Ana Sayfa Blog Sayfa 2

Türkiye ile Hindistan Dostluk Antlaşması

0

Türkiye ile Hindistan Dostluk Antlaşması, 14 Aralık 1951 tarihinde Hindistan ile Türkiye Cumhuriyeti arasında Ankara’da imzalanmış,  5 Mayıs 1952 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edilmiş, Bakanlar Kurulu tarafından 8 Mayıs 1952’de onaylanmış ve Türkiye ile Hindistan Dostluk Antlaşmasının onanmasına dair Kanun 13 Mayıs 1952  tarihli Resmî Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

Türkiye ile Hindistan Dostluk Antlaşmasının onanmasına dair Kanun

MADDE 1. — Türkiye Cumhuriyeti ile Hindistan Cumhuriyeti arasında 14
Aralık 1951 günü Ankara’da imzalanan Dostluk Andlaşması onanmıştır.
MADDE 2. — Bu kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.
MADDE 3. — Bu kanunu Bakanlar Kurulu yürütür.

8 Mayıs 1952

Türkiye ile Hindistan Dostluk Antlaşması

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı ve Hindistan Cumhurbaşkanı iki memleket arasında öteden beri zaten mevcut olan eski dostluk bağlarım nazarı dikkate alarak; ve

Bu bağları milletlerarası barışın nef’ine ve Birleşmiş Milletler Anayasası ruhuna uygun olarak geliştirmek ve devam ettirmek üzere iş birliği yapmak arzusu ile;

Aralarında bir Dostluk Andlaşması akdini kararlaştırmışlar ve bu maksatla, yetkili murahhasları olarak:

Türkiye Cumhurbaşkanı : İstanbul Milletvekili ve Dışişleri Bakanı Profesör Doktor Fuad Köprülü’yü,

Hindistan Cumhurbaşkanı: Hindistan’ın Türkiye Büyük Elçisi Ekselans Chandra Shekhar Jha’yı,

Tâyin etmişler ve bu murahhaslar yekdiğerinin salâhiyetnamelerini tetkik ederek usulüne muvafık bulduktan sonra aşağıdaki hususlarda mutabık kalmışlardır:

Madde — 1

Türkiye Cumhuriyeti ile Hindistan Cumhuriyeti arasında daimî barış ve dostluk mevcut olacaktır.

Yüksek Âkıd Taraflar daima bu barış ve dostluğu muhafaza ve tarsine ve iki memleket halkı arasındaki dostane münasebetleri geliştirmeye ve derinleştirmeye çalışacaklardır.

Madde — 2

Yüksek Âkıd Taraflar diplomasi mümessilleri ve kendi ülkeleri dâhilinde, kararlaştıracakları şehirler, limanlar ve sair mahallerde ikamet edecek olan konsolosluk temsilcileri vasıtasiyle aralarında diplomasi ve konsolosluk münasebetleri idamesi hususunda mutabıktırlar.

Bu kabîl diplomasi ve konsolosluk temsilcileri, mütekabiliyet esası dairesinde, hukuku düvel gereğince bu gibi temsilcilere bahsedilmesi mûtat olan imtiyaz ve muafiyetlere nail olacaklar ve başka her hangi bir devletin mümasil temsilcilerine bahşedilen imtiyaz ve muafiyetlerden de, mütekabiliyet şartiyle, faydalanacaklardır.

Madde — 3

Yüksek Âkıd Taraflar, memleketleri arasındaki kültür bağlarını karşılıklı olarak kuvvetlendirmeyi ve geliştirmeyi ve sınai ve zirai inkişaf hususunda birbirlerine mümkün olduğu nispette yardım etmeyi kabul ederler.

Madde — 4

Yüksek Âkıd Taraflardan her birini^ uyrukluları, diğerinin ülkesinde, mütekabiliyet şartiyle ve o ülkede yürürlükte bulunan kanun ve nizamlar dairesinde, yerleşmek ve oturmak ve bu ülkeye gidip (gelmek ve orada serbestçe dolaşmak hakkına sahip olacaklardır.

Madde — 5

Yüksek Âkıd Taraflardan her birinin uyrukluları, diğerinin ülkesinde, diğer Âkît Tarafın uyrukluları gibi, mahkemelere müracaat etmek ve adlî teşkilâttan yardım görmek hakkına sahip olacaklardır.

Madde — 6

Yüksek Âkıd Taraflar, ticaret ve gümrük, seyrisefain, havacılık, kültürel işler, suçluların iadesi ve her iki memleketi ilgilendiren sair meseleler hususundaki münasebetlerini esasen yürürlükte bulunan veya bilâhara aralarında akdedilecek olan hususi anlaşmalara göre tanzim ve idare etmekte mutabıktırlar.

Madde — 7

Yüksek Âkıd Taraflar, aralarındaki bütün anlaşmazlıkları mutad diplomasi yollariyle halletmekte ve mâkul bir müddet zarfında bir hal suretine varılamadığı takdirde, her iki tarafça en münasip görülecek sair muslihane vasıtalarla tesviye eylemekte mutabıktırlar.

Madde — 8

Bu Andlaşmanın tefsirinden çıkacak olan her hangi bir anlaşmazlık, evvel emirde, müzakere yoliyle tesviye edilecek ve mâkul bir müddet zarfında bir hal suretine varılamadığı takdirde üzerinde mutabık kalınacak bir tarzda hallolunacaktır.

Madde — 9

İşbu Andlaşma Yüksek Âkıd Taraflardan her birinin kendi Anayasa usullerine göre, mümkün olan en yakın tarihte tasdik olunacak ve tasdiknamelerin kabil olan en kısa zamanda Yeni – Delhi’de teatisinden 15 gün sonra yürürlüğe girecektir.

İşbu hususları tasdikan, yukarda isimleri zikredilen yetkili murahhaslar, – hepsi aynı derecede resmî mahiyeti haiz -, Hindu ve İngilizce birer metni de bulunan bu Ândlaşmayı imzalamışlardır; tereddüt halinde İngilizce metin muteber olacaktır.

Bin dokuz yüz elli bir yılının Aralık ayının dördüncü günü Ankara’da iki nüsha olarak tanzim edilmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkani adına
F. Köprülü
İstanbul Milletvekili
Dışişleri Bakanı

Hindistan Cıımhürbaşkanı adına
Chandra Shekkar Jha
Hindistan’ın Türkiye Büyükelçisi

Hibrit Kopuş Savunması: Türkiye Ceza Muhakemesi İçin Stratejik Bir Savunma Teorisi Önerisi

0
.Fahrettin Kayhan (Avukatlık Kimliği ve Avukatın Yargı Sistemi İçindeki Yeri

HİBRİT KOPUŞ SAVUNMASI: TÜRKİYE CEZA MUHAKEMESİ İÇİN STRATEJİK BİR SAVUNMA TEORİSİ ÖNERİSİ (Dikkat ! Savunma Her An Saldırabilir)  / Avukat Fahrettin Kayhan 

Giriş

Ceza yargılamasında savunma stratejileri çoğu zaman normatif hukuk teorileri üzerinden tartışılmaktadır. Bu yaklaşımlar savunmayı ağırlıklı olarak kanun hükümleri, içtihatlar ve delil değerlendirmesi çerçevesinde ele alır. Oysa ceza yargılamasının pratik işleyişi yalnızca normatif kurallarla açıklanabilecek bir süreç değildir. Mahkeme salonunun psikolojisi, yargısal aktörlerin davranış kalıpları, sanık psikolojisi ve cezaevi sosyolojisi gibi çok sayıda informel faktör savunmanın başarısını doğrudan etkiler.

Türkiye’de ceza yargılamasının pratik gerçekliği incelendiğinde savunma avukatının yalnızca hukuki argüman üretmekle kalmadığı, aynı zamanda karmaşık bir sosyal ve psikolojik alan içinde stratejik hareket etmek zorunda olduğu görülmektedir. Bu alan içinde mahkeme psikolojisi, sanık davranış kalıpları, cezaevi kültürü ve yargı çevresinde dolaşan informel beklentiler savunma stratejisinin etkisini belirleyen unsurlar arasında yer alır.

Klasik savunma modelleri bu karmaşık gerçekliği açıklamakta çoğu zaman yetersiz kalmaktadır. Bir uçta tamamen sistem içi ve teknik bir hukuk diliyle yürütülen uyum savunması bulunmaktadır. Bu model mahkeme ile çatışmayı önlese de yargılama sürecindeki yapısal sorunları görünmez kılabilir. Diğer uçta ise yargılamanın meşruiyetini doğrudan sorgulayan kopuş savunması yer almaktadır. Bu yaklaşım eleştirel bir perspektif sunsa da çoğu zaman mahkeme ile savunma arasında sert bir çatışma doğurabilir.

Türkiye’nin yargılama pratiği dikkate alındığında bu iki uç modelin de önemli sınırlılıkları vardır. Bu nedenle daha dengeli bir yaklaşım olarak hibrit kopuş savunması öne çıkmaktadır.

Bu makalenin temel tezi şudur: Hibrit kopuş savunması, Türkiye ceza yargılamasının psikolojik, sosyolojik ve kurumsal gerçekliğiyle en uyumlu savunma modelidir.

1. Türkiye’de Ceza Yargılamasının Sosyolojisi

Ceza yargılaması yalnızca normatif bir hukuk süreci değildir; aynı zamanda farklı aktörlerin etkileşim içinde bulunduğu bir sosyal alandır. Mahkeme salonu, savcı, hâkim, savunma avukatı, sanık ve tanıkların karşılıklı etkileşim içinde bulunduğu bir sosyal sahadır.

Bu sahada davranışlar yalnızca hukuki kurallarla değil, aynı zamanda psikolojik ve kurumsal dinamiklerle şekillenir. Türkiye’de ceza yargılamasının pratik işleyişinde özellikle üç olgu dikkat çekmektedir:

– yargısal konfor alanı

– erken kanaat oluşumu

– informel karar faktörleri

Yargısal konfor alanı, mahkemelerin yerleşik kanaatlerini ve alışılmış karar kalıplarını ifade eder. Erken kanaat oluşumu ise soruşturma aşamasında ortaya çıkan ilk anlatının yargılama sürecinde güçlü bir referans noktası haline gelmesini ifade eder.

Buna ek olarak ceza yargılamasında kararlar yalnızca hukuki normlara değil, aynı zamanda informel faktörlere de bağlı olabilir. Mahkeme psikolojisi, dava yoğunluğu, kurumsal alışkanlıklar ve yargı kültürü bu faktörler arasında yer alır.

Bu nedenle ceza savunması yalnızca hukuki normların uygulanması değil, aynı zamanda yargı alanının sosyolojisini okuyabilme yeteneği gerektirir.

2. Savunmanın Yapısal Sorunları ve İkincil Konumu

Teorik olarak ceza yargılaması iddia, savunma ve yargı arasındaki denge üzerine kuruludur. Ancak pratikte birçok hukuk sisteminde olduğu gibi Türkiye’de de savunmanın kurumsal olarak daha zayıf bir konumda bulunduğuna dair güçlü bir algı vardır.

Bu algının oluşmasında çeşitli faktörler rol oynayabilir:

– Soruşturma sürecinin savcılık merkezli yürütülmesi

– Savunmanın delil toplama imkânlarının sınırlı olması

– Bazı mahkeme pratiklerinde iddia makamının anlatısının daha güçlü kabul edilmesi

– Duruşmanın hakim ve dosya merkezli yürümesi

– Türk yargı habitusuna egemen olan tahkik ideolojisi

Savunmanın etkisinin sınırlı olduğuna dair algı yalnızca hukuki bir mesele değildir; aynı zamanda sanık psikolojisini de etkileyen bir faktördür.

3. Hukuk Dışı Müdahale Arayışları

Savunmanın kurumsal gücüne ilişkin zayıf algı çoğu davalarda hukuk dışı müdahale arayışlarını da beraberinde getirmektedir.

Sanıklar veya yakınları bazen davanın sonucunu hukuki savunma dışında etkileyebilecek kişiler arayabilir. Bu tür arayışlar çoğu zaman “tanıdık bulma”, “rüşvet için aracı bulma” veya dava üzerinde etkisi olduğu iddia edilen kişiler aracılığıyla ortaya çıkabilir. Bu süreçte dikkat çekici bir olgu ortaya çıkar: bazı müvekkiller savunma avukatına ödemekten kaçındıkları ücretin çok daha fazlasını, davayı etkileyebileceğini iddia eden hukuk mesleğini icra eden veya hukukçu olmayan kişilere ödemeye razı olabilmektedir.

Bu durum çoğu zaman hukuki rasyonalite ile değil psikolojik umut ve çaresizlik ile açıklanabilir. Özellikle tutuklu dosyalarda tahliye vaadi güçlü bir psikolojik etki yaratabilir.

4. Türkiye’de Müvekkil Profili ve Kopuş Savunmasının Sınırları

Türkiye’de ceza savunmasının karşılaştığı önemli sosyolojik engellerden biri müvekkil profilidir. Birçok sanık devlet otoritesine güçlü bir güven duyabilir. Polis, savcı veya hâkimin yanlış yapmayacağına dair bir inanç bazı davalarda savunma stratejisini doğrudan etkileyebilir.

Pratikte savunma avukatları sıklıkla şu tür ifadelerle karşılaşabilmektedir:

– “Polis niye yalan söylesin?”

– “Hakim dosyayı bizden iyi biliyordur.”

– “Savcı böyle yazdıysa bir bildiği vardır.”

Bu durum savunma açısından önemli bir psikolojik zorluk yaratır. Çünkü kopuş savunması doğası gereği yargılama sürecini eleştirmeyi ve bazı durumlarda devletin yargısal pratiklerini sorgulamayı, savcı ve hakimle tartışmayı içerir. Ancak birçok sanık avukatının hâkim veya savcıyla açık bir tartışmaya girmesinden rahatsızlık duyabilir ve savunma avukatına şu tür uyarılar yapabilir:

“Hakimle tartışmayalım, aleyhimize olur.”

Bu durum savunma stratejisinin yalnızca hukuki değil aynı zamanda müvekkil tarafından psikolojik olarak kabul edilebilir olması gerektiğini göstermektedir. Dolayısıyla Türkiye’de kopuş savunmasının uygulanabilirliği yalnızca hukuki koşullara değil aynı zamanda müvekkil psikolojisine de bağlıdır.

5. Cezaevi Sosyolojisi ve Gayriresmî Bilgi Ağları

Tutuklu dosyalarda savunmayı etkileyen önemli bir faktör de cezaevi içindeki sosyal ilişkiler ve gayriresmî bilgi ağlarıdır. Uzun süre içeride kalmış tutuklu veya hükümlüler yeni gelen sanıklara çeşitli tavsiyelerde bulunabilir. Bu kişiler çoğu zaman deneyim sahibi olarak görülür ve gayriresmî bir danışmanlık rolü üstlenir.

Bu durum bazen şu sonuca yol açabilir: Sanık, avukatının hukuki değerlendirmesinden çok koğuş arkadaşlarının tavsiyelerine güvenebilir. Bu nedenle tutuklu dosyalarda savunma yalnızca mahkeme salonunda değil aynı zamanda cezaevi sosyolojisi içinde de yürütülür.

6. Hibrit Kopuş Savunması

Bu karmaşık sosyal ve psikolojik alan içinde savunmanın tamamen teknik bir hukuk diliyle yürütülmesi çoğu zaman yetersiz kalabilir. Öte yandan sert kopuş savunmaları da mahkeme ile savunma arasında gereksiz bir çatışma yaratabilir.

Bu nedenle hibrit kopuş savunması daha dengeli bir yaklaşım sunmaktadır.

Bu model iki stratejiyi birleştirir:

– Sistem içi savunma (Uyum Savunması)

– Analitik sistem eleştirisi

Bu sayede savunma hem hukuk zemini içinde kalır; hem de yargılama sürecindeki hataları görünür kılabilir.

7. Hibrit Kopuş Savunmasında Retorik Sertlik Skalası

Hibrit kopuş savunmasının önemli özelliklerinden biri savunmanın retorik sertliğinin ayarlanabilir olmasıdır.

Savunma stratejisi dosyanın özelliklerine, mahkemenin tutumuna ve yargılamanın seyrine göre değişebilir. Bu nedenle hibrit savunma dereceli bir savunma modeli olarak düşünülebilir.

Savunmanın retorik yoğunluğu beş basamaklı bir modelle açıklanabilir:

1. Uyumlu savunma: tamamen teknik hukuk dili içinde yürütülen savunma

2. Analitik eleştiri: soruşturma sürecindeki hataların analitik biçimde ortaya konması

3. Stratejik kopuş: yargılama yönteminin eleştirilmesi

4. Güçlü eleştiri: sistematik sorunların açık biçimde dile getirilmesi

5. Klasik kopuş: yargılamanın meşruiyetinin doğrudan sorgulanması

Hibrit savunmanın avantajı bu seviyeler arasında duruşmanın seyri içinde esnek geçiş yapılabilmesidir.

8. Hâkimin Tepki Eşiği: Retorik Sertliği Belirleyen Faktörler

Savunmanın retorik sertliği yalnızca savunma avukatının tercihine bağlı değildir. Dosyanın niteliği, mahkemenin tutumu ve müvekkil psikolojisi gibi çeşitli faktörler savunmanın yoğunluğunu belirler.

Bu bağlamda “hâkimin tepki eşiği” kavramı önem kazanır. Bu kavram, mahkemenin savunma tarafından yöneltilen eleştirilere karşı hangi noktada savunma refleksi geliştirmeye başladığını ifade eder.

Retorik sertliği belirleyen başlıca faktörler şunlardır:

– Dosyanın politik veya sembolik niteliği

– Delillerin gücü

– Mahkemenin savunmaya karşı tutumu

– Müvekkil psikolojisi

– Yargılamanın aşaması

Savunma avukatı yalnızca hukuki argüman üretmekle kalmaz, aynı zamanda mahkemenin psikolojik eşiğini de okumak zorundadır.

Sonuç: Savunmanın Ontolojik Yalnızlığı

Ceza savunması yalnızca hukuki argüman üretme faaliyeti değildir. Aynı zamanda psikolojik, sosyolojik ve stratejik bir süreçtir. Türkiye’de ceza yargılamasının pratik gerçekliği savunmanın yalnızca normatif hukuk kuralları üzerinden yürütülemeyeceğini göstermektedir.

Mahkeme psikolojisi, sanık davranış kalıpları, cezaevi sosyolojisi ve savunmanın kurumsal algısı savunma stratejisini doğrudan etkileyen faktörlerdir. Savunmanın yapısal zayıflığına ilişkin algı bazı sanıkların hukuk dışı müdahale arayışlarına yönelmesine yol açabilmektedir.

Buna ek olarak Türkiye’deki müvekkil profilinin kopuş savunmasına mesafeli yaklaşması savunma stratejisinin sınırlarını belirleyen önemli bir faktördür. Müvekkile rağmen kopuş savunması genellikle azille sonuçlanabilir.

Bu bağlamda hibrit kopuş savunması hem mahkeme ile gereksiz bir çatışma yaratmadan eleştirel bir savunma kurabilmesi hem de sanık psikolojisiyle uyumlu bir strateji sunması nedeniyle Türkiye ceza yargılaması gerçekliğine en uygun savunma modeli olarak değerlendirilebilir.

Savunma avukatı çoğu zaman iddia makamının kurumsal gücü ile mahkemenin otoritesi arasında yalnız kalır. Bu nedenle ceza savunması yalnızca bir meslek pratiği değil aynı zamanda direnç, strateji ve entelektüel cesaret gerektiren bir faaliyettir.

Bu anlamda savunma, ceza yargılamasının en yalnız fakat aynı zamanda en vazgeçilmez kurumudur.

Kadın Erkek Eşitliği Komitesi Kararı

0

Kadın Erkek Eşitliği Komitesi,  23 Mayıs 2010’da Strazburg’ta almış olduğu karar ile kadın erkek eşitliği alanında somut öneriler getirmiştir. Komite kararı, Avrupa Konseyi Kadın Erkek Eşitliğinden Sorumlu 7. Bakanlar Konferansı tarafından onaylanmıştır. 

Kadın Erkek Eşitliği Yönetim Komitesi’nin (Committee for Equality between Women and Men ) karar metni, toplumsal cinsiyet eşitliğinin hukuk önünde eşitlik ile fiili eşitlik arasındaki farkı kapatmak için gerekli adımları ele almaktadır. Karar, Karar, Avrupa Konseyi’nin toplumsal cinsiyet eşitliği alanındaki politikalarını, tavsiyelerini ve önceliklerini detaylandırarak bu hedeflere ulaşmak için somut öneriler sunmaktadır.

Belge, yasama organları tarafından yapılası gereken işlemleri; aile, özel hayat ve iş hayatındaki uyum için yapılması gerekenleri ve hükümet politikalarını başlıklar haline ele almaktadır. Komite, özellikle medya ve eğitimdeki kalıplaşmış toplumsal cinsiyet rolleri ile mücadele etmeyi hedeflemektedir. 

Metin şu temel noktaları vurgulamaktadır.

  1. Hukuki ve Fiili Eşitlik: Yasal düzenlemelerle güvence altına alınan kadın erkek eşitliğinin fiilen sağlanması ve toplumsal hayatta uygulanabilir hale getirilmesi gerekmektedir.
  2. Şiddetle Mücadele: Kadına yönelik şiddet yapısal bir sorundur. Bu sorunun çözümü için erkeklerin de aktif rol alması gerekmektedir.
  3. Eğitim ve Medya: Toplumsal cinsiyet kalıplarının ortadan kaldırılması için eğitim ve medyanın önemli bir rolü bulunmaktadır. Cinsiyetçi dilin kullanılmaması ve kalıplaşmış cinsiyet rollerinin değişmesi gerekmektedir.
  4. Kadınların Karar Alma Mekanizmalarına Katılımı: Kadınlar siyasal, kamusal ve ekonomik karar mekanizmalarına eşit bir şekilde katılmalıdır. Bu katılım için gerekli somut eylemler uygulamaya geçirilmelidir.
  5. Uluslararası İşbirliği: Toplumsal cinsiyet eşitliği için diğer uluslararası örgütlerle işbirliği yapılması gerektiği ifade ediliyor.
  6. Eylem Planı ve Stratejiler: Eylem planı ve stratejilerle toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanması için hükümetler, sivil toplum kuruluşları ve diğer kurumlar işbirliği içinde olmalıdır.

 

Kadın Erkek Eşitliği Komitesi Kararı

GERÇEK TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTLİĞİNE ULAŞMAK İÇİN HUKUK ÖNÜNDE EŞİTLİK İLE FİİLİ EŞİTLİK ARASINDAKİ UÇURUMUN KAPATILMASI

Avrupa Konseyi Kadın Erkek Eşitliğinden Sorumlu 7. Bakanlar Konferansına katılan ülkelerin Bakanları, (Bakü, 24-25 Mayıs 2010);

1. Avrupa Konseyi’nin temel hedefi olan ve tüm faaliyetlerde katkı sunulması gereken insan haklarının korunması ve geliştirilmesi ve bu haklardan tam olarak yararlanılması, demokrasi ve hukukun üstünlüğünü anımsayarak,
2. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve gözden geçirilmiş Avrupa Sosyal Şartının yanı sıra, kadın erkek eşitliğinin insan haklarının ayrılmaz bir parçası ve demokrasinin temel bir kriteri olduğunu beyan eden Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin 16 Kasım 1998 tarihli “Kadın Erkek Eşitliği Deklarasyonu”nu ile toplumsal cinsiyet eşitliğini bir gerçeklik haline getirme taahhüdünü yineleyen 12 Mayıs 2009’da Madrid’de kabul edilen Bakanlar Komitesi’nin yeni Deklarasyonunu anımsayarak;

3. Bakanlar Komitesi tarafından toplumsal cinsiyet eşitliği alanında kabul edilen tavsiye kararlarında, özellikle Kadınların ve Erkeklerin Siyasal ve Kamusal Karar Mekanizmalarında Eşit Temsili konulu (2003)3 sayılı Tavsiye Kararı ve Toplumsal Cinsiyet Eşitliği ve Standartları konulu (2007)17 sayılı Tavsiye Kararında yer alan ilkeleri ve prensipleri yeniden teyit ederek;

4. Daha önce kadın erkek eşitliği konusunda altı kere düzenlenen Bakanlar Konferansları sırasında verilen taahhütleri yeniden teyit ederek ve bu Konferans ile kabul edilen Eylem Planında yer alan stratejileri ve önlemleri vurgulayarak;

5. Avrupa Konseyi’nin kadına yönelik şiddet ve aile içi şiddetle mücadele ve önleme sözleşmesinin devam eden hazırlıklarını memnuniyetle karşılayarak;

6. Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (CEDAW) ve İhtiyari Protokolü, ilgili Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) Sözleşmeleri, Birleşmiş Milletler Dördüncü Dünya Konferansında kabul edilen Deklarasyon ve Eylem Platformu ve diğer ilgili Birleşmiş Milletler dokümanlarını anımsayarak;

7. Lizbon Anlaşması ile yürürlüğe giren Avrupa Birliğini oluşturan Anlaşmanın toplumsal cinsiyete özgü hükümlerini, bunların yanı sıra Avrupa Birliğinin bu alandaki ilgili belgelerini yeniden anımsayarak ve Avrupa Birliği Toplumsal Cinsiyet Enstitüsünün kuruluşunu memnuniyetle karşılayarak;

8. Mevzuatta ve politika geliştirme alanında yaşanan olumlu ve çarpıcı gelişmelere, yasal alanda toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanması yolunda yaşanan gelişmelere rağmen, gücün ve sorumlulukların eşitsiz dağılımı, cinsiyete dayalı ücret farklılıkları  ve geleneksel toplumsal cinsiyet rollerinin süregelen hakimiyeti nedeniyle ekonomik, sosyal ve kültürel kaynaklara eşitsiz erişim gibi nedenlerle uygulamada (fiili) toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanmasının bir sorun olmaya devam ettiğini dikkate alarak;

9. Kadınlara ve kız çocuklarına yönelik erkekler tarafından uygulanan şiddetin ciddi bir yapısal ve toplumsal sorun olmaya devam ettiğini ve bu şiddetle mücadeleye ve toplumsal cinsiyet eşitliğinin geliştirilmesine erkeklerin katılımının sağlanması ve bu katılımın güçlendirilmesinin gerekli olduğunu kabul ederek;

10. Kadınların ve erkeklerin rollerine ilişkin süregelen kalıp yargıların ve önyargıların sonucu olarak toplumun kadınların ve erkeklerin yetkinliklerinden tam olarak yararlanamamasını üzüntüyle karşılayarak ve toplumsal cinsiyet temsiliyetleri, davranışları ve yaklaşımları konusunda medyanın sorumluluğu ve eğitimin önemli rolünün farkında olarak;

11. Hukuk önünde eşitlik ile fiili eşitlik arasındaki farkın kapatılmasının ancak, bu konuya özel yasalar, politikalar ve programlar geliştirerek ve bunların uygulanmasının toplumsal cinsiyete dayalı bütçeleme dahil özel önlemler ve toplumsal cinsiyet eşitliğinin ana plan ve politikalara yerleştirilmesi stratejisi yoluyla sağlayarak gerçekleşebileceğine inanarak;

12. Tüm üye ülkelerin bütçe kısıtlamaları ile karşı karşıya kaldıkları zor bir ekonomik ve sosyal ortamda, hukuki ve fiili toplumsal cinsiyet eşitliğinin gerçekleştirilmesinin, aktif toplumun tüm üyelerinin yetkinliklerinin, yeteneklerinin ve yaratıcılıklarının tam olarak kullanılması sureti ile, bu durumun iyileştirilmesine oldukça büyük katkı sağlayacağı hususunda ikna olarak;

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’ne şunları tavsiye ederler:

13. Bu Kararda belirlenen hedeflerin gerçekleştirilmesi için gereken tüm önlemlerin alınması ve “Toplumsal Cinsiyet Eşitliğinin Gerçeğe Dönüşmesi” Deklarasyonundaki taahhütlerle uyumlu şekilde, tüm üye ülkelerdeki çalışmalarını sürdürmesi;

14. Bu Konferans sırasında Kabul edilen “Hukuki ve Fiili Toplumsal Cinsiyet Eşitliğinin Gerçekleştirilmesine İlişkin Güçlüklerin Ortaya Koyulması” konulu Eylem Planı’nın uygulanması yoluyla Avrupa Konseyi’nin aktivitelerinin sürdürülmesi,

15. Kadınların şiddete karşı korunması da dahil, toplumsal cinsiyet eşitliği alanındaki tavsiye kararlarının uygulanmasının takibine devam edilmesi;

16. Hukuk önünde eşitlik ile fiili toplumsal cinsiyet eşitliği arasındaki farkın kapanması için, diğer uluslararası hükümetler arası örgütlerle işbirliğinin genişletilmesi, özellikle Avrupa Toplumsal Cinsiyet Enstitüsü ile işbirliği anlaşmasının sonlandırılması;

17. Hükümet dışı kuruluşlar, sosyal ortaklar ve sivil toplumun diğer temsilcileri ile fiili toplumsal cinsiyet eşitliğinin gerçekleştirilmesini amaçlayan stratejik bir ortaklık kurulması amacıyla işbirliğinin desteklenmesi;

Toplumsal cinsiyet eşitliğinin gerçekleştirilmesi için bu Kararda belirlenen stratejiler üzerinde anlaşırlar ve hükümetlere ve ilgili tüm kurumlar ve gruplara, özellikle ulusal toplumsal cinsiyet eşitliği mekanizmaları, hükümet dışı kuruluşlar ve sivil toplumun diğer temsilcilerine, aşağıdaki alanlar başta olmak üzere, bu stratejileri uygulamalarını tavsiye ederler:

Yasama

18. Ulusal mevzuatta kadın erkek eşitliği ile uyuşmayan tüm ayrımcı hükümlerin ortadan kaldırılması ve özellikle ihlal edildiği hallerde şikayetlerin kayıt altına alınması yoluyla yasaların uygulanması ve bu uygulamanın izlenmesi için gereken mekanizmaların oluşturulması,

19. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 12 No’lu Protokolü gibi kadın erkek eşitliği ile ilgili tüm uluslararası yasal düzenlemelerin imzalanması ve onaylanması;

Politikalar

20. Kadına yönelik her türlü ayrımcılığın ortadan kaldırılması ve hukuki ve fiili eşitlik arasındaki farklılıkların ortadan kaldırılması için geçici özel önlemleri de kapsayan olumlu eylemler başta olmak üzere, özel toplumsal cinsiyet eşitliği politikaları geliştirilmesi;

21. Siyasi taahhütler, hedefler, zaman çerçeveleri ve kaynaklar oluşturmak için yerel ve bölgesel yetkilileri stratejik planlama araçları olarak dahil etmek suretiyle ulusal eylem planları hazırlanması ve kabul edilmesi;
22. Bu politikalara paralel olarak, toplumsal cinsiyete dayalı bütçeleme dahil toplumsal cinsiyet eşitliğinin ana plan ve programlara yerleştirilmesi stratejilerinin kabul edilmesi ve uygulanması;

23. Yukarıda bahsi geçen hedefleri gerçekleştirmek için, açık yetkiler, iyi tanımlanmış işlevler ve sorumluluklar yükleyerek ve gerekli insan kaynağı ve mali kaynakları sağlayarak ulusal toplumsal cinsiyet eşitliği mekanizmalarının etkin bir şekilde işlev görmesinin temin edilmesi;

24. Toplumsal cinsiyet eşitliğine ulaşmak için çalışan ulusal mekanizmaların, STK’ların ve diğer kuruluşların toplumsal cinsiyet eşitliğinin farklı düzeylerde uygulanması konusunda yakın işbirliği içinde çalışmaya davet edilmesi;

25. Fiili toplumsal cinsiyet eşitliğinin oluşturulmasında rollerini güçlendirmeleri için gereken araçları sunmak amacıyla STK’lara ve diğer kuruluşlara destek sağlanması; Kadınların ve erkeklerin karar alma da dahil, kamusal ve siyasal yaşama eşit katılımları

26. Kadınların ve erkeklerin siyasal, kamusal ve ekonomik karar-mekanizmalarına dengeli katılımlarını teşvik etmek için geçici özel önlemleri de içeren olumlu eylemlerin kabul edilmesi ve uygulanması;

27. Kadınların ve erkeklerin siyasal ve kamusal karar alma mekanizmalarına dengeli katılımı ile ilgili Tavsiye Kararı (2003)3’te önerilen önlemler doğrultusunda kadınların ve erkeklerin siyasal ve kamusal hayata dengeli katılımını yaygınlaştırmak için somut hedefler ve ölçütler oluşturulması;

Aile, özel hayat ve iş hayatının uzlaştırılması

28. Özellikle aşağıda maddeler halinde sunulan öncelikli alanlarda iş ve aile hayatı arasında uzlaşma sağlama ile ilgili Tavsiye Kararı R (96) 5’in uygulanması aracılığı ile iş gücü piyasasında ve ekonomik hayatta eşitliğe saygı duyulmasının garanti altına alınması ile kadınların ekonomik bağımsızlığının ve kadınların güçlendirilmesinin teşvik edilmesi;

  • çalışma saatlerinin yeniden düzenlenmesi;
  • iş gücü piyasasında özellikle de toplumsal cinsiyete dayalı ücret farklılığı gibi kadın ve
    erkek arasındaki ayrımcılıkların ortadan kaldırılması;
  • aileler lehine yeterli ölçüde finanse edilmiş hizmetlerin geliştirilmesi;
  • sosyal güvenlik sistemlerinin ve çalışma biçimlerinin artan çeşitliliği için vergi sistemlerinin kabul edilmesi
  • okul saatlerinin ve müfredatın düzenlenmesi
  • bakım sorumlulukları ve ev içi sorumluluklarının kadınlar ve erkekler arasında eşit şekilde paylaşılması

Toplumsal cinsiyete dayalı kadına yönelik şiddetle mücadele ve önleme

29. Kadına yönelik şiddete karşı kadının korunması ile ilgili Tavsiye Kararı (2002)5’in uygulanması için gereken önlemlerin alınması ve bu maksatla bu uygulamanın uygun kaynaklarla desteklenmesinin sağlanması;

Savunmasız kadın ve kız çocuğu gruplarına yönelik çoklu ayrımcılıkla mücadele etme

30. Göçmen kadın ve kız çocukları, engelli kadın ve kız çocukları, cinsel yönelimleri ve cinsel kimlikleri nedeniyle ayrımcılığa uğrayan kadınlar ve kız çocukları ve cinsiyet değiştiren kişileri de içeren savunmasız kadın ve kız çocuğu gruplarının çoklu ayrımcılığa maruz kaldıklarının kabul edilmesi ve onların insan hakları ve temel özgürlüklerden tam anlamıyla yararlanmalarını sağlamak üzere önlemler alınması;

Özellikle medya ve eğitimdeki kalıplaşmış toplumsal cinsiyet rolleri ile mücadele etme

31. Erkekleri de dahil ederek, özellikle de kamu alanında kalıplaşmış olmayan kadın ve erkek portresini teşvik ederek yaşamın bütün alanlarında mevcut olan toplumsal cinsiyet kalıplarını ortadan kaldırmak üzere gerekli önlemleri almak;

32. Cinsiyet ayrımı yapmayan dilin kullanılmasını teşvik etmek ve bu dilin toplumsal cinsiyet eşitliği ilkesi doğrultusunda yasal metinlerde, kamu idarelerinde ve eğitimde kullanılmasını sağlamak;

33. Toplumsal cinsiyet kalıp yargıları ile mücadele etme ve fiili toplumsal cinsiyet eşitliğini yaygınlaştırmak konusunda eğitimin rolünü genişletmek üzere gerekli önlemlerin alınması;

34. Hem kız hem de erkek çocuklarına toplumsal cinsiyet kalıp yargılarından arındırılmış ve toplumsal cinsiyet eşitliğini savunan bir eğitim sağlanması ve bu maksatla, Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitliğinin Ana Plan ve Programlara Yerleştirilmesi konulu CM/Rec (2007) 13 sayılı Tavsiye Kararında önerilen önlemlerin uygulanması;

35. Basının özgürlüğüne ve bağımsızlığına saygı duyarak, insana, insan haysiyetine saygı göstermeye dayalı kalıplaşmış olmayan kadın ve erkek imajını teşvik etmek üzere medya kuruluşları ile düzenli iletişim kurulması ve medya profesyonelleri için davranış ilkelerinin daha da geliştirilmesinin teşvik edilmesi;

36. Medyada kadın ve erkek eşitliği ile ilgili olan Tavsiye Kararları R(84)17 doğrultusunda gazetecilik öğrencilerinin ve medya personelinin toplumsal cinsiyet eşitliği, medyada cinsiyetçi olmayan dilin kullanılması ve cinsiyetçi kalıp yargıların ve cinsiyet ayrımcılığının nasıl önleneceği ile bağlantılı sorularla ilgili farkındalıklarının artırılması ve eğitilmesinin desteklenmesi;

37. Medyada, özellikle de yönetim, programlama ve düzenleyici organlar gibi pozisyonlardaki karar alma mekanizmalarına kadınların ve erkeklerin dengeli katılımının teşvik edilmesi;

Avrupa Konseyi Genel Sekreterine şu tavsiyelerde bulunurlar:

38. Sekreterlikte, yürütme komitelerinde ve Avrupa Konseyi’nin diğer organlarında kadınların ve erkeklerin dengeli katılımının aktif bir şekilde teşvik edilmesi;

39. Avrupa Konseyindeki bütün çalışmalarda ve programlarda, toplumsal cinsiyete dayalı bütçeleme dahil, toplumsal cinsiyet eşitliğinin ana plan ve politikalara yerleştirilmesi stratejisinin uygulanması;

40. Avrupa Konseyi kuruluşları ve organlarında toplumsal cinsiyet eşitliği politikalarının uygulanması ile ilgili kaydedilen gelişmeler üzerine her yıl rapor sunulması.

 

Karma Hakem Mahkemeleri

0
Karma Hakem Mahkemeleri (Muhtelit Hakem Mahkemeleri)

Karma Hakem Mahkemeleri (Muhtelit Hakem Mahkemeleri), Lozan Barış Antlaşması’nın 92 ila 98. maddeleri uyarınca, Osmanlı Devleti ile İtilaf Devletleri arasında Birinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında ortaya çıkan borç, alacak ve mülkiyet uyuşmazlıklarını çözmek üzere kurulmuştur. Merkezi İstanbul olan bu özel yargı organı, 1925-1938 yılları arasında faaliyet göstermiştir.

Türk‑Fransız Mahkemesi 3 Aralık 1925’te, Türk-Yunan Karma Hakem Mahkemesi 12 Mayıs 1926’da, Türk-Belçika Karma Hakem Mahkemesi 15 Temmuz 1926’da, Türk-Romen Karma Hakem Mahkemesi  27 Nisan 1926 tarihinde, Türk‑İngiliz Mahkemesi ve Türk–İtalyan Karma Hakem Mahkemesi ise 19 Nisan 1926’da kurulmuştur.

Türk Hükümeti, 30 Mayıs 1926 tarihinde Türk temsilcilerin görev ve yetkileri hakkında bir talimatname hazırlamış; bu talimatname, 4 Temmuz 1926’da Resmi Ceride’de yayınlanmıştır.

Mahkemeler; Türkiye ile başta İngiltere, Fransa, İtalya ve Yunanistan olmak üzere savaşan devletler vatandaşları arasındaki bireysel ve ticari uyuşmazlıkları ele almıştır.

Türkiye’nin mahkemelerdeki ilk temsilcisi  Vasfi Raşid Seviğ olmuştur.  Bu mahkemeler, aynı zamanda savaş sonrası uluslararası özel hukukta “karma yargı” yönteminin dikkate değer örneklerinden biridir.

12 Mayıs – Hukuk Takvimi

0
12 Mayıs Hukuk Takvimi, hukuk tarihi, tarihte bugün yapılan düzenlemeler, sözleşmeler, kanunlar, önemli hukuk olayları ve diplomatik ilişkilerde dönüm noktaları, bildirgeler, ölen ve doğan hukukçular, yapılan yargılamalar, davalar, tutuklamalar, idamlar, infazlar, eylemler ve diğer hukuki düzenlemeler

12 Mayıs – Hukuk Takvimi / Hukuk Tarihinde Bugün

1642

Hukukçu, parlamenter Thomas Wentworth hakkındaki idam kararı Tower Hill’de infaz edildi. İngiliz İç Savaşına giden dönemde önde gelen siyasi figürlerdendir.

1776 Ziştovi Antlaşması, 4 Ağustos 1791 tarihinde Avusturya Arşidüklüğü ile Osmanlı Devleti arasında Sistovo’da imzalanan barış antlaşmasıdır. Barış antlaşmasının esası, savaşın başladığı günden önce mevcut olan status quo’ya dayanmaktadır. Taraflar 12 Mayıs 1776 tarihli Bukovina sınırlarını belirlemek için yapılan antlaşmaları yineleyip kabul etmektedirler.
1820 Modern hemşireliğin kurucusu, Kırım Savaşı sırasında Üsküdar’daki Selimiye Kışlası’nda da görev yapan İngiliz hemşire Florence Nightingale, İtalya’nın Floransa kentinde doğdu. Hemşirelik andına adı verildi. Uluslararası Hemşirelik Andı; 1965 yılında Uluslararası Hemşirelik Konseyi tarafından Florence Nightingale Yemini ile birlikte mesleki etik ilkeler çerçevesinde incelenmiş, revize edilerek tüm dillere çevrilmiş ve hemşirelik okullarının mezuniyet törenlerinde okutulmaya başlanmıştır.
1871 Paris Komünü yönetimi, ayrılık halinde kadınlara nafaka hakkı tanıdı.
1916 İrlanda’nın Birleşik Krallık’tan bağımsızlığını ilan eden Paskalya Ayaklanması’nın öncüsü ve İrlanda’nın ilk marksist işçi önderlerinden James Connolly kurşuna dizilerek idam edildi.
1918 Julius Rosenberg doğdu. 19 Haziran 1953’te elektrikli sandalye ile idam edilmiştir. 
1920 Amerikalı savunma avukatı Irving Kanarek doğdu. (Ölümü: 2 Eylül 2020) Washington Üniversitesi ve Loyola Hukuk Fakültesi‘nden mezun oldu. 1957’de California Barosu’na kabul edildi. Charles Manson ve  Jimmy Lee Smith gibi yüksek profilli sanıkları temsil etmesiyle tanındı. Tate-LaBianca davasının duruşmasında Yargıç Older tarafından mahkemeye itaatsizlikten iki kez hapse atıldı.
1925 Japon İmparatorluğu’nda siyasi muhalefeti topluca bastırmak için, Barış Koruma Kanunu adlı antikomünist yasa yürürlüğe girdi.
1926
  • Alman avukat, devlet adamı ve Merkez Partisi’nin lideri Wilhelm Marx 10 Ocak 1926–12 Mayıs 1926  yılları arasında Adalet Bakanı olarak görev yaptı.
  • Milletler Cemiyeti üyeleri, mültecilerle ilgili düzenlemeler yaptı.
  • Amerikalı avukat, yargıç ve hukuk profesörü Nathaniel Raphael Jones dünyaya geldi. (12 Mayıs 1926 – 26 Ocak 2020) Ohio’nun Youngstown kentindeki federal adliye binasına adı verilmiştir.
  • Türk-Yunan Karma Hakem Mahkemesi 12 Mayıs 1926’da kuruldu. 
1926 Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin Sözleşme, diğer adıyla 1951 Mülteci Sözleşmesi, (The 1951 Refugee Convention) 28 Temmuz 1951 tarihinde ilk olarak 12 ülke tarafından imzalanan çok uluslu bir Birleşmiş Milletler sözleşmesidir. Türkiye, mültecilere dair 12 Mayıs 1926 ve 30 Haziran 1928 tarihli anlaşmalara taraf olmadığından yayınladığı bir deklarasyonla sözleşmeye katıldı.
1939 Türk- İngiliz ortak bildirisi imzalandı.
1943 Arnavutluk Sosyalist Halk Cumhuriyeti başbakanı Malik Buşati, 13 Şubat-12 Mayıs 1943 tarihleri arasındaki İtalyan işgali sırasında Arnavutluk Başbakanı olarak görev yaptı. Yargılanan bir başbakan olarak tarihe geçti.
1945 Fransız hukukçu ve siyasetçi Pascal Clément doğdu. (Ölümü: 21 Haziran 2020) Paris Siyasal Bilgiler Enstitüsü’nde hukuk ve felsefe eğitimi gördü. 1971’den 1978’e kadar Rank Xerox şirketinin pazarlama departmanının başkanı olarak çalıştı. 1982’den itibaren Paris Temyiz Mahkemesi’nde avukat olarak görev yaptı. 1977-2001 yılları arasında Saint-Marcel-de-Félines Belediye başkanı olarak görev yaptı. 1994-2008 yılları arasında arasında Loire Genel Konseyi başkanlığı yaptı. İdamın kaldırılmasına karşı çıktı ancak 2007 yılında Adalet Bakanlığı döneminde hiçbir şekilde ölüm cezasının uygulanamayacağı anayasada yer aldı.
1952 Türkiye – Yunanistan Kültür Anlaşması, 20 Nisan 1951 tarihinde, Ankara’da imzalandı. Türkiye Cumhuriyeti ile Yunanistan Krallığı arasında imzalanan Kültür Anlaşmasının onanması hakkında Kanun, 12 Mayıs 1952 tarihinde mecliste kabul edildi, 17 Mayıs 1952 tarihinde resmi gazetede yayınlandı.
1965 Batı Almanya ile İsrail arasında diplomatik ilişki kuruldu.
1967 CHP’den ayrılan Turhan Feyzioğlu ve arkadaşları, Güven Partisi’ni kurdu.
1971 Sıkıyönetim Komutanlığı Harun Karadeniz, Şadi Alkılıç, Doç.Dr. Çetin Özek, Doğan Özgüden, Nihat Sargın, Masis Kürkçügil, Şiar Yalçın, Süleyman Balkan, Zeki Baştımar ve Erdöl Boratap hakkında TCK 141. madde kapsamında kovuşturma başlattı.
1975 TRT Genel Müdürü İsmail Cem, Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün Milliyetçi Cephe iktidarının kararnamesini imzalaması ile görevden alındı.
1976 Dünya Fikri Mülkiyet Örgütü (WIPO) sözleşmesine 183 ülke taraf oldu. Türkiye’nin WIPO’ya katılımı 14 Ağustos 1975 tarih ve 7/10540 sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla uygun bulundu. Türkiye 12 Mayıs 1976’dan itibaren örgütün üyesi haline geldi.
1977 Lise son sınıflarda okutulan “Felsefeye Başlangıç” adlı kitabında Şii mezhebinden olanlarla Türkiye Alevilerine hakaret ettiği iddia edilen Prof. Dr. Mübahat Küyel’in yargılanmasına devam edildi.
1978 Türkiye Cumhuriyeti Millî Eğitim Bakanlığı’nca, liselerde okutulan ahlak dersi ve müfredat programları ile ders kitapları uygulamadan kaldırıldı.
1979 Türkiye Sanayici ve İşadamları Derneği (TÜSİAD) gazetelere “Gerçekçi Çıkış Yolu” başlıklı Ecevit hükümetini eleştiren tam sayfa ilan verdi.
1980 Trabzon Barosu Genel Sekreteri ve CHP İl Hukuk Müşaviri Avukat Temel Aydınoğlu evinin önünde yaylım ateşiyle öldürüldü
1983 Avukat Ömer Atila Sav’ın, Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı görevi sona erdi.  8 Mart 1980-12 Mayıs 1983 tarihleri arasında bu görevde kaldı.
1989 İstanbul’da “izinsiz” 1 Mayıs gösterilerinde gözaltına alınan 400’ü aşkın kişiden -aralarında Basın Yayın Yüksek Okulu öğrencisi Alper Taş’ın da bulunduğu- 22’si DGM’ce tutuklandı.
1992 12 Mayıs 1992’de, Atatürk Uluslararası Barış Ödülü’nün verildiği açıklanan Nelson Mandela, partisi Afrika Ulusal Konseyi (ANC) aracılığıyla ödülü kabul etmediği duyurdu. Yapılan açıklamada, Mandela’nın bütün hayatını demokrasi özgürlük için mücadeleye adadığı, bu sebeple ödülü reddettiği belirtildi.
1995 TCK 140, 141, 142 ve 163.maddeler 2 yıl önce kaldırılmasına rağmen bu maddelerden ceza almış olan yaklaşık 200 bin kişinin sabıkalarının sürdüğü,; pasaport ve ehliyet alamadıkları ve işe giremedikleri açıklandı.
1995 İstanbul Çiftehavuzlar’daki bir evde Devrimci Sol liderlerinden Dursun Karataş’ın eşi Sabahat Karataş’la birlikte üç kişinin öldürüldüğü baskına katılan polisler hakkında yargısız infaz iddiasıyla dava açıldı.
1997 Ölüm orucu sonrası iki bacağı tutmadığından duruşmalara sedyeyle getirilen DHKP-C sanığı Mehmet Yaman’ın tahliye istemi yine reddedildi.
1998 1998 – Silahlı saldırıya uğrayan İnsan Hakları Derneği Genel Başkanı Akın Birdal, ağır yaralandı.
1998 Avrupa İnsan Hakları Komisyonu, “Paradigmanın İflası” kitabından ötürü yargılanan Fikret Başkaya ile yayıncı Mehmet Selim Okçuoğlu’nun Türkiye aleyhine yaptıkları başvuruyu haklı bularak açtıkları davanın Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde görülmesini kararlaştırdı.
1998 Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) İzmir/Karşıyaka Şubesi’ne el yapımı patlayıcı atan 5 ülkücüden 2’si tutuklandı.
1999 ABD yetkilileri, Fazilet Partisi milletvekili Merve Kavakçı’nın 5 Mart 1999’da ABD vatandaşlığına geçtiğini açıkladı.
2000 “Cüppeli Ahmet Hoca” olarak bilinen Ahmet Ünlü, evinde bulunan tarihi eserlerle ilgili olarak gözaltına alındı
2000 Endonezya hükümeti, Aceh bölgesinin bağımsızlığı için 25 yıldır savaşan Özgür Aceh Hareketi (GAM) ile ateşkes imzaladı.
2001 TBMM’de Türk Telekom’un özelleştirilmesine olanak sağlayan Telekom Yasası, 209 oyla kabul edildi. 1 adet imtiyazlı hisse dışında Telekom’un % 99’u satılması, yabancı ortaklıkların payının % 45’i geçememesi, lisans yetkisinin Telekomünikasyon Kurumu’na devredilmesi kararlaştırıldı.
2003 Avrupa Birliği’ne katılım için Litvanya’da yapılan referandumda halkın yüzde 91’i evet dedi.
2004 Yargıtay, temyize götürülen davada, Albaraka Türk’ün aralarında Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’ın da bulunduğu geçmişteki ortak ve yöneticileri hakkında açılan “naylon fatura” davasının, Vergi Affından yararlanamayacağı kararı aldı.
2005
  • AİHM, Abdullah Öcalan’ın yargılanmasında, Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin adil yargılama, uzun süre gözaltında tutma, idam cezası ile yargılamayı düzenleyen üç maddesini ihlal ettiğine karar verdi. Mahkeme, Abdullah Öcalan’ın yeniden yargılanmasını tavsiye etti.
  • Felsefeci, çevirmen, denemeci Selahattin Hilav,  77 yaşında öldü. “100 Soruda Felsefe” adlı el kitabı en tanınan çalışmasıdır.
2006 Hayvanları Koruma Kanunu‘nun uygulanmasını göstermek üzere Hayvanların Korunmasına Dair Uygulama Yönetmeliği 12 Mayıs 2006 tarihinde çıkarıldı.
2006
  • Kızıltepe’de babasıyla birlikte öldürülen Uğur Kaymaz anısına anıt yaptıran Diyarbakır Sur Belediye Başkanı Abdullah Demirbaş hakkında, görevini kötüye kullandığı gerekçesiyle dava açıldı. Belediyenin kendisine verdiği yetkiyi aşarak görevini kötüye kullandığı iddia edilen Demirbaş için 1 ila 3 yıl arasında değişen hapis cezası istendi.
  • Almanya’da Stern dergisinin her yıl verdiği Basın ve Düşünce Özgürlüğü Ödülü, Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’e verildi.
2009 Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, Madrid’de yeni bir Deklarasyon yayınlayarak, toplumsal cinsiyet eşitliğini bir gerçeklik haline getirme taahhüdünü yineledi. (Toplumsal Cinsiyet Eşitliğini Gerçekliğe Dönüştürme Bildirgesi- Declaration: Making Gender Equality a Reality)
2010 Rusya ile Türkiye arasında vize anlaşması imzalandı. Rusya Devlet Başkanı Dimitri Medvedev’in Türkiye ziyareti kapsamında, 12 Mayıs 2010 tarihinde imzalanan anlaşmanın yürürlüğe girmesiyle, 16 Nisan 2011 tarihinde Rusya ve Türkiye arasındaki vize uygulaması karşılıklı olarak kaldırıldı
2015 Türkiye ile AB arasında ihdas edilen Yüksek Düzeyli Memurlar Çalışma Grubu toplantılarında herhangi bir taahhüt içermeksizin müzakerelerde ele alınacak konulara ilişkin çalışmalar sonucunda ve 12 Mayıs 2015 tarihinde Müzakere Çerçeve Belgesi üzerinde mutabık kalındı. 
2018 İskoç asıllı bir seri katil ve nekrofili Dennis Andrew Nilsen öldü.  (Doğumu: 23 Kasım 1945) 1978 ile 1983 yılları arasında Londra’da en az on iki genç erkek ve çocuğu öldüren Kurbanlarını kandırması ve boğarak öldürmesi ile tanındı.
2025 PKK, kendini feshettiğini duyurdu.
2026
  • Kastamonu’da tuvalette doğurduğu bebeği poşete sararak çöp konteynerinin yanına bırakan anne hakkında karar çıktı. Mahkeme, sanığa 12 yıl hapis cezası verdi.
  • CHP Milletvekili Veli Ağbaba’ çakar tahsisini kullandığı iddia edilen Turgut Koç uyuşturucu ve fuhuş soruşturması kapsamında gözaltına alındı. Koç, “Fuhuşa aracılık etme” suçundan tutuklanarak cezaevine gönderildi.
  • Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçlamasıyla tutuklu yargılanan BİRTEK-SEN Başkanı Mehmet Türkmen, ilk duruşmada beraat ederek tahliye oldu.
  • Eski Bolivya Devlet Başkanı Evo Morales hakkında yakalama kararı çıkarıldı. ​​​​​​​Morales ve avukatlarının duruşmaya katılmaması üzerine mahkeme, eski lideri “firari” ilan ederek hakkında yakalama kararı çıkardı ve yurt dışına çıkışını yasaklayan adli kontrol tedbiri uyguladı.Davanın savcısı Luis Gutierrez, basına yaptığı açıklamada, “Sanıklar, bizzat gelene ya da kamu gücüyle mahkemeye getirilmelerine kadar yargılama askıya alınmıştır” ifadesini kullandı.
  • AKP İstanbul Milletvekili Süleyman Soylu’nun CHP Genel Başkanı Özel’e açtığı manevi tazminat davasında karar çıktı. Mahkeme, Özel’in Soylu’ya 10 bin lira manevi tazminat ödemesine karar verdi.

Ömer Atila Sav

0

Avukat Ömer Atila Sav; Mahmut Nejat ve Ayşe Handan hanımın çocukları olarak 19 Mayıs 1931 tarihinde, Ankara’da dünyaya geldi. İlkokulu Mimar Kemal ilkokulunda bitirdikten sonra 1942 yılında ortaokula kaydını yaptırdı ve 1948’de Ankara Atatürk Lisesinden mezun olarak Ankara Hukuk Fakültesine girdi. Fakültede iken Öğrenci Derneği Başkanlığı yaptı.

Avukat Ömer Atila Sav,, Barolar Birliği tarafından kendisine tevcih edilen Onur Ödülü için yapılan törende Metin Feyzioğlu ile birlikte

1952 yılında ’de fakülteyi bitirdi ve Ankara Barosunda stajına başladı. Stajını Babası Avukat Nejad Sav’ın yanında tamamladı. 1953 yılında avukatlık ruhsatnamesini aldıktan sonra aynı büroda serbest avukat olarak mesleğe başladı. Askerlik görevini, askeri hakim olarak, Kayseri Hv. Kuvvetleri İkmal Merkezinde yaptı. Askerlik sonrası, 1955 yılında avukatlığa yeniden döndü. 1953-54 yıllarında, Ankara Barosu Dergisi Yayın Kurulunda sayman üyelik görevini yürüttü. 1969 yılında Ankara’da toplanan Türkiye Barolar Birliğinin ilk genel kurulunda Ankara Barosu delegesi ve ilk yönetim kurulu üyeliği ile Genel Sekreterlik görevini üstlendi.

Sanatseverler Derneği, Sanat Kurumu ve Türk Dil Kurumu üyesi idi. 1966-1980 yıllarında Futbol Federasyonu Hukuk Kurulu üyeliği; 1962-63 yıllarında Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü Ceza Kurulu üyeliği yaptı.

Tercüman ve Milliyet Gazeteleri ile Milliyet Sanat Dergisinde yazılar yazdı, tiyatro eleştirileri yaptı. Ayrıca Meydan, Kim, Akis, Forum, Hisar, Türk Dili, Yenilik, Yeditepe, Son Çağ, Pazar Postası, Hisar ile TBB ve Ankara Barosu Dergilerinde makaleler yayınladı.

1970-71 yıllarında yürüttüğü Ankara Barosu Başkanlığından sonra Türkiye Barolar Birliği Başkanlığına seçildi ve 8 Mart 1980-12 Mayıs 1983 tarihleri arasında bu görevde kaldı.

SODEP Kurucu Üyesi oldu. TBMM’de 20. Dönem Hatay Milletvekili olarak TBMM Anayasa Komisyonu Başkanlığı yaptı. 33. Hükümet’te; Çalışma, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı olarak görev aldı.

Politik yaşamına son verdikten sonra avukatlık mesleği ile ilgili çalışmalarına devam etti. Birçok makalesi ve röportajı yayınlandı. Türk Hukuk Kurumunda aktif olarak görev aldı.

16 Aralık 2020 tarihinde, Ankara’da yaşamını yitirdi.

Avukat Ömer Atila Sav’ın ölümünün birinci yıldönümünde düzenlenen törende konuşan Türkiye Barolar Birliği Başkanı Avukat Ramiz Erinç Sağkan, Sav’ı “hukuk mesleğinin duayeni ve kutup yıldızı” olarak tanımladı.

Hayvanları Koruma Kanunu

0

Hayvanları Koruma Kanunu, 24 Haziran 2004 tarihinde 5199 kanun numarası Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edilerek 1 Temmuz 2004 tarihinde Resmi Gazetede yayınlanmıştır.

Türkiye’de hayvan hakları 2004 yılında ilk defa özel yasa ile güvenceye alınmış, tıpkı diğer canlılar gibi hayvanların da yaşama haklarını korumak için yasal müeyyideler konulmuştur. Hayvanların Korunmasına Dair Uygulama Yönetmeliği 12 Mayıs 2006 tarihinde çıkarılmıştır.

Hayvanları Koruma Kanunu ve Hayvanların Korunmasına Dair Uygulama Yönetmeliği  aşağıda PDF formatında sunulmaktadır.

Atatürk 1930 Turhal

Hayvanları Koruma Kanunu 

Kabul Tarihi : 24.6.2004

Kanun No: 5199 

BİRİNCİ KISIM
Genel Hükümler
BİRİNCİ BÖLÜM
Amaç, Kapsam, Tanımlar ve İlkeler
Amaç

MADDE 1. — Bu Kanunun amacı; hayvanların rahat yaşamlarını ve hayvanlara iyi ve uygun muamele edilmesini temin etmek, hayvanların acı, ıstırap ve eziyet çekmelerine karşı en iyi şekilde korunmalarını, her türlü mağduriyetlerinin önlenmesini sağlamaktır.

Kapsam

MADDE 2. — Bu Kanun, amaç maddesi doğrultusunda yapılacak düzenlemeleri, alınacak önlemleri, sağlanacak eşgüdümü, denetim, sınırlama ve yükümlülükler ile tâbi olunacak cezaî hükümleri kapsar.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

 

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Tanımlar

MADDE 3. — Bu Kanunda geçen terimlerden;

a)Yaşama ortamı: Bir hayvanın veya hayvan topluluğunun doğal olarak yaşadığı yeri,

  1. b) Etoloji: Bir hayvan türünün doğuştan gelen, kendine özgü davranışlarını inceleyen bilim dalını,
  2. c) Ekosistem: Canlıların kendi aralarında ve cansız çevreleriyle ilişkilerini bir düzen içinde yürüttükleri biyolojik, fiziksel ve kimyasal sistemi,
  3. d) Tür: Birbirleriyle çiftleşebilen ve üreme yeteneğine sahip verimli döller verebilen populasyonları,
  4. e) Evcil hayvan: İnsan tarafından kültüre alınmış ve eğitilmiş hayvanları,
  5. f) Sahipsiz hayvan: Barınacak yeri olmayan veya sahibinin ya da koruyucusunun ev ve arazisinin sınırları dışında bulunan ve herhangi bir sahip veya koruyucunun kontrolü ya da doğrudan denetimi altında bulunmayan evcil hayvanları,
  6. g) Güçten düşmüş hayvan: Bulaşıcı ve salgın hayvan hastalıkları haricinde yaşlanma, sakatlanma, yaralanma ve hastalanma gibi çeşitli nedenlerle fizikî olarak iş yapabilme yeteneğini kaybetmiş binek ve yük hayvanlarını,

h)Yabani hayvan: Doğada serbest yaşayan evcilleştirilmemiş ve kültüre alınmamış omurgalı ve omurgasız hayvanları,

ı) Ev ve süs hayvanı: İnsan tarafından özellikle evde, işyerlerinde ya da arazisinde özel zevk ve refakat amacıyla muhafaza edilen veya edilmesi tasarlanan bakımı ve sorumluluğu sahiplerince üstlenilen her türlü hayvanı,

  1. j) Kontrollü hayvan: Bir kişi, kuruluş, kurum ya da tüzel kişilik tarafından sahiplenilen, bakımı, aşıları, periyodik sağlık kontrolleri yapılan işaretlenmiş kayıt altındaki ev ve süs hayvanlarını,
  2. k) Hayvan bakımevi: Hayvanların rehabilite edileceği bir tesisi,
  3. l) Deney: Herhangi bir hayvanın acı, eziyet, üzüntü veya uzun süreli hasara neden olacak deneysel ya da diğer bilimsel amaçlarla kullanılmasını,
  4. m) Deney hayvanı: Deneyde kullanılan ya da kullanılacak olan hayvanı,
  5. n) Kesim hayvanı: Gıda amaçlı kesimi yapılan hayvanları,
  6. o) Bakanlık: Çevre ve Orman Bakanlığını,

İfade eder.

İlkeler

MADDE 4. — Hayvanların korunmasına ve rahat yaşamalarına ilişkin temel ilkeler şunlardır:

  1. a) Bütün hayvanlar eşit doğar ve bu Kanun hükümleri çerçevesinde yaşama hakkına sahiptir.
  2. b) Evcil hayvanlar, türüne özgü hayat şartları içinde yaşama özgürlüğüne sahiptir. Sahipsiz hayvanların da, sahipli hayvanlar gibi yaşamları desteklenmelidir.
  3. c) Hayvanların korunması, gözetilmesi, bakımı ve kötü muamelelerden uzak tutulması için gerekli önlemler alınmalıdır.
  4. d) Hiçbir maddî kazanç ve menfaat amacı gütmeksizin, sadece insanî ve vicdanî sorumluluklarla, sahipsiz ve güçten düşmüş hayvanlara bakan veya bakmak isteyen ve bu Kanunda öngörülen koşulları taşıyan gerçek ve tüzel kişilerin teşviki ve bu kapsamda eşgüdüm sağlanması esastır.
  5. e) Nesli yok olma tehlikesi altında bulunan tür ve bunların yaşama ortamlarının korunması esastır.
  6. f) Yabani hayvanların yaşama ortamlarından koparılmaması, doğada serbestçe yaşayan bir hayvanın yakalanıp özgürlükten yoksun bırakılmaması esastır.
  7. g) Hayvanların korunması ve rahat yaşamalarının sağlanmasında; insanlarla diğer hayvanların hijyen, sağlık ve güvenlikleri de dikkate alınmalıdır.
  8. h) Hayvanların türüne özgü şartlarda bakılması, beslenmesi, barındırılma ve taşınması esastır.

ı) Hayvanları taşıyan ve taşıtanlar onları türüne ve özelliğine uygun ortam ve şartlarda taşımalı, taşıma sırasında beslemeli ve bakımını yapmalıdırlar.

  1. j) Yerel yönetimlerin, gönüllü kuruluşlarla işbirliği içerisinde, sahipsiz ve güçten düşmüş hayvanların korunması için hayvan bakımevleri ve hastaneler kurarak onların bakımlarını ve tedavilerini sağlamaları ve eğitim çalışmaları yapmaları esastır.
  2. k) Kontrolsüz üremeyi önlemek amacıyla, toplu yaşanan yerlerde beslenen ve barındırılan kedi ve köpeklerin sahiplerince kısırlaştırılması esastır. Bununla birlikte, söz konusu hayvanlarını yavrulatmak isteyenler, doğacak yavruları belediyece kayıt altına aldırarak bakmakla ve/veya dağıtımını yapmakla yükümlüdür.
İKİNCİ KISIM
Koruma Tedbirleri
BİRİNCİ BÖLÜM
Hayvanların Sahiplenilmesi, Bakımı ve Korunması
Hayvanların sahiplenilmesi ve bakımı

MADDE 5. — Bir hayvanı, bakımının gerektirdiği yaygın eğitim programına katılarak sahiplenen veya ona bakan kişi, hayvanı barındırmak, hayvanın türüne ve üreme yöntemine uygun olan etolojik ihtiyaçlarını temin etmek, sağlığına dikkat etmek, insan, hayvan ve çevre sağlığı açısından gerekli tüm önlemleri almakla yükümlüdür.

Hayvan sahipleri, sahip oldukları hayvanlardan kaynaklanan çevre kirliliğini ve insanlara verilebilecek zarar ve rahatsızlıkları önleyici tedbirleri almakla yükümlü olup; zamanında ve yeterli seviyede tedbir alınmamasından kaynaklanan zararları tazmin etmek zorundadırlar.

Ev ve süs hayvanı satan kişiler, bu hayvanların bakımı ve korunması ile ilgili olarak yerel yönetimler tarafından düzenlenen eğitim programlarına katılarak sertifika almakla yükümlüdürler.

Ev ve süs hayvanı ve kontrollü hayvanları bulundurma ve sahiplenme şartları, hayvan bakımı konularında verilecek eğitim ile ilgili usul ve esaslar ile sahiplenilerek bakılan hayvanların çevreye verecekleri zarar ve rahatsızlıkları önleyici tedbirler, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı ile eşgüdüm sağlanmak suretiyle, İçişleri Bakanlığı ve ilgili kuruluşların görüşü alınarak Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.

Ticarî amaç güdülmeden bilhassa ev ve bahçesi içerisinde bakılan ev ve süs hayvanları sahiplerinin borcundan dolayı haczedilemezler.

Ev ve süs hayvanlarının üretimini ve ticaretini yapanlar, hayvanları sahiplenen ve onu üretmek için seçenler annenin ve yavrularının sağlığını tehlikeye atmamak için gerekli anatomik, fizyolojik ve davranış karakteristikleri ile ilgili önlemleri almakla yükümlüdür.

Ev ve süs hayvanları ile kontrollü hayvanlardan, doğal yaşama ortamlarına tekrar uyum sağlayamayacak durumda olanlar terk edilemez; beslenemeyeceği ve iklimine uyum sağlayamayacağı ortama bırakılamaz. Ancak, yeniden sahiplendirme yapılabilir ya da hayvan bakımevlerine teslim edilebilir.

Sahipsiz ve güçten düşmüş hayvanların korunması

MADDE 6. — Sahipsiz ya da güçten düşmüş hayvanların, 3285 sayılı Hayvan Sağlığı Zabıtası Kanununda öngörülen durumlar dışında öldürülmeleri yasaktır.

Güçten düşmüş hayvanlar ticarî ve gösteri amaçlı veya herhangi bir şekilde binicilik ve taşımacılık amacıyla çalıştırılamaz.

Sahipsiz hayvanların korunması, bakılması ve gözetimi için yürürlükteki mevzuat hükümleri çerçevesinde, yerel yönetimler yetki ve sorumluluklarına ilişkin düzenlemeler ile çevreye olabilecek olumsuz etkilerini gidermeye yönelik tedbirler, Tarım ve KöyişleriBakanlığı ve İçişleri Bakanlığı ile eşgüdüm sağlanarak, diğer ilgili kuruluşların da görüşü alınmak suretiyle Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.

Sahipsiz veya güçten düşmüş hayvanların en hızlı şekilde yerel yönetimlerce kurulan veya izin verilen hayvan bakımevlerine götürülmesi zorunludur. Bu hayvanların öncelikle söz konusu merkezlerde oluşturulacak müşahede yerlerinde tutulması sağlanır. Müşahede yerlerinde kısırlaştırılan, aşılanan ve rehabilite edilen hayvanların kaydedildikten sonra öncelikle alındıkları ortama bırakılmaları esastır.

Sahipsiz veya güçten düşmüş hayvanların toplatılması ve hayvan bakımevlerinin çalışma usul ve esasları, ilgili kurum ve kuruluşların görüşleri alınarak Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Hayvan bakımevleri ve hastanelerin kurulması amacıyla Hazineye ait araziler öncelikle tahsis edilir. Amacı dışında kullanıldığı tespit edilen arazilerin tahsisi iptal edilir.

Hiçbir kazanç ve menfaat sağlamamak kaydıyla sadece insanî ve vicdanî amaçlarla sahipsiz ve güçten düşmüş hayvanlara bakan veya bakmak isteyen ve bu Kanunda öngörülen şartları taşıyan gerçek ve tüzel kişilere; belediyeler, orman idareleri, Maliye Bakanlığı, Özelleştirme İdaresi Başkanlığı tarafından, mülkiyeti idarelerde kalmak koşuluyla arazi ve buna ait binalar ve demirbaşlar tahsis edilebilir. Tahsis edilen arazilerin üzerinde amaca uygun tesisler ilgili Bakanlığın/İdarenin izni ile yapılır.

İKİNCİ BÖLÜM
Hayvanlara Müdahaleler
Cerrahi müdahaleler

MADDE 7. — Hayvanlara tıbbî ve cerrahi müdahaleler sadece veteriner hekimler tarafından yapılır.

Kontrolsüz üremenin önlenmesi için, hayvanlara acı vermeden kısırlaştırma müdahaleleri yapılır.

Yasak müdahaleler

MADDE 8. — Bir hayvan neslini yok edecek her türlü müdahale yasaktır.

Hayvanların, yaşadıkları sürece, tıbbî amaçlar dışında organ veya dokularının tümü ya da bir bölümü çıkarılıp alınamaz veya tahrip edilemez.

Ev ve süs hayvanının dış görünüşünü değiştirmeye yönelik veya diğer tedavi edici olmayan kuyruk ve kulak kesilmesi, ses tellerinin alınması ve tırnak ve dişlerinin sökülmesine yönelik cerrahi müdahale yapılması yasaktır. Ancak bu yasaklamalara; bir veteriner hekimin, veteriner hekimliği uygulamaları ile ilgili tıbbî sebepler veya özel bir hayvanın yararı için gerektiğinde tedavi edici olmayan müdahaleyi gerekli görmesi veya üremenin önlenmesi durumlarında izin verilebilir.

Bir hayvana tıbbî amaçlar dışında, onun türüne ve etolojik özelliklerine aykırı hale getirecek şekilde ve dozda hormon ve ilaç vermek, çeşitli maddelerle doping yapmak, hayvanların türlerine has davranış ve fizikî özelliklerini yapay yöntemlerle değiştirmek yasaktır.

Hayvan deneyleri

MADDE 9. — Hayvanlar, bilimsel olmayan teşhis, tedavi ve deneylerde kullanılamazlar.

Tıbbî ve bilimsel deneylerin uygulanması ve deneylerin hayvanları koruyacak şekilde yapılması ve deneylerde kullanılacak hayvanların uygun biçimde bakılması ve barındırılması esastır.

Başkaca bir seçenek olmaması halinde, hayvanlar bilimsel çalışmalarda deney hayvanı olarak kullanılabilir.

Hayvan deneyi yapan kurum ve kuruluşlarda bu deneylerin yapılmasına kendi bünyelerinde kurulmuş ve kurulacak etik kurullar yoluyla izin verilir.

Etik kurulların kuruluşu, çalışma usul ve esasları, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı ile Sağlık Bakanlığının ve ilgili kuruluşların görüşleri alınarak Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.

Deney hayvanlarının yetiştirilmesi, beslenmesi, barındırılması, bakılması, deney hayvanı besleyen, tedarik eden ve kullanıcı işletmelerin tescil edilmesi, çalışan personelin nitelikleri, tutulacak kayıtlar, ne tür hayvanların yetiştirileceği ve deney hayvanı besleyen, tedarik eden ve kullanıcı işletmelerin uyacağı esaslar Tarım ve Köyişleri Bakanlığınca çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Hayvanların Ticareti ve Eğitilmesi
Hayvanların ticareti

MADDE 10. — Satılırken; hayvanların sağlıklarının iyi, barındırıldıkları yerin temiz ve sağlık şartlarına uygun olması zorunludur.

Çiftlik hayvanlarının bakımı, beslenmesi, nakliyesi ve kesimi esnasında hayvanların refahı ve güvenliğinin sağlanması hususundaki düzenlemeler Tarım ve Köyişleri Bakanlığınca çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.

Yabani hayvanların ticaretine ilişkin düzenlemeler Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.

Ev ve süs hayvanlarının üretimini ve ticaretini yapanlar, annenin ve yavrularının sağlığını tehlikeye atmamak için gerekli anatomik, fizyolojik ve davranış karakteristikleri ile ilgili önlemleri almakla yükümlüdür.

Hayvanların ticarî amaçla film çekimi ve reklam için kullanılması ile ilgili hususlar izne tâbidir. Bu izne ait usul ve esaslar ilgili kuruluşların görüşü alınarak Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.

Bir hayvan; acı, ıstırap ya da zarar görecek şekilde, film çekimi, gösteri, reklam ve benzeri işler için kullanılamaz.

Deney hayvanlarının ithalat ve ihracatı izne tâbidir. Bu izin, Bakanlığın görüşü alınarak Tarım ve Köyişleri Bakanlığınca verilir.

Hasta, sakat ve yaşlı durumda bulunan veya iyileşemeyecek derecede ağrısı veya acısı olan bir hayvanı usulüne uygun kesmek ya da ağrısız öldürme amacından başka bir amaçla birine devretmek, satmak veya almak yasaktır.

Eğitim

MADDE 11. — Hayvanlar, doğal kapasitesini veya gücünü aşacak şekilde veya yaralanmasına, gereksiz acı çekmesine, kötü alışkanlıklara özendirilmesine neden olacak yöntemlerle eğitilemez.

Hayvanları başka bir canlı hayvanla dövüştürmek yasaktır. Folklorik amaca yönelik, şiddet içermeyen geleneksel gösteriler, Bakanlığın uygun görüşü alınarak il hayvanları koruma kurullarından izin alınmak suretiyle düzenlenebilir.

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
Hayvanların Kesimi, Öldürülmesi ve Yasaklar
Hayvanların kesimi

MADDE 12. — Hayvanların kesilmesi; dini kuralların gerektirdiği özel koşullar dikkate alınarak hayvanı korkutmadan, ürkütmeden, en az acı verecek şekilde, hijyenik kurallara uyularak ve usulüne uygun olarak bir anda yapılır. Hayvanların kesiminin ehliyetli kişilerce yapılması sağlanır.

Dini amaçla kurban kesmek isteyenlerin kurbanlarını dini hükümlere, sağlık şartlarına, çevre temizliğine uygun olarak, hayvana en az acı verecek şekilde bir anda kesimi, kesim yerleri, ehliyetli kesim yapacak kişiler ve ilgili diğer hususlar Bakanlık, kurum ve kuruluşların görüşü alınarak, Diyanet İşleri Başkanlığının bağlı olduğu Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.

Hayvanların öldürülmesi

MADDE 13. — Kanunî istisnalar ile tıbbî ve bilimsel gerekçeler ve gıda amaçlı olmayan, insan ve çevre sağlığına yönelen önlenemez tehditler bulunan acil durumlar dışında yavrulama, gebelik ve süt anneliği dönemlerinde hayvanlar öldürülemez.

Öldürme işleminden sorumlu kişi ve kuruluşlar, hayvanın kesin olarak öldüğünden emin olunduktan sonra, hayvanın ölüsünü usulüne uygun olarak bertaraf etmek veya ettirmekle yükümlüdürler. Öldürme esas ve usulleri Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.

Yasaklar
MADDE 14. — Hayvanlarla ilgili yasaklar şunlardır:
  1. a) Hayvanlara kasıtlı olarak kötü davranmak, acımasız ve zalimce işlem yapmak, dövmek, aç ve susuz bırakmak, aşırı soğuğa ve sıcağa maruz bırakmak, bakımlarını ihmal etmek, fiziksel ve psikolojik acı çektirmek.
  2. b) Hayvanları, gücünü aştığı açıkça görülen fiillere zorlamak.
  3. c) Hayvan bakımı eğitimi almamış kişilerce ev ve süs hayvanı satmak.
  4. d) Ev ve süs hayvanlarını onaltı yaşından küçüklere satmak.
  5. e) Hayvanların kesin olarak öldüğü anlaşılmadan, vücutlarına müdahalelerde bulunmak.
  6. f) Kesim hayvanları ve 4915 sayılı Kanun çerçevesinde avlanmasına ve özel üretim çiftliklerinde kesim hayvanı olarak üretimine izin verilen av hayvanları ile ticarete konu yabani hayvanlar dışındaki hayvanları, et ihtiyacı amacıyla kesip ya da öldürüp piyasaya sürmek.
  7. g) Kesim için yetiştirilmiş hayvanlar dışındaki hayvanları ödül, ikramiye ya da prim olarak dağıtmak.
  8. h) Tıbbî gerekçeler hariç hayvanlara ya da onların ana karnındaki yavrularına veya havyar üretimi hariç yumurtalarına zarar verebilecek sunî müdahaleler yapmak, yabancı maddeler vermek.

ı) Hayvanları hasta, gebelik süresinin 2/3’ünü tamamlamış gebe ve yeni ana iken çalıştırmak, uygun olmayan koşullarda barındırmak.

  1. j) Hayvanlarla cinsel ilişkide bulunmak, işkence yapmak.
  2. k) Sağlık nedenleri ile gerekli olmadıkça bir hayvana zor kullanarak yem yedirmek, acı, ıstırap ya da zarar veren yiyecekler ile alkollü içki, sigara, uyuşturucu ve bunun gibi bağımlılık yapan yiyecek veya içecekler vermek.
  3. l) Pitbull Terrier, Japanese Tosa gibi tehlike arz eden hayvanları üretmek; sahiplendirilmesini, ülkemize girişini, satışını ve reklamını yapmak; takas etmek, sergilemek ve hediye etmek.
ÜÇÜNCÜ KISIM
Hayvan Koruma Yönetimi
BİRİNCİ BÖLÜM
Mahallî Hayvan Koruma Kurulları Teşkilât, Görev ve Sorumluluklar
İl hayvanları koruma kurulu

MADDE 15. — Her ilde il hayvanları koruma kurulu, valinin başkanlığında, sadece hayvanların korunması ve mevcut sorunlar ile çözümlerine yönelik olmak üzere toplanır.

Bu toplantılara;

  1. a) Büyükşehir belediyesi olan illerde büyükşehir belediye başkanları, büyükşehire bağlı ilçe belediye başkanları, büyükşehir olmayan illerde belediye başkanları,
  2. b) İl çevre ve orman müdürü,
  3. c) İl tarım müdürü,
  4. d) İl sağlık müdürü,
  5. e) İl millî eğitim müdürü,
  6. f) İl müftüsü,
  7. g) Belediyelerin veteriner işleri müdürü,
  8. h) Veteriner fakülteleri olan yerlerde fakülte temsilcisi,

ı) Münhasıran hayvanları koruma ile ilgili faaliyet gösteren gönüllü kuruluşlardan valilik takdiri ile seçilecek en çok iki temsilci,

  1. j) İl veya bölge veteriner hekimler odasından bir temsilci,

Katılır.

Kurul başkanı gerekli gördüğü durumlarda konuyla ilgili olarak diğer kurum ve kuruluşlardan yetkili isteyebilir.

İl hayvan koruma kurulu sekretaryasını, il çevre ve orman müdürlüğü yürütür. Kurul, çalışmalarının sonucunu, önemli politika, strateji, uygulama, inceleme ve görüşleri Bakanlığa bildirir. İllerde temsilciliği bulunmayan kuruluş var ise il hayvan koruma kurulları diğer üyelerden oluşur. Kurul, kurul başkanı tarafından toplantıya çağrılır.

İl hayvan koruma kurulunun çalışma esas ve usulleri Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.

İl hayvanları koruma kurulunun görevleri

MADDE 16. — Hayvanları koruma kurulu münhasıran hayvanların korunması, sorunların tespiti ve çözümlerini karara bağlamak üzere; av ve yaban hayvanlarının ve yaşama alanlarının korunması ve avcılığın düzenlenmesi hususlarında alınmış olan Merkez Av Komisyonu kararlarını göz önünde bulundurarak;

  1. a) Hayvanların korunması ve kullanılmasında onların yasal temsilciliği niteliği ile bu Kanunda belirtilen görevleri yerine getirmek,
  2. b) İl sınırları içinde hayvanların korunmasına ilişkin sorunları belirleyip, koruma sorunlarının çözüm tekliflerini içeren yıllık, beş yıllık ve on yıllık plân ve projeler yapmak, yıllık hedef raporları hazırlayıp Bakanlığın uygun görüşüne sunmak, Bakanlığın olumlu görüşünü alarak hayvanların korunması amacıyla her türlü önlemi almak,
  3. c) Hazırlanan uygulama programlarının uygulanmasını sağlamak ve sonuçtan Bakanlığa bilgi vermek,
  4. d) Hayvanların korunması ile ilgili olarak çeşitli kişi, kurum ve kuruluşların il düzeyindeki faaliyetlerini izlemek, yönlendirmek ve bu konuda gerekli eşgüdümü sağlamak,
  5. e) İlde kurulacak olan hayvan bakımevleri ve hayvan hastanelerini desteklemek, geliştirmek ve gerekli önlemleri almak,
  6. f) Yerel hayvan koruma gönüllülerinin müracaatlarını değerlendirmek,
  7. g) Hayvan sevgisi, korunması ve yaşatılması ile ilgili eğitici faaliyetler düzenlemek,
  8. j) Bu Kanuna göre çıkarılacak mevzuatla verilecek görevleri yapmak,

İle görevli ve yükümlüdür.

İKİNCİ BÖLÜM
Denetim ve Hayvan Koruma Gönüllüleri
Denetim

MADDE 17. — Bu Kanun hükümlerine uyulup uyulmadığını denetleme yetkisi Bakanlığa aittir. Gerektiğinde bu yetki Bakanlıkça mahallin en büyük mülkî amirine yetki devri suretiyle devredilebilir.

Denetim elemanlarının nitelikleri ve denetime ilişkin usul ve esaslar ile kayıt ve izleme sistemi kurma, bildirim yükümlülüğü ile bunları verecekler hakkındaki usul ve esaslar Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.

Yerel yönetimler, ev ve süs hayvanları ile sahipsiz hayvanların kayıt altına alınması ile ilgili işlemleri yapmakla yükümlüdürler.

Yerel hayvan koruma görevlilerinin sorumlulukları

MADDE 18. — Özellikle kedi ve köpekler gibi sahipsiz hayvanların kendi mekânlarında, bulundukları bölge ve mahallerde yaşamaları sorumluluğunu üstlenen gönüllü kişilere yerel hayvan koruma görevlisi adı verilir. Bu görevliler, hayvan koruma dernek ve vakıflarına üye ya da bu konuda faydalı hizmetler yapmış kişiler arasından il hayvan koruma kurulu tarafından her yıl için seçilir. Yerel hayvan koruma görevlileri görev anında belgelerini taşımak zorundadır ve bu belgelerin her yıl yenilenmesi gerekir. Olumsuz faaliyetleri tespit edilen kişilerin belgeleri iptal edilir. Yerel hayvan görevlilerinin görev ve sorumluluklarına, bu kişilere verilecek belgelere, bu belgelerin iptaline ve verilecek eğitime ilişkin usul ve esaslar Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.

Yerel hayvan koruma görevlileri; bölge ve mahallerindeki, öncelikle köpekler ve kediler olmak üzere, sahipsiz hayvanların bakımları, aşılarının yapılması, aşılı hayvanların markalanması ve kayıtlarının tutulmasının sağlanması, kısırlaştırılması, saldırgan olanların eğitilmesi ve sahiplendirilmelerinin yapılması için yerel yönetimler tarafından kurulan hayvan bakımevlerine gönderilmesi gibi yapılan tüm faaliyetleri yerel yönetimler ile eşgüdümlü olarak yaparlar.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Hayvanların Korunmasının Desteklenmesi
Mali destek

MADDE 19. — Ev ve süs hayvanlarının korunması amacıyla bakımevleri ve hastaneler kurmak; buralarda bakım, rehabilitasyon, aşılama ve kısırlaştırma gibi faaliyetleri yürütmek için, başta yerel yönetimler olmak üzere diğer ilgili kurum ve kuruluşlara Bakanlıkça uygun görülen miktarlarda mali destek sağlanır. Bu amaçla Bakanlık bütçesine gerekli ödenek konulur. Bu ödeneğin kullanımına ilişkin esas ve usuller, Maliye Bakanlığının olumlu görüşü alınmak suretiyle Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
Diğer Hükümler
Eğitici yayınlar

MADDE 20. — Hayvanların korunması ve refahı amacıyla; yaygın ve örgün eğitime yönelik programların yapılması, radyo ve televizyon programlarında bu konuya yer verilmesi esastır. Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumu ile özel televizyon kanallarına ait televizyon programlarında ayda en az iki saat, özel radyo kanallarının programlarında ise ayda en az yarım saat eğitici yayınların yapılması zorunludur. Bu yayınların % 20’sinin izlenme ve dinlenme oranı en yüksek saatlerde yapılması esastır. Radyo ve Televizyon Üst Kurulu görev alanına giren hususlarda bu maddenin takibi ile yükümlüdür.

Trafik kazaları

MADDE 21. — Bir hayvana çarpan ve ona zarar veren sürücü, onu en yakın veteriner hekim ya da tedavi ünitesine götürmek veya götürülmesini sağlamak zorundadır.

Hayvanat bahçeleri

MADDE 22. — İşletme sahipleri ve belediyeler hayvanat bahçelerini, doğal yaşama ortamına en uygun şekilde tanzim etmekle ve ettirmekle yükümlüdürler. Hayvanat bahçelerinin kuruluşu ile çalışma usul ve esasları Tarım ve Köyişleri Bakanlığının görüşü alınmak suretiyle Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.

Yasak ve izinler

MADDE 23. — Bu Kanun kapsamında olan ev ve süs hayvanlarının ticaretinin yapılması, ithalatı ve ihracatı ile her ne şekilde olursa olsun, ülkeden çıkarılması ve sokulması ile ilgili her türlü izin ve işlemlerde Bakanlığın görüşü alınmak kaydıyla Tarım ve Köyişleri Bakanlığı yetkilidir. Tarım ve Köyişleri Bakanlığının ilgili birimlerince, yıl içinde yapılan ithalat ve ihracat ile ilgili bilgiler Bakanlığa bildirilir.

Koruma altına alma

MADDE 24. — Bu Kanunun hayvanları korumaya yönelik hükümlerine aykırı hareket eden ve bu suretle bulundurduğu hayvanların bakımını ciddi şekilde ihmal eden ya da onlara ağrı, acı veya zarar veren kişilerin denetimle yetkili merci tarafından hayvan bulundurması yasaklanır ve hayvanlarına el konulur. Söz konusu hayvan yeniden sahiplendirilir ya da koruma altına alınır.

DÖRDÜNCÜ KISIM
Cezai Hükümler
BİRİNCİ BÖLÜM
İdari Para Cezası Verme Yetkisi, Cezalar, Ödeme Süresi, Tahsil ve İtiraz
İdarî para cezası verme yetkisi

MADDE 25. — Bu Kanunda öngörülen idarî para cezaları bu Kanunun 17 nci maddesinde belirtilen denetime yetkili merci tarafından verilir.

İdari para cezalarına itiraz

MADDE 26. — İdarî para cezalarına karşı cezanın tebliği tarihinden itibaren onbeş gün içinde idare mahkemesine dava açılabilir. Davanın açılmış olması idarece verilen cezanın yerine getirilmesini durdurmaz. Bu konuda idare mahkemelerinin verdiği kararlar kesindir.

İdarî para cezalarının ödenme süresi ve tahsili

MADDE 27. — İdarî para cezalarının ödenme süresi cezanın tebliği tarihinden itibaren otuz gündür.

Ceza vermeye yetkili merciler tarafından, Bakanlıkça bastırılan ve dağıtılan makbuz karşılığında verilen para cezaları, ilgilileri tarafından mahallin en büyük mal memurluğuna yatırılır. Yatırılan paranın % 80’i ilgili belediyeye takip eden ay içinde aktarılır. Bu para, tahsisi mahiyette olup amacı dışında kullanılamaz. Bu Kanuna göre verilecek idarî para cezalarında kullanılacak makbuzların şekli, dağıtımı ve kontrolü ile ilgili esas ve usuller yönetmelikle belirlenir.

Öngörülen süre içinde ödenmeyen para cezaları, gecikme zammı ile birlikte 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun hükümlerine göre tahsil edilir.

Cezalar

MADDE 28. — Bu Kanun hükümlerine aykırı davrananlara aşağıdaki cezalar verilir:

  1. a) 4 üncü maddenin (k) bendinin ikinci cümlesi hükmüne aykırı davrananlara, hayvan başına ikiyüzellimilyon lira idarî para cezası.
  2. b) 5 inci maddenin birinci, ikinci, üçüncü ve altıncı fıkralarında öngörülen hayvanların sahiplenilmesi ve bakımı ile ilgili yasaklara ve yükümlülüklere uymayan ve alınması gereken önlemleri almayanlara hayvan başına ellimilyon lira, yedinci fıkrasında öngörülen yükümlülük ve yasaklara uymayanlara hayvan başına yüzellimilyon lira idarî para cezası.
  3. c) 6 ncı maddenin birinci fıkrasına aykırı hareket edenlere hayvan başına beşyüzmilyon lira idarî para cezası.
  4. d) 7 nci maddede yazılan cerrahi amaçlı müdahaleler ile ilgili hükümlere aykırı davrananlara hayvan başına yüzellimilyon lira idarî para cezası.
  5. e) 8 inci maddenin birinci fıkrasında yazılı, bir hayvan neslini yok edecek müdahalede bulunanlara hayvan başına yedibuçukmilyar lira idarî para cezası; ikinci, üçüncü ve dördüncü fıkralarına uymayanlara hayvan başına birmilyar lira idarî para cezası.
  6. f) 9 uncu maddede ve çıkarılacak yönetmeliklerinde belirtilen hususlara uymayanlara hayvan başına ikiyüzellimilyon lira; yetkisi olmadığı halde hayvan deneyi yapanlara hayvan başına birmilyar lira idarî para cezası.
  7. g) 10 uncu maddede belirtilen hayvan ticareti izni almayanlara ve bu konudaki yasaklara ve yönetmelik hükümlerine aykırı davrananlara ikimilyarbeşyüzmilyon lira idarî para cezası.
  8. h) 11 inci maddenin birinci fıkrasındaki eğitim ile ilgili yasaklara aykırı davrananlara birmilyarikiyüzellimilyon lira, ikinci fıkrasına aykırı davrananlara hayvan başına birmilyarikiyüzellimilyon lira idarî para cezası.

ı) 12 nci maddenin birinci fıkrasına aykırı hareket edenlere hayvan başına beşyüzmilyon lira; ikinci fıkrasına aykırı hareket edenlere hayvan başına birmilyarikiyüzellimilyon lira idarî para cezası.

  1. j) 13 üncü madde hükümlerine aykırı davrananlara, öldürülen hayvan başına beşyüzmilyon lira idarî para cezası, aykırı davranışların işletmelerce gösterilmesi halinde öldürülen hayvan başına birmilyarikiyüzellimilyon lira idarî para cezası.
  2. k) 14 üncü maddenin (a), (b), (c), (d), (e), (g), (h), (ı), (j) ve (k) bentlerine aykırı davrananlara ikiyüzellimilyon lira idarî para cezası; (f) ve (l) bentlerine aykırı davrananlara hayvan başına ikimilyarbeşyüzmilyon lira idarî para cezası verilir, kesilmiş ve canlı hayvanlara el konulur.
  3. l) RTÜK’ün takibi sonucunda 20 nci maddeye aykırı hareket ettiği tespit edilen ulusal radyo ve televizyon kurum ve kuruluşlarına maddenin ihlal edildiği her ay için beşmilyar lira idarî para cezası.
  4. m) 21 inci maddeye aykırı hareket edenlere hayvan başına ikiyüzellimilyon lira idarî para cezası.
  5. n) 22 nci maddeye uymayanlara, hayvanat bahçelerinde kötü şartlarda barındırdıkları hayvan başına altıyüzmilyon lira idarî para cezası.
  6. o) 23 üncü maddeye aykırı hareket edenlere hayvan başına ikimilyarbeşyüzmilyon lira idarî para cezası.

Bu maddenin (b) bendinde atıfta bulunulan 5 inci maddenin birinci, ikinci ve beşinci fıkraları ile (o) bendi dışında kalan fiillerin, veteriner hekim, veteriner sağlık teknisyeni, hayvan koruma gönüllüsü, hayvan koruma derneği üyeleri, hayvan koruma vakfı üyeleri, hayvan toplama, gözetim altına alma, bakma, koruma ile görevlendirilmiş olan kişilerce işlenmesi halinde verilecek ceza iki kat artırılarak uygulanır.

Bu maddede yazılı idarî para cezaları, her takvim yılı başından geçerli olmak üzere, o yıl için 4.1.1961 tarihli ve 213 sayılı Vergi Usul Kanununun mükerrer 298 inci maddesi hükümleri uyarınca tespit ve ilân edilen yeniden değerleme oranında artırılarak uygulanır.

BEŞİNCİ KISIM
Çeşitli, Son ve Geçici Hükümler
BİRİNCİ BÖLÜM
Çeşitli Hükümler
Birden fazla hükmün ihlâli

MADDE 29. — Bu Kanunda suç olarak öngörülen fiiller başka kanunlara göre de suç ise, en ağır cezayı gerektiren kanun hükümleri uygulanır.

Fiili ile bu Kanunun birden fazla hükmünü ihlal edenlere daha ağır olan ceza verilir.

Fiillerin tekrarı

MADDE 30. — Bu Kanunda, ceza hükmü altına alınmış fiillerin tekrarı halinde para cezaları bir kat, daha fazla tekrarı halinde üç kat artırılarak verilir.

İKİNCİ BÖLÜM
Son ve Geçici Hükümler
Saklı hükümler

MADDE 31. — 4915 sayılı Kara Avcılığı Kanunu, 3285 sayılı Hayvan Sağlığı ve Zabıtası Kanunu, 4631 sayılı Hayvan Islahı Kanunu ile 1380 sayılı Su Ürünleri Kanunu hükümleri saklıdır.

GEÇİCİ MADDE 1. — Bu Kanunun 14 üncü maddesinin (l) bendinde belirtilen hayvanlardan, yurda bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce sokulmuş olanların sahipleri; üç ay içerisinde hayvan koruma kurullarına bildirimde bulunarak bunları kayıt altına aldırmak; altı ay içerisinde kısırlaştırarak kısırlaştırıldıklarına ilişkin belgeleri il hayvan koruma kurullarına teslim etmek zorundadırlar.

GEÇİCİ MADDE 2. — Bu Kanun gereğince çıkarılması gerekli bulunan yönetmelikler, Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir yıl içinde hazırlanır.

Yürürlük

MADDE 32. — Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

Yürütme

MADDE 33. — Bu Kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür.

Türkiye – Yunanistan Kültür Anlaşması

0

Türkiye – Yunanistan Kültür Anlaşması, 20 Nisan 1951 tarihinde, Ankara’da imzalanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti ile Yunanistan Krallığı arasında imzalanan Kültür Anlaşmasının onanması hakkında Kanun, 12 Mayıs 1952 tarihinde mecliste kabul edilmiş, 17 Mayıs 1952 tarihinde resmi gazetede yayınlanmıştır. 

Türkiye – Yunanistan Kültür Anlaşması

Büyük Millet Meclisi Yüksek Başkanlığının Türkiye Cumhuriyeti ile Yunanistan Kırallığı arasında imzalanan Kültür Anlaşmasının onanması hakkında Dışişleri Bakanlığınca hazırlanan ve Bakanlar Kurulunca 8 Haziran 1951 tarihinde meclise sunulması kararlaştırılan kanun tasarısının gerekçesi şu şekildedir:

Avrupa Konseyi âzası devletlerin kendi aralarında kültür anlaşmaları akdetmelerini tavsiye hususunda Konseyin Bakanlar Komitesince 3 ve 5 Kasım 1949 Paris toplantısında alınan karara tevfikan 20 Nisan 1951 tarihinde Ankara ‘da memleketimizle Yunanistan arasında bir Kültür Anlaşması imzalanmıştır. Türkiye ile  Yunanistan’ın içtimai hayatını ve müesseselerini birbirlerine tanıtacak ve iki memleket arasındaki ilmî ve kültürel münasebetleri inkişaf ettirecek olan bu Anlaşma Avrupa Konseyi âzası devletler arasında takarrür eden umumi esaslardan mülhem ‘bulunmaktadır. Anlaşmaya nazaran, her iki memleketin dahili mevzuatına riayet şartiyle, Âkıd Devletler ülkelerinde karşılıklı olarak kültür enstitüleri kurulabilecektir. Anlaşmada burslar ve yaz tatili kursları ihdası, ilmî ve meslekî elemanlar ve talebe teatisi, ilim cemiyetleri, gençlik ve spor teşekkülleri arasında sıkı iş birliği temini, seyahatler ve izcilik kampları tertibi, maarifle ilgili sergiler açılması, faydalı yeni ve eski eserler ve neşriyat mübadelesi, konferanslar, konserler, temsiller ve radyo yayınları tertibi gibi hususlar derpiş edilmektedir.

Âkıd hükümetler kendi ülkelerinde yayınlanan mektep kitaplarının, iki memleketten her biri hakkında yanlışlıklar ihtiva etmemesine itina eylemek suretiyle öğrencilerin bu sahada hakikata aykırı malûmat edinmelerine mâni olacaklardır.

Diğer, taraftan Anlaşmada, her iki memlekette kanuni bir akademik paye ihrazı zımnında yapılan imtihanların muadeletinin tanınmasıyla ilgili ahkâm mevcuttur. Anlaşmanın tatbikatına mütedair hususların müzakere ve tesbitini teminen Türkiye ve Yunanistan murahhaslarından teşekkül ve senede en az bir defa, sıra ile Ankara ve Atina’da içtima edecek olan Muhtelit bir Daimî Komisyon kurulacaktır.

Bu komisyon, biri Türk ve diğeri Yunan azadan müteşekkil ve merkezleri Ankara ve Atina’da bulunmak üzere iki kısmı ihtiva eyliyecek ve her kısmın iki âzası olacaktır.”

TÜRKİYE CUMHURİYETİ İLE YUNANİSTAN KRALLIĞI ARASINRA KÜLTÜR ANLAŞMASI

Türkiye Hükümeti ile Yunanistan Krallık Hükümeti, dostane bir iş birliği ve mübadele suretiyle fikir, güzel sanatlar ve ilim sahasında kendi memleketleri arasında mümkün mertebe tam bir mutabakat ekle etmek ve aynı zamanda memleketlerinin içtimai hayatının ve müesseselerinin karşılıklı olarak anlaşılmasını temin eylemek gayesiyle bir anlaşma akdini arzu eylediklerinden, bu maksatla mezkûr hükümetler tarafından usulüne tevfikan yetkili kılınan murahhaslar aşağıdaki hususlarda mutabık kalmışlardır:

Birinci madde

Her Âkıd Hükümet, kendi ülkesi üzerinde bulunan üniversitelerde veya diğer öğretim müesseselerinde, diğer âkıd hükümet memleketinin dil, edebiyat ve tarihin veya bunlara müteallik başka mevzular hakkında kürsüler, dersler veya konferanslar ihdasını temin için elinden geleni yapacaktır.

İkinci madde

Her Âkıd Hükümet, diğerinin ülkesi üzerinde o memlekette kültür enstitüleri ihdasını tanzim eden mevzuatın umumi hükümlerine uymak şartiyle bu kabil enstitüler kurabilecektir.

Üçüncü madde

Âkıd hükümetler, kendi memleketleri arasında, üniversite personeli, profesörler, öğrenciler, ilmî araştırma yapanlar ve teknisyenlerle diğer meslekler ve faaliyetler mümessillerinin mübadelesini
teşvik edeceklerdir.

Dördüncü madde

Şayet bir Âkıd Hükümetin üniversite veya ilmî enstitülerinin kayıt ve sair ücretleri bir memlekette diğerinden daha yüksek ise, ücretleri daha yüksek olan Âkıd Hükümet, diğer memlekette okuyan kendi talebesi sayısını göz önünde tutarak bu ücretleri muayyen bir öğrenci miktarı için diğer Âkıd Tarafın memleketinde cari meblâğa indirmek imkânını derpiş eyleyecektir.

Beşinci madde

Her Âkıd Hükümet, diğer Âkıd Hükümet memleketinin öğrencilerinin ve üniversite mezunlarının (graduue) araştırma ve tetkiklerde bulunmalarına veya teknik bilgilerini inkişaf ettirmelerine imkân vermek maksadiyle kendi memleketlerinde bir müddet kalabilmelerini temin için, tetkik bursları ve nakdî yardım tahsisatı ihdas edecektir.

Altıncı madde

Âkıd Hükümetler, fikrî, bedii, ilmî, medenî ve içtimai faaliyetler sahasında karşılıklı yardım maksadiyle kendi memleketlerinin ilim cemiyetleri arasında en sıkı iş birliğini mümkün mertebe teşvik eyliyeceklerdir.

Yedinci madde

Her Âkıd Hükümet, . kendi ülkesi üzerinde diğer tarafın vatandaşları veya bir vatandaşlar grubu tarafından yapılan ilmî ve kültürel araştırmaları, diğer tarafın talebi üzerine ve fiili imkân nispetinde kolaylaştıracaktır

Sekizinci madde

Âkıd Hükümetler, kanuni bir akademik paye ihracı zımnında veya muayyen hallerde meslekî bir gaye ile bir veya diğer memleket ülkesinde yapılan imtihanlara – gerek giriş ve gerekse terfi imtihanlarına öbür memlekette tekabül eyliyen imtihanların muadeletinin tanınması şartlarını tetkik edeceklerdir.

Dokuzuncu madde

Her Âkıd Hükümet, (a) kendi ülkesinde diğer memleketin (b) bu memleket de buna mukabil kendi ülkesinde öbür memleketin üniversite personeline, profesörlerine, yüksek ve aynı zamanda ortaöğretim öğrencilerine mahsus tatil kursları ihdasını teşvik edecektir.

Onuncu madde

Âkıd Hükümetler, kültürel ve meslekî is birliğini inkişaf ettirmek gayeliyle, bu maksatla seçilmiş delegasyonların karşılıklı: ziyaretlerini « davet ve nakdi yardım yoliyle teşvik edeceklerdir.

On birinci madde

Âkıd Hükümetler, terbiyevi gaye güden ve kendi memleketlerince tanınmış olan gençlik ve ergin teşekkülleri arasında i§ birliğini teşvik edeceklerdir.

Spor ve izcilik sahasında yakınlaşma, temas ve karşılıklı yardımları teşvik ve seyahatler ve izcilik kampları tertip edeceklerdir.

On ikinci madde

Âkıd Hükümetler, aşağıdaki vasıtalarla, hor memlekette diğerinin kültürünün daha iyi tanınmasını sağlamak maksadiyle birbirlerine karşılıklı yardımda bulunacaklardır.

a) Kitaplar, mevkuteler ve diğer neşriyat,
b) Konferanslar ve konserler,
e) Sanat sergileri ve kültürel mahiyette diğer sergiler,
d) Tiyatro temsilleri,
o) Radyo, filimler, plâklar ve diğer mihaniki vasıtalar,

On üçüncü madde

İki memleketin fazla parçalarına sahip bulundukları eski eserlerle müze eşyasına mübadele etmek, Arkolojik hafriyat ve araştırmalarla tarihi âbidelerin tamiri veya ihyası faaliyetlerinden komşu memleketin alâkalı mütehassıslarını malûmattar kılmak veya onları bu faaliyetlere iştirake davet etmek, bu suretle gerek faaliyetlerin icrasında; gerekse elde edilen neticelerin takdirinde karşılıklı işbirliğini temin eylemek,

Her iki Âkit memleketin kendi mevzuatları çerçevesi dâhilinde, eski eşya ile müze eşyasının kalıplarının alınmasına, kütüphanelerde muhafaza olunan el yazmalarının fotokopilerinin çıkarılmasına, bu elyazmalarının muvakkaten öbür tarafa nakil ve fazla nüshalarının mübadele olunmasına, tarih tetkikleri için (mahkeme ve kadastro arşivleri de dâhil olmak üzere) her türlü Devlet arşivi sicil ve vesikalarından faydalanılmasına karşılıklı olarak müsaade eylemek, hususlarında Âkit hükümetler yekdiğerlerine yardım eyliyeceklerdir.

On dördüncü madde

Âkit »hükümetler, her iki memlekette yayınlanan mektep kitaplarının, iki memleketten her biri hakkında yanlışlıklar ihtiva etmemesine, kendi mevzuatlarının kabul ettiği hudutlar dâhilinde, itina eyliyeceklerdir.

On beşinci madde

iki memleketin dâhil bulundukları coğrafi bölgeyi ilgilendiren kültürel ve ilmî meseleleri tetkik için eksper toplantılariyle ve konferansları teşvik etmenin muvafık olup olmıyacağı hususunda Akıd Hükümetler istişarede bulunacaklardır.

On altıncı madde

İşbu anlaşmanın tatbikini teminen, behemehal Devlet memuru olmaları icabetmiyen dört azadan müteşekkir bir daimî muhtelit komisyon kurulacaktır.

Bu komisyon, biri merkezi Ankara’da ve Türk azadan, diğeri merkezi Atina’da, ve Yunanlı azadan müteşekkil olmak üzere iki şubeyi ihtiva eyliyecektir. Her şubenin iki âzası bulunacaktır. Türkiye Millî Eğitim Bakanlığı, Türkiye Dışişleri Bakanlığı ile anlaşarak Türk şubesinin âzasını ve Yunan Eğitim Bakanlığı, Yunan Dışişleri Bakanlığı ile anlaşarak Yunan şubesinin azasını tâyin eyliyecektir. Her liste tasvip için diplomatik yolla diğer Akıd Hükümete tevdi edilecektir.

Qn yedinci madde

Muhtelit daimî komisyon her defa ihtiyaç hissedildikçe ve senede en az bir defa, sıra ile Türkiye’de ve Yunanistan’da umumi heyet halinde toplanacaktır. Bu toplantılarda komisyonlar, Başkentinde toplantının yapılacağı memleketin hükümeti tarafından tâyin edilecek beşinci bir âza ile tamamlanacaktır.

On sekizinci madde
  1. Muhtelit Komisyonun başlıca vazifelerinden biri, bir umumi heyet toplantısı esnasında, işbu Anlaşmanın tatbikatına mütedair müfassâr telifler ihzarına tevessül eylemek olacaktır; Âkıd Hükümetlerin tasvibinden sonra, bu telifler işbu anlaşmaya/eklenecek bir lahika halinde toplanacaktır. Âkıd Hükümetlerin tasvibi nota teatisi suretiyle tebliğ edilecektir.
  2. Bundan sonra, Muhtelit Komisyon Anlaşmanın işleyişini tetkik edecek ve lahikada yapılması zaruri görülecek her türlü tadilâtı Akıd Hükümetlere teklif eyliyecektir.
  3. Daimî Muhtelit Komisyon toplantıları arasında lahikada tadilât yapılaması, şubelerden her biri tarafından diğer şubenin muvafakati şartiyle teklif edilebilecektir.
  4. Lahikada yapılacak tadilât, Akıd Hükümetlerin tasvibinden sonra yürürlüğe girecektir. Bu tasvip, nota teatisi suretiyle tebliğ edilecektir.
On dokuzuncu madde

Her Akıd Hükümet, işbu Anlaşmanın tatbik sahasına giren hükümlerin icrasına yardım veya tevessül eyliyecek teşekkülleri veya şahısları tâyin ve irad eylemek imkânını haiz olacaktır.

Yirminci madde

İşbu Anlaşma tasdik edilecek ve tasdiknamelerin Atina’da teatisinden 15 gün sonra yürürlüğe girecektir.

Yirmi birinci madde

İşbu Anlaşma, asgari beş sene müddetle yürürlükte kalacaktır. Bundan sonra ve işbu müddetin hitamından en. az altı ay evvel Akıd Hükümetlerde» biri tarafından feshedilmedikçe Akid Taraflardan birinin feshi ihbar ettiği tarihi takip eyliyecek altı aylık müddetin hitamına kadar yürürlükte kalacaktır.

Yukardaki hükümleri tasdikan, aşağıda imzaları bulunan mürahaslar işbu Anlaşmayı imzaladılar ve mühürlediler.

20 Nisan 1951 tarihinde, Ankara’da, iki nüsha olarak tanzim edilmiştir.

Türkiye Hükümeti adına                                           Yunanistan Krallık Hükümeti adına
Faik Zihni Akdur                                                                  Alezandre Conioumas

Türkiye Cumhuriyeti Dönemi Uluslararası Antlaşmaları

Dünya Fikri Mülkiyet Örgütü (WIPO)

1

Dünya Fikri Mülkiyet Örgütü (WIPO-The World Intellectual Property Organization-L´organisation mondiale de la propriété intellectuelle), fikri mülkiyet hakları ile ilgili olarak imzalanmış olan Bern Antlaşması ve Paris Antlaşmasını imzalamış olan ülkelerin öncülüğünde kurulmuştur.

Örgüt, Birleşmiş Milletlere bağlı kuruluşlardandır.

WIPO, Birleşmiş Milletlere bağlı kuruluşlardandır.

Dünya Fikri Mülkiyet Örgütü (WIPO)WIPO) Tarihçesi 

Sınai Mülkiyetin Korunmasına İlişkin Paris Sözleşmesi 1883 tarihinde, 1886 tarihli Edebiyat ve Sanat Eserlerinin Korunmasına İlişkin Bern Sözleşmesi ise 1883 tarihinde imzalanmıştır.

Paris ve Bern Anlaşmaları ile oluşturulan Uluslararası Bürolar 1893’te birleştirilmiş ve Fikri Mülkiyetin Korunmasına İlişkin Birleşmiş Uluslararası Büro (BIRPI) adını almıştır.

WIPO, fikri mülkiyete konu hakların tüm dünyada korunması amacıyla 14 Temmuz 1967 tarihinde Stockholm’de imzalanan Sözleşme ile kurulmuştur. Örgütün merkezi İsviçre’nin Cenevre kentindedir. WIPO Anlaşması 1970’de yürürlüğe girmiş, 1979 yılında yeniden gözden geçirilmiştir.

Hükumetlerarası bir kuruluş olan örgüt, 1974’ten itibaren Birleşmiş Milletler’in teşkilat sistemi içinde yer alan uzmanlaşmış kuruluşlardan biri olmuştur. BIRPI, 1970 yılında yerini WIPO’ya bırakmıştır.

1996 yılında, Dünya Ticaret Örgütü ile işbirliği anlaşması imzalayarak fikri mülkiyet hakları ile ilgili rolünü küresel anlamda genişletmiştir.

Türkiye’nin WIPO’ya Katılımı

Sözleşmesine 183 ülke taraf olmuştur. Türkiye’nin WIPO’ya katılımı 14 Ağustos 1975 tarih ve 7/10540 sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla uygun bulunmuştur. Türkiye 12 Mayıs 1976’dan itibaren örgütün üyesi haline gelmiştir.

TBMM tarafından 5647 sayı ile kabul edilen “WIPO Telif Hakları Anlaşmasına katılmamızın uygun bulunduğu hakkında” kanunun 8 Mayıs 2007 tarih ve 26516 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmesi ile Dünya Fikri Mülkiyet Hakları Örgütü (WIPO) tarafından 20 Aralık 1996 tarihinde kabul edilen “WIPO Telif Hakları Anlaşması”na katılmamız uygun bulunmuştur. Dünya Fikri Mülkiyet Örgütü (WIPO) Telif Hakları Andlaşması Resmi Gazetenin 14.05.2008 tarihli ve 26876 nolu sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

Sözleşmenin yürütülmesi ve WIPO ile koordinasyonun sağlanmasında Türkiye’de sorumlu birim Telif Hakları ve Sinema Genel Müdürlüğüdür. WIPO’nun yıllık aidatı ve Türkiye’nin katkı payı 26.823,19 Amerikan Dolarıdır.

Örgütün Amacı ve Yapılanması

WIPO’nun temel amacı, örgüt  tarafından uygulaması takip edilen antlaşmalar gereğince kurulan fikri mülkiyet birlikleri arasındaki koordinasyon ve idari işbirliğini sağlamaktır. WIPO, devletlerle uluslararası kuruluşlar arasında işbirliğini örgütlemekte, ülkeler ve kuruluşlar arasında uygulama anlaşmaları hazırlamakta ve yürürlüğünü takip etmektedir.

Örgüt, Kuruluş Sözleşmesi ile 7 Sınai Mülkiyet Sözleşmesi ve 8 Telif Hakkı Sözleşmesi olmak üzere toplam 25 Sözleşmenin koordinasyonunu ve uygulamasını takip etmekte, yürürlüğünü sağlamak için uluslararası alanda faaliyet göstermektedir.

Örgüt, yasa çalışmaları yapmakta, taslak yasa metinleri hazırlamakta, hukuki ve teknik konularda sözleşmelere taraf olan ülkelere yardımlarda bulunmakta, fikri mülkiyet haklarının dünya çapında korumasını ve gelişmesini sağlamak için özendirici çalışmalar yapmaktadır. WIPO, faaliyet alanı ile ilgili bütün bilgileri toplayarak yayımlamakta, uluslararası sınıflandırma, standartlaştırma ve tescil faaliyetlerine ilişkin çalışmalar yapmaktadır.

Dünya Fikri Mülkiyet Örgütü (WIPO) Genel Kurulu ve Koordinasyon Komitesi örgütün temel politikalarını oluşturma, geliştirme ve karar alma organlarıdır. WIPO yönetimindeki birlikler ve üye devletlerin oluşturduğu meclis ve diğer organlar her yıl Eylül ayı sonunda genel kurulda toplanmakta ve örgütün çalışmaları ile geleceğe dair politikalarını değerlendirerek tüm ilgili paydaşlara bildirmektedir.

Dünya Fikri Mülkiyet Örgütü Tahkim ve Arabuluculuk Merkezi’nin hazırladığı WIPO Tahkim Kuralları, fikri ve sınai hukuk alanında çıkan sorunların en kısa ve dostane yollardan çözülmesi için oluşturulmuştur. Fikri Mülkiyet Hukuku küreselleşme ve teknolojik gelişmeler sonucunda sürekli gelişmekte ve değişmekte, bu gelişmeler yeni uyuşmazlıklar doğurmaktadır. Bu nedenle, fikri mülkiyet uyuşmazlıklarının çözümünde tahkim ve arabuluculuktan yararlanılması gündeme gelmiş, Dünya Fikrİ Mülkiyet Örgütü Tahkim ve Arabuluculuk Merkezi kurulmuştur.

Merkezin hazırladığı WIPO Tahkim Kuralları, modern düzenlemeler getirmiş, uyuşmazlıkların çözümü için pozitif seçenek oluşturmaya çalışmıştır. Sistem, uyuşmazlıklarda ve ticari ihtilaflarda kolaylaştırıcı bir usul getirmiş, fikri hakların karakteristik özelliklerine uygun bir tahkim ve arabuluculuk uygulaması oluşturmayı hedeflemiştir.

Ziştovi Antlaşması

0
Ziştovi Antlaşması
Ziştovi Antlaşması

Ziştovi Antlaşması, 4 Ağustos 1791 tarihinde Avusturya Arşidüklüğü ile Osmanlı Devleti arasında Sistovo’da imzalanan barış antlaşmasıdır. 1790 yılı Aralık ayında Ziştovi(Sistovo) kasabasında başlayan barış görüşmeleri sonuçlandırılarak 4 Ağustos 1791 tarihinde antlaşma ile sonuçlanmıştır.

Avusturya Arşidüklüğü, 962-1806 yılları arasında toplam 844 yıl hüküm sürmüş olan monarşik yapıdaki bir Alman Krallığıdır. Avusturya ise 1453-1806 yılları arasında Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu’nun en önemli parçalarından ve Habsburg Monarşisinin önemli merkezlerinden biri olmuştur.

Ziştovi’deki barış görüşmelerini tasvir eden gravür

Osmanlı Devleti Dönemi Uluslararası Antlaşmalarından olan Ziştovi Antlaşması, on dört maddeden oluşmakta, “Alman İmparatoru ve Osmanlı Devleti (Bab-ı Ali) arasında 4 Ağustos 1791 yılında Sistova’da imzalanan antlaşma metni” olarak tanımlanmaktadır. İki devlet arasında devam eden yarım yüzyıllık barış, dostluk ve iyi komşuluk ilişkilerini tekrar canlandırmak için İngiltere ve Prusya kralları ile Birleşik Eyaletler generalinin aracılığı sonucunda temsilcilerin yaptıkları görüşmeler sonucunda antlaşma şartları belirlenmiştir.

Ziştovi Antlaşması Maddeleri

Madde 1

İki devlet arasında denizde ve karada ebedi dostluğa dayalı barış olmalıdır. Her iki tarafın savaş boyunca yaptığı düşmanlığa son verilmeli ve tarafların elinde bulunan köleler ile Karadağ, Bosna, Sırbistan, Eflak ve Boğdan halkları eski yaşadıkları bölgelere dönmeli, eski mal varlıkları ve haklarına geri kavuşmalıdır. Savaş esnasında Avusturya’yı desteklemeyen topluluklar da aynı şekilde yurtlarına dönmeli ve Avusturya tarafından rahatsız edilmemelidir.

Madde 2

Barış antlaşmasının esası, savaşın başladığı günden önce mevcut olan status quo’ya dayanmaktadır. Taraflar 18 Eylül 1739 tarihli Belgrad Antlaşması, 5 Kasım 1739 ve 2 Mart 1741 tarihli antlaşmalar, 25 Mayıs 1747 tarihli Belgrad Antlaşması’nın sürdürülmesi için yapılan akit, 7 Mayıs 1775 tarihli Bukovina’nın devredilmesi için yapılan antlaşma ve 12 Mayıs 1776 tarihli Bukovina sınırlarını belirlemek için yapılan antlaşmaları yineleyip kabul etmektedirler.

Madde 3

Osmanlı Devleti, 8 Ağustos 1783 tarihinde imzalanan antlaşmaya uyarak Avusturya ticaret gemilerini Kuzey Afrika kıyılarındaki korsanlardan ve diğer tehlikelerden koruyacak ve ticaret gemilerinin uğrayacakları her türlü zararı tanzim edecektir. Aynı şekilde 24 Şubat 1784 tarihli antlaşmaya göre Osmanlı Devleti, egemenliğinde bulunan tüm deniz ve nehirlerde Avusturya’ya ait tüm gemilere serbest ticaret hakkı tanıyacaktır. Yine 4 Aralık 1786 tarihli fermana göre Eflak ve Boğdan eyaletlerindeki Transilvanyalı çobanlara ve onların sürülerine geliş-gidiş ve konaklama imkânı sağlayacaktır. Bunlarla birlikte savaştan önceki bütün fermanlar, sözleşmeler ve bakanlık antlaşmaları serbest dolaşım ve ticaretin sürekliği için iki devlet tarafından yeniden tanınacaktır.

Madde 4

Avusturya, Osmanlı’nın dostça tutumuna karşılık status quo’ya uygun biçimde savaşta ele geçirdiği toprakları, şehirleri, kaleleri ve hisarları onaracak ve Osmanlı’ya ait askeri mühimmatla birlikte iade edecektir. Bu durum Eflak ve Boğdan’daki yerler için de geçerli olacaktır.

Madde 5

Genel adı La Raya olan Hotin Kalesi ve semti boşaltılacak, restore edilerek Osmanlı’ya iade edilecekti. Fakat sözü edilen kale ve semt Rusya barışı imzalanana kadar Avusturya’da kalacak ve Avusturya, Rusya’yı dolaylı veya dolaysız hiçbir şekilde desteklemeyecektir.

Madde 6

Onay imzaları atıldıktan sonra iki devlet arasındaki eski sınırlar yeniden çizilecek, Eflak ve Boğdan’ın beş bölgesi için bu işlem 30 gün içerisinde yapılacaktır. Status quo kapsamında Bosna, Sırbistan, Burg, Eski Osova ve civar bölgelerdeki sınırların çizilmesi Belgrad Antlaşması’nın 13. maddesine göre yapılacaktır. Yukarı Unna bölgesi sınırları da 60 gün içerisinde yeniden gözden geçirilecekti. Belirtilen süreler kalelerin tamiri ve askeri mühimmatın kaldırılması için gereklidir.

Madde 7

Osmanlı tebaasından olan tüm mahkûm, tutsak ve rehin askerler serbest bırakılıp Ruscuk, Vidin ve Bosna’daki yetkililere teslim edilecektir. Buna karşılık Bosna Lortlarının elinde bulunan Avusturya vatandaşları da aynı şekilde iade edilecektir. İki aylık süre zarfında her iki devlette bulunan savaş tutsakları ve köleler yaş, cinsiyet ve durumları ne olursa olsun ve her nerede bulunurlarsa bulunsunlar köle olarak kullanılamayacak ve karşılıklı teslim edileceklerdi. Ancak gönüllü şekilde din değiştirenler bu kapsamın dışında bırakılacaktır.

Madde 8

İki devletin vatandaşları, savaş esnasında veya savaştan önce karşı tarafın topraklarına göç etmiş ve durumu yetkililere bildirip uyumlu bir şekilde yaşıyorlarsa orada yaşamaya devam edecek ve taraflar onları geri dönmeye zorlamayacaktır. Sığındıkları devlet onlara eşit haklar tanıyacak, hem yeni hem de vatandaşı oldukları eski devletteki toprakları onların olmaya devam edecektir.

Madde 9

Taraflar ticari münasebetlerini yenileme arzusundadır. Bu anlamda Belgrad Antlaşması’nın 17. ve Pasarofça Antlaşması’nın 18.maddelerinin savaş esnasında ihlal edilmesi nedeniyle mağdur olmuş tüccarlar, devletten yardım isteme hakkına sahip olacak ve mağduriyetleri en hızlı şekilde hiçbir mazeret gösterilmeden giderilecektir.

Madde 10

Alınan kararlar derhal iki devletin sınırlarında bulunan yetkililere iletilmelidir. Bu kararların hayata geçirilmesi toplumsal huzur, iyi komşuluk ilişkileri ve sınırların bütünlüğü için zorunludur. Taraflar arasında yapılmış anlaşmaya göre zararların giderilmesi, suçluların işledikleri suça göre cezalandırılması dostluk ve barışın sağlanması açısından gereklidir. Bu madde her iki ülkenin arşiv kayıtlarına benzer ifadelerle geçmiştir.

Madde 11

İki ülkenin vatandaşlarına da karşı devletin topraklarında seyahat edebilme ve nehirlerinden geçebilme izni verilecek ayrıca taşıdıkları malların güvenliği 2.ve 3. maddelerde belirtildiği şekilde sağlanacaktır.

Madde 12

Osmanlı topraklarında bulunan Hristiyan dinine mensup rahipler ve tarikatlar korunacak, kiliseler tamir edilecektir. Kişi özgürlüğü, ibadet serbestliği, Kudüs ve diğer bölgelerdeki kutsal yerler de aynı şekilde korunacaktır. Bu konuda Belgrad Antlaşması’nın 9. maddesi ile bugüne kadar konuyla ilgili yapılan antlaşmalar ve yayımlanan fermanlar esas alınacaktır.

Madde 13

Tahta yeni sultanlar geçtiğinde taraflar birbirlerine elçiler gönderip haber verecektir. Bu elçiler seremoni ile karşılanacak, onurlandırılacak ve iyi misafir edilecektir. Osmanlı Devleti elçilere eşlik eden memurlara, misafirlere ve hizmetçilere de aynı özeni gösterip güvenliklerini en iyi şekilde sağlayacaktır.

Madde 14

Antlaşmanın iki orijinal ve birbiriyle uyumlu kopyası Fransızca ve Türkçe olarak düzenlenip iki devletin yüksek mahkemelerine iletilecek ve 40 gün içerisinde taraflar imzaladıkları kopyaları birbirlerine göndereceklerdir.

Ziştovi Antlaşması’nın yapıldığı tahmin edilen ev

“Bizler Büyük Britanya kralı, Prusya kralı ve Birleşik Eyaletler kralı adına tam yetkilendirilen ve barış için ara bulucu görevi üstlenen elçiler olarak deklare ederiz ki yukarıda belirtilen ve Avusturya ile Osmanlı arasında imzalanan barış antlaşmasının tüm maddelerini şartları ve koşullarıyla birlikte kabul edip kendi ellerimizle imzalayıp mühürledik. 4 Ağustos 179’ de Sistovo’da imzalanmıştır.”

Uluslararası Hemşirelik Andı – Florence Nightingale Yemini

0

Uluslararası Hemşirelik Andı – Florence Nightingale Yemini; ilk olarak 1893 yılında Lystra Gretter tarafından oluşturulan ve o tarihten günümüze hemşirelerin mesleki yaşamına başladıkları ilk gün olarak kabul edilen mezuniyet törenlerinde okutulan, mesleki etik kurallar çerçevesinde onurla uygulayacaklarına dair yemindir.

Lystra Gretter (1858- 1951)

Uluslararası Hemşirelik Andı; 1965 yılında Uluslararası Hemşirelik Konseyi tarafından Florence Nightingale Yemini ile birlikte mesleki etik ilkeler çerçevesinde incelenmiş, revize edilerek tüm dillere çevrilmiş ve hemşirelik okullarının mezuniyet törenlerinde okutulmaya başlanmıştır.

Yemin, geçerliliğini her dönem korurken; bazı kuralların da içinde bulunulan dönemin şartlarına uygun olmadığından özünü koruyarak değişimine ihtiyaç duyulmuştur.

Uluslararası Hemşirelik Andı – Florence Nightingale Yemini
Yüklenmiş olduğum sorumlulukların bilincinde geliştirdiğim anlayış ve becerilerimle herhangi bir ırk, inanç, renk, siyasal veya sosyal durum ayırımı gözetmeksizin hastalarıma bakacağıma;
Hayatı korumak, ızdırabı hafifletmek, sağlığı yüceltmek için gereken her türlü çabayı göstereceğime;
Bakımım altındaki hastaların bütün değer ve dini inançlarına saygı duyacağıma;
Bana bireylerle ilgili olarak verilen tüm bilgileri saklayacağıma;
Hayatı ya da sağlığı tehdit edebilecek her türlü girişimden sakınacağıma;
Mesleki bilgi ve becerilerimi en üst düzeyde tutmaya çalışacağıma;
Sağlık ekibinin bütün üyeleri ile iş birliği yapacağıma ve onları destekleyeceğime;
Bunların tümünü yaparken, Uluslararası Hemşirelik Ahlak Yasası’nın onurunu korumak için gerekecek bütün çabaları sarf edeceğime ve hemşireliğin bütünlüğünü koruyacağıma ant içerim.

Hemşirelik Yemini İngilizce versiyonu
Hemşirelik Yemini İngilizce versiyonu

Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin Sözleşme

0
Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin Sözleşme

Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin Sözleşme, diğer adıyla 1951 Mülteci Sözleşmesi (The 1951 Refugee Convention) , 28 Temmuz 1951 tarihinde ilk olarak 12 ülke tarafından imzalanan çok uluslu bir Birleşmiş Milletler sözleşmesidir. Sözleşme genel olarak mültecilerin hukuki durumunu, sığınma hakkını, sığınma hakkı almış kişilerin haklarını ve bu kişilere sığınma hakkı veren ülkelerin hukuki sorumluluklarını belirlemektedir.

Cenevre Konvansiyonları, 10 Aralık 1948 tarihinde ilan edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin ardından Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından kabul edilen en önemli belgelerdendir. Sözleşmelerin başında Evrensel Beyannameye kuvvetli atıf yapılmakta, yapılan düzenlemelerin insanlığın ortak barışına hizmet edeceği vurgulanmaktadır.

Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR), 14 Aralık 1950’de Birleşmiş Milletler Genel Meclisi tarafından kurulmuştur.

“Cenevre’de 28 Temmuz 1951 tarihinde imzalanmış olan Mültecilerin Hukuki Durumuna dair Sözleşmenin onaylanması hakkında Kanun” Türkiye Büyük Millet Meclisinde, 29.08.1961 tarihinde kabul edilmiş, Resmi Gazetenin 05.09.1961 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.  Türkiye, mültecilere dair 12 Mayıs 1926 ve 30 Haziran 1928 tarihli anlaşmalara taraf olmadığından yayınladığı bir deklarasyonla sözleşmeye katılmış, “1 Ocak 1951’den önce meydana gelen olaylar” ifadesini “1 Ocak 1951’den önce Avrupa’da meydana gelen olaylar” olarak anladığını deklare etmiş ve önceki sözleşmelerden müstakil olarak sözleşmeye katılmıştır.

Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin Sözleşme
28 Temmuz 1951
BAŞLANGIÇ

Yüksek İmzacı Taraflar,

Birleşmiş Milletler Antlaşması ve 10 Aralık 1948’de Genel Kurul’ca kabul olunan İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin, insanların ana hürriyetlerden ve insan haklarından, fark gözetmeksizin faydalanmaları ilkesini teyit ettiğini dikkate alarak,

Birleşmiş Milletler’in, birçok defa, mültecilere karşı derin ilgisini ortaya koyduğunu ve mültecilerin temel hürriyetleri ile insan haklarını mümkün olduğu kadar kapsamlı bir şekilde kullanmalarını sağlamaya çaba gösterdiğini dikkate alarak,

Mültecilerin hukuki durumuna ilişkin daha önce imzalanan milletlerarası antlaşmaların tekrar gözden geçirilmesi ve bir araya getirilmesinin, bu antlaşmaların alanının ve bunların mülteciler için sağladığı himayenin yeni bir antlaşma yoluyla genişletilmesinin arzu edilir olduğunu dikkate alarak,

Sığınma hakkını tanımanın, bazı ülkelere son derece ağır yük yükleyebileceğini ve uluslararası kapsamı ile niteliği Birleşmiş Milletler’ce kabul edilmiş bulunan bir sorunun, uluslararası iş birliği olmaksızın tatmin edici bir şekilde çözümlenemeyeceğini dikkate alarak,

Bütün Devletlerin, mülteci sorununun toplumsal ve insani yönlerini kabul ederek, bu sorunun devletler arasında bir gerginlik sebebi halini almasını önlemek için olanakları ölçüsünde ellerinden geleni yapmalarını arzuladığını ifade ederek,

Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiseri’nin, mültecilerin korunmasını sağlayan uluslararası sözleşmelerin uygulanmasına nezaret etmekle görevli olduğunu kaydederek ve bu sorunu çözmek için alınan önlemlerin birbiri ile verimli uyumunun, Devletler ile Yüksek Komiser arasındaki iş birliğine bağlı olduğunu kabul ederek,

Cenevre’de 28 Temmuz 1951 tarihinde imzalanmış olan Mültecilerin Hukuki Durumuna dair Sözleşmenin onaylanması hakkında Kanun (PDF)

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Aşağıdaki konularda anlaşmışlardır:

I. BÖLÜM
Genel Hükümler
1. Madde
A. İşbu Sözleşme’nin amaçları bakımından “mülteci” kavramı:

(1) 12 Mayıs 1926 ve 30 Haziran 1928 Düzenlemeleri veya 28 Ekim 1933 ve 10 Şubat 1938 Sözleşmeleri, 14 Eylül 1939 Protokolü ya da Uluslararası Mülteci Örgütü Tüzüğü’ne göre mülteci sayılan;

Uluslararası Mülteci Örgütü tarafından, faaliyette bulunduğu dönem içinde alınmış mülteci sıfatını vermeme kararları, bu bölümün 2. fıkrasındaki koşullara sahip olan kimselere mülteci sıfatının verilmesine engel değildir;

(2) 1 Ocak 1951’den önce meydana gelen olaylar sonucunda ve ırkı, dini, tabiiyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi düşünceleri yüzünden, zulme uğrayacağından haklı sebeplerle korktuğu için vatandaşı olduğu ülkenin dışında bulunan ve bu ülkenin korumasından yararlanamayan, ya da söz konusu korku nedeniyle, yararlanmak istemeyen yahut tabiiyeti yoksa ve bu tür olaylar sonucu önceden yaşadığı ikamet ülkesinin dışında bulunan, oraya dönemeyen veya söz konusu korku nedeniyle dönmek istemeyen her şahsa uygulanacaktır.

Birden fazla tabiiyeti olan bir kişi hakkındaki “vatandaşı olduğu ülke” ifadesi, tabiiyetini haiz olduğu ülkelerden her birini kasteder ve bir kişi, haklı bir sebebe dayalı bir korku olmaksızın, vatandaşı olduğu ülkelerden birinin korumasından yararlanmıyorsa, vatandaşı olduğu ülkenin korumasından mahrum sayılmayacaktır.

B.(1) İşbu Sözleşme’nin amaçları bakımından kısım A, Madde 1’deki “1 Ocak 1951’den önce meydana gelen olaylar” ifadesi, ya,

(a) “1 Ocak 1951’den önce Avrupa’da meydana gelen olaylar”; veya,

(b) “1 Ocak 1951’den önce Avrupa’da veya başka bir yerde meydana gelen olaylar”

anlamında anlaşılacak ve her Taraf Devlet bu Sözleşme’yi imzaladığı, tasdik ettiği veya ona katıldığı sırada bu Sözleşme’ye göre taahhüt ettiği yükümlülükler bakımından bu ifadenin kapsamını belirten bir beyanda bulunacaktır.

(2) (a) şıkkını kabul eden her Taraf Devlet, herhangi bir zamanda Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne göndereceği bir notla, (b) şıkkını kabul ettiğini duyurarak yükümlülüklerini genişletebilir.

C. Yukarıdaki kısım A’da belirtilen hükümlerin kapsamına giren her kişi eğer:

(1) Vatandaşı olduğu ülkenin korumasından kendi isteği ile tekrar yararlanırsa;
veya

(2) Vatandaşlığını kaybettikten sonra kendi arzusu ile tekrar kazanırsa;
veya

(3) Yeni bir vatandaşlık kazanmışsa ve vatandaşlığını yeni kazandığı ülkenin himayesinden yararlanıyorsa; veya

(4) Kendi arzusu ile terk ettiği veya zulüm korkusu ile dışında bulunduğu ülkeye kendi arzusu ile, tekrar yerleşmek üzere dönmüşse; veya

(5) Mülteci tanınmasını sağlayan koşullar ortadan kalktığı için vatandaşı olduğu ülkenin korumasından yararlanmaktan sakınmaya artık devam edemezse;

İşbu fıkra, vatandaşı olduğu ülkenin himayesinden yararlanmayı reddetmek için önceden geçerli zulme ait haklı sebepler ileri sürebilen, bu maddenin A(1) Kısmı’nın kapsamına giren bir mülteciye tatbik olunmayacaktır;

(6) Tabiiyetsiz olup da, mülteci tanınmasını yol açan koşullar ortadan kalktığı için, normal ikametgahının bulunduğu ülkeye dönebilecek durumda ise;

Ancak işbu fıkra, normal ikametgahının bulunduğu ülkeye dönmeyi reddetmek için önceden maruz kaldığı zulme bağlı haklı sebepler ileri sürebilen, bu maddenin A(1) kısmının kapsamına giren bir mülteciye uygulanmayacaktır.

Bu kişiye, işbu Sözleşme’nin uygulanması sona erecektir.

D. Bu Sözleşme, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği dışında, diğer bir Birleşmiş Milletler organı veya örgütünden halen koruma veya yardım gören kimselere uygulanmayacaktır.

Durumları, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun konuyla ilgili uygun kararları çerçevesinde kesin olarak halledilmeden, yararlandıkları bu tür koruma veya yardımlar herhangi bir sebeple sona eren kişiler, işbu Sözleşme’den tamamen yararlanırlar.

E. Bu Sözleşme, ikamet ettiği ülkenin yetkili makamlarınca o ülke vatandaşlığına sahip olanların sahip bulundukları hak ve yükümlülüklere sahip sayılan bir kişiye uygulanmayacaktır.
F. Bu Sözleşme hükümleri:

(a) barışa karşı suç, savaş suçu veya insanlığa karşı suç gibi suçlar için hükümler koyan uluslararası belgelerde tanımlanan bir suç işlediğine;

(b) mülteci sıfatıyla kabul edildiği ülkeye sığınmadan önce, sığındığı ülkenin dışında ağır bir siyasi olmayan suç işlediğine;

(c) Birleşmiş Milletler’in amaç ve ilkelerine aykırı fiillerden suçlu olduğuna dair hakkında ciddi kanaat mevcut olan bir kişi hakkında uygulanmayacaktır.

2. Madde

Her mültecinin, bulunduğu ülkeye karşı, özellikle yasalara, yönetmeliklere ve kamu düzenini için alınan önlemlere uymayı öngören yükümlülükleri vardır.

3. Madde

Taraf Devletler, bu Sözleşme hükümlerini mültecilere, ırk, din veya geldikleri ülke bakımından ayırım yapmadan uygulayacaklardır.

4. Madde

Taraf Devletler, ülkelerindeki mültecilere, dini vecibelerini yerine getirme hürriyeti ve çocuklarının dini eğitim hürriyeti bakımından, en az vatandaşlara uyguladıkları muamele kadar uygun muamele uygulayacaklarıdır.

5. Madde

Bu Sözleşme’nin hiçbir hükmü, bir Taraf Devlet tarafından mültecilere bu Sözleşme dışında sağlanan diğer hakları ve çıkarları ihlal etmez.

6. Madde

Bu Sözleşme bakımından “aynı şartlarla” kavramı, belli bir kimsenin, söz konusu bir haktan yararlanabilmesi için, özellikleri açısından bir mültecinin yerine getiremeyecekleri dışında, mülteci olmasaydı belli bir hakkı kullanmak için yerine getirmesi gereken bütün şartları (geçici yahut daimi ikamet süresine ve şartlarına ait olanlar dahil), kendisinin yerine getirmesi anlamını ima eder.

7.Madde

1. Bu Sözleşme’nin daha uygun hükümler içerdiği durumlar hariç tutulmak koşuluyla, her Taraf Devlet, mültecilere, genel olarak yabancılara uyguladığı muameleyi uygulayacaktır.

2. Bütün mülteciler, Taraf Devletlerin topraklarında üç yıl ikametten sonra kanuni mütekabiliyet şartından muafiyet kazanacaklardır.

3. Her Taraf Devlet, bu Sözleşme kendisi hakkında yürürlüğe girdiği tarihte mültecilerin, mütekabiliyet şartı olmadan yararlanabilecekleri hakları ve çıkarları kendilerine tanımaya devam edecektir.

4. Taraf Devletler, mütekabiliyet şartının bulunmaması halinde, mültecilere 2. ve 3. fıkralara göre yararlanabilecekleri haklardan ve çıkarlardan başka hak ve çıkarlar sağlamak imkanlarını ve 2. ve 3. fıkralarda belirtilen şartlara sahip olmayan mültecileri mütekabil muamele muafiyetinden istifade ettirmek imkanını uygun biçimde dikkate alacaklardır.

5. Yukarıdaki 2. ve 3. fıkralar hükümleri, gerek bu Sözleşme’nin 13, 18, 19, 21 ve 22. maddelerinde belirtilen haklara ve çıkarlara, gerekse bu Sözleşme’de belirtilmeyen haklara ve çıkarlara uygulanır.

8. Madde

Yabancı bir Devlet vatandaşlarının kişiliklerinin, mallarının veya menfaatlerinin aleyhinde uygulanabilecek istisnai tedbirler bakımından Taraf Devletler, bu gibi tedbirleri, söz konusu yabancı devletin resmen vatandaşı olan bir mülteciye, sırf bu vatandaşlığına dayanarak uygulamayacaklardır. Bu maddede ifade olunan genel ilkeyi mevzuatlarına göre tatbik edemeyen Taraf Devletler bu gibi mültecilere uygun hallerde muafiyet tanıyacaklardır.

9. Madde

İşbu Sözleşme’nin hiçbir hükmü, bir Taraf Devletin, savaş zamanında veya diğer vahim ve özel hallerde, belli bir kimse hakkında, bu kimsenin gerçekte bir mülteci olduğu ve kendisiyle ilgili söz konusu tedbirlerin, bu devletin milli güvenliği açısından devamının gerektiği tespit edilinceye kadar, milli güvenliği için elzem saydığı tedbirleri geçici olarak almasını engellemeyecektir.

10. Madde

1. Bir mülteci, İkinci Dünya Savaşı sırasında sürgün edilerek bir Taraf Devletin ülkesine götürülmüş olup burada ikamet etmekte ise, bu mecburi ikamet süresi, bu ülkedeki kanuni ikamet süresi sayılacaktır.

2. Bir mülteci, İkinci Dünya Savaşı sırasında bir Taraf Devletin ülkesinden sürgün edilip bu Sözleşme’nin yürürlüğe girmesinden önce sürekli ikamet amacı ile oraya dönmüş ise, sürgünden önceki ve sonraki süreler, hangi amaçla olursa olsun kesintisiz ikametin şart koşulduğu durumlar için, kesintisiz tek bir ikamet süresi sayılacaktır.

11. Madde

Bir Taraf Devlet, kendi bayrağını taşıyan bir geminin mürettebatı arasında düzenli bir şekilde çalışan mülteciler varsa, bu kişilerin ülkesinde yerleşmelerine ve özellikle bir başka ülkeye yerleşmelerini kolaylaştırmak üzere kendilerine seyahat belgeleri vermeye, ya da geçici olarak topraklarına girmelerine sıcak bakacaktır.

II. BÖLÜM
Hukuki Statü
12. Madde

1. Her mültecinin bireysel statüsü, daimi ikametgahının bulunduğu ülkenin yasalarına veya eğer daimi ikametgahı yoksa, bulunduğu ülkenin yasalarına tabidir.

2. Mültecinin önceden kazandığı ve bireysel statüsüyle ilgili haklara, özellikle evliliğe bağlı haklara, her Taraf Devlet tarafından, gerekirse bu devletin yasalarının gösterdiği koşulları yerine getirmek kaydıyla, söz konusu hakkın, kişi mülteci olmasaydı o devletin yasalarınca tanınacak haklar arasında bulunması durumunda, saygı gösterilecektir.

13. Madde

Taraf Devletler, menkul ve gayrimenkul mülkiyet edinme ile buna bağlı diğer hakları, menkul ve gayrimenkul mülkiyete ait kira ve diğer sözleşmelerle ilgili hakları, her mülteciye, mümkün olduğu kadar müsait ve her halde genel olarak aynı koşullardaki yabancılara sağlanandan daha az müsait olmayan bir şekilde uygulayacaktır.

14. Madde

Buluşlar, desenler, modeller, ticari markalar, ticari unvanlar gibi sınai mülkiyet haklarıyla, edebi, artistik ve ilmi çalışmalarla ilgili haklarının korunmasıyla ilgili olarak, her mülteci, sürekli ikametgahının bulunduğu ülkede, bu ülkenin kendi vatandaşlarına sağladığı korumanın aynısından yararlanacaktır.

Mülteci, bir başka Taraf Devletin toprağındayken, bu ülkede, sürekli ikametgahının bulunduğu ülkenin vatandaşlarına sağlanan korumadan yararlanacaktır.

15. Madde

Taraf Devletler, yasal olarak ülkelerinde ikamet eden mültecilere, siyasi amaç ve kar amacı taşımayan dernekler ile meslek sendikaları bakımından, aynı koşullar içindeki başka bir ülkenin vatandaşlarına tanıdıkları en müsait muameleyi uygulayacaklardır.

16. Madde

1. Her mülteci, bütün Taraf Devletler’in toprakları üzerindeki hukuk mahkemelerine serbestçe ve kolayca başvurabilecektir.

2. Her mülteci, sürekli ikametgahının bulunduğu Taraf Devlette, adli yardım ve teminat akçesinden muafiyet dahil, mahkemelere müracaat bakımından vatandaş gibi muamele görecektir.

3. Her mülteci, sürekli ikametgahının bulunduğu ülkenin dışındaki Taraf Devletlerde, o ülkelerin vatandaşlarına 2. fıkrada bahsedilen konular hakkında yapılan muamelenin aynından istifade edecektir.

III. BÖLÜM
Gelir Getirici İşler
17. Madde

1. Taraf Devletler, ülkelerinde yasal olarak ikamet eden her mülteciye, ücretli bir meslekte çalışmak hakkı bakımından, aynı şartlar içinde yabancı bir memleketin vatandaşına uyguladıkları en müsait muameleyi uygulayacaklardır.

2. Her halde ulusal işgücü piyasasını korumak amacıyla, yabancılara veya yabancıların çalıştırılmalarına konan sınırlama tedbirleri, bu Sözleşme’nin, ilgili Taraf Devlette yürürlüğe girdiği tarihte söz konusu tedbirlerden muaf tutulan veya aşağıdaki koşullardan birine sahip olan mültecilere uygulanmayacaktır:

(a) Ülkede üç yıl ikamet etmiş olmak;

(b) İkamet ettiği ülkenin vatandaşı olan bir kimse ile evli bulunmak.

Eşini terk etmiş olan bir mülteci bu hükümden istifadeyi iddia edemeyebilir;

(c) İkamet ettiği ülkenin vatandaşlığını taşıyan bir veya daha fazla çocuğu olmak.

3. Taraf Devletler, ücretli mesleklerde çalışmak bakımından bütün mültecilerin ve özellikle ülkelerine, bir işçi bulma programına yahut göçmen getirme planına göre girmiş olan mültecilerin haklarını, vatandaşlarına tanıdıkları çalışma haklarıyla aynı noktaya getirme konusuna sıcak bakacaklardır.

18. Madde

Taraf Devletler, ülkelerinde yasal olarak ikamet eden mültecilere, tarım, sanayi, küçük sanatlar ile ticaret sahalarında kendi işyerlerini açmak ve sanayi, ticari şirketler kurmak haklarıyla ilgili olarak, mümkün olduğu kadar müsait ve her halde genel olarak aynı şartlardaki yabancılara tanıdıklarından daha az müsait olmayan muameleyi uygulayacaklardır.

19. Madde

1. Her Taraf Devlet, ülkesinde yasal olarak ikamet eden ve bu Devletin yetkili makamlarınca tanınan diplomalara sahip olup bir ihtisas mesleğini icra etmek isteyen mültecilere, mümkün olduğu kadar müsait ve her halde aynı şartlar içindeki tüm yabancılara sağlanandan daha az müsait olmayan şekilde muamele uygulayacaktır.

2. Taraf Devletler, bu gibi mültecilerin, anavatanları dışında, uluslararası ilişkilerini yürüttükleri ülkelere yerleşmelerini temin için, kanunlarına ve anayasalarına göre ellerinden gelen çabayı göstereceklerdir.

IV. BÖLÜM
Sosyal Durum
20. Madde

Bütün nüfusun tabi olduğu ve nadir bulunan maddelerin genel dağıtımını düzenleyen bir vesika usulün mevcut bulunduğu hallerde, mültecilere vatandaşlar gibi muamele edilecektir.

21. Madde

Taraf Devletler, konut edinme bakımından, bu konu yasalar ve yönetmeliklerle düzenlendiği ya da kamu makamlarının kontrolüne tabi olduğu oranda, ülkelerinde yasal olarak ikamet eden mültecilere, her halde genel olarak aynı şartlar altındaki yabancılara uygulanandan daha az olmayacak biçimde, mümkün olduğu kadar müsait bir muamele sağlayacaklardır.

22. Madde

1. Taraf Devletler, mültecilere, temel eğitim konusunda, vatandaşlarına uyguladıkları muamelenin aynısını uygulayacaklardır.
2. Taraf Devletler, mültecilere, temel eğitimin dışındaki eğitim konusunda ve özellikle çalışmalardan yararlanma, yabancı ülke okullarından alınmış eğitim sertifikalarının, üniversite diplomalarının ve derecelerinin tanınması, harç ve resimlerden muafiyet ve eğitim bursları alanlarında mümkün olduğu kadar müsait ve her halde genel olarak aynı şartlar içindeki yabancılara tanınanlardan daha az müsait olmayan şekilde muamele edeceklerdir.

23. Madde

Taraf Devletler, ülkelerinde yasal olarak ikamet eden mültecilere, sosyal yardım ve iane konularında vatandaşlarına uyguladıkları muamelenin aynısını uygulayacaklardır.

24. Madde

1. Taraf Devletler, ülkelerinde yasal olarak ikamet eden mültecilere, aşağıdaki konularda, vatandaşlarına uyguladıkları muamelenin aynısını uygulayacaklardır:

(a) Yasalarla düzenlendiği veya idari makamların yetkisine tabi oldukları ölçüde: maaşın bir parçası olduğu durumlarda aile yardımları, çalışma saatine göre başı ücret, fazla mesai ödemeleri, ücretli tatiller, eve iş götürmeye sınırlamalar, en az çalışma yaşı, çıraklık ve mesleki eğitim, kadınların ve gençlerin çalışması ve toplu ücret görüşmelerinden yararlanma;

(b) Sosyal güvenlik (iş kazaları, meslek hastalıkları, analık, hastalık, sakatlık, yaşlılık, ölüm, işsizlik, ailevi yükümlülükler ile ulusal yasalara ve yönetmeliklere göre bir sosyal güvenlik programının kapsamına giren her hangi bir olağanüstü durum), aşağıdaki sınırlamalara tabidir:

(i) Kazanılmış hakların ve kazanılmak üzere olan hakların korunması için uygun düzenlemeler mevcut olabilir;

(ii)Tamamen devlet fonlarından karşılanan ödenekler veya ödenek bölümleri ile, normal bir emeklilik ödeneği için lüzumlu aidat koşullarını yerine getirmemiş kişilere yapılan yardımlar konusunda, ikamet edilen ülkenin ulusal yasaları ve yönetmelikleri hükümler içerebilir.

2. Bir mültecinin, bir iş kazası veya bir meslek hastalığı sonucunda ölümden doğacak tazminat haklarına, hak sahibinin, Taraf Devletin toprakları dışında ikamet etmesi yüzünden zarar gelmeyecektir.

3. Taraf Devletler, sosyal güvenlik konusundaki kazanılmış haklar veya kazanılmak üzere olan haklarla ilgili olarak, aralarında imzaladıkları, ya da gelecekte aralarında imzalayacakları antlaşmaların sağlayacağı faydalardan, yalnızca ülke vatandaşlarında aranan şartların aranması kaydıyla, mültecileri de yararlandıracaklardır.

4. Taraf Devletler, taraf olmayan Devletler ile aralarında, yürürlükte bulunan veya herhangi bir zamanda yürürlüğe girecek olan, bunlara benzer antlaşmaların sağlayacağı faydalardan, mültecileri de, mümkün olduğu ölçüde yararlandırmak imkanlarını araştırmaya sıcak bakacaklardır.

V. BÖLÜM
İdari Önlemler
25. Madde

1. Bir mültecinin, bir hakkı kullanması için normal koşullarda yabancı bir ülkenin yetkililerinin yardımına ihtiyaç duyduğu, ama böyle bir yardımdan yararlanamadığı durumlarda, topraklarında ikamet ettiği Taraf Devletler, mülteciye, söz konusu yardımın kendi makamlarınca veya uluslararası bir makam tarafından yapılmasını sağlayacaklardır.

2. Birinci fıkrada bahsedilen makam veya makamlar, normal koşullarda bir yabancıya, o kişinin kendi ülkesinin ulusal makamları tarafından veya onların aracılığı ile sağlanabilecek belgeleri ya da sertifikaları, mültecilere sağlayacaklardır veya denetimleri altında sağlattıracaklardır.

3. Bu yolla sağlanan belgeler veya sertifikalar, yabancılara kendi ulusal makamları tarafından veya onların aracılığıyla ile verilen resmi belgeler gibi kabul edileceklerdir ve aksi kanıtlanmadıkça geçerli sayılacaklardır.

4. Bu maddede bahsedilen hizmetler karşılığında, muhtaç kişilere sağlanabilen ayrıcalıklı uygulamalar saklı kalmak koşuluyla, ücret alınabilir ama bu tür ücretler makul ölçüde ve benzer hizmetler için vatandaşlardan alınan harçlarla orantılı olacaktır.

5. Bu madde hükümleri hiç bir suretle 27 ve 28. maddeleri ihlal etmez.

26. Madde

Her Taraf Devlet, ülkesinde yasal olarak ikamet eden mültecilere, genel olarak aynı koşullardaki yabancılara yönetmeliklerce sağlanan, toprakları üzerinde ikamet edeceği yeri seçme ve özgürce seyahat etme hakkını tanıyacaktır.

27. Madde

Taraf Devletler, ülkelerinde bulunan ve geçerli bir seyahat belgesine sahip olmayan her mülteciye kimlik kartı çıkartacaklardır.

28. Madde

1. Taraf Devletler, ülkelerinde yasal olarak ikamet eden mültecilere, ulusal güvenlikleri veya kamu düzenleri ile ilgili engelleyici ciddi sebepler bulunmadıkça, kendi toprakları dışında seyahatlerini temin edecek seyahat belgeleri vereceklerdir ve bu belgelere, bu Sözleşme’nin Cetvel’indeki hükümler uygulanacaktır. Taraf Devletler, bu tür bir belgeyi, ülkelerinde bulunan her hangi bir mülteciye verebilirler; kendi topraklarında bulunan ve yasal olarak ikamet ettikleri ülkeden bir seyahat belgesi almak imkanından mahrum olan mültecilere bu tür bir belge vermeye özellikle sıcak bakacaklardır.

2. Önceden yapılmış uluslararası antlaşmalar çerçevesinde, o antlaşmalara taraf olan Devletler tarafından mültecilere verilmiş seyahat belgeleri, Taraf Devletlerce tanınacaktır ve bu maddeye göre düzenlenmiş gibi muamele görecektir.

29. Madde

1. Taraf Devletler, mültecilere, her ne isimle olursa olsun, benzer koşullarda vatandaşlarına uyguladıklarından veya uygulayabileceklerinden farklı ya da daha yüksek resim, harç ve vergi uygulamayacaklardır.

2. Yukarıdaki fıkra hükümleri, kimlik kartları da dahil, yabancılara verilecek idari belgeler hakkındaki harçlara ait yasa ve yönetmelik hükümlerinin mültecilere uygulanmasına engel değildir.

30. Madde

1. Her Taraf Devlet, kendi yasa ve yönetmeliklerine uygun olarak, mültecilerin, topraklarına getirdikleri değerli varlıkları, yerleşmek üzere kabul edildikleri bir başka ülkeye nakletmelerine izin verecektir.
2. Her Taraf Devlet, yerleşmek üzere kabul edildikleri bir başka ülkeye yerleşmeleri için gerekli olan her hangi değerli varlığı nakletmek amacıyla mültecilerin yapacakları izin başvurusunu, sıcak bir biçimde inceleyecektir.

31. Madde

1. Taraf Devletler, hayatlarının veya özgürlüklerinin, madde 1’de gösterilen şekilde tehdit altında bulunduğu bir ülkeden doğruca gelerek izinsizce kendi topraklarına giren veya bu topraklarda bulunan mültecilere, gecikmeden yetkili makamlara başvurarak yasadışı girişlerinin veya bulunuşlarının geçerli nedenlerini göstermeleri koşuluyla, yasadışı yollardan girişleri veya bulunuşlarından dolayı ceza vermeyeceklerdir.

2. Taraf Devletler, bu mültecilerin hareketlerine gerekli olanların dışında kısıtlama uygulamayacaklardır ve bu kısıtlamalar ancak, ülkedeki statüleri belirleninceye veya bir başka ülkeye kabulleri sağlanıncaya kadar uygulanacaktır. Taraf Devletler, bu mültecilerin diğer bir ülkeye kabullerini sağlamak için makul bir süre ve gerekli bütün kolaylıkları sağlarlar.

32. Madde

1. Taraf Devletler, ülkelerinde yasal olarak bulunan bir mülteciyi, ulusal güvenlik veya kamu düzeni ile ilgili sebepler dışında sınır dışı edemeyeceklerdir.

2. Böyle bir mültecinin sınır dışı edilmesi, ancak ilgili yasal sürece göre alınmış bir karara uygun olabilir. Zorunlu ulusal güvenlik nedenlerinin, aksine bir uygulamayı gerekli kıldığı haller dışında, mültecinin, durumunu açıklaması için delil sunmasına, temyiz etmesine, bu amaçla yetkili bir makamın ya da, yetkili makamın özel olarak atayacağı bir kişinin veya kişilerin önünde temsil edilmesine izin verilecektir.

3. Taraf Devletler bu gibi bir mülteciye, diğer bir ülkeye yasal olarak kabulünü sağlayabilmesi için makul bir süre tanıyacaklardır. Taraf Devletler, bu süre içinde, gerekli gördükleri içişleriyle ilgili her hangi bir önlemi alma hakkını saklı tutarlar.

33. Madde

1. Hiçbir Taraf Devlet, bir mülteciyi, ırkı, dini, tâbiiyeti, belli bir sosyal gruba mensubiyeti veya siyasi fikirleri dolayısıyla hayatı ya da özgürlüğü tehdit altında olacak ülkelerin sınırlarına, her ne şekilde olursa olsun geri göndermeyecek veya iade (“refouler”) etmeyecektir.

2. Bununla beraber, bulunduğu ülkenin güvenliği için tehlikeli sayılması yolunda ciddi sebepler bulunan veya özellikle ciddi bir adi suçtan dolayı kesinleşmiş bir hükümle mahkum olduğu için söz konusu ülkenin halkı açısından bir tehlike oluşturmaya devam eden bir mülteci, işbu hükümden yararlanmayı talep edemez.

34. Madde

Taraf Devletler, mültecileri özümlemeyi ve vatandaşlığa almayı her türlü imkan ölçüsünde kolaylaştıracaklardır. Vatandaşlığa alma işlemlerini çabuklaştırmaya ve bu işlemlerin masraf ve resimlerini her türlü imkan ölçüsünde azaltmaya özel çaba göstereceklerdir.

VI. BÖLÜM

Uygulamaya Yönelik Geçici Hükümler

35. Madde

1. Taraf Devletler, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği veya onun görevini devralacak diğer her hangi bir Birleşmiş Milletler kuruluşu ile, görevini yerine getirirlerken işbirliği yapmayı ve özellikle onların işbu Sözleşme hükümlerinin uygulanmasına nezaret etme görevini kolaylaştırmayı taahhüt ederler.

2. Taraf Devletler, Yüksek Komiserliği’nin veya onun görevini devralacak her hangi bir Birleşmiş Milletler kuruluşunun, Birleşmiş Milletler’in yetkili organlarına rapor vermesini için, aşağıdaki konular hakkında isteyeceği bilgileri ve istatistikleri uygun bir şekilde vermeyi taahhüt ederler:

(a) Mültecilerin içinde bulundukları durum,

(b) Bu Sözleşme’nin uygulanması ve

(c) Mülteciler konusunda mevcut veya yürürlüğe girecek yasalar, yönetmelikler ve kararnameler.

36. Madde

Taraf Devletler, işbu Sözleşme’nin uygulanabilmesi amacıyla çıkarabilecekleri yasaları ve yönetmelikleri Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne bildireceklerdir.

37. Madde

Bu Sözleşme’nin 28. Madde’sinin 2. fıkrası hükümlerine dokunmamak koşuluyla, işbu Sözleşme, taraflar arasında, 5 Temmuz 1922, 31 Mayıs 1924, 12 Mayıs 1926, 30 Haziran 1938 ve 30 Temmuz 1935 tarihli Düzenlemeler ile, 28 Ekim 1933, 10 Şubat 1938 tarihli Sözleşmeler’in, 14 Eylül 1939 tarihli Protokol’ün ve 15 Ekim 1946 tarihli Anlaşma’nın yerine geçer.

VII. BÖLÜM

Nihai Hükümler

38. Madde

Bu Sözleşme’nin Tarafları arasında, Sözleşme’nin tefsiri veya uygulanması hakkında ortaya çıkan ve diğer yollardan halledilmemiş olan uyuşmazlıklar, uyuşmazlığın taraflarından birinin talebi üzerine Uluslararası Adalet Divanı’na sevk edilebilir.

39. Madde

1. Bu Sözleşme, Cenevre’de 28 Temmuz 1951 tarihinde imzaya açılacaktır ve daha sonra Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nce tutulacaktır. Birleşmiş Milletler Avrupa Ofisi’nde 28 Temmuz’undan 31 Ağustos 1951 tarihine kadar ve ardından, Birleşmiş Milletler Örgüt Merkezi’nde 17 Eylül 1951’den 31 Aralık 1952 ye kadar tekrar imzaya açık bulundurulacaktır.

2. Bu Sözleşme, Birleşmiş Milletler Örgütü’ne üye bütün Devletler ile mülteciler ve vatansızların hukuki durumu hakkındaki diplomatik konferansa davet edilen üye olmayan diğer her hangi bir devletin veya Genel Kurul tarafından imzalamaya davet olunan her devletin imzasına açık tutulacaktır. Sözleşme onaylanacaktır ve onay belgeleri Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne gönderilecektir.

3. İşbu maddenin 2. fıkrasında işaret edilen Devletler, 28 Temmuz 1951 tarihinden itibaren Sözleşme’ye taraf olabileceklerdir. Taraf olmak, taraf olma belgesinin Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nce kayıtlara geçirilmesiyle başlayacaktır.

40. Madde

1. Her hangi bir Devlet, imzaladığı, onayladığı veya taraf olduğu anda, işbu Sözleşme’nin, uluslararası alanda sorumlu bulunduğu bütün topraklarda ya da bu toprakların herhangi bir bölümünde uygulanacağını ilan edebilir. Böyle bir ilan, Sözleşme’nin söz konusu Devlet için yürürlüğe girdiği tarihte geçerli olacaktır.

2. Bu tür bir bölge belirlemesi, söz konusu tarihten sonraki herhangi bir tarihte, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne yapılacak bir duyuru ile gerçekleştirilecektir ve duyurunun, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne ulaştırıldığının doksanıncı günden itibaren veya Sözleşme, bu Devlet için yürürlüğe daha ileri bir tarihte giriyorsa, o tarihte uygulamaya geçecektir.

3. Bu Sözleşme’nin imzalandığı, onaylandığı veya ona taraf olunduğu tarihte uygulanacak bölgelerin dışında tutulan topraklar açısından, ilgili her Devlet, bu toprakların da uygulama bölgesinin içine alınması için, bu bölgelerin yönetimlerinin, Anayasal nedenlerle öngörülen onaylarının alınması koşuluyla, gereken adımları atma imkanlarını araştıracaktır.

41. Madde

Üniter olmayan veya Federal bir Devlet hakkında aşağıdaki hükümler uygulanacaktır:

(a) Bu Sözleşme’nin, Federal bir yasama organının yasama yetkisi alanına giren maddeleriyle ilgili olarak, Federal Hükümet’in üstlendiği yükümlülükler, Federal olmayan devletlerinki ile aynı olacaktır.

(b) Bu Sözleşme’nin, Federasyonun anayasal sistemine göre, yasamayla ilgili adımlar atmak zorunluluğu bulunmayan eyaletlerin, Federasyonu oluşturan devletlerin veya kantonların yasama yetkileri alanına giren maddeleriyle ilgili olarak Federal Hükümet, bu tür maddeleri, mümkün olan en kısa zamanda, eyaletlerin, Federasyonu oluşturan devletlerin veya kantonların ilgili makamlarına olumlu bir yorumla beraber bildirecektir.

(c) Bu Sözleşme’ye Taraf Federal bir Devlet, bir başka Taraf Devlet’in, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri kanalıyla kendisine iletilecek talebi üzerine, Sözleşme’nin her hangi bir hükmü hakkında, Federasyon’da ve federasyonu oluşturan birimlerde geçerli yasal mevzuat ve uygulamaya ait, söz konusu hükmün, yasal veya diğer yollarla ne oranda geçerli olduğunu gösteren bir açıklama yapacaktır.

42. Madde

1. Her Devlet, imzalama, onaylama veya taraf olma sırasında, Sözleşme’nin 1, 3, 4, 16 (1), 33, 36 – 46. (Dahil) maddeleri dışındaki maddeler hakkında çekince koyabilir.

2. Bu maddenin 1. fıkrası çerçevesinde çekince koyan her Taraf Devlet, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne göndereceği bir duyuru ile söz konusu çekinceyi her zaman geri alabilir.

43. Madde

1. Bu Sözleşme, altıncı onay veya taraf olma belgesinin kayıt tarihini takip eden doksanıncı gün yürürlüğe girecektir.
2. Sözleşme, altıncı onay veya taraf olma belgesinin kayıt tarihinden sonra onaylayan veya taraf olan Devletlerden her biri hakkında, bu Devletin onay veya taraf olma belgesinin kayıt tarihini takip eden doksanıncı gün yürürlüğe girer.

44. Madde

1. Her Taraf Devlet, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne göndereceği bir duyuru ile Sözleşmeye taraf olmaya her zaman son verebilir.

2. Taraf olmanın sona erişi, ilgili Devlet hakkındaki duyurunun, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri tarafından alındığı tarihinden bir sene sonra geçerli olur.

3. 40. madde çerçevesinde bir duyuru veya ilan yapmış olan her Devlet, bu tarihten sonraki herhangi bir tarihte, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne yapacağı bir başvuru ile, bu başvurunun Genel Sekreter’ce alınmasından bir yıl sonra, Sözleşme’nin söz konusu toprağa uygulanışının sona ereceğini ilan edebilir.

45. Madde

1. Her Taraf Devlet, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne göndereceği bir başvuru ile bu Sözleşme’de değişiklik yapılmasını her zaman talep edebilir.

2. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, bu talep hakkında, eğer varsa, alınacak tedbirler konusunda tavsiyede bulunacaktır.

46. Madde

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, Birleşmiş Milletler üyesi bütün Devletlere ve 39. maddede bahsedilen üye olmayan devletlere:

(a) Birinci maddenin B kısmı uyarınca yapılan duyuru ve ilânları;
(b) 39. madde uyarınca yapılan imzalama, onaylama veya taraf olma işlemlerini;
(c) 40. madde uyarınca yapılan duyuruları ve ilânları;
(d) 42. madde uyarınca konan çekinceleri veya çekinceleri geri çekişleri;
(e) 43. madde uyarınca, bu Sözleşme’nin yürürlüğe gireceği tarihi;
(f) 44. madde uyarınca taraf olmaya son verişleri ve bununla ilgili duyuruları;
(g) 45. madde uyarınca yapılacak değişiklik taleplerini bildirecektir.

YUKARIDAKI NOKTALARA SADIK KALAN aşağıda imzaları bulunanlar, usulüne uygun yetkili olarak, işbu Sözleşmeyi, Hükümetleri adına imzalamışlardır.

Cenevre’de, Yirmi sekiz Temmuz Bin dokuz yüz elli bir tarihinde, Fransızca ve İngilizce metinleri aynı derecede geçerli olmak suretiyle bir nüsha olarak düzenlenmiş olup Birleşmiş Milletler Örgütü Arşivinde bulundurulacaktır ve tasdikli kopyaları, Birleşmiş Milletler üyesi bütün Devletlere ve 39. maddede belirtilen üye olmayan Devletlere yollanacaktır.

CETVEL

Paragraf 1

1. Bu Sözleşme’nin 28. maddesinde belirtilen seyahat belgesi buraya ekli örneğe uygun olacaktır.

2. Bu belge, ikisinden biri İngilizce veya Fransızca olacak şekilde en az iki dilde düzenlenecektir.

Paragraf 2

Belgeyi veren ülkenin mevzuatı saklı kalmak koşuluyla, çocuklar, anne ve babadan birinin veya istisnai hallerde diğer bir reşit mültecinin seyahat belgesine kaydolunabilirler.

Paragraf 3

Belgenin verilmesi için alınacak harçlar, ulusal pasaportlara uygulanan en düşük harçlardan fazla olmayacaktır.

Paragraf 4

Özel veya istisnai durumlar dışında, belge, mümkün olduğu kadar çok sayıda ülke için geçerli olacak şekilde verilecektir.

Paragraf 5

Belgenin geçerlilik süresi, belgeyi veren makamın takdirine göre bir veya iki yıl olacaktır.

Paragraf 6

1. Belgenin yenilenmesi veya geçerlilik süresinin uzatılması, belge sahibi yasal ikametgahını diğer bir ülkeye nakletmediği sürece ve belgeyi veren makamın ülkesinde yasal olarak ikamet etmekte ise, onu veren makama aittir. Yeni bir belge verilmesi, aynı koşullar altında, eski belgeyi veren makama aittir.

2. Bu konuda kendilerine özel olarak yetkilendirilmiş diplomatik temsilciler veya konsolosluk makamları, hükümetleri tarafından verilmiş olan seyahat belgelerinin süresini altı ayı geçmeyen bir süre için uzatma yetkisiyle donatılacaklardır.

3. Taraf Devletler, artık kendi ülkelerinde yasal olarak ikamet etmeyen ama yasal ikametgahlarının bulunduğu ülkeden seyahat belgesi alamayan mültecilerin seyahat belgelerini yenileme veya geçerlilik sürelerini uzatma, ya da onlara yeni belge verme konularına sıcak bakacaklardır.

Paragraf 7

Taraf Devletler işbu Sözleşme’nin 28. maddesi hükümleri gereğince verilen belgeleri geçerli sayacaklardır.

Paragraf 8

Bir mültecinin gitmek istediği ülkenin yetkili makamları, eğer kendisini o ülkeye kabul edeceklerse ve bunun için vizeye gereklilik varsa, mültecinin taşıdığı belgeye vize vereceklerdir.

Paragraf 9

1. Taraf Devletler, nihai olarak gidecekleri ülkenin vizesini almış olan mültecilere transit vizeleri vermeyi taahhüt ederler.

2. Bu tür vizelerin verilmesi, herhangi bir yabancıya vize verilmemesini haklı gösterebilecek sebeplerle reddedilebilir.

Paragraf 10

Çıkış, giriş veya transit vizelerine uygulanacak harçlar, yabancı pasaportlara verilen vizelere uygulanacak en düşük harçları geçmeyecektir.

Paragraf 11

Bir mültecinin kanuni ikametgahını değiştirip diğer bir Taraf Devletin ülkesinde yerleşmesi halinde, 28. maddenin hüküm ve şartlarına göre yeni bir belge verilmesi artık işbu ülkenin yetkili makamına ait olur ve mültecinin bu makama başvurma hakkı bulunur.

Paragraf 12

Yeni bir belge veren makam, eski belgeyi geri alacaktır ve eğer eski belgede, geri alındıktan sonra iadesi isteniyorsa belgeyi veren ülkeye iade edecektir. Aksi takdirde yeni belgeyi veren makam, eskisini geri alacaktır ve iptal edecektir.

Paragraf 13

1. Her Taraf Devlet, kendisi tarafından Sözleşmenin 28. maddesine göre düzenlenen bir seyahat belgesinin sahibinin, bu belgenin geçerlilik süresi içinde her zaman o ülkeye tekrar girmesine izin vereceğini taahhüt eder.

2. Yukarıdaki fıkra hükümleri saklı kalmak koşuluyla, bir Taraf Devlet, belge sahibinin, ülkeden çıkanlara veya girenlere uygulanan muamelelere tabi olmasını talep edebilir.

3. İstisnai hallerde veya mülteciye belirli bir süreyle ikamet izni verilmişse, Taraf Devletlerin, belgeyi verirken, mültecinin kalabileceği süreyi, üç aydan az olmamak üzere, sınırlama hakkı saklıdır.

Paragraf 14

Yalnız 13. paragraf hükümleri saklı kalmak koşuluyla, işbu Cetvel hükümleri, Taraf Devletlerin kendi topraklarında geçerli olan, girişler, transit geçişler, geçici ikamet, yerleşme ve çıkışlarla ilgili, yürürlükteki yasaları ve yönetmelikleri hiç bir ihlal etmez.

Paragraf 15

Belgenin verilmesi veya belgeye konan kayıtlar, özellikle vatandaşlık açısından, belge sahibinin statüsünü belirlemez veya ihlal etmez.

Paragraf 16

Bir belgenin verilmesi, sahibine, hiçbir şekilde, veren ülkenin diplomatik temsilcileri veya konsolosluk makamlarının himayesini talep etmek hakkını sağlamaz ve bu temsilci veya makamlara da bir himaye hakkı vermez.

 EK
SEYAHAT BELGESİ ÖRNEĞİ

Belge, küçük bir kitapçık şeklinde olacaktır (yaklaşık 15×10 santimetre).Kimyasal veya başka yollarla yapılacak silinme ve değişikliklerin kolaylıkla fark edileceği bir tarzda basılması ve “28 Temmuz 1951 Sözleşmesi” kelimelerinin, düzenleyen ülkenin dilinde her sayfada tekrar edilerek basılması tavsiye olunur.

(Kitapçığın kapağı)
SEYAHAT BELGESİ
(28 Temmuz 1951 Sözleşmesi)
_____________________________________________________________
No. ………………………..
(1)
SEYAHAT BELGESI
(28 Temmuz 1951 Sözleşmesi)
Bu belge, yürürlük süresi uzatılmazsa ………………………… tarihine kadar geçerlidir.
Soyadı………………………………………………………
Adı (ları)………………………………………………………
Refakatindeki çocuk (lar)………………………………………………………

1. Bu belge, hamiline, sırf ulusal pasaport yerine geçecek bir seyahat belgesi sağlamak amacıyla verilmiştir. Hamilinin vatandaşlık durumu hakkında hiçbir hüküm içermez ve vatandaşlığına tesir etmez.

2. Belge hamilinin ……………………………….’ye (belgeyi veren makamların mensup olduğu ülkenin adı yazılır) aşağıda daha sonrası için bir tarih yazılmamışsa …………………………. tarihine kadar dönmesine müsaade edilmiştir (belge hamilinin dönmesine müsaade olunan süre üç aydan az olmamalıdır.)

3. Belge hamili, ikametgahını bu belgenin verildiği ülkeden başka bir ülkeye naklettiği takdirde, yeniden seyahati arzu ederse, yeni bir belge almak için ikamet ettiği ülkenin yetkili makamlarına müracaat etmelidir. (Eski belgeyi, onu veren makama gönderilmek üzere, kendisine yeni belgeyi veren makama iade edecektir.)

 

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Hollanda Krallığı Anayasası

0
Hollanda Krallığı Anayasası

Hollanda Krallığı Anayasası, 24 Ağustos 1815 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Anayasada 1831 yılında köklü değişiklikler yapılmıştır. Anayasal monarşi yönetimi altında Parlamentoya karşı sorumlu hükûmetin olduğu, yasama, yürütme ve yargı erklerinin birbirinden ayrıldığı ve haklar ile özgürlüklerin açıkça tanımlandığı bir döneme girmiştir. Yasama organı olan Hollanda Parlamentosu, Temsilciler Meclisi ve Senatodan oluşmaktadır.  Anayasadaki son değişiklikler 2018 ve 2023 yıllarında yapılmıştır.

Hollanda Krallığı Anayasası

Bölüm 1.

Temel Haklar

Madde 1.

Hollanda’da bulunan herkes, eşit durumlarda eşit muamele görürler. Din, hayat görüşü, politik eğilim, ırk, cinsiyet veya her ne sebeple olursa olsun, ayrımcılığa izin verilmez.

Madde 2.

  1. Hollanda vatandaşlığı kanunla düzenlenir.
  2. Yabancıların (ülkeye) girebilmeleri ve çıkartılmaları kanunla düzenlenir.
  3. İade sadece antlaşmaya dayanır. İade ile ilgili kurallar kanunla düzenlenir.
  4. Kanunun sınırladığı haller dışında, herkesin ülkeyi terk etmeye hakkı vardır.

Madde 3.

Tüm Hollanda vatandaşları ayırım yapılmadan kamu hizmetlerinde görev alabilirler.

Madde 4.

Kanuni kısıtlamalar ve istisnalar haricinde, her Hollanda vatandaşı genel temsil organlarının üyelerini seçme ve bu organların üyesi olarak seçilme hakkına sahiptir.

Madde 5.

Herkes talebini yetkili organa yazılı olarak arz etme hakkına sahiptir.

Madde 6.

  1. Bireyin kanunlardan doğan sorumlulukları saklı kalmak kaydıyla herkes özgürce, bireysel olarak veya toplu halde, dinini ve hayat görüşünü uygulama hakkına sahiptir.
  2. Bu hakkı, uygulama durumunda kanun, bina ve kapalı mekânlar dışında, sağlığı korumak, trafik düzeni veya kargaşalara müdahale etmek veya kargaşaları önlemek için düzenlemeler getirebilir.

Madde 7.

  1. Bireyin kanunlardan doğan sorumlulukları saklı kalmak kaydıyla, hiç kimse yazılı basınla düşüncelerini ve duygularını açıklarken izin talebinde bulunmak zorunda değildir.
  2. Radyo ve televizyonla ilgili düzenlemeler kanunla yapılır. Radyo ve televizyon yayınlarının içeriği önceden denetime tabi değildir.
  3. Bireyin kanunlardan doğan sorumlulukları saklı kalmak kaydıyla, hiç kimse yukarıda belirtilen iletişim araçları dışındaki kanallardan düşüncelerini ve duygularını açıklarken bunların içeriği hakkında önceden izin almak zorunda değildir. On altı yaşından küçüklere gösterilecek yayınlar, ahlaki değerlerin korunması amacıyla kanunla düzenlenebilir.
  4. Yukarıdaki fıkralar ticari reklamlara uygulanmaz.

Madde 8.

Anayasa, örgütlenme hakkını tanımaktadır. Bu hak kamu düzeni için, kanunla sınırlanabilir.

Madde 9.

  1. Herkesin kanunlardan doğan sorumlulukları saklı kalmak kaydıyla, Anayasa, gösteri ve toplantı yapma hakkını tanır.
  2. Sağlığın korunması, trafik düzeni veya kamu düzeninin sağlanmasına dönük kurallar kanunla düzenlenebilir.

Madde 10.

  1. Kanunun öngördüğü veya kanun uyarınca getirilen kısıtlamalar saklı kalmak kaydıyla, birey, özel yaşantısına saygı duyulması hakkına sahiptir.
  2. Kanun, özel hayatı korumak için, şahsi bilgilerin tespiti ve bu bilgilerin aktarılması ile ilgili kuralları düzenler.
  3. Kanun, kişilerin kendileri hakkında tespit edilen bilgileri talep etme hakkını ve kullanılmasını ve ayrıca bu bilgilerin düzeltilmesine ilişkin kuralları belirler.

Madde 11.

Kanunun öngördüğü veya kanun uyarınca getirilen kısıtlamalar saklı kalmak kaydıyla, herkes, vücut dokunulmazlığı hakkına sahiptir.

Madde 12.

  1. Konut sakininin isteği dışında bir konuta girmek, sadece kanunen belirlenmiş durumlarda ve kanunun yetkili kıldığı kişiler tarafından yapılabilir.
  2. Kanunla belirlenmiş istisnalar haricinde, bir önceki fıkra uyarınca konuta girilmesi halinde önceden kimlik göstermek ve eve giriş amacını bildirmek şarttır.
  3. Konut sakinine mümkün olan en kısa sürede yazılı olarak konuta girişin raporu verilir. Devletin güvenliği veya ceza kovuşturması sebebiyle konuta girilmiş ise, kanunda belirtilen kurallara uygun olarak raporun düzenlenmesi geciktirilebilir. Raporun düzenlenmesinin devletin güvenliğine aykırı olacak, kanunda belirtilen hallerde bu rapor düzenlenmeyecektir.

Madde 13.

  1. Kanunen belirlenmiş durumlar ve hâkim emri haricinde, mektuplaşmanın gizliliğine dokunulamaz.
  2. Telefon ve telgraf hakkı dokunulmazdır. Kanunla belirlenen durumlarda, kanunun yetkili kıldığı veya onların yetkilendirdiği diğer kimselerce bu hakka istisnalar getirilebilir.

Madde 14.

  1. Kamulaştırma sadece kamu yararı için, önceden belirlenmiş tazminat karşılığı ve kanunen belirlenmiş kurallar çerçevesinde yapılabilir.
  2. Kamulaştırma acil durumun getirdiği bir emir ise tazminatın önceden belirlenmesi gerekmez.
  3. Yetkili makam tarafından kamu yararı için mülkün tahrip edildiği, kullanılmaz hale getirildiği veya mülk sahibinin mülk üzerindeki haklarının kısıtlandığı hallerde, kanunun belirlediği şekilde tam veya kısmi tazminat hakkı mevcuttur.

Madde 15.

  1. Kanunen belirlenmiş durumlar haricinde, hiç kimsenin özgürlüğü elinden alınamaz.
  2. Mahkeme kararı olmadan, özgürlüğünden mahrum edilen bir kişi, serbest bırakılması için mahkemeye başvurabilir. Mahkeme, özgürlükten mahrumiyeti kanuna aykırı bulduğu takdirde, derhal serbest bırakılmasını emreder.
  3. Yargılanma amacıyla özgürlüğünden mahrum edilen kişinin yargılanması makul bir zaman içinde yapılır.
  4. Hukuka uygun olarak özgürlüğü kısıtlanan bir kişi, bu hakların kullanılması, özgürlüğün kısıtlanmasıyla çeliştiği ölçüde temel hakların kullanımından da kısıtlanabilir.

Madde 16.

Suçun işlendiği anda bu fiil ceza kanunda belirtilen bir suç olmadıkça, hiçbir fiil cezalandırılamaz.

Madde 17.

Hiç kimse kendi isteği dışında, kanunun kendine tayin ettiği mahkemeden alıkonulamaz.

Madde 18.

  1. Herkes adli ve idari yargılama esnasında hukuksal yardım isteyebilir.
  2. Dar gelirlilere yapılacak hukuksal yardıma ilişkin esaslar kanunla düzenlenir.

Madde 19.

  1. Yeterli iş olanaklarının yaratılması hükümetin sorumluluğundadır.
  2. Çalışanların hukuki konumu, bununla ilgili güvenceleri ve söz hakları kanunla düzenlenir.
  3. Kanunun öngördüğü veya izin verdiği kısıtlamalar saklı kalmak kaydıyla, her Hollandalının serbest iş seçme hakkı vardır.

Madde 20.

  1. Halkın geçim olanaklarının sağlanması ve refahın yayılması devletin sorumluluğundadır.
  2. Sosyal güvenlik hakkının kazanılmasına ilişkin kurallar kanunla düzenlenir.
  3. Ülkedeki kendi geçimini sağlayamayan Hollandalılar, kanunen düzenlenen devletin verdiği sosyal yardım haklarına sahipdirler.

Madde 21.

Ülkenin yaşanılabilirliği ile doğanın korunması ve geliştirilmesi hükümetin sorumluluğundadır.

Madde 22.

  1. Hükümet halk sağlığının geliştirilmesi için önlemler alır.
  2. Konut imkânını geliştirmek hükümetin sorumluluğundadır.
  3. Devlet sosyal ve kültürel gelişim ve boş zamanın değerlendirilmesi için olanaklar yaratır.

Madde 23.

  1. Eğitim, hükümetin sürekli gözetimini gerektiren bir konudur.
  2. Resmi makamların gözetim hakkı ve eğitimcilere yönelik yetenek ve ahlaki soruşturma yapma hakları saklı kalmak kaydıyla, kanunun belirlediği eğitim biçimlerinde ve kanuni düzenlemelere tabi olarak eğitim vermek serbesttir.
  3. Kamu eğitimi, herkesin din ve yaşam biçimine saygı duyularak kanunla düzenlenir.
  4. Devlet, her belediyede yeterli miktardaki devlet okullarında genel temel eğitim verilmesini sağlar. Kanunda belirtilen kurallarla ve bu eğitimin alınması fırsatının bulunması şartıyla, bu hükümde istisnalar olabilir.
  5. Kısmen veya tamamen kamu kaynaklarıyla finanse edilen okulların uyması gereken standartlar, özel okulların dini inanış veya diğer hayat görüşlerine göre eğitim verme serbestisi dikkate alınarak, kanun tarafından belirlenir.
  6. Bu şartlar genel temel eğitimde, tamamıyla kamu bütçesinden karşılanacak özel eğitim ve kamu eğitimi için kalite eşitliğini sağlayacak şekilde düzenlenir. Bu düzenlemede özellikle, inanç temelinde kurulan özel eğitimin, eğitim araçlarının seçimindeki ve öğretmen görevlendirmedeki hürriyetlerine saygı duyulur.
  7. Kanunun getirdiği şartlara uyan özel ilköğretim kurumları, kamu bütçesinden kamu temel eğitim kurumlarıyla eşit ölçüde ödenek alır. Kanun, özel orta öğrenim ve yüksek öğrenime hazırlık için kamu bütçesinden yapılabilecek katkı şartlarını düzenler.
  8. Hükümet, Parlamentoya eğitim durumuyla ilgili yıllık rapor sunar.

Bölüm 2.

Hükümet

  • .1. Kral

Madde 24.

Orange Nassau Prensi Kral Willem’in meşru füru tahtın varisidir.

Madde 25.

Kraliyet, Kral’ın vefatıyla ve veraset yoluyla yasal nesline geçer, büyük çocuk önceliklidir, aynı kural sonraki intikallerde de geçerlidir. Kralın soyundan gelenin bulunmadığı hallerde Taht, Kralın ebeveyninin meşru füruna ve daha sonra onun büyükanne ve babasının fürudan olanlardan büyük çocuğa geçer. Ancak, sabık Kral’ın kan hısımlığı bakımından üçüncü göbekten ötesine geçilmez.

Madde 26.

Kral öldüğü zaman Kral’dan hamile olan bir kadının hamile olduğu çocuk, veraset için doğmuş kabul edilir. Ölü dünyaya gelirse, hiç olmadı kabul edilir.

Madde 27.

Kraliyet’ten feragat, önceki maddelere uygun olarak gerçekleşir. Feragatten sonra doğan çocuklar ve onların nesilleri irsi intikallerden mahrumdurlar.

Madde 28.

  1. Parlamentonun izni olmaksızın evlenen Kral, Kraliyetten feragat etmiş sayılır.
  2. Veliaht, Parlamentonun izni dışında evlenirse, bu evlilikten doğacak çocuklar ve onların nesilleriyle birlikte irsi intikalden de mahrum olurlar.
  3. Parlamentonun iki kanadı birleşik oturumda, konuya ilişkin yasa teklifini görüşür ve kararlaştırır.

Madde 29.

  1. Olağanüstü şartların gerektirdiği hallerde, bir veya birkaç kişi verasetten kanun yoluyla mahrum bırakılabilir.
  2. Bununla ilgili kanun teklifi Kral tarafından veya onun namına yapılır. Parlamentonun iki kanadı meseleyi birleşik oturumla görüşür ve kararlaştırır. Parlamento yasa teklifini, ancak kullanılan oyların en az üçte ikisinin lehte oyuyla kabul edebilir.

Madde 30.

  1. Yasal halefin olmaması beklentisi durumunda, halef kanunen atanabilir. Teklif, Kral tarafından veya onun namına sunulur. Teklifin sunulmasından sonra Parlamentonun her iki meclisi de feshedilir. Yeni meclisler, birleşik oturumda konuyu görüşür ve karara bağlar. Teklif ancak kullanılan oyların en az üçte ikisinin lehte oyuyla kabul edilebilir.
  2. Kral öldüğünde veya Kraliyetten feragat ettiğinde halef olmadığı takdirde, Parlamentonun her iki kanadı da feshedilir. Yeni meclisler Kral’ın ölümünden veya Tahttan çekilmesinden sonra dört ay içinde birleşik oturumda yeni Kral’ı görevlendirmek üzere toplanır. Halef ancak kullanılan oyların en az üçte ikisinin lehte oyuyla tayin edilebilir.

Madde 31.

  1. Tayin edilen Kral’ın veraseti sadece onun yasal nesli tarafından olabilir.
  2. Veraset ile ilgili maddeler ve bu maddenin birinci fıkrası, henüz Krallık sıfatını kazanmamış olan bir halef için de gerekli değişikliklerle geçerlidir.

Madde 32.

Kral, Kraliyet ayrıcalıklarını kazandıktan sonra, mümkün olan en kısa süre içerisinde başkent Amsterdam’da Parlamentonun halka açık birleşik oturumunda ant içer ve merasimle Taht’a çıkar. Anayasaya sadakatle ve görevini bağlılıkla yerine getireceği sözü verir veya yemin eder. Özel kurallar kanunla belirlenir.

Madde 33.

Kral onsekiz yaşını doldurmadan Kraliyet ayrıcalıklarını kullanamaz.

Madde 34.

Reşit olmayan Kral’ın ebeveynlerinin sorumlulukları, velayeti ve gözetimine ilişkin kurallar kanunla düzenler. Parlamentonun iki kanadı birleşik oturumda konuyu görüşür ve karara bağlar.

Madde 35

  1. Bakanlar Kurulu Kral’ın Kraliyet yetkilerini kullanamayacak halde olduğu yargısındaysa, bu durumu Danıştaydan alınan tavsiyeyi de ibraz ederek Parlamentoya bildirir, bunun üzerine Parlamentonun iki kanadı da birleşik oturumda toplanır.
  2. Parlamentonun iki kanadı da bu görüşte ise, Kral’ın Kraliyet yetkilerini kullanamadığı yönünde bir karar alırlar. Bu karar, Parlamentonun talimatıyla birleşik oturuma başkanlık eden Başkan tarafından halka açıklanır ve derhal yürürlüğe girer.
  3. Kral’ın Kraliyet yetkilerini tekrar kullanabilir hale geldiği zaman, bu keyfiyet kanunen açıklanır. Parlamentonun iki kanadı birleşik oturumda konuyu görüşür ve karar alır. Bu kanunun açıklanmasından sonra Kral, Kraliyet yetkilerini tekrar kullanma yetkisini kazanır.
  4. Kral’ın Kraliyet yetkilerini kullanamadığı bir kararla sabit ise, Kralın şahsi vesayetine ilişkin hususlar kanunla düzenlenir. Parlamentonun iki kanadı da konuyu birleşik oturumda görüşür ve karara bağlar.

Madde 36.

Kral, Kraliyet yetkilerini icra etmeyi geçici bir süre bırakabilir ve bu icraya yasa uyarınca yeniden başlayabilir, konuyla ilgili kanun teklifi Kral tarafından veya onun namına sunulur. Parlamentonun iki kanadı da konuyu birleşik oturumda görüşür ve karara bağlar.

Madde 37.

  1. Kraliyet yetkileri aşağıda sayılan hallerde vekil tarafından icra edilir;
  2. a) Kral onsekiz yaşını dolduruncaya kadar,
  3. b) Taht henüz doğmamış bir çocuğa miras yoluyla intikal edecek ise,
  4. c) Kral’ın Kraliyet yetkilerini uygulayamadığının bir kararla sabit olması halinde,
  5. d) Kral yetkilerini geçici süreyle bırakmış ise,
  6. e) Kralın vefatından ve feragatinden sonra Kral’ın halefi bulunmuyor ise.
  7. Kralın Vekili kanunla atanır. Parlamentonun iki kanadı da konuyu birleşik oturumda görüşür ve karara bağlar.
  8. Birinci fıkranın (c) ve (d) bendinde belirtilen hallerde, Kral’ın nesillerinden birinin halef olacağı beklentisi varsa, bu halef onsekiz yaşını doldurmuş ise Vekil olarak atanır.
  9. Vekil, Anayasaya bağlı kalacağına ve görevlerini sadakatle yerine getireceğine birleşik oturumda toplanmış Parlamento önünde ant içer ya da söz verir. Vekâlet görevine ilişkin kurallar kanunla düzenlenecek olup bu kanun, intikal ve değiştirmeye ilişkin kuralları da düzenler.
  10. 35 ve 36’ncı maddeler gerekli değişikliklerle vekil için de geçerlidir.

Madde 38.

Kraliyet yetkileri, bu yetkinin kullanımına ilişkin başka bir yasal düzenleme yapılıncaya kadar, Danıştay tarafından kullanılır.

Madde 39.

Kimlerin Kraliyet ailesinden olduğu kanunla düzenlenir.

Madde 40.

  1. Kral kanunlar çerçevesinde devletten yıllık ödenek alır. Bu kanun Kraliyet ailesinin hangi fertlerine devletten ödenek verileceğini ve bu ödeneklerin miktarını da düzenler.
  2. Devletten alınan ödenek ile birlikte görevlerini yerine getirmeleri için kullanılan varlıklar kişisel vergiye tabi değildir. Ayrıca, Kral’ın ya da Tahta çıkması beklenen veliahdın miras yoluyla, ya da hediye olarak Kraliyet ailesinden aldığı şeyler veraset ve intikal vergisinden, ya da hediye vergisinden muaftır. Diğer vergi istisnaları kanunla düzenlenebilir.
  3. Bir önceki fıkrada anılan konuları düzenleyen yasa teklifleri Parlamento tarafından ancak üçte iki oyla kabul edilebilir.

Madde 41.

Kral, kamu menfaatini göz önünde bulundurarak Kraliyet Sarayı’nı döşer.

 

  • .2. Kral ve Bakanlar

Madde 42.

  1. Kral ve bakanlar hükümeti oluşturur.
  2. Hükümetin işlemlerinden Kral değil bakanlar sorumludur.

Madde 43.

Başbakan ve bakanlar Kraliyet kararnamesiyle atanırlar ve görevden alınırlar.

Madde 44.

  1. Bakanlıklar Kraliyet kararnamesiyle kurulur. Bakanlıklar bir bakan tarafından yönetilir.
  2. İcracı olmayan bakanlar da atanabilir.

Madde 45.

  1. Bakanlar, Bakanlar Kurulu’nu oluşturur.
  2. Başbakan, Bakanlar Kurulu’nun başkanıdır.
  3. Bakanlar Kurulu, genel hükümet politikasını görüşür ve kararlaştırır ve bu politikayı bir bütün olarak gerçekleştirmeye çalışır.

Madde 46.

  1. Devlet sekreterlikleri Kraliyet kararnamesiyle atanırlar ve görevden alınırlar.
  2. Devlet sekreteri, bakanın gerek gördüğü durumlarda ve onun talimatlarını göz önünde bulundurarak bakana vekâlet eder. Bakanın sorumluluğu saklı kalmak kaydıyla, sorumluluk Devlet sekreterine aittir.

Madde 47.

Tüm kanunlar ve Kraliyet kararnameleri, Kral ve bir veya birkaç bakan ya da Devlet sekreteri tarafından imzalanır.

Madde 48.

Başbakanı atayan Kraliyet kararnamesi kendisinin (Başbakanın) karşı imzasını taşır. Diğer bakanların ve Devlet sekreterlerini atama ve görevden alma kararnameleri Başbakan tarafından imzalanır.

Madde 49.

Bakanlar ve Devlet sekreterleri atama kararnamesini kabul ettiklerinde, kanunda belirtilen şekle uygun olarak Kral önünde, göreve atanmalarını kanunen yasaklayan hiçbir edimde bulunmadıkları, Anayasaya bağlı kalacakları ve görevlerini sadakatle yerine getirecekleri yönünde ant içer veya taahhütte bulunur ve sözünü verirler.

Bölüm 3.

Parlamento

  • .1. Kuruluş ve Oluşumu

Madde 50.

Parlamento tüm Hollanda halkını temsil eder.

Madde 51.

  1. Parlamento; Senato (Birinci Meclis) ve Temsilciler Meclisi (İkinci Meclis) olmak üzere iki bölümden oluşur.
  2. Temsilciler Meclisi yüzelli üyeden oluşur.
  3. Senato yetmişbeş üyeden oluşur.
  4. Parlamentonun her iki kanadı birleşik oturumda bir araya geldiğinde, tek bir meclis olarak kabul edilirler.

Madde 52.

  1. Her iki meclisin görev süresi dört yıldır.
  2. Eyalet meclisleri için görev süresi kanunen dört yıldan farklı olarak belirlenmiş ise Senatonun görev süresi de buna uygun olarak düzenlenir.

Madde 53.

  1. Parlamentonun her iki kanadının da üyeleri kanunda belirtilen sınırlar çerçevesinde nispi temsil esasına dayalı olarak seçilir.
  2. Seçimler gizli oylamayla yapılır.

Madde 54.

  1. Hollanda’da ikamet etmeyen Hollandalılar müstesna, Temsilciler Meclisinin üyeleri, onsekiz yaşını dolduran Hollandalılar tarafından doğrudan oyla seçilir.
  2. Aşağıda sayılan kişiler seçmen olamazlar;
  3. a) Kesinleşmiş hâkim kararıyla kanunda belirtilen suçtan dolayı en az bir yıl hapis cezasına mahkûm edilen ve aynı zamanda oy kullanma hakkından men edilen kimseler.
  4. b) Gayri mümeyyizlik sebebiyle kesinleşmiş hâkim kararı gereğince hukuki işlem ehliyeti olmayan kimseler.

Madde 55.

Senato Üyeleri Eyalet Meclisi milletvekilleri tarafından seçilir. Seçimler, Senatonun feshedilmesi durumu dışında, Eyalet Meclisi seçiminden azami üç ay sonra yapılır.

Madde 56. Parlamento üyesi olabilmek için, Hollandalı olmak, onsekiz yaşını doldurmuş olmak, seçme ve seçilme hakkı elinden alınmamış olmak gereklidir.

Madde 57.

  1. Hiç kimse her iki meclisin aynı anda üyesi olamaz.
  2. Bir Parlamento Üyesi, aynı zamanda bakan, Devlet sekreteri, Danıştay Üyesi, Sayıştay Üyesi, Baş Kamu Denetçisi ve Baş Kamu Denetçisi Vekili, Yüksek Mahkeme Üyesi ya da Yüksek Mahkeme Başsavcılığının ya da Savunma Ofisinin Üyesi olamaz.
  3. Bununla beraber Bakanlık ve Devlet sekreterliği görevinden istifa etmeyi teklif eden bir kişi, bu istifa karara bağlanıncaya kadar, hem söz konusu görevi hem de Parlamento üyeliğini birlikte yürütebilir.
  4. Aynı zamanda bir Parlamento Üyesi, ya da Parlamentonun herhangi birine üye olan bir kişinin yürütemeyeceği diğer kamu görevleri kanunla düzenlenebilir.

Madde 58.

Her meclis yeni atanan üyelerin, üyelik için aranan şartları haiz olup olmadığını araştırır ve bu şartlar veya seçimlerle ilgili ihtilafları kanunda belirtilen kurallara uygun olarak karara bağlar.

Madde 59.

Bunun dışında kalan seçme ve seçilme hakkı ve seçimleri ilgilendiren her şey kanunla düzenlenir.

Madde 60.

Meclis üyeleri göreve atandıklarında, kanunda belirtilen şekle uygun olarak Parlamento önünde, göreve atanmalarını kanunen yasaklayan hiçbir edimde bulunmadıkları, Anayasaya bağlı kalacakları ve görevlerini sadakatle yerine getirecekleri yönünde ant içer veya taahhütte bulunur ve sözünü verirler.

Madde 61.

  1. Her meclis, üyeleri arasından bir Meclis Başkanı seçer.
  2. Her meclis, zabıt kâtibi tayin eder. Söz konusu zabıt kâtibi tıpkı meclislerin diğer memurları gibi, aynı zamanda Parlamento üyesi olamaz.

Madde 62.

Meclisler birleşik oturumda toplandıkları zaman Senato Başkanı toplantıya başkanlık eder.

Madde 63.

Parlamento üyelerinin ve sabık Parlamento üyelerinin ve onların bakmakla yükümlü oldukları aile fertlerine ödenen mali yardımlar kanunla düzenlenir. Meclisler, bu konuyla ilgili bir yasa teklifini ancak kullanılan oyların en az üçte ikisiyle kabul edebilirler.

Madde 64.

  1. Meclisler, Kraliyet kararnamesiyle feshedilebilir.
  2. Feshedilme kararı, beraberinde, feshedilen Meclisin yeniden seçilmesi ve yeni seçilen Meclisin üç ay içinde toplanması yükümlülüğünü getirir.
  3. Fesih, yeni seçilen meclisin toplandığı günden itibaren yürürlüğe girer.
  4. Kanun, fesihten sonra oluşan yeni Temsilciler Meclisinin görev süresini belirler; bu süre beş yıldan uzun olamaz. Fesihten sonra oluşan yeni Senatonun görev süresi, feshedilen meclisin görev süresinin biteceği tarihte sona erer.
  1. Çalışma Usulü

Madde 65.

Parlamentonun birleşik oturumunda hükümet tarafından izlenilecek politika, her yıl Eylül ayının üçüncü Salı günü veya kanunla belirlenecek daha erken bir tarihte Kral tarafından veya onun adına açıklanır.

Madde 66.

  1. Parlamento toplantıları kamuya açıktır.
  2. Parlamento toplantıları, üyelerin onda birinin veya Başkanın isteği üzerine halka kapalı şekilde gerçekleştirilir.
  3. Meclislerden biri veya birleşik oturumda her bir meclis tarafından, bir konunun kamuya kapalı olarak görüşülmesi ve karara bağlanması kararlaştırılabilir.

Madde 67.

  1. Meclisler, tek başlarına ve birleşik oturumda, sadece üyelerin yarıdan fazlası toplantıda bulunduğu takdirde bir konuyu görüşebilir ve karar alabilirler.
  2. Kararlar oy çokluğuyla alınır.
  3. Üyeler etki altında kalmadan, ya da herhangi bir talimata tabi olmaksızın oy verirler.
  4. Bir üyenin istemi üzerine, şahsi olmayan konular hakkında sözlü ve kişisel çağrıyla oylama yapılır.

Madde 68.

Bu bilginin sağlanması Devlet çıkarlarına aykırı olmadığı takdirde, bakanlar ve Devlet sekreterleri bir veya birkaç üye tarafından istenilen açıklamayı sözlü veya yazılı olarak, her iki meclise ayrı ayrı şekilde veya birleşik oturumda yaparlar.

Madde 69.

  1. Bakanlar ve Devlet sekreterlerine Parlamentonun toplantıları açıktır ve görüşmelere katılabilirler.
  2. Her iki meclis ve birleşik oturum tarafından toplantıda bulunmak üzere davet edilebilirler.
  3. Toplantılara kendileri tarafından belirlenecek bir yardımcı getirebilirler.

Madde 70.

Her iki meclis kanunla yapılacak düzenlemeyle tek başlarına ya da müşterek şekilde soruşturma yapma (araştırma) hakkına sahiptir.

Madde 71.

Parlamento üyeleri, bakanlar, Devlet sekreterleri ve görüşmelere katılan diğer kişiler, Parlamento veya Parlamento komisyonların toplantıları sırasında söyledikleri veya yazılı olarak sundukları metinler sebebiyle kovuşturmaya tabi tutulamaz, ya da başka bir yolla kanun önünde sorumlu tutulamazlar.

Madde 72.

Parlamentonun her bir kanadı ayrı olarak ve birleşik oturumda iç tüzük oluştururlar.

Bölüm 4.

Danıştay, Sayıştay, Kamu Denetçiliği ve

Daimi Danışma Kurulları

Madde 73.

  1. Yasa tasarılarında, genel idari konularda ve Parlamentonun onaylayacağı antlaşmalarda, Danıştay veya Danıştayın bir dairesinin görüşü alınır. Kanunla belirlenebilecek durumlarda söz konusu görüş aranmayabilir.
  2. Danıştay veya Danıştayın bir dairesi Kraliyet kararnamesiyle karara bağlanacak idari uyuşmazlıkları araştırmakla ve bu anlaşmazlıkla ilgili olarak verilecek karar hakkında tavsiyede bulunmakla sorumludur.
  3. Kanun, Danıştayı veya Danıştayın bir dairesini idari uyuşmazlıklarla ilgili karar vermekle görevlendirebilir.

Madde 74.

  1. Danıştaya Kral başkanlık eder. Kral’ın muhtemel halefi onsekiz yaşını doldurduğu anda Danıştaya üye olma hakkına sahiptir. Kraliyet ailesinin diğer mensupları da kanunla Danıştaya üye olabilirler.
  2. Danıştay üyeleri Kraliyet kararnamesiyle ömür boyu atanır.
  3. Kendi istekleriyle veya kanunla belirlenecek bir yaşta üyelikleri sona erer.
  4. Kanunun belirlediği durumlarda üyeler Danıştay tarafından geçici bir süre görevden alınabilirler veya üyeliklerine son verilebilir.
  5. Üyelerin hukuki statüleri kanunla düzenlenir.

Madde 75.

  1. Danıştayın teşekkülü, yapısı ve yetkileri kanunla düzenlenir.
  2. Danıştay veya Danıştayın bir dairesine kanunla başka görevler de verilebilir.

Madde 76.

Sayıştay, devletin gelir ve giderlerini incelemekle görevlidir.

Madde 77.

  1. Her bir Sayıştay üyesi, Temsilciler Meclisi tarafından hazırlanan üç kişilik aday listeden, ömür boyu bu göreve atanır.
  2. Kendi istekleriyle veya kanunun belirleyeceği bir yaşta üyelikleri son bulur.
  3. Kanunun belirlediği durumlarda üyeler Yüksek Mahkeme tarafından geçici bir süre görevden alınabilir veya üyeliklerine son verilebilir.
  4. Üyelerin hukuki statüleri kanunla belirlenir.

Madde 78.

  1. Sayıştayın teşekkülü, yapısı ve yetkileri kanunla düzenlenir.
  2. Sayıştaya kanunla başka görevler de verilebilir.

Madde 78a.

  1. Devletin yürütme mercilerinin ve kanunla belirlenen diğer idari mercilerin işlemleri, talep üzerine ya da resen Baş Kamu Denetçisi tarafından incelenir.
  2. Baş Kamu Denetçisi ve Baş Kamu Denetçisi Vekili Temsilciler Meclisi tarafından kanunda belirtilen süreyle göreve atanırlar. Kendi istekleriyle veya kanunun belirleyeceği bir yaşta görevlerinden ayrılabilirler. Kanunun belirlediği durumlarda Temsilciler Meclisi tarafından geçici bir süre görevden alınabilir veya görevlerine son verilebilir. Hukuki statüleri diğer bakımlardan kanunla düzenlenir.
  3. Baş Kamu Denetçisinin yetkileri ve yöntemleri kanunla düzenlenir.
  4. Kanun marifetiyle ya da kanun uyarınca Baş Kamu Denetçisine yeni görevler verilebilir.

Madde 79.

  1. Devletin yasama ve yürütmeye ilişkin daimi danışma kurulları kanuni düzenlemeyle oluşturulabilir.
  2. Kanun bu kuralların kuruluşunu, yapısını ve yetkilerini belirler.
  3. Bu kuruluşlara danışma görevlerinden başka görevler de kanunla verilebilir.

Madde 80.

  1. Bu bölümde düzenlenen kuralların ve tavsiyelerinin açıklanması, kanunun belirleyeceği kurallarla olur.
  2. Yasa tasarılarıyla ilgili olarak Kral tarafından veya onun namına yapılan tavsiyeler, kanunla belirlenecek durumlar haricinde, Parlamentoya sunulur.

Bölüm 5.

Yasama Erki ve Yürütme

  • .1. Kanunlar ve diğer düzenleyici işlemler

Madde 81.

Hükümet ve Parlamento kanunları birlikte yaparlar.

Madde 82.

  1. Yasa teklifleri Kral tarafından veya onun namına, ya da Temsilciler Meclisi tarafından sunulur.
  2. Parlamentonun birleşik oturumunda görüşülmesi gereken yasa teklifleri, Kral tarafından veya onun namına ve 2. Bölümün ilgili madde hükümleriyle çelişmemek kaydıyla, Parlamentonun birleşik oturumu tarafından sunulur.
  3. Temsilciler Meclisi veya Parlamentonun birleşik oturumu tarafından sunulacak yasa teklifleri, Meclise duruma göre birleşik oturuma bir ya da birkaç üye tarafından sunulur.

Madde 83.

Kral veya onun namına sunulan yasa teklifi, Temsilciler Meclisine veya birleşik oturumda görüşülmesi gerekiyorsa, Parlamentonun birleşik oturumuna bu toplantıya gönderilir.

Madde 84.

  1. Kral veya onun namına sunulan ve Temsilciler Meclisi veya Parlamentonun birleşik oturumu tarafından henüz onaylanmamış bir yasa teklifi, Hükümetin bir ya da daha fazla sayıdaki üyesinin teklifiyle Temsilciler Meclisi veya duruma göre birleşik oturum tarafından değiştirilebilir.
  2. Temsilciler Meclisi veya birleşik oturumun sunacağı yasa teklifi onaylanmadığı sürece, bir ya da birkaç üyenin veya sunan üyenin veya üyelerin teklifiyle değiştirilebilir.

Madde 85.

Temsilciler Meclisi bir yasa teklifini kabul ettiği takdirde veya bir yasa teklifi vermeyi kararlaştırdığında, bu metni olduğu gibi görüşülmek üzere Senatoya gönderir. Yasa teklifinin Senatoda müdafaası için Temsilciler Meclisi bir veya daha fazla sayıda üyesini görevlendirebilir.

Madde 86.

  1. Sunulan bir kanun teklifi Parlamento tarafından onaylanmadığı sürece, teklifi veren kişi veya vekili tarafından geri çekilebilir.
  2. Temsilciler Meclisi veya birleşik oturum tarafından sunulan yasa teklifi kabul edilmediği sürece, bu yasa teklifini sunan üye veya üyeler tarafından geri çekilebilir.

Madde 87.

  1. Bir yasa teklifi Parlamento tarafından kabul edildiğinde ve Kral tarafından tasdik edildiğinde kanun olur.
  2. Kral ve Parlamento yasa teklifiyle ilgili kararlarını karşılıklı olarak birbirlerine bildirirler.

Madde 88.

Kanunların ilânı ve yürürlüğü kanunla düzenlenir. Kanunlar ilân edilmeden önce yürürlüğe girmez.

Madde 89.

  1. Düzenleyici idari işlemler Kraliyet kararnameleriyle belirlenir.
  2. Cezai hükümler taşıyan düzenleyici işlemler sadece kanunla belirlenir. Verilecek cezalar kanunla düzenlenir.
  3. Düzenleyici idari işlerin ilânı ve yürürlüğü kanunla düzenlenir. Bunlar ilân edilmeden önce yürürlüğe giremezler.
  4. İkinci ve üçüncü fıkralar, hükümet tarafından belirlenen diğer düzenleyici işlemler için de gerekli değişiklikler yapıldıktan sonra geçerlidir.
  • .2. Diğer Hükümler

Madde 90.

Hükümet uluslararası hukukun gelişimini destekler.

Madde 91.

  1. Uluslararası antlaşmalar, Parlamentonun onayı olmaksızın bağlayıcı etkiye sahip olmadıkları gibi, yürürlükten de kaldırılamazlar. Parlamentonun onayını gerektirmeyen antlaşmalar kanunla belirlenir.
  2. Antlaşmaların onama şekli kanunla düzenlenir ki, bu kanunda antlaşmaların zımni şekilde onanmasını düzenleyen hükümlere de yer verilebilir.
  3. Anayasaya aykırılık içeren, ya da Anayasayla çelişmesi muhtemel antlaşma hükümleri ancak Parlamentonun üçte iki çoğunluğunun lehte kararıyla onaylanabilir.

Madde 92.

91’inci maddenin üçüncü fıkra hükümleri saklı kalmak üzere, yasama, yürütme ve yargı yetkisi gerektiğinde antlaşmalarla uluslararası örgütlere devredilebilir.

Madde 93.

İçerikleri gereği herkes üzerinde bağlayıcı etkisi bulunan uluslararası antlaşma hükümleri ve uluslar arası örgütlerin kararları ilân edildikten sonra bağlayıcılık kazanırlar.

Madde 94.

Hollanda Krallığının meri kanunları, uygulamanın uluslararası bağlayıcı antlaşmalara ve uluslararası örgüt kararlarına aykırı olması halinde, uygulanmazlar.

Madde 95.

Uluslararası örgütlerin antlaşma ve kararlarının ilânı kanunla düzenlenir.

Madde 96.

  1. Kraliyet, Parlamentonun izni olmadan savaş ilân edemez.
  2. Savaş halinin fiilen mevcut olması nedeniyle Parlamentoya danışılmasının mümkün olmadığı hallerde, bu izin gerekmez.
  3. Parlamentonun iki kanadı savaş ilânı iznini birleşik oturumda görüşür ve kararlaştırır.
  4. Bu maddenin birinci ve üçüncü fıkrası ateşkes kararı için de uygulanır.

Madde 97.

  1. Krallığın menfaatlerini savunmak ve korumak ve ayrıca uluslararası hukuk düzenini muhafaza etmek ve desteklemekle görevli bir silahlı kuvvetler mevcuttur.
  2. Silahlı kuvvetler Hükümetin üst otoritesine tabidir.

Madde 98.

  1. Silahlı kuvvetler gönüllülerden ve askerlik yükümlülüğünü yerine getiren kişilerden oluşur.
  2. Zorunlu askerlik hizmeti ve celp dönemlerinin ertelenmesine ilişkin esaslar kanunla düzenlenir.

Madde 99.

Vicdani nedenlerle askerlikten muafiyet durumları kanunla düzenlenir.

Madde 99a.

Sivil savunma amacıyla kanunda belirtilen esaslara uygun olarak görevlendirme yapılabilir.

Madde 100.

  1. Silahlı kuvvetlerin uluslararası hukuk düzeninin korunması ve desteklenmesi amacıyla bir yerde konuşlandırılması, ya da kullanılması gerekecek ise, Hükümet bu keyfiyeti önceden Parlamentoya bildirir. Bu durum, silahlı çatışmalar sırasında insani yardım sağlanmasını da içerir.
  2. Önceden bilgi vermeye mani olan zaruri sebepler bulunuyorsa birinci fıkra hükümleri uygulanmaz. Bu durumda bilgilendirme mümkün olan en kısa sürede yapılır.

Madde 101.

(Bu madde 10 Temmuz 1995 tarihli ve 401 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Devlet Yasası ile yürürlükten kaldırılmıştır).

Madde 102.

(Bu madde 22 Haziran 2000 tarihli ve 294 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Devlet Yasası ile yürürlükten kaldırılmıştır).

Madde 103.

  1. İç ve dış güvenliğin gerektirdiği durumlarda; sonuçları kanunla düzenlemek şartıyla ve Kraliyet kararnameleriyle olağanüstü hal ilân edilebilir.
  2. Birinci fıkrada belirtilen durumda, anayasanın, eyalet, belediye ve su işleri idaresini düzenleyen hükümlerden, 6’ncı maddede düzenlenen anayasal haklardan, belirtilen hakların bina ve kapalı mekânlar dışında uygulandığı takdirde, 7, 8 ve 9’uncu maddeler ile 12’nci maddenin ikinci fıkrası, ayrıca 13’üncü madde ile 113’üncü maddenin bir ve üçüncü fıkra hükümleri uygulanmayabilir.
  3. Olağanüstü hal ilânını müteakiben, Kraliyet kararnameleriyle kaldırılmadığı sürece, Parlamento gerekli gördüğü her an olağanüstü halin süresini belirleyebilir. Meclisler konuyu birleşik oturumda görüşür ve karara bağlar.

Madde 104.

Devletin koyduğu vergiler kanun uyarınca toplanır. Devletin koyduğu diğer harçlar kanunla düzenlenir.

Madde 105.

  1. Devletin gelir ve gider tahminleri kanunla düzenlenir.
  2. Genel bütçeye ilişkin kanun tasarıları her yıl 65’inci maddede belirtilen zamanda Kral veya onun vekili tarafından Parlamentoya sunulur.
  3. Devletin gelir ve giderlerini gösteren hesap tablosu ilgili kanun hükümlerine uygun olarak Parlamentoya sunulur. Sayıştay tarafından onaylanmış bilanço Parlamentoya sunulur.
  4. Devlet maliyesinin yönetimine ilişkin esaslar kanunla belirlenir.

Madde 106.

Para sistemi kanunla düzenlenir.

Madde 107.

  1. Medeni hukuk, ceza hukuku, medeni usul ve ceza usul hukuku, genel kanunla düzenlenir, bazı konuların özel kanunlarla düzenlenme yetkisi saklıdır.
  2. İdari hukukun genel ilkeleri kanunla düzenlenir

Madde 108.

(Bu madde 25 Şubat 1999 tarihli ve 133 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Devlet Yasası ile yürürlükten kaldırılmıştır).

Madde 109.

Memurların hukuki statüleri kanunla düzenlenir. Memurların iş güvencesi ve yönetime katılma hakları ile ilgili düzenlemeler de kanunla yapılır.

Madde 110.

Devlet kurumları görevlerini yerine getirirlerken, vatandaşların kanunda belirtilen esaslar çerçevesinde bilgi edinme haklarını gözetirler.

Madde 111.

Şeref unvanları kanunla verilir.

Bölüm 6.

Yargının İdaresi

Madde 112.

  1. Yargı erki, medeni haklar ve alacakla ilgili uyuşmazlıkları çözümlemekle yükümlüdür.
  2. Kanun, medeni haklardan kaynaklanmayan uyuşmazlıkların çözümünü, yargıya veya yargı sisteminde yer almayan mahkemelere verebilir. Bu davalara ilişkin muhakeme usulleri ve kararların sonuçları kanunla düzenlenir.

Madde 113.

  1. Yargı suç teşkil eden fiilleri yargılamakla yükümlüdür.
  2. Devlet kurumlarının başlattıkları disiplin kovuşturmaları kanunla düzenlenir.
  3. Kişi hürriyetlerini kısıtlayıcı cezalar, sadece yargı tarafından verilir.
  4. Hollanda dışında ve sıkıyönetim zamanında yargılanmayla ilgili olarak, kanunla farklı düzenlemeler getirebilir.

Madde 114.

Ölüm cezası verilemez.

Madde 115.

Madde 112’nci maddenin ikinci fıkrasındaki uyuşmazlıklarda idari yargı yoluna başvurulabilir.

Madde 116.

  1. Kanun, yargı sistemini oluşturan mahkemeleri düzenler.
  2. Kanun, yargının kuruluşunu, yapısını ve yetkilerini düzenler.
  3. Kanun, yargıç niteliği taşımayanların da yargı mensuplarıyla birlikte yargının yönetimine katılabileceklerini düzenler.
  4. Görevleri dâhilinde veya önceki madde uyarınca yargının yönetiminde yer alan kişilerin yargı mensupları tarafından denetlenmesine ilişkin esaslar kanunla düzenlenir.

Madde 117.

  1. Yargının idaresinden sorumlu yargı mensupları ve Yargıtay Başsavcısı, Kraliyet kararnameleriyle ömür boyu atanırlar.
  2. Kendi istekleriyle ve kanunla belirlenecek bir yaşta görevleri son bulur.
  3. Yargı mensupları kanunda belirlenen durumlarda yargı sistemine dâhil bir mahkeme tarafından geçici bir süre görevden alınabilir veya görevlerine son verilebilir.
  4. Yargı mensuplarının hukuki statüleri kanunla belirlenir.

Madde 118.

  1. Hollanda Yargıtay (Yüksek Mahkeme) Üyeleri, Temsilciler Meclisi tarafından seçilen üç aday arasından atanır.
  2. Yargıtay, kanunla belirlenen davalar ve sınırlar çerçevesinde, kanun ihlalinden dolayı mahkeme kararlarının iptalinden (kararların bozulmasından) sorumludur.
  3. Kanun, Yargıtay’a başka görevler de verebilir.

Madde 119.

Parlamentonun mevcut ve sabık üyeleri, bakanlar ve Devlet sekreterleri görevleri esnasında işledikleri suçlardan dolayı Yargıtay tarafından yargılanacaklardır. Kraliyet kararnamesi veya Temsilciler Meclisi kararıyla bu kişiler aleyhine dava açılabilir.

Madde 120.

Kanunların ve uluslararası antlaşmaların anayasaya uygunluğu mahkemeler tarafından denetlenemez.

Madde 121.

Kanunla belirlenmiş istisnalar haricinde duruşmalar herkese açık şekilde yapılır ve kararların gerekçesi açıklanır. Kararlar topluma açık olarak duyurulur.

Madde 122.

  1. Af, kanunun gösterdiği bir mahkemenin önerisi üzerine ve kanunla düzenlenecek hükümler göz önünde bulundurarak Kraliyet kararnameleriyle verilir.
  2. Genel af kararı ancak kanunla alınabilir.

Bölüm 7.

Eyaletler, Belediyeler,

Su İşleri ve Diğer Kamu Kurumları

Madde123.

  1. Eyaletler ve belediyeler kanunla kaldırılabilir ve yenisi kurulabilir.
  2. Eyalet ve belediye sınırlarında yapılacak değişiklikler kanunla düzenlenir.

Madde 124.

  1. Eyaletlerin ve belediyelerin kendi iç ilişkilerini düzenleme ve idare yetkileri bunların idari organlarına devredilir.
  2. Eyalet ve belediye idari organları, kanun gereğince veya kanun uyarınca düzenleme yapmak ve idari görevlerini yerine getirmekle zorunlu tutulabilirler.

Madde 125.

  1. Eyaletler, Eyalet meclisleri, belediyeler, belediye meclisleri tarafından yönetilir. Kanunla düzenlenmiş istisnalar haricinde, bu meclislerin toplantıları halka açıktır.
  2. Buna ek olarak, eyalet yönetimi, eyalet icra heyeti ve Kraliyet Komiserinden (Eyalet Valisi) oluşurken, belediye yönetimi de encümenler heyeti ve Belediye Başkanından oluşur.
  3. Kraliyet Komiseri (Eyalet Valisi), Eyalet Meclisi toplantılarının, Belediye Başkanı ise Belediye Meclisi toplantılarının başkanıdır.

Madde126.

Kraliyet Komiseri bir kanun marifetiyle, hükümet tarafından verilecek talimatları uygulamakla görevlendirilebilir.

Madde 127.

Kanunda belirlenecek istisnalar haricinde, Eyalet ve belediye talimatnameleri sırasıyla Eyalet veya Belediye Meclisleri tarafından çıkartılır.

Madde 128.

Madde 123’de belirtilen durumlar hariç olmak üzere, 124’üncü madde birinci fıkrada belirtilen yetkiler sadece sırasıyla Eyalet veya Belediye Meclisleri tarafından 125’inci maddede belirtilen organlardan başka organlara devredilebilir.

Madde 129.

  1. Eyalet milletvekilleri ve Belediye Meclis üyeleri, o Eyalette ve belediyede ikamet eden ve Temsilciler Meclisi seçim şartlarını taşıyanlar tarafından doğrudan oyla seçilirler. Eyalet milletvekili ya da belediye meclis üyesi olmak için de aynı şartlar geçerlidir.
  2. Üyeler, kanunen belirlenen sınırlar dâhilinde nispi temsiliyet esasına göre seçilir.
  3. 53’üncü maddenin ikinci fıkrası ve 59’uncu madde hükümleri uygulanır.
  4. Kanunda aksi bir hüküm yer almadıkça, Eyalet Meclisi ve Belediye Meclisinin görev süresi dört yıldır.
  5. Hangi işlerin üyelikle birlikte yürütülemeyeceği kanunla belirtilir. Kanun, akrabalıktan veya evlilikten kaynaklanan engellerin ve kanunen belirtilen eylemlerin yapılmasının üyeliğe mani haller olabileceğini de düzenleyebilir.
  6. Üyeler herhangi bir baskıya veya talimata tabi olmaksızın oy kullanırlar.

Madde 130.

Hollanda’da ikamet eden yabancılar, aynen Hollanda vatandaşları için geçerli olan koşulları yerine getirdikleri takdirde, Belediye Meclisi seçimlerinde, seçme ve seçilme haklarını kullanabilirler.

Madde 131.

Kraliyet komiseri (Eyalet Valisi) ve Belediye Başkanı Kraliyet kararnamesiyle atanır.

Madde 132.

  1. Kanun, eyaletlerin ve belediyelerin kuruluşunu, hem de bunların idari organlarının yapısını ve yetkilerini düzenler.
  2. Bu idari organların denetimi kanunla düzenlenir.
  3. Bu idari organların kararları ancak kanunla belirlenecek durumlarda, önceden denetime tabi tutulabilir.
  4. Bu idari organların kararları, sadece hukuka ve kamu yararına aykırı durumlarda Kraliyet kararnameleriyle iptal edilebilir.
  5. Düzenleme yapma ve yürütme yetkilerinin kullanılmasını gerektiren 124’üncü maddenin ikinci fıkrasında belirtilen konularda bu yetkilerin kullanılmaması halinde izlenecek hükümler kanunla düzenlenir. Eyalet veya belediye idari organlarının ağır görev ihmalleri halinde 125’inci ve 127’nci madde hükümlerine rağmen kanunla düzenleme yapılabilir.
  6. Eyalet ve belediye idari organlarının koydukları vergilerinin toplanmasına ilişkin esaslar ve bu idari organların devletle mali ilişkilerine dair esaslar kanunla düzenlenir.

Madde 133.

  1. Su kurullarının kuruluşu, feshi, görevleri, teşkilatları ve idari organlarının yapıları, kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, eyalet tüzükleriyle düzenlenir.
  2. Su kurullarının idari organlarının yasama ve diğer yetkileri ve idari organların toplantıların halka açık şekilde düzenlenmesi şartı bir kanunla düzenlenir.
  3. Kanun, eyalet ve belediye yönetimlerinin denetimini düzenler. Bu idari organların kararları, sadece hukuka ve kamu yararına aykırı durumlarda Kraliyet kararnameleriyle iptal edilebilir.

Madde 134.

  1. Mesleki ve ticari kamu kurumları ve diğer kamu kurumları kanunla kurulur ve kapatılır.
  2. Bu kurumların görev ve yapıları, yönetsel oluşum ve yetkileri ve de toplantılarının kamuoyuna açık oluşu kanunla düzenlenir. Bu kurumların idari organlarına kanunla yasama yetkileri tanınabilir.
  3. Kanun, bu idari organların denetimini düzenler. Bu idari organların kararları, sadece hukuka ve kamu yararına aykırı durumlarda Kraliyet kararnameleriyle iptal edilebilir.

Madde 135.

İki veya daha fazla kamu kuruluşunu ilgilendiren meseleler, kanunla düzenlenir. Bu konuda 134’üncü maddenin ikinci ve üçüncü fıkralarındaki usullerle yeni bir kamu kuruluşu kurulabilir.

Madde 136.

Kamu kurumları arasındaki anlaşmazlıklar, yargının görev alanına girmedikçe ve kararın kanun gereği başka kurumlar tarafından verilmesi gerekmedikçe, Kraliyet kararnameleriyle çözümlenir.

Bölüm 8.

Anayasayı Değiştirme Usulü

Madde 137.

  1. Anayasada değişiklik öngören teklifte belirtilen şekildeki bir değişikliğin görüşülebileceği bir kanunda belirtilir.
  2. Temsilciler Meclisi, Kral tarafından veya onun namına, ya da öteki türlü sunulan bir teklif üzerine bu amaçla sunulan Yasa Teklifini birden fazla sayıda yasa teklifine ayırabilir.
  3. Birinci fıkrada anılan yasa teklifinin ilânından sonra Temsilciler Meclisi feshedilir.
  4. Yeni Temsilciler Meclisinin teşekkülünden sonra, Parlamentonun iki meclisi ilk fıkrada anılan Yasa Teklifini ikinci kez okunduktan sonra görüşmeye başlar. Bu yasa teklifi kullanılan oyların ancak en az üçte ikisinin oyunu almışsa kabul edilebilir.
  5. Temsilciler Meclisi ancak kullanılan oyların en az üçte ikisinin kabulü halinde, Kral tarafından veya onun namına, ya da öteki türlü sunulan bir Anayasa Değişiklik Kanun Teklifini birden fazla sayıda yasa teklifine ayırabilir.

Madde 138.

  1. İkinci oturumda kabul edilen önergeler Kral tarafından Anayasa değişikliği olarak onaylanmadığı sürece, kanunla:
  2. a) Kabul edilen önergeler ve Anayasada değişmeyen maddeler, mümkün olduğu kadar uyumlu hale getirilir.
  3. b) Bölümlerin, paragrafların, maddelerin ve başlıkların düzenleri ve yerleri değiştirilebilir.
  4. Birinci fıkranın (a) bendinde belirtilen düzenlemeyi içeren yasa teklifi, her iki Meclis tarafından ancak kullanılan oyların en az üçte ikisiyle kabul edilebilir.

Madde 139.

Parlamento tarafından kabul edilen ve Kral tarafından onaylanan Anayasa değişiklikleri, yayımlandıktan hemen sonra yürürlüğe girer.

Madde 140.

Anayasa değişikliğine aykırı olan yürürlükteki diğer kanunlar, düzenlemeler ve kararlar, Anayasaya uygun olarak değişiklik getirilinceye kadar yürürlükte kalırlar.

Madde 141.

Değişen Anayasa metni Kraliyet kararnameleriyle ilân edilir ve paragraflar ve maddeler ve bunlara yapılan atıflar buna uygun olarak yeniden numaralandırılabilir.

Madde 142.

Anayasa, kanunla, Kraliyet Statüsüne uygun hale getirilir. Bu konuda 139, 140 ve 141’inci madde hükümleri gerekli değişikliklerle uygulanır.

 Ek Maddeler

Madde I.

(Bu madde 10 Temmuz 1995 tarihli ve 402 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan yasa ile yürürlükten kaldırılmıştır).

Madde II.–VIII.

(10 Temmuz 1995 tarihli ve 404 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan yasa ile bu maddeler yürürlükten kaldırılmıştır).

Madde IX.

Savaş Suçları Kararnamesiyle ceza kapsamına alınan suçlar için 16’ncı madde hükümleri uygulanmaz.

Madde X.

(Bu madde 10 Temmuz 1995 tarihli ve 404 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan yasa ile yürürlükten kaldırılmıştır).

Madde XI.

(Bu madde 6 Ekim 1999 tarihli ve 454 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan yasa ile yürürlükten kaldırılmıştır).

Madde XII.–XVI.

(10 Temmuz 1995 tarihli ve 404 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan yasa ile bu maddeler yürürlükten kaldırılmıştır).

Madde XVII.

(Bu madde 28 Şubat 1999 tarihli ve 135 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan yasa ile yürürlükten kaldırılmıştır).

Madde XVIII.

(Bu madde 10 Temmuz 1995 tarihli ve 404 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan yasa ile yürürlükten kaldırılmıştır).

Madde XIX.

1972 Anayasasının 81’inci maddesinde yer alan ilân metni, 1972 Anayasasının 123, 124, 127, 128 ve 130’uncu maddelerinde yer alan, yasa teklifi beraberinde Parlamentonun bir kanadının diğerine ya da Kral’a gönderdiği mesajın lafzı, ya da Kral’ın söz konusu yasa teklifine ilişkin kararını Parlamentoya bildirdiği mesajda yer alan ifadeler, diğer düzenlemeler yapılıncaya kadar yürürlükte kalmayı sürdüreceklerdir.

Madde XX.

(Bu madde 10 Temmuz 1995 tarihli ve 404 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan yasa ile yürürlükten kaldırılmıştır).

Madde XXI.

(Bu madde 6 Ekim 1999 tarihli ve 454 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan yasa ile yürürlükten kaldırılmıştır).

Madde XXII.–XXIII.

(10 Temmuz 1995 tarihli ve 404 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan yasa ile bu maddeler yürürlükten kaldırılmıştır).

Madde XXIV.–XXV.

(25 Şubat 1999 tarihli ve 135 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan yasa ile bu maddeler yürürlükten kaldırılmıştır).

Madde XXVI.–XXIX.

(10 Temmuz 1995 tarihli ve 404 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan yasa ile bu maddeler yürürlükten kaldırılmıştır).

Madde XXX.

(Bu madde 6 Ekim 1999 tarihli ve 454 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan yasa ile yürürlükten kaldırılmıştır).

1972 Anayasasının Halen Yürürlükte Olan Maddeleri

Madde 81.

Kanunların ilân şekli aşağıda belirtildiği gibidir;

“Biz” vb. “Hollanda Kralı” vb.

“Bunu gören ya da okunduğunu duyan herkese selam olsun! Bilinmelidir ki:

“Bizim incelemelerimiz sonucunda,” vb.

(Kanunun gerekçeleri)

“Bu şekilde, Biz, Danıştayın görüşünü aldıktan sonra ve Parlamentonun ortak görüşüyle, onayıyla ve anlayışıyla, Bizim onayımızla ve anlayışımızla açıklıyoruz” vb.

(Kanunun içeriği)

“Verilmiş” vb.

Tahtın Kraliçe’nin yönetiminde olduğu veya Kraliyet yetkilerinin bir Naip ya da Danıştay tarafından kullanıldığı zamanlarda, bu kanun lafzında gerekli değişiklikler yapılacaktır.

Madde 130.

Kral, Parlamento tarafından kabul edilmiş bir yasa teklifini onaylayıp onaylamayacağı konusundaki görüşünü mümkün olduğu kadar kısa süre içerisinde şu ifadelerle bildirir:

“Kral teklifi kabul etmiştir.”

ya da

“Kral teklifi değerlendirmektedir.”

Dennis Andrew Nilsen

0

Dennis Andrew Nilsen,  23 Kasım 1945 tarihinde doğdu. 1978 ile 1983 yılları arasında Londra’da en az on iki genç erkek ve çocuğu öldüren İskoç asıllı bir seri katil ve nekrofili idi. Kurbanlarını kandırması ve boğarak öldürmesi ile tanındı.

Maceracı bir çocukluk yaşadı ve eğitiminde ortalamanın üzerinde notlar aldı. Tarih ve sanata ilgi gösterdi.

Daily Mirror Gazetesi, 12 Şubat 1983 tarihli sayısında Nilsen’in son kurbanı Stephen Sinclair ile ilgili bir haber yaptı

İlk kurbanı olan 14 yaşındaki Stephen Holmes’u 30 Aralık 1978’de öldürdü. Cinayetlerini, çeşitli tekliflerle kandırarak ikamet ettiği Londra’daki ikamet adresine getirdiği kişileri öldürerek işledi. Her cinayetin ardından, kurbanlarını yıkıyor, giydiriyor, süslüyor ve sonunda ateşle yakıp, küllerini lavabodan yok ediyordu. 1978 ile 1983 arasında, on iki erkek ve çocuğu öldürdüğü ve yedi kişiyi öldürmeye teşebbüs ettiği bilinmektedir. Kendisi yaklaşık on altı kişiyi öldürdüğünü itiraf etti.

Old Bailey’de altı cinayet ve iki cinayete teşebbüsten hüküm giyen Nilsen, 4 Kasım 1983’te ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı.

Yargılama sırasında Nilsen, kurbanlarından bazılarının çıplak bedenlerine bakarken mastürbasyon yaptığını ve altı kurbanının bedeniyle cinsel ilişkiye girdiğini de itiraf etti.

Sonraki yıllarda Nilsen, Full Sutton yüksek güvenlikli hapishaneye kapatıldı. Temyiz başvuruları reddedildi.

Kuzey Londra’nın Muswell Hill semtinde işlediği için Muswell Hill Katili olarak tanındı.

12 Mayıs 2018’de York Hastanesinde tedavi görürken öldü.

Hakkında, “How to Make a Serial Killer: The Twisted Development of Innocent Children” isimli kitap yazıldı; “Öldürmek için doğmuş” ve “Nilsen Dosyaları” isimli televizyon dizileri ile “Cinayet İçin Geri Sayım” isimli film çekildi. Ayrıca, “Memories of a Murderer: The Nilsen Tapes” adlı belgesel yayınlandı.

Schuman Bildirgesi

0

Schuman Bildirgesi, Avrupa Birliğinin ilk adımını oluşturan manifestodur. Fransa Dışişleri Bakanı Robert Schuman tarafından 9 Mayıs 1950 tarihinde yayınlanmıştır.

Bildirge ile, Fransa, Almanya ve diğer Avrupa ülkeleri, kömür ve çelik üretimlerini birleştirmeye davet edilmiştir. Ortak bir Avrupa federasyonunun ilk somut adımı bu şekilde atılmıştır.

Bildirinin ardından 1951 yılında Paris Antlaşması ile Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu kurulmuştur.

1957’da imzalanan Roma Antlaşması sonucunda ise topluluğun adı Avrupa Ekonomik Topluluğu halini almıştır.

Maastricht Antlaşması 1993 yılında yürürlüğe girmiştir. Bu antlaşma ile üç uluslararası örgüt birleşmiş, birliğin adı Avrupa Birliği olmuştur.

Milano Zirvesi

Milano Zirvesi, Avrupa Birliği liderlerinin katılımı ile 1985’te toplanmıştır. Zirvede, Schuman Bildirgesinin yayınlandığı 9 Mayıs’ın Avrupa Günü olarak kutlanması kararlaştırılmıştır.

İkinci Dünya Savaşı’nın dehşetinden sonra Avrupa’da barışı sağlamayı amaçlayan Schuman Bildirgesi, Fransa Dışişleri Bakanı Robert Schuman tarafından ilan edilmiştir.

Schuman Bildirgesi

Dünya barışı, kendisini tehdit eden tehlikelerle orantılı çabalar olmaksızın korunamaz.
Örgütlü ve diri bir Avrupa’nın uygarlığa yapabileceği katkı, barışçıl ilişkilerin korunması ve sürdürülmesi için elzemdir. Birleşik Avrupa için 20 yılı aşkın süredir önderlik rolünü üstlenen Fransa, barışa hizmeti daima temel amacı olarak benimsemiştir. Ancak Birleşik Avrupa kurulamamış, savaş çıkmıştır.
Avrupa birdenbire ve tek bir plana göre oluşturulamaz. Önce fiili bir dayanışmayı yaratacak olan somut kazanımlarla kurulacaktır. Avrupa uluslarının bir araya gelmeleri, Fransa ile Almanya arasında çok uzun süredir var olan karşıtlığın ortadan kaldırılmasını gerektirmektedir. Yapılacak her türlü girişim ilk önce bu iki ülkeyle ilgili olmalıdır.
Fransız Hükümeti, bu amacı gözönünde bulundurarak sınırlı fakat belirleyici bir konuda derhal girişimde bulunulmasını önermektedir: 
Fransız Hükümeti’nin önerisi, diğer Avrupa ülkelerinin de katılımına açık bir kuruluş çerçevesinde, Fransız-Alman kömür ve çelik üretiminin bir bütün olarak ortak bir yüksek merci altında bir araya getirilmesidir.
Kömür ve çelik üretiminin bu şekilde bir araya getirilmesi, Avrupa federasyonunun ilk adımı olarak ekonomik gelişme için gerekli ortak temellerin derhal atılmasını sağlayacak, böylece uzun süredir savaş mühimmatı üretimi yapan ve bundan hep zarar gören bölgelerin kaderini değiştirecektir.
Bu şekilde sağlanacak üretim dayanışması, Fransa ile Almanya arasında savaş çıkması ihtimalini düşüncelerden sileceği gibi madden de imkansız kılacaktır. Katılmaya istekli bütün ülkelere açık olacak olan ve nihaî olarak tüm üye ülkelere sınaî üretimin temel unsurlarını aynı şartlarla sağlayacak olan bu güçlü ve üretken birim, ülkelerin iktisadî birleşmesinin gerçek temelini atacaktır.
Yaşam standartlarının yükseltilmesine ve barışçıl kazanımların geliştirilmesine katkı yapmayı amaçlayan bu üretim, herhangi bir ayrım veya istisna olmaksızın tüm dünyanın istifadesine sunulacaktır.
Böylece, ortak bir ekonomik sistemin oluşturulması için elzem olan çıkar birlikteliği, basit ve süratli bir şekilde gerçekleştirilmiş olacaktır; bu, uzun yıllardır kanlı savaşların yol açtığı bölünmeler nedeniyle birbirine düşman olan ülkeler arasında daha geniş ve derin bir birlikteliğin mayasını oluşturabilir.
Temel üretimin birleştirilmesi ve kararları Fransa, Almanya ve diğer üye ülkeleri bağlayacak yeni bir yüksek merciin kurulması ile, bu öneri, barışın korunması için elzem olan Avrupa federasyonunun oluşturulması yönündeki ilk somut temelin atılmasını sağlayacaktır.
Fransız Hükümeti, belirlenen hedeflerin gerçekleştirilmesini teşvik etmek için, aşağıdaki esaslara dayalı olarak müzakereler başlatmaya hazırdır: 
Ortak yüksek merciye verilecek görev, en kısa zamanda üretimin modernize edilmesini ve üretim kalitesinin yükseltilmesini; kömürün ve çeliğin Fransız ve Alman pazarları ile diğer üye ülkelerin pazarlarına aynı şartlarla arz edilmesini; diğer ülkelere ihracatın ortaklaşa geliştirilmesini; bu sektörlerde çalışan işçilerin yaşam koşullarının eşit düzeye getirilmesini ve yükseltilmesini sağlamak olacaktır.
Bu hedeflere ulaşmak için, üye ülkelerin halihazırdaki üretimlerinin içinde bulunduğu çok farklı koşullar ve durumlar dikkate alınarak, bir üretim ve yatırım planının uygulanması, fiyatları eşit düzeye getirmek için dengeleyici mekanizmaların kurulması ve üretimin rasyonelleştirilmesini kolaylaştırmak amacıyla bir yeniden yapılandırma fonunun ihdas edilmesi gibi bazı geçiş dönemi tedbirlerinin alınması önerilmektedir. Kömür ve çeliğin üye ülkeler arasındaki dolaşımında her türlü gümrük vergisi derhal kaldırılacak ve bunların farklı nakliye ücretlerinden etkilenmemesi sağlanacaktır. Üretimin en yüksek verimlilikle daha rasyonel dağılımını kendiliğinden sağlayacak koşullar tedricen oluşturulacaktır.
Dağıtım ve ulusal pazarların kullanılması üzerinde kısıtlayıcı uygulamalar getirme ve yüksek kâr oranlarını muhafaza etme eğiliminde olan uluslararası kartellerin aksine; ortak yüksek merci, pazarların birleşmesini ve üretimin genişlemesini temin edecektir.
Yukarıda açıklanan temel ilkeler ve üstlenilen taahhütler, Devletler arasında imzalanacak ve onaylanmak üzere parlamentolara sunulacak olan antlaşmaların konusunu oluşturacaktır. Bu antlaşmaların uygulanmasına ilişkin ayrıntıları çözüme bağlamak için gerekli müzakereler, mutabakatla tayin edilen bir hakemin yardımıyla yürütülecektir. Bu hakem, varılan anlaşmaların öngörülen ilkelerle uyum içerisinde olup olmadığını tespit etmekle sorumlu bulunacak ve müzakerelerin kilitlendiği durumlarda hangi çözümün benimseneceğini kararlaştıracaktır. Uygulamadan sorumlu ortak yüksek merci, Hükümetler’in eşit oranda temsil esasıyla atayacakları bağımsız kişilerden oluşacaktır. Hükümetler’in mutabakatıyla bir başkan seçilecektir. Merciin kararları, Fransa, Almanya ve diğer üye ülkelerde uygulanma gücüne sahip bulunacaktır. Merciin kararlarına itiraz olanağının sağlanması için, uygun tedbirler alınacaktır.
Birleşmiş Milletler’in bir temsilcisi, merci nezdinde akredite edilecek ve yılda iki kez Birleşmiş Milletler’e rapor verecektir. Bu raporda, söz konusu yeni merciin çalışmaları hakkında bilgiler yer alacak, özellikle de merciin belirli hedeflerini gerçekleştirmedeki başarı düzeyi belirtilecektir.
Yüksek merciin kurulması, işletmelerin mülkiyet yöntemlerine hiçbir şekilde halel getirmeyecektir. Ortak yüksek merci, görevlerini yerine getirirken, Uluslararası Ruhr Mercii’ne verilen yetkileri ve Almanya’nın tabi olduğu her türlü yükümlülüğü, bunlar yürürlükte kaldığı sürece, dikkate alacaktır.

Robert Schuman – Time Dergisi Kapağında

Mehmet Mümtaz Tarhan

0

Avukat, siyasetçi ve spor yöneticisi Mehmet Mümtaz Tarhan 1908’de dünyaya geldi. İstanbul Erkek Lisesi’ni bitirdikten sonra Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesini kazandı ve 1930 yılında hukuk lisansı aldı.

Maliye Bakanlığında Kanunlar Müdürlüğü, İzmir Defterdarlığı, İstanbul İrat ve Servet Vergileri Müdürlüğü, Maliye Gelirleri Genel Müdürlüğü, Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü ve Sayıştay Başkanlığı görevlerinde bulundu. Gelirler Genel Müdürü iken Maliye Meslek Lisesi’nin kurulmasını sağladı. Neumark Komisyonu’nu kurarak gelir vergisiyle vergi usulleri kanunlarının hazırlanmasında yardımcı oldu. Tapu Meslek Lisesi ve İstanbul Kadastro Mühendisleri Yüksekokulu’nu kurdu.

18 Haziran 1952 – 7 Ekim 1952 arasında Türkiye Futbol Federasyonu Başkanı olarak görev yaptı. Gençlerbirliği Spor Kulübü’nün 10’uncu başkanlığını yürüttü.

1954’te Demokrat Parti (DP) listesinden An­kara Milletvekili seçilerek TBMM’ye girdi. Meclis’te Maliye Encümeni Başkanlığı yaptı ve 4. Menderes Hükümetinde Çalışma Bakanlığı görevinde bulundu.

Yasama görevinin sona ermesi üzerine 1957’de İstanbul valisi ve belediye başkanı oldu, bu görevi 29 Kasım 1957’de 11 Mayıs 1958 tarihine kadar devam ettirdi. Bu görevi sırasında her türlü oyun salonlarını kapattı ve şehrin temizliği için Tükürük Yasağı kuralını uygulamak için sıkı tedbirler aldı.

1950-1958 yıllarında Türk Eğitim Derneği‘nin başkanlığını yürüttü.

Kamu görevinden ayrıl­dıktan sonra 1959’da, bünyesinde Özel Tarhan Kolejinin de bulunduğu Tarhan Eğitim Kurumlarını kurdu.

27 Mayıs askeri darbesinden sonra Yassıada’da yargılandı ve beraat etti.

Türk Hukuk Kurumu tarafından hazırlanan Türk Hukuk Lügatı’nın hazırlanmasına katkıda bulundu.

Arttırma ve Eksiltme Kanunu Şerh ve İzahı(1940), Olgunluğumuzun Panoraması(1940), Medeni Kanun’un Genel Esasları(1947), Ölünceye Kadar Bakma Akti(1948), Akitler(1948), Mukayeseli Dünya Kadastrosu (1949) ve benzeri eserleri kaleme aldı.

18 Ocak 1970’te yaşamını yitirdi. İstanbul Zincirlikuyu Mezarlığı’nda toprağa verildi. Evli ve 2 çocuk babasıydı.

Mehmet Mümtaz Turhan, Akis Dergisi kapağında.

Evlilik Dışı Çocukların Tanınmalarını Kabule Yetkili Makamların Yetkilerinin Genişletilmesi Hakkında Sözleşme

0

Evlilik Dışı Çocukların Tanınmalarını Kabule Yetkili Makamların Yetkilerinin Genişletilmesi Hakkında Sözleşme, 14 Eylül 1961 tarihinde Roma’da imzalanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti, sözleşmeyi onaylayan kanunu 30 Nisan 1964 tarihinde kabul ederek 11 Mayıs 1964 tarihli Resmi Gazete‘de yayınlamıştır.

 

Evlilik Dışı Çocukların Tanınmalarını Kabule Yetkili Makamların Yetkilerinin Genişletilmesi Hakkında Sözleşme

Milletlerarası Şahsi Haller Komisyonu Üyesi olan Federal Alman­ya Cumhuriyeti, Avusturya Cumhuriyeti, Belçika Krallığı, Fransa Cumhuriyeti, Yunanistan Krallığı, İtalya Cumhuriyeti, Lüksemburg Büyük Dukalığı, Hollanda Krallığı, İsviçre Konfederasyonu ve Türkiye Cumhuriyeti hükümetleri, vatandaşlarının evlilik dışı çocuklarını, kendi ülkelerinde tanır gibi, diğer Akıd Devletler ülkelerinde tanımalarına müsaade olunması ve bu hususta gereken kolaylığın gösterilmesi arzusu ile hareket ederek aşağıdaki hükümlerde mutabakata varmışlardır.

Madde — 1

Bu Sözleşmeye göre, bir kişinin evlilik dışı bir çocuğun babası olduğunu beyan etmesine «nesepli tanıma» veya «nesepsiz tanıma» denir.

Bunlardan birincisinde, tanıma beyanında bulunan kimse ile tanınan çocuk arasında hukuki bir nesep bağı teessüs eder, ikincisinde ise böyle bir bağ teessüs etmez.

Madde — 2

Mevzuatı sadece nesepsiz tanımayı kabul eden Akıd Devletler ülkelerinde, mevzuatı nesepli tanımayı kabul eden diğer Âkıd Devletler vatandaşları nesepli tanıma yapabilirler.

Madde — 3

Mevzuatı sadece nesepli tanımayı kabul eden Âkıd Devletler ülkelerinde, mevzuatı nesepsiz tanımayı kabul eden diğer Akıd Devletler vatandaşları nesepsiz tanımada bulunabilirler.

Madde — 4

2 ve 3 üncü maddelerde tanıma beyanları mahallî kanunların tayin ettiği resmî şekilde şahsi haller memurları veya yetkili diğer makamlar tarafından kabul edilir. B u beyanlarda beyanda bulunan kişinin vatandaşlığının zikri gerekir. B u beyanlar, beyanda bulunan kişinin memleketinin yetkili makamı önünde yapılmış beyanlar değerindedir.

Madde — 5

2 ve 3 üncü maddelerde derpiş olunan beyanları. ihtiva eden ve bunları veren makamların mühür ve imzasını taşıyan belgelerin tasdikli örnek veya özetleri Akıd Devletler ülkesinde her türlü tasdikten muaftır.

Madde — 6

Bu Sözleşme onaylanacak ve onaylama belgeleri İsviçre Federal Konseyine tevdi olunacaktır. Federal Konsey, Âkıd Devletlerle Milletlerarası Şahsi Haller Komisyonu Genel Sekreterliğini, her onaylama belgesinin tevdiinden haberdar edecektir.

Madde — 7

Bu Sözleşme, yukardaki maddede bahis konusu edilen onaylama belgelerinden ikincisinin tevdiini kovalayan otuzuncu gün yürürlüğe girecektir.

Sözleşme, bunu sonradan onaylıyan her imzacı Devlet için, onaylama belgesinin tevdiini kovalayan otuzuncu gün yürürlüğe girecektir.

Madde — 8

Bu Sözleşme, her Akıd Devletin anavatan topraklarının bütününde kendiliğinden uygulanır.

Her Akıd Devlet, bu Sözleşme hükümlerinin anavatan dışı ülkelerinden bir veya birkaçında yahut milletlerarası münasebetleri kendisi tarafından sağlanan Devlet veya ülkelerde de uygulanacağını, imza, onaylama, katılma anında veya daha sonra, İsviçre Federal Konseyine yapacağı tebliğ ile beyan edebilecektir. İsviçre Federal Konseyi, her Akıd- Devleti ve Milletlerarası Şahsi Haller Komisyonu Genel Sekreterliğini, bu tebliğden haberdar edecektir. Bu Sözleşme hükümleri tebliğnamenin İsviçre Federal Konseyince alınmasını kovalayan altmışıncı gün, anılan tebliğnamede zikredilen ülke veya ülkelerde uygulanacaktır.

Bu maddenin 2 nci fıkrasındaki hüküm gereğince bir beyanda bulunmuş olan her Devlet daha sonra herhangi bir anda, İsviçre Federal Konseyine göndereceği bir tebliğ ile, bu Sözleşmenin beyannamede zikredilen Devlet veya ülkelerin bir veya birkaçında uygulanmasına son verildiğini beyan edebilir.

İsviçre Federal Konseyi, her Akıd Devleti ve Milletlerarası Şahsi Haller Komisyonu Genel Sekreterliğini, bu yeni tebliğden haberdar edecektir.

Sözleşmenin uygulanması, bahis konusu tebliğnamenin İsviçre Federal Konseyince alınmasını kovalayan altmışıncı gün bahis konusu ülkede son bulacaktır.

Madde — 9

Milletlerarası Şahsi Haller Komisyonu üyesi olan her Devlet bu Sözleşmeye katılabilir. Katılmak istiyen Devlet, bu niyetim, İsviçre Feder al Konseyine tevdi edilecek bir belge ile tebliğ eder. Konsey bu katılma belgesinin tevdiinde üye Devletler ile Milletlerarası Şahsi Haller Komisyonu Genel Sekreterliğini keyfiyetten haberdar eder. Sözleşme, katılan devlet için, katılma belgesinin tevdiini kovalıyan otuzuncu gün yürürlüğe girer.

Katılma belgesinin tevdii, ancak bu Sözleşmenin yürürlüğe girmesinden sonra mümkün olabilir.

Madde — 10

Bu Sözleşme değişikliğe tabi tutulabilir.

