebilmelerinin sağlanması;
(e) sıvıların dolaşımı ya da gaz ceplerinin varlığı gibi olası yeraltı tehlikelerinin işçiler açısından oluşturacağı risklerden, bu risklerin yerlerinin gerekli araştırmalarla tespiti yoluyla kaçınılması.
Madde 20
KOFERDAMLAR VE KESONLAR
1. 1. Her bir koferdam ve keson,
(a) uygun ve sağlam malzemeden iyi inşa edilmeli ve güçlü olmalıdır;
(b) su ya da başka materyalin basması gibi durumlarda işçilerin güvenli yerlere
ulaşabilmelerini sağlayacak yeterli imkânlara sahip olmalıdır.
2. 2. Koferdamın ya da kesonun inşası, üzerinde değişiklik yapılması ya da sökülmesi gibi işler ancak yetkili bir kişinin denetiminde gerçekleştirilebilecektir.
3. 3. Her koferdam ve keson yetkili bir kişi tarafından belirlenen aralıklarla denetlenecektir.
Madde 21
BASINÇLI HAVADA ÇALIŞMA
1. 1. Basınçlı havada çalışma ancak ulusal yasa ya da yönetmeliklerce belirlenen önlemlere uygun olarak gerçekleştirilebilecektir.
2. 2. Basınçlı havadaki çalışmalar ancak bu tür işlere uygun fiziksel özellikler taşıdıkları tıbbi muayenelerle belirlenmiş işçiler tarafından ve yetkili bir kişi kendilerine nezaret ederken gerçekleştirilecektir.
Madde 22
YAPI ÇERÇEVE VE KALIPLARI
1. 1. Yapı çerçevelerinin ve bileşenlerinin, kalıpların, iskele ve desteklerin kurulması gibi işler ancak yetkili bir kişinin denetiminde yapılabilecektir.
2. 2. Kurulu bir yapının geçici zayıflığı ya da kararsızlığı durumunda işçiler için doğabilecek tehlikelere karşı yeterli önlemler alınacaktır.
3. 3. Kalıplar, iskeleler ve destekler, üzerlerine konabilecek her yükü güvenli biçimde kaldırabilecek şekilde tasarlanacak, inşa edilecek ve bu dudumda tutulacaktır.
Madde 23
SU ÜZERİNDEKİ İŞLER
Çalışmanın su üzerinde ya da suyun yakınında yapıldığı durumlarda aşağıdakileri sağlayacak önlemler alınacaktır:
(a) işçilerin suya düşmelerinin önlenmesi;
(b) boğulma tehlikesi karşısında işçilerin kurtarılması;
(c) güvenli ve yeterli ulaşım.
Madde 24
YIKIM
Herhangi bir binanın ya da yapının yıkımının işçiler ya da çevredekiler açısından tehlike arz edebileceği durumlarda;
(a) ulusal yasa ya da yönetmelikler uyarınca, atık ya da kalıntıların bertaraf edilmesi için olanlar dâhil uygun önlemler, yöntemler ve usuller belirlenecektir;
(b) çalışmalar ancak yetkili bir kişinin denetiminde planlanacak ve gerçekleştirilecektir.
Madde 25
AYDINLATMA
Her işyerinde ve inşaat alanında olup bir işçinin geçmek zorunda olabileceği her yerde, gerektiğinde seyyar aydınlatma dâhil olmak üzere yeterli ve uygun aydınlatma sağlanacaktır.
Madde 26
ELEKTRİK
1. 1. Elektrikle ilgili tüm donanım ve tesisat yetkili bir kişi tarafından yapılacak, kurulacak ve korunacak, tehlikelere karşı korumalı biçimde kullanılacaktır.
2. 2. Tesisat işlerine başlamadan önce ve iş devam ederken, inşaat alanının altındaki, üstündeki ya da civarındaki kabloların ya da aygıtların varlığını ve bunlardan doğabilecek tehlikeler karşısında işçilerin nasıl korunacağını tespit etmek üzere gerekli adımlar atılacaktır.
3. 3. İnşaat alanlarına elektrik kablolarının döşenmesi ve bakımı-korunması işleri, ülke düzeyinde geçerli teknik kurallar ve standartlar çerçevesinde gerçekleştirilecektir.
Madde 27
PATLAYICILAR
Patlayıcılar, aşağıdaki durumlar dışında depolanmayacak, taşınmayacak, dokunulmayacak ve kullanılmayacaktır:
(a) ulusal yasa veya yönetmeliklerde belirlenen koşullar ve
(b) işçilerin ve başka kişilerin kaza ve yaralanma riskine maruz kalmamasını
sağlayacak adımları atacak yetkili kişinin nezareti.
Madde 28
SAĞLIKLA İLGİLİ TEHLİKELER
1. 1. Bir işçinin, herhangi bir kimyasal, fiziksel ya da biyolojik tehlikeye sağlığını olumsuz etkileyecek ölçüde maruz kalabileceği durumlarda bu durumlara karşı uygun önleyici tedbirler alınacaktır.
2. 2. Yukarıdaki (1) paragrafta değinilen önleyici tedbirler aşağıdakileri de kapsayacaktır:
(a) bunun mümkün olduğu durumlarda tehlikeli maddelerin yerine zararsız ya da daha az tehlikeli maddelerin konulması ya da
(b) tesise, makinelere, donanıma ya da sürece teknik önlemler uygulanması ya da
(c) yukarıdaki (a) ve(b) paragraflarında belirtilenlerin yapılmasının mümkün olmadığı durumlarda, kişisel koruyucu donanım ve giysiler kullanılması dâhil diğer etkili önlemlere başvurulması.
3. 3. İşçilerden zehirleyici ya da zararlı bir maddenin; oksijen yetersizliğinin ya da yanıcı bir atmosferin bulunabileceği herhangi bir yere girmeleri istendiğinde, tehlike karşısında yeterli önlemler alınacaktır.
4. 4. Atıklar, inşaat alanında sağlığa zararlı olacak şekilde tahrip ya da bertaraf edilmeyecektir.
Madde 29
YANGIN ÖNLEMLERİ
1. 1. İşveren aşağıdaki konularda gerekli tüm önlemleri alacaktır:
(a) yangın riskinden kaçınma;
(b) yangın çıktığında bununla hemen ve etkili biçimde mücadele etme; o (c) insanların hemen ve güvenli biçimde tahliyesini sağlama.
2. 2. Yanıcı sıvılar, katı maddeler ve gazlar için yeterli ve uygun muhafaza yerleri bulundurulacaktır.
Madde 30
KİŞİSEL KORUYUCU DONANIM VE GİYSİLER
1. 1. Olumsuz koşullara maruz kalma durumu dâhil risk ve kazalara, sağlığa zarar verecek koşullara karşı yeterli korumanın başka yollarla sağlanamadığı durumlarda, yapılan işin türüne ve ilgili risklere göre uygun kişisel koruyucu donanım ve giysiler, ulusal yasalar ya da yönetmeliklerce de belirlenmiş olabileceği şekilde işçilere herhangi bir maliyet getirmeksizin işveren tarafından sağlanacaktır.
2. 2. İşveren, kişisel koruyucu donanımı kullanabilmeleri için işçilere gerekli imkânları ve bu donanımın doğru kullanılmasını sağlayacaktır.
3. 3. Koruyucu donanım ve giysiler, ergonomik ilkeler mümkün olduğunca gözetilerek, yetkili merci tarafından belirlenen standartlara uygun olacaktır.
4. 4. İşçiler, kullanmaları için sağlanan kişisel koruyucu donanımı gerektiği gibi kullanmak ve bakımını yapmak durumundadırlar.
Madde 31
İLK YARDIM
İşveren, eğitilmiş personelle birlikte ilk yardım hizmetinin her durumda hazır olmasını sağlamaktan sorumludur. Kaza geçiren ya da aniden hastalanan işçilerin hemen tıbbi müdahale için sevkini sağlayacak düzenlemeler yapılacaktır.
Madde 32
İMKÂN VE HİZMETLER
1. 1. Her inşaat alanının içinde ya da yakınında yeterli miktarda temiz içme suyu bulundurulacaktır.
2. 2. Her inşaat alanının içinde ya da yakınında, çalışan işçi sayısına ve yapılacak işin süresine göre aşağıda belirtilen imkânlar ve hizmetler bulundurulacaktır:
(a) temizlik, hijyen ve yıkanma imkânları;
(b) elbise değiştirilecek, muhafaza edilecek ve kurutulacak yerler;
(c) yemek yenilecek ve çalışmanın elverişsiz hava koşulları nedeniyle
durdurulduğu durumlarda sığınılacak yerler.
3. 3. Temizlik ve yakınma imkân ve tesisleri kadın ve erkek çalışanlara ayrı ayrı
sağlanacaktır.
Madde 33
BİLGİLENDİRME VE EĞİTİM
İşçiler aşağıdaki konularda yeterli ve uygun şekilde bilgilendirilecek, yönlendirilecek ve eğitilecektir:
(a) çalıştıkları yerlerde maruz kalabilecekleri potansiyel güvenlik ve sağlık tehlikeleri;
(b) bu tehlikelerin önlenmesi ve denetim altına alınması ve bunlara karşı korunma için
başvurulabilecek önlemler.
Madde 34
KAZA VE HASTALIKLARIN BİLDİRİLMESİ
Ulusal yasa ya da yönetmelikler, mesleki kaza ve hastalıkların belirli bir zaman süresi içinde yetkili mercie bildirilmesini öngörecektir.
IV. UYGULAMA
Madde 35
Her üye aşağıda belirtilenleri yerine getirecektir:
(a) bu Sözleşme hükümlerinin etkili biçimde uygulanabilmesi için, uygun cezalar ve düzeltici önlemler dâhil olmak üzere gerekli tüm tedbirlerin alınması;
(b) Sözleşme uyarınca alınacak önlemlerin uygulanmasını denetlemek üzere gerekli denetim hizmetlerinin sağlanması ve bu hizmetlerin başarısı için gerekli kaynakların tahsis edilmesi ya da denetimin gerektiği gibi yapıldığına ilişkin bir kanaat oluşması.
V. SON HÜKÜMLER
Madde 36
Bu Sözleşme, 1937 tarihli Güvenlik Hükümleri (Yapı) Sözleşmesi’ni değiştirir.
Madde 37
Bu Sözleşme ’ye ilişkin resmi onay belgeleri kayıt için Uluslararası Çalışma Ofisi Genel Direktörüne iletilecektir.
Madde 38
1. 1. Bu Sözleşme, yalnızca, onayları Uluslararası Çalışma Ofisi Genel Direktörü ’ne resmen bildirilmiş Uluslararası Çalışma Örgütü Üyeleri için bağlayıcılık taşır.
2. 2. Sözleşme, iki Üyenin onayının Genel Direktöre resmen bildirildiği tarihten 12 ay sonra yürürlüğe girecektir.
3. 3. Daha sonra ise bu Sözleşme, herhangi bir Üye için, onayın resmen bildirildiği tarihten 12 ay sonra yürürlüğe girecektir.
Madde 39
1. 1. Bu Sözleşmeyi onaylayan herhangi bir Üye, Sözleşme’nin ilk yürürlüğe girdiği tarihten on yıl sonra, Uluslararası Çalışma Ofisi Genel Direktörü ’ne ileteceği bir kararla Sözleşme’ den çıkabilir. Böyle bir çıkış, kayda geçtiği tarihin üzerinden bir yıl geçmeden geçerlilik kazanmaz.
2. 2. Bu Sözleşmeyi onaylayan, ancak önceki paragrafta sözü edilen on yıllık sürenin bitiminden sonraki ilk yıl içinde bu maddede öngörülen çıkış hakkını kullanmayan her Üye, çıkış için bir on yıl daha beklemek durumundadır ve dolayısıyla bu Maddede yer alan koşullar uyarınca çıkış, birbirini izleyen her on yılda bir yapılabilir.
Madde 40
1. 1. Uluslararası Çalışma Ofisi Genel Direktörü, kendisine iletilen ve kayda geçirilen tüm onaylar ve ihbarlar konusunda Uluslararası Çalışma Örgütü’nün tüm üyelerini bilgilendirecektir.
2. 2. Genel Direktör, Örgüt Üyelerine ikinci onay ile ilgili bildirimde bulunurken, Üyelerin dikkatini Sözleşme’nin yürürlüğe gireceği tarihe çekecektir.
Madde 41
Uluslararası Çalışma Ofisi Genel Direktörü, önceki Maddelerde yer alan hükümler uyarınca Genel Direktör tarafından kaydedilen tüm onayları ve ihbarları ayrıntılarıyla birlikte, Birleşmiş Milletler Anayasası’nın 102. Maddesi gereğince Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliğine iletecektir.
Madde 42
Uluslararası Çalışma Ofisi Yönetim Kurulu, gerekli görmesi halinde, bu Sözleşme’nin işleyişi konusunda Genel Konferansa rapor sunacak, Sözleşme’nin tümüyle ya da kısmen değiştirilmesi konusunun Konferans gündemine alınmasının yerine olup olmayacağını değerlendirecektir.
Madde 43
1. 1. Konferansın bu Sözleşmeyi kısmen ya da tümüyle değiştiren yeni bir Sözleşme benimsemesi durumunda, yeni Sözleşme aksini belirtmedikçe,
(a) eskisini değiştiren yeni bir Sözleşme’nin bir üye tarafından onaylanması, yukarıdaki 39. Madde hükümleri saklı kalmak üzere, yeni Sözleşme’nin yürürlüğe girmesiyle birlikte otomatikman bu Sözleşme’ den hemen çıkılması anlamını taşıyacaktır;
(b) değişiklik yapan yeni Sözleşme’nin yürürlüğe girdiği tarihten başlamak üzere bu Sözleşme Üyelerin onayına kapanmış olacaktır.
2. 2. Bu Sözleşme, kendisini onaylayan, ancak değişiklik yapan Sözleşmeyi onaylamamış olan Üyeler için, bu biçimi ve içeriğiyle her durumda geçerliliğini koruyacaktır.
Madde 44
Bu Sözleşme’nin İngilizce ve Fransızca kopyaları eşit geçerliliktedir.
Clara Zetkin, 1857–1933 yıllarında yaşayan kadın hakları savunucusu, sivil toplumcu Alman Marksist siyaset teorisyeni ve felsefecisidir.
Clara Zetkin, SPD’den yakın arkadaşı Rosa Luxemburg ile birlikte devrimci radikal solun önde gelen isimleri arasında yer almıştır
Zetkin, 5 Temmuz 1857’de Saksonya eyaletinde dünyaya gelmiştir. Öğretmenlik eğitimi almış, 1874’ten itibaren Almanya’daki kadın hareketi ve işçi hareketi ile ilişki içerisinde bulunmaya başlamış; 1878’de Almanya Sosyalist İşçi Partisi’ne (SAP) katılmıştır. 1882’de Zürih’te, daha sonra Paris’te sürgün hayatı yaşamıştır.
1911 yılında ilk defa Kadınlar Günü’nü düzenlemiştir. 26-27 Ağustos 1910 tarihinde Danimarka’nın Kopenhag kentinde 2. Enternasyonal’e bağlı kadınlar toplantısında (Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı) Clara Zetkin, 8 Mart 1857 tarihindeki tekstil fabrikası yangınında ölen kadın işçiler anısına 8 Mart’ın Dünya Kadınlar Günü kutlanması önerisini getirmiş ve öneri oy birliğiyle kabul edilmiştir.
Zetkin, SPD’den yakın arkadaşı Rosa Luxemburg ile birlikte devrimci radikal solun önde gelen isimleri arasında yer almıştır.
Adolf Hitler’in Almanya Komünist Partisi’ni Reichstag yangını’ndan sonra yasaklamasıyla Zetkin ömrünün son yıllarını Sovyetler Birliği’nde sürgünde geçirmiş, 20 Haziran 1933’te Moskova’da kalp krizi geçirerek hayatını kaybetmiş ve burada defnedilmiştir. Batı Almanya ile birleşene kadar Doğu Almanya’nın 10 Mark banknotlarının üstünde fotoğrafı yer almıştır.
“Erkekler öldürüyorsa, biz kadınların görevi yaşamı korumak için savaşmaktır. Erkekler susuyorsa, bizim görevimiz, ideallerimizle dolu olan sesimizi yükseltmektir.”
“Zincirlerinizden başka kaybedecek birşeyiniz yok, fakat kazanacağınız koca bir dünya var.”
Mültecilere Karşı Muameleye İlişkin İlkeler, Asya-Afrika Hukuksal Danışma Komitesi tarafından 1966 yılında Bangkok’ta düzenlenen sekizinci oturumda kabul edilmiş olan insan hakları belgelerindendir.
Mültecilere Karşı Muameleye İlişkin İlkeler
1. Madde
“Mülteci” teriminin tanımı
Mülteci ırk, renk, din, siyasi inanç ya da belirli bir toplumsal gruba mensubiyeti yüzünden zulüm ya da haklı bir temele dayanan zulme uğrama korkusu nedeniyle:
(a) vatandaşı olduğu Devleti, ya da milliyetine mensup olduğu Ülkeyi veya bir vatandaşlığa sahip değilse sürekli ikamet ettiği Devlet ya da Ülkeyi terk eden; veya,
(b)böyle bir Devlet ya da Ülkenin dışında iken; buraya geri dönmesi ya da korumasından yararlanması mümkün olmayan ya da bunu istemeyen kimsedir.
İstisnalar
(1) Birden fazla vatandaşlığı olan bir kimse, vatandaşı olduğu herhangi bir Devlet ya da Ülkenin korunmasından yararlanma konumunda ise, mülteci olamaz.
(2) Bir kimse sığınma Ülkesine kabul edilmesinden önce barışa karsı bir suç/bir savaş suçu, ya da insanlığa karsı bir suç ya da siyasi olmayan ciddi bir suç islemişse ya da Birleşmiş Milletler ‘in amaç ve ilkelerine aykırı eylemlerde bulunmuş ise, mülteci olamaz.
Açıklama
Bir mültecinin bakmakla yükümlü olduğu kimseler mülteci sayılırlar.
Açıklama
“Terk eden” ifadesi gönüllü ve gönülsüz terki kapsar.
Notlar
(i) Gana Delegasyonu bu Maddeye çekince koymuştur.
(ii) Irak, Pakistan ve Birleşik Arap Emirlikleri Delegasyonları, kendi fikirlerine göre, “Mülteci” teriminin, yasadışı bir eylem baskısı altında ya da ülkesine bir yabancı güç tarafından işgal amacıyla tümüyle ya da kısmen saldırılması sonucunda ülkesini terk etmeye zorlanan bir kimseyi de kapsadığı görüsünü dile getirmişlerdir.
(ii) Seylan ve Japonya Delegasyonları “zulüm” ifadesinin ayrımcılık ya da haksız muameleden daha çok şey anlattığı, uygar ulusların vicdanını sarsan davranışları kapsadığı görüsünü dile getirmişlerdir.
(iv) Japonya ve Tayland Delegasyonları; paragraf (a)’nın son satırındaki “veya” sözcüğünün “ve” sözcüğüyle değiştirilmesi gerektiği görüsünü ifade etmişlerdir.
(v) İstisna (2)’deki “sığınma Ülkesine girişinden önce” sözcükleri; Seylan Delegasyonunun önerisi üzerine Taslak Maddenin orijinal metnine değişiklik olarak eklenmiştir. Hindistan, Endonezya, Japonya ve Pakistan Delegasyonları tarafından kabul edilmiştir. Irak ve Tayland Delegasyonları bu değişikliği kabul etmemiştir.
(vi) Japonya Delegasyonu (iv) notundaki öneriye ilişkin olarak Maddeye aşağıdaki paragrafın eklenmesini önermiştir:
“Yukarıda sözü edilen zulümden haklı olarak korku duymasına neden olan olaylar sırasında vatandaşı olduğu Devletin ya da milliyetine mensup olduğu Ülkenin dışında bulunan, ya da hiçbir vatandaşlığı yoksa, daimi ikamet ettiği Devlet ya da Ülkenin dışında bulunan ve bu Ülkeye geri dönemeyen ya da dönmek ya da korunmasından yararlanmak istemeyen gönülsüz olan kimse mülteci olarak sayılacaktır.”
Seylan, Hindistan, Endonezya, Irak ve Pakistan Delegasyonları bu ek paragrafın gereksiz olduğu görüsünü belirtmişlerdir. Taylan Delegasyonu bu paragrafa çekince koymuştur.
2. Madde Mülteci Statüsünün Yitirilmesi
1. Eğer bir mülteci:
(i) vatandaşı olduğu Devlete ya da milliyetine mensup olduğu Ülkeye, sürekli ikamet ettiği Devlet ya da Ülkeye gönüllü olarak kalıcı dönüş yaparsa; ya da
(ii) vatandaşı olduğu Devlet ya da Ülkenin korumasından gönüllü olarak tekrar yararlanmaya baslarsa; ya da
(ii) gönüllü olarak bir başka Devlet ya da Ülkenin vatandaşlığını elde ederse ve bu Devlet ya da Ülkenin korumasına hak kazanırsa mülteci statüsünü yitirir.
2. Bir mülteci, mülteci olmasına neden olan koşullar ortadan kalktıktan sonra vatandaşı olduğu Devlete ya da milliyetine mensup olduğu Ülkeye, ya da, hiçbir vatandaşlığı yoksa, sürekli ikamet ettiği Devlet ya da Ülkeye geri dönmezse, ya da söz konusu Devlet ya da Ülkenin korumasından yararlanmayı başaramazsa mülteci statüsünü yitirir.
Açıklama
Mültecinin mülteci olmasına neden olan koşulların ortadan kalkıp kalkmadığına mülteciye sığınma hakkını tanıyan Devlet karar verir.
Notlar
(i) Irak ve Birleşik Arap Emirlikleri Delegasyonları paragraf 1 (ii)’e çekince koymuşlardır.
(ii) Tayland Delegasyonu paragraf 1 (ii)’de mülteci statüsünün kaybının ancak mülteci başarılı bir biçimde vatandaşı olduğu Devletin korumasından yeniden yararlandığında gerçekleşeceğini, çünkü korunma hakkının bireye değil ülkesine ait olduğunu kaydetmiştir.
3. Madde
Bir Mülteciye Sığınma Tanınması
1. Bir Devlet ülkesinde bir mülteciye sığınma tanıma ya da reddetme konusunda mutlak hakka sahiptir.
2. Bir mülteciye böyle bir sığınma tanıma hakkının gerçekleştirilmesine tüm öteki Devletlerce saygı gösterilecektir ve düşmanca bir eylem olarak görülmeyecektir.
3. Bu İlkelere uygun olarak sığınma arayan hiç kimse, ulusal güvenlik ya da nüfusun korunmasına ilişkin ciddi nedenler dışında, bir ülkede yaşamını, fiziksel bütünlüğünü ya da özgürlüğünü tehlikeye sokan zulümden duyduğu haklı bir korku varsa o ülkeye geri dönmesi ya da orada kalması zorunluluğuyla sonuçlanacak sınırda geri çevrilme, geri gönderilme ya da ihraç gibi önlemlere maruz bırakılamaz.
4. Bir Devlet sığınma arayan bir kimseye yukarıdaki önlemlerden herhangi birini uygulamaya karar verdiği durumlarda, tehlike altına giren kimsenin bir başka ülkede sığınma aramasını olanaklı kılacak biçimde söz konusu kimseye uygun gördüğü koşullar altında geçici sığınma hakkı tanımalıdır.
4. Madde Geri Dönme Hakkı
Bir mülteci eğer isterse vatandaşı olduğu Devlete ya da milliyetinin mensup olduğu ülkeye geri dönme hakkına sahiptir; ve bu durumda onu kabul etme görevi söz konusu Devlete ya da Ülkeye aittir.
5. Madde
Tazminat Hakkı
1. Bir mülteci; terk ettiği ya da geri dönemediği Devlet ya da Ülkeden tazminat alma hakkına sahiptir.
2. Paragraf 1’de sözü edilen tazminat, bedensel hasar, kişi özgürlüğünün insan haklarına aykırı bir biçimde elinden alınması, mültecinin bakmakla yükümlü olduğu kimselerin ya da mültecinin bağımlı olduğu kimsenin ölümü, ve Devlet ya da Ülke yetkilileri, kamu görevlileri ya da yağmacılar tarafından mülkiyete ve mallara zarar verilmesi gibi kayıplar için söz konusu olacaktır.
Notlar
(i) Pakistan ve Birleşik Arap Emirlikleri Delegasyonları; paragraf 2’de “gibi kayıplar için” sözcüklerine “de” sözcüğünün eklenmesi gerektiği görüsünü belirtmişlerdir.
(ii) Hindistan ve Japonya Delegasyonları “kişi özgürlüğünün insan haklarına aykırı bir biçimde elinden alınması” sözcüklerinin çıkarılması gerektiği görüsünü dile getirmişlerdir.
(iii) Seylan, Japonya ve Tayland Delegasyonları, paragraf 2’ye ” söz konusu Devletin yabancılara muamele konusunda uluslararası hukuk çerçevesinde devlet sorumluluğu üstlendiği durumlarda” sözcüklerinin eklenmesini önermişlerdir.
(iv) Seylan, Japonya, Pakistan ve Tayland Delegasyonları, mültecinin vatandaşı olduğu Devlete geri dönme hakkının reddedilmesi durumunda da tazminat ödenebilmesi gerektiği görüsünü dile getirmişlerdir.
(v) Seylan Delegasyonu bu Madde ‘de “ya da ülke” sözcüklerinin yer almasına karsı çıkmıştır.
(vi) Seylan, Gana, Hindistan ve Endonezya Delegasyonları, konumu netleştirmek için bu Madde’nin 2. Paragrafındaki “yağmacılar tarafından” sözcüklerinden sonra “mültecinin söz konusu Devleti ya da Ülkeyi terk etmesine neden olan olaylardan kaynaklanan bir biçimde” sözcüklerinin eklenmesi gerektiği görüsünü belirtmişlerdir.
6. Madde
Asgari Muamele Standardı
1. Bir Devlet mültecilere genel olarak benzer koşullardaki yabancılara genel olarak uygun görülen muameleden daha kötü muamelede bulunamaz.
2. Önceki cümlede sözü edilen muamele standardı, Komite’nin yabancıların statüsüne ilişkin Nihai Raporu’nda yer alan ve bu ilkelere eklenen yabancılarla ilgili hakları, mültecilere uygulanabilir oldukları ölçüde kapsayacaktır.
3. Bir mülteci, doğası gereği bir mültecinin gerçekleştiremeyeceği yükümlülükleri gerçekleştirmediği gerekçesiyle herhangi bir haktan yoksun bırakılamaz.
4. Bir mülteci, kabul edildiği Devlet ile vatandaşı olduğu Devlet ya da Ülke ya da, vatansız ise, daha önce sürekli ikamet ettiği Devlet ya da Ülke arasında bazı hakların tanınması açısından karşılıklılık olmadığı gerekçesiyle herhangi bir haktan yoksun bırakılamaz.
Notlar
(i) Irak ve Pakistan Delegasyonları; bir mülteciye genel olarak sığındığı ülke vatandaşlarına uygulanan muamele standardının tanınması gerektiği görüsündeydiler.
(ii) Endonezya Delegasyonu Maddenin 3. Paragrafına çekince koymuştur.
(iii) Endonezya ve Tayland Delegasyonları Maddenin 4. Paragrafına çekince koymuşlardır.
7. Madde
Yükümlülükler
Bir mülteci sığındığı ülkenin ulusal güvenliğini tehlikeye sokacak yıkıcı etkinliklerde, ya da Birleşmiş Milletlerin amaç ve ilkeleriyle uyumsuz ya da bunlara aykırı eylemlerde bulunamaz.
Notlar
(i) Hindistan, Japonya ve Tayland Delegasyonları bu Madde ‘deki “sığındığı ülke” sözcüklerinden sonra; “ya da başka herhangi bir ülke” sözcüklerinin eklenmesi gerektiği görüsünü belirtmişlerdir. Diğer Delegasyonlar böyle bir eke gerek olmadığı görüsündeydiler.
(ii) Irak Delegasyonu bu Madde ‘de söz konusu olanın Devletin değil mültecinin hak ve yükümlülüğü olması nedeniyle “ya da Birleşmiş Milletlerin amaç ve ilkeleriyle uyumsuz ya da aykırı eylemlerde” sözcüklerinin yer almasının uygun olmadığı görüsündeydi.
8. Madde
İhraç ve Sınır dışı etme
1. Bir Devlet, ulusal ya da kamusal çıkar ya da sığınma koşullarının ihlali gerekçeleri dışında, bir mülteciyi ihraç edemez.
2. Devlet, bir mülteciyi ihraç etmeden önce; mülteciye bir başka Devletten kabul arayabileceği makul bir süre tanıyacaktır. Ancak söz konusu Devlet bu süre içinde gerekli gördüğü iç önlemleri uygulama hakkına sahiptir.
3. Bir mülteci, ırkı, rengi, dini, siyasal inancı ya da belirli bir toplumsal gruba aidiyeti nedeniyle yaşamının ya da özgürlüğünün tehdit altında olduğu bir Devlete ya da Ülkeye sınır dışı edilemez ya da geri gönderilemez.
Notlar
(i) Seylan, Gana ve Japonya Delegasyonları paragraf 1’in metnini kabul etmemişlerdir.
Bu Delegasyonların görüsüne göre bu paragrafın metni aşağıdaki gibi olmalıdır:
“Bir devlet, ulusal güvenlik ya da kamu düzeni ya da sığınmanın hayati ya da temel koşullarından herhangi birinin ihlali gerekçeleri dışında bir mülteciyi ihraç ya da sınır dışı edemez.”
(ii) Seylan ve Gana Delegasyonları paragraf 2’deki “iç önlemleri” sözlerinden önce; “genel olarak böyle koşullarda yabancılara uygulandığı biçimiyle” sözcüklerinin eklenmesi gerektiği görüsünü belirtmişlerdir.
9. Madde
Bu Maddelerde yer alan hiçbir ifade bir Devlet tarafından mültecilere tanınmış olan ya da bundan sonra tanınabilecek olan daha yüksek hakları ve yararları engelleyici biçimde yorumlanamaz.
Ötanazi, Yunancadaki euthanasía kavramına dayanmaktadır. Türkçedeki “ötanazi” Fransızca euthanasie veya İngilizce euthanasia kelimesinin karşılığıdır. Bir kimseyi acı çekmemesi amacıyla öldürme anlamında kullanılmaktadır.
Ötanazi kavramı modern anlamda ilk kez Francis Bacon tarafından kullanılmıştır. Yunanca eu (iyi, güzel) ve thanatos (ölüm) sözcüklerinden türeyen euthanasía, ‘güzel ölüm’, ‘kolay ve rahat ölüm’, ‘ızdırapsız doğal ölüm’, ‘tatlı ve acısız ölüm’ gibi anlamlara gelmektedir (Artuk). Hukuki açıdan ötanazi; ölümün kaçınılmaz olduğu, tıp bilimine göre iyileştirilmesi imkânsız veya dayanılmaz acılar içindeki bir kişinin tıbbi yollarla öldürülmesi ya da tıbbi desteğin kesilerek ölüme bırakılması şeklinde tanımlanmaktadır.
Aktif Ötanazi: Hastanın hekim yardımıyla ilaç verilerek öldürülmesidir.
Pasif Ötanazi : Tıbbi destek olmadan yaşayamayacak durumda olan hastaya hekim desteğinin kesilmesiyle hayatının sonlandırılmasıdır. Hastanın yaşamını sürdürebilmesi için gerekli tıbbi müdahaleler ve tedaviler durdurulmakta, böylece ölümün doğal olarak gerçekleşmesine izin verilmektedir.
Etik, dini ve hukuki yönü
Tarih boyunca en çok tartışılan konulardan biridir. Etik, dini ve hukuki açılardan tartışmalı bir konudur. Özellikle 20. yüzyılda tıbbi ilerlemelerle birlikte daha fazla tartışılmaktadır. Tartışmalar, bireysel özgürlük ve özerklik ile yaşamın kutsallığı üzerinden yürümektedir.
Gönüllü tıp yardımı ile kendi yaşamını sonlandırmaya karar verme hakkının çaresiz hastalar için bir seçenek olması gerektiğini savunan hukuki görüşler ve ülkeler azınlıktadır. Özellikle terminal evredeki, hayatının son günlerini yaşayan, ölmek üzere olan hastalara bu hakkın verilmesi savunulmaktadır. Terminal hastalık büyük bir olasılıkla kısa sürede ölümü beklenen, tedavi edilemeyen veya geriye dönüşü olmayan hastalıktır. Ayıca, ağır zihinsel hastalıklar, kalıcı bitkisel hayatta olma durumlarında da kişinin ya da yakınlarının yaşama son verme hakkı ileri sürülmektedir.
Hekim Yardımlı İntihar ve Ötanazi Bildirgesi, 2001 yılı Mayıs ayında Washington’da yapılan Dünya Tabipler Birliği genel kurul toplantısında kabul ve ilan edilmiştir. Birlik, bu yöndeki tıbbi uygulamanın temel etik ilkeleriyle çeliştiğini açıklamakta, aktif ötanazinin yasak olmadığı ülkelerde de etik kuralların uygulanmasını talep etmektedir.
Modern hukuk kapsamında hekimlerin yükümlülükleri ve olası istismar riskleri, ötanazi hakkına ilişkin tartışmaların merkezinde yer almaktadır. Hekimlerin temel görevi yaşamı korumak olduğundan, ötanazi uygulamaları mesleki sorumluluk ve etik yükümlülükler bakımından yoğun biçimde tartışılmaktadır. Bu noktada, hastanın rızasının geçerliliğinin doğru şekilde değerlendirilmemesi, baskı altında karar verilmesi veya ekonomik ve sosyal nedenlerle istismara açık durumların ortaya çıkması, ötanazi hakkına dair görüş ayrılıklarını derinleştirmektedir.
Türkiye’de ötanazi yasal mı?
Ötanazi uygulaması bazı ülkelerde yasal olmasına karşın Türkiye’de suçtur. Yürürlükte olan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’na göre suç oluşturmaktadır. Hastaya ötanazi uygulayan hekim, tasarlayarak insan öldürme suçu hükümlerine tabidir.
Hollanda, ölümcül hastaların hayatlarını sonlandırma hakkını tanıyan ilk ülke olarak 1 Ocak 2002 tarihinde bu uygulamayı yasallaştıran kararı yürürlüğe sokmuştur.
Jack Kevorkian, ABD’nin en ünlü doktorlarından birisi, Ermeni asıllı ABD’li patolog, ressam, besteci ve enstürmanisttir.
Kevorkian, Birinci Dünya Savaşı başlamadan hemen önce 1912 yılında Anadolu’dan kaçan Ermeni bir ailenin, Levon ve Satanig’in çocuğu olarak Michigan eyaletinin Pontiac kasabasında 26 Mayıs 1928 tarihinde doğmuş, Dr. Ölüm isimli filmin çekiminden bir yıl sonra 3 Haziran 2011 tarihinde ölmüştür.
Doğduğunda adı Murad’dır. Jack adını sonradan almıştır. Ailenin üyelerinden bir kısmı önce Paris’e gelmişler, oradan da ABD’nin Michigan eyaletine gitmişlerdir. Murad’ın çocukluğu bu büyük acıları dinleyerek geçmiş, ölüm ve çaresizlik üzerine düşünme fırsatı bulmuştur.
Jack Kevorkian, Dr. Ölüm diye anılmış, ötenaziyi bir insan hakkı olarak savunmuş, yıllarca isteyenlere bu yöntemi uygulamıştır. Amerikan toplumu, Kevorkian’ın kişiliğinde ikiye bölünmüş ve ölme hakkı yıllarca gündemi meşgul etmiştir. Kevorkian, bir hastasının ölüme gidişini filme çekmiş, kaydettiği DVD’yi televizyondan 15 milyon Amerikalı izlemiştir.
Hastalarının istekleri üzerine uyguladığı ötenazi yüzünden yargılanmış ve 8 yıl hapiste kalmıştır. Hapisteyken bir daha ötenazi yapmayacağına ilişkin verdiği söz üzerine serbest bırakılmıştır.
“Ölüm ve Ölüler Arasında: Dr. Jack Kevorkian’ın Hayatı ve Ötenaziyi Yasallaştırma Savaşı” isimli kitap
Türk Tabipler Birliği Çalışan Sağlığı Bildirgesi, 20 Haziran 2009 tarihinde Ankara’da düzenlenen Türk Tabipleri Birliği II. Etik Bildirgeler Çalıştayı”nda kabul edilen mesleki etik kurallarındandır.
Türk Tabipler Birliği Çalışan Sağlığı Bildirgesi
Çalışma hakkı en temel insan haklarından biridir. Bu hak tek başına bir anlam ifade etmeyeceği gibi, diğer temel haklardan olan yaşam hakkının özünü ihlal etmeyen sağlıklı ve güvenli bir iş ortamlarının sağlanmasıyla mümkün kılınabilir.
Sağlıklı ve güvenli ortamlarda yaşama her bireyin temel hakkı olduğuna göre çalışma hakkının kullanımı sırasında işyerlerinin, çalışanların beden bütünlüğünü ve sağlığını bozacak etmenlerden arındırılması esastır. Bu nedenle çalışanların sağlığının korunması kamusal bir alandır ve kamusal bir örgütlenme modeliyle bu alanın yapılandırılması gerekmektedir.
Çalışanların sağlık ve güvenliğinden devlet asli sorumludur. İş yaşamında devlet, çalışanlar, işverenler ve sendikalar ile birlikte işyeri hekimleri – iş güvenliği mühendisleri ve onların meslek örgütleri bu alanın sosyal taraflarıdır. Bu nedenle çalışanların sağlığının korunması, gözetilmesi ve geliştirilmesinde işyeri hekiminin önemli sorumlulukları bulunmaktadır.
Türk Tabipleri Birliği çalışanların sağlığının korunmasında aşağıdaki ilkeleri benimser ve kabul eder.
I. Çalışanların Sağlığına İlişkin Hekim Sorumluluğu
• İşyeri hekimi, kendi alanı ile ilgili disiplinlerden gelen çalışanlarla ekip halinde çalışmalıdır.
• İşyeri hekimi, yargı tarafından istenmedikçe, halk sağlığı açısından bildirimi zorunlu olmadıkça ya da bireyin kendi isteği olmadıkça tüm bireysel tıbbi bilgileri gizli tutmalıdır.
• İşyeri hekimlerinin çalışanların sağlığını tehdit eden riskleri öncelikle öncelikle saptama yükümlülüğü vardır.
• İşyeri hekimi, koruyucu hizmetleri önde tutar, bu hizmetlere yönelik çalışanların sağlık gözetimlerini yapar, risk gruplarını öncelikle gözetir ve ayrıca gerektiğinde tedavi ve rehabilite edici hizmetleri yürütür.
• İşyeri hekimi, işyeri sağlık hizmetlerini yürütürken hem ekip çalışanlarını hem de işçi ve işverenleri bilgilendirerek önerileri alır ve katılımlarını sağlar.
• İşyeri sağlık gözetimlerini yürütmekte olan işyeri hekimi; işçi sağlığı iş güvenliği alanında bilimsel, mesleki ve teknik gelişmeleri takip etmek ve bu alandaki bilgi ve görgüsünü artırarak sürekli eğitimleri izlemekle yükümlüdür.
• İşyeri hekimlerinin çalışma ortam ve koşullarının gözetilmesi ve iyileştirilmesiyle ilgili iş kazası ve meslek hastalıklarını önleme sorumluluğu vardır.
• İşyeri hekimleri, olumsuz çalışma koşulları ile ortamlarını ve meslek hastalıklarını hem çalışanlara hem de ilgili taraflara duyurmak ve bilgilendirmekle yükümlüdür.ak
• İşyeri sağlık birimi hizmetlerini yürütmekte olan ya da bu hizmetler için aday olan hekimler, birbirleriyle olan ilişkilerinde meslek ahlakı kurallarına uymakla yükümlüdürler.
• İşyeri hekimleri, mesleki değerleri ve özlük haklarını korumak için örgütlü olmalıdırlar.
II. Çalışanların Sağlığına İlişkin Tarafların Sorumluluğu
• Her çalışanın işyeri sağlık hizmetlerinden yararlanma hakkı vardır. Devlet bu hakkın kullanılmasını gözetmek ve denetlemekle yükümlüdür.
• İşyeri hekimlerinin mesleki bağımsızlıklarının korunması ve sürdürülmesinde devletin, meslek örgütlerinin, çalışanlar ile işverenlerin sendikalarının sorumluluğu vardır.
• Devlet, işçi, işverenler ve sendikaları; işyeri sağlık hizmetlerini bir ekip anlayışı ve örgütlenmesiyle yürütülmesi için gerekli ortamı sağlar.
• Bir başka işçinin sağlığını ve yaşamını tehlikeye sokmamak koşuluyla hekimler ile çalışanlar arasındaki bilgilerin saklanması zorunluluğuna işverenler uyarlar.
• İşverenler çalışanların sağlığını tehdit eden riskleri saptamak amacıyla gerekli çalışmaları yapar, Malzeme Güvenlik Bilgi Formları’nın eksiksiz bulundurulmasını sağlar, çevresel ölçümleri yapar ve bunlarla ilgili örgütlenmeleri oluşturur.
• İşverenler, çalışanların sağlık gözetimleriyle ilgili gerekli laboratuvar tetkiklerini yaptırmakla yükümlüdür.
• İşçi ve işverenlerin; önerileriyle işyeri sağlık hizmetleri sürecine aktif katılımları sağlanır, bu hizmetlere katkı veren çalışanlar işveren tarafından herhangi bir hak kaybına uğratılamaz.
• İşverenler, işyeri hekimlerinin mesleki gelişimlerini ve sürekli eğitimlerini sağlamakla yükümlüdür.
• İşverenler, çalışanların sağlığının gözetilmesi, korunması ve geliştirilmesi ile iş kazaları ve meslek hastalıklarının önlenmesi için bütün önlemleri alırlar.
• İşverenler olumsuz çalışma koşulları ve ortamları ile meslek hastalıklarını ilgili taraflara bildirmelerinden dolayı işyeri hekimlerine herhangi bir yaptırım uygulamamalı, hak kaybına uğratmamalıdır.
• Devlet ve işverenler işyeri hekimlerinin asgari çalışma standartlarını korur ve gözetir.
• Devlet, çalışan sağlığını tehdit eden; kuralsızlaştırma, esnekleştirme, sendikasızlaştırma, taşeronlaştırmasıyla birlikte işyeri hekimlerinin mesleki değerlerinin erozyonuna yol açan koşulları ortadan kaldırmakla yükümlüdür.
Çevre İçin Küresel Antlaşma 20 Haziran 2015 tarihinde Paris’te imzalanmıştır. Sözleşme yasal olarak bağlayıcı olan geniş ilkeler manzumesini benimsemektedir.
Çevre İçin Küresel Antlaşma
Başlangıç 1
Bu Antlaşma’nın Tarafları;
Çevreye yönelik tehditlerdeki artışı ve çevrenin daha iyi korunmasını sağlamak adına küresel düzeyde azimli ve uyumlu bir şekilde davranma ihtiyacı olduğunu kabul ederek,
16 Haziran 1972 tarihinde Stockholm’de kabul edilen Birleşmiş Milletler Çevre Konferansı Deklarasyonu’nu, 28 Ekim 1982 tarihinde kabul edilen Dünya Doğa Şartı’nı ve 14 Haziran 1992 tarihinde Rio’da kabul edilen Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı Deklarasyonu’nu yeniden teyit ederek,
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 25 Eylül 2015 tarihinde kabul edilen Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’ne olan bağlılıklarını hatırlatarak,
Özellikle iklim değişikliği ile mücadelenin aciliyetini göz önünde bulundurarak ve 9 Mayıs 1992 tarihinde New York’ta kabul edilen Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nde ve 12 Aralık 2015 tarihli Paris Anlaşması’nda belirlenmiş hedefleri hatırlatarak,
1 Metnin orijinal ismi “Global Pact for the Environment” olup, bu çeviride “pakt” kelimesi ile aynı anlamda olmak ve onu karşılamak üzere “antlaşma” kelimesi tercih edilmiştir. Türk Dil Kurumu’na göre de pakt, antlaşma anlamına gelmekte olup, söz konusu kullanım hukuki bakımdan da uygundur.
Gezegenin acil eylem gerektiren eşi görülmemiş bir biyo-çeşitlilik kaybı ile karşı karşıya olduğunu gözlemleyerek,
Doğal kaynakları kullanırken, ekosistemlerin dirençli olmalarını ve temel hizmetleri sağlamalarını temin etme, böylece Dünya üzerindeki yaşamın çeşitliliğini koruma ve insan sağlığına ve yoksulluğun ortadan kaldırılmasına katkıda bulunma ihtiyacını teyit ederek,
Dünya üzerindeki canlı topluluklarının yaşamlarına yönelik tehditlerin küresel mahiyetinin, tüm Devletlerin, içinde bulundukları farklı ulusal şartlar ışığında, ortak ancak farklılaştırılmış sorumluluklarına ve kendi yeterliliklerine uygun olarak, mümkün olduğunca yakın şekilde işbirliğinde bulunmalarını ve uluslararası, etkili ve uygun bir harekete katılmalarını gerektirdiğini kabul ederek,
Dünya ekosisteminin dengesine ve bütünlüğüne saygı gösterirken, gelecek kuşağın kendi ihtiyaçlarını karşılama kabiliyetine zarar vermeksizin, her kuşağın kendi ihtiyaçlarını karşılayabilmesine imkân veren bir sürdürülebilir kalkınmayı teşvik etmeye kararlı olarak,
Kadınların sürdürülebilir kalkınmayla ilgili konulardaki önemli rolünü ve toplumsal cinsiyet eşitliğinin ve kadınların güçlendirilmesinin teşvik edilmesi ihtiyacını vurgulayarak,
Kendi yetkileri altındaki yerli halkların, yerel toplulukların, göçmenlerin, çocukların, engellilerin ve hassas durumda bulunan kişilerin insan haklarına, sağlık hakkına, hak ve bilgilerine saygı gösterilmesi, bunların desteklenmesi ve gözetilmesi ihtiyacının bilincinde olarak,
Sivil toplum, ekonomik aktörler, şehirler, bölgeler ve diğer ulusaltı otoriteler dâhil Devlet dışı aktörlerin çevrenin korunmasındaki önemli rolünü memnuniyetle karşılayarak,
Sürdürülebilir kalkınma için bilim ve eğitimin temel önemini vurgulayarak,
Kuşak içi ve kuşaklar arası adaletin rehberliğinde hareket etmeye dikkate ederek,
Çevrenin korunması ve muhafazası için, herkese ilham kaynağı olacak ve rehberlik edecek ortak bir tavrın ve ortak ilkelerin benimsenmesi ihtiyacını teyit ederek,
Madde 1 – Ekolojik olarak sağlıklı bir çevre hakkı
Her insan, sağlığı, esenliği, onuru, kültürü ve memnuniyeti için elverişli ekolojik olarak sağlıklı bir çevrede yaşama hakkına sahiptir.
Madde 2 – Çevreye özen gösterme yükümlülüğü
Her Devlet veya uluslararası kurum, gerçek veya tüzel, kamu veya özel her kişi çevreye özen göstermekle yükümlüdür. Bu amaçla, Dünya ekosisteminin muhafaza edilmesine, korunmasına ve bütünlüğünün yeniden sağlanmasına herkes kendi düzeyinde katkıda bulunur.
Madde 3 – Bütünleştirme ve sürdürülebilir kalkınma
Taraflar, özellikle iklim değişikliği ile mücadeleyi, okyanusların korunmasını ve biyo-çeşitliliğin sürdürülmesini teşvik etmek için, çevrenin korunmasının gerektirdiklerini kendi politikalarının ve ulusal ve uluslararası faaliyetlerinin planlanması ve uygulanması ile bütünleştirirler.
Taraflar sürdürülebilir kalkınmayı izlemeye çabalarlar. Bu amaçla, hem sürdürülebilir hem de çevreye saygılı kamu destek politikalarının, üretim ve tüketim kalıplarının teşvik edilmesini sağlarlar.
Madde 4 – Kuşaklar arası adalet
Kuşaklar arası adalet, çevre üzerinde etkisi olabilecek kararlara rehberlik edecektir.
Şimdiki kuşaklar, kararlarının ve eylemlerinin, gelecek kuşakların kendi ihtiyaçlarını karşılama kabiliyetlerine zarar vermemesini temin edeceklerdir.
Madde 5 – Önleme
Çevresel zararı önlemek için gerekli tedbirler alınacaktır.
Taraflar, kendi yetkileri veya kontrolleri altındaki faaliyetlerin diğer Tarafların çevrelerine veya kendi ulusal yetki sınırlarının ötesindeki alanlara zarar vermemesini garanti etmekle yükümlüdürler.
Taraflar çevreye önemli ölçüde olumsuz bir etkisi olması muhtemel bir projeye, bir faaliyete, plana ya da bir programa yetki verilmesinden ya da bunlara girişilmesine karar verilmesinden önce bir çevresel etki değerlendirmesinin yapılmasını sağlamak için gerekli önlemleri alacaklardır.
Özellikle, Devletler, özen yükümlülükleri dolayısıyla, yetki verdikleri veya giriştikleri yukarıda belirtilen projenin, faaliyetin, planın veya programın etkisini izleyeceklerdir
Madde 6 – İhtiyat
Ciddi veya geri dönülemez bir zarar riskinin bulunduğu hallerde, bilimsel kesinliğin yokluğu, çevresel bozulmayı önlemeye yönelik etkili ve orantılı önlemlerin alınmasını ertelemek için bir sebep olarak kullanılmayacaktır.
Madde 7 – Çevresel Zararlar
Çevresel zararların uygun bir şekilde giderilmesi için gerekli tedbirler alınacaktır.
Taraflar, diğer Devletlere, o Devletlerin çevresi üzerinde ani zararlı etkiler yaratması muhtemel doğal afetleri veya diğer acil durumları derhal bildireceklerdir. Taraflar ilgili Devletlere yardım etmek için derhal işbirliği yapacaklardır.
Madde 8 – Kirleten Öder
Taraflar, çevre kirliliğinin ve diğer çevresel kötüleşme ve bozulmaların önlenmesinin, azaltılmasının ve iyileştirilmesinin maliyetinin, mümkün olan en fazla ölçüde, buna sebebiyet veren tarafından karşılanmasını sağlayacaklardır.
Madde 9 – Bilgiye erişim
Her insan, herhangi bir menfaat belirtmesi istenmeksizin, resmi makamların elinde bulunan çevreyle ilgili bilgilere erişme hakkına sahiptir.
Resmi makamlar, ulusal mevzuatları çerçevesinde, çevreyle ilgili uygun bilgileri toplayacaklar ve halkın erişimine sunacaklardır.
Madde 10 – Halkın katılımı
Her insan, uygun bir aşamada ve seçenekler halen mevcutken, resmi makamların çevre üzerinde önemli bir etkisi olabilecek kararlarının, önlemlerinin, planlarının, programlarının, faaliyetlerinin, politikalarının ve normatif belgelerinin hazırlanmasına katılma hakkına sahiptir.
Madde 11 – Çevresel adalete erişim
Taraflar, mevcut Antlaşmanın hükümlerini dikkate alarak, resmi makamların veya özel kişilerin çevre hukukuna aykırı eylemlerine veya ihmallerine itiraz etmek için tazminat ve dava yolu dâhil olmak üzere, idari ve adli yargıya etkili şekilde ve düşük bir maliyetle erişme hakkını temin edeceklerdir.
Madde 12 – Eğitim ve yetiştirme
Taraflar, herkese çevreyi korumak ve iyileştirmek için sorumlu davranma ilhamı vermek için, mümkün olan en geniş ölçüde, yetişkinlere olduğu kadar genç kuşaklara da çevre eğitiminin verilmesini sağlayacaklardır.
Taraflar, çevresel konularda ifade ve bilgi edinme özgürlüğünün korunmasını temin edeceklerdir. Taraflar, ekosistemler ve çevrenin korunması ve muhafaza edilmesi konularında eğitici nitelikli bilgilerin medya aracılığıyla yayılmasını desteklerler.
Madde 13 – Araştırma ve yenilik
Taraflar, ellerinden geldiğince, ekosistemler ve insan faaliyetlerinin etkileri hakkındaki bilimsel bilginin geliştirilmesini teşvik edeceklerdir.
Taraflar, bilimsel ve teknolojik bilgi alışverişi ve yenilikçi teknolojiler dâhil çevreye saygılı teknolojilerin gelişimini, benimsenmesini, yaygınlaştırılmasını ve transferini arttırma suretiyle işbirliği yapacaklardır.
Madde 14 – Devlet dışı aktörlerin ve ulusaltı kurumların rolü
Taraflar, çevrenin korunmasındaki önemli rolleri dikkate alınarak, bu Antlaşmanın Devlet dışı aktörler ve sivil toplum, ekonomik aktörler, şehirler ve bölgeler dâhil ulusaltı kurumlar tarafından uygulanmasını özendirmek için gerekli tedbirleri alacaklardır.
Madde 15 – Çevresel normların etkinliği
Taraflar, etkili çevre kanunlarını kabul etmekle ve bunların etkin ve adil bir şekilde uygulanmasını ve yürürlüğe konulmasını sağlamakla yükümlüdürler.
Madde 16 – Direnç
Taraflar, çevresel kötüleşme ve bozulmalara karşı koymak ve düzeltmek ve uyum sağlamak amacıyla ekosistemlerin ve insan topluluklarının çeşitliliğini ve kapasitesini muhafaza etmek ve iyileştirmek için gerekli önlemleri alacaklardır.
Madde 17 – Gerilememe
Taraflar ve onların ulusaltı kurumları yürürlükteki hukukla teminat altına alınan çevresel korumanın küresel düzeyini azaltıcı etkiyi haiz faaliyetlere izin vermekten veya bu çeşit normları kabul etmekten kaçınırlar.
Madde 18 – İşbirliği
Dünyanın ekosisteminin ve canlı topluluklarının bütünlüğünü muhafaza etmek, korumak ve eski durumuna döndürmek için, Taraflar, işbu Antlaşmanın hükümlerinin uygulanmasında iyi niyetle ve küresel ortaklık ruhuyla işbirliği yapacaklardır.
Madde 19 – Silahlı çatışmalar
Devletler, uluslararası hukuk kapsamındaki yükümlülükleri uyarınca, silahlı çatışmalar karşısında çevreyi korumak için mümkün olan tüm önlemleri alacaklardır.
Madde 20 – Ulusal durumların çeşitliliği
En az gelişmiş ve çevresel açıdan en hassas ülkeler başta olmak üzere, gelişmekte olan ülkelerin özel durumlarına ve ihtiyaçlarına özel önem verilecektir.
Farklı ulusal şartların ışığında, Tarafların ortak fakat farklılaştırılmış sorumluluklarına ve kendi yeterliliklerine, uygun hallerde dikkat edilecektir.
Madde 21 – Antlaşmanın uygulanmasının izlenmesi
İşbu Antlaşma hükümlerinin uygulanmasını kolaylaştırmak ve Antlaşma hükümlerine uyumu teşvik etmek amacıyla bir uyum mekanizması bu vesile ile oluşturulmuş bulunmaktadır.
Bu mekanizma, bir bağımsız uzmanlar Komitesinden oluşur ve kolaylaştırmaya odaklanır. Mekanizma, şeffaf, düşmanca ve cezalandırıcı olmayan bir şekilde işler. Komite Tarafların kendi ulusal şartlarına ve yeterliliklerine özel önem verecektir.
İşbu Antlaşmanın yürürlüğe girdiği tarihten bir yıl sonra, Depoziter, Komitenin görevlerini yerine getirme usul ve esaslarını belirlemek üzere Tarafları toplantıya çağıracaktır.
Komitenin göreve başlamasından iki yıl sonra ve Tarafların toplantısında belirlenecek, dört yılı aşmayan bir sıklıkta, Tarafların her biri Antlaşmanın hükümlerinin uygulanmasında kaydettiği ilerlemeyle ilgili olarak Komiteye rapor verecektir
Madde 22 – Sekreterya
İşbu Antlaşmanın Sekretaryası Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği [veya Birleşmiş Milletler Çevre Programı İcra Direktörlüğü] tarafından sağlanacaktır. Genel Sekreter [veya Birleşmiş Milletler Çevre Programı İcra Direktörü] Tarafları gerektiği kadar toplantıya çağırır.
Madde 23 – İmza, onaylama, kabul, uygun bulma, katılım
İşbu Antlaşma, Devletlerin ve uluslararası kuruluşların imzasına açıktır ve onların onaylamasına, kabulüne veya uygun bulmasına tabidir. Antlaşma; New York’ta bulunan Birleşmiş Milletler Genel Merkezi’nde XXX ila XXX tarihleri arasında imzaya açıktır ve imza süresinin sona erdiği tarihi izleyen günden itibaren katılıma açılacaktır. Antlaşmanın onaylanmasına, kabulüne, uygun bulunmasına ve Antlaşmaya katılıma ilişkin belgeler Depoziter tarafından saklanır.
Madde 24 Yürürlüğe girme
İşbu Antlaşma, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne Antlaşmanın onaylama, uygun bulma, kabul veya katılım belgesinin tevdi tarihinden üç ay sonra yürürlüğe girecektir.
Onaylama veya katılım belgesinin XX’e tevdi edilmesinden sonra Antlaşmayı onaylayan, uygun bulan, kabul eden veya Antlaşmaya katılan her bir Devlet ve uluslararası kuruluş için, Antlaşma söz konusu devletin kendi onaylama veya katılım belgesini tevdi ettiği tarihten üç ay sonra yürürlüğe girecektir.
Madde 25 Antlaşmadan çekilme
Kendisi yönünden işbu Antlaşmanın yürürlüğe girdiği tarihten itibaren üç yıllık sürenin sona ermesi üzerine ilgili Taraf, Depozitere yazılı bildirimde bulunarak her zaman Antlaşmadan çekilebilir. Bu çekilme, ilgili bildirimin Depozitere tebliğ edildiği tarihten itibaren bir yıllık sürenin sona ermesiyle birlikte ya da söz konusu bildirimde belirtilebilecek daha sonraki tarihte yürürlüğe girer.
Madde 26 – Depoziter
Arapça, Çince, Fransızca, İngilizce, İspanyolca ve Rusça metinlerin eşit derecede geçerli olduğu bu Antlaşmanın aslı, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne depo edilecektir.
İyi İdare Yasası, AVRUPA KONSEYİ BAKANLAR KOMİTESİNİN İYİ İDARE KONUSUNDA ÜYE DEVLETLERE CM/REC(2007) SAYILI TAVSİYE KARARI’na ek olarak düzenlenmiş, Bakanlar Komitesinin 20 Haziran 2007 tarihli 999 bis sayılı Bakan Temsilcileri toplantısında kabul edilmiştir.
İyi idare, iyi yönetişimin bir görünümüdür. İyi yönetim, sadece yasal düzenlemelerle ilgili değildir; örgütlenme ve yönetme kalitesine bağlıdır. Etkililik, verimlilik ve toplumun ihtiyaçlarına duyarlılık gereklerini karşılamak zorundadır.
İyi İdare Yasasını benimsemek, kamu mallarını ve diğer kamu çıkarlarını, takip etmeyi, gözetmeyi ve korumayı gerektirmektedir. İyi İdare, bütçe gereklerine uymak zorundadır. Her türlü yozlaşmayı dışlaması gerekmektedir.
İyi İdare Yasası
Bakanlar Komitesi, Avrupa Konseyi Statüsü’nün 15/b hükmüne göre,
Parlamenterler Asamblesi’nin 1615 (2003) sayılı ve Bakanlar Komitesi’ni, iyi idare temel hakkını tanımlamak, böylelikle etkili uygulanmasını sağlamak amacıyla bir temel hak olarak iyi idare hakkına ilişkin bir metin hazırlamaya ve özellikle Bakanlar Komitesi’nin R (80) 2 sayılı Tavsiye Kararı ile (77) 31 sayılı Kararını ve Avrupa İyi İdari İşleyiş Yasası’na (2001) dayanan kapsamlı ve bütünlüklü tek bir iyi idare yasası modeli kaleme almaya davet eden tavsiyesini dikkate alarak;
Bakanlar Komitesi’nin İdari İşlemler Karşısında Bireylerin Korunmasına İlişkin (77) 31 sayılı Kararı’nı dikkate alarak;
Bakanlar Komitesi’nin İdari Takdir Yetkisine İlişkin R (80) 2 sayılı Tavsiye Kararı’nı dikkate alarak;
Bakanlar Komitesi’nin İdare Tarafından Tutulan Bilgilere Erişim Hakkına İlişkin R (81) 19 sayılı Tavsiye Kararı’nı dikkate alarak;
Bakanlar Komitesi’nin İdarenin Sorumluluğuna İlişkin R (84) 15 sayılı Tavsiye Kararı’nı dikkate alarak;
Bakanlar Komitesi’nin Çok Sayıda Kişiyi Etkileyen İdari Usule İlişkin R (87) 16 sayılı Tavsiye Kararı’nı dikkate alarak;
Bakanlar Komitesi’nin İdare Tarafından Tutulan Kişisel Verilerin Üçüncü Kişilere Verilmesine İlişkin R (91) 10 sayılı Tavsiye Kararı’nı dikkate alarak;
Bakanlar Komitesi’nin Avrupa’da Kamu Görevlilerinin Statüsüne İlişkin R (2000) 6 sayılı Tavsiye Kararı’nı dikkate alarak;
Bakanlar Komitesi’nin Kamu Görevlileri Davranış Kodlarına İlişkin R (2000) 10 sayılı Tavsiye Kararı’nı dikkate alarak;
Bakanlar Komitesi’nin Resmi Belgelere Erişim Hakkına İlişkin R (2002) 2 sayılı Tavsiye Kararı’nı dikkate alarak;
Bakanlar Komitesi’nin İdare Hukukunda Mahkeme Kararlarının ve İdari İşlemlerin Uygulanmasına İlişkin R (2003) 19 sayılı Tavsiye Kararı’nı dikkate alarak;
Bakanlar Komitesi’nin İdari İşlemlerin Yargısal Denetimine İlişkin R (2004) 20 sayılı Tavsiye Kararı’nı dikkate alarak;
Avrupa Konseyi’nin üyeleri arasında daha büyük bir birlik sağlamak hedefine sahip olduğunu gözönünde bulundurarak;
Demokratik toplumlarda idarenin temel bir rol oynadığını; idarenin pek çok alanda etkin olduğunu; bu etkinliklerinin özel kişilerin hak ve menfaatlerini etkilediğini; ulusal yasaların ve özellikle Avrupa Konseyi’ninkiler olmak üzere çeşitli uluslararası düzenlemelerin, kişilere idare karşısında belirli haklar verdiğini ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin özel kişilerin idare ile ilişkilerinde korunması amacıyla İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’yi uyguladığını gözönünde bulundurarak;
İdarenin özel kişilere hizmet sunması gerektiğini, kurallar çıkarttığını ve talimatlar verdiğini ve idarenin harekete geçmesi gerektiğinde de bunu makul bir süre içinde yapmak zorunda olduğunu gözönünde bulundurarak;
Kötü yönetim örneklerinin, idarenin hareketsizliğinden kaynaklansın veya kaynaklanmasın karar almadaki gecikmelerin veya yasal yükümlülüklerin ihlalinin, yargısal yolları da içerebilecek uygun yöntemlerle yaptırıma tabi tutulması gerektiğini gözönünde bulundurarak;
İyi idarenin, yasaların konuya uygun, tutarlı, açık, kolay anlaşılabilir ve ulaşılabilir olma nitelikleri geliştirilerek sağlanması gerektiğini gözönünde bulundurarak;
İyi idarenin, kamu hizmetlerinin toplumun temel ihtiyaçlarını karşılaması anlamına geldiğini gözönünde bulundurarak;
İyi idarenin pek çok durumda, devletin faaliyetlerinden doğrudan etkilenenlerin, özellikle zayıf ve hassas olanların hak ve çıkarları ile toplumun çıkarları arasında uygun bir denge kurulmasını gerektirdiğini gözönünde bulundurarak ve devletle ilişkilerinde bireylerin çıkarlarını korumayı hedefleyen yöntemlerin kimi durumlarda diğer kişilerin veya daha geniş kesimlerin çıkarlarını da koruyacağını kabul ederek;
İyi idarenin, iyi yönetişimin bir görünümü olduğunu; iyi yönetimin, sadece yasal düzenlemelerle ilgili olmadığını; örgütlenme ve yönetme kalitesine bağlı olduğunu; etkililik, verimlilik ve toplumun ihtiyaçlarına duyarlılık gereklerini karşılamak zorunda olduğunu; kamu mallarını ve diğer kamu çıkarlarını, takip etmeyi, gözetmeyi ve korumayı gerektirdiğini; bütçe gereklerine uymak zorunda olduğunu ve her türlü yozlaşmayı dışlaması gerektiğini gözönünde bulundurarak;
İyi idarenin, idarenin sahip olabileceği uygun insan kaynağı ile kamu görevlilerinin niteliklerine ve kamu görevlerinin hizmet içi eğitimlerine bağlı olduğunu gözönünde bulundurarak;
İdarenin görevinin gerektirdiği kamu gücü ayrıcalıkları kullandığını, bunu karşılık bu yetkilerin, aşırı ve uygunsuz biçimde kullanıldığında özel kişilerin haklarını ihlal edebileceğini gözönünde bulundurarak;
Avrupa Birliği Temel Haklar Şartı’nda (2000) olduğu gibi idareye ilişkin olarak kişilere tanınmış mevcut hakları iyi idare hakkıyla bütünleştirmenin ve bunun içeriğini belirmenin arzu edilir olduğunu gözönünde bulundurarak;
İyi idare hakkının gereklerinin genel bir yasal düzenleme ile güçlendirilebileceğini; bu gereklerin, hukuk devletinin yasallık, eşitlik, yansızlık, orantılılık, yasal kesinlik, makul sürede harekete geçmek, katılım, mahremiyete saygı ve açıklık gibi temel ilkelerinden türediğini; bu ilkelerin, özel kişilerin hak ve çıkarlarının korunmasına yönelik yöntemlere destek olduğunu, özel kişileri bilgilendirdiğini, onların idari kararların alınmasına katılımlarını sağladığını gözönüne alarak;
Üye ülke hükümetlerine,
– Hukuk devleti ilkeleri ve demokrasi çerçevesinde iyi idareyi geliştirmeyi;
– Etkililiği, verimliliği ve harcanan paranın karşılığını almayı sağlayan bir idari örgütlenme ve işleyişle iyi idareyi geliştirmeyi;
Bu ilkeler, üye ülkelerin,
Hedefler saptaması ve idare ile görevlilerinin bu hedefleri gerçekleştirip gerçekleştirmediklerini düzenli olarak izlemek ve ölçmek için performans ölçütleri geliştirmelerini;
İdari birimleri, yasal sınırlar içinde, hizmetlerinin uygun bir maliyetle verilip verilmediğini ve görevden alınmalarının veya değiştirilmelerinin gerekip gerekmediğini düzenli olarak denetlemeye zorlamalarını;
İdareyi en iyi sonuçları elde edebilecek en iyi araçları bulmaya zorlamalarını;
İdare ve görevlilerinin faaliyetleri üzerinde uygun bir iç ve dış denetim sağlamalarını gerektirir.
– Bu tavsiye kararına ekli olan model yasadaki ilkeleri uygun biçimde benimseyerek üye ülkelerin idarecileri tarafından etkili biçimde uygulanmasını sağlayarak ve bölgesel ve yerel yönetimlerin aynı ilkeleri benimsemesi için devletin anayasal ve yasal yapısı içinde ne yapılabilirse hayata geçirerek herkesin yararına olarak iyi idare hakkını geliştirmeyi tavsiye eder.
Bakanlar Komitesi’nin CM/Rec(2007)7 sayılı Tavsiye Kararına Ek
İyi İdare Yasası
Madde 1 – Kapsam
1-Bu yasa, iyi idarenin sağlanabilmesi için, özel kişilerle ilişkilerinde idarece uyulacak ilke ve kuralları koymaktadır.
2-Bu yasanın uygulanmasında “idare”,
a-Devlet, yerel yönetimler ve özerk birimler dahil her tür ve düzeydeki, kamu hizmeti sunan ve kamu yararına hareket eden kamu hukuku birimlerini;
b-Kamu yararına hareket eden veya kamu hizmeti sunan bir idarenin ayrıcalıklarını kullanan özel hukuk birimlerini anlatır.
3-Bu yasanın uygulanmasında “özel kişiler”, idarenin faaliyetlerine tabi olan özel hukuk gerçek ve tüzelkişilerini anlatır.
Bölüm
İyi İdarenin İlkeleri
Madde 2 – Yasallık ilkesi
İdare yasaya uygun faaliyette bulunur. Takdir yetkisini kullandığında da keyfi kararlar alamaz.
İç hukuk, uluslararası hukuk ile faaliyetlerini, örgütleniş ve işleyişini düzenleyen hukukun genel ilkelerine uyar.
Yetkilerini ve işleyiş yöntemlerini düzenleyen kendi içdüzen kurallarına uygun davranır.
Yetkilerini ancak, yasa ve olguların izin verdiği biçimde ve yalnızca yetkinin verildiği amaca uygun olarak kullanır.
Madde 3 – Eşitlik İlkesi
İdare eşitlik ilkesine uyar.
Aynı durumda bulunan özel kişilere aynı muameleyi yapar. Özel kişiler arasında etnik köken, dini inanç veya diğer kanaatlere dayalı ayrım yapamaz. Her türlü farklı muamele nesnel gerekçelere dayanmalıdır.
Madde 4 – Tarafsızlık İlkesi
İdare tarafsızlık ilkesine uygun faaliyette bulunur.
Yalnızca ilgili verileri dikkate alarak nesnel biçimde davranır.
Önyargılı biçimde faaliyette bulunamaz.
İdare, görevlilerinin faaliyetlerini kişisel inanç ve çıkarlardan bağımsız olarak tarafsız biçimde yerine getirmesini sağlar.
Madde 5 – Orantılılık İlkesi
İdare orantılılık ilkesine uygun faaliyette bulunur.
İdare, özel kişilerin hak ve çıkarlarını etkileyen önlemlere ancak gerekli olduğunda ve amacın gerektirdiği ölçüde başvurur.
İdare takdir yetkisi kullandığında, kararının özel kişilerin hak ve çıkarları üzerindeki her türlü olumsuz etkisi ile takip edilen amaç arasında uygun bir denge kurar. Alınan hiç bir önlem aşırı olmamalıdır.
Madde 6 – Hukuki Kesinlik İlkesi
İdare hukuki kesinlik ilkesine uygun faaliyette bulunur.
Hukuken meşru olan durumlar dışında geçmişe etkili kararlar alamaz.
Kamu yararı mutlak olarak gerektirmediği sürece, kazanılmış haklara ve kesinleşmiş hukuksal durumlara dokunamaz.
Özellikle yeni yükümlülüklerin getirildiği bazı durumlarda, geçiş hükümleri koymak veya yeni düzenlemenin yürürlüğü için süre tanımak gerekebilir.
Madde 7 – Makul Süre İçinde Faaliyette Bulunma İlkesi
İdare yükümlülüklerini makul süre içinde yerine getirir ve makul süre içinde faaliyette bulunur.
Madde 8 – Katılım İlkesi
Acil durumlar dışında idare, özel kişilere, hak ve çıkarlarını etkileyen idari kararların hazırlığına ve uygulanmasına uygun araçlarla katılma olanağı tanır.
Madde 9 – Mahremiyete Saygı İlkesi
İdare, özellikle kişisel verilerin işlenmesinde, mahremiyet ilkesine uyar.
Kişisel veri ve dosyaların, özellikle elektronik ortamda işlenmesi yetkisi bulunduğunda idare, mahremiyeti güvence altına alan tüm zorunlu önlemleri alır.
Kişisel verilerin korunmasına ilişkin kurallar, özellikle kişisel verilere erişim ve hatalı veriler ile tutulmaması gereken verilerin düzeltilmesi veya silinmesine ilişkin kurallar idare tarafından işlenen verilere de uygulanır.
Madde 10 – Açıklık İlkesi
İdare açıklık ilkesine uygun faaliyette bulunur.
İdare, karar ve işlemlerinden özel kişileri, resmi belgelerin yayınlanması da dahil olabilecek şekilde uygun araçlarla haberdar eder.
Kişisel verilerin korumasına ilişkin kurallara uygun olarak resmi belgelere erişim hakkını tanır.
Açıklık ilkesi, yasayla korunmuş gizliliğe zarar veremez.
II. Bölüm
İdari İşlemleri Düzenleyen Kurallar
Madde 11 – Tanımlar
Bu yasanın uygulanmasında, “idari işlemler”, idarenin kamu gücü ayrıcalıklarını kullanarak aldığı düzenleyici ve düzenleyici olmayan kararları anlatır.
Düzenleyici işlemler, genel uygulamaya sahip kurallardır.
Düzenleyici olmayan işlemler birel veya başka türlü olabilir. Birel işlemler, yalnızca bir veya daha fazla bireye yönelmiş işlemlerdir.
Madde 12 – İdarenin İşlem Yapması İçin Harekete Geçmesi
İdari işlemler, idare tarafından kendiliğinden veya özel kişilerin istemi üzerine yapılır.
Madde 13 – Özel Kişilerin İstemleri
Özel kişiler, idareden yetkisi içindeki konuda birel işlem yapmasını isteme hakkına sahiptir.
İdarenin istem üzerine alacağı kararlar, yasa tarafından da belirlenebilecek, makul bir süre içinde alınır. İdarenin istemi yanıtsız bırakmasına karşı düzeltici yollar öngörülmelidir.
İstem, yetkili olmayan bir idareye yapıldığında, idare bu istemi mümkünse yetkili birime gönderir ve istem sahibini bundan haberdar eder.
Birel işlem yapılmasına ilişkin istemlerin alındığı başvurucuya, muhtemel karar alma süresi ve karar alınmazsa gidilebilecek yasal başvuru yolları da belirtilerek bildirilir. İdarenin istem üzerine derhal işlem yaptığı durumlarda alındı bildirimi gerekmeyebilir.
Madde 14- Birel İşlemlerde Özel Kişilerin Dinlenilme Hakkı
İdare özel kişilerin haklarını doğrudan ve olumsuz etkileyecek bir birel işlem yapmayı tasarladığında ve bu kişilere görüşlerini açıklama imkanı verilmediğinde, bu kişiler, açıkça gereksiz değilse, makul bir sürede ve ulusal hukuk tarafından tanınmış biçimde ve gerektiğinde seçtikleri bir kişinin yardımıyla görüşlerini açıklama imkanına sahiptir.
Madde 15 –Düzenleyici Olmayan İşlemlere Özel Kişilerin Katılım Hakkı
İdare belirsiz sayıda kişiyi etkileyebilecek bir düzenleyici olmayan işlem yapmayı tasarladığında, bu kişilerin işlemin yapılması sürecine katılımına olanak sağlayacak inceleme, dinlenilme, yetkili idarenin danışsal bir organında temsil, danışılma ve soruşturma gibi yöntemler getirir.
Bu işlemle ilgili olanlar, yapılacak işlemin içeriği hakkında açıkça bilgilendirilir ve görüşlerini tam olarak açıklayabilmeleri için olanak tanınır. Bu süreç makul süre içinde tamamlanır.
Madde 16 – Özel Kişilerin İşlem Maliyetine Katılması
İdari işlem dolayısıyla özel kişilerce idareye masraf ödenmesi sözkonusu olduğunda bu adil ve makul olmalıdır.
Madde 17 – İdari İşlemlerin Biçimi
İdari işlemler basit, açık ve anlaşılır bir dille yazılır.
Her birel işlemde, en azından bireysel hakları etkileyen her birel işlemde, kararın dayandığı maddi ve hukuki temelleri gösteren uygun gerekçeler bulunur.
Madde 18 – İdari İşlemlerin Duyurulması
İşlemle ilgili olanların işlem hakkında kesin ve kapsamlı bilgi sahibi olabilmeleri için idari işlemler duyurulur. Duyuru, kişiye bildirim biçiminde olabileceği gibi genel bildirim biçiminde de olabilir.
Birel işlemle ilgili olanlara, yalnızca genel bildirimin mümkün olabildiği istisnai durumlar dışında kişisel bildirimde bulunulur. Her iki durumda da işleme karşı başvuru yöntemleri, süresi dahil olmak üzere bildirimde yer alır.
Madde 19 – İdari İşlemlerin Etkisini Gösterme Anı
İdari işlemler, yasal istisnalar dışında yapıldığı veya bildirildiği tarihten önceye, geçmişe etki doğurmaz.
Acil durumlar dışında, idari işlemler uygun biçimde duyurulmadığı sürece etkili olmaz..
Madde 20 – İdari İşlemlerin Uygulanması
İdari makamlar, yetki alanlarındaki idari işlemlerin uygulanmasından sorumludur.
Özel kişilerin idari kararlara uymasını sağlamak için, ilke olarak, uygun bir ceza ve idari yaptırımlar sistemi kurulur.
İdare özel kişilere, üzerlerine düşen yükümlülükleri yerine getirmeleri için, zamanında bildirilmek şartıyla acil durumlar dışında makul bir süre tanır.
İdari işlemlerin zorla uygulanması yasa tarafından açıkça düzenlenmelidir. İşlemin uygulanmasına maruz kalan özel kişi, izlenen yöntem ve bunun gerekçesi hakkında bilgilendirilir. Zorla uygulama önlemleri orantılı olmalıdır.
Madde 21– Birel İdari İşlemlerin Değiştirilmesi
İdare, kamu yararı gerektirdiğinde birel idari işlemleri değiştirebilir veya geri alabilir, ancak bunu yaparken özel kişilerin hak ve çıkarlarına da saygı göstermelidir.
III. Bölüm
Başvurular
Madde 22 – İdari İşlemlere Karşı Başvurular
Özel kişiler, kendi hak ve çıkarlarını doğrudan etkileyen idari işlemlerin yargısal denetimini, doğrudan işleme karşı dava açarak veya başka davada bekletici mesele yaparak sağlayabilirler.
İlke olarak, yargısal denetimi önceleyen idari başvurular bulunmalıdır. Bunlar kimi durumlarda zorunlu olabilir. İdari başvurular, idari işlemlerin esasına veya yasallığına ilişkin olabilir.
Özel kişiler, idari işlemlere karşı başvuruda bulundukları için idarenin herhangi bir önyargısına maruz kalmamalıdır.
Madde 23 – Tazmin
İdare, hukuka aykırı idari işlemlerden ya da idarenin veya görevlilerinin kusurlarından zarar gören özel kişilere tazmin yolları sağlar.
Tazmin için idareye karşı dava açmadan önce, özel kişilerin, ilgili idareye başvurması istenebilir.
Mahkemelerin idare aleyhine verdikleri tazmin hükümleri makul bir süre içinde yerine getirilir. Zarar gören özel kişiler veya idare, gerektiğinde kamu görevlisinin kişisel sorumluluğuna gidebilirler.
İtalyan tarihçi, siyaset bilimci ve filozof Niccolò Machiavelli öldü. Hükümdar (Prens) isimli eserini ve Makyavelizm kavramını dünyaya hediye etti. (Doğumu: 1469)
1633
İtalyan gök bilgini Galileo Galilei, engizisyon mahkemesinde dünyanın döndüğüne ilişkin tezini inkara zorlandı.
1788
New Hampshire, ABD Anayasasını onayladı ve 9. Eyalet olarak birliğe katıldı
1905
Egzistansiyalizm (varoşçuluk) akımının öncüsü Fransız filozof Jean-Paul Sartre doğdu (Ölümü: 1980)
Vietnam Savaşı’na karşı olduğu için askere gitmeyi reddeden Muhammed Ali Clay 5 yıl ağır hapis ve 10 bin dolar para cezasına çarptırıldı. Ceza üzerine Clay: “Katillere yardım edip, fakirleri öldürmek için 15,000 km’lik bir mesafe kat etmeyeceğim. Ölmek istesem, burada ölürüm. Şimdi, sizinle kapışarak ölürüm. Benim düşmanım sizlersiniz! Çinliler, Vietkonglar veya Japonlar değil. Özgürlüğümü istediğim zaman bana karşı çıktınız. Hakkımı aradığımda bana karşı çıktınız. Eşitlik istediğimde bana karşı çıktınız. Benden bir yere gidip, sizlerin uğruna savaşmamı mı istiyorsunuz? Ben haklarımı ve dinî özgürlüğümü elde etmeye çalışırken; sizler bana, Amerika’da bile destek vermediniz! Kendi memleketimizde bile beni savunmadınız. Hayır! Hayır size yardım etmeyeceğim. Çünkü hiç bir Vietnamlı, yolda yürürken arkamdan: ”Pis Zenci” diye bağırmadı bana!.” dedi.
1973
Slovak avukat, aktivist ve ülkenin Cumhurbaşkanı Zuzana Čaputová doğdu. 15 Haziran 2019’da cumhurbaşkanı seçildi.
1974
1974- İskenderun Demir Çelik Fabrikaları’nda çalışan 10 bin işçi eylem yaptı. Eylem nedeniyle aralarında iki sendika başkanının da bulunduğu 17 kişi tutuklandı.
Hukukçu ve Nobel Barış Ödülü sahibi Menahem Begin, İşçi Partisinin 30 yıllık iktidarına da son vererek İsrail’in 6. Başbakanı olarak göreve başladı.
1980
Hukukçu ve diplomat Feridun Cemal Erkin, 21 Haziran 1980 tarihinde vefat etti. Erkin, 1900 yılında doğmuştu. Paris Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Ordu Milletvekilliği ve Cumhuriyet Senatosu Üyeliği görevini yürüttü.
1982
ABD Başkanı Ronald Reagan’a suikast teşebbüsünde bulunan John Hinckley, mahkeme tarafından akli dengesi yerinde olmadığı için suçsuz bulundu.
1984
Yabancı Mahpuslara İlişkin Kurallar; Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin Üye Devletlere Yabancı Mahpuslara İlişkin R (84)12 Sayılı Tavsiye Kararı adıyla, Bakan Delegelerinin 21 Haziran 1984 tarihinde yaptıkları 374 sayılı oturumunda Bakanlar Komitesi‘nce kabul edilmiştir. Yabancı Mahpuslara İlişkin Kurallar, ceza ve tutukevlerinde tutulan yabancı mahkum ve tutuklular için uyulması gereken standartları belirleyen prensipler bütünüdür.
1988
Başbakan Turgut Özal’ın suikastçısı Kartal Demirağ’ın ifadesini yayınlayan Cumhuriyet muhabiri Erbil Tuşalp DGM Savcısı’nın talimatıyla gözaltına alındı. Erbil Tuşalp’ın gözaltına alınması sonrasında Cumhuriyet Gazetesi Ankara Bürosu’nda arama yapıldı.
1988
Cem Karaca beraat etti. Beraat kararı, Hafta Sonu Gazetesinin 30 Ocak 1981 tarihli sayısındaki uydurma haberde Cem Karaca ile ilgili kullanılan fotoğrafın 1979 yılında bir Alman tarafından Münih’teki 1 Mayıs kutlamaları sırasında çekildiğinin anlaşılması üzerine alındı.
1996
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, Emekli General Necdet Öztorun’un adını kullanarak Başbakanlığı döneminde Tansu Çiller’i dolandırıp örtülü ödenekten 5.5 milyar TL sızdırdıkları iddiasıyla Selçuk Parsadan dahil 4 kişi hakkında en az 5 yıl hapis istemiyle dava açtı.
1996
İstanbul Eczacı Odası “ilacın meta olmadığı” gerekçesiyle “İlaç Tanıtım Yönetmeliğinin iptali için Mahkeme’ye başvurdu.
2004
BEKSAV üyeleri İstanbul/Bakırköy Özgürlük Meydanı’nda Bush ve Rumsfeld’i “halk mahkemesinde” sembolik olarak yargıladı. Aynı gün, İncirlik’te NATO karşıtı eylem yapan TKP’li grup jandarma ile çatıştı, 26 kişi gözaltına alındı.
2009
Grönland’a kendi kaderini tayin etme hakkı verildi.
2011
Yüksek Seçim Kurulu, BDP’nin(Barış ve Demokrasi Partisi) desteği ile Diyarbakır’dan bağımsız milletvekili seçilen Hatip Dicle’nin milletvekilliğini oybirliği ile düşürdü.
2013
Tunceli’de Aleviler için kutsal sayılan Gola Çetu Parkı hakkında “baraj gölü sahasında kaldığı” gerekçesiyle mahkeme tarafından yıkım kararı verdi.
Sosyal Medya’dan din ve felsefe üzerine yayınlar yapan Diamond Tema hakkında yürütülen soruşturmalar nedeniyle Laiklik Meclisi tarafından Adalet Bakanı Yılmaz Tunç hakkında suç duyurusunda bulunuldu.
Felsefe Arkivi (Archives of Philosophy) İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nün 1945 yılından beri sürekli olarak yayınladığı akademik dergisidir. Açık-erişimli, bilimsel ve hakemli bir dergi olarak yılda iki defa Haziran ve Aralık aylarında yayınlanmaktadır. Türkiye’nin en istikrarlı bilimsel felsefi yayın organlarındandır.
Felsefe Arkivi – Archives of Philosophy dergisinin amacı Türkçe, İngilizce, Almanca ve Fransızca özgün araştırma makalesi, çeviri metin ve kitap incelemesi yazıları yayınlayarak ve ulusal ve uluslararası düzeyde alanla ilgili bilginin paylaşımına katkıda bulunmaktır.
İstanbul Üniversitesi Felsefe Arkivi (Archives of Philosophy) Dergisi felsefenin tüm alanlarına ilişkin konuları kapsamaktadır. Derginin hedef kitlesini akademisyenler, araştırmacılar, profesyoneller, öğrenciler ve ilgili mesleki, akademik kurum ve kuruluşlar oluşturur.
Derginin tüm giderleri İstanbul Üniversitesi tarafından karşılanmaktadır. Dergide makale yayını ve makale süreçlerinin yürütülmesi ücrete tabi değildir. Dergiye gönderilen ya da yayın için kabul edilen makaleler için işlemleme ücreti ya da gönderim ücreti alınmamaktadır.
Derginin hedef kitlesini akademisyenler, araştırmacılar, profesyoneller, öğrenciler, ilgili meslek ve akademik kurum ve kuruluşlar oluşturmaktadır. Dergi; Türkçe, İngilizce, Almanca ve Fransızca dillerinde özgün araştırma, çeviri ve kitap incelemesi makaleleri yayınlayarak alandaki bilginin yayılmasına katkıda bulunmayı amaçlamaktadır.
Felsefe ile ilgili tüm alanları kapsamına almış, uluslararası yayıncılık standartlarını ve etiği benimsemiş, sürekli artan bilimsel bilginin yayılmasına katkıda bulunmayı amaçlamıştır.
Felsefe Arkivi
Adres : İstanbul Üniversitesi Rektorlugu 34452 Beyazıt / Fatih / İstanbul
65+ Yaşlı Hakları Derneği, 2014 yılı Haziran ayında İstanbul merkezli olarak kurulmuştur. Derneğin amacı, herkes için sağlıklı ve değer gören yaşlılık hakkını farklı kuşaklar ile bir arada desteklemek, yaşlı nüfus için sosyal politikaların geliştirilmesini sağlamak ve yaşlı haklarını savunmaktır.
2021 yılı itibariyle derneğin yönetim kurulu; Başkan, Rümeyza KAZANCIOĞLU, Başkan Yardımcısı Rukiye DEVRES ÜNVER, Genel Sekreter Murat ŞENTÜRK, Muhasip Üyesi Esra KIVRAK, Gülüstü SALUR, Ferhat BORATAV ve Nazan MOROĞLU’ndan oluşmaktadır. Derneğin üyeleri, profesyonel iş yaşamından kişiler, akademisyenler, iş adamları-kadınları, ev hanımları, emekliler ve farklı sosyal katmanlardan aktivistlerden oluşmaktadır. Dernek tüzüğünde 2021 yılında bir takım değişiklikler yapılmıştır.
Aratan yaşlı nüfusu ve bu nüfusun gelecekte yaşaması muhtemel zorluklara ilişkin gerçekler 65+ Yaşlı Hakları Derneği’nin kurulmasında etkili olmuştur.
Dernek, vizyonunu “Yaşlılarıyla huzur içinde olan bir toplum yaratmak adına sürdürülebilir, örnek olan modeller geliştirmek ve bu modelleri hayata geçiren öncü kurum olmak” olarak açıklamıştır.
Derneğin misyonu ise, “Herkes için sağlıklı ve değer gören yaşlılık hakkını farklı kuşaklar ile bir arada desteklemek, yaşlı nüfusu için sosyal politikaların geliştirilmesine araştırmalarımızla, öncü/örnek teşkil eden çalışmalarımızla ve başlatacağımız tartışmalarla katkıda bulunmak” olarak açıklanmıştır.
Yaşlı Hakları Derneğinin Çalışma Alanları
Yaşlılık ve yaşlı toplumu için sağduyulu ve ileriye dönük bir planlamayı içeren yaşlılıkla ilgili bireysel ve toplumsal konularda Türkiye’deki farkındalığı arttırmak
Sağlıklı bir yaşlılığa erişmek için gerekli önlemlere ve bütünsel tıbbın, beslenme, aktif yaşam, maddi ve manevi desteklerin önemi gibi konulara farkındalığı arttırıp yaymak, desteklemek ve öğretmek.
Yaşlılar hususunda; ekonomik, politik, sosyal, psikolojik, mekânsal ve diğer konulardaki politika geliştirme çalışmaları için bir kaynak olarak görev yapmak.
Yaşlı hakları için farkındalığı artırma ve savunucusu olarak görev yapmak.
Yaşlılar için evde (“yerinde”), günlük bakım merkezlerinde, yatılı kurumlarda geleneklere ve ihtiyaçlara uygun bakım modelleri geliştirerek mümkün olan en iyi bakımı desteklemek
Yaşlıların hizmetinde olan hem yerel hem uluslararası kaynaklardaki araçlar, materyaller, uzmanlık, bilgi ve diğer kaynaklar için bir aracı kurum görevi yapmak.
Hem profesyonel olarak hem de aile içinde yaşlılara bakım veren kişilerin eğitimlerini ev ve kurumlarda sağlama ve desteklemek.
Üniversitelerle, yaşlılık konusunda yapılan araştırmalarda ve yaşlılara destek ve bakım için sürdürülebilir alternatifler geliştirmede işbirliği yapmak.
Yerel ve merkezi yönetimle ortaklık içinde çalışarak, yaşlı bakımıyla ilgili özel sektör ve diğer sivil toplum kuruluşları için kaynak ve kapasite oluşumunu sağlamak.
Benzer misyondaki uluslararası kuruluşlarla işbirliğini kolaylaştırmak.
Derneğin Kurucuları
Alan DUBEN, Ayşe DOĞRUER, Banu CANGÖZ, Bilge RİZVANİ, Deniz İLKİN, Ender BERKER, Ferhat BORATAV, Gonca ARTUNKAL, Gülüstü SALUR, Günay GÖKSU ÖZDOĞAN, Güsel BİLAL, Hale BOLAK BORATAV, İpek İLKKARACAN AJAS, Kaynak SELEKLER, Mehmet ATAKAN, Mehmet Şükrü SEVER, Neşe ÖLÇER, Reşit CANBEYLİ, Rukiye DEVRES ÜNVER, Rümeyza KAZANCIOĞLU, Sevda BEKMAN, Ufuk AKIN, Yahya LALELİ
İLETİŞİM VE ADRES BİLGİLERİ
Adres: Cumhuriyet Caddesi, No.: 48, Giriş Katı, Elmadağ Şişli, İstanbul / Türkiye
1973 yılında Dışişleri Bakanlığı’na girdi. Dışişleri Bakanlığı’nın merkez teşkilatında çeşitli kademelerde görev yaptıktan sonra, Atina ve Bonn Büyükelçiliklerinde Elçi Müsteşarlığı görevlerinde bulundu. Atina görevinde iken Asala saldırılarına maruz kaldı.
Lizbon Büyükelçisi olarak görev yaptı. Dışişleri Bakanlığı Birinci Hukuk Müşavirliği görevini üstlendi.
Cenevre Dünya Ticaret Örgütü nezdinde Türkiye Daimi Temsilcisi oldu. Devlet Bahçeli’nin Başbakan yardımcısı olduğu dönemde, Başbakan Yardımcısı Dış Politika Başdanışmanı olarak atandı.
Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı tarafından, 1 Mart Tezkeresi öncesi görüşmelerin diplomasi ayağına başkanlık etti.
2007 yılı genel seçimlerinde Milliyetçi Hareket Partisi tarafından milletvekili adayı olarak gösterildi ve Ankara milletvekili olmaya hak kazandı. MHP Merkez Yönetim Kuruluna girdi ve ilk MYK toplantısında Türk Dünyası ve Uluslararası İlişkilerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı olarak seçildi. 23. Dönem’de Parlamentolararası Birlik (PAB) Türk Grubu Üyesi oldu.
2011 yılındaki kaset iddiaları nedeniyle milletvekilliği adaylığından ve partideki görevinden istifa etti.
Başkent Üniversitesi Hastanesi’nde tedavi görmekte iken 21 Mart 2018 tarihinde yaşamını yitirdi.
Çok iyi düzeyde İngilizce bilen Bölükbaşı, evli ve 2 çocuk babasıdır. İnönü ve Bayar’a suikast teşebbüsü ve gizli örgüt kurma suçlamasıyla hapsedilen ünlü siyasetçiOsman Bölükbaşı’nın oğludur.
“Osman Bölükbaşı: Türk siyasetinde Anadolu fırtınası”, “1 Mart Vakası”, “Politikomik”, “Siyaset İskelesi”, “Dışişleri İskelesi” ve “Gönül Semaveri” adlı kitapların yazarıdır.
Türk dış politikasının duayenlerinden Deniz Bölükbaşı, meslek yaşamının kilometre taşlarını isimler ve olaylarla anlatıyor. Dışişleri Bakanlığı’nın değişik kademelerinde çeşitli yurtiçi ve yurtdışı görevler üstlenmiş olan Emekli Büyükelçi Deniz Bölükbaşı Dışişleri İskelesi’nde, önemli bölümü bugün de güncelliğini koruyan dış politika dosyalarının arka planını ve bilinmeyen yönlerini aktarıyor okura. Ege gizli müzakereleri, Kıbrıs, Ermeni dosyası, “soykırım” yalanı, uluslararası hukuk yolları, AB hayal yolculuğu ve sanal müzakere süreci, azınlık tartışmaları, etnik bölücülük ve PKK terörü, ABD’nin Irak’ı işgali, 1 Mart Tezkeresi, Fener Rum Patrikhanesi, Heybeliada Ruhban Okulu, Yunanistan’la ilişkiler, Batı Trakya Türk azınlığı, Türk Boğazları… Dışişleri İskelesi yalnızca bunlardan ibaret bir kitap değil… Bölükbaşı, Rusya’dan Almanya’ya, Yunanistan’dan Portekiz’e açılan yelpazede, görev yaptığı ülkeleri ve çalışma arkadaşlarını da çok ilginç ve özel anılar eşliğinde tanıtıyor, acı tatlı pek çok olayı sayfalarına taşıyor..
20 Haziran 404’te Konstantinopolis Patriği Aziz İoannis Hrisostomos’un İmparator Arcadius’un eşi İmparatoriçe Aelia Eudoksia ile çatışmasından dolayı sürgüne gönderilmesinin ardından çıkan isyanlar sırasında bu ilk ahşap kilise yakılarak büyük ölçüde tahrip oldu ve inşasından 44 yıl sonra yıkıldı. İmparator II. Theodosios tarafından mimar Ruffinos’a yeniden yaptırılan Ayasofya, 10 Ekim 415’te yeniden ibadete açıldı. 1453’te kiliseden camiye çevrildi. Ayasofya, Sevr Antlaşmasının da imzalandığı 1920 Paris Konferansı sırasında büyük tartışmalara konu oldu. 24 Kasım 1934 Ayasofya Camisinin müze olması, Bakanlar Kurulu Kararı ile kabul edildi. 2 Şubat 1935 Ayasofya Müzesi halka açıldı ve tarihin ortak mirası olarak koruma altına alındı. Danıştay10’uncu Dairesi, 10 Temmuz 2020’de aldığı kararla, Ayasofya’nın camiden müzeye dönüştürülmesine dair 24 Kasım 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararını iptal etti. 24 Temmuz 2020’de cami olarak tahsis edildi. 10 Temmuz 2020’de imzalanan 2729 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Ayasofya’nın Diyanet İşleri Başkanlığı’na devri ve ibadete açılması kararlaştırılmıştır.
1481
II. Bayezid ile Cem Sultan arasında Yenişehir Ovası’nda yapılan taht savaşını, Cem Sultan kaybetti. İki kardeş arasındaki savaş 1482 ortalarına kadar devam etti. Taht Bayezid’te kaldı. Cem Sultan Rodos’a ve ardından da Papa’ya ve Fransa’ya sığındı.
1723
İskoç Aydınlanması filozofu ve tarihçi Adam Ferguson doğdu. 1764’den 1785 yılına kadar Edinburgh’da Ahlak Felsefesi ve Etik dersleri verdi. (Ölümü: 1816)
1820
Arjantinli avukat, politikacı, ekonomist, gazeteci ve askeri lider Manuel Belgrano öldü. Arjantin Bağımsızlık Savaşlarına katıldı ve Arjantin Bayrağını tasarladı(Doğumu: 1770)
1933
Alman devrimci sosyalist politikacı ve kadın hakları savunucusu Clara Zetkin ömrünün son yıllarını geçirdiği Sovyetler Birliği’nde sürgündeyken öldü. (Doğumu: 1857) Clara Zetkin 1911 yılında ilk defa Kadınlar Günü’nü düzenlemişti. 1910 yılında Danimarka’nın Kopenhag kentinde düzenlenen Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansında, 8 Mart 1857 tarihindeki tekstil fabrikası yangınında ölen kadın işçiler anısına 8 Mart’ın Dünya Kadınlar Günü olarak anılması önerisini getirmiş ve öneri oy birliğiyle kabul edilmişti.
1837
Kraliçe Victoria, 18 yaşında Birleşik Krallık tahtına çıktı.
Günümüzde monarşi ile yönetilen bazı Avrupa ülkelerinin temsilcileri Kraliçe Victoria’nın soyundan gelmektedir. 10 Şubat 1840’da evlendi. Edward Oxford adlı genç Kraliçeye suikastta bulundu ancak bu suikast başarısız oldu. Fail, vatana ihanetten yargılandı, akıl hastalığı sebebiyle beraat etti. Kraliçe, 63 yıldan fazla tahtta kalarak en uzun saltanat süren Birleşik Krallık lideri oldu. (Ölümü: 22 Ocak 1901)
1840
Samuel Morse, telgrafın patentini aldı
1926
Kemal Atatürk’e İzmir’de suikast girişimiyle ilgili tutuklamalar devam etti. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası lider kadrosundan Ali Fuat Cebesoy tutuklandı. Kâzım Karabekir ise, 22 Haziran günü tutuklandı.
19 Mayıs, 3466 sayılı kanunla Millî Bayram olarak kabul edildi. Gençlik Marşı, Gençlik ve Spor Bayramı Marşı olarak kabul edildi.
Gençlik ve Spor Bayramı 1926 yılında Gazi Günü adıyla ilk defa Samsun’da kutlandı. 1935 yılında Atatürk Günü adıyla resmi olarak kutlanmaya devam etti ve 20 Haziran 1938 tarihinde çıkarılan “Ulusal Bayram ve Genel Tatiller Hakkındaki 2739 Sayılı Kanuna Ek Kanun” ile “Gençlik ve Spor Bayramı” olarak kabul edildi. 1981 yılında çıkarılan 2429 sayılı kanun ile 19 Mayıs “Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı” olarak kabul edildi.
1942
Danıştay Yargıcı Mustafa Yücel Özbilgin, 20 Haziran 1942 tarihinde Trabzon ili Akçaabat ilçesinde doğdu. 17 Mayıs 2006 tarihinde Ankara’da gerçekleşen terörist saldırıda görevi başında yaşamını yitirdi.
ABD’de onaylanan kanun uyarınca, ABD, 20 Haziran 1947’de Yunanistan ile yardım anlaşması yaptı. Aynı anlaşma 12 Temmuz 1947’de Türkiye ile yapıldı. Türkiye ve Yunanistan ile yapılan yardım antlaşmalarından önce Amerika Birleşik Devletleri Senatosunda “Yunanistan ve Türkiye’ye Yapılacak Yardım Hakkında Kanun” 22 Nisan 1947 tarihinde kabul edilmişti. ABD Temsilciler Meclisi’nde 9 Mayıs 1947’de kabul edilen kanun, “barışa doğru önemli bir ilerleme” olarak tanımlanmış ve 22 Mayıs 1947’de Başkan Truman tarafından imzalanarak yürürlüğe girmişti.
1960
Mali ve Senegal, Fransa’dan bağımsızlığını ilan etti.
1986
Barış Derneği Davası sanıklarından olan CHP Adana Milletvekili İsmail Hakki Öztorun yargılama devam etmekte iken 20 Haziran 1986’da hayatını kaybetti. Aynı savanın sanıklarından olan İstanbul Barosu eski Başkanı Orhan Adli Apaydın ise 28 Şubat 1986 tarihinde yaşamını yitirmiştir.
1988
167 No’lu İnşaat İşlerinde Güvenlik ve Sağlık Sözleşmesi, Uluslararası Çalışma Örgütü-ILO tarafından 20 Haziran 1988 tarihinde kabul edildi. Sözleşme, 11 Ocak 1991 tarihinde de yürürlüğe girdi. Türkiye, 29 Kasım 2014 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan 6571 sayılı Kanun ile sözleşmeyi onayladı.
1995
Rumen filozof ve deneme yazarı Emil Cioran öldü. İlk eseri Çürümenin Kitabı idi. Burukluk, Doğmuş Olmanın Sakıncası, Tarih ve Ütopya, Çürümenin Kitabı, Varolma Eğilimi, Ezeli Mağlup, İtiraflar ve Aforozlar Türkiye’de de basıldı. Pesimizm, Varoluşçuluk, Nihilizm ve Etik üzerine çalıştı.
İyi İdare Yasası, AVRUPA KONSEYİ BAKANLAR KOMİTESİNİN İYİ İDARE KONUSUNDA ÜYE DEVLETLERE CM/REC(2007) SAYILI TAVSİYE KARARI’na ek olarak düzenlendi ve Bakanlar Komitesinin 20 Haziran 2007 tarihli 999 bis sayılı Bakan Temsilcileri toplantısında kabul edildi.
İyi idare, iyi yönetişimin bir görünümüdür. İyi yönetim, sadece yasal düzenlemelerle ilgili değildir; örgütlenme ve yönetme kalitesine bağlıdır. Etkililik, verimlilik ve toplumun ihtiyaçlarına duyarlılık gereklerini karşılamak zorundadır. İyi İdare Yasasını benimsemek, kamu mallarını ve diğer kamu çıkarlarını, takip etmeyi, gözetmeyi ve korumayı gerektirmektedir. İyi İdare, bütçe gereklerine uymak zorundadır. Her türlü yozlaşmayı dışlaması gerekmektedir.
Uluslararası Sosyal Çalışmacılar Federasyonu (IFSW) Etik İlkeleri, (International Federation of Social Workers, IFSW) tarafından 2000 yılında Kanada’nın Montreal şehrinde yapılan dünya konferansında kabul edilmiştir. Sosyal çalışma mesleğinin değerleri yeniden belirlenerek dünyaya ilan edilmiştir.
Uluslararası Sosyal Çalışmacılar Federasyonu (IFSW)’nun Etik İlkeleri
1) Sosyal hizmet, insanî (hümanist) değerlere ve demokratik ideallere dayanmaktadır.
2) Sosyal çalışma faaliyetlerine motivasyon (güdüleme) ve meşruiyet kazandıran değerlerin başında insan hakları ve sosyal adalet gelmektedir.
3) Bu sayılan değerler, her insanın eşitliği ve şerefi karşısında saygıdan kaynaklanmaktadır.
4) Yüz yıl evvel kuruluşundan bu yana meslekî sosyal çalışma, insanî ihtiyaçlara yönelmiştir ve öncelikli olarak insanların potansiyellerinin geliştirilmesine destek vermiştir.
5) Meslekî sosyal çalışma, yoksulluğu gidermek, yaralı (mahzun), dışlanmış ve baskı altında olan insanları kurtarmak için, çaba gösterir ve insanların potansiyellerini görerek, sosyal entegrasyonuna katkı sağlar.
6) Sosyal hizmet değerleri, millî ve milletlerarası boyutuyla “Meslek Etik Kodları”nda (Sosyal Hizmet Mesleği Etik Kodları’nda) yer almaktadır”
IFSW’nin Belirlediği Etik İlkeleri
Sosyal hizmet elemanları, aşağıdaki ilkelere riayet etmek suretiyle insanların gelişimine katkıda bulunmaktadır.
1) Her insan değerlidir ve kendisine insanî ve ahlâkî yönden yaklaşılmalıdır.
2) Her insan, başkalarına verilen aynı hakkı engellemediği sürece kendini keşfetme ve gerçekleştirme hakkı vardır. Aynı zamanda her insanın görevi, toplumsal refaha katkı sağlamaktır.
3) Hangi düzen içinde olursa olsun her toplum, üyelerine en üst seviyede fayda sağlamaya yönelik hizmetlerde bulunur.
4) Sosyal hizmet elemanları, sosyal adalet ilkelerine bağlıdır.
5) Sosyal hizmet elemanları, şahısların, grupların, toplulukların ve toplumun gelişimine yönelik edindikleri meslekî bilgilerle katkı sağlar. Kişi ile toplum arasında çıkan sorunların çözümünde etkin olurlar.
6) Hiçbir dinî, cinsel, etnik, kültürel, bedenî ayrımcılık yapılmadan müracaatçılara en iyi sosyal destek sağlanır.
7) Sosyal hizmet elemanları, “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi”ni benimser.
8) Sosyal hizmet elemanları, meslekî hizmet sürecinde kişilerle ilgili olarak elde ettikleri özel bilgileri, mahremiyet içinde değerlendirir ve kişilerin özel dünyalarına saygı gösterir.
9) Sosyal hizmet elemanları, müracaatçılarla geniş kapsamlı bir işbirliği yaparken onların hayrına olanı tercih eder. Müracaatçıların alınacak kararlara katılımı ve süreç içinde desteği sağlanır. Müracaatçılara tavsiye edilen tedbirlerin risk ve avantaj boyutu anlatılır.
10) Müracaatçılar, kendilerini ilgilendiren hayatî konularla ilgili ortak kararların sorumluluklarını üstlenir. Sosyal hizmet elemanları, kanunî çerçevede kendilerine sunulan cebrî tedbirleri mümkün mertebe asgarî seviyede uygular.
11) Birlikte yaşadıkları insanları terör eylemleri, işkence veya buna benzer vahşî yöntemlerle baskı altında tutan insanlara, gruplara, siyasî partilere ve(ya) güç oluşturan organizasyonlara destek vermez.
Orta Doğu Teknik Üniversitesi Toplumsal Cinsiyet Eşitliğini Destekleme ve Cinsel Tacizi Önleme Birimi
Yönergesi, ODTÜ Senatosu’nun 24 Mayıs 2016 tarih ve 2016/4-6 sayılı kararının eki olarak kabul ve ilan edilmiştir.
Yönergenin amacı ODTÜ tarafından; Toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda farkındalık yaratmak, temsilde eşitliği desteklemek ve toplumsal cinsiyete dayalı şiddete, özellikle cinsel taciz ve saldırıya yönelik vakalara ilişkin farkındalık yaratmak, duyarlılığı artırmak ve bu vakalarla ilgili başvuruları değerlendirmek ve başvuranları desteklemek olarak açıklanmıştır.
Orta Doğu Teknik Üniversitesi Toplumsal Cinsiyet Eşitliğini Destekleme ve Cinsel Tacizi Önleme Birimi Yönergesi
Amaç ve Kapsam
MADDE 1
(1) Bu Yönerge, ODTÜ Senatosu tarafından kabul edilen “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği İlke ve Stratejiler Belgesi” uyarınca oluşturulan “ODTÜ Toplumsal Cinsiyet Eşitliğini Destekleme ve Cinsel Tacizi Önleme Birimi”nin yapısını, görev ve sorumluluklarını ve çalışma usul ve esaslarını düzenler.
Dayanak
MADDE 2
(1) Bu Yönerge, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, Türk Ceza Kanununun ve İş Kanununun ilgili hükümleri ile İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, CEDAW (Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Uluslararası Sözleşmesi) ve İstanbul Sözleşmesi başta olmak üzere eşitlik ilkesi, vücut dokunulmazlığı, eğitim ve çalışma hakkına ilişkin konularda Türkiye Cumhuriyeti’nin imzaladığı tüm uluslararası antlaşmalar yönergenin yasal dayanaklarıdır. Ayrıca, bu Yönerge, 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun 14. Maddesi ve YÖK Genel Kurulu’nun 9 Kasım 2015 tarihli Yüksek Öğretim Kurumları Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Tutum Belgesi’ne de dayanmaktadır. Yükseköğretim Kurumları Yönetici, Öğretim Elemanı ve Memurları Disiplin Yönetmeliği’nin 17’nci maddesi ve Yükseköğretim Kurumları Öğrenci Disiplin Yönetmeliği’nin 12’inci maddesi, yönergenin diğer yasal dayanaklarıdır.
Bu Yönerge, “ODTÜ Toplumsal Cinsiyet Eşitliği İlke ve Stratejiler Belgesi”nde yer alan ilke, strateji ve tanımlarla birlikte okunur.
Birimin Amaçları
MADDE 3
(1) Birimin amacı, toplumsal cinsiyet eşitliğine saygılı bir üniversite ortamı için farkındalık yaratmak, temsilde eşitliği desteklemek ve cinsel taciz ve saldırı şikâyetlerine yönelik değerlendirme yapmak ve şikayetçiye destek vermektir.
Birimin Görev ve Sorumlulukları MADDE 4
(1) Birim, toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda farkındalık yaratmak, temsilde eşitliği desteklemek ve toplumsal cinsiyete dayalı şiddete, özellikle cinsel taciz ve saldırıya yönelik vakalara ilişkin farkındalık yaratmak, duyarlılığı artırmak ve bu vakalarla ilgili başvuruları değerlendirmek ve başvuranları desteklemek için:
a) Tüm Üniversite birimleri, öğrencileri ve mensupları ile yerleşkede çalışan-yaşayan bireylere yönelik eğitim ve tanıtım çalışmaları düzenler ve gerekli eğitim-iletişim malzemelerini sağlar.
b) Birim, ODTÜ Toplumsal Cinsiyet ve Kadın Çalışmaları Anabilim Dalı ile diğer birimlerle ortak çalışarak, toplumsal cinsiyet eşitliği, ayrımcılık, cinsel taciz ve saldırı konularına ilişkin araştırmalar, proje ve yayınlar yapar.
c) ODTÜ’de akademik, idari personel ve öğrencilerin kadın-erkek temsiliyeti açısından oranlarına ilişkin durum saptaması yapar ve ‘toplumsal cinsiyet eşitliği veri tabanını’ oluşturur. Konuyla ilgili olarak toplanan tüm verilerin ve yapılan analizlerin ilgili birimlerle paylaşılmasını ve bunu takiben toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda hedeflerin belirlenmesini ve hedeflere yönelik durum tespitinin düzenli aralıklarla yapılmasını sağlar.
d) Her Fakülte, Enstitü ve Yüksekokul bünyesinde oluşturulacak çalışma grupları ile düzenli toplantılar yapar.
e) Üniversitenin fiziksel koşullarının cinsel taciz ve saldırının önlenmesine yönelik olarak düzenlenmesi yönünde ihtiyaç tespit çalışmalarını yürütür ve Rektörlüğe sunar.
f) Cinsel taciz, saldırı, tehdit ya da misilleme durumlarına karşı ilgili akademik ve idari birimleri bilgilendirerek ve uyararak bu konularda önlem almalarını teşvik eder.
g) Cinsel tacize ve/veya saldırıya maruz kalan bireylerin alabilecekleri önlemlere ilişkin ‘Tacizden Koruma ve Korunma Kılavuzu’ hazırlar.
h) Cinsel taciz ve saldırı şikayetlerini alır, olaylarla ilgili değerlendirmesini yapar ve Rektörlüğe sunar.
ı) Cinsel taciz ve saldırı şikayetiyle başvuranları Üniversite içinde ve dışında alınabilecek destek ve çözüm yolları konusunda bilgilendirir.
i) Başvuranların talep ve ihtiyaçları doğrultusunda, sağlanabilecek hukuksal ve diğer destekleri tespit eder ve bu konuda ilgili Üniversite birimleriyle işbirliği halinde çalışır.
(2) Cinsel taciz veya saldırı sonucu yapılan başvuru nedeniyle, yürürlükte olan disiplin yönetmeliği çerçevesinde soruşturma başlatılırsa, Birim Kurulu’nca oluşturulacak İnceleme Komisyonu şikayeti değerlendirerek süreci inceler ve disiplin soruşturmasını yaptıran disiplin amirine bir değerlendirme raporu sunar. Şikayet konusu olayla ilgili bir disiplin işlemi başlamadıysa veya başvuru sahibi disiplin yönetmelikleri tarafından kapsanmıyor ise, Birim bu konuda kendisine destek sağlar ve bilgi verir.
Birimin yapısı
MADDE 5
(1) Birim bünyesinde, Koordinatör, Yürütme Kurulu ve gereğine göre oluşturulan İnceleme Komisyonları görev yapar.
(2) Yürütme Kurulu Asıl Üyeleri: Yürütme Kurulunda Rektör tarafından atanan beş asıl (daimi) üye görev yapar. Öğrenci İşlerinden sorumlu Rektör Yardımcısı veya Rektör Danışmanı Birim Kurulunun asıl üyesidir. Üyelerin en az üçü Toplumsal Cinsiyet ve Kadın Çalışmaları, Psikoloji veya Psikolojik Rehberlik ve Danışmanlık alanlarında çalışan öğretim üyelerinden oluşur. Kurul üyelerinin görev süresi üç yıldır. Görev süresi biten bir üye yeniden görevlendirilebilir. Kurulda sürekliliğin ve bilgi/deneyim aktarımının sağlanması için görev süresi biten üyelerden en az biri, bir dönem daha yeniden görevlendirilir. Bir takvim yılı içinde, izinsiz ve mazeretsiz olarak üst üste üç toplantıya katılmayan üyenin üyeliği düşer ve yerine aynı nitelikte yeni üye atanır.
(3) Birim Koordinatörü: Asıl üyelerden birisi Rektör tarafından üç yıl için Birim Koordinatörü olarak atanır. Süresi dolan Koordinatör tekrar atanabilir. Süresi dolmadan ayrılan Koordinatör yerine aynı şekil ve süre ile Koordinatör atanır. Koordinatörün görevleri aşağıdadır:
a) Kurulun görevlerini yerine getirmesi ve düzenli işleyişi için gerekli koordinasyon ve liderliği sağlar.
b) Birim Kurulunun gündemini hazırlar ve Kurul üyelerini toplantıya çağırır.
c) Birim Kurulunun resmi belge, kayıt ve raporlarının hazırlanmasının sağlar.
d) Kendisine ulaşan başvurularla ilgili başvuranı ve Kurulu bilgilendirir; gerekli hallerde Kurulu toplantıya çağırır.
e) Başvuruların yıllık raporunu Kurul üyelerinin desteğiyle hazırlar, Rektörlüğe sunar.
f) Sözlü veya yazılı yapılan tüm başvuruları kayıt altına alır. Hakkında değerlendirme yapılan, karar alınan ve görüş verilen konular ve sorunlarda gizlilik içinde çalışılması ve ilgili tüm bilgi ve belgelerin saklı tutulmasını gözetir.
g) Yurt içinde ve yurt dışında Birimin faaliyet alanlarına giren konularda gerçekleştirilen toplantı, konferans, panel ve benzeri etkinliklerde Birimi temsil eder.
(4) Yürütme Kurulu Geçici Üyeleri: Cinsel taciz ve saldırı taraflarından birinin öğrenci olması durumunda Kurulca önerilen ve Rektör tarafından onaylanan iki öğrenci de geçici üye olarak Kurulun konu ile ilgili toplantılarına katılır. Taraflardan birinin idari personel olması durumunda ise, Sekreterlik tarafından önerilen ve Rektör tarafından onaylanan iki idari personel de geçici üye olarak Kurulun ilgili toplantılarına katılır.
(5) İnceleme Komisyonu: Kurula yapılan cinsel taciz veya saldırı şikayetini incelemek üzere, Kurul tarafından üç kişilik “İnceleme Komisyonu” oluşturulur.
(6) Yürütme Kurulunun asıl ve geçici üyelerinin ve İnceleme Komisyonu üyelerinin toplumsal cinsiyet eşitliği ile ilgili konularda bilgili ve duyarlı olmalarına dikkat edilir. Üye seçiminde toplumsal cinsiyet dengesi gözetilir.
(7) Kurul, Koordinatörün daveti üzerine üyelerin salt çoğunluğu ile toplanır. Kararlar toplantıya katılanların salt çoğunluğu ile alınır.
Çalışma Usul ve Esasları MADDE 6
(1) Cinsel saldırı veya cinsel tacize maruz kaldığını düşünen Üniversite öğrenci ve mensupları Birim’e doğrudan bildirim veya şikâyette bulunabilirler. Diğer taraftan, Üniversitenin ilgili mercileri de kendilerine gelen başvuruları aynı gün içerisinde Birim’e iletirler. İlgili merciler, başvuran kişiye Birim hakkında bilgi vermek ve Birim’e yönlendirmek zorundadır.
(2) Yasal zorunluluklar dışında, üçüncü kişilerin olayı bildirdiği durumlar da dahil olmak üzere, şikâyetçinin talebi olmadan destek süreci dışında hiçbir işlem başlatılamaz.
(3) Her başvuru için Birim Yürütme Kurulundaki asıl üyelerden biri tarafından kayıt açılır. Kayıt formunda başvuranın kimlik bilgileri yer almaz. Her başvuru için Birim tarafından bir kayıt numarası verilir ve takip eden işlemler bu kayıt numarası kullanılarak gerçekleştirilir. Kayıt formu başvurunun tarihini, konusunu ve başvurucunun taleplerini içerir. Kayıt formuna eklenecek diğer bilgiler ve belgeler başvuranın onayına tabidir.
(4) Şikâyet üzerine Yürütme Kurulu değerlendirmeye aldığı her olay için bir İnceleme Komisyonu kurar ve bu inceleme ve değerlendirme sürecini bu Komisyon yürütür ve şikayetle ilgili değerlendirme raporunu Kurul ile paylaşır.
(5) İnceleme Komisyonu’nun hazırladığı raporu değerlendiren Kurul, konunun disiplin suçu oluşturduğu kanaatine varırsa, bu rapora dayalı değerlendirmesini ve ekindeki dosyayı, gereği için, gizli damgasıyla Rektörlüğe iletir. Ayrıca disiplin soruşturma komisyonuna katılacak bir kurul üyesi önerir.
(6) Disiplin soruşturmasını Rektör başlatır. Atanacak soruşturmacılar, soruşturma sürecinde Kurul ile görüş alışverişi yaparak Kurulun sunduğu değerlendirme raporunu ve “Orta Doğu Teknik Üniversitesi Toplumsal Cinsiyet Eşitliği İlke ve Stratejiler Belgesi”nde yer alan hususları dikkate alır.
(7) Şikâyet sahibi ve şikâyet edilen kişi ya da kişiler, şikâyetin Kurulun gündemine alındığı konusunda en geç beş işgünü içinde e-posta hesaplarına gönderilecek ileti ve/veya telefon ile bilgilendirilir.
(8) Başvuruya konu olan olayın taraflarından herhangi biri ile Kurulun bir üyesinin akademik, idari veya özel bir ilişkisi olması durumunda, söz konusu üye ilgili toplantılara ve değerlendirme sürecine dâhil edilmez. İnceleme Komisyonu üyeleri de taraflarla ilişkisi olmayan kişilerden seçilir.
(9) Gerektiğinde ODTÜ Hukuk Müşavirliği, AYNA Klinik Psikoloji Destek Ünitesi, SRM Psikolojik Danışmanlık Rehberlik Biriminden ve diğer akademik ve idari birimlerden uzman desteği alınır.
Yürürlük MADDE 7
(1) Bu Yönerge, Orta Doğu Teknik Üniversitesi Senatosunca kabul edildiği tarihte yürürlüğe girer.
Yürütme MADDE 8
(1) Bu Yönerge, ODTÜ Rektörü tarafından yürütülür.
Çevresel Konularda Bilgiye Erişim, Karar Vermede Halkın Katılımı ve Yargıya Başvuru Sözleşmesi (Aarhus Sözleşmesi-Convention on Access to Information, Public Participation in Decision-Making and Access to Justice in Environmental Matters) Birleşmiş Milletler Avrupa Ekonomik Komisyonu tarafından 25 Haziran 1998 tarihinde Danimarka’nın Aarhus şehrinde imzalanmış, 30 Ekim 2001 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Mart 2014 itibarıyla 46’sı eyalet ve Avrupa Birliği olmak üzere 47 katılımcısı bulunmaktadır.
Türkiye Sözleşme’ye taraf değildir.
Aarhus Sözleşmesi, yerel, ulusal ve sınır ötesi çevreyle ilgili konularda hükümetlerin karar alma süreçlerinde bilgiye erişim, halkın katılımı ve adalete erişimle ilgili kamu haklarını ön plana almakta, kamu otoriteleri arasındaki iletişime, etkileşime ve yargısal denetime odaklanmaktadır. Vatandaşların çevre hakkı kapsamında tüm kamusal bilgilere erişim hakkı tanınmakta, şeffaf ve güvenilir düzenlemeler yapılmasını öngörmekte, çevrenin korunmasını güvence altına almak üzere çevre çizmektedir.
Çevresel Konularda Bilgiye Erişim, Karar Vermede Halkın Katılımı ve Yargıya Başvuru Sözleşmesi (Aarhus Sözleşmesi)
Ayrıca, Çevre ve kalkınma üzerine Rio bildirgesinin 10. prensibini de hatırlatarak,
Ek olarak, Doğa Dünya Nizamnamesi hakkındaki 28 Ekim 1982 tarihli 37/7 sayılı BM genel Kurul kararları ile herkes için sağlıklı bir çevrenin garanti altına alınması hususundaki ihtiyaç üzerine 14 Aralık 1990 tarihli 45/94 sayılı BM Genel Kurul Kararlarını hatırlatarak,
8 Aralık 1989 tarihinde Almanya’nın Frankfurt kentinde yapılan Dünya Sağlık Örgütünün Birinci Avrupa Çevre ve Sağlık Konferansında kabul edilen Çevre Nizamnamesini hatırlatarak,
Çevre durumunu korumak, muhafaza etmek, geliştirmek ve sürdürülebilir ve çevresel açıdan duyarlı bir kalkınma sağlamak üzere olan gereksinimi onaylayarak,
Çevrenin yeterli bir şekilde korunmasının, insan refahı ve yaşam hakkının kendisi dahil olmak üzere temel insan haklarından yararlanılması açısından hayati olduğunu tanıyarak,
Ayrıca, her bireyin, hem bireysel hem de diğer bireylerle ortak olarak sağlığı ve refahı ve görevleri açısından uygun olan bir çevre içerisinde yaşamaya, bugünkü ve gelecekteki nesillerin yararına çevreyi koruma ve geliştirme hakkına sahip olduğunu da tanıyarak,
Bu hakkı teyit edebilmek ve bu görevi gözetebilmek üzere vatandaşların bilgiye erişime sahip olmaları, karar alma sürecine katılıma hak kazanmaları ve çevresel konularda yargıya başvuruda bulunmaya sahip olmaları gerektiğini düşünerek ve bu açıdan vatandaşların haklarını kullanmaları için yardıma ihtiyaç duyabileceklerini doğrulayarak,
Çevresel konularda bilgiye erişimin ve karar alma sürecine halk katılımının artmasının kararların kalite ve uygulanması şansını arttırdığı, çevresel konularda halkın bilinçlendirilmesine katkıda bulunduğunu, halka kaygılarını belirtmek üzere fırsat tanıdığını ve kamu otoritelerinin bu gibi kaygıları doğru bir şekilde göz önünde bulundurmalarını sağladığını tanıyarak,
Bu şekilde karar alma sürecinde şeffaflığı arttırmayı ve çevresel kararlar için halk desteğini güçlendirmeyi amaçlayarak,
Hükümetin tüm düzeylerinde şeffaflığın tercih edilebilirliğini tanıyarak ve kanun yapıcı organları kararlarında bu Sözleşmenin prensiplerini uygulamaya davet ederek,
Ayrıca, çevresel konularda karar verme sürecine katılım prosedürleri hakkında halkın bilgilendirilme, bunlara serbest bir şekilde erişme ve bunları nasıl kullanacağını öğrenme gereksinimini de tanıyarak,
Ek olarak, sırasıyla vatandaşların, sivil toplum örgütlerinin ve özel sektörün çevre korumada oynayabilecekleri rollerin önemini tanıyarak,
Çevrenin ve sürdürülebilir kalkınmanın daha fazla anlaşılmasını sağlamak üzere, çevre eğitimini geliştirmeyi, çevre ve sürdürülebilir kalkınmaya etki eden kararlar hakkında halkın yaygın olarak bilinçlendirilmesini ve katılımını teşvik etmeyi arzu ederek,
Bu çerçevede, basın, elektronik ya da diğer iletişim şekillerinden yararlanmanın önemine dikkat çekerek,
Hükümet karar alma süreci içerisine çevresel konuları tam olarak entegre etmenin ve bunu müteakip kamu otoritelerinin doğu, kapsamlı ve güncel çevresel bilgiye sahip olmaları gereksiniminin önemini tanıyarak,
Kamu otoritelerinin çevresel bilgiyi kamu çıkarına muhafaza ettiğini teyit ederek,
Meşru çıkarların korunması ve kanunun yürütülmesi için, etkin yargı mekanizmalarının, organizasyonlar dahil olmak üzere, kamuya açık olması gerektiğini düşünerek,
Tüketicilerin çevresel seçenekler hakkında bilgilendirilebilmeleri için ürün bilgilerinin tüketicilere yeterli bir şekilde sağlanmasının önemine dikkat çekerek,
Kamunun, genetik olarak değişikliğe uğramış organizmaların çevreye kasti olarak bırakılması hakkındaki kaygısını ve bu konuda karar alma sürecinde daha fazla şeffaflık ve daha fazla halk katılımı için olan gereksinimini tanıyarak,
Bu Sözleşmenin uygulanmasının, Birleşmiş Milletler- Avrupa Ekonomik Komisyonu (AEK) bölgesinde demokrasiyi güçlendirmeye katkıda bulunacağı hakkında ikna olmuş olarak,
Bu açıdan AEK tarafından oynanan rolün bilincinde olarak ve 25 Ekim 1995 tarihinde Bulgaristan’ın Sofya kentinde yapılan “Avrupa İçin Çevre” konulu Üçüncü Bakanlar Konferansı’nda imza edilen Avrupa Ekonomik Komisyonunun, Çevresel Bilgiye Erişim, Çevresel Karar Verme Sürecine Halk Katılımı hakkındaki prensiplerini diğer şeylerin yanı sıra hatırlatarak,
25 Şubat 1991 tarihinde Finlandiya’nın Espoo kentinde imzaya açılan “Sınıraşan Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) Sözleşmesi” ile her ikisi de 17 mart 1992’de Helsinki’de imzaya açılan Sınai Kazaların Sınır Ötesi Etkileri konulu Sözleşme ve Sınır Ötesi suların ve Uluslar arası Göllerin Kullanımı konulu Sözleşmede yer alan hükümleri akılda tutarak,
Bu Sözleşmenin kabul edilmesinin “Avrupa İçin Çevre” sürecinin daha fazla güçlendirilmesine ve Haziran 1998’de Danimarka’nın Aarhus kentinde yapılacak Dördüncü Bakanlar Konferansının sonuçlarına katkıda bulunmuş olacağının bilincinde olarak,
Aşağıdakiler üzerinde karara varmıştır:
Madde 1
AMAÇ
Şimdiki ve gelecek nesillerin kendi sağlığı ve refahı açısından uygun olan bir çevrede yaşaması hakkının korunmasına katkıda bulunmak üzere, her bir Taraf, bu Sözleşmenin hükümlerine uygun olarak çevresel konularda bilgiye erişim, karar alma sürecine halkın katılımı ve yargıya başvuru haklarını garanti altına alacaktır.
Madde 2
TANIMLAR
Bu sözleşmenin amaçları açısından,
“Taraf” metin aksini göstermedikçe, bu Sözleşmeyi taahhüt eden bir ülke anlamına gelmektedir.
“Kamu otoritesi” aşağıdaki anlamlara gelmektedir:
Ulusal, bölgesel ve diğer düzeylerdeki hükümet,
Çevre ile ilgili olarak özel görevler, faaliyetler ya da hizmetler dahil olmak üzere ulusal mevzuat çerçevesinde kamu idari işlevlerini yerine getiren gerçek ya da tüzel kişiler,
Yukarıdaki (a) ve (b) alt paragrafların içerisine giren herhangi bir kuruluş/kişinin kontrolü altında çevreyle ilişkili olarak kamu sorumluluklarına ya da işlevlerine sahip olan ya da kamu hizmetleri sağlayan gerçek ya da tüzel kişi,
Bu Sözleşmeye taraf olan, 17. maddede söz edilen herhangi bir bölgesel ekonomik entegrasyon organizasyonunun kurumları;
Bu tanım, yargısal ya da yasama yetkisi içinde hareket eden kurum ya da organları içermez.
“Çevresel Bilgi” aşağıdakiler hakkında yazılı, görsel, işitsel, elektronik ya da diğer herhangi bir somut formdaki bütün bilgiler anlamına gelmektedir:
Genetik olarak değişikliğe uğramış organizmalar dahil olmak üzere hava, atmosfer, su, toprak, kara, peyzaj ve doğal sitler, biyolojik çeşitlilik ve bileşenleri gibi çevre elemanlarının durumu ve bu elemanlar arasındaki karşılıklı etkileşim,
Yukarıdaki (a) paragrafının kapsamı içindeki çevre elemanlarını etkileyen ve muhtemelen etkileyecek olan enerji, gürültü, radyasyon ve idari önlemler, çevresel anlaşmalar, politikalar, mevzuat, planlar ve programlar, çevresel karar verme süreci içerisinde kullanılan fayda-maliyet analizi, diğer ekonomik analizler ve çevresel karar verme sürecinde kullanılan varsayımlar,
Çevre elemanları tarafından ya da bu elemanlar aracılığıyla yukarıdaki (b) alt paragrafı içerisinde söz edilen faktörler, faaliyetler ya da önlemler tarafından etkilendiği ya da etkilenebileceği kadarıyla insan sağlığı ve güvenliği, insan hayatının, kültürel sitlerin ve inşa edilmiş yapıların durumu,
“Halk”, bir ya da daha fazla sayıdaki gerçek ya da tüzel kişi ve ulusal mevzuat ve uygulamalara göre bunların dernekleri, organizasyonları ya da grupları anlamına gelmektedir.
“İlgili kamu”, çevresel karar verme sürecinden etkilenen ya da muhtemelen etkilenecek olan veya bu süreçte menfaati olan kamu anlamına gelmektedir; tanımın bu amacıyla çevresel korumayı geliştiren ve ulusal mevzuat çerçevesindeki bütün gereklilikleri karşılayan sivil toplum örgütleri de bir menfaat sahibi olarak görülecektir.
Madde 3
GENEL HÜKÜMLER
Her bir taraf, bu Sözleşme hükümleri çerçevesinde, çevresel konularda bilgiye erişim, halkın katılımı ve yargıya başvuruyu teminen gerekli yasal, düzenleyici ve diğer önlemleri alacak ve bu kapsamda açık, şeffaf ve tutarlı bir çerçeve oluşturacaktır.
Her bir Taraf, devlet memurlarının ve otoritelerinin halkın bilgiye erişiminde, karar verme sürecine katılımında ve çevresel konularda yargıya başvurusunda yardımcı olmalarını ve kılavuzluk yapmalarını sağlamak üzere çaba gösterecektir.
Her bir Taraf, özellikle çevresel konularda bilgiye nasıl erişileceği, karar verme sürecine nasıl katılım sağlanacağı ve yargıya nasıl başvurulacağı konularında halk arasında çevresel eğitim düzeyini ve çevresel bilinci geliştirilecektir.
Her bir Taraf, çevrenin korunmasına yardımcı olan derneklerin, organizasyonların ve grupların uygun bir şekilde tanınması ve bunlara destek verilmesi konusunda hükümler koyacak ve ulusal hukuk sisteminin bu yükümlülük ile uyumlu olmasını sağlayacaktır.
Bu Sözleşmenin hükümleri, herhangi bir Tarafın bu Sözleşmenin gerektirdiklerinden daha fazla, çevresel konularda bilgiye erişim, karar alma sürecine daha geniş halkın katılımı ve daha geniş bir yargıya başvuru sağlayan önlemleri uygulama hakkını etkilemeyecektir.
Bu Sözleşme, çevresel konularda bilgiye erişim, karar verme sürecine halkın katılımı ve yargıya başvuru için mevcut haklarda kayba neden olmayacaktır.
Her bir Taraf, uluslar arası çevresel karar verme sürecinde ve çevre ile ilgili konularda uluslar arası organizasyonların çerçevesini oluşturmasında, bu Sözleşmenin prensiplerinin uygulanmasının artmasına yardımcı olacaktır.
Her bir Taraf, bu Sözleşmenin hükümleri ile uyumlu olarak haklarını kullanan insanların bundan ötürü herhangi bir şekilde cezalandırılmamasını, baskı altında tutulmamasını ve taciz edilmemesini garanti altına alacaktır. Bu hüküm, ulusal mahkemelerin yargısal işlemler için makul maliyetler belirleme yetkisini etkilemeyecektir.
Bu Sözleşmenin ilgili hükümleri çerçevesinde, vatandaşlık, milliyet ve ikametgah ayrımı yapılmaksızın ve tüzel kişi olması durumunda nerede tescil edilmiş olduğu ya da faaliyetlerinin etkin merkezinin neresi olduğu konusunda ayırım yapılmaksızın, halk çevresel konularda bilgiye erişme, karar alma sürecine katılma olanağına ve yargıya başvuru hakkına sahip olacaktır.
Madde 4
ÇEVRESEL BİLGİYE ERİŞİM
Her bir Taraf, bu maddenin aşağıdaki paragraflarında konu edildiği üzere, kamu otoriteleri tarafından, talep edildiği yerlerde, ulusal mevzuat çerçevesinde ve aşağıdaki (b) paragrafına tabi olmak üzere, çevresel bilgileri içeren gerçek belgelerin kopyaları dahil olmak üzere, çevresel bilgi talebine yanıt olarak, bu gibi bilgilerin:
Menfaat ilişkisi aranmaksızın,
Aşağıdakiler olmadıkça talep edilen formda,
Kamu otoritesi açısından diğer bir formda kullanılabilir kılmak mümkün ise ve bu durumda da bu bilgiyi bu formda vermenin nedenleri belirtilmiş ise
Bilgi hali hazırda diğer bir formda mevcut ise, Halkın kullanımına sunulmasını garanti edecektir.
Yukarıda sözü edilen çevresel bilgi, mümkün olan en kısa sürede ve bilginin kapsam ve karmaşıklığı sürenin bilgi talebinden sonraki iki aya kadar uzatılmasını haklı göstermedikçe, bilgi talebinden sonraki bir ay içerisinde kullanılabilir kılacaktır.
Aşağıdaki durumlarda çevresel bilgi talebi reddedilebilir:
Eğer talebin sunulduğu kamu otoritesi, talep edilen bilgiye sahip değilse,
Talep açık, anlaşılır ve makul değilse ya da çok genel formüle edilmişse,
Eğer talep, tamamlanma yolunda materyali içeriyorsa ya da kamu yararı göz önünde bulundurularak ulusal hukuk ya da uygulamalarda bir muafiyet sağlanmış olması durumunda, kamu otoritelerinin iç yapısını ilgilendiriyor ise
Çevresel bilgi talebi, aşağıdaki durumlarda da reddedilebilir:
Ulusal mevzuat çerçevesinde, kamu otoriteleri için gizliliğin öngörüldüğü yerlerde,
Uluslar arası ilişkilerin, ulusal savunma ya da kamu güvenliği konularının olumsuz etkilendiği yerlerde,
Adaletin işleyişinin, kişinin adil bir yargılama görme hakkının ya da kamu otoritesinin cezai ya da disiplin niteliğindeki bir soruşturma yürütmesi ehliyetinin olumsuz etkilendiği yerlerde,
Ticari ya da endüstriyel bilginin, meşru ekonomik çıkarları korumak üzere, hukuk tarafından koruma altına alındığı durumlarda. Bu çerçevede, çevre korunması ile ilgili olan emisyonlar hakkındaki bilgiler açılacaktır.
Fikri hakların olumsuz etkilendiği durumlarda,
Gerçek kişilerin, bilgilerin kamuya açılması konusunda muvafakat vermemesi ve bu hususun ulusal hukukta hükme bağlanmış olması durumunda,
Bunu yapmak üzere, yasal bir zorunluluk altında olmaksızın ya da yasal zorunluluk altına sokulmaksızın talep edilen bilgileri sağlayan ve bu materyalin yayınlanmasına rıza göstermeyen üçüncü bir tarafın çıkarlarının olumsuz etkilenmesi durumunda,
Üreme alanları, nadir türler vb. bilginin olumsuz etkilenmesi durumunda.
Yukarıda sözü edilen reddetme durumları, kamu yararı ve talep edilen bilginin çevreye verilen emisyonlar ile ilgili olup olmaması göz önünde bulundurularak kısıtlayıcı bir şekilde yorumlanacaktır.
Bir kamu otoritesinin talep edilen bilgiye sahip olmaması durumunda, kamu otoritesi mümkün olan en kısa sürede başvuru sahibine, talep edilen bilgi için başvurunun mümkün olduğuna inandığı kurum/kuruluş hakkında bilgi verecek ya da bu talebi ilgili otoriteye iletecek ve başvuru sahibini buna uygun olarak bilgilendirilecektir.
Her bir Taraf, yukarıda bahsolunan ve halka açılmaktan muaf tutulan bilgiler için önyargısız olarak hareket edecek ve diğer bilgilerin halka açılmasını sağlayacaktır.
Herhangi bir bilgi talebine karşı verilen ret cevabı, eğer talep yazılı ise ya da başvuru sahibi bu şekilde talep ediyor ise yazılı olarak verilecektir. Ret kararında nedenleri belirtilecek ve 9. madde çerçevesinde hükme bağlanan yeniden inceleme prosedürü hakkında bilgi verilecektir. Ret kararı mümkün olan en kısa süre içerisinde ve talep edilen bilginin karmaşıklığı bu sürenin talepten sonraki iki aya kadar uzatılmasını haklı göstermedikçe, en geç bir ay içerisinde verilmelidir. Başvuru sahibi, herhangi bir uzatma ve bu uzatmayı haklı çıkaran nedenler hakkında haberdar edilecektir.
Her bir Taraf, kamu otoritelerinin bilgi vermek için bir ücret belirlemesine izin verebilir ancak bu makul bir miktarı geçmeyecektir. Bilgi vermek için bir ücret belirleme niyetinde olan kamu otoriteleri, ücretin hangi durumlarda ne zaman alınacağı hususundaki ücret tarifesini başvuru sahibine verecektir.
Madde 5
ÇEVRESEL BİLGİNİN TOPLANMASI VE DAĞITILMASI
Her bir Taraf, aşağıdaki hususlarla yükümlüdür:
Kamu otoritelerinin işlevleri ile ilgili olan çevresel bilgiye sahip olmaları ve bunları güncellemeleri,
Çevreyi önemli ölçüde etkileyebilecek planlanan ya da mevcut faaliyetler hakkında kamu otoritelerine yeterli bilgi akışı olması için zorunlu sistemlerin kurulmasını,
Gerek insan faaliyetleri sonucu oluşturulsun gerekse doğal nedenlerle meydana gelsin, insan sağlığına ya da çevreye yönelik bir tehdit olması durumunda, halkın tehdidi önlemek ya da bu tehditten kaynaklanan zararı hafifletmek üzere önlem alınmasını sağlayacak olan ve bir kamu otoritesinin elinde bulunan bütün bilgilerin, etkilenebilecek olan halk bireylerine anında ve gecikme olmaksızın dağıtılmasını.
Her bir Taraf, ulusal mevzuatı çerçevesinde, kamu otoriteleri tarafından halk için çevresel bilgilerin sağlanması yönteminin şeffaf olmasını ve çevresel bilgiye etkin bir şekilde erişilmesini diğer şeylerin yanı sıra aşağıda yer aldığı şekilde sağlayacaktır:
İlgili kamu otoritelerinin elinde bulunan çevresel bilginin türü ve kapsamı, bu gibi bilgileri kullanılabilir ve erişebilir kılma temel şart ve koşulları ve bunların elde edilebilme yöntemi hakkında halka yeterli bilgi sağlamak.
Aşağıdaki gibi pratik düzenlemelerin yapılması.
Halk tarafından ulaşılabilir listeler, kayıtlar ya da dosyalar hazırlanması.
Devlet memurlarının bu Sözleşme çerçevesinde bilgiye erişmeye çalışan kamuyu desteklemesi
iii. Temas noktalarının tanımlanması.
Yukarıda madde (b) (i)’de söz edilen liste, kayıt ya da dosyalar içinde bulunan çevresel bilgilere ücretsiz olarak ulaşılması
Her bir Taraf, çevresel bilgilerin halka açık telekomünikasyon ağları aracılığıyla halk tarafından kolay erişilebilir olan elektronik veri tabanlarında kullanılabilir hale gelmesini sağlayacaktır. Elektronik formda erişilebilecek bilgiler aşağıda sunulmaktadır:
4. maddede söz edilecek olan çevre durum raporları,
Çevre ile ilgili mevzuat metinleri
Uygun olduğu ölçüde çevre ile ilgili politikalar, planlar, programlar ve çevre anlaşmaları,
Bu Sözleşmenin hükümlerinin yerine getirilmesine yönelik ulusal hukukun uygulanmasını hızlandırıcı diğer diğer bilgiler.
Her bir Taraf, üç ya da dört yılı geçmemek kaydıyla düzenli aralıklarla, çevre kalitesi ve çevre üzerindeki baskılar konusundaki bilgiler dahil olmak üzere çevre durumu hakkında ulusal bir rapor yayınlayacak ve dağıtacaktır.
Her bir Taraf, diğer şeylerin yanı sıra aşağıdaki belgeleri dağıtmak amacıyla kendi ulusal mevzuatı çerçevesinde önlemler alacaktır:
Hükümetin çeşitli düzeylerinde hazırlanmış çevreyle ilgili stratejiler, programlar ve eylem planları gibi hukuki ve politik belgeler ve bunların uygulanması hakkındaki gelişme raporları,
Çevresel konular ile ilgili uluslararası anlaşmalar ve sözleşmeler,
Uygun olduğu ölçüde çevre ile ilgili diğer önemli uluslararası belgeler.
Her bir Taraf, uygun olması durumunda, gönüllü ekolojik etiketleme ya da ekolojik denetim programları ya da diğer araçları kullanarak, çevre üzerinde önemli etkileri olan işletmecileri, faaliyetlerinin ve ürünlerinin çevresel etkileri hakkında düzenli olarak halka bilgi vermeye teşvik edecektir.
Her bir Taraf,
İlgili gördüğü ya da çevresel politika önerilerinin çerçevesini oluşturmada önemli olduğunu düşündüğü gerçekleri ve bu gerçeklerin analizlerini yayınlayacaktır.
Bu Sözleşme kapsamındaki konularda, halkı ilgilendiren açıklayıcı materyali yayımlayacak, erişilebilir ve kullanılabilir kılacaktır.
Hükümetin tüm düzeylerindeki kamu faaliyetlerinin yerine getirilmesi ya da kamu hizmetlerinin sağlanması hakkında uygun bir formda bilgi sağlayacaktır.
Her bir Taraf, tüketicilerin çevresel seçenekler hakkında bilgilendirilmesini sağlayacak şekilde yeterli miktarda ürün bilgisinin kamu açısından kullanılabilir hale getirilmesini sağlamak üzere mekanizmalar geliştirecektir.
Her bir Taraf, uygun olması durumunda, uluslar arası süreçleri gözönünde bulundurarak, kamunun ulaşılabilirliğini sağlayacak şekilde, standartlaştırılmış rapor almaya imkan verecek, bilgisayar ortamına aktarılmış kirlilikle ilgili veri tabanı veya kayıtlama sistemlerini ulusal ölçekli olarak kurmak üzere aşamalar gerçekleştirilecektir. Bu tür bir sistem, belirli faaliyetlerden kaynaklanan ve alıcı ortamlara saha içi ve saha dışı arıtım ve bertaraf sahalarına bırakılan ve taşınan su, enerji gibi belli madde ve ürünleri içerebilir.
Bu madde içerisindeki hiçbir hüküm, Tarafların Madde 4, paragraf 3 ve 4’e göre belirli çevresel bilgilerin halka açılmasını önyargısız olarak reddetme haklarına zarar vermeyecektir.
Ek-I’de listelenen ve planlanan faaliyetlere izin verip vermemek hakkındaki kararlara ilişkin olarak bu madde hükümlerini uygulayacaktır.
Ulusal mevzuata göre, ayrıca çevre üzerinde önemli bir etkiye neden olabilecek ve Ek-I’de listelenmemiş planlanan faaliyetler hakkındaki kararlara da bu madde hükümlerini uygulayacaktır. Bu çerçevede, Taraflar bu gibi planlanan bir faaliyetin bu hükümlere tabi olup olmadığını belirleyeceklerdir.
Durumdan duruma değişen bir şekilde, ulusal mevzuat çerçevesinde bir hükme bağlanmış olması durumunda, taraflar bu madde hükümlerini ulusal güvenli amaçlarının olumsuz etkilenmesi ihtimalinde, ulusal güvenlik amaçlarına hizmet eden planlananaktivitelere uygulamamaya karar verebilir.
İlgili Kamu, uygun bir şekilde, gerek duyuru yoluyla gerekse uygun olması durumunda bireysel olarak, çevresel karar alma sürecinin erken bir aşamasında yeterli, zamanlı ve etkin bir şekilde diğer şeylerin yanısıra aşağıdakiler hakkında bilgilendirilecektir:
Hakkında kararın alınacağı planlanan faaliyet ya da başvuru,
Olası kararların ya da taslak kararın içeriği,
Kararı verecek kamu otoritesi,
Aşağıdakiler hakkında bilgi ve bu bilgilere ne zaman erişilebileceğinin gösterilmesi
Halkın katılımı prosedürünün başlatılması
Halkın katılımda bulunması için olanaklar,
iii. Planlanan herhangi bir halk katılım toplantısının zamanı ve yeri
İlgili bilgilerin alınabileceği ve ilgili bilgilerin halk tarafından incelenmek üzere tutulduğu kamu otoritesinin belirtilmesi,
Soruların ve yorumların yöneltilebileceği ilgili kamu otoritesinin ya da resmi kuruluşun, yorum ve soruların sunum zaman çizelgesinin belirtilmesi ve
Planlanan faaliyetle ilişkili hangi bilgilerin mevcut olduğunun belirtilmesi,
Faaliyetin ulusal ya da sınır ötesi çevresel etki değerlendirme prosedürüne tabi olup olmadığı gerçeği.
Halkın katılımı prosedürleri, farklı aşamalar için yeterli zaman sürelerini içererek, 2. paragrafa göre halkın bilgilendirilmesi ve halkın çevresel karar verme sürecine etkin bir şekilde hazırlanmasına ve katılımda bulunmasına izin verecektir.
Her bir Taraf, bütün seçenekler açık iken ve halkın etkin katılımının sağlanması mümkün iken, erken bir halkın katılımını sağlayacaktır.
Her bir Taraf, uygun olduğunda, izin için başvuru yapılmadan önce, ilgili kamuyu tanımlamak, tartışmalara girmek ve başvurunun amaçları ile ilgili bilgi sağlamak üzere faaliyet sahiplerini teşvik edecektir.
Her bir Taraf, ulusal mevzuatı çerçevesinde hükme bağlanmış olması halinde, 4. maddenin 3. ve 4. paragraflarında konu edilen belirli bilgileri açmayı reddetme hakkına halel getirmeksizin, halkın katılımı sürecinde mevcut olan ve bu madde içerisinde söz edilen karar alma süreciyle ilgili bilgilerin, ilgili kamu için kamu otoriteleri tarafından ücretsiz olarak erişilebilir kılınmasını isteyecektir. İlgili bilgi, en azından ve 4. maddenin hükümlerine halel getirmeksizin aşağıdakileri içerecektir:
Beklenen atıkların ve emisyonların, tahmini de dahil olmak üzere, planlanan faaliyetin yerinin fiziksel ve teknik özelliklerinin bir tanımı,
Planlanan faaliyetin çevre üzerindeki önemli etkilerinin tanımı,
Emisyonlar da dahil olmak üzere bu etkileri önlemek ve/veya azaltmak üzere tasarlanan önlemlerin tanımı,
Yukarıdakilerin teknik olmayan bir özeti,
Faaliyet sahibi tarafından araştırılan ana alternatiflerin hatları
Ulusal mevzuat ile uyumlu olarak, ilgili kamu yukarıdaki 2. paragrafa göre bilgilendirileceği anda mevcut olan, kamu otoriteleri tarafından düzenlenen ana raporlar ve öneriler.
Halkın katılım prosedürleri, halkın yazılı olarak ya da uygun olması durumunda faaliyet sahibinin de yer aldığı halkın katılımı toplantılarında ifade yoluyla, planlanan faaliyete ilişkin yorum, bilgi, analiz ya da görüşlerini sunmasına izin verecektir.
Her bir Taraf, kararda halkın katılımı sonucunun dikkate alınmasını garanti edecektir.
Her bir Taraf, karar kamu otoritesi tarafından alındığında, halkın uygun prosedürler ile alınan karar hakkında hemen bilgilendirilmesini sağlayacaktır. Her bir Taraf, kararın dayandığı gerekçeler ve mütalaalar ile birlikte karar metnini halk tarafından erişilebilir kılacaktır.
Her bir Taraf, 1. paragrafta sözedilen bir faaliyetin işletme koşullarının bir kamu otoritesi tarafından yeniden düşünülmesi ve güncellenmesi durumunda, uygun olan yerlerde bu maddenin 2’den 9’a kadar olan paragraflarının hükümlerinin uygulanmasını sağlayacaktır.
Her bir Taraf, ulusal mevzuatı çerçevesinde yapılabilir ve uygun olduğu dereceye kadar bu maddenin hükümlerini, genetik olarak değişikliğe uğramış organizmaların çevreye kasti olarak bırakılması hususunda izne konu kararlara uygulayacaktır.
Madde 7
ÇEVRE İLE İLGİLİ PLAN, PROGRAM VE POLİTİKALARA HALKIN KATILIMI
Her bir Taraf, gerekli bilgileri halka sağlamış olarak şeffaf ve eşitlikçi bir çerçevede, çevre ile ilgili planların ve programların hazırlanması sırasında halkın katılımı için uygun pratik ve/veya diğer düzenlemelerin yapılmasını sağlayacaktır. Bu çerçevede, 6. maddenin 3., 4. ve 8. paragrafları uygulanacaktır. Katılımda bulunabilecek halk, bu Sözleşmenin amaçları göz önünde bulundurularak ilgili kamu otoritesi tarafından belirlenecektir. Uygun olduğu dereceye kadar, her bir Taraf, çevre ile ilgili politikaların hazırlanmasına halkın katılımı için imkan sağlamak üzere çaba gösterecektir.
Madde 8
YÜRÜTMEYE YÖNELİK DÜZENLEMELERİN VE/VEYA GENEL OLARAK UYGULANABİLİR, YASAL OLARAK BAĞLAYICI NORMATİF ARAÇLARIN HAZIRLANMASI SIRASINDA HALKIN KATILIMI
Her bir Taraf, uygun bir aşamada, çevre üzerinde önemli bir etkisi olabilecek yürütmeye yönelik düzenlemelerin ve diğer genel olarak uygulanabilir yasal olarak bağlayıcı kuralların kamu otoriteleri tarafından hazırlanması sırasında, alternatifler hala açıkken etkin bir halkın katılımı için çaba harcayacaktır. Bu kapsamda, aşağıdaki aşamalar gerçekleştirilmelidir:
Etkin bir katılımı için zaman çerçeveleri belirlenmelidir.
Taslak kurallar yayımlanmalı ya da diğer bir şekilde halk tarafından erişilebilir kılınmalıdır.
Halka, doğrudan ya da danışman kuruluşlar aracılığı ile yorum yapma fırsatı verilmelidir..
Halk katılımının sonuçları mümkün olduğu kadar dikkate alınmalıdır.
Madde 9
YARGIYA BAŞVURU
Her bir Taraf, ulusal mevzuatı çerçevesinde bilgi talebinin Madde 4’e göre kısmen ya da tamamen göz ardı edildiği, haksız yere reddedildiği, yeterli yanıt verilmediği ya da diğer bir şekilde söz konusu maddenin hükümlerine göre karşılanmadığını düşünen herhangi bir bireyin, bir mahkemeye ya da kanunla kurulan diğer bir bağımsız ve tarafsız kuruluşun önünde işlemlerin gözden geçirilmesi için başvuru hakkına sahip olmasını sağlayacaktır. Taraflardan birinin bir mahkemece işlemlerin incelenmesini sağladığı durumlarda, kanunla kurulmuş mahkeme dışında, bağımsız ve tarafsız bir organ tarafından incelenmesi veya kamu otoritesi tarafından gözden geçirilmesi için ücretsiz veya ucuz bir hızlandırılmış usule başvurması hakkını da sağlayacaktır
Birinci paragraf bağlamında verilen nihai kararlar bilgiyi elinde tutan kamusal otoriteler üzerinde bağlayıcı olacaktır. Bu paragraf bağlamında bilgiye erişim reddedildiğinde gerekçeleri yazılı olarak sunulacaktır.
Her bir Taraf, ulusal mevzuatı çerçevesinde
Yeterli menfaate sahip, Ya da alternatif olarak,
Herhangi bir Taraf, idari usul hukuku bir ön koşul olarak gerektiriyorsa, hak kaybını koruyan ilgili kamu bireylerinin, 6. maddedeki koşullar çerçevesinde ve ulusal hukukun bu şekilde öngörmesi halinde ve 3. paragrafın ya da bu Sözleşmenin diğer ilgili hükümlerinin uygulanmasına halel getirmeksizin, herhangi bir karar eylem veya ihmalin, esas ve usul yönünden hukuka uygun olmadığını iddia etmek ve inceleme için kanun ile kurulmuş bir mahkeme ve/veya diğer bir bağımsız ve tarafsız organa başvurmasını sağlayacaktır.
Yeterli menfaat ya da hak kaybının ne olduğu ulusal hukukun gereklerine göre ve bu Sözleşmenin kapsamı çerçevesinde ilgili kamuya, yargıya geniş bir başvuru hakkı verme amacına uygun olarak belirlenecektir. Bu kapsamda, 2. maddenin, 5. paragrafında belirtilen gerekleri karşılayan herhangi bir sivil toplum örgütünün menfaati yukarıdaki alt paragraf (a) nın amacı bakımında yeterli sayılacaktır. Bu tür kuruluşlar, aynı zamanda yukarıdaki alt paragraf (b)’nin amaçları bakımından hak kaybına uğrayabilecek nitelikte sayılacaktır. İkinci paragrafın hükümleri bir idari makam önünde ön hazırlık gözden geçirme yöntemi olması olasılığını hariç tutmayacak ve bu gibi bir gerekliliğin ulusal kanunlara göre mevcut olması durumunda yargısal inceleme usullerine başvurmadan önce idari gözden geçirme usullerinin tüketilmesi şartını etkilemeyecektir.
Ek olarak ve yukarıdaki 1. ve 2. paragrafta söz edilen inceleme usullerine halel getirmeksizin her bir Taraf, eğer ulusal hukukunda öngörülmüş ise kriterlere uygun olması durumunda, halk bireylerinin özel kişiler ve kamu otoritelerinin kendi ulusal hukukunun çevreyle ilgili hükümlerini ihlal eden eylem ve işlemlere karşı, idari ve yargısal yollara başvurma hakkına sahip olmalarını sağlayacaktır.
Ek olarak ve yukarıdaki 1. paragrafa halel getirmeksizin yukarıdaki paragraf 1 , 2 ve 3’te ortaya konan usuller uygun olduğu şekliyle amir çözüm dahil, yeterli ve etkili çözümler sağlayacak, adil, hakçı ve zamanında olacak ve de caydırıcı derecede pahalı olmayacaktır. Bu maddede öngörülen kararlar yazılı olarak verilecek ya da kaydedilecektir. Mahkemelerin ve mümkün olduğunda diğer kurumların kararları, halk tarafından erişilebilir olacaktır.
Bu maddenin hükümlerini daha fazla etkili kılmak üzere, her bir Taraf idari ve yargısal inceleme usullerine başvuru hakkında halkın bilgilendirilmesini sağlayacak ve yargıya başvurunun önündeki mali ve diğer engellerin ortadan kaldırılması ya da azaltılması için uygun yardım mekanizmalarının kurulmasını dikkate alacaktır.
Madde 10
TARAFLAR TOPLANTILARI
Tarafların ilk toplantısı, bu Sözleşmenin yürürlüğe girme tarihinden itibaren bir yılı geçmeyecek şekilde yapılacaktır. Bu tarihten sonra, Tarafların olağan toplantıları Taraflar tarafından aksi üzerinde karara varılmadıkça en azından iki yılda bir ve talebin Avrupa Ekonomik Komisyonu Yürütme Sekreteryası tarafından, tüm taraflara gönderilmesinden asonraki altı ay içinde, Tarafların en azından üçte biri tarafından desteklenmesi şartıyla herhangi bir Tarafın yazılı talebi olduğunda yapılacaktır.
Toplantılarda, Taraflarca gönderilen düzenli raporlar esas alınarak, Sözleşmenin uygulanması sürekli gözden geçirilecek ve bu amaca istinaden;
Çevresel Konularda bilgiye erişim, karar verme sürecine halkın katılımı ve yargıya başvuru politikalarını ve yasal ve metodolojik yaklaşımları daha fazla geliştirmeye ilişkin görüşle birlikte gözden geçireceklerdir.
Bu Sözleşmenin amaçlarıyla ilgisi bulunan ve bir ya da daha fazla Tarafın taraf olduğu tek taraflı ve çok taraflı sözleşmelerin ya da diğer düzenlemelerin sonuçlandırılmasından ve uygulanmasından elde edilen deneyime ilişkin bilgi alışverişinde bulunacaklardır.
Uygun olan yerlerde, bu Sözleşmenin amacına ulaşmasına ilişkin Avrupa Ekonomik Komisyonu kurumlarının ve diğer yetkili uluslar arası kuruluşların ve özel komitelerin yardımlarını isteyeceklerdir.
Gerekli olduğunu öngördükleri herhangi bir alt kuruluşu kuracaklardır.
Uygun olan yerlerde Bu Sözleşmenin protokollerini hazırlayacaklardır.
Madde 14’ün hükümlerine göre bu Sözleşmenin tadilatları için önergeler düşünecekler ve kabul edeceklerdir.
Bu sözleşmenin amaçlarının yerine getirilmesi için gerekli olabilecek herhangi bir ek faaliyet düşünecek ve taahhüt edeceklerdir.
İlk toplantıda, toplantıları ve altı kuruluşlarının toplantıları için usul kurallarını düşünecek ve uzlaşı ile kabul edeceklerdir.
İlk toplantıda, 5. maddenin 9. paragrafının uygulanmasındaki deneyimlerini gözden geçirecek ve Sözleşmeye eklenebilecek kirlilik oluşumu ve transferi kayıt ve envanterleri ile ilgili uygun bir aracın, uygun bir şekilde kullanılması dahil olmak üzere uluslararası süreç ve gelişmeleri göz önünde bulundurarak, bu paragrafta söz edilen sistemi daha fazla geliştirmek üzere ne gibi adımlar atılması gerektiğini düşüneceklerdir.
Taraflar toplantısı, gerekirse bir uzlaşı esasında mali düzenlemeler yapılmasını düşünebilir.
17. maddede belirtilen, bu Sözleşmeye imza atmaya hak kazanmış ancak bu Sözleşmeye taraf olmayan herhangi bir hükümet ya da bölgesel ekonomik entegrasyon organizasyonları, Birleşmiş Milletler, Birleşmiş Milletler’in uzmanlaşmış kurumları ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın yanı sıra bu Sözleşme ile ilgili konularda uzmanlaşmış hükümetlerarası kuruluşlar, Taraflar Toplantılarına gözlemci sıfatıyla katılmaya hak kazanacaklardır.
Bu Sözleşmenin ilgili olduğu alanlarda uzmanlaşmış olan ve Taraflar toplantısında temsil edilme isteklerini Avrupa Ekonomik Komisyonu Yürütme Sekreteryasına bildiren bütün sivil toplum örgütleri, toplantıda mevcut olan Tarafların en az üçte biri itiraz etmedikçe gözlemci sıfatıyla katılmaya hak kazanacaklardır.
Yukarıda yer alan 4. ve 5. paragrafların amaçları için, paragraf 2 (h)’de söz edilen prosedür kuralları, kabul prosedürü ve diğer ilgili hususlar hakkında pratik düzenlemeler sağlayacaktır.
Madde 11
OY VERME HAKKI
Aşağıda yer alan 2. paragrafta hükme bağlananlar dışında, bu Sözleşmenin tüm Tarafları bir adet oy hakkına sahip olacaklardır.
Yetki alanlarında yer alan konularda, bölgesel ekonomik entegrasyon organizasyonları oy haklarını, bu Sözleşmeye taraf olan üye Devletlerin sayısına eşit sayıdaki bir oy sayısı ile kullanacaklardır. Bu gibi organizasyonlar eğer üye devletler kendi oy haklarını kullanıyorsa oy hakkını kullanmayacak; eğer organizasyon oy hakkını kullanıyorsa üye Devletler oy haklarını kullanmayacaklardır.
Madde 12
SEKRETERYA
Avrupa Ekonomik Komisyonu Yürütme Sekreteryası aşağıda yer alan görevleri yerine getirecektir:
Taraflar toplantılarını hazırlamak ve başlatmak,
Bu Sözleşmenin hükümlerine göre alınan raporların ve diğer ilgili bilgilerin, Taraflara iletilmesini sağlamak.
Taraflarca belirlenebilecek diğer faaliyetler.
Madde 13
EKLER
Bu Sözleşmenin ekleri, bu Sözleşmenin ayrılmaz bir parçasını oluşturacaktır.
Madde 14
SÖZLEŞMEDE YAPILACAK TADİLATLAR
Herhangi bir Taraf, Sözleşme için tadilat hazırlayabilir.
Bu Sözleşme için önerilen herhangi bir tadilat metni, kabul edilmesi için önerilen Taraflar Toplantısından en az doksan gün önce metni Taraflara gönderecek olan Avrupa Ekonomik Komisyonu Yürütme Sekreteryasına yazılı olarak sunulacaktır.
Taraflar Sözleşme için önerilen herhangi bir tadilat üzerinde uzlaşı ve mutabakata varmak üzere her türlü çabayı sarfedecektir. Eğer uzlaşıya varmak üzere tüm çabalar tüketilirse ve hiçbir mutabakata varılmazsa, tadilat, son çözüm yolu olarak toplantıda mevcut olan ve oy hakkını kullanan Tarafların dörtte içi tarafından kabul edilecektir.
Yukarıda sunulan 3. paragrafa uygun olarak kabul edilen bu Sözleşmenin tadilatları, depoziter tarafından onay, tasdik ya da kabul için bütün Taraflara gönderilecektir. Bu Sözleşmenin ekler dair düzeltmeleri dışındaki düzeltmeler, Tarafların en azından üçte biri tarafından onay, tasdik ya da kabul için depoziter tarafından gönderilen bildirim alındıktan doksanıncı günde onaylamış, tasdik etmiş ya da kabul etmiş taraflar için yürürlüğe girecektir. Tadilat, bu tarihten sonra herhangi bir Tarafın, tadilata ilişkin onay, tasdik ya da kabul belgesini bildiriminden sonraki doksanıncı günde söz konusu Taraf için de yürürlüğe girecektir.
Bu Sözleşmenin eklerine dair tadilatlardan herhangi birini onaylayamayan herhangi bir Taraf, depoziterin bildiriminden itibaren on iki ay içinde bu konuda depozitere yazılı bildirimde bulunacaktır. Depoziter, bu gibi bildirinin alındığı hakkında gecikmeksizin tüm Taraflara bildirimde bulunacaktır. herhangi bir Taraf, istediği anda bir önceki bildirimini kabul ederek ikame edebilir. Bu gibi bir ekin tadilatları, bu Taraf için yürürlüğe girer.
Yukarıdaki paragraf 4’te söz edilen, depoziter tarafından bildirim tarihinden itibaren on iki aylık sürenin sone ermesi üzerine, Tarafların içte birinden fazlasının bu gibi bir bildirimde bulunmuş olması şartıyla Sözleşme eklerinin tadilatı, 5. paragrafa göre depozitere bildirimde bulunmamış Taraflar için yürürlüğe girecektir.
Bu maddenin amaçları açısından, “Mevcut ve oy kullanan Taraflar” mevcut ve olumlu ya da olumsuz bir oy kullanan Taraf anlamına gelmektedir.
Madde 15
UYUMUN GÖZDEN GEÇİRİLMESİ
Taraflar toplantısı, bir uzlaşı temelinde, bu Sözleşmenin hükümlerine uyumluluğu gözden geçirmek için karşı karşıya getirmeyen, yargısal olmayan ve danışmanlık yapısında isteğe bağlı düzenlemeleri belirleyecektir. Bu düzenlemeler, uygun halkın katılımına izin verecek ve bu Sözleşme ile ilgili konularda halk bireyleri ile iletişim kurmayı dikkate alma seçeneğini içerebilecektir.
Madde 16
ANLAŞMAZLIKLARIN ÇÖZÜMÜ
İki ya da daha fazla sayıdaki Taraf arasında bu Sözleşmenin yorumlanması ya da uygulanması hakkında bir anlaşmazlık ortaya çıkar ise söz konusu Taraflar müzakereler ya da taraflarınca kabul edilebilir diğer anlaşmazlık çözüm yolları ile anlaşmazlığa çare a arayacaklardır.
Bu Sözleşmeyi imzalar, onaylar, kabul eder, tasdik eder ya da katılımda bulunurken ya da bundan sonraki herhangi bir tarihte, Taraflardan herhangi biri yazılı olarak depozitere, yukarıdaki paragraf 1’e göre çözümlenemeyen bir anlaşmazlık için aynı yükümlülüğü kabul eden herhangi bir Tarafla ilişkili olarak aşağıda sunulan anlaşmazlık çözüm yöntemlerinden birini ya da her ikisini zorunlu olarak kabul ettiğini bildirebilir:
Anlaşmazlığın Uluslararası Adalet Divanı’na sunulmasını,
Ek II’de ortaya konan usule göre tahkime gidilmesini,
Eğer anlaşmazlığın tarafları, yukarıdaki paragraf 2’de söz edilen her iki anlaşma çözüm yöntemini de kabul etmişlerse, Taraflar aksi üzerinde mutabık kalmadıkça anlaşmazlık sadece Uluslararası Adalet Divanı’na sunulacaktır.
Madde 17
İMZA
Bu Sözleşme, 25 Haziran 1998 tarihinde Danimarka’nın Aarhus kentinde ve bu tarihten sonra 21 Aralık 1998 tarihine kadar New York’daki Birleşmiş Milletler Genel Merkezi’nde Avrupa Ekonomik Komisyonu üye devletlerinin yanısıra 28 Mart 1947 tarihli 36 (IV) sayılı Ekonomik ve Sosyal Konsey kararının 8 ve 11’inci paragraflarına göre Avrupa Ekonomik Komisyonunda danışman statüsüne sahip olan Devletler ve üye devletlerinin, bu Sözleşme tarafından yönetilen konular üzerinde yetkilerini aktardıkları Avrupa Ekonomik Komisyonunun egemen devletleri tarafından oluşturulan, bölgesel ekonomik entegrasyon organizasyonları tarafından imzalanmak üzere imzaya açılacaktır.
Madde 18
DEPOZİTER
Birlemiş Milletler Genel Sekreteri, bu Sözleşmenin depoziteri olarak görev yapar.
Madde 19
ONAY, KABUL, TASDİK VE KATILMA
Bu Sözleşme, imza atan Devletler ve bölgesel ekonomik entegrasyon organizasyonlarının onay, tasdik ve kabulüne tabi olacaktır.
Bu Sözleşme, 22 Aralık 1998 tarihi itibariyle, 17. maddede söz edilen Devletler ve bölgesel ekonomik entegrasyon organizasyonları tarafından katılma için açılacaktır.
Yukarıda paragraf 2’de söz edilmeyen Birleşmiş Milletler üyesi diğer herhangi bir Devlete, Taraflar Toplantısı tarafından onaylanması üzerine bu Sözleşmeye katılma verilebilir.
Üye Devletlerden hiçbiri taraf olmaksızın bu Sözleşmeye Taraf haline gelen, Madde 17’de söz edilen herhangi bir organizasyon, bu Sözleşme kapsamındaki bütün yükümlülüklere tabidir. Eğer bu gibi bir organizasyonun bir ya da fazla üye Devleti bu Sözleşmeye taraf ise, organizasyon ve üye devletleri bu Sözleşme altındaki yükümlülüklerinin yerine getirilmesi için kendine düşen sorumluluklar hakkında karar alacaktır. Bu gibi bir durumda, organizasyon ve üye devletler bu Sözleşme altındaki haklarını aynı anda kullanmaya hak kazanmayacaklardır.
Takdik, kabul, onay ya da katılma vesaiklerinde, madde 17’de söz edilen bölgesel ekonomik entegrasyon organizasyonları, Bu Sözleşme tarafından yürütülen konularla ilgili olarak yetkilerinin derecesini beyan edeceklerdir. Bu organizasyonlar ayrıca yetkilerinin derecesinde meydana gelen herhangi bir kapsamlı tadilatı da depozitere bildirecektir.
Madde 20
YÜRÜRLÜĞE GİRME
Bu Sözleşme onay, tasdik, kabul ya da katılmaya ilişkin on altıncı belgenin tarihinden sonraki doksanıncı günde yürürlüğe girecektir.
Yukarıdaki 1. paragrafın amaçları açısından, bir bölgesel ekonomik entegrasyon organizasyonu tarafından teslim edilmiş herhangi bir belge, bu gibi bir organizasyonun üye devletleri tarafından teslim edilenlere ek olarak sayılmayacaktır.
Onay, tasdik, kabul ya da katılmaya ilişkin on altıncı belgenin verilmesinden sonra, buna ilave olarak 17. maddede öngörülen Sözleşmeyi tasdik eden, onaylayan, kabul eden veya katılan bir devlet veya organizasyon için bu Sözleşme, böyle bir devlet veya organizasyonun tasdik, kabul, onay veya katılma belgesinin verilmesinden sonraki doksanıncı günde yürürlüğe girecektir.
Madde 21
GERİ ÇEKİLME
Sözleşmenin bir taraf açısından yürürlüğe girmesinden itibaren iç yıl sonra istenen bir anda, söz konusu Taraf depozitere yazılı bildirimde bulunarak Sözleşmeden çekilebilir. Bu gibi bir çekilme işlemi, bunun depoziter tarafından alınmasından sonraki doksanıncı günde yürürlüğe girecektir.
Madde 22
MUTEBER METİNLER
Bu sözleşmenin orijinali, İngilizce, Fransızca ve Rusça metinleri eşit oranda muteber olup Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne emanet edilecektir.
TANIKLIĞINDA, usulunce yetkilendirilmiş olan aşağıda imzası bulunan kişiler, bu Sözleşmeyi imzalamıştır.
Aarhus (Danimarka)’da tanzim edilmiştir, bindokuzyüzdoksansekizyılı haziran ayının yirmibeşinci günü.
Ek I
MADDE 6, PARAGRAF 1(a)’DA SÖZEDİLEN FAALİYETLER LİSTESİ
Enerji Sektörü
– Petrol ve gaz rafinerileri
– Gazlaştırma ve sıvılaştırma tesisleri
– Termik santraller ve 50 megawatt ya da daha fazla ısıl girdiye sahip olan yakam tesisleri
– Kok fırınları
– Nükleer santraller ve bu gibi santrallerin ve Reaktörler, sökülmesi ya da işletimden çıkarılmaları dahil (en yüksek güçleri sürekli 1 kW termal yükü aşmayan bölünebilir ve fertil materyallerin üretim ve dönüşümüyle uğraşan araştırma kurumları hariç)
– Işınlanmış nükleer yakıtın yeniden işlenmesi ile ilgili tesisler
– Aşağıdakiler için tasarlanmış olan tesisler:
– Nükleer yakıt üretimi ve zenginleştirilmesi
– Işınlanmış nükleer yakıtın ya da yüksek düzeyli radyoaktif atığın işlenmesi için
– Işınlanmış nükleer atığın nihai bertarafı için.
– Radyoaktif atığın nihai bertarafı için
– Üretim sahasından farklı bir yerde ışınlanmış nükleer yakıtın ya da radyoaktif atığın on yoldan fazla bir süre depolanması için.
Metallerin üretimi ve işlenmesi
– Metal cevherinin (sülfit cevheri dahil) kavrulması ve sinterlemesi tesisleri
– Saatte 2.5 tonu geçen kapasitede olmak üzere; sürekli döküm dahil pik demir ya da çeliğin (birincil ya da ikincil füzyon) üretimi için olan tesisler
– Demirli metallerin işlenmesi tesisleri,
20 ton ham çelik/saat kapasite üzerindeki sıcak haddehaneler
Enerjisi çekiç başına 50 kilojoule’ü aşan, kalorifik gücü 20 MW’ı geçen demirhaneler,
Saatte 2 ham çeliği aşan bir girdiye sahip, koruyucu eritilmiş metal kaplamaların uygulanması,
– Günde 20 tonu aşan üretim kapasitesine sahip demirli metal dökümhaneleri
– Aşağıdakiler için tasarlanmış olan tesisler:
cevher, konsantreler ya da ikincil ham maddelerden metalürjik, kimyasal ya da elektrolitik prosesler ile demirli olmayan metallerin üretilmesi için olanlar,
Kurşun ve kadmiyum için günde 4 tonu ya da diğer tüm metaller için günde 20 tonu aşan bir ergitme kapasitesine sahip, alaşımlama dahil demir dışı metallerin ve kazanılmış ürünlerin (saflaştırma ve dökümcülük vs.) ergitilmesi için olanlar,
– İşleme teknelerinin hacmi 30 m³’ü aşan, elektrolitik ya da kimyasal prosesler kullanan metallerin ve plastik materyalin yüzeyden işlenmesi için olan tesisler.
Mineral sanayii
– Günde 500 tonu geçen üretim kapasiteli döner fırınlarda çimento klinkerinin üretimi, günde 50 tonu geçen üretim kapasitesine sahip olan döner fırınlarda kireç üretimi ya da günde 50 tonu geçen üretim kapasitesine sahip diğer fırınlardaki üretim için olan tesisler,
– Asbest ve asbest içeren ürünlerin üretimi tesisleri,
– Günde 20 tonu geçen ergitme kapasitesine sahip ve cam lifi dahil, cam üretimi için tasarlanmış tesisler,
– Günde 20 tonu geçen ergitme kapasitesine sahip, mineral liflerinin üretimi de dahil olmak üzere mineral bileşiklerinin ergitilmesi için tasarlanmış tesisler,
– Günde 75 tonu aşan üretim kapasitesine ve/veya 4 m³’ü aşan fırın kapasitesine ve fırın başına 300 kg/m³’ü aşan ayar yoğunluğua sahip olan ve özellikle kiremit, tuğla, ateş tuğlası, karo, fayans ya da porselen olmak üzere seramik ürünlerinin üretimi için tasarlanmış tesisler.
Kimya Sanayii Bu paragraf içerisine dahil olan faaliyet kategorilerinin anlamı, üretim (a)’dan (g)’ye kadar olan alt paragraflarda listelenen maddelerin ya da madde gruplarının kimyasal işlemi ile sanayi ölçeğinde üretimidir. :
– Aşağıda sunulanlar gibi temel organik kimyasalların üretimi ile ilgili kimya tesisleri:
Basit hidrokarbonlar (çizgisel ya da dairesel, doygun ya da doymamış, alifatik ya da aromatik)
Alkoller, aldehitler, eterler, peroksitler, epoksi reçineleri gibi oksijen içeren hidrokarbonlar,
Sülfürlü hidrokarbonlar,
Aminler, amidler, nitröz bileşenleri, nitro bileşenleri ya da nitrat bileşeni, nitriller, siyanatlar, izosiyanatlar gibi azotlu hidrokarbonlar,
Fosfor içeren hidrokarbonlar,
Halojenli hidrokarbonlar,
Organometalik bileşikler,
Temel plastik materyaller (polimerler, sentetik dokular vb.),
Sentetik kauçuklar,
Boyalar ve pigmentler,
Tansio aktif maddeler ve kapilar aktif cisimler,
– Aşağıda sunulanlar gibi temel inorganik kimyasal maddelerin üretimi için kimya tesisleri
Amonyak, klor ya da hidrojenklorür, flor ya da hidrojen florür, karbondioksit, sülfür bileşikleri, azot oksitleri, hidrojen, kükürtdioksit, karbonil klorür gibi gazlar,
Kromik asit, hidroflorik asit, fosforik asit, nitrik asit, hidroklorik asit, sülfürik asit, yağ asidi, sülfür asitleri gibi asitler,
Amonyum hidroksit, potasyum hidroksit, sodyum hidroksit gibi bazlar,
Amonyum klorür, potasyum klorat, potasyum karbonat, sodyum karbonat, perborat, gümüş nitrat gibi tuzlar
Ametaller, metal oksitleri ya da kalsiyum karbür, silisyum, silisyum karbür gibi inorganik bileşikler,
– Fosfor -, azot – ya da potasyuma dayalı gübrelerin (basit ya da bileşik gübreler) üretimi için kimya tesisleri,
– Temel bitki sağlığı ürünleri ve biyositlerin üretimi için kimya tesisleri,
– Temel eczacılık ürünlerinin üretimi için kimyasal ya da biyolojik prosesleri kullanan kimya tesisleri,
– Patlayıcıların üretimi ile ilgili kimya tesisleri,
– Protein içeren katkı maddeleri, mayalar ve diğer proteinli maddelerin üretimi için kimyasal ya da biyolojik proses kullanan tesisler.
Atık Yönetimi
Tehlikeli atıkların yakılması, geri kazanılması, kimyasal işlemden geçirilmesi ya da “landfill”i tesisleri,
– Günde 50 tonu aşan kapasiteye sahip tehlikeli olmayan atıkların bertarafı tesisleri,
– Atıl/hareketsiz atıkların landfill sahaları hariç, günde 10 tondan daha fazla atık alan ya da toplam kapasitesi 25000 tonu geçen landfill sahaları,
150.000 kişilik eşdeğer nüfusu aşan kapasiteye sahip atıksu arıtma tesisleri,
Aşağıdakilerin üretimi için tasarlanmış endüstriyel tesisler:
– Kereste ve benzer lifli malzemeden kağıt hamurunun üretimi tesisleri,
– Günde 20 tonu aşan kapasiteye sahip, kağıt ve karton üretimi tesisleri,
Uzun mesafeli demiryolu trafiği için güzergahların ve temel pist uzunluğu 2100 metre ya da daha fazla olan olan havalimanlarının inşaa edilmesi,
– Motorlu taşıt yollarının ve ekspres yolların inşaa edilmesi,
– Dört ya da daha fazla şeritli yeni bir yolun inşaa edilmesi ya da iki şeritli ya da daha az şeritli mevcut bir yolun dört ya da daha fazla sayıda şerit sağlamak üzere genişletilmesi, yani bir yol olması ya da bir yolun tekrar hizalanmış ve/veya genişletilmiş kısımları olması durumunda sürekli uzunluk 10 km. ya da daha fazla olacaktır.
– 1350 tonun üzerindeki gemilerin geçişine izin veren kıta için su yolu trafiği için, kıta için su yolları ve limanlar,
– Ticari limanlar, karaya bağlı yükleme ve boşaltma için olan iskeleler (feribot ayakları hariç) ve 1350 tonun üzerinde gemileri alabilen dış limanlar,
çıkarılan ya da yeniden yüklenen suyun yıllık hacminin 10 milyon m³’e eşit olduğu ya da aştığı durumlarda, yeraltı suyu çıkarma ya da yapay yeraltı suyu yeniden yükleme programları.
– Aktarımın olası su sıkıntılarını önlemeyi hedeflediği ve aktarılan suyun yılda 100 milyon m³’ü aştığı yerlerde, nehir havzaları arasında suyun aktarılması ile ilgili faaliyetler,
– Diğer bütün durumlarda, su alınan nehir havzasının yıllara yaygın akış ortalamasının yılda 2000 milyon m³’ü ve aktarılan suyun bu akışın % 5’ini aşması durumunda, su kaynaklarının nehir havzaları arasında aktarımı.
Petrol olması durumunda, çıkarılan miktarın 500 ton/günü ve gaz olması durumunda ise çıkarılan miktarın 500.000 m³/günü aştığı durumlarda, petrol ya da doğalgazın ticari amaçlarla çıkarılması,
Yeni ya da ilave veya depolanan su miktarının 10 milyon m³’ü aşması durumunda suyu tutmak ya da kalıcı olarak depolamak için tasarlanmış barajlar ve diğer tesisler,
800 mm’den daha büyük çaplı ve 40 km.’den uzun gaz, petrol ya da kimyasal maddelerin taşınımı için tasarlanan boru hatları,
Aşağıdaki miktarlardan daha fazla kümes hayvanı ya da domuzun yoğun olarak yetiştirilmesi için tasarlanan tesisler:
– Kümes hayvanları için 40.000 yer,
– Üretim domuzları (30 kg. üzerindeki ağırlık) için 2000 yer ya da
– Yetişkin dişi domuzlar için 750 yer.
Saha alanı 25 hektarı aşması durumunda açık ocak madenciliği ve ocaklar ya da saha alanı 150 hektarı aşması durumunda turba çıkarılması.
220 kV ya da daha yüksek voltaja ve 15 km.’den fazla uzunluğa sahip üstten geçen elektrik güç hatlarının inşaası.
200.000 ton ya da daha fazla kapasiteye sahip petrol, petrokimyasal ya da kimyasal ürünlerin depolanması tesisleri.
Diğer faaliyetler:
– İşleme kapasitesinin günde 10 tonu geçmesi durumunda, elyaf ya da tekstillerin ön işlemi (yıkama, ağartma ve merserizasyon gibi işlemler) ya da boyanması için tasarlanmış tesisler,
– İşleme kapasitesinin günde 12 ton nihai ürünü aştığı durumlarda, post ve derilerin tabaklanması için tasarlanan tesisler,
Günde 50 tondan fazla karkas üretim kapasitesine sahip mezbahalar,
Aşağıdakilerden besin ürünlerini üretme amaçlı işleme ve muameleden geçirme faaliyetleri:
– Günde 75 tondan fazla nihai ürün üretim kapasitesine sahip (süt hariç) hayvan hammaddeleri,
– Günde 300 tondan fazla nihai ürün üretim kapasitesine sahip sebze hammaddeleri (üç aylık temel ortalama değer),
Sütün işlenmesi ve muameleden geçirilmesi, alınan sütün miktarı günde200 tondan fazla ise (yıllık bazda ortama değer)
– Günde 10 tonu geçen işlem görme kapasitesine sahip, hayvan karkaslarının ve hayvan atıklarının bertarafı ya da geri kazanım tesisleri,
– Özellikle elbise, baskı, kaplama, yağ giderme, su geçirmezliği sağlama, apreleme, boyama, temizleme ya da emprenye etmek için saatte 150 kg.’dan ya da yılda 200 tondan fazla tüketim kapasitesine sahip, organik çözücüler kullanan maddelerin, nesnelerin ya da ürünlerin yüzeyde işlenmesi için tasarlanan tesisler,
– Yakma ya da grafitizasyon işlemi ile karbon (zor yanan kömür) ya da elektrografit üretimi için olan tesisler,
Paragraf 1-19 tarafından kapsanmayan ve ulusal mevzuat ile uyumlu olarak çevresel etki değerlendirmesi prosedürü altında halkın katılımının hükme bağlandığı herhangi bir faaliyet.
Çevre ya da sağlık üzerinde önemli bir olumsuz etkisi olmadıkça, iki yıldan az süreli, yukarıdaki projelerin özellikle yöntem ya da ürünlerin araştırılması, geliştirilmesi ve test edilmesine yönelik projelerinin hiçbirine madde 6, paragraf 1 (a) hükümleri uygulanmayacaktır.
Bir proje değişikliği ya da genişletmenin kendisinin, bu ek içerisinde belirlenen kriter ya da eşik değerleri karşılaması durumunda, faaliyetlerde meydana gelen değişiklikler ya da genişletmeler madde 6, paragraf 1 (a) hükümlerine tabi olacaktır. Faaliyetlerin diğer herhangi bir değişiklik ya da genişletmesi, madde 6, paragraf 1 (b) hükümlerine tabi olacaktır.
NOTLAR
Nükleer santraller ve diğer nükleer reaktörler, bütün nükleer yakıt ve diğer radyoaktivite bulaşmış elementler, tesis alanından kalıcı olarak çıkarıldığında bu gibi bir tesis olma durumunda olmayacaklardır.
Bu Sözleşmenin amaçları açısından, “havalimanı” 1944 tarihli Chicago Sözleşmesinde ortaya konan tanıma uyan hava limanı anlamına gelmektedir.
Bu Sözleşmenin amaçları açısından, “Ekspres yol” 15 Kasım 1975 tarihli Ana Uluslararası Trafik Yolları hakkındaki Avrupa Sözleşmesinde ortaya konan tanıma uyan bir yol anlamına gelmektedir.
Ek 2
TAHKİM
Bu Sözleşmenin, Madde 16, paragraf 2’sine göre tahkim için bir anlaşmazlığın sunuluyor olması durumunda, Taraflardan biri ya da Taraflar tahkim konusu olan meseleyi Sekreterya’ya bildirecek ve özellikle bu Sözleşmenin yorumlanması ya da uygulanmasında sorun olan maddelere işaret edecektir. Sekreterya alınan bilgiyi bu Sözleşmenin bütün taraflarına bildirecektir.
Tahkim Kurulu üç üyeden oluşacaktır. Hem iddia sahibi taraf ya da taraflar, hem de anlaşmazlığın diğer taraf ya da tarafları birer hakem tayin edecek ve bu şekilde tayin edilmiş bu iki hakem ortak mutabakat ile tahkim kurulunun başkanı olacak olan üçüncü hakemi tayin edeceklerdir. Üçüncü hakem, anlaşmazlığın taraflarından biriyle aynı milletten olmayacak ve bunlardan hiçbiri tarafından istihdam edilmemiş olacak ya da diğer bir yetki altında dava ile ilgilenmemiş olacaktır.
Eğer tahkim kurulunun başkanı, ikinci hakemin tayin edilmesinden itibaren iki ay içerisinde tayin edilmemiş ise, Avrupa Ekonomik Komisyonu Yürütme Sekreteryası anlaşmazlığın taraflarından birinin talebi üzerine, sonraki ik aylık dönem içerisinde başkanı atayacaktır.
Eğer anlaşmazlığın taraflarından birisi, talebin alınmasını müteakip iki ay içerisinde tahkim kurulu başkanını tayin edecek olan Avrupa Ekonomik Komisyonu Yürütme Sekreteryası bu durumdan haberdar edilebilir. Tayin edilmesi üzerine tahkim kurulunun başkanı iki ay içerisinde hakem tayin etmemiş taraftan hakem tayin etmesini talep edecektir.
Tahkim kurulu kararını uluslararası hukuk ve bu Sözleşmenin hükümlerine göre verecektir.
Bu ek içerisinde öngörülen hükümler altında oluşturulmuş herhangi bir tahkim kurulu kendi usul kurallarını hazırlayacaktır.
Hem usul hem de kapsam hakkındaki tahkim kurulu kararları, üyelerinin oy çoğunluğu ile alınacaktır.
Kurul, maddi delilleri ortaya koymak üzere bütün uygun önlemleri alabilir.
Anlaşmazlığın tarafları, tahkim kurulunun çalışmasını kolaylaştıracak ve özellikle kendi tasarruflarındaki bütün araçları kullanarak aşağıdakiler yapacaktır:
İlgili tüm bilgi ve belgeleri sağlayacaktır.
Gerekli olduğunda tanık ya da uzmanların çağırılmasını ve kanıtların almasını sağlayacaktır.
Taraflar ve hakemler, tahkim kurulunun işleyişi sırasında gizli olarak elde ettikleri bütün bilgilerin gizliliğini koruyacaktır.
Tahkim kurulu, taraflardan birinin talebi üzerine muvakkat koruma önlemi tavsiye edebilir.
Eğer anlaşmazlığın taraflarından biri, tahkim kurulu önünde hazır bulunmazsa ya davasında sunmakta başarısız olursa, diğer taraf kuruldan işlemlerine devam etmesini venihai kararını vermesini isteyebilir. Bir tarafın yokluğu ya da savunma yapmaması tahkim sürecinin önünde engel oluşturmayacaktır.
Tahkim kurulu, doğrudan anlaşmazlık konusundan kaynaklanan mukabil iddiaları dinleyebilir ve belirleyebilir.
Tahkim kurulu aksini tespit etmedikçe, davanın özel durumları nedeni ile üyelerinin ücretleri dahil olmak üzere kurulun masrafları anlaşmazlığın taraflarınca eşit hisseler halinde karşılanacaktır. Tahkim kurulu, bütün masraflarının bir kaydını tutacak ve bunlar hakkında taraflara kesin bir bildirimde bulunacaktır.
Anlaşmazlığın konusu içerisinde hukuki açıdan çıkarı olan ve davada alınan karardan etkilenebilecek bu Sözleşmenin herhangi bir Tarafı, kurulun rızası ile işlemlere müdahale edebilir.
Tahkim kurulu zaman sınırlamasını beş ayı geçmeyecek bir dönem için uzatmayı gerekli görmedikçe, kurulduğu tarihten itibaren beş ay içinde kararını verecektir.
Tahkim kurulunun kararına, nedenleri hakkında bir bildirim eşlik edecektir. Bu karar kesin ve anlaşmazlığın tüm tarafları açısından bağlayıcı olacaktır. Bu karar, tahkim kurulu tarafından anlaşmazlığın taraflarına ve Sekreteryaya gönderilecektir. Sekreterya alınan bilgileri, bu Sözleşmenin taraflarına iletecektir.
Kararın yorumlanması ya da uygulanması ile ilgili olarak Taraflar arasında ortaya çıkabilecek herhangi bir anlaşmazlık, taraflardan herhangi biri tarafından kararı veren tahkim kuruluna bildirilecek ya da eğer tahkim kurulu bu anlaşmazlığı inceleme durumuna sahip değilse ilk baştaki ile aynı şekilde, bu amaç için kurulmuş diğer bir tahkim kuruluna sunulacaktır.
İklim İçin Bende Varım: 2015 yılı Şubat ayında yayınlanmıştır. Aralık 2015’te Paris’te toplanan BM İklim Değişikliği Sözleşmesi Taraflar Konferansı (COP21) öncesi dünya halklarını mücadeleye çağrı talebi ile yayınlanmıştır. “#İklimİçinBendeVarım!” dünya çapında düzenlenen bir kampanyadır.
Yeryüzü dört bir yanda iklim değişikliğine bağlı sorunlarla, felaketlerle yüz yüze. Türkiye’de de ani sellerle, sinsi kuraklıkla, azalan yeraltı suları ve kavurucu orman yangınlarıyla, ekmeğimizden suyumuza hayatımızın her yanına yönelik tehdit altındayız.
Yine de iklim değişikliğini geri dönülmez noktaya gelmeden önce durdurmak hâlâ mümkün. İnsanlığın bunun için gerekli politika ve araçları var.
Ancak, şirketlerin etkisi altındaki hükümetler, aşırı tüketim, fosil yakıtların yakılması ve ormansızlaşma gibi insan faaliyetlerinden kaynaklanan iklim değişikliğine karşı etkin ve adil bir biçimde mücadele etmekten kaçarak, sistemin çıkarları için ve kâr uğruna tüm canlı hayatı hiçe sayıyor.
Bugün bir yol ayrımındayız ve şirketlerin ve hükümetlerin sessizliğine ve aymazlığına karşı bütün dünyada harekete geçiyoruz.
Geçtiğimiz Eylül’de, “Olağanüstü” İklim Zirvesi’nin yapıldığı New York’da gezegeni ve geleceği savunmak için sokağa çıkan 400 binden fazla insana dünyanın dört bir yanından milyonlarcamız eşlik ettik. Şimdi yine dünyanın dört bir yanından bir araya geliyor ve herkesi “iklim için ben de varım” diyerek mücadele etmeye davet ediyoruz.
Gelin, Aralık 2015’te Paris’te, yeni bir iklim anlaşmasının kabul edilmesi beklenen uluslararası müzakereler öncesinde, hep birlikte mücadele edelim.
Gelin, iklim için harekete geçelim. Kendilerine lider diyenlerin ortaya koyamadıkları değişim gücünün bizde olduğunu gösterelim.
Gelin, sürdürülebilir ve tüm canlılar için adil bir gelecek talebiyle, herkesle ve hep birlikte yeni bir hareket yaratalım.
Gelin, hükümetlere “tüm canlı yaşamı adına muhatap olduğumuzu” haykırmak için bütün dünyada aynı gün sokağa çıkalım.
Fransa Kralı IX. Louis, halka açık yerlerde kimliklerini belli eden sarı işaretler takmayan Yahudilerin yakalandıkları takdirde para cezasına çarptırılmalarını emretti.
1782
Fransız Katolik rahip, felsefeci ve politik düşünür Robert de Lamennais, doğdu. (Ölümü: 1854)
İş Teftişi Sözleşmesi, 19 Haziran 1947’de ILO tarafından kabul edildi. Sözleşme, sınai iş yerlerinde ve ticari iş yerlerinde teftişi düzenlemekte, bir teftiş sistemi kurulmasını öngörmekte ve bu teftiş sisteminin standartlarını belirlemektedir. Türkiye sözleşmeyi 13.12.1950 tarihinde 5690 sayılı yasa ile onaylamıştır. Sözleşmenin onaylandığına dair yasa Resmi Gazetenin 22.12.1950 tarihli sayısında yayınlanarak sözleşme yürürlüğe girmiştir.
1952
Kömür madenlerinde çalışan işçilerin askerlikten muaf tutulmalarına ilişkin yasa kabul edildi.
1953
Sovyetler Birliği adına casusluk yapmaktan suçlu bulunan Amerikan vatandaşları Ethel ve Julius Rosenberg, New York’taki “Sing Sing” hapishanesinde idam edildiler. İdamlarının 18 Haziran tarihinde gerçekleştirileceğinin bildirilmesi üzerine çift, 18 Haziran’ın evlilik yıl dönümleri olmasını gerekçe göstererek infazın 19 Haziran tarihinde yapılmadı istedi. İnfaz elektrikli sandalyede gerçekleştirildi.
Rosenbergler, Amerika Birleşik Devletleri Komünist Partisi (CPUSA) üyesiydiler. Casusluk yapmakla ve atom bombasıyla ilgili bilgileri Ruslara vermekle suçlanıp yargılandılar, suçlu bulundular ve idam cezasına çarptırıldılar.
1961
Kuveyt, Birleşik Krallık’tan bağımsızlığını ilan etti
1981
Eski Gümrük ve Tekel bakanlarından Tuncay Mataracı ile aynı davadan yargılanan 13 sanık, Yüce Divan tarafından tutuklandı.
Uzlaşma: Türk Ceza Kanunu’nun 253. maddesinde sayılan suçlarla ilgili olarak, soruşturma evresinde Cumhuriyet savcıları tarafından, dava açıldıktan sonra mahkemeler tarafından yapılan, şüpheli ile mağdur veya suçtan zarar gören gerçek veya özel hukuk tüzel kişisinin uzlaştırılması girişimidir (5271 sayılı Kanun, m. 253, 254)
Uzlaşma, tarafların taleplerinden taviz vermeye hazır olduğu bir süreçtir. Tartışma, müzakere ve iletişim teknikleri yoluyla, taraflar ortak bir noktada buluşmaktadır. Bu uzlaşmayı sağlayan uzman kişiye uzlaştırmacı denmektedir.
Özel hukuk uyuşmazlıklarında kullanılan ARABULUCULUK kavramından farklı olarak Ceza Hukuku uyuşmazlıklarındaki müzakereye açık anlaşma süreçlerine uzlaşma denmektedir.
Uzlaştırmacı: Şüpheli veya sanık ile mağdur veya suçtan zarar gören arasındaki uzlaştırma müzakerelerini yöneten kişidir. Cumhuriyet savcısı tarafından görevlendirilmektedir. Uzlaştırmacıların avukat veya formel hukuk eğitimi almamış kişilerden seçilmesi eleştiri konusu olmaktadır.
Ticari sır, bankacılık sırrı veya müşteri sırrı niteliğindeki bilgi veya belgelerin açıklanması (dördüncü fıkra hariç, madde 239),
suçları.
c) (Ek: 24/11/2016-6763/34 md.) Mağdurun veya suçtan zarar görenin gerçek veya özel hukuk tüzel kişisi olması koşuluyla, suça sürüklenen çocuklar bakımından ayrıca, üst sınırı üç yılı geçmeyen hapis veya adli para cezasını gerektiren suçlar.
(2) Soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı olanlar hariç olmak üzere; diğer kanunlarda yer alan suçlarla ilgili olarak uzlaştırma yoluna gidilebilmesi için, kanunda açık hüküm bulunması gerekir.
(3) Soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı olsa bile, cinsel dokunulmazlığa karşı suçlarda ve ısrarlı takip suçunda (madde 123/A), uzlaştırma yoluna gidilemez. (Ek cümle: 26/6/2009 – 5918/8 md.) Uzlaştırma kapsamına giren bir suçun, bu kapsama girmeyen bir başka suçla birlikte aynı mağdura karşı işlenmiş olması hâlinde de uzlaşma hükümleri uygulanmaz.
(4) Soruşturma konusu suçun uzlaşmaya tâbi olması ve kamu davası açılması için yeterli şüphenin bulunması hâlinde, dosya uzlaştırma bürosuna gönderilir. Büro tarafından görevlendirilen uzlaştırmacı, şüpheli ile mağdur veya suçtan zarar görene uzlaşma teklifinde bulunur. Şüphelinin, mağdurun veya suçtan zarar görenin reşit olmaması halinde, uzlaşma teklifi kanunî temsilcilerine yapılır. Uzlaştırmacı, uzlaşma teklifini açıklamalı tebligat veya istinabe yoluyla da yapabilir. Şüpheli, mağdur veya suçtan zarar gören, kendisine uzlaşma teklifinde bulunulduktan itibaren üç gün içinde kararını bildirmediği takdirde, teklifi reddetmiş sayılır.
(5) Uzlaşma teklifinde bulunulması halinde, kişiye uzlaşmanın mahiyeti ve uzlaşmayı kabul veya reddetmesinin hukukî sonuçları anlatılır.
(6) Resmî mercilere beyan edilmiş olup da soruşturma dosyasında yer alan adreste bulunmama veya yurt dışında olma ya da başka bir nedenle mağdura, suçtan zarar görene, şüpheliye veya bunların kanunî temsilcisine ulaşılamaması halinde, uzlaştırma yoluna gidilmeksizin soruşturma sonuçlandırılır.
(7) Birden fazla kişinin mağduriyetine veya zarar görmesine sebebiyet veren bir suçtan dolayı uzlaştırma yoluna gidilebilmesi için, mağdur veya suçtan zarar görenlerin hepsinin uzlaşmayı kabul etmesi gerekir.
(8) Uzlaşma teklifinde bulunulması veya teklifin kabul edilmesi, soruşturma konusu suça ilişkin delillerin toplanmasına ve koruma tedbirlerinin uygulanmasına engel değildir.
(9) (Mülga: 24/11/2016-6763/34 md.)
(10) Bu Kanunda belirlenen hâkimin davaya bakamayacağı haller ile reddi sebepleri, uzlaştırmacı görevlendirilmesi ile ilgili olarak göz önünde bulundurulur.
(11) Görevlendirilen uzlaştırmacıya soruşturma dosyasında yer alan ve Cumhuriyet savcısınca uygun görülen belgelerin birer örneği verilir. Uzlaştırma bürosu uzlaştırmacıya, soruşturmanın gizliliği ilkesine uygun davranmakla yükümlü olduğunu hatırlatır.
(12) Uzlaştırmacı, dosya içindeki belgelerin birer örneği kendisine verildikten itibaren en geç otuz gün içinde uzlaştırma işlemlerini sonuçlandırır. Uzlaştırma bürosu bu süreyi en çok yirmi gün daha uzatabilir.
(13) Uzlaştırma müzakereleri gizli olarak yürütülür. Uzlaştırma müzakerelerine şüpheli, mağdur, suçtan zarar gören, kanunî temsilci, müdafi ve vekil katılabilir. Şüpheli, mağdur veya suçtan zarar görenin kendisi veya kanunî temsilcisi ya da vekilinin müzakerelere katılmaktan imtina etmesi halinde, uzlaşmayı kabul etmemiş sayılır.
(14) Uzlaştırmacı, müzakereler sırasında izlenmesi gereken yöntemle ilgili olarak Cumhuriyet savcısıyla görüşebilir; Cumhuriyet savcısı, uzlaştırmacıya talimat verebilir.
(15) Uzlaşma müzakereleri sonunda uzlaştırmacı, bir rapor hazırlayarak kendisine verilen belge örnekleriyle birlikte uzlaştırma bürosuna verir. Uzlaşmanın gerçekleşmesi halinde, tarafların imzalarını da içeren raporda, ne suretle uzlaşıldığı ayrıntılı olarak açıklanır. (Ek cümle: 24/11/2016-6763/34 md.) Uzlaştırma bürosu soruşturma dosyasını, raporu ve varsa yazılı anlaşmayı Cumhuriyet savcısına gönderir.
(16) Uzlaşma teklifinin reddedilmesine rağmen, şüpheli ile mağdur veya suçtan zarar gören uzlaştıklarını gösteren belge ile en geç iddianamenin düzenlendiği tarihe kadar Cumhuriyet savcısına başvurarak uzlaştıklarını beyan edebilirler.
(17) Cumhuriyet savcısı, uzlaşmanın, tarafların özgür iradelerine dayandığını ve edimin hukuka uygun olduğunu belirlerse raporu veya belgeyi mühür ve imza altına alarak soruşturma dosyasında muhafaza eder.
(18) Uzlaştırmanın sonuçsuz kalması halinde tekrar uzlaştırma yoluna gidilemez.
(19) Uzlaşma sonucunda şüphelinin edimini def’aten yerine getirmesi halinde, hakkında kovuşturmaya yer olmadığı kararı verilir. Edimin yerine getirilmesinin ileri tarihe bırakılması, takside bağlanması veya süreklilik arzetmesi halinde, 171 inci maddedeki şartlar aranmaksızın, şüpheli hakkında kamu davasının açılmasının ertelenmesi kararı verilir. Erteleme süresince zamanaşımı işlemez. Kamu davasının açılmasının ertelenmesi kararından sonra, uzlaşmanın gereklerinin yerine getirilmemesi halinde, 171 inci maddenin dördüncü fıkrasındaki şart aranmaksızın, kamu davası açılır. Uzlaşmanın sağlanması halinde, soruşturma konusu suç nedeniyle tazminat davası açılamaz; açılmış olan davadan feragat edilmiş sayılır. Şüphelinin, edimini yerine getirmemesi halinde uzlaşma raporu veya belgesi, 9/6/1932 tarihli ve 2004 sayılı İcra ve İflas Kanununun 38 inci maddesinde yazılı ilam mahiyetini haiz belgelerden sayılır.
(20) Uzlaştırma müzakereleri sırasında yapılan açıklamalar, herhangi bir soruşturma ve kovuşturmada ya da davada delil olarak kullanılamaz.
(21) Şüpheli, mağdur veya suçtan zarar görenden birine ilk uzlaşma teklifinde bulunulduğu tarihten itibaren, uzlaştırma girişiminin sonuçsuz kaldığı ve en geç, uzlaştırmacının raporunu düzenleyerek uzlaştırma bürosuna verdiği tarihe kadar dava zamanaşımı ile kovuşturma koşulu olan dava süresi işlemez.
(22) (Değişik birinci cümle: 24/11/2016-6763/34 md.) Uzlaştırmacıya Adalet Bakanlığı tarafından belirlenen tarifeye göre ücret ödenir. Uzlaştırmacı ücreti ve diğer uzlaştırma giderleri, yargılama giderlerinden sayılır. Uzlaşmanın gerçekleşmesi halinde bu giderler Devlet Hazinesi tarafından karşılanır.
(23) Uzlaşma sonucunda verilecek kararlarla ilgili olarak bu Kanunda öngörülen kanun yollarına başvurulabilir.
(24) (Değişik: 24/11/2016-6763/34 md.) Her Cumhuriyet başsavcılığı bünyesinde uzlaştırma bürosu kurulur ve yeteri kadar Cumhuriyet savcısı ile personel görevlendirilir. Uzlaştırmacılar, avukatların veya hukuk öğrenimi görmüş kişilerin yer aldığı, Adalet Bakanlığı tarafından belirlenen uzlaştırmacı listelerinden görevlendirilir. Uzlaştırmacı, hazırladığı raporu, tutanakları ve varsa yazılı anlaşmayı büroya gönderir. Uzlaştırma süreci sonunda soruşturma dosyaları, uzlaştırma bürosunda görevli Cumhuriyet savcıları tarafından sonuçlandırılır.
(25) (Ek: 24/11/2016-6763/34 md.)Uzlaştırmacıların nitelikleri, eğitimi, sınavı, görev ve sorumlulukları, denetimi, eğitim verecek kişi, kurum ve kuruluşların nitelikleri ve denetimleri ile uzlaştırmacı sicili, uzlaştırmacılar ve eğitim kurumlarının listelerinin düzenlenmesi, Cumhuriyet başsavcılığı bünyesinde kurulan uzlaştırma bürolarının çalışma usul ve esasları, uzlaştırma teklifi ile müzakere usulü, uzlaştırma anlaşması ve raporda yer alacak konular ile uygulamaya dair diğer hususlara ilişkin usul ve esaslar, Adalet Bakanlığınca çıkarılan yönetmelikle düzenlenir.
Mahkeme tarafından uzlaştırma
Madde-254
(Değişik: 6/12/2006-5560/25 md.)
(1) Kamu davası açıldıktan sonra kovuşturma konusu suçun uzlaşma kapsamında olduğunun anlaşılması halinde, kovuşturma dosyası, uzlaştırma işlemlerinin 253 üncü maddede belirtilen esas ve usûle göre yerine getirilmesi için uzlaştırma bürosuna gönderilir.
(2) Uzlaşma gerçekleştiği takdirde, mahkeme, uzlaşma sonucunda sanığın edimini def’aten yerine getirmesi halinde, davanın düşmesine karar verir. Edimin yerine getirilmesinin ileri tarihe bırakılması, takside bağlanması veya süreklilik arzetmesi halinde; sanık hakkında, 231 inci maddedeki şartlar aranmaksızın, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilir. Geri bırakma süresince zamanaşımı işlemez. Hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verildikten sonra, uzlaşmanın gereklerinin yerine getirilmemesi halinde, mahkeme tarafından, 231 inci maddenin onbirinci fıkrasındaki şartlar aranmaksızın, hüküm açıklanır.
Birden çok fail bulunması hâlinde uzlaşma
Madde-255
(1) Aralarında iştirak ilişkisi olsun veya olmasın birden çok kişi tarafından işlenen suçlarda, ancak uzlaşan kişi uzlaşmadan yararlanır.
CMK Madde 253 Gerekçesi
Bu maddede yer alan uzlaşma, aslında Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununda düzenlenmesi gereken yeni bir kurumdur. Ancak söz konusu kurumun, esas maddî ceza hukukuna ilişkin hükmünün, Türk Ceza Kanunu içinde yer alması zorunludur. Bu nedenle Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun Tasarısının 17 nci maddesiyle Türk Ceza Kanununa eklenmesi öngörülen 118/a maddesiyle uzlaşmanın maddî ceza hukukuna ilişkin hükmüne Türk Ceza Kanununda yer verilmektedir. Böylece 262 nci madde uzlaşmanın nasıl uygulanacağına dair usul esaslarını belirlemektedir. Aslında Tasarının bu maddesi ile mevzuatımıza bugün artık Batı hukukunun kabul ettiği ve Birleşmiş Milletlerce mevzuata sokulması tavsiye edilen yepyeni bir kurum, uzlaşma (mediation) getirilmiş olmaktadır.
Suç mağdurlarına karşı ceza adalet sisteminde onların yararlarını korumak amacını güden bir duyarlılığın gittikçe güçlenerek ortaya çıktığı görülüyor. Bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de bugüne kadar mağdurlara karşı gösterilen özel dikkat sadece bazı adam öldürme, terör ve örgütlü suçlarda ve cezaların ertelenmesi gibi bazı kurumlar yönünden söz konusu olabiliyordu. Oysa bugün Batı ülkelerinde özel kanunlarla suç mağdurlarına veya ailelerine devletin tazminat ödemesi bile öngörülmektedir. XXI. Yüzyıl adalet sistemi, ceza adaleti yerine getirilirken, mağdurun tatmin edilmesini de ön plâna çıkarmış bulunmaktadır: Suça karşı sadece ceza yaptırımı yeterli değildir; zararın giderilmesi ve onarım en başta gelen amaç sayılmalıdır.
İşte böylece uzlaşmanın hedefi suçun işlenmesinden sonra fail ve mağdur arasında meydana gelen çekişmeyi, hâkim veya Cumhuriyet savcısının ya da onların atayacakları bir uzlaştırmacının girişimleriyle çözmek hem adaleti sağlamak ve hem de mağduru tatmin etmektir. Böylece zarar giderilince fail ile mağdur arasında barış sağlanabilecektir. Gerçi uzlaşma dışındaki bir kısım yollarla da tazminatın sağlanması olanağı vardır. Ancak uzlaşma kurumunda zararın giderilmesi onarım yanında ayrıca bir moral unsurun da sağlanmasını olanaklı kılmaktadır. Uzlaşma böylece özel önleme işlevine yardım ettiği gibi genel olarak kamunun yararlarının korunmasını da sağlamaktadır. Uzlaşma ile fail işlediği suçun sorumluluğunu kabul edip üstlenerek, suçun sonuçlarını da gidererek toplumla yeniden bütünleşme olanağını elde etmiş olmaktadır. Failin ceza sorumluluğu saptanıp zararın giderilmesi için gereken de yapılmış bulunacağından hem adalet yerine getirilmiş olacak, fiille ihlâl edilmiş olan hukuk kurallarının geçerliliği vurgulanacak ve dolayısıyla kamusal barışın yeniden kurulmasına hizmet edilecek ve ayrıca devlet, yaptırım uygulamak yönünden katlanacağı bir çok masraftan da kurtulmuş olacaktır. Bu çeşit uygulamalara “onarıcı adalet” denilmektedir.
Tasarının kabul ettiği sisteme göre uzlaşma aşağıdaki esaslar çerçevesinde gerçekleştirilecektir:
Türk Ceza Kanununa eklenmesi öngörülen 118/a maddesinde uzlaşmanın hangi suçlarda uygulanabileceği belirlendiğinden bu hâllerde Cumhuriyet savcısı, Kanunun saptadığı usule göre faili davet edecek ve aşağıdaki işlemleri gerçekleştirecektir:
Suç failine, fiilinden dolayı sorumluluğu kabul edip etmediğini soracaktır.
Fail sorumluluğu kabullendiğinde ikinci olarak fiilinin neden olduğu maddî ve manevî zararların tümünü veya bunun büyük bir kısmını ödemeyi veya zararları gidermeyi kabul edip etmediğini keza soracaktır; cevap olumlu ise,
Durumu mağdura veya varsa yasal temsilcisine bildirecektir.
Mağdur, özgür iradesiyle uzlaşacağını bildirdiğinde dosya zararın uzlaşmaya uygun olarak giderilmesine kadar muhafaza edilecektir. Zarar uzlaşma çerçevesinde giderilmezse kamu davası derhal açılacaktır.
Zarar giderildiğinde Cumhuriyet savcısınca kovuşturmaya yer olmadığı kararı verilecektir.
Suç faili ve mağdur arasındaki maddî ve manevî zararı giderme, bazen müzakereyi gerektirebilir. Böyle bir olasılığı karşılamak üzere dördüncü fıkra Cumhuriyet savcısının uzlaşma işlemlerini idare ederek tarafları birleştirip bir sonuca ulaşmalarını sağlamak üzere bir veya birden çok uzlaştırmacı atamasını öngörmüştür. Uzlaştırmacı bir avukat olacaktır. Adı geçen derhal işe koyulacak ve atanmasından itibaren on gün içinde müdahalelerini ve sonuçlarını belirten bir raporu Cumhuriyet savcısına sunacaktır.
Uzlaştırma işlerinin giderleri, uzlaştırmacı avukata verilecek ücret dahil, suç faili tarafından ödenmeden kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmeyecektir.
7188 sayılı kanun ile yapılan değişikliklerin gerekçesi: Düzenlemeyle, uygulamadan gelen talep ve öneriler ile günümüz çağdaş ceza adalet sistemlerinin genel yönelimi dikkate alınarak uzlaştırma kapsamındaki suç listesi genişletilmektedir. Kapsamın genişletilmesiyle, şüphelilerin doğrudan kamu davası ve cezai yaptırımlar yerine, ceza muhakemesinin onarıcı adalete dayanan kurumlarıyla karşılaşmaları amaçlanmaktadır. Böylelikle, suçun işlenmesiyle bozulan toplumsal düzen, taraflar arasında sağlanan barış yoluyla yeniden tesis edilmektedir. Ayrıca, uyuşmazlıkların alternatif usuller uygulanarak mağdur odaklı bir yaklaşımla giderilmesi, geleneksel muhakeme yoluna nazaran yargı sistemini rahatlatan ekonomik faydalar da sağlamaktadır.
Maddenin üçüncü fıkrasında öngörülen değişiklikle, uzlaştırma kapsamına giren bir suçun, bu kapsama girmeyen başka bir suçla birlikte “aynı mağdura karşı” işlenmiş olması hâlinde uzlaştırma hükümlerinin uygulanmayacağı kabul edilmektedir. Böylelikle farklı mağdurlara karşı işlenen suçlar bakımından bu kısıtlama kaldırılmakta ve uzlaştırma kapsamında olması halinde diğer mağdurların şüpheliyle uzlaşabilmelerine imkân tanınmaktadır.
Maddenin onikinci fıkrasında yapılan değişiklikle, uzlaştırma işlemlerinin sonuçlandırılması için öngörülen uzatma süresi artırılmaktadır
Doping, sporcunun performansını artırmak amacıyla yasa dışı performans artırıcı maddelerin verilmesidir. Dopingin ilk resmi tanımı 1963 yılında yapılmıştır. Buna göre doping; sporcu ya da oyuncuların yarışma sırasında veya oyuna hazırlanırken spor ahlâkına yakışmayacak şekilde performanslarını yapay olarak artıracak ve sporcunun fiziksel ve psikolojik sağlığına zarar verecek madde veya başka olası yöntemleri kullanmasıdır. Dopingde genellikle sentetik malzemeler kullanılmaktadır. Doğal olmayan ve organizmanın üretemediği besin kaynakları vücuda enjekte edilerek spor performansı yasa dışı bir şekilde artırılmaktadır. Sporcunun rakiplerine karşı avantaj elde ettiği bu durumlar ulusal ve uluslararası spor otoriteleri tarafından yasaklanmıştır.
Türkiye’de Dopingle Mücadele Komisyonu ve Kurallar
Türkiye’de Dopingle Mücadele Komisyonu, Türkiye’de dopingle mücadeleyi kurumsallaştırmak üzere gerçekleştirilecek iş birliğinin ana ilkelerini belirlemek ve dopingle mücadele faaliyetlerini yürütmek amacıyla 24 Mayıs 2011 tarihinde, Spor Genel Müdürlüğü (SGM) ile Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi arasında imzalanan protokolle Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi bünyesinde kurulmuştur. Komisyon tarafından hazırlanan TÜRKİYE DOPİNGLE MÜCADELE TALİMATI 1 Ocak 2021 tarihinde ilan edilmiştir.
Türkiye Dopingle Mücadele Komisyonu Kural İhlalleri
Sporcudan alınan örnekte yasaklı bir maddenin veya metabolitlerinin veya belirteçlerinin tespit edilmesi
Yasaklı bir madde veya yasaklı bir yöntemin sporcular tarafından kullanılması veya kullanılmaya teşebbüs edilmesi
Bir sporcunun örnek vermekten kaçınması, örnek vermeyi reddetmesi veya örnek vermemesi
Bir sporcunun bulunabilirlik kusurları işlemesi
Bir sporcu veya diğer kişi tarafından doping kontrolünün herhangi bir bölümünün bozulması veya bozulmaya teşebbüs edilmesi
Bir sporcu veya bir sporcu destek personeli tarafından yasaklı bir maddenin veya yasaklı bir yöntemin bulundurulması
Bir sporcu veya diğer kişi tarafından herhangi yasaklı bir maddenin veya yasaklı bir yöntemin yasa dışı ticaretinin yapılması veya yasa dışı ticaretini yapmaya teşebbüs edilmesi
Bir sporcu veya diğer kişi tarafından herhangi yasaklı bir madde veya yasaklı bir yöntemin herhangi bir sporcuya müsabaka içi dönemde tatbik edilmesi veya tatbik etmeye teşebbüs edilmesi veya müsabaka dışında yasak olan herhangi yasaklı bir madde veya yasaklı bir yöntemin herhangi bir sporcuya müsabaka dışındaki bir dönemde tatbik edilmesi veya tatbik etmeye teşebbüs edilmesi
Bir sporcu veya diğer kişi tarafından suç ortaklığı yapılması veya suç ortaklığına teşebbüs edilmesi
Bir sporcu veya diğer kişi tarafından yasak iş birliği yapılması
Yetkililere bilgi vermek isteyen bir kişinin bundan vazgeçirilmesi veya bu kişiye zarar vermek amacıyla bir sporcu veya diğer kişi tarafından gerçekleştirilen eylemlerin bulunması
Birey Ve Hukukçu Olarak Felsefeye Neden Gereksinim Duyarız / Av. Vedat Ahsen Coşar
Türkiye Barolar Birliği önceki başkanlarından Avukat Vedat Ahsen Coşar’ın İstanbul Barosu Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Komisyonu’nun 23-26 Ağustos 2024 tarihleri arasında Şirince’de düzenlediği 5.Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Kampındaki “Birey ve hukukçu olarak felsefeye neden gereksinim duyarız” başlıklı ve konulu tebliğidir.
İstanbul Barosu Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Kurulu’nun Sayın Başkanı ve Üyeleri
İstanbul Barosu’nun Değerli Yönetim Kurulu Üyesi Sayın Sinan Naipoğlu,
Değerli Hocalarım,
Sevgili Meslektaşlarım,
Sayın Konuklar,
Hepinizi sevgi ve saygı ile selamlıyorum.
Bu sene beşincisi yapılmakla artık bir İstanbul Barosu klasiği haline gelen Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Kampı’na, konuşmacı olarak beni de davet ettikleri için İstanbul Barosu Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Kurulu’na teşekkür ediyorum.
Dilerim bu etkinlikte sunulan tebliğler, yapılan konuşmalar ve tartışmalar, ülke olarak fazlasıyla fakir olduğumuz hukuk felsefesi ve sosyolojisi disiplinlerine katkı yapar, bu disiplinlerin literatürüne ve içeriğine pozitif olarak yansır ve yarar sağlar.
Değerli Arkadaşlar,
Benim konuşmam “birey ve hukukçu olarak felsefeye neden gereksinim duyarız” üzerine olmakla, ben önce birey olarak ve sonra hukukçu olarak felsefeye neden gereksinim duyduğumuzu anlatacağım.
Ama öncelikle ve özellikle bilmenizi isterim ki, ben felsefe tahsili yapmadığım gibi felsefeci de değilim. Sadece felsefeye ilgisi olan, felsefe üzerine okumaları olan bir insanım.
O nedenle, lütfen benimle ve konuşmamla ilgili beklentilerinizi çok fazla yüksek tutmayınız, tutmayınız ki, şairin “Gemlik’e doğru denizi göreceksin, sakın şaşırma” dediği gibi, benim konuşmamı dinlerken veya dinledikten sonra siz de şaşırmayın. Zaten çok önemli şeyler söylemeyeceğim, bilinen şeyleri, sizin de bildiğiniz şeyleri ve daha önce felsefe üzerine yazdığım yazılarda yer verdiğim şeyleri söyleyeceğim.
Değerli Felsefe Dostları,
En yalın, en sade, en ayaküstü ve en bilinen tanımıyla felsefe; dünyanın ve hayatın sayısız olgu ve olayları, insanın kendi varlığının anlamı, yapısı, hikmeti, işlevi, yaradılışı ve nereden ve nasıl gelip, nereye doğru gittiği üzerine düşünmesi, bunları merak etmesi ve anlamaya çalışmasıdır.
Felsefe, insanın, merakla ve öğrenmek amacıyla sorular sorması, sorduğu sorulara cevap veya cevaplar aramasıdır.
Felsefe, insanın kendisini araması, kendisini tanıması, “kendini bil-mesi”dir. Onun için İtalyan Marksist, gazeteci, sendikacı ve sıra dışı bir siyaset felsefecisi olan Antonio Gramsci “Hapishane Defterleri” isimli eserinde: “Eleştirel bir iradenin başlangıç noktası insanın gerçekte kim olduğunun bilincine varması ve bir kayıt listesi tutmaksızın içinde sonsuz izler taşıyan o güne kadarki tarihsel sürecin bir ürünü olarak kendini bilmesidir” diye yazmıştır.
Sevgili Konuklar,
Felsefe, ben kimim, evren nedir, ben nasıl meydana geldim, evren nasıl oluştu, beni ve dünyayı kim yarattı gibi konuları merak etmek, bunlarla ilgili sorular sormak, bu soruların cevaplarını aramak ve bulmaya çalışmaktır.
Bütün bu nedenlerle ve kısaca felsefe, filozofların, düşünen, merak eden insanların, hakikati arama, bulma, öğrenme çabası ve uğraşıdır.
Esasen öğrenmeyi tetikleyen ve sağlayan en önemli olgu meraktır. Diğer bir deyişle merak, en önemli, en etkili, en yararlı öğretmendir. Nitekim çocuklar merak ettikleri ve öğrenmek istedikleri için soru sorarlar ve öylece öğrenirler. O nedenle, çocuklar ve filozoflar bu yönleri itibariyle birbirlerine çok benzerler.
Çocuklar ile felsefeciler arasındaki tek fark; çocukların merak ettiklerinin, filozofların ise, hem merak ettiklerinin hem de hakikatin yanıtını aramalarıdır.
Esasen felsefe dediğimiz şey de kısaca budur. Yani hakikati aramaktır!
Sevgili Meslektaşlarım,
Felsefe beşeri bilimler gibi gözleme ve deneye dayanmadığı için bilim değildir. Felsefe daha ziyade bir düşünüş şekli ve hakikate ulaşma isteğidir. Ama felsefe, geniş etki alanı itibariyle bütün bilim alanlarına kaynaklık eden, insanî varlığın en eski uğraşlarından birisidir.
Felsefe; varlık, bilgi, değer, iyi, hakikat, adalet, doğruluk, hak, zihin, akıl gibi konularla ilgili soyut bir uğraş, genel ve temel problemler üzerine yapılan sistematik bir çalışmadır. Ama bu çalışma oldukça geniş bir alanı kapsar, bu bağlamda, felsefe; mantık, dilbilim, tarih, din, etik, ahlak, siyaset, hukuk gibi disiplinleri de kapsar, bunları da ele alır ve inceler.
Bildiğiniz üzere felsefe, Sokrates’in, Platon’un, Aristoteles’in, Sofistlerin, Stoiklerin memleketi ve doğdukları yer olan kadim Yunanistan’da doğmuştur. Nitekim felsefe sözcüğü eski Yunancada “bilgeliği sevme” anlamına gelen “philosophía” sözcüğünden türetilmiştir. Bu sözcüğün Türkçe karşılığı “hikmete”, yani “bilgeliğe aşktır.”
Ne var ki, aşkın bu türüne kimileri aşina değildir. Onun için bu kişiler, felsefeye, bilgeliğe, bilgelere karşı mesafeli ve soğukturlar. Zira bu insanlar, düşünmek istemezler ve hatta düşünceden, düşünmekten korkarlar. Düşünceden ve düşünmekten korktukları için de ne merak ederler, ne soru sorarlar, ne sorgulama yaparlar ve ne de öğrenmek isterler. Zira bu insanlar akıllarını, vicdanlarını, yüreklerini söndürmüşler, duygularını, gözlerini, kulaklarını, diğer duyularını kapatmışlardır. Öyle oldukları için de bakmamayı, görmemeyi, duymamayı, hissetmemeyi, düşünmemeyi, merak etmemeyi, sorgulamamayı tercih ederler.
Oysa felsefe bize, bakmak, görmek, duymak, hissetmek gibi duyuları, merak etmek, öğrenmek, düşünmek, eleştirmek, sorgulamak gibi yolları, bunlar için gerekli olan araçları ve insani yetenekleri kazandırmayı ve bunları kullanmayı öğretir.
Yani felsefe bize, kendimizi kamil bir insan, vicdanlı, ahlaklı, erdemli bir insan olarak oldurabilmemizin yollarını gösterir ve bunun için gerekli olan araçları verir. Felsefe aynı zamanda bize, varlık olarak, insan olarak nereden gelip nereye gittiğimizi öğretir, kendimizi tanımamızın ve bilmemizin yol ve yöntemlerini gösterir. Zira insan manevi anlamda, entelektüel anlamda ancak bu yolla ve bu şekilde var olur. Büyük İslam düşünürü Farabi’nin “Var mısın ki, yok olmaktan korkuyorsun?” demesi bundandır, bundan dolayıdır.
Çünkü bunları bilmeyen, merak etmeyen, sorgulamayan, araştırmayan, öğrenmeyen, öğrenmek istemeyen insan, manevi anlamda, entelektüel anlamda insan olarak var değildir ve o insan hayatı, hayatını bir ot gibi, bir bitki gibi yaşıyordur.
Oysa yaşamak ciddi bir iştir. Usta şairimiz Nazım Hikmet’in “yaşamak şakaya gelmez, yaşamak ciddi bir iştir, onun için büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın ve hayatı ciddiye alacaksın…” demesi bundandır, bundan dolayıdır.
Değerli Konuklar,
Kendisi, “insanınkendisiyle ilgili olması” şeklindeki “objektivist” anlamda felsefi görüş sahibi olan Rus asıllı, Amerikalı mimar, filozof ve yazar Ayn Rand’ın özlü ifadesiyle felsefe; “kokteyl partilerindeki veya kiliselerdeki törenlerin içini doldurmak için yaratılmış anlamsız soyutluklar gösterisi değildir. Oryantal abartmalarla çınlayan gereksiz bir Avrupa uğultusu hiç değildir. Felsefe, İngiliz profesörler tarafından başka türlü bir işe girmesi mümkün olmayan çalışma arkadaşları için geliştirilmiş olan ve gerçek ile yollarını ayırmış bir satranç oyunu da değildir. Felsefe, insan yaşamındaki en temel unsurdur. Felsefe, insan aklını ve karakterini, ulusların kaderini biçimlendiren asıl güçtür. İnsanın tercihi bir felsefe sahibi olmak veya olmamak konusunda değil, fakat sadece hangi felsefeye sahip olmak konusundadır. İnsanın tercihi, tercihinin bilinçli, açık, mantıklı ve bu nedenle pratik mi olacağı, yoksa rastgele, belirsiz, çelişkili ve bu nedenle zararlı mı olacağı konusundadır.”
Bu paragrafa ve cümleye Ayn Rand ile başladık, yine ondan ödünç alarak devam edelim; “Neden onursuz yaşadığınızı, ateşsiz sevdiğinizi, direnmeden öldüğünüzü merak mı ediyorsunuz? Neden her baktığınız yerde cevapsız kalmaya mahkum sorularla karşılaştığınızı, yaşamınızın neden imkansız çelişkilerle dolu olduğunu, neden – ya beden, ya ruh – gibi, – ya akıl, ya kalp – gibi, – ya güvenlik, ya özgürlük – gibi yapay seçimlerden kaçmak için tüm ömrünüzü mantıksız kararsızlıklarla geçirdiğinizi bilmek mi istiyorsunuz? Cevap yok diye çığlıklar mı atıyorsunuz? Algılama aletinizi, aklınızı kullanmayı ret etmişiniz, ondan sonra da evrenin bir esrarengizlik yumağı olduğundan yakınıyorsunuz. Elinizdeki anahtarı fırlatıp atıyor, sonra tüm kapılar yüzüme çarpıldı diye ağlıyorsunuz. Mantıksızı izleyerek yola koyuluyor, sonra varoluş anlamlı değil diyorsunuz. Aklınızı takip etmedikçe ve kullanmadıkça, hayatınızı bu tür sorulardan kaçarak geçirmeye mahkumsunuz. Tercih yapmaktan kaçındıkça, başkalarının tercih ettiği bir yaşama tutsak olacaksınız. Felsefe, yaşamı sorgulama, varoluşu anlama, aklı ve mantığı kendi mutluluğumuz için kullanma aracıdır. Felsefe, entellerin bir araya geldiklerinde, kafanızı karıştırmak için yaptıkları laf kalabalığı değildir.”
Sevgili Meslektaşlarım,
Uzmanların ifadesiyle, aklımız, zihnimiz, algılayabildiğimiz hemen her şeyin kavramlar halinde bütünleştirilmesi şeklinde çalışır. Bu işleyiş, giderek daha büyük bütünleşmeleri gerektirir ve getirir. Böylece kendine özgü yasaları, işleyişi, aşamaları ve süreçleri bulunan evren hakkında; üzerinde yaşadığımız, çalıştığımız, hayatımızın resmini yaptığımız bir atölye olan tarihsel dünya hakkında; hayat ve hayatın sonsuz olgu ve olayları hakkında; yaradılış hakkında; varlığın anlamı, hikmeti, yapısı ve niteliği hakkında; kendimiz ve başkaları hakkında; bilginin kendisi ve araçları hakkında bizi aydınlatan ve bize yol gösteren sonuçlara ulaşırız.
Bütün bunlar için, varoluşu inceleyen ve Aristoteles’in kendiliğinden oluş olarak ifade ettiği metafiziğe; insanın kavrama yollarını ve anlama yöntemlerini inceleyen epistemolojiye; felsefenin teknolojisi olan, sadece insan için anlam ifade eden, varoluşun bütünü ile ilgilenen, insanın tercihlerine ve davranışlarına yön veren ve diğer insanlara nasıl davranmaları gerektiğini belirleyen bir değerler sistemi olan ahlaka; siyasetçilerin nasıl siyaset yapmaları ve yönetenlerin nasıl yönetmeleri gerektiğini ve gerçek bir sosyal sistemin ilkelerini tanımlayan siyasete; insan olarak bilincimizi ve duygularımızı besleyen, bizi yumuşatan, incelten, rafine eden sanata, metafiziğe, epistemolojiye ve ahlaka dayalı sanatı inceleyen estetiğe, yani bütün bunların toplamını ifade eden felsefeye gereksinim duyarız.
Esasen felsefesi olmayan insanın tarzı, üslubu, içeriği, heyecanı olmadığı gibi hayatının da bir anlamı yoktur. Oysa insan anlam arayan, hayatının anlamını bulmaya çalışan bir varlıktır. Birey olarak felsefeye bunun için, yani hayatımızın anlamını bulmak için ihtiyacımız vardır.
Karnımız aç da olsa, tok da olsa; paramız olsa da olmasa da; iyi bir işe, iyi bir mesleğe, iyi bir mevkiye sahip bulunsak da, bulunmasak da; önemli veya değerli olsak da, olmasak da, felsefeye ihtiyacımız vardır. Doğamız gereği vardır, görebilmek, duyabilmek, hissedebilmek, düşünebilmek, sorgulayabilmek, eleştirebilmek, anlayabilmek, davranabilmek, öğrenebilmek ve yaşayabilmek için vardır.
İçinizden kimileri, Romalıların söylediği gibi “önce yaşamak, sonra felsefe yapmak” veya “ben somut şeylere ilgi duyarım, yaşamın gerçekleri ile uğraşırım, soyut şeyleri düşünmek bana bir yarar getirmez, beni yorar, beni bozar, benim karnımı doyurmaz, onun için benim felsefeye ihtiyacım yok” diyebilir ya da böyle düşünebilir. Ama esas bunu diyenlerin, böyle düşünenlerin felsefeye ihtiyacı vardır.
Neden mi? İşinde ve mesleğinde başarılı olmak, kendisini ve var olduğunu bilmek, hayatının anlamını kavrayabilmek, kendisini tanımak, zihnini ve kirlenen düşüncelerini değiştirmek, karşılaştığı sorunları çözebilmek, yaşama uğraşını sürdürebilmek, ayakta kalabilmek için felsefeye ihtiyacı vardır.
Birey olarak, toplum olarak her gün birileri tarafından taciz edilmemek; zihnimizin ve yüreğimizin birileri tarafından bozulmasına, iğfal edilmesine, yalan yanlış doldurulmasına izin vermemek; yalanları doğru, doğruları yalan göstermemek; bu şekilde gösterenlere ve gösterilenlere inanmamak ve aldanmamak; hakikatin bozulmasına izin vermemek; soygunları sıradanlaştırmamak; dilin ve sözün içini doldurabilmek; siyasal dilin tecavüzlerinden korunmak için felsefeye gereksinmemiz vardır.
Klişelerle, sloganlarla, hamasetle, işe yaramaz metaforlarla, bayat kullanımlarla çürümüş bir dilin, zihnimizi uyuşturup edilgenleştirmemesi, bilincimizi ele geçirip bizi yönlendirmemesi ve yönetmemesi, aklımızın, basmakalıp görüş ve düşünceleri, incelemeden, tartışmadan, sorgulamadan kabul etmeye ayartılmaması ve zorlanmaması için felsefeye ihtiyacımız vardır. Zihnimizde sağlıklı bir kuşkunun olması, bu kuşkunun bizi tetikte ve dengede tutması, kendimizi de hedef alan kuşkucu bir ironiye yer verebilmesi için felsefeye ihtiyacımız vardır.
Sadece bunlar için değil, sağlığında Filistin sorununun en önde gelen savunucusu ve Filistin asıllı Arap olan Edward W.Said’in “Entelektüel-Sürgün-Marjinal-Yabancı” isimli eserindeki özlü ifadesiyle, “çevrede dolaşmak, ayakta durup otoriteye cevap verebilecek bir dile ve cesarete sahip olmak, her türden otoriteye sorgusuz sualsiz boyun eğmemek, her türlü otoriteden gelen tehditlere cesaretle karşı koymak için” felsefeye ihtiyacımız vardır.
İnançlarımızda, düşüncelerimizde, davranışlarımızda tutarlı olmak, zihnimizdeki çöpleri atmak, kirlenen, eskiyen ve son kullanma tarihi geçen fikirlerimizi değiştirebilmek, yeni şeyleri öğrenebilmek ve keşfedebilmek için felsefeye ihtiyacımız vardır.
Özgür, özerk ve bağımsız bir birey olmanın ve öyle kalmanın yolunu bulabilmek, hakikati söyleyebilmek ve temsil edebilmek için felsefeye ihtiyacımız vardır.
Bir haminin veya vasinin ya da bir otoritenin veya iktidarın bizi yönlendirmesine izin vermemek, yeni diller ve ruhlar icat edebilmek, mutluluğu aramak ve bulmak için felsefeye ihtiyacımız vardır.
Değerli Felsefe Dostları,
“Tarihsel bilgi olguların bilgisidir, felsefi bilgi ise nedenlerin bilgisidir” diyor Romalılar. Tarihsel olayları ve bu olayların nedenleri ile sonuçlarını görebilmek, siyasal itaat yükümlülüğünün kaynağını, nedenini araştırmak ve bilmek için felsefeye ihtiyacımız vardır. Zira bütün bunlar, ancak ve ancak siyaset felsefesini, tarih felsefesini, hukuk felsefesini bilmekle mümkündür. Felsefeye bunun için ihtiyacımız vardır.
“Rollerimizi, hayatın her alanındaki rolümüzü, daha başından hangi ideolojiler içerisinde kalarak oynayacağımızı, bu rolleri hangi ideolojinin belirleyeceğini ve taşıyacağını oturup ciddi ciddi düşünmek zorundayız… Biz iki yüz yıldır her olguyu sadece kendi alanında görüp, değerlendirebildik; aynı olguyu var eden sorunsalın başka bir alanda yaşayıp soluk aldığını ya fark etmedik ya da görmezden geldik. Oysa iki yüz yıllık kültür tarihimiz, Türkiyeli aydının iki yüz yıldır aynı aymazlığı çeşitli düşünceler adına yaşamasının tarihidir” diyor Murathan Mungan.
Doğru da diyor. İki yüz yıldır aynı aymazlığı çeşitli düşünceler adına ve çeşitli düşünce kalıpları altında yaşamamızın, bu düşüncelere tutsak olmamızın nedeni, bu düşüncelerin felsefesini bilmememiz, bilsek de bunu içselleştiremememiz, yaşamımıza uygulayamamamızdır. Yani birey olarak, toplum olarak bir felsefemizin olmamasıdır.
“Mutlu bir domuz olmaktansa, tedirgin bir Sokrates olmayı tercih ederim” diyor, yıllar yıllar öncesinde John Stuart Mill. Mutlu bir domuz değil, tedirgin bir Sokrates olmak için felsefeye ihtiyacımız vardır.
Sayın Konuklar,
Kullandığı değişik imgeler, sahip olduğu zengin düş gücü, incelikli üslup ve güçlü teknikle, divan edebiyatının ve tasavvuf düşüncesinin en büyük temsilcilerinden olan Şeyh Galip, oldukça ünlü olan dizelerinin birisinde; “Hoşça bak zatına kim zübde-i alemsin sen/Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen/Hoşça bak kendine, çünkü sen kâinatta yaratılmışların göz bebeği olan insansın” diyor.
Sadece çağdaş Türk şiirinin değil, günümüz Türkiye’sindeki entelektüel yaşamının da seçkin isimlerinden olan Hilmi Yavuz’un özgün ve yerinde yaklaşımıyla, Şeyh Galip’in bu dizeleriyle vermek istediği esas mesaj; eski Yunanlıların gözünde hem site düzeninin hem de toplumsal ve bireysel davranış ve yaşama biçiminin temel ilkelerinden birisi olan “kendine dikkat etmek”, “kendinle ilgilenmek”, “kendine özen göstermek” anlamlarına gelen “epimelesthai sautou” ilkesidir.
Yaşama sanatının temel değerlerinden birisi olan bu ilke; insanın maddi ve gündelik anlamda, yani giyim kuşam, yeme içme, gezip tozma, eğlenme bağlamında, kendisine dikkat etmesinden, kendisiyle ilgilenmesinden, kendisine özen göstermesinden daha çok manevi yönden, ahlaki yönden, yani felsefi ve entelektüel yönden kendisine dikkat etmesini, kendisiyle ilgilenmesini, kendisine özen göstermesini hem ifade ve hem de talep eder.
Eski Yunan felsefesini benimseyen ve Mevlevi terbiyesi ile kültüründen gelen Şeyh Galip’in de savunduğu bu temel ilke, antik felsefenin en önemli ahlak ilkesi olan ve gaipten gelen bir bilgenin sözü olarak eski Yunan’daki Delfi Tapınağı’nın kapısında yazılı bulunan ve “Delfik İlkesi” olarak isimlendirilen “kendini bil” ilkesidir. Bu ilke “epimelesthai sautou” ilkesiyle birlikte yaşama sanatının iki temel ilkesini oluşturur.
Fransız düşünür Michel Foucault’nun bir söyleşisinde ifade ettiği üzere, her iki ilkenin de temel amacı; “insanın başlangıçta olmadığı kişi olmasıdır.” İnsanın başlangıçta olmadığı kişi olabilmesi için, kendisine emek vermesi, kendisini oldurması, bunun için de kendisine bir aynadan bakması gerekir. Aksi halde insan kendini bilemez, kendisini tanıyamaz, kendisiyle ilgilenemez, kendisine özen gösteremez. İnsanın kendisini bilmeye, kendisiyle ilgilenmeye, kendisine özen göstermeye yönelik bir çabası olmadığı takdirde, ahlaklı olması, kendisini oldurması, yaşamda doğru bir yerde durması, yaşama tutunması, mutlu, verimli ve yaratıcı olması mümkün olmadığı gibi, doğru bir siyasal görüşü ve eylemi benimsemesi, bunun tarafı olması, kendisini bu alanlarda ve konularda geliştirmesi de mümkün değildir. Bir Alman atasözü “çok düşman, çok şeref” der. Bu sözün anlamı düşmanı olmayan insanın şerefsiz olması demek değildir, düşmanı olmayan insanın yanlış yerde durması, eyyamcı olması demektir.
İnsanın başlangıçta olan kişi olmaması, kendini bilmesi, kendini tanıması, kendisine ilgi ve özen göstermesi, ahlaklı olması, yaşamda doğru bir yerde durması, durabilmesi, eyyamcı olmaması, verimli ve yaratıcı bir hayat sürebilmesi, doğru bir siyasi görüşe ve tercihe sahip bulunması, bulunabilmesi için felsefeye, felsefeyi bilmeye ihtiyacı vardır.
Sevgili Meslektaşlarım,
“Felsefe, bilgelik alıştırması ve öğretisidir” diyor Kant. Bilgelik alıştırması yapmak ve bunun öğretisini öğrenmek; sorgulama yapabilmek, dünya ve hayat üzerine, kendimiz üzerine, başkaları üzerine, insanlık tarihi üzerine, siyaset üzerine düşünebilmek, yanılsamaların, önyargıların önüne geçebilmek, ideolojilerin eleştirisini yapabilmek demektir. Özel yaşamımızda olsun, mesleki yaşamımızda olsun ayakta ve diri kalabilmek, mücadele edebilmek için bilgelik öğretisini öğrenmeye ve bunun alıştırmasını yapmaya, yani felsefeye gereksinim duyarız.
Bütün bunları yapabilmek için felsefenin gereksinim duyduğu ve kullandığı tek araç akıldır. Onun için felsefenin en iyi dostu aklın geliştirdiği bilimdir. Felsefenin düşmanları ise; ahlaksızlıktır, bağnazlıktır, budalalıktır, aymazlıktır, yalandır, kötülüktür, iki yüzlülüktür, riyakarlık ve her türden fanatizmdir. Felsefe, bu düşmanları ile savaşmak, onları alt etmek için aklı kullanır ve bilimle işbirliği yapar.
Değerli Felsefe Dostları,
“Başkasının bilgisiyle bilgin olabilsek de, sadece kendi bilgimizle bilge olabiliriz” diyor Montaigne. Doğru da diyor. Çünkü bilgili olmak, bir bilen olmak, bilgin olmak, bilge olmak demek değildir. Esasen felsefe ne bilimdir ne de bilgidir. Bilme edimi hiç değildir. Felsefe, sadece ve sadece var olan bilgiler üzerine, insan üzerine, yaşama dair olan her şey üzerine, ahlak üzerine, adalet üzerine, hak üzerine, hukuk üzerine, hakikat üzerine, özgürlük üzerine, bağımsızlık üzerine, tarih üzerine, siyaset üzerine, sanat üzerine düşünmektir.
Zira insan, bu konularla ilgili sorular sorarak, bunlar üzerine düşünerek, bunları özümseyerek, bunları içselleştirerek, bunları uygulayarak bilge olur, kamil bir insan olur. Onun için bilge olmak daha iyi yaşamak, daha iyi düşünmek, daha ahlaklı olmak, daha dingin, daha huzurlu, daha mutlu olmak demektir. Felsefe, bilgili olmanın değil, sadece bilge olmaya giden yolun taşlarını döşer. O nedenle, felsefeye ihtiyacımız vardır.
“Sorgulanmış bir hayat, daha iyi bir hayattır” diyor Sokrates. Bunu yapamayanlar, yapamadıkları için de yaşadıkları hayatın altında ezilip kalan insanlar, ruhsal yönden hasta olurlar ve Prozac’a, Cipram’a ya da benzeri diğer antidepresanlara sığınırlar. Oysa bunlar ruhsal olarak bunalan veya hastalanan insanı tedavi etmez, aksine insanı hayattan ve hakikatlerden koparır. Ama Sokrates, yani felsefe ruhsal olarak hastalanan insanı tedavi eder, manevi ve entelektüel yönden insanı eğitir, geliştirir, terbiye eder, hayatla, kendisiyle, başkalarıyla ve hakikatle buluşturur. Onun için ruhsal yönden bunalan ve hasta olan insanın kendisini antidepresanlara değil, felsefeye teslim etmesi gerekir. O halde, ruhsal yönden hasta olmamak ve bunalmamak için, eğer hasta olmuş isek iyileşmek için felsefeye ihtiyacımız vardır.
Sevgili Meslektaşlarım,
Diğer bilim kollarının konusu belli olduğu halde, felsefenin konusunu tespit işi felsefenin kendi görevidir, nitekim Alman Sosyolojisinin kurucularından olan George Simmel’in söylediği gibi, “her filozof, sadece hangi cevapların bulunacağını değil, aynı zamanda hangi soruları soracağını da tayin eder.” (Ernest Hirch, Hukuk Felsefesi ve Hukuk Sosyolojisi Dersleri, Banka ve Ticaret Hukuku Araştırma Enstitüsü, sayfa 46 – 1996)
Dolayısıyla felsefeyle uğraşan kişiler, sadece bilinen soruları ve cevapları bulmakla ve bunları araştırmakla, incelemekle yetinmezler, eski sorulara yeni cevaplar ararlar, daha önce sorulmayan soruları sorarlar, bunların cevaplarını bulmaya çalışırlar. Onun için Amerikalı gelecek bilimci Alvin Toffler: “Yirmi Birinci Yüzyılın cahilleri okuma yazma bilmeyenler olmayacak, dün öğrendiklerini unutup yeni şeyleri, yeni bilgileri öğrenmeyenler olacaktır” demiştir.
Yine felsefenin ne olduğunu hem genel hem de Marksist açıdan inceleyen ve bu amaçla “Felsefe Nedir? Marksist Bir Deneme” isimli bir kitap yazan Amerikalı Marksist düşünür ve yazar Howard Selsam, sözü edilen eserinde felsefe konusunda şunları yazıyor: “… Felsefe nedir? sorusunun pek çok cevabı vardır, fakat bu soruya verilen dünyadaki hiçbir yorum ve cevap, Marksist cevap ve yorum kadar ilginç değildir. Öyle ki, ister dost, isterse düşman olsun, giderek artan sayıda insan, felsefenin sadece üzerinde konuşulacak bir konu değil, eyleme geçilecek bir konu olduğunun farkında değildir… Felsefe Marx ve Engels için salt bir teori değil, daha iyi bir hayat talebinin ve bu hayata ulaşmak için gerekli olan bilginin fiili ifadesidir… Onun için Marx, ‘Filozoflar şimdiye kadar dünyayı sadece çeşitli biçimlerde yorumladılar, oysa şimdi asıl olan dünyayı değiştirmektir.’ demiştir…”
Daha iyi bir hayat talebini ortaya koyabilmek, bu hayata ulaşabilmek ve bu hayatı yaşayabilmek için gerekli olan bilgiyi öğrenmek ve ifade edebilmek ve dünyayı değiştirebilmek için felsefeye ihtiyacımız vardır.
Hemen hepimiz iyi bir hayatın peşinden koşuyoruz, her şeyimiz olsun istiyoruz. Ama hiçbir şeyi derinlemesine sorgulamıyoruz, sorgulamak istemiyoruz, daha önemlisi kendimize de eleştirel bakmıyor ve kendimizle yüzleşmiyoruz. Ve o nedenle, yanılsamalarla, aldanmalarla, iletişimsizlikle dolu bir hayat yaşıyoruz. Bu da bizi mutsuzluğa, huzursuzluğa itiyor.
Peki! Bütün bu olumsuzluklardan kurtulmak, mutlu olmak, mutlu yaşamak ve dünyayı değiştirebilmek için ne yapmalıyız? Michael Jackson’un “Heal the World/Dünyayı İyileştir” isimli o anlamlı ve güzel şarkısında söylediği gibi: “Dünyayı iyileştirmeliyiz/Senin için ve benim için/Ve tüm insan ırkı için/Dünyayı daha iyi bir yer yapmalıyız”
Felsefeye bunun için, yani dünyayı değiştirebilmek ve bütün insanlar için iyi bir yer yapmak için ihtiyacımız vardır.
Değerli Konuklar,
Yargının kurucu unsurlarından olan bağımsız savunmayı temsil eden avukatlar, sadece hukuki sorun ve anlaşmazlıkların adalet ve hakkaniyete uygun olarak çözümlenmesini ve hukuk kurallarının tam olarak uygulanmasını sağlamakla görevli ve yükümlü değillerdir.
Aynı şekilde barolar da sadece avukatlık mesleğini geliştirmekle, meslek mensuplarının yararlarını korumak ve gereksinimlerini karşılamakla, meslek düzenini, ahlakını, hukukun üstünlüğünü, insan haklarını savunmakla ve korumakla görevli olmayıp; toplumsal değişime katkı yapmakla, bu amaçla, kurulu olanı, alışılmış olanı, bilineni, rahat şeyleri, insani ve toplumsal ilişkileri, becerileri sorgulamakla ve gerektiğinde bütün bunları terk etmekle yükümlü olan ve olması gereken kuruluşlardır.
Baroların, bir hukuk insanı ve bir birey olan avukatların, bütün bu işlevleri yerine getirebilmeleri için felsefeye gereksinmeleri vardır. Zira felsefe sadece bir merak, bir keşfetme, bir hobi etkinliği değil, az çok aydınlığa kavuşturulan, ortaya çıkarılan bir şeyin, insanın kendisi için, başkaları için, toplum için faydalı olabileceğine dair bir umudun ve bu umudun ortaya çıkarılması için verilen bir uğraştır.
Herhalde hukuk, adalet, vicdan ve felsefe kadar birbirine bağlı, birbirini etkileyen, biçimlendireni tamamlayan başka bir şey yoktur. Öyle ki, felsefeyle öyle ya da böyle ilgisi olan her insan hukuka saygılı, adaletli ve vicdan sahibi, vicdan sahibi olan her insan da felsefeyle, adaletle, hukukla bir şekilde ilgilidir, ilgili olmak zorundadır.
Yine hukukun en önde gelen işlevi ve amacı adaleti gerçekleştirmek olmakla ve adalet hakkaniyet demek, vicdan sahibi olmak demek olmakla, adaleti talep eden ve savunan avukatların ve baroların yaptıkları mücadelelerde, adalet dağıtan yargıçların, verdikleri kararlarda, kamu adına açtıkları davalarla hakikati bulmaya ve adaleti tesis etmeye çalışan savcıların, tek bir sözcükle ifade etmek gerekir ise, hukukçuların vicdan sahibi olmaları, hakikati savunmaları ve hakikatin yanında olmaları gerekir.
O nedenle, yargıcıyla, avukatıyla, savcısıyla hukukçuların, kendi görevlerini hakkıyla ve layıkıyla yapabilmeleri için felsefeye ve felsefeyi bilmeye ihtiyaçları vardır. Zira insanı ve vicdanı terbiye eden, arıtan en önemli iki disiplinden birisi hukuk, diğeri ise felsefedir.
Sevgili Meslektaşlarım,
Bu noktadan ve referanslardan hareketle 2004 yılında Baro Başkanı seçilmemden ve arkadaşlarımla birlikte göreve gelmemden hemen sonra Ankara Barosu bünyesinde bir Felsefe Kulübü kurduk. Bu kulübü kurmaktan amacımız, avukat olarak mesleğimizi icra etmek hususunda en çok ihtiyacımız olan bir konuda, yani felsefe konusunda meslektaşlarımızı bilgilendirmek, eğitmek, yetiştirmek, entelektüel düzeyimizi yükseltmek, sorgulama yeteneğimizi geliştirmekti.
Görevde kaldığımız süre içinde bu kulüp tarafından, Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesi, Hacettepe Üniversitesi, ODTÜ Öğretim Üyesi olan felsefe hocalarının katılımlarıyla çok sayıda etkinlik düzenlendi. Pek çok meslektaşımız tarafından ilgi ve beğeni ile izlenen bu konferansları daha sonra kitap olarak bastırdık ve meslektaşlarımızın yararlanmasına sunduk.
Amerikalı şair T.S.Eliot, ‘Four Quarters’ isimli şiirinde “Keşif yapmaktan asla vazgeçmeyeceğiz/Ve tüm keşiflerimizin sonunda/Başladığımız yere döneceğiz/Ve orayı ilk kez gerçekten bileceğiz” diye yazar. Felsefe Kulübü yaptığı etkinliklerde sunduklarıyla, sorduklarıyla, sorguladıklarıyla, tartıştıklarıyla bize çok şey kattı, çok şey öğretti. Hiçbir şey öğretmedi ise, bir tek şey öğretti; keşif yapmayı, keşif yapmaktan asla vazgeçmemeyi.
Baroda kurduğumuz Felsefe Kulübü’nün düzenlediği etkinlikler dışında, Türkiye Felsefe Kurumu ile ortaklaşa sertifikalı hukuk ve etik eğitimi çalışmaları yaptık. ‘Etik ve Meslek Etikleri’, ‘Adalet Kavramı’, ‘Normlar ve Hukuk Normları’, ‘Meslek Olarak Hukukçuluk’, ‘İnsan Hakları’, ‘Değer ve Değerlendirme Problemleri’ konularının işlendiği bu eğitim çalışmalarına katılan meslektaşlarımız kendilerini geliştirme olanağı buldular.
Yine Ankara Barosu tarafından her iki senede bir düzenlenen “Uluslararası Hukuk Kurultayı-2006”nın mercek altına aldığı konulardan birisini “felsefe” ve doğru davranışlarda bulunmak, iyi bir insan olmak ve insani değerler hakkında düşünme pratiği yapmak ve esasen bir ahlak felsefesi olan “etik” olarak seçtik. Yerli ve yabancı çok değerli hukukçular ve akademisyenler her iki konuda da sundukları tebliğler ve yaptıkları konuşmalarla bize çok değerli bilgiler aktardılar. Bu tebliğleri ve konuşmaları da kitaplaştırdık ve gerek meslektaşlarımızın gerekse konuya ilgi duyanların yararlanmasına sunduk.
Ne var ki, Felsefe Kulübü’nün yaptığı etkinliklerden memnun olanların ve yararlananların yanı sıra memnun olmayanlar ve hatta rahatsız olanlar da vardı. Rahatsızlık, konferanslardaki kimi sunumların ezber bozmasından kaynaklanıyordu. Bu bağlamda, o güne kadar aynı veya benzer görüşteki insanları dinlemeye alışmış olan Ankara Barosu üyesi avukatların bir kısmı, bu etkinliklerde ‘öteki’ düşünceyle karşılaşmaktan son derece rahatsız oldular. Ortaokulda ve lisede okudukları Yurttaşlık Bilgisi ve tarih kitaplarından edindikleriyle sınırlı olan bildiklerinin, bunlardan çok farklı olan duydukları ve dinledikleriyle ters düşmesinden kaynaklanan rahatsızlıklarını, sağda solda ifade etmeye başladılar. Ama görevde kaldığımız süre içinde biz bunlara aldırış etmedik, felsefeyle olan dostluğumuzu koruduk, bu bağlamda felsefe konusundaki etkinliklerimizi sürdürdük.
Peki! Sonra ne oldu? Bizim görevden ayrılmamızdan sonra yönetime felsefe sevmez bir ekip geldi. Bu felsefe sevmez ekip, Felsefe Kulübü’nden rahatsız olanlarla birlikte hareket etti ve sonuç itibariyle Felsefe Kulübü lağvedildi. Ne yazık ki, o günden sonra Ankara Barosu’nun felsefeyle olan dostluğu ve ilişkisi de sona erdi.
Sevgili Arkadaşlar,
Dar anlamda baroların ve avukatların, geniş anlamda yargıçların, savcıların ve toplumun sadece felsefeye değil, insanlığın yaşadığı tarihsel deneyimin cisimleştirildiği, insanlığın ortak dili ve duygusu olan, şiddeti, yalanı, ikiyüzlülüğü reddeden, insanları sevgiye, barışa, özgürlüğe çağıran, bu amaçla insanlara sonsuz ve özgür bir ruhun kalp atışlarını dinleten, bizi hüzün ve sevinçle buluşturan, hayatın bir eleştirisi olan, her konuda köklü değişiklikler yapabilecek güce sahip bulunan, felsefenin özel bir dalı ve kadim dostu olan dar anlamda sanat felsefesi, geniş anlamda sanata da gereksinmesi vardır.
Yani resme, heykele, şiire, romana, öyküye, sinemaya, tiyatroya, müziğe, başkaca tutkulu yapıtlara, estetik yapıtlara da gereksinmesi vardır. Zira sanat da felsefe gibi her zaman ve her yerde bir keşif ve kişisel gelişim aracıdır. Felsefe gibi sanat da tembelliği, önyargıları ve dengesizliği davet eden kültürel tembelliğin panzehridir. Esasen felsefenin en yakın dostu olan sanatın en önemli görevi ve işlevi de tıpkı felsefenin görev ve işlevi gibi tembelliği, önyargıları, dengesizliği, entelektüel fukaralığı getiren kültürel tembelliği ve yozlaşmayı engellemek, bunlarla mücadele etmek ve bunları yok etmektir.
Sanatın bütün dallarını kapsayan retorik ve görsel alan olsun, halkın, hiçbir dayatma olmadan kendiliğinden bir araya geldiği birahaneler, kahvehaneler, pazaryerleri, karnaval alanları, sinema ve tiyatro salonları olsun, bütün bu yerler, toplumsal olandan, toplumsal ve kamusal alandan bağımsız yerler ve özel alanlar değildir.
O nedenle, siyasal mücadelelerin tarihi, büyük ölçüde, önemli toplantı mekânlarını, söylem alanlarını, sanatı denetlemeye yönelik girişimlerin tarihi olmuştur. Öyle olduğu için batı kültüründe, meyhane, pub, taverna, han, bar, karnaval, tiyatro; doğu kültüründe kahvehane, meyhane, pazaryeri gibi yerler, dünyevi otoriteler ile din adamları tarafından yıkıcılık mekânları, günah alanları olarak görülmüştür.
Zira bütün bu yerler, Amerikalı siyaset bilimci ve akademisyen J. C. Scott’un ‘Tahakküm ve Direniş Sanatları – Gizli Senaryolar’ isimli kitabında anlattığı üzere, resmi kültürle arası genellikle açık olan popüler kültürün, kendisini oyunlarla, danslarla, şarkılarla, şiirlerle, kumarla, küfürle, düzensizlikle cisimlendirdiği ve ifade ettiği yerlerdir.
Nitekim Shakespeare’in oyunlarında, meyhanenin, pazaryerinin, karnavalın kültürel anlamına ilişkin söylemlerden öğrendiğimiz üzere, gizli senaryonun toplumsal mekânları olan bu yerlerde, tahakküm ilişkilerinden kaynaklanan dile getirilmemiş karşıtlıkların, bastırılmış öfkelerin, tutulmuş dillerin ateşli ifadelerini buluruz. O nedenle, Balzac, ‘Köylüler’ isimli romanında, ‘İşte bu nedenle meyhane halkın parlamentosudur’ demiştir.
O nedenle, 2004 yılında benim Baro Başkanı seçilmemden ve arkadaşlarımla birlikte göreve gelmemden hemen sonra Ankara Barosu bünyesinde kurduğumuz Felsefe Kulübü’nün yanı sıra Sanat Kulübü ve Sinema Kulübü kurduk.
Sinema Kulübü tarafından düzenlenen hukuk ve adaleti konu alan film gösterimleri ile kısa film yarışmalarının yanı sıra, Sanat Kulübü tarafından şiir, ‘Adalet Uğraşısı İçinde Avukat ve Avukatlık Mesleği’ konulu Resim-Heykel-Özgün Baskı-Fotoğraf yarışmaları düzenlendi ve Ankara Barosu bu konudaki eserlerden, yani resimlerden, heykellerden, özgün baskılardan ve fotoğraflardan oluşan zengin bir koleksiyon sahibi oldu.
Bizim yönetimden ayrılmamızdan sonra Sinema Kulübü lağvedildi, Sanat Kulübü yerine Kültür Sanat Alt Kurulu oluşturuldu, bu kurul eliyle sanat işlerine kör topal devam edildi ve halen de devam ediliyor ama bir daha Resim-Heykel-Özgün Baskı, Fotoğraf ve kısa film yarışmaları yapılmadı.
Bütün bunları yapmaktan, bu bağlamda az yukarıda sözünü ettiğim kulüpleri kurmaktan, felsefeyle, genel anlamda sanatla, özel anlamda sinema sanatıyla ilgili faaliyetlerde bulunmaktan amacımız; avukatların kendilerini bu alanlarda geliştirmelerine katkıda bulunmak, mesleklerini icra etmekte felsefeden ve sanattan beslenmelerini sağlamak ve avukatları ve avukatlık mesleğini hakkı olan kaliteye kavuşturmaktı.
Esasen felsefi ve sanatsal bir altyapı ve donanım olmadan avukatlık mesleğinin hakkıyla yapılması, avukatların ve baroların hukukun gelişmesinde öncü rolünü oynamaları mümkün değildir. Zira avukatın, avukatlık mesleğinin, avukatların meslek örgütü olan baroların, hukukun ve hukukçuların en önemli besin kaynağı felsefe ve sanattır.
Bütün bu nedenlerle, hukukçuların ve onların en önemli temsilcisi olan avukatların sanata ve felsefeye ihtiyaçları vardır.
Sayın Konuklar,
Hukukun amacı, görevi ve işlevi, hukukla ilgili olguları ve olayları, bilimin öngördüğü şekilde, diğer bir deyişle sistematik olarak incelemek, bu olgu ve olayları bir sistem haline getirmektir.
Hukuk felsefesinin amacı, görevi ve işlevi ise, sayısız bir kurallar bütünü ve toplamı olan hukuku, genel kültür açısından incelemek, hukuk felsefesinin temelini oluşturan hukuk teorilerini göz önüne almak, hukuk nedir, hak nedir, hukukun kaynağı, amacı, adalet idesi nedir, yürürlükteki hukuk düzeninin, yani pozitif hukukun meşruiyetinin kaynağı nedir sorularının cevabını veya cevaplarını araştırmak ve bulmaya çalışmaktır.
Buna göre, hukuk felsefesi, hukuktan değil, felsefeden hareket eder ve dolayısıyla hukuku felsefe temelinde inceler.
Yine hukuku, hukukun amacını, görevini, işlevini, hukukla ilgili olguları ve olayları sistematik bir şekilde açıklamayı amaçlayan ama değerler arasında herhangi bir tercih yapmayan hukuk biliminin aksine, hukuk felsefesi, ahlaki ve ideolojik bir yaklaşımla, kendi açısından en ideal hukuk olarak kabul ettiği şeye göre, hukukun normatif bir analizini yapar, hukuku bilimsel ve felsefi açıdan ele alır ve bu çerçevede inceler.
O nedenle, hukuk felsefesi, hukuk teorileri ve hukuk bilimi ile yakından ve hatta doğrudan ilgili ve ilişkilidir. Zira hukuk felsefesi, hukuku felsefi boyutuyla ele almak, hukukun ortaya çıkışına, hakka, adalete ve yasal düzene ilişkin sorgulamalara felsefi açıdan yaklaşmak demektir. Esasen hukuk felsefesi, bizatihi hukuk biliminin kendisi gibi kendisine hukukun temel konularını kapsayan bir muhteva edinmiştir.
Yine hukuk felsefesi, genel felsefe, ahlak felsefesi ve siyaset felsefesi ile iç içedir. Zira hukuk felsefesi, toplumu ve bireyi anlamak, toplumun ve bireyin ihtiyaçlarını karşılamak için diğer bilimsel çalışmalara kaynak olabilecek sorgulamalar yapar, insanların hukuku, hukuk kurallarını, adalet ve hak ilkelerini ve kurumlarını nasıl anladıklarını, nasıl anlamaları ve uygulamaları gerektiğini araştırır ve bunu ortaya koyar.
Hukuk felsefesinin daha iyi bir şekilde anlaşılması ve kavranması ise, felsefe biliminin, genel felsefinin bilinmesini gerektirir. Zira genel felsefe bilinmeden, hukuk felsefesinin anlaşılması ve kavranması mümkün değildir.
Genel felsefe, felsefenin temel alanlarından olan “aksiyoloji/değerler felsefesi” içindeki etik değerler üzerine, yani insanların ahlaki değerlerini sorgulamaları üzerine kurulu olan bir disiplindir. Bu amaçla ve bu noktadan hareketle, genel anlamda felsefe, özel anlamda değerler felsefesi, kişilerin davranışlarına ve eylemlerine esas teşkil eden ilkeleri ve değerleri araştırır.
Hukuk felsefesi ise, hukukun araçları olan yasalar, yasal düzenlemeler, hak ve adalet gibi konulara odaklanır. Bu yönü ve içeriği itibarı ile hukuk felsefesi, insanların ve toplumun ortak ve genel iyiliği için hukukun temel ilkelerinin ve kurumlarının adil ve hakkaniyetli olmasının zeminini hazırlar. Diğer bir deyişle yargılama faaliyetinin ifasını ve icrasını, adına adil yargılama ilkesi dediğimiz adil ve hakkaniyetli bir temele oturtur.
Hukuk felsefesi, bütün bu hususların incelenmesi, araştırılması ve uygulanması için, hukukun ve hukuk sisteminin iç yüzünü ve içeriğini, varlığının ne olduğunu, bunun nasıl tanımlanması, nasıl tespit edilmesi ve açıklanması gerektiğini araştırmaya çalışır. Hukuk felsefesi, aynı zamanda hukukun ve hukuk sistemlerinin öznelerinin, yani yargıçların, avukatların, savcıların, hukuk akademisyenlerinin ve diğer hukukçuların ne yapmaları, hukuku nasıl anlamaları, nasıl uygulamaları, hukukun nasıl olması ve işlemesi gerektiği hususlarını da normatif bir yolla ele alır, inceler ve araştırır.
Hukuk felsefesi bu inceleme, araştırma ve çalışmasında, genel felsefenin; varlığın iç yüzünü, diğer bir deyişle en yüksek hedefini araştıran metafizik ve ontolojik güvenilir/pekin bilgiye nasıl ulaşılabileceğini sorgulayan “epistemolojiden” ve değer biçmek konusunda hangi ölçütlere başvurmak gerektiğini inceleyen “aksiyoloji/değerler felsefesinden” yardım alır. Zira hukuki sorunları aydınlatabilecek fikirler, aynı zamanda genel felsefede, epistemolojide, mantıkta ve sistematik düşünce formlarında da işlevsel olarak mevcuttur.
Değerli Meslektaşlarım,
Buraya kadar verdiğim bilgileri eğer somutlaştırırsak, genel anlamda felsefeyi, özel anlamda hukuk felsefesini bilmeden, anlamadan ve özümsemeden bir yargıcın hukuk normunu analiz etmesi, özüyle, sözüyle ve amaca uygun bir şekilde yorumlaması, analiz etmesi, somut olaya uygulaması, yargılama faaliyetini adil yargılama ilkesine uygun bir şekilde yürütmesi, kişilerin tasarruflarına, davranışlarına ve eylemlerine esas teşkil eden motivasyonlarını anlaması, algılaması ile doğru ve güvenilir bilgiye ulaşması, epistemolojide, mantıkta ve sistematik düşünce formlarında işlevsel olarak mevcut ve hukuki meseleleri aydınlatabilecek olan hukuki fikirlerden yararlanması, değer biçme konusunda hangi ölçütlere başvuracağını bilmesi ve buna göre takdir hakkını nesnel bir şekilde kullanması ve adil bir şekilde karar vermesi mümkün değildir.
Aynı şekilde adalet talep eden avukatların da, genel anlamda felsefeyi, özel anlamda hukuk felsefesini bilmeden, anlamadan ve özümsemeden, bir hukuk normunu analiz etmeleri, özüyle, sözüyle ve amaca uygun bir şekilde hukuk normunu yorumlamaları, açacakları davayı veya yapacakları savunmayı doğru bir hukuki zemine oturtmaları olanaksızdır.
O nedenle, yargıcıyla, avukatıyla, savcısıyla bütün hukukçuların felsefeye gereksinimleri vardır.
Değerli Konuklar,
Osmanlı Devleti döneminde ve On Dokuzuncu Yüzyılda yetişen, büyük devlet ve bilim adamı, tarihçi, hukukçu ve şair olan Ahmet Cevdet Paşa Başkanlığındaki bir komisyon tarafından 1869-1876 yılları arasında derlenen ve 1877 yılında yürürlüğe konulan “Mecelle-i Ahkam-ı Adliye” adlı yasal düzenlemenin 1792.maddesinde, yargı ve yargılama etiğinin anlamına, işlevine ve çerçevesine uygun bir şekilde yargıcın sahip olması gereken özellikler ile standartlara yer verilmekte ve şöyle denilmektedir: “Hakim; hakîm, fehîm, müstakîm, emîn, mekîn ve metîn olmalıdır.” Buna göre “yargıç, hakîm, yani dosyasına ve kendisine hakim ve sahip, alim ve bilgin, haklı ve haksızı ayıran, hak ve adaletle hükmeden; fehim, yani akıllı, zeki, anlayışlı; müstakim, yani doğru, hilesiz, temiz, dürüst; emin, yani emniyetli, kendisine inanılan, güvenilen; mekîn, yani vakarlı, temkinli, olgun, sakin; metin, yani sağlam, metanetli ve dayanıklı olmalıdır.”
Yargıcın böyle olması, bu özeliklere ve niteliklere sahip bulunması, mesleğini ve görevini hakkıyla yapabilmesi için felsefe bilmesi gerekir. Zira sözünü ettiğim maddede öngörülen her bir özelliğin ve niteliğin felsefi bir karşılığı ve anlamı vardır. Bu bağlamda, anılan madde, tıpkı felsefenin emrettiği ve insanı o yönde eğittiği ve terbiye ettiği gibi: kamil bir insan, vicdanlı, ahlaklı, erdemli bir insan olmayı emretmektedir. Böyle bir insan, böyle bir yargıç olmak ya da olabilmek için yargıcın felsefeye ihtiyacı vardır
Diğer taraftan 1890 ile 1976 yılları arasında yaşayan ve Bordeaux Baro Başkanlığı yapan avukat Jean Moliérac: “Görevimizi yaparken kimseye, ne müvekkile, ne yargıca ve ne de iktidara tabiyiz. Bizim aşağımızda kişilerin varlığı iddiasında değiliz. Fakat hiçbir hiyerarşik üst de tanımıyoruz. En kıdemsizin, en kıdemliden veya isim yapmış olandan farkı yoktur. Avukatlar esir kullanmadılar, fakat efendileri de olmadı” demiştir.
Moliérac’ın bu özlü sözünde avukat ve avukatlık mesleği için öngördüğü özgürlük, bağımsızlık, altlık üstlük ilişkisinin olmaması gibi ölçütler esas itibariyle felsefe temeli, dayanağı ve karşılığı olan ölçütlerdir. Avukatların bu ölçütlere göre hareket etmeleri, mesleklerini icra etmeleri, ancak ve ancak felsefi anlamda özgürlük ve bağımsızlık fikrine sahip olmaları, bu fikirleri özümsemeleri ve içselleştirmeleri ile mümkündür. O nedenle, avukatların felsefeye ihtiyacı vardır.
Beni sabırla dinlediğiniz için hepinize teşekkür ediyor, en içten saygılarımı sunuyorum.
Silahlı Çatışma ve Savaş Hukuku, savaşan tarafların uyması gereken kuralların uluslararası hukuk ve uluslararası toplum tarafından belirlenmesi ile oluşmuştur.
Sırbistan-Bosna Hersek arasındaki çatışmalarda yaşananlar savaş suçuna tipik örnektir.
Silahlı Çatışma ve Savaş Hukuku, uyuşmazlıkları çözmeyi yada savaşı önlemeyi hedeflememekte, dünyanın gerçeği olan silahlı çatışma halinde insani dramları azaltmayı, çatışmadan kaynaklı acıları azaltmayı, sivilleri ve asgari insan hakları standartlarını korumayı amaçlamaktadır.
Savaş Hukukunun konusu, savaş ilanı, savaş esirlerine ilişkin davranışlar, ayrımcılık ve savaşın gerekçesi ile orantılı silah ve şiddet kullanımını içermektedir. Kitle imha silahlarının kullanımı ve gereksiz şiddet modern uluslararası hukukun kesin olarak yasakladığı davranışlardır.
Silahlı Çatışma ve Savaş Hukuku
Savaş Hukuku ile Silahlı Çatışma hukuku birbiri ile eş anlamlı değildir. Geleneksel anlamda savaş, en az iki devlet arasında yapılan silahlı çatışmaları kastederken Silahlı Çatışma kavramı düzenli devletlerin yaptığı savaşın dışındaki çatışmaları hukuki düzlemde değerlendirmeyi öngörmektedir. Silahlı Çatışma Hukuku daha üst bir kavramdır ve silah kullanan tarafların herhangi bir devlet olmasını gerektirmeye iç çatışmaları da kapsamaktadır. Birleşmiş Milletler literatürü de bu kavramı desteklemekte, Silahlı çatışmalar hukukuna ilişkin kaynakların da Uluslararası Adalet Divanı Statüsünde belirtilen uluslararası antlaşmalar, teamüller, hukukun genel ilkeleri, mahkeme kararları ve evrensel insan hakları belgeleri silahlı Çatışma Hukukunun ilkelerini belirlemektedir.
Irak Eski Devlet Başkanı Saddam Hüseyin
Dünyanın var olduğu günden bu yana savaşan tarafları bir takım ahlaki kuralları uyma gereği düşünülmüş, savaşta olan tarafların dahi uyması gereken ortak normlar hakkında fikirler ileri sürülmüştür. Aynı bölgede bulunan toplumların birbirlerine benzeyen bir takım davranış biçimleri ve savaşta da olsa uydukları bir takım kurallar olmuştur. Bu kurallardan bazıları dinsel kaynaklı bazıları da o bölgeye özgü kültürel ögelerden kaynaklıdır. Savaş sırasında yaralıların karşı tarafa teslimi yada tedavisi gibi davranışlar birçok bölgede yaygın olarak uygulanmıştır.
Savaş Hukukuna dair bir ilk olan 1864 Cenevre Sözleşmesi
Modern Uluslararası hukukun önemli konularından biri olan Savaş Hukukuna dair ilk adımlardan biri 22 Ağustos 1864 tarihinde 16 Avrupa devleti tarafından Cenevre’de imzalanan ‘Kara Ordularına Mensup Yaralı ve Hastaların Durumlarının İyileştirilmesine İlişkin Sözleşme’dir.
İkinci Dünya Savaşına kadar olan dönemde imzalanan sözleşmeler
Korsanlığın kaldırılması, deniz kuşatmalarının fiili olması, tarafsız gemilerdeki düşman eşyasının ve düşman gemilerindeki tarafsız eşyanın savaş kaçağı olmadıkça müsadere edilmemesine ilişkin 16 Nisan 1856 tarihli Paris Deniz Hukuku Beyannamesi,
1864 tarihli Cenevre Sözleşmesi’nin deniz savaşlarında da geçerli olmasına dair 1868 tarihli La Haye Sözleşmesi,
Savaş yöntem ve araçlarını ilk defa düzenleyen 22 Ağustos 1868 tarihli Saint-Petersburg Sözleşmesi,
Savaşlarda patlayıcı ve yangın çıkarıcı maddelerin kullanılmasını yasaklayan 11 Aralık 1868 tarihli Saint-Petersbourg Sözleşmesi,
Tarafsızların savaş zamanındaki yükümlülüklerini öngören ve korsanlık ve denizlerdeki haydutluğu yasaklayan 7 Mayıs 1871 tarihli Washington Sözleşmesi
Kara savaşının kurallarını düzenleyen 29 Temmuz 1899 tarihli La Haye Sözleşmeleri: Kara Savaşının Yasa ve Teamüllerine Dair Sözleşme ve Deniz Savaşı Kurallarını Düzenleyen Cenevre Sözleşme
Savaşta hastane gemilerinin devlet yararına konulmuş bütün vergi ve harçlardan muaf tutulmasına dair 21 Aralık 1904 tarihli La Haye Sözleşmesi
Savaştaki hasta ve yaralıların durumlarının iyileştirilmesine dair 6 Temmuz 1906 tarihli Cenevre Sözleşmesi
10 ve 18 Ekim 1907 tarihli La Haye Sözleşmeleri
Londra Deniz Konferansı’nın 26 Şubat 1909 tarihli Son Protokolü ve Deklarasyonu
Deniz savaşında tarafsızlığa dair 20 Şubat 1928 tarihli Havana Sözleşmesi,
27 Temmuz 1929 tarihli savaş esirleri, savaş alanında bulunan orduların yaralıları ve hastalarının durumlarının düzeltilmesi hakkındaki Cenevre Nihai Senedi ve Sözleşmeleri,
Denizaltı savaşına dair 22 Nisan 1930 tarihli Londra Deniz Sözleşmesi,
Tarihsel eserlerin, sanat kurumları ve bilimsel yapıtların korunmasına dair 15 Nisan 1935 tarihli Washington Sözleşmesi,
Denizaltı gemilerinin savaş kurallarına dair 6 Kasım 1936 tarihli Londra Protokolü
14 Eylül 1937 tarihli Nyon Mutabakatı ve 17 Eylül 1937 tarihli bu mutabakata ek Cenevre Sözleşmesi
Savaş Sonrası Dönem
Savaş hukukunu düzenlemeye çalışan sözleşmelerin birçoğu ve özellikle kara savaşının yasa ve teamüllerine ilişkin 1907 La Haye Sözleşmesi her iki dünya savaşında da uygulanmamıştır.
İkinci Dünya savaşından sonra kurulan Nürmberg Mahkemesinden bir kare
Birinci Dünya Savaşı ve İkinci Dünya Savaşlarında yaşanan acılardan alınan dersler sonucunda 1949 yılında imzalanan ve dört sözleşmeden oluşan Cenevre Sözleşmeleri silahlı çatışmaların tümünü ölçüt alarak hazırlanmış ve savaşta insancıl davranışların standartlarını belirleyen en önemli metin olmuştur. Çatışmalara katılmayan sivillerin korunması kapsamında İnsancıl Hukuk kavramı ortaya çıkmıştır.
Atom Bombasından sonra Japonya
İkinci Dünya Savaşından sonra oryaya çıkan yeni statüye göre Silahlı Çatışma ve Savaş Hukuku’nun ihlali sayılan davranış biçimleri şunlardır:
Doğrudan sivil nüfusa, sivil eşyalarına, insani yardıma ya da barış koruyucu misyonların yanı sıra sağlayacağı önceden tahmin edilen somut ve doğrudan doğruya askeri avantaja oranla aşırı bir şekilde sivil hedeflere zarar vereceği ya da sivilleri yaralayacağı ya da rastlantısal olarak can kaybına yol açacağı bilinen saldırılar da dahil olmak üzere sivillere yönelik yasaklanmış saldırılar;
Kızılhaç ve Kızılay amblemlerini taşıyan binalara, malzemelere, tıp birimlerine, ulaşım araçlarına ve kişilere karşı saldırılar
Askeri hedef olmayan din, eğitim, sanat, bilim ya da hayır amaçlarıyla kullanılan binalara, tarihi anıtlara ve hastanelere saldırılar
Teslim olmuş askerleri öldürmek ya da yaralamak
Uzuv keserek fiziksel olarak sakat bırakmak
Kişinin ölüme sebebiyet verecek ya da onun sağlığını ciddi biçimde tehlikeye atacak tıbbi ya da bilimsel deneyler gerçekleştirmek
Kişinin onuruna yönelik saldırı, özellikle de onur kırıcı ve aşağılayıcı muamele
Tecavüz ve cinsel şiddetin diğer biçimleri
Rehin almak
Kasten insan öldürmek
Yağma ve gasp
İnsanları kalkan olarak kullanmak, savunmasız kişilere zarar vermek
Ateşkes bayrağını, BM ya da düşman işaretini ya da Kızılhaç ve Kızılay amblemlerini kötüye kullanmak
Düşman mülklerini yağmalamak, yok etmek ya da zapt etmek
Zehir ya da zehirli silahlar, belirli gazları, vücutta parçalanan kurşunları ve yapılacak bir değişiklikle tüzüğe eklenecek diğer silahlar gibi yasaklanmış silahları kullanmak;
Bir savaş yöntemi olarak sivilleri kasten aç bırakmak
Silahlı kuvvetlere 15 yaşından küçük çocukları almak ya da onları silahlı çatışmalara aktif bir şekilde katarak kullanmak
İşgalciler tarafından işgal ettikleri topraklara kendi sivil nüfuslarının dolaylı olarak ya da doğrudan transferi
İşgal edilen toprakların nüfusunun tamamının veya bir parçasının sınır dışı edilmesi ya da transferi
Düşman vatandaşlarının yasal haklarını kaldırma ya da askıya alma ya da onları kendi ülkelerine karşı askeri operasyonlara katılmaya zorlamak
Lahey’de yargılanan Radovan Karaciç
Birlemiş Milletler Güvenlik Konseyi, 2004 yılında “Devlet dışı aktörlerin nükleer, kimyasal ve biyolojik silahlar ve bunları atma vasıtalarını üretme, sahip olma, satın alma, geliştirme, nakletme veya kullanımını yasaklayan etkili yasaların çıkartılması ve nükleer tesislerin güvenlik önlemlerinin alınması” yönünde 1540 sayılı kararını almıştır.
Silahlı Çatışma ve Savaş Hukuku kapsamında Türkiye’nin Taraf Olduğu Bazı Sözleşmeler
Kitle İmha Silahlarının yayılma riskinin yüksek olduğu bölgelere yakın bir konumda bulunan Türkiye, BM Güvenlik Konseyinin nükleer, kimyasal ve biyolojik silahlar ile bunların fırlatma vasıtalarının yayılmasının önlenmesine ilişkin 1540 sayılı Kararını desteklemiştir.
Kimyasal Silahların Önlenmesi Sözleşmesi (CWC)’nin yedinci maddesi kapsamında 5564 sayılı “Kimyasal Silahların Geliştirilmesi, Üretimi, Stoklanması ve Kullanımının Yasaklanması Hakkında Kanun” 14 Aralık 2006 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunda kabul edilmiş ve 21 Aralık 2006 tarihinde yürürlüğe girmiştir.
Türkiye, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’na (NPT) 1979 ve Nükleer Denemelerin Kapsamlı Yasaklanması Antlaşması’na (CTBT) 2000 yılında, Kimyasal Silahlar Sözleşmesi’ne 1997 yılında, Biyolojik Silahlar Sözleşmesi’ne 1974 yılından bu yana taraftır. Türkiye, 1996 yılında konvansiyonel silahlar ve çift kullanımlı malzeme ve teknolojinin ihracat denetimlerine ilişkin Wassenaar Düzenlemesi’nin kurucu üyeleri arasında yer almıştır.
Türkiye, Füze Teknolojisi Kontrol Rejimi’ne 1997 yılında katılmış, 1999’da Zangger Komitesi’ne, 2000 yılında ise Nükleer Tedarikçiler Grubu ile kimyasal ve biyolojik maddelerin dışsatımının kontrolü alanında faaliyet gösteren Avustralya Grubu’na üye olmuş, 25-26 Kasım 2002 tarihli Balistik Füze Yayılmasına Karşı Lahey Davranış İlkeleri Rehberini (HCOC) tanımıştır.
UCM), Ukrayna’da işlenen suçlara ilişkin yürüttüğü soruşturma kapsamında, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Rusya’nın Çocuk Hakları Komiseri Mariya Lvova-Belova hakkında 17 Mart 2023’te tutuklama kararı çıkarmıştır.