Değişiklik teklifi İsviçre Federal Konseyine yapılır. Federal Konsey de keyfiyeti Akıd Devletlerle Milletlerarası Şahsi Haller Komisyonu Genel Sekreterliğine tebliğ eder.

Madde — 11

Bu Sözleşme, 7 nci maddenin 1 inci fıkrasında yazılı tarihten itibaren on yıllık bir süre için muteberdir.

Sözleşme, fesih ihbarı olmadıkça, on yıldan on yıla kendiliğinden yemlenir.

Fesih ihbarı, keyfiyetten diğer bütün Akıd Devletlere ve Milletlerarası Şahsi Haller Komisyonu Genel Sekreterliğine bilgi verecek olan İsviçre Federal Konseyine, sürenin bitiminden en az altı ay evvel yapılmış olmalıdır.

Fesih keyfiyeti, sadece fesih ihbarında bulunan devlet hakkında hüküm ifade eder. Sözleşme diğer Akıd Devletler için yürürlükte kalır.

Usulüne uygun olarak yetkilendirilmiş olan ve imzaları aşağıda bulunan temsilciler Sözleşmeyi imzalamışlardır.

14 Eylül 1961 günü Roma’da, İsviçre Federal Konseyi arşivlerine tevdi olunmak üzere bir nüsha halinde düzenlenmiş olup aslına uygunluğu onaylı birer kopyası diplomatik yolla her Âkıd’a Devlet ve Milletlerarası Şahsi Halle r Komisyonu Genel Sekreterliğine gönderilecektir.

Ümit Kocasakal

0

Prof. Dr. Ümit Kocasakal, 11 Mayıs 1966 tarihinde Köln’de doğmuştur. Babası, 1964 yılında Almanya’ya göç eden ilk kuşaktandır. Kocasakal, baba tarafından Sinop, anne tarafından ise Gümülcine göçmenidir. Almanya’da doğduktan sonra eğitimini Türkiye’de almasını sağlamak için İstanbul’a dedesi ve babaannesinin yanına gönderilmiş, ilkokulu Büyükdere Mehmet İpgin İlkokulu’nda okumuş, Galatasaray Lisesi’nin sınavlarına girmiş ve yatılı öğrenci olarak okumaya hak kazanmıştır. Sekiz yıl süren hazırlık, ortaokul ve liseyi Galatasaray Litesi’ni (Mektebi Sultani) 1986 yılında bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni kazanmış, hukuk fakültesini bitirdikten sonra İstanbul Barosu‘na bağlı olarak bir süre serbest olarak avukatlık yapmıştır. Zorunlu askerlik görevi sırasında askeri savcılık yapmıştır.

Ümit Kocasakal’ın Mesleki Yaşamı

Kocasakal, okul sonrasında “İkinci babam” dediği Profesör Dr. Köksal Bayraktar’ın avukatlık ofisinde staj yapmış ve avukatlık mesleğine başlamış, iki yıl avukatlık yaptıktan sonra askerlik görevini 1993 yılında 8’nci Kolordu Komutanlığı’nda Askeri Savcı olarak görev yapmıştır. Askerlik sonrası bir yıl yeniden avukatlık yaptıktan sonra Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde ceza hukuku asistanı olarak atanmıştır.

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde 1996 yılında yüksek lisansını ve aynı Enstitüde 2000 yılında doktorasını tamamlamış, 2001 Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesinde yardımcı doçent olmuştur. 1998 yılında doktora tez çalışmasını yapmak üzere Marsilya’ya gitmiş, 2001 yılında “Kara para aklama suçu” konulu teziyle doçent ve Fakülte Kurulu üyesi olmuştur. 2005 yılında Avrupa Birliği Ceza Hukukunun Esasları adıyla önemli bir eser yazmış ve Galatasaray Hukuk Fakültesi, Ceza ve Ceza Usul Hukuku Anabilim Dalı Başkanı olmuştur.

İstanbul Barosu’na başkanlık yapan Mehmet Durakoğlu ve Ümit Kocasakal, 2013 yılı 5 Nisan Türkiye Avukatlar Günü vesilesiyle yapılan basın açıklaması sırasında birlikte

Sivil Toplum Çalışmaları, Aldığı Ödüller ve Siyasal Yaşamı

Kocasakal, Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyeliği, İstanbul Barosu Yönetim Kurulu Üyeliği, İstanbul Barosu Başkanlığı, Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi (TMOK) spor hukuku komisyonu üyeliği ve Türk Ceza Hukuku Derneği (TCHD) yönetim kurulu üyeliği gibi bir çok görev üstlenmiş, sivil toplum çalışmalarında aktif olarak yer almıştır.  17.01.2018 tarihinde Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanlığına adaylığını açıklayacağını duyurmuştur.

Çok sayıda bilimsel makale, tebliğ ve sunum gerçekleştirmiş, yüzlerce televizyon programına katılmıştır. Odatv haber sitesinde düzenli olarak makaleleri yayınlanmıştır.

İyi derecede Fransızca bilen Kocasakal Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Ceza ve Ceza Usul Hukuku Ana Bilim Dalı Başkanı olarak öğretim üyeliğini sürdürmektedir.

Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hatice ÖZDEMİR KOCASAKAL ile evli olup iki çocukları bulunmaktadır.

2011 yılında, “Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) ve Çağdaş Gazeteciler Derneği (ÇGD) Eskişehir Şubelerince ‘Yılın Demokrasi ve Hukuk Savaşçısı’ ödülünü kazanmıştır.

İstanbul Barosundaki Görevleri ve Başkanlığı

Birçok üniversitede dersler veren Ümit Kocasakal 2004 ve 2006 döneminde İstanbul Barosu İnsan Hakları Merkezi Başkanı olarak görev yapmış, 2008 ve 2010 döneminde İstanbul Barosu Yönetim Kurulu üyeliği, 2010-2012, 2012-2014 ve 2014-2016 dönemlerinde ise İstanbul Barosu Başkanlığı yapmıştır. 2010 yılı kasım ayında yapılan İstanbul Barosu seçimlerinde Önce İlke Çağdaş Avukatlar Grubunun başkan adayı olarak seçimi kazanmış, 2012 ve 2014 yıllarında yapılan seçimlerde de oylarını artırarak ve % 65 oranında oy alarak yeniden başkan seçilmiştir.

İstanbul Barosu Yönetim Kurulu üyeleri ile birlikte “Balyoz Planı” davasına bakan İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi ve Konya Barosu Başkanlığı’nın hakkında yaptığı adli yargılamayı etkilemeye teşebbüs iddiasıyla suç duyurusu sonucunda Silivri Cumhuriyet Başsavcılığı’nca başlatılan soruşturma kapsamında “yargı görevi yapanı etkilemeye teşebbüs” suçundan yargılanmış ve beraat etmiştir. İstanbul Barosu genel kurulu bu dava nedeniyle olağanüstü toplanmış, Kocasakal, “Askeri savcılık, avukatlık, öğretim üyeliği hayatım oldu. Tek sanık olmam eksikti, onu da tamamlamış olduk” demiştir. 

İstanbul Barosu Başkanı Ümit Kocasakal’ın baro merkezinde kullandığı makam odası 2 Ocak 2013 tarihinde kurşunlanmış, dışarıdan ateş edilen bir silahtan çıkan mermi Kocasakal’ın makamının bulunduğu 7. kattaki odasının tavanını delerek masasına isabet etmiş, masadan seken mermi koltuğa saplanmıştır.

Ümit Kocasakal’ın Eserleri 

Prof. Dr. Ümit Kocasakal’ın, “Depreme bağlı yapı hasarları sonucu meydana gelen ölüm ve yaralanma hallerinde yüklenicinin ceza sorumluluğu”, “İnşaatçıların deprem hasarlarından doğan sorumlulukları ile hasarlı binaları onarma ve güçlendirme yolları”, “Karapara demokrasiye tehdit”, “Soykırım ve yasalar”, “Ölüm orucunda bulunan tutuklu ve hükümlülere yapılabilecek rıza dışı müdahalenin hukuka uygunluğu sorunu”, “Yeni Fransız ceza kanununda genel hatlarıyla cezalar sistemi”, “Suç artışındaki neden CMUK değildir”, “Kadın ve erkek aynı hükme tabi olmalıdır, Zina suçu ile ilgili görüşler”, “Tarikat, şeyh, nikah (TCK 237. madde kapsamında resmi nikah olmaksızın dini nikah yapma eyleminin irdelenmesi”, “Karayollarında denetimin caydırıcılığı”, “Trafik suçları ve cezalar” “Sanığın korunması”, “Organize suçluluğa karşı İtalyan mevzuatı”, “Terörle mücadele yasası”, “Yüksek ceza caydırıcı olabilir”, “Avrasya feribotu eylemcileri yanlış değerlendiriliyor”, “Ceza hukukunda itiyad” başlıkları ile tez, bilimsel makale ve yazıları yayınlanmıştır.

Kocasakal, mesleki kitaplardan oluşan büyük bir kütüphaneye sahip olduğunu ancak kitapları içinde en çok çizgi romanları sevdiğini açıklamış; vermiş olduğu bir röportajda şunları söylemiştir: “Galatasaray Lisesi’ne sekiz yıl yatılı okudum. Derslerin dışındaki zamanlarda vakit geçmek bilmiyordu. Ben de çizgi romanlara merak saldım. Öncelikle Zagor, Kaptan Swing ve Mr. No gibi kitapların abonesi oldum. Her çıkan kitabı alıyor ve biriktiriyordum. Zamanla o kadar çoğaldı ki, dolaplarıma sığmaz oldu. Okuldaki başka dolaplarda saklıyor, evci olduğumda da eve taşıyordum. Okulda hiç yakalanmadım. Yıllar içinde yüzlerce kitabım olmuştu. İyi bir koleksiyona sahip oldum.”

Ümit Kocasakal

“Avrupa Birliğinin Mali Çıkarlarının Korunmasına İlişkin Ceza Hukuku Kuralları”, “Avrupa Birliği Ceza Hukukunun Esasları”, “Suçu Bildirmeme Suçları” ve “2010 Anayasa Değişiklikleri Çerçevesinde Yargı Bağımsızlığı” isimli kitapları yayınlanmıştır.

Suçu Bildirmeme Suçları

“Bilindiği üzere suç, kriminolojik açıdan toplumsal düzeni hukuk düzenindeki diğer ihlallere göre daha fazla bozan, güvenlik duygusunu sarsan, bireyleri endişeye sevkeden bir olgudur. Bu açıdan suçla mücadele tüm ülkelerde toplum bakımından önemsenmekte ve devletlerden talep edilmektedir. Bireyler, cezalandırma hakkını devlete devretmiş oldukları için; suçları ve cezalarını belirlemek, bu çerçevede suç ve suçlulukla mücadele etmek, suçu önlemek, işlendiğinde ise faillerini bulup cezalandırmak, bu şekilde toplumsal düzeni ve barışı sağlamak ve suç ile bozulduğunda da yeniden tesis etmek devletin görevidir. Bu açıdan kural olarak bireyin suçların önlenmesi ve suçlulukla mücadele bakımından bir görev veya yükümlülüğü bulunmamaktadır.

Devlet bu görevini temelde kolluk ve adli teşkilatı aracılığı ile yerine getirir. Bununla birlikte bir çok hukuk sisteminde (ve bu arada hukukumuzda) devletlerin, suçla mücadele bakımından bireylere, ceza tehdidi altında bireylere bilgisi dahilindeki bazı suçları, belirli şartlara bağlı olarak yetkili makamlara bildirme yükümlülüğü getirdiği görülmektedir.

Esasen bir hak olan suçu ihbar etmenin, bu şekilde ceza tehdidi altında bir yükümlülük haline getirilmesi, bir yandan felsefi, etik, zaman zaman anayasal sorunlara yol açmakta, diğer yandan bu yükümlülüğü düzenleyen normatif düzenlemeler yapısal özellikleri nedeniyle bir çok hukuki sorun yaratmakta, bir çok eleştiriyi de beraberinde getirmektedir.  Hukukumuzda da, özel yasalarda da suçun bildirilmesi ile ilgili olarak çeşitli hükümler yer almakla birlikte temel olarak bu yükümlülük; tüm fertler bakımından TCK. 278, kamu görevlileri bakımından TCK. 279 ve sağlık mesleği mensupları bakımından ise TCK. 280.maddede düzenlenmektedir. Bu çalışmamızda, belirtilen maddelerin unsurları, yarattıkları hukuki sorunlar, birbirleriyle olan ilişkileri mukayeseli hukuktan da yararlanılarak ele alınmaktadır. Her çalışma biraz eksik, her tamam biraz yarıdır. Bu çalışma ile hepimizin koruyucusu, ekmek ve su gibi ihtiyacımız olan hukuka küçücük bir katkı yapabilmişsem ne mutlu bana…”  Prof. Dr. Ümit KOCASAKAL

Avrupa Birliğinin Mali Çıkarlarının Korunmasına İlişkin Ceza Hukuku Kuralları

“Çalışmada Corpus Juris’in gerek 1997 gerekse 2000 versiyonu çevirisinin yapılması sonucunda okuyucuya bu alanda ortaya çıkan gelişim ve değişimi başından itibaren izleme ve değerlendirme olanağı sağlanmaya çalışılmıştır. Ayrıca bu konuda bazı ceza hukukçuları tarafından kaleme alınan değerlendirmeler de çevrilerek böyle bir düzenlemenin nedenleri ve gerekçeleri hakkında da bilgi edinilebilmesi amaçlanmıştır. Avrupa Birliğine aday bir ülkede, hukukçuların, hukuki alanda meydana gelen bu önemli gelişmeden haberdar olması için yapılan bu çeviri mutlaka edinmeleri gereken bir başucu kitabıdır.”

 

2010 Anayasa Değişiklikleri Çerçevesinde Yargı Bağımsızlığı

“Türkiye, 2010 yılını Anayasa değişikliklerini tartışmakla geçiriyor… Yeni Anayasa; eşitlik, kişisel verileri isteme hakkı, yurtdışına çıkma özgürlüğü, çocuk hakları, toplu iş sözleşmesi, sendika kurma hakkı gibi önemli değişiklikler içeriyor. Ayrıca Askeri yargı, adalet hizmetlerinin denetimi, Anayasa Mahkemesinin kuruluşu, HSYK’nın yapısı hakkında ise tartışmalı değişiklikler sunuyor. En sıcak tartışmaların Anayasa Mahkemesi ile Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun üzerinde yoğunlaştığı açıkça görülebilir. Tüm bu konuları tartışmak amacıyla, Türk Ceza Hukuku Derneği, Kültür Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Ceza Hukuku Araştırma Merkezi (CEHAMER) ve Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza Hukuku Kriminoloji ve İnsan Hakları Merkezi ile bir atölye çalışması hazırladı. Atölye çalışmasının sonucunda derlenen kitapta; çok değerli hukukçuların konu hakkında görüş ve yorumlarını, Anayasa Mahkemesi ve HSYK’nın yeni oluşumunun karşılaştırmalı hukuk açısından değerlendirilmesini bulabilirsiniz. Çeşitli ülkelerin Yüksek yargı organlarının durumu hakkında örneklerin sunulduğu çalışma konu hakkında sorulara cevap verecektir.”

Halkın Demokrasi Partisi Kapatma Kararı

0

Halkın Demokrasi Partisi(HADEP), 11 Mayıs 1994’te kurulmuş, Anayasa Mahkemesi tarafından 13 Mart 2003 tarihinde kapatılmış, kapatma kararı Resmi Gazetenin 19 Temmuz 2003 tarihli sayısında yayınlanmıştır.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının açtığı davada Halkın Demokrasi Partisi’nin(HADEP) devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiği anlaşıldığı ileri sürümüş, Anayasa Mahkemesi tarafından aynı gerekçeyle ve Anayasa’nın 68. ve 69. maddeleri ile 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. ve 103. maddeleri gereğince temellli kapatılmasına karar verilmiştir.

Beyan ve eylemleriyle Parti’nin kapatılmasına neden olan  üyelerinden; Murat BOZLAK, Hikmet FİDAN, Kemal  BÜLBÜL, Kemal OKUTAN, Kudret GÖZÜTOK, Eşref ODABAŞI, Recep DOĞANER, Mehmet SATAN,Hamit GEYLANİ, Mehmet Selim OKÇUOĞLU, Hayri ATEŞ, Hasan DOĞAN, Mehmet YÜCEDAĞ, Arif ATALAY, Hüseyin DURAN, İsmail MİNKARA, Hamza ABAY, Yılmaz AÇIKYÜZ, Muharrem BİLBİL (BÜLBÜL), Serhat İNAN (İMAN), Güven ÖZATA, Bedir ÇETİN, Hacı PAMUK, İsmail TURAP, Abuzer ARSLAN, Rıza KILINÇ, Şükrü KARADAĞ, Ramazan SERTKAYA, Mehmet Mansur REŞİTOĞLU, Hediyetullah ÜLGEN, Mehmet Emin BAYAR, Süzan (Suzan) ERDOĞAN, Halime KÖKLÜTAŞ, Mehmet YARDIMCIEL, Şemistan AĞBABA, Zeki KILIÇGEDİK, Sakine BERKTAŞ, Hasan YILDIRIM,Beser KAPLAN,Hıdır BERKTAŞ, Sabri SEL,Ferhat AVCI,  Yaşar UÇAR, Ali GELGEÇ,Veysel TURHAN ve  Abuzer YAVAŞ hakkında siyasi yasaklar getirilmiş, beş yıl süreyle bir başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve denetçisi olamayacaklarına karar verilmiştir.

ANAYASA MAHKEMESİ KARARI

 Esas Sayısı:1999/1 (Siyasî Parti Kapatma)

Karar Sayısı:2003/1

Karar Günü:13.3.2003

Resmi Gazete tarih/sayı:19.07.2003/25173

 DAVACI : Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı

DAVALI: Halkın Demokrasi Partisi

DAVANIN KONUSU: Halkın Demokrasi Partisi’nin, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı eylemlerin odağı haline geldiği ileri sürülerek Anayasa’nın 68. ve 69. maddeleri ile 2820 sayılı “Siyasi Partiler Kanunu”nun 78., 79., 80., 81. ve 82. maddeleri uyarınca kapatılmasına karar verilmesi istemidir.

I- DAVA

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın 29.1.1999 günlü, SP.60.Hz. 1999/37 sayılı iddianamesi şöyledir:

Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesinde açılan bazı davalara ilişkin iddianamelerin içerikleri ve bu iddianamelerin düzenlenmesine esas olan somut delillerden, Halkın Demokrasi Partisi (HADEP)’in, Anayasa’mızın ve 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun, parti kapatılmasına neden oluşturacak pek çok hükmünü ihlal ettiği açıklıkla anlaşılmaktadır.

Şöyle ki:

Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığının 16.3.1998 gün ve 53 sayılı iddianamesinde: (Anayasanın l. maddesinde “Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir’ hükmüyle devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu vurgulanmıştır. Türkiye Cumhuriyetinin niteliklerinin sayıldığı 2. maddesinde “Toplumun huzuru milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde insan haklarına saygılı Atatürk Milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan demokratik laik ve sosyal bir hukuk devleti” olduğu belirtilmiştir.

Anayasanın başlangıç hükmünde “Topluca Türk vatandaşlarının milli gurur ve iftiharlarında milli sevinç ve kederlerde, milli varlığa karşı hak ve ödevlerde, nimet ve külfetlerde ve millet hayatının her türlü tecellisinde ortak olduğu, her Türk vatandaşının Anayasadaki temel hak ve hürriyetlerde eşitlik ve sosyal adalet gereklerince yararlanarak milli kültür, medeniyet ve hukuk düzeni içinde onurlu bir hayat sürme ve maddi ve manevi varlığını geliştirme hak ve yetkisine doğuştan sahip olduğu, hiçbir düşünce ve mülahazanın, Türk milli menfaatlerinin, Türk varlığının devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının,Türklüğün tarihi ve manevi değerlerinin Atatürk milliyetçiliği ilke ve inkılapları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği…” kuralı kabul edilmiştir.

Anayasanın 3. maddesinde yer alan “Türkiye devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir. Bayrağı şekli kanunda belirtilen beyaz ayyıldızlı albayraktır. Milli marşı İstiklal Marşıdır, başkenti Ankara’dır.” hükmüyle Cumhuriyetin niteliklerinin sayıldığı 2. maddesiyle 1. maddesinin “değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez” Anayasa hükümleri oldukları, Anayasanın 4. maddesi hükmüdür.

Devletin birliği ülkenin ve milletin bölünmez bir bütün olduğu ilkesi, Anayasanın en temel hükümlerindendir. Anayasaya ülkenin ve milletin birliğini bölünmezliğini sağlamaya yönelik daha birçok hüküm konmuştur. Anayasanın 5. maddesi ”Devletin temel amaç ve görevleri Türk milletinin bağımsızlığı ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini… korumak…” 13. maddesinde Anayasa’da yer alan “…temel hak ve hürriyetler devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün… korunması amacı ile… kanunla sınırlanabilir.” 14. maddesinde Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak… veya din, ırk, dil ve mezhep ayrımı yaratmak amacıyla kullanılamazlar. Bu yasaklara aykırı hareket eden ve başkalarını bu yolda teşvik veya tahrik edenler hakkında uygulanacak müeyyideler kanunla düzenlenir.” Hükümleri Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü korumak amacıyla kabul edilmiş, Anayasa hükümleridir.

Anayasanın 14/2 maddesinde kabul edilen kural uluslararası hukukça da benimsenmiştir. Türkiye’nin de imzaladığı “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 10/2 maddesi “Kullanılması vazife ve mesuliyeti tazammun eden bu hürriyetler bir toplulukta zaruri tedbirler mahiyetinde olarak milli güvenliğin, toprak bütünlüğünün… sağlanması için ancak ve kanunla muayyen merasime, şartlara tahditlere ve müeyyidelere tabi tutulabilir” kuralıyla temel hak ve hürriyetlerin kullanılmasının kanunla sınırlanabileceğini ve müeyyide konacağını kabul etmiştir.

Yine Anayasa’nın 27/2 maddesi bilim ve sanatı yayma hakkının, Anayasanın 1. 2. 3. madde hükümlerinin değiştirilmesini sağlamak amacıyla kullanılamayacağı, 28. maddesinde “Basın hürriyetinin sınırlanmasında Anayasanın 26-27. maddeleri” hükümlerinin uygulanacağı, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü tehdit eden… her türlü haber ve yazıyı yazanlar ve bastıranlar, başkasına verenlerin” bu suçlara ait kanun hükümleri uyarınca sorumlu olacaklarını, 30. maddesinde Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü aleyhine işlenmiş bir suçtan mahkum olma halinde kanuna uygun şekilde basın işletmesi olarak kurulan basım evi ve eklentilerinin zapt ve müsadere edilebileceği, işletmekten alıkonabileceği 42/son maddesinde Türkçe’den başka hiçbir dilin eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına anadilleri olarak okutulamayacağı ve öğretilemeyeceği kuralları kabul edilmiştir.

Anayasanın siyasi partilerle ilgili 68/4 maddesinde “Siyasi Partilerin tüzük ve programları ile eylemleri, Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne…, aykırı olamaz hükmü kabul edilmiş, bu hüküm 69/6 maddesinde ki “Bir siyasi partinin 68. maddenin 4. fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına ancak onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince tespit edilmesi halinde karar verilir.” hükmüyle kuvvetlendirilmiştir.

Anayasa da yer alan bu hükümlerin amacı devletin birliğini, ülkenin ve milletin bütünlüğünü korumaktır. Anayasanın 11. maddesi uyarınca “Anayasa hükümleri yasama, yürütme ve yargı organlarını idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır… “Siyasi partiler ve parti yöneticileri faaliyetlerinde Anayasa ve yasalara uymak zorundadır. Aksi halde hukuki meşruiyetlerini kaybederler.

Anayasada ırkçılık kabul edilmemiş reddedilmiştir. Anayasada kabul edilen Atatürk Milliyetçiliği ırkı değil Türk vatandaşlığını esas alır. Atatürk’te bir konuşmasında İstiklal Savaşını yapan bugünkü Türkiye Cumhuriyeti sınırları içindeki bütün vatandaşların Türk olduklarını belirtmiştir. Anayasanın 66. maddesi “Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı herkes Türktür” hükmünü koymuştur. Anayasada Türk vatandaşları arasında hiçbir ayrım yapılmamış, hiçbir ırka, aileye ayrıcalık ve üstünlük tanınmamıştır. Anayasanın başlangıç hükmünde “Her Türk vatandaşının bu Anayasada ki temel hak ve hürriyetlerden eşitlik ve sosyal adalet gereklerince yararlanarak milli kültür medeniyet ve hukuk düzeni içinde onurlu bir hayat sürdürme ve maddi ve manevi varlığını bu yönde geliştirme hak ve yetkisine sahip olduğu” belirtilmiş. Anayasanın 10. maddesinde de “Herkes dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetmeksizin kanun önünde eşittir. Hiçbir kişiye, aileye, zümreye ve sınıfa imtiyaz tanınamaz” hükmü kabul edilmiştir.

Anayasanın açık hükümlerine rağmen sanıklar devamlı olarak ayrı bir ırk, ayrı bir halk oldukları, ayrı dilleri, ayrı kültürleri ve ayrı yurtları olduğu, temalarını işleyerek PKK’nın siyasi kanadı olduğu aşağıda gösterilecek delillerle anlaşılan HADEP içinde Türkiye’nin milli birliğini toprak bütünlüğünü bozacak faaliyetlerde bulunmuşlardır.

HADEP, PKK İLİŞKİLERİ

Anayasa ve yasalara göre kurulan HADEP’in faaliyet ve söylemlerinin terör örgütü PKK’nın faaliyet ve söylemleriyle aynı paralellerde olduğu gözlenmiştir:

1997 yılı Ağustos ayı sonlarında gündeme gelen “Musa Anter barış treni olayında PKK yöneticileri ile HADEP yöneticilerinin aynı paralelde konuştukları aynı temayı işledikleri,

Brüksel-Diyarbakır-Brüksel güzergahı arasında düzenlenen “Musa Anter” barış treni adı verilen organizasyonun PKK’nın Türkiye ve Avrupa’da kendi güdümündeki kuruluşlarla birlikte organize ettiği, amacın oluşturulacak dünya kamuoyu baskısı ile Türkiye’yi PKK ile barışa mecbur etmek olduğu, trenin 26 Ağustos 1997 günü Brüksel’den hareket etmesinin, hareketinden bir gün önce Brüksel’de bir barış mitingi düzenlenmesinin kararlaştırıldığı trenin kapasitesinin 600 kişi olmasının, trene medya çalışanları için faks, telefon ve diğer elektronik iletişim araçlarıyla teçhiz edilmiş bir vagon tahsis edilmesinin, l Eylül de İstanbul’da olmasının yol boyunca Almanya’nın Köln ve Mains şehirleriyle Avusturya’nın başşehri Viyana ile, Bulgaristan’ın başşehri Sofya’da miting düzenlenmesinin ve mitingler de PKK’nın görüşü doğrultusunda barış treninin amacı, Doğu ve Güneydoğu Anadolumuzda cereyan eden olaylarla ilgili PKK’yı destekler bilgi verilmesinin kararlaştırıldığı barış trenine bütün hayatı Türkiye’yi bölmek için uğraşmakla geçmiş Musa Anter’in adı verildiği ve trenine Musa Anter barış treni dendiği,

Organizasyonu düzenleyenlerden “Halkların Birliği İçin Hannover Çağrısı” grubu başkanı Hans Brauscheidf’in medyaya organizasyonunun amacının “Avrupa adına Kürt halkının barış ve demokrasi taleplerini Türkiye’de, Balkanlarda basın ile halk ve kuruluşlarla yapılacak doğrudan görüşmeler ve lobi çalışmaları yolu ile iletileceği, amaçlarının savaşın durdurulması ve Kürt-Türk halklarının birlikteliği sağlamak olduğu” sözleriyle açıkladığı,

HADEP Genel Merkezi tarafından il ve ilçe başkanlıklarına gönderilen genelgeyle barış treninin tanıtılması kurum ve kişilerden trenin desteklendiğine dair imza toplanması ve bu imzaların İstanbul’da bulunan tren organize komitesine gönderilmesi, barış için bildiri, afiş, el ilanı verilmesi, söyleşiler yapılması talimatı verildiği, Dosyada mevcut barış treni ile ilgili bilgilerden:

  1. a) HADEP Genel Merkezinin 1-7 Eylül barış etkinlikleri ve Musa Anter Barış Treni hakkında il başkanlıklarına yolladığı 15.8.1997 günlü HADEP Genel Başkan Yardımcısı Mehmet SATAN imzalı dosyada mevcut genelge sureti,
  2. b) “Şimdi Barış Zamanı” başlıklı HADEP amblemli “Bu treni kaçırma 29 Ağustos’ta Sirkeci’de buluşalım” yazılı, “Halklarımıza” başlıklı, “Brüksel’den kalkıp l Eylül’ de Diyarbakır’a gelecek olan Musa Anter Barış Treni 31 Ağustos akşamı Malatya’da olacaktır” yazılı KESK, İHD, Halkevleri, HADEP, ÖDP, EMEP imzalı dosyada mevcut gazete ilan suretleri kapsamından anlaşılmıştır.

Türkiye’nin zamanında müdahalesi ile barış treninin Türkiye’ye gelmesinin engellendiği, Musa Anter barış treninin gelmesinin engellenmesinden sonra PKK’nın yayın organı MED Televizyonun da 22.8.1997 günü Zülküf GÜNAY’ın hazırladığı programda konuşan Şemdin SAKIK’ın (parmaksız ZEKİ) “…Şimdi bugün biz yine barış çağrılarımızı yeniliyoruz. Generaller, Başbakan, Bakanlar barış çağrımıza karşılık vermiyor, yine barış treni Avrupa’dan çıkıp Türkiye içinden Kürdistan’a gelecek. Bunun amacı Kürt sorununu barışçıl çözümle halletmek. Ama sizde biliyorsunuz; Türk devleti bütün dışardaki dostlarını da devreye sokarak bu barış treni karşısında engel oluşturuyor. Bir planları da trenin yerine ulaşmaması biz bu konuda bir tren değil iki tren çıkarttık. Şimdi eğer barış treni yerine ulaşmazsa savaş treni yerine ulaşacaktır. Yani Türkiye sağır ve dilsiz olarak bu meseleyi kapatmasın bugün biz ne durumdayız, düşman ne durumda bu göz önündedir. Turizm bölgeleri de bu savaşta hedefimizdir.” dediği.

MED Televizyonunda yayınlanan Mahir SAYIN’ın sunduğu ve PKK’nın başı Abdullah Öcalan’ın telefonla katıldığı panelde:

“Çok iyi açığa çıktı ki en barışçıl bir adım da atsak bu Türkiye’deki gerçekten tam bir kendisine özgü vakıa olan insanlıkla çağdaş hiçbir ulusal demokratik değerle alakası olmayan ve gerçekten konukların da biraz da hayretlerine giden en mütavazi bir adımı bile bir meydan savaşı gibi, işte batıdan Sevr geliyor, batıdan terör geliyor diyorlar inanılmaz birşey bu. Hemen şunu burada vurgulamalıyım ki, peki sen bu kadar yıkıcı silahı nereden alıyorsun’…Yalnız bir Almanya’nın verdiği silah miktarını söyleyebilir misiniz’ Britanya’dan, Fransa’dan, Almanya’dan aldığın destekle Anadolu’yu kaç tane halka ne kadar kültüre mezar ettin ve bunların hepsinin treni batıdan gelmedi mi’… Şimdi Kanther’in (Almanya İçişleri Bakanı) burada ki tavrı bize belki ilginç ve çarpıcı gelmiştir. Alman İçişleri Bakanlığı muhtemelen belki PKK propagandası olabilir diyor, bu adam korkunç bir tip, trenin PKK propagandası ile ne alakası var. Bu anlamda bir tren senin babanın malı da değil. PKK’nın propagandası olup olmaması seni ne diye ilgilendiriyor’ Sen Türkiye’nin politikasının İçişleri Bakanı mısın’ Türkiye’nin sorunu sana mı düşüyor’ Bunu biraz aydınlatmak gerekiyor. Neden bu adam Almanya’yı bırakıyor’ Almanya da PKK avı, PKK yasağı yetmediği gibi Türkiye’yi de sözüm ona terörist trenden korumak istiyor…” dediği.

MED Televizyonun da yayınlanan PKK’nın kurduğu sürgünde Kürt Parlamentosu üyeleri Ali YİĞİT ve Mahmut KILINÇ’ın katıldığı sunuculuğunu Maşallah ÖZTÜRK’ün yaptığı panel isimli programa HADEP İstanbul il başkanı Hikmet FİDAN’ın PKK’nın öncülüğünde organize edilen Musa Anter barış treni organizasyonu ile görüşlerini;

“Öncelikle bu ülkede 13 yıldır sürmekte olan bir savaşı hatırlatmak isterim. Bu savaşta toplam 3500 köy boşaltılmıştır. Ayrıca gerek Türk gerekse Kürt olan binlerce kişi hayatını kaybetmiştir. 5000 kişi toprağından göçmüştür. Bu kirli savaş sadece Kürt meselesi değildir. Bu dünya üzerinde yaşayan tüm insanların sorunudur. Bütün bunlara rağmen sona ermesi gereken kirli bir savaş yaşanıyor… Biz kardeşçe özgün bir yaşam içinde barış istiyoruz. Bu noktada barışseverler de kalıcı bir barışa taraftar olarak İstanbul’a gelmiş bulunuyorlar… Biz barış istiyoruz. Devletin de konuya bu şekilde yaklaşmasını bekliyoruz. Yetmiş yıldır baskı yapılıyor. Biz bunun doğru yol olmadığını söylüyoruz. Gelin beraber kardeşçe yaşayalım diyoruz. Yani biz pazar günü orada olacağız tüm halk orada, olacaktır. Bu barışın sağlanacağına inanıyorum. Ben inanıyorum ki l Eylül Dünya Barış günü Kürt ve Türk halkı için büyük bir bayram olacak… Kürt halkı savaş değil daima barış isteyen taraftır. Bugüne kadar büyük bedeller ödedi” sözleriyle açıkladığı.

30.8.1997 günü MED Televizyon haber yayınında yine İstanbul HADEP il Başkanı Hikmet FİDAN’ın canlı telefon bağlantısında barış treni organizasyonu ve barış girişimcileri ile ilgili;

“Yarın Kadıköy meydanın da barış heyetinin Diyarbakır’a uğurlamak için saat 12.00’de tüm barışseverler bütün parti teşkilatı orada bulunacak… Başta Kürt halkı olmak üzere Türkiye’de yaşayan herkes emekçiler, yurtseverler… bu savaşın son bulması gerektiğine inanıyorlar. Artık kalıcı bir barış, Kürt sorunu barış, demokratik siyasal düzenin getirilmesini istiyor. Bu tren Brüksel’den kalkıp Amed’e gidecek. (Diyarbakır’a PKK lıların dediği gibi Amed diyor.) Bunun için çok önemli fırsat değerlendirilmeli… Avrupa’dan yola çıkan değişik yerlerden gelen barış elçilerini Amed’e uğurlamak üzere yarın Kadıköy meydanın da bulunmalarını istiyoruz, bekliyoruz, çünkü bu ülkede yaşayan herkesin çıkarı buradadır” dediği…

MED televizyonunda yayınlanan haber panel gibi açıkoturum programlarının zaptedildiği teyp ve video kasetlerin dosyada mevcut çözümlerinden anlaşılmıştır.

PKK’nın girişimleri ile düzenlenen Musa Anter Barış Treni organizasyonun asıl amacı PKK’yı Türkiye Cumhuriyeti karşısına savaşan taraf olarak çıkarmak ve PKK’ya hukuki bir şahsiyet kazandırmaktır. Şimdiye kadar PKK’nın ve PKK’ya bağlı kişi ve kuruluşların buna benzer birçok teşebbüsü olmuştur. Terör örgütü PKK Türkiye Cumhuriyeti Devletinin karşısında muhatap olacağı taraf olamaz. Yargıtay kararlarında PKK Türk Ceza Kanunu 125. maddesinde yazılı suçu işleme için kurulmuş illegal silahlı çetedir. Kurulduğundan itibaren PKK amacına ulaşmak ve adını duyurmak için kanlı Terör eylemleri gerçekleştirmiş, eylemleriyle savunmasız binlerce vatandaşımızın hayatına son vermiştir. PKK’nın hayatına son verdiği Kürt asıllı vatandaşlarımızın sayısı pusuya düşürmek ve pusu kurmak suretiyle şehit ettiği polis ve asker sayısından fazladır. PKK, terör eylemlerinden başka gelir temin etmek amacıyla eroin ticareti de yapmaktadır.

Zaman zaman ateşkes ilan ettiğini yani terör eylemlerine ara verdiğini ilan eden PKK Avrupa ve Türkiye’de kendisine bağlı kişi ve kuruluşlara barış istediği propagandasını yaptırmakta ve yapmaktadır. Barış için, PKK’nın devlet tarafından hukuken tanınması istendiği gibi; tabii olarak PKK, terör eylemlerine son vermek için devleti bölünmeye götürecek birtakım siyasi isteklerde de bulunacaktır. HADEP Musa Anter Barış treni organizasyonu hadisesinde devleti bölünmeye götürecek bazı siyasi neticeler elde etmek için PKK ile eylem ve amaç birliği içinde hareket etmiştir.

AÇLIK GREVLERİ:

PKK Cezaevlerinde de örgütlenmeye gitmiştir. PKK’nın1995 yılında gerçekleştirdiği 5 kongresinde cezaevi faaliyetleri ile ilgili PKK’nın merkez komitesinden bir üyenin de içinde bulunduğu veya merkez komitesine bağlı büronun yönlendirmesi ve denetimi altında çalışan bir “Zindan Komisyonu” kurulması, komisyonun zindan örgütlenmesini denetlemek, zindan da PKK’nın hakimiyetini sağlamak ve cezaevlerindeki birikimi dışarıda ki mücadele alanlarının hizmetine sunmakla sorumlu ve yetkili kılınmasına, tutuklu ailelerinin örgütlendirilip örgütsel faaliyetlere kanalize edilmesine karar alınmıştır.

Siirt Cezaevinde tutuklu ve hükümlü bulunan PKK militanlarının başlattıkları ve o tarihte devam eden açlık grevlerine destek vermek için 6.1.1998 günü Siirt HADEP il binasında.

1998 yılı Ocak ayında HADEP Şişli ve Ümraniye teşkilat binalarında.

Erzurum ve Nazilli cezaevlerinde bulunan tutuklu ve hükümlü PKK militanlarının başlattıkları açlık grevlerine destek vermek ve Temmuz genelgesini protesto etmek için 11.1.1998 günü mahkum yakınları ve onları destekleyen 20 kişilik grubun Bursa HADEP il merkezi binasında.

PKK militanlarının devam eden açlık grevlerini desteklemek için HADEP Antalya il merkez binasında ve Eskişehir HADEP il merkez binasında.

Erzurum Cezaevinde süren açlık grevine destek vermek için HADEP Adana il binasında ve Balıkesir HADEP il binasında açlık grevine gidildiği, HADEP’le ilgili toplanan dosyada mevcut bilgilerden anlaşılmıştır.

PKK hükümlü ve tutukluların cezaevlerinde başlattıkları açlık grevleri tamamen PKK örgütünün organize ettiği örgütsel faaliyetlerdir. HADEP yöneticileri PKK ile aynı amaca yönelik olarak bu örgütsel faaliyetlere iştirak etmişlerdir.

BASIN AÇIKLAMALARI :

24 Aralık 1995 milletvekili genel seçimlerinden önce 15 Aralık 1995 günü PKK yine tek taraflı ateşkes ilan etmiş yani terör eylemlerine bir süre ara vereceğini duyurmuştur. PKK’nın 15 Aralık’ta bir süre için terör eylemlerine ara vereceğini ilan etmesi ile ilgili İçel il başkanı Veli AYDOĞAN yaptığı basın açıklamasın da:

“…Bu ülkede halkların kardeşliği, barış ve demokratik hakları için herşeyini ortaya koyan Kürt halkının gencecik insanlarının da katledildiği, köylerinin haritadan silinerek adeta açlığa mahkum edilmekte ve yaşadıkları bölgede anlatmaya – dilin varmayacağı dünyada eşi benzeri görülmemiş bir kirli savaş politikası sürdürülmektedir… Bu talihsiz şiddet politikası tüm toplumsal muhalif güçlerin barış çaba ve istemlerine rağmen geliştirilmektedir. Özellikle barış ve halkların kardeşliğine önemli bir gelişme sağlayabilecek PKK’nın ilan ettiği tek taraflı ateşkes değerlendirilmemektedir… Bu kirli savaşın cezaevine taşınılma çabalarına yöneliktir. Bu uygulamalara son verilmeli ve benzeri uygulamaların son bulması için Diyarbakır Cezaevinde başlatılarak içerde ve dışarda yayılan açlık grevlerine destek olmak amacıyla Mersin’de tutsak aileleri tarafından başlatılacak olan süresiz üç günlük dönüşümlü açlık grevini destekliyor ve tüm demokrat kamuoyunu bu konuda duyarlılığa davet ediyoruz” dediği.

HADEP İstanbul il kadın komisyonunun anneler günü sebebiyle “Kamuoyuna ve İnsanlığa Çağrımızdır” başlıklı duyurusunda.

“…Bugün kan gölü haline getirilmeye çalışılan coğrafyamızdan yaşadıklarımız kelimelerle ifade edilmesi zor olan bir vahşetin akıl almayacak şekilde sürdürüldüğü savaş kurallarının hiçe sayıldığı ve sivillerin hedef olarak görüldüğü bir savaş yaşamaktayız. Can güvenliğinin olmadığı insanların gözler önünde alınıp, kaybedildiği ve çoğu zaman da intihar ettiği gerekçesiyle yapılan şiddet insanlığa bu şekilde kabul ettirilmeye çalışılıyor… Savaşın bir tarafı yani Kürt halkının temsilcileri, onurlu demokratik ve siyasi hakların tanınması temelinde bir barışa hazır olduklarını defalarca ortaya koymalarına rağmen kirli savaş bittiğinde kendilerinin saltanatlarının biteceğini bilen savaş tacirlerinin bu iktidar olduğunu biliyoruz… Kadınlarımızın gözü yaşlı kalmasını ve kirli savaşın bir parçası olmasını istemiyoruz. Türk ve Kürt emekçilerinin boğazından kesilen ekmeğin çocuklarımızdan alınan harçların bizlere kurşun gözyaşı ve kan olarak dönmesini istemiyoruz.

Bugün için 15 Aralık’tan beri uzatılan barış elini tutalım, barış çığlıklarına kulak verelim bu barışı lekeleyecek provokasyonlara karşı bir olalım. Bu anlamda kendisini insan olarak nitelendiren herkesin sürdürülen kirli savaşa karşı çıkmasını istiyoruz… Savaşın sürmesine seyirci kalmakta bir insanlık suçu olup, bu suçtan kurtulmanın yolu vahşete uğrayan Kürt halkının sorunlarının çözümü için en azından kendi vicdanlarının rahatlatmak ve kendilerine uzanan barış insanca…” dendiği

Tarsus ilçe başkanı Murat KORKMAZ’ın yaptığı basın açıklamasında.

“Ülkemizin bir bölgesinde 11 yıldır oluk gibi kan akıyor… ancak bir süre önce ülkede yapılan genel seçimler öncesi savaşan taraflardan birisi 15 Aralık’ta tek taraflı bir ateşkes ilan ettiği, ateşkesin yanıt bulması içinde ülkemizin insan hakları savunucuları ve aydınları demokrasi güçleri barış girişimcileri çeşitli panel ve toplantılar düzenlediler… Ancak ülkenin içinde bulunduğu durumu düzeltmek için seçimler öncesi çeşitli vaatlerde bulunan başta da Kürt sorunu konusunda önemli adımlar atacağını söyleyen anayol hükümeti çok acıdır ki halkları kandırmaktan başka birşey sergilemiyorlar… Son Güneydoğuda yapılan operasyonlar tek taraflı ilan edilen ateşkesin bozulması için ve kirli savaşın boyutlanmasıdır… Ülkemizdeki demokrasi güçlerinin kalıcı barışın sağlanması için çaba sarfetmeye çağırıyorum” dediği.

Terör örgütünün başı Abdullah ÖCALAN’ın 15 Aralık 1995 günü terör eylemlerine bir süre ara vereceğini duyurması ile ilgili HADEP genel başkam Murat BOZLAK’ın 10.4.1996 günü basın açıklamasında:

“Onbinlerce gencin ölümüne, ülkenin ekonomik ve siyasal krize sürüklenmesine neden olan savaşın son operasyonlarla tırmandırılması toplumda gelişen barış umudunu zedelemiştir.

15 Aralık 1995 tarihinde PKK tarafından ilan edilen tek taraflı ateşkes bugüne değin sürdürülen operasyon ve provokasyonlara rağmen devam ettirilmektedir… Tek taraflı da olsa ateşkesin yarattığı olumlu ortam iyi değerlendirilmeli savaş değil barış ve demokratikleşme doğrultusunda ciddi adımlar atılmalıdır. Halkın yararı barışta ve demokratikleşmededir. Daha fazla can kaybı olmadan mevcut olumlu ortam bozulmadan hükümeti başlatılan operasyonları derhal durdurmaya davet ediyoruz” dediği.

HADEP’le ilgili toplanan bilgilerin bulunduğu dosyada mevcut basın açıklamaları suretlerinden bellidir.

Dosyada mevcut diğer basın açıklamaları da incelendiğinde HADEP yöneticilerinin basın açıklamalarının tamamen PKK örgütünün istek ve amaçları doğrultusunda olduğu ve HADEP in PKK’ya bağımlı olduğu anlaşılır.

Terör örgütü PKK’nın başı Abdullah ÖCALAN’a suikast girişiminde bulunulduğu haberinin duyulmasından sonra gazetede yayınlanan “Halklarımıza” başlıklı duyurusunda, “PKK genel başkanı sayın Abdullah ÖCALAN’a karşı girişilen bombalı suikast girişimini kınıyoruz. Halkların eşitlik, özgürlük ve kardeşlik özlemlerine yapılan bir saldırı olarak değerlendiriyoruz.” dendiği, duyuruyu imzalayanlar arasında HADEP İstanbul il başkanı Hikmet FİDAN ve yine HADEP İstanbul il başkanlığını yapan Mahmut SAKAR, HADEP Ankara il yönetim kurulu üyesi Nur Hayat ALTAN, HADEP Genel başkan Yardımcısı Osman ÖZÇELİK de vardır. Duyuruda kullanılan “halkların eşitlik, özgürlük ve kardeşlik özlemlerine karşı yapılan bir saldırı…” ifadesinden HADEP yöneticilerinin Abdullah ÖCALAN’ı Kürt özgürlüğünün sembolü olarak gördükleri bu itibarla Abdullah ÖCALAN’a karşı girişilecek bir taarruzun halkların özgürlük özlemlerine yapılan bir saldırı olarak kabul ettiklerini ve kamuoyuna açıklama yaptıklarını gösterir.

HADEP’in yaptığı toplantılarda mitinglerinde şenliklerinde çok sayıda ERNK ve ARGK, Pankart ve flamalarının açıldığı gözlenmiştir.

HADEP Çağlayan teşkilâtının 21.3.1997 günü düzenlediği mitingde HADEP parti bayrakları ile birlikte PKK (ERNK) bayrağını taşındığı, HADEP İstanbul il teşkilatının 1997 yılında İstanbul Abdi İpekçi Spor Salonunda düzenlediği Nevroz kutlamalarında üzerinde “PARTİ PKK ORDU ARGK, CEPHE ERNK, GENÇLİK YCK” pankart açıldığı mitingde ve nevroz gecesinde çekilen ve dosyada mevcut fotoğraflardan anlaşılmıştır.

İstanbul Bağcılar HADEP İlçe binasında eğitim çalışmalarının yapıldığı salonda ERNK bayrağının asılı olduğu,

Dosyada mevcut Bağcılar HADEP teşkilat binası eğitim salonu fotoğrafından anlaşılmıştır.

Tokat kırsal kesiminde güvenlik kuvvetlerimizce girdiği silahlı çatışmada öldürülen DHKP/C militanı Adnan ŞEKER’in İstanbul’da yapılan cenaze törenine PKK örgütünün militanlarının da katıldığı cenaze töreninde ERNK bayrağı ve ARGK flamalarının taşındığı aynı cenaze törenine ERNK bayrağı ve ARGK flamaları altında HADEP İstanbul il başkanı Mahmut ŞAKAR’ın da katıldığı,

Cenaze töreninde çekilen ve dosyada mevcut fotoğraflardan anlaşılmıştır.

DHKP/C örgütünün terör eylemlerinde PKK’ya destek veren dostu örgütlerden olduğu Tokat ve Sivas kırsalında DHKP/C ile PKK çetelerinin birbirlerine yardım etlikleri bilinmektedir. PKK militanları dost bir örgütün öldürülen militanının cenaze törenine katılmışlar, hem DHKP/C örgütüne dostluklarını göstermişler hem de çektikleri ERNK bayrakları ve ARGK flamaları ile PKK’nın propagandasını yapmışlardır. Aynı cenaze törenine HADEP İstanbul il başkanı Mahmut ŞAKAR da katılmıştır. Mahmut ŞAKAR HADEP İstanbul il başkanı ve aynı zamanda PKK örgütü elamanıdır.

YAKALANAN PKK MİLİTANLARININ HADEP İLE İLGİLİ BEYANLARI:

Karakocan Borçatı Jandarma Karakoluna kendiliğinden teslim olan PKK örgütü üyesi Sakine DAĞISTAN beyanında.

“2 Mayıs 1995 tarihinde HADEP Kartal Samandağ belde teşkilatına katıldığını burada yapılan propaganda sonucu Kürt milliyetçisi ve devrimcisi olduğunu sonunda HADEP’in desteklemiş olduğu PKK terör örgütünü” benimsediğini silahlı mücadeleye katılmak için kırsala çıkmaya karar verdiğini bu maksatla İstanbul’dan ayrıldığını ancak yolda hatasını anlayarak kendiliğinden teslim olduğunu” söylediği

Silahlı çete PKK’nın sair efradı olmak suçundan yakalanan Bektaş NERGİZ’in beyanında:

“Abim Ali NERGİZ halen Kocaeli Gebze ilçesi HADEP ilçe başkanlığını yapmaktadır… Bana HADEP parti binasında kal burada özgür halk dergisini, gündem gazetesini partimizin çıkartmış olduğu Gençlik dergilerini oku takip et partimiz içerisinde bulunan örgütsel içerikli kitaplardan oku, Kürtçe kasetler dinle MED TV’yi izle partimize gelen giden kişilerle görüş, konuş onlardan fikirler al PKK örgütü hakkında bilgi edin, ben Gebze ilçesinde 2 seneye yakındır HADEP parti ilçe başkanlığı yapmaktayım. Bu süre içerisinde partimize gelen gençleri PKK terör örgütüne kazandırarak o gençleri ilişki kurduğum örgüt mensupları aracılığı ile silahlı faaliyetler göstermeleri üzere kırsal alana gönderdim. Bizler de Kürdüz. Kürdistan devletinin kurulması için Kürt ailelerinden en az bir kişi PKK terör örgütüne girerek faaliyet göstermektedir… Gençlik Komisyonunda üye olan kişiler ve Memduh isimli kişi tarafından da bütün Kürt halkını Kürdistan devletinin kurulması, Kürt halkının tam olarak sömürülmekten kurtulup, özgür bir devlet olup, kendi bayrağı ve toprağında rahat ve refah bir hayat sürdürmesi için canla başla Türkiye Cumhuriyet Devletine karşı silahlı olarak mücadele başlattıklarını ve bu mücadeleden başarılı bir şekilde çıkacaklarını vurgulayarak örgütün propagandasını yapıyorlardı. Ben de edinmiş bilgiler ve bana yapılan propagandalar sonucu örgüt adına silahlı olarak faaliyet göstermek üzere kırsal alana çıkmaya karar verdim…” dediği.

PKK’nın sair efradı olmak suçundan yakalanan Fersande GÖKTIMAR’ın beyanında:

“…Sorejkot adlı örgüt mensubu bana Çukurova Üniversitesi içerisinde çalışma yapabileceğini, ayrıca HADEP içerisinde bulunan gençlik komitelerinden örgüte eleman temin edebileceğini söyledi, bu konularla ilgili Sami isimli örgüt mensubunun bana her türlü yardımı gösterebileceğini… Çukurova Üniversitesi içerisinde ve HADEP bünyesinde bulunan Gençlik komitelerinde çalışmalara başladım. HADEP Yüreğir ilçe Gençlik Başkanlığını yapan Mehmet Murat TEKTAŞ isimli şahısla örgütün kırsal alanına eleman temin etmek amacıyla ve HADEP gençliği üzerinde daha etkili propaganda yapmak amacıyla tanıştım… Mehmet Murat TEKTAŞ bana gelerek kendisinin denetiminde üç örgüt mensubu bulunduğunu ancak üç kişiyi örgütleyebildiğini söyledi…” dediği.

PKK’nın sair efradı olmak suçundan yakalanan Edip KAYNAR’ın beyanında:

“Bu parti ilk kurulduğu yıllarda çeşitli adlar altında faaliyet gösterdi. Son olarak da HADEP adı altında faaliyet göstermektedir. Ancak bu parti Ali FIRAT (K) Abdullah ÖCALAN’ın talimatları doğrultusunda hareket eden legal bir partidir. Genellikle parti üyeleri PKK terör örgütü sempatizanıdır. HADEP binalarında PKK terör örgütüne yönelik propagandalar sonucu örgüte katılan örgüt mensupları, örgüt içerisinde çoğunluktadır. Bende Bingöl HADEP il binası içerisindeki propagandalardan etkilenerek terör örgütüne katıldım” dediği.

Silahlı çete PKK’nın sair efradı olmak suçundan yakalanan Bahattin CESUR beyanında:

“…Bu şahıs beni Adana HADEP il binasına götürdü, iki-üç gün buraya birlikte gittik. O sıralarda cezaevlerinde bulunan solcu, PKK’cı örgüt mensupları adına açlık grevi başlatmıştım. HADEP il teşkilat başkanı Süleyman KILINÇ ve yardımcısı olduğunu bildiğim Fesih isimli şahıs açlık grevinin yapılması için örgütleme yapıyorlardı… bu kasetlerde de görüyorsunuz. Sizler Kürt gençlerisiniz Kürt davasına sahip çıkmalısınız. Bunun için de kırsalda ve metropollerde üzerinize düşen görevleri yapmalısınız… Buna benzer propagandalar Özgür Halk Bürosunda bulunanlar. Mezopotamya Kültür Derneği ve HADEP il binasında buraya gelen Üniversiteli gençler ve HADEP ve diğer dernek ve yayın organlarında çalışan eleman kadroları tarafından yapılmaktaydı…” dediği,

Sakine DAĞISTAN, Bektaş NERGİZ, Fersande GÖKTIMAR, Edip KAYNAR ve Bahattin CESUR’un dosyada mevcut ifade suretlerinden anlaşılmıştır.

Sakine DAĞISTAN, Bektaş NERGİZ, Fersande GÖKTIMAR, Edip KAYNAR ve Bahattin CESUR’un beyanları rastgele seçilmiş beyanlardır. HADEP’le ilgili bilgilerin toplandığı. EK 1, EK 2, EK 3 numaralı dosyalarda mevcut PKK’nın sair efradı olmaktan yakalanan çok sayıda PKK militanın beyanları incelendiğinde bu militanların da ilk eğitimlerini HADEP teşkilat binalarında aldıkları bu binalarda görevli militanların dersleri ile yine binalarda mevcut özgür halk gibi PKK’nın legal yayınları ile illegal yayınlarını okumak suretiyle beyinlerinin yıkandığı. Türkiye Devleti düşmanlığı ve özgür Kürdistan hayaline şartlandıkları. Türk Devletine karşı silahlı mücadele vermek için kırsala çıkmaya hazır hale getirildikleri anlaşılır.

HADEP’le ilgili toplanan ve yukarıda anlatılan delillerden HADEP’in tamamen illegal PKK örgütünün kontrolünde ve güdümünde bir kuruluş olduğu PKK’nın çok önem verdiği, cepheleşme faaliyetlerini HADEP vasıtasıyla organize ettiği anlaşılır.

OLAY

Diyarbakır DGM. Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 1997/3299-3184 Hz. ve karar numaralı 30.12.1997 günlü yetkisizlik kararı ve eklerinin Başsavcılığımıza intikalinden sonra yaptırılan tahkikat sonucunda:

10.2.1998 günü HADEP Genel Merkezinde yapılan arama genel merkezin eğitim toplantı salonunda parti eğitim komisyonu üyesi olan İhsan DURUKAL’ın hazır olduğu, salonda mevcut masa üzerinde İhsan DURUKAL’a ait bir deri çanta olduğu, çantanın içi boşaltıldığında içinden;

1- Abdullah ÖCALAN’ ın yazdığı 19.YY. dan günümüze Kürdistan Gerçeği ve PKK harekatı isimli kitap,

Toplumlar Tarihi isimli 133 sayfa fotokopi edilmiş notlar,

Yine Toplumlar Tarihi isimli notlar,

PKK’nın Parti tarihi başlıklı 160 sayfa fotokopi yazı,

Kürdistan’da Sanatın İşlevi ve Devrimci Bir Roman Taslağı başlıklı 238 sayfa fotokopi edilmiş yazı bulunduğu,

Eğitim salonunda bulunan kara tahta üstü üzerinde tebeşirle “Ape Musa Eğitim devresi 4” yazısının yazılmış olduğu,

Giriş katında bulunan depo olarak kullanılan odada Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesince toplatılmasına karar verilen “Barış Kardeşlik ve Demokrasi Dileği İle” yazısı bulunan 450 adet HADEP amblemli 1998 yılına ait takvim, basın bürosu odasında hemen tamamı yasaklanmış özgür Halk Eğitim dizisine ait dergiler, Özgür Halk dergileri, Yaşamda Özgür Kadın dergisi, Öncü Yurtsever dergileri, Özgürleşen Yurtsever Gençlik dergileri, Jujin ve Rewşen dergileri, Çağdaş Zülfikar, Yeni Zülfikar, Alternatif Sosyalist dergileri, Genel Başkan Murat BOZLAK’ın odasında Ali FIRAT’ın (Abdullah ÖCALAN) yazdığı Kürdistan’da Kişilik Sorunu isimli kitap, Seracettin KIRCI’nın yazdığı “Eşa HADEPE Jana Amede” isimli kitabı ile “Aydınlar ne diyor Kürt sorunu” isimli kitap ve başka kitaplar, Genel Sekreter Hamit Geylani’nin odasında Yalçın KÜÇÜK’ün El Kitabı isimli kitabı, Abdullah ÖCALAN’ın Kadın ve Aile Sorunu isimli kitabı ve başka dokümanlar, Genel Başkan Yardımcısı Mehmet SATAN’ın odasında Ali FIRAT’ın (Abdullah ÖCALAN’ın) yazdığı Kürdistan’da Kişilik Sorunu isimli kitabın bir cildi, Memduh Mahmut UYAN’ın “Gerilla Kartal” isimli kitabı ve başka dokümanların bulunduğu,

10.2.1998 günlü arama tutanağı kapsamıyla,

10.2.1998 günü HADEP Genel Merkezi’nde yapılan aramada bulunan yukarıda yazılı dergi, kitap gibi dokümanların incelenmesinde,

9 sayfadan ibaret “Kürdistan Tarihi” başlıklı, ders hocası olarak İhsan DURUKAL’ın ders tarihi olarak 15.1.1998 Perşembe ve 16.1.1998 Cuma günlerinin gösterildiği, fotokopi edilmiş ders notları,

6 sayfa Toplumlar Tarihi başlıklı birinci sayfasının köşesinde DURUKAL yazılı ders notları,

7 sayfadan ibaret Türkiye Ekonomisi başlıklı, ders hocası olarak Ali Rıza YURTSEVER’ in ders günü olarak 21.1.1998 Çarşamba ve 22.1.1998 Perşembe günlerini gösterdiği ders notları,

Yurtseverlik başlıklı 6 sayfalık kimin tarafından yazılı olduğu belirlenmeyen,

Kürt Tarihi başlıklı 27 sayfalık doküman bulunduğu

10.2.1998 günlü tespit tutanağı kapsamından:

İhsan DURUKAL’ın çantasında Abdullah ÖCALAN’ın yazdığı 19 YY. dan günümüze Kürdistan Gerçeği ve PKK Harekatı isimli kitap, Toplumlar Tarihi isimli 130 sayfalık fotokopi edilmiş doküman, Toplumlar Tarihi isimli diğer notlar PKK’nın Parti Tarihi başlıklı 160 sayfalık fotokopi edilmiş yazı, Kürdistan da Sanatın İşlevi ve Devrimci Bir Roman Taslağı başlıklı 238 sayfalık fotokopi edilmiş yazıdan başka Eğitim görmeye gelmiş kişilere ait özgeçmiş raporları, sınıfta oturma şeklini gösterir isimlerin yazılı olduğu kroki, Gönül SAYGIDEĞER imzalı noterde hazırlanmış vekaletname, Genel Sekreter Faysal ÖZÇİFT imzalı KESK başlıklı Ş.Urfa Cumhuriyet Başsavcılığına hitaben yazılmış Urfa Cezaevinde yatan şahıslarla görüşme talebi, Kamu Emekçileri Konfederasyonu başlıklı Basına ve Kamuoyuna hitaben yazılmış açıklama bulunduğu,

10.2.1998 günü saat 15.40’da yapılan inceleme ile ilgili tutulan inceleme ve tespit tutanağı kapsamından anlaşılmıştır.

Ders hocası olarak İhsan DURUKAL’ın gösterildiği Kürt Tarihi başlıklı ders notlarında,

“….Kürt Tarihi ile ilgili belge ve arşivler ya imha yada çok gizli olarak saklanmıştır. Elde olan bilgiler ise tümüyle yabancı kaynaklardan ve su götürür bilgilere dayanır. Kürt sözcüğü 1989 yılına kadar söylem ve yazımı yasaktır. Ne ilginçtir ki Türk Subay Akademilerinde 3 yıllık bir süreçle sürekli olarak Kürt Tarihi okutulmaktadır. Kendi gerçeğini kendisi bilmek istiyor. Yani düşmanı görmek ve tanımak istiyor… Aslında Türk kelimesi hakaret anlamına gelir bir şekilde, mesela, Osmanlının son dönemlerinde Devlet işlerinin iyi gitmediğini gören yönetim. Araştırmacılara nedenini sormuşlar, araştırmacılar ise “Eskiden Devletin işleri iyi gidiyordu, ama ne zaman ki devlet yönetimine Hamamcılar, Tellaklar ve Türkler alındı o zaman devletin işlevi kötüleşti diyorlar.” dendiği,

Ali Rıza YURTSEVER’in 21.1.1998 çarşamba günü verdiği ders notlarında Türk Ekonomisinin Kürdistan Ekonomisine etkileri başlığı altında,

  1. a) Kürt Coğrafyası ucuz hammadde deposudur.

Kürt Coğrafyası ucuz iş gücü deposudur.

Kürt Coğrafyasında sanayi tesisi yoktur.

Kürt Coğrafyasında tarım çökertilmiştir.

  1. e) Kürt Coğrafyasında sermaye birikimi yoktur.

Doğuda kurulan enerji tesisleri batı sanayisi içindir. Bunun temel fonksiyonu bölgeyi sadece aydınlatmak için kullanılırken, batıda tesislerin çalışması içindir.

GAP PROJESİ: Bunun asıl amacı geniş ve verimli toprakların batıya çekilmesidir. Fakat gözden kaçan bir olay ise, GAP’ın bulunduğu toprakların % 90’ını yabancı işadamları ve sermaye grupları almıştır. Bunu 3 maddede toplayalım:

1- İşadamları pamuk ekip batıdaki sanayi için hammadde oluşturur.

2- Yabancı işadamları ise burayı 20 yıl sonra endüstri alanı olarak düşündüğü için,

3- Burada ise karşımıza ilginç bir neden çıkıyor. Bu toprakları yabancılara satarken daha sonra olası bir Kürt Cumhuriyeti karşısında, yabancı devletlerin holdinglerine dokunması halinde devleti yabancı devletlerle bozuk ilişkilere sokuyor… Türk Devleti tüm bunlarla Kürtleri bütünüyle tüketici bir toplum haline getirmiştir.” dediği.

Yine 22.1.1998 Perşembe günkü derste Ali Rıza YURTSEVER’indir. Türkiye’nin 1980-1987 yıllarında Kürt Coğrafyasında uyguladığı ekonomik modelleri, sonuçları, Türkiye’nin idari yapısı özelleştirme ve yeni dünya düzeni üzerinde durduktan sonra,

“Geçen sayfadaki 6 madde böyle oluşmaktadır:

1- Kültür Emperyalizmi dayatılıyor.

2- Umutsuzluk, çaresizlik dayatılıyor.

3- Şiddet, baskı süreci tırmanıyor.

4- Irkçılık, militarizm egemen kılmıyor.

5- Yoksulluk, sefalet yaygınlaştırılıyor.

6- Tüketim, reklam çılgınlığı.

Yeni dünya düzenine alternatif çözümler nedir’

Şimdi dersi bitirirken görülüyor ki Avrupa da ve diğer ülkelerde sürekli sosyal demokratlar iş başına gelirken bir sağa eğilim fırtınası da başlamıştır. Bölgemiz olan Ortadoğu’nun tüm kurtuluşu Kürt Ulusal Kurtuluş mücadelesine bağlıdır. Çünkü ABD hegemonyası bölgeyi fethetmiş bulunmaktadır. Bir dünya savaşında yapılan birçok devrim olmuştur. İki dünya savaşında da aynı olay gerçekleşmiştir. Ve de herşeyin tüm çözümü istemesek te bir dünya savaşıyla oluşabilir. Yani bir devrimle” dediği,

İhsan DURUKAL’ın Yurtseverlik konusunu anlattığı derste;

“Tarihte acı bir hikaye olarak Yahudilerin yurtlarından göç ettirilmelerinden sonra tüm dünya halklarının onlara lanetli bir halk olarak bakılıyor. Nedeni ise bir avuç yurdunun olmamasıdır. Bu hikayeden kendimize şu sonucu çıkartabiliriz. Kürtlerin yurdu atalarının olduğu Kuzey Avrupa değil, bugünkü Kürdistan’dır. Çünkü Kürtler buraya çok emek vermişlerdir.

Yurtseverlik aşiret sınırını aile bağını aşan bütün Kürdistan’a gönül bağı olana denir. Her isyan yurtsever olmadığı gibi her gerilla da yurtsever değildir. Çünkü yurtseverliğin gereğini yapması gerekir. Ayrıca yurtseverliğin üç önemli maddesi vardır. 1-Halk, 2-Yurt, 3-Sınıf sevgisi olmalıdır. Kısaca Kürdistan’daki Yurtseverlik konusu ise halk ve ulustan ayrı düşünülemez, çünkü doğa ve insana karşı mücadeleyi orada vermiştir. Ama yurtlarına bağlı kalanlar namus ve toprağını kültürünü geliştirmişlerdir. Cumhuriyet döneminde Kürtlere dayatılan doğduğun değil, doyduğun yer felsefesi artık savaşta taraf olmayı zorunlu hale getirirken hangi nedenle olursa olsun yardım eden korucunun iyisi veya kötüsü olmaz. Dediği; Dosyada mevcut HADEP Genel Merkezinde yapılan arama sırasında bulunmuş dokümanların arasından çıkan muhtemelen genel merkezde eğitime gelen bir öğrencinin tuttuğu fotokopi edilmiş ders notları bulgularından anlaşılmıştır.

HADEP genel merkezinde yapılan arama ve bulunan Yurtseverlik başlıklı matbaa harfleriyle hazırlanmış 6 sayfalık dokümanda HADEP’in Yurtseverlik konusundaki görüşlerinin anlatıldığı aynı dokümanın HADEP Eğitim komisyonu üyesi olan firari sanık İhsan DURUKAL’ın evinde yapılan aramada da bulunduğu, HADEP’in yurtseverlik konusunda;

“…Kürt halkının içinde bulunduğu konumu iyi irdelediğimizde görüyoruz ki herşeyden evvel bir kimlik ve yurtseverlik sorunu vardır… Eğer biz yurtseverliği halklara kavratabilirsek dolayısıyla partimiz kitle tabanı olan Kürt halkına yurtseverlik bağlamında yaklaşır, bunu da kavratırsak partimiz HADEP’in kitleyle bütünleşmesinde büyük oranda yol almış olacağız… tarih boyunca Kürtler sayısız halkların saldırılarıyla karşı karşıya geldikleri için zaman zaman geleneklerinde, dillerinde, kültürlerinde direnmişlerdir. Zaman zaman da baskılara boyun eğip tüm kimliksel haklarından vazgeçmiş bağlı oldukları kavimlerin kimlik yapısına bürünmüş, kendisinin olmayan başkalarının yurdunu benimsemeye onu zorla sevmeye itilmiş. Adeta ucube bir kişilik olarak teslimiyeti seçmişlerdir… Bütün bunlara rağmen kırıntıdan ibaret de olsa tamamıyla yok olup, gitmemiştir. Öylesine sağlıklı bir köke sahip ki en ufak bir müdahale ile serpilip gelişmiştir. 1970’lerin aşıldığı dönemler artık Kürtlüğün bir gerçeklik olduğu, yurtseverlik kavramı olduğu uğruna ölümün gerekli olabileceği bir olgu olması bıçak sırtında gibiydi. Yani ondan utanma ile bununla gurur duyma uyutulma ile hayatta kalmanın içice yaşadığı bir süreç yaşanıyor. Ancak 1974 sonrası ibrenin değiştiği, sahiplenmenin öze ulaşmanın önemi giderek anlam kazanıyordu…

12 Eylül Kürtlüğün yok edilişini de hedefleyen toplumsal vahşetlerin yaşandığı bir süreç olarak tarihe geçecektir. Çekilmez baskılarla birlikte sinme, gerilemelerle hatta teslimiyetin yaşandığı süreç olmanın yanında yurtsever değerlere sarılmanın da kararlıca yaşandığı bir tarihi süreçtir.

Onca yetmezliğin yaşanmış olması yanında çelikleşen nice yüreklerin de ortaya çıktığı, hatta hayatlarıyla vahşetin uygulandığı her mecrada karşı duruşun en onurlu göstergelere dönüştüğü yıllardır.

Nice destanlara nice başlangıçlara, nice ilklere, 1982 sonrası yıllarda imza atılmıştır. 1984’lerden günümüze gelen gerçekliğin temel katkıları bu süreçlerde konmuştur. Artık “kuyruklu Kürt” denme, mağara numarası sorma döneminden yurtseverlik adına ölünebileceği, kazanma adına yola çıkışın başarmadaki inatçı ısrarı başladığı zorunlu süreçlere geçilmişti. Ok yayından hedefine doğru yola çıkmış, ustasının inançlı imbiklerden süzülmüş kararlı elleriyle… özellikle daha düne kadar kendimizden utanır durumdan bugün gurur duyar duruma getiren mücadele ruhuna sahip çıkmalı, saygı duymalı ve bundan sonra da sürekliliği ve giderek hedefe varma konusunda yoğun bir çaba ve her türden bedel ödemeye hazır olmalıyız. Kendi kurumlaşmamızı yaratma konusunda kendimizi geliştirmeli, çağın tüm teknolojik nimetlerinden faydalanmalıyız. Geçmişimize ait tüm değerleri geleceğe taşımanın gelecek nesillere bırakmanın zorunluluğuna kendimizi inandırmalıyız.

Gerek kendi iç bütünselliğimizi sağlamak ve gerekse dünya insanlık tarihinin bize yüklediği görevlerden dolayı sağlıklı ilkeli kişilikli dostluklar edinmesini bilmeliyiz. Birlikte hareket ettiğimiz etnik düşünsel bir birleşenlerle sürekli dost olmalı, dayanışma içinde olmalı, haklarına kendimizin kadar sahip çıkmalıyız…

Bunun yolu da dayatmalara kapalı empoze edilmek istenen her türlü yabancı kültüre karşı duruş göstermesi ve kendi kültürel değerlerini geliştirmesinden geçer. Yeri geldiğinde değerlerinden kopartılmak istendiğinde topraksa toprağına, dil ise diline ve tüm kültürel gerçekliğine ölümüne bağlı olmasını bilmelidir. Yaşam boyunca gerektiğinde her türlü acıya katlanabilmeli, başkalarının çektiği acıyı yüreğinde hissetmelidir. Sadece hissetmekte değil, amacına ulaşmak yönünden yoğun bir çabanın sahibi olmalıdır.

Yıllardır süre gelen her türden baskı, sürgün, yurtsuzlaştırma, düzenle entegrasyon ve eritme politikalarına karşı yurtseverler olarak bize düşen en büyük görev örgütlenmek, mevcut örgütlülükleri güçlendirmektir…

İnsansızlaştırılmak amacıyla yakılan ve yok edilen coğrafyanın insanları bugün batı metropollerinde yeni varoşlar meydana getirmişlerdir. HADEP’e üye olarak görevimiz bu insanlara ulaşmak onların sorunlarına sahip çıkmak partimizin örgütlü şemsiyesi altına çekmektir… Göç eden insanlarımızın yabancılaşma ve başkalaşmaya meyil etmemeleri için kültürel etkinliklerle onlara gidebilmeliyiz.” sözleriyle görüşlerinin açıklandığı,

HADEP Genel Merkezinde yapılan aramada bulunan ve dosyada mevcut “Yurtseverlik” başlıklı dokümandan anlaşılmıştır.

“Yurtseverlik” başlıklı dokümana yansıyan görüşleri HADEP yöneticilerinin Anayasanın 3. maddesinde ifade edilen Türkiye Cumhuriyeti Devleti Ülkesi ve Milletiyle Bölünmez Bir Bütündür ilkesini çiğnediklerini Anayasanın 5. maddesine muhalefet olarak devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmaya yönelik siyasi faaliyetlerde bulunduklarını gösterir. HADEP Ankara il başkanlığı binasında yapılan aramada bulunan HADEP Merkez Gençlik komisyonu ve HADEP Merkez Yürütme Kurulu imzalı (Gençlik Komisyonları Çalışma Programı)’nda,

Anadilde eğitim (Kürtçe eğitim ve öğretim) hakkı için mücadele etmek bu istemi her Öğrenci-gençlik eyleminde (yazılı sözlü pankartı vs.) dile getirmek, Kürt gençliği ve çocuklarının kürtçe yayınlarını okuyup yazmaya, Kürtçe kurs ve programlara teşvik etmek (Yurtsever, Demokrat Kültür Kurumları bünyesinde) komisyonlarımızın görevi olmalıdır.” denmiştir.

HADEP’in Yurtseverlik konusundaki görüşlerinin açıklandığı metinde yer alan “12 Eylül kürtlüğün yok edilişin de hedefleyen toplumsal vahşetlerin yaşandığı bir süreç olarak tarihe geçecektir. Çekilmez baskılarla birlikte sinme, gerilemelerle hatta teslimiyetin yaşandığı süreç olmanın yanında yurtsever değerlere sarılmanın da kararlıca yaşandığı bir tarihi süreçtir. Onca yetmezliğin yaşanmış olması yanında çelikleşen nice yüreklerin de ortaya çıktığı hatta hayatlarıyla vahşetin uygulandığı her mezrada karşı duruşun en onurlu göstergelere dönüştüğü kararlı yıllardır. Nice destanlara nice başlangıçlara nice ilklere 1982 sonrası yıllarda imza atılmıştır. 1984’lerden günümüze gelen gerçekliğin temel katkıları bu süreçlerde konmuştur… Artık “kuyruklu Kürt” denme, mağara numarası sorma döneminden yurtseverlik adına ölünebileceği, kazanma adına yola çıkısın, başarmadaki inatçı ısrarın başladığı zorunlu süreçlere geçilmiştir. Ok yayından yola çıkmış, ustasından imbiklerden süzülmüş kararlı elleriyle” sözleri HADEP yöneticilerin PKK terör örgütünü eylemlerini benimsediğini PKK ile aynı amacı paylaştığını gösterir. 1984 yılı Ağustos ayında PKK örgütü Eruh ve Şemdinli baskınlarıyla ilk büyük eylemini gerçekleştirmiştir ve adını duyurmuştur. Metinde bu husus “nice destanlara nice başlangıçlara nice ilklere 1982 sonrası yıllarda imza atılmıştır. 1984’lerde günümüze gelen gerçekliğin temel katkıları bu süreçlerde konmuştur.” Sözleriyle anlatılmıştır.

HADEP Genel Merkezinde yapılan aramada bulunan muhtemelen bir öğrencinin tuttuğu fotokopi edilmiş, üzerlerinde verildiği günlerin tarihi ve ders hocalarının yazılı bulunduğu ders notları, HADEP’in PKK’nın siyasi kanadı, HADEP merkez yürütme kurulu üyelerinin de bu kanadın yöneticileri olduğunu gösterir. HADEP, Anayasa ve yasalara göre kurulmuş, ancak terör örgütü PKK’ya bağlı, PKK’nın görüşleri doğrultusunda faaliyet gösteren bir kuruluştur.

HADEP Parti Genel Merkezinde il ve ilçe teşkilat binalarında yapılan propaganda sözde eğitim çalışmaları ile Kürt asıllı vatandaşların beyni yıkanmakta Türk düşmanlığı aşılanan bu insanlar sözde Kürdistan’ı kurtarmak için kırsala çıkıp PKK çetelerine katılmaya hazır hale getirilmektedir.

Verilen derslerde, sözde Kürdistan’ın sömürüldüğü ve Türk düşmanlığı işlenmiştir. Ders hocalığını İhsan DURUKAL’ın yaptığı, Kürdistan tarihi dersinde İhsan DURUKAL “…Kürt tarihi ile ilgili belge ve arşivler ya imha ya da çok gizli olarak saklanmıştır. Elde olan bilgiler ise tümüyle yabancı kaynaklardan ve su götürür bilgilere dayanır. Kürt sözcüğü 1989 yılına kadar söylem ve yazımı yasaktır. Ne ilginçtir ki Türk Subay Akademilerinde 3 yıllık bir süreçle sürekli olarak Kürt tarihi okutulmaktadır. Kendi gerçeğini kendisi bilmek istiyor. Yani düşmanı görmek ve tanımak istiyor” demiştir.

Türk subay akademilerinde Kürt Tarihi diye bir ders belki de yoktur. Amaç Türklerin Kürtlere düşman olduğunu anlatmaktır. Türklerin Kürtlere düşman olduğuna inanan Kürt asıllı gençlerde elbette Türk asıllılara karşı Türk devletine karşı düşmanca duygular oluşacak ve bu şekilde milli birlik ve beraberlik duygusu yok edilmiş olacaktır.

Sanıklardan Ali Rıza YURTSEVER de derslerinde aynı amaçla hareket etmiştir. Türkiye Ekonomisi anlattığı derslerinde kendi deyişiyle Kürdistan’ın yani Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerimizin devlet eliyle kasten fakirleştirildiğini, batı bölgelerimizin doğu bölgelerimizi sömürdüğünü anlatmış, Türkiye’nin maddi ve manevi büyük fedakarlıklarla yaptığı ve tamamlamaya çalıştığı GAP projesi ile ilgili “bunun anlamı geniş verimli toprakların batıya çekilmesidir. Fakat gözden kaçan bir olay ise, GAP’ın bulunduğu toprakların % 90’ını yabancı iş adamları ve sermaye grupları almıştır… Bu toprakları yabancılara satarken, daha sonra olası bir Kürt Cumhuriyeti karşısında yabancı devletlerin holdinglerine dokunması halinde devleti yabancı devletlerle bozuk ilişkilere itiyor.”

Yani GAP’ta bir kısım topraklar yabancı holdinglere devlet tarafından kasten satılıyormuş. Sebebi de ilerde o topraklarda Kürt Devleti kurulduğunda kurulan bu Kürt devleti yabancı Holdinglerden Türk Devletinin sattığı bu toprakları isteyince holdingin tabi olduğu devletle gelecekte Kürt devletinin ilişkilerini bozmakmış.

Bu derslerin Türk düşmanlığı aşılamak ve milli birliği bozmak için verildiği açıktır. Yine 22.1.1998 perşembe günkü dersinde Ali Rıza YURTSEVER “bölgemiz olan Ortadoğu’nun tüm kurtuluşu Kürt ulusal kurtuluş mücadelesine bağlıdır.” sözleriyle derslerinin kesin amacını açıklamıştır.

İhsan DURUKAL yurtseverlik konusunu işlediği dersinde: “Yurtseverlik aşiret sınırını aile bağını aşan bütün Kürdistan’a gönül bağı olana denir. Her isyan yurtsever olmadığı gibi her gerillada yurtsever değildir. Çünkü yurtseverliğin gereğini yapması gerekir. Ayrıca yurtseverliğin üç önemli maddesi vardır, l halk, 2 yurt, 3 sınıf sevgisi olmasıdır. Kısaca Kürdistan’daki yurtseverlik konusu ise halk ve ulustan ayrı düşünülemez. Çünkü doğa ve insana karşı mücadeleyi oraya vermiştir. Ama yurtlarına bağlı kalanlar namus ve toprağını, kültürünü geliştirmişlerdir. Cumhuriyet döneminde Kürtlere dayatılan doğduğun değil doyduğun yer felsefesi artık savaşta taraf olmayı zorunlu hale getirirken hangi nedenle olursa olsun yardım eden korucunun iyisi veya kötüsü olmaz” sözleriyle tarif etmiştir. Bu tarife göre yurtseverlik PKK terör örgütüne katılmak PKK terörüne karşı devletin yanında yer alan korucuları da düşman bilmektir.

HADEP Genel Başkanı, Genel Başkan Yardımcısı ve parti yürütme kurulu üyeleri olan sanıklar Murat BOZLAK, Mehmet SATAN, İshak TEPE, Mehmet Zeynettin UNEY, Hamit GEYLANİ Melik AYGÜL ve Ali Rıza YURTSEVER parti üyelerinin cahil olduğunu, yazışma usullerini dahi bilmediklerini, bu konuda hem haklarını savunmaları konusunda hem de partinin siyaseti konusunda partililerini bilgilendirmek istediklerini, amaçlarının partililerine ilerisi için yönetici hazırlamak olduğunu, bu maksatla parti içi eğitim çalışmaları yaptıklarını partilerinde PKK yanlısı eğitim yaptırmadıklarını aramalarda bulunan ders notlarından haberleri olmadığını beyanla suçlarını inkar etmişlerdir.

Ancak sanıkların bu savunmalarına itibar edilemez:

Dersin verildiği gün ve tarihin ders hocasının isimlerinin yazılı olduğu içerikleri yukarda geniş olarak anlatılan ders notları HADEP Genel merkezinde yapılan aramada bulunmuştur. Dersin HADEP Genel Merkezi Eğitim Salonunda verildiği bellidir. Dersi veren hocalardan biri olan A. Rıza YURTSEVER parti merkez yürütme kurulu üyesi diğer ders hocası İhsan DURUKAL, HADEP eğitim komisyonu üyesidir. Bu derslerin merkez yürütme üyelerinin yani sanıkların haberleri olmadan verilmesi imkansızdır.

Ayrıca aramanın yapıldığı gün eğitim salonunda bulunan kara tahtaya Ape Musa Eğitim devresi 4 yazılı olduğu arama tutanağı kapsamı ve dosyada mevcut eğitim salonundaki kara tahtanın aramanın yapıldığı gün çekilen fotoğrafı ile de bellidir. Ape Musa ile Musa Anter kastedilmektedir. Musa Anter’in kişiliği herkesçe bilinmektedir. PKK’nın düzenlediği sözde barış organizasyonu trenine de Musa Anter barış treni adı verilmiştir. Eğitim devresini Ape Musa Eğitim Devresi 4 adı verilmesi de sanıkların kastının ne olduğunu göstermektedir.

Ancak HADEP Genel Merkezi ve HADEP’in il ve ilçe teşkilat binalarında yapılan propaganda ile gençlerin PKK saflarına katılmaya hazır hale getirilmelerinin ve HADEP’in PKK örgütünün siyasi kanadı olduğunun tek delili HADEP Genel Merkezinde bulunan ders notları değildir. HADEP Genel Merkezi ve HADEP il ve ilçe teşkilat binalarında yapılan aramada PKK propagandasını içeren bol miktarda yayın ve kaset bulunmuştur. HADEP Genel Merkezinde yapılan aramada basın bürosunda çoğu yasaklanmış Özgür Halk dergileri. Özgür Halkın Eğitim serisi dergileri ve buna benzer dergiler bulunmuştur. Özgür Halk dergisi tamamen PKK örgütünün propagandasını yapan dergidir. Bu dergide silahlı çete PKK’nın başı Abdullah ÖCALAN’ın da Ali FIRAT takma adıyla yazı yazdığı bilinmektedir. Bu derginin yayımlandığı Kürdistan Haritası dosyada mevcuttur. HADEP Genel Merkezinde bulunan bu PKK propagandası içeren dergiler parti merkezine gelenlerin okumasına açıktır. Sanıkların devamlı PKK’nın propagandasını yapan dergileri genel merkezlerinde iyi niyetle bulundurdukları düşünülemez. Ankara HADEP il başkanlığı binasında yapılan aramada bulunan teyp kasetlerinin de tamamının propaganda içerikli olduğu anlaşılmıştır. Bu kasetlerden birinde,

“Kalkın yeter artık bu kölelik eğer özgürlüğünüzü istiyorsanız hep beraber kalkalım biz Kürt gençleriyiz. Yolumuzu biliyoruz. Bizim yuvamız dağlardır. Eğer dostlar ben bu yolda şehit olursam benim silahımı alın dostlar. Benim yerime savaşın bizim dağlar çok şirindir. Kanlarla kaplanmış partizanlarımız içinde dolaşıyorlar. Kalkın hep birlik olalım halaylar çekelim” anlamında Kürtçe türkü vardır. Diğer kasetlerde incelendiğinde hepsinde aynı içerikte Kürtçe türküler bulunduğu anlaşılmıştır.

Sakine DAĞISTAN, Bektaş NERGİZ, Fersande GÖKTIMAR, Edip KAYNAR, Bahattin CESUR’un HADEP teşkilat binalarında ve Özgür Halk Bürolarında yapılan propagandadan etkilenerek PKK saflarına katıldıkları kırsala çıktıkları yukarıda anlatılmıştır) denilmektedir.

Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığının 28.12.1998 gün ve 527 sayılı iddianamesinde de:

(Yukarıda açık kimlikleri yazılı sanıklar Murat BOZLAK, Bahattin GÜNEL ve 43 arkadaşının silahlı çete PKK’nın hal ve vasfını bilerek çeteye yardım ettikleri. Sanıklardan Murat BOZLAK’ın HADEP Genel Başkanı olduğu, silahlı çete PKK’nın başı Abdullah ÖCALAN’ın İtalya’da tutuklanmasından sonra Türkiye’nin PKK’nın Türkiye’de gerçekleştirdiği yüzlerce kanlı terör eyleminin asıl faili olan teröristin Türkiye’de yargılanmasının temini için iadesi girişimlerine başlaması üzerine 11.11.1998 günlü yaptığı Basın Açıklamasında:

“Resmi ideolojinin tek kimlik, tek dil, tek kültür biçiminde şekillenen anlayışının dar kalıpları çerçevesinde kalınarak bugüne değin Kürt sorununun barışçıl demokratik çözümü konusunda beklenen adımların atılmaması nedeniyle insanlarımız büyük acılar ve üzüntüler yaşadılar. İnsan Hakları ihlalleri durmak bilmedi… Başta İtalya olmak üzere Avrupa ülkelerinin Kürt sorununun barışçıl Demokratik çözümü konusundaki dostane istemleri yanlış değerlendirilmiş ve hep geri çevrilmiştir. PKK genel başkanı Abdullah ÖCALAN’ın İtalya’ya gidişi ile birlikte yeni ve önemli bir gelişme meydana gelmiştir.

Kürt sorununun barışçıl demokratik çözümü konusundaki istemini sürekli dile getiren İtalya’nın barışa hizmet etmeyecek yeni acı ve üzüntülerin yaşanmasına sebebiyet verecek bir karara imza atması beklenmemelidir… Kürt sorunu tüm Türkiyelilerin sorunudur. Hepimizin sorunudur. Sorunun barışçıl demokratik çözümü bir zorunluluktur.

Bu noktada daha fazla acıların yaşanmaması doğrultusunda çaba sarfetmeliyiz. 62 milyon insanın eşit ve özgürce birlikte yaşamasının koşullarını yaratmalıyız.” dendiği. Dosyada mevcut HADEP amblemli Murat BOZLAK imzalı Basın Açıklaması metninde, Yine HADEP Ankara il örgütü imzalı 13 Kasım 1998 günlü basın açıklamasında:

“PKK Genel Başkanı Abdullah ÖCALAN’ın İtalya’nın başkenti Roma’ya gidişi ile ortaya çıkan durum, Kürt sorununun siyasal, demokratik çözümünü bir kez daha kaçınılmaz bir zorunluluk olarak dünya gündemine oturtmuştur. Artık Kürt sorunu evrensel bir sorundur… Kürt sorununun siyasal demokratik çözümünü savunmak evrensel hukuk çerçevesinde Demokratik bir haktır. Ancak ne yazık ki yapay olarak geliştirilen şovenist dalga ve devlet yetkililerinin tavrı karşısında her türlü meşru demokratik eylemimiz antidemokratik keyfi bir tutumla, keyfi bir şekilde engellenmektedir.

Bu durum karşısında Kürt sorununun siyasal demokratik çözümü ve bu amaca hizmet edecek tutumları talep etmek amacıyla halktan insanlar açlık grevi yapmak amacıyla partimize başvurmuşlardır. Halkımızın bu talebini dikkate alırken bir kere daha aydın demokrat kurum ve şahsiyetlerini göreve çağırıyor. Avrupa ülkelerinin Kürt sorununun siyasal demokratik çözümü konusundaki tavırlarının barışçıl çözüme hizmet eden anlayışa bürünmesini istiyoruz… Tarihsel süreç içinde siyasal demokratik, hukuksal engin deneyimleri dikkate alındığında İtalya’nın vereceği kararın Kürt sorununun barışçıl demokratik çözümüne Ortadoğu halklarının barış içinde yaşamasına katkı sunacağına inanıyoruz. Bu amaçla halkımızın talebi karşısında il binasında dört günlük açlık grevi başlatıyor. Demokratik kamuoyunu duyarlılığa çağırıyoruz.” dendiği.

Dosyada mevcut HADEP Ankara il örgütü imzalı 13 Kasım 1993 tarihli “Basına ve Kamuoyuna'” başlıklı basın açıklaması metninden:

Ankara il örgütü imzalı basın açıklamasının yapacakları eylemde kendilerine destek sağlamak amacıyla Barış partisi Genel Merkezine de fakslandığı, Dosyada mevcut Barış Partisi Genel Merkezinde nöbetçi polis memuru Doğan TOYRAN ile Barış partisi Genel sekreter Yardımcısı İbrahim KÖKSAL’ın birlikte tuttukları 17.11.1998 günlü tutanak kapsamından,

HADEP Genel başkanı Murat BOZLAK ve HADEP Ankara il örgütünün basın açıklamalarından sonra başta Ankara olmak üzere Türkiye genelinde Abdullah ÖCALAN’ın İtalya’da tutuklanmasını ve Türkiye’nin silahlı çete başının yargılanmasını temin için iade girişimlerini protesto etmek amacıyla bütün HADEP il ve ilçe binalarında açlık grevine başlanıldığı,

Dosyada mevcut Emniyet Genel Müdürlüğü yazılarından anlaşılmıştır. Silahlı çete PKK’nın başı Abdullah ÖCALAN yıllardır barındığı ve PKK örgütünün kanlı eylemlerini yönlendirdiği Suriye’den Türkiye’nin sıkıştırması sonucu önce Rusya’ya kaçmış oradan da İtalya’ya geçmiş, Roma Havaalanında İtalyan makamlarınca yakalanmıştır. Yakalanmasından sonraki gelişmelerden silahlı çete başının İtalya’ya planlı olarak geçtiği, burada Türkiye üzerindeki terör eylemlerinden kesinlikle vazgeçmeksizin önceden Avrupa’da oluşturduğu lobiler vasıtasıyla yapacağı propagandayla örgütüne ve kendisine siyasi bir hüviyet kazandırmaya yönelik faaliyetlerde bulunmak amacında olduğu anlaşılmıştır.

HADEP genel başkanı Murat BOZLAK’ın basın açıklaması ile HADEP Ankara il örgütü imzalı basın açıklamaları incelendiğinde Abdullah ÖCALAN’ın İtalya’dan başlamak üzere bütün Avrupa’da hatta dünyada çetesine ve kendisine siyasi bir hüviyet kazandırmaya yönelik faaliyetlerine paralel açıklamalar olduğu anlaşılır. Esasen HADEP’in yapılan bütün kongrelerinde yöneticilerinin yaptığı bütün konuşmalarda yaptıkları bütün basın açıklamalarında Kürt sorununun kan dökülmeden demokratik barışçıl çözümü yani silahlı çete PKK ve başı Abdullah ÖCALAN’a siyasi hüviyet kazandırılması vurgulanmıştır.

4.10.1998 günü yapılan HADEP Ankara il kongresinde konuşan Divan Başkanı Şehabettin ÖZASLANER’in

Biz Türkiye’de Türklerin, Kürtlerin ve diğer halkların kardeşçe eşitlik temelinde birlikte yaşamasından yanayız… Çünkü bu Türkiye’yi, bu Cumhuriyeti, onların atalarından çok bizim Atalarımız, Kürtlerin Ataları da bizim Atalarımız Çanakkale’de kan dökerek elde etmiştir. Biz Atalarımızın kazandığı topraklara sahip olmak istiyoruz… HADEP Partisi olarak bir takım önerilerimiz var. l- Kürt sorununu diyalog yoluyla barışçı siyasal, demokratik yoluyla çözümünü istiyoruz…” dediği, Aynı kongrede konuşan HADEP Ankara il başkanı Kemal BÜLBÜL’ün,;

“…Halkın Demokrasi Partisi ne istiyor’ HADEP’in ne istediğini şu an salonda bulunan ilgili kişilere de soruyorum. Halkların kardeşliğini istiyorlar, biz yasal demokratik çözümü istiyoruz. Kürt sorununun siyasi çözümünü istiyoruz. Bunun tarifi nedir’ bunun tarifi şudur. Bu ülkede Kürt halkı bir gerçektir, bu gerçekliği kabul etmek durumundasınız. Kültürüyle, diliyle ve her türlü halk iradesiyle kabul edilmek durumundadır…” dediği,

Aynı kongrede, programda müzik dinletisi olmadığı halde “Grup denge Sodiri ve Hozan Mervan isimli müzik grubunu hükümet komiserinin ikazına rağmen şarkı söylettiklerini müzik grubunun sözleri,

“Sizler dağ başındasınız partimiz için özgürlüğümüz için – hep birlikte gittiler Cizre’ye Botan’a bizim sesimiz duyuldu tüm cihanlara- Benim şanım rengim duyuldu- Tüm cihanda benim rengim duyuldu – Eğer sen şehit olursan – Anam sen ağlama yurtseverlerimiz çıkmışlar dağ başına – Diyarbakır zindanları çok ağırdır. Biz çekiyoruz. – O AMED şehri bizim şehrimizdir. – O bizim kardeşimizdir.- O bizim rehberimizdir. – Devrimler devrandır, ben ölürüm. – bizim ölülerimiz yalnız dağlarda kalırlar. – Mazlum doğan Kürdistan’dır. – Sen gidersin mazlum doğan – Mazlum dağ Kürdistandır. Kürdistandır. – sen gidersin mazlum dağan mazlum dağan – sen gidersin baş kaldırmışsın mazlum dağan mazlum dağan -Arkadaşlar hep yola çıktılar partizan için – bu bizim savaşımızdır. Vay vay – yurtsever arkadaşlar gelin Kürtler – öne gelin kardeşler, memleket bizi bekliyor. -Gelin arkadaşlar dönem bizini dönemimiz – Gelin kardeşler gelin öne gelin bizim günümüzdür bugün” olan şarkıları söylediği,

Dosyada mevcut 4.10.1998 günlü HADEP Ankara ili 5. olağan kongresinde yapılan konuşmalar ve söylenen şarkıların alındığı kaset çözüm tutanağı kapsamından,

Yine 1.11.1998 günü yapılan HADEP’in Büyük Kongresinde “Biji Aşiti, faşizme karşı omuz omuza. Kürdistan faşizme mezar olacak, biz PKK. lıyız. PKK halkın partisidir. Serok Apo, Biji Apo. Gerilla vuruyor, Kürdistanı kuruyor.” sloganlarının atıldığı, atılan sloganlara divanın tepkisiz kaldığı. Hükümet Komiserinin uyarısı üzerine divan başkanının PKK lehine slogan atan topluluğu uyardığı,

Dosyada mevcut 1.11.1998 günlü tutanak kapsamından anlaşılmıştır.

HADEP Genel Başkanı Murat BOZLAK’ın ve HADEP Ankara il örgütü imzalı basın açıklamaları, HADEP kongrelerinde HADEP yöneticilerinin yaptıkları konuşmalar kongrelerinde söylenen gençleri PKK saflarına katılmaya davet eden şarkılar, PKK ve Abdullah ÖCALAN lehine atılan sloganlar, silahlı çete PKK ile HADEP arasında organik bir bağ olduğunu gösterir. PKK HADEP birlikteliği PKK ile HADEP arasındaki organik bağlı, HADEP il, ilçe binalarında merkez binasında yapılan aramalarda bulunan belge ve dokümanlarda daha açık bir şekilde görülür.

19.11.1998 günü HADEP genel Merkezinde yapılan aramada 15 adet Yurtsever Gençlik Dergisi. Zindan dergileri, Abdullah ÖCALAN’ın (Kadın ve Aile Sorunu) isimli kitabı Welad Dergileri, Video kasetler, Abdullah ÖCALAN’ın Politik Rapor isimli kitabı, 12 Eylül Faşizmi ve PKK Direnişi isimli kitabı ve daha birçok doküman bulunduğu,

19.11.1998 günlü Yakalama ve Zaptetme Tutanağı kapsamında;

Aramada duvara asılı pano üzerine silahlı çete PKK ve PKK’nın başı Abdullah ÖCALAN ile ilgili terör örgütünün propagandasını yapan gazetelerden kesilmiş kupürlerin yapıştırıldığı bir gazele kupüründe “Avrupa’nın bir çok kentinde eylem yapan Kürtler ÖCALAN’a destek için Romaya akacak” yazısının bulunduğu, bu yazının altında “Kürtler Roma’ya aktı” başlığı ile ÖCALAN ile ilgili haberlerin, onun altındaki gazete kupüründe de “Cezaevlerinde ölüm bekleniyor” başlıklı gazete kupürünün daha altta da “Abdullah ÖCALAN: vasiyetleri bizim için emirdir.” ve altında “PKK’lı ve DHP.li tutukluların suikast girişimini protesto için bedenlerini ateşe vermeleri üzerine bir açıklama yapan PKK Genel Başkanı Abdullah ÖCALAN yakma eylemlerinin durdurulması gerektiğini belirttiği.” yazısının bulunduğu, duvara sarı üzerine kırmızı renkle Kürt sorununa demokratik çözüm yazılı bez pankartın asıldığı;

Arama sırasında çekilen ve Ek-1 dosyada içindeki mevcut fotoğraflardan anlaşılmıştır.

HADEP Genel Merkezinde Gençlik kolu komisyonu üyelerine eğitim verildiği. eğitim salonunda bulunan kara tahta üzerine partinin yolu, misyonu -legal-illegal yazdığı bu suretle HADEP’in illegal faaliyetlerinin de olduğu belirtildiği;

19.11.1998 günü HADEP Genel Merkezinde yapılan aramada bulunan negatiflerin tab edilmesi ile elde edilen ve Ek-1 dosyada mevcut fotoğraflardan,

HADEP Genel Merkezinde bulunan kasetlerden 6 sıra numaralı kasette HADEP Siirt il başkanlığının 26 Nisan I997’de verdiği dayanışma yemeğinin görüntülerinin bulunduğu, bu yemekte bir konuşmacının Kürtçe olarak “Ey Kürt halkı biz bu Kemal savaşına karşı baş kaldıralım. Ev arkadaşlar bunlar resmen bizim Kürt halkımıza savaş açmışlar.” dediği,

14 numaralı kasette 12 Mart 1997 günü HADEP Şanlıurfa il teşkilatının düzenlediği Nevruz kutlamaları görüntülerinin bulunduğu, sözleri “Halkın savaşçıları Kürdistan bizi bekliyor kaç bin yıldan beri Kürdistan el altındadır. Mazlum doğan sen kültlerin liderisin mazlum doğan” olan şarkılar söylendiği dört gencin PKK’nın bayrağını sallayarak, toplulukta dolaştırıldığının görüntülendiği.

Dosyada mevcut bant çözüm tutanaklarından ve de

Genel Merkezden alınan evraklar arasında Mardin ve başka cezaevlerinde bulunan çok sayıda PKK militanının açlık grevine başladıklarını belirten mektuplarının bulunduğu;

EK-2 dosyadaki PKK’lı militanların mektuplarından anlaşılmıştır.

19.11.1998 günü HADEP Ankara il örgütü binasında yapılan aramada Özgür Halk, Devrimci Gençlik dergilerinin bulunduğu, binanın duvarlarına “Kürt sorununa barışçıl, demokratik bir çözüm için açlık grevindeyiz” yazılı kağıdın altında “Faşist güçler tarafından katledildi” yazısı olan Hakim ATİK isimli bir şahsın resminin Roma barış ve siyasi çözümün başkenti olsun” yazısının bulunduğu kağıdın, öldürülen bir kadın resminin asıldığı il binasında mevcut olan ve alınan dosyaların araştırılması sonucu dosyalardan birinde, 70×30 ebatlarında PKK’nın bayrağı ile kurmayı düşündükleri Kürdistan haritasının bulunduğu, özgür halk dergisinin bastırdığı 1998 yılına ait takvimin bulunduğu,

  1. a) 19.11.1998 günlü dosyada mevcut yakalama tutanağı kapsamı,
  2. b) HADEP Ankara il binasında çekilen ve dosyada mevcut fotoğraflar, (EK-1 dosyada)
  3. c) Ek-1 dosyada mevcut 26.11.1998 günlü tutanak kapsamı ile PKK bayrağı ve Kürdistan haritasını ihtiva eden Özgür halk dergisinin bastırdığı 1998 yılı takvimi gibi delillerden anlaşılmıştır.

HADEP Altındağ ilçe binasında yapılan aramada “Ulusal parlamento ve işlevleri” başlıklı daktilo ile yazılmış 3 sayfalık yazıda:

“…K. S. Parlamentosu çok önemli bir görevi yerine getirmek üzere kuruldu. Kürdistan’ın yüzyıllardır işgal altında oluşu ve Kürt halkının defalarca katliam ve sürgün olayları yaşaması sonucu yirminci yüzyılın son çeyreğinde ulusal ve toplumsal alanlardaki gelişmelerle birlikte uyanan halkımız öncülerinin önderliğinde örgütlenip özgürlük mücadelesine başlamıştır. Kendisini demokratik alanda ifade etmek için parti kurup örgütlenme faaliyetlerini yasalar çerçevesinde yürüten Kürt halkına bütün demokratik alanlar kapatıldı, sonra Genel Başkanları ve parti yöneticileri saldırıya uğrayarak yüzlerce şehit vererek bir o kadar da parti üyesi sistemin vurucu gücünün boy hedefi oldu. Ülkede özgürce örgütlenmek ve yaşama olanağı kalmayan demokratik alanların kendilerine kapanması sonucu ülkelerini terketmek zorunda kaldılar. İşte sürgündeki kürt parlamentosu tarih boyunca sömürgeci ve işgalcilerin zulmüne dayanamayarak Ortadoğu’dan Kafkaslara hatta Avusturalya’ya ve AB devletlerine kadar Türklerin oluşturdukları ulusal birlik çabalarının ürünüdür, aynı zamanda Türk halkının yürüttüğü özgürlük mücadelesinin bugüne ulaştığı ulusal kurumlaşma ve iktidarlaşmanın en üst aşamasıdır. Bu parlamento tüm Kürt halkını uluslararası platformlarda temsil etme hakkına sahiptir. Bütün bu gelişmeler karşısında Halkın Demokrasi Partisinin yıllar sonraki işlevi nedir'” dendiği.

Dosyada mevcut yazı metninden;

HADEP Keçiören ilçe merkezinde yapılan aramada bulunan Halkın Demokrasi Partisi Merkezi Gençlik komisyonluğuna hitaben yazılan raporda;

“…üniversite gençliğinin yanı sıra bugün liseli gençliğin durumuna baktığımız zaman tamamen kimliksizleştirilip tek insan tipi haline getirilmiş ve düzenin okullarındaki ezberci eğitim sisteminin etkisiyle sorma ve öğrenmeden uzaklaştırılıp her şeyi kabullenen bir liseli gençliğin yaratıldığını görürüz. Özellikle Türkiye metropollerine göç edip düzenin eğitim kurumlarında okuyan Kürt gençleri asimilasyon ve köleleştirmeye uğratılarak kendi özünden uzaklaştırılmaktadır. Bizim bu öğrencilerin bu durumunu düzeltmek ve ilişkilerde HADEP’e kazandırmak için öncelikle bu gençlere TC. nin eğitim sistemini, TC. nin yaptığı baskı ve zulmün boyutunu ve yaşadıkları ilişkilerdeki çarpıklığı, kişiliklerindeki çelişkiyi su yüzüne çıkarmamız gerekmektedir. Bunun için;

l – Liselerde HADEP adına bir örgütlenme oluşturmamız.

2- Oluşturulan bu çekirdek grupla öncelikle Kürdistanlı gençlerin belirlenip ilişki sağlanması…” dendiği,

PKK militanı M. Hayri DURMUŞ ile ilgili el yazısı ile yazılmış not bulunduğu, notta;

“Hayri DURMUŞ… 1979’da yakalandığında PKK üyesiydi. Mütevazilik, olgunluk, soğukkanlılık, partiye sarsılmaz bağlılık, bütün bunlar Hayri DURMUŞ’un değişmez özellikleriydi… Tarih yıllardan 1982 aylardan Temmuzu günlerden 14’ü bir kilometre taşı olarak hanesine kaydediyordu. İşte o gün, işte o saat ve anda M. Hayri DURMUŞ kürsüye yürüdü. “Biz dedi. Yapsakta yapmasakta parti önderliği ve parti bu işleri götürür, zaferi kesinlikle kazanır. Bu önderlik bu savaşın bu mücadelenin peşini kesinlikle bırakmaz… Bu benim son duruşmam olacaktır. Kurtuluş saflarında Kürdistan ulusal kurtuluş mücadelesi için yıllarca mücadele verdim, kişisel hiç bir beklentim ve hesabım olmadı. Daha fazlasını yapamadığım için mezar taşıma bu adam halkına borçlu gitti diye yazın…” yazdığı yine el yazısı ile yazılmış bir şiir bulunduğu, şiirin sözlerinin;

“Kavganın namlusunda Ağustos sıcağında yangına dönüştüler ve biz onların adlarıyla yargıladık geçmişi künyemize isyancı gülüşleri kazıdık ve dedik ki-ey umudun yolcuları-düşlerimize sarılmış geleceğimiz-yürüyüşünüz ve gülüşünüz destandır-andımız olsunki – Yürüyüşünüz yürüyüşümüzdür. – Gülüşünüz gülüşümüzdür.- Düşleriniz bizde gerçek- bir gerçek-ya özgür vatan-ya ölümdür.” olduğu;

Ek dosyada mevcut rapor fotokopisi ve M. Durmuş HAYRİ ile yazılan yazı ile şiirden anlaşılmıştır.

HADEP Adana il binasında yapılan aramada, çok sayıda özgürleşen Yurtsever dergisi. Özgür Halk dergisi, Abdullah ÖCALAN’ın Ali Fırat takma adıyla yazdığı Kürdistanda Kişilik Sorunu adlı kitap, Abdullah ÖCALAN’ın yazdığı Sosyalizm ve Devrim Sorunları isimli kitap, Abdullah ÖCALAN’ın yazdığı 12 Eylül Faşizmi ve PKK direnişi isimli kitap, Evina Velat isimli Abdurrahman Durre’nin yazdığı kapağında sözde Kürdistan haritası olan kitap, üzerinde “Nevrozunuz Kutlu Olsun ve Kürtçe Nevroz piroz b” yazılı sözde Kürdistan haritası olan afişlerden 106 adet bulunduğu, parti binasında ayrılan gençlik köşesinde, 15 adet güvenlik kuvvetleri ile girdikleri çatışmada öldürülen terör örgütü militanlarının resimlerinin bulunduğu,

19.11.1998 günlü arama tutanağı kapsamı ile, 20.11.1998 günlü Tespit Tutanağı kapsamında anlaşılmıştır.

HADEP Antalya İl Başkanlığındaki yapılan aramada çok sayıda Özgür Halk, Özgürleşen Yurtsever Gençlik, Öncü Yurtsever Gençlik, Jian Revşan, Zindan ve Zent dergileri, Nevroz Piroz B isimli HADEP teşkilatına ait 30 adet afiş, Mihamet Arif Vicvari Hasen Cizvari isimli ve fotoğraflı 13 adet afiş, Velate Roje isimli 2 adet afiş, Xelil Xemşin isimli ve fotoğraflı 4 adet afiş ve daha çok sayıda yasak yayın bulunduğu; 19.11.1998 günlü arama ve zaptetme tutanağı kapsamında;

HADEP İstanbul il binasında yapılan aramada 1×5 metre ebadında “Dersim Direnecek HADEP İstanbul İl Başkanlığı” yazı ve imzası bulunan pankart, 1×3 metre ebatlarında üzerinde eli sıkılı PKK teröristi resmi ve “Yaşasın 15 Ağustos Atılım Ruhu” yazısı bulunan bez pankart, çok sayıda yasak yayın bulunduğu;

19.11.1998 günlü arama tutanağı kapsamında.

HADEP Bakırköy ilçe binasında yapılan aramada, ilçe başkanının odasındaki panoda PKK terör örgütünün başı Abdullah ÖCALAN’ın üzerlerinde sarı yeşil kırmızı renklerden oluşan kurdele ile bağlanmış fotoğrafı, içinde Abdullah ÖCALAN’ın resminin de bulunduğu “PKK Genel Başkanı Abdullah ÖCALAN’dan çözüm çağrısı” yazısı bulunan fotoğraf “PKK Türkiye Partisidir” yazılı resimli döviz, önü PKK militanları, M. Hayri DURMUŞ, Kemal PİR, Akif YILMAZ, Ali ÇİÇEK’in resimlerinin yapıştırıldığı kağıt üzerinde “TC.nin Güney Kürdistan’daki harekatını nefretle kınıyor” yazılı döviz, 3 PKK militanının resmi, Abdullah ÖCALAN’ın resminin bulunduğu kartonlar üzerine yazılmış çeşitli dövizler, İtalyan Büyükelçiliğine yazılan 30 adet dilekçe ve çeşitli örgüt terimleri bulunduğu;

19.11.1998 günlü arama ve zaptetme tutanağı kapsamından,

Eminönü HADEP ilçe binasında yapılan aramada Özgür Halk, Özgürleşen Yurtsever Gençlik, Özgür Kadın ve Zindan dergileri ile 10 adet tek tip kot pantolon, 12 adet komando tipi askeri pantolon ve tişört bulunduğu, 19.11.1998 günlü yapılan arama tutanağı kapsamında.

Malatya il binasında yapılan aramada örgüt yayınlarından başka, Malatya Valisi, Emniyet Müdürü, Şube Müdürünün fotoğrafları ile polis ve askeri tesislerin fotoğraflarının bulunduğu,

Türkiye genelinde yaptırılan aramalarla ilgili olarak Emniyet Genel Müdürlüğü’nün gönderdiği 23.11.1998 günlü yazıları kapsamından,

HADEP Van il binasında yapılan aramada, çok sayıda örgüt yayını, il başkanının odasında kitaplık içinde gizlenmiş yabancı menşeli yeşil renkte askeri tip, üzerinde H.E.R. DM 41 SIPLITTER yazılı el bombası ile 1×1.5 metre ebadında sözde PKK bayrağının bulunduğu,

Dosyada mevcut Van İl Emniyet Müdürlüğünün 19.11.1998 günlü fax yazılarından anlaşılmıştır.

Diğer HADEP binalarında da aynı belgeler bulunmuştur. Bulunan bu belgeler PKK ile HADEP arasındaki organik bağı açıkça gösterir. HADEP Merkez binası il ve ilçe binaları, PKK propagandasının açıkça yapıldığı yerlerdir. HADEP’de beyinleri yıkanan Kürt asıllı gençlik PKK saflarına katılmaya hazır hale getirilmektedir.

İstanbul il binasında bulunan pankartlar ile, Eminönü ilçe binasında bulunan çok sayıda tek tip pantolon ve gömlekler ile Bakırköy ilçe binasında bulunan Abdullah ÖCALAN’ın resminin olduğu dövizler İstanbul’daki PKK militanlarının eyleme bu binalardan çıktıklarını, eylem sonrası polis takibinden kurtulduktan sonra yine bu binalara sığındıklarını, buralarda kıyafet değiştirdiklerini gösterir. Van il binasında bulunan el bombasının da PKK’nın yapılması düşünülen bir eyleminde kullanılacağı kesindir.

PKK, ile HADEP arasında mevcut organik bağdan HADEP il ve ilçe yöneticilerinin PKK eylemlerine paralel ve PKK’nın amacına hizmet eden eylemlerinden HADEP merkez yürütme kurulu üyeleri olan sanıkların tamamı sorumludur. Onlarda aynı eylemin içindedirler. Abdullah ÖCALAN’ın İtalya’da yakalanmasından sonra HADEP Merkez binasındaki panoya PKK’nın propaganda organı olan gazetelerden kesilmiş herbiri Abdullah ÖCALAN ve Abdullah ÖCALAN’ın İtalya’da yakalanmasından sonra PKK eylemcilerinin eylemleri ile ilgili haber içeren gazete kupürlerinin yapıştırılması, PKK ve Abdullah ÖCALAN’ın propagandasını yapmak içindir. Sanıklar yaptıkları bu eylemin doğuracağı sonuçların şuurundadırlar.

Silahlı çetenin başının İtalya’da yakalanmasını ve Türkiye’nin çete başını yargılayabilmesi için iadesi girişimlerini protesto etmek amacıyla açlık grevi başlatılması da silahlı çetenin hal ve vasfını bilerek çeteye yardım etmektir. Eylemin bir başka aşamasıdır. Demokratik meşruiyeti kabul edilemez. Buradaki eylemin amacı, Türkiye Cumhuriyeti devletini bölmek ve bu amaca da ulaşmak için gerçekleştirdiği kanlı eylemlerle otuzbin küsur insanın canına kıyan bir terör örgütüne ve onun katil başkanına destek olmak, Abdullah ÖCALAN’ın tutuklanmasını protesto etmektir. Açlık grevi HADEP yöneticileri tarafından bu amaçla başlatılmıştır. Bütün Türkiye’de HADEP binalarında başlatılan açlık grevleriyle Avrupa’ya ve bütün Dünya’ya Abdullah ÖCALAN’ın terörist bir örgütün lideri olmadığı ve arkasında bir halkın bulunduğu mesajı verilmek istenmiştir. Bu açlık grevi eylemi silahlı çetenin hal ve vasfını bilerek çeteye yardım etmektir.

PKK bir terör örgütüdür.

6.2.1993 günü Midyat ilçesine gitmekte olan minibüsün PKK teröristlerince yola yerleştirilen patlayıcıya çarpması sonucu yedi vatandaşımızın,

6.2.1992 günü PKK teröristlerinin yaptıkları bir baskınla Kurtalan ilçesi Üçyol ayrımındaki evlerde oturan üçü kadın beş vatandaşımızın,

6.3.1993 günü PKK teröristlerinin Iğdır Evcik Köyündeki kahvehaneye yaptıkları bir baskınla kahvehanede oturan dört vatandaşlarımızın,

14.6.1993 günü PKK teröristlerinin Şirvan ilçesi Gözlüce köyüne yaptıkları baskınla altı vatandaşımızın, iki köy koruyucusunun,

25.6.1993 günü Mardin ili Yeşilli Koyunlu köyüne PKK teröristlerinin yaptıkları baskında dördü kadın yedi vatandaşımızın,

29.6.1993 günü Mardin ili Yalı köyü Hamzabey Mezrasında PKK teröristlerinin yaptıkları baskında dördü kadın altı vatandaşımızın,

5.7.1993 günü PKK teröristlerinin Kemaliye Başbağlar köyüne yaptıkları baskında 28 vatandaşımızın,

1.1.1994 günü Diyarbakır Ergani ilçesi Elazığ karayollarında yol kesen PKK teröristleri tarafından biri polis 8 vatandaşımızın,

12.2.1994 günü İstanbul Tuzla istasyonunda PKK militanlarının çöp bidonuna koydukları bombayı patlatmaları sonucunda 5 askeri öğrencinin,

3.8.1994 günü Alacakaya ilçesi Halkalı köyüne PKK teröristlerinin düzenlediği baskınla 10 vatandaşımızın öldürülmesi ile ilgili eylemler, terör örgütü PKK’nın sivillere yönelik kanlı eylemlerinden sadece birkaçıdır.

Bu kanlı örgüt insanlığın baş belası olan uyuşturucu ticareti ile de uğraşmaktadır. Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı PKK terör örgütünün organize ettiği 155 uyuşturucu madde olayında iki ton 502 kg 758 gram eroin. 13 ton 360 kg 950 gram esrar, 4 ton 255 kg 714 gram baz morfin, 2 ton 125 kg 258 gram Hint keneviri, 22 ton 440 kg. asetik asit anhidrit. 621 gram kokain, 277 000 amphetamin tablet l ton 0.80 kg. sodyum karbonat ele geçirildiğini, olaylarda 572 sanığın yakalandığını,

Bunun da haricinde Olağanüstü Hal Bölgesinde ortaya çıkartılan PKK ya ait sığınak ve hücre evlerinde 7 ton 466 kg. esrar, 1.984.000 kök Hint keneviri, 63 kg 375 g eroin, 33 kg baz morfin, l adet uyuşturucu imalathanesinin ele geçirildiği tesbit edilmiştir.

Uyuşturucu ticareti ile uğraşan bu kanlı terör örgütü ve liderine siyasi hüviyet verilemez. Böyle bir terör örgütünü Türkiye’nin muhatap kabul etmesi de düşünülemez. PKK TCK.nun 125. maddesinde yazılı suçu işlemek için kurulmuş bir silahlı çetedir. Bir suç örgütüdür. Yargıtay’ın bütün içtihatlarında da PKK silahlı çete olarak kabul edilmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti, Demokratik ve sosyal bir hukuk devletidir. Her Türk vatandaşının Anayasa’daki temel hak ve hürriyetlerden eşitlik ve sosyal adalet gereklerince yararlanacağı, milli kültür, medeniyet ve hukuk düzeni içerisinde onurlu bir hayat sürdürme ve maddi ve manevi varlığını bu yönde geliştirme hakkına sahip olduğu, herkesin dil, din, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetilmeksizin kanun önünde eşit olduğu Anayasa hükmüdür.

Avrupa İnsan Hakları Evrensel Sözleşmesinde sayılan bütün hak ve özgürlüklerin tamamına Türk vatandaşları da sahiptir. Türkiye’de hak ve özgürlüklerin kullanımının sınırlandırılması Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin öngördüğü sınırlandırmalardan fazla değildir.

Türkiye’de mevcut etnik guruplardan hiçbiri azınlık statüsünde değildir. Tamamı Türk vatandaşlarının sahip olduğu bütün haklara sahiptir. Türkiye’de etnik kültürlerin inkar edildiği de bir safsatadan ibarettir. Etnik kültürler milli kültürün bir parçasıdır. Türkiye Televizyonlarını izleyenler etnik kültürlerin televizyon ekranlarına nasıl yansıdığını görürler ve etnik kültürlerin inkarının bir safsatadan ibaret olduğunu anlarlar. Türkiye yönetiminde bürokrasisinde ve yargısında Kürt asıllı yüzlerce bürokrat hakim ve savcı, çok sayıda bakan vardır. Büyük işadamı olmuş. Türkiye’de ticaret ve sanayiye iştirak etmiş yüzlerce Kürt asıllı vatandaşımız vardır.

Türk vatandaşları arasında etnik kökenine göre hiç bir ayırım yapmadığı gerçek olan Türkiye’den hiç bir kuruluş belli bir etnik köken için imtiyaz sayılabilecek haklar verilmesini de isteyemez. Kaldı ki Türkiye’nin muhatap kabul etmesinin istendiği PKK’nın istekleri imtiyaz kabul edilecek hakların elde edilmesi ile sınırlıda değildir. HADEP binaların da bulunan Kürdistan haritaları, Türkiye’nin dışında komşularının topraklarını da içine almaktadır. Türkiye’nin komşularının topraklarında gözü yoktur. Ancak terör örgütünün hedefi bir kısmı Türkiye toprakları üzerinde olmak üzere Türkiye sınırlarını da aşan müstakil bir Kürdistan kurmaktır. Bu sebeple hiçbir kuruluş, hiçbir güç Türkiye’yi etnik bir guruba imtiyaz sayılabilecek haklar vermeye zorlayamaz, uluslararası anlaşmalarda buna cevaz vermez) denilmektedir.

Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığının 23.8.1996 gün ve 83 sayılı iddianamesinde ise;

I- OLAYLAR

l- 23.6.1996 tarihinde Ankara Atatürk Kapalı Spor Salonunda yapılan ve PKK örgütünün gövde gösterisi halinde cereyan eden Halkın Demokrasi Partisi (HADEP)’in 2. Olağan Genel Kurultayı. Genel Merkezi Ankara’da bulunan Halkın Demokrasi Partisi’nin 2. Olağan Genel Kurultayı’nın 23.6.1996 günü Ankara Atatürk Kapalı Spor Salonu’nda yapıldığı.

Salonda aşağıdaki pankartların açılmış olduğu;

Yaşasın Halkların Kardeşliği.

Kirli Savaşa Son,

Şehitlerimiz Mücadelemize Işık Tutuyor.

Gençliğin Militan Mücadelesi Kızıllaşan Topraklar Yaratıyor. Zafer, Direnen Halkımızındır.

Emekçiler HADEP’e Özgürleşmeye,

Barış, Hemen Şimdi,

Salonda HADEP Genel Başkanı Murat BOZLAK’ın posteri ile Türk Bayrağı ve HADEP Parti Bayrağının yan yana asılmış olduğu,

Salon içinde ayrıca “DERXMEDAN Jİ YANE. Biji Aşiti. BERXWEDAN Rumeta. Bere Mezine” gibi Kürtçe pankartların taşındığı.

Tutsak aileleri diye nitelendirilen bazı kişilerin “biji Bİ RATİ YE GELA, Zindanlar Boşalsın, Tutsaklara Özgürlük, Cenevre Sözleşmesine Uyulsun, Ateşkese Cevap Verilsin, Evlatlarımız Onurumuzdur Çiğnetmeyeceğiz. Operasyonlar Durdurulsun” yazılı pankartları taşıyarak ve zafer işaretleri yaparak salon içinde dolaştıkları, tribünlerde bulunan kalabalığın zılgıt çekerek kendilerini destekledikleri.

Kurultayın devamı boyunca salonda aşağıdaki sloganların atıldığı:

Biji Serok APO.

Gerilla Vuruyor, kürdistan Kuruyor.

Şehit Namirin,

Yaşasın Halkların Kardeşliği.

PKK Orada Ordu Burada.

PKK Halkın Halk Burada

Kirli Savaşa Son.

Önce Dörtler. Şimdi Onbinler. Zafer Direnen

Halkımızındır. Savaşsa Savaş. Barışsa Barış

Zindanlar Boşalsın Tutsaklara Özgürlük.

Genel Başkan Murat BOZLAK’ın salonda yerini almasından sonra salon içerisinde PKK örgütün sözde bayrağı ile örgütün lideri Abdullah ÖCALAN’ın posterinin salon içerisinde dolaştırıldığı, bu esnada salonda bulunanların “Gerilla Vuruyor, Kürdistan’ı Kuruyor.

Biji serok Apo.” gibi sloganları attıkları.

Murat BOZLAK konuşmasına başladıktan sonra şeref tribünü tarafına çatıya maskeli kişiler tarafından evvela PKK örgütünün sözde bayrağının asıldığı, daha sonra bu bayrağın yanına Abdullah ÖCALAN’ın beyaz bez üzerine siyah beyaz olarak yapılmış posterinin asıldığı, daha sonra salondaki tek Türk Bayrağının yine maskeli bir şahıs tarafından ipleri çözülmek suretiyle yere düşürüldüğü, yerine PKK örgütünün başı Abdullah ÖCALAN’ın posterinin asıldığı, bu olaylar salonda bulunanlar tarafından coşkulu bir şekilde alkışlanırken Genel Başkan Murat BOZLAK’ın hiç bir tepki göstermediği, konuşmasına devam ettiği, iddia olunduğu gibi Divan Başkanı Hikmet FİDAN tarafından konuşmasının ‘kesilmediği, Divan Başkanı Hikmet FİDAN’ın ise cereyan eden olaylar karşısında “Parti disiplinine ve tüzüğe uyalım” şeklinde cılız ve göstermelik bazı ikazlar yaptığı. Hükümet Komiserinin uyarısı üzerine Türk Bayrağı’nın yerine asılması ikazında bulunduğu, ancak Türk Bayrağının yerine asılmadığı, bunun üzerine Divan Başkanı Hikmet FİDAN’ın isteğiyle salonda bulunanların “Yuh” sesleri arasında Divan önüne serildiği, bayrağın büyük bir kısmının yerlerde sürünmesi ve çiğnenmesi üzerine hükümet komiseri’nin uyarısıyla buradan kaldırıldığı.

Saat 14.30 ile 15.30 arasında Divan Başkanı tarafından Kurultaya ara verildiği, ancak bu ara verişte PKK bayrağı ile Abdullah ÖCALAN’ın posterinin bulundukları yerden indirildikleri.

Kurultay Salonunda delegelerin ve dinleyicilerin girmesiyle birlikte yukarıda anlatıldığı şekilde PKK örgütünün eylemlerinin başladığı ve saat 14.30’a kadar devam ettiği, bu eylemlere Genel Başkan ve Parti Meclisi üyelerinin hiç bir müdahalesi olmadığı. Genel Başkanın olayları göre göre konuşmasına devam ettiği, salondakileri selamladığı.

24.6.1996 günü saat 05.30 sıralarında Kurultay Salonunda yapılan aramada delegelerin oturduğu bölümde sandalyelerin altına bırakılmış olan 50×75 cm ebadında PK bayrağı bulunduğu, bu bayrağın kurultayın devamı sırasında salona asılan bayrak olduğu,

Ayrıca, Parti Meclisi üyelerinin salondaki yerlerinin karşısında tribüne asılmış olarak;

“Ateşkesin ülkesinden geliyoruz.

Güneşin Saçlarına tutunarak.

Yeşil Topraklarımıza ulaşacağız.

HADEP İstanbul il Kadın Komisyonu” yazılı pankart ile parti Meclisi üyelerinin arkasındaki tribüne asılmış olarak:

“Kahrolsun sömürgecilik,

Askeri İşgale Son.

“Anti sömürgeci Gençlik” ibareli pankartlar ele geçtiği böylece legal bir siyasi kuruluş olan HADEP’in 2. Olağan Kurultayının gerçekte PKK’nın cephe örgütlenmesi olan ERNK (Kürdistan Ulusal Kurtuluş Cephesi’nin kurultayı şeklinde cereyan ettiği, aşağıdaki delillerin tetkikinden anlaşılmıştır.

  1. a) Kurultayı görüntüleyen video kasetleri,
  2. b) Bu kasetlerin Çözümü,
  3. c) Teyp Kasetlerinin çözümü,
  4. d) 24.6.1996 tarihli olay tutanağı,
  5. e) Emniyet Güvenlik Şube Müdürlüğü’nün raporu,
  6. f) Hükümet Komiseri’nin Raporu,
  7. g) Arama ve Zaptetme tutanağı,

II- 24.06.1996 TARİHİNDE HADEP GENEL MERKEZİNDE YAPILAN ARAMA

23.6.1996 tarihinde Ankara Kapalı Spor Salonu’nda yapılan HADEP 2. Olağan Kongresinin PKK’nın gövde gösterisi halinde cereyan etmesi, Türk Bayrağının yere indirilip yerine Abdullah ÖCALAN’ın posterinin asılması üzerine HADEP Genel Başkanı Murat BOZLAK, Parti Meclis üyeleri ve Divan üyeleri gözaltına alınmış, 24.6.1996 tarihinde HADEP Genel Merkezinde, Ankara il teşkilatı binasında ve ilçe teşkilatlarında arama yaptırılmıştır.

HADEP Genel Merkezinde yaptırılan aramada 2 Klasör haline getirilmiş (K.I, D.I-159 ve K.2 D. 160-340) PKK’nın yayın organları olan KURT-HA (Kürd Alman Haber Ajansı)’nın Bültenleri ele geçmiştir.

KURD-A Haber ajansının önce PKK’nın yurtdışı baskılı illegal yayın organı olan BERXWEDAN dergisi tarafından kurulduğu ve Kürdistan Haber Ajansı olarak faaliyete geçtiği, bilahare PKK yanlısı yayın yapması üzerine Alman Hükümeti tarafından kapatıldığı, bu kapatma üzerine Kurd-Ha (Kürt Alman Haber Ajansı) olarak tekrar faaliyete geçirildiği tesbit edilmiştir.

KURD-A bültenleri incelendiğinde ARGK (Kürdistan Halk Kurtuluş Ordusu) ERNK (Kürdistan Ulusal Kurtuluş Cephesi)’nin bildirileri mahiyetinde oldukları görüşmüştür.

Bu bildirilerden bazılarının başlıkları ile bazılarından örnekler aşağıya alınmıştır:

ARGK Gerillası bugün devlet güçlerine bir çok bölgede saldırdı. 16 asker öldü. 10 asker yaralandı.

ARGK Basın Bürosu Şırnak kuşatmasında sonuçları açıkladı: 53 Asker, 3 Subay. 6 Polis, 3 Korucu öldü.

Onbinlerce orduyu Botan’a yığan Türk Devleti çaresiz durumda… Gerillaların Şırnak kuşatması devam ediyor.

Korucu köyüne yapılan baskında 12 asker öldü.

ARGK Zafer Kampı komutanı Mahir: bu yıl kurtarılmış alanlar ilan edeceğiz.

ERNK Avrupa Örgütü: süreç kesin zafere gitme sürecidir.

Lice katliamında TC. kimyasal silah kullandı. 12 kişi kör oldu. 380 kişi katledildi.

ARGK: izin belgesi alan turistler ülkemizi güven içinde ziyaret etmektedirler.

ARGK: Kürdistan’a izinsiz girilemez,

ARGK: bizim sol örgütlerle karşılıklı anlayış temelinde çözemeyeceğimiz hiç bir sorunumuz yoktur.

ERNK Avrupa örgütünün 13.10.1993 tarihli “Yiğit Kürdistan halkı demokratik kamuoyuna” başlıklı bildirisi, bu bildiride şöyle denilmiştir… “Sömürgeci faşist Türk Devletine ve onun kanlı özel savaş gücüne karşı partimiz önderliğinde sürdürülen amansız mücadele tarihimizde görülmedik düzeyde boyutlanarak ve yükselerek devam ediyor. Özellikle Kürdistanın tüm coğrafyasında yayılarak ve güçlenerek süren gerilla mücadelesi düşmanı darbeliyor. Tüm politikalarını boşa çıkarıyor, ekonomisini tıkıyor bitiyor. Devleti artık işlemez hale sokuyor ve halkımızı özgürlüğe götürüyor.”

Yaşasın Ulusal kurtuluş Savaşımız.

Yaşasın PKK. ERNK. ARGK.

Yaşasın Ulusal Önderimiz Başkan Apo.

Avrupalı 300 basın yayın merkezi ÖCALAN’la görüştü. Gerilla saldırıları yaygınlaştı. Devlet Botan’ı tümden kaybetmiştir.

ERNK Avrupa Örgütü: Hiç kimsenin haklı taleplerimiz karşısında tutum almaya hakkı yoktur.

ERNK Avrupa örgtü: Kardeşlik cephesinde birleşelim.

Devlet güçleri Mardin köylerine yöneldi.

ARGK gerilla güçlerinin denetiminde olan Cudi dağında bir helikopter daha düşürüldü.

ERNK: Eski Yugoslavya’da resmi görüşmelerde bulundu.

PKK 5. Kongresi başarı ve zaferin güvencesidir.

Sason ve Kulp operasyonunda ARGK darbesi.

ARGK Basın Bürosu 17 Ocak 1995 günü yaptığı açıklamada: Türk Turizmini boykot edin. Kirli savaşa finans sağlamayın.

Sason operasyonunda ARGK’den cevap

Kontragerilla Adana’da yine Kan döktü.

  1. Klasörde yer alan bültenlerden örnekler:

KURD-A Haber Ajansının “Kürdistan’a Bahar Geldi” başlıklı 24.2.1995 tarihli bildirisi:

“21 Şubat tarihinde Mardin bölgesinde Devlet güçlerinin operasyona çıkacağını haber alan ARGK gerillaları gereken hazırlıkları yaparak iki koldan pusu attılar. Büyük bir güçle çıktıkları operasyonda gerillaların pususuna düşen Devlet güçleriyle ARGK gerillaları arasında başlayıp akşama kadar süren bir çatışma çıktı. Bu çatışmada ARGK gerillaları hiç bir kayıp vermezken Devlet güçleri ilk pusuda bir subay, iki uzman çavuş ve 9 er kayıp verdiler. Gerillalar tarafından atılan diğer pusularda ise iki asker ölürken çok sayıda yaralı olduğu öğrenildi. ARGK gerillalarının saldırısına uğrayan ve büyük kayıp vererek geri çekilmeye çalışan Devlet güçlerine yardıma gelen başka bir operasyon kolu da gerillaların saldırısına uğradı Yerel kaynaklar bu çatışmada çok sayıda yaralı olduğunu bildirirken Devlet güçleri kayıpları hakkında kesin sonuçlar öğrenilemedi.”

KURT-A bültenlerinden diğer başlıklar:

ARGK Basın Bürosu 17 Ocak 1995 günü yaptığı açıklamada: Türk Turizmini boykot edin, kirli savaşa finans sağlamayın.

24 Ocak 1995’de Birleşmiş Milletlerin Cenevre’deki binasında düzenlenecek olan basın toplantısında PKK Cenevre anlaşmasını imzalayacak.

Kontra faaliyetlerde bulunan ve Türk İstihbarat Teşkilatı MİT’le birlikte çalışan ve yurtsever Kürt işadamlarının listesini ÇİLLER’e verdikleri öne sürülen Ziya Nazım (LAZO) Asker TAHİNTAN. ARGK Metropol timlerince cezalandırıldı.

– Kürdistan Sürgün Parlamentosunun temeli atıldı.

– ERNK Avrupa temsilcisi Ali GAVRAN basın açıklaması yaptı: Güneyde Türk Ordusunu büyük bozguna uğratıyoruz.

– PKK Genel Başkanının Güney Kürdistan’a yönelik operasyonu değerlendiren açıklaması: Güney Kürdistanı TC. için kapana çevirmeye kararlıyız.

– PKK MK. İstanbul katliamı ile ilgili yaptığı açıklamasında: Geç kalmak pişman olmaktır. Artık gerillayla birleşme ve Zülfıkarı ele alma zamanıdır.

– Kürdistan İslam Hareketi İstanbul katliamına ilişkin yaptığı açıklamada: TC.inançsız ve dinsizdir.

– ERNK Avrupa temsilciliğinin DEP’li milletvekillerinin yargılanmasıyla ilgili yaptığı açıklamada: Yargılanan kirli savaş mahkumu TC.dir.

– ARGK ZAXO’da TC’yi vurdu.

– BAGOK’ta çatışmalar devam ederken ARGK basın bürosu Ekim ayındaki eylemlerde 706 askerin öldüğünü açıkladı.

– Gerillalar bu kez dağlarda değil, yollarda vurdu, bir helikopter düştü 16 asker öldü.

Kürdistan Sürgün Parlamentosu Kürt halkına kutlu olsun.

– ERNK Avrupa Temsilciliğinin yaptığı açıklamada: hiç bir güç bizi kutsal davamızdan alıkoyamaz.

– PKK’nın 17. kuruluş yıldönümü kutlamaları bütün Avrupa’da şenliklerle kutlanıyor. Gecelerde ve şenliklerde konuşulanlar hep aynı noktaya vurgu yaptı. “Başkan Apo’nun yolunda yürüyoruz.”

– PKK’yı yasaklayan Almanya’ya Kürtler bir yıl sonra yine aynı cevabı verdi: “EZ Jİ PKK ME.”

– PKK Genel Sekreteri Abdullah ÖCALAN, AGİK zirvesi öncesi önemli açıklamalarda bulundu: Kızılhaç ve Cenevre’ye başvuracağız.

– PKK’nın kuruluş yıldönümü Kürt Halkına ve tüm insanlığa kutlu olsun. HADEP Genel Merkezinde Ele Geçen Diğer Doküman:

  1. a) Yalçın KÜÇÜK ile Abdullah ÖCALAN’ın konuşmalarını içeren 18 sayfalık not.
  2. b) “Legal alanın sınırları'” başlıklı doküman. Bu dokümanın giriş bölümünde şöyle denilmektedir:

“…Ülkemiz binlerce yıldan beri baskı, sömürü ve inkar politikalarıyla yok edilmek, halkımız sistemli katliam, göçertme ve eritme çabalarıyla ortadan kaldırılmak istenmiştir. Uygarlığın beşiği olan, tarihin en eski dönemlerinden itibaren varlığını çeşitli tarihsel kaynaklarında ortaya koyduğu üzere duyuran bir halk ve ülke çok yönlü saldırıların hedefi olmuştur. Ulaştığı yüksek gelişim düzeyinin doğal sonucu olarak oluşan tüm zenginlikleri, kültürel ve uygarlık açısından geri olan diğer halkların iştahını kabartmış, tarihi ipek yolunun üzerinde bulunması, doğal zenginlikleri, coğrafik konumunun önemi bu talan ve saldırganlıkların giderek artmasına yol açmıştır.

“Bu nedenle iç dinamiğiyle gelişmesinin önü tıkanmış, parça parça edilmiş, sürekli yabancı egemenliği, örgütsüzlük dayatılmıştır. Öz gücüne dayanarak gelişmesinin tüm olanakları kapatılmak istenen bir halk bugüne kadar gelebilmişse, bu temellerin çok sağlam atılmış olduğundandır. O dönemde yaşayan onlarca halkın bu gün ortadan kalktığı, tarih sahnesinden silindiği düşünülecek olursa, söylediklerimiz anlamı daha iyi kavranabilir. “Toplumsal örgütlenmesinin çağına göre ne derece gelişkin olduğu yapılan tarihi anlaşmalardan anlaşılmaktadır. Üretim araçları, insani ilişkiler, bilgi ve tecrübe düzeyinin dönemine göre oldukça ileri olmasına karşın ekseri barbar toplulukların saldırılarıyla bu ulaşılan uygarlık düzeyi dağıtılmıştır. Bir köle esir durumuna düşürülmüştür.

“Başkaları için büyük gayretler ortaya koyan, uşak gibi hareket eden bir halk durumuna getirilmiş, adeta kendi kendine yabancılaştırılmıştır. Selahaddini Eyyubi, İdrisi Bitlisi, Malazgirt 1071 savaşı,Türk Kurtuluş Savaşı, Kamuran İNAN, Hikmet ÇETİN, Salih SÜMER gibileri bunun en canlı örnekleri olarak belirtilebilir.

“İşte bu süreci tersine çevirerek zorla gasp ve talan edenlerden değerleri aynı şekilde kurtarmak, insanlık dışı hareket edene hakettiği şekilde cevap vermek, ancak bir güç ve otorite yaratmak, bu konuma yükselmekle olur. Bu ise hayatın her alanında örgütsüzlüğü, kölelik ve hizmetkarlığı aşmakla mümkün olur. Bunu yine bizler yapacağız. Yani beyni dağıtılmak, yok edilmek, tarihten silinmek istenen bu ülkenin halkı yapacaktır… işte ele aldığımız eserimiz bu dönemin savaşan halk gerçeklerimiz her yönüyle ortaya çıktığı, etkilerini duyurduğu özel bir aşamanın ürünüdür. Biraz olsun, halkımızın örgütlenmesine, doğru önderlik, çalışma, hareket ve yaşam tarzına ulaşmasında katkıda bulunursak sevinç duyarız.”

Kadın ezilmişliğinin tarihteki kökeni ve gelişimi başlıklı doküman, bu dokümanın HADEP bünyesinde kurulan Kadın Komisyonunun görevleri bölümünde yer alan esaslardan bazıları şu şekilde belirtilmiştir.

– Tüm kadınları mevcut komisyonun içerisinde örgütlemek, eğitmek ve kendi iradelerine kavuşturmak.

– Ülkemizde süren kirli savaştan en çok zarar gören baskılara maruz kalan Kürt kadınının metropollerdeki yoz yaşama, şovenizme, ulusal inkarcılığa karşı koruma, ulusal kimliklerini koruma olanağı yaratarak bu temelde eğitmek,

– Metropollerdeki kadını sömürgeciliğe, gericiliğe ve sahte yaşama yabancılaştırıcı, asimilasyoncu, eğitim ve kültüre karşı eğitmek, özgür yaşam tarzını geliştirmek ve yaymak,

– Kültürel çalışmalar bölümünde: MED-TV nin düzenli seyredilmesini sağlamak ve oradaki çalışmalardan yararlanmak.

  1. d) Yakıldığı, boşaltıldığı iddia edilen köylerin tesbiti ile ilgili PKK paralelinde hazırlanmış doküman,
  2. e) HADEP Genel Başkan Yardımcısı Osman ÖZÇELİK’in 4.2.1996 tarihinde düzenlenen, İstanbul’da Kürt Enstitüsü’nün organize ettiği “Kürt Sorunu ve Demokratik Çözüm Sempozyumu”na sunduğu tebliğ,

Sanık Osman ÖZÇELİK bu tebliğde Kürtlerin atalarının Kardaklar, Gutti’ler veya MED’ler olduğunu. Kürdistan sözününde 12. yüzyıldan beri kullanıldığı, Kürtçe’nin Hind-Avrupa dil ailesinden olduğunu, Türkçe’den farklı olduğunu iddia ettikten sonra tebliğine şöyle devam etmiştir:

“…Türkiye’de 26 farklı etnik yapının yaşadığı gerçeği gözönüne alındığında ve bunlardan Kafkas kökenli Gürcü, Çerkez, Abaza, Dağıstanlı, Arap, Laz ve müslüman olmayan etnik unsurların her birinin milyonlarla ifade edildiği düşünülürse, Kürtlerin bir azınlık olmadığı gerçeği ortaya çıkar. 70 yıldır uygulanan zora dayalı asimilasyoncu politikalar heterojen toplum yapısından homojen bir Türk ulusu yaratma çabaları, Türk üst ulusal kimliğinde birleşmenin Devlet katında sağladığı olanaklarla, gönüllü olarak ulusal etnik kimliğinden vazgeçen Gürcü, Çerkez, Laz, Boşnak, Arap nüfus dışarıda bırakılırsa Türk etnik yapısının bir azınlık olduğu gerçeğiyle yüzyüze kalınacaktır. Toplumsal yapının üzerine böyle bir mercek tutulduğunda çok daha acı bir gerçekle karşılaşırız. Buda Türk söven-ırkçı milliyetçiliğin bayraktarlığını yapanların gerçek Türk etnik yapısından gelenler değil devşirme, dönme tabir edilen Türk etnik yapısı dışından gelenler olduğu görülecektir… Kürt nüfusun azınlık olmayıp Türklerden daha yoğun bir nüfusa sahip olmalarına kimse şaşmamalıdır. Çünkü Kürtler binlerce yıldan beri kendi topraklarında yaşamaktadırlar. Türk kardeşleriyse ancak 900 yıldır Anadolu’yu göç yoluyla kendilerine yurt edinmişlerdir. 900 yıl önce kaç Türk kardeşimiz at sırtında Orta Asya’dan buralara geldiği ve hangi üreme hızıyla büyüyerek Kürt nüfusu azınlıkta bıraktılar sorusunun yanıtı henüz verilmemiştir.

…Kürtlerin bütün baskılara, katliamlara karşın böyle bir kabullenmedeki direnci anlaşılmalıdır. Kürt gemisi fırtınaya kapılmamıştır. Sığınacak bir liman arayışı yoktur. Ve ihtiyaç halinde sığınacağı bir limanda vardı. Liman Fırat ve Dicle’dir. Liman Mezopotamya’dır. Liman Ahmade Xane, Melaye Ciziri, Selahaddini Eyyubi’dir. Liman devrimci Kawa’nın sıcak körüğüdür.

…Lozan’da istenilenlerin bir bölümü elde edilmiş, ancak Kerkük ve Musul gibi petrolce zengin Kürt illeri kaybedilmiştir. Kerkük ve Musul’un İngiliz yönetimine geçmesiyle Kürt kardeşliği de bitmiştir. Kürtler ve Kürtlük namına var olan her şeyin tarihten silinmek istendiği, Kürtlerin en sıradan insani ve ulusal demokratik taleplerinin kanla bastırıldığı bir karanlık dönem başlamıştır. 25 Eylül 1925’de “Şark Islahat Planı ve Takrir-i Sükun Kanunları” çıkarılarak Kürt kimliği yok edilmeye çalışıldı.

Balkanlardan ve Kafkaslardan göçmenler getirilerek Kürdistan’a yerleştirildi. Açlık ve sefaletle yüzyüze bırakılan Kürtlerin anayurtlarını terketmeye, politikalar ve sürgünlerde Kürdistanlılar köklerinden koparılmaya çalışıldığı, Kürt dili yasaklandığı, Kürtlerin Türk olduğu savlarının ortaya atıldığı. Kürtlerin Kürt olmaktan utanç duymaları için gerekli her türlü propaganda ve baskı uygulanmaya çalışıldığı.

Devletin yok etme politikaları karşısında Kürtler kendi güçleri ve örgütlülükleri oranında yanıt vermeye başladılar. 1925-1938 yılları arasında 20 civarında isyan tenkil ve tedip yaşandı.

PKK 2. kez ateşkes ilan etmişti. Birincisinde olduğu gibi Devlet operasyonla sürdürmekte ve “Kökünü kazımak” politikasından vazgeçmemek niyetinde olduğunu göstermektedir. Daha fazla kan dökülmeden, daha fazla acı yaşanmadan ve kardeşlik duyguları yerini düşmanlıklara terketmeden, birlikte eşit koşullarda yaşam özlemi ve ümitler yitirilmeden, bölünmeden alınacak önlemler vardır. Barış sağlanabilir.

Bunun için,

– PKK’nın tek taraflı ilan ettiği ve uyduğu ateşkese Devlet yanıt vermelidir.

– Genel af ilan edilmelidir.

– Olağanüstü Hal uygulanmasına son verilmelidir.

– Kürt kimliği tanınmalı, Anayasal güvence altına alınmalıdır.

  1. f) ”Değerli arkadaşlar” başlıklı Abdullah SAYGIN imzalı doküman: Bu dokümanda şöyle denilmektedir: “…Kürt çocuklarına aile içi eğitimleri yok sayılarak, okulda öğretim verilmeye çalışılır. Bu bilime aykırıdır. 6 yaşındaki bir çocuk dil öğrenmeye zorlanamaz. Çünkü bedensel ve zihinsel olarak, bu kapasiteye sahip değildir. Türk eğitim sistemi siyasi amaçla donatılmış, sivil kışla sistemidir. Bu sivil kışlalarda Türkleştirme faaliyetleri vardır. Bunun bir diğer ifadesi asimilasyondur. Yani beyaz katliamdır. Her sabah “Ne Mutlu Türküm Diyene” dedirttiler. Kürt çocuklarına yalan dayatılan bir ülkede yaşıyoruz. Dünyanın hiç bir yerinde anadiliyle konuştuğu için cezalandırılan çocuklara rastlayamazsınız. Bu Türkiye’de vardır. Ve ben yaşadım. Kürt çocuğu kafasının içinde beyin olduğunu bile bilmeden bilinci tahrip ediliyor… “Türküm, Doğruyum” kalıpları uygulanarak inkar politikası güdülürken, çocuk ırkçı, şoven kalıplara sığdırılmaya çalışılıyor… Doğal zenginliği tahrip edilmiş ve insansızlaştırılmış bir bölge, üretimden koparılmış kişilersavaşın psikolojik tahribatını yaşıyorlar. Kirli savaşın ekonomik yanı ile milli gelirin yarısı kadarı eğitim ve sağlık bütçelerinden kesilerek Kürt halkının üzerine bomba olarak yağdırılıyor.”

Kemal OKUTAN kapatılan HEP ve DEP Genel Sekreter Yardımcısı Ankara Kapalı Cezaevi imzalı yazı,

Bu yazıda şöyle denilmektedir;

“Avrupa Parlamentosu yakında Türkiye’nin gümrük birliğine kabul edilmesini onaylayacak… Aralık ayında gerçekleştirilecek olan seçim, çağdaş dünya değerlerinden uzak, kendi halklarına acı çektiren, kendi coğrafyası saydığı toprakları bombalayan, 3500’ün üzerinde Kürt Köyünü bombalattıran, binlerce insanı katlettiren bir devletin uygulamalarını onaylama yada onaylamama seçimidir. Daha kurulduğundan beri dünya dengelerini gözeterek kendilerine çevirmek için entrikalar uygulayan Türkiye Cumhuriyeti, bugün benzeri uygulamalar sergilemektedir. Örneğin 1920’lerde Batı’ya eğer bize destek vermezsen Sovyetler Birliği ile işbirliği yaparım şantajını yapan Kemalistler, Sovyetlerinde desteğini almak için “Eğer bize yardım etmezseniz emperyalistler bizi yutar” demişlerdir. Her iki tarafın yardımlarını alan TC. günün koşulları içinde tercihini batıdan yana koymuştur.. ,.

  1. h) Sanıklardan İsmail ARSLAN, Melik AYGÜL ve Mehmet Nuri GÜNEŞ, tarafından imzalanmış olan “Halkın Demokrasi Partisi” başlıklı tutanak,

Sanıkların imzalamış oldukları bu tutanakta cezaevlerinde bulunan tutuklulardan “Tutsak” olarak bahsedilmektedir.

ı) Cezaevlerinde bulunan PKK tutuklularından HADEP Genel Merkezine gönderilen dilekçeler,

Bu dilekçelerden Dizi:901’de bulunan dilekçedeki “Taleplerimiz” bölümü örnek olarak aşağıya yazılmıştır.

Siyasi taleplerimiz;

– PKK’lı tutsaklar için savaş esirliği statüsünün kabul edilmesi,

-KK’nın tek taraflı olarak ilan etmiş olduğu ateşkes çağrısına cevap verilmesi,

Askeri operasyonlar, yakıp yıkmalar, faili meçhul cinayetler, gözaltında kayıplar, zorunlu göç vs. politika uygulamalarının durdurulması,

Türkiye’nin Cenevre Sözleşmesine uyması ve uluslararası gözlemci heyetlerin gelerek savaşın sonuçlarına, ihlallere ilişkin yerinde incelemeler yapması,

Yine HADEP Genel Merkezinde ele geçen PKK paralelindeki illegal ve legal yayınlar;

KK’nın yurtdışı baskılı illegal yayın organı SERXWEBUN, dergisinin Ekim 1991 tarihli 18. Özel sayısı,

  1. b) Serxwebun dergisinin Ağustos 1993 tarihli 140. sayısı ile Mayıs 1992 tarihli 125. sayısı,
  2. c) Üzerinde yasadışı örgüt militanlarının gazete ve dergilerinden kesilmiş fotoğrafları yapıştırılmış olan duvar panosu,
  3. d) 51 adet Özgür Halk dergisi,
  4. e) Üzerinde yasadışı örgüt militanlarının gazete ve dergilerinden kesilmiş fotoğrafları yapıştırılmış olan duvar panosu,
  5. f) İsmail BEŞİKCİ’nin Tunceli Kanunu 1925 ve Dersim Jenosidi isimli kitabı,
  6. g) PKK üzerine Düşünceler, Özgürlüğün Bedeli isimli İsmail BEŞİKÇİ’nin kitabı,
  7. h) Marksizm ve Gerilla Savaşı William J. POMEKOY,

ıı) 2 adet “Muhsin Melik Yaşam ve Mücadelesi” isimli kitap,

II-ANKARA HADEPİL TEŞKİLATI BİNASINDA VE İLÇE TEŞKİLATLARINDA YAPILAN ARAMALARDA ELE GEÇEN DOKÜMANLAR

– Ankara HADEP il binasında ele geçen örgütsel doküman:

  1. a) KURD-A Haber Ajansının bültenleri,

Bu bültenlerden bazı örnekler aşağıya yazılmıştır:

ARGK Savaş bilançosunu açıkladı, başlıklı bildiride şöyle denilmektedir:

“Türk Devleti 19 Mart tarihinden beri devam eden Güney Kürdistan’daki kirli savaşla ilgili çeşitli bilgi vermeye devam ederken ARGK genel karargahı basın bürosu savaşın 8 günlük bilançosunu yayınladı.

“Basın ve kamuoyuna 2 No.lu açıklama adını taşıyan açıklamada 8 günlük süreçte TC. ordusuyla ARGK. birlikleri arasında toplam 69 çatışmanın yaşandığı belirtildi. Buna göre Türk ordusunun sınırı aştığı tüm noktalarda çatışmalar yaşandı. Gerilla kaynakları tarafından kaydedilen ve Türk ordusunun telsiz konuşmalarında da tasdik edilen bilgilere göre 69 çatışmanın ancak 25’nin kesin sonuçları belli oldu, bu 25 çatışmada toplam 516 Türk askeri öldürülürken 21 ARGK gerillası yaşamını yitirdi ve 12 gerillada çeşitli yerlerinden yararlandı. Yine tüm uluslararası antlaşmaları hiçe sayan Türk Devletinin yönelimleri sonucu 12 sivil katledildi ve 8’ide yaralandı. Fakat bölgede çalışma yürüten uluslararası sağlık kuruluşları bu sayının daha da yüksek olduğunu belirtiyorlar. ARGK açıklamasında Türk ordusunun kayıpları hakkında 44 çatışmanın sonuçlarının belli olmadığı, ancak bunlarında sonuçlarının tesbit edilmesiyle ölü sayısının artacağı kaydedildiği, buna ek olarak ARGK birlikleri tarafından alana döşenen mayınlara çarparak ölen Türk askerlerinin sayısı belli değil.

Bültenlerden bazılarının başlıkları ise şu şekildedir;

– ARGK Askeri Konseyi: TC. ordusunu Kürdistan’dan kovacağız.

– TC Kana doymuyor. ARGK. Gerillaların Devlet güçlerine karşı gerçekleştirdikleri saldırılar tüm hızıyla sürerken Devlet güçleri de halka yönelmeye devam ediyor.

– Onbinlerce orduyu Botan’a yığan Türk Devleti çaresiz durumda.

– Gerillaların Şırnak çıkarması devam ediyor.

– Kürdistan İslam Hareketi İstanbul Katliamına ilişkin yaptığı açıklamada: TC. inançsız ve dinsizdir.

12 Mart 1995 tarihinde İstanbul’un Küçükköy ve Gaziosmanpaşa Mahallelerinde gerçekleştirilen katliam ile ilgili bir açıklama yapan ERNK Avrupa temsilcisi Ali GARZAN: bu katliamın intikamını alacağız dedi.

– ARGK Basın Bürosu Şırnak kuşatmasının sonuçlarını açıkladı. 52 Asker, 3 Subay, 6 Polis, 3 Korucu öldürüldü.

– ERNK Avrupa örgütü son olarak gelişen operasyonlarla ilgili bir açıklama yaptı: Türk Özel Savaş ordusu Güney Kürdistan’da panik içinde kırıldı.

– PKK’dan Ulusal Af, ihanet lekesini artık alnınızda taşımayın.

– ERNK Avrupa örgütü: Kürdistan halkının Serhildan Ateşi Türkiye Metropollerini de sardı,

– PKK Genel Başkanı Abdullah ÖCALAN: Gazi Mahallesi katliamını devlet bağlantılı kontragerilla gerçekleştirmiştir.

– PKK MK İstanbul katliamı ile ilgili yaptığı açıklamada: “Geç kalmak pişman olmaktır. Artık gerilla ile birleşme, Zülfıkarı ele alma zamanıdır.”

– ERNK Avrupa Temsilcisi Ali GARZAN basın açıklaması yaptı: “Güneyde Türk ordusunu büyük bozguna uğratacağız.”

– Garzan Eyaleti ARGK komutanlarından Berdan: “Baharı onlara cehennem edeceğiz.

– Ajansımıza açıklamada bulunan ARGK komutanlarından Sorej: “Bu bahar diğer baharlara benzemeyecek.”

– ARGK Basın Bürosu Ocak 1995 eylem bilançosunu açıkladı: “69 Asker, 49 Korucu, 7 Kontra öldürüldü.”

– ARGK hem güney, hemde kuzeyde vuruyor.

  1. b) Program önerisi: Nasıl bir insan hakları mücadelesi ve nasıl bir İHD,

Devrimci Mücadele yayınlarından olan broşürde sayfa 4’de şöyle denilmektedir: “…insan hakları, demokrasi, ulusların kaderlerini tayin hakkı savunucusu görünen para babaları devleti, konu Kürdistan olunca “Üniter devletten vazgeçilemez” diyerek Kürt Halkının en demokratik hakkı olan kendi kaderini tayin hakkını tanımaya bir türlü razı olmamaktadır. Sömürge zulmünden kurtulmak isteyen Kürt halkına karşı en acımasız katliamlara girişmekten çekinmemektedir. Bunun bu satırları kaleme aldığım andaki en son örnekleri Şırnak ve Göle katliamlarıdır.

Hak ihlaline uğrayan insanlar kimlerdir.

  1. aa) Sömürge statüsünde yaşamaya mahkum edilen Kürt halkıdır.
  2. bb) Türk halkını oluşturan işçiler, köylüler, öğrenciler, memurlar kadınlar çalışmak zorunda olan diğer tabaka ve zümreler, işsizlerdir.
  3. HADEP – PKK İLİŞKİSİ

HADEP, PKK’nın silahlı mücadele alanında sürekli gerileme kaydettiği ve amacına ulaşmak için legal zeminlere fazla ihtiyaç duyduğu bir zamanda, geçmişte PKK adına bölücü faaliyetler göstermiş kadrolar tarafından 1994 yılında kurulmuştur.

HADEP kurulduğu tarihten itibaren PKK’nın illegal alanda sürdüremediği cephe faaliyetlerini üstlenerek, yasal olmamasına rağmen oluşturduğu Gençlik, Kadın, Sağlık, İşçi komisyonları vasıtasıyla ERNK’nin rolünü üstlenmiştir.

HADEP’in oluşturduğu Gençlik, Kadın, Sağlık, İşçi Komisyonları çeşitli kesimlerden vatandaşlarımıza PKK yanlısı düşünceleri empoze etmektedir. Yine HADEP il ve ilçe teşkilatlarındaki faaliyetleriyle PKK’nın kırsal kadrosuna eleman temin etmekle ve lojistik destek sağlamaktadır.

PKK’nın 1995 yılı başından itibaren “Kürt Kültürel Kimliği Tanınması” amacına yönelik olarak başlatılan süreçte, yurt içinde HADEP mihverli olarak ihdas edilen legal oluşumlara, uluslararası camiada da Avrupa’da meydana getirilen Toplantı Grubu’na kendisi adına siyasi taraf olmak misyonunu yüklediği bilinmektedir.

HADEP mensuplarının gerek 1995 Temmuz ayında Cezaevleri açlık grevinde gösterdikleri çabaları, gerek çeşitli demokratik kitle örgütlerine sızma ve onları ele geçirme faaliyetleri ve gerekse Marksis-Leninist Sol’un yanı sıra, diğer sözde demokratik ve aydın çevre nezdinde sürdürdükleri girişimlerle “Kürt Kültürel Kimliğinin Tanınması” koşuluyla sözde barışın sağlanacağını beyan etmeleri ve bu hususta ısrarlı olmaları kendilerine yükletilen misyonun gereğidir.

HADEP kendisine PKK tarafından yükletilen misyona uygun bir üslupla 24 Aralık 1995 seçimlerine yönelmiştir. Kendisine yükletilen misyon gereği medya ve demokratik çevrelerin geniş desteğini sağlamak amacıyla kendisine bir “Türkiye Partisi” mesajı oluşturmaya çalışmıştır. Bu maksatla geniş bir ittifak oluşturmaya çalışmış, girişimleri sonucu SİP (Sosyalist İktidar Partisi), BSP (Birleşik Sosyalist Parti) ve bölücü PSK yanlısı DDP (Demokrasi ve Değişim Partisi) gibi legal partilerle, “Emek Barış Özgürlük Bloku'” adı altında seçim ittifakı meydana getirmiştir. Ayrıca kamuoyunda isim yapmış bölücü Marksist-Leninist kişiler ile, sözde ilerici, demokrat, aydın kişileri bir araya getirmeye çalışmıştır.

Kamuoyunun desteğini sağlamak amacıyla seçim propagandalarında barış ve kardeşliğin tesis edileceği, ateşkesin sağlanacağı temalarına büyük önem vermiştir. HADEP seçim bildirgesinde propaganda eylemlerinde “Kürt Sorununun Barışçıl Yöntemlerle Eşitlik ve Özgürlük Temelinde Çözümünü ve Birlikteliğini Savunur” türündeki yumuşak ifadelerle, amaçlarının bir an önce sözde barış ortamını sağlamak olduğunu vurgulamaya çalışmışlardır. Böylece seçim çalışmaları sırasında, HADEP’in Kürt sorununda ön plana çıkması halinde PKK terörünün fonksiyonel olmaktan çıkarılarak geriletilebileceği gibi bir imaj oluşmuş ve bu imaj kamuoyuna bir kısım Medya ve sözde aydın tarafından empoze edilmeye çalışmıştır. Böyle bir imaj oluşması PKK’nın dönem taktiğine hizmet etmiştir. Nitekim PKK “Devlet Kürt sorununun çözümünde bizimle pazarlık yapmıyorsa, legal zeminden ayrılmayan, yasalara saygılı davranan HADEP ile yapsın” düşüncesini zihinlerde uyandıracak beyanlarda bulunmuştur.

HADEP seçim süresince bir kısım medya ve bazı etkili çevreler tarafından kendilerine bu tür barış misyonu yükletilmesi üzerine daha da rahatlamış olarak barışın kendileri tarafından tesis edilebileceği yolundaki açıklamalarını yoğunlaştırmış bir kısım insanlarda inandırmıştır.

Böylece PKK. HADEP vasıtasıyla yürüttüğü seçim propagandasıyla barışın tesisinin kamuoyunun ertelenemez bir talebi olduğunu, barışın sağlanması için Kürt kültürel kimliğinin tanınmasının temel şart olduğunu ve HADEP mihverli kuruluşların barışın tesisi ve Kürt kültürel kimliğinin tanınmasında taraf olarak kabul edilmesi gerektiğinin teşhir ettirmeye çalışmıştır.

Ancak, seçimlerde HADEP’in hedeflerinin ve ülke barajının çok altında rey alması yeni arayışlara yönlenmesine neden olmuştur.

Bu sırada PKK liderinin, HADEP’in yüksek oy aldığı ilerdeki adaylarının meşru milletvekilleri olduğu, bu kişilerin bölge halkının temsilcileri olduğu şeklinde açıklamaları olmuştur. PKK lideri bu açıklamaları HADEP’i yönlendirme amaçlıdır.

HADEP-PKK İLİŞKİSİNİ ORTAYA KOYAN DELİLLER VE BELGELER

l- PKK operasyonlarında yakalanan ve HADEP-PKK irtibatını dile getiren sanıkların ifadeleri,

  1. a) MEHMET-MAZLUM (K) İsak EKTİREN, 13.2.1995 tarihli ifadesinde:

“…İskenderun ERNK sorumlusu SEVİM (K) ve HADEP İlçe Başkanı Hayrettin YILMAZ’ın talimatı ile Payas ERNK komitesini oluşturduklarını ve SEVİM (K)’a bağlı olarak faaliyet yürüttüğünü. Şahabettin YILMAZ’ı teslim ettiği Kaleşnikof marka silah ile ve SEVİM (K)”un talimatı ile Payas l00.Yıl İlkokulunu taradığını, İskenderun HADEP ilçe Başkanı Hayrettin YILMAZ’ın kendisini tanıştırdığı İSHAK (K) Fehamettin KILIÇ ile işbirliğine girdiği ve bu şahsın devlet yanlısı olduğu gerekçesiyle gösterdiği infaz edilecek ailenin eylemini kabul ettiğini, SEVİM (K)’un İskenderun HADEP içinde örgütlediği ve kırsal alana aktarılacak olan 3 militanı SEVİM (K) ile HAMİT ÖZGÜÇ:ün Payas’ta kendisine teslim ettiklerini, kırsala gidecek bir bayan, iki erkek örgüt mensubunu Mustafa KARAGÖZ’ün evinde barındırdıklarını, operasyonların başlaması üzerine eylem silahını Mustafa KARAGÖZ ile birlikte evinin bahçesine gömdüklerini ve kırsal alana aktarılacak kişileri Payas’tan kaçırarak Dörtyol HADEP ilçe Başkanı’nın evine götürdüğünü, ilçe Başkanı Abdulhakim GÜMÜŞ’ün kendilerini daha güvenli gördüğü için Mehmet YILDIZBAKAN’ın evine götürdüğünü” beyan etmiştir.

  1. b) Sanık Abdulhakim GÜMÜŞ 14.2.1995 tarihli ifadesinde: “…Parti binasına orta boylu, 20-23 yaşlarında, esmer, siyah saçlı, zayıf, Urfa’lı olduğunu ve isminin Mehmet olduğunu öğrendiği bir şahsın kendisinin gerilla olduğunu söyleyerek Cudi Dağından geldiğini kendisinden bazı isteklerinin olduğu söylediğini… İshak EKTİREN’in kendisine bu şahısların kırsal”a aktarılmak üzere getirilen şahısların olduğunu söylediğini” beyan etmiştir.
  2. c) Şirin ÇELİK 29.11.1994 tarihli ifadesinde:

“…HADEP Yenimahalle ilçe teşkilatında sekreter olarak çalışıyorum… HADEP’in Gençlik komisyonunda görev alan Hüseyin KAYGUSUZ, Evren ÖZCAN, gibi kişilerle tanıştım… Evren ÖZCAN, PKK terör örgütünün fikir ve düşüncelerini benimseyen bir kişiliğe sahip insandır… Parti binasında bulunan kütüphanedeki Özgür Halk dergisi Abdullah ÖCALAN tarafından yazılan çeşitli kitapları okuyordum.” demiştir.

  1. d) HACI YILMAZ (K) Sabri TOR 1.12.1994 tarihli ifadesinde: “…PKK terör örgütünün görüş ve düşüncelerini benimserim… PKK örgütü mensubu Ahmet MAKAS’a bağlı olarak faaliyet göstermekteyim. O yakalandıktan sonra Ankara Metropol sorumlusu ben oldum… Ahmet MAKAS ile tanışmamızda herhangi bir aracı olmadı. Zaten ben sürekli olarak inşaatlarda iş aradığım için kendisi ile tesadüfen tanıştık…Bu tanışma örgütsel anlamda bir tanışma değildi… Yaptığı konuşmalarda bu şahsın parti ile yani PKK ile ilişkisi olduğu kanaatine vardım. Halkın Demokrasi Partisi içinde faaliyet göstermemi ve buradaki yurtsever insanları örgütlememi istedi. Bu sırada iş aramak için inşaata gelen Altındağ HADEP üyesi Gazi AKSOY ile tanışmıştık… Ahmet MAKAS’ın bana vermiş olduğu 3 tane tabancayı bir poşet içerisine koyarak HADEP içerisinde tanımış olduğum yurtseverlerin evlerine bıraktık… HADEP içerisindeki örgütleme faaliyetlerine devam ederken çalışmış olduğum inşaatta başka bir taşeronun yanında çalışan Mardinli Hüseyin… Mardinli olan yanılmıyorsam adı Abdülselam ve Siirtli Zeki… adlı şahıslar benimle konuşarak kırsala gitmek istediklerini söylediler… Ahmet MAKAS ile tanışıp kendisi ile örgütsel alanda yakınlaştıktan sonra bana DEP sonra HADEP içinde örgütleme görevi verdiği doğrudur. Kimlerin vergi verip vermediğini, kırsalda bulunan üst düzey sorumluları bilir, ben bu kağıtlar gelmeden öncede HADEP içerisinde bulunan bazı şahıslardan vergilendirme adı altında para aldım… Ben HADEP içerisinde örgütleme faaliyetlerinde bulunurken, örgütlemiş olduğum şahıslara çevrelerinde bulunan yurtsever insanları da örgüte kazandırmak amacıyla benimle tanıştırmaları talimatı verdim” demiştir.
  2. d) Esat ÇELİK 30.11.1994 tarihli ifadesinde;

“…HADEP Altındağ ilçe teşkilatına üye oldum. PKK terör örgütü ile ilişkilerim akrabam olan, aynı zamanda Altındağ’da kahvehane çalıştıran Gazi AKSOY vasıtasıyla yaklaşık l ay öncesinde başlamıştır. Gazi AKSOY isimli şahıs aynı zamanda HADEP ilçe teşkilatında yönetim kurulu üyesidir… PKK terör örgütünün yürüttüğü mücadeleye ise ılımlı bakan bir şahıstır. HADEP ilçe teşkilatına üye olmam ile birlikte evine götürüp HACI YILMAZ (K) adlı örgüt üyesi ile tanıştırdı… HADEP binasına gelen doğu ve Güneydoğu kökenli insanlar üzerinde propaganda çalışmaları yaparak örgüte kazandırma faaliyetleri yaptım” demiştir.

  1. e) AHMET (K) Mehmet Şerikan KAYA 30.11.1994 tarihli ifadesinde:

“…HADEP’e üye oldum. Halen bu partinin üyesiyim. Siyasi görüşüm PKK’nın paralelinde olup, ezilen ve sömürülen Kürt halkının bağımsızlığı için silahlı mücadele veren ve Türkiye, İran, Irak ve Suriye olmak üzere dört parçaya bölünmüş, Kürdistan’ın bağımsız ve birleşik bir Devlet olması inancındayım. Bu amaçla bir yıldan fazla süredir PKK örgütü içerisinde faaliyet yürütüyorum” demiştir.

  1. f) Gazi AKSOY 1.12.1994 tarihli ifadesinde:

“…DEP yönetiminde Altındağ ilçe teşkilatına üye oldum ve bu partinin kapatılması ile birlikte HADEP’e de yönetim kurulu üyesi olarak girdim… PKK, örgütü silahlı olarak faaliyet gösteren yasadışı bir terör örgütüdür. Örgütün yapılanmasında yer alan her yurtsever gibi bende örgütün belirtilen ideolojisini benimsemekteyim. Ve faaliyetlerim bu ideoloji paralelinde olmaktadır.” demiştir.

  1. g) Mehmet KOYUN ifadesinde;

“…HADEP il yönetim kurulu üyesiyim… Muhittin BOTAN ile Antalya HADEP il binasında tanıştım. Kendisi Antalya’da iken Akdeniz Üniversitesi Meslek Yüksek Okulu’nda öğrenci idi. Yanlış hatırlamıyorsam partiye geldiğimde kendisinin partiye üye olmasını, yüksekokulda okuduğum için, yüksekokulda PKK’nın üyesinin olmadığını anlattım. Kendisi de bana, bende bunun için geldim. Benim Türk solundan arkadaşlarla yakın ilişkim vardır dedi. Bundan böyle kendi örgütümüz olan PKK içerisinde faaliyet göstermek istediğini anlattı. Bu şekilde HADEP Gençlik Komisyonu’na üye yaptım. Murat YÜCEL’in ilk olarak Gözde Pansiyonu’nda kalıyordu, Doktor Veli AYDOĞAN ile birlikte seçim çalışmaları yapıyorduk. Oraya gittik. Seçimlerde bize yardımcı olmasını istedik. O da kabul etti… HADEP”in kurulması ile birlikte kendisi partiye üye oldu. Kürt halkının yoğun olduğu mahallelere giderek PKK örgütü hakkında bilgiler aktarıyor, insanları bilgilendiriyor. Örgütün yapmış olduğu legal ve illegal faaliyetlerini desteklemelerini, örgüte adam kazandırmalarını, maddi ve manevi yönden yardımcı olmalarını, haklı olduğumuz bu davamızda bizlerle birlikte çalışmalarını, insanlara, yani yurtsever halka anlatıyor, örgütün propagandasını yapıyordu” demiştir.

  1. h) Kenan AKYOL’un ifadesinde;

“… DEP’e bir sene kadar önce Ümraniye ilçe teşkilatında üye oldum. Bilahare bu parti kanunsuz işler yaptığı için Parlamento tarafından kapatıldı ve yerine HADEP kuruldu. Ve bunun üzerine Ümraniye ilçesinde üye oldum. Küçük kardeşlerim olan Muzaffer AKYOL bir sene kadar önce Garzan Eyaleti olarak adlandırılan bölgede PKK içerisinde SOREJ (K) adıyla faaliyet göstermekte iken silahlı çatışma sonucunda ölü olarak ele geçirildi. Diğer kardeşim Erhan AKYOL ise Almanya’nın değişik semtlerinde PKK içerisinde faaliyet gösterdiğini bildirmiştir. Bende bu örgütün görüşlerini benimsediğimden kendisini desteklemiş, hareketlerine devam etmesini söylemiştim” demiştir.

ı) Sanık ilhan DUYAN ifadesinde:

“…Elazığ’lı Şirin ÇELİK ile tanıştım. Şirin ÇELİK bir yıl okulu uzattığından iş aramaya başladı ve 1994 yılında HADEP Yenimahalle ilçe teşkilatına sekreter olarak girdi, biz de zaman zaman parti binasına Şirin ÇELİK yanına gidiyorduk. Şirin ile birlikte parti binasında yapılan Gençlik Komisyonu çalışmalarına katılıyorduk. Burada Kürt gençliği, PKK tarihi gibi dersler verilmekteydi… Şirin ÇELİK ile muhtelif zamanlarda Güneydoğu olayları ve PKK’nın vermiş olduğu ulusal kurtuluş mücadelesi üzerine sohbetlerimiz oluyordu. Geçen yıl Atatürk Spor Salonu’nda yapılan HADEP Kongresine şirin ÇELİK ile birlikte katıldık. Bazı gruplar da “Biji Serok Apo, Kürdistan Faşizme Mezar Olacak” gibi sloganlar atıldı.” demiştir.

  1. i) Sanık Mahmut Sıtkı KARAHAN ifadesinde:

“…DEP kapatıldıktan sonra yerine kurulan HADEP’e üye oldum. İlçe yönetim kurulunda görev aldım, halen bu görevim devam etmektedir. Bu partinin il yönetimini seçmek için yapılan genel kurul toplantısına katıldım. Burada “Özgürlük Şehitlerimiz” adına yapılan saygı duruşunda ayağa kalktım. Yine bu toplantıda genel af çıkartılarak Abdullah ÖCALAN’ın affedilmesi, Türkiye’ye gelerek siyasete atılması, serbest siyasi faaliyetler yürütmesi konusu söylendiğinde hep birlikte alkışladık” demiştir.

  1. j) İçel ilinde yakalanan Resul DEMİR alınan ifadesinde;

“…HADEP’e üye olmuştum. DEP kapatıldıktan sonra kurulan HADEP’in l. kongresine katılmak üzere Ankara’ya gittim. Ve orada bulunanlar Türk bayrağını yaktılar… Bir Devlet kurmak için silahlı mücadele vermekte olan PKK örgütüne maddi yardımda bulunduğum gibi HADEP’e de maddi yardımda bulundum. Maddi durumum iyi olduğu için kısa aralıklarla gelip maddi yardım talebinde bulunuyorlardı.” demiştir.

  1. k) Sanık ALİ (K) Ahmet MAKAS alınan ifadesinde:

“…Ben PKK örgütünün ideolojisine inanmaktayım… PKK örgütünün Kürt halkının temsilcisi olarak silahlı mücadele sonunda Marksist-Leninist ilkelere dayalı bağımsız birleşik Kürdistan devleti kuracağına inanıyorum… Örgütsel faaliyetlerde bulunmak üzere DEP daha sonra HADEP teşkilatlarına gidip geldim” demiştir.

  1. l) Kars ilinde yakalanan MAHİR-HAYRİ (K) Abdurrahman YILDIZ alınan ifadesinde:

“… Zeli kampına tüm eyaletlerden elçiler geldi. Ulusal mecliste alınan kararlar benim hatırladığım kadarıyla şunlardır: İllegal alanda Kürdistan Yurtsever Gençler Birliği, Kürdistan Genç Kadınlar Birliği, legal alanda ise DEP ve HADEP’in temsil ettiğini beyan etmiştir.

  1. m) Kahramanmaraş’ta yakalanan DELİL-REZZAN (K) Kamil MADENKUYU alınan ifadesinde:

“…Türkiye’de yasal olarak faaliyet gösteren eski adı DEP, yeni adı HADEP olan siyasi partinin milletvekillerinin Suriye’ye gidip Abdullah ÖCALAN’ın talimatlarına göre hareket ettiklerini biliyorum… Türkiye’de bu partinin güçlenmesi için Abdullah ÖCALAN başta olmak üzere diğer militanlar tarafından desteklenmektedir. Hatta militanlar tarafından Kürt köylerine baskın yapılarak bu partiye destek verip üye olmaları yolunda çalışmalar yapılmaktadır.” demiştir.

  1. n) İstanbul’da yakalanan ALİ (K) İmam DOĞAN alınan ifadesinde;

“…HADEP üyesiyim… DEP kapatıldı, aynı doğrultuda ismi HADEP olarak belirlenen parti kuruldu. Buraya da il yöneticisi olarak geçtim… bilahare PKK’nın talimatı ile kurulması düşünülen Kürdistan Ulusal meclisi (KUM) (Bu TBMM’nin eşdeğerinde olan bir oluşum olup, Kürt halkının seçtiği Kürt milletvekillerinden oluşacak, Kürdistanın parlamentosu durumunda bulunacaktı) kurulacağını ve benimde milletvekili adayı olmamı Süleyman DANIŞ istedi. Bende kabul ettim. Ben legalde HADEP içerisinde üye olarak faaliyet göstermekteyim. İllegal olarak ta PKK örgütünün Marmara Komitesi içerisinde faaliyet göstermekte idim. Bende yakalanmasaydım, yol açılınca Yunanistan’daki PKK militanlarının yanına örgüt tarafından gönderilecektim.” demiştir.

  1. o) Sanık Abdulcabbar GEZİCİ alınan ifadesinde:

“… HADEP kurulurken özellikle Türk sol çevrelerinden bazı insanların buna katılması için çok çaba sarfedildi. Ancak bunda başarı sağlanamadı… Şu anda HADEP Türkiye sorumlusu Vecdi KÖYLÜOĞLU ve onun yardımcısı Cevat SOYSAL, ile beraber HADEP’e katılması için Emeğin Bayrağı, Odak, Barikat, Alınteri, Hedef, Direniş gibi dergilere giderek görüşmelerde bulunan Cevat SOYSAL, bu şahıs Batmanlı olup, PKK’nın 1980 öncesi kadrolarındandır. 1980 döneminde cezaevine girmiş, 12 yıl çeşitli cezaevlerinde yatmış, çıktıktan sonra yeniden örgütle ilişkiye girerek örgütün sendikal faaliyetlerinin koordinatörlüğünü yapmıştır. HADEP’in İstanbul’daki faaliyetlerini PKK adına yönlendirenler şunlardır:

Şemsettin KARA: Bu şahıs geçmişte İskenderun ve Çukurova bölgelerindeki illegal faaliyetlerinden dolayı yakalanmış, Malatya’da bir süre yattıktan sonra örgütün yurtdışındaki kamplarına gitmiş ve örgüt tarafından İstanbul’daki legal faaliyetlerin sorumluluğuna getirilmiştir.

Canan KARATAŞ: Şu anda HADEP il yönetim kurulu üyesidir. Geçmişte HEP ve DEP’te yöneticilik yaptı. Örgütün yurtdışı eğitim kamplarına gitmiş, ancak başarılı olamadığı için örgüt tarafından geri gönderilmiştir.

… Kemal OKUTAN HEP’in kuruluşundan beri içinde yer alan şahıstır. Başta Adana il başkanlığı yaptı, daha sonra HEP Genel Sekreter Yardımcılığı görevinde bulundu, şu anda HADEP’in Genel Merkez yönetiminde.

Murat BOZLAK: Ankara Barosu Avukatlarından, HEP ve DEP’te saymanlık yaptı. Bu şahısta şu anda HADEP genel merkez yönetiminde,

İsmail ASLAN: Ankara Barosu Avukatlarındandır. HEP ve DEP’e genel saymanlık yaptı, bu şahıs şimdi HADEP genel Merkez Yönetimindedir” demiştir.

ö) Sanık ŞEYHMUS (K) Kenan KOÇ ifadesinde: “DEP kapatıldı ve HADEP açılmıştır. Onun bünyesinde aynı çalışmalara devam etmekte idik. Ayhan isimli şahıs beni HADEP il merkezine getirdi. Burası Nişantaşı’nda idi. Orada aynı zamanda Ali isimli şahısla tanıştım ve benimle birlikte Ali ve Ayhan isimli şahıslar HADEP’in Gençlik Komisyonunda çalışmaya başladık. Buralarda gençleri örgütlüyor ve eğitim çalışmaları veriyorduk. Eğitim çalışmalarında HADEP anlatılmakta, amacı anlatılmakta idi. Yapılan görev bölümüne göre Ayhan, Anadolu yakasında, Ali ise Bakırköy, Güngören, Bahçelievler semtinde gençlik komisyonlarına bakmakta, ben ise Sarıyer, Kağıthane, Gaziosmanpaşa gençlik komisyonlarına bakmakta idim. Hazırlanacak olan pankartlara PKK örgütün sloganları yazılarak eylem günü açılacak, lastikler yakılacak ve PKK lehine sloganlar atılacaktı, alınan karar buydu. Eğer yakalanmasaydım Fatih’deki korsan gösteri yürüyüşünde ben de hazırlayacağım malzemeleri diğer HADEP gençlik komisyonlarına dağıtarak katılacaktım. Molotof kokteyllerini bize müdahale edecek polis ve Büyükşehir Belediye Başkanlığı binasına yakarak atacaktım.” demiştir.

  1. p) İstanbul ilinde yakalanan Vural KARA ifadesinde;

“… Dükkanımın telefonu çaldı, telefona çıktığımda Babam Şemsettin KARA vardı. Bana emaneti İzmir’e götüreceğimi söyledi. Bana biraz daha beklememi, bilahare tekrar arayacağını söyledi, kısa bir süre sonra beni tekrar aradı ve sende bulunan gönderdiğim malzemeleri HADEP ilçe başkanı olan Selahattin SARIKAMIŞ’a götürerek ver dedi. Ben de bunun üzerine önce malzemeleri eve götürerek saklamayı düşündüm, eve giderken yolda polisler tarafından durduruldum ve yapılan aramada arabamın bagajındaki çuval içerisinde 4 adet kaleşnikof marka otomatik silah ve 5 adet şarjörü, 350 adet bu silahlara ait dolu fişek. 70 adet 9 mm. çapında tabancalara ait olan dolu fişek ele geçti. Bunları bana Avrupada bulunan Şemsettin KARA, ilçe başkanı Selahattin SARIKAMIŞ’a ulaştırmam için göndermişti.” demiştir.

  1. r) 1995 Mayıs ayında Ankara’da yakalanan Ferhan TÜRK ifadesinde;

“HADEP İl Yönetim Kurulu Üyesiyim, bir çok kez PKK ile ilişkilerimden dolayı yakalandım ve 1991 yılında arazimi ortağına, başka birine verip kendim Ankara iline taşındım, ayrıca kardeşlerim Beşir TÜRK ve Hevin TÜRK PKK örgütünün dağ kadrosunda silahlı olarak görev yapmakta iken güvenlik kuvvetleri ile giriştikleri silahlı çatışmada öldüler. Yine amcamın oğlu Abdullah TÜRK’de aynı şekilde kırsaldaki faaliyetleri sırasında silahlı çatışmada öldü. Ağabeyim Beşir TÜRK vasıtası ile bir çok kez örgüt ile ilişkilerim oldu ve bu faaliyetlerimden dolayı yargılandım” demiştir.

  1. s) Sanık Süleyman GÜLTEKİN ifadesinde;

“İskenderun HADEP üyesiyim. Kürt kökenli olmam nedeni ile yasadışı PKK örgütünün eylem ve faaliyetlerine sıcak bakmaktayım. PKK’nın Kürt halkı için faaliyet gösterdiğine inanmaktayım. Bu nedenle 1990 yılında PKK içindeki faaliyetlerimden dolayı yakalandım” demiştir.

ş) Sanık DİLOVAN (K) Cevdet Melik KAYA ifadesinde;

“…Yasin AŞKARA ile tanıştım, daha sonra Yasin AŞKARA bizi Gaziosmanpaşa semtinde bulunan HADEP binasına götürmeye başladı, burada bizlere 1.60 cm boylarında 25 yaşlarında kel saçlı, kumral tenli bir şahıs tarafından PKK örgütü doğrultusunda siyasi eğitim verilmeye başlandı. Eğitim genellikle Kürdistan ve PKK örgütünün tarihi ve faaliyeti hakkındaydı. Buranın sekreterliğini yapan ve Bingöl’lü olduğunu tahmin ettiğim Sakine isimli bir bayanda devamlı bizimle ilgileniyordu.” demiştir.

  1. t) 1995 Ocak ayında İstanbul’da gerçekleştirilen operasyonlarda yakalanan Alaaddin DUYGUN’un alınan ifadesinde:

“…Avcılar HADEP üyesiyim. PKK örgütü Türkiyenin doğu ve Güneydoğu toprakları üzerinde Marksist Leninist ilkelere dayalı olarak bağımsız Birleşik Kürdistan Devleti kurmak için silahlı mücadele veren bir örgüttür. HADEP’de şu anda tamamen PKK’lıların elinde olup, bu örgütün görüşleri doğrultusunda legal olarak faaliyet göstermektedir. Bende bu örgütün içerisinde kendi isteğimle mücadele vermek için girdim. Eğer yakalanmasa idim çalışmalarıma devam edecektim.” demiştir.

  1. u) Sanık Cüneyt HAN alınan ifadesinde:

“…HADEP binasına takılmakta, buradaki sohbetleri izlemekte idim. Hatta HADEP binasında PKK örgütünün legal yayınları ile illegal yayınları bulunmakta idi. Bende dersaneden çıktığımda buraya giderek bu dergileri okumakta ve gençlik komisyonuna bazen katılmakta idim. Bu kitapların ve buradaki konuşmaların etkisinde kalarak kendimde güneydoğu bölgesinden olduğum için PKK örgütüne karşı sempati duymaya başladım… Gençlik komisyonu toplantılarına genelde Avcılarda bulunan lise öğrencileri gelmektedir.

Bu tür toplantılar genelde akşam saat 18.000 sıralarında başlamaktadır. Toplantının genel amacı ise örgüt hakkında daha detaylı bilgilere sahip olabilmek ve örgütün yapması ve yapmaması gereken görevleri ile lise öğrencilerinin örgütlenmedeki görevleri hakkında konuşmalar yapılmakta, örgüte ait kitaplar okunmakta, kitaplar okunduktan sonra görüşler alınmaktadır.” demiştir.

ü) DİLAN (K) Sakine DAĞISTAN ifadesinde:

“…HADEP Samandıra belde teşkilatı başkanı Seyfettin LAÇİN orada ayrı bir odada benimle oturdu. Yönetim Kurulu üyeliğimi hemen onayladı. Nüfus hüviyet cüzdanımı istediler. Seyfettin LAÇİN nüfus cüzdanımı alıp yırtarak, sen artık TC. kimliğinden çıktın. Kürdistan kurulana kadar ihtiyacın yok” diye söyledi.

Seyithan ile birlikte HADEP’e gittim. Bu süre içerisinde ayrıca PKK’nın dağda nasıl yetiştirildiğini, geliştirildiğini, ne şekilde hayat koşullarının devam ettiğini, dağda kullanılan silahlar hakkında partide bulunan yerini bilmediğim yerlerden çıkararak beni bilgilendirdiler. Orada dağda kullanılan kaleşnikof, G-3, MP.5 ve tabanca cinsi diğer silahlar mevcuttur. Bu partide bulunduğum 3 ay süre içerisinde devamlı Türkçe konuşmamın yasak olduğunu söylediler.

…Sık sık Doğu ve Güneydoğulu gençler zaman zaman gelir toplantılara katılırlar birbirimize isimle hitap etmeyiz, “Heval” diye hitap ederiz. Toplantılarda parti yandaşı olan legal yayınlar ve günlük basın takip edilir, okunur. TC. aleyhine konuşma ve tartışmalar yapılır, PKK’nın daha başarılı olması ve Kürdistan’ın kuruluş sürecinin çabuklaştırılması için neler yapılmalıdır, örgütlenme nasıl yapılmalıdır gibi konular tartışılırdı.

Yaklaşık 1995 Mayıs ayı sonlarında yine akşam toplantısı sırasında Seyithan EAÇİN, Doğan TUNA, Mehmet DURSUN, Nimet ARSLAN, Zeynep ESKİ, Belde Başkanı Hanifi BİNGÖLLÜ bulunduğu sırada Haydarpaşa Askeri Hastanesi’nde kolu kırık olup, tedavi gören bir general hanımının olduğunu, buna karşı bir suikast yapıldığında TC. ordusunun telaşa kapılacağını ve birbirine düşeceğini, halk nezdinde gözden düşeceğini, güvenliklerinin yeterli olmadığı imajının doğacağı, bununda bizim savaşımıza moral katacağını ve Türk kamuoyunda daha destek alacağımızı söyledi” demiştir.

  1. v) Sanık Talip DENİZ ifadesinde;

“…HADEP Ankara il başkanlığına kayıtlı üyeliğim vardır. 1995 yılı Mayıs ayı içerisinde yasadışı Rızgari örgütü adına faaliyetlerimden dolayı Ankara Emniyet Müdürlüğü görevlileri tarafından yakalandım. Halen HADEP üyesiyim, l Eylül’ün Dünya Barış günü olmasından dolayı partimizde Dünyada ve Türkiye’de süren kirli savaşın bitmesi için bazı etkinliklerin yapılmasına karar alınmıştı. 2.9.1995 günü Sıhhiye köprüsü üzerinde tahminen 2000 kişinin katılımı ile izinli olarak barış zinciri oluşturuldu. Yürüyüş saat 13.00’da başladı. Bazı gruplar yürüyüş sırasında slogan atmaya başladılar, bu sloganlar şöyledir. Biji Aşiti, Yaşasın Halkların Kardeşliği, Biji Kürdistan, Faşist Devlet Kürdistanı Terket, Susma Sustukça Sıra Sana Gelecek, Kirli Savaşa Hayır” bende zaman zaman bu sloganlara eşlik ettim, ben bu Barış zinciri yürüyüşüne partimin talimatıyla katıldım.” demiştir.

  1. y) Sanık İbrahim SÜRÜ ifadesinde:

“…Benim siyasi görüşüm HADEP’tir. Kendim Kürt kökenli olduğumdan dolayı kendime ve Kürtlere en yakın parti olarak bu partiyi gördüğümden bu partinin fikirlerini benimsiyorum. Seçim dönemi olduğu için HADEP’ten Şehabettin ÖZARSLANER adaylığını koymuştu. Kendisi Özalp’lıdır. Kendimde Özalp’lı olduğumdan zaman zaman bu şahsın aday olduğu HADEP’in, Akdamar Oteli çevresinde bulunan seçim bürosuna gider gelirim. Havaalanına gittik, biraz sonra HADEP’in milletvekili adayları geldiler. Konvoy hareket edince bizim bulunduğumuz arabada hareket etti. Arabaların içinde bulunan şahıslar çeşitli sloganlar atıyorlardı. “Biji HADEP, Biji PKK, Biji Kürdistan, Kürdistan TC’ye mezar olacak” gibi. Bunların bağırdıklarını duyunca bizim arabada bulunanlardan ben, Abdulcabbar, kendilerini tanımadığım, diğer üç şahısla slogan atmaya başladık. “Biji PKK, Biji Apo, Biji Kürdistan” diye bağırıyorduk. Doğu ve Güneydoğuda yaşayan insanların haklarını PKK’nın savunduğunu zannediyorum. Bu örgütün legal alanda destekçisinin HADEP olduğunu biliyorum. Bu partinin milletvekilleri ve üst yöneticileri her ne kadar legal olarak çalışıyorlarsa da PKK ile ilişkileri olduğunu biliyorum” demiştir.

  1. z) Halise ÜKLÜ ifadesinde:

“…24 Aralık 1995 günü yapılan genel seçimlerde HADEP’i desteklemek için HADEP Seçim Bürosuna devamlı gelip gittim, yapılan etkinliklere katıldım, ayrıca İzmir ilindeki örgüt mensuplarını desteklemek amacıyla yapılan açlık grevlerine katıldım. Ben Aydın ilinden HADEP binasında Kadınlar Komisyonunca yapılan toplantılara katıldım. Aydın’da yakalandım” demiştir.

  1. aa) Ayten (GURBET) ÜKLÜ ifadesinde;

“…HADEP parti binasına gitmem, kadınlar komisyonunca düzenlenen toplantılara katılmam dolayısıyla bu gibi yerlerde öğrendiğim bilgilerle PKK Örgütüne sempati duydum.” demiştir.

  1. bb) Sanık Mehmet Emin AKYOL ifadesinde:

“…Ben 1994-1995 yıllarında Batman HADEP il yönetim kurulu üyeliğine seçildim. Bu göreve başladıktan sonra Batman HADEP’te bazı örgüt mensuplarıyla ilişki içerisine girdim” demiştir.

Yukarıya örnek olarak alınan ifadelerden başka sanıklar Mehmet YILDIZBAKAN, Şevket GÖZCÜ, Hamit ÖZGÜÇ, Hayrettin YILMAZ, Cemal ÇAMKIRAN, Ali KAYA, Abdülkadir ASLAN, Hasan İLA, Mehmet ÜZÜMCÜ, Mehmet SÜREN, Fatma AKDEMİR. Şefıka OĞUZ, Tevfık KAYA. Yasin ÖZKAN, Hasil BALTA, Münir SUNA Y. Seyit BULUT, Ramazan KARAASLAN, Selahattin BAŞ, Murteza ASMA, Filiz MAVİŞ, Eyyüp ÜRKMEZ, Abdurrahman YURDAKUL, Bahri KARGI, İsmet YÜZÜGÜLDÜ, Şebabettin YILMAZ, Mehmet BİTER, Metin KUMRUASLAN, Cemal YILDIZ, Abuzer AYAZ, Ahmet ALP, Emine EROĞLU, Hediye DOĞAN, Halil OLCAY, Hüseyin KAYGUSUZ, Salih AKAY, İsmail SÜRGEÇ, İbrahim YAYGIR, Gazi BEKTAŞ, Cemil GEDİK, Mehmet AKAN, Mehmet AŞKIN, Fevzi CİN, Fikret ÖZBEĞE, Bayram HATUL, Hamit TUĞALAN, Mehmet YILMAZ, Selahattin SARIKAMIŞ, Zeynep AŞKARA, Şehabettin ÖZASLANER, Şeyhmuz ÇAĞRO, Süleyman SAVAŞ, Hikmet FİDAN, Kemah BAHSİ, Hamdullah Can YİĞİT, Hasan GÖKSU, Abbas GÜL, Hüseyin SUBAŞI, Ahmet ARSLAN, Ziya KÖSEOĞLU, Yılmaz ÖZTÜRK, Yasin POYRAZ, Nazım FIRAT. Süleyman DEPREM, Fevzi TUNÇ, Salih ŞİMŞEK, Burhan KIRILMAZ, İbrahim DEMİRİN, Öztürk SARITAÇ, Ahmet YILMAZ, Hanifı AYDEMİR, Önder ÇALKAN, Kadri Kadri AYDIN, Ahmet MAKAS, Nurettin SÖNMEZ, Veysel DAĞDAŞ, Abdulcabbar AK, Ahmet DOĞAN, Birgül TEKİN, Keziban SERPEN, Dilan BALTACI, Mülkiye TİLKİ, Emine TOR, Hatice TEKİN, Metin ARGUNHAN, Ali AYHAN, Oktay BAĞATIR’da ifadesinde HADEP içinde PKK adına yürütülen faaliyetleri anlatmışlardır.

Bu konuda en net açıklamaları 1991 yılı içinde PKK örgütüne katılan 1994 yılında örgütten firar eden Ümit YAĞAN yapmıştır.

Ümit YAĞAN 5.7.1996 tarihli Savcılık ifadesinde şöyle demektedir:

“..HEP, DEP ve HADEP (Halkın demokrasi Partisi) biri diğerinin uzantısı olan birinin kapatılması üzere bir ikincisinin faaliyete geçirilmesi şeklinde faaliyette bulunan PKK’nın denetiminde ve PKK merkez komitesinden aldığı emir ve talimatlar doğrultusunda hareket eden bir ve aynı siyasi partidir. Bu partinin legal programın ötesinde illegal olarak Kürt sorununu dile getirmek, mitingler, toplantılar ve söyleşilerde Doğu ve Güneydoğu halkını Kürt halkının ulusal kurtuluş mücadelesi içine çekmek ve PKK’yı Kürt halkının silahlı gerilla gücü olarak göstererek halkı PKK içinde ve çevresinde örgütlemek yönünde faaliyetleri vardır. Bunun gibi merkez ve taşra örgütlenmesi içinde, parti hizmet binalarında PKK milis ve militanlarına görev vererek onların çalışma koşullarını hazırlamakla yükümlüdür. Parti ile PKK arasında organik bir bağ mevcuttur. Bu siyasi parti PKK’nın legal uzantısıdır. Merkez ve taşradaki yöneticileri Leyla ZANA, Ahmet TÜRK, Sırrı SAKIK, Mahmut ALINAK gibi milletvekili ve yöneticileri zaman zaman PKK’nın yurtdışındaki kamplarına gider ve orada PKK’nın üst düzey yöneticileriyle görüşme yapar, talimatlar alırlar, aldıkları talimatlara göre hareket ederler. Bu olay sadece bu söylediğim kişilerle sınırlı değildir. Sözkonusu siyasi parti bu gün PKK’nın denetiminde, faaliyetleri de PKK’nın merkez komitesi tarafından yönlendirilmektedir.

Ben bizzat kendim 1993 yılı yaz aylarında Mehdi ZANA, Leyla ZANA, Sırrı SAKIK, Mahmut ALINAK ve Ahmet TÜRK’ün K. Iraktaki Erbil ilinde parti yetkilileriyle (PKK) temsilcileriyle görüştüklerine ve onlardan talimat aldıklarına tanık oldum. Onlara verilen talimat sonradan öğrendiğime göre şu şekilde idi. Milletvekilliğinin sağladığı dokunulmazlığa dayanarak, parti içinde, parlamento dışında ve parlamentoda halkı ulusal Kürt bağımsızlığı etrafında örgütlemek, bu arada PKK’yı Kürt halkının bu mücadele içinde yer alan silahlı gücü gibi göstermek, halkı PKK saflarında mücadeleye çekmek, aynı zamanda dokunulmazlıklarının arkasına sığınarak ve milletvekili olmalarının sağladığı itibarla Kürt soykırımını, Doğu ve Güneydoğudaki insan hakları ihlallerini Kürt halkının kimlik, tarih ve kültürünün inkar edildiğini, yok sayıldığını Türkiye ve Dünya kamuoyuna yaymak, duyurmak şeklinde şeylerdir. Bunun gibi aynı siyasi partinin parti gelirlerinden bir kısmını doğrudan doğruya illegal yollardan PKK’ya aktarmaktadır. Kalan kısmı ise parti içi harcamalarla propaganda faaliyetlerine harcanmaktadır.

2- Diyarbakır İl Jandarma Alay komutanlığı sorumluluk bölgesinde yakalanan ve HADEP İl ve ilçe teşkilatlarında görevli PKK mensupları tarafından örgütün dağ kadrosuna gönderilen sanıkların beyanları:

  1. a) Sanıklar Cahide GÜNER ve Battal TÜRKMEN Adana HADEP il teşkilatında faaliyet gösteren Rıza KAN adlı örgüt mensubunca örgütün dağ kadrosuna gönderildiklerini,
  2. b) Sanık Bilal TURAN HADEP il teşkilatında Mehmet (K) adlı örgüt mensubu tarafından PKK’nın dağ kadrosuna gönderildiğini,
  3. c) Sanık Bülent IRK Manisa ili Turgutlu ilçesi HADEP ilçe teşkilatında görevli Ahmet ARGÜN ve Şeyhmuz ÇELİK tarafından PKK dağ kadrosuna gönderildiğini,
  4. d) Sanıklar Mazher GÜLERYÜZ, Hasan KABAK, Şener SAKA, Hacı ÇELİK, İbrahim COŞKUN, Manisa ili Turgutlu ilçesi HADEP ilçe teşkilatında görevli PKK örgüt üyesi FIRAT (K) tarafından örgütün dağ kadrosuna gönderildiklerini beyan etmişlerdir.
  5. e) Sanık Zeki ÜRÜK, Turgutlu ilçesi HADEP ilçe teşkilatında görev yapan şahıslarla irtibatlı olduğunu, PKK dağ kadrosuna gidecek olan şahısları dağa götürmek üzere kuryelik yaptığını beyan etmiştir.
  6. f) Sanık Mehmet Han AZARAK Adana HADEP il teşkilatında PKK adına vergilendirme yaparak ERNK makbuzlarıyla para topladığını, yine Adana HADEP il teşkilatında halk mahkemesi kurulduğunu, Samet YAMAN’ın, halk mahkemesi başkanı, Hakkı KURU, Müslüm KURUCU ve Emine isimli bayanın halk mahkemesi üyesi olduklarını beyan etmiştir.
  7. g) Sanıklar Güler NOYAN, Leyla NOYAN, Mahfuz ŞEN, Ramazan KORKMAZ ve Nezir BAĞ, Gaziantep HADEP il teşkilatında görevli MESUT(K) adlı PKK örgütü mensubu tarafından dağ kadrosuna gönderildiklerini, Batman HADEP il teşkilatından gelen kurye vasıtasıyla dağa götürüleceklerini beyan etmişlerdir.
  8. h) Sanıklar Reşit KAYA, Ahmet KARTAL, Sinan DOLAZ, İstanbul ili Eminönü ilçesi HADEP ilçe teşkilatında görevli MUSA (K) adlı PKK terör örgütü mensubu tarafından örgütün dağ kadrosuna gönderildiklerini beyan etmişlerdir.

ı) Sanıklar Fahrettin KAYAALP, Emine ASLAN, Ceylan ASLAN, Habibe ASLAN, İstanbul ili Esenyurt ilçesi HADEP ilçe teşkilatında görevli SERKAN (K) adlı PKK örgüt mensubu tarafından örgütün dağ kadrosuna gönderildiklerini beyan etmişlerdir.

  1. j) Sanıklar Bedia ASLAN, Mehmet POLAT İzmir ili Konak ilçesi HADEP ilçe teşkilatında görevli Mehmet Emin KARATAY adlı PKK mensubu tarafından örgütün dağ kadrosuna gönderildiklerini beyan etmişlerdir.
  2. k) Sanıklar Erdal SÖYLEMEZ, Ahmet SORMAZ, Erdal BEKTAŞ, Nurettin AYDIN, Serdar OYMAN ve Serpil KILINÇ’ın Malatya ili HADEP il başkanı Mustafa TÜRK Başkan Yardımcısı Murat KÖSE, yöneticiler Kadir GÜNEŞ, Zübeyda ÜNSAL ve Kanber SÖYLEMEZ tarafından yönlendirildikleri, aynı teşkilatta görevli RUBAR (K) Ramazan DÖNMEZ’in Malatya HADEP il teşkilatında siyasi eğitim verdiğini ve kendilerini örgütün dağ kadrosuna gönderdiğini beyan etmişlerdir.
  3. l) Sanıklar Talat YORULMAZ, Deniz AYDIN, Filiz KOLAKAN, Mehmet KOLAKAN, Meryem GÖRDEĞİR, Derbaş GEÇGEL, Ercan YILIDIRIM, Yaşar ŞEHİR Diyarbakır Bağlar HADEP ilçe teşkilatında PKK terör örgütü adına faaliyetlerde bulunmak ve örgüte eleman kazandırmak çalışmalarından dolayı yakalanmışlardır.
  4. m) Sanıklar Şahin EROĞLU, Mehmet Cinet YAYAN, Diyarbakır HADEP il başkanlığında PKK terör örgütü adına faaliyetlerde bulunmak örgüte eleman kazandırmak ve lojistik malzeme temin etmek suçlarından yakalanmışlardır.
  5. n) Sanık Arif GÜLERYÜZ’ün İzmir Buca HADEP il teşkilatında gençlik komisyonu üyesi iken PKK terör örgütüne katıldığı, dokümanların tetkikinden anlaşılmıştır.
  6. o) Ümit EROL’un İzmir HADEP il teşkilatında görevli SELİM (K) adlı örgüt mensubu tarafından kırsala gönderildiği dokümanların tetkikinden anlaşılmıştır.
  7. p) Naif (Nafiz) AKDENİZ’in Antalya’dan kırsala katıldığı, HADEP’te okuduğu kitapların etkisi altında PKK’yı benimsediği, bu sanığın özgeçmiş raporunun tetkikinden anlaşılmıştır.
  8. r) Dursun CELİK’in, Antalya HADEP il teşkilatında görevli MAHSUN (K) adlı örgüt mensubu vasıtasıyla PKK’yı tanıdığı ve örgüte Nafiz AKDENİZ ve Hüseyin ARSLAN ile birlikte katıldığı dokümanların tetkikinden anlaşılmıştır.
  9. s) Sanıklar Fatih YILMAZ, Reşat DURGUN, Yakup YAŞ Diyarbakır HADEP il teşkilatında görevli iken yapılan propagandalar sonucu PKK örgütüne katıldıklarını beyan etmişlerdir.
  10. t) Sanık Şeyhmus YAVUZ, İzmir HADEP il teşkilatının faaliyetlerine katıldığını, Sevgi ve Selim isimli şahıslar vasıtasıyla PKK terör örgütüne katıldığını beyan etmiştir.
  11. u) Sanıklar Tahsin BAŞARAN, Fatih KAPLAN, Ömer ALTINER, Ali TAKAR, Diyarbakır Bağlar HADEP ilçe teşkilatında faaliyet gösterirken örgüte katıldıklarını beyan etmişlerdir.
  12. v) Sanıklar Ramazan ERSANCAN, Hamit GÜLCAN, Diyarbakır HADEP il teşkilatı üyesi ve gençlik komisyonu üyesi iken PKK örgütüne katıldıklarını beyan etmişlerdir.
  13. y) Sanık Yunus YAMAN PKK örgütüne katılmadan önce HADEP Aydın il teşkilatı üyesi olduğunu ve HOCA (K) adlı örgüt mensubu vasıtasıyla örgüte katıldığını beyan etmiştir.
  14. z) Uğur TAYFUR örgüte İzmir HADEP il teşkilatında yapılan propagandalar sonucu katıldığını beyan etmiştir.
  15. aa) Sanıklar Mehmet Akif ERDOĞAN, Bahattin KARAKAŞ, Kamuran SÜLEYMANOĞLU, Mürsel SÜLEYMANOĞLU, Murat TAŞKIRAN, Hasan IŞIK örgüte Diyarbakır Bağlar HADEP ilçe teşkilatında faaliyet gösterirken yapılan propagandalar sonucu bu teşkilatta görevli örgüt mensupları vasıtasıyla örgüte katıldıklarını beyan etmişlerdir. Keza sanıklar Hasan ÇAKIR, Hacı EROL, Barış OKUR, M. Selim KOYUN ve İ. Halil NOYAN’da aynı parti ilçe teşkilatında yapılan propagandalar sonucu örgüte katıldıklarını beyan etmişlerdir.
  16. bb) Nurettin ÇETİN’in Batman HADEP il teşkilatında yapılan propagandalar sonucu PKK örgütüne katıldığı tesbit edilmiştir.
  17. cc) Sanık Selahattin TAŞKIN, İzmir HADEP il teşkilatında Ercan KAYA, İzmir Gaziemir HADEP ilçe teşkilatında yapılan propagandalar sonucu örgüte katıldıklarını beyan etmişlerdir.
  18. dd) M. Halit OĞUZ’un Diyarbakır HADEP ilçe teşkilatında ÇİYA (K) adıyla faaliyet gösterirken PKK terör örgütüne örgüt mensupları vasıtasıyla katıldığı tesbit edilmiştir.
  19. ee) Enver KARAKEÇİ’nin Bağlar HADEP ilçe teşkilatından HAYRİ (K) Talat YORULMAZ vasıtasıyla örgüte katıldığı tesbit edilmiştir.

Bu ifadelerden anlaşılacağı gibi HADEP’in il ve ilçe teşkilatlarından illegal olarak kürt orjinli vatandaşları PKK etrafında örgütlenme, PKK’ya taban oluşturma ve PKK’nın yurtiçi, yurtdışı kamplarıyla örgütün dağ kadrosuna militan göndermek faaliyetleri yürütülmektedir. Böylece HADEP il ve ilçe teşkilatları PKK’nın asker alma daireleri haline gelmiştir.

HADEP yöneticileri her ne kadar ifadelerinde “Partilerinde bu şekilde illegal faaliyetler yürütülmediğini, bazı bireysel olayların ise kendilerini bağlamayacağına belirtmişlerse de;

Yukarıda belirtilen ifadelerden anlaşılacağı üzere bu illegal faaliyetler HADEP’in il ve ilçe teşkilatlarının hemen hemen tamamında vardır. Bu durumda HADEP Genel Başkanı ve parti meclis üyelerinin bu faaliyetlerin dışında oldukları düşünülemez. Nitekim sanık Abdulkadir KAYA’nın ifadelerinde HADEP eski genel başkan yardımcısı Şeyhmus ÇAGRO’nun yurtdışındaki PKK kamplarına eleman gönderme faaliyetleri anlatılmıştır. Şeyhmus ÇAGRO halen yurtdışında firarda bulunmaktadır.

Yine haklarında soruşturma yapılmış olan sanıklar Meral DOĞAN, Seyfettin ÖZGÜR, Veysel DAĞDAŞ, Cem Sezai DEMİR, Kalender BEYDİLLİ ve Şervan BÜYÜKKAYA ifadelerinde HADEP il ve ilçe teşkilatları bünyesinde oluşturulan gençlik komisyonlarında tertiplenen seminerlerde ”Kadının Kürdistan Devrimindeki Yeri”, gerilla taktikleri, Kürt halkının kurtuluşa kavuşmasında PKK’nın rolü, Marksist Leninist kavramlar, Yurtsever Nedir, Devrimci bir insan neler yapmalıdır’ gibi konuların işlendiğini, böylece seminere katılan gençlerin PKK’ya kazandırılmaya çalışıldığını ifade etmişlerdir.

3- 30.5.1996 tarihli Demokrasi Gazetesinde çıkan “Halklarımıza” başlıklı Abdullah ÖCALAN’a karşı yapıldığı iddia olunan suikastı kınayan ilan:

Bu ilanda aynen şöyle denilmektedir “PKK GENEL BAŞKANI SAYIN ABDULLAH ÖCALAN’A KARŞI GİRİŞİLEN BOMBALI SUİKAST GİRİŞİMİNİ KINIYORUZ. HALKLARIN EŞİTLİK ÖZGÜRLÜK VE KARDEŞLİK ÖZLEMLERİNE KARŞI YAPILAN BİR SALDIRI OLARAK DEĞERLENDİRİYORUZ.

İlanın altında HADEP Genel Başkan Yardımcısı Osman ÖZÇELİK, HADEP Genel Başkan yardımcısı ve İstanbul il başkanı Hikmet FİDAN ve HADEP Parti Meclisi Üyesi Serap MUTLU’nun imzalarıyla İsmail GÖLDAŞ, Haydar ÖZTÜRK, Kemal PEKÖZ, Ayşenur ZARAKOLU, Nurhayat ALTUN, Kadir SATIK, Sengül DİRİBAŞ ve Abidin KIZILYAPRAK gibi HADEP mensuplarının imzaları bulunmaktadır. HADEP’in en üst düzey yetkilisi olan sanıklar Abdullah ÖCALAN’a bağlılıklarını pek güzel ortaya koymuşlardır. Katliamcı çetenin başını özgürlük, eşitlik, kardeşlik savaşçısı olarak göstermektedirler. Bu ilan PKK-HADEP ilişkisi en açık şekilde ortaya koyan bir belge olarak değerlendirilmiştir.

– Terör örgütü PKK’nın lideri Abdullah ÖCALAN’ın örgütün yayın organı olan MED-TVde yaptığı konuşmalar:

Abdullah ÖCALAN’ın MED-TVde yaptığı 14.12.1995 tarihli konuşmasında “…HADEP’e gelince, HADEP ve oluşturmuş olduğu blokun parlamentoya girmesinin Türkiye’nin bîr şansı olduğunu düşünüyoruz ve Kürtlerden ziyade Türk Demokrasisi açısından olumlu olacağına inanıyorum. Biz HADEP’in siyasi çözümden ziyade Meclise girmesi veya girmemesinin o kadar önemi olmasından ziyade oluşturmuş oldukları blokun seçimden sonra partileşmesinin olumlu olacağı, bizim de buna destek olacağımızı, zira siyasi çözümün olumlu olacağını düşünüyoruz” demiştir.

Yine Abdullah ÖCALAN’ın 24.12.1995 tarihinde MED-TV’de yaptığı konuşmasında: “HADEP’in Türkiye Parlamentosuna girip girmemesi önemli değil hem yurtdışında hem ülke dahilinde parlamento, kongre Ocak ayında sanıyorum kendisini ilan etme kararını ortaya koyacaktır. Bunun yanında bu seçimlerde çarpıcı bir şekilde ortaya koyacaktır. Bunun yanında bu seçimlerinde çarpıcı bir şekilde ortaya koyduğu gibi Güneydoğu ve Doğu Anadolu’da bir federal parlamento ortaya çıkacaktır. Hatta bu seçilen milletvekillerini Kürdistan Federal Meclisi’nin üyeleri olarak selamlıyorum. Bunlar gerçekten bu acımasız koşullara rağmen seçilen insanlardır, kendileri artık bu faşist yaralar karşısında bile bu direnmeyle kazandıklarına göre dünyanın bunları kabul etmemesi mümkün değil. Ben bu seçimi kazanan milletvekillerini eğer ülke içinde mücadele koşulları varsa, ülke içinde mücadelelerini yürütmelerini, eğer bu koşulları yoksa resmi seçilmiş milletvekili olarak yurtdışında da mücadelelerini daha anlamlı bir biçimde vermek için görev başına çağırıyorum, daha önceki DEP milletvekillerinden sayı olarak az değildirler. Sanıyorum 2-3 katıda teşkil ediyorlar. Dolayısıyla Kürdistan’ın temsilini hem içte hem dışta her zamankinden daha iyi yapabilecek bir durum elde edilmiştir.” demiştir.

5- HADEP yetkilileri tarafından çeşitli tarihlerde yapılan basın açıklamaları, konuşmalar, bildiriler:

  1. a) 24.12.1995 seçimlerinde HADEP Antalya Milletvekili adaylarından Ahmet CİHAN ve Necdet ÖZÇELİK imzasıyla hazırlanan basın açıklamasında:

“…Son on yılda binlerce köy haritadan silindi, onbinlerce insan cezaevlerine dolduruldu. Binlercesi katledildi. Halkını, yurdunu sevmek, ona sahip çıkmaktan başka suçu olmayanlara karşı bir yok etme kampanyası başlatıldı. Türkiye’nin kaynaklarından büyük bir bölümü bu vahşi ve acımasız olduğu kadar sonuçsuz bir kirli savaşta heba edildi. Kürt ve Türk insanının kardeşliğinden korkan bu zihniyet bu gün Türkiye’deki düzene egemen olmaktadır. HADEP adayları akan kanın derhal durdurulmasını onurlu bir barışın hemen gerçekleştirilmesini savunur.'” denilmiştir.

  1. b) HADEP Genel başkan Yardımcısı Osman ÖZÇELİK imzasıyla 18.1.1996 tarihinde yapılan basın açıklamasında. Şırnak ili Güçlükonak ilçesinde (11) vatandaşımızın katledilmesinin Devlet tarafından gerçekleştirildiği vurgulanmaya çalışılmıştır.
  2. c) Kapatılan DEP milletvekillerinin tutuklanmalarının ikinci yılı münasebetiyle hazırlanan HADEP Genel Başkan yardımcısı İsmail ARSLAN imzasıyla basın açıklamasında: “…Tabi ki DEP’li milletvekillerinin ve DEP’in hukuksuzluğun, haksızlığın zulmün üzerine inatla ve kararlılıkla yürümesi bu darbede önemli bir etken olmuştur. Ama asıl olarak Kürt halkının uyanışı, demokrasi, özgürlük ve eşitlik talepleri kuşkusuz en büyük etken olmuştur. Bu olumsuz etkileri silmek kolay ve gereklidir. Ancak bu köklü çözümler gerektirdiğinden hiçbir siyasi parti ve güç bu köklü çözümleri hayata geçirecek cesaret ve kararlılığa sahip değildir. Oysa yürürlükte olan tek yanlı ateşkes bu sorunları çözmeyi düşünenlere büyük bir fırsat ve manevra alanı vermektedir.” denilmiştir.
  3. d) Murat BOZLAK imzalı 10.4.1996 tarihli basın açıklamasında: “…Onbinlerce gencin ölümüne, ülkenin ekonomik ve siyasal krize sürüklenmesine neden olan savaşın son operasyonlarla tırmandırılması toplumda gelişen barış umudunu zedelemiştir. 15 Aralık 1995 tarihinde PKK’nın ilan ettiği tek taraflı ateşkes bugüne kadar sürdürülen operasyon ve provokasyonlara rağmen devam ettirilmektedir. Operasyonların ve şiddetin çözüm olmadığı kan ve gözyaşından başka bir işe yaramadığı geçmişin pratiğinden anlaşılmıştır. Tek taraflıda olsa ateşkesin yarattığı olumlu ortam değerlendirilmeli, savaş değil barış demokratikleşme doğrultusunda önemli adımlar atılmalıdır. Daha fazla can kaybı olmadan mevcut olumlu ortam bozulmadan hükümeti başlatılan operasyonları derhal durdurmaya davet ediyoruz” denilmiştir.
  4. e) 13.4.1996 tarihinde yapılan HADEP Ankara Mamak ilçe teşkilatı kongresinde ilçe başkanı seçilen İbrahim ELVEREN yaptığı konuşmasında: “…kirli savaşın sona erdirilmesini, Devletin PKK tarafından ilan edilen ateşkese cevap vermesini ve bu savaşın bitirilmesi gerektiğini…” söylemiştir.
  5. f) 5.5.1996 tarihinde yapılan HADEP İstanbul il kongresinde bir konuşma yapan İstanbul il Başkanı Hikmet FİDAN: “…Biz HADEP olarak zorunlu bir süreçten geçtik, barış süreci, savaş süreci kadar zordur. Şu ana kadar milletvekillerimiz dahil 500 şehit verdik, bu rakama cezaevlerindeki yüzbinleri katmıyorum. Bizler burada yıkılıp yakılan köylerden bahsetmeyeceğiz de bazıları gibi mutlu azınlıktan mı bahsedeceğiz’ Bütün baskılara ve yıldırmalara rağmen halkımız inatla bizleri seçmiştir.” demiştir. Aynı kongrede, “…Güneşin ülkesinden işçi sınıfına selam, karanlık ve kanlı devlet geleneğine son” pankartları asılmıştır.
  6. g) 11.5.1996 tarihinde yapılan HADEP Ağrı il teşkilatı kongresinde konuşma yapan Mehmet Nuri GÜNEŞ konuşmasında; “…Akan kanı kendilerinin durduracaklarını, Türkiye’de Kürtleri temsil eden tek partinin kendilerinin olduğunu ve Kürtlerin haklarını savunduklarını, salona gelen yurtseverleri kutladığını, Demokrasi ve Barış Partisinin Kürtleri temsil edemeyeceğini, kendilerinin arkasında 105 şehitlerinin bulunduğunu” söylemiştir.
  7. h) 12.5.1996 tarihinde yapılan HADEP Ankara il kongresinde Divan Başkanlığına seçilen Ali Rıza YURTSEVER yaptığı konuşmasında: “…Bütçe açıklarının büyük bir bölümünün OHAL’da kirli savaş için kullanıldığını, Türkiye’nin temel sorununun Kürt sorunu olduğunu, savaşın devam ettiği bir zamanda PKK’nın tek taraflı ateşkes ilan ettiğiniDevletin bu konuya duyarsız kaldığını, Kürt halkının barış istediğini, işte HADEP’in bu mücadelenin öncülüğünü yaptığını” beyan etmiştir.

ı) Aynı kongrede konuşma yapan HADEP Ankara il sekreteri Babür PINAR: “…TC. tarafından anlamsız yürütülen bir savaş var. Bu hükümette buna destek çıkıyor… Kürt halkının tek dostu emekçilerdir. HADEP Kürt ve Türk emekçilerinin sembolüdür. Bu uğurda binlerce şehit vermiş bir partiyiz.” demiştir.

  1. i) HADEP Ankara il Başkanı Kemal OKUTAN ise yaptığı konuşmasında: “…2000 yıllık baskılar altında direnerek bugünlere gelen yiğit Kürt halkı, sizleri selamlıyorum. HADEP kendiliğinden bugünlere gelmedi. Kanlar dökerek bugünlere gelmiştir. Daha önce bir kaç kişiydik. Şimdi salonlara, alanlara sığmaz olduk. Onlar öldürdüler, biz çoğaldık. Vedat AYDIN, Mehmet SİNCAR’ı katlederek bir yere varamazsınız. I991-1992’de Nevruz kutlandı. Ama o gün sarı, kırmızı, yeşil renklerden yüzlerce insanımız katledildi, sayın Başbakanımız bu renklerin Ergenekon’dan geldiğisöylemesine rağmen bu renkleri taşıyanlara ateş açtılar. Şehitler ölmez, bu düzen sadece Kürtleri sömürmüyor, bu ölümlere sessiz kalırsanız size de sıra gelecektir. 6 aydır ateşkes var. PKK kimseye ateş etmek istemiyor. Ama bunlar operasyon üstüne operasyon yapıyor. Bu operasyonlar sona erdirilmeli. Genel af ilan edilmelidir. Zilan’da Dersim gibi bitirebileceğinizi mi zannediyorsunuz’ Buna rağmen biz bitmeyeceğiz” demiştir.
  2. j) Cezaevlerinde sürdürülen açlık grevlerini desteklemek amacıyla 24.5.1996 günü HADEP İçel il Başkanı Veli AYDOĞAN imzasıyla yapılan basın açıklamasında “…Bu ülkede halkların kardeşliği, barış ve demokratik haklar için herşeylerini ortaya koyan Kürt halkının gencecik insanlarının da katledildiği, köylerin haritadan silinerek adeta açlığa, ölüme mahkum edilmekte ve yaşadıkları bölgede anlatmaya dilin varmayacağı, dünyada eşi benzeri görülmemiş bir kirli savaş politikası sürdürülmektedir.

Coğrafyasında tüm Kürt, Türk, Arap, Çerkez, Laz ve benzeri yaşayan halkların insanlık adına var olan tüm güzellikleri ortadan kaldırmak istenmektedir. Herkesin zararına olan kör şiddet politikası boyutlanarak geliştirilmek istenmektedir. Özellikle barışa ve halkların kardeşliğine önemli gelişme sağlayabilecek PKK’nın ilan ettiği tek taraflı ateşkes değerlendirilmemektedir.” demiştir.

  1. k) 25.5.1996 tarihinde HADEP Kırşehir il teşkilatı tarafından düzenlenen müzik şöleninde konuşma yapan HADEP Ankara il başkanı Kemal OKUTAN konuşmasında: “…Nasıl ki DEP bu düzenin partisi olmaya niyetli değildi; HADEP’te bir düzen partisi olmayacak, zaten düzen partisi olmayacağının kanıtı da yüzlerce şahidimizdir. Binlerce insanımızın kanı aktı, ama bizler yine de bu düzenin partisi olmadık ve olmayacağız. Bu arada yine durmadılar, yine baskılara devam ettiler, öldürmekle olmayacağını gördüler, bu kez de Hatip DİCLE, Leyla ZANA, Selim ADAK, Orhan DOĞAN’ları cezaevlerine atarak bu mücadeleyi önlemeye çalıştılar. Bu da yetmedi, binlerce Hatip’i binlerce Selim’i Orhan’ı, Leyla’yı da cezaevine atsalar susmayacağız, mücadeleye devam edeceğiz.

“…Ülkemizde bir savaş yürütülüyor, kirli bir savaş. Savaşın taraflarından PKK tek taraflı ateşkes ilan etti. Biz HADEP olarak diyoruz ki ey kuru kafalı Devlet yöneticileri, ey kaz kafalı Devlet yöneticileri, bu ateşkese yanıt veriniz. Bu fırsat bir daha kaçmasın. Bu fırsatı bir daha kaçırırsanız daha çok Türk anası, daha çok Kürt anası ağlayacak. Onun için diyoruz ki ne Kürt anası, ne Türk anası ağlasın. Bir an önce ateşkes çift taraflı olsun” demiştir.

  1. l) 24.12.1995 seçimlerinde diğer bölücü ve sol unsurlarla HADEP çatısı altında oluşturulan Emek, Barış, özgürlük bloku tarafından dağıtılan basın bildirisinde, ‘”…Bilindiği gibi tüm bu gelişmelere yol açan etmen Kürt sorununun şiddet yoluyla çözülmesinde ısrar, yani savaşın tırmandırılarak sürdürülmek istenmesidir. Bu politika yalnızca Kürtlere değil, işçi, emekçi, sınıflara, gençlere, kadınlara ve doğal çevreye yıkım getirmektedir. Kürt sorununun eşitlik temelinde çözülmesi ezilen, sömürülen ve baskı altında tutulan tüm kesimlerin çıkarınadır. Son on yılda binlerce köy haritadan silindi, halkını, yurdunu sevmek, ona sahip çıkmaktan başka suçu olmayanlara karşı bir yok etme kampanyası başlatıldı. Türkiye’nin kaynaklarının büyük bölümü bu vahşi ve acımasız olduğu kadar sonuçsuz bir kirli savaşa heba edildi.” denilmiştir.

l.3.1996 tarihinde HADEP İstanbul ili Fatih ilçe teşkilatı tarafından düzenlenen şölende parti ilçe başkanı Abdülmecit KAPAZAN yaptığı konuşmasında: “…24.12.1995 seçimleri bitmesine rağmen insanlarımız üzerindeki baskı hala devam etmektedir. Bölgedeki kirli savaş sürüyor, bir çok insanımız öldürülüyor, köylerimiz yakılıp, insanlarımız öldürülüyor. Biz HADEP olarak PKK’nın ilan ettiği ateşkese Devlet uymalıdır ve savaş dönemindeki zararlar telafi edilmeli, bölgedeki asker ve polis geri çekilmeli, bölgedeki halkların kültürel kimlikleri tanınmalı diyoruz.” demiştir.

  1. n) 16.3.1996 tarihinde “Halepçe Katliamı” ile ilgili olarak Diyarbakır il teşkilatı tarafından yayınlanan basın bülteninde “…her sayfası kan, acı ve gözyaşı ile dolu bir tarihe sahip olan Kürt halkı yeryüzünde hiç bir halkın yaşamadığı bir soykırım ve imha politikasına maruz kalmıştır. Ortadoğu’da 4 ayrı parçada yaşamak zorunda bırakılan Kürt halkı, bu parçalardaki egemenler tarafından hep bazı ezilmesi gereken bir çıban olarak görülmüş, baskı altında tutulmuş ve egemenler tarafından birbirleri aleyhine koz olarak kullanılarak ulusal bir birlik sağlamaları engellenmiştir.” denilmiştir.
  2. o) 21.3.1996 tarihinde HADEP tarafından İstanbul Zeytinburnu futbol sahasında Nevruz kutlamalarına yönelik bir toplandı düzenlendiği, toplantıda: “…Direniş tamam, sıra kurtuluşta (ERNK), Biji Serok APO, Ulusal katliamlara son, Kürt ulusal sorununa son, Biji Kürdistan” gibi pankartların taşındığı, PKK terör örgütünü simgeleyen bez parçalarının açıldığı, “PKK Halktır. Halk burada, Biji APO, biji PKK, Gerilla Vuruyor. Kürdistanı Kuruyor. Şehit Namırım, Kürdistan Faşizme Mezar Olacak” şeklinde sloganlar atıldığı gözlenmiştir.

21.4.1996 tarihinde İstanbul’da HADEP İstanbul il başkanlığınca düzenlenen “Barış ve Demokrasi Mitinginde” bir konuşma yapan İHD İstanbul Şube Başkanı Ercan KANAR “…kürt halkı sizi selamlıyorum. Artık barış sesleri geliyor, savaş tüccarları bir şey yapamayacaktır… Savaşta ölen askerler şehit oluyor, gerilla öldüğü zaman öldü deniyor.” demiştir. Söz konusu mitingde ”Biji Serok APO, susma sustukça sıra sana gelecek” şeklinde sloganlar atılmıştır.

ö) 11.5.1996 tarihinde yapılan HADEP Ağrı il teşkilatı kongresinde bir konuşma yapan milletvekili adaylarından Ali ihsan ÇELİK “…baskıların ve işkencelerin kendilerini yıldıramayacağını, HADEP’in hem Türklerin hem Kürtlerin partisi olduğunu, PKK lideri Abdullah ÖCALAN’ın barış çağrısına Devletin kulak vermesi gerektiğini” söylemiştir.

  1. p) 12.5.1996 tarihinde yapılan HADEP Ankara il kongresinde konuşma yapan Feridun YAZAR: “…TC. Kürdistan aleyhine çalışıyor. Kürtlerde bir bedeli canlarıyla, kanlarıyla ödüyor. Kürtler artık Dersim’de boğulacak değildir. Kürt politikası artık Türkiye’nin ve Kürtlerin politikası olmaktan çıkmış, artık bir Avrupa politikası olmuştur.” demiştir.
  2. r) 25.10.1996 tarihinde HADEP Kırşehir il teşkilatı tarafından düzenlenen müzik şöleninde HADEP Kırşehir il başkanı Kemal ODABAŞI yapmış olduğu konuşmasında: “…Mücadele sonucu cezaevlerinde tutsak olan özgürlük mahkumlarını, zindanlardaki direnişlerini buradan selamlıyorum… Ülkemizde adı konulmamış bir savaş sürmektedir. Buna kirli savaş deniyor. Savaşın temizi olmaz. Yine savaşın taraflarından bir kesimi tek taraflı ateşkes ilan etmiş, ateşkese şimdiye kadar cevap verilmemiş, savaşan tarafın muhatabı olan Abdullah ÖCALAN’a suikast girişiminde bulunulmuştur. Bu girişimi barışın provoke edilmesi olarak algılamak gerekir.” demiştir.

6) HADEP Genel Merkezi tarafından dağıtılan bildiriler:

Aşağıdaki bildiriler örnek olarak alınmıştır.

  1. a) Kamuoyuna başlıklı, Halkın Demokrasi Partisi imzalı bildiriden: “…Kürtler tarih boyunca kendilerine dayatılan her türlü baskı, zulüm, şiddet ve asimilasyon politikasına karşı mücadele ederek dilini, kültürünü, ulusal kimliğini koruyarak bugünlere gelmiştir. Özgürce kendilerini ifade etme taleplerine yönelik mücadeleleri etkin bir biçimde devam etmektedir. Hiç bir gücün bu süreci geri çevirmesi mümkün değildir. Kürtler ve Ortadoğu halklarının kölelikten kurtuluş, özgürlüğe ulaşma ve 21 Mart Dünya Irkçılıkla Mücadele Günü olan Nevruz bayramı halkımıza, kardeş Ortadoğu halklarına ve tüm ilerici insanlığa kutlu olsun. Cena Nevroz Piroz Me.” denilmiştir.
  2. b) “8 Martta Barışı Haykıralım” başlıklı Halkın Demokrasi Partisi imzalı bildiride:

“…Biliyoruz ki bu kirli savaş sadece kadınlarımız değil, tüm insanların ve insanlara ait tüm değerlerin yıkımına neden olmakta ve bu nedenle tüm günlerin gündemine oturmaktadır.

“Biliyoruz ki Cizre’de, Şırnak’ta, Siirt’te, Tunceli’de vücudu lav silahıyla yakılmış, kafası kolu kesilmiş Kürt gençlerinden, Rize, Samsun’a, Yozgat’a, İstanbul’a kanlı kefen içinde ölüsü giden Türk gençlerinden de birey olarak toplum olarak birazda biz sorumluyuz.” denilmiştir.

Gerek HADEP yetkililerinin beyanları, gerekse yayınladıkları tüm bildiriler PKK’yı meşrulaştırma amacına yöneliktir. Israrla PKK’nın ateşkes çağrısına cevap verilmesi, yani PKK’nm Devlet tarafından taraf olarak kabul edilmesi istenilmektedir.

24.6.1996 tarihinde Halkın Demokrasi Partisinin genel merkezinde yapılan aramada 2 klasör dolusu. Ankara il binasında yapılan aramada ise bir klasör dolusu KURD-A Haber Ajansının bildirileri ele geçmiştir.

Bu haber ajansı önceki tarihlerde PKK’nın illegal yayın organı olan ve Almanya’da yayınlanan Berxwedan dergisi tarafından Berxwedan Haber Ajansı olarak faaliyete geçirilmiş, bilahare ismi KURD-HA (Kürdistan Haber Ajansı) olarak değiştirilmiştir. KURD-HA, PKK güdümünde faaliyet gösterdiğinden Alman makamları tarafından kapatılmıştır. Bilahare KURD-A (Kürt-Alman Habar Ajansı) adı altında yeniden açılmıştır. Ülkemiz aleyhine PKK adına yayına devam etmektedir.

Bu haber ajansı Güneydoğu Anadolu’da güvenlik kuvvetlerimizin PKK terör örgütüne karşı gerçekleştirdiği eylemleri Avrupa kamuoyuna çarptırarak vermektedir. Bu bültenler ARGK ve ERNK’nin bildirileri mahiyetindedir.

Yukarıya alınan çok sayıda sanık beyanları, örgütün başı Abdullah ÖCALAN’ın MED-TVdeki bazı konuşmaları, HADEP üst düzey yetkililerinin muhtelif tarihlerdeki beyanları, sanıkların Abdullah ÖCALAN’a karşı yapıldığını iddia ettikleri suikast girişimini kınayan ilanları ve HADEP Genel Merkezi ile il ve ilçe teşkilatlarında ele geçen örgütsel doküman birbirlerini tamamlayan, doğrulayan deliller olup, HADEP, PKK ilişkisini kesin olarak ortaya koymaktadırlar.

Esasen HADEP’in PKK’nın legal görünüşlü bir kuruluşu olduğu en açık ve en çarpıcı şekilde 23.6.1996 tarihinde Atatürk Kapalı Spor Salonu’nda yapılan HADEP 2. Olağan Genel Kurultayında ortaya çıkmıştır. Bu kurultay yasalara göre kurulmuş bir siyasi partinin kurultayı değil, PKK’nın kurultay’ı şeklinde cereyan etmiştir. Kurultayın başından itibaren kanlı ihanet çetesinin sözde bayrağı ile eşkıyanın başı APO’nun posteri salon içinde “Biji Serok APO” çığlıklarıyla dolaştırılmaya başlanmıştır. Büyük Atatürk’ün başkentinde kutsal Türk Bayrağı yerlerde sürüklenirken yerine eşkiyanın başının posteri asılmıştır. Üstelik bu olayı salonda bulunanların hemen hemen tamamı zafer işaretleriyle alkışlanmışlardır. “Gerilla Vuruyor Kürdistanı Kuruyor,'” sloganlarını bağırarak ihanetlerini ortaya dökmüşlerdir. Türk Bayrağının bir ara divan önüne serilişi bile yuhalanmıştır. Bu ihanet hareketlerine Genel Başkan dahil hiç bir parti yetkilisinin müdahalesi olmamıştır. Divan Başkanı ciddi sayılmayacak göstermelik bazı ikazlar yapmıştır.

Parti meclisi üyesi olan sanıklar ifadelerinde Divanın oluşumu ile kendi yetkilerinin bittiğini, bu nedenle olaya müdahale edemediklerini söylemişlerdir. Ama bu sanıklar salonda parti meclisi üyelerine ayrılan yerde oturmaya devam etmişler ve çoğunluğu parti meclisi üyeliğine yeniden talip olmuşlardır. Türk Bayrağı’nın indirilmesine müdahale etmek için yetkili olmakta gerekmez. Bu bir duygu işidir. Tabii ki Türk Bayrağı yerine PKK’nın bayrağına gönül vermiş olanlardan bu müdahale beklenemez. Yine sanıklar savunmalarında “olaylar devam etseydi güvenlik kuvvetlerinden yardım istenecekti” demişlerdir. PKK’nın gövde gösterisi durumundaki bu eylemler kurultay salonuna delegelerin ve dinleyicilerin girmesiyle başlamış, saat 14.30’a kadar devam etmiştir. PKK’nın yapabileceği en vahim eylemi gerçekleştirerek Türk Bayrağını indirmişlerdir. Parti yetkilisi olan sanıkların müdahale için ne gibi bir eylem bekledikleri oldukça düşündürücüdür.

Parti üst düzey yetkilisi olan sanıklar muhtelif tarihlerde verdikleri beyanatlarda Türkiye’de Devletin bir kirli savaş sürdürmekte olduğunu, bu savaşa son vermek için PKK’nın tek taraflı olarak ilan ettiği ateşkese derhal cevap verilmesi gerektiğini, kendilerinin barıştan yana olduklarını söylemektedirler.

Türkiye Cumhuriyeti, hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmı üzerinde Marksist-Leninist ilkelere dayalı ”bağımsız birleşik Kürdistan” adı altında bir devlet kurmak isteyen ve bu amacı doğrultusunda hunharca kan döken bir ihanet hareketi ile karşı karşıyadır. Bu ihanet hareketini yok etmek Devlet olmanın gereğidir. Hiç bir Devlet kendi ülkesini böldürtmez. Büyük Türk Devleti’nin ise ülkesini ve milletini böldürtmesi hiç düşünülemez. Eğer süren savaşta bir kirlilik varsa bu eşkıyanın hunharlığından, gerçekleştirdiği acımasız katliamlardan ileri gelmektedir.

Ateşkes meşru güçler, devletler ve ordular arasında sözkonusu olur. PKK ise silahlı bir çetedir. Kanlı bir terör örgütüdür. Meşruiyeti kesinlikle yoktur, devletin PKK ile herhangi bir anlaşma yapması mümkün değildir. Ayrıca PKK’nın ilan ettiği sözde ateşkese Devletin uyması gerektiği yolundaki talepler eşkiyaya vakit kazandırarak derlenip toparlanması için imkan vermek çabalarından doğmaktadır. HADEP yetkililerinin barıştan yana oldukları yolundaki iddialarıda samimi görülmemiştir. Çünkü barışın gerçekleşmesinin tek şartı eşkıyanın başının çetesiyle birlikte teslim olarak Türk adaletine sığınmasıdır. HADEP yetkilileri gerçekten barış istiyorlarsa bu yönde çaba göstermeleri gerekir. Bu gerçekleşmediği takdirde elbetteki büyük Türk ordusu ve güvenlik kuvvetleri ülkelerini koruma ve kollama görevlerine devam edeceklerdir. Devletin başka türlü hareket etmesi düşünülemez.

Türkiye’de bir tek kimlik vardır. O da Türk Kimliğidir. Kürt kültürel kimliği tanınsın yolundaki talep ülkeyi bölmek amacıyla atılmış sinsi bir adımdır.

Devlet tektir, ülke tektir, millet tektir. Bu ilkelerden taviz verilemez, bu ilkelerden taviz vermeye kalkanlar elbetteki gaflet, delalet ve hatta hıyanet içerisindedirler) denilmektedir.

İSTEK : Yukarıda ayrıntılarıyla açıklanan delillerden:

Devletimizin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı eylemlerin odağı haline geldiği ve 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasasının kenar başlıklı 78, <bağımsızlığın korunması=”” style=”box-sizing: border-box;”>başlıklı 79, kenar başlıklı 80, <azınlık yaratılmasının=”” önlenmesi=”” style=”box-sizing: border-box;”>kenar başlıklı 81. <bölgecilik ve=”” irkçılık=”” yasağı=”” style=”box-sizing: border-box;”>kenar başlıklı 82. maddelerine aykırı eylemlerde bulunduğu açıklıkla anlaşıldığından; söz konusu yasa hükümleriyle, Anayasa’mızın 69 uncu maddesinin altıncı fıkrası yollamasıyla 68 inci maddesinin dördüncü fıkrası gereğince Halkın Demokrasi Partisi (HADEP)’nin temelli kapatılmasına karar verilmesi talep olunur.</bölgecilik></azınlık></bağımsızlığın>

II- DAVALI PARTİ’NİN İDDİANAMENİN REDDİNE KARAR VERİLMESİ İSTEMİ VE YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCISININ KONUYA İLİŞKİN GÖRÜŞÜ

A- PARTİNİN İSTEMİ

Davalı Parti’nin, 29.01.1999 günlü iddianamenin, reddine karar verilmesi istemini içeren 3.2.1999 günlü dilekçesinde:

1. Yargıtay C. Başsavcılığı 29.01.1999 tarihli bir basın açıklaması ile, Halkın Demokrasi Partisi (HADEP)’nin temelli kapatılması istemiyle Anayasa Mahkemesi nezdinde dava açıldığını kamuoyuna duyurmuştur.

  1. Yapılan açıklamadan ve medya kuruluşlarının yayınlarından; davanın, halen Ankara Devlet Güvenlik Mahkemeleri nezdinde görülmekte olan 3 davadaki iddia ve kanıtlara dayandırıldığı anlaşılmaktadır.

İDDİANAMENİN REDDİNİ GEREKTİREN NEDENLER:

İddianame 2820 sayılı Yasa’nın 100 üncü maddesine ve Yasakoyucu’nun amacına aykırıdır:

2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 100 üncü maddesinin dava ile ilgili bölümü

aynen şöyledir:

“Bir siyasi partinin, bu kanunun dördüncü kısmında yer alan hükümleri ihlal etmesi sebebiyle Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından partinin kapatılması davasının açılması;

a- Re’sen,

b- Bakanlar Kurulu karan üzerine Adalet Bakanı’nın istemiyle,

c- Bir siyasi partinin istemi ile,

olur

Bu maddenin birinci fıkrasının (b) ve (c) bentlerinde yer alan hükümler milletvekili genel seçimiyle, bu seçimin yenilenmesine veya milletvekili ara seçimlerine dair verilen kararın Resmi Gazetede yayımlandığı tarihten başlayarak oy verme gününün ertesi gününe kadar geçecek süre içinde uygulanmaz.”

Yasakoyucu bu düzenleme ile, seçimlerin yapılmasına karar verildiği dönemde, haksız ve hukuki olmayan nedenlerle herhangi siyasi parti aleyhine kapatma davası açılmak suretiyle, o partinin yıpratılmasını, seçim şansının azaltılmasını önlemek istemiştir. Nitekim SPY’nın 100 üncü maddesinin gerekçesinde bu durum şöyle açıklanmıştır:

“… Bu hakların seçimlerde engelleme amacıyla kullanılmasını önlemek için de kullanma süreci sınırlı tutulmuştur.”

Yasa metninin, seçim döneminde dava açılamıyacağı yönündeki sınırlamayı, yalnızca Adalet Bakanlığı ve Siyasi Partilerin başvurusu üzerine açılacak davalarla sınırlı olarak öngördüğü, Yargıtay C. Başsavcısının kendiliğinden (re’sen) dava açmasını böyle bir sınırlamaya tabi tutmadığı söylenebilir. Sadece Yasa’nın yazılış şekline (lafzına) bakılarak varılacak böyle bir sonucun, Yasa’nın amacına uygun olduğunu söylemek olanağı yoktur.

Yasakoyucu siyasi partiler hakkında her zaman kendiliğinden dava açma yetkisine sahip olan Yargıtay C. Başsavcısı’nın, bu yetkisini tartışma yaratacak ve ilgili parti hakkında olumsuz siyasi sonuçlar doğuracak bir dönemde kullanmayacağı; başka bir anlatımla bu yetkisini diğer zamanlarda kullanmayan Başsavcının, (davanın sonuçlanmasının süre itibariyle mümkün olmadığı) seçim döneminde haydi haydi kullanmayacağı varsayımı ile hareket etmiş ve bunu ayrıca düzenlemeye gerek görmemiştir.

Bilindiği gibi, Adalet Bakanının ya da bir siyasi partinin kapatma istemi de Yargıtay C. Başsavcısı tarafından değerlendirilmektedir. Fakat bu değerlendirmenin ve verilecek karara muhtemel itirazların yaratacağı siyasi tartışma ve ortamın; seçimlerin tarafsızlığına zarar vereceği düşünülmüştür. Aynı sakıncaların, Başsavcının kendiliğinden açacağı davada bulunmadığını söylemek olanağı da yoktur.

Açılan her kapatma davasında, Anayasa Mahkemesi’nin davayı kabul etme kadar reddetme ihtimali de bulunduğuna göre; seçim döneminde açılmış ve ilgili siyasi partinin seçim şansını çok büyük ölçüde etkilemiş davanın sonradan reddi halinde; ilgili siyasi partinin uğramış olduğu haksızlık ya da seçim sonuçlarının meşruiyeti üzerine yapılacak tartışmalar nasıl giderilecektir ‘ Demokrasinin alacağı yara nasıl kapatılabilecektir ‘

Aylarca, hatta yıllarca açılmamış bir davanın seçim döneminde açılmasının yaratacağı sakıncalarla; seçim dönemi süresince, örneğin 3 ay gibi bir sürede dava açmamanın yaratacağı sakıncalar karşılaştırılmalıdır.

Olayımızda, iddianamenin dayandırıldığı olaylar ve dayanılan kanıtlar, ilgili mahkemeler tarafından (hem de suç duyurusu şeklinde) Yargıtay C. Başsavcılığı’na 1996 ve 1997 yıllarında iletilmiştir. Aradan geçen uzun süreye karşın Yargıtay C. Başsavcısı tarafından kapatma davası açılmamıştır. Daha da önemlisi, Seçim kararı da 02.08.1998 tarihinde Resmi Gazetede yayımlandığı halde aradan yaklaşık 7 ay geçtikten sonra dava açılmıştır. Tüm bunlar, İddia Makamının yasanın kendisine verdiği dava açma yetkisini, Medeni Yasa’nın 2 nci maddesinde açıklanan anlamda kötüye kullandığını açıkça göstermektedir.

SONUÇ VE İSTEM

Açıklamaya çalışılan nedenlerle, TBMM’nin milletvekili genel seçimlerinin ve Mahalli İdareler Genel Seçimlerinin 18 Nisan 1999 günü yapılmasına ilişkin kararının, 02.08.1998 tarihinde Resmi Gazetede yayımlanmış olduğu ve içerisinde bulunduğumuz seçim döneminde kapatma davası açılmasının Siyasi Partiler Yasası’na, demokratik ilkeler ve hukukun genel ilkelerine aykırı olduğu gözetilerek, vekili bulunduğumuz Halkın Demokrasi Partisi’nin temelli kapatılmasına ilişkin iddianamenin reddine karar verilmesini saygı ile dileriz” denilmiştir.

B- YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCISININ İSTEMLE İLGİLİ GÖRÜŞÜ

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının 4.2.1999 günlü, SP.60 Muh. 1999/83 sayılı yazısında,

2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 100. maddesinde: (Bir siyasî partinin, bu kanunun dördüncü kısmında yer alan hükümleri ihlâl etmesi sebebiyle Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından partinin kapatılması davasının açılması;

Re’sen,

Bakanlar Kurulu Kararı üzerine Adalet Bakanının istemiyle,

Bir siyasî partinin istemi üzerine,

olur.

Bu maddenin birinci fıkrasının (b) ve (c) bentlerinde yer alan hükümler milletvekili genel seçimiyle, bu seçimin yenilenmesine veya milletvekili ara seçimlerine dair verilen kararın Resmî Gazete’de yayımlandığı tarihten başlayarak oy verme gününün ertesi gününe kadar geçecek süre içinde uygulanmaz) hükmüne yer verilmiştir.

Görüldüğü gibi, kanun koyucu, milletvekili seçimi yapılmasına dair verilen kararın Resmî Gazete’de yayımlandığı tarihten oy verme gününün ertesi gününe kadar, siyasî partinin kapatılmasına ilişkin olarak, Siyasî Partiler Kanunu’nun 100 üncü maddesiyle verilen hakları, seçimlerin yaklaşması nedeniyle kötüye kullanabileceklerini düşünerek, onların başvurularına sınırlama getirmiş; ancak, bu süre zarfında Siyasî Partiler Kanunu ve Anayasamızın hükümlerinin askıya alınmasını da istememiştir. Başka bir deyişle, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ve Anayasa Mahkememiz, milletvekili seçimi yapılmasına dair verilen kararın Resmî Gazete’de yayımlandığı tarihten başlayarak oy verme gününün ertesi gününe kadar geçecek süre içinde de görevlerini yapmaya devam edeceklerdir.

Kanun koyucu, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın bu süre zarfında, şartları oluşsa bile, bir siyasî partinin kapatılması için dava açılmasını engellemek isteseydi, söz konusu maddenin birinci fıkrasının (a) bendiyle, (b) ve (c) bentleri arasında ayırım yapmaz, “Bu maddenin birinci fıkrasında yer alan hükümler, milletvekili genel seçimiyle, bu seçimin yenilenmesine veya milletvekili ara seçimlerine dair verilen kararın Resmî Gazete’de yayımlandığı tarihten başlayarak, oy verme gününün ertesi gününe kadar geçecek süre içinde uygulanmaz” demekle yetinirdi.

Kanunların açık hükümlerini değiştirecek biçimde yorum yapılamaz. Başka bir deyişle, Anayasamızın ve Siyasî Partiler Kanunu’nun Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısına süre sınırlaması olmaksızın verdiği, şartları oluştuğu takdirde bir siyasî partinin kapatılması için dava açma hakkı ve görevine, yasaya aykırı biçimde yorum yapılarak sınırlama getirilemez.

SONUÇ VE İSTEM : Halkın Demokrasi Partisi vekillerinin, 3.2.1999 tarihli dilekçeleriyle, “Başsavcılığımın partilerin kapatılması için düzenlediği iddianamenin reddine karar verilmesi” istemiyle yaptıkları başvuru, usul ve yasaya aykırı bulunduğundan reddine karar verilmesi yolundaki düşüncemizi takdirlerinize arz ederim” denilmiştir.

III- DAVALI PARTİNİN SEÇİMLERE KATILMASININ ÖNLENMESİ KARARI VERİLMESİ İSTEMİ

A- YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCISININ İSTEMİ

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının 25.2.1999 günlü, SP.60 Hz.1999/37 sayılı Halkın Demokrasi Partisi’nin 18.4.1999 günü yapılacak Türkiye Büyük Millet Meclisi seçimlerine katılmasının önlenmesi istemini içeren yazısı şöyledir:

“Federal Almanya’da, Federal Anayasa Mahkemesi Kanunu’nun 32/1 nci maddesinde:

(Federal Anayasa Mahkemesi bir uyuşmazlık sırasında, ağır sakıncaların doğmasını önlemek veya tehdit edici bir gücü engellemek için, ya da başka bir önemli nedenle kamu yararı açısından acilen zorunlu olması durumunda, Geçici Tedbir kararıyla bir durumu geçici olarak düzenleyebilir) hükmüne yer vermiştir.

Federal Alman Anayasası geçici tedbir kararını açıkça öngörmemesine rağmen, söz konusu 32/1 nci madde Federal Anayasa Mahkemesi Kanunu’na girmeden önce de. geçici tedbir kararları Alman Anayasa Yargısının devamlı ve temel bir öğesini oluşturmuştur.

Çünkü Anayasa yargısı, Anayasa hukukuna saygıyı garantilemek istemektedir. Kuruluşundaki amaç. Anayasanın korunmasına hizmet etmektir. – Prof. Dr. ZAFER GÖREN, Anayasa Yargısı, 1955, Türk ve Alman Anayasa Hukukunda Anayasa Yargısının Sınırları ve Yürürlüğü Durdurma Kararları, s.213-,

1982 Anayasasının yürürlüğe girmesinden sonra, Anayasa Mahkememiz 1.8.1985 gün, 654/4 sayılı kararıyla ve gerekçesiyle, yürürlüğü durdurma talebini reddetmiştir.

Adları Türk hukukunda daima saygı ile anılan Anayasa Mahkemesi üyelerinden Recai Seçkin, Kani Vrana ve Şevket Müftügil, bu karara ilişkin karşı oy yazılarında, aşağıda yazılı görüşleri ileri sürmüşlerdir:

(Anayasamızda açılan iptal davaları üzerine, iptali istenen yasa hükmünün uygulanmasının durdurulmasına Anayasa Mahkemesi’nce karar verilebileceğine ilişkin bir hüküm yer almamıştır. Bu nedenlerdir ki maddi anlamdaki, yani genel ve objektif kurallar koyan yasalar hakkında böyle bir görev ve yetkinin varlığının söz konusu edilemeyeceği kuşkusuz olmakla birlikte, Anayasamızda aynı konuda engelleyici veya yasaklayıcı bir hüküm yer almamış olması nedeni ile Anayasamızın her zaman her şeyden önce göz önünde tutulması ve uyulması gereken demokratik hukuk devleti niteliğine ve koyduğu veya tanıdığı temel hukuk ilkelerine dayanılarak ve Anayasanın 151. maddesindeki itiraz yolu ile gelen işlerde davanın ve dolayısıyla uygulamanın durdurulması kuralı da göz önüne alınarak, biçimsel yasaların konuları bakımından, yerine getirilmeleri halinde artık geriye dönüşü olmayan kişisel bir sonuç doğurmaları olasılığı varsa, bunların uygulanmalarının bir süre durdurulmasına karar verme görev ve yetkisinin esasen var olduğunu kabul zorunlu olmaktadır. Kaldı ki bir yasanın Anayasaya aykırılığı nedeni ile iptal edilmesi gibi çok geniş bir yetkiyi Anayasa Mahkemesi’ne tanıyan Anayasamızın, daha hafif sonuçlar doğuracak olan, iptali dava edilen yasa kuralının uygulanmasını, belli ve istisnai durumlarda bir süre için erteleme yetkisinin öncelikle tanınmış olduğunun kabulü gerekmektedir. Çünkü az, aksini gerektiren bir hüküm ve neden olmadıkça bütünleştirdiği çoğun içinde her zaman vardır. Anayasamızın özellikle sözü ile sustuğu ve fakat özü ile çözdüğü veya uygun bulduğu bu konudaki sorunu içtihat yolu ile de bir sonuca bağlamak Anayasa Mahkemesi’nin görevleri arasındadır. Yasalarda boşluk olan yerlerde, hukukun üstün kuralları, mahkemelerin vicdani kanıları ile oluşacak olan içtihatlarında uygulama yeri bulmalıdır. Uygulamanın bir süre için durdurulmasına karar verilmesi bir usul sorunudur. Gerek Anayasa, gerek Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkındaki Kanun, Anayasa Mahkemesi’nin Anayasaya uygunluk denetiminde uygulanacak usuller yönünden tüm konuları kapsayıcı bir düzenleme getirmemiştir.

Yasakoyucu tarafından böyle bir yol seçilmesinin nedeni ise, 44 sayılı kanunun gerekçesinde de belirtildiği üzere, kurulan Anayasa Mahkemesi’nin niteliği itibariyle karşılaşacağı usul sorunlarını genel ve temel esaslar sayesinde içtihat yolu ile kolaylıkla çözebileceğinin kabul edilmiş olmasıdır. Yani Anayasa Mahkemesi boşluk olan hallerde karşılaşacağı her usul sorununu kesinkes çözerek bir sonuç doğuracak karara varmakla yükümlüdür.

Anayasa Mahkemesi de iptal davalarında yargısal bir çalışma yapmaktadır. Bu bakımdan her mahkeme gibi o da yargı yetki ve görevinin kapsamı içinde gerekli önlemleri alabilir. İptali istenilen yasa hükümlerinin iptal davasının sonuçlanmasından önce ilgili yerlerce uygulanması halinde Anayasa Mahkemesi’nce verilecek bir iptal kararının artık sonuç doğurması olanağı ortadan kalkmış olacağından, burada kişisel durumun olduğu biçimde korunması için, uygulamanın geçici bir süre durdurulması önleminin alınmasında haklı bir neden vardır).

Yukarıda yazılı karşı oy yazısında belirtilen görüşlerin hakkı olduğunu anlayan Anayasa Mahkememiz, 1993 yılından itibaren kanunların uygulanmasının durdurulması istemi ile bir çok defa karşılaşmış ve bu defa içtihadını değiştirerek, önce kanunların uygulanmasının durdurulabileceğine, daha sonra da uygulamanın durdurulmasına karar vermiştir – Anayasa Mahkememizin 21.10.1993 gün ve 33/40, 11.4.1994 gün ve 43/42 sayılı kararları-.

Amerika Birleşik Devletleri’nde de, kanunların uygulanması ile ortaya çıkabilecek, giderilmesi imkânsız zararları önlemek amacıyla mahkemeler tedbir alma yetkisine sahiptirler-Prof. Dr. ZEHRA ODYAKMAZ, Yürürlüğü Durdurma, Anayasa Yargısı, 1995, S. 150-.

Yargı denetimi demokratik hukuk devletinin temel öğesidir ve etkili bir denetime olanak tanıyan hukuksal araçların kullanıma açık tutulması ile garanti altına alınmıştır. Bu araçlarda gerçekleştirilecek her türlü sınırlama yargı denetiminin özüne dokunur ve anayasal dengede bozulmaya neden olur. Yürürlüğü durdurma kararı oldu bittilerle hukuk düzeninin de zedelenmesini önlemekle tüm toplumu, üstün yetkilerle donatılmış olan idareye karşı bireyi korumaktadır. Yüce Divan sıfatıyla Cumhurbaşkanını, bakanları yargılama yetkisi ile donatılmış olan Anayasa Mahkemesi’nin yürürlüğü durdurma yetkisine sahip bulunmadığını benimseyen bir anlayış dayanaktan yoksundur -Prof. Dr. S. GÜRAN, Anayasa Yargısında Yürütmenin Durdurulması, Anayasa Yargısı, 1986, s.149/153-.

Anayasamızın 138 nci maddesinde <hâkimler görevlerinde=”” bağımsızdırlar.=”” anayasaya,=”” kanuna=”” ve=”” hukuka=”” uygun=”” olarak=”” vicdani=”” kanaatlerine=”” göre=”” hüküm=”” verirler=”” style=”box-sizing: border-box;”>kuralı yer almaktadır. Bu maddede sözü geçen kavramı ile yargıcın önüne gelen uyuşmazlığın çözümü ve hukukun geçerli kılınması için vicdani kanısına göre kullanılmasını gerekli gördüğü tüm araçları kullanması, alması gereken önlemlerin hepsini alması amaçlanmıştır- Prof. Dr. RAGIP SARICA, Danıştay Kararları ve Yürütmenin Durdurulması, 1966. s. 29-.</hâkimler>

Konuyu her yönüyle inceleyen Prof. Dr. ZAFER GÖREN, anılan makalesinde:

Anayasa Mahkemesi sonraki kararlarında haklı olarak Medeni Kanun Md.l’e yollama yapmıştır.

Bu madde, yargıca açıkça boşluk doldurma yetkisini tanımaktadır.

Bu kuralın bir genel hukuk ilkesi olarak kabul edilmesi gerekir. Her yasa gibi Anayasa da onu uygulayan organlar tarafından yorumlanabilir, boşlukları doldurulabilir ve buna muhtaçtır.

…Usul kuralları hukukun genel kurallarını uygulama alanına koyma mekanizmalarıdır. Modern hukuk devletinde yargıcın hak ve hukuku sağlamasına engel olacak usul kurallarına yer yoktur. Aksine ona hukuksal gerçeği saptayabilmesi için geniş olanaklar sağlanmalıdır.

Yürürlüğü durdurma kararı Anayasa Yargısında da asıl davaya ilişkin yetkilerin dışında düşünülemez ve son kararı vermeye yetkili olma, yürürlüğü durdurma kararını vermeye yetkiyi de içerir.

Bütün bunların dışında yürürlüğü durdurma kararı verme yetkisi yargı erki içinde bulunmaktadır ve yargılama yetkisinin doğal bir sonucudur. Bu ilke Anayasa Hukukunda da geçerlidir. Aksi halde Anayasa Mahkemesi’nin de isabetle belirttiği gibi hem ilgili kişiler, hem toplum ve özellikle kamu düzeni hukuk korumasından yoksun bırakılmış olur. Anayasa Mahkemesi haklı olarak pozitif hukuk tarafından yürürlüğü durdurma kararı verme yetkisinin tanınıp tanınmadığına değil, Anayasa ve ilgili yasa kurallarının bunu engelleyen kurallar içerip içermediğine önem vermiştir.

Almanya’da, Federal Anayasa Mahkemesi faaliyetinin birinci yılında birçok defa Anayasa ve Anayasa Mahkemesi Yasası’nda yargılama için öngörülen temellerin dışında başka hukuk kuralları geliştirmek zorunda kalmıştır. Federal Anayasa Mahkemesine göre, Federal Alman Anayasa Mahkemesi Yasası’nda yargılama usulüne ilişkin boşluk olduğunda öncelikle başka usul kanunlarına başvurulmak zorunludur) demektedir.

2820 sayılı Siyasî Partiler Kanununun 121 nci maddesine göre<türk kanunu=”” medenisi=”” ile=”” dernekler=”” kanunu’nun=”” ve=”” hakkında=”” uygulanan=”” diğer=”” kanunların=”” bu=”” kanuna=”” aykırı=”” olmayan=”” hükümleri,=”” siyasi=”” partiler=”” da=”” uygulanır.=”” style=”box-sizing: border-box;”></türk>

2908 sayılı Dernekler Kanununun 74 ncü maddesine göre

Anılan yasalar, Anayasa Mahkememize siyasi partiler hakkında, dernekler hakkında alınabilecek her türlü tedbiri (ihtiyati tedbir dahil) alma hakkını ve hukukun genel ilkeleri, kıyas yoluyla İdari Yargılama Usulünde yazılı tedbirleri alma hakkını vermektedir.

<yürütmenin durdurulması=”” style=”box-sizing: border-box;”>, , v.b. gibi <geçici hukuki=”” koruma=”” style=”box-sizing: border-box;”>sağlayan tedbirlerin vazgeçilmezliği ve önemi, 1999 yılında yayınlanan adlı eserde Dr. MUHAMMET ÖZEKES tarafından şöyle ifade edilmektedir:</geçici></yürütmenin>

(Normal yargılama prosedürü içinde maddi ilişkinin açıklığa kavuşturulması ve icrası belirli bir zamana ihtiyaç duymaktadır. Ancak yargılamanın devamı sırasında veya daha önce ortaya çıkan değişik sebeplerden dolayı yargılama ile ulaşılmak istenen sonuçtan uzaklaşılabilir veya elde edilmesi güçleşebilir. Gerek usûl, gerekse takip hukuku şekli hukuk dalı olup, belirli prosedürlere, belirli süreler içinde uyulması gerekir. Tabiri caizse hakkını elde etmek için bu yollara başvuran kimsenin derin bir soluğa ihtiyacı vardır. Burada kusur sadece ağır işleyen adalet mekanizmasında değildir. Belirli bir prosedüre ve sürelere uyulması, tarafların haklarının korunması için bir güvencedir. Çünkü gerçeğe ulaşmak, gerçeği bulmak için kapsamlı bir araştırmaya, dolayısıyla zamana ihtiyaç duyulur. Ancak, öyle şartlar oluşabilir ki, bu prosedüre sıkı sıkıya bağlı kalınması, telâfisi imkânsız veya güç zararlara sebep olabilir. Özellikle, karşı tarafın ulaşılmak istenen sonucu bertaraf etmek için girişeceği davranışlar sebebiyle yargılamanın sonunda herhangi birşey elde edilmesi bile mümkün olmayabilir.

Yargılamanın sonucunun, yargılamaya başlandığı sırada, hatta ondan da önce güvence altına alınması ihtiyacını ortaya çıkarabilir. Bu da ancak, kesin hukukî koruma elde edilinceye kadar geçici hukukî koruma tedbirleriyle sağlanacaktır.

Geçici hukukî koruma kötü niyetli davranışlara engel olmak, yargılamanın sonucunun tehlikeye girmesini bertaraf etmek için fiilî bir zorunluluk olması yanında, hukukî bir zorunluluktur da. Hukuk devleti içinde sadece hakkın elde edilmesine yönelik yargısal bir yol imkânı sunulmakla kalmayıp, mümkün olduğunca yargılamayla ulaşılacak sonucun da güvence altına alınması gerekir. Hakkın gerçekleşmesine yönelik tüm tedbirler alınmalı, tüm imkânlar kullanılmalıdır. Aksi takdirde elde edilen karar, sadece kağıt üzerinde kalan bir karar olacaktır).

Değerli Anayasa hukukçusu Prof. Dr. Erdoğan Teziç, 29.1.1999 tarihinde Halkın Demokrasi Partisi’nin kapatılması için dava açtığım duyulur duyulmaz, aynı gün NTV Televizyonunda birçok kez yayınlanan söyleşisinde ve 15.2.1999 tarihinde kendisiyle yaptığım telefon konuşmasında, >demiştir.

SONUÇ

Anayasamızın 68 ve 69 ncu maddeleriyle 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanununun 98-108. maddeleri, bir siyasi partiyi kapatmak, dolayısıyla o partinin kapatma kararından sonraki tüm seçimlere katılmasını engelleme yetkisini Anayasa Mahkememize vermiştir.

Son kararı vermeye yetkili olma, kamu yararının gerektirdiği hallerde, sakıncalı durumların doğmasını önlemek veya Anayasamızı tehdit eden bir gücü engellemek için, dava sonuçlanıncaya kadar her türlü tedbiri almaya yetkiyi de içerir.

İncelemenize sunduğumuz deliller, Halkın Demokrasi Partisinin kapatılmasını gerektirmektedir.

18 Nisan 1999 tarihinde yapılacak seçimlere az bir süre kalmıştır. Anılan Parti hakkındaki kapatma kararının gecikmesi nedeniyle bu partinin seçimlere katılmasına izin vermek, sayılamayacak kadar çok sakıncalı durum yaratacaktır.

Anayasa Mahkememiz, bugüne kadar çağdaş ve gerçekçi yorumlar yaparak, özellikle Türkiye Cumhuriyetinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ile, lâik Cumhuriyet ilkesine aykırı eylemlerde bulunan partiler hakkında anayasamız ve yasalarımızın verdiği yetkileri kullanarak, Anayasamızın bekçiliğini kusursuz bir şekilde yaptığını kanıtlamıştır.

PKK militanlarının, <oylarınızın tümünü=”” hadep’e=”” vermezseniz,=”” köylerinizi=”” yakar,=”” hepinizi=”” öldürürüz=”” style=”box-sizing: border-box;”>diyerek, Güneydoğu Anadolu Bölgesinde köy ve mezralarda yaşayan vatandaşlarımızı daha şimdiden tehdide başladıkları, Halkın Demokrasi Partisi adına radyo ve televizyonlarda yapılacak konuşmaların tamamen bölücülük propagandası ve halkımızı suç işlemeye tahrik niteliğinde olacağına dair ciddî duyumlar almamız ve yukarıda açıkladığımız hususlar gözönünde tutularak:</oylarınızın>

<yürütmenin durdurulması=”” style=”box-sizing: border-box;”>veya her ne şekilde adlandırılırsa adlandırılsın verilecek bir kararı ile, Halkın Demokrasi Partisi (HADEP)’nin 18.4.1999 günü yapılacak seçimlere katılmasının engellenmesi hususunda bir karar verilmesini takdirlerinize arz ederim.”</yürütmenin>

B- DAVALI PARTİNİN SAVUNMALARI

Davalı Parti’nin 25.2.1999 günlü savunmasında:

“>1. Özellikle Refah Partisi hakkında kapatma davası açılması ile başlayan süreçte, Türkiye Hukuk Sisteminde son derece önemli ve en yüksek makamlarından birini oluşturan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının, Yüce Mahkemeniz önünde görülmekte olan siyasi parti kapatma davaları ile ilgili işlemleri normal hukuki prosedür ve gelenekler dışına çıkarma eğiliminde olduğu açıktır. Bir çok kez Yüce Mahkemeniz ve yargılamanın diğer tarafı, Başsavcılık istem ve işlemlerinden medya yoluyla bilgi sahibi olmaktadır.

  1. Hukukun temel ilkelerinden birisi; görülmekte olan bir dava konusunda, yargılamanın bağımsızlığı ve tarafsızlığına gölge düşürecek beyan ve eylemlerde bulunulmamasıdır. Hukukta “yöntem” yalnızca bir “biçim”den ibaret değildir ve bazan davanın esası kadar önemlidir. Gerek uluslararası hukuk ilkeleri ve gerekse iç hukuk kurallarımız, özellikle de CMUY hükümleri göz önünde tutulduğunda; iddia makamını oluşturanların, sanık ya da davalı konumunda olan kişi ve kurumlara karşı “hasım” durumları yoktur. Hatta sanık ya da davalı yararına olan kanıtları da toplamak görevleri vardır.

Birleşmiş Milletler Savcıların Rolüne Dair Yönerge “Havana Kuralları” md.13). Böyle olunca, bu makamda bulunanların böyle bir izlenim uyandırmamaya özen göstermeleri beklenir.

  1. 25 Şubat 1999 tarihli bazı basın organlarında, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın, vekili bulunduğum HADEP’in seçimlere katılmasının önlenmesi, bir diğer anlatımla “partinin nihai karara gerek olmaksızın kapatılması” hususunda ihtiyati tedbir kararı verilmesi için Yüce Mahkemeniz’e başvurduğu yönünde haberler yer almıştır.

Başvuru ve izlenen yöntem davamız açısından son derece önemlidir:

İlk olarak; vekili bulunduğum HADEP’in seçimlere katılacağı, davanın açıldığı tarihte belli ve biliniyordu. Şayet gerçekten hukuksal olarak, bu partinin seçimlere katılmasının ihtiyati tedbir yoluyla durdurulmasının gerekli olduğu düşünülüyor idiyse, dava ile birlikte tedbir isteminin de Yüce Mahkemeniz’e sunulması gerekirdi. Böyle bir talep için, Yüksek Seçim Kurulu’nun siyasi partilerin aday listelerini vermesi için tanıdığı sürenin son gününe kadar beklenilip, bir gün sonra gündeme getiriliyorsa; Başsavcılık Makamı’nın konumunun bu dilekçemizin 2 nolu ayrımında açıklanan ilkeler çerçevesinde tartışılması kaçınılmazdır.

İkinci olarak; böyle bir talebin zamanlaması, davanın ve yargılamanın hukuki gereklerden çok siyasi istem ve kaygılardan kaynaklandığı yönündeki düşüncelere haklılık kazandıracak niteliktedir.

Üçüncü ve son olarak; bu durum, medya aracılığı ile yargı alanına el atıldığı kaygılarının toplumda ve özellikle de hukuk çevrelerinde tartışıldığı bir dönemde; dava ile ilgili istem ve işlemlerin, kamuoyu yaratmak amacı ile mahkeme zemininden, medya zeminine kaydırılmasına yeni bir örnek oluşturmaktadır. Haberler bu günkü basında yer aldığına göre, başvuru dilekçesinin 24.02.1999 günü, yani Yüce Mahkemeye verilmesinden l gün önce basına verildiği anlaşılmaktadır.

SONUÇ VE İSTEM :Açıklamaya çalışılan nedenlerle,

  1. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından davalı Halkın Demokrasi Partisi’nin seçimlere katılmasının önlenmesi yönünde bir başvurusunun olup olmadığının ve şayet böyle bir başvuru varsa başvuru dilekçesinin tarafımıza bildiriminin yapılmasını;
  2. Başsavcılığın yaptığı başvuru hakkında herhangi bir karar verilmeden önce, başvuru ile ilgili savunma ve görüşlerimizi bildirmemize fırsat verilmesini;
  3. Yüce Mahkemeniz’in Sayın Yargıtay Başsavcısı’nın izlediği yöntem ve davranışlarının, yargılamanın bağımsızlığı ve tarafsızlığı ilkeleri açısından yaratacağı sakıncaları göz önünde bulundurmasını”;

Parti’nin 1.3.1999 günlü savunmasında;

“A. İSTEM BİR “YÜRÜTMENİN DURDURULMASI” YA DA “İHTİYATİ TEDBÎR” DEĞİLDİR. DOĞRUDAN NİHAİ KARAR BEKLENİLMEKSİZİN, YANİ YARGILAMA YAPMAKSIZIN “KAPATMA KARARI” VERİLMESİ İSTEMİDİR:

Yüce Mahkeme’nin yürütmenin durdurulması ya da ihtiyati tedbir kararı verme yetkisinin bulunup bulunmadığı tartışmasına girmeye gerek görmüyoruz. Çünkü, Sayın Başsavcılığın istemi, bir “yürütmenin durdurulması” ya da “ihtiyati tedbir” kararı değildir. Siyasi partilerin varlık nedeni seçimler yoluyla parlamentoya ya da yerel yönetim organlarına girerek, ülke yönetiminde söz sahibi olmaktır. Seçimlerin yapılmadığı dönemlerde de siyasi partiler, kendi siyasi görüş ve programları doğrultusunda ülke sorunları hakkında görüş açıklar, kamuoyunu etkilemeye çalışırlar. Fakat, temel işlevleri seçimlere katılmaktır. Bu yüzden, Siyasi Partiler Yasası’nın 105 nci maddesi iki kez üst üste seçimlere katılmayan siyasi partilerin kapatılmasını öngörmüştür.

Dolayısıyla, Anayasa Mahkemesi’nin bir siyasi partinin seçimlere girmesinin engellenmesine yönelik bir karar vermesi, aslında o siyasi partinin kapatılmasına karar vermesi demektir. Henüz, davalı partinin ön savunmasının dahi alınmadığı bir davada Yüce Mahkemeniz’den partinin kapatılmasına karar verilmesini talep etmenin Anayasa, hukukun genel ilkeleri ve mevcut hukuk sistemimizde yeri bulunmamaktadır. Esasen, Sayın Yargıtay Başsavcısı da bunu bildiği için, dilekçesinde “yürütmenin durdurulması veya HER NE ŞEKİLDE ADLANDIRILIRSA ADLANDIRILSIN… seçimlere katılmasının engellenmesi…” demektedir. Yalnızca bu ifade dahi, Sayın Başsavcının “hukukilik” gibi bir kaygısının olmadığını açıkça göstermektedir. Sayın Başsavcı, “ister hukuki olsun, ister siyasi olsun önemli değil, yeterki davalı partinin seçime girmesini engelleyin” demek istemektedir.

Ancak, Türkiye’nin en yetkin yargıçlarından oluşan Yüce Mahkemeniz’in her kararında “hukukilik” ilkesini herşeyin üstünde tutacağına inanıyoruz.

  1. YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCISI’NIN İSTEMİ HİÇ BİR GERÇEK NEDENE VE BU NEDENLERİ DOĞRULAYAN SOMUT KANITA DAYANMAMAKTADIR:
  2. İstem gerçek dışı, hayali nedenlere dayandırılmıştır;

Sayın Başsavcılık istemini iki nedene dayandırmıştır:

Birincisi; “PKK militanlarının, halkı oylarını HADEP’e vermeleri yönünde şimdiden tehdit etmeye başladıkları” iddiasıdır. İddianın tümüyle hayali olduğu son derece açıktır. Konuyla ilgili tüm devlet yetkilileri ve kurumları özellikle son dönemlerde yaptıkları açıklamalarda; “PKK örgütünün tümüyle çökertildiği ve terörün Türkiye’nin ciddi bir sorunu olmaktan çıktığı; terörle mücadele görevinin silahlı kuvvetlerden alınıp, normal güvenlik güçlerine vermenin zamanın geldiği; Olağanüstü Hal’in kaldırılmasının gündemde olduğu; artık sorunun dağdaki gençleri topluma kazandırmak olduğu” ısrarla ifade edilmektedir. Hatta, bu amaçla bir Pişmanlık Genelgesi çıkarıldığı; ilgili valiliklerin muhtarlarla işbirliği içerisinde bunun çalışmalarını yürüttüğü herkesçe bilinmektedir. Başta Sayın Cumhurbaşkanı’nın ve Başbakan’ın bu beyanlarına karşı; Sayın Başsavcı’nın halen halkın seçimler dolayısıyla tehdit altında olduğunu söylemesinin hiç bir inandırıcılığı yoktur. Üstelik iddiasını doğrulayan bir tek kanıt da sunmamıştır.

Kaldı ki, tüm partiler aynı koşullarla seçimlere katılmaktadır. Şayet gerçekten devlet, seçim güvenliğini sağlayamayacaksa ve vatandaşların özgür iradesini sandığa yansıtmasının koşulları yoksa, bir partinin seçimlere katılmasının engellenmesi istenen sonucu vermez. Çünkü, mevcut tehdit bir başka şekilde kendini gösterir. O halde böyle bir durum söz konusu ise tümden seçimlerin iptali gerekir.

Sayın Başsavcının iddiasının tam aksine; seçimlere iki aydan az bir süre kala kapatma davası açılması ve bununla da yetinilmeyerek pozitif hukukumuzda yeri ve örneği olmadığı halde, davalı partinin seçimlere katılmasının engellenmesinin talep edilmesi; seçmenin özgür iradesi üzerindeki asıl tehdidi oluşturmaktadır.

İkincisi; HADEP adına yapılacak radyo ve televizyon konuşmalarında “… bölücülük propagandası ve halkımızı suç işlemeye tahrik…” edileceği iddiasıdır. Bu iddia, diğerinden daha da “garip” bir iddiadır. Henüz yapılmamış, hatta henüz hazırlıklarına dahi başlanılmamış konuşmalarda suç işlenileceğini iddia etmenin, nasıl bir hukuk mantığının ürünü olduğunu bilemiyoruz.

Korkarız ki, Sayın Başsavcı işi biraz daha ileri götürüp; tek tek tüm siyasi parti milletvekili adaylarını inceleyip, bunlardan bir kısmının “seçildikleri takdirde ileride suç işleyecekleri” iddiası ile, milletvekili olmalarının engellenmesi için girişimde bulunacaktır. Başsavcılık makamında bulunan bir kişinin, bir aydan fazla bir süre sonra yapılacak konuşmalarda suç işleneceğini ileri sürmesi, bu iddiasını da “aldığı duyumlara” bağlaması, hukukumuz açısından bir talihsizliktir. Varılmak istenen amaç için hukukun bu denli araç olarak kullanıldığı durum azdır.

  1. Başsavcılığın başvurusunda ileri sürülen nedenleri doğrulayan belge ya da başka herhangi somut kanıt bulunmamaktadır:

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı istemine dayanak yaptığı nedenleri doğrulayan herhangi bir kanıt göstermemiştir. Gösterilen tek kanıt “ciddi duyumlar” (!) dır. Hukukumuzda “duyum”un kanıt olarak gösterildiği belki de ilk istem Sayın Başsavcılığın istemidir. Üstelik Sayın Başsavcı “duyum”a dayanarak “davalı siyasal partinin kapatılması” anlamına gelebilecek bir karar verilmesini istemektedir. Eski Anayasa Mahkemesi Sayın Başkanı Yekta Güngör ÖZDEN’in 27 Şubat 1999 tarihli Hürriyet Gazetesinde çıkan demecinde de haklı olarak vurguladığı gibi; “Anayasa Mahkemesi herkesin her istediğini talep edeceği bir makam değildir.” Hukukumuzda, en basit bir davada dahi tedbir kararı verilmesi istenirken, istemin dayandığı somut kanıtlar başvuruya eklenmek zorundadır. Hiç bir kanıta dayanmayan Başsavcılık istemi reddedilmelidir.

  1. HUKUKUN TEMEL KURALLARINDAN BİRİSİ “DAVADAN BEKLENİLEN SONUCU YARATACAK ŞEKİLDE İHTİYATİ TEDBİR KARARI VERİLEMİYECEĞİ” DİR:

Her davada tarafların amaçladığı bir sonuç vardır. Örneğin davacı davayı “kazanmak” ister, buna karşılık davalı davanın “reddedilmesini” amaçlar. Şayet taraflardan birinin bu amacına eşdeğer bir ihtiyati tedbir kararı verilecek olursa, davanın bir anlamı ve işlevi kalmaz.

Yüce Mahkemeniz’in önündeki davada da Sayın Başsavcılığın amacı HADEP hakkında kapatılma kararı verilmesini sağlamaktır. Sayın Başsavcı, HADEP’in seçimlere katılmasının engellenmesi yönünde bir karar verilmesini talep etmesi, partinin kapatılması ile eşdeğerdir. Şayet bu istem kabul edilecek olursa, artık davanın ve yargılamanın bir anlamı ve işlevi kalmayacağı gibi; Yüce Mahkemeniz’in kesin yargısı da önceden ortaya konulmuş olacağından, davalı yönünden savunma yapmanın ve yargılamaya devam etmenin bir anlamı olmayacaktır.

  1. KAPATMA KARARI İLE DAHİ ELDE EDİLMEYECEK SONUÇ; YARGILANMA YAPILMADAN TEDBİR YOLUYLA ELDE EDİLMEK İSTENMEKTEDİR:

Bir siyasi partinin kapatılmasına ilişkin kararların sonuçları Anayasa’da ve Siyasi Partiler Yasası’nda düzenlenmiştir. Anayasa’nın 84 ncü maddesi, söz ve eylemleri ile bir siyasi partinin kapatılmasına neden olanların milletvekilliklerinin düşeceğini öngörmüştür. Bu konumda olmayan milletvekillerinin bu sıfatı düşmeyeceği gibi, kapatma kararının yerel yönetim organlarına seçilenlerin, örneğin Belediye Başkanlarının, konumlarına da bir etkisi bulunmamaktadır.

Hal böyle iken, Sayın Başsavcı daha kapatma kararı verilmeden, partinin seçimlere girmesine engel olunmasını isteyerek; bu partiden milletvekili ve yerel yönetim organlarına aday olan binlerce insanın seçilmesini engellemeyi amaçlamaktadır. Bu insanların tümünü potansiyel suçlu olarak kabul edip, seçilmelerini engellemek ise, seçme ve seçilme hakkına, daha doğrusu demokrasiye zarar vermenin ötesinde, hem iç hukukumuzun ve hem de uluslararası hukukun en temel prensiplerinden biri olan “suçsuzluk varsayımı” (masumiyet karinesi)ni tümüyle ortadan kaldırır. Böyle bir istemde bulunmak; Türkiye Vatandaşlarının önemli bir kısmına politikayı yasaklamak demektir. Demokrasimiz açısından son derece vahim bir durumdur.

  1. HUKUKUMUZDA İHTİYATİ TEDBİR, SONRADAN GİDERİLEMİYECEK BİR ZARARI ÖNLEMEK AMACI İLE ÖNGÖRÜLMÜŞTÜR. DAVAMIZDA BÖYLE BİR DURUM SÖZ KONUSU DEĞİLDİR. AKSİNE, TEDBİR KARARI VERİLMESİ HALİNDE SONRADAN GİDERİLMESİ OLANAKSIZ VAHİM ZARARLAR SÖZ KONUSU OLABİLECEKTİR:

Halkın Demokrasi Partisi listelerinden milletvekili olacaklar ile yerel yönetimlere seçilecekler, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ve Yasalarına tabi olarak görev yapacak ve bunların denetiminde olacaklardır. Anayasa ve yasalardaki yaptırımlar herkes gibi, Onlar’a da uygulanacaktır. Dolayısıyla ortada giderilmesi olanaksız bir zarar olasılığı bulunmamaktadır. Partinin kapatılması halinde de, Anayasa ve Siyasi Partiler Yasası hükümleri uyarınca kararın gereği yerine getirilecektir. Nitekim, Sayın Başsavcı’nın tedbir istemini 27.02.1999 günlü Cumhuriyet Gazetesi’nde değerlendiren Prof. Dr. Yavuz SABUNCU aynı görüşleri savunmuştur.

Asıl giderilmesi olanaksız zararlar Sayın Başsavcının tedbir isteminin kabulü halinde söz konusu olacaktır:

Her davada olduğu gibi, Vekili olduğumuz HADEP aleyhine Yüce Mahkemeniz nezdinde açılan davanın da REDDEDİLME ihtimali vardır. Şayet, henüz davalı yanın savunması dahi alınmadan, tüm kanıtlar toplanmadan davanın reddedilme ihtimalinin bulunmadığı kabul edilecek olursa, yargılama kavramının hiç bir anlamı kalmaz.

Bir an için, Sayın Başsavcı’nın isteminin kabul edildiğini varsayalım. Şayet sonuçta dava reddedilecek olursa, HADEP’in girmesinin engellendiği seçimlerin meşruiyeti nasıl sağlanacaktır ‘ Yerel ve Genel seçimlerin iptali gerekmez mi’ Partinin ve bu partiden milletvekili ve yerel yönetim organlarına aday olan binlerce kişinin uğrayacakları zararlar nasıl giderilebilecektir ‘

SONUÇ VE İSTEM : Yukarıda açıklandığı gibi;

  1. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın isteminin Anayasal ve Yasal dayanağı bulunmamaktadır,
  2. İstem seçme ve seçilme özgürlüğünü düzenleyen ve seçimlerin “serbest ve eşit koşullarda” yapılmasını öngören Anayasa’nın 67 nci maddesine aykırıdır,
  3. İstem, seçmenin özgür iradesini etkilemeye ve HADEP’le ilgili olarak belirsizlik ve tedirginlik yaratmaya yöneliktir,

Bu nedenlerle, mümkün olan en kısa sürede istemin Yüce Mahkemece ele alınarak reddine karar vermesini saygılarımızla diliyoruz.”;

Parti’nin 14.4.1999 günlü savunmasında:

“A. ÖNCELİKLE, SAYIN BASSAVCI’NIN İLK TEDBİR İSTEMİNE KARŞI VERMİŞ OLDUĞUMUZ 01.03.1999 TARİHLİ DİLEKÇEYİ AYNEN YİNELİYORUZ:

Yüce Mahkeme’ye sunduğumuz 01.03.1999 tarihli dilekçemizde, özetle;

  1. Sayın Başsavcı’nın, Halkın Demokrasi Partisi’nin “hangi şekilde olursa olsun” seçimlere katılmasının engellenmesine yönelik isteminin bir “yürütmenin durdurulması” ya da “ihtiyatı tedbir ” istemi olmadığı; doğrudan davadaki asıl istem olan “partinin kapatılması”na YARGILAMA YAPILMADAN karar verilmesi istemi olduğu;
  2. İstemin, hukuka değil; siyasi amaç ve gereklere dayandığı;
  3. İstemin, hayali iddialara ve kanıtlara dayandığı; açıklandıktan sonra;

ı. Davanın esastan karara bağlanması ile elde edilecek sonucun; ihtiyati tedbir kararı şeklinde verilemeyeceğinin, temel bir hukuk kuralı olduğu;

ıı. Hele hele, davanın sonucunda verilecek kapatma kararı ile dahi elde edilemiyecek hususların; tedbir yoluyla sağlanmasının düşünülemeyeceği;

ııı. Partinin seçimlere katılmasının engellenmesi kararı verilmesini gerektirecek “sonradan giderilmesi olanaksız bir zarardan” söz edilemeyeceği; aksine partinin esas karar dahi beklenilmeden kapatma kararı anlamına gelecek bir “siyasi faaliyetlerden men ve seçimlere girmesinin engellenmesi” şeklinde bir tedbir(!) kararının gerek parti ve mensuptan yönünden; gerek ülke demokrasisi yönünden ve gerekse bizzat Anayasa Mahkemesi yargısı yönünden yaratacağı sonuçların çok daha vahim olduğu;

yönündeki düşüncelerimiz Yüce Mahkeme’ye sunulmuştu. Yinelemeden kaçınmak için bu dilekçemize gönderme yapmakla yetiniyoruz.

  1. SAYIN BAŞSAVCI: YÜCE MAHKEMENİN 06.03.1999 TARİHLİ KARARINI VE HUKUKUMUZDA “TEDBİR” YOLUYLA DAVANIN BİTİRİLMESİ GİBİ BİR UYGULAMA VE YÖNTEM OLMADIĞINI BİLE BİLE, TÜMÜYLE SİYASAL İRDELEMELERLE İKİNCİ KEZ İSTEMDE BULUNMAKLA, HUKUKA VE YARGININ SAYGINLIĞINA BÜYÜK ZARAR VERMİŞTİR:

Bir hukuk devletinin temeli, hukuka bağlılıktır. Bunu sağlayacak olan da tarafsız ve bağımsız yargı kurumlarıdır. Yürütmenin içinde olanlar ya da siyasetçiler, kendilerince bazı kurum ve çalışmaları “ülke aleyhine ve zararlı” olarak nitelendirip, bunların mutlak suretle engellenmesi gerektiğini düşünebilirler. Hatta bu yönde talepte ve uygulamalarda da bulunabilirler.

İşte, hukuk devleti ilkesinin ve yargının önemi ve gereği burada ortaya çıkmaktadır. Yargı, yürütmeden ya da siyasilerden gelecek her türlü değerlendirme, telkin ve istemlerden bağımsız olarak; daha da önemlisi kendi siyasi tercihlerinin de etkisi altında kalmayarak, salt hukuki gereklerle yargılama yapma ve hüküm verme durumundadır.

Hukuk devletinde, yasaklar ve yaptırımlar kurallarla belirlenmiştir. Kuralları ihlal ettiği söylenenlerin ya da ceza hukuku kavramı ile suçlu oldukları iddia edilenlerin de kurallarla güvenceye bağlanmış hakları vardır. Hiç kimsenin bu kuralların gözardı edilmesini isteme hak ve yetkisi yoktur. İdamı, linçten ayıran hukuk normlarıdır ve adil yargılamadır.

Fakat üzücüdür ki, Sayın Başsavcı “devlet elden gidiyor” söylemi ile, HADEP’in yargılama yapılmadan linç edilmesini talep ediyor. Bunu sağlamak için de, her yola başvuruyor. Dün, “PKK militanları halkı HADEP’e oy vermeleri için tehdit ediyor” gibi HAYALİ ya da “HADEP adına yapılacak radyo ve tv konuşmalarında suç işlenecek” şeklinde VARSAYIMA DAYALI, suçlamalarla sonuç almak isterken; bugün Öcalan’ın, hiç görmediğimiz, fakat yaklaşık iki ay önce alındığı iddia edilen anlatımları ile ve Sayın Cumhurbaşkanı’nın sözleri ile mahkemeyi etkilemeye çalışmaktadır. Önceki dilekçemizde de belirttiğimiz gibi, Sayın Başsavcı’nın “HUKUKİLİK” gibi bir kaygısı bulunmamaktadır ve bu yaklaşımdan da en çok HUKUK zarar görmüştür.

  1. SAYIN BASSAVCI’NIN BAŞVURUSUNDAN SONRA; ANAYASA MAHKEMESİ’NE GİDİLEREK, BAŞVURU DİLEKÇESİNDE DAYANILAN ÖCALAN’A AİT ANLATIMLAR İNCELENMEK İSTENMİŞTİR. ANCAK MAHKEME YETKİLİLERİ TARAFINDAN, “BU ANLATIMLARIN SAYIN SAVCININ BAŞVURUSUNUN EKİNDE BULUNMADIĞI” İFADE EDİLMİŞTİR. BU YÜZDEN BAŞSAVCILIĞIN DİLEKÇESİNDE YAZILI HUSUSLAR TEK YANLI İDDİALAR OLMAKTAN ÖTEYE, HUKUKSAL DEĞER TAŞIMAMAKTADIR:

Sayın Başsavcı Halkın Demokrasi Partisi’nin seçimlere katılmasının engellenmesini talep ederken, ya kanıtlanması mümkün olmayan hayali iddialar ortaya atmakta ya da dayandığı iddianın kanıtını kasıtlı olarak dava dosyasına sunmayarak, savunmayı engellemeye çalışmaktadır.

Sayın Başsavcı’nın ilk tedbir istemini dayandırdığı gerekçelerin doğru olmadığı zaman içerisinde kendiliğinden ortaya çıkmıştır. Örneğin; bu güne değin PKK militanlarının halk üzerinde şu ya da bu şekilde oy kullanmaları yönünde bir baskıda bulunduklarına dair medyada bir tek haber çıkmadığı gibi, herhangi bir partiden de böyle bir iddia ortaya atılmamıştır. Şayet böyle bir durum olsa idi, öncelikle bu tehditlerden zarar gören siyasal partilerin buna tepki göstermesi, ayrıca da HADEP aleyhine her fırsatı değerlendiren yöneticilerden buna ilişkin iddialar gelmesi gerekirdi.

Bir diğer iddia, “Hadep adına radyo ve televizyonlarda seçim konuşması yapacak kişilerin suç işleyecekleri” idi. Buna karşılık, ilki 11.04.1999 günü yapılan radyo ve televizyon konuşmalarında her parti temsilcisi gibi HADEP temsilcisi de konuşma yapmış ve iddia edildiği gibi kıyamet kopmamış, suç işlenmemiştir.

Sayın Başsavcı bu kez A. Öcalan’a atfedilen anlatımları kullanmıştır. Oysa, bu anlatımların tarihi 22 Şubat 1999’dur. Yani, Yüce Mahkemeniz’in ilk tedbir istemini ret ettiği 06.03.1999 tarihinden çok önce, başta Sayın Mahkemeniz ve Sayın Başsavcı olmak üzere bilinmekte idi.

Ayrıca, A. Öcalan’a atfedilen anlatımlar incelenmek istenmiş ise de, Mahkeme yetkilileri tarafından, bu anlatımların dava dosyasında bulunmadığı ifade edilmiştir. Dava dosyasına konulmayan bir kanıtın tarafımızdan incelenmesi ve değerlendirilmesi olanağı olmadığı gibi, dava dosyasına konulmayan kanıtların da yargılamanın herhangi işlemine esas alınması hukuken mümkün değildir. Sayın Başsavcı’nın dilekçesindeki iddialar, kanıtlar dilekçeye eklenmediği için, bir tarafın soyut iddiaları olmanın ötesinde hukuksal sonuçlar doğurmaz. Sayın Başsavcı, dilekçesine kanıt eklemeyerek, hukuku ve savunma hakkını önemsemeyen genel yaklaşımını yinelemiştir.

  1. SAYIN BASSAVCI’NIN DAVANIN ESASI HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİNİ DE İÇERMESİ GEREKEN 4.2 SAHİFELİK DİLEKÇESİNİN; 4 SAYFASININ TEDBİR İSTEMİNDEN, 0.2 SAHİFESİNİN DE “SONUÇ” BÖLÜMÜNDEN OLUŞMASI DÜŞÜNDÜRÜCÜDÜR:

Ankara Devlet Güvenlik Mahkemeleri önündeki 3 davanın iddianamesinin birleştirilmesi şeklindeki iddianameye, tarafımızdan 32 sayfadan oluşan ön savunma verilmiştir. Sayın Başsavcı’nın esas hakkındaki görüşünde, ön savunmamızda değinilen itiraz ve savunmalara, birkaç satırla da olsa yanıt vermesi beklenirdi. Fakat, ilk sahifesinin üst kısmında “ESAS HAKKINDA GÖRÜŞ” yazılı olmanın dışında, davanın esası ile ilgili olarak dilekçede bir tek satırın dahi bulunmaması; ön savunmamızdaki “davanın hukuki değil, siyasi neden ve yaklaşımlarla açıldığı” görüşümüzü doğruladığı gibi, Sayın Başsavcı’nın davanın sonucundan da “esasla ilgili açıklama yapmaya gerek duymayacak” denli emin olduğu izlenimini vermektedir. Bu yaklaşımdan Türkiye Demokrasisi ve hukuk adına kaygı duymamak mümkün değildir.

SONUÇ VE İSTEM : Yukarıda açıklanan nedenlerle;

  1. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın ikinci kez tedbir istemesinin Anayasal ve Yasal dayanağı bulunmamaktadır,
  2. İstem, seçme ve seçilme özgürlüğünü düzenleyen ve seçimlerin “serbest ve eşit koşullarda” yapılmasını öngören Anayasa’nın 67 nci maddesine aykırıdır,
  3. İstem, seçmenin özgür iradesini etkilemeye ve HADEP le ilgili olarak belirsizlik ve tedirginlik yaratmaya yöneliktir,

Bu nedenlerle, istemin reddine karar verilmesini saygılarımızla diliyoruz” denilmiştir.

IV- ÖN SAVUNMA

Davalı Parti’nin 5.4.1999 günlü esasa ilişkin ön savunması şöyledir:

A- İDDİANAME İLE İLGİLİ GÖRÜŞLERİMİZ:

  1. 1. İddianame, dava açma hakkının siyasî amaçlarla kötüye kullanılmasının açık bir örneğidir:

Yargıtay C. Başsavcılığı tarafından Halkın Demokrasi Partisi’nin temelli kapatılması için Anayasa Mahkemesi nezdinde dava açtığının medyadan öğrenilmesinden hemen sonra 03.02.1999 tarihinde Yüce Mahkeme’ye verdiğimiz dilekçede, Yargıtay C. Başsavcısı’nın dava açma hakkını kötüye kullandığı, nedenleriyle birlikte açıklanmıştı. Yüce Mahkeme bu görüşümüze katılmamış ise de; Sayın Başsavcının daha sonra yaptığı açıklamalar ve Hadep’in seçime sokulmaması yönündeki istemi, açılan davanın hukuksal nedenlerden çok siyasi nedenlere dayandığını ortaya koymuştur. Sayın Başsavcı, iddianamedeki olaylar ve dayanılan kanıtlar 1996 ve 1997 yıllarında kendisine suç duyurusu olarak iletildiği halde, uygun siyasi ortamı beklemiş ve hiç bir işlem yapmamıştır. Ne zamanki, 18 Nisan 1999 günü milletvekili ve yerel yönetimler genel seçimlerinin yapılacağı ve bu seçimlerde HADEP’in özellikle Kürtlerin yoğun olduğu bölgelerde birinci parti olacağının kesinlik kazanması üzerine; partinin mümkünse seçimlere sokulmaması, bu olmadığı takdirde de “kapatılma tehdidi” altında seçimlere sokularak seçim şansının düşürülmesinin hesapları yapılmıştır. Bir yandan, tekrar tekrar gündeme getirilen yapay nedenlerle Partinin Genel Başkanı dahil tüm üst düzey yetkilileri tutuklanmış, bitaraftan da aynı yapay nedenlere dayanılarak parti aleyhine kapatma davası açılmıştır. Bununla da yetinilmemiş, Sayın Başsavcı tüm hukuk kurallarını bir kenara bırakarak, “her ne şekilde olursa olsun” Hadep’in seçimlere katılmasının önlenmesi için Anayasa Mahkemesi’ne başvuruda bulunmuştur. Bu talepte bulunmak için de, kasıtlı olarak aday listelerinin Yüksek Seçim Kurulu’na verilmesi süresinin dolmasını beklemiş ve bir gün sonra başvuruda bulunmuştur. Tüm bunlar, Hadep’in kapatılması; seçimlere sokulmaması ya da en azından mümkün olduğu kadar düşük oy alması yönünde bir “‘devlet kararı” bulunduğunu göstermektedir. Esasen, Milli Güvenlik Kurulu’nun, ilki 18.12.1996 tarihinde basına yansıyan, gizli raporları nedeniyle kamuoyu bu durumu yakından bilmektedir. Devletin bu kararının yaşama geçirilmesi için ya hukuk kuralları tümüyle yok kabul edilmiş ya da güdülen amaca hizmet ettiği ölçüde hukuk kuralları istenilen yönde kullanılmıştır.

İddianame, dava açma hakkının kötüye kullanılmasıdır. İddianame hukuksal değil, siyasi değerlendirme ve amaçlarla hazırlanmış bir belgedir. Hukukumuzun temel kurallarından birisi hakkın kötüye kullanılmasının yasa tarafından korunamayacağıdır. İddianamenin reddi gerekir.

  1. 2. İddianame, Anayasa, Siyasi Partiler Yasası ve Ceza Yargılama Yöntemi Yasası’na aykırı olarak düzenlenmiş olup, esasa girilmeden reddi gerekir:

Siyasi partilerin uyacağı esaslar ile temelli kapatılmalarının nedenleri ve yöntemi Anayasa’nın 68 ve 69 ncu maddelerinde düzenlenmiştir. 2820 Sayılı Siyasi Partiler Yasası’nda da siyasi partilerin uyacakları esaslar ile kapatılmalarının neden ve yöntemleri ayrıntılı olarak düzenlenmiştir. Anayasa Mahkemesinin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 33 ncü maddesinde de parti kapatmalarına ilişkin davalarda CMUY’nın uygulanacağı öngörülmüştür. Böyle olunca, Yargıtay C. Başsavcılığı tarafından düzenlenen ve Halkın Demokrasi Partisinin kapatılması istemini içeren iddianamenin değinilen anayasal ve yasal öğeleri taşıması zorunludur.

Buna karşılık, Yargıtay C Başsavcılığı’nın 29.01.1999 tarih ve SP.60 Hz.1999/37 sayılı iddianamesi anayasal ve yasal öğelerden yoksun olup; yargılamaya esas alınabilecek nitelikte değildir. Çünkü;

İlk olarak; İddianamede vekili bulunduğumuz Halkın Demokrasi Partisi’nin ne ile suçlandığı tam olarak açıklanmamıştır. Bundan önceki parti kapatma davaları incelendiğinde; kapatılması istenen partinin hangi faaliyetinin, hangi açıklamasının ya da hangi görüşlerinin kapatma isteminin gerekçesini oluşturduğu açıkça belirtilmiştir. Savunmalarda ve Anayasa Mahkemesi kararlarında da tek tek bu nedenler üzerinde durularak, bir sonuca varılmıştır.

Bu davaya konu iddianamede ise; partinin hangi nedenlerle kapatılmasının talep edildiği açık bir şekilde belirtilmeyerek, yalnızca Anayasa ve Yasa maddelerine gönderme yapıldığı görülmektedir.

Bir yandan, Halkın Demokrasi Partisi’nin henüz kurulmadığı ya da yeni kurulup da henüz hiç bir faaliyet göstermediği dönemlerde başka davaların sanıklarından baskı ve işkence ile alınan ısmarlama anlatımlara dayanılarak HADEP – PKK ilişkisi kanıtlanmaya çalışılmakta; bir yandan da bu parti mensuplarının resmi ideoloji ile çelişen siyasal görüşleri kapatma nedeni olarak sunulmaya çalışılmaktadır. Aynı şekilde, iddianamenin bir bölümünde Hadep yöneticilerinin PKK’nın siyasi kanat yöneticileri olduğu ileri sürülmekte; diğer bir bölümünde ise Hadep yöneticileri yasadışı silahlı örgüte yardım ettikleri ileri sürülmektedir. Partinin 2. Kurultayında Türk Bayrağı’nı indiren kişi yargılandığı ve ceza aldığı halde, kesinleşmiş yargı kararına rağmen, bu olay aynen bu davanın iddianamesine aktarılmıştır. Amaç, Yüce Mahkemeyi etki altında bırakmak ve savunmayı olur olmaz iddialar arasında boğup, tutarlı bir savunma yapılmasına engel olmaktır. Savunmaya esas alınacak “isnad” belli değildir.

İkinci olarak; İddianamede yer alan iddialar ile, “İSTEK” bölümünde uygulanması talep edilen Anayasa’nın 68/IV ve SPY’nın 78-79-80-81-82 ve 83 ncü maddeleri arasında illiyet bağı kurulmamıştır. Diğer bir anlatımla, DGM iddianamelerinde yer alan eylemler ile Anayasa ve Siyasi Partiler Yasası’nın parti kapatmalarına ilişkin hükümleri arasında herhangi bir sebep-sonuç ilişkisi kurulmamıştır. Örneğin, iddianamede yer alan eylem ve davranışlardan hangilerinin SPY’nın 79 ncu maddesini ihlal ettiği tek cümle ile dahi açıklanmamıştır. Ya da, Anayasa’nın 68/VI maddesinde sayılı hallerden hangilerine dayanıldığı belli değildir. Sayın Başsavcı’nın iddianamenin ”İSTEK” bölümündeki bir cümlesinin bu bağın yerine geçtiği söylenemez.

Üçüncü olarak: herhangi bir siyasal partinin Anayasa’nın 68/IV maddesinde yazılı eylemlerden dolayı kapatılabilmesi, 69/V1 maddesinde yazılı olduğu şekilde “eylemlerin işlendiği odak haline gelme” koşulunun gerçekleşmiş olmasına bağlıdır. Sayın Başsavcı bu koşulu tartışma gereği dahi duymamıştır. Bu yaklaşımın başta Anayasa olmak üzere hukuka uygun olduğunu söylemek olanağı yoktur. Anayasakoyucu, parti kapatmalarında dava açma yetkisini Yargıtay C. Başsavcısı’na, yargılama ve karar yetkisini de Anayasa Mahkemesi’ne vermiştir. Bununla, siyasi partilere, diğer tüzel kişilerden farklı ve daha güvenceli bir konum sağlanmak istenmiştir. Fakat iddianameye hakim olan anlayış bu değildir. DGM savcılarının hazırladığı üç iddianame birleştirilerek aynen Yüce Mahkeme’ye sunulmuştur.

Görüldüğü gibi, Yüce Mahkemeniz’e sunulan iddianame en basit bir ceza davasının iddianamesinde bulunması gereken özellikleri dahi taşımamaktadır. CMUY’nın 163 ncü maddesi bir iddianamede bulunması zorunlu hususları belirtmiştir. İddianamelerde, sanığın kimliği ve yargılamanın yapılacağı mahkeme dışında;

İsnat olunan suçun neden ibaret olduğunun,

Suçun yasal unsurlarının ve uygulanması gereken yasa maddelerinin,

Dayanılan kanıtların.

yazılı olması zorunludur. Oysa, Başsavcılığın iddianamesinde ne isnat edilen eylemler ve ne de kapatma isteminin yasal unsurları tam olarak açıklanmamıştır.

Anayasal ve yasal koşulları taşımayan iddianamenin Yüce Mahkeme tarafından reddi gerekir. Ya da en azından, yukarıda açıkladığımız düşünceler doğrultusunda Sayın Başsavcı’nın iddianamedeki eksik hususları açıklamasına karar verilmelidir. Aksi takdirde, suçlama (isnad) açık olmadığı için; sağlıklı bir yargılama yapılamayacak, özellikle de savunma hakkı tam olarak kullanılamayacaktır. Bunun sonucu olarak iç hukuk hükümleri yanında AİHS’nin 6 ncı maddesi ihlal edilmiş olacaktır.

  1. 3. İddianame, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6 nci, 9 ncu, 10 ncu , 11 nci maddelerine, Sözleşmeye Ek l Nolu Protokol’ün 3. maddesine ve bu maddelerle birlikte sözleşmenin 14 ncu maddesine açıkça aykırıdır:

A.3.a AİHS’nin 6 ncı Maddesi yönünden:

İddianame, DGM Savcılarının Halkın Demokrasi Partisi yönetici ve mensupları hakkında hazırladıkları 3 iddianameye ve yine aynı savcıların topladığı kanıtlara dayanmaktadır. DGM Savcılarının bağlı olarak görev yaptıkları Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin kuruluş amaçları, oluşum biçimleri, uyguladıkları yasa ve yöntemlerdeki farklılıklar dolayısıyla, bağımsız ve tarafsız mahkeme olmadıkları; olağanüstü mahkeme niteliğinde oldukları kabul edilmektedir. Nitekim, bu mahkemelerin kaldırılması ya da en azından yeniden düzenlenmesi konusunda yeni yasama döneminde yasal değişiklere gidileceği de bilinmektedir. Bu konuya dilekçemizin diğer bölümlerinde ayrıca değinilmiştir. Askeri ve sivil kişilerden oluşan DGM Savcıları da, DGM’lerin kuruluş amaçları yönünde soruşturma yapmak üzere, atanmaları, yetkileri ve çalışma yöntemleri 2845 sayılı Yasa ile özel olarak düzenlenmiştir. Hadep yöneticileri hakkındaki tüm soruşturmalar bu savcılar tarafından ve olağanüstü yöntemlerle yürütülmüştür. Kanıtlar hukuka aykırı yöntemlerle toplanılmış, hiç bir aşamada savunmanın soruşturmaya katılmasına izin verilmemiştir. Hukuki olmaktan çok, kaynağı Milli Güvenlik Kurulu olan siyasi kararlar doğrultusunda soruşturma ve suçlamalara gidilmiştir.

Bağımsız ve tarafsız olması mümkün olmayan DGM Savcıları tarafından siyasi amaçlarla hazırlanmış iddianamelere ve olağanüstü yöntemlerle hukuka aykırı bir şekilde elde edilen kanıtlara dayanan Başsavcılık İddianamesi de, AİHS’nin adil yargılanma hakkı ile ilgili 6 ncı maddesine açıkça aykırıdır.

A.3.b AİHS’nin 9 ve 10 ncu maddeleri yönünden:

İddianamenin çeşitli bölümlerinde yapılan değerlendirmeler, asıl amacın, Hadep yönetici ve mensuplarının gerek birey olarak ve gerekse parti olarak savundukları siyasi düşüncelerin açıklanmasına engel olmak olduğunu göstermektedir. İddianamenin değişik bölümlerinde, özellikle “Kürt Sorunu” ile ilgili olarak resmi devlet görüşünden farklı görüş ve düşünceler; ülkeyi bölmek isteme, terörist örgütü destekleme ya da kin ve düşmanlığı tahrik olarak nitelendirilmiştir. Sorunların diyalog yoluyla, şiddete başvurmadan çözülmesini istemek suç sayılmıştır. İddianamenin mantığına göre, Kürtler’in varlığından, kültüründen, dillerinden, yönetime katılmalarından söz etmek suçtur; Türklerin ve Kürtlerin kardeşliği söylemi, Türkiye’yi bölme amacını gizlemeye yöneliktir (örnek olarak sh. 3, 26. 55). Asıl amacın gizlenmesi için, yapay suçlamalar yapılmakta, partinin yasa dışı faaliyetlerde bulunduğu ileri sürülmektedir. Oysa, vekili bulunduğumuz Halkın Demokrasi Partisi, hiç bir şekilde şiddeti savunmamış, teşvik etmemiştir. Aksine sorunların barışçıl yöntemlerle ve demokrasi içerisinde diyalog yoluyla çözülmesinde ısrarlı olmuştur. HADEP hiç bir koşulda Türkiye’nin bütünlüğüne aykırı görüş açıklamamış, davranışlarda bulunmamıştır. Türkiye’nin en önemli sorunu olan “Kürt Sorununun da çoğulcu demokrasi ilkeleri çerçevesinde ve Türkiye’nin bütünlüğü içinde çözülmesini savunmuştur. Her türlü ayrımcılığa karşı çıkmış ve sürekli olarak halklar arasında kardeşliği savunmuştur.

Fakat, katı bir Türk Milliyetçiliği’ni esas alan; Türkler dışındaki tüm etnik ve kültürel grupları ret ve inkar eden; çoğulcu demokrasinin gereklerini Türkiye’nin bölünmesi olarak gören; farklı görüş ve düşünceleri baskı ve şiddetle bastırmaya dayanan resmi anlayış, Hadep ve mensuplarının siyasi görüşlerini, gerek birey ve gerekse örgütsel olarak açıklamalarına engel olmak için her çareye başvurmaktadır. İddianamedeki, HADEP’e yönelik yasa dışı faaliyetlerde bulunma iddiaları da bu çerçevede ortaya atılmıştır. Amaç, resmi anlayışla çelişen siyasi görüş ve düşüncelerin engellenmesidir ve bu da AİHS’nin 9 ve 10 ncu maddelerine aykırıdır.

  1. 3.c AİHS’nin 11 nci maddesi yönünden:

Yurttaşların seçme ve seçilme hakları, diğer bir anlatımla ülkenin siyasal yönetimine katılma hakkı, demokrasilerde korunması gereken temel hakların başında gelir. Günümüzde bu katılım, tek tek birey iradeleri yerine; bireysel iradeleri bir araya getiren siyasal partiler aracılığı ile olmaktadır. Bu yüzden de siyasi partiler, demokrasilerin olmazsa olmaz koşuludur. Siyasi partiler arasında görüş ve programlarına göre ayrım yapılıp bazılarına yaşam hakkı tanınmaması demokratik ilkelere aykırıdır. Kapatılması istenen Halkın Demokrasi Partisi Anayasa ve Siyasi Partiler Yasası’na göre kurulmuş ve 1995 yılında seçimlere katılarak her türlü engellemeye karşın ülke çapında 1.200.000 nin üzerinde oy almıştır. Özellikle Kürt kökenli yurttaşların yoğun olduğu bölgelerde Hadep en yüksek oyu almıştır. Şayet %10 oranındaki ülke barajı olmasa idi, 25’in üzerinde milletvekili çıkaracaktı. Şimdi bu parti tamamen komplo soruşturmalar ve yapay nedenlerle kapatılmak istenmektedir. Bu yolla, HADEP yönetici ve üyeleri yanında, bu partiye oy veren milyonlarca vatandaşın siyasal parti olarak örgütlenme özgürlüğü engellenmek istenmektedir. Bu partinin kapatılması için, demokratik bir toplumun haklı göreceği hiç bir neden bulunmamaktadır. İddianame açık bir şekilde AİHS’nin 11 nci maddesinin ihlalidir.

A.3.d Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne Ek l Nolu Protokol’ün 3. maddesi yönünden:

Ek l Nolu Protokol’ün 3 ncü maddesi, “Taraf devletlerin yasama organının seçimi için halkın özgür düşünce ve iradesini ortaya koyabileceği koşullarda ve belli aralıklarla seçim yapılmasını” öngörmüştür. Halkın serbest irade ve düşüncesini ifade etmesini engelleyecek ya da etkileyecek her türlü muamele, bu maddenin ihlali sonucunu doğurur. Yukarıda açıklandığı şekilde, siyasal kaygı ve kararlarla Halkın Demokrasi Partisi’ne karşı kapatma davası açılmış olması; Sayın Başsavcı’nın hukukun sınırlarını zorlayarak, dava açılması vesilesiyle ve özellikle de ihtiyati tedbir istemi vesilesiyle medya önündeki partiye yönelik suçlamaları; halkın iradesini etkilemesinin ötesinde; halka, HADEP’e oy verilmemesi yönünde açık bir baskıdır. Bu baskının en üst yargı organlarının muamelelerinden kaynaklanması ise, demokrasi ve özgürlükler yönünden çok daha vahim bir durumdur.

A.3.e AİHS’nin 6-9-10-11 ve Ek Protokol’ün 3 ncü maddeleri ile birlikte 14 ncü maddesine aykırılık yönünden:

AİHS’nin 6-9-10 ve 11 nci maddesi ihlal edilmek suretiyle vekili bulunduğum Halkın Demokrasi Partisi’nin kapatılmak islenmesinin asıl nedeni; bu partinin savunduğu siyasal görüşlere ve parti üye çoğunluğunun etnik kökenlerine yönelik ayrımcılıktır. Hadep, ülke sorunları konusunda resmi görüşlerle çelişen farklı görüşlere sahiptir. Özellikle, Kürt Sorunu’nun demokratik çoğulcu ilkeler çerçevesinde çözülmesini savunmakta; şiddet yöntemlerine karşı çıkmaktadır. Üyelerinin çoğunluğunu Kürt kökenli vatandaşlar oluşturmaktadır. Kürt kimliğine sahip çıktığı ve çoğulcu bir yapıyı savunduğu; devletin Kürtler üzerindeki haksız uygulamalarını eleştirdiği için; resmi devlet kurumlarının husumetini üzerine çekmekte; ülkeyi bölmeye çalışmakla suçlanmaktadır. Bu nedenle de her fırsatta çalışmaları engellenmekte, yöneticileri ve mensuplarına baskı yapılmaktadır. Kürt olmaları ve Kürt Sorunu’nun çözümü için savundukları farklı siyasal görüşler Hadep ve yöneticilerinin özgürlüklerinin kısıtlanmasının temel nedenidir. Yani, etnik ve siyasal görüş ayrımcılığı yapılan muamelelerin asıl nedenidir.

  1. İDDİA VE DAYANILAN KANITLARIN NİTELİKLERİ:

Yargıtay C. Başsavcılığının 29.01.1999 tarih ve SP. 60 Hz. 1999/37 sayılı 56 sayfalık İddianamesi; halen Ankara Devlet Güvenlik Mahkemelerinde görülmekte olan 3 davanın iddianamelerinin birleşiminden oluşmaktadır. Halkın Demokrasi Partisi’nin kapatılması istemine dayanak oluşturan iddialar ve dayanılan kanıtlar da bu davalardaki iddia ve kanıtlardan ibarettir. Bu saptamadan hareketle:

  1. 1. Halkın Demokrasi Partisi’nin kapatılması istemini içeren davanın dayanağını oluşturan iddialar ve dayanılan kanıtlar, halen görülmekte olan davaların konularını oluşturduklarından, bu iddia ve kanıtların doğruluğu henüz hukuksal olarak belirlenmemiştir:

İddianamenin 1-18 nci sayfaları arasındaki bölüm tümüyle Ankara 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi nezdinde görülmekte olan 1998/80 esas nolu davanın iddianamesinden aktarmadır. Bu davada, başta Parti Genel Başkanı Murat Bozlak olmak üzere, Parti Meclisi ve Merkez Yürütme Kurulu Üyeleri’nin de aralarında bulunduğu 50 nin üzerinde parti mensubu yargılanmaktadır. Davada sanıklar yasadışı silahlı örgütün siyasi kanat yöneticileri olarak suçlanmakta ve TCY.nın 168/1. TMY.nın 5 nci maddeleri uyarınca cezalandırılmaları talep edilmektedir. Bu dava ile ilgili olarak sanıkların tamamı (parti üyesi olmayan Avukat İhsan Durukal hariç) serbest bırakılmıştır.

İddianamenin 18-26 ncı sayfaları arasındaki bölüm Ankara 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi nezdinde görülmekte olan 1999/1 esas sayılı davanın iddianamesinden aynen alınmıştır. Bu davada aralarında Parti Genel Başkanı Murat Bozlak ve parti yöneticilerinin de bulunduğu 47 kişi yargılanmaktadır. Sanıkların tümü yasa dışı silahlı örgüte (PKK) yardım etmekle suçlanmakta ve TCY’nın 169 ve TMY’nın 5 nci maddeleri uyarınca cezalandırılmaları istenilmektedir. Halen 16 sanık tutuklu bulunmaktadır.

İddianamenin 26-55 nci sayfaları arasında yer alan bölüm ise, Ankara l Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi nezdinde görülmekte olan 1998/104 esas sayılı davanın iddianamesinden aynen alınmıştır. Dava, aralarında Parti Genel Başkanı Murat BOZLAK’ın da bulunduğu 41 sanık aleyhine 1996/80 sayı ile açılmıştır. Davada 41 sanıktan 23’ü hakkında silahlı terör örgütünün (PKK) yönetcisi olmak suçlaması ile TCY’nın 168/I maddesinin; 17′ si hakkında yasadışı silahlı örgüte üye olmak suçlaması ile TCY’nın 168/II maddesinin ve l sanık hakkında da TMY’nın 8/1 maddesinin uygulanması talep edilmiştir. Mahkemece yapılan yargılama sonucunda sanıklardan parti üyesi olmayan Faysal Akçan TCY’nın 168/11 maddesi uyarınca; aralarında Parti Genel Başkanı Murat Bozlak ve Kurultay Divan Başkanı Hikmet Fidan’ın da bulunduğu 26 sanığa TCY’nın 169 ncu maddesi uyarınca hapis cezaları, 14 sanık hakkında ise beraat kararı verilmiştir. Fakat mahkumiyet kararlarının temyizi üzerine, Yargıtay 9. Ceza Dairesi 08.06.1998 gün ve 1997/3736 E., 1998/1820 K. sayılı kararı ile sanık Faysal Akçan dışındaki tüm sanıklar hakkındaki kararı eksik soruşturma nedeniyle bozmuştur. Halen dava 1998/104 esas sayı ile devam etmekte olup, sanıkların tümü serbesttir.

Görüldüğü gibi, davanın dayanağını oluşturan iddianamedeki iddialar ve bunların dayandığı kanıtlar henüz yargı önündeki davalarda tartışılmakta olup; bunların hiç birisi doğrulanmış değildir. Yargıtay C. Başsavcılığı’nın yargı önündeki iddiaları kanıtlanmış iddialar ve kanıtları da doğrulanmış kanıtlar olarak Yüce Mahkemeye sunmuş olmasını, ceza hukuku ilkelerine aykırı olmanın ötesinde, bir siyasal partiyi kapatma konusunda önyargılı ve aceleci bir davranış olarak değerlendirmek yanlış olmaz.

  1. 2. Kapatma davasında dayanak olarak gösterilen DGM önündeki davalar; Milli Güvenlik Kurulu Kararları doğrultusunda DGM Savcıları tarafından planlı ve kapatma davası açmanın gerekçesini oluşturmak üzere; yapay bir şekilde yaratılmış davalardır:

Ankara 2 Nolu DGM önünde görülmekte olan 1998/38 esas sayılı davada; DGM Savcılarının amacı tarafımızdan şöyle açıklanıyordu:

“Görülmekte olan bu dava, salt ceza hukuku normları ile açıklanabilecek bir dava değildir. Davanın “siyasi” niteliği ağır basmaktadır. Davayı hukuki olmaktan çok, siyasi bir dava haline getiren bir çok neden bulunmaktadır.

Birinci neden; davanın, seçimlere katılarak 1.200.000’nin üzerinde oy almak suretiyle, ülke genelinde %5 oy desteğine sahip bir partiyi tasfiye etmeyi amaçlıyan bir dava olmasıdır. Dilekçemizin diğer bölümlerinde ayrıntıları ile açıklanacağı üzere; dava tamamen HADEP’in tüzel kişiliğine yöneliktir. HADEP’in parti olarak faaliyetleri ve siyasi görüşleri davanın merkezini oluşturmaktadır. Halen tutuklu olarak yargılanan müvekkillerimiz de kendi kişisel eylemlerinden ötürü değil, bir bütün olarak partiye yönelik suçlamalardan ötürü yargılanmaktadır.

HADEP’in hedef seçilmesi; 18.12.1996 günlü basında yer alan “MGK Gizli Raporu” nda somutlaşan resmi politikanın bir sonucudur. Bu resmi politikanın gereği olarak, DGM Savcıları her fırsatta HADEP’i bir bütün olarak suçlamaya çalışmaktadırlar. Bununla, bir yandan HADEP’in kamuoyundaki destek ve saygınlığının azaltılarak, bir suç örgütü gibi gösterilmesi, öte yandan da partinin kapatılmasının zeminin yaratılması amaçlanmaktadır.

İlk deneme, “Bayrak Davası” olarak bilinen, Parti kurultayında Türk Bayrağı’nın provakasyon amacıyla indirilmesi ile ilgili davada yapılmıştır. Türk Bayrağı’nın indirilmesi gibi, hiç kimsenin onaylamayacağı bir eylem bahane edilerek, tüm parti yöneticileri gözaltına alınmış ve tutuklanmıştır. DGM Savcılığı, bu davada da parti faaliyetlerini suçlamış, HADEP’in PKK’nın siyasi kanadı olduğunu savunmuş ve parti yöneticilerinin TCY. 168/1 maddesi uyarınca cezalandırılmasını istemiştir. Fakat dava, bir kısım sanıkların TCY’nın 169 ncu maddesine göre cezalandırılması ile sonuçlanmıştır. Bu kararın tarafımızdan temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay C. Başsavcılığınca düzenlenen tebliğnamede TCY’nın 169 ncu maddesinin de unsurlarının bulunmadığı kabul edilmiş ve kararın tüm sanıklar yönünden bozulması talep edilmiştir.

Bu kez, iddianamede suçlama konusu dahi edilmeyen bir takvim bahane edilerek, soruşturma başlatılmış, parti binaları aranmış ve yöneticileri tutuklanmıştır. Bu davadaki iddia ve kanıtlar da bir önceki davanın büyük ölçüde aynısıdır. Bayrak davasına ait iddianame ile, bu davanın iddianamesi karşılaştırıldığında, her iki dava arasında gerek isnatlar yönünden ve gerekse isnatlara kanıt olarak gösterilen hususlar yönünden benzerlikten öte bir özdeşlik bulunduğu görülecektir.

İkinci neden; hazırlık soruşturmasına, suçların takibi ve önlenmesi genel amacından çok; HADEP’in ve O’nun yöneticileri olan sanıkların resmi anlayışla çelişen siyasi düşüncelerini suç olarak gösterme çabasının hakim olmasıdır. İddianamede suçlamanın “Anayasanın açık hükümlerine rağmen sanıklar ayrı bir ırk, ayrı bir halk oldukları, ayrı dilleri, ayrı kültürleri … olduğu temalarını işleyerek…” cümlesi ile başlaması, söylediklerimizi doğrulamaktadır.

Üçüncü neden; ceza yargılamasının araçları olan gözaltına alma, arama, sorgulama ve tutuklamanın, hukuki gereklilik sınırları içerisinde değil; varılmak istenen siyasi amaca hizmet ettiği ölçüde başvurulmuş olmasıdır. Örneğin, soruşturmanın ilk başlangıç nedeni, parti tarafından bastırılan 1998 yılı takvimi olduğu ve bu takvimde DGM Savcılığının elinde olduğu, dolayısıyla aramayı gerektiren bir neden bulunmadığı halde, parti binalarında arama yapılmıştır. Buna karşılık, iddianamede takvimlere bir cümle ile dahi değinilmemektedir. Bu durum takvimle ilgili suçlamanın, partide arama yapmak için kullanılan, yapay bir suçlama olduğunu göstermektedir. DGM Savcılığı suçlama konusu etmeyeceği bir nedeni, arama nedeni olarak göstermek suretiyle yasaya aykırı davranmıştır.

Yine, parti genel merkezinde yapılan aramadan sonra, soruşturmayı yürüten DGM Savcısına başvurulmuş ve şayet parti yöneticilerinin sorgulanmasına gerek duyuluyorsa, bu yöneticilerin istenilen gün ve saatte Savcılığa gelecekleri bildirilmiştir. Buna karşılık Savcı, parti yöneticilerinin gözaltına alınması hususunda polise emir verdiğini ve bu emri geri alamayacağını ifade etmiştir. Bundan, gözaltına almanın soruşturmanın gereği olarak değil, parti yöneticilerini kamuoyu önünde küçük düşürme amacına yönelik olduğu anlaşılmakladır.

Dördüncüsü: 8 klasör olarak takdim edilen kanıtların, isnadın kanıtlanmasına yönelik değil, aksine sanıklara yükletilen isnadın ne olduğunun tam olarak anlaşılmamasına; bunun sonucu olarak da savunmanın engellenmesine ve yargılamayı yapacak mahkemeyi olumsuz etkilemeye yönelik olmasıdır.

DGM Savcılığının 8 klasör olarak sunduğu kanıtlar, yargılananların somut ve kişisel eylemlerini ortaya koyan kanıtlar değildir. Yüzlerce sayfalık kitap fotokopileri; yüzlerce sayfalık kime ait olduğu ve nasıl elde edildiği belli olmayan polis anlatımlarının fotokopileri; hukuki hiç bir kanıt değeri olmayan, polisin yüzlerce insanla ilgili olarak yaptığı değerlendirme yazıları, davayla ve yargılananlarla bir ilgisi bulunmayan MED TV izleme raporları kanıt olarak dosyalanmıştır.

Tüm bunlar, şu anda görülmekte olan davanın siyasi boyutunu açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Öyle anlaşılıyor ki, HADEP’i sindirmek, çalışmalarını engellemek ve mümkün olursa kapatılmasını sağlamak uğruna, hukukun temel ilkeleri bir kez daha gözardı edilmiştir…” ( 28.04.1998 tarihli Tahliye Dilekçesinden)

Yüce Mahkemeniz önündeki bu dava, yaklaşık l yıl önce söylediklerimizin ne denli doğru olduğunu açıkça ortaya koymuştur.

  1. 3. Dava dosyasına konulan ya da iddianamede dayanılan kanıtlar, hukuka uygun, adil ve tarafsız bir soruşturmanın ürünü olmadıkları için; Yüce Mahkeme nezdindeki yargılamayı ve verilecek kararı daha baştan sakatlamıştır:

Hukuka uygun ve adil bir şekilde yürütülmeyen soruşturmalara ve bu soruşturmalar sonucu açılan ceza davalarına dayanılarak, Yüce Mahkeme önünde, vekili bulunduğumuz Halkın Demokrasi Partisi hakkında kapatma istemli dava açılması, daha baştan davayı sakatlamıştır. Adil yargılama ilkesi bir bütündür. Yargılamanın herhangi bir aşamasındaki hukuka ve adil yargılama ilkelerine aykırılık, yargılamanın tümünü ve sonuçta da verilecek hükmü adil olmaktan çıkarır.

Dilekçemizin diğer bölümlerinde açıklandığı gibi, Halkın Demokrasi Partisi ve yöneticileri aleyhine açılan soruşturmaların tamamı siyasi amaçlıdır. Tümüyle özel amaçlarla kurulmuş olağanüstü mahkeme niteliğinde olan Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin görev alanına giren suçların hazırlık soruşturması; yine bağımsız ve tarafsızlıklarından söz edilemiyecek (2845 sayılı Yasa’nın 5 ve 6 ncı maddeleri uyarınca atanan) askeri ve sivil savcılar tarafından özel amaca uygun olarak yapılmıştır. DGM savcıları soruşturmaları tarafsız bir şekilde yürütmemişler, aksine partiyi bir bütün olarak suçlamanın yapay kanıtlarını yaratmaya çalışmışlardır. Hazırlık soruşturmasındaki işlemlerin hiç birisine savunma katılmamış, bu yöndeki tüm istemler reddedilmiştir. Aramalar hukuka uygun olarak yapılmamıştır. Bazı aramalarda tutanak düzenlenerek, hazır bulunan parti görevlilerine imzalatılmış, ancak daha sonra tutanaklarda bulunmayan bir kısım kanıtlar, aramalarda bulunmuş gibi dava dosyasına dahil edilmiştir. Aramalar tümüyle kolluk kuvvetlerinin inisiyatifînde gerçekleştirilmiş, ilgili savcı dahi hazır bulunmamıştır.

Soruşturmalarda kanıt olarak kullanılacak tanık beyanları başka soruşturmalar nedeniyle gözaltına alınmış sanıkların “emniyet” anlatımları arasından seçilmiş ve şayet diğer aşamalardaki beyanlar lehte ise, bunlar özellikle dava dosyalarına konulmamıştır. Yani, HADEP ve Hadepliler ile ilgili soruşturmalarda DGM Savcıları genel tarafsızlık ilkesi yanında; CMUY’nın 153/II maddesine açıkça aykırı işlem yapmışlardır. Yüce Mahkemeniz’in önündeki bu davada da, başka davalarda sanık olan kişilerin EMNİYET ya da JANDARMA tarafından zor ve baskı ile alınan anlatımları kanıt olarak kullanılmaktadır. Bunların çoğu, yargılama aşamalarında bu beyanlarını reddetmişlerdir. Ancak, gerek DGM önündeki davalarda ve gerekse Yüce Mahkemeniz’e sunulan dosyalarda kişilerin yalnızca emniyet anlatımlarına yer verilmiştir. Hatta, birçoğu fotokopi şeklinde ve imzasız olduğu için, savunmanın ısrarlı talepleri ile Ankara l Nolu DGM nezdindeki 1998/104 sayılı dava dosyasında duruşmada okunmamasına karar verilmiştir.

. 4. Yüce Mahkemeye sunulan kanıtlar, mahkeme tarafından denetlenmeye ve doğru bir değerlendirme yapmaya elverişli değildir:

Yüce mahkeme önündeki davada, halen DGM’ler önünde görülmekte olan 3 dava dosyasına dayanılmakta olduğuna göre; bu dava dosyalarındaki tüm kanıtların Yüce Mahkeme’ye sunulması ve tek tek tartışılıp irdelenmesi gerekir. Bunların hukuka uygun ve adil bir şekilde elde edilip edilmediği tartışmasını bir kenara bıraksak dahi, bu kanıtlar Yüce Mahkeme’nin denetlemesine ve değerlendirmesine elverişli durumda değildir. Örneğin, HADEP-PKK ilişkilerinin kanıtı olarak sunulan 100’ün üstündeki kişinin beyanları fotokopi şeklinde ve tasdiksizdir. Üstelik bunların hemen hemen tamamının yalnızca emniyet aşamasındaki beyanları dava dosyalarına konulmuştur. C. Savcılığı ve mahkeme önündeki anlatımlar yoktur. Hatta, bunların çoğunun kim tarafından ve ne zaman sorgulandıkları dahi belli değildir.

Maddi kanıtların bir bölümü iddianamelere ve tutanaklara gerçeği yansıtmayacak şekilde geçirilmiştir. Örneğin, PKK bayrağı olduğu iddia edilen şeyin, bir dergi sayfası olduğu; Kürdistan Haritası denilen şeyin bir takvim yaprağı üzerindeki dekoratif fon olduğu; illegal yayın denilen kitap ve dergilerin yasal olarak yayımlanan dergi ve kitaplar olduğu anlaşılmıştır.

Aramalarda elde edildiği ileri sürülen bir kısım kanıtların, aramalar sırasında yerinde tutulan tutanaklarda bulunmadığı; nereden elde edildiği bilinmeyen bazı dokümanların Parti Genel Merkezinde ve İl, İlçe binalarında bulunmuş gibi, dava dosyasına konulduğu tespit edilmiştir.

Parti yönetici ve mensuplarına ait olmayan konuşma ve açıklamalar onlara mal edilmiş ya da içerikleri farklı yansıtılmıştır.

Bu durumda Yüce Mahkeme’nin, Yargıtay C. Başsavcısının dayandığı kanıtları nasıl denetleyip, değerlendireceği önemli bir sorundur ve kanımızca bu mümkün değildir.

  1. YÜCE MAHKEME ÖNÜNDEKİ YARGILAMADA SORUNLAR:
  2. 1. Devlet Güvenlik Mahkemeleri önündeki yargılamaların sonucunun beklenmesi sorunu:

Yargıtay C. Başsavcılığının iddianamesi, halen Ankara Devlet Güvenlik Mahkemeleri önünde görülmekte olan 3 davanın iddianamelerine ve kanıtlarına dayandığına göre; normal koşullarda bu davaların sonuçlarının beklenilmesi gerekirdi.

Fakat, DGM yargılamalarının sonuçlanmasının beklenilmesinin, tarafımızdan talep edilmesi mümkün olmadığı gibi; Yüce Mahkeme’nin de kendiliğinden böyle bir karar vermesinin “adil yargılama ilkesi” dolayısıyla mümkün olmadığı düşüncesindeyiz. Çünkü;

ı. Bu davaların hazırlık soruşturması; bağımsız ve tarafsız olmayan DGM Savcıları tarafından, olağanüstü yöntemlerle ve hukuka aykırı bir şekilde yürütülmüştür:

Dilekçemizin B. bölümünde açıklandığı gibi, adil yargılama ilkesi bir bütündür. Soruşturma ve yargılamanın herhangi bir bölümündeki adil yargılama ilkesine aykırı işlem ve uygulamalar yargılamanın tümünü ve verilecek kararı adil olmaktan çıkarır. DGM Savcılarının işlevi yukarıda açıklanmıştı. MGK raporlarına yansıyan devlet kararı doğrultusunda yapılan soruşturmalarda, önce suçlama yapılmış, daha sonra da suçlamayı doğrulayıcı kanıtlar elde edilmeye çalışılmıştır. Hatta, bazan soruşturma için gerekçe yapılan neden; daha sonra suçlama konusu dahi edilmemiştir. Örneğin; Ankara 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi nezdindeki 1998/38 sayılı davada; soruşturmanın gerekçesi “Parti tarafından bastırılan duvar takvimlerinde Kürdistan Haritası olduğu” idi. Diyarbakır DGM Savcılığı tarafından bu yönde başlatılan soruşturmada söz konusu takvimlerin toplatılmasına da karar verilmiştir. Daha sonra, soruşturma dosyası görevsizlik kararı ile Ankara DGM Savcılığı’na gönderilmiştir. Ankara DGM Savcılığı, bu takvimlerin ele geçirilebilmesi için Parti Genel Merkezi ve İl, İlçe binalarında arama kararı almıştır. Soruşturma kapsamında Partinin Genel Başkanı ve tüm Parti Meclisi Üyeleri hakkında da tutuklama kararları verilmiştir. Fakat, soruşturma sonucunda açılan davanın iddianamesinde, takvim konusu tek satırla dahi suçlama konusu edilmemiştir. Bu durum takvim konusunun Hadep’i suçlamak için bir bahane olarak kullanıldığını açıkça ortaya koyuyordu.

Doğal olarak, siyasi amaçlı ve her ne olursa olsun “suçlama” amacı ile yapılan bu soruşturmalarda işlem ve muamelelerin hukuka uygun yürütülmesi beklenilemezdi. Nitekim, parti binalarında yapılan aramalarda avukatların hazır bulunma istemi kabul edilmemiştir. Arama tutanakları, sağlıklı olarak düzenlenmemiş, ekleme ve çıkarmalara elverişli ifadeler kullanılmıştır. Örneğin, 2 klasör halinde dosyalar” denilmek suretiyle, sonradan dosya içerikleri istenildiği şekilde davalara yansıtılmıştır. Hazırlıktaki sanık ve tanık sorgulamaları savunma olmadan yapılmış; sorgu tutanaklarının avukatlara verilmesi istemleri reddedilmiştir. Ses ve görüntü kasetlerinin çözümü ve bilirkişi incelemeleri tümüyle savunmanın katılımı olmadan gerçeğe aykırı olarak yapılmıştır. Taciz ve sindirme amacı öylesine ileri götürülmüştür ki; avukatların Parti Yöneticilerini sorgu amacıyla DGM Savcılığı’na getirme istemleri “hayır biz onları polis vasıtası ile gözaltına alacağız” denilerek reddedilmiştir.

Bu koşullarda yürütülen hazırlık işlemlerinin, adil bir yargılamaya esas olması düşünülemez.

ıı. Yargılamayı yapan Devlet Güvenlik Mahkemeleri de adil bir yargılamayı yapabilecek bağımsız ve tarafsız mahkemeler değildir:

Devlet Güvenlik Mahkemeleri, kuruluşu amacı, yapısı ve uyguladığı farklı normlar nedeniyle yıllardan beri tartışma konusudur. Devlet Güvenlik Mahkemeleri’ne yasal anlamda meşruiyet kazandırmak amacı ile, Anayasal düzenleme yapılmış ise de, meşruiyet tartışmaları sona erdirilememiştir. Çünkü, Anayasa’da yer almalarına rağmen, DGM’ler, siyasi amaçlarla kurulmuş, tabii hakim ilkesine aykırı, uzmanlık mahkemeleri ile bir ilgisi bulunmayan, tarafsızlık ve bağımsızlık ilkeleri ile bağdaşması mümkün olmayan kuruluşlardır. Bu kurumlar, muhalif siyasi düşünce ve örgütlenmelerin engellenmesine, sindirilmesine ve cezalandırılmasına hizmet etmektedir.

DGM’lerin adil, bağımsız ve tarafsız mahkemeler olmadığı yönündeki tartışmalar, Türkiye’nin de yetkisini kabul ettiği Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin verdiği bir kararla yeni bir boyut kazanmıştır. AİHM’nin İNCAL/TÜRKİYE davasında (09.06.1998 tarih ve 41/1997/825/1031 sayılı) verdiği karar, DGM’lerin AİHS’nin 6 nci maddesine öngörüldüğü biçimde bağımsız ve tarafsız bir mahkeme sayılamayacağı yönündedir.

Bu durumda. DGM’lerin bağımsız ve tarafsız olmadığı, dolayısıyla da adil bir yargılama yapamayacağı yönündeki itirazlarımız, yalnızca savunmanın bir iddiası olmaktan öte, uluslararası bir mahkemenin kararına dayanmaktadır. Bilindiği gibi, AİHS Türkiye tarafından imzalanmış ve TBMM tarafından da onaylanarak Anayasa’nın 90 ncı maddesi gereğince bir iç hukuk hükmü haline gelmiştir. Ayrıca, Türkiye 1987 yılında bireysel başvuruyu ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin yetkisini kabul etmiştir. O halde, aralarında Türk Yargıç’ın da bulunduğu AİHM’nin verdiği karar tüm kurum ve kuruluşları bağlar.

Bu açıklamalarımızdan çıkan sonuç; Yüce Mahkeme’nin DGM Yargılamalarını ve sonuçlarını, kendi önündeki parti kapatma davasının yargılamasına esas alamayacağıdır. Aksi takdirde DGM Savcılığı işlemleri ve DGM yargılamalarına yöneltilecek tüm itirazların Yüce Mahkeme önündeki yargılama için de geçerli olması kaçınılmazdır.

C.2. Anayasa Mahkemesi’nin İddianamede yer alan maddi olayların ve dayanılan kanıtları doğruluğunu bizzat değerlendirmesi sorunu:

İddianamedeki iddiaların ve kanıtları Halkın Demokrasi Partisi’nin temelli kapatılması için yeterli olup olmadığına karar vermeden önce, Yüce Mahkeme’nin önünde bu iddia ve kanıtların doğruluğunun saptanması sorunu bulunmaktadır. Dayanılan kanıtlar arasında;

ı. Yazılı belgeler (yazı, resim, kitap, dergi, broşür, gazete vs),

ıı. Ses ve görüntü kasetleri,

ııı. Parti binalarında ve yöneticilerin evlerinde bulunduğu savunulan diğer maddi kanıtlar (bez, pankart, giysi, mermi, silah vs.)

ıv. Tanık beyanları,

  1. Yargılanan parti yöneticilerinin çeşitli aşamalarda sanık olarak verdikleri beyanlar,

bulunmaktadır.

Anayasa Mahkemesi’nin uygulamaları ve çalışma yöntemi, özellikle de tarafların katılımı ile duruşma yapılmaması gibi hususlar göz önünde tutulduğunda Yüce Mahkeme’nin onlarca klasörden oluşan kanıtların doğruluğunu araştırmasının pek mümkün olmadığı düşünülmektedir. Örneğin; yalnızca dosyada kanıt olarak kullanılan 100’ün üzerindeki tanığın polis anlatımlarının araştırılması için dahi, ilgili mahkemelerden bu tanıkların savcılık ve mahkeme önündeki beyanlarının getirtilmesi gerekecektir. Hatta bu dahi yeterli olmayacak, savunmanın katılımını sağlamak için tanıkların mahkeme önünde yeniden dinlenmeleri gerekecektir.

Yüce Mahkemenin önündeki önemli bir sorun da; arama tutanaklarında olmadığı halde, sonradan nasıl ve ne şekilde elde edildiği bilinmeden dava dosyalarına konulan kanıtların ayıklanmasıdır.

  1. İDDİANAMEDE YER ALAN BAZI İDDİALAR VE DAYANILAN KANITLARLA İLGİLİ GÖRÜŞLERİMİZ:

Dilekçemizin yukarı bölümlerinde açıklandığı üzere, bu güne kadarki parti kapatma davalarından farklı olarak; Yargıtay C. Başsavcısı’nın “kapatma” istemini hangi iddia ve kanıtlara dayandırdığı net bir şekilde anlaşılmamaktadır. 3 ayrı iddianameden bölümler alınıp, sonuna “İSTEK” başlıklı bir paragraftan oluşan bir bölüm eklenmek suretiyle İddianame oluşturulmuştur.

Dolayısıyla, Sayın Başsavcı’nın kapatma nedenleri ve bunların dayanakları konusunda görüş açıklamak, hele hele Anayasa ve SPY hükümleri ile bağlantılı bir savunma yapmak mümkün görünmemektedir. Bu yüzden, aşağıda DGM Savcılıklarının iddianamelerinde parti yönetici ve mensupları ile ilgili belli başlı iddialar ve bunların kanıtları ile ilgili kısa ve genel görüşlerimiz açıklanmıştır. Yüce Mahkemenizin, kapatma istemine yönelik iddia ve kanıtların netleşmesinden sonra daha geniş ve somut açıklamalar yapma ve karşı kanıtlar sunma konusunda tarafımıza olanak tanıyacağına inanıyoruz.

  1. l Ankara DGM Savcılığı’nın 16.03.1998 tarihli iddianamesine dayanan iddialar:

D.1.a HADEP’in “Musa Anter Barış Treni'” girişimini desteklemesi:

Bu iddia DGM yargılamasında da sanıklar tarafından açık ve net bir şekilde yanıtlanmıştır. Her şeyden önce, siyasi söylem ve iddialar dışında, bu girişimin PKK tarafından düzenlendiğini gösteren herhangi bir kanıt bulunmamaktadır. Barış Treni organizasyonu için İstanbul’da bir büro açılmış, Türkiye’deki çalışmalar buradan yürütülmüştür. Yüce Mahkemenizin de bildiği gibi, bu girişime yalnızca HADEP değil, bir çok siyasal parti, dernek, sendika ve demokratik kitle örgütü yanında, tek tek kişi bazında da pek çok aydın, yazar, siyasetçi de destek vermiştir.

Bu güne kadar, ne İstanbul’da kurulan irtibat bürosu ve ne de bu girişime destek veren kişi ve kuruluşlar aleyhine herhangi bir dava açılmış değildir.

Barışı amaçlayan bir girişime, barıştan yana tüm kurumların ve kişilerin destek vermesinden daha doğal bir davranış olamaz. Kimden gelirse gelsin, barışı amaçlayan bir etkinliği desteklemenin suç sayılması; savaşın desteklenmesi demektir. Ülkemizin her şeyden önce toplumsal barışa ihtiyacı vardır. Barış istemlerinin yargılanması, buna karşılık savaş çığırtkanlığının kabul görmesi ülkemiz için bir ayıptır. Barış Treni’nin engellenmesi üzerine, Türkiye’de ve yurt dışında lehte ve aleyhte pek çok düşünce ileri sürülmüş, değerlendirmeler yapılmıştır. Kimileri engellemeyi alkışlarken, kimileri engellemeyi kınamışlardır. Bu durum son derece doğaldır. Bu bağlamda MED TV’de de değerlendirmeler yapılmıştır. Bu değerlendirmelere bakarak; farklı konum ve yapıdaki örgütler arasında paralellik kurmak, siyasal ve ön yargılı bir yaklaşımdır.

D.l.b Açlık Grevleri Konusu ;

İddianamede 1998 yılında 8 kez kimi il ve ilçe binalarında tutuklu yakınlarının açlık grevi girişimleri olduğu iddia edilmiştir. Bu açlık grevlerine kimlerin katıldığı, kaç gün sürdüğü, nelerin talep edildiği; nasıl sona erdiği; herhangi yasal bir soruşturma konusu edilip edilmediği belli değildir. Bu konuda herhangi bir kanıt da bulunmamaktadır. Soyut bir şekilde HADEP’in bu açlık grevlerini desteklediği iddia edilmiştir ki bunu doğrulayan bir kanıt da bulunmamaktadır.

İddianamede, PKK’nın “Zindan Komisyonu” kurduğundan ve cezaevlerindeki açlık grevlerinin bu komisyon tarafından örgütsel olarak yönlendirildiğinden söz edilmektedir. Bu iddia doğru ya da yanlış olabilir. Fakat, iddianın HADEP ile ilgisi ya da bağlantısı nedir. İddia edilen komisyonun kurulmasında HADEP’in rolü mü vardır ‘ Ya da bu Komisyon HADEP’e talimat mı vermiştir ‘

Herkesin de bildiği gibi, cezaevlerinde zaman zaman açlık grevleri ya da direnişler olmaktadır. Cezaevinde yakınları olan aileler, bu eylemlerin onlara zarar vermesinden endişe etmekte, bunun sonucu olarak da bu eylemler süresince cezaevlerinin önünde gece, gündüz bekleşmekte, bazan da kamuoyunun dikkatini soruna çekmeye çalışmaktadırlar. Ateş düştüğü yeri yakar. Çocuğu, kardeşi, eşi ya da babası cezaevinde olan kişinin, açlık grevlerinin sona ermesi ve yakınının açlıktan ölmemesi için çaba göstermesi, bu amaçla siyasi partilere başvurması, onları tepki göstermeye zorlaması kadar doğal bir durum yoktur. Hangi nedenle cezaevinde olursa olsun, bir kimsenin çocuğuna, kardeşine, kocasına sahip çıkmaması düşünülemez. Bu yaşananlarla HADEP arasında bağlantı kurmak açık bir haksızlıktır.

D.l.c Basın Açıklamaları:

Siyasi Partiler Yasası’nın 101 nci maddesi, parti genel başkanının, genel başkan yardımcılarının ve genel sekreterinin parti adına yaptığı yazılı ve sözlü açıklamaların partiyi bağlayacağını ve sorumluluk altına sokacağını öngörmektedir.

Bunların dışındaki parti mensuplarının yapmış olduğu yazılı ve sözlü açıklamalar partiyi bağlamaz ve varsa sorumluluk açıklamayı yapana ait olur. İddianamede ise bir kısım parti görevlilerine mal edilen açıklamalardan dolayı HADEP sorumlu tutulmakta, suçlamalara kanıt olarak gösterilmektedir.

Kaldı ki DGM nezdindeki yargılamalarda, söz konusu açıklamaları yapmakla suçlanan kişiler bu suçlamaları kabul etmemişler ve iddiaların doğru olmadığını savunmuşlardır. Yani, bu açıklamaların yapılıp yapılmadığı ya da açıklamaların içeriklerinin iddianamede yazılı olan şekilde olup olmadığı kesinlik kazanmış değildir.

D.l.d Toplantı ve Mitinglerde yasadışı örgüt bayrak ve flamalarının açılması:

Türkiye’deki legal örgüt ve kurumların temel sorunlarından birisi, halka açık olarak yaptıkları kapalı salon ve açık hava toplantılarını tam olarak kontrol edememeleridir. Bilindiği gibi, güvenlik güçlerinin çabaları da her zaman etkili olamamaktadır. Bunun sonucu olarak, kendi adını duyurmak ve eylem yapmak isteyen yasadışı örgüt mensupları bu toplantılara sızmakta, varlıklarını kamuoyuna gösterebilmek için de kendi işaret ve flamalarını açmaktadırlar, özellikle, sol görüşlü siyasal partilerin ve mensuplarının özgürlük anlayışları; katı polisiye yöntemleri kullanmalarına, toplantıları sabote eden bu tür gruplara karşı şiddet yöntemlerine başvurmalarına engeldir. Bu yüzden de, bütün dünyada yasal sol partilerin ve diğer kurumların düzenledikleri toplantılarda, yasadışı örgütlerin gösterilerine engel olunamamaktadır. Hadep’in düzenlediği toplantılarda da zaman zaman bu tür istenmeyen olaylar meydana gelmiştir.

Doğal olarak, bu tür olayların meydana gelmesinde kusuru olan parti yönetici ve mensuplarının kişisel yasal sorumlulukları mevcut hukuk sistemi içerisinde belirlenir. Fakat, bu tür grupların eylem ve gösterilerinden bütün olarak bir siyasal partiyi sorumlu tutmak düşünülemez.

D.l.e. Yakalanan PKK militanlarının HADEP ile ilgili beyanları:

Devlet kurum ve kuruluşlarının HADEP’e bakış açısı herkesçe bilinmektedir. Her fırsatta terör olayları ile HADEP arasında bağlantı kurulmaya çalışılmaktadır. MGK gizli raporlarında HADEP açıkça hedef gösterilmiştir. Medya da bu konuda üzerine düşeni fazlasıyla yapmaktadır. Güvenlik güçleri de aynı yaklaşımla, gözaltına aldıkları her sanıktan mutlak surette HADEP aleyhine beyan almak istemekte, bunun için baskı ve işkence dahil her yola başvurmaktadırlar.

Tüm bunlara rağmen; Hadep ile terör olayları ya da yasadışı örgütler arasında herhangi bir ilişki bulunduğuna dair bu güne kadar en küçük bir somut kanıt gösterilememiştir. Yapılan iş, göz altına alman kişilerden “PKK’ya katılmadan önce Hadep’in …. il/ilçe teşkilatına gidiyordum”, “Hadep binalarında yapılan propagandalara inandım” gibi soyut suçlamalar içeren beyanlar almaktır. Kolluk kuvvetlerince zor ve baskı altında alınan bu tür beyanlar, yargılamanın diğer aşamalarında ilgililer tarafından reddedilmektedir. Hadep’in yasa dışı faaliyetlere destek vermesi hiç bir koşulda söz konusu olamaz. Bu konuda inandırıcı bir tek kanıt yoktur.

D.l.f. Hadep Genel Merkezi’nde yapılan aramada bulunan kanıtlar:

10.02.1998 günü Parti Genel Merkezinde arama yapılmış, bulunan ve el konulan kitap, dergi, kaset, dosya vs. düzenlenen bir tutanağa yazılarak hazır bulunanlar tarafından imzalanmıştır. Ancak, dava açıldığında, arama tutanaklarında bulunmayan bir kısım belge, yazı ve dokümanların aramalarda bulunmuş gibi dava dosyasına konulduğu görülmüştür. Mahkeme önündeki sorgu ve savunmalardaki buna ilişkin itirazlar dava tutanaklarında bulunmaktadır.

Arama sırasında parti binasında bulunan İhsan DURUKAL isimli bir avukatın çantasında yapılan aramada; bir kısım yazılar bulunarak el konulmuştur. Adı geçen avukat gözaltına alınmamış ve partiden ayrılmasına izin verilerek, serbest bırakılmıştır. Fakat. Av. İhsan DURUKAL’ın çantasında bulunan yazı ve dokümanlar, daha sonra HADEP ve yöneticilerini suçlamanın temel kanıtı olarak kullanılmıştır. Aynı iddialar, bu davanın iddianamesine de alınmıştır. Oysa, adı geçen şahıs parti üyesi dahi değildir. Bu şahsın evinde bulunan yazılar dahi partiye mal etmek istenmektedir.

D.l.g Parti İçi Eğitim Konusu:

Her parti gibi, HADEP’in de parti içi eğitime büyük gereksinimi vardır. HADEP’in her yasal faaliyetinin altında, başka nedenler aramak anlayışı burada da kendini göstermiş, eğitim çalışması yasa dışı örgütsel çalışmalar olarak gösterilmeye çalışılmıştır. Partinin eğitim amacında ve içeriğinde bir yasaya aykırılık varsa, bunun sorumluluğu partiye aittir. Buna karşılık, herhangi bir eğiticinin partinin belirlediği amaç ve içerik dışına çıkarak anlattığı derste, yasaya aykırılık varsa bunun sorumluluğu doğrudan ilgili kişiye aittir. Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı eğitim kurumlarında dahi, zaman zaman program dışı ve yasaya aykırı ders verme olaylarının yaşandığı bilinmektedir.

DGM iddianamesinde bilinçli olarak, arama tutanaklarında bulunmayan; nereden ve nasıl elde edildiği belli olmayan bir takım yazı ve belgeler eğitim notları olarak lanse edilmiştir.

Ana hatları ile; parti program ve tüzüğü; yazışma usul ve yöntemleri; resmi kurumlarla ilişkiler; kongre, toplantı, miting gibi etkinliklerin yasal ve idari prosedürü; parti üyelerinin hak ve yükümlülükleri; insan hakları ve hak ihlallerinde başvuru yolları; demokratik sosyal devletin tamını ile Türkiye’nin ekonomik ve sosyal sorunları gibi konular eğitim çalışmalarının temelini oluşturmaktadır.

Parti içi eğitim çalışması yapılmasına 1997 yılında karar verilmiştir. Parti bültenin Temmuz 1997 tarihinde yayımlanan 3 ncü sayısında “Merkezi Eğitim Komisyonu” nün hazırladığı “EĞİTİM ÜZERİNE” başlıklı yazı yer almıştır. Bu yazıda, eğitim çalışmasına karar verilmesinin nedenleri ve eğitimin belli başlı konuları açıklanmıştır. Söz konusu parti bülteni DGM dava dosyasında mevcuttur. Bu konuya ilişkin suçlamalar tümüyle asılsızdır.

D.2. DGM Savcılığı’nın 28.12.1998 gün ve 527 sayılı iddianamesine dayanan iddialar:

D.2. a11.11.1998 tarihli Murat BOZLAK imzalı basın açıklaması ve 13.11.1998 tarihli “Ankara İl Örgütü” yazılı açıklama:

Bu basın açıklamaları, DGM iddianamesinde (alıntı olarak da Başsavcılık iddianamesinde) bu açıklamalar, “…A. Öcalan’ın İtalya’dan başlamak üzere bütün Avrupa’da hatta dünyada çetesine ve kendisine siyasi bir hüviyet kazandırmaya yönelik faaliyetlerine paralel açıklamalar olduğu…” şeklinde değerlendirilmiştir. Bu değerlendirme ve yaklaşımın “ön yargı” dışında hiç bir dayanağı bulunmamaktadır. Bu konuda esasa ilişkin savunmada ayrıntılı açıklamalar yapılacaktır. Bu açıklamaların tek amacı “toplumda yaratılan şoven dalga nedeniyle halk arasında meydana gelecek husumeti” önlemek ve “sağduyulu davranılması” hususunda uyarıda bulunmaktır.

D.2.b. Ankara İl Başkanlığı kongresinde yapılan konuşmalar ve Parti 01.11.1998 tarihinde yapılan Büyük Kongresinde atılan sloganlar:

Ankara İl Başkanlığı Kongresindeki konuşmaların hiç birisinde yasa dışı ya da Türkiye’nin bütünlüğüne aykırı sözler bulunmamaktadır. Tümüyle Türkler ve Kürtler’in kardeşliği temelinde konuşmalardır. Ayrıca, yapılan konuşmalara ilişkin kasetler gerçeğe uygun olarak çözülmemiştir.

Hadep Büyük Kongresinde ise, gerek parti yöneticilerinin ve gerekse katılan delegelerin söz ve davranışlarında herhangi bir suçlama nedeni bulunamadığı için, onbin kişi üzerindeki dinleyici topluluğundan bir kaç kişinin attığı sloganlar partiye imal edilerek suçlanmak istenmektedir ki, bu kabul edilemez. Kongreye ait ses ve görüntü bantları incelendiğinde, suçlamanın ne denli haksız olduğu kendiliğinden anlaşılacaktır.

D.2.c. Parti Genel Merkezi’nde ve Parti’nin Türkiye genelindeki İl ve İlçe Binalarında yapılan aramalarda bulunduğu söylenen kanıtlar:

Dilekçemizin yukarı bölümlerinde açıklandığı üzere, HADEP ile ilgili tüm soruşturmalar, gerçek bir suç iddiasının lehteki ve aleyhteki kanıtlarını bulmak amacı ile değil; “her ne olursa olsun suçlama” amacıyla yapılmaktadır. Bu nedenle de, bir yandan soruşturmalarda DGM Soruşturmalarına göre dahi olağan sayılmayan yöntemlere başvurulmakta; öte yandan da tüm soruşturma işlemleri taraflı bir şekilde yürütülmüştür. A. Öcalan’ın İtalya’da yakalanması dolayısıyla Türkiye’de bilinçli bir şekilde yaratılan şoven milliyetçi ve saldırgan ortam DGM Savcıları tarafından da Hadep aleyhinde bir fırsat bilinmiştir. Hadep’in parti binalarına ve mensuplarına saldıran devlet güdümlü faşist unsurlar hakkında hiç bir soruşturma yapılmadığı, insanların linç edilerek öldürülmesine seyirci kalındığı bir ortamda, DGM Savcıları adeta HADEP’e saldırı emri vermiştir. Ankara DGM Savcısının emri ile aynı anda Türkiye’nin her yerinde parti binalarını polis basmış, binalardaki herkes istisnasız gözaltına alınmış ve aramalar yapılmıştır. Bu hava ve ortam içerisinde, parti binalarında olmayan bir çok aleyhte kanıt parti binalarında bulunmuş gibi tutanak tutulmuş ve Ankara’ya gönderilmiştir. Tamamen güvenlik güçlerinin inisiyatifinde olan bu arama işlemlerinin adil ve tarafsız bir şekilde yapıldığını, Türkiye’nin gerçeklerini bilen insaf sahibi hiç kimse iddia edemez.

Tüm bu aleyhteki çabalara rağmen, Parti Genel Merkezi ile tüm il ve ilçe binalarında yapılan aramalar, HADEP’e yönelik suçlamaların haksızlığını ortaya koyduğu için; tutanaklar abartılı ve gerçekleri saptıracak şekilde tutulmuştur.

Örneğin, bir dergi sayfasındaki resim, tutanaklara “parti binasında PKK bayrağı” bulundu şeklinde geçmiştir. Önce, suçlama ve soruşturma için bahane edilen ve daha sonra da iddianamelerde suçlama konusu edilmeyen, duvar takvimleri bu soruşturmanın arama tutanaklarına “‘Kürdistan Haritaları'” olarak geçmiştir.

Aramaların hiç birisi hukuka uygun ve tarafsız bir şekilde yapılmamış, parti avukatlarının hazır bulunmasına izin verilmemiştir. Arama tutanakları gerçek dışı tutulmuş, parti binalarında olmayan aleyhte kanıtlar polis tarafından tutanaklara dahil edilmiştir. Bununla da yetinilmemiş, tutanaklarda olmayan kanıtlar sonradan dava dosyasına konulmuştur. Dolayısıyla, bunların hiç birisinin kanıt olarak kabul edilme olanağı yoktur.

D.3. Ankara DGM Savcılığı’nın 23.08.1996 gün ve 83 sayılı İddianamesine dayanan iddialar:

D.3. a. Türk Bayrağı’nın indirilmesi olayı:

23.06.1996 tarihinde yapılan Halkın Demokrasi Partisi 2. Büyük Kurultayında; salona çatıdan sarkacak şekilde çok büyük boyutlarda bir bayrak asılmıştır. Fakat, Parti Genel Başkanı Murat BOZLAK’ın, bayrağa arkası dönük olarak konuşmasını yaptığı sırada; çatıya çıkmış bulunan bir ya da birkaç militan tarafından Türk Bayrağı’nın ipleri çözülerek aşağı bırakılmış, salonun bir başka bölümüne de A. Öcalan’ın posterini asmışlardır. Türk Bayrağı’nın, Parti Genel Başkanı ve kongreyi yöneten Divan’ın arka bölümünde asılı olması nedeniyle, gerek divan üyeleri ve gerekse M. Bozlak, olayı önce fark etmemişlerdir. Ancak yapılan uyarılar üzerine durum fark edilmiş, gerekli uyarı ve müdahaleler yapılmıştır. Fakat, yere düşürülen Türk Bayrağı”nın yerine asılması çatının yüksekliği nedeniyle fiilen mümkün olmadığı için, Parti Genel Merkezinden getirilen başka bir Türk Bayrağı, divan kürsüsünün önüne asılmıştır. Bütün bu olaylar sırasında, salonda görevli yüzlerce polisin herhangi bir müdahalesi de olmamıştır.

Kurultayın bitmesinden ve oy sayımının tamamlanmasından sonra, gece 01.00 sıralarında salonda bulunan tüm parti görevlileri gözaltına alınmış ve sorgulamalar sonrasında 41 kişiden 40 kişi hakkında tutuklama kararı verilmiştir. Türk Bayrağı’nın indirilmesi ile en küçük bir ilgileri olmadığı bilindiği halde göz altına alınan 41 kişiden 40’nın tutuklanması, DGM savcılarının ve yargıçlarının Hadep ve mensupları ile ilgili soruşturmalardaki yaklaşımını açıkça ortaya koymaktadır. Şimdi aynı iddialar partinin kapatılmasına gerekçe yapılmak istenmektedir.

Esasa ilişkin savunmamızda, bu suçlama ve yapılan yargılama ile ilgili daha geniş açıklamalar yapılacaktır.

D.3.b. 24.06,1996 tarihinde Parti Genel Merkezi’nde yapılan aramada bulunduğu ileri sürülen kanıtlar:

Her soruşturmada olduğu gibi, bu kez de 24.06.1996 tarihinde Parti Genel Merkezi’nde arama yapılmıştır. Bu aramada da parti avukatlarının bulunmasına izin verilmedi. Aramalardan sonra tutulan tutanaklara göre parti merkezinde, Kürd-Alman Haber Ajansına ait bültenler, çeşitli konulara ilişkin bazı yazılar, yakılan ve boşaltılan köylere ait liste, bazı tutukluların gönderdikleri dilekçeler, kitaplar ve dergiler, bulunmuştu. Yargılama sırasında tutanaklarda bulunmayan birçok yazı ve belgenin sonradan dava dosyasına konulduğu anlaşıldı. Hatta, avukat olan sanıklardan birinin Bursa’daki bürosunda yapılan aramalarda, dava dosyasından çıkarılan belgeler “sanığa ait yasadışı örgütsel doküman” olarak dava dosyasına konuldu.

Nitekim DGM önündeki yargılamada da, ne arama tutanakları ve ne de aşağıda değineceğimiz başka davaların sanıklarının Hadep aleyhindeki beyanları hükme esas alınmıştır. Bu iddia ve kanıtlar, bir propaganda aracı olarak kullanılmış, partinin ve yargılanan sanıkları kamuoyu önünde suçlu göstermenin fonlarını oluşturmuştur. Yüce Mahkeme önündeki yargılamada da iddia ve kanıt olarak ele alınması mümkün değildir.

D.3.C. Başka davaların sanıklarından, gözaltında bulunduktan sırada kolluk kuvvetlerince zor ve baskı altında Hadep aleyhine alınan beyanlar:

Türk Bayrağı’nın indirilmesi olayı nedeniyle başlatılan soruşturma sonucunda, dava dosyasına 100’ün üzerinde kişinin Hadep aleyhinde verdikleri beyanlar konulmuştur. Bunların, çoğu fotokopi ve onaysızdır. Yalnızca emniyet anlatımlarının dava dosyasına konulmasına dikkat edilmiş. Savcılık ve Mahkeme önündeki anlatımlar konulmamıştır. Yargılama sırasında, yapılan itirazlar üzerine bunların bir çoğu duruşmada kanıt olarak okunmamıştır. Hangi koşullarda, nerede ve ne zaman alındıkları bilinmeyen bu beyanlar mahkemenin bozmadan önceki ilk hükmüne de esas alınmamıştır. Kanıt olarak dayanılması olanağı yoktur.

  1. DURUŞMA YAPILMASI İSTEMİMİZ:

Siyasi Partilerin kapatılması ile ilgili davalarda, davalı partinin “duruşma yapılması” istemlerinin Yüce Mahkeme tarafından kabul görmediği bilinmektedir. Yüce Mahkeme’nin bu eğilimine karşın, davamızın duruşmalı olarak yapılmasını istemek zorunluluğu bulunmaktadır.

Bu güne kadar, Yüce Mahkeme’nin önüne gelen kapatma davalarında olay ve olgular konusunda taraflar arasında (Yargıtay C. Başsavcılığı ve ilgili parti) açık bir çekişmenin olmadığı görülmektedir. Tartışma, eski deyimi ile “sübut” konusunda değil “sabit görülen” eylemlerin kapatma nedeni sayılıp sayılamayacağı, diğer bir anlatımla olayların nitelendirilmesinde yoğunlaşıyordu. Davamızda ise, eylemlerin nitelendirilmesinden çok, yüklenen eylemlerin gerçekleşmiş olup olmadığı konusu önem taşımaktadır. Örnek vermek gerekirse; önceki davaların hiç birisinde yüzden fazla kişinin parti aleyhinde verdiği polis anlatımlarına dayanılmıyordu. Ya da, başkalarının görüş, düşünce ve beyanları partiye mal edilerek, suçlanmıyorlardı. Benzer iddialarla, bir kaç kez soruşturma yapıp (eylemlerin odağı haline geldiği izlenimini uyandırmak için) her defasında tüm parti yöneticilerinin tutuklandığı bir başka örnek de yoktur. Hakkında yapılan soruşturmaların ve toplanan kanıtların bu kadar şaibeli olduğu bir başka parti kapatma davası da yoktur.

Yüce Mahkemenizin tüm bunları gözeterek, tüm iddia ve kanıtların mahkeme önünde tartışılmasını ve adil bir yargılama yapılabilmesini sağlamak için duruşma yapılması istemimizi kabul edeceğine inanıyoruz.

SONUÇ VE İSTEM : Açıklamaya çalışılan nedenlerle;

Öncelikle, dilekçemizin (A) bölümünde açıklanan gerekçelerle Yöntem ve yasaya aykırı olan Yargıtay Başsavcılığı İddianamesinin REDDİNE karar verilmesini, bu istemimiz kabul edilmediği takdirde de;

  1. Suçlama konuları ve yasal dayanaklarının Yargıtay Başsavcılığına açıklattırılmasına ve yapılacak açıklamadan sonra tarafımıza yeniden ön savunma hakkı verilmesine;
  2. Dayanılan kanıtlarla ilgili açıklamalarımız dikkate alınarak; adil olmayan ve hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen kanıtların yargılamaya esas alınmamasına ve durumun taraflara bildirilmesine;
  3. Ankara l Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi nezdindeki 1998/104 Esas sayılı dava dosyasından, bozmadan önceki mahkeme kararının ve Yargıtay bozma ilamının getirtilmesine;
  4. Parti yöneticilerinin Ankara l ve 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemeleri önündeki sorgu ve savunmalarının getirtilmesine;
  5. Hadep aleyhinde beyanda bulundukları iddia edilen kişilerin Mahkeme önündeki beyanlarının getirtilmesine ve bu kişilerin yargılandıkları davaların sonuçlarının sorulmasına;
  6. Hadep genel merkez yöneticileri ile il ve ilçe yöneticileri hakkında yasadışı örgüte üye olma ya da yardım etme suçlarından (TCY.nın 168 ve 169 ncu maddeleri uyarınca) kesinleşmiş mahkumiyet kararı olup olmadığının sorulmasına;
  7. “Musa Anter Barış Treni” girişimi dolayısıyla herhangi bir kişi ya da kurum aleyhine dava açılıp açılmadığının, açılmış ise dava sonucunun sorulmasına;
  8. Yüce Mahkeme’nin Türkiye Birleşik Komünist Partisi ve Sosyalist Parti ile ilgili kapatma kararlarının AİHS’ne aykırı olduğu yönündeki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin vermiş olduğu kararların dava dosyasına konularak, bu kararların gereklerinin davamızda göz önünde bulundurulmasına;
  9. Yüce Mahkeme tarafından daha önce kapatılmasına karar verilen Halkın Emek Partisi (HEP), Özgürlük ve Demokrasi Partisi (ÖZDEP) ve Demokrasi Partisi (DEP) ile ilgili olarak bu kararlar aleyhine Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na yapılan başvurular hakkında “Kabul Edilebilirlik” kararları verildiği ve Komisyon Raporlarının Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesine sunulduğu dikkate alınarak ve iddialardaki benzerlikler gözetilerek, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin bu partilerin başvuruları ile ilgili vereceği kararların, bu davanın yargılaması yönünden “bekletici sorun” sayılmasına;

Yargılamanın DURUŞMALI olarak yapılmasına; karar verilmesini, vekil olarak saygı ile dilerim.”

V- ESAS HAKKINDAKİ GÖRÜŞ

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının 9.4.1999 günlü, SP.60 Hz.1999/37 sayılı esas hakkındaki görüşü şöyledir:

“1- Yirminci yüzyılın en kanlı terör örgütü olup, gelirlerinin çoğunu uyuşturucu ticaretinden sağlayan PKK örgütü ile, Halkın Demokrasi Partisi (HADEP) arasında organik bağlantı bulunduğu.

2- HADEP’in daha önce kapatılan HEP ve DEP gibi, tamamen PKK’nın denetiminde olduğu; bu örgütün merkez Komitesinden aldığı emir ve talimatlar doğrultusunda eylemler düzenlediği,

3- HADEP kongrelerinin, PKK örgütü ile, bu yasadışı örgütün başı Abdullah Öcalan lehine gösteri yapılan alanlar haline getirildiği,

4- HADEP il ve ilçe örgütlerince düzenlenen seminerler ile, HADEP’in oluşturduğu Gençlik, Kadın, Sağlık ve İşçi Komisyonlarınca düzenlenen toplantılara katılan vatandaşlarımıza, Anayasal düzenimize ve üniter devlet yapımıza karşı, düşmanlık derecesine varan görüşmeler empoze edilmeye çalışıldığı,

5- HADEP’in il ve ilçe örgütlerinde: Kürt orijinli vatandaşlarımızı, PKK etrafında örgütleme, PKK’ya taban oluşturma, PKK’nın yurtiçi ve yurtdışı kamplarıyla, örgütün dağ kadrosuna militan gönderme faaliyetlerinin yürütüldüğü ve böylece HADEP il ve ilçe örgütlerinin, PKK’nın “Askere Alma Daireleri'” haline getirildiği, Kuşkuya yer bırakmıyacak biçimde anlaşılmıştır.

Sözkonusu iddianamemizin tanziminden sonra, 1.3.1999 gün ve 214 sayılı yazımızla Mahkemenize gönderdiğimiz ABDULLAH ÖCALAN’ın 22.2.1999 tarihli ifadesinde de Halkın Demokrasi Partisi’ne ilişkin olarak:

(Seçimlerden evvel ZÜBEYİR AYDAR, AHMET TÜRK, HATİP DİCLE, LEYLA ZANA, SEDAT YURTTAŞ, SIRRI SAKIK’la görüştüm. Bunların bir kısmı ile bizzat yüz yüze görüştüm. Yüz yüze görüştüğüm kişiler arasında LEYLA ZANA, AHMET TÜRK, SEDAT YURTTAŞ, ZÜBEYİR AYDAR vardır. Diğer milletvekili adaylarıyla telefon ile görüştüm. Yüz yüze görüşmeler Suriye ve Lübnan’daki evimde olmuştur.

l nci Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldığı zaman Kürt milletvekilleri de meclise kendi kıyafetleri ile gelmişlerdi ve kendi dilleri ile konuşuyorlardı. Esasen bunların bir çoğu Türkçe’yi bilmiyordu. Ben o zaman seçilen milletvekillerine meclise kendi kıyafetleriniz ile gidebilirsiniz. Meclis’te Kürtçe konuşabilirsiniz, yani Kürt olduğunuzu belirtebilirsiniz şeklinde talimat verdim, daha sonra onlara böyle bir görüş ilettim.

…HADEP bünyesinde yurt içinde oluşturulan Gençlik ve Kadın Komisyonlarında yapılan eğitim çalışmalarıyla Romanya ve Moldavya gibi ülkelerde yapılan eğitim çalışmaları tamamen benim perspektifime, görüşlerime uygun olarak yapılan çalışmalardır. Ben kendilerine buraya PKK ideolojisini taşıyamazsınız siyasal ve yasal gerçeklere uygun bir eğitim yaparak bilinçlenmeyi sağlayacaksınız diyordum.

Romanya ve Moldavya gibi ülkelerde yapılan eğitim çalışmalarında yetişen müdahaleci grupların HADEP’in faaliyetlerinde ve icraatlarında söz sahibi oldukları doğrudur. Yurtdışındaki ve özellikle Romanya’da ki eğitim çalışmalarını Mehmet Hoca Kod CEVAT SOYSAL yürütmüştür, MEHMET HOCA Kod CEVAT SOYSAL benimle telefonla irtibat kurarak görüş ve talimatlarımı alıyordu.

HADEP’in il ve ilçe teşkilatlarında gerek yurtdışındaki kamplara ve gerekse kırsal alana eleman gönderme faaliyetinin yürütüldüğü doğrudur.

HADEP’in kuruluşu sırasında Avrupa teşkilatımız vasıtasıyla para yardımı yaptık. Zannederim bu yardım 200.000 mark civarında idi kendileri adına düzenlenen gecelerde toplanan paralar bu şekilde bu partiye aktarılmıştır.

Halen cezaevinde hükümlü olarak bulunan PKK mensubu SABRİ OK’un HADEP’lilere talimatlar verdiği doğrudur. Üst düzey kararları da vermektedir…

HADEP’le olan işbirliğimizi şu çerçevede anlatabilirim. Madem ki bu parti bizim tabanımıza dayanıyor bizi temsili doğru olarak yapması ve bunun içinde eğitim görmesi gerekir. Siyasi bir realite karşısında yasal bir parti olduğunu da unutmaması gerekir.

…18 Nisan 1999 tarihinde yapılacak milletvekili seçimleri dolayısıyla HADEP’in CHP veya DTP ile ittifak yapıp yapamayacağı konusunda benden Avrupa’da ki görevlimiz Şahir Kod FERHAT ABDİ ŞAHİN vasıtasıyla görüş soruldu ben her iki parti içinde yapılacak ittifak için olumlu görüş belirttim. Her iki partinin baraj sorunu vardı. Bu nedenle HADEP ile her ikisinin de ittifak yapması mümkündü. Cumhuriyet Halk Partisi bu ittifak görüşmesinde bazı şartlar ileri sürmüş. Seçimlerden sonra HADEP bünyesinden milletvekili olanların parti içinde kalması, kürt sorununun Cumhuriyet Halk Partisinin görüşlerine göre çözülmesi ve sivri isimlerin aday olmaması gibi isteklerde bulunmuş bende bunu normal karşıladım ve ittifak çalışmasına devam edin dedim. Keza DTP Genel Başkanı HÜSAMETTİN CİNDORUK’un da uzun bir demokrasi deneyimi olması ve bu partinin de demokrat yapıda bir parti olması nedeniyle bu ittifakı da onayladım. DTP’nin kontenjan istediğini yani ön sıralarda yer istediğini söylediler. Bunun üzerine HÜSAMETTİN CİNDORUK’un Diyarbakır’da, İSMET SEZGİN’in Batman’da aday gösterilebileceğini belirttim)

Demek suretiyle, iddialarımızı doğrulamıştır.

Yine 29.1.1999 tarihli iddianamemizin tanziminden sonra tutuklu MEHMET AKTAR’ın Başsacılığı’na gönderdiği ve mahkemenize sunduğum 5 sahifeden ibaret yazı, tutuklular Mehmet Aktar, Mehmet Alkın, Arif Sakık, Raşit Akçan ve Mehmet Yazar’ın, Diyarbakır Cumhuriyet Savcısınca alınan 2.3.1999 tarihli ifadelerinin içeriğinden PKK örgütü ile, HADEP arasındaki organik bağlantı kesinlikle kanıtlanmaktadır.

Her ne kadar, 25.2.1999 tarihli dilekçemizle istediğimiz:

(<yürütmenin durdurulması=”” style=”box-sizing: border-box;”> veya her ne şekilde adlandırılırsa adlandırılsın, verilecek bir kararı ile, Halkın Demokrasi Partisi (HADEP)’in 18.4.1999 günü yapılacak seçimlere katılmasının engellenmesi)</yürütmenin>

Yolundaki talebimiz Mahkemenizce reddedilmişse de; talebinin kabulüne veya reddine dair kararların teşkil etmedikleri ve her zaman değiştirilebilecekleri gözönünde tutularak, aşağıdaki hususların dikkatinize sunulmasında yarar görülmüştür:

1- Konuyu iyi bildiğine inandığımız, yüzlerce Yüksek Mahkeme Başkan ve üyeleri ile, Anayasa Hukuku ve Ceza Muhakemesi Hukuku profesörü ile tartışma olanağı buldum. Bu konudaki kararınızı haklı bulan, başka bir deyişle, yolunda görüş belirten tek kişiye rastlamadım.

2- Kararınız büyük bir infiale neden olmuştur.

Ben sadece iki vatandaşımızın görüşlerini aktarmakla yetineceğim. Cumhurbaşkanımız SÜLEYMAN DEMİREL 13.3.1999 tarihli STAR “Gazetesinde yayınlanan, ALİ BAYRAMOĞLU ile yaptığı söyleşide şöyle diyor:

(Güneydoğu sorununun bir yönü de temsil meselesidir. HADEP’in seçimlere katılması, “Kürtçüler şu kadar oy aldı” havasını içeride ve dışarıda doğuracaksa, bu parti seçimi ideolojisini anlatma, devleti hedef alma haline getirecekse, seçim seçim olmaktan çıkar, üniter devletin aleyhine bir vesika haline gelir. Buna hiçbir üniter devlet müsade etmez…

Ben hep demokrasiyi savundum. Ama şu anda Türkiye’nin meselesi iç barıştır. İç barış, iç huzur için herkesin fedakarlığı gerekir. Etnik ve dinsel talepleri dikkate alan çağdaş demokrasi tartışmaları Türkiye için zamansız, hatta tehlikelidir).

Piyade Üsteğmen OĞUZ ŞANAL, şahsıma yazdığı mektupta şöyle diyor:

(in seçimlere girmemesi için verdiğiniz mücadele, yaptığımız silahlı mücadelenin başarıya ulaşması açısından çok gerekliydi. Sonucun olumsuz olması “terörü, PKK’yı ve onun destekçilerini iyi tanıyan insanlar> için üzücü olmuştur. Fakat sizin orada olduğunuzu hissetmek bizi mücadelemizde daha azimli ve kararlı bir duruma getirmektedir.

Eğer vatan biz askerlere minnettarsa;

Biz askerler de size minnettarız).

3- Eğer davalar sonuçlanmadı diye, terör örgütleriyle bağlantılı olduğu delillenen partilerin dahi seçimlere girmesine her seçimde, bu şekilde izin verilecek olursa; pek yakında yüzlerce, hatta binlerce terörist milletvekili, Belediye Başkanı, belediye Meclisi Üyesi, İl Genel meclisi Üyesine sahip olacağız demektir. Sonradan bu partiler kapansa ne yararı var’ Yeni isimle, benzerini kurarlar ve yine seçimlere katılırlar. Aynı fasit daire devam eder. Anayasamızın 68 ve 69 ncu maddeleri kâğıt üzerinde kalır. Asıl telafi edilemeyecek durum budur ve böyle bir ülkede yaşayamaz.

SONUÇ: Ülkemizin bütünlüğünün Kurtuluş Savaş’ımızın başlangıç yıllarında olduğu kadar tehlikede olduğu ve Sevr’i hortlatmaya çalışan aynı iç ve dış güçlerin hasmane tutumu ile karşı karşıya bulunduğumuz gözönünde tutularak:

1- Anayasa Mahkememizin derhal toplanarak, vereceği bir kararı ile, Halkın Demokrasi Partisi (HADEP)’in her türlü siyasî faaliyetten men edilip, seçimlere katılmasının engellenmesine karar verilmesi,

2- Bu karardan sonra, normal prosedürü içinde davaya devam edilerek: Anayasamızın 68 nci maddesinin dördüncü fıkrasında belirtilen devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı eylemlerin odağı haline geldiği, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanununun 78, 79, 80, 81 ve 82 nci maddelerinde yazılı yasaklara aykırı eylemlerde bulunduğu açıklıkla anlaşıldığından, Halkın Demokrasi Partisi (HADEP)’nin kapatılmasına karar verilmesini arz ve talep ederim.”

VI- SON SAVUNMA

Davalı Parti’nin 23.6.1999 günlü son savunması şöyledir:

“1. HADEP’in tasfiyesi yönündeki “Devlet Kararı”nın uygulanmasına yönelik plan ve bu planın yürürlüğe konması için yapılan uygulamalar yargılamayı sakatlamıştır. Bu sakatlık, daha baştan objektif anlamda yansız ve adil bir yargılama yapılmasının koşullarını ortadan kaldırmıştır:

A.l.a.HADEP aleyhine kapatma davası açılmasını sağlamaya yönelik uygulamalar:

Bu güne değin Anayasa Mahkemesi tarafından verilen kapatma kararlarının çoğu. “devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğü” ilkesine dayandırılmıştır. Başta Anayasa olmak üzere pozitif hukukumuzdaki, düşünce açıklama ve örgütlenme özgürlüklerini sınırlandıran hükümlerin, demokratik ilkelere ve Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası anlaşma ve sözleşmelere uygun olup olmadığı sorunu yıllardır hukukçular ve siyasal bilimciler tarafından tartışılmaktadır. Mevcut normların amacı aşacak şekilde ve Özgürlükleri daha da daraltacak yönde yorumlanıp, uygulanması da sorunun bir başka boyutudur.

Fakat Yüce Mahkeme önünde görülmekte olan bu davamızda, yukarıda açıklanan sorunlara ek olarak ve çok daha vahim bir durum vardır. Bu da ne program ve tüzüğü ve ne de açıkladığı siyasi görüş ve düşünceler dolayısıyla Anayasal ve yasal hükümlere aykırı davranmayan bir siyasal partinin, salt siyasal yaklaşımlarla ve yapay nedenler yaratılarak yargı önüne defalarca çıkarılması, bu suretle de kapatılma davasının gerekçelerinin elde edilmeye çalışılmasıdır.

Devletin. Halkın Demokrasi Partisi ile ilgili ön yargısı ve bu partinin mevcut hukuk normlarına aykırı olmasa dahi, resmi devlet ideolojisi ile çelişen siyasal görüş ve düşünceleri; öncelikle işlevsiz kılınması ve ilk fırsatta da aleyhine kapatma davası açılması yönünde bir “devlet kararı” alınmasına yol açmıştır. Devletin bu yaklaşımı zaman zaman basına da yansımıştır. Örneğin, 18.12.1996 tarihli basında yer alan “Milli Güvenlik Kurulu Gizli Raporu”nda HADEP’in tasfiyesi öngörülmektedir.

Devlet kararı gereği olarak, her fırsatta parti yöneticileri hakkında toplu soruşturmalar açıldı ve bu soruşturmalar bahane edilerek, Türkiye tarihinde benzeri olmayan şekilde, ülke çapındaki tüm parti binalarında aramalar yapılıp, kanıt elde edilmeye çalışıldı, işte, görülmekte olan kapatma davasının dayandırıldığı DGM davaları, bu şekilde sudan nedenlerle soruşturma başlatılıp, daha sonra devlet olanaklarının kullanılması suretiyle yapay olarak yaratılan kanıtlar bahane edilmek suretiyle açılan davalardır.

Çoğu kez, soruşturmaların başlatılması için ileri sürülen iddialar ile, dava açılmasında kullanılan iddialar birbirinden farklı idi. Bu durum, önce medyatik iddialarla soruşturma başlatıp, partinin kamuoyunda yıpratıldığını, daha sonra da hazırlık aşamasında ısmarlama temin edilen kanıtlara dayanılarak, farklı iddialarla dava açıldığını ortaya koymaktadır.

Örneğin, partinin ikinci olağan genel kurulunda “Türk Bayrağı’nın indirilmesi” eylemi, yüzlerce güvenlik görevlisinin gözleri önünde gerçekleştirildiği halde, bu eyleme hiç bir şekilde müdahale edilmedi. Daha sonra olaydan parti yöneticileri sorumlu tutularak, gece yarısı yapılan bir operasyonla 50’nin üzerinde parti yöneticisi gözaltına alındı. Oysa, önceki kongrelerdeki eleştirileri dikkate alarak, çok büyük boyutta bir Türk Bayrağı’nı kongreye getirip astıranlar yöneticilerdi. Bayrağın indirilmesinden sonra, bayrağı tekrar asmak isteyip, çok büyük olması ve asılamaması nedeniyle Parti Merkezinden daha küçük boyutta bir bayrak getirtip, konuşma kürsüsünün önüne astıranlar da yöneticilerdi.

Bu olay, televizyonlarda aylarca ve yüzlerce defa gösterilmek suretiyle, kamuoyunun parti aleyhine oluşması sağlandı, bu olay bahane edilerek, tüm parti binalarında arama yapıldı. Gözaltına alınan parti yöneticilerinin tamamı tutuklandı. Bayrağı indiren kişiler yakalandığı ve yöneticilerin bu olayla hiç bir ilgilerinin bulunmadığı anlaşılmasına rağmen, yöneticilerin büyük çoğunluğu hakkında ”silahlı örgüt yöneticisi olmak” iddiası ile TCY.nın 168/I maddesi, geri kalanlar hakkında da örgüt üyeliği iddiası ile TCY.nın 168/II maddesi uyarınca dava açıldı. Yaklaşık 8 ay tutuklu kaldıktan sonra, ancak hükümle birlikte serbest bırakıldılar.

Ankara 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi nezdindeki 1998/38 nolu dava daha da ilginçtir: önce, partinin bastırıp dağıttığı duvar takviminin üzerinde “Kürdistan” haritası olduğu ve bu takvimde öldürülen teröristlerin şehit olarak kabul edilip isimlerinin takvimde yer aldığı iddiaları ileri sürüldü ve DGM Savcılığı tarafından kamuoyuna bu yönde açıklama yapıldı. Bu açıklamalar basında manşet olarak yer aldı.

Daha sonra, 10.02.1998 tarihinde bütün parti binalarında arama yapıldı. Bu aramalardan sonra da, üzerinde Kürdistan haritaları olan takvimlerin ele geçirildiği açıklandı.

Bu gelişmeler üzerine. parti yöneticileri kendiliğinden DGM Savcılığı’na başvurarak, gelip ifade vermek istediklerini bildirdiler. Fakat, DGM Savcılığı bu istemi kabul etmedi, mutlaka polis vasıtası ile gözaltına alınacakları söylenildi. Bu uygulamanın da amacı, kamuoyuna parti yöneticilerinin polis tarafından “zorla” gözaltına alındıkları mesajının verilmesi idi.

12.02.1998 günü tüm parti yöneticileri polis tarafından gözaltına alındı. Bu haksız uygulamaya itiraz edildi.

Aylarca sonra dava açıldı. Fakat iddialar arasında, soruşturmanın başlatılmasına neden olarak gösterilen, “partinin bastırdığı takvimlerde Kürdistan haritası olduğu” iddiası yer almadı. İddianamede ağırlıklı olarak partinin eğitim çalışmaları suçlama konusu edildi. Yargılama sırasında da sanıklara takvimlerle ilgili bir tek soru sorulmadı.

Yani, parti yöneticileri aleyhine soruşturma açılması ve tüm parti binalarının aranması için “‘takvim'” konusu BAHANE olarak kullanıldı. Amaç, ‘Türk Bayrağı’nın indirilmesi” ile ilgili dava ile yaratılan olumsuz imajı pekiştirerek, partinin kapatılmasının zeminini hazırlamaktı.

Bu yaklaşım ve amaçla yapılan soruşturma işlemlerine, açılan davalara, dava dosyasındaki kanıtlara nasıl güvenilecek ve nasıl bunlara dayanılarak nasıl değerlendirme yapılacaktır. Sayın Başsavcının söylem ve istemleri halen de aynı yaklaşımın sürdüğünü açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Böyle olunca, davanın açılmasından sonra dava dosyasına konulmuş olan yeni kanıtlar için de aynı kaygılar yersiz değildir.

A.l.b. Yargıtay C. Başsavcılığı’nın yaklaşımı, dava açması ve sonrasındaki söylem ve istemleri:

A.l.b.ı Davanın açılmasında izlenilen yöntem:

Yukarıda değinilen ve uygulamaya konulan plan gereği, yanlı ve siyasi amaçlı soruşturmalar sonucunda HADEP yöneticileri aleyhine ard arda davalar açılırken, partinin kapatılması için de hem DGM Savcıları tarafından ve hem de l Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından Yargıtay C. Başsavcılığı nezdinde suç duyurulan yapılmıştır. Bu suç duyurularının ilki, Ankara l Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesinin 04.06.1997 tarihli karandır.

Yargıtay C. Başsavcısı. kendisine yapılan suç duyurularını işleme koymayarak bekletmiştir. Bunun nedenlerinden birisi, partinin kapatılmasına yeterli kanıt bulunmaması, diğeri ise uygun siyasi ortamın beklenilmesidir.

  1. Öcalan’ın Roma’da yakalanması ve sonrasındaki gelişmeler, parti aleyhindeki planın uygulamaya konulması için son derece elverişli bir ortam sağladı. Kimsenin karşı çıkamayacağı kavramlar, kamuoyu ve kamu görevlileri üzerinde tam bir baskı unsuru olarak kullanıldı, yaratılan şoven dalga ile hukuk ve mantık bir kenara itildi. Devlet kontrolündeki PKK ve İtalya aleyhinde gösteriler, HADEP binalarına saldırılmasına, bizzat polis tarafından parti binalarındaki levha bayrakların indirilmesine ve hatta bazı parti mensuplarının linç edilmesine kadar tırmandırıldı. Bu konularda herhangi bir yasal soruşturma yapılmamasına karşın, HADEP binalarında açlık grevi yaptığı savı ile, ülke genelinde tüm HADEP binaları basılarak, içeride bulunan herkes gözaltına alındı ve tutuklandı. Ankara 2 Nolu DGM nezdindeki son dava (1999/1 esas nolu) bu koşullarda hazırlandı.

Sayın Başsavcı, HADEP yöneticileri hakkında açılan bu son davayı da eski suç duyurularına ekleyip, kamuoyunda yaratılan uygun siyasi rüzgarı arkasına alarak kapatma davasını açmıştır.

Sayın Başsavcıyı 29 Ocak 1999 günü dava açmaya iten önemli bir sebep de, genel milletvekili ve yerel yönetim seçimlerinin 18 Nisan 1999 günü yapılacağının kesinleşmesidir. Her ne kadar seçimlerin 18 Nisan 1999 günü yapılması çok önceden kararlaştırılmış ise de. seçimlerin erteleneceği görüşü uzun süre hakim olmuştur. Fakat Ocak 1999 tarihine gelindiğinde, seçim takviminin resmen işlemeye başlaması ve siyasi gelişmeler seçimlerin ertelenmeyeceğini ortaya çıkardı. Ancak devlet yönetimi, HADEP’in seçimlere katılmasının sakıncalı olduğu görüşündeydi. Bu yüzden, Türkiye tarihinde ilk kez, seçimlere 2,5 aylık bir süre kala bir siyasi parti aleyhine kapatma davası açılıyordu. Amaç, Sayın Başsavcı’nın deyimi ile “HER NE ŞEKİEDE ADLANDIRILIRSA ADLANDIR1LS1N… seçimlere katılmasının engellenmesi…” idi.

Davanın açılmasından sonra Yüce Mahkeme’ye yaptığı başvurular ve medyaya yaptığı açıklamalar da Sayın Başsavcı’nın hukuki olmaktan çok, siyasi bir yaklaşımla dava açtığını tam bir açıklıkla ortaya koydu.

A.l.b.ıı Davanın açılmasından sonraki gelişmeler ve dava dosyasına konan kanıtlar, hem kanıtların yetersizliğini ve hem de davadaki siyasi amacı bir kez daha doğrulamıştır:

Amaç, öncelikle HADEP’in 18 Nisan 1999 seçimlerine katılmasına engel olmak olduğu için, dava açılması ile yetinilmedi. HADEP listelerinden seçime katılacak adayların başka bir partiden ya da bağımsız olarak seçimlere katılmamasını da garantileyebilmek için, aday listelerinin Yüksek Seçim Kurulu’na verilmesi için öngörülen sürenin dolması beklenildi.

24 Ocak 1999 günü aday listeleri kesinleşince. Sayın Başsavcı 25 Ocak günü HADEP seçimlere katılmasının önlenmesi hususunda tedbir kararı(!) verilmesi için Yüce Mahkemenizde başvurdu. İstemin kanıtı yalnızca “duyumlar”dı. Yüce Mahkeme bu istemi oybirliği ile reddetti. Fakat, Sayın Başsavcı kararlı idi. Seçimlere 9 gün kala 9 Nisan 1999 tarihinde ikinci kez tedbir isteminde bulundu. Medyanın siyasi desteğinin sağlanması önemli olduğu için de, dilekçeyi, Sayın Mahkemeye sunmadan bir gün öncesinde basına verdi. Bu kez, isteminin haklılığını kanıtlamak için dilekçesinde “iki vatandaş”ın açıklamalarına yer verdi. Bu vatandaşlardan birisi sayın Cumhurbaşkanı ve birisi de şiddet olaylarının yoğun olduğu bir bölgede görev yapan bir subaydı. Sayın Başsavcı, tedbir isteminde dahi hukuku değil, siyasi yaklaşımları ön plana çıkarıyor ve aksi düşünenleri neredeyse “vatan haini” ilan ediyordu.

Tedbir istemi ikinci kez reddedildi. Fakat, bu istemler, özellikle bağımsız ve tarafsız yargı anlayışında onarılmaz yaralar açtığı gibi; kapatma davasının hukuki kaygı ve nedenlerden çok, siyasi nedenlere dayandığını da bir kez daha ortaya koydu.

Dava açılmasından sonra, dava dosyasındaki bu gelişmeler olurken, diğer devlet birimleri de açılan bu davayı haklı kılmanın kanıtlarını elde etme yönünde seferber oluyordu. İşte bu çabalarla A. Öcalan ve diğer bazı sanıklardan HADEP aleyhine beyanlar alındı ve dava dosyasına konuldu. Fakat, aşağıda ayrıntılı olarak açıklanacağı üzere, özellikle A. Öcalan’ın hangi koşullarda alındığı bilinmeyen anlatımları da Sayın Başsavcı’nın HADEP aleyhindeki iddialarını doğrulamamıştır.

A.I.b.ııı Esas Hakkındaki Görüşe hakim olan anlayış:

Anayasa Mahkemesi’nin uyguladığı yöntem uyarınca, Yargıtay C. Başsavcılığı tarafından hazırlamış olan iddianame tarafımıza bildirilmiş ve ön savunmamız alınmıştır. Ön savunmamız C. Başsavcılığı’na bildirilmiş ve davanın esası hakkındaki görüşlerinin açıklanması istenilmiştir.

Yargıtay C. Başsavcılığının davanın esası hakkındaki görüşünde; davanın açılmasından sonra dava dosyasına giren kanıtlar ile davalı yanın ön savunmasında öne sürdüğü itiraz ve görüşler dikkate alınarak; dava dosyasındaki kanıtların irdelenmesi suretiyle, partiye isnat edilen eylemlerin kanıtlandığının ve bu eylemlerin hukuksal olarak kapatma nedeni olduğunun, açıklanması beklenirdi. En basit bir ceza davasında dahi C. Savcısının esas hakkındaki görüşünde, açıkladığımız hususlar bulunmaktadır.

Fakat, Yargıtay C. Başsavcılığının 09.04.1999 tarihli “Esas Hakkında Görüş” ünde; iddianamede yer alan iddialar ve tarafımızdan verilen ön savunma ile ilgili bir tek cümle dahi bulunmamaktadır. Esas hakkındaki görüş tümüyle, davanın açılmasından sonra dava dosyasına konulan A. Öcalan ve diğer bazı kişilerden ısmarlama bir şekilde HADEP aleyhine alınan tek yanlı anlatımlara dayandırılmıştır. Bu durumdan iki Önemli sonuç çıkarmak olasıdır:

Birincisi, davanın kabul edilebilir kanıtlar olmadan ve tümüyle “ya tutarsa” mantığı ile açıldığıdır. İkincisi. Sayın Başsavcı’nın kendi iddiaları ile tarafımızdan yapılan savunma ve itirazlarımızı tartışmayacak kadar davanın sonucundan emin olduğudur.

Yeterli kanıt olmadan, yalnızca siyasal istem ve kararlarla bir siyasi parti aleyhine kapatma davası açılmış olması, Türkiye Demokrasisi ve Yargıtay C. Başsavcısı’nın konumu yönünden kaygı vericidir.

Sayın Başsavcı”nın davanın sonucundan eminmiş gibi davranmasının da, başta Anayasa Mahkemesi olmak üzere, Türkiye yargısına zarar verdiği inancındayız.

A.2. Ön savunma dilekçemizde yer alan istemlerimiz konusunda Sayın Mahkemeniz tarafından olumlu ya da olumsuz bir karar verilmemiş, bu da yapacağımız savunma da belirsizlikler yaratmıştır:

A.2.a Anayasa ve Siyasi Partiler Yasası hükümleri ile parti faaliyetleri arasında herhangi bir bağlantı kurulmadan; yalnızca tek yanlı değerlendirme ve iddialarla partinin kapatılması talep edilmiştir. Somut parti faaliyetleri ile Anayasa/yasa hükümleri arasında neden/sonuç ilişkisi kurulması verine, ihtiyati tedbir isteminde olduğu gibi her ne suretle olursa olsun” HADEP’in kapatılmasının istenilmesi yeğlenilmiştir. Aynı yaklaşım esas hakkındaki görüşe de hakimdir. İddiaların ve bunların yasal dayanaklarının Y. C. Başsavcısı’na açıklattırılması istemimiz konusunda Yüce Mahkeme herhangi bir karar vermemiştir

Yargıtay C. Başsavcısı’nın 09.04.1999 tarihli Esas Hakkındaki Görüşünde, temel olarak Halkın Demokrasi Partisi ile PKK arasında organik bağ bulunduğu iddiasına dayanılmıştır. Bu iddianın doğruluğunu kanıtlamak gayreti ile de, A. Öcalan’a atfedilen bazı anlatımlara yer verilmiştir.

Buna karşılık. Sayın Başsavcı’nın dilekçesinin “Sonuç” bölümünde Anayasa’nın 68/IV, Siyasi Partiler Yasası’nın 78-79-80-81 ve 82 nci maddeleri uyarınca partinin kapatılması istenilmiştir. Partinin somut olarak hangi faaliyetlerinin değinilen Anayasa ve Yasa hükümlerine aykırı olduğu açıklanmamıştır. “PKK ile organik bağ iddiasının” dayanılan tüm Anayasa ve Yasa kurallarının ihlali anlamına geldiği düşünülebilir. Ancak böyle bir yaklaşım hukuki değil siyasi bir yaklaşımdır. Ayrıca, somut bir savunmayı engelleyicidir. “HADEP’in PKK ile bağlantısı olmadığı'” yönünde mi savunma geliştirilecektir, yoksa HADEP’in, esas hakkındaki görüşte yer alan Anayasa ve Yasa hükümlerine aykırı faaliyeti olmadığı mı kanıtlanmaya çalışılacaktır ‘ Başka bir anlatımla; davanın reddi için HADEP’in PKK ile organik bağlantısının bulunmadığını kanıtlamak, yeterli sayılacak mıdır’ HADEP’in PKK ile bağlantısı olduğu iddiası doğru olmasa dahi, kapatılmasını gerektirecek başka faaliyetleri var mıdır’ Varsa bu faaliyetler hangileridir ve hangi hukuki norma aykırılık oluşturmaktadır ‘

İsnadın bu denli muğlak olduğu bir davada savunma görevi nasıl yerine getirilebilecektir’ İsnadın belirsiz olduğu ve Başsavcılığa açıklattırılması gerektiği ön savunmamızda belirtilmişti. (Ön savunma sh. 2-5, A.2. nolu ayrım, Sonuç bölümü md.l) Ancak, Yüce Mahkeme bu istemimizi olumlu ya da olumsuz bir karara bağlamamıştır.

A.2.b Dava dosyasına konulan ya da iddianamede dayanılan kanıtlar, hukuka uygun, adil ve tarafsız bir soruşturmanın ürünü olmadıkları için; yargılamaya ve hükme esas alınması mümkün değildir. Buna ilişkin istemimiz hakkında da Yüce Mahkeme bir karar vermemiştir:

Hukuka uygun ve adil bir şekilde yürütülmeyen soruşturmalara ve bu soruşturmalar sonucu açılan ceza davalarına dayanılarak, Yüce Mahkeme önünde, vekili bulunduğumuz Halkın Demokrasi Partisi hakkında kapatma istemli dava açılması, daha baştan davayı sakatlamıştır. Adil yargılama ilkesi bir bütündür. Yargılamanın herhangi bir aşamasındaki hukuka ve adil yargılama ilkelerine aykırılık, yargılamanın tümünü ve sonuçta da verilecek hükmü adil olmaktan çıkarır.

Dilekçemizin diğer bölümlerinde açıklandığı gibi. Halkın Demokrasi Partisi ve yöneticileri aleyhine açılan soruşturmaların tamamı siyasi amaçlıdır. Tümüyle özel amaçlarla kurulmuş olağanüstü mahkeme niteliğinde olan Devlet Güvenlik Mahkemelerinin görev alanına giren suçların hazırlık soruşturması; yine bağımsız ve tarafsızlıklarından söz edilemeyecek (2845 sayılı Yasa’nın 5 ve 6 ncı maddeleri uyarınca atanan) askeri ve sivil savcılar tarafından özel amaca uygun olarak yapılmıştır. DGM savcıları soruşturmaları tarafsız bir şekilde yürütmemişler, aksine partiyi bir bütün olarak suçlamanın yapay kanıtlarım yaratmaya çalışmışlardır. Hazırlık soruşturmasındaki işlemlerin hiç birisine savunma katılmamış, bu yöndeki tüm istemler reddedilmiştir. Aramalar hukuka uygun olarak yapılmamıştır. Bazı aramalarda tutanak düzenlenerek, hazır bulunan parti görevlilerine imzalatılmış, ancak daha sonra tutanaklarda bulunmayan bir kısım kanıtlar, aramalarda bulunmuş gibi dava dosyasına dahil edilmiştir. Aramalar tümüyle kolluk kuvvetlerinin inisiyatifinde gerçekleştirilmiş, ilgili savcı dahi hazır bulunmamıştır.

Soruşturmalarda kanıt olarak kullanılacak tanık beyanları başka soruşturmalar nedeniyle gözaltına alınmış sanıkların “emniyet” anlatımları arasından seçilmiş ve şayet diğer aşamalardaki beyanlar lehte ise, bunlar özellikle dava dosyalarına konulmamıştır. Yani, HADEP ve Hadepliler ile ilgili soruşturmalarda DGM Savcıları genel tarafsızlık ilkesi yanında; CMUY’nın 153/II maddesine açıkça ay kın işlem yapmışlardır. Yüce Mahkemeniz’in önündeki bu davada da, başka davalarda sanık olan kişilerin EMNİYET ya da JANDARMA tarafından zor ve baskı ile alınan anlatımları kanıt olarak kullanılmaktadır. Bunların çoğu, yargılama aşamalarında bu beyanlarını reddetmişlerdir. Ancak, gerek DGM önündeki davalarda ve gerekse Yüce Mahkemeniz’e sunulan dosyalarda kişilerin yalnızca emniyet anlatımlarına yer verilmiştir. Hatta, birçoğu fotokopi şeklinde ve imzasız olduğu için, savunmanın ısrarlı talepleri ile Ankara l Nolu DGM nezdindeki 1998/104 sayılı dava dosyasında duruşmada okunmamasına karar verilmiştir.

Ön savunma dilekçemizde, yukarıdaki görüşlerimiz açıklandıktan sonra, bu konuda bir karar verilmesi ve taraflara bildirilmesi istenilmişti. Bu istemle ilgili bir karar verilmemiş olması, hangi kanıtların esas alınarak savunma yapılacağı hususunda bir belirsizlik yaratmıştır.

Yüce Mahkeme, siyasi parti kapatma davalarını birer “ceza davası” olarak değerlendirmemekte ise de. ceza yargılama yönteminin uygulanması ve davanın ağır sonuçları, isnadın ve bu isnadı doğrulamak amacı ile dava dosyasına konulan kanıtların tam bir açıklıkla belli olmasını gerektirmektedir. Soyut, genel ve belirsiz iddialar savunma hakkını tümden ortadan kaldırır. Aynı şekilde, nasıl elde edildiği bilinmeyen ya da bir tarafın yokluğunda ve devlet olanaklarının aleyhte kullanılarak elde edilen kanıtlara dayanılarak diğer tarafın suçlanması da yargılamanın adilliğini ortadan kaldırır.

B- ESAS HAKKINDAKİ GÖRÜŞTE YER ALAN İDDİALARLA İLGİLİ GÖRÜŞLERİMİZ : Başsavcılık İddianamesinde şu iddialar yer almaktaydı:

Ankara DGM Savcılığı’nın 16.03.1998 tarihli iddianamesine dayanan iddialar HADEP’ in “Musa Anter Barış Treni” girişimini desteklemesi.

Açlık Grevleri Konusu.

Basın Açıklamaları.

Toplantı ve Mitinglerde yasadışı örgüt bayrak ve flamalarının açılması.

Yakalanan PKK militanlarının HADEP ile ilgili beyanları

Hadep Genel Merkezi’nde yapılan aramada bulunan kanıtlar.

Parti içi Eğitim Konusu.

DGM Savalığı’nın 28.12.1998 gün ve 527 sayılı iddianamesine dayanan iddialar

11.11.1998 tarihli Murat BOZLAK imzalı basın açıklaması ve 13.11.1998 tarihli “Ankara İl Örgütü” yazılı açıklama.

Ankara İl Başkanlığı kongresinde yapılan konuşmalar ve Parti 01.11.1998 tarihinde yapılan Büyük Kongresinde atılan sloganlar.

Parti Genel Merkezi’nde ve Parti’nin Türkiye genelindeki ti ve İlçe Binalarında yapılan aramalarda bulunduğu söylenen kanıtlar.

Ankara DGM Savalığı’nın 23.08.1996 gün ve 83 sayılı iddianamesine dayanan iddialar

Türk Bayrağı’nın indirilmesi olayı.

24.06.1996 tarihinde Parti Genel Merkezi’nde yapılan aramada bulunduğu ileri sürülen kanıtlar.

Başka davaların sanıklarından, gözaltında bulundukları sırada kolluk kuvvetlerince zor ve baskı altında Hadep aleyhine alınan beyanlar.

Bu iddialara büyük ölçüde Ön savunmamızda yanıt verilmiş, gerekli açıklamalar yapılmıştı. Ancak özellikle açlık grevleri ve yasadışı eğitim yapılması iddialarım bir kez daha irdeleyip, açıklamalar yapmakta yarar bulunmaktadır:

Açlık Grevleri:

Açlık grevleri yapılmak suretiyle yasadışı PKK örgütünün desteklendiği iddiası, hem şu anda Ankara 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde görülmekte olan ve halen aralarında Genel Başkan. Genel Sekreter ve Genel Başkan Yardımcılarının da bulunduğu çok sayıda parti yöneticisinin tutuklu bulunduğu 1999/1 esas sayılı davada (28.12.1998 tarih ve 527 sayılı iddianame) yer almakta ve hem de Ankara 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi nezdindeki 1998/38 esas sayılı davada (16.03.1998 tarih ve 53 sayılı iddianame) yer almaktadır.

Öncelikle, “bir ya da birkaç kişinin herhangi bir amaçla, yemek yemeyi reddetmesi” olarak tanımlanması mümkün olan açlık grevinin mevcut yasa hükümleri çerçevesinde suç oluşturup oluşturmadığının belirlenmesi gerekmektedir. Yasalarımızda hangi amaçla olursa olsun tek başına “açlık grevi”ni suç sayan bir hüküm bulunmamaktadır. Şayet açlık grevi sırasında yapılan açıklamalarda suç sayılan ifadeler kullanılmamış ya da yasa dışı örgütleri övücü sloganlar atılmamış ise, bir kimsenin açlık grevi nedeniyle cezalandırılması mümkün değildir. Aksi bir anlayış, yasalarda belirlenmemiş bir eylemin suç sayılması, diğer bir söyleyişle yasalarda bulunmayan yeni bir suç tipi yaratılması anlamına gelir. Kısaca, ceza hukukunun temel ilkelerinden bir olan “kanunsuz suç olmaz” ilkesi tamamen ortadan kaldırılmış olur. Yargıç yorum yoluyla suç ve ceza yaratamaz (örn. Yargıtay Ceza Genidir. 22.10.1984/262-340 karan.)

Son dönemlerde, “terörle mücadeleye destek verme” yaklaşımı ile. özellikle Devlet Güvenlik Mahkemeleri tarafından bir kısım suçların öğeleri son derece geniş yorumlanmakta, adeta yeni suç tipleri yaratılmaktadır. Bunun en tipik örneği, TCY’nın 169 uncu maddesidir. Yasa maddesindeki, silahlı çetenin, “her ne suretle olursa olsun hareketlerin kolaylaştırırsa (teshil ederse)” şeklindeki sözü çok geniş yorumlanmakta, akla gelebilecek her türlü eylem ve davranış kolaylıkla bu madde içine alınabilmektedir.

HADEP yöneticilerinin ve dolayısıyla da parti tüzel kişiliğinin suçlanması için her hangi bir neden bulamayan DGM Savcıları ve güvenlik güçleri; çeşitli dönemlerde bir kısım insanların parti binaları içerisinde açlık grevi yapmalarını, yasa dışı bir faaliyet olarak yorumlayıp, suçlama konusu etmişlerdir.

Hangi nedenlerle olursa olsun, bu gün ülkemizdeki cezaevlerinde yaklaşık onbinlerce hükümlü ve tutuklu bulunmaktadır. Bunların gerek cezaevi koşullarından ve gerekse cezaevi yöneticilerinin davranışlarından şikayet ettikleri, zaman zamanda sesleri duyurabilmek, etkili olabilmek için uzun süreli açlık grevleri yaptıkları, hatta ölüm orucuna gittikleri herkesçe bilinmektedir.

Fakat hangi nedenle olursa olsun çocukları, kardeşleri, amcaları, yeğenleri vs. yakınları cezaevinde olan kişiler, önlenmezse sonunda ölüm ya da sakat kalma riski bulunan açlık grevlerine karşı duyarsız kalmaları mümkün değildir. Bunlar, cezaevlerindeki yakınlarının sorunlarını kamuoyuna duyurmak, yetkililere seslerini duyurmak amacı ile çeşitli yöntemlere başvurmaktadır. Bunlardan birisi de, sivil toplum örgütlerinin ya da siyasi partilerin binalarında çoğu kez emrivakilerle açlık grevi yapmalarıdır. Bu çerçevede, zaman zaman HADEP binalarında da bu yola başvurmuşlardır. Parti yöneticileri bu tür davranışları karşısında, ya son derece katı bir davranışla bu kişileri polis zoruyla dışarı attıracaklar, ya da ikna yoluyla eylemi sona erdirmeye çalışacaklardır. Bu eylemlerden ötürü HADEP’i suçlamak tam bir haksızlıktır.

1999/1 sayılı davada, açlık grevleri ile ilgili her zamanla iddialara ek olarak bir de “Öcalan’ın Türkiye’ye iadesini engellemek amacını”da ilave etmişlerdir. Halkın Demokrasi Partisi’nin hangi amaçla olursa olsun açlık grevleri yapılması konusunda bir kararı ya da yönlendirmesi bulunmamaktadır. Buna ilişkin dava dosyalarında bir tek kanıt yoktur. Dava dosyasına kanıt olarak konulan Parti Genel Başkanı ve Ankara İl Örgütü imzalı basın açıklamalarında da bu anlama gelecek bir tek sözcük bulunmamaktadır. Aksine halkın sağ duyulu davranması tahriklere kapılmaması çağrısı bulunmaktadır.

Son açlık grevleri dolayısıyla ülke çapında başlatılan soruşturmalar ya takipsizlikle ya da beraatle sonuçlanmıştır. Doğrudan son açlık grevleri ile ilgili olarak İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcılığı tarafından 1998/2757 hazırlık numaralı soruşturmada verilen “takipsizlik” kararının son bölümü dilekçemiz ekinde sunulmuştur. Bu karar da yukarıda açıklanan görüşlerimizi doğrulamaktadır.

Yasadışı eğitim yapıldım iddiası:

Bu iddia. “Partinin bastırmış olduğu takvimde Kürdistan haritası ve PKK militanlarının isimlerinin bulunduğu” iddiası ile başlatılan, daha sonra “yasadışı eğitim yapıldığı'” iddiasına dönüştürülen soruşturmada gündeme gelmiştir. Dayanak olarak da, parti üyesi olmayan bir avukatın çantasında ve evinde bulunan bazı yazılı belgeler ile parti merkezindeki aramada bulunduğu iddia edilen bazı belgeler gösterilmiştir.

Ön savunmamızda da belirttiğimiz gibi. yapılan bir eğitim çalışmasında herhangi bir görevlinin yasalara aykırı bir davranışını, tüm partiye mal etmek haksızlık olur. önemli olan Parti’nin hangi amaçlarla bir eğitim çalışması başlatmış olduğu ve Parti tarafından tespit edilen eğitim konularının ne olduğudur. Polisin bilerek serbest bıraktığı ve halen yakalanamayan bir avukatın çantasında ve evinde bulunan dokümanlar esas alınarak parti suçlanmaktadır, iddianın doğrulanması amacı ile A. Öcalan’dan da bu yönde beyanlar alınmaya çalışılmıştır. Aşağıda bu konudaki görüşlerimiz ayrıca açıklanacaktır. Fakat, şunu hemen söyleyelim ki: Öcalan’ın sorgulamasında, PKK’nın kendi mensuplarına yönelik yasa dışı eğitim çalışmaları ile. HADEP’in kendi parti yöneticilerine yönelik eğitim çalışması bilinçli bir şekilde birbirine karıştırılmıştır.

HADEP’in eğitim çalışması yapılması yönündeki kararı 1997 yılında alınmış ve bu eğitimin amacı ile konulan Parti Bülteni’nin Temmuz 1997 tarihli 3. sayısında ayrıntılı olarak açıklanmıştır. Partinin bizzat kendi üyelerine yönelik olarak çıkardığı ve ülke çapında tüm parti örgütüne gönderdiği Parti Bülteni’ne değer vermemek için hiç bir haklı neden yoktur.

Yargıtay C. Başsavcılığı’nın Esas Hakkındaki Görüşünde ise HADEP’in kapatılma istemi şu iddialara dayandırılmıştır:

PKK örgütü ile HADEP arasında organik bağ olduğu.

HADEP’in PKK’nın denetiminde olduğu, bu örgütün Merkez Komitesi’nden aldığı talimatlar ve emirler doğrultusunda eylemler düzenlediği.

HADEP Kongrelerinin, PKK örgütü ile, bunun lideri A. Öcalan lehine gösteri yapılan alanlar haline getirildiği.

HADEP il ve ilçe örgütlerinde düzenlenen seminerler ile, HADEP’in oluşturduğu, Gençlik/ Kadın, Sağlık ve İşçi komisyonlarınca düzenlenen toplantılara katılan vatandaşlara Anayasa düzenine ve üniter devlet yapısına karşı düşmanlık empoze edilmeye çalışıldığı.

HADEP’in il ve ilçe örgütlerinde. Kürt orijinli vatandaşları örgütleme, PKK’ya taban oluşturma, PKK’nın yurt içi ve yurtdışı kamplarına militan gönderme faaliyetlerinin yürütüldüğü ve böylece il ve ilçe örgütlerinin PKK’nın “Asker Alma Daireleri” haline getirildiği.

Bu iddialar, esas itibariyle iddianamede yer alan iddiaların yinelenmesi niteliğindedir. Ancak, iddianameden farklı olarak iddialar daha çok Öcalan’ın anlatımlarına dayandırılmak istenmiştir. PKK ile bağlantılı olarak gözaltına alınan herkesten HADEP aleyhine beyan almaya çalışan bir soruşturma anlayışının, Öcalan’ın yakalanmasından sonra bu kişiden de başta HADEP olmak üzere tasfiye edilmek istenen kişi ve kurumlar aleyhine beyan almak için her yola başvuracağı belli idi. Bu yapılırken de, aksinin kanıtlanamaması için SOMUT iddialar yerine, SOYUT ve aksinin kanıtlanması mümkün olmayan iddialara dayanılacağı da tahmin ediliyordu, Öcalan soruşturmasının kamuoyuna yansıyan 3 aşamasında da (Askeri istihbarat birimlerince yapılan sorgulama aşaması, DGM Savcıları ve DGM Yedek Hakimliği’nce yapılan sorgulamalar aşaması ve yargılama aşaması) HADEP aleyhine kanıt elde edilmeye çaba gösterildi.

Sayın Başsavcı’nın esas hakkındaki görüşüne dayanak yaptığı A. Öcalan’a ait olduğu söylenen anlatımlar da göz önünde bulundurularak yukarıda yer alan iddiaları yanıtlamak gerekmektedir:

  1. PKK örgütü ile HADEP arasında organik bağ olduğu iddiası:

Gerek, DGM’ler önündeki davalarda ve gerekse görülmekte olan kapatma davasında, HADEP ile PKK arasında organik bağ olduğu iddiası ileri sürülmüş, ancak buna ilişkin herhangi somut bir kanıt gösterilememiştir. Daha çok, itirafçı konuma düşmüş ya da baskı ve işkence ile aleyhte beyanda bulunmaya zorlanmış kişilerin beyanları kanıt olarak gösterilmekte idi. Ne. herhangi bir parti sorumlusu ile PKK arasında irtibat bulunduğu iddia edilebilmiş ve ne de parti organlarının PKK ile bağlantısı kanıtlanabilmişti. Soyut bir şekilde, partinin resmi devlet ideolojisiyle çelişen görüşleri ile, parti toplantı ve kongrelerinde zaman zaman küçük grupların korsan gösterileri ya da attıkları sloganlardan hareketle, PKK bağlantısı kurulmaya çalışılmakta idi.

Öcalan’ın yakalanması, HADEP – PKK ilişkisinin kurulması yönünde, yeni bir fırsat yarattı. Her aşamada Öcalan’a HADEP ile olan ilişkiler soruldu. Sorgulamaların hangi yöntemlerle ve nasıl bir ortamda yapıldığı bir yana; Öcalan’a atfedilen anlatımlarda HADEP ile PKK arasında organik bir ilişki bulunduğu sonucuna varılabilecek beyanlar bulunmamaktadır, Öcalan, sürekli olarak HEP-DEP ve HADEP gibi partilerin “kendilerinin etkilediği kitleye dayandıklarını”, ancak bu kuruluşların “PKK örgütleri olarak değerlendirmenin mümkün olmadığını” yinelemiştir, örneğin; 23.02.1999 tarihli DGM Yedek Hakimliği anlatımının 5 nci sayfasında aynen: “…HEP. DEP ve HADEP gibi kuruluşlar etkilemekte olduğumuz kitleye dayandıktan için bu nedenlerle bize yakın olmuşlardır, ters düşmemeleri için uyarılar kadar doğru yaklaşımlar göstermeye özen gösterdik bu kuruluşlar ile bu çerçevede bir yaklaşım olmuştur. Ancak bunları bir PKK örgütü olarak değerlendirmek mümkün değildir…”

22.02.1999 tarihli DGM Savcılığı anlatımının 15 nci sayfasında aynen::

“… HADEP”le olan işbirliğimizi şu çerçevede anlatabilirim. Mademki bu parti bizim tabanımıza dayanıyor bizi temsili doğru yapması ve bunun için de eğitim görmesi gerekir. Siyasi realite karşısında yasal bir parti olduğunu unutmaması gerekir…”

31.051999 tarihli Devlet Güvenlik Mahkemesi önündeki sorgusunda aynen:

“…ben ülke içinde şu iş adamı şu sanatçı veya şu kişiler bize yardım etti şeklinde beyanda bulunacak konumda değilim… HADEP PKK’nın tabanı üzerinde politika yaptı. HADEP içerisinde PKK’ya kırsala elaman temini yönünde çalışmalar yapılmış OLABİLİR ama resmi PKK kuruluşudur diyemeyiz…”

Yukarıya aynen alınan anlatımlardan şu sonuca varmak mümkündür: PKK, Öcalan’ın deyimi ile aynı tabana (“aynı taban” deyiminden KÜRTLER kastediyor) dayanan HADEP’i etkilemeye, hatta yönlendirmeye çalışmıştır. Fakat, bu etkileme doğrudan bir “Emir-komuta” zinciri içerisinde değil, PKK’ya yakın kişiler vasıtası ile dolaylı şekilde yapılmaya çalışılmıştır. Yani, PKK ile HADEP arasında doğrudan herhangi bir organik bağ bulunmamaktadır. Partiye sızma ve etkileme yoluyla HADEP kontrol altında tutulmaya çalışılmıştır. Ancak, anlatımlar bir bütün olarak değerlendirildiğinde bunda başarılı olunmadığı anlaşılmaktadır.

Çok sayıda üyeden oluşan ve olabildiğince çok sayıda kişiyi üyeliğe kabul etmeye çalışan “kitle partileri” bu özellikleri itibariyle değişik ideolojik, dinsel ve etnik grupların etkilemelerine açık kuruluşlardır. Kitle partileri içerisindeki bu farklı gruplar, parti siyasetini ve uygulamalarını kendi amaçları doğrultusunda yönlendirmek için gizli ve açık çalışmalar yaparlar. Mevcut yasal düzenin, örgütlenmelerine izin vermediği siyasal gruplar da yasal kitle partileri içerisine girerek kendi elemanları vasıtası ile o partiyi mümkün olduğu kadar kendi siyasal çizgilerine çekmeye çalışırlar. Bu durum, sol yelpazede yer alan kitle partilerinde çok daha belirgindir.

Örnek vermek gerekirse, 1980 sonrasında kurulan Halkçı Parti, SODEP ve daha sonra da CHP içerisinde, 1980 öncesi yasadışı sol siyasal örgütlenmelerin devamı niteliğindeki bir çok sol siyasal grubun bulunduğu ve bu grupların parti yönetiminde etkili olmak için birbirlerine karşı kıyasıya mücadele içerisinde oldukları herkesçe bilinmektedir.

Kitle partilerinin yapılarından kaynaklanan bu duruma bakılarak, partinin tümüyle yasa dışı örgüt haline dönüştüğü ya da yasa dışı bir silahlı örgütün yan kuruluşu olduğunu söylemek gerçeklerle ve insafla bağdaşmaz. PKK’nın, Kürtler içerisinde en fazla örgütlenmiş ve en fazla oy potansiyeline sahip bir parti olan HADEP’i etkilemeye çalışması doğaldır. Hadep’e üye olanlar arasında PKK’ya sempati duyanlar olabilir. Binlerce üyesi olan bir partide bu durumun önlenmesi mümkün değildir. Siyasi Partiler Yasası’nda siyasi partilere üye olmanın koşullan belirlenmiştir. Bu koşulları taşıyan her vatandaş üyelik başvurusunda bulunabilir. Parti yönetiminin bu kişilerin örgütlerle ilişkilerini ya da gizli amaçlarını bilmesi olanaksızdır.

Partinin bir bütün olarak suçlanabilmesi için, partinin karar organlarının ve üst düzey yöneticilerinin PKK ile bağlantı içerisinde olduklarının saptanması gerekir. Ne Öcalan’ın değişik aşamalarındaki anlatımlarında ve ne de HADEP aleyhine beyanda bulunan diğer kişilerin anlatımlarında, parti yönetici ve organları ile PKK arasında bir bağ olduğu yönünde bir iddia yoktur. Parti üst yönetiminde görevli olanların ya da parti organlarında yetkili konumda olanların hiç bir şekilde isimleri geçmemektedir.

HADEP’in siyasal görüş ve faaliyetleri de. PKK- HADEP bağlantısının kurulmasına elverişli değildir. HADEP, özellikle Kürt Sorunu konusunda resmi devlet ideolojisinden farklı siyasi görüşlere sahip olmasına rağmen, PKK’dan da gerek amaç ve gerekse yöntem açısından tümüyle farklı yasal bir kuruluştur. Partinin bu güne kadar Türkiye’nin bütünlüğünü hedef alan siyasi bir faaliyeti tespit edilmemiştir. Kürt Sorunu’nün Türkiye’nin bütünlüğü içerisinde çoğulcu demokrasi ilkeleri çerçevesinde çözümünü savunmuştur. Bu görüşler mahkeme tutanaklarında da bulunmaktadır. Ayrıca, hiç bir şekilde silahlı mücadeleyi savunmamış ya da destek vermemiştir. Aksine, her türlü şiddete daima karşı çıkmıştır. HADEP, son 15 yıldır ülkenin doğu ve güneydoğu bölgesindeki şiddet olaylarında en fazla zarar gören bir tabana dayanmaktadır. Onların sorunlarını dile getirmesi, şiddetin yarattığı tahribata dikkat çekmesi, bölgenin olağan bir yönetime kavuşmasını istemesi HADEP yönünden kaçınılmaz bir görevdir. Resmi devlet ideolojisi ile ters düşmesi nedeniyle bu partinin PKK ile özdeşleştirilmesi, yalnızca bu partiye değil, ülkemiz demokrasisine de zarar verir.

  1. HADEP’in PKK’nın denetiminde olduğu, bu örgütün Merkez Komitesi’nden aldığı talimatlar ve emirler doğrultusunda eylemler düzenlediği iddiası:

HADEP’in PKK’nın denetiminde olduğu iddiası, partiyi ve yöneticilerini suçlamak için ortaya atılmış soyut bir iddiadır. Soyut bir şekilde her partinin her türlü iddia ile suçlanması olasıdır. Hele hele, resmi devlet ideolojisi ile farklı politika ve söyleme sahip bir parti için buna benzer suçlamalar yapılması kaçınılmazdır. Hukuksal açıdan bakıldığında, bu iddianın ciddiyet kazanması için, her şeyden önce PKK-HADEP bağlantısının kuşkuya yer vermeyecek şekilde ortaya konmuş olması gerekir. Bu konuda yukarıda yeterli açıklamalar yapıldığı için, yinelemeye gerek bulunmamaktadır.

PKK Merkez Komitesi’nden emir ve talimat alındığı iddiası somut herhangi bir kanıta dayanmamaktadır. Bu konuda, yalnızca Öcalan’ın Savcılık anlatımının 15 inci sayfasında yer alan şu beyana dayanıldığı sanılmaktadır:

“… Halen cezaevinde hükümlü olarak bulunan PKK mensubu Sabri OK’un HADEP’lilere talimatlar verdiği doğrudur. Üst düzey kararları da vermektedir…”

Öcalan’ın bu beyanı diğer anlatımları içerisinde bir bütün olarak değerlendirilmelidir. Yukarda PKK-Hadep arasındaki organik bağ olup olmadığı yönündeki açıklamalarımızda da belirttiğimiz gibi, HADEP gibi binlerce üyesi olan bir kitle partisi içerisine, yöneticilerin bilgisi dışında PKK’ya sempati duyan kişilerin girmiş olması mümkündür. Anlatımları bir bütün olarak değerlendirildiğinde, Öcalan’ın, “HADEP’liler’ sözünden kastı, PKK örgütüne sempati duyan kişilerdir. PKK* dan emir ve talimat alan kişiler partinin yetkili yöneticileri olsa idi. anlatımlarda mutlaka bunların isimleri geçerdi. Sorgulamalar sırasında Öcalan’a, HADEP içerisindeki KİMLERİN PKK’dan EMİR ve TALİMAT ALDIKLARI yönünde herhangi bir soru sorulmamış olması da ilginçtir. Kanımızca, sorgulamalar sırasında mutlaka bu yönde sorular sorulmuş, ancak alınan yanıtlar HADEP’i ya da yöneticilerini suçlayıcı olmadığı için, tutanaklara yazılmamıştır. Çünkü HADEP yönetcilerinin DGM’lerde yargılandığı, parti hakkında kapatma davası açıldığını bile bile, DGM Savcılarının böyle bir soruyu sormamış olmasının hiç bir mantıklı açıklaması bulunmamaktadır.

Somut suçlayıcı beyanlar alınamadığı için. soyut ve başka anlamlara çekilebilecek genel açıklamaların tutanaklara yazılması ile yetinilmiş, şimdi de bunlara dayanılarak HADEP suçlanmaya çalışılmaktadır.

  1. HADEP Kongrelerinin, PKK örgütü ile, bunun lideri A. Öcalan lehine gösteri yapılan alanlar haline getirildiği:

Siyasal ve ideolojik açıdan tam bir homojenlik taşımayan topluluklarda, genel eğilimlerin dışında, istenmeyen yasa dışı gösteri ve eylemler meydana gelebilmektedir, örneğin, tamamen yasal bir memur sendikaları mitinginde ya da öğrencilerin yasal haklan için yapmış oldukları yürüyüşlerde yasadışı bazı örgüt mensupları slogan atabilmektedir. Aynı şekilde, siyasal parti kongrelerinde de benzer olaylar yaşanmakta, yöneticiler bunları önlemekte her zaman başarılı olamamaktadır, örnek verirsek, son CHP ve MHP kongrelerinde çeşitli olaylar meydana gelmiştir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, kitle partilerinde disiplini sağlamak kolay değildir. HADEP kongreleri yaklaşık 10.000 kişinin katılımı ile gerçekleşmektedir. Bu kongrelerde, bazı küçük gruplar provokasyon yapmakta, yasa dışı pankart açıp. sloganlar atmaktadır. Fakat kongre ve parti yöneticilerinin uyarı ve çabaları ile bu gruplar etkili olmadan, pasifıze edilmektedir. Fakat, HADEP’i suçlamak için fırsat kollayan kesimler 10.000 kişi içerisinde sayılan 5-10 kişiyi geçmeyen grupların bu korsan gösterilerin öne çıkarmakta, parti aleyhine kamuoyu oluşturmaya çalışmaktadır. Devlet kontrolündeki medya da bu olaylara ilişkin görüntülerle açıkça beyin yıkamaktadır, örneğin, partinin 2 nci kongresinde Türk Bayrağı’nın üzücü bir şekilde indirilmesi olayı, tüm partiye mal edilmiş, görüntüleri televizyonlarda aylarca gösterilerek, kamuoyu parti aleyhine kışkırtılmıştır. Oysa, olay sırasında kongre salonunda yüzlerce güvenlik görevlisi bulunmakta idi. Olay rahatlıkla önlenebilir, sorumlular hemen yakalanabilirdi. Fakat sırf partiyi suçlamak fırsatını elde etmek için bu yapılmadı. Nitekim, olayla ilgili olarak Parti yönetcileri aleyhine açılan davada, Ankara l. Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi verdiği kararda, olay sırasında görevli olan güvenlik güçleri hakkında suç duyurusunda bulunmuştu. Bu olayların parti yönetimine mal edilerek, kapatma nedeni olarak gösterilmesinin hukuksal dayanağı bulunmamaktadır.

  1. HADEP il ve ilçe örgütlerinde düzenlenen seminerler ile, HADEP’in oluşturduğu. Gençlik, Kadın, Sağlık ve İsçi Komisyonlarınca düzenlenen toplantılara katılan vatandaşlara Anayasa düzenine ve üniter devlet yapısına karşı düşmanlık empoze edilmeye çalışıldığı iddiası:

Yargıtay C. Başsavcılığı’nın esas hakkındaki görüşünde yer alan bu iddianın hangi nedenlere ve kanıtlara dayandığını bilemiyoruz. Hangi adla olursa olsun, parti adına yapılan toplantılarda anayasa düzeni ya da üniter devlet yapısına düşmanlık empoze edilmesi söz konusu değildir. Resmi devlet ideolojisi ile çelişen görüş ve düşüncelerin, anayasal düzene ve üniter devlet yapısına düşmanlık olarak nitelendirilmesi hukuksal değil siyasal bir yaklaşımdır. Başsavcılık iddianamesinde ve esas hakkındaki görüşte bu iddia ileri sürülürken, hangi toplantı ya da seminerde bu tür çalışmalar yapıldığı açıklanmamıştır, iddianın hangi toplantılardaki, kimlerin konuşma ve telkinlerine dayandığı bilinmeden de bu konuda daha ayrıntılı görüş açıklama olanağı bulunmamaktadır. Esas hakkındaki görüşte yer alan bu iddia, iddianamenin 36 ncı sayfasında DGM Savalarının görüşlerini ifade eden şu cümlenin küçük bir değişiklikle tekrarıdır:

… Hadep’in oluşturduğu Gençlik, Kadın, Sağlık, İşçi Komisyonları çeşitli kesimden vatandaşlarımıza PKK yanlısı düşünceleri empoze etmektedir…” (İddianame sh. 36)

Ne iddianamede ve ne de esas hakkındaki görüşte, sözü edilen komisyon çalışmalarına ilişkin herhangi bir kanıt bulunmamaktadır.

  1. HADEP’in il ve ilçe örgütlerinde, Kürt orijinli vatandaştan örgütleme, PKK’ya taban oluşturma, PKK’nın yurt içi ve yurtdışı kamplarına militan gönderme faaliyetlerinin yürütüldüğü ve böylece il ve ilçe örgütlerinin PKK’nın “Asker Alma Daireleri” haline getirildiği iddiası.

İddianamede de yer alan bu iddianın temel dayanağı, PKK örgütü ile ilgili olarak gözaltına alınan bir kısım sanıkların polis anlatımlarıdır. Bu anlatımlarda, Hadep organları ya da yöneticilerine yönelik herhangi bir iddia bulunmamaktadır. Daha çok, “Hadep’in … ilçe ya da il teşkilatına gidip geliyordum” ; “… kişi ile Hadep binasında tanıştım.” ; “… Hadep’in üyesiyim” vs. şeklinde bireysel anlatımlardır. Parti olarak, PKK’ya eleman yetiştirme ve gönderme yönünde faaliyet gösterildiğine dair bir tek anlatım bulunmamaktadır. Kaldı ki, bu anlatımların tamamı baskı ve zor altında alınmış olup, yargılamanın diğer aşamalarında reddedilmiştir.

Daha önce PKK içerisinde çeşitli eylemleri gerçekleştiren, ancak yakalandıktan sonra ceza almaktan kurtulmak için itirafçı olmayı kabul eden sanıklardan bazı beyanlar alınmış ise de; bu kişilerin tanıklıklarına dayanılarak HADEP’in suçlanması mümkün değildir.

Ayrıca, dosyaya konulan polis anlatımlarının hangi koşullar altında ve nasıl alındığı bilinmemektedir. Bunlar HADEP yöneticilerinin yargılandıkları davalarda tanık olarak dinlenilmemiştir. HADEP yöneticilerinin ve avukatlarının hazır bulunmadığı ortamlarda alınan bu anlatımlar kanıt olarak kullanılamaz.

Esas hakkındaki görüşte, bu konuda da A. Öcalan’ın beyanlarına dayanılmıştır. Öcalan’ın DGM Yedek Hakimliği önündeki sorgusunda bu konuda bir beyanı yoktur. DGM Savcılarının yaptığı sorgulamadaki beyanları ise şöyledir:

… Hadep’in il ve ilçe teşkilatlarında gerek yurtdışındaki kamplara ve gerekse kırsal alana eleman gönderme faaliyetinin yürütüldüğü doğrudur…”

Mahkeme önündeki sorgulamada da;

“…HADEP içerisinde, PKK’ya kırsala eleman temini yönünde çalışmalar yapılmış olabilir, ama resmi PKK kuruluşudur diyemeyiz…”

Öcalan’ın yaklaşık 15 yıldan bu yana yurt dışında olduğu, Türkiye ile doğrudan hiç bir bağının bulunmadığı. Türkiye ile ilgili bilgileri dolaylı yollardan edindiği gözönünde bulundurularak, yukarıdaki beyanlar bir arada değerlendirildiğinde; bir olasılıktan söz edildiği anlaşılmaktadır. Yani tahmin yürütmektedir. Mahkeme önündeki beyanında kesin ifadeler yerine “OLABİLİR” gibi tahmin içeren bir sözcük kullanması da bunun açıkça göstermektedir. Türkiye’den pek çok gencin PKK’ya katıldığı herkesçe bilmen bir gerçektir. Fakat, bu katılanların HADEP tarafından organize edildiği, yönlendirildiği ya da temin edildiğine ilişkin inandırıcı bir bilgi ve kanıt bulunmamaktadır.

Öcalan’a atfedilen anlatımların genel değerlendirmesi ve kanıt niteliği:

Türkiye Cumhuriyeti ile 15 yıldan fazla bir süre silahlı mücadele etmiş bir kişinin yakalandığında, hangi koşullar altında sorgulandığı da önemli bir somdur’ Öcalan’a atfedilen anlatımlarda gerçeklerle çelişen pek çok husus bulunmaktadır. Bunların Öcalan tarafından mı ifade edildiği, yoksa sorgulamayı yapanlarca tutanaklara böyle geçirildiği belli değildir. Şayet, tutanaklarda yer alan hususlar doğrudan Öcalan’ın beyanları ise, olayların ve ilişkilerin birbirine karıştırıldığı, dolayısıyla da gerçekleri yansıtmadığı açıktır. Bu yüzden, değişik aşamalardaki beyanlar birbirlerini tutmamaktadır. Bunlardan bazıları sonradan Öcalan tarafından reddedilmiş ya da farklı ifade edilmiştir.

Örnekler: İstihbarat elemanlarının sorgulamalarına ait 21.02.1999 tarihli tutanakların 10 uncu sayfasında, “…1991 yılında DEP’e oy vermeyen herkesin tavuğunu bile öldürün.” dediği yazılıdır. Oysa, 1991 yılında DEP (Demokrasi Partisi) henüz kurulmamıştı).

Aynı sorgu tutanağının yine 10 uncu sayfasında, bir yandan “… örgüt bütçesinden Hadep’e bir miktar ancak ne kadar olduğunu biliniyorum ama 200 bin Mark civarında bir para aktarıldı…” dediği ifade edilirken, aynı paragrafın devamında, şöyle denilmektedir:..”.Avrupa masrafları da Avrupa temsilciliklerince karşılandı…Bu da masraf oluşturdu. Sakıncalı buldum. HEM DEVEETTEN PARA AE. HEM BİZDEN PARA AL, BEN BUNU SUÇ OLARAK GÖRÜYORUM…” Öcalan. bu anlatımı ile, hem devletten ve hem de örgütten para alınmasını doğru bulunmadığını söylemektedir. Fakat. Hadep yöneticilerinin hiç birisinin DEVLETTEN PARA ALMASI SÖZ KONUSU DEĞİL. Öyleyse, burada kastedilenler başkalarıdır. Aynı beyanlar içerisinde, parlamentoya seçilen eski HEP milletvekillerinden söz ettiği dikkate alınırsa; BU BEYANLARDA HEP VE HADEP’in BİRBİRİNE KARIŞTIRILDIĞI ANLAŞILMAKTADIR.

Öcalan’ın istihbarat birimleri ve DGM Savcıları tarafından alınan beyanlarında, başta ANAP Genel Başkanı olmak üzere birçok tanınmış politikacı, gazeteci, sanatçı ve iş adamının ismi geçmektedir. Fakat, daha sonraki beyanlarda bunlar tümüyle reddedilmiştir.

Yine Öcalan’ın anlatımlarında bazı asker, siyasetçi ve iş adamının PKK ile Devlet arasında iletişim kurduğu ileri sürülmüştür. Genel Kurmay ve diğer ilgililer tarafından bu iddialar yalanlanmış ve yalanlamalar tüm kamuoyu ve yetkililer tarafından kabul görmüştür. Kimsenin aklına bu kişiler hakkında yasal soruşturma açmak gelmemiştir. Fakat, muhalif kişi ve kurumlar aleyhine söylenen her husus kesinleşmiş doğrular olarak kabul edilmekte ve bu kişi ve kurumların aleyhine kullanılmak istenilmektedir.

Ayrıca, Öcalan, Türkiye ile ilgili konularda kendisinin doğrudan bilgi sahibi olmadığını ve ilişkilerin örgütün Avrupa teşkilatı tarafından yürütüldüğünü söylemektedir. Tüm bunlar, Öcalan’a atfedilen beyanlara dayanılarak HADEP’in suçlanamayacağını ortaya koymaktadır. Ayrıca. Öcalan’ın söyledikleri ile ilgili olarak HADEP yöneticilerinin görüşleri de alınmamıştır. Bir anlamda, HADEP ve yöneticileri yargılanmadan cezalandırılmak istenmektedir.

C- DAVANIN AVRUPA İNSAN HAKLARI SÖZLEŞMESİ ÇERÇEVESİNDE TARTIŞILMASI

Siyasal partiler, belli bir ideolojiyi ya da programı yaşama geçirebilmek ve yasal yollardan iktidarı elde etmek amacıyla örgütlenmiş kuruluşlardır. Siyasal temsilin en önemli unsurlarından biri, siyasal partilerin engelsiz örgütlenebilmeleri ve serbest bir ortamda iktidar için yarışabilmeleridir. Çok partili sistemler, çoğulcu demokratik rejimlerin özelliğidir. Siyasal partiler, toplumdaki değişik hatta çatışan görüşleri temsil ederek demokrasinin çoğulculuk ve katılımcılık ilkelerini yaşama geçirir, halkın iradesinin oluşmasını sağlarlar.

1982 Anayasası’na göre de, siyasi partiler demokratik siyasal yaşamın vazgeçilmez unsurlarıdır. Siyasal partiler, ülke sorunları karşısında çözüm üretir, halkı yönlendirirler. Siyasal partilerin, buldukları çözümleri ya da savundukları görüşleri topluma açıkça ve çekinmeden sunarak çoğunluğa mal etmeye çalışmaları, çoğunluğu elde ettiklerinde de iktidar olmaları demokrasinin gereğidir. Baskı ve teröre dönüştürmedikçe ya da zorla iktidara gelmeyi amaçlamadıkça hukuk düzeninin korumalarından yararlanmalıdır.

Kişi hak ve özgürlükleri arasında son derece önemli bir yeri olan “örgütlenme özgürlüğü” ile, siyasal partilerin yararlandıkları hukuksal korumalar ve tabi oldukları yasaklar arasında son derece yakın bir ilgi bulunmaktadır. Örgütlenme özgürlüğü önündeki engeller, siyasi partiler düzenim doğrudan etkilediği gibi; siyasi partiler düzenine getirilecek aşırı yasaklamalar da örgütlenme özgürlüğünü kullanılmaz hale getirir. Bu yüzden, siyasi partilerin kurulması ve faaliyet gösterilmesi, örgütlenme özgürlüğünün önemli bir alanı olarak kabul edilmektedir. Kişi hak ve özgürlüklerini güvence altına alan uluslararası sözleşmelerde de. siyasal parti kurulması ve serbestçe faaliyet göstermesi, örgütlenme özgürlüğü kapsamında kabul edilmektedir.

Öte yandan, siyasi parti kurma anlamındaki örgütlenme özgürlüğü ile düşünce açıklama Özgürlüğü arasında da yakın bir ilişki bulunmaktadır. Belirli siyasal görüşlerin partileşmeleri konusunda getirilecek her engel, bu siyasal görüşlerin örgütlenme yoluyla yayılma ve ifade edilmesini de engelleyeceğinden, örgütlenme özgürlüğü yanında düşünce açıklama özgürlüğünün de kısıtlanması sonucunu doğurur. Bu da gösteriyor ki, özgürlükler alanı bileşik kaplar gibidir, herhangi bir özgürlüğün kısıtlanması şu ya da bu şekilde başka özgürlük alanlarının da olumsuz etkilenmesine yol açar. Toplum düzeni ve kamu güvenliği gerekleri zorunlu kılmadıkça özgürlükler alanına müdahale edilmemesi çoğulcu demokratik sistemin işlerliği açısından son derece önemlidir.

Görülmekte olan davanın açılmasında ve yargılamanın devamı sırasında, seçimlerin halkın özgür iradesini yansıtacak koşullarda yapılması ilkesinin tümüyle gözardı edilmiş olması da, üzerinde durulması gereken önemli sorunlardan birisidir.

Bu açıklamalar ışığında dava değerlendirdiğinde, aşağıdaki sonuçlara varılmaktadır:

C.l.- Dava, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6 ncı, 9 uncu, 10 uncu , 11 inci maddelerine, Sözleşmeye Ek 1 Nolu Protokol’ün 3. maddesine ve bu maddelerle birlikte sözleşmenin 14 üncü maddesine açıkça aykırıdır.

Cl.a.- AİHS’nin 6 ncı Maddesi Yönünden:

Dava, DGM Savcılarının Halkın Demokrasi Partisi yönetici ve mensupları hakkında hazırladıkları 3 iddianameye ve yine aynı savcıların topladığı kanıtlara dayanmaktadır. Daha sonra da, PKK lideri A. Öcalan’a atfedilen ve nasıl elde edildiği bilinmeyen beyanlar ek dayanaklar olarak ileri sürülmüştür.

DGM Savcılarının bağlı olarak görev yaptıkları Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin kuruluş amaçları, oluşum biçimleri, uyguladıkları yasa ve yöntemlerdeki farklılıklar dolayısıyla, bağımsız ve tarafsız mahkeme olmadıkları: olağanüstü mahkeme niteliğinde oldukları kabul edilmektedir. Yıllardan beri bu mahkemelere yöneltilen eleştirileri kabul etmeyen ve bunların normal adil mahkemeler olduğunu savunan devlet yetkilileri, sonuçta, bu mahkemelerin yapısında değişiklik yapmak zorunda kalmıştır. AİHM’nin verdiği bir karar ön plana çıkarılarak, konu sadece askeri yargıcın varlığına indirgenmiştir. Oysa, en önemli sorun bu mahkemelerin kuruluş amacı ve uyguladığı yargılama kurallarıdır. Yapılan değişiklik son derece küçük, ancak olumlu bir adımdır. Fakat bu mahkemeler tümüyle kaldırılmadıkça adil bir yargılamanın yapılamayacağı kabul edilmelidir.

DGM’lerin kuruluş amaçlan yönünde soruşturma yapmak üzere, atanmaları, yetkileri ve çalışma yöntemleri 2845 sayılı Yasa ile özel olarak düzenlenen DGM Savcıları’nın yürüttüğü hazırlık soruşturmasına ve bu soruşturmalarda elde edildiği söylenilen kanıtlara dayanılarak yapılacak hiç bir yargılamanın ADİL olma şansı bulunmamaktadır. Hadep yöneticileri hakkındaki tüm soruşturmalar bu savcılar tarafından ve olağanüstü yöntemlerle yürütülmüştür. Kanıtlar hukuka aykırı yöntemlerle toplanılmış, hiç bir aşamada savunmanın soruşturmaya katılmasına izin verilmemiştir. Hukuki olmaktan çok, kaynağı Milli Güvenlik Kurulu olan siyasi kararlar doğrultusunda soruşturma ve suçlamalara gidilmiştir.

Siyasi kararlar doğrultusunda DGM Savcıları tarafından hazırlanmış iddianamelere ve olağanüstü yöntemlerle hukuka aykırı bir şekilde elde edilen kanıtlara dayanan bu dava. AİHS’nin 6/1 .maddesine aykırıdır. Yüce Mahkemeniz’in davayı reddetmesi, yapılan bir haksızlığı gidermeye hizmet edecektir.

Cl.b. AİHS’nin 9 ve 10 not maddeleri yönünden:

İddianamenin ve esas hakkındaki görüşün çeşitli bölümlerinde yapılan değerlendirmeler, asıl amacın, Hadep yönetici ve mensuplarının gerek birey olarak ve gerekse parti olarak savundukları siyasi düşüncelerin açıklanmasına engel olmak olduğunu göstermektedir.

İddianamenin değişik bölümlerinde, özellikle “Kürt Sorunu” ile ilgili olarak resmi devlet görüşünden farklı görüş ve düşünceler; ülkeyi bölmek isteme, terörist örgütü destekleme ya da kin ve düşmanlığı tahrik olarak nitelendirilmiştir. Sorunların diyalog yoluyla, şiddete başvurmadan çözülmesini istemek suç sayılmıştır, iddianamenin mantığına göre, Kürtler’in varlığından, kültüründen, dillerinden, yönetime katılmalarından söz etmek suçtur; Türklerin ve Kürtlerin kardeşliği söylemi, Türkiye’yi bölme amacını gizlemeye yöneliktir (örnek olarak sh. 3, 26, 55). Asıl amacın gizlenmesi için, yapay suçlamalar yapılmakta, partinin yasa dışı faaliyetlerde bulunduğu ileri sürülmektedir. Oysa, vekili bulunduğumuz Halkın Demokrasi Partisi, hiç bir şekilde şiddeti savunmamış, teşvik etmemiştir. Aksine sorunların barışçıl yöntemlerle ve demokrasi içerisinde diyalog yoluyla çözülmesinde ısrarlı olmuştur. HADEP hiç bir koşulda Türkiye’nin bütünlüğüne aykırı görüş açıklamamış, davranışlarda bulunmamıştır. Türkiye’nin en önemli sorunu olan “Kürt Sorunu”nun da çoğulcu demokrasi ilkeleri çerçevesinde ve Türkiye’nin bütünlüğü içinde çözülmesini savunmuştur. Her türlü ayrımcılığa karşı çıkmış ve sürekli olarak halklar arasında kardeşliği savunmuştur.

Fakat, katı bir Türk Milliyetçiliğini esas alan; Türkler dışındaki tüm etnik ve kültürel grupları ret ve inkar eden; çoğulcu demokrasinin gereklerini Türkiye’nin bölünmesi olarak gören: farklı görüş ve düşünceleri baskı ve şiddetle bastırmaya dayanan resmi anlayış, Hadep ve mensuplarının siyasi görüşlerini, gerek birey ve gerekse örgütsel olarak açıklamalarına engel olmak için her çareye başvurmaktadır. İddianamedeki, HADEP’e yönelik yasa dışı faaliyetlerde bulunma iddiaları da bu çerçevede ortaya atılmıştır. Amaç, resmi anlayışla çelişen siyasi görüş ve düşüncelerin engellenmesidir ve bu da AIHS’nin 9 ve 10 uncu maddelerine aykırıdır.

Cl. c. AİHS’nin 11 inci maddesi yönünden:

Yurttaşların seçme ve seçilme hakları, diğer bir anlatımla ülkenin siyasal yönetimine katılma hakkı, demokrasilerde korunması gereken temel hakların başında gelir. Günümüzde bu katılım, tek tek birey iradeleri yerine; bireysel iradeleri bir araya getiren siyasal partiler aracılığı ile olmaktadır. Bu yüzden de siyasi partiler demokrasilerin olmazsa olmaz koşuludur. Siyasi partiler arasında görüş ve programlarına göre ayrım yapılıp bazılarına yaşam hakkı tanınmaması demokratik ilkelere aykırıdır. Kapatılması istenen Halkın Demokrasi Partisi Anayasa ve Siyasi Partiler Yasası’na göre kurulmuş ve 18 Nisan seçimlerinde katılarak her türlü engellemeye karşın ülke çapında 1.600.000 in üzerinde oy almıştır, özellikle Kürt kökenli yurttaşların yoğun olduğu bölgelerde Hadep en yüksek oyu almıştır. Şayet %10 oranındaki ülke barajı olmasa idi. 30 civarında milletvekili çıkaracaktı. Birçok il ve ilçenin belediye başkanlığı seçimlerini de en yüksek oyu almak suretiyle kazanmıştır. Şimdi bu parti tamamen komplo soruşturmalar ve yapay nedenlerle kapatılma istenmektedir.

Buna ilişkin devlet kararı, yargı dahil tüm devlet birimlerine talimat niteliğindeki, Milli Güvenlik Kurulu Kararı olarak şöyle ifade edilmiştir:

“Madde 8. Bölgenin Ekonomik ve Sosyal Sorunlarına İlişkin Olarak: (a) Siyasi Alanda:

(I) HADEP faaliyetlerinin PASİFİZE edilmesi maksadıyla DEVLET tarafından takip ve kontrol altında tutulması.

(III) Devlet, sivil toplum örgütleri ve üniversiteler vasıtası ile HADEP üzerinde açık/örtülü ve devamlı bir baskının tesis edilmesi ve gündemden düşürülmesi, (VIII) Hadep’in uyuşturucu ve silah kaçakçılığı faaliyetleri, Türkiye’ye ve Avrupa’ya verdiği zarar açısından sık sık işlenmeli ve BU KONUDA KAMUOYU OLUŞTURULMASI SAĞLANMALIDIR.”

Anlaşılacağı üzere, sadece HADEP’in siyasi faaliyetlerinin pasivize edilmesi değil, aynı zamanda uyuşturucu ve silah kaçakçılığı yapan bir “SUÇ ÖRGÜTÜ” olarak yansıtılması yönünde de devlet kararı bulunmaktadır. Hadep’in PKK ile bağlantılı olduğu iddiaları da buna yöneliktir. Hadep üzerinde her türlü yolla açık/örtülü ve devamlı baskı kurulması çok önceden öngörülmüştür.

Bu yolla. HADEP yönetici ve üyeleri yanında, bu partiye oy veren milyonlarca vatandaşın siyasal parti olarak örgütlenme özgürlüğü engellenmek istenmektedir. Bu partinin kapatılması için. demokratik bir toplumun haklı göreceği hiç bir neden bulunmamaktadır. Ortaya atılan tüm iddialar, yukarıda açıklanan devlet kararını uygulamaya ve gizlemeye yöneliktir. AİHM’nin parti kapatma kararlan nedeniyle Türkiye’yi mahkum etmesi, devleti, HADEP’in terör olayları ile ilişkisi olduğu iddialarına ağırlık vermeye yöneltmiştir. Görülmekte olan dava, açık bir şekilde AİHS’nin 11 inci maddesinin ihlalidir.

Cl.d.- Avrupa İnsan Haklan Sözleşmesi’ne Ek l Nolu Protokol’ün 3. maddesi yönünden:

Ek l Nolu Protokolün 3 ncü maddesi. “Taraf devletlerin yasama organının seçimi için halkın özgür düşünce ve iradesini ortaya koyabileceği koşullarda ve belli aralıklarla seçim yapılmasını” öngörmüştür. Halkın serbest irade ve düşüncesini ifade etmesini engelleyecek ya da etkileyecek her türlü muamele, bu maddenin ihlali sonucunu doğurur. Yukarıda açıklandığı şekilde, siyasal kaygı ve kararlarla Halkın Demokrasi Partisi’ne karşı kapatma davası açılmış olması; Sayın Başsavcı’nın hukukun sınırlarını zorlayarak, dava açılması vesilesiyle ve özellikle de ihtiyati tedbir istemi vesilesiyle medya önündeki partiye yönelik suçlamaları; halkın iradesini etkilemesinin ötesinde; halka, HADEP’e oy verilmemesi yönünde açık bir baskıdır. Bu baskının en üst yargı organlarının muamelelerinden kaynaklanması ise, demokrasi ve özgürlükler yönünden çok daha vahim bir durumdur. Bu baskı, yalnızca kapatma davası açılması ya da tedbir işlemleriyle değil, seçimler sırasında da yurt çapında yurttaşlar üzerinde fiili baskılar şeklinde devam etmiştir.

Cl. c. AİHS’nin 6-9-10 -11 ve Ek Protokol’ün 3 üncü maddeleri ile birlikte 14 üncü maddesine aykırılık yönünden:

AİHS’nin 6-9-10 ve 11 inci maddesi ihlal edilmek suretiyle vekili bulunduğum Halkın Demokrasi Partisi’nin kapatılmak istenmesinin asıl nedeni; bu partinin savunduğu siyasal görüşlere ve parti üye çoğunluğunun etnik kökenlerine yönelik ayrımcılıktır. Hadep, ülke sorunları konusunda resmi görüşlerle çelişen farklı görüşlere sahiptir. Özellikle, Kürt Sorunu’nun demokratik çoğulcu ilkeler çerçevesinde çözülmesini savunmakta; şiddet yöntemlerine karşı çıkmaktadır. Üyelerinin çoğunluğunu Kürt kökenli vatandaşlar oluşturmaktadır. Kürt kimliğine sahip çıktığı ve çoğulcu bir yapıyı savunduğu; devletin Kürtler üzerindeki haksız uygulamalarını eleştirdiği için; resmi devlet kurumlarının husumetini üzerine çekmekte; ülkeyi bölmeye çalışmakla suçlanmaktadır. Bu nedenle de her fırsatta çalışmaları engellenmekte, yöneticileri ve mensuplarına baskı yapılmaktadır. Kürt olmaları ve Kürt Sorunu’nun çözümü için savundukları farklı siyasal görüşler Hadep ve yöneticilerinin özgürlüklerinin kısıtlanmasının temel nedenidir. Yani, etnik ve siyasal görüş ayrımcılığı yapılan muamelelerin asıl nedenidir.

SONUÇ VE İSTEM: Açıklamaya çalışılan nedenlerle;

1.Yargıtay C. Başsavcılığı tarafından DGM yargılamaları ile ilgili sorgu tutanaktan sunulmuş ise de, yargılanan yöneticilerin görüşleri yazılı olarak verildiğinden, tutanaklarda yer almamaktadır. Bu nedenle, Ankara 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi nezdindeki 1999/1 ve 1998/38 esas nolu dava dosyalarındaki sanıklara ve avukatlarına ait savunma dilekçelerinin getirilmesine;

2.Ön savunmamızın sonuç bölümünün 2.3.6 ve 7 nci maddelerinde yer alan istemlerimizin kabulüne;

  1. Yargılamanın DURUŞMALI olarak yapılmasına;

Yargılama sonucunda da davanın REDDİNE karar verilmesini, vekil olarak saygı ile dilerim.”

VII- SÖZLÜ AÇIKLAMA

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın 17.1.2002 günlü sözlü açıklaması şöyledir:

Türkiye Cumhuriyeti, üniter bir devlettir. Başlangıç bölümünde Anayasanın Türk vatanı ve milletinin ebedî varlığını ve Yüce Türk Devletinin bölünmez bütünlüğünü belirlediği vurgulanmış, hiçbir faaliyetin Türk millî menfaatlerinin, Türk varlığının devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının karşısında koruma göremeyeceği ilkesi getirilmiştir. Anayasanın 3 üncü maddesinde de bu ilke “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür” biçiminde tekrarlanmıştır. Bu ilkeye verilen önem o derece de büyüktür ki, 4 üncü maddede, 3 üncü madde hükümlerinin değiştirilemeyeceği ve değiştirilmesinin teklif edilemeyeceği belirtilmiştir. 5 inci maddede devletin temel amaç ve görevinin Türk Milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini korumak olduğu gösterilmiş, 14 üncü maddede, Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz hükmü getirilmiştir.

Anayasanın 68 inci maddesinde, siyasî partiler, demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurları olarak kabul edilmekle beraber, 11 inci maddede yer alan Anayasanın bağlayıcılığı ve üstünlüğü ilkesinin doğal sonucu olarak Anayasa ve kanun hükümleri içerisinde faaliyetlerini sürdürecekleri sınırlaması getirilmiştir. Bu sınırlama, 68 inci maddenin dördüncü fıkrasında yer almakta ve siyasî partilerin tüzük ve programları ile eylemlerinin devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı olamayacağı biçiminde vurgulanmaktadır. Aykırılığın yaptırımı ise, yine Anayasanın 69 uncu maddesinin altıncı fıkrası uyarınca o partinin temelli kapatılmasıdır.

Kuşku yoktur ki, hiçbir devlet ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne yönelen tehdidi “siyasî parti, demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurudur” diyerek gözardı edemez ve bu tehdidin sürgit devam etmesine izin veremez.

Nitekim, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 10 ve 11 inci maddelerinde öngörülen hak ve özgürlüklerin kullanılmasına ulusal güvenlik, kamu güvenliği, kamu düzeninin korunması, suçun önlenmesi, genel sağlık ve ahlâk veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için kanunlarla kısıtlama getirilebileceği esası kabul edilmiştir.

Bir siyasî partinin Anayasamızın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak onun bu fiillerin işlendiği odak haline geldiğinin Mahkemenizce tespit edilmesi halinde karar verilir.

Odak olma hali, kapatma davasının açıldığı tarihte yürürlükte olan 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanununun 103 üncü maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “bir siyasî partinin yukarıdaki fıkrada yazılı fiillerin mihrakı haline geldiği, 101 inci maddenin (d) bendinin uygulanması sonucunda bu fiillerin o partinin üyelerince kesif bir şekilde işlenmiş olduğunun ve bu fiillerin kesif olarak işlenmesinin o partinin büyük kongre, merkez karar ve yönetim kurulu veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu yahut bu grubun yönetim kurulunca zımnen veya sarahaten benimsendiğinin sübuta ermesiyle olur” şeklindeki bir hükümle belirlenmiş idi.

Kapatma davasının açılmasından sonra 14.8.1999 tarihli Resmî Gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren 4445 sayılı Kanun, Siyasî Partiler Kanununun 103 üncü maddesinin ikinci fıkrasındaki hükmü şu şekilde değiştirmiştir: “Bir siyasî parti, bu nitelikteki fiiller o partinin üyelerince yoğun bir şekilde işlendiği ve bu durum o partinin büyük kongrede veya genel başkan veya merkez karar veya yönetim organları veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu veya grup yönetim kurulunca zımnen veya açıkça benimsendiği yahut bu fiiller doğrudan doğruya anılan parti organlarınca kararlılık içinde işlendiği takdirde, söz konusu fiillerin odağı haline gelmiş sayılır..”

Yüksek Mahkemeniz, Siyasî Partiler Kanununun 4445 sayılı Kanunla değişik 103 üncü maddesinin ikinci fıkrasını Anayasaya aykırı bulmuş ve 12.12.2000 tarihli kararıyla odak olma halini tanımlayan bu fıkrayı iptal etmiş, böylece, Anayasa ile Siyasî Partiler Kanunu arasında o tarihte mevcut olan uyumsuzluk ortadan kaldırılmış idi.

Odak olma hali, bu iptal kararından sonra 17 Ekim 2001 tarihinde yürürlüğe giren 4709 sayılı Kanunla, Anayasamızın 69 uncu maddesinin altınca fıkrasına eklenen cümleyle tanımlanmıştır.

Bu tanıma göre “bir siyasî parti, bu nitelikteki fiiller o partinin üyelerince yoğun bir şekilde işlendiği ve durum o partinin büyük kongre veya genel başkanı veya genel merkez karar ve yönetim organları veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu veya grup yönetim kurulunca zımnen veya açıkça benimsendiği yahut bu fiiller doğrudan doğruya anılan parti organlarınca kararlılık içinde işlendiği takdirde söz konusu fiillerin odağı haline gelmiş sayılır.”

Anayasamızda ve Siyasî Partiler Kanununda halen bir siyasî partinin, devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı eylemlerin odağı haline gelmiş sayılması için o parti üyeleri ya da yöneticileri hakkında kesinleşmiş mahkumiyet hükümleri bulunması gerektiğine dair bir hüküm mevcut değildir. Mevzuatta bu tarzda değişiklik yapılması önerileri Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul görmemiştir.

Anılan eylemler, o partinin üyelerince yoğun bir şekilde işlenmiş ve bu durum, partinin büyük kongre veya genel başkan veya merkez karar veya yönetim organları veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu veya grup yönetim kurulunca zımnen veya açıkça benimsenmişse veya bu eylemler doğrudan doğruya anılan parti organlarınca kararlılık içinde işlenmişse, odak olma hali gerçekleşmiş sayılır.

Halkın Demokrasi Partisi (HADEP) üyelerinin, ülkenin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı çok sayıda eylem gerçekleştirdikleri ve bu durumun, Anayasamızın değişik 69 uncu maddesinin altıncı fıkrasındaki parti organlarınca ve parti genel başkanınca benimsendiği, partinin çeşitli kademede bir kısım yöneticilerinin de bu eylemlerin içinde olduğu, böylece, Halkın Demokrasi Partisinin anılan eylemlerin odağı haline geldiği devlet güvenlik mahkemesi savcılarının ülke genelinde açtıkları çok sayıdaki soruşturma ve kamu davası evrakı içindeki belge ve bilgilerden anlaşılmaktadır.

Bu davalardan bir kısmı halen derdest ise de, bir kısmı sonuçlanmıştır. Şöyle ki;

Ankara 2 numaralı Devlet Güvenlik Mahkemesinde HADEP yöneticileriyle ilgili davalar;

1- 16.3.1998 tarihli 1998/53 hazırlık numaralı iddianameyle açılan dava, (Mahkemenin esas numarası 1998/38″dir)

Davanın sanıkları HADEP Genel Başkanı Murat Bozlak, Yürütme Kurulunda sayman İshak Tepe, Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Satan, Genel Sekreter Yardımcısı Mehmet Zeynettin Uney, Genel Sekreter Hamit Geylani, Parti Meclis Üyesi Melik Aygül ve Yürütme Kurulu üyesi Ali Rıza Yurtsever.

Sanıklara isnat edilen suç: Silahlı çete PKK’nın siyasî kanat yöneticisi olmak ve uygulanması istenen madde, Türk Ceza Kanununun 168 inci maddesidir.

İddianamede, sanıkların Anayasanın açık hükümlerine rağmen devamlı olarak ayrı bir ırk, ayrı bir halka oldukları, ayrı dilleri, ayrı kültürleri, ayrı yurtları olduğu temalarını işleyerek HADEP’in, PKK’nın siyasî kanadı olduğunu gösterdikleri ve HADEP içinde Türkiye’nin millî birliğini, toprak bütünlüğünü bozacak faaliyetlerde bulundukları anlatılmakta ve bu eylemlerin kanıtları açıklanmaktadır.

2- 30.4.1998 tarihli 1998/124 hazırlık numaralı iddianameyle açılan dava; (Mahkeme esas numarası l 998/64)

Sanıklar: HADEP Parti Meclisi üyeleri Abdullah Mehmet Varlı, Ahmet Türk, Sırrı Sakık, Sedat Yurttaş, FeridunYazar ile HADEP Ankara İl Başkanı Kemal Okutan, Sanıklara isnat edilen suç: Silahlı çete, PKK’nin siyasî kanadı HADEP’in yöneticisi olmak. Uygulanması istenen madde; Türk Ceza Kanununun 168’inci maddesidir.

İddianamede “HADEP Parti Meclisinin aldığı karar uyarınca HADEP Genel Merkezinde üyelerine eğitim verildiği, verilen eğitimle Kürt asıllı gençlerin Türkiye Cumhuriyeti Devletine karşı sözde Kürdistan’ı, Türk egemenliğinden kurtarmak amacıyla, silahlı mücadele yapmak için PKK saflarına katılmaya hazır hale getirilmesinin amaçlandığı, HADEP Genel Merkezi HADEP Ankara İl Başkanlığında yapılan aramalarla ilgili 10.2.1998 günlü arama tutanakları kapsamından anlaşılmaktadır” denilmekte, deliller irdelenmekte “yukarıda anlatılandan HADEP’in silahlı çete PKK’nın legal kuruluşu olduğu anlaşılmaktadır” şeklinde sonuca varılmaktadır.

3- 16.6.1998 tarihli 1998/194 hazırlık numaralı iddianameyle açılan dava; (Mahkemenin esas numarası 1998/83 tür.

Sanıklar; HADEP Parti Meclisi Üyesi Hasan Doğan, HADEP Genel Başkan Yardımcısı Güven Özata ile HADEP Parti Meclisi Üyesi ve Merkez Yürütme kurulu üyesi olan 36 kişidir.

Sanıklara isnat edilen suç: Silahlı çete PKK’nin siyasî kanat yöneticisi olmak. Uygulanması istenen madde ise, Türk Ceza Kanununun 168’inci maddesidir.

İddianamede “yukarıda açık kimlikleri yazılı sanıklar Hasan Doğan ve arkadaşları HADEP Merkez Yürütme ve Parti Meclisi üyesidirler. HADEP Parti Meclisinin aldığı karar uyarınca, HADEP Genel Merkezinde üyelerine eğitim verildiği, verilen eğitimle, Kürt asıllı gençlerin Türkiye Cumhuriyeti Devletine karşı sözde Kürdistan’ı, Türk egemenliğinden kurtarmak amacıyla silahlı mücadele yapmak için PKK safhaların katılmaya hazır hale getirilmesinin amaçlandığı, HADEP Genel Merkezi, HADEP İl Başkanlığında yapılan aramalarla ilgili 10.2.1998 tarihli arama tutanakları kapsamından anlaşılmaktadır. Aramalarda ele geçirilen belgelerin tamamında sürekli Türkiye Cumhuriyeti Devleti düşmanlığı yapılmakta, Kürt asıllı vatandaşlar PKK saflarında devlete karşı silahlı mücadeleye teşvik edilmektedir. Bu dergileri, parti bürolarında parti yöneticileri de bulundurmaktadır. Bizzat Genel Başkan ve Genel Başkan yardımcılarının odalarında Abdullah Öcalan’ın kitapları bulunmuştur. Devamlı PKK propagandası yapan ve mahkeme kararıyla toplatılmasına karar verilen dergileri parti binalarında bulunduran sanıkların kasıtları yasak yayın bulundurma olarak yorumlanamaz. Bu dergiler, parti binalarına gelen Kürt asıllı vatandaşlara okutturulmaktadır. Bu da, eğitimin bir safhasını teşkil etmektedir. Bu dergiler, beyinleri devlet düşmanlığı ve PKK sevgisiyle yıkamaktadır. Bu çeşit dergiler, sadece Genel Merkezde değil bütün HADEP binalarında bulunmaktadır.”

“Parti Meclisi, HADEP’in kongreden sonra en yüksek organıdır. HADEP Genel Merkezinde eğitim verilmesi kararı parti meclisince alınmıştır. Bu kararı alan parti meclisi üyelerinin eğitimin içeriğinden de haberleri olduğu şüphesizdir” denilmekte, sanıkların HADEP içinde PKK’nın özel görevlisi olarak Türkiye’yi bölmeye yönelik eylem ve faaliyetlerde bulundukları sonucuna varılmaktadır.

4- 7.7.1998 tarihli ve 1998/155 sayılı iddianame; (mahkemenin esas numarası 1998/99’dur.)

Sanıklar, Kemal Bülbül, HADEP Ankara İl Başkanı; Şaize Zoroğlu, HADEP İl Yönetim Kurumlu Üyesi ve Ankara İl Kadın Komisyon Üyesi; Yıldız Kılınç, HADEP Yenimahalle İlçe Yönetim Kurulu üyesi ve İl Kadın Komisyonu Üyesi; Serpil Salman, HADEP Yenimahalle İlçe Yönetim Kurulu Üyesi ve İl Kadın Komisyonu Üyesidir; Gülser Aydoğan, HADEP Yenimahalle İlçe Yönetim Kurulu Üyesi ve İl Kadın Üyesidir.

Sanıklara isnat edilen suç: Devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırıp Bağımsız Birleşik Kürdistan adında bir devlet kurmak amacıyla oluşturulan silahlı PKK örgütüne yardımdır. Uygulanması istenen madde, Türk Ceza Kanununun 169 uncu maddesidir.

İddianamede, 2 Mart 1998 günü sanık Kemal Bülbül’ün İl Yönetim Kurulu üyeleri ile birlikte Ankara Kapalı Cezaevinde bulunan PKK örgütü mensubu olmak suçundan hükümlü eski DEP milletvekilleri Hatip Dicle, Leyla Zana, Orhan Doğan ve Selim Sadak’ı ziyaret ettikten sonra sanık Kemal Bülbül’ün, cezaevi dışında bulunan topluluğa partinin basın bürosunca hazırlanmış bulunan basın açıklamasını okuduğu, bu açıklamada ‘DEP milletvekillerine karşı yapılan darbe fiyasko ile sonuçlanmıştır. Ancak, görünen odur ki, Kürt halkı DEP yöneticilerinin mücadele bayrağını yere düşürmeyerek siyasî demokratik mücadeleyi geliştirmiştir’ denildiği görülmüştür.

Sanık Kemal Bülbül’ün ikametgahında yapılan aramada ‘Tarihsel Haksızlıklarla Karşı Karşıya Kalan Kürtler, Kürt Sorunu ve Çözüm Önerileri’ başlıklı 7 sayfalık doküman ele geçmiştir. Sanık Kemal Bülbül bu belgeyi HADEP arşivinden aldığını söylemiştir. Bu belgede ‘Bugün Kürt halkı, iskeleti ve beyni parçalanmış, devletlerarası paylaşılmış bir konumdadır. Ne acıdır ki, sömürgelerin bile statüsü varken Kürtlerin ve tarihî ülkesi olan Kürdistan’ın hiçbir uluslararası resmî statüsü yoktur. …Türkiye’de yaşayan herkes Türk’tür gibi ırkçı bir resmî ideolojiyle Kürtlerin varlığı dahi inkâr edilmiş, Kürt dili, kültürü ve tarihî değerleri bir imha sürecine tabi tutulmuştur. Kürtler bu köleci statüyü ya da statüsüzlüğü o tarihten beri asla kabullenmediler. 1925-1938 yılları arasında Türkiye Cumhuriyetinin resmî verilerine göre tam 28 kez silahlı olarak ayaklandılar. 1960-1980 yılları arası, bugünkü Kürt ulusal uyanışı ve özgürlük mücadelesinin temellerinin atıldığı yıllardır. 1994 yılında Kürdistan İşçi Partisi PKK’nın politik önderliğinde başlatılan silahlı mücadele kesintisiz 14 yıldır devam ediyor” şeklinde ifadeler yer almaktadır.

HADEP İl Kadın Komisyonu, imzalı bildiride ise, aşağıdaki bölümler yer almıştır:

‘Sistemin 10 yıldır sürdürdüğü antidemokratik uygulamaları sonucu büyük bunalımlar yaşanmaktadır. Bu bunalımın nedeni her türlü ekonomik, demokratik, kültürel hak ve özgürlükleri savunan, dinamiklere karşı sistemin dayattığı tek ulus, tek ırk, tek düşünce, tek dil şovenizmidir. …Bu uygulamaların en kapsamlısı, uluslararası anlaşmalardan doğan haklarını kullanmak isteyen Kürtlere karşı geliştirilmiştir. 14 yıldır sürdürülen savaş sonucu basılmadık ev, boşaltılmadık köy, işkence edilmedik kişi bırakmamacasına hiçbir kaide ve kural gözetilmeksizin pervasızca bir zulüm uygulanmıştır’ şeklinde ifadeler bulunmaktadır.

Ayrıca, ele geçen kanıtlardan HADEP İl Kadın Komisyonu üyeleri olan sanıkların bu basın açıklamasıyla silahlı çete PKK’ya destek verdikleri vurgulanmaktadır.

2 Numaralı Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesinde açılmış olup yukarıda iddianame tarih ve numaraları yazılı 4 davanın, bugün itibariyle bulundukları durum;

Yukarıda belirtilen davalar Ankara 2 Numaralı Devlet Güvenlik Mahkemesinde sanıkları Murat Bozlak ve arkadaşları olan 1998/38 esas numaralı dava ile birleştirilmiştir. Birleşen davaların sınıklarından bazıları yakalanamamışlardır. Bunlar gıyabi tutukludurlar. Bu nedenle, sonuçlanmayan davanın duruşması 4.3.2002 tarihine ertelidir.

5- 28.12.1998 tarihli 1998/527 hazırlık numaralı iddianameyle açılan dava; Esas numarası, 2001/ 35, Karar no: 2001/75

Sanıklar; HADEP Genel Başkanı Murat Bozlak, Genel Başkan Yardımcısı Bahattin Günel, Genel Sekreter Ahmet Turan Demir, Ankara İl Başkanı Kemal Bülbül, İl Yönetim Kurulu Üyesi Hüseyin Yılmaz, Parti Meclisi Üyesi Emine Mısır ve arkadaşları olmak üzere toplam 47 sanıklı bir dava.

Sanıklara isnat edilen suç: Silahlı çete PKK’ya hal ve vasfını bilerek yardım etmek. Uygulanması istenilen madde, Türk Ceza Kanununun 169 uncu maddesidir.

İddianamede ”HADEP Genel Başkanı Murat Bozlak ve HADEP Ankara örgütünün basın açıklamalarından sonra, başta Ankara olmak üzere Türkiye genelinde Abdullah Öcalan’ın İtalya’da tutuklanmasını ve Türkiye’nin silahlı çete başının yargılanmasını temin için iade girişimlerini protesto etmek amacıyla bütün HADEP il ve ilçe binalarında açlık grevlerine başlandığı… HADEP Genel Başkanı Murat Bozlak’ın basın açıklaması ve HADEP Ankara İl Örgütü imzalı açıklamaları incelendiğinde, Abdullah ÖCALAN’ın İtalya’dan başlamak üzere bütün Avrupa’da hatta dünyada, çetesine ve kendisine siyasî bir hüviyet kazandırmaya yönelik faaliyetlerine paralel açıklamalar olduğu anlaşılmaktadır. Esasen HADEP’in yapılan bütün kongrelerinde yöneticilerinin yaptığı bütün konuşmalarda, yaptıkları bütün basın açıklamalarında, Kürt sorununun kan dökülmeden demokratik barışçıl çözümü yani, silahlı çete PKK ve başı Abdullah Öcalan’a siyasî hüviyet kazandırılması amacına vurgulanmıştır.

…Yine, 1.11.1998 günü yapılan HADEP’in büyük kongresinde; ‘Biji Aşiti, …Kürdistan Faşizme Mezar Olacak, Biz PKK’lıyız, PKK Halkın Partisidir. Serok APO, Biji APO; Gerilla Vuruyor, Kürdistanı Kuruyor’ sloganlarının atıldığı; atılan sloganlara divanın tepkisiz, kaldığı, 1.11.1998 günlü tutanak kapsamından anlaşılmıştır… HADEP Genel Başkanı Murat Bozlak’ın ve HADEP Ankara İl Örgütü imzalı basın açıklamaları, HADEP kongrelerinde HADEP yöneticilerinin yaptıkları konuşmalar, kongrelerinde söylenenler, gençleri PKK saflarına katılmaya davet eden şarkılar, PKK ve Abdullah Öcalan lehine atılan sloganlar, silahlı çete PKK ile HADEP arasında organik bir bağ olduğunu gösterir. PKK-HADEP birlikteliği PKK ile HADEP arasındaki organik bağ, HADEP il, ilçe binalarında, merkez binasında yapılan aramalarda bulunan belge ve dokümanlarda daha açık bir şekilde görülür” iddiası yer almaktadır.

Bu iddianame üzerine sanıklar yargılanmışlar, Murat Bozlak, Bahattin Günel, Turan Demir, Kemal Bülbül, Hüseyin Yılmaz, Emine Mısır, Ali Akgül, Rezzan Sümbül, M. Emin Araş, Sevgi Ünal, Dursun Turan, Cevdet Malgaz, Safiya Akalın, Ahmet Aydın, İlhan Aydın, Hüsamettin Avşar, Şaize Zoroğlu ve Sultan İzra’nın Türk Ceza Kanununun 169 ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununun 5 inci Maddesi ve Türk Ceza Kanununun 59 uncu maddesi uyarınca 3’er sene 9’ar ay ağır hapis cezasına çarpıtılmışlardır. Diğer sanıkların beratlarına karar verilmiştir. 24.2.2000 tarihli 1-20 sayılı karar, mahkum olan sanıkların temyizi üzerine Yargıtay’a gelmiş ve Yargıtay 9 uncu Ceza Dairesi, 23.1.2001 tarihli ve 2409/162 numaralı kararıyla mahkumiyet hükmünü bozmuştur. Bozma gerekçesi, davanın 4616 sayılı Kanun kapsamına girmiş olmasıdır.

Yargıtay bozmasından sonra sanıklar hakkındaki davada 4616 sayılı Kanun uygulanarak davanın kesin hükme bağlanmasının ertelenmesine karar verilmiş ve bu karar temyiz edilmediğinden 9.5.2001 tarihinde kesinleşmiştir.

6- 14.1.1999 tarihli ve 1998/460 hazırlık numaralı iddianameyle açılan dava; (mahkeme esas numarası, 1999/6)

Sanıklar; Şahabettin Özarslaner ve 13 arkadaşı, Suç: Silahlı çete PKK’nın hal ve vasfım bilerek silahlı çeteye yardım etmek. Uygulanması istenilen ceza maddesi, Türk Ceza Kanununun 169 uncu maddesidir.

Sanıklardan Şahabettin Özarslaner 4.10.1998 günü Ankara Yılmaz Güney Sahnesinde yapılan HADEP olağan ilk kongresinde divan başkanlığı; Şah Hanım Kanat ve Sinan Uğur ise divan üyeliği yapmışlardır. İddianamede, 4.10.1998 günü Ankara Yılmaz Güney Sahnesinde yapılan HADEP Ankara İl Teşkilatının olağan kongresinde divan başkanlığı yapan sanık Şahabettin Özarslaner ile divan üyeliği yapan sanıklar Şah Hanım Kanat ve Sinan Uğurun kongre programında bulunmamasına ve hükümet komiserinin ikaz etmesine rağmen Mezepotamya Kültür Derneğine bağlı sanatçı sanıklar, Hasan Kocadağ, Nurcan Değirmenci, İkram Tan, Şengül Pak, Hıdır Çelik, Arife Düzdaş ve Mehmet Akbaş’a gençleri PKK saflarına katılmaya davet eden şarkılar söylettikleri; ayrıca, sanıklar, Leyla Zana, Hatip Dicle, Selim Sadak ve Orhan Doğan’ın cezaevinden gönderdikleri PKK terörünün meşru gösteren mesajını okuttukları anlatılmakta, kanıtları gösterilmektedir.

Yargılama sırasında 4616 sayılı Kanun yürürlüğe girdiği için bir kısım sanıkları hakkında erteleme kararı verilmiş ve bu karar kesinleşmiştir.

Ankara l Numaralı Devlet Güvenlik Mahkemesinde HADEP yöneticileriyle ilgili davalar;

– 23.8.1996 tarihli ve 1996/614 hazırlık ve 1996/83 sayılı iddianameyle açılmış bulunan dava. (Mahkeme esas numarası 1996/80)

Sanıklar, HADEP Genel Başkanı Murat Bozlak ve 39 arkadaşı. İsnat edilen suç: Devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırmak amacıyla kurulmuş olan silahlı çetenin yöneticisi ve sair efradı olmak. Uygulanması istenen ceza maddesi, Türk Ceza Kanununun 168, 169 ve Terörle Mücadele Kanununun 5 ve 8 inci maddeleri.

Bu iddianamede, 23.6.1996 tarihinde Ankara Atatürk Kapalı Spor Salonunda yapılan ve PKK örgütünün gösterisi halinde cereyan eden HADEP’in 2 inci olağan kongresinde, Türk bayrağının indirilip yerine Abdullah Öcalan’ın posterinin asılması olayı, atılan bölücü sloganlar, yapılan konuşmalar; HADEP Genel Merkezinde, il ve ilçe teşkilatları binalarında yapılan aramalarda ele geçirilen bölücü yayınlar; PKK’nın kuruluşu, amacı, stratejisi paralelindeki örgütler, aparatlar, HADEP ile PKK ilişkileri anlatılmakta; PKK-HADEP ilişkilerini ortaya koyan deliller gösterilmekte ve irdelenmekte; HADEP’in, kapatılan HEP ve DEP’in devamı olarak kurulduğu, terör örgütü PKK’nın illegal alanda sürdüremediği cephe faaliyetlerini legal alanda üstlendiği, PKK lehine sempati yaratmak ve bu örgüte eleman temin etmek için faaliyetlerde bulunduğu vurgulanmaktadır.

2- 17.12.1996 tarihli 1996/858 hazırlık numaralı iddianameyle açılan dava. (Mahkeme esas numarası 1996/120)

Sanıklar: HADEP Ankara İl Yönetim Kurumlu üyeleri Abdurrahim Bilen, Ali Akgül, Yaşar Özcan ve Şah Hanım Kanat. Sanıklara isnat edilen suç: Bölücü silahlı çetenin sair efradı olmak. Uygulanması istenen ceza maddesi, Türk Ceza Kanununun 168 ve Terörle Mücadele Kanununun 5 inci maddesidir.

İddianamede, 23.6.1996 tarihinde Ankara’da yapılan HADEP’in ikinci olağan kongresinde cereyan eden olaylardan ve HADEP Ankara İl Teşkilatı binasında yapılan aramalarda ele geçirilen yayın ve dokümanlardan bu sanıkların da sorumlu oldukları belirtilerek, 1996/614 hazırlık numaralı iddianameye atıflarda bulunulmuştur.

3- 9.10.1996 tarihli 1996/705 hazırlık numaralı iddianame. (Mahkeme esas numarası 1996/90.)

Sanıklar: Faysal Akçan ve Gıyasettin Mordeniz. Sanıklara isnat edilen suç: Devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırmaya matuf faaliyetlerde bulunmak. Uygulanması istenen madde, Türk Ceza Kanununun 125 inci maddesidir.

İddianamede, sanıklardan Gıyasettin Mordeniz’in HADEP il ve ilçe teşkilatları bünyesinde oluşturulan gençlik komisyonu mensubu olduğu, 23.6.1996 günü Ankara’da yapılan HADEP 2 inci Olağan Kongresinde, Türk Bayrağının indirilerek yerine bölücü örgüt başı Abdullah Öcalan’ın posterinin asma olayını planlayıp gerçekleştirdikleri anlatılmaktadır.

1 numaralı Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesinde açılmış olup yukarıda iddianame tarih ve numaraları yazılı üç davanın bugün itibariyle bulundukları durum;

Yukarıda belirtilen davalar, Ankara l numaralı Devlet Güvenlik Mahkemesinde sanıkları Murat Bozlak ve 39 arkadaşı olan, 1996/80 esas numaralı davayla birleştirilmiştir. Böylece 1996/80 esas numaralı dava ana dava haline gelmiştir. Dava 4.6.1997 tarihinde karara bağlanmıştır. Mahkeme: Murat Bozlak, Hikmet Fidan’ın, Türk Ceza Kanununun 168/2 maddesiyle Terörle Mücadele Kanununun 5 inci maddesine aykırı davrandıklarını sabit görerek 6’şar yıl ağır hapis cezasıyla cezalandırılmalarına, 28 sanığın Türk Ceza Kanununun 169. maddesi uyarınca 4 yıl 6’şar ay ağır hapis cezasıyla cezalandırılmalarına, Faysal Akçan’ın, 162/2. madde uyarınca 22 yıl 6 ay ağır hapis cezasıyla cezalandırılmasına, diğer sanıkların ise beraatlarına karar vermiştir.

Hüküm, mahkûmiyet ve beraat kararları yönünden temyiz edilmiş, Yargıtay Dokuzuncu Ceza Dairesinin 8.6.1998 gün ve 3736-1820 sayılı kararıyla beraat edenlerden Sırrı Sakık, mahkûm olanlardan ise Faysal Akçan hakkındaki kararlar onanmış, diğer mahkûmiyet ve beraat kararlarının bazı dosyaların birleştirilmeleri lüzumu nedeniyle bozulduğu, bozma kararından sonra 1998/104 esas numarasını alan dosyanın duruşmasının 29.1.2002 tarihine erteli olduğu anlaşılmıştır.

  1. – l .7.1998 tarihli ve l998/247 hazırlık numaralı iddianameyle açılan dava:

Sanıklar:

HADEP Eskişehir İl Sekreteri Yılmaz Açıkgöz, HADEP Eskişehir İl Başkanı Hamza Abay, Halit Eray Çelik ve Ahmet Uluçelebi.

İsnat edilen suç: Silahlı çete PKK’ya yardım.

Uygulanması istenilen ceza maddesi: Türk Ceza Kanununun 169 ve 3713 sayılı Kanunun 5 inci maddeleri.

Sanıklar, açılan bu dava üzerine yargılandıkları mahkemede, Türkiye Cumhuriyetinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı hedef alan propaganda yapmak suçundan Terörle Mücadele Kanununun 8/1 maddesi uyarınca cezalandırılmışlardır. Mahkemenin 14.1.1999 tarihli 106-4 sayılı nihaî kararı Yargıtay’ca 11.5.1999 tarihinde onanarak kesinleşmiştir.

  1. – 5. l .1998 tarihli 1997/404 hazırlık numaralı iddianameyle açılan dava,

Sanık: HADEP Parti Meclisi Üyesi Recep Doğaner.

İsnat edilen suç: Bölücülük propagandası yapmak

Uygulanması istenilen ceza maddesi: Terörle Mücadele Kanununun 8/1 maddesidir.

Bu iddianameyle açılan dava, sanığın Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bölmeyi hedef alan propaganda suçu sabit görülerek mahkûmiyetle sonuçlandırılmıştır. Sanığa, Terörle Mücadele Kanununun 8/1. maddesi uyarınca ceza verilmiş ve 16.6.1998 tarihli 4-66 sayılı hüküm, Yargıtay Dokuzuncu Ceza Dairesince 11.5.1999 tarihinde onanarak kesinleşmiştir.

Malatya Devlet Güvenlik Mahkemesi kararı:

Malatya Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığının 22.12.1998 tarihli 1998/510 hazırlık numaralı iddianamesiyle açtığı dava,

Sanıklar: HADEP Merkez İlçe Teşkilatı Başkanı Zeki Kılıçgedik, HADEP Malatya İl Başkanı Hasan Doğan ve HADEP’in yönetim kurulu üyesi ve parti üyesi olan 18 arkadaşı.

Sanıklara isnat edilen suç: PKK adlı yasadışı örgüte yardım-yataklık.

Uygulanması istenilen ceza maddesi: Türk Ceza Kanununun 169 ve Terörle Mücadele Kanununun 5 inci maddesidir.

Mahkemece, 6.12.1999 tarihinde 138-177 numarayla karara bağlanan bu davada sanıklardan Zeki Kılıçgedik, Sakine Bektaş, Hasan Doğan, Muharrem Bilbil, Yıldırım Beşer Kaplan, Serhat İman, Mahmut Göngör, Mehmet Yücedağ, Hıdır Berktaş, Sabri Sel, Ferhat Avcı, Yaşar Uçar, Ali Gelgeç ve Abuzer Yavaş’ın, PKK’ya, bilerek ve isteyerek yardım ve yataklık yaptıkları sabit görülmüş, bu sanıklar Türk Ceza Kanununun 169 uncu maddesi ve Terörle Mücadele Kanununun 5 inci maddesi uyarınca neticeten 3’er yıl 9’ar ay ağır hapis cezasına çarptırılmışlardır. Bu mahkeme kararı, Yargıtay Dokuzuncu Ceza Dairesinin 4.12.2000 tarihli kararıyla onanarak kesinleşmiştir.

Van Devlet Güvenlik Mahkemesi kararı:

Van Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığının 5.12.1998 tarih 1998/867 hazırlık numaralı, 20.12.1999 tarihli 1999/20-18 numaralı, 27.1.1999 tarihli 1999/13-11 numaralı iddianamelerle açtığı davalar.

Bu davalar Van Devlet Güvenlik Mahkemesinde 1998/355 esas numaralı davada birleştirilmiştir. Sanıklar: HADEP Muş İl Başkanı Sıddık Genç, HADEP Muş Merkez İlçe Başkanı Zeki Çaçan ve 7 arkadaşı,

İddianamelerde sanıklara isnat edilen suç: Bölücü örgüte yardım-yataklık.

Uygulanması istenilen ceza maddesi: Türk Ceza Kanununun 169 ve Terörle Mücadele Kanununun 5 inci maddesidir.

Van Devlet Güvenlik Mahkemesi 16.5.2000 tarih ve 355/144 numaralı kararıyla sanıklardan Mehmet Sıddık Genç ve Zeki Çaçan’ın silahlı bölücü örgüt PKK’ya yardım ve yataklık etmek eylemlerini sabit görerek, bu sanıkları Türk Ceza Kanununun 169 ve 3713 sayılı Kanunun 5 inci maddeleri uyarınca neticeten 3’er sene 9’ar ay ağır hapis cezasına mahkûm etmiş, diğer sanıklar ise beraat etmiştir.

Temyiz edilen bu mahkûmiyet kararı Dokuzuncu Ceza Dairesinin 30.1.2001 tarihli kararıyla, eylemin 4616 sayılı Kanunun kapsamında kaldığı gerekçesiyle bozulmuştur. Bozmaya uyan mahkemenin 15.3.2001 tarihli kamu davasının ertelenmesine ilişkin kararı kesinleşmiştir.

Erzurum Devlet Güvenlik Mahkemesinde görülen davalar:

1.- HADEP Kars İl Başkanı Şemistan Ağbaba., Erzurum Devlet Güvenlik Mahkemesinin 24.12.1999 tarihli 360-385 numaralı kararıyla silahlı çetenin hareketlerini kolaylaştırmak suçundan Türk Ceza Kanununun 169 ve Terörle Mücadele Kanununun 5 inci maddesi uyarınca neticeten 3 yıl 9 ay ağır hapis cezasına mahkûm olmuş, bu karar Yargıtay Dokuzuncu Ceza Dairesinin 31.10.2000 tarihli kararıyla onanarak kesinleşmiştir.

2.- HADEP Kars İl Başkanı Mehmet Yardımcıel ve HADEP üyesi Güven Bekirhan, Erzurum Devlet Güvenlik Mahkemesinin 4.6.1999 tarihli ve 389-141 numaralı kararıyla, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı amaçlayan propaganda suçundan Terörle Mücadele Kanununun 8/1 maddesi uyarınca 10 ay hapis ve 2 milyar 250 milyon lira ağır para cezasıyla cezalandırılmış, bu hüküm Yargıtay Dokuzuncu Ceza Dairesinin 7.10.1999 tarihli kararıyla onanarak 7.10.1999 tarihinde kesinleşmiştir.

3.- HADEP üyesi M. Nuri Güneş, Abdullah Akın ve 3 arkadaşı hakkında 30.12.1999 tarihli 1999/555 hazırlık numaralı iddianameyle HADEP Iğdır ikinci olağan kurul toplantısı sırasında yaptıkları konuşmalarda, halkı sınıf, ırk veya bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etmek suçundan açılan davada, mahkemenin 12.1.2001 tarihli 3-10 numaralı kararıyla 4616 sayılı Kanunun 2 nci maddesiyle değişik 4454 sayılı Kanunun 1/3 maddesi uyarınca davanın kesin hükme bağlanmasının ertelemesine karar verilmiş ve temyiz hakkı olmadığından bu karar kesinleşmiştir.

Adana Devlet Güvenlik Mahkemesi kararları:

1) HADEP Adana İl Sekreteri Arif Atalay, Adana Devlet Güvenlik Mahkemesi Başkanlığının 29.5.1998 tarihli 234-432 numaralı kararıyla halkı ırk, bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etmek suçundan Türk Ceza Kanununun 312/2. maddesi gereğince 10 ay hapis ve para cezasına mahkûm olmuş, hüküm 17.6.1999 tarihinde kesinleşmiştir.

2) HADEP Adana İl Başkanı Eyüp Karakeçi, HADEP Yüreğir İlçe Başkanı Hasan Beliren ve arkadaşları Arzu Ateş hakkında, Adana Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığının 1998/501 hazırlık numaralı 13.1.1999 tarihli iddianamesiyle dava açıldığı, İddianamede sanıklara isnat edilen suçun PKK örgütüne yardım-yataklık etmek ve bölücülük propagandası yapmak olduğu., sanıkların Türk Ceza Kanununun 169 ve Terörle Mücadele Kanununun 8/1 maddesi uyarınca cezalandırılmalarının istenildiği anlaşılmış, Adana l Numaralı Devlet Güvenlik Mahkemesinde yargılanan sanıklar hakkında 4616 sayılı Kanun uyarınca erteleme kararı verilmiştir. 1.2.2001 tarihli 16-17 numaralı bu karar, itiraz vaki olmadığından 9.2.2001 tarihinde kesinleşmiştir.

3) HADEP Tarsus İlçe Başkanı Hacı Ateş, İlçe yönetim kurulu üyeleri Fatma Yurdakul, Fehim Taş, Abdurrahman Tanışma, Ahmet Çimen ve 55 arkadaşı hakkında, Adana D.G.M. Başsavcılığının 11.12.1998 tarihli 1998/597 hazırlık numaralı iddianamesiyle, PKK terör örgütüne hal ve sıfatını bilerek yardım-yataklık suçundan TCK’nun 169 ve Terörle Mücadele Kanununun 5 inci maddesinin uygulanması istemiyle kamu davası açılmış, Adana l numaralı DGM’de yargılanan sanıklar hakkında 4616 sayılı Kanun uyarınca erteleme kararı verilmiştir. 1.2.2001 tarihli 588-18 numaralı erteleme kararı, itiraz vaki olmadığından 9.2.2001 tarihinde kesinleşmiştir.

4) HADEP İlçe başkanı Alaattin Erdoğan, HADEP’in çeşitli kademelerinde görevli Salih Çakır, Hayrettin Yıldız, Abdurrahim Çiftçi, Abdulmuttalip Tekin, Giyasettin Çetin ve 34 dava arkadaşı hakkında, Adana DGM Başsavcılığının 9.12.1998 tarihli 1998/597 hazırlık numaralı iddianamesiyle yasadışı PKK örgütünün üyesi olmak ve bölücülük propagandası yapmak suçlarından TCK’145/1, 168/2, Terörle Mücadele Kanununun 5 ve 8 inci maddelerinin uygulanması istemiyle kamu davası açılmış, Adana l numaralı DGM’de yargılanan sanıklardan Alaattin Erdoğan hakkında beraat, diğer sanıklar haklarında ise 4616 sayılı Kanun uyarınca erteleme kararı verilmiştir. 23.1.2001 tarihli 583-4 numaralı erteleme ve beraat kararı 1.2.2001 tarihinde kesinleşmiştir.

İZMİR DEVLET GÜVENLİK MAHKEMELERİNDEKİ DAVALAR:

1) HADEP İzmir İl Yönetim Kurulu Üyesi Düzgün Demirçelik ve 31 arkadaşı haklarında İzmir DGM Başsavcılığının 31.12.1998 tarihli 1998/414 hazırlık numaralı iddianamesi ile PKK isimli terör örgütüne yardım etmek suçundan açılan dava, bu mahkemenin 2.12.1999 gün ve 1-316 kararı ile sonuçlanmış, sanıklardan Düzgün Demirçelik, Reyhan Çomak, Elif Tokay ve Niyazi İletmiş, Terörle Mücadele Kanununun 8/1 inci maddesi uyarınca hapis ve para cezalarına mahkum edilmişlerdir.

Bu dava 4616 sayılı Kanun yürürlüğe girdiği için sonradan verilen 25.12.2000 tarih ve 339-343 numaralı kararla ertelenmiştir. Temyiz edilmeyen bu erteleme kararı kesinleşmiştir.

2) HADEP Denizli Gençlik Komisyonu Başkanı Hayri Ateş hakkında, İzmir DGM Başsavcılığının 25.10.1998 tarih ve 1998/157 sayılı iddianamesiyle açtığı dava mahkemenin 24.12.1998 gün ve 262-286 numaralı kararı ile sonuçlanmış, sanık, 25.10.1998 tarihinde HADEP Denizli İl Teşkilatınca düzenlenen gençlik şöleninde yaptığı konuşmada bölücülük propagandası yaptığı için Terörle Mücadele Kanununun 8/1 inci maddesi uyarınca neticeten 20 ay hapis ve para cezasına çarptırılmıştır.

Bu hüküm, Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 5.3.1999 tarihli kararı ile onanarak kesinleşmiştir.

3) HADEP Denizli İl Teşkilatı tarafından 25.10.1998 tarihinde Denizli’de düzenlenen Gençlik Şöleninde konuşma yapan sanıklar Nuri Turan, Beyaz Emektar ve Cezmi Yalçınkaya, bölücülük propagandası yaptıkları için, İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesinin 3.6.1999 tarihli 298/100 numaralı kararı ile Terörle Mücadele Kanununun 81/1 inci maddesi uyarınca cezalandırılmışlardır.

4) HADEP İzmir Konak İlçe Başkanı Mehmet Emin Bayar ve 20 arkadaşı haklarında İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığının 11.12.1998 tarihli ve 1998/426 hazırlık numarası ile açtığı dava, bu mahkemenin 17.8.1999 tarih ve 1998/3000-164 numaralı kararı ile sonuçlanmış, sanıklardan Mehmet Emin Bayar, Emine Çelebi, Abdullah Kutal, Mirzat Sati ve Cengiz Kaçan, Türk Ceza Kanununun 169 ve Terörle Mücadele Kanununun 5 inci maddesi uyarınca neticeten üçer yıl dokuzar ay ağır hapis cezasına mahkum olmuşlar, Mehmet Emin Bayar hakkındaki mahkumiyet hükmü Yargıtay 9 uncu Ceza Dairesinin 27.3.2000 tarihli kararıyla onararak kesinleşmiştir.

Bu davada sanığın sübut bulan eylemi, PKK terör örgütünün sözde lideri Abdullah Öcalan’ın İtalya’da yakalanmasından sonra, Türkiye’ye iadesini önlemek amacıyla açlık grevleri ve sair şekillerde girişimler başlatmak, açlık grevlerinin HADEP İlçe Merkezi binasında yapılmasına, İl Yönetiminin onayını alarak izin vermek ve greve katılanların tüm ihtiyaçlarını karşılamaktır.

5) HADEP Karşıyaka Gençlik Komisyonu Saymanı Ahmet Bürüks Altındağ ve 23 dava arkadaşı hakkında İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığının 22.5.1998 tarihli 1998/169 hazırlık numaralı iddianamesi ile açılan dava, bu mahkemenin 25.3.1999 tarihli 117-46 numaralı kararı ile sonuçlanmış, 17 sanığın beraatine diğer sanıkların mahkumiyetlerine karar verilmiştir. Sanık Ahmet Bürüks Altındağ’ın mahkemece sabit görülen eylemi; 21.3.1998 günü yapılan Nevroz kutlamalarında PKK bayrağı açmak ve bölücü sloganlar atmak, Mahkeme, bu sanığı TCK’nun 169 uncu maddesi ve Terörle Mücadele Kanununun 5 inci maddesi uyarınca 3 yıl 9 ay ağır hapis cezasına çarptırmış, hüküm bu sanık yönünden Yargıtay 9 uncu Ceza Dairesinin 11.10.1999 tarihli kararı ile onararak kesinleşmiştir.

6) HADEP Çiğli Parti Sekreteri, Sayman ve Kadın Komisyonu sorumlusu Fatma Erik, HADEP Çiğli Yönetim Kurulu Üyesi ve Kadın Komisyonu sorumlusu Süzan Erdoğan, Kadın Komisyonu Başkam Halime Köklütaş, Gençlik Komisyonu Başkanı Erdem Kılıç, İlçe Başkanı Mustafa Doğan ve 13 arkadaşı haklarında İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığınca 17.12.1998 tarihli 1998/456 hazırlık numaralı iddianame ile açılan kamu davası mahkemenin 11.5.1999 tarihli 308-74 numaralı kararı ile sonuçlandırılmış, 7 sanığın beraatine, diğerlerinin ise cezalandırılmalarına karar verilmiştir. Sanıklar Fatma Erik, Süzan Erdoğan, Halime Köklütaş ve Erdem Kılıç, TCK’nun 169, Terörle Mücadele Kanununun 5 inci maddesi uyarınca üçer yıl dokuzar ay ağır hapis cezasına çarptırılmışlar, sanık Mustafa Doğan ise beraat etmiştir. Hüküm, yukarıda isimleri yazılı sanıklar yönünden, Yargıtay 9 uncu Ceza Dairesinin 25.1.2000 tarihli kararı ile onararak kesinleşmiştir.

Bu davada sanıkların mahkemece sabit görülen eylemi, silahlı çete başı Abdullah Öcalan’ın İtalya’dan Türkiye’ye iadesini önlemek amacıyla korsan gösteriler düzenlemek, bu gösterilerde PKK lehine slogan atmaktır.