Uluslararası Ceza Mahkemesinin (UCM) İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve eski Savunma Bakanı Yoav Gallant ile bazı HAMAS yöneticileri hakkında savaş suçları ve soykırım iddiaları kapsamında tutuklama emri çıkarmıştı
Kimyasal ve Biyolojik Silahların Savaşta Kullanımının Yasaklanmasına İlişkin Cenevre Protokolü(Kimya ve bakteri savaşının yasaklanmasına dair Cenevre Protokolü), 17 Haziran 1925 tarihinde Milletler Cemiyeti himayesinde düzenlenen Silah Ticareti Konferansı’nda imzalanmış, 8 Şubat 1928’de resmen yürürlüğe girmiştir.
Türkiye’nin Antlaşmaya Katılması
Savaşta Boğucu, Zehirli veya Diğer Gazların ve Bakteriyolojik Savaş Yöntemlerinin Kullanımının Yasaklanması Protokolü; boğucu/zehirli gazların ve bakteriyolojik yöntemlerin savaş alanında kullanılmasını yasaklayan temel bir uluslararası insancıl hukuk antlaşmasıdır. Türkiye, kimyasal ve biyolojik silahların kullanımını yasaklayan 1925 Cenevre Protokolü’ne 5 Ekim 1929 tarihinde resmen taraf olarak ilk taraf devletleri arasında yer almış, TBMM’de kabul edilen ve 4 MAYIS 1925 TARİHİNDE CENEVRE’DE İÇTİMA EDEN BEYNELMİLEL KONFERANSTA KABUL OLUNAN (MUHNİK-MÜSEMMİN VEYA BUNA MÜMASİL GAZLARIN VE BAKTERİYOLOJİK VESAİTİN HARPTE iSTİMALİNİN MEN’İ HAKKINDAKİ PROTOKOLÜN TASDİKİNE DAİR KANUN adını taşıyan özel bir onay kanunu ile iç hukukunun bir parçası haline getirmiştir. Asfiksi Verici, Zehirleyici veya Benzeri Gazların ve Bakteriyolojik Vasıtaların Harpte İstimalinin Men’ine Dair 17 Haziran 1925 Tarihli Cenevre Protokolünün Tasdiki Hakkında Kanun 31 Mayıs 1929 tarihinde kabul edilmiş ve 20 Haziran 1929 tarihinde Resmî Gazetede yayımlanmıştır. Bu yasanın TBMM’de kabul edilmesinin ardından katılım belgesi Milletler Cemiyeti‘ne iletilmiş, Türkiye’nin üyeliği resmi olarak 5 Ekim 1929 tarihinde tescil edilmiştir. Protokolün Türkiye tarafından resmen onaylanma işlemleri tamamlanmış ve resmi katılım 15 Ocak 1931 tarihinde tescil edilerek tam olarak yürürlüğe girmiştir. Türkiye, protokole katılırken o dönem pek çok büyük devletin (Fransa, İngiltere, SSCB vb.) yaptığı gibi karşılıklılık (asgari şerh) ilkesini gözeterek dahil olmuş, anlaşmaya taraf olmayan devletlere karşı bağlayıcı olmadığını şerh düşmüştür.
I. Dünya Savaşı sırasında kimyasal silahların (örn. Hardal gazı) yol açtığı yıkım ve kitlesel ölümler, uluslararası çapta büyük bir kamuoyu tepkisi yaratmış ve bu antlaşmanın doğmasına ön ayak olmuştur. antlaşma yalnızca kullanımın yasaklanmasına odaklanmakta, silahların geliştirilmesini, üretilmesini veya depolanmasını yasaklamaktadır. Antlaşmanın caydırıcılığı tam olarak sağlanamamış, II. Dünya Savaşı öncesinde ve sırasında İtalya ve Japonya gibi bazı devletler tarafından sahada ihlâl edilmiştir. Bu eksiklikler, 1990’lı yıllarda üretim ve depolamayı da kapsayacak şekilde genişletilen Kimyasal Silahların Önlenmesi Sözleşmesiile giderilmiştir.
4 MAYIS 1925 TARİHİNDE CENEVRE’DE İÇTİMA EDEN BEYNELMİLEL KONFERANSTA KABUL OLUNAN (MUHNİK – MÜSEMMİN VEYA BUNA MÜMASİL GAZLARIN VE BAKTERİYOLOJİK VESAİTİN HARPTE iSTİMALİNİN MEN’İ HAKKINDAKİ PROTOKOLÜN TASDİKİNE DAİR KANUN
7 Kanunusani 1929 (Resmi Gazete ile neşir ve ilanı: 20 Kanunusani 1929 – Sayı: 1097) Kanun No: 1380
Madde -1
Cenevrede 4 Mayıs 1925 tarihinde içtima eden Beynelmilel konferansta tanzim ve imza olunan (Mumnik, Müsemmim veya Buna Mümasil Gazların ve Bakteriyolojik Vesaitin Harpte İstimalinin Men’i) Hakkındaki 27 Haziran 1925 tarihli Protokol kabul ve tasvip olunmuştur.
Madde 2
Bu Kanunun ahkamını icraya İcra Vekilleri Heyeti memurdur.
Madde 3
Bu Kanun neşri tarihinden muteberdir.
Muhnik, Müsemmim veya Buna Mümasil Gazların ve Bakteriyolojik Vesaitin Harpte İstimalinin Men’i Hakkında Protokol
Kendi hükümetleri namına, aşağı vaziülimza salahiyettar murahhaslar:
Muharebelerde muhnik, müsemmim veyahut buna müşabih gazlar ve bu misillü bütün mayiler, maddeler veya usuller istimalinin medeni alem efkarı umumiyesince bihakkın merdut addedildiğini cihan devletlerinden çoğunun akitlerinden bulundukları muahedelerde işbi istimal memnuiyetinin tasrih olunduğunu nazarı itibara alarak:
Ayni zamanda milletlerin vicdan ve ef’alinde de hakim olan bu memnuiyetin hukuku düvele ithalini bütün dünyaya tanıtmak ümniyesile.
Ali akit taraflar zikri geçen men’i istimal muahedelerine henüz iştirak etmemiş oldukları takdirde bu memnuiyeti tanıdıklarını bu men’i istimalin Bakteriyolojik Harp vasıtalarına da teşmili kabul ve işbu beyanat hükmile yekdiğerine karşı olduklarını beyan ederler.
Ali Akit Taraflar bu protokola diğer devletleri iltihaka sevk için bütün kuvvetlerini sarfedeceklerdir. Bu iltihak keyfiyeti Fransa Cumhuriyeti Hükümetine ve onun delaletile imza ve iltihak etmiş bulunan diğer devletlere tebliğ edilecektir. İltihak Fransa Cumhuriyeti Hükümeti tarafından yapılan tebliğ tarihinden itibaren müessir olacaktır.
Fransızca ve İngilizce metinleri muteber olan işbu Protokol mümkün olduğu kadar kısa bir zamanda tasdik olunacaktır. Protokol bugünkü tarihi havi olacaktır.
Bu protokolün tasdiknameleri Fransa Cumhuriyeti Hükümetine gönderilecek ve keyfiyeti tevdi mezkur hükümet tarafından imza veya iltihak etmiş olan devletlerin her birine tebliğ edilecektir.
Tasdik ve iltihak vesaiki Fransa Cumhuriyeti Hükümeti hazinei evrakında mahfuz kalacaktır.
İşbu Protokol vaziülimza bir devlet için kendi tasdiknamesinin tevdi tarihinden itibaren mevkii meriyete girecek ve o andan itibaren bu devlet daha evvel tasdiknamelerinin tevdi muamelesini icra etmiş bulunan diğer devlete karşı taahhüde girmiş olacaktır. Tasdikan lilmakal sahibi salahiyet murahhaslar işbu protokolü imzaladılar.
İnsancıl Hukuk Sözlüğü isimli kitabın yazarı Dr. Françoise Boucher-Saulnier
İnsancıl Hukuk Sözlüğü, 1999 yılında Nobel Barış Ödülü’nü alan “Sınır Tanımayan Doktorlar Örgütü” tarafından tasarlanan ve örgütün hukuk sorumlusu Dr. Françoise Boucher-Saulnier tarafından hazırlanan bir kitaptır. Kitabın amacı, eylem içinde savunma yapan bir hukuk olan `insancıl hukuk`a ait bir kullanma kılavuzunun okuyucu kitlesine kazandırılmasıdır.
İnsancıl Hukuk Sözlüğü, uluslararası ilişkiler ve insancıl faaliyetlerle uğraşanlar, uluslararası ve Hükümet Dışı Örgütler, gazeteciler, üniversite öğrencileri ve hukukçular için vazgeçilmez bir başvuru kaynağıdır. Bu kadar önemli ve ayrıntılı bir kaynak olmasının yanı sıra, şiddetin ve silahlı çatışmaların potansiyel mağdurlarına hitap etmesi ve insanlığa karşı işlenen suçlara karşı direnişin ve yaşamı sürdürme çabasının rehberliğinde bize yardımcı olmak ve biçimlenen dünya toplumunun daha insancıl bir konuma getirmek amacıyla da yazılmıştır.
İnsancıl Hukuk Sözlüğü
İnsancıl Hukuk Sözlüğü, 150’yi aşkın maddesi, zengin kaynakçası ve uluslararası örgütlerin adresleriyle insanlık onurunun yüceltilmesi yolunda bir kilometre taşıdır.
The Practical Guide to Humanitarian Law
Françoise Bouchet-Saulnier
Hukuk doktorudur. Günümüzde Sınır Tanımayan Doktorlar Örgütü’nün hukuk işleri sorumlusu ve Sınır Tanımayan Doktorlar Vakfı’nın araştırma müdürüdür. Françoise Bouchet-Saulnier, uzmanlık alanı olan International Review of the Red Cross and of the Editorial Committee of the historical komite üyesidir. Çalışmaları insancıl hukuka ve eylemlere dönüktür. İnsani yardım eylemleri ve kitlesel suçlar, askeri müdahale ve uluslararası ceza adaleti konularında politikalar ve kamusal programlar geliştirmiştir.
Selahattin Bağdatlı-Çevirmen
27 Ağustos 1942’de Arhavi’de doğmuş, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni 1967 yılında bitirmiştir. İstanbul’da 1970-1985 yılları arasında avukatlık yapmş, Gelişim Yayınları Büyük Larousse Ansiklopedisi’nde Hukuk bölümü yönetmeni olarak çalışmıştır. Kocaeli Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde öğretim görevlisi olarak Hukuk, İktisadi ve İdari Bilimler ve İletişim Fakültelerinde Uluslararası Hukuk, Anayasa Hukuku, İnsan Hakları Hukuku, Hukuka Giriş dersleri vermiştir. Okan Üniversitesi’nde Hukuka Giriş dersleri okutmuştur.
Sınır Tanımayan Doktorlar Örgütü
Médecins Sans Frontières (Sınır Tanımayan Doktorlar Örgütü), insani yardım amaçlı çalışan Nobel Barış Ödülü almış bir sivil toplum kuruluşudur. Fransa’da kurulmuştur ve halihazırdaki merkezi İsviçre’nin Cenevre kentindedir. Kuruluş, savaş ve doğal afetler dolayısıyla zarar görmüş bölgelerde çalışan; gelişmekte olan ülkelerdeki endemik hastalıklara karşı projeler üreten, tarafsızlık prensibini benimsemiştir. Sınır Tanımayan Doktorlar Örgütü herhangi bir politik, dini veya ekonomik güce bağlı olmaksızın; bağımsız olarak çalışmakta ve faaliyet göstermektedir.
Sınır Tanımayan Doktorlar Örgütü, bünyesindeki 30.000’den fazla doktor, hemşire, tıbbi elemanlar, ulaşım uzmanları, su ve sağlık alanında uzmanlaşmış mühendisleri, yöneticileri ve gönüllüleriyle birlikte, 70’ten fazla ülkede tıbbi destek ve hizmet sağlamaktadır. Organizasyonun yıllık bütçesi bir milyon euronun üzerindedir.
Sınır Tanımayan Doktorlar Örgütünün Amsterdam, Barselona-Atina, Brüksel, Cenevre ve Paris’te operasyon merkezleri bulunmaktadır. Ortak ilkeler ve temel konular ulusal ofisinin temsil edildiği Uluslararası Konsey tarafından düzenlenmektedir. Uluslararası Konsey, Uluslararası Ofis’in bulunduğu Cenevre’de toplanmaktadır.
Mekteb-i Hukuk-ı Şâhâne, 7 Kasım 1878 tarihinde Osmanlı Devleti’nde modern hukuk eğitimi vermek amacıyla kurulan ilk yükseköğretim kurumudur. Kanun-ı Esasi’nin ilanını izleyen Birinci Meşrutiyet döneminde, Adliye Nezâreti bünyesinde kurulmuştur. Sultanahmet ve Ayasofya Camileri arasında, Adliye Nezareti’nin bahçesindeki binası iki yıl içinde inşa edilmiş ve 17 Haziran 1880 Perşembe günü eğitime başlamıştır. Türkiye’deki modern hukuk eğitiminin ve hukuk fakültelerinin temeli bu okul ile atılmıştır.
Darülfünun’un bir şubesi olarak düşünülmüş, Mekteb-i Sultanî bünyesindeki hukuk mektebiyle birleştirilmiş ancak Darülfünun açma girişimlerinin başarısızlığı nedeniyle 22 yıl bağımsız olarak faaliyet göstermiştir.
Bu okulun ardından Selânik, Konya, Bağdat, Beyrut ve Ankara hukuk mektepleri açılmıştır. Mekteb-i Hukuk’un mirası İstanbul Hukuk Fakültesi’nde devam etmektedir. Batılılaşma hareketleri ve yeni nizamiye mahkemelerinin ihtiyaç duyduğu nitelikli hukukçuları yetiştirmeyi amaçlayan okul, günümüzdeki İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nin temelini oluşturmaktadır.
Cumhuriyet’in ilanına kadar Osmanlı hukuk eğitimindeki başlıca gelişmeler bu kurum bünyesinde gerçekleşmiştir. II. Meşrutiyet sonrası Darülfünun’a bağlanarak Darülfünun-ı Osmanî Hukuk Fakültesi ve Cumhuriyet döneminde İstanbul Darülfünunu Hukuk Fakültesi adlarını almıştır. Okul, 1933 yılındaki Üniversite Reformu ile bugünkü İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesiadını almıştır.
Müfredat ve Eğitim Sistemi
Tanzimat sonrası gelişmeler, Osmanlı Devleti’nin ihtiyaçlarını karşılama kapasitesine sahip ve Avrupa hukuk fakültelerinin eğitim standardını yakalamış bir fakülte oluşturma amacını sağlamaya dönüktür. Müfredatta geleneksel fıkıh eğitiminin yanı sıra; Mecelle, Roma hukuku, anayasa hukuku, ceza hukuku, ticaret hukuku ve devletler hukuku gibi Batılı ve modern hukuk dersleri okutulmuştur. Eğitim dili temel olarak Türkçe olup, bazı derslerde Fransızca’dan da yararlanılmıştır.
Doğanın Hak Öznesi Olması: Tür ayrımı gözetmeksizin tüm canlıların ve ekosistemlerin kendi varoluş hakları olduğu anayasada açıkça tanınmalıdır.
Gelecek Kuşakların Hakkı: Sadece bugün yaşayanların değil, doğanın bütünlüğü içerisinde var olacak gelecek kuşakların da yaşama hakkı güvenceye alınmalıdır.
Mülkiyet Hakkının Sınırlandırılması: Mülkiyet hakkı, ekolojik dengenin korunması ve kamusal yarar gözetilerek sınırsız bir hak olmaktan çıkarılmalıdır.
Hak Arama Özgürlüğü: Ekolojik tahribata karşı bireylerin, sivil toplum örgütlerinin ve tüzel kişilerin dava açma, hukuki süreç başlatma hakları “çevre hakkı” kapsamında kolaylaştırılmalıdır.
Sonuç Bildirgesi: Doğayı Bir Hak Öznesi Olarak Tanımlamak!
Türkiye halkı ilk kez kendi anayasasını yapmaya hazırlanıyor.
Tüm farklılıklarıyla toplumsal kesimler, topluluklar, bireyler Anayasa Platformlarında bir araya geliyor, bu ülkede nasıl yaşamak istediklerini enine boyuna tartışıyorlar. Yeni Anayasanın sivil, demokratik, özgürlükçü, sosyal bir anayasa olması ve barışçı bir dille yazılması konusunda şimdiden geniş bir mutabakat var.
Ve Türkiye ilk kez, Ekolojik Anayasa ihtiyacını tartışıyor.
Ekolojik Anayasa Girişimi, Yeryüzü’nün / Doğa’nın haklarını tanımlayan, tanıyan ve güvence altına alan bir anayasa için çalışma başlattı.
Girişim düzenlediği oturumlarda, ağır bir ekolojik krizin etkisi altında bulunan dünyamızda, iklim değişikliği, çevre kirliliği ve Doğa’nın önlenemeyen tahribine karşı hangi anayasal önlemler alınabilir; Doğa’yla uyumlu bir var oluş nasıl sağlanabilir; sadece bugün yaşamakta olanların değil, gelecek kuşakların da yeryüzünün bütünlüğü ve sürekliliği içinde var olma hakkı nasıl korunabilir, sorularına yanıtlar aradı.
Mutabakat sağlanan görüşler:
Yeni Anayasa insan merkezli (antroposentrik) değil, ekoloji merkezli, bütünleşik bir hak anlayışını tercih eden, Ekolojik bir Anayasa olmalı.
Türleri açısından ve içinde var oldukları sistemlerdeki rolleri bakımından özgün olan tüm canlı-cansız varlıkların da hakları olduğu yeni Anayasada belirtilmelidir.
İnsan dâhil, tabiatın parçası olan her varlığın hakları, canlı / cansız öteki varlıkların (ekosistemler, eko-bölgeler, biyo-bölgeler) haklarıyla sınırlıdır; bu varlıkların hakları arasındaki çelişkiler Doğa’nın bütünlüğü, dengesi ve sağlığı temelinde çözülmelidir.
Doğanın, yaşamsal döngülerini ve süreçlerini insan tarafından bozulmadan devam ettirme ve biyolojik kapasitesini yeniden oluşturma; bütünlüğünü, ilişkide olduğu diğer varlıklarla birlikte sürdürme hakkı vardır.
Hayvan hakları anayasal güvence altına alınmalı, hayvanlara yönelik suçlar ceza yasası kapsamında değerlendirilmeli, türlerin devamlılığı ve yavru canlıların anneleri ile serbest ve doğal bir gelişim sağlama hakkı gözetilmelidir. Devlet, insan ve tüm canlıların doğayla iç içe özgürce var olma, tecrübe etme, düşünme ve hissetme hakkını korumalı ve gözetmelidir.
Vatandaşlık, doğaya zarar vermemek ve gelecek kuşaklar adına onun emanetçisi olmak anlayışına uygun olarak, ekolojik sorumluluk çerçevesinde tanımlanmalıdır.
Doğayla etkileşim içinde olan her türlü faaliyet hem bugünkü hem de gelecek kuşaklar düşünülerek ve yaşamın devamlılığı anlayışıyla yürütülmelidir.
Yeryüzü / Doğa; insan faaliyetleri nedeniyle, her türlü kirlenmeden, zehirli ve radyoaktif atıklardan zarar görmekten; yaşamsal bütünlüğünü, sağlıklı işleyişini tehdit edecek şekilde genetik yapısında bozulmalardan korunma hakkına sahiptir.
Anayasada insan, çıkarları ve geleceği Doğa’dan ayrı ve bağımsız bir varlıkmış gibi tanımlanmamalı; anayasa insanı içinde var olduğu bütünün, tabiatın bir parçası olarak görmeli. İnsana saygı, çevreyi metalaştırma hakkını vermez.
Savaşlar, canlı cansız doğanın, insanın, sosyal hayatın düşmanıdır; doğal ve sosyal tüm sistemlere telafisi mümkün olmayan zararlar veren, insan eliyle yaratılmış felaketler olarak görülmeli ve önlenmelidir. Yaşamın korunması adına savaşlara karşı çıkmak tüm bireylerin, toplulukların hakkıdır.
İnsanlar dahil tüm Doğa, savaş ve barış hâllerinde kimyasal, biyolojik ve nükleer silahlarının varlığından, tehdidinden ve tahribatından korunma hakkına sahiptir. Savaş veya güvenlik gerekçesiyle ekolojik dengeyi bozacak faaliyetler ve canlı veya ekosistem katliamı kabul edilmez.
Su, tohum ve diğer doğal varlıkların kaynak olarak değil, Doğa’nın bir parçası ve onlara bağlı yaşayan tüm canlılara ait olarak görülmesi, Doğa’nın bir hak öznesi olarak tanımlanmasında önemli bir kavramsal açılım olacaktır. Bunlar mülkiyete tabi olmamalı, kendileri veya genetik bilgileri hiç bir şekilde patentlenememeli ve kamusal kullanımları ekolojik dengeler öncelikli tutularak güvence altına alınmalıdır.
Özel mülkiyet, hakların korunması gözetilerek, kamu yararı yanı sıra çevrenin korunması amacıyla da kısıtlanabilir.
Doğal felâketlerin oluşmasına karşı önlemler ve bunlara karşın adaptasyon tedbirleri almak da devletin görevleri arasında sayılmalıdır.
Bütünleşik ekoloji anlayışı gereği, Doğa emanetçiliği ulusal sınırlarla belirlenemez ve yeryüzünün tamamına karşı yükümlülükleri kapsar. Doğa’nın hakları çerçevesinde, çevre sorunlarının ve bozulmasının ulusal sınırlarla sınırlandırılamayacağı, küresel bir anlayışın zorunlu olduğu kabul edilmelidir.
Dilsel ve kültürel çeşitliliğin biyolojik çeşitliliğin algısı ve yaşatılmasındaki rolü dikkate alınarak farklı dillerin ve kültürlerin korunması ve kendini gerçekleştirme ve geliştirme hakkı anayasal güvence altına alınmalıdır.
Anayasada kültürel, tarihi, arkeolojik ve estetik değerler ile doğal peyzajın korunması hüküm altına alınmalıdır.
Anayasada, devletin, özel sektörün, her türlü sosyal kurumun, sivil toplum örgütlerinin, bilim insanlarının, bireylerin Doğa’nın haklarının korunmasıyla ilgili hak ve sorumlulukları net ve açık bir şekilde tanımlanmalıdır.
Ekolojik Anayasada Kamu Yönetimi ilkeleri:
Yeni Anayasa bireylerin ve sivil toplumun çevre konularında bilgi ve belge edinme, karar mekanizmalarına katılma ve yargıya erişim haklarını garanti altına almalıdır.
Yeni Anayasada kamu yönetimi Doğa’yı, biyo-çeşitliliği, insan dışı varlıklarda yerel düzeydeki genetik farklılıkları, insanlarda kültürel çeşitliliği, ırkçı yaklaşımlara mahal vermeyecek şekilde, korumak ve geliştirmekle yükümlü kılınmalıdır.
Yeni Anayasada kamu yönetimi, çevrenin ve doğal varlıkların kullanımında, yönetiminde ve muhafazasında doğal dengenin gözetilmesinden yükümlü olmalıdır.
Yeni Anayasada kamu yararı, üstün kamu yararı ilkeleri ekoloji merkezli bir bakış açısıyla yeniden tanımlanmalıdır.
Doğa’nın kalıcı zararlı etkilere maruz kaldığı durumlarda, kamu yönetimi, yenilenmeyi sağlamak için en etkili mekanizmaları oluşturmak ve zararlı çevresel sonuçları ortadan kaldırmak veya azaltmak için gerekli tedbirleri almakla yükümlü olmalıdır.
Ekosisteme kalıcı olarak zarar vermiş olan uygulamaların oluşturduğu doğal ve sosyal tahribatın belgelenmesi ve tazmini için tedbirler bir kamu sorumluluğudur.
İklim değişikliği, çevre kirliliği ve Doğa’nın korunması ile ilgili tüm uluslararası anlaşmalara taraf olunmalı; konulan çekinceler kaldırılmalı ve anlaşma hükümleri iç hukuka aktarılmalıdır. Bunlara uygulama ve işlerlik kazandırılabilmesi amacıyla gerekli tüm altyapının oluşturulması için çözümler üretmek öncelikli politika haline getirilmelidir.
Ulusal hukuk ekolojik açıdan uluslararası hukuki tüm düzenlemelerle uyumlaştırılmalı; yasal ve düzenleyici diğer önlemler bu anlayışla tekrar gözden geçirilmeli ve bu kapsamda açık, tutarlı bir çerçeve oluşturulmalıdır.
Sürdürülebilir Kalkınma ilkesinin doğa-korumacıları değil doğayı tahrip eden şirket ve yönetimlerin elinde her kapıyı açan sihirli bir anahtar hâline geldiği ve uygulamada her zaman “kalkınma” lehine kullanıldığı, bu kavramın hukuksal değil, ideolojik bir kavram olduğu dikkate alınmalıdır. Bu nedenle sürdürülebilir kalkınma kavramının yeni Anayasada yer almasının önüne geçilmesi gerekir.
Çevrenin ve doğal dengelerin korunması için kabul edilmiş olan uluslararası hukuki düzenlemeler temel insan haklarının güvence altına alınması bakımından önemlidir. Bu uluslararası anlaşmalardan doğan hakları kullanabilmek için bireylerin bilgiye erişim hakkına sahip olmaları, çevre konularında karar verme süreçlerine katılım prosedürleri hakkında bilgilendirilmeleri gereklidir. Yeni Anayasa bireylerin ve sivil toplumun “yaşam alanlarıyla ilgili her konuda” bilgi ve belge edinme, karar mekanizmalarına katılma ve yargıya erişim haklarını garanti altına almalıdır.
Bu hakların ve bilgilerin kullanılabilmesi yoluyla vatandaşların, sivil toplum örgütlerinin ve özel sektörün çevreyi korumada ve yaşamın sürdürülebilirliği temelinde oynayabilecekleri rollerin önemi dikkate alınarak Kamu yönetiminde her düzeyde şeffaflık ve hesap verebilirlik Anayasal güvence altına alınmalıdır.
Yaşam alanlarıyla ilgili olarak halkın, yerel karar alma mekanizmalarına katılımının güçlendirilmesi için Yeni Anayasa ademi merkeziyetçi bir yönetim anlayışını düzenlemelidir ve yurttaşların karar alma mekanizmalarına doğrudan ve etkin katılımını sağlayacak yöntemler / kurumlar geliştirilmelidir.
Yerel yönetimler katılımcı, şeffaf ve hesap verebilir olmalı, gerekli durumlarda seçilmişlerin geri çağrılmasını sağlayacak mekanizmalar, yerel arabuluculuk gibi çözümler oluşturulmalıdır.
Tabiatın dengesi anlayışının, çevre ve bilincinin gelişmesi için eğitim ve öğrenim kamu yönetimi tarafından yaygın olarak desteklenmeli, bu alanda çalışan çevre korumacı ve ekolojist girişim ve örgütler teşvik edilmelidir.
Doğal, kültürel ve tarihi değerler ile doğrudan ilgili veya dolaylı olarak bu değerlerin bekasını etkileyecek olan kamusal kararları denetleyecek bir özerk kamu denetçisi mekanizması yeni anayasada yer almalıdır.
Toplumun bütün kesimlerinin katılımıyla ekolojik olarak sürdürülebilir, sosyal olarak adil bir ekonomik sistem geliştirilmeli; ekonomik öncelikler ve faaliyetlerin doğal sistemlerin kendini var etme ve yenileme yetisine zarar vermeden, Doğa’yla uyum içinde ve yerel düzeyin olabildiğince teşvik edildiği bir var oluş sağlamak üzere değiştirilmesi hedeflenmelidir. Bu bağlamda toplumun ve bireylerin sağlık ve refahının sürdürülebilir kalkınma dahil maddi varlığı çoğaltmak ve kalkınmanın herhangi bir türüyle değil, toplumsal adalet ve doğayla uyumlu sürdürülebilir bir yaşam geleneğinden geçtiği her türlü hukuki içtihatta temel bir kabul olarak benimsenmelidir.
Yapılan tüm ekonomik faaliyetler Doğa’nın kendini yenileme kapasitesini zorlamayacak biçimde yapılmalıdır. Her türlü ekonomik girişimin oluşturabileceği zararları önlemeye ve en aza indirmeyi amaçlayan ve insanların ve Doğa’nın olası zararlardan korunması için kullanılan ihtiyatlılık ilkesine anayasal bir içerik kazandırılmalıdır. Bu bağlamda, kişi ve girişimlere ekolojiye sadece menfi etki hâli değil ayni zamanda bunun ihtimali olan faaliyetlere karşı yürütmeyi durdurmak için başvurma hakkı verilmelidir.
Ekolojik Anayasa Girişimiçağrıcıları veEkolojik Anayasa Konferansı Katılımcılarıbu ilkelerdoğrultusunda tartışmaların tüm illerde mümkün olan en geniş katılım ile sürdürülmesi, katkılarla zenginleştirilmesi ve yeni anayasanın yazımında ekolojik ilkelerin sürece dahil edilmesi konusundaki kararlılıklarını ilan ederler.
Dünyadaki yoksulluğa işaret etmek ve yoksulluğu bitirmek amacıyla Birleşmiş Milletler, 1992 yılında 17 Ekim’i Dünya Yoksullukla Mücadele Günü olarak ilan etmiştir. Bu vesileyle, İstanbul Barosu İnsan Hakları Merkezi bünyesinde faaliyete başlayan Derin Yoksulluk Alt Çalışma Grubu olarak derin yoksulluk ve insan hakları ilişkisine dair bir hatırlatma yapmak isteriz.
Derin yoksulluk, kişilerin açlık sınırı altında kalmalarının yanı sıra barınma, eğitim, sağlık gibi temel hak ve hizmetler ile adalete erişim imkanlarının sınırlı olması, toplumsal karar alma süreçlerine etkin bir şekilde katılamaması, sosyal dışlanma ve ayrımcılığa maruz bırakılması halidir. Bireylerin hayatını idame ettirecek kaynaklardan, araçlardan, tercihlerden, güvenlikten yoksun kalması ve bu bağlamda sivil, kültürel, ekonomik, sosyal ve siyasi haklara da erişememesi, derin yoksulluk içinde yaşayan bu kimseleri kısır bir döngü içine iterek sistematik olarak güçsüzleştirmekte ve yoksulluğun nesilden nesile aktarılmasına sebep olmaktadır.
Derin yoksulluk ancak devletlerin, uluslararası aktörlerin, kamu kurum ve kuruluşlarının, sivil toplum örgütlerinin disiplinler arası ortak çalışmasıyla mücadele edilebilecek çok boyutlu bir sorundur. Derin yoksulluğun önüne geçilebilmesi, yoksulluğun bir insan hakları meselesi olduğunun idraki ve bu bilinçle alınacak önlemler ile mümkündür. Nitekim insan haklarının temel amacı onurlu bir yaşamı garanti altına almaktır.
Yoksullukla etkin bir şekilde mücadele edilmesi gerekirken yoksulların eleştirildiği ve dışlandığı günümüz dünyasında, insan hakları savunucuları olarak bizler, uluslararası sözleşmeler, Anayasa’da işaret edilen sosyal devlet anlayışı ve yasalar çerçevesinde, derin yoksulluğun ve yoksullaştırmanın bir insan hakları ihlâli olduğunu tekrar vurgulamak istiyoruz.
Türkiye tarafından 25 Ocak 2001 tarihli ve 2528 sayılı kanun ile kabul edilmiş, 3 Şubat 2001 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.
Bu sözleşme, ILO‘nun temel haklara ilişkin 8 sözleşmesinden biridir.
ILO 182 No’lu En Kötü Biçimlerdeki Çocuk İşçiliğinin Yasaklanması ve Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Acil Eylem Sözleşmesi
ILO Kabul Tarihi: 17 Haziran 1999
Kanun Tarih ve Sayısı: 25 Ocak 2001/4623 Resmi Gazete Yayım Tarihi ve Sayısı: 3 Şubat 2001 / 24307
Bakanlar Kurulu Kararı Tarih ve Sayısı: 18 Mayıs 2001 / 2528
Resmi Gazete Yayım Tarihi ve Sayısı: 27 Haziran 2001 / 24445
Uluslararası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu tarafından Cenevre’de toplantıya çağrılan Uluslararası Çalışma Örgütü Genel Konferansı; 1 Haziran 1999 tarihinde yaptığı 87 nci Oturumunda;
Çocuk İşçiliğine ilişkin mevcut temel belgeler olmaya devam eden 1973 tarihli İstihdama Kabulde Asgari Yaş Haddine İlişkin Sözleşme ve Tavsiye Kararını tamamlamak üzere uluslararası işbirliği ve yardımlaşma da dahil ulusal ve uluslararası eylemler için temel öncelik olmak üzere; en kötü biçimlerdeki çocuk işçiliğinin yasaklanması ve ortadan kaldırılması ile ilgili yeni belgeler kabul edilmesi gerektiğini göz önünde bulundurularak ve
En kötü biçimlerdeki çocuk işçiliğinin aynı zamanda ailelerin ihtiyaçlarına cevap vererek ücretsiz temel eğitimin önemine ve buna maruz çocukların bütün bu işlerden uzaklaştırılmaları gereğini ve onların rehabilitasyonlarını ve sosyal uyumlarının sağlanmasını dikkate almak suretiyle; derhal ve kapsamlı bir eylem yapılmasını gerekli kıldığını göz önünde bulundurarak,
Uluslararası Çalışma Konferansının 1996 yılında yapılan 83 üncü Oturumunda kabul edilen çocuk işçiliğinin ortadan kaldırılmasına ilişkin kararını hatırlatarak ve Çocuk işçiliğinin büyük ölçüde yoksulluktan kaynaklandığını ve uzun vadeli çözümünün sosyal gelişmeye ve özellikle yoksulluğun azaltılmasına ve evrensel eğitime imkân tanıyan sürekli ekonomik büyümede yattığını kabul ederek ve
20 Kasım 1989 tarihinde yapılan Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda kabul edilen Çocuk Hakları Sözleşmesini hatırlatarak ve Uluslararası Çalışma Konferansının 1998 yılında yapılan 86 ncı Oturumunda kabul edilen Çalışmaya İlişkin Temel Haklar ve İlkeler ILO Bildirgesi ve İzlemesini hatırlatarak ve
En kötü biçimlerdeki çocuk işçiliğine diğer uluslararası belgelerde ve özellikle 1930 tarihli Zorla Çalışma Sözleşmesi, 1956 tarihli Birleşmiş Milletler Kölelik ve Köle Ticareti ile Kölelik Benzeri Kurumların ve Uygulamaların Ortadan Kaldırılması Ek Sözleşmesinde yer verildiğini hatırlatarak,
Oturum gündeminin dördüncü maddesini oluşturan çocuk işçiliği konusunda yapılan bazı önerileri kabule karar vererek,
Bu önerilerin bir uluslararası Sözleşme biçimini almasını kararlaştırarak,
Bindokuzyüzdoksandokuz yılı işbu Haziran ayının onyedinci günü En Kötü Biçimlerdeki Çocuk İşçiliği Sözleşmesi, 1999 olarak adlandırılabilecek aşağıdaki Sözleşmeyi kabul etmiştir.
MADDE 1
Bu Sözleşmeyi onaylayan her üye ülke acil bir sorun olarak en kötü biçimlerdeki çocuk işçiliğinin yasaklanmasını ve ortadan kaldırılmasınıtemin edecek ivedi ve etkin önlemleri alır.
MADDE 2
Bu Sözleşmenin amaçları bakımından “çocuk” terimi 18 yaşın altındaki herkese uygulanır.
MADDE 3
Bu Sözleşmenin amaçları bakımından “en kötü biçimlerdeki çocuk işçiliği” ifadesi
çocukların alım-satımı ve ticareti, borç karşılığı veya bağımlı olarak çalıştırılması ve askeri çatışmalarda çocukların zorla ya da zorunlu tutularak kullanılmasını da içerecek şekilde zorla ya da mecburî çalıştırılmaları gibi kölelik ve kölelik benzeri uygulamaların tüm biçimlerini;
çocuğun fahişelikte, pornografik yayınların üretiminde veya pornografik gösterilerde kullanılmasını, bunlar için tedarikini ya da sunumunu;
çocuğun özellikle ilgili uluslararası anlaşmalarda belirtilen uyuşturucu maddelerin üretimi ve ticareti gibi yasal olmayan faaliyetlerde kullanılmasını, bunlar için tedarikini ya da sunumunu;
doğası veya gerçekleştirildiği koşullar itibariyle çocukların sağlık, güvenlik veya ahlaki gelişimleri açısından zararlı olan işi kapsar.
MADDE 4
Madde 3 (d)’de belirtilen isim türleri ulusal mevzuat veya düzenlemeler ya da yetkili makam tarafından ilgili işçi ve işveren kuruluşlarına danıştıktan sonra, ilgili uluslararası standartlar ve özellikle 1999 tarihli En Kötü Biçimlerdeki Çocuk İşçiliği Tavsiye Kararının 3 üncü ve 4 üncü paragrafları dikkate alınarak belirlenir.
Yetkili makam ilgili işçi ve işveren kuruluşlarına danıştıktan sonra bu şekilde belirlenen iş türlerinin nerelerde bulunduğunu tayin eder.
Bu maddenin birinci paragrafı gereğince belirlenen iş türlerinin listesi, gerekli görüldüğü takdirde, ilgili işçi ve işveren kuruluşlarına danışılarak periyodik şekilde gözden geçirilir ve yenilenir.
MADDE 5
Her Üye, işçi ve işveren kuruluşlarına danıştıktan sonra bu Sözleşme hükümlerinin uygulanmasını izleyecek uygun mekanizmalar kurar ya da belirler.
MADDE 6
Her Üye, en kötü biçimlerdeki çocuk işçiliğinin öncelikli olarak ortadan kaldırılması için eylem programlarını belirler ve uygular.
Bu eylem programları, uygun olduğu takdirde diğer ilgili grupların görüşleri de göz önüne alınarak ilgili hükümet kurumları ve işçi ve işveren kuruluşlarına danışılarak belirlenir ve yürütülür.
MADDE 7
Her Üye, cezaî yaptırımların ya da uygun olduğu takdirde diğer yaptırımların kararlaştırılması ve uygulaması da dahil olmak üzere, bu Sözleşme hükümlerinin etkin şekilde uygulanmasını ve yürütülmesini sağlayacak gerekli tüm önlemleri alır.
Her üye, çocuk işçiliğinin ortadan kaldırılmasında eğitimin önemini dikkate alarak etkin ve belli bir zamanla sınırlı şu önlemleri alır:
çocukların en kötü biçimlerdeki çocuk işçiliğine dahil olmalarının önlenmesi;
çocukların en kötü biçimlerdeki çocuk işçiliğinden uzaklaştırılmaları, sosyal uyumları ve rehabilitasyonları için gerekli ve uygun doğrudan yardım sağlanması;
çocukların en kötü biçimlerdeki çocuk işçiliğinden uzaklaştırılmaları için ücretsiz temel eğitim ve mümkün ve uygun olduğu takdirde mesleki eğitim sağlanması;
özel olarak riskli durumda bulunan çocukların belirlenmesi ve onlara ulaşılması, ve
kız çocuklarının özel durumunun dikkate alınması.
Her Üye, yürürlüğe konan bu Sözleşme hükümlerini uygulamak için sorumlu olan yetkili makamı belirler.
MADDE 8
Üyeler, ekonomik ve sosyal kalkınmanın, yoksulluğun ortadan kaldırılması programlarının ve evrensel eğitimin desteklenmesini de içerecek şekilde uluslararası işbirliği ve/veya yardımlaşmanın artırılması suretiyle bu Sözleşme hükümlerini yürürlüğe koymak üzere birbirlerine yardımcı olmak için uygun önlemleri alırlar.
MADDE 9
Bu Sözleşmenin kesin onama belgeleri tescil için Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne gönderilir.
MADDE 10
Bu Sözleşme, sadece onay belgeleri Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürü tarafından tescil edilmiş olan Uluslararası Çalışma Örgütü üyeleri bakımından bağlayıcıdır.
Bu Sözleşme iki üyenin onama belgesi Genel Müdür tarafından tescil edildiği tarihten 12 ay sonra yürürlüğe girer.
Bu Sözleşme, onaylayan her üye için onama belgesinin tescil edildiği tarihten 12 ay sonra yürürlüğe girer.
MADDE 11
Bu Sözleşmeyi onaylamış bulunan her üye, Sözleşmenin ilk yürürlüğe girdiği tarihten itibaren on yıllık bir süre sonunda; Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne göndererek tescil ettireceği bir belge ile feshedebilir. Bu fesih kayıt tarihinden bir yıl sonra geçerli olacaktır.
Bu Sözleşmeyi onaylamış olup, da, bundan önceki fıkrada sözü edilen on yıllık sürenin bitiminden itibaren bir yıl süresince; bu madde gereğince fesih hakkını kullanmayan her üye, yeniden on yıllık süre için bağlanmış olur ve bundan sonra bu Sözleşmeyi, her on yıllık devre bitince, bu maddede öngörülen koşullar çerçevesinde feshedebilir.
MADDE 12
Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürü, Uluslararası Çalışma Örgütü üyeleri tarafından kendisine bildirilen, bütün onama ve fesihlerin tescil edildiğini uluslararası Çalışma Örgütünün bütün üyelerine duyurur.
Genel Müdür, kendisine gönderilen Sözleşmenin ikinci onama belgesinin tescil edildiğini Örgüt üyelerine bildirirken; bu Sözleşmenin yürürlüğe gireceği tarih hakkında Örgüt üyelerinin dikkatini çeker.
MADDE 13
Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürü, yukarıdaki maddeler gereğince tescil etmiş olduğu bütün onama beyanları ve fesih işlemlerine ilişkin tüm bilgileri, Birleşmiş Milletler Antlaşmasının 102 nci maddesi uyarınca tescil edilmek üzere; Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine iletecektir.
MADDE 14
Uluslararası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu gerekli gördüğü zamanlarda bu Sözleşmenin uygulanması hakkında bir raporu Genel Konferansa sunar ve Sözleşmenin tamamen veya kısmen değiştirilmesi konusunun Konferans gündemine alınması isteğini inceler.
MADDE 15
Konferansın bu Sözleşmeyi tamamen veya kısmen değiştiren yeni bir Sözleşme kabul etmesi halinde ve yeni Sözleşme aksini öngörmediği takdirde
tadil edici yeni Sözleşmenin bir üye tarafından onanması durumu; yukarıdaki 11 inci madde hükümleri dikkate alınmaksızın ve tadil edici yeni Sözleşme yürürlüğe girmiş olmak kayıt ve şartı ile, bu Sözleşmenin hemen feshini gerektirir.
tadil edici yeni Sözleşmenin yürürlüğe giriş tarihinden itibaren bu Sözleşme, üyelerin onayına açık bulundurulamaz.
Bu Sözleşme; onu onaylayan ancak tadil edici Sözleşmeyi onaylamamış bulunan üyeler için her halükarda; şimdiki şekil ve içeriği ile yürürlükte kalmaya devam eder.
MADDE 16
Bu Sözleşmenin İngilizce ve Fransızca metinleri aynı şekilde geçerlidir.
Türkiye, ILO tarafından kabul edilmiş olan sözleşmelerden 59 adetini onaylamıştır. Sekiz adet temel sözleşmenin tamamı, yönetişim sözleşmelerinden öncelikli olan dört sözleşmeden üçünü, 177 teknik sözleşmeden 48’i onaylanmıştır. Türkiye tarafından onaylanan 59 Sözleşmeden 55’i yürürlüktedir, 4 Sözleşmeye karşı çıkılmıştır.
Adli Belgelerin Yabancı Memleketlerde Tebliğine Dair Sözleşme
Hukuki veya Ticari Konularda Adli ve Gayri Adli Belgelerin Yabancı Memleketlerde Tebliğine Dair Sözleşmenin Onaylanması Hakkında Bakanlar Kurulu Kararı 3 Mayıs 1972 tarihinde kabul edilmiş, Resmi Gazetenin 17 Haziran 1972 tarihli sayısında yayınlanmıştır.
Sözleşmenin onaylanması 9 Eylül 1971 tarih ve 1483 sayılı Kanunla uygun bulunmuştur.
Bakanlar Kurulunun 23/10/1971 tarih ve 7/8303 sayılı Kararıyla onaylanan «Hukuki veya Ticari Mevzularda Adli ve Mahkeme Dışı Gayri Adli Evrakın Yabancı Memleketlerde Tebliğine Dair Sözleşme»nin 24 Aralık 1971 tarih ve 14052 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Türkçe metninin yürürlükten kaldırılarak Fransızca metin esas tutulmak suretiyle yeniden hazırlanan ve Adalet Bakanlığınca da uygun mütalaa edilen Türkçe ilişik yeni metnin yürürlüğe konulması; Dışişleri Bakanlığının 18/4/1972 tarih ve 750.004-KOSSB.446 sayılı teklifi üzerine, 31/5/1963 tarih ve 244 sayılı Kanunun 3 üncü maddesinin 1 inci fıkrasına göre, Bakanlar Kurulunca 3/5/1972 tarihinde kararlaştırılmıştır.
Hukuki veya Ticari Konularda Adli ve Gayri Adli Belgelerin Yabancı Memleketlerde Tebliğine Dair Sözleşme 09.09.1981 Tarih 1483 sayılı yasa ile onaylanmıştır.
Hukuki veya Ticari Konularda Adli ve Gayri Adli Belgelerin Yabancı Memleketlerde Tebliğine Dair Sözleşme
İşbu Sözleşmeyi imza eden Devletler,
Yabancı memleketlerde tebliğ edilecek adli ve gayri adli belgelerin muhatabına vaktinde tebliğini sağlayacak uygun vasıtalar ihdas;
Bu maksada hizmet için usulleri basitleştirmek ve süratlendirmek sureti ile karşılıklı adli yardımlaşmayı ıslah etmek üzere,
Bir Sözleşme akdine karar vermişler ve aşağıdaki hususlarda mutabık kalmışlardır:
Madde 1
İşbu sözleşme, tebliğ edilmek üzere yabancı memleketlere ticarî veya hukukî, adlî veya gayrî adlî belgeler gönderilmesi söz konusu olan bütün hallerde uygulanır.
Âkit Devletlerden her biri, diğer akit Devletlerden gelecek tebliğ isteklerini kabul etmediği 3 ila 6 no maddeler hükümlerine göre yükümlenecek bir Merkezi Makam tayin eder.
Talep edilen Devlet, bu Merkezi Makamı kendi kanunlarına göre kurar,
Madde 3
Belgelerin çıkış memleketinin kanununa göre yetkili makam veya tebligat yapmaya yetkili kimse, resmi tasdik veya benzeri bir formaliteye lüzum kalmaksızın talep edilen Devletin Merkezî Makamına, işbu sözleşmeye ekli modele uygun şekilde düzenlenmiş bir talepname gönderir.
Tebliğ edilecek belgenin aslı veya sureti talepnameye eklenir. Talepname ile belge, ikişer nüsha olarak gönderilir.
Madde 4
Merkezi Makam talepnameyi işbu Sözleşme hükümlerine uygun bulmadığı takdirde, talepnameye karşı ileri sürdüğü itirazları belirtmek sureti ile, istekte bulunanı keyfiyetten derhal haberdar eder.
Madde 5
Talep edilen Devletin Merkezi Makamı evrakı aşağıdaki usullerden biri ile bizzat veya bir
mutavassıt aracılığı ile tebliğ ettirecektir.
a) Talep edilen memlekette düzenlenmiş olup yine o memlekette oturan kişilere tebliğ edilecek belgeleri, o memleket kanunlarında yer alan usule göre veya,
b) Talep edilen Devletin kanununa aykırı olmamak kaydı ile, istekte bulunan tarafından
belirtilen özel bir usulle.
İşbu maddenin 1 inci fıkrasının (b) bendinde öngörülen hal müstesna, belge her zaman, bunu kabul eden bir muhataba teslim edilmek sureti ile de tebliğ olunabilir.
Belgenin yukarıdaki 1 inci fıkra uyarınca tebliği gerektiğinde, Merkezi Makam belgenin, memleketin resmi dilinde veya dillerinden birinde yazılmış veya bu dile veya dillerden birine çevrilmiş olmasını isteyebilir.
Tebliğ isteğinin işbu Sözleşmeye ekli formüle göre düzenlenen ve tebliğ edilecek belgenin esas unsurlarını ihtiva eden kısım, belge ile birlikte muhataba tebliğ olunur.
Madde 6
Talep edilen Devletin Merkezi Makamı veya bu Makamın tebliğ içi ile görevlendirdiği herhangi bir makam, işbu Sözleşmeye ekli formüllerdeki numunesine uygun bir tebliğ tasdiknamesi düzenler.
Tebliğ tasdiknamesi, belgenin tebliğ edildiğini bildirecek ve tebliğde başvurulan usul ile tebligatın yapıldığı yer ve tarihi gösterilecektir. Belge tebliğ edilmediği takdirde, tebligatın yapılmasına engel olan sebebi de belirtecektir.
Tebliğ isteğinde bulunan, Merkezi Makam veya bir adlî makam tarafından doldurulmamış olan bir tebliğ tasdiknamesinin bu makamlardan biri tarafından tasdikini isteyebilir.
İşbu Sözleşmeye ekli numunelerde basılı olarak yer alan terimler, bütün hallerde Fransızca veya İngilizce olarak yazılmalıdır. Bu terimler, belgenin çıktığı memleketin resmi dilinde veya resmî dillerinden biri ile de yazılabilir.
Bu terimlere tekabül eden boş yerler talep edilen Devletin dili ile veya Fransızca veya İngilizce olarak doldurulmalıdır.
Madde 8
Âkit Devletlerden her biri adlî belgelerin yabancı memleketlerde tebliği işini, zor kullanmaksızın, doğruca kendi diplomatik veya konsolosluk ajanları vasıtası ile yaptırmakta muhtardırlar.
Tebligatın, belgenin çıktığı memleketin uyruklusuna yapılması hali müstesna,
Devletlerden herhangi biri, kendi topraklarında bu şekilde tebligat yapılmasına muhalefet edebilir.
Madde 9
Bundan başka, Âkit Devletlerden her biri, tebligatın diğer bir Âkit Devlet tarafından tayin olunan makamlarca yapılması için, tebliğ edilecek adlî belgelerin bu makamlara tevdii içinde Konsolosluklar aracılığını kullanmakta muhtardır.
Âkit Devletlerden her biri, istisna haller gerektirdiği takdirde, aynı maksatla, diplomatik yolları da kullanabilir,
Madde 10
Talep edilen Devlet itiraz etmedikçe işbu Sözleşme:
a) Adlî belgelerin yabancı memleketlerdeki kişilere doğruca posta vasıtası ile gönderilmesinde;
b) Menşe Devletindeki adalet görevlileri, Devlet memurları veya Devletin diğer yetkili kişilerinin adlî belgelere ilişkin tebligatı doğruca talep edilen Devletteki tebligat yapmağa yetkili kimseler Devlet memurları, veya Devletin yetkili diğer kişileri aracılığı ile yapmakta;
c) Bir dava ile ilgili herhangi bir kimsenin, adlî belgelere ilişkin tebligatı doğruca talep edilen Devletin tebligat yapmağa yetkili kimseleri, devlet memurları veya o Devletin diğer yetkili kişileri vasıtası ile yaptırmakta muhtar olmasına engel teşkil etmez.
Madde 11
İşbu Sözleşme, Âkit devletlerin, adlî belgelerin tebliğinde, yukarıdaki maddelerde öngörülen intikal yollarından başkalarını ve özellikle, her birinin birbirine tekabül eden Makamları arasında doğruca ulaştırılması için aralarında anlaşmalarına engel teşkil etmez.
Madde 12
Âkit Devletlerden birinden gelen adlî belgelerin tebliği, talep edilen Devletçe görülen hizmetler dolayısı ile harç veya masraf ödenmesine veya bunların iadesine yol açamaz.
Tebliğ isteğinde bulunan:
Tebligat yapmağa yetkili bir kimse veya varış yeri Devletinin kânununa göre yetkili bir kimsenin müdahalesi;
Tebligat için özel bir usul kullanılması, hallerinde yapılan masrafları ödemek veya iade etmek zorundadır.
Madde 13
Talep edilen Devlet işbu Sözleşmeye uygun olarak yapılan bir tebliğ isteğinin yerine getirilmesini, ancak egemenlik veya güvenliği zedeleyici bulduğu takdirde reddedebilir. .
Tebliğ isteğinin yerine getirilmesi, sadece talep edilen Devletin söz konusu davada kaza yetkisinin münhasıran, kendi Adalet makamlarına ait olduğu iddiası veya kendi mevzuatının istek konusu için hukuk yolu tanımaması sebebiyle reddolunamaz.
İsteğin reddi halinde, Merkezi Makam, istekte bulunanı keyfiyetten derhal haberdar eder.
Madde 14
Tebliğ edilecek adlî belgelerin intikali dolayısıyla meydana gelebilecek güçlükler, diplomasi yolu ile çözümlenir.
Madde 15
Bir dava dilekçesi veya aynı nitelikte bir belge, işbu Sözleşme hükümleri gereğince, tebliğ edilmek üzere yabancı bir memlekete intikal ettirildiğinde, davalı mahkemeye gelmediği takdirde:
a) Belgenin, talep edilen Devlet topraklarında oturan kimselere tebliğ edilmek üzere hazırlanmış o memleketin tebligatla ilgili mevzuatına uygun bir şekilde tebliğ edilmiş olduğu veya;
b) Belgenin, işbu Sözleşmede öngörülen başka bir usulle davalıya veya ikametgahına tebliğ veya tevdi olunduğu ve bu hallerden her birinde tebliğ veya tevdi keyfiyetinin davalının savunmasını hazırlaması için yeteri kadar vakit bırakacak bir tarihte tebliğ veya tevdi edilmiş bulunduğu tebeyyün etmedikçe hakim kararı ertelemek zorundadır.
Âkit Devletlerden her biri, birinci fıkra hükümlerine rağmen, tebliğ veya teslim keyfiyetini belirten bir tebliğ tasdiknamesi alınmamış olsa bile, aşağıdaki şartların birlikte gerçekleşmesi halinde, hâkimlerin hüküm verebileceğini beyanda muhtardır:
a) Belgenin işbu Sözleşmede öngörülen usullerden bîri ile intikal ettirilmiş olması;
b) Belgenin gönderilme tarihinden itibaren, altı aydan az olmamak üzere, hâkimin her özel duruma göre takdir edeceği bir sürenin geçmiş bulunması;
c) Talep edilen Devletin yetkili makamları nezdinde yapılan bütün teşebbüslere rağmen herhangi bir tebliğ tasdiknamesi elde edilmesinin mümkün olmaması.
İşbu madde hâkimin, acil hallerde geçici veya koruyucu tedbirler almasına engel teşkil etmez.
Madde 16
Bir dava dilekçesi veya aynı nitelikte bir belge, işbu Sözleşme hükümleri gereğince tebliğ edilmek üzere yabancı bir memlekete intikal ettirildiği ve mahkemeye gelmeyen davalı aleyhine karar verildiği takdirde, aşağıdaki şartların birlikte gerçekleşmesi halinde hâkim, kanun yollarına müracâatını sağlamak üzere, süre aşımının davalı hakkındaki neticelerini kaldırmaya yetkilidir:
a) Davalının kendi kusuru bulunmaksızın savunmasını hazırlamak üzere dilekçeden veya, kanun yollarına müracaat hakkını kullanması için, karardan vaktinde haberdar olmaması;
b) Davalı tarafından ileri sürülen def ilerin dayanaktan yoksun bulunmaması.
Süre aşımının neticelerinin kaldırılması hakkındaki müracaat, davalının karara bilgi edinmesinden başlayacak makul bir süre içinde yapılmadığı takdirde kabul edilmez.
Âkit Devletlerden her biri, kararın verildiği tarihten itibaren bir yıldan az olmamak kaydı ile, bildirisinde belirteceği sürenin geçmesinden sonra yapılacak müracaatların kabul edilmeyeceğini beyanda muhtardır.
İşbu madde, ahvali şahsiye ile ilgili kararlar için uygulanmaz.
BÖLÜM II
GAYRİ ADLİ BELGELER
Madde 17
Âkit Devletlerden birinin makam ve adalet görevlilerinden sadır olan gayrı adli belgeler tebliğ edilmek üzere, işbu Sözleşmede öngörülen usul ve Şartlar uyarınca başka bir Âkit Devlete intikal ettirilebilir.
BÖLÜM III
GENEL HÜKÜMLER
Madde 18
Âkit Devletlerden her biri, Merkezî Makam dıĢında ve buna ilâveten yetkilerinin şümulünü tespit edecekleri başka makamlar da tayin edebilirler.
Ancak, tebliğ isteğinde bulunan, her zaman, doğruca Merkezi Makama başvurabilir.
Federal Devletler, birden fazla Merkezi Makam tayin etmekte muhtardır.
Madde 19
İşbu Sözleşme, Akit Devletlerden her birinin, mevzuatının, kendi topraklarında tebliğ edilmek üzere dış memleketlerden gelen belgelerin intikali için yukarıdaki maddelerde
öngörülmeyen başka şekillere müsaade etmesine engel teşkil eylemez.
Madde 20
İşbu Sözleşme, Âkit Devletlerin:
a) 3 üncü maddenin 2 nci fıkrasının intikal ettirilecek belgelerin iki nüsha olarak düzenlenmesine ait hükümlerine;
b) 5 inci maddenin 3 üncü fıkrasıyla 7 nci maddenin kullanılacak dillere ait hükümlerine;
.c) 5 inci maddenin 4 üncü fıkrası hükümlerine; d) 12 nci maddenin 2 nci fıkrasına istisna teşkil edecek hükümler koymak üzere aralarında anlaşmalarına engel teşkil eylemez.
Madde 21
Âkit Devletlerden her biri, tasdik veya iltihak belgesinin tevdii anından veya daha
sonraki bir tarihte:
a) 2 ve 18 inci maddelerde öngörülen makamların,
b) 6 nci maddede öngörülen ilmühaber düzenlemeğe yetkili makamın;
c) 9 uncu madde uyarınca konsolosluklar vasıtası ile intikal ettirilen belgeleri kabule yetkili makamın, tayinini Hollanda Dışişleri Bakanlığına bildirecektir.
Âkit Devletlerden her biri, gerektiğince;
a) 8 ve 10 uncu maddelerde öngörülen intikal yollarının kullanılmasına karşı plan itirazlarını;
b) 15 inci maddenin 2 nci fıkrası ile 16 nci maddenin 3 üncü fıkrasında öngörülen beyanları
c) Yukarıda sözü edilen tayin, itiraz ve beyanlarda vuku bulacak her türlü değişiklikleri aynı şartlar altında bildirecektir.
Madde 22
İşbu Sözleşme, tasdik eden Devletler arasındaki ilişkilerde, Hukuk Muhakemeleri Usulü ile ilgili olarak Lâ Haye’de sırası ile 17 Temmuz 1905 ve 1 Mart 1954’de imzalanan Sözleşmelerin biri veya diğerinde taraf oldukları nispette bunların 1 ila 7 nci maddelerinin yerine kaim olacaktır.
Madde 23
İşbu Sözleşme, Hukuk Muhakemeleri Usulü ile ilgili olarak La Haye’de 17 Temmuz 1905’te imzalanan Sözleşmenin 23 üncü maddesi ile yine
La Haye’de 1 Mart 1954’te imzalanan Sözleşmenin 24 üncü maddesinin uygulanmasına halel getirmeyecektir.
Ancak, bu maddeler,.yalnız sözü edilen Sözleşmelerde öngörülen intikal usulleri ile aynı nitelikte olan intikal usulleri kullanıldığı takdirde uygulanacaktır.
Madde 24
İlgili Devletlerin başka türlü anlaşmış olmaları hali müstesna, Âkit Devletlerce, sözü edilen 1905 ve 1954 tarihli Sözleşmelere ek olarak akdedilen Sözleşmeler işbu Sözleşme için de uygulanacaktır.
Madde 25
İşbu Sözleşme, 22 ve 24 üncü maddelerin uygulanmasına halel gelmemek kaydı ile işbu Sözleşme ile düzenlenen hususlara ilişkin hükümler ihtiva edip de Âkit Devletlerin taraf oldukları veya olacakları Sözleşmeleri ihlâl etmez.
Madde 26
İşbu Sözleşme, La Haye Devletler Hususi Hukuku Konferansının onuncu oturumuna katılan Devletlerin imzasına açıktır.
İşbu Sözleşme, tasdik ve tasdik belgeleri Hollanda Dışişleri Bakanlığına tevdi olunacaktır.
Madde 27
İşbu Sözleşme, 26 net maddenin 2 nci fıkrasında öngörülen üçüncü tasdik belgesinin tevdiinden altmış gün sonra yürürlüğe girecektir.
İşbu sözleşme, imzalayan ve sonradan tasdik eden Devletlerden her biri için, kendi tasdik belgesinin tevdiinden altmış gün sonra yürürlüğe girecektir.
Madde 28
La Haye Devletler Hususî Hukuku Konferansının onuncu oturumunda temsil edilmeyen her Devlet, 27 nci maddenin 1 nci fıkrası uyarınca yürürlüğe girmesinden sora işbu Sözleşmeye iltihak edebilir. İltihak belgesi, Hollanda Dışişleri Bakanlığına tevdi edilecektir.
İşbu Sözleşme, iltihak edecek her Devlet için ancak bu tevdi keyfiyetinden önce tasdik eden bir Devletin, iltihakının Hollanda Dışişleri Bakanlığınca kendisine bildirilmesinden itibaren, altmış gün içinde yapacağı bir itirazı olmadığını bu Bakanlığa bildirildiği takdirde yürürlüğe girecektir.
İtiraz vaki olmadığı takdirde Sözleşme, iltihak eden bir Devlet için, yukarıdaki fıkrada sözü edilen sürelerin bitimini izleyen ayın birinci günü yürürlüğe girecektir.
Madde 29
Her Devlet, imza, tasdik veya iltihak sırasında, işbu Sözleşmenin Milletlerarası alanda temsil ettiği toprakların tümünü veya bunlardan biri veya bir kaçını kapsayacağını beyan edebilir. Bu beyan, Sözleşmenin sözü edilen Devlet için yürürlüğe girdiği Tarihte hüküm ifade edecektir,
Bundan sonra yapılacak bir nitelikteki her kapsama alma, Hollanda Dışişleri Bakanlığına bildirilecektir.
Sözleşme, kapsama alınan topraklar için, yukarıdaki fıkrada sözü edilen bildirinin yapılmasından altmış gün sonra yürürlüğe girecektir.
Madde 30
İşbu Sözleşmenin, süresi, sonradan tasdik veya iltihak eden Devletler için dahi, 27 nci maddenin 1nci fıkrası uyarınca yürürlüğe girmesi tarihinden itibaren beş yıldır.
Sözleşme, fesih ihbarı vaki olmadıkça, her beş yılda bir zımnen yenilenmiş olacaktır.
Fesih ihbarı, beş yıllık sürenin bitiminden en az. altı ay önce Hollanda Dışişleri Bakanlığın yapılacaktır.
Fesih keyfiyeti ancak bunu ihbar eden Devlet hakkında hüküm ifade edecektir. Sözleşme diğer Âkit Devletler için yürürlükte kalacaktır.
Madde 31
Hollanda Dıişleri Bakanlığı, 26 ncı maddede sözü edilen Devletlerle 28 inci madde uyarınca iltihak edecek Devletlere:
a) 26 ncı madde sözü edilen imza ve tasdikleri;
b) İşbu Sözleşmenin, 27 nci maddenin birinci fıkrası hükmü uyarınca yürürlüğe gireceği tarihleri;
c) 28 inci maddede sözü edilen iltihakları ve bunların hüküm ifade edeceği tarihleri;
d) 29 uncu maddede sözü edilen kapsama alma keyfiyetleri ile bunların hüküm ifade edeceği tarihleri;
e) 21 inci maddede sözü edilen tayin, itiraz ve beyanları;
f) 30 uncu maddenin 3 üncü fıkrasında sözü edilen fesih ihbarlarını bildirecektir.
Bunu teyiden, usulüne uygun olarak yetkili kılınan aşağıdaki imza sahipleri İşbu sözleşmeyi imzalamışlardır. .
15 Kasım 1965’te ikisi de aynı derecede geçerli olmak üzere Fransızca ve İngilizce ve tek nüsha olarak yapılmış olup Hollanda Hükümeti arşivine tevdi edilecek ve tasdikli birer sureti La Haye Devletler Hususî Hukuku Konferansının Onuncu oturumunda temsil edilen Devletlerden her birine diplomatik yoldan intikal ettirilecektir.
SÖZLEŞMENİN EKİ FORMÜL TALEPNAME
Adli ve Gayri Adli Belgelerin Yabancı Memleketlerde Tebliği için La Haye’de…………. 1965 tarihinde imzalanan Hukuki veya Ticari Mevzularda Adli ve Gayri Adli Evrakın Yabancı Memleketlerde Tebliğine Dair Sözleşme Talepte bulunanın hüviyeti Muhatap Makamın ve adresi adresi
Aşağıda imzası bulunan müracaatçı, aşağıda yazılı belgeleri iki nüsha göndermek ve her bir nüshasının sözleşmenin 5 inci maddesine uygun olarak en kısa zamanda, (Muhatabın kimliği ve adresi)……………………………………………………………………..
a) Sözleşmenin 5 inci maddesinin 1 inci fıkrasının a bendindeki hükme göre(*)
b) Aşağıdaki özel usul ite (5 inci maddenin 1 inci fıkrasının b bendi (*)
c) Kendi arzusu ile kabul ettiği takdirde muhatabına tevdi suretiyle (5 inci maddenin ikinci fıkrasi) (*) tebliğini talep etmekle şeref duyar.
Tebliğ edilen belgeler ile eklerin (*) birer nüshasının arka sayfada belirtildiği şekilde bir tebliğ tasdiknamesi ile birlikte talepte bulunana iadesi veya iadesinin sağlanması bu makamdan rica olunur.
Belgenin listesi
……………………………………….. Düzenlediği yer………………. …„………
……………………………………….. Tarih
……………………,……….:……….. imza ve/veya mühür…………………………..
(*) Lüzumsuz olanları çiziniz. 26
(TALEPNAMENİN ARKA SAYFASI) TEBLİĞ TASDİKNAMESİ
Aşağıda imzası bulunan Makam, Sözleşmenin 6 ncı maddesi uyarınca belgelerin;
1)………………………….. tarihinde……………………………………………………………… ,. …………….. (Yer, cadde (Sokak), numara) de 5 inci madde öngörülen aşağıdaki usullerin biriyle
a) Sözleşmenin 5 inci maddesinin 1 inci fıkrasının (a) bendinde yazılı şekilde(*)
b) Aşağıdaki özel bir usulle (*) ……………………………………………………………………
c) Kendi rızasıyla kabul eden muhataba tevdi suretiyle tebliğ edildiğini (*)
Talepnamede sözü edilen belgelerin……………………………………………………….; ……………………. ………………………………………………….. (Tebliğ edilenin kimliği ve sıfatı)
muhatapla olan münasebeti (Ailevi, iş dolayısıyle veya başka suretle)…………………. ………………………………………………………..’a tedvi edildiğini,
İstihdam Politikası Sözleşmesi, 17 Haziran 1964 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü-ILO tarafından kabul edilmiş, 9.11.1976 tarihli ve 2027 yasa ile onaylanarak Resmi Gazetenin 23.10.1977 tarihli sayısı ile yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.
Sözleşme, iktisadi gelişme ve kalkınmayı teşvik etmek, hayat seviyesini yükseltmek iş gücü ihtiyaçlarını karşılamak ve işsizlik ve eksik istihdam sorununu çözümlemek amacıyla, tam ve verimli istihdama ve işin serbestçe seçilmesi amacıyla aktif bir politikayı öngörmektedir.
ILO Kabul Tarihi: 17 Haziran 1964 Kanun Tarih ve Sayısı: 9.11.1976 / 2027 Resmi Gazete Yayım Tarihi ve Sayısı: 20.11.1976 / 15769 Bakanlar Kurulu Kararı Tarih ve Sayısı: 29.8.1977 / 7-13875 Resmi Gazete Yayım Tarih ve Sayısı: 23.10.1977 / 16093
Milletlerarası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu tarafından Cenevre’ye davet edilerek, orada 17 Haziran 1964 de kırk sekizinci toplantısını yapan Milletlerarası Çalışma Teşkilatı Genel Konferansı,
Filadelfiya Beyannamesinin, Milletlerarası Çalışma Teşkilatına, dünyanın çeşitli ülkelerinde, tam istihdam ve hayat seviyesini yükseltmeyi gerçekleştirecek kendine özgü programların uygulama alanına konulmasına yardımcı olmak yükümlülüğünü alenen tanıdığını ve Milletlerarası Çalışma Teşkilatı Statüsü girişinin işsizlikle savaş yapılmasını ve uygun geçim koşulları sağlayan bir ücret teminatını öngördüğünü,
Bu beyannamenin “ırk, inanç ve cinsiyetleri ne olursa olsun, bütün insanlar, maddi ilerlemenin ve manevi gelişmelerin, serbestlik, şeref ve haysiyet iktisadi güvenlik içinde ve eşit şanslarla takip etmek hakkına maliktirler” şeklinde ifade edilen ana hedefin ışığında, iktisadi ve mali politikaların istihdam politikası üzerindeki yankılarını inceleme ve gözönünde bulundurma görevinin Milletlerarası Çalışma Teşkilatı’na ait olduğunu,
İnsan Hakları Beyannamesinin “her şahsın, çalışma ve işini serbestçe seçme, eşit ve elverişli çalışma koşulları ve işsizliğe karşı korunma hakkına maliktir” ilkesini nazara alarak,
İstihdam politikasıyla doğrudan doğruya ilgili mevcut Milletlerarası Sözleşme ve Tavsiyenamelerinin, özellikle İş ve İşçi Bulma servisi kurulmasına dair 1948 Sözleşme ve tavsiyenamesi, mesleğe yöneltmeyle ilgili 1949 Tavsiyenamesi, mesleki eğitim hakkında 1962 Tavsiyenamesi ve iş ve meslek bakımından ayırım hakkında 1958 sözleşme ve Tavsiyenamesi hükümlerine işaret ederek,
Bu belgelerin, tam ve verimli istihdama ve serbestçe seçilmiş işe dayalı bir iktisadi gelişmeyi hedef tutan milletlerarası daha geniş bir program metni içinde yer verilmesi gerekeceğini gözönünde bulundurarak,
Toplantı gündeminin sekizinci maddesine dahil istihdam politikasıyla ilgili çeşitli teklifleri kabul etmeye ve bu tekliflerin milletlerarası bir sözleşme şeklini alması gerekeceğine karar verdikten sonra,
Bin dokuz yüz altmış dört yılının dokuz Temmuz günü İstihdam Politikası 1964 Sözleşmesi şeklinde adlandırılacak olan aşağıdaki sözleşmeyi kabul etmiştir.
MADDE 1
İktisadi gelişme ve kalkınmayı teşvik etmek, hayat seviyesini yükseltmek işgücü ihtiyaçlarını karşılamak ve işsizlik ve eksik istihdam sorununu çözümlemek amacıyla, her üye tam ve verimli istihdama ve işin serbestçe seçilmesine matuf aktif bir politikayı esas bir gaye olarak ele alacak ve uygulayacaktır;
Bu politika;
Açıkta ve iş arayan herkese iş sağlanmasını,
Bu işin, imkan nispetinde verimli olmasını,
İşin serbestçe seçilmesini ve her işçinin kendisine elverişli bir işte çalışması için gerekli nitelikleri kazanmasını, bu işte, ırk, renk, cinsiyet, din, politik düşünce, milli veya sosyal menşe ne olursa olsun niteliklerini ve istidatlarını kullanmasını sağlamak amacına yönelmiş olacaktır.
Bu politika, iktisadi gelişme düzey ve aşamasını, istihdam hedefleri ve diğer iktisadi sosyal hedefler arasında mevcut ilişkiler gözönünde bulunduracak ve milli koşullara ve uygulamalara göre kabul edilen metotlarla yürütülecektir.
MADDE 2
Her üye ülkenin koşullarına göre kabul edilen yöntemlerle ve bu yöntemlerin elverişliliği ölçüsünde;
Koordine iktisadi ve sosyal bir politika çerçevesinde 1 inci madde de sözü geçen hedeflere ulaşmak amacıyla kabul olunan tedbirleri muntazaman tayin edecek ve gözden geçirecek,
İcabında, programlar hazırlanması da dahil bu tedbirlerin uygulanması için lüzum gösterebilecek yöntem kurallar koyacaktır.
MADDE 3
Bu sözleşmenin uygulanmasında, istihdam konusundaki tecrübe ve görüşlerinin noksansız olarak gözönünde tutulabilmesi, bu politikaların tayininde tam bir işbirliği yapılabilmesi ve bu politikalara dayanaklar bulunmasına yardımcı olunabilmesi için alınacak tedbirlerle ilgili çevrelerin temsilcilerine ve özellikle işveren ve işçi temsilcilerine danışılacaktır.
MADDE 4
Bu sözleşmenin resmi onaylama belgeleri Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürü’ne gönderilecek ve onun tarafından tescil edilecektir.
MADDE 5
Bu sözleşme, ancak onaylama belgeleri Genel Müdür tarafından tescil edilmiş olan Milletlerarası Çalışma Teşkilatı üyelerini bağlayacaktır.
Bu sözleşme iki üyenin onaylama belgesi Genel Müdür tarafından tescil edildiği tarihten on iki ay sonra yürürlüğe girecektir.
Bundan sonra, bu Sözleşme onu onaylayan her üye için, onaylama belgesi tescil edildiği tarihten on iki ay sorara yürürlüğe girecektir.
MADDE 6
Bu sözleşmeyi onaylayan üye, onu, ilk yürürlüğe girdiği tarihinden itibaren on yıllık bir devre sonunda Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürü’ne göndereceği ve bu Müdürün tescil edeceği bir belge ile feshedebilir. Fesih tescil tarihinden ancak bir yıl sonra geçerli olacaktır.
Bu sözleşmeyi onaylamış olup da, bundan evvelki fıkrada sözü edilen on yıllık devrenin bitiminden itibaren bir yıl zarfında bu madde de öngörüldüğü şekilde feshetme hakkını kullanmayan her üye yeniden on yıllık müddet için bağlanmış olacak ve bundan sonra bu sözleşmeyi, her on yıllık devre bitince bu maddede ön görülen koşullar içinde feshedebilecektir.
MADDE 7
Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürü, Milletlerarası Çalışma Teşkilatı üyeleri tarafından kendisine bildirilen bütün onaylama ve fesih belgelerinin tescil edildiğini Teşkilatın bütün üyelerine bildirecektir.
Genel Müdür kendisine gönderilen ikinci onama belgesinin tescil edildiğini teşkilat üyelerine bildirirken, Sözleşmenin yürürlüğe gireceği tarih hakkında Teşkilat üyelerinin dikkatini çekecektir.
MADDE 8
Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürü, yukarıdaki maddelere uygun olarak, tescil etmiş bulunduğu bütün onama ve fesihler hakkındaki tam bilgileri, Birleşmiş Milletler Anlaşmasının 102 nci maddesi uyarınca tescil edilmek üzere, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine ulaştıracaktır.
MADDE 9
Milletlerarası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu lüzum gördüğü her seferinde bu Sözleşmenin; uygulanması hakkında Genel Konferansa bir rapor sunacak ve onun tamamen veya kısmen değiştirilmesi konusunun konferans gündemine alınması gerekip gerekmeyeceğini inceleyecektir.
MADDE 10
Konferansın bu Sözleşmeyi tamamen veya kısmen değiştiren yeni bir sözleşme kabul etmesi halinde ve yeni sözleşme aksini öngörmedikçe,
Tadil edici yeni sözleşmenin bir üye tarafından onanması keyfiyeti; yukarıdaki 6 ncı madde nazara alınmaksızın ve tadil edici yeni sözleşme yürürlüğe girmiş olmak kayıt ve şartıyla bu sözleşmenin derhal ve kendiliğinden feshini gerektirecektir.
Tadil edici yeni sözleşmenin yürürlüğe girmesi tarihinden itibaren bu Sözleşme üyelerin onaylamasına artık açık bulundurulmayacaktır.
Bu sözleşme onu onaylayıp da tadil edici Sözleşmeyi onaylamamış bulunan üyeler için; her halde şimdiki şekil ve muhtevasıyla geçerli olmakta devam edecektir.
MADDE 11
Bu sözleşmenin İngilizce ve Fransızca metinleri aynı derecede geçerlidir.
Türkiye, ILO tarafından kabul edilmiş olan sözleşmelerden 59 adetini onaylamıştır. Sekiz adet temel sözleşmenin tamamı, yönetişim sözleşmelerinden öncelikli olan dört sözleşmeden üçünü, 177 teknik sözleşmeden 48’i onaylanmıştır. Türkiye tarafından onaylanan 59 Sözleşmeden 55’i yürürlüktedir, 4 Sözleşmeye karşı çıkılmıştır.
Kapatılan Siyasi Partiler, Anayasa Mahkemesi hükmü ile siyasi hayattan çıkarılmaktadır. Türk siyaset hayatında, Askeri Mahkeme kararı ile, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı kararı ile, Sulh Ceza Mahkemesi kararı ile, Sıkıyönetim İdaresi kararı ile, Milli Güvenlik Konseyi kararı ile ve Bakanlar Kurulu kararı ile siyasi partilerin kapatılmasına karar verilmiştir. Anayasa Mahkemesi 1961 Anayasası ile kurulduktan sonra çoğunlukla bu mahkeme kararları ile siyasi partiler kapatılmış, olağanüstü hal şartlarında askeri mahkemece yada sıkıyönetim idaresi tarafından siyasi partilerin yaşamına son verilmiştir.
Meclis Eski Binası
Mevcut anayasal sistemde partilerin kapatılması zorlaştırılmıştır. Partilerin kapatılması, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının açacağı dava üzerine Anayasa Mahkemesi tarafından karara bağlanmakta, Anayasa Mahkemesi, temelli kapatma yerine, dava konusu fiillerin ağırlığına göre ilgili siyasi partinin Devlet yardımından kısmen veya tamamen yoksun bırakılmasına karar verebilmektedir.
Siyasi partilerin faaliyetleri, parti içi düzenlemeleri ve çalışmaları demokrasi ilkelerine uygun olur. Bu ilkelerin uygulanması kanunla düzenlenir.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Siyasi partilerin uyacakları esaslar başlıklı 69. maddesine siyasi partilerin uyacağı kurallar ayrıntılı olarak belirlenmiş, kapatılma ve diğer yaptırımlar hükme bağlanmıştır.
Kapatılma Şartı ve Yaptırımlar
Siyasi partilerin kapatılması, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının açacağı dava üzerine Anayasa Mahkemesince kesin olarak karara bağlanır. Bir siyasi partinin tüzüğü ve programının 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı bulunması halinde temelli kapatma kararı verilir. Anayasanın 68. maddesinin dördüncü fıkrasına göre “Siyasi partilerin tüzük ve programları ile eylemleri, Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve laik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz; sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz; suç işlenmesini teşvik edemez.”
Yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan ve Türk uyrukluğunda olmayan gerçek ve tüzel kişilerden
maddi yardım alan siyasi partiler temelli olarak kapatılır. Siyasi partilerin kuruluş ve çalışmaları, denetlenmeleri, kapatılmaları ya da Devlet yardımından kısmen veya tamamen yoksun bırakılmaları ile siyasi partilerin ve adayların seçim harcamaları ve usulleri yukarıdaki esaslar çerçevesinde kanunla düzenlenir.
Anayasa Mahkemesi, yukarıdaki fıkralara göre temelli kapatma yerine, dava konusu fiillerin ağırlığına göre ilgili siyasi partinin Devlet yardımından kısmen veya tamamen yoksun bırakılmasına karar verebilir.
Siyasi Partilerin Uyacakları Esaslar
Anayasanın hükmüne göre, siyasi partiler, ticari faaliyetlere girişemezler. Siyasi partilerin gelir ve giderlerinin amaçlarına uygun olması gereklidir. Bu kuralın uygulanması kanunla düzenlenir. Anayasa Mahkemesince siyasi partilerin mal edinimleri ile gelir ve giderlerinin kanuna uygunluğunun tespiti, bu hususun denetim yöntemleri ve aykırılık halinde uygulanacak yaptırımlar kanunda gösterilir. Anayasa Mahkemesi, bu denetim görevini yerine getirirken Sayıştay‘dan yardım sağlar. Anayasa Mahkemesinin bu denetim sonunda vereceği kararlar kesindir.
Bir siyasi partinin 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak, onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince tespit edilmesi halinde karar verilir. Bir siyasi parti, bu nitelikteki fiiller o partinin üyelerince yoğun bir şekilde işlendiği ve bu durum o partinin büyük kongre veya genel başkan veya merkez karar veya yönetim organları veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu veya grup
yönetim kurulunca zımnen veya açıkça benimsendiği yahut bu fiiller doğrudan doğruya anılan parti organlarınca kararlılık içinde işlendiği takdirde, söz konusu fiillerin odağı haline gelmiş sayılır.
Temelli kapatılan bir parti bir başka ad altında kurulamaz.
Bir siyasi partinin temelli kapatılmasına beyan veya faaliyetleriyle sebep olan kurucuları dahil üyeleri, Anayasa Mahkemesinin temelli kapatmaya ilişkin kesin kararının Resmi Gazetede gerekçeli olarak yayımlanmasından başlayarak beş yıl süreyle bir başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve deneticisi olamazlar.
Anayasanın koymuş olduğu kuralların uygulanması için Siyasi Partiler Kanunu tarafından partilerin kapatılması için gerekli şartlar bağlamında çeşitli düzenlemeler yapılmıştır.
Kapatılan Siyasi Partiler, Kapatılma Tarihleri ve Kapatma Kararını Veren Makamlar
Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası
3 Haziran 1925 tarihinde Bakanlar Kurulu kararıyla kapatılmıştır.
Ahali Cumhuriyet Fırkası
21 Ocak 1931 tarihinde Bakanlar Kurulu kararıyla kapatılmıştır.
Çiftçi ve Köylü Partisi
24 Nisan 1946 tarihinde Mudanya Sulh Ceza Hakimliği kararıyla kapatılmıştır.
İslam Koruma Partisi
12 Eylül 1946 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
Türkiye Sosyalist Partisi
16 Aralık 1946 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
Türkiye Sosyalist Emekçi Köylü Partisi
16 Aralık 1946 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
Türkiye Sosyalist Partisi
17 Haziran 1952 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
İslam Demokrat Partisi
20 Ekim 1952 tarihinde Eminönü 2. Sulh Ceza Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Millet Partisi
27 Ocak 1954 tarihinde Ankara 5. Sulh Ceza Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Vatan Partisi
30 Ocak 1957 tarihinde İstanbul Sulh Ceza Hakimliği kararıyla kapatılmıştır.
Demokrat Parti
29 Eylül 1960 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
Türkiye İşçi Çiftçi Partisi
22 Eylül 1966 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Cumhuriyetçi Parti
23 Eylül 1966 tarihinde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı kararıyla kapatılmıştır.
Kemalist Gençlik Partisi
30 Kasım 1966 tarihinde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı kararıyla kapatılmıştır.
İşçi Çiftçi Partisi
15 Ekim 1968 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Millî Nizam Partisi
20 Mayıs 1971 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Türkiye İleri Ülkü Partisi
24 Haziran 1971 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Türkiye İşçi Partisi
20 Temmuz 1971 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Büyük Anadolu Partisi
19 Aralık 1971 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Türkiye Emekçi Partisi
8 Mayıs 1980 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Adalet Partisi
16 Ekim 1981 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
Cumhuriyet Halk Partisi
16 Ekim 1981 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
Cumhuriyetçi Güven Partisi
16 Ekim 1981 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
Demokratik Parti
16 Ekim 1981 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
Hür Demokratlar Partisi
16 Ekim 1981 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
Hürriyetçi Millet Partisi
16 Ekim 1981 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
Millet Partisi
16 Ekim 1981 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
Millî Selamet Partisi
16 Ekim 1981 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
Milliyetçi Hareket Partisi
16 Ekim 1981 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
Sosyalist Parti
16 Ekim 1981 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
Sosyalist Vatan Partisi
16 Ekim 1981 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
Türkiye Birlik Partisi
16 Ekim 1981 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
Türkiye İşçi Partisi
16 Ekim 1981 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
Türkiye İşçi Köylü Partisi
16 Ekim 1981 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
Türkiye Sosyalist İşçi Partisi
16 Ekim 1981 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
Türkiye Ulusal Kadınlar Partisi
16 Ekim 1981 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
Vatan Partisi
16 Ekim 1981 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
Büyük Türkiye Partisi
26 Temmuz 1983 tarihinde Millî Güvenlik Konseyi kararıyla kapatılmıştır.
Huzur Partisi
25 Ekim 1983 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Türkiye Birleşik Komünist Partisi
16 Temmuz 1991 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Halk Partisi
24 Eylül 1991 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Sosyalist Parti
10 Temmuz 1992 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Halkın Emek Partisi
14 Temmuz 1993 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Özgürlük ve Demokrasi Partisi
23 Kasım 1993 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Sosyalist Türkiye Partisi
30 Kasım 1993 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Yeşiller Partisi
10 Şubat 1994 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Sosyalist Birlik Partisi
7 Haziran 1994 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Demokrasi Partisi
16 Haziran 1994 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Demokrat Parti
13 Eylül 1994 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Demokrasi ve Değişim Partisi
19 Mart 1996 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Emek Partisi
14 Şubat 1997 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Diriliş Partisi
18 Şubat 1997 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Refah Partisi
16 Ocak 1998 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Demokratik Barış Hareketi
28 Aralık 1998 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Demokratik Kitle Partisi
26 Şubat 1999 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Fazilet Partisi
22 Haziran 2001 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Halkın Demokrasi Partisi
13 Mart 2003 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Demokratik Toplum Partisi
11 Aralık 2009 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
ILO 123 No’lu Asgari Yaş (Yeraltı İşleri) Sözleşmesi
ILO 88 No’lu İş ve İşçi Bulma Servisi Kurulması Sözleşmesi Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından 17 Haziran 1948 tarihinde kabul edilmiştir. Sözleşme Türkiye tarafından 30.11.1949 tarihinde 5448 sayılı yasa ile kabul edilerek Resmi Gazetenin 07.12.1949 tarihli sayısında yayınlanmış ve yürürlüğe girmiştir.
İş ve İşçi Bulma Kurumu-1946
ILO 88 No’lu İş ve İşçi Bulma Servisi Kurulması Sözleşmesi
Milletlerarası Çalışma Bürosu Yönetim kurulu tarafından Sanfransisko’ya davet edilerek orada 17 Haziran 1948 de otuz birinci toplantısını yapan Milletlerarası Çalışma Teşkilatı Genel Konferansı,
Toplantı gündeminin dördüncü maddesine dahil bulunan İş ve İşçi Bulma Servisi kurulması meselesine dair muhtelif tekliflerin kabulüne,
Bu tekliflerin bir Milletlerarası Sözleşme şeklini almasına karar verdikten sonra,
1948 yılı Temmuz ayının dokuzuncu günü, İş ve İşçi Bulma Servisi hakkında 1948 sözleşmesi adını taşıyacak olan aşağıdaki sözleşmeyi kabul eder.
MADDE 1
Hakkında bu Sözleşmenin yürürlükte olduğu Milletlerarası Çalışma Teşkilatının her üyesi; bir amme ve parasız İş ve İşçi Bulma Servisi bulundurmalı veya bulundurulmasını sağlamalıdır.
İş ve İşçi Bulma Servisinin esas görevi icap ettiği takdirde ilgili diğer amme teşekkülleri ve hususi teşekküllerle işbirliği yaparak tam çalışmanın sağlanmasına ve idamesine müstahsil kaynakların geliştirilmesine ve bunlardan istifade edilmesine matuf milli programın ayrılmaz bir parçası olarak, iş piyasasını mümkün mertebe en iyi şekilde teşkilatlandırmayı gerçekleştirmek olmalıdır.
MADDE 2
İş ve İşçi Bulma Servisi, milli bir makamın denetimi altında milli bir iş ve işçi bulma büroları teşkilatından terekküp etmelidir.
MADDE 3
Bu teşkilat, memleketin her coğrafi bölgesinde hizmet etmeye yetecek sayıda işveren ve işçiler için elverişli yerlerde mahalli bürolardan ve lüzumu halinde bölge ve bürolarından mürekkep bir şebekeyi ihtiva etmelidir.
Şebeke Teşkilatı;
Aşağıdaki hallerde genel bir incelemeye tabi tutulmalıdır ;
İktisadi faaliyetin ve faal nüfusun dağılış tarzında mühim değişiklikler vuku bulduğunda,
Yetkili makam, bir deneme devresi zarfında elde edilen tecrübe hakkında bir takdirde bulunabilmek için, şebeke teşkilatını yeniden gözden geçirmeyi münasip gördüğünde ,
Böyle bir incelemenin lüzumlu kıldığı hallerde tadil edilmelidir.
MADDE 4
İş ve İşçi Bulma Servisinin kurulma ve işlemesinde İş ve İşçi Bulma servisi politikasının gelişmesinde işverenler ve işçiler temsilcilerinin işbirliğinin sağlanması için, danışma komisyonları vasıtasıyla münasip tedbirler alınmalıdır.
Bu tedbirler, bir veya daha fazla milli danışma komisyonlarıyla, lüzumlu hallerde, bölge komisyonlarının ve mahalli komisyonların kurulmasını derpiş etmelidir.
Bu komisyonlardaki işveren ve işçi temsilcileri, şayet mevcut iseler, işverenleri ve işçileri temsil eden teşekküllere danışıldıktan sonra, eşit sayıda tayin olunmalıdır.
MADDE 5
İş ve İşçi Bulma Servisinin, işçilerin mevcut işlere sevki hususundaki genel politikası, 4 üncü maddede derpiş olunan danışma komisyonları vasıtasıyla işverenlerin ve işçilerin temsilcilerine danışıldıktan sonra tesbit edilmelidir.
MADDE 6
İş ve İşçi Bulma Servisi, işçilerin müessir bir şekilde tedarikini ve işe yerleştirilmesini sağlayacak tarzda teşkilatlandırılmalıdır. Servis, bu maksatla, şu hususları yerine getirmelidir:
Elverişli bir iş bulabilmek için işçilere ve müesseselerine, uygun işçi bulabilmek için de işverenlere yardım etmek ve bilhassa milli ölçüde tesbit olunan hükümler uyarınca;
İş talebinde bulunanları tescil ve bunların mesleki vasıflarını, tecrübe ve arzularını not etmek, işe konulmaları için onlara sualler sormak, icap ederse, bedeni ve mesleki kabiliyetlerini yoklamak, mahal varsa mesleki yöneltme, mesleki yetişme veya yeniden mesleki intibak hususlarında onlara yardımda bulunmak,
İşverenlerden, servise haber verdikleri münhallere ve bu münhallere almak üzere aradıkları işçilerin haiz bulunmaları icap eden şartlara dair sarih malumat elde etmek,
İstenilen bedeni ve mesleki kabiliyeti haiz talipleri münhal işlere sevk etmek,
Kendisine ilk defa danışılan büro, tâlipleri uygun şekilde işe yerleştirecek, yahut boş yerleri uygun şekilde doldurabilecek durumda bulunmadığı veya daha başka olayların lüzumlu kıldığı hallerde, iş arz ve taleplerini bir bürodan başka bir büroya havale etmek suretiyle işleri düzenlemek,
Aşağıdaki hususların sağlanması için münasip tedbirler almak ;
İş arzını muhtelif mesleklerdeki iş imkanlarına göre ayarlamak maksadıyla meslekler arasında seyyaliyeti kolaylaştırmak,
İşçilerin uygun iş imkanları bulunan bölgelere nakillerine yardım maksadıyla coğrafi seyyaliyeti kolaylaştırmak,
İşçi arz ve talebindeki mahalli ve geçici dengesizliği giderme çaresi olarak, işçilerin bir bölgeden diğerine geçici şekilde nakillerini kolaylaştırmak ,
İşçilerin bir memleketten diğerine, ilgili hükümetlerce tasvip olunacak hareketlerini kolaylaştırmak,
İcap ederse, diğer makamlara işverenler ve işçi sendikalarıyla işbirliği yaparak, gerek bütün memleketteki, gerek muhtelif sanayi, meslek ve bölgelerdeki iş piyasası durumu hakkında mevcut bütün malumatı toplayıp tahlil etmek ve bu malumatı, sistemli olarak ve süratle ilgili amme makamlarıyla işveren ve işçi teşekküllerinin ve umumun emrine hazır bulundurmak,
İşsizlik sigortası ve yardımı dairesinde ve işsizlere yardımı istihdaf eden diğer tedbirlerin uygulanmasında işbirliği yapmak,
Lüzumu halinde, müsait bir çalıştırma durumunun sağlanmasına matuf sosyal ve ekonomik planların hazırlanmasında diğer amme teşekküllerine ve hususi teşekküllere yardıra etmek.
MADDE 7
Aşağıdaki hususlar için tedbirler alınmalıdır;
Tarım ve ihtisasın faydalı olabileceği herhangi diğer bir faaliyet kolu için, muhtelif iş ve işçi bulma büroları dahilinde meslek ve sanayi itibari ile ihtisas bölümlerinin bulunmasını kolaylaştırmak;
Sakat şahıslar gibi, iş için müracaat eden muayyen işçi kategorilerinin ihtiyaçlarına memnuniyet verici bir şekilde cevap vermek.
MADDE 8
İş ve İşçi Bulma ve Mesleki Yöneltme Servislerinin çerçevesi içinde gençler için özel tedbirler alınmalı ve geliştirilmelidir.
MADDE 9
İş ve İşçi Bulma Servisi personeli, kendilerinin her türlü hükümet değişikliklerine ve yolsuzluk harici tesirlere tabi olmamalarını ve servisin ihtiyaçlarının icapları hariç, memuriyette istikrarlarını sağlayacak bir statü ve hizmet şartlarından faydalanan amme memurlarından teşekkül etmelidir.
Milli mevzuatın, amme hizmetine alınacak memurlar hakkında derpiş ettiği şartlar mahfuz kalmak kaydıyla, İş ve İşçi Bulma Servisinin personeli, yalnız bir adaydan göreceği görevi yerine getirmek için aranılan ehliyet gözönünde tutularak tayin edilmelidir.
Bu ehliyetlerin tahkiki yolları yetkili makam tarafından tayin olunmalıdır.
İş ve İşçi Bulma Servisi personeli, görevlerini ifa edebilmeleri için münasip şekilde yetiştirilmelidir.
MADDE 10
İş ve İşçi Bulma Servisi ve icap ederse diğer amme makamları, işverenlerin ve işçilerin teşekkülleri ve diğer ilgili teşekküllerle işbirliği halinde, işverenlerle işçilerin ihtiyari esas üzerinde İş ve İşçi Bulma Servisinin imkanlarından istifade etmelerini teşvik etmek için mümkün olan bütün tedbirleri almalıdırlar.
MADDE 11
Yetkili makamlar, amme İş ve İşçi Bulma Servisiyle, kazanç gayesi takip etmeyen hususi iş ve işçi bulma büroları arasında müessir bir işbirliği sağlamak için lüzumlu her türlü tedbirler almalıdırlar.
MADDE 12
Bir üyenin ülkesi geniş bölgeleri ihtiva edip de bu bölgelerdeki nüfusun dağınıklığı veya gelişme safhası dolayısıyla yetkili makam, bu sözleşme hükümlerinin buralarda uygulanmasının kabil olmayacağını mülahaza ettiği takdirde, adı geçen makam, bu bölgeleri bu Sözleşmenin uygulanmasından ya tamamıyla veyahut muayyen işletmeler veya işler hakkında münasip göreceği istisnalar kabul etmek suretiyle kısmen muaf tutabilir.
Her üye, Milletlerarası Çalışma Teşkilatı Statüsünün 22 nci maddesi gereğince bu sözleşmenin uygulanmasına dair vereceği ilk yıllık raporunda; hakkında bu madde hükümlerine müracaat niyetinde olduğu bölgeleri ve bu hükümlere müracaat niyetinde olmasının sebeplerini göstermelidir. Hiçbir üye daha sonra, bu suretle göstermiş bulunduğu bölgelerden maadası için bu madde hükümlerine müracaat edemez.
Bu madde hükümlerine müracaat eden her üye, müteakip yıllık raporlarında, hangi bölgeler için bu madde hükümlerine müracaat hakkından vazgeçtiğini göstermelidir.
MADDE 13
Milletlerarası Çalışma Teşkilatı Statüsünün 1946 yılında tadil edilen metninin 35 inci maddesinde zikrolunan ülkeler hususunda, bu suretle tadil edilmiş olan adı geçen maddenin 4 ve 5 inci fıkralarında yazılı ülkeler hariç, bu sözleşmeyi onayan her teşkilat üyesi, aşağıdaki hususları bildiren bir beyanı Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne, onamasından sonra mümkün olan en kısa müddet içinde göndermelidir;
Haklarında sözleşme hükümlerinin hiçbir değişiklik yapılmadan uygulanmasını taahhüt ettiği ülkeler,
Haklarında sözleşme hükümlerinin değişikliklerle uygulanmasını taahhüt ettiği ülkeler ve bu değişikliklerin nelerden ibaret olduğu,
Haklarında sözleşmenin uygulanamayacağı ülkeler ve bu gibi hallerde sözleşmenin uygulanamamasının sebepleri,
Haklarında kararını sonraya bıraktığı ülkeler.
Bu maddenin birinci paragrafının (a) ve (b) bentlerinde zikrolunan taahhütler onamanın ayrılmaz kısımları olarak sayılacak ve aynı sonuçları doğuracaktır.
Her üye, bu maddenin 1 inci paragrafının (b), (c) ve (d), bentleri gereğince daha evvel yapmış olduğu beyanda mevcut ihtirazı kayıtların hepsinden yahut bir kısmından yeni bir beyan ile vazgeçebilecektir.
Her üye l7 inci madde hükümlerine uygun olarak, bu Sözleşmenin feshedilebileceği devreler zarfında Genel Müdüre, daha evvelki herhangi bir beyanın hükümlerini herhangi başka bir bakımdan değiştiren ve belirli ülkelerdeki durumu bildiren yeni bir beyan gönderebilecektir.
MADDE 14
Bu sözleşme konusuna dahil bulunan meseleler, anavatan dışı bir ülkenin makamlarının bizzat kendi yetkisi çerçevesi içine girdiği zaman, o ülkenin milletlerarası münasebetlerinden sorumlu olan üye, adı geçen ülkenin hükümetiyle mutabık olarak, Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne, o ülke adına bu Sözleşmedeki vecibeleri kabul ettiğine dair bir beyan gönderebilecektir.
Bu Sözleşme’deki vecibelerin kabulü hakkındaki bir beyan Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne ;
Müşterek otoriteler altında bulunan bir üye için iki veya daha fazla teşkilat üyesi,
Birleşmiş Milletler Antlaşması hükümleri yahut o ülke hakkında yürürlükte olan herhangi diğer bir hüküm gereğince o ülkenin idaresinden sorumlu bulunan milletlerarası her makam tarafından gönderilebilir.
Bu maddenin yukarıdaki paragrafları hükümleri uyarınca Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne gönderilen beyanlar sözleşme hükümlerinin ilgili ülkede değişikliklerle mi yoksa değişiklik yapılmadan mı yapılacağını bildirmelidir; beyan sözleşme hükümlerinin değişiklikler kaydıyla uygulandığını bildirdiği zaman adı geçen değişikliklerin nelerden ibaret olduğunu belirtmelidir.
İlgili üye yahut üyeler veya Milletlerarası makam, daha evvelki bir beyanda bildirilen değişikliği ileri sürmek hakkından, daha sonraki bir beyanla tamamen veya kısmen vazgeçebilecektir.
İlgili üye yahut üyeler veya Milletlerarası makam 17 nci madde hükümlerine uygun olarak, sözleşmenin feshedilebileceği devreler zarfında, Genel Müdüre daha evvelki bir beyanın hükümlerini herhangi başka bir bakımdan değiştiren ve bu sözleşmenin uygulanması hususundaki durumu belirten yeni bir beyan gönderebilecektir.
MADDE 15
Bu Sözleşmenin kesin onama belgeleri, Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne gönderilecek ve onun tarafından tescil edilecektir.
MADDE 16
Bu Sözleşme, ancak onama belgeleri Genel Müdür tarafından tescil edilmiş olan Milletlerarası Çalışma Teşkilatı üyelerini bağlayacaktır.
Bu Sözleşme, iki üyenin onama belgelerinin Genel Müdür tarafından tescil edilmesi tarihinden on iki ay sonra yürürlüğe girecektir.
Daha sonra, bu sözleşme, her üye hakkında, kendisinin onama belgesinin tescilinden itibaren on iki ay sonra yürürlüğe girecektir.
MADDE 17
Bu Sözleşme’yi onayan her üye, onu, ilk yürürlüğe giriş tarihinden itibaren on yıllık bir devre sonunda; Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne göndereceği ve bu Müdürün tescil edeceği bir ihbarname ile feshedebilir. Fesih tescil tarihinden ancak bir yıl sonra muteber olacaktır.
Bu Sözleşmeyi onamış olup da, onu bundan evvelki fıkrada yazılı on yıllık devrenin bitiminden itibaren bir yıl zarfında bu madde gereğince feshetmek ihtiyarını kullanmayan her üye yeniden on yıllık müddet için bağlanmış olacak ve bundan sonra bu sözleşmeyi, her on yıllık devre bitince, bu maddede derpiş edilen şartlar içinde feshedebilecektir.
MADDE 18
Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürü, Teşkilat üyeleri tarafından kendisine bildirilen bütün onama, beyan ve fesihlerin tescil edildiklerini, Milletlerarası Çalışma Teşkilatının bütün üyelerine tebliğ edecektir.
Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürü, kendisine gönderilen sözleşme’nin ikinci onama belgesinin tescil edildiğini teşkilat üyelerine tebliğ ederken, bu Sözleşmenin yürürlüğe gireceği tarih hakkında Teşkilat üyelerinin dikkatini çekecektir.
MADDE 19
Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürü, yukarıdaki maddeler gereğince, tescil etmiş olduğu bütün onama, beyan ve fesihlere dair tam bilgileri, Birleşmiş Milletler Antlaşmasının 102 inci maddesi uyarınca tescil edilmek üzere, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine ulaştıracaktır.
MADDE 20
Bu Sözleşmenin yürürlüğe girmesinden itibaren her on yıllık bir devre sonunda, Milletlerarası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu bu Sözleşmenin, uygulanması hakkındaki bir raporu Genel Konferansa sunacak ve onun tamamen veya kısmen değiştirilmesi keyfiyetinin konferans gündemine konulması lüzumu hakkında karar verecektir.
MADDE 21
Konferansın bu Sözleşme’yi tamamen veya kısmen değiştiren yeni bir sözleşme kabul etmesi halinde ve yeni sözleşme başkaca hükümleri ihtiva eylemediği takdirde;
Tadil edici yeni sözleşmenin bir üye tarafından onanması keyfiyeti, yukarıdaki 17 nci madde nazara alınmaksızın ve fakat tadil edici yeni sözleşmenin yürürlüğe girmiş olmak kayıt ve şartı ile, bu Sözleşmenin derhal ve doğrudan doğruya feshini tazammum edecektir.
Tadil edici yeni sözleşmenin yürürlüğe girmesi tarihinden itibaren bu Sözleşme, üyelerin onamasına artık açık bulundurulmayacaktır.
Bu Sözleşme, onu onayıp da tadil edici sözleşmeyi onamamış bulunan üyeler için, herhalde şimdiki şekil ve muhtevasıyla muteber olmakta devam edecektir.
MADDE 22
Bu Sözleşmenin Fransızca ve İngilizce metinleri aynı şekilde muteberdir.
ILO 153 No'lu Karayolları Taşımacılığında Çalışma Saatleri ve Dinlenme Sürelerine İlişkin Sözleşme
Sendika Özgürlüğü ve Sendikalaşma Hakkının Korunması Sözleşmesi, Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından 17 Haziran 1948 tarihinde kabul edilmiştir.
Türkiye tarafından 25 Kasım 1992 tarihli ve 3847 sayılı kanun ile kabul edilmiş; Resmi Gazetenin 25 Şubat 1993 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.
Sözleşme, çalışanların ve işverenlerin herhangi bir ayrım yapılmaksızın ve önceden izin almaksızın istedikleri kuruluşları kurma ve bu kuruluşlara üye olma hakkını garanti altına almış, örgütlenme hakkını ve sendikal özgürlükleri düzenlemiştir.
Avukatlar Sendikası Av-Sen, Türkiye’nin ilk avukat sendikasıdır. Avukatlar Sendikası 26 Kasım 2014 tarihinde İstanbul merkezli olarak kurulmuştur.
ILO Kabul Tarihi: 17 Haziran 1948 Kanun Tarih ve Sayısı: 25 Kasım 1992 / 3847 Resmi Gazete Yayım Tarihi ve Sayısı: 22 Aralık 1992 / 21432 mükerrer Bakanlar Kurulu Kararı Tarih ve Sayısı: 8 Ocak 1993 / 93-3967 Resmi Gazete Yayım Tarihi ve Sayısı: 25 Şubat 1993 / 21507
Uluslararası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu tarafından Sanfransisko’da toplantıya çağrılarak orada 17 Haziran 1948’de otuz birinci toplantısını yapan Uluslararası Çalışma Örgütü büyük Genel Konferansı, Toplantı gündeminin yedinci maddesini oluşturan sendika özgürlüğü ve örgütlenme hakkının korunması konusu ile ilgili çeşitli önerilerin bir sözleşme şeklinde kabulüne karar verdikten sonra,
Uluslararası Çalışma Örgütü Anayasanın Dibaçe kısmının, çalışanların durumunun iyileştirilmesini ve barışın sağlanmasını mümkün kılacak yollar arasında “örgütlenme özgürlüğü ilkesinin” vurgulamasını da açıklamış olduğunu, Filadelfiya beyannamesinin ifade ve dernek kurma özgürlüğünün devamlı bir ilerlemenin gerekli bir koşulu olduğunu yeniden vurgulamış ve duyurmuş bulunduğunu,
Uluslararası Çalışma Konferansının otuzuncu toplantısında, Uluslararası düzenin esaslarını oluşturması gereken ilkeleri oybirliği ile kabul ettiğini,
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun, ikinci toplantısında, bu ilkeleri kendisine mal ettiğini ve Uluslararası Çalışma Örgütünü bir veya bir kaç Uluslararası Sözleşmenin kabulüne olanak sağlayacak şekilde çabalarını sürdürmeye davet ettiğini,
Gözönünde tutarak bin dokuz yüz kırk sekiz yılı Temmuz ayının İşbu dokuzuncu günü sendika özgürlüğüne ve örgütlenme hakkının korunmasına ilişkin 1948 Sözleşmesi adını taşıyacak olan aşağıdaki Sözleşmeyi kabul eder.
BÖLÜM I
ÖRGÜTLENME ÖZGÜRLÜĞÜ
MADDE 1
Hakkında bu Sözleşmenin yürürlükte bulunduğu Uluslararası Çalışma Örgütünün her üyesi aşağıdaki hükümleri yerine getirmeyi üstlenir.
MADDE 2
Çalışanlar ve işverenler herhangi bir ayırım yapılmaksızın önceden izin almadan istedikleri kuruluşları kurmak ve yalnız bu kuruluşların tüzüklerine uymak koşulu ile bunlara üye olmak hakkına sahiptirler.
MADDE 3
Çalışanların ve işverenlerin örgütleri tüzük ve iç yönetmeliklerini düzenlemek, temsilcilerini serbestçe seçmek, yönetim ve etkinliklerini düzenlemek ve iş programlarını belirlemek hakkına sahiptirler.
Kamu makamları bu hakkı sınırlayacak veya bu hakkın yasaya uygun şekilde kullanılmasına engel olacak nitelikte her türlü müdahaleden sakınmalıdırlar.
MADDE 4
Çalışanların ve işverenlerin örgütleri yönetsel yoldan feshedilme veya faaliyetten menedilmeye tabi tutulamazlar.
MADDE 5
Çalışanların ve işverenlerin örgütler, federasyon ve konfederasyon kurma ve bunlara üye olma ve her örgüt, federasyon veya konfederasyon, uluslararası çalışanlar ve işverenler örgütlerine katılma haklarına sahiptirler.
MADDE 6
Yukarıda yazılı 2,3 ve 4’üncü maddeler hükümleri çalışanların ve işverenlerin örgütlerinin federasyon ve konfederasyonları hakkında uygulanır.
MADDE 7
Çalışanların ve İşverenlerin örgütleriyle bunların federasyon ve konfederasyonlarının tüzel kişilik kazanmaları yukarıda yazılı 2,3, ve 4’üncü maddeler hükümlerinin uygulanmasını sınırlayacak nitelikte koşullara bağlanamaz.
MADDE 8
Çalışanlar ve işverenlerle bunlara ait örgütler bu sözleşme ile kendilerine tanınmış olan hakları kullanmada, diğer kişiler veya örgütlenmiş topluluklar gibi, yasalara uymak zorundadırlar.
Yasalar, bu sözleşme ile öngörülen güvencelere zarar verecek şekilde uygulanamaz.
MADDE 9
Bu sözleşmede öngörülün güvencelerin silahlı kuvvetlere ve polis mensuplarına ne ölçüde uygulanacağı ulusal mevzuatla belirlenir.
Uluslararası Çalışma Örgütü Anayasasının 19 uncu maddesinin 8 inci paragrafı ile konulan ilkelere uygun olarak; bu Sözleşmenin bir üye tarafından onanması durumuna silahlı kuvvetler ve polis mensuplarına bu Sözleşmede öngörülen güvenceleri sağlayan yürürlükteki herhangi bir yasa, karar, adet veya antlaşmayı etkilemeyecektir.
MADDE 10
Bu sözleşmede “örgüt” terimi, çalışanların veya işverenlerin çıkarlarına hizmet ve bu çıkarları savunma amacını güden çalışanların ve işverenlerin her türlü kuruluşunu ifade eder.
BÖLÜM II
ÖRGÜTLENME HAKKININ KORUNMASI
MADDE 11
Hakkında bu sözleşmenin yürürlükte bulunduğu Uluslararası Çalışma Örgütünün her üyesi, çalışanların ve işverenlerin örgütleme hakkını serbestçe kullanmalarını sağlamak amcıyla gerekli ve uygun bütün önlemleri almakla yükümlüdür.
BÖLÜM III
ÇEŞİTLİ HÜKÜMLER
MADDE 12
Uluslararası Çalışma Örgütü Anayasası 1946 değişiklik belgesi ile değiştirilmiş bulunan Uluslararası Çalışma Örgütü Anayasasının 35 inci maddesinde sözü edilen fakat bu suretle değiştirilmiş adı geçen maddenin 4 üncü ve 5 inci fıkralarında yazılı ülkeler dışında kalan ülkelerle ilgili olarak, bu Sözleşmeyi onayan örgütün her üyesi, aşağıdaki hususları bildiren bir açıklamayı onama belgesi ile birlikte veya onanmasından sonra mümkün olan en kısa bir süre içinde Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne gönderecektir:
Hakkında Sözleşme hükümlerinin hiç bir değişiklik yapılmadan uygulanacağını taahhüt ettiği ülkeler
Sözleşme hükümlerinin değişikliklerle uygulanacağını taahhüt ettiği ülkeler ve bu değişikliklerin nelerden ibaret olduğu;
Sözleşmenin uygulanamayacağı ülkeler ve bu gibi hallerde sözleşmenin uygulanamamasının nedenleri;
Haklarındaki kararını saklı tuttuğu ülkeler.
Bu maddenin birinci paragrafının (a) ve (b) bentlerinde sözü edilen taahhütler, onamanın ayrılmaz kısımları sayılacak ve onama kuvvetine sahip olacaktır.
Her üye bu maddenin 1 inci paragrafının (b),(c) ve (d) bentleri gereğince daha önce yapmış olduğu açıklamada mevcut çekincelerin hepsinden veya bir kısmından, yeni bir açıklama ile vazgeçebilecektir.
Her üye 16 ıncı madde hükümlerine uygun olarak bu Sözleşmenin feshedilebileceği süreler zarfında Genel Müdüre, daha önceki herhangi bir açıklamanın hükümlerini başka herhangi bir bakımdan değiştiren ve belirli ülkelerdeki mevcut durumu bildiren yeni bir açıklama gönderebilecektir.
MADDE 13
Bu Sözleşmede ele alınan konular anavatan dışı bir ülkenin makamlarının bizzat kendi yetkisi çerçevesi içine girdiği zaman o ülkenin uluslararası ilişkilerinden sorumlu olan üye, adı geçen ülkenin hükümetiyle uyuşarak Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdüre, o ülke adına bu Sözleşmedeki yükümlülükleri kabul ettiğine ilişkin bir açıklama gönderebilecektir.
Bu sözleşmedeki yükümlülüklerin kabulünü bildiren bir açıklama Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne:
Ortak otoriteleri altında bulunan bir ülke için Örgütün iki veya daha fazla üyesi;
Birleşmiş Milletler antlaşması hükümleri yahut 0 ülke hakkında yürürlükte olan herhangi bir diğer hüküm gereğince o ülkenin yönetiminden sorumlu bulunan uluslararası bir makam tarafından gönderilebilir.
Bu maddenin yukarıdaki paragraflarındaki hükümler uyarınca; Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne gönderilen açıklamalar Sözleşme hükümlerinin ilgili ülkede değişiklik yapılmadan mı yoksa değişiklerlemi uygulanacağını bildirecektir; açıklama Sözleşme hükümlerinin değişiklikler kaydıyla uygulanacağını bildirdiği zaman, bu değişikliklerin nelerden ibaret olduğunu açık olarak gösterecektir.
ilgili üye, üyeler veya uluslararası makam; daha önceki bir açıklamayla bildirilen değişikliğe baş vurma hakkından daha sonraki bir açıklamayla tamamen veya kısmen yaz geçebilecektir.
ilgili üye, üyeler ve ya uluslararası makam, 16 ncı madde hükümlerine uygun olarak bu Sözleşmenin feshedilebileceği devreler süresince; Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne daha önceki herhangi bir açıklamanın hükümlerinin başka herhangi bir bakımdan değiştiren ve Sözleşmenin uygulanması bakımından mevcut durumu belirten yeni bir açıklama gönderebilecektir.
BÖLÜM IV
SON HÜKÜMLER
MADDE 14
Bu Sözleşmenin kesin onama belgeleri Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne gönderilir ve onun tarafından kaydedilir.
MADDE 15
Bu Sözleşme ancak onama belgeleri Genel Müdür tarafından kaydedilmiş olan Uluslararası Çalışma Örgütü üyelerini bağlar.
Bu Sözleşme, iki üyenin onama belgesi Genel Müdür tarafından kaydedildiği tarihten on ikiay sonra yürürlüğe girer.
Daha sonra bu Sözleşme, onu onayan her üye için, onama belgesi kaydedildiği tarihten on ikiay sonra yürürlüğe girer.
MADDE 16
Bu sözleşmeyi onayan her üye ilk yürürlüğe girdiği tarihten itibaren on yıllık bir süre sonunda Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne göndereceği bu müdürün kaydedeceği bir belge ile feshedebilir. Fesih, kayıt tarihinden ancak bir yıl sonra geçerli olur.
Bu sözleşmeyi onamış olup da onu bundan önceki fıkrada sözü edilen on yıllık sürenin bitiminden itibaren bir yıllık süre içinde bu madde gereğince feshetmek seçeneğini kullanmayan her üye yeniden on yıllık bir süre için bağlanmış olur ve bundan sonra bu sözleşmeyi, her on yıllık süre bitince, bu maddenin içerdiği koşullar içinde feshedebilir.
MADDE 17
Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürü, Örgüt üyeleri tarafından kendisine bildirilen, bütün onama ve fesihlerin kaydedildiğini Uluslararası Çalışma Örgütünün bütün üyelerine duyurur.
Genel Müdür kendisine gönderilen Sözleşmenin İkinci onama belgesinin kaydedildiğini örgüt üyelerine duyururken bu sözleşmenin yürürlüğe gireceği tarih hakkında örgüt üyelerinin dikkatini çeker.
MADDE 18
Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürü, yukarıdaki maddeler gereğince kaydetmiş olduğu bütün onama ve fesihlere ilişkin tam bilgileri, Birleşmiş Milletler Antlaşmasının 102 nci maddesi uyarınca kaydedilmek üzere Birleşmiş Milletler Genel sekreterine ulaştırır.
MADDE 19
Uluslararası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu, gerekli gördüğü zaman bu sözleşmenin uygulanması hakkındaki bir raporu Genel Konferansa sunar ve onun tamamen veya kısmen değiştirilmesi konusunun Konferans gündemine alınması gereği hakkında karar verir.
MADDE 20
Konferansın bu Sözleşmeyi tamamen veya kısmen değiştiren yeni bir Sözleşme kabul etmesi halinde ve yeni sözleşme aksini öngörmediği takdirde:
Değiştirici yeni sözleşmenin bir üye tarafından onanması durumu; yukarıdaki 16 ncı madde dikkate alınmaksızın ve değiştirici yeni Sözleşme yürürlüğe girmiş olmak kayıt ve şartı ile, bu Sözleşmenin derhal ve kendiliğinden feshini gerektirir.
Değiştirici yeni Sözleşmenin yürürlüğe girmesi tarihinden itibaren bu Sözleşme üyelerin onamasına artık açık bulundurulamaz.
Bu sözleşme, onu onayıp da Değiştirici Sözleşmeyi onamamış bulunan üyeler için, herhalde şimdiki şekli ve içeriği olmakta devam eder.
MADDE 21
Bu Sözleşmenin Fransızca ve İngilizce metinleri aynı şekilde geçerlidir.
Türkiye, ILO tarafından kabul edilmiş olan sözleşmelerden 59 adetini onaylamıştır. Sekiz adet temel sözleşmenin tamamı, yönetişim sözleşmelerinden öncelikli olan dört sözleşmeden üçünü, 177 teknik sözleşmeden 48’i onaylanmıştır. Türkiye tarafından onaylanan 59 Sözleşmeden 55’i yürürlüktedir, 4 Sözleşmeye karşı çıkılmıştır.
Kurşuna Dizme: Klasik bir yöntem olan bu idam şeklini Afganistan, Beyaz Rusya, Etiyopya, Kuzey Kore, Nijerya, Yemen, Vietnam, Endonezya ve Çin gibi ülkeler halen kullanmaktadır.
Çarmıha Germe: Bu idam şekli Eskiçağ’da kurulu dine ve düzene karşı işlenen suçlara bu idam türü uygulanmıştır. Mahkumun vücudu ve ayakları çarmıhın dikey tahtasına bağlanmakta ve kolları yana açılarak elleri yatay tahtaya çivilenmekte, mahkum aç ve susuz şekilde tahtaya çiviyle çakılmış şekilde bekletilerek işkenceyle öldürülmektedir.
Bestiarii Yöntemi : Eski Roma döneminde kullanılmış bir idam yöntemidir. Suçlular çıplak şekilde vahşi hayvanların arasına atılmaktadır.
Diri Diri Gömme: Bu idam şekli hem bireylere hem de gruplara milattan önce uygulanmıştır. Mahkum, genellikle bağlanıp açılan bir çukura atılıp gömülmektedir. Bu yöntemle 1937 yılında Japonların binlerce Çinliyi diri diri gömdükleri bilinmektedir.
Bambu Yöntemi: Uzak doğu Asya’da uygulanan uzun ve acılı bir ölüm şeklidir. Mahkumlar, bambu ağaçlarının uç kısmına bağlanmakta ve ağaç büyüdükçe bambular vücudu delip geçerek mahkumu öldürmektedir.
Yahuda Beşiği: Mahkum, piramidin üstüne oturtulmakta, piramidin ucu acı verici bir şekilde mahkumun kaba etlerine yükselene kadar halatlar tarafından aşağı çekilmektedir. Kullanılan aletler temizlenmeyerek bırakılmakta ve işkenceden sağ kurtulanlar enfeksiyondan ölmektedir. İşkence aletinin, diğer insanlara ihanet ettiği düşünülenleri cezalandırma aracı olarak Yahuda’nın adını aldığına inanılmaktadır.
Testere Yöntemi: Mahkumun vücudu cinsel organlarından başlanarak testereyle ikiye kesilerek parçalanmaktadır.
Kör Bıçakla Kesme: Çin’de henüz yeni yasaklanmış bir yöntem. Amaç, mahkumu uzun süre hayatta tutmaktı.
Kazığa Oturtma: Ağır suçlar işlemiş mahkumlara uygulanmış bir cezadır. Kazığa oturtma cezası özellikle eşkıyalara, korsanlara ve kundakçılara uygulanmıştır. İslam dinine hakaret eden, Müslüman bir kadınla zina yapan veya bir camiye izinsiz giren Hristiyanlar da bu cezaya çarptırılmıştır.
Mazzatello Yöntemi: Engizisyon döneminde Hristiyan rahipleri tarafından uygulanmış idam şeklidir. Kafir olarak suçlanan insanların başı balyozla ezilmektedir.
Yakarak Öldürme: Toplu idamlarda mahkumlar kendilerini şanslı hissediyordu. Çünkü, yanmadan önce karbonmonoksit zehirlenmesinden ölüyorlardı
Mağaraya Duman Doldurarak Öldürme: Mahkum yada mahkumlarmağaraya kapatılarak içeriye duman bırakılmakta ve bu şekilde ölümün tamamlanması beklenmektedir.
Giyotin Yöntemi: Giyotin, mahkumun kafasını kesmek için geliştirilmiş idam aracıdır. Fransa’da 1977’ye kadar kullanılmıştır. Fransa Millî Meclisi, giyotinle idamı onayladı. Adını, mucidi Fransız Doktor Joseph Ignace Guillotin’den almıştır ve ilk kez 25 Nisan 1792’de Jacques Nicholas Pelletier adlı bir hırsızı idam etmek için uygulanmıştır.
Darağacına Asma: Tarihten bu yana uygulanan en klasik idam yöntemlerindendir. Darağacına Asma yöntemi en yaygın idam şeklidir ve dünyada idam cezasının uygulandığı birçok ülkede halen kullanılmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunda neredeyse tüm idamlar bu yöntemle uygulanmıştır. 12 Eylül döneminde seri biçimde uygulanmıştır. Asarak idam yöntemi uygulamasında, Adnan Menderes, Deniz Gezmiş ve arkadaşları, Şeyh Said, Seyit Rıza, Saddam Hüseyin, Ayaz Marhuni ve Mahmut Asgari, Imre Nagy, Koçi Xoxe ilk akla gelenlerdir. ABD’de son asılarak idam, 1996 yılında Washington eyaletinde gerçekleşmiş, daha sonra zehirli iğne yöntemine geçilmiştir.
Catherine Tekerleği: Halka açık şekilde uygulanan bu idam yönteminde mahkum büyük bir tekerleğe bağlanmakta ve tekerlek çevrildikçe mahkumun kemikleri kırılmaktadır. İnfaz tekerleği olarak da bilinmektedir. Dünya tarihindeki en vahşi idam türlerinden biri olarak kabul dilmektedir. Genellikle, katil , tecavüzcü , hain veya soyguncu olarak hüküm giyenlere uygulanmıştır. Tekerlek ile yapılan son bilinen infaz 1841’de Prusya’da gerçekleşmiştir.
Kaya Çarpması: Kaya çarpması yönteminde mahkumun göğsüne kayalar konulmakta ve bu kayalar sürekli daha ağırlaştırılmakta, mahkum ezilerek uzun bir sürede ölmektedir. Arabistan, Amerika ve Avrupa’da kullanılmış bir yöntemdir.
Gridiron Yöntemi: Mahkum kömürlerin üstüne yatırılmakta ve ölene kadar pişirilerek işkence ile idam edilmektedir.
Cumhuriyet Evliliği: Kadın ve erkek mahkumlar birbirlerine bağlanarak nehre atılmakta ve boğularak öldürülmektedir. Bu ceza yöntemi genelde zina suçlarına verilen bir cezadır ve Fransa’da kullanılmıştır.
Fillere Ezdirme: Asya’da kullanılan acımasız bir idam yöntemidir.
Kan Kartalı Yöntemi: Bu yöntem İskandinavlara aittir. Mahkumun kaburga kemikleri dışarıya çıkarılmakta ve kanat görüntüsü alması sağlanmakta, açılan vücuda bolca tuz dökülerek acı içinde ölüm sağlanmaktadır.
Askıda İdam: Vinçte Asma olarak da bilinen yöntem İran’da yaygın olarak uygulanmaktadır, mucidi ABD’dir. Ölüm süreci yavaş ve acı vericidir. İdamdan sonra cesedin yüzünde ve gözlerinde kırmızı ve mavi izler görülmektedir.
Elektrikli Sandalye: Bu yöntem 1888 yılında ABD’de uygulanmaya başlanan bir idam mahkumu infaz şeklidir. Elektrik verilerek idam yöntemi, mahkumun bilincinin çabucak kaybolması ve kalbinin durması esasına dayanıyor. Elektrikli sandalye daha insancıl bir infaz yöntemi olarak tasarlanmıştır. ABD dışında Filipinler’de kullanılmıştır. ABD’de mahkumlara ölümcül enjeksiyon veya elektrikli sandalye ile infaz seçenekleri sunulmakta ve karar kendilerine bırakılmaktadır. Dünya tarihinde Elektrikli Sandalye ile idam ilk kez Amerika Birleşik Devletlerinde gerçekleşti. Cinayetle suçlanan William Francis Kemmler, New York’ta bulunan Auburn Hapishanesi’nde infaz edildi. (Doğumu: 9 Mayıs 1860) Kız arkadaşı(nikahsız eşi) Matilda’yı öldüren Kemmler, “Ona baltayla vurdum. Onu öldürmek istedim ve bunun için ne kadar erken asılırsam o kadar iyi” diyerek suçu itiraf etti. Cinayet davası hızlıca bitti ve birinci derece cinayetten suçlu bulundu. Kemmler’in avukatları, elektrikle idam cezasının insanlık dışı ve olağandışı bir ceza olduğunu savunarak temyize gitti, Yüksek Mahkeme itirazları reddetti. İnfaz işlemi yaklaşık sekiz dakika sürdü.
Parçalayarak İdam: Asılarak, çekilerek ve dörde bölünerek idam edilme yöntemidir. Mahkum ahşaptan yapılan bir yapıya sürüklenmekte ve boynundan asılmakta, ölmesi yaklaştığında boynundan ip çıkartılmakta, organları dışarı çıkarılmakta ve cinsel organı kesilmekte, organları kurbanın gözü önünde yakılmakta ve son aşama olarak mahkumun vücudu dört parçaya ayrılmaktadır. İngiltere ‘de vatana ihanet suçundan mahkum olanlara uygulanmıştır ve bu ceza şekli 1814 yılında yasaklanmıştır.
Taşlayarak Öldürme: Taşlama yöntemi İran ülkesinde halka açık şekilde halen uygulanmaktadır. Mahkum taşlanmadan önce kırbaçlanmaktadır. Mahkum kadın ise önce boynuna kadar toprağa gömülmekte ve taşlama cezası ondan sonra uygulanmakta, şayet kadın yaşamayı başarırsa ceza hapis cezasına dönüşmektedir. Erkekler ise taşlanmadan önce beline toprağa gömülmekte suçunu itiraf eder ya da kaçmayı başarırsa serbest kalabilmektedir.
Çukur ve Fıçı Yöntemi: Mahkum, fıçı veya önceden hazırlanan çukurun içine konularak sürekli yemek yedirilmekte ve dışkısını yapamayan mahkum, fıçı veya çukurun içine dışkısını yapmaya başlayarak zamanla çürümeye başlamakta ve ölmektedir.
Pirinç Boğa: Sicilya Boğası yada Yanan Boğa Yöntemi de denilmektedir. Mahkum metal bir boğanın içine konulmakta ve boğa yavaş yavaş ısıtılmakta, mahkum içeride yanarak ölmektedir.adı da verilen yöntem Antik Yunanda icat edilen işkence ile ölüm şeklidir. Pirinç dökümcüsü Atinalı Perillos, Agrigentum Tiranı Phalaris için, tamamen pirinçten içi boş ve bir tarafında kapı bulunan bir boğa yapmıştır. Mahkum boğanın içine kapatılmakta, pirinç boğa, altına yerleştirilen ateşle kırmızıya dönene kadar ısıtılmakta ve mahkumun kızararak ölmesi sağlanmaktadır. Mahkumların çığlıklarının kızmış bir boğa böğürmesine dönüştüğü ve boğa tekrar açıldığında, kurbanın kavrulmuş kemikleri mücevher gibi parladığı ve bunlardan kolye yapıldığı rivayet edilmiştir.
Yılan Çukuru: Mahkumlar, engerekler gibi zehirli yılanların olduğu çukurlara atılmakta, rahatsız edilmiş yılanlar onlara saldırmakta ve mahkumlar zehirlenerek ölmektedir. Bu yöntem oldukça eski bir idam yöntemidir.
Böceklere Yedirme: İran’da uygulanan bir yöntemdir. Mahkumun tüm vücudu balla kaplanıp hareket edemeyecek şekilde bir ağaca bağlanmakta, böcekler ve ormandaki diğer hayvanlar mahkumu parçalayarak yemektedir.
Derisini Yüzerek Öldürme: Mahkumun canlı canlı derisi yüzülmekte, tüm derisi yüzülen suçlu acılar içinde ölmektedir. Çin ve Avrupa’da çokça kullanılmış bir yöntemdir.
Kazıkta Yakılma: Mahkumlar şehrin ortasında bir kazığa bağlanmakta ve seyircilerin huzurunda da ateşe verilerek yakılmaktadır. Kazıkta yakma yöntemi vatana ihanet veya büyücülük suçundan mahkum olanlara 18. yüzyıla kadar uygulanmıştır. İtalyan filozof ve ateizm kuramcısı Giulio Cesare Vanini yakılarak infaz edilenlerin en ünlülerindendir. (1585 – 9 Şubat 1619) Kitapları hala Vatikan’ın ‘Yasak Kitaplar Listesi’ndedir.
Istırap Yöntemi: Mahkumun önce burnu ve sonra bir eli ile bir ayağı kesilmekte hadım edildikten sonra vücudu ortadan iki parçaya ayrılmaktadır. Çin’in başkentinde uygulanırdı.
İspanyol Eşeği: Bu yöntemde mahkum, eşek biçiminde yapılmış bir kütük düzeneğine oturtulmakta, ayaklarına giderek artan ağırlıklar bağlanmakta ve sonunda ikiye bölünerek ölmektedir. ‘Tahta at’ yöntemi olarak da bilinmektedir.
Toptan Atılma: Mahkum, bir topun ağzına bağlanmakta ve top ateşlendiğinde mermi kişinin bedeninin içinden geçmektedir. Diğer versiyonunda ise mahkum büyük bir topun içine mermi gibi yerleştirilmekte ve sıkıştırılmış barut ateşlendiğinde paramparça olmaktadır.
Tekerleğe Bağlama: Tekerlek ile öldürme yönteminde mahkum özel yapılmış dev bir tekerleğin dış kısmına bağlanmakta ve sivri kazıkların ya da bir tepenin üzerinden aşağı yuvarlanmaktadır.
Demir Kadın: Kadın biçiminde, bir insanın ancak sığacağı büyüklükte yapılan tabutların içi sivri demirlerle donatılmakta ve mahkum bu tabutun içine konularak kapağı kapatılmaktadır.
Sarkaç Yöntemi: Mahkum bir masaya sırtüstü yatırılıp bağlanmakta, çok büyük, ağır ve keskin bir baltanın bağlandığı sarkaç mahkumun üzerinde sallanmaya başlamakta, sarkacın ipi yavaş yavaş bırakılarak, her salınımda mahkumun bedeninin doğranması sağlanmaktadır.
Demir Kapı Yöntemi: Mahkumun karın bölgesini farelerin kemirmesini sağlayarak öldürmesi sağlanmaktadır. İçine fareler doldurulan demir bir kap, açık ağzı mahkumun karın bölgesine gelecek şekilde vücuda yerleştirilmekte ve bu kap ısıtılmakta, fareler kaçmak için mahkumun karnını kemirmeye başlamakta ve mahkumun iç organları fareler tarafından kemirilerek ölüm gerçekleşmektedir.
Deve Derisi Yöntemi: Mahkum, elleri bağlı şekilde güneşin altına yatırılmakta ve saçları kazınarak kafasına deve veya keçi derisi geçirilmektedir. Deri zamanlara eriyerek mahkumun kafasına yapışmakta, saçlar dışarı çıkamayarak kafatasına geri dönmekte ve beyne ulaşarak mahkumu öldürmektedir.
Germe Yöntemi: Mahkumların el ve ayakları bağlanarak gerdirilmesi yöntemiyle ölmesi sağlanan mekanik bir yöntemdir. Tarihte sıklıkla kullanılmıştır.
Atlara Parçalatma: Mahkum, kol ve bacaklarından dört ayrı yöne koşturulacak olan atlara bağlanmakta ve parçalanarak öldürülmektedir.
Kafa Kesme: Tarih boyunca vahşi infaz şekilleri uygulayan u infaz yöntemi 16 ve 17′nci yüzyılda Avrupa?da ölüm cezasının en insancıl yolu olarak kullanılmıştır. 1789 Fransız devriminde ise kafa kesmek için Giyotin adlı özel alet geliştirildi. Giyotin, Fransa?da uzun yıllar kullanıldı.
Döverek Öldürme: Bu yöntemde mahkum ölünceye kadar dövülmektedir.
Kaynatma Yöntemi: Ortaçağ’da popüler olan yöntem. İnsanlar bağlanarak, ağır ağır ısıtılan dev kazanlarda haşlandı.
Güneşte Gömme: Mahkum boynuna kadar kuma yada toprağa gömülmekte, kafası güneşte pişmek üzere terk edilmektedir. Genellikle kadınlara uygulanmıştır. En yaygın uygulamasının Arabistan’da olduğu düşünülmektedir. Eski çağlarda tüm dünyada yaygın olarak kullanılmıştır.
Yakma Yöntemi: Mahkum bir kazığa bağlanmakta ve çevresinde ateş yakılarak öldürülmektedir. Orta çağ Avrupasında dinsizler, cadılar ve iffetsiz kadınlara engizisyon döneminde uygulanmış idam şeklidir.
Sıkıştırma: Mahkum ezilerek yada sıkıştırılarak idam edilmektedir. Bu infaz yöntemi, Salem Cadı Davalarında tanınmış hale gelmiştir. Mahkum, iki büyük levha arasına konulmakta ve üzerine ağırlık eklenerek işkenceyle öldürülmektedir. Ağırlığın sürekli artırılması da başka bir yöntemdir.
Vahşi Hayvanlara Atma: Tarihte en eski yöntemlerdendir. İlk Hristiyanlar aslanlara atılarak öldürülmüşlerdir.
Parçalayarak Öldürme: Mahkum canlı canlı balta, satır veya testerelerle parçalanmaktadır. Bu vahşi yöntem Arap ülkelerinde yirminci yüzyılda da uygulanmıştır. Son uygulamasının Suudi Arabistan’da 1987 yılında olduğu bilinmektedir.
Kazığa Oturtma Yöntemi: Bilek kalınlığında bir kazık, mahkumun kuyruk sokumundan başlayarak ensesine kadar sokulurdu. Kazığın omurilik ve iç organlara zarar vermemesine özen gösterilirdi. Ardından kazık mahkumla birlikte dikilir ve mahkumun ölmesi günler sürerdi.
Demir Yatakta Yakma: Demir yatak yada demir bir sandalyeye demir eşyalar iyice beslenmiş bir ateşle çevreleniyor ve bunların üzerindeki kişiler ölünceye kadar kızartılıyordu.
Suda Boğma Yöntemi: En yaygın boğma yöntemi denizde boğma yoludur.
Zehirleme Yöntemi: Zehirleme yöntemi yaygın bir kullanım değildir. İdam Cezası İnfaz yöntemi olmasından çok suikast yöntemi olarak kullanılmıştır. Tarihte en çok bilinen olay baldıran zehrini içmeye zorlanan ünlü filozof Sokrates‘tir.
Ezerek Öldürme Yöntemi: Mahkum, yere yatırılmakta ve üzerine aşama aşama ağır taşlar yerleştirilmekte, nefessiz kalarak ölmesi sağlanmaktadır.
Yüksekten Atma: Mahkum yüksek bir uçurum ya da kale burcundan aşağı atılarak öldürülmektedir.
Çuvala Koyma: Mahkum, yılan, akrep, kedi, köpek gibi hayvanlarla büyük bir çuvalın içine konulmakta ve bu şekilde öldürülmektedir.
Aç Bırakarak Öldürme: Mahkum, bir hücre ya da kafese konur ve yiyecek verilmez.
İki Ağaçla İkiye Ayırma: İki ağacın birbirlerine doğru çekilerek mahkumun bir kol ve bacağı bir ağaca, diğer kol ve bacağının da diğer ağaca bağlanması ve sonrasında ağaçların bırakılarak mahkumun acı içinde ölmesinin sağlanması yöntemidir.
Garotte Yöntemi: Askıda idam ve klasik idamın kairışımı bir yöntem olan Garotte yönteminde, ipin bir ucu duvara bağlanmakta ve diğer ucu da mahkumun boynuna dolanmakta, mahkum itilerek, çekilerek ya da ayakları kaldırılarak boğulmaktadır.
Sürükleme: Mahkum bir ata bağlanmakta ve ölene kadar sürüklenmektedir.
Su İçirme: Mahkum ölünceye kadar su içmeye zorlanmaktadır.
Cıva İçirme: Mahkum ölünceye kadar su içmeye zorlanmaktadır.
Okla Vurma: Bu yöntemde acıyı uzatmak ve daha çok acı çektirmek için ölümcül olmayan bölgeler hedef alınmaktadır. Vikingler tarafından uygulanmıştır.
Yarma: Bu yöntemde mahkumun gövdesi açılmakta, iç organları çıkartılmakta ve henüz ölmeden önce kendisine gösterilmektedir.
Kılıçla İdam: Cellatlar idam cezasına çarptırılan mahkumun kellesini kılıçla almaktadır. Kılıçla idam Osmanlılarda halk ve hanedan üyesi olmayan devlet adamlarına uygulanan idam cezası infaz şeklidir. Cellatlar Müslümanları öldürdükten sonra kellelerini koltuk altına bıraktıkları için ‘Kelle koltukta’ tabiri ortaya çıkmıştır.
Boğdurma Yöntemi: Osmanlı Devletinde hanedan üyelerinin kanı kutsal sayıldığı için kan akmayan infaz şekilleri uygulanmıştır. Kan akıtılmayan en uygun yöntem olarak boğdurma bulunmuştur. O dönemde Osmanlı hanedanının kanını akıtmak aynı şekilde ölüm cezası gerektirmektedir. Hain damgası yiyen bir hanedan üyesi ya da tahta geçmek için kardeşini öldürten padişah adayı bunu kan akıtmadan yapmak zorundadır.
Cellat Satırı Uygulaması: İç isyan çıkaran yada yoldan çıkmış olanları hizaya getirmek adına Cellat satırı uygulaması yapılmış, sadece yeniçerilere özel olarak uygulanmış, diğerlerine ibret teşkil edilmesi için gösteriş amaçlı olarak uygulanmıştır.
Latife Hanım 1898 yılında İzmir’de doğmuş, İzmir Lisesini bitirmiş, Paris ve Londra’da Hukuk okumuştur.
İzmir’in tanınmış ailelerinden olan Uşak kökenli Uşakizade (sonra Uşşaklı) Muammer Bey ile Adeviye Hanım’ın kızı olan Latife, Sorbonne Üniversitesi Hukuk Fakültesinde eğitim alıp yurda dönmüştür.
Atatürk İle Tanışması ve Evliliği
Türkiye’de Kurtuluş Savaşının henüz bitmediği bu dönemde Türk Ordusu İzmir’e girmiş, Mustafa Kemal’in kente geldiğini duyan Latife, karargaha giderek Atatürk’ten Göztepe’deki konaklarında kalmasını istemiştir. Ailesi yurt dışında olan ve köşkte babaannesiyle birlikte kalan Latife Hanım’ın çağrısını Atatürk memnuniyete karşılamış ve teklifi kabul etmiştir. Bu tanışma sonucunda ilişkileri gelişmiş ve 29 Ocak 1923’te İzmir’de Latife Hanım Mustafa Kemal ile evlenmiştir. Mareşal Fevzi Çakmak ve Kâzım Karabekir Mustafa Kemal’in, Mustafa Abdülhalik Renda ile Salih Bozok ise Latife’nin nikah tanığı olmuştur.
Mustafa Kemal’i isteği üzerine TBMM’deki oturumları izlemeye giden Latife Hanım, TBMM’ye giren ilk Türk kadını olmuştur ve yurt gezilerinde Atatürk’e eşlik etmiştir.1925 yazında Doğu Anadolu gezisi sırasında aralarında geçen tatsız bir tartışmadan sonra 5 Ağustos 1925 tarihinde boşanmışlardır. Latife Hanım 29 Ocak 1923-5 Ağustos 1925 tarihleri arasında iki buçuk yıl Mustafa Kemal Atatürk ile evli kalmıştır.
Latife Hanım, 1975 yılında ölene kadar İzmir ve İstanbul’da yaşamış, tüm ısrarlara rağmen anılarını ve Atatürk ile yaşadığı olayları anlatmamıştır. 12 Temmuz 1975’te İstanbul’da 77 yaşındayken göğüs kanserinden hayatını kaybetmiştir. Dönemin İstanbul valisi Namık Kemal Şentürk’ün gayretiyle kara, hava ve deniz birliklerinden oluşan bir şeref kıtasının katıldığı cenazesi Teşvikiye Camiinden kaldırılmış, Edirnekapı Şehitliğindeki aile mezarlığına defnedilmiştir.
Latife Hanımın Anıları
Latife Hanımın anıları ve sakladığı değerli belgeler Türk Tarih Kurumunda saklanmaktadır. Latife Hanım’a soyadı kanunundan sonra bizzat Mustafa Kemal Atatürk tarafından “Uşşaki” soyadı verilmiştir. Latife Hanım’ın ailesinin soyadı “Uşaklıgil”dir.
İzmir’de ailesi tarafından yaptırılmış ve sonradan Latife Hanım’ın mülkiyetine geçmiş iki köşk bulunmaktadır. Bunlardan günümüzde Göztepe’deki İzmir Özel Türk Koleji kampüsü içinde yer alan aile malikanesi müze olarak hizmet vermektedir. Karşıyaka Belediyesi tarafından restore edilmiş olan Karşıyaka’daki ikinci köşk ise kültürel amaçla kullanılmaktadır.