7) HADEP Buca İlçe Başkanı Mehmet Emin Baydar ve 3 arkadaşı hakkında İzmir DGM Başsavcılığının 17.10.1995 tarihli 1995/467 hazırlık numaralı iddianamesiyle devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırmaya matuf fiil işlemek ve silahlı çetenin sair efradı olmak suçundan kamu davası açılmış, yapılan yargılama sonunda sanık Mehmet Emin Baydar mahkemenin 21.5.1998 tarihli 11-85 numaralı kararı ile, silahlı bölücü örgüt üyelerine hal ve sıfatlarını bilerek yardım etmek suçundan Türk Ceza Kanununun 169 uncu maddesi ve Terörle Mücadele Kanununun 5 inci maddesi uyarınca neticeten 3 yıl 9 ay ağır hapis cezasına mahkum olmuş, sanık Mehmet Emin Baydar ile ilgili hüküm Yargıtay 9 C. D.’nin 16.11.1998 tarihli kararı ile onanarak kesinleşmiştir. Diğer sanıklardan M. Nuri Özen, Hasan Aşkın ve Fesih Yavaş, İzmir-Gaziemir TANSAŞ Mağazası çöp bidonuna bomba koyup patlatarak 5 kişinin ölmesine 25 kişinin yaralanması olayına katıldıkları için, TCK.nun 125 inci maddesi uyarınca ömür boyu hapis cezasına çarptırılmışlardır.

DİYARBAKIR DEVLET GÜVENLİK MAHKEMELERİNDEKİ DAVALAR:

1) İtirafçı Mehmet Yazar, Hamza Akalın, Ahmet Yakut, Celal Ayüs ve Ahmet Zülfikar Odabaşı’nın ifadelerinin yer aldığı dava:

Bu dosyada HADEP ile PKK arasındaki organik bağın kanıtı olan ifade tutanakları yer almaktadır. Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığının 21.8.1996 tarih ve 1996/2279 hazırlık numaralı iddianamesi ile açılan bu dava, Diyarbakır 4 nolu Devlet Güvenlik Mahkemesinin 1996/377 esas numarasında derdest olup duruşması, dosyadaki bazı eksikliklerin ikmali için 5.3.2002 tarihine ertelidir.

2) HADEP üyesi Cebbar Leygara, Abdullah Akın, Feridun Çelik, Edip Yıldız, Mesut Bektaş ve 27 dava arkadaşları hakkında Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığının 21.9.1994 tarihli 1994/6159 hazırlık numaralı iddianamesi ile açılan dava Diyarbakır 3 nolu DGM’nin 1993/658 esas numaralı davası ile birleşmiştir. Mahkemenin 22.2.2001 tarihli ve 658-88 numaralı kararı ile sonuçlanan bu davada tüm sanıkların eylemleri TCK’nun 169 uncu maddesi kapsamında görülmüş ve 4616 sayılı Kanun uyarınca kamu davasının ertelenmesine karar verilmiştir. Temyiz vaki olmadığından bu karar 21.5.2001 tarihinde kesinleşmiştir.

Bu davanın sanıklarından olan Edip Yıldız, kapatılan HADEP’in Diyarbakır Yönetim Kurulu Üyesi ve kapatılan DEP’in Diyarbakır İl Başkanıdır.

3) Diyarbakır DGM Başsavcılığının 30.12.1997 tarihli hazırlık 1997/3299, karar 1997/3184 numaralı yetkisizlik kararı.

Bu kararın ekindeki hazırlık soruşturması evrakı suç unsuru mevkuteler HADEP Genel Merkezince bastırılmış olabileceğinden, yukarıda tarih ve numarası yazılı yetkisizlik kararı ile, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığına gönderilmiş, bu evrak kapsamı Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcısı tarafından Ankara 2 Numaralı Devlet Güvenlik Mahkemesinde açılan kamu davasında ve kapatma davası iddianamesinin 11 inci sayfasının başında kanıt olarak gösterilmiştir.

İSTANBUL DEVLET GÜVENLİK MAHKEMELERİNDEKİ DAVALAR :

1) HADEP İl Başkanı ve Yönetim Kurulu Üyesi olan sanıklar Mahmut Şakar, Mehmet Salih Yıldız, Halil Salık, Hıdır Doğan, Mehmet Salih Güven, Nusrettin Kaplan, Ayşe Karadağ, Saim Aktürk, Ferhat Yeğin, Alican Önlü, Aslan Yüce, Aslıhan Duran, Delal Eren, Fethi Özcan, Oktay Şamiloğlu, Mehmet Taş ve Erol Yılmaz haklarında İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığının 4.11.1998 tarihli 1998/1756 hazırlık numaralı iddianamesiyle, yasadışı PKK isimli silahlı örgüte yardım etmek suçundan TCK. 169 ve Terörle Mücadele Kanununun 5 inci maddesi uygulanması istemiyle açılan dava, İstanbul 3 Numaralı DGM’nin 16.1.2001 tarih ve 351-26 numaralı kararı ile sonuçlanmış, 4616 sayılı Kanun uyarınca sanıklar haklarındaki kamu davasının ertelenmesine karar verilmiş ve temyiz vaki olmadığından bu karar, 24.11.2001 tarihinde kesinleşmiştir.

2) HADEP İstanbul İl Başkanı Mahmut Şakar, Gençlik Komitesi Üyeleri Bişar Levent ve Kiyasettin Taşdemir ile 14 dava arkadaşları haklarında İstanbul DGM Başsavcılığının 16.11.1998 tarihli 1998/2345 hazırlık numaralı iddianamesiyle, yasadışı PKK adlı örgütün üyesi olmak ve bu örgüte yardım-yataklık suçundan TCK’nun 168/1, 169 uncu maddelerinin uygulanması istemiyle açılan dava, İstanbul 3 Numaralı DGM’nin 21.2.2001 tarihli 367-52 numaralı kararıyla sonuçlanmış, sanıklardan Mahmut Şakar ile Aslan Yıldız’ın beraatlerine, diğer sanıklar haklarındaki kamu davalarının 4616 sayılı Kanun uyarınca ertelenmesine karar verilmiş ve bu kararlar temyiz edilmeyerek 1.3.2001 tarihinde kesinleşmiştir.

3) HADEP İstanbul-Güngören ilçesi teşkilat başkanı Hediyetullah Ülgen, HADEP yönetim kurulu üyeleri Müzeyyen Ölmez, İbrahim Ekinci, Ekrem Sangır ve Tahsin Güzel ve 6 dava arkadaşı hakkında İstanbul DGM Başsavcılığının 30.11.1998 tarih ve 1998/2544 sayılı hazırlık numaralı iddianamesiyle TCK’nun 169 ve Terörle Mücadele Kanununun 5 inci maddesinin uygulanması istemiyle açılan kamu davası İstanbul 4 Numaralı DGM’nin 6.12.1999 gün ve 488-620 numaralı kararıyla sonuçlandırılmış, sanıklardan Hediyetullah Ülgen, Osman Tağu, Cüneyt Subaşı, Fersende Sangır, Ayhan Tekin, Sadık Altürk ve Mehmet Tahir Aksoy’un TCK’nun 169, Terörle Mücadele Kanununun 5 inci maddesi uyarınca neticeten üçer sene dokuzar ay müddetle ağır hapis cezası ile cezalandırılmalarına karar verilmiş ve bu karar Yargıtay 9 uncu Ceza Dairesinin 26.6.2000 tarihli kararı ile onararak kesinleşmiştir.

4) HADEP Kocaeli İl başkanı Ramazan Bilginer ve dava arkadaşı Yalçın Vural hakkında İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesinin 13.11.1998 tarihli ve 1998/1042 hazırlık numaralı iddianamesiyle, bölücülük propagandası yapmak ve halkı ırk, ve bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etmek suçlarından Terörle Mücadele Kanununun 8/1 inci maddesinin ve TCK’nun 312/2 nci maddesinin uygulanması istemiyle açılan dava, İstanbul 6 Numaralı Devlet Güvenlik Mahkemesinin 9.1.2001 tarihli ve 307-4 numaralı kararıyla sonuçlandırılmış, sanıklar hakkındaki kamu davasının 4454 sayılı Yasanın l inci maddesinin 3 üncü bendi gereğince ertelenmesine karar verilmiştir. Yasa yoluna gidilmediği için bu karar, 30. l .2001 tarihinde kesinleşmiştir.

Zamanınızı alarak ve sizi sıkmayı da, buna da katlanarak, sizi bir sıkıntıya sokma pahasına davalarla ilgili bu geniş bilgiyi sundum. Bu sunduğum bilgiler, iddianamemizde delil olarak gösterilen dosyalarla ilgilidir. Bu davanın açılması tarihinden itibaren halen devam etmekte olan soruşturmalar, tutuklamalar, mahkumiyet kararları, bu açıkladığım delillerin dışındadır. Bunları delil olarak Yüksek Mahkemenize sunuyorum.

Devlet topraklarının bölünmez bütünlüğüne yönelik suç işlemekten ve halkı; sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etmek suçundan hükümlü çok sayıda parti üyesine partinin çeşitli kademelerinde yönetim görevi verilmiş olması konusu:

Siyasî Partiler Kanununun 11/2 nci maddesinin (b) bendinin 4 numaralı hükmüne göre, Türk Ceza Kanununun İkinci Kitabının Birinci Babında yazılı suçlardan veya bu suçların işlenmesini aleni olarak tahrik etme suçlarından,

Aynı bendin 5 numaralı hükmüne göre ise, TCK’nun 312 nci maddesinin ikinci fıkrasında yazılı halkı sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etme suçlarından mahkum olanlar “siyasî partilere üye olamazlar ve üye kaydedilemezler” Bu hükümler uyarınca TCK’nun 125 inci maddesinde tanzim olunan Devlet topraklarını bölme faaliyetinde bulunma suçları, TCK’nun 168 ve 169 uncu maddelerinde düzenlenen silahlı bölücü çetenin sair efradı olmak ve böyle bir çeteye yardım-yataklık suçları ile 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununda yaptırıma bağlanan bölücülük propagandası suçları da Siyasî Partiler Kanununun 11/2 maddesinin (b) bendinin 4 numaralı hükmü kapsamında siyasî partiye üye olmayı engelleyen sabıkalardandır.

Bu suçlardan mahkumiyetleri kesinleşmiş, başka bir ifadeyle sabıkalı oldukları için partiye üye olarak bile kaydı mümkün olmayan 68 kişiden 20’sinin İstanbul, 9’unun Şanlıurfa, 3’ünün İzmir, 2’sinin Kocaeli, 5’inin Ankara, 2’sinin Van, 3’nün Kars, 4’ünün Adana, 2’sinin Manisa, 1’inin Gaziantep, 2’sinin Hatay, 2’sinin Muş, 1’inin Tunceli, 2’sinin Tekirdağ, 2’sinin Eskişehir, 1’inin Sakarya, 2’sinin İçel, 1’inin Malatya, 2’sinin Aydın, 1’inin Mardin ve Bursa il, ilçe ve belde teşkilatlarında yönetim görevlerine getirildikleri, Siyasî Partiler Kanununun 33 üncü maddesi uyarınca Başsavcılığımız bünyesinde Siyasî Partiler Tüzüğü Bürosuna valiliklerce gönderilen evraklardan tespit edilmiş, Başsavcılığımızca bunların büyük bir bölümünün yönetim görevinden ve üyelikten ihracı sağlanmıştır. Küçük bir bölümü ise, işlem safhasındadır.

Bu suçlardan mahkum olan bu kadar fazla miktarda kişinin parti yönetiminde görevlendirilmesinin anlamı açıktır.

Cumhuriyet Başsavcılığımız tarafından denetimin, yönetim kurullarına getirilenler yönünden yapıldığı göz önünde tutulduğunda, davalı siyasî partinin yönetim kadroları içerisinde bu kadar çok kişinin görevlendirilmesi, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı amaçların eylem boyutuna ulaşmasının ve parti genel merkezinin buna zımnen ve fiilen geçit vermesinin açık kanıtıdır.

Bizce, devletin bütünlüğü ilkesine aykırı faaliyetlerde bulunan Türk Ceza Kanununun 125, 168, 169; halkı sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etmek. Türk Ceza Kanununun 312/2 ve Terörle Mücadele Kanununda yaptırıma bağlanan bölücülük propagandası yapmak suçlarından mahkûm olup cezaları kesinleşmiş bu kadar çok sayıda kişinin Siyasî Partiler Kanununun hükümleri gözardı edilerek parti üyeliğine kaydedilmesi ve parti teşkilatının çeşitli kademelerinde yönetim görevlerine getirilmiş olmaları ve bu kişilerin saptanan amaçlarını gerçekleştirme olanağını bu siyasî parti içinde görmeleri bir tesadüf değil, HADEP’in ülkeyi bölme amacına yönelik bilinçli bir şekilde öngörülmüş kadrolaşmadır. Bu yoğunluk, Halkın Demokrasi Partisinin devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı eylemlerin odağı olduğunu kabule kesinlikle yeterlidir.

İtirafçılar adına temsilci Mehmet Aktar’ın l .2.1999 tarihli dilekçesindeki beyan:

Diyarbakır E-Tipi Cezaevinde itirafçı tutuklu olarak yatmaktayken, Başsavcılığımıza hitaben yazdığı 1.2.1999 tarihli dilekçesinde, Mehmet Aktar, HADEP’in terör örgütüyle organik ilişkisi olduğunu, bu ilişkinin Avrupa’da örgütün siyasî kanadı olan ERNK yoluyla ve Türkiye cezaevlerinde PKK üyeleri aracılığıyla sağlandığını, HADEP Genel Merkez yöneticilerinin sık sık Avrupa’ya giderek PKK’nın Avrupa sorumlularıyla görüştüklerini, talimatlar aldıklarını, Avrupa’da eğitilen birçok terör örgütü militanının HADEP içinde faaliyet göstermek üzere Türkiye’ye gönderildiklerini; cezaevlerinden çıkan, fakat dağda faaliyet yürütemeyecek durumda olan terör örgütü üyelerinin HADEP içinde çalıştırıldıklarını, bu insanların genelde HADEP içinde yönetici konumunda olduklarını, bu kişilerin faaliyetlerinin Avrupa ERNK Örgütü tarafından denetlendiğini; HADEP’in, terör örgütüne dünya ve Avrupa kamuoyunda meşruluk kazandırmak, Avrupa’daki demokrat, sosyalist, liberal ve Yeşilcilerin PKK’ya destek vermelerini sağlamak rolünü üstlendiğini; bu amaçla sosyal etkinlikler, açlık grevleri organize ederek devlet karşıtı propagandalar yaptıklarını, Avrupa ülkelerindeki çeşitli kuruluşlarıyla ilişkiye geçerek Türkiye’yi tecrit etmeye çalıştıklarını;

Örgütün dağ kadrosuna eleman kazandırmak için HADEP’in kendi bünyesinde kurduğu kadın, işçi, esnaf komisyonları aracılığıyla insanları PKK sempatizanı haline getirdiğini, sonra da dağa çıkardığını: HADEP binalarının eğitim yuvaları haline getirildiğini; terör örgütü sempatizan kitlesini devlete karşı çeşitli eylemlere çekerek, PKK’nın ‘siyasal ordumuz’ adına verdiği eylemci bir kitle yaratmaya çalıştığını, bu amaçla hizmet için terör örgütünün ideolojik söylemlerinin yumuşatılıp herkesin kabul edebileceği bir kalıba döküldüğünü; Türkiye’deki sol örgütler, sendikalar, dernekler gibi oluşumlarla PKK adına ilişkiler kurduğunu; PKK’nın dağ kadrolarının giyecek, ilaç, teknik malzeme, erzak gibi çeşitli ihtiyaçlarının büyük bir kısmının HADEP örgütleri tarafından temin edilerek örgüte ulaştırıldığını; ihtiyacı olan bölgeye para da gönderildiğini; bu amaçla HADEP örgütlerinin ‘yoksullara yardım’ adı altında para, yiyecek, giyecek ilaç gibi şeyler topladığını, yardım kampanyaları düzenlediğini; yurtdışında veya kırsalda eğitildikten sonra eylem amacıyla Türkiye’ye gönderilen PKK üyelerinin deşifre olmalarını önlemek ve ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla, bunlara HADEP içinde faaliyet gösteren önceden ayarlanmış kişilerin adreslerinin verildiğini; bunlardan deşifre olanların yurtdışına aktarılmalarının HADEP eliyle yapıldığını; sonuç olarak, HADEP’in, bölücü düşünceleri yayan, halkı, devlet düşmanı haline getiren PKK’nın paravan örgütü olduğunu belirtmiştir.

Dilekçe sahibi Mehmet Aktar, 2.3.1999 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Savcısına verdiği ifadede ise, 1.2.1999 tarihli dilekçesinin ve imzanın kendisine ait olduğunu, Diyarbakır E-Tipi Cezaevindeki itirafçıları temsil ettiğini, dilekçedeki görüşlerin ortak görüş olduğunu beyan etmiştir.

Dosyaya ibraz edilen Mehmet Alkın, Arif Sakık, Raşit Akçan ve Mehmet Yazar’ın Diyarbakır Cumhuriyet Savcısına verdikleri 2.3.1999 günlü ifadeleri de, HADEP-PKK ilişkilerini ortaya koyan beyanlar içermektedir.

Az sonra okuyacağım PKK’nın başı Abdullah Öcalan’ın ifadesiyle, bu itirafçı sanığın ifadeleri arasındaki benzerlik dikkat çekecek boyuttadır.

PKK’nın başı Abdullah Öcalan yurtdışında yakalanıp Türkiye’ye getirildikten sonra Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılarına verdiği 22.2.1999 tarihli ifadesinde, HADEP’le ilişkisi konusunda, HADEP bünyesinde yurtiçinde oluşturulan gençlik ve kadın komisyonlarında yapılan eğitim çalışmalarıyla, Romanya ve Moldova gibi ülkelerde yapılan eğitim çalışmalarının kendi perspektifine ve görüşlerine uygun olarak yapılan çalışmalar olduğunu; Romanya ve Moldova gibi ülkelerde yapılan eğitim çalışmalarında yetişen müdahaleci grupların, HADEP’in faaliyetlerinde ve icraatlarında söz sahibi oldukları hususunun doğru olduğunu; yurtdışındaki ve özellikle Romanya’daki eğitim çalışmalarını Mehmet Hoca Kod Cevat Soysal’in yürüttüğünü, kendisiyle telefon irtibatı kuran bu kişiye görüş ve talimatlarını ilettiği, HADEP’in il ve ilçe teşkilatlarında gerek yurtdışındaki kamplara ve gerekse kırsal alana eleman gönderme faaliyetlerinin yürütüldüğü hususunun doğru olduğunu; HADEP’e kuruluşu sırasında Avrupa teşkilatı vasıtasıyla 200.000 mark para yardımı yaptıklarını – ki, bu ayrı bir kapatma sebebidir- PKK mensubu cezaevi hükümlüsü Sabri Ok’un HADEP’lere talimatlar verdiğini, üst düzey kararları da verdiğini; 18 Nisan 1999 tarihinde yapılacak milletvekili seçimleri dolayısıyla HADEP’in kendisinden PKK’nın Avrupa’daki görevlisi Şahir Kod, Ferhat Abdi Şahin vasıtasıyla görüş sorduğunu; Şeyh Sait’in torunu olan Abdülmelik Fırat’ın HADEP Genel Başkanı olmak gibi bir niyetinin olduğunu, kendisinin de bunu uygun gördüğünü, ancak, HADEP teşkilatında sol görüş hakim olduğu için muhafazakâr Abdülmelik Fırat’ı istemediklerini, beyan etmiştir.

HADEP-PKK ilişkilerini çok açık bir şekilde ortaya koyan bu ifade, 1.3.1999 tarihli yazımız ekinde dosyaya ibraz edilmiştir.

Diğer deliller: HADEP’in kuruluşundan 2001 yılı sonuna kadar süren dönemde kurucu e yöneticilere ait listeler; HADEP’in çeşitli kademelerdeki yöneticileri hakkında Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemelerinde açılan 49 kamu davasıyla, Ankara, İstanbul, İzmir, Adana, Malatya, Van ve Erzurum devlet güvenlik mahkemelerinde açılan soruşturma ve davalarla ilgili belgeler ve Yüksek Mahkemece istenilen ifade tutanakları Mahkemenize sunulmuş ve tespit ettiğiniz noksanlar ikmal edilerek 9.9.1999 tarihli yazımız ekinde gönderilmiştir.

Bundan sonraki tarihlerde, açılan kapatma davasıyla ilgisi nedeniyle Mahkemenize gönderilip HADEP’e tebliği istenen belgeler ilgili tebligat işlemleri de tamamlanmıştır.

Kapatma davası iddianamesinde değinilen 3 ana, 4 birleşmiş dava olmak üzere, toplam 7 davanın ve kapatma davası iddianamesinin tevdiinden sonra Yüksek Mahkemenizin Başsavcılığımızdan istediği, iddianamede numaraları belirtilmeyen, ancak iddianamedeki eylemlerle irtibatlı davaların son durumlarını gösteren karar ve tutanaklar 3 klasör halinde sunulmaktadır. Sunulan bu belgeler, yeni delil niteliğinde değildir.

Sonuç ve istem: çok sayıda HADEP üyesi ve yöneticisinin, ülkemizin bölünmez bütünlüğüne yönelik, nitelikleri anlatılan eylemleri yoğun bir şekilde işlediği ve halen de işlemekte bulunduğu ve bu durumun Anayasamızın değişik 69 uncu maddesinin altıncı fıkrasında yazılı parti organlarınca ve parti genel başkanınca bizzat suçlara iştirak etmek suretiyle zımnen ve açıkça benimsendiği, böylece, HADEP’in, Anayasamızın 4709 sayılı Kanunla değişik 69 uncu maddesinin altıncı fıkrasında tanımlandığı şekilde, devletimizin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne yönelik düşmanca faaliyetlerin odağı haline geldiği, sunulan delillerden anlaşılmış olduğundan, 29.1.1999 gün ve 1999/37 numaralı iddianamemizi ve 9.4.1999 tarihli esas hakkındaki görüşlerimizi tekrarlıyor, Halkın Demokrasi Partisinin Anayasamızın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrası delaletiyle, Anayasamızın 69 uncu maddesinin altıncı fıkrası uyarınca, eylemlerin yoğunluğu, niteliği, ulaştığı boyut ve ağırlığı göz önüne alınarak temelli kapatılmasına karar verilmesini arz ve talep ediyorum.

VIII- SÖZLÜ SAVUNMA

Davalı Parti’nin 1.3.2002 günlü sözlü savunması şöyledir:

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, partimizin kapatılması istemiyle mahkemenize sunduğu 29.11.1999 tarihli iddianamede, HADEP’in, Anayasanın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrasında belirtilen devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı eylemlerin odağı haline geldiği ve 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanununun 78, 79, 80, 81 ve 82 nci maddelerinde yazılı yasaklara aykırı eylemlerde bulunduğu iddiasıyla temelli kapatılmasına karar verilmesini istemiştir.

9.4.1999 tarihli esas hakkındaki mütalaasında da, belirttiğimiz maddelere dayalı talebini Sayın Savcı aynen tekrar etmiştir.

Yine, 17.1.2002 tarihinde mahkemenizde yaptığı sözlü açıklamasında ise, her ne kadar 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasasının belirtilen maddelerine açıkça değinmemişse de “29.1.1999 gün ve 1999/37 numaralı iddianamemizi ve 9.4.1999 tarihli esas hakkındaki görüşlerimizi tekrarlıyoruz” diyerek 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanununun 78, 79, 80, 81 ve 82 nci maddelerinde yazılı yasaklar nedeniyle de…

Sayın Başkan, davanın açıldığı tarihten sonra ülkemizde yaşanan siyasî partilerin sıkça kapatılmasının doğurduğu sıkıntılar karşısında, siyasal partilerin kapatılmasının zorlaştırılması, hatta kapatma yerine farklı müeyyide uygulanmasına gidilmesi doğrultusunda önemli anayasal değişikliğe gidilmiştir. 4 Ekim 2001 tarih, 4709 sayılı Yasayla gerçekleştirilen Anayasa değişikliğiyle siyasî partilerin kapatılması sebepleri Anayasa değişikliğiyle siyasî partilerin kapatılması sebepleri Anayasanın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrasıyla 69 uncu maddesinin onuncu fıkrasındaki sebeplerle sınırlandırılmıştır. Dolayısıyla, Siyasî Partiler Kanununun 78, 79, 80, 81 ve 82 nci maddeleri, Anayasa’nın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrasında öngörülmeyen kapatma nedenleri öngörüldüğünden Anayasa’ya açıkça aykırıdır.

Bu maddelerin Anayasa’ya aykırı olduğu iddiasında bulunuyorum. Bu iddiamızın öncelikle incelenerek Siyasî Partiler Kanununun 78, 79, 80, 81 ve 82 nci maddelerinin Anayasa’ya aykırılığı nedeniyle iptaline karar verilmesini talep ediyorum. Ayrıca, Anayasa’nın geçici 15 inci maddesinde yapılan değişiklik nedeniyle de Yüksek Mahkemenizin bu yönde inceleme yapıp karar vermesinin önünde yasal engel de kalmamıştır.

Sayın Başkan, HADEP, özgürlükçü, eşitlikçi, barışçı, çoğulcu, katılımcı, toplumsal değişim ve yenileşmeyi savunan, evrensel değerlere sahip çıkan demokratik sol bir kitle partisidir; tüzüğümüzde, partimiz bu şekilde tanımlanmıştır. Özgürlükçü, katılımcı ve çoğulcu demokrasiyi savunan HADEP, hukukun üstünlüğüne bağlı ve insan haklarına dayalı, laik, demokratik bir düzeni Türkiye’de gerçekleştirme amacındadır.

Tüzük ve programıyla, Türkiye’de yaşayan tüm insanlarımızın sorunlarına çözüm öneren, işçinin, memurun, emeklinin, köylünün, esnafın, gençliğin, kadınların sorunlarıyla yakinen ilgilenen bir partiyiz.

Türkiye’nin sahip olduğu yeraltı ve yerüstü kaynakların, halkın refahı için en verimli biçimde nasıl kullanılabileceğine ilişkin projeleri olan, sağlık sorunundan konut sorunundan tutun çevre sorununa kadar Türkiye’de var olan tüm sorunları kendisine dert edinen gerçek bir Türkiye partisidir HADEP.

HADEP, 11 Mayıs 1994 tarihinde siyasî yaşamına başlamıştır. HADEP’i kurduğumuz dönem, hem ülkemizin hem de tüm insanlarımızın büyük zararlar gördüğü, acılar çektiği, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da yoğunlaşan çatışmaların yaşandığı bir dönemdi. Bu çatışma ortamının yarattığı gerginlik içerisinde, radikal milliyetçi gelişmelerin de etkisiyle, Kürt sorununun tartışılması dahi yapılamıyordu. Bu ortam nedeniyle programımızda yer alan kürt sorunu dışındaki sorunlara ilişkin düşünce ve çözüm önerilerimiz çok dikkat çekmedi. Var olan dışımızdaki tüm partilerin tartışmaktan çekindiği ve gündeme getirmek istemedikleri Kürt sorunu gündeme getirmemiz, şimşekleri üzerimize çekmemize yetti de arttı. O günden itibaren hem PKK’lıkla hem de bölücülükle itham edildik, bundan da hiçbir zaman için vazgeçilmedi. Davamız da buna endekslidir. Bundan dolayı Kürt meselesindeki düşüncelerimizi kısaca, Yüksek Mahkemenin huzurunda da açmak istiyorum.

Sayın Başkan, sayın üyeler; Türkler ve Kürtler bu topraklar üzerinde bin yıla yakın bir süreden beri birlikte yaşıyorlar. Ciddi bir kader birliği yapmışlardır; birlikte savaşmışlar, birlikte ağlamışlar, birlikte gülmüşlerdir. 1071 yılında Malazgirt’te omuz omuza düşmana karşı savaşmışlar. Ulusal Kurtuluş Savaşını omuz omuza yine birlikte birlikte kurmuşlardır. Çanakkale’de beraber savaşmışlar, birlikte şehit düşmüşler. Cumhuriyeti de birlikte kurmuşlardır. Kore’de, Kıbrıs’ta Kürt-Türk omuz omuzadır. Daha dün, Marmara Bölgesinde meydana gelen deprem sonucunda yıkılan evler, Türk’e ve Kürt’e ortak mezar olmuştur.

Yine, Kürtlerle Türkler arasında yoğun evlilikler yaşanmış, akrabalık bağları kurulmuştur. Keza, Kürtler bugün, Türkiye’nin her tarafında yaşamaktadırlar. İstanbul’da yaşayan Kürtlerin, Diyarbakır’dan daha fazla olduğu herkesçe bilinmektedir. Bu kadar ciddi kader birliği, tarihi geçmişi olan ve iç içe geçmiş Kürt ile Türk’ü ayırmak mümkün olmadığı gibi, gerçekçide değildir. Dolayısıyla bölücülük iddiası, bu gerçeklik karşısında son derece aya havada bir iddia olmanın ötesine geçemez; Doğru ve yerinde bir iddia değildir.

Sayın Başkan, cumhuriyetin kuruluşu sırasında hâkim olan anlayış giderek değişmiş, sonuçta Kürtlerin varlığı dahi inkar edilir duruma gelinmiştir. Yüksek Mahkemenizin birçok kararında “Türk Ulusu” kavramının bir üst kimliği ifade ettiği, alt kimliklerin yok sayılmalarına yol açmayacağı belirtilmişse de, ne yazık ki, Kürtlerin varlığından bahsetmek, Kürt kültüründen bahsetmek, birlik ve beraberliği zedeleyici, bölücü anlayış olarak gösterilmeye çalışılmıştır.

HADEP, alt kimliklerin kendilerini ifade etmelerinin veya gelişmelerinin engellenmesini demokrasi anlayışıyla bağdaştırmamaktadır. Böylesi bir yaklaşımı doğru bulmuyoruz. Farklı kültürleri, ülkemizin sahip olduğu önemli bir zenginlik olarak görüyoruz. Ortak kültür ve üst kimliğe olan katkıları oranında da birleştirici ve bütünleştirici rol oynayacağı inancındayız.

Sayın Başkan, sayın üyeler; HADEP olarak hiçbir zaman şiddeti savunmadık, şiddetten yana tavır almadık, şiddeti sorun çözücü olarak görmedik; sorunların şiddet dışı, barışçıl, demokratik yöntemlerle çözümünü sürekli olarak savunduk ve biz kendimize prensip edindik. Bu konuda da kitleler üzerinde etkili olduğumuz inancındayım. Nitekim, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı da iddianamede, esasen, HADEP’in yapılan bütün kongrelerinde, yöneticilerin yaptığı bütün konuşmalarda, yaptıkları bütün basın açıklamalarında “Kürt sorununun kan dökülmeden, demokratik, barışçıl çözümü vurgulanmıştır” demektedir.

Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da 15 yıl süreyle devam eden çatışmaların başladığı tarihlerde HADEP yoktu. Çatışmaların en yoğun biçimde yaşandığı 1990’lı yılların başında da HADEP yoktu. HADEP kurulduğu zaman çatışmaların başlamasının üzerinden on yılı aşkın bir süre geçmiştir. Dolayısıyla, PKK’ye katkı sunduğumuz iddiası da doğru değildir. HADEP’liler olarak, çatışmaların bir an önce sona ermesini sürekli olarak istedik ve diledik. Bize göre, Kürt sorununda izlenen yanlış politikalar, demokratikleşmeyi engellediği gibi, ekonomik gelişmeyi de, maalesef, tıkamıştır.

Biz, üniter devlet yapısına bağlı kalınarak Türkiye’nin bütünlüğü içerisinde Kürt sorununun geniş bir demokratikleşme programıyla çözüleceğine inanıyoruz. Sorun çözümsüz değildir, çözümü son derece kolaydır, yeter ki, çözümü içten isteyelim. Bizler bu ülkenin insanlarıyız. Türkiye, 70 milyon insanın ortak vatanıdır. Türkiye’deki olumsuzluklar ve olumluluklar hepimizi etkilemektedir. HADEP, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin büyümesini, gelişmesini, güçlenmesini istemektedir. Ortadoğu’da, Kafkaslarda, giderek dünyada güçlenen çağdaş, laik, demokratik devletlerin yanında hak ettiği yeri almış güçlü bir Türkiye genel istemimizdir. Bunun yolunun da toplumsal barış ve demokratikleşmeden geçtiğine inanmaktayız. Toplumsal barışını sağlamış ve demokratikleşme sürecini tamamlamış Türkiye, güçlü bir Türkiye olacaktır. Onun için de, sorunlarımızı birlikte ve diyalog yoluyla çözmek durumundayız.

Çatışma döneminde oluşan çeteleşmenin üzerine gidilmiş olmasını önemli bir adım olarak görüyoruz. Sayın Başkan, 2001 yılı Ekim ayı içerisinde Doğu ve Güneydoğu illerini kapsayan bir gezimiz oldu. Bu gezi sırasında görüştüğümüz istisnasız herkesin temel istemi ekmekten, aştan önce çatışmaların -iki yılı aşkın bir süreden beri- durmasından kaynaklanan huzur ortamının devamıydı. Bunun için de yetkililerin belirttiği 5 bin civarındaki silahlı PKK’linin silahsızlandırılması gerekmektedir. Yapılacak yasal bir düzenlemeyle bunun mümkün olabileceği kanaatindeyim. Keza, OHAL ve koruculuğun kaldırılması, göç edenlerin geri dönüşlerinin sağlanması, hem sorunun çözümüne katkı sunacak hem de demokratikleşmenin önünü açacaktır. HADEP olarak bizim, Kürt sorunu konusundaki kısa çözüm önerilerimizi de bu şekilde izah edebilirim.

Farklı düşüncelerin kendilerini özgürce ifade edebilmeleri ve örgütlenmeleri çoğulcu demokrasilerin gereğidir. Ne yazık ki, HADEP açısından bu pek mümkün olmamıştır. HADEP, kurulduğu günden itibaren bugüne değin geçen süre içerisinde ciddî haksızlıklara uğramış bir partidir. Partinin kuruluşundan 21 gün sonra, Urfa’da Muhsin Melik adlı arkadaşımız -ki, bu arkadaşımız kurucu üyemizdi ve parti meclisi üyemizdi- 21 gün sonra, henüz biz Türkiye’de insanlar bizi tanımazken, silahlı saldırıya uğradı, 2 Haziran 1994’te kaldırıldığı hastanede can verdi. Yine, aynı saldırıda Mehmet Ayyıldız ismindeki üyemiz de silahlı saldırıdan yara almış ve olay yerinde can vermişti.

Keza, bu saldırılar, ölümle sonuçlanan bu saldırılar burada da bitmedi, üyelerimize yönelik ölümle sonuçlanan saldırılar Adana’da, Batman’da, Hatay’da, Elbistan’da ve Kahramanmaraş’ta da devam etti. Adana’da Yüreğir İlçe Yöneticimiz Salih Subutekin, 28.9.1994 tarihinde uğradığı silahlı saldırı sonucu yaşamını yitirdi.

Adana Yüreğir İlçe Başkanımız Rebi Çabuk, 3.10.1994’te, yine onunla beraber aynı gün, aynı yerde bulunan Sefer Cerf adlı Adana Yüreğir ilçe yöneticimizde silahlı saldırıda yaşamlarını yitirdiler.

Keza, Batmanda’da il yöneticimiz Ahmet Karabulut, il disiplin kurulu üyemiz Vasfı Çetin, yine il sekreterimiz Zeki Adlık, silahlı saldırılar sonucu öldürüldüler.

Keza, Hatay’da Samandağ’da üyemiz olan Mehmet Latfedici de, silahlı saldırı sonucu yaşamını yitirdi.

Elbistan ilçe Başkanımız Hüseyin Koku, 20.10.1995 günü Elbistan şehir merkezinde eşiyle beraber dolaşırken yanına yaklaşan ve kendilerinin sivil polis olduğunu söyleyen kişiler tarafından gözaltına alınmak suretiyle arabaya bindiriliyor, bir daha kendisine rastlanılmadı, 6 ay sonra, karlar eridikten sonra, başı kesik cesedi Malatya Pötürge yolu üzerinde bulundu.

Keza, bizim için gerçekten sıkıntıların doruk noktaya ulaştığı ve biraz sonra da değineceğim ikinci olağan kongremiz sonucunda Kahramanmaraş’a dönen kurultay delegelerimiz Hulusi Kul, Mustafa Öztürk, Mehmet Kaya Kayseri yolunda, bindikleri özel arabanın önü kesilmiş ve yine bunlar da uğradıkları silahlı saldırı sonucu yaşamlarını yitirmişlerdir. Ben, Sayın Savcının bunları da, HADEP’in uğradığı haksızlıkları da belirtmesini isterdim. Bundan dolayı uğradığımız haksızlıkları belirtmek amacıyla bunu ifade ettim.

Sayın Başkan, yine, keza diğer partilere tanınan örgütlenme özgürlüğü HADEP’e tanınmamıştır. Şırnak, 1995 ve 1999 seçimlerinde hiç örgütümüz olmamasına rağmen girdiğimiz seçimlerde birinci parti olduğumuz -bir dönem iki, bir dönemde birinci parti olduğumuz bir il- yüzde 5’ler dolayında oy alan siyasî partiler bu ilde örgütlenirken, biz örgütlenme imkânı bulamadık. Bundan üç yıl önce Şırnak il yönetimini oluşturmak üzere görevlendirdiğimiz Şırnak, şu an Şırnak il başkanı arkadaşımız Şırnak’a gittiği zaman yer buluyor ve bu arada da emniyet müdüründen randevu isteyerek kendisiyle görüşmeye gidiyor, burada il örgütünü açmak istediğini izah etmek üzere. Randevu üzerine gittiği emniyet müdürlüğünde, o günkü emniyet müdürü kendisine dönüp “siz hangi partiden geldiniz'” diye soruyor “HADEP” diyor. HADEP’ten geldiği cevabını alınca, beni bağışlayın, çok kaba bir davranışla derhal odayı terk etmesini istiyor “sizi burada, PKK’lilerin örgütlenmesine izin vermeyiz” diyor. Tam çıkarken işaret ettiği diğer memurlar tarafından bu arkadaşımız ve yanında bulunan kişi gözaltına alınıyor. İki gün süreyle nezarethanede çıplak vaziyette gözaltında tutuldu. İki gün sonra serbest bırakıldı. Hakkında herhangi bir dava da açılmadı. Aynı arkadaşımız, şimdi yeni il binası tuttuk ve o arkadaşımızın başkanlığında il örgütü oluşturabildik Şırnak’ta; ama, Silopi’de oluşturduğumuz ilçe örgütümüzün, ilçe başkanı ile yöneticisi hâlâ kayıp durumdalar, bulamadık daha.

Yine birçok ilde de örgütlenme çalışması yaparken HADEP’in il ve ilçe yönetimlerinde yer alınmaması için insanlar bizzat tehdit edilmişlerdir kendilerinin polis olduğunu söyleyen sivil kişiler tarafından. Bu konuda, keşke imkân olsaydı Yüksek Mahkemenizin, binlerce tanık gösterebilirdim, olayı bizzat yaşamış binlerce tanık vardır.

Yine, keza Bingöl gibi önemli oy potansiyelimizin olduğu bir yerde zor örgütlenme yapabildik. Sayın Başkan, aynı tutum seçimler sırasında da kendisini gösterdi, birçok yerde açıktan HADEP’e oy verilmemesi şeklinde tehditlerle kalınmıştır.

Miting ve şölen gibi toplantılarımızda, diğer partilere verildiği gibi izin de verilmedi. Bir örnek olması açısından söylüyorum. Seçim dönemleri, siyasî partilerin, seçim propagandanın serbest kaldığı dönem de, miting yapmaları yasal haklarıdır. Bu anlamdaki hakkımızı Diyarbakır’da, ne yazık ki biz kullanma imkânı bulamadık, yasal hakkımız elimizden alındı, miting yapmamıza izin verilmedi.

Sayın Başkan, HADEP’ in pasifize edilmesi doğrultusundaki talimatlar, devletin, ne yazık ki gizli belgelerine geçti. HADEP’in yükselişi en üst kurullarda tartışılıp, bundan duyulan hoşnutsuzluk bir biçimiyle ifade edilince HADEP’e yönelik bakış da, yaklaşım da, özellikle yerel birimlerde olumsuz yönde değişmiştir. Bunun kanıtı olan bir belgeyi izninizle okumak istiyorum ve bunu Yüce Mahkemenize de takdim edeceğim. 21.10.2000 tarihli Yeni Şafak gazetesinde çıkan bir haber.

Deniliyor ki: “televizyonlarda, HADEP’e geçmişiyle ilgili haber programlarının yayınlanmasının sağlanması, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı nezdinde girişimde bulunularak 1999 yılında yapılması düşünülen genel ve yerel seçimlere bu partinin girmemesinin sağlanması, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısına gerekli belge ve bilgilerin gönderilmesi.” Bunlar, en üst kademedeki yönetim organlarında görev alan kişiler tarafından verildiği söylenen talimatlar.

Sayın Başkan, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, birçoğu henüz DGM’lerde devam eden, bir kısmı erteleme yasası kapsamına girdiklerinden kesin hükme bağlanmadan ertelenmiş olan, yine çok az sayıda da kesinleşmiş davayı olduğu gibi bu davanın konusu yapmıştır. Bu konudaki düşüncelerimizi söylemeden önce, Sayın Başsavcının yaklaşımına kısaca değinmek istiyorum.

18 Nisan 1999 seçimlerinde iki buçuk ay kala 1996 yılında Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesinde partimizin yöneticileri aleyhine açılan davadaki delillere dayanılarak dava açılmıştır; yani, aradan üç yıl geçtikten sonra dava açılmıştır.

Yine, seçimlerden önce, iki kez, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, Sayın Mahkemenizden partimizin, her nasıl adlandırılırsa adlandırılsın yeter ki seçime sokulmasın istemiyle iki kez ihtiyati tedbir talebinde bulunmuştu. Yüksek Mahkemenizin son derece yerinde olan ret kararı olmamış olsa idi, 1999 seçimlerine girmeyecektik ve bugün, Diyarbakır dahil birçok belediyede seçimleri elde etmiş olmayacaktık.

Yine, keza erken seçimin Türkiye’de, kısa bir süre önce tartışıldığı bir vakıadır. Keza, yine yüzde 10’luk Türkiye barajı konusunda, özellikle hükümeti oluşturan partilerin ciddî sıkıntıları vardır ve Türkiye’de seçim barajı indirilmesi tartışılmaktadır. Keza, seçim ittifakları da tartışılmaktadır. Tam bu tartışmaların yaşandığı dönemde ve partimizin de giderek Türkiye’de güçlendiği bir sırada davanın sonuçlandırılmasının Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı tarafından istenilmiş olması da, demin söylediğim belge noktasında hareket ettiğimiz zaman, gerçekten bizi rahatsız etmektedir. Ama, inanıyoruz ki, Yüksek Mahkemeniz, bu rahatsızlığımızı kesinlikle giderecektir.

Yine, keza, davanın öne alınıp görülmesini talep ederken, Sayın Başsavcı, mahkemeye dilekçe verirken bir de basın açıklamaları yapmış, dolayısıyla, bunda da kamuoyunu oluşturup, hem kamuoyu oluşturan partimiz aleyhine hem de Yüksek Mahkemenizi -beni bağışlayın- etkilemeye çalışmıştır. İnanıyorum ki, bunların da bir yararı olmayacaktır.

Sayın Başkan, Anayasa’nın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrasında “siyasî partilerin tüzük ve programları ile eylemleri, devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milliyetiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı olamaz” diyor.

Yine Anayasa’nın 69 uncu maddesinin yedinci fıkrasında “Bir siyasî partinin 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak, onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince tespit edilmesi halinde karar verilir” demektedir.

Keza, yine Anayasamızın 69. maddesine eklenen bir fıkrayla da “bir siyasi parti, bu nitelikteki fiiller o partinin üyelerince yoğun bir şekilde işlendiği ve bu durum o partinin büyük kongre veya genel başkan veya merkez karar veya yönetim organları veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu veya grup yönetim kurulunca zımnen veya açıkça benimsendiği yahut bu fiiller doğrudan doğruya anılan parti organlarınca kararlılık içinde işlendiği takdirde, söz konusu fiillerin odağı haline gelmiş sayılır.” Dolayısıyla…

Keza yine, sadece Anayasamız geçmişteki gibi, kapatılmayı, odak olma halinde kapatılmayı değil, devlet yardımından yoksun bırakma müeyyidesinin de uygulanabileceğine ilişkin yeni bir hüküm de getirmiştir.

Dolayısıyla, Anayasa değişikliğinden sonraki ilk uygulama, Halkın Demokrasi Partisi aleyhine açılmış olan bu davada yapılacaktır.

Anayasamızın bu hükümlerine göre, suçun odak olmanın tespit edilebilmesi için bir kere bu fiillerin işlendiğinin tespit edilmesi gerek. Fiillerin işlendiğinin tespit edilmesi ancak bir mahkeme kararıyla kesinleşmiş bir hükümle sabit olabilir. Yüce Mahkemenizin normal mahkemeler gibi Devlet Güvenlik Mahkemeleri veyahutta diğer ceza dava mahkemeleri gibi tanık dinleme, bilirkişi incelemesi yaptırma, dolayısıyla böyle geniş bir araştırma yapma imkânının da bulunmadığı bir gerçekliktir. Bu durumda, henüz kesin hükme bağlanmamış sadece diğer alt mahkemelerde görülen davalara dayanılarak fiilin işlendiği iddia edilemez, muhakkak hükmün kesinleşmesi gerektiğinin düşüncesindeyiz.

Keza yine, fiillerin, üyeler tarafından işlenen bu fiillerin ciddî anlamda yoğunluk kazanması gerekiyor. Yoğunluğun yanında ayrıca parti organlarınca zımnen veyahut da açıkça kabul görmüş olması gerekiyor.

Şimdi, aleyhimizde Sayın Mahkemenize sunulan üç temel davayla, buna bağlantılı olarak ibraz edilen davaları ben tetkik ettim. Demin de belirttiğim gibi, kesinleşen dava sayısı çok az ve sınırlıdır. Toplamı 20’ye yakın üyelerimiz hakkında kesinleşmiş hükmü ifade ediyor Türkiye genelinde 20 üyemiz; bunlar da, Terörle Mücadele Yasasının 8 inci maddesinin birinci fıkrasından, ayrıca, 312 nci maddeden kısmen de 169 ncu maddeden ceza almışlar; toplam 20 kişi, Onbinlerce kişi hakkında Türk Ceza Kanununun 169 ncu, 312 nci ve Terörle Mücadele Yasasının 8 nci maddesine dayanılarak açılmış davanın bulunduğu ülkemizde, 20 kişinin. 1.5 milyon oy almış bir siyasî partinin üyesi olan 20 kişinin ceza almış olmasını, yoğunluklu olarak bu suçun işlendiğinin kanıtı olarak değerlendirmenin mümkün olmadığı kanısındayız.

Yine keza, bu suçların genel başkan tarafından veyahut da parti organları tarafından zımnen veya açıkça onandığına ilişkin herhangi bir kesin kanıt da bulunmamaktadır. Sadece bir iddia mevcuttur.

Sayın Başkan, kanaatimize göre kesinleşmemiş, henüz devam eden davaların delil olarak değerlendirilmeyeceğini belirttik; ancak, buna rağmen, yoğunluklu olarak değinildiği için, Ankara l ve 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesinde benim de sanıklar arasında yer aldığım HADEP Genel Başkanı olarak, ayrıca parti yöneticilerimizin yer aldığı davalara kısaca izninizle değinmek istiyorum.

1996, 23 Haziran’ında biz İkinci Olağan Kongremizi yaptık. Bizim açımızdan gerçekten son derece talihsiz bir olayın yaşandığı bir kongreydi ve biz o gün de söylemiştik, daha sonraki tüm açıklamalarımızda da belirttik: bu, partimiz aleyhine açık bir provokasyondu. Nedeni de şu:

1995 yılı sonlarında yapılan seçime partimiz ilk defa girmiş ve Türkiye genelinde l milyon 200 bin dolayında bir oy almıştır. Bu seçimlerden hemen sonra, partimiz üzerindeki baskılar kısmen hafiflemişti. Keza yine, Parlamentonun açılış törenine biz davet edilmiştik. Dönemin Sayın Cumhurbaşkanı protokole beni davet etmişti.

Yine seçimlerden sonra hükümeti kurmakla görevlendirilen Sayın Başbakan adayı, o dönem Parlamentoya girmemiş, MHP ve HADEP’in düşüncelerini de kongre öncesi almak üzere bizleri de ziyaret etmişti, partimize gelmişti ve sonuç itibariyle de, kongremize gittiğimiz günde Türkiye’deki bütün siyasî partiler, sivil toplum örgütleri ve dışarıdan birçok hükümetlerde bulunan siyasal partiler de kongremize gelmişlerdi, bizi onurlandırmışlardı.

Böylesine bir ortamdaki bir siyasî partinin yöneticilerinin, halkın ortak değeri olan değerlere karşı yanlış hareket içerisine girmesinin akıllı bir siyasetçi işi olabileceğini düşünmek mümkün müdür; asla!.. Aklımıza gelmeyen, gerçekten bizim dışımızda gelişen bir provokasyon sonucu, maalesef, bizim kongremizde astığımız hepimizin de değeri olan Türk bayrağı, kendini bilmez bir kişi tarafından indirilmişti. İndiren kişi daha sonra yakalandı, gerekli ceza da verildi.

Ancak, şunu hemen belirteyim -ben Yüce Mahkemenize sunacağım- bu olaydan sonra Murat İpek isimli PKK’den ayrılmış bir kişi bir basın açıklaması yapıyor “eylemi ben fitilledim” diyor. Dolayısıyla, diyor ki: “HADEP’in kongresine, Davut ismindeki benim Şırnak’tan tanıdığım Ankara emniyetinde görevli bir kişinin daveti üzerine gittim, orada bulunan gençleri provoke ettik, olay olduktan sonra da ben kongre salonunu terk edip gittim.”

Bu ifadeyi, biz Devlet Güvenlik Mahkemesine, ki dosyamıza ibraz ettik, buraya da bu ifadeyi Yüce Mahkemenize sunacağım.

Yine, şunu hemen belirteyim. O gün kınadık, kongre kararı olarak bu olayı kınadık. Daha sonra da Milliyet Gazetesinin benimle yaptığı bir röportajda da ben bunu açıkça ifade ettim. Türk Bayrağı, hepimizin ortak değerimiz olduğunu o gün de söyledik bugün de söyledik, bundan sonra da düşüncemiz budur, bundan farklı bir düşünceye sahip olmadık; asla da sahip olduğumuzu kimse de iddia edemez.

Keza, yine olayı müteakip divan başkanı, yasa gereği divan oluştuktan sonra bütün yetkiler divandadır; genel başkanın yahut da partideki diğer organların görevi bitmiştir. Seçimli kongrelerde, ki, bizim yaptığımız seçimli bir kongreydi, dolayısıyla divan başkanı olan arkadaşımız bayrağın indirildiğini fark ettikten sonra -bant çözümlerinde de sabittir- şu uyarıyı yapmıştır: “Bayrak asılmadığı takdirde kongreyi devam ettirmeyeceğim” demiştir. Mahkemedeki bant tutanaklarında da bu tespit edilmiştir ve sonuç itibariyle biz bayrağı aldık getirdik, divanın önüne astık; büyük olduğu için, bunun küçük bir bayrakla değiştirilmesini istediler, hükümet komiseri istemişti; ben, bizzat şoförümü göndererek genel merkezimizden getirdiğimiz daha küçük boydaki bir bayrağı, Türk bayrağını, divanımızın tam önüne astık.

Kongrelerde divan, en önemli noktadır. Salonun sağ veya sol köşesi değil, en merkezi yer divandır. Biz, divana astık. Ancak, ne yazık ki, şu söylendi: “Hayır, niye yerine asmadılar’!.” gibi bir iddiayla karşılaştık.

Keza yine, şöyle bir son derece bizleri üzen bir olay da oldu, “büyük bayrak astılar, sonra bunu küçük bayrakla yer değiştirdiler. Büyük bayrak bütün Türkiye’yi temsil ediyordu, sonradan ülkeyi böldük, işte size kalan kısmı budur” dediler gibi hiç akla fikre gelmeyecek bir söylem mahkeme kararına gerekçe yapılmak istendi. Mahkemenin yaptığı inceleme sonucu benim ve 20’ye yakın arkadaşımızın içinde bulunduğu kişilere Türk Ceza Kanununun 169 uncu maddesinden ceza verildi; bu, tarafımızdan temyiz edildi, diğer arkadaşlarımız beraat ettiler. Ceza, askerî üyenin beraat istemine karşı iki üyenin onayıyla çıkmıştı 169’dan. Yani, oybirliğiyle verilmiş bir ceza değildir, sonradan Yargıtay tarafından bu dava bozuldu ve şu an için Ankara l Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesinde devam ediyor.

Keza, izin verirseniz, Ankara 2 Nolu DGM’deki bir davaya da değinmek istiyorum.

Sayın Başkan, sayın üyeler; 1998 yılında Abdullah Öcalan İtalya’da iken, Türkiye’de hükümet, İtalya hükümetinden Öcalan’ın en kısa süre içerisinde derhal iade edilmesini talep etmişti. O günlerde de halkta olan duyarlılıkla, insanlar, özellikle şöyle, hemen belirteyim. O dönemki hükümet, Türk Ticaret Bankası’daki yapılan kimi yolsuzluklar iddiasıyla karşı karşıyaydı ve zor durumdaydı, gerçekten zor durumdaydı; hükümetin düşme olayı söz konusu idi. Dolayısıyla, bu olay, hükümet için de âdeta gündemi değiştirmek için bir fırsat teşkil etti; halk tepki göstermeye başladı, İtalyan Büyükelçiliğine siyah çelenkler bırakıldı, İtalyan malları, kravatı, şudur budur yakıldı ve hükümet bu giderek gelişen olaylar karşısında seyirci kaldı. Giderek büyüyen bu olaylar sonucunda ne yazık ki, sonuçta bizim parti binalarımıza saldırılara dönüştü. Diyarbakır İl binamız, memurların da polislerin de bulunduğu bir sırada sivil bazı kişiler tarafından Diyarbakır ilçe binamıza -pardon- girildi, merkez ilçe binamıza ve orada bir arkadaşımız linç edilerek öldürüldü.

Keza, İzmit’te yine bu tarzda il binamıza gidildi, parti binamızda bulunan bir kişi linç edilerek öldürüldü, televizyonlarda da açık bir şekilde gösterildi. Resmî kıyafetli polis memurları balkonlara çıkıp HADEP’in balkonda asılı bayrağını da indirmekten hiç çekinmediler. Bu, oluşan genel hava içerisinde HADEP’in uğradığı son derece üzücü ve haksız bir olaydı.

Bunun karşısında, benim, 15.11.1998 tarihinde yaptığım bir basın açıklaması oldu. Bu açıklamada… Sonuç kısmını hemen söyleyeyim; “…yaşanan bu hassas süreçte, sırtlarına binmiş çetelerden dolayı nefessiz kalmış bazı politikacıların kendilerini yaşatma amacıyla kamuoyunu yanlış yönlendirmeye yönelik tavırlarını tasvip etmek mümkün değildir. Herkesin bunu görmesi ve iyi değerlendirmesi gerekir. Herşeyi bireysel çıkarlar açısından değerlendiren bir avuç politikacı dışındaki tüm yetkililere, sivil toplum örgütlerine, aydınlara, emekçilere ve 62 milyon insanımıza çağrıda bulunuyorum. Kürt sorunu, tüm Türkiyelilerin sorunudur, hepimizin sorunudur. Sorunun barışçıl, demokratik çözümü bir zorunluluktur. Bu noktada, daha fazla acıların yaşanmaması doğrultusunda çaba sarf etmeliyiz, sağduyulu olmalıyız; yeni gerginliklere yol açacak davranışlardan sakınmalıyız, toplumsal barışı ön plana çıkarmalıyız. 62 milyon insanın eşit ve özgürce birlikte yaşamasının koşullarını yaratmalıyız, hedefimiz barış olmalıdır.”

Bu basın açıklamasını ben gelişmeler üzerine yaptım. Bu basın açıklamasına dayanılarak dört gün sonra ben evimden 168’e l’inci maddeden hakkımda verilen gıyabi tutuklama kararıyla alındım. Gıyabi tutuklama kararı vicahiye çevrildikten sonra da Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’ne götürüldüm, tam 20 gün sonra DGM savcısı, tutuklanmamı talep eden DGM savcısı, beni ifadeye davet etti. Bir siyasî partinin genel başkanı 20 gün süreyle kendisine ait olup olmadığı dahi sorulmayan bir basın açıklaması nedeniyle içeri alınıyor; 20 gün sonra “basın açıklaması size mi aittir'” diye sordu “evet” dedim; bana ait olmasaydı ne olacaktı’!. Yani, HADEP konusundaki peşin fikirliliğin bir diğer örneği de bu.

Yine, bu basın açıklaması esas alınarak, benim bu çağrıyla Türkiye genelinde açlık grevlerini başlattığım söylendi. Bu basın açıklamasında açlık grevlerine çağrıya ilişkin herhangi bir şey yok; olmadığı gibi, bunu ima edecek bir şey de yok; tamamen herkesi sağduyuya davet eden, sükûnete davet eden bir açıklamadır. Bu açıklamadan sonra 168’e l’den bana dava açılmadı:169’dan daha sonra dava açıldı. Yine bu parti binamız ve tüm Türkiye genelindeki binalarımız arandı, aramalarda da -özellikle bunu da belirtmek istiyorum- yapılan aramalar usule aykırı sürekli yapılmıştır. Dosyalar tomar halinde parti binalarımızdan, ilçe binalarımızdan, il binalarımızdan alınıp torbalara yerleştiriliyor, götürülüyor, emniyette tasnif ediliyordu. Dolayısıyla, zaman zaman yasaklanmış kimi kitaplar, aynı iki ciltlik bir kitabın bir tanesi benim odama, bir tanesi genel başkan yardımcılarından birisinin odasına yazılabilindi. Dolayısıyla, bu aramalar sırasında böylesi bir usule aykırı aramanın da olduğunu belirtmek istiyorum.

Bu dava daha sonra erteleme yasası kapsamında görülerek kesin hükme bağlanmadan ertelendi.

Sayın Başkan, sayın üyeler; eğer, böylesi kesinleşmemiş davaları esas alırsak o zaman Yargıtay cumhuriyet başsavcıları istedikleri partiyi kapatırlar, istedikleri parti hakkında çok sayıda dava açılır o davalar getirilir dolayısıyla odak noktası olması iddiasıyla da o partinin kapatılmasını talep edebilirler.

Bu anlamda bir örnek olması açısından, yine bir örnek vermek istiyorum. Konya İl Yönetimimiz 1998 yılında bir şenlik yapıyor, benim herhangi bir mesajım yoktu, ama, ondan iki üç gün önce yaptığım bir basın açıklaması vardı; genel başkanın mesajı olmadığı için tutmuşlar, onlar, benim basın açıklamasını mesaj gibi okumuşlar. Bu şölenden sonra, şöleni tertip eden il yöneticilerimiz hakkında soruşturma başlatıldı, bu soruşturmaya basın açıklamasından dolayı benim de mesajım şeklinde algılanarak ben de bu soruşturmaya dahil edildim. 1998 yılında Terörle Mücadele Yasasının 8 inci maddesinden ifadem alındı. Aradan üç yıl geçtikten sonra Konya il yöneticileriyle benim hakkımda Adana Devlet Mahkemesinde 168’e 2’den dava açıldı ve benim tutuklanmam istendi. Bu, benim HADEP Genel Başkanlığına yeniden seçildiğim günün hemen arifesindeydi.

Devlet güvenlik mahkemelerinde HADEP’le ilgili bütün davalarda benzer iddianameler kullanılıyor, gerekçeler hepsi hemen hemen aynı. Benzer iddianameler kullanılıyor. Mahkeme tutuklama talebini reddetmişti, daha sonra bu dava görüldü ve ilk celsede hepimizin beraatine karar verildi, beraat kararı da kesinleşti. Bu açıdan Yüce Mahkemenizin böylesi kesin hükme bağlanmamış davalar konusunda titiz davranacağına inanıyorum, bunları gayriye almayacağı düşüncesindeyim.

Sayın Başkan, sayın üyeler; siyasî partilere üye olması yasak olan hiçbir kişiyi bilerek partimize üye ve yönetici yapmadık. Siyasî Partiler Kanununda bir siyasi partiye üye olmak isteyen yahut da bir siyasî partinin kongresi sırasında yöneticilik için başvuran kişiden siyasî partilerin sabıka kaydı isteme gibi bir zorunlulukları yok. Dolayısıyla, bizim böyle bir, yasal mecburiyet olmadığı için üye olanlardan sabıka kaydı istemediğimizden dolayı zaman zaman kimi siyasî partiye üye olması yasak olan, yönetici olması yasak olan kişilerde üye olmuş olabilir, yönetici olmuş olabilir; ancak, bunlar, bunlara ilişkin dosya Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısına gönderiliyor, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı yasak olanları tespit ettiği zaman ilgili partiye bildiriliyor. Bu şekilde bize bu güne kadar kaç kişinin ismi bildirilmiş ise, biz derhal gereğini yerine getirmişiz ve sonucunu da Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına bildirmişizdir. Bilerek kendimiz farkında olarak hiçbir kimseyi partimize yasaklı bir kişiyi üye yapmadık.

Sayın Başkan, sayın üyeler; şunu da kısaca hemen belirteyim. PKK ile hiçbir organik bağımız yok, bunu gönül rahatlığıyla hep söyleyebilirim.; kimseden biz talimat almadık, dağa adam göndermedik, PKK’den de para almadık; bunların hiçbirisi doğru değildir, bu iddiaları kabul etmiyoruz. Türkiye’deki en şeffaf parti biziz; çünkü, en çok takip edilen partiyiz ve hemen şunu da belirteyim: Bizim -bırakın kendimizi- yakınlarımızın dahi telefonları dinleniyor; benim eşimin telefonlarının dinlendiği, bundan önce dinlenen telefonlar listesinde adı çıkmıştı. Dolayısıyla, böyle bir durum söz konusu olmuş olsaydı, bunun kapalı kalabileceğine asla ben inanmıyorum.

Sayın Başkan, sayın üyeler; bugün huzurunuza belirttiğimiz nedenlerle ve savunmamız ile son savunmamızda da belirttiğimiz sebeplerden dolayı, ayrıca, yüksek Mahkemenizce de re’sen tespit edilecek edeceği nedenlerden dolayı Halkın Demokrasi Partisinin temelli kapatılmasına ilişkin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının talebinin reddine karar verilmesini saygılarımla arz ve talep ediyorum.”

IX- SİYASİ PARTİLER KANUNU’NUN KİMİ KURALLARININ ANAYASA’YA AYKIRILIĞI KONUSU

A- DAVALI PARTİ’NİN İDDİASI

Davalı Parti vekilleri tarafından verilen 0l.03.2002 günlü dilekçede şöyle denilmektedir:

A- YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI’NIN İSTEMİ VE DAYANILAN ANAYASA/YASA HÜKÜMLERİ:

Yargıtay C. Başsavcısı tarafından vekili olduğumuz Halkın Demokrasi Partisi’nin kapatılması istemi ile açılan işbu dava dosyası incelendiğinde, 29.1.1999 tarihli iddianame ve Cumhuriyet Başsavcısının 9.4.1999 tarihli “Esas Hakkındaki Görüş”ünde yer alan istem ve dayanılan yasa maddeleri ile, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın 17.1.2002 günlü sözlü açıklamalarında yer alan istem arasında farklılıklar bulunduğu görülmektedir:

– 29.1.1999 tarihli iddianamede, HADEP’in kapatılması talep edilirken, bu partinin hem “devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğü aleyhindeki eylemlerin odağı haline geldiği” ve hem de Siyasi Partiler Yasası’nın bazı maddelerine aykırı eylemlerde bulunulduğu iddia edilmiş ve SPY’nın belirtilen hükümleri ile Anayasa’nın 68 ve 69. maddeleri uyarınca kapatma kararı verilmesi talep edilmiştir. Yani, iddianamede 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 78, 79, 80, 81 ve 82. maddeleri ile Anayasa’nın 68 ve 69. maddelerine dayanılmıştır.

– 9.4.1999 tarihli Esas Hakkındaki Görüşte de; yine SPY’nın belirtilen maddeleri ile Anayasa’nın 68 ve 69. maddelerine dayanılarak, iddianamedeki istem yinelenmiştir.

17.1.2002 günü C. Başsavcılığı’nın Anayasa Mahkemesi önündeki sözlü açıklamada ise, Halkın Demokrasi Partisi’nin Anayasa’nın 68/IV ve 69/VI. maddeleri uyarınca kapatılması talep edilmişse de, iddianame ve esas hakkındaki görüşün içeriğinin de yinelendiği belirtilmiştir. Yani, sözlü açıklamada Siyasi Partiler Yasası’nın 78, 79, 80, 81 ve 82. maddelerine dayanılıp dayanılmadığı ya da HADEP’in bu maddelere aykırı eylemler dolayısıyla kapatılmasının istenilip, istenilmediği açık değildir. Fakat, iddianameye ve esas hakkındaki görüşe gönderme yapılmış olması nedeniyle, dolaylı bir şekilde SPY’nın anılan maddelerine de dayanıldığı söylenebilir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın davada SPY’nın yukarıda belirtilen maddelerine dayanıp dayanmadığı ve bu maddelerden dolayı da kapatma isteminde bulunup bulunmadığı, son derece önemlidir. Bu açıdan, kapatma isteminin hangi hukuksal nedenlere dayandırıldığının Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına açıklattırması gerektiği düşüncesindeyiz.

B- 2820 SAYILI SİYASİ PARTİLER YASASI’NIN 78, 79, 80, 81 VE 82. MADDELERİNİN ANAYASAYA AYKIRI OLDUĞUNA İLİŞKİN İTİRAZIMIZ:

  1. 4709 sayılı Yasa ile yapılan değişiklikten sonra, Anayasa’nın Siyasi Partilerin uyması gereken esaslar ve kapatılmaları ile ilgili hükümleri:

Siyasi Partilerin uyacakları esaslar ve kapatılma koşulları, Anayasa’nın 69. maddesinde düzenlenmiştir. Anayasa’nın 69. maddesinin IV. ve devamı fıkraları siyasi partilerin kapatılmaları ile ilgilidir. Siyasi partilerin kapatılmasını gerektiren nedenler maddenin beşinci, altıncı ve onuncu fıkralarında yer almaktadır. Bunlardan, yabancı devlet, kişi ya da kuruluşlarından yardım alan siyasi partilerin kapatılacağını öngören onuncu fıkra davamızı ilgilendirmemektedir. Davamızı ilgilendiren ve onuncu fıkra dışındaki temel kapatma nedenlerini düzenleyen beşinci ve altıncı fıkralar ise aynen şöyledir:

“Bir siyasi partinin tüzüğü ve programının 68 inci fıkranın dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı bulunması halinde temelli kapatma kararı verilir.

“Bir siyasi partinin 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak, onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince tespit edilmesi halinde karar verilir.Bir siyasi parti, bu nitelikteki fiiller o partinin üyelerince yoğun bir şekilde işlendiği ve bu durum o partinin büyük kongre veya genel başkan veya merkez karar veya yönetim organları veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu veya grup yönetim kurulunca zımnen veya açıkça benimsendiği yahut bu fiiller doğrudan doğruya anılan parti yönetim organlarınca kararlılık içinde işlendiği takdirde, söz konusu fiillerin odağı haline gelmiş sayılır.”

Anayasa’nın 69. maddesinin yukarıya aynen alınan beşinci ve altıncı fıkra hükümleri karşısında siyasi partilerin kapatılması (onuncu fıkrada yazılı hal hariç) iki nedenle olabilecektir. Birincisi, siyasi partinin program ve tüzüğünün 68 inci maddenin dördüncü fıkrasına aykırı olması; ikincisi ise, bir siyasi partinin 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerin odağı haline gelmiş olmasıdır. Belirtilen bu iki neden dışında herhangi bir nedenle siyasi partilerin kapatılması mümkün değildir. Dolayısıyla, Anayasa’nın 69. maddesinin beşinci ve altıncı maddelerinde yazılı olan nedenlerin dışında bir nedenle ya da belirtilen nedenlerin genişletilmesi yoluyla siyasi partilerin kapatılması Anayasa’ya aykırı olacaktır.

Anayasa’nın siyasi partilerin uyacakları ve uymadıkları takdirde 69 uncu maddenin göndermesi ile kapatma nedenleri sayılacak esasları düzenleyen 68 inci maddenin dördüncü fıkrası ise aynen şöyledir:

“Siyasi partilerin tüzük ve programları ile eylemleri, Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve laik cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz; sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz; suç işlenmesini teşvik edemez.”

Bir siyasi partinin tüzük ve programı, yukarıdaki fıkra hükümlerine aykırı olamayacağı gibi; eylemleri de, bu fıkra hükümlerine aykırı olamayacaktır. Aksi takdirde o siyasi partinin kapatılması gündeme gelebilecektir.

  1. İddianame ve Esas Hakkındaki Görüşte yer alan kapatma nedenleri ve uygulanacak Anayasa hükmü:

Yargıtay C. Başsavcılığının iddianamesinde ve esas hakkındaki görüşünde, HADEP’in parti tüzük ve programına yöneltilmiş bir iddia bulunmamaktadır, iddia, “partinin Anayasa’nın 68/IV maddesinde yazılı hükümlere aykırı eylemlerin odağı haline gelmiş olduğu”dur. Bu durumda, davamızda uygulanacak kapatma nedenleri bakımından uygulanacak Anayasa hükümleri 68 inci maddenin dördüncü fıkrası ile 69 ncu maddenin altıncı fıkrasıdır. Anayasa’da yazılı nedenler dışında bir siyasi partinin kapatılmasına karar verilmesi olanağı bulunmadığına göre, davamızda uygulanılması istenilen ve kapatma nedenleri olarak öne sürülen Siyasi Partiler Yasası’nın 78, 79, 80, 81 ve 82 inci maddelerinin Anayasa’nın 68/IV maddesine uygun olup olmadığının tartışılması ve saptanması gerekmektedir. Doğal olarak, yapılacak tartışma ve saptamalarda Anayasa’nın diğer hükümlerinin ve Türkiye’nin tarafı olduğu uluslararası sözleşmelerin de göz önünde bulundurulması bir zorunluluktur.

III. Siyasi Partiler Yasası’nın 78, 79, 80, 81 ve 82 inci maddelerinin Anayasa’ya aykırı olduğu yönündeki görüşlerimiz:

  1. a) Siyasi Partiler Yasasının 78 inci maddesi:

Siyasi Partiler Yasası’nın Anayasa’ya aykırı olduğunu öne sürdüğümüz 78. maddesi aynen şöyledir:

Madde 78 – Siyasi partiler:

  1. a) Türkiye Devletinin Cumhuriyet olan şeklini; Anayasanın başlangıç kısmında ve 2 nci maddesinde belirtilen esaslarını; Anayasanın 3 üncü maddesinde açıklanan Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline, bayrağına, milli marşına ve başkentine dair hükümlerini; egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunun ancak, Anayasanın koyduğu esaslara göre yetkili organları eliyle kullanılabileceği esasını; Türk Milletine ait olan egemenliğin kullanılmasının belli bir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamayacağı veya hiçbir kimse veya organın, kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamayacağı hükmünü; seçimler ve halkoylamalarının serbest, eşit, gizli, genel oy, açık sayım ve döküm esaslarına göre, yargı yönetim ve denetimi altında yapılması esasını değiştirmek;

Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, dil, ırk, renk, din ve mezhep ayrımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni kurmak; Amacını güdemezler veya bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar, başkalarını bu yolda tahrik ve teşvik edemezler.

  1. b) Bölge, ırk, belli kişi, aile, zümre veya cemaat, din, mezhep veya tarikat esaslarına dayanamaz veya adlarını kullanamazlar.
  2. c) Sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini veya zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamazlar ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar.
  3. d) Askerlik, güvenlik veya sivil savunma hizmetlerine hazırlayıcı nitelikte eğitim ve öğretim faaliyetlerinde bulunamazlar.
  4. e) Genel ahlak ve adaba aykırı, amaçlar güdemezler ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar.
  5. f) Anayasanın hiçbir hükmünü, Anayasada yer alan hak ve hürriyetleri yok etmeye yönelik bir faaliyette bulunma hakkını verir şekilde yorumlayamazlar.

Yukarıdaki madde metni, Anayasa’nın 68/IV maddesinden son derece geniş ve farklı hükümler içermektedir. Anayasa’nın 68/IV maddesi, Siyasi partilerin tüzük ve programları ile eylemlerini sadece aşağıdaki nedenlerle sınırlamıştır:

Siyasi Partilerin tüzük ve programları ile eylemleri;

Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve laik cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz;

Sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz;

Suç işlemeyi teşvik edemez.

Yukarıya alınan SPY’nın 78 inci maddesi ise, Anayasa hükmü ile karşılaştırılamayacak ölçüde geniş yasaklar getirmektedir. SPY’nın 78 nci maddesi ile, Anayasa’nın 68/IV maddesi arasındaki aykırılık herhangi bir açıklamayı gerektirmeyecek ölçüde açıktır. Bu madde, başta Başlangıç Kısmı, 2., 3,, 4., 5., ve 67. maddeleri olmak üzere Anayasa’nın birçok hükmünde yazılı hususlara gönderme yapmakta, sınırları ve içeriği belirsiz pek çok kavrama yer vermektedir. Bu maddeye dayanılarak Anayasa’da yer almayan nedenlerle siyasi partilerin kapatılması dava edilebilecektir.

  1. b) Siyasi Partiler Yasası’nın 79. maddesinin (a) ve (b) fıkraları:

Bu madde de aynen şöyledir:

Bağımsızlığın korunması:

Madde 79 – Siyasi partiler:

  1. a) Türkiye Cumhuriyetinin, milletlerarası hukuk alanında bağımsızlık ve eşitlik ilkesine dayanan hukuki ve siyasi varlığını ortadan kaldırmak yahut milletlerarası hukuk gereğince münhasıran Türkiye Cumhuriyetinin yetkili olduğu hususlara diğer devletlerin, milletlerarası kuruluşların ve yabancı gerçek ve tüzelkişilerin karışmasını sağlamak amacını güdemezler ve bu amaçlara yönelik faaliyette bulunamazlar.
  2. b) Yurt dışında teşkilatlanıp faaliyette bulunamazlar.
  3. c) Yabancı devletler, milletlerarası kuruluşlar ve yabancı gerçek ve tüzel kişiler ile yabancı ülkelerdeki dernek, grup ve kurumlardan herhangi bir suretle, doğrudan doğruya veya dolaylı olarak, yardım kabul edemezler; bunlardan emir alamazlar ve bunların Türkiye’nin bağımsızlığı ve ülke bütünlüğü aleyhindeki karar ve faaliyetlerine katılamazlar.

Maddenin (a) fıkrasında yer alan ‘”veya milletlerarası hukuk gereğince münhasıran Türkiye Cumhuriyetinin yetkili olduğu hususlara diğer devletlerin, milletlerarası kuruluşların ve yabancı gerçek ve tüzelkişilerin karışmasını sağlamak amacı güdemezler ve bu amaçlara yönelik faaliyette bulunamazlar” cümlesinin Anayasa’ya aykırı olduğu düşüncesindeyiz. Öncelikle, Anayasa’nın 68/IV maddesinde böyle bir sınırlama ve hüküm bulunmamaktadır. Dolayısıyla Anayasa’da bulunmayan bir yasak getirmekte ve siyasi partiler yönünden kapatma nedeni olabilecektir. Ayrıca, uluslararası ilişkilerin geldiği bu günkü konum göz önünde tutulduğunda, böyle bir yasağın sınırlarını ve içeriğini de tam olarak belirlemek mümkün değildir. Bir örnek vermek gerekirse, bu gün demokratik ülkeler “insan hakları sorunlarını” ülkelerin iç sorunu olarak görmemektedir. Hangi ülkede olursa olsun insan hakları ihlalleri söz konusu olduğunda, o ülkenin iç kamuoyu ve devlet organları yanında, diğer tek tek ülkeleri ya da uluslararası kuruluşları da ilgilendirmektedir. Fakat, SPY’nın 79/a maddesindeki bu cümleye dayanılarak, herhangi bir partinin insan hakları alanındaki faaliyet ve dayanışma ilişkileri kapatma nedeni olarak öne sürülebilecektir.

  1. maddenin (b) fıkrası da, hem Anayasa’nın 68/IV maddesinde olmayan yeni bir sınırlama getirmekte, hem de günümüz uluslararası ilişkiler bakımından da sakıncalar içermektedir. Bilindiği gibi, uluslar arası ilişkiler günümüzde devletler arasında, devletlerin çeşitli organları arasında (parlamentolar, meslek kuruluşları, yargı kuruluşları vs.) arasında olabileceği gibi, siyasi partiler arasında da olabilmektedir. Çeşitli ülkelerin sol partilerinin üye olduğu “Sosyalist Enternasyonal” buna bir örnektir. “Yurt dışında teşkilatlanma ve faaliyette bulunma” kavramları her türlü yoruma açık kavramlardır. Anayasa’nın 69/X maddesi hükmü ile 68 inci maddedeki “Devletin bağımsızlığına aykırı” eylemlerde bulunmama kuralı, amacı yeterince karşılamaktadır. Bu bakımdan, 79. maddenin (b) fıkrası da Anayasa’ya aykırıdır.
  2. c) Siyasi Partiler Yasası’nın 80. maddesi: Siyasi Partiler Yasası’nın 80. maddesi aynen şöyledir:

Devletin tekliği ilkesinin korunması:

Madde 80 – Siyasi partiler, Türkiye Cumhuriyetinin dayandığı Devletin tekliği ilkesini değiştirmek amacını güdemezler ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar.

Anayasa’nın 68/IV maddesi, “Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğü” aleyhine faaliyeti yasaklamıştır. İlk bakışta, SPY’nın 80. maddesinin yukarıdaki hükmü, Anayasa’nın 68/IV maddesinde belirtilen bu ilkenin bir tekrarı gibi görünmektedir. Ancak, her iki düzenlemenin tamamen çakıştığını söylemek mümkün değildir. Anayasa hükmünde, devletin ve milletin bütünlüğünün korunması söz konusu iken, 80. madde hükmü daha çok Devletin “yönetim biçimi” ile ilgilidir. Örneğin, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi ve Merkezi Hükümetin bazı yetkilerinin yerel yönetimlere bırakılması yönündeki bir faaliyetin, “devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğüne” aykırı olduğu söylenemeyeceği halde, 80. maddeye aykırılık olarak değerlendirilebilecektir. Dolayısıyla, bu madde ile Anayasa’da öngörülenden farklı ve siyasi parti faaliyetlerini aşırı sınırlayan bir yasaklama getirilmiş olmaktadır.

Siyasi Partiler Yasasının 81. maddesi:

Siyasi Partiler Yasası’nın 81. maddesi şöyledir:

Azınlıkların yaratılmasının önlenmesi:

Madde 81 – Siyasi partiler:

  1. a) Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde milli veya dini kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler.
  2. b) Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler ve bu yolda faaliyette bulunamazlar.
  3. c) Tüzük ve programlarının yazımı ve yayınlanmasında, kongrelerinde, açık veya kapalı salon toplantılarında, mitinglerinde, propagandalarında Türkçe’den başka dil kullanamazlar; Türkçe’den başka dillerde yazılmış pankartlar, levhalar, plaklar, ses ve görüntü bantları, broşür ve beyannameler kullanamaz ve dağıtamazlar; bu eylem ve işlemlerin başkaları tarafından da yapılmasına kayıtsız kalamazlar. Ancak, tüzük ve programlarının kanunla yasaklanmış diller dışındaki yabancı bir dile çevrilmesi mümkündür.

Yukarıya alınan yasa hükmü, Anayasa’nın çeşitli maddelerinde yer alan “Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğü” kavramından farklı ve çok daha geniş sınırlamaları içermektedir. Siyasi partilerin temel varlık sebebi, ülke sorunlarını saptayıp, çözümler üretmektir. Fakat, SPY’nın 81. maddesi, Türkiye’deki farklılıkların konuşulmasını dahi yasaklamaktadır. Yasa hükmü, ülkemizin sosyolojik gerçeklerine, çağdaş çoğulcu demokrasi ilkelerine, uluslararası yükümlülüklerine ve demokratik standartların yükseltilmesi yönündeki çabalara da açıkça engel oluşturmaktadır. Bu maddede kullanılan kavramlar her yöne çekilebilecek, istenildiği anda kapatma nedeni olarak kullanılabilecek niteliktedir. Anayasa’da siyasi partilerin kapatılması nedenleri arasında “azınlıklar yaratma” gibi bir neden bulunmamaktadır. Madde tüm olarak Anayasa’ya aykırıdır.

Siyasi Partiler Yasası’nın 82. maddesi:

Siyasi Partiler Yasası’nın 82. maddesi şöyledir:

Bölgecilik ve ırkçılık yasağı:

Madde 82 – Siyasi partiler, bölünmez bir bütün olan ülkede, bölgecilik veya ırkçılık amacını güdemezler ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar.

Maddede yer alan “bölgecilik” kavramı her yöne çekilebilecek ve farklı yorumlara uygun bir kavramdır. Bu madde hükmü dolayısıyla, herhangi bir siyasi partinin, ülkenin belirli bir bölgesinin sorunlarını hedef alan söylem ve faaliyetleri kolaylıkla kapatma nedeni olabilecektir. Ayrıca, “bölgecilik” kavramının Anayasa’daki “Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğü” ile de bir ilgisi yoktur. Bölgesel sorunların dile getirilmesinin ya da tartışılması ile “ülke bütünlüğü” arasında bir bağlantı kurmak son derece yanlış ve tehlikelidir. Madde bu yönüyle Anayasa’ya aykırıdır.

SONUÇ VE İSTEM : Yukarıda açıklanan ve Yüksek Mahkemenizin kendiliğinden gözeteceği nedenlerle, Siyasi Partiler Yasası’nın 78 – 79 – 80 – 81 ve 82 nci maddelerinin Anayasa’ya aykırı olduğu yönündeki iddiamızın ciddi bulunarak, incelenmesini ve sonuçta söz konusu yasa maddelerinin İPTALİNE karar verilmesini saygı ile dileriz.

B- YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCISI’NIN GÖRÜŞÜ

Davalı Parti’nin Siyasi Partiler Kanunu’nun kimi kurallarının Anayasa’ya aykırılığı iddiasına karşı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının 8.3.2002 günlü, SP.60.Muh.2002/141 sayılı yazısında;

Anayasamızın 3. maddesinde “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçe’dir.

Bayrağı, şekli kanunda belirtilen, beyaz ayyıldızlı albayraktır.

Milli Marşı İstiklal Marşıdır.

Başkenti Ankara’dır.” Hükmüne yer verilmiştir.

Anayasamızın 4. maddesindeki hükme göre ise 3. madde hükmü değiştirilemez, değiştirilmesi teklif edilemez.

Anayasamızın 3. maddesi dahil, başlangıç maddelerinde yer verilen temel ilkelerin siyasi partilerce ihlalini önlemek amacıyla Anayasamızın 68. maddesinin 4. fıkrasında şu şekilde bir hükme yer verilmiştir:

“Siyasi partilerin tüzük ve programları ile eylemleri, Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve laik cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz; sınıf ve zümre diktatörlüğünün veya herhangi bir diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz; suç işlenmesini teşvik edemez.”

2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun davalı parti genel başkanı tarafından Anayasaya aykırı olduğu iddia edilen 78, 79, 80, 81 ve 82. maddeleri, Anayasamızın değiştirilmesi mümkün olmayan ve değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek olan 3. maddesi ile 68. maddesinin 4. fıkrasında belirlenen ilkelere uygun olarak vaz edilmiş Türkiye Cumhuriyetinin bağımsızlığını ve Devletin tekliğini koruyan, azınlık yaratılmasını önleyen bölgecilik ve ırkçılık yasağı koyan maddelerdir.

Başsavcılığımız, bu maddelerin Anayasaya aykırı olduğuna dair davalı Parti Genel Başkanının iddiasının isabetli olmadığı görüşündedir” denilmektedir.

C- ANAYASA VE YASA KURALLARI

1- İptali İstenilen Yasa Kuralları

2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun iptali istenilen kuralları şunlardır:

1-“Madde 78.- Siyasi Partiler:

  1. a) Türkiye Devletinin Cumhuriyet olan şeklini; Anayasanın başlangıç kısmında ve 2 nci maddesinde belirtilen esaslarını; Anayasanın 3 üncü maddesinde açıklanan Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline, bayrağına, milli marşına ve başkentine dair hükümlerini; egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunun ancak, Anayasanın koyduğu esaslara göre yetkili organları eliyle kullanılabileceği esasını; Türk Milletine ait olan egemenliğin kullanılmasının belli bir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamayacağı veya hiçbir kimse veya organın, kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamayacağı hükmünü; seçimler ve halkoylamalarının serbest, eşit, gizli, genel oy, açık sayım ve döküm esaslarına göre, yargı denetimi altında yapılması esasını değiştirmek;

Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, dil, ırk, renk, din ve mezhep ayrımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni kurmak;

Amacını güdemezler veya bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar, başkalarını bu yolda tahrik ve teşvik edemezler.

  1. b)Bölge, ırk, belli kişi, aile, zümre veya cemaat, din, mezhep veya tarikat esaslarına dayanamaz veya adlarını kullanamazlar.
  2. c) Sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini veya zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamazlar ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar.
  3. d) Askerlik, güvenlik veya sivil savunma hizmetlerine hazırlayıcı nitelikte eğitim ve öğretim faaliyetlerinde bulunamazlar.
  4. e) Genel ahlak ve adaba aykırı amaçlar güdemezler ve bu amaca yönelik faaliyetlerde bulunamazlar.
  5. f) Anayasanın hiçbir hükmünü, Anayasada yer alan hak ve hürriyetleri yok etmeye yönelik bir faaliyette bulunma hakkını verir şekilde yorumlayamazlar.”

2-“Madde 79.- Siyasi Partiler:

  1. a) Türkiye Cumhuriyetinin, milletlerarası hukuk alanında bağımsızlık ve eşitlik ilkesine dayanan hukuki ve siyasi varlığını ortadan kaldırmak yahut milletlerarası hukuk gereğince münhasıran Türkiye Cumhuriyetinin yetkili olduğu hususlara diğer devletlerin, milletlerarası kuruluşların ve yabancı gerçek ve tüzelkişilerin karışmasını sağlamak amacını güdemezler ve bu amaçlara yönelik faaliyette bulunamazlar.
  2. b)(Mülga: 12.8.1999- 4445/25. md.)
  3. c)(Değişik: 12.8.1999- 4445/13. md.)Yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan, Türk uyruğunda olmayan gerçek ve tüzel kişilerden herhangi bir suretle, doğrudan doğruya veya dolaylı olarak yardım kabul edemezler, bunlardan emir alamazlar ve bunların Türkiye’nin bağımsızlığı ve ülke bütünlüğü aleyhindeki karar ve faaliyetlerine katılamazlar.”

3- “Madde 80.- Siyasi Partiler, Türkiye Cumhuriyetinin dayandığı Devletin tekliği ilkesini değiştirmek amacını güdemezler ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar.”

4-“Madde 81.- Siyasi Partiler:

  1. a) Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde milli veya dini kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler.
  2. b) Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler ve bu yolda faaliyette bulunamazlar.
  3. c) Tüzük ve programlarının yazımı ve yayınlanmasında, kongrelerinde açık veya kapalı salon toplantılarında, mitinglerinde, propagandalarında Türkçe’den başka dil kullanamazlar; Türkçe’den başka dillerde yazılmış pankartlar, levhalar, plaklar, ses ve görüntü bantları, broşür ve beyannameler kullanamaz ve dağıtamazlar; bu eylem ve işlemlerin başkaları tarafından da yapılmasına kayıtsız kalamazlar. Ancak, tüzük ve programlarının kanunla yasaklanmış diller dışındaki yabancı bir dile çevrilmesi mümkündür.”

5-“Madde 82.- Siyasi Partiler, herkesin dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşit olduğu prensibine aykırı amaç güdemez ve faaliyette bulunamazlar.”

2- İlgili Yasa Kuralları

İlgili görülen yasa kuralları şunlardır:

1- “Madde 101.-(Değişik:12/8/1999-4445/16 md.) Anayasa Mahkemesince bir siyasî parti hakkında kapatma kararı;

  1. a) Bir siyasî partinin tüzük ve programının Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve laik cumhuriyet ilkelerine aykırı olması, sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlaması, suç işlenmesini teşvik etmesi,
  2. b) Bir siyasî partinin, Anayasanın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrasına aykırı eylemlerin işlendiği odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince tespiti,
  3. c) Bir siyasî partinin, yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan ve Türk uyrukluğunda olmayan gerçek ve tüzel kişilerden maddî yardım alması,

Hallerinde verilir.

(Ek:26/3/2002-4748/4 md.)Anayasa Mahkemesi, yukarıdaki fıkranın (a) ve (b) bentlerinde sayılan hallerde temelli kapatma yerine, dava konusu fiillerin ağırlığına göre ilgili siyasi partinin almakta olduğu son yıllık Devlet yardımı miktarının yarısından az olmamak kaydıyla, bu yardımdan kısmen veya tamamen yoksun bırakılmasına, yardımın tamamı ödenmişse aynı miktarın Hazineye iadesine karar verebilir.”

2- “Madde 103.- Bir siyasi partinin Anayasanın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrası hükmüne aykırı eylemlerinin odak halini oluşturup oluşturmadığı hususu Anayasa Mahkemesince belirlenir.

Bir siyasi parti; bu nitelikteki fiiller o partinin üyelerince yoğun bir şekilde işlendiği ve bu durum o partinin büyük kongre, merkez karar ve yönetim kurulu veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu veya grup yönetim kurulunca zımnen veya açıkça benimsendiği yahut bu fiiller doğrudan doğruya anılan parti organlarınca kararlılık içinde işlendiği takdirde, söz konusu fiillerin odağı haline gelmiş sayılır.”

3- Dayanılan Anayasa Kuralları

Dava dilekçesinde dayanılan Anayasa kuralları şunlardır :

1- “Madde 68. – (Değişik: 23/7/1995-4121/6 md.) Vatandaşlar, siyasi parti kurma ve usulüne göre partilere girme ve partilerden ayrılma hakkına sahiptir. Parti üyesi olabilmek için onsekiz yaşını doldurmuş olmak gerekir.

Siyasi partiler, demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır.

Siyasi partiler önceden izin almadan kurulurlar ve Anayasa ve kanun hükümleri içerisinde faaliyetlerini sürdürürler.

Siyasi partilerin tüzük ve programları ile eylemleri, Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve laik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz; sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz; suç işlenmesini teşvik edemez.

Hakimler ve savcılar, Sayıştay dahil yüksek yargı organları mensupları, kamu kurum ve kuruluşlarının memur statüsündeki görevlileri, yaptıkları hizmet bakımından işçi niteliği taşımayan diğer kamu görevlileri, Silahlı Kuvvetler mensupları ile yükseköğretim öncesi öğrencileri siyasi partilere üye olamazlar.

Yüksek öğretim elemanlarının siyasi partilere üye olmaları ancak kanunla düzenlenebilir. Kanun bu elemanlarının, siyasi partilerin merkez organları dışında kalan parti görevi almalarına cevaz veremez ve parti üyesi yüksek öğretim elemanlarının yüksek öğretim kurumlarında uyacakları esasları belirler.

Yüksek öğretim öğrencilerinin siyasi partilere üye olabilmelerine ilişkin esaslar kanunla düzenlenir.

Siyasi partilere, Devlet, yeterli düzeyde ve hakça mali yardım yapar. Partilere yapılacak yardımın, alacakları üye aidatının ve bağışların tabi olduğu esaslar kanunla düzenlenir.

2-“Madde 69. – (Değişik: 23/7/1995-4121/7 md.) Siyasi partilerin faaliyetleri, parti içi düzenlemeleri ve çalışmaları demokrasi ilkelerine uygun olur. Bu ilkelerin uygulanması kanunla düzenlenir.

Siyasi partiler, ticari faaliyetlere girişemezler.

Siyasi partilerin gelir ve giderlerinin amaçlarına uygun olması gereklidir. Bu kuralın uygulanması kanunla düzenlenir. Anayasa Mahkemesince siyasi partilerin mal edinimleri ile gelir ve giderlerinin kanuna uygunluğunun tespiti, bu hususun denetim yöntemleri ve aykırılık halinde uygulanacak yaptırımlar kanunda gösterilir. Anayasa Mahkemesi, bu denetim görevini yerine getirirken Sayıştaydan yardım sağlar. Anayasa Mahkemesinin bu denetim sonunda vereceği kararlar kesindir.

Siyasi partilerin kapatılması, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının açacağı dava üzerine Anayasa Mahkemesince kesin olarak karara bağlanır.

Bir siyasi partinin tüzüğü ve programının 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı bulunması halinde temelli kapatma kararı verilir.

Bir siyasi partinin 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak, onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince tespit edilmesi halinde karar verilir. (Ek cümle: 3.10.2001-4709/25. md.) Bir siyasi parti, bu nitelikteki fiiller o partinin üyelerince yoğun bir şekilde işlendiği ve bu durum o partinin büyük kongre veya genel başkan veya merkez karar veya yönetim organları veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu veya grup yönetim kurulunca zımnen veya açıkça benimsendiği yahut bu fiiller doğrudan doğruya anılan parti organlarınca kararlılık içinde işlendiği takdirde, söz konusu fiillerin odağı haline gelmiş sayılır.

(Değişik: 3.10.2001-4709/25. md.)Anayasa Mahkemesi, yukarıdaki fıkralara göre temelli kapatma yerine dava konusu fiillerin ağırlığına göre ilgili siyasi partinin Devlet yardımından kısmen ya da tamamen yoksun bırakılmasına karar verebilir.

Temelli kapatılan bir parti bir başka ad altında kurulamaz. Bir siyasi partinin temelli kapatılmasına beyan veya faaliyetleriyle sebep olan kurucuları dahil üyeleri, Anayasa Mahkemesinin temelli kapatmaya ilişkin kesin kararının Resmi Gazetede gerekçeli olarak yayımlanmasından başlayarak beş yıl süreyle bir başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve deneticisi olamazlar.

Yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan ve Türk uyrukluğunda olmayan gerçek ve tüzel kişilerden maddi yardım alan siyasi partiler temelli olarak kapatılır.

(Değişik:3.10.2001-4709/25.md.)Siyasi partilerin kuruluş ve çalışmaları, denetlenmeleri, kapatılmaları ya da Devlet yardımından kısmen veya tamamen yoksun bırakılmaları ile siyasi partilerin ve adayların seçim harcamaları ve usulleri yukarıdaki esaslar çerçevesinde kanunla düzenlenir.”

D- ANAYASA’YA AYKIRILIK SORUNUNUN İNCELENMESİ

1- 2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 25. Maddesi Yönünden

Davalı Parti, Siyasi Partiler Kanunu’nun 78., 79., 80., 81. ve 82. maddelerinin Anayasa’ya aykırılığını ileri sürmüştür.

10.11.1983 günlü, 2949 Sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 25. maddesinde, “12 Eylül 1980 tarihinden, ilk genel seçimler sonucu toplanacak Türkiye Büyük Millet Meclisinin Başkanlık Divanı oluşturuluncaya kadar geçecek süre içinde, yasama ve yürütme yetkilerini Türk milleti adına kullanan, 2356 sayılı Kanunla kurulu Milli Güvenlik Konseyinin yönetim dönemi içinde çıkarılan kanunlar, kanun hükmünde kararnameler ile 2324 sayılı Anayasa Düzeni Hakkında Kanun uyarınca alınan karar ve tasarrufların Anayasaya aykırılığı iddia edilemez” denilmiştir.

Bu maddenin dayanağını oluşturan Anayasa’nın Geçici 15. maddesinin son fıkrası ise 3.10.2001 günlü, 4709 sayılı Yasa’nın 34. maddesiyle yürürlükten kaldırılmıştır.

Bu nedenle, bakılmakta olan davada uygulanacak kural olan 10.11.1983 günlü, 2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 25. maddesi Anayasa’ya aykırı görüldüğünden, Anayasa’nın 152. ve 2949 sayılı Yasa’nın 28. maddeleri uyarınca, bu maddeye ilişkin esas hakkında bir karar verilmek üzere davanın geri bırakılmasına, 9.7.2002 gününde karar verilmiş, Anayasa Mahkemesi’nin aynı günlü, Esas: 2002/121, Karar: 2002/62 sayılı kararıyla iptal edilerek 31.8.2002 günlü, 24862 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanmıştır.

2- Siyasi Partiler Kanunu’nun 78., 79., 80., 81. ve 82. Maddeleri Yönünden

Davalı Parti Genel Başkanı Murat Bozlak’ın 1.3.2002 günlü sözlü savunmasında ve Parti vekillerinin aynı tarihli dilekçelerinde, partilerin kapatılmasının 3 Ekim 2001 günlü, 4709 sayılı Yasa’yla Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerinde sayılan hallerle sınırlandırıldığı, bu nedenlede Siyasi Partiler Yasası’nın 78., 79., 80., 81. ve 82. maddelerinin Anayasa’ya açıkça aykırılık oluşturduğu ileri sürülmüştür.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın 8.3.2002 günlü yazısında özetle, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun davalı Parti tarafından Anayasa’ya aykırı olduğu iddia edilen 78, 79, 80, 81 ve 82. maddelerinin, Anayasa’nın değiştirilmesi mümkün olmadığı gibi, değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek olan 3. maddesi ve 68. maddesinin dördüncü fıkrasında belirlenen ilkelere uyumlu olarak düzenlendiği, Türkiye Cumhuriyetinin bağımsızlığını ve Devletin tekliğini koruyan, azınlık yaratılmasını önleyen, bölgecilik ve ırkçılık yasağı koyan adı geçen maddelerin Anayasa’ya aykırılık oluşturmayacağı belirtilmiştir.

2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 101. maddesinin birinci fıkrasının (b) bendinde, bir siyasi partinin, Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrasına aykırı eylemlerin işlendiği odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesi’nce tesbiti halinde kapatılmasına karar verileceği hükme bağlanmaktadır.

Anayasa’nın 152. ve 2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 28. maddesine göre, mahkemeler, bakmakta oldukları davalarda uygulayacakları kanun ya da kanun hükmünde kararname kurallarını Anayasa’ya aykırı görürler veya taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık savının ciddî olduğu kanısına varırlarsa o hükmün iptali için Anayasa Mahkemesi’ne başvurmaya yetkilidirler. Ancak, bu kurallar uyarınca bir mahkemenin Anayasa Mahkemesi’ne başvurabilmesi için elinde yöntemince açılmış ve Mahkeme’nin görevine giren bir davanın bulunması ve iptali istenen kuralların da o davada uygulanacak olması gerekmektedir.

Uygulanan yasa kurallarından, davanın değişik aşamalarında ortaya çıkan sorunların çözümünde veya davayı sonuçlandırmada olumlu ya da olumsuz yönde etki yapacak nitelikte bulunan, uyuşmazlığı çözmeye, davayı sona erdirmeye, kararın dayanağını oluşturmaya yahut tarafların istek ve savunmaları çerçevesinde karara varmakta ön planda tutulması zorunlu yasa hükümleri anlaşılmalıdır.

Siyasi Partiler Kanunu’nun 101. maddesinde “Anayasa Mahkemesince bir siyasî parti hakkında kapatma kararı;

  1. a) Bir siyasî partinin tüzük ve programının Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve laik cumhuriyet ilkelerine ayrı olması, sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlaması, suç işlenmesini teşvik etmesi,
  2. b) Bir siyasî partinin, Anayasanın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrasına aykırı eylemlerin işlendiği odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince tespiti,
  3. c) Bir siyasî partinin, yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan ve Türk uyrukluğunda olmayan gerçek ve tüzel kişilerden maddî yardım alması,

Hallerinde verilir.

(Ek:26/3/2002-4748/4 md.)Anayasa Mahkemesi, yukarıdaki fıkranın (a) ve (b) bentlerinde sayılan hallerde temelli kapatma yerine, dava konusu fiillerin ağırlığına göre ilgili siyasi partinin almakta olduğu son yıllık Devlet yardımı miktarının yarısından az olmamak kaydıyla, bu yardımdan kısmen veya tamamen yoksun bırakılmasına, yardımın tamamı ödenmişse aynı miktarın Hazineye iadesine karar verebilir.”;

  1. maddesinde de“Bir siyasî partinin bu Kanunun 101 inci maddesi dışında kalan emredici hükümleriyle diğer kanunların siyasi partilerle ilgili emredici hükümlerine aykırılık halinde bulunması sebebiyle o parti aleyhine Anayasa Mahkemesine, Cumhuriyet Başsavcılığınca re’sen yazı ile başvurulur.

Anayasa Mahkemesi, söz konusu hükümlere aykırılık görürse bu aykırılığın giderilmesi için ilgili siyasi parti hakkında ihtar kararı verir. Bu karar, o siyasi parti genel başkanlığına yazılı olarak bildirilir. Bu yazının tebliği tarihinden itibaren altı ay içinde aykırılık giderilmediği takdirde, Cumhuriyet Başsavcısı Anayasa Mahkemesine bu siyasi partinin kapatılması için resen dava açar.”

denilmektedir.

Kapatılma davası Parti’nin, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı eylemlerin odağı haline geldiği ileri sürülerek açılmıştır.

Bu durumda olayda Siyasi Partiler Kanunu’nun eyleme uyan 101. maddesinin (b) fıkrasının uygulanması gerekir.

Oysa Yasa’nın 78., 79., 80., 81. ve 82. maddelerinin uygulanabilmesi davanın Yasa’nın 104. maddesine göre açılmasına bağlıdır.

Bu nedenle, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun Anayasa’ya aykırılığı ileri sürülen 78., 79., 80., 81. ve 82. maddeleri bakılmakta olan davada uygulanacak kurallar niteliğinde bulunmadıklarından Anayasa’ya aykırılık iddiasının reddine karar verilmiştir.

Haşim KILIÇ ile Yalçın ACARGÜN bu görüşe katılmamışlardır.

X- İNCELEME

A- ÖN SORUNLAR YÖNÜNDEN

1- Davanın Yasa’ya Aykırı Olarak Açılıp Açılmadığı

Davalı Parti, yakın bir tarihte genel seçimlerin yapılması sözkonusu olduğundan, bu dönemde kapatma davası açılmasının usul ve yasaya aykırı olduğunu, 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 100. maddesinin son fıkrasında “…maddenin birinci fıkrasının Bakanlar Kurulu kararı üzerine Adalet Bakanı’nın istemiyle veya bir siyasi partinin istemi üzerine siyasi partiler hakkında kapatma davası açılmasına ilişkin (b) ve (c) bentlerinde yer alan hükümler milletvekili genel seçimiyle, bu seçimin yenilenmesine veya milletvekili ara seçimlerine dair verilen kararın Resmi Gazete’de yayımlandığı tarihten başlayarak oy verme gününün ertesi gününe kadar geçecek süre içinde uygulanmaz…” denildiğini, anılan kuralın Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı tarafından re’sen açılacak kapatma davalarında da uygulanması gerektiğini, TBMM’nin milletvekili genel seçimlerinin ve mahalli idareler genel seçimlerinin 18 Nisan 1999 günü yapılmasına ilişkin kararının 2.8.1998 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlandığını, bu nedenle kapatma davası açılmasının Siyasi Partiler Yasası ile demokratik ilkeler ve hukukun genel ilkelerine aykırılık oluşturduğunu ileri sürmüştür.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı 4.2.1999 günlü, SP.60 Muh. 1999/83 sayılı yazısında, şartların oluştuğu hallerde bir siyasi partinin kapatılması için dava açma hakkının yorum yaparak sınırlandırılmasının mümkün olmadığını belirtmiştir.

2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 100. maddesinin birinci fıkrasında, Anayasa’da yazılı nedenlerle siyasi partiler hakkında Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı tarafından kapatma davasının re sen veya Bakanlar Kurulu kararı üzerine Adalet Bakanının istemiyle ya da bir siyasi partinin istemi üzerine açılabileceği; son fıkrasında Bakanlar Kurulu kararı üzerine Adalet Bakanının istemiyle veya bir siyasi partinin istemi üzerine kapatma davalarının milletvekili genel seçimiyle, bu seçimin yenilenmesine veya milletvekili ara seçimlerine dair verilen kararın Resmî Gazete’de yayımlandığı tarihten başlayarak oy verme gününün ertesi gününe kadar geçecek süre içinde açılamayacağı belirtilmiş olup, bakılmakta olan davada Anayasa Mahkemesi’ne Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı tarafından re’sen açılmış olduğundan, söz konusu kural bu tür kapatma davalarında uygulanamaz.

Açıklanan nedenlerle, 16.2.1999 gününde Anayasa Mahkemesi’nce, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 100. maddesinde, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın doğrudan (re sen) siyasi parti kapatma davası açmasının bir süreye bağlı tutulmaması nedeniyle oybirliğiyle istemin reddine karar verilmiştir.

2- Davalı Parti’nin Yapılacak Genel Seçimlere Katılmasının Önlenmesi İstemi

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı 25.2.1999 ve 9.4.1999 günlü yazılarında özetle, Anayasa’nın 68. ve 69. maddeleriyle 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 98 ila 108. maddelerinde yer alan kurallar gereğince, Anayasa Mahkemesi’nin bir siyasi partinin seçime katılmasını önlemeye yönelik tedbir niteliğinde karar verebileceğini, delillerin davalı Parti’nin kapatılmasını gerektirdiğini, kapatma kararının gecikmesi halinde partinin seçimlere katılmasının sakıncalı durumlar ortaya çıkarması olasılığı bulunduğunu ileri sürmüştür.

Davalı Parti konuya ilişkin savunmasında özetle, istemin “yürürlüğün durdurulması” veya “ihtiyati tedbir” niteliği taşımadığı gibi koşullarının da bulunmadığını, kapatma kararı verilemeyeceğini belirtmiştir.

Yürürlüğün durdurulması kurumunun, Anayasa’ya aykırılık denetimi ile ilgili olması nedeniyle siyasi partiler hakkında açılan kapatma davalarında uygulanması olanağı yoktur.

Davalı parti hakkında açılan kapatma davası sırasında bu aşamada toplanabilen delillerin Parti’nin seçimlere girmesinin önlenmesi yolunda tedbir kararı verilebilmesi için yeterli görülmemesi nedeniyle Anayasa, 2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu ile 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu kuralları uyarınca istem yerinde görülmeyerek reddine karar vermiştir.

Haşim KILIÇ bu sonuca farklı gerekçe ile katılmıştır.

B- ESAS YÖNÜNDEN

– PKK Terör Örgütünün Faaliyet ve Amaçlarıyla İlgili Genel Açıklama

Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 22.11.1999 günlü, E:1999/1296 ve K:1999/3623 sayılı kararının PKK terör örgütünün kuruluş, amaç ve faaliyetlerine ilişkin bölümü şöyledir: “…Bu örgüt başlangıçta üç yıl süre ile Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesinde “Kürdistan Devrimcileri”, “UKO’cular”, “APO’cular” adı altında kadrolaşmış, 1977 yılından sonra sık sık silahlı eylemlere girişmiş, örgütün programı bizzat sanık Abdullah Öcalan tarafından kaleme alınarak, 21.11.1978 tarihinde Diyarbakır ili Lice ilçesi Ziyaret (Fis) köyünde yapılan 1.Kongrede kabul edilip yedi kişilik parti yürütme kurulu tarafından kuruluş bildirgesi hazırlanmış, 1978 yılından itibaren de merkezi örgütlenmeye yönelerek 1979 yılında Kürdistan İşçi Partisi adını almış ve genel sekreterliğine sanık getirilmiş, 15 Ağustos 1984 tarihinde ise H.R.K. (Hezen Rizgariye Kürdistan – Kürdistan Kurtuluş Birliği) adı altında yeniden eylemlere başlamış ve 21 Mart 1985 tarihinde E.R.N.K. (Kürdistan Ulusal Kurtuluş Cephesi)’ni oluşturmuş, yurtiçi ve yurtdışında legal ve illegal alanda gazete ve dergi çıkartılmak suretiyle yayın faaliyeti yürütülmüş, ayrıca MED TV. adı ile bir televizyon kanalı yayına sokularak örgütün propagandasının yapılması amaçlanmıştır. Örgütün mali kaynaklarını; vergilendirme, bağış, aidat adı altında toplanan paralarla, cezalandırma, gasp, soygun, silah ve uyuşturucu kaçakçılığından elde edilen gelirler teşkil etmiş, amacının ise; Türkiye Cumhuriyeti Devletinin hakimiyeti altındaki topraklardan bir kısmını silahlı mücadele vererek devlet idaresinden ayırmak suretiyle, Kürdistan Devleti kurmak olup, ilk dönemde propaganda yoluyla halkı bilinçlendirmek, silahlı eylemlerle ordu teşkilatına, ekonomik hedeflere sabotajlar düzenlemek suretiyle devlet otoritesini zaafa uğratmak stratejisinin planlandığı belirlenmiş, bugüne kadar örgütün faaliyetlerine ilişkin bütün sorunların ve geleceğe yönelik planlama ile kapsamlı yapısal değişikliklerin ele alındığı geniş katılımlı çok sayıda kongre ve konferanslar gerçekleştirilmiştir.

Başlangıçta Marksist-Leninist ideolojiyi benimsediğini açıkça dile getiren örgüt, dünya siyasi konjonktüründeki gelişmelere paralel olarak görüntüsünde de değişiklik yapma kararı almış, bu çerçevede 5. Kongrede öncelikle örgüt amblemindeki ”orak-çekiç”in çıkarılmasını kararlaştırmış; Parti, Ordu, Cephe bölümlenmesini benimseyip, parti olarak P.K.K. (Partiye Karkerani Kürdistan – Kürdistan İşçi Partisi), Cephe olarak E.R.N.K. (Kürdistan Kurtuluş Cephesi) ve Ordu olarak da A.R.G.K (Kürdistan Halk Kurtuluş Ordusu) şeklinde teşkilatlanıp, cephe ve ordunun, partinin çizdiği çerçevede hareket edeceği ilkesini benimsemiştir

1970 yılında bölücü DDKO (Devrimci Doğu Kültür Ocakları) ve THKP/C (Dev-Genç) gibi örgütlerden etkilenen Abdullah Öcalan liderliğindeki bir grup üniversite öğrencisi, Kürt milliyetçiliği ile Marksist-Leninist fikirlerin sentezi temelinde bir görüş yaratmaya çalışmış ve doğulu öğrencilerden oluşan sempatizanlarını bu yönde eğitmiştir.

Kürtlerin ayrı bir ulus olduğunu, sömürge halinde yaşadıkları için bağımsız bir örgütlenmeye haklarının olduğunu savunan Abdullah Öcalan ve arkadaşları, bu doğrultuda sürdürdükleri faaliyet alanın 1976 yılında Ankara-Dikmen toplantısından sonra Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesine taşımışlardır.

1977 yılı sonrasında Kürdistan Devriminin yolu isimli broşür ile mücadelenin taktik ve stratejisini ortaya koyan grup, fiilen silahlı eylemlere başlamıştır.

27 Kasım 1978 tarihinde Diyarbakır Lice ilçesindeki ziyaret (Fis) köyünde gerçekleştirilen 1. Kongre ile grup ismini Partiya Karkerani Kürdistan (PKK) olarak benimsemiş ve 30 Temmuz 1979 tarihinde dönemin Adalet Partisi Şanlıurfa Milletvekili M. Celal Bucak’a yapılan saldırı ile örgüt kuruluşunu ilan etmiştir.

12 Eylül 1980 hareketinin takip eden günlerde, Suriye üzerinden Lübnan’daki Filistin kamplarına ulaşan PKK grubu, Suriye ve Lübnan’da askeri ve siyasi eğitim çalışması ve propaganda ile örgütlenme faaliyetlerini sürdürmüş, Avrupa’da çeşitli sosyal-kültürel amaçlı dernekler oluşturarak ismini duyurmaya başlamıştır. Aynı tarihlerde Türkiye’den kaçarak Suriye’nin Şam şehrine yerleşen Abdullah Öcalan PKK örgütünü buradan yönlendirmeye başlamıştır.

Bu dönemde PKK, Irak Kürdistan Demokrat Partisi ile ilişkiye geçmiş, bunun akabinde Suriye’de bulunan PKK mensuplarından bir kısmını Irak Kürdistan Demokrat Partisinin kontrolündeki Kuzey Irak’ta üslendirilmesi için varılmış ve sonra birçok PKK elemanını gruplar halinde bölgeye aktarılmıştır.

1984’te Şam’da gerçekleştirilen II. Kongre’den sonra kamplardaki mensuplarını gerilla savaşına hazırlayan örgüt stratejik savunma safhasından, stratejik denge safhasına geçmek için özellikle Güneydoğu Anadolu’nun Hakkari, Mardin ve Siirt illerini kapsayan alan içerisindeki askeri hedeflere karşı Kürdistan Silahlı Kuvvetleri (Hazen Rıgariya Kürdistan- HRK) adı altında cephe-ordu örgütlenmesinin ordu ayağının ön biçimini oluşturmuş ve 15 Ağustos 1984’te Eruh-Şemdinli ilçelerine yönelik saldırılar ile terör eylemlerine fiilen başlamıştır.

Pusu taciz atışı gibi silahlı eylemleri ile Güneydoğu bölgesinde etkili olmaya başlayan örgüt, bu avantajını çoğaltmak için 21 Mart 1985’te Nevroz Bayramını vesile ederek Cephe birimi olan ERNK (Kürdistan Ulusal Kurtuluş Cephesi)’yi ilan etmiştir.

1986 ila 1990 yılları silahlı eylemlerin tırmandırıldığı, kitle katliamlarının yaygınlaştığı yıllar olmuştur. Örgüt 26-30 Ekim 1986 tarihinde Lübnan Bekaa Vadisinde 3. Kongresini yapmış ve bu kongre sonucu HRK (Kürdistan Kurtuluş Birliği) adlı askeri kanadının ismini ARGK (Kürdistan Halk Kurtuluş Ordusu) olarak değiştirmiştir. Örgüt 3. Kongrede aldığı kararlar doğrultusunda eylemler sırasında kendilerine büyük zorluklar çıkaran köy koruculuğu sistemine karşı topyekün saldırıya geçmiş, birçok köy ve mezra basılarak genç kız ve erkekler topluca dağa kaçırılmış, birçok vatandaşımız öldürülmüştür.

Örgüt 26 ila 31 Aralık 1990 tarihleri arasında gerçekleştirilen IV. Kongrede, 2000 yılına kadar bölgede bağımsız bir Kürdistan Devleti Kurmak için genel ayaklanmaların başlatılması kararını almıştır. Bu karar doğrultusunda Cizre-Nusaybin ve Silopi’de kitle olayları patlak vermiştir.

Ağustos 1990 tarihinde meydana gelen Körfez Savaşı sonrasında Kuzey Irak’ta meydana gelen otorite boşluğundan yararlanarak, bu bölgede yerleşime ağırlık vererek eylemlerini yoğunlaştıran örgüt, 1992 yılında Kuzey Irak bölgesinde Kürdistan Ulusal Meclisini Toplama ve kurtarılmış bölgelerde “Savaş Hükümeti” ilan etme gibi ütopik hedeflere yönelmiş, ancak başarılı olamamıştır. Türk Silahlı Kuvvetlerinin aynı yıl bölgeye düzenlediği askeri hareket sonucu ağır kayıplar veren örgüt, yeni arayışlara yönelmiş, Kuzey Irak Kürt Liderlerinden Celal Talabani ile işbirliği yaparak, yeniden toparlanmak amacıyla tek yanlı ateşkes ilan etmiştir. Bu kararın örgütte dağılma ve çözülmeye yol açacağını fark ederek 24 Mayıs 1993 tarihinde Bingöl-Elazığ karayolu üzerinde gerçekleştirdiği yol kesme eylemi ile yeniden silahlı eylemlerine başlamış, özellikle Güneydoğu yöresine basın kuruluşlarının girmesine engel olma, okul yakma ve öğretmenleri öldürme eylemleri ile bölgede devleti işlemez hale getirmeyi amaçlamıştır.

Bu dönemde örgütün kitle desteğini arttırmak ve daha fazla kimseyi kullanmak amacıyla legal alanda kurulan Halkın Emek Partisi’nin kuruluşunu desteklediği, her düzeydeki birimlerinde yandaşlarının görev almasını sağladığı, ayrıca özgür halk, Yeni Ülke, Dilan ve Özgür Gündem gibi yayınlarla propagandasını yaptığı görülmüştür. 1990 genel seçimlerinde örgütün desteği ile Halkın Emek Partisi’nden parlamentoya giren Leyla Zana, Hatip Dicle, Orhan Doğan, Sedat Yurttaş, Zübeyir Aydar, Ahmet Türk, Sırrı Sakık gibi milletvekilleri gerek parlamentodaki faaliyetleri ve gerekse parlamento dışındaki faaliyetleri ile örgütün görüş ve düşüncelerini yansıtan tavır ve davranışlar içine girmeleri sonucu milletvekilliği dokunulmazlıkları kaldırılarak yargılanmış ve PKK örgütü adına faaliyetleri ispatlandığı gerekçesi ile mahkum olmuşlardır.

Örgütün 1994 yılı içinde eylemlerini metropol kentlere ve turistik yörelere kaydırdığı, Yunanistan’ın desteği ile Türkiye’nin turizm gelirlerinde düşüşü hedeflediği görülmüş, ancak alınan tedbirler sonucu bir kaç münferit olay dışında başarılı olmadığı anlaşılmıştır.

Ülke içinde gerçekleştirilen etkili operasyonlar ve 1995 yılında gerçekleştirilen “çelik hareketi” sonucu örgütün eylemlerinde hızlı bir düşüş kaydedilmiştir.

PKK örgütünün amacı; Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgemizdeki toprakları Türkiye’den ayırarak Marksist-Leninist ideolojiye dayalı bağımsız bir Kürdistan devleti kurmak olduğundan, bunun gerçekleşmesi için uzun süreli bir halk savaşı stratejisi ile silahlı propagandayı benimsemiştir. Öncelikle halkı örgütleyerek silahlanmayı ve uzun sürecek bir gerilla savaşıyla nihai gayesine erişmeyi amaçlamaktadır.

PKK terör örgütünün gerçekleştirdiği başlıca eylemlerden örnekler şöyedir:

-1991-1996 yılları arasında Adana’da 114 eylem yaparak 100 kişi öldürülmüş, 98 kişi ağır şekilde yaralanmış,

– 1992-1996 tarihleri arasında Konya’da 3 kişi öldürülmüş,

– Hatay bölgesinde 17.02.1995 ile 18.05.1998 tarihleri arasında 46 kişi öldürülmüş, 42 kişi yaralanmış,

– 16.08.1992 tarihi ile 20.05.1998 tarihleri arasında Osmaniye de 15 kişi öldürülmüş, 18 kişi ağır yaralanmış,

– 14.10.1992 tarihinde Kilis’de bir er öldürülmüş,

– Aksaray’da bir kişi ağır yaralanmış olup, bu eylemlerin detayları Adana Devlet Güvenlik Mahkemesine açılan davanın 22.12.1998 tarih ve 1998/492 sayılı iddianamesinde açıkça belirtilmiştir.

-05.08.1985 günü Van ili Çatak ilçesi Kanalga köyü Taşbucak mezrasına düzenlenen silahlı saldırı sonucu 10 kişinin öldürülmesi,

– 22.02.1981 günü Şırnak ili Uludere ilçesi Taşdelen köyüne silahlı saldırı sonucu 13 kişinin öldürülmesi,

– 19.08.1987 günü Diyarbakır ili Eruh ilçesi Bağgöze bucağı Kılıçkaya köyü Milan mezrasına silahlı saldırı sonucu 25 kişinin öldürülmesi,

– 10.10.1987 günü Şırnak ili Meşeiçi köyü Çobandere mezrasına silahlı saldırı sonucu 11 kişinin öldürülüp, 9 kişinin yaralanması,

– 29.03.1988 günü Şırnak ili Eruh ilçesi Yağızkonak köyüne silahlı saldırı sonucu 9 kişinin öldürülmesi,

– 07.05.1983 günü Şırnak ili Dereler köyü Taraklı mezrasına silahlı saldırı sonucu 9 kişinin öldürülmesi,

– 24.11.1989 günü Yüksekova ilçesi İkiyaka köyüne silahlı saldırı sonucu 26 kişinin öldürülüp, 300 adet koyunun gasbedilmesi,

– 28.04.1991 günü Solhan ilçesi Memurlar lokaline düzenlenen silahlı saldırı sonucu ilçe Kaymakamı, Cumhuriyet Savcısı ile Orman Bölge Şefinin öldürülmesi,

– 21.06.1992 günü Solhan ilçesi Elmasırtı köyüne silahlı saldırı sonucu 5 kişinin öldürülüp, köydeki evlerin yakılması,

– 22.06.1992 günü Gercüş ilçesi Seki köyüne silahlı saldırı sonucu 9 kişinin öldürülmesi,

– 25.06.1992 günü Silvan ilçesi Yolaç köyüne silahlı saldırı sonucu 10 kişinin öldürülüp, 3 kişinin yaralanması,

– 01.10.1992 günü Bitlis ili Cevizdalı köyüne silahlı saldırı sonucu 28 kişinin öldürülüp, 11 kişinin yaralanması,

– 23.10.1992 günü Tunceli Mazgirt ilçesi Dedebağı köyüne silahlı saldırı sonucu 11 kişinin öldürülüp, 4 kişinin yaralanması,

– 23.01.1993 günü Diyarbakır ili Bağlar semtine silahlı saldırı sonucu 7 kişinin öldürülmesi,

– 14.06.1993 günü Şirvan ilçesi Gözlüce köyüne silahlı saldırı sonucu 7 kişinin öldürülmesi,

– 05.07.1993 günü Erzincan ili Kemaliye ilçesi Başbağlar köyüne silahlı saldırı sonucu 31 kişinin öldürülüp, 3 kişinin yaralanması,

– 18.07.1993 günü Van ili Bahçesaray ilçesinde yaylaya düzenlenen silahlı saldırı sonucu 24 kişinin öldürülmesi,

– 15.08.1993 günü Çemişgezek ilçesi Güneybaşı köyüne silahlı saldırı sonucu 6 kişinin öldürülmesi, bir otomobilin yakılması,

– 28.08.1993 günü Kovancılar ilçesi Yoncalıbayır köyüne silahlı saldırı sonucu 9 kişinin öldürülmesi,

– 03.09.1993 günü Muş ili Korkut ilçesi Kümbet köyündeki Tarım Açık Cezaevinin basılması, cezaevinin ateşe verilip, giyecek ve yiyeceklerin gaspı, bir hükümlünün kaçırılması,

– 17.09.1993 günü Diyarbakır ili Eğil ilçe merkezine silahlı baskın sonucu ilçe mal müdürü, tapu müdürü, belediye memuru, nüfus memuru ve gece bekçisinin öldürülüp PTT binasının yakılması,

– 25.10.1993 günü Erzurum ili Çat ilçesi Yavi kasabasına silahlı saldırı sonucu 32 kişinin öldürülüp, 10 kişinin yaralanması,

– 12.12.1993 günü Adıyaman ili Ağaçkonak köyüne silahlı saldırı sonucu 10 kişinin öldürülüp, 1 kişinin yaralanması,

– 13.08.1994 günü Elazığ ili Alacakaya ilçesi Halkalı köyüne silahlı saldırı sonucu 10 kişinin öldürülüp, 1 kişinin yaralanması,

– 25.12.1991 günü İstanbul ili Bakırköy ilçesi Çetinkaya giyim mağazasına molotof kokteyli atılması sonucu 12 kişinin öldürülüp, 12 kişinin yaralanması,

– 12.02.1994 günü İstanbul ili Tuzla Tren istasyonuna bomba konulması sonucu 5 yedek subay okulu öğrencisinin öldürülüp, 16 askeri öğrenci ve 11 erin yaralanması,

– 09.05.1990 günü Muş-Bingöl seferini yapan 3005 sefer sayılı trenin Yörecik köyü yakınlarında durdurulup, 3 görevlisinin öldürülmesi,

– 10.06.1992 günü Bitlis ili Kokarsu köyü Çubuk-Sütlüce mezra yolunun kesilerek minibüsteki 13 kişinin öldürülmesi,

– 09.10.1992 günü Şirvan ilçesi Kayahisar köyü yolunun kesilip 4 kişinin öldürülmesi, 5 kişinin yaralanması,

– 20.10.1992 günü Solhan ilçesi Hazerşah köyü yolunun kesilip otobüsteki 19 kişinin öldürülerek otobüsün yakılması,

– 25.10.1992 günü Muş-Elazığ seferini yapan 2561 sefer sayılı trene bombalı, roketatarlı silahlı saldırı düzenlenmesi sonucu bazı vagonların Murat nehrine uçması ile 2 makinistin ölümü ve 45 kişinin yaralanması,

– 10.08.1993 günü Genç ilçesi Ardıçdibi-Çaytepe arasında yolcu taşıyan minibüsteki 9 kişinin öldürülmesi,

– 04.08.1993 günü Bingöl ili Solhan ilçesi Bağönü köyü yakınlarında 12 minibüsün durdurularak 16 kişinin öldürülüp, 14 kişinin yaralanması,

– 18.09.1993 günü Bitlis-Muş Karayolunda 5-6 aracın durdurularak 8 kişinin öldürülüp, 14 kişinin yaralanması,

– 07.09.1994 günü Hakkari ili Çukurca ilçesi Köprülü köy yolu-nun kesilip 13 aracın yakılması, 5 kişinin öldürülmesi ve 15 kişinin kaçırılması,

– 01.06.1994 günü Kozluk ilçesi Ulaşlı köy yolunun kesilerek 3 kişinin öldürülmesi,

– 21.03.1990 günü Palu ilçesi Kayaönü köyü yakınlarında, Şark Krom – Ferre Krom Müessese Müdürlüğüne ait araçların durdurularak müessese müdürü dahil 9 kişinin öldürülmesi,

– 11.09.1992 günü Kozluk ilçesi Yanıkkaya köyü yakınlarındaki Shell – Mobil şirketine ait sondaj kuyusu ve toplama kampına ait araç gereçlerin yakılması, 3 mühendisin öldürülüp, 4 mühendisin yaralanması,

– 23.10.1993 günü Kığı ilçesi Günlük köyü kil ocağında 10 işçi-nin öldürülüp, 2 işçinin yaralanması,

– 21.09.1996 günü Alacakaya ilçesi Etibank Şark Kromları İşletmesine silahlı saldırı sonucu 5 güvenlik görevlisinin öldürülüp, iş makinaları ve yatakhanelerin tahrip edilmesi,

– 30.06.1996 günü Tunceli ili Cumhuriyet Meydanında Zeynep Kınacı isimli PKK militanının merasim kıtasının içine girip, üzerindeki bombayı patlatması sonucu kendisi ile beraber 1 astsubay ve 4 erin öldürülmesi,

– 11.11.1998 günü Yüksekova ilçesi Jandarma Komutanlığı önündeki askeri konvoyun arasına giren PKK militanı Fatmi Özen’in çantasındaki bombayı patlatması sonucu. 1 astsubayın ölümü, 3 astsubay ve 2 vatandaşın yaralanması,

– 14.04.1994 günü Elazığ ile Arıcak ilçesi Bükardı köyü ilkokul öğretmenlerinden 5 kişinin öldürülmesi

– 24.06.1993 günü Tunceli ili Meşeyolu köyü okul müdürü ve öğretmeninin öldürülmesi, okulun yakılması,

– 07.10.1993 günü Tunceli ili Pertek ilçesi Pirinçli köyünde 4 öğretmenin öldürülüp, 1 öğretmenin yaralanması,

– 11.09.1994 günü Tunceli ili Mazgirt ilçesi Darıkent beldesine düzenlenen silahlı saldırı sonucu PTT binasının ve okulun yakılması, jandarma karakolunun taranması, belediye binası ile sağlık ocağının tahrip edilip, 6 öğretmenin öldürülmesi, 3 sağlık memurunun kaçırılması,

 – 21.06.1994 günü Fethiye ilçesi Yat Limanı yakınındaki çay bahçesine konulan zaman ayarlı bombanın patlaması sonucu, 7’si Alman ve İngiliz vatandaşı olmak üzere toplam 13 kişinin yaralanması,

– 22.06.1994 günü Marmaris ilçesi Belediye Halk Plajına ve Abdi İpekçi Parkına konulan bombaların patlaması sonucu 1 İngiliz turistin öldürülüp, 3 İngiliz ve 7 Türk vatandaşının yaralanması,

– 11.09.1995 günü İzmir ili Gaziemir Tansaş binası yakınına konulan bombanın patlaması sonucu 5 kişinin öldürülüp, 28 kişinin yaralanması,

– 25.10.1985 günü 3/118 Jandarma Sınır Taburu Serin Jandarma Takımına silahlı saldırı düzenlenmesi sonucu 9 jandarma erinin öldürülüp, 2 erin yaralanması, – 04.08.1991 günü Şemdinli ilçesi Samanlı Karakoluna silahlı saldırı sonucu 9 er ve erbaşın ve 1 geçici köy korucusunun öldürülme-si, 9 subay, astsubay ve erin yaralanması, 1 erin kaçırılması,

– 25.10.1991 günü 10. Jandarma Sınır Bölük Komutanlığına silahlı saldırı sonucu 15 erin öldürülüp, 1 asteğmen ile 9 erin yaralanması,

– 24.05.1993 günü Elazığ-Bingöl karayolunun kesilerek izinden dönen 33 er ve erbaş ile 3 vatandaşın öldürülmesi,

– 15.09.1993 günü Van ili Çatak ilçesi Kanalga Karakoluna silahlı baskın sonucu 13 er ve erbaşın öldürülmesi,

– 09.11.1994 günü Eruh ilçesi Dağdöşü köyü çevre emniyet timine karşı girişilen silahlı saldırı sonucu 15 er ve erbaşın öldürülüp, 13 erin yaralanması,

– 15.06.1995 günü Şemdinli ilçesi Ortaklar jandarma Karakoluna silahlı saldırı sonucu 2 astsubay ve 13 erin öldürülmesi, 6 erin yaralanması, 5 erin kaçırılması gibi,

PKK terör örgütü 1978 yılından sanığın yakalandığı 15.02.1999 tarihine kadar toplam; 6036 saldırı, 3071 bombalama, 388 gasp, 1046 adam kaçırma olayı gerçekleştirmiş ve bu olaylarda 4412 vatandaş, 3874 asker, 241 polis, 1225 geçici köy korucusu öldürülmüş ve şehit edilmiş, 5620 vatandaş, 8118 asker, 909 polis, 1655 geçici köy korucusu yaralanmıştır.

Yukarıda örnekleri verilen, PKK’nın gerçekleştirdiği ve sanığın da sorumluluğunu kabul ettiği eylemlerin her birinin, ulusal ve uluslararası hukuk literatüründe kabul edildiği üzere; doğrudan doğruya masum insanları hedef alan, kitleleri korkutup sindirmeyi amaçlayan nitelik ve nicelikte mutlak terör eylemleri olduğu hususunda kuşku bulunmamaktadır”

Bu karardan, PKK örgütünün Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü ortadan kaldırmak, Türk Ulusu’nu ırk esasına dayalı “Türk ve Kürt ulusları” biçiminde ikiye bölmek amacıyla ezilen halk olarak nitelediği Kürt kökenli vatandaşları, ayrı bir ulus olarak devletini kurma yolunda kanlı şiddet eylemlerine yönelttiği anlaşılmıştır.

Öte yandan, Avrupa İnsan Hakları Divanı, Zana-Türkiye davası nedeniyle verdiği 25 Kasım 1997 günlü (69/1996/688/880) sayılı kararında, “PKK isimli örgütü amaçlarına ulaşmak için şiddet kullanan bir terörist örgüt” kabul ederek, “Türkiye’nin Güneydoğu Bölgesinde PKK’nın sivillere yönelik kanlı saldırılar düzenlediğini” belirtmiş; Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisinin 25 Haziran 1998 tarihindeki toplantısında aldığı 1377 sayılı Kararın 5. maddesi ile de PKK tarafından başlatılan ve Türkiye’nin güneydoğusunda yaşayan nüfusun yerlerinden edilmesine yol açan şiddet eylemleri ve terörizm sert bir biçimde kınanmıştır. Ayrıca, 13.12.2002 günlü, L 337/93 sayılı Avrupa Birliği Resmi Gazetesinde yayımlanan 12.12.2002 günlü terörizme karşı savaşta alınan tedbirlerin uygulanması konusunda 2001/931/CFSP sayılı Ortak Posizyonu güncelleyen ve 2002/340/CFSP sayılı Ortak Pozisyonu iptal eden Konsey Ortak Pozisyonu’nunda terörizme destek veren kişiler, gruplar ve örgütler belirtilmiş ve bu Karara ekli listenin 2/14. maddesinde terörizmi destekleyen örgütler arasında PKK’ya da yer verilmiştir.

1- İDDİA VE SAVUNMA

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının İddianamesinde, esas hakkında görüşünde ve sözlü açıklamasında özetle, Davalı Halkın Demokrasi Partisi’nin Genel Başkanı Murat Bozlak’ın, diğer yöneticilerinin, bazı il ve ilçe teşkilat başkan ve üyelerinin söylemlerinde Kürt halkının Türk halkından farklı bir ulus olduğunu, kendi kimliklerini özgürce yaşamaları gerektiğini, Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından Kürt halkına karşı baskı ve zulüm politikası uygulandığını, PKK terör örgütü ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti arasında bir savaşın yaşandığını, bu savaşta Kürt halkının PKK terör örgütünün yanında yer alması gerektiğini belirttikleri, birçok HADEP il ve ilçe teşkilatlarında açlık grevlerinin yapıldığı, 23.6.1996 günlü HADEP 2. Olağan Genel Kongresinde Türk bayrağının indirilerek yerine PKK terör örgütünün başı Abdullah Öcalan’ın posterinin asıldığı, böylece PKK terör örgütüne ve onun başı Abdullah Öcalan’a yardım ve destek sağlanarak Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmaya yönelik eylem ve davranışlar içerisinde bulundukları ve Davalı Parti ile mensuplarının bu eylemlerinin Anayasa’nın 68. ve 69. maddeleri ile 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 78., 79., 80., 81. ve 82. maddelerine göre odak oluşturduğunu, bu nedenle Davalı Parti’nin kapatılması gerektiği ileri sürülmüştür.

Davalı Parti savunmalarında özetle, Halkın Demokrasi Partisi’nin kapatılması için kampanya başlatıldığını, ülke genelinde HADEP binalarında aramalar yapılarak, kamu davaları açıldığını, kapatma davası dosyasına konulan ya da iddianamede dayanılan kanıtların hukuka uygun, adil ve tarafsız bir soruşturmanın ürünü olmadıklarını, yürütülen soruşturmaların sonuçlanmadığını, iddianamede kanıt olarak gösterilen yazılı belgeler, ses ve görüntü kasetleri, parti binalarında ve yöneticilerin evlerinde elde edildiği iddia edilen maddi kanıtların, tanık beyanlarının ve yargılanan parti yöneticilerinin sanık sıfatıyla anlatımlarının tek tek incelenmesine olanak bulunmadığını, bu nedenle hükme esas alınamayacağını, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının esas hakkındaki görüşünün tümüyle davanın açılmasından sonra ortaya konulan Abdullah Öcalan ve diğer bazı kişilerin HADEP aleyhine alınan tek yanlı ifadelere dayandırıldığını, Devlet Güvenlik Mahkemelerinin gerek kuruluş ve yapıları ve gerekse uyguladıkları farklı yöntemler nedeniyle adil yargılama yapabilecek nitelikte bağımsız ve tarafsız mahkemeler olmadığını, bu mahkemeler ile bu mahkemeler nezdinde faaliyet yürüten Cumhuriyet Savcılarının yaptıkları tüm işlemlerin ve verdikleri kararları Anayasa Mahkemesi’nin kapatma davasında esas alınmaması gerektiğini, delil olarak gösterilen Kongre, toplantı ve gösterilerde PKK terör örgütünün propagandasına yönelik eylemlerin de davalı Parti’nin dışında, kontrol edemediği kişilerce yapıldığını, Türkiye’nin başta Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi olmak üzere kimi uluslararası sözleşmeleri kabul ettiğini, iç hukuk normu ile ulusalüstü norm arasında bir çatışma söz konusu olduğunda, mahkemelerin ulusalüstü normu doğrudan uygulaması gerektiğini, ulusalüstü normların iç hukuktan üstün ve bağlayıcı olduğunu, davalı Parti’nin hiçbir şekilde Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmaya yönelik eylemlerin odağı haline gelmediği gibi PKK terör örgütü ile de bir bağlantısının bulunmadığını belirtmiştir.

2- DELİLLERİN DEĞERLENDİRİLMESİ

a- Parti Organlarının Eylemleri

aa- Halkın Demokrasi Partisi’nin 2. Olağan Kongresi

23.6.1996 günü, Ankara Atatürk Spor Salonunda Halkın Demokrasi Partisi’nin 2. Olağan Kongresi’nin yapıldığı, bu kongrenin başlamasını takiben daha önce salona asılan Türk Bayrağının PKK terör örgütü ile ilişkisi bulunduğu Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin verdiği kararla doğrulanan Faysal Akçan isimli kişi tarafından indirilerek yere atıldığı ve yerine PKK terör başı Apdullah Öcalan’ın bez üzerine çizilmiş büyük posterinin asıldığı, bu eylemin salonda bulunan Parti delegeleri tarafından coşkuyla alkışlandığı, PKK terör örgütü ve lideri Abdullah Öcalan lehine sloganlar atıldığı, görevli hükümet komiserinin uyarılarına karşın Türk Bayrağı önceki yerine asılmadığı gibi salondaki bir kısım parti delegelerince çiğnendiği, bunu takiben salonda üzerlerinde “HADEP Görevlisi” yazılı tişortlar bulunan kişiler ve salondaki diğer partililerce Abdullah Öcalan’ın posteri ile PKK terör örgütünün bayrağının uzun süre alkışlar ve sloganlarla eller üzerinde dolaştırıldığı, ayrıca Parti Genel Başkanı Murat Bozlak’ın posterinin yanına Abdullah Öcalan’ın posteri ile PKK terör örgütünün sözde bayrağının asıldığı, bu eylemleri gerçekleştirenler arasında maskeli çok sayıda terör örgütü militanlarının bulunduğu, Parti’nin en yetkili organı olan Büyük Kongrede açıkca PKK terör örgütünün propagandasının yapıldığı, Mahkememizce izlenen video kaset görüntüleri ile dosyadaki diğer kaset çözüm tutanaklarından anlaşılmıştır.

Kongredeki olaylar karşısında Davalı Parti’nin en büyük organı olan Kongrede Genel Başkan Murat Bozlak ile Divan Başkanı Hikmet Fidan, olayları önlemeye yönelik herhangi bir girişimde bulunmadıkları gibi, görevli hükümet komiserinin bu yöndeki uyarılarını da dikkate almamışlardır.

Böylece, Davalı Parti’nin Genel Kongre’deki eylemleri, Parti ile PKK terör örgütü arasındaki bağlantıyı açıkça ortaya koymaktadır.

bb- Davalı Parti’nin Genel Başkanı Murat Bozlak Yönünden

 23.6.1996 Günü HADEP 2. Olağan Kongresinde Yaptığı Konuşma İle Eylemler Karşısındaki Tutumu

23.6.1996 günü, Ankara Atatürk Spor Salonunda Halkın Demokrasi Partisi’nin 2. Olağan Kongresi’nin yapılması sırasındaki eylemler karşısında Murat BOZLAK Parti’nin Genel Başkanı olmasına karşın ikazda bulunmadığı, kayıtsız kaldığı gibi, kendi posterinin yanında asılı bulunan Abdullah Öcalan posteri ve sözde PKK bayrağının önünde yaptığı konuşmada, “…HADEP’e Kürt halkı güven duymaktadır. Zira HADEP Kürt halkının bir parçasıdır. Kürt hareketinin bir parçasıdır. Şimdi bu ülkenin temel sorunu olan Kürt sorunu konusundaki düşüncelerimi ifade etmek istiyorum…şimdi bu ülkenin kurtuluşunda kan veren Kürtlerin inkarı var. Anadilleri ile konuşmaları yasak, kültürlerini geliştirmeleri yasaklanmış durumda…1924 Anayasası ile birlikte Kürtlerin varlığı inkar edilmiştir. 20 milyon insan için 1982 Anayasasında da aynı hüküm konulmuştur. Artılarıyla konulmuştur…Kürtler kimlik mücadelesi veriyor. Kürtler varlıkları için mücadele veriyorlar. Operasyonlara rağmen, katliamlara rağmen provakasyonlara rağmen, PKK hala bu ateşkesini devam ettiriyor. Bunu değerlendirmek lazım. Bu lafla olmaz. Adam gibi çıkacaksın madem ki sen silahını susturdun, bende talimat veriyorum askerime sizde susun diyeceksin. Operasyonla çözümlenmiyor, İŞGALLE ÇÖZÜM OLMUYOR. Çözüm olsa idi bu kaçıncı operasyon. Şimdiye kadar olurdu. Operasyonlar, katliamlar, provakasyonlar çözüm değil, çırpınıştır, batıştır, çöküştür… 2 Temel şart, savaş dursun taraflar diyalog sürecine girsin, ikinci etapta bu diyalog sürecinin uzamaması için kesin ve kalıcı bir barışın sağlanması lazım. Yapılması gereken açık şeyler var. Olağanüstü hal Kürt halkının başına zulüm yağdırmakta. Başka bir işe yaramadı… Kürtler göç ettirildi, köyleri yakılıp yıkıldı. Şimdi 4 milyon civarında Kürt göçer durumdadır. Yerlerinden, yurtlarından edilmişlerdir. Bunların tazminatları ödenerek geri gönderilmelidir. Herkes kendi kültürünü geliştirsin. Herkes bu ülkede kendi kişiliği ile kendini ifade etsin. Bundan kimsenin zararı yok. Bırakın Kürtlerde kendi kişilikleri ile kendilerini ifade etsinler, gelin bu darbecilerin bu çizmecilerin getirdiği demokratik olmayan ve Türkiye toplumunun gerçeklerine uymayan bu 82. Anayasasını değiştirelim. Bu anayasa değiştirilmeli, Kürt toplumunun kimliği kabul edilmelidir…” demiştir.

Kongrenin yapıldığı salondaki olaylara Parti Genel Başkanı Murat Bozlak’ın tepki göstermemesi, kayıtsız kalması, buradaki konuşmasında Türkiye Cumhuriyeti Devletinin teröre karşı mücadelesini işgal olarak tanımlanması ve Kürtlerin ayrı bir halk olarak gösterilmesi Davalı Parti ile Murat Bozlak’ın Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü ortadan kaldırmak amacında olan PKK terör örgütünü desteklediğini açıkça ortaya koymaktadır.

Adı geçenin bu eylemlerini Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi “hal ve vasfını bilerek PKK isimli terör örgütüne yardım ve yataklık yapmak” suçu olarak değerlendirip 4.6.1997 günlü, E:1996/80 ve K:1997/102 sayılı kararıyla Türk Ceza Yasası’nın 169.,31.,33. ve 3713 sayılı Yasa’nın 5. maddeleri uyarınca altı sene ağır hapis cezası verilmiş, Yargıtay 9. Ceza Dairesi 8.6.1998 günlü, E:1997/3736 ve K:1998/1820 sayılı kararıyla eksik inceleme gerekçesiyle hükmü bozması üzerine kararı veren Mahkeme yargılamanın devam ettiği sırada yürürlüğe giren 4616 sayılı 23 Nisan 1999 Tarihine Kadar İşlenen Suçlardan Dolayı Şartla Salıverilmeye, Dava ve Cezaların Ertelenmesine Dair Yasa’yı gözeterek 4.7.2002 günlü, E:1998/104 ve K:2002/119 sayılı kararıyla kamu davasını ertelemiştir.

Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin anılan kararının gerekçesinde, “Sanık Murat BOZLAK HADEP Genel Başkanıdır. Türk bayrağının indirildiği HADEP Genel kurul toplantısında yaptığı konuşmada Hadep’e Kürt halkının güven duyduğunu Türkiye’nin sorununun Kürt sorunu olduğunu Kürtlerin kimlik mücadelesi verdiğini, Türklerin, Kürdistan’ı işgal ettiğini, Türkiye’nin PKK’nın ilan ettiği ateşkese cevap vermediğini bildirerek bölücü içerikli konuşma yapmıştır. Bu konuşmayı yaparken, arkasında PKK örgüt mensuplarınca Türk bayrağı indirilerek yere atıldığı ayaklar altında, çiğnendiği salonu inletecek şekilde PKK’yı övücü sloganlar atıldığı halde, başını dönderip arkasına bile bakmamıştır. “Ben sizi görmüyorum. Ne yaparsanız yapın.” diyerek olayları görmezlikten gelmiştir.

Yüzü puşu ile sarılı (Faysal AKÇAN’ın beyanına göre 150 kişilik) örgüt mensubu gözlerinin önünde bölücü içerikli slogan atarken, Abdullah ÖCALAN’ın posterlerini PKK bayrağını eller üzerinde taşıyarak gösteri yaparken hiçbir müdahalede bulunmamış ve sesini çıkarmamıştır. Halbuki genel kurul toplantısını düzenleyen, büyük ebatta Türk bayrağını genel kurul toplantı salonuna astıran kişi kendisidir. Sanık PKK örgüt mensupları ile daha önce anlaşmış indirilmek üzere Türk bayrağını genel kurul toplantı salonuna astırmıştır. Sanığın eyleminin başka türlü değerlendirilmesi mümkün değildir. Daha önceki HADEP genel kurul toplantılarında Türk bayrağının asılmamış olması bu olguyu doğrulamaktadır. Halk deyimi ile “sağır sultanın” duyacağı herkesin görebileceği şekilde PKK örgüt mensupları, yüzleri puşu ile sarılı olarak indirilen Türk bayrağının yerine Abdullah ÖCALAN’ın posterini ve PKK bayrağını astıkları halde buna engel olmamış tersine diğer sanıklarla birlikte PKK örgüt mensuplarını gizleyerek, onları kamufle ederek, eylem yapmalarını yani örgütsel faaliyette bulunmalarına yardımcı olmuştur. Ayrıca sanık yasadışı PKK örgütünün yurtdışından Türkiye’ye gönderdiği bölücü içerikli bildirileri haber bültenlerini, teröristleri cesaretlendirecek yazıları HADEP Genel merkezinde ve diğer teşkilat binalarında saklayarak yasa dışı PKK örgütüne yardım etmiştir. Başka suçtan sanık olan kişilerin beyanları, HADEP PKK ilişkisini dolayısı ile sanığın kastını açık bir şekilde ortaya koymuştur. Sanık örgüt mensuplarının eylemde bulunmaları için ortam sağlayarak, indirilmek üzere Türk bayrağını asarak yüzü puşu ile sarılı örgüt mensuplarını aralarında gizleyerek ve kamufle etmek suretiyle bilerek isteyerek hür iradesiyle yardım etmiştir.

Sanık HADEP GENEL Başkanıdır. Parti içinde ve genel kurul toplantı salonunda geniş yetkilere haiz iken Türk bayrağı indirildiği sırada arkasına bakarak ve konuşmasına ara vererek Türk bayrağını yerine astırması imkanı var iken bunu yapmamış tersine teröristlerin eylem yapmasına göz yummuştur. Sanığın yetkilerini, konumunu, suçun işleniş şeklini, yerini , zamanını göz önünde tutan Mahkememiz sanığa alt sınırın üzerinde bir ceza verilmesi Mahkememizde sanığa ceza tayin ederken sanığın bu durumunu takdir teşdit sebebi saymış sanığa alt sınırın üzerinde bir ceza verilmesi Mahkememizce uygun görülmüştür” denilerek, davalı Parti ile adı geçenin PKK isimli terör örgütüne yardım ve destek sağladığı kabul edilmiştir.

– 13.11.1998 ve 15.11.1998 Tarihli Basın Açıklamaları

HADEP Genel Başkanı olan Murat BOZLAK’ın 15.11.1998 tarihinde yaptığı basın açıklamasında, “…Başta İtalya olmak üzere Avrupa ülkelerinin Kürt sorununun barışçıl, demokratik çözümü konusundaki dostane istemleri yanlış değerlendirilmiş ve hep geri çevrilmiştir.

PKK Genel Başkanı Abdullah Öcalan’ın İtalya’ya gidişi ile birlikte yeni ve önemli bir gelişme meydana gelmiştir.

Kürt sorununun barışçıl, demokratik çözümü konusundaki istemini sürekli dile getiren İtalya’nın barışa hizmet etmeyecek yeni acı ve üzüntülerin yaşanmasına sebebiyet verecek bir karara imza atması beklenmemelidir…”;

HADEP Ankara İl Örgütü imzalı 13 Kasım 1998 günlü “Basına ve Kamuoyuna ” başlıklı basın açıklamasında, “PKK Genel Başkanı Abdullah ÖCALAN’ın İtalya’nın başkenti Roma’ya gidişi ile ortaya çıkan durum Kürt sorununun siyasal-demokratik çözümünü bir kez daha kaçınılmaz bir zorunluluk olarak dünya gündemine oturtmuştur. Artık Kürt sorunu evrensel bir sorundur…

…Bu amaçla halkımızın talebi karşısında il binasında dört günlük açlık grevi başlatılıyor. Demokratik kamuoyunu duyarlılığa çağırıyoruz…” denilmiştir.

Bu açıklamalarda, PKK terör örgütü liderinden “PKK Genel Başkanı Abdullah ÖCALAN” diye bahsederek ona saygınlık ve meşruluk kazandırılmak istenmiş ve Türkiye Cumhuriyetinde ayrı bir Kürt ulusunun var olduğu mesajının verildiği anlaşılmıştır.

Basın açıklamalarını takiben PKK isimli terör örgütü lideri Abdullah ÖCALAN’ın İtalya’da tutuklanmasını ve Türkiye’ye iadesi girişimlerini protesto etmek amacıyla başta Ankara İl binası olmak üzere Türkiye genelinde HADEP il ve ilçe binalarında açlık grevlerine başlanılmıştır. Bu durum davalı Parti’nin PKK terör örgütüne yardım ve destek sağladığını açıkça ortaya koymaktadır.

Kaldı ki, Murat Bozlak’ın bu eylemlerini Ankara 2 nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi, “silahlı çete PKK’nın hal ve vasfını bilerek silahlı çeteye yardım etmek” suçu olarak değerlendirip 24.2.2000 günlü, E:1999/1 ve K:2000/20 sayılı kararla, “…PKK terör örgütü ile Halkın Demokrasi Partisi arasında organik bağ olduğu, diğer sanıklarla birlikte adı geçenin PKK terör örgütü başı Abdullah Öcalan’ın İtalya’da yakalanmasını müteakip başlatılan iade girişimlerini engellemek ve kendisine destek vermek amacıyla basın açıklamalarını yaptığı ve açlık grevi eylemlerinin ülke genelinde başlatıldığı…”nı kabul ederek Türk Ceza Yasası’nın 169, 59, 31, 36, 40. ve 3713 sayılı Yasa’nın 5. maddesi uyarınca üç sene dokuz ay ağır hapis cezasına mahkum etmiş, Yargıtay 9. Ceza Dairesinin, 23.1.2001 gün ve E:2000/2409 ve K:2001/162 sayılı kararıyla hükmün bozulması üzerine kararı veren mahkeme, 2.5.2001 günlü, E:2001/35 ve K:2001/75 sayı ile 4616 sayılı 23 Nisan 1999 Tarihine Kadar İşlenen Suçlardan Dolayı Şartla Salıverilmeye, Dava ve Cezaların Ertelenmesine Dair Kanun’un 1. maddesinin dördüncü bendi uyarınca adı geçen hakkındaki kamu davasının kesin hükme bağlanmasının ertelenmesine karar vermiştir.

b- Ülke Genelinde Halkın Demokrasi Partisi Yönetici ve Üyelerinin Eylemleri

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının 29.1.1999 günlü, davalı Parti’nin kapatılmasına ilişkin başvurusundan önceki tarihlerde, ülke genelinde birçok HADEP yönetici ve üyesi hakkında, “Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü ortadan kaldırmaya yönelik propaganda yapma, halkın bir kesimini diğer kesim aleyhine ırk ve bölge farklılığı gözetmek suretiyle kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etme, hal ve sıfatını bilerek PKK terör örgütüne yardım ve yataklıkta bulunma” suçlarından çok sayıda soruşturma yapılarak kamu davası açıldığı görülmüştür.

aa- Hikmet Fidan Yönünden

– HADEP 2. Olağan Kongresindeki Eylemler Karşısındaki Tutumu

Hikmet Fidan’ın HADEP Parti Meclis üyesi ve HADEP İstanbul İl başkanı olduğu, 23.6.1996 günü, Ankara Atatürk Spor Salonunda yapılan Halkın Demokrasi Partisi’nin 2. Olağan Kongresi’nde Divan Başkanı olarak seçildiği, kongrenin başlamasını takiben salona asılan Türk Bayrağının PKK terör örgütü ile ilişkisi bulunduğu Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin verdiği kararla doğrulanan Faysal Akçan isimli kişi tarafından indirilerek yere atıldığı, bu eylemin salonda bulunan Parti delegeleri tarafından coşkuyla alkışlandığı, salonda PKK terör örgütü ve sözde lideri Abdullah Öcalan lehine sloganlar atıldığı ve yerine PKK terör örgütü başı Abdullah Öcalan’ın bez üzerine çizilmiş büyük ebattaki posterinin asıldığı, görevli hükümet komiserinin uyarmasına karşın Türk bayrağı önceki yerine asılmadığı, salonda bulunan bir kısım parti delegelerince üzerine basılarak çiğnendiği, bunu takiben salonda üzerlerinde “HADEP Görevlisi” yazılı tişortlar bulunan kişilerle ve diğer partililerce Abdullah Öcalan’ın posteri ile PKK terör örgütünün sözde bayrağının uzun süre alkışlar ve sloganlarla eller üzerinde dolaştırıldığı, ayrıca Parti Genel Başkanı Murat Bozlak’ın posterinin yanına Abdullah Öcalan’ın posteri ile PKK terör örgütünün sözde bayrağının asıldığı, salondaki eylemleri gerçekleştirenler arasında maskeli çok sayıda terör örgütü militanının bulunduğu ve açıkça PKK terör örgütünün propagandasının yapıldığı anlaşılmıştır.

Divan Başkanı olan Hikmet FİDAN’ın belirtilen bu olaylara müdahale etme ve önlem aldırma imkanı olduğu halde kayıtsız kalması, gerekli uyarıda bulunmaması ve görevli hükümet komiserinin uyarılarını dikkate almaması, kongreyi devam ettirmesi, mensubu olduğu davalı Parti ile PKK terör örgütünün dayanışma içerisinde olduğunu açıkça göstermektedir. Nitekim adı geçenin bu eylemlerini 4.6.1997 günlü, E:1996/80 ve K:1997/102 sayılı kararıyla “hal ve vasfını bilerek PKK terör örgütüne yardım ve yataklık yapmak” suçu olarak değerlendiren Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin mahkumiyet kararının gerekçesinde, “Kongre Divan Başkanlığı sıfatını taşıyan Hikmet Fidan, Divan başkanlığı yetkilerini kullanarak teröristlerin yaptığı eylemlere engel olmaya çalışmamış, aksine desteklemiştir. PKK örgüt mensuplarınca Türk bayrağının indirilerek ayaklar altında çiğnenmesine yerine PKK bayrağı ile Abdullah ÖCALAN’ın posterinin asılmasına seyirci kalmıştır. Divan başkanı olarak toplantıya ara verip güvenlik kuvvetlerini çağırarak örgüt mensuplarını yakalatıp indirilen Türk bayrağını yerine astırabilirdi. Sanık bunun tamamen aksini yapmış, toplantıya ara vermemiş diğer sanıklarla birlikte örgüt mensuplarını aralarında gizleyerek örgütsel faaliyette bulunmalarına yardımcı olmuştur. Örgüt mensupları divan başkanlığının önünde yüzleri puşu ile sarılı olarak PKK’nın bölücü içerikli sloganlarını atarak, Abdullah ÖCALAN’ın posterini ve PKK pankartlarını ellerinde taşıyarak gösteri yapmışlardır. Bu olgu duruşmada izlenen video kasetlerle sabittir. Sanık örgüt mensuplarının faaliyetlerine zımnen katılmış onlarla birlikte hareket ederek yukarıda belirtilen örgütsel faaliyetleri örgüt mensupları ile topluluk oluşturarak birlikte gerçekleştirmişlerdir. Görüldüğü gibi sanık örgüt mensuplarının Türk bayrağını indirerek ayaklar altında çiğnemelerine, PKK’nın propagandasını yapmalarına, Abdullah ÖCALAN’ın posterini ve PKK bayrağını asmalarına, bölücü içerikli slogan atmalarına teröristleri aralarına alarak onları gizleyerek ve kamufle etmek suretiyle bilerek ve isteyerek hür iradesi ile yardım etmiştir.

Adı geçenin yetkisini genel kurul toplantısındaki yerini ve görevini, suçun işleniş şeklini, yerini, zamanını göz önünde tutan Mahkeme bu durumu takdir ve teşdit sebebi sayarak alt sınırın üzerinde bir ceza tayin etmiştir” denilmiştir.

– HADEP 2. Olağan Kongresinde 23.6.1996 günü Yaptığı Konuşma

Hikmet Fidan 23.6.1996 günü HADEP 2. Olağan Kongresinde yaptığı konuşmada, “…Bizim arkamızda meşruluk var, haklılık var, Kürt halklarının kimlik mücadelesi var, siyasi haklarımızın kalması talebi var. Ve biz böyle bir mecburiyetten arkamıza böyle büyük bir halk desteği alarak geliyoruz…Biz bu düzenin şiddet politikasına karşı, inkar politikasına karşı talan politikasına karşı halkımızla beraber, partilerle beraber göğüs gererek bu duruma geldik…70 yıldır bu ülkeyi yöneten düzen sahiplerinin arkasında 5000’i aşkın faili meçhul, 3000’in üzerinde yakılıp yıkılan köy, yerinden yurdundan edilen göç ettirilen 5 milyona yakın Kürt halkı, Kürt halkına uygulanan baskı ve şiddet politikası vardır…Şu anda fizikman aramızda bulunmayan ve çok yakınımızda Ulucanlar cezaevinde bulunan Hatip Dicle’leri, Leyla Zana’ları, Selim Sadak’ları, kurultayımız adına selamlıyoruz…Türkiye’nin dev gibi büyüyen sorunlarını çözmek mümkün değil. Bu nedenle diyorum ki 15 Aralık’tan bu yana süren ateşkese çift yönlü destek verelim. Bu Türkiye’nin sorunlarının çözümüne önemli bir katkı verecektir…” demiştir. Konuşmasında ülkedeki vatandaşlardan bir kısmını “Kürt halkı” olarak nitelendirmesi, bu halka karşı bir baskı ve talan politikasının yürütüldüğünü ve buna karşılık Kürt halkının da kimlik mücadelesi verdiğini belirtmesi adı geçenin ülkenin bölünmez bütünlüğüne karşı olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

– 30.5.1996 Günlü Abdullah Öcalan’a Karşı Girişilen Suikasti Kınayan “Halklarımıza” Başlıklı Bildiri

30.5.1996 günlü Demokrasi Gazetesinde yer alan ve altında Hikmet Fidan’ın ismi bulunan “Halklarımıza” başlıklı bildirideki, “PKK Genel Başkanı Sayın Abdullah Öcalan’a karşı girişilen bombalı suikast girişimini kınıyoruz. Halkların eşitlik, özgürlük ve kardeşlik özlemine karşı yapılan bir sabotaj olarak değerlendiriyoruz” biçimindeki sözleriyle PKK terör örgütüne meşruluk ve saygınlık kazandırmaya çalışıldığı görülmektedir.

Hikmet Fidan’ın yukarıda sayılan eylemlerini Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi, “silahlı çete PKK’nın hal ve vasfını bilerek yardım etmek” suçu olarak değerlendirip 4.6.1997 günlü, E:1996/80 ve K:1997/102 sayılı kararıyla Türk Ceza Yasası’nın 169. ve 3713 sayılı Yasa’nın 5. maddeleri uyarınca altı sene ağır hapis cezası verildiği, hükmün Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin 8.6.1998 günlü, E:1997/3736 ve K:1998/1820 sayılı kararıyla bozulduğu, kararı veren Mahkeme’nin “4616 sayılı 23 Nisan 1999 Tarihine Kadar İşlenen Suçlardan Dolayı Şartla Salıverilmeye, Dava ve Cezaların Ertelenmesine Dair Yasa”yı gözeterek 4.7.2002 günlü, E:1998/104 ve K:2002/119 sayılı kararıyla Yasa’nın 1. maddesinin dördüncü bendi uyarınca kamu davasının kesin hükme bağlanmasını ertelediği anlaşılmıştır.

bb- Kemal Bülbül Yönünden

– HADEP Ankara İl Başkanlığı 3. Olağan Kongresinde Yaptığı Konuşma

HADEP Ankara İl Başkanı olan Kemal Bülbül HADEP Ankara İl Başkanlığı 3. Olağan Kongresinde yaptığı konuşmada, “…Halkın Demokrasi Partisi ne istiyor’ HADEP’in ne istediğini şu an salonda bulunan ilgili kişilere de soruyorum. Halkların kardeşliğini istiyorlar, biz yasal demokratik çözümü istiyoruz. Kürt sorununun siyasi çözümünü istiyoruz. Bunun tarifi nedir’ Bunun tarifi şudur: Bu ülkede Kürt halkı bir gerçektir ve bu gerçekliği kabul etmek durumundasınız. Kültürüyle, diliyle ve her türlü halk iradesiyle kabul edilmek durumundadır…” diyerek ülkede yaşayan insanlardan bir kısmını kültürüyle, diliyle ve her türlü halk iradesiyle kabul edilmek durumunda olan “Kürt halkı” olarak belirtmesi ülkenin bölünmez bütünlüğünü yok etme iradesi taşıdığını ortaya koymaktadır.

Ayrıca, adı geçenin kimi eylemleride Ankara 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce, “silahlı çete PKK’nın hal ve vasfını bilerek silahlı çeteye yardım etmek” suçu olarak değerlendirilip 24.2.2000 günlü, E:1999/1 ve K:2000/20 sayılı kararla Türk Ceza Yasası’nın 169. ve 59. maddeleri ile 3713 sayılı Yasa’nın 5. maddesi uyarınca üç sene dokuz ay ağır hapis cezası verildiği, 4616 sayılı Yasa’nın yürürlüğe girmesi ile Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin 23.1.2001 günlü, E:2000/2409 ve K:2001/162 sayılı bozma kararı üzerine hükmü veren Mahkeme’nin, “4616 sayılı 23 Nisan 1999 Tarihine Kadar İşlenen Suçlardan Dolayı Şartla Salıverilmeye, Dava ve Cezaların Ertelenmesine Dair Yasa”yı gözeterek 2.5.2001 günlü, E:2001/35 ve K:2001/75 sayılı kararıyla 4616 sayılı Yasa’nın 1. maddesinin dördüncü bendi uyarınca kamu davasının kesin hükme bağlanmasını ertelediği anlaşılmıştır.

– Evinde Yapılan Aramada Ele Geçen Doküman

22.6.1998 günü Kemal Bülbül’ün evinde yapılan aramada ele geçirilen “Tarihsel Haksızlıkla Karşı Karşıya Kalan Kürtler, Kürt Sorunu ve Çözüm Önerileri” başlıklı 7 sahifeden ibaret yazıda, “…Bu gün Kürt halkı iskeleti ve beyni parçalanmış, Devletler arası paylaşılmış bir konumdadır. Ne acıdırki sömürgelerin bile statüsü varken Kürtlerin ve Tarihi ülkesi olan Kürdistan’ın hiç bir uluslararası resmi statüsü yoktur. Kürtlerin ulusal kimliği dili, kültürü, tarihi ve tüm ulusal değerleri imha sürecine tabi tutulmuştur. …bu gün kimileri tarafından “Güneydoğu, Türkiye Kürdistan’ı, Kuzey Kürdistan” olarak anılan topraklarda Kürt nüfusu yüzde seksen-Doksan gibi büyük bir çoğunluğu temsil etmektedir… Türkiye Cumhuriyetinin Osmanlı topraklarının bir kısmı üzerinde kuruluş sürecinin başladığı ilk dönemlerde Türkler ve Kürtler arasında bu günkü gibi önemli sorunlar olmamıştır. Asıl sorun 1923 Lozan Anlaşması ve sonrasında ilan edilen 1924 Anayasası ile başlamıştır. Çünkü bu Anayasa “Türklerin ve Kürtlerin ortak devleti” projesini tamamıyla yürürlükten kaldırmıştır. “Türkiye’de yaşayan herkes Türk’tür” gibi ırkçı bir resmi ideoloji ile Kürtlerin varlığı dahi inkar edilmiş, Kürt dili, kültürü ve tarihi değerleri bir imha sürecine tabi tutulmuştur. Kürtler bu köleci statüyü ya da statüsüzlüğü o tarihten beri asla kabullenemediler, 1925-1938 yılları arasında Türkiye Cumhuriyetinin resmi verilerine göre tüm 28 kez silahlı olarak ayaklandılar… 1960-1980 yılları arası bu günkü Kürt Ulusal uyanışı ve Özgürlük Mücadelesinin temellerinin atıldığı yıllardır… 1994 yılında Kürdistan İşçi Partisi (PKK) nin politik önderliğinde başlatılan silahlı mücadele kesintisiz 14 yıldır devam ediyor. … mirasını diğer kapatılan partilerden alan partimiz bütün Anti Demokratik ve hukuk dışı uygulamalara rağmen 1995 de girdiği Genel Seçimlerden Kürtlerin oyunun büyük çoğunluğunu alarak Kürtleri legal alanda temsil eden bir siyasi parti olduğunu bir daha ortaya koymuştur. …Kürt sorununu bir azınlık sorununa indirgeyerek sadece kültürel hakların tanınmasıyla çözülebileceğine inanan bazı uluslararası çevreler bu teşhislerinde kesinlikle yanılmaktadır. Kuşkusuz ki Kürtlerin Ulusal kimliği ve Kültürel haklarının Türkiye tarafından tanınması çözümde ileri bir adım olacaktır. Ancak yetersizdir. …Kürt sorununa PKK’yı dışlayarak çözüm arayan bazı ulusal ve uluslararası topluluklar siyasi çözüme kesin olarak hizmet etmemekte, aksine sorunu daha da karmaşık hale çevirmektedir, öncelikle belirtmeliyiz ki siyasi çözüm yolunda ilerleme sağlamanın ilk adımı Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile PKK arasında karşılıklı bir ateşkesin yürürlüğe girmesidir. …Güney Afrikada’ki ırkçı rejimi dize getiren belirleyici faktör her ne kadar zenci halkın mücadelesi ise de, Güney Afrika baskıcı rejimine karşı Avrupa, ABD ve diğer Dünya Devletlerinin uyguladıkları yaptırımlar olmasaydı Nelson Mandela bu gün Devlet Başkanı olabilir miydi’ Irkçı rejim tarihin çöp sepetine gönderilebilecek miydi’ Türkiye Cumhuriyetinde de benzer şekilde Ekonomik idari yaptırımlarla, silah ambargosu ve Turizm boykotu ile kıskaca alınmaması durumunda bu savaşın daha yıllarca süreceğini ve giderek Orta Doğu’da barış ve güvenliği ciddi boyutlarda tehdit edeceğini söylemek kehanet sayılmamalıdır…” denilmektedir.

Ankara il başkanı Kemal Bülbül’ün, evinde yapılan aramada elde geçirilen ve HADEP Genel Merkezi’nden aldığını ifade ettiği belgelerin içeriği ile konuşmasındaki anlatımların birbirini tamamladığı, böylece PKK terör örgütüyle fikri bağlantı içinde olduğu, fiil “PKK terör örgütüne yardım etmek” suçu olarak nitelendirilerek 7.7.1998 günlü iddianame ile açılan davada, Ankara 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce 25.9.2002 günlü, 1998/38 Esas ve 2002/99 sayılı Kararla “4616 sayılı 23 Nisan 1999 Tarihine Kadar İşlenen Suçlardan Dolayı Şartla Salıverilmeye, Dava ve Cezaların Ertelenmesine Dair Yasa” gözetilerek kamu davasının kesin hükme bağlanmasını ertelendiği anlaşılmıştır.

cc- Kemal Okutan Yönünden

21.12.1997 tarihine kadar HADEP Ankara İl Başkanlığı görevini yürüten Kemal Okutan, HADEP Ankara İl Kongresinde 12.5.1996 günü yaptığı konuşmasında özetle, Kürt halkının 2600 yıllık baskılara dayandığını, HADEP’in kan dökerek bugünlere geldiğini, daha önce birkaç kişi iken şimdi salonlara, alanlara sığmaz olduklarını, 1991-1992 yıllarında nevruzun kutlandığını, ancak sarı, kırmızı, yeşil renklerden pek çok insanın katledildiğini, Başbakanın bu renklerin Ergenekon’dan getirildiğini söylemesine rağmen bu renkleri taşıyanlara ateş edildiğini, bu düzenin yalnız Kürtleri sömürdüğünü, PKK’nın altı aydır kimseye ateş etmediğini, buna rağmen operasyonların sürdüğünü, Zilan’da, Dersimde’ki gibi bitmeyeceklerini belirtmiş, 28.6.1996 günlü PKK terör örgütünün yayın organı olan MED TV’deki canlı yayına katılarak yaptığı telefon konuşmasında da, “…Mücadelemiz belli bir düzeye gelmiştir. Bu süreçte düzen partilerinin ve egemen güçlerin oyunları sözkonusu idi. Halkın mücadelesini geri çevirmek için her şeyi kullandılar. Bu taktik halk tarafından bozulmuştur. Bu bozulmadan sonra arkadaşlarımız katledilmeye başlanmıştır. HEP kapatıldı DEP kuruldu. Mehmet Sincar katledildi. DEP kapatıldı. Milletvekillerimiz hapse atıldı. HADEP kuruldu. 24 Aralık seçimlerinden önce Türkiye solu ile dayanışmaya geçildi. Bunu içine sindiremeyenler tekrar saldırıya geçti. Bu kurultay bir barış şöleni olarak kutlanmak istendi. Ama bunu engellemek için provakasyon yapıldı. PKK tek taraflı ateşkes ilan etmişti. Bu gözaltılar buna cevaptır. Arkadaşlarımızdan haber alamıyoruz…DGM Savcıları, Emniyet şefleri bu kadar kirli iş varken bu arkadaşlarımızı gözaltına alıyorlar. Bu bayrak yürüyüşlerini Devlet-Medya ve 12 Eylül faşistleri ortaya çıkarıyor…Biz bayrağın asılması için müdahalede bulunduk. Ama kitle psikolojisi bayrağı astıramadık…” demiştir.

Adı geçen bu konuşmalarında, PKK terör örgütünü desteklediğini, görüşlerini benimsediğini ve terör örgütü ile kendisinin ve mensubu olduğu Halkın Demokrasi Partisi’nin bağlantı içinde olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Nitekim Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi de 4.6.1997 günlü, E:1996/80 ve K:1997/102 sayılı kararıyla fiili terör örgütüne yardım ve yataklık yapmak olarak değerlendirip Kemal OKUTAN hakkında Türk Ceza Yasası’nın 169. ve 3713 sayılı Yasa’nın 5. maddeleri uyarınca dört sene altı ay ağır hapis cezası verdiği, Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin eksik inceleme gerekçesiyle 8.6.1998 günlü, E:1997/3736 ve K:1998/1820 sayılı bozma kararı üzerine kararı veren Mahkeme “4616 sayılı 23 Nisan 1999 Tarihine Kadar İşlenen Suçlardan Dolayı Şartla Salıverilmeye, Dava ve Cezaların Ertelenmesine Dair Yasa”yı gözeterek 4.7.2002 günlü, E:1998/104 ve K:2002/119 sayılı kararıyla kamu davasının kesin hükme bağlanmasını ertelediği anlaşılmıştır.

dd- Kudret Gözütok Yönünden

HADEP Parti Meclisi üyesi olan Kudret Gözütok’un Bursa’daki ikametgahında yapılan aramada PKK terör örgütünün askeri kanadını oluşturan ERNK’ya ait rozet ve PKK terör örgütünün Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne karşı direnişi ile PKK’nın bu konudaki politikalarını belirleyen ve Abdullah Öcalan tarafından yazılan “12 Eylül Faşizmi ve PKK direnişi”, “Diriliş Tamamlandı Sıra Kurtuluşta”, “PKK 5. Kongresine Sunulan Politik Rapor” isimli kitaplar bulunmuş, işyerinde yapılan aramada ise, içerisinde Yozgat Cezaevinde Mart 1995 tarihinde PKK örgüt mensupları tarafından gerçekleştirilen örgütsel konferanslar sonunda yapılan değerlendirmeler, tutuklu ve hükümlülerin özgeçmişleri ve Abdullah Öcalan’a övgülerin yeraldığı 141 sayfalık el yazısı örgütlsel doküman ele geçirilmiştir.

Ele geçirilen PKK’nın askeri kanadı olan ERNK amblemli rozet, kitaplar ile PKK mensupları tarafından düzenlenen örgütsel dokümanlar bu kişiyle PKK terör örgütü arasındaki bağlantıyı açıkça ortaya koymuştur. Nitekim Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi de 4.6.1997 günlü, E: 1996/80, K: 1997/102 sayılı kararıyla Kudret Gözütok’un fiilini terör örgütüne yardım ve yataklık yapmak olarak değerlendirilip Türk Ceza Kanunu’nun 169. ve 3713 sayılı Yasa’nın 5. maddeleri uyarınca dört sene altı ay ağır hapis cezası verdiği, kararın Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin 8.6.1998 günlü, E:1997/3736 ve K:1998/1820 sayılı hükmüyle bozulduğu, Mahkeme’ce “4616 sayılı 23 Nisan 1999 Tarihine Kadar İşlenen Suçlardan Dolayı Şartla Salıverilmeye, Dava ve Cezaların Ertelenmesine Dair Yasa” gözetilerek 4.7.2002 günlü, E:1998/104 ve K:2002/119 sayılı kararıyla Yasa’nın 1. maddesinin dördüncü bendi uyarınca kamu davasının kesin hükme bağlanmasının ertelendiği anlaşılmıştır.

ee- Eşref Odabaşı Yönünden

HADEP Kırşehir İl Başkanı olan Eşref Odabaşı’nın HADEP Genel Merkezi tarafından yayımlanan HADEP Bülteni’nin Ocak 1997 tarihli sayısında “Bir Grup Din Adamından İnsanım Diyen Herkese Açık Mektup” başlıklı parti amblemini taşıyan yazıyı çoğaltarak Kırşehir ilçe ve köylerinde bulunan muhtar ile din adamlarına posta ile gönderdiği anlaşılmıştır.

İçeriğinde, “Kur’an’daki kimi ayetler yorumlanırken İslam dininin ana kurallarına aykırı olarak Kürt milletinin kendi kimliğini ana dili kültürü ile örf ve adetlerine uygun yaşama istekleri nedeniyle zulme uğradıkları, köyleri boşaltılarak işkenceye maruz kaldıkları, Anayasa ve yasalarımıza göre Kürt milletinin yok sayıldığı, ana dili olan Kürtçenin yasaklandığı…neden ben müslümanım diyen herkes bu zulme karşı çıkmıyor” biçimindeki ifadelerin yer aldığı yazıyı çoğaltıp dağtması nedeniyle Ankara 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce 1.12.1997 günlü, E:1997/163 ve K:1997/146 sayılı kararla Türk Ceza Yasası’nın 312/2-3. maddeleri uyarınca “ırk ve bölge farklılığı gözeterek halkı kin ve düşmanlığa açıkca tahrik” suçundan cezalandırıldığı, cezanın 647 sayılı Yasa’nın 6. maddesine göre ertelendiği, hükmün Yargıtay 8. Ceza Dairesi’nin 23.2.1998 günlü, E:1998/1165 ve K:1998/2188 sayılı kararıyla onanarak kesinleştiği anlaşılarak adı geçenin, halkın bir bölümünü ırk ve bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkca tahrik ettiği sonucuna varılmıştır.

ff- Recep Doğaner Yönünden

HADEP Meclis üyesi olan Recep Doğaner’in 1996 Eylül ayında HADEP Ankara İl binasında 1 Eylül Dünya Barış Günü nedeniyle yaptığı konuşmada,“…Bugün Türkiye’nin güvenlik kuşağı adı altında 70.000’i aşkın bir asker zırhlı araç ve gereçleriyle Kuzey Irak sınırına yığılmış durumdalar. Bugün Güney Kürdistana geçecek bu güçlerin oradaki yerleşim birimlerini oradaki insanları yerlerinden yurtlarından edecekler sivil halka yine zulmü dayatacaklar. Bunlar eğer orada barışı sağlayabileceklerse kendi ülkelerindeki bu savaşa ne diyecekler’ Erzincan’da barışı sağlayamamış, Sivas’ta barışı görmemiş, Diyarbakır’da savaşı sürdürmüş, Hakkari’de hiçbir zaman barış ortamı yaratamamış ve bu sorunu, Kürt meselesini hiçbir zaman gündeminden düşürmemiş bu güç güneyde Kürtlerin bölgesinde ne yapacaktır’ Buradaki savaşı oraya taşımış olacaktır. Ama burası çok iyi anlaşılmalıdır ki, savaşı kazanacak haklılardır, savaşı hiçbir zaman teknoloji kazanamamıştır, güçlü olan kazanamamıştır, haklı olan kazanmıştır. Dünyada hep böyle olmuştur. Bu da şunu gösteriyor, mazlum halkların kurtuluşları güçlü teknolojilerin üzerindeki denemeleri sonuçsuz kalmış, halklar kendi mücadelelerini başarı ile sonuçlandırmış ve kendi haklarına kavuşmuşlardır. Bugün Türkiye Cumhuriyet Devleti savaşı gündemine almış, barış isteyen insanları cezalandırıyor, barış kelimesinden dolayı insanları cezalandırıyor. Barış kelimesi yasak edilmiş bir coğrafyada yaşıyoruz. Bu ülkede savaş var mıdır ki barış olsun deniliyor. Bal gibi savaş vardır. Dünyanın hiçbir yerinde bu kadar kanlı bir savaş bu aşamada yaşanmıyor..Bu savaş yine Devlet tarafından bu coğrafyada yaşayan halklara karşı yürütülüyor…” denilmiştir.

Bu konuşma nedeniyle Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmaya yönelik propaganda yapmak suçundan 16.6.1998 günlü, E:1998/4 ve K:1998/66 sayılı kararla 3713 sayılı Yasa’nın 8/1. maddesi ve Türk Ceza Yasası’nın 59. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca on ay hapis ve beşyüz milyon lira ağır para cezası ile cezalandırıldığı, hükmün Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin 11.5.1999 günlü, E:1999/589 ve K:1999/2204 sayılı kararla onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

Buna göre adı geçenin Kuzey Irak’ta üstlenen ve buradan ülkemize girerek toplu katliamlar ile yakma ve yıkma eylemlerini gerçekleştiren PKK militanlarına karşı Türk Güvenlik Güçleri’nce girişilen operasyonları kınıyıp karşı çıkarak terör örgütü lehinde propaganda yaptığı sonucuna varılmıştır.

gg- Mehmet Satan Yönünden

HADEP Genel Başkan Yardımcısı ve üyesi olan Mehmet Satan Parti Genel Merkezi tarafından ocak 1997 tarihinde yayımlanan HADEP Bülteni’ndeki yazısında, “…Aynı zamanda Kürt halkına katliam ve tehditle barış girişimlerine karşı da gözdağı oluyor. Katliam ve tehdit bayrak provakasyonu ile daha dün uygulandı…Onbinlerce Mehmetçik ve PKK savaşçısının toprağa düşmesi binlerce anaya bacıya kardeşe hayatın zehir edilmesi bu askeri çözüm politikalarının Türkiye insanına hediyesi oldu…Sözde Mehmetçiğe sahip çıkan şehit aileleriyle dayanışma içerisinde olduğunu söyleyen bu kan emicilere sormak gerekir. Senin oğlun nerede askerlik yaptı, yapıyor’ Barış bunların korkulu rüyasıdır…Gelin bu meseleyi Türkiye’de bizler tartışalım. Dışarıda çözüm aramayalım. Sadece Kürtler değil Türk halkına da danışalım halk karar versin…Kamuoyunda işin doğası gereği arabulucu olacak, bu konuda tarafsızlığını isbatlamış Mazlum-Der ve İHD gibi kuruluşların tüm tarafları çağırıp toplumun tüm kesimlerinin özgürce düşüncelerini ifade ettiği bir çalışmaya sıcak bakacağımızı söylüyoruz. Bu tartışmadan çıkan sonuçları kamuoyu ve hükümete iletmesini tıpkı yasakların kaldırılmasında olduğu gibi bu konuda da halka danışılmasını istiyoruz…” demiştir.

Mehmet Satan’ın bu yazısında, HADEP 2. Olağan Kongresindeki bayrak indirme olayını provakasyon olarak nitelendirdiği, operasyonlar sırasında hayatını kaybeden Türk askeri ile öldürülen PKK teröristlerini eşdeğerde görerek, PKK teröristlerinden “PKK savaşcısı” olarak bahsettiği, şehit ailelerine destek verenleri “kan emiciler” olarak belirttiği, böylece amacı Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak olan PKK terör örgütüne destek verdiği anlaşılmaktadır. Bu beyanların davalı Parti’nin Genel Başkan Yardımcısı sıfatını taşıyan bir kimseye ait olması ve davalı Parti’nin yayın organı olan HADEP Bülteninde yayımlanması davalı Parti’nin PKK terör örgütüne destek verdiğini açıkça ortaya koymaktadır.

Adı geçenin bu eylemi Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce, “Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı hedef alan propaganda yapmak” suçu niteliğinde kabul edilerek 17.9.1998 günlü, E:1997/59 ve K:1998/117 sayılı kararıyla 3713 sayılı Yasa’nın 8/1-son maddeleri uyarınca bir yıl dört ay hapis ve 3.733.333.333 lira ağır para cezası ile cezalandırıldığı, hükmün Yargıtay 8. Ceza Dairesi’nin 8.2.1999 günlü, K:1998/17995 ve K:1999/1086 sayılı kararıyla onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

hh- Hamit Geylani ve Veysel Turhan Yönlerinden

HADEP Genel Sekreteri ve Parti Meclisi üyesi olan Hamit Geylani ile Hadep Siirt İl Başkanı Veysel Turhal’ın Parti Genel Merkezi tarafından Ocak 1997 tarihinde yayımlanan Bültendeki yazılarında, “…Dünyanın hiçbir yerinde görülmeyen %10’luk barajda antidemokratik seçim sistemi ile kürt halkının özgür iradesinin Türkiye Büyük Millet Meclisine yansıtılması engellendi…Savaş alanında aldığı bazı illerde %55’lere varan oy oranı ile düzen partilerinin gerçek yüzünü açığa çıkarmış ve 22 halk meşru temsilcilerini seçmiştir…Kürt halkının kendisini özgürce ve kimliği ile her alanda ifade etmesini engelleyen ve diğer antidemokratik yasa ve uygulamaların kaldırılmasını öngörmekte ve bunun mücadelesini verecektir. Cezaevindeki siyasi tutsaklar üzerinde insanlık ve hukuk dışı uygulamalar devam etmektedir…HADEP barış demokrasi ve özgürlük mücadelesini daha yükselterek kürt halkının ulusal ve demokratik savaşımını…savunmada kesin ve kararlı olduğunu kamuoyuna duyuruyor…” demişlerdir.

Adı geçenlerin bu yazılarında Türk Devleti içinde tek bir millet olan Türk ulusunu halklar diye bölerek Türk ve Kürt halklarını iki ayrı topluluk olarak vurguladığı, ülkenin bir kısmını “savaş alanındaki iller” olarak ve terör örgütü militanlarını cezaevindeki siyasi tutsaklar şeklinde nitelendirdiği, Devletin terör örgütüne karşı yürüttüğü mücadeleyi savaş olarak değerlendirdiği, bu bölgede halkın 22 meşru temsilcisini seçtiğini ve Kürt halkının kendisini özgürce ve kimliği ile ifade etmesinin engellendiğini, bunun mücadelesinin Kürt halkının ulusal ve demokratik savaşım olduğunu belirttiği, böylece Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı hedef alan propaganda yaptıkları anlaşılmaktadır. Bu beyanların davalı Parti’nin Genel Sekreteri ile il başkanı sıfatını taşıyan kimselere ait olması ve yayın organı olan HADEP Bülteninde yayımlanması davalı Parti’nin de aynı amacı taşıdığını açıkça ortaya koymaktadır.

Kaldı ki, adı geçenlerin bu sözleri Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce “Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı hedef alan propaganda” suçunu oluşturduğu kabul edilerek, 17.9.1998 günlü, E:1997/59 ve K:1998/117 sayılı kararla, 3713 sayılı Yasa’nın 8. maddesinin birinci fıkrası ile son fıkrası uyarınca bir yıl dört ay hapis ve 3.733.333.333 lira ağır para cezası verildiği, hükmün Yargıtay 8. Ceza Dairesi’nin 8.2.1999 günlü, E:1998/17995 ve K:1999/1086 sayılı kararıyla onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

ıı- Mehmet Selim Okçuoğlu Yönünden

HADEP Parti Meclisi üyesi ve hukuk komisyonu sözcüsü olan Mehmet Selim Okçuoğlu’nun Parti Genel Merkezi tarafından yayımlanan Bültenin Ocak 1997 tarihli sayısındaki “Yöneticilerimiz hakkında yürütülen dava üzerine” başlıklı yazısında, “…Gözaltına alınmalarının nedeni Parti Kurultayı sırasında kurultayın yapıldığı salonun salonun tavanına Parti yönetimi tarafından asılmış bulunan Türk bayrağının toplantıya katılan izleyicilerden küçük bir grup tarafından indirilmiş olmasıydı.

Türk yasalarına göre siyasi partilerin kurultay yaptıkları yerlere Türk bayrağı asma zorunluluğu olmamasına karşın HADEP kamuoyunda bilinçli olarak yaratılmaya çalışılan şovenist propagandaya karşı iç barışı ve kardeşliği savunduğunu göstermek için Türk bayrağını asmakta bir sakınca görmedi. Salondaki bayrak HADEP tarafından satın alınmış ve kurultay salonuna asılmıştı.

…Ülkenin doğu ve güneydoğusunda bulunan kürt illerinde büyük bir oranla birinci parti olmuştu” denilerek davalı HADEP’in 2. Olağan Kongresinde meydana gelen bayrak indirme eylemini önemsemeyerek desteklenmesi ve Türkiye Cumhuriyeti sınırları içindeki illerin kimilerini Kürt illeri olarak nitelendirilmesi, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ilkesi aleyhine propaganda yaptığını açıkça ortaya koymaktadır.

Adı geçenin bu sözleri Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce, “Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı hedef alan propaganda yapmak” suçunu oluşturduğu kabul edilerek 17.9.1998 günlü, E:1997/59, K:1998/117 sayılı kararla, 3713 sayılı Yasa’nın 8. maddesinin birinci fıkrası uyarınca bir yıl hapis ve 2.800.000.000 lira ağır para cezası verildiği, hükmün Yargıtay 8. Ceza Dairesi’nin 8.2.1999 günlü, E:1998/17995 ve K:1999/1086 sayılı kararıyla onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

jj- Hayri Ateş Yönünden

HADEP Denizli İl Teşkilatı Gençlik Komisyonu Başkanlığı görevini yürüten Hayri Ateş’in 24.10.1998 günü Antalya ilinde düzenlenen “Örgütlü Gençlik, Özgürleşen Gençlik” isimli toplantı ile 25.10.1998 günü HADEP Denizli İl Teşkilatı tarafından düzenlenen “Gençlik Şöleni”nde yaptığı konuşmasında, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde yaşayan ve Türkiye Cumhuriyetine vatandaşlık bağı ile bağlı olan Kürt kökenli bir kısım vatandaşların kendilerine Kürt kimliğinin tanınması ve bunun için örgütlenmeleri gerektiğini, bu yönde savaşım yapılmasını, kürt vatandaşlara ülkeyi yönetenlerce baskılar yapıldığını, PKK genel başkanı Abdullah Öcalan tarafından ilan edilen ateşkesin halklarına büyük bir umut verdiğini, Kürtlerin kimlik istemelerine ve özgürce yaşama taleplerine kulak verilmesini ve bu halkın susmayacağını ifade etmesi nedeniyle İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin, 24.12.1998 günlü, E:1998/262 ve K:1998/296 sayılı kararıyla 3713 sayılı Yasa’nın 8. maddesinin birinci fıkrası ve Türk Ceza Yasası’nın 59. maddeleri uyarınca 20 ay hapis ve 10.166.666.666 lira ağır para cezası ile cezalandırıldığı, kararın Yargıtay 9.Ceza Dairesi’nin 5.3.1999 günlü, E:1999/192 ve K:1999/1244 sayılı hükmü ile onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

Buna göre, adı geçenin PKK terör örgütünü desteklediği, görüşlerini benimsediği ve bu örgütle mensubu olduğu Halkın Demokrasi Partisi’nin bağlantı içinde olduğu sonucuna varılmıştır.

kk- Hasan Doğan Yönünden

HADEP Malatya İl Başkanı olan Hasan Doğan’ın, Türkiye’ye getirilen Abdullah Öcalan’a ve PKK terör örgütü mensuplarına destek ve kamuoyu oluşturmak için, HADEP Malatya İl Teşkilat binasında bir kısım tutuklu ve hükümlü yakınlarını açlık grevine başlatması, parti binasının muhtelif yerlerine “Kalbimiz Roma’da…Özgürlük Güneşimizi Karartamazsınız…Berxwedan Jiyane…Ateş Güllerini Selamlıyoruz…Zindanlar Boşalsın…Tutsaklara Özgürlük…” gibi PKK terör örgütü ve Abdullah Öcalan’ı destekleyici pankartlar astırması, parti binası salonunda uydu anteni kullanarak MED TV isimli televizyondan PKK terör örgütünün propagandasına yönelik olarak örgüt elemanlarının dağ ve kamp yaşantılarını, Abdullah Öcalan’ın konuşmalarını ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve güvenlik güçlerini aşağılayıcı yayınları parti binasına gelenlere izlettirmesi, ayrıca parti binasında yapılan aramada terör örgütünün yayınlarından olan çok sayıda gazete ve derginin ele geçirilmesi nedeniyle “PKK isimli örgüte yardım ve yataklık yapmak suçu”ndan Malatya 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce 16.12.1999 günlü, E:1998/138 ve K:1999/177 sayılı kararla Türk Ceza Yasası’nın 169., 3713 sayılı Yasa’nın 5. ve Türk Ceza Yasası’nın 59. maddesi uyarınca üç yıl dokuz ay ağır hapis cezası verilmiş, bu kararın Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin 4.12.2000 günlü, E:2000/1685 ve K:2000/3069 sayılı ilamı ile onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

Buna göre Hasan Doğan’ın bu eylem ve davranışlarını kendisi ve mensubu bulunduğu Halkın Demokrasi Partisi’yle PKK terör örgütü arasındaki bağlantıyı açıkca ortaya koyduğu sonucuna varılmıştır.

ll- Mehmet Yücedağ Yönünden

HADEP Malatya İl Gençlik Komisyonu üyesi olan Mehmet Yücedağ parti il binasında haftasonu üniversitede okuyan öğrencilere, Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinde ayrı bir Kürt halkının olduğunu ve bu halkın sorunlarının bulunduğunu belirtir seminerler düzenlenmesi, örgütsel içerikli tiyatro, folklor, şiir çalışmaları yaptırması nedeniyle “PKK terör örgütüne yardım ve yataklık yapmak” suçundan Malatya 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce 16.12.1999 günlü, E:1998/138 ve K:1999/177 sayılı kararıyla Türk Ceza Yasası’nın 169., 3713 sayılı Yasa’nın 5. ve Türk Ceza Yasası’nın 59. maddesi uyarınca üç yıl dokuz ay ağır hapis cezası verilmiş, bu kararın Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin 4.12.2000 günlü, E:2000/1685 ve K:2000/3069 sayılı ilamı ile onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

Böylece adı geçenin ve mensubu olduğu Parti’nin terör örgütü ile bağlantısı olduğu sonucuna varılmıştır.

mm- Arif Atalay Yönünden

HADEP Adana İl sekreteri olan Arif Atalay Adana İl Teşkilatının düzenlediği 29.5.1998 günlü toplantıda yaptığı konuşmasında, “…eğer bu topraklar üzerinde yaşayan her halk kendi özgür kimliğine sahip değilse bu ülkeye demokrasi gelmez. Daha önce partisi kapatılan bu halk dimdik ayakta kaldı. Halkın demokrasi partisinde mücadelesine devam etti…meclisten apar topar sürüklenerek götürüldüler ama başaramadılar, çünkü demokrasi Türkiye’de kendilerinin sonu olacak. 11 Şubat 1998 günü parti genel merkezi basılarak genel başkanımız sayın Murat Bozlak ve merkez yöneticilerimiz tutuklandı. Daha önce partimizi kapattılar, fakat mücadelemiz devam etti. Bundan ders alamayanlar şunu bilmelidirler ki bu halk ayakta kalmaya devam ettiği müddetçe, bu halk partisine sahip çıktığı müddetçe hiçbirşey kazanamayacaklardır. Bu bakımdan biz diyoruz ki bu savaş sona ersin, bu ülkeye barış gelsin, bu ülkede kan dökülmesin. Biz bu halkın diğer halklardan ayrılması veya bir halkın bir halka üstün olmasını istemiyoruz. Biz dedik ki tüm halklar kardeştir. Ancak saldırılara devam ediyorlar. Tüm bu saldırılara rağmen biz Halkın Demokrasi Partisi olarak mücadelemizi sonuna kadar sürdüreceğiz. Bizi tükenmeyecek gibi görüyorlar…Siz insanları zindanlara tıktığınızda, milyonlarca insanı inkar ettiğinizde, yerinden yurdundan ettiğinizde sesimiz çıkmayacak mı, bizim parti prensiplerimiz mazlum halkın sesini dile getirmektir. Soyguna, talana, zulme ve baskıya karşı olmaktır. Bizim politikamız barışı dile getirmektir, halkların kendi kendilerini soylu ve eşit bir şekilde ifade etmelerini sağlamaktır. Eğer biz bunlardan vazgeçersek her şeyimiz gider. Bu uğurda yüzlerce şehit verdik, binlerce şehit daha vereceğiz. Halkın Demokrasi Partisinin faaliyetlerini engellemek için aşama aşama yürürlüğe konan engellemeler devam etse bile başarıya ulaşamazsınız. Siz ki Vedat Aydın’ı, Musa Anter’i, Mehmet Sincar’ı, Savaş Buldan’ı ve Halkın Demokrasi partili 268 kişiyi katlederek ele geçirilecek bir kale olarak mı görüyorsunuz. Bu politikalarla nereye varacaksınız. Biz Anadolu’yu halklarla bezeyen ortamı özgürleştireceğiz, büyüteceğiz, yürüteceğiz…” demiştir.

Adı geçenin bu konuşmasında, etnik köken ayrılığını belirtmesi, Türkiye Cumhuriyeti Devletini kürt kökenli vatandaşlara karşı bir mücadele ve savaş içerisinde bulunduğunu ileri sürmesi, Devletin terörle mücadelesi sırasında öldürülen örgüt mensuplarını Kürdistan şehitleri olarak adlandırması, ırk ve bölge farklılığı gözetmek suretiyle halkın bir kesimini diğer kesim aleyhine kin ve düşmanlığa tahrik ettiğinin kanıtıdır.

Kaldı ki, Adana 1 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin 16.12.1998 günlü, E:1998/234 ve K:1998/432 sayılı kararıyla adı geçenin, “halkın bir kesimini diğer kesimi aleyhine ırk ve bölge farklılığı gözetmek suretiyle kin ve düşmanlığa açıkça tahrik” suçundan Türk Ceza Kanunu’nun.312. maddesinin ikinci fıkrası ve 59. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca 10 ay hapis ve 1.266.666 lira ağır para cezası ile cezalandırıldığı, kararın 17.6.1999 tarihinde kesinleştiği anlaşılmıştır.

nn- Hamza Abay Yönünden

– 13.5.1998 Günlü Basın Açıklaması

HADEP Eskişehir İl Başkanı olan Hamza Abay Sakarya caddesi Bayat Pazarında 40-50 kişilik bir gruba okuduğu “Basına ve Kamuoyuna” başlıklı 13.5.1998 günlü basın açıklamasında, “…Özgürlüğün düşmanları, kirli savaşın tacirleri, kuduz köpeğin sudan korktuğu gibi yurtseverlerden, devrimcilerden ve örgütlü emekçiden korkan faşizm örgütlendirilmiş ve silahlandırılmış bir tarzda kan döküyor.

Şemdin Sakık’ın olduğu iddia edilen ifadeler aslında aylar öncesinde daktiloya alınan belirli devrimci ve yurtsever merkezleri hedefleyen kirli savaşı metropollere taşıyan faşist savaş planıydı.

Malatya’da Cihan Tahon’un faşizm tarafından akıtılan kanı kurumadan İzmir’de intihar ettiği iddia edilen Ali Serkan Eroğlu’nun zehirlenerek öldüğü kesinlik kazandı. Son dönemde yoğunlaştırılan ırkçı, faşist propagandanın devamı olarak faşist şiddetlendirilerek yoğunlaştırıldı. Antalya’da gerilla cesetlerini parçalayan saldırganlık 1 Mayısın hemen ertesinde Bolu’da Kenan Mak isimli öğrenciyi bıçaklayarak öldürdü. İstanbul’da HADEP üyesi Bilal Vural adlı devrimci pompalı tüfekle katledildi…Susmak onaylamaktır. Zaman birlik zamanıdır, zaman hesap sorma zamanıdır…” denilmiştir.

Bu basın açıklaması ile, PKK terör örgütü militanlarından gerilla olarak sözedilmesi, terörün önlenmesine yönelik operasyonların kan dökme ve kirli savaş olarak nitelendirilmesi, ülkeyi bölmeye yönelik faaliyetlere katılanlar ile destekleyenlerin yurtsever olarak adlandırılması, halkın bir bölümünün operasyonları yürütmekte olan güvenlik güçlerine karşı koymaya teşvik edilmesi ve bölücü örgütün yasadışı eylem ve faaliyetlerinin haklı ve meşru olduğunun savunulması suretiyle Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmaya yönelik propaganda yaparak terör örgütüne yardım ve destek sağlandığı anlaşılmıştır.

Kaldı ki adı geçenin bu eylemi ile ilgili Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin 14.1.1999 günlü, E:1998/106 ve K:1999/4 sayılı kararıyla, “devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü aleyhinde propaganda yapmak” suçundan 3713 sayılı Yasanın 8. maddesinin birinci fıkrasına göre bir yıl dört ay hapis ve 4.400.000 lira ağır para cezası ile cezalandırıldığı, hükmün Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 11.5.1999 günlü, E:1999/554 ve K:1999/2203 sayılı ilamı ile onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

– 6.5.1998 Günü Eskişehir HADEP İl Binasında Yapılan Basın Açıklaması

HADEP Eskişehir İl Başkanı olan Hamza Abay 7.5.1998 günü İstikbal Gazetesinde de yayımlanan 6.5.1998 günlü Eskişehir HADEP İl Binasında yaptığı basın açıklamasında, “1998 yılının barış ve özgürlük getirmesini istemiştik. Maalesef bu yılın da diğer yıllardan farklı olmadığını görüyoruz. 15 yıldan beri sürdürülen kirli savaş en acımasızca sürdürülmektedir. Dünyada barış süreçleri yaşanırken ülkemizde hala savaşta ısrar edilmektedir. Topyekün savaş bütün aygıtlarıyla sürdürülüyor. Bugünlerde psikolojik imha savaşı halkımız üzerinde derinleştirilmiştir. Antalya’nın Serik ilçesinde gerilla cesetlerinin çıkarılması ve parçalanması tek kelime ile insanlık ayıbı ve vahşetidir. Bu vahşet yaşanırken halk buna tepki göstermiyor, şoven kışkırtmalar sonucu kendisi de bu suça iştirak ediyor. Halkın Demokrasi Partisi faşist saldırıları kınıyor ve kirli savaşa karşı barışı ve kardeşliği ısrarla savunuyoruz” denilmesi nedeniyle, Ankara 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin 1.7.1998 günlü, E:1998/74 ve K:1998/84 sayılı kararla “halkın bir kesimini diğer kesimi aleyhine ırk ve bölge farklılığı gözetmek suretiyle kin ve düşmanlığa açıkça tahrik” suçunu oluşturduğu kabul edilerek, Türk Ceza Yasası’nın 312. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca iki yıl hapis ve 3.040.000 lira ağır para cezası verildiği, hükmün Yargıtay 9.Ceza Dairesinin 8.10.1998 günlü, E:1998/2824 ve K:1998/2484 sayılı kararıyla onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

Adı geçenin halkın bir bölümünü ırk ve bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkca tahrik ettiği sonucuna varılmıştır.

oo- Yılmaz Açıkyüz Yönünden

HADEP Eskişehir İl sekreteri olan Yılmaz Açıkyüz yerel İstikbal Gazetesinde 16.5.1998 tarihinde yayımlanan açıklamasında, “…Önceki gün akşam saatlerinde il başkanımızın evi, işyeri ve arabasında arama yapılıp parti arşivimize el kondu. Türkiye çok irrasyonel bir süreci yaşıyor. Kürt illerinde onbeş senedir adı konmamış bir savaş yaşıyor. Ellibinlerle yüzbinlerle operasyonlar yapılıyor. Adı savaş olmuyor. Kürt illerinde yükseltilen kirli savaş sivil faşistler vasıtasıyla metropollere taşınmak istenmektedir…” demiştir.

Yılmaz Açıkyüz’ün açıklamasında, ülkenin bir kısım illerini Kürt illeri olarak nitelendirdiği, bölgede adı konmamış kirli bir savaşın yaşanmakta olduğunu, bu savaşın sivil faşistler vasıtasıyla metropollere taşınmak istendiğini belirterek, Türkiye Cumhuriyeti Devletini savaşan taraf olarak gösterdiği, böylece Parti il sekreteri olan adı geçenin Devletin güvenlik güçlerinin terörizme karşı yaptığı mücadeleyi kirli savaş olarak nitelendirerek PKK terör örgütüne destek verdiği anlaşılmıştır.

Kaldı ki, adı geçenin bu eylemi Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi, “devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü aleyhinde propaganda yapmak” suçu olarak nitelendirip 14.1.1999 günlü, E:1998/106 ve K:1999/4 sayılı kararla 3713 sayılı Yasa’nın 8. maddesinin birinci fıkrası uyarınca bir yıl dört ay hapis ve 4.400.000 lira ağır para cezası verdiği, hükmün Yargıtay 9.Ceza Dairesinin 11.5.1999 günlü, E:1999/554 ve K:1999/2203 sayılı ilamı ile onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

öö- Güven Özata Yönünden

Halkın Demokrasi Partisi Genel Başkan vekili olan Güven Özata 1997 yılı Ocak ayında çıkan HADEP Bülteni’nin 2. sayfasındaki yazısında, “… Kurulu olan bu düzenden Türkiye halkı yoksul insanları zarar görürken en çok zarar gören ise yoksul Kürt halkı olmuştur. Türkiye Cumhuriyeti’nin temelinde kanı ve canı bulunan Kürt insanı siyasi alanda kendi kimliği ile söz hakkına da sahip olma hakkından mahrum bırakılmıştır. Kimliksizlik ve kişiliksiz kılınma temel politika haline getirilirken bu durum ister istemez bir sağlıksızlığa ve büyük dengesizliğe yol açmış baskı ve şiddetinde başlıca nedenlerini oluşturmuştur. doğaldır ki bu durum sadece Kürtlerin değil tüm Türkiye halkının da çıkarlarına ters düşmekte sorunların giderek artmasına ve büyümesine yol açmaktadır…”;

Aynı Bültenin 6., 7. ve 8. sayfalarında “HADEP’in yürüyüşü engellenemez” başlıklı il başkanları toplantısında yaptığı konuşmaya ilişkin yazıda, “… Tüm emekten yana olan güçlere ve mazlum Kürt halkına uygulanan baskılar bugün partimiz şahsında doruğa çıkarılmıştır… Kurtulduğu günden bu yana emeği ile geçinenlerin çıkarlarını ve Kürt halkının haklı demokratik meşru taleplerini savunmayı varlık nedeni sayan politikalarını… HADEP Kürt ve Türk halklarının barış taleplerini şölene dönüştürmüştür… Kürt sorununun siyasal yolla çözülmesi ve akan kanın durması için ısrarlı bir çaba sarfeden HADEP savaşan taraflardan birinin tek taraflı ateşkes ilan etmesi ile çabalarını daha da yoğunlaştırmış barışa giden yolu açık tutmayı ilke olarak ele almıştır… ancak 12 yıldır sürdürülen kirli savaş yüz milyar dolarlık bir ekonomik kayba onbinlerce Türk ve Kürt gençlerinin hayatlarına mal olmasına milyonlarca kürtün sürülmesine rağmen bir çözüm olmadığı… Türkiye yi çökertmeye taşıyan kirli savaş odaklarının gelinen noktada terör ve provakasyonların dışında iktidarlarını sürdürmeleri imkansız hale gelmiştir… arkalarında halk desteği kalmayan kirli savaş odakları suçluluklarını ve cinayetlerini kapatmak telaşı içinde hareket etmekte, barış kardeşlik ve özgürlükten insan haklarından korktukları kadar hiçbir şeyden korkmamaktadırlar… ve de kirli savaşa çeteleri gündemi değiştirerek günü kurtarmalıydılar” demiştir.

Güven Özata, söz konusu yazılarda tek bir ulus olan Türk halkını Kürt ve Türk halkları olarak ikiye ayırdığı, silahlı kuvvetlerin terör örgütüne karşı yapmış olduğu mücadeleyi halk desteği kalmayan kirli savaş ve cinayet olarak nitelendirmesi nedeniyle Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce 17.9.1998 günlü, E:1997/59 ve K:1998/117 sayılı kararla Türk Ceza Kanunu’nun 79. ve 312. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca “halkı ırk esasına dayalı bir şekilde açıkça kin ve düşmanlığa tahrik etmek” suçundan cezalandırıldığı, hükmün Yargıtay 8. Ceza Dairesinin 8.2.1999 günlü, E:1998/17995 ve K:1999/1086 sayılı ilamıyla kesinleştiği anlaşılmıştır.

pp- Mehmet Mansur Reşitoğlu Yönünden

HADEP Diyarbakır Merkez İlçe Başkanı olan Mehmet Mansur Reşitoğlu HADEP Parti ilçe binasında 16.3.1998 günü davetliler ve basın mensuplarına okuduğu “HADEP Diyarbakır İl Başkanlığı” antetli kağıda yazılı “Basına ve Kamuoyuna” başlıklı bildiride, “Kürtler tarih boyunca egemenlikler altında bulundukları rejimler tarafından katliamlara maruz bırakılıp uzayan tırnak misali kesilip atılmışlardır…Kürtlerin tarihi katliamlarla doludur. Halepçe ilk olmadığı gibi son da olmamıştır. Halepçe’den önce Dersim, Ağrı Zilan katliamları yaşandığı gibi, Halepçe’den sonra da görülmüştür ki, Kürtler aynı uygulamalarla Lice’de, Şırnak’ta, Kulp’ta, Nusaybin’de, Cizre’de ve son olarak Ninova’da maruz kalmışlardır” demiştir.

Mehmet Mansur Reşitoğlu bu beyanında, 1988 yılında Irak yönetimi tarafından Kuzey Irak’ta kimyasal silah kullanılarak gerçekleştirilen katliam ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti güvenlik güçlerinin terörü önlemek amacıyla yaptığı operasyonları aynı düzeyde nitelendirdiği, güvenlik güçlerinin teröre karşı yürüttüğü mücadeleyi kürtlerin katledilmesi olarak kabul ettiği, böylece halkın bir bölümünü ırk ve bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik ettiği sonucuna varılmıştır.

Nitekim, adı geçenin bu sözleri Diyarbakır 3 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce “halkı ırk esasına dayalı bir şekilde açıkça kin ve düşmanlığa tahrik etmek” suçu olarak nitelendirildiği 9.3.1999 günlü, E:1998/269 ve K:1999/70 sayılı kararla Türk Ceza Kanunu’nun 312. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca on ay hapis ve ağır para cezası verildiği ve cezanın 647 sayılı Yasa’nın 4. maddesi uyarınca para cezasına dönüştürüldüğü hükmün 7.10.1999 tarihinde kesinleştiği anlaşılmıştır.

rr- Hediyetullah Ülgen Yönünden

HADEP Güngören İlçe Başkanı Hediyetullah Ülgen 16.11.1998 günü HADEP Güngören İlçe teşkilat binasına gelen şahıslara terör örgütü başı Abdullah Öcalan’ın Roma’da yakalanışını protesto amacıyla yürüyüş yapmak üzere Belediye binası önünde toplanmalarını söylemesi üzerine çok sayıda kişinin Belediye binası önünde toplanması ve “Biji PKK, Biji Apo, Apo’ya uzanan eller kırılsın” şeklinde sloganlar atması, pankart taşınması nedeniyle “Yasadışı örgüte yardım ve yataklık etmesi suçundan İstanbul 4 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi 6.12.1999 günlü, E:1998/488 ve K:1999/620 sayılı kararla Türk Ceza Yasası’nın 169 ve 3713 sayılı Yasa’nın 5. maddesi uyarınca üç sene dokuz ay ağır hapis cezası verildiği, hükmün Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin 26.6.2000 günlü, E:2000/1761 ve K:2000/1891 sayılı kararıyla onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

Böylece, Hadep Güngören İlçe Başkanı olan adı geçenin, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmaya yönelik eylemlerde bulunan PKK terör örgütüne açıkça yardım ve destek sağladığı sonucuna varılmıştır.

ss- Mehmet Emin Bayar Yönünden

– 1995 Yılında İzmir’de Beş Kişinin Ölümü İle Sonuçlanan Bombalama Olayı

Olay tarihinde HADEP Buca İlçe Başkanı olan Mehmet Emin Bayar’ın parti ilçe binasına gelen PKK terör örgütü mensupları ile görüşerek ilişki kurması, cezaevindeki örgüt mensuplarına bölgeden ve halktan toplanan paraları göndermesi, kırsal alanda yapılan operasyonlar sırasında yaralanan yasadışı örgüt militanlarının tedavilerini yaptırması ve lojistik destek sağlaması, 1995 yılı içerisinde İzmir ilinde meydana gelen ve beş kişinin ölümü ile sonuçlanan bombalama ve adam öldürme olaylarını kolaylaştırması, operasyon sırasında ölü olarak ele geçirilen Baver kod adlı Mahmut Balcı’nın üzerinde bulunan nottan, PKK terör örgütü elemanları ile irtibat sağlayarak onlara yardımcı olduğunun anlaşılması, PKK örgüt üyesi olmaktan mahkum olan Şahin kod adlı Hasan Aşkın’la örgütsel çalışma yapması, İzmir ilinde gerçekleştirdikleri bombalama ve terör eyleminde kullanılan 21 DS 328 plakalı aracı temin etmesi nedeniyle, “örgüt mensuplarına hal ve sıfatlarını bilerek yardım ve yataklık etmek” suçundan, İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce 21.5.1998 günlü, E:1998/11 ve K:1998/85 sayılı kararla Türk Ceza Yasası’nın 169. maddesi uyarınca üç yıl dokuz ay süreyle ağır hapis cezası verildiği, hükmün Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 16.11.1998 günlü, E:1998/2728 ve K:1998/3118 sayılı kararıyla onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

– 17.11.1998 Tarihinde HADEP Konak İlçe Binasında Yapılan Açlık Grevi

Olay tarihinde HADEP Konak İlçe Başkanı olan Mehmet Emin Bayar’ın PKK terör örgütü başı Abdullah Öcalan’ın Türkiye’ye iadesinin önlenmesi amacıyla il teşkilatının oluru alınarak parti merkezinde 17.11.1998 tarihinde açlık grevini başlatması nedeniyle, ” örgüt mensuplarına hal ve sıfatlarını bilerek yardım ve yataklık etmek” suçundan, İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce 17.8.1999 günlü, E:1998/300 ve K:1999/164 sayılı kararla Türk Ceza Yasası’nın 169., 59. maddenin ikinci fıkrası ve 3713 sayılı Yasa’nın 5. maddeleri uyarınca üç yıl dokuz ay süreyle ağır hapis cezası verildiği, hükmün Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 27.3.2000 günlü, E:1999/1671 ve K:2000/768 sayılı kararıyla onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

Böylece Hadep Buca ve Konak İlçe Başkanlıklarını yapan Mehmet Emin Bayar’ın PKK terör örgütüne yardım ve destek sağladığı sonucuna varılmıştır.

şş- Süzan (Suzan) Erdoğan Yönünden

HADEP Çiğli Yönetim Kurulu üyesi ve Kadın Komisyonu sorumlusu Süzan (Suzan) Erdoğan’ın, bölücü örgüt PKK’nın başı Abdullah Öcalan’ın Roma’da yakalanışını protesto amacıyla HADEP İzmir İl Teşkilatı tarafından alınan karar üzerine 18.11.1998 günü Küçükçiğli’de kahveler durağındaki gösteriye parti adına katılması, gösteride katılanlarla birlikte “dişe diş kana kan seninleyiz Öcalan, Apo Roma’da T.C. komada, Biji Apo Biji PKK” şeklinde sloganlar atması nedeniyle yasadışı örgüte yardım ve yataklık etmek” suçundan, İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi 11.5.1999 günlü, E:1998/308 ve K:1999/74 sayılı kararla adı geçenin Türk Ceza Kanunu’nun 169, 3713 sayılı Yasanın 5. maddeleri uyarınca üç yıl dokuz ay ağır hapis cezası verdiği, hükmün Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 25.1.2000 günlü, E:1999/1439 ve K:2000/20 sayılı kararıyla onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

Böylece Hadep Çiğli Yönetim Kurulu üyesi ve kadın komisyonu sorumlusu Suzan Erdoğan’ın Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmaya yönelik eylemlerinde bulunan PKK terör örgütüne açıkça yardım ve deste sağladığı sonucuna varılmıştır.

tt- Halime Köklütaş Yönünden

HADEP Çiğli Kadın Komisyonu Başkanı Halime Köklütaş’ın, bölücü örgüt PKK’nın başı Abdullah Öcalan’ın Roma’da yakalanmasını protesto amacıyla HADEP İzmir İl Teşkilatı tarafından alınan karar üzerine 18.11.1998 günü Küçükçiğli’de kahveler durağındaki gösteriye parti adına katılması, gösteride katılanlarla birlikte “dişe diş kana kan seninleyiz Öcalan, Apo Roma’da T.C. komada, Biji Apo Biji PKK” şeklinde sloganlar atması nedeniyle “Yasadışı örgüte yardım ve yataklık etmek” İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi 11.5.1999 günlü, E:1998/308 ve K:1999/74 sayılı kararla adı geçenin Türk Ceza Kanunu’nun 169, 3713 sayılı Yasanın 5. maddeleri uyarınca üç yıl dokuz ay ağır hapis cezası verdiği hükmün kararın Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 25.1.2000 günlü, E:1999/1439 ve K:2000/20 sayılı kararıyla onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

uu- Mehmet Yardımcıel Yönünden

HADEP Kars İl Başkanı olan Mehmet Yardımcıel, 21.3.1997 günü Kars HADEP İl Başkanlığının Kars Düğün Salonunda düzenlediği nevruz kutlamaları sırasında “…Biz Kürt halkı olarak tüm devrimci, emekçi, yurtsever halk olarak bir olalım. Kendimize ait olan örf, adet ve geleneklerimiz zalimlere karşı başkaldırımızı onların bayramı olarak kutlamayacağız. Kutlamaya hakları yoktur. Arkadaşlar, Kürt halkının kırmızıyı sevdiğini söylüyorlar. Doğrudur kürt halkı yıllardır özgürlükleri için dökmüş oldukları kanın rengi olduğu için kırmızıyı seviyoruz. Kürt halkı yeşili seviyor yeşil kurtuluşun hazırlığının rengi olduğu için yeşili seviyor. Kürt halkı sarıyı seviyor çünkü sarı her şeyin hazırlığını gösterdiği için sarıyı seviyor…” biçimindeki konuşma nedeniyle Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı hedef alan propaganda yapmak suçundan Erzurum Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin 4.6.1999 günlü, E:1997/389 ve K:1999/141 sayılı kararıyla 3713 sayılı Yasa’nın 8. maddesinin birinci fıkrası ve Türk Ceza Yasası’nın 59. maddesi uyarınca 10 ay hapis ve 2.250.000.000 lira ağır para cezası verildiği, hükmün Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 7.10.1999 günlü, E:1999/13801 ve K:1999/13403 sayılı ilamıyla onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

Böylece Mehmet Yardımcıel’in bu sözleri Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı hedef alan davranış içinde olduğunu açıkça göstermektedir.

üü- Şemistan Ağbaba Yönünden

16.11.1998 günü HADEP Kars İl binasında yapılan aramada, amacı Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü ortadan kaldırmak olan bölücü terör örgütü PKK’nın bayrağı ve çok sayıda yasadışı kitaplar ve yayınların elde edilmesi, parti ilan panosunda güvenlik kuvvetleriyle girdikleri çatışmalarda ve cezaevlerinde açlık grevlerinde ölen terör örgütü mensuplarının resimlerinin bulunması PKK terör örgütünün yayın organı olan MED TV yayınlarının partiye gelen kişilere izlettirilmesi nedeniyle parti yönetiminden sorumlu Hadep Kars İl Başkanı Şemistan Ağbaba’ya “Terör örgütüne yardım ve yataklık yapmak” suçundan Erzurum Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce 24.12.1999 günlü, E:1998/360 ve K:1999/385 sayılı kararla “terör örgütüne yardım ve yataklık yapmak” Türk Ceza Yasası’nın 169 ve 3713 sayılı Yasa’nın 5. maddesi uyarınca üç yıl dokuz ay ağır hapis cezası verilmiş, hüküm Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 31.10.2000 günlü, E:2000/1681 ve K:2000/2673 sayılı kararıyla onanarak kesinleşmiştir.

Bu durum davalı Parti ve parti binasının yönetiminden sorumlu olan il başkanı Şemistan Ağbaba’nın PKK isimli terör örgütüne destek ve yardım sağladığını açıkça göstermektedir.

vv- Zeki Kılıçgedik, Hıdır Berktaş, Yaşar Uçar, Sakine Berktaş, Muharrem Bilbil (Bülbül), Hasan Yıldırım, Beser Kaplan, Serhat İnan (İman), Sabri Sel, Ferhat Avcı, Ali Gelgeç ve Abuzer Yavaş Yönlerinden

HADEP Malatya Merkez İlçe Başkanı Zeki Kılıçgedik’in, merkez ilçe üyesi Hıdır Berktaş’ın, Battalgazi İlçe Başkanı Ali Gelgeç’in, Battalgazi Yönetim Kurulu üyesi Yaşar Uçar’ın, HADEP İl Yönetim Kurulu üyesi ve parti üyeleri Sakine Berktaş, Muharrem Bilbil (Bülbül), Hasan Yıldırım, Beser Kaplan, Serhat İnan (İman), Sabri Sel, Ferhat Avcı ve Abuzer Yavaş’ın terör örgütü başı Abdullah Öcalan’ın Roma’da yakalanışını protesto amacıyla cezaevlerindeki hükümlü ve tutukluların başlattıkları eylemleri desteklemek için parti binalarında açlık grevi başlatmaları, parti binalarının muhtelif yerlerine pankartlar “Kalbimiz Roma’da…Özgürlük Güneşimizi Karartamazsınız…Berxwedan Jiyane…Ateş Güllerini Selamlıyoruz…Zindanlar Boşalsın…Tutsaklara Özgürlük…” gibi PKK terör örgütü ve Abdullah Öcalan’ı destekleyici pankartlar astırmaları, parti binasında uydu anteni kullanarak MED TV isimli televizyondan PKK terör örgütünün propagandasına yönelik olarak örgüt elemanlarının dağ ve kamp yaşantılarını, Abdullah Öcalan’ın konuşmalarını ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve güvenlik güçlerini aşağılayıcı yayınları parti binasına gelenlere izlettirmaleri, parti binasında ve evlerinde yapılan aramada terör örgütünün yayınlarından olan çok sayıda gazete ve derginin ele geçirilmesi, ayrıca Battalgazi İlçe Başkanı olan Ali Gelgeç’in evinde çatışmalarda ölen PKK örgüt mensuplarının fotoğraflarının bulunması, Hıdır Berktaş’ın muhtelif tarihlerde Dilek kasabasındaki evinde bazı kişilere MED TV izlettirdiği, HADEP İl Yönetim Kurulu üyesi Muharrem Bilbil’in daha önce güvenlik güçlerince uydu anten ve televizyona el konulmasına rağmen MED TV yayınlarının izlenmesinin güvenlik güçlerince engellenmesine rağmen parti binasında yayınları izlettirdiği nedenleriyle adı geçenin “terör örgütüne bilerek ve isteyerek yardım ve yataklık yapmak” suçundan Malatya 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce 16.12.1999 günlü, E:1998/138 ve K:1999/177 sayılı kararla PKK Türk Ceza Yasası’nın 169. ve 3713 sayılı Yasa’nın 5., 59. maddeleri uyarınca üçer yıl dokuzar ay ağır hapis cezası verildiği, hükmün, Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin 4.12.2000 günlü, E:2000/1685 ve K:2000/3069 sayılı ilamı ile onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

Böylece adı geçenlerin bu eylem ve davranışlarının kendileri ve mensubu bulundukları Halkın Demokrasi Partisiyle PKK terör örgütü arasındaki bağlantıyı açıkça ortaya koyduğu sonucuna varılmıştır.

yy- Bedir Çetin, Hüseyin Duran, İsmail Minkara, Hacı Pamuk, İsmail Turap, Abuzer Arslan, Rıza Kılınç, Şükrü Karadağ ve Ramazan Sertkaya Yönlerinden

HADEP Adıyaman parti örgütünde yönetim kurulu üyeleri Bedir Çetin, Hüseyin Duran, İsmail Minkara, Hacı Pamuk, İsmail Turap, Abuzer Arslan, Rıza Kılıç, Şükrü Karadağ ve Ramazan Sertkaya’nın terör örgütü başı Abdullah Öcalan’ın Roma’da yakalanışını protesto amacıyla Adıyaman Parti il binasında 17.11.1998 tarihinde açlık grevi başlatmaları ve yönlendirmeleri, parti binalarında PKK terör örgütüne ait bayrağı bulundurmaları nedeniyle “örgüte yardım ve yataklık etmek” suçundan Malatya 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi 6.5.1999 günlü, E:1999/1 ve K:1999/37 sayılı kararla TCK.169, 3713 Sayılı Yasanın 5. maddeleri uyarınca üçer yıl dokuzar ay ağır hapis cezası verildiği, hükmün Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 15.5.2000 günlü, E:1999/2174 ve K:2000/1450 sayılı kararıyla onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

Böylece adı geçenlerin bu eylem ve davranışlarının kendileri ve mensubu bulundukları Halkın Demokrasi Partisiyle PKK terör örgütü arasındaki bağlantıyı açıkça ortaya koyduğu sonucuna varılmıştır.

d- Diğer Deliller

aa- PKK Terör Örgütü Başı Abdullah Öcalan’ın Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığı ve Ankara 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesindeki Beyanları

PKK terör örgütü başı Abdullah Öcalan Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen 1997/514 sayılı hazırlık soruşturması aşamasındaki 22.2.1999 günlü ifadesinde “…23 Nisan 1996 tarihinde yapılan HADEP kurultayında Türk Bayrağının indirilmesi olayı tamamen HADEP’in bir gafıdır. Olaydan birkaç gün sonra MED TV’de yaptığım konuşmada bu olayın yanlış olduğunu ortaya koydum.

HADEP bünyesinde yurt içinde oluşturulan Gençlik ve Kadın komisyonlarında yapılan eğitim çalışmalarıyla Romanya ve Moldavya gibi ülkelerde yapılan eğitim çalışmaları tamamen benim perspektifime, görüşlerime uygun olarak yapılan çalışmalardır. Ben kendilerine buraya PKK ideolojisini taşıyamazsınız siyasal ve yasal gerçeklere uygun bir eğitim yaparak bilinçlenmeyi sağlayacaksınız diyordum.

Romanya ve Moldavaya gibi ülkelerde yapılan eğitim çalışmalarında yetişen müdahaleci grupların HADEP’in faaliyetlerinde ve icraatlarında söz sahibi oldukları doğrudur. Yurtdışındaki ve özellikle Romanya’daki eğitim çalışmalarını Mehmet Hoca kod Cevat Soysal yürütmüştür. Mehmet Hoca kod Cevat Soysal benimle telefonla irtibat kurarak görüş ve talimatlarımı alıyordu.

HADEP’in il ve ilçe teşkilatlarında gerek yurtdışındaki kamplara ve gerekse kırsal alana eleman gönderme faaliyetinin yürütüldüğü doğrudur. Ancak ben kendilerine bu işin yasal parti olmaları nedeniyle kendilerine zarar vereceğini bu faaliyetlerinin yanlış olduğunu belirtiyordum. HADEP’in kuruluşu sırasında Avrupa teşkilatımız vasıtasıyla para yardımı yaptık. Zannederim bu yardım 200.000 mark civarında idi. Kendileri adına düzenlenen gecelerde toplanan paralar bu şekilde bu partiye aktarılmıştır.

Halen cezaevinde hükümlü olarak bulunan PKK mensubu Sabri Ok’un HADEP’lilere talimatlar verdiği doğrudur. Üst düzey kararları da vermektedir. Ancak benim demek istediğim şudur. Ben esasen bir siyasi kanal arayışı içindeyim, fakat bir HADEP’linin yasal gerçekler karşısında kendisini PKK militanı gibi görmesi ve göstermesi yanlıştır. HADEP’le olan işbirliğimizi şu çerçevede anlatabilirim. Madem ki bu parti bizim tabanımıza dayanıyor, bizi temsili doğru olarak yapması ve bunun için de eğitim görmesi gerekir. Siyasi bir realite karşısında yasal bir parti olduğunu da unutmaması gerekir…” ;

31.5.1999 tarihinde Ankara 2 nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin 1999/21 esas sayılı dava dosyasıyla ilgili alınan ifadesinde, “…HADEP PKK’nın tabanı üzerinde politika yaptı. HADEP içerisinde PKK ya kırsala eleman temini yönünde çalışmalar yapılmış olabilir ama resmi PKK kuruluşudur diyemeyiz….

…Bir de 1996 süreci önemlidir. 1996 Nisan ayında Mesut Yılmaz iktidara geldikten sonra önce HADEP’ten Recep Doğaner aracılığı ile bizimle ilişkiye geçildi…

…Ya HEP ya da HADEP dönemiydi yer bulmaları için kendilerine biraz yardım istediler ikiyüzbin mark yardımda bulundum. Kimlerin aracılık ettiğini isim düzeyinde bilemiyorum Avrupa’da böyle bir yardımın yapıldığını biliyorum…”

demiştir.

Adı geçene ait ifadeler Halkın Demokrasi Partisi hakkında kapatma davası açılmasından sonraki tarihlerde alınmış ise de, anlatımların dava açılmadan önceki eylemlerle doğrudan ilişkili olması ve Siyasi Parti ile PKK örgütü arasındaki bağlantıyı açıkça ortaya koyması nedeniyle değerlendirilmiştir.

Abdullah Öcalan hakkında verilen Ankara 2 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin 29.6.1999 günlü, E:1999/21 ve K:1999/13 sayılı kararından adı geçenin Türkiye Cumhuriyeti Devletinin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırarak üzerinde Marksist-Leninist ideolojiye dayalı bir Kürdistan devleti kurmak amacıyla oluşturulan PKK adlı illegal örgütün kurucusu ve en üst düzey yetkilisi olduğu, yakalandığı tarihe kadar aldığı kararlar, verdiği emir ve talimatlarla, PKK terör örgütü militanlarınca gerçekleştirilen çok sayıda silahlı saldırı, yol kesme, bomba atma, sabotaj, silahlı soygun eylemlerinde binlerce vatandaş, asker, polis, köy korucusu ve kamu görevlisinin öldürülmesi ve yaralanmasından sorumlu olduğu kabul edilerek Türk Ceza Kanunu’nun 125. maddesi uyarınca “ölüm cezası” ile cezalandırıldığı ve eylemlerinin yoğunluğu, sürekliliği, bebek, çocuk, kadın, ihtiyar ayrımı gözetilmeden binlerce masum insanın öldürülmüş olması, bu eylemlerin ülke için ciddi, yakın ve büyük tehlike teşkil etmesi, ceza adaletinin sağlanması bakımından, hak ve nesafet kuralları da gözetilerek aynı Yasa’nın 59. maddesinin uygulanmasına yer olmadığına hükmedildiği anlaşılmıştır. Anılan karar Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 22.11.1999 günlü, E:1999/1296 ve K:1999/3623 sayılı kararıyla onanarak kesinleşmiş, daha sonra 9.8.2002 günlü, 24841 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren bulunan 4771 sayılı “Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun”la yapılan değişiklikle kimi istisnalar dışında idam cezalarının müebbet ağır hapis cezasına dönüştürülmesi üzerine, Ankara 2 Numaralı Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin 3.10.2002 günlü, E:1999/21 ve 1999/73 sayılı ek kararıyla adı geçen hakkında verilen ölüm cezası 4771 sayılı Yasa’nın 1. maddesinin (a) fıkrasına göre müebbet ağır hapis cezasına dönüştürülmüştür.

PKK terör örgütü başı Abdullah Öcalan’ın yukarıda belirtilen ifadeleri Davalı Halkın Demokrasi Partisi ile PKK terör örgütü arasında güçlü bir bağlantının bulunduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

bb- HADEP ile PKK Terör Örgütü Arasındaki Bağlantıyı Gösteren Örgüt Elemanlarının Anlatımları

– Mehmet Aktar’ın İfadeleri

Diyarbakır E Tipi Kapalı Cezaevinde terör suçundan hükümlü Mehmet Aktar’ın 1 Şubat 1999 günlü Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdiği dilekçede şunları söylemiştir:

“…Terör örgütü PKK, amacına ulaşmak için terörle birlikte çeşitli legal parti ve dernekleri kullanmaktadır…

…bu tür yasal görünüm altındaki örgütler, PKK’nın halk içinde eli, ayağı, gözü, kulağı gibidir. Çünkü örgüt, direkt halk içine inmekte zorluk çekmektedir. Diğer taraftan, böylelikle uluslararası kamuoyunda sanki arkasında halk desteği varmış gibi bir izlenim uyandırmayı amaçlamaktadır. Aynı zamanda bu tür paravan örgütleri vasıtasıyla biraraya topladığı insanları, Güneydoğu Anadolu bölgemiz ile Kuzey Irak’a göndererek, PKK’nın askeri kanadı olan ARGK’ye eleman kazandırmaya çalışan terör örgütü, bunda epey başarılı sonuçlar elde etmiştir. Yığınla insan HADEP tarafından kandırılıp dağa çıkarılarak, bu insanların hayatları söndürülmüştür…

…HADEP terör örgütü ile organik ilişkisi olan bir partidir. Bu ilişki Avrupa’da sözde örgütün siyasi kanadı olan ERNK yoluyla, Türkiye’de de cezaevinde bulunan PKK üyeleri aracılığıyla sağlanmaktadır. HADEP genel merkez yöneticileri sık sık Avrupa’ya giderek, burada PKK’nın Avrupa sorumlularıyla görüşür ve talimatlarını alırlar. Brüksel’deki “Sürgünde Kürt Parlamentosu” yine Brüksel’deki HADEP irtibat bürosu, PKK’nın talimatlarını HADEP’e aktarırlar. Yine Avrupa’da eğitilen birçok terör örgütü militanı, HADEP içinde faaliyet göstermek üzere Türkiye’ye gönderilmektedirler. Cezaevinden çıkan fakat dağda faaliyet yürütemeyecek durumda olan terör örgütü üyeleri genelde HADEP içinde çalıştırılırlar. Bu insanlar genelde HADEP içinde yönetici konumundadırlar. Yine bu kişilerin yaptığı faaliyetler, cezaevi ve Avrupa ERNK örgütü tarafından denetlenmektedir. Yanlış bir çalışma yaptıkları takdirde bu insanlar terör örgütü yöneticilerince gerektiğinde uyarılabilirler, yine görevlerine son verilebilir.

Hadep’in Terör Örgütü Açısından Oynadığı Rol

1- Terör örgütüne dünya ve Avrupa kamuoyunda meşruluk kazandırmak. Avrupa’daki demokrat, sosyalist, liberal ve Yeşilcilerin PKK’ya destek vermelerini sağlamak.

Bu amaçla sosyal etkinlikler düzenleyerek, devlet karşıtı propaganda yaparlar. Açlık grevleri organize ederek, milletvekilleri aracılığıyla Avrupa ülkelerindeki çeşitli kuruluşlarla ilişkiye geçerler. Bu ilişkiler vasıtasıyla Türkiye’yi tecrit etmeye çalışırlar.

2- Örgütün dağ kadrosuna eleman kazandırmak.

Bu amaçla HADEP, kendi bünyesinde kurduğu, kadın, işçi, gençlik, esnaf komisyonları aracılığı ile, insanları ilk önce terör örgütü PKK sempatizanı haline getirir. İkinci adımda ise dağa çıkarır. Bunun için de çok çeşitli etkinlikler düzenlerler. En başta HADEP binaları terör örgütünün eğitim yuvaları haline getirilmiştir. Geziler düzenleme, spor, müzik, folklor gibi çeşitli etkinliklerle halk içinde potansiyel kazanarak, bu potansiyeli örgüte aktarırlar.

3- Terör örgütünün sempatizan kitlesini devlete karşı çeşitli eylemlere çekerek, terör örgütü PKK’nın “siyasal ordumuz” adını verdiği eylemci bir kitle yaratmak. Bunun için, terör örgütünün ideolojik söylemleri yumuşatılır. Herkesin kabul edebileceği bir kalıba dökülür. Böylelikle herkesin sıcak baktığı bazı kuru söylemler ve sloganlar etrafında bölge halkını birleştirmek ve terörün şehirlerdeki destekçileri haline getirmek vs. gibi amaçlarını her türlü yöntemi kullanarak yaşama geçirmeye çalışırlar.

4- HADEP, Türkiye’de bölücü bir örgütün legal kurumları olarak faaliyet gösteren tüm dernek, sendika , kültür merkezi gibi oluşumların, yine dergi, gazete gibi basın-yayın organlarının hepsinin koordinesini yapar. Türk sol örgütlerinin bu yönlü oluşumları ile PKK adına ilişkiler kurar.

5- HADEP’ten seçilecek milletvekilleri yoluyla Meclis’te ve Türkiye rejimi içerisinde çatlak sesler yaratmak aykırı düşünceler ortaya atarak bir rejim bunalımı yaratmak veya en azından demokratik yapılanma dahilindeki bazı güçleri birbirine düşürmek. Örneğin, 1991 yılında Meclise giren HEP kökenli milletvekillerinin yaptıkları ilk iş; yemin sırasında sansasyonel söz ve davranışlarla olay çıkarmak olmuştur. Toplumu, bu olaylar etrafında bir tartışma zeminine çekerek, bu sorunu kabul edenlerle etmeyenler arasında bir ikilik yaratıp, tartıştırmak ve sonuçta kendilerini gündemleştirmeyi amaçlamışlardır. Hem de bölücü terör örgütünün düşünceleri Meclis’te bile dillendirilmiştir.

6- Örgüte lojistik destek sağlamak

Terör örgütü PKK’nın dağ kadrolarının giyecek, ilaç, teknik malzeme yine erzak gibi çeşitli ihtiyaçlarının büyük bir kısmı HADEP örgütleri tarafından temin edilerek örgüte ulaştırılmaktadır. İhtiyacı olan bölgelere para da gönderilmektedir. Bu amaçla HADEP örgütleri “Yoksullara yardım”, “Güneydoğudan göç eden muhtaç ailelere yardım” adı altında, her zaman para, yiyecek-giyecek ilaç gibi şeyler toplar. Bunun için kampanyalar düzenlerler. Bu kampanyalarda topladıkları herşeyi kırsala veya cezaevindeki PKK’lılara gönderirler.

7- Yurtdışında veya kırsalda eğitildikten sonra eylem amacıyla Türkiye’ye gönderilen PKK üyelerinin halk içinde barınmalarını sağlamak, deşifre olmalarını engellemek ve her türlü ihtiyaçlarını gidermek.

Örgüt tarafından eylem ve örgütlenme yapmak amacıyla Türkiye’ye gönderilen şahıslar, buralarda barınma, ilişki kurma, malzeme temin etme gibi çeşitli sorunlarla karşılaşırlar. PKK, bunları bildiği için Türkiye’ye gönderdiği mensuplarına HADEP içinde faaliyet gösteren, önceden ayarlanmış kişilerin adreslerini verir, böylece terör örgütü üyesi şahısın her türlü ihtiyaçları giderilir. Toplum içinde bu kişilerin deşifre olup, örgüt üyesi olduklarının anlaşılmaması için bu kişilere iş bulunur veya bir ailenin yanına, Güneydoğu’dan gelen akraba görüntüsü verilerek yerleştirilir. Aynı şekilde deşifre olan örgüt mensuplarının yurtdışına aktarılmaları da HADEP eliyle yapılır.

8- Örgütün eylemsiz kaldığı çeşitli dönemlerde HADEP, çeşitli eylemler yaparak eylemsizliği gidermeye çalışır.

Örneğin bölücü terör örgütü PKK, eylemsiz kaldığı zor dönemlerinde ateşkes ilan edince, HADEP’e talimat vererek kitle gösterileri, açlık grevleri ve çeşitli protesto gösterileri düzenlemelerini istemektedir.

Anlaşıldığı üzere Türkiye’nin demokratik yapısından yararlanarak kurulan bu tür kuruluşlar, bölücü düşüncelerin yayıldığı halkın bu yolla zehirlendiği ve devlet düşmanı haline getirildiği, PKK’nın paravan örgütleridir. Bunun en somut örneği bizler olmaktayız. Büyük çoğunluğumuz bu tür paravan örgütlerin propagandalarına kanarak, terör örgütüne katıldık…”

Anayasa Mahkemesi’nin 1.3.1999 günlü yazılı istemi üzerine Cumhuriyet Başsavcılığı’nda 2.3.1999 tarihinde alınan ifadesinde de, dilekçe ve altındaki imzanın kendisine ait olduğunu, HADEP’in seçimlere girerek PKK terör örgütünün Meclise taşınmasının engellenmesi gerektiğini, bu görüşlerin cezaevinde bulunan diğer itirafçıların da görüşleri olduğunu, HADEP’le temasta bulunan örgütün cephecisi ve yurt dışı ile bağlantısını sağlayan kişilerin halen cezaevinde bulunduğunu belirtmiştir.

Ayrıca Mehmet Alkın, Arif Sakık, Raşit Akcan ve Mehmet Yazar’ın aynı tarihte Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığınca alınan ifadelerinde ise:

– Mehmet ALKIN ifadesinde, “…Ben 1995 tarihinde Diyarbakır E Tipi Cezaevine yakalanarak girdim. HADEP adlı partinin temin etmiş olduğu para, ilaç ve elemanları zaman zaman ben alıp yerlerine ilettim. HADEP Diyarbakır il binasında il başkanının odasının yanındaki odada halen örgüt propagandası yapılmaktadır. Cezaevi ile örgüt arasındaki iletişimi de yine HADEP il teşkilatı tarafından tutuklu yakınları vasıtasıyla sağlanmaktadır. Ben Diyarbakır Aydın/Söke ve İzmir’deki parti binalarında bana teslim edilen elemanları alarak dağa götürdüm. Bu sistem halen böyle işlemektedir. Partinin adı ne kadar değişirse değişsin PKK örgütünün görünürde legal temsilcisi gibi davranmaktadır…”,

– Arif SAKIK ifadesinde“…Ben örgüt içerisine 1996 yılında kaçtım. Toplam 3 yıl kaldım. Ben şu anda Diyarbakır E Tipi Kapalı Tutukevinde hükümlü olarak bulunmaktayım. HADEP’in örgüte ne şekilde adam kazandırdığı konusunda bilgim vardır. Şu anda Muş merkezde fotoğrafçılık yapan HADEP’te yönetici konumunda bulunan Selahattin İŞLEK Muş civarındaki insanlara propaganda yaparak Mersin’de Adana’da ve İzmir’de sahte kimlikle faaliyette bulunan Nimet YILMAZ’a iş birliği halinde kandırdıkları kişileri PKK’nın askeri kanadına teslim etmektedirler. Her ikisi de şu anda HADEP’te faal durumdadırlar. Ayrıca Ankara’da Abdülmelik FIRAT’da bu şekilde adam temin ederek örgüte savaşçı kazandırmaktadırlar. Hatta Ankara Cezaevinde hükümlü bulunan Leyla ZANA’da zaman zaman ortak tanıdıkları vasıtasıyla örgütün üzerine fazla gitmememizi ve yıpratmamamız yönünde telkinler gelmektedir. Şu anda halen bu kişiler tarafından örgüte savaşçı gönderildiğini ziyaretime gelen tanıdıkların vasıtasıyla öğrenmekteyim…”,

– Raşit AKÇAN ifadesinde, “…Ben 1997 yılında İstanbul’da Bağcılar’da oturan ablamın yanına tedavi olmaya gittiğimde burada Bağcılar HADEP ilçe binasına gidip gelmeye başladım. Buradaki yayınları okuyarak MED TV izleyerek örgütün fikirlerinden etkilendim. Daha sonra memleketim olan Tatvan’a döndüğümde evden kaçarak Mayıs 1998 tarihinde Van iline giderek HADEP il Başkanının kendimi örgüte göndermesini istedim. Ancak il başkanı bunu kabul etmeyerek benden şüphelendi. Aradan bir saat geçtikten sonra yanında bulunan Ekrem kod isimli PKK militanı beni kenara çekerek nereli olduğumu sordu. Ve bununla birlikte İran’a geçtik. Van Başkaleden çıkış yaptık. Daha sonra güvenlik güçlerine teslim oldum. PKK militanı ile bizim tanışmamız HADEP il binasında olmuştur. HADEP İl Başkanının bu kişinin PKK militanı olup olmadığını bilmemesi mümkün değil…”,

– Mehmet YAZAR ifadesinde, “…Temsilcimiz Mehmet AKTAR’ın Yargıtay Başsavcılığına göndermiş olduğu dilekçe içindeki görüşler doğrudur. Ben örgüt içerisinde cepheciydim. Yani şehir faaliyetinde bulunuyordum. Benim HADEP’liler ile o dönemde örgüt adına yakın ilişkim vardı. Bunların ne şekilde militan kazandırıp bizim vasıtamızla örgüte gönderdikleri, kimlerin bu işlere karıştığı, bu şekilde örgüte yardımda bulunduğu bağlantıların ne olduğu, isim ve yer verilmek suretiyle halen yargılanmış bulunduğum Diyarbakır 4 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesinin 1996/377 Esas sayılı dosyadaki gerek benim ifadelerim ve gerekse diğer sanıkların ve özellikle HADEP’li yöneticiler Hamza AKALIN ve Ahmet YAKUT’un ifadelerinde bu bağlantılar çok açık bir biçimde ortaya konmuştur. Başsavcılık arzu eder ise, bu dosyayı incelemek suretiyle söz konusu Partinin ülkeye ne gibi zararlar verdiğini görecektir. Yine aynı dosyada HADEP yöneticileri Celal AYÜS ve Zülfükar ODABAŞI’nın ifadelerinde görülecektir…”,

şeklinde açıklamalarda bulunmuşlardır.

Adı geçenlerin bu beyanları, amacı Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak olan ve bu yönde silahlı eylem ve faaliyetlerde bulunan PKK terör örgütü ile davalı Halkın Demokrasi Partisi arasında bağlantının olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

cc- Halkın Demokrasi Partisi İle PKK Terör Örgütü Arasındaki Bağlantıyı Gösteren Eylemler

Haklarındaki soruşturmalarda davalı partinin değişik organlarında görevli oldukları belirtilmekle birlikte yapılan yazışmalarda bu konuda açıklık bulunmaması karşısında Halkın Demokrasi Partisi ile PKK terör örgütü arasındaki bağlantıyı açıkça ortaya koymaları gözetilerek aşağıda isimleri geçen kişilerin üzerinde de durulmuştur.

– Faysal Akcan’ın HADEP 2. Olağan Kongresindeki Bayrak İndirme Eylemi

Faysal Akcan’ın 23.6.1996 günü, Ankara Atatürk Spor Salonunda yapılan Halkın Demokrasi Partisi’nin 2. Olağan Kongresi’nde salona asılı bulunan Türk Bayrağını bulunduğu yerden çözerek yere attığı, yerine PKK terör örgütü başı Abdullah Öcalan’ın büyük bez üzerine çizilmiş posterini astığı, bu eylemin salonda bulunan Parti delegeleri tarafından coşkuyla alkışlandığı, Abdullah Öcalan’ın lehine sloganlar atıldığı, görevli hükümet komiserinin uyarmalarına karşın Türk Bayrağı önceki yerine asılmadığı gibi salonda bulunan bir kısım parti delegelerince üzerine basılarak çiğnendiği, “HADEP Görevlisi” yazılı tişortlar giyen kişilerle salonda bulunan diğer partililerce terör örgütü başı Abdullah Öcalan’ın posteri ile PKK terör örgütünün bayrağının uzun süre alkışlar ve sloganlarla eller üzerinde dolaştırıldığı, ayrıca Parti Genel Başkanı Murat Bozlak’ın posterinin yanına Abdullah Öcalan’ın posteri ile PKK terör örgütünün bayrağının asıldığı, bu eylemleri gerçekleştirenler arasında maskeli çok sayıda terör örgütü militanı olduğu izlenimini veren kişilerin bulunduğu ve salonda açıkça terör örgütünün propagandasının yapıldığı anlaşılmıştır.

Nitekim adı geçenin bu eylemini Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi “Devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırmaya matuf fiil işlemek” suçu olarak değerlendirip 4.6.1997 günlü, E:1996/80 ve K:1997/102 sayılı kararla Türk Ceza Yasası’nın 125. maddesi uyarınca 22 yıl altı ay ağır hapis cezası verilmiş, hüküm Yargıtay 9. Ceza Dairesi, 8.6.1998 gün ve 21997/3736 Esas ve 1998/1820 sayılı kararla onanarak kesinleşmiştir.

– Famiha Aslan’ın HADEP Adana İl Teşkilatının Düzenlediği 29.5.1998 Günlü Toplantıdaki Eylemi

Famiha Aslan’ın, HADEP Adana İl Teşkilatının düzenlediği 29.5.1998 günlü toplantıda sunuculuğu sırasındaki konuşmasında,“…ateşin ve güneşin çocuklarına selam olsun, ülkelerinin aslanları olan yiğitlere selam olsun, çocuklarını, kardeşlerini ve kocalarını ölümlerden ve görünmezliklerden kaybeden analara selam olsun, yaşanılır ve özgür bir yaşam için direnen onbinlere selam olsun, güç sahibi yurtseverler ve büyük bir mücadele için burada bulunanlara merhaba…Kürdistan şehitleri için bir dakikalık saygı duruşu yapalım, kimse Kürtlere ölü demesin, Kürtler yaşıyorlar, hiç düşmeyecek Kürt bayrağı…” demiştir.

Famiha Aslan konuşmasında, etnik köken ayrılığını vurgulayarak Devletin kürt kökenli vatandaşlara karşı bir mücadele hatta bir savaş içerisinde bulunduğunu belirtmesi, Devletin terörle mücadelesi sırasında öldürülen örgüt mensuplarını Kürdistan şehitleri olarak adlandırması nedeniyle “halkın bir kesimini diğer kesimi aleyhine ırk ve bölge farklılığı gözetmek suretiyle kin ve düşmanlığa açıkça tahrik” suçundan Adana 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce 16.12.1998 günlü, 1998/234 Esas ve 1998/432 sayılı kararla Türk Ceza Kanunu’nun 312. maddesinin ikinci fıkrası ve 59. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca 10 ay hapis ve 1.266.666 lira ağır para cezası verilmiş, hüküm 17.6.1999 tarihinde kesinleşmiştir.

– Leyla Zana, Mehmet Salih Altun, Abdullah Mehmet Varlı, Mehmet Yağmur, İsmet Kılıçarslan, Kazım Yakmaz, Kerem Soylu, Ali Şola, Mehmet Reşit Irgat, Reşit Köçeroğlu, Mehmet Nuri Görkey ve Fehmi Demir’in 1997 Yılı Ocak Ayında Yazdıkları HADEP Bülteninde Yayımlanan Yazıları

Leyla Zana Halkın Demokrasi Partisi bülteninin 14. sayfasında “Geciken bülten” başlığı altında Tutuklu DEP Milletvekili imzasıyla yazmış olduğu yazıda, “Bizler gibi sömürülen yok sayılan sürgün ve imha ile karşı karşıya bırakılan bir halkın kurumlaşarak politika yapması alabildiğine güçtür… HEP ve DEP mirasını devralan HADEP in onlarca şehidi bir o kadarda tutuklusu vardır. … yine şunu çık iyi bilmeliyiz ki bizi düzen partilerinden parklı kılan halkın özgücüne dayanmamız ve halktan aldığımız destek ve cesaretle hareket etmemizdir… art niyet, bencillik, kariyerimiz ve kişisel çıkar gibi yaklaşımların halkımızca kabul görmeyeceği bilinmelidir. savaşın giderek yoğunlaştığı böylesine zor bir süreçten geçerken bireysel çıkar ve benlerimizden uzaklaşarak hep bir olmalıyız”;

Abdullah Mehmet Varlı, Mehmet Yağmur, İsmet Kılıçarslan, Kazım Yakmaz, Kerem Soylu, Ali Şola, Mehmet Nuri Görkey, Fevzi (Fehmi) Demir, M.Reşit Irgat, Reşit Koçeroğlu’nun ise, bahse konu bültenin 21-22-23-24. sayfalarında “HADEP’i Destekleyen Bir Grup Din Adamından: İnsanım Diyen Herkese Açık Mektup” başlıklı , isimlerini taşıyan beyanlarında, “… Dinle kardeşlik kuralı ve tanımı bu iken ülkemizde yaşanan durum böyle midir’ yoksa Kürt milleti kendi kimliği anadili kültürü kendi örf ve adeti ve yargı değerleri ile yaşamak istiyor diye niçin zulme uğruyor… dinde bir milletin kimliği inkar, kültürünü yok saymak var mıdır. anadilini yasaklamak var mıdır… bugün Türkiyemizde anayasamıza göre Kürt milleti yoktur. Kürtlerin anadili Kürtçe yasaktır. peki Kürt insanının da diğer insanlar gibi Allah yaratmadı mı’ … bu devlet Kürtlere yasaklamıştır bu bir zulumdür. neden’ ‘ben müslümanım’ diyen herkes bu zulme karşı çıkmıyor. … ey islam alemi size ne oldu, Ortadoğu’da İran, Irak, Suriye, ve Türkiye de kürdü öldürüyorsunuz hem de islam adına… Kürtler İslam aleminin yetimleridir diye mi öldürülüyor… yeter müslümanlar yeter artık… bunlar ne Kürtlere ne de Türklere yarar getirir… senin Kürt kardeşinin varlığı inkar ediliyor. kültürü yok sayılıyor yerinden yurdundan ediliyor. yok olup gidiyor…”;

Mehmet Salih Altun’un aynı bültenin 25-26-27 sayfalarındaki, “HADEP Seçilmiş Halk Temsilcileri Grup Sözcüsü Yardımcısı” imzalı rapor başlıklı yazısında, “… Ama başka özellikleri daha vardı, Dilan ve Berivan Kürttü, Neden bunları anlatıyorum, Bu coğrafyada yaşamaya hele Kürt olmaya birileri bedel koymuştu. Kimisine bu bedel 80’inde ödetilir, kimisine 18 inde, 25 inde ödetilir kimi sinede Berivan ve Dilan gibi hayati tanımadan neyin bedeli olduğunu bilmeden daha çocukluğunu yaşamadan canı ile ödetilir… Türkiye’nin bugünkü drurumu yaşanan savaşı, savaşın çirkinliği acımasızlığı ve kirliliğini halka aktarmıya çalışıyorduk, ateşkes sürecini bu ateşkesin Türkiye halkları için önemini anlatmaya çalışıyorduk… dilan ile berivan iki tane küçük çocuktular isimleri kadar kendileri de güzeldi, ama birileri fermanı vermişti, dilan ile berivanlara yaşam hakkı tanınmayacaktı ve tanımadı, bunu herkes bilmelidir. berivan ile dilanları katletmek insanlık dışı bir olaydır… Gelin hep beraber başka Berivan ve Dilan’ların katledilmemesi için ve sıra sevgi ile güle gelmeden bu kirli savaşa dur diyelim, Kendimizi geleceğimiz olan çocuklarımız için siper edelim”

demişlerdir.

Sözkonusu yazıların davalı Halkın Demokrasi Partisi’nin yayın organı olan “Bülten”de yer alması Parti’nin Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne yönelik tutumunu ortaya koymaktadır.

Kaldı ki belirtilen yazılardaki söylemleriyle adı geçenlerin halkı ırk esasına dayalı bir şekilde açıkça kin ve düşmanlığa tahrik etmek suçunu işledikleri kanısına varan Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi, 17.9.1998 günlü, E:1997/59 ve K:1998/117 sayılı kararla Türk Ceza Yasası’nın 79. ve 312. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca ikişer yıl hapis ve 1.720.000’er lira ağır para cezası verdiği, hükmün Yargıtay 8. Ceza Dairesinin 8.2.1999 günlü, E:1998/17995 ve K:1999/1086 sayılı ilamıyla kesinleştiği anlaşılmıştır.

– Tahir Han’ın 26.6.1994 Günü Atatürk Spor Salonunda Yapılan HADEP 1. Olağan Kongresinde Gerçekleştirdiği Eylemler

Tahir Han 26.6.1994 günü Atatürk Spor Salonunda yapılan HADEP 1. Olağan Kongresinde yaptığı konuşmada, “Sayın Başkan, değerli delege arkadaşlarım…Demokrasi Partisinin ilk olağan kurultayında yine bir aradaydık. O gün de halkımıza ve bize yönelik saldırılar, kuşatmalar üst boyutlardaydı. Ülkemize, ulusumuza karşı sürdürülen sömürgeci vahşet, dünyanın gözleri önünde büyük bir pervasızlıkla sürdürülüyordu…Arkadaşlar, hatırlatmak açısından söylüyorum. Biz ülkenin demokratikleşmesinin önündeki en büyük engel bizzat Kürdistan sorununun varlığı, Kürdistan’ın sömürge olduğu gerçeğidir. Ve Kürdistanın sömürge statüsü değişmeden de Türkiye’nin demokratikleşmesi mümkün değildir. Bu bakımdan demokrasinin olmazsa olmaz şartı Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkının bağımsızlık ve özgürlük üst koşulu, ön koşuluyla desteklenmesidir. Dolayısıyla Kürt ulusunun bu hakkını bağımsız ve özgür koşullarda kullanmak üzere başvurduğu her türlü mücadele araçları meşrudur, haklıdır…Bu bakımdan T.C.’nin dayattığı formaliteler ve yasal zorunluluklarla çatışma içine girilmesi kaçınılmazdır. Çünkü, T.C.’nin mevcut hukuk sistemi Kürdistanın sömürge konumuna yasal bir biçim verilmesi üzerine kuruludur. Ve bizce legal mücadele yasayı değil, meşruiyeti esas almalıdır…Parlamentodaki Kürt milletvekillerinin varlığı, dünya kamuoyuna bu organın hem Kürt hem Türk ulusunun siyasal iradesini temsil eden meşru bir organ oluşuna delil gösterilmektedir. T.C’nin parlamentosu meşru olunca Kürdistan üzerindeki sömürgeci terör de meşru olmaktadır…Sömürgeci şiddet her geçen gün azgınlaşmış…yüzlerce kişi bu saldırılarda şehit düşmüş…politik kadroların legal mücadelelerindeki tüm basiretsizliklerine rağmen Kürt ulusu özgürlük ve bağımsızlık mücadelesini, büyük bir özveri ve kararlılıkla sürdürmüş ve bu mücadelede Kürt ulusu bizden beklenen aktif destekten yoksun bırakılmıştır” demiştir.

Adı geçen konuşmasında, Kürt halkının farklı bir kimliği ve Kürdistan isimli bir ülkesi bulunduğunu, ulus ve ülkelerine karşı bir vahşetin sürdürüldüğünü, Kürdistan’ın sömürge olduğunu, bu statü değişmeden Türkiye’nin demokratikleşmesinin mümkün olmadığını, Kürt ulusuna kendi kaderini tayin hakkının, bağımsızlık ve özgürlüğünün verilmesi gerektiğini, Kürt ulusunun bu amaca ulaşabilmek için başvurduğu her türlü mücadele araçlarının meşru ve haklı bulunduğunu, Kürt halkının büyük bir özveri ve kararlılıkla özgürlük ve bağımsızlık mücadelesini sürdürmekte olduğunu belirtmesi nedeniyle Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü hedef alan bölücülük propagandası yapmak suçundan Ankara 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin 22.1.1997 günlü, E:1996/19 ve K:1997/3 sayılı kararıyla 3713 sayılı Yasanın 8. maddesinin birinci fıkrası uyarınca 1 sene hapis ve 100.000.000 lira ağır para cezası verilmiş, hüküm Yargıtay 9.Ceza Dairesinin 1.3.1999 gün ve E:1998/1505 ve K:1998/1132 sayılı kararıyla onanarak kesinleşmiştir.

– Bayram Karkın’ın 22.3.1997 günü Ankara HADEP İl Teşkilatının Düzenlediği Nevruz Şenliğinde Yaptığı Konuşma

Bayram Karkın 22.3.1997 günü Ankara HADEP İl Teşkilatının düzenlediği Nevruz şenliğinde yaptığı konuşmada, “Nevroz bize göre Mezopotamya halklarının cezaevinde yakıp Demirci Kawa yandaşlarını mağlup edişidir. Bunun davamızdaki müjdecisi Nevroz ateşidir. Yani nevroz halkların özgürleşme, özgürlüğüne kavuşma destanıdır. Peki günümüz zalim Dehakları kimlerdir’ Onlar özelleştirme, kamulaştırma…milyonlarca işçiyi sokağa atan sendika hakkı için mücadele eden işçileri joplayan cezaevlerine tıkan işçilerin alın terlerini zorunlu tasarruf diye el koyanlardır…Onlar kürt halkını kirli savaş ve katliamları ile yoketmeye çalışanlardır. Onlar artık pek çok insanın kanını içip onbinlerin yüzbinlerin kanı ile beslenen emperyalist kan içicilerdir…Onlar bir avuç kahrolasıdır. Dersim’de, Şırnak’ta, Halepçe’de en son Lice’de halklarımızı katleden kontrgerillanın ta kendisidir…Sermaye sınıfı çıkarlarını koruyan bir örgüttür…Peki bu cinayet örgütünün bir avuç para babasının tahakkümüne son verecek, onları alaşağı edecek, halkımızı, dünya halklarını kurtuluşa götürecek kurtuluşun mucize nevroz ateşini yakacak olan kimlerdir’ Yani günümüzün Demirce Kawaları kimlerdir’ Tüm baskılara katliamlara rağmen sömürüye ve zulme başkaldıran emekçi halklardır. Model işçi sınıfıdır. İşçi sınıfı bilimin bilinci ile donanmış devrimcilerimizdir…Ne yaparlarsa yapsınlar Nevroz sermayeye karşı devrimcinin simgelerindendir…biz diyoruz ki sermaye ve onun düzenine karşı direnmek emekçilerin ezilenlerin savaştan ve kapitalizmden özgürleşme mücadelesidir. Sömürüye, zulme ve tüm bunların asıl kaynağına karşı ortak mücadeledir…Bugün nevroz Demirci Kawanın yaktığı özgürlük ateşini tüm sokaklarda ve alanlarda yakabilmektir” demiştir.

Bayram Karkın halkın etnik köken farklılığı gözetilerek ırken bölündüğünü, işçi sınıfı ve kürt halkının zulüm gördüğünü ve sömürüldüğünü ileri sürülerek bu kesimleri yönetime karşı koymaya çağırdığı anlaşılmaktadır.

Nitekim adı geçen hakkında Ankara 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin 22.10.1997 günlü, E:1997/146 ve K:1997/135 sayılı kararıyla ırk ve bölge farklılığı gözeterek halkı açıkça kin ve düşmanlığa tahrik suçundan Türk Ceza Yasası’nın 312. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca bir yıl hapis ve 860.000 lira ağır para cezası verilmiş, hüküm Yargıtay 9.Ceza Dairesinin 21.1.1998 günlü, E:1997/18657 ve K:1998/172 sayılı kararıyla onanarak kesinleşmiştir.

– Güven Bekirhan’ın 21.3.1997 Günü Kars HADEP İl Başkanlığınca Kars Düğün Salonunda Düzenlenen Nevruz Kutlamaları Sırasında Yaptığı Konuşma

21.3.1997 günü Kars HADEP İl Başkanlığınca Kars Düğün Salonunda düzenlenen nevruz kutlamaları sırasında sunuculuk yapan Güven Bekirhan konuşmasında, Buca ve Erzurum cezaevlerinde silahlı çete üyesi olmak ve bu çete adına silahlı eylemlere katılmak suçlarından dolayı hükümlü ve tutuklu bulunan şahıslarca gönderilmiş mesajlarmış gibi, metinleri orada bulunanlara okuduğu, metinlerin içeriğinde nevruz bayramının Kürt halkının bir bağımsızlık kazanımının yıldönümü imişçesine ve Kürtlere özgü bir gün olarak yeniden böyle bir doğrultuda, bu amaca hizmet etmesi için kutlanması gerektiğinin ifade edilmesi nedeniyle “bölücülük propagandası yapmak” suçundan Erzurum Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin 4.6.1999 günlü, E:1997/389 ve K:1999/141 sayılı kararıyla 3713 sayılı Yasa’nın 8. maddesinin birinci fıkrası ve Türk Ceza Yasası’nın 59. maddesi uyarınca 10 ay hapis ve 2.250.000.000 lira ağır para cezası verildiği, hükmün Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 7.10.1999 günlü, E:1999/13801 ve K:1999/13403 sayılı ilamıyla onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

– Osman Tağu, Cüneyt Subaşı, Fersende Sanğir, Ayhan Tekin, Sadık Altürk, Mehmet Aksoy ve Tahir Aksoy’un Katıldığı Terör Örgütü Başının Roma’da Yakalanışını Protesto Amacıyla 16.11.1998 Günü HADEP Güngören İlçe Teşkilatının ve Teşkilatta Görevli Kişilerin Yönlendirmesiyle Güngören İlçesinde Meydana Getirilen Eylemler

HADEP İstanbul Güngören İlçe Başkanı olan Hediyetullah Ülgen parti binasına gelen şahıslara terör örgütü başının Roma’da yakalanışını protesto amacıyla yürüyüş yapmak üzere Belediye binası önünde toplanmalarını söylemesi üzerine Osman Tağu, Cüneyt Subaşı, Fersende Sanğir, Ayhan Tekin, Sadık Altürk, Mehmet Aksoy ve Tahir Aksoy ile birlikte çok sayıda kişinin Belediye binası önünde toplandığı, “Biji PKK, Biji Apo, Apo’ya uzanan eller kırılsın” şeklinde sloganlar attıkları, pankart taşıyarak yürüdükleri nedeniyle “yasa dışı örgüte yardım ve yataklık yapmak” suçundan İstanbul 4 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin 6.12.1999 günlü, E:1998/488 ve K:1999/620 sayılı kararıyla Türk Ceza Yasası’nın 169 ve 3713 sayılı Yasa’nın 5. maddeleri uyarınca üçer sene dokuzar ay ağır hapis cezası verildiği ayrıca Osman Tağu ve Mehmet Tahir Aksoy’a yaşları nedeniyle 55. maddenin üçüncü fıkrası uyarınca cezalarında indirim yapıldığı, hükmün Yargıtay 9.Ceza Dairesinin 26.6.2000 günlü, E:2000/1761 ve K:2000/1891 sayılı kararıyla onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

– Feyaz Yılmaz, Fatma Erik, Fikret Güçer, Demircan Aktaş, Erdem Kılıç, Abdullah Yılmaz, Yetkin Alkan, Zeytin Kıyak ve Necibe Büyükgöl’ün Katıldığı Terör Örgütü Başının Roma’da Yakalanışını Protesto Amacıyla 18.11.1998 Günü HADEP İzmir İl ve Çiğli İlçe Teşkilatının ve Teşkilatta Görevli Kişilerin Yönlendirmesiye Küçükçiğli’de Meydana Getirilen Eylemler

Feyaz Yılmaz, Fatma Erik, Fikret Güçer, Demircan Aktaş, Erdem Kılıç, Abdullah Yılmaz, Yetkin Alkan, Zeytin Kıyak ve Necibe Büyükgöl’ün PKK örgütü başı Abdullah Öcalan’ın İtalya’da yakalanmasını protesto etmek, örgüte destek vermek ve kamuoyu oluşturmak amacıyla 16.11.1998 ve 18.11.1998 tarihlerinde HADEP İzmir İl ve Çiğli İlçe Teşkilatında görevli kişilerin yönlendirmesiyle Çiğli Güzeltepe futbol sahası karşısında ve Küçükçiğli’de kahveler durağında yasadışı gösteriler düzenledikleri, gösterilerde adı geçenler tarafından “dişe diş kana kan seninleyiz Öcalan, Apo Roma’da T.C. komada, Biji Apo Biji PKK” şeklinde sloganlar attıkları nedeniyle “yasadışı örgüte yardım ve yataklık yapmak” suçundan İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce 11.5.1999 günlü, E:1998/308 ve K:1999/74 sayılı kararla Türk Ceza Yasası’nın 169. ve 3713 sayılı Yasanın 5. maddeleri uyarınca üçer yıl dokuzar ay ağır hapis cezası verildiği, Erdem Kılıç’ın cezasının tekerrürden artırıldığı, Feyyaz Yılmaz’ın cezasının ise yaşının küçüklüğü gözetilerek indirildiği, hükmün Yargıtay 9.Ceza Dairesinin 25.1.2000 günlü, 1999/1439 Esas ve 2000/20 Karar sayılı kararıyla onanarak kesinleşmiştir.

– Nevruz Yıldırım, Banu Yetkin, Elveda Çelik, Rahmetullah Tepe, Ahmet Bürüsk Altındağ, Hasine Kay ve Hüseyin Sarıaltın’ın Katıldığı 21.3.1998 Günü HADEP Teşkilatı Tarafından İzmir Cumhuriyet Alanında Düzenlenen Açık Hava Toplantısında Yapılan Konuşmalar ve Meydana Gelen Olaylar

21.3.1998 günü İzmir Cumhuriyet meydanında HADEP İzmir İl Teşkilatı tarafından düzenlenen “nevruz bayramı” konulu gösteride Rahmetullah Tepe, Nevruz Yıldırım ve Elveda Çelik’in PKK örgütünün lideri Abdullah Öcalan ile Mazlum Doğan’ın posterlerini gösteri alanına getirdikleri, posteri Nevruz Yıldırım’ın, PKK örgütünün işaret ve amblemi bulunan bayrağı ise Ahmet Bürüsk Altındağ’ın taşıdığı, güvenlik güçlerinin müdahalesi sırasında Hasine Kay’ın PKK terör örgütünün bayrağını sakladığı, yapılan aramada bayrağın adı geçenin evinde ele geçirildiği, Hüseyin Sarıaltın’ın da örgütün bayrağını açarak taşıdığı, adı geçenlerin gösteriler sırasında PKK terör örgütünü ve liderini öven sloganlar attıkları nedeniyle İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce, Nevruz Yıldırım “yasadışı bölücü örgütün sair efradı olmak” suçundan 25.3.1999 günlü, E:1998/117 ve K:1999/46 sayılı kararıyla Türk Ceza Yasası’nın 168. maddesinin ikinci fıkrası ve 3713 sayılı Yasa’nın 5. maddesi uyarınca 12 yıl 6 ay süreyle ağır hapis cezası, diğer kişiler ise “yasa dışı bölücü örgüte yardım ve yataklık yapmak” suçundan Türk Ceza Yasası’nın 169. ve 3713 sayılı Yasa’nın 5. maddesi uyarınca üç yıl dokuzar ay ağır hapis cezası verildiği, hükmün Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 11.10.1999 günlü, E:1999/1114 ve K:1999/3329 sayılı kararıyla onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

– Emine Çelebi, Abdullah Kutal, İhsan Yaşlı, Fırat Kutal, Cengiz Kurt, Hüseyin Baran, Mirzat Sati, Burhanettin Emektar, Cengiz Kaçan ve Volkan Uğraş’ın Katıldıkları Terör Örgütü Başının Roma’da Yakalanışını Protesto Amacıyla ve HADEP İzmir İl ve Konak İlçe Teşkilatının ve Teşkilatta Görevli Kişilerin Yönlendirmesiyle, 25.10.1998 Günü Kadifekale’de ve 17.11.1998 Günü Limontepe’de Meydana Gelen Eylemler

PKK terör örgütü başının İtalya’da yakalanması ve Türkiye’ye iadesinin istenmesi üzerine Halkın Demokrasi Partisi İzmir İl yönetiminin yönlendirmesiyle adı geçenler 25.10.1998 tarihinde İzmir Kadifekale’de ve 17.11.1998 tarihinde de İzmir Limontepe semtinde gösteriler düzenledikleri, PKK terör örgütü lehine sloganlar attıkları ve HADEP Konak İlçe binasında örgütü desdeklemek amacıyla açlık grevi başlattıkları nedeniyle “terör örgütüne yardım ve yataklık yapmak” suçundan İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce 17.8.1999 günlü, E:1998/300 ve K:1999/164 sayılı kararla Fırat Kutal, Cengiz Kurt, Hüseyin Baran, Burhanettin Emektar ve Volkan Uğraş’ın Türk Ceza Yasası’nın 169., 55., 59. maddeleri ve 3713 sayılı Yasa’nın 5. maddesi uyarınca ikişer yıl altışar ay süreyle ağır hapis cezası, Emine Çelebi, Abdullah Kutal, Mirzat Sati, Cengiz Kaçan, Mehmet Emin Bayar ve İhsan Yaşlı’nın Türk Ceza Yasası’nın 169., 59. maddenin ikinci fıkrası ve 3713 sayılı Yasa’nın 5. maddeleri uyarınca üç yıl dokuz ay ağır hapis cezası verildiği, hükmün Yargıtay 9.Ceza Dairesinin 27.3.2000 günlü, E:1999/1671 ve K:2000/768 sayılı kararıyla onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

– Nuri Turan, Beyaz Emektar ve Cezmi Yalçınkaya’nın Katıldığı 25.10.1998 Günü Denizli HADEP Gençlik Komisyonları Tarafından Düzenlenen Gençlik Şöleni İsimli Etkinlikte Meydana Gelen Olaylar

25.10.1998 tarihinde Denizli HADEP İl Teşkilatı ve Gençlik Komisyonu tarafından Denizli Açıkhava Tiyatrosunda düzenlenen gençlik şöleninde sunuculuk yapan Nuri Turan konuşmasında, “…şu anda Kürdistanın askerleri için ve ölü askerler için bir dakika saygı duruşu için ayağa kalkalım” diyerek izleyicileri saygı duruşuna kaldırmış, bilahare Kürtçe olarak yaptığı konuşmasında “tüm Kürtlerin bir arada olması ayakta kalması için, her Kürdün birlikte olması için çoğu zindanlarda ve hapishanelerde ömürlerini çürütmüş ve ateşle oynamışlar, çoğu Kürtler ta yıldızlara kadar uzandılar, biz bir daha diyoruz ki bizim şehitlerimiz, bizim önderlerimizdir, biz de onların arkasında yürüyeceğiz. Onlar bizim önderimiz, başımızdır, onlar bize bu yolu göstermişlerdir…”, “…Ateş bizim Kürtler içindir, ateş bedene dönüşür, ateş cana dönüşür, sizce de malum ki Dicle ile Fırat arasında kan dökülüyor, bu kana yeter diyoruz, biz artık kan dökmek istemiyoruz, eğer kan dökmek istersek, eğer canımızı vermek istersek kendi yurdumuz için canımızı ve kanımızı veririz. Hani Nemrut dağının üzerindeki Kürtler, aynı saflarda omuz omuza mücadele vermenin onurunu yaşıyoruz, yaşasın halkların kardeşliği” dediği, Beyaz Emektar isimli sunucu ile birlikte izleyicileri Kürdistan askerleri için saygı duruşuna davet ettiği ve, “…ölüm fikirlerimizin yazgı kürttü, yasaktı adı, tırnaklarımızla kazıdık adımızı Diyarbakır surlarına, bir damla gözyaşı olup, denizlerde can verdik, güneşten koptu yüreğimiz, dağlardan şehirlere ulaştı, her sözümüz bir isyan, her gürültümüz ateşten kopan bir parça olup yıldızlarla buluştu” şeklinde sözler sarfetmişler; Pamukkale Üniversiteli “yurtsever” öğrenciler tarafından gönderilen “Halkımıza kurulduğu günden bu yana baskı, şiddet ve asimilasyon politikalarını pervasızca uygulayan özel savaş rejimi günümüzde bu uygulamalarına psikolojik savaş aygıtlarını da ekleyerek savaşı tırmandırmaktadır. Kuruluş mayasında Anadolu’da yaşayan Türk, Kürt, Türkmen, Ermeni, Arap, Çerkez ve Laz halklarını soykırım temelinde gerçekleştiren özel savaş rejimi her türlü ulusal ve demokratik hak taleplerini zor aygıtlarla en kanlı bir şekilde bastırmaktadır. Ermeni soykırımı ile başlayan bu süreçle Mustafa Sülfi’lerin Karadeniz’de boğdurulması, Şeyh Said’in katledilmesi ve Dersim’de ana karnında bebeklerin süngülenmesi ile devam edip günümüze kadar gelişmektedir. Günümüzde ülkenin bir parçasının gelişen ulusal kurtuluş mücadelesini en vahşi bir tarzda bastırmaya çalışırken insanların bütün değerlerini ayaklar altına alan öldürülen insanların organlarından koleksiyon yapacak kadar hayvanlaşan özel savaş rejimi aynı saldırıyı zindanlara doldurduğu tutsaklar üzerinde uygulamak istemektedir. Can güvenliğinden sorumlu olduğu tutsaklar üzerinde tam bir vahşet uygulanmaktadır. 12 Eylül karanlığında Amed şafağını yaratarak vahşete karşı direniş geleneğini başlatan Mazlum Kemal ve Hayriler ile sayıları bugün onbinleri bulmuştur. Zindanlardaki özgür tutsaklar bir halkın ulusal önderliğine karşı başlatılan ve halkı bitirmeye yönelik olan politikalarını bastırmak, protesto etmek için bedenlerini bir ateşe veriyorlar. Özel savaş rejiminin topyekün olarak başlattığı bitirme ve yoketme hareketlerine karşı zindanlarda yükselen bu meşale bütün Anadolu’yu saracaktır. Halkımızın gençliği bu saldırılara ve zindanlarda yakılan meşaleyi özgürlük dağlarında yükseltecektir, gelecek kazanılacaktır. Yaşasın halkların kardeşliği” içerikli metni okuduğu, Cezmi Yalçınkaya’nın Türkçe ve Kürtçe olarak söylediği şarkıda, “Canım hanım güle her taraf Kürdistandır…Bizim el üzerimizdeki gençler onlar Kürtlerimizdir, onlar şehit oldular, tek tek onlar bize çağrı yaptılar, bize, şehitler ölmez, dağların üzerindekiler çalışmalara devam ediyorlar, bizi yanlarına çağırıyorlar, şehitler ölmez, haydi dağ başına çıkalım, kendimizi çalışmaya verelim, hepimiz dağlardaki çalışmalarımıza devam edelim, çalışın, çalışınız, dağlardaki çalışmanızı, biz sizlere çağrı yapıyoruz, şehitler ölmez, onlar köyümüzde epey büyük kişilerdir, bizim önderimizden önderlik yapıyorlar, bizim gönlümüzde çok saygındırlar ve büyüktürler, bize sesleniyorlar, şehitler ölmez, şehitler kendini bilmeyenlerin ellerine geçtiler, o ağır ve güçlü askerlerimiz biz Kürtleri bağımsızlığa koşturacaklar, o kahraman askerlerimiz ağır güçlü Kürdistan askerleri şehitler ölmezler, ölmezler…” dediği nedenleriyle “bölücülük propagandası yapmak” suçundan İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce 3.6.1999 günlü, E:1998/298 ve K:1999/100 sayılı kararla adı geçenlerin 3713 sayılı Yasa’nın 8. maddesinin birinci fıkrası ve Türk Ceza Yasası’nın 59. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca birer yıl hapis cezası verilmiş, bu ceza paraya çevrilerek ertelenmiş ve hüküm Yargıtay 9.Ceza Dairesinin 21.12.1999 günlü, E:1999/2130 ve K:1999/4069 sayılı kararıyla onanarak kesinleşmiştir.

– Mahmut Güngör’ün Katıldığı Terör Örgütü Başının Romada Yakalanışını Protesto Amacıyla 17.11.1998 ve 6.12.1998 Günleri Arasında HADEP Malatya İl ve Battalgazi İlçe Teşkilatlarında Görevli Kişilerin Yönlendirmesiyle Malatya’da Meydana Getirilen Eylemler

Mahmut Güngör’ün terör örgütü başı Abdullah Öcalan’ın Roma’da yakalanışını protesto etmek ve cezaevlerindeki hükümlü ve tutukluların açlık grevi eylemlerini desteklemek amacıyla HADEP Malatya il binasında başlatılan açlık grevine katıldığı, parti binasının muhtelif yerlerine “Kalbimiz Roma’da…Özgürlük Güneşimizi Karartamazsınız…Berxwedan Jiyane…Ateş Güllerini Selamlıyoruz…Zindanlar Boşalsın…Tutsaklara Özgürlük…” gibi PKK terör örgütü ve onun başı Abdullah Öcalan’ı destekleyici sözlerin yazılı bulunduğu pankartların asılması, uydu anteni kullanarak MED TV adlı televizyon yayını aracılığıyla PKK terör örgütünün propagandasına yönelik olarak örgüt elemanlarının dağ ve kamp yaşantılarını, terör örgütü başının konuşmalarını ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve güvenlik güçlerini yerici yayınları parti binasına gelenlere izlettirilmesine yardımcı olduğu ve evinde yapılan aramada terör örgütü yayınlarından olan gazete ve dergilerin ele geçirildiği nedeniyle adı geçenin “PKK terör örgütüne yardım ve yataklık yapmak” suçundan Malatya 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce Türk Ceza Yasası’nın 169., 3713 sayılı Yasa’nın 5. ve yine Türk Ceza Yasası’nın 59. maddeleri uyarınca üçer yıl dokuz ay ağır hapis cezası verilmiş, hüküm Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin 4.12.2000 günlü, E:2000/1685 ve K:2000/3069 sayılı ilamı ile onanarak kesinleşmiştir.

– Sakine Sürgülü, Fatma Dolaş, Gülseren Öner, Nazife Bilgiç, Arzu Doymaz, Sakine Doymaz, Fatma Doymaz ve Hüseyin Aslan’ın Katıldığı 17.11.1998 Günü Abdullah Öcalan’ın Tutuklanmasını Protesto Amacıyla Adıyaman HADEP İl Binasında Yapılan Açlık Grevleri

Yukarıda adı geçenlerin PKK silahlı terör örgütünün lideri Abdullah Öcalan’ın İtalya’da yakalanması ve bu ülkede tutuklanmasını protesto etmek amacıyla Adıyaman HADEP il binasında 17.11.1998 tarihinde açlık grevi başlatıp bu eyleme katıldıkları ve böylece yasadışı PKK silahlı çete örgütüne destek verdikleri nedeniyle “yasa dışı örgüte yardım ve yataklık yapmak” suçundan Malatya 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce 6.5.1999 günlü, E:1999/1 ve K:1999/37 sayılı kararla Türk Ceza Kanunu’nun 169, 3713 sayılı Yasanın 5. maddeleri uyarınca ceza verildiği, hükmün Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 15.5.2000 günlü, E:1999/2174 ve K:2000/1450 sayılı kararıyla onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

dd- Aramalarda Ele Geçirilen Yayın, Eşya ve Diğer Belgeler

Halkın Demokrasi Partisi hakkında çeşitli soruşturmalar nedeniyle yetkili ve görevli yargı mercilerince verilen kararlar üzerine adı geçen Parti’nin birçok teşkilat binasında görevlilerce aramalar yapılmış ve bu aramalar sırasında Davalı Parti ile terör örgütü PKK arasındaki bağlantıyı ortaya koyacak nitelikte yayın, eşya ve diğer belgeler ele geçirilmiştir.

– HADEP Genel Merkezinde Ele Geçirilen Yayın ve Diğer Belgeler

Ankara 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin 9.2.1998 günlü, 1998/24 D. İş sayılı kararı uyarınca 10.2.1998 Günü HADEP Genel Merkezinde yapılan aramada, Abdullah Öcalan’ın yazdığı “19. Yüzyıldan Günümüze Kürdistan Gerçeği ve PKK Hareketi”, “Politik Rapor”, “PKK’nın Parti Tarihi”, “Eğitim Programı”, “Toplumlar Tarihine Giriş”, “Kürt Tarihi” başlıklı ders notlarının bulunduğu, eğitim salonundaki kara tahta üzerine tebeşirle yazılmış “Ape Musa Eğitim Devresi” yazısının bulunduğu, Ali Fırat (Abdullah Öcalan)ın “Kürdistanda Kişilik Sorunu” isimli kitabı, Seracettin Kırıcı’nın yazdığı “Eşa Hadepe Jana Amede”, “Aydınlar Ne Diyor Kürt Sorunu”, İsmail Beşikçi’nin “Kürt Aydını Üzerine Düşünceler”, Kemal Kirişçi’nin “Kürt Sorunu Kökeni ve Gelişimi”, Abdullah Öcalan’ın “Kadın ve Aile Sorunu”, Menduh Mahmut Ayan’ın “Gerilla Kartaldır” isimli kitapların bulunduğu, kasette PKK terör örgütünün yayın organı olan MED TV yayını ile ilgili görüntülerin yer aldığı, genel olarak ülkenin milletiyle bölünmez bütünlüğüne yönelik, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin işleyişi, siyasi gelişmeler ve yönetimle ilgili yanlı beyan ve açıklamalar içeren haber/açıkoturum görüntülerinin ve yayın sunucuyla birlikte, Necdet Buldan, Avukat Hasip Kaplan, Gazeteci Yazar Hasan Aslan Gürgün tarafından yapılan konuşmaların ve terör örgütü başı Abdullah Öcalan’ın telefon bağlantısıyla yaptığı açıklamaların yer aldığı kasetin elde edildiği, duvara asılan pano üzerine silahlı PKK örgütü ve örgütün başı Abdullah ÖCALAN ile ilgili terör örgütünün propagandasını yapan gazetelerden kesilmiş kupürlerin yapıştırıldığı, bu gazete küpürlerinde, “Avrupa’nın bir çok kentinde eylem yapan Kürtler ÖCALAN’a destek için Roma’ya akacak”“Kürtler Roma’ya aktı”, “Cezaevlerinde ölüm bekleniyor”, “Abdullah ÖCALAN : vasiyetleri bizim için emirdir.”, “PKK.lı ve DHP.li tutukluların suikast girişimini protesto için bedenlerini ateşe vermeleri üzerine bir açıklama yapan PKK Genel Başkanı Abdullah ÖCALAN yakma eylemlerinin durdurulması gerektiğini belirttiği,” yazılarının bulunduğu, duvara sarı üzerine kırmızı renkle Kürt sorununa demokratik çözüm yazılı bez pankartın asıldığı, HADEP Genel Merkezi eğitim salonunda bulunan kara tahta üzerine “partinin yolu, misyonu – legal – illegal” yazdığı bu suretle HADEP’in illegal faaliyetlerinin de olduğunun belirtildiği; 19.11.1998 günü HADEP Genel merkezinde yapılan aramada ise çok sayıda video kaseti bulunduğu, 6 numaralı kasette, HADEP Siirt İl Başkanlığı’nın 26 Nisan 1997 de verdiği dayanışma yemeğinin görüntülerinin bulunduğu bu yemekte bir konuşmacının Kürtçe olarak “Ey Kürt halkı biz bu kemal savaşına karşı baş kaldıralım. Ey arkadaşlar bunlar resmen bizim Kürt halkımıza savaş açmışlar.” dediği,14 numaralı kasette 12 Mart 1997 günü HADEP Şanlıurfa Parti Teşkilatının düzenlediği Nevruz kutlamaları görüntülerinin bulunduğu, “Halkın savaşçıları Kürdistan bizi bekliyor kaç bin yıldan beri Kürdistan el altındadır. Mazlum doğan sen Kürtlerin liderisin mazlum doğan” sözleriyle şarkılar söylendiği, dört gencin PKK.nın bayrağını sallayarak, toplulukta dolaştırıldığının görüntülendiği, Mardin ve başka cezaevlerinde bulunan çok sayıda PKK militanının açlık grevine başladıklarını belirten mektuplarının bulunduğu bir örneği Mahkeme’de bulunan soruşturma aşamasındaki tutanaklardan anlaşılmıştır.

– Mehmet Emin Toprak ve Hasan Gül’ün Katıldığı 17.11.1998 Günü HADEP Adıyaman İl Binasında Yapılan Eylemler

Adı geçenlerin, terör örgütü başı Abdullah Öcalan’ın Roma’da yakalanışını protesto amacıyla Adıyaman Parti il binasında 17.11.1998 tarihinde başlatılan açlık grevine destek verdikleri nedeniyle “örgüte yardım ve yataklık etmek” suçundan Maltya 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi 6.5.1999 günlü, E: 1999/1 ve K: 1999/37 sayılı kararla Türk Ceza Kanunu’nun 169., 3713 sayılı Yasa’nın 5. maddeleri uyarınca üçer yıl dokuzar ay ağır hapis cezası verdiği, hükmün Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin 15.5.2000 günlü, E: 1999/2174 ve K: 2000/1450 sayılı kararıyla onanarak kesinleştiği anlaşılmıştır.

– HADEP Ankara İl Teşkilat Binasında Ele Geçirilen Yayın ve Diğer Belgeler

HADEP Ankara İl Teşkilat Binasında 24.6.1996 günü yapılan aramada, Abdullah Öcalan’ın Ali Fırat ismiyle yazdığı “Türkiye Sosyalist ve Demokratik Hareketi” isimli “Kürdistan’lı Marksistlerin Görevleri” başlıklı “Sterka Rızgari” isimli kitap ile çok sayıda cezaevindeki terör örgütü suçundan tutuklu olanların HADEP Genel Merkezi’ne gönderdikleri dilekçeleri, üzerinde PKK militanlarının gazeteden kesilmiş resimlerinin bulunduğu duvar panosu, İsmail Beşikçi’nin “PKK Üzerine Düşünceler” isimli kitabı, “Kirli Savaşa Hayır” yazılı pankart, PKK faaliyetlerini görüntüleyen video kasetleri; 10.2.1998 günü yapılan aramada ise 20.2.1992 tarihli “Savaş Hukuku” başlıklı üç sahifelik yazı, 150/80 ebadında “Kirli Savaşa Hayır” yazılı pankart, ülkenin bölünmez bütünlüğüne yönelik isyana ve ayaklanmaya teşvik edice beyanlar içeren teyp ve video kasetlerinin ele geçirildiği bir örneği Mahkeme’de bulunan soruşturma aşamasındaki tutanaklardan anlaşılmıştır.

– HADEP Altındağ İlçe Teşkilat Binasında Ele Geçirilen Belgeler

HADEP Altındağ İlçe Teşkilat Binasında 24.6.1996 günü yapılan aramada PKK mensuplarının fotoğraflarından oluşturulmuş PKK’yı öven dokümanlar, 10.2.1998 günü yapılan aramada ise, 1998 yılına ait üzerinde Türkiye Cumhuriyeti Devletinin bir kısım topraklarını da içine alacak şekilde düzenlenen çok sayıda Kürdistan haritasının bulunduğu duvar takvimi ele geçirilmiştir.

ee- Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 1998/527 Hazırlık Numarası Üzerinden Yürütülen Soruşturma Kapsamında Ülke Genelinde Yapılan Aramalar

Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 1998/527 Hazırlık numarası üzerinden yürütülen soruşturma kapsamında ülke genelinde arama yapılmasına ilişkin karar doğrultusunda yapılan aramalarda çok sayıda belge, yayın, doküman ve eşyalar ele geçirilmiştir.

HADEP Adana İl binasında yapılan aramada, Abdullah ÖCALAN’ın Ali Fırat takma adıyla yazdığı “Kürdistan’da Kişilik Sorunu”, “Sosyalizm ve Devrim Sorunları”, “12 Eylül Faşizmi ve PKK Direnişi” isimli kitaplar, Evina Velat isimli Abdurrahman Durre’nin yazdığı kapağında Kürdistan haritası olan kitap, üzerinde “Nevrozunuz Kutlu olsun ve Kürtçe “Nevroz Piroz B” yazılı 106 adet Kürdistan haritası olan afiş;

HADEP İstanbul İl Binasında yapılan aramada 1×5 metre ebadında “Dersim Direnecek HADEP İstanbul il Başkanlığı” yazı ve imzası bulunan pankart, 1×3 metre ebatlarında üzerinde eli sıkılı PKK. teröristi resmi ve yaşasın 15 ağustos atılım ruhu yazısı bulunan bez pankart;

HADEP Bakırköy ilçe binasında yapılan aramada, ilçe başkanının odasındaki panoda PKK terör örgütünün başı Abdullah ÖCALAN’in üzerlerinde sarı yeşil kırmızı renklerden oluşan kurdele ile bağlanmış fotoğrafı, içinde Abdullah ÖCALAN’ın resminin de bulunduğu “PKK Genel Başkanı Abdullah ÖCALAN’dan çözüm çağrısı “yazısı bulunan fotoğraf “PKK Türkiye Partisidir” yazılı resimli döviz, önü PKK militanları, M.Hayrı DURMUŞ, Kemal PlR, Akif YILMAZ, Ali ÇİÇEK’İn resimlerinin yapıştırıldığı kağıt üzerinde “TC.nin Güney Kürdistan’daki harekatını nefretle kınıyor” yazılı döviz, 3 PKK militanının resmi;

Eminönü HADEP ilçe binasında yapılan aramada 12 adet komando tipi askeri pantolon;

HADEP Van İl Binasında yapılan aramada çok sayıda örgüt yayını, il başkanının odasında kitaplık içinde gizlenmiş yabancı menşeli yeşil renkte askeri tip üzerinde H.E.R. DM 41 SIPLITTER yazılı el bombası ile 1×1.5 metre ebadında PKK bayrağı;

bulunduğu, dosyadaki tutanak ve belgelerden anlaşılmıştır.

HADEP Genel Merkezi ile İl ve İlçe Teşkilatı binalarında ele geçirilen belge, yayın, doküman, eşyalar ile video ve teyp kasetlerinin nitelikleri ve içerikleri davalı Parti’nin PKK terör örgütü ile ilişkisini açıkça ortaya koymaktadır.

XI- DEĞERLENDİRME

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, davalı Halkın Demokrasi Partisi’nin Genel Başkanı Murat Bozlak ile diğer yöneticilerinin, birçok il ve ilçe teşkilatı başkan ve üyelerinin, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmaya yönelik eylem ve davranışlarda bulunduklarını ve bu eylemlerinin Anayasa ve Siyasi Partiler Yasası’nda belirtilen odak halini oluşturduğunu ve davalı Parti’nin kapatılması gerektiğini ileri sürmüştür.

Davalı Parti savunmasında özetle, HADEP’in kapatılması için kampanya başlatıldığını, ülke genelinde HADEP binalarında aramalar yapılarak kamu davaları açıldığını, kapatma davası dosyasına konulan ya da iddianamede dayanılan kanıtların hukuka uygun, adil ve tarafsız bir soruşturmanın ürünü olmadıklarını, yürütülen soruşturmaların sonuçlanmadığını, iddianamede kanıt olarak gösterilen yazılı belgeler, ses ve görüntü kasetleri, parti binalarında ve yöneticilerin evlerinde elde edildiği iddia edilen maddi kanıtların, tanık beyanlarının ve yargılanan parti yöneticilerinin sanık sıfatıyla aşamalardaki anlatımlarının tek tek incelenmesine olanak bulunmadığını, bu nedenle hükme esas alınamayacağını, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının esas hakkındaki görüşünün tümüyle davanın açılmasından sonra ortaya konulan Abdullah Öcalan ve diğer bazı kişilerin HADEP aleyhine alınan tek yanlı ifadelere dayandırıldığını, Devlet Güvenlik Mahkemelerinin gerek kuruluş ve yapıları ve gerekse uyguladıkları farklı yöntemler nedeniyle adil yargılama yapabilecek nitelikte bağımsız ve tarafsız mahkemeler olmadığını, bu mahkemelerin ve nezdinde faaliyet yürüten Cumhuriyet Savcılıklarının yaptıkları tüm işlemlerin ve verdikleri kararların Anayasa Mahkemesi’ndeki kapatma davasında esas alınmaması gerektiğini, delil olarak gösterilen kongre, toplantı ve gösterilerde PKK terör örgütünün propagandasına yönelik eylemlerin Parti’nin dışında, kontrol edemediği kişilerce yapıldığını, Türkiye’nin başta Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi olmak üzere kimi uluslararası sözleşmeleri kabul ettiğini, iç hukuk normu ile ulusalüstü norm arasında bir çatışma söz konusu olduğunda mahkemelerin ulusalüstü normu doğrudan uygulaması gerektiğini, ulusalüstü normların iç hukuka üstün ve bağlayıcı olduğunu, Parti’nin hiçbir şekilde Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmaya yönelik eylemlerin odağı haline gelmediği gibi, PKK terör örgütü ile de bir bağlantısının bulunmadığını belirterek davanın reddini istemiştir.

Dava, kapatılması istenen siyasi partinin Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü ortadan kaldırmaya yönelik fiillerin işlendiği bir odak haline geldiği ileri sürülerek açıldığından öncelikle konuya ilişkin Anayasa, Siyasi Partiler Kanunu ve ilgili uluslararası sözleşmelerin incelenmesi gerekli görülmüştür.

Anayasa’nın Başlangıcı’nın birinci paragrafında, “Türk Vatanı ve Milletinin ebedî varlığını ve Yüce Türk Devletinin bölünmez bütünlüğünü belirleyen bu Anayasa, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu, ölümsüz önder ve eşsiz kahraman Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve O’nun inkılap ve ilkeleri doğrultusunda”; beşinci paragrafında, “Hiçbir faaliyetin Türk millî menfaatlerinin, Türk varlığının, Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihî ve manevî değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılapları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği ve lâiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı”; 3. maddesinin birinci fıkrasında, ” Türkiye Devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir”; 5. maddesinde, “Devletin temel amaç ve görevleri, Türk Milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini …”; 14. maddesinin birinci fıkrasında, “Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve lâik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz” denilmiş, ayrıca 28., 30., 58., 81., 103., 130. ve 143. maddelerinde de bölünmez bütünlük ilkesine yer verilmiştir.

Siyasi partilerin uyacakları esasları belirleyen Anayasa’nın 69. maddesinin altıncı fıkrasında, “Bir siyasî partinin 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak, onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince tespit edilmesi halinde karar verilir. Bir siyasî parti, bu nitelikteki fiiller o partinin üyelerince yoğun bir şekilde işlendiği ve bu durum o partinin büyük kongre veya genel başkan veya merkez karar veya yönetim organları veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu veya grup yönetim kurulunca zımnen veya açıkça benimsendiği yahut bu fiiller doğrudan doğruya anılan parti organlarınca kararlılık içinde işlendiği takdirde, söz konusu fiillerin odağı haline gelmiş sayılır.”, 68. maddenin dördüncü fıkrasında ise, “Siyasî partilerin tüzük ve programları ile eylemleri, devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve laik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz; sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz; suç işlenmesini teşvik edemez.” denilerek buna aykırı davranan siyasi partilerin kapatılacağı öngörülmüştür.

Siyasal partilere ilişkin Anayasa kuralları incelendiğinde, anayasakoyucunun bu konuya özel bir önem verdiği görülür. Partilerin kuruluş ve çalışmalarında özgür olmaları temel ilkedir. Partiler, belli siyasal düşünceler çerçevesinde birleşen yurttaşların özgürce kurdukları ve özgürce katılıp, ayrıldıkları kuruluşlardır. Kamuoyunun oluşumunda önemli etkisi olan partiler, yurttaşların istem ve özlemlerinin gerçekleşmesine çalışan ve siyasal katılımları somutlaştıran hukuksal yapılardır.

Demokrasinin olmazsa olmaz koşulu olan partilerin, sosyal ve siyasal yaşamdaki etkileri ve ulusal iradenin gerçekleşmesindeki rolleri nedeniyle, anayasakoyucu, onları öteki tüzelkişilerden farklı tutarak, kurulmalarını, çalışmalarında uyacakları esasları ve kapatılmalarında izlenecek yöntem ve kuralları, özel olarak belirlemekle kalmamış, Anayasa’nın 69. maddesinin son fıkrasında, çalışma, denetleme ve kapatılmalarının Anayasa’da belirlenen ilkeler çerçevesinde çıkarılacak bir yasayla düzenlenmesini öngörmüştür.

Siyasî partilerin demokratik siyasî yaşamın vazgeçilmez öğeleri olmaları, devlet örgütü ve kamu hizmetleriyle yoğun ilişki içinde bulunmaları, onların her istediklerini yapabilecekleri anlamına gelmez. Siyasal partilerin baskı ve engellerden uzak kalmalarını sağlamaya yönelik kurulma ve çalışma özgürlüğü, Anayasa ve bu alanı düzenleyen yasalarla sınırlıdır. Bu belirleme aynı zamanda Anayasa’nın 2. maddesinde kurala bağlanan demokratik hukuk devleti olmanın da gereğidir. Çünkü, hukuk devleti herşeyden önce hukukun üstünlüğünü tanıyan ve koruyan devlettir.

Öte yandan, Siyasi Partiler Kanunu’nun 101. maddesinin (b) fıkrasında da Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerine koşut kurallar getirilerek belirtilen yasaklara aykırılık halinde partilerin kapatılacağı kabul edilmiştir.

Ulusal düzenlemelerin yanısıra örgütlenme özgürlüğüne ve terörizme ilişkin kimi esaslar uluslararası sözleşmelerde de yer almaktadır.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 11. maddesinin birinci fıkrasında, herkesin barışçı amaçlarla dernek kurma özgürlüğüne sahip olduğu belirtilmiş, ikinci fıkrasında ise, bu hakların kullanılmasına, ulusal güvenlik, kamu güvenliği, kamu düzeninin korunması, suçun önlenmesi, genel sağlık ve ahlâk veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için ancak yasalarla kısıtlamalar getirilebileceği, 17. maddesinde, sözleşme hükümlerinden hiçbirinin bir devlete, topluluğa veya ferde, sözleşmede tanınan hak ve hürriyetlerin yok edilmesi veya sözleşmede belirtilenden daha geniş ölçüde tahditlere tabi tutulmasını istihdaf eden bir faaliyete girişme veya harekette bulunma hakkı sağladığı şeklinde tefsir olunamayacağı öngörülmüştür.

Paris Şartı’nda da :

“Tüm ilkeler, herbiri diğerleri dikkate alınmak suretiyle yorumlanarak, kayıtsız şartsız ve aynı derecede uygulanır. Bu ilkeler ilişkilerimizin temelini oluşturur.”

“Taraf devletlerin bağımsızlığını, egemen eşitliğini ya da toprak bütünlüğünü ihlâl eden faaliyetlere karşı demokratik grupları savunmak hususunda işbirliği yapmaya kararlıyız. Dışarıdan yapılan baskı, zora başvurma ve yıkıcılık gibi yasadışı faaliyetler burada söz konusu olan özelliklerdir.”

“Her türlü terörist eylemleri, yöntemleri ve uygulamaları açıkça suç olarak kınıyor ve bunların ikili olduğu kadar çok taraflı işbirliği ile ortadan kaldırılması için çalışmaya kararlı olduğumuzu ifade ediyoruz.”

“Taraf devletler, halkın iradesiyle özgürce kurulmuş olan demokratik düzeni, kendi yasaları uyarınca ve yüklendikleri uluslararası insan hakları görevleri ve uluslararası taahhütleri uyarınca, bu düzeni ya da başka bir taraf devletin düzenini yıkmayı amaçlayan terörizm ya da şiddete başvuran ya da terörizmden veya şiddetten vazgeçmeyi reddeden kişilerin, grupların ve teşkilatların faaliyetlerine karşı savunmak ve korumak sorumluluğunu taşıdıklarını kabul ederler” denilmiştir, böylece, ırkçılık, etnik düşmanlık ve terörizm kınanmış, ülke bütünlüğü ve demokratik düzeni yıkmayı amaçlayan hareketlere girişen kişi, grup ve örgütlere karşı koruma ve kollama sorumluluğu uluslararası bir çağrı olarak kabul edilmiştir.

Birleşmiş Milletler’e üye devletlerin katılmalarıyla 14-25 Haziran 1993 günlerinde Viyana’da gerçekleştirilen “Dünya İnsan Hakları Konferansı” sonunda yayımlanan Deklerasyon’da da, “Eşit Haklar” ilkesine uygun olarak ırk, din ve renk ayrımı gözetmeksizin ülkesine ait bütün insanları temsil eden bir hükûmete sahip egemen ve bağımsız bir devletin ülke bütünlüğünü ve siyasî birliğini kısmî veya bütüncül biçimde parçalayacak herhangi bir eyleme izin verilemeyeceği gibi desteklenemeyeceği de vurgulanmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ve bu ilkenin vazgeçilmez bir unsuru olan ortak dil, kültür, eğitim ve Atatürk Milliyetçiliği kavramları hukuksal ve siyasal olduğu kadar, tarihsel ve sosyal gerçeklere de dayanmaktadır.

Türk Devletinin vatandaşları arasında özel ve kamusal alanda etnik ya da diğer herhangi bir nedenle siyasal veya hukuksal ayrılık sözkonusu değildir. Nitekim, Türk Milleti içinde yer alan farklı kökenden vatandaşlar arasında Türkiye’nin her yerinde yaşama, eğitim ve medeni haklar yanında seçme ve seçilme hakkından tam olarak yararlanma, istek ve başarılarına göre her türlü işte çalışma, Türk dil ve kültüründen faydalanma ve katkıda bulunma gibi konularda tam eşitlik anlayışı içinde hiçbir ayırım gözetilmemektedir. “Ülke ve milletin bölünmez bütünlüğü”yle ilgili bu tarihsel oluşum tüm anayasalarımızda vazgeçilmez ve ödün verilmez temel kural olarak yer almıştır. Tarihin çok uzun bir gelişme süreci içinde gerçekleşip kaynaşma ve bütünleşmeye dayanan Türk Ulusu gerçeği ve olgusuna karşı ayrımcılığa, bölücülüğe, terör ve sonuçta yok olmaya yol açacak eylemler kabul göremez.

Anayasa’ya ve Siyasi Partiler Yasası’na göre ülke ve ulus bütünlüğü, devletin bölünmezliğinin temel ögeleridir. Bu nedenle her iki yasal düzenleme ile de belirtilen değerleri birlikte ve ödünsüz olarak korunması amaçlamıştır.

Anayasamız, Türk Devleti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi Türk sayan birleştirici ve bütünleştirici bir milliyetçilik anlayışına sahiptir. Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü, bu çağdaş milliyetçilik anlayışının belirgin niteliklerinden birini oluşturmaktadır.

Bu bağlamda Anayasa’ya göre, Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesin hangi etnik gruptan olursa olsun Türk sayılması onun etnik kimliğini inkar anlamında değil, devletine “Türk Devleti”, ulusuna “Türk Ulusu” ve ülkesine “Türk Vatanı” denen ve toplum yapısında çeşitli etnik gruplar bulunan ülkede bütün vatandaşlar arasında eşitliğin sağlanması ve çoğunluk içinde bulunan etnik grupların azınlığa düşmesini önleme amacına yöneliktir. Bu nedenle, Anayasamıza göre siyasal açıdan önemli olan soy değil, ulusal topluluktan olmaktır.

Ulusal birlik, devleti kuran, ulusu oluşturan toplulukların ya da bireylerin etnik kökeni ne olursa olsun, yurttaşlık kurumu içinde ayrımsız birliktelikleriyle gerçekleşir.

Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmezliği ilkesi azınlık yaratılmamasını, bölgecilik ve ırkçılık yapılmamasını ve eşitlik ilkesinin korunmasını da içerir.

Siyasi partilerin, çalışmalarında devletin ülkesi ve ulusu ile bölünmezliği temel kuralına uymaları, ülkenin ya da ulusun bir bölümünün bugünkü bütünlüğünü bozarak ayrılması sonucunu doğrudan doğruya veya dolayısıyla doğurabilecek her türlü eylemden kaçınıp çalışmalarını bu bütünlüğü daha da pekiştirecek biçimde yürütmeleri anayasal ve yasal zorunluluktur. Bunun sonucu da ülke ve ulus bütünlüğünü zedeleyebilecek olan her türlü davranışın siyasi partiler için yasak olmasıdır.

Demokratik siyasal yaşamın vazgeçilmez ögesi olan siyasal partiler, vatandaşların bir kısmını çoğunluktan çıkarıp azınlık durumuna getirerek ulusu ve ülkeyi bölmeye, etnik köken ayrımını kışkırtarak silâhlı ayaklanmaya çağırmaya, ulusun bireylerini, bölge halklarını birbirine düşman edip aralarında husumet yaratmaya yönelik eylemde bulunamazlar.

Demokratik hak ve özgürlüklerden yararlanılarak, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne karşı gerçekleştirilen eylemler kabul edilemez. Bu durumda hak ve özgürlüklerin kötüye kullanılmasına engel olmak, devletin görevi ve varlık nedenidir. Teröre destek verip ondan destek alan bir siyasî partinin Anayasa ve yasaya göre varlığını sürdürmesi düşünülemez.

Davalı Halkın Demokrasi Partisi’nin Genel Başkanı Murat Bozlak’ın ve diğer yöneticilerinin, birçok il ve ilçe teşkilat başkan ve üyelerinin Parti adına düzenlenen etkinlikler sırasında yaptıkları konuşma ve basın açıklamalarıyla, Kürt halkının Türk halkından farklı bir ulus olduğunu, Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından Kürt halkına karşı baskı ve zulüm politikası uygulandığını, PKK terör örgütü ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti arasında bir savaşın yaşandığını, bu savaşta Kürt halkının PKK terör örgütünün yanında yer alması gerektiğini söyleyerek, amacı Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak olan PKK terör örgütüne ve onun başı Abdullah Öcalan’a yardım ve destek sağladıkları ve böylece kimi mahkeme kararlarıyla da sabit olan Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmaya yönelik eylem ve davranışlarda bulundukları, ayrıca, 23.6.1996 günü Ankara Atatürk Spor Salonunda yapılan Halkın Demokrasi Partisi’nin 2. Olağan Kongresi’nde meydana gelen, ayrıntıları ilgili bölümlerde açıklanan olaylar ile Genel Merkez ve teşkilat binalarında yapılan aramalarda elde edilen eşya ve dokümanların da bu durumu doğruladığı anlaşılmıştır.

Halkın Demokrasi Partisi’ne mensup kişilerin ve parti teşkilatının gerçekleştirdikleri eylemler ile elde edilen deliller PKK terör örgütü ile davalı Parti arasındaki bağlantıyı açıkca ortaya koymaktadır. PKK terör örgütü başı Abdullah Öcalan’a yönelik bombalı suikast girişimini, yakalanması için Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından yürütülen çalışmaları, yakalanmasını ptotesto amacıyla PKK terör örgütünün istem ve talimatlarıyla gösteriler, bildiriler, açlık grevleri ve çeşitli etkinliklerin düzenlenmesi, “özgürlük”, “kardeşlik” ve “barış” kavramları kullanılarak ülkenin belirli kesiminde yaşayan veya belirli bir etnik kökenden geldiğini iddia eden vatandaşlar üzerinde farklı bir ulus bilincinin uyandırılmaya çalışılması, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin PKK terör örgütüne yönelik olarak sürdürdüğü mücadelenin “kirli savaş” olarak nitelendirilmesi ve bu savaşta PKK terör örgütünün yanında yer alarak kimi eylem ve davranışlar içerisinde bulunulması, parti içi eğitim adı altında PKK terör örgütünün eylemleri için önce Parti daha sonraki aşamada da PKK terör örgütüne eleman temin edilmesi amacıyla kimi gençlerin PKK ideolojisi doğrultusunda eğitildikten sonra örgütün dağlardaki kamplarına silahlı militan olarak yetiştirilmek üzere gönderilmesi, Parti’nin genel merkez, il ve ilçe teşkilatında çok sayıda, hakkında çeşitli yargı mercilerince toplatma ve yasaklama kararı verilen PKK terör örgütünün propagandasına yönelik eşya, kitap, pankart ve doküman ile PKK terör örgütü mensuplarının resimlerinin bulundurulması ve propaganda amacıyla örgütün yayın organı olan MED TV’nin gelenlere izlettirilmesi, 2. olağan kongresinde yapılan konuşma ve eylemler gibi birçok eylem ve bunlara ilişkin yargı kararları davalı Halkın Demokrasi Partisi ile PKK terör örgütünün bağlantı ve dayanışma içinde olduğunu göstermektedir.

Bu durumda, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmaya ve PKK terör örgütüne yardım ve destek sağlamaya yönelik eylemlerin işlendiği odak haline geldiği sabit olan Halkın Demokrasi Partisi’nin Anayasa’nın 68. ve 69. maddeleriyle, 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 101. maddesinin (b) bendine göre kapatılması gerektiği sonucuna varılmıştır.

XII- KAPATMA KARARININ SONUÇLARI

Anayasa’nın 69. maddesinin sekizinci fıkrasına koşut olarak Siyasi Partiler Yasası’nın 12.8.1999 gün ve 4445 sayılı Yasa ile değişik 95. maddesinin ikinci cümlesinde, “…Bir siyasi partinin kapatılmasına söz veya eylemleriyle neden olan kurucuları dahil üyeleri, Anayasa Mahkemesinin temelli kapatmaya ilişkin kesin kararının Resmi Gazetede gerekçeli olarak yayımlanmasından başlayarak beş yıl süreyle bir başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve denetçisi olamazlar” denilmektedir.

Beyan ve eylemleriyle Parti’nin kapatılmasına neden olan Murat Bozlak, Hikmet Fidan, Kemal Bülbül, Kemal Okutan, Kudret Gözütok, Eşref Odabaşı, Recep Doğaner, Mehmet Satan, Hamit Geylani, Mehmet Selim Okçuoğlu, Hayri Ateş, Hasan Doğan, Mehmet Yücedağ, Arif Atalay, Hüseyin Duran, İsmail Minkara, Hamza Abay, Yılmaz Açıkyüz, Muharrem Bilbil (Bülbül), Serhat İnan (İman), Güven Özata, Bedir Çetin, Hacı Pamuk, İsmail Turap, Abuzer Arslan, Rıza Kılınç, Şükrü Karadağ, Ramazan Sertkaya, Mehmet Mansur Reşitoğlu, Hediyetullah Ülgen, Mehmet Emin Bayar, Suzan Erdoğan, Halime Köklütaş, Mehmet Yardımcıel, Şemistan Ağbaba, Zeki Kılıçgedik, Sakine Berktaş, Hasan Yıldırım, Beser Kaplan, Hıdır Berktaş, Sabri Sel, Ferhat Avcı, Yaşar Uçar, Ali Gelgeç, Veysel Turhan, Abuzer Yavaş’ın gerekçeli kararın Resmî Gazete’de yayımlanmasından başlayarak beş yıl süre ile bir başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve denetçisi olamayacaklarına karar verilmesi gerekir.

XIII- SONUÇ

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın 29.1.1999 günlü, SP.60.Hz.1999/37 sayılı İddianamesi ile Halkın Demokrasi Partisi’nin kapatılması istenilmekle gereği görüşülüp düşünüldü:

1- HALKIN DEMOKRASİ PARTİSİ’nin, kimi eylemleri yanında PKK isimli terör örgütüne yardım ve destek de sağlayarak Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiği anlaşıldığından, Anayasa’nın 68. ve 69. maddeleri ile 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. ve 103. maddeleri gereğince TEMELLİ KAPATILMASINA,

2- Beyan ve eylemleriyle Parti’nin kapatılmasına neden olan kurucuları dahil üyelerinden;

Kadir ve Fatma’dan olma, 1952 doğumlu, Ankara Şereflikoçhisar Aktaş Köyü nüfusuna kayıtlı Murat BOZLAK,

Süleyman ve Adle’den olma, 1956 doğumlu, Mardin Ömerli Güzelağaç Köyü nüfusuna kayıtlı Hikmet FİDAN,

Musa ve Zeliha’dan olma, 1963 doğumlu, Malatya Arguvan Çobandere Köyü nüfusuna kayıtlı Kemal BÜLBÜL,

Vakkas ve Sultan’dan olma, 1957 doğumlu, Adıyaman Besni Eğerli Köyü nüfusuna kayıtlı Kemal OKUTAN,

Nuri ve Suzan’dan olma, 1957 doğumlu, Tokat Merkez Karkıncı Köyü nüfusuna kayıtlı Kudret GÖZÜTOK,

Nazim ve Remziye’den olma, 1959 doğumlu, Yozgat Yerköy Yenimahalle nüfusuna kayıtlı Eşref ODABAŞI,

Abdülvehap ve Fatma’dan olma, 1960 doğumlu, Muş Varto Kumlukıyı Köyü nüfusuna kayıtlı Recep DOĞANER,

Mustafa ve Necibe’den olma, 1956 doğumlu, Gaziantep Nizip Pazarcami Mahallesi nüfusuna kayıtlı Mehmet SATAN,

Abdullah ve Duri’den olma, 1947 doğumlu, Hakkari Şemdinli Korgan Köyü nüfusuna kayıtlı Hamit GEYLANİ,

Süleyman ve Fidan’dan olma, 1964 doğumlu, Elazığ Karakoçan Okçular Köyü nüfusuna kayıtlı Mehmet Selim OKÇUOĞLU,

Hasan ve Sakine’den olma, 1964 doğumlu, Tunceli Pülümür Karagöz Köyü nüfusuna kayıtlı Hayri ATEŞ,

Battal ve Meryem’den olma, 1948 doğumlu, Malatya Hekimhan Koşar Köyü nüfusuna kayıtlı Hasan DOĞAN,

Ali ve Sultan’dan olma, 1973 doğumlu, Malatya Arguvan Aşağısürmeli Köyü nüfusuna kayıtlı Mehmet YÜCEDAĞ,

Hasso (Hüsso) ve Ayşe (Aşa) Fatma’dan olma, 1950 doğumlu, Adıyaman Besni Akdurak Köyü nüfusuna kayıtlı Arif ATALAY,

Bedir ve Bedriye’den olma, 1958 doğumlu, Adıyaman Kahta Çobanlı Mahallesi nüfusuna kayıtlı Hüseyin DURAN,

Ali ve Gülüzar’dan olma, 1964 doğumlu, Adıyaman Besni Meydan Köyü nüfusuna kayıtlı İsmail MİNKARA,

Ali ve Perihan’dan olma, 1949 doğumlu, Tunceli Pertek Çakırbahçe Köyü nüfusuna kayıtlı Hamza ABAY,

Hasan ve Hayriye’den olma, 1971 doğumlu, Erzurum Hınıs Akgelin Mahallesi nüfusuna kayıtlı Yılmaz AÇIKYÜZ,

Musa ve Zeliha’dan olma, 1966 doğumlu, Malatya Arguvan Çobandere Köyü nüfusuna kayıtlı Muharrem BİLBİL (BÜLBÜL),

Abdullah ve Zeliha’dan olma, 1975 doğumlu, Bingöl Karlıova Yorgançayır Köyü nüfusuna kayıtlı Serhat İNAN (İMAN),

Behçet ve Süphiye’den olma, 1945 doğumlu, Bitlis Merkez Atatürk Mahallesi nüfusuna kayıtlı Güven ÖZATA,

Bekir ve Veziha’dan olma, 1949 doğumlu, Adıyaman Samsat Balcılar Köyü nüfusuna kayıtlı Bedir ÇETİN,

Hasan ve Zeynep’ten olma, 1963 doğumlu, Adıyaman Merkez Uzunköy nüfusuna kayıtlı Hacı PAMUK,

Devriş (Derviş) ve Zeliha’dan olma, 1963 doğumlu, Adıyaman Merkez Doğanlı Köyü nüfusuna kayıtlı İsmail TURAP,

Mahmut ve Zeynep’ten olma, 1941 doğumlu, Adıyaman Merkez Davuthan Köyü nüfusuna kayıtlı Abuzer ARSLAN,

Hasan ve Ayşe’den olma, 1966 doğumlu, Adıyaman Merkez Durukaynak Köyü nüfusuna kayıtlı Rıza KILINÇ,

İsmail ve Sultan’dan olma, 1951 doğumlu, Adıyaman Merkez Büyükkırıklı Köyü nüfusuna kayıtlı Şükrü KARADAĞ,

Hasan ve Emine’den olma, 1960 doğumlu, Adıyaman Merkez Kuyucak Köyü nüfusuna kayıtlı Ramazan SERTKAYA,

Ferit ve Fatma’dan olma, 1970 doğumlu, Diyarbakır Hazro İncekavak Köyü nüfusuna kayıtlı Mehmet Mansur REŞİTOĞLU,

Hasan ve Emine’den olma, 1951 doğumlu, Diyarbakır Bismil Babahaki Köyü nüfusuna kayıtlı Hediyetullah ÜLGEN,

Bozan ve İslim’den olma, 1961 doğumlu, Şanlıurfa Merkez Yakubiye Mahallesi nüfusuna kayıtlı Mehmet Emin BAYAR,

Şah Hüseyin ve Çiçek’ten olma, 1975 doğumlu, Muş Varto Onpınar Köyü nüfusuna kayıtlı Süzan (Suzan) ERDOĞAN,

Abdülbari ve Kamile’den olma, 1962 doğumlu, İzmir Çiğli Güzeltepe Mahallesi nüfusuna kayıtlı Halime KÖKLÜTAŞ,

Ebubekir ve Zümrüte’den olma, 1961 doğumlu, Kars Digor Dağpınar Köyü nüfusuna kayıtlı Mehmet YARDIMCIEL,

Sürmeli ve Hanife’den olma, 1966 doğumlu, Kars Selim Koyunyurdu Köyü nüfusuna kayıtlı Şemistan AĞBABA,

İbrahim ve Melek’ten olma, 1950 doğumlu, Bingöl Merkez Kültür Mahallesi nüfusuna kayıtlı Zeki KILIÇGEDİK,

Hıdır ve Hanım’dan olma, 1976 doğumlu, Malatya Darende Ağılbaşı Köyü nüfusuna kayıtlı Sakine BERKTAŞ,

Kaya ve Kibar’dan olma, 1948 doğumlu, Elazığ Palu Karabörk Köyü nüfusuna kayıtlı Hasan YILDIRIM,

Rıza ve Cemile’den olma, 1957 doğumlu, Elazığ Merkez Şahinbey Köyü nüfusuna kayıtlı Beser KAPLAN,

Yusuf ve Yeter’den olma, 1941 doğumlu, Malatya Darende Ağılbaşı Köyü nüfusuna kayıtlı Hıdır BERKTAŞ,

Hüseyin ve Zeynep’ten olma, 1947 doğumlu, Adıyaman Çelikhan Kaya Mahallesi nüfusuna kayıtlı Sabri SEL,

Abuzer ve Hatice’den olma, 1971 doğumlu, Malatya Yeşilyurt İkizce Köyü nüfusuna kayıtlı Ferhat AVCI,

Hacı ve Nuriye’den olma, 1967 doğumlu, Adıyaman Kahta Yaprak Köyü nüfusuna kayıtlı Yaşar UÇAR,

Abuzer ve Zeynep’ten olma, 1971 doğumlu, Malatya Battalgazi Alacakapı Mahallesi nüfusuna kayıtlı Ali GELGEÇ,

Ali ve Fatma’dan olma, 1968 doğumlu, Siirt Eruh Oymakılıç Köyü nüfusuna kayıtlı Veysel TURHAN ve

Yusuf ve Fatma’dan olma, 1953 doğumlu, Adıyaman Merkez Doğanlı Köyü nüfusuna kayıtlı Abuzer YAVAŞ‘ın,

Anayasa’nın 69. maddesinin dokuzuncu fıkrası gereğince gerekçeli kararın Resmi Gazete’de yayımlanmasından başlayarak beş yıl süreyle bir başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve denetçisi olamayacaklarına,

3- Parti tüzel kişiliğinin kapatma kararının verildiği tarihte sona ermesine,

4- Davalı Parti’nin bütün mallarının 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 107. maddesi gereğince Hazine’ye geçmesine,

5- Gereğinin yerine getirilmesi için karar örneğinin, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 107. maddesi uyarınca Başbakanlığa ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmesine, 13.3.2003 gününde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.

Başkan

Mustafa BUMİN

Başkanvekili

Haşim KILIÇ

Üye

Yalçın ACARGÜN

Üye

Sacit ADALI

Üye

Ali HÜNER

Üye

Fulya KANTARCIOĞLU

Üye

Ertuğrul ERSOY

Üye

Tülay TUĞCU

Üye

Ahmet AKYALÇIN

Üye

Enis TUNGA

Üye

Mehmet ERTEN

Avrupa Konseyi Kamu Görevlileri için Davranış Kuralları

0
Avrupa Konseyi Kamu Görevlileri için Davranış Kuralları

Avrupa Konseyi Kamu Görevlileri için Davranış Kuralları, Avrupa Konseyi Kamu Görevlileri Davranış Kurallarına İlişkin R (2000) 10 sayılı Tavsiye Kararı adıyla 11 Mayıs 2000 tarihinde Bakanlar Komitesi tarafından kabul edilerek ilan edilmiştir.

Avrupa Konseyi Kamu Görevlileri için Davranış Kuralları

Avrupa Konseyi Kamu Görevlileri için Davranış Kuralları, bu konudaki Türk mevzuatının düzenlenmesinde örnek olarak alınmıştır.

Avrupa Konseyi  Kamu Görevlileri İçin Davranış Kuralları
Yorum ve Uygulama
1.Madde

 Bu Kot tüm konu görevlilerine uygulanır.

Bu Kodun amaçları açısından “kamu görevlisi” herhangi bir kamu otoritesi tarafından istihdam edilen kişidir

Bu Kodun hükümleri kamu hizmeti gören özel organizasyonlarda istihdam edilen kişilere de uygulanabilir.

Bu Kodun hükümleri halk tarafından seçilen temsilcilere, hükümet üyelerine ve yargı mensuplarına uygulanamaz.

2.Madde

Bu kot yürürlüğe girdiğinde, kamu yönetimi, bu Kodun hükümleri konusunda kamu görevlilerine bilgi vermekle sorumludur.

Bu Kot, Kot hakkında bilgi verildiği andan itibaren kamu görevlilerinin istihdam edilmesini düzenleyen hükümlerin bir parçasını teşkil eder.

Her kamu görevlisi bu Kodun hükümlerine uymak için gereken tüm faaliyetleri göstermekle görevlidir.

3.Madde

Bu Kodun amacı kamu görevlilerinin davranış ve dürüstlükleri konusundaki standartları tespit etmek, bu standartları yerine getirmeleri açısından onlara yardım etmek ve halkı kamu görevlilerinden görmeyi umduğu davranışlar konusunda bilgilendirmektir.

Genel İlkeler
4.Madde

Kamu görevlileri kanunlara, kanunlara uygun talimatlara ve göreviyle alakalı ahlaki standartlara uygun bir şekilde görevlerini yerine getirirler.

Kamu görevlileri siyasi açıdan tarafsız bir şekilde davranmalı ve kamu otoritelerinin yasalar uygun politika, karar ve eylemlerini engellemeye teşebbüs etmemelidirler.

5.Madde

Kamu görevlileri, yasalara uygun bir şekilde atanmış ulusal, yerel ve bölgesel otoritelere sadakatle hizmet etmekle görevlidirler.

Kamu görevlilerinin dürüst, tarafsız ve verimli olmaları ve yalnızca kamusal yararı ve ilgili koşulları dikkate alarak, ustalık, doğruluk ve anlayışla kendi yeteneklerini en iyi bir şekilde kullanarak görevlerini ifa edecekleri beklenir.

Kamu görevlileri hem üstleri, meslektaşları ve alt düzeydeki personel ile olan ilişkilerinde hem de hizmet ettikleri vatandaşlar ile ilişkilerinde nazik ve saygılı olmalıdırlar.

6.Madde

Görevlerini yerine getirirken kamu görevlileri keyfi bir şekilde herhangi bir kişi, grup ya da kurumun aleyhine davranamaz ve herkesin haklarını, görevlerini ve yasaya uygun çıkarlarını gözetir ve saygı duyar.

7.Madde

Karar verme aşamasında kamu görevlileri yalnızca ilgili meslekleri göz önünde tutarak yasalara uygun bir şekilde davranmalı ve takdir yetkilerini tarafsız bir şekilde kullanmalıdırlar.

8.Madde

Kamu görevlileri şahsi çıkarlarının kamusal pozisyonları ile çatışmasına izin vermemelidirler. Gerçek, potansiyel veya görünürde olsun bu tip çıkar çatışmalarından kaçınmak kamu görevlilerinin sorumluluğundadır.

Kamu görevlileri kendi şahsi çıkarları için mevkileri dolayısıyla asla uygunsuz ve yasal olmayan menfaat elde etmemelidirler.

9.Madde

Kamu görevlileri, daima halkın kamusal hizmetlerin dürüst, tarafsız ve etkin bir şekilde sunulduğuna olan güven ve inancını sürdürecek şekilde davranmakla görevlidirler.

10.Madde

Kamu görevlileri yasalar tarafından başka bir şekilde belirtilmemişse ilk hiyerarşik üstlerine karşı sorumludurlar.

11.Madde

Kamu görevlileri, resmi bilgilere erişme hakları dikkate alındığında, işinin bir sonucu olarak yada işi sırasında elde ettiği tüm bilgi ve dokümanlar açısından buna uygun bir şekilde davranmakla görevlidir.

12.Madde
 Raporlama

Kötü yönetimi bünyesinde barındıran, bu Kot ile uyumlu olmayan ve yasadışı, uygunsuz ve gayri ahlaki bir tarzda bir eylemde bulunmasının kendisinden talep edildiğine inanan kamu görevlileri yasalara uygun bir şekilde bu meseleyi ihbar etmelidirler.

Kamu görevlileri, yasalara uygun bir biçimde, bu Kodun diğer kamu görevlileri tarafından ihlal edildiğini fark etmeleri durumunda bunu yetkili otoritelere bildirmelidirler.

Yasalara uygun bir şekilde yukarıda belirtilen şeylerden herhangi birini rapor eden ve verilen cevabın kendilerini tatmin etmediğine inanan kamu görevlileri konuyu ilgili resmi kurumun başına yazıyla bildirmelidirler.

İlgili kamu görevlisi için kabul edilebilir bir zeminde kamusal hizmetler ile ilgili mevzuatta yer alan prosedür ve başvuru yolları ile bir mesele halledilemiyorsa kamu görevlisi kendisine verilen yasal talimatları yerine getirmelidir.

Kamu görevlileri, kendi işlerini yaparlarken ortaya çıkan bilgiler ile haberdar oldukları kamusal hizmetler ile alakalı yasadışı veya cezai suç niteliğindeki faaliyetler ile ilgili herhangi bir iddia veya şüpheyi yetkili makamlara bildirmelidirler.

Kamu yönetimi mantıklı bir dayanak ve iyi niyetle yukarıdakilerden herhangi birini rapor eden bir kamu görevlisine bir zarar gelmeyeceğini garanti etmelidirler.

13. Madde
Çıkar çatışması

Kamu görevlilerinin resmi görevlerini tarafsız ve objektif bir şekilde icra etmelerini etkileyen ya da etkiliyormuş gibi gözüken şahsi çıkarlara sahip olmaları halinde ortaya çıkar.

Kamu görevlilerinin şahsi çıkarları kendisine, ailesine, yakın akrabalarına, arkadaşlarına ya da iş bağlantısı veya siyasi ilişkileri olduğu kişi ya da kuruluşlara sağlanan her türlü menfaati içerir. Bunun yanı sıra onlarla ilgili mali ya da diğer türlerdeki her türlü yükümlülüğü kapsar.

Kamu görevlisi diğer kişilerin bu tip bir durumda olduğunu bilen tek kişi olduğu için aşağıdaki konularda şahsi sorumluluğa sahiptir:

  • Herhangi bir potansiyel ya da gerçek çıkar çatışması konusunda uyanık olmak;
  • Bu tip bir çıkar çatışmasından kaçınmak için gerekli adımları atmak;
  • Bu tip bir çıkar çatışmasının farkına varır varmaz   bunu üstlerine bildirmek;
  • Böyle bir durumdan geri çekilmek ya da çıkar çatışmasından kaynaklanan herhangi bir menfaatten kendisini tecrit etmek için verilecek nihai karara razı olmak.

Ne zaman bu şekilde davranmak gerekirse kamu görevlileri herhangi bir çıkar çatışmasına sahip olmadıklarını deklare etmelidirler.

Kamusal hizmet sunmaya aday biri ya da kamusal hizmette yeni bir göreve gelen biri tarafından deklare edilen herhangi bir çıkar çatışması göreve atanmadan önce çözüme bağlanmalıdır.

14.Madde
Çıkarların deklare edilmesi

Kişisel ya da özel çıkarları resmi görevlerince etkilenebilecek bir mevkii işgal eden bir kamu görevlisi, yasaların gerektirdiği bir şekilde, düzenli aralıklarla atanmasından sonra ve bu çıkarların doğasında ve boyutunda herhangi bir değişiklik olur olmaz, bunu deklare etmelidir.

15. Madde
Kamu hizmeti dışındaki çıkarlar ile uyumsuzluğun olması

Kamu görevlisi, bir kamu görevlisi olarak yürüttüğü görevlerini uygun bir şekilde yerine getirmesini engelleyen ve bu görevleri ile mütenasip olmayan herhangi bir faaliyet ya da işlemle iştigal edemez veyahut ücret mukabili ya da ücret almaksızın herhangi bir görev ya da fonksiyon icra edemez. Bir faaliyetin görevle mütenasip olup olmadığı açık değilse üstlerden gerekli izin alınmalıdır.

Yasaların hükümlerine tabi olmak koşuluyla, bir kamu görevlisi, ister ücret mukabili isterse ücret almaksızın olsun, belirli faaliyetleri yapmak veya kamu hizmetlerinde istihdamın dışında bir pozisyonu ya da fonksiyonu kabul etmek için kamu hizmetleri işvereninin onayını araması ve bunu bildirmesi zorunludur.

Kamu görevlisi, bir kamu görevlisi olarak yürüttüğü görevlerini uygun bir şekilde yerine getirmesini engelleyebilecek herhangi bir derneğe ya da örgüte üyeliğini bildirmede kanuni gereklere uymalıdır.

16.Madde
Siyasi veya kamusal faaliyet

Temel insan haklarına ve anayasal haklara saygıya tabi olmak koşuluyla, kamu görevlisi siyasi veya siyasi müzakereler ile ilgili faaliyetlerinden hiçbirisinin kamunun ve işvereninin güvenini veya görevlerini tarafsız bir şekilde ve sadakatle yerine getirme kabiliyetini azaltıcı yönde olmamasına dikkat göstermelidir.

Görevlerini yerine getirirken kamu görevlisi kendisinin partizan siyasi amaçlar ile kullanılmasına müsaade etmemelidir.

Kamu görevlisi bulunulan makam veya görevin doğası gereği yasalara uygun bir biçimde belirli kamu görevliliği kategorileri ile alakalı olarak siyasi faaliyetlere getirilen her kısıtlamaya itaat etmelidir.

17.Madde
 Kamu görevlisinin kişisel dokunulmazlığının korunması

Kamu görevlisinin kişisel dokunulmazlığına gerektiği şekilde saygı gösterilmesi için tüm gerekli adımlar atılmalıdır; bu yasa ile sağlanmamışsa, bu Kodda sağlanan hükümler uygulanmalıdır.

18. Madde
 Hediyeler

Kamu görevlisi, görevini ifa ederken tarafsızlığını etkileyen veya etkiliyormuş gibi gözüken ya da ifa ettiği görevle alakalı olarak bir mükafat niteliği taşıyan iş bağlantısı veya politik ilişki içinde olduğu kişi ya da örgütler ile kendisi, ailesi,  yakın akrabaları ve arkadaşları için hediyeler, menfaat ya da yakınlık talep edemez.

19. Madde
 Yasa dışı tekliflere karşı reaksiyon

Bir kamu görevlisine yasa dışı bir menfaat teklif edilirse kendisini korumak için aşağıdaki adımları atmalıdır:

  • Yasa dışı menfaati reddetmeli, delil olarak kullanmak amacıyla onu kabul etmeye gerek yoktur;
  • Teklif yapan kişinin kimliğini belirlemeye çalışmalıdır;
  • Uzun temastan kaçınılmalı; ancak teklifin nedeninin bilinmesi delil gösterme açısından faydalı olabilir;
  • Hediye reddedilemez veya gönderene iade edilemezse, muhafaza altına alınmalıdır, ancak mümkün olduğu kadar az elde tutulmalıdır;
  • Mümkünse yakınında çalışan iş arkadaşları gibi şahitler bulunmalıdır;
  • Tercihen resmi nitelik taşıyacak bir şekilde mümkün olan en kısa zamanda bu teşebbüs yazıyla kayıt altına alınmalıdır;
  • Bu teşebbüs en kısa bir zamanda üstlere yada yasal bir mercilere bildirilmelidir;
  • Özellikle yasa dışı menfaatin önerildiği konularda olmak üzere çalışmaya devam edilmelidir.
20. Madde
 Başkaları tarafından etki altında bırakılmaya karşı hassasiyet

Kamu görevlisi, herhangi bir kişi yada kuruma karşı sağlanan menfaatin karşılığında kendisini bir yükümlülük altında kalma durumuna sokmamalı veya bu durumda kalmış gibi gözükmemelidir. Ne resmi görev ve davranışlarında ne de özel hayatında uygunsuz bir şekilde başkalarının etkisi altına girmemelidir.

21. Madde
Resmi makamın kötüye kullanılması

Kamu görevlisi, yasalar tarafından böyle yapması için yetkilendirilmişse, bir kamu görevlisi olarak ve kendi mevkii ile bağlantılı olarak bir kişiye menfaat sağlamamalıdır.

Kamu görevlisi, resmi konumunu kullanarak ya da başkalarına şahsi menfaat temin ederek, diğer kamu görevlileri de dahil olmak üzere hiçbir kişi yada kurumu şahsi çıkarları için etki altına almaya çalışmamalıdır.

22. Madde
Kamu otoritelerinin sahip olduğu bilgiler

Kamu otoritelerinin sahip olduğu bilgiye ulaşmak için ulusal kanunlarca oluşturulan çerçeve göz önünde tutulmak koşuluyla, kamu görevlisi yalnızca istihdam edildiği otoriteye uygulanan kural ve gereklere göre bilgileri kamuya ifşa edebilir.

Kamu görevlisi, sorumlu olduğu ya da bildiği bilgilerin güvenliğini ve güvenirliğini muhafaza altına almak için uygun adımları atmalıdır.

Kamu görevlisi, ele geçirmemesi gereken bilgilere erişmeye çalışmamalıdır.

Aynı şekilde kamu görevlisi, düzenli bir şekilde yayınlanması gereken resmi bilgileri elinde tutmamak ve vakıf olduğu …bilgileri başkalarına vermemekle görevlidir.

23.Madde
Kamusal ve resmi kaynaklar

Takdir yetkisini kullanırken, kamu görevlisi, bir yandan personelin diğer yandan kendisine emanet edilen kamu mallarının, kamusal hizmetlerin ve finansal kaynakların etkin, verimli ve ekonomik bir şekilde kullanılmasını ve yönetilmesini sağlamalıdır. Kanun tarafından kendisine cevaz verilmesi hariç bunları özel çıkarları için kullanmamalıdır.

24. Madde
Dürüstlüğün kontrolü

İşe adam almakla, terfi ettirmekle görevli olan kamu görevlisi, adayların yasal ve dürüstlük açısından zorunlu olan şartlar konusunda uygun kontrolü yapmalıdır.

Bu tip bir kontrolün sonucu onu nasıl davranacağı konusunda bir belirsizliğe sevk ediyorsa uygun tavsiyeler almalıdır.

25. Madde
Yöneticinin hesap verme zorunluluğu

Diğer kamu görevlilerini yöneten yada denetleyen kamu görevlisi çalıştığı kamu kurumunun politika ve amaçlarına uygun bir şekilde davranmalıdır. Kamu görevlilerinin kurumun politikasına ve amacına uygun olmayan eylemlerini engellemek için kendisinin pozisyonundaki bir kişiden istenilen mantıklı adımları almamışsa personelinin bu tip eylemlerinden dolayı sorumludur.

Diğer kamu görevlilerini yöneten veya denetleyen bir kamu görevlisi kendi işi ile alakalı personel tarafından gerçekleştirilen yolsuzluk eylemlerini önlemek için akılcı tedbirleri almalıdır. Bu tedbirler kural ve düzenlemeleri uygulamayı, eğitim ve bilgilendirme konusunda uygun çalışmalar yapmayı personelinin karşı karşıya kaldığı mali ve diğer zorlukların işaretleri konusunda uyanık olmayı ve kişisel davranışlarıyla personeline dürüstlük ve edepli olma konusunda örnek olmayı kapsayabilir.

26.Madde
Kamu görevinden ayrılma

Kamu görevlisi, kamu görevinin dışında iş olanakları elde etmek için kamusal görevini uygunsuz bir avantaj elde etmek amacıyla kullanmamalıdır.

Kamu görevlisi, kendisi açısından gerçek, potansiyel veya apaçık bir çıkar çatışmasına neden olabilecek başka iş olanaklarının ortaya çıkma ihtimaline yol vermemelidir. Çıkar çatışmasına yol açabilecek herhangi bir somut iş teklifini kabul ederse bunu da üstlerine iletmelidir.

Uygun bir zaman dilimi için ve yasalara uygun olmak koşulu ile eski kamu görevlisi kendisine ya da bir kuruma belirli menfaatler sağlayacak bir şekilde daha önce çalıştığı, tavsiyelerde bulunduğu herhangi bir konuyla ilgili olarak herhangi bir kişi ya da kurum için faaliyet gösteremez.

Eski kamu görevlileri, yasalar tarafından yetkilendirilmediği sürece, kamu görevlisi olduğu sırada elde ettiği gizli bilgileri kullanamaz, ifşa edemez.

Kamu Görevlileri Etik Kurulu Kanunu

27.Madde
Eski kamu görevlileri ile ilişkiler

Kamu görevlisi, eski kamu görevlilerinin kamu hizmetlerinden ayrıcalıklı bir şekilde faydalandırmamalı, imtiyazlı muamelede bulunmamalıdır.

28.Madde
 Kodun yaptırımlarının uygulanması

Bu Kot, bakanın ya da kamu kurumunun başında bulunan kişinin yetkisi altında yayınlanır. Kamu görevlisi bu Koda uygun bir şekilde davranmakla görevlidir ve bundan dolayı Kodun hükümlerinden ve meydana gelebilecek herhangi bir değişiklikten haberdar olmakla yükümlüdür. Nasıl bir yol takip edeceğinden emin olmadığı zaman uygun bir kaynaktan tavsiye almalıdır.

İkinci maddenin 2. paragrafına tabii olarak bu Kodun hükümleri kamu görevlilerinin istihdamı ile ilgili koşulların bir kısmını meydana getirir.

İstihdam koşullarıyla ilgili olarak müzakerelerde bulunan kamu görevlisinin istihdam şartları içerisinde bu Kodun gözlemlenmesini ve bu şartların bir parçasını teşkil etmesini uygulamaya koyacak bir hükmü içermelidir.

Diğer kamu görevlilerini yöneten ve denetleyen kamu görevlisi, bu Kodu yerine getirdiklerini gözetlemekle ve ihlali halinde uygun disiplin eylemlerini teklif etmekle sorumludur.

Kamu yönetimi bu Kodun hükümlerini düzenli bir şekilde gözden geçirmelidir.

Kamu Görevlisi

Kamu Görevlileri Etik Sözleşmesi

Kamu Görevlileri Etik Davranış İlkeleri

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Demokratik Vatandaşlık Eğitimi ve İnsan Hakları Eğitimi Şartı

0

Demokratik Vatandaşlık Eğitimi ve İnsan Hakları Eğitimi Şartı, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından, (CM/Rec(2010)7 sayılı Tavsiye Kararı), 11 Mayıs 2010 tarihinde 120. oturumda kabul edilmiştir. (Recommendation CM/Rec(2010)7 of the Committee of Ministers to member states on the Council of Europe Charter on Education for Democratic Citizenship and Human Rights Education)

Avrupa Konseyi Demokratik Vatandaşlık ve İnsan Hakları Eğitimi Şartı, (CM/Rec(2010)7 sayılı Tavsiye Kararı) Avrupa Konseyine üye 47 ülke tarafından kabul edilmiştir. Şart geniş kapsamlı istişareler ve birkaç yıl süren çalışma sonucunda hazırlanmıştır. Üye ülkeler bakımından bağlayıcı olmayan ve tavsiye niteliğinde olan Şart, vatandaşlık ve insan hakları konularına ilgi duyan herkes için temel başvuru belgesidir. İnsan hakları alanında devletlerin iyi uygulamalar geliştirmesi ve bu kültürü gerek Avrupa’da ve gerekse Avrupa ötesinde yaymanı ve standartları yükseltmenin yolu tavsiye kararı ve ekinde yayınlanan metin ile çizilmiştir.

Avrupa Konseyi’nin temel değerleri: demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğüdür. İnsan hakları ihlallerinin önlenmesinde eğitimin büyük önemi bulunmaktadır. Eğitimin amacı; şiddete, ırkçılığa, aşırılığa, yabancı düşmanlığına, ayrımcılığa ve hoşgörüsüzlüğe karşı bir savunma sistemi oluşturmaktır.

CM/Rec(2010)
7 sayılı Tavsiye Kararı ve Açıklayıcı Not

Avrupa Konseyi Demokratik Vatandaşlık Eğitimi ve İnsan Hakları Eğitimi Şartı

Bakanlar Komitesinin, Avrupa Konseyi Demokratik Vatandaşlık ve İnsan Hakları Eğitimi Şartı ile ilgili olarak üye ülkelere yönelik Tavsiye Kararı (Bakanlar Komitesinde, 11 Mayıs 2010 tarihinde 120. Oturumda kabul edilmiştir)

Bakanlar Komitesi, Avrupa Konseyi Kuruluş Yasasının 15.b Maddesi uyarınca; Avrupa Konseyinin temel görevinin insan haklarını, demokrasiyi ve hukukun üstünlüğünü yaygınlaştırmak olduğunu;

Bu görevin yerine getirilmesinde eğitimin temel bir rol oynadığı; uluslararası hukukta, özellikle de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde (ETS No. 5), İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara ilişkin Uluslararası Sözleşme ve Çocuk Hakları Uluslararası Sözleşmesinde verilen eğitim hakkını, 1993’te Viyana’da toplanan Dünya İnsan Hakları Konferansında ülkelere insan hakları, demokrasi ve hukukun üstünlüğünün, yaygın ve örgün eğitimde yer alan tüm öğrenim kurumlarında ders olarak okutulması çağrısında bulunulduğunu;

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Avrupa Konseyi Devlet ve Hükümet Başkanları 2. Zirvesinde (1997) alınan, demokratik bir toplumda vatandaşların hak ve sorumluluklarına ilişkin farkındalıklarının arttırılmasına yönelik demokratik vatandaşlık eğitimi girişimini başlatma kararını;

Bakanlar Komitesi demokratik vatandaşlık eğitimi konulu, Rec(2002)12 sayılı Tavsiye Kararını, Bakanlar Komitesinin gençlerin yaygın eğitim/öğreniminin yaygınlaştırılması ve tanınmasına ilişkin Rec(2003)8 sayılı Tavsiye Kararı ve üniversite eğitiminde ve mesleki eğitimde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine ilişkin Rec(2004)4 sayılı Tavsiye Kararını, Parlamenter Meclisinin, demokratik vatandaşlık ve insan hakları eğiti- mi için bir Avrupa çerçeve sözleşmesinin yazılmasını öngören 1682 (2004) sayılı Tavsiye Kararını,

göz önüne alarak ve;

2005 yılında Budapeşte’de yapılan Gençlikten sorumlu Avrupa Bakanları 7. Toplantısında demokratik vatandaşlık ve insan hakları eğitimi için bir çerçeve prensip dokümanı oluşturulması çağrısına cevaben;

Avrupa Konseyinin Avrupa’da bölgesel ortağı olduğu, Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 2005 yılında kabul ettiği, İnsan Hakları Eğitimi için Dünya Programının amaçlarına ulaşılmasına katkıda bulunmak;

Ülkelerin ve sivil toplum kuruluşlarının demokratik vatandaşlık ve insan hakları eğitimi alanında çeşitli iyi uygulamaları sundukları, Eğitim Yoluyla Vatandaşlık Avrupa Yılı 2005 deneyiminden yararlanarak, bu yönde ilerlemeyi ve bu tür iyi uygulamaları Avrupa’nın her yerinde güçlendirmek, belirli kurallara bağlamak ve yaymak,

İsteği ile;

Üye ülkelerin eğitim sistemlerinin düzenlenmesi ve içeriğinden sorumlu olduklarını dikkate alarak, Sivil toplum örgütlerinin ve gençlik kuruluşlarının eğitimin bu alanında oynadıkları önemli rolün farkında olarak ve bu kuruluşları bu alanda destekleyerek;

Üye ülkelerin:

– Bu tavsiye kararının ekinde belirtildiği gibi, Avrupa Konseyi Demokratik Vatandaşlık ve İnsan Hakları Eğitimi Şartında yer alan hükümlere dayalı tedbirleri uygulamalarını;

– Söz konusu Şartın eğitim ve gençlikten sorumlu yetkililere geniş bir şekilde dağıtımını sağlamalarını;

tavsiye eder.

Genel Sekretere bu tavsiye kararını:

– Avrupa Konseyi üyesi olmayan, Avrupa Kültür Sözleşmesine taraf ülkelerin hükümetlerine (ETS No. 18);

ve

uluslar arası kuruluşlara iletmeleri talimatını verir.

CM/Rec(2010)7 sayılı Tavsiye Kararının Eki

Avrupa Konseyi Demokratik Vatandaşlık ve İnsan Hakları Eğitimi Şartı Bakanlar Komitesinin CM/Rec(2010)7 sayılı Tavsiye Kararı çerçevesinde kabul edilmiştir

Bölüm I – Genel hükümler
1. Kapsam

Mevcut Şart, Madde 2’de tanımlanan demokratik vatandaşlık ve insan hakları eğitimiyle ilgili olup; demokratik vatandaşlık ve insan hakları eğitimiyle örtüştükleri ve etkileşim içinde oldukları durumlar haricinde, kültürlerarası eğitim, eşitlik eğitimi, sürdürülebilir kalkınma için eğitim ve barış eğitimi gibi ilgili alanlarla doğrudan ilgilenmez.

2. Tanımlar

Mevcut Şartın maksatları dahilinde:

a. “Demokratik vatandaşlık eğitimi”, demokrasi ve hukukun üstünlüğünü yaygınlaştırmak ve korumak amacıyla; öğrencileri bilgi, beceri ve anlayışla donatmak ve tavır ve davranışlarını geliştirmek suretiyle, onları toplumda demokratik haklarını ve sorumluluklarını kullanıp savunacak şekilde yetkinleştirmeyi, öğrencilerin çeşitliliğe değer vermelerini ve demokratik yaşamda aktif bir rol oynamalarını sağlamayı amaçlayan, eğitim, öğretim, farkındalık arttırıcı girişimler, bilgiler, uygulamalar ve faaliyetlerdir.

b. “İnsan hakları eğitimi”, insan haklarının ve temel özgürlüklerin yaygınlaştırılması ve korunması amacıyla; öğrencileri bilgi, beceri, anlayışla donatmak ve tavır ve davranışlarını geliştirmek suretiyle, onları toplumda evrensel bir insan hakları kültürünün yaratılıp savunulmasına katkıda bulunacak şekilde yetkinleştirmeye yönelik,eğitim, öğretim, farkındalık arttırıcı girişimler, bilgiler, uygulamalar ve faaliyetlerdir.

c. “Örgün eğitim”, ilk öğretim öncesinden başlayarak, ilk ve orta öğretimde, ardından da üniversitede devam eden, belirli bir yapısal çerçevesi olan eğitim ve öğretim sistemidir. Bu eğitim kural olarak genel veya mesleki eğitim kurumlarında verilir ve eğitim sonunda bir diploma vb. alınır.

d. “Yaygın eğitim”, resmi eğitim sisteminin dışında yer alan ve bir dizi beceri ve yetkinliğin geliştirilmesine yönelik olarak hazırlanmış herhangi bir planlı eğitim programıdır.

e. “Enformel öğrenme” her bireyin kendi çevresindeki eğitim kaynaklarından ve günlük deneyimlerinden (aileden, benzer nitelikteki arkadaşlarından, komşularından, çeşitli insanlarla karşılaşmalarından, kütüphaneden, kitlesel haberleşme araçlarından, iş yerinden, oyun oynarken vb.) yaşam boyunca çeşitli tavırlar, değerler, beceriler ve bilgiler edinme sürecidir.

3. Demokratik vatandaşlık eğitimiyle insan hakları eğitimi arasındaki ilişki

Demokratik vatandaşlık eğitimi ve insan hakları eğitimi birbiriyle yakın- dan ilişkili olup, birbirini karşılıklı olarak destekler. Amaç ve uygulamalar- dan ziyade, odaklandıkları alan ve kapsamları açısından farklılık gösterirler. Demokratik vatandaşlık eğitimi esas olarak toplumun vatandaşlıkla, siyasi, sosyal, ekonomik, yasal ve kültürel alanlarıyla ilgili demokratik hak ve sorumlulukları ve aktif katılımı üzerinde odaklanırken, insan hakları eğitimi, insanların yaşamlarının tüm yanlarıyla ilgili daha geniş kapsamlı insan hakları ve temel özgürlüklerle ilgilenir.

4. Anayasal yapılar ve üye ülke öncelikleri

Aşağıda belirtilen hedef, ilke ve prensipler geçerli olacaktır:

a. Her bir üye ülkenin anayasal yapısına gerekli saygı gösterilecek ve bu yapılara uygun araçlar kullanılacaktır;

b. Her bir üye ülkenin öncelikleri ve ihtiyaçları göz önüne alınacaktır.

Bölüm II – Hedefler ve İlkeler
5. Hedefler ve İlkeler

Aşağıdaki hedefler ve ilkeler üye ülkelere kendi politikalarını, mevzuatlarını ve uygulamalarını düzenlerken aynı zamanda rehber olarak düşünülmelidir.

a. Ülke topraklarında yaşayan her bireye demokratik vatandaşlık ve insan hakları eğitimi alma fırsatı sunma amacının benimsenmesi.

b. Demokratik vatandaşlık ve insan hakları eğitimi yaşam boyu sürecek bir süreçtir. Bu alanda etkili bir öğrenim, politika oluşturanlar, eğitimciler, öğrenciler, ebeveynler, eğitim kurumları ve eğitim yetkilileri, kamu görevlileri, sivil toplum örgütleri, gençlik kuruluşları, medya ve halk dahil olmak üzere çok geniş bir paydaş yelpazesini içermektedir.

c. Bu eğitim sürecinde, ister örgün, ister yaygın, isterse yaygın ve algın öğrenme araçları olsun, tüm eğitim araçları, söz konusu eğitim sürecinin ilkelerinin yaygınlaştırılması ve hedeflerine ulaşması açılarından değer taşımaktadırlar.

d. Sivil toplum kuruluşlarının ve gençlik kuruluşlarının demokratik vatandaşlık eğitimine ve insan hakları eğitimine özellikle de yaygın ve algın eğitim vasıtalarıyla yapabilecekleri değerli katkılar vardır; bu nedenle de, bu katkıyı yapabilmeleri için söz konusu kuruluşlara fırsatlar verilmelidir.

e. Öğretim ve öğrenim uygulamalarıyla ve faaliyetleriyle, demokratik ve insan hakları değer ve ilkeleri izlenmeli ve yaygınlaştırılmaya çalışılmalı; özellikle de, okullar dahil olmak üzere, eğitim kurumlarının yönetişimi insan hakları değerlerini yansıtmalı ve yaygınlaştırılmaya çalışılmalı ve ebeveyn de dahil olmak üzere, öğrencilerin, eğitim personelinin ve paydaşların yetkinleştirilmesi ve aktif katılımı için olumlu ortam sağlanmalıdır.

f. Tüm demokratik vatandaşlık ve insan hakları eğitiminin en önemli unsurlarından biri de sosyal birlik ve beraberliğin ve kültürler arası diyalogun yaygınlaştırılması ve toplumsal cinsiyet eşitliği de dahil olmak üzere çeşitliliğe ve eşitliğe değer verilmesidir. Bu amaçla, çatışmayı azaltan, inanç grupları ve etnik gruplar arasındaki farklılıkların daha çok kabul edilmesini ve anlaşılmasını sağlayan, insan onuruna ve paylaşılan değerlere karşılıklı saygı gösterilmesini mümkün kılan, sorun ve anlaşmazlıkların çözüme kavuşturulmasında diyalogu teşvik ederek şiddete karşı, kişisel ve sosyal becerilerin ve anlayışın oluşturulması şarttır.

g. Demokratik vatandaşlık eğitimi ve insan hakları eğitiminin en temel amaçlarından biri öğrencilere sadece bilgi, anlayış ve beceriler sağlamakla kalmayıp, onların, aynı zamanda toplumda insan haklarını,
demokrasiyi ve hukukun üstünlüğünü savunmak ve yaygınlaştırmak için harekete geçmeye hazır olacak şekilde yetkinleştirilmeleridir.

h. Eğitim uzmanlarının ve gençlik liderlerinin yanı sıra, eğiticilerin de demokratik vatandaşlık eğitimi ve insan hakları eğitimi ilkeleri ve uygulamalarında sürekli eğitim almaları, bu alanda etkin bir eğitimin verilmesinin ve sürdürülebilmesinin hayati bir parçası olup, yeterli bir şekilde planlanmalı ve bu eğitim için yeterli kaynak ayrılmalıdır.

i. Devlet düzeyinde, bölgesel ve yerel düzeylerde demokratik vatandaşlık ve insan hakları eğitiminde yer alan ve aralarında politika yapıcılar, eğitimciler, öğrenciler, ebeveynler, eğitim kurumları, sivil toplum kuruluşları, gençlik kuruluşları, medya ve kamuoyu dahil olmak üzere çok çeşitli paydaşlar arasında (katkılarından azami olarak yararlanılabilmesi için), ortaklık ve işbirliği teşvik edilmelidir.

j. İnsan haklarıyla ilgili değerlerin ve yükümlülüklerin uluslararası niteliği ile demokrasinin ve hukukun üstünlüğünün dayandığı ortak ilkeler göz önüne alındığında, üye ülkelerin bu Şartın kapsadığı faaliyetler ve iyi uygulamaların tespiti ve karşılıklı alışverişi konularında uluslararası ve bölgesel işbirliğini gerçekleştirmeye çalışması ve teşvik etmesi önemli bir husustur.

Bölüm III – Politikalar
6. Örgün Eğitim (Genel ve mesleki eğitim)

Üye ülkeler demokratik vatandaşlık ve insan hakları eğitimini okul öncesi, ilköğretim ve orta öğretimin yanı sıra, genel ve mesleki eğitim ve öğretim düzeyinde de öğretim programlarına dâhil etmelidirler. Üye
ülkeler aynı zamanda, bu öğretim programlarında yer alan demokratik vatandaşlık ve insan hakları eğitimini, söz konusu eğitimin anlamlı olmasını ve bu alandaki faaliyetlerin sürdürülebilir olmasını sağlamak üzere desteklemeye, gözden geçirmeye ve güncelleştirmeye devam etmelidirler.

7. Yüksek öğrenim

Üye ülkeler, akademik özgürlük ilkesine saygılı olarak, özellikle de geleceğin eğitimcilerinin yararlanması amacıyla, demokratik vatandaşlık ve insan hakları eğitiminin yüksek öğrenim kurumları tarafından da verilmesini yaygınlaştırmalıdırlar.

8. Demokratik yönetişim

Üye ülkeler tüm akademik kurumlarda demokratik yönetişimi hem kendi içinde arzu edilen ve yararlı bir yönetişim yöntemi olarak, hem de demokrasiyi ve insan haklarına saygıyı öğrenme ve deneyimlemenin uygulamalı bir aracı olarak yaygınlaştırmalıdırlar. Üye ülkeler, uygun vasıtalarla, öğrencilerin, eğitim personelinin ve ebeveyn de dahil olmak üzere paydaşların eğitim kurumlarının yönetişimine aktif bir şekilde katılımını teşvik etmelidirler.

9. Eğitici çalışmalar

Üye ülkeler öğretmenlere, diğer eğitim personeline, gençlik liderlerine ve eğiticilere, demokratik vatandaşlık ve insan hakları eğitimi için başlangıç düzeyinde ve sürekli eğitici çalışmalar ve geliştirme olanakları sağlamalıdırlar. Bu eğitici çalışmalar ve geliştirme olanakları, söz konusu personelin, ilgili bilim disiplininin hedef ve ilkelerinin yanı sıra, uygun öğretim ve öğrenim yöntemleriyle ilgili ayrıntılı bilgiye ve anlayışa ve bu alandaki diğer uygun temel becerilere sahip olmalarını temin etmelidir.

10. Sivil toplum kuruluşları, gençlik kuruluşları ve diğer paydaşların rolü

Üye ülkeler, özellikle de yaygın eğitim alanında, sivil toplum kuruluşlarının ve gençlik kuruluşlarının demokratik vatandaşlık ve insan hakları eğitimi alanındaki rollerini desteklemeli ve kolaylaştırmalıdırlar.

Üye ülkeler bu kuruluşları ve faaliyetlerini eğitim sisteminin değerli bir parçası olarak kabul etmeli ve bu kuruluşlara mümkün olduğunda, gereken desteği vermeli ve her tür eğitime katkı sağlayabilecekleri uzmanlık ve bilgi birikimlerinden azami ölçüde yararlanmalıdırlar. Ülkeler aynı zamanda, özellikle de medyaya ve genel kamuoyu olmak üzere diğer paydaşlara, bu alanda yapabilecekleri katkıyı azami seviyeye çıkarmalarını sağlamak üzere, demokratik vatandaşlık ve insan hakları eğitiminin tanıtımını yapmalıdırlar.

11. Değerlendirme kıstasları

Üye ülkeler demokratik vatandaşlık ve insan hakları için eğitim programlarının etkililiğinin değerlendirilmesi için kıstaslar oluşturmalıdırlar. Öğrenici gruplarının bu konudaki geri bildirimleri bu tür değerlendirmelerin ayrılmaz bir parçasını oluşturmalıdır.

12. Araştırma

Üye ülkeler, bu alandaki mevcut durumu değerlendirebilmek için demokratik vatandaşlık ve insan hakları eğitimi ile ilgili araştırmaları başlatmalı ve teşvik etmeli ve politika üretenler, eğitim kurumları, okul müdürleri, öğretmenler, öğrenciler, sivil toplum kuruluşları ve gençlik kuruluşları da dahil olmak üzere paydaşlara, etkililiklerini verimliliklerini ölçmelerine ve arttırmalarına ve uygulamalarını iyileştirmelerine yardımcı olmak üzere, karşılaştırmalı bilgiler sağlamalıdırlar. Söz konusu araştırmalar diğerlerinin yanı sıra, öğretim programıyla ilgili araştırmalar, yenilikçi uygulamalar, öğretim sistemleri ve değerlendirme kıstasları ve göstergeleri de dahil olmak üzere, çeşitli değerlendirme sistemlerinin geliştirilmesini içermelidir. Üye ülkeler araştırmalarının sonuçlarını yerine
göre diğer üye ülkelerle ve paydaşlarla da paylaşmalıdırlar.

13. Sosyal birlik beraberliği geliştirmeye, çeşitliliğe değer vermeye, farklılıklarla ve çatışmalarla baş etmeye yönelik beceriler

Üye ülkeler eğitimin bütün alanlarında demokratik ve birçok kültürü barındıran toplumlarda birlikte yaşamayı öğrenmeyi ve öğrencilerin sosyal birlik beraberliği geliştirmelerini, çeşitliliğe ve eşitliğe değer vermelerini – özellikle de farklı inanç grupları ve etnik gruplar arasında olmak üzere – farklılıkları kabul etmelerini, anlaşmazlıkları ve çatışmaları şiddete başvurmadan çözüme kavuşturmalarını, her türlü ayrımcılık ve şiddetle, özellikle de şiddetle ve tacizle mücadele etmelerini sağlayacak bilgi ve becerileri elde etmelerini amaçlayan eğitim yaklaşımlarını ve öğretim yöntemlerini geliştirmelidirler.

Bölüm IV – Değerlendirme ve işbirliği
14. Değerlendirme ve inceleme

Üye ülkeler bu şartla ilgili olarak sürdürdükleri stratejileri ve politikaları düzenli olarak değerlendirmeli ve bunlara uygun uyarlamalar yapmalıdırlar. Bunu diğer üye ülkelerle, örneğin bölgesel düzeyde, işbirliği yaparak gerçekleştirebilirler. Herhangi bir üye ülke de bu konuda Avrupa Konseyinden yardım isteyebilir.

15. Müteakip izleme faaliyetlerinde işbirliği

Üye ülkeler mevcut Şartın amaç ve prensiplerini uygularken yerine göre diğer üye ülkelerle ve Avrupa Konseyi kanalıyla aşağıda belirtildiği gibi işbirliğinde bulunmalıdırlar:

a. belirlenen öncelikler ve ortak çıkarları gerçekleştirerek;

b. demokratik vatandaşlık ve insan hakları eğitimiyle ilgili mevcut koordinatörler de dahil olmak üzere, çok taraflı ve sınır ötesi faaliyetleri destekleyerek;

c. iyi uygulama alışverişi yaparak, bunları belirli bir düzenleme yapılarak ve yaygınlaştırılmalarını temin ederek;

d. kamuoyu da dahil olmak üzere tüm paydaşları Şartın amaç ve uygulamalarından haberdar ederek;

e. Avrupa’daki sivil toplum kuruluşları, gençlik kuruluşları ve eğitimci ağlarını ve bunlar arasındaki işbirliğini destekleyerek.

16. Uluslararası işbirliği

Üye ülkeler Avrupa Konseyi kapsamındaki demokratik vatandaşlık ve insan hakları eğitimi çalışmalarının sonuçlarını diğer uluslararası kuruluşlarla paylaşmalıdırlar.

Açıklayıcı not

I. Konunun arka planı, başlangıcı ve müzakere süreçleri

1. Bakanlar Komitesinin, CM/Rec(2010)7 sayılı Tavsiye Kararı kapsamında kabul edilen Avrupa Konseyi Demokratik Vatandaşlık ve İnsan Hakları Eğitimi Şartı (Şart) Avrupa Konseyinin bu alandaki çalışmalarının önemli bir aşamasıdır.

Bu çalışmalar ilk kez 10-11 Ekim 1997 tarihlerinde Strasbourg’da yapılan Avrupa Konseyi Devlet ve Hükümet Başkanları 2. Zirvesinde ivme kazanmıştır. Bu zirvede üye ülke hükümet ve devlet başkanları:

“vatandaşların demokratik bir toplumdaki hak ve sorumluluklarla ilgili bilincinin yaygınlaştırılması amacıyla demokratik vatandaşlık eğitimi girişimi başlatmaya” karar vermişlerdi. (Avrupa Konseyi Devlet ve Hükümet Başkanları 2. Zirvesi Nihai Deklarasyonu).

Karar, Avrupa Konseyinin temel değerleri olan demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğünün yaygınlaştırılmasında ve insan hakları ihlallerinin önlenmesinde eğitimin rolünün giderek daha çok anlaşılmasının bir yan- sımasıydı. Daha genel bir ifadeyle, eğitim giderek şiddetin, ırkçılığın, aşırı uçların, yabancı düşmanlığının, ayrımcılığın ve hoşgörüsüzlüğün artmasına karşı bir savunma mekanizması olarak görülmeye başlamıştı. Aynı zamanda eğitimin sosyal birlik beraberliğe ve sosyal adalete büyük bir katkı sağladığı da geniş bir biçimde kabul edilmişti. 2. Zirvede alınan karar Kuruluşa hem örgün, hem de yaygın eğitimde, vatandaşlık ve insan hakları eğitimi alanlarında geniş kapsamlı bir işbirliği oluşturma görevi verdi.

2. Bakanlar Komitesinin 7 Mayıs 1999’da Budapeşte’de kabul ettiği Demokratik Vatandaşlık için Eğitim Girişimi Programı ve Deklarasyonu hazırlanarak 2. Zirve kararı siyasi seviyede yürürlüğe sokuldu. Operas- yonel seviyede ise, projenin 1997-2000 yılları arasındaki ilk safhasında, Avrupa Konseyinin çeşitli bölümleri birlikte çalışarak, tanımlar, temel kavramlar, yöntemler, uygulamalar ve malzemeler üzerinde araştırmalar yaparak tabana yayılmış projeleri (“vatandaş siteleri”) desteklediler. 2000 Ekim’inde projenin ilk safhasının sonuçları Krakov’da toplanan eğitim bakanlarınca onaylandı. Bakanlar projenin devam etmesi gerektiğini teyit ederek Bakanlar Komitesinin bu yönde bir tavsiye kararı alması çağrısında bulundular.

3. Projenin 2001-2004 yılları arasındaki ikinci safhasında politikalar oluşturuldu, üye ülkelerden demokratik vatandaşlık eğitimi koordinatörleri ağı kuruldu ve 2005 yılında yapılacak Eğitim Yoluyla Avrupa Vatandaşlık Yılı hazırlıkları tamamlandı. İkinci safhanın önemli bir gelişmesi de eğitim bakanlarının yukarıda değinilen çağrısına cevaben, Bakanlar Komitesinin üye ülkeler için, demokratik vatandaşlık eğitimi konusunda Rec(2002)12 sayılı Tavsiye Kararını yayınlamasıydı.

4. Eğitim Yoluyla Avrupa Vatandaşlık Yılı girişimi 2005 yılında başarıyla gerçekleştirildi ve bunun sonucunda da üye ülkelerde demokratik vatandaşlık eğitiminin önemi konusundaki farkındalığın artmasının yanısıra, bu eğitimin öğretim programının ve hayat boyu öğrenme programlarının parçası haline geldiği ülkelerin sayısı arttı. Eğitim Yoluyla Avrupa Vatandaşlık Yılı girişimi ve bu girişimin sonlandırıldığı Romanya’nın Sinaia kentindeki değerlendirme konferansı, ülkelerin ve sivil toplum kuruluşlarının bu alanda pek çok iyi uygulamayı paylaşmaları için bir fırsat oluşturdu.

5. Eğitim Yoluyla Avrupa Vatandaşlık Yılı girişimi esnasında üye ülkelerin politikaları ve uygulamaları her ne kadar Rec(2002)12 sayılı Tavsiye Kararına olumlu cevap verildiğini ortaya koyduysa da, başlangıç safha- sından itibaren, sonradan muhtemelen bağlayıcı bir şekle dönüşebilecek, daha kapsamlı bir çerçeve prensip dokümanı oluşturulması yönünde talepler vardı. 2004 Ekim ayında Parlamenter Meclisi, Bakanlar Komitesince demokratik vatandaşlık ve insan hakları eğitimi için bir Avrupa çerçeve sözleşmesi oluşturulmasını önerdi (Parlamenter Meclisinin Avrupa için eğitim konulu, 1682 (2004) sayılı Tavsiye Kararı). 2004 Aralık ayında, Avrupa Kültür Sözleşmesine taraf devletlerin kültür, eğitim, gençlik ve spor bakanlarınca kabul edilen 50 Yıllık Kültürel İşbirliği Wroclaw Deklarasyonunda (ETS No.18), “Avrupa Konseyi, insanları demokratik toplumlarda yaşam boyu bilgi, beceri ve yaklaşımlarla donatacak politikalar için bir mükemmeliyet merkezi olma rolünü güçlendirmelidir… Bu amaçla, uygun geleneksel mekanizmalar kullanılarak Avrupa standartları oluşturulması düşünülmelidir…” ifadeleri yer aldı.

2005 Mayıs’ında Varşova’da yapılan Devlet ve Hükümet Başkanları 3. Zirvesinde, devlet ve hükümet başkanları “Avrupa Konseyinin eğitim alanında, Avrupa’nın her yerindeki, tüm gençlerin eğitime erişimini sağlama ve bu eğitimin kalitesini arttırırken, diğer konuların yanı sıra, kapsamlı bir insan hakları eğitiminin yaygınlaştırılması yönündeki çabalarını arttırmasını” istedi. Avrupa Eğitim Bakanları Daimi Konferansının 22. oturumunda (İstanbul, Mayıs 2007) Eğitim Bakanları Daimi Konferansı ve Almanya Federal Eyaletler Kültür İşleri Başkanı, üye ülkelerde eğitim durumunun çok radikal farklılıklar göstermesi nedeniyle demokratik vatandaşlık eğitimi/insan hakları eğitimi ile ilgili bir çerçeve prensip dokümanı oluşturma fikrine Almanya’nın ilgi duymadığını, ancak Almanya’nın, pek çok üye ülkenin Avrupa Konseyinin yol göstericiliğine ihtiyaç duyabileceğini gayet iyi anladığını ve herkesin kabul edebileceği bir uzlaşma yolunun bulunabileceğinden emin olduğunu belirtti.

6. Aynı zamanda, gençlik politikaları alanında da paralel gelişmeler vardı. İnsan Hakları Eğitimi Gençlik Programı 2000 yılında, “insan hakları eğitimini başlıca gençlik politikalarına ve gençlik uygulamalarına ana akım olarak dahil etme” iddiasıyla başlatıldı. Gençlikten Sorumlu Avrupa Bakanları 7. Konferansında bakanlar, Avrupa Konseyini, gençler için insan hakları eğitimi konusunda Bakanlar Komitesince bir tavsiye kararı oluşturulmasına ve bu karara, özellikle de şiddetin önlenmesi ve Avrupa Konseyinin İnsan Hakları Eğitimi Gençlik Programından elde edilen deneyimden yararlanılması konularında Avrupa’da işbirliğinin güçlendiril- mesine ilişkin maddelerin de dahil edilmesini teşvik ettiler. Avrupa Konseyinin gençlik politikalarında insan hakları eğitimine ilişkin (2008) 23 sayılı Tavsiye Kararında, Bakanlar Komitesi gençlik politikalarında insan hakları eğitiminin temel rolünü daha da güçlendirerek insan hakları ve demokrasiyi gençlik politikaları için bir öncelik olarak belirledi ve bu politikalara “gençlerin insan haklarından tam olarak yararlanmalarının sağlanmasını, insanlık onurunun korunmasını ve bu yöndeki kararlılığının teşvik edilmesini” de dahil etti.

7. Avrupa Konseyinde meydana gelen bir diğer önemli ve konuyla ilgili politik gelişme de kültürler arası diyaloga artan ilgidir. Bu husus üye ülkelerde giderek önem kazanmakta ve Avrupa Konseyinin alışılagelmiş öncelikli konularının yanı sıra gündeme gelmektedir. Özellikle de demokratik vatandaşlık ve insan hakları eğitiminin kültürler arası diyalogun desteklenmesi için önemi, 2008 yılında yayınlanan “Kültürler Arası Diyalog Beyaz Kitabı”nda teyit edilmiştir. (“Kültürler Arası Diyalog Beyaz Kitabı: Eşit insanlar olarak ve onurlu bir biçimde birlikte yaşama” 118. Bakanlar Seviyesindeki Oturumunda (Strasbourg, 6-7 Mayıs 2008) Avrupa Konseyi üyesi 47 ülkenin Dışişleri bakanlarınca yayınlanmıştır.)

8. Aynı sırada, küresel çapta yaşanan gelişmeler de, özellikle de Birleşmiş Milletlerde (BM) aynı eğilimi izlemektedir. 10 Aralık 2004’te BM Genel Kurulu tarafından onaylanan Dünya İnsan Hakları Eğitimi Programı, ilk aşamada üye ülke seviyesinde ilk ve orta dereceli okullarda olmak üzere, insan hakları eğitiminin güçlendirilmesi ve geliştirilmesi için iddialı hedefleri belirledi. Avrupa Konseyi, Dünya İnsan Hakları Eğitimi Programının Avrupa’da uygulanmasında Birleşmiş Milletlere resmi bir anlaşma çerçevesinde destek vermektedir.

9. Bu gelişmeler karşısında, Avrupa Konseyi Eğitim Yönlendirme Komitesi projenin üçüncü safhası (2006-2009) için Konseyin Demokratik Vatandaşlık / İnsan Hakları Eğitimi ile ilgili faaliyet programını kabul etmesinin ardından “demokratik vatandaşlık/insan hakları eğitimine ilişkin bir referans çerçevesi fizibilite etüdünün (uygun geleneksel mekanizmalar) hazırlanmasını sağladı. Bu çalışmanın görev kapsamına göre, bu konuda bir Avrupa çerçeve prensip dokümanına olan ihtiyacın incelenmesi; gerek Avrupa Konseyi dahilindeki gerekse diğer uluslararası kuruluşlardaki mevcut çerçeve dokümanlarının incelenmesi, eksikliklerin belirlenmesi; muhtemel bir yeni dokümanın getirebileceği katma değerle ilgili bilgilerin sağlanması ve böyle bir dokümanın şekli ve içeriğine ilişkin seçeneklerin ve kapsamının belirlenmesi gerekiyordu.

10. Çeşitli ülkelerden, içlerinde gerek eğitim uzmanları gerekse gençlik kuruluşlarının temsilcileri bulunan gayri resmi bir uzmanlar grubunun yardımıyla fizibilite çalışması hazırlamak üzere bir uzman görevlendirildi. Uzman çalışmasını 2007 Nisan’ında sundu.

11. Yapılan çalışmada, “çerçeve prensip dokümanı” deyimi, Demokratik Vatandaşlık / İnsan Hakları Eğitimi (DVE/İHE) alanında izlenecek, üzerinde mutabık kalınmış standartları ve politikaları içeren, devletlere hitaben oluşturulmuş (bağlayıcı veya bağlayıcı olmayan) bir uluslararası belge anlamında kullanıldı. Bu çalışmada, Avrupa Konseyinin demokratik vatandaşlık alanındaki, kökleri Konseyin insan haklarını, demokrasiyi ve hukukun üstünlüğünü yayma temel misyonuna dayanan gayretlerinin başlangıcı incelendi.

Çalışmada, tüm ortak ilgi alanlarında ve üye ülkelerin girişimlerinde (insan hakları, ulusal azınlıklar, sosyal politikalar, terörle mücadele vb.) Avrupa Konseyinin sürekli olarak, çeşitli biçimlerde çerçeve dokümanları hazırladığına ve bu dokümanların üye ülke seviyesinde bir odaklanma alanı ve yapılacak girişimler için bir itici güç oluşturduğuna, bu dokümanın, iyi uygulamaların yaygınlaştırılması ve Avrupa çapında standartların yükseltilmesi için bir vasıta oluşturduğuna dikkat çekildi. Çalışmada aynı zamanda, bu konuyla ilgili mevcut enstrümanlar da incelenerek, eksiklik ve yeni bir belgenin getirebileceği artı değerler de belirlendi. Çalışmada bağlayıcı olabilecek veya olmayacak yeni enstrümanın ne şekilde hazırlanabileceği ve bu enstrümanın kapsam ve içeriğinin neler olabileceği de incelendi.

12. Çalışmanın sonuç bölümünde, bu alanda yeni bir çerçeve prensip dokümanının biçim ve içeriğinin müzakerelerine geçmek üzere bir prensip kararının verilmesinin uygun olacağı tavsiyesinde bulunuldu.

13. 2007-2008 yılları arasında söz konusu çalışma, önce bu amaçla kurulan Demokratik Vatandaşlık ve İnsan Hakları Eğitimi Geçici Danışma Grubuna (ED-EDCHR), daha sonra da, çalışmayla ilgili görüşlerini bildiren çeşitli Avrupa Konseyi kuruluşlarına: (İnsan Hakları Yönlendirme Kuruluna (CDDH), Gençlikle İlgili Ortak Konseye (JCY), Yüksek Öğrenim Yönlendirme Kuruluna (CDESR), Eğitim Yönlendirme Komitesi Bürosuna (CDED) ve son olarak da 2008 Mart ayında, Eğitim Yönlendirme Komitesi Bürosu Genel Kuruluna) sunuldu. Danışılan bütün kuruluşlar, eğitimle ilgili temel sorumluluğu olan CDED’ye yazılı görüşlerini sundular. Üye ülkelerin kendilerine danışılan DVE/ İHE koordinatörleri de görüşlerini CDED’de belirttiler.

14. Bu değerlendirme döneminde bazı görüş eğilimleri belirdi. Çalışmada yer alan, mevcut durumun siyasi ve yasal arka planına ilişkin değerlen- dirme ve mevcut çerçeve prensip dokümanlarının eksikliklerine ilişkin analizler genelde paylaşılan değerlendirmelerdi. Yeni bir dokümanın önemli katkılarının olacağı üzerinde de fikir birliğine varıldı. Böyle bir dokümanın içeriği konusundaysa, dokümanın kapsamı ve temel terimlerin net tanımlarının ve kesin içeriğinin bilahare kapsamlı olarak tartışılacağı hedef, ilke ve politikaların yer aldığı bölümlerin gerekliliği üzerinde büyük ölçüde görüş birliği mevcuttu.

Ülkelerin yeni dokümanın uygulamasıyla ilgili olarak, bir Avrupa Konseyi uzmanlar komitesinde değerlendirilip üzerinde görüş bildirilecek üzere düzenli raporlar sunmasını gerektiren bir harici izleme mekanizması önerisi üzerinde ise aynı ölçüde mutabakat sağlanamadı. Bazıları bunun önemli yararlar sağlayacağını düşünürken, diğerleri, söz konusu mekanizmanın gereksiz bir yük getireceği görüşündeydi. Dokümanın şekline gelince, burada da bir görüş ayrılığı mevcuttu. Bazıları dokümanın bağlayıcı bir doküman olması gereğini savunurken, diğerleri bağlayıcı olmasının gerekmediği görüşündeydiler.

15. Çalışmanın yapılmasını talep eden CDED, 10 Mart 2008’de yaptığı genel kurulda, diğer tüm kuruluşların görüşlerini göz önüne aldıktan sonra çalışmayı memnuniyetle karşıladı ve “biri bağlayıcı, diğeri ise bağlayıcı olmayan iki ayrı versiyondan oluşan bir taslak doküman hazırlayarak ve Demokratik Vatandaşlık ve İnsan Hakları Eğitimi Danışma Grubunun (ED-EDHCR) politika oluşturanlar için temel konular belgesi üzerindeki çalışmalarını da göz önüne alarak, çerçeve prensip dokümanı üzerinde müzakerelere devam etmeye” karar verdi. CDED aynı zamanda üyelerinden bir bölümünü taslak dokümanı hazırlama grubuna atadı ve genel sekreterlikten, eğitim ve gençlik konusunda uzmanlığı olan diğer üyeleri de gruba atamasını istedi. CDED aynı zamanda iki taslak versiyonun 2009 Mart ayında yapacağı toplantıda görüşülmesine yeterli zaman bırakacak şekilde sunulmasını da istedi.

16. Taslak doküman oluşturma grubu Haziran, Eylül ve Kasım 2009’da olmak üzere üç defa toplandı. İlk toplantıda iki taslak dokümanın yasal şekli ve genel form ve içeriği üzerinde görüş alış verişinde bulunuldu ve fizibilite çalışmasının yazarından iki metnin ilk taslaklarını yazmasının istenmesine karar verildi. İkinci toplantıda, söz konusu iki alternatif taslak metinle ilgili ilk değerlendirme yapıldı ve çeşitli mütalaalarda bulunuldu. Bu görüşler, üçüncü toplantıya sunulan yeni taslaklar da göz önüne alındı. Üçüncü toplantıda metinler yeniden gözden geçirildi ve üzerinde anlaşmazlık olan hemen tüm konularla ilgili uzlaşı çözümleri sağlandı. Sadece birkaç değişken, CDED Bürosunun Aralık toplantısında karara bağlanmak üzere bırakıldı. Büro tercihini yaptı ve CDED genel kuruluna sunulacak taslak metinleri onayladı.

17. 2009 Mart ayında yapılan CDED genel kurulunda iki taslak metin üyelere sunuldu. Özünde, karşılanacak ihtiyaçlar ve ulaşılacak amaçlar aynı olduğundan, her iki metin de hemen hemen birbirinin aynıydı. Aradaki fark, şekille ve metinlerin yasal etkisiyle ilgiliydi; metinlerden biri bağlayıcı bir çerçeve anlaşma olup, kullanılan dile yaptırımcı bir üslup hakimdi, diğeri ise bağlayıcı olmayıp, daha yumuşak bir dille yazılmıştı (“yapılacaktır” yerine “yapılmalıdır” gibi). İçerik açısından tek büyük fark ise, izleme bölümüyle ilgili olup, taslak anlaşmada, ülkelerin rapor verdiği ve her ne kadar hafif olsa da, harici bir denetimin yer aldığı bir mekanizma söz konusu iken, taslak Şart metninde, üye ülkelerin öz değerlendirme yapmaları esas alınmıştı.

18. Yapılan müzakereler sonucunda söz alan tüm ülke temsilcileri yeni bir dokümanın kabul edilmesi gereği üzerinde görüş birliğine vardı ve büyük çoğunluk bağlayıcı olmayan Şart tercih etti. Komite buna göre 20 Mart 2009’da resmen kayıtlara geçen aşağıdaki kararı aldı:

“Komite:

– çerçeve prensip dokümanını hazırlayan grubun yaptığı çalışmaların sonucunu memnuniyetle karşılamıştır;

– grup tarafından sunulan iki teklifi inceleyerek, DVE/İHE ile ilgili bir Şart yönünde görüş bildirmiştir;

– üye ülkelerde DVE/İHE prensip ve uygulamalarının sürdürülebilir bir şekilde geliştirilebilmesi için böyle bir Şartın yararlılığını vurgulamıştır;

– Şartın CDED’nin 2010 genel kurulundan önce nihai hale getirilmesi için bir yol haritası çizmiştir. …”

19. Yol haritasının ilk aşaması, tüm delegasyonların belirli bir miada kadar Şartın mevcut metni ile ilgili herhangi bir değişiklik teklifini sunmaya davet edilmeleri olmuştur. Bu değişiklik önerileri CDED’nin mevcut ve önceki başkanlarından oluşan küçük bir grup tarafından değerlendirilecek, kendilerine fizibilite çalışmasının yazarı yardımcı olacak, ve yapılan değerlendirme değişiklik önerilerini veren ve metin yazma sürecine katılmak isteyen delegelerin katılımına açık olacaktı. Söz konusu grup 2009 Haziran ayında toplandı ve yapılan önerileri inceleyerek, bir kısmını kabul ederken bir kısmını reddetti. Birkaç teklifle ilgili olarak da, önerilen değişikliği başlangıç noktası olarak alıp, metni daha kapsamlı olarak yeniden yazdı veya kendi inisiyatifiyle değişiklikler yaptı.

20. CDED Bürosu 9-10 Eylül 2009’da toplanarak metnin Haziran toplantısında değişiklik yapılan şeklini, Avrupa Konseyi Hukuk Danışmanlığının verdiği, 4 Eylül 2009 tarihli bilgilerin ışığında inceledi. Hukuk Danışmanlığının verdiği bilginin ana noktası, Şartın Avrupa Konseyi uygulamalarıyla uyumlu olabilmesi için, Bakanlar Komitesinin bir Tavsiye kararı kapsamında kabul edilmesinin gerekli olduğu idi. Büro, hem gözden geçirilmiş metni hem de Hukuk Danışmanlığının bilgi yazısını CDED’nin 10-11 Aralık 2009’da yapılan olağanüstü toplantısına gönderdi. Büro aynı zamanda, bu açıklayıcı notun ilk taslağını da dikkate alarak, bu metni genel kurula gönderdi. CDED üyelerinden her iki metin üzerindeki görüş ve önerileri istendi.

21. CDED Aralık ayındaki toplantısında Şart metninde yapılması önerilen değişiklikleri inceledi. Verilen hukuki bilgilerin ışığında yapılan gözden geçirilmiş metni kabul etti. Buna göre, Şart, Bakanlar Komitesinin Tavsiye Kararının Eki, Şartın giriş bölümü ise tavsiye kararının giriş bölümü olarak belirlendi. Bu formatın, tavsiye kararları bağlayıcı olmadığından, Şartın bağlayıcı olmama özelliğini kuşkuya yer bırakmayacak bir şekilde ortaya koyduğuna dikkat çekildi. Şart metninde yapılan birkaç değişiklik üzerinde daha mutabakata varıldı. CDED açıklayıcı notla ilgili değişiklik önerilerini ele aldı ve yeni bir taslağın hazırlanmasını istedi.

22. Komite, 24-26 Şubat 2010 tarihlerinde yaptığı toplantıda Bakanlar Komitesinin üye ülkelere Demokratik Vatandaşlık (DVE) ve İnsan Hakları Eğitimi (İHE) ile ilgili Avrupa Şartına ilişkin tavsiye kararının ve açıklayıcı notunun son şeklini değerlendirdi. Komite taslak tavsiye kararını onaylamaya ve kabul edilmek üzere Bakanlar Komitesine göndermeye karar verdi. Komite taslak tavsiye kararının açıklayıcı notunu dikkate alarak, bu notu bilgi için Bakanlar Komitesine göndermeye karar verdi.

II. Tavsiye kararının ve şartın hükümleriyle ilgili mütalaalar
Tavsiye kararı: giriş ve resmi maddeler

23. Tavsiye kararı resmi açılış maddeleriyle başlamakta ve Madde 1’de (Metinde giriş paragrafları numaralandırılmamıştır, ancak açıklayıcı notta referansın kolaylaştırılması için sıraya göre numaralandırılmıştır. (İlk giriş paragrafı için 1, ikinci giriş paragrafı için 2 ve bu şekilde devam) Şartın hangi yetkiye dayanılarak kabul edildiği açıklanmaktadır. Söz konu- su yetki, özellikle de sporla ilgili konularda, Şartların kabul edilmesinde daha önce de kullanılan bir yetkidir. Daha sonraki bölümde ise, adet olduğu üzere, üye ülkelerin hangi mülahazalarla Şartı kabul ettiğine ilişkin açıklamalar ve Şartın çıkış noktası ve amaçları yer almaktadır. Şartın formatı ‘Hatırda tutarak’, ‘göz önüne alarak’ şeklinde başlayan bir dizi maddeden oluşmaktadır ve bu format aynı zamanda antlaşma statüsündeki dokümanlarda da görülmesine rağmen, burada böyle bir statünün göstergesi değildir. Bu format hiçbir zaman bağlayıcı olmayan Bakanlar Komitesi tavsiye kararlarında da normal olarak kullanılan formattır.

24. 2. ve 3. giriş maddelerinde, Avrupa Konseyinin temel görevi olan insan haklarını, demokrasiyi ve hukukun üstünlüğünü yaygınlaştırma görevi ve eğitimin bu amaca ulaşmada temel bir rol oynadığı inancına dikkat çekilmektedir. Bu inanç da, 1997’den itibaren tüm DVE/İHE projesinin ve üye ülkelerin bu projeye olan kararlılığının ve bu amaca ulaşmak için koydukları standartların bir ifadesi olan Şartın temelini oluşturmaktadır.

25. 4. ve 5. giriş maddelerinde, örneğin, gerek Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde gerekse Birleşmiş Milletler dokümanlarında yer alan, eğitimin “insan haklarına ve temel özgürlüklere saygıyı güçlendirmesini” ve “tüm bireylerin özgür bir topluma etkin bir şekilde katılmasının sağlanmasını” (Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi 1966, Madde 13(1)) gerekli kılan eğitim hakkının yasal temelleri ele alınmakta ve insan hakları konusunun eğitim programlarına dahil edilmesinin önemi vurgulanarak, ülkelerden bunu gerçekleştirmelerini isteyen 1993 Viyana Deklarasyonuna değinilmektedir.

26. 7-10. giriş maddelerinde Bakanların başlıca siyasi deklarasyonlarına ve Şartın kabulüne yol açan önemli aşamaları oluşturan Avrupa Konseyi kurumlarının tavsiye kararlarına değinilmektedir. Pek çok açıdan, Şartın en önemli ön göstergesi Bakanlar Komitesinin yukarıda değinilen ve benzer konuları ele alan ve benzer amaçları olan (2002)12 sayılı Tavsiye Kararıdır.

27. 11. giriş maddesinde Şart küresel bir çerçeveye oturtularak, Şartın , Avrupa Konseyinin, Dünya İnsan Hakları Eğitimi programının Avrupa’da bölgesel ortağı olduğu dikkate alındığında, çok benzer amaçları olan Dünya İnsan Hakları Eğitimi programının amaçlarına ulaşmasına katkıda bulunacağı ifade edilmektedir.

28. 12. giriş maddesinde, DVE/İHE projesinde bir kilometre taşı olan ve 2005 yılında yapılan, Eğitim Yoluyla Avrupa Vatandaşlık Yılı girişimine atıfta bulunulmaktadır. Maddede, Şartın temel amaçlarından biri olan ve pek çok üye ülkede yerleşik olan ve söz konusu girişimle de kanıtlanan, eğitim politikalarında iyi uygulamalardan yararlanarak, bu uygulamaların derlenerek Avrupa çapında yaygınlaştırılması hedefi vurgulanmaktadır.

29. 13. giriş maddesinde, eğitimin tüm Şart için geçerli olan bir özelliğine, 4. maddede spesifik olarak belirtilen, üye ülkelerin eğitim sistemlerinin birbirinden büyük farklılıklar gösterdiğine ve bu farklılıklara saygı gösterilmesinin gerekli olduğuna değinilmektedir. Söz konusu farklılıklar anayasadan kaynaklanabildiği gibi, eğitimin ilgili ülkede nasıl yapılandırıldığına da bağlıdır. Bu itibarla, Şartta yer alan tüm politika ve uygulamalar münferit ülkelerce söz konusu anayasal ve yapısal sistemlere saygı gösterilerek uygulanacaktır.

30. 14. giriş maddesinde eğitimin bu alanında sivil toplum kuruluşlarının ve gençlik kuruluşlarının oynadığı role işaret edilmektedir. Gerçekten de, yaygın eğitim giderek bu kuruluşlar tarafından sağlanmaktadır. Bunlar örgün eğitimde de önemli bir rol oynamakta olup, pek çok ülke, bu işlev için bu kuruluşlara bel bağlamaktadır. Girişin bu maddesinde de, 10.maddede de, bu kuruluşların katkıları ve duydukları destek ihtiyacı ortaya konmaktadır.

31. Bunları da tavsiye kararının resmi nihai maddeleri izlemektedir. Bu maddeler, giriş maddeleri mahiyetinde olmayıp, operasyonel maddelerdir. O nedenle, kullanılan dil nesnel ifadelerde gözlenen objektif bir dildir.

Komite, üye ülkelerin hükümetlerinin ekteki Şartı temel alan tedbirleri uygulamalarını ve bunların eğitim ve gençlikten sorumlu yetkililere geniş bir şekilde dağıtımının yapılmasını tavsiye etmektedir. Son olarak da Genel Sekretere, tavsiye kararını, aynı zamanda Avrupa Konseyi üyesi olmayan, Avrupa Kültür Sözleşmesine taraf olan ülkelerin hükümetlerine ve uluslararası kuruluşlara göndermesi talimatı verilmektedir. Bu da, demokratik vatandaşlık ve insan hakları eğitiminin, daha geniş kapsamlı uluslararası niteliğini ve yeni Şartın Avrupa sınırları içinde olduğu gibi Avrupa sınırları dışında da etkili olması arzusunu yansıtmaktadır.

Şart
Başlık

32. “Şart” terimi, uluslararası uygulamalarda hem bağlayıcı belgeler, ki bunların en ünlüsü Birleşmiş Milletler Bildirgesidir, hem de Avrupa Birliği Temel Hak ve Görevler Bildirgesi gibi (2000 yılında kabul edildiği şekliyle, 2005 Lizbon Anlaşmasına göre Avrupa Birliği (AB) üyelerinin çoğu bu şartın kendileri için bağlayıcı olması üzerinde mutabakata varmışken, bazı üye ülkeler için söz konusu belge bağlayıcı değildir), bağlayıcı olmayan belgeler için kullanılmaktadır. Avrupa Konseyi uygulamasında da, bu terimin anlamında müphemlik söz konusudur: Avrupa Sosyal Şartı (1961, 1996’da gözden geçirildi) bağlayıcıdır, ancak Gençlerin Yerel ve Bölgesel Yaşama Katılımına ilişkin Avrupa Şartı (2003) bağlayıcı değildir.

Şart adı ve şekli, Avrupa Konseyince bu alanda daha önce kabul edilmiş dokümanlara göre daha “ağırlığı olan” bir dokümana duyulan arzuyu, yani daha güçlü bir kararlılığı ifade etme maksadıyla seçilmiştir. Bununla birlikte, üye ülkelerin, Avrupa Konseyi Demokratik Vatandaşlık Eğitimi ve İnsan Hakları Eğitimi Şartının, uluslararası kamu hukukunda bağlayıcı olmaması yönündeki açık niyetleri nedeniyle, önce, konuda kuşkuya yer bırakmamak üzere Şarta, “Sözleşme statüsünde olmayan şart” alt başlığının dahil edilmesi üzerinde mutabık kalınmıştı. Ancak, Şartın tavsiye kararı niteliğinde kabul edilmesine karar verildikten sonra, söz konusu alt başlığa gerek kalmamıştır, çünkü tavsiye kararları ve bunların ekleri, tanımları gereği, zaten bağlayıcı değildirler.

Buna göre, başlıktan sonra, “Bakanlar Komitesinin CM/Rec(2010)7 sayılı Tavsiye Kararı kapsamında kabul edilmiştir” ifadesinin yer alması üzerinde mutabakata varılmıştır. Eğer Şart, çoğunlukla, şartın kabul edilmesine ilişkin tavsiye kararı olmaksızın yayınlanırsa, ki bu muhtemelen böyle olacaktır, yukarıdaki ifade ile metnin bağlayıcı olmayan niteliği, tam ve açıklıkla belirtilmiş olacaktır.

Bölüm I − Genel hükümler
1. Kapsam

33. Bu maddede, Şartın maddi içeriği ele alınmaktadır. Şartın ortaya çıkması ile sonuçlanan süreçte ortaya atılan mülahazalar ve yapılan müzakerelerde, bu tür daha önceki belgelerde dikkat çeken bir noksanlık ortaya kondu. Bu noksanlık, bu belgelerde sadece demokratik vatandaşlık eğitimi veya sadece insan hakları eğitiminin ele alınmış olmasıydı. Bu Şartta, iki konuyu farklı, ancak birbiriyle yakından ilişkili konular olarak ele almak, bilinçli olarak yapılmış bir seçimdi. Bu tür bir kapsamlı yaklaşım, yeni belgenin getireceği artı değerlerden biri olarak görüldü. Bundan sonra ortaya çıkan bir başka sorun da, birbiriyle ilgili ancak farklı konuların nasıl ele alınacağıydı. Bu konulardan dördü metinde belirtilmektedir. “Kültürler arası eğitim”le, birden fazla kültürün yer aldığı toplumlarda, karşılıklı anlayış ve saygı için gerekli olan bilgi, yetkinlik, beceri ve tavırların geliştirilmesi yoluyla demokrasinin korunması ve insan haklarının geliştirilmesi amaçlanmaktadır. “Eşitlik eğitimi” ve “barış eğitimi” ise açıklama gerektirmeyen terimlerdir.

UNESCO Genel Müdürünün 2005 Ağustos’unda yayınladığı bir rapora göre “Sürdürülebilir kalkınma için eğitim”, “bireyleri, kuşaklar arası eşitlik ve adalete katkıda bulunma amacıyla çevreye önem veren; adil, eşitlikçi ve barışçıl bir dünya, sürdürülebilir bir dünya idealine bağlı, sorumlu vatandaşların hayata hazırlanmasının bir parçası”dır. BM Sürdürülebilir Kalkınma için Eğitim On yılı (2005-2014) girişiminin amacı, böyle bir eğitimin ve bu eğitimin, örgün, yaygın ve algın eğitim ve öğretim programlarına dahil edilmesini teşvik etmektir. Sürdürülebilir kalkınma için eğitimin DVE/İHE ile çok açık benzerlikleri bulunmaktadır. Ancak bu girişimin kökleri BM içindeki çevreci harekete uzanmaktadır ve ana odak noktası çevreyle ilgilidir. Benzer bir şekilde, Şartta değinilen tüm konuların büyük ölçüde genel DVE/ İHE kavramının kapsadığı, ancak konunun özellikle bir bölümü üzerinde yoğunlaşan, spesifik bir odak noktası bulunmaktadır. Şartın bu ilgili konuları doğrudan ele almaması, ve ancak, söz konusu konuların DVE/İHE ile örtüştüğü veya etkileşim içinde olduğu durumlarda ele alınması üzerinde mutabakata varılmıştır.

2. Tanımlar

34. Her ne kadar projenin birinci safhasında büyük ölçüde tanımlar, kavramlar vb. üzerinde çalışılmışsa da, mevcut çerçeve prensip dokümanlarında halâ “demokratik vatandaşlık eğitimi” ve “insan hakları eğitimi” gibi terimlerle ilgili net tanımlar yoktu. Varsa bile, bunlar terimin anlamından çok, terimin neleri içerdiğini uzun ifadelerle anlatıyorlardı, yani, gerçek bir tanımdan ziyade, birer tarif niteliğindeydiler. Yeni bir dokümanın kaleme alınmasına ilişkin olarak yapılan müzakerelerde, tüm politika üretenlerin ve yeni dokümanı anlayıp uygulamaya çalışan diğerlerinin, temel terimlerin ne anlama geldiğini bilmeleri açısından, net, ve özlü tanımlara ihtiyaç olduğu konusunda kesinlikle hiçbir görüş ayrılığı yoktu.

35. a ve b fıkralarındaki iki ana tanım, mevcut tanımlardan yararlanılarak oluşturulmuştur: demokratik vatandaşlık eğitimi tanımı Eğitim Yoluyla Vatandaşlık Avrupa Yılı 2005’deki tanımdan, insan hakları eğitimi tanımı ise, BM İnsan Hakları Komiserinin bürosunca kullanılan tanımdan alınmıştır. Öyle ki, bu tanımlarda kullanılan, “yetkinleştirme amacıyla” terimine kadar tanım aynen alınmış olup, tanımların bundan sonraki bölümleri, üzerinde odaklanılan farklı alanlara göre, bir yanda demokratik toplumda yaşam boyu gereken becerileri, diğer yanda da tüm alanlarda insan haklarının yaygınlaştırılması ve savunulmasını içerecek şekilde farklılaşmaktadır. Her iki tanımda da, böyle bir eğitim sonucunda ortaya
çıkanların sadece bilgiden oluşmayıp, gerekli girişimlere dönüşecek bir yetkinleştirme olduğu vurgulanmıştır.

36. c, d, ve e fıkralarındaki tanımlar Avrupa Konseyi tarafından 2002 yılında yayınlanan PUSULA (COMPASS) adlı, gençlerle insan hakları konulu el kitabına dayalıdır. Dokümanın yazım safhasında bu tanımlar genişletilmiş ve daha ayrıntılı olarak sunulmuştur. Örneğin örgün eğitimin belirleyici özelliklerin-den birinin, bu eğitimin sonunda belgelendirildiği belirtilmiş ve bu anlama gelen ifadeler tanıma dahil edilmiştir. Örneğin, örgün eğitimin ayırt edici özelliğinin bu eğitimin bir diploma ile belgelendiği hakkındaki ortak görüş, tanımlarda sözcüklerle ifadesini bulmuştur. Yaygın eğitimle ilgili olarak ise, algın eğitimle karşılaştırıldığında yine bir belgelendirmeyle sonuçlanmakla birlikte, bu
karmaşık noktanın metinde doğrudan açıklanmaması kararlaştırılmıştır.

3. DVE ile İHE arasındaki ilişki

37. DVE ile İHE arasındaki önemli ilişki, bu Şart metnini yazanların bildiği kadarıyla şimdiye kadar ilk defa tanımlanmaktadır. 1997 yılında başlayan sürekli programla ilgili Avrupa Konseyi dokümanlarının çoğunda, her iki terim de kullanıldığında, normal olarak aralarına bir “/” işareti konarak bu iki terim birlikte yazılmış, ancak bu durum, bu iki kavram arasındaki ilişki- nin müphem kalmasına yol açmıştır. Bu durum, fizibilite çalışmasının görev kapsamı için de geçerli olup, söz konusu fizibilite çalışmasında bu konunun göz ardı edilmesinin artık mümkün olmadığına ve herhangi bir yeni dokümanda konunun ele alınmasının gerekli olduğuna değinilmiştir.

İki terimin örtüştüğü alanlar vardır, çünkü vatandaşlık açısından önemli olan, örneğin, oy kullanma hakkı, ifade özgürlüğü ve toplantı özgürlüğü klasik insan hakları olup, DVE alanında yer aldığı kadar İHE alanında da yer almaktadırlar. Bununla birlikte, madde 3’ün metninde açıklık getiril- meye çalışılan bir fark vardır. Belirtildiği gibi, bu fark, amaç ve uygulamalardaki bir farktan ziyade, üzerinde odaklanılan alan ve kapsam farkıdır.

4. Anayasal yapılar ve üye ülke öncelikleri

38. Bu kapsamlı maddede, giriş bölümündeki 13. maddeyle ilgili olarak ele alınan görüşler üzerinde durulmaktadır. Dokümanın yazımı ve müzakereler boyunca, anayasal yapılarının ve eğitim sistemlerinin –eğitim alanında, diğer pek çok Avrupa işbirliği alanından çok daha fazla olmak üzere– büyük farklılıklar göstermesi nedeniyle, Şartın hükümlerini uygulamada kullanacakları vasıtalar bakımından, üye ülkelerin daha geniş bir takdir yetkisine sahip olmalarının gereği anlaşılmıştır. Örneğin bazı eğitim sistemleri çok merkezi olup, tüm öğretim programları ve yöntemleri üye ülke hükümeti seviyesinde belirlenmekteyken, diğerlerin- de bu çok daha yerinden yönetimle gerçekleştirilmekte, yerel yönetimler ve münferit okullar genel hedefler kapsamında önemli bir özerkliğe sahip olmaktadırlar.

Federal yönetimlerde ise eğitimle ilgili sorumluluk federasyonu oluşturan çeşitli eyaletlerin hükümetlerince üstlenilmektedir. İşte bu nedenle de a fıkrasına ihtiyaç doğmuştur. b fıkrasında ise, program boyunca ve özellikle de Eğitim Yoluyla Vatandaşlık Avrupa Yılı uygulamasında ortaya çıktığı üzere, farklı üye ülkelerin DVE ve İHE mevzuatları ve uygulamaları açılarından birbirlerinden çok farklı noktalarda oldukları kabul edilmektedir. Bazı ülkelerde bu konular öğretim programında ve uygulamada yıllardır yer alırken, diğer ülkelerde yeni başlamaktadır. Bu nedenle de ilgili ülkelerin bu konulara ilişkin öncelikleri ve ihtiyaçları farklı olacak olup, bu ülkeler Şartın diğer bölümleri üzerinde duracak ve bu konuları farklı bir sıralamaya göre ele alacaklardır.

Bölüm II − Hedefler ve ilkeler
5. Hedefler ve ilkeler

39. Şartın bundan sonraki yapısına baktığımızda 5. Madde’de bir dizi hedef ve ilkenin genel olarak ifade edildiğini ve bunların pek çoğunun müteakip, kapsamlı 6-16. maddelerde ayrıntılı olarak ele alındığını görüyoruz. Ancak, 5. Madde’nin kalın hatları ve genel özelliği önemini koru- maktadır, her bir nokta daha ileride tek tek detaylı olarak ele alınmadığı için, bu maddede tüm üye ülkelerin DVE/İHE’ye ilişkin faaliyetleriyle ilgili bilgi verilmektedir.

40. Bu maddenin giriş cümlesindeki “rehberlik” sözcüğü ile biçimlendirilen ifade önemlidir: buradaki hedefler ve ilkeler yol göstericidir, yani ne uygulanacak politikalar, mevzuat ve uygulamalar için tarif edici bir reçetedir, ne de arka planda yer alacak bir takım fikirlerden söz edilmektedir. Metni kaleme alanlar hem daha kuvvetli (“mevzuatlarını vb. aşağıdaki hedef ve ilkeleri temel alarak belirlemelidirler”), hem de daha zayıf seçenekleri (….aşağıdaki hedef ve ilkeleri göz önüne almalıdırlar”) düşünmüşler, ancak mevcut ifadeyi özellikle tercih etmişlerdir.

a. Bu maddede yer alan hedefte, herkese DVE ve İHE sağlanmasına ilişkin Birleşmiş Milletler 1993 Viyana Deklarasyonu ve bu hakkı, sadece vatandaş olanlara değil, ülke topraklarında bulunan herkese yaygınlaştıran Avrupa İnsan hakları Sözleşmesi (Madde 1) hatırlatılmaktadır.

b. Burada, eğitimin, özellikle de vatandaşlık ve insan hakları alanlarında yaşam boyu sürecek bir süreç ve Avrupa Konseyi programlarının kalıcı bir konusu olduğuna değiniliyor. Süreçte yer alan paydaşların listesi bilinçli olarak uzun ve açık uçlu (“dahil olmak üzere”) tutulmuş olup, her türlü kurum, sivil toplum kuruluşu (STK) vb. dahil edilmiştir.

c. Hükümetler, anlaşılır bir biçimde, en fazla etkileyebilecekleri ve para ayırabilecekleri eğitim türü olan örgün eğitime daha fazla kaynak ayıracakları halde, bu prensip, bu süreçte her türlü öğrenimin değerli
olduğunu hatırlatmaktadır.

d. STK’ların ve gençlik kuruluşlarının vazgeçilmez katkıları yukarıda, giriş bölümündeki 14. Madde kapsamında vurgulanmıştı. Burada “destek” konusuna yapılan göndermeden kasıt, genel bir destek olup,
söz konusu finansal veya diğer tür desteğe hak kazanma söz konusu değildir. Bununla birlikte bu ilkede, STK’ların ve gençlik kuruluşlarının gerek devletten gerekse diğer kaynaklardan sağlanmak üzere, bu desteğe ihtiyacı olduğu belirtilmektedir. Gençlik kuruluşlarına yapılan bu özel göndermede, öğrenci örgütleri de, insan hakları eğitiminin önemli ortakları olarak sürece dahil edilmektedirler.

e. Eğitim kurumlarının bir yandan demokratik ilkelere ve insanlara saygıyı öğretip, öte yandan hiç de demokratik olmayan bir şekilde yönetilmeleri anlamsız olur. Okullarda ve diğer eğitim kurumlarında demokratik yönetişim ihtiyacı Avrupa Konseyi programlarında sürekli olarak vurgulanmıştır. Bu ilke daha kapsamlı 8. Madde’de tekrar ele alınmıştır.

f. Çeşitliliğe saygı da Avrupa Konseyinin temel ilkelerinden biri olup, (örneğin Bak: gençlik kampanyaları, (“Herkes farklı, herkes eşit”) DVE/İHE’nin ana amaç ve yararlarından biri karşılıklı anlayışın artırılması ve çatışmaların önlenmesidir. Farklı inanç grupları ve etnik gruplar örneği karşılıklı anlayışın ve saygının oluşturulması bağlamında verilmiştir, ancak aynı ilke, aralarında yanlış anlama ve çatışma baş gösterebilecek diğer gruplar için de geçerlidir.

g. DYE ve İHE’nin tanımlarında da olduğu gibi, bu ilkede ağırlık, sadece bilgi ve becerilerin elde edilmesine değil, belirli bir eyleme dönüştürülme- sine verilmiştir.

h. Bu ilke, daha kapsamlı olan 9. Madde’de açıklık getirildiği gibi, eğitimin, hizmet öncesi ve hizmet sırasındaki safhaları dahil olmak üzere, tüm aşamaları için geçerlidir. Bu ilke, öğretim gönüllüleri ve kolaylaştırıcılarının eğitilmesine ilişkin olanakları çoğu kez çok kısıtlı, geçici ve yardım sağlayan kurumların desteğine bağlı olan sivil toplum kuruluşları ve gençlik sektörü için özellikle önemlidir.

i. Bu kadar geniş bir yelpazeye yayılmış paydaşlar arasında ortaklık ve işbirliğini sağlamak, bazı çıkarlarının kesinlikle çatışacağı ve sınırlı kaynaklar için rekabet edeceklerinden, kolay değildir. Bununla birlikte, paydaş işbirliğinin getirdiği yararlar öylesine büyüktür ki, ülkelerin bu alanda sarf edecekleri her türlü gayret karşılığını bulacaktır.

j. Şartın bizzat kendisi Avrupa Birliğinin 47 ülkesinin –ve eğitim alanında da Avrupa Kültür Sözleşmesine taraf olan tüm devletler arasında– uluslararası işbirliğinin bir sonucu olarak ortaya konmuştur. Şartın yasal ve siyasi dayanağı işbirliği olduğundan, böyle bir işbirliğinin gelecekte de sürdürülmesi amaç ve prensibinin vurgulanması beklenen bir durumdur. Kendi içinde değerli olmasının yanı sıra, bu tür bir işbirliği ve iyi uygulamaların paylaşılması, örneğin mükerrer çabaları azaltma, sinerjiyi kolaylaştırma ve maliyetleri düşürme gibi önemli pratik yararlar sağlayabilir.

Bölüm III − Politikalar

41. Şartın 6-16. maddelerinde operasyonel hükümler yer almaktadır. Bu maddelerde, 5. Madde’de sıralanan hedef ve ilkelerin uygulanmasını mümkün kılmak üzere, belirli alanlara ilişkin politikalar yer almaktadır.

Genel ifadelerle açıklanan politikalar üye ülkelere bunların nasıl uygulanacağı konusunda kayda değer bir takdir marjı bırakmaktadır. Tabiatıyla, 4. Madde de bu bağlamda geçerlidir (Bak: yukarıdaki 38.
Madde)

6. Örgün genel ve mesleki eğitim

42. Yukarıda da belirtildiği gibi, Avrupa Konseyinin bu alandaki gayretlerinin temel noktası, diğer eğitim biçimlerini dışlamaksızın, bu eğitim türüdür. Bunun nedeni bu eğitim türünün, ülkelerin fark yaratarak sonuç alabilmeleri daha olası bir alan olması nedeniyle, önemli yararlar sağlamasıdır. Bu madde yukarıdaki 4. Maddenin uygulanmasına iyi bir örnek oluşturmaktadır çünkü bazı ülkelerin anayasaları ve mevcut yapıları merkezi hükümetin öğretim programında doğrudan değişiklikler yapmalarını mümkün kılarken, diğer ülkelerde merkezi hükümet, bunu yapma yetkisi olan diğer yetkili kurumlardan ancak istekte bulunabilmekte ve bunları teşvik edebilmektedir.

Federal sisteme dayalı devletlerdeyse federal hükümetin eğitim alanında bir yenilik yapma veya bir talepte bulunma sorumluluğu yok gibidir. Benzer bir biçimde, bazı ülkeler bunu çok uzun bir süre önce yapmış olduğundan başka öncelikleri olacak, diğer ülkeler içinse bu alan öncelikli bir alan olacaktır. Şart bu farklı yöntemlerin uygulanması ve farklı seçimler yapılması için serbesti sağlamaktadır. Arada farklılıklar olan bir başka alan da, genel ve mesleki örgün eğitimin yapılandırılmasındaki farklılıklardır. Metinde her ülkenin kendi sistemine uyarlamasını mümkün kılacak bir üslup kullanılmıştır.

43. Şart metnini kaleme alanlar uluslararası sivil toplum kuruluşlarından gelen ve DVE ve İHE’ye, bu eğitimlerin değişik seviyelerinde, belirlenen dersleri öğretim programına dahil etmek yerine, “yetkinlikler”i dahil etme önerisini dikkate almışlardır. “Yetkinlik” terimi akademik literatürde giderek daha fazla kullanılmakta olan bir terim olup, uygulamada, bir beceri, bilgi ve tutumlar demetini anlatmaktadır. Burada öğrenci hedefleri yerine, alınan eğitimin çıktıları, yani sonuçları üzerinde durulmakta ve bu çıktıların karmaşık çıktılar olabileceği de kabul edilmektedir. Yazım grubu bu modern terminolojinin çekiciliğini görmüş, ancak, bu terimin, evrensel kabul gören “öğretim programı” teriminin aksine, henüz yeterince iyi yerleşmediği ve anlaşılmadığı sonucuna varmıştır. Bununla birlikte, bu maddenin amacı, yukarıdaki 2. Madde ile birlikte okunduğunda, kuşkusuz, verilen eğitimin sadece bilgi aktarmaktan ibaret olmayıp, aynı zamanda becerilerin geliştirilip, belirli konulardaki tavırlar etkilenerek, toplumda aktif katılımın özendirilmesi ve insan haklarının savunulmasıdır.

44. İkinci cümlede, DVE ve İHE’nin öğretim programına dahil edilmesinin bir defaya mahsus bir girişim olmayıp, öğretim programının anlamlı kılınması ve öğretim yöntemlerinin etkililiğinin sağlanması için, öğretim programının sürekli incelemeden geçirilmesi ihtiyacı vurgulanmaktadır.

7. Yüksek öğrenim

45. Yüksek öğrenim kurumları, daha alt seviyedeki eğitim kurumlarıyla karşılaştırıldığında ortaya çıkan durum, bu maddede kullanılan eylemlerin ifade edilmesinde yansıma bulmaktadır: örneğin, “dâhil etmelidir”, yerine “dahil edilmesine destek olmalıdır” gibi ifadelerin kullanılması gibi. Bu, bütün ülkelerde olmasa da, çoğu ülkede, yüksek öğrenim kurumlarının genelde kendi öğretim programları üzerinde özerkliğe sahip olduğu gerçeğini yansıtmaktadır. Aynı hususa, akademik özgürlük bağlamında da değinilmektedir. Nitekim bu konu, 2007 yılında yeni bir çerçeve prensip dokümanı teklifini incelerken Yüksek Öğrenim Yönlendirme Komitesinin de ana endişe konularından birini oluşturmuştu. “Yüksek öğrenim kurumları” kuşkusuz üniversiteleri kapsamakla birlikte, bunlarla sınırlı değildir

8. Demokratik yönetişim

46. Maddenin ilk cümlesinde eğitim kurumlarında demokratik yönetişimin iki yönlü yararına değinilmektedir: kendi içinde etkili bir yönetişim yöntemi olarak değerli ve yararlı olmanın yanı sıra, özellikle de öğrencilere demokrasiyi ve insan haklarına saygıyı uygulamalı olarak deneyimleme fırsatı sunmaktadır. İkinci cümle, belirtilen paydaşların, kılavuz bilgiler içeren dokümanlar ve eğitici çalışmalar gibi unsurları da içerebilecek “uygun vasıtalarla” böyle bir yönetişime aktif katılımlarının teşvik edilmesiyle ilgilidir. Demokratik yönetişim aynı zamanda, en etkili demokratik vatandaşlık alıştırması yöntemi olduğu geniş kabul gören, eğitimin her seviyesinde anlamlı ve sürdürülebilir öğrenci katılımını
mümkün kılacak yapıları da içerebilir.

47. İngilizce “governance” sözcüğüyle ifade edilen “yönetişim” kavramı (Şartla ilgili müzakereler de İngilizce olarak yapılmıştır) karmaşık bir kavram olup, diğer dillere tek bir sözcükle tercümesi zordur. “Yönetişim”, sadece yönetme ve karar verme süreci olarak bilinen sürecin ötesine geçerek, bu süreçlerin ve kararların, üzerinde mutabık kalınmış değerler ve tercihlerle olan ilişkilerini içerir. Yönetişimin tanımlarından biri: “Ortaya konmuş değerlerin ve tercihlerin, süreçler ve kurumlar vasıtasıyla, bir grubun ve grubun münferit üyelerinin güvenliğini, refahını ve moral gelişimini arttıran kolektif eylemlere dönüştürülmesidir.” şeklindedir. Daha fazla bilgi edinmek isteyenler için, 2005 yılında yapılan Yüksek Öğrenimde Yönetişim adlı konferansla ve bu terimle, anlamıyla, tercümesiyle ve pratikteki uygulamasıyla ilgili kayda değer tartışmaların yer aldığı Avrupa Konseyi raporu çok aydınlatıcı bir dokümandır. Konferansta her ne kadar esas itibarıyla yüksek öğrenim ele alınmışsa ve diğer kurumların yönetişimi bazı farklılıklar gösterse de, burada belirtilen ilkelerin çoğu pek çok alan için geçerlidir.

9. Eğitici çalışmalar

48. Öğretmenlerin ve gerek eğitim sisteminin içinde gerekse dışında yer alan, örneğin gençlik liderleri gibi, diğerlerinin DVE/İHE konularında eğitim almaması halinde, DVE/İHE konusunda verilecek eğitim etkisiz ve tamamen yararsız olacaktır. Bu konu geleneksel konulardan çok farklı bir konudur. Bunun dersini vereceklerin, önce kendilerinin konunun eğitimini almaları gereklidir. Bunu en iyi şekilde öğretme yöntemleri de farklıdır ve öğrenilmeleri gerekir. Bu maddede, sadece öğretmenlerin değil, öğretmenlere konuyu öğretecek olanların eğitilmesinin de önemi vurgulanmaktadır.

10. Sivil toplum kuruluşları, gençlik kuruluşları ve diğer paydaşların rolü

49. STK’ların ve gençlik kuruluşlarının DVE/İHE eğitimindeki rolünün önemi 14. giriş maddesinde ve 5.d maddesinde vurgulanmıştı. Burada konu bu kuruluşların sadece eğitim işinin fiilen büyük bir bölümünü gerçekleştirmeleri değil, aynı zamanda konuyla ilgili araştırmaların yapılması, hükümet nezdinde lobi faaliyetlerinde bulunulması ve kamuoyunun farkındalığının arttırılmasında da aktif olmalarıdır. Bu kuruluşlar ayrıca, öğrencilerin, çocukların ve gençlerin insan hakları ve demokrasi konularında alıştırma ve uygulama çalışmaları yapabilecekleri yegane yerlerdir. Bu kuruluşların çalışma ve değerlerinin anlaşılması ve görülmesi gerekmektedir ve bu maddenin temel amacı da bunu sağlamaktır. İlk iki cümlede, devletin bu kuruluşların rolüne destek olma ve yaptıkları işi desteklemedeki kararlılığı üzerinde durulmaktadır. 5.d maddesinde olduğu gibi, herhangi bir destek türü konusunda bir
taahhütte bulunulması söz konusu olmayıp, sağlanan destek, ülkelerin kaynaklarına ve önceliklerine göre farklılıklar gösterecektir. Son cümlede daha geniş bir kitleye değinilmekte olup, DVE ve İHE eğitiminin yaygınlaştırılması ve duyurulması için, özellikle medya ve genel kamuoyu olmak üzere, diğer oyuncuların da sürece dahil edilmesi amaçlanmaktadır. Burada kullanılan dil özellikle genel mahiyette olup, ülkelerin bu maddeyi kendi durumlarına uygun bir biçimde uygulamalarına imkan tanınması amaçlanmıştır. Burada, örneğin, gazete ilanları, televizyon reklam kampanyaları, internet siteleri, aile birliği, sendikalar, inanç grupları vb. gibi örgütlerle çalışmalar sayılabilir.

11. Değerlendirme kıstasları

50. Diğer herhangi bir eğitim türünde olduğu gibi, bu eğitimin etkililiğinin de değerlendirildiği kıstaslar olmalıdır. Bu tür kıstasların oluşturulması kolay değildir, ancak bu konuda kıstaslar ve göstergeler oluşturulması için uluslararası girişimler mevcuttur. Nihayette, her ülke kendi kıstaslarını oluşturacaktır. Ancak, özellikle de Avrupa Konseyi dahilinde, Avrupa devletlerinden oluşan bölgesel gruplar içinde veya koordinatör ağları içinde (Bak: aşağıdaki 12.14.15.ve 16. maddeler) deneyimleri paylaşmak ve ortak kıstaslar oluşturmak üzere uluslararası işbirliğinden kayda değer yardım sağlanabilir. İkinci cümlede, kıstasların oluşturulmasında öğrencilerden alınacak geri bildirimin önemi vurgulanmaktadır.

12. Araştırma

51. Araştırma, değerlendirmeyle yakından ilgilidir. İlk cümlede açıkça anlatıldığı gibi, araştırmanın hükümetlerce yapılmasına gerek yoktur. Nitekim, eğitim alanındaki tecrübelere bakıldığında, araştırmaların büyük bölümünün STK’larca uluslararası düzeyde, üye ülke düzeyinde ve belirli projeler için devlet fonları alsalar bile, hükümetten bağımsız diğer kurumlarca yapıldığı görülmektedir. Araştırmanın pek çok amacı ve araştırmadan yararlanan pek çok grup vardır. Ana amacı mevcut durumun bir değerlendirmesini yaparak, DVE/İHE eğitimiyle uğraşanların performanslarını ölçmelerine ve etkililik ve verimliliklerini arttırarak, verimsiz çabalarını azaltıp maliyetleri düşürmelerine yardımcı olmaktır. İkinci cümlede uzun ancak açık uçlu (diğerlerinin yanı sıra) bir muhtemel araştırma konuları örnek listesi verilmektedir. Araştırmaların diğer üye ülkelerle paylaşılmasına ilişkin son cümle, işbirliğiyle ilgili 15. ve 16. maddelerle bağlantılıdır.

13. Sosyal birlik beraberliği geliştirmeye, çeşitliliğe değer vermeye, farklılıklarla ve çatışmalarla baş etmeye yönelik beceriler

52. Bu maddede, 5.f maddesindeki prensip ayrıntılı olarak ele alınmakta olup, o maddeyle ilgili görüşler burası için de geçerlidir. Burada, DVE/İHE’nin bir ders olarak öğretilmesi gibi dar bir anlayışın ötesine geçilerek, DVE/İHE ilkelerinin eğitimin her alanında uygulanması teşvik edilmektedir. Bu anlayışın özü, çeşitlilikler içeren bir toplumda, farklılıklara saygı göstererek, çatışmaları şiddete başvurmadan çözüme kavuşturarak, birlikte yaşamayı öğrenmektir. DVE/İHE’nin tanımlarında da açıklık getirildiği üzere, DVE/İHE sadece ve hatta ilke olarak bilgi ile ilgili değil, beceriler edinip mevcut davranış ve tavırların değiştirilmesiyle ilgilidir. Burada, özellikle de gerek fiziksel, gerek psikolojik olarak uygulanan veya giderek artan bir şekilde internet ortamında (siber- kabadayılık) görülen, okullara musallat olabilen, kabadayılık ve taciz olarak adlandırılan türlerde ayrımcılık ve şiddet gibi, tüm ayrımcılık ve şiddet türleriyle mücadeleye özel olarak değinilmektedir.

Bölüm IV − Değerlendirme ve işbirliği
14. Değerlendirme ve inceleme

53. Şart metnini kaleme alan grup, üye ülkelerinin çoğunun, ortaya çıkara- cağı maliyetler de dahil olmak üzere, çeşitli nedenlerle harici denetleme sistemlerine taraftar olmadığını hatırda tutarak, her bir üye ülkenin kendi kendini değerlendireceği bir sistemi tercih etmişlerdir. Böyle bir değerlendir- menin hem düzenli aralıklarla yapılması hem de yapılan değerlendirmenin takibi ve izlenmesi gerekmektedir. Bu madde, değerlendirme kıstaslarına ilişkin 11. maddeyle, araştırma ile ilgili 12. maddeyle ve işbirliğiyle ilgili 15. maddeyle ilgilidir. İkinci cümlede spesifik olarak üye ülkelerin değerlendirme sürecinde diğerleriyle işbirliği yapma seçeneğine değinilmekte, üçüncü cümlede ise ülkelerin bu konuda Avrupa Konseyinden yardım isteyebileceği belirtilmektedir. Her iki yaklaşım da çok yararlı olabilir, ancak, tamamen isteğe bağlı seçeneklerdir.

15. Müteakip faaliyetlerde işbirliği

54. Bu maddede, Avrupa Konseyi üye ülkeleri arasında bu konuda 1997’den beri süregelen mükemmel işbirliğini devam ettirerek bu işbirliğinin, Şartın uygulanmasından sonraki müteakip faaliyetler üzerinde
odaklandırılması arzu edilmektedir. Fıkralardan üçü; a,c ve d, esas itibariyle hükümetlerin kendileri içindir. Diğer b ve e fıkraları ise, hükümetlerin kendi ülkelerinde yaşayan insanların ve kuruluşların işbirliğini geliştirmeleri ve desteklemeleriyle ilgilidir. Avrupa çapında üye ülke DVE/İHE koordinatörleri ve STK ve gençlik kuruluşu ağları yıllar içinde bu konuda çok şey başarmışlardır. Amaç bu bağlantıları ve bunların yarattığı sinerjiyi teşvik etmektir. Benzer bir şekilde, hükümetler birlikte hareket ederek israfa yol açacak mükerrer eylemlerden kaçınacak ve kıt kaynakları daha verimli kullanacaklardır.

55. c fıkrasında geçen “derleme” teriminden kasıt, iyi uygulamaların daha geniş çaplı uygulanacak bir tür norma dönüştürülmesidir. Bu düzenleyici nitelikte olabilir ancak daha çok bir kılavuz veya tavsiyeler dizisi şeklinde olacaktır. Mahiyeti itibariyle böyle bir kodifikasyon, her bir üye ülkenin kendi yetki alanında uygulanmak üzere benimsemesi içindir, ancak birkaç ülkenin birden uygulayacağı, üzerinde mutabık kalınmış bir rehber veya kurallar dizisi de mümkündür. Nitekim, Şartın bizatihi kendisi iyi uygulamaların derlenmesine bir örnek oluşturmaktadır.

16. Uluslararası işbirliği

56. Bu maddeyle, işbirliği kapsamı, Avrupa Konseyi ile DVE/İHE konusunda ortaklık yapan uluslararası kuruluşları, esas olarak Birleşmiş Milletleri, Avrupa Birliğini ve Avrupa’da Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatını kapsayacak şekilde genişletilmektedir. Bu dört kuruluşun genel sekreterlik seviyesinde yakın irtibatı vardır ve konuyla ilgili önemli ortak toplantılar düzenlemişlerdir. Ancak bu maddede üye ülkeler arasında ve hatta üye ülke dahilinde bu konuda daha yakın ilişkiler teşvik edilmektedir. Çünkü çoğu kez, bir uluslararası kuruluşta çalışan bir devlet memurunun başka bir uluslararası kuruluşta aynı konuda yürütülmekte olan çalışmadan haberdar olmadığı görülmektedir. Bu maddenin amacı Şartın, ve Şart doğrultusunda benimsenen politika ve uygulamaların yararlarını gerek Avrupa’da gerekse Avrupa’nın ötesinde geniş bir şekilde yaygınlaştırmaktır. Kuşkusuz bu madde aynı zamanda diğer uluslararası kuruluşların da üyesi olan üye ülkelerin, deneyimlerini ve iyi uygulamalarını bu kuruluşlarla doğrudan doğruya paylaşmalarını hiçbir şekilde engellememektedir.

John Wayne Gacy

0

John Wayne Gacy, 17 Mart 1942 tarihinde ABD’nin  Illinois eyaletine bağlı  Şikago kentinde doğdu.  (Ölümü: 10 Mayıs 1994, Yüksek güvenlikli Stateville Correctional Center Hapishanesi)  işçi sınıfına mensup bir aileye mensup idi.

Partilerde palyaçoluk yaparak ünlenen Amerika’nın en önemli seri katillerindendir ve Katil Palyaço olarak bilinmektedir.

İlk cinayetini Ocak 1972’de işledi. 1978 yılında işlediği bir cinayetten yakalandı ve tüm cinayetleri ifşa oldu.

John Wayne Gacy

John Wayne Gacy, dedektiflere ilk cinayetini Ocak 1972’de gerçekleştirdiğini itiraf eti.

Evinin altında 27 kurbanın çürümüş cesedi bulundu. Polis yetkilileri bütün kurbanların genç erkeklerden oluştuğunu tespit etti. İki cesedi bahçeye gömmüş, dört cesedi de nehre atmıştı.

Mahkemedeki yargılama işlemleri beş hafta sürdü. 100’den fazla kişi tanıklık yapmaları için mahkemeye davet edildi. Jüri heyeti tarafından hızlı bir şekilde suçlu bulunarak 33 cinayetten sanık oldu ve idam cezasına mahkum edildi.

John Wayne Gacy’in evi

Cezaevine girdiğinde duvarlara palyaço resimleri çizdi.

Kurbanlarını, palyatif kelepçeler olduğuna ikna ettiği gerçek kelepçelerle esir alıyor,  kelepçeleri takarak güvenli bir şekilde onları kontrolüne aldıktan sonra boğazlarına ip geçirerek veya tahta parçasını gırtlaklarına bastırarak tecavüz ediyor ve öldürüyordu.

Palyaçoluk cinayetlerinin en önemli kılıfı ve kolaylaştırıcı unsuru oldu.

Uzun yıllar boyunca hapis hayatı yaşadı ve idam edileceği günü bekledi. 10 Mayıs 1994’te, Stateville Correctional Center’da gece yarısı zehirli iğne ile infaz edildi. Son sözleri “Kıçımı öpün!” oldu.

Cesetler evden çıkarılıyor

John Wayne Gacy’nin işlediği cinayetler sinema sektöründe birçok filme konu edildi. Eric Till’in yönettiği ‘To Catch A Killer’ isimli film 15 Mayıs 1992’de piyasaya sürüldü. Clive Saunders’ın yönetmenliğini ve yazarlığını yaptığı ‘Gacy’ 14 Temmuz 2004’te vizyona girdi. Svetozar Ristovski’nin yönettiği ‘Dear Mr. Gacy’ 11 Mayıs 2010’da, Anthony Fankhauser’ın yönettiği ‘Gacy House’ ise 28 Eylül 2010’da beyaz perdede yerini aldı. South Park adlı çizgi dizi, ‘Hell On Earth 2006’ adlı bölümünde ona yer verdi.

John Wayne Gacy, kurbanlarını Illinois, Norwood Park’taki evinin zeminine gömüyordu

İstanbul Sözleşmesi: Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi

0
İstanbul Sözleşmesi: Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi

Kadınlara Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi kısaca İstanbul Sözleşmesi olarak bilinmektedir.

İstanbul Sözleşmesi,11 Mayıs 2011 tarihinde İstanbul’da imzaya açılmış ve 1 Ağustos 2014 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Sözleşme, Avrupa Konseyi üyesi ülkelerin, Avrupa Konsey üyesi olmayıp Sözleşme’nin hazırlanmasına katılan Amerika Birleşik Devletleri, Japonya, Kanada, Meksika, Vatikan’ın ve Avrupa Birliği’nin imzasına açık tutulmuştur. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi oy çokluğuyla ve Bakanlar Komitesi’ne katılmaya yetkili taraf temsilcilerinin oy birliğiyle, Avrupa Konseyi üyesi olmayan ve sözleşmenin hazırlanmasına katılmamış olan herhangi bir devleti Sözleşme’ye katılmaya davet edebilmektedir.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

İstanbul Sözleşmesinin Amacı

İstanbul Sözleşmesi: Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi, kadınları her türlü şiddetten korumak, kadınlara yönelik şiddet ve ev içi şiddeti önlemek, kovuşturmak ve ortadan kaldırma amacı taşımaktadır.

Kadınlara yönelik her türlü ayrımcılığın ortadan kaldırılmasına katkıda bulunmak ve kadınların güçlendirilmesi yolu dahil kadınlar ve erkekler arasındaki temel eşitliği teşvik etmek, kadınlara yönelik şiddet ve ev içi şiddet mağdurlarının korunması ve bu mağdurlara yardım edilmesi için kapsamlı bir çerçeve, politikalar ve tedbirler geliştirmek, kadınlara yönelik şiddeti ve ev içi şiddeti ortadan kaldırmak amacıyla uluslararası işbirliğini teşvik etmek ve bütüncül bir yaklaşım benimsemek amacıyla etkili işbirliği sağlamak için kuruluşlara ve kolluk kuvvetlerine destek ve yardım sağlamak sözleşmenin amaçlarındandır.

Türkiye, İstanbul Sözleşmesini 11 Mayıs 2011 tarihinde çekince koymaksızın imzalayan ilk ülke olmuştur. Sözleşmenin onaylanmasının uygun bulunduğuna ilişkin 24 Kasım 2011 tarih ve 6251 sayılı Kanun; 29 Kasım 2011 tarih ve 28127 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Bakanlar Kurulu, 10 Şubat 2012 tarih ve 2012/2816 sayılı Kararı ile sözleşmeyi onaylamış; karar 8 Mart 2012 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanmıştır. Sözleşme, Türkiye bakımından 1 Ağustos 2014 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

İstanbul Sözleşmesinin Önemi

İstanbul Sözleşmesi, kadına yönelik şiddet konusunda bağlayıcılığa sahip ilk uluslararası sözleşmedir. Sözleşme, kadınlara yönelik her türlü şiddetin önlenmesi, kadınların her türlü şiddetten korunması, kadınlara yönelik şiddetin faillerinin kovuşturulması, yargılanması ve cezalandırılması için titizlikle hazırlanmıştır.

İstanbul Sözleşmesinin denetim organı, Kadınlara Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddete Karşı Eylem Uzman Grubu’dur. Sözleşmenin uygulanıp uygulanmadığını denetlemek için oluşturulan ve kadına yönelik şiddet alanında uzman üyelerden oluşan GREVIO (Kadınlara Karşı Şiddet ve Ev İçi Şiddete Karşı Uzman Eylem Grubu) önemli bir fonksiyona sahiptir.

Denetim Modeli 

GREVIO, Taraf Devletlerin Sözleşmenin getirdiği standartlara uyup uymadıklarını belirlemek için raporlama usulünü kullanmaktadır. Grevio, 4 Mayıs 2015 tarihinde oluşturulmuş, Türkiye’nin adayı Feride Acar başkan seçilmiştir.

GREVIO’nun ilk değerlendirme dönemi 2016 yılında başlamış, 2017 ve 2018 yıllarında yapılan çalışmalar sonucunda değerlendirme raporu düzenlenmiştir.

Her devlet kendisine verilen süre içerisinde GREVIO’nun gönderdiği anket formunu yanıtlamak zorundadır. Taraf devletler, izleme mekanizması olan Kadınlara Yönelik ve Aile İçi Şiddete Karşı Mücadelede Uzmanlar Grubuna (GREVIO) ayrıştırılmış güncel istatistiksel veriler ışığında, şiddet olaylarına, başvurulara ve alınan önlemlere ilişkin bilgiler ile bütüncül politikaların uygulanmasındaki gelişmelere yer verilecek ayrıntılı Rapor düzenlenmekle yükümlü kılınmıştır.

Grevio’nun Türkiye’ye ilişkin ilk Değerlendirme Raporu ve Nazan Moroğlu’nun Değerlendirmesi

Grevio’nun Türkiye’ye ilişkin ilk Değerlendirme Raporunu 15 Ekim 2018 tarihinde açıklanmış, rapor Avukat Nazan Moroğlu tarafından özetlenerek yayınlanmıştır. Raporda, İstanbul Sözleşmesinin kabulünün ardından kadınlara yönelik ve aile içi şiddetle mücadele kapsamında atılan olumlu adımlara değinildikten sonra, uygulamada kadınlara yönelik şiddetle mücadelede eksikliklere ve engellere dikkat çekilmiştir. GREVIO Raporunda, Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesini onaylamasının memnuniyetle karşılandığı belirtilmekle birlikte; Sözleşme hükümlerine tam uyum sağlanması açısından Türk makamlarının ek tedbirler almasını gerektiren bir dizi öncelikli konu belirlenmiştir.

Avukat Nazan Moroğlu

Raporu analiz eden Moroğlu’na göre; Türkiye’de kadının insan hakları ve toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda politika üretecek, sorunlara çözüm getirecek Bakanlığın kaldırılmış olması, şiddetle mücadele için kurumlar ve kuruluşlar arası koordinasyonun sağlıklı bir şekilde yapılandırılmaması, İstanbul Sözleşmesinden kaynaklanan taahhütlerin yerine getirilmesinin önünde engel oluşturmaya devam edecektir. 1990 yılında kurulan Kadından Sorumlu Devlet Bakanlığı 2011 yılında kaldırılmış yerine Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı kurulmuştur. 2018 yılında uygulamaya geçen Cumhurbaşkanlığı sisteminde; Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı olarak yapılandırılması, kadın sorunlarının gözardı edilmesine yol açacak niteliktedir. Oysa kadınlara yönelik ve aile içi şiddetle mücadele için kadın kuruluşlarının deneyimini dikkate alan kararlı bir devlet politikasına ihtiyaç bulunmaktadır.

İlkeler ve Kurallar

İstanbul Sözleşmesi; psikolojik şiddet, ısrarlı takip, fiziksel şiddet, tecavüz, zorla evlendirme, kadın sünneti, kürtaja zorlama, zorla kısırlaştırma, tecavüz, taciz ve cinsel şiddet başta olmak üzere kadına yönelik şiddetin tüm türlerini yasaklamaktadır. Sözleşme, ev içi şiddeti, mevcut ya da eski eş ya da partnerler arasında yaşanan her türlü şiddeti yasaklamaktadır. Sözleşme, aile kavramını geniş yorumlamakta, evlilik birliği içinde bulunmayı ya da aynı evi paylaşıyor olmayı şart koşmamaktadır. Devletler, kadının sevgilisi, kocası, babası, patronu yada kim olduğuna bakmaksızın şiddetin önlenmesini, soruşturulmasını, cezalandırılmasını ve oluşan zararın giderilmesini sağlamak zorundadır.

Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi – Açıklayıcı Metin

Cemil Kırbayır

0

Cemil Kırbayır, 12 Eylül Darbesi’nin ertesi günü, 13 Eylül’de, Ardahan’ın Göle İlçesi Okçu köyündeki evinden gözaltına alındı. Kars’ta işkencehaneye dönüştürülen Dede Korkut Eğitim Enstitüsü’nde sorguya alındı. 8 Ekim 1980’de gözaltında iken hayatını kaybetti. Ailesine firar ettiği söylendi. Annesi ve diğer yakınları tarafından uzun yıllar boyunca kemikleri ve olayın failleri arandı ancak bulunamadı.

Cemil Kırbayır, Cumartesi Annelerinin sembol ismi Berfo Ana’nın(Berfo Kırbayır) oğludur.

Annesinin 05.02.2011 tarihinde dönemin Başbakanı Recep Tayip Erdoğan ile Dolmabahçe Sarayı’nda görüşmesinin ardından, TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu’nun 9 Şubat 2011 tarihli toplantısında “gözaltında iken kayboldukları iddia edilen kişilerin akıbetinin araştırılması” amacıyla bir alt komisyon kurulması kararı alındı.

Cemil Kırbayır’ın akıbetinin araştırılması için Mersin Milletvekili, hukukçu, Prof. Dr. Zafer Üskül başkanlığında 9 Şubat 2011’de TBMM’de Araştırma Komisyonu kuruldu. Üskül ile birlikte, Çorum Milletvekili Murat Yıldırım, İzmir Milletvekili, Erdal Kalkan, İstanbul Milletvekili Çetin Soysal’dan oluşan alt komisyon çalışmalarına Mülkiye Başmüfettişi Mehmet Firik, Adalet Müfettişi Mecit Gürsoy ve Komisyon Uzmanı Kenan Altaş’tan oluşan alt komisyon, yaptığı araştırma sırasında Kırbayır’ı sorguda gören çok sayıda tanık ile sorgulamayı yapan kolluk mensuplarıyla görmeler yaptı.

Çalışma sonunda 300 sayfalık bir rapor hazırlandı. Raporda Cemil Kırbayır’ın, Göle’deki Dede Korkut Eğitim Enstitüsü’nde işkence altında öldürülüp cesedinin yok edildiği kanaatine varıldığı; Oruç Korkmaz, Turan Sağlam ve Mahmut Kaya adlı gençlerin de aynı şekilde öldürüldüğü, işkenceye dair 8 tanığın beyanlarının bulunduğu tespit edildi. Raporun sonuç bölümünde “Komisyonumuz; Cemil Kırbayır’ın gözaltında iken işkence gördüğüne, bu işkence sonucunda hayatını kaybettiğine ve cesedinin ölümüne sebebiyet veren sorgulamaları yapan kamu görevlilerince ortadan kaldırıldığına inanmaktadır.” yazıldı.

Dönemin asker-polis tüm kamu görevlileri hakkında Kars Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunuldu. Hazırlanan rapor ve suç duyurusu sonucunda, Recep Tayyip Erdoğan’ın 2011 yılında Cumartesi annelerinden oluşan ve aralarında 1980 Askeri Darbe döneminde kaybedilen Cemil Kırbayır’ın annesi Berfo Ana’nın da bulunduğu heyete “bu sorunu çözeceğini, kayıpların bulunması ve faillerinin yargılanmasını sağlayacağı” şeklindeki sözün birinci aşaması yerine getirilmiş oldu.

Aile, 26 Ekim 2011’de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvurdu. Hükümet 2017’de AİHM’de suçun insanlığa karşı suç kapsamında olmadığını, işkence suçundan zamanaşımının kaldırıldığını ancak geriye dönük işletilemeyeceğini savundu.

Kars Cumhuriyet Başsavcılığı’nın, 2011/899 nolu dosya ile başlattığı soruşturma sırasında arşivde 2002/911 nolu takipsizlik kararı bulundu. Cemil Kırbayır’ın gözaltında kaybedilmesinden 6 yıl sonra, babası İsmail Kırbayır tarafından suç duyurusunda bulunulduğu, Kırbayır ve kendisi gibi gözaltında kaybedilen Mahmut Kaya dosyalarının birleştirilerek soruşturma açıldığı, ‘İşkence sonucu adam öldürme’ iddiasıyla açılan dosyanın 3 Ekim 2002’de kapatıldığı öğrenildi.

Kars Savcılığı’nın 1986/1279 numaralı dosya ile başlattığının ve 2002 yılında takipsizlik kararı vererek 2002/911 nolu takipsizlik kararını aileye tebliğ etmeden dosyanın kapatıldığının ortaya çıkmasından sonra bu karar 2014 yılında aileye tebliğ edildi. Aile, Ardahan Ağır Ceza Mahkemesi’ne başvurarak takipsizlik kararının kaldırılmasını talep etti ve mahkeme takipsizlik kararını kaldırdı. Kars Cumhuriyet Başsavcılığı, dosyayı 14 Kasım 2019 tarihinde “kanun yararına bozma” talebiyle Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Müdürlüğü’ne gönderdi ve Cumhuriyet Savcılığınca 2002 yılında zaman aşımı nedeniyle verilmiş olan takipsizlik kararını kaldıran Ardahan Ağır Ceza Mahkemesi’nin 2014 tarihli kararının kaldırılmasını istedi.  Bakanlık, 25 Şubat 2020 tarihinde Yargıtay’a başvurarak dosyada zamanaşımı bakımından “kanun yararına bozma” kararı verilmesini talep etti. Dosya Yargıtay 8. Ceza Dairesi’inde incelenmeye başlandı. Yargıtay 8. Dairesi, Cemil Kırbayır dosyası ile ilgili Adalet Bakanlığı’nın zaman aşımı uygulanması yönünde başvurusuna olumlu görüş bildirdi. Yargıtay, kamu görevlilerinin işlediği öldürme suçlarında zamanaşımı işlemeyeceğine ilişkin 2004 yılında yapılan Anayasa değişikliği ile 12 Eylül döneminde işlenen suçlarla ilgili dokunulmazlık sağlayan Anayasa’nın geçici 15. Maddesinin kaldırılmasına ilişkin 2010 Anayasa değişikliğinin dosyanın zamanaşımına girmesine engel oluşturmayacağını bildirdi. 

Cemil Kırbayır Dosyası, yapılan suç duyurusuna davaya dönüştürülemedi. Zamanaşımı nedeniyle soruşturma kapatıldı.

“Tek dileğim ölmeden oğlumun mezarını görebilmek” diyen Berfo Kırbayır (1907, Göle – 21 Şubat 2013, İstanbul), 21 Şubat 2013 tarihinde oğlunun kemiklerini ve suçluları bulamadan yaşama veda etti.

2016 yılında, anısını yaşatmak amacıyla Göle’nin Okçu köyünde  Cemil Kırbayır Kültür Evi açıldı. 

 Cemil Kırbayır’ın ağabeyi Mikail Kırbayır, davanın zamanaşımına uğramasına tepki göstererek, “Davanın sonucu ne olursa olsun vazgeçmeyeceğiz” dedi.

2011 yılında Berfo Kırbayır ve Mikail Kırbayır tarafından Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine yapılan başvuru sözleşmenin 35. maddesinin 1 ve 4. fıkraları uyarınca, iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle reddedilmiş, 28 Mayıs 2020 tarihinde açıklanan gerekçeli karar ile başvurunun kabul edilemez olduğuna kadar verilmiştir.

11 Mayıs – Hukuk Takvimi

0
11 Mayıs Hukuk Takvimi, hukuk tarihi, tarihte bugün yapılan düzenlemeler, sözleşmeler, kanunlar, önemli hukuk olayları ve diplomatik ilişkilerde dönüm noktaları, bildirgeler, ölen ve doğan hukukçular, yapılan yargılamalar, davalar, tutuklamalar, idamlar, infazlar, eylemler ve diğer hukuki düzenlemeler

11 Mayıs – Hukuk Takvimi / Hukuk Tarihinde Önemli Olaylar 

330

Konstantinopolis (İstanbul), Roma İmparatorluğunun resmi başkenti oldu. Önceki ismi Byzantion olan bu kente törenle “Yeni Roma” adı verildi ancak Konstantinopolis adı ile anıldı.

1655

İbşir Mustafa Paşa idam edildi.

1812

İngiliz hukukçu ve devlet adamı, Spencer Perceval yaşamını yitirdi. (Doğumu: 1 Kasım 1762) Trinity College‘da eğitim gördü. 1786’da hukuk eğitimi veren bir kuruluş olan Lincoln’s Inn’in kararıyla baroya kabul edildi. 1796’da kralın danışmanlığına getirildi. Aynı yıl Parlamento’ya girdi. 1801’de başsavcı yardımcılığına atandı ve1802’de başsavcı oldu. 1807’de maliye bakanlığına getirildi. 4 Ekim 1809’da Portland dükünün yerine başbakan oldu. 4 Ekim 1809–11 Mayıs 1812 tarihleri arasında başbakanlık yaptı. Kendisinden önceki hükûmetlerin yıkılmasına yol açan dinsel hoşgörü politikasını terk eden Perceval, hükûmete karşı kişisel bir şikâyette bulunmak için kendisine başvuran ve yanıt alamayan John Bellingham adlı bir akıl hastası tarafından Avam Kamarası’nda vurularak öldürüldü. Suikast sonucu yaşamını yitiren ilk ve tek Birleşik Krallık başbakanıdır.

1858

MinnesotaAmerika Birleşik Devletleri‘ne katıldı.

1867

Lüksemburg, Fransa’dan bağımsızlığını kazandı.

1889

Hukukçu ve yazar Burhan Felek dünyaya geldi. (Ölümü: 4 Kasım 1982) İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nde eğitim gördü. Ticaret Vekaletinde hukuk müşavirliği yaptı.  Liselerde öğretmenlik görevinde bulundu ve aynı zamanda serbest avukatlık yaptı. İstanbul Gazeteciler Cemiyeti Başkanlığı görevini üstlendi. Üsküdar Anadolu SK kurucusu oldu. Uzun yıllar Türkiye Millî Olimpiyat Komitesi’nin başkanlığını yürüttü. Gazeteciliğe Donanma dergisinde başladı. Tasvir-i Efkâr‘da spor yazarı ve foto muhabiri olarak çalıştı. VakitMilletYeni Ses, Milliyet ve Tan gazetelerinde fıkra ve mizahî hikâye yazarlığına daha sonra 29 sene Cumhuriyet gazetesinde devam etti.

1911 

Alman avukat Hermann Behrends doğdu. (Ölümü: 1948)

1917

Rusya’daki Türkler, Moskova’da Umum Rusya Müslümanları Kongresi’ni topladı.

1920

Mustafa Kemal Paşa, Osmanlı sadrazamı Damat Ferit Paşa hükümetinin baskısı sonucunda İstanbul’da Divan-ı Harp tarafından idama mahkum edildi ve askerlikten uzaklaştırıldı. Karar 24 Mayıs 1920 tarihinde padişah Vahdettin tarafından tasdik edildi.

1920

İstanbul Hükümeti temsilcisi Tevfik (Okday) Paşa’ya, San Remo’da saptanan barış antlaşması taslağı bildirildi.

1922

Hasan Bey, iktisat vekili oldu.

1924

Prof. Dr. Şeref Gözübüyük, doğdu. (Ölümü: 2006) Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nde eğitim gördü. 1949 yılında Ankara Barosuna kaydoldu. 1956 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne İdare Hukuku Kürsüsü asistanı olarak girdi. ABD’de ”İdarenin yargı yoluyla denetlenmesi” konusunda araştırmalarda bulundu. Paris’te kamu yönetimi ve yerel yönetimler, Viyana’da resmi yayınlar konularında çalışmalar yaptı. Prof. Dr. Gözübüyük, 1960-1983 yılları arasında yapılmış olan Anayasa ve Yönetimi Yeniden Düzenleme çalışmalarına katıldı, 1971-1984 yılları arasında Türkiye ve Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsü Genel Müdürlüğü görevinde bulundu. 1981-1989 yılları arasında Cumhurbaşkanı Hukuk Danışmanlığı yaptı. 1991 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden emekli oldu.

1925

Sovyet döneminin ilk Anayasası olan Rusya Sovyet Sosyalist Federatif Cum­huriyeti Anayasası (Temel Kanun) 10 Temmuz 1918 tarihinde V. Tüm-Rusya Sovyetler Kongresinde kabul edilmiştir. Sovyet dönemindeki diğer Rus anayasaları, 11 Mayıs 1925 RSFSC Anayasası, 21 Ocak 1937 ve 12 Nisan 1978 tarihli anayasalardır.

1938

Atatürk, çiftliklerini ve taşınmazlarını ulusa bağışladı.

1945

Hukukçu Şirin Yazıcıoğlu Cemgil doğdu. (Ölümü: 17 Nisan 2009) Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde eğitim gördü. 1968 öğrenci hareketi içinde aktif olarak yer aldı.  Bir süre avukatlık yaptı. Siyasi davalarda yargılanan ilerici-demokratların davalarını üstlendi. 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra tutuklandı ve iki yıl hapis yattı. 1981 yılında serbest kalınca politik sürgün olarak ülkeyi terk etti.

1946

Alman avukat ve neo-Nazi siyasetçi Jürgen Rieger doğdu. (Ölümü: 29 Ekim 2009) Uzun yıllar boyunca neo-Nazi oluşumlarının içerisinde yer aldı. 1960’lı ve 70’li yıllarda Artgemeinschaft Germanische Glaubens-Gemeinschaft isimli neo-Nazi örgütünde çalıştı. Halkı ırkçı fikirlerle kışkırttığı ve yasak Nazi sembollerini kullandığı için hüküm giydi. 1981’de Hamburg Bölge Mahkemesinde savaş suçundan dolayı yargılanan Arpad Wigand isimli eski bir SS subayının savunmasını üstlendi. Neo-Nazilere yaptığı parasal destek onu önemli bir şahsiyet haline getirdi. 80’li ve 90’lı yıllarda Wiking-Jugend ve Özgürlükçü Alman İşçi Partisi (Freiheitliche Deutsche Arbeiterpartei) isimli neo-Nazi oluşumlarda aktif olarak çalıştı. 2006’da Almanya Ulusal Demokratik Partisi’ne (NPD) katıldı ve 2007’de Hamburg milletvekili oldu. 29 Ekim 2009’da öldü.

1946 

Cumhurbaşkanı İsmet İnönü‘nün CHP Tüzüğü’nde yer alan “Millî Şef” ve “Değişmez Genel Başkan” unvanları kaldırıldı.

1949

İsrail, Birleşmiş Milletler örgütüne katıldı.

1950

Nazım Hikmet Cerrahpaşa Hastanesi’ne götürüldü. Ancak yapılan tetkiklerin ardından yine tedaviyi kabul etmeyerek açlık grevini sürdürdü. Orhan Veli, Melih Cevdet ve Oktay Rifat, Nazım Hikmet için 12-14 Mayıs tarihleri arasında 3 gün açlık grevi yapacaklarını duyurdu. İstanbul Yüksek Tahsil Gençlik Derneği açlık grevine destek olmak için “Nazım Hikmet” adlı bir gazete çıkarmaya başladı. “Nazım Hikmet’i kurtarınız!” başlıklı bildiri dağıtırken gözaltına alınan İstanbul Yüksek Tahsil Gençlik Derneği üyesi 19 kişi sorguya alındı.

1954

Mahkeme Kapısı isimi bir eseri de olan öykü yazarı Sait Faik Abasıyanık, 48 yaşındayken hayata veda etti; ölümünden on yıl sonra, Burgazadası’ndaki evi müzeye dönüştürüldü.

1957

Zaman Gazetesi’nden Nusret Safa Coşkun ve Rıfat Ekinci birer yıl hapse mahkum oldu.

1958

Avukat, siyasetçi ve spor yöneticisi Mehmet Mümtaz Tarhan’ın 29 Kasım 1957’de bağlayan İstanbul valiliği ve belediye başkanlığı görevi 11 Mayıs 1958’de sona erdi.

1958

Amerikalı genç bir adam, Türkiyeli sevgilisini sokakta öpünce linç edilmekten zor kurtuldu. Amerikalı genç ve sevgilisi 20’şer lira ağır hapis cezasına çarptırıldı. Yargıç “Nişanlı da olsanız Türkiye’de olduğunuzu unutmayın” dedi.

1959

Bursa’da yayımlanan Yeni Ant gazetesinden Derviş Sami Taşman ve Fethi Taşman da 1 yıl 1 ay hapis cezasına çarptırıldı.

1960

İlk kez doğum kontrol hapı piyasaya verildi.

1961

Yassıada’da Anayasa’yı ihlal davası başladı. Davada, 27 Mayıs 1960 askeri darbesiyle görevlerinden düşürülen, Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Adnan Menderes, Maliye Bakanı Hasan Polatkan ve Dış işleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’nun da aralarında bulunduğu 400 kadar Demokrat Partili siyasi, partiyle ilişkisi iddiasıyla bürokrat ve asker sanık yargılandı. Yargılamalar sonunda, Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan idam edildi.

1962

İtalyan hukukçu ve politikacı Antonio Segni 11 Mayıs 1962’de Cumhurbaşkanı olarak göreve geldi. Görevi 6 Aralık 1964 tarihinde sona erdi.

1964

Özel tıbbi tedavi ve termo – klimatik kaynaklar alanında karşılıklı yardımlaşmaya dair Avrupa Antlaşmasının onaylanmasının uygun bulunduğu hakkında Kanun, Millet Meclisi Sağlık ve Sosyal Yardım ve Dışişleri Komisyonları ile Cumhuriyet Senatosu Sosyal İşler, Dışişleri ve Turizm ve Tanıtma komisyonları tarafından görüşüldükten sonra 30 Nisan 1964 tarihinde TBMM’de kabul edilerek 11 Mayıs 1964 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanmıştır.

1964

Evlilik Dışı Çocukların Tanınmalarını Kabule Yetkili Makamların Yetkilerinin Genişletilmesi Hakkında Sözleşme, 14 Eylül 1961 tarihinde Roma’da imzalanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti, sözleşmeyi onaylayan kanunu 30 Nisan 1964 tarihinde kabul ederek 11 Mayıs 1964 tarihli Resmi Gazete‘de yayınlamıştır.

1966

Hukukçu, İstanbul Barosunun 2010-2016 dönemlerindeki başkanı, Profesör Doktor ve avukat Ümit Kocasakal doğdu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde eğitim gördü. 1995 yılında Galatasaray Üniversitesi Ceza ve Ceza Usul Hukuku asistanı oldu. 2000 yılında “Karapara Aklama Suçu” konulu adlı bir tez yazarak doktor ve 2005’te de AB Ceza Hukukunun Esasları adlı bir çalışmayla da doçent oldu. Yayımlanmış çok sayıda makale ve yazısı olan Kocasakal, halen Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde “Ceza ve Ceza Usul Hukuku Ana Bilim Dalı” başkanlığı görevini sürdürmekte ve öğretim üyeliği yapmaktadır. 

1967

Yunan iktisatçı ve sosyalist siyasetçi Andreas Papandreu, Yunan askeri cuntası tarafından Atina’da hapsedildi.

1968

Perulu hukukçu ve politikacı Ana Jara Velásquez doğdu. Aziz Aloysius Gonzaga Ulusal Üniversitesi’nde hukuk ve siyaset bilimi eğitimi gördü. Hukuk alanında doktora eğitimine başladı. 1998 yılında, Ica’da bir noter olarak çalışmaya başladı. 2011 yılında, Ica Peru Milliyetçi Partisi’ni temsilen, Peru Cumhuriyeti Kongre Üyesi seçildi, aynı partinin cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazandı. 2011-2014 yılları arası Kadın Bakanı oldu. Temmuz 2014’ten beri Peru’nun Bakanlar Kurulu Başkanı olarak göreve seçildi.

1981

20 Şubat 1980’de Malatya Doğanşehir Cumhuriyet Halk Partisi Gençlik Kolları Başkanı Hasan Doğan’ı öldüren sağ görüşlü militan Cengiz Baktemur, ölüm cezasına çarptırıldı.

1981

MHP davasında İddianamenin okunmasına devam edildi.

1981

Halkevleri Başkanı Ahmet Yıldız’ın oğlu F.Yıldız henüz dağıtıma sokmadığı şiir kitabında komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle 4 yıl 2 ay hapse mahkûm oldu.

1983

24 sanığın duruşmaya getirildiği 770 sanıklı Fatsa Dev-Yol davasında eski Fatsa Bağımsız Belediye Başkanı Fikri Sönmez’in (Terzi Fikri) sorgusu yapıldı.

1983

“Bir Yeni Cumhuriyet İçin” adlı kitabından dolayı tutuksuz yargılanan Doç.Dr. Yalçın Küçük “komünizmi övdüğü” vb. üç ayrı suçlamadan toplam 8 yıl ağır hapis cezasına çarptırıldı. Tutuklanmasına karar verilen Yalçın Küçük cezaevine gönderildi.

1984

Uluslararası Sözleşmeler ve ILO standartları kapsamında, haftalık çalışma süresi yeni çıkarılan tüzüğe göre 45 saate indirildi. Günlük çalışma süresi, 6 gün çalışılan işyerlerinde 7.5, beş gün çalışılan işyerlerinde 9 saat olarak saptandı.

1987

Eski Alman Schutzstaffel subayı ve Gestapo üyesi “Lyon Kasabı” olarak da bilinen Klaus Barbie, II. Dünya Savaşı sırasında işlediği suçlardan dolayı Fransa’nın Lyon kentinde yargılanmaya başladı.

1988

39 yayınevinin muzır bölümlerini çıkararak ortaklaşa yayınladığı Henry Miller’ın “Oğlak Dönencesi” kitabı hakkında tekrar toplatma kararı verildi.

1989

Zaman gazetesinde yayınlanan bir bulmacada Alevi inancının “sapık bir mezhep” olarak nitelendiği gerekçesiyle, 2 avukat gazetenin sorumlu yazı işleri müdürü aleyhine kamu davası açtı.

1994

Halkın Demokrasi Partisi (HADEP), 11 Mayıs 1994’te kuruldu, Anayasa Mahkemesi tarafından 13 Mart 2003 tarihinde kapatıldı, kapatma kararı Resmi Gazetenin 19 Temmuz 2003 tarihli sayısında yayınlandı.

1989

Avrupa İnsan Hakları Komisyonu, TBKP liderleri Kutlu ve Sargın’ın her türlü hukuk yolunu tükettiklerini bildirerek Türk hükümeti aleyhine yaptıkları bireysel başvuruları kabul ederek incelemeye aldı.

1993

Ankara 9.İş Mahkemesi, Basın-İş’e bağlı işçilerin 66 günlük grevi sırasında Başbakanlık Basımevi’nin Resmi Gazete’yi özel bir matbaada bastırmasını “yasadışı grev kırıcılığı” olarak karara bağladı.

1994

Anayasa Mahkemesi’nce kapatma davası devam eden Demokrasi Partisi (DEP) yerine Halkın Demokrasi Partisi’nin (HADEP) kuruluş dilekçesi Genel Başkan Murat Bozlak tarafından İçişleri Bakanlığı’na sunuldu.

1994

Çalışamayacak durumdaki engellilere maaş bağlanması talebiyle Sakatlar Derneği’nde açlık grevi başlatıldı.

1996

Doğru Yol Partisi Genel Başkanı Tansu Çiller, örtülü ödenekten 500 milyar lira çektiğini kabul etti.

1996

Cumhuriyet tarihinde ilk kez bir hükümetin aldığı güvenoyuna ilişkin TBMM kararı iptal edildi. RP’nin başvurusu üzerine Anayasa Mahkemesi, Çekiç Güç, OHAL ve hükümetin güven oylamasına ilişkin oylamaları iç tüzüğe aykırı olduğu gerekçesiyle iptal etti.

1998

Türkiye Büyük Millet Meclisi lojmanlarında oturan 541 milletvekilinden, 321’inin 2 milyon 580 bin lira olan Çöp Vergisi diye bilinen çevre temizlik vergisini ödemediği iddia edildi.

1998

İstanbul Eczacı Odası, 1 Ocak 1999’da yürürlüğe girecek olan “İlaçta Patent Haklarına Dair KHK”yi imzalayan Tansu Çiller hakkında suç duyurusu yaptı.

1999

Düşünce suçlarından dolayı sürekli yargılanan, Eski TKP’li, Vatan Partisi ve Türkiye Emekçi Partisi kurucularından yazar Zihni Anadol 81 yaşında iken öldü.

2000

Avrupa Konseyi Kamu Görevlileri için Davranış Kuralları, Avrupa Konseyi Kamu Görevlileri Davranış Kurallarına İlişkin R (2000) 10 sayılı Tavsiye Kararı adıyla 11 Mayıs 2000 tarihinde Bakanlar Komitesi tarafından kabul edilerek ilan edildi.

2000

Hizbullah örgütü üyesi 32 sanığın yargılanmasına Ankara DGM’de başlandı.

2001

El konulan bankaların 10.3 katrilyon liralık alacağını hızla tahsil etmeyi öngören kanun TBMM’de kabul edildi.

2002

Almanya Yeşiller Partisi Genel Başkanı Claudia Roth, Devlet eski Bakanı Ayvaz Gökdemir’den aldığı hakaret tazminatını, törenle Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı’na bağışladı.

2006

Latin Amerika ülkeleriyle serbest ticaret ittifakı oluşturmak amacıyla .Avusturya’da düzenlenen AB-Latin Amerika zirvesine 60 lider katıldı.

2010

Demokratik Vatandaşlık Eğitimi ve İnsan Hakları Eğitimi Şartı, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından, (CM/Rec(2010)7 sayılı Tavsiye Kararı), 11 Mayıs 2010 tarihinde 120. oturumda kabul edildi. (Recommendation CM/Rec(2010)7 of the Committee of Ministers to member states on the Council of Europe Charter on Education for Democratic Citizenship and Human Rights Education)

2010

Amerikalı seri katil John Wayne Gacy’nin işlediği cinayetler sinema sektöründe birçok filme konu edildi. Svetozar Ristovski’nin yönettiği ‘Dear Mr. Gacy’ 11 Mayıs 2010’da beyaz perdede yerini aldı. South Park adlı çizgi dizi, ‘Hell On Earth 2006’ adlı bölümünde ona yer verdi.

2011

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, YGS’deki şifreli kopya iddiaları üzerine 40 gündür yürüttüğü soruşturmada “takipsizlik” kararı verdi. Görevi ihmal ve kötüye kullanma suçundan dolayı ÖSYM Başkanı Ali Demir hakkında YÖK’ten soruşturma izni istendi.

2011

İstanbul Sözleşmesi, 11 Mayıs 2011 tarihinde İstanbul’da imzaya açıldı ve 1 Ağustos 2014 tarihinde yürürlüğe girdi. Sözleşme, Avrupa Konseyi üyesi ülkelerin, Avrupa Konsey üyesi olmayıp Sözleşme’nin hazırlanmasına katılan Amerika Birleşik Devletleri, Japonya, Kanada, Meksika, Vatikan’ın ve Avrupa Birliği’nin imzasına açık tutuldu. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi oy çokluğuyla ve Bakanlar Komitesi’ne katılmaya yetkili taraf temsilcilerinin oy birliğiyle, Avrupa Konseyi üyesi olmayan ve sözleşmenin hazırlanmasına katılmamış olan herhangi bir devleti Sözleşme’ye katılmaya davet edebilmektedir.

2012

104 yaşındaki Berfo Ana (12 Eylül döneminde gözaltında kaybedilen Cemil Kırbayır’ın annesi), Evren ve Şahinkaya’nın yargılandığı 12 Eylül Darbe Davası’na katıldı.

2012

Tunceli Valiliği, Hozat Kaymakamlığı’nın arşivinde 1938 “Dersim Harekatı” sırasında öldürülen 649 kişinin ölüm tutanağına ulaşıldığını açıkladı.

   

2012

“Poşu Davası”nda Cihan Kırmızıgül’e 11 yıl 3 ay hapis cezası kararı verildi.

   

2018

Hukukçu, tarihçi, yazar ve mütefekkir Mehmed Niyazi Özdemir (8. Nisan 1942 Akyazı-11 Mayıs 2018, İstanbul) yaşamını yitirdi. Özdemir, ilk ve ortaokulu Akyazı’da okudu. Liseyi İstanbul Haydarpaşa Lisesi’nde bitirdi. Ardından İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne girdi ve 1967’de mezun oldu. Ayrıca, edebiyat fakültesinin felsefe bölümünden diploma aldı. Felsefesi alanında doktora yapmak üzere Almanya’ya gitti. Brilon’daki Goethe Enstitüsü’nde Almanca öğrendi. Marburg Üniversitesi’nde ve Prof. Dr. Ditrich Pirson’un danışmanlığında “Türk devletlerinde temel hürriyetler” başlıklı doktora çalışmasına başladı. Uzun yıllar Almanya’da yaşadı. 1988 yılında Türkiye’ye döndü. Tercüman ve Zaman gazetelerinde yazdı.10 Nisan 2016 tarihinden itibaren  Yeni Şafak gazetesinde köşe yazısı yazmaya başladı. Ayrıca; Genç Akademi, Nizâm-ı Âlem, Türk Yurdu, Ufuk Çizgisi gibi dergilerde makalelerini yayınlandı. 11 Mayıs 2018 günü İstanbul’da yaşamını yitirdi.

   

2025

  • Kütahya’da 1 yıldır kayıp olan 19 yaşındaki Nagihan Uyğur’un, dayısı Yaşar T. tarafından cinsel istismara uğrayıp, ardından öldürülüp evin girişindeki kuyuya atıldığı ortaya çıktı. Üzeri betonla kapatılan kuyuda yapılan kazı çalışmasında genç kızın cesedi bulundu. Nagihan Uyğur’un ölümüne ilişki başlatılan soruşturma kapsamında aralarında Nagihan Uyğur’un dayısı Yaşar T., onun eşi Havva T. (49), imam nikahlı eşi Emine Ç. (35), kayınbiraderi Osman Ç. (37), Havva Eylül T. (40), Fatma Ç. (62), Efe Sıktı T. (20), Halil T. (23) ve Nagihan’ın kız kardeşi G.U. (15) gözaltına alındı. Kütahya Emniyet Müdürlüğü’nde ifadeleri alınan 9 şüpheli işlemlerinin ardından Kütahya Adliyesi’ne sevk edildi. Kız kardeş G.U. ifadesinin ardından serbest bırakılırken, diğer şüpheliler ‘kasten öldürme’ suçundan tutuklanarak cezaevine konuldu. 
  • Çalık Holding binası önünde dövüldükten sonra gittiği hastanede ölen Erol Eğrek’in katil zanlılarına yönelik soruşturmada 6 şüpheliden 4’ü tutuklandı.
   

2026

Muğla’nın Bodrum ilçesinde bir müteahhidin yol izni sorununu çözmek için 1 milyon lira rüşvet isterken suçüstü yakalanan CHP’li Belediye Meclis Üyesi Niyazi Atare ile suç ortağı olan eski CHP İl Yönetim Kurulu Yedek Üyesi İbrahim Çırakoğlu, 5’er yıl hapis cezasına çarptırıldı. 

Avrupa Günü

0
Avrupa Günü

Avrupa Günü, Avrupa Birliği liderleri tarafından 1985 yılında yapılan Milano Zirvesi’nde alınan kararlar kutlama günü olarak belirlenmiştir. Schuman Bildirgesinin yayınlandığı 9 Mayıs, Avrupa günü olarak ilan edilmiştir.

Schuman Bildirgesi, Fransa Dışişleri Bakanı Robert Schuman’ın 9 Mayıs 1950 tarihinde yayınladığı ve Avrupa Birliğinin ilk adımını oluşturan bildirgedir.

 Robert Schuman

Bildirge ile, Fransa, Almanya ve diğer Avrupa ülkeleri, kömür ve çelik üretimlerini birleştirmeye ve ilk uluslarüstü organizasyonun oluşturulmaya davet edilmiş, ortak bir Avrupa federasyonunun ilk somut adımı bu şekilde atılmıştır. Bildirinin ardından 1951 yılında Paris Antlaşması ile Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu kurulmuş, 1957 yılında ise imzalanan Roma Antlaşması sonucunda ise topluluğun adı Avrupa Ekonomik Topluluğu halini almıştır. Birliğin adı 1993 yılında Maastricht Antlaşmasının yürürlüğe girerek üç uluslararası örgütün birleşmesi sonucunda Avrupa Birliği olmuştur.

SCHUMAN BİLDİRGESİ Dünya barışı, kendisini tehdit eden tehlikelerle orantılı çabalar olmaksızın korunamaz. Örgütlü ve diri bir Avrupa’nın uygarlığa yapabileceği katkı, barışçıl ilişkilerin korunması ve sürdürülmesi için elzemdir. Birleşik Avrupa için 20 yılı aşkın süredir önderlik rolünü üstlenen Fransa, barışa hizmeti daima temel amacı olarak benimsemiştir. Ancak Birleşik Avrupa kurulamamış, savaş çıkmıştır. Avrupa birdenbire ve tek bir plana göre oluşturulamaz. Önce fiili bir dayanışmayı yaratacak olan somut kazanımlarla kurulacaktır. Avrupa uluslarının bir araya gelmeleri, Fransa ile Almanya arasında çok uzun süredir var olan karşıtlığın ortadan kaldırılmasını gerektirmektedir. Yapılacak her türlü girişim ilk önce bu iki ülkeyle ilgili olmalıdır.

Schuman Bildirgesi

Socrates Scholasticus/Konstantinopolisli Socrates

0

Socrates Scholasticus/Konstantinopolisli Socrates, tahminen 380-440 yılları arasında yaşamış ünlü bir tarihçi, hukukçu ve bilgindir. Yaklaşık olarak 380 yılında Konstantinopolis’te  doğmuştur. Ölüm tarihi tam olarak bilinmemektedir ancak 440 yılında ölmüş olabileceği varsayılmaktadır.

En önemli eseri Historia Ecclesiastica “Kilise Tarihi” isimli kitaptır.

İstanbul’da hukukçu ve din bilgini olan Socrates, Kilise Tarihi isimli eserinde Kayseri’li Eusebius’tan görevi devralıp 305’ten 439’a kadar geçen dini olayları anlatmaktadır. Eserlerinden, kiliseye ait olduğu ve ruhban sınıfından olduğu anlaşılmaktadır. Historia ecclesiastica (“Ecclesiastical History”), 305’den 439’a kadar olan Hıristiyanlık tarihi için vazgeçilmez bir bilgi kaynağıdır. Kitap daha sonra alıntılar yoluyla ortaçağ Latin kilisesi bilgisinin önemli bir bölümünü sağlamıştır. Socrates, kilise öyküsü yazan ilk tanınmış bilgindir.

Socrates Scholasticus/Konstantinopolisli Socrates, M.Ö. 470-399 yılları arasında yaşamış olan Klasik Yunan Filozofu Socrates ile karıştırılmamalıdır.

MS 326 yılında, İmparator I.Constantin, Roma’nın entrikalarından kurtulabilmek amacıyla Roma İmparatorluğu’nun merkezini doğuya kaydırmak istemiş ve Constantinopol’ü yani İstanbul’u kurmuş, bir süre sonra da Hıristiyanlığı kabul etmiştir. Paganlarla Hıristiyanların kavgası bu döneme tesadüf etmektedir ve bu kavga 5. yüzyıla taşmıştır. Yahudilerin ve Yunan paganlarının etkin oldukları İskenderiye de bu kavgadan payını fazlasıyla almıştır. İşte bu nedenledir ki Sokrates’in öğretmenleri, saldırılardan kaçarak İstanbul’a gelen papazlar Helladius ve Ammonius’tur. İstanbul dışında Paphlagonia ve Kıbrıs’ı da gezmiştir.

Historia Ecclesiastica (“Kilise Tarihi”) ‘da İskenderiyeli Hypatia‘nın ölümü şöyle anlatılmaktadır:

“…Hypatia’nın sık sık Vali Orestus ile görüşmesi Hristiyanların hoşuna gitmiyordu. Hypatia’nın, Vali Orestus ile Piskopos Cyril’in uzlaşmasını engellemeye çalıştığı düşünülüyordu. Böyle düşünen bir grup bağnaz, Peter adındaki çete liderleri ile birlikte Hypatia’nın evinin önünde pusuya yattılar ve onu beklemeye başladılar. Hypatia eve geldiğinde ise onu kaçırıp Caesareum adındaki bir kiliseye götürdükten sonra tamamen soydular. Ardından onu taşlayarak öldürdüler. Daha sonra Hypatia’nın parçalanmış bedenini alıp Cinaron adındaki bir yerde yaktılar.”

Socrates, Arius’un ölümünü ise şöyle anlatmıştır:

“Günlerden cumartesiydi ve Arius, ertesi gün Kilise ile bir araya gelmeyi bekliyordu: fakat ilahi intikam işlediği suçların karşılığını aldı. Kendisini koruma gibi saran Eusebius taraflarlarından oluşan kalabalık ile ahalinin dikkatini de çekerek şehrin ortasından zafer yürüyüşü ile geçerek İmparatorluk sarayına gitmeye başladı. Som mermer sütunun dikili olduğu Konstantin meydanına yaklaştığında, Arius’un pişmanlığa düşmüş bilincinden bağırsakları şiddetle yumuşatan bir dehşet ortaya çıktı: O, kendi yakınında uygun bir yer aradı ve Konstantin meydanına geri yöneldi, oraya doğru hızlandı. Kısa bir süre sonra pislikle beraber bağırsaklarının dışarı çıkmasıyla üzerine bir baygınlık geldi, onu mebzul bir kanama izledi ve ince bağırsağı düştü: üstelik dalak ve karaciğerinin parçaları iç kanama ile dağıldı böylece nerdeyse öldü. Bu felaket sahnesinin yaşandığı yeri, daha önce söylediğim gibi revaklardaki bu kanlı yeri; Konstantinopolis’te sonraları da insanlar gidip, parmakları ile gösteriyorlardı, bu olağandışı ölüm, ebedi bir hatıra olarak kaldı.”

Ayasofya

0
Ayasofya

Ayasofya, 537 – 1054 yıllarında katedral, 1054 – 1204 yıllarında Ortodoks Katedrali, 1204 – 1261 Katolik Katedrali, 1261 – 1453 Ortodoks Katedrali, 1453 – 1934 yılları arasında cami, 1934 – 10 Temmuz 2020 arasında ise müze olarak hizmet verdi. 10 Temmuz 2020 tarihinden itibaren de camiye dönüştü. Ayasofya Kilisesi’nin inşasına, ilk Bizans imparatoru I.Konstantin tarafından başlandı. 337 ile 361 yılları arasında tahtta olan Büyük Konstantin’in oğlu II. Constantius tarafından binanın inşaatı tamamlandı. Kilisenin açılışı 15 Şubat 360’ta gerçekleştirildi. Socrates Scholasticus’e göre ahşap mimariye dayalı ilk Ayasofya Artemis Tapınağı üzerine inşa edildi. 20 Haziran 404’te Konstantinopolis Patriği Aziz İoannis Hrisostomos’un İmparator Arcadius’un eşi İmparatoriçe Aelia Eudoksia ile çatışmasından dolayı sürgüne gönderilmesinin ardından çıkan isyanlar sırasında bu ilk ahşap kilise yakılarak büyük ölçüde tahrip oldu ve inşasından 44 yıl sonra yıkıldı. İmparator II. Theodosios tarafından mimar Ruffinos’a yeniden yaptırılan Ayasofya, 10 Ekim 415’te yeniden ibadete açıldı. 1453’te kiliseden camiye çevrildi. Ayasofya, Sevr Antlaşmasının da imzalandığı 1920 Paris Konferansı sırasında büyük tartışmalara konu oldu. 24 Kasım 1934 Ayasofya Camisinin müze olması, Bakanlar Kurulu Kararı ile kabul edildi. 2 Şubat 1935 Ayasofya Müzesi halka açıldı ve tarihin ortak mirası olarak koruma altına alındı. Danıştay 10’uncu Dairesi, 10 Temmuz 2020’de aldığı kararla, Ayasofya’nın camiden müzeye dönüştürülmesine dair 24 Kasım 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararını iptal etti. 24 Temmuz 2020’de cami olarak tahsis edildi. 10 Temmuz 2020’de imzalanan 2729 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Ayasofya’nın Diyanet İşleri Başkanlığı’na devri ve ibadete açılması kararlaştırılmıştır. 

7 Mayıs – Hukuk Takvimi

0
7 Mayıs - Hukuk Takvimi / Hukuk Tarihinde Önemli Olaylar 

7 Mayıs – Hukuk Takvimi / Hukuk Tarihinde Önemli Olaylar 

 558 I. Justinianus, kubbesi çöken Ayasofya‘yı onarma emrini verdi.
 1711  İskoç filozof, ekonomist ve tarihçi David Hume doğdu.
 1748 Fransız feminist yazar Olympe de Gouges dünyya geldi. Meclisin çıkardığı Erkek ve Yurttaş Hakları Bildirgesi`ne cevaben 1791 yılında Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirgesi Metnini yayınlayan öncü kadınlardandır.
   
1775
Osmanlı İmparatorluğu ile Avusturya (Habsburg Monarşisi) arasında, Bukovina bölgesinin Avusturya’ya devredilmesini öngören antlaşma imzalandı. Palamutka Antlaşması veya Palamutka Sözleşmesi olarak bilinmektedir. 
1830 Osmanlı-Amerikan Ticaret ve Dostluk Antlaşması imzalandı.
1867 Alfred Nobel, dinamitin patentini aldı.
1871 Tarafsızların savaş zamanındaki yükümlülüklerini öngören ve korsanlık ve denizlerdeki haydutluğu yasaklayan Washington Sözleşmesi kabul edildi. Sözleşme, ABDi ve Kanada ile Birleşik Krallık arasında kalıcı barışçıl ilişkilerin başlangıcını sağlamıştır.
1884

İlk Osmanlı anayasası olan Kanun-i Esasi’yi hazırlayan kurulun başkanı olan Midhat Paşa Taif’te boğularak öldürüldü.

1896 Chicago Canavarı olarak da bilinen seri katil H. Holmes Aileen‘in idam cezası 7 Mayıs 1896’da infaz edildi. 
 1921 Türkiye Muallimler ve Muallim Cemiyetleri Birliği kuruldu.
1924 Cumhuriyet Gazetesi, Türkiye’de yayımlanan günlük bir gazete olarak 7 Mayıs 1924 tarihinde Yunus Nadi tarafından kuruldu.
 1925 Hüseyin Cahit Yalçın, Ankara İstiklal Mahkemesince Çorum’da müebbet sürgüne mahkûm edildi.
   
   
 1945 İkinci Dünya Savaşı: Alman General Alfred Jodl, Reims’de Almanya’nın Müttefik Devletler’e kayıtsız teslim olma şartlarını imzaladı. Belge ertesi gün yürürlüğe girdi.
   
 1949 Amerikalı seri katil Susan Atkins doğdu. Hapisteyken iki kez evlendi. İkinci evliliğini Harvard Hukuk mezunu bir erkek ile yaptı. 24 Eylül 2009’da cezaevindeyken doğal yollardan öldüğü tarihe kadar hapiste tutuldu. Ölümü sırasında, California’nın en uzun süre görev yapan kadın mahkûmuydu.
   
 1958 Ulus gazetesi yazarı Şinasi Nahit Berker, 8 ay yatmak üzere cezaevine girdi.
1966 Polis TBMM’de arama yaptı. Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı İsmet İnönü “Eşkiyanın bu gece ne yapacağı belli olmaz” dedi.
1969 Yargıtay Başkanı İmran Öktem’in cenazesindeki olayları protesto için Ankara’da yargı üyeleriyle birlikte yaklaşık 100 bin kişi yürüdü.
 1973 Muş Milletvekili Nermin Çiftçi, ilk kadın Meclis Başkanvekili seçildi.
1975 MSP’li Adalet Bakanı’nın açıkladığı ”boşanmanın kolaylaştırılması, çocuk yaşta evlenmeye imkan sağlanması ve kadının boşandığı eşinden ömür boyu nafaka almasının önlenmesi” için Medeni Kanun değişikliklerine ana muhalefet CHP’nin Genel Başkanı Ecevit sert karşı çıktı.
 1976 Başbakan Demirel, hakkında tutuklama kararı bulunan Ülkü Ocakları Derneği Başkanı ve Yönetim Kurulu üyeleriyle makamında toplant yaptı.
   
1978 CHP’li İçişleri Bakanı İrfan Özaydınlı, “kuruluş amaçları dışına çıkıp birlik ve beraberliği ciddi olarak zedeleyen” polis derneklerinin kapatılması için yasa taslağı hazırlandığını bildirdi.
 1979
  • İran’ın yeni lideri Humeyni, evlenme yaşını kızlarda 13’e, erkeklerde ise 15’e indirdi.
  • Bayındırlık Bakanı Şerafettin Elçi,  kendisine yöneltilen “Kürtçü” iddialarına karşı düşünce özgürlüğü mücadelesine devam edeceğini açıkladı. Elçi “Her Türk vatandaşı meramını anlatabildiği dilde konuşur. Bunu yasaklayan bir yasa yoktur” dedi.
1980
  • CHP Kayseri İl Başkanı Avukat Mustafa Kulkuloğlu silahlı saldırı sonucu hayatını kaybetti. 
  • İstanbul Barosu Başkanı Orhan Adli Apaydın son polis operasyonlarını eleştirdi: “Gözaltılar keyfi ve kuralsız. Sorgular da tümden işkence üzerine kurulu.”
   
 1981

1980 yılında müteahhit Nuri Yapıcı’yı ve MHP İzmir il sekreteri eczacı Turan İbrahim’i öldüren Türkiye Komünist Emek Partisi (TKEP) üyeleri Seyit Konuk, İbrahim Ethem Coşkun ve Necati Vardar, ölüm cezasına çarptırıldı.

1982 Genelkurmay başkanlığı bir kitap yayımladı. Buna göre; 1 Mart 1982 itibariyle 950 kişinin gözaltında, 19.480 kişinin tutuklu, 6.054 kişinin hükümlü olduğu açıklandı. Aralık 1981 itibariyle ise 14.086 sol, 2941 bölücü  ve 347 sağ görüşlü 17.374 kişi hakkında 167 değişik örgüt davası açıldı.
 1983 2821 sayılı Sendikalar Yasası yürürlüğe girdi.
1984 1977 yapımlı “Yıkılmayan Adam” filminin devam eden duruşmasında oyuncu Suna Yıldızoğlu tanık olarak dinlendi.
   
1986 Fransız avukat, eski milletvekili ve bakan bakan Gaston Defferre (10 Eylül 1910, Marsillargues – 7 Mayıs 1986, Marsilya) 
1987 3359 sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanunu kabul edildi.
1988 Abdi İpekçi cinayeti ile Papa Suikastının faili ve kırmızı bülten ile arananOral ÇelikFransa‘da yakalandı.
1988 39 yayınevi, Muzır Kurulu’nca “zor alım ve imha” kararı alınan Henry Miller’in “Oğlak Dönencesi”ni ortak imza ile yayınladı.
   
   
   
1990 Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın açıklamasına göre yöre halkının aleyhte gösterilerine yol açan ve Danıştay tarafından yürütmeyi durdurma kararı alınan Aliağa Termik Santralı’nın yapımı durduruldu. Bu konudaki Bakanlar Kurulu Kararı Resmî Gazete’de yayınlandı. Özal’ın Başbakanlığı zamanında Japon EPDC firması önderliğindeki konsorsiyum ile anlaşma imzalanmıştı. 
1990 Zaman Gazetesi, “Nesin Vakfı’nda dinsiz, komünist yetiştiriliyor” vb. başlıklı haberleri nedeniyle Aziz Nesin’e 3 milyon TL manevi tazminat ödemeye mahkum oldu.
1991 Toplu İş Sözleşmesi’nin Yüksek Hakem Kurulu’na gönderilmesine karşı 1.000’e yakın Petkim işçisi açlık grevine başladı.
   
1993 İstanbul Üniversitesi öğrencileri Şengül Yıldıran ve Uğur Yaşar Kılıç’ın Kadıköy’de kaldıkları evde polisçe yargısız infaz edildiğini ileri süren aileler İçişleri Bakanlığı’na telgraf çekti.
1993 Türkiye Komünist Emek Partisi’nin (TKEP) 20 yıldır aranan lideri Teslim Töre, Üsküdar’da bir evde yakalandı.
 1993 Demokrasi Partisi (DEP) Yaşar Kaya’nın başkanlığında kuruldu. Kaya, partinin Kürt sorununu demokratik yollarla çözmeyi amaçladığını söyledi.
 1994 İtalyan Hâkimler Birliği, 7 Mayıs 1994 tarihinde  İtalyan Etik Yasası‘nı kabul etti. Bu yasa, ülke genelinde hâkimlerin ve savcıların davranışları üzerine 14 maddeden oluşmaktadır.
1996 1 Mayıs’ta Kadıköy’de öldürülen 3 kişi adına Hasan Albayrak’ın ailesiyle birlikte 34 kuruluşun 100’e yakın temsilcisi, olay günü görevli polislerle İçişleri Bakanı, İstanbul Valisi ve Emniyet Müdürü hakkında İstanbul Adliyesi’ne topluca suç duyurusunda bulundu.
1999
  • Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiserine ilişkin (99)50.  sayılı Karar kabul edildi. Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiserliği kurumunun kuruluşunu, görev ve yetkilerini belirleyen temel belgedir. Bu karar, Avrupa’da insan haklarının korunması ve geliştirilmesi amacıyla bağımsız ve yargı dışı bir kurum oluşturmuştur. 
  • Avrupa Birliği Bakanlar Komitesi, Demokratik Vatandaşlık için Eğitim Girişimi Programını Budapeşte’de kabul etti. 
2001
  • F Tipi cezaevlerinde tecride karşı devam eden ölüm oruçlarında, Sincan Cezaevi’nden TKP(ML) davasından tutuklu Cafer Tayyar Bektaş (26) 200.günde, Buca Cezaevi’nde MLKP davası tutuklusu Hüseyin Kayacı (32) 148.günde hayatını kaybetti. 
  • Mısır Çarşısı’ndaki patlamayla ilgili olarak Pınar Selek dahil 15 sanığın yargılanmasına devam edildi. Bilirkişinin aksi yöndeki raporuna rağmen, Emniyet Genel Müdürlüğü patlamaya bir bombanın yol açtığı iddiasında ısrarlı.
 2002 AB Üye devletlerinin dış sınırlarında entegre yönetimin uygulanmasına yönelik Komisyon Tebliği ve politika belgesi kabul edildi.
2004

AİHM, siyanürlü altın madeni çıkarılmasına karşı yargının verdiği kararların idarece uygulanmaması nedeniyle Bergamalı köylülerin ”özel ve aile hayatının korunması haklarının ihlal edildiği” yönündeki başvurularını kabul edilebilir buldu ve” dostane çözüm” kararı verdi. 

2005 Eğitim-Sen İstanbul 8 no’lu şube üyeleri anadilde eğitimi savunduğu için Eğitim-Sen hakkında açılan kapatma davasını protesto etti.
   
   
 2008 “Kültürlerarası Diyalog Beyaz Kitabı: Eşit insanlar olarak ve onurlu bir biçimde birlikte yaşama” 118. Bakanlar Seviyesindeki Oturumunda (Strasbourg, 6-7 Mayıs 2008) Avrupa Konseyi üyesi 47 ülkenin Dışişleri bakanlarınca yayınlandı. 
2009 Kyoto Protokolü, küresel ısınma ve iklim değişikliği ile mücadele konusunda imzalanan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne paralel Birleşmiş Milletler Sözleşmesidir. Protokol, 5 Şubat 2009 tarihli ve 5836 sayılı Kanunla kabul edildikten sonra 7 Mayıs 2009 tarih ve 2009/14979 Sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla onaylanarak, 13 Mayıs 2009 tarih ve 27227 Sayılı Resmi Gazete’de yayınlandı.
2010 Tahliye edildikten sonra İstanbul Küçükarmutlu’daki evine dönen Güler Zere (35) hayatını kaybetti. İstanbul Adli Tıp Zere için 28 Ağustos 2009’da vermesi gereken raporu çeşitli gerekçelerle 2 ay ertelemiş ve kanserin “geri döndürülemez aşamaya geldiği” anlaşılmıştı.
   
2012 Rusya Başbakanı ve hukukçu Vladimir Putin, Kremlin Sarayı’nda düzenlenen yemin töreninin ardından, 4 yıl sonra yeniden devlet başkanlığı koltuğuna oturdu. Putin parlamentoya, başbakan adayı olarak selefi Dimitriy Medvedev’i önerdi.
 2014

İstanbul Tabip Odası, TİHV ve Adli Tıp Uzmanları Derneği üyeleri, hekimlerin Gezi Direnişi’nde dolayı yargılandığı davayı protesto etti.

2015 Lüksemburg Parlamentosu, “1915 Ermeni soykırımı” görüşüne destek veren karar tasarısını kabul etti.
2016

İngiltere’nin başkenti Londra’da yapılan belediye başkanlığı seçimini İşçi Partisinin adayı Sadık Khan kazandı. Khan, Londra’nın ilk Müslüman belediye başkanı oldu.

2017

Belge Yayınlarına polis baskını yapıldı, 2 bin kitaba el konuldu.

2019 İstanbul Barosu Başkanlığının ev sahipliğinde ve öncülüğünde bir deklarasyon yayımlanarak ‘Demokrasi İçin Dayanışma Nöbeti’ tutulacağı duyuruldu.
 2020

Ölüm orucunu 322.gününde sonlandırıp önceki gün hastaneye kaldırılan Grup Yorum üyesi İbrahim Gökçek yaşamını yitirdi.

2025 Vehda Sokağı Katliamında İsrail en az 30 Filistinliyi öldürdü
2026
  • Erzincan’da, zimmetine para geçirdiği iddiasıyla gözaltına alınan adliye mübaşiri tutuklandı. 
  • Adalet Bakanı Akın Gürlek, 15-18 yaş aralığındaki çocuklara verilen cezaların artırılacağını, çocuk suçlularla ilgili bazı cezaların yetişkinlerle aynı olacağını açıkladı.
  • İnsan hakları savunucusu ve avukat Eren Keskin, Almanya’da Gerhart Baum İnsan Hakları Ödülü’ne layık görüldü. Ödül töreni Mayıs sonunda Köln’de gerçekleştirilecek. Eren Keskin ise hakkında yurtdışına çıkış yasağı bulunması nedeniyle törene online bağlantı ile katılacak.
   

Olympe de Gouges

0
Olympe de Gouges
Olympe de Gouges

Olympe de Gouges,1748-1793 yıllarında yaşamış Fransız asıllı kadın filozof ve yazardır. Aydınlanma döneminin en önemli kadın düşünürlerinden biri Olympe de Gouges’dur. Kadın hakları üzerine ilk kez düşünce üreten aydınlardandır.

Olympe de Gouges

Kilise ve evlilik kurumu üzerine eleştirel düşünceler kaleme almış, toplumsal sorunları gündeme getiren romanlar yazmıştır.

Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirisi

Fransız Devrimi sırasında aktif rol almıştır. Ölüm cezasının kaldırılması, mahkemelerde halk jürilerinin kurulması, Fransız sömürgelerindeki kölelerin özgürleştirilmesi, gayrı meşru çocukların tanınması, evlat edinme hakkının tanınması, gelir vergilerinin adaletsizliği, yoksulluk konularında mücadele etmiştir.

Kadının ve Kadın Yurttaşın Hakları Bildirisi” isimli yapıtında kadın-erkek eşitliğini savunmuştur.

Olympe de Gouges, meclisin çıkardığı Erkek ve Yurttaş Hakları Bildirgesi`ne cevaben 1791 yılında Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirgesi Metnini yayımlayan öncü kadınlardandır.

Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirisi Metni

Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirisi, dünya tarihinde önemli bir yeri olan 1789 tarihli (Declaration des droits de l’homme et du citoyen) Yurttaş ve İnsan Hakları Bildirisi’nde kadın yurttaşların göz ardı edildiğinin fark edilmesi nedeniyle 1791 tarihinde Fransız Devrimine destek vermiş devrimci kadınlar tarafından hazırlanmıştır.

Düşünceleri yüzünden önce tutuklanmış, ardından 3 Kasım 1793’te giyotin ile idam edilmiştir.

Gouges’un yargılaması ve mahkeme sürecini İngilizce olarak okumak için linki takip edebilirsiniz.

“Biz, anneler, kız çocukları, kız kardeşler, ulusun temsilcileri, Ulusal Meclise alınmayı talep ediyoruz. Toplumun sefaletinin ve siyasal iktidarların ahlâki bozulmuşluğunun başlıca nedenlerinin, kadınların haklarının tanınmaması, unutulması ya da göz ardı edilmesi olduğunu göz önüne alarak, kadınların doğal, devredilemez ve kutsal haklarını bir bildirgeyle ilân etmeye karar verdik. Böylelikle istiyoruz ki bu bildirge toplumun bütün üyelerinin gözü önünde dursun, herkese hak ve yükümlülüklerini hatırlatsın; kadınların ve aynı şekilde erkeklerin iktidarı kullanmaları siyasal kurumlar açısından karşılaştırılabilsin ve buna daha çok saygı gösterilsin; kadın yurttaşların basit ve dokunulmaz esaslara dayanan şikayetleri daima, anayasanın ve iyi geleneklerin korunması ve herkesin esenliği için etkili olabilsin. Güzelliği ile olduğu kadar anneliği üstlenme cesaretiyle birlikte düşünülen kadın cinsi olarak bugün, Tanrının da yardımıyla, kadının ve kadın yurttaşların haklarını bu bildirgeyle tanıyor ve ilan ediyoruz”

Türkiye Gazeteciler Sendikası

0

Türkiye Gazeteciler Sendikası, gazetecileri sendikal bir kuruluş çatısı altında toplamayı amaçlayan 20 gazeteci tarafından 10 Temmuz 1952’de İstanbul Gazeteciler Sendikası adı ile kurulmuştur. Türkiye’de kurulan ilk sendikalar arasında yer almaktadır. Diğer illerde kurulan sendikalar, bir süre sonra Türkiye Gazeteciler Sendikaları Federasyonu adı altında birleşmiş, İstanbul Gazeteciler Sendikası, 1957 yılında Türk-İş’e üye olmuştur. Sendikanın adı 1963 yılında Türkiye Gazeteciler Sendikası olarak değiştirilmiştir. Sendikasının resmi kuruluş tarihi 10 Temmuz 1952 olarak kabul görmektedir.

TGS, 1. Olağan Genel Kurulu’nu 24-25 Aralık 1965’te gerçekleştirmiştir. İlk Olağan Genel Kurulda, TGS’nin Uluslararası Gazeteciler Federasyonuna (FIJ-IFJ) üye olması da kabul edilmiştir. Başlangıçta sadece 212 sayılı yasaya tabi olarak çalışan basın mensuplarının üye oldukları TGS, bütün basın emekçilerini kapsayacak biçimde örgütlenme çalışmalarına 1969’da başlamıştır. Türkiye Gazeteciler Sendikası İstanbul Şubesinin 17 Kasım 1971’de toplanan genel kurulunda gazete, dergi ve ajans çalışanlarının tümünün tek sendika çatısı altında toplanması ilkesi kabul edilmiştir.

Gazete, dergi ve ajanslar dışındaki matbaa iş yerlerini de kapsayan bir örgütlenme düzenine giren TGS, 7 Mayıs 1983’te yürürlüğe giren 2821 sayılı Sendikalar Yasası ve bu yasaya göre hazırlanan İşkolları Tüzüğü nedeniyle yalnızca gazete, dergi ve ajans işyerlerinde örgütlenme konusunda yetkili olmuş, matbaa iş yerleri 27 numaralı Gazetecilik İşkolu dışında kalmıştır.

1 Nisan 1995’te toplanan TGS Olağanüstü Genel Kurulunda, radyolar ile televizyonların haber birimlerinde çalışanların da sendikaya üye olabilmeleri için Ana Tüzük’te değişiklik yapılmış, bu değişiklikten sonra, TGS Yönetim Kurulu, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na başvurarak, özel radyo ve televizyon çalışanlarının 27 numaralı Gazetecilik İşkolu’na dâhil edilmesini istemiştir. Resmi Gazete’nin 10 Nisan 1996 tarihli sayısında yayımlanan tüzük değişikliği ile sendikanın örgütlenme alanı genişletilmiş ancak yazılı, görsel ve işitsel basın kuruluşlarının holdingleşme süreciyle birlikte sendikaya üye olan gazetecilerin sayısında büyük düşüş yaşanmıştır.

Şeref kavramı, Joseph Fouché örneği ve ikiyüzlülüğün sıradanlaşması

0
Sami Selçuk

Şeref kavramı, Joseph Fouché örneği ve ikiyüzlülüğün sıradanlaşması / Prof. Dr. Sami Selçuk 

Unutmayalım, “Dünya,” demişti Napoléon, “kötü insanların şirretinden değil, iyi insanların susmalarından, sessiz kalmalarından acı çekmektedir.” Hiçbir hukukçunun, taşıdığı hukukçu yurttaş ve bilim sorumluluğuyla ülkemizde yaşanan hukuk dışılıklara sessiz kalma hakkı yoktur. Olamaz da…

Ülkemizde sık sık yaşanan ve bireyselliği aşıp topluma da yansıyan bazı olayları, “işlevsel açıklamalar”la ya da bir tür indirgemecilik olan “metodolojik bireycilik”le gün ışığına çıkarmak çok güçtür.

Çünkü yaşananlar, genelleştirilemeyecek biçimde bizim insanımıza ve toplumumuza özgüdür; çağdışılığın ve yavanlığın yansımalarıdır.

Nitekim T24’te yayımlanan “Hukuk Düzeninde Geldiğimiz Nokta” (14 Ağustos 2025) başlıklı yazımda toplumumuzda yaygın ve kınanası bir ahlak dışılığa 1960 darbesiyle birlikte tanık olduğumuzdan söz etmiş ve gerçekten, demiştim, bu darbeden bir gün önce Yedek Subay Okulu’nda dışarı çıkmamıza bizlere hakaretler ederek, üstüne üstelik iktidarı savunarak bir dakika dahi izin vermeyen subayların hemen hepsinin, darbe olduğu gün ülkeyi kurtaran birer kahraman kesilerek düşürülen iktidara sövdüklerine tanık olmuş ve şu tanıda bulunmuştum: İkiyüzlülüğün sıradanlaşması ve yaygınlaşması.

Yıllarca sonra bugünlerde bu yazının yayımlanmasından 24 saat bile geçmeden bütün Türkiye halkı, iktidardan yana olanları bile tiksindiren, yüzleri kızartan bir olaya tanık olmuştu.

Ayrıca olay, sadece tiksinti verici değil; iktidar ve muhalefet için, kişilik ve ahlak anlayışımız açısından son derece düşündürücüydü.

Çünkü uzun süre bir partisini milletvekili ve belediye başkanı olarak temsil eden bir bayan, veriler göre kendi partisinin iktidara koştuğu ileri sürülen, bu yüzden de hiç umulmadık bir zamanda iktidar partisine geçmişti. Basın, bu geçişin kişisel yararlardan kaynaklandığını yazıyordu.

Vaktiyle aynı kişinin iktidar partisi ve başı için söylediklerini düşününce, bu geçişin gerekçesi ne olursa olsun, herkes şaşırmıştı buna. Olasılıkla iktidar partisinde olanlar bile.

Hatta geçtiği partinin başkanı bile şaşkındı. Televizyon kanallarında parti değiştiren milletvekiline ve belediye başkanına bakışından belliydi, bu.

Ancak ben, hiç şaşırmadım. Çünkü çok yaşadım bu türden ilkesizlik örneklerini.

Unutulmamalıdır ki, tarihte her dönemin adamı olanlar vardır.

Sözgelimi, ééon’un yalancılığıyla ünlü Dışişleri Bakanı Talleyrand (1754-1838) bunlardan biridir. Napoléon’un “Siz ipek çorabımda bir pisliksiniz (kaka)” diyerek onu küçümsemesi ve aşağılaması, yalnızca tarihlere değil, sözlüklere bile geçmiştir (Örneğin, Robert, Paul, Dictionnaire Alphabétiqe et Analogique de la Langue Française, Paris, 1973, s. 1073). Çünkü Talleryand, söylediklerinin tersi bile yalan olduğuna inanılan bir bakandır. Bu yüzden Avusturya Başbakanı Metternich (1773-1859), “Talleyand ölmüş”’ dediklerinde verdiği yanıt çok anlamlı, bu yüzden de çok ünlüdür: “Mutlaka yine bir hesabı vardır.”

Dönemin bakanlarından Joseph Fouché ise, ikiyüzlülüğüyle bu tabloyu tamamlamıştır. Bu yüzden François-René de Chateaubriand (1768-1848), İmparatorun yanına girerken Talleyrand ile Fouché’nin çıktıklarını görünce, “Ben içeri girerken yalancılık ile ikiyüzlülük, İmparatorun yanından kol kola çıkıyorlardı” diye yazmıştır, unutulamaz yapıtında.

Fransız ihtilali döneminin ve hemen sonrasında bütün güç odaklarında yer alan ikiyüzlü, yasaların ve insanlığın “kalleş” diyerek andığı Brutus’un öz kardeşi Joseph Fouché’yi (1759-1820), Fransa’da herkes bilir.

O, 1789 États généraux’nun özgürlükçü ve ılımlı “Jirondin”ler ile Robespierre’in önderliğindeki cumhuriyetçi ve köktenci radikal “Jakoben”ler çatışmasında bu berikilerin yanında yer almış; Fransız Devriminin Terör Dönemi’nde (1793 ve 1794 yılları), 16 bin ila 40 bin kişiyi giyotine göndermiş, Valmy zaferinden sonra Eylül 1792’de Cumhuriyetin ilanında ve 1793’te Kral Louis XVI, ardından Kraliçe Marie-Antoinette’in ölüm cezalarının yerine getirilmesinde rol almış biridir.

Joseph Fouché, şaşıracaksınız, ama aslında papaz okullarında yetişmiş bir öğretmendir. O, 1792’de milletvekili olmuş, ceketinin cebine bir gün önce koyduğu ve kralın “affı”nı isteyeceği yazısıyla kürsüye çıkmışsa da, sonucun Jakobenlerin istediği doğrultuda çıkacağını kestirince bir çırpıda saf değiştirmiş “La Morte” (ölüm) diye haykırarak oy kullanmıştır. Kral yanlısı ayaklanmalar karşısında kanla temizleme eylemlerinde bulunmuş, Lyon‘da 1.600 kişiye ölüm cezası verilmesini sağlamış, bu yüzden kendisine “Lyon Kasabı” denmiş, daha önceleri desteklediği Robespierre‘in yönetimden uzaklaştırılmasını sağlamış, 1799’da Konvansiyon Başkanı P. Barras’ın yardımıyla polis örgütünün başına geçirilmiş, oluşturduğu geniş ajan ve muhbir ağını Napoléon‘un hizmetine sunmuş, örgütünü kendi çıkarları için kullanmış, 1809’da Otranto Dükü olmuştur.

Joseph Fouché’yi en iyi anlatan yazar, kuşkusuz Stefan Zweig’dır (1881-1942). Ona göre, Fouché demek, politik rüzgârın yönünü kestirme, çıkarcılık, döneklik, ikiyüzlülük, güçlünün kim olduğunu kestirmek, kısaca Makyavelcilik demektir.

Özetle Joseph Fouché, Fransız Devrimi’nin en kanlı günlerinde siyaset rüzgârı yön değiştirince, infazları bile durduran, Jakobenlerin üzerine giden ve iz bırakmamak için idamları gerçekleştiren cellatları bile öldürten, sıradan bir din adamı iken devrimcilere katılıp kiliseleri yakan, rahipleri giyotine gönderen, yakın dostu Robespierre’in ilkin yanında, sonra da onu giyotine gönderenlerin yanında yer alan, kendisini var gücüyle Napoléon’un yükselmesine adayan, Waterloo yenilgisinden sonra Kral XVIII. Louis’ye sığınıp bir bakanlık bile kapan, yeri geldiğinde komünistlerin ve ateistlerin en azılısı olan, Napoléon yükseldiğinde cumhuriyetçi gömleğini çıkarıp monarşist olan, yenildiğinde ise Kral XVIII. Louis’ye  sığınıp karşısına çıkan bir hain, Napoléon Elbe’den kaçınca yeniden onun hizmetine giren, Waterloo yenilgisi üzerine önce, kendisi için “tanıdığım en kusursuz dönek”diyen Napoléon’a, daha sonra da  Krala, en sonunda da İtalya’ya sığınan, ateist olmasına rağmen ölümünden önce rahip çağırarak kutsal yağla kutsanmasını isteyen, özetle Stefan Zweig’ın dediği gibi, “İhanet etmeye o kadar alışmış ki, sonunda ihanet edecek birini bulamayınca kendine ihanet eden,” yeri geldiğinde komünist olup soyluların mallarını yağmalayan ve sonra da Fransa’nın en zengin ikinci adamı olan, tarihin gördüğü en güvenilmez, tiksindirici bir kalleştir.