Latife Hanım 29 Ocak 1923-5 Ağustos 1925 tarihleri arasında iki buçuk yıl Mustafa Kemal Atatürk ile evli kalmıştır. Nişanın ertesi günü Mustafa Kemal’in annesi Zübeyde Hanım vefat etmiştir.
Türk aydınlanmasının önemli isimlerinden Latife Hanım, Türkiye Büyük Millet Meclis’indeki oturumları izlemeye gitmiş ve meclise giren ilk Türk kadını olmuştur. Yurt gezilerinde Atatürk’e eşlik etmiştir.
Bir yurt gezisi
Latife Hanım Müzesi
Adana Vilayet Konağına gireken
Hakkındaki Bazı Eserler
Gazi ve Latife – İsmet Bozdağ, Emre Yayınları, 1991. Mustafa Kemal’le 1000 Gün Latife Hanım’ın Atatürk’le Yaptığı Kısa Süren Evliliğin Öyküsü – Nezihe Araz, Dünya Yayıncılık, 2005. Latife Hanımın Sırları ve Türk Sosyetesi – Mehmet Barlas, Birey Yayıncılık, 2005. Latife Hanım – İpek Çalışlar, Doğan Kitap, 2006. Latife Hanım’ın Kağıtları – Fatih Bayhan, Pegasus Yayınları, 2007. Teyzem Latife – Fatih Bayhan, M. Sadık Öke, Pegasus Yayınları, 2011. Sen Latife Değil Latifsin – Nezihe Araz, Özgür Yayınları, 2002.
Adliye Nezareti Kuruluşu ve Faaliyetleri (1876-1914) isimli eser, Prof. Dr. Fatmagül Demirel tarafından yazılmış ve 2009 yılında Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi tarafından basılmıştır. Eser, Osmanlı Tarihi, Türk Yargı Teşkilatı Tarihi ve Cumhuriyet öncesi adliye teşkilatının yapısı bakımından önemli bir çalışmadır.
Prof. Dr. Fatmagül Demirel Hakkında
Adliye Nezareti Kuruluşu ve Faaliyetleri isimli eserin yazarı Prof. Dr. Fatmagül Demirel 1972 yılında Isparta’nın Senirkent ilçesinde doğmuş, ilk ve orta eğitimini burada tamamladıktan sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nü 1989-1993 yıllarında bitirmiştir. Demirel, yüksek lisans derecesini 1993-1996 yıllarında ve doktora derecesini de 1997-2003 yıllarında Yakınçağ Tarihi alanında kazanmıştır.
Tanzimat’tan sonra başlayan kanunlaştırma hareketi, nizamiye mahkemelerinin kurulmasıyla yeni bir boyut kazanmıştır. Batı hukuku temelinde kurulan nizamiye mahkemeleri ve adli teşkilatta yer alan yeni birimler Adliye Nezareti çatısı altında toplanmıştır. Adliye Nezareti’nin kurulması ve şeri’yye mahkemelerinin yavaş yavaş yetkilerinin daraltılması zor da olsa tek hukuklu sisteme doğru giden süreci başlatmıştır. Bu çalışma, Osmanlı Devleti’nin son döneminde adliye teşkilatının yapısını, işleyişini ve toplumsal rolünü Adliye Nezareti üzerinden analiz eder.
Şimdiye kadar yapılan çalışmalarda, Osmanlı yargı teşkilatı genelde hukuk tarihi kapsamında ve hukuk tarihçileri tarafından ele alınmıştı. Kanun ve nizamnameler birçok araştırmacı tarafından incelenmiş ve genel nitelikleri ortaya konulmaya çalışılmışsa da Osmanlı tarih yazıcılığında Düstur ve bazı geleneksel kaynaklardan fazlası kullanılmamıştır. Var olan literatürün eksik veya birbiriyle çelişen noktalarını tespit eden bu çalışmada, Osmanlı arşiv vesikalarının yanısıra, Tanzimat sonrası çıkarılan kanun ve nizamnameler için önemli bir kaynak teşkil eden Meclis-i Tanzimat Defterleri ve bu defterlerin devamı olan Nizamat Defterleri kullanıldı.
Bu çalışmada, “Osmanlı Devleti’nin adalet sistemi son dönemlere gelinceye kadar nasıl bir değişim süreci izlemişti?”, “bu değişİmi sağlayan ara kurumlar nelerdi?”, “Şer’iyye mahkemelerinden modern mahkemelere geçiş hangi aşamaları kapsar?”, “Yeniden yapılandırılan adli yapı ne derece ihtiyacı karşıladı?” gibi sorulara cevap verilmeye çalışılıyor. Genel olarak Adliye Nezareti’nin idar teşkilatı, işleyişi ve dolayısıyla son dönem Osmanlı yargı teşkilatı, Adliye Nezareti çatısı altında bir bütün olarak ortaya konuluyor.
Adliye Nezareti Kuruluşu ve Faaliyetleri – Kitabın Arka Kapağı
BM Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi, 16 Aralık 1966 tarihli, 2200A (XXI) sayılı Genel Kurul kararıyla kabul edilmiş ve imza, onay ve katılmaya açılmıştır. Sözleşme, 27. Madde uyarınca, 3 Ocak 1976 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Türkiye, “Birleşmiş Milletler Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi“ni 15 Ağustos 2000 tarihinde imzaladı. Bugüne kadar BM üyesi 188 ülkeden 137’sinin imzaladığı sözleşme, 4 Haziran 2003 tarihinde TBMM’de onaylandı, 17 Haziran 2003 tarihinde Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından onandıktan sonra Resmi Gazete’de yayınlandı.
BAŞLANGIÇ
I. BÖLÜM: KENDİ KADERİNİ TAYİN HAKKI
II. BÖLÜM: GENEL HÜKÜMLER
III. BÖLÜM: MADDİ HAKLAR
IV. BÖLÜM: ULUSLARARASI UYGULAMA HÜKÜMLERİ
V. BÖLÜM: SON HÜKÜMLER
BM Genel Kurulu’nun 16 Aralık 1966 tarihli ve 2200 A (XXI) sayılı kararıyla kabul edilmiş ve imzaya, onaya ve katılmaya açılmıştır.
Yürürlüğe giriş: 3 Ocak 1976
GİRİŞ
Bu Sözleşme’ye Taraf Devletler,
Birleşmiş Milletler Şartı’nda ilan edilmiş ilkelere uygun olarak, insanlık ailesinin tüm mensuplarının doğuştan sahip oldukları onurun ve eşit ve devredilmez haklarının tanınmasının, dünyada özgürlük, adalet ve barışın temeli olduğunu gözönünde bulundurarak;
Bu hakların, kişinin doğuştan sahip olduğu onurundan kaynaklandığını kabul ederek;
İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’ne uygun olarak, korku ve yoksulluktan kurtulma özgürlüğüne sahip özgür insan ülküsüne ancak, herkesin kişisel ve siyasal haklarının yanısıra ekonomik, sosyal ve kültürel haklarından yararlanabileceği şartların yaratılması ile ulaşılabileceğini kabul ederek;
Birleşmiş Milletler Şartı uyarınca, Devletlerin insan hak ve özgürlüklerine tüm dünyada saygı gösterilmesini ve bunların uygulanmasını teşvik etmek yükümlülüğünü gözönüne alarak;
Diğer bireylere ve bağlı olduğu topluluğa karşı görevleri olan bireyin bu Sözleşme’de tanınan haklara saygı gösterilmesi ve bunların uygulanması için çaba gösterme sorumluluğu altında bulunduğunu dikkate alarak;
Aşağıdaki hükümler üzerinde anlaşmışlardır:
BÖLÜM I
MADDE 1
1. Bütün halklar kendi kaderlerini tayin etme hakkına sahiptirler. Bu hak gereğince halklar, kendi siyasal statülerini özgürce kararlaştırırlar ve ekonomik, sosyal ve kültürel gelişmelerini özgürce sağlarlar.
2. Bütün halklar, kendi amaçları doğrultusunda, karşılıklı yarar ilkesine dayanan uluslararası ekonomik işbirliği ve uluslararası hukuktan doğan yükümlülüklerine halel getirmemek kaydıyla, kendi doğal zenginlik ve kaynaklarından özgürce yararlanabilirler. Bir halk, hiç bir durumda, kendi varlığını sürdürmesi için gerekli olan kendi olanaklarından yoksun bırakılamaz.
3. Özerk olmayan ve Vesayet altında bulunan ülkelerin yönetilmesinden sorumlu olan Devletler de dahil, bu Sözleşme’ye Taraf Devletler, Birleşmiş Milletler Şartı’nın hükümleri uyarınca, halkların kendi kaderlerini tayin etme hakkının gerçekleştirilmesini kolaylaştıracaklar ve bu hakka saygı göstereceklerdir.
BÖLÜM II
MADDE 2
1. Bu Sözleşme’ye Taraf her Devlet, münferiden ve ekonomik ve teknik plan başta olmak üzere uluslararası yardım ve işbirliği yoluyla, mevcut kaynakların azamisini kullanarak, bilhassa yasal düzenleme suretiyle alınacak tedbirleri de içerecek şekilde her türlü uygun yöntem vasıtasıyla, bu Sözleşme’de tanınan hakların tam olarak kullanılmasını aşamalı olarak sağlamak amacıyla tedbirler almayı taahhüt eder.
2. Bu Sözleşme’ye Taraf Devletler, bu Sözleşme’de belirtilen hakların ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal ya da başka fikir, ulusal ya da toplumsal köken, mülkiyet, doğum ya da başka bir statü bakımından herhangi bir ayrım gözetilmeksizin uygulanmasını taahhüt ederler.
3. Gelişmekte olan ülkeler, insan haklarını ve kendi ulusal ekonomilerini dikkate alarak, bu Sözleşme’de tanınan ekonomik hakları hangi ölçüde yabancılara da vereceklerini belirleyebilirler.
MADDE 3
Bu Sözleşme’ye Taraf Devletler, bu Sözleşme’de belirtilen bütün ekonomik, sosyal ve kültürel hakları kullanmada kadınlarla erkeklere eşit hak sağlamakla yükümlüdürler.
MADDE 4
Bu Sözleşme’ye Taraf Devletler, bu Sözleşme’ye uygun olarak Devletin sağladığı haklardan yararlanılmasında, Devletin, bu hakları ancak yasanın belirlediği ölçüde sınırlayabileceğini ve bu sınırlamayı da ancak bu hakların niteliği ile bağdaştığı ölçüde ve yalnızca demokratik bir toplumda genel refahın arttırılması amacı ile yapabileceğini kabul ederler.
MADDE 5
1. Bu Sözleşme’deki hiç bir hüküm, herhangi bir Devlete, gruba ya da kişiye, Sözleşme’de tanınmış hakların ya da özgürlüklerin herhangi birinin ortadan kaldırılmasına ya da bu Sözleşme’de öngörülmüş olandan daha geniş ölçüde sınırlanmasına yönelik herhangi bir eyleme girişme ya da bir davranışta bulunma hakkını sağlar biçimde yorumlanamaz.
2. Bir ülkede kanun, sözleşmeler, yönetmelik ya da teamül ile tanınmış ya da var olan temel insan haklarından hiç biri, bu Sözleşme’nin bu gibi hakları tanımadığı ya da daha az ölçüde tanıdığı gerekçesiyle sınırlanamaz veya kaldırılamaz.
BÖLÜM III
MADDE 6
1. Bu Sözleşme’ye Taraf Devletler, herkesin serbestçe seçtiği ya da kabul ettiği bir işte çalışarak hayatını kazanma fırsatı veren çalışma hakkını tanırlar ve bu hakkın korunması için gerekli tedbirleri alırlar.
2. Bu Sözleşme’ye Taraf bir Devletin, bu hakkı tam olarak gerçekleştirmek için alacağı tedbirler, teknik ve mesleki rehberlik ile eğitim programlarını, bireyin temel ekonomik ve siyasal özgürlüklerini koruyan şartlar altında, düzenli şekilde ekonomik, sosyal ve kültürel gelişimi ile tam ve üretken istihdamını sağlamaya yönelik politika ve teknikleri içermelidir.
MADDE 7
Bu Sözleşme’ye Taraf Devletler, herkesin adil ve elverişli çalışma koşullarından yararlanmak hakkını kabul ederler. Bu hak özellikle şunları güvence altına alır:
(a) Bütün işçilere emeklerine karşılık, asgari olarak;
(i) Adil ücretler ve eşit işlere, hiç bir ayrım yapılmaksızın eşit ödeme, özellikle kadınlara, kendilerine sunulan çalışma koşullarının erkeklerin koşullarından daha aşağı olmayacağı ve aynı iş için aynı ücreti alacakları konusunda güvence verilmesi;
(ii) Bu Sözleşme’nin hükümlerine uygun olarak, kendilerine ve ailelerine saygın bir yaşam düzeyi sağlayacak bir ücret verilmesi;
(b) Güvenli ve sağlıklı çalışma koşulları;
(c) Herkese, işyerinde uygun bir üst kademeye yükselmede eşit olanak ve bu yükselmenin yalnızca kıdem ve yeterlilik esaslarına göre yapılması;
(d) Dinlenme, boş zaman, çalışma saatlerinin makul ölçülerde sınırlanması, ücretli dönemsel tatiller ve resmi tatillerde ücret verilmesi.
MADDE 8
1. Bu Sözleşme’ye Taraf Devletler aşağıdaki hakları güvence altına almakla yükümlüdürler:
(a) Herkesin, ekonomik ve sosyal çıkarlarını geliştirmesi ve koruması için sendika kurma ve yalnızca ilgili örgütün kurallarına bağlı olarak dilediği sendikaya girme hakkı. Bu hakkın kullanılmasına, yasalarda belirtilen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenlik ve kamu düzeni menfaati ya da başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması bakımından gerekli olan sınırlamalardan başka bir sınırlama getirilemez;
(b) Sendikaların ulusal federasyonlar ya da konfederasyonlar kurma hakkı ve konfederasyonların uluslararası sendikal örgütler kurma ya da bunlara katılma hakkı;
(c) Sendikaların, yasalarda belirtilen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenlik ve kamu düzeni menfaati ya da başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması bakımından gerekli olan sınırlamalardan başka bir sınırlama olmaksızın özgürce faaliyette bulunma hakkı;
(d) Her ülkenin yasalarına uygun olarak kullanılmak kaydıyla, grev hakkı.
2. Bu madde, sözü edilen hakların, silahlı kuvvetler, polis ya da devlet yönetiminin mensupları tarafından kullanılmasına yasal kısıtlamalar getirilmesine engel olmaz.
3. Bu maddenin hiçbir hükmü, Sendika Özgürlüğü ve Sendika Hakkının Korunmasına İlişkin 1948 tarihli Uluslararası Çalışma Örgütü Sözleşmesi’ne Taraf Devletlere, Sözleşme’de öngörülen güvenceleri haleldar edici yasal tedbirler alma ya da yasaları bu güvenceleri ihlal edici şekilde uygulama yetkisi vermez.
MADDE 9
Bu Sözleşme’ye Taraf Devletler, herkesin sosyal sigorta da dahil olmak üzere sosyal güvenlik hakkını tanırlar.
MADDE 10
Bu Sözleşme’ye Taraf Devletler aşağıdaki hususları kabul ederler:
1. Toplumun doğal ve temel birimi olan aileye, özellikle ailenin kurulması için ve aileye bağımlı çocukların bakım ve eğitiminden sorumlu oldukları sürece, en geniş koruma ve yardımın yapılması gerektiğini kabul ederler. Evlenme, buna istekli olan eşlerin hür rızası ile olmalıdır.
2. Annelere, doğumdan önce ve sonra makul bir süreyle özel bir koruma sağlanmalıdır. Bu dönem içinde, çalışan anneler ücretli izinden ya da yeterli sosyal güvenlik tedbirlerini kapsayan izinden yararlanmalıdırlar.
3. Bütün çocuklar ve gençler yararına, ebeveynlikten ya da başka koşullardan dolayı hiçbir ayrım gözetilmeksizin, özel koruma ve yardım tedbirleri alınmalıdır. Çocuklar ve gençler ekonomik ve sosyal sömürüden korunmalıdır. Onların ahlaki değerlerine ya da sağlıklarına zararlı olabilecek, hayatlarını tehlikeye sokabilecek ya da normal gelişmelerini engelleyebilecek işlerde çalıştırılmaları yasalarla cezalandırılmalıdır. Devletler, ayrıca, yaş sınırları koyarak, çocukların bu yaş sınırları altında ücretli olarak çalıştırılmasını yasalarla yasaklamalı ve cezalandırmalıdırlar.
MADDE 11
1. Bu Sözleşme’ye Taraf Devletler, herkesin, yeterli beslenme, giyim ve konut da dahil olmak üzere, kendisi ve ailesi için yeterli bir yaşam düzeyine sahip olma ve yaşam koşullarını sürekli geliştirme hakkına sahip olduğunu kabul ederler. Taraf Devletler bu hususta hür rızaya dayalı uluslararası işbirliğinin temel önemini kabul ederek, bu hakkın gerçekleşmesini güvence altına almak için uygun tedbirler alacaklardır.
2. Bu Sözleşme’ye Taraf Devletler, herkesin açlıktan kurtulma temel hakkını kabul ederek, münferiden ve uluslararası işbirliği yoluyla, özel programları da içeren gerekli tedbirleri aşağıdaki amaçlara yönelik olarak alacaklardır:
(a) Teknik ve bilimsel bilgilerden tam olarak yararlanmak suretiyle, beslenme ilkeleri konusundaki bilgileri yayarak ve doğal kaynakların en etkin bir şekilde geliştirilmesini ve kullanılmasını sağlayacak şekilde tarımsal sistemleri düzelterek ya da geliştirerek, besinlerin üretilmesi, korunması ve dağıtılması yöntemlerini iyileştirmek; ve
(b) Gerek gıda maddeleri ihraç eden, gerek gıda maddeleri ithal eden ülkelerin sorunlarını dikkate alarak, dünyadaki besin maddelerinin ihtiyaca göre adil bir şekilde dağıtımını sağlamak.
MADDE 12
1. Bu Sözleşme’ye Taraf Devletler, herkesin, ulaşılabilecek en yüksek fiziksel ve zihinsel sağlık standardına sahip olma hakkını kabul ederler.
2. Bu Sözleşme’ye Taraf Devletlerin, bu hakkın tam olarak kullanılmasını sağlamak için alacakları tedbirler şu amaçlara yönelik olacaktır:
(a) Ölü doğum ve çocuk ölümleri oranlarının düşürülmesini ve çocuğun sağlıklı bir şekilde gelişmesini sağlamak;
(b) Çevresel ve sınai sağlık şartlarının her yönüyle iyileştirilmesi;
(c) Salgın, yöresel, mesleki ve diğer hastalıkların önlenmesi, tedavisi ve kontrolü;
(d) Hastalık durumunda herkese tıbbi hizmet ve tıbbi bakım sağlayacak koşulların yaratılması.
MADDE 13
1. Bu Sözleşme’ye Taraf Devletler, herkesin eğitim görme hakkına sahip olduğunu kabul ederler. Taraf Devletler, eğitimin, insanın kişiliğinin ve onur duygusunun tam olarak gelişmesine yönelik olacağı ve insan hakları ile temel özgürlüklere saygıyı güçlendireceği hususunda mutabıktırlar. Taraf Devletler, ayrıca, eğitimin, herkesin özgür bir topluma etkin bir şekilde katılmasını sağlayacağı, tüm uluslar ve tüm ırksal, etnik ve dinsel gruplar arasında anlayış, hoşgörü ve dostluğu geliştireceği ve Birleşmiş Milletler’in barışın korunmasına yönelik faaliyetlerini güçlendireceği hususlarında mutabıktırlar.
2. Bu Sözleşme’ye Taraf Devletler, bu hakkın tam olarak gerçekleştirilmesi amacı ile aşağıdaki hususları kabul ederler:
(a) İlköğretim herkes için zorunlu ve parasız olacaktır;
(b) Teknik ve mesleki eğitim de dahil olmak üzere, orta öğretimin çeşitli biçimlerinin, her türlü uygun yöntemle ve özellikle parasız eğitimin tedricen yaygınlaştırılması yoluyla herkes için açık ve ulaşılabilir olması sağlanacaktır;
(c) Yüksek öğretimin, özellikle parasız eğitimin tedricen geliştirilmesi yoluyla, kişisel yetenek temelinde herkese eşit derecede açık olması sağlanacaktır;
(d) İlköğretim görmemiş ya da ilköğretimi tamamlamamış olanlar için temel eğitim elden geldiğince teşvik edilecek veya yoğunlaştırılacaktır;
(e) Her düzeyde okullar sisteminin geliştirilmesi aktif bir şekilde yürütülecek, yeterli bir burs sistemi yerleştirilecek ve öğretim personelinin maddi koşulları sürekli olarak iyileştirilecektir.
3. Bu Sözleşme’ye Taraf Devletler, ana-babaların veya -bazı durumlarda- yasal yoldan tayin edilmiş velilerin çocukları için, kamu makamlarınca kurulmuş okulların dışında, Devletin koyduğu ya da onayladığı asgari eğitim standartlarına uygun diğer okulları seçme özgürlüğüne ve çocuklarına kendi inançlarına uygun dinsel ve ahlaki eğitim verme serbestliklerine saygı göstermekle yükümlüdürler.
4. Bu maddenin hiç bir hükmü, bireylerin ve kuruluşların eğitim kurumları kurma ve yönetme özgürlüklerini kısıtlayacak şekilde yorumlanamaz; bu özgürlüğün kullanılması, daima, bu maddenin 1. fıkrasında ortaya konmuş olan ilkelere uyulmasına ve böyle kurumlarda verilen eğitimin Devlet tarafından belirlenebilecek asgari standartlara uygun olması gereğine bağlıdır.
MADDE 14
Bu Sözleşme’ye Taraf olup, taraf olduğu tarihte, ülkesinde veya yargı yetkisi altında bulunan topraklarda zorunlu ve parasız ilköğretim sistemini sağlayamamış olan her Devlet, Taraf olma tarihini izleyen iki yıl içinde, herkes için zorunlu parasız ilköğretim ilkesinin, tedricen uygulanması amacıyla ayrıntılı bir eylem planını, planda belirtilen makul sayıda yıllar içinde uygulamak ve kabul etmekle yükümlüdür.
MADDE 15
1. Bu Sözleşme’ye Taraf Devletler, herkesin:
(a) Kültürel yaşama katılma hakkına;
(b) Bilimsel ilerlemeden ve uygulamalarından yararlanma hakkına;
(c) Kendisinin yarattığı herhangi bir bilimsel, edebi ya da sanatsal üründen doğan maddi ve manevi çıkarların korunmasından yararlanma hakkına sahip olduğunu kabul ederler.
2. Bu Sözleşme’ye Taraf Devletlerin, bu hakkın tam olarak kullanılmasını sağlama yönünde alacakları tedbirler, bilim ve kültürün korunması, geliştirilmesi ve yayılması için gerekli olan tedbirleri kapsayacaktır.
3. Bu Sözleşme’ye Taraf Devletler, bilimsel araştırma ve yaratıcı faaliyetler için gerekli özgürlüğe saygı göstermekle yükümlüdürler.
4. Bu Sözleşme’ye Taraf Devletler, bilimsel ve kültürel alanda uluslararası işbirliğinin ve temasların özendirilmesinden ve geliştirilmesinden doğacak yararları kabul ederler.
BÖLÜM IV
MADDE 16
1. Bu Sözleşme’ye Taraf Devletler, bu Sözleşme’de tanınmış haklara saygı gösterilmesinin sağlanmasında aldıkları tedbirler ve kaydedilen gelişmeler konusunda, Sözleşme’nin bu bölümüne uygun olarak, raporlar vermekle yükümlüdürler.
2. (a) Bütün raporlar Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne sunulacaktır; Genel Sekreter, bu raporların birer örneğini, bu Sözleşme’nin hükümleri uyarınca, incelenmek üzere Ekonomik ve Sosyal Konsey’e gönderecektir.
(b) Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, bu Sözleşme’ye Taraf ve aynı zamanda ihtisas kuruluşlarına da üye olan Devletlerden gelen raporların veya bunların bazı bölümlerinin, kuruluş belgeleri uyarınca ihtisas kuruluşlarının sorumluluk alanları içine giren konulara ilişkin olması halinde, bu raporların veya ilgili bölümlerinin örneklerini, sözkonusu ihtisas kuruluşlarına da gönderecektir.
MADDE 17
1. Bu Sözleşme’ye Taraf Devletler, raporlarını aşamalı olarak, Ekonomik ve Sosyal Konsey’in, bu Sözleşme’nin yürürlüğe girmesini izleyen bir yıl içinde Taraf Devletlere ve ilgili ihtisas kuruluşlarına danışarak hazırlayacağı bir programa uygun olarak sunacaklardır.
2. Raporlar, bu Sözleşme’den doğan yükümlülüklerin tam olarak yerine getirilme derecesini etkileyen unsurları ve güçlükleri belirtebilir.
3. Şayet bu Sözleşme’ye Taraf Devletlerden biri tarafından Birleşmiş Milletler’e ya da ihtisas kuruluşlarına ilgili bilgiler daha önce verilmiş ise, aynı bilgiyi tekrar vermek gerekli olmayacak, bu şekilde sunulmuş bilgiye yapılacak açık bir atıf yeterli olacaktır.
MADDE 18
Ekonomik ve Sosyal Konsey, insan hakları ve temel özgürlükler alanında Birleşmiş Milletler Şartı’ndan doğan sorumlulukları uyarınca, ihtisas kuruluşlarıyla, bu Sözleşme’nin, ihtisas kuruluşlarının faaliyet alanlarına giren konulardaki hükümlerine uyulmasında sağlanan ilerlemeler hakkında kendisine rapor sunmalarına ilişkin düzenlemeler yapabilir. Bu raporlar, ihtisas kuruluşunun yetkili organlarının, uygulama konusunda kabul ettiği karar ve tavsiyelerin ayrıntılarını içerebilir.
MADDE 19
Ekonomik ve Sosyal Konsey, 16. ve 17. maddeler uyarınca insan hakları konusunda devletlerin sundukları raporlarla, 18. madde uyarınca insan hakları konusunda ihtisas kuruluşlarının sundukları raporları, incelemek ve genel tavsiyelerde bulunulmak üzere ya da, gerekiyorsa, bilgi için İnsan Hakları Komisyonu’na gönderebilir.
MADDE 20
Bu Sözleşme’ye Taraf Devletler ve ilgili ihtisas kuruluşları, 19. madde uyarınca verilmiş bir genel tavsiye konusunda, ya da İnsan Hakları Komisyonu’nun herhangi bir raporunda yer alan böyle bir genel tavsiye konusunda, veya orada belirtilen herhangi bir belge konusunda, Ekonomik ve Sosyal Konsey’e görüş bildirebilirler.
MADDE 21
Ekonomik ve Sosyal Konsey, Sözleşme’ye Taraf Devletlerin ve ihtisas kuruluşlarının, bu Sözleşme’de tanınan haklara genel olarak saygı gösterilmesini sağlamak üzere alınan tedbirler ve gerçekleştirilen gelişmeler konusunda verdikleri bilgilerin bir özetini ve genel nitelikli tavsiyeleri içeren raporları zaman zaman Genel Kurul’a sunabilir.
MADDE 22
Ekonomik ve Sosyal Konsey, bu Sözleşme’nin bu bölümünde sözü edilen raporlardan doğan herhangi bir sorunu Birleşmiş Milletler’in diğer organlarının, bunların yardımcı organlarının ve teknik yardım sağlamakla görevli ihtisas kuruluşlarının dikkatlerine sunabilir. Böylece, bu Sözleşme’nin tedricen etkili şekilde uygulanmasına katkıda bulunabilecek uluslararası tedbirlerin uygunluğu konusunda bu organların kendi yetki alanları çerçevesinde karar vermelerine yardım edebilecek sorunlar dikkatlerine sunulmuş olacaktır.
MADDE 23
Bu Sözleşme’ye Taraf Devletler, bu Sözleşme’de tanınan hakların gerçekleştirilmesine yönelik uluslararası düzeyde tedbirlerin, Sözleşmeler yapılması, tavsiye kararları alınması, teknik yardımda bulunulması ve danışma ve inceleme amacı ile ilgili Hükümetlerle birlikte düzenlenecek bölgesel ve teknik toplantılar yapılması gibi yöntemleri kapsadığını kabul ederler.
MADDE 24
Bu Sözleşme’nin hiç bir hükmü, Sözleşme’de ele alınan konularda Birleşmiş Milletler’in ve ihtisas kuruluşlarının çeşitli organlarının sorumluluklarını belirleyen Birleşmiş Milletler Şartı’nın ve ihtisas kuruluşlarının kuruluş belgelerinin hükümlerini haleldar edecek şekilde yorumlanamaz.
MADDE 25
Bu Sözleşme’nin hiç bir hükmü, tüm halkların, doğal zenginlik ve kaynaklarından tam olarak özgürce yararlanma ve bunları kullanma konusunda kendiliğinden sahip bulundukları hakları haleldar edecek şekilde yorumlanamaz.
BÖLÜM V
MADDE 26
1. Bu Sözleşme, Birleşmiş Milletler’in ya da onun ihtisas kuruluşlarından herhangi birine üye olan ya da Uluslararası Adalet Divanı Statüsü’ne taraf olan bir Devletin ya da Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından bu Sözleşme’ye taraf olmaya çağrılan herhangi bir başka Devletin imzasına açıktır.
2. Bu Sözleşme onaya tabidir. Onay Belgeleri Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne tevdi edilecektir.
3. Bu Sözleşme, bu maddenin 1. fıkrasında belirtilen herhangi bir Devlet’in katılmasına açıktır.
4. Katılma, bir katılma belgesinin Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne tevdi edilmesi ile gerçekleşir.
5. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, her onaylama ya da katılma belgesinin kendisine iletildiğini, bu Sözleşme’yi imzalamış ya da ona katılmış olan tüm Devletlere bildirecektir.
MADDE 27
1. Bu Sözleşme, otuzbeşinci onaylama belgesinin ya da katılma belgesinin Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne iletilmesi tarihinden üç ay sonra yürürlüğe girecektir.
2. Otuzbeşinci onaylama belgesinin ya da katılma belgesinin iletilmesinden sonra bu Sözleşme, onaylayan ya da buna katılan her Devlet bakımından, o Devletin kendi onaylama ya da katılma belgesinin iletilmesinden üç ay sonra yürürlüğe girecektir.
MADDE 28 Bu Sözleşme’nin hükümleri, hiçbir sınırlama ya da istisna yapılmaksızın Federal Devletlerin bütün kesimleri bakımından geçerli olacaktır.
MADDE 29
1. Bu Sözleşme’ye Taraf her Devlet değişiklik önerebilir ve bunu Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne tevdi edebilir. Bunun üzerine, Genel Sekreter bütün değişiklik önerilerini bu Sözleşme’ye Taraf Devletlere göndererek, önerileri ele almak ve bunlar üzerinde bir oylama yapmak amacı ile bir Taraf Devletler konferansı düzenlenmesinden yana olup olmadıklarını bildirmelerini ister. Taraf Devletlerden en az üçte birinin böyle bir konferans toplanmasını desteklemesi halinde Genel Sekreter, Birleşmiş Milletler’in gözetimi altında böyle bir konferansı toplar. Konferansta hazır bulunan ve oy veren Taraf Devletlerin çoğunluğu tarafından kabul edilen herhangi bir değişiklik, onaylanmak üzere Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’na sunulur.
2. Değişikliklerin yürürlüğe girmesi, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nca onaylandıktan ve bu Sözleşme’ye Taraf Devletlerin üçte ikisi tarafından kendi anayasa kurallarına uygun olarak kabul edilmesiyle olur.
3. Değişiklikler yürürlüğe girdiği zaman, bunları kabul eden Devletleri bağlar; öteki Taraf Devletler ise bu Sözleşme’nin hükümleri ile ve daha önce kabul etmiş oldukları değişiklikler ile bağlı kalırlar.
MADDE 30
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, 26. maddenin 5. fıkrasındaki bildirimler dışında, aynı maddenin 1. fıkrasında zikredilen bütün Devletlere şunları bildirir:
(a) 26. madde uyarınca yapılan imzalar, onaylamalar ve katılmalar;
(b) 27. madde uyarınca bu Sözleşme’nin yürürlüğe giriş tarihi ve 29. madde uyarınca değişikliğin yürürlüğe giriş tarihi.
MADDE 31
1. Çinçe, Fransızca, İngilizce, İspanyolca ve Rusça metinleri aynı derecede geçerli olan bu Sözleşme, Birleşmiş Milletler arşivinde saklanacaktır.
2. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, bu Sözleşme’nin onaylı örneklerini, 26. maddede belirtilen tüm Devletlere iletecektir.
BİRİNCİ BEYAN
Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme’nin onayı sırasında Türkiye Cumhuriyeti tarafından yapılan beyanın metni.
“Türkiye Cumhuriyeti bu Sözleşme’den doğan yükümlülüklerini, BM Yasası (Charter) (özellikle 1. ve 2. Maddeler) çerçevesindeki yükümlülüklerine uygun olarak yerine getireceğini beyan eder.”
Text of the declaration made by the Republic of Turkey upon ratification of the International Covenant on Economic, Social and Cultural Rights.
“The Republic of Turkey declares that; it will implement its obligations under the Covenant in accordance to the obligations under the Charter of the United Nations (especially Article 1 and 2 thereof).”
İKİNCİ BEYAN
Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme’nin onayı sırasında Türkiye Cumhuriyeti tarafından yapılan beyanın metni.
“Türkiye Cumhuriyeti, bu Sözleşme’nin hükümlerinin yalnızca diplomatik ilişkisi bulunan Taraf Devletlere karşı uygulanacağını beyan eder.”
Text of the declaration made by the Republic of Turkey upon ratification of the International Covenant on Economic, Social and Cultural Rights.
“The Republic of Turkey declares that it will implement the provisions of this Covenant only to the States with which it has diplomatic relations.”
ÜÇÜNCÜ BEYAN
Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme’nin onayı sırasında Türkiye Cumhuriyeti tarafından yapılan beyanın metni.
Türkiye Cumhuriyeti, bu Sözleşme’nin ancak Türkiye Cumhuriyeti’nin yasal ve idari düzeninin yürürlükte olduğu ülkesel sınırlar itibarıyla onaylanmış bulunduğunu beyan eder.
Text of the declaration made by the Republic of Turkey upon ratification of International Covenant on Economic, Social and Cultural Rights.
The Republic of Turkey declares that this Convention is ratified exclusively with regard to the national territory where the Constitution and the legal and administrative order of the Republic of Turkey are applied.
ÇEKİNCE
Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme’nin 13. Maddesiyle ilgili olarak konan çekincenin metni.
“Türkiye Cumhuriyeti, Sözleşme’nin 13. Maddesinin (3). ve (4). Paragrafları hükümlerini, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 3., 14. ve 42. Maddelerindeki hükümler çerçevesinde uygulama hakkını saklı tutar.”
Text of the Reservation of the Republic of Turkey upon ratification of the International Covenant on Economic, Social and Cultural Rights.
“The Republic of Turkey reserves the right to interpret and apply the provisions of the paragraph (3) and (4) of the Article 13 of the Covenant on Economic, Social and Cultural Rights in accordance to the provisions under the Article 3, 14 and 42 of the Constitution of the Republic of Turkey.”
[1] Bakanlar Kurulu’nun 11.08.2003 tarih ve 25196 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan 10.07.2003 tarih ve 2003/5923 sayılı kararnamesi ile yürürlüğe girmiştir.
İstanbul Bildirgesi, İstanbul Barosu’nun ev sahipliğinde, çevre savunucularını ve hukukçuları 5-6 Haziran 2026 tarihlerinde düzenlenen “Ekolojik Zorluklar Çağında Anayasacılık” başlıklı uluslararası toplantının sonuç bildirgesidir.
Sempozyum, İspanya’dan Nijerya’ya, Endonezya’dan Kanada’ya uzanan geniş bir coğrafyadan hukukçu ve akademisyenlerin katılımı ile tertip edilmiştir. Toplantıda hukukçular, “İklim krizinin gittikçe derinleştiği zamanlarda ve beşeri faaliyetlerin jeoloji ve iklim üzerinde belirleyici etkilere sahip olduğu antroposen çağında hukuk, anayasa ve kurumsal pratikleri nasıl bir gelecek bekliyor?”, “Yürürlükteki anayasal güvenceler iklim krizi karşısında yeterli mi?” ve “Ekolojik bozulma, iklim değişikliği ve yönetimlerin ikiyüzlü tavırları karşısında mahkemeler çevre haklarını ne ölçüde koruyabiliyor?” sorularına yanıt aramıştır.
İlan edil Bildirge; İstanbul Barosu, Uluslararası Karşılaştırmalı Çevre Hukuku Merkezi ve Anayasa Hukuku Araştırmaları Derneği tarafından hazırlanmıştır. Bildirge’de, tüm anayasaların demokratik olduğu kadar ekolojik anayasalara da evrilmesi gerektiği vurgulanmış, doğa haklarının tanınması, çevresel hukuk devletinin güçlendirilmesi ve ekokırımın uluslararası suç sayılması çağrısı yapılmıştır.
Bildirge, esas itibarıyla çevre korumasını klasik çevre hukukunun ötesine taşıyarak, anayasal düzenin ve insan hakları sisteminin merkezine yerleştirmeyi amaçlamaktadır.
ANAYASACILIK VE KÜRESEL EKOLOJİK MEYDAN OKUMALAR ÇAĞI
SONUÇ BİLDİRGESİ
İstanbul, 6 Haziran 2026
Temiz, sağlıklı ve sürdürülebilir bir çevre hakkı dâhil olmak üzere tüm insan hakları ve temel özgürlüklerin evrensel, bölünmez ve birbirine bağımlı olduğu ve küresel ekolojik meydan okumalar çağında bu hak ve özgürlüklerin anayasal güvence altına alınmasının devletlerin sorumluluğu olduğu gerçeğini göz önünde bulundurarak,
Çok uluslu ve ulusal şirketlerin yanı sıra diğer kamu ve özel kuruluşların da bu haklara saygı gösterme, onları koruma ve geliştirme sorumluluğuna sahip olduklarına inanarak,
Barışın, çevresel hukuk devletinin, insan haklarına saygının, sürdürülebilir çevresel gelişmenin, gelişme hakkının ve gezegensel sınırlar içerisinde yaşanabilir ortak bir gezegende çevrenin korunmasının bölünmez ve birbirine bağımlı olduğunu kabul ederek,
Tüm insanlığı kaçınılmaz olarak etkileyen çevresel bozulmanın çoğu zaman yaşam hakkı, sağlık hakkı, su hakkı, gıda hakkı, özel hayata saygı hakkı ve usule ilişkin haklar başta olmak üzere insan haklarının doğrudan veya dolaylı ihlalleriyle birlikte ortaya çıktığını; bu hakların yalnızca karasal alanlarda değil, denizler ve okyanuslarda da geçerli olduğu not edilerek,
Birleşmiş Milletler 1972 tarihli Stockholm Bildirgesi ve 1992 tarihli Rio Bildirgesi’nden bu yana mevcut olan uluslararası uzlaşıyı ve her bireyin onurlu ve iyi bir yaşam sürmesine olanak sağlayacak nitelikte bir çevrede yaşama hakkına sahip olduğunu hatırlatarak,
BM İnsan Hakları Konseyi’nin 2021 tarihli kararı ile BM Genel Kurulu’nun 2022 tarihli ve 76/300 sayılı kararıyla, hiçbir karşı oy kullanılmaksızın temiz, sağlıklı ve sürdürülebilir bir çevre hakkının güvence altına alınması suretiyle insanın temiz ve güvenli bir çevrede yaşama hakkının evrensel düzeyde tanınması sürecinde yeni ve önemli bir aşamaya ulaşıldığını dikkate alarak
Sağlıklı bir çevrede yaşama hakkının günümüzde birçok uluslararası ve bölgesel sözleşme ile Birleşmiş Milletler üyesi devletlerin anayasalarında tanındığını kaydederek,
İstanbul Barosu, Uluslararası Karşılaştırmalı Çevre Hukuku Merkezi ve Anayasa Hukuku Araştırmaları Derneği;
İklim değişikliği, biyolojik çeşitlilik kaybı ve geniş ölçekli çevresel tahribat da dâhil olmak üzere küresel ekolojik sorunlarla bağlantılı olarak giderek derinleşen siyasi, toplumsal, çevresel ve hukuki krizi dikkate alarak; iklim değişikliğiyle mücadelenin anayasalarda ekolojik ve çevresel hükümlerin yer alması gerektirdiğini vurgular. Bu bağlamda, tüm anayasaların demokratik anayasalara evrilmiş oldukları gibi ekolojik anayasalara da evrilmeleri gerektiğine dikkat çeker.
Çevre hukukunda tanık olunan gerilemeleri dikkate alarak, geriye götürülmezlik (non-regression) ilkesinin önemini teyit eder ve bu ilkenin; ekolojik bozulmaya (hava kalitesi, su kalitesi ve biyolojik çeşitlilikteki bozulmalar dâhil) yol açan veya ekolojik koruma ve onarımı amaçlayan hukuk kurallarını zayıflatan devlet eylem ve ihmallerinin yasaklanması olarak tanımlandığını belirtir.
Çevresel hukuk devletinin hem anayasalarda hem de yasal ve idari düzenlemelerde güçlendirilmesini talep eder.
Çevre davalarına bakan mahkemelere ve yargıçlara desteklerini ifade eder.
Çevresel anayasa hukukunun ve anayasal içtihadın anayasa mahkemeleri aracılığıyla güçlendirilmesinin artık acil bir gereklilik olduğunu değerlendirir.
Çevre hukukunun yalnızca çevreye ilişkin bir insan hakkı değil, aynı zamanda çevrenin insanlar karşısındaki bir hakkı olduğunu teyit eder; doğanın haklarının tanınması gereğini vurgular ve doğa haklarının tanınmasının ekolojik anayasanın temelini oluşturduğunu gözlemlerr.
Ekolojik sorumluluğun anayasal vaadin merkezî unsurlarından biri olarak güvence altına alınması gerektiğini vurgular.
Çevrenin korunmasının anayasal çerçevede yalnızca pasif bir hak olarak değil, aynı zamanda etkilenen bireyler tarafından denetlenebilir ve uygulanabilir nitelikte maddi bir hak olarak daha güçlü güvencelerle korunması gerektiğinin altını çizer.
Ekolojik anayasacılığın, çevresel yükümlülüklerin artık genel ve soyut görevler olarak değil; insan yaşamının, özgürlüğünün, kişisel bütünlüğünün, maddi varlığının bugünkü ve gelecek kuşakların ihtiyaçlarının bağlı olduğu biyosferin işleyiş düzenliliklerini korumaya yönelik devletlerin, vatandaşların, şirketlerin ve toplulukların temel yükümlülükleri olarak anlaşılmasını gerektirdiğini kaydeder.
Ortak yaşam alanımızın yaşanabilirliğinin biyosferin temel dengelerinin korunmasına bağlı olması nedeniyle, bu dengelerin muhafazası, onarımı ve korunmasında devletlerin birincil sorumluluğu bulunduğunu ve bu yükümlülüklerini yerine getirmemeleri hâlinde hukuki yaptırıma tabi tutulmaları gerektiğini vurgular. Yaşamın sürdürülmesi, güvenlik, koruma ve restorasyona ilişkin olarak tanınan hakların; Tek Sağlık (One Health) yaklaşımını ve tüm canlıların esenliğini destekleyen temel haklar kapsamında değerlendirilmesi gerektiğinin altını çizer. Bu bağlamda, devletkerin erga omnes (genel) yükümlülüklerinin gelişimini ve Uluslararası Adalet Divanı’nın 2025 tarihli İklim Değişikliği Danışma Görüşü’nü hatırlatır..
Şirketlerin çevresel cezai sorumluluğunun, diğer şirketlerle birlikte biyosferin temel dengelerinin tehlikeye düşürülmesine sebebiyet veren bireysel ve müşterek sorumluluklarıyla orantılı olarak değerlendirilmesi gerektiğini ve bu değerlendirmede ihtiyat ilkesinin uygun şekilde uygulanmasının esas olduğunu teyit eder. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun, ekokırımın uluslararası bir suç olarak tanınması ihtimaline giderek daha fazla önem vermesini destekler ve çevre suçlarına ilişkin hazırlanmakta olan uluslararası protokolde ekokırım suçuna yer verilmesini destekler.
Ayrıca, eğitim faaliyetleri ve erişilebilir uygulamalar aracılığıyla vatandaşların ve sivil toplumunetkin katılımının,devletlerin biyosfere, doğaya ve iklime yönelik sorumluluklarını yerine getirmeleri için gerekli toplumsal farkındalığın ve normatif baskının oluşturulmasında hayati öneme sahip olduğunu vurgular.
Ormanların, ekolojik anayasacılık açısından örnek teşkil eden bir alan oluşturduğunu kabul eder; zira ormanlar yalnızca kaynaklar veya çevresel kaygının sembolik nesneleri değil, ekolojik, üretimsel, toplumsal ve kültürel işlevlerin uzun zaman dilimleri boyunca kesiştiği yaşam alanlarıdır. Devletlere, ormanların korunması, onarımı ve planlanmasının; gözlem, kamusal envanter, katılım, uygulama, doğrulama, hesap verebilirlik ve yargısal denetim esaslarına dayanan periyodik yasama süreçlerinin bir parçası hâline getirilmesini sağlama çağrısında bulunur. Böylece ormanların korunması, biyosferin işleyiş düzenliliklerini muhafaza etmeye yönelik daha geniş kamusal görevin sürekli bir unsuru hâline gelecektir.
Temiz, sağlıklı ve sürdürülebilir bir çevreye ilişkin insan hakkını uluslararası düzeyde düzenlemeyi amaçlayan Çevresel Haklara İlişkin Taslak Uluslararası Sözleşme’yi desteklediğini ifade eder ve söz konusu metnin en kısa sürede Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi’nde görüşülmesini tavsiye eder.
İklim krizinin tüm insan haklarından yararlanılması üzerindeki etkisini kabul ederek; iklim değişikliğinin nedenleri, etkileri ve çözüm yollarına ilişkin olarak medya kuruluşları ve dijital platformlar aracılığıyla yürütülen örgütlü iklim dezenformasyonu kampanyalarının varlığından duyduğu endişeyi ifade eder. Bu kampanyaların toplumsal kutuplaşmayı artırdığı, karar alma süreçlerinde tereddüt ve belirsizlik yarattığı ve iklim eylemlerinin gecikmesine yol açtığını vurgular.
Uluslararası İnsan Hakları Hukuku ve Uluslararası Çevre Hukuku’nun gelişimine paralel olarak, Amerika İnsan Hakları Mahkemesi’nin İklim Acil Durumu ve İnsan Haklarına ilişkin 32/25 sayılı Danışma Görüşü’nde kabul ettiği üzere, istikrarlı ve sağlıklı bir iklime sahip olma hakkının bir insan hakkı olarak uluslararası ve bölgesel kurumlar tarafından tanınmasına yönelik desteğini ifade eder.
Brezilya öncülüğünde ve UNESCO koordinasyonunda yürütülen İklim Değişikliği Konusunda Bilgi Bütünlüğüne İlişkin Küresel Girişim’i ve Kasım 2025’te gerçekleştirilen COP30 kapsamında kabul edilen ve bugüne kadar BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne taraf 27 devlet tarafı tarafından imzalanmış bulunan İklim Değişikliği Konusunda Bilgi Bütünlüğüne İlişkin İlk Bildirge’yi desteklediğini ifade eder.
2025 yılında Nice’te gerçekleştirilen Birleşmiş Milletler 3. Okyanus Konferansı’nın (UNOC 3) ardından, insan sağlığını, balık popülasyonlarını ve denizel biyolojik çeşitliliği ciddi biçimde tehdit eden plastik kirliliği krizine yönelik olarak, Akdeniz’in Deniz Ortamı ve Kıyı Bölgesinin Korunmasına İlişkin Barselona Sözleşmesi kapsamında yeni bir protokol hazırlanması çağrısında bulunur.
Kasım 2026’da Antalya’da gerçekleştirilecek COP31 İklim Değişikliği Konferansı’nda, iklim değişikliğiyle bağlantılı daha geniş insan hakları boyutlarının vurgulanmasını ve çevresel ile iklim kaynaklı yerinden edilmiş kişilerin haklarının tanınmasını talep eder.
Bunun yanı sıra, katılımcılar:
Çevresel anayasal hakların etkililiği konusunda bazı tereddütler ileri sürülse de, yapılan çalışmaların, anayasal güvence altına alınmış çevresel haklarla olumlu çevresel sonuçlar arasında, hukuki göstergeler aracılığıyla ölçülebilir somut bir ilişki bulunduğunu ortaya koyduğunu kaydeder.
Günümüz toplumlarının çifte bir sorumluluk üstlenmesi gerektiğini kabul eder; buna göre mevcut kuşak bir yandan ekolojik kaynaklardan yararlanmalı ve fayda sağlamalı, diğer yandan ise bu kaynakların gelecek kuşaklar için korunmasını ve sürdürülebilir biçimde yönetilmesini güvence altına almalıdır.
Kuşaklar arası hakkaniyet ilkesinin, her kuşağın çevre üzerindeki etkilerinin zaman içerisinde yönetilmesini ve azaltılmasını amaçlayarak mevcut ve gelecek kuşaklar arasında bir bağ kurduğunu vurgular.
Doğal ve insan kaynaklı ağır afetlerin sıklığı ve şiddetinin önemli ölçüde artmasının beklendiği dikkate alınarak, devletlere bu tür durumlarda olağanüstü hâl ilan edilmesine imkân tanıyan hukuki mekanizmaları değerlendirmelerini tavsiye eder.
Afet durumlarında kişilerin korunmasına ilişkin hukuken bağlayıcı bir uluslararası belgenin hazırlanmasına yönelik Birleşmiş Milletler bünyesinde müzakerelerin başlatılmasını destekler.
1982 tarihli Dünya Doğa Şartı’nın ruhuna uygun olarak, insanlığın doğadan elde ettiği kalıcı faydaların, doğal sistemlerin ve temel ekolojik süreçlerin sağlıklı işleyişine bağlı olduğunu hatırlatır.
Düzenli ve güvenli insan yaşamının, haklardan etkin biçimde yararlanılmasının ve keyfilikten uzak bir hukuk düzeninin varlığının biyosferin işleyiş düzenliliklerine bağlı olduğunu teyit eder; bu nedenle doğanın ve onun yaşamının korunmasının, tüm hakların, özgürlüklerin ve kamu kurumlarının temelini oluşturan niteliğini yansıtacak şekilde anayasal güvence altına alınması gerektiğini belirtir.
İnsanlar da dâhil olmak üzere doğanın ekosistemleri içerisinde yaşayan tüm canlıların etkin biçimde korunmasının; ister teknolojik toplumlardan ister daha geleneksel ve kadim yaşam, bilgi ve bakım biçimlerinden kaynaklansın, insan toplumlarının sunduğu katkıların çoğulluğuna saygı gösterilmesini ve bu katkıların geliştirilmesini gerektirdiğini vurgular.
Biyosferin temel dengelerinin korunmasının ve doğanın ve onun yaşamının muhafazasının devletin temel anayasal ödevleri arasında yer aldığına inanarak, bu anayasal ve normatif paradigmanın mevcut ve gelecek kuşaklar bakımından kurucu ve kalıcıbir ilke olarak korunması gerektiğini teyit eder.
Roma İmparatoru Konstantin, dul ve yetimler için himaye yasası çıkardı.
1628
İngiliz Haklar Bildirgesi (Petition Of Rights), 17 Haziran 1628 tarihinde ilan edildi. Bildirge, I.Charles döneminde parlamentonun yetkilerinin azaltılması konusundaki fikirlerin yaygınlaşması sonucunda tepki olarak ortaya çıktı ve Kral Charles’in bu düşüncesine direniş gösterilerek Bildirge krala kabul ettirildi.
Kral I. Charles 19 Kasım 1600 tarihinde doğmuş, 30 Ocak 1649 tarihinde ölmüştür. 27 Mart 1625 tarihinden 1649 yılında idam edilene kadar İskoçya Krallığı ve İngiltere ile İrlanda krallıklarını yönetmiştir.
1641
Emirgüneoğlu Yusuf Paşa, İran lehine bölücü ve yıkıcı propaganda yaptığı iddiasıyla Sultan İbrahim’in emriyle idam edildi.
Fransa’da Giyotin‘le “halka açık” son infaz, Versay şehrinde Saint-Pierre Hapishanesi’nin (şimdiki Adalet Sarayı) dışında gerçekleştirildi. Giyotinle son idam ise, 10 Eylül1977‘de yapıldı.
1942
Mısırlı hukukçu ve Nobel Barış Ödülü sahibi Muhammed el-Baradey doğdu. Hukuk eğitimini Kahire Üniversitesi’nde 1962’de tamamladıktan sonra New York Üniversitesi’nde uluslararası hukuk doktorası yaptı. Doktora eğitimi sürerken, 1964’te BM‘de Mısır Daimi Temsilciliği’nde görev yapmaya başladı. 1980’de diplomatlık görevini bırakarak Birleşmiş Milletler Eğitim ve Araştırma Enstitüsü’nde Uluslararası Hukuk Programı’nı yönetti. 1997’de, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu(UAEA) Başkanlığını üstlendi. Mısır’ın geçici Cumhurbaşkanı yardımcısı seçildi ancak görevinden istifa etti. Haziran’daki 2013 Mısır Askerî darbesi sonrasında hakkında vatana ihanet suçlaması ile dava açıldı.
1944
Macar siyasetçi ve hukukçu Dénes Berinkey öldü. (Doğumu: 1871) Berinkey, Mihály Károlyi döneminde iki ay Macaristan Krallığı başbakanı olarak da görev yaptı.
1944
İzlanda, Danimarka’dan ayrıldı ve cumhuriyet ilan etti
1946
Türkiye İşçi ve Çiftçi Partisi, İstanbul’da kuruldu. Etem Ruhi Balkan, Selahattin Yorulmazoğlu, Mehmet Şükrü Sekban, Necmeddin Deliorman, İrfan Recep Nayal, Ali Esenkova ve İbrahim Tokay kurucular arasında yer alan isimlerdi.
1948
ILO 87 No’lu Sendika Özgürlüğü ve Sendikalaşma Hakkının Korunması Sözleşmesi, Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından 17 Haziran 1948 tarihinde kabul edildi. Türkiye tarafından 25 Kasım 1992 tarihli ve 3847 sayılı kanun ile kabul edildi. Sözleşme, çalışanların ve işverenlerin herhangi bir ayrım yapılmaksızın ve önceden izin almaksızın istedikleri kuruluşları kurma ve bu kuruluşlara üye olma hakkını garanti altına almış, örgütlenme hakkını ve sendikal özgürlükleri düzenlemiştir.
1948
ILO 88 No’lu İş ve İşçi Bulma Servisi Kurulması Sözleşmesi, Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından 17 Haziran 1948 tarihinde kabul edildi. Sözleşme Türkiye tarafından 30.11.1949 tarihinde 5448 sayılı yasa ile kabul edilerek Resmi Gazetenin 07.12.1949 tarihli sayısında yayınlandı ve yürürlüğe girdi.
ILO 122 No’lu İstihdam Politikası Sözleşmesi, 17 Haziran 1964 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü-ILO tarafından kabul edildi. Türkiye tarafından 9.11.1976 tarihli ve 2027 yasa ile onaylanarak Resmi Gazetenin 23.10.1977 tarihli sayısında yayınlandı ve yürürlüğe girdi. Sözleşme, iktisadi gelişme ve kalkınmayı teşvik etmek, hayat seviyesini yükseltmek iş gücü ihtiyaçlarını karşılamak ve işsizlik ve eksik istihdam sorununu çözümlemek amacıyla, tam ve verimli istihdama ve işin serbestçe seçilmesi amacıyla aktif bir politikayı öngörmektedir.
BM Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi, 17 Haziran 2003 tarihinde Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından onandıktan sonra Resmi Gazete’de yayınlandı. Sözleşme, 16 Aralık 1966 tarihli, 2200A (XXI) sayılı Genel Kurul kararıyla kabul edilmiş ve imza, onay ve katılmaya açılmış, 27. Maddesi uyarınca, 3 Ocak 1976 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Türkiye, “Birleşmiş Milletler Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesini 15 Ağustos 2000 tarihinde imzalamıştır.
2019
Mısır eski cumhurbaşkanı ve hukukçu Muhammed Mursi öldü. (Doğumu: 1951) Askeri darbe sonucunda görevden alınan ve hapse atılan Mursi’nin insanlık dışı tutukluluk koşullarında kalması insan hakları örgütleri tarafından eleştirildi. Mısır devlet raporlarına göre, 17 Haziran 2019’da, yargılandığı sırada duruşmada bilincini kaybettikten sonra hastanede öldü. Öldüğü gün, yargılandığı, başka davalardan aldığı 45 yıl hapis cezası onanmıştı.
2026
Denizli’de güvenlik güçlerince düzenlenen uyuşturucu operasyonunda Denizli Barosu Başkanı Ufuk Kök’ün de aralarında olduğu 12 avukat gözaltına alındı. Denizli Barosu binası ile avukatların ev ve işyerlerinde arama çalışması başlatıldı.
Seferihisar Belediyesi’ne ‘rüşvet’ iddiasıyla başlatılan soruşturma kapsamında operasyon düzenlendi. Operasyonda, aralarında Başkan Yardımcısı Gökhan Pehlivan’ın da bulunduğu 6 kişi gözaltına alındı.
6 yaşındaki kızları H.K.G.’yi 29 yaşındaki Kadir İstekli ile ‘evlendirip’ cinsel istismara maruz kalmasına sebep olan İsmailağa Cemaati’ne bağlı Hiranur Vakfı kurucusu Yusuf Ziya Gümüşel’in tahliye edildiği öğrenildi. Mahkeme, Yusuf Ziya Gümüşel’e 19 yıl 9 ay hapis cezası verirken, Kadir İstekli’ye çocuğun nitelikli cinsel istismarından 21 yıl, zincirleme şekilde cinsel saldırı suçundan 15 yıl olmak üzere toplamda 37 yıl hapis cezası vermişti.
İçişleri Bakanlığı, 24 ilde 32 ayrı organize suç örgütüne yönelik jandarmanın operasyonlarında yakalanan 313 şüpheliden 197’sinin tutuklandığını bildirdi.
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, diplomasının iptaline karşı açtığı davada İstanbul Bölge İdare Mahkemesi 7. İdare Dava Dairesi’nin istinaf başvurusunu reddeden kararına karşı Danıştay’a temyiz başvurusunda bulundu.
ABD Adalet Bakanlığı ve Halkbank arasında uzlaşmaya varılmasının ardından 9 yıldır devam eden ceza davası mahkeme kararıyla düştü.
Özgün bir sanat eserinin yazarının faydalanabilmesi için yeniden satış hakkı hususundaki Avrupa Birliği Direktifi, 27 Eylül 2001 tarihinde kabul edilerek Avrupa Toplulukları Resmi Gazetesi’nin 13 Ekim 2001 tarihli sayısında yayınlanmıştır.
Özgün bir sanat eserinin yazarının faydalanabilmesi için yeniden satış hakkı hususundaki
Avrupa Topluluğunu kuran Antlaşmayı ve özellikle bu Antlaşmanın 95. Maddesini,
Komisyondan gelen öneriyi(1),
Ekonomik ve Sosyal Komitenin görüşünü(2) göz önüne alarak ve
Antlaşmanın 251. Maddesinde belirtilen usule uygun olarak 6 Haziran 2001 tarihli Uzlaştırma Komitesi tarafından onaylanmış olan ortak metnin ışığında hareket ederek(3),
(1) Telif hakları alanında, yeniden satış hakkı, özgün bir grafik veya plastik sanat eserinin sahibi tarafından kullanılan, çalışmanın sonraki satışlarından eser sahibinin ekonomik çıkar elde etmesi için devir veya temliki mümkün olmayan feragat edilmez bir hak olduğundan;
(2) Yeniden satış hakkı, eser sahibinin işin birbirini takip eden aktarımları için bir karşılık almasına imkan sağlayan verimli özellikte bir haktır. Yeniden satış hakkının konusu, eserin maddi biçimidir, yani koruma altına alınmış olan eserin dahil olduğu araçtır;
(3) Yeniden satış hakkı ile kendilerine ait özgün sanat çalışmalarının ekonomik başarısında grafik ve plastik sanat çalışmalarının yaratıcılarının hak sahibi olmalarının garanti altına alınması amaçlandığından; bu durum, grafik ve plastik sanat yaratan eser sahiplerinin ve işlerinden müteakip defalar para kazanacak şekilde yararlanabilen diğer yaratıcı kişilerin ekonomik durumlarındaki dengesizliğin de giderilmesine yardımcı olacağından;
(4) Yeniden satış hakkı, telif haklarının ayrılmaz bir parçasını teşkil eder ve eser sahipleri için önemli bir ayrıcalıktır. Bu gibi bir hakkın bütün Üye Devletlerde kabul görmesi ve uygulanması, eser sahipleri açısından yeterli ve standart bir koruma seviyesi sağlama gereksinimini karşıladığından;
(5) Antlaşmanın 151 (4) maddesi altında Topluluğun, Antlaşmanın diğer hükümleri altında yer alan faaliyetlerin içine kültürel faaliyetleri de katması gerektiğinden;
(6) Edebiyat ve Sanat Eserlerinin Korunmasına Dair Bern Sözleşmesi sadece, yeniden satış hakkını kullanan kimselerin veya eser sahibinin ait olduğu ülkede geçerli mevzuat buna izin verdiği nispette geçerlidir. Söz konusu hak bu nedenle seçime bağlıdır ve mütekabiliyet (karşılıklı anlaşma) kuralına tabidir. Mütekabiliyet esaslarını içeren yerel hükümlerin ulusal eser sahiplerine atfedilen ve diğer Üye Devletlerinin haklarının vatandaşlarına verilmemesinin güvenilir olmayacağını, Birleşik Vakalar C-92/92 ve C-326/92 Phil Collins ve Diğerleri(4) içinde yer alan 20 Ekim 1993 tarihli mahkeme kararında olduğu gibi, Antlaşmanın 12. Maddesinde verilen ayrımcılık karşıtı ilkesinin uygulanması hakkındaki Avrupa Toplulukları Adalet Divanı içtihatlarından çıkarmak mümkündür. Topluluk kavramı içindeki bu gibi şartların uygulanması, milliyetçilik bazında her türlü ayrımcılığın yasaklanması sonucu ortaya çıkan eşit muamele ilkesine aykırı olduğundan;
(7) Sadece AB dışındaki birkaç devletin tanıdığı yeniden satış hakkının bulunduğu bir kanuni düzenleme metni içinde, günümüzde yeni ekonominin etkisi ile topluluk pazarının modern ve çağdaş sanatlar anlamında uluslar arası hale gelmesiyle Avrupa Topluluğu açısından birlik dışında Bern Sözleşmesinin 14 B sayılı Maddesini zorunlu kılan bir görüş doğrultusunda görüşmeleri başlatmayı gerekli kıldığından;
(8) Bu uluslararası pazarın var olduğu gerçeği, birçok Üye Devlet içinde yeniden satış hakkının eksikliği ve bu hakkı tanıyan ulusal sistemler bakımından şu andaki uyumsuzluk ile birleştirildiğinde, Avrupa pazarının rekabetçi özelliklerini koruyacak bu, hakkın uygulamaya konulması ve sürekli olarak düzenlenmesi ile ilgili geçici hükümlerin oluşturulmasını gerekli kıldığından;
(9) Yeniden satış hakkı, şu anda Üye Devletlerin çoğunluğunun dahili mevzuatı ile sağlanmaktadır. Mevcut oldukları yerlerde, bu gibi yasalar kapsam altına alınan çalışmalar, telif ücreti almaya hak kazanmış olanlar, uygulanan oran, telif ücreti ödenmesine konu olan faaliyetler ve bütün bunların hesaplandığı baz formüller bakımından özellikle belli bazı farklılıklar göstermektedir. Bu gibi bir hakkın uygulanması veya uygulanmaması, iç pazar içinde yer alan rekabetçi unsurların üzerinde önemli bir etki yapar, çünkü yeniden satış hakkı bazında ödeme yükümlülüğünün varlığı veya eksikliği, bir sanat eseri veya çalışmasını satmayı arzulayan her bir kişi tarafından göz önüne alınması gereken mecburi bir unsurdur. Bu hak bu nedenle Topluluk içindeki satışların birbirleri ile yer değiştirmeleri yanında rekabetçi çalışmanın farlılıklarının oluşturulmasına katkıda bulunan bir faktör olduğundan;
(10) Yeniden satış hakkının varlığı bakımından, bu gibi farklılıklar ve Üye Devletler tarafından uygulanmamasının Antlaşmanın 14. Maddesinde gösterildiği gibi, sanat çalışmaları içindeki iç piyasanın tam olarak çalıştırılması üzerinde doğrudan olumsuz bir etkisi olur. Bu gibi bir durumda, Antlaşmanın 95. Maddesi uygun bir ölçü teşkil ettiğinden;
(11) Antlaşmanın içinde belirtildiği gibi, Topluluğun hedefleri, Avrupa içinde yaşayan insanlar arasında gittikçe daha yakın bir birlikteliğin temellerinin atılması, Topluluğa mensup Üye Devletler arasında daha yakın ilişkilerin teşvik edilmesi, Avrupa’yı bölen engellerin ortadan kaldırılması için ortak hareket tarzının hayata geçirilmesi ile onların ekonomik ve sosyal ilerlemelerinin garanti altına alınmasıdır. Bu açıdan bakıldığında Antlaşma, ortak pazar içinde rekabetin aksatılmamasını garanti altına alan bir sistemin başlatılmasını, malların serbest dolaşımını engelleyen faktörlerin ortadan kaldırılmasını öngören bir iç pazarın kurulmasını, hizmetlerin verilmesi için liberal uygulamaları ve kurumsallaşmanın önündeki engellerin kaldırılmasını sağlamaya yöneliktir. Yeniden satış hakkı ile ilgili Üye Devletlerin kanunlarının birbirleri ile uyumlu bir şekilde işletilmeleri, bu söz konusu hedeflerin ulaşılmasına katkı sağlayacağından;
(12) Muamele vergileri ile ilişkili olarak Üye Devletlerin çıkarmış oldukları kanunlar arasındaki uyumun sağlanmasına ilişkin 17 Mayıs 1977 tarihli ve 77/388/EEC numaralı Altıncı Konsey Direktifi – katma değer vergisinin ortak uygulama sistemi: Değerlendirmelerin tek biçimli baz sistemi(1), gittikçe gelişen bir şekilde, diğerlerinin yanında sanat çalışmaları için de uygulanabilir olan bir Topluluk vergilendirme sistemini getirmektedir. Sadece vergi alanı ile sınırlanmış olan önlemler, sanat piyasasının uyumlu çalışmasını garanti altına almak için yeterli değildir. Bu hedef yeniden satış hakkı alanındaki uyum sağlanmadan elde edilemediğinden;
(13) İç pazarın işletilmesi ile ilgili olarak engelleyici ve parçalayıcı bir etkiyi oluşturduğu yerlerde, yasalar arasındaki var olan farklılıklar ortadan kaldırılmalı ve bu türdeki yeni farklılıkların ortaya çıkması da önlenmelidir. İç pazarın çalışmasına etki yapması beklenmeyen farklılıkların ortaya çıkmasını önlemek veya ortadan kaldırmak gerekmediğinden;
(14) İç pazarın uygun çalıştırılması için ön şart, sapmaya maruz kalmamış olan rekabet şartlarının korunmasıdır. Yeniden satış hakkı ile ilgili ulusal yasa ve hükümler arasındaki farklılıkların varlığı, Topluluk içindeki satışların el değiştirmesi ve serbest rekabette sapmalara yol açar ve sanatçıların çalışmalarının satıldığı yerin niteliğine bağlı olarak, sanatçılar arasında eşit olmayan uygulamaların ortaya çıkmasına neden olur. Şu anda üzerinde çalışılan konu bu nedenle Üye Devletler tarafından tatmin edici bir şekilde düzenlenemeyen devletlerarası bir husustur. Topluluğun bu konuda harekete geçmemesi, eşit olmayan uygulama ve rekabet şartlarının bozulmasını düzeltmek için Antlaşmanın getirdiği gereksinimlerle uzlaşmayacağından;
(15) Ulusal mevzuat ve hükümler arasındaki sapmalar ve bölünmelerin büyüklüğü göz önüne alındığında, bu gibi sapmaların rekabet şartlarında bozulmaya yol açması veya var olan bozulmanın devam etmesi eğiliminin bulunduğu alanlarda Üye Devletlerin kanunları arasında mevcut farklılıklar ile başa çıkmak için, uyum oluşturmaya yönelik önlemlerin alınması bu nedenle gereklidir. Ancak yeniden satış hakkı ile ilgili olarak, Üye Devletlerin her bir hükmünün uyumlu hale getirilmesi gerekmediğinden ve ulusal kararlar için mümkün olduğu kadar geniş bir alan bırakmak amacıyla, söz konusu uyum ile ilgili çalışma ve uygulamaları dahili piyasanın işletilmesi ile ilgili, doğrudan yetkiye sahip söz konusu yerel hükümler ile sınırlamak, şu anda yeterli olacağından;
(16) Bu nedenle, Direktif, kendi bütünlüğü içinde, Antlaşmanın 5. maddesinde verilmekte olduğu gibi, yetki ikamesi ve nispilik ilkelerine uyum sağlayacağından;
(17) Telif Hakları ve Bağlantılı Hakların korunması ile ilgili sürelerde uyumunu sağlayan 29 Ekim 1993 tarihli 93/98/EEC sayılı Konsey Direktifine(2) uygun olarak, telif hakkı, eser sahibinin ölümünden sonra da 70 yıl müddetle geçerlidir. Aynı süre, yeniden satış hakkı için de verilmelidir. Nitekim, sadece modern ve çağdaş eserlerin asılları yeniden satış kapsamı içine girebilir. Ancak, bu Direktifin kabul edilip uygulamaya sokulduğu zaman diliminde, kendilerine ait hukuk sistemlerinin içine bu hakkı sokmak için ve eser sahiplerinin lehine bir yeniden satış hakkını kabul etmeyen ve daha da fazlası, kendi ekonomik varlıklarını bir yandan sürdürürken, yukarıda söz konusu edilen hakka yavaş da olsa adapte olmak için bu Üye Devletler içindeki ekonomik kullanıcılara bu imkanın sağlanması için, ilişkili Üye Devletlere ölümünden sonra sanatçı namına hak kazananlara yeniden satış hakkını uygulama yöntemini seçmek için, sınırlı bir geçiş süresi izni verilmesi gerektiğinden;
(18) Yeniden satış hakkının kapsamı, bir sanat piyasası uzmanının katılımı olmaksızın, kendi özel gayretleri ile hareket eden kişiler arasında, doğrudan kapsam altına alınanlar hariç tutulmak üzere, yeniden satışın bütün işlemlerine ve kademelerine uygulanmalıdır. Bu hak, kar amacı gütmeyen ve kamuya açık çalışan müzelere ve kendi özel gayretleri ile çalışma yapan kişiler tarafından yürütülen yeniden satış ile ilgili faaliyetlere uygulanmamalıdır. Eser sahibinden eserleri doğrudan satın alan sanat galerilerinin özel durumunu göz önüne alarak, Üye Devletlere, söz konusu satış işleminin yapıldığı tarihten itibaren 3 yıllık bir süre içinde yapılan bu çalışmaların ve eserlerin yeniden satışının, yeniden satış hakkı işlemlerinden muaf tutulması konusunda seçim hakkı verilmelidir. Sanatçının çıkarları da, aynı şekilde, yeniden satış fiyatının 10000 Euro düzeyini aşmayan durumlarda, yeniden satışın bu gibi işlemlerine konu olan uygulamalarına sınır getirmek suretiyle göz önüne alınması gerektiğinden;
(19) Bu Direktif ile yürürlüğe giren uyumun, yazarların veya bestecilerin özgün eserlerine uygulanmayacağı açık bir şekilde anlatılması gerektiğinden;
(20) Yeniden satış hakkı ile ilgili olarak ulusal seviyede elde edilmiş olan tecrübeler ışığında, etkin kurallar getirilmelidir. Satış fiyatının bir yüzde olarak ifadesi ile telif ödemesini hesaplamak ve özgün değeri artmış olan sanat eserlerinin değerindeki artışa göre hesap yapmamak uygun olacağından;
(21) Sanat çalışmalarının yeniden satış hakkına konu olan kategorilerin uyumlu hale getirilmesi gerektiğinden;
(22) Asgari eşik uygulaması altında yer alan telif hakkı ödemelerinin uygulamaya dahil edilmemesi, sanatçı için elde edilen kar ile karşılaştırılan ve orantısız bir şekilde yüksek olan idare ve tahsilat giderlerinin ortadan kaldırılmasına yardımcı olabilir. Öte yandan, yetki ikamesi ilkesine uygun olarak, Üye Devletlerin yeni sanatçıların çıkarlarını korumak ve teşvik edebilmek yönünde, Topluluk eşiğinden daha düşük ulusal eşikler kurması için izin verilmelidir. Söz konusu küçük miktarlar olduğunda, bu ortadan kaldırma uygulamasının, iç pazarın uygun çalışmasına önemli bir etki yapması beklenemeyeceğinden;
(23) Yeniden satış hakkının uygulaması ile ilgili olarak, değişik Üye Devletler tarafından belirlenmiş olan oranlar, şu anda büyük değişiklikler gösterebilir. Modern ve çağdaş sanat çalışmaları ile ilgili dahili piyasanın etkin çalıştırılması için, mümkün olan en geniş kapsamda standart oranların sabitleştirilmesi gerektiğinden;
(24) Özgün sanat eserleri ile ilgili piyasalarda söz konusu değişik çıkarların uyumlu bir şeklide bir araya getirilmesi amacıyla değişik fiyatlar şeridi için, bir tamamlayıcı oran tablosunun oluşturulduğu bir sistemin kurulması arzu edilmektedir. Yeniden satış hakkı ile ilgili olarak, Topluluk kurallarını değiştiren ve atlayan satış işlemlerinin yapılması riskini azaltmak çok önemli olduğundan;
(25) Telif hakkı ödemesinin ödenebileceği kişi prensip olarak satıcı olmalıdır. Üye Devletlere ödeme yükümlülüğü bakımından, bu prensipten istisnai uygulamalar yapma hakkı için imkan sağlanmalıdır. Satıcı, adına satışın tamamlandığı kişi veya işletme olduğundan;
(26) Söz konusu eşik seviyesi ve oranların periyodik olarak yeniden düzenlenmesi ve ayarlanması ihtimali ile ilgili hüküm konulmalıdır. Bu açıdan bakıldığında, Üye Devletlerdeki yeniden satış hakkının güncel uygulaması ve Topluluk içindeki sanat pazarı üzerindeki etki olumlu ve uygun ise, bu Direktifin değişikliğe uğraması ile ilişkili tekliflerin yapılması konusunda dönemsel raporların hazırlanması görevinin Komisyona verilmesi uygun olacağından;
(27) Telif hakkı ödemesi almaya hak kazanmış olan kişilerin yetki ikamesi ilkesi göz önüne alınarak isimlerinin belirtilmesi zorunludur. Üye Devletlerin veraset ve intikal kanunları ile bağlantılı olarak bu Direktif aracılığıyla harekete geçmek uygun olmaz. Ancak, eser sahibi namına hak sahibi olanların ölümünden sonra, en azından yukarıda söz konusu edilen geçici süre sona erene kadar, yeniden satış hakkından tam olarak yararlanabilmesi gerektiğinden;
(28) Üye Devletler, yeniden satış hakkının, özellikle de bunun yönetimi açısından bakıldığında, uygulanmasını düzenlemekle sorumludur. Bu konuyla ilgili olarak, meslek birliği vasıtası ile yönetim, çözüm imkanlarından biridir. Üye Devletler söz konusu meslek birliklerinin saydam ve verimli olarak çalıştırılmasını sağlamalıdır. Üye Devletler aynı zamanda diğer Üye Devletlerin vatandaşı olan eser sahipleri için ayrılmış olan tutarların tahsil edilmesini ve dağıtılmasını sağlamak zorundadır. Bu Direktif, tahsilat ve dağıtım konusunda Üye Devletlerde var olan kanuni düzenlemeler saklı kalmak kaydıyla uygulanacağından;
(29) Yeniden satış hakkının kullanılması ve bundan fayda sağlanması, Topluluk vatandaşlarına olduğu kadar Üye Devletlerin vatandaşı olan eser sahiplerine bu gibi koruma sağlayan ülkelerin yabancı eser sahiplerini de içerecek şekilde sınırlı tutulmalıdır. Bir Üye Devletin aynı Üye Devlet içinde yerleşik adresi olan yabancı eser sahibine bu haktan faydalanma hakkının verilmesini sağlama imkanı verilmesi gerektiğinden;
(30) İşlemlerin kontrol edilmesi ve denetlenmesi ile ilgili uygun usuller, yeniden satış hakkının Üye Devletler tarafından etkin bir şekilde uygulanmasını sağlayan pratik yöntemlerin garanti altına alınması için yürürlüğe sokulmalıdır. Bunun anlamı, aynı zamanda telif hakkı ödemelerinin muhatabı olan gerçek veya tüzel kişilerden, gerekli bilginin elde edilmesi için, eser sahibi tarafında veya onun yetkili temsilcisine göre bir hakkın da ortaya çıkması olarak kabul edilebilir. Yeniden satış hakkının kolektif yönetimine olanak sağlayan Üye Devletler, sadece söz konusu kolektif yönetimden sorumlu kurumların bilgi edinme hakkı olmasını sağlayabileceğinden;
İŞBU TÜZÜĞÜ KABUL ETMİŞTİR:
BÖLÜM I
KAPSAM
Madde 1
Yeniden satış hakkının konusu
Üye Devletler özgün bir sanat eserini oluşturan eser sahibinin lehine, önceden bile olsa ortadan kaldırılamayan ve ayrı bir hak olarak tanımlanan, eser sahibinin eserinin ilk devrini müteakip eserin yeniden satışı ile ilgili olarak alınmış olan satış fiyatı bazında bir telif hakkı ödenmesi için yeniden satış hakkı sağlayacaklardır.
Birinci fıkrada sözü edilen hak, satış merkezleri, sanat galerileri ve genel anlamda sanat eserleri ile ilgilenen herhangi bir tüccar kuruluş gibi, satıcılar, alıcılar veya sanat eserleri piyasası uzmanları olarak çalışan kişileri de içeren yeniden satışın bütün işlem ve faaliyetlerine uygulanacaktır.
Üye Devletler, 1. Fıkrada sözü edilen hakkın, söz konusu satıştan önceki üç yıllık süreden daha kısa bir süre içinde, doğrudan bir şekilde alıcının eseri yaratıcısından satın almış olduğu yerde ve yeniden satış fiyatının 10000 Euro düzeyini aşmadığı durumda, yeniden satışın işlemlerine uygulanmayacağını göz önüne alabilir.
Telif hakkı ücreti, satıcı tarafından ödenebilir olacaktır. Üye Devletler, satıcı dışında kalan ve 2. fıkrada söz konusu edilen gerçek veya tüzel kişilerden bir tanesini, tek başına telif hakkı ücretinin ödenmesinden veya aynı yükümlülüğün satıcı ile paylaşılmasından sorumlu olmasını sağlayabilirler.
Madde 2
Yeniden satış hakkı ile ilgili eserler
Bu Direktifin amaçları doğrultusunda, ‘özgün eser ‘, sanatçı tarafından şahsen yapılmış olması veya özgün eser olduğu kabul edilen kopyalar olmaları kaydıyla, resimler, kolajlar, yağlı boya resimleri, çizimler, oyma çalışmaları, baskılı eserler, litograflar, heykeller, büstler, dokuma eserleri, seramikler, cam eserler ve fotoğraflar gibi, grafik veya plastik sanat eserleri anlamında kullanılacaktır.
Sanatçının şahsen sınırlı sayıda oluşturmuş olduğu veya kendi kontrolünde ve yetki vermesi ile oluşturulmuş olan ve bu Direktif kapsamında yer alan eserlerin kopyaları bu Direktifin amaçları doğrultusunda, özgün sanat eseri olarak kabul edileceklerdir. Bu gibi söz konusu kopyalar, normalde sayı ile sıralandırılmış, imzalanmış veya bir başka şekilde eser sahibi tarafından ***(temsil ve ilzama uygun olarak delilleri ayarlanmış olacaktır. )
BÖLÜM II
ÖZEL HÜKÜMLER
Madde 3
Eşik
Birinci maddede sözü edilen satışların yeniden satış hakkına konu edilmesini getiren asgari bir satış fiyatının belirlenmesi, Üye Devletin yetki ve görev alanı içinde olacaktır.
Söz konusu asgari satış fiyatı, hiçbir durumda 3000 Euro düzeyini aşamaz.
Madde 4
Oranlar
1. Maddede sağlanan telif hakkı ücreti aşağıdaki oranlar üzerinden hesaplanacaktır:
(a) 50000 Euro düzeyine kadar olan satış fiyatının %4’lük kısmı;
(b) 50000,01 Euro düzeyinden 200000 Euro düzeyine kadar olan satış fiyatının % 3’lük kısmı;
(c) 200000,01 Euro düzeyinden 350000 Euro düzeyine kadar olan satış fiyatının % 1’lik kısmı;
(d) 350000,01 Euro düzeyinden 500000 Euro düzeyine kadar olan satış fiyatının % 0,5’lik kısmı;
(e) 500000 Euro düzeyini aşan satış fiyatının % 0,25’lik kısmı.
Ancak, telif hakkı ücretinin toplam miktarı 12500 Euro düzeyini aşamaz.
1. Fıkraya atfen bir istisnai durum olarak, Üye Devletler 1(a) işaretli Fıkrada sözü edilen satış fiyatına %5’lik bir oran uygulayabilirler.
Belirlenmiş olan asgari satış fiyatının 3000 Euro düzeyinden düşük olması gerekiyorsa, Üye Devlet 3000 Euro düzeyine kadar olan satış fiyatının ilişkili kısmına verilecek oranı da belirleyecektir; bu oran %4’ten daha düşük olamaz.
Madde 5
Hesaplama Esasları
ve 4. Maddelerde anılan satış fiyatları, vergi sonrası kesintisiz fiyatlardır.
Madde 6
Telif hakkı ücreti almaya hak kazanmış kişiler
1. Maddede anılan telif hakkı ücreti, eser sahibine ödenebilir olacaktır ve 8(2). Fıkrasına bağlı olarak, ölümünden sonra eserleri üzerinde hak kazananlara ödenebilir olacaktır.
Üye Devletler, Madde 1 kapsamında sağlanan telif ücretinin zorunlu veya seçime bağlı olarak kolektif yönetimini sağlayabilirler.
Madde 7
Telif hakkı ücreti almaya hak kazanmış olan üçüncü ülke vatandaşları
Üye Devletler, üçüncü ülkelerin vatandaşları olan eser sahipleri ve 8.(2) Fıkrasına bağlı olarak, eserler üzerinde hak kazanmış olan varislerinin, bu Direktife uygun olarak ve ilgili Üye Devletin mevzuatına göre, ancak eser sahibi veya onun varisinin söz konusu ülkenin vatandaşı olduğu ülkedeki mevzuat, Üye Devletlerin eser sahipleri ve onların eserleri üzerindeki hak sahibi varisleri ile ilgili olarak söz konusu ülkede yeniden satış hakkının korunmasına izin veriyorsa, yeniden satış hakkının yararlarından faydalanacaktır.
Üye Devletler tarafından verilen bilgi bazında, Komisyon, mümkün olan en kısa süre içinde 1. Fıkrada verilen şartı yerine getiren söz konusu üçüncü ülkelerin bir listesini yayınlayacaktır. Bu liste sürekli olarak güncelleştirilecektir.
Herhangi bir Üye Devlet, Üye Devletin vatandaşı olmayan ancak söz konusu ülkede yerleşik adresi bulunan eser sahiplerine, yeniden satış hakkının korunması amacı ile ilgili olarak kendi vatandaşlarıyla aynı hakkı tanıyabilir.
Madde 8
Yeniden satış hakkının korunması ile ilgili süre
Yeniden satış hakkının korunması ile ilgili süre, 93/98/EEC numaralı Direktifin 1. Maddesinde verilenlere tekabül edecektir.
1. Fıkranın esaslarına aykırı bir istisna olarak, yeniden satış hakkı uygulamayan söz konusu Üye Devletlerden, (13. Maddede sözü edilen yürürlüğe giriş tarihi), 1 Ocak 2010 tarihinden daha geç sona ermeyecek olan bir süre için, ölümünden sonra sanatçının eserleri üzerinde hak sahibi olanların lehine yeniden satış hakkının uygulanması talep edilmeyecektir.
2. Fıkranın geçerli olduğu bir Üye Devlete, iki yıla kadar, gerekliyse, söz konusu Üye Devletin içindeki ekonomik kullanıcıların, ölümünden sonra sanatçının eserleri üzerinde hak sahibi olan kişilerin lehine, yeniden satış hakkının uygulanması talep edilmeden önce, ve onlar kendi ekonomik yaşamlarını devam ettirirken, yeniden satış hakkı sistemine kademeli geçişin uyarlanması olanağı verilebilir. 2. fıkrada söz konusu edilen sürenin sonundan önceki asgari 12 aylık süre içinde, ilgili Üye Devlet, Komisyona bilgi vererek nedenlerini bildirerek, bu gibi bilginin alındığı tarihi müteakip 3 ay içinde, uygun danışma ve görüşmelerde bulunduktan sonra, Komisyona bir görüş verebilecektir. Üye Devlet, Komisyonun görüşünü tasvip edip uygulamazsa, bir ay içinde Komisyona bildirecek ve kararına gerekçe gösterecektir. Üye Devletin bildirimiyle, gerekçesi ve Komisyonun görüşü, Avrupa Toplulukları Resmi Gazetesinde yayınlanacak ve Avrupa Parlamentosuna da iletilecektir.
Başarılı bir sonuca ulaşılması durumunda, 8(2) ve (3). Fıkralarda sözü edilen süre içinde, uluslararası seviyede yeniden satış hakkının uzatılması ve genişletilmesini amaçlamış olan uluslararası görüşmeler için, Komisyon, uygun öneriler ve çözüm tarzları getirecektir.
Madde 9
Bilgi edinme hakkı
Üye Devletler, yeniden satıştan sonraki üç yıllık bir süre içinde, 6. Maddede anılan hak sahibi kişilerin, 1(2). fıkrada bahsi geçen sanat piyasası profesyonelinden yeniden satış ile ilgili telif hakkı ücretinin garantili ödenmesini sağlamak amacıyla, gerekli olması muhtemel herhangi bir bilgiyi kendilerine iletmesinin talep edilmesini sağlayabilirler.
BÖLÜM III
SON HÜKÜMLER
Madde 10
Zamanında uygulama
Bu Direktif, 1 Ocak 2006 tarihinde, Üye Devletlerin mevzuatı ile halen telif hakkı alanında korunmakta olan veya söz konusu tarihte bu Direktifin hükümleri altında geçerli korunma ile ilgili kriterleri karşılayan 2. Maddede tanımlanmış olduğu gibi, bütün özgün sanat çalışmaları bakımından geçerli olacaktır.
Madde 11
Düzenleme (Gözden Geçirme/Düzeltme) maddesi
Komisyon, özellikle yeniden satış hakkını ve Üye Devletlerdeki yönetim usulleri ve sanatsal yaratıcılığın geliştirilmesi için gerekli önlemleri uygulamaya ilişkili piyasalar bağlamında, Topluluğun aldığı tavır bakımından, Topluluk içindeki modern ve çağdaş sanatı ilgilendiren piyasaların rekabetçi unsurlarına özel bir atıf yapmak suretiyle, bu Direktifin uygulanmasını ve yapacağı etkileri izah eden bir raporu, 1 Ocak 2009 tarihinden geç olmamak üzere ve bundan sonraki her 4 yılda bir, Avrupa Parlamentosuna ve Konseye ve Ekonomik ve Sosyal Komiteye vermiş olacaktır. Bu rapor, bu direktifin yürürlüğe giriş tarihinden önce ulusal yasalarında sözkonusu hakkı uygulamamış olan üye devletlerde bu hakkın uygulanmasının iç pazara etkilerini inceleyecektir. Uygun görüldüğü takdirde, Komisyon, sektördeki değişiklikleri göz önüne alan telif hakkı ücreti oranları ile asgari eşik seviyelerini geçerli piyasa şartlarına uyarlayan, 4.(1) maddede verilen azami miktarlara ilişkin ve bu Direktifin etkinliğinin daha da artırılması amacıyla gerekli görülmesi muhtemel başka herhangi bir teklif ve öneri hazırlayacaktır.
Bu vesile ile bir irtibat komitesi teşkil edilir. Bu komite Üye Devletlerin yetkili makamlarının temsilcilerinden oluşacaktır. Bu komite, Komisyonun bir temsilcisinin başkanlığında, ya Komisyon başkanının çağrısı üzerine ya da bir Üye Devletin delegasyonunun talebi üzerine toplanacaktır.
Komitenin görevi, aşağıdaki gibidir:
– bu Direktifin uygulanmasından kaynaklanan bütün problemler ile ilgili görüşmeleri düzenlemek,
– Topluluk içindeki sanat piyasasında olası ilişkili gelişmeler hakkında Üye Devletler ile Komisyon arasında bilgi alışverişini düzenlemek.
Madde 12
Uygulama
Üye Devletler 1 Ocak 2006 tarihinden önce bu Direktife uyum sağlanması için gerekli kanun, mevzuat ve idari hükümleri yürürlüğe sokacaktır. Bilahare, Komisyona bu hususlarda bilgi vereceklerdir.
Üye Devletler bu önlemleri alırken, aynı zamanda, bu Direktife atıfta bulunacak veya kendilerinin resmi yayınlarının yayınlandığı metinlere bu gibi referanslar ekleyeceklerdir. Bu gibi bir referans belirtilmesi veya atıfta bulunulması ile ilgili yöntemler Üye Devletlerce belirlenecektir.
Üye Devletler, bu Direktif kapsamında ele alınan alanlarda kabul edip uygulamaya sokacakları ulusal yasaların ilişkili hükümlerini Komisyona bildireceklerdir.
Madde 13
Yürürlüğe Girme
Bu Direktif, Avrupa Toplulukları Resmi Gazetesinde yayınlandığı gün yürürlüğe girecektir.
Madde 14
Muhataplar
Bu Direktif, Üye Devletleri inhisâr eder.
Brüksel, 27 Eylül 2001.
Avrupa Parlamentosu adına
Başkan
N. Fontaine
Konsey adına
Başkan
C. Picqué
Avrupa Parlamentosu Adına
Başkan
N.FONTAINE
(1) RG C 178, 21.6.1996, sayfa 16 ve RG K 125, 23.4.1998, sayfa 8.
(2) RG C 75, 10.3.1997, sayfa 17.
(3) Avrupa Parlamentosunun 27 Ekim 1999 tarihinde onaylanan 9 Nisan 1997 tarihli görüşü (RG C 132, 28.4.1997, sayfa 88), 19 Haziran 2000 tarihli Konsey Ortak Pozisyonu (RG C 300, 20.10.2000, sayfa 1) ve Avrupa Parlamentosunun 13 Aralık 2000 tarihli kararı (RG C 232, 17.8.2001, sayfa 173). Avrupa Parlamentosunun 3 Temmuz 2001 tarihli ve Konseyin 19 Temmuz 2001 tarihli kararları.
(4) [1993] ECR I-5145.
(1) RG L 145, 13.6.1977, sayfa 1. En son 1999/85/AT sayılı Direktifle değiştirilen Direktif (RG L 277, 28.10.1999, sayfa 34).
(2) RG L 290, 24.11.1993, sayfa 9.
L 272/34 TR Avrupa Toplulukları Resmi Gazetesi 13.10.2001
20 Haziran Dünya Mülteciler Günü (Dünya Mülteci Günü), Birleşmiş Milletler tarafından her yılın 20 Haziran gününde dünyanın her bölgesindeki mültecilerin sorunlarını gündeme getirmek amacıyla düzenlenmektedir. (Bknz: Hukuk ve Demokrasi Günleri)
Sözleşmeye göre, mülteci; ırkı, dini, tabiiyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi düşünceleri yüzünden, zulme uğrayacağından haklı sebeplerle korktuğu için vatandaşı olduğu ülkenin dışında bulunan ve bu ülkenin korumasından yararlanamayan, ya da söz konusu korku nedeniyle, yararlanmak istemeyen yahut tabiiyeti yoksa ve bu tür olaylar sonucu önceden yaşadığı ikamet ülkesinin dışında bulunan, oraya dönemeyen veya söz konusu korku nedeniyle dönmek istemeyen kişi olarak tanımlanmaktadır.
Dünya Mülteci Günü, mültecilerin içinde bulundukları duruma karşı empati duygusu geliştirmeyi ve onların hayatlarını yeniden inşa etmeyi teşvik etmek için düzenlenmektedir. Savaş, iç çatışma veya ağır insan hakları ihlalleri nedeniyle ülkelerinden kaçmak zorunda kalan insanların durumuna dikkat çekmek temel amaçtır.
Rusya’nın Ukrayna’yı istila etmesi, Irak ve Suriye işgalleri, Libya, Afganistan, Pakistan, Bangladeş ve bazı Afrika ülkelerindeki ile iç çatışma ve istikrarsızlıklar, dünyada zorla yerinden edilmiş insanların toplam sayısı ilk kez 100 milyonun üzerine çıkmıştır. İklim krizinin yarattığı çok boyutlu etkilerin gelecek yıllarda mülteci sayısını artırması beklenmektedir.
Dünya Mülteci Günü’nde, BM üyesi birçok ülkede, mülteci toplulukları, gönüllüler ve sivil toplum kuruluşları ile yerel konseyler ve eğitim kurumları bu günü değerli kılmak ve gündemde tutmak için sinema gösterimleri, konferans, panel, tiyatro, müzik, dans ve sosyal etkinlikleri yapmakta, birçok kuruluş ise bildiriler ve kutlamalar yayınlayarak mültecilerin sorunları hakkında farkındalık oluşturmaya çalışmaktadır.
Evlerini terk etmek zorunda kalan insanların hem ulusal hem de uluslararası mevzuatta temel haklarına erişiminin sağlanması, devletin görevi olduğu kadar barolar dâhil diğer sivil toplum aktörlerinin aktif şekilde rol alması gereken bir süreçtir.
Dünya Sağlık Örgütü Tütün Kontrolü Çerçeve Sözleşmesi, tütün kullanımının giderek artmasına, dünya çapında sağlığa olan tehdidine ve tütün şirketleri tarafından gelişmekte olan ülkelerde pazar oluşturma stratejilerine karşı geliştirilen ve dünyada tütün kontrolüne yönelik ilk uluslararası anlaşmadır.
Tütün Kontrol Çerçeve Sözleşmesi”, 21 Mayıs 2003 tarihinde, Cenevre’de Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) 56. Dünya Sağlık Asamblesi’nde kabul edilmiştir. Sözleşme, 16 Haziran 2003 ile 22 Haziran 2003 tarihleri arasında Dünya Sağlık Örgütü’nün Cenevre’deki genel merkezinde, daha sonra 30 Haziran 2003 ile 29 Haziran 2004 tarihleri arasında New York’taki Birleşmiş Milletler genel merkezinde, Dünya Sağlık Örgütü’nün tüm üyelerinin ve Dünya Sağlık Örgütü üyesi olmayan ancak Birleşmiş Milletler üyesi olan devletlerin ve bölgesel ekonomik entegrasyon kuruluşlarının imzalarına açıldı.
Türkiye adına 28 Nisan 2004 tarihinde New York’ta imzalanan ve 25/11/2004 tarihli ve 5261 sayılı Kanunla onaylanması uygun bulunan ekli “Dünya Sağlık Örgütü Tütün Kontrolü Çerçeve Sözleşmesi”nin onaylanması; Dışişleri Bakanlığı’nın 6/12/2004 tarihli ve UKGY/496895 sayılı yazısı üzerine, 31/5/1963 tarihli ve 244 sayılı Kanunun 3 üncü maddesine göre, Bakanlar Kurulu’nca 8/12/2004 tarihinde kararlaştırılmıştır.
Sözleşme, 25 Kasım 2004 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nce kabul edilmiş, 30 Kasım 2004 tarih ve 25656 sayılı Resmi Gazetede 5261 kanun numarası ile yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.
Özel tüketim vergisi tutarlarının belirlenmesine ilişkin ekli Karar’ın yürürlüğe konulması; Maliye Bakanlığı’nın 6/12/2004 tarihli ve 058062 sayılı yazısı üzerine, 4760 sayılı Özel Tüketim Vergisi Kanunu’nun 12 nci maddesine göre, Bakanlar Kurulu’nca 8/12/2004 tarihinde kararlaştırılmıştır.
Dünya Sağlık Örgütü Tütün Kontrolü Çerçeve Sözleşmesi
Önsöz
İşbu Sözleşme’nin tarafları,
Halk sağlığını koruma haklarına öncelik verme kararlılığını taşıyarak,
Tütün salgınının yayılmasının, halk sağlığı için ciddi sonuçları olan ve etkin, uygun ve kapsamlı bir uluslararası tepki verilmesinde mümkün olan en geniş uluslararası işbirliğini ve tüm ülkelerin katılımını gerektiren küresel bir sorun olduğunu kabul ederek,
Uluslararası toplumun, tütün tüketiminin ve tütün dumanına maruz kalmanın, dünya çapında tahrip edici sağlık, sosyal, ekonomik ve çevresel sonuçları ile ilgili kaygılarını yansıtarak,
Bütün dünyada, özellikle de gelişmekte olan ülkelerde sigara ve diğer tütün mamullerinin tüketim ve üretimindeki artıştan ve bu durumun, aileler, yoksullar ve ulusal sağlık sistemleri üzerine getirdiği yükten ciddi kaygılar duyarak,
Bilimsel kanıtların, tütün tüketiminin ve tütün dumanına maruz kalmanın ölüme, hastalıklara ve sakatlıklara neden olduğunu ve sigara ve diğer tütün mamullerine maruz kalma ile tütüne bağlı hastalıkların ortaya çıkması arasında belli bir zaman aralığı olduğunu kesin olarak gösterdiğini kabul ederek,
Ayrıca, yüksek düzeyde işlenmiş olan sigara ve tütün içeren diğer bazı ürünlerin bağımlılığa ve bu bağımlılığın devam etmesine yol açtığını ve bunların içerdikleri bileşiklerin çoğunun ve oluşturdukları dumanın, farmakolojik olarak aktif, toksik, mutajenik ve kanserojen olduğu, ayrıca tütün bağımlılığının bellibaşlı uluslararası hastalık sınıflandırmalarında ayrı bir hastalık olarak sınıflandırıldığını kabul ederek,
Doğum öncesi dönemde tütün dumanına maruz kalmanın, çocuğun sağlığına ve gelişimine olumsuz etkilerde bulunacağı ile ilgili açık bilimsel veriler olduğunu teyid ederek,
Bütün dünyada çocukların ve ergenlerin sigara ve diğer tütün ürünlerini kullanmalarındaki, özellikle giderek erken yaşlarda sigara içilmesindeki artıştan derin kaygı duyarak,
Bütün dünyada kadınlar ve genç kızların sigara ve diğer tütün ürünlerini tüketimindeki artıştan endişe ederek ve kadınların politika belirlenmesi ve uygulanmasının tüm basamaklarına katılmalarının ve cinsiyete özgü tütün kontrolü stratejilerinin gerekliliğini göz önünde bulundurarak,
Yerli halklardaki sigara ve diğer tütün ürünlerinin yüksek kullanım düzeylerinden derin kaygı duyarak,
Tütün ürünlerinin kullanımının özendirilmesine yönelik her türlü reklam, tanıtım ve sponsorlukla ilgili ciddi kaygılar duyarak,
Sigara ve diğer tütün ürünlerinin kaçakçılık, yasa dışı imalat ve sahte üretim gibi her türlü kanunsuz ticaretinin önlenmesinde ortak hareket etmenin gerekliliğini kabul ederek,
Özellikle gelişmekte olan ülkelerin ve ekonomileri geçiş sürecinde olan ülkelerin, her düzeyde tütün kontrolü için, mevcut ve tasarlanan tütün kontrolü faaliyetlerine bağlı olarak yeterli mali ve teknik kaynağa ihtiyaç duyduklarını kabul ederek,
Başarılı tütün talebini azaltma stratejilerinin uzun vadeli sosyal ve ekonomik etkilerine hitap edecek uygun mekanizmaların geliştirilmesi gereğini kabul ederek,
Bazı gelişmekte olan ve ekonomileri geçiş sürecinde olan ülkelerde tütün kontrol programlarının orta ve uzun vadede doğurabileceği sosyal ve ekonomik zorlukları göz önünde tutarak ve bu ülkelerin sürdürülebilir kalkınma için ulusal olarak geliştirilmiş stratejiler bağlamında teknik ve finansal desteğe olan ihtiyaçlarını kabul ederek,
Tütün kontrolü ile ilgili olarak bir çok devlet tarafından yürütülen değerli çalışmaların bilincinde olarak ve tütün kontrolü alanında önlemlerin geliştirilmesinde Dünya Sağlık Örgütü’nün liderliğini ve Birleşmiş Milletler sisteminin diğer kuruluş ve organları ile diğer uluslararası ve hükümetler arası bölgesel örgütlerin çabalarını takdir ederek,
Sivil toplum örgütlerinin ve profesyonel sağlık kurumları, kadınlar, gençler, çevre ve tüketici grupları, akademik kuruluşlar ve sağlık kuruluşları gibi tütün endüstrisi ile bağlantısı olmayan diğer sivil topluluk üyelerinin tütün kontrolünde ulusal ve uluslararası alandaki özel katkılarını ve bu faaliyetlere katılımlarının hayati önemini vurgulayarak,
Tütün endüstrisinin, tütün kontrolündeki çabaları bozma ve yıpratma girişimlerine karşı tetikte olunması gerektiğini ve tütün endüstrisinin tütün kontrolü çabalarında olumsuz etkilere neden olabilecek faaliyetlerinden haberdar olunması gerektiğini kabul ederek,
Herkesin ulaşılabilir en yüksek fiziksel ve ruhsal sağlık standartlarında yaşama hakkını belirten, 16 Aralık 1966 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nca kabul edilen, Uluslararası Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi’nin 12. maddesine atıfta bulunarak,
Ulaşılabilir en yüksek sağlık standartlarında yaşamanın, ırk, din, siyasi görüş, ekonomik ve sosyal durumu ne olursa olsun her insanın temel haklarından biri olduğunu belirten Dünya Sağlık Örgütü Anayasasının önsözüne ayrıca atıfta bulunarak,
Mevcut bilimsel, teknik ve ekonomik değerlendirmelerin ışığında tütün kontrolü önlemlerinin geliştirilmesine kararlı olarak,
18 Aralık 1979 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda kabul edilen Kadınlara karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesinin, Sözleşmeye taraf devletlerin sağlık alanında kadınlara karşı ayrımcılık yapılmasını önleyecek uygun önlemleri almalarını gerektirdiğini hatırlatarak,
20 Kasım 1989 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda kabul edilen Çocuk Hakları Sözleşmesinin, Sözleşmeye taraf olan devletlerin çocukların mümkün olan en yüksek sağlık standartlarında yaşama haklarını tanımaları gerektiğini ayrıca belirterek,
Aşağıda belirtilen konularda anlaşmaya varmışlardır:
BÖLÜM 1: GİRİŞ
Madde 1
Tanımlamalar
İşbu Sözleşme’nin amaçları bakımından:
(a) “yasa dışı ticaret”, üretim, yükleme ve taşıma, alım, mülkiyet, dağıtım, satış veya satın alma ve bunları kolaylaştıracak her türlü girişimle ilgili olarak yasalarca yasaklanmış uygulama veya davranışı tanımlamaktadır;
(b) “bölgesel ekonomik entegrasyon kuruluşu”, üye ülkeleri bağlayıcı kararlar almak dahil bir dizi konuda üye ülkelerin yetkilerini devrettiği, birkaç egemen devletten oluşan organizasyonu tanımlamaktadır1;
(c) “tütün reklamı ve promosyonu”, bir tütün ürününü veya tütün kullanımını özendirmeyi doğrudan veya dolaylı yoldan sağlamak amacıyla yapılan her türlü ticari iletişimi, tavsiyeyi veya eylemi ifade etmektedir;
(d) “tütün kontrolü”, toplumun tütün ürünleri tüketimini ve tütün dumanına maruz kalmasını önleyerek veya azaltarak sağlık düzeylerini yükseltmeyi amaçlayan, arz, talep ve zararı azaltma stratejileridir;
(e) “tütün endüstrisi”, tütün üreticileri, toptan dağıtımcıları ve ithalatçıları anlamına gelmektedir;
(f) “tütün ürünü”, tüttürme, emme, çiğneme ya da buruna çekerek kullanılmak üzere üretilmiş, ham madde olarak tamamen veya kısmen tütün yaprağından imal edilmiş maddeyi tanımlamaktadır;
(g) “tütün sponsorluğu”, bir tütün ürünü veya tütün kullanımının doğrudan veya dolaylı yoldan tanıtımı amacı, etkisi veya benzer etkisi taşıyan her türlü olay, faaliyet ya da bireye katkıda bulunmak anlamına gelir.
Madde 2
Bu sözleşme ile diğer anlaşma ve yasal belgeler arasındaki ilişki
Taraflar, insan sağlığının daha iyi korunabilmesi için, işbu Sözleşme’nin ve protokollerinin gerektirdiklerinin ötesinde tedbirler almaya teşvik edilmektedir ve bu belgelerdeki maddeler, bir tarafın, kendi düzenlemeleri doğrultusunda ve uluslararası hukuka uygun olarak daha sıkı şartlar getirmelerine engel teşkil etmemektedir.
Sözleşme’nin ve protokollerinin şartları, tarafların, Sözleşme ve protokolleriyle ilgili konularda, Sözleşme ve protokolleriyle getirilen yükümlülüklere uygun olmak koşuluyla, bölgesel ve alt-bölgesel anlaşmalar da dahil olmak üzere, iki taraflı ya da çok taraflı anlaşmalara girme haklarını hiçbir şekilde etkilemez. İlgili taraflar, bu tür anlaşmaları Sekreterya aracılığıyla Taraflar Konferansı’na bildireceklerdir.
BÖLÜM 2: AMAÇ, REHBER İLKELER VE GENEL YÜKÜMLÜLÜKLER
Madde 3
Amaç
İşbu Sözleşme’nin ve protokollerinin amacı, tütün kullanımı ve tütün dumanına maruz kalmanın yaygınlığını sürekli ve özlü bir şekilde azaltmak için, Tarafların ulusal, bölgesel ve uluslararası düzeylerde uygulayacakları bir tütün kontrol önlemleri çerçevesi sağlamak suretiyle, mevcut ve gelecek nesilleri, tütün tüketimi ve tütün dumanına maruz kalmanın yıkıcı sağlık, sosyal, çevresel ve ekonomik sonuçlarından korumaktır.
Madde 4
Rehber ilkeler
İşbu Sözleşme’nin ve protokollerinin amacına ulaşmak ve şartlarını yerine getirmek için Taraflar, diğerleri arasında, aşağıda belirtilen ilkeler doğrultusunda hareket edeceklerdir:
Her birey, tütün tüketimi ve tütün dumanına maruz kalmanın neden olduğu sağlık sorunları, bağımlılık ve hayati tehlikeler konusunda bilgilendirilmeli ve bireylerin tütün dumanına maruz kalmalarını önlemek için ilgili hükümet birimlerince etkin yasal, icrai, idari ve diğer önlemler planlanmalıdır.
Ulusal, bölgesel ve uluslararası düzeyde, kapsamlı çok sektörlü önlemlerin ve eşgüdümlü tepkilerin geliştirilmesi ve desteklenmesi için, aşağıdaki hususlar göz önünde bulundurularak, güçlü siyasi taahhütlerde bulunulması gerekmektedir:
(a) Tüm bireyleri tütün dumanına maruz kalmaktan korumak için önlem alınması gerekliliği;
(b) Her türlü tütün ürünü bakımından; başlamayı önleyici, bırakmayı kolaylaştırıcı ve destekleyici, tüketimi azaltıcı önlemler alınması gerekliliği;
(c) Yerli bireylerin ve toplulukların, sosyal ve kültürel açıdan ihtiyaç ve görüşlerine uygun tütün kontrol programlarının geliştirilmesi, uygulanması ve değerlendirilmesi faaliyetlerine katılmalarını teşvik edici önlemler alınması gerekliliği;
(d) Tütün kontrolü stratejileri geliştirilirken, cinsiyete özgü risklere hitap edilmesini sağlayacak önlemler alınması gerekliliği.
Etkili tütün kontrol programlarının oluşturulması ve uygulanması amacıyla, yerel kültürel, sosyal, ekonomik, siyasi ve yasal faktörler göz önüne alınarak, özellikle teknoloji transferi, bilgi ve finansal yardım ve uzman desteği sağlanması konularında uluslararası işbirliği, Sözleşme’nin önemli bir parçasıdır.
Her türlü tütün ürününün tüketiminin ulusal, bölgesel ve uluslararası düzeyde azaltılmasındaki kapsamlı çok sektörlü önlemler; halk sağlığı ilkeleri doğrultusunda, tütün tüketimi ve tütün dumanına maruz kalmaya bağlı hastalıklardan, erken ölüm ve sakatlıklardan korunmak açısından vazgeçilmezdir.
Tarafların, kendi kanunları çerçevesinde belirlenen yükümlülükleriyle ilgili konular, kapsamlı tütün kontrolünün önemli bir parçasıdır.
Gelişmekte olan ve ekonomileri geçiş sürecinde olan ülkelerdeki tütün kontrol programlarının bir sonucu olarak geçimleri olumsuz etkilenen tütün yetiştiricilerine ve işçilerine teknik ve mali destek sağlanmasının önemi kabul edilmeli ve ulusal olarak geliştirilen sürdürülebilir kalkınma stratejileri kapsamında ele alınmalıdır.
Sözleşme ve protokollerinin amacına ulaşılmasında sivil toplumun katılımı büyük önem arz etmektedir.
Madde 5
Genel yükümlülükler
Her bir Taraf, işbu Sözleşme ve protokollerine uygun şekilde kapsamlı, çok sektörlü ulusal tütün kontrolü stratejilerini, plan ve programlarını geliştirmeli, uygulamalı, bu programları düzenli olarak gözden geçirmeli ve yenilemelidir.
Bu amaçlara ulaşmak için her bir Taraf, imkanları elverdiğince:
(a) Tütün kontrolü için ulusal bir koordinasyon mekanizması veya odak noktaları kuracak ya da geliştirecek ve finanse edecektir;
(b) Tütün tüketimini, nikotin bağımlılığını ve tütün dumanına maruz kalmayı önlemeye ve azaltmaya yönelik uygun politikalar geliştirmede, etkin yasal, icrai, idari ve/veya diğer önlemleri alacak, uygulayacak ve gerektiğinde diğer Taraflarla işbirliğinde bulunacaktır;
Taraflar, tütün kontrolü ile ilgili halk sağlığı politikaları geliştirilmesinde ve uygulanmasında, ulusal kanunlar doğrultusunda, bu politikaları tütün endüstrisinin ticari ve diğer çıkar çevrelerinden koruyacaklardır.
Taraflar, taraf oldukları işbu Sözleşme ve protokollerinin uygulanabilmesi için, önerilen önlem, yöntem ve ilkelerin oluşturulmasında işbirliği yapacaklardır.
Taraflar, gerektiğinde, taraf oldukları işbu Sözleşme ve protokollerin amacına ulaşması için uzman uluslararası ve bölgesel kuruluşlarla ve diğer kurumlarla işbirliği yapacaklardır.
Taraflar, işbu Sözleşme’nin etkili biçimde uygulanması için, iki taraflı veya çok taraflı finansal mekanizmalarla, kullanımlarındaki para ve kaynakları doğrultusunda, finansal kaynakları artırmak için işbirliği yapacaklardır.
BÖLÜM III: TÜTÜNE TALEBİ AZALTMAYA YÖNELİK ÖNLEMLER
Madde 6
Tütüne talebin azaltılması için fiyat ve vergi önlemleri
Taraflar, fiyat ve vergi önlemlerinin başta gençler olmak üzere toplumun çeşitli kesitlerinde tütün kullanımının azaltılmasında etkin ve önemli araçlar olduğunu kabul ederler.
Tarafların kendi vergilendirme politikalarını belirleme ve oluşturma hakkına halel getirmeksizin, her bir Taraf tütün kontrolüyle ilgili ulusal sağlık hedeflerini göz önünde bulundurmalı ve gerekirse, aşağıdaki önlemleri almalı veya sürdürmelidir:
(a) Tütün tüketiminin azaltılmasına yönelik sağlık hedefleri doğrultusunda tütün ürünlerine vergi ve gerektiğinde fiyat politikaları uygulanması,
(b) Uluslararası seyahat eden yolculara tütün ürünlerinin vergisiz ve gümrüksüz satışının ve/veya ithalatının, gerekirse, yasaklanması veya sınırlandırılması.
Taraflar, 21. madde uyarınca, tütün ürünleri için vergilendirme oranlarını ve tütün tüketimi eğilimlerini periyodik raporlarla Taraflar Konferansına bildireceklerdir.
Madde 7
Tütüne talebi azaltmada fiyat dışı önlemler
Taraflar, kapsamlı fiyat dışı önlemlerin tütün tüketiminin azaltılmasında etkili ve önemli bir araç olduğunu kabul ederler. Her bir Taraf, 8. ve 13. maddelerle üstlendikleri yükümlülüklerini yerine getirmek için etkili yasal, icrai, idari ve diğer önlemleri alacak ve uygulayacaklardır ve bu önlemlerin uygulanması amacıyla, gerektiğinde, birbirleriyle, doğrudan veya uluslararası uzmanlık kuruluşları aracılığıyla işbirliği yapacaklardır. Taraflar Konferansı, bu madde hükümlerinin hayata geçirilmesi için uygun rehber ilkeler önerecektir.
Madde 8
Tütün dumanından korunma
Taraflar, bilimsel kanıtların tütün dumanına maruz kalmanın ölüm, hastalık ve sakatlıklara neden olduğunun kuşkuya yer bırakmayacak biçimde kanıtladığını kabul ederler.
Her bir Taraf, kapalı iş yerlerinde, toplu taşıma araçlarında, kapalı kamu alanlarında ve gerektiğinde, kamuya açık diğer yerlerde tütün dumanına maruz kalmayı engellemek için, ulusal yasalarla belirlenen mevcut resmi yetki alanlarında, etkin yasal, icrai, idari ve/veya diğer önlemleri alacak ve uygulayacak ve bu önlemlerin, yetkisine giren diğer düzeylerde de kabulü ve uygulanmasını etkin bir şekilde teşvik edecektir.
Madde 9
Tütün ürünlerinin içerikleri ile ilgili düzenleme
Taraflar Konferansı, uluslararası uzmanlık kuruluşlarıyla danışarak, tütün ürünlerinin içerikleri ve yaydıklarını ölçmek ve test etmek ve bunları düzenlemek için rehber ilkeler önerecektir. Her bir Taraf, ulusal uzmanlık kurumlarınca onaylandığında, bu tür düzenlemeler, ölçümler ve testler için etkin yasal, icrai, idari ve diğer önlemleri alacak ve uygulayacaklardır.
Madde 10
Tütün ürünlerinin ifşası ile ilgili düzenleme
Her bir Taraf, ulusal kanunlar doğrultusunda, tütün üreticileri ve ithalatçılarının tütün ürünlerinin içerikleri ve yaydıklarıyla ilgili bilgiyi hükümet birimlerine bildirmelerini sağlayacak etkili yasal, icrai, idari ve diğer önlemleri alacak ve uygulayacaklardır. Her bir Taraf, ayrıca, tütün ürünlerinin zehirli öğeleri ve yaydıklarıyla ilgili bilgilerin kamu oyuna duyurulması için etkin önlemler alacak ve uygulayacaklardır.
Madde 11
Tütün ürünlerinin paketlenmesi ve etiketlenmesi
Her bir Taraf, kendisi açısından işbu Sözleşme’nin yürürlüğe girmesinden sonraki üç yıllık bir süre içinde, kendi ulusal kanunları doğrultusunda, aşağıdakilerin gerçekleştirilmesi için etkili önlemler alacak ve uygulayacaktır;
(a) Tütün ürünlerinin paketlenmesi veya etiketlenmesinde, bir tütün ürününün özellikleri, sağlığa etkileri, tehlikeleri ve emisyonları ile ilgili yanlış, aldatıcı, yanıltıcı veya hatalı izlenim oluşturacak ve belirli bir tütün ürününün, doğrudan veya dolaylı olarak, diğer tütün ürünlerinden daha az zararlı olduğu izlenimini uyandıracak, “düşük katranlı”, “hafif, “ultra-hafif” ya da “yumuşak” vb. gibi bir tanım, ticari marka, figür veya başka işaret kullanılamaz.
(b) Tütün ürünlerinin her bir paket ve ambalajında ve bu ürünlerin dış paketleme ve etiketlerinde tütün kullanımının zararlı etkilerini anlatan ve diğer uygun mesajları veren sağlık uyarıları olmalıdır. Bu uyarılar ve mesajlar:
Yetkili ulusal otoritelerce onaylanmalıdır,
Dönüşümlü olarak kullanılmalıdır,
iii. Büyük, açık, görülebilir ve okunabilir olmalıdır,
Görünebilir alanın %50 veya daha fazlasında olabilir ancak %30’dan az olmamalıdır.
Resimler ya da şekiller halinde olabilir veya bunları içerebilir.
Her bir tütün ürünü paketi ve ambalajında ve bu ürünlerin dış paketleme ve ambalalajı üzerinde bu maddenin 1 (b) paragrafında belirtilen uyarılara ilaveten, tütün ürününün ulusal otoritelerce belirlenmiş, içeriği ve emisyonlarıyla ilgili bilgiler yeralacaktır.
Her bir Taraf, bu maddenin 1 (b) ve 2. paragraflarında belirlenen uyarıların ve diğer yazılı bilgilerin her bir tütün ürünü paketi ve ambalajında ve bu ürünlerin dış ambalaj ve etiketleri üzerinde kendi resmi dili veya dillerinde yer almasını sağlayacakdır.
İşbu maddenin amaçları bakımından, tütün ürünlerine ilişkin “dış paketleme ve etiketleme” terimi, ürünün perakende satışında kullanılan paketleme ve etiketlemeyi kastetmektedir.
Madde 12
Öğretim, iletişim, eğitim ve toplumsal bilinç
Her bir Taraf, mevcut tüm iletişim araçlarını kullanarak, tütün kontrolü konularında toplumsal duyarlılığı sağlayacak ve güçlendirecektir. Bu amaçla her bir Taraf, aşağıdaki hususları geliştirmek için etkili yasal, icrai, idari ve diğer önlemleri alacak ve uygulayacaktır:
(a) Tütün tüketiminin ve tütün dumanına maruz kalmanın bağımlılık yapıcı özelliklerini de içeren sağlık riskleriyle ilgili, etkili ve kapsamlı, eğitici ve toplumda duyarlılık oluşturucu programlara yaygın erişim;
(b) Tütün tüketiminin ve tütün dumanına maruz kalmanın yarattığı sağlık riskleri ve Madde 14.2’de belirtildiği üzere tütün kullanımının bırakılması ve sigarasız yaşam tarzlarının faydaları konusunda toplumun bilinçlendirilmesi;
(c) Ulusal kanunlar doğrultusunda, işbu Sözleşme’nin amaçlarıyla ilgili olan tütün endüstrisi hakkında ayrıntılı bilgilere toplumun erişmesi;
(d) Sağlık çalışanları, kamu işçileri, sosyal hizmet görevlileri, medya çalışanları, eğitimciler, karar vericiler, yöneticiler ve ilgili diğer kişilere yönelik tütün kontrolü konusunda etkili ve uygun eğitim veya duyarlılık kazandırma ve bilinçlendirme programları;
(e) Tütün kontrolü için sektörler arası program ve stratejilerin geliştirilmesi ve uygulanmasına tütün endüstrisiyle bağlantısı olmayan kamu ve özel kuruluşlar ile sivil toplum kuruluşlarının katılımları ve bunların bilinçlendirilmeleri;
(f) Halkın tütün üretimi ve tüketiminin sağlığa, ekonomiye ve çevreye olan olumsuz etkileri hakkında bilinçlenmesi ve bu konudaki bilgilere erişimi.
Madde 13
Tütün reklamı, promosyonu ve sponsorluğu
Taraflar, reklam, promosyon ve sponsorlukla ilgili kapsamlı yasakların, tütün ürünlerinin tüketimini azalttığını kabul ederler.
Her bir Taraf, anayasalarına veya anayasal ilkelerine uygun olarak, tütünle ilgili her türlü reklam, promosyon ve sponsorluğa karşı kapsamlı yasaklar getireceklerdir. Bu yasaklara, Taraf devlette mevcut yasal çevresel ve teknik imkanlar çerçevesinde, kendi topraklarından kaynaklanan sınır ötesi reklam, promosyon ve sponsorluk da dahil olacaktır. Bu bağlamda, iş bu Sözleşme’nin o Taraf açısından yürürlüğe girmesinden itibaren beş yıl içinde her bir Taraf uygun yasal, icrai, idari ve/veya diğer önlemleri alacak ve önlemler hakkında 21. maddede belirtildiği üzere bilgi verecektir.
Anayasası veya anayasal ilkeleri nedeniyle kapsamlı bir yasaklama getiremeyecek durumda olan bir Taraf, tüm tütün reklamı, promosyonu ve sponsorluklarına kısıtlamalar getireceklerdir. Bunlar, taraf devlette mevcut yasal çevresel ve teknik imkanlar çerçevesinde, kendi topraklarından kaynaklanan ve sınır ötesi etkileri olan reklam, promosyon ve sponsorluğa sınırlamaları veya kapsamlı yasakları içerecektir. Bu bağlamda, her bir Taraf, uygun yasal, icrai, idari ve/veya diğer önlemleri alacak ve önlemler hakkında 21. maddeye uygun olarak bilgi verecektir.
Her bir Taraf, anayasası veya anayasal ilkeleri çerçevesinde, en azından aşağıdaki hususları yerine getirecektir:
(a) Her türlü tütün ürününün özellikleri, sağlığa etkileri, tehlikeleri ve emisyonları ile ilgili hatalı, yanlış bilgilendirici ve yanıltıcı veya hatalı bir izlenim bırakabilecek şekilde tanıtıcı reklam, promosyon ve sponsorluğun yasaklanması,
(b) Tütün ürünleriyle ilgili her türlü reklama ve gerekirse, promosyon ve sponsorluğa sağlıkla ilgili ve diğer uyarıların ve mesajların eklenmesi koşulunun aranması,
(c) Tütün ürünlerinin halk tarafından alınmasını özendirecek doğrudan ya da dolaylı teşvik edici unsurların kullanımının sınırlandırılması,
(d) Kapsamlı bir yasak konulamıyorsa, tütün endüstrisinin henüz yasaklanmamış reklam, promosyon ve sponsorlukla ilgili masraflarının ilgili hükümet kurumlarına bildirilmesi koşulunun aranması. Bu yetkili kurumlar, ulusal yasalar uyarınca, sözkonusu harcamaların kamuoyuna ve 21. madde gereğince Taraflar Konferansı’na sunulmasına karar verebilirler.
(e) Kapsamlı yasakların getirilmesinin sağlanması ya da, anayasa veya anayasal ilkeler nedeniyle kapsamlı bir yasaklama getiremeyecek durumda olunması halinde, beş yıl içinde radyo, televizyon, yazılı medya ve gerekirse, internet gibi diğer ortamlarda tütün reklam, promosyon ve sponsorluğunun kısıtlanması,
(f) Uluslararası olaylarda, faaliyetlerde ve/veya bu tür faaliyetlere katılanlara tütün sponsorluğunun yasaklanması ya da, anayasa veya anayasal ilkeler nedeniyle kapsamlı bir yasaklama getiremeyecek durumda olunması halinde, kısıtlanması.
Taraflar 4. fıkrada belirtilen yükümlülüklerin ötesinde önlemler almaya teşvik edilmektedir.
Taraflar, sınır ötesi reklamcılığın önlenmesi için gerekli teknolojilerin ve diğer araçların geliştirilmesi amacıyla işbirliği yapacaklardır.
Tütün reklam, promosyon ve sponsorluğunun belirli alanlarında yasakları bulunan tarafların, kendi bölgelerine giren bu tip sınır ötesi tütün reklam, promosyon ve sponsorluklarını yasaklamaya ve kendi ulusal kanunları doğrultusunda, yerel tütün reklamı, promosyon ve sponsorluklarına verdikleri cezaların aynısını vermeye egemen hakları vardır. Bu madde, belirli bir cezayı önermemektedir.
Taraflar, sınır ötesi reklam, promosyon ve sponsorluğa kapsamlı yasaklar getirilmesi için uluslararası işbirliği gerektiren uygun önlemlerin çerçevesini çizen bir protokolün hazırlanmasını göz önünde bulunduracaklardır.
Madde 14
Tütün bağımlılığı ve tütünün bırakılması ile ilgili talep azaltıcı önlemler
Her bir Taraf, ulusal şartları ve öncelikleri dikkate alarak, tütün kullanımının bırakılmasını özendiren ve tütün bağımlılığı için gerekli tedaviyi sağlayan, bilimsel kanıtlara ve başarılı uygulamalara dayalı, uygun, kapsamlı ve bütünleşmiş projeler geliştirecek bunları yaygınlaştıracaktır ve tütün kullanımını bırakmak ve tütün bağımlılığına karşı yeterli tedaviyi uygulamak üzere etkili önlemler alacaktır.
Bu amaçla, her bir Taraf, aşağıdaki hususları yerine getirmeye çalışacaktır:
(a) Eğitim kurumları, sağlık hizmeti veren kurumlar, işyerleri ve spor merkezleri gibi yerlerde, tütün kullanımının bırakılmasını özendirici etkin programların oluşturulması ve uygulanması;
(b) Gerektiğinde sağlık çalışanlarının ve sosyal hizmet görevlilerinin katılımıyla, tütün bağımlılığının teşhis ve tedavisinin ve tütün kullanımının bırakılması için danışma hizmetlerinin ulusal sağlık ve eğitim programlarına, plan ve stratejilerine dahil edilmesi;
(c) Tütün bağımlılığının teşhisi, danışma, önleme ve tedavisi için sağlık kurumlarında ve rehabilitasyon merkezlerinde programlar oluşturulması;
(d) 22. madde uyarınca tütün bağımlılığının, eczacılık ürünlerini de içeren tedavilerinin ulaşılabilir ve uygulanabilirliğini kolaylaştırmak için diğer taraflarla işbirliği yapılması.
Bu tür ürünler ve içerikleri, ilaçları ve gerektiğinde, ilaç yapımında kullanılan ve teşhise yarar ürünleri içerebilir.
BÖLÜM IV: TÜTÜN ARZININ AZALTILMASINA YÖNELİK ÖNLEMLER
Madde 15
Tütün ürünlerinin yasa dışı ticareti
Taraflar, tütün ürünlerinin kaçakçılık, yasa dışı imalat ve sahte üretim dahil her türlü yasadışı ticaretinin önlenmesinin ve altbölgesel, bölgesel ve küresel anlaşmalara ek olarak ilgili ulusal kanunların geliştirilmesinin ve uygulanmasının, tütün kontrolünün vazgeçilmez unsurları olduğunu kabul ederler.
Her bir Taraf, tütün ürünlerinin paketlerinde ve ambalajlarında ve bu ürünlerin dış ambalajında, menşelerinin anlaşılmasına yardımcı olan işaretlerin olması ve ulusal kanunlar ve iki taraflı ya da çok taraflı anlaşmalar doğrultusunda tütün ürünlerinin dağıtım noktalarının belirlenmesi, yasal durumları ve dolaşımlarının denetlenmesi, belgelenmesi ve kontrolünün sağlanması için etkin yasal, icrai, idari ve diğer önlemleri alacak ve uygulayacaklardır. Bunlara ek olarak her bir Taraf:
(a) İç pazarda perakende veya toptan satılan her bir tütün ürünü paketi veya ambalajında; “Sadece belirli bir bölgede satışına izin verilmiştir” (ülkenin, bölgenin ya da federal birimin ismi belirtilecek) ibaresi taşımasını veya gönderilecek nihai ülkeyi gösteren ya da yetkililere ürünün iç pazarda yasal olarak satılıp satılmadığını belirlemelerine yardımcı olacak başka etkili işaretler taşımasını sağlayacaktır.
(b) Gerekirse, dağıtım sistemini daha da güvence altına alacak ve yasa dışı ticaretin soruşturulmasına yardımcı olacak pratik bir takip ve izleme rejimi geliştirmeyi göz önünde bulunduracaktır.
Her bir Taraf, bu maddenin 2. fıkrasında belirtilen ambalaj bilgilerinin veya işaretlemenin, resmi dil veya dillerde ve okunabilir olmasını sağlayacaktır.
Tütün ürünlerinin yasa dışı ticaretinin önlenmesi amacıyla her bir Taraf:
(a) Yasadışı ticaret dahil, tütün ürünlerinin sınır ötesi ticaretini denetleyecek ve bu konuda veri toplayacak, ulusal kanunlar ve ilgili iki taraflı veya çok taraflı anlaşmalar doğrultusunda, gerektiğinde, gümrük ve vergi makamları ile diğer makamlar arasında bilgi alışverişinde bulunacaktır;
(b) Kaçak ve sahte sigaraları da içeren tütün ürünlerinin yasa dışı ticaretine karşı, uygun cezalar ve yaptırımlar içeren yasalar çıkaracak veya mevcut yasaları güçlendirecektir;
(c) El konulan tüm imalat malzemelerinin, kaçak ve sahte sigaraların ve diğer tütün ürünlerinin, mümkünse çevreye zarar vermeyen yöntemlerle yok edilmesini veya ulusal kanunlar uyarınca, ortadan kaldırılmasını sağlayacak uygun önlemleri alacaktır;
(d) Egemenlik alanı dahilinde vergi ve gümrüğe tabi olarak bulunan veya dolaşımda olan tütün ürünlerinin depolanma ve dağıtımlarının denetlenmesi, belgelenmesi ve kontrolü için gerekli önlemleri alacak ve uygulayacaktır;
Taraflar, işbu maddenin 4 (a) ve 4 (b) bentleri uyarınca toplanan bilgileri, 21. Madde’ye uygun olarak Taraflar Konferansı’na periyodik raporlar halinde toplu halde sunacaklardır.
Taraflar, ulusal kanunları çerçevesinde ve gerektiğinde, tütün ürünlerinin yasa dışı ticaretinin önlenmesi amacıyla, bu hususta soruşturma, kovuşturma ve yargılama ile ilgilenen ulusal kuruluşlar ve ilgili bölgesel ve uluslararası örgütler arasında işbirliğini destekleyeceklerdir. Tütün ürünlerinin yasadışı ticaretiyle mücadele etmek için bölgesel ve altbölge düzeylerinde işbirliğine özel önem verilecektir.
Her bir Taraf, yasa dışı ticaretin önlenmesi için tütün ürünlerinin üretiminin ve dağıtımının düzenlenmesine veya kontrolüne yönelik, lisanslama dahil, diğer önlemleri de almaya ve uygulamaya çalışacaktır.
Madde 16
Çocuklara ve çocuklar aracılığıyla satış yapılması
Her bir Taraf, 18 yaşından küçüklere veya ulusal kanunlarla belirlenen yaşın altındakilere tütün ürünlerinin satılmasını önleyecek yasal, icrai, idari veya uygun resmi düzeyde diğer önlemleri alacak ve uygulayacaktır. Bu önlemler aşağıdaki hususları içerebilir:
(a) Tütün ürünü satıcılarının, satış noktalarına, küçüklere tütün satışının yasak olduğunu gösteren açık ve belirgin bir işaret koymalarının ve kuşkulu durumlarda satın alan kişiye kimlik sorulmasının sağlanması;
(b) Tütün ürünlerinin, market rafları gibi doğrudan ulaşılabilir yerlerde satılmasının yasaklanması;
(c) Küçüklere hitap eden şeker, çerez, oyuncak veya başka nesnelerin tütün ürünleri şeklinde üretilmesinin ve satılmasının yasaklanması;
(d) Otomatik tütün satış makinelerine çocuklar tarafından ulaşılamamasının ve çocuklara tütün ürünleri satışının özendirilmemesinin sağlanması,
Taraflar, topluma ve özellikle de çocuklara ücretsiz tütün ürünü dağıtılmasını yasaklayacaklar ya da yasaklanmasını teşvik edeceklerdir.
Taraflar, sigaraların çocuklar tarafından satın alınmasını mümkün kılacak şekilde tek olarak veya küçük paketler halinde satılmasını yasaklamak için gayret sarf edeceklerdir.
Taraflar, küçüklere tütün ürünü satılmasını önleyecek önlemlerin etkilerinin arttırılması için, bu önlemlerin, gerektiğinde Sözleşme’de yer alan diğer hükümlerle birlikte uygulanması gerektiğini kabul ederler.
Taraflar Sözleşme’yi imzalar, onaylar, kabul eder, uygun bulur ve resmen teyid eder ya da katılırken, veya sonraki herhangi bir zamanda, bağlayıcı bir yazılı bildirim yapmak suretiyle, egemenlik alanı içerisinde otomatik tütün satış makinelerinin girişini yasaklama, ya da gerekirse, bu makinelere tam bir yasak getirme taahhüdünde bulunabilirler. İşbu maddeye uygun olarak yapılan bildirim, Depoziter tarafından Sözleşme’ye taraf ülkelere iletilmelidir.
Taraflar işbu maddenin 1. ve 5. fıkraları arasında belirtilen yükümlülüklere uyulmasını sağlamak için satıcı ve dağıtımcılara karşı cezalandırmayı da içeren etkili yasal, icrai, idari veya diğer önlemleri alacak ve uygulayacaklardır.
Taraflar, gerekirse, 18 yaşın ya da ulusal kanunlarla belirlenen yaşın altındakilere tütün ürünlerinin satılmasını önleyecek yasal, icrai, idari veya diğer önlemleri almalı ve uygulamalıdırlar.
Madde 17
Ekonomik açıdan uygun alternatif faaliyetler için destek sağlanması
Taraflar, gerekirse, birbirleriyle ve uluslararası ve bölgesel uzmanlık kuruluşlarıyla işbirliği içinde, tütün işçileri ve yetiştiricileri, eğer varsa bireysel satıcılar için ekonomik olarak varlıklarını sürdürebilecekleri alternatifler geliştireceklerdir.
BÖLÜM V: ÇEVRENİN KORUNMASI
Madde 18
Çevrenin ve insan sağlığının korunması
Taraflar, İşbu Sözleşme’nin yükümlülüklerinin yerine getirilmesinde, kendi topraklarında tütün yetiştirilmesi ve imalatı bakımından çevrenin ve çevreyle ilgili insan sağlığının korunmasına gerekli dikkati göstermeyi kabul ederler.
BÖLÜM VI: SORUMLULUKLARA İLİŞKİN KONULAR
Madde 19
Yükümlülükler
Taraflar, tütün kontrolü amacıyla, gerekirse tazminatı da içeren cezai veya hukuki sorumlulukları düzenleyecek yasaları çıkarmayı veya mevcut yasaları geliştirmeyi gözönünde bulunduracaklardır.
Taraflar birbirleriyle, 21. Madde uyarınca, Taraflar Konferansı aracılığıyla aşağıdaki hususlarda bilgi alışverişi sağlamak için işbirliği yapacaklardır:
(a) Madde 20.3 (a) uyarınca tütün ürünleri tüketiminin ve tütün dumanına maruz kalmanın sağlığa etkileri hakkındaki bilgiler,
(b) Yürürlükteki yasalar, yönetmelikler ve bununla ilgili hukuki uygulamaya dair bilgiler.
Taraflar, gerekirse ve karşılıklı olarak anlaşmaya varılması halinde, ulusal kanunlar, politikalar, yasal uygulamalar ve uygulanabilir mevcut antlaşmaların getirdiği sınırlar içerisinde, işbu Sözleşme doğrultusunda, hukuki ve cezai sorumluluğa ilişkin dava muamelelerinde birbirlerine yardımcı olacaklardır.
Sözleşme, böyle bir hakları varsa, tarafların birbirlerinin yargılama sürecine katılma hakkını hiçbir şekilde etkilemeyecek veya sınırlamayacaktır.
Taraflar Konferansı, mümkün olduğu takdirde, erken bir dönemde, Taraflara işbu madde uyarınca yapacakları yasal ve diğer faaliyetleri açısından, talepleri üzerine, sorumluluklarla ilgili konularda uluslararası alanda yapılan çalışmaları göz önünde bulundurarak, destek vermeyi değerlendirebilir.
BÖLÜM VII: BİLİMSEL VE TEKNİK İŞBİRLİĞİ VE BİLGİ İLETİŞİMİ
Madde 20
Araştırma, izleme ve bilgi alışverişi
Taraflar, tütün kontrolü alanında ulusal araştırmayı geliştirmeli ve desteklemeli, bölgesel ve uluslararası düzeylerdeki araştırma programlarının eşgüdümünü sağlamalıdır. Bu bağlamda her bir Taraf:
(a) Doğrudan ya da ilgili uluslararası ve bölgesel uzmanlık kuruluşları ve diğer kurumlar aracılığıyla araştırma ve bilimsel değerlendirmeler yapılması için girişimde bulunacak ve bunun için işbirliğinde bulunacak ve böylelikle, tütün kullanımının ve tütün dumanına maruz kalmanın nedenleri ve sonuçlarını incelemeye yönelik araştırmaları, ayrıca tütüne alternatif ürünleri belirlemeye yönelik araştırmaları geliştirecek ve teşvik edecektir;
(b) İlgili uluslararası, bölgesel ve hükümetlerarası kuruluşların ve diğer kurumların desteğiyle, araştırma, uygulama ve değerlendirme dahil tütün kontrolü faaliyetlerinde bulunan herkes için eğitim ve desteği teşvik edecek ve güçlendirecektir.
Taraflar, gerekirse, tütün kullanımı ve tütün dumanına maruz kalmanın türleri, boyutları, yöntemleri, neden ve sonuçlarına ilişkin ulusal, bölgesel ve küresel izleme programları hazırlayacaklardır. Taraflar, bu amaçla, gerektiğinde verilerin bölgesel ve uluslararası düzeylerde karşılaştırılması ve analiz edilebilmesi için, tütün izleme programlarını ulusal, bölgesel ve küresel sağlık izleme programlarına entegre etmelidirler.
Taraflar, uluslararası ve bölgesel hükümetlerarası örgütlerle diğer kuruluşların maddi ve teknik desteklerinin önemini kabul etmektedirler. Her bir Taraf aşağıdaki şartları yerine getirmeye çalışacaktır:
(a) Tütün tüketiminin salgın hastalıklar açısından izlenmesi ve sosyal, ekonomik ve sağlıkla ilgili göstergeler için tedricen bir ulusal sistem oluşturulması;
(b) Uluslararası ve bölgesel hükümetlerarası örgütlerle ve resmi ve sivil toplum kuruluşları dahil diğer kurumlarla, bu maddenin 3 (a) bendinde belirtilen göstergelere ilişkin bilgi alışverişinde ve bölgesel ve küresel tütün izleme konularında işbirliği yapılması;
(c) Tütünle ilgili izleme verilerinin toplanması, analizi ve paylaşımının belirlenmesiyle ilgili genel rehber ilke ve usûllerin geliştirilmesinde Dünya Sağlık Örgütü ile işbirliği yapılması.
Taraflar, ulusal kanunları çerçevesinde, herkesçe ulaşılabilir mevcut bilimsel, teknik, sosyoekonomik, ticari ve yasal bilgilerin, ayrıca işbu Sözleşme’yle bağlantılı tütün endüstrisinin uygulamaları ve tütün yetiştiriciliğine ilişkin bilgi alışverişini teşvik edecekler ve kolaylaştıracaklardır. Böylece, gelişmekte olan tarafların ve ekonomisi geçiş sürecinde olan tarafların özel ihtiyaçlarını gözönüne almış olacaklardır. Her bir Taraf, aşağıdaki hususlarda çaba gösterecektir:
(a) Tütün kontrolü ile ilgili kanun ve düzenlemeleri ve bunların yürürlülüğüne ilişkin hukuki bilgileri içeren güncel bir veri tabanının tedricen oluşturulması ve sürdürülmesi, ayrıca bölgesel ve küresel tütün kontrolü için programlar geliştirilmesinde işbirliği yapılması;
(b) Bu maddenin 3 (a) bendi uyarınca, ulusal izleme programlarından güncel verilerin tedricen oluşturulması ve sürdürülmesi;
(c) Tütün üretimi, imalatı hususunda ve Sözleşme’ye ya da ulusal tütün kontrol faaliyetlerine etki yapacak tütün endüstrilerinin faaliyetleriyle ilgili, düzenli olarak bilgi toplayacak ve yayınlayacak küresel bir sistem kurulması ve sürdürülmesi için İlgili uluslararası organizasyonlarla işbirliği yapılması.
Taraflar, gelişmekte olan ülke taraflarına ve ekonomileri geçiş sürecinde olan taraflara, araştırma, izleme ve bilgi paylaşımında yükümlülüklerini yerine getirmelerine yardımcı olmak üzere Sekreterya’ya teknik ve finansal kaynak sağlanmasını geliştirmek ve teşvik etmek amacıyla bölgesel ve uluslararası hükümetlerarası kuruluşlarla ve üyesi oldukları finans ve kalkınma kuruluşlarıyla işbirliği yapmalıdırlar.
Madde 21
Bilgi verme ve bilgi alışverişi
Her bir Taraf, Sekreterya aracılığıyla, Taraflar Konferansı’na Sözleşme’nin uygulanmasıyla ilgili aşağıdaki hususları içeren düzenli raporlar sunacaklardır:
(a) Sözleşme’nin uygulanması için alınan yasal, icrai, idari ve diğer önlemlerle ilgili bilgiler;
(b) Gerekirse, Sözleşme’nin uygulanmasında karşılaşılan zorluk ve engeller ve bu engelleri aşmak için alınan önlemlerle ilgili bilgiler;
(c) Gerekirse, tütün kontrol faaliyetleri için verilen veya alınan mali ve teknik desteğe ilişkin bilgiler;
(d) 20. maddede belirtilen, izleme ve araştırmalar hakkındaki bilgiler;
Taraflarca bildirilecek bu tip raporların sıklığı ve şekli, Taraflar Konferansı tarafından belirlenecektir. Her bir Taraf Sözleşme’nin kendi açısından yürürlüğe girdiği tarihten itibaren iki yıl içerisinde ilk raporunu sunacaktır.