Özetle o, tarihin gördüğü en çirkin bir ikiyüzlülük oyuncusu alçak, Zweig’ın anlatımıyla bir “ihanet dâhisi”dir.

Hiçbir zaman asla yenilenlerin, yitirenlerin yanında yer alacak kadar mert biri olmamıştır, olamamıştır.

Ülkemize gelince, son yıllarda Türkiye’miz de, ne yazıktır ki, ”Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan” diyen Pir Sultan Abdal yoldaşlarının ülkesi olmaktan çıkmış, Fouché’lerin ülkelerine dönüşmeye başlamıştır.

Oysa bildiğimce, yaratıcıdır, Türk insanı. “Yaratıcı ise, haz uğruna çalışan biri değildir. Mutlaka ihtiyaç duyduğu şeyi yaratır” (Deleuze).

Öte yandan “Ağır ağır ölür şereflerini (özsaygıların)ı ağır ağır yok edenler” demişti, bir şiirinde Pablo Neruda.

Elbette doğru bir belirlemeydi, bu.

Bu yüzden ister iktidarda, ister muhalefette olsunlar, ülkemizi yönetenler, attıkları her adımda halkımızın en küçük kesimini bile dışlayamazlar. Nitekim bu nedenlerle bütün demokrasilerde olduğu gibi krallar, özellikle de cumhurbaşkanları, böyle bir anlayışla yansız ve nesnel (objektif) davranacakları konusunda insanı insan yapan ve kimilerince saygı gösterilmeyen birine bile saygıyı zorladığı için insanı öbür canlılardan ayıran “ŞEREF” (özsaygı, onur, amour propre, amor proprio, auto estima) değeri ve bu değeri yönettiği halk için güvence kılarak “laiklik” üzerine ant içerler.

Şunu da hiç kimse unutmamalı: Anasından doğan her İNSAN için Alman Anayasası’nın birinci maddesinin birinci fıkrası şöyle demektedir: İnsanın şerefine (özsaygı, saygınlık) dokunulamaz. Bütün devlet gücü, bu değere saygı göstermek ve onu korumakla yükümlüdür.

Hukukta bu kuralın adı, “sonsuzluk, ebedilik kuralı”dır (Rüthers, Bernd / Fischer, Christian / Birk, Axel, [Doğan, İlyas / Aldudak, Rukiye / Eyman, Aydın], Hukuk Teorisi, Ankara, 2020, s. 363). Çünkü bu madde, insanlığın yüz karası Hitler çılgınlığıyla her Alman’ın şerefini, insanlığını yerle bir eden, vicdanları yıkanamaz duruma getirerek kusturan Polonya’daki Trebilinka, İspanya’daki Auschwitz, Yunanistan’daki Haydari alçaklıkları gerçeğinden esinlenmiştir. Bu nedenle söz konusu madde, özünde Yaşar Kemal’in dediği gibi, dört kitapta bile asla yeri olmayan yıkım ve alçaklıklara bundan böyle hiçbir insanın destek olmamasını, olursa o destekçilerin üstüne gidilmesini buyuran bir hükümdür.

Tam bu noktada bir ayraç açmakta yarar vardır.

Bilindiği üzere değerleri, toplum içinde yaşayan insan yaratmıştır. O değerlerin başında gelen “şeref,” yineleme pahasına belirtelim ki, AİHM’nin, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve ilk mahkemelerin kararlarında en yüksek değer olarak benimsenmiştir. Zira şeref, her hukuk öznesinin tinsel bütünlüğünü anlatan, bu bütünlük hakkında kendisinin ve başkalarının düşüncelerini, değer yargılarını sergileyen toplumsal bir kavramdır

Arapçadan aldığımız “şeref” sözcüğü ve kavramı üzerine hem Arap ve hem de batılı düşünürler çok eğilmişlerdir.

Arapçada şeref, bir kimseye gösterilen saygının dayandığı tinsel (manevi) yücelik, ululuk; erdem, yüreklilik vb. üstün niteliklerle kazanılmış ün; övünülecek durum gibi anlamlara gelmektedir. Şeref, kişinin kendi öz nitelikleri ve erdemleriyle ilgili ise “şeref-i zâtî”; konum ve rütbesiyle ilgili ise “şeref-i ârizî” ya da “şeref-i izâfî” olarak adlandırılmıştır. Bundan başka sözgelimi, “şeref-ül mekân bi’l-mekin” sözünün anlamı ve insanlara ulaştırdığı ileti çok düşündürücüdür: “Oturulan yer, şerefini orada oturandan alır” (Ferit Devellioğlu, Osmanlıca-Türkçe Lûgat, Ankara, 1986, s. 1186; Ayverdi, Misalli Büyük Türkçe Sözlük, İstanbul, 2006, III, s. 2937).

Bu yaklaşımlar elbette bütün toplumlarıda geçerlidir. Gerçekten her toplumda, özellikle de Batı toplumlarında geçerli olan hukuk düzeninin dışında ahlak anlayışının da odağında yer alan “şeref” kavramının kökleri ve kaynakları, Eski Yunan felsefesine değin uzanmaktadır. Eski Yunan’ın kent devletlerinde toplumsal konumla ilgili olarak şerefli duruş, soylulara özgü en yüce değer sayılmıştır (Taner Timur, Felsefe, Toplum Bilimleri ve Tarihçi, İstanbul, 2011, s. 18).

Bu nedenlerle “Sorgulanıp eleştirilmeyen yaşam, yaşanmaya değmez” diyen; insanı, kendisine ve başkalarına akılcı bir soru sorulduğunda akılcı yanıtlar verebilen “sorumlu” bir varlık, bir ahlak ve hukuk öznesi olarak algılayan Sokrates (Ernst Cassirer, (Necla Arat), İnsan Üstüne Bir Deneme, İstanbul, 1997, s. 20), ilkelerinden ve şerefinden asla hiç ödün vermemiş; ölüm cezasına hüküm giydiği zaman bile, yargılamanın adil olmadığına inanmasına karşın, devletin yasalarına uymak gerektiğini belirterek, kendisine verilen baldıran ağısını duraksamadan içmiştir.

Ayraç içinde belirtmek gerekir ki, Melih Cevdet Anday, “Felsefe” sözcüğünün Yunanca “sevgi” (philia) ve “bilgi/bilgelik” (sophia) sözcüklerinin birleşmesinden oluştuğu, “bilgi/bilgelik sevgisi” demek olan ve Türkçede bu anlamda kullanılan “felsefe” ya da “filozofi” (philosophie) sözcüklerinin doğru olduğu; buna karşılık düşünür, felsefeci anlamında kullanılıp, “z” harfiyle yazılan “filozof” sözcüğünün doğru olmadığı, zira Yunanca “zophus” sözcüğü “karanlık” anlamına geldiği için filozof sözcüğünün zorunlu olarak “karanlık seven, karanlık sever” anlamına geleceği, “bilgi seven, bilge sever” anlamına gelmeyeceği, dolayısıyla “filosof” olarak yazılması gerektiğini, haklı olarak, ileri sürmüştür (Melih Cevdet Anday, En Önemli İş, Cumhuriyet, 30 Eylül 1994).

Ayracı kapatıp konumuza dönelim ve şu olay asla unutmayalım: İmparator Neron’a suikast düzenlediği iddiasıyla yargılanıp ölüm cezasına çarptırıldığı zaman kendisine cezanın yerine getirilme biçimini seçme olanağı tanınması, ancak vasiyetnamesini yazması için zaman verilmemesi üzerine, son anında yanında bulunan eşine ve çocuklarına dönerek “Üzülmeyin, size akçalı zenginliklerden daha değerli bir şey bırakıyorum: Şerefli ve erdemli bir yaşam” demiştir (Cemal Yıldırım, Bilimsel Düşünme Yöntemi, Ankara, 2008, s. 341).

Aynı nedenlerle pusu kurma, arkadan vurma, kalleşlik gibi yöntemler ve kurnazlıklar, insanın kendisine saygısızlık (haysiyetsizlik), şerefsizlik sayılarak Batı tarihinde en büyük kınamaların konusu olmuş ve Batı hukukunda, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararlarında şeref, insan saygınlığı (dignité humaine), “temel ilke” (principe matriciel) olarak benimsenmiştir (Jean François Renucci, Droit européen des droits de l’homme, Paris, 2001, s.1).

Ayrıca unutulmamak gerekir ki, şeref kavramı, Batı’da “yaşam değeri” ya da “yaşam hakkı”yla özdeş düzeyde sayılmıştır. Bu yüzden düello, yüzyıllarca şerefi kurtarmanın bir yöntemi olarak benimsenip kurumlaşmıştır. Bilindiği üzere düello, iki kişi arasında toplum önünde şerefi kurtarmak amacıyla belli kurallar çerçevesinde öldürücü silahlarla yapılan bir dövüştür. Batıda düellonun suç olarak benimsenmesi ve yasaklanması çok sonraları olmuştur. Sözgelimi, düello Fransa’da 1547’de, İngiltere’de 1819’da yasaklanmıştır. Ancak bu yasağa karşın düelloya daha sonraki dönemlerde de rastlanmaktadır. Düelloya kurban giden ünlüler arasında, 1832’de henüz 21 yaşında iken öldürülen ve kendi adıyla anılan bir kuramın sahibi Matematikçi Evariste Galois; 1841’de 27 yaşında iken öldürülen Rus yazarı Lermontov; 1857’de 49 yaşında iken öldürülen Rus yazarı ve ozanı Puşkin de bulunmaktadır.

Şerefli olmanın, mertliğin ve erdemin simgesi ve yansıması olarak görülen düello, Batının ahlaka yaklaşımı doğrultusunda uzun süre uygulamada kalırken, yukarıda da belirtildiği üzere, beynin bencil düşünmesinin ürünü ve dolayısıyla özünde ahlaksızlığın bir izdüşümü sayılan kurnazlık, kalleşlik, ahlaka aykırı görülmüş, hiçbir zaman bağışlanmamıştır. Bunun en çarpıcı örneği, Sezar’ı MÖ 44 yılında kalleşçe öldüren Brutus’tur. Tarih, acımasız, eli kanlı, buyurgan Sezar’ı bağışlamış, ama kalleş ve kurnaz Brutus’u asla bağışlamamıştır.

Bu konuda bir başka örnek de şudur: ABD tarihinde yağma, tren soygunları ve sayısız insanı öldürme gibi birçok suç işleyen ünlü haydut Jesse James, duvarda asılı tablonun tozunu almak ve eğriliğini düzeltmek amacıyla sandalyeye çıktığı sırada, başına konan ödülü almak için bu fırsatı kaçırmayan arkadaşı Robert Ford tarafından 3 Nisan 1882 tarihinde arkadan silahla vurularak kalleşçe öldürüldüğü zaman, Amerikan toplumunun tepkisi, yine bu ahlak anlayışı doğrultusunda olmuştur. İnsanları acımasızca öldüren, soygunlar yapan, devletçe başına ödüller konan haydudun bu biçimde öldürülmesini Amerikan halkı, mertçe ve insanca bulmadığından asla sevinememiş; Robert Ford’u da bu yüzden bağışlanamaz bir şeref ve ahlak yoksunu olarak görmüş, onu yıllarca kınayıp durmuştur.

Buna karşılık Jesse James, Amerikan tarihinde efsaneleşmiş, hakkında kitaplar yazılmış, yaşamı yirmileri bulan filmlere konu olmuştur.

Bu açıdan Adorno’nun 7 Mayıs 1963’te ahlak felsefesi üzerine verdiği ilk dersinde söylediği şu sözler çok düşündürücüdür: “…kafanıza taş atacaksam bunu en baştan söylemiş olmam, size ekmek dağıtacakmışım gibi bir yanılsama yaratmaktan daha iyidir” (Ahlak Felsefesinin Sorunları, Hazırlayan Thomas Schröder, (Tuncay Birkan), İstanbul, 2012, s. 12).

Sanırım bütün bu sözler, kurnazlığın, ikiyüzlülüğün, arkadan vurmanın bencilce bir ahlaksızlık olduğunu çok çarpıcı bir biçimde ortaya koymaktadır. Oysa Doğu toplumlarında ve, ne yazık ki, bizde kurnazlık, zekânın bir göstergesi, övünülesi bir duruştur. İnceleyiniz. Doğu toplumlarının saraylarında sultanları, padişahları nabza göre şerbet vererek dinlendiren dalkavuklar, soytarılar vardır. Batı toplumlarında tekil anlatımla soytarılık diye bir mesleğin bulunup bulunmadığını ben bilmiyorum. Ama şunu iyi biliyorum: Başkan Einsenhower, Beyaz Saray’da dönemin üç büyük düşünürünü, kendi başarılarını övmeleri, yaltaklık etmeleri için değil, her sabah bir gün önce hangi yanlışları yaptığını söylemeleri için görevlendirmişti.

İşte bu Batı anlayışına göre, kaynak yasalarda “kalleşçe, arkadan vurmak suretiyle” (İtalyanca brutalità, Fransızca brutalité) anlamlarına gelen sözcük, bir hukuk kavramına dönüşmüş, Türkçe yasalara “canavarca duyguyla” olarak aktarılmıştır. Haksızlık içeriği ağır olduğundan işte bu kalleşçe insan öldürme, sıradan insan öldürmeden daha ağır sayılmış ve nitelikli insan öldürme suçu olarak birçok yasada ve Batı’dan aktarılan bizim Türk ceza yasalarında yerini almıştır (TCY, m. 82[1]b, Eski TCY, m. 450/3, İtalyan 1889 CY, m. 366/3, İtalyan 1930 CY m. 577/4, [61/1], Fransız 1810 CY, m. 303. Ayrıntılı bilgi için bk. Sami Selçuk, Adalet ve Yaşayan Hukuk, Ankara, 2009, s. 415 vd.).

Bu arada belirtelim ki, Schopenhauer’ın “Şeref kavramının doğu toplumlarında hiçbir değeri ve anlamı yoktur” biçimindeki değerlendirmesi elbette çok acımasızdır.

Ancak doğru ise, o kadar da çok düşündürücüdür.

Yazının devamını okumak için T24 web sitesini ziyaret ediniz. 

Demokrasi Partisi

0
Demokrasi Partisi (DEP)

Demokrasi Partisi (DEP) 7 Mayıs 1993’te Yaşar Kaya’nın başkanlığında kurulmuştur. DEP’in ilk milletvekilleri SHP listesinden meclise girmişlerdir. DEP’in ilk olağan kongresinden sonra yedi genel merkez yöneticisi gözaltına alınmış, Mardin Milletvekili Mehmet Sincar ile Batman il yöneticisi Metin Can öldürülmüş, Genel Başkan Yaşar Kaya da 16 Eylül 1993’te Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından tutuklanmıştır. 12 Aralık 1993 tarihinde yapılan olağanüstü kongrede Hatip Dicle genel başkan seçilmiştir. Kongreden 10 gün önce 2 Aralık 1993 tarihinde DEP’e de kapatma davası açılmıştır. Kapatma davası devam etmekteyken TBMM, 13 DEP milletvekilinin dokunulmazlığını kaldırmıştır. Dokunulmazlıkları kaldırılan Orhan Doğan ve Hatip Dicle meclisten çıkarken gözaltına alınmıştır. Partinin milletvekillerinden Leyla Zana, Ahmet Türk, Sırrı Sakık, Sedat Yurttaş, Selim Sadak, Mahmut Alınak, Hatip Dicle ve Orhan Doğan 16 Mart’ta tutuklanmıştır. DEP kapatma davası devam ederken 11 Mayıs 1994 tarihinde Murat Bozlak başkanlığında Halkın Demokrasi Partisi’ni (HADEP) kurulmuş ancak 1995 seçimlerinde meclise girememiştir.

Demokrasi Partisi (DEP) Kapatma Kararı

0

Demokrasi Partisi (DEP) Kapatma Kararı, 16 Haziran 1994’de Anayasa Mahkemesi tarafından oybirliği ile verilmiştir. Kapatma kararı sonucunda, davanın açıldığı tarih olan 2 Aralık 1993 gününde parti üyesi olan milletvekilleri Ahmet TÜRK, Ali YİĞİT, Sırrı SAKIK, Leyla ZANA, Hatip DİCLE, Sedat YURTDAŞ, Selim SADAK, Orhan DOĞAN, Zübeyir AYDAR, Naif GÜNEŞ, Mahmut KILINÇ, Remzi KARTAL ve Nizamettin TOĞUÇ’un milletvekillikleri düşürülmüştür.

Demokrasi Partisi(DEP); Parti Genel Başkanı Yaşar Kaya’nın 29.5.1993 tarihinde Federal Almanya’nın Bonn kentinde ve 15.8.1993 tarihinde Irak’ın Erbil kentlerinde yapmış olduğu konuşmaları ile Parti Merkez Yürütme Kurulu’nun “Demokrasi Partisi’nin barış çağrısıdır” başlıklı bildirisi gerekçe gösterilerek kapatılmış; partinin eylemleri Anayasa‘ya ve 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın 78. 81. maddelerinin (a) ve (b) bentlerine aykırı bulunmuş, partinin temelli kapatılmasına karar vermiştir.

Partinin kapatılmasından sonra HADEP kurulmuştur.

Demokrasi Partisi (DEP)

Demokrasi Partisi (DEP) 7 Mayıs 1993’te Yaşar Kaya’nın başkanlığında kurulmuştur. DEP’in ilk milletvekilleri SHP listesinden meclise girmişlerdir. DEP’in ilk olağan kongresinden sonra yedi genel merkez yöneticisi gözaltına alınmış, Mardin Milletvekili Mehmet Sincar ile Batman il yöneticisi Metin Can öldürülmüş, Genel Başkan Yaşar Kaya da 16 Eylül 1993’te Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından tutuklanmıştır. 12 Aralık 1993 tarihinde yapılan olağanüstü kongrede Hatip Dicle genel başkan seçilmiştir. Kongreden 10 gün önce 2 Aralık 1993 tarihinde DEP’e de kapatma davası açılmıştır. Kapatma davası devam etmekteyken TBMM, 13 DEP milletvekilinin dokunulmazlığını kaldırmıştır. Dokunulmazlıkları kaldırılan Orhan Doğan ve Hatip Dicle meclisten çıkarken gözaltına alınmıştır. Partinin milletvekillerinden Leyla Zana, Ahmet Türk, Sırrı Sakık, Sedat Yurttaş, Selim Sadak, Mahmut Alınak, Hatip Dicle ve Orhan Doğan 16 Mart’ta tutuklanmıştır. DEP kapatma davası devam ederken 11 Mayıs 1994 tarihinde Murat Bozlak başkanlığında Halkın Demokrasi Partisi’ni (HADEP) kurulmuş ancak 1995 seçimlerinde meclise girememiştir.

Demokrasi Partisi (DEP) Kapatma Kararı

ANAYASA MAHKEMESİ KARARI

 Esas Sayısı:1993/3 (Siyasî Parti-Kapatma)

Karar Sayısı:1994/2

Karar Günü:16.6.1994

R.G. Tarih-Sayı:30.06.1994-21976

 

DAVACI : Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı

DAVALI : Demokrasi Partisi

DAVANIN KONUSU : Demokrasi Partisi Genel Başkanı’nın 29.5.1993 tarihinde Federal Almanya’nın Bonn; 15.8.1993 tarihinde Irak’ın Erbil kentlerinde yapmış olduğu konuşmalarla Parti Merkez Yürütme Kurulu’nun “Demokrasi Partisinin Barış Çağırısıdır” başlıklı bildirisinin, Anayasa’nın Başlangıc’ı, 2., 3., 14. ve 69. maddeleri ile 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın 78. ve 81. maddelerinin (a) ve (b) bentlerine aykırılığı ileri sürülerek anılan Parti’nin aynı Yasa’nın 101. maddesinin (b) fıkrası uyarınca kapatılması istemidir.

I- İDDİANAME

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 2.12.1993 günlü, SP.52.Hz.1993/55 sayılı İddianamesinde aynen şöyle denilmektedir:

“Deliller : Davalı partinin genel başkanı Yaşar Kaya’nın 29.5.1993 tarihinde Federal Almanya’nın Bonn; 15.8.1993 tarihinde Irak’ın Erbil şehirlerinde yaptığı konuşmalara dair video kasetler, bunların çözümüne ve çevirisine ilişkin tutanaklar, Davalı partinin merkez Yürütme Kurulunun 1993 yılı Ağustos ayında yayınlayıp dağıttığı “Demokrasi Partisinin Barış Çağrısıdır” başlıklı bildirisi,

Bu konularda Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığınca yapılan hazırlık soruşturmalarına ilişkin 1993/425, 426, 443 sayılı dosyalarının örnekleri ve o dosyalardaki Yaşar Kaya ile Merkez Yürütme Kurulu üyelerinin anlatımları,

I- Giriş

Çalışmalarıyla ulusal iradeyi oluşturarak genel ve yerel seçimler yoluyla siyasal iktidara sahip olmayı ve siyasal kararları etkilemeyi hedef alan kuruluşlar olan siyasal partileri, Anayasanın 68. maddesinin ikinci fıkrası hükmü, demokratik siyasal hayatın vazgeçilmez ögesi saymak suretiyle demokrasinin belirleyici özelliği olarak kabul etmiştir. Kişilerin genel oy hakkı çerçevesinde tek tek sahip oldukları siyasal tercihleri, programları yönünde toplayıp birleştirerek siyasal iktidara ulaşmayı amaçlayan siyasal partilerin ulusal iradenin oluşmasındaki rol ve görevleriyle olağan derneklerden farklı bir durumda bulunduğunu gözeten Anayasa, bu nedenle onları öncelikle kendi yapısı içinde düzenleme gereğini duymuş ve 68. ve 69. madde lerinde kuruluşları, tüzük ve programlarında ve çalışmalarında uy makla yükümlü oldukları hususlar ve kapatılmaları hakkında genel nitelikteki kuralları getirmiştir. Ancak, önceden izin alınmadan kurulabileceği ve onlar olmadan gerçek bir demokratik hayatın var olamayacağı kabul edilen siyasal partilerin, çalışmalarında hiçbir sınırlamaya bağlı olmayacaklarını söylemek olanaksızdır. Çünkü, toplum hayatında çok önemli işlevlere sahip bulunan siyasal partilerin demokratik düzeni ve cumhuriyetin niteliklerini hedef alan bir güç merkezi durumuna gelmesi toplumu tehdit etmeye başlar ve kamu düzeni bozulur. Toplumun hukuksal açıdan örgütlenmiş biçimi olan devletin bizzat kendi varlığına yönelen bu gibi tehlikelere karşı hukuk devleti ilkesi çerçevesi içinde gereken önlemleri alması onun demokratik hukuk devleti olma niteliğinin gereğidir. Anayasa, siyasal partileri demoratik, siyasal hayatın vazgeçilmez ögesi ve demokrasinin simgesi saymış olmakla birlikte, çalışmalarında sınırsız bir özgürlük tanımamış, onların ülke zararına çalışmaların odağı olabilmesi olasılığını öngörerek bu gibi hallerde kapatılabileceklerini kabul etmiştir. Getirilen yasaklamalara uyulmaması durumunda, Türkiye Cumhuriyetinin kendisiyle özdeşleşmiş olan niteliklerin ve devletin dayanağını oluşturan temel ilke ve esasların sarsılacağı ve Türkiye Cumhuriyeti Devletinin tehlikeye düşeceğinde hiç kuşku yoktur.

Yukarıda belirlenen nitelikler ve işlevlerin sonucu olarak Anayasa 69. maddesiyle, kurulan partilerin tüzük ve programlarının ve kurucularının hukukî durumlarının Anayasa ve yasa hükümlerine uygunluğunun kuruluşlarını takiben ve öncelikle denetleme ve gerektiğinde kapatma davası açma görevini Cumhuriyet Başsavcılığımıza vermiştir.

Siyasal partilerin kuruluşlarından itibaren çalışmaları, denetimleri konularında olduğu kadar kapatılmalarına ilişkin ilke ve esaslar belli bir düzen içerisinde ayrıntılı olarak Siyasî Partiler Yasası (Daha sonra “SPY” olarak anılacaktır)’nda yer almış, Anayasa’da belli edilen yasaklara uymadığı Cumhuriyet Başsavcılığınca tespit edilen siyasal partiler hakkında Anayasa Mahkemesinde kapatma davası açılması benimsenmiştir.

Davalı siyasal parti, gerekli bildiri ve belgelerin 7.5.1993 tarihinde İçişleri Bakanlığına verilmesiyle SPY.nın 8. maddesine göre tüzel kişilik kazanmıştır. Cumhuriyet Başsavcılığımız da Anayasa ve SPY.nın yüklediği görev uyarınca, diğer partiler gibi, davalı siyasal partinin yurt düzeyindeki çalışmalarını kuruluşundan başlayarak izlemeye başlamış, görevden ötürü (re’sen) yapılan izleme yanında, SPY.nın 106. maddesi gereğince yerel adlî ve idarî makamlardan Cumhuriyet Başsavcılığımıza gönderilen bilgi ve belgelerin değerlendirilmesinden, davalı siyasal partinin çalışmalarında, (II) no.lu bölümde belirtilen ve kapatmayı gerektiren yasaklamalara aykırı davranışların var olduğu kanısına varılmıştır.

II- Davayla İlgili Yasa Hükümleri

  1. A) Anayasa Hükümleri

1- Başlangıç kısmı: “… bu Anayasa … hiçbir düşünce ve mülahazanın Türk millî menfaatlerinin, Türk varlığının Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihî ve manevî değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği … fikir, inanç ve kararıyla anlaşılmak, sözüne ve ruhuna bu yönde saygı ve mutlak sadakatle yorumlanıp uygulanmak üzere Türk Milleti tarafından, demokrasiye âşık Türk evlatlarının vatan ve millet sevgisine emanet ve tevdi olunur.”

2- 2. madde: “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milleyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.” 3- 3. maddenin 1. fıkrası: “Türkiye Devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.”

4- 4. madde: “Anayasanın birinci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile ikinci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 ncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.”

5- 14. maddenin 1. fıkrası: “Anayasada yeralan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmüz bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin bir kişi veya zümre tarafından yönetilmesini veya sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini sağlamak veya dil, ırk, din ve mezhep ayrımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni kurmak amacıyla kullanılamazlar.”

Aynı maddenin 3. fıkrası: “Anayasanın hiçbir hükmü, Anayasada yeralan hak ve hürriyetleri yok etmeye yönelik bir faaliyette bulunma hakkını verir şekilde yorumlanamaz.”

6- 66. maddenin 1. fıkrası: “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.”

7- 68. madde: “… Siyasî partiler, demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır.

Siyasî partiler, önceden izin almadan kurulurlar ve Anayasa ve kanun hükümleri içinde faaliyetlerini sürdürürler.

Siyasî partilerin tüzük ve programları, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, millet egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz.

Sınıf veya zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayan siyasî partiler kurulamaz…”

8- 69. maddenin 1. fıkrası: “Siyasî partiler, tüzük ve programları dışında faaliyette bulunamazlar; Anayasanın 14 üncü maddesindeki sınırlamalar dışına çıkamazlar; çıkanlar temelli kapatılır.”

  1. B) 2820 Sayılı Siyasî Partiler Yasasındaki Hükümler:

1- 5. maddenin 3. fıkrası: “Siyasî parti kurma hakkı,

Anayasanın başlangıç kısmında belirtilen temel ilkelere aykırı olarak ve Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Devletin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin bir kişi veya zümre tarafından yönetilmesini veya sosyal bir sınıfın, diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini sağlamak veya dil, ırk, din, mezhep ayrımı veya bölge farklılığı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere veya herhangi bir diktatörlük türüne dayanan bir devlet düzeni kurmak amacıyla kullanılamaz.”

2- 78. madde: “Siyasî partiler:

  1. a) Türkiye Devletinin Cumhuriyet olan şeklini; Anayasanın başlangıç kısmında ve ikinci kısmında belirtilen esaslarını; Anayasanın 3 ncü maddesinde açıklanan Türk devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline, bayrağına, millî marşına ve başkentine dair hükümlerinin; egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunun ancak, Anayasanın koyduğu esaslara göre yetkili organları eliyle kullanılabileceği esasını; Türk Milletine ait olan egemenliğin kullanılmasının belli bir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamayacağı veya hiçbir kimse veya organın, kaynağını Anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanamayacağı hükmünü; seçimler ve halkoylamalarının serbest, eşit, gizli, genel oy, açık sayım ve döküm esaslarına göre, yargı yönetim ve denetimi altında yapılması esasını değiştirmek; Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, dil, ırk, renk, din ve mezhep ayırımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni kurmak; Amacını güdemezler veya bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar, başkalarını bu yolda tahrik ve teşvik edemezler.
  2. b) Bölge, ırk, belli kişi, aile, zümre veya cemaat, din, mezhep veya tarikat esaslarına dayanamaz veya adlarını kullanamazlar.
  3. c) Sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini veya zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamazlar ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar.
  4. d) Askerlik, güvenlik veya sivil savunma hizmetlerine hazırlayıcı nitelikte eğitim ve öğretim faaliyetlerinde bulunamazlar.
  5. e) Genel ahlâk ve âdâba aykırı amaçlar güdemezler ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar.
  6. f) Anayasanın hiçbir hükmünü, Anayasada yer alan hak ve hürriyetleri yok etmeye yönelik bir faaliyette bulunma hakkını verir şekilde yorumlayamazlar.”

3) 81. madde: “Siyasî partiler:

  1. a) Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde millî veya dinî kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler.
  2. b) Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler ve bu yolda faaliyette bulunamazlar.
  3. c) ….”

4) 101. madde: “Anayasa Mahkemesince bir siyasî parti hakkında kapatma kararı:

  1. a) Parti tüzüğünün veya programanının yahut partinin faaliyetlerini düzenleyen ve yetkili parti organları veya mercilerince yürürlüğe konulmuş olan diğer parti mevzuatının bu Kanunun dördüncü kısmında yer alan hükümlerine aykırı olması,
  2. b) Parti büyük kongresince, merkez karar ve yönetim kurulunca veya bu kurulun iki ayrı kurul olarak oluşturulduğu hallerde ilgili kurulca veya Türkiye Büyük Millet Meclisi grup yönetim veya grup genel kurullarınca bu kanunun dördüncü kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı karar alınması veya genelge veya bildiriler yayınlanması veya karar alınmamış olsa bile bu kurullar tarafından aynı hükümlere aykırı faaliyette bulunulması veya parti genel başkanı veya genel başkan yardımcısı veya genel sekreterinin sözü edilen bu maddeler hükümlerine aykırı olarak sözlü ya da yazılı beyanda bulunması,
  3. c) Parti merkez karar ve yönetim kurulunca Yüksek Seçim Kuruluna partiyi temsilen konuşma yapacağı bildirilmiş olan kimsenin, radyo ve televizyonda yaptığı konuşmanın bu kanunun dördüncü kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı olması,

hallerinde verilir.

…”

III- Açıklamalar

SPY.nın 78. ve 81. maddelerini de içeren, dördüncü kısımdaki yasaklara aykırılık halinde partinin kapatılmasını düzenleyen 101. maddesinde bir siyasal parti hakkında kapatma kararının şu hallerde verileceği belirlenmiştir: (a) Parti tüzük, program ve diğer mevzuatının yasanın dördüncü kısmında yer alan hükümlere aykırı olması veya (b) Parti büyük kongresinde, merkez karar ve yönetim kurulunca veya bu kurulun iki ayrı kurul olarak oluşturulduğu hallerde ilgili kurulca ya da Türkiye Büyük Millet Meclisi grup yönetim veya grup genel kurullarınca yasanın dördüncü kısmındaki hükümlere aykırı karar alınması veya genelge ve bildiriler yayınlanması veya karar alınmamış olsa bile bu kurullarca aynı hükümlere aykırı faaliyetlerde bulunulması yahut parti genel başkan veya genel başkan yardımcısı veya genel sekreterinin sözü edilen bu maddeler hükümlerine aykırı olarak sözlü ya da yazılı beyanda bulunması veya (c) parti merkez karar ve yönetim kurulunca Yüksek Seçim Kuruluna partiyi temsilen konuşma yapacağı bildirilmiş olan kimsenin radyo ve televizyonda yaptığı konuşmanın yasanın dördüncü kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı olması.

Bu dava açısından 101. maddenin (a) ve (c) bentlerinin uygulanması sözkonusu değildir. Bu nedenle, var olan kanıtların (b) bendi uyarınca değerlendirilmesi gerekmektedir. Belirtildiği üzere, (b) bendi sözlü ya da yazılı beyanlarıyla partinin kapatılmasına neden olabilecek parti organları arasında merkez karar ve yönetim kurulu veya bu kurul iki ayrı kuruluş olarak oluşturulmuş ise bunların her biri ile genel başkanı saymıştır. Genel Başkan Yaşar Kaya’nın yurtdışında genel başkan sıfatıyla ve partisini temsilen yapmış olduğu konuşmalarla parti tüzel kişiliğini sorumlu kılacağı üzerinde daha fazla söz edilmesini gerektirmeyecek kadar açıktır.

Partinin bildiri yayınlayan Merkez Yürütme Kurulunun durumuna gelince; davalı siyasal partinin tüzüğünün SPY.nın 16. maddesinin birinci fıkrasındaki, merkez karar, yönetim ve icra organlarının tüzükte belirtilen ad, biçim ve sayıda kurulacağından söz eden hükmünden yararlanarak, yönetim ve yürütme organlarını “genel başkan”ın yanında, 22. maddesinde “parti meclisi”, 25. maddesinde “merkez yürütme kurulu” olarak düzenlediği görülmektedir. Bu durumun, SPY.nın 101. maddesinin (b) bendindeki, merkez karar ve yönetim kurulunun iki ayrı kuruluş olarak oluşturulduğu halde bu kurullardan herbirinin yazılı ya da sözlü beyanlarının partinin kapatılmasına neden olabileceği biçimindeki düzenlemeye uygun bulunduğu ve merkez yürütme kurulunun, parti meclisi üyeleri arasından seçilen, parti meclisinden ayrı ve ona bağlı olarak tüzükte belirlenen görevleri yerine getiren yönetim ve icra organı olduğu anlaşılmakta ve merkez yürütme kurulunun bildirisinin de parti tüzel kişiliğini sorumlu kıldığı sonucuna varılmaktadır.

Elde edilen bilgi ve belgelerin incelenmesinde, yukarıda açıklandığı üzere, SPY.nın 101. maddesinin (b) bendi anlamında, beyanlarıyla parti tüzel kişiliğini bağlayan davalı Demokrasi Partisi Genel Başkanı Yaşar Kaya’nın iki ayrı yerde ve tarihte genel başkan sıfatıyla ve partisi adına konuşmalar yaptığı ve Merkez Yürütme Kurulunun da “Demokrasi Partisinin Barış Çağrısıdır” başlıklı bir bildiri yayınlayıp dağıttığı anlaşılmıştır.

Sözü edilen konuşmaların ve bildirinin içerikleri, tarih sırasına göre, aynen şöyledir :

  1. A) Genel Başkan Yaşar Kaya’nın 29.5.1993 günü Federal Almanya’nın Bonn şehrindeki konuşması:

“Sevgili kardeşlerim. Böyle bir günde sizinle beraber yaşadığım için mutluyum. Hepiniz hoşgeldiniz. Sizi DEP adına sevgiyle selamlıyorum. Sizler ateşin ve güneş ülkesinin çocuklarısınız. Size böyle hitap etmek zorundayım. Çünkü Türkiye’de sizin adınızı anmak, sizin ülkenizin adını anmak daha da siyasî partiler için kapatılma sebebidir. Elbette 70 yıllık inkâr, soykırım, sürgün, darağacı, kan, irin, gözyaşı, barut bizim ülkemizde birbirine karışmış, analarımız ak süt yerine bizi gözyaşı ile emzirmişlerdir. Biz ülkemizin tarihi yiğitçe direnen Mahmut Berdemci (Berzenci, olmalı)lerin ve Mahabat’ta Çarçıra Meydanında idam edilen Gazi Muhammed’lerin, Şark İstiklâl Mahkemesinin astığı Şeyh Sait’lerin, Dersim lideri Seyit Rıza’ların, Ali Şan’ların, Ağrı direnişlerinin, Zilan deresine kan akıtanların, bazı rejime (Baas rejimine, olmalı) 30 yıl direnen Mustafa Barzani’lerin, Diyarbakır zindanlarının cellatlarını hiçe indiren Hayri Durmuş’ların, Kemal Pir’lerin, çağdaş Kawa Mazlum Doğan’ların tarihidir. Evet, bizim tarihimiz kahramanca direnen çağdaş Kawa’ların tarihidir. Bu sizin büyük yürüyüşünüzdür. Bu tarihte ilk ve tek buluşmamızdır. Bu ilk birliğimizdir. Bunu tarihe böyle kayıt düşün. Ben size Ağrı’nın, Tendürek’in, Zilan’ın, Gabar’ın, Botan’ın karlı dağlarının ardında, ak saçlarını Diyarbakır köşelerinde al kanlar içerisinde bırakarak gülümseyen şehitler babası Musa Anter’den selâm getirdim. Son otuz yıllık aydınlanma döneminden sonra tarih bir noktada bizi bir araya getirdi. Bugün burada özgür bir ülke ve ulusal birlik için yürüyoruz. Yaşasın ulusal birliğimiz. Yaşasın bizi biz eden sevda.

“Sevgili kardeşlerim, yürüyenler yalnız biz değiliz, kalbi bizimle olan bütün halkımızdır. Kürt halkı artık düşürülmüş bir halk değil, serhildanda başını dik tutan bir halktır. Demokrasi Partisi sizin birliğinizin, sizin ulusal mutabakatınızın eseridir. Osmanlı Devletinin 600 yıllık mirası, İttihatçı komploculuğu ve Cumhuriyetin 70 yıllık tarihi üstüne kurulan Cumhuriyet Türkiye’si üç şeyi beceremedi. Birincisi, demokratik bir devlet yapısı kuramadı. İkincisi, Kürt sorununu demokratik bir yolla çözüme götüremedi. Üçüncüsü, geniş halk kitleleri ve emekçiler üzerindeki sömürüyü kaldıramadı. İşte Demokrasi Partisi böyle bir zaruretten doğmuştur. Dünyada yaşanan gelişmelere rağmen, Türkiye’de yönetim anlayışı değişmedi. Kürtler hep zindanı, inkârı, sürgünü ve ölümü yaşadılar. Bugün gelinen noktada Kürtlerin inkârı mümkün değildir. Silahlı mücadele Kürt sorununu Kürt halkının önüne, Kürt ve Türk halkının önüne, dünya kamuoyunun önüne koydu. Bunu söylerken Kürt devriminin arka bahçesinde bulunan kültürel rönesansı da selâmlıyorum. Kürtlerin demokrasi ve değişim isteklerine sözcü olabilecek onu gerçekleştirebilecek nitelikte bir örgütlenmenin olmaması kısır bir döngüdür. Bu çıkmazı aşmanın yolu gerçek demokrasi ve değişimden yana olan güçleri seferber etmek ve sağlıklı bir kanala yöneltip örgütsel birliği kurmaktır. Demokrasi Partisi bu kulvarda mücadele edecek demokrat bir kitle partisidir. Kürt sorununa barışçı ve âdil bir çözüm bulmak kaçınılmazdır. Savaşlar sonsuza kadar sürmez. Bir halkı imha etmek mümkün değildir. Kürt halkının istekleri vardır, bizim isteklerimiz vardır. Biz öncelikle Türkiye’de Kürt sorunu dahil her sorunu yasaksızca tartışabileceğimiz bir demokrasi istiyoruz. Oysa ki, Türkiye’de her yer mayın tarlasıdır. Özgür Gündem gibi bir gazete sekiz ayda kendi mensuplarından sekiz şehit vermiştir. Böyle bir ülkede demokrasiden bahsetmek mümkün değildir. Ben geçen gün İstanbul DGM.de şahit olduğum bir olayı size aktarmak isterim. Ben ve arkadaşlarımın, Özgür Gündem’cilerin 14 duruşması vardı. Biz bir kapıda bekliyorduk. Öbür kapıda Azadi Gazetesi’nin ve sorumlularının duruşması vardı. Öbür mahkemenin kapısında Medya Güneşi’nin ve arkadaşlarının duruşması vardı. Bir arkadaşımızı tevkif ettiler. DGM.lerin koridorlarına baktım. Bu olağanüstü mahkemeler sanki biz, yalnız Kürtler için kurulmuştur. Böyle bir ülkede demokrasiden bahsetmek mümkün değildir.”

Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığınca Cumhuriyet Başsavcılığımıza gönderilmiş bulunan 1993/443 sayılı hazırlık soruşturması dosyası örneğinin incelenmesinden; Genel Başkan Yaşar Kaya’nın Bonn’daki konuşmasını içeren bir video kasetin Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığınca elde edilerek, 23.9.1993 gün, 1993/310 B.Muh. sayılı yazı ile gereğinin takdir ve ifası için Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığına gönderildiği,

Yüksek Mahkemenize de sunulmakta olan kasetin çözümüne ilişkin 29.9.1993 günlü rapora göre, “Kürdistan Ulusal Birlik Yürüyüşü” adıyla başlayan kasetin ilk başlarında PKK. örgütünün lideri Abdullah Öcalan’ın yaptığı bir konuşmanın seslendirici tarafından anlatımının yer aldığı, daha sonra yürüyüşe katılan büyük bir kalabalığın PKK. örgütünün, onun cephe faaliyetlerini yürüten ERNK. ile silâhlı gücünü ifade eden ARGK.nin bayrak ve flamalarını taşıdığı; bir sergide örgütün bayrak, flama, pankartları, halı, kilim ve heybe gibi eşyanın sergilendiği, bir folklor grubunun sarı, kırmızı, yeşil renklerden oluşan giysilerle halk oyunları oynadığı; kalabalığın Kürtçe ve Almanca ibareler yazılı pankartlarla birlikte, “Yaşasın Apo”, “Yaşasın Kürdistan”, “Liderimiz Abdullah Öcalan”, “Yaşasın PKK, KSK,PDK, KUK, RNK” gibi sloganlar bağırdığı; yürüyüşe katılanlarla küçük röportajlar yapıldığı, verilen cevaplarda, katılımcıların Almanya’nın çeşitli şehirlerinden ve Fransa ve Belçika gibi ülkelerden geldiklerini söyledikleri, bir konuşmacının, “Yüz bin Kürt halkı hepsi bir arada toplanıp yürüyorlar. Çok mutluyuz. Kürdistan’ın özgürlüğü için nice işkenceler çektiler. Kahramanca çıkıp Kürdistan için Botan dağları ve aralarında Mardin’de, Sason’da ve Siirt’e kadar yürüyüp savaştılar. Yaşasın Apo. yaşasın özgürlük mücadelemiz. Kürt halkı için kimse söyleyemez, Kürtler öldüler (diye). Kürtler ölmezler. Kürtler her zaman canfedadırlar. Biz Kürdistan şehitleri(ni) unutmayız.” şeklinde sözler söylediği; “Kürdistan Ulusal Birlik Yürüyüşü” adı altında düzenlenen, PKK. örgütünün egemen öge olarak yer aldığı ve akışı kalın çizgilerle özetlenen bu açık hava toplantısında Demorasi Partisi Milletvekili Hatip Dicle’nin çok kısa bir konuşma, Genel Başkan Yaşar Kaya’nın da yukarıda belirtilen konuşmasını yaptıkları: bu hususta ifadesine başvurulan Genel Başkan Yaşar Kaya, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığındaki 7.10.1993 günlü anlatımında, “Almanya’nın Bonn kentinde 29 Mayıs 1993 günü yapılan toplantıya Demokrasi Partisi Genel Başkanı olarak katıldığını ve genel başkan olarak konuşma yaptığını, kaset çözümünden okunan konuşmayı kendisinin yaptığını, konuşmanın bütünüyle kendisine ait olduğunu, bu konuşmada partisinin görüşlerini, eksiksiz bir demokrasinin nasıl olması gerektiğini, Kürt ve Türk kardeşliğinin nasıl olacağını, iki halkın nasıl bir arada yaşayacağını ve sonucuna nasıl çözüm bulunacağını anlattığını” söylemiş,

Sevk edildiği Devlet Güvenlik Mahkemesi Yedek Hâkimliğindeki aynı günlü anlatımında, “Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığındaki ifadesini aynen kabul ve tekrar ettiğini beyanla, konuşmanın kendisine ait olduğunu, cümle düşüklükleri dışında kaset çözümünün genellikle doğru ve bu görüşlerin kendisinin ve partisinin görüşleri olduğunu, Kürt ve Türk halkının kardeşçe yaşamasını temenni ettiğini, yaptığı konuşmanın tamamen partisinin görüşlerini açıklamaya yönelik bulunduğunu” belirttiği; Genel Başkan Yaşar Kaya hakkında Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığının 22.10.1993 gün, 1993/443-112-91 sayılı iddianamesiyle o yer Devlet Güvenlik Mahkemesinde, Türkiye Cumhuriyetinin ulusu ve ülkesiyle bölünmez bütünlüğünü bozmaya yönelik propaganda yaptığı iddiasıyla 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasasının 8/1. maddesi uyarınca cezalandırılması için kamu davası açıldığı anlaşılmıştır.

  1. B) Genel Başkan Yaşar Kaya’nın Irak’ın Erbil şehrinde düzenlenen Irak Kürdistan Demokrasi Partisi’nin 11. Genel Kurulunun açılışında 16.8.1993 tarihinde yaptığı konuşma: (Kürtçe olarak yapılmış olan bu konuşmanın elde üç ayrı çevirisi bulunmaktadır. Bunlardan özet nitelikte bir tanesi Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığının Hz.1993/425 sayılı soruşturma dosyası içinde yer almakta olup, bir tanesi de Genelkurmay Başkanlığının 1.10.1993 gün, İSTH: 3590-493-93 İKK. ve GÜV.D.İç.İsth.Ş.(614) sayılı yazısı ekinde gönderilen ve konuşmanın kayıtlı olduğu kasetten yapılan çeviri yazıdır. Mevcut çevirilerin özet niteliği gözönünde bulundurularak, konuşmanın tamamını elde edebilmek ve bu suretle bütünsel bir değerlendirme yapabilmek amacıyla video kasetteki konuşma Cumhuriyet Başsavcılığımızca Türkçeye çevirtilmiştir.

Bilindiği gibi, bir metnin veya konuşmanın ayrı ayrı kişilerce yapılan çevirilerinin üslûp ya da form bakımından birbirlerinin tıpatıp aynı olması beklenemez. Hatta, aynı kişi tarafından yapılan çeviriler bile, hele üzerinden belli bir zaman geçmişse, birbirine benzemeyebilir. Çeviriyi yapan kimsenin her iki dile olan egemenliği, anlatım gücü, üslûbu çeviriyi etkileyen faktörlerdir. Çeviride önemli olan anlamın değişmemesi, gerçek anlamın aktarılması ya da yansıtılmasıdır.

Sözkonusu konuşmanın mevcut çevirileri dikkate alındığında, üslûp ve biçim yönünden farklılıkların ortaya çıktığı görülmekte ise de, anlamda herhangi bir aykırılığın bulunmadığı ve her birinin genelde birbirinin aynı olan anlamı verdiği görülmektedir.)

“Ey bacılarım ve kardeşlerim; bugün iyi bir gündür. Biz azat olmuş Kürdistan’dan KDP.nin kongresine gelmişiz. Bu bizim için bir rüyadır. Ben dört parça Kürdistan adına ve Demokrasi Partisi adına size hoş sefa gelmişsiniz diyorum. Ben Demokrasi Partisi adına lider Mesut Barzani’yi ve hazır bulunan misafirleri saygılarımla selâmlarım.

Ey hazır bulunan kardeşlerim; Kürdistan halkının sorunu yüzelli senedir ihanet sorunu ve başkaldırma sorunudur. Şeyh Ubadullah Nehdi (Ubeydullah Nehri)’den tutun da şimdiye kadar Kürdistan’ın bağımsızlığı ve kurtuluşu için kimne yapmışsa biz hepsine saygı duyuyoruz. Hepsi Kürdistan devleti için.

Ey Kürdistan Demokrasi Partisi’nin silahlı askerleri; sizin partinizin sorunu adınız, sesiniz, sedanızdır. Adınız bizim orada da (duyulmuştur), (aynı zamanda, zaten) savaş merkezidir. Herkes bizi biliyor. Her Kürt arslan ve kaplan gibidir. Sorununuz (davanız) sevgidir, zaferdir, rahmetli Molla Mustafa’dır. Muhammedin gazasıdır (Gazi Muhammed), güleryüzdür, savaş meydanında, milletin kahramanı, ölmeyen, rahmetli Molla Mustafa Barzani’dir. Hasaneyn Heykel, Molla Mustafa için diyordu ki, o Kürdistan’ın yaşlı kartalıdır. Sizin davanız Barzani’nin koşusudur. Davanız Kürdistan’ın kurtuluşudur. Davanız tüm Kürdistan partilerinin anasıdır.

Ey kıymetli kardeşlerim; ben Serhat’ten, Tendürek’ten, Ağrı’dan, Van Gölü’nden, General İhsan Nuri’nin yanından geliyorum. Ben Piran’dan, Bingöl’den, Diyarbakır’dan, İhtiyar Şeyh Sait’in yanından geliyorum. Ben Koçgiri’de kahraman Ali Şer’in yanından, ben Dersim’den Seyit Rıza’nın yanından geliyorum. Ben Diyarbakır zindanlarından, Mazlum Doğan’ın yanından, Bitlis’ten Hasan Hayri Bey’in yanından geliyorum. Ben şehitlerin babası ve Musa Anter’in babasının yanından geliyorum.

Eyaletin (ülkenin) şehitleri şöyle diyorlardı: Biz sizden ümitliyiz. Bugün kardeşlik günüdür, birlik günüdür.

İnsan tek (başına) oldu mu, ne dost ne de düşman size değer vermez. Süleymaniye’den tut, Dersim’e kadar, Mahabat’a kadar, Cebel-i Ekrat’a kadar hepsi şehitlerin ziyaretgâhıdır, kandır, baruttur. Yıldızlar kadar şehitlerin mezarları vardır.

Hepsi (bütün bunlar) niçin’ Kürt kardeş olmadı, dost olmadı, onun için. Düşmanın elinin altından kurtulamaz. Kürt kardeş olmazsa Kürdistan olmaz. Düşmanın elinde Kobra helikopterleri var. Bizim gönlümüzde sadece kardeşlik var, birlik var, Düşman öldürdüğü zaman bu KDP., bu YDK., bu PKK. demiyor, bunlar Kürttür diyor. Kurtun yanındaki Kürdistan’da (Diğer çevirilerde bu ibare “Kuzey Kürdistan” olarak belirtilmiş, bizzat genel başkan Yaşar Kaya da, doğruluğunu kabul ettiği 15.9.1993 günlü kolluk anlatımında (s.21), konuşmasında “Kuzey Kürdistan” demiş olduğunu ifade ettiğinden, ibareyi bu şekilde anlamak gerekir.) büyük savaş vardır. Arkadaşlar dediler ki: Halepçe’yi unutmadık. Evet, hiçbir Kürt Halepçe’yi unutamaz. Ama, şimdi kurtun yanındaki (Kuzey) Kürdistan’da Şırnak var, Sarıka­ mış var, Digor var. (Şırnak, Sarıkamış, Digor il ve ilçelerimizin yer aldığı ülke parçasına “Kürdistan” denildiğine göre, ister “Kuzey” sözcüğüyle, ister başka bir sıfatla nitelendirilmesinin sonucu etkilemediği açıktır.

Ey kardeşlerim; Kürt birlik olmayıncaya kadar, evet biz Kürdistan için birlik olamıyoruz. Düşman Türk, Arap ve Acem menfaatleri için birlik oluyorlar. Acaba biz Kürdistan için niye birlik olamıyoruz ‘ Ben dedim ki Kürdistan’ın sorunu ihanetlik sorunudur. Hiç Kürtlerin başkaldırması sorunsuz sönmemiştir. Hile, desise, müzakere, siyaset ve bizim içimizdeki hainlerle, kandırmayla ve içimizdeki düşmanla bizi kandırmışlar ve söndürmüşler. Herkes bizi aldatmış. 1600 sene Kürtler İslâmiyete hizmet etmişlerdir. Bugün Kürt İslâmiyetin yetimidir. Bu kadar İslâm devletleri Kürtler için bir karar almıyorlar. Kürtler sosyalizme de hizmet etmişler. Bizler marksist Türk, Arap ve Acem’in kölesi olmuşuz. Askerler bize Kürtlüğü kader işi yapmışlar. Burjuvalar, kapitalistler bizi Kürtlük (Kürt olduğumuz) için kabul etmiyorlar. Kürtlük devleti için birlik olmak ve kurtulmak bizim şiarımızdır. Hür olmak ve serbest olmak pahalıdır. Bizim halkımız erkektir (yiğittir). Halkımız davası için, kurtuluşu için kızını, gelinini, oğlunu bize veriyor. Dağlarda günde 40-50 tanesi şehit düşüyor. Kürdistan eski Kürdistan değil, Kürt eski Kürt değil. Kürtler yemin etmişler. Yeminimiz ölümdür. Ey ülke senin uğrunda canımız feda, senin yolunda. Bizim kefenimiz giysilerimizdir. Ferman ve hediye birşey istemiyoruz dünyada ölümden başka. Bizim kanımız satılıktır, onunla alın Kürdistan’ı, bizim rüyalarımız olur. Biz başka birşey istemiyoruz.

Kardeşlik ve birlik için KDP.nin kongresi başarılı olsun, siz sağ selâmet olun. Allah yardımcınız olsun.”

Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığının bu konudaki Hz.1993/425 sayılı hazırlık soruşturmasına ilişkin dosya örneğine göre; Genel Başkan Yaşar Kaya’nın 15.9.1993 tarihinde Ankara Emniyet Müdürlüğünce bu konuşmasıyla ilgili olarak ifadesine başvurulduğunda, özetle, gazeteci Emin Çölaşan’ın 28.8.1993 tarihli Hürriyet Gazetesi’nde yayımlanan “Kim kime ihanet ediyor ‘” başlıklı yazısında, konuşmadan yapılan alıntıya işaret ederek, bu yazıların yaklaşık olarak kendisinin kongrede yapmış olduğu konuşma olduğunu, konuşmasında “Kuzey Kürdistan” olarak tanımladığı yerin Güneydoğu ve Doğu Anadolu bölgelerinde bulunan bazı illeri kapsadığını, “Kuzey Kürdistan” derken Türkiye’nin bir bölümünü kastettiğini; Demokrasi Partisi’nin, Kürt kimliğinin, Kürt halkının demokratik özlemlerinin demokrasi kuralları içinde konuşulmasından ve verilmesinden yana olduğunu, partinin Kürt sorununun Kürt ve Türk Halkının kardeşliği temelinde savaşsız, ölümsüz, silahsız çözümünden yana olduğunu; Irak’a Demokrasi Partisi genel başkanı olarak davet edildiğini ve bu sıfatla oraya gittiğini;

Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığındaki 16.9.1993 tarihli ifadesinde ise, özetle, Irak Kürdistan Demokrasi Partisi’nin 15.8.1993 tarihindeki 11. Olağan Kongresine davet üzerine Demokrasi Partisi genel başkanı sıfatıyla katılıp, bu sıfatla Demokrasi Partisi adına konuşma yaptığını;

Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Yedek Hâkimliğindeki 16.9.1993 tarihli ifadesinde de, özetle, kongreye parti genel başkanı olarak resmi davetli olduğunu, olay hakkında DGM. Cumhuri­ yet Savcılığında ve kollukta etraflı olarak beyanda bulunduğunu, bu ifadelerinin doğru olduğunu ve onları tekrar ettiğini söylemiş,

Hakkında Ankara DGM. Cumhuriyet Savcılığınca düzenlenen 1.10.1993 gün, 1993/425-91-74 sayılı iddianame ile, o yer Devlet Güvenlik Mahkemesinde, Türkiye Cumhuriyetinin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğünü bozmaya yönelik propaganda yapma suçundan dolayı 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasasının 8/1 maddesi uyarınca kamu davası açılmış olduğu anlaşılmıştır.

  1. C) Demokrasi Parti Merkez Yürütme Kurulunun 1993 yılı Ağustos ayında yayınladığı “Demokrasi Partisi’nin Barış Çağrısıdır” başlıklı bildirisi:

“Anti demokratik yöntemlerle ülke sorunlarını çözmek mümkün değildir. Bugün ülkemizde ilân edilmemiş adı konulmamış bir savaş yaşanmaktadır.

Uluslararası hukuk kurallarının açıkça çiğnendiği bu savaş yüzünden Kürtler de Türkler de çok ağır bedeller ödemektedir.

Savaşta her gün 30 insanımız hayatını kaybetmektedir. Savaş boyunca, 17.700 insanımız öldü. Yaklaşık 400 köy tümden veya kısmen boşaltıldı ve yakıldı. Ormanlar ve tarihi değerler yok edildi. Milyonlarca insan topraklarından koparıldı. Toplu göçler ve sürgünler yapıldı. Yoksul insanlarımızın cebinden alınan milyonlarca para bu savaş için harcandı.

Emekçiler, İnsan Hakları Savunucuları, Barış severler,

Her iki taraftan ölen 17.700 insanın hepsi bizim insanımız. Savaşın bütün yükü yoksul halkımıza fatura ediliyor.

Bilelim ki, bu savaş ne kadar sürerse sürsün, ne kadar insan ölürse ölsün, Kürt sorunu çözülemeyecektir. Askeri politikalar 70 yıldır uygulanıyor. Devlet bu politikalarla neyi çözebildi’ Katliamla, sürgünle, inkârla Kürt sorunu çözülebilseydi, bugüne kadar çoktan çözülmüş olurdu.

Sorun, “Ekonomik geri kalmışlık veya terör sorunu” değildir. “Sorun siyasidir ve adı da Kürt Sorunudur.

Onun için daha çok insan ölmeden, daha çok kan dökülmeden, daha çok ekonomik yıkıma uğramadan, demokratik hak ve özgürlüklerimizden daha fazla ödün vermeden BARIŞ sağlanmalı, siyasi çözüm yolları bulunmalıdır.

“Ulusal mutabakat” ve “Vatanın bölünmesi tehlikesi” yalanlarıyla haklarınız ve özgürlükleriniz elinizden alınmaktadır. Bu ağır bedeli ödemek zorunda değilsiniz. Bu savaşa hep birlikte dur diyelim. Savaşa karşı barışı savunmak insanlık görevidir. Topyekün savaşa karşı, topyekün barışı savunalım. barış içinde, eşit ve özgür koşullarda yaşamak hepimizin hakkı. Kendi haklarımıza ve görevlerimize sahip çıkalım. Ekmeğimizi, özgürlüklerimizi, kardeşliğimizi, barış içinde ve demokratik bir ortamda yaşama hakkımızı savaş yanlılarının insafına terketmeyelim. Onlar bir avuçtur. Onları durdurabiliriz. Akan kana ve tüm acılara son verebiliriz. Birlikten doğan gücümüzle sorunları çözebiliriz.

Bunun için öncelikle silâhlar susmalıdır. PKK ve devlet ATEŞKES ilân etmeli ve kararlarına uymalıdırlar. Ateşkes tarafsız güçlerce denetlenebilmelidir.

Sorunun köklü çözümü; barışçıl ve demokratik bir ortamda ve eşitlik temelinde siyasi yol ve yöntemler uygulanarak bulunacaktır. Kürt kimliğinin tüm sonuçlarıyla birlikte kabul edildiği, düşünce ve örgütlenme özgürlüğünün eksiksiz uygulandığı demokratik bir ortamda siyasi çözüm yollarını birlikte bulabiliriz.

Barışı kazanmak ve kalıcılaştırmak için;

1- Devlet, Kürtlerin her düzeyde seçilmiş meşru temsilcileriyle görüşmeler yolunu açmalıdır.

2- Türkiye’nin sosyolojik gerçeğine uygun olarak Kürt kimliği tüm sonuçları ile birlikte tanınmalı, Anayasa ve yasalarca garanti altına alınmalıdır.

3- Kürt kimliğinin kabulü temelinde, Türkiye’nin taraf olduğu tüm uluslararası anlaşmalara konulmuş çekinceler geri alınmalı ve sorunun AGİK süreci ve Paris Şartına uygun olarak çözümü için adımlar atılmalıdır.

4- Kürtler, kendilerini çağdaş anlamda ifade edebilmek için dilini, kültürünü ve sanatını yazılı ve sözlü olarak kullanabilmeli ve geliştirebilmelidir.

5- Anadilde eğitim hakkı sağlanmalı, radyo ve TV’lerde Kürtçe yayın yapılmalıdır.

6- Kürt sorunu ve diğer tüm sorunların çözüm yollarının, bütün boyutlarıyla ve özgürce tartışılabileceği demokratik bir ortam sağlanmalıdır.

7- Olağanüstü Hal Uygulaması, bütün kurumları ile birlikte kaldırılmalıdır.

8- Özel Tim bölgeden çekilmelidir.

9- “Faili meçhul cinayetler” aydınlatılmalı, kontrgerilla örgütü açığa çıkarılıp, dağıtılmalıdır.

10- Köy koruculuğu sistemine son verilmelidir.

11- Anti-Terör Yasası yürürlükten kaldırılmalıdır.

12- 12 Eylül’ün sonuçlarını ortadan kaldıracak bir genel af ilân edilmelidir.

13- Adil bir seçim yasası çıkartılmalı ve her türlü düşüncenin serbestçe örgütlenmesi sağlanmalıdır.

14- Boşaltılan, yakılan ve yıkılan köyler yeniden inşa edilmeli, köylülerin uğradığı zararlar karşılanmalıdır.

15- Bölge ekonomisinin canlandırılması için gerekli tedbirler alınmalıdır.

16- İsmi değiştirilen yerleşim birimlerine eski isimleri iade edilmelidir.

Savaştan çıkarı olmayan en geniş kesimleri, BARIŞ çağrımıza destek olmaya çağırıyoruz. Sesinizi yükseltin. Öncelikle barış ortamını sağlayalım. Barış ortamını kalıcı kılmak ve demokrasiyi kazanmak yaşamsaldır. İnsanca yaşama hakkımızı hep birlikte savunalım.

-Yaşasın halkların kardeşliği

-Silahlar sussun, akan kan dursun

-Askeri çözüm değil, demokratik çözüm istiyoruz

-Barış kampanyamıza katıl, güç ver “

Davalı partinin Merkez Yürütme Kurulu tarafından kaleme alınan bu bildirinin yurdun çeşitli yerlerinde dağıtılmak üzere gönderildiği, bu cümleden olarak İzmir il başkanlığının İzmir Valiliğine verdiği 2.7.1993 günlü dilekçede bildirinin İzmir ilindeki dağıtımına Konak, Buca, Karşıyaka, Bornova, Balçova, Gaziemir, Selçuk, Torbalı, Menemen, Aliağa ve Narlıbahçe ilçelerinde başlanacağının bildirildiği, İzmir Emniyet Müdürlüğünden Cumhuriyet Başsavcılığımıza yazılan 4.8.1993 gün 068728 sayılı yazıda da bildirilerin 3.8.1993 tarihinde anılan ilçelerde dağıtıldığından bilgi verildiği ve bildirilerin bir örneğinin gönderildiği,

Aynı bildirilerin Manisa ilinde dağıtımını gerçekleştiren davalı partinin Manisa il başkanı Ahmet Sağın ile sekreter üye Bedrettin Mutlu hakkında, halkı ırk ve bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa tahrik ettiğinden söz edilerek İzmir DGM. Cumhuriyet Savcılığının 27.4.1993 gün 1993/356-143-123 sayılı iddianamesiyle T.Ceza Yasasının 312/2 maddesi uyarınca İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesinde kamu davası açıldığı, il başkanı Ahmet Sağın’ın 23.8.1993 tarihinde Manisa Cumhuriyet Savcılığındaki ifadesinde, bildirilerin parti genel merkezinden gönderildiğini belirttiği,

Bildirilerin Diyarbakır’da da dağıtılmak istenmesi üzerine, Diyarbakır (1) no.lu Devlet Güvenlik Mahkemesi Yedek Hâkimliğinin 10.7.1993 gün, Müt.1993/275 sayılı kararıyla, T.Ceza Yasasının 312/2 maddesi kapsamında bulunduğu kanısına varılmakla 2950 sayılı Yasayla 5680 sayılı Basın Yasasının Ek-1 maddesine göre dağıtılmasına engel olunup, el konulmasına ve toplatılmasına karar verildiği, Malatya Devlet Güvenlik Mahkemesi Yedek Hâkimliğinin 16.8.1993 gün, 1993/180 Değ.İş sayılı kararıyla da sözkonusu bildirilerin toplatıldığı,

İlgili soruşturma kağıtlarının Diyarbakır ve Malatya DGM.Cumhuriyet Savcılıkları tarafından Ankara DGM.Cumhuriyet Savcılığına gönderilmesini takiben, Merkez Yürütme Kurulu üyelerinin ifadelerine başvurulduğunda, kurulu oluşturanlardan İbrahim Aksoy, İsmail Arslan, Kemal Okutan, Ali Beyköylü, Kemal Bilget, Sara Akan, Osman Özçelik, Cabbar Gezici, Bahattin Güner, Nesim Kılıç, Refik Karakoç, Nevzat Özbay, Murat Bozlak ve Raşit Deli 27.9.1993 günlü anlatımlarında, özetle, bildirinin iç barışın sağlanması amacıyla başlattıkları kampanya dolayısıyla Merkez Yürütme Kurulunca hazırlandığını söyledikleri,

Genel Başkan Yaşar Kaya da dahil olmak üzere adları geçenler hakkında düzenlenen 4.10.1993 gün, 1993/426-92-75 sayılı iddianameyle Ankara DGM.nde, devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğünü bozmaya yönelik propaganda yapma suçundan 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasasının 8/1. maddesi uyarınca kamu davası açıldığı,

ekte sunulan belgelerin incelenmesinden anlaşılmıştır.

IV- Kapatma Nedenleri ve Değerlendirme :

  1. A) Kapatma Nedenleri

Daha önce de değinildiği gibi, siyasal partilerin amaçları ve kapatılmalarına ilişkin esaslar Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerinde düzenlenmiş bulunmaktadır. 68. maddenin dördüncü fıkrası, siyasal partilerin tüzük ve programlarının devletin ülkesi ve ulusuyla bütünlüğüne, insan haklarına, ulus egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamayacağı; beşinci fıkrası, sınıf ve zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayan parti kurulamayacağı kuralını getirmiş; 69. maddenin birinci fıkrası ise, siyasal partilerin tüzük ve programları dışında faaliyette bulunamayacakları, Anayasanın 14. maddesinde yer alan sınırlamaların dışına çıkamayacakları, çıkanların temelli kapatılacakları; sekizinci fıkrası da, siyasal partilerin yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan, yabancı ülkelerdeki dernek ve gruplardan herhangi bir suretle aynî ve naktî yardım ve emir alamayacakları ve bunların Türkiye’nin bağımsızlığı ve ülke bütünlüğü aleyhindeki karar ve faaliyetlerine katılamayacakları, bu hükümlere aykırı hareket eden siyasal partinin temelli kapatılacağı kuralını kabul etmiştir.

Çalışmaları ile ulusal iradenin oluşmasını sağlayarak siyasal iktidara sahip olmayı hedefleyen siyasal partilerin toplum düzeni ve demokratik hayatın devamı bakımından taşıdıkları önem onların kuruluş ve faaliyetlerinin izlenmesinin benzeri örgütlerden farklı olmasını zorunlu kılmıştır. Nitekim, genel çizgileri itibariyle, olağan derneklere benzese bile, siyasal partilerin uymaları gereken esasların Anayasa’da yer alması, çalışmalarının Anayasa ve yasalar hükümlerine uygun olup olmadığının derneklerden farklı olarak özel biçimde izlenip, denetlenmesi, demokratik hayatın vazgeçilmez ögeleri sayılmalarının sonucudur. Ancak, siyasal partilerin yukarıda belirtilen hedefe ulaşmaları için yapacakları çalışmalarda mutlak bir özgürlükten yararlanmaları beklenemez. Demokratik hukuk devleti olmanın gereği olarak, bu özgürlük Anayasa ve yasalarla sınırlandırılmış, siyasal partiler çalışmalarında tümüyle serbest bırakılmamışlardır. Çünkü, bu sınırlamalardan herhangi birinin çiğnenmesi halinde, Anayasa’nın Türkiye Cumhuriyetinin özünden ayrılmayacak olan nitelikler ve devletin dayandığı temel ilke ve görüşler hiçe sayılmış olur ve böylece doğrudan doğruya Türkiye Cumhuriyeti tehlikeye düşer.

Siyasal partilerin kurulmalarına, faaliyetlerine, denetlenmelerine, kapatılmalarına ilişkin esasları düzenleyen SPY. Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerinde öngörülen ilke ve esaslara paralel olarak, siyasî partilerle ilgili yasaklar başlıklı dördüncü kısmında partilerin amaç ve faaliyetlerinde uyacakları hususları düzenlenmiş, bu ilke ve esaslara uymamanın yaptırımını 101. maddenin (a), (b) ve (c) bentlerinde “partinin kapatılması” olarak belirlemiştir.

Siyasal partiler için öngörülen yasaklamalar, davanın konusunu ilgilendirdiği ölçüde, şu biçimdedir:

SPY.nın 78. maddesinde; “Siyasî partiler:

  1. a) Türkiye Devletinin …. Anayasanın başlangıç kısmında ve 2. maddesinde belirtilen esaslarını; Anayasanın 3. maddesinde açıklanan Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline … dair hükümlerini … değiştirmek;

…. dil, ırk …. ayırımı yaratmak amacını güdemezler veya bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar, başkalarını bu yolda tahrik ve teşvik edemezler.

…” hükmü getirilmiştir. Sözkonusu yasaklamaların Cumhuriyetin niteliklerini, devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliğini ve Atatürk milliyetçiliği ilkesini korumaya yönelik olduğu anlaşılmaktadır. Madde metninde belirtilen Anayasanın Başlangıç’ında, “… hiçbir düşünce ve mülâhazanın … Türk varlığının devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının … Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları … karşısında koruma göremeyeceği” ifade edilmiş, Anayasa’nın 2. maddesinde ise, Cumhuriyetin nitelikleri sayılırken Başlangıç’a gönderme yapılmak suretiyle “bölünmezlik” ya da bütünlük ilkesinden dolaylı olarak söz edilmiş, 3. maddesinin birinci fıkrasında ise, “Türkiye Devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçe’dir.” biçimindeki hükümle “bölünmezlik” ilkesi açık olarak konulmuş, 14. maddesinin birinci fıkrasında, Anayasadaki hak ve özgürlüklerin hiçbirinin devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak…. dil, ırk, din ve mezhep ayırımı yaratmak … amacıyla kullanılamayacağı kabul edilerek temel hak ve özgürlüklerin kötüye kullanılmasının önüne geçilmek istenmiştir.

Sözü edilen bölünmezlik ilkesinin siyasal, tarihsel ve hukuksal dayanaklarını Amasya Genelgesi ile başlayıp, Misak-ı Millî (Ahd-ı Millî) bildirgesi ile sonuçlanan belgeler dizisi oluşturur. Gerçekten, 21-22.6.1919 tarihli Amasya Genelgesinin 1. maddesinde, “Vatanın tamamiyeti, milletin istiklâli tehlikededir.” Tesbiti yapıldıktan sonra, 7.8.1919 tarihli Erzurum Kongresi kararlarında, “Trabzon vilayeti ve canik sancağiyle Vilayât-ı Şarkiye adını taşıyan Erzurum, Sivas, Diyarbekir, Mamuretülaziz, Van, Bitlis vilâyeti ve bu saha dahilindeki müstakil livalar, hiç bir sebep ve bahaneyle birbirinden ve Osmanlı topluluğundan ayrılması düşünülemeyen bir bütündür. Buralarda yaşayan müslümanlar birbirlerinin sosyal ve ırki durumlarına saygılı ve öz kardeştirler.”, “Vatanın bütünlüğü, millî istiklâlin sağlanması ve Saltanat ve Hilâfetin masuniyeti için kuvâ-yı milliyeyi âmil ve irade milliyeyi hâkim kılmak esastır.” ve “Mondros mütakeresiyle sınırlarımız içinde kalan ve her bölgesinde olduğu gibi Doğu Anadolu Vilâyetlerinde de ezici bir çoğunluğu İslâmlar teşkil eden, iktisadî ve kültürel üstünlüğü Müslümanlara ait bulunan ve yekdiğerinden gayrıkabil-i infikâk öz kardeş olan din ve ırkdaşlarımızla meskûn memleketlerimizin bölünmesinden vazgeçilmeli, mevcudiyetimize, hukuk-ı tarihiye, ırkîye ve dînîyemize riâyet edilmelidir.” biçimindeki ilkelerle ülke ve ulusun bölünmezliği vurgulanmıştır. 11.9.1919 tarihli Sivas Kongresi Kararlarında ise, “Heyet-i Temsiliye, şarkî Anadolu’nun heyet-i umumiyesini temsil eder.” ibaresi yerine “Heyet-i Temsiliye vatanın heyet-i umumiyesini temsil eder.” hükmü getirilmiş, “Hükûmet-i Osmaniye bir tazyik-i düvelî karşısında buraları (yani Şark Vilayetlerini) terk ve ihmal etmek ızdırarında bulunduğu anlaşıldığı takdirde alınacak idarî, siyasî, askerî vaziyetlerin tayin ve tesbiti” yani geçici yönetim oluşturmak meselesini düzenleyen hükümde yer alan “buraları” ibaresi yerine de “mülkümüzün herhangi bir cüzünü terk ve ihmal etmek …” biçiminde kapsamlı ve genel bir kayıt getirilmiştir. İstanbul’da toplanan Meclis-i Mebusan’ca 28.1.1920 tarihinde kabul edilip Büyük Millet Meclisi’nce de benimsenen Misâk-ı Millî Bildirgesinin 1. maddesinde, “Devlet-i Osmaniye’nin münhasıran Arap ekseriyetiyle meskûn olup 30 Teşrinievvel 1918 tarihli mütarekenin hin-i akdinde muhasım orduların işgali altında kalan aksamın mukadderatı, ahalinin serbestçe beyan edecekleri âraya tevfikan tayin edilmek lâzım geleceğinden, mezkûr hatt-ı mütareke dahilinde dînen, ırkan ve aslen müttehit, yekdiğerine karşı hürmet-i mütekabile ve fedekârlık hissiyatıyla meşhun ve hukuk-ı ırkiye ve içtimaiyeleri ile şeriat-ı muhitalarına tamamiyle riayetkâr Osmanlı-İslâm ekseriyetiyle meskûn bulunan aksamın heyet-i mecmuası hakikaten veya hükmen hiçbir sebeple tefrik kabul etmez bir küldür.” denilerek bölünmezlik ilkesi doğrulanmıştır.

Anayasa’nın, bir tarihsel olgu ve hukuksal temel niteliğinde olan bölünmezlik ilkesine devletin temel amaç ve görevlerini düzenleyen 5., temel hak ve özgürlüklerin sınırlanmasıyla ilgili 13., basın özgürlüğünü düzenleyen 28. ve 30., dernek kurma özgürlüğünü düzenleyen 33., gençliğin korunmasından söz eden 58., siyasal partilerin tüzük ve programlarının uyacakları esasları belirten 68., yükseköğretim kurumlarını düzenleyen 130., radyo-televizyon idaresi ve kamuyla ilişkili haber ajanslarını düzenleyen 133., kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarını düzenleyen 135. maddelerinde bu ilkeye yer verdiği 143. maddesiyle bu bütünlük aleyhine işlenen suçlar için özel yargı yerleri olan Devlet Güvenlik Mahkemeleri kurduğu, hatta 81. maddesinde milletvekili, 103. maddesinde Cumhurbaşkanı yemini metnine dahil ettiği görülmektedir. Bütün bu düzenlemeler, Anayasa’nın Türkiye Devletinin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliği ilkesine karşı gösterdiği duyarlık ve titizliğin birer işaretidir. Gerçekten, toplumun hukuksal bağlamda örgütlenmesi demek olan devletin ve dolayısıyla toplumun kendi varlığına yönelebilecek tehditlere karşı korunmasını sağlayan bölünmezlik ilkesi bir yönüyle ülkenin tümlüğünü, diğer yönüyle de ulusu meydana getiren ögelerin bütünlük oluşturmasını ifade eder. Bu ilkenin öylesine bir özelliği vardır ki, bir yönünün herhangi bir biçimde ihlâl edilmesi, diğer yönünün de ihlâl edilmesi sonucunu doğurmaktadır.

Lozan Barış Antlaşması görüşmelerinde Başdelege İsmet Paşa, “Büyük Millet Meclisi Hükûmeti; Türk yurdunun birliğine ve bölünmezliğine en büyük önemi vermekte, hakların ve ödevlerin, çıkarların ve yükümlülüklerin yurttaşlarca eşit olarak paylaşılması gerektiğine inanmaktadır.” biçimindeki sözlerle bütünlük ilkesini açıklığa kavuşturmuştur.

  1. maddenin (a) bendi, siyasal partilerin devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğü yanında, devlet dilinin Türkçe olduğuna dair kuralı da değiştirme amacını güdemeyeceklerini ve bu yolda faaliyette bulunamayacaklarını belirtmektedir. Anayasa’nın 3. maddesinin birinci fıkrası, devlet dilinin Türkçe olduğu hükmünü taşımaktadır. Bölünmezlik ilkesinin bir gereği ve sonucu olan bu hüküm, resmî işlemlerin ve yazışmaların Türk dilinde yapılması, resmî belgelerin bu dilde düzenlenmesi, öğretimin ve ulusal kültürün yalnızca Türkçe’ye dayanması, başka deyişle ülkedeki tek ulusal kültürü Türk kültürünün oluşturması demektir. Türkçe bireyler arasında yalnızca bir resmî dil olma durumunu çoktan aşmış; ayrı etnik kökenlerden gelseler bile, yüzyıllar boyunca karışıp kaynaşmış ve bir ortak kaderi paylaşmış, ortak bir kültüre ulaşmış kitlelerin hem günlük yaşantıda, aile içinde ve işyerinde yaygın biçimde kullandığı ortak bir iletişim aracı olabilmiş, hem de aynı kitlelerin ortak bilim, kültür ve sanat dili olma derecesine ulaşabilmiş ve böylece gerek bireysel, gerekse toplumsal iletişimin sağlanmasında ana araç olmuştur. Türkçe’nin kazandığı bu yaygınlık ve genellik gözönüne alındığında, etnik grupların sahip oldukları yerel dillerin resmi dil yerine genel iletişim ve eğitim dili olarak kullanılması düşüncesi kabul edilemez. Yerel düzeyde kalmış, gelişememiş diller bireylere manevi varlıklarını geliştirme olanağı sağlayamaz.

Diğer taraftan, hernekadar Anayasa’nın 26. maddesinin üçüncü fıkrasında, “Düşüncelerin açıklanması ve yayılmasında kanunla yasaklanmış olan herhangi bir dil kullanılamaz.” hükmü getirilmişse de, günümüzde kullanılması yasaklanmış bir dilin bulunmadığı, her yurttaşın istediği dili özel yaşantısında özgürce kullandığı yaşanan gerçeklerdendir. Anayasa’nın 42. maddesinin son fıkrasında, “Türkçeden başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez…” kuralı yer almış, uluslararası sözleşmelerin hükümleri bundan ayrı tutulmuştur. İlköğretimin zorunlu olması, eğitim ve öğretim birliğinin sağlanması gereği olarak böyle bir düzenlemeye ihtiyaç duyulmuştur.

Dil konusunda Anayasa’da bulunan bir diğer hüküm de 14. maddenin ilk fıkrasındaki, “Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek … amacıyla kullanılamazlar…” biçimindeki kuraldır. Bu hükümle, Anayasa’daki hak ve özgürlükleri dil ayırımı yaratmak amacıyla kullanılamayacağı kabul edilmiştir.

Davanın konusu bakımından, SPY.nın 78. maddesinin (a) bendinde incelenmesi gereken bir başka husus da “millet (ulus)” ve “milliyetçilik (Atatürk milliyetçiliği)” kavramlarıdır. Yüksek Mahkemenizin de 16.7.1991 gün, Esas 1990/1 (Siyasî Parti Kapatma), Karar 1991/1 sayılı, 10.7.1992 gün, Esas 1991/2 (Siyasî Parti Kapatma), Karar 1992/1 sayılı ve en son 14.7.1993 gün, Esas 1992/1 (Siyasî Parti Kapatma), Karar 1993/1 sayılı kararlarında belirtildiği gibi; “…”millet” kavramı; insanlığın gelişme süreci sonunda vardığı en ilerlemiş birlikteliği oluşturan toplumsal yapıyı anlatır. “Ulus” ve yerine göre “Halk” sözcükleriyle de anlatılan bu yapı, bir gelişme düzeyini, bilinçli ve kişilikli bireyler olgusunu gösterir. “Milliyetçilik” ise, büyük bir toplumsal gerçek ve “Millet düşüncesi”nin üzerine kurulu olan çağın en etkin kültür ve politik anlayışıdır. Milliyetçilik, Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Türk Devrimi’nin temel ve önde gelen ilkelerinden biridir. Cumhuriyet döneminde “millet” ve “milliyetçilik” kavramları, başta teokrasiden demokrasiye geçişi sağlayan Atatürk olmak üzere Cumhuriyetin kurucularıyla, onların koyduğu temel ilkeler üzerinde Cumhuriyeti yöneten kuşaklarca yorumlanmış ve 1924, 1961, 1982 Anayasalarında yer almıştır. 1982 Anayasası’nın Başlangıç’ında, “… Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı…”, 2. maddesinde “… Atatürk milliyetçiliği…”, 42. maddesinde “…Atatürk ilkeleri …” ve 134. maddesinde “Atatürkçü düşünce…” sözcükleriyle Atatürk milliyetçiliği güçlü biçimde yer almaktadır. Atatürk milliyetçiliği, ayrımcı ve ırkçı bir kavram değil, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk halkının kökeni ne olursa olsun, Devlet yönünden tartışmasız eşitliği, içtenlikli birliği ve birlikte yaşama istencini içeren çağdaş bir olgudur. Ayrımcılığı dışlayıp “ulus” yapısı içinde kaynaşmayı öngören bu kavram; etnik kökenleriyle kimlikleri ayrımcılığa varan resmî bir tanıtım belirtisi olarak söylenmesini engellemektedir….

“Ulus, tarihsel ve sosyolojik yönden belirli aşamaları geçmiş ve belirli nitelikleri kazanmış bir topluluktur. Türk Ulusu, Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasıyla sınırları çizilmiş “vatan” kavramına dayanır. Ulus; vatan üzerinde yaşayan, geçmişten geleceğe doğru bir zaman akışı içinde, ortak yaşam istek ve amacına bağlanan kültür ve ülkü birliğine dayanır. “Ulus” kavramı dar çerçeveli topluluk ve dinden başka toplumsal bir bağı olmayan ve başka öge aramayan ümmet kavramlarından çok farklıdır. Ulus, tarihsel ve sosyal gelişmenin yarattığı birlikte yaşama olgusudur. Irk gibi antropolojik ve filolojik niteliklere dayanan dar bir kavram da değildir. Ulus, ortak bir tarih bilinci yaratmamış göçebe, yerli dil ve soy gruplarından oluşan sosyolojik bir yapı olan kavim de değildir…”

Anayasa’nın 2. maddesinin gerekçesinde, “Atatürk milliyetçiliği” olarak ifade edilen milliyetçilik kavramı, bütün bireylerin kaderde, kıvançta ve tasada ortak, bölünmez bir bütün halinde, diğer bir deyişle, ulusal dayanışma ve adalet anlayışı içinde yaşamaları olarak tanımlanmıştır. Başlangıç’ın dokuzuncu paragrafında Türk vatandaşlarının millî gurur ve iftiharlarda, millî sevinç ve kederlerde, millî varlığa karşı hak ve ödevlerde, nimet ve külfetlerde ve millet hayatının her türlü tecellisinde ortak olduğunun belirtilmesi de Atatürk milliyetçiliğinin tanımından başka bir şey değildir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin niteliklerinden olan ve onun ulusal devlet olmasının bir sonucu olan Atatürk milliyetçiliği çağdaş milliyetçilik anlayışıdır. Yani, hangi kökenden gelirse gelsin, bireyleri bir araya getiren, bir arada yaşatan şey, onlardaki aynı bir ulusa mensup olma duygu ve düşüncesi, bu yolda gösterilen kararlılık ve irade birliğidir. Subjektif nitelikteki bu milliyetçilik düşüncesinde esas olan, kökeni ne olursa olsun, bireyin, kendisi gibi olanlarla birlikte, kaderde, kıvançta ve tasada ortak ve bölünmez bir bütün oluşturdukları duygu, düşünce ve inancıdır. Bu bakımdan, sınırları belli bölünmez vatan esasını temel alır. Gerçekçi ve çağdaş milliyetçilik anlayışını temsil eder. Irk düşüncesi, kan bağı, diğer biyolojik ölçütler ve soyca başka görünen toplulukların bütünden ayrı sayılmaları düşüncesi bi millliyetçilik anlayışında yer almaz. Kültür milliyetçiliğidir. Bu nedenle, kökenlerine, soylarına, bakılmaksızın, bireyleri ortak bir kültüre mensup oldukları bilinci ve mavevî mutabakatı etrafında toplar, onları “tek ulus” yapısı içinde kaynaştırıp, bütünleştirir. Yüksek Mahkemeniz de bir tarihsel olgu olarak bu milliyetçilik anlayışını kararlılık gösteren bir biçimde böyle yorumlamaktadır. Nitekim, 20.7.1971 gün, Esas 1971/3 (Parti Kapatılması), Karar 1971/3 sayılı kararda, “….. Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde Türk milliyetçiliği ideolojisi egemendir ve Anayasamız (Başlangıç) kuralları arasında bunu bildirdiği gibi, bütün Anayasa yapısının oturduğu temel dahi budur. Bu, Türk kültürüne dayanan bir milliyetçiliktir ve bunda ırk düşüncesi ve kökence başka görünen toplulukların ayrı tutulması düşüncesi yer almış değildir…”; 8.5.1980 gün, Esas 1979/1 (Parti Kapatılması), Karar 1980 sayılı kararda, “…geçmişte “panislâmist” ve “panturanist” görüşlerin neden olduğu acı deneyimleri yaşamış olan Türk Ulusu’nun din, dil, ırk ve mezhep gibi esaslara dayalı ayrılık çabalarına ödün vermeyen, birleştirici ve toplayıcı bir “milliyetçilik” anlayışına Anayasa’nın Başlangıç hükümleri arasında yer verilmesi, imparatorluktan ulusal devlete dönüşmüş olan bir toplumun bilinçli bir davranışıdır….”; 27.11.1980 gün, Esas 1979/31, Karar 1980/59 sayılı kararda, “…Anayasada, ırkçılık, turancılık ya da din veya mezhep doğrultusunda bütünleşmeyi amaçlayan inanışları reddeden Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi Türk sayan birleştirici ve bütünleştirici bir milliyetçilik anlayışı benimsenmiştir…”; 18.2.1985 gün, Esas 1984/9, Karar 1985/4 sayılı kararda, “…Atatürk milliyetçiliği, Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi Türk sayan, dil, ırk, din gibi düşüncelerle yapılacak her türlü ayırımı ret eden, birleştirici ve bütünleştirici bir anlayışı temsil eder…” biçimindeki görüşlere yer verilmiştir.

Özellikle son iki yıl içinde benzer davalar dolayısıyle vermiş olduğu kararlarda Yüksek Mahkemenizin, giderek kazandığı öneme paralel olarak sözü edilen ilkenin anlamını daha da artan bir duyarlılıkla yorumlayıp zenginleştirdiği gözlenmektedir. Nitekim, 16.7.1991 gün, Esas 1990/1 (Siyasî Parti Kapatma), Karar 1991/1 sayılı kararında şöyle denilmiştir. “Bugün, Türkiye Cumhuriyeti içinde yaşayan insanların bir kesimi değişik kaynaklardan gelse bile kültürleriyle tek bir yapı oluşturmuştur. Türkiye Cumhuriyetinde dil ve kültürün bugünkü düzeye gelmesinde, ülkenin her karış toprağında, her kökenden ve soydan gelen vatandaşlarımızın payı vardır… Ülkenin her yeri her yurttaşındır.

“Kurtuluş Savaşı’ndan önce Anadolu’nun yer yer işgal edildiği bütün güç ve olanaklarına el konulduğu bilinmektedir. Bu çok kötü koşullar içinde Anadolu’nun bir kısım topraklarının parçalanması için yoğun çabaların sürdürüldüğü sıralarda, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkan Atatürk’ün 18.6.1919 günü, 1.Kolordu Komutanı Cafer Tayyar Paşa’ya çektiği telgrafta; “Bütün Anadolu halkının millî bağımsızlığı kurtarmak için baştan aşağı tek bir vücut gibi birleşmiş” olduğu belirtilmektedir.

“Atalarımız tarihin geçmiş günlerinde olduğu gibi, o karanlık günlerde de bölücü propaganda ve desteklere kapılmadan, kendi özgür istençleriyle ve ortak istekleriyle çağların yarattığı ortak kültürde birleşmeyi ve Türk Ulusu’nu oluşturmayı sağlamıştır. Bu olgu, bugün de ulusça bağlı olduğumuz bir tür ulusal ant ve toplumsal uzlaşmadır. Yasama, yürütme ve yargı organlarıyla yönetim görevlerinde, yerleşimde, çalışma hayatında, temel hak ve özgürlüklerde eşitliği kabul eden bu tarihsel dayanışma, kaynaşma ve oluşum, Kurtuluş Savaşı’nda zafere ulaşmayı, ülkesi ve ulusuyla bölünmez bir bütün olan Türkiye Cumhuriyeti devletini kurmayı başarmıştır.

“Türk Devletinin vatandaşları arasında etnik ya da diğer herhangi bir nedenle siyasal veya hukuksal aykırılık söz konusu değildir.. Türk Milleti içinde yer alan her kökenden vatandaş, hiç bir ayırım gözetilmeksizin, istem ve başarılarına göre her görev ve işte çalışmış, Türkiye’nin her yerinde, köyünde, şehirinde yaşama, yerleşme, okuma, evlenme, gelişme ve yükselme ile Türk dil ve kültüründen faydalanma ve katkıda bulunma olanağına kavuşmuştur….

“Türkiye’de; Türk Ulusu’nun dengeli, tutarlı tutumu, hoşgörüsü, insan sevgisi ve değerbilirliği millî bütünlüğü adaletli biçimde sağlamıştır. Millî bütünlüğümüzün temeli, ortak kültüre, lâiklik ilkesi ile akla, mantıklı düşünceye, sağduyuya, adalete dayanan “Atatürk milliyetçiliği”dir.

“Anayasamız, Türk Devleti’ne vatandaşlık bağı ile sağlı olan herkesi Türk sayan birleştirici ve bütünleştirici bir milliyetçilik anlayışına sahiptir. Devletin, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü, bu çağdaş milliyetçilik anlayışının belirgin niteliklerinden birini oluşturmaktadır.

“Anayasa Mahkemesi’nin yine siyasal partilere ilişkin 20.7.1971 günlü, Esas 1971/3, Karar 1971/3 sayılı kararında bu konuda şöyle denilmiştir:

“1921 Anayasası’ndan 1961 Anayasası’na değin sürekli olarak üzerinde durulmuş bir ilke olan (Türk Devleti’nin ulusu ve ülkesi ile bölünmezliği) ilkesi, Erzurum ve Sivas Kongreleri’nde saptanan biçimi ile Misakı Millî kurallarında dayanağını bulmaktadır. Misakı Milli’nin gösterdiği sınırlar içinde birbiriyle kaynaşmış olarak yaşayanların gerçekten ve hukuka aykırılık kabul etmez bir bütün oldukları kesinlikle belirlenmiş ve bu bütünlük içinde Kürt halkından hiçbir zaman söz edilmemiş olduğu gibi, Lozan Barış Antlaşması görüşme ve kararlarında da, Misakı Millî’nin çizdiği sınırlar içinde azınlıklar sayılırken Kürt ayırımına yer verilmemiştir.

“Bu durum yalnızca bir olayın değil, doğrudan doğruya bir gerçeğin de anlatımı olmaktadır. Bu gerçeğin de en aydınlık anlamıyla doğrudan doğruya Atatürk’ün ulus anlayışında bulmaktayız. Atatürk’ün kendi el yazısı ile düzenlediği notlarında: “Bugünkü Türk Milleti, siyasî ve içtimaî camiası içinde kendilerine Kürtlük fikri, çerkezlik fikri ve hatta lâzlık fikri veya Boşnaklık fikri propaganda edilmek istenmiş yurttaş ve millettaşlarımız vardır. Fakat mazinin istibdat devirleri mahsulü olan bu yanlış göstermeler hiçbir millet ferdi üzerinde üzüntü ve kınamadan başka bir tesir hâsıl etmemiştir. Çünkü bu millet efradı da umum Türk Camiası gibi aynı müşterek maziye, tarihe, ahlâka ve hukuka sahip bulunuyorlar” demiş ve “Ulus”u “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir.”…” biçiminde tanımlamış)

“10.7.1992 gün, Esas 1991/2 (Siyasî Parti Kapatma), Karar 1992/1 sayılı kararda; “…Uluslar, varlıklarını tarihsel gelişmeler ve gerçeklerle kazanırlar. Ortak kültüren, sosyal dayanışmanın ve birlikte yaşama duygusunun doğuşu, gelişip güçlenmesi tarihe dayanır. Tek vücut durumunda ve tam ulus yapısı içinde bütünleşerek Kurtuluş Savaşı’nı yapmış halkın vatanı Türk Vatanı, Milleti Türk Milleti, Devleti de Türk Devleti’dir. Dünya çağlar boyu Anadolu için “Türkiye” ve burada yaşayanlar için “Türkler” adını kullanmıştır. Bu durum, ulus bütünlüğü içinde yeralan farklı etnik grupları görmeme anlamına gelmez.

“Türk Ulusu’nu oluşturan, binlerce yıl birarada yaşamış, kaynaşmış, ortak kültüre, ahlâka ve dine sahip insanların tarihleri birdir. Vatanı üzerinde yaşamış bütün geçmiş kuşaklar, ülkenin ve ulusun tümlüğünü ve onurunu sürdüreceği kuşkusuz olan, gelecek kuşaklarla birlikte düşünülmelidir. Her ulusun olduğu gibi tarihsel gerçeklere dayanan Türk Ulusu’nun ortak kimliği ve kültürü de savunmasız bırakılamaz. Herşeyden önce Türk Devleti’nin bağımsızlığına, kimliğine ve özbenliğine, ulusal bütünlüğüne düşman olan tüm karşıtlıklarla uğraşmak uluslararası hukuksal belgelerin benimsendiği temel bir görev ve haktır..

“Yüzyıllardan beri süregelen tarihsel ve manevî birliğe ek olarak, bütün yıkıcı ve bölücü faaliyetlere karşın birlikte Ulusal Kurtuluş Savaşı’na katılıp Cumhuriyeti kuran ve böylece kader ve gönül birliğini kanıtlamış bulunan; ülkenin her yöresindeki vatandaşlar arasında ulusal bütünlük perçinlenerek, Türk Ulusu’nun siyasal ve toplumsal birliği kurulmuştur.

“Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları, ortak tarihsel değerlere ve kültüre sahip, aynı ulusal kimlik taşıyan ve tek vücut olan Türk Ulusu’nun bireyleridir.

“Türkiye Cumhuriyeti, milliyetçiliğe büyük önem vermiş ve bu kuram Anayasalarda temel ilke olarak yer almıştır. Atatürk Milliyetçiliği, ülke ve ulus bütünlüğünü koruyan temel ilkedir. Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk Milliyetçiliğine içtenlikle bağlıdır. Eşitlikçi ve birleştirici içeriğiyle çağdaş anlayışı yansıtan Atatürk Milliyetçiliği toplumsal dayanışmanın güvencesidir. Atatürk Milliyetçiliği, yaşamsal ve bilimsel gerçek olarak benimsenmiştir. Bu tarihsel ilke aynı zamanda ulusal varlığın korunmasına ve yüceltilmesine hizmet edecek yaşam anlayışı ve biçimidir. İnsalcıl, uygar ve barışçıdır. Kardeşliği, sevgiyi, dayanışmayı ve çağdaş evrensel değerleri kucaklar….” denilmiş; 14.7.1993 gün, Esas 1992/1 (Siyasî Parti Kapatma), Karar 1993/1 sayılı son kararda ise önceki iki kararda yer alan esaslar aynen tekrarlanmak suretiyle Anayasamızdaki milliyetçilik anlayışının niteliği bir kez daha vurgulanmıştır.

SPY.nın 78. maddesinin (b) bendinde yasaklanan bir husus da siyasal partilerin ırk esasına dayanmalarıdır. Buna göre, siyasal partiler belirli bir ırka mensup olanların toplandıkları, sırf onla­ ra mahsus bir parti olduklarını iddia edemeyeceklerdir. Tersine davranışa izin verilmesi halinde bundan öncelikle bölünmezlik ilkesinin zarar göreceği kesindir.

Anayasa’nın Başlangıç kısmı ile 2. maddesinde yer verilmek suretiyle Türkiye Cumhuriyetinin dayandığı temel görüş ve ilkeler arasına katılmış olan Atatürk Milliyetçiliği ile 3. madde de belirtilen, Devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliği ile diline dair hükümler korumasız bırakılmamış, 4. madde ile bu ilke ve esasları belirleyen 2. ve 3. maddelerin değiştirilemeyeceği, değiştirilmesinin teklif edilemeyeceği öngörülmüş, 14. maddede, Anayasada yer alan hak ve özgürlüklerin hiçbirinin devletin ve ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetinin varlığını tehlikeye düşürmek… dil, ırk,…. ayırımı yaratmak… amacıyla kullanılamayacağı kuralı getirilmiş, siyasal partiler yönünden de, 68. maddeyle, tüzük ve programlarının devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliğine, insan haklarına, ulus egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamayacağı, 69. madde ile de 14. maddede belirtilen sınırlamalara aykırı davranan partilerin kapatılacağı kabul edilmiştir.

Bölünmezlik ilkesinin bir diğer güvencesini oluşturan SPY.nın 81. maddesinin (a) bendinde, Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde ulusal ya da dinsel kültür ya da mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri sürmek; (b) bendinde ise Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek ve yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak ulus bütünlüğünün bozulması amacını gütmek ve bu yolda faaliyette bulunmak yasaklanmıştır. Maddenin gerekçesine göre, “Ülkemizde Lozan Antlaşmasıyla kabul edilen azınlıklar dışında bir azınlık yoktur. Herhangi bir ülkede resmî dilin dışında bazı dillerin bilinmesi veya yer yer konuşulması azınlık yaratmaz. Hele siyasî, sosyal, Ekonomik ve kültürel alanlarda olduğu gibi her alanda bütün haklara sahip ve borçlarla eşit bir şekilde yükümlü olan tek bir milletin evlatları arasında azınlıktan söz etmek mümkün değildir.

“Bir memlekette resmî dilin her vatandaş tarafından bilinmesi hangi alanda olursa olsun, eşitlik ilkesinin hakkıyla uygulanabilmesi ve adlî ya da idarî işlerin çabukluk ve selâmetle yürütülmesi bakımından yararlı, hatta zorunludur. Bu itibarla, resmî dili genç, ihtiyar, kadın, erkek her vatandaşın bilmesini sağlamak devletin görevidir.”

Maddenin (a) bendinde siyasal partilere, ulusal ya da dinsel veya …. ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri sürmek yasaklanmıştır. Gerekçede de açıklandığı gibi, Lozan Barış Antlaşmasıyla kabul edilen azınlıklar bu yasağın dışında kalmaktadırlar.

İç hukuk kuralı haline gelmiş olan ve uluslararası hukuk alanında da sonuçlar doğuran Lozan Barış Antlaşmasının Türkiye’deki azınlıklar konusundaki hükümlerine esas teşkil eden hazırlık çalışmalarına Yüksek Mahkemeniz özellikle son bazı kararlarında ayrıntılı olarak yer vermektedir. Bunlara göre, “…Müslüman topluluklar arasındaki değişik gruplara azınlık statüsü tanınmadığı, kuşku ve duraksamaya yer bırakmayacak bir açıklıkta Lozan Barış Konferansı tutanaklarında bir çok kez vurgulanmıştır.

“Alt komisyon önce, etnik azınlıkların, başka bir deyimle, müslüman olmayan azınlıkların da, örneğin Kürtlerin, Çerkeslerin ve Arapların tasarıdaki koruma tedbirlerinden yararlanmalarında direnmiştir. Türk temsilci heyeti, bu azınlıkların korunmaya ihtiyaçları olmadığını ve Türk yönetimi altında bulunmaktan tamamiyle memnun olduklarını söylemiştir. Alt komisyon bu inandırıcı sözler üzerinde koruma tedbirlerini yalnız müslüman olmayan azınlıklarla sınırlamayı kabul etmiştir.

“Barış görüşmelerinde söz alan İsmet İnönü: “Türkiye’de hiçbir müslüman azınlık yoktur; çünkü, kuramsal yönden olduğu kadar uygulamada da müslüman nüfusun çeşitli unsurları arasında hiçbir ayırım gözetilmemektedir.” demiştir. Aynı konferansın 20 Kasım 1922 günlü oturumunda Rıza Nur Bey tarafından okunan bildiride şu görüşler yer almıştır: “Müttefiklerin tasarısı Müslüman azınlıklardan söz etmekte idi; oysa, Türkiye’de bu gibi azınlıklar söz konusu olamaz; çünkü, tarihsel gelenekler, moral düşünceler, görenekler, yapılagelişler, Türkiye’de yaşayan Müslümanlar arasında en tam bir birlik yaratmaktadır.”

“Türk Delegasyonunun bu görüşleri Konferansça benimsenmiş ve “Müttefik Temsilci Heyetlerince Sunulan Azınlıkların Korunmasına İlişkin” 15 Aralık 1922 günlü tasarısının 4., 6., 7. ve 8. maddelerinde geçen “din ya da dil”, “soy, din ya da dil azınlıkları” sözcükleri yerini “gayrımüslim ekalliyetler” sözcüklerine bırakmıştır. Böylece, Türkiye’de değişik bir dil kullanmanın ya da soy unsurunun bir grubun azınlık sayılmasında ölçü olarak kabul edilemiyeceği Lozan Barış Antlaşması’yla kabul edilmiştir. Aynı Konferansta, Kürt azınlığın yaratılması yönünde, özellikle Lord Curzon tarafından gösterilen çabalar, Türk Delegasyonunun “Kürtler, kaderlerinin Türklerin kaderleriyle ortak olduğu görüşündedirler; azınlık haklarından yararlanmak istememektedirler.” gerçeğini bildirmeleri karşısında kabul görmemiştir…” (Anayasa Mahkemesi’nin siyasal parti kapatılmasına ilişkin 16.7.1991, 10.7.1992, 14.7.1993 günlü kararları)

Bu suretle, ülkemizde sadece “Müslüman olmayanlar” azınlık kapsamına dahil edilmişlerdir. Müslüman olmayanlara da Müslümanlara sağlanan medenî veya siyasî haklardan yararlanma olanağı verilerek yasalar önünde din ayırımı yapılmaksızın herkesin eşit olduğunu belirtmek amacıyla böyle bir düzenlemeye gidilmiş ve örneğin antlaşmanın 38. maddesinin ikinci fıkrasında, “Gayrümüslim ekalliyetlerin bütün Türk tebaasına tatbik edilen …serbesti-i seyrüsefer ve hicretten tamamiyle istifade etmeleri”, 40. maddede, “Gayrimüslim ekalliyetlere mensup Türk tebaasının … masrafları kendilerine ait olmak üzere her türlü müessesatı hayriye, diniye veya içtimaiyeyi, her türlü mektep ve sair müessesatı talim ve terbiyeyi tesis, idare ve murakabe etmek ve buralarda kendi lisanlarını serbestçe istimal ve âyini dinilerine serbestçe icra etmek hususlarında müsavi bir hakka malik bulunacakları” kabul edilmiştir. (Anayasa Mahkemesi’nin siyasî parti kapatılmasına ilişkin 16.7.1991 günlü kararı)

Bundan ayrı olarak, bir de, 18.10.1925 tarihli Türk-Bulgar Dostluk Antlaşmasında, Türkiye’de yaşayan Bulgarların azınlık sayılmaları kabul edilmiş ise de, yeni Türk Devletinin lâik mevzuatı kabul etmesinden sonra bu kimseler azınlık statüsünden kendiliklerinden vazgeçmişlerdir.

Sonuç olarak, Türkiye’deki hukuk düzeninde bu iki antlaşma ile kabul edilenlerin dışında herhangi bir azınlığın bulunduğu söylenemez. Özellikle, belirli bir büyüklüğe ulaşmış devletlerde ırk, dil, din, mezhep yönünden çeşitli boyutlara varan farklılıklara sahip toplulukların, yani ulus olgusuna oranla ikincil nitelikte kesimlerin bulunması doğal olduğu kadar, gözlenen bir gerçektir de. Yüksek Mahkemenizin 8.5.1980 gün, Esas: 1979/1 (Parti Kapatılması) Karar: 1980/1 sayılı kararında belirtildiği üzere, bu gibi toplu­ lukların dilinin ya da dininin toplumun öteki kesimlerinden ayrı olduğundan nesnel biçimde söz etmek tek başına bir “azınlığın bulunduğunu ileri sürmek” anlamına gelmez. SPY.nın 81. maddesine benzer hükmü içeren eski 648 sayılı Yasa’nın 89. maddesinin birinci fıkrasını yorumlayan Yüksek Mahkemeniz, aynı kararında, “azınlıklar bulunduğunun ileri sürüldüğünün” kabul edilebilmesi için, “söz konusu topluluğun toplumun öbür kesimlerinden ayrılan varlığını ve niteliklerini koruması ve sürdürmesi için kendisine özel bir hukuksal güvence tanınması gerektiğinin, yani bu kimselerin “azınlık hukuku”ndan yararlanmaya hak kazanmış olduklarının da açık ya da üstü örtülü biçimde ileri sürülmüş olması gerektiğini” belirtmiş bulunmaktadır. Bu gibi toplulukların her birine azınlık hakkı tanınması ülke ve ulus bütünlüğü ilkesine aykırı düşer. Hele böylesi topluluklar ortak geçmişten gelen tarihsel, kültürel ve manevî bütünlük anlayışı içinde kendi kaderlerini o ulusun kaderleriyle özdeşleştirme istek ve iradesini göstermişlerse, böyle bir hakkın tanınmasına gerek kalmaz.

Bizim toplumumuzda da “farklı kesimlerin varlığı” olgusunu görmek mümkündür. Gerçekten, X. yüzyılda Türklerin Anadolu yarımadasına gelmelerinden sonra, Türkler ve o dönemde Anadolu toprağında yaşamakta olan her soydan topluluk birbirini izleyen çeşitli siyasal oluşumlar içinde birlikte yaşamışlar, bu oluşumlar arasından yükselen Osmanlı İmparatorluğunun çatısı altında da bu yaşayış devam etmiş, zaman içinde bu birlikteliğe Kafkasya, Balkan ve Arap Yarımadası ahalisi de dahil olmuştur. Daha sonra, çeşitli tarihsel ve askersel olaylar sonucunda, Osmanlı Devleti sınırlarını Doğu Trakya ve Anadolu’ya kadar küçültmek zorunda kalmış ve tarih sahnesindeki yerini Türkiye Cumhuriyetine terketmiştir. Böylece, bin yıllık bir süreç içerisinde Türkler ve diğer etnik topluluklar aynı siyasal oluşumlar içinde iyi ve kötü günleri birlikte yaşamışlar, acılara birlikte göğüs germişler, sevinçli günleri birlikte kutlamışlar, gerek birbirleriyle , gerekse başka topluluklarla, çeşitli tarihsel siyasal nedenlerle ya da göç hareketleri sonucunda karışıp kaynaşmışlar, aynı toplumsal kaderi paylaşmışlardır. Bu kader birliği, her tür etnik topluluğu aynı toplumsal pota içinde kaynaştırıp, bütünleştirmiştir. Ortak bir geçmişe, tarihe, dine, ahlâka, hukuka, değer yargılarına, başka deyişle aynı bir ortak kültüre sahip insanlar, soyu ne olursa olsun, tek bir ulusa mensup olma bilinç ve istenciyle, bir tür toplumsal ant ve toplumsal uzlaşma sonucu ulusal sınırlar içinde “Türk Ulusu”nu oluşturmuşlar ve ortak kararlılık, istenç ve heyecanla Türkiye Cumhuriyetini kurmuşlardır. Bu birliktelik duygu ve düşüncesi o kadar güçlüdür ki örneğin, Kürt kökenliler diğer yurttaşlarla omuz omuza Kurtuluş Savaşı’na fiilen katılarak can, kan ve gözyaşı pahasına yurdumuzun işgalci düşmanlardan temizlenmesinde ve onu takiben Türkiye Cumhuriyetinin kurulmasında üstün hizmetler görmüşlerdir. Bugün dahi Türk Ulusuyla birlik ve bütünlük içinde olma duygusunun eksilmeden devam ettiği görülmektedir. Nitekim, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki ayrılıkçı terörden kaçan yurttaşlar, soydaşlarının bulunduğu Irak’a veya İran’a sığınmamakta, tersine, hepsi de İstanbul, Ankara, İzmir, Adana v.s. gibi şehirlere göç ederek geleceklerini yurdun başka yörelerindeki yurttaşlarla birlikte güvence altına almak istemektedirler. Bu itibarla, Türk Ulusu yanyana yaşamlarını sürdüren çeşitli halklardan değil, kendi özgür iradesiyle, ortak geçmişin yarattığı ortak kültürde geleceği de kapsayacak biçimde birleşmeye, kaynaşıp, bütünleşmeye karar vermiş olan tek halktan, Türk halkından meydana gelmiştir.

Anayasa’nın 66. maddesinin birinci fıkrasında, Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesin Türk olduğu belirtilerek, Türk Ulusundan sayılmak için kabul edilen tek koşulun “vatandaşlık bağı” olduğu, bunun dışında kalan dil, din, ırk v.s. gibi farklılıkların nazara alınmadığı, Türk Ulusu’nun, bir hukuksal bağ anlamında vatandaş sayılanların oluşturduğu bütünlüğü ifade ettiği benimsenmiştir. “Türk olmak” Türkiye Cumhuriyetinin yurttaşı olmak demektir. Bu ulus bütünlüğü içinde, şu ya da bu nedenle, Yasa’nın deyişiyle, ulusal veya dinsel kültür, mezhep yahut ırk ya da dil ayrımına dayanan azınlıklar yoktur. Yüksek Mahkemenizin siyasî parti kapatılmasıyla ilgili 10.7.1992 ve 14.7.1993 günlü kararlarında belirtildiği gibi, “…Türk Ulusu’nu oluşturan etnik gruplar arasında çoğunluk ya da azınlık biçiminde bir ayırıma yer verilmemiştir. Türkiye Cumhuriyeti Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi “Türk” sayan birleştirici ve bütünleştirici milliyetçilik anlayışı kabul edilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesin, hangi etnik gruptan olursa olsun, “Türk” sayılması, onun etnik kimliğini inkâr anlamında değil, dünyaca, devletine “Türkiye Cumhuriyeti Devleti”, ulusuna “Türk Ulusu” ve vatanına “Türk Vatanı” denen ve toplum yapısında çeşitli etnik gruplar bulunulan ülkede bütün vatandaşlar arasında eşitliğin sağlanması ve hepsi çoğunluk içinde bulunan etnik grupların azınlığa düşmesini önleme amacına yöneliktir.

“Diğer kökenli yurttaşlar gibi, Kürt kökenli yurttaşların da kimliklerin belirtmeleri yasaklanmamış, ancak, azınlık ve ayrı ulus olmadıkları, Türk Ulusu dışında düşünülemeyecekleri, devlet bütünlüğü için yer alacakları ortaya konulmuştur…”

Bir devletin nüfus ögesini oluşturan bireylerin hepsinin ayrımsız aynı soydan ve dilden olmaları olanaksızdır. Genellikle her ülkenin nüfusu değişik oranlarda da olsa, başka soya ya da soylara mensup toplulukları içerir. Ancak, bu gibi topluluklara soy ve dil farklılığına dayanılarak azınlık hakları tanımak ülke ve ulus bütünlüğü ilkesine uymaz. Türk Ulusu’nu oluşturan, ulus bütünlüğü içinde yeralan etnik ögeler, Anayasa’nın 66. maddesinin birinci fıkrasında anlamını bulan ve Türk Devletine sadece vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkesi Türk sayan milliyet anlayışı karşısında toplumda azınlık ya da çoğunluk oluşturumazlar. Türk Ulusu’nun manevi bütünlüğü içinde karışıp kaynaşmış olan her birey hukuksal ve toplumsal bağlamda mutlak eşit durumdadır. Hiç bir etnik kökenin diğerine üstünlüğü yoktur. Her yurttaş, başka yurttaşlara tanınmış olan her türlü siyasal, ekonomik, toplumsal, kültürel, medeni v.s. haklardan sınırsız biçimde yararlanabilmektedir. Türk Vatandaşlığı kavramı herkesi eşit ve ayrıcalıksız kılmaktadır. “Eşit Vatandaş”lık, Fransız Büyük Devrimi (1789)’nden bu yana, hepsi çoğunluğu oluşturan her bireyin, soy, dil, din ve mezhep gibi ayırıcı özellikleri dikkate alınmaksızın, en üst düzeyde ve en değerli varlık olarak kabul edilmesi demektir. Herkesin böylesine eşit ve ayrıcalıksız olduğu bir hukuksal statüde azınlıktan ya da çoğunluktan söz etmek olanaksızdır.

  1. Maddenin (b) bendinde ise, siyasal partilerin Türk dilinden ve kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak ulus bütünlüğünün bozulması amacını gütmeleri ve bu yolda faaliyet göstermeleri yasaklanmıştır. Bu hükümle anlatılan, Türk dili ve kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek ya da yaymak yoluyla ülkede azınlıklar yaratarak ulus bütünlüğünün bozulması amacını siyasal partilerin güdemeyecekleri ve bu yolda faaliyet gösteremeyecekleridir. Burada belirtilmesi gereken, 81. madde ile ulusu oluşturan bireyler arasındaki etnik ayırımların, sahip bulunulan farklı dil ve kültürlerin yasaklanmadığıdır. Ancak yüzyıllardır birlikte hayat sürmüş, ortak bir geçmişe, tarihe, dine, geleneklere ve değer yargılarına sahip bireylerin oluşturduğu ulus bütünlüğü içinde bu ögelerden meydana gelen ortak kültürden ayrı, bireyler arasında bu bakımdan ayrımlaşma nedeni olabilecek yoğunlukta bir kültür farklılığından söz edilemez. Özel yaşantılarında çeşitli etnik kökenlerden gelen yurttaşların kimliklerini belirtmeleri, dillerini konuşmaları, gelenek ve göreneklerini uygulamaları karşısında herhangi bir yasal ya da toplumsal engel yoktur. Yasaklanan, azınlık ve ayrı bir ulus oluşturduklarının ifade edilmesi suretiyle ulus bütünlüğünün bozulması amacını gütmeleridir.

Söz konusu kuralın küçük değişikliklerle benzeri olan eski 648 sayılı SPY.nın 89. maddesinin (b) bendini yorumlayan Yüksek Mahkemeniz 8.5.1980 gün, E.1979/1 (Parti Kapatma), K. 1980/1 sayılı kararında şu hükme varmıştır: “…Bu hükümde de..”azınlıklar yaratma” deyiminin açıklığa kavuşturulması gerekmekte olup, sözkonusu deyimin de maddenin tümü içinde değerlendirilmesi ve birinci fıkrasındaki “azınlıklar bulunduğunun ileri sürülmesi” deyimiyle sıkı ilişki gözönünde tutularak, aynı doğrultuda yorumlanması zorunludur. Böyle bir yorumla varılacak sonuç ise “azınlık yaratma” deyiminin ancak bir “vatandaş topluluğunda azınlık hukukundan yararlanmaları gerektiği düşüncesini yaratma” anlamına gelebileceğidir…

“Yukarıda da değinildiği gibi, azınlıklar dil, din ve ırk gibi nitelikleri nedeniyle toplumun çoğunluğundan ayrı varlıkları ve bu varlıklarını sürdürmeye hakları bulunduğu hukukça tanınan vatandaş toplulukları olduklarından, ülkemizde azınlık hukukundan yararlanmaya hak kazanmış gruplar bulunduğunu ileri sürmek, ya da Türk dilinden ve kültüründen gayrı dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla kimi vatandaş gruplarında azınlık hukukundan yararlanmaları gerektiği düşüncesini yaratmaya çalışmak, kuşkusuz, yukarıda açıkça ortaya konulan Anayasal durum karşısında Anayasa’nın Başlangıcı ile 2. ve 3. maddelerinde yeralan “ülke ve ulus bütünlüğü” temel hükmüne ve bu temel hükmü içeren 57/1 maddesine aykırı düşer…”

Yine Yüksek Mahkemenizin 20.7.1971 gün, E. 1970/1 (Parti Kapatılması), K. 1971/1 sayılı kararında belirtildiği gibi, “… bir siyasî partinin Türkiye ülkesi üzerinde Türkçeden başka dil konuşan azınlık bulunduğunu ileri sürerek ve o azınlığı erek edinerek onun için birtakım haklar ve yetkiler tanınmasını istemesi ulusal yapıda gitgide kopmalara, bölünmelere yol açması demekdir. Yine Türk yurttaşları arasında Türk dilinden ve kültüründen başka dil ve kültürleri koruma çabalarına girişmek Türkiye ülkesi üzerinde ulus bütünlüğünün bozulması sonucunu doğurmağa elverişli bir tutumdur…”

Şu halde, dillerini, kültürlerini ve sanatlarını kullanabilmeleri ve geliştirebilmelerini, ana dillerinde eğitim hakkı sağlanmasını istemek suretiyle bir kısım yurttaşları ırk, dil ve kültür bakımlarından şu veya bu ad altında ulus bütünlüğünden ayrı sayma, onlarda bu bütünlükten ayrı bir azınlık oluşturdukları düşünce ve bilincini yaratma, ulus bütünlüğünün bozulmasıyla sonuçlanabilecek ya da en azından böyle bir tehlikenin belirmesine yol açabilecek olan, Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlık yaratma demektir. Siyasal partiler yönünden böyle bir amaç ülke ve ulus bütünlüğü ilkesine terstir. Daha önce de belirtildiği gibi, Türk Ulusu bütünlüğü içinde belirli uluslararası sözleşmelerle azınlık oldukları kabul edilen “Müslüman olmayan” yurttaşlar hariç, herhangi bir azınlıktan söz etmek olanaksızdır. Her Türk yurttaşı hukuk düzeninin sağladığı her türlü hak ve özgürlükten, herhangi bir etnik ayırımcılık söz konusu olmaksızın sınırsız ve mutlak biçimde yararlanmakta, ulus bütünlüğü içinde bireysel mutluluk ve huzurunu gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Böylesine ayrıcalıksız konumdaki bir kısım yurttaşlar arasında, bir azınlığa mensup olduğu duygu ve düşüncesini yaratmak ve onların sınırlı haklar rejimine tabi kılınmasını, ulusun bizzat kendisi iken azınlık haline gelmesini istemek ulus bütünlüğünü bozmaktan başka biçimde yorumlanamaz.

  1. B) Değerlendirme

Davalı Demokrasi Partisi Genel Başkanı Yaşar Kaya’nın yukarıda belirtilen konuşmaları ile parti Merkez Yürütme Kurulu’nun “Demokrasi Partisinin Barış Çağrısıdır” adlı bildirisinin Anayasa ve SPY.ndaki kimi esaslar açısından yapılan çözümlemesinde;

Türk Ulusu bütünlüğünden ayrı bir ulus oluşturduğu anlamında Türkiye’de Kürt halkının var oluşundan söz edilerek, bu kitlenin varlığının Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana yetmiş yıldan beri inkâr edildiği, Kürtlerin baskı ve soykırım uygulamasına maruz kılındığı, milyonlarca insanın topraklarından koparıldığı, toplu göç ve sürgünler yapıldığı, bu inkâr ve yok etme politikalarının “Kürt sorunu” adını verdikleri bir siyasal sorun oluşturduğu, Cumhuriyetin, bu sorunu demokratik yollardan çözemediği; Demokrasi Partisi’nin, Cumhuriyetin sorunu çözememesinin meydana getirdiği zorunluluklardan doğduğu, partinin Kürtlerin değişim isteklerinin sözcüsü olabilecek örgütlenmenin sağlanması için mücadele edeceği ve belgelerinin “Kürt devleti için birleşmek” olduğu belirtilerek;

Kürt halkının isteklerinin başında bu sorun da dahil olmak üzere, her sorunun yasaksız olarak tartışılabileceği bir demokrasi isteğinin geldiği söylenip, ekonomik geri kalmışlık ya da terörle ilgisinin bulunmadığı, “siyasal” olduğu ifade edilen sorunun köklü çözümünün, sanki Türkiye’deki Kürt kökenlilere sistematik şiddet uygulanıyormuş ve Kürt kökenliler Türk ulusunu oluşturan diğer soylardan gelen yurttaşlarla tam bir eşitlik içinde değillermiş gibi, barışçıl ve demokratik ortamda ve eşitlik temelinde “siyasal” yol ve yöntemlerin uygulanması suretiyle sağlanacağı, siyasal çözüm yollarının bulunması gerektiği, “siyasal çözüm”ün Kürt kimliğinin tüm sonuçlarıyla kabul edildiği, düşünce, örgütlenme özgürlüğünün eksiksiz uygulandığı demokratik bir ortamda bulunabileceği savunulmaktadır.

Edinilen beyanlar ve yayınlanan bildiride dikkati çeken bir diğer husus, ülkemizde yaşanmakta olan “ayrılıkçı terör” olgusuna karşı sergilenen yaklaşım biçimidir. Bu bağlamda, devletin devlet olma gereğinin bir ifadesi olarak yurttaşların can ve mal güvenliğini, kamu düzenini ve esenliğini sağlamak amacıyla, terörü yok etmek için hukuk devleti kuralları içinde meşru güçleriyle terör örgütü PKK.ya karşı giriştiği mücadele bir savaşa benzetilerek, ülkede bir savaş yaşandığı, bu savaşta uluslararası hukuk kurallarının uygulanmadığı, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun il ve ilçelerinden olan Şırnak, Sarıkamış ve Digor’un yer aldığı yurt parçası “Kuzey Kürdistan” olarak adlandırılarak savaşın Kürdistan’da cereyan ettiği, bu silâhlı mücadelenin Kürt sorununu, Kürt ve Türk halklarının ve dünya kamuoyunun önüne getirdiği, bu savaşta “düşman” olarak nitelendirilen silâhlı kuvvetlerimizin Kobra helikopterlerine karşılık, bölücü terörü yöneten yasadışı örgüt mensuplarıyla kendilerinin bir ve aynı saflarda yer alan kimseler olduklarını belirtecek şekilde, çoğul birinci şahıs zamirinin tamlayanı olan “bizim” sözcüğü kullanılarak (bizim gönlümüzde) gönüllerinde kardeşlik ve birlik duygularının bulunduğu, bölücü örgütün yapmakta olduğu terör eylemlerinin bir savaş olduğu ve Kürt kökenli yurttaşların bu savaşı destekledikleri anlamında ve bir halk savaşı olduğu izlenimini verecek biçimde, halkın kendi kurtuluşu için kızını, oğlunu, gelinini kendilerinin yanına verdiğini, savaşın barışa dönüşmesi için savaşın tarafları olan PKK. adlı silahlı çete ile devletin ateşkes ilân etmeleri ve ateşkesin tarafsız güçler tarafından kontrol edilmesi, devletin Kürtlerin her düzeyde seçilmiş meşru temsilcileriyle görüşmesi, Kürt ulusunun varlığı anlamında, Kürt kimliğinin Anayasa ve yasalarda bütün sonuçlarıyla tanınarak güvence altına alınması savları ileri sürülmektedir.

Genel çizgileriyle bir yerinme ve özeleştiri niteliğinde olan ve özgür bir Kürt devletinin oluşumu için, ülkemizdeki ulus bütünlüğünü oluşturan ögelerden olan, Kürt soyundan gelenler ile kimi komşu ülkelerdeki aynı kökenliler arasındaki birleşme konusuna değinen Erbil konuşmasında, Genel Başkan Yaşar Kaya; “Kürdistan”ın, bir parçasını da ülkemizin Doğu ve Güneydoğu bölgelerinin oluşturduğunu üstü kapalı olarak ifade eder biçimde, dört parçaya ayrılmış olmasını, Kürtler arasında birlik olmayışına bağlayarak, birlik olmazsa hiç kimsenin kendilerine değer vermeyeceğini, Süleymaniye (Irak)’den Dersim (Tunceli ilinin eski adı), Mahabat (İran)’a Cebel-i Errad’a kadar uzanan bölgede, her yerin, Kürtler arasında kardeşlik ve dostluk bulunmayışının sonucu olarak, şehitlerle dolu olduğunu, Kürtler arasında kardeşlik olmadığı takdirde Kürdistan’ın da olmayacağını, Kürtlerin Kürtlük için birlik olamadıklarını, Kürt tarihinin ihanetlerle dolu olduğunu söyleyerek bağımsız Kürdistan devletinin doğabilmesi için birlik ve kardeşliğin gerekliliğine dikkatleri çekmiştir.

Davalı partinin merkez yürütme kurulunun söz konusu bildirisinde, ayrıca Kürt kimliğinin bütün sonuçlarıyla Anayasa ve yasalarda güvence altına alınmasına bağlı olarak Kürt kimliğinin kabulü anlamında, Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslararası antlaşmalara koymuş olduğu tüm çekincelerden vazgeçilmesi ve sorunun AGİK süreci ve Paris Şartına uygun biçimde çözümlenmesi için adımlar atılması gerektiğinin ifade edildiği; Kürtlerin dillerini, kültürlerini ve sanatlarını yazılı ve sözlü olarak kullanabilmeleri ve geliştirebilmelerine olanak sağlanması, ana dilde eğitim hakkı verilmesinin savunulduğu görülmektedir.

Genel Başkan Yaşar Kaya’nın her iki konuşmasında hitap ettiği topluluklara, kendilerinden selâm getirdiğini beyan ettiği Şeyh Sait, Seyit Rıza, General İhsan Nuri, Ali Şir (Şen, Şan) gibi isimlerin Cumhuriyet öncesi ya da sonrası girişilmiş Kürt başkaldırı hareketlerinin temsilcileri olmaları, Şeyh Sait isyanının başlatıldığı Piran kasabasından, 1945-1946 ayaklanması sırasında İran’da kurulan Kürdistan Bağımsız Cumhuriyeti’nin başkenti olan Mahabad kentinden söz edilmesi, Şeyh Ubeydullah Nehrî’den başlayarak Kürdistan’ın bağımsızlığı ve kurtuluşu için hizmeti geçenlere saygı duyduklarının belirtilmesi, terör olaylarına karşı sergilenen yaklaşım biçimiyle uyumlu ve konuşmaların içerdiği öz ve kitlelere ulaştırmak istediği mesaj bakımından anlamlı bulunmuştur. Bu adlarla birlikte belirtilen ve Diyarbakır zindanlarından oldukları söylenen Kemal Pir hakkında, Ülkem Basın ve Yayıncılık San. Tic. ŞTi. adına Yaşar Kaya’nın imtiyaz sahibi bulunduğu Özgür Gündem adlı gazetenin 17.8.1993 günlü nüshasında yayımlanan “15 Ağustos atılımı karanlığa sıkılan ilk kurşundur” adlı yazı dizisinde, “Türkiye devrimini Kürdistan devriminde görüyorum” diyen PKK-MK üyesi Kemal Pir, engin öngörüsü, siyasî ve askerî alanlarda sunduğu katkı ile enternasyonalist devrimciler arasında yerini almıştır. Haki Karer vasıtasıyla ideolojik grup çalışmalarına katılan Kemal Pir, Ortadoğu alanına ilk çıkarılan PKK kadroları arasında bulunmuştur. Tutsak düştükten sonra konulduğu Diyarbakır zindanında, siyasî savunma savaşımı için girilen ölüm orucunda ölmüştür. Kemal Pir ilk gruplarla gelip eğitim görürken Filistinlilerin verdiği parayı “biz paralı asker değiliz” diyerek reddetmiş.” biçiminde, Mazlum Doğan hakkında da aynı gazetenin 18.8.1993 günlü nüshasındaki aynı yazı dizisinde, “12 Eylül’ün vahşet ormanında, Diyarbakır zindanlarında, “Direnmek yaşamaktır” şiarını yükseltmek için 1982 yılının 20 Mart’ını 21 Mart’ına bağlayan gece 35. koğuşun 9. hücresinde kendini yaktı. Yaktığı üç kiprit çöpü aynı zamanda Newroz ateşi oldu.” biçiminde birer değerlendirmenin fotoğraflarıyla birlikte yer aldığı, ayrıca bu kişilerle birlikte Hayri Durmuş’un “Özgürlük şehitleri” olarak 27 Kasım vesilesiyle anılmalarına ilişkin bir ilânın Özgür Gündem gazetesinin 21, 22, 23.11.1993 günlü nüshalarında ard arda yayınlandığı görülmektedir.

Üzerinde ayrıca durulması gereken bir konu, merkez yürütme kurulunun bildirisindeki, Kürt sorununun AGİK süreci ve Paris Şartına uygun olarak çözümü için adımlar atılması çağrısıdır.

3.7.1973-1.8.1975 tarihleri arasında toplantılarını sürdürmüş olan Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı (AGİK) sonucunda kabul edilen Helsinki Sonuç Belgesi’nde yer alan ilkeler: (1) Egemen eşitlik, egemenlik niteliğindeki haklara saygı, (2) Güç tehdidine başvurmaktan ya da güç kullanmaktan kaçınma, (3) Sınırların çiğnenmezliği, (4) Devletlerin toprak bütünlüğü, (5) Antlaşmazlıkların barışçı çözümü, (6) İçişlerine karışmama, (7) Düşünce, Vicdan ya da inanç özgürlüğü dahil insan haklarına ve temel özgürlüklere saygı, (8) Halkların hak eşitliği ve kendi yazgılarını belirleme hakkı, (9) Devletler arasında işbirliği, (10) Uluslararası hukuka göre üstlenilen yükümlülüklerin iyi niyetle yerine getirilmesidir.

AGİK’in kendi adıyla anılan süreç içerisinde, Paris’te yaptığı toplantılar sonucunda 21.11.1990 tarihinde imzalanan “Yeni Bir Avrupa İçin Paris Antlaşması (Şartı)” da, demokrasi ve insan haklarına ağırlık veren ilkeleri arasında, ulusal azınlıkların etnik, kültürel, dilsel ve dinsel kimliklerinin korunması, ulusal azınlığa mensup olanların ayırıma uğramaksızın ya da yasa önünde tam bir eşitlik kimliklerini özgürce dile getirme, koruma ve geliştirme haklarından söz etmiştir. (Sencer, M. Paris Şartı ve İnsan Hakları, 16.12.1991 günlü cumhuriyet Gazetesi) Davalı partinin merkez yürütme kurulunun yukarıdaki çağrısından, Helsinki Sonuç Belgesindeki, halkların kendi kaderini belirleme hakkı ile Paris Şartının azınlık haklarına ilişkin hükümlerine uygun çözümlerin amaçlandığı sonucuna varmak gerekir. Uluslararası bir sözleşme niteliğinde olmayan ve bu nedenle hukuken bağlayıcılığı bulunmayan Helsinki Sonuç Belgesi’nde yer alan, halkların kendi kaderini belirleme hakkından ilk kez 1918 tarihli Wilson

ilkeleri arasında söz edilmiş, uluslararası hukukta kabulü de

Birleşmiş Milletler Antlaşmasında yer almasıyla gerçekleşmiştir. Bu

hakkın anlamı ve kapsamı, özellikle 1960’lı yıllarda başlayan bir

süreç içerisinde kabul edilen Birleşmiş Milletler kararlarıyla belirlenmiş bulunmaktadır. Buna göre, kendi kaderini belirleme hakkının iki yönünün olduğu görülmektedir. Birinci yönü, devletlerin iç

örgütlenmelerine ilişkin olup, bir halkın dilediği yönetim biçimini,

herhangi bir dış baskı olmadan seçmesi hakkı bulunduğunu, yani devlet ve hükümet biçimlerinin saptanmasında halklara serbestlik tanınmasını ifade etmektedir. İkinci yönü, bir halkın bağımsız bir devlet kurmak dahil, dilediği devlete bağlı olmayı seçme hakkı olarak anlaşılmaktadır. Ancak, kendi kaderini belirleme hakkının, bu ikinci yönü bakımından kullanılması, yerleşmiş bir uluslararası ilkesi olan ve Helsinki Sonuç Belgesi’nin de doğruladığı “devletin ülkesinin bütünlüğü”ne saygı gereği olarak bazı sınırlamalara bağlanmıştır. Bu bağlamda, kendi kaderini belirleme hakkı sömürge yönetimi altındaki halklara tanınmakta, bir devletin tam parçasını oluşturan topraklar üzerinde bulunan toplulukların ayrılması yoluyla yeni bir devletin kurulması kabul edilmemektedir. Bu haktan yararlanmak isteyen bir topluluğun sömürge yönetiminde yaşayan bir halk mı, yoksa içinde yaşadığı devletin ülke bütünlüğünü bozacağı gerekçesiyle bu hakkı kendisine tanınmayan bir halk mı olduğu bakımından kabul edilen ölçüte göre, bir devletin ülkesinin tümünde geçerli olan genel statüde bulunup herhangi bir ayırıma bağlı tutulmayan ülke parçalarında yaşayan toplulukların birtakım değişik özelliklere sahip olması, kendini belirleme hakkından yararlanabilecekleri anlamına gelmemekte, (Pazarcı, H., Uluslararası Hukuk Dersleri Cilt: II, 2.baskı, Ankara, 1990, ss.8-12); başka deyişle, eğer devletlerin yönetimleri çeşitli grupları temsil edici bir nitelik taşıyorsa ve gruplara karşı etnik köken, din, dil, renk yahut başka farklılıklara dayalı bir ayrımcılık güdülmüyorsa, artık kendi kaderini belirleme hakkından söz edilmemektedir. (Soysal, M., Tutarlılık, 7.4.1992 günlü Hürriyet Gazetesi)

1993 yılının Haziran ayında AGİK süreci içinde kabul edilen Viyana Bildirgesi’nde ise., kendi kaderini belirleme hakkı terörizmden ayrılmış, sömürge halkları için kabul edilen bu hakkın sadece meşru eylemler yoluyla kabul ettirilmesine çalışılması benimsenerek, terör yöntemi sömürge halklarının kendi kaderini belirleme mücadelesinde bile geçerli sayılmamıştır.

Bu esaslar açısından bakıldığında, Türkiye Cumhuriyeti’nde kendi kaderlerini belirleme hakkından yararlanması gereken sömürge halkı niteliğinde veya başkaca bir topluluk, grup v.s. yoktur. Türkiye bu konuyu Lozan Barış Antlaşması ile kesin olarak çözümlemiştir. Türkiye’de tek bir ulus, Türk Ulusu vardır. Kürt kökenli vatandaşlar, diğer etnik kökenli vatandaşlarla “ulus” bütünlüğünü oluşturmuş ve birbiriyle kaynaşarak “Türk Ulusu”nu meydana getirmiştir. Ulusu meydana getiren bireyler arasında, temel hak ve özgürlüklerden yararlanma ve onları kullanma yönünden hukuksal ve pratik olarak hiçbir ayırım yoktur. Ayrıca bir ulus, ayrı bir halk ya da azınlık varmış gibi, üstü kapalı ibarelerle, dolaylı yoldan yapılan çözüm çağrılarının bölünmeyi amaçladığı kuşkusuzdur.

Hukuksal yönden bağlayıcılığı bulunmayan Paris Şartı her ne kadar azınlıklara birtakım haklar tanımışsa da, kimlerin azınlık sayılacağı konusunda bir tanımlama getirmemiştir. Esasen, uluslararası hukukta üzerinde oybirliği sağlanan bir azınlık tanımlaması da bulunmamaktadır. Böyle olunca, azınlık veya Şart’ta geçen ve sınırlandırılmış biçimiyle “ulusal azınlık” teriminin yorumlanması imzacı devletlerin kendi hukuk düzenlerine ve uygulamalarına bağlı kalmaktadır. (Kırca, C., Paris Şartı’na Göre Azınlıklar ve Türkiye, 24.12.1991 tarihli Cumhuriyet Gazetesi) Türkiye Devleti’nin kendi azınlık hukukunu hangi biçimde düzenlediğine ve kimleri azınlık saydığına daha önce ayrıntılarıyla değinilmişti. Bir kez daha ve kısaca belirtmek gerekirse, Türkiye Cumhuriyeti’nde Lozan Antlaşması ve Türkiye ile Bulgaristan Arasındaki Dostluk Antlaşması hükümlerine göre azınlık oldukları kabul edilen Rum., Ermeni, Musevi ve Bulgar’lardan başka azınlık yoktur.

Açıklanan nedenlerle, devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliğini bozmaya yönelik girişimlere olanak veren hükümler taşımayan Helsinki Sonuç Belgesi ile Yeni Avrupa İçin Paris Antlaşması (Şartı)nın sözde çözüme esas alınması çağrısının hiç bir dayanağı yoktur.

Genel Başkan Yaşar Kaya’nın konuşmaları ve merkez yürütme kurulunun bildirisinde, davalı parti adına açıklanan görüşlerden çıkan genel sonuç ve anlam, Türklerden ayrı bir varlığa sahip olduğu bildirilen Kürtlerin Türklerden kopartılması ve Kürt kökenli yurttaşlarımızın Türk ulusunun kaynaştırıcı bütünlüğünden soğutulması ve ayrılması amaç ve ereğinin ve bu yolda bir kışkırtmacılığın izlenmekte oluşudur. Oysa, Anayasa’nın ve SPY.nın devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliğini siyasal partilerin amaç ve çalışmaları yönünden güvence altına alan hükümleri var olmasa bile, Anayasa’nın 11. maddesi gereğince, Başlangıç kısmı ile 2. ve 3. maddelerindeki bölünmezlik temel kuralı ile bağlı ve sınırlı bulunan tüm siyasal partiler ve davalı Demokrasi Partisi’nin ülkenin ya da ulusun bir bölümünün, var olan bütünlüğü bozarak ayrılması sonucunu doğrudan ya da dolaylı olarak meydana getirme olasılığı bulunan her türlü davranıştan, sözden ve yazıdan kaçınması ve çalışmalarını bu bütünlüğü daha da güçlendirecek biçimde yürütmesi gerekir. Siyasal partiler ırk ayırımcılığını ve bunun siyasal ve hukuksal sonuçlarını amaç ve erek olarak benimseyemezler. Tersine davranışları, uluslararası hukukta da benimsenen, devletin varlığını güçlendirerek sürdürmek, bağımsızlığına ve varlığına yönelik tehlikelere karşı önlemler alıp uygulamak yetkisi çerçevesinde, siyasal partileri de kapsayacak biçimde, ülkesi ve ulusuyla tümlüğünü korumak amacıyla alacağı önlemlerle karşılaması devletin doğal hakkı ve kamu düzenini ve insan haklarını koruma yönünden de görevidir.

Davalı partinin genel başkanının konuşmalarındaki beyanlar ile merkez yürütme kurulunun bildirisi içerikleri, açıklanan Anayasa ve SPY hükümlerinin ışığı altında, taşıdıkları düşünsel bütünlük içinde değerlendirildiğinde, yasaya aykırılık hallerinin şu biçimde belirdiği görülmektedir:

  1. a) Bu konuşmalar ve bildiride;

-Türkiye Cumhuriyetinde Kürtlere karşı yetmiş yıldan beri inkâr, soykırım, sürgün, darağacı, kan ve barut politikalarının uygulandığı, Kürtlerin hep zindanı, inkârı, sürgünü ve ölümü yaşadıkları,

-Cumhuriyet Türkiye’sinin Kürt sorununu demokratik yolla çözemediği bu sorunun ekonomik geri kalmışlık veya terör değil, siyasal bir sorun olduğu, çözümünün demokratik bir ortamda ve eşitlik temelinde siyasal yol ve yöntemlerin uygulanması suretiyle olabileceği, siyasal çözümün Kürt kimliğinin tüm sonuçlarıyla kabul edildiği, düşünce ve örgütlenme özgürlüğünün eksiksiz uygulandığı demokratik bir ortamda bulanabileceği,

-Kürt halkının ayaklanmada başını dik tutan bir halk olduğu ve isteklerinin bulunduğu,

-Terör örgütü PKK. ile yapılan mücadele bir savaşa benzetilerek, ülkede savaş yaşandığı, bu savaşın ülkenin “Kürdistan” olarak adlandırılan bir bölümünde cereyan ettiği, bu silahlı mücadelenin Kürt sorununu Türk ve Kürt halkları ile dünya kamuoyunun önüne getirdiği, (Kürt) halkın(ın) bu kurtuluş savaşı için çocuklarını örgütün yanına gönderdiği, Kürtlerin ülkeleri uğrunda ölmeğe yemin ve canlarını feda ettikleri,

-Özgür bir ülke ve ulusal birlik için yürüdükleri, özgür ve serbest olmanın pahalı olduğu, belgilerinin Kürt devleti için birlik olmak ve kurtulmak olduğu, beyan edilmek ve Türkiye Cumhuriyeti ülkesinin bir kısmı “Kürdistan” olarak adlandırılmak suretiyle, Anayasa’nın 69. maddesinin birinci fıkrası ile SPY.nın 78. maddesinin (a) bendine aykırı olarak, Anayasa’daki ulus bütünlüğü dışına çıkılıp, ulusun Türk ve Kürt halkları olarak bölündüğü, ayrı bir Kürt ulusunun varlığının vurgulandığı ve bu ulusun özgürlük uğruna, kendisini baskı altında tutan Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı silahlı mücadeleye giriştiği, son hedefin özgür bir ülke ve özgür Kürt devleti olduğu ifade edilmektedir.

Oysa, Türkiye Cumhuriyeti devletin birden fazla ulus olamaz. Soyu, dili, dini, mezhebi farklı da olsa, Türk ulusunun kaynaştırıcı bütünlüğü içinde yer alan herkes Türk yurttaşıdır. Tarihsel bir gerçeğin anlatımı olan “Türk Ulusu” olgusunun ve devletin ülkesiyle bölünmezliğinin ortadan kaldırılması sonucunu verecek, ırkçılığa dayalı siyasal ayrılıklar ve oluşumların ve Türk yurttaşlığı niteliğini değiştiren iddiaların ileri sürülmesine Anayasa ve SPY.izin vermemektedir.

  1. b) Cumhuriyet Türkiyesi’nin Kürt sorununu çözmeyi başaramadığı, Demokrasi Partisi’nin böyle bir zorunluluktan doğduğu, partinin Kürtlerin değişim isteklerinin sözcüsü olabilecek bir örgütlenmenin bulunmayışının yarattığı kısır döngünün aşılması için gerçek demokrasi ve değişimden yana olan güçleri seferber ederek örgütsel birliği sağlama yolunda mücadele edecek bir parti olduğu belirtilerek, SPY.nın 78. maddesinin (b) bendine aykırı biçimde, partinin Kürtlerin sorunlarını çözebilme ve onlar arasındaki örgütsel birliği kurma amacıyla oluşturulduğu ve bu yolda mücadele edeceği söylenmekte ve böylece parti ırk esasına dayandırılmaktadır.
  2. c) Siyasal çözümün, Kürt kimliğinin tüm sonuçlarıyla kabul edildiği bir ortamda bulunabileceği, Kürt kimliğinin tüm sonuçlarıyla Anayasa ve yasalarca garanti altına alınması, uluslararası antlaşmalara konulmuş çekincelerin geri alınması, sorunun AGİK süreci ve Paris Şartına uygun olarak çözülmesi için adımlar atılmasının söylenmesi suretiyle SPY.nın 81. maddesinin (a) bendine aykırı biçimde, ayrı bir dile sahip farklı bir kesimin bulunduğundan objektif bir biçimde sözedilmesinin ötesinde, Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde, ayrı bir ulusal ve kültürel kimliğe sahip olan ve varlığı ile kimliğinin korunması ve sürdürülmesi için kendilerine azınlık hukukun uygulanması gereken bir Kürt azınlığının bulunduğu ileri sürülmüştür.
  3. d) Kürt devriminin arkasındaki kültürel rönesans (yeniden doğuş) selâmlanarak, Kürtlerin dillerini, kültürlerini ve sanatlarını yazılı ve sözlü olarak kullanabilmeleri ve geliştirebilmeleri, ana dilde eğitim hakkının sağlanması gerektiği belirtilerek Türk dili ve kültüründen başka bir dili ve kültürü korumak, geliştirmek yoluyla azınlık yaratılarak ulus bütünlüğünün bozulması amacı izlenmiş ve SPY.nın 81. maddesinin (b) bendine aykırı davranılmıştır.

Halbuki, Yüksek Mahkemenizin siyasal parti kapatılmasıyla ilgili 14.7.1993 gün, Esas 1992/1, Karar 1993/1 sayılı kararında da vurgulandığı üzere, “…ülkedeki etnik farklılıkların ve bunların dil ve kültürünün yasaklanması değildir. Çeşitli kökenden gelen yurttaşlarımız kendi dil ve kültürüne sahip bulunmakta, onları geliştirmektedir. Günlük yaşamda bu açıkça görülmekte, ülke ve ulus bütünlüğü içinde onurlu yerini almakta ve saygı görmektedir. Bin yıldır birlikte yaşamış, tarihi, dini, gelenek ve görenekleri aynı olan, birbirinden ayrılması ve koparılması olanaksız kültürleri güçlü biçimde ulusal kültürde yerini alan bir topluluğun bireyleri arasında ayrılığı gerektirecek düzeyde kültür ayrılığı olduğunu ileri sürmek ve ortak ulusal kültürü yadsıyıp dışlamak gerçeklerle bağdaşmaz. Kürt kökenli Türk yurttaşı ile başka kökenli Türk yurttaşı arasında temel hak ve özgürlüklerden yararlanma açısından hiçbir fark yoktur. Türk vatandaşlığı, ayrımları önleyen ve herkesi insan hak ve özgürlükler(in) de birleştiren bir kurumdur. “Kürtlerin kültürel ve ulusal hakları” sözleri azınlık yaratmaya ve buna bağlı olarak somut ayrılıkları gündeme getirmeye yöneliktir. Kürt kökenli yurttaşların dillerini, gelenek ve göreneklerini özel yaşamlarında sürdürmelerine hiçbir engel yoktur. Davalı partinin amacını devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğünü yıkarak devlet yapısını değiştirmek ve ırk esasına dayanan oluşumları gerçekleştirmek olduğu anlaşılmaktadır. Buna Anayasa olur vermemektedir. Türkçe’nin çeşitli etnik soydan gelen vatandaşlar arasında resmî dil olması yanında ortak iletişim aracı, kültür ve eğitim dili olduğu, bu olgunun tarihi ve sosyolojik gerçeklere dayandığı göz ardı edilmemelidir.

“….yasaklanan, farklılıkların açıklanması değil, bunların Türk ve Cumhuriyeti ülkesi üzerinde olmayan azınlıklara özendirerek, zorla azınlık yaratmaya çalışarak ulus bütünlüğünün bozulması ve buna dayalı yeni bir devlet düzeni kurma amacını gütmektir. Bunun hiçbir ulusal ve bireysel yararı yoktur. İstekler, insan haklarına dayalı vatandaşlık hakları ile ilgili değildir. İstenilen kültürel haklar da, etnik bir grup haklarının üstünde ulusal varlığının temeli olarak ileri sürülmekte ve ulusal özgürlük ortaya konmaktadır. Oysa, haklar ve özgürlükler yönünden yurttaşlar arasında ayrım ve bir yurttaşa eksik ya da fazla verilen bir hak yoktur…”

  1. Sonuç ve İstem

Yukarıda yasal dayanakları ve gerekçeleriyle açıklandığı üzere, davalı Demokrasi Partisi’nin genel başkanının Bonn ve Erbil’de yapmış olduğu konuşmalarda ve parti merkez yürütme kurulunun yayınlamış olduğu “Demokrasi Partisi’nin Barış Çağrısıdır” başlıklı bildirisinde, Anayasa’nın Başlangıç kısmı ile 2., 3., 14., 69. maddelerinde ve SPY.nın 78. maddesinin (a) ve (b), 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerine aykırı nitelikte beyan ve açıklamaların mevcut olduğu anlaşıldığından,

Demokrasi Partisi’nin SPY.nın 101. maddesinin (b) bendi gereğince kapatılmasına karar verilmesini arz ve talep ederim.”

  1. DAVALI PARTİNİN ÖN SAVUNMASI

Demokrasi Partisi’nin 28.1.1994 gün 994/1445 sayılı ön savunmasında aynen şöyle denilmektedir :

“1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca düzenlenen, Demokrasi Partisinin kapatılması istemli, 02.12.1993 günlü, SP.52.Hz. ve 1993/55 sayılı iddianamenin Cumhuriyet Başsavcılığı’na iadesi gerekir.

Demokrasi Partisi, gerekli belge ve bildirilerini 7.5.1993 tarihinde İçişleri Bakanlığı’na vererek, SPY’nın 8. maddesine göre tüzel kişilik kazanmıştır. Parti tüzüğü ile programının, yasalara aykırılığı ileri sürülmemiştir.

Siyasi Partilerin kapatılması davaları öz itibariyle bir ceza davasıdır. Kapatma tüzel kişiliğin sona erdirilmesi müeyyidesini taşıdığı için, en ağır ceza olan idam ile eşdeğerdir. Bu nedenle hazırlık tahkikatı önem taşımaktadır. İddianamede delil olarak, Genel Başkan Yaşar KAYA’nın 29.05.1993 tarihli Federal Almanya’nın Bonn, 15.08.1993 tarihli Irak’ın Erbil şehrinde yaptığı iki konuşma ile Merkez Yürütme Kurulunun “Barış Kampanyası” gösterilmektedir.

SYP’nın 106 ncı maddesi uyarınca Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığı’nca, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na intikal ettirilen belgeler ve soruşturma evrakları sonucu, Ankara DGM’de 93/114 ile 115 E. davalar açılmış olup, derdesttir. Bu dosyalara ait deliller aynı zamanda kapatılma iddiasının temelini teşkil eden delillerdir.

Ceza usulümüzde her ne kadar vicdanî delil sistemi benimsenmişse de, delillerin, yasalara, usule, hukuka, ahlaka uygunluğu ve meşru olarak temini zorunludur. CMUK’nuna göre Savcılar delil toplarken, aynı zamanda lehe ve aleyhe olan tüm delilleri toplamak ile yükümlüdürler. Ankara DGM Savcılığı’nın başlattığı soruşturmada, bu hususlara riayet edilmediği için Başsavcı Nusret DEMİRAL hakkında Adalet Bakanlığı’na yaptığımız başvuru sonucu Bakanlık soruşturma izni vermiş olup, Adalet Bakanlığı Başmüfettişliğince başlatılan soruşturma sürmektedir.

Erbil konuşmasının kasetinin, hangi yolla temin edildiği meçhuldur. Genel Kurmay kaynaklarınca temin edilmiş ise, istihbarat veya başkaca hangi yoldan örneğin, diplomatik kanalla veya başkaca bir yazışma sonucu temin edilip edilmediğinin saptanması ve konuşmanın tamamının sağlıklı bir biçimde temini gerekmektedir. Ayrıca Irak Kürdistan Demokrat Partisinin DEP ile ilgili davetiye ve yazışmalarının temini, konuşmanın hangi gün ve saatte yapıldığının tümünün tespiti zorunludur. Aynı husus Bonn konuşması için geçerli olup, Alman makamlarıyla temas kurulup, toplantının kimin adına yapıldığı, DEP Genel Başkanı Yaşar KAYA’nın hangi sıfatla katılıp konuştuğu hususunun SPY’nın 101/b maddesi uyarınca saptanması zorunludur. Yine parti MYK sının barış bildirisi kapatma gerekçesi olarak gösterildiği için, “Barış Kampanyasının” parti kurultay kararı olup olmadığının, kararı ise ne tür bir karar olduğunun ayrıca bu konuda parti Meclisinin aldığı bir kararın olup olmadığının saptanması zorunluluğu vardır. Bu hususların araştırılması, ondan sonra iddianame tanzimi gerekirken, SPY’nın 9. maddesine aykırı olarak dava açılmıştır.

Delillerin eksik, hatalı, bütünlüğü bozucu olması, gerekli titizliğin gösterilmemiş olması, hukuka ve ahlaka aykırı olarak, toplanması karşısında iddianamenin iadesi gerekmektedir.

2- Kapatma davaları öz itibariyle bir ceza davasıdır. Bu durumda iddiaya dayanak edilen delillerin, tartışılması soruşturmanın genişletilmesi sonucudur ki sübut delillerinin bulunup bulunmadığı değerlerdirme konusu yapılabilir.

Ankara DGM’de 1993/114-115 Esas derdest davalar, kapatılma iddiasının dayanağını teşkil ettiğinden bu davaların sonuçlanmasının beklenmesi bir zorunluluktur. İleri sürülen iddialar sübuta ermediği takdirde, kapatma iddiasının gerekçeleride ortadan kalkacaktır. Bu nedenle bu iki davanın “Mesele-i müstehire” addedilmesi hukuki bir zorunluluktur.

3- Halkın Emek Partisinin kapatılması davası, bireysel başvuru yoluyla Avrupa İnsan Hakları Komisyonuna götürülmüştür. Komisyonda 22723/93, 22724/93, 22725/93 sayılı dosyalar derdesttir.

Türkiye Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini 1954 yılında kabul etmiş olup, 6366 sayılı yasa ile yürürlüğe girmiştir. Anayasanın 90 ıncı maddesine göre iç hukukta kanun hükmünde olup uygulanma kabiliyeti olan sözleşme karşısında sözkonusu davalarda Genel Sekreter İbrahim AKSOY’unda bulunması nedeniyle, şahsi ve fiili irtibat bulunduğundan “Mesele-i Müstehire” kabul edilmesi gerekmektedir.

4- Terörle Mücadele Yasasının 9 uncu maddesi Anayasaya aykırıdır. DEP’in kapatılması istemli iddianamede, delil olarak Ankara DGM Savcılığı’nın iddianame ve DGM Mahkemesinin 1993/114-115 esas dava dosyaları delil olarak gösterilmektedir. Siyasi Partilerin denetimi münhasıran Anayasa Mahkemesine ait olmasına rağmen, 3713 sayılı Yasa’nın 9 uncu maddesi nedeniyle Devlet Güvenlik Mahkemesinde dava açıldığından, Anayasa Mahkemesinin münhasıran denetimi ihlal edildiğinden, 9 uncu maddenin Anayasaya aykırılığı nedeniyle iptal edilmelidir. Anayasanın 14 üncü maddesi “temel hak ve hürriyetleri” 68 inci maddesi Siyasi Partilerin demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez koşulu, 69 uncu maddesi “siyasi partilerin kuruluş ve denetimlerinin münhasıran Anayasa Mahkemesine ait oduğu” 2820 sayılı SPY’nın 98 ve 101 inci maddeleri ile DGM’lerin yargılama usulu kanunun 9 uncu maddesinin son fıkrasına aykırıdır. Bu yasa ile Terör suçlarından Devlet Güvenlik Mahkemeleri görevi kapsamı içinde olduğu belirtilmiştir.

SHP’nin Anayasa Mahkemesinde açtığı iptal davasında hernedense bu madde gözardı edilmiş ve iptale konu edilmemiştir. Anayasa Mahkemesinin 31.3.1992 tarih 91/18 E-92/20 K. sayılı kararında sözkonusu madde inceleme konusu yapılmadığından ve Anayasa aykırılığı ciddi bulunduğundan, dikkate alınması gerekmektedir.

5- Anayasa ve Siyasi Partiler Yasasında bir takım değişiklikler yapılması nedeniyle orijinal halinden uzaklaşılmış olmakla, SPY’nın Anayasaya aykırılığının ele alınıp incelenmesi gerekmektedir.

SPY’nın 78 inci maddesi, Anayasa’nın başlangıç bölümüne 1, 2, 3, 4, 5 ve 66 ncı maddelerini yasak kapsamına aldığından Anayasaya aykırıdır.

Sözkonusu yasalar sosyoloji bilimine, toplumsal uzlaşmaya, uluslararası sözleşmelere ve Anayasanın 90 ıncı maddesi uyarınca iç hukuk hükmü olan AİHS nin 9, 10, 11, 14 üncü maddelerine aykırıdır. Türkiye sözkonusu sözleşmeye imza atmakla ve sözleşme yürürlüğe girmekle, “Pacta Sun senvanda” yani ahde vefa gereği iç hukuk mevzuatını buna uydurmakla yükümlüdür.

Hakimler, yalnızca kanun takipçisi olarak dar bir yorumlamaya gidemezler hukukun evrensel ilkeleri ve uymakla zorunlu olduğu tüm hukuk kurallarının uygulanması kanun yerine hukukun uygulanması zorunluluğu vardır. Bu nedenle Anayasaya aykırılık iddiamızın ciddi kabul edilerek incelenmesi gerekir. Anayasanın geçici 15 inci maddesi bir döneme ait yasama işlemlerini Anayasal denetimin dışına çıkararak, “hukuk devleti” anlayışına ters De facto bir durum yaratmıştır. Sözkonusu yasa, atanmış bir meclisin ürünü yasaları tabu durumuna sokarken, hukukçuların kendilerini böyle bir yasa ile kayıtlaması mümkün değildir. Bir yandan uluslararası sözleşmelere imza atılırken, diğer yandan çağın gereklerine uygun yeni yasalar çıkarılırken, orijinallığı bozulmuş, yasalarda uygulama kabiliyetini yitirdiğini varsaymak ve “keemlemyekün saymak” hukukun gereğidir. 669 yasa, 90 adet KHK 2324 sayılı yasa uyarınca 76 adet Milli Güvenlik Konseyi kararını, 3 adet Milli Güvenlik Konseyi bildirisini değişmez ve dokunulmaz saymak, yaşama toplumun değişmesine, çağın gereklerine, evrensel hukuk değerlerine aykırıdır. Özgürlükçü demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenmiş hukuk düzenine aykırı 15 inci madde, hukuk pramidinin üstü olan Anayasanın üstü durumunda ki AİHS ne aykırı olduğundan, Türkiye hakkında açılacak tüm bireysel başvuruların mahkumiyetle sonuçlanması anlamına gelmektedir. Hukukçuların bu durumu dikkate alınması ve yasanın amacından yola çıkılarak sınırlama konusunda 6.12.1983 tarihini dikkate alması hukuki açıdan bir zorunluluktur. Bu nedenle 24.04.1983 tarih ve 2820 sayılı SPY’nın 78 ve 81 inci maddelerinin Anayasaya aykırılık savının incelemeye alınması gerekmektedir.

6- Duruşma İstemi

Siyasi Parti kapatma davalarının öz itibariyle ceza davası olması, Ceza Muhakemeleri Usulü’nün uygulanması nedeni ile, SPY’nın 98 inci maddesinin “…dosya üzerinde incelenme yapılarak karara bağlanır…” hükmü davanın duruşmalı yapılmasına engel değildir. Bu nedenle duruşma yapılmasını talep ediyoruz.

Anayasa Mahkemesi uygulamada hukuk mahkemelerinde görülen bir isticvap benzeri uygulamayla yetinmektedir. Bu ise niteliği itibariyle bir sorgudur. Sorgu yalnızca ilgililerin beyanları ile sınırlı kaldığından yeterli olmaz. Delillerin bir kısma konuşma olarak geçtiğinden, bilirkişi incelemesi tercüman sorunu, tanık ve diğer yan deliller ile maddi kanıtlar açısından, savunma hakkınında tam olarak kullanılabilmesi için tam bir duruşma yapılması gerekmektedir. Kapatma davasına gerekçe gösterilen ve Ankara DGM’de derdest olan dosyaların delil olarak taktiri sözkonusu olduğundan, yalnızca bekletici mesele olarak düşünülmesi ve yetinilmeside yeterli olmayacaktır. Açıkladığımız nedenlerle yargılamanın duruşmalı yapılması gerekmektedir.

7- Uluslararası hukuk açısından değerlendirme

Anayasanın 90 ıncı maddesi uyarınca Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, iç hukukta kanun hükmündedir. Bu itibarla iddia makamının bu anlaşmaları dikkate almadan, AGİK ve Paris Şartına değinerek bunların iç hukukta uygulanmayacağı görüşünü belirtirken, bağlayıcı sözleşmeleri dikkate almaması hukuka aykırıdır. AİHS de düşünce, örgütlenme özgürlüğü, 14 üncü madde ırk, din, dil, mezhep ayrımı yapılmayacağı hükmü karşısında, kapatma davasının yasal dayanakları bulunmamaktadır.

Kapatma davasını 27 Mart 1994 tarihinden sonraya bırakılması istemimiz her na kadar reddedilmişse de; Türkiye’nin imzalayıp, onayladığı ve iç hukukta uygulanabilir, hüküm niteliğinde olan AİHS’ne ek 1 nolu protokolun 2 nci maddesinde halkın özgür iradesinin tezahürünün, seçim yoluyla yansımasının koşullarının oluşturulması, eşit koşullarda adil seçim zemininin hazırlanması hükmü karşısında, sözkonusu protokolü Türkiye’de imzaladığından, seçim takvimi başlamış olmakla, kapatma davasının seçim takvimi sonrasına bırakılması zorunluluğu doğmuştur. Genel Yerel seçimlerde, belediye başkanı, il ve belediye encümeni binlerce partilinin seçme ve seçilme hakkını ortadan kaldırıcı nitelikte olan kapatma tehditi altında, demokrasinin işleyişi mümkün değildir. Anayasanın vazgeçilmez unsuru olan bir siyasi partinin, diğer siyasi partilerden farklı ve eşit olmayan koşullarda seçime girmesi durumu sözkonusu olduğundan sonradan aday olan üyelerin siyasi faaliyetlerinin kısıtlanması sözkonusudur. Adil ve eşitlikçi olmayan bu duruma son verilmesi için kapatma davasının duruşma sonuna bırakılması gerekir.

İddianameye konu eylemler konuşma ve bildiri eylemleri olduğundan, düşünce açıklama niteliğindedir. Şiddet unsuru içermeyen, terörle alakası olmayan, normal siyasi parti faaliyetlerinin kapatma gerekçesi olarak gösterilmesi mümkün değildir. Anayasa Mahkemesi kararları kesin olmakla içhukuk yolları tükendiğinde AİHS’nin 25 inci maddesi uyarınca “bireysel başvuru” hakkı kullanıldığında davalı konuma düşecek olan ve yargılanacak olan T.C. Hükümetidir. Bu yargılama sonucu iç hukuk mevzuatının değişmesi ile birlikte ödence gibi ağır müeyyideler bulunmaktadır. Bu nedenle dikkate alınması zorunlu hukuk hükümlerini taşımaktadır.

8- Demokrasi Partisinin tüzük ve programı yasalara uygun görülmüş ve kapatma gerekçesi yapılmamıştır. İddia makamının Genel Başkanın konuşmaları ile MYK’nun bildirisinin, öncelikle tüzük ve programına uygun olup olmadığını incelemesi gerekirken, bu yönden bir inceleme yapılmadan dava açılmıştır. Bu nedenle Anayasa Mahkemesine dava açılırken, “dava şartı” gerçekleşmemiştir. Tüzük ve programın yasalara uygunluğunun bir ön mesele olarak ele alınması gerekmektedir.

Siyasi Parti faaliyetlerinde yetkili kurul ve organların söz ve yazılı eylemlerinin parti tüzük ve faaliyetlerine uygun olup olmadığı, aynı zamanda kendi iç işleyişi açısından da önem arzetmektedir. Disiplin mekanizmesı ve benzeri müeyyideler yanında, SPY uyarınca “ihtar” lüzumunu değerlendirilmesi zorunluluğu bulunmaktadır. Bu hususun dikkate alınarak, dava şartı gerçekleşmediğinden davanın reddine karar verilmesi gerekmektedir.

9- İddialara Karşı Diyeceklerimiz.

  1. a) İddianamede Bonn konuşması, parti ile ilgisi olmayan bir sanıkta ele geçirilen video kasete dayanmaktadır. Kasetin çözümü yapılmış, onun dışında herhangi bir araştırma yapılamamıştır. Ankara DGM’nin 93/114 E. dosyasının iddianame ve delilleri dayanak olarak gösterilmektedir.

İddia edildiği gibi, Bonn yürüyüşünü PKK Genel Sekreteri Abdullah ÖCALAN düzenlememiştir. Alman resmi makamlarında herhangi bir araştırma yapılmamıştır. Yapılmış olsaydı yasal bir toplantının tertipleyicilerinin kim olduğu, adları, soyadları ve kimin adına düzenledikleri açıklığa kavuşacaktı.

Toplantıya çok sayıda kuruluş katılmıştır. Bunların tesbiti halinde, toplantının amacı ve düzenleme biçimi saptanacaktı. Ancak bu araştırma hazırlık aşamasında yapılmamıştır. Yine DEP Genel Başkanı Yaşar KAYA’nın Genel Başkan sıfatıyla davet edildiğine ve katıldığına dair herhangi bir belge ibraz edilememiştir. Almanya resmi makamlarıyla diplomatik yolla bir araştırma yapıldığı için, konuşmaların tamamı temin edilmemiş konuşma tümlüğü içinde amaç saptanmamıştır.

Sözkonusu konuşma nedeniyle yargılama Ankara DGM’de sürdüğünden, öncelikle iddianın ispatı gereklidir. Bu hususlar saptanmadan esasa girmek mümkün değildir.

b- Erbil konuşması, önceleri saptanmamış, daha sonra dosyaya bir kaset ibraz edilmiş ve Genel Kurmay kaynaklarınca temin edildiği belirtilmiştir. Konuşma Kürtçe yapılmış olup, temin edilen kaset eksik bilgiler içermektedir. Konuşmanın tamamını kapsamamaktadır. Kürtçe çeviri özüne uygun yapılamamıştır.

Genel Kurmay Başkanlığı’nın 1.10.1993 gün, İSTH: 3590-493-93 İKK ve Güv.D.iç.İEskh.Ş.(614) sayılı yazı ekinde gönderilen ve konuşmanın kayıtlı olduğu kaset, soruşturma başlattıktan çok sonra temin edilmiş, temini usül ve yasalara aykırı olduğu gibi, nasıl temin edildiği ve nereden temin edildiği konusunda bir açıklama yer almamaktadır. Öncelikle bu delillerin sıhat derecesinin araştırılması ve gerçekleştiğinin kanıtlanması yükümü iddia makamına düşmektedir. Konuşmanın nasıl temin edildiğinin neden diplomatik yoldan elde edilmediğinin ve soruşturma sonrası temin edildiğinin saptanması zorunluluğu doğmaktadır. Aksi halde, hukuka ve ahlaka aykırı olarak temin edilen delillerin değerlendirilmesi mümkün değildir.

Her iki konuşma ile ilgili olarak, ciddi bir araştırma ve duruşma sonrası, bilgi ve görgü temelinde tanıkların dinlenmesi sonucu aydınlığa kavuşabilir.

Kasetlerin montajların mümkün olabilmesi ihtimali de dikkate alınarak teknik araştırma ve inceleme zorunluluğu doğmaktadır. Anayasa Mahkemesinin ve Yargıtayın bir çok kararında kasetlerin tek başına delil olmayacağı dikkate alınmalı ve yan delillerle doğrulanması araştırılmalıdır. Bütün bunların dosya üzerinde yapılması mümkün değildir.

İddianamede, Bonn ve Erbil konuşma kasetlerinin, usule, hukuka ve diplomatik yolla elde edildiğine dair bir kayıt olmadığından, dosyadan çıkarılması gerekmektedir. Anayasa Mahkemesinin bu kasetleri delil olarak değerlendirebilmesi için, usulüne uygun diplomatik yolla Irak ve Almanya Adalet Bakanları kanalıyla sağlıklı bir şekilde istemesi gerekmektedir. Bundan sonra tercüme dahil, teknik bilirkişi incelemesi, yapılması zorunludur.

c- MYK kararı ile henüz dağıtılmadan toplattırılan “Barış Bildirisinin” bölücülük suç propogandasının unsurlarını taşımadığı ortadadır. Türkiye mozaiğinin bir parçası olan Kürt yurttaşlarımızdan sözedilmesini bölücülük olarak varsayım yoluyla kabulü mümkün değildir. Kürt sözcüğü devletin resmi makamlarınca ifade edilmekte DYP-SHP koalisyonu Kürt realitesini kabul ettiğini açıklarken hergün medyada bu konuda açıklamalar yapılmaktadır. Diğer siyasi partilerinde Türkiye’nin bir numaralı sorunu hakkında görüş ve programları mevcut olup, bu konuda çifte standarttan uzak, sosyolojik ve bilimsel gerçeklerin dile getirilerek çözüm yollarının aranması ve bu arayışın yasal zeminde meşru yapılması karşısında, müsnet suç unsurlarının oluşamadığı açıktır.

İddianamede delil olarak gösterilen bildirinin, hangi organın tasarrufu olduğu ve sorumluluk konusunda araştırılmadan dava açıldığı için, öncelikle SPY’nın 101 inci maddesinin “b” fıkrasının tatbiki mümkün değildir.

d- SPY’nın 78 inci maddesi açısından

“….Türk devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline….dair hükümleri….değiştirmek…dil…ırk ayrımı yapmak…” amacı güdülmemiş bu yolda amaca yönelik faaliyette bulunulmamış… başkaları tahrik ve teşvik edilmemiştir.

Bu konuda ki iddialar soyut varsayımlara dayanmaktadır. Demokrasi Partisi programı ile bir ırk partisi olmadığını Türkiye mozayiğinin, zenginliğinin yansıtıcısı olduğunu ve kardeşçe birarada yaşamak için barış kampanyasını başlatmıştır.

Barış istemini bölücülükle suçlamak hukuken mümkün olmayıp, politik bir yaklaşımla söylenmeyen ve gerçeği yansıtmayan bir takım varsayımlarla anlamlar türetmek ve sonuçta bölücülük yapılıyor demek mümkün değildir. Böylesi bir mantıkla yola çıkılacak olursa Barzani ve Talabani ile görüşen Cumhurbaşkanı, Başbakan, Hükümet üyeleri ve üst düzey yetkililerin yüce divanda yargılanmaları gerekirdi. Aynı şekilde sürekli olarak konuyu yazan medyanın susturulması ve mensuplarının yargı önüne getirilmesi gerekirdi. Bu durum diğer siyasi partiler içinde sözkonusu olup, Kürt Enstitüsü kurmayı programına alan Hükümet ortağı SHP’nin de aynı iddiayla yargılanması gerekirdi. Bu tür örnekleri çoğaltmak mümkün Adaletin çifte standartlardan uzak, hukuka ve evrensel ilkelerine uygun bir yaklaşımla değerlendirmede bulunması kaçınılmazdır.

e- İddianameye göre Türkiye’de Kürtlerin varolduğunu söylemek, bölücülüktür. Sosyolojik gerçekleri, bilimi yok saymak devletin resmi istatistiklerini yok saymak, meclis tutanaklarını yok saymak gerekir. Böylesi bir yaklaşımın hukuku olmadığı ve bazı gerçekleri dile getirmenin de bölücülük olmadığını belirtmek istiyoruz. AGİK’e imza koymuş, Paris Şartını kabul etmiş, Türkiye’de düşünce açıklama hürriyetini ortadan kadıran bir yaklaşımla, siyasi partilerin her faaliyetlerini bölücülük olarak görmek, değerlendirmek hukuken mümkün değildir. Kıyas mantığı veya varsayımlar la, olmayacak bir şeyi varmış gibi göstermenin hukuki ve mantıki izahı olmaz. Bölücülük suçu açıkça ayrı bir devlet kurmayı hedefler. Barış Bildirisinde böylesi bir amaç olmadığı gibi, böylesi bir sonucu zorlama yoluyla çıkarmakta mümkün değildir.

f- İddianamede, barış bildirisinde, silah kullanan tüm güçlerin silahları susturması istemi, farklı bir mantıkla yoruma alınmaktadır. Demokrasi Partisi bir bakıma eleştirilirken, “…Ülkede bir savaş yaşandığı…” yönündeki görüş hukuki olmayan bir açıdan ele alınmaktadır. Savaş tanımlanması devletin yetkili makamlarınca “küçük ölçekli savaş” “cephe” vb. tanımlamalarla dile getirilmektedir. Aynı mantığı kıyaslama yoluna gidersek, Genel Kurmay, Milli Savunma Bakanınıda aynı şekilde suçlamak gerekecek ki, bu doğru hukuki yaklaşım değildir.

g- Kuzey Irak’ta Erbil kentinde Irak Kürdistan Demokrat Partisinin kongresinde, kongrede bulunanlara yurtdışında bölücü propoganda yapıldığı iddiasınında hiçbir inandırıcılığı yoktur. Seçimlerini yapmış, hükümetini kurmuş Irak’lı Kürtlere propoganda yapmayı gerektirecek koşullar yoktur. Yurtdışında bu tür suçlarla ilgili olarak TCK’nun 140 ıncı maddesinin uygulanması ihtimali düşünülse de sözkonusu madde yürürlükten kaldırıldığı için, uygulama kabiliyeti bulunmamaktadır.

10- İddianame Çelişkilerle Dolu

49 sayfalık iddianamenin içinde, parti eylemlerine ve kapatılma iddialarına ayrılan kısım toplam 5-6 sayfayı geçmiyor. Tamamı Anayasa, SPY ve geçmiş Anayasa Mahkemesi kararları ile Lozan ve uluslararası hukukun değerlendirmelerine ayrılan iddianamede Demokrasi Partisi’nin “bölücülük” iddiası somut, inandırıcı, kesin hiçbir kanıta dayandırılmamış olduğundan iddia kendi içinde çelişkilerle doludur. Bunu örneklemek gerekirse:

a- “…bizim toplumumuzda da “farklı kesimlerin varlığı” olgusunu görmek mümkündür. Gerçekten, x. Yüzyılda Türklerin Anadolu yarımadasına gelmelerinden sonra Türkler ve o dönemde Anadolu toprağında yaşamakta olan her soydan topluluk birbirini izliyen siyasal oluşumlar içinde birlikte yaşamışlar…”

Lozan anlaşmalarından alıntı yapan, “Kürtler, Çerkezler, Araplar…”dan bahseden iddianame, Anayasa Mahkemesinin kararlarından da bu gerçekliği vurgulamaktadır. Daha sonra:

“…Yasaklanan, farklılıkların açıklanması değil, bunların Türk ve Cumhuriyeti ülkesi üzerinde olmayan azınlıklara özendirerek, zorla azınlık yaratmaya çalışarak ulus bütünlüğünün bozulması ve buna dayalı yeni bir devlet düzeni kurma amacını gütmektir…”

Bir yandan bu açıklamalara yer verilirken diğer yandan, DEP’in Kürt’lerden bahsetmesini başlı başına “bölücülük” olarak değerlendirmekte ve olmayan bir ulus, halk, azınlık yaratılma gayreti olarak değerlendirilmektedir. Kendi iddiaları ile çelişip bu yaklaşımı hukuki bulmak mümkün değildir. Bölücülük, ayrı coğrafya, ayrı bayrak, ayrı sınır, ayrı devlet örgütlenmesi demektir. Hiçbir konuşma ve yazılı metinde böylesi bir açıklama bulunmamaktadır.

b- MYK bildirisinde, Helsinki Sonuç Belgesi, AGİK ve Paris Şartının yerine getirilmesi isteğide bölücülük olarak tavsif edilmiştir. Türkiye’nin imzacısı olduğu bu sözleşmeleri savunmanın, bölücülük olarak değerlendirilmesini algılamakta güçlük çektiğimizi belirtmek isteriz.

c- 1993 yılı Haziran ayında AGİK süreci içinde kabul edilen “Viyana Bildirgesi” kendi kaderini belirleme hakkını terörizmden ayırmış, sömürge halklar için kabul edilen bu hakkın sadece meşru eylemler yoluyla kabul ettirilmesine çalışılmasını benimsemiştir. Denilen iddianamede hukuki olmaktan çok politik bir değerlendirme yapıldıktan sonra;

Paris Şartı her ne kadar azınlıklara bir takım haklar tanımışsada… Türkiye açısından hukuksal bağlayıcılığı yoktur denilmekte. İddianame :

Türkiye’nin taraf olduğu İnsan Hakları Evrensel Bildirgesini, Türkiye tarafından kabul edilerek bir yasa ile onanan ve yürürlüğe giren Avrupa Konseyi tarafından kabul edilen “Avrupa insan haklarını ve ana hürriyetlerini korumaya dair sözleşmeyi”, 22.1.1987 tarih ve 1987/11439 sayılı Bakanlar Kurulu kararı ile adı geçen sözleşmenin 25. maddesi uyarınca Avrupa İnsan Hakları Komisyonuna “Bireysel Başvuru” hakkını, 22.1.1993 tarih 1993/3987 sayılı Bakanlar Kurulu kararı ile “Avrupa İnsan Hakları Divanı’nın zorunlu yargı yetkisini” ise görmemezlikten gelmektedir.

Bir devlet uluslararası sözleşmede imza koyduktan sonra “Pacta sun senvanda” yani ahde vefa yükümlülüğü ile karşı karşıya olup, anlaşmalara saygı elbette öncelikle yürütme ve yasamanın görevi olmakla birlikte, Anayasanın 90 ıncı maddesi uyarınca iç hukuk hükmü olan bu sözleşmelerin de uygulanmasında yargıçlar tıpkı siyasi partiler yasasını uygulamak kadar sorumludurlar. DEP’in bu nedenle uluslararası sözleşmelerin uygulanması istemini kapatma gerekçesi olarak sunmak, hem hukuka aykırı hem de demokrasiyle bağdaşmamaktadır.

d- İddianamede Anayasa Mahkemesinin 14.7.1993 gün 1992/1 – 1993/1 sayılı kararında yapılan bir alıntıda “…ülkedeki etnik farklılıkların ve bunların dil ve kültürünün yasaklanması değildir. Çeşitli kökenden gelen yurttaşlarımız kendi dil ve kültürüne sahip bulunmakta…” denilmekte, diğer yandan, Demokrasi Partisi MYK’sının Barış Bildirgesinde Kürt kimliğinin bütün sonuçlarıyla Anayasa ve yasalarda güvence altına alınması…” istemi meşru, yasal ve normal bir siyasal parti faaliyeti olmakla birlikte bölücülük olarak değerlendirilmekte ve kapatma gerekçesi olarak sunulmaktadır. Soyut yorumlarla, zorlama gerekçelerle tanzim edilmiş bir iddianame ile karşı karşıya bulunmaktayız.

e- İddianamede, “Kürt halkının isteklerinin başında bu sorunda dahil olmak üzere, her sorunun yasaksız olarak tartışılabileceği bir demokrasi isteği” de kapatma gerekçesi olarak gösterilmektedir. 1982 Anayasası’nın 12 Eylül ara rejimi sonucu teşkil edildiği ve günümüz gelişmelerine, toplumsal değişime, çağdaşlaşmağa, gelişen teknoloji ve bilgisayar iletişim çağında birçok anti-demokratik hükümle dolu olduğundan değiştirilmesi istemi, tüm siyasi partilerce benimsenmekte, ve bu konuda Meclis Başkanının girişimi ile siyasi parti liderleri toplantılar yapmakta, sayın Anayasa Mahkemesi Başkanı da mevcut Anayasanın değişmesi gerektiğini söylemekte ve demokrasilerde bu tür bir istemin en doğal hak olarak kabulü ve siyasi partiler açısından asli bir görev olduğu düşünülmeden, kapatma gerekçesi yapılması üzücüdür.

f- Siyasal çözümün, AGİK ve Paris Şartına uygun olarak çözülmesi için adımlar atılmasının söylenmesi suretiyle SPY’nın 81 inci maddesinin (a) bendine aykırı olduğu iddiası… ayrı bir dile sahip farklı bir kesimin bulunduğu… ayrı kültürlerin bulunduğu… azınlık yaratıldığının ileri sürüldüğü şekilde bir sonuçla bağlanmaktadır. Öncelikle şunu belirtmekte yarar görüyoruz. Demokrasi Partisi hiçbir açıklamasında “azınlık” sözünü kullanmamıştır. Diğer hususlar ise esasen iddianemede kabul görmektedir. İddianame bu yönüyle de kendi içinde çelişkilidir.

11- Adil yargılama hakkı “ayrımsız” yargılama sürecinin tüm aşamalarında “geçerli ve vazgeçilmez” bir haktır.

Anayasa Mahkemesinde bugüne kadar görülen siyasi parti kapatma davalarında izlenen usül, süre Demokrasi Partisi içinde geçerlidir. Bir siyasi Partinin kapatma davasının normalde sekiz ayı aşkın bir süre olduğu dikkate alınacak olursa, aynı usül ve teemmül haline gelen uygulamanın DEP içinde sözkonusu olduğu yönünde bir tereddütümüz yoktur. Ancak,

Avrupa insan hakları sözleşmesinin 6 ncı maddesi uyarınca “adil bir yargılama” yapılması istemimiz vardır. Hiçbir önyargı ve varsayımla hareket etmeden, başka bir değişle suç delillerini getirme yükü savcıya ait olmakla, savunmaya kendi kanıtlarını getirme, savunma olanağı tanınmalıdır.

Erbil ve Bonn konuşmaları ile ilgili delil istemlerimizin yerine getirilmesi zarureti doğmaktadır. Bunlar sağlanamadığı takdirde savunma olarak bunları temin yönünde tarafımıza makul bir süre tanınması, yurtdışına çıkmak için vize bağışıklığı dahil olmak üzere olanak tanınması gerekmektedir.

12- Anayasanın 38 inci maddesi uyarınca “ceza sorumluluğu şahsidir” yani failden gayri kişilerin bir suç sebebiyle cezalandırılamayacağı hükmü karşısında, kapatma davası sonucu etkilenecek olan Milletvekillerinin ve tüm parti yöneticilerinin sözlü olarak dinlenmeleri zorunluluğu doğmaktadır. Aksi halde, kendi eylem ve davranışları dışında cezalandırılmaları mağdur olmaları sözkonusu olacaktır.

Anayasanın 84 üncü maddesi uyarınca kapatılan bir siyasi partinin, davanın açıldığı tarihteki milletvekillerinin üyeliği sona ereceğinden kendilerini savunmalarına olanak tanınması adil bir yargılamanın gereğidir.

Siyasi Parti kapatma davalarında, partiye gönül veren üye ve taraftarlarının durumu, ülkenin içinde bulunduğu demokratikleşme süreci, ulusal ve uluslararası konum, o ülkenin imzacısı olduğu ve iç hukukunda bağlayıcı olan uluslararası sözleşmeler, dikkate alınarak, ülke ve Mahkemenin saygınlığı alınan kararın kamu vicdanında adil olması, Anayasal temel hak ve hürriyetlerin kullanılması açısından çok yönlü değerlendirme yapılması zorunluluğu ortaya çıkmaktadır.

Anayasa kurallarından da öte onların üzerinde, hukukun genel kurallarının, evrensel değer ve ilkelerinin uluslararası sözleşme ve yükümlülüklerinin ışığında çok yönlü bakılması zorunluluğu doğmaktadır. Demokrasi Partisi herhangi bir şiddet eylemi nedeniyle yargılanmamaktadır. Düşünceleri nedeniyle yargılanan bir partinin, özellikle çoğulculuk, katılımcılık, düşünce ve örgütlenme özgürlüğü temelinde, baskı ve şiddete başvurmadan, darbelerle iktidarı amaçlamadan, özgürce faaliyet yürütebilmeleri ve Anayasal korumadan yararlanmaları gerekmektedir.

Demokrasi Partisi sözlü ve yazılı düşünceleri nedeniyle yargılanmaktadır. TCK’nun 141, 142, 163 üncü maddeleri kaldırıldıktan sonra 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasası ile getirilen hükümler, Anayasa Mahkemesinin siyasi partilere ilişkin münhasır yetkisinide ortadan kaldırmıştır. Demokrasi Partisi Genel Başkanı aylarca tutuklu kalmıştır. Bir Genel Başkanın tutuklanması o siyasi parti faaliyetinin durdurulması anlamına gelir. Bu mahsurları gidermek için 1961 Anayasasında getirilen ve daha sonra 1982 Anayasasında yer alan siyasi partilerin denetimine ilişkin, münhasırın yetkiye müdahale edildiği nitelikdeki Terörle Mücadele Yasası ile demokrasimiz ciddi yara almıştır.

İç hukukumuza, yükümlediğimiz uluslararası sözleşmelere uydurmak için, Strazburg’da Avrupa İnsan Hakları Komisyonu veya insan hakları adalet divanında mahkum olmayı beklemeye gerek yoktur. Kanun tatbiki yerine özellikle hukukun tatbikinde Anayasa Mahkemesine büyük görevler düşmektedir.

Sonuç ve İstem : Yukarıda açıkladığımız nedenlerle;

1- Dava şartı gerçekleşmediğinden iddianamenin Cumhuriyet Başsavcılığı’na iadesine,

2- Usul ve hukuka aykırı olarak, temin edilip dosyaya konulan; Genel Başkan Yaşar KAYA’nın Bonn ve Erbil’deki konuşmalarını içerdiği iddia edilen bantların altında imza, isim, makam bulunmayan istihbarat notlarının yayınlanmayan Hasan ÖZGÜN’e ait olduğu iddia edilen yazı, kaynağı doğrulanmayan Emin ÇÖLAŞAN’a ait ihbari yazının dosyadan çıkartılmasına varsa asıllarının mahkemece ilgili devletlerden diplomatik yolla istenmesine,

3- Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesindeki 93/114 ve 115 E. dosyalar ile HEP’in Avrupa İnsan Hakları Komisyonundaki derdest davalarının Mesele-i Müstehire kabul edilmesine,

4- Duruşma isteğimizin kabulüne, kapatma davası nedeniyle etkilenecek Milletvekili ve yöneticilerin sözlü olarak dinlenmelerine;

5- TCY’nın 9 ve 2820 sayılı yasanın ilgili maddelerinin Anayasaya aykırılığının incelenerek iptaline,

6- AİHS’ne ek I nolu protokolün 2. maddesi uyarınca Genel Yerel Seçim takvimi başladığından eşitlik açısından davanın seçim sonrasına bırakılmasına,

7- Bonn ve Erbil konuşmaları ile ilgili savunma delillerimizi toplayabilmek için tarafımıza makul bir süre verilmesine, ondan sonra esas hakkında süre tanınmasına,

8- Davanın reddine karar verilmesini davalı parti adına vekaleten dileriz.”

III- YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI’NIN ESAS HAKKINDAKİ GÖRÜŞÜ

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 21.2.1994 günlü, SP.52 Hz.1993/55 sayılı Esas Hakkındaki Görüşü’nde aynen şöyle denilmektedir :

“Davalı Demokrasi Partisi hakkında 2.12.1993 günlü iddianame ile açılan kapatma davası dolayısıyla Yüksek Mahkemenizden istenilen esas hakkındaki görüşümüzle birlikte davalı parti savunmalarının 28.1.1994 günlü, ön savunmalarında değinilen noktalara verilen yanıtlar aşağıda sunulmuştur.

Ön savunmanın l. bendindeki, iddianamenin Cumhuriyet Başsavcılığına iadesine ilişkin istek ile kanıtların elde ediliş biçimine yöneltilen itirazlara ileride değinilecektir.

l- Ön savunmanın 2. ve 3. bentlerinde Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesinin 1993/114 ve 115 esas sayılı davalarının ve Halkın Emek Partisi’nin kapatılmasıyla ilgili olarak Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na yapılmış olan başvurularda genel sekreter İbrahim Aksoy’un da bulunması dolayısıyla ortaya çıkan kişisel ve eylemsel bağ nedeniyle bu başvuruların sonuçları alınıncaya kadar bekletici sorun sayılmaları isteği:

Yargılama hukukunda bekletici sorun, bir mahkemenin görmekte olduğu bir davada, davanın sonucunu etkileyecek ve çözümlenmesi o mahkemenin görevi dışında kalan bir uyuşmazlık ortaya çıktığında söz konusu olur. Görülmekte olan davanın konusu itibariyle, ortada bekletici sorun sayma zorunluluğu olan bir durum yoktur. Konuşmaları yapan kişi ile bildiriyi yayınlayan parti merkez yürütme kurulu üyeleri hakkında açılmış kişisel ceza davaları ve hele daha önce kapatılmış olan Halkın Emek Partisi’yle ilgili olarak Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na bireysel başvuruda bulunulmuş olması ile parti kapatma davası arasında, kapatma davasının sonucunu etkileyecek doğrudan bir ilişki söz konusu değildir. Bu durumda, bütün kanıtları ortada bulunan kapatma davasında, Ceza Muhakemeleri Usulü Yasasının 254. maddesi göz önünde bulundurularak, söz konusu kanıtlar soruşturmadan edinilecek kanıya göre değerlendirilerek sonuca varılması gerekir.

Açıklanan nedenlerle, ceza davaları ile bireysel başvuru sonucunun beklenmesine dair isteğin reddi gerekmektedir.

2- 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasasının 9. maddesinin, Anayasa Mahkemesinin siyasal partiler üzerindeki münhasır denetim yetkisine karışma niteliğinde ve bu nedenle Anayasanın 69. maddesine aykırı olduğu gerekçesiyle iptal edilmesi isteği:

2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Yasanın, görev ve yetki konularını düzenleyen l8. maddesinin (2) no.lu bendi, “…. siyasi partilerin kapatılmasına ilişkin davalarda aynı madde (Anayasanın 152. maddesi) gereğince ön mesele olarak bakması gereken işleri karara bağlamak …” biçimindeki hükümle Anayasa Mahkemesini, parti kapatma davasında ön sorun niteliğinde ileri sürülecek Anayasaya aykırılık iddialarını inceleyip sonuçlandırma yetkisiyle donatmıştır. Ancak, böyle bir durumda, Anayasanın 152. ve 2949 sayılı Yasanın 28. maddesi uyarınca, iptali istenen yasa hükmünün/hükümlerinin o davada uygulanacak kural olması da bir koşuldur.

3713 sayılı Yasanın iptali istenen 9. maddesi şöyledir: “Bu kanunun kapsamına giren suçlarla ilgili davalara Devlet Güvenlik Mahkemelerinde bakılır ve bu suçları işleyenler ile bunların suçlarına iştirak edenler hakkında bu Kanun ve 2845 sayılı Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun hükümleri uygulanır.”

Yüksek Mahkemenizde görülmekte olan bu dava ise Siyasi Partiler Yasası(daha sonra, SPY. olarak anılacaktır)nın 78, 81, l0l. maddelerine göre açılmış bir parti kapatma davasıdır. Bu davada uygulanacak yasa hükümleri SPY. ile Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Yasanın belirli kuralları olup, 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasasının iptali istenen 9. maddesinin bu davada uygulama yeri yoktur. Her ne kadar, kapatma davasının açılmasına neden olan beyanlar ve bildirinin sahipleri olan (eski) genel başkan ile merkez yürütme kurulunu oluşturan kişiler hakkında SPY.nın ll7. maddesi yoluyla 3713 sayılı Yasanın 8/l maddesi uyarınca Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesinde kamu davaları açılmış bulunuyorsa da, bu davaların parti kapatma davasıyla doğrudan bir ilişkisi bulunmadığı gibi, davaların açılmasına aracı olan SPY.nın 117. maddesi de kapatma davasında uygulanacak kurallardan değildir.

Açıklanan durum karşısında, iptali istenen kural, görülmekte olan parti kapatma davasında uygulanacak kural olmadığından, isteğin öncelikle bu nedenle reddi gerekir.

3- Anayasa ve SPY.nda birtakım değişiklikler yapılması nedeniyle orijinal halinden uzaklaşılmış olmakla SPY.nın Anayasaya aykırılığının incelenmesi ve anılan Yasanın 78. ve 81. maddelerinin Anayasanın Başlangıç bölümü ile l., 2., 3., 4., 5., 6. maddelerini yasak kapsamına aldığından dolayı Anayasaya aykırı olduğu savı:

Bu savın yanıtlanmasında, konu ile Anayasanın geçici 15. maddesi arasındaki ilişki öncelikle incelenmelidir. Sözü edilen maddenin son fıkrasında, birinci fıkrada belirtilen 12.9.1980 tarihinden ilk genel seçimler sonucu toplanacak Türkiye Büyük Millet Meclisinin Başkanlık Divanını oluşturuncaya kadar geçecek süreye gönderme yapılarak, bu dönem içinde çıkarılan yasaların, yasa hükmünde kararnamelerin ve 2324 sayılı Anayasa Düzeni Hakkında Yasa uyarınca alınan karar ve tasarrufların Anayasaya aykırılığının iddia edilemeyeceği belirtilmiş ve böylece yetkili organca kaldırılıncaya veya değiştirilinceye kadar Anayasaya uygunluk denetimi yoluyla bu hükümlerin tartışılmasının önlenmesi biçiminde bir siyasal tercih ortaya konmuştur.

22.4.1983 tarihinde kabul edilmiş olan SPY, 12.9.1980 ile 6.11.1983 tarihinde yapılmış olan ilk genel seçimden sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Divanının oluşması arasındaki dönemde kabul edilmiş olduğundan, geçici l5. maddenin son fıkrası kapsamında bulunmaktadır. Böyle olunca, Anayasal koruma altına alınmış olan söz konusu yasanın tümünün ya da kimi maddelerinin Anayasaya aykırılığı ileri sürülemez.

Öte yandan, SPY.nın getirdiği yasaklar ve dolayısıyla 78. ve 8l. maddelerde öngörülen kısıtlamalar, Anayasanın 68. ve 69. maddelerinde yer alan kapatma nedenlerinin somutlaştırılması, başka deyişle bu kapatma nedenlerinin beliriş, ortaya çıkış biçimleri olarak düşünülmelidir. Bu hükümler “ulusal devlet niteliğinin korunması” ilkesinin siyasal partiler yönünden öngörülmüş yaptırımları demektir. Çünkü, Anayasanın 69. maddesinin son fıkrasında, “siyasal partilerin kuruluş ve faaliyetleri, denetleme ve kapatılmaları yukarıdaki esaslar dairesinde kanunla düzenlenir.” kuralı getirilmiş, yasakoyucu da SPY.ndaki yasaklamaları kabul etmek suretiyle Anayasada öngörülen düzenlemeyi gerçekleştirmiştir. Yüksek Mahkemeniz de 10.7.1992 gün, E.1992/l (Siyasi Parti Kapatma), K.1992/1 sayılı kararında aynı sonuca varmış bulunmaktadır.

Belirtilen nedenlerle, SPY.nın 78. ve 8l. maddelerinin Anayasaya aykırı olduğu savı yerinde değildir.

4- Yargılamanın duruşmalı olarak yapılması isteği:

Anayasanın, Anayasa Mahkemesinin çalışma ve yargılama usullerini düzenleyen 149. maddesinin son fıkrasında, Mahkemenin Yüce Divan sıfatıyla baktığı davalar dışında kalan işleri dosya üzerinde inceleyeceği hükmü kabul edilmiştir. Aynı kural, SPY.nın 98. maddesinin ilk fıkrasında kapatma davasından açıkça söz edilmek suretiyle tekrarlanmış, 2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkında Yasanın 33. maddesinde de Anayasadaki hükme paralel olarak siyasal partilerin kapatılmasına ilişkin davaların Ceza Muhakemeleri Usulü Yasası hükümleri uygulanmak suretiyle dosya üzerinde incelenip karara bağlanacağı esası getirilmiştir. Ancak, gerek SPY.nın, gerekse 2949 sayılı Yasanın sözü edilen maddelerinde, Anayasa Mahkemesine, gerek gördüğü durumlarda sözlü açıklamalarını dinlemek için ilgilileri ve konu hakkında bilgisi olanları çağırma yetkisi tanınmış bulunmaktadır. Öngörülen usulde, kapatma davalarında Ceza Muhakemeleri Usulü Yasasının uygulanacağı kabul edilmiş, ancak duruşma yapılması benimsenmemiştir. Uygulanacak yöntem yönünden Ceza Muhakemeleri Usulü Yasasına gönderme yapılması, o yasada yer alan her yargılama kuralının uygulanması anlamında olmayıp, “duruşma” dışında davanın bünyesine uygunluk gösteren kuralların uygulanacağını belirtmek amacıyladır. Birer özel yargılama hukuku hükmü niteliğinde olan ve kamu düzenini ilgilendiren bu Anayasal ve yasal düzenleme karşısında, Yüksek Mahkemenize ilgililer ve bilgisi olanları dinleme yetkisini kullanma bakımından tanınmış olan takdir hakkı saklı kalmak üzere, parti kapatma davalarında duruşma açılması mümkün bulunmadığından, davalı partinin bu yöne ilişkin isteğinin reddi gerekir.

5- Davanın genel yerel seçimlerin yapılacağı 27 Mart 1994 gününden sonraya bırakılması isteği ve dava sonucunda İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşmenin 25. maddesi uyarınca bireysel başvuru hakkı kullanıldığında T.C. Hükümetinin davalı konumuna düşeceği ve yargılanacağı, bu yargılama sonucu iç hukuk kurallarının değişmesi ile birlikte ödence yaptırımının söz konusu olacağının gözetilmesi gerektiği savı:

Davanın genel yerel seçimden sonraya bırakılması isteği hakkında, Yüksek Mahkemenizin 20.1.1994 günlü ara kararıyla, Ceza Yargılama Usul Yasası hükümlerine uygun olmadığı gibi bu konuda 2949 ve 2820 sayılı Yasalarda kabule olanak veren bir kuralın bulunmaması gerekçesiyle ret kararı verilerek sorun çözümlenmiş olduğundan bu konuda yeni bir karar verilmesine gerek bulunmamaktadır.

Kural olarak, her dava açıldığı tarihte geçerli olan durum ve koşullara göre görülüp sonuçlandırılır. Öte yandan, bir olasılık olarak ileri sürülen bireysel başvuru hakkı henüz kullanılmadığına, ileride kullanılsa bile, başvuru sahibinin yararına sonuçlanacağı kesin ve belli olmadığına göre, gelecekte gerçekleşeceği belirsiz durumların görülmekte olan davayı etkilemesi düşünülemez ve bu nedenle göz önünde bulundurulması söz konusu olamaz.

Bu nedenlerle, davalı partinin yukarıda özetlenen sav ve isteğinin reddi gerekir.

6- Kapatma davasının, (eski) genel başkanının beyanları ve Merkez Yönetim Kurulunun bildirisinin öncelikle partinin tüzük ve programına uygun olup olmadığı incelenmeden ve böylece dava şartı gerçekleşmeden açıldığı, “ihtar” gereğinin yerine getirilmediği savı:

Davalı parti hakkındaki kapatma davası SPY.nın l0l. maddesinin (b) bendine dayanmaktadır. Sözü edilen kuraldan anlaşılacağı gibi, kapatma kararı, partinin merkez yürütme kurulunun ….yasanın 78. ve 8l. maddelerini de içeren dördüncü kısmında yer alan hükümlere aykırı….bildiri yayınlaması….veya parti genel başkanının belirtilen bu kurallara aykırı sözlü….beyanda bulunması hallerinde verilir. Gerek l0l. madde hükmünde, gerekse siyasal partilerin kapatılmasını düzenleyen beşinci kısımda, parti organ ve görevlilerinin bu gibi faaliyetlerinden dolayı dava açılmadan önce, partiye ihtarda bulunulmasını şart koşan bir düzenleme yer almamıştır. Esasen, böyle faaliyetlerde ihtar koşunlunu aramak işin mantığına da uygun düşmez. Çünkü, yasa, dördüncü kısımındaki yasaklara aykırı beyanda bulunulmasını, bildiri yayınlanmasını cezalandırdığına göre, beyanın yapıldığı veya bildirinin yayınlandığı anda, yaptırım uygulanmasını gerektiren yasaya aykırılık hali meydana gelmiş olacağından, bu aykırılığın yapılacak ihtar sonrasında parti tarafından giderilmesi olanaksızdır. Böyle bir koşulun öngörülmesi SPY.l0l. maddesinin işlemesine engel olur ki yasa koyucunun amacının bu olduğu söylenemez.

Bu nedenlerle, şartı gerçekleşmeden dava açıldığı savı yerinde görülmemiştir.

7- Bonn konuşmasını içeren video kasetin çözümünün dışında başka herhangi bir araştırma yapılmadığı, yürüyüş hakkında Alman resmi makamlarından bilgi alınmadığı, Yaşar Kaya’nın genel başkan sıfatıyla davet edildiğini ve katıldığına dair belge ibraz edilmediği; Erbil konuşmasını içeren kasetin nereden ve nasıl sağlandığı konusunda açıklama bulunmadığı, kasetlerin montaj olabileceği, çevirinin konuşmanın özüne uygun yapılmadığı; Hukuka ve ahlaka aykırı olarak sağlanan kanıtların değerlendirilmesinin olanaklı olmadığı, bu nedenle dava dosyasından çıkartılmaları gerektiği savı:

İddianamede Bonn yürüyüşünün Abdullah Öcalan tarafından düzenlendiğine dair bir beyan yoktur. Sadece, 29.9.1993 günlü çözüm tutanağına ve kasetin seyredilmesinden edinilen izlenime göre, “Kürdistan Ulusal Birlik Yürüyüşü” adı altında düzelenen yürüyüşte PKK. örgütünün egemen öge olarak yer aldığı belirtilmiştir. Konuşmanın yapıldığı bu toplantı ve yürüyüşü kimin tertiplemiş olduğu davanın konusu dışındadır. Dava yönünden önem taşıyan husus, Yaşar Kaya’nın bu toplantıda genel başkan sıfatıyla konuşma yapıp yapmadığı, yapmış ise konuşmanın içeriğidir. Kasette yer alan, Yaşar Kaya’nın dava konusu konuşması Türkçe yapılmış olup, görüntü ve ses herhangi bir duraksamaya yer vermeyecek kadar açık ve nettir. Bonn konuşmasında olduğu gibi, herkese açık bir ortamda yapılan yürüyüş sırasında yine herkese açık koşullarda, bir dinleyici topluluğuna yapılmış olan konuşmada gizlilikten söz edilemeyeceğine göre, konuşmanın kimin tarafından kasete kaydedilmiş olduğu hususu kanıtın geçerliliği açısından önemli ve araştırılması gerekli değildir. Kasetin içeriği, hazırlanış biçimi, kullanılan ögeler bunun propaganda amacıyla hazırlanmış olduğu izlenimi vermektedir. Üstelik, Yaşar Kaya, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığı ve Yedek Hakimliğindeki 7.10.1993 günlü anlatımlarında, 29.5.1993 günü Bonn kentinde yapılan toplantıya Demokrasi Partisi genel başkanı olarak katılıp konuştuğunu, kaset çözümünden okunan konuşmayı kendisinin yapıtığını, konuşmanın bütünüyle kendisine ait olduğunu, bu konuşmada partisinin görüşlerini… anlattığını söylemiş, mahkemedeki sorgusunda da Yedek Hakimlikteki anlatımının da doğru olduğunu, bu toplantı için parti adına davet gelip gelmediğini bilmediğini, kendisinin genel başkan olarak her yerde partisini temsil etme hakkı bulunduğunu ifade etmiştir.

Bonn konuşması için söylenenler Erbil konuşması yönünden de geçerlidir. Irak Kürdistan Demokrasi Partisi’nin 11 nci Olağan Kongresi de çağrılıların ve basın mensuplarının hazır bulunduğu açık ortamda yapılmış, bu ortamdan yararlanılarak Yaşar Kaya’nın konuşması görüntü ve ses olarak tespit edilmiştir. Konuşmanın yapıldığı ortamda bir gizlilik ve kapalılık söz konusu olmadığından, görüntünün tespit ediliş yönteminin araştırılmasına gerek yoktur. Kasetteki görüntü ve ses hiçbir kuşku ve duraksamaya meydan vermeyecek biçimde açık ve nettir. üstelik, konuşmanın sahibi Yaşar Kaya, bu konuyla ilgili olarak hakkında yapılan soruşturma aşamalarında, Irak Kürdistan Demokrasi Partisi’nin 15.8.1993 tarihindeki 11. Olağan Kongresine davet üzerine Demokrasi Partisi genel başkanı sıfatıyla katılıp parti adına konuşma yaptığını kabul etmiş; konuşmanın, hakkındaki iddianameye konu edilen bölümünün, yaklaşık olarak kendisinin kongrede yaptığı konuşma olduğunu ifade etmiş, gerek kendisi ve gerekse savunmaları Devlet Güvenlik Mahkemesine sundukları muhtelif dilekçelerde “konuşma yapmış olma” gerçeğini kabul etmişlerdir. Hatta Genelkurmay Başkanlığı’nca gönderilen ve bir kopyası da Yüksek Mahkemenizde bulunan, Erbil konuşmasına ait kasetin 19.1.1994 gününde Devlet Güvenlik Mahkemesince izlenip Türkçe’ye çevrilmesi sırasında Yaşar Kaya hazır bulunarak görüp dinlediği konuşmasını bizzat kendisi Türkçe’ye çevirmiştir. Eski genel başkan Yaşar Kaya’nın çevirisi ile Cumhuriyet Başsavcılığımızca 25.10.1993 gününde yaptırılan çeviri arasında öze ilişkin olmayan bir iki nokta dışında hiçbir fark bulunmamaktadır. Böylece çevirinin konuşmanın özüne uygun yapılmadığı savunması bizzat Yaşar Kaya’nın kendi çevirisiyle geçersiz kılınmış bulunmaktadır.

Merkez yürütme kurulunun bildirisine gelince; kurulu oluşturan parti üyelerinin Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığındaki anlatımlarında, bildirinin, iç barışın sağlanması amacıyla başlattıkları kampanya dolayısıyla merkez yürütme kurulunca hazırlandığını ifade ettikleri, bazı üyelerin Devlet Güvenlik Mahkemesindeki sorgularında da genelde aynı biçimde beyanda bulundukları, bunlardan İbrahim Aksoy’un, bildirinin, kurultayın almış olduğu karar doğrultusunda parti meclisinin verdiği görev gereğince hazırlandığını söylediği görülmektedir. Ön savunmada, dağıtılmadığı söylenen bildirinin hangi organın tasarrufu olduğuna, bu konuda parti meclisinin bir kararının bulunup bulunmadığının araştırılmadığına ilişkin olarak ileri sürülen görüşlerin ibrahim Aksoy’un bu beyanıyla ilgili olduğu anlaşılmaktadır.

Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesinin 1993/115 esas sayılı dava dosyasındaki belgelere göre, bildirilerin Diyarbakır, Malatya ve Gaziantep illerinde dağıtılamamakla beraber, Ankara, İzmir ve Manisa’da dağıtıldığı anlaşılmaktadır.

Bu suretle, SPY.nın 101. maddesinde öngörülen “bildiri yayınlama” koşulunun gerçekleşmiş olduğu kuşkusuzdur. Davalı parti merkez yürütme kurulunun partinin kapatılmasına neden olma yönünden hukuki konumu hakkında iddianamede yeterli açıklama yapılmıştır. Merkez yürütme kurulunun bu bildiriyi kendisine kurultayca ya da parti meclisince verilen görev gereği yayınlamış olması da davalı partinin SPY.nın 101. maddesi karşısındaki hukuki durumunda bir değişiklik meydana getirici nitelikte değildir. Çünkü, kurultayın ya da parti meclisinin dahi bu nitelikte bir bildiri yayınlaması SPY’nın 101. maddesinin (b) bendine göre başlıbaşına birer kapatma nedenidir. Bu durum karşısında, dava konusu bildirinin kökeninin araştırılması, Yüksek Mahkemenizin önünde bulunan dava yönünden gerekli bulunmamaktadır.

Cumhuriyet Başsavcılığımızca yürütülen soruşturmada hiçbir kuşku ve duraksamaya yer vermeyen, tamamen objektif nitelikteki kanıtların elde edilmesi sonucu, Ceza Muhakemeleri Usulü Yasasının 163. maddesi anlamında, bunlar yeterli görülerek Yüksek Mahkemenize işbu dava açılmıştır.

Açıklanan hususlar göz önünde buludurulduğunda, ön savunmada ileri sürülen konuşmalar hakkında, yapıldığı ülkelerin resmi makamlarından bilgi alınmadığına, Yaşar Kaya’nın genel başkan sıfatıyla davet edilip katıldığına ilişkin belge ibraz edilmediğine, Erbil konuşmasını içeren kasetin nereden sağlandığının belli olmadığına, kasetlerin montaj olabileceğine, çevirinin öze uygun bulunmadığına, hukuka ve ahlaka aykırı olarak elde edilen kanıtların değerledirilemeyeceğine, merkez yürütme kurulu bildirisinin kökeninin araştırılmadığına dair savunmaların reddi gerekir. Ayrıca, ön savunmanın 1. bendinde ileri sürülen ve iddianameninin Cumhuriyet Başsavcılığına iadesine dair isteğin de hiçbir yasal dayanağı yoktur. Zira, Ceza Muhakemeleri Usulü Yasası, SPY ve 2949 sayılı Yasada böyle bir işleme olanak veren bir düzenleme yer almamıştır.

8- Bonn ve Erbil konuşmaları ile ilgili kanıt sağlama yönünden süre tanınması isteği:

Yukarıda yeterince belirtildiği üzere, görülmekte olan kapatma davasıyla doğrudan ilişkili olan bütün maddi, somut ve esas hakkında hüküm kurmaya elverişli kanıtlar, objektif biçimde toplanıp Yüksek Mahkemenize sunulmuş olduğundan ek süre isteğinin reddi gerekir.

9- Dava sonucundan etkilenebilecek olan tüm partili milletvekilleri ile parti yöneticilerinin sözlü olarak dinlenmeleri isteği:

SPY.nın 98. maddesinin birinci fıkrası ile 2949 sayılı Yasanın 33. maddesine göre, parti kapatma davalarında Anayasa Mahkemesi gerekli gördüğü hallerde sözlü açıklamalarını dinlemek için ilgilileri ve konu hakkında bilgisi olanları çağırma yetkisine sahiptir. Bu nedenle, böyle bir işleme gerek görülüp görülmeyeceği Yüksek Mahkemenizce değerlendirilecek bir husustur.

10- Davanın esasına gelince; davanın yasal dayanakları, gerekçeleri ve kanıtları iddianamede açıkça ve ayrıntılı biçimde ortaya konmuş, parti adına yapılan konuşmalar ile yayınlanan bildirinin içerikleri çözümlenmiş, Anayasa ve SPY’nda düzenlenmiş olan bu davayla ilgili kapatma nedenleri öğreti ve artık kökleşmiş bir nitelik kazanmış olan Yüksek Mahkemenizin uygulamaları ışığında açıklanmış ve son olarak, konuşmalar ile bildiri bu yasa hükümleri karşısında irdelenerek var olan kanıtlara göre davalı siyasal partinin kapatılması gerektiği sonucuna varılmıştır. Davanın ilerleyişinde, kanıtlarda bir değişiklik meydana gelmediğinden sonuç bağlamında yeni bir husus bildirilecek değildir.

Ancak, davalı parti merkez yürütme kurulunun dava konusu bildirisinde, varlığı öne sürülen Kürt sorunun AGİK süreci ve Paris Şartı’na uygun olarak çözümü için adımlar atılması gerektiğinin beyan edilmesine ek olarak, ön savunmanın 7. bendinde, Anayasanın 90. maddesi uyarınca iç hukuk kuralı haline gelmiş olan İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme’nin düşünce, örgütlenme özgürlüğünü düzenleyen ve ırk, din, dil, mezhep ayırımı yapılamayacağına dair hükümleri karşısında, kapatma davasının yasal dayanaklarının bulunmadığının belirtildiği gözetilerek bu konudaki Cumhuriyet Başsavcılığımızın görüşünün açıklanmasına gerek görülmüştür.

Helsinki Sonuç Belgesi ile Yeni Bir Avrupa için Paris Antlaşması (Şartı) nın hukuksal niteliği ve ana hatlarıyla ilkeleri ve hedefleri hakkında iddianamede, davayla olan ilgisi ölçüsünde açıklama yapılmış ve bu uluslararası belgelerin, devletin ülkesi ve ulusuyla tümlüğünü bozmaya yönelik girişimlere olanak veren hükümler taşımadığı ve bu nedenle öne sürülen çözüme esas alınmaları çağrısının hiçbir hukuksal dayanağının bulunmadığı belirtilmiştir.

Ön savunmada belirtilen İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşmeye gelince, bu sözleşme genel olarak, insan Hakları Evrensel Bildirgesindeki kişisel ve siyasal hakları güvence altına almaktadır. Ancak, bu sözleşme ve eki protokollerde azınlıklar ve etnik gruplara ilişkin bir hüküm bulunmamaktadır. Sözü edilen her iki uluslararası metinde düzenlenmiş olan hak ve özgürlükler Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına dahil edilmişlerdir. Kaldıkı, bu belgelerdeki hak ve özgürlükler sınırsız da değildir.

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin 29. maddesinde, “Herkes haklarını kullanmak ve hürriyetlerden istifade etmek hususlarında ancak kanun ile sırf başkalarının hak ve hürriyetlerinin tanınmasını ve bunlara saygı gösterilmesini sağlamak maksadıyla ve demokratik bir cemiyette ahlak, nizam ve genel refahın muhik icaplarını karşılamak için tespit edilmiş kayıtlamalara tabidir.” denilmiş, 30. maddesinde de, “İşbu beyannamenin hiçbir hükmü, içinde ilan olunan hak ve hürriyetlerin bir devlet, zümre veya fert tarafından yok edilmesini güden bir faaliyete girişmeye veya bilfiil bunu işlemeye herhangi bir hak gerektirir mahiyette yorumlanamaz.” hükmü getirilmiştir. insan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Koruma Sözleşmesinin 11. maddesinin ikinci fıkrası da, “Bu hakların kullanılması, demokratik bir toplulukta zaruri tedbirler mahiyetinde olarak milli güvenliğin, amme emniyetinin, nizamı muhafazının, suçun önlenmesinin sağlığın ve ahlakın veya başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması için ve ancak kanunla tahdide tabi tutulur.

Bu madde, bu hakların kullanılmasında idare, silahlı kuvvetler veya zabıta mensuplarının muhik tahditler koymasına mani değildir.” şeklindeki hükmü ile sözleşmede yer alan hak ve hürriyetlerin ulusal güvenlik, kamu güvenliği ve düzenin korunması vs. amaçlarıyla sınırlanabileceğini kabul etmiş, 17. maddesinde de, “Bu sözleşme hükümlerinden hiçbiri bir devlete, topluluğa veya ferde işbu sözleşmede tanınan hak ve hürriyetlerin yokedilmesini veya mezkûr sözleşmede derpiş edildiğinden daha geniş ölçüde tahditlere tabi tutulmasını istihdaf eden bir faaliyete girişmeye veya harekette bulunmaya matuf herhangi bir hak sağlandığı şeklinde tefsir edilemez.” kuralını getirmiştir.

Anayasa ve SPY.da öngörülen, siyasal partilere ilişkin yasaklamalar, sözleşmede yer alan özgürlükleri kaldırıp azaltma anlamında ve demokratik toplum düzenin gereklerine aykırı görülemez. Bunlar, Uluslararası Hukukta var olan egemenliği, ülke ve ulus bütünlüğünü korumaya, ırkçılığa dayalı bölünmeleri önlemeğe yöneliktir.

Davalı parti, İnsan Hakları ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşmenin 11. maddesinin ikinci fıkrası ile 17. maddesinde düzenlenmiş olan kurallarla bağdaşmayacak biçimde faaliyette bulunmuştur. Özellikle, araç farklı olmakla birlikte Demokrasi Partisi’nin faaliyetlerindeki amaç ile bölücü terör örgütü mensuplarının amacı arasındaki benzerlik dikkat çekici ve anlamlıdır.

Yüksek Mahkemeniz de, parti kapatılması ile ilgili 10.7.1992 gün, E.1992/2, K.1992/1 sayılı, 14.7.1993 gün, E.1993/1, K.1993/1 ve en son olarak 23.11.1993 gün, E.1993/1, K.1993/2 sayılı kararlarında davanın konusuyla ilgili olarak sözü edilen uluslararası belgeleri aynı biçimde yorumlamış bulunmaktadır.

Sonuç :

2.12.1993 günlü iddianamemizde ve onu tamamlayıcı nitelikte yukarıda yasal dayanakları ve gerekçeleriyle açıklandığı üzere, davalı Demokrasi Partisi’nin eski genel başkanının Bonn ve Erbil kentlerinde yapmış olduğu konuşmalar ve parti merkez yürütme kurulunun yayınlamış olduğu “Demokrasi Partisinin Barış Çağrısıdır” başlıklı bildirisinde, Anayasanın Başlangıç kısmı ile 2., 3., 14. ve 69. maddelerine ve SPY.nın 78. maddesinin (a) ve (b), 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerine aykırı nitelikte beyan ve açıklamaların mevcut olduğu anlaşıldığından,

Demokrasi Partisi’nin SPY.nın 101. maddesinin (b) bendi gereğince kapatılmasına karar verilmesini arz ve talep ederim.”

IV- DAVALI PARTİ TEMSİLCİLERİNİN SÖZLÜ AÇIKLAMALARI

22.3.l994 günü yapılan Sözlü Açıklama’da davalı Parti Genel Başkan Vekili Remzi KARTAL ile davalı Parti Vekili Avukat Hasip Kaplan doğrudan ve yönetilen sorulara yanıt olarak aynen şunları söylemişlerdir:

REMZİ KARTAL- Dosyamızda partimizin kapatılmasıyla ilgili delil olarak gündeme getirilen konular eski Genel Başkan Sayın Yaşar Kaya’nın yurtdışında yaptığı iki konuşma, bir de parti merkez yürütme kurulunun “bu Demokrasi Partisinin Barış Çağrısıdır” başlığı altındaki bir bildirisi söz konusudur. Sayın Yaşar Kaya’nın yurtdışında yaptığı konuşmalar sürecinde ben partinin parti meclisi ve diğer yetkili organlarında yoktum, bu vesileyle kendisi de basından anladığımız kadarıyla yurt dışındadır, kendilerinin de aynı zamanda avukatları olarak Sayın Hasip Kaplan belki o konuyla ilgili söylemesi gereken cevapları, bilgileri sizlere herhalde sunacaktır. Ben ancak bu barış çağrısıyla ilgili bir iki şey söylemek istiyorum.

Bu bildiride ele alınan konulardan dolayı ülkenin bölünmez bütünlüğünü hedeflemek, ülkeyi bölmek, milletiyle, ülkesiyle bölünmez bütün olan Türkiye Cumhuriyeti Devletini bu anlamda zaafa uğratmak amacı taşınmamıştır. Daha çok Türkiye’de var olan toplumsal sorunları kendi partimizin düşünceleri doğrultusunda teşhis ve bunların tedavisi doğrultusunda Türkiye toplumuna, Parlamentosuna katkı sağlamak, bunların Türkiye’nin bütünlüğü içerisinde iç barışını hedefleyerek nasıl çözülebilir konusunda olayın adını teşhisini de kendimize göre koyarak kaleme alınan bir bildiridir. Kaldıki, Türkiye’de Türk kimliğinden kültüründen başka bir etnik kimliğin varlığını ifade etmek ve bu kimliğin Türkiye’nin bütünlüğü içerisinde kendisini ifade etmesine olanak tanımakla ilgili iddialar bizim partimizin dışında da çeşitli partiler ve kurumlar tarafından dile getirilmiştir, bugüne dek. 49. uncu ve 50 nci hükümetlerin koalisyon protokolü ve programında bu konu çok açıktır. Bu yapıların varlığı, bu yapıların demokratik sistem içerisinde Türkiye’nin kültür mozaiği olduğu, bunların ifade edilmesi için gerekli yasal düzenlemelerin demokratik açılımların sağlanacağı ifade edilmiştir. Aynı şekilde Sosyaldemokrat Halkçı Parti tarafından da daha önce yine Güneydoğu olayları ve Kürt sorunuyla ilgili yapılan çalışmalarda aynı çerçevede konu ele alınmış.

Aynı şekilde 49 uncu Hükümetin Başbakanı, bugün Cumhurbaşkanı olan Sayın Demirel’in gerek o zamanki ifadelerinde gerekse bu son günlerde yine basına yansıyan ifadelerinde benzer şeyler ifade edilmiştir.

Burada amaç Demokrasi Partisinin kaleme aldığı bildirisinde amaç: Türkiye’nin mevcut millet bütünlüğünü bölmek, parçalamak ve Türkiye toprakları üzerinde bir bölümünü ayrı bir devlet şeklinde Türkiye’nin bütünlüğünden ayırmak gibi bir maksat söz konusu değildir. Bize göre bugünkü Anayasamız siyasî partilerin bu faaliyetleri açısından birtakım sınırlamalar getirse de Türkiye’nin var olan sorunlarının konuşulması, tartışılması ve yine Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Türkiye’nin diğer sivil örgütleriyle, kamuoyuyla oluşturulacak bir irade çerçevesinde bu sorunlara çözüm bulunması inancıyla hareket edilerek partimizin düşüncelerini bu vesileyle ifade etmiştir. Ve yine Türkiye olarak uluslararası arenada altına imza koyduğumuz Paris Şartı, işte Helsinki Nihaî Senedi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi gibi birçok sözleşmenin de bizlere bu çerçevede sorunlarımızı çözebilme, tartışabilme, konuşabilme olanağını sağladığına inanıyoruz. Bu açıdan ben, Yüksek Mahkemenize birazdan hoşgörünüze sığınarak şunu ifade etmek istiyorum; hukukçu değilim, böyle bir mahkemede de ilk kez ifade veriyorum, bu anlamda bir eksiklik de olursa hoşgörünüzü istirham ediyorum.

Türkiye’nin çok zor bir dönemden geçtiğine inanıyoruz. Bu zor süreçte var olan sorunlarını demokratik bir sistem içerisinde çözebilme, sıkıntılarını aşabilme, ülke bütünlüğünü sağlama, iç barışını sağlama ve gerek Ortadoğuda gerekse dünya konjonktüründe güçlü bir Türkiye’nin yaratılabilmesi bugün Türkiye’de siyaset yapan kurumların sorumluluğu içerisindedir. Bizim anlayışımıza göre türkiye’nin var olan sorunlarını bu çerçevede çözüme kavuşturma yükümlülüğünde olan siyasî güçler bugünkü uyguladıkları tercih ettikleri siyasî politikalarla alternatif politikalarla Türkiye’yi içinden çıkılmaz bir hale getirmişlerdir. Türk halkına karşı, Türkiye’ye karşı ileride tarihte büyük bir vebal altında olduklarına inanıyoruz. Biz parti olarak bu süreçte Türkiye’nin var olan sorunlarının konuşulup tartışılabileceği bir ortamın sorunlarının çözümü için birinci şart olduğuna inanıyoruz. Meclisteki varlık nedenimizi buna bağlıyoruz, konuşmalarımızın amacı bu, belki bazı kurumlara göre bazı odaklarla siyasî partilere göre onların değerlendirmelerine göre maksadını aşan konuşmalar olmuş olabilir, yanlış bulunmuş olabilir, ama hedef, amaç bu sorunların tartışılıp konuşulduğu ortamı yaratmak gerek Meclis içinde gerekse Meclis dışında ve bu tartışma ortamında düşünce serbestliği ortamında Türkiye’nin sorunlarının çözümünün gündeme getirilmesini sağlamak. Bu bildiri de bu çerçevede kaleme alınmıştır. Partimizin bu bildiriyle ülkenin bölünmez bütünlüğüne, ülke ve millet bütünlüğüne yönelik bir düşünce içerisinde olmadığını ifade etmek istiyorum.

Av.HASİP KAPLAN- “Kanımca bugün burada tartıştığımız konu bir hukukî konu olmakla beraber bir siyasî partinin kapatılma davası olmakla aynı zamanda Türkiye Siyasal yaşamını, toplumsal yapısını günün gelişen koşullarını ve dünya konjonktürünü bütün bu etkenleri beraber bu çerçevede değerlendirmeyi gerektiren çok önemli bir konu. O açıdan biz, savunma olarak bu davaya hiçbir zaman meri yasalar yönünden kanun tatbiki anlamında dar anlamda bakmadık, bakmak istemiyoruz, Yüce Mahkemenin de birçok kararında hukukun evrensel ilkelerinin onun ötesinde uluslararası sözleşmelerle şekillenen ve dünya devletlerinin o uluslar üstü anayasaya doğru iç mevzuatlarını yönlendirmeye başlayan bir hukuk değişiminin yapısı içinde ben şöyle düşünüyorum bir avukat olarak, acaba Türkiye Cumhuriyeti Devleti iki konuşma ve bir bildiriyle bölünebilir mi’ Acaba Türkiye Cumhuriyeti devletinde düşünce ne zamana kadar suç ve yasak olmaya devam edecek’

Tabiî ben bunları düşünürken başından sonuna kadar olan bir süreci sürekli gözlerimizin önüne getiriyorum ve biz ön savunmamızda önemle bir beklentici mesele olarak hem Ankara DGM davalarını hem de Avrupa İnsan Hakları Komisyonunda şu an görülmekte olan ve önemi itibariyle öne alınan hızlandırılan bu Nisan toplantısında Avrupa İnsan Hakları Komisyonunun gündemine alınan Halkın Emek Partisi davasının bekletici mesele sayılmasında ülkemiz demokrasisi açısından büyük yararlar olduğuna inanıyorum.

Ben, bu konuda Avrupa İnsan Hakları Komisyonuna yaptığımız başvuruda tabiî ki bireysel başvuru olması nedeniyle Yüce Mahkemenin kararında fiileri kapatılmaya engel olan Sayın Feridun Yazar, Sayın Ahmet Karataş ve Sayın İbrahim Aksoy’un başvurularını aynı zamanda tüzelkişi parti olarak yapmıştı. Ve şunu ifade etmek istiyorum, l0-l5 gün önce Strazburg’daydım, düşünce açıklamaları düşünce özgürlüğüyle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin ilgili hükümleri ve şiddet eylemleri arasında çok ciddi bir ayrım ve değerlendirmenin yapıldığını gördüm ve ben bu belgeyi sunuyorum, bu davaların orada derdest olduğuna dair bir belgedir.

Diğer bir konuyu önemle açıklamak istiyorum: Bizim 82 Anayasasının 90 ıncı maddesinde imzacısı olduğumuz onayladığımız ve yürürlüğe giren ki, ben tarihe bir bakıyorum l954 yılında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini imzalamışız, 5366 sayılı yasa ile yürürlüğe girmiş; ancak çok yıllar sonra l987 yılında Türkiye bireysel başvuru hakkını kabul etmiş ve bugün komisyonda değerli hocamız Sayın Şeref Gözübüyük, üyeler, arkasından l990 yanında Avrupa Bakanlar Komitesinin siyasi denetimi dışında Avrupa İnsan Hakları Adalet Divanının yargı yetkisi kabul edilerek bugün Sayın Gölcüklü Hocamızın üye olduğu Türkiye’yi temsil ettiği divanının da denetiminde olduğumuzu burada önemle belirtmek istiyorum. Burası elbetteki iç hukukta kesin ve nihaî kararını veren yüce mahkemedir, ancak bu yüce mahkemenin de kararlarının hukukun evrensel ilkeleri ve imzacısı olduğumuz uluslararası sözleşmeler açısından denetime tabi olduğunuz ve bizi ülke olarak bağladığını belirtmek istiyorum. Ve buna bir örnek olarak da benim savunmasını yaptığım kamuoyunda Yeşilyurt dışkı yedirme davası olarak adlandırılan ve açıklıkla ifade edeyim ki, savunma avukatı olarak bizim gösterdiğimiz ve iyi niyet ve dostane çözümle biten bu davada devlet yükümlülüğü gereği 4 milyar lira tazminat ödemeyi kabullanmıştir. Bunun belgesini arz etmek istiyorum. Çünkü hem memurin yasasının değişimini kabul eden türkiye Cumhuriyeti Hükümeti hem de tazminat ödemeyi kabul etmiştir, ancak bu arada gururla belirtmek istiyorum ki, Strazburg’daki duruşmada l2 Ocak l993’te yüce mahkemenin memurin muhakematının altıncı maddesinin iptaline dair olan iptal kararını sunduğumda komisyondaki tüm üyelerin hukukçu olmayan bu idare kurullarının kararlarının kesin olması, iptal yönündeki bu karara büyük ilgi göstermişlerdir, büyük etki yapmıştır. Türkiye’de mevzuatta bu değişikliği kabul etmiştir, ancak Yüce Anayasa Mahkemesi Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinden önce bu yasayı iptal etmekle daha önce davranmış oldu ve Yüce Mahkemenin bu kararına mütefarık olarak kişi başına 300 bin Frank tazminat ödemeyi taahhüt eden dostane çözüm kararını sunmak istiyorum.

Şimdi bunlar gerçekten bir hukukçu olarak hem hoşuma gidiyor bazı yanları hem gitmiyor. Çünkü bu davamızda muhtemelen olabilir olumlu veya olumsuz karara göre Strazburg’a gitme durumu söz konusu olabilir. Ancak biz şunu belirtirken özellikle Fransa’da iç hukukun önemle Avusturya, İtalya, Danimarka’daki iç hukukun giderek Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi doğrultusunda şekillendiğini belirtmek istiyorum. Bu şekillenme en başta düşünce özgürlüğü ve örgütlenme özgürlüğü kapsamında ifadesini bulmakta ve bunun sınırı olarak da demokratik toplum gösterilmektedir. Bu nedenle Halkın Emek Partisinin Avrupa İnsan Hakları Komisyonundaki davasını bekletici mesele olmasında ve hatta Yüce Mahkemenin Avrupa İnsan Hakları Komisyonuna başvurarak bir yazıyla bu dava akibetinin sorularak bilgi istenilmesinde kanımca bir hukukçu olarak ben yarar bulmaktayım. Hatta sonuçlanma süreci açısından da buna bir gereksinim olduğuna inanıyorum 90 ıncı madde uyarınca iç hukuk hükmü halinde olan bu sözleşmeler uyarınca Yüce Mahkemenin böyle bir istemde bulunması kanımca çok hukukîdir. Ben öyle değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Diğer bir noktaya değinmek istiyorum: eski Genel Başkan Yaşar Kaya’nın Erbil ve Bonn konuşmalarını ben bir hukuk devletinde gerçekten usulün, soruşturmanın, kovuşturmanın, her şeyin hukukun ilkelerine göre yapılması gerektiğine inanan bir hukukçuyum. Erbil bugün Kuzey Irak’ta bir Kürt şehri, orada Kuzey Irak Kürdistan Demokrat Partisinin bir kongresi yapılıyor, SHP, ANAP, Menderes’in Partisi şu an demokrat Parti oldu, onun temsilcilerinin çağrıldığı katıldığı bir toplantı yapıldı ve bu toplantıda Sayın yaşar kaya Kürtçe bir konuşma yapıyor. Ankara DGM Savcılığı bunu bir iddianame tanzim ederek deniliyor ki, yaşar Kaya bölücülük suçunu Irak’taki Kürdistan Demokrat Partisi seçime girmiş, gayri resmi de olsa bir federe meclisi olan Kürtçe dili olan, Kürtçe eğitimini yapan, hatta Kürtçe mahkemeleri, Kürt mahkemeleri olan fakat devletler hukuku açısından baktığımızda resmi olarak değil, defakta olarak var olan şu veya bu nedenle bir gerçeklik ve o gerçekliğe biz Türkiye’den kalkıyoruz gidiyoruz onlara bölücülük yapacağız. Bunun hiçbir inandırıcılığı yok. Tabiî l40 ıncı madde yürürlükten kaldırıldı, 3713 sayılı yasayla ve bakanlar Kurulunun gündeminde l40’ın boşluğunu doldurmak üzere Türkiye dışında Türkiye aleyhine yapılan konuşmalarla ilgili müeyyide getirici yeni bir yasa çalışması da şekillenmedi Meclisten geçmedi. Bu da kapatma gerekçesi kapsamında. Tabiî cezai yönü bu. Anayasal açıdan denetlendiğinde belki farklı yorumlanabilir, ancak bir hukukçu olarak bir savunma avukatı olarak biz bu konuşmada ve Bonn konuşmasında özellikle temsil, davetiye, katılım, katılımdan sonra yapılan konuşmanın usule uygun, hukuka uygun tartışma götürmeyecek delillerle saptanması gerektiğine inanıyoruz. Erbil konuşmasının bir kaseti var, Ankara DGM’de Sayın Yaşar Kaya tutuklandığında elde ne konuşma metni vardı, ne de kaset vardı, ikisi de yoktu, tutuklandıktan üç ay sonra bir gün duruşmanın sonunda iddia makamı Genel Kurmay kaynaklı bir kasetin olduğunu söyleyip sundular. Sayın Yaşar Kaya da bu kasetteki konuşmaların konuşmanın tümünü kapsamadığını belirtti, tutanaklarda bunlar var.

Şimdi efendim, Anayasa mahkemesinin kapatma iddialarından birisi bu. Önce biz sağlıklı bir tespit yapmak zorundayız. Böyle bir konuşma var mıdır, yok mudur’ Kürtçe tercüme konusunu ciddi düşünmemiz gerekiyor, Kürtçe tercümeler doğru mudur, değil midir’ Bunu hangi kaynak temin etti, nasıl etti. Yani biz, vicdanî delil sistemini benimseyen, ceza sisteminde özellikle bir ülke olabiliriz ancak bizim vicdani delil sistemini benimsememiz bu tür delilleri kabul anlamında olmamalı diye düşünüyorum.

Bonn konuşmasında ise, parti adına bir davet tespiti yok. Ve henüz kurulmuş olan Demokrasi Partisinin henüz kurulduğu günlerde yeni kurulduğu günlerde Sayın Yaşar Kaya’nın bulunduğu bir toplantıdaki konuşması kapatılma gerekçesi. Ben iki konuşmayı da izledim, iyice düşündüm…

Soru üzerine; İzledim derken, inceledim bağışlayın teyp kaseti de var, izleme derken o kasetleri de ben kastettim. Video bantlarını, DGM’de var, Ankara devlet Güvenlik Mahkemesinde var, Yüce Mahkemeye de sunulmuş olabilir dedikten sonra devamla;

Şimdi efendim bu iki konuşmanın içeriği DEP l25 inci madde anlamında bir bölücülük iddiasının sübut kanıtları yok. Yani şu sınırı çizeceğiz, şu örgütte şu devleti kuracağız, şu renkte bayrağı kuracağız, şu rejimle ülkeyi yöneteceğiz değil; tümlük dikkate alındığı zaman, demokratik hak ve istemler eşit ve barış içinde, kardeşçe yaşama isteklerinin ön plana çıktığı görülür. Bu, bir realitesi Türkiye’nin, Anadolu mozayiğinin bir realitesidir; bunu böyle kabul etmek zorundayız. Bu realiteyi Yüce Mahkemenin birçok kararında da görüyoruz; ancak yurttaşlık hukukunu ön plana çıkaran yurttaş hak, ödev, hak ve ödevlerini ön plana çıkaran bir anlayışı, demokratik bir anlayışı bu toplumda oturtmanın yöntemi nedir, henüz bunun siyasal açılımı yapılamamıştır; ancak, benim Yüce Mahkemenin kararlarından edindiğim bir izlenim, yurttaşlık hukukunun, hak eşitliğinin ve ödevlerinin eşitliğinin; örnek olarak Amerikan ulusu, Amerikan vatandaşlık sisteminin benzerinin veya Fransa örneklerinin, Korsika örneğinin Yüce Mahkemenin kararlarında gösterildiğini, biliyorum, görüyorum; ancak, ben Fransa örneğinde şunu da görüyorum: Strazburg’da Avrupa Konseyi binasında yemek yiyoruz, televizyonda Fransızca olmayan bir lisan, devlet televizyonu bu tabiî Alsasca olduğunu söylediler, Alsas Loren Eyaletiymiş ve alta italik olarak Fransızca yazılıyor. Elbette Fransa’yı örnek gösterirken, oradaki mozayiğin de gerçekliğini ve oradaki anayasal yapılanışını da görmek gerektiğini düşünüyoruz.

Ben bu delillerin çok karmaşık deliller olması açısından, sadece subut yönünden bizde tereddütler yarattığını belirttikten sonra, Yüce Mahkemede bir noktayı daha önemle değinmek istiyorum: Ben bir hukukçu olarak rahatsızlık duyduğum bir konu, l96l Anayasası 58 inci maddesiyle siyasî partilerin münhasır denetimi ilke sağlanıyor. Gerekçe de Şu: İlk defa çok partili rejime geçiyoruz. Siyasî parti liderleri keyfi olarak tutuklanmasın, siyasî partiler keyfi olarak kapatılmasın, siyasal hayatın demokrasinin vazgeçilmez unsuru olarak faaliyet yürütebilsinler diye; ancak, l96l Anayasasında yer alan hükümlerin aynı şekilde 82 Anayasasında yer almasına rağmen, siyasî partilerin denetimine bir DGM denetiminin getirildiğini ve Anayasanın bu münhasır yetkisinin, maalesef parçalandığını belirtmek istiyorum. Terörle Mücadele Yasası 9; “Bütün suçlar DGM’de yargılanır” diyor, bu konuda bizim Anayasaya aykırılık iddiamız var, ön savunmada bunu ileri sürdük; ancak, hem cezai yönden DGM’de yargılama, hem de kapatma, orada kişi olarak l25 yok, 8 inci maddeye aykırılık var; l25 olsaydı orada fizikî olarak kişinin idamı, burada da tüzelkişiliğinin idamı; kapatma bence idamdır. Yani, iki idam, mükerrer bir yargılama ve siyasî parti asli organı, o organ sıfatıyla, söylediği sözler nedeniyle kapatılan o siyasî parti, maalesef Anayasanın münhasır yargı denetiminin dışında bir mercide yargılanıyor ve devlet Güvenlik Mahkemeleri cezaî anlamda bu olaya el atmıştır ve bu da bizim hukuk sistemimizin, Anayasamızın, Siyasî Partiler Yasamımızın bir eksikliktir, ulaşamadığımız hukuk devletinde, ulaşamadığımız demokrasinin çağdaşlığa erişemediğimiz bir eksikliği.

Efendim, şimdi bu eksiklikleri nasıl gidereceğiz; biz bu yasaları olduğu gibi uygulayacakmıyız, yoksa hukuksal açıdan içtihat oluşturacak, açılım getirecek ve gerçekten bu tür aksaklıkları giderecek hukuksal değişimi mi sağlayacağız. Elbetteki budur, sağlanacaktır, ben ona inanıyorum; yoksa Hamurabi kanunlarıyla yönetilmeye devam ederdik, hiç de değişim gereksinimi duyulmazdı ve bence bir yasama organına da hukukçular birtakım değişimleri bırakmamalıdır diye düşünüyorum. Hukukçuların da öncülük etme gibi bir yükümlülükleri olduğuna inanıyorum.

Ben buradan öz olarak demokrasi Partisinin kapatılması konusunda biraz fazla acele davranıldığına inanıyorum ve çok zayıf delillerle bir kapatılma isteminde bulunulduğuna inanıyorum; fakat beni ürküten diğer bir yan var. Ben l984 yılına kadar İstanbul’da Avukattım, 84’ten 9l sonuna kadar da memleketim olan Şırnak’ın İdil İlçesinde Avukatlık yaptım, şimdi İstanbul’da Avukatlığa devam ediyorum. Ben 84’te İdil İlçesine gittiğim zaman, İlçenin kaymakamı, jandarma komutanı, oradaki arkadaşlarla rahatlıkla bir köyde, bir vadide hep bir araya oturabiliyorduk, konuşabiliyorduk, bir yemek yiyebiliyorduk. Bu dönemde olaylar var mıydı; yoktu; fakat l984 yılında bizim İlçenin karşısında 48 örgüt üyesinin olduğu yönünde duyumlar vardı. Ve bugün ülkenin geldiği çembere baktığımız zaman, sürekli yasakla forumların budandığını, susturulduğunu, kısıtlandığını ve bunun da giderek illegalitenin yolunu, şiddetin yonulunu genişlettiğini artırdığını ve ülkemizin hiç istemediğimiz bir kaos ortamına geldiğini belirtmek istiyorum. Ben utanç duyuyorum, bir hukukçu, bir aydın olarak l0 sene kaldığım İdil İlçesinden irademin dışında ayrıldım. Ben orada olmak, o toplumda konuşmak isterdim, düşüncelerimi açıklayıp, şiddete teslim olmadan, oradaki gelişmelerin olmasını isterdim; ancak, ne yazık ki, düşüncenin suç ve yasak olması, orada koruculuğu, feodaliteyi, oradaki geri kalmış ilişkileri güçlendirdi ve o bölgede giderek yaygınlaştı. Şimdi bir teneffüs, bir soluk alma, bir alan gerekiyor. Bu alanı Demokrasi Partisi eksik veya tam kullandı, ayrı bir konu; ama, ben Demokrasi Partisinin bugün Türkiye demokrasisine ve özellikle şiddetin durmasına, özellikle akan kanın durmasına hem Demokrasi Partisinin, hem onun benzeri partilerin çok büyük ihtiyacı olduğuna inanıyorum; çünkü, Türkiye’nin imzacısı olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmelerine uygun bir hukuk düzenlemesi kaçınılmaz olmuştur. Yüce Mahkemenin de bu konuda kanılarını biliyoruz, kararlarını da okuyoruz. Sayın Başkanın açıklamalarını biliyoruz bu Anayasanın değiştirilmesi gerektiği konusunda, Sayın Meclis Başkanı Sayın Cindoruk’un, Siyasî Parti liderleriyle Anayasa değişikliği konusundaki çalışmalarını biliyoruz ve bu konudaki büyük ölçüde mutabakatı da biliyoruz; ama, bu konudaki aslî görevlerini yerine getiremediklerini de görüyoruz.

Şimdi, böylesi bir dönemin içinden geçilirken, gerçekten çifte standart uygulamadan birtakım gerçeklikleri yaşama geçirip; ama ülkenin hukuk düzeni içinde, demokratik düzen içinde siyasî partiler açısından yaşamını geliştirme yollarını bulması gerektiğini düşünüyoruz ve şu konuda dünkü sabah burada Sayın Cumhurbaşkanımızın açıklaması “Kürtüm diyen varsın desin…” tabiî içinde çok daha anlamlı sözler de var, “Tarihimizi gözden geçirmeliyiz” deniliyor. Ne tesadüftür ki, Sayın Başkanım, Demokrasi Partisinde her Kürt sözcüğünü bir ulusal azınlık yaratma ve ayrıcalıkla suçlayan, iddianameyi düzenleyen Sayın Cumhuriyet Savcımız benim hemşehrimdir. Sanıyorum köken olarak Türk değildir; ama, Türk vatandaşıdır. Ben de kürdüm; ama, Türk vatandaşı olmakla da onur duyuyorum ve sanıyorum Yüce Mahkemenin de üyelerinin içinde Türk vatandaşı; ama, etnik yapısı farklı insanlar olabilir. Bu da bizim güzelliğimiz, gerçekliğimiz. Biz bu güzelliği ve gerçekliği susturarak, toplumda demokrasiye katkı sunacağımıza inanmıyorum. Ve bu kadar uzunca bir açıklama oldu sabırlarınıza teşekkür ediyorum.

“Kürt kimliği tüm sonuçlarıyla birlikte tanınmalı” beyanının açıklanmasıyla ilgili olarak bir üye tarafından sorulan soru üzerine:

REMZİ KARTAL- Bildirinin 2 nci maddesinde Türkiye’nin sosyolojik gerçeğine uygun olarak Kürt kimliği tüm sonuçlarıyla birlikte tanınmalı. Buradaki “Tüm sonuçları” ibaresi, uluslararası sözleşmeler çerçevesinde bir etnik yapının, kimliğin demokratik olarak kendisini ifade etmesiyle ilgili sonuçlardır. – Mesela, dilidir, kültürüdür, televizyonla ilgili, medyayla ilgili, işte gazetedir bu anlamda uluslararası sözleşmelerde Türkiye’nin de altına imza koyduğu, Paris Şartı, bu yani çok detaylandırılmamıştır; ama, daha alt kademelerde, daha alt maddelerde, yani diliyle ilgili, kültürüyle ilgili, radyo, televizyon şeklinde, öbür maddelerde geçiyor. Burada amaç bu yapının Türkiye’nin zenginliği olduğu, kendisini bu etnik yapıda gören insanların kendi kimliklerinin Türkiye’de Cumhuriyet Devletinin çatısı altında yaşayarak, geliştirerek bu ülkeye daha çok sadık, bu vatanın daha çok bütünlüğü içinde kendisini ifade edebileceğine olan inancından kaynaklanıyor. Bu noktadan hareketle öbür maddelerde geçiyor Kürt…. anadilde eğitim hakkı, radyo ve televizyon, Kürtçe yayın, yani bu anlamda öbür maddelerde geçiyor; fakat Anayasa buna uygun mudur; değildir. Bir siyasî parti de konuları tartıştırarak, var olan sorunların çözümü konusunda yasama organının gerekli değişiklikleri yapması, siyasî parti de konuları tartıştırarak, var olan sorunların çözümü konusunda yasama organının gerekli değişiklikleri yapması, siyasî partilerin konuyu gündemlerine alması, bu konuyu eğer mutabakat sağlanırsa, bu anlamda irade beyan edilirse, gerekli tedbirlerin alınmasını hedeflemektedir.

Yine aynı üyenin, acaba ulusal kimlik kazanmış bir gruptan mı, yoksa azınlıktan mı bahsediyorsunuz ‘ sorusu üzerine:

Bildirinin muhtevasında zaten konu sanıyorum açıklığa kavuşuyor. Şimdi Anayasa ve yasalarca garanti altına alınmalıdır. Yani, 2 nci maddenin son cümlesi bahsedilen tüm sonuçların tanınması ve Anayasa ve yasalarca garanti altına alınması… Bu cümleden ülkenin bütünlüğü çok açık bir şekilde anlaşılmış oluyor. Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Anayasasının, yasalarının güvenceye aldığı haklar, ülkenin bütünlüğünü riske edecek, sorun yaratacak konular olamaz. Ha nedir azınlık hakları; Türkiye Cumhuriyet Devletinin sınırları içerisinde yaşayan bu insanların kendi kültürlerini, kendi kimliklerini ifade edebilmeleri bunun daha detaylandırılması ise, tabiî ki, türkiye Büyük Millet meclisinin sorunudur. Eğer Meclis, siyasî partiler bu anlamda konunun önemini kabul eder, konuyu gündemine alır, tartıştırırsa, bunu açabilir, tartışabilir ve Meclisten çıkacak kararlarla dil olarak mı, televizyon olarak mı, radyo olarak mı, ne anlaşılıyorsa, o çerçevede demokratik olarak kendilerini ifade etme haklarının verilmesi işaret edilmektedir. Burada sanıyorum yani bildiride bu anlamda.

Siz yani netice olarak azınlık mı diyorsunuz’ sorusu üzerine de: Türkiye’de çoğunluğun dışında bulunan bir grup ise, azınlıktır tabii… Erbil’deki toplantı ile ilgili davetiye olup olmadığı sorusuna karşılık:

Erbil konuşmasının 4 siyasî partiye de resmî davet olduğu belli. Ancak, biz gerçekten şunu açık yüreklilikle belirtmek istiyoruz: Biz çok konudaki savunma delillerimizi parti arşivinden hazırlatıp, bugün bu sözlü savunmada sunmak için hazırlık yapmıştık. Maalesef veremeyiz efendim, l8 Şubat’ta Parti Genel Merkezinin bombalanması sonucu, sonuç ortada, binada kurtulan bir tek şey kalmadı.

Özellikle bu 4 siyasî partiye davetiye vardı; fakat Bonn toplatısıyla ilgili ben araştırdım, bir vekil sıfatıyla araştırdım resmî bir davetiye yoktu; ancak Bonn toplantısında bir yanlışlık vardı, bir yanlış tespit vardı, DGM Başsavcılığının iddianamesinde olsun, Cumhuriyet Başsavcılığının kapatma iddianamesinde olsun Bonn toplantısını PKK lidere Abdullah Öcalan’ın tertiplediği söyle- niyor. Ben de bunu ifade etmek istiyorum: PKK lideri Abdullah Öcalan Almanya’ya giderse hemen tutuklanır. Çünkü orada aranan bir kişi konumunda. Yani, bu durumda o tür bir hukuk devletinde bulunma olanağı olmayan bir kişinin toplantı düzenlemesi mümkün değil; ancak, düzenleyenler bellidir orada. Bir tertip komitesi olur veya bir dernek olur veya bir kuruluş olur. Ha bunun da tespiti mümkündür, diplomatik yoldan bir yazışmayla, yani Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti faksın geliştiği, teknolojinin geliştiği bir çağda Bonn’daki Büyükelçiliğimize bir faksla iki saat sonra faksa tekrar cevabın alabilir. Şimdi ben bunu yadırgıyorum. Bir hukukçu olarak bu tür olanaklarımız var, imkanlarımız var ve inanıyorum ki, Devlet Güvenlik Mahkemesi savcılıklarının yazışmalarına da büyük hassasiyet ve önemle cevap veriliyor, anında veriliyor. Ama yapılmıyor.

Yaşar Kaya’nın Erbil konuşması ile ilgili bir soru üzerine O kongreye (Erbil) çok sayıda konuk katılmıştı ve bütün konuklara sırayla, sırası geldikçe konuşma hakkı vermişler. Sayın Ercan Karakaş yanılmıyorsam, Anavatan Partisinden şu an ismini hatırlıyamıyorum; ancak Hakkâri milletvekili Esat Canan’la beraber giden bir temsilci ve büyük Değişim Partisinden birer temsilci ile birlikte sırası geldiğinde Sayın Yaşar Kaya’da irticalen bir konuşma yapmış, yani o günün gelişmeleri, o kongrenin havası içinde irticalen bir Kürtçe konuşma yapmış ve takdir edersiniz ki, Yüce Mahkemenin kararlarında da Kürtçe konuşmak artık suç değil, Yüce Mahkemenin kararlarında da son içtihatlarında da var.

Yüze yakın konuşmacı vardır orada, yüze yakın konuşmacı var ve usulen gelen bütün yabancı konuklara konuşma hakkı verilmiş o kongrede. BAŞKAN tarafından “Türkiye’de etnik ve dinsel köken ayrımı yapmadan herkesin bu özelliklerini açıklama özgürlüğü içinde…” hatırlatılması yapılarak “Kimliğin ifadesi olanağı…” nereden başlayıp, nerede biten siyasal, sosyal ve hukuksal boyut taşıyor’ Bana onu açıklarmısınız’ sorusuna karşılık olarak:

Kimliğin ifadesi olanağında bir gerçekti Anayasa mahkemesinin tüm kararlarında görüyoruz, “Türkiye mozayiği vardır” deniliyor. “Türkiye’de Türklerden başka etnik ve azınlık unsurlar vardır” deniliyor. Bütün mahkeme kararlarında var; ama, açılmıyor. Hatta isim olarak da belirtti, “Kürt, Çerkez…” şeklinde de belirtti; ancak, Lozan Anlaşması örneği getiriliyor. Dinî azınlıklar açısından getiriliyor Lozan örneği Anlaşması ve Lozan Anlaşmasında bu dinî azınlıkların birtakım hakları var, eğitim, okullaşma, yayın olanakları var. İlginç bir şey belirtmek istiyorum: Benim İlçem İdil’de ilk Müslüman aile bizdik, tamamı Süryaniydi. Ama, ne yazık ki, şu an 25 hane var. Mardin’in Sayın Cumhuriyet Başsavcımızın sanıyorum memleketi oranın büyük çoğunluğu Süryaniydi, şimdi l5-20 hane var. Şimdi bu Süryaniler de Lozan’a temsilci gönderdikleri zaman o dönemin metropolitanı o kadar kendini Mezopotamya’nın mozayiğiyle bütünleştirmiş ki, “Biz kendimizi ayrı bir azınlık hissetmiyoruz ve bir hak ve talebimiz yoktur” demiştir ve Ermeniler, Rumlar, Yahudiler gibi Süryaniler azınlık statüsüne girmemiştir; ama kiliselerinde bugüne kadar yapmışlardır eğitimlerini ve devlet tarafından bir baskı da kendilerine yapılmamıştır.