Taraflar Konferansı, 22. ve 26. madde uyarınca, gelişmekte olan ve ekonomisi geçiş sürecinde olan taraf devletlere, talepleri üzerine, bu madde ile ilgili yükümlülüklerini yerine getirmelerinde yardımcı olacak düzenlemeleri gözönünde bulunduracaktır.
Sözleşme çerçevesinde bilgilerin yayınlanması ve paylaşılması, gizlilik ve mahremiyetle ilgili ulusal yasalara tabidir. Taraflar, karşılıklı olarak mutabakata varıldığı takdirde, paylaşılan gizli bilgileri saklayacaklardır.
Madde 22
Bilimsel, teknik ve yasal alanlarda işbirliği ve uzman desteği sağlanması
Taraflar işbu Sözleşme’nin gereklerini yerine getirme kapasitelerini güçlendirmek amacıyla, gelişmekte olan ve ekonomisi geçiş sürecinde olan taraf devletlerin ihtiyaçları da göz önüne alınarak, doğrudan ya da ilgili uluslararası kuruluşlar aracılığıyla işbirliği yapacaklardır. Bu işbirliği, ulusal tütün kontrol stratejilerini, planlarını ve programlarını oluşturmak ve güçlendirmek için, karşılıklı olarak anlaşıldığı şekilde, diğerlerinin yanısıra aşağıdaki hususları da amaçlayan, teknik, bilimsel ve yasal uzmanlık ve teknolojinin transferini teşvik edecektir:
(a) Tütün kontrolüyle ilgili teknoloji, bilgi, yetenek, kapasite ve uzmanlığın geliştirilmesi, transferi ve ulaşılabilirliğinin kolaylaştırılması;
(b) Sözleşme’nin, diğerlerinin yanısıra, aşağıdaki hususlar aracılığıyla uygulanması amacıyla ulusal tütün kontrolü stratejileri, plan ve programlarının oluşturulması ve güçlendirilmesi için teknik, bilimsel, yasal ve diğer alanlarda uzmanlık sağlanması:
Talep üzerine, sigaraya başlamanın önlenmesini, sigarayı bırakmanın özendirilmesini ve tütün dumanına maruz kalmaktan korunmayı da içeren teknik programların ve güçlü bir yasal oluşumun geliştirilmesine yardım edilmesi;
Tütün işçilerine, gerektiğinde, ekonomik ve yasal açıdan sürdürülebilir alternatif geçim yollarının geliştirilmesinde yardımcı olunması;
iii. Tütün yetiştiricilerine, gerektiğinde, ekonomik olarak sürdürülebilir alternatif tarım ürünleri üretimine geçmelerinde yardımcı olunması;
(c) 12. madde uyarınca uygun personel için uygun eğitim ve duyarlılaştırma programları için destek sağlanması;
(d) Tütün kontrol stratejileri, planları ve programları doğrultusunda, lojistik desteğin yanı sıra gerekli donanım, araç gereç desteğinin de sağlanması;
(e) Tütün kontrolü için nikotin bağımlılığının tedavisini de içeren tütün kontrolü yöntemlerinin belirlenmesi;
Taraflar Konferansı, 26. madde uyarınca sağlanan mali destekle teknik, bilimsel ve yasal uzmanlık ve teknoloji transferini teşvik edecek ve kolaylaştıracaktır.
BÖLÜM VlII: KURUMSAL DÜZENLEMELER VE MALİ KAYNAKLAR
Madde 23
Taraflar Konferansı
İşbu Sözleşme’yle bir Taraflar Konferansı oluşturulmuştur. Konferansın birinci toplantısı, işbu Sözleşme’nin yürürlüğe girmesinin üzerinden bir yıl geçmeden, Dünya Sağlık Örgütü tarafından düzenlenecektir. Konferans, bu ilk toplantısında, sonraki olağan toplantıların yerini ve tarihini belirleyecektir.
Taraflar Konferansı’nın olağanüstü toplantıları, Konferans tarafından gerekli görüldüğü zamanlarda ya da Taraflardan birinin yazılı talebi üzerine, bu talebin Taraflara Sekreterya tarafından iletileceği altı ay içinde, Tarafların en az üçte birinin de kabul etmesi durumunda, toplanabilir.
Taraflar Konferansı, ilk toplantısında, oybirliği ile görüşme kurallarını kabul edecektir.
Taraflar Konferansı, kendisi için ve kurulabilecek yan organlar ile Sekreterya faaliyetlerinde uyulacak mali kuralları oy birliği ile kabul edecektir. Her olağan toplantıda, bir sonraki olağan toplantıya kadar olan mali dönem için bir bütçe kabul edecektir.
Taraflar Konferansı, Sözleşme’nin uygulanmasını düzenli olarak gözden geçirecek ve uygulamada etkinliğin sağlanması için gerekli kararları alacaktır; Sözleşme’nin 28., 29. ve 33. maddeleri gereğince Sözleşme’ye protokoller, ekler ve değişiklikler kabul edebilecektir. Bu amaçla:
(a) 20. ve 21. maddeler uyarınca bilgi alışverişini teşvik edecek ve kolaylaştıracaktır;
(b) Sözleşme’nin uygulanması için 20. maddede belirtilenlere ek olarak, veri toplanması ve karşılaştırmalı araştırma metodolojilerinin geliştirilmesi ve düzenli olarak iyileştirilmesi için destek sağlayacak ve yol gösterecektir;
(c) Gerektiğinde, stratejilerin, planların, programların, politikaların, yasaların ve diğer önlemlerin geliştirilmesi, uygulanması ve değerlendirilmesini teşvik edecektir;
(d) 21. madde uyarınca, taraflarca sunulan raporları değerlendirecek ve Sözleşme’nin uygulanmasıyla ilgili olağan raporları kabul edecektir;
(e) 26. madde uyarınca, Sözleşme’nin uygulanması için mali kaynakların mobilizasyonunu teşvik edecek ve kolaylaştıracaktır;
(f) Sözleşmenin amaçlarının gerçekleştirilmesi için ihtiyaç duyulan alt organları oluşturacaktır;
(g) Sözleşme’nin uygulanmasının güçlendirilmesi açısından, gerektiğinde, ilgili uzmanlık kuruluşlarından, Birleşmiş Milletler sistemi kurumlarından, diğer uluslararası, bölgesel ve hükümetlerarası kuruluşlardan ve sivil toplum örgütlerinden, hizmet ve işbirliği talebinde bulunacaktır;
(h) Bu sözleşme’nin amaçlarına ulaşılması için, yapılan uygulamalardan elde edilen deneyimlerin ışığında, gerektiğinde, başka etkinlikleri değerlendirecektir.
Taraflar Konferansı, görüşmelere gözlemci olarak katılımla ilgili ölçütleri belirleyecektir.
Madde 24
Sekreterya
Taraflar Konferansı, daimi bir sekreterya oluşturacak ve işleyişi ile ilgili düzenlemeleri yapacaktır. Taraflar Konferansı, bunları ilk toplantısında belirlemeye çalışacaktır.
Daimi bir sekreterya kurulana kadar, işbu Sözleşme’nin gerektirdiği sekreterya hizmetleri, Dünya Sağlık Örgütü tarafından sürdürülecektir.
Sekreterya hizmetleri aşağıdaki hususlardan oluşmaktadır:
(a) Taraflar Konferansı ve alt organların toplantılarını düzenlemek ve bu toplantılar için gerekli hizmetleri sunmak;
(b) Sözleşme gereği hazırlanan raporları iletmek;
(c) Özellikle gelişmekte olan ve ekonomisi geçiş sürecinde olan taraf devletlere, talep etmeleri halinde, işbu Sözleşme’den kaynaklanan yükümlülükler uyarınca yapılması gereken, bilgi toplanması ve paylaşımı konusunda destek sağlamak;
(d) Taraflar Konferansı’nın rehberliğinde, Sözleşme’den kaynaklanan hizmetleriyle ilgili rapor hazırlamak ve bunları Taraflar Konferansı’na sunmak;
(e) Taraflar Konferansı’nın rehberliğinde, ilgili uluslararası ve bölgesel hükümetlerarası kuruluşlar ve diğer kurumlarla gerekli koordinasyonu sağlamak;
(f) Taraflar Konferansı’nın rehberliğinde, görevlerini etkin biçimde yerine getirmesi için gerekli olabilecek idari ve akdi düzenlemeleri yapmak;
(g) Sözleşme ve protokollerinde belirlenen diğer sekreterya görevlerini ve Taraflar Konferansı tarafından belirlenebilecek bu tür diğer fonksiyonları yerine getirtmek.
Madde 25
Taraflar Konferansı ile hükümetlerarası kuruluşlar arasındaki ilişkiler
İşbu Sözleşme’nin amaçlarına ulaşılmasında gerekli teknik ve maddi işbirliğinin sağlanması için Taraflar Konferansı, ilgili uluslararası ve bölgesel hükümetlerarası kuruluşların ve yanı sıra mali ve kalkınma kurumlarının işbirliğini isteyebilir.
Madde 26
Mali kaynaklar
Taraflar, Sözleşme’nin amaçlarına ulaşılmasında mali kaynakların oynadığı rolün önemini kabul etmektedirler.
Her bir Taraf, ulusal planları, öncelikleri ve programları uyarınca, Sözleşme’nin amaçlarına ulaşılmasına yönelik ulusal faaliyetleri doğrultusunda finansal destek sağlayacaklardır.
Taraflar, gelişmekte olan taraf devletlerin ve ekonomisi geçiş sürecinde olan tarafların çok sektörlü ve kapsamlı tütün kontrol programlarının geliştirilmesine ve güçlendirilmesine kaynak sağlanması için, iki taraflı, bölgesel, altbölgesel ve diğer çok taraflı kanalların kullanılmasını destekleyeceklerdir. Ulusal sürdürülebilir kalkınma stratejileri çerçevesinde, tütün üretimine, ürün çeşitliliği dahil ekonomik açıdan sürdürülebilir alternatifler aranmalı ve desteklenmelidir.
İlgili uluslararası ve bölgesel hükümetlerarası kuruluşlarda temsil edilen taraflar ve finansman ve kalkınma kuruluşları, gelişmekte olan taraf devletlere ve ekonomisi geçiş sürecinde olan taraflara, sözkonusu kuruluşlara katılma haklarını kısıtlamadan, Sözleşme’den kaynaklanan yükümlülüklerini yerine getirmelerinde maddi destek sağlamaları için bahsekonu kurumları teşvik edeceklerdir.
Taraflar aşağıdaki hususları kabul ederler:
(a) Sözleşme’den kaynaklanan yükümlülüklerini yerine getirmelerinde yardımcı olmak üzere, tütün kontrol faaliyetleri için tüm ilgili mevcut ve potansiyel kaynaklar, finansal, teknik veya kamusal ve özel tüm kaynaklar bütün tarafların, özellikle gelişmekte olan taraf devletlerin ve ekonomileri geçiş sürecinde olan tarafların yararlanması için kullanılmalı ve seferber edilmelidir;
(b) Sekreterya, gelişmekte olan ve ekonomisi geçiş sürecinde olan Taraflara, talepleri halinde, Sözleşme’den kaynaklanan yükümlülüklerini yerine getirmelerini kolaylaştıracak mevcut fon kaynakları hakkında önerilerde bulunacaktır;
(c) Taraflar Konferansı, ilk toplantısında, Sekreterya’nın yürüttüğü bir çalışmaya ve ilgili diğer bilgilere istinaden mevcut ve potansiyel yardım kaynaklarını ve mekanizmalarını gözden geçirecek ve yeterliliklerini değerlendirecektir.
(d) Taraflar Konferansı, sözkonusu gözden geçirmenin sonuçlarını, gelişmekte olan taraf devletlere ve ekonomisi geçiş sürecinde olan taraflara Sözleşme’nin amaçlarının gerçekleştirilmesinde yardımcı olmak için, gerektiğinde mevcut mekanizmaların güçlendirilmesi veya ilave finansal kaynaklar için global bir gönüllü fonun ya da diğer uygun finansal mekanizmaların oluşturulması ihtiyacının belirlenmesinde, göz önünde bulunduracaktır.
BÖLÜM IX: UYUŞMAZLIKLARIN ÇÖZÜLMESİ
Madde 27
Uyuşmazlıkların çözülmesi
İki ya da daha fazla taraf arasında işbu Sözleşme’nin yorumu ya da uygulanmasıyla ilgili bir anlaşmazlık durumunda ilgili taraflar, diplomatik kanallardan, müzakereler yoluyla veya iyi niyet, arabuluculuk ya da uzlaşma dahil kendi belirleyecekleri öteki barışçı çözüm yollarından biriyle uyuşmazlıklara çözüm arayacaklardır.
Sözleşme’nin onayı, kabul edilmesi, uygun bulunması, resmen teyidi veya katılım sırasında ya da daha sonraki bir zamanda bir devlet ya da bölgesel ekonomik entegrasyon kuruluşu, işbu maddenin 1. fıkrasında belirtilen yolla çözülemeyen bir uyuşmazlığın, Taraflar Konferansı tarafından oybirliğiyle kabul edilecek yöntem çerçevesinde çalışacak ad hoc hakemlik yoluyla zorunlu olarak çözülmesini kabul ettiği yönünde Depoziter’e yazılı bildirimde bulunabilir.
İşbu maddenin hükümleri, herhangi bir protokol açısından, aksi sözkonusu protokolde belirtilmedikçe, protokolün tarafları arasında da uygulanacaktır.
BÖLÜM X: SÖZLEŞME’NİN GELİŞTİRİLMESİ
Madde 28
Sözleşme’de yapılacak değişiklikler
Herhangi bir Taraf, Sözleşme’yle ilgili değişiklik önerebilir. Bu değişiklikler, Taraflar Konferansı tarafından değerlendirilecektir.
Sözleşme’yle ilgili değişiklikler Taraflar Konferansı tarafından kabul edilecektir. Sözleşmeye getirilen tüm değişiklik önerileri Taraflara, görüşüleceği toplantıdan en az altı ay önce Sekreterya tarafından iletilecektir. Sekreterya değişiklik önerilerini ayrıca, Sözleşme’nin imzacılarına ve bilgi için Depoziter’e iletecektir.
Taraflar, Sözleşme’yle ilgili değişiklik önerileri üzerinde oybirliği ile anlaşmaya varmak için gerekli tüm çabayı göstereceklerdir. Tüm seçenekler denenir ve anlaşma sağlanamazsa, değişiklik, son çare olarak, toplantıda mevcut olan ve oy kullanan tarafların dörtte üç çoğunluğuyla kabul edilecektir. Bu maddede geçen, “mevcut olan ve oy kullanan” toplantıda bulunan ve lehte veya aleyhte oy veren taraflar anlamına gelir. Kabul edilen değişiklikler, Sekreterya tarafından, tüm taraflara iletmesi için, Depoziter’e bildirilir.
Bir değişikliğe ilişkin kabul belgeleri, Depoziter tarafından saklanacaktır. İşbu maddenin 3. fıkrası uyarınca kabul edilen bir değişiklik, değişikliği kabul eden taraflar açısından, Sözleşme’ye taraf devletlerin en az üçte ikisinin kabul belgesinin Depoziter tarafından teslim alındığı tarihten sonraki doksanıncı günde yürürlüğe girecektir.
Değişiklik, diğer herhangi bir Taraf açısından, sözkonusu Tarafın değişikliğe ilişkin kabul belgesinin Depoziter tarafından teslim alındığı tarihten sonraki doksanıncı günde yürürlüğe girecektir.
Madde 29
Sözleşme eklerinin kabulü ve değişikliği
İşbu Sözleşme’ye yapılacak ekler ve bu ekler üzerindeki değişiklikler, 28. maddede belirtilen yöntemle önerilerek kabul edilecek ve yürürlüğe girecektir.
Sözleşmeye yapılacak ekler Sözleşme’nin ayrılmaz bir parçasını oluşturur ve aksi belirtilmediği takdirde, Sözleşme’ye yapılacak bir atıf eklerine de yapılmış sayılır.
Ekler, yönteme ilişkin, bilimsel, teknik ya da idari konularla ilgili listeler, formlar ve diğer herhangi tanımlayıcı malzemeyle sınırlı olacaktır.
BÖLÜM XI: SON HÜKÜMLER
Madde 30
Çekinceler
İşbu Sözleşme’ye çekince konulamaz.
Madde 31
Çekilme
Bir Taraf için işbu Sözleşme’nin yürürlüğe girdiği tarihten iki yıl sonra herhangi bir zamanda, sözkonusu Taraf, Depoziter’e yazılı bildirimde bulunarak Sözleşme’den çekilebilir.
Bu tür bir çekilme, Depoziter’in çekilme bildirimini aldığı tarihten bir yıl sonra veya çekilme bildiriminde belirtilen daha sonraki bir tarihte yürürlüğe girecektir.
Sözleşme’den çekilen bir Taraf, taraf olduğu protokollerden de geri çekilmiş sayılacaktır.
Madde 32
Oy kullanma hakkı
Sözleşme’nin taraflarından her biri, işbu maddenin 2. fıkrasında belirtilen durumlar hariç, bir oya sahiptir.
Bölgesel ekonomik entegrasyon kuruluşları, yetki alanlarına giren konularda, Sözleşme’ye taraf olan üye devletlerin sayısına eşit sayıda oy kullanma hakkına sahiptir. Bu tür bir kuruluş, herhangi bir üye devlet oy kullandığı takdirde, oy kullanmayacaktır, ya da aksi olacaktır.
Madde 33
Protokoller
Her bir Taraf protokoller önerebilir. Bu öneriler, Taraflar Konferansı tarafından değerlendirilecektir.
Taraflar Konferansı, işbu Sözleşme’ye ek protokoller kabul edebilir. Protokollerin kabul edilmesinde oydaşmaya varılması için gerekli tüm çaba gösterilecektir. Harcanan tüm çabalara rağmen anlaşmaya varılamazsa, protokol, son çare olarak toplantıda mevcut olan ve oy kullanan Tarafların dörtte üç çoğunluk oyuyla kabul edilecektir. Bu maddede geçen “mevcut olan ve oy kullanan”, toplantıda bulunan ve lehte ya da aleyhte bir oy veren taraf anlamına gelir.
Önerilen protokollerin metinleri Sekreterya tarafından, taraflara, görüşüleceği toplantıdan en az altı ay önce iletilir.
Sadece Sözleşme’ye taraf olanlar, protokollere taraf olabilir.
Sözleşme’ye ek herhangi bir protokol sadece o protokole taraf olanlar açısından bağlayıcı olacaktır. Sadece protokole taraf olanlar, münhasıran sözkonusu protokolle ilgili konularda karar alabileceklerdir.
Herhangi bir protokolün yürürlüğe girmesine ilişkin koşullar, sözkonusu protokolle düzenlenecektir.
Madde 34
İmzalar
İşbu Sözleşme, 16 Haziran 2003 ile 22 Haziran 2003 tarihleri arasında Dünya Sağlık Örgütü’nün Cenevre’deki genel merkezinde, daha sonra 30 Haziran 2003 ile 29 Haziran 2004 tarihleri arasında New York’taki Birleşmiş Milletler genel merkezinde, Dünya Sağlık Örgütü’nün tüm üyelerinin ve Dünya Sağlık Örgütü üyesi olmayan ancak Birleşmiş Milletler üyesi olan devletlerin ve bölgesel ekonomik entegrasyon kuruluşlarının imzalarına açık olacaktır.
Madde 35
Onay, kabul, uygun bulma, resmi teyid veya katılma
İşbu Sözleşme, devletlerin onayı, kabulü, uygun bulma ya da katılmalarına ve bölgesel ekonomik entegrasyon kuruluşlarının da resmi teyid veya katılmalarına tabi olacaktır. Sözleşme, imzaya kapandıktan sonraki günden itibaren katılıma açık olacaktır. Onay, kabul, uygun bulma, resmi teyid veya katılma belgeleri Depoziter tarafından hıfzedilecektir.
Üye devletleri taraf olmayan fakat kendisi Sözleşme’ye taraf olan herhangi bir bölgesel ekonomik entegrasyon kuruluşu, Sözleşme’nin getirdiği tüm yükümlülüklere bağlı olacaktır. Bu kuruluşların bir ya da daha fazla üyesi devletin Sözleşme’ye taraf olduğu durumlarda, sözkonusu kuruluş ve üye devletleri, Sözleşme’den kaynaklanan yükümlülüklerin yerine getirilmesi için üstlenecekleri sorumlulukları kararlaştıracaklardır. Bu gibi durumlarda, bahsekonu kuruluş ve üye devletler, Sözleşme’den kaynaklanan haklarını aynı anda birlikte kullanamazlar.
Bölgesel ekonomik entegrasyon kuruluşları, resmi teyid veya katılma belgelerinde, Sözleşme’de bulunan konularla ilgili yetkilerinin kapsamını belirteceklerdir. Bu kuruluşlar, ayrıca, yetki kapsamlarında özlü bir değişiklik olması halinde, taraflara iletilmesini teminen, Depoziter’e bilgi vereceklerdir.
Madde 36
Yürürlüğe girme
İşbu Sözleşme, kırkıncı onay, kabul, uygun bulma, resmi teyid veya katılma belgesinin Depoziter’e teslim edildiği tarihten sonraki doksanıncı günde yürürlüğe girecektir.
Sözleşme’nin yürürlüğe girmesi için işbu maddenin birinci fıkrasında belirtilen şartların yerine getirilmesinden sonra Sözleşme’yi onaylayan, kabul eden veya uygun bulan ya da katılan bir Devlet açısından Sözleşme; onay, kabul, uygun bulma veya katılma belgesinin teslim tarihinden sonraki doksanıncı günde yürürlüğe girecektir.
Sözleşme’nin yürürlüğe girmesi için işbu maddenin birinci fıkrasında belirtilen şartların yerine getirilmesinden sonra resmi teyid veya katılma belgelerini teslim eden bölgesel ekonomik entegrasyon kuruluşları açısından Sözleşme; resmi teyid veya katılma belgesinin teslim tarihinden sonraki doksanıncı günde yürürlüğe girecektir.
İşbu maddenin amaçları bakımından, bir bölgesel ekonomik entegrasyon kuruluşu tarafından teslim edilen herhangi bir belge, sözkonusu kuruluşun üye devletleri tarafından teslim edilen belgelere ek sayılmayacaktır.
Madde 37
Depoziter
İşbu Sözleşme’nin ve 28., 29. ve 33. maddeler uyarınca kabul edilen değişiklerin, protokollerin ve eklerin Depoziter’i, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri olacaktır.
Madde 38
Orijinal metinler
İşbu Sözleşme’nin Arapça, Çince, İngilizce, Fransızca, Rusça ve İspanyolca orijinal metinleri aynı değerde geçerlidir ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri tarafından hıfzedilecektir.
İşbu Sözleşme aşağıda imzası bulunan tam yetkili temsilciler tarafından imzalanmıştır.
CENEVRE’DE yirmi bir Mayıs iki bin üç tarihinde düzenlenmiştir.
Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Uluslararası Sözleşme, Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 21 Aralık 1965 tarihli kararıyla kabul edilmiş ve 4 Ocak 1969 tarihinde yürürlüğe girmiştir.
Türkiye, Sözleşmeyi 13 Ekim 1972 tarihinde imzalamış, sözleşmenin onaylanmasını uygun bulan 3 Nisan 2002 tarih ve 4750 sayılı Kanun, 9 Nisan 2002 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.
Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Uluslararası Sözleşmesinin onaylanmasına ilişkin 13 Mayıs 2002 tarihli ve 2002/4171 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ve resmi Türkçe çeviri, 16 Haziran 2002 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanmıştır. Sözleşmenin onay belgeleri 16 Eylül 2002 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği’ne tevdi edilmiş; sözleşme Türkiye’de 16 Ekim 2002 tarihinde yürürlüğe girmiştir.
Türkiye sözleşmeye çekince koyarak, sözleşmenin yorum veya uygulanmasıyla ilgili uyuşmazlıkların Uluslararası Adalet Divanı’nda çözümlenmesini kabul etmemiştir. Ayrıca, sözleşme hükümlerinin sadece Türkiye ile diplomatik ilişkisi bulunan taraf devletlere karşı uygulanacağını bildirmiştir.
Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Uluslararası Sözleşme – 21 Aralık 1965
Bu Sözleşmeye Taraf Devletler; Birleşmiş Milletler Antlaşmasının, tüm insanların niteliğindeki onur ve eşitlik ilkelerine dayalı olduğunu, tüm üye Devletlerin Birleşmiş Milletlerin amaçlarından biri olan ırk, cinsiyet, dil ve din ayrımı yapılmaksızın herkes için insan hakları ve temel özgürlüklerin evrensel saygı görerek gözetilmesini geliştirmeyi ve özendirmeyi gerçekleştirmek üzere örgütle işbirliği içinde topluca ve ayrı ayrı eylemde bulunma yükümlülüğü üstlendiklerini gözönüne alarak,
İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin, tüm insanların özgür ve onur ve haklar bakımından eşit doğduğunu ve herkesin başta ırk, renk ve ulusal köken olmak üzere herhangi bir ayrım yapılmaksızın bu Bildirgede öne sürülen tüm hak ve özgürlüklere yetkili olduğunu ilan etmiş bulunduğunu göz önünde bulundurarak,
Tüm insanların yasa önünde eşit olduğunu ve herhangi bir ayrımcılığa ve ayrım kışkırtıcılığına karşı yasalarca eşit olarak korunma hakkı bulunduğunu gözönüne alarak,
Birleşmiş Milletlerin, ne türden ve nerede olursa olsun, sömürgecilik ve bununla ilgili tüm ayrımcılık uygulamalarını kınadığını ve 14 Aralık 1960 tarihli Sömürge Ülkelere Bağımsızlık Tanıma Bildirgesinin bu uygulamalara ivedi ve koşulsuz bir son vermenin gereğini yineleyip açıkça ilan ettiğini gözönünde bulundurarak,
20 kasım 1963 tarihli Her Türlü Irk Ayrımcılığının Kaldırılması Birleşmiş Milletler Bildirgesinin tüm dünyada her biçim ve görünüşüyle ırk ayrımcılığının ivedi kaldırılmasını ve insan kişiliğinin onurunu tanıyıp ona saygı gösterilmesini sağlama gereğini açıkça vurguladığını gözönüne alarak,
Irk ayrımlarına dayalı üstünlük öğretilerinin bilimsel bakımdan yanlış, ahlakça kınanması gereken, toplumsal bakımdan haksız ve tehlikeli olduğuna ve herhangi bir kuram ve uygulamada ırk ayrımcılığını haklı gösterecek hiçbir dayanak bulunmadığına inanarak,
İnsanlar arasında ırk, renk ve etnik köken gerekçeleriyle ayrım gözetmenin Uluslararasında dostça ve barışçı ilişkiler kurmaya engel olduğunu ve halklar arasında barış ve güvenliği ve bir ve aynı Devlette yanyana yaşayan kişilerin uyumunu bozacak bir nitelik taşıdığını yeniden belirterek,
Irk engellerinin insan toplumu ideallerine ters düştüğüne inanmış olarak,
Dünyanın kimi bölgelerinde hala göze çarpan ırk ayrımcılığı uygulamalarıyla kurumlaşmış ırk ayrımcılığı (apartheid), ayırıcılık ve ayrımcılık gibi ırk üstünlüğü ve düşmanlığına dayalı hükümet politikalarından kaygı duyarak,
Her biçim ve görünüşüyle ırk ayrımcılığının hızla kaldırılması için tüm gerekli önlemleri benimsemeye ve ırklar arasında anlayışı geliştirmek ve her türlü ırk ayırıcılık ve ırk ayrımcılığından arınmış bir Uluslararası topluluk kurmak için ırkçı öğreti ve uygulamaları önlemeye ve bunlarla savaşmaya kararlı olarak,
Uluslararası Çalışma Örgütü tarafından 1958’de kabul edilmiş olan Çalışma ve Meslek Ayrımcılığına İlişkin sözleşmeyi ve Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütünün 1960’da kabul ettiği Eğitimde Ayrımcılığa Karşı Sözleşmeyi anımsayarak,
Her Türlü Irk Ayrımcılığının Kaldırılması Birleşmiş Milletler Bildirgesinde yeralan ilkelere işlerlik kazandırmaya ve bu amaçla uygulama önlemlerinin ivedi benimsenmesini sağlamaya istekli olarak; aşağıdaki hükümlerde anlaşmıştır:
BÖLÜM I
Madde 1
Bu Sözleşmede “ırk ayrımcılığı” deyimi, siyasal, ekonomik, toplumsal, kültürel alanda ya da toplum yaşamının başka bir alanında, insan hakları ve temel özgürlüklerin eşitlik temeli üzerinde tanınmasını, kullanılmasını ve bunlardan yararlanmayı önlemek ya da zedelemek amaç ya da sonucuyla ırk, renk, soy ya da ulusal ya da etnik kökene dayalı herhangi bir ayrım, dışlama, kısıtlama ya da üstün tutma bulunma anlamına gelir.
Bu Sözleşme, Taraf bir Devletçe, uyruğu olanlarla olmayanlar arasında gözetilen ayrımlar, dışlamalar, sınırlamalar ya da üstün tutmalara uygulanmaz.
Bu Sözleşmenin hiçbir hükmü, Taraf Devletlerin belli bir uyrukluğa karşı ayrım gözetmemek koşuluyla, uyrukluk, yurttaşlık ya da uyrukluğa alma konularında hükümler koymasına engel olması biçiminde yorumlanamaz.
İnsan hakları ve temel özgürlüklerden eşit yararlanabilmeleri için gerekli korunmaya gereksinme gösteren belli ırk grubu ya da etnik grup ya da bireylerin sadece yeterli gelişmesini sağlamak amacıyla alınabilecek özel önlemler, sonuç olarak ayrı ırk grupları için ayrı hakların tanınmasına yol açmaması ve amaçları gerçekleştikten sonra sürdürülmemesi koşuluyla ırk ayrımcılığı sayılmaz.
Madde 2
Taraf Devletler, ırk ayrımcılığını kınayarak tüm uygun yöntemlerle ve gecikmeksizin her biçimiyle ırk ayrımcılığını ortadan kaldırma ve tüm ırklar arasında anlayış gelişme yolunda bir politika izlemeyi üstlenir. Bu amaçla:
Taraf her Devlet, kişilere, kişi gruplarına karşı ırk ayrımcılığı eylem ve uygulamasına girişmemeyi ve ulusal ya da yerel tüm resmi makamların ve kamu kurumlarının bu yükümlülüğe uygun davranmasını sağlamayı üstlenir.
Taraf her Devlet, kişiler ya da örgütlerce ırk ayrımı yapılmasını arka çıkma, koruma ya da desteklemekten kaçınmayı yükümlenir.
Taraf her Devlet, hükümet politikasıyla ulusal ve yerel politikalarını gözden geçirmek ve nerede ırk ayrımcılığı yaratan ya da bunu sürdüren yasa ya da düzenlemeler varsa bunları değiştirmek, kaldırmak ya da hükümsüz kılmak üzere etkin önlemler alır.
Taraf her Devlet, tüm uygun yollarla, koşullar gerektiriyorsa yasa yoluyla kişiler, gruplar ya da örgütlerce ırk ayrımcılığı yapılmasını yasaklar ve sona erdirir.
Taraf her Devlet, gereğinde, bütünleştirici ve çok ırklı örgütlenme ve hareketleri ve ırklar arasındaki engelleri kaldırmak üzere benzeri girişimleri özendirir ve ırk ayırımına dayalı bölünmeyi güçlendirme eğilimindeki her girişimi caydırır.
Taraf Devletler, koşullar haklı gösterdiğinde, insan hakları ve temel özgürlüklerden tam ve eşit olarak yararlanabilmelerini güvenceye almak amacıyla belli ırk gruplarının ya da gruplarının üyesi olan bireylerin yeterince gelişmesi ve korunmasını sağlamak üzere toplumsal, ekonomik, kültürel ve başka alanlarda özel ve somut önlemler alır. Bu önlemler, hiçbir durumda, alınma amaçları gerçekleştikten sonra ayrı ırk grupları için hak eşitsizliği ya da değişik hakların tanınması sonucu doğuramaz.
Madde 3
Taraf Devletler, ırk ayrıcılığını ve ırk ayrımcılığını kınayarak yargı yetkileri içinde bulunan ülkelerde bu nitelikteki tüm uygulamaları yasaklar ve kökten yok eder.
Madde 4
Taraf Devletler, belli bir ırkın ya da belli bir renk ya da etnik kökenden kişiler grubunun üstünlüğü düşünceleri ya da kuramları üzerine dayalı olan ya da herhangi bir biçimde ırk düşmanlığı ve ayrımcılığını haklı göstermeye ya da geliştirmeye kalkışan tüm propaganda ve tüm örgütlenmeleri kınar ve böyle bir ayrımcılığa yönelik tüm kışkırtma ya da eylemeleri yok etmek için ivedi ve olumlu önlemler almayı ve bu amaçla, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinde yer alan ülkeler ve bu Sözleşmenin 5. maddesinde açıkça öne sürülmüş olan haklara gereken saygıyı göstererek, başka önlemlerin yanısıra:
Irk ayırımına dayalı üstünlük ya da düşmanlık temeline dayalı düşüncelerin yayılmasını, ırk ayrımcılığı kışkırtıcılığını ve herhangi bir ırkı ya da başka bir renk ya da etnik kökenden kişiler grubuna karşı şiddet eylemi ya da bu gibi eylem kışkırtıcılığına ve ırkçı etkinliklere para yardımı yanında herhangi bir yardım sağlamayı, yasalara göre cezayı gerektiren bir suç saydığını ilan eder;
Irk ayrımcılığını geliştiren ya da kışkırtan örgütleri ve örgütlü ya da başka propaganda etkinliklerini yasa dışı ilan ederek yasaklar ve bu örgütlere ve etkinliklere katılmayı yasaya göre cezalandıracak bir suç sayar;
Ulusal ya da yerel resmi makamların ya da kamu kuruluşlarının, ırk ayrımcılığını özendirmesine ya da kışkırtmasına izin vermez.
Madde 5
Bu Sözleşmenin 2. maddesinde konmuş olan temel yükümlülükler uyarınca Taraf Devletler, ırk ayrımcılığını her biçimiyle yasaklamayı ve kaldırmayı ve ırk, renk ya da ulusal ya da etnik köken ayrımı yapmaksızın, herkes için yasa önünde eşitlik sağlamayı ve öncelikle aşağıdaki hakları güvence altına almayı yükümlenir:
a- Mahkemeler ve tüm öteki adli organlar önünde eşit davranılma hakkı;
b- Kişi güvenliği hakkıyla ister resmi görevliler, ister bir birey, grup ya da kurumca işlensin şiddet eylemine ya da bedence zarara karşı Devletçe korunma hakkı;
c- Siyasal haklar, özellikle genel ve eşit oy temeli üzerinde seçimlere katılma, seçme ve seçilme hakkı ve her düzeydeki kamu yönetiminde ve Hükümette görev alma ve eşit koşullarda kamu hizmetine girme hakkı;
d- Öteki kişisel haklar, özellikle:
i. Bir Devletin sınırları içinde yer değiştirme ve oturma hakkı,
ii. Kendi ülkesi dahil bir ülkeden ayrılma ve ülkesine geri dönme hakkı,
iii Vatandaşlık hakkı,
iv. Evlenme ve seçme hakkı,
v. Tek başına ya da başkalarıyla birlikte mülk edinme hakkı,
vi. Miras hakkı,
vii. Düşünce, vicdan ve din özgürlüğü,
viii. Görüş ve görüşünü açıklama özgürlüğü,
ix. Barışçı toplanma ve dernek kurma hakkı,
e-Ekonomik, toplumsal ve kültürel haklar, özellikle;
i.Çalışma, işini özgürce seçme, adil ve elverişli ücret hakkı,
ii. Sendika kurma ve sendikaya üye olma hakkı,
iii. Konut edinme hakkı,
iv. Halk sağlığı, tıbbi bakım, toplumsal güvenlik ve toplumsal hizmet hakkı,
v. Eğitim görme ve yetişme hakkı,
vi. Kültürel etkinliklere eşit katılma hakkı,
f. Ulaşım araçları, otel, lokanta, kahve, tiyatro ve park gibi kamunun kullanımına açık herhangi bir hizmet yerinden eşit yararlanma hakkı.
Madde 6
Taraf Devletler, yargı yetkileri içindeki herkese, bu Sözleşmeye aykırı olarak insan haklarını ve temel özgürlükleri çiğneyen herhangi bir ırk ayrımcılığı eylemine karşı, yetkili ulusal mahkemeleri ve öteki Devlet kuruluşları eliyle etkin korunma ve yargı yolu sağladığı gibi, bu mahkemelerden böyle bir ayrımcılık sonucu olarak uğradığı zararın adilce ve yeterince giderilmesini isteme hakkı sağlar.
Madde 7
Taraf Devletler, ırk ayrımcılığına yol açan önyargılarla savaşmak ve uluslar ve ırk ya da etnik gruplar arasında hoşgörü ve dostluğu geliştirmek, aynı zamanda Birleşmiş Milletler Antlaşması, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, Her Türlü Irk Ayrımcılığının Kaldırılması Birleşmiş Milletler Bildirgesinin amaç ve ilkelerini yaymak üzere özellikle öğretim, eğitim, kültür ve bildirişim alanlarında ivedi ve etkin önlemler benimsemeyi yükümlenir.
BÖLÜM II
Madde 8
Taraf Devletlerce kendi uyrukları arasından seçilen, ahlak nitelikleri yüksek ve yansızlığıyla tanınmış olan onsekiz uzmandan oluşmuş (bundan böyle Komite olarak anılacak olan) bir Irk Ayrımcılığını Kaldırma Komitesi kurulur. Kendi adlarına hizmet verecek olan bu uzmanların seçiminde, eşit bir coğrafi dağılımın sağlanması ve çeşitli uygarlık biçimleriyle ana hukuk sistemlerinin temsil edilebilmesi öngörülür.
Komite üyeleri, Taraf Devletlerce gösterilen adaylar listesinden gizli oyla seçilir. Taraf her Devlet, kendi vatandaşları arasından bir aday gösterebilir.
İlk seçim, bu Sözleşmenin yürürlüğe girdiği tarihten altı ay sonra yapılır. Her seçim tarihinden en az üç ay önce, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Taraf Devletlere iki ay içinde adaylarını sunmaları çağrısında bulunan bir yazı gönderir. Genel Sekreter, bu yolla gösterilmiş tüm adayların, onları aday gösteren Taraf Devletleri de belirterek alfabetik bir listesini hazırlar ve bunu Taraf Devletlere sunar.
Komite üyelerinin seçimi Genel Sekreterin çağrısıyla Taraf Devletlerin Birleşmiş Milletler Merkezindeki toplantısında yapılır. Taraf Devletlerden üçte ikisinin yeter çoğunluğu oluşturduğu bu toplantıda, en çok oyu alan ve hazır bulunan ve oy veren temsilcilerin oylarının salt çoğunluğunu sağlayan adaylar, Komiteye seçilmiş olur.
a. Komite üyeleri, dört yıllık bir süre için seçilir. Bununla birlikte, ilk seçimde seçilmiş olan, üyelerden dokuzunun süresi iki yılın bitiminde sona erer. İlk seçimden hemen sonra bu dokuz üye, Komite Başkanı tarafından ad çekmeyle belirlenir.
Boşalan bir üyeliği doldurmak için, uzmanı Komite üyesi olarak görev yapamayan Taraf Devlet, Komitenin onayına bağlı olmak üzere kendi vatandaşları arasından bir başka uzman atar.
Komite üyeleri görevlerini yerine getirirken giderlerinden Taraf Devletler sorumludur.
Madde 9
Taraf Devletler, benimsemiş oldukları ve bu Sözleşmenin hükümlerine işlerlik kazandıran yasal, yargısal, yönetsel ve öteki önlemler konusunda, Komite tarafından incelenmek üzere;
İlgili Devlet için Sözleşmenin yürürlüğe girişinden sonraki bir yıl içinde, ve
Bundan sonra her iki yılda bir ve Komite istediğinde, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine bir rapor sunmayı üstlenir. Komite, Taraf Devletlerden başka bilgileri de isteyebilir.
Komite, her yıl Genel Sekreter aracılığıyla etkinlikleri konusunda Birleşmiş Milletler Genel Kuruluna rapor sunar ve Taraf Devletlerden alınan rapor ve bilgilerin incelenmesine dayalı önerilerde ve genel tavsiyelerde bulunabilir. Bu öneriler ve tavsiyeler, Taraf Devletlerin –varsa- görüşleriyle birlikte Genel Kurula bir rapor olarak sunulur.
Madde 10
Komite, kendi çalışma kurallarını belirler.
Komite, görevlilerini iki yıllık bir süre için seçer.
Komitenin sekreterlik hizmetleri, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri tarafından sağlanır.
Komite toplantıları normal olarak Birleşmiş Milletler Merkezinde yapılır.
Madde 11
Bir Taraf Devlet, bir başka Taraf Devletin bu Sözleşmesinin hükümlerine işlerlik kazandırmadığını görürse, konuyu komitenin dikkatine sunabilir. Bunun üzerine Komite, bu duyuruyu ilgili Taraf Devlete iletir. Duyuruyu alan Devlet, üç ay içinde Komiteye, konuyu açığa kavuşturan ve –varsa- başvurduğu yargı yolunu belirten yazılı bir açıklama ya da bildirimde bulunur.
Konu, ilgili görüşmelerle ya da taraflara açık başka bir yöntemle ilk duyurunun alıcı Devlet tarafından alınmasından sonraki altı ay içinde ilgili Taraf Devletlerin her ikisinin de yeterli bulacağı bir sonuca bağlanamazsa Devletlerden herbiri; Komiteye ve öteki Devletlere bildirimde bulunarak konuyu yeniden Komiteye götürebilir.
Komite, bu maddenin 2. fıkrası uyarınca kendisine iletilen bir konuyu, Uluslararası hukukun genel olarak benimsenmiş ilkelerine göre tüm iç yargı yollarının elden geldiğince kullanıldığı kanısına vardıktan sonra ele alır. Yargı yollarını uygulamanın makul olmayan bir ölçüde geciktirildiği durumlarda bu bir kural değildir.
Komite, kendisine iletilen bir konuda, başka ilgili bilgileri sağlamak amacıyla ilgili Taraf Devletlere çağrıda bulunabilir.
Bu maddeye göre ortaya çıkan herhangi bir konu Komite tarafından incelenirken, ilgili Taraf Devletler; konunun incelenmesi sırasında, oy hakkı olmaksızın komitenin çalışmalarına katılmak üzere bir temsilci göndermeye yetkilidir.
Madde 12
a. Komite gerekli gördüğü tüm bilgileri sağlayıp derledikten sonra, salt bu amaçla; Komite üyesi olabileceği gibi, Komite dışından da seçilebilecek beş kişilik (bundan böyle Komisyon olarak anılacak olan) bir Uzlaştırma Komisyonu oluşturur. Komite üyeleri anlaşmazlığa taraf olanların görüş birliğiyle kurulur ve bu Sözleşmeye saygı temeli üzerinde konunun dostça bir çözüme bağlanması amacıyla ilgili Devletlere arabuluculuk yapar.
Antlaşmazlığa Taraf Devletler, üç ay içinde Komisyon üyelerinin tümü ya da bir bölümü üzerinde uzlaşmaya varamazlarsa; anlaşmazlığa taraf Devletlerin üzerinde uzlaşamadığı Komisyon üyeleri yerine, Komite tarafından ve kendi içinden gizli oyla ve üçte iki çoğunlukla üye seçilir.
Komisyon üyeleri, kendi adlarına görev yapar. Anlaşmazlığa taraf Devletlerin ya da bu Sözleşmeye Taraf olmayan bir Devletin vatandaşı olamazlar.
Komisyon kendi Başkanını seçer ve kendi çalışma kurallarını belirler.
Komisyonun toplantıları olağan olarak Birleşmiş Milletler Merkezinde ya da kendisince belirlenecek başka uygun bir yerde yapılır.
Bu Sözleşmenin 10. maddesinin 3. fıkrası uyarınca sağlanan Sekreterlik hizmeti; Taraf Devletler arasındaki bir anlaşmazlık sonucu Komisyon kurulduğunda bu Komisyona da sunulur.
Anlaşmazlığa taraf Devletler, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterince yapılacak tahminlere göre komisyon üyelerinin tüm giderlerini eşit olarak paylaşır.
Genel Sekreter, bu maddenin 6. fıkrası uyarınca anlaşmazlığa taraf Devletlerce ödenmesinden önce, gerektiğinde, Komisyon üyelerinin giderlerini karşılamaya yetkilidir.
Komite tarafından sağlanan ve derlenen bilgiler, Komisyona sunulur ve Komisyon ilgili Devletlerden konuyla ilgili başka bilgileri vermelerini de isteyebilir.
Madde 13
Komisyon konuyu enine boyuna inceledikten sonra, taraflar arasındaki soruna ilişkin tüm olaylara dayalı bulgulara yer veren ve anlaşmazlığın dostça çözümü için uygun bulabileceği tavsiyeleri içeren bir rapor hazırlayarak Komite Başkanına sunar.
Komite Başkanı, Komisyon raporunu anlaşmazlığa taraf Devletlerin herbirine duyurur. Bu Devletler, üç ay içinde, Komisyon raporunun içerdiği tavsiyeleri kabul edip etmediklerini Komite Başkanına bildirirler.
Bu maddenin 2. fıkrasında öngörülen süreden sonra, Komite Başkanı, Komisyon raporunu ve ilgili Taraf Devletlerin bildirimlerini bu Sözleşmeye Taraf öteki Devletlere duyurur.
Madde 14
Bir Taraf Devlet, herhangi bir alanda Komitenin, kendi yargı yetkisi içindeki bireylerden ya da birey gruplarından bu Sözleşmede tanınan haklarından herhangi birinin bu Taraf Devletçe çiğnendiğini ileri süren duyurular alma ve inceleme yetkisini tanıdığını bildirebilir. Komite, böyle bir bildirimde bulunmamış olan bir Taraf Devlete ilişkin herhangi bir duyuruyu kabul etmez.
Bu maddenin 1. fıkrasında öngörülen bir bildirimde bulunmuş olan bir Taraf Devlet, yargı yetkisi içinde bu Sözleşmede öne sürülen haklarından herhangi birinin çiğnendiğini ileri süren ve öteki yerel yargı yollarının tümünü kullanmış olan bireylerden ya da birey gruplarından dilekçeler almaya ve incelemeye yetkili olmak üzere kendi ulusal hukuk düzeni içinde bir organ kurabilir ya da gösterebilir.
Bu maddenin 1. fıkrası uyarınca yapılan bildirimle bu maddenin 2. fıkrası uyarınca kurulan ya da gösterilen organın adı, ilgili Taraf Devletçe Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine verilir. Genel Sekreter, bunların örneklerini öteki Taraf Devletlere gönderir. Yapılan bir bildirim Genel Sekretere bildirilerek herhangi bir anda geri alınabilir, ancak bildirimin geri alınması, Komitenin ele aldığı duyuruların incelenmesini önlemez.
Bu maddenin 2. fıkrası uyarınca kurulmuş ya da gösterilmiş organ tarafından bir dilekçeler kütüğü tutulur. Bu kütüğün onaylı örnekleri, içeriği gizli kalmak üzere, her yıl uygun yollardan Genel Sekretere gönderilir.
Bu maddenin 2. Fıkrası uyarınca kurulmuş ya da gösterilmiş organdan sonuç alamaması durumunda, dilekçe sahibinin konuyu altı ay içinde Komiteye duyurma hakkı vardır.
a. Komite, kendisine verilen herhangi bir duyuruyu, gizli olarak, bu Sözleşmenin herhangi bir hükmünü çiğnediği ileri sürülen Taraf Devletin dikkatine sunar; ancak ilgili bireylerin ya da birey gruplarının kimlikleri kendi açık olurları alınmaksızın açıklanamaz. Komite, imzasız duyuruları kabul etmez.
Duyuruyu alan Devlet, üç ay içinde Komiteye, konuyu açığa kavuşturan ve –varsa- uyguladığı yargı yolunu belirten yazılı açıklamalar ya da bildirimlerde bulunur.
a. Komite, ilgili Taraf Devlet ve dilekçe sahibinin sağladığı tüm bilgilerin ışığında duyuruları inceler. Komite, dilekçe sahibinin tüm iç yargı yollarının tümünü kullanmış olduğu kanısına varmadıkça herhangi bir duyuruyu incelemez. Bununla birlikte, yargı yollarına başvurmanın akılcı olmayan bir ölçüde geciktirildiği durumlarda bu bir kural değildir.
Komite, -varsa- önerilerini ve tavsiyelerini ilgili taraf Devlete ve dilekçe sahibine bildirir.
Komite yıllık raporunda, bu duyuruların bir özetiyle uygun gördüğünde; ilgili Taraf Devletlerin yaptığı açıklama ve bildirimlerle kendi öneri ve tavsiyelerinin bir özetine de yer verir.
Komite, ancak bu Sözleşmeye Taraf en az on devletin bu maddenin 1. fıkrası uyarınca yapacağı bildirimlerle kendini bağlı sayması üzerine, bu maddede öngörülen görevleri yerine getirmeye yetkilidir.
Madde 15
1. 14 Aralık 1960 tarihli Genel Kurul Kararının içerdiği Sömürge ülkelere ve Halklarına Bağımsızlık Tanıma Bildirgesinin amaçları gerçekleşene kadar, bu Sözleşmenin hükümleri; başka Uluslararası belgeler ya da Birleşmiş Milletler ya da uzmanlık kuruluşları tarafından bu halklara tanınmış olan dilekçe hakkını hiçbir biçimde sınırlamaz.
2. a.Bu Sözleşmenin 8. maddesinin 1. fıkrasına göre kurulmuş olan Komite, bu Sözleşmenin ilke ve amaçlarıyla doğrudan ilgili konuları ele alan Birleşmiş Milletler organlarından, Vesayet Altında Bulunan ve Kendini Yönetmeyen ülkelerin ya da 1514 (XV) sayılı Genel Kurul Kararının uygulandığı tüm öteki ülkelerin haklarından alınan ve bu Sözleşmenin kapsamına girdiği gibi bu organlar önünde bulunan konulara ilişkin dilekçeleri incelemeleri sırasında dilekçe örnekleri alır ve bu organlara bu dilekçeler üzerindeki görüş ve tavsiyelerini bildirir.
b.Komite, Birleşmiş Milletlerin yetkili organlarından, bu fıkranın (a) bendinde sözü geçen ülkelerdeki yönetici otoriteler tarafından uygulanan ve bu Sözleşmenin ilke ve amaçlarıyla doğrudan ilgili olan yasama, yargı ve yönetim önlemleriyle öteki önlemlere ilişkin raporların örneklerini alır ve bu organlara görüş bildirerek tavsiyelerde bulunur.
3. Komite, Genel Kurula sunduğu raporunda Birleşmiş milletler organlarından aldığı dilekçe ve raporların bir özetiyle bu dilekçe ve raporlara ilişkin kendi görüş ve tavsiyelerine de yer verir.
4. Komite, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterinden bu Sözleşmenin amaçlarıyla ilgili olan ve bu maddenin 2. fıkrasının (a) bendinde sözü geçen ülkelere ilişkin olarak elinde bulunan her türlü bilgiyi ister.
Madde 16
Bu Sözleşmenin, anlaşmazlık ve şikayetlerin sonuca bağlanmasına ilişkin hükümleri, Birleşmiş Milletler ve uzmanlık kuruluşlarının kuruluş belgelerinde ya da onlarca kabul edilmiş sözleşmelerde öngörülen ve ayrımcılık konusundaki anlaşmazlık ve şikayetleri çözüme bağlamayı amaçlayan öteki işlemleri zedelemeden uygulanır ve Taraf Devletleri, bir anlaşmazlığı çözmek üzere aralarında yürürlükte olan genel ya da özel Uluslararası sözleşmeler uyarınca başka işlemlere başvurmaktan alıkoymaz.
BÖLÜM III
Madde 17
Bu Sözleşme, Birleşmiş Milletlerin ya da uzmanlık kuruluşlarının üyesi herhangi bir Devletin, Uluslararası Adalet Divanı Statüsüne Taraf herhangi bir Devletin ve Birleşmiş Milletler Genel Kurulunca bu Sözleşmeye taraf olmaya çağrılmış olan herhangi bir başka Devletin imzasına açıktır.
Bu Sözleşme onaya bağlıdır. Onay belgeleri Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine verilir.
Madde 18
Bu Sözleşme, 17. maddesinin 1. fıkrasında anılan herhangi bir Devletin katılmasına açıktır.
Katılma, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine bir katılma belgesinin verilmesiyle olur.
Madde 19
Bu Sözleşme, yirmiyedinci onay belgesi ya da katılma belgesinin Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine veriliş tarihinden sonraki otuzuncu gün yürürlüğe girer.
Yirmiyedinci onay belgesi ya da katılma belgesinin verilişinden sonra bu Sözleşmeyi onaylayan ya da ona katılan her Devlet için bu Sözleşme; kendi onay belgesi ya da katılma belgesini verdiği tarihten sonraki otuzuncu gün yürürlük kazanır.
Madde 20
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, onay ya da katılma sırasında Devletler tarafından konulan çekinceleri alır ve bu Sözleşmeye Taraf olan ya da olabilecek tüm Devletlere iletir. Bu çekinceye karşı çıkan herhangi bir Devlet, sözügeçen duyuru tarihinden başlayarak doksan günlük bir süre içinde, Genel Sekretere bunu kabul etmediğini bildirir.
Bu Sözleşmenin içerik ve amacıyla bağdaşmaz bir çekince konulamaz. Bu Sözleşmeye kurulan organlardan herhangi birinin işlemesini engelleme sonucu doğacak bir çekinceye izin verilemez. Bu Sözleşmeye Taraf Devletlerin en az üçte ikisinin karşı çıktığı bir çekince, Sözleşmeyle bağdaşmaz ve engelleyici sayılır.
Bu çekinceler, bu amaçla Genel Sekretere yapılacak bir bildirimle herhangi bir tarihte geri alınabilir. Bu bildirimler alındığı tarihte hüküm kazanır.
Madde 21
Taraf bir Devlet, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine yazılı bir bildirimde bulunarak bu Sözleşmeyi yürürlükten kaldırabilir. Sözleşmenin yürürlükten kaldırılması, bu bildirimin Genel Sekreterce alınış tarihinden bir yıl sonra hüküm kazanır.
Madde 22
İki ya da daha çok Devlet arasında bu Sözleşmenin yorumlanması ve uygulanması bakımından doğan ve görüşmelerle ya da bu Sözleşmede açıkça öngörülmüş işlemlerle çözüme bağlanamayan herhangi bir anlaşmazlık, taraflar bir başka çözüm yolunda uzlaşamazlarsa;, bu anlaşmazlığın taraflarından herhangi birinin isteği üzerine, karar için Uluslararası Adalet Divanına sunulur.
Madde 23
Herhangi bir Taraf Devlet, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine yapacağı yazılı bir bildirimle herhangi bir anda bu Sözleşmenin değiştirilmesini isteyebilir.
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, bu istek konusunda –varsa- yapılacak işlemler kararlaştırılır.
Madde 24
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, bu Sözleşmenin 17. maddesinin 1. fıkrasında değinilen tüm Devletlere;
17 ve 18. maddelere göre olan imza, onay ve katılmaları;
19. madde uyarınca bu sözleşmenin yürürlüğe giriş tarihini;
14, 20 ve 23. maddelere göre alınan duyuru ve bildirimleri, ve
21. maddeye göre yapılan bozma bildirimlerini bildirir.
Madde 25
Çince, İngilizce, Fransızca, İspanyolca ve Rusça metinleri aynı ölçüde özgün olan bu Sözleşme Birleşmiş Milletler arşivine konur.
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, bu Sözleşmenin onaylı birer örneğini; bu Sözleşmenin 17. maddesinin 1. fıkrasında adı geçen gruplara giren tüm Devletlere gönderir.
Anneliğin Korunması Sözleşmesi(Maternity Protection Convention), 15 Haziran 2000 tarihinde Cenevre’de kabul edilmiş ve 7 Şubat 2002 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Uluslararası Çalışma Örgütü tarafından düzenlenen Sözleşme, 1952 tarihli, Anneliğin Korunması Sözleşmesi’ni değiştirerek güncellemiş, aile hukukuna, çocuğun ve annenin haklarına, doğum yardımına, doğum sonrası komplikasyonlara, annenin ihtiyaçlarına, devletin sorumluluklarına ve diğer hususlara ilişkin evrensel hükümler getirmiştir.
Anneliğin Korunması Sözleşmesi
Uluslararası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu tarafından Cenevre’de toplantıya çağrılan,
Uluslararası Çalışma Örgütü Genel Konferansı, 30 Mayıs 2000 tarihinde yaptığı seksen sekizinci oturumunda;
Tüm kadınların işyerindeki eşitliğini ve anne ile çocuğun sağlığını ve güvenliğini daha çok teşvik etmek için ve teşebbüs çeşitliliğinin yanı sıra Üyelerin ekonomik ve sosyal gelişimindeki farklılıkların ve de ulusal hukuk ve uygulamada anneliğin korunması konusundaki gelişmelerin tanınması için 1952 tarihli (Gözden Geçirilmiş) Anneliğin Korunması Sözleşmesi’nin ve 1952 tarihli Anneliğin Korunması Tavsiye Kararı’nın değiştirilmesi ihtiyacını dikkate alarak ve İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi (1948), Birleşmiş Milletler Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (1979), Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme (1989), Pekin Bildirgesi ve Eylem Platformu (1995), Kadın İşçilere Fırsat Eşitliği ve Eşit Muamele Sağlanmasına ilişkin Uluslararası Çalışma Örgütü Beyannamesi (1975), İşyerindeki Temel İlke ve Haklara ve bunların Takibine ilişki Uluslararası Çalışma Örgütü Beyannamesi (1998) ve bunların yanı sıra, başta 1981 tarihli Aile Sorumlulukları Bulunan İşçiler Hakkında Sözleşme olmak üzere, kadın ve erkek işçilere fırsat eşitliği ve eşit muamele sağlanmasını hedefleyen uluslararası çalışma Sözleşmeleri ve Tavsiye Kararları hükümlerini dikkate alarak ve
Kadın işçilerin koşullarını ve hükümet ile toplumun ortak sorumluluğuna giren hamilelik koruması sağlama ihtiyacını göz önünde bulundurarak ve 1952 tarihli (Gözden Geçirilmiş) Anneliğin Korunması Sözleşmesi’nin ve 1952 tarihli Tavsiye Kararı’nın değiştirilmesine ilişkin, bu oturum gündeminin dördüncü başlığını oluşturan birtakım önergelerin kabul edilmesi üzerine karar vererek ve
Bu önergelerin bir uluslararası sözleşme biçimi alması için kararlı davranarak,
İki bin yılı Haziran ayının on beşinci gününde, 2000 tarihli Anneliğin Korunması Sözleşmesi olarak anılabilecek olan işbu Sözleşme’yi kabul etmektedir:
Kapsam
Madde 1
Bu Sözleşme’nin amaçları uyarınca, kadın deyimi hiçbir ayrımcılık yapılmaksızın kadın cinsine ait tüm kişileri, çocuk deyimi ise hiçbir ayrımcılık yapılmaksızın tüm çocukları ifade eder.
Madde 2
1. Bu Sözleşme, alışılmışın dışında nitelikler taşıyan bağımlı iş biçimlerinde çalışanlar da dahil olmak üzere tüm çalışan kadınlara uygulanır.
2. Ancak, işbu Sözleşme’yi onaylayan her Üye, ilgili işveren ve işçi örgütleri temsilcilerine danıştıktan sonra, tatbiki kendisi açısından önemli nitelikte özel sorunlara yol açacak olan sınırlı işçi kategorilerini Sözleşme’nin kapsamından tümüyle veya kısmen çıkarabilir.
3. Bir önceki fıkrada sağlanan imkânı kullanan her Üye, Uluslararası Çalışma Örgütü Anayasası’nın 22. maddesi kapsamında işbu Sözleşme’nin uygulamasına ilişkin olarak sunduğu ilk raporunda, bu şekilde kapsam dışı bırakılan işçi kategorilerini ve kapsam dışı bırakılma nedenlerini sıralayacaktır. Söz konusu Üye, sonraki raporlarında, Sözleşme hükümlerinin giderek bu kategorilere de yayılması amacıyla alınan tedbirleri açıklayacaktır.
Sağlık Koruması
Madde 3
Her Üye, ilgili işveren ve işçi örgütleri temsilcilerine danıştıktan sonra, hamile veya emziren kadınların anne veya çocuğun sağlığına zarar verir nitelikte olduğu yetkili makamlar tarafından tespit edilmiş ya da anne veya çocuğun sağlığı üzerinde büyük bir tehlike yarattığı düşünülen işleri yapmak zorunda bırakılmamasını sağlayacak uygun tedbirleri alacaktır.
Annelik İzni
Madde 4
1. Ulusal hukuk ve teamül tarafından belirlendiği şekilde, çocuğun tahmini doğum tarihini gösteren bir sağlık raporu veya başka uygun bir belge sunulması üzerine Sözleşme’nin uygulama alanına dahil olan kadın 14 haftadan az olmayacak bir süreyi kapsayan annelik iznine hak kazanacaktır.
2. Yukarıda bahsi geçen izin süresinin uzunluğu her bir Üye tarafından işbu Sözleşme’nin resmi onay belgesine ek olarak sunulan bir beyanla belirlenecektir.
3. Her Üye, daha sonra, Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürü’ne annelik izni süresini uzatan bir beyan sunabilir.
4. İşveren ve işçi örgütleri temsilcileri ve hükümet tarafından ulusal düzeyde başka bir mutabakat sağlanmış olmadıkça, annelik izni anne ve çocuğun sağlığının korunması gereğince çocuğun doğumu sonrasında altı haftalık zorunlu izni de kapsayacaktır.
5. Annelik izninin doğum öncesi kısmı, doğum sonrası zorunlu izinden hiçbir indirim yapılmaksızın, çocuğun tahmini doğum tarihi ile gerçek doğum tarihi arasında geçen süre kadar uzatılacaktır.
Hastalık veya Komplikasyon İzni
Madde 5
Annelik izni süresinden önce veya sonra, hamilelik veya doğumdan kaynaklanan bir hastalık, komplikasyon veya komplikasyon tehlikesi halinde sağlık raporu sunulması üzerine izin verilecektir. Bu iznin niteliği veya azami süresi ulusal hukuk ve teamül uyarınca belirlenebilir.
Yardımlar
Madde 6
1. Ulusal yasa ve düzenlemeler uyarınca veya ulusal teamül ile bağdaşan başkaca bir şekilde, 4. ve 5. maddelerde bahsi geçen izinler nedeniyle işten uzak kalan kadınlara parasal yardım sağlanacaktır.
2. Parasal yardımlar, kadının kendisini ve çocuğunu düzgün sağlık koşullarında ve uygun bir yaşam standardında tutabilmesini sağlayacak bir seviyede olacaktır.
3. Dördüncü maddede bahsi geçen izin uyarınca ödenen parasal yardımların, ulusal yasa veya teamül kapsamında daha önceki kazançlara dayanarak hesaplanıyor olması halinde, bu yardımların tutarı kadının önceki kazancının veya yardım hesaplanırken dikkate alınan kazançların üçte ikisinden az olmayacaktır.
4. Dördüncü maddede bahsi geçen izin uyarınca ödenen parasal yardımların hesaplanmasında, ulusal yasa veya teamül kapsamında başka yöntemlerin kullanılması halinde, bu yardımların tutarı, bir önceki fıkranın tatbiki sonucu ortaya çıkan ortalama tutarla kıyaslanabilir olacaktır.
5. Her Üye, parasal yardımlara hak kazanma koşullarının işbu Sözleşme’nin uygulama alanına dahil olan kadınların büyük bir çoğunluğu tarafından karşılanabilmesini sağlayacaktır.
6. Bir kadın, ulusal yasa ve düzenlemeler uyarınca veya ulusal teamül ile bağdaşan başkaca bir şekilde parasal yardımlara hak kazanma koşullarını karşılamaması halinde, gelir düzeyinin bunu gerektirmesi koşuluyla sosyal yardım fonlarından yeterli bir yardım almaya hak kazanacaktır.
7. Kadın ve çocuğuna, ulusal yasa ve düzenlemeler uyarınca veya ulusal teamül ile bağdaşan başkaca bir şekilde sağlık yardımı sağlanacaktır. Sağlık yardımları doğum öncesi, doğum ve doğum sonrası bakımın yanı sıra gerektiğinde hastane bakımını da kapsayacaktır.
8. Kadının işgücü piyasasındaki konumunu korumak için, 4. ve 5. maddelerde bahsi geçen izne ilişkin yardımlar zorunlu sosyal sigorta veya kamu fonlarından ya da ulusal hukuk ve teamül tarafından saptanmış başkaca bir şekilde temin edilecektir. İşverenin bu yönde özel bir mutabakatı bulunmadıkça,
a) bir üye Devlet’in ulusal hukuk veya teamülünde, işbu Sözleşme’nin Uluslararası Çalışma Konferansı tarafından kabul edildiği tarih öncesinde böylesi öngörülmüş ise veya
b) sonradan, işveren ve işçi örgütleri temsilcileri ve hükümet tarafından ulusal seviyede bu yönde bir mutabakat mevcut ise işveren, istihdam ettiği bir kadına ödenen bu parasal yardımların doğrudan maliyetini tek başına üstlenmeyecektir.
Madde 7
1. Ekonomisi ve sosyal güvenlik sistemi yeterince gelişmemiş olan bir Üyenin, parasal yardımların, ulusal yasa ve düzenlemeler uyarınca hastalık veya geçici işgöremezlik halinde ödenen orandan daha az bir oranda olmaması kaydıyla, 6. maddenin 3. ve 4. fıkralarına uygun hareket ettiği varsayılacaktır.
2. Bir önceki fıkrada sunulan imkânı kullanan bir Üye, Uluslararası Çalışma Örgütü Anayasası’nın 22. maddesi uyarınca, bu Sözleşme’nin tatbiki hususunda sunduğu ilk raporda, bunun nedenlerini açıklayacak ve parasal yardımların oranını belirtecektir. Üye, sonraki raporlarında ise yardımların oranını giderek artırmak için alınan tedbirleri açıklayacaktır.
İş Güvencesi ve Ayrımcılık Yasağı
Madde 8
1. Bir işverenin, istihdam ettiği bir kadının işine hamilelik ya da çocuk doğurma ve bunun neticeleri ya da çocuk emzirmeyle ilgisi bulunmayan gerekçelere dayanılarak gerçekleştirilmiş olmadıkça, hamilelik ya da 4. ve 5. fıkralarda bahsi geçen izin süresince yahut işe dönmesini müteakiben ulusal yasa veya düzenlemeler tarafından öngörülen süre içerisinde son vermesi hukuka aykırı sayılacaktır. İşten çıkarma gerekçelerinin hamilelik ya da çocuk doğurma ve bunun neticeleri ya da çocuk bakımıyla ilgisi olmadığını ispat yükü işverene düşecektir.
Kadınların, annelik izninin sonunda eski görevine veya eşit oranda kazanç sağlayacağı başka bir göreve dönme hakkı güvence altındadır.
Madde 9
1. Her bir Üye, anneliğin, 2. maddenin 1. fıkrasına bakılmaksızın işe erişimi de içerecek şekilde, istihdam alanında bir ayrımcılık kaynağı oluşturmamasını sağlamak için uygun tedbirleri alacaktır.
2. Bir önceki fıkrada bahsi geçen tedbirler:
a) ulusal yasa veya düzenlemeler kapsamında hamile veya emziren kadınlar için yasaklanmış ya da sınırlandırılmış işler veya
b) kadının ve çocuğun sağlığına yönelik bilinen veya önemli bir risk taşıyan işler için ulusal yasa ve düzenlemeler tarafından gerekli kılındığı durumlar dışında işe başvuran bir kadından hamilelik testi yaptırmasının veya böyle bir test sonucunu getirmesinin şart koşulması yasağını da içerecektir.
Emziren Anneler
Madde 10
1. Kadınlara, çocuğunu emzirmesi için günde bir veya birden çok ara ya da günlük çalışma saatinden belirli bir indirim hakkı tanınacaktır.
2. Emzirme arasının veya günlük çalışma saatlerinden yapılacak indirimin geçerli olacağı süre, bunların sayısı, emzirme aralarının uzunluğu ve günlük çalışma saatlerinden indirim yapma usulleri ulusal hukuk ve teamül tarafından belirlenecektir. Bu aralar veya günlük çalışma saatlerinden yapılacak indirim çalışma saatlerine dahil sayılacak ve buna uygun olarak ücretlendirilecektir.
Dönemsel Değerlendirme
Madde 11
Her bir Üye, işveren ve işçi örgütleri temsilcilerine danışarak, 4. maddede bahsi geçen izin süresinin uzatılmasının veya 6. maddede bahsi geçen parasal yardım miktarının ya da oranının artırılmasının uygun olup olmadığını belirli aralıklarla inceleyecektir.
Uygulama
Madde 12
Bu Sözleşme, toplu sözleşmeler, hakem kararları, mahkeme kararları veya ulusal teamülle bağdaşır nitelikteki bir başka yolla işlerliğe konulduğu haller dışında yasalar ve yönetmeliklerle uygulamaya konulacaktır.
Son Hükümler
Madde 13
Bu Sözleşme 1952 tarihli (Gözden Geçirilmiş) Anneliğin Korunması Sözleşmesi’ni değiştirmektedir.
Madde 14
Bu Sözleşme’nin resmi onay belgeleri, tescil edilmek üzere Uluslararası Çalışma
Bürosu Genel Müdürü’ne gönderilecektir.
Madde 15
1. Bu Sözleşme yalnızca, onayları Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürü tarafından tescil edilmiş olan Uluslararası Çalışma Örgütü Üyelerini bağlayacaktır.
2. Sözleşme, iki Üye onayının Genel Müdür tarafından tescil edilme tarihinin üzerinden 12 ay geçtikten sonra yürürlüğe girecektir.
3. Bu tarihten sonra ise, Sözleşme herhangi bir Üye açısından söz konusu Üye onayının tescil edilme tarihinin üzerinden 12 ay geçtikten sonra yürürlüğe girecektir.
Madde 16
1. Bu Sözleşme’yi onaylamış bulunan bir Üye, Sözleşme’nin ilk yürürlüğe giriş tarihinin üzerinden on yıl geçtikten sonra, Uluslararası Çalışma Örgütü Genel Müdürü’ne iletilen resmi bir yazı ile Sözleşme’yi feshedebilir. Bu fesih, resmi olarak tescil edildiği tarihin üzerinden bir yıl geçmeden geçerlilik kazanmayacaktır.
2. Bu Sözleşme’yi onaylamış bulunan ve bir önceki fıkrada bahsi geçen on yıllık sürenin sona ermesini müteakip bir yıl içerisinde işbu maddede öngörülen fesih hakkını kullanmayan her bir Üye, bir on yıllık süre boyunca daha Sözleşme’yle bağlı olacak ve ondan sonra, her bir on yıllık sürenin dolmasının ardından işbu maddede öngörülen koşullar altında Sözleşme’yi feshedebilecektir.
Madde 17
1. Uluslararası Çalışma Örgütü Genel Müdürü, Uluslararası Çalışma Örgütü’nün tüm Üyelerini, kendisine Örgüt Üyeleri tarafından bildirilen tüm onayların ve fesih işlemlerinin tescili konusunda bilgilendirecektir.
2. Genel Müdür, Örgüt Üyelerini ikinci onayın tescili konusunda bilgilendirirken, Sözleşme’nin yürürlüğe gireceği tarihe de dikkatlerini çekecektir.
Madde 18
Uluslararası Çalışma Örgütü Genel Müdürü, yukarıdaki madde hükümleri uyarınca kendisi tarafından tescil edilen tüm onay ve fesih bildirimlerinin bütün ayrıntılarını, Birleşmiş Milletler Şartı’nın 102. maddesi uyarınca kaydedilmek üzere Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne gönderecektir.
Madde 19
Uluslararası Çalışma Örgütü Yönetim Kurulu, gerekli gördüğü zamanlarda, Genel Konferans’a bu Sözleşme’nin işleyişine dair bir rapor sunacak ve Sözleşme’nin tümüyle veya kısmen değiştirilmesi meselesinin Konferans’ın gündemine alınmasının istenip istenmediğini inceleyecektir.
Madde 20
1. Konferans’ın bu Sözleşme’yi tümüyle veya kısmen değiştiren yeni bir Sözleşme kabul etmesi durumunda, yeni Sözleşme’nin aksini öngörmemesi halinde:
a) değişiklik getiren yeni Sözleşme’nin bir Üye tarafından onaylanması, işbu Sözleşme’nin hukuken, yukarıdaki 16. madde hükümlerine bakılmaksızın, değişiklik getiren yeni Sözleşme’nin yürürlüğe girmesi halinde ve girdiği tarihte derhal feshini içerecektir;
b) değişiklik getiren yeni Sözleşme’nin yürürlüğe girdiği tarih itibariyle işbu Sözleşme Üyelerin onayına kapanacaktır.
2. Bu Sözleşme her halükârda, bunu onaylamış ancak değişiklik getiren Sözleşme’yi onaylamamış olan Üyeler açısından mevcut haliyle ve içeriğiyle yürürlükte kalacaktır.
Madde 21
Bu Sözleşme’nin İngilizce ve Fransızca metinleri eşit oranda geçerlidir.
Çapraz Referanslar
156 No’lu Sözleşme: Aile Sorumlulukları Bulunan İşçiler Hakkında Sözleşme,
Lon Luvois Fuller, 15 Haziran 1902 tarihinde Amerika Birleşik Devletlerinin, Teksas eyaletine bağlı Hereford kentinde doğdu. 8 Nisan 1978 tarihinde ve 75 yaşında Federal Almanya’nın Bavyera eyaletine bağlı Münih kentinde yaşamını yitirdi.
Hukuk ve ahlak arasında zorunlu bir ilişki olduğunu savunan, Amerikalı bir hukuk felsefecisidir.
Fuller, hukuksal pozitivizmi eleştirmiş, doğal hukuk teorisini ise laik ve usule uygun bir formatta savunmuştur.
Harvard Üniversitesinde uzun yıllar hukuk profesörlüğü yapmış, 1964 tarihinde yazdığı The Morality of Law kitabında tüm hukuk sistemlerinin bireylere itaat yükümlülüğü getiren bir ahlak içerdiği tezini ortaya atmıştır.
Sekiz ilke ileri sürmüş, bu ilkelerin hukukun iç ahlakını oluşturduğunu söylemiş, kanun koyucunun kuralları yaparken uyması gereken sekiz ilkenin, genel, kamusal, geleceğe yönelik, açık, mantıksal tutarlılığa sahip, uygulanabilir, zamana bağlı tutarlılık içeren, önceden yayımlanan ve yöneticilerin uyduğu kurallar olmasını savunmuş, birçok felsefecinin hukuka dayanak yaptığı Tanrı buyruklarından türeyen yüksek yasaları ve dinsel teorileri reddetmiş, rasyonel ve evrensel ilkeler önermiştir.
Fuller’in getirmiş olduğu 8 ilke şunlardır:
1.Kurallar genel olmalıdır
2.Kurallar yayımlanmış olmalıdır
3.Kurallar geçmişe yürür olmamalıdır
4.Kurallar açık olmalıdır
5.Kurallar çelişmemelidir
6.Kurallar imkansızı talep etmemelidir
7.Kurallar zaman içinde tutarlı olmalıdır (sabitlik)
8. Yetkililerin eylemi ve yayımlanmış kurallar arasında uyum olmalıdır
Fuller, “hukukun iç ahlakına” ve saymış olduğu sekiz ilkeye uymayan yasaları gerçek hukuk olarak kabul etmemiş, koymuş olduğu ahlaki standartlardan bir tanesini dahi ihlal eden hukuki metinlerin gerçek hukuk olarak kabul edilemeyeceğini ve asgari ahlaka sahip olmayan hukuka insanların itaat edemeyeceğini savunmuş, koymuş olduğu bu ilkelerin, hukukun üstünlüğünü sağlayacağını, adalete ve öngörülebilirliğe sahip olacağını ileri sürmüştür.
Sekiz ilkeden herhangi biri, bir yönetim sisteminde eksikse, sistem yasal olmayacaktır. Hukuksal sistemler uzlaşma sağlamalı, netlik, tutarlılık ve istikrarı içinde barındırmalıdır.
“Hukukun iç ahlakından her bir ayrılış, sorumlu bir hukuki özne olarak insanın onuruna hakaret etmek demektir. Onun davranışlarını yayımlanmamış veya geçmişe yürür kurallarla yargılamak ya da ona yerine getiremeyeceği emirler vermek, onun özerkliğine karşı kayıtsızlığı ortaya koymaktır. Bunun aksine, insanın sorumlu eylem yetisi olmadığı kabul edildiğinde, hukuki ahlak (legal morality) var olma nedenini kaybedecektir. Onun davranışlarını, yayımlanmamış veya geçmişe yürür kurallarla yargılamak artık bir hakaret olmayacaktır, çünkü artık bir hakaret yoktur – hatta bu bağlamda yargılamak sözü de yersiz olacaktır; biz artık bir insanı yargılamıyoruz, onu kontrol (act upon) ediyoruz”
Şuşa Beyannamesi, Azerbaycan ile Türkiye arasında 15 Haziran 2021 tarihinde, Azerbaycan’ın Şuşa kentinde imzalanan ortak bildiridir. Ortak bildiri Türkiye adına Recep Tayyip Erdoğan, Azerbaycan adına ise İlham Aliyev tarafından imzalanmıştır.
Bildiri ile Azerbaycan ve Türkiye savunma alanında işbirliği içerisinde hareket etme iradesi açıklanmıştır.
Türkiye Cumhuriyeti ile Azerbaycan Cumhuriyeti Arasında Müttefiklik İlişkileri Hakkında
ŞUŞA BEYANNAMESİ
Türkiye Cumhuriyeti ile Azerbaycan Cumhuriyeti;
Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ve Azerbaycan Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in Azerbaycan’ın ve bir bütün olarak Türk dünyasının eski kültür beşiği Şuşa kentinde görüşmesinin tarihi önemine vurgu yaparak,
İki dost ve kardeş ülke arasında imzalanmış tüm uluslararası belgelere, bununla ilgili 13 Ekim 1921 tarihli Kars Antlaşması’na sadık olduklarını bir kez daha onaylayarak,
9 Şubat 1994 tarihinde imzalanan “Türkiye Cumhuriyeti ve Azerbaycan Cumhuriyeti Arasında Dostluk ve Çok Yönlü İşbirliğinin Geliştirilmesine İlişkin Anlaşma” ile “Türkiye Cumhuriyeti ve Azerbaycan Cumhuriyeti Arasında İşbirliği ve Karşılıklı Yardımlaşma Protokolü”, ayrıca 16 Ağustos 2010 tarihinde imzalanan “Türkiye Cumhuriyeti ve Azerbaycan Cumhuriyeti Arasında Stratejik Ortaklık ve Karşılıklı Yardım Anlaşması”na dayanarak,
İki ülke ve halkları arasındaki dostluk ve kardeşlik bağlarından hareketle Türkiye Cumhuriyeti ve Azerbaycan Cumhuriyeti arasındaki ilişkilerin niteliksel olarak yeni, müttefiklik düzeyine çıkarılmasının iki ülke ve halklarının çıkar ve menfaatlerine hizmet ettiğinin altını çizerek,
Ortak çıkarların korunmasında her iki ülkenin siyasi, ekonomik, savunma, kültür, insani, sağlık, eğitim, sosyal, gençlik ve spor alanlarındaki imkân ve potansiyelinin birleştirilmesinin öneminin farkında olarak,
Ortak çıkarlara dayalı bölgesel ve uluslararası stratejik konulardaki faaliyetlerin karşılıklı şekilde koordinasyonunun gerekliliğini ifade ederek,
Türkiye Cumhuriyeti ve Azerbaycan Cumhuriyeti’nin bağımsızlığı, egemenliği, toprak bütünlüğü, uluslararası düzeyde kabul görmüş sınırlarının dokunulmazlığı gibi milli çıkarlara dayanan konularda ikili ve çoklu formatlarda dayanışma ve karşılıklı yardım ilkelerinden yola çıkarak,
Türk dünyasının sürekli olarak gelişimine yönelik karşılıklı faaliyetlerin bölgesel ve uluslararası düzeyde ileriye götürülmesiyle ilgili çabaları birleştirerek,
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün ve Azerbaycan Halkının Umum milli lideri Haydar Aliyev’in bilgece söyledikleri “Azerbaycan’ın sevinci sevincimiz, kederi kederimizdir” ve “Tek millet, iki devlet” sözlerinin halklarımızın milli-manevi serveti olarak değerlendirildiğini özellikle vurgulayarak,
Türkiye Cumhuriyeti ve Azerbaycan Cumhuriyeti arasındaki ikili ilişkilerin daha da genişletilmesi ve derinleştirilmesi perspektiflerini her yönüyle inceleyerek, beyan ederler;
Taraflar, iki dost ve kardeş ülke arasındaki stratejik düzeyde gelişmekte olan ilişkilerin durumundan memnuniyetlerini ifade ederek siyasi diyaloğun her düzeyde sürdürülmesinin ve yüksek düzeyli karşılıklı ziyaretlerin önemini belirtirler.
Taraflar büyük gururla, Azerbaycan’ın 44 gün süren Vatan Savaşı’nda zafer kazanarak Ermenistan’ın 30 yıldır süren saldırgan politikasını durdurduğunu, topraklarını işgalden kurtardığını, tarihi adaleti ve uluslararası hukuku yeniden sağladığını ifade ederler.
Azerbaycan, Ermenistan’ın 30 yıl süren saldırısına son verilmesinde, işgal edilmiş toprakların kurtarılmasında, Azerbaycan’ın toprak bütünlüğünün sağlanmasında Türkiye Cumhuriyeti’nin manevi-siyasi desteğine yüksek değer vermektedir. Taraflar, Kafkasya bölgesinde istikrar ve güvenliğin pekiştirilmesi, ekonomi ve ulaştırma alanındaki tüm bağların yeniden sağlanması, ayrıca bölge devletleri arasındaki ilişkilerin normale dönüştürülmesi ve uzun vadeli barışın sağlanması yönündeki çabalarını sürdüreceklerdir. Bu kapsamda, Azerbaycan Cumhuriyeti’nin Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti’nin özel coğrafi konumu dikkate alınacaktır.
Taraflar, Azerbaycan’ın işgalden kurtarılan topraklarında Türkiye-Rusya Ortak Merkezi’nin faaliyetlerine Türkiye’nin katkılarının bölgedeki barış, istikrar ve refahın sağlanmasında önemli rol oynadığına vurgu yaparlar.
Türkiye Cumhuriyeti ve Azerbaycan Cumhuriyeti bağımsızlık, egemenlik, toprak bütünlüğü, uluslararası düzeyde tanınmış sınırların dokunulmazlığı, devletlerin iç işlerine karışmama ilkelerine dayanarak müttefiklik ilişkilerinin kurulmasının siyasi ve hukuki mekanizmalarını belirler.
Taraflar, dış politika alanındaki koordinasyonun ve düzenli ikili siyasi istişarelerin gerçekleştirilmesinin önemini belirtir ve bu yönde Türkiye Cumhuriyeti ve Azerbaycan Cumhuriyeti arasında Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi çerçevesindeki faaliyetlerin önemini vurgular.
Taraflar, kendi ulusal çıkar ve menfaatlerini koruma ve sağlamaya yönelik bağımsız dış politika yürütürler. Taraflar, bölgesel ve uluslararası düzeyde istikrar ve refah üzerinden barış, dostluk ve samimi komşuluğa dayalı uluslararası ilişkilerin geliştirilmesi, ayrıca ihtilaflar ile bölgesel ve küresel güvenlik ve istikrar meselelerinin çözümlenmesi yönünde ortak çaba gösterirler.
Taraflar, güncel, karşılıklı ilgi uyandıran uluslararası konularda dayanışma ve karşılıklı destek sergileyerek yakın veya örtüşen tutumlardan yola çıkarak ikili işbirliğini derinleştireceklerdir ve BM, AGİT, Avrupa Konseyi, Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi, İİT dahil uluslararası ve bölgesel kuruluşlar çerçevesinde birbirine karşılıklı destek vereceklerdir.
Taraflardan herhangi birinin kanaatine göre onun bağımsızlığına, egemenliğine, toprak bütünlüğüne, uluslararası düzeyde tanınmış sınırlarının dokunulmazlığına veya güvenliğine karşı üçüncü bir devlet veya devletler tarafından tehdit ve saldırı gerçekleştirildiğinde, Taraflar, ortak istişareler yapacak ve bu tehdit veya saldırının önlenmesi amacıyla BM Şartı’nın amaç ve ilkelerine uygun girişimlerde bulunacak, birbirine BM Şartı’na uygun şekilde gerekli yardımı yapacaklardır. Bu yardımın kapsam ve biçimi ivedi yapılan görüşmeler yoluyla belirlenerek ortak tedbirler alınması için savunma ihtiyaçlarının karşılanmasına karar verilecek ve Silahlı Kuvvetlerin güç ve yönetim birimlerinin koordineli faaliyeti sağlanacaktır.
Tarafların Güvenlik Konseylerinin milli güvenlik konularında düzenli olarak ortak toplantıları düzenlenecektir ve bu toplantılarda ulusal çıkarların, Tarafların çıkarlarını etkileyen bölgesel ve uluslararası güvenlik konularının müzakeresi gerçekleştirilecektir.
Taraflar, iki kardeş ülke silahlı kuvvetlerinin çağın gereklerine uygun olarak yeniden yapılandırılması ve modernizasyonuna yönelik olarak ortak çaba göstermeye devam edecektir.
Taraflar, Ermeni işgalinden kurtarılan rayonlarda başta mayınlı arazilerin temizlenmesi olmak üzere hayatın normalleştirilmesi faaliyetlerini destekleyeceklerdir.
Taraflar, savunma yeteneklerinin ve askeri güvenliğin güçlendirilmesine yönelik personel mübadelesini, ortak eğitim ve tatbikatların düzenlenmesini, iki ülke silahlı kuvvetlerinin birlikte çalışabilirliğinin artırılmasını, modern teknolojilere dayalı silah ve mühimmatların yönetilmesinde yakın işbirliğini ve bu amaçla yetkili kurum ve kuruluşların koordineli faaliyetinin sağlanmasını teşvik edeceklerdir. Türkiye ve Azerbaycan diğer dost devletlerin orduları ile birlikte askeri tatbikatların düzenlenmesini destekleyeceklerdir.
Taraflar, ulusal ve uluslararası yükümlülüklerini göz önünde bulundurmak suretiyle, deniz, hava ve uzay alanında karşılıklı teknoloji paylaşımında bulunarak, müşterek yeteneklerin geliştirilmesi maksadıyla ortak projelerin yürütülmesini teşvik edecek ve karşılıklı savunma sanayii teknolojilerinin geliştirilmesine olumlu katkı sağlayacak; sahip oldukları silah ve mühimmatla teçhiz edecek, bunların üretim teknolojilerini karşılıklı şekilde teşvik edecek ve hâlihazırda ülkelerinde mevcut olmayan üretim alanlarının oluşturulmasını, ortak araştırma ve üretim faaliyetleri gerçekleştirilmesini, iki ülke savunma sanayi kurumlarının teknoloji, askeri ürünler ve hizmetler alanında yerli ve uluslararası pazarda işbirliği yapmasını destekleyeceklerdir.
Taraflar, iki devlet arasında geliştirilen ve onların çıkarlarına uygun askeri siyasi işbirliğinin üçüncü devletlere karşı olmadığını belirtirler.
Taraflar, siber güvenlik alanında işbirliğinin daha da geliştirilmesinin önemini vurgular ve bu alanda ortak bilimsel araştırma çalışmaları, uzman eğitimi gerçekleştirecek, karşılıklı teknik işbirliğini teşvik edeceklerdir.
Taraflar, ticari-ekonomik ilişkilerde ulusal ekonomilerinin ve ihracatın çeşitlendirilmesi, aynı zamanda geleceğe dönük alanlarda ortak üretimin oluşturulması, yatırım alanındaki işbirliğinin karşılıklı faydalı gelişimi için daha elverişli ortamın geliştirilmesi yönünde çabalarını yoğunlaştıracaklardır. Bu hususta, Türkiye ve Azerbaycan ürünlerin serbest dolaşımının sağlanması
mekanizmalarının oluşturulması yönünde gerekenleri yapacaklardır.
Taraflar, bölgenin ve Avrupa’nın enerji güvenliğine katkı veren, doğal gaz kaynak ve güzergâh çeşitlendirmesi sağlayan stratejik Güney Gaz Koridorunun hayata geçirilmesinde Türkiye ve Azerbaycan’ın öncü rolünü vurgularlar. Taraflar, Güney Gaz Koridorunun etkili biçimde kullanılması ve daha da geliştirilmesine yönelik çabaları koordineli şekilde sürdüreceklerdir. Taraflar ayrıca küresel enerji sektöründeki gelişmeleri de dikkate alarak, bölgenin enerji arz güvenliğinin pekiştirilmesini teminen elektrik alanında da bölgesel işbirliğine katkı sağlayacak çabaların arttırılarak sürdürülmesi konusundaki niyetlerini ortaya koyarlar.
Taraflar, iki ülke topraklarından geçen Doğu-Batı/Orta uluslararası ulaştırma koridorunun rekabet kabiliyetinin artırılması amacıyla karşılıklı işbirliğini pekiştireceklerdir. Türkiye ve Azerbaycan akıllı ulaşım sistemleri teknolojilerinden istifade ederek, uluslararası ulaştırma koridorlarının Türkiye-Azerbaycan bölümlerinde transit-ulaştırma potansiyelini daha da geliştireceklerdir.
Taraflar, Türkiye ve Azerbaycan’ı birleştiren Azerbaycan Cumhuriyeti Batı rayonları ile Azerbaycan Cumhuriyeti’nin Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti arasındaki koridorun (Zengezur Koridoru) açılmasının ve söz konusu koridorun devamı olarak Nahçıvan-Kars demiryolunun inşaatının iki ülke arasındaki ulaştırma-iletişim ilişkilerinin yoğunlaştırılmasına önemli katkı sağlayacağını belirtirler.
Taraflar, Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ilişkilerin mevcut seviyesinin genel bölgesel ve uluslararası barış ve istikrara katkıda bulunmakta olduğunu, ilişkilerin sadece iki ülkeye değil, aynı zamanda bölgeye barış ve istikrar getirerek, başta bölge ülkeleri olmak üzere uluslararası toplumun huzur, barış ve çıkarlarına da hizmet edeceğini vurgular.
Taraflar, bölgesel ve uluslararası istikrar ve güvenliği olumsuz şekilde etkileyen çeşitli tehdit ve çağrılara, özellikle terör, onun tüm şekil ve tezahürlerine, finansmanına, aynı zamanda kitle imha silahlarının yayılmasına, organize suçlara, kara para aklanmasına, uyuşturucu kaçakçılığına, insan ticaretine, yasadışı göçe karşı mücadele alanında ortak çaba ve işbirliklerini genişletecek ve derinleştirecekler.
Azerbaycan Cumhuriyeti, Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenliğine, toprak bütünlüğüne, sınırlarının dokunulmazlığına, istikrar ve güvenliğine yönelik tüm eylemleri, aynı zamanda terörün tüm şekil ve tezahürlerini kınıyor ve Türkiye Cumhuriyeti’nin terörizme karşı yürüttüğü mücadeleyi kati surette destekliyor.
Taraflar, çeşitli ülkelerde yaşayan Türk ve Azerbaycan diasporaları arasındaki işbirliğinin daha sıkı şekilde geliştirilmesi, onların maruz kaldıkları genel sorunlar karşısında birlikte adım atılması ve devamlı dayanışma sergilenmesi amacıyla gayretlerini birleştireceklerdir.
Tarafların ülkelerinin tanıtımı ve ulusal çıkarlarının korunmasına dair tarihi gerçeklerin dünya kamuoyuna duyurulmasında diaspora faaliyetinin koordinasyonunu ve karşılıklı desteği teşvik edeceklerdir.
Taraflar, Ermenistan’ın Türkiye’ye karşı asılsız iddialarının, tarihin çarpıtılması ve tarihi gerçeklerin tahrif edilerek siyasallaştırılması girişimlerinin bölgede barış ve istikrara zarar verdiğini vurgulamakta, bu çerçevede 1915 yılı olaylarına ilişkin olarak kendi arşivlerini açan Türkiye’nin, Ermenistan’daki ve diğer ülkelerdeki arşivlerin açılması ve bu konuda tarihçiler tarafından araştırmaların yapılmasına yönelik çabalarını desteklemektedirler.
Taraflar, 10 Aralık 2020 tarihinde imzalanan “Türkiye Cumhuriyeti ile Azerbaycan Cumhuriyeti Arasında Medya Alanında Stratejik İşbirliğine Dair Mutabakat Zaptı”na uygun olarak Türkiye-Azerbaycan Medya Platformunun olanaklarını göz önünde bulundurarak, iki ülkenin ilgili kurumları arasında enformasyon, iletişim ve sosyal diplomasi alanlarındaki işbirliğini daha da güçlendirecek ve bu çerçevede Dışişleri Bakanlıkları arasında sürekli olarak enformasyona ilişkin sık görüşmeler ve değişimler yapılacaktır.
Taraflar, parlamentolararası işbirliğinin daha da güçlendirilmesi ve bu yönde karşılıklı faaliyetin artırılmasını teşvik ederler.
Taraflar, iki halkın ortak değerlerinin önemli tezahürlerine gerekli sosyal desteğin gösterilmesini sağlayacak, tarihi ve kültürel mirasların korunması için ortak faaliyet gerçekleştireceklerdir.
Taraflar, Türk dünyasının birlik ve refahına hizmet edecek ulusal ve uluslararası çabaların artırılmasına dikkat çektiler.
Taraflar, Türk kültür mirasının uluslararası düzeyde tanıtımı ve teşviki alanında ortak işbirliğini güçlendireceklerdir.
Taraflar, Türk dayanışmasının daha da pekiştirilmesi amacıyla Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi, Türk Akademisi, Türk Kültür ve Mirası Vakfı, TÜRKSOY ve Türk Dili Konuşan Ülkeler Parlamenter Asamblesi çerçevesinde gerçekleştirilen faaliyetlere ivme kazandıracaklardır.
Taraflar, bir Tarafın vatandaşlarının diğer Tarafın topraklarına kimlik kartı ile seyahat etmelerine dair kabul edilen anlaşmadan duydukları memnuniyeti ifade ediyor ve söz konusu anlaşmanın halklarımız arasındaki yakınlık ve insanlar arasındaki ilişkiler açısından müstesna önemini ifade ederek, bir Tarafın vatandaşlarının diğer Tarafın topraklarında ikamet etme hakkı elde etmelerini
mütekabiliyet ilkesine dayalı olarak kolaylaştırmak için gerekli çalışmaların yapılmasını takdir ederler.
Taraflar, gerekli devlet desteğini sağlayarak halkları arasındaki ortak değerlere dayalı yakın ilişkileri insani, sosyal güvenlik, bilimsel, eğitim, sağlık, kültür, gençlik ve spor alanlarında daha da geliştirecek ve derinleştireceklerdir. Bu amaçla, iki ülkenin ilgili kurumları tarafından ortaklaşa olarak sürekli faaliyetler gerçekleştirilecektir.
Şuşa kentinde 15 Haziran 2021 tarihinde, Türkçe ve Azerbaycan dilinde olmak üzere iki nüsha halinde imzalanmış olup tüm metinler eşit derecede geçerlidir.
Türkiye Cumhuriyeti Azerbaycan Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan İlham Aliyev
Demokrasi Partisi (DEP) Kapatma Kararı, 16 Haziran 1994’de Anayasa Mahkemesi tarafından oybirliği ile verilmiştir. Kapatma kararı sonucunda, davanın açıldığı tarih olan 2 Aralık 1993 gününde parti üyesi olan milletvekilleri Ahmet TÜRK, Ali YİĞİT, Sırrı SAKIK, Leyla ZANA, Hatip DİCLE, Sedat YURTDAŞ, Selim SADAK, Orhan DOĞAN, Zübeyir AYDAR, Naif GÜNEŞ, Mahmut KILINÇ, Remzi KARTAL ve Nizamettin TOĞUÇ’un milletvekillikleri düşürülmüştür.
Demokrasi Partisi(DEP); Parti Genel Başkanı Yaşar Kaya’nın 29.5.1993 tarihinde Federal Almanya’nın Bonn kentinde ve 15.8.1993 tarihinde Irak’ın Erbil kentlerinde yapmış olduğu konuşmaları ile Parti Merkez Yürütme Kurulu’nun “Demokrasi Partisi’nin barış çağrısıdır” başlıklı bildirisi gerekçe gösterilerek kapatılmış; partinin eylemleri Anayasa‘ya ve 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın 78. 81. maddelerinin (a) ve (b) bentlerine aykırı bulunmuş, partinin temelli kapatılmasına karar vermiştir.
Partinin kapatılmasından sonra HADEP kurulmuştur.
Demokrasi Partisi (DEP)
Demokrasi Partisi (DEP) 7 Mayıs 1993’te Yaşar Kaya’nın başkanlığında kurulmuştur. DEP’in ilk milletvekilleri SHP listesinden meclise girmişlerdir. DEP’in ilk olağan kongresinden sonra yedi genel merkez yöneticisi gözaltına alınmış, Mardin Milletvekili Mehmet Sincar ile Batman il yöneticisi Metin Can öldürülmüş, Genel Başkan Yaşar Kaya da 16 Eylül 1993’te Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından tutuklanmıştır. 12 Aralık 1993 tarihinde yapılan olağanüstü kongrede Hatip Dicle genel başkan seçilmiştir. Kongreden 10 gün önce 2 Aralık 1993 tarihinde DEP’e de kapatma davası açılmıştır. Kapatma davası devam etmekteyken TBMM, 13 DEP milletvekilinin dokunulmazlığını kaldırmıştır. Dokunulmazlıkları kaldırılan Orhan Doğan ve Hatip Dicle meclisten çıkarken gözaltına alınmıştır. Partinin milletvekillerinden Leyla Zana, Ahmet Türk, Sırrı Sakık, Sedat Yurttaş, Selim Sadak, Mahmut Alınak, Hatip Dicle ve Orhan Doğan 16 Mart’ta tutuklanmıştır. DEP kapatma davası devam ederken 11 Mayıs 1994 tarihinde Murat Bozlak başkanlığında Halkın Demokrasi Partisi’ni (HADEP) kurulmuş ancak 1995 seçimlerinde meclise girememiştir.
Demokrasi Partisi (DEP) Kapatma Kararı
ANAYASA MAHKEMESİ KARARI
Esas Sayısı:1993/3 (Siyasî Parti-Kapatma)
Karar Sayısı:1994/2
Karar Günü:16.6.1994
R.G. Tarih-Sayı:30.06.1994-21976
DAVACI : Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı
DAVALI : Demokrasi Partisi
DAVANIN KONUSU : Demokrasi Partisi Genel Başkanı’nın 29.5.1993 tarihinde Federal Almanya’nın Bonn; 15.8.1993 tarihinde Irak’ın Erbil kentlerinde yapmış olduğu konuşmalarla Parti Merkez Yürütme Kurulu’nun “Demokrasi Partisinin Barış Çağırısıdır” başlıklı bildirisinin, Anayasa’nın Başlangıc’ı, 2., 3., 14. ve 69. maddeleri ile 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın 78. ve 81. maddelerinin (a) ve (b) bentlerine aykırılığı ileri sürülerek anılan Parti’nin aynı Yasa’nın 101. maddesinin (b) fıkrası uyarınca kapatılması istemidir.
I- İDDİANAME
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 2.12.1993 günlü, SP.52.Hz.1993/55 sayılı İddianamesinde aynen şöyle denilmektedir:
“Deliller : Davalı partinin genel başkanı Yaşar Kaya’nın 29.5.1993 tarihinde Federal Almanya’nın Bonn; 15.8.1993 tarihinde Irak’ın Erbil şehirlerinde yaptığı konuşmalara dair video kasetler, bunların çözümüne ve çevirisine ilişkin tutanaklar, Davalı partinin merkez Yürütme Kurulunun 1993 yılı Ağustos ayında yayınlayıp dağıttığı “Demokrasi Partisinin Barış Çağrısıdır” başlıklı bildirisi,
Bu konularda Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığınca yapılan hazırlık soruşturmalarına ilişkin 1993/425, 426, 443 sayılı dosyalarının örnekleri ve o dosyalardaki Yaşar Kaya ile Merkez Yürütme Kurulu üyelerinin anlatımları,
I- Giriş
Çalışmalarıyla ulusal iradeyi oluşturarak genel ve yerel seçimler yoluyla siyasal iktidara sahip olmayı ve siyasal kararları etkilemeyi hedef alan kuruluşlar olan siyasal partileri, Anayasanın 68. maddesinin ikinci fıkrası hükmü, demokratik siyasal hayatın vazgeçilmez ögesi saymak suretiyle demokrasinin belirleyici özelliği olarak kabul etmiştir. Kişilerin genel oy hakkı çerçevesinde tek tek sahip oldukları siyasal tercihleri, programları yönünde toplayıp birleştirerek siyasal iktidara ulaşmayı amaçlayan siyasal partilerin ulusal iradenin oluşmasındaki rol ve görevleriyle olağan derneklerden farklı bir durumda bulunduğunu gözeten Anayasa, bu nedenle onları öncelikle kendi yapısı içinde düzenleme gereğini duymuş ve 68. ve 69. madde lerinde kuruluşları, tüzük ve programlarında ve çalışmalarında uy makla yükümlü oldukları hususlar ve kapatılmaları hakkında genel nitelikteki kuralları getirmiştir. Ancak, önceden izin alınmadan kurulabileceği ve onlar olmadan gerçek bir demokratik hayatın var olamayacağı kabul edilen siyasal partilerin, çalışmalarında hiçbir sınırlamaya bağlı olmayacaklarını söylemek olanaksızdır. Çünkü, toplum hayatında çok önemli işlevlere sahip bulunan siyasal partilerin demokratik düzeni ve cumhuriyetin niteliklerini hedef alan bir güç merkezi durumuna gelmesi toplumu tehdit etmeye başlar ve kamu düzeni bozulur. Toplumun hukuksal açıdan örgütlenmiş biçimi olan devletin bizzat kendi varlığına yönelen bu gibi tehlikelere karşı hukuk devleti ilkesi çerçevesi içinde gereken önlemleri alması onun demokratik hukuk devleti olma niteliğinin gereğidir. Anayasa, siyasal partileri demoratik, siyasal hayatın vazgeçilmez ögesi ve demokrasinin simgesi saymış olmakla birlikte, çalışmalarında sınırsız bir özgürlük tanımamış, onların ülke zararına çalışmaların odağı olabilmesi olasılığını öngörerek bu gibi hallerde kapatılabileceklerini kabul etmiştir. Getirilen yasaklamalara uyulmaması durumunda, Türkiye Cumhuriyetinin kendisiyle özdeşleşmiş olan niteliklerin ve devletin dayanağını oluşturan temel ilke ve esasların sarsılacağı ve Türkiye Cumhuriyeti Devletinin tehlikeye düşeceğinde hiç kuşku yoktur.
Yukarıda belirlenen nitelikler ve işlevlerin sonucu olarak Anayasa 69. maddesiyle, kurulan partilerin tüzük ve programlarının ve kurucularının hukukî durumlarının Anayasa ve yasa hükümlerine uygunluğunun kuruluşlarını takiben ve öncelikle denetleme ve gerektiğinde kapatma davası açma görevini Cumhuriyet Başsavcılığımıza vermiştir.
Siyasal partilerin kuruluşlarından itibaren çalışmaları, denetimleri konularında olduğu kadar kapatılmalarına ilişkin ilke ve esaslar belli bir düzen içerisinde ayrıntılı olarak Siyasî Partiler Yasası (Daha sonra “SPY” olarak anılacaktır)’nda yer almış, Anayasa’da belli edilen yasaklara uymadığı Cumhuriyet Başsavcılığınca tespit edilen siyasal partiler hakkında Anayasa Mahkemesinde kapatma davası açılması benimsenmiştir.
Davalı siyasal parti, gerekli bildiri ve belgelerin 7.5.1993 tarihinde İçişleri Bakanlığına verilmesiyle SPY.nın 8. maddesine göre tüzel kişilik kazanmıştır. Cumhuriyet Başsavcılığımız da Anayasa ve SPY.nın yüklediği görev uyarınca, diğer partiler gibi, davalı siyasal partinin yurt düzeyindeki çalışmalarını kuruluşundan başlayarak izlemeye başlamış, görevden ötürü (re’sen) yapılan izleme yanında, SPY.nın 106. maddesi gereğince yerel adlî ve idarî makamlardan Cumhuriyet Başsavcılığımıza gönderilen bilgi ve belgelerin değerlendirilmesinden, davalı siyasal partinin çalışmalarında, (II) no.lu bölümde belirtilen ve kapatmayı gerektiren yasaklamalara aykırı davranışların var olduğu kanısına varılmıştır.
II- Davayla İlgili Yasa Hükümleri
A) Anayasa Hükümleri
1- Başlangıç kısmı: “… bu Anayasa … hiçbir düşünce ve mülahazanın Türk millî menfaatlerinin, Türk varlığının Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihî ve manevî değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği … fikir, inanç ve kararıyla anlaşılmak, sözüne ve ruhuna bu yönde saygı ve mutlak sadakatle yorumlanıp uygulanmak üzere Türk Milleti tarafından, demokrasiye âşık Türk evlatlarının vatan ve millet sevgisine emanet ve tevdi olunur.”
2- 2. madde: “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milleyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.” 3- 3. maddenin 1. fıkrası: “Türkiye Devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.”
4- 4. madde: “Anayasanın birinci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile ikinci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 ncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.”
5- 14. maddenin 1. fıkrası: “Anayasada yeralan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmüz bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin bir kişi veya zümre tarafından yönetilmesini veya sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini sağlamak veya dil, ırk, din ve mezhep ayrımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni kurmak amacıyla kullanılamazlar.”
Aynı maddenin 3. fıkrası: “Anayasanın hiçbir hükmü, Anayasada yeralan hak ve hürriyetleri yok etmeye yönelik bir faaliyette bulunma hakkını verir şekilde yorumlanamaz.”
6- 66. maddenin 1. fıkrası: “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.”
7- 68. madde: “… Siyasî partiler, demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır.
Siyasî partiler, önceden izin almadan kurulurlar ve Anayasa ve kanun hükümleri içinde faaliyetlerini sürdürürler.
Siyasî partilerin tüzük ve programları, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, millet egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz.
Sınıf veya zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayan siyasî partiler kurulamaz…”
8- 69. maddenin 1. fıkrası: “Siyasî partiler, tüzük ve programları dışında faaliyette bulunamazlar; Anayasanın 14 üncü maddesindeki sınırlamalar dışına çıkamazlar; çıkanlar temelli kapatılır.”
B) 2820 Sayılı Siyasî Partiler Yasasındaki Hükümler:
1- 5. maddenin 3. fıkrası: “Siyasî parti kurma hakkı,
Anayasanın başlangıç kısmında belirtilen temel ilkelere aykırı olarak ve Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Devletin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin bir kişi veya zümre tarafından yönetilmesini veya sosyal bir sınıfın, diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini sağlamak veya dil, ırk, din, mezhep ayrımı veya bölge farklılığı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere veya herhangi bir diktatörlük türüne dayanan bir devlet düzeni kurmak amacıyla kullanılamaz.”
2- 78. madde: “Siyasî partiler:
a) Türkiye Devletinin Cumhuriyet olan şeklini; Anayasanın başlangıç kısmında ve ikinci kısmında belirtilen esaslarını; Anayasanın 3 ncü maddesinde açıklanan Türk devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline, bayrağına, millî marşına ve başkentine dair hükümlerinin; egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunun ancak, Anayasanın koyduğu esaslara göre yetkili organları eliyle kullanılabileceği esasını; Türk Milletine ait olan egemenliğin kullanılmasının belli bir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamayacağı veya hiçbir kimse veya organın, kaynağını Anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanamayacağı hükmünü; seçimler ve halkoylamalarının serbest, eşit, gizli, genel oy, açık sayım ve döküm esaslarına göre, yargı yönetim ve denetimi altında yapılması esasını değiştirmek; Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, dil, ırk, renk, din ve mezhep ayırımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni kurmak; Amacını güdemezler veya bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar, başkalarını bu yolda tahrik ve teşvik edemezler.
b) Bölge, ırk, belli kişi, aile, zümre veya cemaat, din, mezhep veya tarikat esaslarına dayanamaz veya adlarını kullanamazlar.
c) Sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini veya zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamazlar ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar.
d) Askerlik, güvenlik veya sivil savunma hizmetlerine hazırlayıcı nitelikte eğitim ve öğretim faaliyetlerinde bulunamazlar.
e) Genel ahlâk ve âdâba aykırı amaçlar güdemezler ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar.
f) Anayasanın hiçbir hükmünü, Anayasada yer alan hak ve hürriyetleri yok etmeye yönelik bir faaliyette bulunma hakkını verir şekilde yorumlayamazlar.”
3) 81. madde: “Siyasî partiler:
a) Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde millî veya dinî kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler.
b) Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler ve bu yolda faaliyette bulunamazlar.
c) ….”
4) 101. madde: “Anayasa Mahkemesince bir siyasî parti hakkında kapatma kararı:
a) Parti tüzüğünün veya programanının yahut partinin faaliyetlerini düzenleyen ve yetkili parti organları veya mercilerince yürürlüğe konulmuş olan diğer parti mevzuatının bu Kanunun dördüncü kısmında yer alan hükümlerine aykırı olması,
b) Parti büyük kongresince, merkez karar ve yönetim kurulunca veya bu kurulun iki ayrı kurul olarak oluşturulduğu hallerde ilgili kurulca veya Türkiye Büyük Millet Meclisi grup yönetim veya grup genel kurullarınca bu kanunun dördüncü kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı karar alınması veya genelge veya bildiriler yayınlanması veya karar alınmamış olsa bile bu kurullar tarafından aynı hükümlere aykırı faaliyette bulunulması veya parti genel başkanı veya genel başkan yardımcısı veya genel sekreterinin sözü edilen bu maddeler hükümlerine aykırı olarak sözlü ya da yazılı beyanda bulunması,
c) Parti merkez karar ve yönetim kurulunca Yüksek Seçim Kuruluna partiyi temsilen konuşma yapacağı bildirilmiş olan kimsenin, radyo ve televizyonda yaptığı konuşmanın bu kanunun dördüncü kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı olması,
hallerinde verilir.
…”
III- Açıklamalar
SPY.nın 78. ve 81. maddelerini de içeren, dördüncü kısımdaki yasaklara aykırılık halinde partinin kapatılmasını düzenleyen 101. maddesinde bir siyasal parti hakkında kapatma kararının şu hallerde verileceği belirlenmiştir: (a) Parti tüzük, program ve diğer mevzuatının yasanın dördüncü kısmında yer alan hükümlere aykırı olması veya (b) Parti büyük kongresinde, merkez karar ve yönetim kurulunca veya bu kurulun iki ayrı kurul olarak oluşturulduğu hallerde ilgili kurulca ya da Türkiye Büyük Millet Meclisi grup yönetim veya grup genel kurullarınca yasanın dördüncü kısmındaki hükümlere aykırı karar alınması veya genelge ve bildiriler yayınlanması veya karar alınmamış olsa bile bu kurullarca aynı hükümlere aykırı faaliyetlerde bulunulması yahut parti genel başkan veya genel başkan yardımcısı veya genel sekreterinin sözü edilen bu maddeler hükümlerine aykırı olarak sözlü ya da yazılı beyanda bulunması veya (c) parti merkez karar ve yönetim kurulunca Yüksek Seçim Kuruluna partiyi temsilen konuşma yapacağı bildirilmiş olan kimsenin radyo ve televizyonda yaptığı konuşmanın yasanın dördüncü kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı olması.
Bu dava açısından 101. maddenin (a) ve (c) bentlerinin uygulanması sözkonusu değildir. Bu nedenle, var olan kanıtların (b) bendi uyarınca değerlendirilmesi gerekmektedir. Belirtildiği üzere, (b) bendi sözlü ya da yazılı beyanlarıyla partinin kapatılmasına neden olabilecek parti organları arasında merkez karar ve yönetim kurulu veya bu kurul iki ayrı kuruluş olarak oluşturulmuş ise bunların her biri ile genel başkanı saymıştır. Genel Başkan Yaşar Kaya’nın yurtdışında genel başkan sıfatıyla ve partisini temsilen yapmış olduğu konuşmalarla parti tüzel kişiliğini sorumlu kılacağı üzerinde daha fazla söz edilmesini gerektirmeyecek kadar açıktır.
Partinin bildiri yayınlayan Merkez Yürütme Kurulunun durumuna gelince; davalı siyasal partinin tüzüğünün SPY.nın 16. maddesinin birinci fıkrasındaki, merkez karar, yönetim ve icra organlarının tüzükte belirtilen ad, biçim ve sayıda kurulacağından söz eden hükmünden yararlanarak, yönetim ve yürütme organlarını “genel başkan”ın yanında, 22. maddesinde “parti meclisi”, 25. maddesinde “merkez yürütme kurulu” olarak düzenlediği görülmektedir. Bu durumun, SPY.nın 101. maddesinin (b) bendindeki, merkez karar ve yönetim kurulunun iki ayrı kuruluş olarak oluşturulduğu halde bu kurullardan herbirinin yazılı ya da sözlü beyanlarının partinin kapatılmasına neden olabileceği biçimindeki düzenlemeye uygun bulunduğu ve merkez yürütme kurulunun, parti meclisi üyeleri arasından seçilen, parti meclisinden ayrı ve ona bağlı olarak tüzükte belirlenen görevleri yerine getiren yönetim ve icra organı olduğu anlaşılmakta ve merkez yürütme kurulunun bildirisinin de parti tüzel kişiliğini sorumlu kıldığı sonucuna varılmaktadır.
Elde edilen bilgi ve belgelerin incelenmesinde, yukarıda açıklandığı üzere, SPY.nın 101. maddesinin (b) bendi anlamında, beyanlarıyla parti tüzel kişiliğini bağlayan davalı Demokrasi Partisi Genel Başkanı Yaşar Kaya’nın iki ayrı yerde ve tarihte genel başkan sıfatıyla ve partisi adına konuşmalar yaptığı ve Merkez Yürütme Kurulunun da “Demokrasi Partisinin Barış Çağrısıdır” başlıklı bir bildiri yayınlayıp dağıttığı anlaşılmıştır.
Sözü edilen konuşmaların ve bildirinin içerikleri, tarih sırasına göre, aynen şöyledir :
A) Genel Başkan Yaşar Kaya’nın 29.5.1993 günü Federal Almanya’nın Bonn şehrindeki konuşması:
“Sevgili kardeşlerim. Böyle bir günde sizinle beraber yaşadığım için mutluyum. Hepiniz hoşgeldiniz. Sizi DEP adına sevgiyle selamlıyorum. Sizler ateşin ve güneş ülkesinin çocuklarısınız. Size böyle hitap etmek zorundayım. Çünkü Türkiye’de sizin adınızı anmak, sizin ülkenizin adını anmak daha da siyasî partiler için kapatılma sebebidir. Elbette 70 yıllık inkâr, soykırım, sürgün, darağacı, kan, irin, gözyaşı, barut bizim ülkemizde birbirine karışmış, analarımız ak süt yerine bizi gözyaşı ile emzirmişlerdir. Biz ülkemizin tarihi yiğitçe direnen Mahmut Berdemci (Berzenci, olmalı)lerin ve Mahabat’ta Çarçıra Meydanında idam edilen Gazi Muhammed’lerin, Şark İstiklâl Mahkemesinin astığı Şeyh Sait’lerin, Dersim lideri Seyit Rıza’ların, Ali Şan’ların, Ağrı direnişlerinin, Zilan deresine kan akıtanların, bazı rejime (Baas rejimine, olmalı) 30 yıl direnen Mustafa Barzani’lerin, Diyarbakır zindanlarının cellatlarını hiçe indiren Hayri Durmuş’ların, Kemal Pir’lerin, çağdaş Kawa Mazlum Doğan’ların tarihidir. Evet, bizim tarihimiz kahramanca direnen çağdaş Kawa’ların tarihidir. Bu sizin büyük yürüyüşünüzdür. Bu tarihte ilk ve tek buluşmamızdır. Bu ilk birliğimizdir. Bunu tarihe böyle kayıt düşün. Ben size Ağrı’nın, Tendürek’in, Zilan’ın, Gabar’ın, Botan’ın karlı dağlarının ardında, ak saçlarını Diyarbakır köşelerinde al kanlar içerisinde bırakarak gülümseyen şehitler babası Musa Anter’den selâm getirdim. Son otuz yıllık aydınlanma döneminden sonra tarih bir noktada bizi bir araya getirdi. Bugün burada özgür bir ülke ve ulusal birlik için yürüyoruz. Yaşasın ulusal birliğimiz. Yaşasın bizi biz eden sevda.
“Sevgili kardeşlerim, yürüyenler yalnız biz değiliz, kalbi bizimle olan bütün halkımızdır. Kürt halkı artık düşürülmüş bir halk değil, serhildanda başını dik tutan bir halktır. Demokrasi Partisi sizin birliğinizin, sizin ulusal mutabakatınızın eseridir. Osmanlı Devletinin 600 yıllık mirası, İttihatçı komploculuğu ve Cumhuriyetin 70 yıllık tarihi üstüne kurulan Cumhuriyet Türkiye’si üç şeyi beceremedi. Birincisi, demokratik bir devlet yapısı kuramadı. İkincisi, Kürt sorununu demokratik bir yolla çözüme götüremedi. Üçüncüsü, geniş halk kitleleri ve emekçiler üzerindeki sömürüyü kaldıramadı. İşte Demokrasi Partisi böyle bir zaruretten doğmuştur. Dünyada yaşanan gelişmelere rağmen, Türkiye’de yönetim anlayışı değişmedi. Kürtler hep zindanı, inkârı, sürgünü ve ölümü yaşadılar. Bugün gelinen noktada Kürtlerin inkârı mümkün değildir. Silahlı mücadele Kürt sorununu Kürt halkının önüne, Kürt ve Türk halkının önüne, dünya kamuoyunun önüne koydu. Bunu söylerken Kürt devriminin arka bahçesinde bulunan kültürel rönesansı da selâmlıyorum. Kürtlerin demokrasi ve değişim isteklerine sözcü olabilecek onu gerçekleştirebilecek nitelikte bir örgütlenmenin olmaması kısır bir döngüdür. Bu çıkmazı aşmanın yolu gerçek demokrasi ve değişimden yana olan güçleri seferber etmek ve sağlıklı bir kanala yöneltip örgütsel birliği kurmaktır. Demokrasi Partisi bu kulvarda mücadele edecek demokrat bir kitle partisidir. Kürt sorununa barışçı ve âdil bir çözüm bulmak kaçınılmazdır. Savaşlar sonsuza kadar sürmez. Bir halkı imha etmek mümkün değildir. Kürt halkının istekleri vardır, bizim isteklerimiz vardır. Biz öncelikle Türkiye’de Kürt sorunu dahil her sorunu yasaksızca tartışabileceğimiz bir demokrasi istiyoruz. Oysa ki, Türkiye’de her yer mayın tarlasıdır. Özgür Gündem gibi bir gazete sekiz ayda kendi mensuplarından sekiz şehit vermiştir. Böyle bir ülkede demokrasiden bahsetmek mümkün değildir. Ben geçen gün İstanbul DGM.de şahit olduğum bir olayı size aktarmak isterim. Ben ve arkadaşlarımın, Özgür Gündem’cilerin 14 duruşması vardı. Biz bir kapıda bekliyorduk. Öbür kapıda Azadi Gazetesi’nin ve sorumlularının duruşması vardı. Öbür mahkemenin kapısında Medya Güneşi’nin ve arkadaşlarının duruşması vardı. Bir arkadaşımızı tevkif ettiler. DGM.lerin koridorlarına baktım. Bu olağanüstü mahkemeler sanki biz, yalnız Kürtler için kurulmuştur. Böyle bir ülkede demokrasiden bahsetmek mümkün değildir.”
Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığınca Cumhuriyet Başsavcılığımıza gönderilmiş bulunan 1993/443 sayılı hazırlık soruşturması dosyası örneğinin incelenmesinden; Genel Başkan Yaşar Kaya’nın Bonn’daki konuşmasını içeren bir video kasetin Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığınca elde edilerek, 23.9.1993 gün, 1993/310 B.Muh. sayılı yazı ile gereğinin takdir ve ifası için Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığına gönderildiği,
Yüksek Mahkemenize de sunulmakta olan kasetin çözümüne ilişkin 29.9.1993 günlü rapora göre, “Kürdistan Ulusal Birlik Yürüyüşü” adıyla başlayan kasetin ilk başlarında PKK. örgütünün lideri Abdullah Öcalan’ın yaptığı bir konuşmanın seslendirici tarafından anlatımının yer aldığı, daha sonra yürüyüşe katılan büyük bir kalabalığın PKK. örgütünün, onun cephe faaliyetlerini yürüten ERNK. ile silâhlı gücünü ifade eden ARGK.nin bayrak ve flamalarını taşıdığı; bir sergide örgütün bayrak, flama, pankartları, halı, kilim ve heybe gibi eşyanın sergilendiği, bir folklor grubunun sarı, kırmızı, yeşil renklerden oluşan giysilerle halk oyunları oynadığı; kalabalığın Kürtçe ve Almanca ibareler yazılı pankartlarla birlikte, “Yaşasın Apo”, “Yaşasın Kürdistan”, “Liderimiz Abdullah Öcalan”, “Yaşasın PKK, KSK,PDK, KUK, RNK” gibi sloganlar bağırdığı; yürüyüşe katılanlarla küçük röportajlar yapıldığı, verilen cevaplarda, katılımcıların Almanya’nın çeşitli şehirlerinden ve Fransa ve Belçika gibi ülkelerden geldiklerini söyledikleri, bir konuşmacının, “Yüz bin Kürt halkı hepsi bir arada toplanıp yürüyorlar. Çok mutluyuz. Kürdistan’ın özgürlüğü için nice işkenceler çektiler. Kahramanca çıkıp Kürdistan için Botan dağları ve aralarında Mardin’de, Sason’da ve Siirt’e kadar yürüyüp savaştılar. Yaşasın Apo. yaşasın özgürlük mücadelemiz. Kürt halkı için kimse söyleyemez, Kürtler öldüler (diye). Kürtler ölmezler. Kürtler her zaman canfedadırlar. Biz Kürdistan şehitleri(ni) unutmayız.” şeklinde sözler söylediği; “Kürdistan Ulusal Birlik Yürüyüşü” adı altında düzenlenen, PKK. örgütünün egemen öge olarak yer aldığı ve akışı kalın çizgilerle özetlenen bu açık hava toplantısında Demorasi Partisi Milletvekili Hatip Dicle’nin çok kısa bir konuşma, Genel Başkan Yaşar Kaya’nın da yukarıda belirtilen konuşmasını yaptıkları: bu hususta ifadesine başvurulan Genel Başkan Yaşar Kaya, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığındaki 7.10.1993 günlü anlatımında, “Almanya’nın Bonn kentinde 29 Mayıs 1993 günü yapılan toplantıya Demokrasi Partisi Genel Başkanı olarak katıldığını ve genel başkan olarak konuşma yaptığını, kaset çözümünden okunan konuşmayı kendisinin yaptığını, konuşmanın bütünüyle kendisine ait olduğunu, bu konuşmada partisinin görüşlerini, eksiksiz bir demokrasinin nasıl olması gerektiğini, Kürt ve Türk kardeşliğinin nasıl olacağını, iki halkın nasıl bir arada yaşayacağını ve sonucuna nasıl çözüm bulunacağını anlattığını” söylemiş,
Sevk edildiği Devlet Güvenlik Mahkemesi Yedek Hâkimliğindeki aynı günlü anlatımında, “Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığındaki ifadesini aynen kabul ve tekrar ettiğini beyanla, konuşmanın kendisine ait olduğunu, cümle düşüklükleri dışında kaset çözümünün genellikle doğru ve bu görüşlerin kendisinin ve partisinin görüşleri olduğunu, Kürt ve Türk halkının kardeşçe yaşamasını temenni ettiğini, yaptığı konuşmanın tamamen partisinin görüşlerini açıklamaya yönelik bulunduğunu” belirttiği; Genel Başkan Yaşar Kaya hakkında Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığının 22.10.1993 gün, 1993/443-112-91 sayılı iddianamesiyle o yer Devlet Güvenlik Mahkemesinde, Türkiye Cumhuriyetinin ulusu ve ülkesiyle bölünmez bütünlüğünü bozmaya yönelik propaganda yaptığı iddiasıyla 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasasının 8/1. maddesi uyarınca cezalandırılması için kamu davası açıldığı anlaşılmıştır.
B) Genel Başkan Yaşar Kaya’nın Irak’ın Erbil şehrinde düzenlenen Irak Kürdistan Demokrasi Partisi’nin 11. Genel Kurulunun açılışında 16.8.1993 tarihinde yaptığı konuşma: (Kürtçe olarak yapılmış olan bu konuşmanın elde üç ayrı çevirisi bulunmaktadır. Bunlardan özet nitelikte bir tanesi Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığının Hz.1993/425 sayılı soruşturma dosyası içinde yer almakta olup, bir tanesi de Genelkurmay Başkanlığının 1.10.1993 gün, İSTH: 3590-493-93 İKK. ve GÜV.D.İç.İsth.Ş.(614) sayılı yazısı ekinde gönderilen ve konuşmanın kayıtlı olduğu kasetten yapılan çeviri yazıdır. Mevcut çevirilerin özet niteliği gözönünde bulundurularak, konuşmanın tamamını elde edebilmek ve bu suretle bütünsel bir değerlendirme yapabilmek amacıyla video kasetteki konuşma Cumhuriyet Başsavcılığımızca Türkçeye çevirtilmiştir.
Bilindiği gibi, bir metnin veya konuşmanın ayrı ayrı kişilerce yapılan çevirilerinin üslûp ya da form bakımından birbirlerinin tıpatıp aynı olması beklenemez. Hatta, aynı kişi tarafından yapılan çeviriler bile, hele üzerinden belli bir zaman geçmişse, birbirine benzemeyebilir. Çeviriyi yapan kimsenin her iki dile olan egemenliği, anlatım gücü, üslûbu çeviriyi etkileyen faktörlerdir. Çeviride önemli olan anlamın değişmemesi, gerçek anlamın aktarılması ya da yansıtılmasıdır.
Sözkonusu konuşmanın mevcut çevirileri dikkate alındığında, üslûp ve biçim yönünden farklılıkların ortaya çıktığı görülmekte ise de, anlamda herhangi bir aykırılığın bulunmadığı ve her birinin genelde birbirinin aynı olan anlamı verdiği görülmektedir.)
“Ey bacılarım ve kardeşlerim; bugün iyi bir gündür. Biz azat olmuş Kürdistan’dan KDP.nin kongresine gelmişiz. Bu bizim için bir rüyadır. Ben dört parça Kürdistan adına ve Demokrasi Partisi adına size hoş sefa gelmişsiniz diyorum. Ben Demokrasi Partisi adına lider Mesut Barzani’yi ve hazır bulunan misafirleri saygılarımla selâmlarım.
Ey hazır bulunan kardeşlerim; Kürdistan halkının sorunu yüzelli senedir ihanet sorunu ve başkaldırma sorunudur. Şeyh Ubadullah Nehdi (Ubeydullah Nehri)’den tutun da şimdiye kadar Kürdistan’ın bağımsızlığı ve kurtuluşu için kimne yapmışsa biz hepsine saygı duyuyoruz. Hepsi Kürdistan devleti için.
Ey Kürdistan Demokrasi Partisi’nin silahlı askerleri; sizin partinizin sorunu adınız, sesiniz, sedanızdır. Adınız bizim orada da (duyulmuştur), (aynı zamanda, zaten) savaş merkezidir. Herkes bizi biliyor. Her Kürt arslan ve kaplan gibidir. Sorununuz (davanız) sevgidir, zaferdir, rahmetli Molla Mustafa’dır. Muhammedin gazasıdır (Gazi Muhammed), güleryüzdür, savaş meydanında, milletin kahramanı, ölmeyen, rahmetli Molla Mustafa Barzani’dir. Hasaneyn Heykel, Molla Mustafa için diyordu ki, o Kürdistan’ın yaşlı kartalıdır. Sizin davanız Barzani’nin koşusudur. Davanız Kürdistan’ın kurtuluşudur. Davanız tüm Kürdistan partilerinin anasıdır.
Ey kıymetli kardeşlerim; ben Serhat’ten, Tendürek’ten, Ağrı’dan, Van Gölü’nden, General İhsan Nuri’nin yanından geliyorum. Ben Piran’dan, Bingöl’den, Diyarbakır’dan, İhtiyar Şeyh Sait’in yanından geliyorum. Ben Koçgiri’de kahraman Ali Şer’in yanından, ben Dersim’den Seyit Rıza’nın yanından geliyorum. Ben Diyarbakır zindanlarından, Mazlum Doğan’ın yanından, Bitlis’ten Hasan Hayri Bey’in yanından geliyorum. Ben şehitlerin babası ve Musa Anter’in babasının yanından geliyorum.
Eyaletin (ülkenin) şehitleri şöyle diyorlardı: Biz sizden ümitliyiz. Bugün kardeşlik günüdür, birlik günüdür.
İnsan tek (başına) oldu mu, ne dost ne de düşman size değer vermez. Süleymaniye’den tut, Dersim’e kadar, Mahabat’a kadar, Cebel-i Ekrat’a kadar hepsi şehitlerin ziyaretgâhıdır, kandır, baruttur. Yıldızlar kadar şehitlerin mezarları vardır.
Hepsi (bütün bunlar) niçin’ Kürt kardeş olmadı, dost olmadı, onun için. Düşmanın elinin altından kurtulamaz. Kürt kardeş olmazsa Kürdistan olmaz. Düşmanın elinde Kobra helikopterleri var. Bizim gönlümüzde sadece kardeşlik var, birlik var, Düşman öldürdüğü zaman bu KDP., bu YDK., bu PKK. demiyor, bunlar Kürttür diyor. Kurtun yanındaki Kürdistan’da (Diğer çevirilerde bu ibare “Kuzey Kürdistan” olarak belirtilmiş, bizzat genel başkan Yaşar Kaya da, doğruluğunu kabul ettiği 15.9.1993 günlü kolluk anlatımında (s.21), konuşmasında “Kuzey Kürdistan” demiş olduğunu ifade ettiğinden, ibareyi bu şekilde anlamak gerekir.) büyük savaş vardır. Arkadaşlar dediler ki: Halepçe’yi unutmadık. Evet, hiçbir Kürt Halepçe’yi unutamaz. Ama, şimdi kurtun yanındaki (Kuzey) Kürdistan’da Şırnak var, Sarıka mış var, Digor var. (Şırnak, Sarıkamış, Digor il ve ilçelerimizin yer aldığı ülke parçasına “Kürdistan” denildiğine göre, ister “Kuzey” sözcüğüyle, ister başka bir sıfatla nitelendirilmesinin sonucu etkilemediği açıktır.
Ey kardeşlerim; Kürt birlik olmayıncaya kadar, evet biz Kürdistan için birlik olamıyoruz. Düşman Türk, Arap ve Acem menfaatleri için birlik oluyorlar. Acaba biz Kürdistan için niye birlik olamıyoruz ‘ Ben dedim ki Kürdistan’ın sorunu ihanetlik sorunudur. Hiç Kürtlerin başkaldırması sorunsuz sönmemiştir. Hile, desise, müzakere, siyaset ve bizim içimizdeki hainlerle, kandırmayla ve içimizdeki düşmanla bizi kandırmışlar ve söndürmüşler. Herkes bizi aldatmış. 1600 sene Kürtler İslâmiyete hizmet etmişlerdir. Bugün Kürt İslâmiyetin yetimidir. Bu kadar İslâm devletleri Kürtler için bir karar almıyorlar. Kürtler sosyalizme de hizmet etmişler. Bizler marksist Türk, Arap ve Acem’in kölesi olmuşuz. Askerler bize Kürtlüğü kader işi yapmışlar. Burjuvalar, kapitalistler bizi Kürtlük (Kürt olduğumuz) için kabul etmiyorlar. Kürtlük devleti için birlik olmak ve kurtulmak bizim şiarımızdır. Hür olmak ve serbest olmak pahalıdır. Bizim halkımız erkektir (yiğittir). Halkımız davası için, kurtuluşu için kızını, gelinini, oğlunu bize veriyor. Dağlarda günde 40-50 tanesi şehit düşüyor. Kürdistan eski Kürdistan değil, Kürt eski Kürt değil. Kürtler yemin etmişler. Yeminimiz ölümdür. Ey ülke senin uğrunda canımız feda, senin yolunda. Bizim kefenimiz giysilerimizdir. Ferman ve hediye birşey istemiyoruz dünyada ölümden başka. Bizim kanımız satılıktır, onunla alın Kürdistan’ı, bizim rüyalarımız olur. Biz başka birşey istemiyoruz.
Kardeşlik ve birlik için KDP.nin kongresi başarılı olsun, siz sağ selâmet olun. Allah yardımcınız olsun.”
Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığının bu konudaki Hz.1993/425 sayılı hazırlık soruşturmasına ilişkin dosya örneğine göre; Genel Başkan Yaşar Kaya’nın 15.9.1993 tarihinde Ankara Emniyet Müdürlüğünce bu konuşmasıyla ilgili olarak ifadesine başvurulduğunda, özetle, gazeteci Emin Çölaşan’ın 28.8.1993 tarihli Hürriyet Gazetesi’nde yayımlanan “Kim kime ihanet ediyor ‘” başlıklı yazısında, konuşmadan yapılan alıntıya işaret ederek, bu yazıların yaklaşık olarak kendisinin kongrede yapmış olduğu konuşma olduğunu, konuşmasında “Kuzey Kürdistan” olarak tanımladığı yerin Güneydoğu ve Doğu Anadolu bölgelerinde bulunan bazı illeri kapsadığını, “Kuzey Kürdistan” derken Türkiye’nin bir bölümünü kastettiğini; Demokrasi Partisi’nin, Kürt kimliğinin, Kürt halkının demokratik özlemlerinin demokrasi kuralları içinde konuşulmasından ve verilmesinden yana olduğunu, partinin Kürt sorununun Kürt ve Türk Halkının kardeşliği temelinde savaşsız, ölümsüz, silahsız çözümünden yana olduğunu; Irak’a Demokrasi Partisi genel başkanı olarak davet edildiğini ve bu sıfatla oraya gittiğini;
Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığındaki 16.9.1993 tarihli ifadesinde ise, özetle, Irak Kürdistan Demokrasi Partisi’nin 15.8.1993 tarihindeki 11. Olağan Kongresine davet üzerine Demokrasi Partisi genel başkanı sıfatıyla katılıp, bu sıfatla Demokrasi Partisi adına konuşma yaptığını;
Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Yedek Hâkimliğindeki 16.9.1993 tarihli ifadesinde de, özetle, kongreye parti genel başkanı olarak resmi davetli olduğunu, olay hakkında DGM. Cumhuri yet Savcılığında ve kollukta etraflı olarak beyanda bulunduğunu, bu ifadelerinin doğru olduğunu ve onları tekrar ettiğini söylemiş,
Hakkında Ankara DGM. Cumhuriyet Savcılığınca düzenlenen 1.10.1993 gün, 1993/425-91-74 sayılı iddianame ile, o yer Devlet Güvenlik Mahkemesinde, Türkiye Cumhuriyetinin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğünü bozmaya yönelik propaganda yapma suçundan dolayı 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasasının 8/1 maddesi uyarınca kamu davası açılmış olduğu anlaşılmıştır.
C) Demokrasi Parti Merkez Yürütme Kurulunun 1993 yılı Ağustos ayında yayınladığı “Demokrasi Partisi’nin Barış Çağrısıdır” başlıklı bildirisi:
“Anti demokratik yöntemlerle ülke sorunlarını çözmek mümkün değildir. Bugün ülkemizde ilân edilmemiş adı konulmamış bir savaş yaşanmaktadır.
Uluslararası hukuk kurallarının açıkça çiğnendiği bu savaş yüzünden Kürtler de Türkler de çok ağır bedeller ödemektedir.
Savaşta her gün 30 insanımız hayatını kaybetmektedir. Savaş boyunca, 17.700 insanımız öldü. Yaklaşık 400 köy tümden veya kısmen boşaltıldı ve yakıldı. Ormanlar ve tarihi değerler yok edildi. Milyonlarca insan topraklarından koparıldı. Toplu göçler ve sürgünler yapıldı. Yoksul insanlarımızın cebinden alınan milyonlarca para bu savaş için harcandı.
Emekçiler, İnsan Hakları Savunucuları, Barış severler,
Her iki taraftan ölen 17.700 insanın hepsi bizim insanımız. Savaşın bütün yükü yoksul halkımıza fatura ediliyor.
Bilelim ki, bu savaş ne kadar sürerse sürsün, ne kadar insan ölürse ölsün, Kürt sorunu çözülemeyecektir. Askeri politikalar 70 yıldır uygulanıyor. Devlet bu politikalarla neyi çözebildi’ Katliamla, sürgünle, inkârla Kürt sorunu çözülebilseydi, bugüne kadar çoktan çözülmüş olurdu.
Sorun, “Ekonomik geri kalmışlık veya terör sorunu” değildir. “Sorun siyasidir ve adı da Kürt Sorunudur.
Onun için daha çok insan ölmeden, daha çok kan dökülmeden, daha çok ekonomik yıkıma uğramadan, demokratik hak ve özgürlüklerimizden daha fazla ödün vermeden BARIŞ sağlanmalı, siyasi çözüm yolları bulunmalıdır.
“Ulusal mutabakat” ve “Vatanın bölünmesi tehlikesi” yalanlarıyla haklarınız ve özgürlükleriniz elinizden alınmaktadır. Bu ağır bedeli ödemek zorunda değilsiniz. Bu savaşa hep birlikte dur diyelim. Savaşa karşı barışı savunmak insanlık görevidir. Topyekün savaşa karşı, topyekün barışı savunalım. barış içinde, eşit ve özgür koşullarda yaşamak hepimizin hakkı. Kendi haklarımıza ve görevlerimize sahip çıkalım. Ekmeğimizi, özgürlüklerimizi, kardeşliğimizi, barış içinde ve demokratik bir ortamda yaşama hakkımızı savaş yanlılarının insafına terketmeyelim. Onlar bir avuçtur. Onları durdurabiliriz. Akan kana ve tüm acılara son verebiliriz. Birlikten doğan gücümüzle sorunları çözebiliriz.
Bunun için öncelikle silâhlar susmalıdır. PKK ve devlet ATEŞKES ilân etmeli ve kararlarına uymalıdırlar. Ateşkes tarafsız güçlerce denetlenebilmelidir.
Sorunun köklü çözümü; barışçıl ve demokratik bir ortamda ve eşitlik temelinde siyasi yol ve yöntemler uygulanarak bulunacaktır. Kürt kimliğinin tüm sonuçlarıyla birlikte kabul edildiği, düşünce ve örgütlenme özgürlüğünün eksiksiz uygulandığı demokratik bir ortamda siyasi çözüm yollarını birlikte bulabiliriz.
Barışı kazanmak ve kalıcılaştırmak için;
1- Devlet, Kürtlerin her düzeyde seçilmiş meşru temsilcileriyle görüşmeler yolunu açmalıdır.
2- Türkiye’nin sosyolojik gerçeğine uygun olarak Kürt kimliği tüm sonuçları ile birlikte tanınmalı, Anayasa ve yasalarca garanti altına alınmalıdır.
3- Kürt kimliğinin kabulü temelinde, Türkiye’nin taraf olduğu tüm uluslararası anlaşmalara konulmuş çekinceler geri alınmalı ve sorunun AGİK süreci ve Paris Şartına uygun olarak çözümü için adımlar atılmalıdır.
4- Kürtler, kendilerini çağdaş anlamda ifade edebilmek için dilini, kültürünü ve sanatını yazılı ve sözlü olarak kullanabilmeli ve geliştirebilmelidir.
5- Anadilde eğitim hakkı sağlanmalı, radyo ve TV’lerde Kürtçe yayın yapılmalıdır.
6- Kürt sorunu ve diğer tüm sorunların çözüm yollarının, bütün boyutlarıyla ve özgürce tartışılabileceği demokratik bir ortam sağlanmalıdır.
7- Olağanüstü Hal Uygulaması, bütün kurumları ile birlikte kaldırılmalıdır.
12- 12 Eylül’ün sonuçlarını ortadan kaldıracak bir genel af ilân edilmelidir.
13- Adil bir seçim yasası çıkartılmalı ve her türlü düşüncenin serbestçe örgütlenmesi sağlanmalıdır.
14- Boşaltılan, yakılan ve yıkılan köyler yeniden inşa edilmeli, köylülerin uğradığı zararlar karşılanmalıdır.
15- Bölge ekonomisinin canlandırılması için gerekli tedbirler alınmalıdır.
16- İsmi değiştirilen yerleşim birimlerine eski isimleri iade edilmelidir.
Savaştan çıkarı olmayan en geniş kesimleri, BARIŞ çağrımıza destek olmaya çağırıyoruz. Sesinizi yükseltin. Öncelikle barış ortamını sağlayalım. Barış ortamını kalıcı kılmak ve demokrasiyi kazanmak yaşamsaldır. İnsanca yaşama hakkımızı hep birlikte savunalım.
-Yaşasın halkların kardeşliği
-Silahlar sussun, akan kan dursun
-Askeri çözüm değil, demokratik çözüm istiyoruz
-Barış kampanyamıza katıl, güç ver “
Davalı partinin Merkez Yürütme Kurulu tarafından kaleme alınan bu bildirinin yurdun çeşitli yerlerinde dağıtılmak üzere gönderildiği, bu cümleden olarak İzmir il başkanlığının İzmir Valiliğine verdiği 2.7.1993 günlü dilekçede bildirinin İzmir ilindeki dağıtımına Konak, Buca, Karşıyaka, Bornova, Balçova, Gaziemir, Selçuk, Torbalı, Menemen, Aliağa ve Narlıbahçe ilçelerinde başlanacağının bildirildiği, İzmir Emniyet Müdürlüğünden Cumhuriyet Başsavcılığımıza yazılan 4.8.1993 gün 068728 sayılı yazıda da bildirilerin 3.8.1993 tarihinde anılan ilçelerde dağıtıldığından bilgi verildiği ve bildirilerin bir örneğinin gönderildiği,
Aynı bildirilerin Manisa ilinde dağıtımını gerçekleştiren davalı partinin Manisa il başkanı Ahmet Sağın ile sekreter üye Bedrettin Mutlu hakkında, halkı ırk ve bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa tahrik ettiğinden söz edilerek İzmir DGM. Cumhuriyet Savcılığının 27.4.1993 gün 1993/356-143-123 sayılı iddianamesiyle T.Ceza Yasasının 312/2 maddesi uyarınca İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesinde kamu davası açıldığı, il başkanı Ahmet Sağın’ın 23.8.1993 tarihinde Manisa Cumhuriyet Savcılığındaki ifadesinde, bildirilerin parti genel merkezinden gönderildiğini belirttiği,
Bildirilerin Diyarbakır’da da dağıtılmak istenmesi üzerine, Diyarbakır (1) no.lu Devlet Güvenlik Mahkemesi Yedek Hâkimliğinin 10.7.1993 gün, Müt.1993/275 sayılı kararıyla, T.Ceza Yasasının 312/2 maddesi kapsamında bulunduğu kanısına varılmakla 2950 sayılı Yasayla 5680 sayılı Basın Yasasının Ek-1 maddesine göre dağıtılmasına engel olunup, el konulmasına ve toplatılmasına karar verildiği, Malatya Devlet Güvenlik Mahkemesi Yedek Hâkimliğinin 16.8.1993 gün, 1993/180 Değ.İş sayılı kararıyla da sözkonusu bildirilerin toplatıldığı,
İlgili soruşturma kağıtlarının Diyarbakır ve Malatya DGM.Cumhuriyet Savcılıkları tarafından Ankara DGM.Cumhuriyet Savcılığına gönderilmesini takiben, Merkez Yürütme Kurulu üyelerinin ifadelerine başvurulduğunda, kurulu oluşturanlardan İbrahim Aksoy, İsmail Arslan, Kemal Okutan, Ali Beyköylü, Kemal Bilget, Sara Akan, Osman Özçelik, Cabbar Gezici, Bahattin Güner, Nesim Kılıç, Refik Karakoç, Nevzat Özbay, Murat Bozlak ve Raşit Deli 27.9.1993 günlü anlatımlarında, özetle, bildirinin iç barışın sağlanması amacıyla başlattıkları kampanya dolayısıyla Merkez Yürütme Kurulunca hazırlandığını söyledikleri,
Genel Başkan Yaşar Kaya da dahil olmak üzere adları geçenler hakkında düzenlenen 4.10.1993 gün, 1993/426-92-75 sayılı iddianameyle Ankara DGM.nde, devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğünü bozmaya yönelik propaganda yapma suçundan 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasasının 8/1. maddesi uyarınca kamu davası açıldığı,
Daha önce de değinildiği gibi, siyasal partilerin amaçları ve kapatılmalarına ilişkin esaslar Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerinde düzenlenmiş bulunmaktadır. 68. maddenin dördüncü fıkrası, siyasal partilerin tüzük ve programlarının devletin ülkesi ve ulusuyla bütünlüğüne, insan haklarına, ulus egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamayacağı; beşinci fıkrası, sınıf ve zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayan parti kurulamayacağı kuralını getirmiş; 69. maddenin birinci fıkrası ise, siyasal partilerin tüzük ve programları dışında faaliyette bulunamayacakları, Anayasanın 14. maddesinde yer alan sınırlamaların dışına çıkamayacakları, çıkanların temelli kapatılacakları; sekizinci fıkrası da, siyasal partilerin yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan, yabancı ülkelerdeki dernek ve gruplardan herhangi bir suretle aynî ve naktî yardım ve emir alamayacakları ve bunların Türkiye’nin bağımsızlığı ve ülke bütünlüğü aleyhindeki karar ve faaliyetlerine katılamayacakları, bu hükümlere aykırı hareket eden siyasal partinin temelli kapatılacağı kuralını kabul etmiştir.
Çalışmaları ile ulusal iradenin oluşmasını sağlayarak siyasal iktidara sahip olmayı hedefleyen siyasal partilerin toplum düzeni ve demokratik hayatın devamı bakımından taşıdıkları önem onların kuruluş ve faaliyetlerinin izlenmesinin benzeri örgütlerden farklı olmasını zorunlu kılmıştır. Nitekim, genel çizgileri itibariyle, olağan derneklere benzese bile, siyasal partilerin uymaları gereken esasların Anayasa’da yer alması, çalışmalarının Anayasa ve yasalar hükümlerine uygun olup olmadığının derneklerden farklı olarak özel biçimde izlenip, denetlenmesi, demokratik hayatın vazgeçilmez ögeleri sayılmalarının sonucudur. Ancak, siyasal partilerin yukarıda belirtilen hedefe ulaşmaları için yapacakları çalışmalarda mutlak bir özgürlükten yararlanmaları beklenemez. Demokratik hukuk devleti olmanın gereği olarak, bu özgürlük Anayasa ve yasalarla sınırlandırılmış, siyasal partiler çalışmalarında tümüyle serbest bırakılmamışlardır. Çünkü, bu sınırlamalardan herhangi birinin çiğnenmesi halinde, Anayasa’nın Türkiye Cumhuriyetinin özünden ayrılmayacak olan nitelikler ve devletin dayandığı temel ilke ve görüşler hiçe sayılmış olur ve böylece doğrudan doğruya Türkiye Cumhuriyeti tehlikeye düşer.
Siyasal partilerin kurulmalarına, faaliyetlerine, denetlenmelerine, kapatılmalarına ilişkin esasları düzenleyen SPY. Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerinde öngörülen ilke ve esaslara paralel olarak, siyasî partilerle ilgili yasaklar başlıklı dördüncü kısmında partilerin amaç ve faaliyetlerinde uyacakları hususları düzenlenmiş, bu ilke ve esaslara uymamanın yaptırımını 101. maddenin (a), (b) ve (c) bentlerinde “partinin kapatılması” olarak belirlemiştir.
Siyasal partiler için öngörülen yasaklamalar, davanın konusunu ilgilendirdiği ölçüde, şu biçimdedir:
SPY.nın 78. maddesinde; “Siyasî partiler:
a) Türkiye Devletinin …. Anayasanın başlangıç kısmında ve 2. maddesinde belirtilen esaslarını; Anayasanın 3. maddesinde açıklanan Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline … dair hükümlerini … değiştirmek;
…. dil, ırk …. ayırımı yaratmak amacını güdemezler veya bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar, başkalarını bu yolda tahrik ve teşvik edemezler.
…” hükmü getirilmiştir. Sözkonusu yasaklamaların Cumhuriyetin niteliklerini, devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliğini ve Atatürk milliyetçiliği ilkesini korumaya yönelik olduğu anlaşılmaktadır. Madde metninde belirtilen Anayasanın Başlangıç’ında, “… hiçbir düşünce ve mülâhazanın … Türk varlığının devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının … Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları … karşısında koruma göremeyeceği” ifade edilmiş, Anayasa’nın 2. maddesinde ise, Cumhuriyetin nitelikleri sayılırken Başlangıç’a gönderme yapılmak suretiyle “bölünmezlik” ya da bütünlük ilkesinden dolaylı olarak söz edilmiş, 3. maddesinin birinci fıkrasında ise, “Türkiye Devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçe’dir.” biçimindeki hükümle “bölünmezlik” ilkesi açık olarak konulmuş, 14. maddesinin birinci fıkrasında, Anayasadaki hak ve özgürlüklerin hiçbirinin devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak…. dil, ırk, din ve mezhep ayırımı yaratmak … amacıyla kullanılamayacağı kabul edilerek temel hak ve özgürlüklerin kötüye kullanılmasının önüne geçilmek istenmiştir.
Sözü edilen bölünmezlik ilkesinin siyasal, tarihsel ve hukuksal dayanaklarını Amasya Genelgesi ile başlayıp, Misak-ı Millî (Ahd-ı Millî) bildirgesi ile sonuçlanan belgeler dizisi oluşturur. Gerçekten, 21-22.6.1919 tarihli Amasya Genelgesinin 1. maddesinde, “Vatanın tamamiyeti, milletin istiklâli tehlikededir.” Tesbiti yapıldıktan sonra, 7.8.1919 tarihli Erzurum Kongresi kararlarında, “Trabzon vilayeti ve canik sancağiyle Vilayât-ı Şarkiye adını taşıyan Erzurum, Sivas, Diyarbekir, Mamuretülaziz, Van, Bitlis vilâyeti ve bu saha dahilindeki müstakil livalar, hiç bir sebep ve bahaneyle birbirinden ve Osmanlı topluluğundan ayrılması düşünülemeyen bir bütündür. Buralarda yaşayan müslümanlar birbirlerinin sosyal ve ırki durumlarına saygılı ve öz kardeştirler.”, “Vatanın bütünlüğü, millî istiklâlin sağlanması ve Saltanat ve Hilâfetin masuniyeti için kuvâ-yı milliyeyi âmil ve irade milliyeyi hâkim kılmak esastır.” ve “Mondros mütakeresiyle sınırlarımız içinde kalan ve her bölgesinde olduğu gibi Doğu Anadolu Vilâyetlerinde de ezici bir çoğunluğu İslâmlar teşkil eden, iktisadî ve kültürel üstünlüğü Müslümanlara ait bulunan ve yekdiğerinden gayrıkabil-i infikâk öz kardeş olan din ve ırkdaşlarımızla meskûn memleketlerimizin bölünmesinden vazgeçilmeli, mevcudiyetimize, hukuk-ı tarihiye, ırkîye ve dînîyemize riâyet edilmelidir.” biçimindeki ilkelerle ülke ve ulusun bölünmezliği vurgulanmıştır. 11.9.1919 tarihli Sivas Kongresi Kararlarında ise, “Heyet-i Temsiliye, şarkî Anadolu’nun heyet-i umumiyesini temsil eder.” ibaresi yerine “Heyet-i Temsiliye vatanın heyet-i umumiyesini temsil eder.” hükmü getirilmiş, “Hükûmet-i Osmaniye bir tazyik-i düvelî karşısında buraları (yani Şark Vilayetlerini) terk ve ihmal etmek ızdırarında bulunduğu anlaşıldığı takdirde alınacak idarî, siyasî, askerî vaziyetlerin tayin ve tesbiti” yani geçici yönetim oluşturmak meselesini düzenleyen hükümde yer alan “buraları” ibaresi yerine de “mülkümüzün herhangi bir cüzünü terk ve ihmal etmek …” biçiminde kapsamlı ve genel bir kayıt getirilmiştir. İstanbul’da toplanan Meclis-i Mebusan’ca 28.1.1920 tarihinde kabul edilip Büyük Millet Meclisi’nce de benimsenen Misâk-ı Millî Bildirgesinin 1. maddesinde, “Devlet-i Osmaniye’nin münhasıran Arap ekseriyetiyle meskûn olup 30 Teşrinievvel 1918 tarihli mütarekenin hin-i akdinde muhasım orduların işgali altında kalan aksamın mukadderatı, ahalinin serbestçe beyan edecekleri âraya tevfikan tayin edilmek lâzım geleceğinden, mezkûr hatt-ı mütareke dahilinde dînen, ırkan ve aslen müttehit, yekdiğerine karşı hürmet-i mütekabile ve fedekârlık hissiyatıyla meşhun ve hukuk-ı ırkiye ve içtimaiyeleri ile şeriat-ı muhitalarına tamamiyle riayetkâr Osmanlı-İslâm ekseriyetiyle meskûn bulunan aksamın heyet-i mecmuası hakikaten veya hükmen hiçbir sebeple tefrik kabul etmez bir küldür.” denilerek bölünmezlik ilkesi doğrulanmıştır.
Anayasa’nın, bir tarihsel olgu ve hukuksal temel niteliğinde olan bölünmezlik ilkesine devletin temel amaç ve görevlerini düzenleyen 5., temel hak ve özgürlüklerin sınırlanmasıyla ilgili 13., basın özgürlüğünü düzenleyen 28. ve 30., dernek kurma özgürlüğünü düzenleyen 33., gençliğin korunmasından söz eden 58., siyasal partilerin tüzük ve programlarının uyacakları esasları belirten 68., yükseköğretim kurumlarını düzenleyen 130., radyo-televizyon idaresi ve kamuyla ilişkili haber ajanslarını düzenleyen 133., kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarını düzenleyen 135. maddelerinde bu ilkeye yer verdiği 143. maddesiyle bu bütünlük aleyhine işlenen suçlar için özel yargı yerleri olan Devlet Güvenlik Mahkemeleri kurduğu, hatta 81. maddesinde milletvekili, 103. maddesinde Cumhurbaşkanı yemini metnine dahil ettiği görülmektedir. Bütün bu düzenlemeler, Anayasa’nın Türkiye Devletinin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliği ilkesine karşı gösterdiği duyarlık ve titizliğin birer işaretidir. Gerçekten, toplumun hukuksal bağlamda örgütlenmesi demek olan devletin ve dolayısıyla toplumun kendi varlığına yönelebilecek tehditlere karşı korunmasını sağlayan bölünmezlik ilkesi bir yönüyle ülkenin tümlüğünü, diğer yönüyle de ulusu meydana getiren ögelerin bütünlük oluşturmasını ifade eder. Bu ilkenin öylesine bir özelliği vardır ki, bir yönünün herhangi bir biçimde ihlâl edilmesi, diğer yönünün de ihlâl edilmesi sonucunu doğurmaktadır.
Lozan Barış Antlaşması görüşmelerinde Başdelege İsmet Paşa, “Büyük Millet Meclisi Hükûmeti; Türk yurdunun birliğine ve bölünmezliğine en büyük önemi vermekte, hakların ve ödevlerin, çıkarların ve yükümlülüklerin yurttaşlarca eşit olarak paylaşılması gerektiğine inanmaktadır.” biçimindeki sözlerle bütünlük ilkesini açıklığa kavuşturmuştur.
maddenin (a) bendi, siyasal partilerin devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğü yanında, devlet dilinin Türkçe olduğuna dair kuralı da değiştirme amacını güdemeyeceklerini ve bu yolda faaliyette bulunamayacaklarını belirtmektedir. Anayasa’nın 3. maddesinin birinci fıkrası, devlet dilinin Türkçe olduğu hükmünü taşımaktadır. Bölünmezlik ilkesinin bir gereği ve sonucu olan bu hüküm, resmî işlemlerin ve yazışmaların Türk dilinde yapılması, resmî belgelerin bu dilde düzenlenmesi, öğretimin ve ulusal kültürün yalnızca Türkçe’ye dayanması, başka deyişle ülkedeki tek ulusal kültürü Türk kültürünün oluşturması demektir. Türkçe bireyler arasında yalnızca bir resmî dil olma durumunu çoktan aşmış; ayrı etnik kökenlerden gelseler bile, yüzyıllar boyunca karışıp kaynaşmış ve bir ortak kaderi paylaşmış, ortak bir kültüre ulaşmış kitlelerin hem günlük yaşantıda, aile içinde ve işyerinde yaygın biçimde kullandığı ortak bir iletişim aracı olabilmiş, hem de aynı kitlelerin ortak bilim, kültür ve sanat dili olma derecesine ulaşabilmiş ve böylece gerek bireysel, gerekse toplumsal iletişimin sağlanmasında ana araç olmuştur. Türkçe’nin kazandığı bu yaygınlık ve genellik gözönüne alındığında, etnik grupların sahip oldukları yerel dillerin resmi dil yerine genel iletişim ve eğitim dili olarak kullanılması düşüncesi kabul edilemez. Yerel düzeyde kalmış, gelişememiş diller bireylere manevi varlıklarını geliştirme olanağı sağlayamaz.
Diğer taraftan, hernekadar Anayasa’nın 26. maddesinin üçüncü fıkrasında, “Düşüncelerin açıklanması ve yayılmasında kanunla yasaklanmış olan herhangi bir dil kullanılamaz.” hükmü getirilmişse de, günümüzde kullanılması yasaklanmış bir dilin bulunmadığı, her yurttaşın istediği dili özel yaşantısında özgürce kullandığı yaşanan gerçeklerdendir. Anayasa’nın 42. maddesinin son fıkrasında, “Türkçeden başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez…” kuralı yer almış, uluslararası sözleşmelerin hükümleri bundan ayrı tutulmuştur. İlköğretimin zorunlu olması, eğitim ve öğretim birliğinin sağlanması gereği olarak böyle bir düzenlemeye ihtiyaç duyulmuştur.
Dil konusunda Anayasa’da bulunan bir diğer hüküm de 14. maddenin ilk fıkrasındaki, “Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek … amacıyla kullanılamazlar…” biçimindeki kuraldır. Bu hükümle, Anayasa’daki hak ve özgürlükleri dil ayırımı yaratmak amacıyla kullanılamayacağı kabul edilmiştir.
Davanın konusu bakımından, SPY.nın 78. maddesinin (a) bendinde incelenmesi gereken bir başka husus da “millet (ulus)” ve “milliyetçilik (Atatürk milliyetçiliği)” kavramlarıdır. Yüksek Mahkemenizin de 16.7.1991 gün, Esas 1990/1 (Siyasî Parti Kapatma), Karar 1991/1 sayılı, 10.7.1992 gün, Esas 1991/2 (Siyasî Parti Kapatma), Karar 1992/1 sayılı ve en son 14.7.1993 gün, Esas 1992/1 (Siyasî Parti Kapatma), Karar 1993/1 sayılı kararlarında belirtildiği gibi; “…”millet” kavramı; insanlığın gelişme süreci sonunda vardığı en ilerlemiş birlikteliği oluşturan toplumsal yapıyı anlatır. “Ulus” ve yerine göre “Halk” sözcükleriyle de anlatılan bu yapı, bir gelişme düzeyini, bilinçli ve kişilikli bireyler olgusunu gösterir. “Milliyetçilik” ise, büyük bir toplumsal gerçek ve “Millet düşüncesi”nin üzerine kurulu olan çağın en etkin kültür ve politik anlayışıdır. Milliyetçilik, Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Türk Devrimi’nin temel ve önde gelen ilkelerinden biridir. Cumhuriyet döneminde “millet” ve “milliyetçilik” kavramları, başta teokrasiden demokrasiye geçişi sağlayan Atatürk olmak üzere Cumhuriyetin kurucularıyla, onların koyduğu temel ilkeler üzerinde Cumhuriyeti yöneten kuşaklarca yorumlanmış ve 1924, 1961, 1982 Anayasalarında yer almıştır. 1982 Anayasası’nın Başlangıç’ında, “… Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı…”, 2. maddesinde “… Atatürk milliyetçiliği…”, 42. maddesinde “…Atatürk ilkeleri …” ve 134. maddesinde “Atatürkçü düşünce…” sözcükleriyle Atatürk milliyetçiliği güçlü biçimde yer almaktadır. Atatürk milliyetçiliği, ayrımcı ve ırkçı bir kavram değil, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk halkının kökeni ne olursa olsun, Devlet yönünden tartışmasız eşitliği, içtenlikli birliği ve birlikte yaşama istencini içeren çağdaş bir olgudur. Ayrımcılığı dışlayıp “ulus” yapısı içinde kaynaşmayı öngören bu kavram; etnik kökenleriyle kimlikleri ayrımcılığa varan resmî bir tanıtım belirtisi olarak söylenmesini engellemektedir….
“Ulus, tarihsel ve sosyolojik yönden belirli aşamaları geçmiş ve belirli nitelikleri kazanmış bir topluluktur. Türk Ulusu, Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasıyla sınırları çizilmiş “vatan” kavramına dayanır. Ulus; vatan üzerinde yaşayan, geçmişten geleceğe doğru bir zaman akışı içinde, ortak yaşam istek ve amacına bağlanan kültür ve ülkü birliğine dayanır. “Ulus” kavramı dar çerçeveli topluluk ve dinden başka toplumsal bir bağı olmayan ve başka öge aramayan ümmet kavramlarından çok farklıdır. Ulus, tarihsel ve sosyal gelişmenin yarattığı birlikte yaşama olgusudur. Irk gibi antropolojik ve filolojik niteliklere dayanan dar bir kavram da değildir. Ulus, ortak bir tarih bilinci yaratmamış göçebe, yerli dil ve soy gruplarından oluşan sosyolojik bir yapı olan kavim de değildir…”
Anayasa’nın 2. maddesinin gerekçesinde, “Atatürk milliyetçiliği” olarak ifade edilen milliyetçilik kavramı, bütün bireylerin kaderde, kıvançta ve tasada ortak, bölünmez bir bütün halinde, diğer bir deyişle, ulusal dayanışma ve adalet anlayışı içinde yaşamaları olarak tanımlanmıştır. Başlangıç’ın dokuzuncu paragrafında Türk vatandaşlarının millî gurur ve iftiharlarda, millî sevinç ve kederlerde, millî varlığa karşı hak ve ödevlerde, nimet ve külfetlerde ve millet hayatının her türlü tecellisinde ortak olduğunun belirtilmesi de Atatürk milliyetçiliğinin tanımından başka bir şey değildir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin niteliklerinden olan ve onun ulusal devlet olmasının bir sonucu olan Atatürk milliyetçiliği çağdaş milliyetçilik anlayışıdır. Yani, hangi kökenden gelirse gelsin, bireyleri bir araya getiren, bir arada yaşatan şey, onlardaki aynı bir ulusa mensup olma duygu ve düşüncesi, bu yolda gösterilen kararlılık ve irade birliğidir. Subjektif nitelikteki bu milliyetçilik düşüncesinde esas olan, kökeni ne olursa olsun, bireyin, kendisi gibi olanlarla birlikte, kaderde, kıvançta ve tasada ortak ve bölünmez bir bütün oluşturdukları duygu, düşünce ve inancıdır. Bu bakımdan, sınırları belli bölünmez vatan esasını temel alır. Gerçekçi ve çağdaş milliyetçilik anlayışını temsil eder. Irk düşüncesi, kan bağı, diğer biyolojik ölçütler ve soyca başka görünen toplulukların bütünden ayrı sayılmaları düşüncesi bi millliyetçilik anlayışında yer almaz. Kültür milliyetçiliğidir. Bu nedenle, kökenlerine, soylarına, bakılmaksızın, bireyleri ortak bir kültüre mensup oldukları bilinci ve mavevî mutabakatı etrafında toplar, onları “tek ulus” yapısı içinde kaynaştırıp, bütünleştirir. Yüksek Mahkemeniz de bir tarihsel olgu olarak bu milliyetçilik anlayışını kararlılık gösteren bir biçimde böyle yorumlamaktadır. Nitekim, 20.7.1971 gün, Esas 1971/3 (Parti Kapatılması), Karar 1971/3 sayılı kararda, “….. Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde Türk milliyetçiliği ideolojisi egemendir ve Anayasamız (Başlangıç) kuralları arasında bunu bildirdiği gibi, bütün Anayasa yapısının oturduğu temel dahi budur. Bu, Türk kültürüne dayanan bir milliyetçiliktir ve bunda ırk düşüncesi ve kökence başka görünen toplulukların ayrı tutulması düşüncesi yer almış değildir…”; 8.5.1980 gün, Esas 1979/1 (Parti Kapatılması), Karar 1980 sayılı kararda, “…geçmişte “panislâmist” ve “panturanist” görüşlerin neden olduğu acı deneyimleri yaşamış olan Türk Ulusu’nun din, dil, ırk ve mezhep gibi esaslara dayalı ayrılık çabalarına ödün vermeyen, birleştirici ve toplayıcı bir “milliyetçilik” anlayışına Anayasa’nın Başlangıç hükümleri arasında yer verilmesi, imparatorluktan ulusal devlete dönüşmüş olan bir toplumun bilinçli bir davranışıdır….”; 27.11.1980 gün, Esas 1979/31, Karar 1980/59 sayılı kararda, “…Anayasada, ırkçılık, turancılık ya da din veya mezhep doğrultusunda bütünleşmeyi amaçlayan inanışları reddeden Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi Türk sayan birleştirici ve bütünleştirici bir milliyetçilik anlayışı benimsenmiştir…”; 18.2.1985 gün, Esas 1984/9, Karar 1985/4 sayılı kararda, “…Atatürk milliyetçiliği, Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi Türk sayan, dil, ırk, din gibi düşüncelerle yapılacak her türlü ayırımı ret eden, birleştirici ve bütünleştirici bir anlayışı temsil eder…” biçimindeki görüşlere yer verilmiştir.
Özellikle son iki yıl içinde benzer davalar dolayısıyle vermiş olduğu kararlarda Yüksek Mahkemenizin, giderek kazandığı öneme paralel olarak sözü edilen ilkenin anlamını daha da artan bir duyarlılıkla yorumlayıp zenginleştirdiği gözlenmektedir. Nitekim, 16.7.1991 gün, Esas 1990/1 (Siyasî Parti Kapatma), Karar 1991/1 sayılı kararında şöyle denilmiştir. “Bugün, Türkiye Cumhuriyeti içinde yaşayan insanların bir kesimi değişik kaynaklardan gelse bile kültürleriyle tek bir yapı oluşturmuştur. Türkiye Cumhuriyetinde dil ve kültürün bugünkü düzeye gelmesinde, ülkenin her karış toprağında, her kökenden ve soydan gelen vatandaşlarımızın payı vardır… Ülkenin her yeri her yurttaşındır.
“Kurtuluş Savaşı’ndan önce Anadolu’nun yer yer işgal edildiği bütün güç ve olanaklarına el konulduğu bilinmektedir. Bu çok kötü koşullar içinde Anadolu’nun bir kısım topraklarının parçalanması için yoğun çabaların sürdürüldüğü sıralarda, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkan Atatürk’ün 18.6.1919 günü, 1.Kolordu Komutanı Cafer Tayyar Paşa’ya çektiği telgrafta; “Bütün Anadolu halkının millî bağımsızlığı kurtarmak için baştan aşağı tek bir vücut gibi birleşmiş” olduğu belirtilmektedir.
“Atalarımız tarihin geçmiş günlerinde olduğu gibi, o karanlık günlerde de bölücü propaganda ve desteklere kapılmadan, kendi özgür istençleriyle ve ortak istekleriyle çağların yarattığı ortak kültürde birleşmeyi ve Türk Ulusu’nu oluşturmayı sağlamıştır. Bu olgu, bugün de ulusça bağlı olduğumuz bir tür ulusal ant ve toplumsal uzlaşmadır. Yasama, yürütme ve yargı organlarıyla yönetim görevlerinde, yerleşimde, çalışma hayatında, temel hak ve özgürlüklerde eşitliği kabul eden bu tarihsel dayanışma, kaynaşma ve oluşum, Kurtuluş Savaşı’nda zafere ulaşmayı, ülkesi ve ulusuyla bölünmez bir bütün olan Türkiye Cumhuriyeti devletini kurmayı başarmıştır.
“Türk Devletinin vatandaşları arasında etnik ya da diğer herhangi bir nedenle siyasal veya hukuksal aykırılık söz konusu değildir.. Türk Milleti içinde yer alan her kökenden vatandaş, hiç bir ayırım gözetilmeksizin, istem ve başarılarına göre her görev ve işte çalışmış, Türkiye’nin her yerinde, köyünde, şehirinde yaşama, yerleşme, okuma, evlenme, gelişme ve yükselme ile Türk dil ve kültüründen faydalanma ve katkıda bulunma olanağına kavuşmuştur….
“Türkiye’de; Türk Ulusu’nun dengeli, tutarlı tutumu, hoşgörüsü, insan sevgisi ve değerbilirliği millî bütünlüğü adaletli biçimde sağlamıştır. Millî bütünlüğümüzün temeli, ortak kültüre, lâiklik ilkesi ile akla, mantıklı düşünceye, sağduyuya, adalete dayanan “Atatürk milliyetçiliği”dir.
“Anayasamız, Türk Devleti’ne vatandaşlık bağı ile sağlı olan herkesi Türk sayan birleştirici ve bütünleştirici bir milliyetçilik anlayışına sahiptir. Devletin, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü, bu çağdaş milliyetçilik anlayışının belirgin niteliklerinden birini oluşturmaktadır.
“Anayasa Mahkemesi’nin yine siyasal partilere ilişkin 20.7.1971 günlü, Esas 1971/3, Karar 1971/3 sayılı kararında bu konuda şöyle denilmiştir:
“1921 Anayasası’ndan 1961 Anayasası’na değin sürekli olarak üzerinde durulmuş bir ilke olan (Türk Devleti’nin ulusu ve ülkesi ile bölünmezliği) ilkesi, Erzurum ve Sivas Kongreleri’nde saptanan biçimi ile Misakı Millî kurallarında dayanağını bulmaktadır. Misakı Milli’nin gösterdiği sınırlar içinde birbiriyle kaynaşmış olarak yaşayanların gerçekten ve hukuka aykırılık kabul etmez bir bütün oldukları kesinlikle belirlenmiş ve bu bütünlük içinde Kürt halkından hiçbir zaman söz edilmemiş olduğu gibi, Lozan Barış Antlaşması görüşme ve kararlarında da, Misakı Millî’nin çizdiği sınırlar içinde azınlıklar sayılırken Kürt ayırımına yer verilmemiştir.
“Bu durum yalnızca bir olayın değil, doğrudan doğruya bir gerçeğin de anlatımı olmaktadır. Bu gerçeğin de en aydınlık anlamıyla doğrudan doğruya Atatürk’ün ulus anlayışında bulmaktayız. Atatürk’ün kendi el yazısı ile düzenlediği notlarında: “Bugünkü Türk Milleti, siyasî ve içtimaî camiası içinde kendilerine Kürtlük fikri, çerkezlik fikri ve hatta lâzlık fikri veya Boşnaklık fikri propaganda edilmek istenmiş yurttaş ve millettaşlarımız vardır. Fakat mazinin istibdat devirleri mahsulü olan bu yanlış göstermeler hiçbir millet ferdi üzerinde üzüntü ve kınamadan başka bir tesir hâsıl etmemiştir. Çünkü bu millet efradı da umum Türk Camiası gibi aynı müşterek maziye, tarihe, ahlâka ve hukuka sahip bulunuyorlar” demiş ve “Ulus”u “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir.”…” biçiminde tanımlamış)
“10.7.1992 gün, Esas 1991/2 (Siyasî Parti Kapatma), Karar 1992/1 sayılı kararda; “…Uluslar, varlıklarını tarihsel gelişmeler ve gerçeklerle kazanırlar. Ortak kültüren, sosyal dayanışmanın ve birlikte yaşama duygusunun doğuşu, gelişip güçlenmesi tarihe dayanır. Tek vücut durumunda ve tam ulus yapısı içinde bütünleşerek Kurtuluş Savaşı’nı yapmış halkın vatanı Türk Vatanı, Milleti Türk Milleti, Devleti de Türk Devleti’dir. Dünya çağlar boyu Anadolu için “Türkiye” ve burada yaşayanlar için “Türkler” adını kullanmıştır. Bu durum, ulus bütünlüğü içinde yeralan farklı etnik grupları görmeme anlamına gelmez.
“Türk Ulusu’nu oluşturan, binlerce yıl birarada yaşamış, kaynaşmış, ortak kültüre, ahlâka ve dine sahip insanların tarihleri birdir. Vatanı üzerinde yaşamış bütün geçmiş kuşaklar, ülkenin ve ulusun tümlüğünü ve onurunu sürdüreceği kuşkusuz olan, gelecek kuşaklarla birlikte düşünülmelidir. Her ulusun olduğu gibi tarihsel gerçeklere dayanan Türk Ulusu’nun ortak kimliği ve kültürü de savunmasız bırakılamaz. Herşeyden önce Türk Devleti’nin bağımsızlığına, kimliğine ve özbenliğine, ulusal bütünlüğüne düşman olan tüm karşıtlıklarla uğraşmak uluslararası hukuksal belgelerin benimsendiği temel bir görev ve haktır..
“Yüzyıllardan beri süregelen tarihsel ve manevî birliğe ek olarak, bütün yıkıcı ve bölücü faaliyetlere karşın birlikte Ulusal Kurtuluş Savaşı’na katılıp Cumhuriyeti kuran ve böylece kader ve gönül birliğini kanıtlamış bulunan; ülkenin her yöresindeki vatandaşlar arasında ulusal bütünlük perçinlenerek, Türk Ulusu’nun siyasal ve toplumsal birliği kurulmuştur.
“Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları, ortak tarihsel değerlere ve kültüre sahip, aynı ulusal kimlik taşıyan ve tek vücut olan Türk Ulusu’nun bireyleridir.
“Türkiye Cumhuriyeti, milliyetçiliğe büyük önem vermiş ve bu kuram Anayasalarda temel ilke olarak yer almıştır. Atatürk Milliyetçiliği, ülke ve ulus bütünlüğünü koruyan temel ilkedir. Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk Milliyetçiliğine içtenlikle bağlıdır. Eşitlikçi ve birleştirici içeriğiyle çağdaş anlayışı yansıtan Atatürk Milliyetçiliği toplumsal dayanışmanın güvencesidir. Atatürk Milliyetçiliği, yaşamsal ve bilimsel gerçek olarak benimsenmiştir. Bu tarihsel ilke aynı zamanda ulusal varlığın korunmasına ve yüceltilmesine hizmet edecek yaşam anlayışı ve biçimidir. İnsalcıl, uygar ve barışçıdır. Kardeşliği, sevgiyi, dayanışmayı ve çağdaş evrensel değerleri kucaklar….” denilmiş; 14.7.1993 gün, Esas 1992/1 (Siyasî Parti Kapatma), Karar 1993/1 sayılı son kararda ise önceki iki kararda yer alan esaslar aynen tekrarlanmak suretiyle Anayasamızdaki milliyetçilik anlayışının niteliği bir kez daha vurgulanmıştır.
SPY.nın 78. maddesinin (b) bendinde yasaklanan bir husus da siyasal partilerin ırk esasına dayanmalarıdır. Buna göre, siyasal partiler belirli bir ırka mensup olanların toplandıkları, sırf onla ra mahsus bir parti olduklarını iddia edemeyeceklerdir. Tersine davranışa izin verilmesi halinde bundan öncelikle bölünmezlik ilkesinin zarar göreceği kesindir.
Anayasa’nın Başlangıç kısmı ile 2. maddesinde yer verilmek suretiyle Türkiye Cumhuriyetinin dayandığı temel görüş ve ilkeler arasına katılmış olan Atatürk Milliyetçiliği ile 3. madde de belirtilen, Devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliği ile diline dair hükümler korumasız bırakılmamış, 4. madde ile bu ilke ve esasları belirleyen 2. ve 3. maddelerin değiştirilemeyeceği, değiştirilmesinin teklif edilemeyeceği öngörülmüş, 14. maddede, Anayasada yer alan hak ve özgürlüklerin hiçbirinin devletin ve ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetinin varlığını tehlikeye düşürmek… dil, ırk,…. ayırımı yaratmak… amacıyla kullanılamayacağı kuralı getirilmiş, siyasal partiler yönünden de, 68. maddeyle, tüzük ve programlarının devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliğine, insan haklarına, ulus egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamayacağı, 69. madde ile de 14. maddede belirtilen sınırlamalara aykırı davranan partilerin kapatılacağı kabul edilmiştir.
Bölünmezlik ilkesinin bir diğer güvencesini oluşturan SPY.nın 81. maddesinin (a) bendinde, Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde ulusal ya da dinsel kültür ya da mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri sürmek; (b) bendinde ise Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek ve yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak ulus bütünlüğünün bozulması amacını gütmek ve bu yolda faaliyette bulunmak yasaklanmıştır. Maddenin gerekçesine göre, “Ülkemizde Lozan Antlaşmasıyla kabul edilen azınlıklar dışında bir azınlık yoktur. Herhangi bir ülkede resmî dilin dışında bazı dillerin bilinmesi veya yer yer konuşulması azınlık yaratmaz. Hele siyasî, sosyal, Ekonomik ve kültürel alanlarda olduğu gibi her alanda bütün haklara sahip ve borçlarla eşit bir şekilde yükümlü olan tek bir milletin evlatları arasında azınlıktan söz etmek mümkün değildir.
“Bir memlekette resmî dilin her vatandaş tarafından bilinmesi hangi alanda olursa olsun, eşitlik ilkesinin hakkıyla uygulanabilmesi ve adlî ya da idarî işlerin çabukluk ve selâmetle yürütülmesi bakımından yararlı, hatta zorunludur. Bu itibarla, resmî dili genç, ihtiyar, kadın, erkek her vatandaşın bilmesini sağlamak devletin görevidir.”
Maddenin (a) bendinde siyasal partilere, ulusal ya da dinsel veya …. ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri sürmek yasaklanmıştır. Gerekçede de açıklandığı gibi, Lozan Barış Antlaşmasıyla kabul edilen azınlıklar bu yasağın dışında kalmaktadırlar.
İç hukuk kuralı haline gelmiş olan ve uluslararası hukuk alanında da sonuçlar doğuran Lozan Barış Antlaşmasının Türkiye’deki azınlıklar konusundaki hükümlerine esas teşkil eden hazırlık çalışmalarına Yüksek Mahkemeniz özellikle son bazı kararlarında ayrıntılı olarak yer vermektedir. Bunlara göre, “…Müslüman topluluklar arasındaki değişik gruplara azınlık statüsü tanınmadığı, kuşku ve duraksamaya yer bırakmayacak bir açıklıkta Lozan Barış Konferansı tutanaklarında bir çok kez vurgulanmıştır.
“Alt komisyon önce, etnik azınlıkların, başka bir deyimle, müslüman olmayan azınlıkların da, örneğin Kürtlerin, Çerkeslerin ve Arapların tasarıdaki koruma tedbirlerinden yararlanmalarında direnmiştir. Türk temsilci heyeti, bu azınlıkların korunmaya ihtiyaçları olmadığını ve Türk yönetimi altında bulunmaktan tamamiyle memnun olduklarını söylemiştir. Alt komisyon bu inandırıcı sözler üzerinde koruma tedbirlerini yalnız müslüman olmayan azınlıklarla sınırlamayı kabul etmiştir.
“Barış görüşmelerinde söz alan İsmet İnönü: “Türkiye’de hiçbir müslüman azınlık yoktur; çünkü, kuramsal yönden olduğu kadar uygulamada da müslüman nüfusun çeşitli unsurları arasında hiçbir ayırım gözetilmemektedir.” demiştir. Aynı konferansın 20 Kasım 1922 günlü oturumunda Rıza Nur Bey tarafından okunan bildiride şu görüşler yer almıştır: “Müttefiklerin tasarısı Müslüman azınlıklardan söz etmekte idi; oysa, Türkiye’de bu gibi azınlıklar söz konusu olamaz; çünkü, tarihsel gelenekler, moral düşünceler, görenekler, yapılagelişler, Türkiye’de yaşayan Müslümanlar arasında en tam bir birlik yaratmaktadır.”
“Türk Delegasyonunun bu görüşleri Konferansça benimsenmiş ve “Müttefik Temsilci Heyetlerince Sunulan Azınlıkların Korunmasına İlişkin” 15 Aralık 1922 günlü tasarısının 4., 6., 7. ve 8. maddelerinde geçen “din ya da dil”, “soy, din ya da dil azınlıkları” sözcükleri yerini “gayrımüslim ekalliyetler” sözcüklerine bırakmıştır. Böylece, Türkiye’de değişik bir dil kullanmanın ya da soy unsurunun bir grubun azınlık sayılmasında ölçü olarak kabul edilemiyeceği Lozan Barış Antlaşması’yla kabul edilmiştir. Aynı Konferansta, Kürt azınlığın yaratılması yönünde, özellikle Lord Curzon tarafından gösterilen çabalar, Türk Delegasyonunun “Kürtler, kaderlerinin Türklerin kaderleriyle ortak olduğu görüşündedirler; azınlık haklarından yararlanmak istememektedirler.” gerçeğini bildirmeleri karşısında kabul görmemiştir…” (Anayasa Mahkemesi’nin siyasal parti kapatılmasına ilişkin 16.7.1991, 10.7.1992, 14.7.1993 günlü kararları)
Bu suretle, ülkemizde sadece “Müslüman olmayanlar” azınlık kapsamına dahil edilmişlerdir. Müslüman olmayanlara da Müslümanlara sağlanan medenî veya siyasî haklardan yararlanma olanağı verilerek yasalar önünde din ayırımı yapılmaksızın herkesin eşit olduğunu belirtmek amacıyla böyle bir düzenlemeye gidilmiş ve örneğin antlaşmanın 38. maddesinin ikinci fıkrasında, “Gayrümüslim ekalliyetlerin bütün Türk tebaasına tatbik edilen …serbesti-i seyrüsefer ve hicretten tamamiyle istifade etmeleri”, 40. maddede, “Gayrimüslim ekalliyetlere mensup Türk tebaasının … masrafları kendilerine ait olmak üzere her türlü müessesatı hayriye, diniye veya içtimaiyeyi, her türlü mektep ve sair müessesatı talim ve terbiyeyi tesis, idare ve murakabe etmek ve buralarda kendi lisanlarını serbestçe istimal ve âyini dinilerine serbestçe icra etmek hususlarında müsavi bir hakka malik bulunacakları” kabul edilmiştir. (Anayasa Mahkemesi’nin siyasî parti kapatılmasına ilişkin 16.7.1991 günlü kararı)
Bundan ayrı olarak, bir de, 18.10.1925 tarihli Türk-Bulgar Dostluk Antlaşmasında, Türkiye’de yaşayan Bulgarların azınlık sayılmaları kabul edilmiş ise de, yeni Türk Devletinin lâik mevzuatı kabul etmesinden sonra bu kimseler azınlık statüsünden kendiliklerinden vazgeçmişlerdir.
Sonuç olarak, Türkiye’deki hukuk düzeninde bu iki antlaşma ile kabul edilenlerin dışında herhangi bir azınlığın bulunduğu söylenemez. Özellikle, belirli bir büyüklüğe ulaşmış devletlerde ırk, dil, din, mezhep yönünden çeşitli boyutlara varan farklılıklara sahip toplulukların, yani ulus olgusuna oranla ikincil nitelikte kesimlerin bulunması doğal olduğu kadar, gözlenen bir gerçektir de. Yüksek Mahkemenizin 8.5.1980 gün, Esas: 1979/1 (Parti Kapatılması) Karar: 1980/1 sayılı kararında belirtildiği üzere, bu gibi toplu lukların dilinin ya da dininin toplumun öteki kesimlerinden ayrı olduğundan nesnel biçimde söz etmek tek başına bir “azınlığın bulunduğunu ileri sürmek” anlamına gelmez. SPY.nın 81. maddesine benzer hükmü içeren eski 648 sayılı Yasa’nın 89. maddesinin birinci fıkrasını yorumlayan Yüksek Mahkemeniz, aynı kararında, “azınlıklar bulunduğunun ileri sürüldüğünün” kabul edilebilmesi için, “söz konusu topluluğun toplumun öbür kesimlerinden ayrılan varlığını ve niteliklerini koruması ve sürdürmesi için kendisine özel bir hukuksal güvence tanınması gerektiğinin, yani bu kimselerin “azınlık hukuku”ndan yararlanmaya hak kazanmış olduklarının da açık ya da üstü örtülü biçimde ileri sürülmüş olması gerektiğini” belirtmiş bulunmaktadır. Bu gibi toplulukların her birine azınlık hakkı tanınması ülke ve ulus bütünlüğü ilkesine aykırı düşer. Hele böylesi topluluklar ortak geçmişten gelen tarihsel, kültürel ve manevî bütünlük anlayışı içinde kendi kaderlerini o ulusun kaderleriyle özdeşleştirme istek ve iradesini göstermişlerse, böyle bir hakkın tanınmasına gerek kalmaz.
Bizim toplumumuzda da “farklı kesimlerin varlığı” olgusunu görmek mümkündür. Gerçekten, X. yüzyılda Türklerin Anadolu yarımadasına gelmelerinden sonra, Türkler ve o dönemde Anadolu toprağında yaşamakta olan her soydan topluluk birbirini izleyen çeşitli siyasal oluşumlar içinde birlikte yaşamışlar, bu oluşumlar arasından yükselen Osmanlı İmparatorluğunun çatısı altında da bu yaşayış devam etmiş, zaman içinde bu birlikteliğe Kafkasya, Balkan ve Arap Yarımadası ahalisi de dahil olmuştur. Daha sonra, çeşitli tarihsel ve askersel olaylar sonucunda, Osmanlı Devleti sınırlarını Doğu Trakya ve Anadolu’ya kadar küçültmek zorunda kalmış ve tarih sahnesindeki yerini Türkiye Cumhuriyetine terketmiştir. Böylece, bin yıllık bir süreç içerisinde Türkler ve diğer etnik topluluklar aynı siyasal oluşumlar içinde iyi ve kötü günleri birlikte yaşamışlar, acılara birlikte göğüs germişler, sevinçli günleri birlikte kutlamışlar, gerek birbirleriyle , gerekse başka topluluklarla, çeşitli tarihsel siyasal nedenlerle ya da göç hareketleri sonucunda karışıp kaynaşmışlar, aynı toplumsal kaderi paylaşmışlardır. Bu kader birliği, her tür etnik topluluğu aynı toplumsal pota içinde kaynaştırıp, bütünleştirmiştir. Ortak bir geçmişe, tarihe, dine, ahlâka, hukuka, değer yargılarına, başka deyişle aynı bir ortak kültüre sahip insanlar, soyu ne olursa olsun, tek bir ulusa mensup olma bilinç ve istenciyle, bir tür toplumsal ant ve toplumsal uzlaşma sonucu ulusal sınırlar içinde “Türk Ulusu”nu oluşturmuşlar ve ortak kararlılık, istenç ve heyecanla Türkiye Cumhuriyetini kurmuşlardır. Bu birliktelik duygu ve düşüncesi o kadar güçlüdür ki örneğin, Kürt kökenliler diğer yurttaşlarla omuz omuza Kurtuluş Savaşı’na fiilen katılarak can, kan ve gözyaşı pahasına yurdumuzun işgalci düşmanlardan temizlenmesinde ve onu takiben Türkiye Cumhuriyetinin kurulmasında üstün hizmetler görmüşlerdir. Bugün dahi Türk Ulusuyla birlik ve bütünlük içinde olma duygusunun eksilmeden devam ettiği görülmektedir. Nitekim, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki ayrılıkçı terörden kaçan yurttaşlar, soydaşlarının bulunduğu Irak’a veya İran’a sığınmamakta, tersine, hepsi de İstanbul, Ankara, İzmir, Adana v.s. gibi şehirlere göç ederek geleceklerini yurdun başka yörelerindeki yurttaşlarla birlikte güvence altına almak istemektedirler. Bu itibarla, Türk Ulusu yanyana yaşamlarını sürdüren çeşitli halklardan değil, kendi özgür iradesiyle, ortak geçmişin yarattığı ortak kültürde geleceği de kapsayacak biçimde birleşmeye, kaynaşıp, bütünleşmeye karar vermiş olan tek halktan, Türk halkından meydana gelmiştir.
Anayasa’nın 66. maddesinin birinci fıkrasında, Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesin Türk olduğu belirtilerek, Türk Ulusundan sayılmak için kabul edilen tek koşulun “vatandaşlık bağı” olduğu, bunun dışında kalan dil, din, ırk v.s. gibi farklılıkların nazara alınmadığı, Türk Ulusu’nun, bir hukuksal bağ anlamında vatandaş sayılanların oluşturduğu bütünlüğü ifade ettiği benimsenmiştir. “Türk olmak” Türkiye Cumhuriyetinin yurttaşı olmak demektir. Bu ulus bütünlüğü içinde, şu ya da bu nedenle, Yasa’nın deyişiyle, ulusal veya dinsel kültür, mezhep yahut ırk ya da dil ayrımına dayanan azınlıklar yoktur. Yüksek Mahkemenizin siyasî parti kapatılmasıyla ilgili 10.7.1992 ve 14.7.1993 günlü kararlarında belirtildiği gibi, “…Türk Ulusu’nu oluşturan etnik gruplar arasında çoğunluk ya da azınlık biçiminde bir ayırıma yer verilmemiştir. Türkiye Cumhuriyeti Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi “Türk” sayan birleştirici ve bütünleştirici milliyetçilik anlayışı kabul edilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesin, hangi etnik gruptan olursa olsun, “Türk” sayılması, onun etnik kimliğini inkâr anlamında değil, dünyaca, devletine “Türkiye Cumhuriyeti Devleti”, ulusuna “Türk Ulusu” ve vatanına “Türk Vatanı” denen ve toplum yapısında çeşitli etnik gruplar bulunulan ülkede bütün vatandaşlar arasında eşitliğin sağlanması ve hepsi çoğunluk içinde bulunan etnik grupların azınlığa düşmesini önleme amacına yöneliktir.
“Diğer kökenli yurttaşlar gibi, Kürt kökenli yurttaşların da kimliklerin belirtmeleri yasaklanmamış, ancak, azınlık ve ayrı ulus olmadıkları, Türk Ulusu dışında düşünülemeyecekleri, devlet bütünlüğü için yer alacakları ortaya konulmuştur…”
Bir devletin nüfus ögesini oluşturan bireylerin hepsinin ayrımsız aynı soydan ve dilden olmaları olanaksızdır. Genellikle her ülkenin nüfusu değişik oranlarda da olsa, başka soya ya da soylara mensup toplulukları içerir. Ancak, bu gibi topluluklara soy ve dil farklılığına dayanılarak azınlık hakları tanımak ülke ve ulus bütünlüğü ilkesine uymaz. Türk Ulusu’nu oluşturan, ulus bütünlüğü içinde yeralan etnik ögeler, Anayasa’nın 66. maddesinin birinci fıkrasında anlamını bulan ve Türk Devletine sadece vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkesi Türk sayan milliyet anlayışı karşısında toplumda azınlık ya da çoğunluk oluşturumazlar. Türk Ulusu’nun manevi bütünlüğü içinde karışıp kaynaşmış olan her birey hukuksal ve toplumsal bağlamda mutlak eşit durumdadır. Hiç bir etnik kökenin diğerine üstünlüğü yoktur. Her yurttaş, başka yurttaşlara tanınmış olan her türlü siyasal, ekonomik, toplumsal, kültürel, medeni v.s. haklardan sınırsız biçimde yararlanabilmektedir. Türk Vatandaşlığı kavramı herkesi eşit ve ayrıcalıksız kılmaktadır. “Eşit Vatandaş”lık, Fransız Büyük Devrimi (1789)’nden bu yana, hepsi çoğunluğu oluşturan her bireyin, soy, dil, din ve mezhep gibi ayırıcı özellikleri dikkate alınmaksızın, en üst düzeyde ve en değerli varlık olarak kabul edilmesi demektir. Herkesin böylesine eşit ve ayrıcalıksız olduğu bir hukuksal statüde azınlıktan ya da çoğunluktan söz etmek olanaksızdır.
Maddenin (b) bendinde ise, siyasal partilerin Türk dilinden ve kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak ulus bütünlüğünün bozulması amacını gütmeleri ve bu yolda faaliyet göstermeleri yasaklanmıştır. Bu hükümle anlatılan, Türk dili ve kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek ya da yaymak yoluyla ülkede azınlıklar yaratarak ulus bütünlüğünün bozulması amacını siyasal partilerin güdemeyecekleri ve bu yolda faaliyet gösteremeyecekleridir. Burada belirtilmesi gereken, 81. madde ile ulusu oluşturan bireyler arasındaki etnik ayırımların, sahip bulunulan farklı dil ve kültürlerin yasaklanmadığıdır. Ancak yüzyıllardır birlikte hayat sürmüş, ortak bir geçmişe, tarihe, dine, geleneklere ve değer yargılarına sahip bireylerin oluşturduğu ulus bütünlüğü içinde bu ögelerden meydana gelen ortak kültürden ayrı, bireyler arasında bu bakımdan ayrımlaşma nedeni olabilecek yoğunlukta bir kültür farklılığından söz edilemez. Özel yaşantılarında çeşitli etnik kökenlerden gelen yurttaşların kimliklerini belirtmeleri, dillerini konuşmaları, gelenek ve göreneklerini uygulamaları karşısında herhangi bir yasal ya da toplumsal engel yoktur. Yasaklanan, azınlık ve ayrı bir ulus oluşturduklarının ifade edilmesi suretiyle ulus bütünlüğünün bozulması amacını gütmeleridir.
Söz konusu kuralın küçük değişikliklerle benzeri olan eski 648 sayılı SPY.nın 89. maddesinin (b) bendini yorumlayan Yüksek Mahkemeniz 8.5.1980 gün, E.1979/1 (Parti Kapatma), K. 1980/1 sayılı kararında şu hükme varmıştır: “…Bu hükümde de..”azınlıklar yaratma” deyiminin açıklığa kavuşturulması gerekmekte olup, sözkonusu deyimin de maddenin tümü içinde değerlendirilmesi ve birinci fıkrasındaki “azınlıklar bulunduğunun ileri sürülmesi” deyimiyle sıkı ilişki gözönünde tutularak, aynı doğrultuda yorumlanması zorunludur. Böyle bir yorumla varılacak sonuç ise “azınlık yaratma” deyiminin ancak bir “vatandaş topluluğunda azınlık hukukundan yararlanmaları gerektiği düşüncesini yaratma” anlamına gelebileceğidir…
“Yukarıda da değinildiği gibi, azınlıklar dil, din ve ırk gibi nitelikleri nedeniyle toplumun çoğunluğundan ayrı varlıkları ve bu varlıklarını sürdürmeye hakları bulunduğu hukukça tanınan vatandaş toplulukları olduklarından, ülkemizde azınlık hukukundan yararlanmaya hak kazanmış gruplar bulunduğunu ileri sürmek, ya da Türk dilinden ve kültüründen gayrı dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla kimi vatandaş gruplarında azınlık hukukundan yararlanmaları gerektiği düşüncesini yaratmaya çalışmak, kuşkusuz, yukarıda açıkça ortaya konulan Anayasal durum karşısında Anayasa’nın Başlangıcı ile 2. ve 3. maddelerinde yeralan “ülke ve ulus bütünlüğü” temel hükmüne ve bu temel hükmü içeren 57/1 maddesine aykırı düşer…”
Yine Yüksek Mahkemenizin 20.7.1971 gün, E. 1970/1 (Parti Kapatılması), K. 1971/1 sayılı kararında belirtildiği gibi, “… bir siyasî partinin Türkiye ülkesi üzerinde Türkçeden başka dil konuşan azınlık bulunduğunu ileri sürerek ve o azınlığı erek edinerek onun için birtakım haklar ve yetkiler tanınmasını istemesi ulusal yapıda gitgide kopmalara, bölünmelere yol açması demekdir. Yine Türk yurttaşları arasında Türk dilinden ve kültüründen başka dil ve kültürleri koruma çabalarına girişmek Türkiye ülkesi üzerinde ulus bütünlüğünün bozulması sonucunu doğurmağa elverişli bir tutumdur…”
Şu halde, dillerini, kültürlerini ve sanatlarını kullanabilmeleri ve geliştirebilmelerini, ana dillerinde eğitim hakkı sağlanmasını istemek suretiyle bir kısım yurttaşları ırk, dil ve kültür bakımlarından şu veya bu ad altında ulus bütünlüğünden ayrı sayma, onlarda bu bütünlükten ayrı bir azınlık oluşturdukları düşünce ve bilincini yaratma, ulus bütünlüğünün bozulmasıyla sonuçlanabilecek ya da en azından böyle bir tehlikenin belirmesine yol açabilecek olan, Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlık yaratma demektir. Siyasal partiler yönünden böyle bir amaç ülke ve ulus bütünlüğü ilkesine terstir. Daha önce de belirtildiği gibi, Türk Ulusu bütünlüğü içinde belirli uluslararası sözleşmelerle azınlık oldukları kabul edilen “Müslüman olmayan” yurttaşlar hariç, herhangi bir azınlıktan söz etmek olanaksızdır. Her Türk yurttaşı hukuk düzeninin sağladığı her türlü hak ve özgürlükten, herhangi bir etnik ayırımcılık söz konusu olmaksızın sınırsız ve mutlak biçimde yararlanmakta, ulus bütünlüğü içinde bireysel mutluluk ve huzurunu gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Böylesine ayrıcalıksız konumdaki bir kısım yurttaşlar arasında, bir azınlığa mensup olduğu duygu ve düşüncesini yaratmak ve onların sınırlı haklar rejimine tabi kılınmasını, ulusun bizzat kendisi iken azınlık haline gelmesini istemek ulus bütünlüğünü bozmaktan başka biçimde yorumlanamaz.
B) Değerlendirme
Davalı Demokrasi Partisi Genel Başkanı Yaşar Kaya’nın yukarıda belirtilen konuşmaları ile parti Merkez Yürütme Kurulu’nun “Demokrasi Partisinin Barış Çağrısıdır” adlı bildirisinin Anayasa ve SPY.ndaki kimi esaslar açısından yapılan çözümlemesinde;
Türk Ulusu bütünlüğünden ayrı bir ulus oluşturduğu anlamında Türkiye’de Kürt halkının var oluşundan söz edilerek, bu kitlenin varlığının Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana yetmiş yıldan beri inkâr edildiği, Kürtlerin baskı ve soykırım uygulamasına maruz kılındığı, milyonlarca insanın topraklarından koparıldığı, toplu göç ve sürgünler yapıldığı, bu inkâr ve yok etme politikalarının “Kürt sorunu” adını verdikleri bir siyasal sorun oluşturduğu, Cumhuriyetin, bu sorunu demokratik yollardan çözemediği; Demokrasi Partisi’nin, Cumhuriyetin sorunu çözememesinin meydana getirdiği zorunluluklardan doğduğu, partinin Kürtlerin değişim isteklerinin sözcüsü olabilecek örgütlenmenin sağlanması için mücadele edeceği ve belgelerinin “Kürt devleti için birleşmek” olduğu belirtilerek;
Kürt halkının isteklerinin başında bu sorun da dahil olmak üzere, her sorunun yasaksız olarak tartışılabileceği bir demokrasi isteğinin geldiği söylenip, ekonomik geri kalmışlık ya da terörle ilgisinin bulunmadığı, “siyasal” olduğu ifade edilen sorunun köklü çözümünün, sanki Türkiye’deki Kürt kökenlilere sistematik şiddet uygulanıyormuş ve Kürt kökenliler Türk ulusunu oluşturan diğer soylardan gelen yurttaşlarla tam bir eşitlik içinde değillermiş gibi, barışçıl ve demokratik ortamda ve eşitlik temelinde “siyasal” yol ve yöntemlerin uygulanması suretiyle sağlanacağı, siyasal çözüm yollarının bulunması gerektiği, “siyasal çözüm”ün Kürt kimliğinin tüm sonuçlarıyla kabul edildiği, düşünce, örgütlenme özgürlüğünün eksiksiz uygulandığı demokratik bir ortamda bulunabileceği savunulmaktadır.
Edinilen beyanlar ve yayınlanan bildiride dikkati çeken bir diğer husus, ülkemizde yaşanmakta olan “ayrılıkçı terör” olgusuna karşı sergilenen yaklaşım biçimidir. Bu bağlamda, devletin devlet olma gereğinin bir ifadesi olarak yurttaşların can ve mal güvenliğini, kamu düzenini ve esenliğini sağlamak amacıyla, terörü yok etmek için hukuk devleti kuralları içinde meşru güçleriyle terör örgütü PKK.ya karşı giriştiği mücadele bir savaşa benzetilerek, ülkede bir savaş yaşandığı, bu savaşta uluslararası hukuk kurallarının uygulanmadığı, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun il ve ilçelerinden olan Şırnak, Sarıkamış ve Digor’un yer aldığı yurt parçası “Kuzey Kürdistan” olarak adlandırılarak savaşın Kürdistan’da cereyan ettiği, bu silâhlı mücadelenin Kürt sorununu, Kürt ve Türk halklarının ve dünya kamuoyunun önüne getirdiği, bu savaşta “düşman” olarak nitelendirilen silâhlı kuvvetlerimizin Kobra helikopterlerine karşılık, bölücü terörü yöneten yasadışı örgüt mensuplarıyla kendilerinin bir ve aynı saflarda yer alan kimseler olduklarını belirtecek şekilde, çoğul birinci şahıs zamirinin tamlayanı olan “bizim” sözcüğü kullanılarak (bizim gönlümüzde) gönüllerinde kardeşlik ve birlik duygularının bulunduğu, bölücü örgütün yapmakta olduğu terör eylemlerinin bir savaş olduğu ve Kürt kökenli yurttaşların bu savaşı destekledikleri anlamında ve bir halk savaşı olduğu izlenimini verecek biçimde, halkın kendi kurtuluşu için kızını, oğlunu, gelinini kendilerinin yanına verdiğini, savaşın barışa dönüşmesi için savaşın tarafları olan PKK. adlı silahlı çete ile devletin ateşkes ilân etmeleri ve ateşkesin tarafsız güçler tarafından kontrol edilmesi, devletin Kürtlerin her düzeyde seçilmiş meşru temsilcileriyle görüşmesi, Kürt ulusunun varlığı anlamında, Kürt kimliğinin Anayasa ve yasalarda bütün sonuçlarıyla tanınarak güvence altına alınması savları ileri sürülmektedir.
Genel çizgileriyle bir yerinme ve özeleştiri niteliğinde olan ve özgür bir Kürt devletinin oluşumu için, ülkemizdeki ulus bütünlüğünü oluşturan ögelerden olan, Kürt soyundan gelenler ile kimi komşu ülkelerdeki aynı kökenliler arasındaki birleşme konusuna değinen Erbil konuşmasında, Genel Başkan Yaşar Kaya; “Kürdistan”ın, bir parçasını da ülkemizin Doğu ve Güneydoğu bölgelerinin oluşturduğunu üstü kapalı olarak ifade eder biçimde, dört parçaya ayrılmış olmasını, Kürtler arasında birlik olmayışına bağlayarak, birlik olmazsa hiç kimsenin kendilerine değer vermeyeceğini, Süleymaniye (Irak)’den Dersim (Tunceli ilinin eski adı), Mahabat (İran)’a Cebel-i Errad’a kadar uzanan bölgede, her yerin, Kürtler arasında kardeşlik ve dostluk bulunmayışının sonucu olarak, şehitlerle dolu olduğunu, Kürtler arasında kardeşlik olmadığı takdirde Kürdistan’ın da olmayacağını, Kürtlerin Kürtlük için birlik olamadıklarını, Kürt tarihinin ihanetlerle dolu olduğunu söyleyerek bağımsız Kürdistan devletinin doğabilmesi için birlik ve kardeşliğin gerekliliğine dikkatleri çekmiştir.
Davalı partinin merkez yürütme kurulunun söz konusu bildirisinde, ayrıca Kürt kimliğinin bütün sonuçlarıyla Anayasa ve yasalarda güvence altına alınmasına bağlı olarak Kürt kimliğinin kabulü anlamında, Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslararası antlaşmalara koymuş olduğu tüm çekincelerden vazgeçilmesi ve sorunun AGİK süreci ve Paris Şartına uygun biçimde çözümlenmesi için adımlar atılması gerektiğinin ifade edildiği; Kürtlerin dillerini, kültürlerini ve sanatlarını yazılı ve sözlü olarak kullanabilmeleri ve geliştirebilmelerine olanak sağlanması, ana dilde eğitim hakkı verilmesinin savunulduğu görülmektedir.
Genel Başkan Yaşar Kaya’nın her iki konuşmasında hitap ettiği topluluklara, kendilerinden selâm getirdiğini beyan ettiği Şeyh Sait, Seyit Rıza, General İhsan Nuri, Ali Şir (Şen, Şan) gibi isimlerin Cumhuriyet öncesi ya da sonrası girişilmiş Kürt başkaldırı hareketlerinin temsilcileri olmaları, Şeyh Sait isyanının başlatıldığı Piran kasabasından, 1945-1946 ayaklanması sırasında İran’da kurulan Kürdistan Bağımsız Cumhuriyeti’nin başkenti olan Mahabad kentinden söz edilmesi, Şeyh Ubeydullah Nehrî’den başlayarak Kürdistan’ın bağımsızlığı ve kurtuluşu için hizmeti geçenlere saygı duyduklarının belirtilmesi, terör olaylarına karşı sergilenen yaklaşım biçimiyle uyumlu ve konuşmaların içerdiği öz ve kitlelere ulaştırmak istediği mesaj bakımından anlamlı bulunmuştur. Bu adlarla birlikte belirtilen ve Diyarbakır zindanlarından oldukları söylenen Kemal Pir hakkında, Ülkem Basın ve Yayıncılık San. Tic. ŞTi. adına Yaşar Kaya’nın imtiyaz sahibi bulunduğu Özgür Gündem adlı gazetenin 17.8.1993 günlü nüshasında yayımlanan “15 Ağustos atılımı karanlığa sıkılan ilk kurşundur” adlı yazı dizisinde, “Türkiye devrimini Kürdistan devriminde görüyorum” diyen PKK-MK üyesi Kemal Pir, engin öngörüsü, siyasî ve askerî alanlarda sunduğu katkı ile enternasyonalist devrimciler arasında yerini almıştır. Haki Karer vasıtasıyla ideolojik grup çalışmalarına katılan Kemal Pir, Ortadoğu alanına ilk çıkarılan PKK kadroları arasında bulunmuştur. Tutsak düştükten sonra konulduğu Diyarbakır zindanında, siyasî savunma savaşımı için girilen ölüm orucunda ölmüştür. Kemal Pir ilk gruplarla gelip eğitim görürken Filistinlilerin verdiği parayı “biz paralı asker değiliz” diyerek reddetmiş.” biçiminde, Mazlum Doğan hakkında da aynı gazetenin 18.8.1993 günlü nüshasındaki aynı yazı dizisinde, “12 Eylül’ün vahşet ormanında, Diyarbakır zindanlarında, “Direnmek yaşamaktır” şiarını yükseltmek için 1982 yılının 20 Mart’ını 21 Mart’ına bağlayan gece 35. koğuşun 9. hücresinde kendini yaktı. Yaktığı üç kiprit çöpü aynı zamanda Newroz ateşi oldu.” biçiminde birer değerlendirmenin fotoğraflarıyla birlikte yer aldığı, ayrıca bu kişilerle birlikte Hayri Durmuş’un “Özgürlük şehitleri” olarak 27 Kasım vesilesiyle anılmalarına ilişkin bir ilânın Özgür Gündem gazetesinin 21, 22, 23.11.1993 günlü nüshalarında ard arda yayınlandığı görülmektedir.
Üzerinde ayrıca durulması gereken bir konu, merkez yürütme kurulunun bildirisindeki, Kürt sorununun AGİK süreci ve Paris Şartına uygun olarak çözümü için adımlar atılması çağrısıdır.
3.7.1973-1.8.1975 tarihleri arasında toplantılarını sürdürmüş olan Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı (AGİK) sonucunda kabul edilen Helsinki Sonuç Belgesi’nde yer alan ilkeler: (1) Egemen eşitlik, egemenlik niteliğindeki haklara saygı, (2) Güç tehdidine başvurmaktan ya da güç kullanmaktan kaçınma, (3) Sınırların çiğnenmezliği, (4) Devletlerin toprak bütünlüğü, (5) Antlaşmazlıkların barışçı çözümü, (6) İçişlerine karışmama, (7) Düşünce, Vicdan ya da inanç özgürlüğü dahil insan haklarına ve temel özgürlüklere saygı, (8) Halkların hak eşitliği ve kendi yazgılarını belirleme hakkı, (9) Devletler arasında işbirliği, (10) Uluslararası hukuka göre üstlenilen yükümlülüklerin iyi niyetle yerine getirilmesidir.
AGİK’in kendi adıyla anılan süreç içerisinde, Paris’te yaptığı toplantılar sonucunda 21.11.1990 tarihinde imzalanan “Yeni Bir Avrupa İçin Paris Antlaşması (Şartı)” da, demokrasi ve insan haklarına ağırlık veren ilkeleri arasında, ulusal azınlıkların etnik, kültürel, dilsel ve dinsel kimliklerinin korunması, ulusal azınlığa mensup olanların ayırıma uğramaksızın ya da yasa önünde tam bir eşitlik kimliklerini özgürce dile getirme, koruma ve geliştirme haklarından söz etmiştir. (Sencer, M. Paris Şartı ve İnsan Hakları, 16.12.1991 günlü cumhuriyet Gazetesi) Davalı partinin merkez yürütme kurulunun yukarıdaki çağrısından, Helsinki Sonuç Belgesindeki, halkların kendi kaderini belirleme hakkı ile Paris Şartının azınlık haklarına ilişkin hükümlerine uygun çözümlerin amaçlandığı sonucuna varmak gerekir. Uluslararası bir sözleşme niteliğinde olmayan ve bu nedenle hukuken bağlayıcılığı bulunmayan Helsinki Sonuç Belgesi’nde yer alan, halkların kendi kaderini belirleme hakkından ilk kez 1918 tarihli Wilson
ilkeleri arasında söz edilmiş, uluslararası hukukta kabulü de
Birleşmiş Milletler Antlaşmasında yer almasıyla gerçekleşmiştir. Bu
hakkın anlamı ve kapsamı, özellikle 1960’lı yıllarda başlayan bir
süreç içerisinde kabul edilen Birleşmiş Milletler kararlarıyla belirlenmiş bulunmaktadır. Buna göre, kendi kaderini belirleme hakkının iki yönünün olduğu görülmektedir. Birinci yönü, devletlerin iç
örgütlenmelerine ilişkin olup, bir halkın dilediği yönetim biçimini,
herhangi bir dış baskı olmadan seçmesi hakkı bulunduğunu, yani devlet ve hükümet biçimlerinin saptanmasında halklara serbestlik tanınmasını ifade etmektedir. İkinci yönü, bir halkın bağımsız bir devlet kurmak dahil, dilediği devlete bağlı olmayı seçme hakkı olarak anlaşılmaktadır. Ancak, kendi kaderini belirleme hakkının, bu ikinci yönü bakımından kullanılması, yerleşmiş bir uluslararası ilkesi olan ve Helsinki Sonuç Belgesi’nin de doğruladığı “devletin ülkesinin bütünlüğü”ne saygı gereği olarak bazı sınırlamalara bağlanmıştır. Bu bağlamda, kendi kaderini belirleme hakkı sömürge yönetimi altındaki halklara tanınmakta, bir devletin tam parçasını oluşturan topraklar üzerinde bulunan toplulukların ayrılması yoluyla yeni bir devletin kurulması kabul edilmemektedir. Bu haktan yararlanmak isteyen bir topluluğun sömürge yönetiminde yaşayan bir halk mı, yoksa içinde yaşadığı devletin ülke bütünlüğünü bozacağı gerekçesiyle bu hakkı kendisine tanınmayan bir halk mı olduğu bakımından kabul edilen ölçüte göre, bir devletin ülkesinin tümünde geçerli olan genel statüde bulunup herhangi bir ayırıma bağlı tutulmayan ülke parçalarında yaşayan toplulukların birtakım değişik özelliklere sahip olması, kendini belirleme hakkından yararlanabilecekleri anlamına gelmemekte, (Pazarcı, H., Uluslararası Hukuk Dersleri Cilt: II, 2.baskı, Ankara, 1990, ss.8-12); başka deyişle, eğer devletlerin yönetimleri çeşitli grupları temsil edici bir nitelik taşıyorsa ve gruplara karşı etnik köken, din, dil, renk yahut başka farklılıklara dayalı bir ayrımcılık güdülmüyorsa, artık kendi kaderini belirleme hakkından söz edilmemektedir. (Soysal, M., Tutarlılık, 7.4.1992 günlü Hürriyet Gazetesi)
1993 yılının Haziran ayında AGİK süreci içinde kabul edilen Viyana Bildirgesi’nde ise., kendi kaderini belirleme hakkı terörizmden ayrılmış, sömürge halkları için kabul edilen bu hakkın sadece meşru eylemler yoluyla kabul ettirilmesine çalışılması benimsenerek, terör yöntemi sömürge halklarının kendi kaderini belirleme mücadelesinde bile geçerli sayılmamıştır.
Bu esaslar açısından bakıldığında, Türkiye Cumhuriyeti’nde kendi kaderlerini belirleme hakkından yararlanması gereken sömürge halkı niteliğinde veya başkaca bir topluluk, grup v.s. yoktur. Türkiye bu konuyu Lozan Barış Antlaşması ile kesin olarak çözümlemiştir. Türkiye’de tek bir ulus, Türk Ulusu vardır. Kürt kökenli vatandaşlar, diğer etnik kökenli vatandaşlarla “ulus” bütünlüğünü oluşturmuş ve birbiriyle kaynaşarak “Türk Ulusu”nu meydana getirmiştir. Ulusu meydana getiren bireyler arasında, temel hak ve özgürlüklerden yararlanma ve onları kullanma yönünden hukuksal ve pratik olarak hiçbir ayırım yoktur. Ayrıca bir ulus, ayrı bir halk ya da azınlık varmış gibi, üstü kapalı ibarelerle, dolaylı yoldan yapılan çözüm çağrılarının bölünmeyi amaçladığı kuşkusuzdur.
Hukuksal yönden bağlayıcılığı bulunmayan Paris Şartı her ne kadar azınlıklara birtakım haklar tanımışsa da, kimlerin azınlık sayılacağı konusunda bir tanımlama getirmemiştir. Esasen, uluslararası hukukta üzerinde oybirliği sağlanan bir azınlık tanımlaması da bulunmamaktadır. Böyle olunca, azınlık veya Şart’ta geçen ve sınırlandırılmış biçimiyle “ulusal azınlık” teriminin yorumlanması imzacı devletlerin kendi hukuk düzenlerine ve uygulamalarına bağlı kalmaktadır. (Kırca, C., Paris Şartı’na Göre Azınlıklar ve Türkiye, 24.12.1991 tarihli Cumhuriyet Gazetesi) Türkiye Devleti’nin kendi azınlık hukukunu hangi biçimde düzenlediğine ve kimleri azınlık saydığına daha önce ayrıntılarıyla değinilmişti. Bir kez daha ve kısaca belirtmek gerekirse, Türkiye Cumhuriyeti’nde Lozan Antlaşması ve Türkiye ile Bulgaristan Arasındaki Dostluk Antlaşması hükümlerine göre azınlık oldukları kabul edilen Rum., Ermeni, Musevi ve Bulgar’lardan başka azınlık yoktur.
Açıklanan nedenlerle, devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliğini bozmaya yönelik girişimlere olanak veren hükümler taşımayan Helsinki Sonuç Belgesi ile Yeni Avrupa İçin Paris Antlaşması (Şartı)nın sözde çözüme esas alınması çağrısının hiç bir dayanağı yoktur.
Genel Başkan Yaşar Kaya’nın konuşmaları ve merkez yürütme kurulunun bildirisinde, davalı parti adına açıklanan görüşlerden çıkan genel sonuç ve anlam, Türklerden ayrı bir varlığa sahip olduğu bildirilen Kürtlerin Türklerden kopartılması ve Kürt kökenli yurttaşlarımızın Türk ulusunun kaynaştırıcı bütünlüğünden soğutulması ve ayrılması amaç ve ereğinin ve bu yolda bir kışkırtmacılığın izlenmekte oluşudur. Oysa, Anayasa’nın ve SPY.nın devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliğini siyasal partilerin amaç ve çalışmaları yönünden güvence altına alan hükümleri var olmasa bile, Anayasa’nın 11. maddesi gereğince, Başlangıç kısmı ile 2. ve 3. maddelerindeki bölünmezlik temel kuralı ile bağlı ve sınırlı bulunan tüm siyasal partiler ve davalı Demokrasi Partisi’nin ülkenin ya da ulusun bir bölümünün, var olan bütünlüğü bozarak ayrılması sonucunu doğrudan ya da dolaylı olarak meydana getirme olasılığı bulunan her türlü davranıştan, sözden ve yazıdan kaçınması ve çalışmalarını bu bütünlüğü daha da güçlendirecek biçimde yürütmesi gerekir. Siyasal partiler ırk ayırımcılığını ve bunun siyasal ve hukuksal sonuçlarını amaç ve erek olarak benimseyemezler. Tersine davranışları, uluslararası hukukta da benimsenen, devletin varlığını güçlendirerek sürdürmek, bağımsızlığına ve varlığına yönelik tehlikelere karşı önlemler alıp uygulamak yetkisi çerçevesinde, siyasal partileri de kapsayacak biçimde, ülkesi ve ulusuyla tümlüğünü korumak amacıyla alacağı önlemlerle karşılaması devletin doğal hakkı ve kamu düzenini ve insan haklarını koruma yönünden de görevidir.
Davalı partinin genel başkanının konuşmalarındaki beyanlar ile merkez yürütme kurulunun bildirisi içerikleri, açıklanan Anayasa ve SPY hükümlerinin ışığı altında, taşıdıkları düşünsel bütünlük içinde değerlendirildiğinde, yasaya aykırılık hallerinin şu biçimde belirdiği görülmektedir:
a) Bu konuşmalar ve bildiride;
-Türkiye Cumhuriyetinde Kürtlere karşı yetmiş yıldan beri inkâr, soykırım, sürgün, darağacı, kan ve barut politikalarının uygulandığı, Kürtlerin hep zindanı, inkârı, sürgünü ve ölümü yaşadıkları,
-Cumhuriyet Türkiye’sinin Kürt sorununu demokratik yolla çözemediği bu sorunun ekonomik geri kalmışlık veya terör değil, siyasal bir sorun olduğu, çözümünün demokratik bir ortamda ve eşitlik temelinde siyasal yol ve yöntemlerin uygulanması suretiyle olabileceği, siyasal çözümün Kürt kimliğinin tüm sonuçlarıyla kabul edildiği, düşünce ve örgütlenme özgürlüğünün eksiksiz uygulandığı demokratik bir ortamda bulanabileceği,
-Kürt halkının ayaklanmada başını dik tutan bir halk olduğu ve isteklerinin bulunduğu,
-Terör örgütü PKK. ile yapılan mücadele bir savaşa benzetilerek, ülkede savaş yaşandığı, bu savaşın ülkenin “Kürdistan” olarak adlandırılan bir bölümünde cereyan ettiği, bu silahlı mücadelenin Kürt sorununu Türk ve Kürt halkları ile dünya kamuoyunun önüne getirdiği, (Kürt) halkın(ın) bu kurtuluş savaşı için çocuklarını örgütün yanına gönderdiği, Kürtlerin ülkeleri uğrunda ölmeğe yemin ve canlarını feda ettikleri,
-Özgür bir ülke ve ulusal birlik için yürüdükleri, özgür ve serbest olmanın pahalı olduğu, belgilerinin Kürt devleti için birlik olmak ve kurtulmak olduğu, beyan edilmek ve Türkiye Cumhuriyeti ülkesinin bir kısmı “Kürdistan” olarak adlandırılmak suretiyle, Anayasa’nın 69. maddesinin birinci fıkrası ile SPY.nın 78. maddesinin (a) bendine aykırı olarak, Anayasa’daki ulus bütünlüğü dışına çıkılıp, ulusun Türk ve Kürt halkları olarak bölündüğü, ayrı bir Kürt ulusunun varlığının vurgulandığı ve bu ulusun özgürlük uğruna, kendisini baskı altında tutan Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı silahlı mücadeleye giriştiği, son hedefin özgür bir ülke ve özgür Kürt devleti olduğu ifade edilmektedir.
Oysa, Türkiye Cumhuriyeti devletin birden fazla ulus olamaz. Soyu, dili, dini, mezhebi farklı da olsa, Türk ulusunun kaynaştırıcı bütünlüğü içinde yer alan herkes Türk yurttaşıdır. Tarihsel bir gerçeğin anlatımı olan “Türk Ulusu” olgusunun ve devletin ülkesiyle bölünmezliğinin ortadan kaldırılması sonucunu verecek, ırkçılığa dayalı siyasal ayrılıklar ve oluşumların ve Türk yurttaşlığı niteliğini değiştiren iddiaların ileri sürülmesine Anayasa ve SPY.izin vermemektedir.
b) Cumhuriyet Türkiyesi’nin Kürt sorununu çözmeyi başaramadığı, Demokrasi Partisi’nin böyle bir zorunluluktan doğduğu, partinin Kürtlerin değişim isteklerinin sözcüsü olabilecek bir örgütlenmenin bulunmayışının yarattığı kısır döngünün aşılması için gerçek demokrasi ve değişimden yana olan güçleri seferber ederek örgütsel birliği sağlama yolunda mücadele edecek bir parti olduğu belirtilerek, SPY.nın 78. maddesinin (b) bendine aykırı biçimde, partinin Kürtlerin sorunlarını çözebilme ve onlar arasındaki örgütsel birliği kurma amacıyla oluşturulduğu ve bu yolda mücadele edeceği söylenmekte ve böylece parti ırk esasına dayandırılmaktadır.
c) Siyasal çözümün, Kürt kimliğinin tüm sonuçlarıyla kabul edildiği bir ortamda bulunabileceği, Kürt kimliğinin tüm sonuçlarıyla Anayasa ve yasalarca garanti altına alınması, uluslararası antlaşmalara konulmuş çekincelerin geri alınması, sorunun AGİK süreci ve Paris Şartına uygun olarak çözülmesi için adımlar atılmasının söylenmesi suretiyle SPY.nın 81. maddesinin (a) bendine aykırı biçimde, ayrı bir dile sahip farklı bir kesimin bulunduğundan objektif bir biçimde sözedilmesinin ötesinde, Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde, ayrı bir ulusal ve kültürel kimliğe sahip olan ve varlığı ile kimliğinin korunması ve sürdürülmesi için kendilerine azınlık hukukun uygulanması gereken bir Kürt azınlığının bulunduğu ileri sürülmüştür.
d) Kürt devriminin arkasındaki kültürel rönesans (yeniden doğuş) selâmlanarak, Kürtlerin dillerini, kültürlerini ve sanatlarını yazılı ve sözlü olarak kullanabilmeleri ve geliştirebilmeleri, ana dilde eğitim hakkının sağlanması gerektiği belirtilerek Türk dili ve kültüründen başka bir dili ve kültürü korumak, geliştirmek yoluyla azınlık yaratılarak ulus bütünlüğünün bozulması amacı izlenmiş ve SPY.nın 81. maddesinin (b) bendine aykırı davranılmıştır.
Halbuki, Yüksek Mahkemenizin siyasal parti kapatılmasıyla ilgili 14.7.1993 gün, Esas 1992/1, Karar 1993/1 sayılı kararında da vurgulandığı üzere, “…ülkedeki etnik farklılıkların ve bunların dil ve kültürünün yasaklanması değildir. Çeşitli kökenden gelen yurttaşlarımız kendi dil ve kültürüne sahip bulunmakta, onları geliştirmektedir. Günlük yaşamda bu açıkça görülmekte, ülke ve ulus bütünlüğü içinde onurlu yerini almakta ve saygı görmektedir. Bin yıldır birlikte yaşamış, tarihi, dini, gelenek ve görenekleri aynı olan, birbirinden ayrılması ve koparılması olanaksız kültürleri güçlü biçimde ulusal kültürde yerini alan bir topluluğun bireyleri arasında ayrılığı gerektirecek düzeyde kültür ayrılığı olduğunu ileri sürmek ve ortak ulusal kültürü yadsıyıp dışlamak gerçeklerle bağdaşmaz. Kürt kökenli Türk yurttaşı ile başka kökenli Türk yurttaşı arasında temel hak ve özgürlüklerden yararlanma açısından hiçbir fark yoktur. Türk vatandaşlığı, ayrımları önleyen ve herkesi insan hak ve özgürlükler(in) de birleştiren bir kurumdur. “Kürtlerin kültürel ve ulusal hakları” sözleri azınlık yaratmaya ve buna bağlı olarak somut ayrılıkları gündeme getirmeye yöneliktir. Kürt kökenli yurttaşların dillerini, gelenek ve göreneklerini özel yaşamlarında sürdürmelerine hiçbir engel yoktur. Davalı partinin amacını devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğünü yıkarak devlet yapısını değiştirmek ve ırk esasına dayanan oluşumları gerçekleştirmek olduğu anlaşılmaktadır. Buna Anayasa olur vermemektedir. Türkçe’nin çeşitli etnik soydan gelen vatandaşlar arasında resmî dil olması yanında ortak iletişim aracı, kültür ve eğitim dili olduğu, bu olgunun tarihi ve sosyolojik gerçeklere dayandığı göz ardı edilmemelidir.
“….yasaklanan, farklılıkların açıklanması değil, bunların Türk ve Cumhuriyeti ülkesi üzerinde olmayan azınlıklara özendirerek, zorla azınlık yaratmaya çalışarak ulus bütünlüğünün bozulması ve buna dayalı yeni bir devlet düzeni kurma amacını gütmektir. Bunun hiçbir ulusal ve bireysel yararı yoktur. İstekler, insan haklarına dayalı vatandaşlık hakları ile ilgili değildir. İstenilen kültürel haklar da, etnik bir grup haklarının üstünde ulusal varlığının temeli olarak ileri sürülmekte ve ulusal özgürlük ortaya konmaktadır. Oysa, haklar ve özgürlükler yönünden yurttaşlar arasında ayrım ve bir yurttaşa eksik ya da fazla verilen bir hak yoktur…”
Sonuç ve İstem
Yukarıda yasal dayanakları ve gerekçeleriyle açıklandığı üzere, davalı Demokrasi Partisi’nin genel başkanının Bonn ve Erbil’de yapmış olduğu konuşmalarda ve parti merkez yürütme kurulunun yayınlamış olduğu “Demokrasi Partisi’nin Barış Çağrısıdır” başlıklı bildirisinde, Anayasa’nın Başlangıç kısmı ile 2., 3., 14., 69. maddelerinde ve SPY.nın 78. maddesinin (a) ve (b), 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerine aykırı nitelikte beyan ve açıklamaların mevcut olduğu anlaşıldığından,
Demokrasi Partisi’nin SPY.nın 101. maddesinin (b) bendi gereğince kapatılmasına karar verilmesini arz ve talep ederim.”
DAVALI PARTİNİN ÖN SAVUNMASI
Demokrasi Partisi’nin 28.1.1994 gün 994/1445 sayılı ön savunmasında aynen şöyle denilmektedir :
“1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca düzenlenen, Demokrasi Partisinin kapatılması istemli, 02.12.1993 günlü, SP.52.Hz. ve 1993/55 sayılı iddianamenin Cumhuriyet Başsavcılığı’na iadesi gerekir.
Demokrasi Partisi, gerekli belge ve bildirilerini 7.5.1993 tarihinde İçişleri Bakanlığı’na vererek, SPY’nın 8. maddesine göre tüzel kişilik kazanmıştır. Parti tüzüğü ile programının, yasalara aykırılığı ileri sürülmemiştir.
Siyasi Partilerin kapatılması davaları öz itibariyle bir ceza davasıdır. Kapatma tüzel kişiliğin sona erdirilmesi müeyyidesini taşıdığı için, en ağır ceza olan idam ile eşdeğerdir. Bu nedenle hazırlık tahkikatı önem taşımaktadır. İddianamede delil olarak, Genel Başkan Yaşar KAYA’nın 29.05.1993 tarihli Federal Almanya’nın Bonn, 15.08.1993 tarihli Irak’ın Erbil şehrinde yaptığı iki konuşma ile Merkez Yürütme Kurulunun “Barış Kampanyası” gösterilmektedir.
SYP’nın 106 ncı maddesi uyarınca Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığı’nca, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na intikal ettirilen belgeler ve soruşturma evrakları sonucu, Ankara DGM’de 93/114 ile 115 E. davalar açılmış olup, derdesttir. Bu dosyalara ait deliller aynı zamanda kapatılma iddiasının temelini teşkil eden delillerdir.
Ceza usulümüzde her ne kadar vicdanî delil sistemi benimsenmişse de, delillerin, yasalara, usule, hukuka, ahlaka uygunluğu ve meşru olarak temini zorunludur. CMUK’nuna göre Savcılar delil toplarken, aynı zamanda lehe ve aleyhe olan tüm delilleri toplamak ile yükümlüdürler. Ankara DGM Savcılığı’nın başlattığı soruşturmada, bu hususlara riayet edilmediği için Başsavcı Nusret DEMİRAL hakkında Adalet Bakanlığı’na yaptığımız başvuru sonucu Bakanlık soruşturma izni vermiş olup, Adalet Bakanlığı Başmüfettişliğince başlatılan soruşturma sürmektedir.
Erbil konuşmasının kasetinin, hangi yolla temin edildiği meçhuldur. Genel Kurmay kaynaklarınca temin edilmiş ise, istihbarat veya başkaca hangi yoldan örneğin, diplomatik kanalla veya başkaca bir yazışma sonucu temin edilip edilmediğinin saptanması ve konuşmanın tamamının sağlıklı bir biçimde temini gerekmektedir. Ayrıca Irak Kürdistan Demokrat Partisinin DEP ile ilgili davetiye ve yazışmalarının temini, konuşmanın hangi gün ve saatte yapıldığının tümünün tespiti zorunludur. Aynı husus Bonn konuşması için geçerli olup, Alman makamlarıyla temas kurulup, toplantının kimin adına yapıldığı, DEP Genel Başkanı Yaşar KAYA’nın hangi sıfatla katılıp konuştuğu hususunun SPY’nın 101/b maddesi uyarınca saptanması zorunludur. Yine parti MYK sının barış bildirisi kapatma gerekçesi olarak gösterildiği için, “Barış Kampanyasının” parti kurultay kararı olup olmadığının, kararı ise ne tür bir karar olduğunun ayrıca bu konuda parti Meclisinin aldığı bir kararın olup olmadığının saptanması zorunluluğu vardır. Bu hususların araştırılması, ondan sonra iddianame tanzimi gerekirken, SPY’nın 9. maddesine aykırı olarak dava açılmıştır.
Delillerin eksik, hatalı, bütünlüğü bozucu olması, gerekli titizliğin gösterilmemiş olması, hukuka ve ahlaka aykırı olarak, toplanması karşısında iddianamenin iadesi gerekmektedir.
2- Kapatma davaları öz itibariyle bir ceza davasıdır. Bu durumda iddiaya dayanak edilen delillerin, tartışılması soruşturmanın genişletilmesi sonucudur ki sübut delillerinin bulunup bulunmadığı değerlerdirme konusu yapılabilir.
Ankara DGM’de 1993/114-115 Esas derdest davalar, kapatılma iddiasının dayanağını teşkil ettiğinden bu davaların sonuçlanmasının beklenmesi bir zorunluluktur. İleri sürülen iddialar sübuta ermediği takdirde, kapatma iddiasının gerekçeleride ortadan kalkacaktır. Bu nedenle bu iki davanın “Mesele-i müstehire” addedilmesi hukuki bir zorunluluktur.
3- Halkın Emek Partisinin kapatılması davası, bireysel başvuru yoluyla Avrupa İnsan Hakları Komisyonuna götürülmüştür. Komisyonda 22723/93, 22724/93, 22725/93 sayılı dosyalar derdesttir.
Türkiye Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini 1954 yılında kabul etmiş olup, 6366 sayılı yasa ile yürürlüğe girmiştir. Anayasanın 90 ıncı maddesine göre iç hukukta kanun hükmünde olup uygulanma kabiliyeti olan sözleşme karşısında sözkonusu davalarda Genel Sekreter İbrahim AKSOY’unda bulunması nedeniyle, şahsi ve fiili irtibat bulunduğundan “Mesele-i Müstehire” kabul edilmesi gerekmektedir.
4- Terörle Mücadele Yasasının 9 uncu maddesi Anayasaya aykırıdır. DEP’in kapatılması istemli iddianamede, delil olarak Ankara DGM Savcılığı’nın iddianame ve DGM Mahkemesinin 1993/114-115 esas dava dosyaları delil olarak gösterilmektedir. Siyasi Partilerin denetimi münhasıran Anayasa Mahkemesine ait olmasına rağmen, 3713 sayılı Yasa’nın 9 uncu maddesi nedeniyle Devlet Güvenlik Mahkemesinde dava açıldığından, Anayasa Mahkemesinin münhasıran denetimi ihlal edildiğinden, 9 uncu maddenin Anayasaya aykırılığı nedeniyle iptal edilmelidir. Anayasanın 14 üncü maddesi “temel hak ve hürriyetleri” 68 inci maddesi Siyasi Partilerin demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez koşulu, 69 uncu maddesi “siyasi partilerin kuruluş ve denetimlerinin münhasıran Anayasa Mahkemesine ait oduğu” 2820 sayılı SPY’nın 98 ve 101 inci maddeleri ile DGM’lerin yargılama usulu kanunun 9 uncu maddesinin son fıkrasına aykırıdır. Bu yasa ile Terör suçlarından Devlet Güvenlik Mahkemeleri görevi kapsamı içinde olduğu belirtilmiştir.
SHP’nin Anayasa Mahkemesinde açtığı iptal davasında hernedense bu madde gözardı edilmiş ve iptale konu edilmemiştir. Anayasa Mahkemesinin 31.3.1992 tarih 91/18 E-92/20 K. sayılı kararında sözkonusu madde inceleme konusu yapılmadığından ve Anayasa aykırılığı ciddi bulunduğundan, dikkate alınması gerekmektedir.
5- Anayasa ve Siyasi Partiler Yasasında bir takım değişiklikler yapılması nedeniyle orijinal halinden uzaklaşılmış olmakla, SPY’nın Anayasaya aykırılığının ele alınıp incelenmesi gerekmektedir.
Sözkonusu yasalar sosyoloji bilimine, toplumsal uzlaşmaya, uluslararası sözleşmelere ve Anayasanın 90 ıncı maddesi uyarınca iç hukuk hükmü olan AİHS nin 9, 10, 11, 14 üncü maddelerine aykırıdır. Türkiye sözkonusu sözleşmeye imza atmakla ve sözleşme yürürlüğe girmekle, “Pacta Sun senvanda” yani ahde vefa gereği iç hukuk mevzuatını buna uydurmakla yükümlüdür.
Hakimler, yalnızca kanun takipçisi olarak dar bir yorumlamaya gidemezler hukukun evrensel ilkeleri ve uymakla zorunlu olduğu tüm hukuk kurallarının uygulanması kanun yerine hukukun uygulanması zorunluluğu vardır. Bu nedenle Anayasaya aykırılık iddiamızın ciddi kabul edilerek incelenmesi gerekir. Anayasanın geçici 15 inci maddesi bir döneme ait yasama işlemlerini Anayasal denetimin dışına çıkararak, “hukuk devleti” anlayışına ters De facto bir durum yaratmıştır. Sözkonusu yasa, atanmış bir meclisin ürünü yasaları tabu durumuna sokarken, hukukçuların kendilerini böyle bir yasa ile kayıtlaması mümkün değildir. Bir yandan uluslararası sözleşmelere imza atılırken, diğer yandan çağın gereklerine uygun yeni yasalar çıkarılırken, orijinallığı bozulmuş, yasalarda uygulama kabiliyetini yitirdiğini varsaymak ve “keemlemyekün saymak” hukukun gereğidir. 669 yasa, 90 adet KHK 2324 sayılı yasa uyarınca 76 adet Milli Güvenlik Konseyi kararını, 3 adet Milli Güvenlik Konseyi bildirisini değişmez ve dokunulmaz saymak, yaşama toplumun değişmesine, çağın gereklerine, evrensel hukuk değerlerine aykırıdır. Özgürlükçü demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenmiş hukuk düzenine aykırı 15 inci madde, hukuk pramidinin üstü olan Anayasanın üstü durumunda ki AİHS ne aykırı olduğundan, Türkiye hakkında açılacak tüm bireysel başvuruların mahkumiyetle sonuçlanması anlamına gelmektedir. Hukukçuların bu durumu dikkate alınması ve yasanın amacından yola çıkılarak sınırlama konusunda 6.12.1983 tarihini dikkate alması hukuki açıdan bir zorunluluktur. Bu nedenle 24.04.1983 tarih ve 2820 sayılı SPY’nın 78 ve 81 inci maddelerinin Anayasaya aykırılık savının incelemeye alınması gerekmektedir.
6- Duruşma İstemi
Siyasi Parti kapatma davalarının öz itibariyle ceza davası olması, Ceza Muhakemeleri Usulü’nün uygulanması nedeni ile, SPY’nın 98 inci maddesinin “…dosya üzerinde incelenme yapılarak karara bağlanır…” hükmü davanın duruşmalı yapılmasına engel değildir. Bu nedenle duruşma yapılmasını talep ediyoruz.
Anayasa Mahkemesi uygulamada hukuk mahkemelerinde görülen bir isticvap benzeri uygulamayla yetinmektedir. Bu ise niteliği itibariyle bir sorgudur. Sorgu yalnızca ilgililerin beyanları ile sınırlı kaldığından yeterli olmaz. Delillerin bir kısma konuşma olarak geçtiğinden, bilirkişi incelemesi tercüman sorunu, tanık ve diğer yan deliller ile maddi kanıtlar açısından, savunma hakkınında tam olarak kullanılabilmesi için tam bir duruşma yapılması gerekmektedir. Kapatma davasına gerekçe gösterilen ve Ankara DGM’de derdest olan dosyaların delil olarak taktiri sözkonusu olduğundan, yalnızca bekletici mesele olarak düşünülmesi ve yetinilmeside yeterli olmayacaktır. Açıkladığımız nedenlerle yargılamanın duruşmalı yapılması gerekmektedir.
7- Uluslararası hukuk açısından değerlendirme
Anayasanın 90 ıncı maddesi uyarınca Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, iç hukukta kanun hükmündedir. Bu itibarla iddia makamının bu anlaşmaları dikkate almadan, AGİK ve Paris Şartına değinerek bunların iç hukukta uygulanmayacağı görüşünü belirtirken, bağlayıcı sözleşmeleri dikkate almaması hukuka aykırıdır. AİHS de düşünce, örgütlenme özgürlüğü, 14 üncü madde ırk, din, dil, mezhep ayrımı yapılmayacağı hükmü karşısında, kapatma davasının yasal dayanakları bulunmamaktadır.
Kapatma davasını 27 Mart 1994 tarihinden sonraya bırakılması istemimiz her na kadar reddedilmişse de; Türkiye’nin imzalayıp, onayladığı ve iç hukukta uygulanabilir, hüküm niteliğinde olan AİHS’ne ek 1 nolu protokolun 2 nci maddesinde halkın özgür iradesinin tezahürünün, seçim yoluyla yansımasının koşullarının oluşturulması, eşit koşullarda adil seçim zemininin hazırlanması hükmü karşısında, sözkonusu protokolü Türkiye’de imzaladığından, seçim takvimi başlamış olmakla, kapatma davasının seçim takvimi sonrasına bırakılması zorunluluğu doğmuştur. Genel Yerel seçimlerde, belediye başkanı, il ve belediye encümeni binlerce partilinin seçme ve seçilme hakkını ortadan kaldırıcı nitelikte olan kapatma tehditi altında, demokrasinin işleyişi mümkün değildir. Anayasanın vazgeçilmez unsuru olan bir siyasi partinin, diğer siyasi partilerden farklı ve eşit olmayan koşullarda seçime girmesi durumu sözkonusu olduğundan sonradan aday olan üyelerin siyasi faaliyetlerinin kısıtlanması sözkonusudur. Adil ve eşitlikçi olmayan bu duruma son verilmesi için kapatma davasının duruşma sonuna bırakılması gerekir.
İddianameye konu eylemler konuşma ve bildiri eylemleri olduğundan, düşünce açıklama niteliğindedir. Şiddet unsuru içermeyen, terörle alakası olmayan, normal siyasi parti faaliyetlerinin kapatma gerekçesi olarak gösterilmesi mümkün değildir. Anayasa Mahkemesi kararları kesin olmakla içhukuk yolları tükendiğinde AİHS’nin 25 inci maddesi uyarınca “bireysel başvuru” hakkı kullanıldığında davalı konuma düşecek olan ve yargılanacak olan T.C. Hükümetidir. Bu yargılama sonucu iç hukuk mevzuatının değişmesi ile birlikte ödence gibi ağır müeyyideler bulunmaktadır. Bu nedenle dikkate alınması zorunlu hukuk hükümlerini taşımaktadır.
8- Demokrasi Partisinin tüzük ve programı yasalara uygun görülmüş ve kapatma gerekçesi yapılmamıştır. İddia makamının Genel Başkanın konuşmaları ile MYK’nun bildirisinin, öncelikle tüzük ve programına uygun olup olmadığını incelemesi gerekirken, bu yönden bir inceleme yapılmadan dava açılmıştır. Bu nedenle Anayasa Mahkemesine dava açılırken, “dava şartı” gerçekleşmemiştir. Tüzük ve programın yasalara uygunluğunun bir ön mesele olarak ele alınması gerekmektedir.
Siyasi Parti faaliyetlerinde yetkili kurul ve organların söz ve yazılı eylemlerinin parti tüzük ve faaliyetlerine uygun olup olmadığı, aynı zamanda kendi iç işleyişi açısından da önem arzetmektedir. Disiplin mekanizmesı ve benzeri müeyyideler yanında, SPY uyarınca “ihtar” lüzumunu değerlendirilmesi zorunluluğu bulunmaktadır. Bu hususun dikkate alınarak, dava şartı gerçekleşmediğinden davanın reddine karar verilmesi gerekmektedir.
9- İddialara Karşı Diyeceklerimiz.
a) İddianamede Bonn konuşması, parti ile ilgisi olmayan bir sanıkta ele geçirilen video kasete dayanmaktadır. Kasetin çözümü yapılmış, onun dışında herhangi bir araştırma yapılamamıştır. Ankara DGM’nin 93/114 E. dosyasının iddianame ve delilleri dayanak olarak gösterilmektedir.
İddia edildiği gibi, Bonn yürüyüşünü PKK Genel Sekreteri Abdullah ÖCALAN düzenlememiştir. Alman resmi makamlarında herhangi bir araştırma yapılmamıştır. Yapılmış olsaydı yasal bir toplantının tertipleyicilerinin kim olduğu, adları, soyadları ve kimin adına düzenledikleri açıklığa kavuşacaktı.
Toplantıya çok sayıda kuruluş katılmıştır. Bunların tesbiti halinde, toplantının amacı ve düzenleme biçimi saptanacaktı. Ancak bu araştırma hazırlık aşamasında yapılmamıştır. Yine DEP Genel Başkanı Yaşar KAYA’nın Genel Başkan sıfatıyla davet edildiğine ve katıldığına dair herhangi bir belge ibraz edilememiştir. Almanya resmi makamlarıyla diplomatik yolla bir araştırma yapıldığı için, konuşmaların tamamı temin edilmemiş konuşma tümlüğü içinde amaç saptanmamıştır.
Sözkonusu konuşma nedeniyle yargılama Ankara DGM’de sürdüğünden, öncelikle iddianın ispatı gereklidir. Bu hususlar saptanmadan esasa girmek mümkün değildir.
b- Erbil konuşması, önceleri saptanmamış, daha sonra dosyaya bir kaset ibraz edilmiş ve Genel Kurmay kaynaklarınca temin edildiği belirtilmiştir. Konuşma Kürtçe yapılmış olup, temin edilen kaset eksik bilgiler içermektedir. Konuşmanın tamamını kapsamamaktadır. Kürtçe çeviri özüne uygun yapılamamıştır.
Genel Kurmay Başkanlığı’nın 1.10.1993 gün, İSTH: 3590-493-93 İKK ve Güv.D.iç.İEskh.Ş.(614) sayılı yazı ekinde gönderilen ve konuşmanın kayıtlı olduğu kaset, soruşturma başlattıktan çok sonra temin edilmiş, temini usül ve yasalara aykırı olduğu gibi, nasıl temin edildiği ve nereden temin edildiği konusunda bir açıklama yer almamaktadır. Öncelikle bu delillerin sıhat derecesinin araştırılması ve gerçekleştiğinin kanıtlanması yükümü iddia makamına düşmektedir. Konuşmanın nasıl temin edildiğinin neden diplomatik yoldan elde edilmediğinin ve soruşturma sonrası temin edildiğinin saptanması zorunluluğu doğmaktadır. Aksi halde, hukuka ve ahlaka aykırı olarak temin edilen delillerin değerlendirilmesi mümkün değildir.
Her iki konuşma ile ilgili olarak, ciddi bir araştırma ve duruşma sonrası, bilgi ve görgü temelinde tanıkların dinlenmesi sonucu aydınlığa kavuşabilir.
Kasetlerin montajların mümkün olabilmesi ihtimali de dikkate alınarak teknik araştırma ve inceleme zorunluluğu doğmaktadır. Anayasa Mahkemesinin ve Yargıtayın bir çok kararında kasetlerin tek başına delil olmayacağı dikkate alınmalı ve yan delillerle doğrulanması araştırılmalıdır. Bütün bunların dosya üzerinde yapılması mümkün değildir.
İddianamede, Bonn ve Erbil konuşma kasetlerinin, usule, hukuka ve diplomatik yolla elde edildiğine dair bir kayıt olmadığından, dosyadan çıkarılması gerekmektedir. Anayasa Mahkemesinin bu kasetleri delil olarak değerlendirebilmesi için, usulüne uygun diplomatik yolla Irak ve Almanya Adalet Bakanları kanalıyla sağlıklı bir şekilde istemesi gerekmektedir. Bundan sonra tercüme dahil, teknik bilirkişi incelemesi, yapılması zorunludur.
c- MYK kararı ile henüz dağıtılmadan toplattırılan “Barış Bildirisinin” bölücülük suç propogandasının unsurlarını taşımadığı ortadadır. Türkiye mozaiğinin bir parçası olan Kürt yurttaşlarımızdan sözedilmesini bölücülük olarak varsayım yoluyla kabulü mümkün değildir. Kürt sözcüğü devletin resmi makamlarınca ifade edilmekte DYP-SHP koalisyonu Kürt realitesini kabul ettiğini açıklarken hergün medyada bu konuda açıklamalar yapılmaktadır. Diğer siyasi partilerinde Türkiye’nin bir numaralı sorunu hakkında görüş ve programları mevcut olup, bu konuda çifte standarttan uzak, sosyolojik ve bilimsel gerçeklerin dile getirilerek çözüm yollarının aranması ve bu arayışın yasal zeminde meşru yapılması karşısında, müsnet suç unsurlarının oluşamadığı açıktır.
İddianamede delil olarak gösterilen bildirinin, hangi organın tasarrufu olduğu ve sorumluluk konusunda araştırılmadan dava açıldığı için, öncelikle SPY’nın 101 inci maddesinin “b” fıkrasının tatbiki mümkün değildir.
d- SPY’nın 78 inci maddesi açısından
“….Türk devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline….dair hükümleri….değiştirmek…dil…ırk ayrımı yapmak…” amacı güdülmemiş bu yolda amaca yönelik faaliyette bulunulmamış… başkaları tahrik ve teşvik edilmemiştir.
Bu konuda ki iddialar soyut varsayımlara dayanmaktadır. Demokrasi Partisi programı ile bir ırk partisi olmadığını Türkiye mozayiğinin, zenginliğinin yansıtıcısı olduğunu ve kardeşçe birarada yaşamak için barış kampanyasını başlatmıştır.
Barış istemini bölücülükle suçlamak hukuken mümkün olmayıp, politik bir yaklaşımla söylenmeyen ve gerçeği yansıtmayan bir takım varsayımlarla anlamlar türetmek ve sonuçta bölücülük yapılıyor demek mümkün değildir. Böylesi bir mantıkla yola çıkılacak olursa Barzani ve Talabani ile görüşen Cumhurbaşkanı, Başbakan, Hükümet üyeleri ve üst düzey yetkililerin yüce divanda yargılanmaları gerekirdi. Aynı şekilde sürekli olarak konuyu yazan medyanın susturulması ve mensuplarının yargı önüne getirilmesi gerekirdi. Bu durum diğer siyasi partiler içinde sözkonusu olup, Kürt Enstitüsü kurmayı programına alan Hükümet ortağı SHP’nin de aynı iddiayla yargılanması gerekirdi. Bu tür örnekleri çoğaltmak mümkün Adaletin çifte standartlardan uzak, hukuka ve evrensel ilkelerine uygun bir yaklaşımla değerlendirmede bulunması kaçınılmazdır.
e- İddianameye göre Türkiye’de Kürtlerin varolduğunu söylemek, bölücülüktür. Sosyolojik gerçekleri, bilimi yok saymak devletin resmi istatistiklerini yok saymak, meclis tutanaklarını yok saymak gerekir. Böylesi bir yaklaşımın hukuku olmadığı ve bazı gerçekleri dile getirmenin de bölücülük olmadığını belirtmek istiyoruz. AGİK’e imza koymuş, Paris Şartını kabul etmiş, Türkiye’de düşünce açıklama hürriyetini ortadan kadıran bir yaklaşımla, siyasi partilerin her faaliyetlerini bölücülük olarak görmek, değerlendirmek hukuken mümkün değildir. Kıyas mantığı veya varsayımlar la, olmayacak bir şeyi varmış gibi göstermenin hukuki ve mantıki izahı olmaz. Bölücülük suçu açıkça ayrı bir devlet kurmayı hedefler. Barış Bildirisinde böylesi bir amaç olmadığı gibi, böylesi bir sonucu zorlama yoluyla çıkarmakta mümkün değildir.
f- İddianamede, barış bildirisinde, silah kullanan tüm güçlerin silahları susturması istemi, farklı bir mantıkla yoruma alınmaktadır. Demokrasi Partisi bir bakıma eleştirilirken, “…Ülkede bir savaş yaşandığı…” yönündeki görüş hukuki olmayan bir açıdan ele alınmaktadır. Savaş tanımlanması devletin yetkili makamlarınca “küçük ölçekli savaş” “cephe” vb. tanımlamalarla dile getirilmektedir. Aynı mantığı kıyaslama yoluna gidersek, Genel Kurmay, Milli Savunma Bakanınıda aynı şekilde suçlamak gerekecek ki, bu doğru hukuki yaklaşım değildir.
g- Kuzey Irak’ta Erbil kentinde Irak Kürdistan Demokrat Partisinin kongresinde, kongrede bulunanlara yurtdışında bölücü propoganda yapıldığı iddiasınında hiçbir inandırıcılığı yoktur. Seçimlerini yapmış, hükümetini kurmuş Irak’lı Kürtlere propoganda yapmayı gerektirecek koşullar yoktur. Yurtdışında bu tür suçlarla ilgili olarak TCK’nun 140 ıncı maddesinin uygulanması ihtimali düşünülse de sözkonusu madde yürürlükten kaldırıldığı için, uygulama kabiliyeti bulunmamaktadır.
10- İddianame Çelişkilerle Dolu
49 sayfalık iddianamenin içinde, parti eylemlerine ve kapatılma iddialarına ayrılan kısım toplam 5-6 sayfayı geçmiyor. Tamamı Anayasa, SPY ve geçmiş Anayasa Mahkemesi kararları ile Lozan ve uluslararası hukukun değerlendirmelerine ayrılan iddianamede Demokrasi Partisi’nin “bölücülük” iddiası somut, inandırıcı, kesin hiçbir kanıta dayandırılmamış olduğundan iddia kendi içinde çelişkilerle doludur. Bunu örneklemek gerekirse:
a- “…bizim toplumumuzda da “farklı kesimlerin varlığı” olgusunu görmek mümkündür. Gerçekten, x. Yüzyılda Türklerin Anadolu yarımadasına gelmelerinden sonra Türkler ve o dönemde Anadolu toprağında yaşamakta olan her soydan topluluk birbirini izliyen siyasal oluşumlar içinde birlikte yaşamışlar…”
Lozan anlaşmalarından alıntı yapan, “Kürtler, Çerkezler, Araplar…”dan bahseden iddianame, Anayasa Mahkemesinin kararlarından da bu gerçekliği vurgulamaktadır. Daha sonra:
“…Yasaklanan, farklılıkların açıklanması değil, bunların Türk ve Cumhuriyeti ülkesi üzerinde olmayan azınlıklara özendirerek, zorla azınlık yaratmaya çalışarak ulus bütünlüğünün bozulması ve buna dayalı yeni bir devlet düzeni kurma amacını gütmektir…”
Bir yandan bu açıklamalara yer verilirken diğer yandan, DEP’in Kürt’lerden bahsetmesini başlı başına “bölücülük” olarak değerlendirmekte ve olmayan bir ulus, halk, azınlık yaratılma gayreti olarak değerlendirilmektedir. Kendi iddiaları ile çelişip bu yaklaşımı hukuki bulmak mümkün değildir. Bölücülük, ayrı coğrafya, ayrı bayrak, ayrı sınır, ayrı devlet örgütlenmesi demektir. Hiçbir konuşma ve yazılı metinde böylesi bir açıklama bulunmamaktadır.
b- MYK bildirisinde, Helsinki Sonuç Belgesi, AGİK ve Paris Şartının yerine getirilmesi isteğide bölücülük olarak tavsif edilmiştir. Türkiye’nin imzacısı olduğu bu sözleşmeleri savunmanın, bölücülük olarak değerlendirilmesini algılamakta güçlük çektiğimizi belirtmek isteriz.
c- 1993 yılı Haziran ayında AGİK süreci içinde kabul edilen “Viyana Bildirgesi” kendi kaderini belirleme hakkını terörizmden ayırmış, sömürge halklar için kabul edilen bu hakkın sadece meşru eylemler yoluyla kabul ettirilmesine çalışılmasını benimsemiştir. Denilen iddianamede hukuki olmaktan çok politik bir değerlendirme yapıldıktan sonra;
Paris Şartı her ne kadar azınlıklara bir takım haklar tanımışsada… Türkiye açısından hukuksal bağlayıcılığı yoktur denilmekte. İddianame :
Türkiye’nin taraf olduğu İnsan Hakları Evrensel Bildirgesini, Türkiye tarafından kabul edilerek bir yasa ile onanan ve yürürlüğe giren Avrupa Konseyi tarafından kabul edilen “Avrupa insan haklarını ve ana hürriyetlerini korumaya dair sözleşmeyi”, 22.1.1987 tarih ve 1987/11439 sayılı Bakanlar Kurulu kararı ile adı geçen sözleşmenin 25. maddesi uyarınca Avrupa İnsan Hakları Komisyonuna “Bireysel Başvuru” hakkını, 22.1.1993 tarih 1993/3987 sayılı Bakanlar Kurulu kararı ile “Avrupa İnsan Hakları Divanı’nın zorunlu yargı yetkisini” ise görmemezlikten gelmektedir.
Bir devlet uluslararası sözleşmede imza koyduktan sonra “Pacta sun senvanda” yani ahde vefa yükümlülüğü ile karşı karşıya olup, anlaşmalara saygı elbette öncelikle yürütme ve yasamanın görevi olmakla birlikte, Anayasanın 90 ıncı maddesi uyarınca iç hukuk hükmü olan bu sözleşmelerin de uygulanmasında yargıçlar tıpkı siyasi partiler yasasını uygulamak kadar sorumludurlar. DEP’in bu nedenle uluslararası sözleşmelerin uygulanması istemini kapatma gerekçesi olarak sunmak, hem hukuka aykırı hem de demokrasiyle bağdaşmamaktadır.
d- İddianamede Anayasa Mahkemesinin 14.7.1993 gün 1992/1 – 1993/1 sayılı kararında yapılan bir alıntıda “…ülkedeki etnik farklılıkların ve bunların dil ve kültürünün yasaklanması değildir. Çeşitli kökenden gelen yurttaşlarımız kendi dil ve kültürüne sahip bulunmakta…” denilmekte, diğer yandan, Demokrasi Partisi MYK’sının Barış Bildirgesinde Kürt kimliğinin bütün sonuçlarıyla Anayasa ve yasalarda güvence altına alınması…” istemi meşru, yasal ve normal bir siyasal parti faaliyeti olmakla birlikte bölücülük olarak değerlendirilmekte ve kapatma gerekçesi olarak sunulmaktadır. Soyut yorumlarla, zorlama gerekçelerle tanzim edilmiş bir iddianame ile karşı karşıya bulunmaktayız.
e- İddianamede, “Kürt halkının isteklerinin başında bu sorunda dahil olmak üzere, her sorunun yasaksız olarak tartışılabileceği bir demokrasi isteği” de kapatma gerekçesi olarak gösterilmektedir. 1982 Anayasası’nın 12 Eylül ara rejimi sonucu teşkil edildiği ve günümüz gelişmelerine, toplumsal değişime, çağdaşlaşmağa, gelişen teknoloji ve bilgisayar iletişim çağında birçok anti-demokratik hükümle dolu olduğundan değiştirilmesi istemi, tüm siyasi partilerce benimsenmekte, ve bu konuda Meclis Başkanının girişimi ile siyasi parti liderleri toplantılar yapmakta, sayın Anayasa Mahkemesi Başkanı da mevcut Anayasanın değişmesi gerektiğini söylemekte ve demokrasilerde bu tür bir istemin en doğal hak olarak kabulü ve siyasi partiler açısından asli bir görev olduğu düşünülmeden, kapatma gerekçesi yapılması üzücüdür.
f- Siyasal çözümün, AGİK ve Paris Şartına uygun olarak çözülmesi için adımlar atılmasının söylenmesi suretiyle SPY’nın 81 inci maddesinin (a) bendine aykırı olduğu iddiası… ayrı bir dile sahip farklı bir kesimin bulunduğu… ayrı kültürlerin bulunduğu… azınlık yaratıldığının ileri sürüldüğü şekilde bir sonuçla bağlanmaktadır. Öncelikle şunu belirtmekte yarar görüyoruz. Demokrasi Partisi hiçbir açıklamasında “azınlık” sözünü kullanmamıştır. Diğer hususlar ise esasen iddianemede kabul görmektedir. İddianame bu yönüyle de kendi içinde çelişkilidir.
11- Adil yargılama hakkı “ayrımsız” yargılama sürecinin tüm aşamalarında “geçerli ve vazgeçilmez” bir haktır.
Anayasa Mahkemesinde bugüne kadar görülen siyasi parti kapatma davalarında izlenen usül, süre Demokrasi Partisi içinde geçerlidir. Bir siyasi Partinin kapatma davasının normalde sekiz ayı aşkın bir süre olduğu dikkate alınacak olursa, aynı usül ve teemmül haline gelen uygulamanın DEP içinde sözkonusu olduğu yönünde bir tereddütümüz yoktur. Ancak,
Avrupa insan hakları sözleşmesinin 6 ncı maddesi uyarınca “adil bir yargılama” yapılması istemimiz vardır. Hiçbir önyargı ve varsayımla hareket etmeden, başka bir değişle suç delillerini getirme yükü savcıya ait olmakla, savunmaya kendi kanıtlarını getirme, savunma olanağı tanınmalıdır.
Erbil ve Bonn konuşmaları ile ilgili delil istemlerimizin yerine getirilmesi zarureti doğmaktadır. Bunlar sağlanamadığı takdirde savunma olarak bunları temin yönünde tarafımıza makul bir süre tanınması, yurtdışına çıkmak için vize bağışıklığı dahil olmak üzere olanak tanınması gerekmektedir.
12- Anayasanın 38 inci maddesi uyarınca “ceza sorumluluğu şahsidir” yani failden gayri kişilerin bir suç sebebiyle cezalandırılamayacağı hükmü karşısında, kapatma davası sonucu etkilenecek olan Milletvekillerinin ve tüm parti yöneticilerinin sözlü olarak dinlenmeleri zorunluluğu doğmaktadır. Aksi halde, kendi eylem ve davranışları dışında cezalandırılmaları mağdur olmaları sözkonusu olacaktır.
Anayasanın 84 üncü maddesi uyarınca kapatılan bir siyasi partinin, davanın açıldığı tarihteki milletvekillerinin üyeliği sona ereceğinden kendilerini savunmalarına olanak tanınması adil bir yargılamanın gereğidir.
Siyasi Parti kapatma davalarında, partiye gönül veren üye ve taraftarlarının durumu, ülkenin içinde bulunduğu demokratikleşme süreci, ulusal ve uluslararası konum, o ülkenin imzacısı olduğu ve iç hukukunda bağlayıcı olan uluslararası sözleşmeler, dikkate alınarak, ülke ve Mahkemenin saygınlığı alınan kararın kamu vicdanında adil olması, Anayasal temel hak ve hürriyetlerin kullanılması açısından çok yönlü değerlendirme yapılması zorunluluğu ortaya çıkmaktadır.
Anayasa kurallarından da öte onların üzerinde, hukukun genel kurallarının, evrensel değer ve ilkelerinin uluslararası sözleşme ve yükümlülüklerinin ışığında çok yönlü bakılması zorunluluğu doğmaktadır. Demokrasi Partisi herhangi bir şiddet eylemi nedeniyle yargılanmamaktadır. Düşünceleri nedeniyle yargılanan bir partinin, özellikle çoğulculuk, katılımcılık, düşünce ve örgütlenme özgürlüğü temelinde, baskı ve şiddete başvurmadan, darbelerle iktidarı amaçlamadan, özgürce faaliyet yürütebilmeleri ve Anayasal korumadan yararlanmaları gerekmektedir.
Demokrasi Partisi sözlü ve yazılı düşünceleri nedeniyle yargılanmaktadır. TCK’nun 141, 142, 163 üncü maddeleri kaldırıldıktan sonra 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasası ile getirilen hükümler, Anayasa Mahkemesinin siyasi partilere ilişkin münhasır yetkisinide ortadan kaldırmıştır. Demokrasi Partisi Genel Başkanı aylarca tutuklu kalmıştır. Bir Genel Başkanın tutuklanması o siyasi parti faaliyetinin durdurulması anlamına gelir. Bu mahsurları gidermek için 1961 Anayasasında getirilen ve daha sonra 1982 Anayasasında yer alan siyasi partilerin denetimine ilişkin, münhasırın yetkiye müdahale edildiği nitelikdeki Terörle Mücadele Yasası ile demokrasimiz ciddi yara almıştır.
İç hukukumuza, yükümlediğimiz uluslararası sözleşmelere uydurmak için, Strazburg’da Avrupa İnsan Hakları Komisyonu veya insan hakları adalet divanında mahkum olmayı beklemeye gerek yoktur. Kanun tatbiki yerine özellikle hukukun tatbikinde Anayasa Mahkemesine büyük görevler düşmektedir.
Sonuç ve İstem : Yukarıda açıkladığımız nedenlerle;
1- Dava şartı gerçekleşmediğinden iddianamenin Cumhuriyet Başsavcılığı’na iadesine,
2- Usul ve hukuka aykırı olarak, temin edilip dosyaya konulan; Genel Başkan Yaşar KAYA’nın Bonn ve Erbil’deki konuşmalarını içerdiği iddia edilen bantların altında imza, isim, makam bulunmayan istihbarat notlarının yayınlanmayan Hasan ÖZGÜN’e ait olduğu iddia edilen yazı, kaynağı doğrulanmayan Emin ÇÖLAŞAN’a ait ihbari yazının dosyadan çıkartılmasına varsa asıllarının mahkemece ilgili devletlerden diplomatik yolla istenmesine,
3- Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesindeki 93/114 ve 115 E. dosyalar ile HEP’in Avrupa İnsan Hakları Komisyonundaki derdest davalarının Mesele-i Müstehire kabul edilmesine,
4- Duruşma isteğimizin kabulüne, kapatma davası nedeniyle etkilenecek Milletvekili ve yöneticilerin sözlü olarak dinlenmelerine;
5- TCY’nın 9 ve 2820 sayılı yasanın ilgili maddelerinin Anayasaya aykırılığının incelenerek iptaline,
6- AİHS’ne ek I nolu protokolün 2. maddesi uyarınca Genel Yerel Seçim takvimi başladığından eşitlik açısından davanın seçim sonrasına bırakılmasına,
7- Bonn ve Erbil konuşmaları ile ilgili savunma delillerimizi toplayabilmek için tarafımıza makul bir süre verilmesine, ondan sonra esas hakkında süre tanınmasına,
8- Davanın reddine karar verilmesini davalı parti adına vekaleten dileriz.”
III- YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI’NIN ESAS HAKKINDAKİ GÖRÜŞÜ
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 21.2.1994 günlü, SP.52 Hz.1993/55 sayılı Esas Hakkındaki Görüşü’nde aynen şöyle denilmektedir :
“Davalı Demokrasi Partisi hakkında 2.12.1993 günlü iddianame ile açılan kapatma davası dolayısıyla Yüksek Mahkemenizden istenilen esas hakkındaki görüşümüzle birlikte davalı parti savunmalarının 28.1.1994 günlü, ön savunmalarında değinilen noktalara verilen yanıtlar aşağıda sunulmuştur.
Ön savunmanın l. bendindeki, iddianamenin Cumhuriyet Başsavcılığına iadesine ilişkin istek ile kanıtların elde ediliş biçimine yöneltilen itirazlara ileride değinilecektir.
l- Ön savunmanın 2. ve 3. bentlerinde Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesinin 1993/114 ve 115 esas sayılı davalarının ve Halkın Emek Partisi’nin kapatılmasıyla ilgili olarak Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na yapılmış olan başvurularda genel sekreter İbrahim Aksoy’un da bulunması dolayısıyla ortaya çıkan kişisel ve eylemsel bağ nedeniyle bu başvuruların sonuçları alınıncaya kadar bekletici sorun sayılmaları isteği:
Yargılama hukukunda bekletici sorun, bir mahkemenin görmekte olduğu bir davada, davanın sonucunu etkileyecek ve çözümlenmesi o mahkemenin görevi dışında kalan bir uyuşmazlık ortaya çıktığında söz konusu olur. Görülmekte olan davanın konusu itibariyle, ortada bekletici sorun sayma zorunluluğu olan bir durum yoktur. Konuşmaları yapan kişi ile bildiriyi yayınlayan parti merkez yürütme kurulu üyeleri hakkında açılmış kişisel ceza davaları ve hele daha önce kapatılmış olan Halkın Emek Partisi’yle ilgili olarak Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na bireysel başvuruda bulunulmuş olması ile parti kapatma davası arasında, kapatma davasının sonucunu etkileyecek doğrudan bir ilişki söz konusu değildir. Bu durumda, bütün kanıtları ortada bulunan kapatma davasında, Ceza Muhakemeleri Usulü Yasasının 254. maddesi göz önünde bulundurularak, söz konusu kanıtlar soruşturmadan edinilecek kanıya göre değerlendirilerek sonuca varılması gerekir.
Açıklanan nedenlerle, ceza davaları ile bireysel başvuru sonucunun beklenmesine dair isteğin reddi gerekmektedir.
2- 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasasının 9. maddesinin, Anayasa Mahkemesinin siyasal partiler üzerindeki münhasır denetim yetkisine karışma niteliğinde ve bu nedenle Anayasanın 69. maddesine aykırı olduğu gerekçesiyle iptal edilmesi isteği:
2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Yasanın, görev ve yetki konularını düzenleyen l8. maddesinin (2) no.lu bendi, “…. siyasi partilerin kapatılmasına ilişkin davalarda aynı madde (Anayasanın 152. maddesi) gereğince ön mesele olarak bakması gereken işleri karara bağlamak …” biçimindeki hükümle Anayasa Mahkemesini, parti kapatma davasında ön sorun niteliğinde ileri sürülecek Anayasaya aykırılık iddialarını inceleyip sonuçlandırma yetkisiyle donatmıştır. Ancak, böyle bir durumda, Anayasanın 152. ve 2949 sayılı Yasanın 28. maddesi uyarınca, iptali istenen yasa hükmünün/hükümlerinin o davada uygulanacak kural olması da bir koşuldur.
3713 sayılı Yasanın iptali istenen 9. maddesi şöyledir: “Bu kanunun kapsamına giren suçlarla ilgili davalara Devlet Güvenlik Mahkemelerinde bakılır ve bu suçları işleyenler ile bunların suçlarına iştirak edenler hakkında bu Kanun ve 2845 sayılı Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun hükümleri uygulanır.”
Yüksek Mahkemenizde görülmekte olan bu dava ise Siyasi Partiler Yasası(daha sonra, SPY. olarak anılacaktır)nın 78, 81, l0l. maddelerine göre açılmış bir parti kapatma davasıdır. Bu davada uygulanacak yasa hükümleri SPY. ile Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Yasanın belirli kuralları olup, 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasasının iptali istenen 9. maddesinin bu davada uygulama yeri yoktur. Her ne kadar, kapatma davasının açılmasına neden olan beyanlar ve bildirinin sahipleri olan (eski) genel başkan ile merkez yürütme kurulunu oluşturan kişiler hakkında SPY.nın ll7. maddesi yoluyla 3713 sayılı Yasanın 8/l maddesi uyarınca Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesinde kamu davaları açılmış bulunuyorsa da, bu davaların parti kapatma davasıyla doğrudan bir ilişkisi bulunmadığı gibi, davaların açılmasına aracı olan SPY.nın 117. maddesi de kapatma davasında uygulanacak kurallardan değildir.
Açıklanan durum karşısında, iptali istenen kural, görülmekte olan parti kapatma davasında uygulanacak kural olmadığından, isteğin öncelikle bu nedenle reddi gerekir.
3- Anayasa ve SPY.nda birtakım değişiklikler yapılması nedeniyle orijinal halinden uzaklaşılmış olmakla SPY.nın Anayasaya aykırılığının incelenmesi ve anılan Yasanın 78. ve 81. maddelerinin Anayasanın Başlangıç bölümü ile l., 2., 3., 4., 5., 6. maddelerini yasak kapsamına aldığından dolayı Anayasaya aykırı olduğu savı:
Bu savın yanıtlanmasında, konu ile Anayasanın geçici 15. maddesi arasındaki ilişki öncelikle incelenmelidir. Sözü edilen maddenin son fıkrasında, birinci fıkrada belirtilen 12.9.1980 tarihinden ilk genel seçimler sonucu toplanacak Türkiye Büyük Millet Meclisinin Başkanlık Divanını oluşturuncaya kadar geçecek süreye gönderme yapılarak, bu dönem içinde çıkarılan yasaların, yasa hükmünde kararnamelerin ve 2324 sayılı Anayasa Düzeni Hakkında Yasa uyarınca alınan karar ve tasarrufların Anayasaya aykırılığının iddia edilemeyeceği belirtilmiş ve böylece yetkili organca kaldırılıncaya veya değiştirilinceye kadar Anayasaya uygunluk denetimi yoluyla bu hükümlerin tartışılmasının önlenmesi biçiminde bir siyasal tercih ortaya konmuştur.
22.4.1983 tarihinde kabul edilmiş olan SPY, 12.9.1980 ile 6.11.1983 tarihinde yapılmış olan ilk genel seçimden sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Divanının oluşması arasındaki dönemde kabul edilmiş olduğundan, geçici l5. maddenin son fıkrası kapsamında bulunmaktadır. Böyle olunca, Anayasal koruma altına alınmış olan söz konusu yasanın tümünün ya da kimi maddelerinin Anayasaya aykırılığı ileri sürülemez.
Öte yandan, SPY.nın getirdiği yasaklar ve dolayısıyla 78. ve 8l. maddelerde öngörülen kısıtlamalar, Anayasanın 68. ve 69. maddelerinde yer alan kapatma nedenlerinin somutlaştırılması, başka deyişle bu kapatma nedenlerinin beliriş, ortaya çıkış biçimleri olarak düşünülmelidir. Bu hükümler “ulusal devlet niteliğinin korunması” ilkesinin siyasal partiler yönünden öngörülmüş yaptırımları demektir. Çünkü, Anayasanın 69. maddesinin son fıkrasında, “siyasal partilerin kuruluş ve faaliyetleri, denetleme ve kapatılmaları yukarıdaki esaslar dairesinde kanunla düzenlenir.” kuralı getirilmiş, yasakoyucu da SPY.ndaki yasaklamaları kabul etmek suretiyle Anayasada öngörülen düzenlemeyi gerçekleştirmiştir. Yüksek Mahkemeniz de 10.7.1992 gün, E.1992/l (Siyasi Parti Kapatma), K.1992/1 sayılı kararında aynı sonuca varmış bulunmaktadır.
Belirtilen nedenlerle, SPY.nın 78. ve 8l. maddelerinin Anayasaya aykırı olduğu savı yerinde değildir.
4- Yargılamanın duruşmalı olarak yapılması isteği:
Anayasanın, Anayasa Mahkemesinin çalışma ve yargılama usullerini düzenleyen 149. maddesinin son fıkrasında, Mahkemenin Yüce Divan sıfatıyla baktığı davalar dışında kalan işleri dosya üzerinde inceleyeceği hükmü kabul edilmiştir. Aynı kural, SPY.nın 98. maddesinin ilk fıkrasında kapatma davasından açıkça söz edilmek suretiyle tekrarlanmış, 2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkında Yasanın 33. maddesinde de Anayasadaki hükme paralel olarak siyasal partilerin kapatılmasına ilişkin davaların Ceza Muhakemeleri Usulü Yasası hükümleri uygulanmak suretiyle dosya üzerinde incelenip karara bağlanacağı esası getirilmiştir. Ancak, gerek SPY.nın, gerekse 2949 sayılı Yasanın sözü edilen maddelerinde, Anayasa Mahkemesine, gerek gördüğü durumlarda sözlü açıklamalarını dinlemek için ilgilileri ve konu hakkında bilgisi olanları çağırma yetkisi tanınmış bulunmaktadır. Öngörülen usulde, kapatma davalarında Ceza Muhakemeleri Usulü Yasasının uygulanacağı kabul edilmiş, ancak duruşma yapılması benimsenmemiştir. Uygulanacak yöntem yönünden Ceza Muhakemeleri Usulü Yasasına gönderme yapılması, o yasada yer alan her yargılama kuralının uygulanması anlamında olmayıp, “duruşma” dışında davanın bünyesine uygunluk gösteren kuralların uygulanacağını belirtmek amacıyladır. Birer özel yargılama hukuku hükmü niteliğinde olan ve kamu düzenini ilgilendiren bu Anayasal ve yasal düzenleme karşısında, Yüksek Mahkemenize ilgililer ve bilgisi olanları dinleme yetkisini kullanma bakımından tanınmış olan takdir hakkı saklı kalmak üzere, parti kapatma davalarında duruşma açılması mümkün bulunmadığından, davalı partinin bu yöne ilişkin isteğinin reddi gerekir.
5- Davanın genel yerel seçimlerin yapılacağı 27 Mart 1994 gününden sonraya bırakılması isteği ve dava sonucunda İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşmenin 25. maddesi uyarınca bireysel başvuru hakkı kullanıldığında T.C. Hükümetinin davalı konumuna düşeceği ve yargılanacağı, bu yargılama sonucu iç hukuk kurallarının değişmesi ile birlikte ödence yaptırımının söz konusu olacağının gözetilmesi gerektiği savı:
Davanın genel yerel seçimden sonraya bırakılması isteği hakkında, Yüksek Mahkemenizin 20.1.1994 günlü ara kararıyla, Ceza Yargılama Usul Yasası hükümlerine uygun olmadığı gibi bu konuda 2949 ve 2820 sayılı Yasalarda kabule olanak veren bir kuralın bulunmaması gerekçesiyle ret kararı verilerek sorun çözümlenmiş olduğundan bu konuda yeni bir karar verilmesine gerek bulunmamaktadır.
Kural olarak, her dava açıldığı tarihte geçerli olan durum ve koşullara göre görülüp sonuçlandırılır. Öte yandan, bir olasılık olarak ileri sürülen bireysel başvuru hakkı henüz kullanılmadığına, ileride kullanılsa bile, başvuru sahibinin yararına sonuçlanacağı kesin ve belli olmadığına göre, gelecekte gerçekleşeceği belirsiz durumların görülmekte olan davayı etkilemesi düşünülemez ve bu nedenle göz önünde bulundurulması söz konusu olamaz.
Bu nedenlerle, davalı partinin yukarıda özetlenen sav ve isteğinin reddi gerekir.
6- Kapatma davasının, (eski) genel başkanının beyanları ve Merkez Yönetim Kurulunun bildirisinin öncelikle partinin tüzük ve programına uygun olup olmadığı incelenmeden ve böylece dava şartı gerçekleşmeden açıldığı, “ihtar” gereğinin yerine getirilmediği savı:
Davalı parti hakkındaki kapatma davası SPY.nın l0l. maddesinin (b) bendine dayanmaktadır. Sözü edilen kuraldan anlaşılacağı gibi, kapatma kararı, partinin merkez yürütme kurulunun ….yasanın 78. ve 8l. maddelerini de içeren dördüncü kısmında yer alan hükümlere aykırı….bildiri yayınlaması….veya parti genel başkanının belirtilen bu kurallara aykırı sözlü….beyanda bulunması hallerinde verilir. Gerek l0l. madde hükmünde, gerekse siyasal partilerin kapatılmasını düzenleyen beşinci kısımda, parti organ ve görevlilerinin bu gibi faaliyetlerinden dolayı dava açılmadan önce, partiye ihtarda bulunulmasını şart koşan bir düzenleme yer almamıştır. Esasen, böyle faaliyetlerde ihtar koşunlunu aramak işin mantığına da uygun düşmez. Çünkü, yasa, dördüncü kısımındaki yasaklara aykırı beyanda bulunulmasını, bildiri yayınlanmasını cezalandırdığına göre, beyanın yapıldığı veya bildirinin yayınlandığı anda, yaptırım uygulanmasını gerektiren yasaya aykırılık hali meydana gelmiş olacağından, bu aykırılığın yapılacak ihtar sonrasında parti tarafından giderilmesi olanaksızdır. Böyle bir koşulun öngörülmesi SPY.l0l. maddesinin işlemesine engel olur ki yasa koyucunun amacının bu olduğu söylenemez.
Bu nedenlerle, şartı gerçekleşmeden dava açıldığı savı yerinde görülmemiştir.
7- Bonn konuşmasını içeren video kasetin çözümünün dışında başka herhangi bir araştırma yapılmadığı, yürüyüş hakkında Alman resmi makamlarından bilgi alınmadığı, Yaşar Kaya’nın genel başkan sıfatıyla davet edildiğini ve katıldığına dair belge ibraz edilmediği; Erbil konuşmasını içeren kasetin nereden ve nasıl sağlandığı konusunda açıklama bulunmadığı, kasetlerin montaj olabileceği, çevirinin konuşmanın özüne uygun yapılmadığı; Hukuka ve ahlaka aykırı olarak sağlanan kanıtların değerlendirilmesinin olanaklı olmadığı, bu nedenle dava dosyasından çıkartılmaları gerektiği savı:
İddianamede Bonn yürüyüşünün Abdullah Öcalan tarafından düzenlendiğine dair bir beyan yoktur. Sadece, 29.9.1993 günlü çözüm tutanağına ve kasetin seyredilmesinden edinilen izlenime göre, “Kürdistan Ulusal Birlik Yürüyüşü” adı altında düzelenen yürüyüşte PKK. örgütünün egemen öge olarak yer aldığı belirtilmiştir. Konuşmanın yapıldığı bu toplantı ve yürüyüşü kimin tertiplemiş olduğu davanın konusu dışındadır. Dava yönünden önem taşıyan husus, Yaşar Kaya’nın bu toplantıda genel başkan sıfatıyla konuşma yapıp yapmadığı, yapmış ise konuşmanın içeriğidir. Kasette yer alan, Yaşar Kaya’nın dava konusu konuşması Türkçe yapılmış olup, görüntü ve ses herhangi bir duraksamaya yer vermeyecek kadar açık ve nettir. Bonn konuşmasında olduğu gibi, herkese açık bir ortamda yapılan yürüyüş sırasında yine herkese açık koşullarda, bir dinleyici topluluğuna yapılmış olan konuşmada gizlilikten söz edilemeyeceğine göre, konuşmanın kimin tarafından kasete kaydedilmiş olduğu hususu kanıtın geçerliliği açısından önemli ve araştırılması gerekli değildir. Kasetin içeriği, hazırlanış biçimi, kullanılan ögeler bunun propaganda amacıyla hazırlanmış olduğu izlenimi vermektedir. Üstelik, Yaşar Kaya, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığı ve Yedek Hakimliğindeki 7.10.1993 günlü anlatımlarında, 29.5.1993 günü Bonn kentinde yapılan toplantıya Demokrasi Partisi genel başkanı olarak katılıp konuştuğunu, kaset çözümünden okunan konuşmayı kendisinin yapıtığını, konuşmanın bütünüyle kendisine ait olduğunu, bu konuşmada partisinin görüşlerini… anlattığını söylemiş, mahkemedeki sorgusunda da Yedek Hakimlikteki anlatımının da doğru olduğunu, bu toplantı için parti adına davet gelip gelmediğini bilmediğini, kendisinin genel başkan olarak her yerde partisini temsil etme hakkı bulunduğunu ifade etmiştir.
Bonn konuşması için söylenenler Erbil konuşması yönünden de geçerlidir. Irak Kürdistan Demokrasi Partisi’nin 11 nci Olağan Kongresi de çağrılıların ve basın mensuplarının hazır bulunduğu açık ortamda yapılmış, bu ortamdan yararlanılarak Yaşar Kaya’nın konuşması görüntü ve ses olarak tespit edilmiştir. Konuşmanın yapıldığı ortamda bir gizlilik ve kapalılık söz konusu olmadığından, görüntünün tespit ediliş yönteminin araştırılmasına gerek yoktur. Kasetteki görüntü ve ses hiçbir kuşku ve duraksamaya meydan vermeyecek biçimde açık ve nettir. üstelik, konuşmanın sahibi Yaşar Kaya, bu konuyla ilgili olarak hakkında yapılan soruşturma aşamalarında, Irak Kürdistan Demokrasi Partisi’nin 15.8.1993 tarihindeki 11. Olağan Kongresine davet üzerine Demokrasi Partisi genel başkanı sıfatıyla katılıp parti adına konuşma yaptığını kabul etmiş; konuşmanın, hakkındaki iddianameye konu edilen bölümünün, yaklaşık olarak kendisinin kongrede yaptığı konuşma olduğunu ifade etmiş, gerek kendisi ve gerekse savunmaları Devlet Güvenlik Mahkemesine sundukları muhtelif dilekçelerde “konuşma yapmış olma” gerçeğini kabul etmişlerdir. Hatta Genelkurmay Başkanlığı’nca gönderilen ve bir kopyası da Yüksek Mahkemenizde bulunan, Erbil konuşmasına ait kasetin 19.1.1994 gününde Devlet Güvenlik Mahkemesince izlenip Türkçe’ye çevrilmesi sırasında Yaşar Kaya hazır bulunarak görüp dinlediği konuşmasını bizzat kendisi Türkçe’ye çevirmiştir. Eski genel başkan Yaşar Kaya’nın çevirisi ile Cumhuriyet Başsavcılığımızca 25.10.1993 gününde yaptırılan çeviri arasında öze ilişkin olmayan bir iki nokta dışında hiçbir fark bulunmamaktadır. Böylece çevirinin konuşmanın özüne uygun yapılmadığı savunması bizzat Yaşar Kaya’nın kendi çevirisiyle geçersiz kılınmış bulunmaktadır.