Şimdi, bunun yanında, Türkiye’de benim annem – yakında vefat etti – tek kelime Türkçe bilmiyordu ve ben anlaşmak için elbetteki Kürtçe konuşmak zorundaydım. Bir Kürtçe konuşma dili var. Normal günlük yaşamda var, Anayasa Mahkemesi kararlarında da var. Bugün 20 büyük televizyon, l00’ü aşkın televizyon bölgesel, bini aşkın radyo var. Biz Fransa’nın Korsika örneğini verirken, evet, Fransa Anayasasındaki birlik, üniter yapıyı koyuyoruz demokratik toplum içinde; ancak, her nedense Alsas Loren’deki dil hakkını özgürlüğünü kullanma, televizyon hakkını kullanıyorlar, eğitim hakkını kullanıyorlar, okullarda kullanıyorlar görmezlikten geliyor… Bask modelinde eyalet sistemi.. İngiltere’nin Galler örneğinde, Belçika’nın Flemenkler olayında, kantonlar olayında, İsviçre’nin kantonlar olayında, hepsinde var ve bu Türkiye Cumhuriyeti Devletinin son koalisyon hükümetinin programında resmî bir ifade olarak “Kürt realitesi” olarak ifade edildi. Kürt realitesi, kimlikten öte bir geniş anlamı olan bir kelime; ama, Kürt realitesini ifade eden Doğru Yol Partisi ve SHP hakkında kapatılma davası açılmamıştır. SHP’nin Doğu, Güneydoğu Raporu 1989 senesinde yazılmıştır ve orada ben o dönemde o partinin merkez yöneticiliğini yapıyordum. Kürt kimliği, hatta Kürt enstitülerinin kurulmasına kadar geniş bir süreç içinde bir ifade, bir anlatım var. Onlar da kapatılma gerekçesi yapılmamıştır, açılmamıştır ve geçmiş siyasî parti kapatma davalarına bakıyorum; küçük sosyalist partiler ve son olarak demokrasi Partisi, oy oranlarına baktığınız zaman sosyalist partilerin yüzde l’i bulmuyor. Demokrasi Partisi yüzde 3 müdür, 7 midir; tartışma konusu; çünkü, özgür bir henüz seçenekten sandığa ulaşmadı. Şimdi, Kürt kimliğinin sınırı şudur: Türkiye Cumhuriyeti Devletinde, üniter birlik yapısı içinde, bütünlük yapısı içinde kendi dilinden kaynaklanan, kendi kültüründen kaynaklanan ve doğallıktan gelen, doğuşla kabul edilen bu hakların özgürce kullanımı, çağdaşça kullanımı demektir. Yani nevruzun resmî bayram olması için benim ilçemde veya komşu ilçem Çizre’de ille 50 kişinin ölmesini beklememek gerektiğini düşünüyorum bir hukukçu olarak. Yine Kürt dilinin televizyonda söylenmesi korkutmamalıdır. Yani, resmî olarak, devlet kaynaklı olarak devlet bunu belki ilk aşamada yapmayabilir; ama yapmasında kanımca denetimsel olarak yarar vardır, tıpkı Fransa örneğinde olduğu gibi, ama özel televizyonlarda bir Kürtçe türkünün söylenmesi bu ülkede kardeşliğe mi katkı sunar, ayrıcalıklığa mı katkı sunar’ Bu çok önemli bir tespittir, bunu çok iyi görmek lazım. Eğer biz bunu göremiyorsak, şimdi Yüce Mahkeme sadece Demokrasi Partisinin kapatılmasıyla uğraşırken, Sayın Çiller’in partisi de Diyarbakır’da Şivan’ın kasetleriyle seçim propagandası yaparsa, Şırnak’ta -açık konuşayım- Anavatan Partisi Kürt gruplarının türküleriyle seçim propagandası yaparsaki, bunların hepsi bir reailite ve yapılıyor- onlara müeyyide uygulanmazsa ve sadece ve sadece o bölgede güçlü olan bir partiye bu müeyyide uygulamaya kalkar, teneffüs, soluk alma olanağı kalmaz. DEP de kapatılırsa Sayın Başkanım, ne olacak orada’ Başka parti olacak mı’ Şu an yok. Olmayınca… Yani, şimdi ben buraya getiriyorum, kimlik ifadesini demokratik toplum sınırları içinde ve çok net söylüyorum, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ölçüsünde ve çok net söylüyorum, biz Türkiye Cumhuriyeti olarak yükümlülüğümüz var. Pakta sun selvanda, ahde vefa, yani sözleşmeye saygı ve okuyorum Sayın Başkanım; kimliğe cevabımı veriyorum bu maddede (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi l4 üncü madde): “Bu sözleşmede öne sürülmüş olan hak ve özgürlüklerden yararlanma, cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasal ya da başka bir görüş, ulusal ya da toplumsal köken, bir ulusal azınlıktan olma, mülkiyet, doğuş ve benzeri başka bir statü ayrımı gözetilmeksizin herkes için sağlanır.” Bu net. Paris Şartı insanî boyut kararlarına bakıyoruz: Artık Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devleti olarak, Ortadoğu’da parlayan bir yıldız olarak Avrupa’nın 32 üyeli konseyinin bir üyesi olarak, çağdaş bir devlet olma iddiasında olarak 21 inci yüzyılın son çeyreğine altı kala bu tür basit şeyleri aşabilmesi gerekir diye düşünüyorum. Laz kökenli vatandaşlarımızı, Çerkez kökenli vatandaşlarımızı, Arnavut kökenli vatandaşlarımızı ulusal azınlıklar kapsamında mı görüyorsunuz ya da görmüyür musunuz’ sorusuna karşılık:

Türkiye’de resmî Devlet İstatistik Enstitüsünün kayıtlarını araştırırsanız Sayın Başkanım, çok yakın tarihe kadar nerede kaç Kürt, kaç Laz, kaçı Arapça konuşuyor, kaçı Türkçe konuşuyor, kayıtları var. Yani tek parti döneminde bile var. Bugün yok. Olması gereken bugünde yok. Bu bilimsel bir tanım, bir sosyolojik tanım, bir tarihsel sürecin getirdiği bir tanım. Bu ulusal ekaliyet olma veya azınlık olma veya ulus olma veya halk olma, hiç önemli değil bence. Yani, l5 milyon da olabilir, 2 milyon da olabilir, Bosna-Hersek bugün 2,5 milyon Boşnak Müslümandır, İsrail 3 milyondur, yani sayılar ifade etmiyor.

Şimdi, bu sayı azınlık olma veya çoğunluk olma. Bu sayı olayı kişinin doğuşundan gelen, dilinden gelen, kültüründen gelen, tarihinden gelen haklarının demokratik bir toplumda kullanılması için bu tür kavramların bir anlamı yoktur. Bu tür kavramlar birtakım haklar doğururlar kaygı ve korkusundan kurtulmak gerekir diye düşünüyorum. Çünkü Türkiye Cumhuriyetinde biz gerçekten düşünüyorum bazen, o bölgede olayların içinde yaşayan bir insan olarak diyorum ki binlerce yıllık beraberliğimiz, kardeşliğimiz, din birlikteliğimiz, akrabalıklarımız, ekonomik ortaklıklarımız, bunca güçlü bir bağımız olmasaydı biz birbirimize karşı bu kadar hor davranan insanlar çoktan Yugoslavya’nın Krayine bölgesini aşmış olurdu. Ben bir hukukçu olarak bunu çok net olarak görüyorum ve şunu isterdim ki, Yüce Mahkeme bu konuda toplumsal barışın sağlanması konusunda bir öncülük, gerçekten bir açılım versin. Çünkü bir tıkanılmışlık, bir kaos var ülkemizde ve bu kaos, milletvekillerini atabiliriz, partiler kapanabilir; hiçbir şey çözmez, A gider, B gelir, yani değişmez. Onun yerine başkası gelir, ama bir gerçek değişmez, hergün daha da boyutlanıyor olaylar ve bu azalmıyor. Olaylar tırmanıyor azalmıyor. Buna bir demokratik teneffüse ben Meclisin, Yasama organının yapısını ne yazık ki müsait görmüyorum. Zaman zaman, demin gösterdiğim gazete örneğinde Sayın Demirel’in bu tür açıklamaları bu sıkıntının ifadesidir, bir çözüm arayışıdır.

Sizin okuduğunuz l4 üncü maddedeki hakları bağlayacağınız kurumsal yapı nedir, ne olarak görüyorsunuz Türkiye’deki Kürt vatandaşlarımızı o madde içinde’ Sorusuna cevaben;

Kısa ve net cevap vereyim: Ulusal ya da toplumsal köken diyorum. Azınlık, halk, etnik grup demiyorum. Ulusal ya da toplumsal köken. Bilen tek bir vatandaşımız vardı, o da … vefat etti. Ulusal ya da toplumsal köken…ben sözleşmenin maddesini aynen yazmışım burada. Aynı şey Paris Şartı, Helsinki Nihai Senedinde de daha geniş olarak var.

Sık sık halk ve halklar sözcükleri kullanılıyor. Bu sözcükleri parti nasıl tanımlıyor, hangi anlamda kullanıyor bunları’ sorusuna karşılık:

Türkiye’de veya Türkiye gibi tarihî geçmişi olan, nüfus yoğunluğu olan, zenginliği olan tüm ülkelerde tek ırk, tek ulus, tek etnik yapıdan gelme ari bir yapı bulmanız mümkün değil. Rusya’yı aşın, Rusya’da 200’ü aşkın ulus, ulusal azınlık, grup. Herhangi bir tarafa bakalım. Bir İsviçre örneği, bir Belçika örneği. Anadolu bunlardan çok daha tarihî bir yer. Anadolu’da öyle bir tarih yaşanmış ki, öylesine uluslar gelip gitmiş ki, öyle medeniyetler yaşanmış ki, bu toprakların üzerinde de Türklerin geliş tarihi belli Osmanlılarla, ondan önce Konstantinapolis’te yaşayan azınlıklar bugün de nadir de olsa İstanbul’da yaşıyorlar ve bugün özellikle Türklerin geliş tarihi sonrası yine o toprakların aslî unsuru olarak oralarda yaşamış olan ve tarihte Osmanlı ve Türk tarihinde, Cumhuriyet tarihinde çok net, çok sık ve hatta Türkiye Cumhuriyetinin Kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün söylevlerinde ifade edilen Türk de vardır, Kürt de vardır, Çerkez de vardır, Abaza da vardır, Laz da vardır, hatta hatta bunu bilimsel araştırmasını yapanlar 49 tane etnik kesimin olduğunu belirtirler. Ancak, bu kadar etnik kesim, kimlik, bugün kendisini ortak, kıvançta, acıda, kadarde ortak noktalarda tinsel olarak şekillendirmişse ve geçmişten gelen bir ortaklık varsa, bu ortaklığı güzelce bir çiçek demeti gibi yaşatmak gerektiğine inanıyoruz. Çünkü Çanakkale’de yalnız türklerin kanı yok, dökülen kanı yok, kürtlerin de kanı dökülmüştür, Kıbrıs’ta da aynı ve şimdi bu toprakların kurtuluşunda beraber kan döken insanlar yalnız Türkler değildir. O zaman halk veya halklar kavramından bilimsel olarak da, hukuksal olarak da, tarihsel olarak da fazla korkmamak gerekir. Çünkü gerçeklik budur, realite budur ve bu devletin resmî belgelerinde budur. Şimdi bu budur diye ben yok saymam ki.

Yok sayılamayacağına göre, bu farklılıkların dün nevruz şenliklerini izlediniz ekranlarda, yani halay çekiyor insanlar Kürtçe türkü söylüyor. Şimdi biz bu Kürtçe türkünün yasaklanması için yasaklar koyarak, ifadeyi kapatarak önlerini biz türk ulusunu homojen yapıyı oluşturamayız ki, buna bilim, buna sosyolojik gerçekler, buna tarih müsait değildir. Yani biz kâğıt üzerinde istediğimiz kadar yazalım çizelim gerçeklik budur. Kürt dili eğer kaybolmamışsa bugüne kadar ve çok sayıda insan konuşuyorsa, böyle bir dilin olup olmaması önemli değil, sonradan da gelişmiş, öğrenilmiş olabilir. Yani sonradan gelişmiş, öğrenilmiş bir dil dahi olsa.

Halk insanlardan oluşan toplulukların adı efendim. Halk kavramını herkes kullanıyor. Politikacı kullanıyor, hukukçu kullanıyor, bakkal kullanıyor.

Terörle Mücadele Yasası’nın 9. maddesiyle ilgili bir soru üzerine; 9 uncu madde gereği DGM’de açılan bir soruşturmanın delilleri dışında iddianameye dayanak edilen başka bir delil yoktur. Devlet Güvenlik Mahkemesinin hazırlık dosyalarından alınan, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının siyasî Partiler Yasası l06 ncı maddesi fıkrası uyarınca aldığı belgeler delil olarak gösteriliyor. Şimdi Anayasa münhasır yargısal denetimi Yüce Anayasa Mahkemesine verecek, bunun yanında Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi 9 uncu maddeye dayanarak “terör suçu kapsamındadır” deyip bir kavuşturma açacak ve o kovuşturma bugün burada delil olarak sunacak. Bundan daha öte bir hukuksal illiyeti ben düşünemiyorum.

Net olarak söylüyorum. Biri bu. İkincisi, 9 uncu madde Anayasanın münhasır yetkisini kaldırmıştır. 68, 69 ayrıca Devlet Güvenlik Yargılama Usul Yasasının 9 uncu maddesinin son fıkrasında çok net. Deniliyor ki, Anayasa Mahkemesinin bakacağı davalar hariç. Ama, sonradan getirilen, 3713’te getirilen 9 uncu madde, bunu da kaldırıyor ve ilginçtir, SHP o dönemde iptal başvurusunu yaparken hepsini saymış, nasılsa 9’u atlamış, ben onun mantığını anlayamadım tabiî. Bütün bu maddeler Anayasa Mahkemesinde görüşüldü, iptal istemiyle incelendi, ama bu madde atlanmış nedense. Onu anlayamadım, unutulmuş olabilir.

Başvuruda olmayınca sizler de inceleyemediniz. REMZİ KARTAL- Başkanım, gerek sizin, gerek sayın üyemizin şahsıma sorduğu sualle ilgili verilen cevaplarda belki eksik kaldı düşüncesiyle, bir de Sayın Hasip Kaplan’ın şahsına sorulan suallerle ilgili, partimle ilgili düşüncelerde katkı sağlamak için söz istirham ettim.

Şimdi ikinci maddede Türkiye’nin sosyolojik gerçeğine uygun olarak Kürt kimliğiyle tüm sonuçları, Kürt kimliği tüm sonuçlarıyla birlikte tanınmalı, Anayasa ve yasalarca garanti altına alınmalıdır. Bu “tüm sonuçlarıyla” ne kastediliyor’ Ne anlıyorsunuz sorusu vardı. Kürtler azınlık mıdır, halk mıdır, nedir, nasıl tanımlıyorsunuz’ Yani, şey sonucu geliyor. Cevap aslında 3 üncü maddede, yani Kürt kimliğinin kabulü temelinde Türkiye’nin taraf olduğu tüm uluslararası antlaşmalara konulmuş, çekinceleri geri alınmalı ve sorunun AGİK süreci ki, bu sürece imza koymuşuz ve Paris Şartına uygun olarak çözümü için adımlar atılmalıdır.

Dört, Kürtler kendilerini çağdaş anlamda ifade edebilmek için dilini, kültürünü, sanatını yazılı ve sözlü olarak kullanabilmeli ve geliştirebilmelidir.

Şunu altını çizerek arz etmek istiyorum: Geçmişte kapatılan Halkın Emek Partisi, bugünde kapatılmasıyla ilgili davanın sürdüğü Demokrasi Partisi dört yıllık bir süreç içerisinde, son dört yıllık süreçte karşımıza çıkıyor. Partinin Türkiye’de olmayan bir sorunu yaratma ve yarattığı sorunla da Türkiye’yi kaosa sokma, Türkiye’yi bölme gibi ne bir iddiası var, ne de böyle bir gücü var. Tam tersine, Türkiye’de var olan ve Türkiye’nin bugün sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel yaşamının bütün problemlerini hemen hemen ana sorunu haline gelen Türkiye’de yaşanan şiddet olaylarının, terör olaylarının, ekonomik ve siyasî krizin nedenleriyle ilgili diğer siyasî partilerden farklı olan teşhisi ve tedavisiyle ilgili, düşünceleriyle ilgili ortaya çıkış sebebi söz konusu. Adı Kürt halkı mı olur, adı Kürt ulusu mu olur, adı bir aşiret mi olur, adı başka bir şey mi olur; problem bu değil. Problem, Türkiye’de birtakım olaylar var. Sayın Cumhurbaşkanı kendi ifadesiyle buna 29 uncu Kürt isyanı diyor, Sayın Genelkurmay Başkanı kendi ifadesiyle düşük yoğunlukta savaş diyor. başka birisi başka bir şekilde adlandırabiliyor. Millî Savunma Bakanı bölgeden gelirken ben cepheden geliyorum gibi ifadede bulunuyor. Türkiye’de var olan bu sorunları teşhis etmek ve çözme konusunda bizim parti olarak adı ne olursa olsun, ulus mudur, halk mıdır, köken midir, yani bunu Türkiye kamuoyu konuşmalı tartışmalı, ancak sonuç itibariyle çözüme ve tedavisine kamuoyunda oluşacak olan sağduyuyla birlikte bir çare, bir formül bulunmalı, ama mutlak surette bulunmalı ki, Türkiye bu giderek yaşadığı kaosu aşabilsin…

Size göre çare nedir’ sorusuna karşılık olarak da;

Bize göre demokrasidir Sayın Başkanım, bize göre Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ordusundan daha güçlü, büyük bir gücü var, 60 milyona yakın insanın ortak iradesidir. Bu 60 milyona yakın olan insanın barış içinde, bir arada, huzur içinde yaşama ile ilgili olan iradesi her şeyin üstünde en güçlü kuvvettir diye düşünüyoruz. Bu noktadan hareket edince demokratik ortamda konuşulup tartışılan hiçbir fikrin, ne kadar zararlı da olursa olsun, ne kadar aşırı da olursa olsun, hiçbir fikrin bu sağduyuyu aşabileceğine inanmıyoruz. Bize göre var olan, yaşanan sıkıntıların temelinde 70 yıllık Cumhuriyet tarihi içerisinde Türkiye’nin sosyolojik, etnografik kimliğine uygun olarak çözümsüz bırakılan birtakım sorunları sebeptir. Bunun adı da Kürt sorunudur. Kürt sorununu Demokrasi Partisi yaratmadı. Kürt sorunu var. Bu Türkiye’nin gerçeğine uygun bir şekilde de siyasî güçler tarafından formüle edilemiyor ve bunun sonucu da Türkiye gerek uluslararası konjönktürde gerekse Ortadoğu konjönktürde Türkiye’nin birliğiyle ilgili sıkıntıları olan veyahut da problemleri olan güçler tarafından da desteklenen bir boyutuyla Türkiye bu sıkıntıları giderek yaşıyor ve bu sıkıntılar her geçen gün de artıyor. Demokrasi Partisi bu sorunların çözümüyle ilgili konuları gündeme getirirken, kendiliğinden bu sorunu yaratmıyor. Bir sorun var, bu sorun nedir, konuşmalıyız, tartışmalıyız, Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Mecli dışındaki bütün sivil toplum örgütleri, kamuoyu medyasıyla bu sorunun adını, tedavisini doğru koymalıyız, tedbirlerimizi almalıyız; ama ne, hangi hedefler için’ Türkiye’nin bütünlüğü için, Türkiye’nin iç barışı için, Türkiye’nin bölgede ve uluslararası arenada güçlü bir devlet haline gelmesi bakımından.

Biz, bugünkü yasalara göre, geçmişte Halkın Emek Partisinin kapatıldığı gibi, bu parti de kapatılabilir; ancak, biz parti kapatmalarının düşüncesinin önündeki engellerin devamının Türkiye’ye, ülkemize bir fayda sağlamayacağı inancındayız ve kendimizi, özellikle bu yaşanan acılı tabloda soruna müdahale etme, demokratik inisiyatifi, parlamento inisiyatifini koymayla görevli görmekteyiz. Bu anlamda kendimizi, klasik anlamda bugüne kadarki kamuoyunun gördüğü anlamdaki bir milletvekili kimliği de görmüyoruz. Esas kimliğimizi bu ülkenin yaşadığı sancıları, acıları gündeme getirmek, tartıştırmak, demin çizdiğim hedefler çerçevesinde bu sıkıntılı tarihî süreçte üzerimize düşen görevi yapmamız gerektiği inancındayız.

Bu partinin kuruluş amacı bu. Bu partinin Mecliste, kamuoyunda yapmak istediği katkı bu. Ne ülkeyi bölmektir ne ülkede var olmayan bir sorunu yaratmaktır ne de ülkenin giderek içinde yaşadığı bu iç çatışmaların artmasına, yoğunlaşmasına katkı sağlamaktır. Bu bizim için medyada bizim düşüncelerimize karşı olan, bize karşı olan güçlerin iddiasıdır.

Biz iki şeyi aşamadık: Biz medyayı aşamadık, bunu aşacak gücümüz yok. Bis parlamentodaki bugünki siyasî mutabakatı aşamadık. Siyasî partiler buna “Millî mutabakat” diyorlar, biz bu düşüncede değiliz. yapılan millî mutabakatın Türkiye’nin yararına olmadığına inanıyoruz. Bu sözlerimiz bugün için Yüksek Mahkemeniz tarafından da kabul görmeyebilir. Parlamentoda görmediği gibi. Ama, biz tarih önünde Türk halkının süreç içerisinde herşeyi çok daha geriye dönüp baktığı zaman açıklıkla konuşup tartışacağına inanıyoruz. Bu çerçevede, burada adı ulus mudur, halk mıdır, aşiret midir, köken midir ‘… Sorunun bu olmadığı düşüncesindeyiz; ama, şu anda kendi ülkemizin imzaladığı uluslararası sözleşmeler çerçevesinde, bu AGİK süreci ve Paris Şartı 3 üncü madde geçen, buradaki tarifiyle buradaki tanınan demokratik taleplerle Türkiye’nin iç hukukuna bunun uygulanmasıyla biz sorunun önemli ölçüde şiddetin elinden alınacağına, ülkenin demokratik sistemi içerisinde 60 milyon insanın iradesiyle şiddetin ülkenin toplumsal gündeminden çıkarılabileceğine ve ülkenin muhtaç olduğu huzur ve iç barışını sağlayacağına inanıyoruz. Bu çerçevede düşüncelerimizi ifade etmek istedik.

Tekil devletle tek ulus konusunda ne düşünüyorsunuz parti olarak’ sorusuna karşılık:

Biz Türkiye’de bu gerek sorduğunuz soru açısından, gerekse mevcut yaşanan sorunların çözümü açısından bir program da yatan ve bu böyle çözülmelidir, bunun formülü budur diyen bir dayatmacı konumda değiliz. Biz bir sorun var, bu sorun mevcut bu politikalarla çözülmüyor daha çok ağırlaşıyor. Bunu tartışsın Türkiye; Parlamento tartışsın, kamuoyu tartışsın, söylediğiniz sorunun da cevabını, çözümlerin de cevabını tartışarak hep birlikte o zaman öğreneceğiz. Bu anlamda çok açık net programı savunan bu ülkede bu işin çözümü budur, bu yapılmalıdır; ama bugün kamuoyunda tartışılan, bizim de katıldığımız bu ülkede bir üst kimlik altında, bu ülkede var olan, kendilerini ifade etmek isteyen Türkiye Cumhuriyeti Devleti Bütünlüğü içerisinde alt kimliklerle bu sorunların aşılabileceği düşüncesindeyiz. Ancak, parti olarak böyle bir programımız yok.”

V- DAVALI SİYASİ PARTİNİN ESAS HAKKINDAKİ SAVUNMASI

Davalı Demokrasi Partisi’nin 15.4.1994 günlü 1993/3 S.P. dosya nolu esas hakkındaki savunmasında özetle şöyle denilmiştir.

“I- Usûle İlişkin

a- Bekletici sorun, davanın sonucunu etkileyeceği gibi, bu sorun, Anayasa Mahkemesinin görevi dışındadır.

Başsavcılık iddianame ve esas hakkında görüşünde, partinin kapatılması istemini, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesinde derdest olan, 1993/114-115 E.ceza dosyalarındaki fiillere dayandırmaktadır. Kanımızca, Devlet Güvenlik Mahkemelerinin, Anayasanın münhasır yargı alanına girmesi, onların yetkilerini paylaşması, Anayasaya aykırıdır. Ancak, açılmış ve derdest davalar bulunduğundan, “bölücülük” suçlarının sübuta erip ermediğinin tesbiti ve bu yönde kesin bir mahkeme kararının bulunması zarureti ortaya çıkmış bulunmaktadır.

Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesince cezai yönden suç unsuru bulunmadığını varsayarsak, aklanmış bir fiilin kapatma delili ve gerekçesi olarak sunulması hukuken mümkün olamaz. Bir mahkemenin suç yoktur dediğine, diğer bir mahkemenin suç vardır demesi, derecesi ne olursa olsun, ceza ve yargılama mantığı açısından bakıldığında, sonuç olarak çelişki ve mükerrerlik olarak tezahür edecektir.

Bekletici sorun olarak gösterdiğimiz Erbil ve Bonn konuşmaları ile ” barış bildirisi”nin 3713 s. y.nın 8/1 nci maddesine aykırılık nedeniyle dava konusu olduğu dikkate alındığında, hem deliller bu dosyalardan temin edilmiş, hemde sübut delilleri bu dosyalar üzerinden araştırılmaktadır. O halde bu dosyaların kesin sonuçlarının beklenmesi, davanın sonucunu esastan etkileyecek önemdedir. Bu nedenle Anayasa Mahkemesinin görevi dışında bir başka mahkemece görülen derdest dosyaların sonuçlarının beklenmesi kaçınılmazdır.

b- Avrupa İnsan Hakları Komisyonundaki HEP davası, bekletici sorun teşkil eder.

Avrupa İnsan Hakları Komisyonunda 22723/93, 22724/93, 22725/93 sayılı derdest dosyalar, HEP’in kapatılması davasında dayanak gösterilen Anayasa ve Siyasi Partiler yasasının hükümlerinin, sözleşmeye aykırılık teşkil edip etmediği görüşüldüğünden, önem arzetmektedir. Düşünce ve örgütlenme özgürlüğü, etnik, din, dil farklılıkları ve bunların sonuçları hep birlikte değerlendirilmektedir.

Türkiye sözkonusu sözleşmeyi imzalamış, onamış ve yürürlüğe koymuş olmakla Anayasanın 90 ncı maddesi uyarınca bir iç hukuk hükmü haline gelmekle, buna uyulup uyulmadığıda denetlenmiş olacaktır. Komisyonun Nisan ayı içinde gündeminde olan davanın sonuçlanması mevzuat değişikliği ile birlikte ödence konusunuda gündeme getirecektir.

Pacta Sun Senvanda, yani ahd-e vefa gereği sözleşmeye saygı, hukuk devleti olmanın gereğidir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi hergeçen gün dahada geliştirilerek “ortak bir Anayasa” olma yönünde gelişmektedir. Avrupa Konseyi üyesi birçok ülke, mevzuatını yeniden belirlerken sözleşme hükümlerini dikkate almakta, bu ülkelerde mahkemeler hüküm verirken sözleşme hükümlerini nazara almaktadır.

Avrupa İnsan Hakları Komisyonuna 1987 yılında bireysel başvuru hakkını kabul eden Türkiye 1990 yılında Avrupa İnsan Hakları Divanının yargı yetkisini kabul ederek önemli bir adım daha atmıştır. Dünyada tek uluslararası mahkeme olan Komisyon ve Divan’ın üye ülkelerin en seçkin hukukçularından oluşması, insanlığın ortak değerlerinin, evrensel hukuk ilkelerinin yaşama geçmesinde belirleyici ve bağlayıcı etkileri giderek dahaçok kendini hissettirmeye başlamıştır.

Yüce Mahkemenin evrensel hukuk kuralları ve çağdaş gelişen dünyada ki değerleri dikkate alması, yasamanın zaman zaman bazı nedenlerle gösterdiği tıkanıklık karşısında hukuk içtihatları yaratarak, çağa ihtiyaca cevap verme gibi son derece zor ama onurlu görevleride bulunmaktadır. Biz bu nedenle, Yüce Mahkemenin Strasbourg’ta Komisyon nezdindeki gelişmeleri izlemesini, bekletici sorun yapmasını istemekteyiz.

c- Anayasaya aykırılık iddialarımız ciddidir.

Terörle Mücadele yasasının 9 ncu maddesi siyasi Partiler Yasası’nın 78, 81 nci maddelerinin Anayasaya aykırılıklarının incelenmesi gerekir. Geçici 15 nci madde ise hukuken bağlayıcılığını yitirmiş bir maddedir. Kaldı ki Dünyanın hiçbir hukuk devletinde böylesi bir madde bunca yıl yürürlükte kalmaz. Uluslararası sözleşmlere, hukukun evrensel ilkelerine açıkça aykırı bu hükmün mevcut yasaların orjinal hallerinin bozulması nedeniyle uygulama kabiliyetide kalmamıştır.

Anayasamıza göre Siyasi Partiler demokrasinin vazgeçilmez unsurlarıdır. Özgürce faaliyetlerini sürdürebilmeleri içinde Anayasa Mahkemesinin münhasır denetimi kabul edilmiştir. Anayasa Mahkemesi dışında özellikle Sıkıyönetim veya DGM gibi özel mahkemelerin siyasî partileri kavuşturması durumunda hem Anayasanın tanıdığı “münhasır yetki” zedelenmiş olur. Hemde demokrasiye ve hukuk devletine zarar veren müdahaleler eksilmez.

1961 Anayasası ile getirilen güvence, 1982 Anayasasında 68 ve 69 ncu maddelerde yeralmış olup, özellikle yasama dokunulmazlığı bulunmayan siyasi parti liderlerinin keyfi gözaltı ve tutuklanmalarının önüne geçilmek istenmiştir. Ne yazık ki uygulama bunun tersi olarak cereyan etmeye devam ediyor.

Siyasi Parti liderleri seçim dönemi olsun ve olmasın sürekli olarak partilerini tanıtıcı toplantı, miting benzeri etkinliklere katılır ve konuşmalar yaparlar. Ülkenin heryerinde yapılan bu konuşmalar nedeniyle her yetkili savcı bir soruşturma açmağa kalkarsa, liderler, günlerini nezarette ve ifade kuyruklarında geçirirlerdi. Bu durumda ise demokrasinin gereklerinin yerine getirilmiş olduğunu varsaymak mümkün değildir. DEP eski Genel başkanı Yaşar Kaya’nın tutuklanıp üçaya yakın süre tutuklu kalması ile parti faaliyeti engellenmiştir. Siyasi partilerin münhasır yetkisi ihlal edilmemiş olsaydı demokratik bir şekilde çalışmalarını sürdürmeleri olanaklı olacaktı. Bu durumda 3713 s.y.nın 9 ncu maddesi, Anayasa açıkça aykırılık teşkil ettiğinden iptal isteminin ciddi görülerek incelenmesi gerekmektedir.

d- Usule, hukuka, ahlâka uygun delil toplanması istemimiz dikkate alınmalıdır.

Erbil ve Bonn konuşmalarına ilişkin sağlıklı kayıtlar elde edilemediği gibi, nereden, nasıl ve ne şekilde temin edildiği meçhül kasetlerin delil olarak değerlendirilmesi mümkün değildir. Önsavunma dilekçemizde belirttiğimiz gibi Yüce Mahkemece bu konuda bize yetki ve süre verildiği takdirde bizzat Erbil ve Bonn’a giderek inceleme ve araştırma yapacağımızı belirtmiştik. Şu ana kadar toplanan deliller ile iki konuşmanın tamamı ve orjinali elde edilememiştir.

Ankara DGM Savcılığının iddianameleri delil olarak sunulduğundan, bazı iddiaların hayal mahsulu olduğu örneğin Bonn toplantısını PKK Genel Sekreteri Abdullah Öcalanın düzenlemediği, düzenleyen kişi ve kuruluşların ise belli olduğu ancak araştırılmadığı görülmektedir. Bir sanıkta ele geçen kasetle yetinilmesi mümkün değildir. Yüce Mahkemede Ceza Usul hükümleri uygulandığından, sübut delilleri açısından sağlıklı bir araştırma yapılması zarureti ortaya çıkmaktadır. Aksi takdirde, usule, hukuka ve ahlaka aykırı olarak elde edilen delillerin kapatma gerekçesi teşkil edemiyeceğinin karara bağlanması gerektiği kanısıdayız.

Parti MYK’sının aldığı bir kararla “Barış Bildirisinin” de kapatılma gerekçesi olarak gösterildiği dikkate alındığında, ülkenin yaşadığı koşullar ve toplumun barış istemi dikkate alınarak Kurultayın Parti Meclisine yüklediği kararın alınmasında, tüzük ve proğram hükümlerinin ihlal edilip edilmediğinin incelenmesi önem arzetmektedir. Daha önce herhangi bir ihtara konu olmayan iki konuşma ve bir bildiri nedeniyle belirtiğimiz usuli eksikliklerin giderilmesinden sonra esas açısından inceleme yapılması gerekir.

II- Esasa İlişkin

Demokrasi Partisi 7.5.1993 tarihinde İçişleri Bakanlığı’na başvurusunu yaparak SPY nın 8 nci maddesine göre tüzel kişilik kazanmıştır. Kuruluşundan yirmiikigün sonra eski Genel Başkan Yaşar Kaya’nın katıldığı 29.5.1993 tarihli Federal Almanya’nın Bonn : 15.8.1993 tarihindeki Erbil şehrindeki konuşma ile Ağustos 1993 tarihindeki parti Merkez Yürütme Kurulunun “Demokrasi Partisinin barış çağrısıdır” başlıklı bildirisi kapatılma gerekçesi olarak gösterilmektedir.

Anayasanın 69 ncu maddesine göre: Siyasi partiler tüzük ve proğramlarının dışında faaliyette bulunamazlar..Cumhuriyet başsavcıları kurulan partilerin tüzük ve proğramlarının Anayasa ve kanun hükümlerine uygunluğunu denetler.. denilmektedir. “DEP tüzük ve proğramı” sözkonusu denetimden geçmiş ve herhangi bir aykırılık görülmemiştir.

a- Siyasi Partiler Demokratik siyasal yaşamın vazgeçilmez unsurlarıdır.

Siyasi Partiler, demokratik, çağdaş, hukuk devletlerinde, siyasal iktidara sahip olmayı hedefleyen dinamik organizmalardır. Siyasal vücutlarını, doktirin ve eylemlerinden örülü ideolojileri canlı tutar. Seçimi hedeflemeleri seçmen kitlesinin “Halkın” istemlerinin yasama geçirilmesini hedeflemeleri nedeniyle destek arayacakları ilk yer toplumsal kökleridir. Onun içindir İşçi Partisi emekçilerden, Köylü partisi kırsal kesimden, Liberaller Kapitalistlerden oy isterler. Günümüzde bu çerçeve ve yelpazeleri değişik etkenlerle çoğaltmak mümkündür. Prof.Dr.Zafer Tunaya göre,

“Siyasal Parti, bir proğram (doktirin eylem) çerçevesinde birleşmiş insanları bir örgüt içinde toplar ve siyasal iktidarı, serbest seçimler yoluyla, ele geçirme yönünde ortak çabaları düzenler ve kanalize eder.

Bu tanıma giren siyasal parti, açık çoğulcu çok partili rejimin ögesi olmakta ve tek partiden ayrılmaktadır. Giderek, tekçi rejimlerin güdümlü çoğulculuğundan ayrılmaktadır…”

Demokratik Devletin en büyük özelliği çok partili renkli siyasî yaşama sahip olmasıdır. Siyasal Partilere özgürce çalışmaları ve faaliyette bulunmaları için getirilen Anayasal güvence, bu nedenle Anayasa Mahkemesinin tek ve münhasır yetkisine bağlanmıştır.

Siyasî Partilerin tanımlamaları yapılırken, “Kadro Partileri” ve “Kitle Partileri” ayrımına gidilmektedir. Kitle partileri üye ve taraflar sayısını daima arttırmak için bünyelerinde değişik görüşlerede yerveren ortak çıkarlarını öne alan anlayışları ile esnek yapılanmaları ile Kadro ve ideoloji partilerinden ayrılırlar.

DEP bir kitle partisi olduğu proğramında şöyle açıklamaktadır: “DEP toplumda demokrasi için ciddi bir savaşım verebilmenin ön koşulunu, kendi içinde gerçek bir demokratik yapı ve işleyiş sağlamakla görür. Bu nedenle, parti içinde tam bir düşünce ve tartışma özgürlüğünü esas alır ve her türlü anti-demokratik ve baskıcı yöntemi dışlar.

DEP Demokrasi ve değişimden yana olan: baskıya haksızlığa karşı çıkan, kitlelerin aldatılmasına son vermek ülkenin ve toplumun çehresini değiştirmek isteyen tüm emekçileri, aydınları, gençleri, demokratları, yurtseverleri, barışseverleri ve çevrecileri ortak amaca ulaşmak için saflarında birleşmeye ve görev almağa çağırır..” denilmektedir.

DEP mücadele anlayışını ve örgütlenme modelini açıklıkla belirledikten sonra, Anayasal sınırlar içinde meşru ve haklı mücadelesini başlatmıştır.

b- Kapatma gerekçesi iki konuşma bir bildiriden ibaret olup düşünce açıklamasının kapatılma gerekçesi olması çağdışı ve hukuka aykırıdır.

DEP hakkında “şiddet eylemlerine” başvurduğu için, veya yasadışı eylemlilikler içinde bulunduğu için değil yalnızca Genel Başkanın iki konuşması ve MYK’nın bir bildirisi nedeniyle kapatılmasının istenmesi Yirmibirinci yüzyıla altı yıl kala “düşünce suçu nedeniyle” yargılanma ayıbı olarak tezahür etmektedir. Hiçbir çağdaş demokratik hukuk devletinde “düşünce suçu” diye bir suç olamaz, TCK’nun 141, 142 ve 163 ncü maddelerinin kaldırılması ile övünen bir devletin imzaladığı uluslararası sözleşmeleri, hukukun evrensel ilkelerini hiçe sayan bir yaklaşımla düşünceleri nedeniyle bir siyasi partiyi kapatmak istemesi o ülkenin demokratikleşmede geldiği aşamayı gösterdiği gibi, gerçek bir demokrasiden bahsedilmesi olanaklarınında bulunmadığını gösterir. Bu yaklaşım tarzı olaylara hukuki açıdan değil “politik” açıdan bakma yargılama görüntüsü verirki, partiler mezarlığına dönen bir ülke asla demokratik bir hukuk devleti olamaz. Resmi ideoloji doğrultusunda, tabucu, statükücü, hertürlü değişime tahammülsüz bir resmi anlayış ile siyasi partilere böylesi dar, bir giysi giydirmenin hukukla demokrasi ile bağdaşır hiçbir yanı yoktur.

c- İsnad ciddi olmalı T.C. Devleti iki konuşma bir bildiri ile bölünmez.

Siyasi Partiler tıpkı canlı organizmalar gibi gelişen, değişen çağa, tekniğe, topluma, ihtiyaçlara göre kendilerini yenilemek zorundadırlar. Proğramlarını bu ihtiyaçlara göre belirlerler. Proğramlarını ifade etmek için de sözlü veya yazılı açıklamalarda bulunur düşünce açıklarlar. Toplum hayatında çok önemli yeri olan partilerin siyasi faaliyetlerinde elbette sınırlar vardır. Bu sınırın en başında demokratik mücadele anlayışı dışına çıkmamak gelir. Demokratik mücadele anlayışı dışına çıkmak, şiddet sınırına geçmek en belli başlı sınırdır.”

“Düşünce açıklama gibi son derece masum eylemler nedeniyle kapatılması, milletvekillerinin Anayasanın 84 ncü maddesi uyarınca milletvekilliklerinin düşürülmesi gibi ağır yaptırımlar karşısında, iddia ile sonuç arasındaki illiyet yanısıra, ülke demokrasisine getireceği katkınında çok iyi değerlendirilmesi gibi zorlu bir görev ile karşı karşıya bulunmaktayız.

Sosyal yapılar içine girilmeden, gerçekçi bir inceleme ve araştırma yapılmadan, çoğulculuk, katılımcılık ve demokrasi açısındanda sağlıklı çözümlere varamayız.

Prof. Duwerger, çok partili rejimlerin demokrasinin varolduğu, Batı anlamında bir demokrasinin göstergesi olduğu anlamına gelmeyeceğini vurgularken, önemli bir noktaya dikkat çekmektedir.

Nüfus yoğunluğu olan, çeşitli etnik ve dinsel zenginliklerin yaşadığı ülkelerde, bazı partilerin bu ayrılıkları ve bunlardan doğan meşru hakları savunmak üzere temsilci olabileceklerini, partileşmede ve parti sistemlerinin ortaya çıkmasında bunun önemli bir etken olduğunu vurgulamaktadır. Çok partili rejim mutlak bir gereklilikmidir’ gerçekten demokrasinin şartımıdır. Artık Batı demokrasileri bu soruya evet yanıtını veriyor ve tartışma konusu dahi yapmıyor.

Çünkü demokrasi çoğulcudur ve bir kamuoyu rejimidir. Siyasi partiler fikirleri toplar, gruplaştırır, biçimlendirir, kişileri yalnızlıklarından kurtarıp ülkenin yönetimine yöneltir. Demokrasi siyasi partilere muhtaçtır.

Partisiz demokrasi nasıl bir ütopya ise, partileri ortadan kaldırmak, kapatmak demokratik hukuk düzeni ile bağdaşmaz. Partiler demokratik siyasi hayatın ölçüleridir. Kamuoyu yapma ve bunu dile getirme hürriyeti siyasi partilerin varlık nedenidir. Onun içindirki iktidardakiler gibi düşünmeme hürriyeti demokrasinin özüdür.

d- Dava açılırken “çifte standart” uygulanmıştır.

Demokrasi Partisi kuruluşundan itibaren hemen takibe alınmıştır. Ankara DGM Başsavcılığının açtığı soruşturma ve bu dosyalarda ki Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının yazışmaları dikkate alınacak olursa; Bu hız ve gayretin diğer siyasi partiler için gösterilmediği görülecektir. Bugüne kadar kapatılan siyasi partilere göz atacak olursak yakın süreçte, TBKP, SP, HEP, ÖZDEP hakkında kapatılma davaları açıldığı ve Anayasa Mahkemesince kapatılma kararı verildiği, SBP ile DEP hakkındaki davaların ise sürdüğü görülür.

Açılan davaların tümünde ortak bir iddia vardır “Bölücülük”, hakkında kapatma davası açılan tüm partiler Sosyalist veya demokratik sol partilerdir. 12 Eylül öncesi döneme baktığımız zaman Sıkıyönetim Mahkemeleride Sosyalist Partilere karşı acımasız bir tavır içindedir.

Partiler yelpazesinde MHP gibi ırkçı, MSP veya RP gibi dini esaslara dayanan partilerin ise özenle korunduğu ve. Milliyetçiliğin son dönemlerde, “Türk-İslam” sentezi modelinde giderek resmi bir politikaya dönüştüğü görülür

27 Mart 1994 yerel seçimlerine böylesi bir koruma altında giren ve devlet kademelerinde kadrolaşan bu tür partilerin yakın bir zamanda genel iktidarlara yönelmeleri ırkçı veya dini esaslara dayalı yönetim biçimlerinin gelişmesi kaçınılmazdır. Bir bakıma “irtica” devletin kanatları altında bilerek güçlendirilmiştir. Ne yazık ki böylesi bir çifte standarda hukukun ve yargının alet edilmek istenmesinin bağışlanır hiçbir yanı yoktur. Ülke ve ulus çıkarları dikkate alındığında buna hizmet eden herkesin kamu vicdanında tarih önünde sorumlu duruma düşeceği kaçınılmazdır.

Dava açılırken siyasi partiler arasında uygulanan çifte standart bununla da kalmamıştır. Bazı partilerin açıklamaları görmezlekten gelinirken, aynı konuda açıklamalarda bulunan partilerin kapatılması istenmiştir. Örneğin:

“Kürt Realitesini tanıyoruz” sözleri Cumhuriyetin 49 ncu Hükümetinin Başbakanı şimdiki Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ile yardımcısı eski SHP eski Genel Başkanı Erdal İnönü’ye aittir. Hükümet proğramında ise bu konuda iyileştirici adımların atılacağı ve demokratikleşmenin sağlanacağı belirtilmektedir.

SHP nin 1990 yılında yetkili kurullarınca kabul gören “Güneydoğu raporu” ile tüzük ve proğramının son şekline bakıldığında: Kürt kimliğini kabul, kültürel hakların yaşama geçirilmesi hatta bir Kürt Enstitüsünün kurulması istemi vardır. C.Başsavcılığına göre SHP nin Kürt realitesini kabul etmesi,Kürtler için kökeniyle, diliyle, kültürüyle çözümler üretmesi normaldir. DEP bunları söylediğinde ise ortada suç vardır. Anlaşılan o ki demokrasilerde bazı siyasi partiler ayrıcaklı bazılarda üvey evlat olarak uygulamağa muhatap olmaktadır. Düzeni temsil eden, partiler herşeyi söylemekte özgürdür, bu demokrasinin gereğidir. Değişimi özgürlüğü ve yeni bir anlayışı savunan partilere ise hayat hakkı yoktur.

Devlet resmi istatistiklerinde Kürtlerden bahsadebilir. Harp Akademilerinde “Doğuda Kürt Meselesi” isimli kitaplar okutulabilir. Ancak DEP bunları savunamaz. Böylesi bir çifte standardın “eşitlik” ve “demokrasi” ile çoğulcu ve katılımcı parti anlayışı ile bağdaştığını kabul etmek mümkün değildir. Çifte standart ” inkarcı” politika ve uygulamada da kendini açıkça göstermektedir.

Devletin en yetkili makamında olanlar, Cumhurbaşkanı, Başbakan, Bakanlar, hatta Mecliste grubu bulunan siyasi partiler, Kuzey Irak Kürt Federe Meclisinde temsil bulan Irak Kürdistan Demokrat Parti Lideri Mesut Barzani ile YCK Lideri Celal Talabani ile Ankara’da resmi bir şekilde görüşebilirler. Çankaya’da Mecliste görüşme hakları vardır. Ancak DEP böylesi bir görüşmede bulunmuş ise “bölücülük” kıskacına alınır.

Türkiye Uluslararası sözleşmeleri imzalarken, özellikle AGİK ve Paris Şartı gibi günümüzde önem kazanan yükümlülükleri yerine getirmek, başta Anayasa olmak üzere yasalarını çağa uyarlamak yükümlülüğü yerine, düşünceyi suç kapsamına sokan daha ağır müeyyedileri yeni terörle Mücadele yasa taslağına koymaktadır.

Yasaklar, bugüne kadar hiçbir şeyi çözemedi, Türkiyeye başını daha uzun yıllar ağrıtacak bir “Kürt sorunu” hediye etmiş durumda ve ne yazıkki konuşularak tartışılarak çözüm arama yollarının kapatılması ile silahların konuştuğu kör bir kaosa doğru hızlı bir gidişat sergilenmiştir. Bugün 800 Trilyon gider ülke ekonomisini felce doğru getirmektedir. Sivil resmi, halktan veya örgütten günde ellikişiden fazla insanın öldüğü Türkiye’de herşeyin iyi gittiği ve bu şekilde çözüleceğini sanmak korkunç bir gaflettir.

e-Yasaksız bir demokrasi istemek “bölücülük” olarak tavsif edilemez. Bonn konuşması kapatılma gerekçesi olamaz.

Bonn konuşması, iddianamede ileri sürüldüğü gibi PKK Genel sekreteri Abdullah Öcalan’ın düzenlediği bir toplantı değildir. Türkiye’nin Federal Almanya ile iyi ilişkileri olup, diplomatik yoldan bir yazışma ile bu toplantıyı kimin düzenlediği, hangi kuruluşların düzenlediği yasal olup olmadıkları sorulabilirdi. Bu husus araştırılmamış, önsavunmamızdaki istemimizde yerine getirilmediği için, toplantı ve konuşmanın tümünü kapsayan sağlıklı bant çözümlerini temin mümkün olmamıştır.

İddianameye göre; “Kürdistan Ulusal Birlik Yürüyüşü” adıyla başlayan kasetin, denilmek süretiyle soruşturmalar esnasında DEP ile ilgisi bulunmayan bir kişide yakalanan ve birçok montajı içerdiği hemen belli olan bir kasetten bahsedilmektedir. Abdullah Öcalan bu toplantıya katılmadığına göre belliki montaj vardır ve toplantı ile ilgili gerçek bir çözümü içermemektedir. İddianameye böylesi bir alıntı yapılmasını ve kapatılma gerekçesi olarak gösterilmesini anlamakta güçlük çekiyoruz. Davamız ile ilgisi olmayan ve gerçekliği kanıtlanmayan bu tür delillerin dikkate alınmaması gerekmektedir.

Toplantıya Yaşar Kaya’nın genel başkan sıfatı ile katıldığı belirtilmektedir. Öncelikle bu konuda resmi bir davet yoktur. Toplantı tarihi dikkate alınacak olursa, DEP kurulmadan önce tertiplenen bir toplantı olduğu ve DEP kurulduktan sonra “özgür Gündem Gazetesi” imtiyaz sahibi olan eski genel başkanın bu tür toplantılara şifahen çağrılı olduğu gerçekliği dikkate alınmamıştır.

Toplantıya birçok kuruluşun katıldığı bir gerçektir. Sayısı yüzbini aşan bir toplantıda her tür ses ve sloganın bulunması doğal olup, söyleyenleri bağlar. Asıl üzerinde durulması gereken Yaşar Kaya’nın parti adına konuşup konuşmadığıdır. Orada bulunması ve o anda Genel başkan sıfatını taşıması ayrı konulardır.

İddianamede Bonn konuşmasında hangi sözcüklerle Anayasa ve Siyasi Partiler yasasının ihlal edildiği belirtilmiyor. Aynı şekilde esas hakkında görüşte de böylesi bir gerekçe bulmak mümkün değildir. İddianamede yeralan yalnızca eski genel başkan Yaşar Kaya’nın konuşma yaptığı ve Ankara DGM de yargılandığının belirtilmesidir. Anlaşılan Cumhuriyet Başsavcılığı Ankara DGM deki yargılama ve iddiayı tek başına yeterli görmektedir.

f- Bonn konuşmasının tümlüğü dikkate alınırsa, cezalandırılmak istenen “kardeşlik” ve demokrasi istemidir.

Konuşmanın girişi eski Genel Başkanı kaygılarında haklı çıkarmıştır. “…sizi DEP adına sevgiyle selamlıyorum. Sizler ateşin ve güneş ülkesinin çoçuklarısınız. Size böyle hitap etmek zorundayım. Çünkü Türkiye’de sizin adınızı anmak, sizin ülkenizin adını anmak.. siyasi partiler için kapatma gerekçesidir..” Konuşmada devamla inkar ve baskı potikalarından bahsedilmekte..sorunun çözümünün inkar politikalarının terk edilmesi ve demokraside mümkün olacağı belirtilmekte.. birlik ve kardeşliğin bu şekilde gelişeceği belirtilmektedir. Konuşma elde edilen bölümü ile kısa bir mesaj şeklinde olup: eski genel başkanın konuşması içinde “Kürt Halkı” deyimi geçmektedir.

Halk deyimi üzerinde durma zaruretini hissetmekteyiz. Prof.Dr.Tarık Zafer Tunaya bu konuya şu şekilde açıklık getirmektedir: “Halk kavramı, Millet kavramı ile karşılaştırıldığında, somutluğu ve bölünebilirliği olan, aynı zamanda sayılabilirliği mümkün olan bir toplam aritmetik olgudur. Bir sentez, bir tüzel (ve “manevi”) kişi değildir. Partilerde halk kitlesinin bölünmelerini yansıtırlar. Bu anlamda bu bölünmeler ve kesimler, partilerin sosyal temellerini, kısaca “tabanını” oluştururlar. Partilerin destek arayacakları ilk yer, toplumsal kökleridir.” denilmektedir. Halk kavramı politik, bilimsel bir kavram olup, kimi zaman emekçi halk Kürt halkı vs. şekillerde tanımlar bulabilir. Bu tanımları bölücülük olarak değerlendirmek hukuken mümkün değildir.

Bu konuşmanın başlı başına parti kapatma gerekçesi olamayacağı açıktır. Baskılardan, Terörle Mücadele yasasından, soruşturma ve yargılanmalardan, DGM lerden sözeden bir konuşmanın ülke ve devlet bütünlüğünü bozucu olduğu, ancak; varsayım yolu ile ileri sürülebilir. Ceza usulümüzde, sistemimizde ve hukuken de varsayım yolu ile sonuca varmak mümkün değildir. Böylesi bir anlayış bize ünlü Abdülhamit döneminin jurnalciliğini orada “hava bulutlu” dediği için, ördek demeyi kastettiği varsayılan vatandaşın konumunu hatırlatıyor. Günümüz ne Abdülhamit devri, hukuk ne o dönemin hukukudur. Konuşmayı Anayasa ve yasalar karşısında net çözümlemek ve değerlendirmek zorundayız.

Bağımsız devlet kurma istemini dile getiren tek bir sözcük yoktur. Kurulacak bağımsız devletin adı, rejim biçimi, bayrak, ulusal marş, sınır, coğrafya yoktur. İddianame sayfalarca Anayasa hükümleri ve SPY yasasının ilgi hükümlerini boşuna yazmıştır. Biz tüm hukukçularca bilinen bu hükümlerin nasıl ihlal edildiğine dair bir cümlecik, haklı, inandırıcı kesin bir tek delil sunulamamıştır.

Bir siyasi parti yasaklara, inkar politikalarına baskılara karşı ise bunlara alternatif olarak proğramı doğrultusunda değişimi, özgürlüğü ve demokrasiyi örgörüyorsa ve bunu savunuyorsa bu haklı istekleri “bölücülük” olarak tasvif edip parti kapatma gerekçesi olarak göstermenin haklı hiçbir hukuki ve mantıklı yanı bulunmamaktadır.

Bonn toplantısına elliyi aşkın kuruluş, parlamenter siyasi parti katılımı olmuştur. Bu gerçekliği gözardı etmek mümkün değildir. Erbil toplantısına da aynı şekilde katılım olmuştur. Bu tür bir katılımda olmayı ise tek başına suç saymanın hiçbir dayanağı yoktur. Böylesi bir suç olsaydı SHP,ANAP ve BDP heyetleri içinde sözkonu edilmesi gerekirdi.

g-Bonn konuşması SPYnın 101/b anlamında değerlendirilemez.

Cumhuriyet Başsavcılığı iddiasını kanıtlamakla yükümlüdür. Eski Genel başkanın bu sıfatla çağrılı olduğunu ve gittiğini kanıtlamakla yükümlüdür. Özgür Gündem gazetesi imtiyaz sahibi iken aldığı şifahi bir davete icabet ettiği esnada ayrıca DEP genel başkanı olması, bu sıfatla katıldığının kanıtını teşkil etmez. Bu hususların araştırılmaması kanıtlanmaması, konuşma tümlüğünün sağlıklı bir şekilde elde edilmemesi, ayrıca usule, hukuka uygun temin edilmiş delil bulunmadığından değerlendirilmesi olanağı bulunmamaktadır.

h-Erbil konuşma kaseti gerçekliği yansıtmadığı gibi, usule, hukuka ve ahlaka uygun delil- den sözedilemez.

Hukuk devletlerini, aşiret devletlerinden, yine hukuk devletlerini “Polis devletlerinden” ayıran önemli özellikler vardır. Anayasa Mahkemesinde, ceza usulun uygulanması ve sistemimizin “vicdani delil sistemini” benimsemesi, iddiaya gerekçe olarak gösterilen delillerin usule, hukuka ve ahlaka aykırı birşekilde toplanmasına cevap vermez. Bu şekilde toplanan delillerin değerlendirme konusu yapılamayacağı birçok içtihatla müstekar hale gelmiştir.

16.8.1993 tarihinde yapılan Erbil konuşması ile ilgili olarak 28.8.1993 tarihinde Hürriyet gazetesinde köşe yazarı Emin Çölaşan’ın “Kim kime ihanet ediyor” başlıklı yazısı ihbar kabul edilerek, Ankara DGM Başsavcılığınca eski genel Başkan Yaşar Kaya hakkında soruşturma açılmıştır.

Irak Kürdistan Demokrat Partisinin 11. Genel Kurulunda yapılan konuşma “Kürtçe” olup, elde herhangi bir yazılı metin bulunmadan irticalen yapılmıştır. Yaşar Kaya’nın yaptığı iddia edilen konuşma metni dahi elde edilmeden, bu konuşma nedeniyle hakkında 3713.s. yasanın 8. maddesine aykırılıktan tutuklama kararı verilmiş 1993/114 E. kamu davası açılmış olup halen derdesttir.

Emin Çölaşan’ın yazısı ihbar kabul edilmiş, celbedilmesine rağmen köşe yazarı savcılığa gelerek beyanda bulunmamış, ayrıca yazısının kaynağının ne olduğu gerçeği yansıtıp yansıtmadığı da sorulamamıştır.

Erbil konuşması ile ilgili olarak, Ankara DGM Başsavcılığının iddianamesi delil olarak gösterilmekte olup, iddianamede dayanılan delillerden biride, isimsiz imzasız hangi makamdan verildiği belli olmayan ancak; istihbarat ve güvenlik birimlerince tutulduğu varsayılan bir rapor delil olarak gösterilmiştir. Bu rapor ile yazarın beyanları biribiri ile çelişik olduğu gibi, iddiaya dayanak olarak gösterilen “Son imparator Barzani” isimli yazının da özgür Gündem Gazetesinde yayınlandığı belirtilmesine rağmen, sözkonusu yazının yayınlanmadığı faks sistemine girilmek suretiyle usule, ahlaka aykırı olarak elde edildiği saptanmıştır.

Erbil konuşması ile ilgili usule, hukuka, ahlaka aykırı ve heçbir gerçekliği yansıtmayan bu delillerden sonra açılan davanın duruşmalarına başlanmış, 7 Ekim 1993 günlü duruşmada ise savcılık tarafından “Kaset çözümü” bulunduğu ve dosyaya ibraz edildiği ileri sürülmüştür.

Kapatma davasının ana delillerinden birini teşkil eden Erbil konuşması ile ilgili bu gelişmeler dahi toplanan delillerin doğrulanmayan ve konuşma tümlüğünü belgelemeyen, bu itibarla konuşmanın ana amacının ne olduğunu ortaya koyamayan deliller olduğunu kanıtlamaktadır.

i-Kaset çözümleri sağlıksız olup, delil olarak temin ediliş biçimi usule, yasalar ve ahlaka aykırı.

Başsavcılık iddianamesinde kaset çevirisinin üç ayrı şekilde yapıldığı belirtilmiştir. Kasetin Genelkurmay Başkanlığının 1.10.1993 tarih İSTH;3590-493-93 İKK ve Güv.D.İç.İsth.s.(614) sayıları yazı ekinde gönderildiği belirtilmektedir.

Soruşturma açıldıktan aylar sonra, DGM Savcılığının veya Mahkemesinin Genelkurmay’dan böylesi bir delil istemi olmamıştır. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınında böylesi bir delil istemi olmamıştır. Olduğu takdirde diplomatik yollardan usulen uygun bir şekilde Dışişleri ve Adalet Bakanlığı ile yazışma suretiyle elde edilmesi gerekirdi.

İstihbarat birimlerinin yazılı raporları ile kaset içeriğide çelişmektedir.

Irak Kürdistan Demokrat Partisinden herhangi bir istemde bulunulmamıştır. O halde kaset nasıl ele geçirilmiştir. Toplantının seyri içinde konuşmanın tümünü yansıtıyormu’ orjinalmi’ montajmı’ ceza usulde ibraz edilen maddi kanıtların usul hükümleri uyarınca araştırılması doğru olup olmadığının saptanması gerekirdi. Böylesi bir imkanın savunmaya tanınmadığı, emrivaki biçiminde dosyaya girdiği anlaşılmaktadır. Ceza usulumuz açısından böylesi bir delili kabul etmenin ve değerlendirmenin hukuken olanağı yoktur.

Erbil konuşması ile ilgili yerinde inceleme ve sağlıklı tesbitlere varma istememiz ön savunmamızda yeralmış olup, davalı vekili olarak bize bu olanak tanınmadığı için gerekli araştırmayı yapma imkanı olmamıştır.

j- Erbil konuşması, içerik olarak bölücü propaganda mahiyetinde değerlendirilemez. Kapatılma gerekçesi olamaz

Eldeki mevcut eksik kaset çözümlerine rağmen tabede, çevirmede birçok eksik ve yanlış anlamanın olduğu ortadadır. Konuşma içeriği Irak Kürdistan Demokrat parti kongresine göre yapılmış olup, Kuzey Irak’taki durumları ele almakta kürtlerin baskı altında olduğu belirtilmektedir. Bilindiği gibi, 1988 ile 1991 yılında Irak’ta Saddam Hüseyin’in Halepçe ve benzeri soykırım politikaları, saldırı ve bombalamaları sonucu yüzbinlerce Irak’lı Kürt sınırlarımızdan içeri girmiş bir kısmı uzun yıllar Mardin, Muş, Diyarbakır gibi şehirlerimiz de çadırlarda misafir edilmiştir.

1991 göçü en kapsamlısı olup, sayıları milyonları bulan sığınmacının, Silop’den Çukurca’ya kadar dağlarda sınır boylarında, karda çamurda içine düştüğü durum dünya kamuoyunun yakın ilgisini çekmiş, birçok devletin yardımlarda bulunması, başta ABD olmak üzere Batı Avrupa ülkelerinin Kuzey Irak’a müdaheleleri sonucunu doğurmuştur. Bu süreçleri yaşayan Irak Kürdistan Demokrat Partisinin kongresinde, doğal olarak baskılar gündeme getirilmiştir.

Irak Kürdistanı olarak adlandırılan yerde, yine Kürdistan isimli parti kongresinde söylenenlerin içerik ve amaç olarak, Irak için söylenmiş olmasına 3713.s.y.nın 8 nci maddesinde ve Türkiye içinde yapılmış addetmek ve parti kapatma gerekçesi olarak göstermek mümkün değildir.

Eski Genel Başkan Yaşar Kaya Ankara Emniyet Müdürlüğündeki 15.9.1993 tarih ile Savcı ve hakim önündeki 16.9.1993 tarihli beyanları dikkate alınacak olursa birçok yanlış anlaşılma, yazılma ve talebinin konuşma içeriğini yansıtmadığı yönündedir.

Eski Genel Başkan Yaşar Kaya: “…Demokrasi partisinin, Kürt kimliğinin, Kürt halkının demokratik özlemlerinin demokrasi kuralları içinde konuşulmasından ve verilmesinden yana olduğu..” yönündeki beyanı dahi kapatılma gerekçesi olarak gösterilmiş olup, açılan soruşturmadan sonra elde edilen beyanların aleyhe delil olarak kullanılması mümkün değildir.

Yurtdışında işlenen bu tür suçlar TCK’nun 140 ncı maddesi kapsamında olup, sözkonusu madde yürürlükten kaldırılmış olup, yerine yeni bir hüküm konulmamıştır.

k- Demokrasi Partisi MYK sının “Barış Çağrısı” başlıklı bildirisi suç oluşturmadığı gibi, kapatılma gerekçeside olamaz.

DEP kuruluşundan hemen sonra 27 Haziran 1993 tarihinde ilk kurultayını yapmıştır. Bu kurultayda, birçok il örgütü ve kurultay delegesi verdikleri önergelerle, partinin “barış kampanyası” başlatılmasını, akan kanın durması, silahların susması yönünde çalışmalar başlatılmasının kurultay kararı haline getirilmesini istemişlerdir.

Kurultay “barış kampanyası” kararı almasını ve seçilecek yeni Parti Meclisi üyelerinin bu görevi yerine getirmesini öngördüğünden, Parti Meclisi adına Merkez Yürütme Kurulu 1993 yılının Ağustos ayı boyunca birçok etkinlikte bulunmuştur. Bunlardan biriside “Barış çağırısı bildirisidir”.

Bildiri nedeniyle Ankara DGM Başsavcılığı MYK üyeleri hakkında 1993/115 E.kamu davasını açmış olup, bu dava derdesttir. Aynı bildiri Cumhuriyet Başsavcılığının parti kapatma iddianamesinde delil olarak gösterilmiştir. Bildiride Kürt halkından bahsedilmesi… Kürt halkının isteklerinin başında bu sorunda dahil olmak üzere, her sorunun yasaksız olarak tartışılabileceği bir demokrasi isteğinin geldiği..” denilmek suretiyle bir takım varsayımlardan yola çıkılarak.. bazı yurttaşların diğer yurttaşlarla tam eşitlik içinde olmadıkları izlenimi yaratılmak istenmektedir, denilmektedir.

Konuşmalarda ve bildirilerde Kürt halkından bahsedilmesi başlı başına suç addedilerek, kapatılma gerekçesi olarak gösterilmek suretiyle, tarihsel, sosyolojik, bilimsel gerçekler gözardı edilmektedir.

İddianamenin 41 nci sayfasında: “…Kürt kimliğinin bütün sonuçlarıyla Anayasa ve yasalarda güvence altına alınmasına bağlı olarak kürt kimliğinin kabulu anlamında, Türkiye Cumhuriyet’nin uluslararası antlaşmalara koymuş olduğu tüm çekincelerden vazgeçilmesi ve sorunun AGİK süreci ve Paris Şartına uygun biçimde çözümlenmesi için adımlar atılması gerektiğinin ifade edildiği; kürtlerin dillerini, kültürlerini ve sanatlarını yazılı ve sözlü olarak kullanabilmeleri ve geliştirmelerine olanak sağlanması, ana dilde eğitim hakkı verilmesinin savunulduğu görülmektedir.” yasal, demokratik, hukuka ve Türkiye’nin imzacısı olduğu uluslararası sözleşmelere uygun en doğal ve haklı, hukuka uygun istekleri, parti kapatma gerekçesi olarak göstermek, peşinen demokrasiyi, düşünce ve ifade hürriyetini, gerçekleri dile getirmeği yasak ve sansür kapsamına almak, insanlara tek tip düşünce ve ideoloji doğrultusunda düşünmeğe zorlamak anlamındadır. Böylesi bir iddiayı kabul edebilmenin olanağı yoktur. Yaşadığımız çağda, insan haklarını, demokrasiyi, hukuk devletini, çoğulculuğu, katılımcılığı üstelik meşru zeminlerde, demokratik yolla savunmanın bedeli parti kapatılma olamaz. Hiçbir devlet kendisinin imzacısı olduğu uluslararası sözleşmeleri ve ona bağlı yükümlülükleri görmezlikten gelemez ve bunlara uyulmasını istemeyi suç addedemez. İddianın mantığı bu olunca, kendince ulaştığı sonuçta şu olmaktadır:

“…genel sonuç ve anlam: Türklerden ayrı bir varlığa sahip olduğu bildirilen Kürtlerin, Türklerden kopartılması ve Kürt kökenli yurttaşlarımızın Türk ulusunun kaynaştırıcı bütünlüğünden soğutulması ve ayrılması amaç ve ereğinin ve bu yolda bir kışkırtmacılığın izlenmekte oluşudur..”

İddianamenin mantığı kendi içinde çelişik ve varsayımlar üzerine kurulu olduğu için, birtakım kavramları, düşünceleri ve tahlilleri yerine geldiğinde ayrı ayrı bölümlerde izah etmeğe çalışacağız. Bu nedenle, Anayasa, Siyasi Partiler Yasası, uluslararası hukuk, hukuk devleti, bilim ve sosyoloji açısından Türkiye gerçekliği ve mevcut antidemokratik düzenlemelerde dikkate alınarak ayrı ayrı açıklanacaktır. Gerçekten; 49 sayfalık iddianamenin yüzde doksanı teorik görüşlere, yüzde onu ise esas dava somutuna ayrılmıştır. Bu nedenle bazı görüşlere zorunlu yanıt verirken, hukuki olmaktan çok, politik, bilimsel olmaktan çok yoruma ve varsayıma dayalı iddialara yanıt vermeğe çalışacağız.

3- İddianame kendi içinde çelişik olup, “inkarcı” bir anlayışla Kürt realitesini yadsımaktadır.

Anayasa Mahkemesi’nin muhtelif kararları örnek gösterilmek suretiyle, Türkiye’de Türklerden başka Kürtlerinde yaşadığı, tarihten gelen bir gerçekçilik ve mozaik olduğu vurgulanmaktadır. İddianamenin 33 ncü sayfasında:

“…özellikle, belirli bir büyüklüğe ulaşmış devletlerde ırk, dil, din, mezhep yönünden çeşitli boyutlara varan farklılıklara sahip toplulukların, yani ulus olgusuna oranla ikincil nitelikte kesimlerin bulunması doğal olduğu kadar, gözlenen bir gerçektirde..” bu tesbitten hemen sonra Anayasa Mahkemesi’nin 8.5.1980 gün. Esas 1979/1 (Parti kapatılması) Karar 1980/1 den yapılan alıntı ile şu husus saptanmaktadır: “..bu gibi toplulukların, dilinin yada dininin toplumun öteki kesimlerden ayrı olduğundan nesnel biçimde sözetmek tek başına bir “azınlık olduğunu ileri sürmek” anlamına gelmez…” denilmektedir.

İddianame bu gerçekliği ortaya koyarken, kendisi ile tamamen çelişen iddiaları sıralamakta, konuşma ve bildirilerde “Kürt Halkı” denilmesini, Kürt kimliği denilmesini kapatılma gerekçesi olarak göstermektedir. Sonuç olarakta zorlama bir mantıkla varsayımlardan yola kalkılarak, partinin kapatılmaması istenmektedir.

4-Kürtler “gayrımüslim ekali yet” değildir. Bu tür bir kıyaslama hukuki olmaktan uzak olduğu gibi bilime aykırıdır.

Ulusal azınlık kavramının menşei hep Lozan anlaşmasına götürülür. Ermeni, Yahudi, Rum, gibi mozaiğimizin bir parçası ve tarihin gerçeği olan dini ve etnik azınlıklar lozan anlaşması ile bazı hukuksal güvencelere bağlanmışlardır.

Azınlıklar bu nedenle, okullarını açabilmekte kendi dillerinde eğitim ve basın yayın faaliyetlerinde bulunmakta, kültürlerini geliştirebilmektedirler. Bu hakların doğal ve insani olduğunu yerinde olduğunu belirtmek gerekir. Osmanlı döneminde dahi bu azınlıkların Sultan güvencesinde aynı özgür haklara sahip olduklarını, tazminat fermanı ile bu haklarının dile getirildiğini Meşrutiyet dönemlerinde de benzer güvencelerin olduğunu görmekteyiz. Bu hakların çağdaş bir hukuk devleti için önemli insani değerler olarak her zaman değerlendirilmesi gerektiği izahtan varestedir. Ancak; Lozan anlaşmasının Batılı ülkelerle imzalanan bir anlaşma olduğu gerçekliğini unutmamak gerekir.

Anlaşmaların hukuk devletinde yeri ve bağlayıcılığı elbette önemlidir. Bu önem Türkiye’nin sonradan imzacısı olduğu tüm uluslararası anlaşmalar içinde geçerlidir. Bİrini ön plana çıkarırken diğerini yadsımak, hukukun temel ilkeleri bağdaşmaz.

Lozan anlaşmasında unutulan bazı gerçeklerde vardır. Örneğin Süryaniler o dönemde en büyük azınlık olmalarına rağmen, temsilci olarak o sırada bulunan Metropolitleri Samuel’in Süryani azınlığı Türkiye toplumunun mütemmin cüzi olarak gördüğünü ve eşit haklarda olduğunu belirtmesi ve ayrıca azınlık isteklerinden yararlanmak istemiyoruz. demesi üzerine, Süryaniler bu kapsam içine alınmamıştır. Ancak, hukuken diğer azınlıklara tanınan hakların, dini ve dili itibariyle aynı azınlık statüsünde olan Süryaniler içinde geçerli olduğu bir gerçekliktir. Diğer yandan Lozan görüşmelerinde Kürtlerin konumu çok daha farklıdır. İsmet İnönü, Lozan’da Türkler ve Kürtleri temsilen bulunduğunu açıklamıştır. Bu husus kayıtlarda açıkça bellidir. Kürtler nüfus yoğunlukları nedeniylede ekaliyet olarak tabir edilen kesimlerden farklı olmalarına rağmen asıl Müslüman olmaları, ortak din öğesi nedeniyle diğer azınlıklardan farklı olarak değerlendirilmişlerdir. Anayasa Mahkemesinin bazı kararlarında “..müslüman topluluklar arasındaki değişik gruplara azınlık statüsü tanınmadığı..” belirlenmiştir denilmektedir.

Burada Müslüman olan adı “topluluk” veya “grup” olarak ifade edilen kesimlerin en başında Kürtlerin geldiği bir gerçektir. Bu gerçeklik, beraberinde bazı hak ve yükümlülükleride getirmektedir. Devletin resmi tanımı ile bunun adı “Kürt Realitesidir” Her realitenin getirip dayattığı bazı hak ve ödevler vardır. Burada asıl üzerinde durulması gereken, Kürtlerin konumunun azınlık statüsünün çok üstünde olduğu gerçekliğini görmektir. Bunu görmezlikten geldiğimiz zaman, Kürt realitesini inkar etmiş oluruz. Kürt realitesinin tarihten gelen, dil, kültür benzeri birçok zenginlikleri bulunmakta bu zenginlikler, Anadolu mozağinin güzelliği ve gerçekliği olarak tezahür etmektedir.

Biz hukukçulara düşen görev, bazı anlaşmaları dar yorumlayıp, aksi kanaatler üreterek, tarihin, toplum değişiminin ve çağın önüne dikilmek değildir. Biz hukukçular böylesi bir misyon içinde olamayız.. yaşamın gerçekleri, dayatan ihtiyaçları toplum mutabakatlarını, barışını ve demokrasiyi kökleştirecek açılımların öncüsü olmak zorundayız. Aksi halde hala Hammurabi kanunları ile yönetilir olurduk.

4- Anayasa ve başlangıç kısmı Üniter Devlet yapısı, insan haklarının, uluslararası hukukun ve evrensel ilkelerinin uygulanmasına engel gösterilmemelidir.

Anayasa’nın Başlangıç Kısmı “…bu Anayasa hiçbir düşünce ve mülahazanın Türk millî menfaatlerinin, Türk varlığının devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihî ve manevî değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiğinin karşısında korunma göremeyeceği…” şeklindedir. Burada korunan “Üniter Devlet” yapısıdır. Devletin tekliği ve birliğidir.

Yüce Mahkeme’nin en son ÖZDEP ile ilgili 23.11.1993 tarih 1993/1-2 sayılı kapatma kararında:

“…Bu konuda özenle üzerinde durulması gereken husus daha önce belirtildiği gibi bu yöndeki yasal düzenlemelerin amacı ülkedeki etnik farklılıkların ve bunların dil ve kültürlerinin yasaklanması değildir. Çeşitli etnik kökenlerden gelen Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları, kendi dil ve kültürlerine sahiptirler… yasaklanan kültürel farklılıkların ve zenginliğin belirtilmesi olmayıp bunların Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak, ulus bütünlüğünün bozulması ve buna bağlı olarak yeni bir Devlet düzeninin kurulması amacıyla kullanılmasıdır…”

Yine Yüce Mahkeme’nin Üniter Devlet yapısına ilişkin olarak Fransa örneği gösterilmiştir. Ayrılıkçı Korsika tezlerinin Fransa Anayasa Mahkemesi’nce kabul görmediği vurgulanmaktadır. Ancak, Fransa etnik farklılıklardan doğan dil ve kültürlerin özgürce kullanımına ilişkin olarak Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne uygun yasal düzenlemelere gitmiştir. Örneğin Alsas-Loren bölgesinde, Devlet televizyonu kanalıyla Alsasça yayın yapılmakta, alta Fransızca italik harflerle yazı yazılmaktadır. Avrupa Konseyi ve Parlamentosunun bulunduğu Strazbourg’ta bu gerçekliği yaşamak ve görmek mümkündür. Bu tür faaliyetlerin ve hakların kullanımının “bölücülük” olarak algılanamayacağı bir gerçekliktir.

Türkiye’de ne yazıkki birtakım haklardan bahsetmek, hemen “bölücülük” olarak değerlendirilmekte ve yasal düzenlemeler sonucu ağır cezalarla müeyyidelendirilmektedir. Örneğin bir bilim adamı olan Fikret Başkaya’nın yazmış olduğu bir kitap 3713 sayılı Yasa’nın 8. maddesi uyarınca “Bölücülük suçu” olarak değerlendirilmiş, yazar da “terörist” sıfatıyla tutuklanıp cezaevine konmuştur.

Anayasa’nın 2. maddesi T.C. devletinin lâik ve sosyal bir hukuk devleti olduğu gerçekliğini belirtmektedir. Hukuk, Anayasa ve yasalardan başlayarak, Türkiye’nin yükümlendiği uluslararası antlaşmalar, ilkeler ve değerlerin bütününü teşkil etmektedir. Anayasa’nın bu bütün içinde çağa ve günümüze cevap vermediği, değiştirilmesi fikri, T.B.M.M.de önemle ele alınmakta hemen hemen tüm siyasî partilerin mutabık kaldığı bir takım değişikliklerin yapılması gündeme gelmektedir.

Anayasa’nın değiştirilmesi fikri aynı zamanda Siyasî Partiler Yasası ile seçim yasalarının değiştirilmesi fikri de öne almış bulunmaktadır. 1982 Anayasası’nın 12 Eylül Askerî rejimi ve oluşturduğu Danışma Meclisi ve atadığı hukukçular ile oluşturulduğu, bir nevi tepki Anayasası olduğu, özellikle düşünce ve örgütlenme özgürlüğü ile insan hakları konusunda önemli eksiklikler ve yetersizlikler taşıdığı inancı toplumda ve genel olarak hukukçularda oluşmuş bulunmaktadır.

Biz hukukçuların dar anlamda kanun tatbikçisi olmadığımız, hukukun evrensel ilkeleri ve değerleri ile bağlı olduğumuz gerçeği yanısıra Anayasa’nın 90 ncı maddesi uyarınca usulüne uygun olarak imzalanmış ve yürürlüğe girmiş uluslararası antlaşmaları bir iç hukuk hükmü olduğu gerçeğini göze almak zorundayız.

Anayasa’nın 3 ncü maddesi resmî dilin Türkçe olduğunu belirlemektedir. Bu gerçekliğin yanısıra Türkiye’de başka dillerin bulunduğu ve 2932 sayılı Yasa ile dil yasaklarının kalktığı gerçeği karşısında, başkaca dillerin özgürce gelişimi ve basım ve yayımının istenmesini dar anlamda “bölücülük” olarak veya Üniter Devlet yapısını bozucu olarak değerlendirmek mümkün değildir. Nitekim Yüce Mahkeme’nin kararlarında da bu husus vurgulanmaktadır.

DEP’in kapatılması için gösterilen delillerin değerlendirilmesinde, Kürt dilinin özgürce konuşulması isteminin bu nedenle kapatılma gerekçesi olarak değerlendirilemeyeceği ortadadır.

Anayasa’nın 4 ncü maddesindeki Devletin yönetim şeklinin Cumhuriyet olduğu yönündeki hükmünü ihlâl eden bir konuşma veya yazılı metin bulunmamaktadır.

Anayasa’nın 14 ncü maddesi “…Anayasada yer alan hak ve özgürlüklerin, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozucu şekilde kullanılamayacağı belirtilmiş olup özellikle siyasî partilerin faaliyetlerinde bunun sınır ve kapsamının iyi değerlendirilmesi gerekmektedir. Siyasî partilerin kullandığı demokratik mücadele yöntemi, yasal ve meşru zeminlerde sürdükçe, şiddete başvurulmadıkça, Anayasal güvence altında olan “düşünce açıklama hürriyetinin” yok edilmemesi esastır. Aksi takdirde siyasî partilerin görüşlerini açıklamaları ve kamuyu oluşturmaları iktidara geldikleri takdirde, bu yükümlülüklerini yerine getirilmelerine olanak kalmazdı.

  1. 2820 sayılı SPY.nın kapatılmaya ilişkin hükümleri ve nedenleri, olayımızda yeterli delil bulunmadığı için uygulanamaz.

SPY.nın 78 nci maddesi: “…Türk devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline, bayrağına, millî marşına ve başkentine dair hükümlerinin; değiştirilemeyeceğine ilişkin olup; İddianamede gösterilen iki konuşma ve bir bildiri eyleminde bu yönde bir görüş ve düşünce açıklaması bulunmamaktadır.

İddianın bu konuya açıklık getirerek, hangi söz ve eylemle ihlalin sağlandığını kanıtlaması gerekmektedir. DEP programında 7 sayfada : “Kürt sorununa barışçıl ve adil çözüm başlığı altında görüşlerini net olarak belirlemiş olup, bu görüşleri nedeniyle kapatma istemi yoktur. O halde bu programa uygun söz ve yazılı açıklamaların kapatılma gerekçesi olarak gösterilmeside mümkün değildir. Parti programı dikkate alınacak olursa, partinin örgütlenme modelinin demokratik kitle partisi yönünde olduğu, kesinlikle ırk temelinde olmadığı ortaya çıkacaktır.

Türkiye’de ençok konuşulan ve çözüm bekleyen Kürt sorunu ile ilgili olarak ileri sürülen görüşlerin tam bir demokrasi ve hukuk değerlerine bağlı bir çözümü içerdiği görülmektedir. Böylesi bir çözüme karşı olmak, Türkiye’nin imzacısı olduğu uluslararası anlaşmaları ve hukukun evrensel ilkeleri ile, demokratik toplum yaşamına aykırılık teşkil eder.

SPY’nın 81 inci maddesi ise Türkiye’de dil yasakları kalkmasına rağmen, hala bu yasağı sürdüren bir hüküm olmakla açıkça Anayasaya aykırılık teşkil etmektedir.

6- Uluslararası anlaşmalar açısından kapatılma gerekçesi bulunmamaktadır.

İddianamenin 42-44 sayfaları ile esas hakkında görüşün 11 inci sayfasında: Helsinki Sonuç Belgesi ile Yeni Bir Avrupa için Paris Şartı’nın hukuksal dayanağı ve bağlayıcılığı bulunmadığı, “..bu sözleşme ve eki protokollerde azınlıklar ve etnik gruplara ilişkin bir hüküm bulunmamaktadır…” denilmektedir.

AGİK süreci içindeki Viyana bildirgesi ile görüşlerdede bağlayıcı hüküm taşımadığı belirtilirken, özellikle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile ilgili olarak açık ve gerekçeli bir görüşün yeralmadığı görülmektedir.

Öncelikle şunu belirtmekte yarar görmekteyiz. Pacta Sun Senvanda, yani ahde vefa sözleşmeye saygı kuralı hukuk devleti olmanın en temel zorunluluklarından biridir.

Türkiye dahil, sözkonusu anlaşmaları imzalayan devletlerin bazı yükümlülükleri bulunmakta ve kendi iç mevzuatlarının sözleşmelere uydurulması, bu yönde değişikliğe gidilmesi gerekmektedir. Buna uymanın müeyyidesi, Avrupa İnsan Hakları Komisyonu ile İnsan Hakları Adalet Divanında yargılanmayı kabul ile birlikte politik olarak, önemli sonuçlar doğurmaktadır. Türkiye bu tür konularda özellikle hassas davranmakta AT’ye girmek, ülkenin demokratikleşmesi için hukuk alanında insan hakları konusunda bazı adımlar atmak için son yıllarda gözle görülür gayretlerin içine girmektedir.

Türkiyede yasalar piramidin en uç noktası Anayasa ise bununda bir üst noktası vardır ki : o da Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesidir. Bir nevi ortak Anayasa olma, uluslarüstü hukuk olma yönünde ciddi gelişmelerin kaydedildiği bir aşamada Türkiye’de iddia, savunma ve yargı üçlüsünün bu gerçekliği gözönüne alması kaçınılmaz olmaktadır. Anayasanın 90 ıncı maddesi uyarınca bir iç hukuk hükmü haline gelen anlaşmaların uygulanması yasal zorunluluktur.

Anayasamızın l0 ncu maddesi: “…Herkes, dil, din, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.” denilmektedir. Türkiye gerçekliğinde, bu eşitliğin olduğunu söylemek mümkünmüdür’ Bu eşitliğin olmadığını ve sağlanması gerektiğini söylemeği bu yönde bir siyasi partinin düşünce açıklamasını “bölücü” olarak değerlendirmek, çelişki değilmidir’

Anayasanın 66 ncı maddesine göre “Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür” denilmektedir. Bu durumda Türkiye mozaiğinin bir parçası olan, etnik kimliği Kürt olan bir T.C. vatandaşı radyoda, Televizyonda kendi dilinde Kürtçe bir türkü dinliyemiyorsa, kültürel haklarını kullanamıyorsa yasalar karşısında eşitlikten sözedilemez. Bir siyasi parti bunu dile getiriyorsa, kapatılma tehditi ile karşılaşıyorsa o ülkede demokrasiden sözedilemez.

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin 2 mad: “Herkes, ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal yada başka görüş, ulusal yada toplumsal köken, mülkiyet, doğuş yada benzeri başka bir statü gibi herhangi bir ayrım gözetilmeksizin bu bildirgede öne sürülen tüm hak ve özgürlüklere sahiptirler…” bu hüküm ile Anayasamızdaki benzer hüküm insanlığın büyük bedeller ödüyerek elde ettiği kazanımlardır.

Birleşmiş Milletler l966 tarihli kişisel ve siyasal haklar sözleşmesinin 27 nci maddesi: “…Etnik ve dinsel azınlıklarla dil azınlıklarının bulunduğu devletlerde bu azınlıklardan olan kişilerin kendi kültürlerinden yararlanma, kendi dinlerini yada dillerini kullanma hakları inkar edilemez…” denilmektedir. Paris Şartında:

“…Bir ulus içindeki azınlıkların soy, kültür, dil, din, yönünden sahip oldukları kimliğin korunacağını, azınlıklara mensup kişilerin hiçbir ayrım yapılmaksızın kanun önünde tam bir eşitlik içinde işbu kimliği serbestçe ifade etmek, korumak ve geliştirmek hakkına sahip olduklarını teyit eder…”

T.C. Devleti, Birleşmiş Milletler, Avrupa Konseyi, Avrupa Güvenlik ve işbirliği Konseyi (AGİK) üyesidir. Uluslararası sözleşmeleri ve bildirgeleri kabul etmiş imzalamış bir ülkedir. Uluslararası planda, bu sözleşme ve bildirgelere uymayı taahhüt etmiş olan T.C. Devleti, kendi iç hukukunda bunları ne kadar yerine getirmiştir’ Biz hukukçuların asıl üzerinde durması ve sorgulaması gereken konu budur. Bu sözleşmelerin bizi bağlamadığını ileri sürüp, görmezlikten gelemeyiz.

Türkiye’de TCK’nun l4l, l42, l63 ncü maddeleri düşünceyi yasakladıkları için l2.4.l99l tarihinde kaldırılmasına rağmen, aynı gün 37l3 sayılı Terörle Mücadele Yasası 8 nci maddesi uyarınca daha ağır cezai müeyyideler getirilmiştir.

Bir asırdan bu yana Türkiye’de azınlık sayılan Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, kendi dillerinde eğitim, gazete, yayın faaliyetleri ile kültürlerini geliştirmeleri mümkün olmasına, İngilizce, Fransızca, İtalyanca dillerinde aynı şekilde eşit ve özgür faaliyet imkanı bulunmasına rağmen, adı Kürt olan herşey yasağa bağlanmış bulunmaktadır. 2923 sayılı yabancı dil eğitimi ve öğrenimi kanunu mad. 2/a: “Türk vatandaşlarına ana dilleri Türkçe’den başka hiçbir dil okutulamaz ve öğretilemez. “Anayasanın 28. mad. Basın hürriyetini belirlemiş olup, ülkenin bölünmez bütünlüğüne yönelik yayın yapılamaz, hükmü ile, Türkçe dışındaki etnik kimliklerin ifadesi 3713 sayılı yasanın 8 nci maddesinde “…hangi yöntem, maksat ve düşünceyle olursa olsun Türkiye devletini ve milleti ile bölünmez bütünlüğünü bozmayı hedef alan yazılı, sözlü, propaganda ve toplantı ve gösteri yürüyüşü yapılamaz…” denilmek suretiyle, Türkiye Cumhuriyetinin asli unsurları olan, zengin mozaiğini teşkil eden Türk dili ve kültürü dışında örneğin Kürt dili ve kültürünün konuşulması ve geliştirilmesi yasak ve ceza kapsamına alınmış bulunmaktadır.

Benzer hükümler, 3257 sayılı Sinema, video ve müzik eserleri kanununu madde 9/3 te, 2559 sayılı polis vazife ve selahiyetleri yasası 8/d fıkrada, 2954 sayılı Radyo ve Televizyon yayınları kanunu 4/a da, dernekler yasasında ve daha birçok yasada yeralmaktadır. Bu fiili yasa kısıtlamaların tamamı uluslararası sözleşmelere aykırıdır. İddianamenin 37 nci sayfasında: “…özel yaşantılarında çeşitli etnik kökenlerden gelen yurttaşların kimliklerini belirtmeleri, dillerini konuşmaları gelenek ve göreneklerini konuşmaları karşısında herhangi bir engel yoktur…” şeklinde bir açıklamanın inandırıcı ve hukuki bir dayanağı yoktur. Bu yönde siyasi faaliyette bulunan DEP’in bu nedenle kapatılmasını istenmesi büyük bir çelişki olarak tezahür etmektedir.

İddianame devamla “…Yasaklananın, azınlık ve ayrı bir ulus oluşturduklarının ifade edilmesi suretiyle ulus bütünlüğünün bozulması amacını gütmeleridir…” şeklinde açıklamada bulunuluyorsa da, Kürt halkından, dilinden bahsetmek başlı başına kapatma gerekçesi olarak gösterilmektedir.

Agik insani boyut konferansı Kopenhag toplantısı belgeseli bizi bağlayıcı hükümler taşıyor.

5-29 Haziran l990 tarihinde yapılan toplantıya Türkiye katılmış ve imzacısı devlettir. Bu toplantıda “…insan haklarını ilgilendiren uluslararası belgelerin iç planda hukuk devletine yaptığı katkının önemini dikkate alan katılan devletler, henüz yapmamış iseler, Medeni ve siyasi haklara ilişkin Milletlerarası Sözleşmeye, ekonomik, sosyal ve kültürel haklara ilişkin Milletler arası sözleşmeye ve diğer ilgili milletlerarası belgelere katılmayı gözönünde bulunduracaklarını teyid ederler” denildikten sonra, buna bir denetim mekanizması getirilerek, Yargı gözlemciliğini şu şekilde açıklamakta:

“…Viyana Kapanış Belgesinin AGİK İnsani boyutu çerçevesinde üstlendikleri taahhütlerin uygulanmasında en iyi bir şekilde bir şeffaflık sağlamak arzusunda olan katılan devletler, bir güvenlik önlemi olarak, milli mevzuat ve devletler hukukunca öngörüldüğü gibi: Mahkemeler önündeki duruşmalar sırasında katılan devletler tarafından gönderilecek gözlemcilerin, hükümet dışı örgütlerin temsilcilerinin ve diğer ilgili kişilerin mevcudiyetini kabul etmeğe karar vermişlerdir. Kapalı oturumun ancak kanunda öngörülen durumlarda ve devletler hukukundan kaynaklanan vecibelere ve milletlerarası taahhütlere uygun ilan edilebileceği hususunda mutabık kalmışlardır”

Türkiye bir hukuk devleti olarak bu yükümlülüklerin altına girdikten sonra, aynı hakların bir başka Avrupa konseyi üyesi devlet açısından ve türk hukukçular tarafından da geçerli olabileceği gerçeğini görmek gerekir. Kapatma davasının en ağır sonuçlarından birisi de onu aşkın milletvekilinin üyeliklerinin düşmesi ve yargılanmaları sonucunu doğurmasıdır ki, böylesi bir durumda “yargı gözlemcisi” olarak denetim altında bulunacağımız gerçeğini gözönüne aldığımızda iç mevzuatımızın uluslararası sözleşmelerle uygunluğununda bir denetim geçireceği gerçeğini unutmamak gerekir.

“AGİK” Milli azınlıklar uzmanlar toplantısı l991 Cenevre Raporu’nu dikkate almak zorundayız.

l-l9 Temmuz l99l tarihlerinde Cenevre’de toplanan ve Türkiye’nin de katıldığı “Yeni bir Avrupa için Paris Şartı” çerçevesinde;

“..Paris yasasının ilgili hükümleri uyarınca, katılan devletlerin temsilcileri Milli Azınlıklar ve onlara mensup kişilerin haklarına ilişkin konularda gerek yasal, siyasi ve ekonomik geçmişlerinin, gerek durumların farklılığını yansıtan ayrıntılı bir tartışma yapmışlardır…”

Milli azınlıklara mensup kişilerinki de dahil olmak üzere, insan hakları ve temel hürriyetlere saygının ve onların tam olarak kullanılmasının Yeni Bir Avrupanın temelini teşkil ettiğini kabul ederek;

Halkları arasındaki dostane ilişkilerin aynı zamanda barış, adalet, istikrar ve demokrasinin, milli azınlıkların etnik, kültür, dil ve din kimliğinin korunmasını gerekli kıldığı ve bu kimliğin ileri götürülmesi için şartların yaratılması gerektiği yolundaki derin kanılarını teyid ederek,

Milli azınlıkların bulunduğu devletlerde, demokrasinin milli azınlıklara mensup olanlar dahil tüm kişilerin haklar ve temel hürriyetler konusunda tam ve fiili eşitliğe sahip olmasını ve hukuk devleti ve demokratik kurumlardan yararlanmasını gerekli kıldığına kani olarak….tüm etnik, kültür, dil veya din farklılıklarının mutlak süretle azınlıkların yaratılmasına müncer olmayacağını not ederler.. denilmektedir.

Milli azınlıklara mensup kişilerin etnik, kültür, dil ve din benliklerini serbestçe korumağa, muhafazaya ve geliştirmeğe ve kültürlerin tüm vecheleri ile iradeleri hilafına herhangi bir şekilde asimilasyon girişimlerinden ari olarak geliştirmeğe ve muhafaza etmeğe hakları olduğunu teyid ederler. Bunların dışında katılan devletler; azınlık dillerinin geliştirilmesi, eğitimi, kültür ve daha birçok konuda açıklayıcı kararlar alınmıştır. Son olarak katılan devletlerin kendi ülkelerinde milli azınlıklara ve etnik kimliklere ilişkin, gönüllülük esasına göre AGİK sekreteryası aracılığı ile bilgilendirme yükümlülüğü kararıda vardır.

Türkiye bu toplantılara katılmış, imza vermiş yükümlülük üstlenmiş bir hukuk devleti olarak, bu anlaşmaları yoksayamaz. Bu nedenledirki: DEP’in barış bildirisinde değindiği bu yükümlülükleri kapatılma gerekçesi olarak sunan iddianameyi anlamakta güçlük çektiğimizi belirtmek isteriz. Bir siyasi parti yetkili kurulunun, devletin imzacısı olduğu sözleşmelerin gereğinin yerine getirilmesini istemekten daha doğal birşey olamaz. Burada önemle dikkat edilmesi gereken nokta bu isteklerin demokratik yasal çerçeve içinde istenmiş olmasıdır.

AGİK insani boyut konferansı Moskova toplantısı belgesi

l0 Eylül – 4 Ekim l99l tarihleri arasında Moskova’da düzenlenen toplantıya Türkiye’de katılmış, imza vermiştir. Bu toplantıda şu saptamalar ilgi çekicidir:

“…Milli, etnik veya ayırımcılık, düşmanlık ve şiddet hareketlerini özellikle esefle karşılamışlardır. Bu itibarla katılan Devletler, insani boyuta ilişkin taahütlerinin tam olarak yerine getirilmesi için, meydana gelen köklü siyasal değişiklerden özlü şekilde yararlanması gereken sürekli gayretlerin halâ zorunlu olduğu görüşünü ifade eder…”

“…Katılan devletler, Kopenhag Belgeselinde yeralan, hukuk devletine ilişkin taahhütlerini hatırlar, hukuk devletinin temelini teşkil eden adalet ilkelerini ileri götürmeğe ve desteklemeğe olan bağlılıklarını teyid ederler. Özellikle, demokrasinin, hukuk devletinde mündemiç bir unsur olduğunu ve çoğulculuğun, siyasal örgütler bakımından önem taşıdığını tekrar teyid ederler…”

“…katılan devletler, bir Olağanüstü hal döneminde insan hakları ve temel özgürlüklerin korunmasının, Kopenhag toplantısı belgesinin ilgili hükümlerinin hesaba katılmasını ve taraf oldukları uluslararası sözleşmelere riayet edilmesinin önem taşıdığı kanaatindedirler..”

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Türkiye’de iç hukuk hükmünde olup, uygulanması zorunluluğu vardır.

Türkiye Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini, l954 yılında onaylamıştır. İmzalanan ve Resmi Gazete’de yayınlanan sözleşme Anayasanın 90 ncı maddesi uyarınca iç hukuk hükmü haline gelmiştir. İddianame ve esas hakkında görüşte, bu sözleşmenin bağlayıcılığı konusunda hiçbir görüşün ileri sürülmemesi dikkat çekicidir.

Davanın konusu, parti kapatma olunca, gösterilen delillerde iki konuşma bir bildiri, yani “düşünce açıklaması” olunca; AİHS’nin 9. maddesinde belirlenen “…herkesin düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne hakkı vardır..” hükmü, l0 ncu maddede yeralan “…herkesin anlatım özgürlüğüne hakkı vardır…” hükmü, ll nci maddede yeralan “…herkesin barışçı amaçlarla toplanma hakkı…” hükmü, açıkça ihlâl edilmektedir.

Sözleşmenin, l4 ncü maddesinde “…bu sözleşmede öne sürülmüş olan hak ve özgürlüklerden yararlanma;cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasal yada başka bir görüş, ulusal yada toplumsal köken, bir ulusal azınlıktan olma, mülkiyet ve benzeri başka bir statü ayrımı gözetilmeksizin herkes için sağlanır…” hükmü karşısında, iddianın, yasal, uluslararası hukuk ve hukukun evrensel ilkeleri açısından, çağımız açısından haklı hiçbir dayanak ve gerekçesinin olmadığı ortadadır. Uluslararası bağlayıcı sözleşmeleri hiçe sayan iddianame, Avrupa İnsan Hakları Komisyonu ve Avrupa İnsan Hakları divanın’ın yargı denetimini de önemsememektedir.

7- Hukuk devleti ve demokrasi açısından, DEP’in düşünceleri nedeniyle kapatılması ülke yararına değildir.

l982 Anayasasının hazırlandığı koşulları gözönünde tutmakta yarar vardır. l2 Eylül sabahı beş general, iç hizmet kanunundan aldıkları bir yetki ile yönetime el koyduklarını ilan ettiklerinden, yaptıkları ilk iş TBMM’ni ve demokrasinin vazgeçilmez unsurları olan siyasi partileri kapatmak. Liderlerinin bir kısmını Zincirbozan’a toplamak olmuştur.

Kaynağı ulus egemenliği ve iradesi olmayan bir askeri darbe ile atanan Danışma Meclisi ve bazı hukukçuların generallerin isteğine uygun hazırladıkları bir anayasa tek yanlı olarak sözde refaranduma sunulmuştur. Bir tepki ve düşünce ve örgütlenme özgürlüğünü kısan, birçok antidemokratik hükümle dolu olan Anayasanın, uluslararası sözleşmelere, hukukun evrensel ilkelerine ve Türkiye toplumuna uymadığı aradan geçen süre içinde birçok kez kanıtlanmıştır.

Zincirbozan’a sürgün edilen liderlerin yasağı kalkmış bugün Çankaya’da Cumhurbaşkanı olarak görev yapmakta, diğer liderlerin yasağı kalkmış, tamamı bugün meclis üyesi ve siyasi partilerinin başında bulunmaktadırlar.

TBMM üyeleri ve siyasi partiler bu Anayasanın değişmesi gerektiğini hep söylemişler, Ancak; siyasi çıkarları gereği bu tarihi görevi yerine getirmemişlerdir.

Anayasanın, Siyasi Partiler Yasasının seçim yasalarının değiştirilmesinin ençok tartışıldığı bir ülkede, biz hukukçuların hukuku dar manada “Kanun tatbiki” olarak değerlendirmemiz mümkün değildir. Bizi bağlayan hukukun evrensel değerlerini, uluslararası sözleşmeleri bir kenara atamayız.

Anayasa ve yasalarımızda birçok çelişkili hükmün bulunduğu gerçeği karşısında, çağımıza damgasını vuran insan hakları ve özgürlük değerlerini ülkemiz ve toplumumuz için lüks görme, tam katılımcı, çoğulcu bir demokrasiyi henüz özümsemeyecek kaldıramayacak toplum olduğumuz anlayışı ile erteleme hakkını kendimizde göremeyiz.

Bir hukuk devletinde biz hukukçulara düşen sorumluluklar, bizi kamu vicdanında ve tarih önünde sürekli değerlendirme konusu yapacaktır.

Adnan Menderes’in idamına karar veren yargıçların hiçbiri bugün anılmıyor. Ancak; Devlet töreni ile itibarının iadesine karar verilen Adnan Menderes’in İstanbul Topkapı’da bulunan anıt mezarını hergün binlerce insan ziyaret ediyor.

Anayasa Mahkemesi bazı kararlarında hukukun genel ilkelerinin, Anayasa kurallarından da önde geldiğini belirlemiştir. Uluslararası sözleşmelere dayalı ulusalüstü bir hukukun varlığı ve bu hukukun ve Avrupa İnsan Hakları Komisyonu ve kararlarının bağlayıcılığı ve insan haklarının ortak değer olarak korunması anlayışı, Anayasa Mahkemesinin getireceği yorumlardaki çağdaş niteliği belirleyen ölçütler haline dönüşmüştür. Hukuk devleti olmanın en başta gelen ölçütüde budur. Bu ölçütün düşünce özgürlüğü ve örgütlenme özgürlüğü açısından özenle korunması, demokrasinin vazgeçilmez unsurları olan siyasi partilerin yaşatılması ile mümkün olacaktır.

Anayasanın başlangıç ve 174 üncü maddesinde, “…Türk toplumunun çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırması yada bu seviyenin üstüne çıkarılması azmini belirlerken”, 2. maddesinde Cumhuriyetin nitelikleri arasında demokratik olmayı hukuk devletinin temel özellikleri arasında saymıştır.

Çoğulculuk, katılımcılık, düşünce ve örgütlenme özgürlüğü, demokrasinin vazgeçilmeyen öğeleridir.

DEP işlevlerini yerine getirirken, baskı ve teröre başvurmamıştır. Aksine sürekli saldırılara hedef olmuştur. Ülkenin bölünmez bütünlüğünü bozmadan, yasal ve meşru zeminde demokratik toplum kuralları içinde, sorunların çözümünden yana olmuştur. Bu nedenle iki konuşma ve bir bildiri eylemi yani “Düşünce açıklama” nedeniyle kapatılmasının istenmesi, anayasal ve hukuksal korumadan yararlandırılmaması istemi hukuk devleti ve demokrasinin temel ilkeleri bağdaşmamaktadır.

8- Ülkemizin ve demokrasinin çıkarları açısından, toplumsal barış açısından DEP yaşamalıdır.

DEP’in kapatılması davasında, işin bir hukuksal yanı birde toplumsal yanı vardır. Bugün DEP gibi bir partinin Türkiye genelinde örgütlendiği, onu aşkın milletvekilinin bulunduğu gönül verenlerinin sayısının yüzbinleri aştığı gerçeğini dikkate almak gerekir. Diğer bir nokta, ülkenin içinde bulunduğu siyasi ve toplumsal konjoktürdür.

Bugün Türkiye tarihinin en bunalımlı günlerini yaşamaktadır. Bir yandan, yılda 800 Trilyona varan Olağanüstü Hal harcamaları, diğer yandan 5 Nisan kararlarını dayatan ekonomik çöküntü, enflasyon, işsizlik ve çözümsüzlük, Türkiye’de günde elliyi aşkın insanın öldüğü, binlerce faili meçhül cinayet ve köy boşaltmasının yaşadığı koşullarda, toplumsal barışa, huzura, akla ve sağduyuya en çok ihtiyaç duyulan günlerde yaşamaktayız.

DEP’in kapatılması davası, etnik kökeni Kürt olan milletvekillerinin yasama dokunulmazlıklarının kaldırılması ve tutuklanmasından sonra, kapatılma kararı ile Anayasanın 84 üncü maddesi uyarınca üyelikleri düşecek milletvekillerinin onlara gönül veren oy veren seçmenleri nezdinde uyandıracağı duygu ve tepki, etnik kimlikleri kürt olanların dışlanması cezalandırılması olarak algılanacaktır. Ne yazıkki siyasi partilerin “münhasıran denetimi” yetkisi, Terörle Mücadele Yasasının 9 uncu maddesi uyarınca ihlal edilmiş, partinin eski ve yeni genel başkanları tutuklanmışlardır.

Ne yazıkki; siyasi partilerin kapatılması davaları gibi önemli davaların, genelde, siyasal ve demokratik yaşama Anayasanın temel ilkeleri doğrultusunda yön verici, temel hak ve özgürlükleri koruyucu işlevi ağır basan Anayasa mahkemelerinde görülmesinin en temel nedenleride ortadan kaldırılmış bulunmaktadır. Ankara DGM Başsavcılığı açtığı soruşturmalarla “De Facto” bir durumla siyasi partileri henüz kapatılmadan, fiilen işlemez duruma sokmuştur.

9- Anayasanın 84. maddesi açısından, DEP’in kapatılması durumunda, Anayasa’nın 84 üncü maddesi uyarınca davanın açıldığı tarihte DEP üyesi olan onu aşkın milletvekilinin milletvekilliği düşecektir.

Bu hüküm, eylem ve sözleriyle partinin kapatılmasına neden olan milletvekillerini kapsamıyor. Davanın açıldığı tarihte üye olan tüm milletvekilleri kapatılma davası sonucu etkilenmektedirler.

Ceza hukukun genel ilkeleri arasında yeralan, Cezaların Şahsiliği Prensibi açıkça ihlal edilmektedir. Parti tüzel kişiliği, parti üyeleri, yöneticileri ve milletvekilleri kişilikleri ayrı ayrıdır. Partinin kapatılması durumunda hepsinin cezalandırılması “Kollektif Cezalandırma” anlamına gelir.

Kollektif cezalandırma, Ortaçağ döneminden kalma aşiret ve derebeylik hukukun temel yargılamaları olmakla, aynı zamanda engizisyon döneminin bariz karakteristiğidir. Günümüzün çağdaş hiçbir hukuk devletinde “kollektif sorumluluk” yoktur. Nitekim ceza sistemimizde hukukun bu temel ilkesi yeralmışsada, siyasi partiler açısından getirilen bu hüküm ne yazık ki cezaların şahsiliği prensibine aykırı olarak, sonuç doğurmaktadır.

Anayasamızın 83 üncü maddesine göre, eylem ve sözleriyle ceza sorumluluğu olan ve kapatılmaya neden olan milletvekillerinin ayrı ayrı saptanması gerekir. Davamızda ise kapatılma gerekçeleri milletvekili olmayan eski Genel Başkan Yaşar Kaya’nın iki konuşması ile milletvekili olmayan MYK üyelerinin bildirisine dayanmaktadır. Yani kapatılma davasında hiçbir milletvekilinin söz ve eylemi sözkonusu değildir.

Anayasa Mahkemesi, hukukun evrensel ilkeleri karşısında, partinin kapatılmasında hiçbir etkisi olmayan milletvekillerinin “cezaların şahsiliği prensibi” uyarınca milletvekilliklerinin düşürülmesine karar vermemelidir.

Seçimle gelen bir milletvekilinin, milletvekilliğinin Anayasa Mahkemesi kararıyla yada TBMM’nin Başkanlığınca tesis edilecek yönetsel bir işlemle (tesbitle) sona ermesi, “kuvvetler ayrımına” ve “ulusal iradenin üstünlüğüne”de aykırıdır.

Siyasi Partiler Yasası’nın 95 inci maddesinde: fiileriyle siyasi partilerin kapatılmasına neden olanların on yıl süreyle başka bir siyasi partiye alınamayacakları ve milletvekili adayı olamayacakları yönünden hükmü ile, Anayasa’nın 84 üncü maddesi birbiriyle çelişmektedir. Anayasanın 69 uncu maddesinde yeralan hüküm ile SPY’nın 95 inci maddesinde yeralan hüküm arasındada çelişki bulunmaktadır. SPY’nın hükümlerinde kendi eylemleriyle partinin kapatılmasına neden olan, üye, yönetici ve milletvekilleri sayılırken, Anayasanın ilgi hükümleri böylesi bir ayrım görmemektedir.

Kendi eylemleri ile partinin kapatılmasına neden olmayan milletvekillerinin üyeliklerinin kapatılma kararı ile düşürülmesi, AİHS’nin 6 ncı maddesinde yer alan adil ve makul bir yargılama hak­ kının ihlali ile birlikte, 7 nci maddenin de ihlali anlamındadır.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı 15.12.1993 tarihinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na bir yazı göndererek, DEP’in 2.12.1993 tarihinde üyesi bulunan milletvekillerin listesinin gönderilmesini istemiştir.

T.B.M.M. Başkanlığı cevabı yazısında; Mardin Milletvekili Mehmet Sincar’ın 4.9.1993 tarihinde vefat ettiğini, Şırnak Milletvekili Mahmut Alınak’ın 30.11.1993 tarihinde, Muş Milletvekili Muzaffer Demir’in 1.12.1993 tarihinde DEP’ten istifa ettiklerini, ayrıca Diyarbakır Milletvekili Mahmut Uyanık’ın 17.12.1993 tarih, Muş Milletvekili M.Emin Sever’in 16.12.1993 tarihli yazılarıyla DEP’le üyelik bağlarının olmadığını bildirdikleri belirtilmiştir.

Meclis Başkanlığı’nın yazı ekinde DEP Genel Başkanlığı’nın 13.7.1993 tarih, 993/1160 sayılı yazısı ile yine DEP Genel Başkanlığı’nın 24.12.1993 tarih ve 30.12.1993 ve 14.1.1994 tarih cevabı yazılarının ekte olduğu belirtilmiştir. Bu yazılarda Muş Milletvekili M. Emin Sever ile Diyarbakır Milletvekili Mahmut Uyanık’ın durumuna açıklık getirilmiş olup; DEP’in aynı zamanda kurucu üyeleri bulunan Şırnak Milletvekili Mahmut Alınak ile Muş Milletvekili Muzaffer Demir ile ilgili TBMM Başkanlığı’nın yazısı, Parti kayıtları ile çelişmekte ve sunulan istifa dilekçeleri ile istifa alındı belgeleri kayıtlarda geçmemektedir.

Partilerin gelen ve giden evrak kayıtları ile verilen belgelerin tarih ve sayıya bağlanması, altında yetkili parti yöneticilerinin imzası ile mühür bulunması gerektiği izahtan varestedir. Hiçbir şekil şartı taşımayan ve gerçekliği parti ile yapılan yazışmalar ile doğrulanmayan bazı belgeleri TBMM Başkanlığı’nın kabul ederek, bazı üye milletvekillerinin, istifa etmiş sayılmasının ve bağımsız üye olarak gösterilmesini anlamak mümkün değildir. Bu konuda esas olan parti kayıtlarıdır. İki adet istifa alındı belgesi incelenecek olursa, ayrı yazılardan çıkan, parti anteti taşımayan üzerinde partinin tarih sayısı bulunmayan, mühür ve kaşe taşımayan yazılar olduğu görülecektir.

DEP Genel Merkezinin Anayasa Mahkemesi’ne sunduğu 13.4.1994 tarihli yazılarında da açıkça anlaşılacağı üzere TBMM Başkanlığı hukuka aykırı bir takım tesbitlerde bulunmuş, dayanağı belgeler ise şekli ve hukukî olarak hüküm doğurmamaktadır. Asıl olan ve dikkate alınması gereken husus parti yazılarıdır. Aksi takdirde bu hususun parti ilgi kayıtları istenmek suretiyle incelenmesi gerekmektedir.

DEP’in dava açıldığı tarihte, birisi vefat etmiş onyedi milletvekili bulunmasına rağmen, Anayasa’nın 78. maddesinde “… Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliklerinde boşalma olması halinde, ara seçime gidilir. Ara seçim, her seçim döneminde bir defa yapılır ve genel seçimden otuz ay geçmedikçe ara seçime gidilemez. Ancak; boşalan üyeliklerin sayısı, üye tamsayısının yüzde beşini bulduğu hallerde, ara seçimlerin üç ay içinde yapılmasına karar verilir…” hükmü karşısında DEP’in kapatılma olasılığı karşısında siyasî bir kararla “ara seçim” yapılması önlenmek istenmiştir. Anayasa’nın 84. maddesinin uygulanması ihtimaline binaen durum açıklığa kavuşturulmalıdır.

10- SPY.nın 78. ve 81. maddeleri zımnen ilga edilmiştir.

Ön savunmamızda SPY.nın kapatılmaya ilişkin hükümlerinin Anayasa’ya aykırılığını belirtmiştik. Özellikle davamızda uygulanması istenen bu maddelerin Anayasa’ya aykırılığının incelenerek iptalini istiyoruz.

Anayasa’nın geçici 15. maddesi, ömrünü doldurmuş, keemlemyekün bir maddedir. Hukukun temel ilkeleri ve özellikle sonradan Türkiye’nin imzacısı olduğu sözleşme hükümlerine ve hukukun temel ilkelerine açıkça aykırılık teşkil etmesi nedeniyle davamızda uygulanması mümkün değildir.

-TCK’nun 141, 142, 163 ncü maddelerinin kaldırılması bu yöndeki yasakların da kalkması anlamındadır.

-2932 sayılı dil yasağının kalkması sonucu SPY’nın 81 nci maddesinin uygulanma kabiliyeti ortadan kalkmış bulunmaktadır.

Askeri Yargıtay 3. Dairesi DİSK ile ilgili kararında:

“…TCK’nun 141, 142, 163 ncü maddelerinin kaldırılmasına ilişkin tasarının gerekçesinde; TCK’nun 141, 142, 163 ncü maddeleri ile Dernekler Kanunu’nun 5/7, 8, 62 maddelerinin şiddete başvurmayan düşünceyi ifade ve örgütlenme özgürlüğünü kısıtladığı, dolasıyla bu hükümlerin çağdaş, demokratik, toplum düzeyine ulaşmak için engel teşkil ettiği ve bu nedenle kaldırıldıkları kabul edildikten sonra … As.CK.nun 148/B maddesi ile 2821 sayılı Yasa’nın 58/1 maddesindeki hükümlerin, açık bir ilga hükmü olmamasına rağmen yürürlükten kalktıkları şüphesizdir…..” denilmektedir.

Askerî Yargıtay kararları ile birçok mahkeme kararında bu yönde gelişen içtihatlar karşısında, Anayasa Mahkemesi’nin de SPY’nın ilgi hükümlerini, demokratik hukuk devleti olmanın gereği olarak, incelemesi ve iptal etmesi gerektiği düşüncesindeyiz.

11- Toplumsal barış ve demokrasi için, DEP bir şanstır. Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğusunda 1978 yılında ilân edilen sıkıyönetim 1987 yılında yerini Olağanüstü Hal Uygulamasına bıraktı. Olağanüstü Hal Bölge Valiliği, Koruculuk, Özel Tim, Özel Ordu derken, Olağanüstü Hal Kararnameleriyle sürgünler, sansürler, her türlü antidemokratik hüküm, olayları, sorunları çözemedi. Bugüne kadar uygulanan baskı politikaları askerî çözüm reçeteleri, daha çok can almasına yol açarken, demokratik yolların dışında arayışları, silahlı eylemliliği güçlendirdi. Yasal, demokratik platformların kapatılması, depolitizasyon politikaları ile sivil toplum örgütlerinin siyasetten yasaklanması, giderek suskun toplum yaratma çabaları bugüne kadar hiçbir çözüm getirmedi sorunları daha da ağırlaştırdı.

DEP’in Doğu ve Güneydoğu’da güçlü bir örgütlenmeğe sahip olması, Milletvekillerinin bu bölgelerden seçilmesi, toplumun istek ve arayışlarını demokratik yolla dile getirme, çözüm arayışlarında tartışma olanakları yaratma, halkın sorunlarına meşru zeminde çözüm bulma, barışa ve demokrasiye katkı sunma gibi, bir toplumsal sigorta ve teneffüs yolu olma misyonunu da beraber getirmektedir. Daha önce HEP’in kapatılmış olması arkasından ÖZDEP’in kapatılması ile şimdi de DEP’in kapatılması durumunda, yöre halkının, yasal platformlara, meşru mücadele araçlarına demokrasinin vazgeçilmez unsuru olan siyasi partilere olan güvenini ortadan kaldıracağı gibi, yasal zeminlerin kapatılması daha çok illegal örgütlenmelerin işine yarayacaktır.

Davalı parti değerlendirilirken, proğramının, tüzüğünün, örgütlerinin Türkiye çapındaki tüm faaliyetlerinin, amacının kastının bir bütün olarak değerlendirilmesi gerekir.

DEP herhangi bir şiddet eylemi nedeniyle yargılanmıyor. İki konuşma ve bir bildiri eylemi gibi, zayıf gerekçelerle, düşüncelerinden dolayı partinin kapatılması, sorunların çözümüne, toplumsal barışa, demokrasiye hiçbir katkı sunmayacaktır. Birtakım varsayımlarla, ülkenin ve milletin bölünmez bütünlüğünün ihlal edildiği iddiası inandırıcı değildir. Bir parti Mecliste onu aşkın milletvekili ile temsil ediliyorsa, bölünme iddiasının somut inandırıcı, kesin delillere dayanması gerekmektedir.

Birtakım sorunların, demokrasi içinde tartışılmasını istemek, çözüm aramak gibi meşru ve masum taleplerden ve siyasi partilerin varlık nedeni olan görüşleri kapatılma gerekçesi olamaz.

Demokrasi içinde, Ülkenin birliği ve bütünlüğü içinde, ister Cumhurbaşkanı Sayın Demirel’in sözettiği “Anayasal vatandaşlık” ister, “Düşünce ve örgütlenme özgürlüğü” içindeki demokratik çözümlerin tümünün tartışılmasında büyük yararlar bulunmaktadır.

Akan kanın durması, silahların susması toplumun ertelenmez acil isteğidir. İddianamede partinin “barış bildirisi” nedeniyle davanın açılması, bu yöndeki gayretleri engelleyen sonuçlar doğurmaktadır. İddianamede ülkede bir “savaşın olduğu” kavramı ele alınarak, partinin kapatılması istenirken, Genelkurmay Başkanın “düşük ölçekli savaş” Milli Savunma Bakanın “cepheden geliyorum” kavramları hernedense gözardı edilmektedir. Bu sözleri ilk kullanan DEP değildir.

DEP, parti proğramında: “…sorunun şiddete dayalı çözümü ve bastırılması olanaksızdır. Şiddet politikası ülke kaynaklarının hedef olmasına yol açmakta ve ekonomik toplumsal gelişmeyi önlemektedir.

Kitlelerin örgütlenmesi ve katılımcılığını engelleyen yasal ve siyasal engeller kaldırılacak, onların kendi kaderleri üzerinde söz sahibi olmalarını sağlayacak demokratik sivil örgütlenmeler desteklenecektir. Gerçek bir demokrasinin gereği olarak; düşünce suç olmaktan çıkarılacak basın yayın gerçek anlamda özgür olacak, hertürlü politik örgütlenmenin engelleri kaldırılacaktır. Bağımsız ve güvenceli yargı gerçekleştirilecek, hukuk sistemi çağdaş ve ileri bir demokrasiye uygun biçimde yeniden düzenlenecektir.

Kürt sorunun adil demokratik ve barışçıl çözümü sağlanacaktır… l982 Anayasası demokratikleşmenin önündeki en büyük engellerden birini oluşturmaktadır… Partimiz otoriter ve totaliter yönetimler kurulmasına imkan vermeyen insan hak ve özgürlüklerine dayalı; çoğulcu ve katılımcı; sosyal hukuk devleti ilkelerine bağlı, devleti halkın hizmetinde gören demokratik sivil toplum anayasasının hazırlanması ve kabulü için gerekli hertür çabayı gösterir…” denilmektedir.

Demokrasi Partisi mücadele yöntemleri ve hedefleri konusunda görüşleri net olan bir partidir. Böylesi bir partiyi ülke topraklarını ayıracak, ayrı bir rejimde devlet kuracak şekilde suçlamanın makul dayanakları gösterilmemiştir. Partinin amacı ve kastı konusunda bağlayıcı belgeleri birçok açıklama ve eylemi gözardı edilmiştir.

Türkiye, tarihten gelen bir gerçeklikle, değişik dinlerin, dillerin, kültürlerin, etnik yapıların, bulunduğu çok renkli bir mozaik ve güzelliği yansıtmaktadır. İnsan hakları demokrasi, kardeşlik ve barış ortamı temelinde bazı sorunların çözümünü istemek partilerin en başta gelen görevidir. Bu görev hukuk sınırları içinde, yasal zeminde, şiddete başvurulmadan yerine getirilmiştir.

Hukuk, yukarıda saydığımız tüm olguları birlikte ele almak durumundadır. Yasal demokratik çalışma engellenmemeli, düşünce suç sayılmamalıdır.

Sonuç: Açıklanan nedenlerle:

1- Ön savunmamızda belirttiğimiz gibi, Ankara DGM’deki 1993/114-115’e derdest dosyalar ile Avrupa İnsan Hakları Komisyonunda derdest olan HEP davasının “bekletici sorun” olarak kabulünü,

2- 3713 sayılı Yasa’nın 9, SPY’nın 78, 81 ve ilgi maddelerinin, Anayasaya aykırılığının incelenerek iptaline karar verilmesini,

3- Erbil ve Bonn konuşması ile ilgili, usule, hukuka ve ahlaka aykırı deliller karşısında, sağlıklı delil toplama istemimizin kabulünü,

4- Duruşma isteğimizin bu aşamadan sonra, toplanacak delillerde dikkate alınarak kabulünü,

5- Demokrasi Partisi’nin kapatılmasına, ilişkin istemin Reddine; karar verilmesini saygıyla arz ve talep ederiz.”

VI- DAVANIN EVRELERİ

  1. Dava Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 2.12.1993 gün, SP.52 HZ 1993/55 sayılı iddianamesiyle açılmıştır.
  2. Anayasa Mahkemesi’nin 7.12.1993 günlü toplantısında önsavunma, esas hakkında görüş ve son savunma ile ilgili işlemlerin yürütülmesi kararı oybirliğiyle alınmıştır.
  3. 17.12.1993 günü Demokrasi Partisi Genel Başkanı Hatip Dicle Ön Savunma için ek süre isteminde bulunmuştur.
  4. Anayasa Mahkemesi 21.12.1993 günü oybirliği ile aldığı kararla ek süre istemini yerinde bularak davalı Demokrasi Partisi’ne Ön Savunmasını hazırlayabilmesi için evvelce verilen otuz günlük ön savunma süresinin bitiminden başlamak üzere onbeş gün ek süre verilmesine karar vermiştir.
  5. Demokrasi Partisi vekilleri Av. Çetin Özek, Av. Hasip Kaplan ve Murat Bozlak tarafından Mahkememize verilen 10.1.1994 günlü dilekçe ile davanın 27.3.1994 günü yapılacak mahalli genel seçimler sonrasına bırakılması istenmiştir.
  6. Anayasa Mahkemesi 20.1.1994 günü oybirliği ile verdiği kararla davalı Parti vekillerinin davanın görülmesinin 27.3.1994 tarihinden daha sonraki bir tarihe bırakılması yolundaki istemi Ceza Muhakemeleri Usulü Yasası hükümlerine uygun bulmayarak istemi red­ detmiştir.
  7. Demokrasi Partisi’nin kendilerine yapılacak tebligatın Av. Hasip Kaplan’a yapılması istemini içeren dilekçesi 28.1.1994 günü 88 sayı ile Anayasa Mahkemesi kaydına geçirilmiştir. Durum Anayasa Mahkemesi’nce 31.1.1994 günlü 159 sayılı yazı ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na bildirilmiştir.
  8. Anayasa Mahkemesi 1.3.1994 günü yaptığı toplantıda;

a- Davada gerekli bilgilerin doğrudan ve daha doyurucu düzeyde alınabilmesi için Anayasa’nın 149. maddesinin dördüncü fıkrası ile 2949 sayılı Yasa’nın 33. maddesi gereğince sözlü açıklama toplantısının 22.3.1994 günü saat 14.30’da yapılmasına,

b- Sözlü açıklamada bulunmak üzere davalı Parti Genel Başkanı ile Parti’yle üyelik ilişkisi sürüyorsa, söz ve eylemleri kapatma nedenleri arasında gösterilen önceki Genel Başkan Yaşar Kaya’nın ayrıca genel başkanlıkça görevlendirilecek iki temsilcinin, çağrılmasına,

Dosyaya konulup incelenmesi istenilen başka belge ve bilgilerin sözlü açıklama sırasında sunulabileceklerine,

Oybirliğiyle karar vermiştir.

  1. Av. Hasip Kaplan 7.3.1994 günü Anayasa Mahkemesi Başkanlığı’na yazdığı yazıda otuz günlük savunma süresine ek olarak otuz gün daha süre verilerek toplam altmış günlük süre tanınmasını istemiştir.
  2. Anayasa Mahkemesi 18.3.1994 günü oybirliği ile aldığı kararla istemi yerinde bulmuş ancak otuz günlük sürenin bitiminden başlamak üzere yirmi gün ek süre verilmesine karar vermiştir.
  3. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı 21.3.1994 günlü ve SP.Muh 1994/109 sayılı yazısında Anayasa Mahkemesi’nin 1.3.1994 gün ve Esas 1993/3 (Siyasî Parti Kapatma) sayılı kararının parti avukatları Av. Murat Bozlak ve Av. Hasip Kaplan’a tebligat çıkarıldığını belirtmiş ve tebliğ mazbatasının aslını ekte sunmuştur.
  4. 22.3.1994 günü Demokrasi Partisi temsilcilerinin sözlü açıklamaları dinlenmiştir. Sözü açıklamaya Demokrasi Partisi Genel Başkan Vekili Remzi Kartal ve Av. Hasip Kaplan katılmışlardır.

VII- İNCELEME

  1. Ön Sorunlar Yönünden
  2. Davanın Siyasî Partiler Yasası’nın 9. maddesine aykırı açılıp açılmadığı Sorunu

Davalı Parti, Ön Savunması’nda davanın Siyasî Partiler Yasası’nın 9. maddesine aykırı açıldığını ileri sürmüştür.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise Esas Hakkındaki Görüşünde Özetle; Siyasî Partiler Yasası’nın Dördüncü Kısmı’ndaki yasaklara aykırı davranılması durumunda ihtara gerek olmadan doğrudan kapatma davası açılabileceğini bildirmiştir.

Siyasî Partiler Yasası’nın 9. maddesine göre; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı kurulan partilerin, tüzük, programları ile kurucularının hukuksal durumlarının Anayasa’ya ve yasa hükümlerine uygunluğunu ve ayrıca, verilmesi gerekli bilgi ve belgelerin tamam olup olmadığını kuruluşlarından sonra öncelikle ve ivedilikle incelemek durumundadır. Cumhuriyet Başsavcılığı, aynı maddeye dayanarak saptadığı noksanlıkların giderilmesini, gerekli göreceği ek bilgi ve belgelerin gönderilmesini yazı ile isteyebilecektir. Bu isteğe uyulmamasının yaptırımı da, siyasî partilerin kapatılmasına ilişkin hükümlerin uygulanmasıdır. Böylece Cumhuriyet Başsavcılığı’nın partileri denetleme görevinin içeriği ve sınırı belirlenmiş olmaktadır. Siyasî Partiler Yasası’nda kurulan partilerin tüzük ve programları ile kurucularının hukuksal durumlarıyla her türlü eylemlerinin doğrudan kapatma nedenleri yönünden Anayasa ve yasa hükümlerine aykırı olması ya da bunlarda noksanlıklar saptanması durumları birbirinden ayrılmış ve değişik hukuksal sonuçlara bağlanmıştır. Şöyle ki; Cumhuriyet Başsavcılığı’nca saptanan noksanlıkların giderilmesi, gerekli görülen ek bilgi ve belgelerin gönderilmesi, yazı ile istenmedikçe, bu nedene dayanılarak siyasî partilerin kapatılmasına dair hükümlerin uygulanmamasına, yani yazılı istemin dava açmanın ön koşulu niteliğini almış olmasına karşı, kurulan partilerin tüzük ve programları ile kurucularının hukuksal durumlarının ve her türlü eylemlerinin doğrudan kapatılma nedenleri yönünden Anayasa’ya ve yasa hükümlerine aykırı olması nedeniyle kapatılmaları için dava açılması, 104. madde dışında böyle bir önkoşula bağlanmamıştır.

Cumhuriyet Başsavcılığı Demokrasi Partisi’nin, dava konusu iki konuşma ve bir bildirisinin Siyasî Partiler Yasası’nın Dördüncü Kısmı’nda yer alan 78. ve 81. maddelerinin (a) ve (b) bentlerine aykırılığı nedeniyle kapatılmasını istemektedir. Bu nedenle Siyasî Partiler Yasası’nın 9. maddesinde Cumhuriyet Başsavcılığı’na noksanlıkların giderilmesi ile ilgili olarak tanınan yetkiyi yukarıda belirtilen aykırılıkları da kapsayacak bir duruma getirmek ve bu hususu bir dava koşulu olarak kabul etmek, siyasî partilerin tüzük, program ve faaliyetlerinin Yasa’nın Dördüncü Kısmındaki “Siyasî Partilerle İlgili Yasaklar”a aykırı olmaları durumunda, bu koşul yerine getirilmeden, doğrudan 100 ve 101. maddelerdeki nedenlerle kapatma davası açılmasına olanak vermemek anlamına gelir. Bu nedenle, Siyasî Partiler Yasası’nın 9. maddesine göre Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca uyarı yapılmadan açılmış bulunan davanın Yasa’nın Dördüncü Kısmı’ndaki yasaklara aykırılıktan ileri gelmesi nedeniyle davalı Parti’nin itirazı yerinde görülmemiştir. Yılmaz ALİEFENDİOĞLU bu görüşe katılmamıştır.

  1. Yargılamanın Duruşmalı Yapılıp Yapılmaması Sorunu

Davalı Parti savunmalarında davanın duruşmalı görülmesini istemiştir. Demokrasi Partisi’ne göre anayasal ve yasal düzenleme duruşma yapılmasına engel değildir; bu nedenle duruşma yapılmalıdır. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı Esas Hakkındaki Görüşünde bu düşünceye katılmamış ve istemin reddi gerektiğini belirtmiştir.

Anayasa’nın 149. maddesinin son fıkrasında, “Anayasa Mahkemesi Yüce Divan sıfatıyla baktığı davalar dışında kalan işleri dosya üzerinde inceler” denilmektedir. 2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Yasa’nın 33. maddesinde de Anayasa’daki hüküm doğrultusunda siyasî partilerin kapatılmasına ilişkin davaların Ceza Muhakemeleri Usulü Yasası hükümleri uygulanmak yoluyla dosya üzerinden incelenip karara bağlanacağı belirtilmiştir. Aynı kural, Siyasî Partiler Yasası’nın 98. maddesinin ilk fıkrasında kapatma davasından söz edilmek suretiyle yinelenmiştir. Buna göre, siyasî parti kapatma davalarında Ceza Muhakemeleri Usulü Yasası’nın uygulanacağı kabul edilmiş, ancak duruşma ilkesi benimsenmemiştir. Ayrıca siyasî partilerin kapatılması ile ilgili davalarda Mahkememizde duruşma yerine yazılı yargılama usulünün devamı mahiyetinde olan sözlü açıklama yapabilmektedirler. Davalı Siyasî Parti de bu yoldan yararlanmış ve kendi yönünden uygun gördüğü açıklamaları sözlü olarak yapmıştır. Bu nedenle, siyasî parti kapatma davalarında duruşma yapılması olanağı olmadığından davalı Parti’nin bu konudaki isteminin reddi gerekir.

  1. Kapatma Davasına Neden Gösterilen Konuşmalar ve Bildiri Hakkında Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde Dava Açılması ve Halkın Emek Partisi’nin Kapatılmasına İlişkin Anayasa Mahkemesi Kararına Karşı Avrupa İnsan Hakları Komisyonuna Başvurulmasının Bekletici Neden Sayılıp Sayılmaması Sorunu

Davalı Parti’ye göre, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde bakılmakta olan (1993/114-115’e) davalar kapatılma isteminin dayanağını oluşturduğundan bu davaların sonuçlanmasının beklenmesi gerekmektedir. Yine, Halkın Emek Partisi’nin kapatılmasına ilişkin kararın bireysel başvuru yoluyla Avrupa İnsan Hakları Komisyonunca incelenmekte olması da bekletici bir sorun sayılmalıdır. Çünkü

Anayasa’nın 90. maddesine göre, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi iç hukukta bir yasa hükmündedir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı davalı Parti’nin bu konudaki isteminin reddi gerektiği görüşündedir.

Hukukta bekletici neden, bir davanın sonuçlandırılmasının kimi zaman o mahkemenin yetkisi dışında kalan bir sorunun çözümlenmesine bağlı olduğu durumlarda ortaya çıkmaktadır. Bu bakımdan bekletici neden, bir davanın görülmesi sırasında ortaya çıkan ancak konunun o mahkemenin görev ve yetkisi dışında kalan fakat davanın esastan çözümüne etkisi olan uyuşmazlıktır. Görülmekte olan bir dava sırasında, ileri sürülen Anayasa’ya aykırılık savları bekletici neden olarak kabul edilmiştir.

Konuşmaları yapan kişi ile bildiriyi yayımlayan parti merkez yönetim kurulu üyeleri hakkında açılmış kişisel ceza davaları ve Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na bireysel başvuruda bulunulmuş olması ile siyasî parti kapatma davası arasında, kapatma davasının sonucunu etkileyebilecek doğrudan bir ilişki bulunmamaktadır. Gerek Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin gerek Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’nun verecekleri kararlar olaylarla sınırlı olup bu davayı etkilemez. Görülmekte olan davanın konusu yönünden ortada bekletici sorun saymayı gerektirecek bir durum söz konusu değildir.

  1. Siyasî Partiler Yasası’nın 78. ve 81. Maddelerinin Anayasa’ya Aykırılığı Nedeniyle İptali veya İhmali Sorunu

Davalı Parti savunmalarında, Anayasa’nın Geçici 15. maddesinin son fıkrasında yer alan “… bu dönem…” sözcüklerinin birinci fıkrayla bağlantılı ve onu açıklayıcı nitelikte olduğunu Anayasa’ya aykırılık savının birinci fıkrada belirtilen “12 Eylül 1980 tarihinden, ilk genel seçimler sonucu toplanacak TBMM Başkanlık Divanı oluşuncaya kadar geçecek süre içinde” ileri sürülemeceği görüşüyle Geçici 15. maddenin Anayasa’ya aykırılık savını önlemediğini, ayrıca yürürlükte bulunan Siyasî Partiler Yasası’nın günümüzde Millî Güvenlik Konseyi döneminde yürürlüğe konulan içeriğe ve bütünlüğe sahip olmadığını belirterek bu Yasa’nın 78. ve 81. maddelerinin Anayasa’ya aykırılığını ileri sürmüştür.

Buna karşılık, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı Esas Hakkındaki Görüşünde 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası bu dönem içerisinde çıkarılmış bulunduğundan Anayasa’nın geçici 15. maddesi kapsamına girdiği için davalı Parti’nin Anayasa’ya aykırılık savını ciddi görmemekle reddini istemiştir.

Söz konusu yasal düzenlemeler, Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerinde yer alan hükümlerin gereklerini yerine getirmek amacıyla yapılmıştır. Ancak, bunların Anayasa’ya uygunluğunu tartışmak Anayasa’nın geçici 15. maddesinin açıklığı karşısında olanaksızdır. Anayasa Mahkemesi’nin yerleşik içtihadına göre, Anayasa’nın geçici 15. maddesinin son fıkrası ile birinci fıkrası arasında, belirli bir dönemde çıkarılan yasalar hakkında Anayasa’ya aykırılıkların iddia edilememesi yönünden belli bir zaman ayrımı yapılmamış, üçüncü fıkrada yer alan “bu dönem” sözcükleri birinci fıkrada açıklanmıştır. Böylece, belirli bir dönemde çıkarılan yasalar için Anayasa’ya aykırılık savında bulunulamayacağı öngörülmüştür. Geçici maddeler uygulama süreleriyle değil, geçici olarak düzenledikleri hukuksal ilişki ve kurumlarla kendisi ve bağlı olduğu temel metinlerin içerikleri ve verdikleri anlam ile değerlendirilmelidir. Geçici maddeler değişik hukuksal düzenlemeler arasında bağlantı kurar, kazanılmış hakların saklı tutulmasını ve uygulamanın geniş bir zaman dilimine yayılmasını sağlar. Geçici maddelerle temel hükümlerin farkı budur. Hukuksal değer bakımından ise, geçici maddelerle temel hükümler arasında bir farklılık bulunmamaktadır. Anayasa’nın açık olarak düzenlediği bir konunun Anayasa Mahkemesi tarafından uygulanmaması düşünülemez. Bu nedenle, Anayasa’nın geçici 15. maddesine göre, 12 Eylül 1980’den ilk genel seçimler sonucu toplanacak Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Başkanlık divanı oluşturuluncaya (6 Aralık 1983) kadar geçen süre içinde çıkarılmış olan yasaların Anayasa’ya aykırılığı ileri sürülemeyeceğinden, bu dönem içinde çıkarılmış bulunan 22.4.1983 günlü, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun şimdiye kadar bir değişikliğe uğramıyan 78. ve 81. maddelerinin Anayasa’ya aykırılığı savında bulunulamaz. Geçici 15. madde kapsamı içine giren Yasa’nın kimi kuralları daha sonra yeniden düzenlenmişse de Yasa’nın tümü değil ancak değişiklik yapılan kurallar hakkında Anayasa’ya uygunluk denetimi yapılabilir.

Diğer yönden davalı Parti tarafından, Siyasî Partiler Yasası’nın ilgili hükümlerinin yerine Anayasa ve Türkiye’nin imzaladığı uluslararası insan hakları sözleşmelerinin uygulanması istenmiştir.

Bir yasa kuralının ihmalinin söz konusu olabilmesi için aynı konuyu düzenleyen ve birbiriyle çelişen yasa ve Anayasa kuralının bulunması gerekir. Bu durumda çözümün Anayasa kuralları yönünden aranması doğaldır. Anayasa’nın geçici 15. maddesinin varlığı, Anayasa’nın tümlüğü içinde bir çelişkiyi değil gözetilmesi zorunlu bir ayrık durumu yansıtmaktadır. Geçici 15. maddenin içeriği, konuyu açık biçimde ortaya koymuştur. Anayasa Mahkemesi’nin bu kuralı yok sayması olanaksızdır.

Anayasa Mahkemesi’nce Bir yasa kuralının ihmali, incelenmekte olan işte uygulanacak kural hakkında iptal davası açılmamış olsa bile o kuralın Anayasa’ya aykırılık nedeniyle iptal edilebilecek nitelikte olması koşuluna bağlıdır.

Belirtilen kuralların, Anayasa’nın geçici 15. Maddesi karşısında, Anayasa’ya uygunluk denetimi yapılmasının olanaksızlığı nedeniyle ihmal edilmeleri de sözkonusu olamaz.

Bu nedenlerle Siyasî Partiler Yasası’nın ilgili kurallarının iptal ya da ihmal edilmesi istemi yerinde görülmemiştir.

Güven DİNÇER ve Yılmaz ALİEFENDİOĞLU bu görüşlere katılmamışlardır.

5- Terörle Mücadele Yasası’nın 9. Maddesinin Anayasa’ya Aykırılığı Sorunu

Davalı Parti, Savunmalarında 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasası’nın 9. maddesinin Anayasa Mahkemesi’nin siyasal partiler üzerindeki münhasır denetim yetkisini ortadan kaldırdığı ve bu nedenle de Anayasa’ya aykırı olduğu savında bulunmuştur. Sözlü açıklama sırasında 9. madde konusunun açıklığa kavuşturulması davalı Parti vekili Av.Hasip Kaplan’dan istenmiştir. Davalı vekili ise şunları belirtmiştir:

“9. madde gereği Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde bir soruşturmanın delilleri dışında iddianameye dayanak edilen başka bir delil yoktur. Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin hazırlık dosyalarından alınan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Siyasî Partiler Yasası’nın 106. maddesi fıkrası uyarınca aldığı belgeler delil olarak gösteriliyor. Şimdi Anayasa münhasır yargısal denetimi Yüce Anayasa Mahkemesi’ne verecek, bunun yanında Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi 9. maddeye dayanarak “terör suçu kapsamındadır” deyip bir kovuşturma açacak ve o kovuşturma bugün burada delil olarak sunulacak.”

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, Esas Hakkında Görüşünde özetle, iptali istenen kuralın davada uygulanacak kural olmadığından istemin reddini talep etmiştir.

2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Yasa’nın 18. maddesinin ikinci bendinde “Mahkemelerce kendisine Anayasa’nın 152 nci maddesine göre intikal ettirilen işleri ve Yüce Divan sıfatıyla çalışırken veya siyasî partilerin kapatılmasına ilişkin davalarda aynı madde gereğince ön mesele olarak bakması gereken işleri karara bağlamak” Anayasa Mahkemesi’nin görev ve yetkileri içinde sayılmıştır. Anayasa Mahkemesi Yüce Divan olarak görev yaparken ve siyasî parti kapatma davalarında Anayasa’nın 152. maddesindeki “bir davaya bakmakta olan mahkeme”dir. Bu nedenle, Anayasa’nın 152. maddesine ve 2949 sayılı Yasa’nın 28. maddesine göre, Anayasa’ya aykırılık iddiasında bulunulan veya aykırı görülen Yasa kuralının “o davada uygulanacak kural” olması gerekmektedir.

3713 sayılı Yasa’nın 9. maddesinde: “Bu Kanunun kapsamına giren suçlarla ilgili davalara Devlet Güvenlik Mahkemelerinde bakılır ve bu suçları işleyenler ile bunların suçlarına iştirak edenler hakkında bu Kanun ve 2845 sayılı Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun Hükümleri uygulanır.” denilmektedir. Oysa, Demokrasi Partisi hakkındaki dava Siyasî Partiler Yasası’nın 78., 81. ve 101. maddelerine göre açılmıştır. Bir başka deyişle, bu davada uygulanacak yasa kuralları Siyasî Partiler Yasası ile Anayasa Mahkemesi’nin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri hakkındaki Yasa’nın belirli kurallarıdır. 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasası’nın iptali istenen 9. maddesinin bu davada uygulama yeri yoktur.

Açıklanan nedenlerle, iptali istenen 3713 sayılı Yasa’nın 9. maddesi görülmekte olan davada uygulanacak kural olmadığından isteğin reddi gerekir.

  1. Esas Yönünden
  2. Genel Açıklama

Genel ve eşit oy hakkı; çoğulcu, katılımcı kurallar ve kurumlar düzeni olan çağdaş demokrasilerde yurttaşların devlet yönetimine katılmalarının temel koşuludur. Bu yolla söz sahibi olup etkinlik kazanma olanağı elde edilirse de kişilerin ayrı ayrı güçleriyle sonuç almaları güçtür. Bireysel iradeleri birleştirip yönlendirerek onlara ağırlık kazandıran özgün kuruluşlara gereksinim duyulmuştur. Bu kuruluşlar, dağınık siyasal tercihleri birleştirip açıklık ve güç sağlayarak devlet hizmetlerini daha yararlı kılmak, hak ve özgürlükleri güvenceye bağlayarak toplumsal barışı güçlendirmek, anayasal ilkeler doğrultusunda kamuoyu oluşturarak ulusal yaşama daha çok aydınlık getirmek yönünden vazgeçilmez öneme sahip olan siyasal partilerdir.

Anayasa’nın 68. maddesinin ikinci fıkrasında “Siyasî partiler demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır.” ilkesine yer verildikten sonra üçüncü fıkrasında da “Siyasî Partiler önceden izin almadan kurulurlar ve Anayasa ve kanun hükümleri içinde faaliyetlerini sürdürürler.” denilmektedir.

Siyasal partilere ilişkin Anayasa kuralları gözden geçirilirse Anayasakoyucunun demokrasinin benimsenmesi yönünden bu konuya özel bir önem ve değer vermiş olduğu görülür.

Siyasal partilerin kuruluş ve çalışmalarının özgürlük içinde olması temel ilkedir. Siyasal partiler, belli siyasî düşünceler çerçevesinde birleşen yurttaşların özgürce kurdukları ve özgürce katılıp ayrıldıkları kuruluşlardır. Kamuoyunun oluşumunda önemli etkinliği olan siyasî partiler, yurttaşların istem ve özlemlerinin gerçekleşmesine çalışan ve siyasal katılımları somutlaştıran hukuksal yapılardır.

Demokrasinin simgesi sayılan, olmazsa olmaz koşulu olarak nitelenen, özgürlük ve hukuksallığın ulusal araçları durumunda bulunan siyasî partilerin, devlet yönetimindeki etkinlikleri ve ulusal istencin gerçekleşmesindeki rolleri nedeniyle, Anayasakoyucu, onları öteki tüzelkişilerden farklı tutup, kurulmalarından başlayarak çalışmalarında uyacakları esasları ve kapatılmalarında izlenecek yöntem ve kuralları özel olarak belirlemekle kalmamış, Anayasa’nın 69. maddesinin son fıkrasında, çalışma, denetleme ve kapatılmalarının Anayasa’da belirlenen ilkeler çerçevesinde çıkarılacak bir yasayla düzenlenmesini uygun bulmuştur.

Anayasa’nın anılan buyurucu kuralı uyarınca 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası çıkarılmış; siyasî partilerin kuruluşlarından başlayarak çalışmaları, denetimleri, kapatılmaları konularında, belirli bir sistem içerisinde, çok ayrıntılı kurallar getirmiştir. Getirilen sistemde, Anayasa’da da yer alan yasaklara uymayan siyasal partilerin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca izleneceği ve gerektiğinde kapatılmaları için Anayasa Mahkemesi’nde dava açılacağı öngörülmüştür.

Siyasal partilerin, demokratik yaşamın vazgeçilmez öğeleri olmaları, devlet örgütü ve kamu hizmetleriyle yoğun ilişki içinde bulunmaları, onların her istediklerini yapabilecekleri anlamına gelmez. Siyasal partilerin baskı ve engellerden uzak kalmalarını sağlamaya yönelik kurulma ve çalışma özgürlüğü, Anayasa ve bu alanı düzenleyen yasalarla sınırlıdır. Bu belirleme aynı zamanda demokratik hukuk devleti olmanın da bir gereğidir. Nitekim Anayasa’nın 2. maddesinde “Türkiye Cumhuriyeti… demokratik… bir hukuk devletidir.” denilmektedir.

Hukuk devleti, Anayasa Mahkemesi’nin birçok kararında yinelenip vurgulandığı üzere insan haklarına saygılı ve bu hakları koruyan, toplum yaşamında adalete ve eşitliğe uygun bir hukuk düzeni kurarak bu düzeni sürdürmekle kendisini yükümlü sayan, tüm davranışlarında hukuk kurallarına ve Anayasa’ya uyan, işlem ve eylemleri bağımsız yargı denetimine açık olan devlet demektir.

Varlığı ve etkisi, işlevleriyle ortaya çıkan devlet, belirli topraklar üzerinde yerleşmiş, bağımsız ve egemen aynı üstün güce bağlı örgütlü insanlar topluluğu olarak tanımlanır. Bu tanıma göre, ülke ve ulus bütünlüğüyle egemenlik, yasalara dayanan bir otoriteye bağlı örgütlenme ve eşitlik ilkesi bir devlet için vazgeçilmez ögeler demektir. Her canlının ve insanların kendilerini koruma içgüdüsünde olduğu gibi, devletlerin de saldırı ve ondan doğacak tehlikelerden kendi varlığını koruması, uluslararası hukuk düzeninde kabul edilmiş temel bir haktır.

Devletler hukukunda, genellikle, “devletin varlığını güçlendirerek sürdürmek, bağımsızlığına ve geçerli yapısına yönelik tehlikelere karşı önlemler alıp uygulamak” yetkisi biçiminde tanımlanan kendini koruma hakkı, insan hak ve özgürlüklerinden başlayarak demokratik toplum düzenini bozucu, devletin ögelerini yıkıcı eylemleri karşılayacak her tür çabayı kapsar. Bunların başında, bireylerin ve devletin varlığını koruma hakkının bulunduğu tartışmasızdır. Devletin temel dayanaklarını, sürekliliğini ve demokrasiyi yokedici sakıncaları gidermek için yasal düzenlemelerin gerçekleştirilmesi hukuk devleti için en doğal davranıştır. Bu bakımdan Siyasî Partiler Yasası’nda yer alan konuyla ilgili düzenlemeler, devletler hukukunda öngörülen devletin kendini ve halkını koruma hakkının kapsamı içinde kalmaktadır. Durumun demokrasi ilkeleriyle çatışan bir yönü yoktur. Dayandığı temelleri korumak amacıyla hukuk içinde aldığı önlemler nedeniyle bir devletin kusurlu bulunup suçlanması düşünülemez. Ülkesi ve ulusuyla birlikte kendini korumayan devlet, devlet olamaz.

Anayasada, kişilerin hak ve ödevleri, siyasî haklar ve ödevler ile siyasî partilerin bağlı olacakları esaslar ayrı kurallarla düzenlenmiştir.

Demokrasilerde Anayasa’nın güvence altına aldığı hakların kullanılması ile belirlediği ödevlerin yerine getirilmesinde ülke düzeyinde etkinliği olan siyasal partilerin, demokratik devlet yapısı ile ülke ve ulus bütünlüğünün korunması için konulmuş Anayasa ve yasa kurallarına uymaları yalnız varlıklarının doğal gereği olmayıp aynı zamanda bir Anayasa buyruğudur.

  1. Anayasa ve Siyasî Partiler Yasası’nın İlgili Kuralları

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca davalı Siyasî Parti’nin, Anayasa’nın Başlangıç Kısmı ile 2., 3., 14., 69. maddelerine; 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın ise 78. ve 81. maddelerinin (a), (b) bentlerine aykırılıkta bulunduğu ileri sürülerek aynı Yasa’nın 101. maddesinin (b) bendi uyarınca kapatılması istenilmektedir.

Siyasî Partilerin kapatılmalarıyla ilgili düzenlemelerin kaynağı, Devletin temel ögelerini belirleyerek bunları güvenceye bağlayan ve toplumsal uzlaşmanın temelini oluşturan Anayasa’nın aşağıdaki maddelerinde yer alan kurallardır:

“MADDE 1.- Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.”

“MADDE 2.- Türkiye Cumhuriyeti toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.”

“MADDE 3.- Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.

Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır.

Millî Marşı “İstiklal Marşı”dır.

Başkenti Ankara’dır.”

“MADDE 4.- Anayasanın 1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2 nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.”

Anayasakoyucu, bu kurallarla ulusal birliğimizin değişmezliğiyle ülke bütünlüğünü ve devletin tekil yapısını ortaya koymuştur. Burada öncelikli olanlar ülke-ulus bütünlüğüyle Atatürk millîyetçiliğidir.

Vatana ve ulusa bağlılığın, sevgi ve kardeşliğin, içte ve dışta barışın simgesi sayılan, tüm bireyleri eşitlik ve adaletle kavrayıp çağdaş evrensel değerlerle birleşen bu ilkeler, yaşamın her alanda çağdaşlaşmasının ve demokratikleşmesinin kaynağı ve dayanağıdır.

Siyasî partilerin çalışmaları ve programları yönünden Anayasa’ya aykırılık, yalnızca Anayasa’da sayılan parti yasaklarına ilişkin hükümlerle sınırlıdır.

Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerinde yer alan yasaklar şunlardır:

– Siyasî partilerin tüzük ve programları, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, ulus egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz.

– Sınıf ve zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı amaçlayan siyasî partiler kurulamaz.

– Siyasî partiler yurt dışında örgütlenip çalışma yapamazlar, kadın ya da gençlik kolu ve benzeri biçimde ayrıcalık yaratan yan kuruluşlar kuramazlar.

– Siyasî partiler tüzük ve programları dışında çalışma yapamazlar.

– Siyasî partiler, temel hak ve özgürlüklerin kötüye kullanılmasına karşı 14. maddeyle konmuş olan sınırlamaların dışına çıkamazlar.

– Siyasî partiler, kendi siyasetlerini yürütmek ve güçlendirmek amacıyla dernekler, sendikalar, vakıflar, kooperatifler ve kamu kuruluşu niteliğindeki meslek kuruluşları ve bunların üst kuruluşları ile siyasî ilişki ve işbirliği içinde bulunamazlar ve bunlardan maddî yardım alamazlar.

– Siyasî partilerin parti içi çalışmaları ve kararları demokrasi esaslarına aykırı olamaz.

– Siyasî partiler yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan, yabancı ülkelerdeki dernek ve gruplardan yardım ve emir alamazlar; bunların Türkiye aleyhindeki karar ve etkinliklerine katılamazlar.

Bu yasakların kimileri doğrudan kapatma nedeni değildir.

Siyasî partilerin doğrudan kapatma nedenlerinden biri Anayasa’nın 69. maddesinin birinci fıkrasında gösterilmektedir. Bu fıkraya göre; siyasî partiler, tüzük ve programları dışında faaliyette bulunamazlar; Anayasa’nın 14. maddesindeki sınırlamalar dışına çıkamazlar; çıkanlar temelli kapatılır. Böylece, siyasî partilerin tüzük ve programları dışında faaliyette bulunmaları değil; Anayasa’nın 14. maddesindeki sınırlamalar dışına çıkmaları doğrudan kapatma nedenidir. Diğer bir doğrudan kapatma nedeni bu maddenin 8. fıkrasında yer almaktadır. Bu fıkraya göre de; siyasî partiler, yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan, yabancı ülkelerdeki dernek ve gruplardan yardım ve emir alamazlar; bunların Türkiye aleyhindeki karar ve faaliyetlerine katılamazlar. Bu hükme aykırı davranan siyasal partiler temelli kapatılır.

Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü ve beşinci fıkralarında -“Siyasî partilerin tüzük ve programları, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, millet egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz.”, -“sınıf ve zümre egemenliğini veya herhangi bir diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayan siyasî partiler kurulamaz.” denilmektedir. Bu kurallarda yeralan “olamaz” ve “kurulamaz” sözcüklerini doğrudan kapatma nedeni olarak anlamak gerekir.

Yılmaz ALİEFENDİOĞLU 68. madde ile ilgili bu görüşe katılmamıştır.

Gözönünde tutulması gereken diğer bir husus da, 68. maddenin beşinci fıkrasında yeralan kapatma nedeninin 69. maddenin birinci fıkrasının ikinci tümcesinde yer aldığıdır. Bu tümcenin atıfta bulunduğu 14. madde de açıkça sınıf veya zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü amaçlayan siyasî partilerin kurulmasını yasaklamaktadır.

Siyasî Partiler Yasası’nın 78. maddesinde;

“Siyasî Partiler:

  1. a) Türkiye Devletinin Cumhuriyet olan şeklini; Anayasanın Başlangıç Kısmı’nda ve 2. maddesinde belirtilen esaslarını; Anayasanın 3. maddesinde açıklanan Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline, bayrağına, millî marşına ve başkentine dair hükümlerini; egemenliğin kayıtsız şartsız Türk milletine ait olduğu ve bunun ancak Anayasanın koyduğu esaslara göre yetkili organları eliyle kullanabileceği esasını; Türk milletine ait olan egemenliğin kullanılmasının belli bir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamayacağı veya hiçbir kimse veya organın, kaynağını Anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanamayacağı hükmünü, seçimler ve halk oylamalarının serbest, eşit, gizli, genel oy, açık sayım ve döküm esaslarına göre, yargı yönetim ve denetimi altında yapılması esasını değiştirmek;

Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, dil, ırk, renk, din ve mezhep ayrımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni kurmak;

Amacını güdemezler veya bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar, başkalarını bu yolda tahrik ve teşvik edemezler.

  1. b) Bölge, ırk, belli kişi aile, zümre veya cemaat, din, mezhep veya tarikat esaslarına dayanamaz veya adlarını kullanamazlar.”
  2. maddesinde;

“Siyasî Partiler:

  1. a) Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerine millî veya dinî kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler.
  2. b) Türk dilinden ve kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler ve bu yolda faaliyette bulanamazlar.”

hükümleri yer almaktadır.

2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın bu kurallarında, devletin tekliği ile ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünden söz edilmektedir. Bu maddeler, Anayasa’da yazılı soyut “Bölünmez bütünlük” ve “tekil devlet” kavramlarını açıklayarak somutlaştırmaktadır. Eş anlatımla, Siyasî Partiler Yasası, devletin tekliği, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü korumak amacıyla, ayrılıkçı akımların bir parti durumunda örgütlenmesini yasaklamakta ve yine siyasî partilerin federal bir sistemi savunamayacaklarını azınlık yaratamayacaklarını (özendirip kışkırtmayacaklarını), bölgecilik, ırkçılık yapamayacaklarını ve eşitlik ilkesini korumak zorunda olduklarını vurgulamaktadır. Böylece anayasal ilkeler Siyasî Partiler Yasası’yla yaşama geçirilip yaptırımlara bağlanmıştır.

3) Sav, Savunma ve Kanıtların Değerlendirilmesi

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı kapatma davasının delilleri olarak davalı Parti Genel Başkanı (eski) Yaşar Kaya’nın 29.5.1993 tarihinde Federal Almanya’nın Bonn; 15.8.1993 tarihinde Irak ‘ın Erbil kentlerinde yaptığı konuşmalarla Parti Merkez Yürütme Kurulu’nun 1993’ün Ağustos ayında yayımladığı “Demokrasi Partisinin Barış Çağırısıdır” başlıklı bildirisini Anayasa Mahkemesi’ne sunmuştur. Bu kanıtların davalı Parti’nin bu konudaki itirazlarıyla birlikte ele alıp değerlendirmek gerekmektedir:

(a) Yaşar Kaya’nın Federal Almanya’nın Bonn Kentindeki Konuşması:

Davalı Parti Ön Savunması’nda iddianamenin, parti ile ilgisi olmayan bir sanıkta ele geçirilen Bonn konuşmasıyla ilgili video kasete dayanılarak hazırlandığını, bunun dışında başkaca bir araştırmanın yapılmadığını, Ankara DGM’nin 93/114 Esas sayılı dosyasının delillere dayanak olarak gösterildiğini ve Bonn yürüyüşünün PKK Genel Sekreteri Abdullah Öcalan tarafından düzenlenmediğini belirtmiştir. Esas Hakkında Savunma Yazısında da Bonn Konuşmasının SPY’nın 101/b anlamında değerlendirilemeyeceğini çünkü Genel Başkanın bu sıfatla çağırılı olduğunun ve gittiğinin kanıtlanamadığını vurgulamıştır. Sözlü açıklamada da benzer savunmalar yapılmıştır.

Ancak İddianame incelendiğinde Bonn yürüyüşünün Abdullah Öcalan tarafından düzenlendiği yolunda bir iddianın olmadığı görülmektedir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Esas Hakkındaki Görüşünde de belirtildiği gibi konuşmanın yapıldığı toplantının veya yürüyüşün kimin tarafından düzenlendiğinin dava bakımından önemi yoktur. Herkese açık olan bir toplantıda, gizlilikten söz edilemeyeceğinden konuşmanın kimin tarafından kasete alınmış olmasının kanıtın geçerliliği yönünden önemi yoktur. Siyasî Partiler Yasası açısından önemli olan Yaşar Kaya’nın dava konusu konuşmayı yapıp yapmadığı ve konuşmanın içeriğidir. Yaşar Kaya Ankara DGM Cumhuriyet Savcılığı ve Yedek Hakimliği’ndeki 7.10.1993 günlü ifadesinde Bonn kentinde yapılan toplantıya Demokrasi Partisi’nin genel başkanı olarak katıldığını, konuşmanın bütünüyle kendisine ait olduğunu, bu konuşmada partisinin görüşlerini yansıttığını söylemiş ve Mahkeme’deki sorgusunda da Yedek Hakimlikteki ifadesinin doğru olduğunu, bu toplantı için Parti adına davet gelip gelmediğini bilmediğini, kendisinin genel başkan olarak her yerde partisini temsil edeceğini belirtmiştir.

(b) Yaşar Kaya’nın Irak’ın Erbil Kentindeki Konuşması:

Davalı Parti Erbil video kasetinin tesbit ediliş biçimine itiraz etmiş ve çevirinin konuşmanın aslını karşılamadığını ileri sürmüştür.

Irak Kürdistan Demokrasi Partisi’nin 11. Olağan Kongresi de açık bir ortamda yapılmış olduğundan, bir başka deyişle bir gizlilik veya kapalılık söz konusu olmadığından görüntünün tespit ediliş biçiminin yine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Esas Hakkında Görüşünde de belirtildiği gibi, araştırılmasına gerek yoktur. Ayrıca, Yaşar Kaya bu konuyla ilgili soruşturma aşamalarında bu Kongreye davet üzere DEP Genel Başkanı sıfatıyla katıldığını ve Parti adına konuşma yaptığını, konuşmanın, İddianameye konu edilen bölümünün, yaklaşık olarak kendisinin kongrede yapmış olduğu konuşma olduğunu kabul etmiştir. Genel Kurmay Başkanlığı’nca gönderilen Erbil konuşmasına ait kasetin 19.1.1994 gününde Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce izlenip Türkçeye çevirilmesi sırasında Yaşar Kaya da bulunmuş ve konuşmasını kendisi Türkçeye çevirmiştir. Yaşar Kaya’nın çevirisi ile Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 25.10.1993 günlü çevirisi arasında öze ilişkin hiçbir fark bulunmamaktadır. Bu nedenle, çevirinin konuşmanın özüne uygun yapılmadığı yolundaki savunmanın geçerli bir yanı yoktur.

(c) “Demokrasi Partisi’nin Barış Çağırısıdır” Başlıklı Merkez Yürütme Kurulu’nun Bildirisi:

Davalı Parti savunmalarında söz konusu bildirinin dağıtılmadığını, bildirinin partinin hangi organının tasarrufu olduğunun, bu konuda parti meclisinin bir kararının bulunup bulunmadığının araştırılmadığını ileri sürmüştür.

Ancak, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığı’nda alınan sanıkların ifadelerinde, sözkonusu bildirinin barış kampanyası dolayısıyla Merkez Yürütme Kurulu’nca hazırlandığı belirtilmiştir. Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin 1993/115 Esas sayılı dosyası incelendiğinde bildirilerin Diyarbakır, Malatya ve İzmir illerinde dağıtıldığı anlaşılmaktadır. Bu nedenle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın iddianamesinde belirttiği Siyasî Partiler Yasası’nın 101. maddesinde öngörülen “bildiri yayınlama” koşulunun gerçekleşmiş olduğundan kuşku duyulamaz. Merkez Yürütme kurulu’nun bu bildiriyi kendisine Kurultay’ca veya Parti Meclisi’nce verilen görev gereği yayımlanmış olması hukuksal durumda bir değişiklik oluşturmamaktadır. kurultayın veya Parti meclisinin bu nitelikte bir bildiri yayımlaması da Siyasî Partiler Yasası’nın 101. maddesinin (b) bendi gereğince bir kapatma nedenidir.

Siyasî Partiler Yasası’nın dördüncü kısmındaki yasaklara aykırılık durumunda partilerin kapatılmasını düzenleyen aynı Yasa’nın 101. maddesinin (b) bendi parti büyük kongresinde, merkez karar ve yönetim kurulunca veya bu kurulun iki ayrı kurul olarak oluşturulduğu durumlarda ilgili kurulca veya TBMM grup yönetim veya grup genel kurullarınca yasanın dördüncü kısmındaki hükümlere aykırı karar alınması veya genelge ve bidiriler yayımlanması veya karar alınmamış olsa bile kurullarca aynı hükümlere aykırı faaliyetlerde bulunulması yahut parti genel başkan veya genel başkan yardımcısı veya genel sekreterinin sözü edilen bu maddeler hükümlerine aykırı olarak sözlü ya da yazılı beyanda bulunması biçiminde bir düzenleme getirmektedir. Davada uygulanması gereken hüküm budur.

Demokrasi Partisi Merkez Yürütme Kurulu’nun durumu ise şöyle ele alınabilir: Davalı Parti Siyasî Partiler Yasası’nın 16. maddesinden yararlanarak yönetim ve yürütme organlarının yanında Tüzüğü’nün 22. maddesinde “parti meclisi”ni ve 25. maddesinde de “merkez yürütme kurulu” nu düzenlemiştir. Bu durum Siyasî Partiler Yasası’nın 101. maddesinin (b) bendinde merkez karar ve yönetim kurulunun iki ayrı kuruluş olarak oluşturulduğu durumda bu kurullardan birinin yazılı veya sözlü beyanlarının kapatmaya neden olabileceği biçimindeki düzenlemeye girmektedir. Parti’nin Merkez Yürütme Kurulu Parti Meclisi üyeleri arasından seçilen, Parti Meclisi’nden ayrı ancak ona bağlı olarak faaliyette bulunan bir yönetim organı olarak düzenlenmiş bulunmaktadır. Bu nedenle Merkez Yürütme Kurulu’nun bildirisinin Parti’nin tüzel kişiliğini bağlayacağından kuşku duyulamaz.

Davalı Parti elde edilen delillerin, özellikle Bonn ve Erbil konuşmalarının yasalara ve ahlaka aykırı yollardan elde edildiğini ileri sürmüştür. Ancak bu yasalara ve ahlaka aykırılık iddiasının temeli anlaşılamamıştır. Her iki toplantı da halka açık ve herhangi bir gizlilik olmadan gerçekleştirilmiştir. Bunun yanında insan hakları çiğnenerek elde edilmiş hiçbir delile de dayanılmamıştır. Bu nedenle Parti’nin bu konudaki itirazları yersizdir.

Davalı Parti, kasetlerin tek başlarına delil olamayacaklarını ileri sürmüştür. Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Askeri Yargıtay’ın kökleşmiş içtihatlarına göre ses bantları ve kuşkusuz video kasetleri yan delillerle doğrulandığı ölçülerde delil olarak kabul edilmektedir. Ancak, söz konusu kasetler çeşitli tanık beyanlarıyla pekiştirilmiştir. Kasetler daha önce bir çok kez belirtildiği gibi, yasa dışı yöntemlere başvurularak doldurulmuş değildir. Ayrıca, kasetlerin delil niteliği kazanması için devletin yetkili makalarınca çekilmesi gerektiği yolundaki savunma da yasal dayanaktan yoksundur. Anlatımlarla doğrulanan içerikleri yeterli kanı verecek biçimde sağlıklıdır.

Yukarıdan beri açıklandığı üzere dava dosyasında bulunan kanıtlardan ve özellikle DEP Genel Başkanı Yaşar Kaya’nın hâkim önündeki açık ikrarından dava konusu Bonn ve Erbil konuşmalarının DEP Genel Başkanı tarafından yapılmış olduğu ve yine mevcut kanıtlar ve Merkez Yürütme Kurulu Üyelerinin Savcı Önündeki Anlatımlarında da dava konusu Barış Bildirisinin DEP Merkez Yürütme Kurulu tarafından düzenlenip yayınlandığı anlaşılmıştır.

Burada öncelikle dava konusu, Demokrasi Partisi Genel Başkanı Yaşar Kaya’nın yaptığı konuşmalarla Parti Merkez Yürütme Kurulu’nun “Demokrasi Partisinin Barış Çağrısıdır” başlıklı bildirisinin Devletin Ülkesi ve Milletiyle Bölünmez Bütünlüğü’nün bozulması amacına yönelik olup olmadığının saptanması gerekmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ve bu ilkenin vazgeçilmez bir unsuru olan ortak dil, kültür, eğitim ve Atatürk Milliyetçiliği kavramları hukuksal, siyasal olduğu kadar , tarihsel ve sosyal gerçeklere dayanmaktadır.

Şöyleki:

“Bütünlük” ilkesi ilk olarak Misak-ı Millî’nin birinci maddesinde “… islâm çoğunluğu bulunan yerleşik toprak parçalarının tamamı hakikaten veya hükmen hiçbir sebeple ayırma kabul etmez küldür.” biçiminde yer almıştır.

Delegasyon Başkanı İsmet İnönü, Lozan Barış Andlaşması görüşmelerinde, bütünlük ilkesini “Büyük Millet Meclisi Hükümeti; Türk Yurdu’nun birliğine ve bölünmezliğine en büyük önemi vermekte, hakların ve ödevlerin, çıkarların ve yükümlülüklerin yurttaşlarca eşit olarak paylaşılması gerektiğine inanmaktadır.” biçiminde açıklamıştır.

Devletin, ülkesi ve milletiyle bölünmezliği ilkesi Anayasa’nın birçok maddesinde özellikle vurgulanmış, Türk Milleti’nin bağımsızlığı ve bütünlüğüyle, ülkenin bölünmezliğini korumak devletin temel amaç ve görevleri arasında gösterilmiştir. (Madde 5). Ülke ve ulus bütünlüğünü korumak için temel hak ve özgürlüklerin kısıtlanabileceği de kabul edilmiş, (Madde 13 ve 14) aynı amaçla basın ve dernek kurma özgürlüklerine özel sınırlamalar getirilmiş (Madde 28, 30, 33), gençlerin bu anlayış doğrultusunda yetişme ve gelişmelerini sağlayıcı önlemler alınması devlete özel görev olarak verilmiş (Madde 58), bilimsel araştırma ve yayında bulunma yetkisinin Devletin varlığı ve bağımsızlığıyla ulusun ve ülkenin bütünlüğü ve bölünmezliğine karşı kullanılamayacağı belirtilmiş (Madde 130), kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarına bu nedenlerle yönetimin müdahalesi uygun bulunmuş (Madde 135), birlik ve bütünlük konusunda işlenecek suçlar için özel mahkemelerin kurulması öngörülmüş (Madde 143), aynı konu, TBMM üyeleri ve Cumhurbaşkanı yeminlerinin temel öğelerinden birini oluşturmuş (Madde 81 ve 103), siyasî partilerin uyacakları esasların başlıcaları arasında yine “bölünmez bütünlük” ilkesi yer almıştır.

(Madde 68 ve 69)

Uluslar, varlıklarını tarihsel gelişmeler ve gerçeklerle kazanırlar. Ortak kültürün, sosyal dayanışmanın ve birlikte yaşama duygusunun doğuşu, gelişip güçlenmesi tarihe dayanır. Tek vücut durumunda ve tam ulus yapısı içinde bütünleşerek Kurtuluş Savaşı’nı yapmış halkın vatanı, Türk Vatanı; Milleti, Türk Milleti; Devleti de Türk Devleti’dir. Dünya, 11. yüzyıldan bu yana çağlar boyu Anadolu için “Türkiye” ve burada yaşayanlar için “Türkler” adını kullanmıştır. Bu durum, ulus bütünlüğü içinde yeralan farklı etnik grupları görmeme anlamına gelmez.

Gerek Anayasa’ya gerek Siyasî Partiler Yasası’na göre ülke ve ulus bütünlüğü, devletin bölünmezliğinin temel ögeleridir. Faaliyet, ister ülke, ister ulus bütünlüğüne yönelik olsun, sonuçta, devletin bölünmez bütünlüğünün tehlikeye girmesi söz konusudur. Ülke bütünlüğünün hedef alınmasının, ulus bütünlüğünü; ulus bütünlüğünün hedef alınmasının, ülke bütünlüğünü bozacağı kuşkusuzdur. Anayasa ve Yasa, bu değerleri birlikte ve ödünsüz, mutlak olarak korumayı amaçlamıştır. Hiçbir devlet bu konuda hoşgörülü davranmak ve ödün vermek yetkisini kendisinde göremez.

“Millet” kavramı; insanlığın gelişme süreci sonucunda vardığı en ilerlemiş birlikteliği oluşturan toplumsal yapıyı anlatır. “Ulus” ve yerine göre “Halk” sözcükleriyle de anlatılan bu yapı, bir gelişme düzeyini, bilinçli ve kişilikli bireyler olgusunu gösterir. “Milliyetçilik” ise, büyük bir toplumsal gerçek ve “millet düşüncesi”nin üzerine kurulu olan çağın en etkin kültür ve politik anlayışıdır. Milliyetçilik, Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Türk Devrimi’nin temel ve önde gelen ilkelerinden biridir. Cumhuriyet döneminde “millet” ve “milliyetçilik” kavramları, başta, teokrasiden demokrasiye geçişi sağlayan Atatürk olmak üzere Cumhuriyetin kurucularıyla, onların koyduğu temel ilkeler üzerinde Cumhuriyeti yöneten kuşaklarca yorumlanmış ve 1924, 1961, 1982 Anayasa’larında yer almıştır. 1982 Anayasası’nın Başlangıcı’nda “… Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı …”, 2. maddesinde “… Atatürk milliyetçiliği …”, 42. maddesinde “…Atatürk ilkeleri …” ve 134. maddesinde “Atatürkçü düşünce …” sözcükleriyle Atatürk milliyetçiliği güçlü biçimde yer almaktadır. Atatürk Milliyetçiliği, ayrımcı ve ırkçı bir kavram değil, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk halkının, kökeni ne olursa olsun, devlet yönünden tartışmasız eşitliği, içtenlikli birliği ve birlikte yaşama istencini içeren çağdaş bir olgudur. Ayrımcılığı dışlayıp “ulus” yapısı içinde kaynaşmayı öngören bu kavram; etnik kökenleriyle kimliklerin ayrımcılığa varan resmî bir tanıtım belirtisi olarak siyasî parti programlarında ve eylemlerinde amaç edinilmesini engellemektedir. Dil ve din birliği yanında önemli başka toplumsal bağlar kurmuş toplulukların devletle olan hukuksal bağlarını koparacak bir girişim, kışkırtma, toplumsal gerçeklere Anayasa’ya ve Siyasî Partiler Yasası’na uygun bir tutum değildir. Türk Ulusu içinde “Kürt” kökenli yurttaşlarla değişik boylardan gelen “Türkler” ve diğer değişik kökenliler ayrımsız biçimde yer almakta Devletin temel ögesi olan “tek ulus” olgusu böylece somutlaşmaktadır.

Ulus, tarihsel ve sosyolojik yönden belirli aşamaları geçmiş ve belirli nitelikleri kazanmış bir topluluktur. Türk Ulusu, Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasıyla sınırları çizilmiş “vatan” kavramına dayanır. Ulus; vatan üzerinde yaşayan, geçmişten geleceğe doğru bir zaman akışı içinde ortak yaşam istek ve amacına bağlanan kültür ve ülkü birliğine dayanır. “Ulus” kavramı, dar çerçeveli topluluk ve dinden başka toplumsal bir bağı olmayan ve başka öge aramayan ümmet kavramından çok farklıdır. Ulus, tarihsel ve sosyal gelişmenin yarattığı birlikte yaşama olgusudur. Irk gibi antropolojik ve filolojik niteliklere dayanan dar bir kavram da değildir. Ulus, ortak bir tarih bilinci yaratmamış göçebe, yerel dil ve soy gruplarından oluşan sosyolojik bir yapı olan kavim de değildir. “Misak-ı Milli” sınırları içinde Türkiye Cumhuriyeti’nin üzerinde kurulduğu, Avrupa, Asya, Afrika kıtaları arasında köprü durumunda olan, çeşitli göç ve sığınmalara kucak açan vatanda, bin yılı aşan uzun bir tarihsel gelişme sonunda yaşayan ve Kafkaslara, Balkanlara, Afrika ve Orta Doğu’ya uzanan Osmanlı İmparatorluğu’ndan arta kalan çeşitli etnik kökenlerden gelen insanlar ortak geçmişe, tarihe, ahlâka, değer yargılarına, dine, hukuka ve eşit haklara sahip olarak karşılıklı şekilde birbirlerinin kültürlerini ve eski Anadolu uygarlıklardan kalan değerleri de özümseyerek birlikte ortak kültür ve kimliğe sahip bir vatan ve ulus oluşturmuşlardır. Gönül birliğine dayanan bu oluşumun davalı Parti savunmalarında geçen kimliği yok etme kavramlarıyla bir ilgisi yoktur. Yapısı bu biçim olan Türk Ulusu içinde Türk, Kürt gibi ırkçılığa dayalı ulus ayrımcılığına gitmek gerçekle bağdaşmaz.

Bu nedenle Atatürk, yeni devletin kuruluş evresinde açıkça “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk Ulusu denir.” demiş ve anayasalarımızda Ulus ve ülke bütünlüğü esas alınmıştır. Bu bölünmez bütünlük ilkesinden uzaklaşıp ulusu etnik kökene dayalı “Türk ve Kürt” ayrımlarıyla nitelemek ve ırka dayalı savlarla bölücülüğe gitmek ve nüfuslandırmak olanaksızdır. Cumhuriyeti kuranlar sadece Türk ve Kürt kökeninden gelenler olmadığı gibi; koruyanlar terör örgütleri karşısına çıkanlar ve bu yolda şehit olanlar da sadece Türk ve Kürt kökeninden gelenler olmayıp her kökenden gelen ve Cumhuriyeti kuran Türk Ulusudur.

Anayasa’nın 66. maddesinde “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür” ilkesine yer verilmiştir. Bu ilke, evrensel bağlamda vatanı ve ulusuyla bir bütün olan Türkiye Cumhuriyeti’nde bireysel insan hakları yönünden eşitliği sağlamak için getirilmiş, ulusu kuran herhangi bir etnik gruba ayrıcalık tanınmasını önleyen birleştirici ve bütünleştirici bir temel oluşturmuştur. Burada Türklük, ırka dayalı bir anlam taşımamaktadır. Devleti kuran Ulusun adına uygun biçimde her kökenden gelen vatandaşların vatandaşlığı ve ulusal kimliği anlamına gelmektedir. Bir kimsenin “Ben Türküm” deyişi, “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım, Türk Ulusu’nun bir bireyiyim” anlamını taşır. Irka dayalı bir “Türklük” savı ve etnik kökenleri değiştirme ya da kaldırma anlamı yoktur. Vatandaşlık ve ulusal kimliğin getirdiği haklar yanında elbet sorumluluklar da vardır. Vatandaşlık ve ulusal kimlik, vatandaşların etnik kökenlerini yadsıma anlamına gelmez. Etnik kökenlerin gözetilmesi de yurttaşlık niteliğini ve ulusal kimliği zedelememeli ve etnik kökene dayalı ayrı ulus olma savlarına, dayanak yapılmamalıdır.

Toplumun tüm kesimlerinde gerçekleştirilen bu kutsal ve tarihsel mirasın korunmasını amaçlayan anayasal ilkelerle yasal önlemler, toplumun huzur ve refahı, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin güvenliği ve varlığı ile ilgilidir. Türk Milleti içinde yer alan her kökenden vatandaş, hiçbir ayrım gözetilmeksizin istek ve başarılarına göre her görev ve işte çalışmış; Türkiye’nin her yerinde, köyünde, kentinde yaşama, yerleşme, okuma, evlenme, gelişme ve yükselme ile ortak dil ve kültürden yararlanma ve katkıda bulunma olanağına kavuşmuştur. Böylece herkese ülkede her düzeyde tüm demokratik, siyasal ve temel haklar tam eşitlikle tanınmıştır. Bu tarihsel oluşum nedeniyle “ülke ve milletin bölünmez bütünlüğü,” T.C. Anayasa’larında vazgeçilmez ve ödün verilmez temel kural olarak yer almıştır. Tarihsel bir gelişme süreci içinde gerçekleşen, ayrılması olanaksız bir kaynaşma, bütünleşme ve eşitliğe dayalı, ırkçılığı reddeden Türk Ulusu gerçeğine karşı, ayırıcılığa, bölücüğe ve sonuçta yok olmaya yol açacak davranışları düşünce ve insan hakları kapsamında görmek olanaksızdır.

Anayasa Mahkemesi’nin siyasal partilere ilişkin 20.7.1971 günlü, Esas 1971/3, Karar 1971/3 sayılı kararında değinildiği gibi; 1921 Anayasası’ndan 1961 Anayasası’na değin sürekli olarak üzerinde durulmuş bir ilke olan “Türk Devleti’nin ulusu ve ülkesi ile bölünmezliği” ilkesi, Erzurum ve Sivas Kongreleri’nde saptanan biçimi ile Misak-ı Millî’nin gösterdiği sınırlar içinde birbiriyle kaynaşmış olarak yaşayanların gerçekten ve hukukça ayrılık kabul etmez bir bütün oldukları kesinlikle belirlenmiş ve bu bütünlük içinde ayrıcalıklı bir Kürt halkından hiçbir zaman söz edilmemiş olduğu gibi, Lozan Barış Andlaşması görüşme ve kararlarında da, Misak-ı Millî’nin çizdiği sınırlar içindeki azınlıklar sayılırken “Kürt” ayrımına yer verilmemiştir.

Bu durum yalnızca bir olayın değil, doğrudan doğruya bir gerçeğin de anlatımıdır. Bu gerçeği de en çağdaş anlamıyla Atatürk’ün ulus anlayışında bulmaktayız. Atatürk’ün kendi el yazısı ile düzenlediği notlarında: “Bugünkü Türk Milleti, siyasî ve içtimaî camiası içinde kendilerine Kürtlük fikri, Çerkezlik fikri ve hattâ Lâzlık fikri veya Boşnaklık fikri propaganda edilmek istenmiş yurttaş ve millettaşlarımız vardır. Fakat mazinin istibdat devirleri mahsulü olan bu yanlış göstermeler hiçbir millet ferdi üzerinde üzüntü ve kınamadan başka bir tesir hâsıl etmemiştir. Çünkü bu millet efradı da umum Türk Camiası gibi aynı müşterek maziye, tarihe, ahlâka ve hukuka sahip bulunuyorlar” demiş ve Ulus’u “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir” biçiminde tanımlamıştır.

Türkiye Cumhuriyeti, “Atatürk Milliyetçiliği”ne içtenlikle bağlıdır. Eşitlikçi ve birleştirici içeriğiyle çağdaş anlayışı yansıtan Atatürk Milliyetçiliği toplumsal dayanışmanın temeli ve güvencesidir. Atatürk Milliyetçiliği, yaşamsal ve bilimsel gerçek olarak benimsenmiştir. Bu tarihsel ilke aynı zamanda ulusal varlığın korunmasına ve yücelmesine hizmet edecek yaşam anlayışı ve biçimidir. İnsancıl, uygar ve barışcıdır. Kardeşliği, sevgiyi, dayanışmayı ve çağdaş evrensel değerleri kucaklar.

Dil ve eğitim konusuna gelince; bin yıldan beri birlikte yaşayan, vatanın her yerinde içiçe kaynaşan çeşitli soy ve kökenden gelen bireyler arasında Türkçe en yaygın dildir. Sadece resmî işlerde değil, ailede, günlük yaşamda ve eğitimde kısacası toplumsal ilişkilerin her alanında kullanılan ortak bir dil olmuştur. Türkçeyi bilmeyen ve kullanmayan çok az kişi vardır.

Ayrıca kapalı ve açık özel ortamlarda, ev ve işyerinde, basın ve sanat alanında yerel dillerin kullanılması da yasak değildir. Tersine savlar gerçek dışıdır. Ulus bütünlüğü içinde yer alan kimi etnik grupların kendi aralarında kullandıkları yerel dillerin resmî dil yerine ortak iletişim ve çağdaş eğitim aracı olarak tanınması olanaklı değildir.

Anayasa’nın 26. maddesinin üçüncü fıkrasında “Düşüncelerin açıklanması ve yayılmasında kanunla yasaklanmış olan herhangi bir dil kullanılamaz” denilmektedir. Türkiye’de özellikle yasaklanan bir dil kalmadığı gibi özel yaşamda birçok dil kullanılmaktadır. Anayasa’nın 42. maddesinin son fıkrasında, Türkçe’den başka hiçbir dilin eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulup öğretilemeyeceği, uluslararası andlaşmalar saklı tutularak kurala bağlanmıştır. Bu anayasal gerek, öğretim ve eğitim birliği ile ilköğretimin zorunlu olmasının ve bu yolla ulusal bütünlük ve dayanışmanın taşıdığı öneme bağlanmalıdır.

Dil konusuyla ilgili bir başka düzenleme de Anayasa’nın 14. maddesinin ilk fıkrasındaki “Anayasa’da yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, … dil… ayrımı yaratmak … amacıyla kullanılamazlar.” ilkesidir.

Devletin bölünmez bütünlüğü ile dili konusundaki kurallar, yaptırımsız değildir. Herşeyden önce Anayasa’nın 4. maddesine göre, bu konularda genel ilkeyi koyan Anayasa’nın 3. maddesi “Değiştirilemez ve değiştirilmesi, teklif edilemez”. Öte yandan, Anayasa’nın 69. maddesi, bu sınırlamalara uymayan bir devlet düzeni kurma yasağını içeren 14. maddeye aykırı davranan siyasî partilerin temelli kapatılacağını öngörmektedir.

2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın ilgili kuralları, bu anayasal çerçevede değerlendirilmelidir. Yasa’nın 78. maddesinin (a) bendi, Anayasa’nın 4. maddesi doğrultusunda bir kural koymuş siyasî partilerin, diğer yasaklar yanında devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüyle diline ilişkin yukarda değinilen Anayasa’nın 3. maddesini değiştirmek amacını da güdemeyeceklerini belirlemiştir.

Irk ve dil farklılıklarına göre azınlık statüsü tanımak, ülke ve millet bütünlüğü kavramıyla bağdaşmaz. Diğer kökenli yurttaşlar gibi Kürt kökenli yurttaşların da kimliklerini belirtmeleri yasaklanmamış; ancak azınlık ve ayrı ulus olmadıkları, Türk Ulusu dışında düşünülmeyecekleri, devlet bütünlüğü içinde yer aldıkları ortaya konmuştur. Azınlığın sosyolojik ve hukuksal tanımlarına uygun bir nitelik, Kürt kökenli yurttaşlarda bulunmadığı gibi, onları öbür yurttaşlardan ayıran herhangi bir yasal kural da yoktur. Türkiye’nin her yerinde her yurttaş hangi kurala bağlı ise onlar da aynı kurala bağlıdır. Azınlıkların bağlı olduğu kuralların kaynağını andlaşmalar oluşturmakta, Kürt kökenli yurttaşlarla öbür yurttaşlar arasında hiçbir ayrım yapılmamakta bireysel hak ve özgürlüklerden sınırsız biçimde yararlanmaktadırlar. Esirgenen, yoksun kılınan, dar tutulan bir hak yoktur. İşçi, işveren, hekim, avukat, memur, subay, yargıç, milletvekili, bakan, Cumhurbaşkanı gibi her göreve gelebilmektedirler. Kimi yerel ve etnik köken özellikleri dışında, dil birliği, din birliği, tarihsel birlik vardır. Evlilikler nedeniyle kan bağlılığı oluşmuştur. Aynı yörede birlikte yıllardır yaşamaktadırlar. Sınırsız hakları, sınırlı haklara, ulusun kendisi olmayı azınlık olmaya dönüştürmenin anlamsızlığı açıktır. Amacın, bölünmeyi gerçekleştirmek olduğu anlaşılmaktadır. Kaldıki, hangi demokratik hakkın verilmediği açıklanmamakta, üstü kapalı ifadelerle esasta ayrı bir ulus olmanın gerektirdiği ulusal haklara değinilmektedir. Bu durum, sorunun demokratik ve siyasal haklarla ilgili olmadığını göstermektedir.

Anayasa’daki ulus bütünlüğü, ilkesinden uzaklaşıp, Türk ve Kürt Ulusları ayrımına gidilemez. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde, tek bir devlet ve tek bir ulus vardır, birden çok ulus yoktur. Türk Ulusu içinde değişik kökenli bireyler olsa da hepsi Türk Ulusu bütünlüğü içindedir. Tarihsel bir gerçek olan “Türk Ulusu” olgusu yerine ırkçılığa dayanan ayrılıklar ve Türk vatandaşlığı niteliğini değiştiren savlar geçersizdir. Anayasa, bölgeler için özerklik ve özyönetim adı altında ayrılık getiren yöntemlere-biçimlere kapalıdır.

Kimi siyasal nedenlerle dış etkenlerden kaynaklanan, kimi varsayım, yorum ve bahanelere dayanan, insan hakları ve özgürlük savlarıyla yoğunlaştırılan sakıncalı amaçlara geçerlik tanınamaz. Devlet “TEK”dir, ülke ” TÜM”dür, ulus “BİR”dir. Ulusal birlik; devleti kuran, ulusu oluşturan toplulukların ya da bireylerin, etnik kökeni ne olursa olsun, yurttaşlık kurumu içinde ayrımsız birliktelikleriyle gerçekleşir. Anayasa’da ve yasalarda yurttaşlar arasında ayrımı öngören hiçbir kural bulunmadığı gibi, kimsenin soy kökeninin yadsınması ya da kabul edilebilecek yeni bir savı da yoktur. Ulusal ve tekil devlet etnik ayrılıklarla tartışılamaz. Herkesin, herzaman karşılaşabileceği ve giderek hukuk devletinde giderilip karşılığı istenebilecek aykırılık, çelişki, haksızlık ve yanlışlıklar, insan hakları alanında sömürü nedeni yapılarak, gerçekler saptırılıp çarpıtılarak, üstü kapalı biçimde, ayrı ulus yoluyla ayrı devlet amaçlanamaz. Tartışılamaz kavramlar ve değerlerle, ödün verilmesi olanaksız ilke ve niteliklerin kaynağı Türkiye Cumhuriyeti’dir. Çağımızda da farklı etnik grupların birlikte uluslaşması ve devletleşmesi uluslararası düzeyde hukuksallığını korumaktadır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti için farklı düşünmenin haklı bir nedeni yoktur. Ulus birliğini bölmek; belli toprak parçasını bir ırktan gelenlere maletmek, etnik arındırma yapmak anlamına gelir ki, bunun çağdaş, insancıl değerlerle bağdaştırılması olanaksızdır. Vatandaşlık, bölge özelliklerini ve etnik farklılığı aşan, bütünleştirici çağdaş bir olgudur. Bu konuda bir kimsenin diğerinden farklı olmasına; din, kültür ve etnik kökeni ilişkin ayrıcalıklara yer yoktur. İnsan haklarının sadece bir kişiye, sınıfa ve zümreye değil ayrımsız olarak bütün vatandaşlara eşit olarak uygulanması esastır. Siyasal açıdan önemli olan soy değil, ulusal topluluktan olmaktır. Eğer bir soy, vatandaşlık bağlamındaki insan hakları dışında özel haklara sahip olmak isterse bu, onun ulus bütünlüğü içinde yalnız bir köken değil, aynı zamanda ayrı ulusal bir topluluk olması anlamına gelir. Bu ise, ulus bütünlüğü ilkesiyle bağdaşmaz.

Devlet, ülke, ulus konuları, her devlette farklılık gösteren, tarihsel süreçle ulaşılan, yeniden değiştirilip biçimlendirilmesi olanaksız olgulardır. Ulusal ve uluslararası hukuk düzeninde insanlığın mutluluğu için bu temel olguları korumak üzere getirilen düzenlemelere siyasî partilerin uyma zorunluluğu tartışılamaz.

Üzerinde durulması gereken diğer bir husus da “bölünmez bütünlük” ilkesinin, egemenlik kavramı ile yakın ilişkisidir. Türkiye Cumhuriyeti tekil devlet esaslarına göre kurulmuş, bütünlüğe dayanan bir devlettir. “Egemenlik” başlıklı Anayasa’nın 6. maddesinde:

“Egemenlik kayıtsız şartsız Milletindir.

Türk Milleti, egemenliğini, Anayasa’nın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır.

Egemenliğin kullanılması hiçbir surette, hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz…” hükümlerine yer verilmiştir. Bu kurala göre, egemenlik ulus bilincinde birleşenlere aittir. Ulus, Yasama Organı’nı özgür iradesiyle belirleyecektir. Hangi köken ya da soydan gelirse gelsin herkes ulus kapsamındadır. Böylece, ülke, ulus ve egemenlik, bir bütünlük ve uyum içinde gözetilmesi gereken kavramlar olarak ortaya çıkmaktadır.

Bölünmez bütünlük ilkesi, devletin bağımsızlığını, ülke ve ulus bütünlüğünün korunmasını da kapsar. Kuruluşundan beri tekil devlet olan Türkiye Cumhuriyeti’nin, bu tarihsel niteliği Anayasa’lara yansımış olup, korunması konusunda güçlü yaptırımlar getirilmiştir. Özen ve duyarlıkla sürdürülen yapı, ulusun varlık nedeni olup başka çok uluslu ülkelerin koşulları ile bir tutulamaz. Bu temel ilkeden ödün verilemez. Gerçekte olmayan bir insan hakkı sorunu ileri sürülerek, devleti parçalamaya yönelik girişime, azınlık bulunduğu bahanesi dayanak yapılamaz. Tekil devlet esasına göre düzenlenen Anayasa’da federatif devlet sistemi benimsenmemiştir. Bu nedenle siyasî partiler, Türkiye’de federal sistem kurulmasına programlarında yer veremezler ve bu yapıyı savunamazlar. Devlet yapısında “bölünmez bütünlük” ilkesi; egemenliğin, ulus ve ülke bütünlüğünden oluşan tek bir devlet yapısıyla bütünleşmesini gerektirir. Ulusal devlet ilkesi, çok uluslu devlet anlayışına olanak vermediği gibi böyle düzende federatif yapıya da olanak yoktur. Federatif sistemde federe devletler tarafından kullanılan egemenlikler söz konusudur. Tekil devlet sisteminde ise, birden çok egemenlik yoktur. “Devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğü” kuralı, azınlık yaratılmamasını, bölgecilik ve ırkçılık yapılmamasını ve eşitlik ilkesinin korunmasını içermektedir. “Egemenlik” ve “devlet” kavramlarının, “ulus” kavramıyla bütünleşmesi, devletin herhangi bir etnik kökenden gelenlerle ya da herhangi bir toplumsal sınıfla özdeşleştirilmesine engeldir. Bunun nedeni; ulusun çeşitli toplumsal sınıflardan oluşmasına karşın sınıflarüstü bir kavram olmasıdır. Bunun için, egemenliğin kullanılmasını tek bir toplumsal sınıfa bırakan ya da bir toplumsal sınıfı egemenliğin kullanılmasından alıkoyan veya egemenliği bölen düzenlemeler bölünmez bütünlük ve tekil devlet ilkesine ters düşer. Anayasa’daki “Türk Milleti” tanımı içinde dinsel inanç ve etnik kökeni ne olursa olsun her yurttaş tam eşitlikle yer almakta, bu tanım köken özelliklerinin açıklanıp kullanılmasını asla yasaklamamaktadır. Tersine savlar, yapay halk ulus nitelemeleri, bölücülük ve ayrımcılık özendirmeleri olmaktan öteye geçemez. Demokrasi, demokrasiyi yıkarak savunulamayacağı gibi demokrasi, demokrasiye karşı ve onu yoketmek için de kullanılamaz. Demokratik haklar, despotizme araç yapılamaz.

Son yıllar içinde kimi çok uluslu devletlerin yapısal değişime uğramasından esinlenilerek, kimilerince Türkiye’de aynı değişikliğin olması gerektiğinin ortaya konulması, Anayasa’da değiştirilmesi yasaklanan maddeler arasında bulunan devlet, ulus ve ülke kavramlarının tartışmaya açılarak bu konularda olabilirlik umutlarının yaratılması gerçeklerle çatışan tarihsel, siyasal ve hukuksal yanılgılar olmuştur. Diğer ülkelerde son yıllarda izlenen ve yeniden bağımsızlığı kazandıran yapısal değişiklik, Türkiye’de Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılması ile daha önce yapılarak gönüllü birlik içinde uluslaşma sağlanmış ve tamamlanmıştır. Cumhuriyet tarihi bunun kanıtıdır.

2820 sayılı Yasa’nın 78. maddesinin (a) bendi, siyasî partilerin Anayasa’nın 3. maddesinde açıklanan devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ve dili ile ilgili temel hükmü değiştirmek amacını güdemeyeceklerini (b) bendi ise siyasî partilerin bölge ve ırk esasına dayandırılamıyacaklarını belirtmektedir. 81. maddenin (a) ve (b) bentlerinde de;

Siyasî Partiler:

(a) “Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde millî veya dinî kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler.”

(b) “Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler ve bu yolda faaliyette bulunamazlar.” denilmektedir.

Yasa maddesinin gerekçesinde, “Ülkemizde Lozan Andlaşması ile kabul edilen azınlıklar dışında bir azınlık yoktur. Herhangi bir ülkede resmî dilin dışında bazı dillerin bilinmesi veya yer yer konuşulması azınlık yaratmaz. Hele siyasî, sosyal, ekonomik ve kültürel alanlarda olduğu gibi her bir alanda bütün haklara sahip ve borçlarla eşit bir şekilde yükümlü olan tek bir milletin evlatları arasında azınlıktan söz etmek mümkün değildir…

Bir memlekette resmî dilin her vatandaş tarafından bilinmesi, hangi alanda olursa olsun eşitlik ilkesinin hakkıyla uygulanabilmesi ve adlî ya da idarî işlerin çabukluk ve selametle yürütülmesi bakımından yararlı hatta zorunludur. Bu itibarla resmî dili, genç, ihtiyar, kadın, erkek her vatandaşın bilmesini sağlamak Devletin görevidir” düşüncesi yer almaktadır.

Maddenin (a) bendinde, siyasî partilerin millî ya da dinî kültür, mezhep, ırk ya da dil ayrılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremeyecekleri öngörülmektedir. Lozan Andlaşması ile kabul edilen azınlıklar kuşkusuz, bu bendin kapsamı dışındadır. Nitekim, bu husus gerekçede de belirtilmiştir.

Özellikle belli büyüklükteki ülkelerin hemen tümünde, din, ırk, dil ve mezhepleri farklı toplulukların bulunması doğaldır. Bu farklılık, kimi ülkelerde büyük boyutlara ulaşabilir. Bunların her birine azınlık statüsü tanımak ülke ve millet bütünlüğü kavramıyla bağdaşmaz. Öte yandan, başlangıçta kabul edilebilir istekler gibi görünen ayrımcılığa yönelik kültürel kimliğin tanınması istemleri zamanla bütünden kopma eğilimine girer. Bu nedenle yasakoyucu konuya özel bir özen göstermiştir.

Türkiye’de azınlıklar konusu Lozan Barış Andlaşmasıyla düzenlenmiştir. Bu düzenlemenin belirgin iki özelliği vardır: İlk olarak, ancak müslüman olmayanlar azınlık olarak kabul edilmiştir. İkinci olarak da böyle bir düzenleme ile müslüman olmayanlara da müslümanların yararlandıkları medenî ve siyasî haklardan yararlanma olanağı sağlanmış, yasalar önünde din ayrımı yapılmaksızın herkesin eşit olduğu hususu belirlenmiştir.

Bu nedenle 2820 sayılı Yasa’nın 81. maddesinin (a) bendi ile ülkemizde azınlık yaratmama yolundaki duyarlılığın siyasî partilerce de paylaşılması amaçlanmaktadır. (b) bendinde ise, siyasî partilerin, Türk Ulusunca oluşturulan ortak dil ve kültürü dışlar biçimde başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek ya da yaymak yoluyla ülkede azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemeyecekleri belirtilmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti Devletinin vatandaşları arasında etnik ya da diğer herhangi bir nedenle siyasal ve hukuksal ayrılık söz konusu değildir.

Türk Ulusu’nu oluşturan, binlerce yıl birarada yaşamış, kaynaşmış, ortak kültüre, ahlâka ve dine sahip insanların tarihleri birdir. Vatan üzerinde yaşamış bütün geçmiş kuşaklar, ülkenin ve ulusun bütünlüğünü ve onurunu sürdüreceği kuşkusuz olan, gelecek kuşaklarla birlikte düşünülmelidir. Her ulusun olduğu gibi tarihsel gerçeklere dayanan Türk Ulusu’nun ortak kimliği ve kültürü de savunmasız bırakılamaz. Herşeyden önce Türk Devleti’nin bağımsızlığına, kimliğine ve özbenliğine, ulusal bütünlüğüne düşman olan tüm karşıtlıklarla uğraşmak görev olduğu kadar uluslararası hukuksal belgelerin benimsediği temel bir haktır.

Anayasamıza göre, ulus ve ülke bütünlüğü devletin en temel özelliği ve ilkesidir. Türkiye Cumhuriyeti içinde birden fazla ulus olamaz. Yapısı yukarda belirlenen Türk ulusu içinde değişik kökenli bireyler olabilir; ancak bunların hepsi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır. Türk vatandaşlığı niteliğini değiştiren savlar Anayasa’ya uygun değildir.

Siyasî partilerin, çalışmalarında devletin ülkesi ve ulusu ile bölünmezliği temel kuralına uymaları, ülkenin ya da ulusun bir bölümünün bugünkü bütünlüğünü bozarak ayrılması sonucunu doğrudan doğruya veya dolayısıyla doğurabilecek her türlü eylemden ve propagandadan kaçınıp çalışmalarını bu bütünlüğü daha da pekiştirecek biçimde yürütmeleri demektir. Bunun sonucu da ülke ve ulus bütünlüğünü zedeleyebilecek olan her türlü yazı, söz ve davranışın siyasal partiler için yasak olmasıdır.

Anayasa ve Siyasî Partiler Yasası’na göre, ırk ayrımcılığı ve bu yolla ülkeyi parçalama bir siyasal partinin dayanağı, amacı ve ereği olamaz. Devletin bütünlüğünü koruması en doğal hakkı ve ödevidir.

Bu açıklamalara göre bir değerlendirme yapıldığında:

Genel Başkan Yaşar KAYA’nın 29.5.1993 günü Federal Almanya’nın Bonn şehrindeki konuşmasında özetle:

“…Size böyle hitap etmek zorundayım. Çünkü Türkiye’de sizin adınızı anmak, sizin ülkenizin adını anmak siyasî partiler için kapatılma sebebidir. Elbette 70 yıllık inkâr, soykırım, sürgün, darağacı, kan, irin, gözyaşı, barut bizim ülkemizde birbirine karışmış, analarımız ak süt yerine bizi gözyaşı ile emzirmişlerdir… Evet bizim tarihimiz kahramanca direnen çağdaş Kawa’ların tarihidir… Bugün burada özgür bir ülke ve ulusal birlik için yürüyoruz….Kürt halkı artık düşürülmüş bir halk değil, serhıldan da başını dik tutan bir halktır… Bugün gelinen noktada Kürtlerin inkârı mümkün değildir. Silahlı mücadele Kürt sorununu Kürt halkının önüne, Kürt ve Türk halkının önüne dünya kamuoyunun önüne koydu… Bunu söylerken Kürt devriminin arka bahçesinde bulunan kültürel rönesansı da selamlıyorum.” demiştir.

Erbil Şehrinde yaptığı konuşmada ise özetle:

“Biz azat olmuş Kürdistan’dan KDP’nin kongresine gelmişiz. Bu bizim için rüyadır. Ben dört parça Kürdistan adına….Kürdistan halkının sorunu yüzelli senedir ihanet sorunu ve başkaldırma sorunudur…Kürdistan’ın bağımsızlığı ve Kurtuluşu için kim ne yapmışsa biz hepsine saygı duyuyoruz. Hepsi Kürdistan devleti için… Ey Kürdistan Demokrasi Partisi’nin silahlı askerleri sizin partinizin sorunu adımız…. Eyaletin (Ülkenin) şehitleri şöyle diyorlar: Biz sizden ümitliyiz… Hepsi (bütün bunlar) niçin ‘ Kürt Kardeş olmadı. Dost olmadı. Onun için düşmanın elinin altından kurtulamaz. Kürt kardeş olmazsa Kürdistan olmaz.

Düşmanın elinde kobra helikopterleri var. Bizim gönlümüzde sadece kardeşlik var, birlik var. Düşman öldürdüğü zaman bu KDP… bu YDK…bu PKK demiyor. Bunlar Kürttür diyor. Kuzey Küdistanda büyük savaş vardır… Kürtlük Devleti için birlik olmak ve kurtulmak bizim şiarımızdır. Hür olmak ve serbest olmak pahalıdır. Bizim halkımız erkektir. (yiğittir) Halkımız davası için, kurtuluş için kızını gelinini, oğlunu bize veriyor. Dağlarda günde 40-50 tanesi şehit düşüyor…Kürtler yemin etmişler. Yeminimiz ölümdür.” demiştir.

Demokrasi Partisi Merkez Kurulunun yayınladığı (Demokrasi Partisi’nin Barış Çağrısıdır) başlıklı bildirisinde ise özetle:

“….Bugün ülkemizde adı ilan edilmemiş adı konulmamış bir savaş yaşanmaktadır…Bilelim ki bu savaş ne kadar sürerse sürsün, ne kadar insan ölürse ölsün Kürt sorunu çözülmeyecektir…Katliamla, sürgünle, inkârla Kürt sorunu çözülebilseydi bu güne kadar çoktan çözülmüş olurdu.

Sorun, “ekonomik, geri kalmışlık veya terör sorunu” değildir. Sorun siyasîdir ve adı Kürt sorunudur…demokratik hak ve özgürlüklerimizden daha fazla ödün vermeden barış sağlanmalı, siyasî çözüm yolları bulunmalıdır…Barış içinde eşit ve özgür koşullarda yaşamak hepimizin hakkı ….Devlet, Kürtlerin her düzeyde seçilmiş meşru temsilcileriyle görüşmeler yolunu açmalıdır…Anadilde eğitim sağlanmalı…PKK ve devlet ateşkes ilân etmeli kararlarına uymalıdırlar. Ateşkes tarafsız güçlerce denetlenmelidir…Kürt kimliği bütün sonuçları ile birlikte tanınmalı” denilmiştir.

Konuşmalarla bildiride değişik anlatımlarla Türkiye’de ezilen ayrı bir Kürt halkının (Ulus anlamında) varlığı belirtilerek bunların özgürlük savaşı verdiği vurgulanmakta, ülkeyi parçalama, ayrı devlet kurmak dahil Kürt kimliğinin bütün sonuçları ile birlikte tanınması istenmektedir. Eşitlik ve kardeşlikten söz edilmekte ise de bunlar, birey ve vatandaşlık düzeyinde değil, ayrı ulus olma nedeniyle uluslararası düzeyde ulus olarak eşitlik tanınması anlamında bir örtü olarak kullanılmaktadır.

Gerçekte yukarda ilgili bölümlerinde açıklandığı üzere Türkiye Cumhuriyeti Devleti tek uluslu bir devlettir. Bütün vatandaşlar hangi soy veya kökenden gelirse gelsin ekonomik, hukuksal ve siyasal bütün hak ve özgürlüklerde eşittirler. Türkiye’de ırka dayalı ayrıcalıklı bir Türk Ulusu yoktur ki etnik kökene dayalı Kürt Ulusu veya diğer uluslar olabilsin.

Tek Ulus olmanın temeli olan “Atatürk Milliyetçiliği” ideolojik bir saplantı değildir. Toplumsal sosyolojik gerçeklere dayanan hukuksal ve siyasal bir olgudur. Vatan sevgisine dayanır. Savunmada ileri sürülen görüşlerin aksine ayrı etnik kökenden gelmiş olmak vatandaşlar arasında Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ülke ve ulus bütünlüğü içinde bir ayrımcılık nedeni değildir.

Konuşmalarda da terörist örgütünün cinayetleri, Kürdistan olarak gösterilen Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da yaşayan Kürt kökenli vatandaşların Kurtuluş Mücadelesi olarak gösterilmektedir.

Dikkati çeken diğer önemli bir konu da Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin vatandaşlarından Kürt kökenli olanların, tüm Kürt Kurtuluş hareketi ve Kürt Devleti’ni kurma oluşumu içinde gösterilmesidir. Savunmalarda Kürt Ulusal Kurtuluş hareketinin Türkiye’deki Kürtleri kapsamadığı biçiminde sapmalara gidilmekte ise de konuşmalar ve bildirinin açıklığı gerçeği ortaya koymaktadır.

Davalı Parti, savunmasında ülkemizdeki fiilî durumun mevzuatı aştığını ileri sürmüş ve yasa yerine hukukun uygulanması gerektiğini belirtmiştir. Bundan neyin amaçlandığı çok açık değilse de, davalı Parti burada ülkede iki hukukun olduğunu bunlardan ilkinin yasalarda yer aldığını, ancak bunun toplumda geçerliliğini ve uygulama yeteneğini yitirdiğini, buna karşılık eylemli biçimde uygulanan ve toplumda genel kabul gören bir başka hukukun varlığı savını ileri sürmek istemektedir. Bununla bağlantılı olarak davalı Parti pozitif hukukun herkese değil ancak bazı partilere uygulandığını belirtmekte ve bunu çifte standart olarak algılamaktadır. Yine davalı Parti evrensel hukuka aykırı olduğunu belirttiği 12 Eylül Anayasası olarak nitelediği Anayasa hükümlerine dayanılarak parti kapatılmasını kabul etmediğini belirtmekte ve kapatma davasının evrensel hukuk ilkelerine göre görülmesini istemektedir.

Anayasa Mahkemesi Anayasa’da ve Anayasa’ya uygun yasa kurallarında açıklık varken, bunları bir yana itip hukuk dışı uygulamalara yol açacak biçimde yorumlara girerek yasalara aykırı davranışlara geçerlik kazandıramaz. Siyasî Partiler Yasası ile Anayasa’nın bu konudaki hükümleri değişmemiştir. Bir yasa yeni bir yasa ile kaldırılmadıkça uygulanmasının süreceği hukukun değişmez kurallarındandır. Anayasa ve Siyasî Partiler Yasası değişmedikçe Anayasa Mahkemesi bunları uygulayacaktır.

Davalı Parti, yaptığı savunmalarda, “Kürt sorununun İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Helsinki Sonuç Belgesi hükümlerine uygun, barışçı ve demokratik yöntemlerle çözülmesinden yana olduğunu belirtmekte ve davanın Türkiye’nin imzaladığı uluslararası sözleşme hükümleri ile evrensel hukuk ilkelerine göre çözülmesini” istemektedir. Bu nedenle bu konular üzerinde durmak gerekir.

Devlet, ülke ve ulus bütünlüğünü bozmaya yönelik eylemlere uluslararası hukuk belgeleri, anlaşma ve sözleşmeleri, bu arada Helsinki Sonuç Belgesi ve Paris Şartı olur vermemektedir.

Anayasa Mahkemesi birçok kararında, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne ve Avrupa Sosyal Haklar Temel Yasası’na yollamada bulunmuştur. İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme kapsamındaki hak ve özgürlükler, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda da güvence altına alınmıştır. Hakları kullanmanın, özgürlüklerden yararlanmanın sınırsız olmadığını vurgulayan İnsan Hakları Evrensel Demeci’nin 29. ve 30. maddeleri, içerik olarak demokratik düzeni yıkıcı söz ve eylemlere karşı sınırlamalar getirilmesinin ve önlemler alınmasının dayanağıdır.

Bildirgenin 29. maddesinin (2) bendinde “Herkes, haklarının ve hürriyetlerinin kullanılmasında, sadece başkalarının haklarının ve hürriyetlerinin gereğince tanınması ve bunlara saygı, gösterilmesi amacıyla ve ancak demokratik bir cemiyette ahlâkın, kamu düzeninin ve genel refahın haklı icaplarını yerine getirmek maksadıyla kanunla belirlenmiş sınırlamalara tabi tutulabilir.” denilmektedir. Yine bu maddenin (3) bendinde “Bu hak ve hürriyetler hiçbir veçhile Birleşmiş Milletlerin amaç ve prensiplerine aykırı olarak kullanılamaz.” ifadesi yer almaktadır. Bu konuda 30. madde çok daha açıktır. Bu maddeye göre, “İşbu Beyannamenin hiçbir hükmü, herhangi bir Devlete, zümreye ya da ferde, bu Beyannamede ilan olunan hak ve hürriyetleri yoketmeye yönelik bir faaliyette bulunma hakkını verir şekilde yorumlanamaz.”

4 Kasım 1950 tarihinde Roma’da imza edilmiş, 3 Eylül 1953 tarihinde yürürlüğe girmiş ve 18 Mayıs 1954 tarihinde de Türkiye tarafından onaylanmış bulunan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi hükümlerine baktığımızda herşeyden önce hak ve özgürlüklerin sınırlanması ile ilgili 11. maddenin ikinci fıkrasını görmekteyiz. Bu fıkra aynen şöyledir:

“Bu hakların kullanılması, demokratik bir toplulukta, zaruri tedbirler mahiyetinde olarak millî güvenliğin, amme emniyetinin, nizamı muhafazanın, suçun önlenmesinin, sağlığın ve ahlâkın veya başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması için ve ancak kanunla tahdide tabi tutulur.

Bu madde, bu hakların kullanılmasında idare, silahlı kuvvetler veya zabıta mensuplarının muhik tahditler koymasına mani değildir.”

Üzerinde durulması gereken bir başka madde de sözleşmenin 17. maddesidir. Bu madde aynen şöyledir:

“Bu sözleşme hükümlerinden hiçbiri bir devlete, topluluğa veya ferde, işbu sözleşmede tanınan hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya mezkur sözleşmede derpiş edildiğinden daha geniş ölçüde tahditlere tabi tutulmasını istihdaf eden bir faaliyete girişmeye veya harekette bulunmaya matuf herhangi bir hak sağladığı şeklinde tefsir olunamaz.”

Yapılan konuşmaların ve bildirinin sözleşmenin yukarıdaki hükmüyle çeliştiği ortadadır. Hiçbir hak ve özgürlük, demokrasiyi yıkmak amacıyla kullanılamaz.

Konuşmaların ve bildirinin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 11. maddesinin ikinci fıkrasıyla ve 17. Maddesinde yer alan kuralla bağdaşmadığı görülmektedir.

Özellikle, araçları farklı olmakla birlikte DEP amacının teröristlerin amacı ile benzerlik gösterdiği PKK’yı destekler yönde olduğu dikkat çekicidir. Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinde yaşayan ayrı dili ve kültürü olan ve özellikle de vatanını kurtarma ve devlet kurma yolunda Kurtuluş Savaşı veren bir “Kürt Ulusu”nun varlığı ileri sürülmektedir.

Bu durumda, üzerinde durulması gereken önemli bir konu da, “kendi kaderini tayin etme” hakkıdır. Öncelikle belirtmek gerekir ki, Türkiye’de tek bir ulus vardır. O da Türk Ulusu’dur. Türk ve Kürt kökeninden gelen vatandaşlar, diğer etnik kökenden gelen vatandaşlarla birlikte “Ulus” bütünlüğünü oluşturmuştur. Ayrı bir ulus, ayrı bir halk ya da bir azınlık varmış gibi bölünmeyi amaçlayan çabalar, terörle de desteklenip gündemde tutulmaktadır. “Kendi kaderini tâyin hakkı” yeni bir kavram değildir. Uluslararası hukuk düzenindeki bu olguyu Türk Ulusu, her tür ayrılığı dışlayıp eşitliği sağlayarak Lozan Barış Andlaşması’yla gündeminden çıkarmıştır, günümüzde de koşulları yoktur. Ülke ve Ulus bütünlüğünü koruma hakkı, Lozan Barış Andlaşması’nda olduğu gibi bugün de uluslararası hukuk düzeninde geçerlidir.

Nitekim, Helsinki Nihaî Senedi’nin ilkeleri arasında;

-Devletin egemen eşitliği ve egemenliğin üzerindeki haklara saygı,

-Sınırların dokunulmazlığı,

-Devletlerin toprak bütünlüğüne saygı,

-İçişlerine karışmama,

ilkeleri de yer almıştır.

Paris Şartı’nda da :

“Tüm ilkeler, herbiri diğerleri dikkate alınmak suretiyle yorumlanarak, kayıtsız şartsız ve aynı derecede uygulanır. Bu ilkeler ilişkilerimizin temelini oluşturur.”

………

“Taraf devletlerin bağımsızlığını, egemen eşitliğini ya da toprak bütünlüğünü ihlâl eden faaliyetlere karşı demokratik grupları savunmak hususunda işbirliği yapmaya kararlıyız. Dışarıdan yapılan baskı, zora başvurma ve yıkıcılık gibi yasadışı faaliyetler burada söz konusu olan özelliklerdir.”

………

Her türlü terörist eylemleri, yöntemleri ve uygulamaları açıkça suç olarak kınıyor ve bunların ikili olduğu kadar çok taraflı işbirliği ile ortadan kaldırılması için çalışmaya kararlı olduğumuzu ifade ediyoruz.”

………

“Taraf devletler, halkın iradesiyle özgürce kurulmuş olan demokratik düzeni, kendi yasaları uyarınca ve yüklendikleri uluslararası insan hakları görevleri ve uluslararası taahhütleri uyarınca, bu düzeni ya da başka bir taraf devletin düzenini yıkmayı amaçlayan terörizm ya da şiddete başvuran ya da terörizmden veya şiddetten vazgeçmeyi reddeden kişilerin, grupların ve teşkilatların faaliyetlerine karşı savunmak ve korumak sorumluluğunu taşıdıklarını kabul ederler.” kuralları da yer almaktadır.

Görüldüğü gibi, yukardaki düzenlemelerde kendi kaderini tayin hakkının, demokratik ülkelerde devlet, ülke ve ulus bütünlüğünü bozucu biçimde kullanılmasına olanak verilmemektedir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin de taraf olduğu “Yeni Bir Avrupa İçin Paris Şartı”, ırkçılığı, etnik düşmanlığı ve terörizmi kınamış, ülke bütünlüğünü ve demokratik düzeni yıkmayı amaçlayan hareketlere girişen kişi, grup ve örgütlere karşı koruma ve kollama sorumluluğunu uluslararası bir çağrı olarak kabûl etmiştir. Devleti yıkmaya yönelik faaliyetlerin demokratik haklar kapsamında ve bir özgürlük olarak değerlendirilmesi olanaksızdır. Demokrasi, hak ve özgürlüklerin güvenceye bağlandığı, demokratik işlerliğin her alanda yaşandığı, çoğulcu, katılımcı bir kurallar ve kurumlar düzenidir. Nitekim Birleşmiş Milletler’e üye devletlerin katılmalarıyla 14-25 Haziran 1993 günlerinde, VİYANA’da gerçekleştirilen Dünya İnsan Hakları Konferansı sonunda yayımlanan Deklerasyon’da:

Kendi kaderini tâyin hakkının; “Eşit Haklar” ilkesine uygun olarak ırk, din ve renk ayrımı gözetmeksizin ülkesine ait bütün insanları temsil eden bir hükûmete sahip egemen ve bağımsız bir devletin, ülke bütünlüğünü ve siyasî birliğini kısmî veya bütüncül biçimde parçalayacak herhangi bir eylemin desteklenmesi ve bu eyleme yetki verilmesi anlamında yorumlanamayacağı yer almıştır.

Demokrasilerde ırk ayrımcılığı, bir siyasal partinin dayanağı, amacı ve ereği olamaz. Irk ayrımcılığının aracı durumuna düşen partinin varlığını sürdürmesi yasalar karşısında olanaksızdır. Devletin ülkesi ve ulusuyla birlikte bütünlüğünü koruması en doğal hakkı ve ödevi olup, kamu düzenini ve insan haklarını koruma yönünden de savsaklanmayacak görevidir.

Zorunlu durum ve nedenlerle Siyasî partileri kapatma diğer çağdaş demokratik ülkelerde de vardır. Anayasa’nın temel ilkesi; hak ve özgürlüklerle, çoğulculuğun korunması için Anayasal hakları yok edecek bir siyasî rejim kurulmasının önlenmesidir. Demokratik toplum düzeninde, siyasî parti faaliyetlerinin güvence altına alınması, Anayasa’ya uygun kurulan ve faaliyet gösteren siyasî partilerin Anayasa’ya dayalı hukuk devletinin sağladığı tüm hak ve ayrıcalıklarından faydalanmaları anlamına gelir. Siyasî partiler Anayasa’da değiştirilmesi yasaklanan uluslararası üstün hukuk kurallarına da uygun olan devletin tekliği, ülkenin bütünlüğü ile ulusun birliğini değiştirmeyi amaçlayan çalışmalarda bulunamazlar. Bunların siyasal tercih veya düşünce özgürlüğü kapsamına alınması olanağı yoktur.

O halde, devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez tümlüğünü bozmaya yönelik eylemlere, bunlara olanak vermeyen Helsinki Nihaî Senedi ile Paris Şartı’nın dayanak gösterilmesi ve bu belgelerin hukuksal niteliklerinin gözardı edilmesi doğru değildir.

Bu konuda özet olarak şu temel ilkeler belirlenebilir:

  1. Ulusal ve üniter devletin etnik farklılıklara göre tartışılması uluslararası hukuksal belgelerce de yasaklanmıştır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 11. maddesi bu konuda son derece açıktır. Ayrıca bu sözleşmenin 17. maddesi özellikle bu konuyla ilgilidir. Son olarak, Birleşmiş Milletlere üye devletlerin katılımlarıyla Haziran 1993 de Viyana’da gerçekleştirilen Dünya İnsan Hakları Konferansı sonunda yayımlanan deklerasyonda da bu konuda sınırlama getirilmiştir.
  2. Federal Almanya Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi de Federal Cumhuriyetin varlığını tehlikeye atan veya temel demokratik düzeni yoketmeye yönelik faaliyetlerde bulunan siyasal partileri kapatma yetkisine sahiptir. Ve Almanya Anayasa Mahkemesi hem Komünist Partiyi hem de Faşist Partiyi bu gerekçelerle kapatmıştır.
  3. Avrupa hukuk düzenlemelerinde de, bir ulus bütünlüğü içinde yer alan etnik grupların ırkçılığa dayalı ayrımcılığı kabul edilmemektedir. Anayasa’da güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerin korunması ancak anayasal hakları yok edecek siyasal faaliyetlerin (örgütlenmelerin) önlenmesi ile mümkündür. Bu aynı zamanda çoğulculuğun da korunması anlamına gelir.

ç. Fransız Anayasa Konseyi, Korsika’ya özel statü tanıyan Yasa’nın iptali ile ilgili kararında, Fransız vatandaşlarından oluşan “Fransız Halkı”nın korunması için özen göstererek “Fransız Halkı”nın mütemmim cüzî (tamamlayıcısı olan) “Korsika Halkı” kavramını reddetmiş ve söylenmesi gerekenin “Kanunen bölünmesi mümkün olmayan Fransız Halkı” olduğunu vurgulamıştır.

  1. Siyasî Partilerin faaliyetleri, demokratik düzende güvence altına alınmışlardır. Çağımız partiler demokrasi çağıdır. Ancak bu demokrasilerin kendilerini korumaları anlamına da gelir. Siyasal partilerin hukuk devletinin sağladığı güvencelerden yararlanabilmesi, ancak Anayasa’ya uygun davranmaları ile mümkündür.
  2. Halkların eşit ve kendi kaderlerini tayin etme haklarıyla kültürel hakların kullanılmasında, demokratik sistemle idare edilen vatandaşlarına bireysel düzeyde temel ve siyasal hakları eşit düzeyde sağlamış ülkeler için; Devlet, ülke, ulus ve siyasal birlik esas alınmakta, bunları bozan her türlü eylemlere hukuksal dayanak verilmemekte ve yasaklanmaktadır.
  3. Demokratik toplumlarda temel hak ve özgürlükler için esas ölçüt bireydir. Bunun etnik gruplar için ulusal hakka dönüştürülmesi, bu şekilde Devlet, ülke ve ulusu parçalama hak ve özgürlüğünden söz edilmesinin bir dayanağı olamaz.
  4. Uluslararası birlikteliğin gelişmesine yönelik çalışmaların geliştiği bir süreçte ulusal birlikteliklerin parçalanması düşünülemez ve her iki olgunun birbirinin karşıtı olduğu söylenemez.

Demokrasi Partisi her ne kadar görünüşte sık sık “kardeşlik” ve “birlik” sözcüklerini kullanmaktaysa da bunu gerçek amacını gizlemek için yaptığı, asıl amacın Ulusu ve Ülkeyi parçalamak olduğu kardeşlik ve eşitliğin uluslararası düzeyde arandığı açıktır. Dava nedeni konuşmalar ve bildiri vatandaşlar arasında kin, husumet ve ayrılık duyguları yaratmakta ve körüklemektedir. Türk Ulusu’nun bütünlüğünü ırka dayalı bir görüşle Türk ve Kürt olarak ikiye ayırmayı öngörmektedir. Bu tür yönelişin ülke ve ulus bütünlüğünü yıkmayı amaçladığı kuşkuya yer bırakmayacak biçimde açıktır.

Demokratik siyasal yaşamın vazgeçilmez ögesi olan siyasal partiler demokrasiye ters düşen, demokrasiyle bağdaşmayan, demokrasiyi güçsüz ve etkisiz düşürecek, toplumsal barışı yıkacak düzenleme ve eylemlerde bulunamazlar. Hiçbir ayrılık bulunmayan ulusun içinde azınlık oluşturarak bir kesimi çoğunluktan çıkarıp azınlık durumuna getirip ilerde yeni girişimlere dayanak yapılmak üzere ulusu ve ülkeyi bölmek, bu amaçla tartışmalı etnik köken ayrımını kışkırtarak silâhlı ayaklanmaya çağırmak, ulusun bireylerini, bölge halklarını biribirine düşman edip kırdırmayı uygun bulmak, bir öneri ve çözüm değil, devleti yıkmaya yönelik bir planın uygulanması ve çözümsüzlüktür. Sorunlar yaratılarak çözüm üretilemez. Kimi etnik grupları ulus yapısı içinden, çoğunluktan azınlığa indirmek toplumsal barışı yıkar. Bu yolla azınlıklar körüklenecek, terörün şiddeti arttırılacaktır. Uluslararası kurallar, silahla, şiddetle hak arama yollarına kesinlikle kapalıdır. Demokrasi Partisi Kürt kökenli yurttaşları asılsız ve dayanaksız sav ve suçlamalarla kargaşa ve iç savaş çıkarmaya kışkırtmış, ayaklanma için demokratik hoşgörünün sınırlarını zorlamıştır. Demokrasi, demokratik hak ve özgürlüklerden yararlanarak yıkalamaz. Hakkı ve özgürlüğü kötüye kullanmaya engel olmak devletin görevidir. Hele bir siyasal parti, şiddet ve terörü kışkırtarak gizli bir amacı gerçekleştirmek istiyorsa, buna olanak verilemez. Partilerin de yapamayacakları şeyler vardır ve bunların başında devletin varlığı, ülkenin tümlüğü ve ulusun birliği gelir. Kendisini saldırılara karşı koruyan devleti içerden yıkmak isteyen teröre destek veren görüşe hiçbir hukuk düzeni meşruiyet tanıyamaz. Belirtilen konuşmalarla teröre destek verip ondan destek alan bir siyasî partinin Anayasa ve yasaya göre varlığını sürdürmesi düşünülemez.

Ulus ve ülke bütünlüğüne karşın, Türk ve Kürt Ulusları biçiminde bir ayırımın yapılması ve Kürt halkının ayrı bir devlet kurma yolunda özgürlük savaşı içinde PKK terörist örgütüyle birlikte gösterilmesi, Parti’nin, Kürt kökenine başka bir deyişle ırksal tabana dayatılarak, ülkede yaşayan ve Kürt olarak ayırdıkları bir kısım yurttaşların Türkiye Cumhuriyetinden kopmasının amaçlanması Siyasî Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (a) bendinde söz konusu olan “Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü”ne ve (b) bendinde öngörülen siyasî partilerin ırk esasına dayanmaması ilkelerine aykırıdır.

Bu konuda özenle üzerinde durulması gereken husus, daha önce belirtildiği gibi bu yöndeki yasal düzenlemelerin amacı ülkedeki etnik farklılıkların ve bunların dil ve kültürlerinin yasaklanması değildir. Çeşitli etnik kökenlerden gelen Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları kendi dil ve kültürlerine sahiptirler. Ancak bin yıldır birlikte yaşamış, dini, gelenek ve görenekleri aynı, birbirinden ayrılması ve koparılması olanaksız ortak kültürleri ve yaşamları olan bir topluluğu ırk temeline dayanan düşüncelerle ayrıma bağlı tutmak ve hepsini kapsayan ortak ulusal kültürü ve kimliği yadsımak Siyasî Partiler Yasası’nın 78. ve 81. maddelerinin (a) bentlerine aykırıdır. Yasaklanan, kültürel farklılıkların ve zenginliğin belirtilmesi olmayıp, bunların Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak, ulus bütünlüğünün bozulması ve buna bağlı olarak ayrımlara dayanan yeni bir devlet düzeninin kurulması amacıyla kullanılmasıdır.

Konuşmalar ve bildiride Kürt kökenli yurttaşların, bölücülüğe yönelik olarak; kendi dil ve kültürlerini geliştirmeleri, anadillerinde eğitimlerinin sağlanması öngörülmektedir. Bunlar konuşmaların ve bildirinin bütünlüğü içinde ele alındığında Siyasî Partiler Yasası’nın 81. maddesinin (b) bendinde yasaklanan, Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak ulus bütünlüğünün bozulması amacını gütme anlamını taşımaktadır. Bir başka deyişle Türk dili veya kültürü dışındaki dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla bir bölüm vatandaşın farklı bir ulustan oldukları bir azınlığa mensup bulundukları ileri sürülerek azınlık ya da ayrı bir ulus olmanın gerektirdiği haklardan yararlanmaları biçiminde bir düşünce içermektedir. Türkiye’de hiçbir vatandaş arasında bir fark ve farklı bir uygulama yoktur.

Demokrasi Partisi savunmalarında, olaylar saptırılarak, barış isteminin, düşünce açıklamanın, demokrasi istemenin, halk sözcüğünü söylemenin bölücülük olarak değerlendirildiğini, üniter devletin insan haklarına engel gösterilemeyeceğini ileri sürmüştür. Bunların gerçekle ilgisi yoktur. Suçlamalarda ülke ve ulus bütünlüğünü bozan kışkırtıcı ve körükleyici somut kanıtlar değerlendirilmiştir. Kanıtlarda yer alan amacı belirgin beyan ve açıklamaların düşünce özgürlüğü ve diğer söyledikleri deyimlerle bir ilgisi yoktur.

Söz konusu anlatımlar, Türkiye’de hukuksal ve siyasal yönden ırka dayalı bir Türk Ulusu kavramı ya da etnik kökene göre çoğunluk, azınlık kavramları olmamasına ve farklı etnik köken ve soydan gelen bütün vatandaşları eşit haklarla sahip olmasına karşın Türk Ulusu’nu ırk esasına dayalı olarak “Türk ve Kürt ulusları” biçiminde ikiye bölmeye yönelmiş, ezilen bir halk olarak nitelediği Kürt kökenli vatandaşları, ayrı bir ulus olarak devletini kurma yolunda özgürlük savaşı içinde ve PKK terörist faaliyetleri paralelinde göstermiştir.

Yukarıda gerekçeleriyle açıklandığı üzere davalı Demokrasi Partisi’nin Genel Başkanı Yaşar Kaya’nın Bonn ve Erbil’de yapmış olduğu konuşmalar ile Parti Merkez Yürütme Kurulu’nun yayınladığı bildiri Siyasî Partiler Yasası’nın 78. ve 81. maddelerinin (a) ve (b) bentlerine aykırıdır.

2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın Dördüncü Kısmında yer alan söz konusu yasal düzenlemelerdeki yasaklara aykırı davranılmasının yaptırımı aynı Yasa’nın 101. maddesinin (b) bendiyle belirlenmiştir.

Buna göre davalı Demokrasi Partisi’nin kapatılmasına karar verilmesi gerekmektedir.

Yılmaz ALİEFENDİOĞLU, Merkez Yürütme Kurulu Bildirisi’nin kapatma nedeni olmasına katılmamıştır.

  1. Kapatma Kararının Sonuçları

Anayasa’nın 84. maddesinin son fıkrasında;

“Anayasa Mahkemesinin kararında partinin kapatılmasına eylem ve sözleri ile sebebiyet verdiği belirtilen milletvekilinin üyeliği ile temelli olarak kapatılan siyasî partinin, kapatılmasına ilişkin davanın açıldığı tarihte, parti üyesi olan diğer milletvekillerinin üyeliği, kapatma kararının Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına tebliğ edildiği tarihte sona erer.” denilmektedir.

Anayasa’nın 84. maddesinin birinci fıkrasındaki “üyeliğin düşmesi” ile üçüncü fıkrasındaki “üyeliğin sona ermesi” birbirinden ayrı durumlardır. Birinci fıkradaki durumlarda düşme kararını TBMM verir. Anayasa Mahkemesi böyle bir karar veremez. Ancak üçüncü fıkraya göre bir siyasal parti kapatılınca, eylem ve sözleriyle buna neden olan milletvekilinin üyeliği ile temelli olarak kapatılan siyasî partinin kapatılmasına ilişkin davanın açıldığı tarihte, parti üyesi olan diğer milletvekillerinin üyeliği, kapatma kararının Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na tebliğ edilmesiyle kendiliğinden sona erer. Anayasa Mahkemesi’nin açıklayıcı belirlemesi kararın hukuksal sonucudur.

Bir partinin Anayasa’ya aykırılıktan kapatılmasıyla milletvekillerinin milletvekilliğinin Anayasa gereğince sona ermesi Federal Almanya Anayasa Mahkemesi kararlarında da görülmektedir.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’nın, 24 Ocak 1994 ve O GNS/006-33884 sayılı cevabi yazısına göre; Şırnak Milletvekili Mahmut Alınak ile Muş Milletvekili Muzaffer Demir’in kapatma davasının açıldığı tarihten önce Parti’den istifa ettikleri, Diyarbakır Milletvekili Mahmut Uyanık ile Muş Milletvekili M.Emin Sever’in ise Demokrasi Partisi’ne üye olmadıkları, bu dört milletvekilinin TBMM’nde bağımsız üye olarak kayıtlı bulundukları anlaşılmıştır.

Bu duruma göre, Anayasa’nın 84. maddesinin son fıkrası gereğince Demokrasi Partisi’nin kapatılmasına ilişkin davanın açıldığı 2.12.1993 gününde parti üyesi olan milletvekilleri Ahmet TÜRK, Ali YİĞİT, Sırrı SAKIK, Leyla ZANA, Hatip DİCLE, Sedat YURTDAŞ, Selim SADAK, Orhan DOĞAN, Zübeyir AYDAR, Naif GÜNEŞ, Mahmut KILINÇ, Remzi KARTAL ve Nizamettin TOĞUÇ’un Milletvekilliklerinin kapatma kararının Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na tebliğ edildiği tarihte sona erer.

Yılmaz ALİEFENDİOĞLU “Fıkranın bu bölümünün uygulamaya ilişkin bulunduğu ve Anayasa Mahkemesi’nin milletvekillerinin üyeliklerinin sona ermesiyle ilgili bir karar vermesine yer olmadığı”, Haşim KILIÇ ise “Diğer dört milletvekili de dava açıldığı tarihte Demokrasi Partisi üyesi olduğundan bunların da milletvekilliklerinin sona ermesi gerektiği” görüşleriyle yukarıdaki görüşe katılmamışlardır.

VIII- SONUÇ

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 2.12.1993 günlü, SP.52.Hz. 1993/55 sayılı iddianamesiyle, Demokrasi Partisi’nin 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın 101. maddesi gereğince kapatılması istenilmekle, gereği görüşülüp düşünüldü:

  1. Demokrasi Partisi’nin, Genel Başkanı Yaşar Kaya’nın 29.5.1993 tarihinde Federal Almanya’nın Bonn, 15.8.1993 tarihinde Irak’ın Erbil kentlerinde yapmış olduğu konuşmalarının ve Parti Merkez Yürütme Kurulu’nun “Demokrasi Partisi’nin barış çağrısıdır” başlıklı bildirisinin, Anayasa’ya ve 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın 78. 81. maddelerinin (a) ve (b) bentlerine aykırılığı nedeniyle anılan Yasa’nın 101. maddesinin (b) fıkrası gereğince KAPATILMASINA, Yılmaz ALİEFENDİOĞLU’nun, “Merkez Yürütme Kurulu Bildirisinin kapatma nedeni olmadığı” yolundaki karşıoyuyla ve esasta OYBİRLİĞİYLE,
  2. Anayasa’nın 84. maddesinin son fıkrası gereğince Demokrasi Partisi’nin kapatılmasına ilişkin davanın açıldığı 2.12.1993 gününde Parti üyesi olan milletvekilleri Ahmet TÜRK, Ali YİĞİT, Sırrı SAKIK, Leyla ZANA, Hatip DİCLE, Sedat YURTDAŞ, Selim SADAK, Orhan DOĞAN, Zübeyir AYDAR, Naif GÜNEŞ, Mahmut KILINÇ, Remzi KARTAL ve Nizamettin TOĞUÇ’un milletvekilliklerinin kapatma kararının Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na tebliğ edildiği tarihte sona ermesine; Haşim KILIÇ’ın “Mahmut ALINAK, Muzaffer DEMİR, Mahmut UYANIK ve Mehmet Emin SEVER’in de kapatma davasının açıldığı tarihte Parti üyesi milletvekilleri olduklarından bunlarında millet vekilliklerinin sona ermesi gerektiği”; Yılmaz ALİEFENDİOĞLU’nun ise “fıkranın bu bölümünün uygulamaya ilişkin bulunduğu ve bu konuda bir karar verilmesine yer olmadığı” yolundaki karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA,
  3. Davalı Parti’nin tüm mallarının 2820 sayılı Yasa’nın 107. maddesi uyarınca Hazine’ye geçmesine OYBİRLİĞİYLE,
  4. Gereğinin yerine getirilmesi için karar örneğinin, milletvekilleri yönünden Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na, yasal işlemler yönünden 2820 sayılı Yasa’nın 107. maddesine göre Başbakanlığa ve ayrıca Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmesine, OYBİRLİĞİYLE,

16.6.1994 gününde karar verildi.

BaşkanvekiliGüven DİNÇER ÜyeYılmaz ALİEFENDİOĞLU Üyeİhsan PEKEL
ÜyeSelçuk TÜZÜN ÜyeAhmet N. SEZER ÜyeHaşim KILIÇ
ÜyeYalçın ACARGÜN ÜyeMustafa BUMİN ÜyeSacit ADALI
ÜyeAli HÜNER ÜyeLütfi F. TUNCEL

Schengen Sınırlar Kanunu

0

Schengen Sınırlar Kanunu (Schengen Borders Code), Avrupa Parlamentosu ve Avrupa Konseyinin 15 Mart 2006 tarihli 562/2006 sayılı kararı ile kabul edilmiştir. Karar, AB ülkelerinin dış sınırlarında yüksek ve tek tip bir kontrol sağlamak amacıyla kişilerin sınırlardan geçişlerini düzenleyen hükümler getirmekte ve Birlik Kanunu tesis edilmesini amaçlamaktadır.

Schengen Sınırlar Kanunu, 13 Ekim 2006 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Avrupa Topluluğunu Kuran Antlaşma uyarınca üye devletlerin tamamında bağlayıcıdır ve doğrudan uygulanmaktadır. Düzenlemenin amacı, Avrupa Birliği dış sınırlarını geçen kişilerle ilgili kuralları belirleyerek entegre sınır yönetimi kurmak ve Avrupa Birliği ortak politikasını oluşturmaktır.

Schengen Sınırlar Kanunu (Schengen Borders Law) uygulama alanı haritası

Düzenleme, Birleşik Krallık ve İrlanda dışındaki tüm AB ülkelerinin dış sınırlarını ve Schengen bölgesinin iç sınırlarını aşan herkes için geçerlidir. Uyruğuna bakılmaksızın, herhangi bir kişi, herhangi bir noktada kontrol yapılmadan iç sınırları geçebilmektedir. Bu kural, yerel polis makamlarının yetkilerini kullanmasını engellememektedir. Sınır kontrolleri sınır muhafızları tarafından yapılmakta, AB ülkelerinin, AB dışındaki komşularıyla ortak sınır geçiş noktaları oluşturulmasını öngörmekte, giriş ve çıkışlar kontrol altında tutulmaktadır. Bu karar ile getirilen kurallar, topluluğun yerel sınır trafiği hakkındaki kurallarına ve yerel sınır trafiği hakkındaki mevcut iki taraflı anlaşmalara halel getirmemektedir.

AB ülkeleri, sınır kontrollerinin etkili bir şekilde uygulanmasında birbirlerine yardımcı olmakta, operasyonel bir işbirliği yürütülmekte, bu işbirliği (European Agency for the Management of External Borders — Frontex ) Avrupa Operasyonel İşbirliği Yönetimi Ajansı tarafından koordine edilmektedir.

Schengen Sınırlar Kanunu

Strasburg, 15 Mart 2006.

Avrupa Parlamentosu adına,

Avrupa Parlamentosu ve Avrupa Birliği Konseyi,

Avrupa Topluluğunu Kuran Antlaşmayı özellikle ilgili antlaşmanın 62(1) ve (2)(a) numaralı maddelerini göz önünde bulundurarak,

Komisyonun teklifini göz önünde bulundurarak,

Antlaşmanın 251. maddesinde ortaya konan usullere uygun olarak [1],

(1) Avrupa Topluluğunu Kuran Antlaşmanın (bundan sonra Antlaşma olarak ifade edilecektir)

62 (1) maddesi uyarınca kişilerin iç sınırlardan geçerken herhangi bir kontrole tabi tutulmamalarının sağlanması amacına yönelik tedbirlerin benimsenmesi Antlaşmanın 14. maddesinde belirtilen ve Birliğin amaçlarından bir kısmını oluşturan; iç sınırların olmadığı ve kişilerin serbest dolaşım hakkının temin edildiği bir alan meydana getirir.

(2) Antlaşmanın 61. maddesi uyarınca kişilerin serbest dolaşım hakkını kullandığı bir alan oluşturulması diğer tedbirler ile beraber yürümelidir. Antlaşmanın 62 (2) maddesi uyarınca dış sınırlardan geçiş hakkında belirlenen ortak politika anılan diğer tedbirlerdendir.

(3) Kişilerin iç sınırlardan geçişi ve dış sınırlardaki sınır yönetimi üzerine müşterek tedbirlerin benimsenmesi AB çerçevesine dahil olan Schengen müktesebatını ve özellikle 14 Haziran 1985 tarihli; Benelüks Ülkeleri, Almanya Federal Cumhuriyeti ve Fransa Cumhuriyeti arasında, müşterek sınırlarında kontrollerin kademeli olarak kaldırılması hakkındaki Schengen Uygulama Sözleşmesinin ilgili hükümlerini [2] ve müşterek el kitabını [3] yansıtmalıdır.

(4) Dış sınırlarda sınır yönetimi hakkında konsolidasyon ve müktesebatın geliştirilmesi yoluyla ortak bir mevzuat oluşturulması, 7 Mayıs 2002 tarihli “AB Üye devletlerinin dış sınırlarında entegre yönetimin uygulanmasına yönelik” Komisyon Tebliğinde ifade edildiği üzere dış sınırların yönetimi ile ilgili ortak politikanın temel bileşenlerinden biridir. Bu amaç Konsey tarafından 13 Haziran 2002 tarihinde kabul edilip “AB Üye devletlerin dış sınırlarında entegre yönetim planına” eklenmiş ve 21 ve 22 Haziran 2002 tarihli Sevilla Avrupa Konseyi Kararlarında ve 19 ve 20 Haziran 2003 tarihli Selanik Avrupa Konseyi Kararlarında uygun bulunup dahil edilmiştir.

(5) Sınırlardan geçen kişilerin hareketlerine yönelik ortak kuralların tanımı ne Birlik vatandaşlarının ve aile fertlerinin ve ne de Birlik ve Üye devletler bir tarafta ve ilgili üçüncü ülkeler diğer tarafta olan anlaşmalar ile Birlik vatandaşlarının serbest dolaşım hakkına eşit şartlarda sahip üçüncü ülke vatandaşlarının ve aile fertlerinin serbest dolaşım haklarında ne bir sorun ne de bir etki yaratır.

(6) Sınır yönetimi sadece dış sınırlarında icra edilen Üye Devlet için değil iç sınır kontrollerini kaldıran tüm Üye Devletler için de önem arz etmektedir. Sınır yönetimi yasa dışı göç ve insan ticareti ile mücadeleye yardımcı olmalı ve Üye Devletlerin kamu güvenliği, kamu düzeni, kamu sağlığı ve uluslararası ilişkilerine yönelik tehditleri önlemelidir.

(7) Sınır kontrolleri insan saygınlığına saygılı bir şekilde yürütülmelidir. Sınır yönetimi profesyonel ve saygılı bir tavır ile yürütülmeli ve güdülen amaçlar ile orantılı olmalıdır.

(8) Sınır Yönetimi sadece sınır geçiş noktalarında (hudut kapısı) kişilerin kontrolünü ve bu noktalar arasındaki bölgenin gözetimini kapsamaz, aynı zamanda iç güvenliğe yönelik risk analizi ve dış sınırların güvenliğini etkileyebilecek tehditlerin analizini de kapsar. Bu sebeple sınır geçiş noktalarında kişilerin kontrolü ve bu noktalar arasındaki bölgenin gözetimi ile ilgili; şartların, kriterlerin ve ayrıntılı kuralların ortaya konulması önem arz etmektedir.

(9) Dış sınırlarda istisnai ve öngörülmeyen hallerde, sınır geçiş noktalarında haddinden fazla beklemeyi önlemek için kontrollerin hafifletilmesi ile ilgili hükümler tespit edilmelidir. Sınır kontrollerinin hafifletilmesi durumunda dahi üçüncü ülke vatandaşlarının pasaportlarına sistematik bir şekilde damga vurulması zorunludur. Evrakların damgalanması, tüm durumlarda, talep edilen seyahat evraklarının tüm kontrol tedbirleri icra edilmeden, kesin olarak, hangi tarihte, nerede sınırın geçildiğinin tespit edilmesine imkan sağlar.

(10) Serbest dolaşım hakkından faydalanan kişilerin bekleme sürelerinin azaltılması adına, tüm Üye Devletlerde imkanlar dahilinde ise sınır geçiş noktalarında yeknesak işaretler ile belirtilmiş ayrı şeritler sağlamalıdır. Uluslararası havalimanlarında da ayrı şeritler sağlanmalıdır. Yerel şartların imkan vermesi durumunda uygun görülen deniz ve kara sınır geçiş noktalarında da Üye Devletler ayrı şeritlerin oluşturulmasını göz önünde bulundurmalıdırlar.

(11)Üye Ülkeler dış sınırlardaki kontrol usullerinin; ticarete, sosyal ve kültürel değişim faaliyetlerine önemli bir engel oluşturmamasını sağlamalıdır. Bu amaca yönelik olarak yeterli kaynak ayırmalı ve personel istihdam etmelidirler.

(12) Üye Ülkeler, Sınır Yönetimi görevlerinden sorumlu kurum veya kurumlarını ulusal mevzuatlarına uygun teşkil etmelidirler. Üye Ülkede ilgili alanda yetki ve görev sahibi birden fazla kurum varsa aralarında yakın ve sürekli işbirliği sağlanmalıdır.

(13) Üye Devletler arasındaki operayonel işbirliği ve yardım 2007/2004 sayılı Tüzük ile kurulan Avrupa dış sınırlarda operasyonel işbirliği yönetimi ajansı (FRONTEX) tarafından yönetilip koordine edilecektir [4].

(14) İşbu Tüzük genel polis yetkileri altında gerçekleştirilen kontroller ve iç uçuşlarda kişilere yönelik olan güvenlik kontrollerine ve 19 Aralık 1991 tarihli 3925/91 (EEC) sayılı kişilerin Birlik içi uçuşlarında kabin ve el bagajlarına ve Birlik içi deniz geçişlerinde bagajlarına yönelik kontrollerin ve formalitelerin kaldırılması hususunda ki Konsey Tüzüğü uyarınca [5] ve seyahat veya kimlik belgesi taşınmasına yönelik ulusal mevzuat ve kişilerin ilgili üye devlette bulunduğuna dair yetkili mercileri bilgilendirmesi yükümlülüğü ile ilgi tüzük uyarınca üye devletlerin istisnai olarak bagaj kontrolü gerçekleştirmesi olanaklarına halel getirmez.

(15) Üye Ülkeler, kamu düzenlerine ya da kamu güvenliklerine ciddi bir tehdit oluşması durumunda iç sınırlarda sınır yönetiminin geçici olarak yeniden uygulanması imkanına sahiptirler. Söz konusu tedbirlerin istisna olması ve orantılılık ilkesine riayet edilmesinin sağlanması için bu imkanın kullanılmasına ilişkin esas ve usuller belirlenmelidir. İç sınırlarda sınır yönetiminin geçici olarak yeniden uygulanmasının kapsam ve süresi ilgili tehditle mukabele etmek için yeterli minimum seviye ile sınırlandırılmalıdır.

(16) Serbest dolaşım alanında iç sınırlarda sınır yönetiminin yeniden uygulanması istisna olarak kalmalıdır. Sınır yönetimi uygulamaları veya bu tip bir sınırın geçilmesinden kaynaklanan formaliteler icra edilmemelidir.

(17) Komisyonu, sınır yönetimini; mutlak, ayrıntılı, uygulanabilir kurallar ile düzenleyen uyarlamalara muktedir kılan usuller hazırlanmalıdır. Bu gibi durumlarda, bu tüzüğün icra edilmesi için gereken tedbirler 28 Haziran 1999 tarihli, 1999/468/EC sayılı, Komisyona tevdi edilen icra yetkisini kullanması usullerini ortaya koyan Konsey kararı uyarınca alınmalıdır[6].

(18)Üye Ülkelerin, sınır yönetimini düzenleyen uygulamaya dönük ayrıntılı kurallarının değişimi hakkında Komisyonu bilgilendirmesini sağlayan usuller hazırlanmalıdır.

(19) İşbu Tüzüğün amacı sınırı geçen kişilerin hareketlerine uyarlanacak kuralların tesisi olması sebebiyle bu hedefe üye devletler tarafından kafi derecede ulaşılamayacağından Birlik seviyesinde daha iyi ulaşılacaktır. Bu kapsamda Birlik alacağı tedbirleri Antlaşmanın 5. maddesinde belirtilen yetki ikamesi ilkesi uyarınca almalıdır. Yine aynı madde de belirtilen orantılılık ilkesi uyarınca işbu Tüzük amacına ulaşmanın kapsamı dışına çıkmaz.

(20) Bu tüzük temel haklara saygılıdır ve özellikle Avrupa Birliği Temel Haklar Şartında Kabul edilen prensiplere riayet etmektedir. Üye Ülkelerin uluslararası koruma ve geri göndermeme vecibelerine uygun olarak tatbik edilmelidir.

(21) Antlaşmanın 299. maddesi istisna olmak üzere, işbu Tüzük Fransa ve Hollanda’nın sadece Avrupa’daki topraklarında uygulanacaktır. İspanyanın 14 Haziran 1985 tarihli Schengen Anlaşması’nın Uygulanmasına ilişkin Sözleşmeye katılım Anlaşmasında belirtildiği üzere [7]. Ceuta ve Melilla da ki özel düzenlemeleri etkilemez.

(22) Avrupa Birliği Antlaşması ve Avrupa Topluluğunu Kuran Antlaşmaların eki niteliğindeki ve Danimarka’nın durumunu belirten protokolün 1. ve 2. maddeleri uyarınca, Danimarka işbu Tüzüğe taraf olmayıp hükümlerine tabi değildir. İşbu Tüzük, Avrupa Topluluğunu Kuran Antlaşmanın üçüncü Bölümünün IV. Başlığının hükümleri altında ki Schengen Müktesebatı üzerine inşa edilmiştir. Danimarka yukarıda belirtilen Protokolün 5. maddesi uyarınca işbu Tüzüğün kabulünden sonra altı ay içerisinde tüzüğü iç hukukuna ithal edip etmeyeceğini kararlaştırmalıdır.

(23) İzlanda ve Norveç söz konusu olduğunda işbu tüzük Schengen müktesebatının hükümlerini Avrupa Birliği Konseyi ve İzlanda ve Norveç arasında imzalanan, İzlanda ve Norveç’in Schengen müktesebatının yürürlüğe konması, uygulaması ve gelişimi ile ilişkilendirilmesi hakkında olan 2004/849/EC [8] sayılı Konsey Kararının 4(1) maddesine ve 2004/860/EC [9] sayılı Karara göre okunan 1999/437/EC sayılı Kararın 1. maddesinin A fıkrası kapsamında ki Anlaşma uyarınca geliştirir.

(24) İzlanda ve Norveç temsilcilerini Komisyona icra yetkilerini kullanmasına yardımcı olan çalışma grupları ile ilişkilendirilmelerine imkan tanıyan bir düzenleme yapılmalıdır. İşbu düzenleme Birlik ve İzlanda ve Norveç arasında ki yazışmalarda öngörülmüştür [10], yukarıda belirtilen Anlaşmaya eklenmiştir.

(25) İsviçre Konfederasyonu söz konusu olduğunda işbu tüzük Schengen müktesebatının hükümlerini Avrupa Birliği, Avrupa Topluluğu ve İsviçre Konfederasyonu arasında imzalanan, İsviçre Konfederasyonunun Schengen müktesebatının yürürlüğe konması, uygulaması ve gelişimi ile ilişkilendirilmesi hakkında olan 2004/849/EC [11] sayılı Konsey Kararının 4(1) maddesine ve 2004/860/EC [12] sayılı Karara göre okunan 1999/437/EC sayılı Kararın 1. maddesinin A fıkrası kapsamında ki Anlaşma uyarınca geliştirir.

(26) İsviçre Konfederasyonu temsilcilerini Komisyona icra yetkilerini kullanmasına yardımcı olan çalışma komiteleri ile ilişkilendirilmelerine imkan tanıyan bir düzenleme yapılmalıdır. İşbu düzenleme Birlik ve İsviçre Konfederasyonu arasında ki yazışmalarda öngörülmüştür, yukarıda belirtilen Anlaşmaya eklenmiştir.

(27) 29 Mayıs 2000 tarihli, Birleşik Krallık ve Kuzey İrlanda’nın Schengen Müktesebatının belli hükümlerine taraf olma talepleri ile ilgili 2000/365/EC Sayılı Konsey Kararı uyarınca [13] Birleşik Krallığın taraf olmadığı Schengen Müktesebatının hükümlerinin gelişiminden oluşan işbu tüzüğe Birleşik Krallık bu sebeple bağlı olmayıp uygulamalarına taraf değildir.

(28) 28 Şubat 2002 tarihli, İrlanda’nın Schengen Müktesebatının belli hükümlerine taraf olma talepleri ile ilgili 2002/192/EC Sayılı Konsey Kararı uyarınca [14] İrlanda’nın taraf olmadığı Schengen Müktesebatının hükümlerinin gelişiminden oluşan işbu tüzüğe İrlanda bu sebeple bağlı olmayıp uygulamalarına taraf değildir.