Merkez yürütme kurulunun bildirisine gelince; kurulu oluşturan parti üyelerinin Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığındaki anlatımlarında, bildirinin, iç barışın sağlanması amacıyla başlattıkları kampanya dolayısıyla merkez yürütme kurulunca hazırlandığını ifade ettikleri, bazı üyelerin Devlet Güvenlik Mahkemesindeki sorgularında da genelde aynı biçimde beyanda bulundukları, bunlardan İbrahim Aksoy’un, bildirinin, kurultayın almış olduğu karar doğrultusunda parti meclisinin verdiği görev gereğince hazırlandığını söylediği görülmektedir. Ön savunmada, dağıtılmadığı söylenen bildirinin hangi organın tasarrufu olduğuna, bu konuda parti meclisinin bir kararının bulunup bulunmadığının araştırılmadığına ilişkin olarak ileri sürülen görüşlerin ibrahim Aksoy’un bu beyanıyla ilgili olduğu anlaşılmaktadır.
Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesinin 1993/115 esas sayılı dava dosyasındaki belgelere göre, bildirilerin Diyarbakır, Malatya ve Gaziantep illerinde dağıtılamamakla beraber, Ankara, İzmir ve Manisa’da dağıtıldığı anlaşılmaktadır.
Bu suretle, SPY.nın 101. maddesinde öngörülen “bildiri yayınlama” koşulunun gerçekleşmiş olduğu kuşkusuzdur. Davalı parti merkez yürütme kurulunun partinin kapatılmasına neden olma yönünden hukuki konumu hakkında iddianamede yeterli açıklama yapılmıştır. Merkez yürütme kurulunun bu bildiriyi kendisine kurultayca ya da parti meclisince verilen görev gereği yayınlamış olması da davalı partinin SPY.nın 101. maddesi karşısındaki hukuki durumunda bir değişiklik meydana getirici nitelikte değildir. Çünkü, kurultayın ya da parti meclisinin dahi bu nitelikte bir bildiri yayınlaması SPY’nın 101. maddesinin (b) bendine göre başlıbaşına birer kapatma nedenidir. Bu durum karşısında, dava konusu bildirinin kökeninin araştırılması, Yüksek Mahkemenizin önünde bulunan dava yönünden gerekli bulunmamaktadır.
Cumhuriyet Başsavcılığımızca yürütülen soruşturmada hiçbir kuşku ve duraksamaya yer vermeyen, tamamen objektif nitelikteki kanıtların elde edilmesi sonucu, Ceza Muhakemeleri Usulü Yasasının 163. maddesi anlamında, bunlar yeterli görülerek Yüksek Mahkemenize işbu dava açılmıştır.
Açıklanan hususlar göz önünde buludurulduğunda, ön savunmada ileri sürülen konuşmalar hakkında, yapıldığı ülkelerin resmi makamlarından bilgi alınmadığına, Yaşar Kaya’nın genel başkan sıfatıyla davet edilip katıldığına ilişkin belge ibraz edilmediğine, Erbil konuşmasını içeren kasetin nereden sağlandığının belli olmadığına, kasetlerin montaj olabileceğine, çevirinin öze uygun bulunmadığına, hukuka ve ahlaka aykırı olarak elde edilen kanıtların değerledirilemeyeceğine, merkez yürütme kurulu bildirisinin kökeninin araştırılmadığına dair savunmaların reddi gerekir. Ayrıca, ön savunmanın 1. bendinde ileri sürülen ve iddianameninin Cumhuriyet Başsavcılığına iadesine dair isteğin de hiçbir yasal dayanağı yoktur. Zira, Ceza Muhakemeleri Usulü Yasası, SPY ve 2949 sayılı Yasada böyle bir işleme olanak veren bir düzenleme yer almamıştır.
8- Bonn ve Erbil konuşmaları ile ilgili kanıt sağlama yönünden süre tanınması isteği:
Yukarıda yeterince belirtildiği üzere, görülmekte olan kapatma davasıyla doğrudan ilişkili olan bütün maddi, somut ve esas hakkında hüküm kurmaya elverişli kanıtlar, objektif biçimde toplanıp Yüksek Mahkemenize sunulmuş olduğundan ek süre isteğinin reddi gerekir.
9- Dava sonucundan etkilenebilecek olan tüm partili milletvekilleri ile parti yöneticilerinin sözlü olarak dinlenmeleri isteği:
SPY.nın 98. maddesinin birinci fıkrası ile 2949 sayılı Yasanın 33. maddesine göre, parti kapatma davalarında Anayasa Mahkemesi gerekli gördüğü hallerde sözlü açıklamalarını dinlemek için ilgilileri ve konu hakkında bilgisi olanları çağırma yetkisine sahiptir. Bu nedenle, böyle bir işleme gerek görülüp görülmeyeceği Yüksek Mahkemenizce değerlendirilecek bir husustur.
10- Davanın esasına gelince; davanın yasal dayanakları, gerekçeleri ve kanıtları iddianamede açıkça ve ayrıntılı biçimde ortaya konmuş, parti adına yapılan konuşmalar ile yayınlanan bildirinin içerikleri çözümlenmiş, Anayasa ve SPY’nda düzenlenmiş olan bu davayla ilgili kapatma nedenleri öğreti ve artık kökleşmiş bir nitelik kazanmış olan Yüksek Mahkemenizin uygulamaları ışığında açıklanmış ve son olarak, konuşmalar ile bildiri bu yasa hükümleri karşısında irdelenerek var olan kanıtlara göre davalı siyasal partinin kapatılması gerektiği sonucuna varılmıştır. Davanın ilerleyişinde, kanıtlarda bir değişiklik meydana gelmediğinden sonuç bağlamında yeni bir husus bildirilecek değildir.
Ancak, davalı parti merkez yürütme kurulunun dava konusu bildirisinde, varlığı öne sürülen Kürt sorunun AGİK süreci ve Paris Şartı’na uygun olarak çözümü için adımlar atılması gerektiğinin beyan edilmesine ek olarak, ön savunmanın 7. bendinde, Anayasanın 90. maddesi uyarınca iç hukuk kuralı haline gelmiş olan İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme’nin düşünce, örgütlenme özgürlüğünü düzenleyen ve ırk, din, dil, mezhep ayırımı yapılamayacağına dair hükümleri karşısında, kapatma davasının yasal dayanaklarının bulunmadığının belirtildiği gözetilerek bu konudaki Cumhuriyet Başsavcılığımızın görüşünün açıklanmasına gerek görülmüştür.
Helsinki Sonuç Belgesi ile Yeni Bir Avrupa için Paris Antlaşması (Şartı) nın hukuksal niteliği ve ana hatlarıyla ilkeleri ve hedefleri hakkında iddianamede, davayla olan ilgisi ölçüsünde açıklama yapılmış ve bu uluslararası belgelerin, devletin ülkesi ve ulusuyla tümlüğünü bozmaya yönelik girişimlere olanak veren hükümler taşımadığı ve bu nedenle öne sürülen çözüme esas alınmaları çağrısının hiçbir hukuksal dayanağının bulunmadığı belirtilmiştir.
Ön savunmada belirtilen İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşmeye gelince, bu sözleşme genel olarak, insan Hakları Evrensel Bildirgesindeki kişisel ve siyasal hakları güvence altına almaktadır. Ancak, bu sözleşme ve eki protokollerde azınlıklar ve etnik gruplara ilişkin bir hüküm bulunmamaktadır. Sözü edilen her iki uluslararası metinde düzenlenmiş olan hak ve özgürlükler Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına dahil edilmişlerdir. Kaldıkı, bu belgelerdeki hak ve özgürlükler sınırsız da değildir.
İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin 29. maddesinde, “Herkes haklarını kullanmak ve hürriyetlerden istifade etmek hususlarında ancak kanun ile sırf başkalarının hak ve hürriyetlerinin tanınmasını ve bunlara saygı gösterilmesini sağlamak maksadıyla ve demokratik bir cemiyette ahlak, nizam ve genel refahın muhik icaplarını karşılamak için tespit edilmiş kayıtlamalara tabidir.” denilmiş, 30. maddesinde de, “İşbu beyannamenin hiçbir hükmü, içinde ilan olunan hak ve hürriyetlerin bir devlet, zümre veya fert tarafından yok edilmesini güden bir faaliyete girişmeye veya bilfiil bunu işlemeye herhangi bir hak gerektirir mahiyette yorumlanamaz.” hükmü getirilmiştir. insan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Koruma Sözleşmesinin 11. maddesinin ikinci fıkrası da, “Bu hakların kullanılması, demokratik bir toplulukta zaruri tedbirler mahiyetinde olarak milli güvenliğin, amme emniyetinin, nizamı muhafazının, suçun önlenmesinin sağlığın ve ahlakın veya başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması için ve ancak kanunla tahdide tabi tutulur.
Bu madde, bu hakların kullanılmasında idare, silahlı kuvvetler veya zabıta mensuplarının muhik tahditler koymasına mani değildir.” şeklindeki hükmü ile sözleşmede yer alan hak ve hürriyetlerin ulusal güvenlik, kamu güvenliği ve düzenin korunması vs. amaçlarıyla sınırlanabileceğini kabul etmiş, 17. maddesinde de, “Bu sözleşme hükümlerinden hiçbiri bir devlete, topluluğa veya ferde işbu sözleşmede tanınan hak ve hürriyetlerin yokedilmesini veya mezkûr sözleşmede derpiş edildiğinden daha geniş ölçüde tahditlere tabi tutulmasını istihdaf eden bir faaliyete girişmeye veya harekette bulunmaya matuf herhangi bir hak sağlandığı şeklinde tefsir edilemez.” kuralını getirmiştir.
Anayasa ve SPY.da öngörülen, siyasal partilere ilişkin yasaklamalar, sözleşmede yer alan özgürlükleri kaldırıp azaltma anlamında ve demokratik toplum düzenin gereklerine aykırı görülemez. Bunlar, Uluslararası Hukukta var olan egemenliği, ülke ve ulus bütünlüğünü korumaya, ırkçılığa dayalı bölünmeleri önlemeğe yöneliktir.
Davalı parti, İnsan Hakları ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşmenin 11. maddesinin ikinci fıkrası ile 17. maddesinde düzenlenmiş olan kurallarla bağdaşmayacak biçimde faaliyette bulunmuştur. Özellikle, araç farklı olmakla birlikte Demokrasi Partisi’nin faaliyetlerindeki amaç ile bölücü terör örgütü mensuplarının amacı arasındaki benzerlik dikkat çekici ve anlamlıdır.
Yüksek Mahkemeniz de, parti kapatılması ile ilgili 10.7.1992 gün, E.1992/2, K.1992/1 sayılı, 14.7.1993 gün, E.1993/1, K.1993/1 ve en son olarak 23.11.1993 gün, E.1993/1, K.1993/2 sayılı kararlarında davanın konusuyla ilgili olarak sözü edilen uluslararası belgeleri aynı biçimde yorumlamış bulunmaktadır.
Sonuç :
2.12.1993 günlü iddianamemizde ve onu tamamlayıcı nitelikte yukarıda yasal dayanakları ve gerekçeleriyle açıklandığı üzere, davalı Demokrasi Partisi’nin eski genel başkanının Bonn ve Erbil kentlerinde yapmış olduğu konuşmalar ve parti merkez yürütme kurulunun yayınlamış olduğu “Demokrasi Partisinin Barış Çağrısıdır” başlıklı bildirisinde, Anayasanın Başlangıç kısmı ile 2., 3., 14. ve 69. maddelerine ve SPY.nın 78. maddesinin (a) ve (b), 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerine aykırı nitelikte beyan ve açıklamaların mevcut olduğu anlaşıldığından,
Demokrasi Partisi’nin SPY.nın 101. maddesinin (b) bendi gereğince kapatılmasına karar verilmesini arz ve talep ederim.”
22.3.l994 günü yapılan Sözlü Açıklama’da davalı Parti Genel Başkan Vekili Remzi KARTAL ile davalı Parti Vekili Avukat Hasip Kaplan doğrudan ve yönetilen sorulara yanıt olarak aynen şunları söylemişlerdir:
REMZİ KARTAL- Dosyamızda partimizin kapatılmasıyla ilgili delil olarak gündeme getirilen konular eski Genel Başkan Sayın Yaşar Kaya’nın yurtdışında yaptığı iki konuşma, bir de parti merkez yürütme kurulunun “bu Demokrasi Partisinin Barış Çağrısıdır” başlığı altındaki bir bildirisi söz konusudur. Sayın Yaşar Kaya’nın yurtdışında yaptığı konuşmalar sürecinde ben partinin parti meclisi ve diğer yetkili organlarında yoktum, bu vesileyle kendisi de basından anladığımız kadarıyla yurt dışındadır, kendilerinin de aynı zamanda avukatları olarak Sayın Hasip Kaplan belki o konuyla ilgili söylemesi gereken cevapları, bilgileri sizlere herhalde sunacaktır. Ben ancak bu barış çağrısıyla ilgili bir iki şey söylemek istiyorum.
Bu bildiride ele alınan konulardan dolayı ülkenin bölünmez bütünlüğünü hedeflemek, ülkeyi bölmek, milletiyle, ülkesiyle bölünmez bütün olan Türkiye Cumhuriyeti Devletini bu anlamda zaafa uğratmak amacı taşınmamıştır. Daha çok Türkiye’de var olan toplumsal sorunları kendi partimizin düşünceleri doğrultusunda teşhis ve bunların tedavisi doğrultusunda Türkiye toplumuna, Parlamentosuna katkı sağlamak, bunların Türkiye’nin bütünlüğü içerisinde iç barışını hedefleyerek nasıl çözülebilir konusunda olayın adını teşhisini de kendimize göre koyarak kaleme alınan bir bildiridir. Kaldıki, Türkiye’de Türk kimliğinden kültüründen başka bir etnik kimliğin varlığını ifade etmek ve bu kimliğin Türkiye’nin bütünlüğü içerisinde kendisini ifade etmesine olanak tanımakla ilgili iddialar bizim partimizin dışında da çeşitli partiler ve kurumlar tarafından dile getirilmiştir, bugüne dek. 49. uncu ve 50 nci hükümetlerin koalisyon protokolü ve programında bu konu çok açıktır. Bu yapıların varlığı, bu yapıların demokratik sistem içerisinde Türkiye’nin kültür mozaiği olduğu, bunların ifade edilmesi için gerekli yasal düzenlemelerin demokratik açılımların sağlanacağı ifade edilmiştir. Aynı şekilde Sosyaldemokrat Halkçı Parti tarafından da daha önce yine Güneydoğu olayları ve Kürt sorunuyla ilgili yapılan çalışmalarda aynı çerçevede konu ele alınmış.
Aynı şekilde 49 uncu Hükümetin Başbakanı, bugün Cumhurbaşkanı olan Sayın Demirel’in gerek o zamanki ifadelerinde gerekse bu son günlerde yine basına yansıyan ifadelerinde benzer şeyler ifade edilmiştir.
Burada amaç Demokrasi Partisinin kaleme aldığı bildirisinde amaç: Türkiye’nin mevcut millet bütünlüğünü bölmek, parçalamak ve Türkiye toprakları üzerinde bir bölümünü ayrı bir devlet şeklinde Türkiye’nin bütünlüğünden ayırmak gibi bir maksat söz konusu değildir. Bize göre bugünkü Anayasamız siyasî partilerin bu faaliyetleri açısından birtakım sınırlamalar getirse de Türkiye’nin var olan sorunlarının konuşulması, tartışılması ve yine Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Türkiye’nin diğer sivil örgütleriyle, kamuoyuyla oluşturulacak bir irade çerçevesinde bu sorunlara çözüm bulunması inancıyla hareket edilerek partimizin düşüncelerini bu vesileyle ifade etmiştir. Ve yine Türkiye olarak uluslararası arenada altına imza koyduğumuz Paris Şartı, işte Helsinki Nihaî Senedi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi gibi birçok sözleşmenin de bizlere bu çerçevede sorunlarımızı çözebilme, tartışabilme, konuşabilme olanağını sağladığına inanıyoruz. Bu açıdan ben, Yüksek Mahkemenize birazdan hoşgörünüze sığınarak şunu ifade etmek istiyorum; hukukçu değilim, böyle bir mahkemede de ilk kez ifade veriyorum, bu anlamda bir eksiklik de olursa hoşgörünüzü istirham ediyorum.
Türkiye’nin çok zor bir dönemden geçtiğine inanıyoruz. Bu zor süreçte var olan sorunlarını demokratik bir sistem içerisinde çözebilme, sıkıntılarını aşabilme, ülke bütünlüğünü sağlama, iç barışını sağlama ve gerek Ortadoğuda gerekse dünya konjonktüründe güçlü bir Türkiye’nin yaratılabilmesi bugün Türkiye’de siyaset yapan kurumların sorumluluğu içerisindedir. Bizim anlayışımıza göre türkiye’nin var olan sorunlarını bu çerçevede çözüme kavuşturma yükümlülüğünde olan siyasî güçler bugünkü uyguladıkları tercih ettikleri siyasî politikalarla alternatif politikalarla Türkiye’yi içinden çıkılmaz bir hale getirmişlerdir. Türk halkına karşı, Türkiye’ye karşı ileride tarihte büyük bir vebal altında olduklarına inanıyoruz. Biz parti olarak bu süreçte Türkiye’nin var olan sorunlarının konuşulup tartışılabileceği bir ortamın sorunlarının çözümü için birinci şart olduğuna inanıyoruz. Meclisteki varlık nedenimizi buna bağlıyoruz, konuşmalarımızın amacı bu, belki bazı kurumlara göre bazı odaklarla siyasî partilere göre onların değerlendirmelerine göre maksadını aşan konuşmalar olmuş olabilir, yanlış bulunmuş olabilir, ama hedef, amaç bu sorunların tartışılıp konuşulduğu ortamı yaratmak gerek Meclis içinde gerekse Meclis dışında ve bu tartışma ortamında düşünce serbestliği ortamında Türkiye’nin sorunlarının çözümünün gündeme getirilmesini sağlamak. Bu bildiri de bu çerçevede kaleme alınmıştır. Partimizin bu bildiriyle ülkenin bölünmez bütünlüğüne, ülke ve millet bütünlüğüne yönelik bir düşünce içerisinde olmadığını ifade etmek istiyorum.
Av.HASİP KAPLAN- “Kanımca bugün burada tartıştığımız konu bir hukukî konu olmakla beraber bir siyasî partinin kapatılma davası olmakla aynı zamanda Türkiye Siyasal yaşamını, toplumsal yapısını günün gelişen koşullarını ve dünya konjonktürünü bütün bu etkenleri beraber bu çerçevede değerlendirmeyi gerektiren çok önemli bir konu. O açıdan biz, savunma olarak bu davaya hiçbir zaman meri yasalar yönünden kanun tatbiki anlamında dar anlamda bakmadık, bakmak istemiyoruz, Yüce Mahkemenin de birçok kararında hukukun evrensel ilkelerinin onun ötesinde uluslararası sözleşmelerle şekillenen ve dünya devletlerinin o uluslar üstü anayasaya doğru iç mevzuatlarını yönlendirmeye başlayan bir hukuk değişiminin yapısı içinde ben şöyle düşünüyorum bir avukat olarak, acaba Türkiye Cumhuriyeti Devleti iki konuşma ve bir bildiriyle bölünebilir mi’ Acaba Türkiye Cumhuriyeti devletinde düşünce ne zamana kadar suç ve yasak olmaya devam edecek’
Tabiî ben bunları düşünürken başından sonuna kadar olan bir süreci sürekli gözlerimizin önüne getiriyorum ve biz ön savunmamızda önemle bir beklentici mesele olarak hem Ankara DGM davalarını hem de Avrupa İnsan Hakları Komisyonunda şu an görülmekte olan ve önemi itibariyle öne alınan hızlandırılan bu Nisan toplantısında Avrupa İnsan Hakları Komisyonunun gündemine alınan Halkın Emek Partisi davasının bekletici mesele sayılmasında ülkemiz demokrasisi açısından büyük yararlar olduğuna inanıyorum.
Ben, bu konuda Avrupa İnsan Hakları Komisyonuna yaptığımız başvuruda tabiî ki bireysel başvuru olması nedeniyle Yüce Mahkemenin kararında fiileri kapatılmaya engel olan Sayın Feridun Yazar, Sayın Ahmet Karataş ve Sayın İbrahim Aksoy’un başvurularını aynı zamanda tüzelkişi parti olarak yapmıştı. Ve şunu ifade etmek istiyorum, l0-l5 gün önce Strazburg’daydım, düşünce açıklamaları düşünce özgürlüğüyle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin ilgili hükümleri ve şiddet eylemleri arasında çok ciddi bir ayrım ve değerlendirmenin yapıldığını gördüm ve ben bu belgeyi sunuyorum, bu davaların orada derdest olduğuna dair bir belgedir.
Diğer bir konuyu önemle açıklamak istiyorum: Bizim 82 Anayasasının 90 ıncı maddesinde imzacısı olduğumuz onayladığımız ve yürürlüğe giren ki, ben tarihe bir bakıyorum l954 yılında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini imzalamışız, 5366 sayılı yasa ile yürürlüğe girmiş; ancak çok yıllar sonra l987 yılında Türkiye bireysel başvuru hakkını kabul etmiş ve bugün komisyonda değerli hocamız Sayın Şeref Gözübüyük, üyeler, arkasından l990 yanında Avrupa Bakanlar Komitesinin siyasi denetimi dışında Avrupa İnsan Hakları Adalet Divanının yargı yetkisi kabul edilerek bugün Sayın Gölcüklü Hocamızın üye olduğu Türkiye’yi temsil ettiği divanının da denetiminde olduğumuzu burada önemle belirtmek istiyorum. Burası elbetteki iç hukukta kesin ve nihaî kararını veren yüce mahkemedir, ancak bu yüce mahkemenin de kararlarının hukukun evrensel ilkeleri ve imzacısı olduğumuz uluslararası sözleşmeler açısından denetime tabi olduğunuz ve bizi ülke olarak bağladığını belirtmek istiyorum. Ve buna bir örnek olarak da benim savunmasını yaptığım kamuoyunda Yeşilyurt dışkı yedirme davası olarak adlandırılan ve açıklıkla ifade edeyim ki, savunma avukatı olarak bizim gösterdiğimiz ve iyi niyet ve dostane çözümle biten bu davada devlet yükümlülüğü gereği 4 milyar lira tazminat ödemeyi kabullanmıştir. Bunun belgesini arz etmek istiyorum. Çünkü hem memurin yasasının değişimini kabul eden türkiye Cumhuriyeti Hükümeti hem de tazminat ödemeyi kabul etmiştir, ancak bu arada gururla belirtmek istiyorum ki, Strazburg’daki duruşmada l2 Ocak l993’te yüce mahkemenin memurin muhakematının altıncı maddesinin iptaline dair olan iptal kararını sunduğumda komisyondaki tüm üyelerin hukukçu olmayan bu idare kurullarının kararlarının kesin olması, iptal yönündeki bu karara büyük ilgi göstermişlerdir, büyük etki yapmıştır. Türkiye’de mevzuatta bu değişikliği kabul etmiştir, ancak Yüce Anayasa Mahkemesi Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinden önce bu yasayı iptal etmekle daha önce davranmış oldu ve Yüce Mahkemenin bu kararına mütefarık olarak kişi başına 300 bin Frank tazminat ödemeyi taahhüt eden dostane çözüm kararını sunmak istiyorum.
Şimdi bunlar gerçekten bir hukukçu olarak hem hoşuma gidiyor bazı yanları hem gitmiyor. Çünkü bu davamızda muhtemelen olabilir olumlu veya olumsuz karara göre Strazburg’a gitme durumu söz konusu olabilir. Ancak biz şunu belirtirken özellikle Fransa’da iç hukukun önemle Avusturya, İtalya, Danimarka’daki iç hukukun giderek Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi doğrultusunda şekillendiğini belirtmek istiyorum. Bu şekillenme en başta düşünce özgürlüğü ve örgütlenme özgürlüğü kapsamında ifadesini bulmakta ve bunun sınırı olarak da demokratik toplum gösterilmektedir. Bu nedenle Halkın Emek Partisinin Avrupa İnsan Hakları Komisyonundaki davasını bekletici mesele olmasında ve hatta Yüce Mahkemenin Avrupa İnsan Hakları Komisyonuna başvurarak bir yazıyla bu dava akibetinin sorularak bilgi istenilmesinde kanımca bir hukukçu olarak ben yarar bulmaktayım. Hatta sonuçlanma süreci açısından da buna bir gereksinim olduğuna inanıyorum 90 ıncı madde uyarınca iç hukuk hükmü halinde olan bu sözleşmeler uyarınca Yüce Mahkemenin böyle bir istemde bulunması kanımca çok hukukîdir. Ben öyle değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Diğer bir noktaya değinmek istiyorum: eski Genel Başkan Yaşar Kaya’nın Erbil ve Bonn konuşmalarını ben bir hukuk devletinde gerçekten usulün, soruşturmanın, kovuşturmanın, her şeyin hukukun ilkelerine göre yapılması gerektiğine inanan bir hukukçuyum. Erbil bugün Kuzey Irak’ta bir Kürt şehri, orada Kuzey Irak Kürdistan Demokrat Partisinin bir kongresi yapılıyor, SHP, ANAP, Menderes’in Partisi şu an demokrat Parti oldu, onun temsilcilerinin çağrıldığı katıldığı bir toplantı yapıldı ve bu toplantıda Sayın yaşar kaya Kürtçe bir konuşma yapıyor. Ankara DGM Savcılığı bunu bir iddianame tanzim ederek deniliyor ki, yaşar Kaya bölücülük suçunu Irak’taki Kürdistan Demokrat Partisi seçime girmiş, gayri resmi de olsa bir federe meclisi olan Kürtçe dili olan, Kürtçe eğitimini yapan, hatta Kürtçe mahkemeleri, Kürt mahkemeleri olan fakat devletler hukuku açısından baktığımızda resmi olarak değil, defakta olarak var olan şu veya bu nedenle bir gerçeklik ve o gerçekliğe biz Türkiye’den kalkıyoruz gidiyoruz onlara bölücülük yapacağız. Bunun hiçbir inandırıcılığı yok. Tabiî l40 ıncı madde yürürlükten kaldırıldı, 3713 sayılı yasayla ve bakanlar Kurulunun gündeminde l40’ın boşluğunu doldurmak üzere Türkiye dışında Türkiye aleyhine yapılan konuşmalarla ilgili müeyyide getirici yeni bir yasa çalışması da şekillenmedi Meclisten geçmedi. Bu da kapatma gerekçesi kapsamında. Tabiî cezai yönü bu. Anayasal açıdan denetlendiğinde belki farklı yorumlanabilir, ancak bir hukukçu olarak bir savunma avukatı olarak biz bu konuşmada ve Bonn konuşmasında özellikle temsil, davetiye, katılım, katılımdan sonra yapılan konuşmanın usule uygun, hukuka uygun tartışma götürmeyecek delillerle saptanması gerektiğine inanıyoruz. Erbil konuşmasının bir kaseti var, Ankara DGM’de Sayın Yaşar Kaya tutuklandığında elde ne konuşma metni vardı, ne de kaset vardı, ikisi de yoktu, tutuklandıktan üç ay sonra bir gün duruşmanın sonunda iddia makamı Genel Kurmay kaynaklı bir kasetin olduğunu söyleyip sundular. Sayın Yaşar Kaya da bu kasetteki konuşmaların konuşmanın tümünü kapsamadığını belirtti, tutanaklarda bunlar var.
Şimdi efendim, Anayasa mahkemesinin kapatma iddialarından birisi bu. Önce biz sağlıklı bir tespit yapmak zorundayız. Böyle bir konuşma var mıdır, yok mudur’ Kürtçe tercüme konusunu ciddi düşünmemiz gerekiyor, Kürtçe tercümeler doğru mudur, değil midir’ Bunu hangi kaynak temin etti, nasıl etti. Yani biz, vicdanî delil sistemini benimseyen, ceza sisteminde özellikle bir ülke olabiliriz ancak bizim vicdani delil sistemini benimsememiz bu tür delilleri kabul anlamında olmamalı diye düşünüyorum.
Bonn konuşmasında ise, parti adına bir davet tespiti yok. Ve henüz kurulmuş olan Demokrasi Partisinin henüz kurulduğu günlerde yeni kurulduğu günlerde Sayın Yaşar Kaya’nın bulunduğu bir toplantıdaki konuşması kapatılma gerekçesi. Ben iki konuşmayı da izledim, iyice düşündüm…
Soru üzerine; İzledim derken, inceledim bağışlayın teyp kaseti de var, izleme derken o kasetleri de ben kastettim. Video bantlarını, DGM’de var, Ankara devlet Güvenlik Mahkemesinde var, Yüce Mahkemeye de sunulmuş olabilir dedikten sonra devamla;
Şimdi efendim bu iki konuşmanın içeriği DEP l25 inci madde anlamında bir bölücülük iddiasının sübut kanıtları yok. Yani şu sınırı çizeceğiz, şu örgütte şu devleti kuracağız, şu renkte bayrağı kuracağız, şu rejimle ülkeyi yöneteceğiz değil; tümlük dikkate alındığı zaman, demokratik hak ve istemler eşit ve barış içinde, kardeşçe yaşama isteklerinin ön plana çıktığı görülür. Bu, bir realitesi Türkiye’nin, Anadolu mozayiğinin bir realitesidir; bunu böyle kabul etmek zorundayız. Bu realiteyi Yüce Mahkemenin birçok kararında da görüyoruz; ancak yurttaşlık hukukunu ön plana çıkaran yurttaş hak, ödev, hak ve ödevlerini ön plana çıkaran bir anlayışı, demokratik bir anlayışı bu toplumda oturtmanın yöntemi nedir, henüz bunun siyasal açılımı yapılamamıştır; ancak, benim Yüce Mahkemenin kararlarından edindiğim bir izlenim, yurttaşlık hukukunun, hak eşitliğinin ve ödevlerinin eşitliğinin; örnek olarak Amerikan ulusu, Amerikan vatandaşlık sisteminin benzerinin veya Fransa örneklerinin, Korsika örneğinin Yüce Mahkemenin kararlarında gösterildiğini, biliyorum, görüyorum; ancak, ben Fransa örneğinde şunu da görüyorum: Strazburg’da Avrupa Konseyi binasında yemek yiyoruz, televizyonda Fransızca olmayan bir lisan, devlet televizyonu bu tabiî Alsasca olduğunu söylediler, Alsas Loren Eyaletiymiş ve alta italik olarak Fransızca yazılıyor. Elbette Fransa’yı örnek gösterirken, oradaki mozayiğin de gerçekliğini ve oradaki anayasal yapılanışını da görmek gerektiğini düşünüyoruz.
Ben bu delillerin çok karmaşık deliller olması açısından, sadece subut yönünden bizde tereddütler yarattığını belirttikten sonra, Yüce Mahkemede bir noktayı daha önemle değinmek istiyorum: Ben bir hukukçu olarak rahatsızlık duyduğum bir konu, l96l Anayasası 58 inci maddesiyle siyasî partilerin münhasır denetimi ilke sağlanıyor. Gerekçe de Şu: İlk defa çok partili rejime geçiyoruz. Siyasî parti liderleri keyfi olarak tutuklanmasın, siyasî partiler keyfi olarak kapatılmasın, siyasal hayatın demokrasinin vazgeçilmez unsuru olarak faaliyet yürütebilsinler diye; ancak, l96l Anayasasında yer alan hükümlerin aynı şekilde 82 Anayasasında yer almasına rağmen, siyasî partilerin denetimine bir DGM denetiminin getirildiğini ve Anayasanın bu münhasır yetkisinin, maalesef parçalandığını belirtmek istiyorum. Terörle Mücadele Yasası 9; “Bütün suçlar DGM’de yargılanır” diyor, bu konuda bizim Anayasaya aykırılık iddiamız var, ön savunmada bunu ileri sürdük; ancak, hem cezai yönden DGM’de yargılama, hem de kapatma, orada kişi olarak l25 yok, 8 inci maddeye aykırılık var; l25 olsaydı orada fizikî olarak kişinin idamı, burada da tüzelkişiliğinin idamı; kapatma bence idamdır. Yani, iki idam, mükerrer bir yargılama ve siyasî parti asli organı, o organ sıfatıyla, söylediği sözler nedeniyle kapatılan o siyasî parti, maalesef Anayasanın münhasır yargı denetiminin dışında bir mercide yargılanıyor ve devlet Güvenlik Mahkemeleri cezaî anlamda bu olaya el atmıştır ve bu da bizim hukuk sistemimizin, Anayasamızın, Siyasî Partiler Yasamımızın bir eksikliktir, ulaşamadığımız hukuk devletinde, ulaşamadığımız demokrasinin çağdaşlığa erişemediğimiz bir eksikliği.
Efendim, şimdi bu eksiklikleri nasıl gidereceğiz; biz bu yasaları olduğu gibi uygulayacakmıyız, yoksa hukuksal açıdan içtihat oluşturacak, açılım getirecek ve gerçekten bu tür aksaklıkları giderecek hukuksal değişimi mi sağlayacağız. Elbetteki budur, sağlanacaktır, ben ona inanıyorum; yoksa Hamurabi kanunlarıyla yönetilmeye devam ederdik, hiç de değişim gereksinimi duyulmazdı ve bence bir yasama organına da hukukçular birtakım değişimleri bırakmamalıdır diye düşünüyorum. Hukukçuların da öncülük etme gibi bir yükümlülükleri olduğuna inanıyorum.
Ben buradan öz olarak demokrasi Partisinin kapatılması konusunda biraz fazla acele davranıldığına inanıyorum ve çok zayıf delillerle bir kapatılma isteminde bulunulduğuna inanıyorum; fakat beni ürküten diğer bir yan var. Ben l984 yılına kadar İstanbul’da Avukattım, 84’ten 9l sonuna kadar da memleketim olan Şırnak’ın İdil İlçesinde Avukatlık yaptım, şimdi İstanbul’da Avukatlığa devam ediyorum. Ben 84’te İdil İlçesine gittiğim zaman, İlçenin kaymakamı, jandarma komutanı, oradaki arkadaşlarla rahatlıkla bir köyde, bir vadide hep bir araya oturabiliyorduk, konuşabiliyorduk, bir yemek yiyebiliyorduk. Bu dönemde olaylar var mıydı; yoktu; fakat l984 yılında bizim İlçenin karşısında 48 örgüt üyesinin olduğu yönünde duyumlar vardı. Ve bugün ülkenin geldiği çembere baktığımız zaman, sürekli yasakla forumların budandığını, susturulduğunu, kısıtlandığını ve bunun da giderek illegalitenin yolunu, şiddetin yonulunu genişlettiğini artırdığını ve ülkemizin hiç istemediğimiz bir kaos ortamına geldiğini belirtmek istiyorum. Ben utanç duyuyorum, bir hukukçu, bir aydın olarak l0 sene kaldığım İdil İlçesinden irademin dışında ayrıldım. Ben orada olmak, o toplumda konuşmak isterdim, düşüncelerimi açıklayıp, şiddete teslim olmadan, oradaki gelişmelerin olmasını isterdim; ancak, ne yazık ki, düşüncenin suç ve yasak olması, orada koruculuğu, feodaliteyi, oradaki geri kalmış ilişkileri güçlendirdi ve o bölgede giderek yaygınlaştı. Şimdi bir teneffüs, bir soluk alma, bir alan gerekiyor. Bu alanı Demokrasi Partisi eksik veya tam kullandı, ayrı bir konu; ama, ben Demokrasi Partisinin bugün Türkiye demokrasisine ve özellikle şiddetin durmasına, özellikle akan kanın durmasına hem Demokrasi Partisinin, hem onun benzeri partilerin çok büyük ihtiyacı olduğuna inanıyorum; çünkü, Türkiye’nin imzacısı olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmelerine uygun bir hukuk düzenlemesi kaçınılmaz olmuştur. Yüce Mahkemenin de bu konuda kanılarını biliyoruz, kararlarını da okuyoruz. Sayın Başkanın açıklamalarını biliyoruz bu Anayasanın değiştirilmesi gerektiği konusunda, Sayın Meclis Başkanı Sayın Cindoruk’un, Siyasî Parti liderleriyle Anayasa değişikliği konusundaki çalışmalarını biliyoruz ve bu konudaki büyük ölçüde mutabakatı da biliyoruz; ama, bu konudaki aslî görevlerini yerine getiremediklerini de görüyoruz.
Şimdi, böylesi bir dönemin içinden geçilirken, gerçekten çifte standart uygulamadan birtakım gerçeklikleri yaşama geçirip; ama ülkenin hukuk düzeni içinde, demokratik düzen içinde siyasî partiler açısından yaşamını geliştirme yollarını bulması gerektiğini düşünüyoruz ve şu konuda dünkü sabah burada Sayın Cumhurbaşkanımızın açıklaması “Kürtüm diyen varsın desin…” tabiî içinde çok daha anlamlı sözler de var, “Tarihimizi gözden geçirmeliyiz” deniliyor. Ne tesadüftür ki, Sayın Başkanım, Demokrasi Partisinde her Kürt sözcüğünü bir ulusal azınlık yaratma ve ayrıcalıkla suçlayan, iddianameyi düzenleyen Sayın Cumhuriyet Savcımız benim hemşehrimdir. Sanıyorum köken olarak Türk değildir; ama, Türk vatandaşıdır. Ben de kürdüm; ama, Türk vatandaşı olmakla da onur duyuyorum ve sanıyorum Yüce Mahkemenin de üyelerinin içinde Türk vatandaşı; ama, etnik yapısı farklı insanlar olabilir. Bu da bizim güzelliğimiz, gerçekliğimiz. Biz bu güzelliği ve gerçekliği susturarak, toplumda demokrasiye katkı sunacağımıza inanmıyorum. Ve bu kadar uzunca bir açıklama oldu sabırlarınıza teşekkür ediyorum.
“Kürt kimliği tüm sonuçlarıyla birlikte tanınmalı” beyanının açıklanmasıyla ilgili olarak bir üye tarafından sorulan soru üzerine:
REMZİ KARTAL- Bildirinin 2 nci maddesinde Türkiye’nin sosyolojik gerçeğine uygun olarak Kürt kimliği tüm sonuçlarıyla birlikte tanınmalı. Buradaki “Tüm sonuçları” ibaresi, uluslararası sözleşmeler çerçevesinde bir etnik yapının, kimliğin demokratik olarak kendisini ifade etmesiyle ilgili sonuçlardır. – Mesela, dilidir, kültürüdür, televizyonla ilgili, medyayla ilgili, işte gazetedir bu anlamda uluslararası sözleşmelerde Türkiye’nin de altına imza koyduğu, Paris Şartı, bu yani çok detaylandırılmamıştır; ama, daha alt kademelerde, daha alt maddelerde, yani diliyle ilgili, kültürüyle ilgili, radyo, televizyon şeklinde, öbür maddelerde geçiyor. Burada amaç bu yapının Türkiye’nin zenginliği olduğu, kendisini bu etnik yapıda gören insanların kendi kimliklerinin Türkiye’de Cumhuriyet Devletinin çatısı altında yaşayarak, geliştirerek bu ülkeye daha çok sadık, bu vatanın daha çok bütünlüğü içinde kendisini ifade edebileceğine olan inancından kaynaklanıyor. Bu noktadan hareketle öbür maddelerde geçiyor Kürt…. anadilde eğitim hakkı, radyo ve televizyon, Kürtçe yayın, yani bu anlamda öbür maddelerde geçiyor; fakat Anayasa buna uygun mudur; değildir. Bir siyasî parti de konuları tartıştırarak, var olan sorunların çözümü konusunda yasama organının gerekli değişiklikleri yapması, siyasî parti de konuları tartıştırarak, var olan sorunların çözümü konusunda yasama organının gerekli değişiklikleri yapması, siyasî partilerin konuyu gündemlerine alması, bu konuyu eğer mutabakat sağlanırsa, bu anlamda irade beyan edilirse, gerekli tedbirlerin alınmasını hedeflemektedir.
Yine aynı üyenin, acaba ulusal kimlik kazanmış bir gruptan mı, yoksa azınlıktan mı bahsediyorsunuz ‘ sorusu üzerine:
Bildirinin muhtevasında zaten konu sanıyorum açıklığa kavuşuyor. Şimdi Anayasa ve yasalarca garanti altına alınmalıdır. Yani, 2 nci maddenin son cümlesi bahsedilen tüm sonuçların tanınması ve Anayasa ve yasalarca garanti altına alınması… Bu cümleden ülkenin bütünlüğü çok açık bir şekilde anlaşılmış oluyor. Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Anayasasının, yasalarının güvenceye aldığı haklar, ülkenin bütünlüğünü riske edecek, sorun yaratacak konular olamaz. Ha nedir azınlık hakları; Türkiye Cumhuriyet Devletinin sınırları içerisinde yaşayan bu insanların kendi kültürlerini, kendi kimliklerini ifade edebilmeleri bunun daha detaylandırılması ise, tabiî ki, türkiye Büyük Millet meclisinin sorunudur. Eğer Meclis, siyasî partiler bu anlamda konunun önemini kabul eder, konuyu gündemine alır, tartıştırırsa, bunu açabilir, tartışabilir ve Meclisten çıkacak kararlarla dil olarak mı, televizyon olarak mı, radyo olarak mı, ne anlaşılıyorsa, o çerçevede demokratik olarak kendilerini ifade etme haklarının verilmesi işaret edilmektedir. Burada sanıyorum yani bildiride bu anlamda.
Siz yani netice olarak azınlık mı diyorsunuz’ sorusu üzerine de: Türkiye’de çoğunluğun dışında bulunan bir grup ise, azınlıktır tabii… Erbil’deki toplantı ile ilgili davetiye olup olmadığı sorusuna karşılık:
Erbil konuşmasının 4 siyasî partiye de resmî davet olduğu belli. Ancak, biz gerçekten şunu açık yüreklilikle belirtmek istiyoruz: Biz çok konudaki savunma delillerimizi parti arşivinden hazırlatıp, bugün bu sözlü savunmada sunmak için hazırlık yapmıştık. Maalesef veremeyiz efendim, l8 Şubat’ta Parti Genel Merkezinin bombalanması sonucu, sonuç ortada, binada kurtulan bir tek şey kalmadı.
Özellikle bu 4 siyasî partiye davetiye vardı; fakat Bonn toplatısıyla ilgili ben araştırdım, bir vekil sıfatıyla araştırdım resmî bir davetiye yoktu; ancak Bonn toplantısında bir yanlışlık vardı, bir yanlış tespit vardı, DGM Başsavcılığının iddianamesinde olsun, Cumhuriyet Başsavcılığının kapatma iddianamesinde olsun Bonn toplantısını PKK lidere Abdullah Öcalan’ın tertiplediği söyle- niyor. Ben de bunu ifade etmek istiyorum: PKK lideri Abdullah Öcalan Almanya’ya giderse hemen tutuklanır. Çünkü orada aranan bir kişi konumunda. Yani, bu durumda o tür bir hukuk devletinde bulunma olanağı olmayan bir kişinin toplantı düzenlemesi mümkün değil; ancak, düzenleyenler bellidir orada. Bir tertip komitesi olur veya bir dernek olur veya bir kuruluş olur. Ha bunun da tespiti mümkündür, diplomatik yoldan bir yazışmayla, yani Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti faksın geliştiği, teknolojinin geliştiği bir çağda Bonn’daki Büyükelçiliğimize bir faksla iki saat sonra faksa tekrar cevabın alabilir. Şimdi ben bunu yadırgıyorum. Bir hukukçu olarak bu tür olanaklarımız var, imkanlarımız var ve inanıyorum ki, Devlet Güvenlik Mahkemesi savcılıklarının yazışmalarına da büyük hassasiyet ve önemle cevap veriliyor, anında veriliyor. Ama yapılmıyor.
Yaşar Kaya’nın Erbil konuşması ile ilgili bir soru üzerine O kongreye (Erbil) çok sayıda konuk katılmıştı ve bütün konuklara sırayla, sırası geldikçe konuşma hakkı vermişler. Sayın Ercan Karakaş yanılmıyorsam, Anavatan Partisinden şu an ismini hatırlıyamıyorum; ancak Hakkâri milletvekili Esat Canan’la beraber giden bir temsilci ve büyük Değişim Partisinden birer temsilci ile birlikte sırası geldiğinde Sayın Yaşar Kaya’da irticalen bir konuşma yapmış, yani o günün gelişmeleri, o kongrenin havası içinde irticalen bir Kürtçe konuşma yapmış ve takdir edersiniz ki, Yüce Mahkemenin kararlarında da Kürtçe konuşmak artık suç değil, Yüce Mahkemenin kararlarında da son içtihatlarında da var.
Yüze yakın konuşmacı vardır orada, yüze yakın konuşmacı var ve usulen gelen bütün yabancı konuklara konuşma hakkı verilmiş o kongrede. BAŞKAN tarafından “Türkiye’de etnik ve dinsel köken ayrımı yapmadan herkesin bu özelliklerini açıklama özgürlüğü içinde…” hatırlatılması yapılarak “Kimliğin ifadesi olanağı…” nereden başlayıp, nerede biten siyasal, sosyal ve hukuksal boyut taşıyor’ Bana onu açıklarmısınız’ sorusuna karşılık olarak:
Kimliğin ifadesi olanağında bir gerçekti Anayasa mahkemesinin tüm kararlarında görüyoruz, “Türkiye mozayiği vardır” deniliyor. “Türkiye’de Türklerden başka etnik ve azınlık unsurlar vardır” deniliyor. Bütün mahkeme kararlarında var; ama, açılmıyor. Hatta isim olarak da belirtti, “Kürt, Çerkez…” şeklinde de belirtti; ancak, Lozan Anlaşması örneği getiriliyor. Dinî azınlıklar açısından getiriliyor Lozan örneği Anlaşması ve Lozan Anlaşmasında bu dinî azınlıkların birtakım hakları var, eğitim, okullaşma, yayın olanakları var. İlginç bir şey belirtmek istiyorum: Benim İlçem İdil’de ilk Müslüman aile bizdik, tamamı Süryaniydi. Ama, ne yazık ki, şu an 25 hane var. Mardin’in Sayın Cumhuriyet Başsavcımızın sanıyorum memleketi oranın büyük çoğunluğu Süryaniydi, şimdi l5-20 hane var. Şimdi bu Süryaniler de Lozan’a temsilci gönderdikleri zaman o dönemin metropolitanı o kadar kendini Mezopotamya’nın mozayiğiyle bütünleştirmiş ki, “Biz kendimizi ayrı bir azınlık hissetmiyoruz ve bir hak ve talebimiz yoktur” demiştir ve Ermeniler, Rumlar, Yahudiler gibi Süryaniler azınlık statüsüne girmemiştir; ama kiliselerinde bugüne kadar yapmışlardır eğitimlerini ve devlet tarafından bir baskı da kendilerine yapılmamıştır.
Şimdi, bunun yanında, Türkiye’de benim annem – yakında vefat etti – tek kelime Türkçe bilmiyordu ve ben anlaşmak için elbetteki Kürtçe konuşmak zorundaydım. Bir Kürtçe konuşma dili var. Normal günlük yaşamda var, Anayasa Mahkemesi kararlarında da var. Bugün 20 büyük televizyon, l00’ü aşkın televizyon bölgesel, bini aşkın radyo var. Biz Fransa’nın Korsika örneğini verirken, evet, Fransa Anayasasındaki birlik, üniter yapıyı koyuyoruz demokratik toplum içinde; ancak, her nedense Alsas Loren’deki dil hakkını özgürlüğünü kullanma, televizyon hakkını kullanıyorlar, eğitim hakkını kullanıyorlar, okullarda kullanıyorlar görmezlikten geliyor… Bask modelinde eyalet sistemi.. İngiltere’nin Galler örneğinde, Belçika’nın Flemenkler olayında, kantonlar olayında, İsviçre’nin kantonlar olayında, hepsinde var ve bu Türkiye Cumhuriyeti Devletinin son koalisyon hükümetinin programında resmî bir ifade olarak “Kürt realitesi” olarak ifade edildi. Kürt realitesi, kimlikten öte bir geniş anlamı olan bir kelime; ama, Kürt realitesini ifade eden Doğru Yol Partisi ve SHP hakkında kapatılma davası açılmamıştır. SHP’nin Doğu, Güneydoğu Raporu 1989 senesinde yazılmıştır ve orada ben o dönemde o partinin merkez yöneticiliğini yapıyordum. Kürt kimliği, hatta Kürt enstitülerinin kurulmasına kadar geniş bir süreç içinde bir ifade, bir anlatım var. Onlar da kapatılma gerekçesi yapılmamıştır, açılmamıştır ve geçmiş siyasî parti kapatma davalarına bakıyorum; küçük sosyalist partiler ve son olarak demokrasi Partisi, oy oranlarına baktığınız zaman sosyalist partilerin yüzde l’i bulmuyor. Demokrasi Partisi yüzde 3 müdür, 7 midir; tartışma konusu; çünkü, özgür bir henüz seçenekten sandığa ulaşmadı. Şimdi, Kürt kimliğinin sınırı şudur: Türkiye Cumhuriyeti Devletinde, üniter birlik yapısı içinde, bütünlük yapısı içinde kendi dilinden kaynaklanan, kendi kültüründen kaynaklanan ve doğallıktan gelen, doğuşla kabul edilen bu hakların özgürce kullanımı, çağdaşça kullanımı demektir. Yani nevruzun resmî bayram olması için benim ilçemde veya komşu ilçem Çizre’de ille 50 kişinin ölmesini beklememek gerektiğini düşünüyorum bir hukukçu olarak. Yine Kürt dilinin televizyonda söylenmesi korkutmamalıdır. Yani, resmî olarak, devlet kaynaklı olarak devlet bunu belki ilk aşamada yapmayabilir; ama yapmasında kanımca denetimsel olarak yarar vardır, tıpkı Fransa örneğinde olduğu gibi, ama özel televizyonlarda bir Kürtçe türkünün söylenmesi bu ülkede kardeşliğe mi katkı sunar, ayrıcalıklığa mı katkı sunar’ Bu çok önemli bir tespittir, bunu çok iyi görmek lazım. Eğer biz bunu göremiyorsak, şimdi Yüce Mahkeme sadece Demokrasi Partisinin kapatılmasıyla uğraşırken, Sayın Çiller’in partisi de Diyarbakır’da Şivan’ın kasetleriyle seçim propagandası yaparsa, Şırnak’ta -açık konuşayım- Anavatan Partisi Kürt gruplarının türküleriyle seçim propagandası yaparsaki, bunların hepsi bir reailite ve yapılıyor- onlara müeyyide uygulanmazsa ve sadece ve sadece o bölgede güçlü olan bir partiye bu müeyyide uygulamaya kalkar, teneffüs, soluk alma olanağı kalmaz. DEP de kapatılırsa Sayın Başkanım, ne olacak orada’ Başka parti olacak mı’ Şu an yok. Olmayınca… Yani, şimdi ben buraya getiriyorum, kimlik ifadesini demokratik toplum sınırları içinde ve çok net söylüyorum, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ölçüsünde ve çok net söylüyorum, biz Türkiye Cumhuriyeti olarak yükümlülüğümüz var. Pakta sun selvanda, ahde vefa, yani sözleşmeye saygı ve okuyorum Sayın Başkanım; kimliğe cevabımı veriyorum bu maddede (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi l4 üncü madde): “Bu sözleşmede öne sürülmüş olan hak ve özgürlüklerden yararlanma, cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasal ya da başka bir görüş, ulusal ya da toplumsal köken, bir ulusal azınlıktan olma, mülkiyet, doğuş ve benzeri başka bir statü ayrımı gözetilmeksizin herkes için sağlanır.” Bu net. Paris Şartı insanî boyut kararlarına bakıyoruz: Artık Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devleti olarak, Ortadoğu’da parlayan bir yıldız olarak Avrupa’nın 32 üyeli konseyinin bir üyesi olarak, çağdaş bir devlet olma iddiasında olarak 21 inci yüzyılın son çeyreğine altı kala bu tür basit şeyleri aşabilmesi gerekir diye düşünüyorum. Laz kökenli vatandaşlarımızı, Çerkez kökenli vatandaşlarımızı, Arnavut kökenli vatandaşlarımızı ulusal azınlıklar kapsamında mı görüyorsunuz ya da görmüyür musunuz’ sorusuna karşılık:
Türkiye’de resmî Devlet İstatistik Enstitüsünün kayıtlarını araştırırsanız Sayın Başkanım, çok yakın tarihe kadar nerede kaç Kürt, kaç Laz, kaçı Arapça konuşuyor, kaçı Türkçe konuşuyor, kayıtları var. Yani tek parti döneminde bile var. Bugün yok. Olması gereken bugünde yok. Bu bilimsel bir tanım, bir sosyolojik tanım, bir tarihsel sürecin getirdiği bir tanım. Bu ulusal ekaliyet olma veya azınlık olma veya ulus olma veya halk olma, hiç önemli değil bence. Yani, l5 milyon da olabilir, 2 milyon da olabilir, Bosna-Hersek bugün 2,5 milyon Boşnak Müslümandır, İsrail 3 milyondur, yani sayılar ifade etmiyor.
Şimdi, bu sayı azınlık olma veya çoğunluk olma. Bu sayı olayı kişinin doğuşundan gelen, dilinden gelen, kültüründen gelen, tarihinden gelen haklarının demokratik bir toplumda kullanılması için bu tür kavramların bir anlamı yoktur. Bu tür kavramlar birtakım haklar doğururlar kaygı ve korkusundan kurtulmak gerekir diye düşünüyorum. Çünkü Türkiye Cumhuriyetinde biz gerçekten düşünüyorum bazen, o bölgede olayların içinde yaşayan bir insan olarak diyorum ki binlerce yıllık beraberliğimiz, kardeşliğimiz, din birlikteliğimiz, akrabalıklarımız, ekonomik ortaklıklarımız, bunca güçlü bir bağımız olmasaydı biz birbirimize karşı bu kadar hor davranan insanlar çoktan Yugoslavya’nın Krayine bölgesini aşmış olurdu. Ben bir hukukçu olarak bunu çok net olarak görüyorum ve şunu isterdim ki, Yüce Mahkeme bu konuda toplumsal barışın sağlanması konusunda bir öncülük, gerçekten bir açılım versin. Çünkü bir tıkanılmışlık, bir kaos var ülkemizde ve bu kaos, milletvekillerini atabiliriz, partiler kapanabilir; hiçbir şey çözmez, A gider, B gelir, yani değişmez. Onun yerine başkası gelir, ama bir gerçek değişmez, hergün daha da boyutlanıyor olaylar ve bu azalmıyor. Olaylar tırmanıyor azalmıyor. Buna bir demokratik teneffüse ben Meclisin, Yasama organının yapısını ne yazık ki müsait görmüyorum. Zaman zaman, demin gösterdiğim gazete örneğinde Sayın Demirel’in bu tür açıklamaları bu sıkıntının ifadesidir, bir çözüm arayışıdır.
Sizin okuduğunuz l4 üncü maddedeki hakları bağlayacağınız kurumsal yapı nedir, ne olarak görüyorsunuz Türkiye’deki Kürt vatandaşlarımızı o madde içinde’ Sorusuna cevaben;
Kısa ve net cevap vereyim: Ulusal ya da toplumsal köken diyorum. Azınlık, halk, etnik grup demiyorum. Ulusal ya da toplumsal köken. Bilen tek bir vatandaşımız vardı, o da … vefat etti. Ulusal ya da toplumsal köken…ben sözleşmenin maddesini aynen yazmışım burada. Aynı şey Paris Şartı, Helsinki Nihai Senedinde de daha geniş olarak var.
Sık sık halk ve halklar sözcükleri kullanılıyor. Bu sözcükleri parti nasıl tanımlıyor, hangi anlamda kullanıyor bunları’ sorusuna karşılık:
Türkiye’de veya Türkiye gibi tarihî geçmişi olan, nüfus yoğunluğu olan, zenginliği olan tüm ülkelerde tek ırk, tek ulus, tek etnik yapıdan gelme ari bir yapı bulmanız mümkün değil. Rusya’yı aşın, Rusya’da 200’ü aşkın ulus, ulusal azınlık, grup. Herhangi bir tarafa bakalım. Bir İsviçre örneği, bir Belçika örneği. Anadolu bunlardan çok daha tarihî bir yer. Anadolu’da öyle bir tarih yaşanmış ki, öylesine uluslar gelip gitmiş ki, öyle medeniyetler yaşanmış ki, bu toprakların üzerinde de Türklerin geliş tarihi belli Osmanlılarla, ondan önce Konstantinapolis’te yaşayan azınlıklar bugün de nadir de olsa İstanbul’da yaşıyorlar ve bugün özellikle Türklerin geliş tarihi sonrası yine o toprakların aslî unsuru olarak oralarda yaşamış olan ve tarihte Osmanlı ve Türk tarihinde, Cumhuriyet tarihinde çok net, çok sık ve hatta Türkiye Cumhuriyetinin Kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün söylevlerinde ifade edilen Türk de vardır, Kürt de vardır, Çerkez de vardır, Abaza da vardır, Laz da vardır, hatta hatta bunu bilimsel araştırmasını yapanlar 49 tane etnik kesimin olduğunu belirtirler. Ancak, bu kadar etnik kesim, kimlik, bugün kendisini ortak, kıvançta, acıda, kadarde ortak noktalarda tinsel olarak şekillendirmişse ve geçmişten gelen bir ortaklık varsa, bu ortaklığı güzelce bir çiçek demeti gibi yaşatmak gerektiğine inanıyoruz. Çünkü Çanakkale’de yalnız türklerin kanı yok, dökülen kanı yok, kürtlerin de kanı dökülmüştür, Kıbrıs’ta da aynı ve şimdi bu toprakların kurtuluşunda beraber kan döken insanlar yalnız Türkler değildir. O zaman halk veya halklar kavramından bilimsel olarak da, hukuksal olarak da, tarihsel olarak da fazla korkmamak gerekir. Çünkü gerçeklik budur, realite budur ve bu devletin resmî belgelerinde budur. Şimdi bu budur diye ben yok saymam ki.
Yok sayılamayacağına göre, bu farklılıkların dün nevruz şenliklerini izlediniz ekranlarda, yani halay çekiyor insanlar Kürtçe türkü söylüyor. Şimdi biz bu Kürtçe türkünün yasaklanması için yasaklar koyarak, ifadeyi kapatarak önlerini biz türk ulusunu homojen yapıyı oluşturamayız ki, buna bilim, buna sosyolojik gerçekler, buna tarih müsait değildir. Yani biz kâğıt üzerinde istediğimiz kadar yazalım çizelim gerçeklik budur. Kürt dili eğer kaybolmamışsa bugüne kadar ve çok sayıda insan konuşuyorsa, böyle bir dilin olup olmaması önemli değil, sonradan da gelişmiş, öğrenilmiş olabilir. Yani sonradan gelişmiş, öğrenilmiş bir dil dahi olsa.
Halk insanlardan oluşan toplulukların adı efendim. Halk kavramını herkes kullanıyor. Politikacı kullanıyor, hukukçu kullanıyor, bakkal kullanıyor.
Terörle Mücadele Yasası’nın 9. maddesiyle ilgili bir soru üzerine; 9 uncu madde gereği DGM’de açılan bir soruşturmanın delilleri dışında iddianameye dayanak edilen başka bir delil yoktur. Devlet Güvenlik Mahkemesinin hazırlık dosyalarından alınan, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının siyasî Partiler Yasası l06 ncı maddesi fıkrası uyarınca aldığı belgeler delil olarak gösteriliyor. Şimdi Anayasa münhasır yargısal denetimi Yüce Anayasa Mahkemesine verecek, bunun yanında Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi 9 uncu maddeye dayanarak “terör suçu kapsamındadır” deyip bir kavuşturma açacak ve o kovuşturma bugün burada delil olarak sunacak. Bundan daha öte bir hukuksal illiyeti ben düşünemiyorum.
Net olarak söylüyorum. Biri bu. İkincisi, 9 uncu madde Anayasanın münhasır yetkisini kaldırmıştır. 68, 69 ayrıca Devlet Güvenlik Yargılama Usul Yasasının 9 uncu maddesinin son fıkrasında çok net. Deniliyor ki, Anayasa Mahkemesinin bakacağı davalar hariç. Ama, sonradan getirilen, 3713’te getirilen 9 uncu madde, bunu da kaldırıyor ve ilginçtir, SHP o dönemde iptal başvurusunu yaparken hepsini saymış, nasılsa 9’u atlamış, ben onun mantığını anlayamadım tabiî. Bütün bu maddeler Anayasa Mahkemesinde görüşüldü, iptal istemiyle incelendi, ama bu madde atlanmış nedense. Onu anlayamadım, unutulmuş olabilir.
Başvuruda olmayınca sizler de inceleyemediniz. REMZİ KARTAL- Başkanım, gerek sizin, gerek sayın üyemizin şahsıma sorduğu sualle ilgili verilen cevaplarda belki eksik kaldı düşüncesiyle, bir de Sayın Hasip Kaplan’ın şahsına sorulan suallerle ilgili, partimle ilgili düşüncelerde katkı sağlamak için söz istirham ettim.
Şimdi ikinci maddede Türkiye’nin sosyolojik gerçeğine uygun olarak Kürt kimliğiyle tüm sonuçları, Kürt kimliği tüm sonuçlarıyla birlikte tanınmalı, Anayasa ve yasalarca garanti altına alınmalıdır. Bu “tüm sonuçlarıyla” ne kastediliyor’ Ne anlıyorsunuz sorusu vardı. Kürtler azınlık mıdır, halk mıdır, nedir, nasıl tanımlıyorsunuz’ Yani, şey sonucu geliyor. Cevap aslında 3 üncü maddede, yani Kürt kimliğinin kabulü temelinde Türkiye’nin taraf olduğu tüm uluslararası antlaşmalara konulmuş, çekinceleri geri alınmalı ve sorunun AGİK süreci ki, bu sürece imza koymuşuz ve Paris Şartına uygun olarak çözümü için adımlar atılmalıdır.
Dört, Kürtler kendilerini çağdaş anlamda ifade edebilmek için dilini, kültürünü, sanatını yazılı ve sözlü olarak kullanabilmeli ve geliştirebilmelidir.
Şunu altını çizerek arz etmek istiyorum: Geçmişte kapatılan Halkın Emek Partisi, bugünde kapatılmasıyla ilgili davanın sürdüğü Demokrasi Partisi dört yıllık bir süreç içerisinde, son dört yıllık süreçte karşımıza çıkıyor. Partinin Türkiye’de olmayan bir sorunu yaratma ve yarattığı sorunla da Türkiye’yi kaosa sokma, Türkiye’yi bölme gibi ne bir iddiası var, ne de böyle bir gücü var. Tam tersine, Türkiye’de var olan ve Türkiye’nin bugün sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel yaşamının bütün problemlerini hemen hemen ana sorunu haline gelen Türkiye’de yaşanan şiddet olaylarının, terör olaylarının, ekonomik ve siyasî krizin nedenleriyle ilgili diğer siyasî partilerden farklı olan teşhisi ve tedavisiyle ilgili, düşünceleriyle ilgili ortaya çıkış sebebi söz konusu. Adı Kürt halkı mı olur, adı Kürt ulusu mu olur, adı bir aşiret mi olur, adı başka bir şey mi olur; problem bu değil. Problem, Türkiye’de birtakım olaylar var. Sayın Cumhurbaşkanı kendi ifadesiyle buna 29 uncu Kürt isyanı diyor, Sayın Genelkurmay Başkanı kendi ifadesiyle düşük yoğunlukta savaş diyor. başka birisi başka bir şekilde adlandırabiliyor. Millî Savunma Bakanı bölgeden gelirken ben cepheden geliyorum gibi ifadede bulunuyor. Türkiye’de var olan bu sorunları teşhis etmek ve çözme konusunda bizim parti olarak adı ne olursa olsun, ulus mudur, halk mıdır, köken midir, yani bunu Türkiye kamuoyu konuşmalı tartışmalı, ancak sonuç itibariyle çözüme ve tedavisine kamuoyunda oluşacak olan sağduyuyla birlikte bir çare, bir formül bulunmalı, ama mutlak surette bulunmalı ki, Türkiye bu giderek yaşadığı kaosu aşabilsin…
Size göre çare nedir’ sorusuna karşılık olarak da;
Bize göre demokrasidir Sayın Başkanım, bize göre Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ordusundan daha güçlü, büyük bir gücü var, 60 milyona yakın insanın ortak iradesidir. Bu 60 milyona yakın olan insanın barış içinde, bir arada, huzur içinde yaşama ile ilgili olan iradesi her şeyin üstünde en güçlü kuvvettir diye düşünüyoruz. Bu noktadan hareket edince demokratik ortamda konuşulup tartışılan hiçbir fikrin, ne kadar zararlı da olursa olsun, ne kadar aşırı da olursa olsun, hiçbir fikrin bu sağduyuyu aşabileceğine inanmıyoruz. Bize göre var olan, yaşanan sıkıntıların temelinde 70 yıllık Cumhuriyet tarihi içerisinde Türkiye’nin sosyolojik, etnografik kimliğine uygun olarak çözümsüz bırakılan birtakım sorunları sebeptir. Bunun adı da Kürt sorunudur. Kürt sorununu Demokrasi Partisi yaratmadı. Kürt sorunu var. Bu Türkiye’nin gerçeğine uygun bir şekilde de siyasî güçler tarafından formüle edilemiyor ve bunun sonucu da Türkiye gerek uluslararası konjönktürde gerekse Ortadoğu konjönktürde Türkiye’nin birliğiyle ilgili sıkıntıları olan veyahut da problemleri olan güçler tarafından da desteklenen bir boyutuyla Türkiye bu sıkıntıları giderek yaşıyor ve bu sıkıntılar her geçen gün de artıyor. Demokrasi Partisi bu sorunların çözümüyle ilgili konuları gündeme getirirken, kendiliğinden bu sorunu yaratmıyor. Bir sorun var, bu sorun nedir, konuşmalıyız, tartışmalıyız, Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Mecli dışındaki bütün sivil toplum örgütleri, kamuoyu medyasıyla bu sorunun adını, tedavisini doğru koymalıyız, tedbirlerimizi almalıyız; ama ne, hangi hedefler için’ Türkiye’nin bütünlüğü için, Türkiye’nin iç barışı için, Türkiye’nin bölgede ve uluslararası arenada güçlü bir devlet haline gelmesi bakımından.
Biz, bugünkü yasalara göre, geçmişte Halkın Emek Partisinin kapatıldığı gibi, bu parti de kapatılabilir; ancak, biz parti kapatmalarının düşüncesinin önündeki engellerin devamının Türkiye’ye, ülkemize bir fayda sağlamayacağı inancındayız ve kendimizi, özellikle bu yaşanan acılı tabloda soruna müdahale etme, demokratik inisiyatifi, parlamento inisiyatifini koymayla görevli görmekteyiz. Bu anlamda kendimizi, klasik anlamda bugüne kadarki kamuoyunun gördüğü anlamdaki bir milletvekili kimliği de görmüyoruz. Esas kimliğimizi bu ülkenin yaşadığı sancıları, acıları gündeme getirmek, tartıştırmak, demin çizdiğim hedefler çerçevesinde bu sıkıntılı tarihî süreçte üzerimize düşen görevi yapmamız gerektiği inancındayız.
Bu partinin kuruluş amacı bu. Bu partinin Mecliste, kamuoyunda yapmak istediği katkı bu. Ne ülkeyi bölmektir ne ülkede var olmayan bir sorunu yaratmaktır ne de ülkenin giderek içinde yaşadığı bu iç çatışmaların artmasına, yoğunlaşmasına katkı sağlamaktır. Bu bizim için medyada bizim düşüncelerimize karşı olan, bize karşı olan güçlerin iddiasıdır.
Biz iki şeyi aşamadık: Biz medyayı aşamadık, bunu aşacak gücümüz yok. Bis parlamentodaki bugünki siyasî mutabakatı aşamadık. Siyasî partiler buna “Millî mutabakat” diyorlar, biz bu düşüncede değiliz. yapılan millî mutabakatın Türkiye’nin yararına olmadığına inanıyoruz. Bu sözlerimiz bugün için Yüksek Mahkemeniz tarafından da kabul görmeyebilir. Parlamentoda görmediği gibi. Ama, biz tarih önünde Türk halkının süreç içerisinde herşeyi çok daha geriye dönüp baktığı zaman açıklıkla konuşup tartışacağına inanıyoruz. Bu çerçevede, burada adı ulus mudur, halk mıdır, aşiret midir, köken midir ‘… Sorunun bu olmadığı düşüncesindeyiz; ama, şu anda kendi ülkemizin imzaladığı uluslararası sözleşmeler çerçevesinde, bu AGİK süreci ve Paris Şartı 3 üncü madde geçen, buradaki tarifiyle buradaki tanınan demokratik taleplerle Türkiye’nin iç hukukuna bunun uygulanmasıyla biz sorunun önemli ölçüde şiddetin elinden alınacağına, ülkenin demokratik sistemi içerisinde 60 milyon insanın iradesiyle şiddetin ülkenin toplumsal gündeminden çıkarılabileceğine ve ülkenin muhtaç olduğu huzur ve iç barışını sağlayacağına inanıyoruz. Bu çerçevede düşüncelerimizi ifade etmek istedik.
Tekil devletle tek ulus konusunda ne düşünüyorsunuz parti olarak’ sorusuna karşılık:
Biz Türkiye’de bu gerek sorduğunuz soru açısından, gerekse mevcut yaşanan sorunların çözümü açısından bir program da yatan ve bu böyle çözülmelidir, bunun formülü budur diyen bir dayatmacı konumda değiliz. Biz bir sorun var, bu sorun mevcut bu politikalarla çözülmüyor daha çok ağırlaşıyor. Bunu tartışsın Türkiye; Parlamento tartışsın, kamuoyu tartışsın, söylediğiniz sorunun da cevabını, çözümlerin de cevabını tartışarak hep birlikte o zaman öğreneceğiz. Bu anlamda çok açık net programı savunan bu ülkede bu işin çözümü budur, bu yapılmalıdır; ama bugün kamuoyunda tartışılan, bizim de katıldığımız bu ülkede bir üst kimlik altında, bu ülkede var olan, kendilerini ifade etmek isteyen Türkiye Cumhuriyeti Devleti Bütünlüğü içerisinde alt kimliklerle bu sorunların aşılabileceği düşüncesindeyiz. Ancak, parti olarak böyle bir programımız yok.”
V- DAVALI SİYASİ PARTİNİN ESAS HAKKINDAKİ SAVUNMASI
Davalı Demokrasi Partisi’nin 15.4.1994 günlü 1993/3 S.P. dosya nolu esas hakkındaki savunmasında özetle şöyle denilmiştir.
“I- Usûle İlişkin
a- Bekletici sorun, davanın sonucunu etkileyeceği gibi, bu sorun, Anayasa Mahkemesinin görevi dışındadır.
Başsavcılık iddianame ve esas hakkında görüşünde, partinin kapatılması istemini, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesinde derdest olan, 1993/114-115 E.ceza dosyalarındaki fiillere dayandırmaktadır. Kanımızca, Devlet Güvenlik Mahkemelerinin, Anayasanın münhasır yargı alanına girmesi, onların yetkilerini paylaşması, Anayasaya aykırıdır. Ancak, açılmış ve derdest davalar bulunduğundan, “bölücülük” suçlarının sübuta erip ermediğinin tesbiti ve bu yönde kesin bir mahkeme kararının bulunması zarureti ortaya çıkmış bulunmaktadır.
Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesince cezai yönden suç unsuru bulunmadığını varsayarsak, aklanmış bir fiilin kapatma delili ve gerekçesi olarak sunulması hukuken mümkün olamaz. Bir mahkemenin suç yoktur dediğine, diğer bir mahkemenin suç vardır demesi, derecesi ne olursa olsun, ceza ve yargılama mantığı açısından bakıldığında, sonuç olarak çelişki ve mükerrerlik olarak tezahür edecektir.
Bekletici sorun olarak gösterdiğimiz Erbil ve Bonn konuşmaları ile ” barış bildirisi”nin 3713 s. y.nın 8/1 nci maddesine aykırılık nedeniyle dava konusu olduğu dikkate alındığında, hem deliller bu dosyalardan temin edilmiş, hemde sübut delilleri bu dosyalar üzerinden araştırılmaktadır. O halde bu dosyaların kesin sonuçlarının beklenmesi, davanın sonucunu esastan etkileyecek önemdedir. Bu nedenle Anayasa Mahkemesinin görevi dışında bir başka mahkemece görülen derdest dosyaların sonuçlarının beklenmesi kaçınılmazdır.
b- Avrupa İnsan Hakları Komisyonundaki HEP davası, bekletici sorun teşkil eder.
Avrupa İnsan Hakları Komisyonunda 22723/93, 22724/93, 22725/93 sayılı derdest dosyalar, HEP’in kapatılması davasında dayanak gösterilen Anayasa ve Siyasi Partiler yasasının hükümlerinin, sözleşmeye aykırılık teşkil edip etmediği görüşüldüğünden, önem arzetmektedir. Düşünce ve örgütlenme özgürlüğü, etnik, din, dil farklılıkları ve bunların sonuçları hep birlikte değerlendirilmektedir.
Türkiye sözkonusu sözleşmeyi imzalamış, onamış ve yürürlüğe koymuş olmakla Anayasanın 90 ncı maddesi uyarınca bir iç hukuk hükmü haline gelmekle, buna uyulup uyulmadığıda denetlenmiş olacaktır. Komisyonun Nisan ayı içinde gündeminde olan davanın sonuçlanması mevzuat değişikliği ile birlikte ödence konusunuda gündeme getirecektir.
Pacta Sun Senvanda, yani ahd-e vefa gereği sözleşmeye saygı, hukuk devleti olmanın gereğidir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi hergeçen gün dahada geliştirilerek “ortak bir Anayasa” olma yönünde gelişmektedir. Avrupa Konseyi üyesi birçok ülke, mevzuatını yeniden belirlerken sözleşme hükümlerini dikkate almakta, bu ülkelerde mahkemeler hüküm verirken sözleşme hükümlerini nazara almaktadır.
Avrupa İnsan Hakları Komisyonuna 1987 yılında bireysel başvuru hakkını kabul eden Türkiye 1990 yılında Avrupa İnsan Hakları Divanının yargı yetkisini kabul ederek önemli bir adım daha atmıştır. Dünyada tek uluslararası mahkeme olan Komisyon ve Divan’ın üye ülkelerin en seçkin hukukçularından oluşması, insanlığın ortak değerlerinin, evrensel hukuk ilkelerinin yaşama geçmesinde belirleyici ve bağlayıcı etkileri giderek dahaçok kendini hissettirmeye başlamıştır.
Yüce Mahkemenin evrensel hukuk kuralları ve çağdaş gelişen dünyada ki değerleri dikkate alması, yasamanın zaman zaman bazı nedenlerle gösterdiği tıkanıklık karşısında hukuk içtihatları yaratarak, çağa ihtiyaca cevap verme gibi son derece zor ama onurlu görevleride bulunmaktadır. Biz bu nedenle, Yüce Mahkemenin Strasbourg’ta Komisyon nezdindeki gelişmeleri izlemesini, bekletici sorun yapmasını istemekteyiz.
c- Anayasaya aykırılık iddialarımız ciddidir.
Terörle Mücadele yasasının 9 ncu maddesi siyasi Partiler Yasası’nın 78, 81 nci maddelerinin Anayasaya aykırılıklarının incelenmesi gerekir. Geçici 15 nci madde ise hukuken bağlayıcılığını yitirmiş bir maddedir. Kaldı ki Dünyanın hiçbir hukuk devletinde böylesi bir madde bunca yıl yürürlükte kalmaz. Uluslararası sözleşmlere, hukukun evrensel ilkelerine açıkça aykırı bu hükmün mevcut yasaların orjinal hallerinin bozulması nedeniyle uygulama kabiliyetide kalmamıştır.
Anayasamıza göre Siyasi Partiler demokrasinin vazgeçilmez unsurlarıdır. Özgürce faaliyetlerini sürdürebilmeleri içinde Anayasa Mahkemesinin münhasır denetimi kabul edilmiştir. Anayasa Mahkemesi dışında özellikle Sıkıyönetim veya DGM gibi özel mahkemelerin siyasî partileri kavuşturması durumunda hem Anayasanın tanıdığı “münhasır yetki” zedelenmiş olur. Hemde demokrasiye ve hukuk devletine zarar veren müdahaleler eksilmez.
1961 Anayasası ile getirilen güvence, 1982 Anayasasında 68 ve 69 ncu maddelerde yeralmış olup, özellikle yasama dokunulmazlığı bulunmayan siyasi parti liderlerinin keyfi gözaltı ve tutuklanmalarının önüne geçilmek istenmiştir. Ne yazık ki uygulama bunun tersi olarak cereyan etmeye devam ediyor.
Siyasi Parti liderleri seçim dönemi olsun ve olmasın sürekli olarak partilerini tanıtıcı toplantı, miting benzeri etkinliklere katılır ve konuşmalar yaparlar. Ülkenin heryerinde yapılan bu konuşmalar nedeniyle her yetkili savcı bir soruşturma açmağa kalkarsa, liderler, günlerini nezarette ve ifade kuyruklarında geçirirlerdi. Bu durumda ise demokrasinin gereklerinin yerine getirilmiş olduğunu varsaymak mümkün değildir. DEP eski Genel başkanı Yaşar Kaya’nın tutuklanıp üçaya yakın süre tutuklu kalması ile parti faaliyeti engellenmiştir. Siyasi partilerin münhasır yetkisi ihlal edilmemiş olsaydı demokratik bir şekilde çalışmalarını sürdürmeleri olanaklı olacaktı. Bu durumda 3713 s.y.nın 9 ncu maddesi, Anayasa açıkça aykırılık teşkil ettiğinden iptal isteminin ciddi görülerek incelenmesi gerekmektedir.
d- Usule, hukuka, ahlâka uygun delil toplanması istemimiz dikkate alınmalıdır.
Erbil ve Bonn konuşmalarına ilişkin sağlıklı kayıtlar elde edilemediği gibi, nereden, nasıl ve ne şekilde temin edildiği meçhül kasetlerin delil olarak değerlendirilmesi mümkün değildir. Önsavunma dilekçemizde belirttiğimiz gibi Yüce Mahkemece bu konuda bize yetki ve süre verildiği takdirde bizzat Erbil ve Bonn’a giderek inceleme ve araştırma yapacağımızı belirtmiştik. Şu ana kadar toplanan deliller ile iki konuşmanın tamamı ve orjinali elde edilememiştir.
Ankara DGM Savcılığının iddianameleri delil olarak sunulduğundan, bazı iddiaların hayal mahsulu olduğu örneğin Bonn toplantısını PKK Genel Sekreteri Abdullah Öcalanın düzenlemediği, düzenleyen kişi ve kuruluşların ise belli olduğu ancak araştırılmadığı görülmektedir. Bir sanıkta ele geçen kasetle yetinilmesi mümkün değildir. Yüce Mahkemede Ceza Usul hükümleri uygulandığından, sübut delilleri açısından sağlıklı bir araştırma yapılması zarureti ortaya çıkmaktadır. Aksi takdirde, usule, hukuka ve ahlaka aykırı olarak elde edilen delillerin kapatma gerekçesi teşkil edemiyeceğinin karara bağlanması gerektiği kanısıdayız.
Parti MYK’sının aldığı bir kararla “Barış Bildirisinin” de kapatılma gerekçesi olarak gösterildiği dikkate alındığında, ülkenin yaşadığı koşullar ve toplumun barış istemi dikkate alınarak Kurultayın Parti Meclisine yüklediği kararın alınmasında, tüzük ve proğram hükümlerinin ihlal edilip edilmediğinin incelenmesi önem arzetmektedir. Daha önce herhangi bir ihtara konu olmayan iki konuşma ve bir bildiri nedeniyle belirtiğimiz usuli eksikliklerin giderilmesinden sonra esas açısından inceleme yapılması gerekir.
II- Esasa İlişkin
Demokrasi Partisi 7.5.1993 tarihinde İçişleri Bakanlığı’na başvurusunu yaparak SPY nın 8 nci maddesine göre tüzel kişilik kazanmıştır. Kuruluşundan yirmiikigün sonra eski Genel Başkan Yaşar Kaya’nın katıldığı 29.5.1993 tarihli Federal Almanya’nın Bonn : 15.8.1993 tarihindeki Erbil şehrindeki konuşma ile Ağustos 1993 tarihindeki parti Merkez Yürütme Kurulunun “Demokrasi Partisinin barış çağrısıdır” başlıklı bildirisi kapatılma gerekçesi olarak gösterilmektedir.
Anayasanın 69 ncu maddesine göre: Siyasi partiler tüzük ve proğramlarının dışında faaliyette bulunamazlar..Cumhuriyet başsavcıları kurulan partilerin tüzük ve proğramlarının Anayasa ve kanun hükümlerine uygunluğunu denetler.. denilmektedir. “DEP tüzük ve proğramı” sözkonusu denetimden geçmiş ve herhangi bir aykırılık görülmemiştir.
a- Siyasi Partiler Demokratik siyasal yaşamın vazgeçilmez unsurlarıdır.
Siyasi Partiler, demokratik, çağdaş, hukuk devletlerinde, siyasal iktidara sahip olmayı hedefleyen dinamik organizmalardır. Siyasal vücutlarını, doktirin ve eylemlerinden örülü ideolojileri canlı tutar. Seçimi hedeflemeleri seçmen kitlesinin “Halkın” istemlerinin yasama geçirilmesini hedeflemeleri nedeniyle destek arayacakları ilk yer toplumsal kökleridir. Onun içindir İşçi Partisi emekçilerden, Köylü partisi kırsal kesimden, Liberaller Kapitalistlerden oy isterler. Günümüzde bu çerçeve ve yelpazeleri değişik etkenlerle çoğaltmak mümkündür. Prof.Dr.Zafer Tunaya göre,
“Siyasal Parti, bir proğram (doktirin eylem) çerçevesinde birleşmiş insanları bir örgüt içinde toplar ve siyasal iktidarı, serbest seçimler yoluyla, ele geçirme yönünde ortak çabaları düzenler ve kanalize eder.
Bu tanıma giren siyasal parti, açık çoğulcu çok partili rejimin ögesi olmakta ve tek partiden ayrılmaktadır. Giderek, tekçi rejimlerin güdümlü çoğulculuğundan ayrılmaktadır…”
Demokratik Devletin en büyük özelliği çok partili renkli siyasî yaşama sahip olmasıdır. Siyasal Partilere özgürce çalışmaları ve faaliyette bulunmaları için getirilen Anayasal güvence, bu nedenle Anayasa Mahkemesinin tek ve münhasır yetkisine bağlanmıştır.
Siyasî Partilerin tanımlamaları yapılırken, “Kadro Partileri” ve “Kitle Partileri” ayrımına gidilmektedir. Kitle partileri üye ve taraflar sayısını daima arttırmak için bünyelerinde değişik görüşlerede yerveren ortak çıkarlarını öne alan anlayışları ile esnek yapılanmaları ile Kadro ve ideoloji partilerinden ayrılırlar.
DEP bir kitle partisi olduğu proğramında şöyle açıklamaktadır: “DEP toplumda demokrasi için ciddi bir savaşım verebilmenin ön koşulunu, kendi içinde gerçek bir demokratik yapı ve işleyiş sağlamakla görür. Bu nedenle, parti içinde tam bir düşünce ve tartışma özgürlüğünü esas alır ve her türlü anti-demokratik ve baskıcı yöntemi dışlar.
DEP Demokrasi ve değişimden yana olan: baskıya haksızlığa karşı çıkan, kitlelerin aldatılmasına son vermek ülkenin ve toplumun çehresini değiştirmek isteyen tüm emekçileri, aydınları, gençleri, demokratları, yurtseverleri, barışseverleri ve çevrecileri ortak amaca ulaşmak için saflarında birleşmeye ve görev almağa çağırır..” denilmektedir.
DEP mücadele anlayışını ve örgütlenme modelini açıklıkla belirledikten sonra, Anayasal sınırlar içinde meşru ve haklı mücadelesini başlatmıştır.
b- Kapatma gerekçesi iki konuşma bir bildiriden ibaret olup düşünce açıklamasının kapatılma gerekçesi olması çağdışı ve hukuka aykırıdır.
DEP hakkında “şiddet eylemlerine” başvurduğu için, veya yasadışı eylemlilikler içinde bulunduğu için değil yalnızca Genel Başkanın iki konuşması ve MYK’nın bir bildirisi nedeniyle kapatılmasının istenmesi Yirmibirinci yüzyıla altı yıl kala “düşünce suçu nedeniyle” yargılanma ayıbı olarak tezahür etmektedir. Hiçbir çağdaş demokratik hukuk devletinde “düşünce suçu” diye bir suç olamaz, TCK’nun 141, 142 ve 163 ncü maddelerinin kaldırılması ile övünen bir devletin imzaladığı uluslararası sözleşmeleri, hukukun evrensel ilkelerini hiçe sayan bir yaklaşımla düşünceleri nedeniyle bir siyasi partiyi kapatmak istemesi o ülkenin demokratikleşmede geldiği aşamayı gösterdiği gibi, gerçek bir demokrasiden bahsedilmesi olanaklarınında bulunmadığını gösterir. Bu yaklaşım tarzı olaylara hukuki açıdan değil “politik” açıdan bakma yargılama görüntüsü verirki, partiler mezarlığına dönen bir ülke asla demokratik bir hukuk devleti olamaz. Resmi ideoloji doğrultusunda, tabucu, statükücü, hertürlü değişime tahammülsüz bir resmi anlayış ile siyasi partilere böylesi dar, bir giysi giydirmenin hukukla demokrasi ile bağdaşır hiçbir yanı yoktur.
c- İsnad ciddi olmalı T.C. Devleti iki konuşma bir bildiri ile bölünmez.
Siyasi Partiler tıpkı canlı organizmalar gibi gelişen, değişen çağa, tekniğe, topluma, ihtiyaçlara göre kendilerini yenilemek zorundadırlar. Proğramlarını bu ihtiyaçlara göre belirlerler. Proğramlarını ifade etmek için de sözlü veya yazılı açıklamalarda bulunur düşünce açıklarlar. Toplum hayatında çok önemli yeri olan partilerin siyasi faaliyetlerinde elbette sınırlar vardır. Bu sınırın en başında demokratik mücadele anlayışı dışına çıkmamak gelir. Demokratik mücadele anlayışı dışına çıkmak, şiddet sınırına geçmek en belli başlı sınırdır.”
“Düşünce açıklama gibi son derece masum eylemler nedeniyle kapatılması, milletvekillerinin Anayasanın 84 ncü maddesi uyarınca milletvekilliklerinin düşürülmesi gibi ağır yaptırımlar karşısında, iddia ile sonuç arasındaki illiyet yanısıra, ülke demokrasisine getireceği katkınında çok iyi değerlendirilmesi gibi zorlu bir görev ile karşı karşıya bulunmaktayız.
Sosyal yapılar içine girilmeden, gerçekçi bir inceleme ve araştırma yapılmadan, çoğulculuk, katılımcılık ve demokrasi açısındanda sağlıklı çözümlere varamayız.
Prof. Duwerger, çok partili rejimlerin demokrasinin varolduğu, Batı anlamında bir demokrasinin göstergesi olduğu anlamına gelmeyeceğini vurgularken, önemli bir noktaya dikkat çekmektedir.
Nüfus yoğunluğu olan, çeşitli etnik ve dinsel zenginliklerin yaşadığı ülkelerde, bazı partilerin bu ayrılıkları ve bunlardan doğan meşru hakları savunmak üzere temsilci olabileceklerini, partileşmede ve parti sistemlerinin ortaya çıkmasında bunun önemli bir etken olduğunu vurgulamaktadır. Çok partili rejim mutlak bir gereklilikmidir’ gerçekten demokrasinin şartımıdır. Artık Batı demokrasileri bu soruya evet yanıtını veriyor ve tartışma konusu dahi yapmıyor.
Çünkü demokrasi çoğulcudur ve bir kamuoyu rejimidir. Siyasi partiler fikirleri toplar, gruplaştırır, biçimlendirir, kişileri yalnızlıklarından kurtarıp ülkenin yönetimine yöneltir. Demokrasi siyasi partilere muhtaçtır.
Partisiz demokrasi nasıl bir ütopya ise, partileri ortadan kaldırmak, kapatmak demokratik hukuk düzeni ile bağdaşmaz. Partiler demokratik siyasi hayatın ölçüleridir. Kamuoyu yapma ve bunu dile getirme hürriyeti siyasi partilerin varlık nedenidir. Onun içindirki iktidardakiler gibi düşünmeme hürriyeti demokrasinin özüdür.
d- Dava açılırken “çifte standart” uygulanmıştır.
Demokrasi Partisi kuruluşundan itibaren hemen takibe alınmıştır. Ankara DGM Başsavcılığının açtığı soruşturma ve bu dosyalarda ki Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının yazışmaları dikkate alınacak olursa; Bu hız ve gayretin diğer siyasi partiler için gösterilmediği görülecektir. Bugüne kadar kapatılan siyasi partilere göz atacak olursak yakın süreçte, TBKP, SP, HEP, ÖZDEP hakkında kapatılma davaları açıldığı ve Anayasa Mahkemesince kapatılma kararı verildiği, SBP ile DEP hakkındaki davaların ise sürdüğü görülür.
Açılan davaların tümünde ortak bir iddia vardır “Bölücülük”, hakkında kapatma davası açılan tüm partiler Sosyalist veya demokratik sol partilerdir. 12 Eylül öncesi döneme baktığımız zaman Sıkıyönetim Mahkemeleride Sosyalist Partilere karşı acımasız bir tavır içindedir.
Partiler yelpazesinde MHP gibi ırkçı, MSP veya RP gibi dini esaslara dayanan partilerin ise özenle korunduğu ve. Milliyetçiliğin son dönemlerde, “Türk-İslam” sentezi modelinde giderek resmi bir politikaya dönüştüğü görülür
27 Mart 1994 yerel seçimlerine böylesi bir koruma altında giren ve devlet kademelerinde kadrolaşan bu tür partilerin yakın bir zamanda genel iktidarlara yönelmeleri ırkçı veya dini esaslara dayalı yönetim biçimlerinin gelişmesi kaçınılmazdır. Bir bakıma “irtica” devletin kanatları altında bilerek güçlendirilmiştir. Ne yazık ki böylesi bir çifte standarda hukukun ve yargının alet edilmek istenmesinin bağışlanır hiçbir yanı yoktur. Ülke ve ulus çıkarları dikkate alındığında buna hizmet eden herkesin kamu vicdanında tarih önünde sorumlu duruma düşeceği kaçınılmazdır.
Dava açılırken siyasi partiler arasında uygulanan çifte standart bununla da kalmamıştır. Bazı partilerin açıklamaları görmezlekten gelinirken, aynı konuda açıklamalarda bulunan partilerin kapatılması istenmiştir. Örneğin:
“Kürt Realitesini tanıyoruz” sözleri Cumhuriyetin 49 ncu Hükümetinin Başbakanı şimdiki Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ile yardımcısı eski SHP eski Genel Başkanı Erdal İnönü’ye aittir. Hükümet proğramında ise bu konuda iyileştirici adımların atılacağı ve demokratikleşmenin sağlanacağı belirtilmektedir.
SHP nin 1990 yılında yetkili kurullarınca kabul gören “Güneydoğu raporu” ile tüzük ve proğramının son şekline bakıldığında: Kürt kimliğini kabul, kültürel hakların yaşama geçirilmesi hatta bir Kürt Enstitüsünün kurulması istemi vardır. C.Başsavcılığına göre SHP nin Kürt realitesini kabul etmesi,Kürtler için kökeniyle, diliyle, kültürüyle çözümler üretmesi normaldir. DEP bunları söylediğinde ise ortada suç vardır. Anlaşılan o ki demokrasilerde bazı siyasi partiler ayrıcaklı bazılarda üvey evlat olarak uygulamağa muhatap olmaktadır. Düzeni temsil eden, partiler herşeyi söylemekte özgürdür, bu demokrasinin gereğidir. Değişimi özgürlüğü ve yeni bir anlayışı savunan partilere ise hayat hakkı yoktur.
Devlet resmi istatistiklerinde Kürtlerden bahsadebilir. Harp Akademilerinde “Doğuda Kürt Meselesi” isimli kitaplar okutulabilir. Ancak DEP bunları savunamaz. Böylesi bir çifte standardın “eşitlik” ve “demokrasi” ile çoğulcu ve katılımcı parti anlayışı ile bağdaştığını kabul etmek mümkün değildir. Çifte standart ” inkarcı” politika ve uygulamada da kendini açıkça göstermektedir.
Devletin en yetkili makamında olanlar, Cumhurbaşkanı, Başbakan, Bakanlar, hatta Mecliste grubu bulunan siyasi partiler, Kuzey Irak Kürt Federe Meclisinde temsil bulan Irak Kürdistan Demokrat Parti Lideri Mesut Barzani ile YCK Lideri Celal Talabani ile Ankara’da resmi bir şekilde görüşebilirler. Çankaya’da Mecliste görüşme hakları vardır. Ancak DEP böylesi bir görüşmede bulunmuş ise “bölücülük” kıskacına alınır.
Türkiye Uluslararası sözleşmeleri imzalarken, özellikle AGİK ve Paris Şartı gibi günümüzde önem kazanan yükümlülükleri yerine getirmek, başta Anayasa olmak üzere yasalarını çağa uyarlamak yükümlülüğü yerine, düşünceyi suç kapsamına sokan daha ağır müeyyedileri yeni terörle Mücadele yasa taslağına koymaktadır.
Yasaklar, bugüne kadar hiçbir şeyi çözemedi, Türkiyeye başını daha uzun yıllar ağrıtacak bir “Kürt sorunu” hediye etmiş durumda ve ne yazıkki konuşularak tartışılarak çözüm arama yollarının kapatılması ile silahların konuştuğu kör bir kaosa doğru hızlı bir gidişat sergilenmiştir. Bugün 800 Trilyon gider ülke ekonomisini felce doğru getirmektedir. Sivil resmi, halktan veya örgütten günde ellikişiden fazla insanın öldüğü Türkiye’de herşeyin iyi gittiği ve bu şekilde çözüleceğini sanmak korkunç bir gaflettir.
e-Yasaksız bir demokrasi istemek “bölücülük” olarak tavsif edilemez. Bonn konuşması kapatılma gerekçesi olamaz.
Bonn konuşması, iddianamede ileri sürüldüğü gibi PKK Genel sekreteri Abdullah Öcalan’ın düzenlediği bir toplantı değildir. Türkiye’nin Federal Almanya ile iyi ilişkileri olup, diplomatik yoldan bir yazışma ile bu toplantıyı kimin düzenlediği, hangi kuruluşların düzenlediği yasal olup olmadıkları sorulabilirdi. Bu husus araştırılmamış, önsavunmamızdaki istemimizde yerine getirilmediği için, toplantı ve konuşmanın tümünü kapsayan sağlıklı bant çözümlerini temin mümkün olmamıştır.
İddianameye göre; “Kürdistan Ulusal Birlik Yürüyüşü” adıyla başlayan kasetin, denilmek süretiyle soruşturmalar esnasında DEP ile ilgisi bulunmayan bir kişide yakalanan ve birçok montajı içerdiği hemen belli olan bir kasetten bahsedilmektedir. Abdullah Öcalan bu toplantıya katılmadığına göre belliki montaj vardır ve toplantı ile ilgili gerçek bir çözümü içermemektedir. İddianameye böylesi bir alıntı yapılmasını ve kapatılma gerekçesi olarak gösterilmesini anlamakta güçlük çekiyoruz. Davamız ile ilgisi olmayan ve gerçekliği kanıtlanmayan bu tür delillerin dikkate alınmaması gerekmektedir.
Toplantıya Yaşar Kaya’nın genel başkan sıfatı ile katıldığı belirtilmektedir. Öncelikle bu konuda resmi bir davet yoktur. Toplantı tarihi dikkate alınacak olursa, DEP kurulmadan önce tertiplenen bir toplantı olduğu ve DEP kurulduktan sonra “özgür Gündem Gazetesi” imtiyaz sahibi olan eski genel başkanın bu tür toplantılara şifahen çağrılı olduğu gerçekliği dikkate alınmamıştır.
Toplantıya birçok kuruluşun katıldığı bir gerçektir. Sayısı yüzbini aşan bir toplantıda her tür ses ve sloganın bulunması doğal olup, söyleyenleri bağlar. Asıl üzerinde durulması gereken Yaşar Kaya’nın parti adına konuşup konuşmadığıdır. Orada bulunması ve o anda Genel başkan sıfatını taşıması ayrı konulardır.
İddianamede Bonn konuşmasında hangi sözcüklerle Anayasa ve Siyasi Partiler yasasının ihlal edildiği belirtilmiyor. Aynı şekilde esas hakkında görüşte de böylesi bir gerekçe bulmak mümkün değildir. İddianamede yeralan yalnızca eski genel başkan Yaşar Kaya’nın konuşma yaptığı ve Ankara DGM de yargılandığının belirtilmesidir. Anlaşılan Cumhuriyet Başsavcılığı Ankara DGM deki yargılama ve iddiayı tek başına yeterli görmektedir.
f- Bonn konuşmasının tümlüğü dikkate alınırsa, cezalandırılmak istenen “kardeşlik” ve demokrasi istemidir.
Konuşmanın girişi eski Genel Başkanı kaygılarında haklı çıkarmıştır. “…sizi DEP adına sevgiyle selamlıyorum. Sizler ateşin ve güneş ülkesinin çoçuklarısınız. Size böyle hitap etmek zorundayım. Çünkü Türkiye’de sizin adınızı anmak, sizin ülkenizin adını anmak.. siyasi partiler için kapatma gerekçesidir..” Konuşmada devamla inkar ve baskı potikalarından bahsedilmekte..sorunun çözümünün inkar politikalarının terk edilmesi ve demokraside mümkün olacağı belirtilmekte.. birlik ve kardeşliğin bu şekilde gelişeceği belirtilmektedir. Konuşma elde edilen bölümü ile kısa bir mesaj şeklinde olup: eski genel başkanın konuşması içinde “Kürt Halkı” deyimi geçmektedir.
Halk deyimi üzerinde durma zaruretini hissetmekteyiz. Prof.Dr.Tarık Zafer Tunaya bu konuya şu şekilde açıklık getirmektedir: “Halk kavramı, Millet kavramı ile karşılaştırıldığında, somutluğu ve bölünebilirliği olan, aynı zamanda sayılabilirliği mümkün olan bir toplam aritmetik olgudur. Bir sentez, bir tüzel (ve “manevi”) kişi değildir. Partilerde halk kitlesinin bölünmelerini yansıtırlar. Bu anlamda bu bölünmeler ve kesimler, partilerin sosyal temellerini, kısaca “tabanını” oluştururlar. Partilerin destek arayacakları ilk yer, toplumsal kökleridir.” denilmektedir. Halk kavramı politik, bilimsel bir kavram olup, kimi zaman emekçi halk Kürt halkı vs. şekillerde tanımlar bulabilir. Bu tanımları bölücülük olarak değerlendirmek hukuken mümkün değildir.
Bu konuşmanın başlı başına parti kapatma gerekçesi olamayacağı açıktır. Baskılardan, Terörle Mücadele yasasından, soruşturma ve yargılanmalardan, DGM lerden sözeden bir konuşmanın ülke ve devlet bütünlüğünü bozucu olduğu, ancak; varsayım yolu ile ileri sürülebilir. Ceza usulümüzde, sistemimizde ve hukuken de varsayım yolu ile sonuca varmak mümkün değildir. Böylesi bir anlayış bize ünlü Abdülhamit döneminin jurnalciliğini orada “hava bulutlu” dediği için, ördek demeyi kastettiği varsayılan vatandaşın konumunu hatırlatıyor. Günümüz ne Abdülhamit devri, hukuk ne o dönemin hukukudur. Konuşmayı Anayasa ve yasalar karşısında net çözümlemek ve değerlendirmek zorundayız.
Bağımsız devlet kurma istemini dile getiren tek bir sözcük yoktur. Kurulacak bağımsız devletin adı, rejim biçimi, bayrak, ulusal marş, sınır, coğrafya yoktur. İddianame sayfalarca Anayasa hükümleri ve SPY yasasının ilgi hükümlerini boşuna yazmıştır. Biz tüm hukukçularca bilinen bu hükümlerin nasıl ihlal edildiğine dair bir cümlecik, haklı, inandırıcı kesin bir tek delil sunulamamıştır.
Bir siyasi parti yasaklara, inkar politikalarına baskılara karşı ise bunlara alternatif olarak proğramı doğrultusunda değişimi, özgürlüğü ve demokrasiyi örgörüyorsa ve bunu savunuyorsa bu haklı istekleri “bölücülük” olarak tasvif edip parti kapatma gerekçesi olarak göstermenin haklı hiçbir hukuki ve mantıklı yanı bulunmamaktadır.
Bonn toplantısına elliyi aşkın kuruluş, parlamenter siyasi parti katılımı olmuştur. Bu gerçekliği gözardı etmek mümkün değildir. Erbil toplantısına da aynı şekilde katılım olmuştur. Bu tür bir katılımda olmayı ise tek başına suç saymanın hiçbir dayanağı yoktur. Böylesi bir suç olsaydı SHP,ANAP ve BDP heyetleri içinde sözkonu edilmesi gerekirdi.
g-Bonn konuşması SPYnın 101/b anlamında değerlendirilemez.
Cumhuriyet Başsavcılığı iddiasını kanıtlamakla yükümlüdür. Eski Genel başkanın bu sıfatla çağrılı olduğunu ve gittiğini kanıtlamakla yükümlüdür. Özgür Gündem gazetesi imtiyaz sahibi iken aldığı şifahi bir davete icabet ettiği esnada ayrıca DEP genel başkanı olması, bu sıfatla katıldığının kanıtını teşkil etmez. Bu hususların araştırılmaması kanıtlanmaması, konuşma tümlüğünün sağlıklı bir şekilde elde edilmemesi, ayrıca usule, hukuka uygun temin edilmiş delil bulunmadığından değerlendirilmesi olanağı bulunmamaktadır.
h-Erbil konuşma kaseti gerçekliği yansıtmadığı gibi, usule, hukuka ve ahlaka uygun delil- den sözedilemez.
Hukuk devletlerini, aşiret devletlerinden, yine hukuk devletlerini “Polis devletlerinden” ayıran önemli özellikler vardır. Anayasa Mahkemesinde, ceza usulun uygulanması ve sistemimizin “vicdani delil sistemini” benimsemesi, iddiaya gerekçe olarak gösterilen delillerin usule, hukuka ve ahlaka aykırı birşekilde toplanmasına cevap vermez. Bu şekilde toplanan delillerin değerlendirme konusu yapılamayacağı birçok içtihatla müstekar hale gelmiştir.
16.8.1993 tarihinde yapılan Erbil konuşması ile ilgili olarak 28.8.1993 tarihinde Hürriyet gazetesinde köşe yazarı Emin Çölaşan’ın “Kim kime ihanet ediyor” başlıklı yazısı ihbar kabul edilerek, Ankara DGM Başsavcılığınca eski genel Başkan Yaşar Kaya hakkında soruşturma açılmıştır.
Irak Kürdistan Demokrat Partisinin 11. Genel Kurulunda yapılan konuşma “Kürtçe” olup, elde herhangi bir yazılı metin bulunmadan irticalen yapılmıştır. Yaşar Kaya’nın yaptığı iddia edilen konuşma metni dahi elde edilmeden, bu konuşma nedeniyle hakkında 3713.s. yasanın 8. maddesine aykırılıktan tutuklama kararı verilmiş 1993/114 E. kamu davası açılmış olup halen derdesttir.
Emin Çölaşan’ın yazısı ihbar kabul edilmiş, celbedilmesine rağmen köşe yazarı savcılığa gelerek beyanda bulunmamış, ayrıca yazısının kaynağının ne olduğu gerçeği yansıtıp yansıtmadığı da sorulamamıştır.
Erbil konuşması ile ilgili olarak, Ankara DGM Başsavcılığının iddianamesi delil olarak gösterilmekte olup, iddianamede dayanılan delillerden biride, isimsiz imzasız hangi makamdan verildiği belli olmayan ancak; istihbarat ve güvenlik birimlerince tutulduğu varsayılan bir rapor delil olarak gösterilmiştir. Bu rapor ile yazarın beyanları biribiri ile çelişik olduğu gibi, iddiaya dayanak olarak gösterilen “Son imparator Barzani” isimli yazının da özgür Gündem Gazetesinde yayınlandığı belirtilmesine rağmen, sözkonusu yazının yayınlanmadığı faks sistemine girilmek suretiyle usule, ahlaka aykırı olarak elde edildiği saptanmıştır.
Erbil konuşması ile ilgili usule, hukuka, ahlaka aykırı ve heçbir gerçekliği yansıtmayan bu delillerden sonra açılan davanın duruşmalarına başlanmış, 7 Ekim 1993 günlü duruşmada ise savcılık tarafından “Kaset çözümü” bulunduğu ve dosyaya ibraz edildiği ileri sürülmüştür.
Kapatma davasının ana delillerinden birini teşkil eden Erbil konuşması ile ilgili bu gelişmeler dahi toplanan delillerin doğrulanmayan ve konuşma tümlüğünü belgelemeyen, bu itibarla konuşmanın ana amacının ne olduğunu ortaya koyamayan deliller olduğunu kanıtlamaktadır.
i-Kaset çözümleri sağlıksız olup, delil olarak temin ediliş biçimi usule, yasalar ve ahlaka aykırı.
Başsavcılık iddianamesinde kaset çevirisinin üç ayrı şekilde yapıldığı belirtilmiştir. Kasetin Genelkurmay Başkanlığının 1.10.1993 tarih İSTH;3590-493-93 İKK ve Güv.D.İç.İsth.s.(614) sayıları yazı ekinde gönderildiği belirtilmektedir.
Soruşturma açıldıktan aylar sonra, DGM Savcılığının veya Mahkemesinin Genelkurmay’dan böylesi bir delil istemi olmamıştır. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınında böylesi bir delil istemi olmamıştır. Olduğu takdirde diplomatik yollardan usulen uygun bir şekilde Dışişleri ve Adalet Bakanlığı ile yazışma suretiyle elde edilmesi gerekirdi.
İstihbarat birimlerinin yazılı raporları ile kaset içeriğide çelişmektedir.
Irak Kürdistan Demokrat Partisinden herhangi bir istemde bulunulmamıştır. O halde kaset nasıl ele geçirilmiştir. Toplantının seyri içinde konuşmanın tümünü yansıtıyormu’ orjinalmi’ montajmı’ ceza usulde ibraz edilen maddi kanıtların usul hükümleri uyarınca araştırılması doğru olup olmadığının saptanması gerekirdi. Böylesi bir imkanın savunmaya tanınmadığı, emrivaki biçiminde dosyaya girdiği anlaşılmaktadır. Ceza usulumuz açısından böylesi bir delili kabul etmenin ve değerlendirmenin hukuken olanağı yoktur.
Erbil konuşması ile ilgili yerinde inceleme ve sağlıklı tesbitlere varma istememiz ön savunmamızda yeralmış olup, davalı vekili olarak bize bu olanak tanınmadığı için gerekli araştırmayı yapma imkanı olmamıştır.
Eldeki mevcut eksik kaset çözümlerine rağmen tabede, çevirmede birçok eksik ve yanlış anlamanın olduğu ortadadır. Konuşma içeriği Irak Kürdistan Demokrat parti kongresine göre yapılmış olup, Kuzey Irak’taki durumları ele almakta kürtlerin baskı altında olduğu belirtilmektedir. Bilindiği gibi, 1988 ile 1991 yılında Irak’ta Saddam Hüseyin’in Halepçe ve benzeri soykırım politikaları, saldırı ve bombalamaları sonucu yüzbinlerce Irak’lı Kürt sınırlarımızdan içeri girmiş bir kısmı uzun yıllar Mardin, Muş, Diyarbakır gibi şehirlerimiz de çadırlarda misafir edilmiştir.
1991 göçü en kapsamlısı olup, sayıları milyonları bulan sığınmacının, Silop’den Çukurca’ya kadar dağlarda sınır boylarında, karda çamurda içine düştüğü durum dünya kamuoyunun yakın ilgisini çekmiş, birçok devletin yardımlarda bulunması, başta ABD olmak üzere Batı Avrupa ülkelerinin Kuzey Irak’a müdaheleleri sonucunu doğurmuştur. Bu süreçleri yaşayan Irak Kürdistan Demokrat Partisinin kongresinde, doğal olarak baskılar gündeme getirilmiştir.
Irak Kürdistanı olarak adlandırılan yerde, yine Kürdistan isimli parti kongresinde söylenenlerin içerik ve amaç olarak, Irak için söylenmiş olmasına 3713.s.y.nın 8 nci maddesinde ve Türkiye içinde yapılmış addetmek ve parti kapatma gerekçesi olarak göstermek mümkün değildir.
Eski Genel Başkan Yaşar Kaya Ankara Emniyet Müdürlüğündeki 15.9.1993 tarih ile Savcı ve hakim önündeki 16.9.1993 tarihli beyanları dikkate alınacak olursa birçok yanlış anlaşılma, yazılma ve talebinin konuşma içeriğini yansıtmadığı yönündedir.
Eski Genel Başkan Yaşar Kaya: “…Demokrasi partisinin, Kürt kimliğinin, Kürt halkının demokratik özlemlerinin demokrasi kuralları içinde konuşulmasından ve verilmesinden yana olduğu..” yönündeki beyanı dahi kapatılma gerekçesi olarak gösterilmiş olup, açılan soruşturmadan sonra elde edilen beyanların aleyhe delil olarak kullanılması mümkün değildir.
Yurtdışında işlenen bu tür suçlar TCK’nun 140 ncı maddesi kapsamında olup, sözkonusu madde yürürlükten kaldırılmış olup, yerine yeni bir hüküm konulmamıştır.
k- Demokrasi Partisi MYK sının “Barış Çağrısı” başlıklı bildirisi suç oluşturmadığı gibi, kapatılma gerekçeside olamaz.
DEP kuruluşundan hemen sonra 27 Haziran 1993 tarihinde ilk kurultayını yapmıştır. Bu kurultayda, birçok il örgütü ve kurultay delegesi verdikleri önergelerle, partinin “barış kampanyası” başlatılmasını, akan kanın durması, silahların susması yönünde çalışmalar başlatılmasının kurultay kararı haline getirilmesini istemişlerdir.
Kurultay “barış kampanyası” kararı almasını ve seçilecek yeni Parti Meclisi üyelerinin bu görevi yerine getirmesini öngördüğünden, Parti Meclisi adına Merkez Yürütme Kurulu 1993 yılının Ağustos ayı boyunca birçok etkinlikte bulunmuştur. Bunlardan biriside “Barış çağırısı bildirisidir”.
Bildiri nedeniyle Ankara DGM Başsavcılığı MYK üyeleri hakkında 1993/115 E.kamu davasını açmış olup, bu dava derdesttir. Aynı bildiri Cumhuriyet Başsavcılığının parti kapatma iddianamesinde delil olarak gösterilmiştir. Bildiride Kürt halkından bahsedilmesi… Kürt halkının isteklerinin başında bu sorunda dahil olmak üzere, her sorunun yasaksız olarak tartışılabileceği bir demokrasi isteğinin geldiği..” denilmek suretiyle bir takım varsayımlardan yola çıkılarak.. bazı yurttaşların diğer yurttaşlarla tam eşitlik içinde olmadıkları izlenimi yaratılmak istenmektedir, denilmektedir.
Konuşmalarda ve bildirilerde Kürt halkından bahsedilmesi başlı başına suç addedilerek, kapatılma gerekçesi olarak gösterilmek suretiyle, tarihsel, sosyolojik, bilimsel gerçekler gözardı edilmektedir.
İddianamenin 41 nci sayfasında: “…Kürt kimliğinin bütün sonuçlarıyla Anayasa ve yasalarda güvence altına alınmasına bağlı olarak kürt kimliğinin kabulu anlamında, Türkiye Cumhuriyet’nin uluslararası antlaşmalara koymuş olduğu tüm çekincelerden vazgeçilmesi ve sorunun AGİK süreci ve Paris Şartına uygun biçimde çözümlenmesi için adımlar atılması gerektiğinin ifade edildiği; kürtlerin dillerini, kültürlerini ve sanatlarını yazılı ve sözlü olarak kullanabilmeleri ve geliştirmelerine olanak sağlanması, ana dilde eğitim hakkı verilmesinin savunulduğu görülmektedir.” yasal, demokratik, hukuka ve Türkiye’nin imzacısı olduğu uluslararası sözleşmelere uygun en doğal ve haklı, hukuka uygun istekleri, parti kapatma gerekçesi olarak göstermek, peşinen demokrasiyi, düşünce ve ifade hürriyetini, gerçekleri dile getirmeği yasak ve sansür kapsamına almak, insanlara tek tip düşünce ve ideoloji doğrultusunda düşünmeğe zorlamak anlamındadır. Böylesi bir iddiayı kabul edebilmenin olanağı yoktur. Yaşadığımız çağda, insan haklarını, demokrasiyi, hukuk devletini, çoğulculuğu, katılımcılığı üstelik meşru zeminlerde, demokratik yolla savunmanın bedeli parti kapatılma olamaz. Hiçbir devlet kendisinin imzacısı olduğu uluslararası sözleşmeleri ve ona bağlı yükümlülükleri görmezlikten gelemez ve bunlara uyulmasını istemeyi suç addedemez. İddianın mantığı bu olunca, kendince ulaştığı sonuçta şu olmaktadır:
“…genel sonuç ve anlam: Türklerden ayrı bir varlığa sahip olduğu bildirilen Kürtlerin, Türklerden kopartılması ve Kürt kökenli yurttaşlarımızın Türk ulusunun kaynaştırıcı bütünlüğünden soğutulması ve ayrılması amaç ve ereğinin ve bu yolda bir kışkırtmacılığın izlenmekte oluşudur..”
İddianamenin mantığı kendi içinde çelişik ve varsayımlar üzerine kurulu olduğu için, birtakım kavramları, düşünceleri ve tahlilleri yerine geldiğinde ayrı ayrı bölümlerde izah etmeğe çalışacağız. Bu nedenle, Anayasa, Siyasi Partiler Yasası, uluslararası hukuk, hukuk devleti, bilim ve sosyoloji açısından Türkiye gerçekliği ve mevcut antidemokratik düzenlemelerde dikkate alınarak ayrı ayrı açıklanacaktır. Gerçekten; 49 sayfalık iddianamenin yüzde doksanı teorik görüşlere, yüzde onu ise esas dava somutuna ayrılmıştır. Bu nedenle bazı görüşlere zorunlu yanıt verirken, hukuki olmaktan çok, politik, bilimsel olmaktan çok yoruma ve varsayıma dayalı iddialara yanıt vermeğe çalışacağız.
3- İddianame kendi içinde çelişik olup, “inkarcı” bir anlayışla Kürt realitesini yadsımaktadır.
Anayasa Mahkemesi’nin muhtelif kararları örnek gösterilmek suretiyle, Türkiye’de Türklerden başka Kürtlerinde yaşadığı, tarihten gelen bir gerçekçilik ve mozaik olduğu vurgulanmaktadır. İddianamenin 33 ncü sayfasında:
“…özellikle, belirli bir büyüklüğe ulaşmış devletlerde ırk, dil, din, mezhep yönünden çeşitli boyutlara varan farklılıklara sahip toplulukların, yani ulus olgusuna oranla ikincil nitelikte kesimlerin bulunması doğal olduğu kadar, gözlenen bir gerçektirde..” bu tesbitten hemen sonra Anayasa Mahkemesi’nin 8.5.1980 gün. Esas 1979/1 (Parti kapatılması) Karar 1980/1 den yapılan alıntı ile şu husus saptanmaktadır: “..bu gibi toplulukların, dilinin yada dininin toplumun öteki kesimlerden ayrı olduğundan nesnel biçimde sözetmek tek başına bir “azınlık olduğunu ileri sürmek” anlamına gelmez…” denilmektedir.
İddianame bu gerçekliği ortaya koyarken, kendisi ile tamamen çelişen iddiaları sıralamakta, konuşma ve bildirilerde “Kürt Halkı” denilmesini, Kürt kimliği denilmesini kapatılma gerekçesi olarak göstermektedir. Sonuç olarakta zorlama bir mantıkla varsayımlardan yola kalkılarak, partinin kapatılmaması istenmektedir.
4-Kürtler “gayrımüslim ekali yet” değildir. Bu tür bir kıyaslama hukuki olmaktan uzak olduğu gibi bilime aykırıdır.
Ulusal azınlık kavramının menşei hep Lozan anlaşmasına götürülür. Ermeni, Yahudi, Rum, gibi mozaiğimizin bir parçası ve tarihin gerçeği olan dini ve etnik azınlıklar lozan anlaşması ile bazı hukuksal güvencelere bağlanmışlardır.
Azınlıklar bu nedenle, okullarını açabilmekte kendi dillerinde eğitim ve basın yayın faaliyetlerinde bulunmakta, kültürlerini geliştirebilmektedirler. Bu hakların doğal ve insani olduğunu yerinde olduğunu belirtmek gerekir. Osmanlı döneminde dahi bu azınlıkların Sultan güvencesinde aynı özgür haklara sahip olduklarını, tazminat fermanı ile bu haklarının dile getirildiğini Meşrutiyet dönemlerinde de benzer güvencelerin olduğunu görmekteyiz. Bu hakların çağdaş bir hukuk devleti için önemli insani değerler olarak her zaman değerlendirilmesi gerektiği izahtan varestedir. Ancak; Lozan anlaşmasının Batılı ülkelerle imzalanan bir anlaşma olduğu gerçekliğini unutmamak gerekir.
Anlaşmaların hukuk devletinde yeri ve bağlayıcılığı elbette önemlidir. Bu önem Türkiye’nin sonradan imzacısı olduğu tüm uluslararası anlaşmalar içinde geçerlidir. Bİrini ön plana çıkarırken diğerini yadsımak, hukukun temel ilkeleri bağdaşmaz.
Lozan anlaşmasında unutulan bazı gerçeklerde vardır. Örneğin Süryaniler o dönemde en büyük azınlık olmalarına rağmen, temsilci olarak o sırada bulunan Metropolitleri Samuel’in Süryani azınlığı Türkiye toplumunun mütemmin cüzi olarak gördüğünü ve eşit haklarda olduğunu belirtmesi ve ayrıca azınlık isteklerinden yararlanmak istemiyoruz. demesi üzerine, Süryaniler bu kapsam içine alınmamıştır. Ancak, hukuken diğer azınlıklara tanınan hakların, dini ve dili itibariyle aynı azınlık statüsünde olan Süryaniler içinde geçerli olduğu bir gerçekliktir. Diğer yandan Lozan görüşmelerinde Kürtlerin konumu çok daha farklıdır. İsmet İnönü, Lozan’da Türkler ve Kürtleri temsilen bulunduğunu açıklamıştır. Bu husus kayıtlarda açıkça bellidir. Kürtler nüfus yoğunlukları nedeniylede ekaliyet olarak tabir edilen kesimlerden farklı olmalarına rağmen asıl Müslüman olmaları, ortak din öğesi nedeniyle diğer azınlıklardan farklı olarak değerlendirilmişlerdir. Anayasa Mahkemesinin bazı kararlarında “..müslüman topluluklar arasındaki değişik gruplara azınlık statüsü tanınmadığı..” belirlenmiştir denilmektedir.
Burada Müslüman olan adı “topluluk” veya “grup” olarak ifade edilen kesimlerin en başında Kürtlerin geldiği bir gerçektir. Bu gerçeklik, beraberinde bazı hak ve yükümlülükleride getirmektedir. Devletin resmi tanımı ile bunun adı “Kürt Realitesidir” Her realitenin getirip dayattığı bazı hak ve ödevler vardır. Burada asıl üzerinde durulması gereken, Kürtlerin konumunun azınlık statüsünün çok üstünde olduğu gerçekliğini görmektir. Bunu görmezlikten geldiğimiz zaman, Kürt realitesini inkar etmiş oluruz. Kürt realitesinin tarihten gelen, dil, kültür benzeri birçok zenginlikleri bulunmakta bu zenginlikler, Anadolu mozağinin güzelliği ve gerçekliği olarak tezahür etmektedir.
Biz hukukçulara düşen görev, bazı anlaşmaları dar yorumlayıp, aksi kanaatler üreterek, tarihin, toplum değişiminin ve çağın önüne dikilmek değildir. Biz hukukçular böylesi bir misyon içinde olamayız.. yaşamın gerçekleri, dayatan ihtiyaçları toplum mutabakatlarını, barışını ve demokrasiyi kökleştirecek açılımların öncüsü olmak zorundayız. Aksi halde hala Hammurabi kanunları ile yönetilir olurduk.
4- Anayasa ve başlangıç kısmı Üniter Devlet yapısı, insan haklarının, uluslararası hukukun ve evrensel ilkelerinin uygulanmasına engel gösterilmemelidir.
Anayasa’nın Başlangıç Kısmı “…bu Anayasa hiçbir düşünce ve mülahazanın Türk millî menfaatlerinin, Türk varlığının devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihî ve manevî değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiğinin karşısında korunma göremeyeceği…” şeklindedir. Burada korunan “Üniter Devlet” yapısıdır. Devletin tekliği ve birliğidir.
Yüce Mahkeme’nin en son ÖZDEP ile ilgili 23.11.1993 tarih 1993/1-2 sayılı kapatma kararında:
“…Bu konuda özenle üzerinde durulması gereken husus daha önce belirtildiği gibi bu yöndeki yasal düzenlemelerin amacı ülkedeki etnik farklılıkların ve bunların dil ve kültürlerinin yasaklanması değildir. Çeşitli etnik kökenlerden gelen Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları, kendi dil ve kültürlerine sahiptirler… yasaklanan kültürel farklılıkların ve zenginliğin belirtilmesi olmayıp bunların Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak, ulus bütünlüğünün bozulması ve buna bağlı olarak yeni bir Devlet düzeninin kurulması amacıyla kullanılmasıdır…”
Yine Yüce Mahkeme’nin Üniter Devlet yapısına ilişkin olarak Fransa örneği gösterilmiştir. Ayrılıkçı Korsika tezlerinin Fransa Anayasa Mahkemesi’nce kabul görmediği vurgulanmaktadır. Ancak, Fransa etnik farklılıklardan doğan dil ve kültürlerin özgürce kullanımına ilişkin olarak Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne uygun yasal düzenlemelere gitmiştir. Örneğin Alsas-Loren bölgesinde, Devlet televizyonu kanalıyla Alsasça yayın yapılmakta, alta Fransızca italik harflerle yazı yazılmaktadır. Avrupa Konseyi ve Parlamentosunun bulunduğu Strazbourg’ta bu gerçekliği yaşamak ve görmek mümkündür. Bu tür faaliyetlerin ve hakların kullanımının “bölücülük” olarak algılanamayacağı bir gerçekliktir.
Türkiye’de ne yazıkki birtakım haklardan bahsetmek, hemen “bölücülük” olarak değerlendirilmekte ve yasal düzenlemeler sonucu ağır cezalarla müeyyidelendirilmektedir. Örneğin bir bilim adamı olan Fikret Başkaya’nın yazmış olduğu bir kitap 3713 sayılı Yasa’nın 8. maddesi uyarınca “Bölücülük suçu” olarak değerlendirilmiş, yazar da “terörist” sıfatıyla tutuklanıp cezaevine konmuştur.
Anayasa’nın 2. maddesi T.C. devletinin lâik ve sosyal bir hukuk devleti olduğu gerçekliğini belirtmektedir. Hukuk, Anayasa ve yasalardan başlayarak, Türkiye’nin yükümlendiği uluslararası antlaşmalar, ilkeler ve değerlerin bütününü teşkil etmektedir. Anayasa’nın bu bütün içinde çağa ve günümüze cevap vermediği, değiştirilmesi fikri, T.B.M.M.de önemle ele alınmakta hemen hemen tüm siyasî partilerin mutabık kaldığı bir takım değişikliklerin yapılması gündeme gelmektedir.
Anayasa’nın değiştirilmesi fikri aynı zamanda Siyasî Partiler Yasası ile seçim yasalarının değiştirilmesi fikri de öne almış bulunmaktadır. 1982 Anayasası’nın 12 Eylül Askerî rejimi ve oluşturduğu Danışma Meclisi ve atadığı hukukçular ile oluşturulduğu, bir nevi tepki Anayasası olduğu, özellikle düşünce ve örgütlenme özgürlüğü ile insan hakları konusunda önemli eksiklikler ve yetersizlikler taşıdığı inancı toplumda ve genel olarak hukukçularda oluşmuş bulunmaktadır.
Biz hukukçuların dar anlamda kanun tatbikçisi olmadığımız, hukukun evrensel ilkeleri ve değerleri ile bağlı olduğumuz gerçeği yanısıra Anayasa’nın 90 ncı maddesi uyarınca usulüne uygun olarak imzalanmış ve yürürlüğe girmiş uluslararası antlaşmaları bir iç hukuk hükmü olduğu gerçeğini göze almak zorundayız.
Anayasa’nın 3 ncü maddesi resmî dilin Türkçe olduğunu belirlemektedir. Bu gerçekliğin yanısıra Türkiye’de başka dillerin bulunduğu ve 2932 sayılı Yasa ile dil yasaklarının kalktığı gerçeği karşısında, başkaca dillerin özgürce gelişimi ve basım ve yayımının istenmesini dar anlamda “bölücülük” olarak veya Üniter Devlet yapısını bozucu olarak değerlendirmek mümkün değildir. Nitekim Yüce Mahkeme’nin kararlarında da bu husus vurgulanmaktadır.
DEP’in kapatılması için gösterilen delillerin değerlendirilmesinde, Kürt dilinin özgürce konuşulması isteminin bu nedenle kapatılma gerekçesi olarak değerlendirilemeyeceği ortadadır.
Anayasa’nın 4 ncü maddesindeki Devletin yönetim şeklinin Cumhuriyet olduğu yönündeki hükmünü ihlâl eden bir konuşma veya yazılı metin bulunmamaktadır.
Anayasa’nın 14 ncü maddesi “…Anayasada yer alan hak ve özgürlüklerin, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozucu şekilde kullanılamayacağı belirtilmiş olup özellikle siyasî partilerin faaliyetlerinde bunun sınır ve kapsamının iyi değerlendirilmesi gerekmektedir. Siyasî partilerin kullandığı demokratik mücadele yöntemi, yasal ve meşru zeminlerde sürdükçe, şiddete başvurulmadıkça, Anayasal güvence altında olan “düşünce açıklama hürriyetinin” yok edilmemesi esastır. Aksi takdirde siyasî partilerin görüşlerini açıklamaları ve kamuyu oluşturmaları iktidara geldikleri takdirde, bu yükümlülüklerini yerine getirilmelerine olanak kalmazdı.
2820 sayılı SPY.nın kapatılmaya ilişkin hükümleri ve nedenleri, olayımızda yeterli delil bulunmadığı için uygulanamaz.
SPY.nın 78 nci maddesi: “…Türk devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline, bayrağına, millî marşına ve başkentine dair hükümlerinin; değiştirilemeyeceğine ilişkin olup; İddianamede gösterilen iki konuşma ve bir bildiri eyleminde bu yönde bir görüş ve düşünce açıklaması bulunmamaktadır.
İddianın bu konuya açıklık getirerek, hangi söz ve eylemle ihlalin sağlandığını kanıtlaması gerekmektedir. DEP programında 7 sayfada : “Kürt sorununa barışçıl ve adil çözüm başlığı altında görüşlerini net olarak belirlemiş olup, bu görüşleri nedeniyle kapatma istemi yoktur. O halde bu programa uygun söz ve yazılı açıklamaların kapatılma gerekçesi olarak gösterilmeside mümkün değildir. Parti programı dikkate alınacak olursa, partinin örgütlenme modelinin demokratik kitle partisi yönünde olduğu, kesinlikle ırk temelinde olmadığı ortaya çıkacaktır.
Türkiye’de ençok konuşulan ve çözüm bekleyen Kürt sorunu ile ilgili olarak ileri sürülen görüşlerin tam bir demokrasi ve hukuk değerlerine bağlı bir çözümü içerdiği görülmektedir. Böylesi bir çözüme karşı olmak, Türkiye’nin imzacısı olduğu uluslararası anlaşmaları ve hukukun evrensel ilkeleri ile, demokratik toplum yaşamına aykırılık teşkil eder.
SPY’nın 81 inci maddesi ise Türkiye’de dil yasakları kalkmasına rağmen, hala bu yasağı sürdüren bir hüküm olmakla açıkça Anayasaya aykırılık teşkil etmektedir.
6- Uluslararası anlaşmalar açısından kapatılma gerekçesi bulunmamaktadır.
İddianamenin 42-44 sayfaları ile esas hakkında görüşün 11 inci sayfasında: Helsinki Sonuç Belgesi ile Yeni Bir Avrupa için Paris Şartı’nın hukuksal dayanağı ve bağlayıcılığı bulunmadığı, “..bu sözleşme ve eki protokollerde azınlıklar ve etnik gruplara ilişkin bir hüküm bulunmamaktadır…” denilmektedir.
AGİK süreci içindeki Viyana bildirgesi ile görüşlerdede bağlayıcı hüküm taşımadığı belirtilirken, özellikle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile ilgili olarak açık ve gerekçeli bir görüşün yeralmadığı görülmektedir.
Öncelikle şunu belirtmekte yarar görmekteyiz. Pacta Sun Senvanda, yani ahde vefa sözleşmeye saygı kuralı hukuk devleti olmanın en temel zorunluluklarından biridir.
Türkiye dahil, sözkonusu anlaşmaları imzalayan devletlerin bazı yükümlülükleri bulunmakta ve kendi iç mevzuatlarının sözleşmelere uydurulması, bu yönde değişikliğe gidilmesi gerekmektedir. Buna uymanın müeyyidesi, Avrupa İnsan Hakları Komisyonu ile İnsan Hakları Adalet Divanında yargılanmayı kabul ile birlikte politik olarak, önemli sonuçlar doğurmaktadır. Türkiye bu tür konularda özellikle hassas davranmakta AT’ye girmek, ülkenin demokratikleşmesi için hukuk alanında insan hakları konusunda bazı adımlar atmak için son yıllarda gözle görülür gayretlerin içine girmektedir.
Türkiyede yasalar piramidin en uç noktası Anayasa ise bununda bir üst noktası vardır ki : o da Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesidir. Bir nevi ortak Anayasa olma, uluslarüstü hukuk olma yönünde ciddi gelişmelerin kaydedildiği bir aşamada Türkiye’de iddia, savunma ve yargı üçlüsünün bu gerçekliği gözönüne alması kaçınılmaz olmaktadır. Anayasanın 90 ıncı maddesi uyarınca bir iç hukuk hükmü haline gelen anlaşmaların uygulanması yasal zorunluluktur.
Anayasamızın l0 ncu maddesi: “…Herkes, dil, din, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.” denilmektedir. Türkiye gerçekliğinde, bu eşitliğin olduğunu söylemek mümkünmüdür’ Bu eşitliğin olmadığını ve sağlanması gerektiğini söylemeği bu yönde bir siyasi partinin düşünce açıklamasını “bölücü” olarak değerlendirmek, çelişki değilmidir’
Anayasanın 66 ncı maddesine göre “Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür” denilmektedir. Bu durumda Türkiye mozaiğinin bir parçası olan, etnik kimliği Kürt olan bir T.C. vatandaşı radyoda, Televizyonda kendi dilinde Kürtçe bir türkü dinliyemiyorsa, kültürel haklarını kullanamıyorsa yasalar karşısında eşitlikten sözedilemez. Bir siyasi parti bunu dile getiriyorsa, kapatılma tehditi ile karşılaşıyorsa o ülkede demokrasiden sözedilemez.
İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin 2 mad: “Herkes, ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal yada başka görüş, ulusal yada toplumsal köken, mülkiyet, doğuş yada benzeri başka bir statü gibi herhangi bir ayrım gözetilmeksizin bu bildirgede öne sürülen tüm hak ve özgürlüklere sahiptirler…” bu hüküm ile Anayasamızdaki benzer hüküm insanlığın büyük bedeller ödüyerek elde ettiği kazanımlardır.
Birleşmiş Milletler l966 tarihli kişisel ve siyasal haklar sözleşmesinin 27 nci maddesi: “…Etnik ve dinsel azınlıklarla dil azınlıklarının bulunduğu devletlerde bu azınlıklardan olan kişilerin kendi kültürlerinden yararlanma, kendi dinlerini yada dillerini kullanma hakları inkar edilemez…” denilmektedir. Paris Şartında:
“…Bir ulus içindeki azınlıkların soy, kültür, dil, din, yönünden sahip oldukları kimliğin korunacağını, azınlıklara mensup kişilerin hiçbir ayrım yapılmaksızın kanun önünde tam bir eşitlik içinde işbu kimliği serbestçe ifade etmek, korumak ve geliştirmek hakkına sahip olduklarını teyit eder…”
T.C. Devleti, Birleşmiş Milletler, Avrupa Konseyi, Avrupa Güvenlik ve işbirliği Konseyi (AGİK) üyesidir. Uluslararası sözleşmeleri ve bildirgeleri kabul etmiş imzalamış bir ülkedir. Uluslararası planda, bu sözleşme ve bildirgelere uymayı taahhüt etmiş olan T.C. Devleti, kendi iç hukukunda bunları ne kadar yerine getirmiştir’ Biz hukukçuların asıl üzerinde durması ve sorgulaması gereken konu budur. Bu sözleşmelerin bizi bağlamadığını ileri sürüp, görmezlikten gelemeyiz.
Türkiye’de TCK’nun l4l, l42, l63 ncü maddeleri düşünceyi yasakladıkları için l2.4.l99l tarihinde kaldırılmasına rağmen, aynı gün 37l3 sayılı Terörle Mücadele Yasası 8 nci maddesi uyarınca daha ağır cezai müeyyideler getirilmiştir.
Bir asırdan bu yana Türkiye’de azınlık sayılan Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, kendi dillerinde eğitim, gazete, yayın faaliyetleri ile kültürlerini geliştirmeleri mümkün olmasına, İngilizce, Fransızca, İtalyanca dillerinde aynı şekilde eşit ve özgür faaliyet imkanı bulunmasına rağmen, adı Kürt olan herşey yasağa bağlanmış bulunmaktadır. 2923 sayılı yabancı dil eğitimi ve öğrenimi kanunu mad. 2/a: “Türk vatandaşlarına ana dilleri Türkçe’den başka hiçbir dil okutulamaz ve öğretilemez. “Anayasanın 28. mad. Basın hürriyetini belirlemiş olup, ülkenin bölünmez bütünlüğüne yönelik yayın yapılamaz, hükmü ile, Türkçe dışındaki etnik kimliklerin ifadesi 3713 sayılı yasanın 8 nci maddesinde “…hangi yöntem, maksat ve düşünceyle olursa olsun Türkiye devletini ve milleti ile bölünmez bütünlüğünü bozmayı hedef alan yazılı, sözlü, propaganda ve toplantı ve gösteri yürüyüşü yapılamaz…” denilmek suretiyle, Türkiye Cumhuriyetinin asli unsurları olan, zengin mozaiğini teşkil eden Türk dili ve kültürü dışında örneğin Kürt dili ve kültürünün konuşulması ve geliştirilmesi yasak ve ceza kapsamına alınmış bulunmaktadır.
Benzer hükümler, 3257 sayılı Sinema, video ve müzik eserleri kanununu madde 9/3 te, 2559 sayılı polis vazife ve selahiyetleri yasası 8/d fıkrada, 2954 sayılı Radyo ve Televizyon yayınları kanunu 4/a da, dernekler yasasında ve daha birçok yasada yeralmaktadır. Bu fiili yasa kısıtlamaların tamamı uluslararası sözleşmelere aykırıdır. İddianamenin 37 nci sayfasında: “…özel yaşantılarında çeşitli etnik kökenlerden gelen yurttaşların kimliklerini belirtmeleri, dillerini konuşmaları gelenek ve göreneklerini konuşmaları karşısında herhangi bir engel yoktur…” şeklinde bir açıklamanın inandırıcı ve hukuki bir dayanağı yoktur. Bu yönde siyasi faaliyette bulunan DEP’in bu nedenle kapatılmasını istenmesi büyük bir çelişki olarak tezahür etmektedir.
İddianame devamla “…Yasaklananın, azınlık ve ayrı bir ulus oluşturduklarının ifade edilmesi suretiyle ulus bütünlüğünün bozulması amacını gütmeleridir…” şeklinde açıklamada bulunuluyorsa da, Kürt halkından, dilinden bahsetmek başlı başına kapatma gerekçesi olarak gösterilmektedir.
5-29 Haziran l990 tarihinde yapılan toplantıya Türkiye katılmış ve imzacısı devlettir. Bu toplantıda “…insan haklarını ilgilendiren uluslararası belgelerin iç planda hukuk devletine yaptığı katkının önemini dikkate alan katılan devletler, henüz yapmamış iseler, Medeni ve siyasi haklara ilişkin Milletlerarası Sözleşmeye, ekonomik, sosyal ve kültürel haklara ilişkin Milletler arası sözleşmeye ve diğer ilgili milletlerarası belgelere katılmayı gözönünde bulunduracaklarını teyid ederler” denildikten sonra, buna bir denetim mekanizması getirilerek, Yargı gözlemciliğini şu şekilde açıklamakta:
“…Viyana Kapanış Belgesinin AGİK İnsani boyutu çerçevesinde üstlendikleri taahhütlerin uygulanmasında en iyi bir şekilde bir şeffaflık sağlamak arzusunda olan katılan devletler, bir güvenlik önlemi olarak, milli mevzuat ve devletler hukukunca öngörüldüğü gibi: Mahkemeler önündeki duruşmalar sırasında katılan devletler tarafından gönderilecek gözlemcilerin, hükümet dışı örgütlerin temsilcilerinin ve diğer ilgili kişilerin mevcudiyetini kabul etmeğe karar vermişlerdir. Kapalı oturumun ancak kanunda öngörülen durumlarda ve devletler hukukundan kaynaklanan vecibelere ve milletlerarası taahhütlere uygun ilan edilebileceği hususunda mutabık kalmışlardır”
Türkiye bir hukuk devleti olarak bu yükümlülüklerin altına girdikten sonra, aynı hakların bir başka Avrupa konseyi üyesi devlet açısından ve türk hukukçular tarafından da geçerli olabileceği gerçeğini görmek gerekir. Kapatma davasının en ağır sonuçlarından birisi de onu aşkın milletvekilinin üyeliklerinin düşmesi ve yargılanmaları sonucunu doğurmasıdır ki, böylesi bir durumda “yargı gözlemcisi” olarak denetim altında bulunacağımız gerçeğini gözönüne aldığımızda iç mevzuatımızın uluslararası sözleşmelerle uygunluğununda bir denetim geçireceği gerçeğini unutmamak gerekir.
“AGİK” Milli azınlıklar uzmanlar toplantısı l991 Cenevre Raporu’nu dikkate almak zorundayız.
l-l9 Temmuz l99l tarihlerinde Cenevre’de toplanan ve Türkiye’nin de katıldığı “Yeni bir Avrupa için Paris Şartı” çerçevesinde;
“..Paris yasasının ilgili hükümleri uyarınca, katılan devletlerin temsilcileri Milli Azınlıklar ve onlara mensup kişilerin haklarına ilişkin konularda gerek yasal, siyasi ve ekonomik geçmişlerinin, gerek durumların farklılığını yansıtan ayrıntılı bir tartışma yapmışlardır…”
Milli azınlıklara mensup kişilerinki de dahil olmak üzere, insan hakları ve temel hürriyetlere saygının ve onların tam olarak kullanılmasının Yeni Bir Avrupanın temelini teşkil ettiğini kabul ederek;
Halkları arasındaki dostane ilişkilerin aynı zamanda barış, adalet, istikrar ve demokrasinin, milli azınlıkların etnik, kültür, dil ve din kimliğinin korunmasını gerekli kıldığı ve bu kimliğin ileri götürülmesi için şartların yaratılması gerektiği yolundaki derin kanılarını teyid ederek,
Milli azınlıkların bulunduğu devletlerde, demokrasinin milli azınlıklara mensup olanlar dahil tüm kişilerin haklar ve temel hürriyetler konusunda tam ve fiili eşitliğe sahip olmasını ve hukuk devleti ve demokratik kurumlardan yararlanmasını gerekli kıldığına kani olarak….tüm etnik, kültür, dil veya din farklılıklarının mutlak süretle azınlıkların yaratılmasına müncer olmayacağını not ederler.. denilmektedir.
Milli azınlıklara mensup kişilerin etnik, kültür, dil ve din benliklerini serbestçe korumağa, muhafazaya ve geliştirmeğe ve kültürlerin tüm vecheleri ile iradeleri hilafına herhangi bir şekilde asimilasyon girişimlerinden ari olarak geliştirmeğe ve muhafaza etmeğe hakları olduğunu teyid ederler. Bunların dışında katılan devletler; azınlık dillerinin geliştirilmesi, eğitimi, kültür ve daha birçok konuda açıklayıcı kararlar alınmıştır. Son olarak katılan devletlerin kendi ülkelerinde milli azınlıklara ve etnik kimliklere ilişkin, gönüllülük esasına göre AGİK sekreteryası aracılığı ile bilgilendirme yükümlülüğü kararıda vardır.
Türkiye bu toplantılara katılmış, imza vermiş yükümlülük üstlenmiş bir hukuk devleti olarak, bu anlaşmaları yoksayamaz. Bu nedenledirki: DEP’in barış bildirisinde değindiği bu yükümlülükleri kapatılma gerekçesi olarak sunan iddianameyi anlamakta güçlük çektiğimizi belirtmek isteriz. Bir siyasi parti yetkili kurulunun, devletin imzacısı olduğu sözleşmelerin gereğinin yerine getirilmesini istemekten daha doğal birşey olamaz. Burada önemle dikkat edilmesi gereken nokta bu isteklerin demokratik yasal çerçeve içinde istenmiş olmasıdır.
AGİK insani boyut konferansı Moskova toplantısı belgesi
l0 Eylül – 4 Ekim l99l tarihleri arasında Moskova’da düzenlenen toplantıya Türkiye’de katılmış, imza vermiştir. Bu toplantıda şu saptamalar ilgi çekicidir:
“…Milli, etnik veya ayırımcılık, düşmanlık ve şiddet hareketlerini özellikle esefle karşılamışlardır. Bu itibarla katılan Devletler, insani boyuta ilişkin taahütlerinin tam olarak yerine getirilmesi için, meydana gelen köklü siyasal değişiklerden özlü şekilde yararlanması gereken sürekli gayretlerin halâ zorunlu olduğu görüşünü ifade eder…”
“…Katılan devletler, Kopenhag Belgeselinde yeralan, hukuk devletine ilişkin taahhütlerini hatırlar, hukuk devletinin temelini teşkil eden adalet ilkelerini ileri götürmeğe ve desteklemeğe olan bağlılıklarını teyid ederler. Özellikle, demokrasinin, hukuk devletinde mündemiç bir unsur olduğunu ve çoğulculuğun, siyasal örgütler bakımından önem taşıdığını tekrar teyid ederler…”
“…katılan devletler, bir Olağanüstü hal döneminde insan hakları ve temel özgürlüklerin korunmasının, Kopenhag toplantısı belgesinin ilgili hükümlerinin hesaba katılmasını ve taraf oldukları uluslararası sözleşmelere riayet edilmesinin önem taşıdığı kanaatindedirler..”
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Türkiye’de iç hukuk hükmünde olup, uygulanması zorunluluğu vardır.
Türkiye Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini, l954 yılında onaylamıştır. İmzalanan ve Resmi Gazete’de yayınlanan sözleşme Anayasanın 90 ncı maddesi uyarınca iç hukuk hükmü haline gelmiştir. İddianame ve esas hakkında görüşte, bu sözleşmenin bağlayıcılığı konusunda hiçbir görüşün ileri sürülmemesi dikkat çekicidir.
Davanın konusu, parti kapatma olunca, gösterilen delillerde iki konuşma bir bildiri, yani “düşünce açıklaması” olunca; AİHS’nin 9. maddesinde belirlenen “…herkesin düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne hakkı vardır..” hükmü, l0 ncu maddede yeralan “…herkesin anlatım özgürlüğüne hakkı vardır…” hükmü, ll nci maddede yeralan “…herkesin barışçı amaçlarla toplanma hakkı…” hükmü, açıkça ihlâl edilmektedir.
Sözleşmenin, l4 ncü maddesinde “…bu sözleşmede öne sürülmüş olan hak ve özgürlüklerden yararlanma;cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasal yada başka bir görüş, ulusal yada toplumsal köken, bir ulusal azınlıktan olma, mülkiyet ve benzeri başka bir statü ayrımı gözetilmeksizin herkes için sağlanır…” hükmü karşısında, iddianın, yasal, uluslararası hukuk ve hukukun evrensel ilkeleri açısından, çağımız açısından haklı hiçbir dayanak ve gerekçesinin olmadığı ortadadır. Uluslararası bağlayıcı sözleşmeleri hiçe sayan iddianame, Avrupa İnsan Hakları Komisyonu ve Avrupa İnsan Hakları divanın’ın yargı denetimini de önemsememektedir.
7- Hukuk devleti ve demokrasi açısından, DEP’in düşünceleri nedeniyle kapatılması ülke yararına değildir.
l982 Anayasasının hazırlandığı koşulları gözönünde tutmakta yarar vardır. l2 Eylül sabahı beş general, iç hizmet kanunundan aldıkları bir yetki ile yönetime el koyduklarını ilan ettiklerinden, yaptıkları ilk iş TBMM’ni ve demokrasinin vazgeçilmez unsurları olan siyasi partileri kapatmak. Liderlerinin bir kısmını Zincirbozan’a toplamak olmuştur.
Kaynağı ulus egemenliği ve iradesi olmayan bir askeri darbe ile atanan Danışma Meclisi ve bazı hukukçuların generallerin isteğine uygun hazırladıkları bir anayasa tek yanlı olarak sözde refaranduma sunulmuştur. Bir tepki ve düşünce ve örgütlenme özgürlüğünü kısan, birçok antidemokratik hükümle dolu olan Anayasanın, uluslararası sözleşmelere, hukukun evrensel ilkelerine ve Türkiye toplumuna uymadığı aradan geçen süre içinde birçok kez kanıtlanmıştır.
Zincirbozan’a sürgün edilen liderlerin yasağı kalkmış bugün Çankaya’da Cumhurbaşkanı olarak görev yapmakta, diğer liderlerin yasağı kalkmış, tamamı bugün meclis üyesi ve siyasi partilerinin başında bulunmaktadırlar.
TBMM üyeleri ve siyasi partiler bu Anayasanın değişmesi gerektiğini hep söylemişler, Ancak; siyasi çıkarları gereği bu tarihi görevi yerine getirmemişlerdir.
Anayasanın, Siyasi Partiler Yasasının seçim yasalarının değiştirilmesinin ençok tartışıldığı bir ülkede, biz hukukçuların hukuku dar manada “Kanun tatbiki” olarak değerlendirmemiz mümkün değildir. Bizi bağlayan hukukun evrensel değerlerini, uluslararası sözleşmeleri bir kenara atamayız.
Anayasa ve yasalarımızda birçok çelişkili hükmün bulunduğu gerçeği karşısında, çağımıza damgasını vuran insan hakları ve özgürlük değerlerini ülkemiz ve toplumumuz için lüks görme, tam katılımcı, çoğulcu bir demokrasiyi henüz özümsemeyecek kaldıramayacak toplum olduğumuz anlayışı ile erteleme hakkını kendimizde göremeyiz.
Bir hukuk devletinde biz hukukçulara düşen sorumluluklar, bizi kamu vicdanında ve tarih önünde sürekli değerlendirme konusu yapacaktır.
Adnan Menderes’in idamına karar veren yargıçların hiçbiri bugün anılmıyor. Ancak; Devlet töreni ile itibarının iadesine karar verilen Adnan Menderes’in İstanbul Topkapı’da bulunan anıt mezarını hergün binlerce insan ziyaret ediyor.
Anayasa Mahkemesi bazı kararlarında hukukun genel ilkelerinin, Anayasa kurallarından da önde geldiğini belirlemiştir. Uluslararası sözleşmelere dayalı ulusalüstü bir hukukun varlığı ve bu hukukun ve Avrupa İnsan Hakları Komisyonu ve kararlarının bağlayıcılığı ve insan haklarının ortak değer olarak korunması anlayışı, Anayasa Mahkemesinin getireceği yorumlardaki çağdaş niteliği belirleyen ölçütler haline dönüşmüştür. Hukuk devleti olmanın en başta gelen ölçütüde budur. Bu ölçütün düşünce özgürlüğü ve örgütlenme özgürlüğü açısından özenle korunması, demokrasinin vazgeçilmez unsurları olan siyasi partilerin yaşatılması ile mümkün olacaktır.
Anayasanın başlangıç ve 174 üncü maddesinde, “…Türk toplumunun çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırması yada bu seviyenin üstüne çıkarılması azmini belirlerken”, 2. maddesinde Cumhuriyetin nitelikleri arasında demokratik olmayı hukuk devletinin temel özellikleri arasında saymıştır.
Çoğulculuk, katılımcılık, düşünce ve örgütlenme özgürlüğü, demokrasinin vazgeçilmeyen öğeleridir.
DEP işlevlerini yerine getirirken, baskı ve teröre başvurmamıştır. Aksine sürekli saldırılara hedef olmuştur. Ülkenin bölünmez bütünlüğünü bozmadan, yasal ve meşru zeminde demokratik toplum kuralları içinde, sorunların çözümünden yana olmuştur. Bu nedenle iki konuşma ve bir bildiri eylemi yani “Düşünce açıklama” nedeniyle kapatılmasının istenmesi, anayasal ve hukuksal korumadan yararlandırılmaması istemi hukuk devleti ve demokrasinin temel ilkeleri bağdaşmamaktadır.
8- Ülkemizin ve demokrasinin çıkarları açısından, toplumsal barış açısından DEP yaşamalıdır.
DEP’in kapatılması davasında, işin bir hukuksal yanı birde toplumsal yanı vardır. Bugün DEP gibi bir partinin Türkiye genelinde örgütlendiği, onu aşkın milletvekilinin bulunduğu gönül verenlerinin sayısının yüzbinleri aştığı gerçeğini dikkate almak gerekir. Diğer bir nokta, ülkenin içinde bulunduğu siyasi ve toplumsal konjoktürdür.
Bugün Türkiye tarihinin en bunalımlı günlerini yaşamaktadır. Bir yandan, yılda 800 Trilyona varan Olağanüstü Hal harcamaları, diğer yandan 5 Nisan kararlarını dayatan ekonomik çöküntü, enflasyon, işsizlik ve çözümsüzlük, Türkiye’de günde elliyi aşkın insanın öldüğü, binlerce faili meçhül cinayet ve köy boşaltmasının yaşadığı koşullarda, toplumsal barışa, huzura, akla ve sağduyuya en çok ihtiyaç duyulan günlerde yaşamaktayız.
DEP’in kapatılması davası, etnik kökeni Kürt olan milletvekillerinin yasama dokunulmazlıklarının kaldırılması ve tutuklanmasından sonra, kapatılma kararı ile Anayasanın 84 üncü maddesi uyarınca üyelikleri düşecek milletvekillerinin onlara gönül veren oy veren seçmenleri nezdinde uyandıracağı duygu ve tepki, etnik kimlikleri kürt olanların dışlanması cezalandırılması olarak algılanacaktır. Ne yazıkki siyasi partilerin “münhasıran denetimi” yetkisi, Terörle Mücadele Yasasının 9 uncu maddesi uyarınca ihlal edilmiş, partinin eski ve yeni genel başkanları tutuklanmışlardır.
Ne yazıkki; siyasi partilerin kapatılması davaları gibi önemli davaların, genelde, siyasal ve demokratik yaşama Anayasanın temel ilkeleri doğrultusunda yön verici, temel hak ve özgürlükleri koruyucu işlevi ağır basan Anayasa mahkemelerinde görülmesinin en temel nedenleride ortadan kaldırılmış bulunmaktadır. Ankara DGM Başsavcılığı açtığı soruşturmalarla “De Facto” bir durumla siyasi partileri henüz kapatılmadan, fiilen işlemez duruma sokmuştur.
9- Anayasanın 84. maddesi açısından, DEP’in kapatılması durumunda, Anayasa’nın 84 üncü maddesi uyarınca davanın açıldığı tarihte DEP üyesi olan onu aşkın milletvekilinin milletvekilliği düşecektir.
Bu hüküm, eylem ve sözleriyle partinin kapatılmasına neden olan milletvekillerini kapsamıyor. Davanın açıldığı tarihte üye olan tüm milletvekilleri kapatılma davası sonucu etkilenmektedirler.
Ceza hukukun genel ilkeleri arasında yeralan, Cezaların Şahsiliği Prensibi açıkça ihlal edilmektedir. Parti tüzel kişiliği, parti üyeleri, yöneticileri ve milletvekilleri kişilikleri ayrı ayrıdır. Partinin kapatılması durumunda hepsinin cezalandırılması “Kollektif Cezalandırma” anlamına gelir.
Kollektif cezalandırma, Ortaçağ döneminden kalma aşiret ve derebeylik hukukun temel yargılamaları olmakla, aynı zamanda engizisyon döneminin bariz karakteristiğidir. Günümüzün çağdaş hiçbir hukuk devletinde “kollektif sorumluluk” yoktur. Nitekim ceza sistemimizde hukukun bu temel ilkesi yeralmışsada, siyasi partiler açısından getirilen bu hüküm ne yazık ki cezaların şahsiliği prensibine aykırı olarak, sonuç doğurmaktadır.
Anayasamızın 83 üncü maddesine göre, eylem ve sözleriyle ceza sorumluluğu olan ve kapatılmaya neden olan milletvekillerinin ayrı ayrı saptanması gerekir. Davamızda ise kapatılma gerekçeleri milletvekili olmayan eski Genel Başkan Yaşar Kaya’nın iki konuşması ile milletvekili olmayan MYK üyelerinin bildirisine dayanmaktadır. Yani kapatılma davasında hiçbir milletvekilinin söz ve eylemi sözkonusu değildir.
Anayasa Mahkemesi, hukukun evrensel ilkeleri karşısında, partinin kapatılmasında hiçbir etkisi olmayan milletvekillerinin “cezaların şahsiliği prensibi” uyarınca milletvekilliklerinin düşürülmesine karar vermemelidir.
Seçimle gelen bir milletvekilinin, milletvekilliğinin Anayasa Mahkemesi kararıyla yada TBMM’nin Başkanlığınca tesis edilecek yönetsel bir işlemle (tesbitle) sona ermesi, “kuvvetler ayrımına” ve “ulusal iradenin üstünlüğüne”de aykırıdır.
Siyasi Partiler Yasası’nın 95 inci maddesinde: fiileriyle siyasi partilerin kapatılmasına neden olanların on yıl süreyle başka bir siyasi partiye alınamayacakları ve milletvekili adayı olamayacakları yönünden hükmü ile, Anayasa’nın 84 üncü maddesi birbiriyle çelişmektedir. Anayasanın 69 uncu maddesinde yeralan hüküm ile SPY’nın 95 inci maddesinde yeralan hüküm arasındada çelişki bulunmaktadır. SPY’nın hükümlerinde kendi eylemleriyle partinin kapatılmasına neden olan, üye, yönetici ve milletvekilleri sayılırken, Anayasanın ilgi hükümleri böylesi bir ayrım görmemektedir.
Kendi eylemleri ile partinin kapatılmasına neden olmayan milletvekillerinin üyeliklerinin kapatılma kararı ile düşürülmesi, AİHS’nin 6 ncı maddesinde yer alan adil ve makul bir yargılama hak kının ihlali ile birlikte, 7 nci maddenin de ihlali anlamındadır.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı 15.12.1993 tarihinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na bir yazı göndererek, DEP’in 2.12.1993 tarihinde üyesi bulunan milletvekillerin listesinin gönderilmesini istemiştir.
T.B.M.M. Başkanlığı cevabı yazısında; Mardin Milletvekili Mehmet Sincar’ın 4.9.1993 tarihinde vefat ettiğini, Şırnak Milletvekili Mahmut Alınak’ın 30.11.1993 tarihinde, Muş Milletvekili Muzaffer Demir’in 1.12.1993 tarihinde DEP’ten istifa ettiklerini, ayrıca Diyarbakır Milletvekili Mahmut Uyanık’ın 17.12.1993 tarih, Muş Milletvekili M.Emin Sever’in 16.12.1993 tarihli yazılarıyla DEP’le üyelik bağlarının olmadığını bildirdikleri belirtilmiştir.
Meclis Başkanlığı’nın yazı ekinde DEP Genel Başkanlığı’nın 13.7.1993 tarih, 993/1160 sayılı yazısı ile yine DEP Genel Başkanlığı’nın 24.12.1993 tarih ve 30.12.1993 ve 14.1.1994 tarih cevabı yazılarının ekte olduğu belirtilmiştir. Bu yazılarda Muş Milletvekili M. Emin Sever ile Diyarbakır Milletvekili Mahmut Uyanık’ın durumuna açıklık getirilmiş olup; DEP’in aynı zamanda kurucu üyeleri bulunan Şırnak Milletvekili Mahmut Alınak ile Muş Milletvekili Muzaffer Demir ile ilgili TBMM Başkanlığı’nın yazısı, Parti kayıtları ile çelişmekte ve sunulan istifa dilekçeleri ile istifa alındı belgeleri kayıtlarda geçmemektedir.
Partilerin gelen ve giden evrak kayıtları ile verilen belgelerin tarih ve sayıya bağlanması, altında yetkili parti yöneticilerinin imzası ile mühür bulunması gerektiği izahtan varestedir. Hiçbir şekil şartı taşımayan ve gerçekliği parti ile yapılan yazışmalar ile doğrulanmayan bazı belgeleri TBMM Başkanlığı’nın kabul ederek, bazı üye milletvekillerinin, istifa etmiş sayılmasının ve bağımsız üye olarak gösterilmesini anlamak mümkün değildir. Bu konuda esas olan parti kayıtlarıdır. İki adet istifa alındı belgesi incelenecek olursa, ayrı yazılardan çıkan, parti anteti taşımayan üzerinde partinin tarih sayısı bulunmayan, mühür ve kaşe taşımayan yazılar olduğu görülecektir.
DEP Genel Merkezinin Anayasa Mahkemesi’ne sunduğu 13.4.1994 tarihli yazılarında da açıkça anlaşılacağı üzere TBMM Başkanlığı hukuka aykırı bir takım tesbitlerde bulunmuş, dayanağı belgeler ise şekli ve hukukî olarak hüküm doğurmamaktadır. Asıl olan ve dikkate alınması gereken husus parti yazılarıdır. Aksi takdirde bu hususun parti ilgi kayıtları istenmek suretiyle incelenmesi gerekmektedir.
DEP’in dava açıldığı tarihte, birisi vefat etmiş onyedi milletvekili bulunmasına rağmen, Anayasa’nın 78. maddesinde “… Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliklerinde boşalma olması halinde, ara seçime gidilir. Ara seçim, her seçim döneminde bir defa yapılır ve genel seçimden otuz ay geçmedikçe ara seçime gidilemez. Ancak; boşalan üyeliklerin sayısı, üye tamsayısının yüzde beşini bulduğu hallerde, ara seçimlerin üç ay içinde yapılmasına karar verilir…” hükmü karşısında DEP’in kapatılma olasılığı karşısında siyasî bir kararla “ara seçim” yapılması önlenmek istenmiştir. Anayasa’nın 84. maddesinin uygulanması ihtimaline binaen durum açıklığa kavuşturulmalıdır.
10- SPY.nın 78. ve 81. maddeleri zımnen ilga edilmiştir.
Ön savunmamızda SPY.nın kapatılmaya ilişkin hükümlerinin Anayasa’ya aykırılığını belirtmiştik. Özellikle davamızda uygulanması istenen bu maddelerin Anayasa’ya aykırılığının incelenerek iptalini istiyoruz.
Anayasa’nın geçici 15. maddesi, ömrünü doldurmuş, keemlemyekün bir maddedir. Hukukun temel ilkeleri ve özellikle sonradan Türkiye’nin imzacısı olduğu sözleşme hükümlerine ve hukukun temel ilkelerine açıkça aykırılık teşkil etmesi nedeniyle davamızda uygulanması mümkün değildir.
-TCK’nun 141, 142, 163 ncü maddelerinin kaldırılması bu yöndeki yasakların da kalkması anlamındadır.
-2932 sayılı dil yasağının kalkması sonucu SPY’nın 81 nci maddesinin uygulanma kabiliyeti ortadan kalkmış bulunmaktadır.
Askeri Yargıtay 3. Dairesi DİSK ile ilgili kararında:
“…TCK’nun 141, 142, 163 ncü maddelerinin kaldırılmasına ilişkin tasarının gerekçesinde; TCK’nun 141, 142, 163 ncü maddeleri ile Dernekler Kanunu’nun 5/7, 8, 62 maddelerinin şiddete başvurmayan düşünceyi ifade ve örgütlenme özgürlüğünü kısıtladığı, dolasıyla bu hükümlerin çağdaş, demokratik, toplum düzeyine ulaşmak için engel teşkil ettiği ve bu nedenle kaldırıldıkları kabul edildikten sonra … As.CK.nun 148/B maddesi ile 2821 sayılı Yasa’nın 58/1 maddesindeki hükümlerin, açık bir ilga hükmü olmamasına rağmen yürürlükten kalktıkları şüphesizdir…..” denilmektedir.
Askerî Yargıtay kararları ile birçok mahkeme kararında bu yönde gelişen içtihatlar karşısında, Anayasa Mahkemesi’nin de SPY’nın ilgi hükümlerini, demokratik hukuk devleti olmanın gereği olarak, incelemesi ve iptal etmesi gerektiği düşüncesindeyiz.
11- Toplumsal barış ve demokrasi için, DEP bir şanstır. Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğusunda 1978 yılında ilân edilen sıkıyönetim 1987 yılında yerini Olağanüstü Hal Uygulamasına bıraktı. Olağanüstü Hal Bölge Valiliği, Koruculuk, Özel Tim, Özel Ordu derken, Olağanüstü Hal Kararnameleriyle sürgünler, sansürler, her türlü antidemokratik hüküm, olayları, sorunları çözemedi. Bugüne kadar uygulanan baskı politikaları askerî çözüm reçeteleri, daha çok can almasına yol açarken, demokratik yolların dışında arayışları, silahlı eylemliliği güçlendirdi. Yasal, demokratik platformların kapatılması, depolitizasyon politikaları ile sivil toplum örgütlerinin siyasetten yasaklanması, giderek suskun toplum yaratma çabaları bugüne kadar hiçbir çözüm getirmedi sorunları daha da ağırlaştırdı.
DEP’in Doğu ve Güneydoğu’da güçlü bir örgütlenmeğe sahip olması, Milletvekillerinin bu bölgelerden seçilmesi, toplumun istek ve arayışlarını demokratik yolla dile getirme, çözüm arayışlarında tartışma olanakları yaratma, halkın sorunlarına meşru zeminde çözüm bulma, barışa ve demokrasiye katkı sunma gibi, bir toplumsal sigorta ve teneffüs yolu olma misyonunu da beraber getirmektedir. Daha önce HEP’in kapatılmış olması arkasından ÖZDEP’in kapatılması ile şimdi de DEP’in kapatılması durumunda, yöre halkının, yasal platformlara, meşru mücadele araçlarına demokrasinin vazgeçilmez unsuru olan siyasi partilere olan güvenini ortadan kaldıracağı gibi, yasal zeminlerin kapatılması daha çok illegal örgütlenmelerin işine yarayacaktır.
Davalı parti değerlendirilirken, proğramının, tüzüğünün, örgütlerinin Türkiye çapındaki tüm faaliyetlerinin, amacının kastının bir bütün olarak değerlendirilmesi gerekir.
DEP herhangi bir şiddet eylemi nedeniyle yargılanmıyor. İki konuşma ve bir bildiri eylemi gibi, zayıf gerekçelerle, düşüncelerinden dolayı partinin kapatılması, sorunların çözümüne, toplumsal barışa, demokrasiye hiçbir katkı sunmayacaktır. Birtakım varsayımlarla, ülkenin ve milletin bölünmez bütünlüğünün ihlal edildiği iddiası inandırıcı değildir. Bir parti Mecliste onu aşkın milletvekili ile temsil ediliyorsa, bölünme iddiasının somut inandırıcı, kesin delillere dayanması gerekmektedir.
Birtakım sorunların, demokrasi içinde tartışılmasını istemek, çözüm aramak gibi meşru ve masum taleplerden ve siyasi partilerin varlık nedeni olan görüşleri kapatılma gerekçesi olamaz.
Demokrasi içinde, Ülkenin birliği ve bütünlüğü içinde, ister Cumhurbaşkanı Sayın Demirel’in sözettiği “Anayasal vatandaşlık” ister, “Düşünce ve örgütlenme özgürlüğü” içindeki demokratik çözümlerin tümünün tartışılmasında büyük yararlar bulunmaktadır.
Akan kanın durması, silahların susması toplumun ertelenmez acil isteğidir. İddianamede partinin “barış bildirisi” nedeniyle davanın açılması, bu yöndeki gayretleri engelleyen sonuçlar doğurmaktadır. İddianamede ülkede bir “savaşın olduğu” kavramı ele alınarak, partinin kapatılması istenirken, Genelkurmay Başkanın “düşük ölçekli savaş” Milli Savunma Bakanın “cepheden geliyorum” kavramları hernedense gözardı edilmektedir. Bu sözleri ilk kullanan DEP değildir.
DEP, parti proğramında: “…sorunun şiddete dayalı çözümü ve bastırılması olanaksızdır. Şiddet politikası ülke kaynaklarının hedef olmasına yol açmakta ve ekonomik toplumsal gelişmeyi önlemektedir.
Kitlelerin örgütlenmesi ve katılımcılığını engelleyen yasal ve siyasal engeller kaldırılacak, onların kendi kaderleri üzerinde söz sahibi olmalarını sağlayacak demokratik sivil örgütlenmeler desteklenecektir. Gerçek bir demokrasinin gereği olarak; düşünce suç olmaktan çıkarılacak basın yayın gerçek anlamda özgür olacak, hertürlü politik örgütlenmenin engelleri kaldırılacaktır. Bağımsız ve güvenceli yargı gerçekleştirilecek, hukuk sistemi çağdaş ve ileri bir demokrasiye uygun biçimde yeniden düzenlenecektir.
Kürt sorunun adil demokratik ve barışçıl çözümü sağlanacaktır… l982 Anayasası demokratikleşmenin önündeki en büyük engellerden birini oluşturmaktadır… Partimiz otoriter ve totaliter yönetimler kurulmasına imkan vermeyen insan hak ve özgürlüklerine dayalı; çoğulcu ve katılımcı; sosyal hukuk devleti ilkelerine bağlı, devleti halkın hizmetinde gören demokratik sivil toplum anayasasının hazırlanması ve kabulü için gerekli hertür çabayı gösterir…” denilmektedir.
Demokrasi Partisi mücadele yöntemleri ve hedefleri konusunda görüşleri net olan bir partidir. Böylesi bir partiyi ülke topraklarını ayıracak, ayrı bir rejimde devlet kuracak şekilde suçlamanın makul dayanakları gösterilmemiştir. Partinin amacı ve kastı konusunda bağlayıcı belgeleri birçok açıklama ve eylemi gözardı edilmiştir.
Türkiye, tarihten gelen bir gerçeklikle, değişik dinlerin, dillerin, kültürlerin, etnik yapıların, bulunduğu çok renkli bir mozaik ve güzelliği yansıtmaktadır. İnsan hakları demokrasi, kardeşlik ve barış ortamı temelinde bazı sorunların çözümünü istemek partilerin en başta gelen görevidir. Bu görev hukuk sınırları içinde, yasal zeminde, şiddete başvurulmadan yerine getirilmiştir.
Hukuk, yukarıda saydığımız tüm olguları birlikte ele almak durumundadır. Yasal demokratik çalışma engellenmemeli, düşünce suç sayılmamalıdır.
Sonuç: Açıklanan nedenlerle:
1- Ön savunmamızda belirttiğimiz gibi, Ankara DGM’deki 1993/114-115’e derdest dosyalar ile Avrupa İnsan Hakları Komisyonunda derdest olan HEP davasının “bekletici sorun” olarak kabulünü,
2- 3713 sayılı Yasa’nın 9, SPY’nın 78, 81 ve ilgi maddelerinin, Anayasaya aykırılığının incelenerek iptaline karar verilmesini,
3- Erbil ve Bonn konuşması ile ilgili, usule, hukuka ve ahlaka aykırı deliller karşısında, sağlıklı delil toplama istemimizin kabulünü,
4- Duruşma isteğimizin bu aşamadan sonra, toplanacak delillerde dikkate alınarak kabulünü,
5- Demokrasi Partisi’nin kapatılmasına, ilişkin istemin Reddine; karar verilmesini saygıyla arz ve talep ederiz.”
VI- DAVANIN EVRELERİ
Dava Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 2.12.1993 gün, SP.52 HZ 1993/55 sayılı iddianamesiyle açılmıştır.
Anayasa Mahkemesi’nin 7.12.1993 günlü toplantısında önsavunma, esas hakkında görüş ve son savunma ile ilgili işlemlerin yürütülmesi kararı oybirliğiyle alınmıştır.
17.12.1993 günü Demokrasi Partisi Genel Başkanı Hatip Dicle Ön Savunma için ek süre isteminde bulunmuştur.
Anayasa Mahkemesi 21.12.1993 günü oybirliği ile aldığı kararla ek süre istemini yerinde bularak davalı Demokrasi Partisi’ne Ön Savunmasını hazırlayabilmesi için evvelce verilen otuz günlük ön savunma süresinin bitiminden başlamak üzere onbeş gün ek süre verilmesine karar vermiştir.
Demokrasi Partisi vekilleri Av. Çetin Özek, Av. Hasip Kaplan ve Murat Bozlak tarafından Mahkememize verilen 10.1.1994 günlü dilekçe ile davanın 27.3.1994 günü yapılacak mahalli genel seçimler sonrasına bırakılması istenmiştir.
Anayasa Mahkemesi 20.1.1994 günü oybirliği ile verdiği kararla davalı Parti vekillerinin davanın görülmesinin 27.3.1994 tarihinden daha sonraki bir tarihe bırakılması yolundaki istemi Ceza Muhakemeleri Usulü Yasası hükümlerine uygun bulmayarak istemi red detmiştir.
Demokrasi Partisi’nin kendilerine yapılacak tebligatın Av. Hasip Kaplan’a yapılması istemini içeren dilekçesi 28.1.1994 günü 88 sayı ile Anayasa Mahkemesi kaydına geçirilmiştir. Durum Anayasa Mahkemesi’nce 31.1.1994 günlü 159 sayılı yazı ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na bildirilmiştir.
Anayasa Mahkemesi 1.3.1994 günü yaptığı toplantıda;
a- Davada gerekli bilgilerin doğrudan ve daha doyurucu düzeyde alınabilmesi için Anayasa’nın 149. maddesinin dördüncü fıkrası ile 2949 sayılı Yasa’nın 33. maddesi gereğince sözlü açıklama toplantısının 22.3.1994 günü saat 14.30’da yapılmasına,
b- Sözlü açıklamada bulunmak üzere davalı Parti Genel Başkanı ile Parti’yle üyelik ilişkisi sürüyorsa, söz ve eylemleri kapatma nedenleri arasında gösterilen önceki Genel Başkan Yaşar Kaya’nın ayrıca genel başkanlıkça görevlendirilecek iki temsilcinin, çağrılmasına,
Dosyaya konulup incelenmesi istenilen başka belge ve bilgilerin sözlü açıklama sırasında sunulabileceklerine,
Oybirliğiyle karar vermiştir.
Av. Hasip Kaplan 7.3.1994 günü Anayasa Mahkemesi Başkanlığı’na yazdığı yazıda otuz günlük savunma süresine ek olarak otuz gün daha süre verilerek toplam altmış günlük süre tanınmasını istemiştir.
Anayasa Mahkemesi 18.3.1994 günü oybirliği ile aldığı kararla istemi yerinde bulmuş ancak otuz günlük sürenin bitiminden başlamak üzere yirmi gün ek süre verilmesine karar vermiştir.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı 21.3.1994 günlü ve SP.Muh 1994/109 sayılı yazısında Anayasa Mahkemesi’nin 1.3.1994 gün ve Esas 1993/3 (Siyasî Parti Kapatma) sayılı kararının parti avukatları Av. Murat Bozlak ve Av. Hasip Kaplan’a tebligat çıkarıldığını belirtmiş ve tebliğ mazbatasının aslını ekte sunmuştur.
22.3.1994 günü Demokrasi Partisi temsilcilerinin sözlü açıklamaları dinlenmiştir. Sözü açıklamaya Demokrasi Partisi Genel Başkan Vekili Remzi Kartal ve Av. Hasip Kaplan katılmışlardır.
VII- İNCELEME
Ön Sorunlar Yönünden
Davanın Siyasî Partiler Yasası’nın 9. maddesine aykırı açılıp açılmadığı Sorunu
Davalı Parti, Ön Savunması’nda davanın Siyasî Partiler Yasası’nın 9. maddesine aykırı açıldığını ileri sürmüştür.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise Esas Hakkındaki Görüşünde Özetle; Siyasî Partiler Yasası’nın Dördüncü Kısmı’ndaki yasaklara aykırı davranılması durumunda ihtara gerek olmadan doğrudan kapatma davası açılabileceğini bildirmiştir.
Siyasî Partiler Yasası’nın 9. maddesine göre; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı kurulan partilerin, tüzük, programları ile kurucularının hukuksal durumlarının Anayasa’ya ve yasa hükümlerine uygunluğunu ve ayrıca, verilmesi gerekli bilgi ve belgelerin tamam olup olmadığını kuruluşlarından sonra öncelikle ve ivedilikle incelemek durumundadır. Cumhuriyet Başsavcılığı, aynı maddeye dayanarak saptadığı noksanlıkların giderilmesini, gerekli göreceği ek bilgi ve belgelerin gönderilmesini yazı ile isteyebilecektir. Bu isteğe uyulmamasının yaptırımı da, siyasî partilerin kapatılmasına ilişkin hükümlerin uygulanmasıdır. Böylece Cumhuriyet Başsavcılığı’nın partileri denetleme görevinin içeriği ve sınırı belirlenmiş olmaktadır. Siyasî Partiler Yasası’nda kurulan partilerin tüzük ve programları ile kurucularının hukuksal durumlarıyla her türlü eylemlerinin doğrudan kapatma nedenleri yönünden Anayasa ve yasa hükümlerine aykırı olması ya da bunlarda noksanlıklar saptanması durumları birbirinden ayrılmış ve değişik hukuksal sonuçlara bağlanmıştır. Şöyle ki; Cumhuriyet Başsavcılığı’nca saptanan noksanlıkların giderilmesi, gerekli görülen ek bilgi ve belgelerin gönderilmesi, yazı ile istenmedikçe, bu nedene dayanılarak siyasî partilerin kapatılmasına dair hükümlerin uygulanmamasına, yani yazılı istemin dava açmanın ön koşulu niteliğini almış olmasına karşı, kurulan partilerin tüzük ve programları ile kurucularının hukuksal durumlarının ve her türlü eylemlerinin doğrudan kapatılma nedenleri yönünden Anayasa’ya ve yasa hükümlerine aykırı olması nedeniyle kapatılmaları için dava açılması, 104. madde dışında böyle bir önkoşula bağlanmamıştır.
Cumhuriyet Başsavcılığı Demokrasi Partisi’nin, dava konusu iki konuşma ve bir bildirisinin Siyasî Partiler Yasası’nın Dördüncü Kısmı’nda yer alan 78. ve 81. maddelerinin (a) ve (b) bentlerine aykırılığı nedeniyle kapatılmasını istemektedir. Bu nedenle Siyasî Partiler Yasası’nın 9. maddesinde Cumhuriyet Başsavcılığı’na noksanlıkların giderilmesi ile ilgili olarak tanınan yetkiyi yukarıda belirtilen aykırılıkları da kapsayacak bir duruma getirmek ve bu hususu bir dava koşulu olarak kabul etmek, siyasî partilerin tüzük, program ve faaliyetlerinin Yasa’nın Dördüncü Kısmındaki “Siyasî Partilerle İlgili Yasaklar”a aykırı olmaları durumunda, bu koşul yerine getirilmeden, doğrudan 100 ve 101. maddelerdeki nedenlerle kapatma davası açılmasına olanak vermemek anlamına gelir. Bu nedenle, Siyasî Partiler Yasası’nın 9. maddesine göre Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca uyarı yapılmadan açılmış bulunan davanın Yasa’nın Dördüncü Kısmı’ndaki yasaklara aykırılıktan ileri gelmesi nedeniyle davalı Parti’nin itirazı yerinde görülmemiştir. Yılmaz ALİEFENDİOĞLU bu görüşe katılmamıştır.
Yargılamanın Duruşmalı Yapılıp Yapılmaması Sorunu
Davalı Parti savunmalarında davanın duruşmalı görülmesini istemiştir. Demokrasi Partisi’ne göre anayasal ve yasal düzenleme duruşma yapılmasına engel değildir; bu nedenle duruşma yapılmalıdır. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı Esas Hakkındaki Görüşünde bu düşünceye katılmamış ve istemin reddi gerektiğini belirtmiştir.
Anayasa’nın 149. maddesinin son fıkrasında, “Anayasa Mahkemesi Yüce Divan sıfatıyla baktığı davalar dışında kalan işleri dosya üzerinde inceler” denilmektedir. 2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Yasa’nın 33. maddesinde de Anayasa’daki hüküm doğrultusunda siyasî partilerin kapatılmasına ilişkin davaların Ceza Muhakemeleri Usulü Yasası hükümleri uygulanmak yoluyla dosya üzerinden incelenip karara bağlanacağı belirtilmiştir. Aynı kural, Siyasî Partiler Yasası’nın 98. maddesinin ilk fıkrasında kapatma davasından söz edilmek suretiyle yinelenmiştir. Buna göre, siyasî parti kapatma davalarında Ceza Muhakemeleri Usulü Yasası’nın uygulanacağı kabul edilmiş, ancak duruşma ilkesi benimsenmemiştir. Ayrıca siyasî partilerin kapatılması ile ilgili davalarda Mahkememizde duruşma yerine yazılı yargılama usulünün devamı mahiyetinde olan sözlü açıklama yapabilmektedirler. Davalı Siyasî Parti de bu yoldan yararlanmış ve kendi yönünden uygun gördüğü açıklamaları sözlü olarak yapmıştır. Bu nedenle, siyasî parti kapatma davalarında duruşma yapılması olanağı olmadığından davalı Parti’nin bu konudaki isteminin reddi gerekir.
Kapatma Davasına Neden Gösterilen Konuşmalar ve Bildiri Hakkında Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde Dava Açılması ve Halkın Emek Partisi’nin Kapatılmasına İlişkin Anayasa Mahkemesi Kararına Karşı Avrupa İnsan Hakları Komisyonuna Başvurulmasının Bekletici Neden Sayılıp Sayılmaması Sorunu
Davalı Parti’ye göre, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde bakılmakta olan (1993/114-115’e) davalar kapatılma isteminin dayanağını oluşturduğundan bu davaların sonuçlanmasının beklenmesi gerekmektedir. Yine, Halkın Emek Partisi’nin kapatılmasına ilişkin kararın bireysel başvuru yoluyla Avrupa İnsan Hakları Komisyonunca incelenmekte olması da bekletici bir sorun sayılmalıdır. Çünkü
Anayasa’nın 90. maddesine göre, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi iç hukukta bir yasa hükmündedir.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı davalı Parti’nin bu konudaki isteminin reddi gerektiği görüşündedir.
Hukukta bekletici neden, bir davanın sonuçlandırılmasının kimi zaman o mahkemenin yetkisi dışında kalan bir sorunun çözümlenmesine bağlı olduğu durumlarda ortaya çıkmaktadır. Bu bakımdan bekletici neden, bir davanın görülmesi sırasında ortaya çıkan ancak konunun o mahkemenin görev ve yetkisi dışında kalan fakat davanın esastan çözümüne etkisi olan uyuşmazlıktır. Görülmekte olan bir dava sırasında, ileri sürülen Anayasa’ya aykırılık savları bekletici neden olarak kabul edilmiştir.
Konuşmaları yapan kişi ile bildiriyi yayımlayan parti merkez yönetim kurulu üyeleri hakkında açılmış kişisel ceza davaları ve Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na bireysel başvuruda bulunulmuş olması ile siyasî parti kapatma davası arasında, kapatma davasının sonucunu etkileyebilecek doğrudan bir ilişki bulunmamaktadır. Gerek Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin gerek Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’nun verecekleri kararlar olaylarla sınırlı olup bu davayı etkilemez. Görülmekte olan davanın konusu yönünden ortada bekletici sorun saymayı gerektirecek bir durum söz konusu değildir.
Siyasî Partiler Yasası’nın 78. ve 81. Maddelerinin Anayasa’ya Aykırılığı Nedeniyle İptali veya İhmali Sorunu
Davalı Parti savunmalarında, Anayasa’nın Geçici 15. maddesinin son fıkrasında yer alan “… bu dönem…” sözcüklerinin birinci fıkrayla bağlantılı ve onu açıklayıcı nitelikte olduğunu Anayasa’ya aykırılık savının birinci fıkrada belirtilen “12 Eylül 1980 tarihinden, ilk genel seçimler sonucu toplanacak TBMM Başkanlık Divanı oluşuncaya kadar geçecek süre içinde” ileri sürülemeceği görüşüyle Geçici 15. maddenin Anayasa’ya aykırılık savını önlemediğini, ayrıca yürürlükte bulunan Siyasî Partiler Yasası’nın günümüzde Millî Güvenlik Konseyi döneminde yürürlüğe konulan içeriğe ve bütünlüğe sahip olmadığını belirterek bu Yasa’nın 78. ve 81. maddelerinin Anayasa’ya aykırılığını ileri sürmüştür.
Buna karşılık, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı Esas Hakkındaki Görüşünde 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası bu dönem içerisinde çıkarılmış bulunduğundan Anayasa’nın geçici 15. maddesi kapsamına girdiği için davalı Parti’nin Anayasa’ya aykırılık savını ciddi görmemekle reddini istemiştir.
Söz konusu yasal düzenlemeler, Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerinde yer alan hükümlerin gereklerini yerine getirmek amacıyla yapılmıştır. Ancak, bunların Anayasa’ya uygunluğunu tartışmak Anayasa’nın geçici 15. maddesinin açıklığı karşısında olanaksızdır. Anayasa Mahkemesi’nin yerleşik içtihadına göre, Anayasa’nın geçici 15. maddesinin son fıkrası ile birinci fıkrası arasında, belirli bir dönemde çıkarılan yasalar hakkında Anayasa’ya aykırılıkların iddia edilememesi yönünden belli bir zaman ayrımı yapılmamış, üçüncü fıkrada yer alan “bu dönem” sözcükleri birinci fıkrada açıklanmıştır. Böylece, belirli bir dönemde çıkarılan yasalar için Anayasa’ya aykırılık savında bulunulamayacağı öngörülmüştür. Geçici maddeler uygulama süreleriyle değil, geçici olarak düzenledikleri hukuksal ilişki ve kurumlarla kendisi ve bağlı olduğu temel metinlerin içerikleri ve verdikleri anlam ile değerlendirilmelidir. Geçici maddeler değişik hukuksal düzenlemeler arasında bağlantı kurar, kazanılmış hakların saklı tutulmasını ve uygulamanın geniş bir zaman dilimine yayılmasını sağlar. Geçici maddelerle temel hükümlerin farkı budur. Hukuksal değer bakımından ise, geçici maddelerle temel hükümler arasında bir farklılık bulunmamaktadır. Anayasa’nın açık olarak düzenlediği bir konunun Anayasa Mahkemesi tarafından uygulanmaması düşünülemez. Bu nedenle, Anayasa’nın geçici 15. maddesine göre, 12 Eylül 1980’den ilk genel seçimler sonucu toplanacak Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Başkanlık divanı oluşturuluncaya (6 Aralık 1983) kadar geçen süre içinde çıkarılmış olan yasaların Anayasa’ya aykırılığı ileri sürülemeyeceğinden, bu dönem içinde çıkarılmış bulunan 22.4.1983 günlü, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun şimdiye kadar bir değişikliğe uğramıyan 78. ve 81. maddelerinin Anayasa’ya aykırılığı savında bulunulamaz. Geçici 15. madde kapsamı içine giren Yasa’nın kimi kuralları daha sonra yeniden düzenlenmişse de Yasa’nın tümü değil ancak değişiklik yapılan kurallar hakkında Anayasa’ya uygunluk denetimi yapılabilir.
Diğer yönden davalı Parti tarafından, Siyasî Partiler Yasası’nın ilgili hükümlerinin yerine Anayasa ve Türkiye’nin imzaladığı uluslararası insan hakları sözleşmelerinin uygulanması istenmiştir.
Bir yasa kuralının ihmalinin söz konusu olabilmesi için aynı konuyu düzenleyen ve birbiriyle çelişen yasa ve Anayasa kuralının bulunması gerekir. Bu durumda çözümün Anayasa kuralları yönünden aranması doğaldır. Anayasa’nın geçici 15. maddesinin varlığı, Anayasa’nın tümlüğü içinde bir çelişkiyi değil gözetilmesi zorunlu bir ayrık durumu yansıtmaktadır. Geçici 15. maddenin içeriği, konuyu açık biçimde ortaya koymuştur. Anayasa Mahkemesi’nin bu kuralı yok sayması olanaksızdır.
Anayasa Mahkemesi’nce Bir yasa kuralının ihmali, incelenmekte olan işte uygulanacak kural hakkında iptal davası açılmamış olsa bile o kuralın Anayasa’ya aykırılık nedeniyle iptal edilebilecek nitelikte olması koşuluna bağlıdır.
Belirtilen kuralların, Anayasa’nın geçici 15. Maddesi karşısında, Anayasa’ya uygunluk denetimi yapılmasının olanaksızlığı nedeniyle ihmal edilmeleri de sözkonusu olamaz.
Bu nedenlerle Siyasî Partiler Yasası’nın ilgili kurallarının iptal ya da ihmal edilmesi istemi yerinde görülmemiştir.
Güven DİNÇER ve Yılmaz ALİEFENDİOĞLU bu görüşlere katılmamışlardır.
5- Terörle Mücadele Yasası’nın 9. Maddesinin Anayasa’ya Aykırılığı Sorunu
Davalı Parti, Savunmalarında 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasası’nın 9. maddesinin Anayasa Mahkemesi’nin siyasal partiler üzerindeki münhasır denetim yetkisini ortadan kaldırdığı ve bu nedenle de Anayasa’ya aykırı olduğu savında bulunmuştur. Sözlü açıklama sırasında 9. madde konusunun açıklığa kavuşturulması davalı Parti vekili Av.Hasip Kaplan’dan istenmiştir. Davalı vekili ise şunları belirtmiştir:
“9. madde gereği Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde bir soruşturmanın delilleri dışında iddianameye dayanak edilen başka bir delil yoktur. Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin hazırlık dosyalarından alınan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Siyasî Partiler Yasası’nın 106. maddesi fıkrası uyarınca aldığı belgeler delil olarak gösteriliyor. Şimdi Anayasa münhasır yargısal denetimi Yüce Anayasa Mahkemesi’ne verecek, bunun yanında Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi 9. maddeye dayanarak “terör suçu kapsamındadır” deyip bir kovuşturma açacak ve o kovuşturma bugün burada delil olarak sunulacak.”
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, Esas Hakkında Görüşünde özetle, iptali istenen kuralın davada uygulanacak kural olmadığından istemin reddini talep etmiştir.
2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Yasa’nın 18. maddesinin ikinci bendinde “Mahkemelerce kendisine Anayasa’nın 152 nci maddesine göre intikal ettirilen işleri ve Yüce Divan sıfatıyla çalışırken veya siyasî partilerin kapatılmasına ilişkin davalarda aynı madde gereğince ön mesele olarak bakması gereken işleri karara bağlamak” Anayasa Mahkemesi’nin görev ve yetkileri içinde sayılmıştır. Anayasa Mahkemesi Yüce Divan olarak görev yaparken ve siyasî parti kapatma davalarında Anayasa’nın 152. maddesindeki “bir davaya bakmakta olan mahkeme”dir. Bu nedenle, Anayasa’nın 152. maddesine ve 2949 sayılı Yasa’nın 28. maddesine göre, Anayasa’ya aykırılık iddiasında bulunulan veya aykırı görülen Yasa kuralının “o davada uygulanacak kural” olması gerekmektedir.
3713 sayılı Yasa’nın 9. maddesinde: “Bu Kanunun kapsamına giren suçlarla ilgili davalara Devlet Güvenlik Mahkemelerinde bakılır ve bu suçları işleyenler ile bunların suçlarına iştirak edenler hakkında bu Kanun ve 2845 sayılı Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun Hükümleri uygulanır.” denilmektedir. Oysa, Demokrasi Partisi hakkındaki dava Siyasî Partiler Yasası’nın 78., 81. ve 101. maddelerine göre açılmıştır. Bir başka deyişle, bu davada uygulanacak yasa kuralları Siyasî Partiler Yasası ile Anayasa Mahkemesi’nin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri hakkındaki Yasa’nın belirli kurallarıdır. 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasası’nın iptali istenen 9. maddesinin bu davada uygulama yeri yoktur.
Açıklanan nedenlerle, iptali istenen 3713 sayılı Yasa’nın 9. maddesi görülmekte olan davada uygulanacak kural olmadığından isteğin reddi gerekir.
Esas Yönünden
Genel Açıklama
Genel ve eşit oy hakkı; çoğulcu, katılımcı kurallar ve kurumlar düzeni olan çağdaş demokrasilerde yurttaşların devlet yönetimine katılmalarının temel koşuludur. Bu yolla söz sahibi olup etkinlik kazanma olanağı elde edilirse de kişilerin ayrı ayrı güçleriyle sonuç almaları güçtür. Bireysel iradeleri birleştirip yönlendirerek onlara ağırlık kazandıran özgün kuruluşlara gereksinim duyulmuştur. Bu kuruluşlar, dağınık siyasal tercihleri birleştirip açıklık ve güç sağlayarak devlet hizmetlerini daha yararlı kılmak, hak ve özgürlükleri güvenceye bağlayarak toplumsal barışı güçlendirmek, anayasal ilkeler doğrultusunda kamuoyu oluşturarak ulusal yaşama daha çok aydınlık getirmek yönünden vazgeçilmez öneme sahip olan siyasal partilerdir.
Anayasa’nın 68. maddesinin ikinci fıkrasında “Siyasî partiler demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır.” ilkesine yer verildikten sonra üçüncü fıkrasında da “Siyasî Partiler önceden izin almadan kurulurlar ve Anayasa ve kanun hükümleri içinde faaliyetlerini sürdürürler.” denilmektedir.
Siyasal partilere ilişkin Anayasa kuralları gözden geçirilirse Anayasakoyucunun demokrasinin benimsenmesi yönünden bu konuya özel bir önem ve değer vermiş olduğu görülür.
Siyasal partilerin kuruluş ve çalışmalarının özgürlük içinde olması temel ilkedir. Siyasal partiler, belli siyasî düşünceler çerçevesinde birleşen yurttaşların özgürce kurdukları ve özgürce katılıp ayrıldıkları kuruluşlardır. Kamuoyunun oluşumunda önemli etkinliği olan siyasî partiler, yurttaşların istem ve özlemlerinin gerçekleşmesine çalışan ve siyasal katılımları somutlaştıran hukuksal yapılardır.
Demokrasinin simgesi sayılan, olmazsa olmaz koşulu olarak nitelenen, özgürlük ve hukuksallığın ulusal araçları durumunda bulunan siyasî partilerin, devlet yönetimindeki etkinlikleri ve ulusal istencin gerçekleşmesindeki rolleri nedeniyle, Anayasakoyucu, onları öteki tüzelkişilerden farklı tutup, kurulmalarından başlayarak çalışmalarında uyacakları esasları ve kapatılmalarında izlenecek yöntem ve kuralları özel olarak belirlemekle kalmamış, Anayasa’nın 69. maddesinin son fıkrasında, çalışma, denetleme ve kapatılmalarının Anayasa’da belirlenen ilkeler çerçevesinde çıkarılacak bir yasayla düzenlenmesini uygun bulmuştur.
Anayasa’nın anılan buyurucu kuralı uyarınca 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası çıkarılmış; siyasî partilerin kuruluşlarından başlayarak çalışmaları, denetimleri, kapatılmaları konularında, belirli bir sistem içerisinde, çok ayrıntılı kurallar getirmiştir. Getirilen sistemde, Anayasa’da da yer alan yasaklara uymayan siyasal partilerin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca izleneceği ve gerektiğinde kapatılmaları için Anayasa Mahkemesi’nde dava açılacağı öngörülmüştür.
Siyasal partilerin, demokratik yaşamın vazgeçilmez öğeleri olmaları, devlet örgütü ve kamu hizmetleriyle yoğun ilişki içinde bulunmaları, onların her istediklerini yapabilecekleri anlamına gelmez. Siyasal partilerin baskı ve engellerden uzak kalmalarını sağlamaya yönelik kurulma ve çalışma özgürlüğü, Anayasa ve bu alanı düzenleyen yasalarla sınırlıdır. Bu belirleme aynı zamanda demokratik hukuk devleti olmanın da bir gereğidir. Nitekim Anayasa’nın 2. maddesinde “Türkiye Cumhuriyeti… demokratik… bir hukuk devletidir.” denilmektedir.
Hukuk devleti, Anayasa Mahkemesi’nin birçok kararında yinelenip vurgulandığı üzere insan haklarına saygılı ve bu hakları koruyan, toplum yaşamında adalete ve eşitliğe uygun bir hukuk düzeni kurarak bu düzeni sürdürmekle kendisini yükümlü sayan, tüm davranışlarında hukuk kurallarına ve Anayasa’ya uyan, işlem ve eylemleri bağımsız yargı denetimine açık olan devlet demektir.
Varlığı ve etkisi, işlevleriyle ortaya çıkan devlet, belirli topraklar üzerinde yerleşmiş, bağımsız ve egemen aynı üstün güce bağlı örgütlü insanlar topluluğu olarak tanımlanır. Bu tanıma göre, ülke ve ulus bütünlüğüyle egemenlik, yasalara dayanan bir otoriteye bağlı örgütlenme ve eşitlik ilkesi bir devlet için vazgeçilmez ögeler demektir. Her canlının ve insanların kendilerini koruma içgüdüsünde olduğu gibi, devletlerin de saldırı ve ondan doğacak tehlikelerden kendi varlığını koruması, uluslararası hukuk düzeninde kabul edilmiş temel bir haktır.
Devletler hukukunda, genellikle, “devletin varlığını güçlendirerek sürdürmek, bağımsızlığına ve geçerli yapısına yönelik tehlikelere karşı önlemler alıp uygulamak” yetkisi biçiminde tanımlanan kendini koruma hakkı, insan hak ve özgürlüklerinden başlayarak demokratik toplum düzenini bozucu, devletin ögelerini yıkıcı eylemleri karşılayacak her tür çabayı kapsar. Bunların başında, bireylerin ve devletin varlığını koruma hakkının bulunduğu tartışmasızdır. Devletin temel dayanaklarını, sürekliliğini ve demokrasiyi yokedici sakıncaları gidermek için yasal düzenlemelerin gerçekleştirilmesi hukuk devleti için en doğal davranıştır. Bu bakımdan Siyasî Partiler Yasası’nda yer alan konuyla ilgili düzenlemeler, devletler hukukunda öngörülen devletin kendini ve halkını koruma hakkının kapsamı içinde kalmaktadır. Durumun demokrasi ilkeleriyle çatışan bir yönü yoktur. Dayandığı temelleri korumak amacıyla hukuk içinde aldığı önlemler nedeniyle bir devletin kusurlu bulunup suçlanması düşünülemez. Ülkesi ve ulusuyla birlikte kendini korumayan devlet, devlet olamaz.
Anayasada, kişilerin hak ve ödevleri, siyasî haklar ve ödevler ile siyasî partilerin bağlı olacakları esaslar ayrı kurallarla düzenlenmiştir.
Demokrasilerde Anayasa’nın güvence altına aldığı hakların kullanılması ile belirlediği ödevlerin yerine getirilmesinde ülke düzeyinde etkinliği olan siyasal partilerin, demokratik devlet yapısı ile ülke ve ulus bütünlüğünün korunması için konulmuş Anayasa ve yasa kurallarına uymaları yalnız varlıklarının doğal gereği olmayıp aynı zamanda bir Anayasa buyruğudur.
Anayasa ve Siyasî Partiler Yasası’nın İlgili Kuralları
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca davalı Siyasî Parti’nin, Anayasa’nın Başlangıç Kısmı ile 2., 3., 14., 69. maddelerine; 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın ise 78. ve 81. maddelerinin (a), (b) bentlerine aykırılıkta bulunduğu ileri sürülerek aynı Yasa’nın 101. maddesinin (b) bendi uyarınca kapatılması istenilmektedir.
Siyasî Partilerin kapatılmalarıyla ilgili düzenlemelerin kaynağı, Devletin temel ögelerini belirleyerek bunları güvenceye bağlayan ve toplumsal uzlaşmanın temelini oluşturan Anayasa’nın aşağıdaki maddelerinde yer alan kurallardır:
“MADDE 1.- Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.”
“MADDE 2.- Türkiye Cumhuriyeti toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.”
“MADDE 3.- Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.
Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır.
Millî Marşı “İstiklal Marşı”dır.
Başkenti Ankara’dır.”
“MADDE 4.- Anayasanın 1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2 nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.”
Anayasakoyucu, bu kurallarla ulusal birliğimizin değişmezliğiyle ülke bütünlüğünü ve devletin tekil yapısını ortaya koymuştur. Burada öncelikli olanlar ülke-ulus bütünlüğüyle Atatürk millîyetçiliğidir.
Vatana ve ulusa bağlılığın, sevgi ve kardeşliğin, içte ve dışta barışın simgesi sayılan, tüm bireyleri eşitlik ve adaletle kavrayıp çağdaş evrensel değerlerle birleşen bu ilkeler, yaşamın her alanda çağdaşlaşmasının ve demokratikleşmesinin kaynağı ve dayanağıdır.
Siyasî partilerin çalışmaları ve programları yönünden Anayasa’ya aykırılık, yalnızca Anayasa’da sayılan parti yasaklarına ilişkin hükümlerle sınırlıdır.
Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerinde yer alan yasaklar şunlardır:
– Siyasî partilerin tüzük ve programları, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, ulus egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz.
– Sınıf ve zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı amaçlayan siyasî partiler kurulamaz.
– Siyasî partiler yurt dışında örgütlenip çalışma yapamazlar, kadın ya da gençlik kolu ve benzeri biçimde ayrıcalık yaratan yan kuruluşlar kuramazlar.
– Siyasî partiler tüzük ve programları dışında çalışma yapamazlar.
– Siyasî partiler, temel hak ve özgürlüklerin kötüye kullanılmasına karşı 14. maddeyle konmuş olan sınırlamaların dışına çıkamazlar.
– Siyasî partiler, kendi siyasetlerini yürütmek ve güçlendirmek amacıyla dernekler, sendikalar, vakıflar, kooperatifler ve kamu kuruluşu niteliğindeki meslek kuruluşları ve bunların üst kuruluşları ile siyasî ilişki ve işbirliği içinde bulunamazlar ve bunlardan maddî yardım alamazlar.
– Siyasî partilerin parti içi çalışmaları ve kararları demokrasi esaslarına aykırı olamaz.
– Siyasî partiler yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan, yabancı ülkelerdeki dernek ve gruplardan yardım ve emir alamazlar; bunların Türkiye aleyhindeki karar ve etkinliklerine katılamazlar.
Bu yasakların kimileri doğrudan kapatma nedeni değildir.
Siyasî partilerin doğrudan kapatma nedenlerinden biri Anayasa’nın 69. maddesinin birinci fıkrasında gösterilmektedir. Bu fıkraya göre; siyasî partiler, tüzük ve programları dışında faaliyette bulunamazlar; Anayasa’nın 14. maddesindeki sınırlamalar dışına çıkamazlar; çıkanlar temelli kapatılır. Böylece, siyasî partilerin tüzük ve programları dışında faaliyette bulunmaları değil; Anayasa’nın 14. maddesindeki sınırlamalar dışına çıkmaları doğrudan kapatma nedenidir. Diğer bir doğrudan kapatma nedeni bu maddenin 8. fıkrasında yer almaktadır. Bu fıkraya göre de; siyasî partiler, yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan, yabancı ülkelerdeki dernek ve gruplardan yardım ve emir alamazlar; bunların Türkiye aleyhindeki karar ve faaliyetlerine katılamazlar. Bu hükme aykırı davranan siyasal partiler temelli kapatılır.
Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü ve beşinci fıkralarında -“Siyasî partilerin tüzük ve programları, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, millet egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz.”, -“sınıf ve zümre egemenliğini veya herhangi bir diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayan siyasî partiler kurulamaz.” denilmektedir. Bu kurallarda yeralan “olamaz” ve “kurulamaz” sözcüklerini doğrudan kapatma nedeni olarak anlamak gerekir.
Yılmaz ALİEFENDİOĞLU 68. madde ile ilgili bu görüşe katılmamıştır.
Gözönünde tutulması gereken diğer bir husus da, 68. maddenin beşinci fıkrasında yeralan kapatma nedeninin 69. maddenin birinci fıkrasının ikinci tümcesinde yer aldığıdır. Bu tümcenin atıfta bulunduğu 14. madde de açıkça sınıf veya zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü amaçlayan siyasî partilerin kurulmasını yasaklamaktadır.
Siyasî Partiler Yasası’nın 78. maddesinde;
“Siyasî Partiler:
a) Türkiye Devletinin Cumhuriyet olan şeklini; Anayasanın Başlangıç Kısmı’nda ve 2. maddesinde belirtilen esaslarını; Anayasanın 3. maddesinde açıklanan Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline, bayrağına, millî marşına ve başkentine dair hükümlerini; egemenliğin kayıtsız şartsız Türk milletine ait olduğu ve bunun ancak Anayasanın koyduğu esaslara göre yetkili organları eliyle kullanabileceği esasını; Türk milletine ait olan egemenliğin kullanılmasının belli bir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamayacağı veya hiçbir kimse veya organın, kaynağını Anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanamayacağı hükmünü, seçimler ve halk oylamalarının serbest, eşit, gizli, genel oy, açık sayım ve döküm esaslarına göre, yargı yönetim ve denetimi altında yapılması esasını değiştirmek;
Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, dil, ırk, renk, din ve mezhep ayrımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni kurmak;
Amacını güdemezler veya bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar, başkalarını bu yolda tahrik ve teşvik edemezler.
b) Bölge, ırk, belli kişi aile, zümre veya cemaat, din, mezhep veya tarikat esaslarına dayanamaz veya adlarını kullanamazlar.”
maddesinde;
“Siyasî Partiler:
a) Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerine millî veya dinî kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler.
b) Türk dilinden ve kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler ve bu yolda faaliyette bulanamazlar.”
hükümleri yer almaktadır.
2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın bu kurallarında, devletin tekliği ile ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünden söz edilmektedir. Bu maddeler, Anayasa’da yazılı soyut “Bölünmez bütünlük” ve “tekil devlet” kavramlarını açıklayarak somutlaştırmaktadır. Eş anlatımla, Siyasî Partiler Yasası, devletin tekliği, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü korumak amacıyla, ayrılıkçı akımların bir parti durumunda örgütlenmesini yasaklamakta ve yine siyasî partilerin federal bir sistemi savunamayacaklarını azınlık yaratamayacaklarını (özendirip kışkırtmayacaklarını), bölgecilik, ırkçılık yapamayacaklarını ve eşitlik ilkesini korumak zorunda olduklarını vurgulamaktadır. Böylece anayasal ilkeler Siyasî Partiler Yasası’yla yaşama geçirilip yaptırımlara bağlanmıştır.
3) Sav, Savunma ve Kanıtların Değerlendirilmesi
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı kapatma davasının delilleri olarak davalı Parti Genel Başkanı (eski) Yaşar Kaya’nın 29.5.1993 tarihinde Federal Almanya’nın Bonn; 15.8.1993 tarihinde Irak ‘ın Erbil kentlerinde yaptığı konuşmalarla Parti Merkez Yürütme Kurulu’nun 1993’ün Ağustos ayında yayımladığı “Demokrasi Partisinin Barış Çağırısıdır” başlıklı bildirisini Anayasa Mahkemesi’ne sunmuştur. Bu kanıtların davalı Parti’nin bu konudaki itirazlarıyla birlikte ele alıp değerlendirmek gerekmektedir:
(a) Yaşar Kaya’nın Federal Almanya’nın Bonn Kentindeki Konuşması:
Davalı Parti Ön Savunması’nda iddianamenin, parti ile ilgisi olmayan bir sanıkta ele geçirilen Bonn konuşmasıyla ilgili video kasete dayanılarak hazırlandığını, bunun dışında başkaca bir araştırmanın yapılmadığını, Ankara DGM’nin 93/114 Esas sayılı dosyasının delillere dayanak olarak gösterildiğini ve Bonn yürüyüşünün PKK Genel Sekreteri Abdullah Öcalan tarafından düzenlenmediğini belirtmiştir. Esas Hakkında Savunma Yazısında da Bonn Konuşmasının SPY’nın 101/b anlamında değerlendirilemeyeceğini çünkü Genel Başkanın bu sıfatla çağırılı olduğunun ve gittiğinin kanıtlanamadığını vurgulamıştır. Sözlü açıklamada da benzer savunmalar yapılmıştır.
Ancak İddianame incelendiğinde Bonn yürüyüşünün Abdullah Öcalan tarafından düzenlendiği yolunda bir iddianın olmadığı görülmektedir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Esas Hakkındaki Görüşünde de belirtildiği gibi konuşmanın yapıldığı toplantının veya yürüyüşün kimin tarafından düzenlendiğinin dava bakımından önemi yoktur. Herkese açık olan bir toplantıda, gizlilikten söz edilemeyeceğinden konuşmanın kimin tarafından kasete alınmış olmasının kanıtın geçerliliği yönünden önemi yoktur. Siyasî Partiler Yasası açısından önemli olan Yaşar Kaya’nın dava konusu konuşmayı yapıp yapmadığı ve konuşmanın içeriğidir. Yaşar Kaya Ankara DGM Cumhuriyet Savcılığı ve Yedek Hakimliği’ndeki 7.10.1993 günlü ifadesinde Bonn kentinde yapılan toplantıya Demokrasi Partisi’nin genel başkanı olarak katıldığını, konuşmanın bütünüyle kendisine ait olduğunu, bu konuşmada partisinin görüşlerini yansıttığını söylemiş ve Mahkeme’deki sorgusunda da Yedek Hakimlikteki ifadesinin doğru olduğunu, bu toplantı için Parti adına davet gelip gelmediğini bilmediğini, kendisinin genel başkan olarak her yerde partisini temsil edeceğini belirtmiştir.
Davalı Parti Erbil video kasetinin tesbit ediliş biçimine itiraz etmiş ve çevirinin konuşmanın aslını karşılamadığını ileri sürmüştür.
Irak Kürdistan Demokrasi Partisi’nin 11. Olağan Kongresi de açık bir ortamda yapılmış olduğundan, bir başka deyişle bir gizlilik veya kapalılık söz konusu olmadığından görüntünün tespit ediliş biçiminin yine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Esas Hakkında Görüşünde de belirtildiği gibi, araştırılmasına gerek yoktur. Ayrıca, Yaşar Kaya bu konuyla ilgili soruşturma aşamalarında bu Kongreye davet üzere DEP Genel Başkanı sıfatıyla katıldığını ve Parti adına konuşma yaptığını, konuşmanın, İddianameye konu edilen bölümünün, yaklaşık olarak kendisinin kongrede yapmış olduğu konuşma olduğunu kabul etmiştir. Genel Kurmay Başkanlığı’nca gönderilen Erbil konuşmasına ait kasetin 19.1.1994 gününde Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce izlenip Türkçeye çevirilmesi sırasında Yaşar Kaya da bulunmuş ve konuşmasını kendisi Türkçeye çevirmiştir. Yaşar Kaya’nın çevirisi ile Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 25.10.1993 günlü çevirisi arasında öze ilişkin hiçbir fark bulunmamaktadır. Bu nedenle, çevirinin konuşmanın özüne uygun yapılmadığı yolundaki savunmanın geçerli bir yanı yoktur.
(c) “Demokrasi Partisi’nin Barış Çağırısıdır” Başlıklı Merkez Yürütme Kurulu’nun Bildirisi:
Davalı Parti savunmalarında söz konusu bildirinin dağıtılmadığını, bildirinin partinin hangi organının tasarrufu olduğunun, bu konuda parti meclisinin bir kararının bulunup bulunmadığının araştırılmadığını ileri sürmüştür.
Ancak, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığı’nda alınan sanıkların ifadelerinde, sözkonusu bildirinin barış kampanyası dolayısıyla Merkez Yürütme Kurulu’nca hazırlandığı belirtilmiştir. Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin 1993/115 Esas sayılı dosyası incelendiğinde bildirilerin Diyarbakır, Malatya ve İzmir illerinde dağıtıldığı anlaşılmaktadır. Bu nedenle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın iddianamesinde belirttiği Siyasî Partiler Yasası’nın 101. maddesinde öngörülen “bildiri yayınlama” koşulunun gerçekleşmiş olduğundan kuşku duyulamaz. Merkez Yürütme kurulu’nun bu bildiriyi kendisine Kurultay’ca veya Parti Meclisi’nce verilen görev gereği yayımlanmış olması hukuksal durumda bir değişiklik oluşturmamaktadır. kurultayın veya Parti meclisinin bu nitelikte bir bildiri yayımlaması da Siyasî Partiler Yasası’nın 101. maddesinin (b) bendi gereğince bir kapatma nedenidir.
Siyasî Partiler Yasası’nın dördüncü kısmındaki yasaklara aykırılık durumunda partilerin kapatılmasını düzenleyen aynı Yasa’nın 101. maddesinin (b) bendi parti büyük kongresinde, merkez karar ve yönetim kurulunca veya bu kurulun iki ayrı kurul olarak oluşturulduğu durumlarda ilgili kurulca veya TBMM grup yönetim veya grup genel kurullarınca yasanın dördüncü kısmındaki hükümlere aykırı karar alınması veya genelge ve bidiriler yayımlanması veya karar alınmamış olsa bile kurullarca aynı hükümlere aykırı faaliyetlerde bulunulması yahut parti genel başkan veya genel başkan yardımcısı veya genel sekreterinin sözü edilen bu maddeler hükümlerine aykırı olarak sözlü ya da yazılı beyanda bulunması biçiminde bir düzenleme getirmektedir. Davada uygulanması gereken hüküm budur.
Demokrasi Partisi Merkez Yürütme Kurulu’nun durumu ise şöyle ele alınabilir: Davalı Parti Siyasî Partiler Yasası’nın 16. maddesinden yararlanarak yönetim ve yürütme organlarının yanında Tüzüğü’nün 22. maddesinde “parti meclisi”ni ve 25. maddesinde de “merkez yürütme kurulu” nu düzenlemiştir. Bu durum Siyasî Partiler Yasası’nın 101. maddesinin (b) bendinde merkez karar ve yönetim kurulunun iki ayrı kuruluş olarak oluşturulduğu durumda bu kurullardan birinin yazılı veya sözlü beyanlarının kapatmaya neden olabileceği biçimindeki düzenlemeye girmektedir. Parti’nin Merkez Yürütme Kurulu Parti Meclisi üyeleri arasından seçilen, Parti Meclisi’nden ayrı ancak ona bağlı olarak faaliyette bulunan bir yönetim organı olarak düzenlenmiş bulunmaktadır. Bu nedenle Merkez Yürütme Kurulu’nun bildirisinin Parti’nin tüzel kişiliğini bağlayacağından kuşku duyulamaz.
Davalı Parti elde edilen delillerin, özellikle Bonn ve Erbil konuşmalarının yasalara ve ahlaka aykırı yollardan elde edildiğini ileri sürmüştür. Ancak bu yasalara ve ahlaka aykırılık iddiasının temeli anlaşılamamıştır. Her iki toplantı da halka açık ve herhangi bir gizlilik olmadan gerçekleştirilmiştir. Bunun yanında insan hakları çiğnenerek elde edilmiş hiçbir delile de dayanılmamıştır. Bu nedenle Parti’nin bu konudaki itirazları yersizdir.
Davalı Parti, kasetlerin tek başlarına delil olamayacaklarını ileri sürmüştür. Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Askeri Yargıtay’ın kökleşmiş içtihatlarına göre ses bantları ve kuşkusuz video kasetleri yan delillerle doğrulandığı ölçülerde delil olarak kabul edilmektedir. Ancak, söz konusu kasetler çeşitli tanık beyanlarıyla pekiştirilmiştir. Kasetler daha önce bir çok kez belirtildiği gibi, yasa dışı yöntemlere başvurularak doldurulmuş değildir. Ayrıca, kasetlerin delil niteliği kazanması için devletin yetkili makalarınca çekilmesi gerektiği yolundaki savunma da yasal dayanaktan yoksundur. Anlatımlarla doğrulanan içerikleri yeterli kanı verecek biçimde sağlıklıdır.
Yukarıdan beri açıklandığı üzere dava dosyasında bulunan kanıtlardan ve özellikle DEP Genel Başkanı Yaşar Kaya’nın hâkim önündeki açık ikrarından dava konusu Bonn ve Erbil konuşmalarının DEP Genel Başkanı tarafından yapılmış olduğu ve yine mevcut kanıtlar ve Merkez Yürütme Kurulu Üyelerinin Savcı Önündeki Anlatımlarında da dava konusu Barış Bildirisinin DEP Merkez Yürütme Kurulu tarafından düzenlenip yayınlandığı anlaşılmıştır.
Burada öncelikle dava konusu, Demokrasi Partisi Genel Başkanı Yaşar Kaya’nın yaptığı konuşmalarla Parti Merkez Yürütme Kurulu’nun “Demokrasi Partisinin Barış Çağrısıdır” başlıklı bildirisinin Devletin Ülkesi ve Milletiyle Bölünmez Bütünlüğü’nün bozulması amacına yönelik olup olmadığının saptanması gerekmektedir.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ve bu ilkenin vazgeçilmez bir unsuru olan ortak dil, kültür, eğitim ve Atatürk Milliyetçiliği kavramları hukuksal, siyasal olduğu kadar , tarihsel ve sosyal gerçeklere dayanmaktadır.
Şöyleki:
“Bütünlük” ilkesi ilk olarak Misak-ı Millî’nin birinci maddesinde “… islâm çoğunluğu bulunan yerleşik toprak parçalarının tamamı hakikaten veya hükmen hiçbir sebeple ayırma kabul etmez küldür.” biçiminde yer almıştır.
Delegasyon Başkanı İsmet İnönü, Lozan Barış Andlaşması görüşmelerinde, bütünlük ilkesini “Büyük Millet Meclisi Hükümeti; Türk Yurdu’nun birliğine ve bölünmezliğine en büyük önemi vermekte, hakların ve ödevlerin, çıkarların ve yükümlülüklerin yurttaşlarca eşit olarak paylaşılması gerektiğine inanmaktadır.” biçiminde açıklamıştır.
Devletin, ülkesi ve milletiyle bölünmezliği ilkesi Anayasa’nın birçok maddesinde özellikle vurgulanmış, Türk Milleti’nin bağımsızlığı ve bütünlüğüyle, ülkenin bölünmezliğini korumak devletin temel amaç ve görevleri arasında gösterilmiştir. (Madde 5). Ülke ve ulus bütünlüğünü korumak için temel hak ve özgürlüklerin kısıtlanabileceği de kabul edilmiş, (Madde 13 ve 14) aynı amaçla basın ve dernek kurma özgürlüklerine özel sınırlamalar getirilmiş (Madde 28, 30, 33), gençlerin bu anlayış doğrultusunda yetişme ve gelişmelerini sağlayıcı önlemler alınması devlete özel görev olarak verilmiş (Madde 58), bilimsel araştırma ve yayında bulunma yetkisinin Devletin varlığı ve bağımsızlığıyla ulusun ve ülkenin bütünlüğü ve bölünmezliğine karşı kullanılamayacağı belirtilmiş (Madde 130), kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarına bu nedenlerle yönetimin müdahalesi uygun bulunmuş (Madde 135), birlik ve bütünlük konusunda işlenecek suçlar için özel mahkemelerin kurulması öngörülmüş (Madde 143), aynı konu, TBMM üyeleri ve Cumhurbaşkanı yeminlerinin temel öğelerinden birini oluşturmuş (Madde 81 ve 103), siyasî partilerin uyacakları esasların başlıcaları arasında yine “bölünmez bütünlük” ilkesi yer almıştır.
(Madde 68 ve 69)
Uluslar, varlıklarını tarihsel gelişmeler ve gerçeklerle kazanırlar. Ortak kültürün, sosyal dayanışmanın ve birlikte yaşama duygusunun doğuşu, gelişip güçlenmesi tarihe dayanır. Tek vücut durumunda ve tam ulus yapısı içinde bütünleşerek Kurtuluş Savaşı’nı yapmış halkın vatanı, Türk Vatanı; Milleti, Türk Milleti; Devleti de Türk Devleti’dir. Dünya, 11. yüzyıldan bu yana çağlar boyu Anadolu için “Türkiye” ve burada yaşayanlar için “Türkler” adını kullanmıştır. Bu durum, ulus bütünlüğü içinde yeralan farklı etnik grupları görmeme anlamına gelmez.
Gerek Anayasa’ya gerek Siyasî Partiler Yasası’na göre ülke ve ulus bütünlüğü, devletin bölünmezliğinin temel ögeleridir. Faaliyet, ister ülke, ister ulus bütünlüğüne yönelik olsun, sonuçta, devletin bölünmez bütünlüğünün tehlikeye girmesi söz konusudur. Ülke bütünlüğünün hedef alınmasının, ulus bütünlüğünü; ulus bütünlüğünün hedef alınmasının, ülke bütünlüğünü bozacağı kuşkusuzdur. Anayasa ve Yasa, bu değerleri birlikte ve ödünsüz, mutlak olarak korumayı amaçlamıştır. Hiçbir devlet bu konuda hoşgörülü davranmak ve ödün vermek yetkisini kendisinde göremez.
“Millet” kavramı; insanlığın gelişme süreci sonucunda vardığı en ilerlemiş birlikteliği oluşturan toplumsal yapıyı anlatır. “Ulus” ve yerine göre “Halk” sözcükleriyle de anlatılan bu yapı, bir gelişme düzeyini, bilinçli ve kişilikli bireyler olgusunu gösterir. “Milliyetçilik” ise, büyük bir toplumsal gerçek ve “millet düşüncesi”nin üzerine kurulu olan çağın en etkin kültür ve politik anlayışıdır. Milliyetçilik, Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Türk Devrimi’nin temel ve önde gelen ilkelerinden biridir. Cumhuriyet döneminde “millet” ve “milliyetçilik” kavramları, başta, teokrasiden demokrasiye geçişi sağlayan Atatürk olmak üzere Cumhuriyetin kurucularıyla, onların koyduğu temel ilkeler üzerinde Cumhuriyeti yöneten kuşaklarca yorumlanmış ve 1924, 1961, 1982 Anayasa’larında yer almıştır. 1982 Anayasası’nın Başlangıcı’nda “… Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı …”, 2. maddesinde “… Atatürk milliyetçiliği …”, 42. maddesinde “…Atatürk ilkeleri …” ve 134. maddesinde “Atatürkçü düşünce …” sözcükleriyle Atatürk milliyetçiliği güçlü biçimde yer almaktadır. Atatürk Milliyetçiliği, ayrımcı ve ırkçı bir kavram değil, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk halkının, kökeni ne olursa olsun, devlet yönünden tartışmasız eşitliği, içtenlikli birliği ve birlikte yaşama istencini içeren çağdaş bir olgudur. Ayrımcılığı dışlayıp “ulus” yapısı içinde kaynaşmayı öngören bu kavram; etnik kökenleriyle kimliklerin ayrımcılığa varan resmî bir tanıtım belirtisi olarak siyasî parti programlarında ve eylemlerinde amaç edinilmesini engellemektedir. Dil ve din birliği yanında önemli başka toplumsal bağlar kurmuş toplulukların devletle olan hukuksal bağlarını koparacak bir girişim, kışkırtma, toplumsal gerçeklere Anayasa’ya ve Siyasî Partiler Yasası’na uygun bir tutum değildir. Türk Ulusu içinde “Kürt” kökenli yurttaşlarla değişik boylardan gelen “Türkler” ve diğer değişik kökenliler ayrımsız biçimde yer almakta Devletin temel ögesi olan “tek ulus” olgusu böylece somutlaşmaktadır.
Ulus, tarihsel ve sosyolojik yönden belirli aşamaları geçmiş ve belirli nitelikleri kazanmış bir topluluktur. Türk Ulusu, Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasıyla sınırları çizilmiş “vatan” kavramına dayanır. Ulus; vatan üzerinde yaşayan, geçmişten geleceğe doğru bir zaman akışı içinde ortak yaşam istek ve amacına bağlanan kültür ve ülkü birliğine dayanır. “Ulus” kavramı, dar çerçeveli topluluk ve dinden başka toplumsal bir bağı olmayan ve başka öge aramayan ümmet kavramından çok farklıdır. Ulus, tarihsel ve sosyal gelişmenin yarattığı birlikte yaşama olgusudur. Irk gibi antropolojik ve filolojik niteliklere dayanan dar bir kavram da değildir. Ulus, ortak bir tarih bilinci yaratmamış göçebe, yerel dil ve soy gruplarından oluşan sosyolojik bir yapı olan kavim de değildir. “Misak-ı Milli” sınırları içinde Türkiye Cumhuriyeti’nin üzerinde kurulduğu, Avrupa, Asya, Afrika kıtaları arasında köprü durumunda olan, çeşitli göç ve sığınmalara kucak açan vatanda, bin yılı aşan uzun bir tarihsel gelişme sonunda yaşayan ve Kafkaslara, Balkanlara, Afrika ve Orta Doğu’ya uzanan Osmanlı İmparatorluğu’ndan arta kalan çeşitli etnik kökenlerden gelen insanlar ortak geçmişe, tarihe, ahlâka, değer yargılarına, dine, hukuka ve eşit haklara sahip olarak karşılıklı şekilde birbirlerinin kültürlerini ve eski Anadolu uygarlıklardan kalan değerleri de özümseyerek birlikte ortak kültür ve kimliğe sahip bir vatan ve ulus oluşturmuşlardır. Gönül birliğine dayanan bu oluşumun davalı Parti savunmalarında geçen kimliği yok etme kavramlarıyla bir ilgisi yoktur. Yapısı bu biçim olan Türk Ulusu içinde Türk, Kürt gibi ırkçılığa dayalı ulus ayrımcılığına gitmek gerçekle bağdaşmaz.
Bu nedenle Atatürk, yeni devletin kuruluş evresinde açıkça “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk Ulusu denir.” demiş ve anayasalarımızda Ulus ve ülke bütünlüğü esas alınmıştır. Bu bölünmez bütünlük ilkesinden uzaklaşıp ulusu etnik kökene dayalı “Türk ve Kürt” ayrımlarıyla nitelemek ve ırka dayalı savlarla bölücülüğe gitmek ve nüfuslandırmak olanaksızdır. Cumhuriyeti kuranlar sadece Türk ve Kürt kökeninden gelenler olmadığı gibi; koruyanlar terör örgütleri karşısına çıkanlar ve bu yolda şehit olanlar da sadece Türk ve Kürt kökeninden gelenler olmayıp her kökenden gelen ve Cumhuriyeti kuran Türk Ulusudur.
Anayasa’nın 66. maddesinde “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür” ilkesine yer verilmiştir. Bu ilke, evrensel bağlamda vatanı ve ulusuyla bir bütün olan Türkiye Cumhuriyeti’nde bireysel insan hakları yönünden eşitliği sağlamak için getirilmiş, ulusu kuran herhangi bir etnik gruba ayrıcalık tanınmasını önleyen birleştirici ve bütünleştirici bir temel oluşturmuştur. Burada Türklük, ırka dayalı bir anlam taşımamaktadır. Devleti kuran Ulusun adına uygun biçimde her kökenden gelen vatandaşların vatandaşlığı ve ulusal kimliği anlamına gelmektedir. Bir kimsenin “Ben Türküm” deyişi, “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım, Türk Ulusu’nun bir bireyiyim” anlamını taşır. Irka dayalı bir “Türklük” savı ve etnik kökenleri değiştirme ya da kaldırma anlamı yoktur. Vatandaşlık ve ulusal kimliğin getirdiği haklar yanında elbet sorumluluklar da vardır. Vatandaşlık ve ulusal kimlik, vatandaşların etnik kökenlerini yadsıma anlamına gelmez. Etnik kökenlerin gözetilmesi de yurttaşlık niteliğini ve ulusal kimliği zedelememeli ve etnik kökene dayalı ayrı ulus olma savlarına, dayanak yapılmamalıdır.
Toplumun tüm kesimlerinde gerçekleştirilen bu kutsal ve tarihsel mirasın korunmasını amaçlayan anayasal ilkelerle yasal önlemler, toplumun huzur ve refahı, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin güvenliği ve varlığı ile ilgilidir. Türk Milleti içinde yer alan her kökenden vatandaş, hiçbir ayrım gözetilmeksizin istek ve başarılarına göre her görev ve işte çalışmış; Türkiye’nin her yerinde, köyünde, kentinde yaşama, yerleşme, okuma, evlenme, gelişme ve yükselme ile ortak dil ve kültürden yararlanma ve katkıda bulunma olanağına kavuşmuştur. Böylece herkese ülkede her düzeyde tüm demokratik, siyasal ve temel haklar tam eşitlikle tanınmıştır. Bu tarihsel oluşum nedeniyle “ülke ve milletin bölünmez bütünlüğü,” T.C. Anayasa’larında vazgeçilmez ve ödün verilmez temel kural olarak yer almıştır. Tarihsel bir gelişme süreci içinde gerçekleşen, ayrılması olanaksız bir kaynaşma, bütünleşme ve eşitliğe dayalı, ırkçılığı reddeden Türk Ulusu gerçeğine karşı, ayırıcılığa, bölücüğe ve sonuçta yok olmaya yol açacak davranışları düşünce ve insan hakları kapsamında görmek olanaksızdır.
Anayasa Mahkemesi’nin siyasal partilere ilişkin 20.7.1971 günlü, Esas 1971/3, Karar 1971/3 sayılı kararında değinildiği gibi; 1921 Anayasası’ndan 1961 Anayasası’na değin sürekli olarak üzerinde durulmuş bir ilke olan “Türk Devleti’nin ulusu ve ülkesi ile bölünmezliği” ilkesi, Erzurum ve Sivas Kongreleri’nde saptanan biçimi ile Misak-ı Millî’nin gösterdiği sınırlar içinde birbiriyle kaynaşmış olarak yaşayanların gerçekten ve hukukça ayrılık kabul etmez bir bütün oldukları kesinlikle belirlenmiş ve bu bütünlük içinde ayrıcalıklı bir Kürt halkından hiçbir zaman söz edilmemiş olduğu gibi, Lozan Barış Andlaşması görüşme ve kararlarında da, Misak-ı Millî’nin çizdiği sınırlar içindeki azınlıklar sayılırken “Kürt” ayrımına yer verilmemiştir.
Bu durum yalnızca bir olayın değil, doğrudan doğruya bir gerçeğin de anlatımıdır. Bu gerçeği de en çağdaş anlamıyla Atatürk’ün ulus anlayışında bulmaktayız. Atatürk’ün kendi el yazısı ile düzenlediği notlarında: “Bugünkü Türk Milleti, siyasî ve içtimaî camiası içinde kendilerine Kürtlük fikri, Çerkezlik fikri ve hattâ Lâzlık fikri veya Boşnaklık fikri propaganda edilmek istenmiş yurttaş ve millettaşlarımız vardır. Fakat mazinin istibdat devirleri mahsulü olan bu yanlış göstermeler hiçbir millet ferdi üzerinde üzüntü ve kınamadan başka bir tesir hâsıl etmemiştir. Çünkü bu millet efradı da umum Türk Camiası gibi aynı müşterek maziye, tarihe, ahlâka ve hukuka sahip bulunuyorlar” demiş ve Ulus’u “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir” biçiminde tanımlamıştır.
Türkiye Cumhuriyeti, “Atatürk Milliyetçiliği”ne içtenlikle bağlıdır. Eşitlikçi ve birleştirici içeriğiyle çağdaş anlayışı yansıtan Atatürk Milliyetçiliği toplumsal dayanışmanın temeli ve güvencesidir. Atatürk Milliyetçiliği, yaşamsal ve bilimsel gerçek olarak benimsenmiştir. Bu tarihsel ilke aynı zamanda ulusal varlığın korunmasına ve yücelmesine hizmet edecek yaşam anlayışı ve biçimidir. İnsancıl, uygar ve barışcıdır. Kardeşliği, sevgiyi, dayanışmayı ve çağdaş evrensel değerleri kucaklar.
Dil ve eğitim konusuna gelince; bin yıldan beri birlikte yaşayan, vatanın her yerinde içiçe kaynaşan çeşitli soy ve kökenden gelen bireyler arasında Türkçe en yaygın dildir. Sadece resmî işlerde değil, ailede, günlük yaşamda ve eğitimde kısacası toplumsal ilişkilerin her alanında kullanılan ortak bir dil olmuştur. Türkçeyi bilmeyen ve kullanmayan çok az kişi vardır.
Ayrıca kapalı ve açık özel ortamlarda, ev ve işyerinde, basın ve sanat alanında yerel dillerin kullanılması da yasak değildir. Tersine savlar gerçek dışıdır. Ulus bütünlüğü içinde yer alan kimi etnik grupların kendi aralarında kullandıkları yerel dillerin resmî dil yerine ortak iletişim ve çağdaş eğitim aracı olarak tanınması olanaklı değildir.
Anayasa’nın 26. maddesinin üçüncü fıkrasında “Düşüncelerin açıklanması ve yayılmasında kanunla yasaklanmış olan herhangi bir dil kullanılamaz” denilmektedir. Türkiye’de özellikle yasaklanan bir dil kalmadığı gibi özel yaşamda birçok dil kullanılmaktadır. Anayasa’nın 42. maddesinin son fıkrasında, Türkçe’den başka hiçbir dilin eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulup öğretilemeyeceği, uluslararası andlaşmalar saklı tutularak kurala bağlanmıştır. Bu anayasal gerek, öğretim ve eğitim birliği ile ilköğretimin zorunlu olmasının ve bu yolla ulusal bütünlük ve dayanışmanın taşıdığı öneme bağlanmalıdır.
Dil konusuyla ilgili bir başka düzenleme de Anayasa’nın 14. maddesinin ilk fıkrasındaki “Anayasa’da yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, … dil… ayrımı yaratmak … amacıyla kullanılamazlar.” ilkesidir.
Devletin bölünmez bütünlüğü ile dili konusundaki kurallar, yaptırımsız değildir. Herşeyden önce Anayasa’nın 4. maddesine göre, bu konularda genel ilkeyi koyan Anayasa’nın 3. maddesi “Değiştirilemez ve değiştirilmesi, teklif edilemez”. Öte yandan, Anayasa’nın 69. maddesi, bu sınırlamalara uymayan bir devlet düzeni kurma yasağını içeren 14. maddeye aykırı davranan siyasî partilerin temelli kapatılacağını öngörmektedir.
2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın ilgili kuralları, bu anayasal çerçevede değerlendirilmelidir. Yasa’nın 78. maddesinin (a) bendi, Anayasa’nın 4. maddesi doğrultusunda bir kural koymuş siyasî partilerin, diğer yasaklar yanında devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüyle diline ilişkin yukarda değinilen Anayasa’nın 3. maddesini değiştirmek amacını da güdemeyeceklerini belirlemiştir.
Irk ve dil farklılıklarına göre azınlık statüsü tanımak, ülke ve millet bütünlüğü kavramıyla bağdaşmaz. Diğer kökenli yurttaşlar gibi Kürt kökenli yurttaşların da kimliklerini belirtmeleri yasaklanmamış; ancak azınlık ve ayrı ulus olmadıkları, Türk Ulusu dışında düşünülmeyecekleri, devlet bütünlüğü içinde yer aldıkları ortaya konmuştur. Azınlığın sosyolojik ve hukuksal tanımlarına uygun bir nitelik, Kürt kökenli yurttaşlarda bulunmadığı gibi, onları öbür yurttaşlardan ayıran herhangi bir yasal kural da yoktur. Türkiye’nin her yerinde her yurttaş hangi kurala bağlı ise onlar da aynı kurala bağlıdır. Azınlıkların bağlı olduğu kuralların kaynağını andlaşmalar oluşturmakta, Kürt kökenli yurttaşlarla öbür yurttaşlar arasında hiçbir ayrım yapılmamakta bireysel hak ve özgürlüklerden sınırsız biçimde yararlanmaktadırlar. Esirgenen, yoksun kılınan, dar tutulan bir hak yoktur. İşçi, işveren, hekim, avukat, memur, subay, yargıç, milletvekili, bakan, Cumhurbaşkanı gibi her göreve gelebilmektedirler. Kimi yerel ve etnik köken özellikleri dışında, dil birliği, din birliği, tarihsel birlik vardır. Evlilikler nedeniyle kan bağlılığı oluşmuştur. Aynı yörede birlikte yıllardır yaşamaktadırlar. Sınırsız hakları, sınırlı haklara, ulusun kendisi olmayı azınlık olmaya dönüştürmenin anlamsızlığı açıktır. Amacın, bölünmeyi gerçekleştirmek olduğu anlaşılmaktadır. Kaldıki, hangi demokratik hakkın verilmediği açıklanmamakta, üstü kapalı ifadelerle esasta ayrı bir ulus olmanın gerektirdiği ulusal haklara değinilmektedir. Bu durum, sorunun demokratik ve siyasal haklarla ilgili olmadığını göstermektedir.
Anayasa’daki ulus bütünlüğü, ilkesinden uzaklaşıp, Türk ve Kürt Ulusları ayrımına gidilemez. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde, tek bir devlet ve tek bir ulus vardır, birden çok ulus yoktur. Türk Ulusu içinde değişik kökenli bireyler olsa da hepsi Türk Ulusu bütünlüğü içindedir. Tarihsel bir gerçek olan “Türk Ulusu” olgusu yerine ırkçılığa dayanan ayrılıklar ve Türk vatandaşlığı niteliğini değiştiren savlar geçersizdir. Anayasa, bölgeler için özerklik ve özyönetim adı altında ayrılık getiren yöntemlere-biçimlere kapalıdır.
Kimi siyasal nedenlerle dış etkenlerden kaynaklanan, kimi varsayım, yorum ve bahanelere dayanan, insan hakları ve özgürlük savlarıyla yoğunlaştırılan sakıncalı amaçlara geçerlik tanınamaz. Devlet “TEK”dir, ülke ” TÜM”dür, ulus “BİR”dir. Ulusal birlik; devleti kuran, ulusu oluşturan toplulukların ya da bireylerin, etnik kökeni ne olursa olsun, yurttaşlık kurumu içinde ayrımsız birliktelikleriyle gerçekleşir. Anayasa’da ve yasalarda yurttaşlar arasında ayrımı öngören hiçbir kural bulunmadığı gibi, kimsenin soy kökeninin yadsınması ya da kabul edilebilecek yeni bir savı da yoktur. Ulusal ve tekil devlet etnik ayrılıklarla tartışılamaz. Herkesin, herzaman karşılaşabileceği ve giderek hukuk devletinde giderilip karşılığı istenebilecek aykırılık, çelişki, haksızlık ve yanlışlıklar, insan hakları alanında sömürü nedeni yapılarak, gerçekler saptırılıp çarpıtılarak, üstü kapalı biçimde, ayrı ulus yoluyla ayrı devlet amaçlanamaz. Tartışılamaz kavramlar ve değerlerle, ödün verilmesi olanaksız ilke ve niteliklerin kaynağı Türkiye Cumhuriyeti’dir. Çağımızda da farklı etnik grupların birlikte uluslaşması ve devletleşmesi uluslararası düzeyde hukuksallığını korumaktadır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti için farklı düşünmenin haklı bir nedeni yoktur. Ulus birliğini bölmek; belli toprak parçasını bir ırktan gelenlere maletmek, etnik arındırma yapmak anlamına gelir ki, bunun çağdaş, insancıl değerlerle bağdaştırılması olanaksızdır. Vatandaşlık, bölge özelliklerini ve etnik farklılığı aşan, bütünleştirici çağdaş bir olgudur. Bu konuda bir kimsenin diğerinden farklı olmasına; din, kültür ve etnik kökeni ilişkin ayrıcalıklara yer yoktur. İnsan haklarının sadece bir kişiye, sınıfa ve zümreye değil ayrımsız olarak bütün vatandaşlara eşit olarak uygulanması esastır. Siyasal açıdan önemli olan soy değil, ulusal topluluktan olmaktır. Eğer bir soy, vatandaşlık bağlamındaki insan hakları dışında özel haklara sahip olmak isterse bu, onun ulus bütünlüğü içinde yalnız bir köken değil, aynı zamanda ayrı ulusal bir topluluk olması anlamına gelir. Bu ise, ulus bütünlüğü ilkesiyle bağdaşmaz.
Devlet, ülke, ulus konuları, her devlette farklılık gösteren, tarihsel süreçle ulaşılan, yeniden değiştirilip biçimlendirilmesi olanaksız olgulardır. Ulusal ve uluslararası hukuk düzeninde insanlığın mutluluğu için bu temel olguları korumak üzere getirilen düzenlemelere siyasî partilerin uyma zorunluluğu tartışılamaz.
Üzerinde durulması gereken diğer bir husus da “bölünmez bütünlük” ilkesinin, egemenlik kavramı ile yakın ilişkisidir. Türkiye Cumhuriyeti tekil devlet esaslarına göre kurulmuş, bütünlüğe dayanan bir devlettir. “Egemenlik” başlıklı Anayasa’nın 6. maddesinde:
“Egemenlik kayıtsız şartsız Milletindir.
Türk Milleti, egemenliğini, Anayasa’nın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır.
Egemenliğin kullanılması hiçbir surette, hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz…” hükümlerine yer verilmiştir. Bu kurala göre, egemenlik ulus bilincinde birleşenlere aittir. Ulus, Yasama Organı’nı özgür iradesiyle belirleyecektir. Hangi köken ya da soydan gelirse gelsin herkes ulus kapsamındadır. Böylece, ülke, ulus ve egemenlik, bir bütünlük ve uyum içinde gözetilmesi gereken kavramlar olarak ortaya çıkmaktadır.
Bölünmez bütünlük ilkesi, devletin bağımsızlığını, ülke ve ulus bütünlüğünün korunmasını da kapsar. Kuruluşundan beri tekil devlet olan Türkiye Cumhuriyeti’nin, bu tarihsel niteliği Anayasa’lara yansımış olup, korunması konusunda güçlü yaptırımlar getirilmiştir. Özen ve duyarlıkla sürdürülen yapı, ulusun varlık nedeni olup başka çok uluslu ülkelerin koşulları ile bir tutulamaz. Bu temel ilkeden ödün verilemez. Gerçekte olmayan bir insan hakkı sorunu ileri sürülerek, devleti parçalamaya yönelik girişime, azınlık bulunduğu bahanesi dayanak yapılamaz. Tekil devlet esasına göre düzenlenen Anayasa’da federatif devlet sistemi benimsenmemiştir. Bu nedenle siyasî partiler, Türkiye’de federal sistem kurulmasına programlarında yer veremezler ve bu yapıyı savunamazlar. Devlet yapısında “bölünmez bütünlük” ilkesi; egemenliğin, ulus ve ülke bütünlüğünden oluşan tek bir devlet yapısıyla bütünleşmesini gerektirir. Ulusal devlet ilkesi, çok uluslu devlet anlayışına olanak vermediği gibi böyle düzende federatif yapıya da olanak yoktur. Federatif sistemde federe devletler tarafından kullanılan egemenlikler söz konusudur. Tekil devlet sisteminde ise, birden çok egemenlik yoktur. “Devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğü” kuralı, azınlık yaratılmamasını, bölgecilik ve ırkçılık yapılmamasını ve eşitlik ilkesinin korunmasını içermektedir. “Egemenlik” ve “devlet” kavramlarının, “ulus” kavramıyla bütünleşmesi, devletin herhangi bir etnik kökenden gelenlerle ya da herhangi bir toplumsal sınıfla özdeşleştirilmesine engeldir. Bunun nedeni; ulusun çeşitli toplumsal sınıflardan oluşmasına karşın sınıflarüstü bir kavram olmasıdır. Bunun için, egemenliğin kullanılmasını tek bir toplumsal sınıfa bırakan ya da bir toplumsal sınıfı egemenliğin kullanılmasından alıkoyan veya egemenliği bölen düzenlemeler bölünmez bütünlük ve tekil devlet ilkesine ters düşer. Anayasa’daki “Türk Milleti” tanımı içinde dinsel inanç ve etnik kökeni ne olursa olsun her yurttaş tam eşitlikle yer almakta, bu tanım köken özelliklerinin açıklanıp kullanılmasını asla yasaklamamaktadır. Tersine savlar, yapay halk ulus nitelemeleri, bölücülük ve ayrımcılık özendirmeleri olmaktan öteye geçemez. Demokrasi, demokrasiyi yıkarak savunulamayacağı gibi demokrasi, demokrasiye karşı ve onu yoketmek için de kullanılamaz. Demokratik haklar, despotizme araç yapılamaz.
Son yıllar içinde kimi çok uluslu devletlerin yapısal değişime uğramasından esinlenilerek, kimilerince Türkiye’de aynı değişikliğin olması gerektiğinin ortaya konulması, Anayasa’da değiştirilmesi yasaklanan maddeler arasında bulunan devlet, ulus ve ülke kavramlarının tartışmaya açılarak bu konularda olabilirlik umutlarının yaratılması gerçeklerle çatışan tarihsel, siyasal ve hukuksal yanılgılar olmuştur. Diğer ülkelerde son yıllarda izlenen ve yeniden bağımsızlığı kazandıran yapısal değişiklik, Türkiye’de Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılması ile daha önce yapılarak gönüllü birlik içinde uluslaşma sağlanmış ve tamamlanmıştır. Cumhuriyet tarihi bunun kanıtıdır.
2820 sayılı Yasa’nın 78. maddesinin (a) bendi, siyasî partilerin Anayasa’nın 3. maddesinde açıklanan devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ve dili ile ilgili temel hükmü değiştirmek amacını güdemeyeceklerini (b) bendi ise siyasî partilerin bölge ve ırk esasına dayandırılamıyacaklarını belirtmektedir. 81. maddenin (a) ve (b) bentlerinde de;
Siyasî Partiler:
(a) “Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde millî veya dinî kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler.”
(b) “Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler ve bu yolda faaliyette bulunamazlar.” denilmektedir.
Yasa maddesinin gerekçesinde, “Ülkemizde Lozan Andlaşması ile kabul edilen azınlıklar dışında bir azınlık yoktur. Herhangi bir ülkede resmî dilin dışında bazı dillerin bilinmesi veya yer yer konuşulması azınlık yaratmaz. Hele siyasî, sosyal, ekonomik ve kültürel alanlarda olduğu gibi her bir alanda bütün haklara sahip ve borçlarla eşit bir şekilde yükümlü olan tek bir milletin evlatları arasında azınlıktan söz etmek mümkün değildir…
Bir memlekette resmî dilin her vatandaş tarafından bilinmesi, hangi alanda olursa olsun eşitlik ilkesinin hakkıyla uygulanabilmesi ve adlî ya da idarî işlerin çabukluk ve selametle yürütülmesi bakımından yararlı hatta zorunludur. Bu itibarla resmî dili, genç, ihtiyar, kadın, erkek her vatandaşın bilmesini sağlamak Devletin görevidir” düşüncesi yer almaktadır.
Maddenin (a) bendinde, siyasî partilerin millî ya da dinî kültür, mezhep, ırk ya da dil ayrılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremeyecekleri öngörülmektedir. Lozan Andlaşması ile kabul edilen azınlıklar kuşkusuz, bu bendin kapsamı dışındadır. Nitekim, bu husus gerekçede de belirtilmiştir.
Özellikle belli büyüklükteki ülkelerin hemen tümünde, din, ırk, dil ve mezhepleri farklı toplulukların bulunması doğaldır. Bu farklılık, kimi ülkelerde büyük boyutlara ulaşabilir. Bunların her birine azınlık statüsü tanımak ülke ve millet bütünlüğü kavramıyla bağdaşmaz. Öte yandan, başlangıçta kabul edilebilir istekler gibi görünen ayrımcılığa yönelik kültürel kimliğin tanınması istemleri zamanla bütünden kopma eğilimine girer. Bu nedenle yasakoyucu konuya özel bir özen göstermiştir.
Türkiye’de azınlıklar konusu Lozan Barış Andlaşmasıyla düzenlenmiştir. Bu düzenlemenin belirgin iki özelliği vardır: İlk olarak, ancak müslüman olmayanlar azınlık olarak kabul edilmiştir. İkinci olarak da böyle bir düzenleme ile müslüman olmayanlara da müslümanların yararlandıkları medenî ve siyasî haklardan yararlanma olanağı sağlanmış, yasalar önünde din ayrımı yapılmaksızın herkesin eşit olduğu hususu belirlenmiştir.
Bu nedenle 2820 sayılı Yasa’nın 81. maddesinin (a) bendi ile ülkemizde azınlık yaratmama yolundaki duyarlılığın siyasî partilerce de paylaşılması amaçlanmaktadır. (b) bendinde ise, siyasî partilerin, Türk Ulusunca oluşturulan ortak dil ve kültürü dışlar biçimde başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek ya da yaymak yoluyla ülkede azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemeyecekleri belirtilmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti Devletinin vatandaşları arasında etnik ya da diğer herhangi bir nedenle siyasal ve hukuksal ayrılık söz konusu değildir.
Türk Ulusu’nu oluşturan, binlerce yıl birarada yaşamış, kaynaşmış, ortak kültüre, ahlâka ve dine sahip insanların tarihleri birdir. Vatan üzerinde yaşamış bütün geçmiş kuşaklar, ülkenin ve ulusun bütünlüğünü ve onurunu sürdüreceği kuşkusuz olan, gelecek kuşaklarla birlikte düşünülmelidir. Her ulusun olduğu gibi tarihsel gerçeklere dayanan Türk Ulusu’nun ortak kimliği ve kültürü de savunmasız bırakılamaz. Herşeyden önce Türk Devleti’nin bağımsızlığına, kimliğine ve özbenliğine, ulusal bütünlüğüne düşman olan tüm karşıtlıklarla uğraşmak görev olduğu kadar uluslararası hukuksal belgelerin benimsediği temel bir haktır.
Anayasamıza göre, ulus ve ülke bütünlüğü devletin en temel özelliği ve ilkesidir. Türkiye Cumhuriyeti içinde birden fazla ulus olamaz. Yapısı yukarda belirlenen Türk ulusu içinde değişik kökenli bireyler olabilir; ancak bunların hepsi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır. Türk vatandaşlığı niteliğini değiştiren savlar Anayasa’ya uygun değildir.
Siyasî partilerin, çalışmalarında devletin ülkesi ve ulusu ile bölünmezliği temel kuralına uymaları, ülkenin ya da ulusun bir bölümünün bugünkü bütünlüğünü bozarak ayrılması sonucunu doğrudan doğruya veya dolayısıyla doğurabilecek her türlü eylemden ve propagandadan kaçınıp çalışmalarını bu bütünlüğü daha da pekiştirecek biçimde yürütmeleri demektir. Bunun sonucu da ülke ve ulus bütünlüğünü zedeleyebilecek olan her türlü yazı, söz ve davranışın siyasal partiler için yasak olmasıdır.
Anayasa ve Siyasî Partiler Yasası’na göre, ırk ayrımcılığı ve bu yolla ülkeyi parçalama bir siyasal partinin dayanağı, amacı ve ereği olamaz. Devletin bütünlüğünü koruması en doğal hakkı ve ödevidir.
Bu açıklamalara göre bir değerlendirme yapıldığında:
Genel Başkan Yaşar KAYA’nın 29.5.1993 günü Federal Almanya’nın Bonn şehrindeki konuşmasında özetle:
“…Size böyle hitap etmek zorundayım. Çünkü Türkiye’de sizin adınızı anmak, sizin ülkenizin adını anmak siyasî partiler için kapatılma sebebidir. Elbette 70 yıllık inkâr, soykırım, sürgün, darağacı, kan, irin, gözyaşı, barut bizim ülkemizde birbirine karışmış, analarımız ak süt yerine bizi gözyaşı ile emzirmişlerdir… Evet bizim tarihimiz kahramanca direnen çağdaş Kawa’ların tarihidir… Bugün burada özgür bir ülke ve ulusal birlik için yürüyoruz….Kürt halkı artık düşürülmüş bir halk değil, serhıldan da başını dik tutan bir halktır… Bugün gelinen noktada Kürtlerin inkârı mümkün değildir. Silahlı mücadele Kürt sorununu Kürt halkının önüne, Kürt ve Türk halkının önüne dünya kamuoyunun önüne koydu… Bunu söylerken Kürt devriminin arka bahçesinde bulunan kültürel rönesansı da selamlıyorum.” demiştir.
Erbil Şehrinde yaptığı konuşmada ise özetle:
“Biz azat olmuş Kürdistan’dan KDP’nin kongresine gelmişiz. Bu bizim için rüyadır. Ben dört parça Kürdistan adına….Kürdistan halkının sorunu yüzelli senedir ihanet sorunu ve başkaldırma sorunudur…Kürdistan’ın bağımsızlığı ve Kurtuluşu için kim ne yapmışsa biz hepsine saygı duyuyoruz. Hepsi Kürdistan devleti için… Ey Kürdistan Demokrasi Partisi’nin silahlı askerleri sizin partinizin sorunu adımız…. Eyaletin (Ülkenin) şehitleri şöyle diyorlar: Biz sizden ümitliyiz… Hepsi (bütün bunlar) niçin ‘ Kürt Kardeş olmadı. Dost olmadı. Onun için düşmanın elinin altından kurtulamaz. Kürt kardeş olmazsa Kürdistan olmaz.
Düşmanın elinde kobra helikopterleri var. Bizim gönlümüzde sadece kardeşlik var, birlik var. Düşman öldürdüğü zaman bu KDP… bu YDK…bu PKK demiyor. Bunlar Kürttür diyor. Kuzey Küdistanda büyük savaş vardır… Kürtlük Devleti için birlik olmak ve kurtulmak bizim şiarımızdır. Hür olmak ve serbest olmak pahalıdır. Bizim halkımız erkektir. (yiğittir) Halkımız davası için, kurtuluş için kızını gelinini, oğlunu bize veriyor. Dağlarda günde 40-50 tanesi şehit düşüyor…Kürtler yemin etmişler. Yeminimiz ölümdür.” demiştir.
Demokrasi Partisi Merkez Kurulunun yayınladığı (Demokrasi Partisi’nin Barış Çağrısıdır) başlıklı bildirisinde ise özetle:
“….Bugün ülkemizde adı ilan edilmemiş adı konulmamış bir savaş yaşanmaktadır…Bilelim ki bu savaş ne kadar sürerse sürsün, ne kadar insan ölürse ölsün Kürt sorunu çözülmeyecektir…Katliamla, sürgünle, inkârla Kürt sorunu çözülebilseydi bu güne kadar çoktan çözülmüş olurdu.
Sorun, “ekonomik, geri kalmışlık veya terör sorunu” değildir. Sorun siyasîdir ve adı Kürt sorunudur…demokratik hak ve özgürlüklerimizden daha fazla ödün vermeden barış sağlanmalı, siyasî çözüm yolları bulunmalıdır…Barış içinde eşit ve özgür koşullarda yaşamak hepimizin hakkı ….Devlet, Kürtlerin her düzeyde seçilmiş meşru temsilcileriyle görüşmeler yolunu açmalıdır…Anadilde eğitim sağlanmalı…PKK ve devlet ateşkes ilân etmeli kararlarına uymalıdırlar. Ateşkes tarafsız güçlerce denetlenmelidir…Kürt kimliği bütün sonuçları ile birlikte tanınmalı” denilmiştir.
Konuşmalarla bildiride değişik anlatımlarla Türkiye’de ezilen ayrı bir Kürt halkının (Ulus anlamında) varlığı belirtilerek bunların özgürlük savaşı verdiği vurgulanmakta, ülkeyi parçalama, ayrı devlet kurmak dahil Kürt kimliğinin bütün sonuçları ile birlikte tanınması istenmektedir. Eşitlik ve kardeşlikten söz edilmekte ise de bunlar, birey ve vatandaşlık düzeyinde değil, ayrı ulus olma nedeniyle uluslararası düzeyde ulus olarak eşitlik tanınması anlamında bir örtü olarak kullanılmaktadır.
Gerçekte yukarda ilgili bölümlerinde açıklandığı üzere Türkiye Cumhuriyeti Devleti tek uluslu bir devlettir. Bütün vatandaşlar hangi soy veya kökenden gelirse gelsin ekonomik, hukuksal ve siyasal bütün hak ve özgürlüklerde eşittirler. Türkiye’de ırka dayalı ayrıcalıklı bir Türk Ulusu yoktur ki etnik kökene dayalı Kürt Ulusu veya diğer uluslar olabilsin.
Tek Ulus olmanın temeli olan “Atatürk Milliyetçiliği” ideolojik bir saplantı değildir. Toplumsal sosyolojik gerçeklere dayanan hukuksal ve siyasal bir olgudur. Vatan sevgisine dayanır. Savunmada ileri sürülen görüşlerin aksine ayrı etnik kökenden gelmiş olmak vatandaşlar arasında Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ülke ve ulus bütünlüğü içinde bir ayrımcılık nedeni değildir.
Konuşmalarda da terörist örgütünün cinayetleri, Kürdistan olarak gösterilen Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da yaşayan Kürt kökenli vatandaşların Kurtuluş Mücadelesi olarak gösterilmektedir.
Dikkati çeken diğer önemli bir konu da Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin vatandaşlarından Kürt kökenli olanların, tüm Kürt Kurtuluş hareketi ve Kürt Devleti’ni kurma oluşumu içinde gösterilmesidir. Savunmalarda Kürt Ulusal Kurtuluş hareketinin Türkiye’deki Kürtleri kapsamadığı biçiminde sapmalara gidilmekte ise de konuşmalar ve bildirinin açıklığı gerçeği ortaya koymaktadır.
Davalı Parti, savunmasında ülkemizdeki fiilî durumun mevzuatı aştığını ileri sürmüş ve yasa yerine hukukun uygulanması gerektiğini belirtmiştir. Bundan neyin amaçlandığı çok açık değilse de, davalı Parti burada ülkede iki hukukun olduğunu bunlardan ilkinin yasalarda yer aldığını, ancak bunun toplumda geçerliliğini ve uygulama yeteneğini yitirdiğini, buna karşılık eylemli biçimde uygulanan ve toplumda genel kabul gören bir başka hukukun varlığı savını ileri sürmek istemektedir. Bununla bağlantılı olarak davalı Parti pozitif hukukun herkese değil ancak bazı partilere uygulandığını belirtmekte ve bunu çifte standart olarak algılamaktadır. Yine davalı Parti evrensel hukuka aykırı olduğunu belirttiği 12 Eylül Anayasası olarak nitelediği Anayasa hükümlerine dayanılarak parti kapatılmasını kabul etmediğini belirtmekte ve kapatma davasının evrensel hukuk ilkelerine göre görülmesini istemektedir.
Anayasa Mahkemesi Anayasa’da ve Anayasa’ya uygun yasa kurallarında açıklık varken, bunları bir yana itip hukuk dışı uygulamalara yol açacak biçimde yorumlara girerek yasalara aykırı davranışlara geçerlik kazandıramaz. Siyasî Partiler Yasası ile Anayasa’nın bu konudaki hükümleri değişmemiştir. Bir yasa yeni bir yasa ile kaldırılmadıkça uygulanmasının süreceği hukukun değişmez kurallarındandır. Anayasa ve Siyasî Partiler Yasası değişmedikçe Anayasa Mahkemesi bunları uygulayacaktır.
Davalı Parti, yaptığı savunmalarda, “Kürt sorununun İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Helsinki Sonuç Belgesi hükümlerine uygun, barışçı ve demokratik yöntemlerle çözülmesinden yana olduğunu belirtmekte ve davanın Türkiye’nin imzaladığı uluslararası sözleşme hükümleri ile evrensel hukuk ilkelerine göre çözülmesini” istemektedir. Bu nedenle bu konular üzerinde durmak gerekir.
Devlet, ülke ve ulus bütünlüğünü bozmaya yönelik eylemlere uluslararası hukuk belgeleri, anlaşma ve sözleşmeleri, bu arada Helsinki Sonuç Belgesi ve Paris Şartı olur vermemektedir.
Anayasa Mahkemesi birçok kararında, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne ve Avrupa Sosyal Haklar Temel Yasası’na yollamada bulunmuştur. İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme kapsamındaki hak ve özgürlükler, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda da güvence altına alınmıştır. Hakları kullanmanın, özgürlüklerden yararlanmanın sınırsız olmadığını vurgulayan İnsan Hakları Evrensel Demeci’nin 29. ve 30. maddeleri, içerik olarak demokratik düzeni yıkıcı söz ve eylemlere karşı sınırlamalar getirilmesinin ve önlemler alınmasının dayanağıdır.
Bildirgenin 29. maddesinin (2) bendinde “Herkes, haklarının ve hürriyetlerinin kullanılmasında, sadece başkalarının haklarının ve hürriyetlerinin gereğince tanınması ve bunlara saygı, gösterilmesi amacıyla ve ancak demokratik bir cemiyette ahlâkın, kamu düzeninin ve genel refahın haklı icaplarını yerine getirmek maksadıyla kanunla belirlenmiş sınırlamalara tabi tutulabilir.” denilmektedir. Yine bu maddenin (3) bendinde “Bu hak ve hürriyetler hiçbir veçhile Birleşmiş Milletlerin amaç ve prensiplerine aykırı olarak kullanılamaz.” ifadesi yer almaktadır. Bu konuda 30. madde çok daha açıktır. Bu maddeye göre, “İşbu Beyannamenin hiçbir hükmü, herhangi bir Devlete, zümreye ya da ferde, bu Beyannamede ilan olunan hak ve hürriyetleri yoketmeye yönelik bir faaliyette bulunma hakkını verir şekilde yorumlanamaz.”
4 Kasım 1950 tarihinde Roma’da imza edilmiş, 3 Eylül 1953 tarihinde yürürlüğe girmiş ve 18 Mayıs 1954 tarihinde de Türkiye tarafından onaylanmış bulunan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi hükümlerine baktığımızda herşeyden önce hak ve özgürlüklerin sınırlanması ile ilgili 11. maddenin ikinci fıkrasını görmekteyiz. Bu fıkra aynen şöyledir:
“Bu hakların kullanılması, demokratik bir toplulukta, zaruri tedbirler mahiyetinde olarak millî güvenliğin, amme emniyetinin, nizamı muhafazanın, suçun önlenmesinin, sağlığın ve ahlâkın veya başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması için ve ancak kanunla tahdide tabi tutulur.
Bu madde, bu hakların kullanılmasında idare, silahlı kuvvetler veya zabıta mensuplarının muhik tahditler koymasına mani değildir.”
Üzerinde durulması gereken bir başka madde de sözleşmenin 17. maddesidir. Bu madde aynen şöyledir:
“Bu sözleşme hükümlerinden hiçbiri bir devlete, topluluğa veya ferde, işbu sözleşmede tanınan hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya mezkur sözleşmede derpiş edildiğinden daha geniş ölçüde tahditlere tabi tutulmasını istihdaf eden bir faaliyete girişmeye veya harekette bulunmaya matuf herhangi bir hak sağladığı şeklinde tefsir olunamaz.”
Yapılan konuşmaların ve bildirinin sözleşmenin yukarıdaki hükmüyle çeliştiği ortadadır. Hiçbir hak ve özgürlük, demokrasiyi yıkmak amacıyla kullanılamaz.
Konuşmaların ve bildirinin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 11. maddesinin ikinci fıkrasıyla ve 17. Maddesinde yer alan kuralla bağdaşmadığı görülmektedir.
Özellikle, araçları farklı olmakla birlikte DEP amacının teröristlerin amacı ile benzerlik gösterdiği PKK’yı destekler yönde olduğu dikkat çekicidir. Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinde yaşayan ayrı dili ve kültürü olan ve özellikle de vatanını kurtarma ve devlet kurma yolunda Kurtuluş Savaşı veren bir “Kürt Ulusu”nun varlığı ileri sürülmektedir.
Bu durumda, üzerinde durulması gereken önemli bir konu da, “kendi kaderini tayin etme” hakkıdır. Öncelikle belirtmek gerekir ki, Türkiye’de tek bir ulus vardır. O da Türk Ulusu’dur. Türk ve Kürt kökeninden gelen vatandaşlar, diğer etnik kökenden gelen vatandaşlarla birlikte “Ulus” bütünlüğünü oluşturmuştur. Ayrı bir ulus, ayrı bir halk ya da bir azınlık varmış gibi bölünmeyi amaçlayan çabalar, terörle de desteklenip gündemde tutulmaktadır. “Kendi kaderini tâyin hakkı” yeni bir kavram değildir. Uluslararası hukuk düzenindeki bu olguyu Türk Ulusu, her tür ayrılığı dışlayıp eşitliği sağlayarak Lozan Barış Andlaşması’yla gündeminden çıkarmıştır, günümüzde de koşulları yoktur. Ülke ve Ulus bütünlüğünü koruma hakkı, Lozan Barış Andlaşması’nda olduğu gibi bugün de uluslararası hukuk düzeninde geçerlidir.
Nitekim, Helsinki Nihaî Senedi’nin ilkeleri arasında;
-Devletin egemen eşitliği ve egemenliğin üzerindeki haklara saygı,
-Sınırların dokunulmazlığı,
-Devletlerin toprak bütünlüğüne saygı,
-İçişlerine karışmama,
ilkeleri de yer almıştır.
Paris Şartı’nda da :
“Tüm ilkeler, herbiri diğerleri dikkate alınmak suretiyle yorumlanarak, kayıtsız şartsız ve aynı derecede uygulanır. Bu ilkeler ilişkilerimizin temelini oluşturur.”
………
“Taraf devletlerin bağımsızlığını, egemen eşitliğini ya da toprak bütünlüğünü ihlâl eden faaliyetlere karşı demokratik grupları savunmak hususunda işbirliği yapmaya kararlıyız. Dışarıdan yapılan baskı, zora başvurma ve yıkıcılık gibi yasadışı faaliyetler burada söz konusu olan özelliklerdir.”
………
Her türlü terörist eylemleri, yöntemleri ve uygulamaları açıkça suç olarak kınıyor ve bunların ikili olduğu kadar çok taraflı işbirliği ile ortadan kaldırılması için çalışmaya kararlı olduğumuzu ifade ediyoruz.”
………
“Taraf devletler, halkın iradesiyle özgürce kurulmuş olan demokratik düzeni, kendi yasaları uyarınca ve yüklendikleri uluslararası insan hakları görevleri ve uluslararası taahhütleri uyarınca, bu düzeni ya da başka bir taraf devletin düzenini yıkmayı amaçlayan terörizm ya da şiddete başvuran ya da terörizmden veya şiddetten vazgeçmeyi reddeden kişilerin, grupların ve teşkilatların faaliyetlerine karşı savunmak ve korumak sorumluluğunu taşıdıklarını kabul ederler.” kuralları da yer almaktadır.
Görüldüğü gibi, yukardaki düzenlemelerde kendi kaderini tayin hakkının, demokratik ülkelerde devlet, ülke ve ulus bütünlüğünü bozucu biçimde kullanılmasına olanak verilmemektedir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin de taraf olduğu “Yeni Bir Avrupa İçin Paris Şartı”, ırkçılığı, etnik düşmanlığı ve terörizmi kınamış, ülke bütünlüğünü ve demokratik düzeni yıkmayı amaçlayan hareketlere girişen kişi, grup ve örgütlere karşı koruma ve kollama sorumluluğunu uluslararası bir çağrı olarak kabûl etmiştir. Devleti yıkmaya yönelik faaliyetlerin demokratik haklar kapsamında ve bir özgürlük olarak değerlendirilmesi olanaksızdır. Demokrasi, hak ve özgürlüklerin güvenceye bağlandığı, demokratik işlerliğin her alanda yaşandığı, çoğulcu, katılımcı bir kurallar ve kurumlar düzenidir. Nitekim Birleşmiş Milletler’e üye devletlerin katılmalarıyla 14-25 Haziran 1993 günlerinde, VİYANA’da gerçekleştirilen Dünya İnsan Hakları Konferansı sonunda yayımlanan Deklerasyon’da:
Kendi kaderini tâyin hakkının; “Eşit Haklar” ilkesine uygun olarak ırk, din ve renk ayrımı gözetmeksizin ülkesine ait bütün insanları temsil eden bir hükûmete sahip egemen ve bağımsız bir devletin, ülke bütünlüğünü ve siyasî birliğini kısmî veya bütüncül biçimde parçalayacak herhangi bir eylemin desteklenmesi ve bu eyleme yetki verilmesi anlamında yorumlanamayacağı yer almıştır.
Demokrasilerde ırk ayrımcılığı, bir siyasal partinin dayanağı, amacı ve ereği olamaz. Irk ayrımcılığının aracı durumuna düşen partinin varlığını sürdürmesi yasalar karşısında olanaksızdır. Devletin ülkesi ve ulusuyla birlikte bütünlüğünü koruması en doğal hakkı ve ödevi olup, kamu düzenini ve insan haklarını koruma yönünden de savsaklanmayacak görevidir.
Zorunlu durum ve nedenlerle Siyasî partileri kapatma diğer çağdaş demokratik ülkelerde de vardır. Anayasa’nın temel ilkesi; hak ve özgürlüklerle, çoğulculuğun korunması için Anayasal hakları yok edecek bir siyasî rejim kurulmasının önlenmesidir. Demokratik toplum düzeninde, siyasî parti faaliyetlerinin güvence altına alınması, Anayasa’ya uygun kurulan ve faaliyet gösteren siyasî partilerin Anayasa’ya dayalı hukuk devletinin sağladığı tüm hak ve ayrıcalıklarından faydalanmaları anlamına gelir. Siyasî partiler Anayasa’da değiştirilmesi yasaklanan uluslararası üstün hukuk kurallarına da uygun olan devletin tekliği, ülkenin bütünlüğü ile ulusun birliğini değiştirmeyi amaçlayan çalışmalarda bulunamazlar. Bunların siyasal tercih veya düşünce özgürlüğü kapsamına alınması olanağı yoktur.
O halde, devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez tümlüğünü bozmaya yönelik eylemlere, bunlara olanak vermeyen Helsinki Nihaî Senedi ile Paris Şartı’nın dayanak gösterilmesi ve bu belgelerin hukuksal niteliklerinin gözardı edilmesi doğru değildir.
Bu konuda özet olarak şu temel ilkeler belirlenebilir:
Ulusal ve üniter devletin etnik farklılıklara göre tartışılması uluslararası hukuksal belgelerce de yasaklanmıştır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 11. maddesi bu konuda son derece açıktır. Ayrıca bu sözleşmenin 17. maddesi özellikle bu konuyla ilgilidir. Son olarak, Birleşmiş Milletlere üye devletlerin katılımlarıyla Haziran 1993 de Viyana’da gerçekleştirilen Dünya İnsan Hakları Konferansı sonunda yayımlanan deklerasyonda da bu konuda sınırlama getirilmiştir.
Federal Almanya Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi de Federal Cumhuriyetin varlığını tehlikeye atan veya temel demokratik düzeni yoketmeye yönelik faaliyetlerde bulunan siyasal partileri kapatma yetkisine sahiptir. Ve Almanya Anayasa Mahkemesi hem Komünist Partiyi hem de Faşist Partiyi bu gerekçelerle kapatmıştır.
Avrupa hukuk düzenlemelerinde de, bir ulus bütünlüğü içinde yer alan etnik grupların ırkçılığa dayalı ayrımcılığı kabul edilmemektedir. Anayasa’da güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerin korunması ancak anayasal hakları yok edecek siyasal faaliyetlerin (örgütlenmelerin) önlenmesi ile mümkündür. Bu aynı zamanda çoğulculuğun da korunması anlamına gelir.
ç. Fransız Anayasa Konseyi, Korsika’ya özel statü tanıyan Yasa’nın iptali ile ilgili kararında, Fransız vatandaşlarından oluşan “Fransız Halkı”nın korunması için özen göstererek “Fransız Halkı”nın mütemmim cüzî (tamamlayıcısı olan) “Korsika Halkı” kavramını reddetmiş ve söylenmesi gerekenin “Kanunen bölünmesi mümkün olmayan Fransız Halkı” olduğunu vurgulamıştır.
Siyasî Partilerin faaliyetleri, demokratik düzende güvence altına alınmışlardır. Çağımız partiler demokrasi çağıdır. Ancak bu demokrasilerin kendilerini korumaları anlamına da gelir. Siyasal partilerin hukuk devletinin sağladığı güvencelerden yararlanabilmesi, ancak Anayasa’ya uygun davranmaları ile mümkündür.
Halkların eşit ve kendi kaderlerini tayin etme haklarıyla kültürel hakların kullanılmasında, demokratik sistemle idare edilen vatandaşlarına bireysel düzeyde temel ve siyasal hakları eşit düzeyde sağlamış ülkeler için; Devlet, ülke, ulus ve siyasal birlik esas alınmakta, bunları bozan her türlü eylemlere hukuksal dayanak verilmemekte ve yasaklanmaktadır.
Demokratik toplumlarda temel hak ve özgürlükler için esas ölçüt bireydir. Bunun etnik gruplar için ulusal hakka dönüştürülmesi, bu şekilde Devlet, ülke ve ulusu parçalama hak ve özgürlüğünden söz edilmesinin bir dayanağı olamaz.
Uluslararası birlikteliğin gelişmesine yönelik çalışmaların geliştiği bir süreçte ulusal birlikteliklerin parçalanması düşünülemez ve her iki olgunun birbirinin karşıtı olduğu söylenemez.
Demokrasi Partisi her ne kadar görünüşte sık sık “kardeşlik” ve “birlik” sözcüklerini kullanmaktaysa da bunu gerçek amacını gizlemek için yaptığı, asıl amacın Ulusu ve Ülkeyi parçalamak olduğu kardeşlik ve eşitliğin uluslararası düzeyde arandığı açıktır. Dava nedeni konuşmalar ve bildiri vatandaşlar arasında kin, husumet ve ayrılık duyguları yaratmakta ve körüklemektedir. Türk Ulusu’nun bütünlüğünü ırka dayalı bir görüşle Türk ve Kürt olarak ikiye ayırmayı öngörmektedir. Bu tür yönelişin ülke ve ulus bütünlüğünü yıkmayı amaçladığı kuşkuya yer bırakmayacak biçimde açıktır.
Demokratik siyasal yaşamın vazgeçilmez ögesi olan siyasal partiler demokrasiye ters düşen, demokrasiyle bağdaşmayan, demokrasiyi güçsüz ve etkisiz düşürecek, toplumsal barışı yıkacak düzenleme ve eylemlerde bulunamazlar. Hiçbir ayrılık bulunmayan ulusun içinde azınlık oluşturarak bir kesimi çoğunluktan çıkarıp azınlık durumuna getirip ilerde yeni girişimlere dayanak yapılmak üzere ulusu ve ülkeyi bölmek, bu amaçla tartışmalı etnik köken ayrımını kışkırtarak silâhlı ayaklanmaya çağırmak, ulusun bireylerini, bölge halklarını biribirine düşman edip kırdırmayı uygun bulmak, bir öneri ve çözüm değil, devleti yıkmaya yönelik bir planın uygulanması ve çözümsüzlüktür. Sorunlar yaratılarak çözüm üretilemez. Kimi etnik grupları ulus yapısı içinden, çoğunluktan azınlığa indirmek toplumsal barışı yıkar. Bu yolla azınlıklar körüklenecek, terörün şiddeti arttırılacaktır. Uluslararası kurallar, silahla, şiddetle hak arama yollarına kesinlikle kapalıdır. Demokrasi Partisi Kürt kökenli yurttaşları asılsız ve dayanaksız sav ve suçlamalarla kargaşa ve iç savaş çıkarmaya kışkırtmış, ayaklanma için demokratik hoşgörünün sınırlarını zorlamıştır. Demokrasi, demokratik hak ve özgürlüklerden yararlanarak yıkalamaz. Hakkı ve özgürlüğü kötüye kullanmaya engel olmak devletin görevidir. Hele bir siyasal parti, şiddet ve terörü kışkırtarak gizli bir amacı gerçekleştirmek istiyorsa, buna olanak verilemez. Partilerin de yapamayacakları şeyler vardır ve bunların başında devletin varlığı, ülkenin tümlüğü ve ulusun birliği gelir. Kendisini saldırılara karşı koruyan devleti içerden yıkmak isteyen teröre destek veren görüşe hiçbir hukuk düzeni meşruiyet tanıyamaz. Belirtilen konuşmalarla teröre destek verip ondan destek alan bir siyasî partinin Anayasa ve yasaya göre varlığını sürdürmesi düşünülemez.
Ulus ve ülke bütünlüğüne karşın, Türk ve Kürt Ulusları biçiminde bir ayırımın yapılması ve Kürt halkının ayrı bir devlet kurma yolunda özgürlük savaşı içinde PKK terörist örgütüyle birlikte gösterilmesi, Parti’nin, Kürt kökenine başka bir deyişle ırksal tabana dayatılarak, ülkede yaşayan ve Kürt olarak ayırdıkları bir kısım yurttaşların Türkiye Cumhuriyetinden kopmasının amaçlanması Siyasî Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (a) bendinde söz konusu olan “Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü”ne ve (b) bendinde öngörülen siyasî partilerin ırk esasına dayanmaması ilkelerine aykırıdır.
Bu konuda özenle üzerinde durulması gereken husus, daha önce belirtildiği gibi bu yöndeki yasal düzenlemelerin amacı ülkedeki etnik farklılıkların ve bunların dil ve kültürlerinin yasaklanması değildir. Çeşitli etnik kökenlerden gelen Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları kendi dil ve kültürlerine sahiptirler. Ancak bin yıldır birlikte yaşamış, dini, gelenek ve görenekleri aynı, birbirinden ayrılması ve koparılması olanaksız ortak kültürleri ve yaşamları olan bir topluluğu ırk temeline dayanan düşüncelerle ayrıma bağlı tutmak ve hepsini kapsayan ortak ulusal kültürü ve kimliği yadsımak Siyasî Partiler Yasası’nın 78. ve 81. maddelerinin (a) bentlerine aykırıdır. Yasaklanan, kültürel farklılıkların ve zenginliğin belirtilmesi olmayıp, bunların Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak, ulus bütünlüğünün bozulması ve buna bağlı olarak ayrımlara dayanan yeni bir devlet düzeninin kurulması amacıyla kullanılmasıdır.
Konuşmalar ve bildiride Kürt kökenli yurttaşların, bölücülüğe yönelik olarak; kendi dil ve kültürlerini geliştirmeleri, anadillerinde eğitimlerinin sağlanması öngörülmektedir. Bunlar konuşmaların ve bildirinin bütünlüğü içinde ele alındığında Siyasî Partiler Yasası’nın 81. maddesinin (b) bendinde yasaklanan, Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak ulus bütünlüğünün bozulması amacını gütme anlamını taşımaktadır. Bir başka deyişle Türk dili veya kültürü dışındaki dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla bir bölüm vatandaşın farklı bir ulustan oldukları bir azınlığa mensup bulundukları ileri sürülerek azınlık ya da ayrı bir ulus olmanın gerektirdiği haklardan yararlanmaları biçiminde bir düşünce içermektedir. Türkiye’de hiçbir vatandaş arasında bir fark ve farklı bir uygulama yoktur.
Demokrasi Partisi savunmalarında, olaylar saptırılarak, barış isteminin, düşünce açıklamanın, demokrasi istemenin, halk sözcüğünü söylemenin bölücülük olarak değerlendirildiğini, üniter devletin insan haklarına engel gösterilemeyeceğini ileri sürmüştür. Bunların gerçekle ilgisi yoktur. Suçlamalarda ülke ve ulus bütünlüğünü bozan kışkırtıcı ve körükleyici somut kanıtlar değerlendirilmiştir. Kanıtlarda yer alan amacı belirgin beyan ve açıklamaların düşünce özgürlüğü ve diğer söyledikleri deyimlerle bir ilgisi yoktur.
Söz konusu anlatımlar, Türkiye’de hukuksal ve siyasal yönden ırka dayalı bir Türk Ulusu kavramı ya da etnik kökene göre çoğunluk, azınlık kavramları olmamasına ve farklı etnik köken ve soydan gelen bütün vatandaşları eşit haklarla sahip olmasına karşın Türk Ulusu’nu ırk esasına dayalı olarak “Türk ve Kürt ulusları” biçiminde ikiye bölmeye yönelmiş, ezilen bir halk olarak nitelediği Kürt kökenli vatandaşları, ayrı bir ulus olarak devletini kurma yolunda özgürlük savaşı içinde ve PKK terörist faaliyetleri paralelinde göstermiştir.
Yukarıda gerekçeleriyle açıklandığı üzere davalı Demokrasi Partisi’nin Genel Başkanı Yaşar Kaya’nın Bonn ve Erbil’de yapmış olduğu konuşmalar ile Parti Merkez Yürütme Kurulu’nun yayınladığı bildiri Siyasî Partiler Yasası’nın 78. ve 81. maddelerinin (a) ve (b) bentlerine aykırıdır.
2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın Dördüncü Kısmında yer alan söz konusu yasal düzenlemelerdeki yasaklara aykırı davranılmasının yaptırımı aynı Yasa’nın 101. maddesinin (b) bendiyle belirlenmiştir.
Buna göre davalı Demokrasi Partisi’nin kapatılmasına karar verilmesi gerekmektedir.
Yılmaz ALİEFENDİOĞLU, Merkez Yürütme Kurulu Bildirisi’nin kapatma nedeni olmasına katılmamıştır.
Kapatma Kararının Sonuçları
Anayasa’nın 84. maddesinin son fıkrasında;
“Anayasa Mahkemesinin kararında partinin kapatılmasına eylem ve sözleri ile sebebiyet verdiği belirtilen milletvekilinin üyeliği ile temelli olarak kapatılan siyasî partinin, kapatılmasına ilişkin davanın açıldığı tarihte, parti üyesi olan diğer milletvekillerinin üyeliği, kapatma kararının Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına tebliğ edildiği tarihte sona erer.” denilmektedir.
Anayasa’nın 84. maddesinin birinci fıkrasındaki “üyeliğin düşmesi” ile üçüncü fıkrasındaki “üyeliğin sona ermesi” birbirinden ayrı durumlardır. Birinci fıkradaki durumlarda düşme kararını TBMM verir. Anayasa Mahkemesi böyle bir karar veremez. Ancak üçüncü fıkraya göre bir siyasal parti kapatılınca, eylem ve sözleriyle buna neden olan milletvekilinin üyeliği ile temelli olarak kapatılan siyasî partinin kapatılmasına ilişkin davanın açıldığı tarihte, parti üyesi olan diğer milletvekillerinin üyeliği, kapatma kararının Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na tebliğ edilmesiyle kendiliğinden sona erer. Anayasa Mahkemesi’nin açıklayıcı belirlemesi kararın hukuksal sonucudur.
Bir partinin Anayasa’ya aykırılıktan kapatılmasıyla milletvekillerinin milletvekilliğinin Anayasa gereğince sona ermesi Federal Almanya Anayasa Mahkemesi kararlarında da görülmektedir.
Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’nın, 24 Ocak 1994 ve O GNS/006-33884 sayılı cevabi yazısına göre; Şırnak Milletvekili Mahmut Alınak ile Muş Milletvekili Muzaffer Demir’in kapatma davasının açıldığı tarihten önce Parti’den istifa ettikleri, Diyarbakır Milletvekili Mahmut Uyanık ile Muş Milletvekili M.Emin Sever’in ise Demokrasi Partisi’ne üye olmadıkları, bu dört milletvekilinin TBMM’nde bağımsız üye olarak kayıtlı bulundukları anlaşılmıştır.
Bu duruma göre, Anayasa’nın 84. maddesinin son fıkrası gereğince Demokrasi Partisi’nin kapatılmasına ilişkin davanın açıldığı 2.12.1993 gününde parti üyesi olan milletvekilleri Ahmet TÜRK, Ali YİĞİT, Sırrı SAKIK, Leyla ZANA, Hatip DİCLE, Sedat YURTDAŞ, Selim SADAK, Orhan DOĞAN, Zübeyir AYDAR, Naif GÜNEŞ, Mahmut KILINÇ, Remzi KARTAL ve Nizamettin TOĞUÇ’un Milletvekilliklerinin kapatma kararının Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na tebliğ edildiği tarihte sona erer.
Yılmaz ALİEFENDİOĞLU “Fıkranın bu bölümünün uygulamaya ilişkin bulunduğu ve Anayasa Mahkemesi’nin milletvekillerinin üyeliklerinin sona ermesiyle ilgili bir karar vermesine yer olmadığı”, Haşim KILIÇ ise “Diğer dört milletvekili de dava açıldığı tarihte Demokrasi Partisi üyesi olduğundan bunların da milletvekilliklerinin sona ermesi gerektiği” görüşleriyle yukarıdaki görüşe katılmamışlardır.
VIII- SONUÇ
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 2.12.1993 günlü, SP.52.Hz. 1993/55 sayılı iddianamesiyle, Demokrasi Partisi’nin 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın 101. maddesi gereğince kapatılması istenilmekle, gereği görüşülüp düşünüldü:
Demokrasi Partisi’nin, Genel Başkanı Yaşar Kaya’nın 29.5.1993 tarihinde Federal Almanya’nın Bonn, 15.8.1993 tarihinde Irak’ın Erbil kentlerinde yapmış olduğu konuşmalarının ve Parti Merkez Yürütme Kurulu’nun “Demokrasi Partisi’nin barış çağrısıdır” başlıklı bildirisinin, Anayasa’ya ve 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın 78. 81. maddelerinin (a) ve (b) bentlerine aykırılığı nedeniyle anılan Yasa’nın 101. maddesinin (b) fıkrası gereğince KAPATILMASINA, Yılmaz ALİEFENDİOĞLU’nun, “Merkez Yürütme Kurulu Bildirisinin kapatma nedeni olmadığı” yolundaki karşıoyuyla ve esasta OYBİRLİĞİYLE,
Anayasa’nın 84. maddesinin son fıkrası gereğince Demokrasi Partisi’nin kapatılmasına ilişkin davanın açıldığı 2.12.1993 gününde Parti üyesi olan milletvekilleri Ahmet TÜRK, Ali YİĞİT, Sırrı SAKIK, Leyla ZANA, Hatip DİCLE, Sedat YURTDAŞ, Selim SADAK, Orhan DOĞAN, Zübeyir AYDAR, Naif GÜNEŞ, Mahmut KILINÇ, Remzi KARTAL ve Nizamettin TOĞUÇ’un milletvekilliklerinin kapatma kararının Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na tebliğ edildiği tarihte sona ermesine; Haşim KILIÇ’ın “Mahmut ALINAK, Muzaffer DEMİR, Mahmut UYANIK ve Mehmet Emin SEVER’in de kapatma davasının açıldığı tarihte Parti üyesi milletvekilleri olduklarından bunlarında millet vekilliklerinin sona ermesi gerektiği”; Yılmaz ALİEFENDİOĞLU’nun ise “fıkranın bu bölümünün uygulamaya ilişkin bulunduğu ve bu konuda bir karar verilmesine yer olmadığı” yolundaki karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA,
Davalı Parti’nin tüm mallarının 2820 sayılı Yasa’nın 107. maddesi uyarınca Hazine’ye geçmesine OYBİRLİĞİYLE,
Gereğinin yerine getirilmesi için karar örneğinin, milletvekilleri yönünden Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na, yasal işlemler yönünden 2820 sayılı Yasa’nın 107. maddesine göre Başbakanlığa ve ayrıca Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmesine, OYBİRLİĞİYLE,