(29) İşbu Tüzük, 1. maddenin birinci cümlesi, 5(4)(a) maddesi, III. Başlık ve II. Başlığın hükümleri ve ayrıca Schengen Bilgi Sistemine atıfta bulunulan ekler Schengen Müktesebatı üzerine kurulu hükümler teşkil etmekte veya aksi takdirde 2003 tarihli Katılım Belgesinin 3(2) maddesi kapsamında ilişkilidir.

İŞBU TÜZÜĞÜ KABUL ETMİŞTİR:

GENEL HÜKÜMLER
Madde 1
Konu ve prensipler

İşbu Tüzük Avrupa Birliği Üye Devletleri arasında kişilerin iç sınırlarda sınır yönetimine tabi tutulmadan serbest geçişini temin eder.

Kişilerin Avrupa Birliği üye devletlerinin dış sınırlarından geçişinde sınır yönetimini düzenler.

Madde 2
Tanımlar

Bu tüzüğün amaçları adına aşağıdaki tanımlar uygulanmalıdır:

1. “iç sınırlar”:

(a) Nehir ve göl sınırları dahil olmak üzere üye devletlerin ortak kara sınırları;

(b) Üye Devletlerin iç seferler için kullanılan havalimanları;

(c) Üye devletlerin düzenli feribot bağlantıları için kullanılan deniz, nehir ve göl limanlarıdır;

2. “dış sınırlar” Üye Devletlerin iç sınır olmayan; nehir ve göl sınırları, deniz sınırları ve hava limanları, nehir limanları, deniz ve göl limanlarının dahil olduğu kara sınırıdır;

3. “iç uçuş” münhasıran Üye Devletlerin toprakları dahilinde ve üçüncü bir devletin topraklarına iniş yapılmayan her bir uçuşu ifade eder;

4. “düzenli feribot bağlantısı” Üye devlet topraklarında yer alan aynı iki veya daha fazla liman arasında belirlenen bir zaman çizelgesi uyarınca yolcu ve araçların taşınmasından oluşan her bir feribot bağlantısı;

5. “topluluğun serbest dolaşım hakkından yararlanan kişiler”:

(a) Antlaşmanın 17(1) maddesi uyarınca Birlik vatandaşları ve Avrupa Parlamentosunun 2004/38/EC sayılı Direktifi ve Konseyin 29 Nisan 2004 tarihli Birlik vatandaşları ve aile fertlerinin Üye devletlerin topraklarında serbest dolaşımı ve ikameti hakkındaki direktifi uygulanan bir Birlik vatandaşının üçüncü ülke vatandaşı aile fertleri;

(b) Birlik ve üye devletleri bir tarafta ilgili üçüncü ülke vatandaşları diğer tarafta olan Anlaşmalar uyarınca uyruğu ne olursa olsun, üçüncü ülke vatandaşları ve aile bireyleri Birlik vatandaşlarının serbest dolaşım hakkından eşdeğer bir şekilde faydalanır;

6. “üçüncü ülke vatandaşları” Antlaşmanın 17. Maddesinin 1. Fıkrasında ifade edilen ve 5. Fıkrasının kapsamadığı Birliğin vatandaşı olmayan her bir kişi;

7. “haklarında girişin refüze edilmesi adına bir uyarı verilen kişiler” Schengen Konvansiyonunun 96. maddesinde belirtilen amaçlar uyarınca herhangi bir üçüncü ülke vatandaşı hakkında Schengen Bilgi Sisteminde (SIS) uyarı verilmesi;

8. “sınır geçiş noktası” (Hudut Kapısı) Dış sınırlardan geçiş için yetkili makamlar tarafından belirlenen herhangi bir geçiş noktasıdır;

9. “sınır yönetimi” işbu tüzüğün amaçları uyarınca, sınırı geçme niyeti veya eylemine karşı sınırlarda icra edilen sınır kontrolü ve gözetiminden müteşekkil eylemlerdir;

10. “sınır kontrolü” kişilerin vasıtaları ve beraberindeki eşyalar da dahil olmak üzere Üye Devletlere giriş yapmaya veya çıkış yapmaya yetkili olduklarının temin edilmesini sağlayan sınır geçiş noktalarındaki kontrollerdir;

11. “sınır gözetimi” kişilerin sınır kontrollerini atlatmalarını önlemek için, sınır geçiş noktaları arasındaki sınırların ve standart çalışma saatleri dışında sınır geçiş noktalarının gözetimidir;

12. “ikinci derece sınır kontrolü” tüm yolcuların kontrol edildiği birinci derece kontrollerinden ayrı özel bir alanda icra edilen ek kontrollerdir;

13. “sınır muhafızı” ulusal mevzuat doğrultusunda yetki verilmiş, sınır geçiş noktasında veya sınır boyunca veya sınırların hemen yakınında yerleştirilmiş işbu tüzük ve ulusal mevzuat uyarınca sınır yönetimi ile ilgili görev yapmak üzere atanmış her bir kamu memurudur;

14. “taşıyıcı” uzmanlık alanı kişilere ulaşım sunmak olan her bir tüzel ve gerçek kişi;

15. “ikamet tezkeresi”:

(a) 13 Haziran 2002 tarihli Konseyin 1030/2002 sayılı üçüncü ülke vatandaşlarına verilecek ikamet tezkerelerinin yeknesak formatlarını ortaya koyan tüzüğe göre Üye Devletler tarafından verilen tüm ikamet izinleri [16];

(b) Bir üye devlet tarafından verilen, yukarıda (a) maddesinde belirtilen ikamet tezkeresine yapılan ilk başvurunun bekleme aşamasında sağlanan geçici ikamet tezkereleri veya iltica başvuruları istisna olmak üzere, üçüncü ülke vatandaşlarına ilgili üye devlette kalış veya tekrar giriş hakkı veren diğer tüm belgeler;

16. “yolcu gemisi” daha önceden belirlenmiş bir program uyarınca verilen bir rotayı takip eden gemilerdir, bu program farklı limanlarda turistik faaliyetleri içerir ve normalde ne yolda yolcu bırakır ne de yeni yolcuların yolda gemiye binmesine müsaade eder;

17. “eğlence tekneleri” ilgili teknelerin su sporları ve turizm amaçlı kullanımıdır;

18. “kıyı balıkçılığı” tekneler yardımıyla her gün veya 36 saat içerisinde bir üçüncü ülke limanına uğramadan bir üye devletin limanına dönülen balıkçılık anlamına gelir;

19. “kamu sağlığına tehdit” Dünya Sağlık Örgütünün Uluslararası Sağlık Tüzüğünde tanımlanan salgın (epidemik) potansiyeli olan her bir hastalık veya üye devletlerin vatandaşlarına tatbik edilen koruma hükümlerinin konusu ise diğer bulaşıcı hastalıklar veya bulaşıcı parazit hastalıkları.

Madde 3
Kapsam

İşbu tüzük Üye Ülkelerin iç ve dış sınırlarını geçen tüm kişilere (a) ve (b) maddelerinde bulunan gruplara halel getirmeksizin uygulanmalıdır:

(a) Topluluğun serbest dolaşım hakkından faydalanan kişiler;

(b) Mülteci haklarına ve uluslararası yardım talep eden kişilere özellikle geri gönderilmeme hususları göz önünde bulundurularak.

DIŞ SINIRLAR
BÖLÜM I
Dış sınırlardan geçiş ve giriş şartları
Madde 4
Dış sınırlardan geçiş

1. Dış sınırlardan geçiş sadece sınır geçiş noktalarından (hudut kapıları) standart mesai saatleri sırasında gerçekleştirilebilir. 24 saat açık olmayan sınır geçiş noktalarında Mesai saatleri açıkça belirtilmelidir.

Üye Devletler 34. Madde doğrultusunda sınır geçiş noktalarını Komisyona bildirmelidirler.

2. Yukarıda belirtilen 1. fıkra istisna olarak, dış sınırların sadece sınır geçiş noktalarından ve standart mesai saatleri içerisinde geçilme yükümlülüğüne karşı aşağıdaki durumlarda istisna olarak izin verilebilir:

(a) eğlence tekneleri ve kıyı balıkçılığı ile bağlantılı;

(b) gemilerinin demir attığı liman bölgesinde veya bitişik belediyelerde kalmak üzere karaya çıkan denizciler için;

(c) kişi veya gruplara yönelik bir talebin özel bir doğası olduğu durumlarda, ulusal mevzuat uyarınca talep edilen ikamet tezkerelerine sahip olmaları ve kamu düzeni ve üye devletlerin kamu güvenliğine yönelik bir ihtilaf olmaması;

(d) kişi veya grupların öngörülmeyen acil durumlarında.

3. Üye devletler 2. fıkra ile sağlanan istisnalar veya uluslararası yardım yükümlülüğü saklı kalmak koşulu ile sınır geçiş noktaları dışında veya standart mesai saatleri dışında izinsiz olarak dış sınırların geçilmesine karşı, ulusal mevzuatları uyarınca cezalar belirlemelidirler. Bu cezalar; etkili, orantılı ve caydırıcı olmalıdır.

Madde 5
Üçüncü ülke vatandaşları giriş koşulları

1. Altı ayda bir üç aylık ikamet süresini aşmayan kalışlar için giriş koşulları aşağıdaki gibidir:

(a) geçerli bir seyahat belgesi veya sınırı geçmesini sağlayacak bir vesikaya sahip olmak;

(b) 15 Mart 2001 tarihli 539/2001 sayılı dış sınırları geçerken vize yükümlülüğü bulunan üçüncü ülkelerin ve vize muafiyeti bulunan ülkelerin listelendiği Konsey tüzüğü uyarınca geçerli bir vizeye sahip olmak [17], geçerli bir ikamet tezkeresine sahip olmaları istinası ile;

(c) niyetlendikleri kalışlarının amaç ve şartlarını gerekçelendirecek, hem niyetlendikleri kalış hem de menşe ülkelerine dönüş veya kesin olarak kabul edilecekleri bir üçüncü ülkeye geçebilecek yeterli geçim kaynağına sahip veya kanuni olarak bu kaynaklara ulaşabilecek bir durumda olmaları;

(d) Schengen Bilgi Sisteminde refüze edilmelerine yönelik bir uyarı olan bir kişi olmamaları;

(e) kamu düzeni, kamu güvenliği, kamu sağlığı veya herhangi bir üye devletin uluslararası ilişkilerine tehdit olarak algılanmamaları özellikle aynı zeminde üye devletlerin ulusal veri tabanlarında refüze edilmelerine yönelik bir uyarı bulunmamaları.

2. Sınır muhafızı tarafından 1. fıkranın c bendinde belirtilen şartların yerine getirildiğinin tetkik edilmesi adına üçüncü ülke vatandaşından talep edilen destekleyici dokümanların ayrıntılı olmayan listesi Ek I e dahil edilmiştir.

3. Geçim kaynağı veya ekonomik durum; kalış süresi ve amacı ile üye devletlerdeki yiyecek içecek ve kalınacak yer için ortalama fiyatlar referans alınarak ve bunun kalınacak gün sayısı ile çarpılması ile hesaplanabilir.

Üye devletler tarafından belirlenen emsal meblağlar 34. madde uyarınca Komisyona bildirilmelidir.

Üçüncü ülke vatandaşının yeterli ekonomik duruma sahip olduğu nakit, seyahat çeki veya kredi kartı ile değerlendirilebilir. Ulusal mevzuatta belirtilmesi şartıyla sponsorluk bildirimleri ve ulusal mevzuatta belirtilmesi şartıyla davet edip misafir edecek kişinin teminat mektubu, üçüncü ülke vatandaşının davet eden kişide misafir kalması durumunda yeterli geçim kaynağına delil teşkil edebilir.

4. 5(1) istisna olarak:

(a) 5(1) maddesindeki tüm şartları yerine getirmeyen fakat bir ikamet tezkeresi veya yeniden girişli vizesi veya talep edilen durumlarda her iki belgeye de sahip üçüncü ülke vatandaşlarının ikamet tezkeresi veya yeniden girişli vizesi, transit geçiş amacıyla üye devletlere giriş yapmasına olanak sağlamalıdır bu sayede ikamet tezkeresini veya yeniden girişli vizeyi veren üye devlete ulaşması sağlanır ancak, isimleri dış sınırından giriş yaptıkları üye devletin ulusal listelerinde, giriş veya transitleri refüze edileceği ibaresi yer alan bir uyarı olmaması koşuluyla;

(b) 1. maddede belirten şartları, (b) fıkrası istisna olmak üzere, yerine getiren, kendileri sınırda hazır bulunmaları ve transit denizcilere vize verilmesini de kapsayan [18], sınırda vize verilmesini düzenleyen 27 Şubat 2007 tarihli 415/2003 (EC) sayılı Konsey Tüzüğü uyarınca sınırda vize almaları koşuluyla üye devlet topraklarına giriş yapabilirler.

Sınırlarda verilen vizeler bir liste olarak kayıt altına alınmalıdır.

Vizenin belgenin içerisine yapıştırılamaması durumunda istisnai olarak vize ayrı bir sayfaya yapıştırılıp belgeye eklenebilir. Bu gibi durumlarda, vize yapıştırmanın yeknesak biçimlerini belirten 18 Şubat tarihli 333/2002 (EC) sayılı Konsey Tüzüğünde öngörülen, formu tanzim eden üye devletler tarafından tanınmayan seyahat belgeleri taşıyan kişilere verilen vizelerin seyahat belgesine yapıştırılması ile ilgili yeknesak formu [19] kullanması öngörülmektedir;

(c) 1. maddede öngörülen şartlardan bir veya birden fazlasına haiz olmayan üçüncü ülke vatandaşları, bir üye devlet tarafından; insani sebepler, ulusal çıkar veya uluslararası yükümlülükler zemininde topraklarına kabul edilebilir. İlgili üçüncü ülke vatandaşı 1(d) maddesinde belirtilen bir uyarının konusu ise topraklarına giriş izni veren üye devlet diğer üye devletleri bilgilendirmelidir.

BÖLÜM II
Dış sınırların kontrolü ve girişin Kabul edilmemesi (refüze)
Madde 6
Sınır kontrolünün icra edilmesi

1. Sınır muhafızları görevlerini ifa ederken tam anlamıyla insan saygınlığına saygılı olmalıdır.

Görevlerini icra ederken başvuracakları tüm önlemler amaçları ile orantılı olmalıdır.

2. Sınır muhafızları sınır kontrollerini icra ederken kişilere; cinsiyet, ırk veya etnik köken, din veya inanç, maluliyet, yaş veya cinsel tercihi açısından ayrımcılık gözetmemelidirler.

Madde 7
Kişilerin kontrolü

1. Dış sınırlarda sınır aşan hareketler sınır muhafızlarının kontrollerine tabi olmalıdır. Kontroller bu bölümle uyumlu bir şekilde icra edilmelidir.

Kontroller, taşıtları ve sınır aşan kişilerin beraberinde ki eşyaları da kapsamalıdır. İlgili Üye Devletin mevzuatı icra edilen her bir kontrole uygulanmalıdır

2. Tüm kişiler seyahat evraklarındaki bilgiler uyarınca kimliklerinin tespit edilmesi adına minimum kontrolden geçirilmelidir. Bu tip minimum kontroller; hızlı bir şekilde imkan dahilinde ise yasal sahibine sınırı geçmesine imkan tanıyan evraklarda tahrifat veya sahtecilik izlerinin tespit edilmesi adına teknik ekipman kullanımı ve ilgili veri tabanlarında; çalıntı, uygun olmayan, kayıp ve geçersiz evrakların kontrol edilmesinden oluşmaktadır.

Minimum kontroller serbest dolaşım hakkından faydalanan kişilere uygulanacak kural olmalıdır.

Buna rağmen, sınır muhafızları sistematik olmayan bir şekilde serbest dolaşım hakkı olan kişilerin minimum kontrole tabi tutulurken, ulusal ve Avrupa veri tabanlarında gerçek, ciddi ve yakın bir tehdit oluşturmadığının ve Üye Devletlerin, kamu güvenliği, kamu düzeni, uluslararası ilişkilerine veya halk sağlığına bir tehdit oluşturmadığının tespit edilmesini sağlamalıdır.

Bu çalışmalar, 2004/38 sayılı Direktif de ifade edilen serbest dolaşım hakkından faydalanan kişilerin ilgili üye devlete giriş yapma hakkını tehdit etmemelidir.

3. Üçüncü ülke vatandaşları giriş ve çıkış işlemleri sırasında kapsamlı kontrole tabi tutulmalıdırlar.

(a) girişteki kapsamlı kontroller 5(1) maddesinde belirtilen giriş şartlarının tetkik edilmesini ve uygulanabilecek durumlarda, ikamet izinleri ve mesleki bir faaliyet aramanın tetkik edilmesini kapsamalıdır. Bu kontroller aşağıda ifade edilen yönlerin ayrıntılı olarak incelenmesini içermelidir:

(i) üçüncü ülke vatandaşının sınırı geçmeye muteber, geçerlilik tarihi dolmamış, gerekli durumlarda vize veya ikamet tezkeresi ile birlikte gerekli evraka sahip olduğunun tetkik edilmesi;

(ii) seyahat evraklarının tahrif edilmiş veya sahte olduğuna yönelik izlerin kapsamlı tetkiki;

(iii) giriş ve çıkış tarihlerinin karşılaştırılması ile kişinin üye devletlerin topraklarında öngörülen azami kalış süresini aşmadıklarına dair ilgili üçüncü ülke vatandaşlarının seyahat evraklarında giriş ve çıkış damgalarının tetkiki;

(iv) ilgili üçüncü ülke vatandaşının çıkış noktası ve varış noktası ve niyetlenen ziyaretin süresinin ve amacının tetkik edilmesi gerekli görülen durumlarda destekleyici belgelerin kontrol edilmesi;

(v) ilgili üçüncü ülke vatandaşının niyetlenen ziyaretin süresi ve amacına, kendisinin menşe ülkesine geri dönüşüne veya kesin olarak kabul edileceği bir üçüncü ülkeye transit geçişine mütekabil yeterli geçim kaynağına haiz olduğunun veya kanuni olarak bu kaynaklara ulaşabilecek bir durumda olduklarının tetkik edilmesi;

(vi) ilgili üçüncü ülke vatandaşının, vasıtasının ve taşıdığı eşyaların; kamu düzeni, kamu güvenliği, kamu sağlığı veya üye devletlerin uluslararası ilişkilerine yönelik bir tehdit oluşturmadığının tetkik edilmesi. Bu tetkikler kişilere yönelik uyarı ve verilerin sorgulanması eğer gerekirse eşyalara yönelik Schengen Bilgi Sisteminin ve Ulusal verilerin sorgulanması ve bir uyarıya rastlanılması durumunda gerekli tedbirlere başvurulmasını içerir;

(b) çıkışta gerçekleştirilen kapsamlı kontroller aşağıdaki noktaları kapsar:

(i) üçüncü ülke vatandaşının sınırı geçmesine imkan veren geçerli bir seyahat evrakına sahip olduğunun tespit edilmesi;

(ii) seyahat belgesinin tahrif edilmiş veya sahte olduğuna yönelik izlerin tetkiki;

(iii) mümkün olduğu durumlarda, üçüncü ülke vatandaşının kamu düzenine, kamu güvenliği veya üye devletlerin uluslararası ilişkilerine tehdit oluşturmadığının kontrol edilmesi;

(c) (b) maddesinde belirtilen kontrollere ek olarak, çıkışta gerçekleştirilen kapsamlı kontroller ayrıca aşağıdaki noktaları da kapsayabilir:

(i) kişinin geçerli bir vizeye sahip olduğunun tetkik edilmesi, talep edildiği takdirde 539/2001 sayılı tüzük gereği, geçerli bir ikamet tezkeresine sahip olunması istisnası ile;

(ii) kişinin Üye Ülkelerde ikamet için izin verilen azami süreyi aşmadığının tespit edilmesi;

(iii) Schengen Bilgi Sistemi ve ulusal veri tabanları da dahil olmak üzere kişi ve eşyalara yönelik uyarı ve ikazlara yönelik kayıtların sorgulanması.

4. Uygun tesislerin bulunması ve üçüncü ülke vatandaşı tarafından talep edilmesi durumunda kapsamlı kontroller özel bir mahalde icra edilmelidir.

5. Kapsamlı bir ikinci derece kontrolüne tabi üçüncü ülke vatandaşları, kontrolün amacı ve usulü hakkında bilgilendirilmelidir.

Bu bilgi; topluluğun tüm resmi dillerinde ve ilgili üye devletin komşu veya komşularının dil veya dillerinde mevcut olmalı ve üçüncü ülke vatandaşının talebi üzerine kapsamlı ikinci derece kontrolünü icra eden sınır muhafızının adı ve sicil numarası, sınır geçiş noktasının adı ve sınırın geçildiği tarihi içermelidir.

6. Serbest dolaşım hakkı olan kişilerin kontrolü 2004/38 sayılı Avrupa Komisyonu Direktifi uyarınca gerçekleştirilmelidir.

7. Kayıt altına alınacak bilgileri düzenleyen ayrıntılı kurallar Ek II de belirtilmiştir.

Madde 8
Sınır kontrolünün hafifletilmesi

1. Dış sınırlardaki sınır kontrolleri öngörülmeyen istisnai durumların sonuçları olarak hafifletilebilir. Bu istisnai ve öngörülmeyen durumlar, öngörülmeyen olayların sebebiyet verdiği yoğunluğun sınır geçiş noktalarında bekleme sürelerini haddinden fazla arttırdığı ve personel, tesis ve organizasyon gibi tüm kaynakların tükendiği şahıslara addedilmelidir.

2. Sınır kontrollerinin yukarıda ki 1. fıkra uyarınca hafifletildiği durumlarda, prensip olarak girişteki sınır kontrollerine öncelik verilmelidir.

Sınır kontrolünün hafifletilmesi kararı sınır geçiş noktasındaki sınır muhafızlarının amiri tarafından alınmalıdır.

Sınır kontrolünün hafifletilmesi kararı geçici olmalı, kendisini meşru kılan şartlara uyarlanıp kademeli olarak başlatılmalıdır.

3. 10. Madde ile doğru orantılı olarak sınır kontrollerinin hafifletilmesi durumunda dahi sınır muhafızları üçüncü ülke vatandaşlarının seyahat evraklarına hem girişte hem de çıkışta damga basmalıdır.

4. Her bir Üye devlet yılda bir ilgili maddenin uygulaması ile ilgili raporunu Avrupa Parlamentosu ve Komisyona sunmalıdır.

Madde 9
Ayrı şeritler ve bilgi işaretleri

1. Üye Devletler özellikle hava sınır geçiş noktalarında 7. Madde doğrultusunda kişilerin sınır kontrolünü gerçekleştirmek üzere ayrı şeritler tesis etmelidir. Bu ayrı şeritler Ek III de belirtilen tabela işaretleri ile ayırt edilmelidir.

Üye devletler deniz ve kara sınır geçiş noktalarında ve 20. maddeye uymayan üye devletler arasındaki müşterek sınırlarda ayrı şeritler sağlayabilir. Eğer üye devletler ilgili sınırlarda ayrı şeritler sağlarsa Ek III de belirtilen tabela işaretleri kullanılabilir.

Üye devletler sınırdan kişilerin geçişlerinin en uygun şekilde sağlanması ve ilgili ayrı şeritlerin konu edildiği 4. maddede ifade edildiği üzere açık bir şekilde tabelalar ile donatıldığını temin etmelidir.

2. (a) topluluğun serbest dolaşım hakkından faydalanan kişiler Ek III Bölüm A da gösterilen tabelaların işaret ettiği şeritleri ayrıca Ek III Bölüm B de gösterilen tabelaların işaret ettiği şeritleri de kullanmaya yetkilidirler.

(b) Diğer tüm kişiler Ek III Bölüm B de belirtilen tabelalarla belirtilmiş şeritleri kullanmalıdırlar.

(a) ve (b) maddelerinde ifade edilen tabelalardaki işaretler de kullanılacak dil veya diller her bir üye devletin uygun gördüğü şekilde olacaktır.

3. Deniz ve kara sınır geçiş noktalarında üye devletler araç trafiğini hafif ve ağır vasıtalar ve otobüsler için olmak üzere Ek III ün C Bölümünde belirtilen işaretleri kullanarak farklı şeritlere ayırabilirler.

Üye devletler tabelalardaki işaretleri yerel şartlara göre değiştirebilirler.

4. Bir sınır geçiş noktasında trafik akışında geçici bir dengesizlik durumunda farklı şeritlerin kullanımını düzenleyen kurallardan, yetkili kurum tarafından dengesizlik ortadan kaldırılıncaya kadar feragat edilebilir.

5. Mevcut tabelaların 1. 2. ve 3. maddelere göre uyarlanması 31 Mayıs 2009 tarihine kadar tamamlanmalıdır. Üye devletler bu tarihten önce mevcut tabelaları yenisi ile değiştirirse bu değişiklikler ilgili maddelerde belirtilen tabelalarla uyumlu olmalıdır.

Madde 10
Üçüncü ülke vatandaşlarının seyahat evraklarının damgalanması

1. Üçüncü ülke vatandaşlarının seyahat evrakları sistematik bir şekilde giriş ve çıkışta damgalanmalıdır. Giriş veya çıkış damgaları özellikle aşağıda belirtilen belgelere basılmalıdır:

(a) üçüncü ülke vatandaşlarına sınırı geçme hakkı veren geçerli bir vize taşıyan belgelere;

(b) üçüncü ülke vatandaşlarına sınırda bir Üye devlet tarafından sınırı geçme hakkı veren vize taşıyan belgelere;

(c) ) üçüncü ülke vatandaşlarına sınırı vizeden muaf geçme hakkı veren belgelere.

2. Bir Birlik vatandaşının aile üyesi olan ve 2004/38/EC sayılı Direktif uygulanan fakat aynı Direktifin 10. maddesi uyarınca ikamet tezkeresini ibraz etmeyen üçüncü ülke vatandaşının seyahat belgesine giriş ve çıkışta damga vurulmalıdır.

Topluluğun serbest dolaşım hakkından faydalanan üçüncü ülke vatandaşlarının aile üyesi olan ve 2004/38/EC sayılı Direktifin 10. maddesi uyarınca sağlanan ikamet tezkeresini ibraz etmeyen üçüncü ülke vatandaşlarının seyahat belgelerine giriş ve çıkışta damga vurulmalıdır.

3. Giriş ve çıkış damgası vurulmayacak haller:

(a) Devlet Başkanlarının ve gelişlerinden önce diplomatik kanallarla resmi olarak gelişleri ilan edilmiş devlet büyüklerinin seyahat evraklarına;

(b) pilotların lisansına veya uçak mürettebatlarının sertifikalarına;

(c) sadece gemileri limana sığındığı ve uğradığı zaman, bir üye devlet topraklarında bulunan denizcilerin seyahat belgelerine;

(d) Ek VI 3.2.3 maddesi uyarınca sınır kontrolüne tabi olmayan yolcu gemisinin mürettebat ve yolcularının seyahat evraklarına;

(e) Andora, Monako ve San Marino vatandaşlarına sınır geçme imkanı veren belgelere.

İstisna olarak, üçüncü ülke vatandaşının talebi üzerine giriş veya çıkış damgası, kişiye ciddi zorluklara sebebiyet verecekse bu damganın belgelerine basılmasından muaf tutulabilirler. Bu durumda, giriş veya çıkış ayrı bir belgede kişinin adı soyadı ve pasaport numarası bulunacak şekilde kayıt edilmelidir. Bu belge üçüncü ülke vatandaşına teslim edilmelidir.

4. Damgalamayla ilgili düzenlemeler IV. Ekte belirtilmiştir.

5. İmkan dahilinde ise, üçüncü ülke vatandaşları, sınır muhafızının giriş ve çıkışta seyahat evraklarını, kontrollerin 8. Madde uyarınca hafifletilmesi sırasında dahi damgalama yükümlülüğü hakkında bilgilendirilmelidirler.

6. Komisyon 2008 sonunda seyahat evraklarının damgalanmasının şartları hakkında Avrupa Parlamentosuna ve Konseye rapor sunmalıdır.

Madde 11
Kalış süresi ile ilgili şartların yerine getirilmesi hakkında Karine

1. Bir üçüncü ülke vatandaşının seyahat belgesi giriş damgası taşımıyorsa, yetkili ulusal merci belge sahibinin ilgili üye devlette kalış için gerekli şartlara haiz olmadıklarını farz edebilirler.

2. 1. maddede konu edilen, karine; üçüncü ülke vatandaşı herhangi bir şekilde kısa süreli kalış şartlarına uyduğuna dair seyahat biletleri veya üye devlet dışında bulunduğuna dair bir belge gibi güvenilir deliller sunarsa delillerle çürütülebilir.

Bu gibi durumlarda:

(a) Üçüncü ülke vatandaşı Schengen Müktesebatını tam olarak uygulayan Üye devlet topraklarında bulunursa, yetkili merciler iç hukuklarına ve uygulamaya uygun olarak kişinin seyahat evraklarına tarihi ve Schengen Müktesebatını tam olarak uygulayan Üye devletin dış sınırından geçtiği yeri belirtmelidir;

(b) Üçüncü ülke vatandaşı 2003 tarihli Katılım Belgesinin 3(2) maddesinde öngörülen kararı almayan bir Üye devlet topraklarında bulunuyorsa, yetkili merciler iç hukuklarına ve uygulamaya uygun olarak kişinin seyahat belgesine bulunduğu tarih ve ilgili Üye devletin dış sınırından geçtiği yeri belirtmelidir;

(a) ve (b) maddelerinde belirtilen göstergelere ek olarak, Ek VIII de sunulan form üçüncü ülke vatandaşına verilmelidir.

Üye devletler işbu maddede belirtilen göstergeler ile ilgili ulusal uygulamalarını; birbirlerine, Komisyona ve Konseyin Genel Sekreterliğine bildirmelidirler.

3. 11(1) maddesinde belirtilen Karine delillerle çürütülemezse, üçüncü ülke vatandaşı ilgili üye devletlerin yetkili mercileri tarafından ihraç edilebilirler.

Madde 12
Sınır Gözetimi

1. Sınır gözetiminin ana amacı; sınırların izinsiz geçilmesinin önlenmesi, sınır aşan suçlarla mücadele ve sınırları yasa dışı geçen kişilere karşı tedbirlerin alınması olmalıdır.

2. Sınır muhafızları sınır gözetiminin icrası adına sabit ve mobil birimler kullanmalıdır.

Gözetim; kişilerin sınır geçiş noktalarında ki kontrolleri atlatmasının önlenmesi ve önüne geçilmesini sağlayacak şekilde icra edilmelidir.

3. Sınır geçiş noktaları arasında yapılan gözetim, sayısı ve yöntemleri mevcut veya öngörülen risk ve tehditlere göre uyarlanan sınır muhafızları tarafından icra edilmelidir. Gözetim devirleri sık ve ani değişiklikler içermelidir böylece yasa dışı sınır geçişleri devamlı tespit edileceği riski altında olacaktır.

4. Gözetim, bilinen veya hassas olduğu sezilen mevkilerde sabit veya mobil bir şekilde görevlerini icra eden sabit veya mobil devriye birimleri tarafından icra edilmelidir. Bu çeşit gözetimin amacı sınırı yasa dışı geçmeye çalışan kişileri tutuklamaktır. Gözetim elektronik ekipman dahil olmak üzere teknik araçlar kullanılarak da icra edilebilir.

5. Gözetimi düzenleyen ek kurallar 33(2) Maddesinde belirtilen usullere uygun olarak uyarlanabilir.

Madde 13
Girişin Kabul edilmemesi

1. 5 (1) Maddesinde belirtilen tüm şartları yerine getirmeyen ve 5. maddenin 4. fıkrasında tanımlanmış kategorilerden birine dahil olmayan üçüncü ülke vatandaşının üye devletlere girişi kabul edilmez. Bu işlem iltica ve uluslararası yardım veya uzun süreli vize uygulamalarına halel getirmemelidir.

2. Girişin kabul edilmemesi sadece girişin kabul edilmemesinin kesin gerekçesini belirten doğrulanmış bir karar ile olabilir. Karar, ulusal mevzuat ile yetkilendirilmiş bir merci tarafından alınabilir. Karar derhal yürürlüğe girer.

Girişin kabul edilmemesinin kesin gerekçesini belirten doğrulanmış karar Ek V Bölüm B de belirtilen yeknesak bir formun ulusal mevzuat ile yetkilendirilmiş bir merci tarafından doldurulması ile verilmelidir. Doldurulan yeknesak form ilgili üçüncü ülke vatandaşına teslim edilmelidir bu form ile kişi refüze edilme kararını aldığını teyit eder.

3. Refüze edilen kişilerin temyiz hakkı bulunmalıdır. Temyiz hakkı iç hukuk uyarınca kullanılmalıdır. Üçüncü ülke vatandaşına, ulusal mevzuat uyarınca üçüncü ülke vatandaşı adına hareket edebilecek yetkili temsilcilerin irtibat noktalarını belirten yazılı bir bildirim yapılmalıdır.

Davanın temyize gönderilmesi girişin refüze edilmesi kararının icrasını ertelemez.

Ulusal mevzuat uyarınca bahşedilmiş herhangi bir tazminat hakkı saklı kalmak koşuluyla, ilgili üçüncü ülke vatandaşı, temyiz, girişin refüze edilmesi kararını asılsız bulursa, girişi refüze eden üye devletin iptal edilen giriş damgasını ve diğer tüm iptal veya eklerin düzeltmesi hakkını kazanır.

4. Sınır muhafızları refüze edilen üçüncü ülke vatandaşının ilgili üye devlete giriş yapmayacağını temin etmelidir

5. Üye devletler refüze edilen kişilerin sayısı, refüze edilme sebepleri, kişinin uyruğu ve refüze edildikleri sınırın çeşidi (kara, hava veya deniz) hakkında istatistik toplamalıdır. Üye devletler senede bir bu istatistikleri Komisyona iletmelidir. Komisyon iki yılda bir üye devletlerden sağlanan istatistiklerin derlemesini yayınlamalıdır.

6. Girişin kabul edilmemesini düzenleyen ayrıntılı kurallar Ek V in A bölümüne eklenmiştir.

BÖLÜM III
Sınır Yönetimi için öngörülen personel ve kaynaklar, Üye ülkeler arası işbirliği
Madde 14
Sınır Yönetimi için öngörülen personel ve kaynaklar

Üye Devletler dış sınırlarda 6. maddeden 13. maddeye kadar olan hükümler uyarınca sınır yönetimini icra ederken dış sınırlardaki kontrollerin etkin ve yüksek bir standartta icra edilmesinin temin edilmesini sağlayacak şekilde yeterli sayıda uygun personel istihdam etmeli ve kaynağı ayırmalıdır.

Madde 15
Sınır Yönetiminin icrası

1. 6 dan 13’ e kadar olan maddelerde öngörülen Sınır yönetimi sınır muhafızları tarafından işbu tüzüğün hükümleri ve ulusal mevzuata uygun olarak icra edilmelidir.

Sınır Yönetimi icra edilirken, işbu tüzüğün kapsamı dışında kalan ve ulusal mevzuatla verilen cezai kovuşturma yetkisi kapsam dışı kalmalıdır.

Üye devletler sınır muhafızlarının uzmanlaşmış ve uygun bir eğitim almış profesyoneller olmalarını sağlamalıdırlar. Üye devletler sınır muhafızlarının özellikle görevlerini ifa ederken gerekli olan yabancı dil öğrenmelerini teşvik etmelidirler.

2. Üye Devletler 34. madde uyarınca Komisyona Sınır Yönetiminden sorumlu kurum ve kuruluşlarının listelerini bildirmelidirler.

3. Sınırların etkili bir şekilde kontrol edilmesi adına her bir Üye Devlet sınır yönetiminden sorumlu ulusal kurum ve kuruluşlarının sıkı ve devamlı işbirliğini sağlamalıdır.

Madde 16
Üye ülkelerle işbirliği

1. Üye devletler birbirlerine yardımcı olmalı ve 6. maddeden 15. maddeye kadar olan sınır yönetiminin etkili bir şekilde icra edilmesi amacıyla ilgili hükümler doğrultusunda yakın ve sıkı bir işbirliği içinde olmalıdırlar. Tüm ilgili bilgileri karşılıklı paylaşmalıdırlar.

2. Üye Devletler arasındaki operayonel işbirliği ve yardım 2007/2004 sayılı Tüzük ile kurulan Avrupa dış sınırlarda operasyonel işbirliği yönetimi ajansı (FRONTEX) tarafından yönetilip koordine edilecektir.

3. Ajansın yetkileri saklı kalmak koşuluyla üye devletler diğer üye devletler ve/veya üçüncü ülkelerle irtibat görevlisi mübadelesi gibi ajansın eylemlerini tamamlayan işbirlikleri de dahil olmak üzere dış sınırlarda operayonel işbirliklerine devam edebilirler.

Üye devletler Ajansın işlerliğine veya hedeflerine erişimine zarar verecek eylemlerden kaçınmalıdır.

Üye devletler ilk maddede bahis konusu olan operasyonel işbirliği hakkında Ajansa rapor vermelidirler.

4. Üye devletler sınır yönetiminin kuralları ve temel haklar üzerine eğitim sağlamalıdırlar. Bu bakımdan Ajans tarafından saptanmış ve geliştirilmiş müşterek eğitim standartları dikkate alınmalıdır.

Madde 17
Müşterek kontrol

1. Müşterek sınırlarına 20. maddeyi uygulamayan üye devletler, ilgili maddeyi uygulayacakları tarihe kadar bu ortak sınırları müşterek olarak kontrol edebilirler. Bu durumda kişiler giriş ve çıkış kontrolleri için sadece bir kez durdurulurlar, üye devletlerin 6. maddeden 12. maddeye kadar olan bölümden kaynaklanan bireysel sorumluluğu saklı kalmak koşuluya.

Üye Devletler bu amaçla aralarında iki taraflı anlaşmalar düzenleyebilirler.

2. Üye Devletler yukarıdaki 1. madde uyarınca yapılan herhangi bir düzenleme hakkında Komisyonu bilgilendirmelidirler.

BÖLÜM IV
Sınır kontrolünün özel kuralları
Madde 18
Muhtelif hudutlara yönelik özel kurallar ve dış sınırları geçmek üzere kullanılan muhtelif taşıtlar

Ek VI da ortaya konan bu özel kurallar Muhtelif hudutlarda icra edilen kontrollere ve sınır geçiş noktalarını geçmek üzere kullanılan muhtelif taşıtlara uygulanabilir.

Bu özel hükümler 5. maddeden ve 7. maddeden 13. maddeye kadar olan bölümlerden istisnalar ihtiva edebilirler.

Madde 19
Belli kategorilerdeki şahıslara uygulanan kontrollerin özel kuralları

1. Ek VII de belirtilen özel kurallar aşağıda belirtilen kategorilere uygulanan kontrollere uyarlanmalıdır:

(a) Devlet Başkanları ve beraberindeki delegasyon üyeleri;

(b) Pilot ve diğer mürettebat;

(c) Denizciler;

(d) Diplomatik, resmi ya da hizmet pasaportu sahipleri ve uluslararası kuruluş mensupları;

(e) Sınır aşan işçiler;

(f) Reşit olmayanlar.

Bu özel hükümler 5. maddeden ve 7. maddeden 13. maddeye kadar olan bölümlerden istisnalar ihtiva edebilirler.

2. Üye devletler Komisyonu, Dışişleri Bakanlıkları tarafından; diplomatik misyonların akredite mensupları, konsolosluk temsilcilerine ve aile fertlerine 34. madde uyarınca verilen numune kimlik belgeleri hakkında bilgilendirmelidir.

İÇ SINIRLAR
BÖLÜM I
İç sınırlarda sınır yönetiminin yürürlükten kaldırılması
Madde 20
İç sınırlardan geçiş

İç sınırlar herhangi bir noktadan kişinin uyruğu ne olursa olsun kişi sınır kontrolüne tabi olmadan geçilebilir.

Madde 21
Ülke içinde sınır kontrolü

İç sınırlarda sınır yönetiminin kaldırılması aşağıdaki konuları etkilememelidir:

(a) üye devletlerin yetkili mercilerinin ulusal mevzuatları uyarınca polis yetkilerini kullanmaları elden geldiğince sınır kontrollerine muadil bir etkileri bulunmamalıdır. İlk cümlenin çerçevesi içinde, polis yetkilerinin kullanılması özellikle aşağıda belirtilen polis tedbirleri mevzubahis ise sınır kontrollerine muadil sayılmamalıdır:

(i) sınır kontrollerinin amaç olarak güdülmemesi,

(ii) genel polis bilgisine ve kamu güvenliğine olası tehditlere ilişkin tecrübelere dayalı ve özellikle sınır aşan suçlarla mücadele amacına dayanır,

(iii) dış sınırlarda kişilere yönelik sistematik kontrollerden açıkça farklı bir şekilde planlanıp icra edilmektedir,

(iv) habersiz, sondajlama yöntemle yürütülen kontroller temelinde icra edilmektedir;

(b) limanlarda ve hava limanlarında her bir üye devletin ulusal mevzuatı uyarınca, liman veya hava limanı görevlileri veya taşıyıcılar gibi, yetkili merciler tarafından icra edilen kişilere yönelik güvenlik kontrolleri, ancak ilgili kontrollerin üye devlet içinde seyahat eden kişilere yönelik de icra edilmesi şartıyla gerçekleştirilir;

(c) Üye devletlerin, mevzuatla, öngörülen belge ve dokümanlara sahip olması ve taşıması yükümlülüğü belirlemesi imkanları;

(d) üçüncü ülke vatandaşlarının Schengen Uygulama Anlaşmasının 22. maddesi uyarınca herhangi bir üye devletin topraklarında mevcudiyetini bildirme sorumluluğu.

Madde 22
İç sınırlardaki kara sınır geçiş noktalarında ki trafiğin akışına engellerin ortadan kaldırılması

Üye devletler iç sınırlarda kara sınır geçiş noktalarında trafiğin akışına yönelik tüm engelleri ortadan kaldırmalıdır özellikle yol güvenliğine yönelik olmayan her bir hız sınırlandırmasını.

Aynı zamanda, üye devletler iç sınırlarda sınır yönetiminin yeniden uygulanması durumunda kontroller için tesis sağlanmasına hazırlıklı olmalıdır.

BÖLÜM II
İç sınırlarda sınır yönetiminin geçici olarak yeniden uygulanması
Madde 23
İç sınırlarda sınır yönetiminin geçici olarak yeniden uygulanması

1. Kamu düzenine ve kamu güvenliğine ciddi bir tehdit olan durumlarda Üye devlet istisnai olarak 30 günü aşmayacak sınırlı bir dönem veya tehdit 30 günlük süreyi aşıyorsa tehdidin öngörüldüğü süre boyunca 24. maddede belirtilen usullere göre, acil durumlarda ise 25. maddede belirtilen usullere göre iç sınırlarda sınır yönetimini geçici olarak yeniden uygulamaya koyabilir. Sınır yönetiminin geçici olarak yeniden uygulanmasının kapsam ve süresi ciddi tehdide mukabele etmek için gereken süreyi aşmamalıdır.

2. Kamu düzeni ve kamu güvenliğine yönelik ciddi tehdit 1. fıkrada belirtilen dönemin ötesinde devam ediyorsa üye devlet 1. fıkrada belirtilen gerekçeler zemininde ve yeni unsurları göz önünde bulundurarak sınır kontrollerini 26. maddede belirtilen usullere uygun olarak 30 günlük dönemler halinde uzatabilir.

Madde 24
Öngörülebilir olaylar için usuller

1. Üye Devlet 23. maddenin 1. fıkrası uyarınca iç sınırlarda sınır yönetiminin yeniden uygulanmasını planlarken, mümkün olan en kısa zaman içerisinde diğer Üye Devletleri ve Komisyonu bilgilendirmeli ve mümkün olan en kısa zaman içerisinde aşağıda belirtilen bilgileri sağlamalıdır:

(a) sınır yönetiminin yeniden uygulanması teklifinin nedenleri, kamu düzeni veya kamu güvenliğine yönelik tehdit oluşturan olayların detaylandırılması;

(b) sınır yönetiminin yeniden uygulanması teklifinin kapsamı, sınır yönetiminin nerede yeniden uygulandığının belirtilmesi;

(c) yetkili sınır geçiş noktalarının isimleri;

(d) teklif edilen sınır yönetiminin yeniden uygulanmasının tarihi ve süresi;

(e) uygun olan hallerde, diğer üye devletler tarafından alınması gereken tedbirler.

2. İlgili üye devletin bildirimine müteakip ve 3. maddede belirtilen müzakere amacıyla Komisyon, Antlaşmanın 64(1) maddesine halel getirmeksizin bir görüş vermelidir.

3. 1. maddede belirtilen bilgiler yanında 2. madde uyarınca Komisyonun vereceği görüş, sınır yönetiminin yeniden uygulanmasını planlayan üye devlet ile diğer üye devletler ve Komisyon arasında ki müzakerelerin konusu olmalıdır. Uygun olan hallerde üye devletler arasında karşılıklı işbirliği, sınırların yeniden uygulanması kararına sebebiyet veren olayların alınan tedbirler ile orantılılığının incelenmesi ve kamu düzeni veya kamu güvenliğine yönelik tehditler yine müzakerelerin konusu olmalıdırlar.

4. 3. maddede ifade edilen müzakereler sınır yönetiminin yeniden uygulanmasının planlandığı tarihten en az 15 gün önce olmalıdır.

Madde 25
Acil eylem gerektiren vak’alarda başvurulacak usuller

1. Kamu düzeni veya kamu güvenliği konularında bir üye devlette acil eyleme geçilmesi gereklilik arz ediyorsa ilgili üye devlet istisnai olarak acilen iç sınırlarda sınır yönetiminin uygulanması imkanına sahiptir.

2. İç sınırlarda sınır kontrolleri uygulayan üye devlet diğer Üye devletleri ve Komisyonu gecikmeksizin bilgilendirmeli ve 24. maddenin 1. fıkrasında belirtilen bilgileri ve bu usule başvurmasının gerekçelerini sunmalıdır.

Madde 26
İç sınırlarda sınır yönetiminin yeniden uygulanmasının uzatılmasına ilişkin usuller

1. Üye devletler iç sınırlardaki sınır yönetimini sadece 23. maddenin 2. fıkrasındaki hükümler uyarınca diğer Üye devletler ve Komisyonu bilgilendirdikten sonra uzatabilir.

2. İç sınırlarda sınır kontrollerini uzatmayı planlayan Üye devlet diğer Üye devletlere ve Komisyona uzatmanın sebeplerini içeren tüm ilgili bilgileri sunmalıdır. 24. maddenin 2. fıkrasındaki hükümler uygulanır.

Madde 27
Avrupa Parlamentosunun bilgilendirilmesi

İlgili üye devlet veya uygun olduğu hallerde Konsey mümkün olan en kısa zaman içerisinde 24, 25 ve 26. madde uyarınca alınan tedbirler hakkında Avrupa Parlamentosunu bilgilendirmelidir.

İlgili üye devlet 26. madde uyarınca birbirini izleye üçüncü uzatması hususunda talep edilirse Avrupa Parlamentosuna iç sınırlarda sınır yönetiminin zaruretini rapor etmelidir.

Madde 28
Sınır yönetiminin yeniden uygulandığı iç sınırlarda uygulanacak hükümler

İç sınırlarda sınır yönetiminin yeniden uygulanması durumunda II. Başlığın ilgili hükümleri üzerinde gerekli değişiklikler yapıldıktan sonra uygulanacaktır.

Madde 29
İç sınırlarda sınır yönetiminin yeniden uygulanması ile ilgili rapor

23. madde uyarınca iç sınırlarda sınır yönetimini yeniden uygulayan Üye devlet bu kontrollerin kaldırıldığı tarihi teyit etmeli ve aynı zamanda veya aka bininde Avrupa Parlamentosu, Konsey ve Komisyona iç sınırlarda sınır yönetiminin yeniden uygulanması hakkında özellikle sınır kontrollerin icrası ve sınır yönetiminin yeniden uygulanmasının etkinliği üzerine bir rapor sunmalıdır.

Madde 30
Kamuoyunun bilgilendirilmesi

İç sınırlarda sınır yönetiminin yeniden uygulanması kararı şeffaf bir şekilde alınmalı ve kamuoyu önceliği olan bir güvenlik gerekçesi bulunmadıkça tam olarak aydınlatılmalıdır.

Madde 31
Gizlilik

Üye Devletin talebi ile diğer Üye Devletler, Komisyon ve Avrupa Parlamentosu sınır yönetiminin yeniden uygulanması ve uzatılması ile ilgili sunulan bilgilerin ve 29. madde uyarınca hazırlanan raporun gizliliğine saygı göstermelidir.

SON HÜKÜMLER
Madde 32
Eklere ilişkin tadiller

EK III, IV ve VIII 33. maddenin 2. fıkrasında belirtilen usuller uyarınca tadil edilmelidir.

Madde 33
Komite

1. Komisyon bir Komite “bundan sonra Komite olarak ifade edilecektir” tarafından desteklenmelidir.

2. Bu paragrafa atıfta bulunulduğunda 1999/468/EC sayılı Kararın 5. ve 7. maddeleri 8. madde göz önünde tutularak ve işbu usuller ile sağlanan ve uygulanan tedbirler işbu Tüzüğün temel hükümlerine değişiklik yapmadan uygulanmalıdır.

1999/468/EC Sayılı Konsey Kararının 5(6) maddesinde ortaya konan süre 3 ay olarak düzenlenmelidir.

3. Komite usul kurallarını kabul etmelidir.

4. Mevcut kabul edilen uygulamaya dönük tedbirler saklı kalmak koşuluyla, işbu tüzüğün 2. paragrafında belirtilen usuller uyarınca teknik kurallar ve kararların kabulüne ilişkin hususlar işbu tüzüğün yürürlüğe girmesinden itibaren dört yıl ertelenmelidir. Komisyonun teklifi üzerine, Avrupa Parlamentosu ve Konsey Antlaşmanın 251. maddesinde belirtilen usuller uyarınca ilgili hükümleri yenileyebilir ve bu amaçla dört yıllık süre bitmeden bunları yenilemelidir.

Madde 34
Tebligatlar

1. Üye Devletler Komisyonu aşağıda belirtilen konularda bilgilendirmelidir:

(a) ikamet çeşitleri;

(b) sınır geçiş noktaları;

(c) yılda bir ulusal merciler tarafından tespit edilen dış sınırlarından geçiş yapmak için talep edilen emsal meblağlar;

(d) sınır yönetiminden sorumlu kurum ve kuruluşların listeleri;

(e) Dışişleri Bakanlıkları tarafından verilen numune kimlik belgeleri.

2. Komisyon, bilgilerin; 1. madde uyarınca Avrupa Birliğinin C serisi Resmi Gazetesi yayınlanması ve diğer uygun yöntemler vasıtasıyla üye devletlere ve kamuoyuna duyurulmasını sağlamalıdır.

Madde 35
Yerel Sınır Trafiği

Bu tüzük topluluğun yerel sınır trafiği hakkındaki kurallara ve yerel sınır trafiği hakkındaki mevcut iki taraflı anlaşmalara halel getirmemelidir.

Madde 36
Ceuta ve Melilla

İşbu tüzüğün hükümleri İspanyanın 14 Haziran 1985 tarihli Schengen Uygulama Anlaşmasına katılım Anlaşmasında belirtildiği üzere [20] Ceuta ve Melilla da ki özel düzenlemeleri etkilemez.

Madde 37
Üye devletler tarafından bilgilerin tebliğ edilmesi

26 Ekim 2006 itibaren Üye devletler, 21(c) ve (d) maddeleri ile bağlantılı ulusal hükümleri, 4(3) maddesinde belirtilen cezalar ve 17(1) maddesi uyarınca akdedilmiş iki taraflı düzenlemeler hususunda Komisyonu bilgilendirmelidir. İlgili hükümlere yönelik müteakip değişiklikler beş iş günü içerinde bildirilmelidir.

Üye devletler tarafından yapılan bilgilendirmenin içeriği Avrupa Birliğinin C serisi Resmi Gazetesinde yayınlanmalıdır.

Madde 38
Başlık III’ ün uygulanmasına yönelik rapor

Komisyon Avrupa Parlamentosuna ve Konseye 13 Ekim 2009 tarihinde III. Başlığın uygulanmasına yönelik bir rapor sunmalıdır.

Komisyon iç sınırlarda sınır yönetiminin yeniden uygulanmasından doğan zorluklarla özellikle ilgilenmelidir. Uygun olan hallerde, bu zorlukların aşılmasına yönelik teklifler sunmalıdır.

Madde 39
Fesih

1. 14 Haziran 1985 tarihli Schengen Uygulama Anlaşmasının 2. maddeden 8. maddeye kadar olan bölümü 13 Ekim 2006 tarihi itibaren fesih edilecektir.

2. Aşağıdakiler 1. fıkrada belirtilen yürürlüğe girme tarihi itibaren fesih olacaktır:

(a) müşterek el kitabı, ekleri dahil;

(b) Schengen İcra Komitesinin 26 Nisan 1994 tarihli (SCH/Com-ex (94) 1, rev 2), 22 Aralık 1994 (SCH/Com-ex (94)17, rev. 4) ve 20 Aralık 1995 (SCH/Com-ex (95) 20, rev. 2) kararları;

(c) Ek 7;

(d) 24 Nisan 2001 tarihli 790/2001(EC) sayılı Konsey Tüzüğü sınır kontrolleri ve sınırın gözetiminin icra edilmesi hakkında kati, ayrıntılı hükümler ve uygulamaya dönük usuller hususunda Konseye icra gücü ayırmaktadır [21];

(e) 29 Nisan 2004 tarihli 2004/581/EC sayılı dış sınır geçiş noktalarında ki tabelalarda kullanılacak asgari işaretlerin tespit edilmesine yönelik Konsey Kararı [22];

(f) 29 Nisan 2004 tarihli 2004/574/EC sayılı Ortak El Kitabını tadil eden Konsey Kararı [23];

(g) 13 Aralık 2004 tarihli 2133/2004 (EC) sayılı; Üye devletlerin yetkili mercilerinin dış sınırlardan geçen üçüncü ülke vatandaşlarının seyahat evraklarına sistematik bir şekilde damga basması ve bu amaçla Schengen Uygulama Anlaşmasının ve Ortak El Kitabının hükümlerinin tadil edilmesine yönelik Konsey Tüzüğü [24].

3. Çıkarılan maddeler ve fesih edilen araçlara yapılan atıflar işbu tüzük referans alınarak yorumlanmalıdır.

Madde 40
Yürürlüğe grime

İşbu tüzük 13 Ekim 2006 tarihinde yürürlüğe girecektir. Ancak 34. madde Avrupa Birliğinin resmi gazetesinde yayınlandıktan bir gün sonra yürürlüğe girecektir.

İşbu tüzük Avrupa Topluluğunu Kuran Antlaşma uyarınca Üye Devletlerde tamamıyla bağlayıcı olup doğrudan uygulanır.

Strasburg, 15 Mart 2006.

Avrupa Parlamentosu adına,

Başkan

J. Borrell Fontelles

Konsey adına,

Başkan

H. Winkler

[1] 23 Haziran 2005 tarihli Avrupa Parlamentosu kararı ve 21 Şubat 2006 tarihli Konsey Kararı.

[2] OJ L 239, 22.9.2000, s. 19. 1160/2005 sayılı Tüzük ile Avrupa Parlamentosu ve Konseyin son olarak tadil ettiği Konvansiyon (OJ L 191, 22.7.2005, s. 18).

[3] OJ C 313, 16.12.2002, p. 97. (EC) No 2133/2004 sayılı Konsey Tüzüğü ile son olarak tadil edilen Ortak El Kitabı (OJ L 369, 16.12.2004, s. 5).

[4] 26 Ekim 2004 tarihli 2007/2004(EC) Sayılı Konsey Kararı ile Avrupa Birliğinin Üye Devletleri arasındaki dış sınırlarda ki operasyonel işbirliğinin yönetimini sağlaması adına bir AB ajansının kurulması (FRONTEX) (OJ L 349, 25.11.2004, s. 1).

[5] OJ L 374, 31.12.1991, s. 4. 1882/2003 (EC) sayılı Tüzük ile Avrupa Parlamentosu ve Konseyin tadil ettiği Tüzük (OJ L 284, 31.10.2003, s. 1).

[6] OJ L 184, 17.7.1999, s. 23.

[7] OJ L 239, 22.9.2000, s. 69.

[8] OJ L 176, 10.7.1999, s. 36.

[9] OJ L 176, 10.7.1999, s. 31.

[10] OJ L 176, 10.7.1999, s. 53.

[11] 25 Ekim 2004 tarihli 2004/849/EC sayılı Avrupa Birliği, Avrupa Topluluğu ve İsviçre Konfederasyonu arasında imzalanan, İsviçre’nin Schengen müktesebatının yürürlüğe konması, uygulaması ve gelişimi ile ilişkilendirilmesi hakkında olan Antlaşmanın belli hükümlerinin geçici uygulamasının Avrupa Birliği adına imzalanması hakkındaki Konsey Kararı (OJ L 368, 15.12.2004, s. 26).

[12] 25 Ekim 2004 tarihli 2004/860/EC sayılı Avrupa Birliği, Avrupa Topluluğu ve İsviçre Konfederasyonu arasında imzalanan, İsviçre’nin Schengen müktesebatının yürürlüğe konması, uygulaması ve gelişimi ile ilişkilendirilmesi hakkında olan Antlaşmanın belli hükümlerinin geçici uygulamasının Avrupa Birliği adına imzalanması hakkındaki Konsey Kararı (OJ L 370, 17.12.2004, s. 78).

[13] OJ L 131, 1.6.2000, s. 43.

[14] OJ L 64, 7.3.2002, s. 20.

[15] OJ L 158, 30.4.2004, s. 77.

[16] OJ L 157, 15.6.2002, s. 1.

[17] OJ L 81, 21.3.2001, s. 1. 851/2005 (EC) sayılı Tüzük ile tadil edilmiş Tüzük (OJ L 141, 4.6.2005, s. 3).

[18] OJ L 64, 7.3.2003, s. 1.

[19] OJ L 53, 23.2.2002, s. 4.

[20] OJ L 239, 22.9.2000, s. 73.

[21] OJ L 116, 26.4.2001, s. 5. 2004/927/EC sayılı Karar ile tadil edilmiş Tüzük (OJ L 396, 31.12.2004, s. 45).

[22] OJ L 261, 6.8.2004, s. 119.

[23] OJ L 261, 6.8.2004, s. 36.

[24] OJ L 369, 16.12.2004, s. 5.

Ek I
Giriş koşullarının sağlandığı tetkik edilirken başvurulan destekleyici belgeler

5. maddenin 2. fıkrasında atıfta bulunulan belgeli deliller aşağıdakileri içermelidir:

(a) iş seyahatleri için:

(i) bir şirket veya merci tarafından ticaret, endüstri veya iş ile bağlantılı toplantılara, konferanslara veya etkinliklere katılım için sağlanan davetiye;

(ii) ticaret bağlantılarının varlığını veya iş amaçlı ilişkileri belirten diğer dokümanlar;

(iii) eğer katılım sağlanacaksa fuar ve kongrelerin giriş biletleri;

(b) eğitim ve öğretim amaçlı seyahatler:

(i) bir eğitim kurumunca temel ve ileri derecede eğitim çerçevesinde mesleki veya teorik kurslara katılım amacıyla verilen bir öğrenci belgesi;

(ii) iştirak edilen seminerlerin öğrenci kimlik kartları veya sertifikaları;

(c) turizm veya özel nedenler amacıyla girişilen seyahatler için:

(i) kalınacak yer hakkında destekleyici belgeler:

– davet mektubu,

– kalınacak yeri sağlayan işletme tarafından sağlanan destekleyici bir belge veya öngörülen konaklamayı belirten diğer tüm uygun belgeler;

(ii) yolculukta takip edilecek güzergah hakkında destekleyici dokümanlar:

Organize edilmiş bir gezinin rezervasyon onayı veya öngörülen seyahat planlarını belirten diğer uygun dokümanlar;

(iii) Dönüş hakkında destekleyici dokümanlar:

Dönüş veya gidiş dönüş bileti.

(d) siyasi, bilimsel, kültürel, spor veya dini etkinlik veya diğer sebepler için girişilen ziyaretler için:

Davet mektubu, giriş bileti, imkan dahilinde ise ev sahibi organizasyonun adını belirten kayıt veya programlar ve kalışın süresi ve ziyaretin amacını belirten diğer tüm belgeler.

Ek II
Kayıt bilgisi

Tüm sınır geçiş noktalarında, tüm hizmet bilgileri ve özellikle önem arz eden diğer tüm bilgiler manuel olarak veya elektronik ortamda kayıt altına alınmalıdır. Kayıt altına alınacak bilgiler özellikle aşağıda belirtilenleri içermelidir:

(a) yerel olarak sınır kontrollerine yetkili sınır muhafızlarının ve her bir ekipteki memurların isimleri;

(b) 8. madde uyarınca kişilere yönelik sınır kontrollerinin hafifletilmesi;

(c) pasaport ve vize yerine geçen belgelerin sınırda verilmesi;

(d) tutuklanan kişiler ve şikayetler (suç ve kabahatler);

(e) 13. madde uyarınca girişleri refüze edilen kişiler (refüze edilme sebepleri ve uyrukları);

(f) giriş ve çıkış damgalarının güvenlik şifreleri, herhangi bir zamanda veya vardiyada kendilerine damga verilen sınır muhafızlarının kimlik bilgileri ve kayıp veya çalıntı damgalar hakkındaki bilgiler;

(g) kontrole tabi kişilerin şikayetleri;

(h) özellikle önem arz eden diğer polis ve adli tedbirler;

(i) özel vakalar.

Ek III
Sınır geçiş noktalarında şeritleri belirten örnek işaretler

BÖLÜM A

EU(*AB) EEA(** AEA) ***CH(İsviçre) VATANDAŞLARI

[1] Norveç ve İzlanda için Logo talep edilmemektedir.

BÖLÜM B

TÜM PASAPOTLAR

BÖLÜM C

EU(*AB) EEA(** AEA) ***CH(İsviçre) ARAÇLARI

[2] Norveç ve İzlanda için Logo talep edilmemektedir.

EU(*AB) EEA(** AEA) ***CH(İsviçre) AĞIR VASITALARI

[3] Norveç ve İzlanda için Logo talep edilmemektedir.

EU(*AB) EEA(** AEA) ***CH(İsviçre) OTOBÜSLERİ

[4] Norveç ve İzlanda için Logo talep edilmemektedir.

TÜM PASAPORTLAR ARAÇ

TÜM PASAPORTLAR OTOBÜS

TÜM PASAPORTLAR AĞIR VASITA

EK IV
Damga vurulması

1. Üçüncü ülke vatandaşlarının seyahat evrakları 10. madde uyarınca sistematik olarak giriş ve çıkışta damgalanmalıdır. Damgaların ayrıntılı özellikleri, Schengen İcra Kurulunun SCH/COM-EX (94) 16 rev ve SCH/Gem-Handb (93) 15 (GİZLİ) kararında belirtilmiştir.

2. Damgaların güvenlik şifreleri bir ayı geçmemek koşuluyla düzenli aralıklarla değiştirilmelidir.

3. Vize yükümlülüğü bulunan üçüncü ülke vatandaşlarının giriş ve çıkış işlemlerinde; damga, imkan dahilinde ise vizenin köşesini kapsayacak şekilde vizenin okunabilirliğini ve güvenlik özelliklerini etkilemeyecek bir şekilde basılır. Eğer birden fazla vize vurulması gerekiyorsa örneğin çok girişli bir vizede damga vizenin olduğu sayfayı gören karşı sayfaya basılır.

Bu sayfanın kullanılamaması durumunda damga bir sonraki sayfaya basılmalıdır. Makine tarafından okunabilir kısım damgalanmamalıdır.

4. Üye devletler sınır geçiş noktalarında kullanılan giriş ve çıkış damgalarının güvenlik kodları ile ilgili bilgilerin karşılıklı değişiminden sorumlu ulusal irtibat noktaları tespit etmeli ve diğer üye devletleri, Konseyin Genel Sekreterliğini ve Komisyonu bu konuda bilgilendirmelidirler. Bu irtibat noktalarının ilgili üye devletin dış sınırlarında giriş ve çıkışlarda kullandığı ortak damgalar konusunda ki bilgilere ivedi bir şekilde erişimi olmalıdır. Özellikle aşağıda belirtilen konulara erişim sağlanmalıdır:

(a) damganın verildiği sınır geçiş noktası;

(b) herhangi bir zamanda kendisine damga verilen sınır muhafızının kimliği;

(c) herhangi bir zamanda verilen damganın güvenlik kodu.

Müşterek giriş ve çıkış damgalarına binaen yapılacak her bir soruşturma yukarıda belirtilen ulusal irtibat noktaları vasıtasıyla yapılmalıdır.

Ulusal irtibat noktaları ayrıca, diğer irtibat noktalarına, Konseyin Genel Sekreterliğine ve Komisyona irtibat noktaları ile ilgili değişikliklerin yanında kayıp ve çalıntı damgalar hakkında bilgileri ivedi bir şekilde iletmelidir.

EK V

BÖLÜM A

Sınırda girişin refüze edilmesi usulleri

1. Girişin refüze edilmesi sırasında yetkili sınır muhafızı:

(a) Bölüm B de ifade edildiği üzere girişin refüze edilmesi yeknesak formunu doldurmalıdır. İlgili üçüncü ülke vatandaşı formu imzalamalı ve kendisine imzalı formun bir nüshası verilmelidir. Üçüncü ülke vatandaşının formu imzalamayı kabul etmediği durumlarda sınır muhafızı formun yorumlar bölümüne kişinin formu imzalamayı kabul etmediğini belirtmesi gerekir;

(b) pasaporta siyah silinemez mürekkepli çapraz işareti ile iptal edilmiş bir giriş damgası basılmalı ve sayfanın karşı tarafının sağ bölümüne yine silinemez mürekkeple yukarıda ifade edilen girişin refüze edilmesi yeknesak formunda belirtilen sebeplere tekabül eden harfler ile işaretlenmelidir;

(c) 2. fıkrada belirtilen durumlarda vizeyi “İPTAL” ibareli bir damga kullanarak iptal edilmelidir. Bu gibi durumlarda vize pulunun optik değişken özellikli bölümü, güvenlik özelliklerinin bulunduğu kısım ve Vize ibaresi tahrip edilmelidir. Sınır muhafızı bu kararı ile ilgili merkezi otoriteleri derhal bilgilendirmelidir;

(d) tüm refüze işlemlerinde; ilgili üçüncü ülke vatandaşının kimlik bilgileri, uyruğu, üçüncü ülke vatandaşına sınırı geçme yetkisi veren belgenin cinsi ve refüze işleminin tarihini içeren bilgileri bir liste halinde kayıt altına almalıdır;

2. Vize aşağıda belirtilen durumlarda iptal edilmelidir:

(a) eğer vize sahibine yönelik Schengen bilgi sisteminde refüze edilmesine yönelik bir uyarı bulunuyorsa, kişi üye devletlerden biri tarafından verilen bir vize veya tekrar girişli vizeye sahipse ve belgenin verildiği ülkeye transit geçişi amacıyla ülkeye giriş yapmak istemedikçe;

(b)vizenin hileli bir yolla alındığına dair ciddi bir dayanak bulunuyorsa.

Ancak, üçüncü ülke vatandaşının sınırda bir veya birden fazla 5. maddenin 2. fıkrasında belirtilen destekleyici belge sunamaması otomatik olarak vizenin iptaline sebebiyet vermemelidir.

3. Eğer girişi refüze edilen üçüncü ülke vatandaşı sınıra bir taşıyıcı vasıtasıyla geldiyse yetkili yerel merci:

(a) taşıyıcıya, üçüncü ülke vatandaşını ivedi bir şekilde; geldiği ülkeye, sınırı geçmesine imkan sağlayan seyahat evrakını kendisine veren üçüncü ülkeye veya kendisini kesin olarak kabul edecek üçüncü bir ülkeye veya Schengen Uygulama Anlaşmasının 26. maddesi uyarınca ve 28 Haziran 2001 tarihli 2001/51/EC sayılı 14 Haziran 1985 tarihli Schengen Uygulama Anlaşmasının [1] hükümlerini tamamlayan Konsey Direktifi uyarınca sonraki ulaşım bulmak için talimat vermelidir.

(b) sonraki ulaşım beklenirken ulusal mevzuat uyarınca ve yerel şartları göz önünde bulundurarak girişleri refüze edilen üçüncü ülke vatandaşlarının yasa dışı girişlerini engellemek adına gerekli tedbirleri almalıdır.

4. Eğer üçüncü ülke vatandaşının girişinin refüze edilmesi ve tutuklanmasına yönelik bir dayanak bulunuyorsa sınır muhafızı ulusal mevzuat doğrultusunda uygulanması gereken işleme karar vermek için ilgili yetkili birimle irtibata geçmelidir.

BÖLÜM B

Sınırda girişin refüze edilmesi Standard formu

[1] OJ L 187, 10.7.2001, s. 45.

EK VI

Muhtelif hudutlara yönelik özel kurallar ve Üye Devletlerin dış sınırlarından geçmek için kullanılan muhtelif vasıtalar

1. Kara Sınırları

1.1. kara yollarında icra edilen kontroller

1.1.1. Kişilerin sınır kontrolünün etkinliğinin temin edilmesi adına, trafiğin güvenli ve düzgün akışı sağlanırken sınır geçiş noktalarındaki eylemlerde buna uygun bir şekilde düzenlenmelidir. Gerekli durumlarda üye devletler trafiği kanalize etmek veya tıkamak adına iki taraflı anlaşmalara hükmedebilir.

1.1.2. Üye devletler kara sınırlarında 9. madde uyarınca şartların imkan verdiği ve uygun addedilen belli sınır geçiş noktalarında ayrı şeritlere izin verip, kurup işletebilirler.

Üye devletlerin yetkili mercileri istisnai durumlarda ve trafik ve altyapı şartları gerekli kıldığı zaman ayrı şeritlerden vazgeçebilirler.

Üye devletler komşu devletler ile dış sınır geçiş noktalarında ayrı şeritlerin kurulması maksadıyla işbirliği yapabilirler.

1.1.3. Genel kural olarak araçla seyahat eden yolcular kontroller sırasında vasıtalarının içerisinde kalırlar. Ancak şartlar gerektirirse kişilerin vasıtalarından inmesi talep edilebilir. Kapsamlı kontroller yerel şartlar imkan verirse bu kontroller için belirlenmiş özel bir mahalde icra edilir. Personelin güvenliği açısından sınır kontrolü imkan dahilinde ise iki sınır muhafızınca icra edilir.

1.2. Demiryollarında icra edilen kontroller

1.2.1. Dış sınırları geçen trenlerde kontroller yük trenleri ve boş trenler dahil olmak üzere hem tren yolcularına hem de trenin personeline tatbik edilmelidir. Bu kontroller:

– Bir Schengen Devleti topraklarındaki ilk varış istasyonu ya da hareketten önceki son istasyon platformunda,

yada

– Transit geçiş sırasında trende icra edilebilir

Üye devletler bu kontrollerin nasıl icra edileceği yönünde iki taraflı anlaşmalara hükmedebilirler. 37. madde uyarınca Komisyonu bilgilendirmelidirler.

1.2.2. 1.2.1 istisna olarak ve hızlı trenlerin trafik akışını kolaylaştırmak adına üye devletler bu trenlerin üçüncü ülkelere olan güzergahlarında ilgili üçüncü ülkelerle müşterek anlaşmalar ile trendeki kişilerin giriş kontrollerinin aşağıda belirtilen yöntemlerden biri ile icra edilmesine karar verebilirler:

– üçüncü bir ülkede yolcuların trene bindiği istasyonlarda,

– kişilerin Schengen toprakları üzerinde trenden indiği istasyonlarda,

– trendeki kişilerin daha önceki istasyonlarda trende kalmaları halinde Schengen topraklarında istasyonlar arası transit yolculuk halindeyken trenin içinde.

1.2.3. Üye Devletlerin topraklarında birçok kez duran üçüncü ülkelerden gelen yüksek hızlı trenler söz konusu olduğunda, eğer tren Schengen Devletleri topraklarında seyahatin geri kalan kısmında özel olarak yolcu alacak durumdaysa, bu yolcular ya trende ya da kişilerin trene bindiği istasyonda yapılan kontrollerin gerçekleştiği yer hariç varılacak yerin istasyonunda 1.2.1 veya 1.2.2 uyarınca giriş kontrolleri yapılmalıdır.

Böylesi bir durumda, Schengen Devletleri toprakları içinde seyahatin kalan kısmında trene binmek isteyenler seyahat sırasında ya da varılacak olan yerin istasyonunda giriş kontrolleri yapılacağı konusunda açıkça bilgilendirilmelidirler.

1.2.4. Aksi yönde seyahat ederken, trende bulunan kişiler benzer ayarlamalar altında çıkış kontrollerine tabi tutulmalıdır.

1.2.5. Sınır muhafızı, sınır kontrolüne tabi tutulması gereken kişi ya da malların saklanmadığından emin olmak için gerekirse tren müfettişinden yardım alarak taşınan eşyaların içindeki boşlukları dikkatlice kontrol etmelidir.

1.2.6. Eğer rapor edilmiş kişiler veya suç işlediğinden şüphelenilen veya yasa dışı yollarla giriş yapma niyetinde olan üçüncü ülke vatandaşları trende gizleniyorsa, sınır muhafızı ulusal hükümlerine binaen işlem yapamıyorsa trenin geçtiği veya gittiği üye devletleri bilgilendirmelidir.

2. Hava Sınırları

2.1. Uluslararası havalimanlarında gerçekleştirilen sınır kontrollerinin usulleri

2.1.1. Üye devletlerin yetkili mercileri havalimanı işletmecilerinin iç hatların yolcu akışlarını diğer uçuşların yolcu akışlarından fiziksel olarak ayıran gerekli tedbirleri aldığını temin etmelidir. Bu amaca binaen tüm uluslararası havalimanlarında uygun altyapı tesis edilmelidir.

2.1.2. Sınır kontrollerinin icra edileceği mahal aşağıda belirtilen usullere uygun olarak saptanmalıdır:

(a) Üçüncü bir ülkeden ulaşan seferle gelen ve bir iç hat seferine binecek olan üçüncü ülke yolcuları giriş kontrolünden geçmelidirler. Bir iç hat uçuşundan bir üçüncü ülkeye uçacak olan (Aktarma yolcuları) yolcular en son uçuşun havalimanında çıkış kontrolünden geçmelidirler;

(b) Aktarma yolcusu olmayan ve üçüncü ülkelerden ya da üçüncü ülkelere gidecek olan ve uçak değişikliği yapmadan Schengen Devletinin havalimanında birden fazla iniş yapacak olan uçuşlar için:

(i) Schengen Devletinin toprakları üzerinde önceden ya da sonradan aktarma yapmadan üçüncü ülkelerden ya da üçüncü ülkelere yapılan uçuşlarda yolcular giriş yapılan havalimanında bir giriş kontrolünden ve çıkış yapacakları havalimanında da çıkış kontrolünden geçirilmelidir;

(ii) Üye Devletlerin topraklarında birden fazla kez duracak olan, uçak değişikliği yapılmayacak (transit yolcu) ve üçüncü ülkelerden ya da üçüncü ülkelere yapılan uçuşlardaki ve uçağın Schengen ülkelerinden birinin topraklarında bulunması hasebiyle uçağı boşaltamayacak olan yolcular vardıkları havalimanında giriş ve çıkış yapacakları havaalanında çıkış kontrolünden geçmelidirler;

(iii) Üçüncü ülkelerden yapılan ve Schengen alanında birden fazla iniş yapacak olan uçuşlar için, bir havayolu şirketinin kalan yolcularının bu topraklarda bulunması nedeniyle, yolculara yola çıktıkları havaalanından çıkış, vardıkları havalimanında da giriş kontrolü yaptırmalıdırlar.

Bu durmalar esnasında, halen uçağın içinde bulunan ve Schengen Devleti topraklarına inmemiş olan yolcular için, bu kontroller b(ii) maddesi uyarınca gerçekleştirilmelidir. Varış ülkesinin üçüncü bir ülke olduğu uçuş durumlarında aksi usul uygulanır.

2.1.3. Sınır kontrolleri normal şartlarda Kamu güvenliği ve yasa dışı göçle bağlantılı risk analizi temelinde yapılan değerlendirmeler dışında uçakta veya kapıda icra edilmemektedir. Bunun sağlanması adına sınır geçiş kapısı olarak düzenlenen hava limanlarında kişiler 6. maddeden 13. maddeye kadar olan bölümün hükümleri uyarınca kontrol edilmelidir. Üye devletler, havalimanı otoritelerinin yolcuların kontrol için ayrılmış bölgelere yönlendirilmesini sağlayacak gerekli önlemleri almasını temin etmelidirler.

Üye devletler, havalimanı işletmecilerinin, yetkisiz kişilerin ayrılmış alanlara (örneğin transit alan) giriş ve çıkışının engellenmesine yönelik gerekli tedbirleri almasını temin etmelidir. Kontroller normal şartlarda Kamu güvenliği ve yasa dışı göçle bağlantılı risk analizi temelinde yapılan değerlendirmeler dışında transit alanda icra edilmemektedir. Bu bölgede ancak havalimanı transit vizesi alma yükümlülüğü bulunan kişilerin bu yükümlülüğü yerine getirip getirmediği kontrol edilebilir.

2.1.4. Mücbir sebepler veya yakın tehlike veya yetkili mercilerin talimatı ile üçüncü bir ülkeden gelen bir uçak bir sınır geçiş noktası olmayan bir alana inmek zorunda kalırsa, ilgili uçak ancak sınır muhafızlarının ve gümrüğün onayını alarak uçuşuna devam edebilir. Aynı uygulama üçüncü ülkeden gelen bir uçağın izin almadan inmesi için de geçerlidir. Her bir olayda uçakta bulunan kişiler 6. maddeden 13. maddeye kadar olan bölümün hükümleri uyarınca kontrol edilmelidir.

2.2. Havalimanlarındaki kontrol usulleri

2.2.1. Ulusal mevzuatları uyarınca uluslararası havalimanı statüsü taşımayan fakat üçüncü ülkelerden ve üçüncü ülkelere olan uçuş rotası üzerinde bulunan havalimanlarında kişilerin 6. maddeden 13. maddeye kadar olan bölümün hükümleri uyarınca kontrol edilmeleri temin edilmelidir.

2.2.2. 2.1.1 istisna olarak, 16 Aralık 2002 tarihli 2320/2002 (EC) sayılı Avrupa Parlamentosu ve Konseyin sivil havacılık güvenliği alanında oluşturulan ortak kurallar ile ilgili tüzük [1] saklı kalmak koşuluyla, havalimanlarında iç uçuşlardan ve diğer uçuşlardan gelen yolcuların fiziksel olarak ayrılmasına yönelik uygun tedbirlerin alınması gerekmemektedir. Ek olarak, trafiğin düşük olduğu zamanlarda sınır muhafızlarının, zamanı geldiğinde gerekli personelin konuşlanmasının sağlanması garanti olması şartıyla her zaman mevcut olmasına gerek yoktur.

2.2.3. Hava limanlarında sınır muhafızlarının mevcudiyeti her zaman temin edilmiyorsa hava limanı işletmecisi sınır muhafızlarını uçakların üçüncü ülkelerden veya üçüncü ülkelere geliş ve gidişleri hakkında yeterli bilgi sunmalıdır.

2.3. Özel uçuşlarda kişilerin kontrolü

2.3.1. Üçüncü ülkelerden veya üçüncü ülkelere yapılan özel uçuşlarda kaptan gidilecek üye devletin sınır muhafızlarına ve uygun durumlarda ilk giriş yapılacak üye devlete kalkıştan önce Uluslararası Sivil Havacılık Konvansiyonunun 2. Ekine uygun olarak uçuş planını kapsayan genel bir deklarasyon ve yolcunun kimlik bilgilerini iletmelidir.

2.3.2. Bir üye devlete gitmek üzere üçüncü ülkelerden gelen özel uçuşlar bir diğer üye devlet topraklarında duruyorsa, üye devletin yetkili mercileri sınır kontrollerini icra etmeli ve 2.3.1 maddesinde belirtilen genel deklarasyona giriş damgası basmalıdırlar.

2.3.3. Uçuşun üye devletlerden veya yalnızca üye devletlere bir üçüncü ülkeye uğramadan yapılacağı ile ilgili bir belirsizlik bulunuyorsa, yetkili merciler hava limanlarında bulunan kişilere yönelik kontrolleri 2.1 ve 2.2 maddeleri uyarınca icra etmelidir.

2.3.4. Planörlerin, hafif uçakların, helikopterlerin, sadece kısa mesafeli uçuşlara müsait uçakların ve zeplinlerin giriş ve çıkışına yönelik düzenlemeler ulusal mevzuat ve uygulanabilir durumlarda iki taraflı anlaşmalar ile konulmalıdır.

3. Deniz Sınırları

3.1. Deniz trafiğinde genel kontrol usulleri

3.1.1. Gemiler üzerinde yapılan kontroller varış ya da hareket limanında, geminin içinde ya da bu amaç için ayrılmış, su kanalının yakın çevresinde bulunan bir alanda yapılmalıdır. Ancak, bu konuda üzerinde mutabakata varılan anlaşmalara göre, kontroller geçiş sırasında ya da geminin hareket ya da varışı üzerine üçüncü bir ülkenin topraklarında da yapılabilir.

Kontrollerin amacı hem mürettebat hem de yolcuların 5. madde de belirtilen şartları 19(1)(c) maddesi saklı kalmak koşuluyla yerine getirdiğinin temin edilmesidir.

3.1.2. Geminin kaptanı veya olmadığı durumlarda gemi acentesi geminin mürettebatı ve her bir yolcu hakkında iki nüshalı bir doküman hazırlamalıdır. En geç limana gelindiğinde liste sınır muhafızlarına iletilmelidir. Mücbir sebeple liste sınır muhafızlarına iletilemezse listenin bir nüshası gecikmeden ivedi bir şekilde sınır noktasına veya denizcilik işletmesine gecikmeden ivedi bir şekilde sınır muhafızlarına iletmek üzere göndermelidir.

3.1.3. Sınır muhafızı usulüne göre imzalanmış iki listenin bir nüshasını, talep üzerine limanda listeyi hazırlayacak olan geminin kaptanına iade etmelidir.

3.1.4. Geminin kaptanı veya olmadığı durumlarda gemi acentesi yetkili merciye ivedi bir şekilde mürettebatın mahiyetinde oluşan bir değişiklik veya yolcu sayısını tam olarak rapor etmelidir.

Ek olarak, kaptan yetkili mercileri eğer imkan dahilinde ise gemi limana yanaşmadan gemideki kaçak yolcular hakkında bilgilendirmelidir. Ancak kaçak yolcular kaptanın sorumluluğu altında kalacaktır.

3.1.5. Geminin kaptanı sınır muhafızlarını geminin limandan ayrılışı hakkında önceden ve ilgili limanın yürürlükte olan kuralları uyarınca bilgilendirmelidir. Eğer kendisi ilgili sınır muhafızlarını bilgilendirecek durumda değilse uygun denizcilik otoritesine haber vermelidir. Önceden tamamlanmış ve imzalanmış listenin ikinci nüshasını sınır muhafızlarına veya denizcilik işletmelerine iade etmelidir.

3.2. Belli Gemiler ve gemi taşımacılığı için özel kontrol usulleri

Yolcu Gemileri

3.2.1. Geminin kaptanı veya olmadığı durumlarda gemi acentesi seferin güzergahını ve programını limandan ayrılmadan ve üye devlet topraklarında yer alan her bir limana gelişinden en az 24 saat önce ilgili sınır muhafızına iletmelidir.

3.2.2. Yolcu gemisinin güzergahı yalnız üye devlet topraklarındaki limanları kapsıyorsa, 4. ve 7. madde istisna olarak, sınır kontrolleri icra edilmemelidir ve yolcu gemisi sınır geçiş noktası olmayan bir limana yanaşabilir.

Kamu güvenliği ve yasa dışı göçle bağlantılı risk analizi temelinde yapılan değerlendirmeler sonucunda bu tip gemilerin mürettebatına ve yolcularına kontroller tatbik edilebilir.

3.2.3. Yolcu gemisinin güzergahı hem üye devlet topraklarında ki limanları hem de üçüncü ülke topraklarında bulunan limanları kapsıyorsa, 7. madde istisna olarak, sınır kontrolleri aşağıda belirtildiği üzere icra edilmelidir:

(a) Yolcu gemisinin bir üçüncü devlete ait bir limandan gelmesi ve ilk defa Schengen Devleti topraklarında bulunan bir limana uğrayacaksa, tayfa ve yolcular 3.2.4 maddesinde belirtildiği üzere isim listesi temelinde giriş kontrolünden geçmelidirler.

Kıyıya çıkacak yolcular, kamu güvenliği ve yasa dışı göçle bağlantılı risk analizi temelinde yapılan değerlendirmeler sonucunda bu tip kontrollere ihtiyaç görülmemesi dışında 7. madde uyarınca giriş kontrollerine tabi tutulmalıdır;

(b) Yolcu gemisi üçüncü bir devletin limanından geliyor ve yine Schengen alanındaki bir limana uğrayacaksa, bir önceki Schengen alanındaki limana uğradığından dolayı tayfa ve yolcu listesinde değişiklik olması ihtimaline karşı 3.2.4 maddesinde belirtilen isim listesi temelinde tayfa ve yolcular giriş kontrollerine tabi tutulmalıdır

Kıyıya çıkacak yolcular, kamu güvenliği ve yasa dışı göçle bağlantılı risk analizi temelinde yapılan değerlendirmeler sonucunda bu tip kontrollere ihtiyaç görülmemesi dışında 7. madde uyarınca giriş kontrollerine tabi tutulmalıdır;

(c) Yolcu gemisinin bir Schengen Devletindeki bir limandan gelip yine bir Schengen Devleti topraklarındaki bir limana uğraması durumunda, kamu güvenliği ve yasa dışı göç konusundaki risk analizi temelinde yapılan değerlendirmeler sonucunda bu tip kontrolleri gerekli kılıyorsa kıyıya inecek olan yolcular 7. madde uyarınca giriş kontrollerinden geçmelidirler;

(d) Yolcu gemisinin bir Schengen Devletindeki bir limandan bir üçüncü ülkedeki bir limana doğru hareket etmesi durumunda, mürettebat ve yolcular isim listeleri temelinde çıkış kontrollerinden geçmelidirler.

Kamu güvenliği ve yasa dışı göç konusundaki risk analizi temelinde yapılan değerlendirmeler sonucunda bu tip kontrolleri gerekli kılıyorsa yolcular 7. madde uyarınca çıkış kontrollerinden geçmelidirler;

(e) Bir yolcu gemisinin bir Schengen Devletindeki bir limandan bir diğer Schengen Devleti limanına varması durumunda, çıkış kontrolü yapılmaz.

Kamu güvenliği ve yasa dışı göç konusundaki risk analizi temelinde yapılan değerlendirmeler sonucunda bu tip kontrolleri gerekli kılıyorsa mürettebat ve yolcular 7. madde uyarınca ilgili kontrollerden geçmelidirler.

3.2.4. Mürettebat ve yolcuların isim listesi aşağıdakileri içermelidir:

(a) ad, soyad;

(b) doğum tarihi;

(c) uyruk;

(d) seyahat belgesinin numarası ve çeşidi, vize numarası.

Yolcu gemisinin kaptanı veya olmadığı takdirde gemi acentesi ilgili sınır muhafızına Üye devletlerin topraklarındaki her bir limana gelmeden en az 24 saat önce veya eğer seyahat 24 saatten kısa sürüyorsa yolcuların bir önceki limanda gemiye biniş işlemleri tamamlanır tamamlanmaz isim listelerini iletmelidir.

İsim listesi üye devlet topraklarına girilen ilk limanda ve bundan sonra listenin değişikliğe uğradığı tüm durumlarda damgalanmalıdır. İsim listesi 3.2.3 maddesinde belirtildiği üzere risklerin değerlendirilmesinde göz önünde bulundurulmalıdır.

Eğlence tekneleri

3.2.5. 4. madde ve 7. madde istisna olmak üzere, Bir Schengen Devletinde bulunan bir limandan gelen veya giden eğlence teknelerinde bulunan kişiler sınır kontrollerinden geçmezler ve sınır geçiş noktası olmayan bir limana girebilirler.

Ancak, yasadışı göç ile ilgili yapılan değerlendirmelere göre, özellikle de bir üçüncü ülkenin kıyı şeridi bir Schengen Devleti topraklarının yakın çevresinde bulunuyorsa, bu kişiler üzerinde kontroller ve eğlence teknelerinde fiziki arama yapılabilir.

3.2.6. 4. madde istisna olmak üzere, Bir üçüncü ülkeden gelen bir eğlence teknesi istisnai olarak sınır kapısı olan bir limana girebilir. Bu durumlarda, teknede bulunan kişiler bu limana girebilmek için izin verilmesi amacıyla liman yetkililerini bilgilendirmelidirler. Liman yetkilileri sınır kapısı olarak belirlenmiş en yakın limanda bulunan yetkililerle teknenin ulaştığını rapor etmek üzere irtibata geçmelidirler. Yolcularla ilgili bildirim teknede liman yetkilileriyle teknede bulunan kişilerin isim listesini oluşturarak yapılmalıdır. Bu liste, en geç varıştan sonra sınır muhafızlarına da tedarik edilmelidir. Benzer şekilde, mücbir sebeplerden dolayı, üçüncü bir ülkeden gelen eğlence teknesi sınır kapısı olmayan bir limana demir atmalı ise, liman yetkilileri en yakın sınır geçiş noktası olan liman yetkilileri ile temasa geçip teknenin varlığı konusunda rapor vermelidir.

Benzer şekilde, mücbir sebeplerden dolayı, üçüncü bir ülkeden gelen eğlence teknesi sınır kapısı olmayan bir limana demir atmalı ise, liman yetkilileri en yakın sınır geçiş noktası olan liman yetkilileri ile temasa geçip teknenin varlığı konusunda rapor vermelidir.

3.2.7. Bu kontroller sırasında, deniz taşıtının tüm teknik özelliklerini ve teknede bulunan kişilerin isimlerini içeren bir belge görevlilere sunulmalıdır. Bu belgenin bir kopyası giriş ve çıkış limanlarında yetkililere verilmelidir. Tekne Schengen Devletlerinden birinin karasularında bulunduğu müddetçe, bu listenin bir kopyası geminin evrakları arasında bulundurulmalıdır.

Kıyı Balıkçılığı

3.2.8. 4. ve 7. madde istisna olmak üzere, her gün veya 36 saat içerinde kayıtlı olduğu veya üye devletlerin topraklarında bulunan herhangi bir limana üçüncü bir ülkede bulunan bir limana uğramadan dönen kıyı balıkçılığı tekneleri mürettebatı sistematik olarak kontrol edilmemelidir. Ancak, yasadışı göç riskleri ile ilgili yapılan değerlendirmeler ve özellikle de bir üçüncü ülkenin kıyı şeridi ilgili üye devletin topraklarının yakın çevresinde bulunması kontrollerin hangi sıklıkta gerçekleştirileceğini tespit ederken dikkate alınabilir. Bu risklere binaen kişilerin kontrolü ve/veya teknelerde fiziki arama icra edilebilir.

3.2.9. Bir üye devlet toprağındaki bir limana kayıtlı olmayan kıyı balıkçılığı gemileri mürettebatı denizcilere yönelik hükümler uyarınca kontrol edilmelidir.

Geminin kaptanı yetkili birimleri mürettebat listesindeki bir değişiklik ve herhangi bir yolcunun mevcudiyeti hakkında bilgilendirmelidir.

Feribot bağlantıları

3.2.10. Üçüncü ülkelerde bulunan limanlarla gerçekleştirilen feribot bağlantılarında ki kişilere ilgili kontroller uygulanmalıdır. Aşağıdaki kurallar uygulanmalıdır:

(a) imkan dahilinde ise, Üye Ülkeler 9. Madde uyarınca ayrı şeritler tahsis etmelidir;

(b) yaya yolcuların kontrolü ayrı ayrı bireysel olarak icra edilmelidir;

(c) araçta bulunan kişilerin kontrolü kişiler aracın içinde iken icra edilmelidir;

(d) otobüs ile yolculuk eden feribot yolcuları yaya yolcu olarak farz edilmelidir. Bu yolcular kontroller için otobüsten inmelidir;

(e) ağır vasıta sürücüleri ve refakatçilerinin kontrolleri kişiler araçlarında iken yapılmalıdır. Bu kontroller prensip olarak diğer yolcuların kontrolünden ayrı olarak organize edilecektir;

(f) kontrollerin hızlı bir şekilde icra edilmesini sağlamak üzere yeterli sayıda kapı olmalıdır;

(g) özellikle yasa dışı göçmenlerin tespit edilmesi adına, yolcular tarafında kullanılan vasıtaları ve uygulanabilecek durumlarda vasıtadaki yükler ve eşyalar da sondajlama yöntemle aramalara tabi tutulmalıdır;

(h) feribot mürettebatı ticari gemilerin mürettebatı ile aynı şekilde işlem görmelidir.

4. İç suyolları gemi taşımacılığı

4.1 “Bir dış sınırın geçilmesini de içeren iç suyolları taşımacılığı” iş ya da eğlence amaçlı olarak her tür bot ve yüzen taşıtın nehirlerde, kanallarda ve göllerde kullanılmasını kapsar.

4.2. İş amaçlı kullanılan tekneler söz konusu olduğunda, mürettebat listesinde adı bulunan kaptan ve teknede çalışan kişiler ve bu kişilerin teknede yaşayan aile fertleri mürettebat ya da denk bir şekilde değerlendirilmelidirler.

4.3. 3.1 ve 3.2 deki ilgili hükümler üzerinde gerekli değişiklikler yapıldıktan sonra iç suyolları taşımacılığındaki kontrollere uygulanmalıdır.

[1] OJ L 355, 30.12.2002, s. 1. 849/2004 (EC) sayılı Tüzük ile tadil edilen Tüzük (OJ L 158, 30.4.2004, s. 1).

EK VII
Belli kategorideki kişilere yönelik özel kurallar

1. Devlet Başkanları

5. madde ve 7’ den 13’ e kadar olan maddeler istisna olmak üzere, geliş ve gidişleri resmi olarak diplomatik kanallardan sınır muhafızlarına iletilen Devlet Başkanları ve heyetlerinin mensupları sınır kontrolüne tabi tutulmazlar.

2. Uçak pilotları ve mürettebatları

2.1. 5. madde istisna olarak, 7 Aralık 1944 tarihli Sivil Havacılık Konvansiyonu Ek 9 da sağlandığı üzere pilotluk lisansı veya mürettebat sertifikası sahibi kişiler ilgili dokümanlar zemininde ve görevleri başında iken:

(a) durulan hava limanında veya üye devlet topraklarında yer alan varış havalimanında uçağa binmek ve inmek;

(b) durulan havalimanın veya üye devlet topraklarında yer alan varış havalimanının bulunduğu belediye sınırlarına giriş;

(c) herhangi bir nakil vasıtası ile üye devlet topraklarında yer alan bir havalimanına aynı havalimanından kalkacak bir uçağa binmek adına gidebilirler.

Diğer tüm durumlarda Madde 5(1)’de ifade edilen şartlar yerine getirilmelidir.

2.2. 6. maddeden 13. maddeye kadar olan bölüm uçak mürettebatına yönelik kontrollere uygulanmalıdır. İmkan dahilinde ise uçak mürettebatına kontrollerde öncelik tanınmalıdır. Kendileri belirli bir biçimde ya yolculardan önce ya da bu amaç için tahsis edilmiş özel bir mahalde kontrol edilmelidir. 7. madde istisna olmak üzere, kontrollerden sorumlu personel tarafından tanınan mürettebat görevleri gereği sadece sondajlama yöntemle kontrollere tabi tutulmalıdırlar.

3. Denizciler

3.1. 4. ve 7. maddeler istisna olarak, üye devletler; 19 Haziran 2003 tarihli (185 sayılı) Cenevre Konvansiyonu, 9 Nisan 1965 tarihli Londra Konvansiyonu ve ilgili ulusal mevzuat uyarınca verilen denizci belgesine sahibi denizcilerin üye devlet topraklarına giriş, gemilerinin bulunduğu limanda karaya çıkılması veya komşu belediye alanına geçilmesine, isimleri; önceden yetkili merciler tarafından kontrol edilmek üzerine sunulan mürettebat listesinde geçmesi koşuluyla sınır geçiş noktasına uğramadan izin verebilirler.

Buna rağmen, kamu güvenliği ve yasa dışı göç risklerinin değerlendirilmesi sonucunda denizciler karaya çıkmadan 7. Madde uyarınca sınır muhafızı tarafından kontrole tabi tutulabilirler.

Eğer bir denizci kamu çıkarına, kamu güvenliğine veya kamu sağlığına bir tehdit oluşturuyorsa karaya çıkmasına izin verilmeyebilir.

3.2. Liman bölgesindeki belediyelerin dışında kalma niyetinde olan denizciler 5(1) maddesinde belirtilen üye devletlere giriş şartlarına haiz olmalıdır.

4. Diplomatik, resmi ve hizmet pasaportu sahipleri ve uluslararası organizasyon üyeleri

4.1. Özel ayrıcalıkları ve muafiyetleri olması üçüncü ülkeler veya üye devletler tarafından tanınan hükümetler tarafından verilen diplomatik, resmi ya da hizmet pasaportları yanında 4.4 maddesinde belirtilen uluslararası organizasyonlar tarafından verilen belgeler ile görevli olarak seyahat eden kişilere diğer yolculara karşı öncelik tanınmasına rağmen sınır geçiş noktalarında, uygulanabilecek durumlarda, vize yükümlülükleri baki kalacaktır.

5(1)(c) maddesi istisna olarak, ilgili dokümanlara sahip kişilerin yeterli geçim kaynağına sahip olduklarını belgelemeleri talep edilmez

4.2. Eğer bir kişi dış sınırda ayrıcalık, bağışıklık ve muafiyet talebi ile başvurursa sınır muhafızı kişiden statüsünü ispat edecek özellikle akredite devletler tarafından verilen sertifikalar veya diplomatik pasaport veya diğer araçlar gibi uygun belge sunmasını talep edebilirler. Sınır muhafızı şüphe üzerine acil yardım ihtiyacı duyduğu durumlarda direkt olarak Dışişleri Bakanlığına başvurabilir.

4.3. Diplomatik misyonların akredite mensupları, konsolosluk temsilcilerine ve aile fertleri üye devlet topraklarına 19(2)maddesinde belirtilen kimlik belgesini ve sınırı geçmesine yetkili kılan belgeyi sunarak giriş yapabilirler. Hatta 13. madde istisna olarak, sınır muhafızı Diplomatik, resmi ya da hizmet pasaportu sahiplerini yetkili ulusal mercilerine danışmadan refüze edemez. Bu, ilgili kişi hakkında Schengen Bilgi Sisteminde bir uyarı olması durumunda da geçerlidir.

4.4. Uluslar arası organizasyonlar tarafından 4.1 maddesinde belirtilen amaçlar için verilen belgeler:

– Birleşmiş Milletler ve alt kuruluşları personeline 21 Kasım 1947 tarihinde BM Genel Kurulu tarafından New York da verilen Birleşmiş Milletler diplomatik pasaportu

– Avrupa Topluluğu diplomatik pasaportu,

– Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu diplomatik pasaportu,

– Avrupa Konseyi Genel Sekreteri tarafından verilen meşruluk sertifikası,

Kuzey Atlantik Antlaşmasının akit tarafları arasında Kuvvetlerinin statüsü kapsamında III. Maddenin 2. paragrafı uyarınca verilen belgeler yanında Barış için ortaklık çerçevesinde verilen dokümanlar.

5. Sınır ötesi işçiler

5.1. Sınır ötesi işçilerin kontrollerinin usulleri sınır kontrolünün genel hükümleri uyarınca özellikle 7. ve 13. madde uyarınca uygulanmaktadır.

5.2. 7. madde istisna olarak, sınır muhafızlarınca; aynı sınır geçiş noktasından çok sık geçmesi sebebiyle iyi tanınan ve Schengen Bilgi Sistemi ve ulusal veri tabanlarında yapılan sorgulamalarda haklarında bir uyarı ifşa olmayan sınır ötesi işçiler, sınırı geçmesine olanak sağlayan geçerli bir seyahat belgesine sahip ve giriş koşullarını yerine getirdiklerinin temin edilmesi adına sondajlama yöntemle kontrollere tabi tutulmalıdır. Bu kişilere zaman zaman, uyarılmadan düzensiz aralıklarla kapsamlı kontroller tatbik edilmelidir.

5.3. 5.2 maddesindeki hükümler diğer düzenli olarak sınır ötesi iş ve evine gidip gelen kişileri içine alan kategorilere genişletilebilir.

6. Reşit olmayanlar

6.1. Sınır muhafızları reşit olmayanlara ister refakatçi ister refakatçisiz seyahat etsinler özellikle dikkat etmelidirler. Dış sınırları geçen reşit olmayanlar giriş ve çıkışta reşitlere uygulanan kontrollere işbu tüzükte öngörüldüğü şekilde aynen tabi tutulmalıdır.

6.2. Refakatçi ile seyahat eden reşit olmayanların durumlarında, sınır muhafızları refakat eden kişinin çocuğun velisi olduğunu tetkik etmelidir özellikle reşit olmayanların sadece tek bir refakatçi ile seyahat ettiği ve çocuğun yasa dışı bir şekilde velilerinden alındığına dair ciddi bir şüphe bulunuyorsa. Bu gibi durumlarda sınır muhafızı verilen bilgilerde herhangi bir tutarsızlık veya çelişki tespit etmek adına ek araştırmalar icra etmelidir.

6.3. Reşit olmayanların yalnız seyahat etmeleri durumunda, sınır muhafızları seyahat evraklarının ve diğer tamamlayıcı belgelerin kapsamlı kontrol vasıtasıyla tetkiki ile reşit olmayan küçük çocuğun velilerinin isteği dışında ülkeden ayrılmadığından emin olmalıdır.

Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiserinin Osman Kavala Davasına Müdahale Dilekçesi

0

Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiserinin Osman Kavala Davasına Müdahale Dilekçesi, AİHM’de devam eden Osman Kavala Davası‘na, Komiser’in 20 Kasım 2018’de sunmuş olduğu belgedir.

Dilekçeyi komiserlik adına sunan Dunja Mijatovic, Bosna-Hersek’li bir hukukçu ve insan hakları uzmanıdır. 2018-2024 yılları arasında Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri olarak görev yapmıştır. 

AİHM, nihai kararı “İnsan hakları savunucusunun makul şüphe olmadan, insan hakları faaliyetlerini durdurmak amacıyla tutuklanması ve AYM’nin hızlı bir sürede karar vermemesi 5/1, 5/4 ve 18. madde ihlalidir.” şeklindedir.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 36’ncı Madde 3’üncü paragrafı altında Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri’nin Üçüncü Taraf Müdahilliği
Başvuru No. 28749/18
Mehmet Osman KAVALA / Türkiye
Giriş

1.       Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri (bundan böyle ‘Komiser’ olarak anılacaktır), Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (bundan böyle ‘Sözleşme’ olarak anılacaktır) 36’ncı Madde 3’üncü paragrafıyla uyum içerisinde, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (bundan böyle ‘Mahkeme’ olarak anılacaktır) görülmekte olan Kavala / Türkiye davasına müdahil olarak davaya ilişkin yazılı gözlemlerini Mahkeme’ye sunma kararı almış olduğunu Mahkeme’ye 19 Kasım 2018 tarihinde bildirmiştir. Bu dava, Türkiye’de bir sivil toplum aktivisti ve insan hakları savunucusu olan başvurucunun yakalanması ve tutukluluğuyla ilgilidir. Dava, aynı zamanda, söz konusu tutukluluğun Sözleşme altında belirlenmiş amaçlardan farklı şekilde ve bilhassa bir sivil toplum aktivisti olarak başvurucuyu susturma aracı olarak kullanılması iddiası ile ilgilidir.

2.       Kendisine verilmiş yetki uyarınca, Komiser, insan haklarına etkili şekilde uyulmasını teşvik eder; üye devletlerin Avrupa Konseyi insan hakları araçlarını, bilhassa Sözleşme’yi, uygulamasına yardımcı olur; kanun ve uygulamada insan haklarıyla ilgili olası eksiklikleri belirler ve tüm bölgede insan haklarının korunmasına dair tavsiye ve bilgi sağlar.[1] Ek olarak, 6 Şubat 2008’de kabul edilmiş olan ve Komiser’e, özellikle ülke ziyaretlerinde geniş bir yelpazede faaliyet gösteren savunucularla buluşmaya ve insan hakları savunucularının durumu hakkında kamuya açık raporlar yazmaya devam ederek, Komiserliğinin insan hakları savunucularının korunmasına dair rol ve kapasitesini pekiştirmesi çağrısında bulunan Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi Bildirgesine binaen, Komiser’in insan hakları savunucularına yönelik özel bir rolü de vardır.[2]

3.       Söz konusu müdahillik, Komiser Dunja Mijatović’in Türkiye üzerine çalışmalarına dayanmaktadır. Bu çalışmalar kapsamında, Komiser, 15-19 Ekim 2018 arasında Türkiye’ye bir temas misyonu düzenlemiş ve sivil toplum temsilcileri ve yetkilileri ile görüşmüş ve özel olarak başvurucunun durumuyla ilgili görüşmeler yapmıştır. Söz konusu gözlemler, Komiser’in ülkeye dair devam eden izleme çalışmaları ve selefleri, 1 Nisan 2006 – 31 Mart 2012 arasında İnsan Hakları Komiseri olarak görev yapmış Thomas Hammarberg ve 1 Nisan 2012 – 31 Mart 2018 arasında İnsan Hakları Komiseri olarak görev yapmış Nils Muižnieks’in çalışmalarından faydalanmaktadır.

4.       Mevcut yazılı görüşün I’inci Kısmı Türkiye’deki insan hakları savunucularının durumuna dair temel meselelere odaklanmakta; II’nci Kısım Gezi olayları hakkında gözlemler içermekte; III’ncü Kısım Türk yargısının tutuklamaları kullanma biçimiyle ilgili genel sorunları ele almakta; IV’üncü Kısım cezai adalet sistemi ve Anayasa Mahkemesi’nin tutuklulukları denetlemedeki etkinliğindeki genel sorunları ele almaktadır. Bu kısımları Komiser’in çıkarımları takip etmektedir.

I.  Türkiye’de insan hakları savunucularının durumuna ilişkin temel meseleler

5.       Komiser, başvurucunun yakalanması ve ilk ve bu yazılı görüşün yazılması esnasında 400 günden fazla süredir bir iddianame olmaksızın devam eden tutukluluğunun son yıllarda Türkiye’de sivil toplum ve insan hakları savunucuları üzerinde devamlı olarak artmakta olan baskı bağlamında ele alınması gerektiğini düşünmektedir. Komiserliğin yanı sıra, Avrupa Konseyi’nin pek çok başka kurumu[3] ve BM mekanizmaları[4], bu durum hakkında derin endişelerini ifade etmiştir. Komiser, aynı zamanda, başvurucunun durumuyla ilgili özel şartların ülkede, insan hakları savunucuları dâhil olmak üzere, sivil toplum ortamını etkileyen, ülkede hâlihazırda mevcut olan caydırıcı etkiye önemli katkıda bulunduğunu düşünmektedir.

6.       Bir iş adamı ve filantrop olan başvurucu, Türkiye’de tanınmış bir sivil toplum aktivisti ve insan hakları savunucusudur. Uzun yıllar boyunca, Türkiye’de çalışma alanları insan hakları, kültür, sosyal çalışmalar ve tarihsel uzlaşmadan çevrenin korunmasına kadar uzanan pek çok STK’nın ve sivil toplum girişiminin kurulmasına katılmış ve onları desteklemiştir. Bu STK’lar ve girişimlerin arasında, herhangi bir özel sıralama güdülmeksizin, şunlar sayılabilir: (önceki ismiyle Helsinki) Yurttaşlık Derneği, Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı (TESEV), TEMA Vakfı (erozyon ve çevresel bozulmaya karşı çalışmaktadır), Açık Toplum Vakfı, Hakikat Adalet Hafıza Merkezi (geçiş dönemi adaleti meseleleri üzerine çalışmaktadır), Tarih Vakfı, Barış Vakfı ve Türkiye Sinema ve Audiovisuel Kültür Vakfı (film festivalleri düzenlemektedir). Son yıllarda, başvurucu, bilhassa Türkiye’nin ana kültür merkezlerinin dışında, sanatsal ve kültürel girişimlerin teşvik edilmesiyle uzlaşma ve insan haklarına saygıya katkıda bulunmayı amaçlayan bir hükümet dışı sivil kuruluş olan Anadolu Kültür üzerinde çalışmaktaydı. Bu sivil kuruluşun pek çok projesi, pek çok dünyaca tanınmış sanat vakıfları ve Avrupa Birliği tarafından desteklenmiş ve pek çok projede Türkiye’nin dört bir yanındaki çeşitli yerel idarelerle işbirliği yapılmıştır.

7.       Başvurucu, uzun zamandan beri, Komiserlik de dâhil olmak üzere, Türkiye’de insan hakları üzerine çalışan pek çok uluslararası kuruluşun güvenilir bir ortağı olmuştur. Komiserliğin kurulmasından bu yana görev almış dört Komiserin her biri başvurucunun kurulmasına yardım ettiği STK’lar veya doğrudan başvurucunun kendisiyle iletişim içinde olmuştur. Başvurucunun kendisi ve bu STK’lar, her zaman en yüksek düzeyde profesyonellik, adanmışlık ve insan haklarına saygı göstererek, Türkiye’de insan haklarının durumuna dair güvenilir ve tarafsız bilgi kaynakları olmuştur. Komiserler kendileriyle yaptığı çalışmalarda bu STK’ların veya başvurucunun şiddet veya suçu teşvik ettiği veya şiddeti meşrulaştırdığı veya önemsizleştirdiği gibi bir izlenim edinmemiştir. Başvurucu, aynı zamanda, 1983 yılında, örneğin, Komiser’in selefi tarafından kaleme alınmış görüşlerin bir derlemesinin tercüme edilmesi ve yayınlanması dâhil, Avrupa Konseyi’nin insan hakları standartlarının yayılmasında kilit bir rol oynayan ve Türkiye’de önemli bir yayınevi olan İletişim Yayınları’nın kurucularından olmuştur. Son olarak, başvurucu, 2014 yılında, Avrupa Konseyi’nin ağının bir parçası olan, İstanbul’daki Avrupa Siyaset Okulu’nun kuruluşu ve yönetimine dâhil olmuştur.

8.       On yılları kapsayan ve geniş bir yelpazedeki sivil toplum aktivizmi sayesinde, başvurucunun Türk sivil toplumu içinde güçlü bağları vardır ve başvurucu pek çok önemli ulusal ve uluslararası STK ve insan hakları savunucusuyla işbirliği yapmıştır. Yakalanması ve ilk ve devam eden tutukluluğunun uzunluğunun Türkiye’deki sivil toplum üzerinde derin ve caydırıcı bir etkisi olmuştur. Komiser, Ekim 2018’de Türkiye’ye gerçekleştirdiği temas misyonunda bu etkiye dair izlenimler edinmiştir: Çoğu başvurucuyu yakından tanıyan, Komiser’in muhatapları, başvurucunun tutukluluğunu onun sivil toplum aktivizmine karşı bir misilleme olarak algılamakta ve bu tutukluluğun arkasındaki nedenin Türkiye’deki insan hakları savunucularına gözdağı vermek olduğunu düşünmektedir. Başvurucunun devam eden tutukluluğunun görünüşe göre keyfî olması, herhangi bir suça dair kanıtın ve iddianamenin açıklanmamış olması ve başvurucunun geniş çaplı insan hakları çalışmaları ve münhasıran barışçıl faaliyetleri, bir güvensizlik hissi doğurmuş ve aynı şeyin her insan hakları savunucusunun başına gelebileceği algısını yaratmıştır.

9.       Komiser, ayrıca, mevcut davanın Türkiye’de son yıllarda sivil toplum ve insan hakları savunucuları üzerindeki artmakta olan baskının açık bir tezahürü olduğuna inanmaktadır. Bu baskı, bilhassa, resmi makamlar tarafından işlendiği iddia edilen insan hakları ihlallerini raporlamanın terör örgütlerinin amaçlarına hizmet ettiği ve bu şekilde aslında Türk Devletine karşı bir saldırı olduğu önermesinde bulunarak, sivil toplum aktivistlerini hedef alan ve siyasetçiler tarafından gerçekleştirilen bir dizi spesifik saldırı ve aynı minvaldeki genel siyasi söylemleri içermektedir. Bu ifadeler, sıklıkla kamu görevlilerinin bu şekildeki çalışmaları kısıtlamaya yönelik harekete geçmesiyle sonuçlanmaktadır. Sözgelimi, Cumhurbaşkanı’nın Nisan 2016’da yapmış olduğu ve insan hakları durumu hakkında rapor yayımlayan STK’ların “üzerine gidilmesi” gerektiğini belirttiği açıklamasının ardından, emniyet güçleri ve yerel idareler, Uluslararası Af Örgütü dâhil, STK’ların ülkedeki bazı yerleri ziyaret etmesini engellemeye başlamıştır.[5]

10.   Komiser, söz konusu baskının Temmuz 2016’da olağanüstü hâlin ilan edilmesiyle beraber hem sayısal olarak hem de yoğunluk açısından artış gösterdiğini belirtmektedir. Bu dönemdeki önemli bir gelişme, herhangi bir yargı dahli veya kararı olmaksızın, STK’ların kanun hükmünde kararnameler vasıtasıyla doğrudan kapatılması ve tüm varlıklarının tasfiye edilmesi olmuştur. Selef Komiser’in olağanüstü hâlin en başında acilen bu uygulamaya son verilmesi yönündeki çağrısına rağmen[6], 1.500’ün üzerinde dernek, vakıf ve sendika, yürütme tarafından bir terör örgütüne ait oldukları, bir terör örgütüyle iltisakları veya irtibatları olduklarının “değerlendirilmesi” dışında başka herhangi bir açıklama veya gerekçe sunulmaksızın kapatılmıştır. Anlaşılabilir şekilde, bu durum, Türkiye’deki tüm sivil toplum sektörü açısından daha önce görülmemiş derecede yasal belirsizlik ve caydırıcı etki meydana getirmiştir.

11.   Ek olarak, Türkiye’deki insan hakları ihlallerine dair ayrıntılı raporlar hazırlamalarıyla bilinen Türkiye İnsan Hakları Derneği ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı gibi, insan hakları alanında çalışan en eski sivil toplum kuruluşlarına karşı görünüşe göre seçici şekilde devlet denetimleri gerçekleştirilmiştir. Bunun ardından, bu STK’lara karşı, hâlen derdest olan, bir dizi dava açılmıştır. Sözgelimi, Ankara’da LGBTİ bireylerin insan haklarına odaklanan tüm kamuya açık etkinliklerin ayrım gözetmeksizin ve süresiz olarak yasaklanması dâhil olmak üzere, STK’ların günlük işleyişleri üzerine sert kısıtlamalar getirilmiştir. Komiser, olağanüstü hâl kaldırılmış olsa da söz konusu yasağın devam ettiğini belirtmektedir.

12.   Son zamanlarda gerçekleşen olaylardan, Türk yargısının da, artan şekilde, insan hakları savunucularının eleştirilerinin kendi başına devlet ve Türk hükümetine karşı meşru olmayan bir saldırı olduğu yönündeki fikir yürütme biçimini takip ettiği anlaşılmaktadır. Örneğin, Komiser’in selefi, ifade özgürlüğüne dair hazırlamış olduğu bir Memorandumda, ifade özgürlüğü altında korunması gereken eylem veya açıklamaların yargı tarafından taciz edilmesinin medya ve gazetecilikten başlayarak siyasetçiler, akademisyenler, sosyal medyada kendini ifade eden sıradan vatandaşlar ve aynı zamanda STK’lar ve insan hakları savunucuları dâhil olmak üzere, Türkiye’nin tüm kesimlerine yayılmış olduğunu belirtmektedir.[7] Nisan 2017’de Mahkeme’ye sunmuş olduğu yazılı bir görüşte, selef Komiser, aynı zamanda, yargı tarafından da olmak üzere, STK’lara ciddi müdahalelerin pek çok örneğini sunmuş ve şu çıkarımda bulunmuştur: “Türkiye’nin güneydoğusunda insan hakları üzerine çalışan insan hakları savunucularının […] meşru faaliyetlerine karşılık olarak muhtelif misilleme ve yıldırmalara tabi tutuldukları yönünde açık emareler vardır.”[8]

13.   Komiserlik, ayrıca, 2017’de Türkiye’de insan hakları savunucularının durumuyla ilgili, örneğin, Komiserliğin başka bir ortağı olan Murat Çelikkan’ın mahkumiyetine;[9] Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi’nin Başkanı olan Taner Kılıç’ın tutuklanmasına[10] ve Temmuz 2017’de İstanbul’da bir dijital güvenlik ve bilgi yönetimi çalıştayına katılan sekiz insan hakları savunucusunun meşru olmayan şekilde yakalanması ve haklarında ceza davaları açılmasına[11] ilişkin pek çok açıklama yayımlamıştır.

14.   Bu gelişmeler, Türkiye resmi makamlarının, insan hakları savunucularının çalışmalarını sınırlamak için tutarlı bir çaba gösterdikleri izlenimini vermektedir; bu da, yaptıkları iş demokratik bir toplumda temel bir unsur teşkil eden insan hakları savunucularının faaliyetleri için düşmanca ve caydırıcı bir ortamın ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. Komiser’e göre, başvurucunun yakalanması ve ilk ve devam eden tutukluluğu, bu düşmanca ortamın oluşmasına önemli boyutta katkıda bulunmuştur; Türk makamlarının bu gerçeğin farkında olması gerekmektedir.

15.   Selef Komiser, Türkiye’de gazetecilerin ve milletvekillerinin durumuyla ilgili Mahkeme’ye sunmuş olduğu yazılı görüşlerde kanunlar ve ceza davalarının Türkiye’deki muhalif sesleri susturmak amacıyla kullanıldığını belirtmiştir ve yakın zaman önce almış olduğu bir kararda, Mahkeme bu değerlendirmeyi paylaştığını ifade etmiştir.[12] Komiser, aynı argümanın insan hakları savunucuları için de geçerli olduğunu düşünmektedir. Bilhassa, yukarıda tarif edildiği şekilde, Türk makamlarının sivil toplum üzerindeki baskısı, davanın başında ve sonrasında suça dair ikna edici kanıt ortaya koymadaki başarısızlıkla (örneğin, bu görüşün yazıldığı esnada başvurucunun yakalanmasından 400 günden fazla zaman geçtiği hâlde bir iddianame mevcut değildir) birleştiğinde, bu ve buna benzer diğer yakalama ve tutuklulukların arkasındaki esas amacın sivil toplum aktivistleri ve insan hakları savunucularının cezalandırılması ve onlara gözdağı verilmesi olduğuna dair güçlü bir kanı oluşturmaktadır.

16.   Komiser’e göre, başvurucunun davasıyla bağlantılı, ceza yargılamalarının bir misilleme biçimi olarak kullanıldığına dair kanıyı tahkim eden daha yakın tarihli bir gelişme, 16 Kasım 2018’de, aralarında İstanbul’daki Avrupa Siyaset Okulu’nun Direktörünün ve Komiserliğin başka ortaklarının da bulunduğu 13 önde gelen akademisyen, sivil toplum aktivisti ve insan hakları savunucusunun gözaltına alınması olmuştur.[13] Komiser, bu yakalamaların gerçekleşme biçimi ve bu kişiler aleyhine getirilen suçlamaların içeriğiyle ilgili endişe duymaktadır.

17.   Örneğin, bu kişiler, sorgulama için savcı tarafından çağırılmak yerine, polisin sabahın ilk saatlerinde evlerine yaptığı, tehditkâr bir mesaj veren, baskınlarla yakalanmıştır. İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün basına dağıttığı bir nota göre, kişiler aleyhine getirilen suçlamaların içeriğinin başvurucunun, mesnetli bir gerçekmişçesine, bir suç örgütünün lideri olduğunu belirtmesi ancak, buna dayanak olarak sadece, Sözleşme’nin 10 ve 11’inci Maddeleri altında korunması gereken, yasal ve şiddet içermeyen, farz edilen faaliyetlere atıfta bulunması kayda değerdir. Bu şekildeki bir faaliyet, sivil toplum meseleleri üzerine çalışan bir akademisyen olan Yiğit Aksakoğlu’nun tutuklanması için gerekçe olarak kullanılmış, diğer kişiler adli kontrol ve seyahat yasağıyla serbest bırakılmıştır. Komiser, bu olayın bir tarafta, Sözleşme standartları ve Mahkeme’nin içtihadının göz ardı edilmesini veya kastî riayetsizliği, diğer taraftan da, kovuşturma makamlarının sivil toplum aktörlerine karşı takındığı haksız yere taraflı ve düşmanca tavrın emaresi olduğunu düşünmektedir. Bu husus, aynı zamanda, Temmuz 2018’de olağanüstü hâlin kaldırılmasıyla beraber Türkiye’de insan hakları durumunda normalleşmenin gerçekleşmesi beklenirken cesaret kırıcı bir etki yaratmıştır.

II. Gezi Olayları ile ilgili Gözlemler

18.   Gerek başvurucu hakkında devam eden yargı süreci gerekse 16 Kasım 2018 tarihinde gerçekleşen, yukarıda belirtilen yakalamalardan anlaşılan o ki Gezi olaylarıyla ilgili iddia olunan eylemler bu davada suçlamaların temelinde yer almaktadır. Komiser, İnsan Hakları Komiserliği’nin bu olaylarla ilgili olarak yürütmüş olduğu kapsamlı çalışmalar sebebiyle, Gezi olaylarına tarafsız bir biçimde ışık tutabileceği kanaatindedir. Komiser’in selefi, Gezi olaylarının hemen ardından, 1-5 Temmuz 2013 tarihlerinde Türkiye’ye gelerek olaylara dâhil olmuş bir çok sivil toplum kuruluşu temsilcisi ile toplantılar düzenlemiş ve aralarında dönemin Adalet Bakanı, İçişleri Bakanı Müsteşarı ve İstanbul Valisi’nin de bulunduğu Türk yetkililer ile olaylar hakkında ayrıntılı görüşmeler gerçekleştirmiştir.  Gezi olayları ile ilgili olarak vardığı sonuçları Türkiye’de kolluk kuvvetleri mensuplarının davranışlarıyla ilgili, bilhassa kolluk kuvvetlerinin gösteriler sırasındaki müdahalelerine odaklanan bir raporda yayımlamıştır.[14]

19.   Gezi Olayları, 2013 yılının Mayıs ayının sonunda, İstanbul’da bulunan Gezi Parkı’ndaki ağaçların kesilmesini ve Taksim Meydanı’nda bir alışveriş merkezinin inşa edilmesini engellemeye çalışan az sayıda barışçıl eylemci karşısında aşırı güç kullanımı ile tetiklenmiştir.  Bir başka önemli faktör ise anaakım medyanın otosansür nedeniyle olaylar ilk meydana geldiğinde olayları haber yapamaması olmuştur. İlk karşılaşma neticesinde, ülke çapında hükümete karşıtı bir gösteri dalgası meydana gelmiştir; söz konusu gösteriler hem coğrafi kapsamı hem de katılımcı sayısı açısından eşi benzeri görülmemiş niteliktedir (İçişleri Bakanlığı’nın tahminlerine göre Türkiye’deki 81 ilin 79’unda, 2,5 milyon kişi). Olayların ilk aşamalarında katılım çok geniş çaplı olmuş ve Mimarlar ve Mühendisler Odaları, Barolar ve Tabipler Odaları, sendikalar ve çevre, kadın hakları, LGBTI hakları ve genel olarak insan hakları gibi farklı sektörlerde faaliyet gösteren birçok sivil toplum kuruluşunu ve vatandaş platformları ve sivil toplum katılımını koordine eden, kendiliğinden oluşan başka girişimleri içermiştir. Bu girişimler arasında, ‘‘Taksim Dayanışma Platformu’’ olayların başında en fazla ön plana çıkan ve çoğunlukla en fazla temsil gücü olduğu düşünülen platform olmuştur.  Dolayısıyla, Komiser’in selefi, yukarıda bahsi geçen ziyareti sırasında, bu platformun temsilcileriyle de bir araya gelmiştir (başvurucu bu sivil toplum platformunun üyesi değildi).

20.    Bu nedenle, her ne kadar bilhassa sivil özgürlüklerin kısıtlandığı algısı başta olmak üzere hükümet politikalarıyla ilgili genel bir hoşnutsuzluk protestocular için eylemlerinin temelinde yatan temalardan birisi olsa da, birçoğu daha önce sivil toplum faaliyetlerine veya gösterilere katılmamıştı ve katılımcılar son derece heterojen bir grup oluşturmaktaydı. Bu bağlam düşünüldüğünde, Komiser Gezi olaylarının tek bir kişi veya kuruluş tarafından organize edildiği tezinin itibar edilebilecek bir tez olmadığı görüşündedir. Ayrıca, İnsan Hakları Komiserliği’nin olaylar üzerinde yürüttüğü kapsamlı inceleme, hiçbir şekilde protestocuların kamu nezdindeki anaakım taleplerinin yasadışı yollardan ve şiddet eylemleriyle hükümeti düşürmek veya Türkiye’nin anayasal düzenini bozmayı da içerecek kadar geniş olduğuna veya bu gösterilerin şiddet kullanarak devletin görevlerini yerine getirmesini engellediğine (bu suç ağırlaştırılmış müebbet cezası ile cezalandırılmaktadır) işaret etmemektedir. Her ne kadar, kuşkusuz birçok kez şiddet eylemlerinde bulunan gruplar gösterilere katılmış ve polis ile yaşanan gerginlikleri artırmış olsa da, mevcut bilgiler protestocuların ezici çoğunluğunun barışçıl bir biçimde gösterilere katıldığını göstermektedir.

21.   Gezi olaylarına yetkililerin sert müdahaleleri de damga vurmuştur ve İnsan Hakları Komiserliği’ne, yetkililerin barışçıl göstericiler veya olayları izleyenlere yönelik işledikleri insan hakları ihlallerine dair çok sayıda, önemli kanıtlarla desteklenen ciddi, tutarlı ve inandırıcı iddialar iletilmiştir.  Bu iddiaların büyük bir çoğunluğu, Türkiye’de geçmişten bu yana güvenlik güçlerinin cezasız kalma örüntüsü içerisinde, Türkiye’deki yargı tarafından etkili bir biçimde soruşturulmamış, bu da Komiser’in selefinin 2016’da Mahkeme’nin gösteriler sırasında kolluk kuvvetleri tarafından aşırı güç kullanımı ile ilgili genel ve sistemik bir sorun olduğunu tespit eden birçok kararına rağmen, yetkililerin yanıtının bariz bir biçimde yetersiz olduğu sonucuna varmasına neden olmuştur.[15]

22.   Ayrıca, yukarıda bahsi geçen 2013 raporunun, gösteriler sırasında şiddet içermeyen eylemlerde bulunan kişi ve gruplara karşı idari ve adli makamlar tarafından misillemeler yapıldığı o dönemden itibaren oluşmaya başlayan bir örüntüye de bir bölüm ayırması kayda değerdir. Raporda, bu yorumu destekleyen çok sayıda tedbir ele alınmıştır. Söz konusu tedbirler arasında, sağlık çalışanları hakkında soruşturmalar, televizyon kanallarına getirilen cezalar, gazetecilerin işlerine hükümet baskısıyla alınmış gibi görünen kararlarla son verilmesi ve meslek kuruluşlarına, akademisyenlere, işletmelere veya sosyal medya kullanıcıları hakkında Gezi olaylarına katıldıkları veya Gezi olaylarını destekledikleri algısı nedeniyle başlatılan işlemler bulunmaktadır. Komiser, bu tür misillemelerin etkilerinin olayların üzerinden uzun bir süre geçtikten sonra da devam ettiğini ve birçok ilde yüzlerce protestocu hakkında mahkemeler tarafından yasadışı görülen gösterilere katıldıkları için ceza uygulandığını gözlemlemektedir. Komiser, geçtiğimiz haftalarda, olayların üzerinden beş yıldan fazla bir süre geçtikten sonra birçok ilde birçok kişiye karşı başlatılan veya yeniden canlandırılan davalardan oluşan yeni bir ceza davası dalgasının ortaya çıktığını da kaydetmektedir.

23.   Bu bulgular ışığında, Komiser, Türkiye’de yargı kurumlarının Gezi olaylarına yanıtının, hem güvenlik güçlerinin cezasız kalmaları hem de barışçıl gösteri hakkına saygı açısından, uluslararası standartlara ve özellikle de Sözleşme ve Mahkeme’nin içtihadına tamamen aykırı olduğu sonucuna varmıştır.  Komiser’ göre, bu seçicilik örüntüsü Türkiye’de yargıda, yürütme temsilcileri ve hükümet yanlısı medya tarafından savunulan, Gezi olaylarını, özellikle bu tür ciddi suçlarda soruşturma ve suç işlendiğinin tespiti için gereken kanıt eşiği ve adil yargılanma ve tarafsızlık standartlarına uyulmaksızın terörist bir girişim olarak gösteren ve olayları hükümete ve Türk devletine yönelik bir uluslararası ve ülke içi komploya bağlayan hakim siyasi argümanların benimsendiğine işaret etmektedir.

24.   Komiser, bu dava da dâhil, Gezi olayları ile ilgili yakın zamanda açılan ceza davalarını, Türkiye’deki mercilerin Gezi olaylarından sonra, özellikle olağanüstü hâl döneminde, şiddet içermeyen protestolara karşı halihazırda yetersiz olan hoşgörü düzeyinin daha da düşmesi bağlamında değerlendirmek istemektedir. Başka birçok örneğin yanı sıra, bu azalan hoşgörünün bariz bir örneği Cumartesi Anneleri’nin (1995’ten bu yana her hafta zorla kaybedilmelerle ilgili sessiz oturma eylemi) İstanbul’da 2018 yılının Ağustos ayında 700. haftalık barışçıl protestolarında ve sonrasında yasaklanması ve zorla dağıtılmasıdır.

III. Türkiye’de Yargıda Tutuklamaya Başvurma İle İlgili Genel Sorunlar

25.   Komiser, Türkiye’de ceza davalarında tutuklamanın kullanımı ve bunun insan haklarının kullanılması üzerindeki etkilerinin İnsan Hakları Komiserliği ve diğer uluslararası kuruluşlar için uzun süredir varlığını koruyan ciddi bir endişe kaynağı olduğunu vurgulamak istemektedir. 2003 yılında, 15 Ekim 1999 ve 31 Mart 2006 arasında görev yapan İnsan Hakları Komiseri Alvaro Gil-Robles, Türkiye raporunda,  savcılık makamlarının, soruşturmalara, aramalara ve hüküm olmadığında dahi tutuklamalara neden olan işlemlerinin yargısal tacizle sonuçlanabileceğine dair endişelerini dile getirmiştir.[16] Türkiye’de tutuklamaların yanlış kullanımı daha sonra göreve gelen Komiserler tarafından da kapsamlı bir biçimde ele alınmıştır. Elde ettikleri bulgular, Türkiye’de yargı uygulamalarında, kişilerin erken aşamada yakalanmaları, yeterince gerekçelendirilmemiş tutuklu yargılama kararları, tutukluluk halinin devamına ilişkin kararlarda inceleme süreçlerinde ciddi eksiklikler de dâhil çeşitli alanlarda uluslararası ve Avrupa insan hakları standartlarından sapmalar içeren tutarlı bir örüntü olduğunu göstermektedir.

26.   Savcıların yakalamalarla ilgili uygulamaları konusunda, Komiser’in selefi 2012 yılının Ocak ayında yayımlanan bir raporda, aralarında savcıların ‘‘mesnetsiz davalar da dâhil yargılamanın başlatılması konusunda kendilerini pek kısıtlamıyor’’  gibi göründükleri ve ‘‘şüpheli kişilerin yakalanmasının soruşturmanın çok erken aşamalarında’’ gerçekleşmesinin ‘‘şüphelilerin iddianameleri bile hazırlanmadan uzun süre tutuklu kalmalarına yol açan nedenlerden birisi’’ olması gibi bir dizi sorunlu uygulamanın altını çizmiştir. Ayrıca, Türk savcıların ‘‘sağlam şüpheler oluşturmak üzere kanıt toplamak yerine, şüpheli kişilerin yakalanmasından kanıta doğru ilerlemek gibi köklü bir alışkanlıkları olduğunu’’ belirtmiş ve çoğunlukla kanıt toplama işleminin iddianamenin hazırlanmasından sonra dahi devam ettiğini belirtmiştir. Bu sebeple ‘‘tutuklamalarla sonuçlanan operasyonlara başlamadan önce kolluk kuvvetleri ve savcıların, tutuklama gereğini meşrulaştıran kanıtlar dâhil, bütün geçerli kanıtları mümkün olduğu ölçüde bir araya getirmelerini’’ tavsiye etmiştir. [17] Komiser bu endişelerin hala geçerliğini koruduğunu düşünmektedir.

27.   Yargının genel olarak kişilerin tutuklanmasına yaklaşımı konusunda, aynı raporda bir bölümün tamamı tutuklu kalma yöntemine aşırı derecede başvurulması ve tutukluluk halinin uzunluğuna ayrılmış olup, tutukluluk kararlarının gerekçelendirilmesi ile ilgili eksiklikler ve özellikle tutukluluk halinin devamıyla ilgili kararların otomatik verilmesi; tutuklama dışı yöntemlere başvurulmaması; şüpheli kişilerin tutuklu kaldıkları sürenin uzunluğu nedeniyle tutukluluk halinin bir çeşit ‘‘tutukluluk yoluyla hapis’’ haline dönüşmesi ve etkili bir iç hukuk yolunun olmaması gibi etkenlerden kaynaklanan ciddi eksikliklerin altını çizmiştir.[18]

28.   Komiser, İnsan Hakları Komiserliği’nin daha yakın zamanda yaptığı çalışmaların, bariz bir biçimde, Türkiye’de yargıda tutuklamalar ile ilgili mevcut uygulamada, ceza hukuku usulü ile ilgili getirilen birçok mevzuat değişikliğine rağmen, 2011’de incelenen duruma göre herhangi bir ilerleme kaydedilmediğini göstermektedir.  Her ne kadar Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru usulünün getirilmesinden hemen sonraki dönem ve Anayasa Mahkemesi’nin ilerici kararları gelecekte iyileşmelerin olabilme ihtimalini doğurmuş olsa da, mevcut durum tutuklamalar konusunda gittikçe artan sayıda alt mahkemenin Anayasa Mahkemesi’nin Sözleşme’yle daha uyumlu olan içtihadına direnç göstermesinin sonucudur.  (ayrıca bkz. IV. Bölüm).

29.   Komiser, halihazırda Mahkeme’ye gelen çok sayıda derdest davaya ve selefinin bu davalardan bazılarıyla ilgili yazdığı raporlara dikkat çekmektedir. Komiser, selefinin Türkiye’de ifade özgürlüğü ve gazetecilerin özgürlük haklarına ilişkin davalarla ilgili yazılarında belirttiği gözlemlerinin[19] kimi durumlarda başvurucu da dâhil insan hakları savunucularına karşı devam eden ceza davalarında geçerli olduğunu düşünmektedir. Kişilerin yakalanması ve ilk tutuklama konusunda, söz konusu gözlemler arasında şunlar yer almaktadır:

– Şüphelilerin yakalanması, ilk ve devam eden tutukluluk hallerinin güvenilir olmayan, geçerli kanıtlarla desteklenmemiş suçlamalara dayandığı davaların sayısının yüksek olması ve bu yüzden Mahkeme’nin içtihadında yer alan anlamıyla makul şüphe oluşturulamaması (söz konusu davalarda suçların ciddiyeti göz önünde bulundurulduğunda salt gazetecilik faaliyeti dışında somut kanıtlara atıfta bulunulmamış olması özellikle çarpıcıdır);

– Makul şüphe olan hallerde bile, özgürlükten mahrum bırakma kararının ilgili ve yeterli bir biçimde gerekçelendirilememesi;

– Sulh ceza hâkimlerinin, dosyanın spesifik özellikleriyle ilgili ayrıntılı analiz ve gerekçelendirme olmaksızın verdikleri tutuklama kararlarının basmakalıp, kalıplaşmış ve soyut doğası;

– ‘‘Katalog suçlar’’ adı verilen, hala Türkiye’nin hukuk düzeninin bir parçası olan ve salt savcının isnat ettiği suçun türüne dayanan, tutuklama lehinde bir hukuki varsayıma neden olan ve neredeyse otomatik bir biçimde tutuklamayla sonuçlanan suçlarla ilgili sorunlar.

30.   Komiser, ayrıca, ifade özgürlüğü hakkının uygulanması bağlamında haksız yakalamaların ve tutuklamaların, Mahkeme’nin kararlarının Bakanlar Komitesi tarafından uygulanmasının denetiminin önemli bir bileşeni olduğunu ve Mahkeme’nin Türk makamlarına devamlı bir biçimde Mahkeme’nin kararlarına uyulmasının sağlanmasına yönelik gerekli genel tedbirleri alma çağrısında bulunduğunu kaydetmektedir. Kısa süre önce, 2018 yılının Eylül ayında, Türkiye’ye ‘‘şiddete veya nefrete teşvik etmeyen görüşlerini ifade ettikleri için bireyler hakkında ceza davası açılmaması ve özellikle bu bireylerin tutuklanmamaları için ilgili mevzuatın ve özellikle Ceza Kanunu ve Terörle Mücadele Kanunu’nun geniş yorumlanmasını engellemeye yönelik daha somut ve sonuç odaklı tedbirleri hızlı bir biçimde alma’’ çağrısında bulunulmuştur.[20] Komiser, ceza hukuku hükümlerinin fazla geniş yorumlanması, ceza davalarının herhangi bir kısıt olmaksızın açılması ve ilk tutuklama kararlarında gerekçelendirmedeki eksiklikleri içeren örüntünün Türk yargısının sivil toplum aktivistleri ve insan hakları savunucularının çalışmalarına olan yaklaşımında da mevcut olduğu düşüncesindedir.

31.   Devam eden tutukluğun yargı denetimi hakkında, Komiser; selefi ve Venedik Komisyonu tarafından eleştirilmiş olan sulh hâkimleri arasındaki yatay temyiz sisteminin[21], yeterli gerekçelendirme olmaksızın ve kalıplaşmış sebeplerin listelenmesiyle, serbest bırakılma taleplerinin neredeyse otomatik şekilde reddedildiği kapalı bir sistem yarattığını gözlemlemektedir. Bu sorun, tüm alt ceza mahkemeleri için daha da belirgin hale gelmiş gibi görünmektedir; Mahkeme de yakın zaman önce almış olduğu bir kararda benzer bir sonuca ulaşmıştır.[22]

32.   Komiser, ayrıca, yukarıda sözü edilen, şüphelilerin, devam eden tutukluklarına karşı kendilerini savunma kabiliyetlerini ciddi şekilde kısıtlayan biçimde, soruşturma dosyalarına erişiminin engellenmesiyle silahların eşitliği ilkesinin rutin olarak zayıflatıldığına dair, Mahkeme’ye sunulmuş yazılı görüşlerde belirtilen gözlemlere de atıfta bulunmak istemektedir. Komiser, sözgelimi, çok önemli tanık ifadeleri dâhil olmak üzere, soruşturma dosyasına erişimin engellemesi yönündeki kararların (bu sebeple, bu ifadelerin inanılırlığına da karşı çıkılamamaktadır), hayli basmakalıp formüllere dayalı olarak, neredeyse işin doğasıymış gibi alındığını ifade etmektedir. Komiser’e rapor edilen özellikle endişe verici bir husus, bilhassa mevcut dava gibi siyasi ilgi çeken davalarda, kısıtlama kararlarına rağmen, sorgulama dosyasındaki bilgilerin hükümet yanlısı medyada şüphelilere karşı karalama kampanyalarında sıkça kullanılıyor gibi görünmesidir.[23] Komiser’e göre, bu durum, bu kararların ardındaki niyetin, soruşturmanın bütünlüğünün korunmasından ziyade şüphelilerin savunma haklarının kısıtlanması olduğuna dair bir emare olabilir. Başvurucunun durumu, bu daha genel sorunun bilhassa çarpıcı bir tezahürüdür: Yakalanma tarihinde halihazırda dört seneden fazla süredir devam eden ve iddiaya göre 2013’te işlenmiş eylemlerle ilgili bir soruşturma için soruşturma dosyasına erişimin kısıtlanması daha da sorunludur.

IV.      Ceza adalet sistemindeki genel sorunlar ve Anayasa Mahkemesi’nin tutuklukları denetlemesinin etkililiği

33.   Komiser, tutukluluk meselesinin, aynı zamanda, Türk ceza adalet sistemini bir bütün olarak etkileyen ve, yargılama sürecinde dâhil olmak üzere, özellikle özgürlükten yoksun bırakılmayla ilişkili husus ve uygulamalarda ortaya çıkan ciddi sorunlar bağlamında değerlendirilmesinin uygun olduğunu düşünmektedir. Bu sorunlardan biri iddianamelerle ilgilidir: Selef Komiser, savcıların uygulamalarına dair iddianame sorununa değinmiş ve sıklıkla, “iddia edildiğine göre, bazı durumlarda, söz konusu suçla pek az ilgisi olan pek çok gizlice dinlenmiş telefon konuşmasının uzun, ilgili ve ilgisiz kısımları arasında ayrım yapılmaksızın transkript haline getirilmiş kanıt derlemeleriyle sınırlı olan” iddianamelerin, özellikle de terör ve organize suça ilişkin davalarda fazlasıyla uzun olması ve bazen binlerce sayfaya ulaşmasına dair endişelerini ifade etmiştir. Selef Komiser, savcıların kanıtları süzmek ve değerlendirmek için gerekli nitelik ve kaynakları haiz olması gerektiği ve “temel kanıtları suçlamaya bağlayan hukuki çözümleme içeren yüksek nitelikli iddianameler” hazırlamalarını tavsiye etmiştir.[24]

34.   Komiser, yalnızca soruşturma açısından ilgili kişilerle temaslar dâhil, Sözleşme altında korunması gereken açıklama veya eylemleri sıklıkla “kanıt” olarak listeleyerek, nitelik yerine niceliğe önem atfetme sorununun devam ettiğini düşünmektedir. Bu durum, daha yakın tarihli olarak, örneğin, temelinde gazetenin yayın çizgisinin suçlama konusu edildiği, Cumhuriyet gazetesiyle çalışan birçok kişinin hükmüyle sonuçlanan iddianamede de görülmüştür.

35.   Komiser’e göre, bu mesele, Türk yargısının tavır ve uygulamalarındaki daha genel ve kökleşmiş bir sorunla bağlantılıdır. Selef Komiser, 2012 tarihli raporunda dahi, Türk Ceza Kanunu ve Terörle Mücadele mevzuatının yargı makamlarının, yalnızca, bir terör örgütünün amaçları veya bir terör örgütü tarafından verildiği iddia edilen talimatlarla örtüştüğünü değerlendirdiği eylem veya açıklamaları cezalandırmak amacıyla kullanılmasına (söz konusu örgüte üyeliği kanıtlayacak hiçbir maddi kanıt olmamasına rağmen) dair derin endişelerini dile getirmiştir. Kendisi, bu sorun ve hâkim ve savcıların kökleşmiş devlet merkezli tavırları arasında bir bağlantı kurmuş ve hâkim ve savcıların Mahkeme’nin, bilhassa terör eylemleri ve düşünce, ifade, dernek kurma ve toplanma özgürlüğü hakları altındaki eylemler arasındaki sınıra ilişkin içtihadına duyarlılaştırılmasına yönelik ciddi çaba gösterilmesini tavsiye etmiştir.[25]

36.   Komiserliğin yürüttüğü çalışma, söz konusu örüntünün, bu rapor sonrasında da devam ettiğini ve olağanüstü hâl döneminde ciddi anlamda pekiştiğini açıkça göstermektedir. Yukarıda bahsi geçen Ekim 2017’de Mahkeme’ye sunulan yazılı görüş, yargı bağımsızlığının 2013 yılından başlayarak zedelenmesinin ve olağanüstü hâl döneminde ciddi anlamda kötüye gitmesinin, Türk yargısı içerisinde genel bir korku iklimi yarattığı gözlemlerini içermektedir. Bahsi geçen dönemde, neredeyse her dört yargı mensubundan birinin herhangi bir bireysel gerekçelendirme yapılmaksızın mesleğinden ihraç edilmiş olması (ve sonrasında bir çoğunun tutuklanmış olması); yürütme makamının yargı makamlarının değerlendirmelerine doğrudan ya da dolaylı olarak müdahele ettiğine kuvvetle işaret eden bir takım olayların vuku bulmuş olması; yargının bağımsızlığını ciddi anlamda sınırlandıran anayasa değişikliklerinin yapılmış olması[26] gerçeklerini kaydederek, Selef Komiser, görevde kalan hâkim ve savıcıların devlet odaklı bir yaklaşıma geri döndüklerini ve bu şekilde geçmişte elde edilen kazanımların zarar gördüğünü ileri sürmüştür.[27]

37.   Komiser, başvurucu da dâhil olmak üzere, sivil toplum ve insan hakları savunucuları üzerindeki yargı baskısının, yukarıda belirtilen aynı genel örüntüden kaynaklandığını düşünmektedir. Türk yargısı, sıklıkla, insan hakları savunucularını devletin düşmanları ya da terör örgütü sempatizanları olarak resmeden ve savunucuları hem kişisel hem de bir grup olarak hedef alan siyasetin en üst düzeyindeki genel söylemi temel alarak, devlete karşı tehdit olarak algıladığı davalarda endişe verici bir yaklaşım içerisinde hareket etmeye hazır gibi görünmektedir. Bu gibi davalarda, savcıların ve mahkemelerin, herhangi bir kanıt toplamaksızın ya da mevcut kanıtları incelemeksizin, kanıttan suça gitmek yerine, öncelikle şüpheli aleyhinde bir suç işleme saiki ya da farz edilen bir kasıt şüphesi ortaya koydukları görülmektedir. Bu yaklaşım soruşturma, yakalama, tutuklama dâhil ceza kovuşturma sürecinin her bir aşamasında kendini göstermekte olup, bilhassa, mahkûmiyet ve ceza verme aşamasında daha da güçlenmektedir.

38.   Bu durum da, Sözleşme tarafından koruma altına alınmış olan açıklamalar ve eylemler de dâhil olmak üzere, demokratik bir toplumda yasal olarak değerledirilmesi gereken eylemlerin, ispat kuvvetini haiz dolaylı kanıt şeklinde yeniden yorumlanarak çok ciddi cürümlerin işlendiğinin kanıtı olarak kullanılmasına yol açmaktadır; ve bu şekilde yasal belirliliğe zarar vererek yukarıda tanımlanan caydırıcı etkiyi pekiştirmektedir. Komiser’e göre, bu durum, hiçbir maddi kanıtın kişinin masumiyetini kanıtlamasına imkân vermediği bir niyet sorgulaması ve mahkûmiyeti ile sonlanma riski taşımaktadır.

39.   Komiser, tutukluluk davalarında, bir hukuk yolu olarak, Türkiye Anayasa Mahkemesi’ne yapılan bireysel başvuruların etkililiği sorusunu, bu genel tablo bağlamında ele almaktadır. Komiser, bireysel başvuruların etkililiğine şüphe düşüren bir takım bağlamsal hususları, bilhassa ‘‘hızlılık’’ hususunu incelemektedir. Gazetecilerin ve milletvekillerinin tutukluluklarına dair Mahkeme’ye sunulan iki ayrı yazılı görüşte, Selef Komiser, durumun aciliyetine ve çok sayıda insan hakkının risk altında olmasına rağmen, yapılan başvuruların incelenmesinde uzun süren gecikmeler olduğunu gözlemlemiştir. Komiser, yukarıda belirtilen koşullar altında, bilhassa, itham edilen suçların ciddiyeti ile söz konusu eylemlerin şiddetsiz niteliği arasındaki apaçık bağlantısızlık ve bu davanın Türkiye sivil toplumu üzerinde devam eden derin ve caydırıcı etkisi dikkate alındığında, mevcut görüşün yazıldığı an itibariyle, neredeyse bir yıllık bir gecikme yaşanmış olmasının ‘’hızlılık’’ olarak değerlendirilemeyeceği düşüncesindedir.

40.   Komiser, Anayasa Mahkemesi’nin Mehmet Altan ve Şahin Alpay davalarındaki Ocak 2018 tarihli kararlarını, Anayasa Mahkemesi’ne gelen bu davalarda yaşanan gecikmenin o dönem Türkiye’de süregelen olağanüstü durumlardan dolayı Avrupa Mahkemesi tarafından hak ihlali olarak değerlendirilmediğini de not düşerek, kaydetmekle birlikte; o zamandan beri, İnsan Hakları Komiserliği’nin bu davalarla aynı dönemde Anayasa Mahkemesi’ne yazılı gözlemlerini sunmuş olduğu diğer pek çok başvurucu ve dava ile ilgili olarak Anayasa Mahkemesi tarafından herhangi bir kararın alınmadığını gözlemlemektedir. Bu bağlamda, Anayasa Mahkemesi istatistiklerinin, mahkemenin Eylül 2012 ve Eylül 2018 arasında kişilerin özgürlük ve güvenlik hakları ile ilgili olarak 15976 başvuru almış olduğunu, aynı dönemde bu hakların ihlal edildiği tespitini yapan 104 karar aldığını göstermesi kayda değerdir.[28]

41.   Komiser, ayrıca, Mehmet Altan’ın, alt mahkemelerin Anayasa Mahkemesi kararına uymamış olması ve Anayasa Mahkemesi’nin yetkisine açık bir biçimde meydan okumuş olması sebebiyle, Anayasa Mahkemesi kararının ardından ancak beş aydan uzun bir süre sonra tahliye edildiğini not düşmektedir. Dahası, Mehmet Altan, Anayasa Mahkemesi ve Avrupa Mahkemesi tarafından ilk tutuklama için dahi yeterli görülmeyen kanıtlar temel alınmak suretiyle ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılmıştır ve bu hüküm sonrasında temyiz sürecinde de kabul edilmiştir. Komiser, bu süreç boyunca, alt mahkemelerin hâkimlerinin bu yaklaşımlarında, siyasetin en üst düzeyinde tutarlı bir şekilde sürdürülen söylemden cesaret aldığını ve bu durumun Selef Komiser tarafından Mahkeme’ye iletilmiş olan diğer davalarla ilgili endişelere de ayna tuttuğunu belirtmektedir.[29]

42.   Komiser’e göre, yukarıda ayrıntılı bir şekilde ele alınan değerlendirmeler, Türkiye’deki alt mahkemelerin kasıtlı bir şekilde, Anayasa Mahkemesi’nin tutukluluk davaları ile ilgili aldığı karar ve açık ve net içtihatların ruhunu görmezden gelmeye ve riayetsizliğe devam ettiğinin bir göstergesidir; ve üst mahkeme kararlarının alt mahkeme kararlarını kesin ve kati bir şekilde bağlamasını gerektiren hukukun üstünlüğü ilkesine ciddi bir darbe indirildiği anlamına gelmektedir. Bu da, Anayasa Mahkemesi’ni tutukluluk halleri ile ilgili kararlarda bir temyiz mahkemesi gibi hareket etmekle sınırlayan, Anayasa Mahkemesi’nden yerine getirmesi beklenemeyecek bir role ve duruma yol açmaktadır.  Bu durum, bireysel başvuru usulünün ruhuna aykıdırır ve bir iç hukuk yolu olan Anayasa Mahkemesi’nin bir bütün olarak etkililiğine zarar vermektedir.

43.   Söz konusu sorunun sistemik niteliği dikkate alındığında, Anayasa Mahkemesi’nin dosya yükünün azalacağını beklemek mümkün görünmemektedir. Savcıların ve alt mahkemelerin söz konusu içtihatlara daha iyi uyum sağlamasını garanti altına alacak geniş kapsamlı genel tedbirlerin mevcut olmadığı bir durumda da, makul olmayan gecikmeler yaşanması kaçınılmaz hale gelmektedir. Komiser, bu durumun, Türkiye ile ilgili Mahkeme kararlarının uygulanmasının denetimi süreci açısından da büyük bir endişe kaynağı olduğunu ve Bakanlar Komitesi’nin ‘‘ilgili makamları, savcıların ve alt istinaf mahkemelerinin, Avrupa Mahkemesi’nin fikir yürütme biçimini takip eden ve yasal bağlayıcılığına haiz olan Anayasa Mahkemesi içtihatlarını, tutarlı bir şekilde uygulamasını sağlamaya yönelik daha fazla ve kapsamlı eğitim tedbirini uygulamaya geçirmeye davet etmiş olduğunu’’ kaydetmektedir.[30]

Varılan Sonuçlar

44.   Komiser, başvurucunun yakalanmasını ve ilk ve devam eden tutukluluk halini, Türkiye’de sivil toplum aktivistleri ve insan hakları savunucularının meşru faaliyetlerine karşı giderek artan missillemeyi de içeren genel örüntünün bir parçası olarak görmektedir. Bu durum, aynı zamanda, üzerinden beş yıldan fazla zaman geçmiş olan Gezi olaylarını gayri meşrulaştıran ve geriye dönük olarak kriminalize eden ve buna bağlı olarak, insanları barışçıl toplanma özgürlüğü ve hakkını Türkiye hükümeti politikalarını protesto etmek amacıyla kullanmaktan caydırmak isteyen bir iradenin mevcut olduğunun göstergesidir.

45.   Komiser, bilhassa, aşağıdaki noktaların altını çizmektedir:

–          Başvurucunun, on yılları kapsayan ve geniş bir yelpazedeki sivil toplum ve insan hakları faaliyetleri sebebiyle yakalanması ve tutuklanması son derece semboliktir ve Türkiye’deki sivil toplum ve insan hakları savunucuları üzerinde derin ve caydırıcı bir etki yaratmıştır;

–          Söz konusu ceza davasının arkasında Gezi olaylarının olduğuna dair varsayımlar, bu gösterilere barışçıl yollarla katılmış çok sayıda kişi için bir korku iklimi yaratılmasına ve ülkede barışçıl toplanma hakkı kullanımının caydırılmasına olanak veren bir ortam sunmaktadır;

–          Mahkeme içtihatlarında da sistematik olarak tasdik edildiği üzere, ilk ve devam eden tutukluluk halini emrederken, makul şüpheyi oluşturmaya yeterli şekilde güvenilir kanıta atıfta bulunmaksızın ve davanın maddi gerçekleri ile şüphelinin kendine özgü bireysel koşullarını ele almaksızın eksik gerekçelendirme yapılması da dâhil olmak üzere, Türk yargısının tutukluluk haline başvurma uygulamasına ilişkin çeşitli sorunlar devam etmektedir. ‘‘Katalog suçlar’’ ile yaratılan yasal karine bu sorunları daha da derinleştirmeye devam etmektedir;

–          Savcılar, rutin bir şekilde, soruşturma dosyasında yeterli kanıt olmaksızın, şüphelilerin yakalanmasını ve tutuklanmasını emretmekte ve şüphelilerle ilgili iddianamelerin hazırlanma sürecinde çok fazla zaman harcayarak şüphelileri özgürlüklerinden mahrum bırakmaktadır; bu durum başlı başına keyfî bir ceza verme halini almakta ve yukarıda belirtilen caydırıcı etkiye katkı sunmaktadır;

–          Sadece insan hakları savunucularını değil, aynı zamanda gazetecileri, akademisyenleri ve milletvekillerini hedef alan çeşitli yargı eylemleri, bilhassa, iktidardaki siyasetçiler tarafından bu yönde açık bir cesaretlendirmenin yapıldığı durumlar, ceza kanun ve usullerinin mevcut durumda yargı tarafından muhalif sesleri susturmak amacıyla kullanıldığına işaret etmektedir. Bu duruma, aleyhte geliştirilen şüpheli saikler ve bilhassa Sözleşme tarafından koruma altına alınmış şiddet içermeyen açıklama ve eylemlerin gelişigüzel bir derlemesinin ‘‘kanıt’’ olarak kullanılması eşlik etmektedir;

–          Temmuz 2018’de olağanüstü hâlin kaldırılmış olmasının ardından, Türk yargısının uygulamasında halihazırda herhangi bir ciddi iyileşme emaresi görülmemektedir;

–          Türkiye Anayasa Mahkemesi’nin tutukluluk hallerinin hukuka uygunluğunu inceleme sürecini etkileyen sistematik gecikmeler, bu davalarda bireysel başvuru usulünün etkililiğine dair ciddi kuşkulara yol açmaktadır. Komiser, alt mahkemelerin sistematik bir şekilde içtihaları göz ardı ettiği ve buna teşvik edildiği bir ortamda, Anayasa Mahkemesi’nin tüm tutukluluk davalarında bir temyiz mahkemesi olarak hareket etme kapasitesinin olmadığı ve böyle bir rol üstlenmemesi gerektiğini   düşüncesindedir.

46.   Bu bağlamda, Komiser, soruşturma dosyalarına rutin olarak getirilen kısıtlamalar da dâhil olmak üzere, ilk ve devam eden tutukluluk hali ile Sözleşme tarafından meşru amaçlar olarak tanımlanan durumlardan herhangi biri arasında bir bağlantı kuramamaktadır.

[1] 7 Mayıs 1999’da Bakanlar Komitesi tarafından kabul edilmiş Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiserine ilişkin Karar (99)50.
[2] 6 Şubat 2008’de kabul edilmiş olan, Avrupa Konseyi’nin insan hakları savunucularının korunmasını iyileştirme ve faaliyetlerini teşvik etme yönündeki eylemlerine dair Bakanlar Komitesi Bildirgesi.
[3] Örn., bkz. Türkiye’ye yönelik izleme prosedürünü yeniden başlatan, Türkiye’deki demokratik kurumların işleyişine dair 25 Nisan 2017 tarih 2156(2017) sayılı AKPM Kararı, paragraf 26-27.
[4] Örn., bkz. üç BM Özel Raportörü ve bir Başkan-Raportör tarafından 14 Temmuz 2017 tarihinde yapılmış ortak açıklama.
[5] Türkiye’nin güneydoğusundaki terörle mücadele operasyonlarnın insan hakları üzerindeki etkilerine dair memorandum, Nils Muižnieks, İnsan Hakları Komiseri, CommDH(2016)39, 2 Aralık 2016, paragraf 69-70.
[6] Türkiye’de olağanüstü hâl altında alınan tedbirlerin insan hakları üzerindeki etkilerine dair memorandum, Nils Muižnieks, İnsan Hakları Komiseri, CommDH(2016)35, 7 Ekim 2016, paragraf 35-39.
[7] Türkiye’de ifade özgürlüğü ve medya özgürlüğüne dair memorandum, Nils Muižnieks, İnsan Hakları Komiseri, CommDH(2017)5, 15 Şubat 2017, paragraf 65.
[8] Abdullah Kaplan / Türkiye ve diğer bazı davalarda Üçüncü Taraf Müdahilliği, Nils Muižnieks, İnsan Hakları Komiseri, 25 Nisan 2017, CommDH(2017)13, paragraf 37ff., sonuçlar.
[9] Açıklama, Nils Muižnieks, İnsan Hakları Komiseri, 18 Mayıs 2017.
[10] Açıklama, Nils Muižnieks, İnsan Hakları Komiseri, 10 Haziran 2017.
[11] Facebook gönderisi,  Nils Muižnieks, İnsan Hakları Komiseri, 18 Ekim 2017.
[12] Selahattin Demirtaş / Türkiye (No. 2), 20 Kasım 2018 tarihli karar (nihai değil), paragraf 271-274.
[13] Açıklama,  Dunja Mijatović, İnsan Hakları Komiseri, 20 Kasım 2018.
[14] İnsan Hakları Komiseri Nils Muižnieks’in 1-5 Temmuz 2013 tarihinde gerçekleşen Türkiye ziyaretinin ardından yayımlanan raporu CommDH(2013)24, 26 Kasım 2013.
[15] CommDH(2016)39, a.e., 86. paragraf.
[16]İnsan Hakları Komiseri Alvaro Gil-Robles’in Türkiye ziyareti ile ilgili raporu, CommDH (2003)15, 19 Aralık 2003,  44-45. paragraflar.
[17]İnsan Hakları Komiseri Thomas Hammarberg’in 10-14 Ekim 2011 tarihlerinde gerçekleşen Türkiye ziyareti sonrasında hazırladığı rapor: Adalet Yönetimi, CommDH(2012)2, 10 Ocak 2012, 22 ve 23. paragraflar.
[18] Aynı yerde, 27. ile 43. paragraflar arası.
[19] Ahmet Hüsrev Altan –Türkiye ve diğerleri  davasında İnsan Hakları Komiseri Nils Muižnieks tarafından hazırlanan 10 Ekim 2017 tarihli Üçüncü Taraf Müdahiliği, CommDH(2017)29.
[20] Bakan Yardımcılarının 1324. Toplantılarında alınan Karar, 18-20 Eylül 2018 (DH).
[21] Venedik Komisyonu’nun sulh ceza hâkimliklerinin görevleri, yetkileri ve işleyişine dair 852/2016 saylı Görüşü, CDL-AD(2017)004, 13 Mart 2017.
[22] Selahattin Demirtaş / Türkiye (No. 2), 20 Kasım 2018 tarihli karar (nihai değil), paragraf 193-194.
[23] Yakın zamanlı örnekler için, bkz. 8 Kasım, 21 Kasım ve  26 Kasım 2018 tarihli haberler.
[24] CommDH(2012)2, a.g.e., paragraf 24.
[25] aynı eserde, paragraf 150.
[26] Örn., bkz. GRECO Türkiye Uyum Raporu, GrecoRC4(2017)16, 18 Ekim 2017, paragraf 116.
[27] CommDH(2017)29,  a.g.e., paragraf 38-42.

[28] Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi’nin internet sitesi üzerinden erişilen resmi istatistikler
[29] CommDH(2017)29, a.g.e, paragraf 42.
[30] Bakan Yardımcılarının 1324. Toplantılarında alınan Karar , 18-20 Eylül 2018 (DH).

Sosyalist Türkiye Partisi Kapatma Kararı

0

Sosyalist Türkiye Partisi, 25 Şubat 1993 tarihinde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı tarafından partinin kapatılması yönünde dava açılması üzerine 30 Kasım 1993 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmış, kapatma kararının gerekçesi 9 Temmuz 1994 tarihli resmi gazetede yayınlanmıştır. Kapatma gerekçesi olarak; Sosyalist Türkiye Partisi programının, Anayasa ile Siyasî Partiler Yasası’na aykırı olması gösterilmiş ve partinin temelli kapatılarak tüm mallarının 2820 sayılı Yasa’nın 107. maddesi uyarınca Hazine’ye geçmesine karar verilmiştir.

6 Kasım 1992 tarihinde kuruluşunu resmen tamamlayan partinin kurucuları; Ali Önder Öndeş, Kemal Okuyan ve Aydemir Güler’dir.

Partinin kapatılmasından sonra, Sosyalist İktidar Partisi çatısı altında siyasi faaliyetler devam etmiş, 2001 yılından itibaren bu partinin ismi değiştirilerek Türkiye Komünist Partisi  adını almıştır.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılan Sosyalist Türkiye Partisi yöneticilerinin başvurusu üzerine Türkiye’yi haksız bulmuş, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin örgütlenme hakkıyla ilgili 11. maddesinin ihlal edildiğine 12 Kasım 2003 tarihinde karar vermiştir.

Sosyalist Türkiye Partisi Kapatma Kararı

ANAYASA MAHKEMESİ KARARI

 Esas Sayısı:1993/2 (Siyasî Parti-Kapatma)

Karar Sayısı:1993/3

Karar Günü:30.11.1993

R.G. Tarih-Sayı:09.08.1994-22016

 

DAVACI : Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı

DAVALI : Sosyalist Türkiye Partisi

DAVANIN KONUSU :Sosyalist Türkiye Partisi Programı’nın kimi bölümlerinin 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (a) bendiyle 81. maddesinin (a) ve (b) bendlerine; Anayasa’nında Başlangıç Kısmı’yla 3., 4., 14., 68., 69. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek Siyasî Partiler Yasası’nın 101. maddesinin (a) bendi uyarınca kapatılmasına karar verilmesi istemidir.

I- İDDİANAME

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 25.2.1993 günlü, SP.43.HZ.1993/16 sayılı iddianamesinde aynen şöyle denilmektedir:

I- Giriş

Anayasa’da özel olarak düzenlenen demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurları olan ve önceden izin alınmadan kurulan siyasal partiler, millî iradenin oluşmasındaki yüklendikleri rol ve görevle­ ri gereği Devlet ve toplum düzeni içinde çok önemli yere sahip tüzel kişiliği haiz kendi siyasetlerini yürütmek için teşkilatlanan kuruluşlardır. Ancak; ulus bütünlüğünü demokratik düzeni ve Cumhuriyet ilkelerini hedef alacak tarzda mutlak ve sınırsız davranış yetkisine de sahip değillerdir.

Anayasa, siyasal partilerin tüzük ve programlarının devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğüne insan haklarına, millet egemenliğine demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamayacağını öngörmüş, aksine davranışta bulunan siyasal partilerin ise kapatılacağını ifade etmiştir.

Siyasal partilerin toplum düzeni içindeki olağanüstü rollerini göz önüne alan Anayasa, kurulan siyasal partilerin tüzük ve programlarının ve kurucularının hukukî durumlarının Anayasa ve kanun hükümlerine uygunluğunu, kuruluşlarını takiben ve öncelikle denetleme ve faaliyetlerini takip etme ve gerektiğinde de kapatma davası açma görev ve yetkisini Cumhuriyet Başsavcılığımıza vermiştir.

Davalı siyasî parti, gerekli bildiri ve belgelerin 6 KASIM 1992 tarihinde İçişleri Bakanlığına verilmesi ile Siyasî Partiler Yasası’nın 8. maddesine göre tüzel kişilik kazanmıştır. Kuruluş bildiri ve belgelerinin İçişleri Bakanlığınca, Cumhuriyet

Başsavcılığımıza gönderilmesini takiben Anayasa’nın 69. ve Siyasî Partiler Yasası’nın 9. maddeleri uyarınca davalı partinin tüzük ve programıyla, kurucularının hukukî durumlarının Anayasa ve yasa hükümlerine uygun olup olmadığı öncelikle incelenmiş ve programında aşağıda belirtilecek olan aykırılıklar bulunduğu saptanmıştır.

II- Konu İle İlgili Yasal Düzenlemeler

  1. A) Anayasa Hükümleri:

1- “MADDE 2.- Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.”

2- “MADDE 3.- Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.

Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır.

Millî marşı “İstiklal Marşı”dır.

Başkenti Ankara’dır.”

3- “MADDE 4.- Anayasanın 1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2 nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.”

4- “MADDE 5.- Devletin temel amaç ve görevleri, Türk milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, Cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddî ve manevî varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmaktır.”

  1. “MADDE 11.- Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır.

Kanunlar Anayasaya aykırı olamaz.”

  1. “MADDE 14.- Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetinin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin bir kişi veya zümre tarafından yönetilmesini veya sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini sağlamak veya dil, ırk, din ve mezhep ayırımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzenini kurmak amacıyla kullanılamazlar.

Bu yasaklara aykırı hareket eden veya başkalarını bu yolda teşvik veya tahrik edenler hakkında uygulanacak müeyyideler, kanunla düzenlenir.

Anayasanın hiçbir hükmü, Anayasada yer alan hak ve hürriyetleri yok etmeye yönelik bir faaliyette bulunma hakkını verir şekilde yorumlanamaz.”

  1. “MADDE 68.- Vatandaşlar, siyasî parti kurma ve usulüne göre partilere girmeye ve partilerden çıkma hakkına sahiptir. Parti üyesi olabilmek için yirmibir yaşını ikmal etmek şarttır.

Siyasî partiler, demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır.

Siyasî partiler, önceden izin almadan kurulurlar ve Anayasa ve kanun hükümleri içinde faaliyetlerini sürdürürler.

Siyasî partilerin tüzük ve programları, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, millet egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz.

Sınıf veya zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayan siyasî partiler kurulamaz.

Siyasî partiler, yurt dışında teşkilatlanıp faaliyette bulunamaz, kadın kolu, gençlik kolu ve benzeri şekilde ayrıcalık yaratan yan kuruluşlar meydana getiremez, vakıf kuramazlar.

Hâkimler ve savcılar, yüksek yargı organları mensupları, yükseköğretim kurumlarındaki öğretim elemanları, Yükseköğretim Kurulu üyeleri, kamu kurum ve kuruluşlarının memur statüsündeki görevlileri ile yaptıkları hizmet bakımından işçi niteliği taşımayan diğer kamu görevlileri, öğrenciler ve Silahlı Kuvvetler mensupları siyasî partilere giremezler.”

8- “MADDE 69.- Siyasî partiler, tüzük ve programları dışında faaliyette bulunamazlar; Anayasanın 14 üncü maddesindeki sınırlamalar dışına çıkamazlar; çıkanlar temelli kapatılır.

Siyasî partiler, kendi siyasetlerini yürütmek ve güçlendirmek amacıyla dernekler, sendikalar, vakıflar, kooperatifler ve kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ve bunların üst kuruluşları ile siyasî ilişki ve işbirliği içinde bulunamazlar. Bunlardan maddî yardım alamazlar.

Siyasî partilerin parti içi çalışmaları ve kararları, demokrasi esaslarına aykırı olamaz.

Siyasî partilerin malî denetimi Anayasa Mahkemesince yapılır.

Cumhuriyet Başsavcılığı, kurulan partilerin tüzük ve programlarının ve kurucularının hükukî durumlarının Anayasa ve kanun hükümlerine uygunluğunu, kuruluşlarını takiben ve öncelikle denetler; faaliyetleri de takip eder.

Siyasî partilerin kapatılması, Cumhuriyet Başsavcılığının açacağı dava üzerine, Anayasa Mahkemesince karara bağlanır.

Temelli kapatılan siyasî partilerin kurucuları ile her kademedeki yöneticileri; yeni bir siyasî partinin kurucusu, yöneticisi ve denetçisi olamıyacakları gibi, kapatılmış bir siyasî partinin mensuplarının üye çoğunluğunu teşkil edeceği yeni bir siyasî parti de kurulamaz.

Siyasî partiler, yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan, yabancı ülkelerdeki dernek ve gruplardan herhangi bir suretle aynî ve nakdî yardım alamazlar, bunlardan emir alamazlar ve bunların Türkiye’nin bağımsızlığı ve ülke bütünlüğü aleyhindeki karar ve faaliyetlerine katılamazlar. Bu fıkra hükümlerine aykırı hareket eden siyasî partiler de temelli kapatılır.

Siyasî partilerin kuruluş ve faaliyetleri, denetleme ve kapatılmaları yukarıdaki esaslar dairesinde kanunla düzenlenir.”

  1. B) Siyasî Partiler Yasası Hükümleri
  2. “MADDE 78.- Siyasî partiler:
  3. a) Türkiye Devletinin Cumhuriyet olan şeklini; Anayasanın başlangıç kısmında ve 2 nci maddesinde belirtilen esaslarını; Anayasanın 3 üncü maddesinde açıklanan Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline, bayrağına, millî marşına ve başkentine dair hükümlerini; egemenliğin kayıtız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunun ancak, Anayasanın koyduğu esaslara göre yetkili organları eliyle kullanılabileceği esasını; Türk Milletine ait olan egemenliğin kullanılmasının belli bir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamayacağı veya hiçbir kimse veya organın, kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamayacağı hükmünü; seçimler ve halkoylamalarının serbest, eşit, gizli, genel oy, açık sayım ve döküm esaslarına göre, yargı yönetim ve denetimi altında yapılması esasını değiştirmek;

Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, dil, ırk, renk, din ve mezhep ayrımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni kurmak;

Amacını güdemezler veya bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar, başkalarını bu yolda tahrik ve teşvik edemezler.

  1. b) Bölge, ırk, belli kişi, aile, zümre veya cemaat, din, mezhep veya tarikat esaslarına dayanamaz veya adlarını kullanamazlar.
  2. c) Sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini veya zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamazlar ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar.
  3. d) Askerlik, güvenlik veya sivil savunma hizmetlerine hazırlayıcı nitelikte eğitim ve öğretim faaliyetlerinde bulunamazlar.
  4. e) Genel ahlâk ve adaba aykırı amaçlar güdemezler ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar.
  5. f) Anayasanın hiçbir hükmünü, Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerini yok etmeye yönelik bir faaliyette bulunma hakkını verir şekilde yorumlayamazlar.”
  6. “MADDE 81.- Siyasî partiler :
  7. a) Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde millî veya dinî kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler.
  8. b) Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler ve bu yolda faaliyette bulunamazlar.
  9. c) Tüzük ve programlarının yazımı ve yayınlanmasında, kongrelerinde, açık veya kapalı salon toplantılarında, mitinglerinde, propaganlarında Türkçe’den başka dil kullanamazlar; Türkçe’den başka dillerde yazılmış pankartlar, levhalar, plâkla, ses ve görüntü bantları, broşür ve beyannameler kullanamazlar ve dağıtamazlar; bu eylem ve işlemlerin başkaları tarafından da yapılmasına kayıtsız kalamazlar. Ancak, tüzük ve programlarının kanunla yasaklanmış diller dışındaki yabancı bir dile çevrilmesi mümkündür.”

III- Dava Konusu Parti Programı

Davalı parti benimsediği siyasetini sürdürebilmek için hazırladığı, bilimsel sosyalizm ağırlıklı programının dava konusu edilen bölümlerinde;

Birinci bölümün;

Sosyalizm programının alt yapısı,

  1. Yüzyıla doğru dünyamız başlığı altında;

İçinde bulunduğumuz 21. yüzyılın “emperyalizm ve sosyalist devrimler çağı”, “kapitalizmden sosyalizme geçiş çağı” olarak nitelenegeldiğini, uluslararası devrim sürecinin üçlü bileşen üzerine oturduğunun sık sık vurgulandığını bu bileşenlerin,

Sosyalist ülkelerdeki kuruluş süreçleri;

Kapitalist ülkelerde süren işçi sınıfı merkezli, sınıf mücadeleleri;

Ulusal kurtuluş hareketleri ve bağımsızlıkçı devrimler….olduğunu.

Ulusal Kurtuluş Mücadeleleri başlığı altında;

Ulusal kurtuluş hareketlerinin dünya devrim sürecinin organik bir parçası olduğunu, ulusal kurtuluş hareketleri bağlamında bugün dünyamızdaki en önemli dinamiklerden birini Kürt ulusal hareketinin oluşturduğunu, devrimci çizgideki ısrarı bu harekete diğer ulusal kurtuluş hareketleri arasında özel bir yer kazandırdığını, söz konusu ısrarı emperyalist ağırlığa rağmen sürdürebilmesi halinde yeni dinamikler yaratmasının söz konusu olabileceğini,

Ortadoğu başlığı altında;

Sosyalist dünya yokluğunda burjuva yönetimli ulusal kurtuluş hareketlerinin bağımsızlık kazanma olasılığının son derece zayıf olduğunu, ortadoğudaki emperyalizme karşı emekçi halklar arasında dayanışmanın yanı sıra, ulusal kurtuluş hareketlerinin proleter ve sosyalist kanallara yöneltilmesi gerektiğini, bölgedeki kapitalist ülke proleteryalarının siyasal güç ve özgürlük düzeyi ile ulusal hareketlerin iç gelişmeleri arasında yakın ilişki bulunduğunu, anti-kapitalist işçi hareketlerinin Türkiye, Yunanistan, İran v.b. ülkelerde yükselişe geçmelerinin Filistin ve Kürt direnişleri nezdinde sosyalizmin daha güçlü çekim merkezi olmasını sağlayacağını, Balkanlar ve Ortadoğu arasında köprü konumunda olan Türkiye’nin dengesizlik ve istikrarsızlık üreten çeşitli dinamiklerin kesişim noktasında yer aldığını en soldaki ulusal kavganın, Kürt hareketinin içerisinden çıktığını,

İkinci bölümün,

Anti-kapitalist dönüşümler,

Ulusal sorun başlığı altında;

1- Ulusal ve etnik kökenin hiçbir biçimde bir ayrıcalık, ya da dışlama-ezilme nedeni olamayacağını,

2- Kürt ulusunun ve bütün etnik toplulukların kendi dil ve kültürel yapılarını koruyup geliştirebilmeleri olanağının sağlanacağını, dillerin geliştirilmeleri, zenginleştirilmeleri çalışmalarında hiçbir dile ayrıcalık tanınmıyacağını,

3- a) Ulusların ayrılma dahil, kendi geleceklerini belirleme hakkının yasalar ve toplumsal araçlarla güvenceye alınacağını,

  1. b) Ayrılma hakkının kullanılmasının insanın, insanı sömürmesine zemin oluşturan sosyo-ekonomik süreçleri gündeme getirmesi durumunda partinin bölgedeki bütün sosyalist ve devrimci güçlerle birlikte sürecin önüne geçileceğini,
  2. c) S.T.P. sosyalist kurtuluş sürecinde Türk ve Kürt halklarının gönüllü birliğini hedefleyip bu amaçla propaganda çalışmaları yapılacağını,

öngörmektedir.

IV- Kapatma Sebepleri ve Değerlendirme

A- Kapatma sebepleri;

Davalı Sosyalist Türkiye Partisi programında “ulusal kurtuluş mücadelelerinin sosyalizmin yerleşip gelişmesinde etken olduğu ve partinin siyasal anlayışı doğrultusunda bu mücadelelerin desteklenmesi gerektiği, ulusal kurtuluş mücadeleleri içinde Kürt ulusal hareketinin önemli yere sahip olduğu ve Türkiye Cumhuriyetinin ülkesi üzerindeki topraklarda kurtuluş mücadelesi verdiği ifade edilerek, ülkemizde başta Kürt ulusu olmak üzere ulusların bulunduğu, bunların dil ve kültürel yapılarını koruyup geliştirmelerinde, ayrılma dahil kendi geleceklerini belirlemede, her türlü olanağın sağlanarak yasalar ve toplumsal araçlarla güvenceye alınacağı, ulusal ve etnik kökenin ayrıcalık dışlanma ve ezilme nedeni olmayacağı, hiçbir dile ayrıcalık tanınmayacağı, Türk ve Kürt halklarının gönüllü birliğini temin için propaganda çalışmaları yapılacağı…”

şeklindeki görüşler yer almaktadır.

B- Değerlendirme;

Siyasal partilerin amaçları ve kapatılmalarına ilişkin esaslar Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerinde düzenlenmiştir.

  1. maddesinde;

Siyasî partilerin tüzük ve programlarının, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, millet egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamayacağı,

Sınıf veya zümre egemenliğine veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayan siyasî partiler kurulamayacağı,

  1. maddesinde;

Siyasî partilerin, tüzük ve programları dışında faaliyette bulunamayacakları, Anayasanın 14. maddesindeki sınırlamalar dışına çıkamıyacakları, çıkanların temelli kapatılacağı,

Yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan, yabancı ülkelerdeki dernek ve gruplardan herhangi bir surette aynî ve nakdî yardım ile emir alamayacakları, bunların Türkiye’nin bağımsızlığı ve ülke bütünlüğü aleyhindeki karar ve faaliyetlerine katılamayacakları, bu sınırlamalara aykırı hareket eden siyasî partilerin temelli kapatılacakları,

Esası getirilmiş ve

Siyasî partilerin kuruluşları, faaliyetleri denetlenmeleri, kapatılmaları ile ilgili hususların ise Anayasada belirtilen ilke ve esaslar dikkate alınarak kanunla düzenleneceği ifade edilmiştir.

Anayasada öngörülen bu düşünceden hareketle düzenlenen Siyasî Partiler Yasası’nda, partilerin amaç ve faaliyetlerinde uyulması kaçınılmaz olan hususlar ile uyulmamasının sonuçları yasanın dördüncü kısmında siyasî partilerle ilgili yasaklar ve beşinci kısmında siyasî partilerin kapatılması başlıkları adı altında belirlenmiştir.

Anayasa ve Siyasî Partiler Yasası’nın ortaya koyduğu ilke ve esaslar doğrultusunda davalı parti programı incelendiğinde;

Türkiye Cumhuriyeti ülkesinin toprakları üzerinde başta Kürt ulusu olmak üzere ulusların bulunduğu ve Kürt ulusunun bu topraklarda kurtuluş mücadelesi verdiği ifade edilerek özellikle yaşayan bir “Kürt ulusunun” varlığı açık ve seçik bir biçimde kabul edildikten

sonra;

“Ulusal ve etnik köken hiçbir biçimde bir ayrıcalık, ya da dışlanma-ezilme nedeni olamaz.”

“Kürt ulusunun ve bütün etnik toplulukların kendi dil ve kültürel yapılarını koruyup geliştirebilme olanağı sağlanır. Dillerin geliştirilmeleri, zenginleştirilmeleri çalışmalarında hiçbir dile ayrıcalık tanınmaz.”

“Ulusların, ayrılma dahil, kendi geleceklerini belirleme hakkı yasalar ve toplumsal araçlarla güvenceye alınır.”

“STP. Sosyalist kuruluş sürecinde Türk ve Kürt halklarının gönüllü birliğini hedefler. Bu amaçla propaganda çalışmaları yapar.”

Şeklinde görüşlerin programda benimsendiği anlaşılmaktadır.

Siyasal bir partinin Türkiye Cumhuriyeti ülkesinin toprakları üzerinde Türk ve Kürt halkları adı altında iki ayrı ulusun varlığını açıkça kabul edip, Türkçeden başka dil konuşan azınlıkların bulunduğunu, bunların kendi dil ve kültürel yapılarını koruyup geliştirebilme olanağı sağlayacağını ileri sürerek, bu azınlıklara, ayrılma dahil, kendi geleceklerini belirleme hakkı tanımak istemesi ulusal yapıda gitgide kopmalara, bölünmelere yol açması anlamını taşır.

Sosyalist kuruluş sürecinde Türk ve Kürt halklarının gönüllü birliğinin hedeflenerek, bu amaçla propaganda çalışmaları yapılacağının belirtilmesi, ulusal yapıdaki bütünlüğü bozucu düzenlemenin parti tarafından desteklendiğini gösteren ayrı bir olgudur.

Bu nedenle ileriye sürülen görüş ve benimsenen ilkelere göre davalı Sosyalist Türkiye Partisi:

  1. a) Anayasa’nın 3. maddesinin birinci fıkrasının “Türkiye Devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.”
  2. b) Anayasa’nın 14. maddesinin birinci fıkrasının “Anayasada belirtilen hak ve hürriyetlerden hiçbiri devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak …veya dil …ayrımı yaratmak amacıyla kullanılamaz.”
  3. c) Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrasının “siyasî partilerin tüzük ve programları, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne…aykırı olamaz.”
  4. d) 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun dördüncü kısmında yeralan 78. maddesinin (a) bendinin “Siyasî Partiler…Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, …dair hükümleri değiştirmek…dil …ayrımı yaratmak…amacını güdemezler.”
  5. e) Aynı Kanun’un 81. maddesinin (a) ve (b) bendinin “Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde millî veya dinî kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler.
  6. f) Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler, bu yolda faaliyette bulunamazlar.”

Biçimindeki buyurucu kurallarına aykırı davranmış bulunmaktadırlar.

Sonuç:

Yukarıda gerekçeleri ve yasal dayanakları ile birlikte açıklandığı üzere, davalı Sosyalist Türkiye Partisi’nin:

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın başlangıç kısmı, 3., 4., 14., 68. ve 69. maddeleriyle 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (a) bendi, 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerine aykırı olarak devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı amaçladığı sonucuna varıldığından, davalı siyasî partinin 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın 101/a maddesi gereğince kapatılmasını arz ve talep ederim.”

II- DAVALI PARTİNİN ÖN SAVUNMASI

Sosyalist Türkiye Partisi Vekilinin 7.5.1994 günlü ön savunmasında aynen şöyle denilmektedir :

“- Usul Açısından Ön-Savunmamız

1- Dava yasal prosedüre uygun olarak açılmamıştır. 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası incelendiğinde, yasanın 9. maddesinin işletilerek öncelikle Sosyalist Türkiye Partisine eksiklik ve aykırılıklar için ihtarda bulunulması gerekirdi.

a- Sözkonusu yasanın 101. maddesi ile 9. maddesi ele alınmalıdır. 101. maddenin tek başına olaya uygulanması olasılığı yoktur. Çünkü yasanın 9. maddesi;

“Cumhuriyet Başsavcılığı kurulan partilerin tüzük ve programlarının ve kurucularının hukuki durumlarının Anayasa ve kanun hükümlerine uygunluğunu ve belgelerinin tamam olup olmadığını, kuruluşlarını takiben öncelikle inceler..” demek suretiyle, dikkat edilirse tüzük ve programlarının Anayasa ve kanun hükümlerine uygunluğunun da gözönüne alındığı anlaşılmaktadır. 9. Maddenin altını çizdiğimiz cümlesi, esin kaynağını Anayasanın 69/5. fıkrasından almaktadır;

“Cumhuriyet Başsavcılığı kurulan partilerin tüzük ve programlarının ve kurucularının hukuki durumlarını Anayasa ve kanun

hükümlerine uygunluğunu kuruluşlarını takiben öncelikle inceler”

biçiminde düzenlenmiş olan anayasa maddesi, 2820 sayılı SP Yasasının

  1. maddesine aynen aktarılmıştır. Tüzük ve programlarının Anayasa ve yasaya uygunluğunun denetimi ile birlikte kuruluş işlemlerinin ve kurucuların hukuki durumlarının incelenmesi eş zamanlı bir etkinliktir ve bu haliyle 9. madde her iki tür incelemenin prosedürünü oluşturmaktadır. Kaldı ki, siyasî yaşama yeni girmiş ve siyasî örgütlenmesi ve mücadelesini yeni oturtmaya çalışan yasal bir partinin Anayasanın 14. maddesinde belirtilen yasaklara aykırı amaç güttüğünü iddia edebilmek için de böylesi bir ihtar gereklidir. Olaya uygulanacak hukuk mantığı bu olmalıdır. İddianamenin açmazı da burada yatmaktadır. Dernekler yasası incelendiğinde, benzer prosedürün İçişleri Bakanlığı kanalınca dernekler için de uygulandığını, tüzük incelenmesi ile kuruluş belgeleri ve kurucularının niteliklerinin yasal denetiminin aynı anda ve ihtar prosedürlü yürütüldüğünü görürüz. İddianamede siyasî partiler dernek statüsünden de aşağı bir değere itilmiştir. Yasadaki sözkonusu çelişkiyi siyasî partiler lehine çözümlememiz gerekir.

Program ve tüzüklerdeki Anayasaya aykırılık durumlarını da giderilecek noksanlıklardan sayıp, Anayasal güvence altına alınarak diğer tüm siyasî teşekküllerden üstün tutulmuş siyasî partilere de düzeltme hakkı tanınmalıdır.

Kaldı ki, siyasî partilerin eksiklik ve noksanlıklarının incelenmesiyle aynı süreçte başlayan Anayasaya uygunluk denetiminin dernekler yasasındaki gibi belli bir süre ile (90 gün) sınırlanmamasının aleyhte yarattığı durumun giderilmesi için de prosedürün bu biçimde uygulanmasında yarar bulunmaktadır.

Yasanın 101. maddesinin Teknik Hukuk mantığı ile olaya doğrudan uygulanması yasanın ve Anayasanın amaçsal yorumuna aykırı bir tutum olacaktır. Hukuk tarihimizde 1961 Anayasası ile birlikte değişik bir düzenleme mevcuttur. Bu düzenleme, siyasî partileri derneklerden ayıran, özel bir statüye sokan ve bu anlamda da dernek örgütlenmesinden hukuksal değer olarak daha üstün tutan bir niteliğe sahiptir. Siyasî partilerin sözünü ettiğimiz hukuksal değerinin bir sonucu olması gerekir. Bu sonuç ise, doğrudan kapatılma davası açılmasını önleyen bir sonuç olmalıdır. Yasanın 101. maddesi bu anlamıyla Anayasal Düzenlemenin Temel prensipleri ile çelişki halindedir. (Bu konuda ileride açımlayacağımız; 1982 Anayasasının Geçici 15. maddesi ve Anayasa aykırılık iddiaları hakkındaki savunmamızı şimdilik bir kenara bırakırsak) Ortada, hukuksal değerler düzleminde hiyerarşik bir karmaşa bulunmaktadır. Çözüm, 101. maddenin 9. madde ile birlikte değerlendirilmesi, siyasî partiye eksiklik veya aykırılığını gidermesi için ihtarda bulunulması ve duruma göre davanın açılıp açılmamasına karar verilmesidir. 101. Maddeyi teknik hukukçu perspektifi ile değerlendirirsek, siyasî parti kapatma prosedürünün derneklerin kapatılması prosedüründen çok daha kolay, basit ve adalete aykırı olduğunu görürüz. Siyasî partilere tanınan Anayasal güvencenin içeriğini boşaltan 101. madde dar yorumlanarak, bu güvencenin ortadan kaldırılması hukuksal bir hata olacaktır.

b- Davanın duruşmalı olarak görülmesi gerekir. Her ne kadar Anayasanın 149/son maddesi Anayasa Mahkemesinin Yüce Divan sıfatıyla baktığı davalar dışında kalan işleri dosya üzerinde inceleyeceği hükmü ve yine SPY m.98/1. ve 2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Yasa’nın” 23. maddesi, dosya üzerinden inceleme yapılmasına yönelik iseler de, duruşmalı yargılama talebimizi engelleyen hüküm içermemektedirler. Adı geçen hükümler; bu hakkın kullanımını olsa olsa mahkemenin takdirine bırakmıştır şeklinde yorumlanabilir. Ancak “Duruşmalı” yargılama yapılmasını engelleyen madde emredici hüküm niteliğinde değildir. Keza bu konuda Anayasa Mahkemesi’nin gerek gördüğü hallerde sözlü açıklamalarını dinlemek için ilgilileri ve konu hakkında bilgisi olanları çağırma yetkisi tanınmış olması, sınırlayıcı bir hüküm değildir. “Duruşmalı” yargılama yapılmasını imkansız kılmaz. Burada CMUK 387. maddeyi de SPY m.98 deki atıfla ele aldığımızda, ortada örtülü boşluk mevcuttur ve bu boşluk siyasi partilere tanınan “Anayasal güvence” temel alınarak talebimiz yönünde doldurulmalıdır.

Siyasî Partiler Yasası 98. maddesinin CMUK hükümlerinin uygulanacağına dair bendini “Kanun yolları” kapatılmış bir dava açısından değerlendirdiğimizde, dosya üzerinden yapılacak ve itiraz yolu dahi kapatılmış bir yargılamanın duruşmalı yapılmasının kabulü gerekmektedir. Siyasî parti kapatma davalarının birer ceza kararnamesi değerinden de aşağıya düşürülmemesi zorunludur.

c- Siyasî Partiler Yasası’nın usul yönünden değerlendirdiğimiz 101. maddesi aynı zamanda Anayasa’nın 68. maddesine de aykırıdır.

Önceden izin almadan kurulan (Anayasa m.68/3) ve demokratik siyasî yaşamın vazgeçilmez unsuru kabul edilen (Anayasa M.68/2) siyasî partilerin, Anayasadaki sınırları da aşan bir şekilde yasal kıskaca alınması sözkonusudur. Anayasanın 68. maddesinin davaya konu olan 4. bendinde;

“Siyasî partilerin tüzük ve programları, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, millet egemenliğine, demokratik ve laik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz” denmektedir. Dikkat edilirse sınırlama; altını çizdiğimiz program ve tüzük kapsamının dışına taşmazken, 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın 101/a bendinde;

“Parti tüzüğünün veya programının yahut partinin faaliyetlerini düzenleyen ve yetkili parti organları veya mercilerince yürürlüğe konulmuş olan diğer parti mevzuatının…” denmek suretiyle anayasal sınırlamayı aşan bir kapsam genişletme sözkonusudur. Artık mevzuatıyla da parti sorumlu tutulmaktadır.

SPY 101. maddenin başlığı “Dördüncü kısımdaki yasaklara aykırılık halinde partilerin kapatılması” şeklindedir ve dördüncü kısımda dava konusu olaya uygulanmak istenen 81/a ve b bendleri, Anayasada bulunmayan ek sınırlamalardır ve bu durumlarıyla Anayasaya aykırıdırlar.

Anayasa’nın Geçici 15. maddesinin Siyasî Partiler Yasası hakkında Anayasa’ya aykırılık iddialarını imkansız hale getirdiği gerekçesi, teknik hukuksal yaklaşımın bir sonucudur. Burada “Dar yorum” yapmanın toplumsal/siyasal gerçeklik ile bağdaşmayacağına ilişkin savunmalarımızı ileride; esas hakkındaki önsavunmamız bölümünde açıklayacağız. Bununla birlikte Mahkemenin Anayasayı da aşan ve yukarıda belirttiğimiz hükümlerine açıkça aykırı olan bir yasayı temel olarak, yine aynı anayasanın “GEÇİCİ” bir hükmünü dayanak yaparak, sözkonusu maddeyi Anayasanın diğer ilkelerinden üstün tutarak hangi gerekçelerle karar vereceği tarafımızdan merak edilmektedir. Geçici 15. maddeyi aşmanın yolu Siyasî Partiler Yasası’nın davaya konu olan 78/a ve b. bendlerinin ve yine 101/a. bendinin değerlendirilmesinde Uluslararası hukukun temel prensipleri ve ülkemizin taraf olduğu veya onayladığı Uluslararası sözleşmelerin birer iç hukuk metni ve/veya prensipleri olarak olayda dikkate alınması ve bu araçların dinamik yorum yöntemi ile Anayasanın sözel yorumundan ziyade amaçsal yorumuyla birlikte siyasal/toplumsal gerçekler gözönüne alınarak olaya uygulanması gerekir.

Bunun dışında bir, zorlama; teknik olarak dahi bir yasal tasarruf niteliği taşımayan Siyasal Partiler Yasası’nın ilgili maddeleri ile hüküm kurma talihsizliğine mahkemeyi sevk edecektir. (Yasa tekniği olarak incelememiz ileride daha genişçe yer almaktadır.)

ç- Her olasılıkla, Konunun önemi ve toplumsal/siyasal gerçeklikteki sözünü ettiğimiz değişimlerin somutlanması açısından, parti programının hazırlanması sürecinde bulunmuş Sosyalist Türkiye Partisi Genel Başkanı Ali Önder Öndeş olmak üzere Genel Başkan yardımcısı İ.Kemal Okuyan, Merkez Yürütme Kurulu üyeleri Süleyman Z. Baba, Metin Çulhaoğlu ve isimlerini esas hakkındaki mütalaaya yanıt­ larımızda açıklayacağımız konunun diğer ilgililerinin sözlü açıklamalarına başvurulmasını şimdiden talep ediyoruz.

d- İddianamedeki bir başka eksikliği de Anayasal maddeleri sıralayıp adeta sevk maddeleri gibi kullanarak, sonuç kısmında işlenmesi ve savunmanın önü tıkanmaya çalışılmıştır.

Esasa İlişkin Ön-Savunmamız :

– Anayasanın Niteliği ve Geçici 15. Madde

1- 12 Eylül’ün ürünü ve kısa sürede aşınmış bir anayasanın maddeleri ile yargılama yapılmaktadır. Anayasanın hazırlanması ve yasalaştırma hareketleri Temel Hukuk ilkelerinin içeriğinin boşaltıldığı bir hukuk sistemi restorasyonu meydana getirmiştir. Bu restorasyon, anti-demokratik özünü en iyi anayasanın önsözünde belirginleştirmiştir. Verili pozitif hukukla bu davanın yürütülmesi sakıncalıdır. Bu nedenle, Toplumsal/siyasal gerçeklikle çelişik olan 12 Eylül dönemi ürünü başlangıç kısmının dava konusunu olayın değerlendirilmesinde kullanılamaz. Yasal boşluk başka araçlarla doldurulmak zorundadır.

a- 1982 Anayasası’nda, Temel Hukuk Prensipleri açısından bir karmaşa sergilenmiştir. Zamana bağlı olmayan muafiyet mantığıyla Geçici 15. madde, Anayasanın 2. maddesinde Cumhuriyetin niteliği olarak belirtilen ve değiştirilmesi bile teklif edilemeyen (Anayasa m.4) Sosyal Hukuk Devleti ile çelişmektedir. Benzer çelişki Anayasanın 11. maddesinde belirtilen Anayasanın bağlayıcı ve üstünlüğü ilkesiyle ve yine Kanun önünde eşitlik ilkesi ile de devam ettirilebilir. (Özellikle kişi ve kurumlara sağladığı muafiyet yönünden). Madde aynı zamanda “Milletlerarası sözleşmelerin iç hukuk değerini” düzenleyen 90. madde ile de çelişiktir.

Anayasa metnine dahil olan başlangıç kısmındaki ırkçılık ile 14. ve 68. maddelerdeki sınırlamalar da Sosyal Hukuk Devleti ilkesi ile (Madde 2) ve 12. maddesi ile çelişki halindedir. Hukuk terminolojisine ait olmayan bir kavram (Atatürk milliyetçiliği) Hukuksal bir değer taşımakta ve aksini savunacak düşünce ve mülahazalar anayasal korumadan yararlanamamaktadır. (Başlangıç kısmı 7. bend) Keza Türk milli menfaatleri dışında Atatürk ilke ve inkılapları dışında bir düşünce ve görüş oluşturmak da korumadan yararlanamayacaktır.

Anayasa Mahkemesi 10.6.1961 tarihli ve 24/55 sayılı kararında; “Anayasa ilkeleri etki ve değer bakımından eşit olup, hangi nedenle olursa olsun birini ötekine üstün tutulması mümkün olmadığından, bunların bir arada, birbirine getirdiği sınırlamalar içerisinde ve hukukun genel kuralları da gözönünde bulundurulmak suretiyle uygulanmaları zorunludur.” demek suretiyle Anayasal ilkeler arasında bütünlük ve eşitlik ile Genel Hukuk Kurallarının birlikte değerlendirilmesi gerektiğini açıklığa kavuşturmuş ayrıca 27.3.1986 tarih ve 31/11 sayılı kararıyla;

“Yasakoyucunun ceza alanında yasama yetkisini kullanırken, Anayasa’nın temel ilkelerine ve ceza hukukunun ana kurallarına bağlı kalmak koşuluyla, toplumda belli eylemlerin suç sayılıp sayılmaması, suç sayılırsa hangi tür ve ölçüde ceza yaptırımıyla karşılanmaları gerektiği, hangi durum ve davranışların, ağırlaştırıcı yada hafifletici öge olarak kabul edileceği konularında takdir yetkisi vardır” (9.5.1986 t.R.G.) diyerek Amaçsal Dinamik yorum anlayışını boşluk doldurmada kullanma eğilimini sergilemiştir.

b- Anayasa’da yasa boşluklarının nasıl doldurulacağı hakkında bir hüküm bulunmamaktadır. Bu durumda Medenî Kanunun 1. maddesinde belirtildiği gibi, hâkimin kendini yasakoyucunun yerine koyarak buna göre doldurulmalı, Temel Hukuk İlkeleri ve günümüz toplumsal/siyasal gerçekliğiyle çelişik olan sözünü ettiğimiz hükümler, Yoksayma yöntemi ile dikkate alınmadan hüküm kurulmalıdır.

Anayasa Mahkemesi 3.7.1986 tarihli ve 3/15 sayılı kararında;

Hukuk devletinde kanunkoyucu da dahil olmak üzere, devletin bütün organları üstünde hukukun mutlak bir hakimiyeti olması, kanunkoyucunun yasama faaliyetlerinde kendisini her zaman Anayasa ve hukukun üstün kuralları ile bağlı tutmasının gerektiği, Zira kanunun da üstünde kanunkoyucunun bozamıyacağı temel hukuk prensipleri ve Anayasanın olduğunu belirtmiştir. (R.G. 10.12.1989)

Siyasî Partiler Yasasının Niteliği

2- Anayasanın 11. maddesinde düzenlenen “Anayasanın bağlayıcı ve üstünlüğü” ilkesi, SPY’nda yukarıda belirttiğimiz maddeler aracılığıyla önemli ölçüde sınırlandırılmıştır. Anayasanın 68. maddesi, siyasî partiler hakkında ağır sınırlamalar taşımaktadır. 2820 sayılı SPY da bu sınırlamaları daha da genişletmiştir.

a- Davalı Siyasî Parti, 1982 Anayasasını da aşan, 12 Eylül Hukukunun yarattığı ve bağışıklık kazandırdığı mevzuat ile yargılanmaktadır. Bu önemlidir. Açıkça Anayasaya aykırılık taşıyan hükümler ile yargılanan davalı partinin kullanabileceği hukuksal araçlardan biri; uluslar-üstü hukuk kurallarıdır. 18/19 Nisan 1990 tarihindeki Anayasa Mahkemesinin 28. Kuruluş yılı kutlamaları çerçevesinde düzenlenen sempozyumdaki açılış konuşmasında Anayasa Mahkemesi Başkanı Sayın N.Darıcıoğlu’nun;

“Çok önem verdiğimiz ve özenle izlediğimiz bir olgu da, Yirminci yüzyılın özellikle ikinci yarısında “uluslar-üstü hukuk” ve “uluslar-üstü hukuka bağlılık” anlayışındaki olumlu gelişmelerin anayasa yargısında yeni bir gelişmenin başlangıcını oluşturmakta olmasıdır. Anayasaya uygunluk denetiminde, ulusal Anayasalar artık tek ölçü norm olmaktan çıkmaya Anayasaya uygunluk anlayışı da “uluslar-üstü hukuka bağlılık” anlayışla bütünleşmeye başlamıştır. Böylece temel hak ve özgürlüklerin korunmasında, bu değerlere standart nitelikler kazandırılmasında şimdiden çok önemli adımlar atıldığını, büyük mesafeler katedildiğini söylemekten kıvanç duymak­ tayım”.

b- Toplumsal/siyasal yaşamı hukukla kavramanın bir sınırı vardır. Hukuk da kendini toplumsal/siyasal süreçlerle tanımlamaya çalışmalıdır. 12 Eylül döneminin tanımlamaları artık aşılmalıdır. Bunun somut alanlarından biri, İçtihad yaratma yoludur. Yargıdır. Özellikle 1982 Anayasası’nın hazırlandığı dönem ve hazırlanıp yürürlüğe giriş koşulları ile hukuk-dışı bu dönemde yürürlüğe giren ve Anayasa’nın Geçici 15. maddesindeki korumadan yararlanan yasaların, hukukun temel ilkelerine aykırı hükümlerinin Yasamanca değiştirilmemesi süreçlerinde “Bağımsız Yargının” anlamı ortaya çıkar. Sözkonusu ara dönemde 883 yasama işlemi yapılmıştır ve bunlar sözkonusu anayasal korunmadan yararlanarak, toplumsal/siyasal örgütlenme ve Temel hak ve özgürlüklere ek sınırlamalar getirmektedirler. Bu nedenle özellikle Anayasa Mahkemesi, Devletin Bekaasından önce, toplumun dönüşümü ve gereksinimlerini gözönüne almalıdır.

c- Burada uygulanacak karar örneği olarak istemiyerek de olsa, Anayasa Mahkemesi’nin kararlarını değil, Danıştay İçtihadı Birleştirme Kurulu’nun 1989/4 kararını göstermek zorunda kalıyoruz;

“..yasalarda yeralan kuralların.. toplumsal gelişmeye ve üst hukuk kurallarına uygun olarak yorumlanıp uygulanması gerekir… Bu nedenlerle ağır toplumsal koşulların varlığı ve baskısı altında ve olağanüstü bir yönetim döneminde yürürlüğe giren 1402 sayılı Sıkıyönetim Yasası’nın 2. maddesinin 2766 sayılı yasa ile değişik son fıkrasında yeralan hükmün anlamının amaçsal bir yorumla ve Türkiye’nin taraf olduğu insan hakları ile ilgili milletlerarası sözleşmeler ve Anayasa ilkeleri göz önünde bulunarak belirlenmesi gerekir.” (9.2.1990 T. ve 20428 sayılı R.G.)

Artık kavramları yerli yerine oturtmak gerekir. Geçici madde, adından da anlaşılacağı gibi geçicilik özelliği taşır ve oluşum sürecinin “olağanüstülüğü” de 10 yıl sonraki bir dönemde günün koşullarına göre değerlendirilmelidir.

d- Kaldı ki, Siyasî Partiler Yasası üzerinde yürürlüğe girdikten sonra bir çok kez değişiklik yapılmıştır. Geçici dönem ürünü bir yasa üzerinde bu kadar çok değişiklik yapılması da onun geçicilik niteliğinin bir başka kanıtını oluşturmaktadır.

Parti Programının Açıklanması

1- STP programı kuruluş tarihinden yaklaşık 10 ay öncesinde kamuoyuna “Sosyalizm program taslağı” başlığı altında matbuat olarak sunulmuş ve hakkında herhangi bir ceza kovuşturma veya soruşturması yapılmamıştır. Parti programını hazırlamak ve Parti Girişimciler Kurulunu seçecek olan Parti Hazırlık Konferansını organize etmek için oluşturulan Program Kurulu tarafından tamamlanmıştır. “Sosyalizm program taslağı” başlıklı kitapçık olarak da Dünya yayıncılık Ltd.Şti. tarafından Ocak 1992 tarihinde Aydınlar Matbaasında baskıya verilip yayımlanmıştır.

Bu örnekten de anlaşılacağı gibi, TCK ve 3713 sayılı Yasa açısından sakınca görülmeyen ve bu konuda kovuşturmaya uğramayan bir program, 2820 sayılı Yasa’ya ve daha da önemlisi Anayasa’nın ilgili maddelerine göre suç oluşturmakta, yasa ve Anayasa’ya aykırılık taşımaktadır. Bu da gösteriyor ki; Türk Hukuk sisteminde pozitif hukuk açısından ve bu hukukun uygulanması açısından bir bütünlük mevcut değildir. Oysa ki, “devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak” fiili suç olarak 3713 sayılı Yasa’da düzenlenmiştir. Ancak bu konudaki mahkeme içtihatları ve Yargıtay içtihatları, programda suç unsuru görmeyecek biçimde şekillenmiştir. İlgili Yargıtay ve ilk derece mahkeme kararlarını son savunmamızda değerlendireceğiz.

2- İddianame parti programına bütünlüklü bir yaklaşım içerisinde olmadığı gibi, Anayasanın başlangıç kısmındaki ilkeler mantığı ile bir hukuk felsefe üretmektedir.

a- Yeni kurulan bir partinin yalnızca program ve tüzüğünü davaya dayanak yaparak “Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne dair hükümleri değiştirmek amacını gütmek, dil ayrımı yaratmak; Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde millî veya dini kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri sürmek; Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını gütmek” (İddianame syf 11, 12) suçlamalarında bulunmak imkansızdır. Bu suçlamalarda dikkat edilirse özellikli kast aranmaktadır. Manevi unsurun varlığının tesbiti, yeni kurulmuş, iddianamenin hazırlandığı dönemde henüz 3 aylık bir siyasî çalışma yapabilmiş bir partinin etkinliklerinin araştırılması gerekir. İddianame, program ve tüzük açısından anayasa ve yasalara uygunluk denetimi ile sınırlı kalmaya çalışmışsa da, özellikli kast arayan Siyasî Partiler Yasası’nın 78/a ve 81/a-b bendleri açısından yapılacak değerlendirme bu kadar dar bir kanıt olanağı ile sınırlandırılamaz. Kastın varlığının araştırmaya muhtaç hali vardır.

b- Anayasanın 3/1. maddesi; “Türkiye Devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir” maddesi 4. ve 14/1. 68/4. fıkraları ile birlikte iddianamede değerlendirilmiştir. (İddianame syf. 11).

Her dört madde açısından “Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak amacını taşımaktır. İddianame bu konuda programdan alıntı yapmak yerine “Türkiye Cumhuriyeti ülkesinin toprakları üzerinde başta Kürt ulusu olmak üzere ulusların bulunduğu ve Kürt ulusunun bu topraklarda kurtuluş mücadelesi verdiği ifade edilerek” (İddianame syf. 11) Yargıtay Başsavcılığı kendi yorumu yapmış ve bu yorumu delil gibi göstermiştir.

Yine Kapatma sebeplerinin sıralandığı İddianamenin 9. sayfasındaki “IV. kapatma sebepleri ve değerlendirme” bölümünün “A-KAPATMA SEBEPLERİ”nin 1. paragrafı da partinin programından Yargıtay Başsavcılığının çıkardığı yorumu ihtiva etmektedir.. Üstelik bu bölüm tırnak içine alınarak sanki programın metni gibi sunulmuştur. İddianamenin 7,8,9. sayfaları da programın giriş bölümünün alıntılarıdır.. Ancak alıntılar program bütünlüğünden koparılarak aktarılmıştır.

Bunun en ilginç örneği iddianamenin 11. sayfasında bulunmaktadır. “Gönüllü birlik” esasını, partinin programından tek başına, kopuk olarak değerlendirmiştir. Gönüllü birlik tam da parti programının “Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü bozmak” amacına karşı savunmanın kanıtlarındandır. Manevi unsur açısından gönüllü birlik bir birleştirici unsur olarak değerlendirilmek zorundadır. Bunun dışında Kürt realitesinin açıklanması ile ilgili bölümler zaten Gönüllü birlik esasının önsel verileridir. Bugün Türk kamuoyuna mal olmuş ve devletin askerî ve sivil bürokrasisinin dahi açıklamaları ile meşrulaşmış “kürt realitesi” önsel bir veridir. Toplumsal/tarihsel bir olgudur. Anayasa Mahkemesi’nin “Atatürk milliyetçiliği” kavramını tanımlayarak “Devlet ve milletin bölünmez bütünlüğünü” ne tür bir eylemin yada nasıl bir programatik düzenlemenin bozabileceğinin sınırlarını çizmeye çalıştığı kararında da, kavramı açıklarken “Yurttaşlık” bağı ile sosyolojik/siyasî bağı birbirine karıştırmıştır. Yurttaşlık bir devlete hukukî bağlanmayı ifade eder. Kürt ulusundan söz etmek, onun dili ve kültüründen sözetmek, ulusal varlığını toplumsal/siyasal olarak görmek, yurttaşlık kavramı ile dolayısıyla üniter devlet yapısını bozmak ile ilgili değildir. Ancak Anayasa Mahkemesi’nin kabul ettiği ve Anayasa ve 2820 sayılı yasadaki “Tek Ulus” kavramını da kimseye dayatamayız. Kürt ulusu ve diğer etnik toplulukların kendi dil ve kültürel yapılarını koruyup geliştirmelerine yardımcı olmak sosyolojik bir gerçeği kabullenmektir. Ulusal ve etnik kökenin ayrıcalık veya dışlanma-ezilme nedeni olamayacağı, hiçbir kültürel yapının korunma­ sı veya dilin zenginleştirmesi çalışmasında ayrıcalık tanınmayacağını belirtmek ve gönüllü birliği hedeflemek bölücülük değil, sosyalist kuruluş sürecinin bütünleştirici ve eşitlistemimizde çifte standartlı bir Atatürk milliyetçiliği kavramı vardır. Irkçılık vardır. Ermeni, Rum, Çerkez halklarını “cemaat” olarak kabul edip, yüzyıllardır iç içe yaşadığı fakat uluslararası bir ağırlığı olmayan kürt insanının gerçeğini kabul etmemek vardır.

3- İddianame, Sosyalist Türkiye Partisi’nin programının ruhunu anlaşılmaz kılmıştır. Bütünlüğü ile almadan yapılan, anlamadan yargılamaya kalkan bir niteliktedir. Bu nedenle Sosyalist Türkiye Partisi Merkez Yürütme Kurulu’nun program ve iddianameyi değerlendirmesini savunmanın eki olarak vermek zorunluluğunu hissediyoruz.

Sonuç : Yukarıda açıkladığımız nedenlerle;

1- Davanın reddedilip Parti hakkında 2820 sayılı Yasa’nın 9. maddesinin uygulanmasına,

2- Davanın duruşmalı yapılmasına, reddi halinde sözlü açıklamalarda bulunmak üzere Merkez Yürütme Kurulu’nun çağrılmasına,

3- Açıkladığımız savunma sebeplerimizin gözönüne alınarak davanın reddine karar verilmesini bilvekale arz ederim.”

Ön Savunmaya eklenen Sosyalist Türkiye Partisi Merkez Yürütme Kurulu’nun Genel Başkan tarafından imzalanan Program ve İddianame üzerine düşünceleri de aynen şöyledir :

“Program ve İddianame Üzerine

1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca 25.2.1993 tarih ve S.P.43 HZ.1993/16 sayılı, STP’nin kapatılması talebiyle hazırlanmış iddianame, hazırlanış mantığı ile bir bütün olarak siyasal ve hukuksal bakımdan bugünü kavramayan, hukukun temel prensibi “objektiflik ilkesi”nden uzak, siyasî taraf olma anlayışıyla hazırlanmış bir garabetler manzumesi görünümündedir.

2- Bütünüyle gariplikler içeren bu iddianameye esas olarak iki temel noktadan itirazla başlamanın doğru olacağı inancındayız.

Birincisi, iddianame, STP programını bütünlüklü olarak değerlendirmeyen, programı orasından burasından çekiştirerek yasalara aykırılık arayan, bu anlamda, bilimsel sosyalist teoriyi kılavuz edinen bir işçi sınıfı partisine duyulan tahammülsüzlük ve siyasal öfkenin her satırına sindirildiği bir belgedir. Bu yanıyla dava, marksizme, Türkiye’deki işçi sınıfı sosyalistlerine, bütünüyle işçi sınıfına ve sınıfın siyasî misyonuna karşı açılmak istenmektedir. Kısacası, Türkiye’de işçi sınıfının iktidar mücadelesini yürütme kararlılığında olan bilimsel sosyalistlerin siyasî alanda örgütlenmelerine ve kendilerini ifade edip siyasî mücadele vermelerine karşı, Türkiye burjuvazinin geleneksel tahammülsüzlüğünü, siyasî bir öfkeyi ifade etmektedir. Bu anlamda da iddianame siyasîdir.

İkincisi, iddianamede günün moda kavramı “bölücülük” suçlaması ana motif gibi sunulmuştur. Burada da, değişen toplumsal/siyasal süreçler hiç hesaba katılmadan, hukuku, toplumsal/siyasal süreçlerin, değişen değer yargılarının ötesinde, mekanik bir yorumlayışla kullanma mantığı hakimdir.

Oysaki, tarih boyunca toplumsal/siyasal gelişmelerin yarattığı fiili durumun zaman zaman yazılı hukukun sınırlarını zorladığı tüm toplumbilimciler ve hukukçular tarafından kabul edilmektedir. Bu durumda yasa uygulayıcılarının hukukî yorumları da yaşanılan süreçten bağımsız düşünülemez. Bu tür bir siyasal konuda yaşanılan toplumsal/siyasal süreçleri hesaba katmayan, mekanik bir hukuk yorumuyla, yalnız STP’yi değil, bölücülük suçundan başta Cumhurbaşkanı olmak üzere, Hükümet, T.B.M.M. üyeleri, gazete köşe yazarları ve TV programlarının büyük bir bölümüne dava açmak gerekir. Özellikle 17 Mart 1993 tarihinden sonra yukarıda anılan kişi ve kuruluşların “Kürt realitesi”ne ilişkin söyledikleri sözler bu tür bir riski taşımaktadır. Ancak böylesi bir davanın muhatabı STP olmuştur. Bunun temel nedeni, iddianamede sunulduğu gibi bölücülük değil, STP’nin Bilimsel Sosyalizmi kılavuz edinmiş bir işçi sınıfı partisi olmasıdır. STP programını kendi siyasî konumlanışına göre değerlendiren, sosyalizme karşı geleneksel burjuva tahammülsüzlüğünü içeren mantık burada da hâkim kılınmıştır. Bu nedenle hukuksal açıdan bakıldığında da dava siyasî bir içerik taşımaktadır.

3- Bu durumda iddianamede;

a- İşçi sınıfının siyasal iktidarını hedefleyen bilimsel sosyalist örgütlenmelere, bir bütün olarak işçi sınıfının siyasî misyonuna karşı konumlanışta ve bu anlamda taraf olunduğu,

b- STP programının iyi algılanamadığı,

c- İddianameyi hazırlarken burjuva üst yapı kurumlarında gelenekselleşmiş olan Marksizme tahammülsüzlüğün aşılamadığı,

d- İddianamenin hazırlanışında Dünya’da ve Türkiye’de yaşanılan toplumsal/siyasal süreçlerin ve değişen değer yargılarının hesaba katılmadığı bir gerçektir.

Bu gerçeklerden yola çıkarak, savunmamızı, STP programının açımlanması, Marksizm’in temel ilkelerinin ve bu ilkeler ışığında Dünya ve Türkiye’deki siyasî süreçlerin değerlendirilmesi üzerine inşa etmenin zorunlu olduğunu düşünüyoruz.

Önce, STP hangi nesnelliklerin üzerine basarak kendini var etmiştir’ STP programı bütünlüklü değerlendirildiğinde hangi ilkeler doğrultusunda oluşturulmuştur’ Kısaca bunlar üzerinde duracağız.

4- STP’yi var eden en temel nesnellik, programımızda açıkça belirtilmiştir;

“Bu nedenle bir sistem olarak emperyalizm-kapitalizm ile sosyalist devrim süreç ve mücadeleleri birbirinden kopartılamayacak olan ve biri diğerine karşıt iki evrensel dinamik olarak değerlendirilmelidir. Birinin varlığı diğerini de işaret eder…” (Program syf.3).

Yine S.T.P. programında;

“Türkiye, Dünya emperyalist-kapitalist sistemi içerisinde yer alan kapitalist bir ülkedir (…) Kısacası ücretli emek sömürüsü Türkiye’deki sömürünün egemen ve belirleyici biçimidir. Bu anlamda ülkeyi bugünden yarına taşıyacak olan çelişki, işçi sınıfı ile kapitalistler, emek ile sermaye arasındadır…” (Program syf.13)

STP programından alınan bu iki değerlendirme en genel anlamda STP’yi var eden nesnelliklere işaret etmektedir.

Özet olarak STP, Dünya’da emperyalist-kapitalist sömürü var olduğu sürece onun karşıtı olan sosyalist mücadelenin de var olacağını, üretim araçlarının özel mülkiyeti ve bunun sonucu ücretli emek sömürüsü var olduğu sürece işçi sınıfının siyasî mücadelesinin var olacağını kabulle yola çıkmış, bir işçi sınıfı partisidir.

5- STP programı bu kabulün üzerine bilimsel sosyalizmin ilkeleri doğrultusunda oluşturulmuştur. Programda;

“2- (a) S.T.P. bilimsel sosyalist teoriyi kendi çalışmalarının tümüne klavuz edinmiştir…” (Prog. syf.20) diyerek hangi ilkeler üzerinde oturduğunu açıkça belirtmiştir.

6- Bilimsel sosyalist teoriyi klavuz edinen STP programında çerçevesini çizdiği düzenlemelerle, kaynağı marksizm olan bir sosyalist toplum projesini Türkiye’de hayata geçirmeyi amaç edinmiş, bu amaçla siyasî iktidarı almayı hedefleyen bir işçi sınıfı partisidir. Kısacası, STP, Türkiye’de şu veya bu nüanslarla ayrı örgütlenen ama temelde burjuva ideolojisini ve burjuvazinin iktidarını hâkim kılmak için mücadele eden burjuva partilerine, burjuvazinin siyasî iktidarına karşı, siyasî iktidarı almak için siyasal platformda devrimci bir muhalefet ve mücadeleyi sürdürmek amacıyla kurulmuş bir siyasî partidir.

Nasıl bir dünya ve Türkiye istiyoruz’

Bu sorunun yanıtı da bilimsel sosyalist teorinin çizdiği nihaî çerçevede vardır. Bilimsel sosyalizm nihaî olarak sınıfsız ve sömürüsüz, insanların barış içinde bir arada yaşadığı bir toplum, bir dünya yaratmaya yönelik projedir. Sosyalist toplum projesi nihaî olarak, ulusların, halkların birbirini ezmediği, dil, din, renk, ırk, cins farklılıklarına bakılmaksızın insanların bir arada barış içinde yaşadığı, insanın insanı sömürmediği reel bir dünya cennetine tekabül etmektedir. Programımızda bu amaç açıkça belirtilmiştir:

“f- Sosyalist iktidarın uzun vadeli hedefi, başka sosyalist toplumlarla birlikte, sınıfsız, sömürüsüz bir insanlığın yaratılmasıdır.” (STP Programı, sf. 21) Burada belirtilen “…sınıfsız, sömürüsüz bir insanlığın yaratılmasıdır” sözünden her türlü ayrımcılığın reddedildiği bir insanlık projesi anlaşılmalıdır.

Buradan çıkarılacak sonuç şudur: Bir toplumda “bölücülükle” suçlanamayacak tek siyasî ideal ve güç bilimsel sosyalistlerdir. İşçi sınıfını eksen alan sosyalistlerin, sınıfsız, sömürüsüz ve her türlü ayrımcılığın ortadan kalktığı bir insanlık yaratmaya çalışırken bölücülükle suçlanmaları son derece şaşırtıcıdır. Bu nedenle, yukarıdaki çerçevede iddianamede STP’ye yöneltilen bölücülük suçlamasını reddediyoruz.

Ayrıca esas itibarıyla, ulusları, ırkları, etnik ve dinsel grupları birbiriyle karşı karşıya getirip savaştıran sınıflı toplum yapısının yarattığı çelişkidir. Bölücülük, sınıflı toplumun günümüzdeki yapılanışı ile burjuvazinin, onu ifade eden emperyalist-kapitalist sömürünün ideolojik ve siyasal olarak yarattığı bir olgudur. Bu olgu, emperyalist kapitalist sömürünün işleyişini belirleyen kendi yasalarının ürünüdür. Silah sanayini elinde bulunduran tekeller STP’nin değil emperyalist kapitalist odakların elindedir. Halklar, etnik ve dinsel gruplar arasında yapay ayrımları körükleyen ve bölücülük yapan da silah sanayine tatlı kârlar sağlayan ve bu sayede soluklanabilen emperyalist-kapitalist odaklar ve onların taşeronlarıdır. Bu olguyu, eski SSCB ve sosyalist ülkelerde bugün yaşanan örneklerle açıklamak mümkündür. Bu ülkelerde birbirinden farklı, dil, din, ulus, etnik grubun barış içinde bir arada yaşamasını sağlayan tutkal olan sosyalist ideolojinin yerini alan kapitalist restorasyon süreçleri ile birlikte emperyalist-kapitalist odakların dürtüsüyle bir savaş ortamı yaratılmıştır. Yapay ayrımlarla, halklar, etnik ve dinsel gruplar birbirine düşürülmüştür. 70 yıldır açığa çıkmayan yapay kinler, öfkeler bu ülkeleri kan gölüne çevirmiştir. Eski SSCB ve sosyalist ülkelerin bir bölümünde bugün yaşanılan bölücülüğün, ayrımcılığın, dökülen kanların sorumlusu sosyalizm değil emperyalist-kapitalist sistemin kendisidir.

Sonuç olarak, sınıfsız, sömürüsüz bir insanlığın yaratılmasını amaçlayan STP’nin bölücülükle suçlanarak hakkında kapatılma davası açılmasının saçma olduğunun altını çizerek bir kez daha vurguluyoruz.

STP, işçi sınıfının iktidar mücadelesini veren bilimsel sosyalizmi ilke edinmiş Marksist bir işçi partisidir. Sınıf mücadelesini esas alan Marksistlerin sınıflı bir toplum yapısı içinde kabul edeceği en temel çelişki sınıf çelişkisidir; emek-sermaye çelişkisidir. Marksistler toplumdaki, diğer bütün çelişkileri de temel çelişki ekseninde değerlendirir ve yorumlar. Bu, programda da açıkça ifade edilmiştir:

“Her türden ulusal baskıya karşı mücadelenin sınıfsal temellere oturması, ulusal ve sınıfsal dinamiklerin kendi ortaklıklarının yaratılması (…) için mücadele eder.” STP bu ilkesiyle sınıf mücadelesini kesen her türden milliyetçiliğe, ayrımcılığa karşı olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Yeniden, Yargıtay Başsavcılığınca hazırlanan iddianameye dönersek:

1- STP programı, kendisini var eden nesnellik ve bu nesnel zemin üzerinde oluşan kollektif bir iradenin ürünüdür. Nesnelliğe uygunluğunun ve kendisini var eden kollektif iradenin dışında hiçbir onay beklemeksizin oluşturulmuştur. Yeniden düzenlenmesi ya da değiştirilmesi de dünyada ve Türkiye’de farklılaşabilecek muhtemel yeni nesnel koşullara ve kendisini var eden kollektif iradeye bağlıdır. Başkalarının beğenisine sunulmak üzere siyaset pazarına sunulmuş bir meta değildir. Bu tür bir netliğin, bize toplumsal yasaların ve doğal hukukun sağladığı bir hak olduğuna inanıyoruz.

2- İddianamede:

  1. a) “Sh. 7’de III. Dava Konusu Parti Programı” bölümünde STP programından mealen yapılan bir alıntı üzerinde durmamız gerekiyor. Birincisi, iddianameyi hazırlayan/hazırlayanlar STP programının bu bölümünü çok dikkatsizce okumuşlar ve ne söylenmek istendiğini doğru algılayamamışlardır. Programda, içinde bulunduğumuz yüzyılın “emperyalizm ve sosyalist devrimler çağı” “kapitalizmden sosyalizme geçiş çağı” olarak nitelendiği doğrudur. Bu, 21. yüzyıl için de geçerlidir. Ek olarak, uluslararası devrim sürecinin üçlü bileşeni olarak Sosyalist ülkelerdeki kuruluş süreçleri, Kapitalist ülkelerde süren işçi sınıfı merkezli sınıf mücadeleleri, Ulusal kurtuluş hareketleri ve bağımsızlıkçı devrimler olduğu belirtilmektedir.

Ancak, daha sonraki bölümlerde 1980’lerin ikinci yarısından sonra dünyanın siyasal coğrafyasında yaşanan köklü değişimlerin ardından önceleri geçerli olan “uluslararası devrim sürecinin üçlü bileşenleri” ile ilgili tesbitin yeniden gözden geçirilmesi gerektiği vurgulanmıştır. Daha sonraki sayfalarda da, sosyalist ülkelerin dağılma sürecine girmesinden sonra bu üçlü bileşenden belirleyici olarak sadece “Kapitalist ülkelerde süren işçi sınıfı merkezli, sınıf mücadeleleri” ayağının bugün varlığını sürdürdüğü belirtilmiştir. 21. yüzyıla girerken siyasî mücadelemize projeksiyon tutan bu tesbiti algılamayan aday üyelerimizi (ki hiç olmadı) yeniden eğitime tabi tutmak gibi bir siyasî titizliğe sahibiz. Ancak, iddianameyi hazırlayan/hazırlayanların aynı titizlikle programı incelemediklerini görmekteyiz.

İkinci olarak, iddianamede 7. sayfaya kadar olan bölümde sözü edilen kanun maddeleri ile bu alıntının uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. Bu alıntının oraya bir aksesuar olarak yerleştirilmediğini düşünürsek, bu alıntı, özel bir amaç taşımaktadır. Kısacası bu alıntının iddianameye alınması, sosyalizme tahammülsüzlüğü ifade etmektedir. Amaç, bu tahammülsüzlüğü mahkeme heyetiyle paylaşmaktır. Bir anlamda heyeti müteyakkız hale getirip etkileme amacına matuftur. Oysaki böyle bir göstermeye hiç ihtiyaç yoktur. STP, adında sosyalist sözcüğü ile, programına sindirdiği bilimsel sosyalist ilkeler ile siyasî partiler platformunda kendini hiç gizlemeden sosyalist bir işçi sınıfı partisi olduğunu deklare etmektedir. O yüzden bu tür bir gösterme yersizdir.

  1. b) İddianamede 8. sayfada “ulusal kurtuluş mücadeleleri” başlığı altında “Ortadoğu başlığı altında” bölümlerinde programımızdan yapılan alıntılarla STP programının bütünü arasında bağ kurulduğunda bir uyum vardır. STP programında “…çağımıza damga vuran dinamikler emperyalist-kapitalist sömürü ve sosyalist devrim mücadeleleridir.” (STP Programı, sh. 3) denilmektedir. İddianamede alıntı yapılan her iki bölümde de dünyanın herhangi bir coğrafyasında emperyalizme karşı konumlanmış bir ulusal direnişin (ki bu Kürt ya da Filistin direnişi olabilir) dikkate alınması gerektiği belirtilmektedir. Ayrıca, bu tür anti-emperyalist ulusal direnişlerin, çevre ülkelerdeki anti-kapitalist işçi hareketlerinin yükselmesiyle sosyalizme yakınlaşabilecekleri tesbiti yapılmaktadır. Esas olarak insanlığı sosyalist bir toplum projesine ulaştırmayı hedeflediğini açıkça belirten bir siyasî partinin bu tür tesbitleri yapması kadar doğal bir şey düşünemiyoruz.

İddianamenin 10. sayfasında: “Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinde başta Kürt ulusu olmak üzere ulusların bulunduğu ve Kürt ulusunun bu topraklarda kurtuluş mücadelesi verdiği” ifade edilerek, özellikle yaşayan bir “Kürt ulusunun varlığı açık ve seçik bir biçimde kabul edildikten sonra; …” denilmektedir. Ayrıca, bu değerlendirmenin davalı parti programının incelenmesinden sonra yapıldığı belirtilmektedir. Var olan realiteyi bir kıyıya bırakırsak:

1- “Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinde başta Kürt ulusu olmak üzere ulusların bulunduğu ve Kürt Ulusunun bu topraklarda kurtuluş mücadelesi verdiği” ifadesi programımızın hiç bir bölümünde yer almamaktadır. İddianameyi hazırlayan/hazırlayanlar kendi engin yorum yetenekleriyle bu sonuca varmışlar, ya da son yıllarda siyasî gündeme yerleşen Kürt realitesi onları bu tür bir yoruma götürmüştür. Ancak, hukukta kesin ve yazılı belgeler, kanıtlar ortadayken bunları aşan ya da tahrif eden kanaate itibar edilmez.

2- Aynı paragrafın ikinci bölümünde, STP programında, özellikle yaşayan bir “Kürt Ulusunun ” varlığı açık ve seçik bir biçimde kabul edildiği belirtilmektedir. Bu tür bir cümleyi bugün bir siyasi partinin kapatılma gerekçesi olarak Başbakan dahil Türkiye’de yaşayan kimin önüne götürürseniz götürün, sunduktan sonra bu suçlamayı yapanın hangi gezegende yaşadığı sorusuyla karşılaşılır. Çünkü:

  1. a) Hem STP’den hem de iddianameyi hazırlayan/hazırlayanlardan bağımsız Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde ve dışında bir Kürt ulusu vardır.
  2. b) Kürtlerin, kendilerini ifade ettikleri ve Türkçe’nin bağlı olduğu Ural-Altay dil grubunun dışındaki bir dil grubuna bağlı olan bağımsız bir dilleri ve bugüne taşıdıkları, ama yeterince geliştirme fırsatı verilmediği için eksikli kalan bir kültürleri vardır.
  3. c) Kürt ulusunun varlığı, Osmanlı İmparatorluğu döneminden bu yana açık-seçik ifade edilmiştir. I. ve II. meşrutiyet’te Kürdistan milletvekilleri vardır ve Kürt diye anılır. Bu anılma günümüze kadar gelmiştir.
  4. d) Son yıllarda başta eski Cumhurbaşkanı Turgut Özal olmak üzere burjuvazinin diğer siyasî temsilcileri ve bir kısım akademisyenler “Kürt realitesini kabul etmeliyiz” derken, yaşayan bir “Kürt ulusunun” varlığını açık seçik bir biçimde kabul etmişlerdir.
  5. e) Kuzey Irak’ta kurulan Kürt Federe Devleti ile Türkiye Cumhuriyeti açık ve seçik diplomatik ilişkiye girerek yaşayan bir “Kürt ulusunun” varlığını açık ve seçik kabul etmiştir.
  6. f) Kürt Federe Devleti adına politik bir misyonla ülkemize gelen Celal Talabani ve Mesut Barzani ile gerek Cumhurbaşkanı gerekse Başbakan görüşmüş ve bu görüşmelerde her ikisi de Kürtçe bilmedikleri için muhtemelen tercüman aracılığı ile anlaşmışlardır. Bu da açık ve seçik bir kabuldür.

8- 31.03.1993 Show TV, akşam haberlerinde SHP’nin amblemindeki altı oka yüklediği anlamları yeniden düzenlediği belirtiliyor ve bir ok’un Kürt kimliğinin tanınması anlamına geldiği bildiriliyor. Ayrıca Kürt diline serbesti tanınması, Kürt Enstitüsü’nün kurulması ilke olarak kabul ediliyor. Bu yaşayan bir Kürt ulusunun varlığının açık ve seçik kabulu değil de nedir’

9- Jandarma Genel Komutanı Aydın İlter, Kuzey Irak’a giderek Kürt lideri Barzani ile muhtemelen tercüman aracılığı ile resmî görüşme yapmıştır.

  1. h) Özellikle, 17 Mart 1993’ten bu yana Türkiye’de yetkili yetkisiz herkes Kürt ulusunun varlığından açık ve seçik söz etmektedir.

ı) Abdullah Öcalan’ın KSP Başkanı Kemal Burkay’la ortak bir zeminde anlaşmasından sonra İçişleri Bakanı İsmet Sezgin’in memnuniyetini belirterek “Sayın Burkay” nitelemesi kişisel bir nezaket değil, mevcut burjuva hükümetine tercih edilebilir görülen bir Kürt örgütlenmesini açık ve seçik kabulden başka bir şey değildir.

  1. i) Aynı anlaşma için Dışişleri Bakanı Hikmet Çetin’in “çok önemli bir gelişme” demesi açık ve seçik bir kabuldur.
  2. j) Önümüzdeki günlerde Abdullah Öcalan’la Türkiye Cumhuriyeti yetkililerinin dolaylı da olsa anlaşmaya oturmaları varsayımı gerçekleşirse bu da Kürt ulusunun varlığını açık ve seçik kabul anlamındadır.
  3. k) TV’de ve gazetesinde burjuvazinin temsilcisi M.Ali Birand, yine aynı nitelikli köşe yazarları Cengiz Çandar, Mehmet Altan v.b.nin Kürt realitesi hakkında yaptıkları ve yazdıkları da açık ve seçik bir kabuldür.

Örnekleri çoğaltmak mümkün ama gereksiz.

Yukarıdaki örneklerdeki yaşayan bir “Kürt ulusunun” varlığını açık ve seçik bir biçimde kabul edenlerin hepsine kabul diyen devlet, STP Kürt ulusunun varlığını kabul etti diye neden ayağa kalkıyor’ Tek açıklaması olabilir: STP’ye sosyalist bir işçi sınıfı partisi olarak tahammül edilemediği için…

Eğer, STP hakkında “yaşayan” bir “Kürt ulusunun varlığını açık ve seçik bir biçimde kabul ettiği için” kapatılma davası açılırsa, şu veya bu biçimde benzer kabulle olaya bakan yukarıda adı geçen-geçmeyen Cumhurbaşkanı dahil tüm kişi ve kuruluşlar hakkında dava açılmasını talep ediyoruz, suç duyurusunda bulunuyoruz.

3- İddianamenin 10. ve 11. sayfasında STP Programından alıntılar yapılarak ve bu alıntılara yorumlar eklenerek STP suçlanıyor. Şöyle ki:

(STP Programı, Sh. 27 V-Ulusal Sorun)

“1- Ulusal ve etnik köken hiç bir biçimde bir ayrıcalık ya da dışlanma-ezilme nedeni olamaz.

2-Kürt ulusunun ve bütün etnik toplulukları kendi dil ve kültürel yapılarını koruyup geliştirebilme olanağı sağlanır. Dillerin geliştirilmeleri, zenginleştirilmeleri çalışmalarında hiç bir dile ayrıcalık tanınmaz…

3-a) Ulusların, ayrılma dahil, kendi geleceklerini belirleme hakkı yasalar ve toplumsal araçlarla güvenceye alınır.

  1. c) STP, sosyalist kuruluş sürecinde Türk ve Kürt halklarının gönüllü birliğini hedefler. Bu amaçla propaganda çalışmaları yapar.

“Şeklinde görüşlerin programda benimsendiği anlaşılmaktadır.

Siyasal bir partinin Türkiye Cumhuriyeti ülkesinin toprakları üzerinde Türk ve Kürt halkları adı altında iki ayrı ulusun varlığını açıkça kabul edip, Türkçe’den başka dil konuşan azınlıkların bulunduğunu, bunların kendi dil ve kültürel yapılarını koruyup geliştirebilme olanağı sağlayacağını ileri sürerek, bu azınlıklara ayrılma dahil, kendi geleceklerini belirleme hakkı tanımak istemesi ulusal yapıda gitgide kopmalara, bölünmelere yol açması anlamını taşır. Sosyalist kuruluş sürecinde Türk ve Kürt halklarının gönüllü birliğinin hedeflenerek, bu amaçla propaganda çalışmalarının yapılacağının belirtilmesi, ulusal yapıdaki bütünlüğü bozucu düzenlemenin parti tarafından desteklendiğini gösteren ayrı bir olgudur.” (İddianame, Sh. 10 ve 11) denilmekte.

1- STP programı Sh. 27 V- Ulusal Sorun madde 1’in iddianameye neden konduğu anlaşılamamıştır. Bu madde buraya STP programının insani amaçlara dönük yüzünü öne çıkarmak ve programı övmek için konduysa bu zaten programın sahipleri tarafından yapılmaktadır. Yok, eğer suç dosyasını kabartmak için konduysa, insanlığı, ulusal ve etnik köken ayrımını gütmeden eşitleyen ve eşitlediği için yücelten bir cümlede suç aramak ciddi bir tehlikedir. Ayrıca, cümlenin bütünde ulusal ve etnik kökenin dışlanma ezilme nedeni olamayacağı gibi yine ciddi bir insani değer savunulmaktadır. Türkiye’de 1960’lı yıllarda zencilerin ABD’nin bazı eyaletlerinde ayrı ırktan olduğu için beyazlarla aynı okula, otobüse, lokantaya alınmamalarına kısaca, rengi, ırkı farklı olduğu için dışlanmalarına, ezilmelerine tepki göstermedik mi’ 1960’lardaki bu kamu vicdanı 1993’lerde suç dosyasına mı sokulmak isteniyor’ Yine Türkiye Cumhuriyeti’nin ırksal, ulusal ve etnik olarak hiç bir bağının olmadığı, sadece aynı dinden olduğu ve tarihte ortak bir geçmişi olduğu için Saray-Bosna’daki müslümanlara “insani saiklerle” sahip çıkışını nasıl açılayabiliriz’ İnsani değerlerde çifte standart olmaz. STP bu cümledeki yargıyı tüm insanlığın belleğine, vicdanına kazımak için yılmadan mücadele edecektir. Bu sosyalizmin insana verdiği değerin ifadesidir. İnsanlığı ırksal mülahazalarla birbirine düşünmek, ırklara üstünlük ya da düşüklük atfetmek ve ırksal farklılığı dışlanma-ezilme nedeni saymak rasyonel sosyalizmin, kısacası faşizmin anlayışıdır. STP de faşist ideolojiye, insanı aşağılayan ırkçı uygulamalara karşıdır. Ayrıca, fazişme, ırkçılığa karşı olmak insan olma onurunun gereğidir.

Yine iddianamenin bu bölümünde Türk ve Kürt halkları adı altında iki ayrı ulusun varlığını açıkça kabul ettiğimiz gibi bir de Türkçe’den başka dil konuşan azınlıkların bulunduğunu, bunların kendi dil ve kültürel yapılarını koruyup geliştirmeleri ve zenginleştirmeleri olanağı sağlanacağını belirttiğimizden söz ediliyor. Savunmanın daha önceki bölümünde Kürt ulusunun varlığı konusunda STP’nin açık ve seçik kabulünden söz etmiştik. Bu kabule benzer yaklaşımlardan örnek vermiştik. Eğer bir ulusun varlığı konusunda kabülünüz varsa doğal olarak ulusun belirleyici özelliklerinden olan dil ve kültürünü de kabul etmek zorundasınızdır. Ayrıca, bu olgu size rağmen vardır ve kabulü bir zorunluluktur. Eğer, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde ya da komşu ülkelerde yaşayan milyorlarca insan Türkçe’nin dışında ayrı bir dil, Kütçe, konuşuyorsa, bu STP programında bu hüküm bulunduğu için değildir. Kürtçe, onların anadili olduğu içindir. Bir ulusun, bir halkın anadilini yasaklamak, gelişmesine, zenginleşmesine engel olmak bir insanlık suçudur. Bu insanlık ayıbının ortadan kaldırılması; Kürt halkının dilini ve kültürünü geliştirmesine, zenginleştirmesine uygun zeminin yaratılması ve olanak sağlanması da esas olarak işçi sınıfı sosyalistlerinin görevidir.

Yine programımızda yer alan “Ulusların ayrılma dahil kendi geleceklerini belirleme hakkı…” ifadesi iddianameye çarpıtılarak “…bu azınlıklara, ayrılma dahil kendi geleceklerini belirleme hakkı…” diye geçirilmiştir. STP dünyanın hiç bir bölgesinde Türkiye dahil bir ulusun diğer bir ulusu zorla, baskıyla, asimile ederek ulusal kimliğini yok etmesine izin vermez. Bilimsel sosyalizm bireylerin ve toplumların özgür iradesine saygı duyar ve bireylerin ve toplumların kendi kimliklerini geliştirmelerine uygun ortam hazırlar. Her ulusun kendi geleceğini özgür iradesiyle belirlemesi kadar doğal bir hakkın kullanılmasının engellenmesine karşı çıkar.

İddianamede (Sh. 11): “Sosyalist kuruluş sürecinde Türk ve Kürt halklarının gönüllü birliğinin hedeflenerek, bu amaçla propaganda çalışmalarının yapılacağının belirtilmesi, ulusal yapıdaki bütünlüğü bozucu düzenlemenin parti tarafından desteklendiğini gösteren ayrı bir olgudur” denilmekte. Bu cümledeki iki yargı arasındaki bağı kurmak mümkün değil. STP hem Türk ve Kürt halklarının gönüllü birliğini hedefliyor, hem de bunu yaparak ulusal yapıdaki bütünlüğü bozucu düzenlemeyi destekliyor. İşte anlaşılması güç olan bu. Hem birlik hedeflemek hem de bütünlüğü bozmak. İnanılacak şey değil ama, bu cümle buraya bölücülük suçlamasına hedef olan STP’yi savunmak amacıyla gizli bir el tarafından konmuş sanki. Bu konuda söyleyecek fazla sözümüz yok. Evet STP Türk ve Kürt halklarının gönüllü birliğini hedefliyor.

Özet olarak toparlarsak, STP, bilimsel sosyalist teoriyi kendi çalışmalarının tümünde kılavuz edinen bir işçi sınıfı partisidir.

STP, bilimsel sosyalizmin ilkeleri doğrultusunda ulusal ve etnik kökene hiç bir ayrıcalık tanımadığı gibi bunun dışlanma ve ezilme nedeni olmasına fırsat vermez. Ezen ve ezilen ulus kavramlarının yeryüzünden kalkması için mücadele eder. STP, Kürt Ulusunun varlığını koruyup geliştirebilmeleri olanağını sağlar. Dillerin gelişmesi ve zenginleşmesi için hiç bir dile ayrıcalık tanınmasına fırsat vermez.

STP, ulusların kendi kaderlerini belirleme hakkına sahip çıkar. Ayrılma hakkının insanın insanı sömürmesine yol açacağı durumlarda bu sürenin önüne geçer.

STP, Türk ve Kürt halklarının gönüllü birliğini hedefler, bu amaçla propaganda çalışmaları yapar.

Gücünü, bilimsel sosyalist teoriden alan STP, nihaî olarak sınıfsız, sömürüsüz, insanların dil, din, ırk, renk, cins ayrımı gözetmeksizin barış içinde bir arada yaşadığı bir insanlığın yaratılmasını amaçlar.

STP, ülkemizin ve genel olarak insanlığın geleceğe, sosyalizme taşınması için var olan bir mücadele aracıdır ve programda çizilen çerçeveden taviz vermeden mücadelesine devam etme kararlılığındadır.

STP’yi ve STP programını var eden, dünyamızda ve ülkemizdeki nesnellikler ve ön kabullerle bir araya gelmiş bir kollektif iradedir. STP’nin ve STP programının varlığı yine yukarıda belirtilen koşullar ve irade ile sorgulanabilir. Bu sürece dışarıdan yapılacak bir başka iradi müdahale toplumsal gelişmenin doğal akışının önüne set çekme niyeti anlamını taşır ki bu da mümkün değildir. Hele hele insanların siyasal bilincine kazınmış ilkelerin programındaki mücadele azminin engellenmesi hiç mi hiç mümkün değildir.”

III- YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI’NIN ESAS HAKKINDAKİ GÖRÜŞÜ

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 16.6.1993 günlü ve SP.43 HZ. 1993/16 sayılı Esas Hakkındaki görüşünde iddianamedeki görüşler yer almakta, ayrıca ayne şöyle denilmektedir :

” 1) Davanın yasal prosedüre uygun olarak açılmadığı iddiası;

Siyasî Partiler Yasası’nın 9. maddesi, siyasî partilerin teşkilatlanmalarına ilişkin ikinci kısmın, kuruluş ile ilgili birinci bölümünde yer aldığı ve “Cumhuriyet Başsavcılığının partilerin kuruluşunu denetlemesi” başlığını taşıdığı görülmektedir. Bu madde hükmü uyarınca, Cumhuriyet Başsavcılığı, kurulan partilerin tüzük ve programlarının ve kurucuların hukukî durumlarının Anayasa ve Yasa hükümlerine uygunluğunu ve belgelerin tamam olup olmadığını, kuruluşlarını takiben öncelikle ve ivedilikle inceler. Tesbit ettiği eksikliklerin giderilmesini, lüzum göreceği ek bilgi ve belgelerin gönderilmesini yazıyla ister. İstenen ek bilgi ve belgelerin gönderilmemesi ya da eksikliğin öngörülen sürede giderilmemesi halinde, siyasî partilerin kapatılmasına ilişkin hükümler uygulanır. Bu hükümle, kurulan partilerin tüzük ve programlarının ve kurucularının hukukî durumlarının Anayasa ve yasa hükümlerine aykırı olması hali ile verilmesi gerekli bilgi ve belgelerde eksiklik tesbit edilmesi veya gerekli görülen ek bilgi ve belgelerin gönderilmemesi hali bir birinden ayırt edilmiş ve herbiri farklı hukukî sonuçlara bağlanmıştır. Bu düzenlemeye göre Cumhuriyet Başsavcılığı’nca tesbit edilen eksikliklerin giderilmesi, lüzumlu görülen ek bilgi ve belgelerin gönderilmesi yazıyla istenmedikçe bu nedenle siyasî partilerin kapatılması davası açılmayacak, ancak partilerin tüzük ve programları ile kurucuların hukukî durumlarının Anayasa ve yasa hükümlerine aykırı olması halinde herhangi bir ön koşula bağlı olmaksızın doğrudan siyasî partilerin kapatılması davası açılabilecektir. Yazılı istemde bulunma koşulunun, tüzük ve programlarının tamamen veya kısmen Siyasî Partiler Yasasının dördüncü kısmındaki yasaklamalara aykırı olması halinde de gerekliliği kabul edilecek olursa, bu koşul yerine getirilmeden Siyasî Partiler Yasası’nın 100. ve 101. maddelerindeki nedenlerle doğrudan kapatma davası açılması olanaksız hale gelir ki, böyle bir sonuç, Siyasî Partiler Yasası’nın kabul ettiği esaslara uygun düşmez.

Bu açıklama karşısında, Cumhuriyet Başsavcılığı’mızca davalı parti hakkında açılmış olan dava, Siyasî Partiler Yasası’nın dördüncü kısmında yer alan 78. maddenin (a) bendi, 81. maddenin (a) ve (b) bendlerine dayanmakta ve anılan Yasa’nın 101/a maddesi gereğince kapatılması istenmekte olduğundan, Siyasî Partiler Yasası’nın 9. maddesindeki prosedüre uygun şekilde uyarı yapılmadan Cumhuriyet Başsavcılığı’mızca dava açıldığı yolundaki davalı partinin savunması yerinde değildir.

2) Yargılamanın duruşmalı olarak yapılması isteği;

Anayasa Mahkemesi’nin çalışma ve yargılama yöntemi, Anayasa’da ve Anayasa Mahkemesinin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkındaki 2949 Sayılı Yasa’da düzenlenmiştir. Anayasa’nın 149. maddesinin son fıkrasında, Mahkemenin Yüce Divan sıfatıyla baktığı davalar dışında kalan işleri dosya üzerinde inceleyeceği hükmü kabul edilmiştir. Aynı kural 2949 Sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkındaki Yasa’nın 33. maddesinde kapatma davasından açıkça söz edilmek suretiyle tekrarlanmış, Siyasî Partiler Yasası’nın 98. maddesinin ilk fıkrasında da bu hükümlere paralel olarak siyasî partilerin kapatılmasına ilişkin davaların Ceza Muhakemeleri Usulü Yasası hükümleri uygulanmak suretiyle dosya üzerinde incelenip karara bağlanacağı esası getirilmiştir. Bu düzenlemelerde, siyasî parti kapatma davası görülürken Ceza Muhakemeleri Usul Yasası’nın uygulanacağı hususuna işaret edilmekte ise de, bu husus o yasada yer alan tüm yargılama yöntemlerinin uygulanması anlamında olmayıp, duruşmalı yargılama dışında kalan ve davaya uygunluk arzeden diğer yargılama yöntemlerinin uygulanacağını belirtmek amacına yönelik düzenleme olarak kabulü gerekir. Öte yandan; Anayasa Mahkemesi’nin hangi hallerde duruşmalı yargılama yapabileceği, Anayasa’nın 149/son maddesi ile Anayasa Mahkemesi’nin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkında Yasa’nın 35. maddesinde açıkça gösterilmiştir. Anayasa ve yasalarla ilgilileri dinleme yetkisini kullanmak bakımından Yüce Mahkemenize tanınmış olan takdir hakkı saklı kalmak üzere, kamu düzenini ilgilendiren ve yargılama yöntemini belirleyen, Anayasal ve yasal düzenlemeler karşısında siyasî parti kapatma davalarında duruşmalı yargılama yapılması mümkün bulunmadığından, davalı partinin bu yöne ilişkin isteminin reddi gerekir.

3) Siyasî Partiler Yasası’nın bir kısım maddelerinin, Anayasa’ya aykırı olduğu iddiası; Anayasa’nın geçici 15. maddesinde; 12.9.1980 tarihinden, ilk genel seçimler sonucu toplanacak Türkiye Büyük Millet Meclisinin Başkanlık Divanı oluşturuncaya kadar geçecek süre içinde, çıkarılan yasaların, yasa hükmünde kararnamelerin ve 2324 Sayılı Anayasa Düzeni Hakkında Yasa uyarınca alınan karar ve tasarrufların, Anayasa’ya aykırılığının iddia edilemiyeceği belirtilerek, yetkili organ tarafından kaldırılmadıkça veya değiştirilmedikçe, bu dönem içinde çıkarılan yasalar, yasa hükmündeki kararnameler ile 2324 Sayılı Anayasa Düzeni Hakkında Yasa uyarınca alınan karar ve tasarrufların, Anayasa’ya aykırılığı iddiası önlenmek istenmiştir.

Bir kısım maddelerinin Anayasa’ya aykırı olduğu ileri sürülen 22.4.1983 gün ve 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası da, 12.9.1980 ile 6.11.1983 tarihinde yapılmış olan ilk genel seçimden sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Divanının oluşmasına kadar geçen süre içinde kabul edilmekle, Anayasa’nın geçici 15/son maddesi kapsamı içinde kalmakta ve onun korumasından yararlanmaktadır. Belirtilen nedenlerle, Siyasî Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (a), 81. maddesinin (a) ve (b) bentleri ile 101. maddesinin (a) bendinin, Anayasa’ya aykırı olduğu şeklindeki görüşe iştirak edilmemiştir.

4) Anayasa’nın, geçici 15. maddesinin aşılması gerektiği, başlangıç kısmı ile geçici 15. maddesinin ve bir kısım maddelerinin birbiriyle çeliştiği yolundaki iddiası;

Yasa kuralları arasındaki çelişkiden söz edebilmek için, öncelikle aynı konuyu düzenleyen ve birbiriyle çelişen yasal düzenlemelerin bulunması gerekir. Ön savunmada birbiriyle çeliştiği ileri sürülen, Anayasa’nın başlangıç kısmı, geçici 15. maddesi ve belirtilen diğer maddeler, Anayasa’nın bütünlüğü içinde yer alan, ulusal devlet niteliğinin korunması amacını güden, her biri farklı düzenlemeleri içeren ve ulusal iradenin onayından geçen, uyulması zorunlu yasa kuralları olup, bu kuralların birbiriyle çeliştiği ve aşılması gerektiğine ilişkin düşünce yerinde görülmemiştir.

Kapatma Sebepleri ve Değerlendirme

A- Kapatma sebepleri;

Siyasî partilerin amaçları ve kapatılmalarına ilişkin esaslar Anayasa’nın 68 ve 69. maddelerinde düzenlenmiştir. 68. maddenin dördüncü fıkrasında; siyasal partilerin tüzük ve programlarının devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, ulus egemenliğine, demokratik ve laik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamıyacağı, kuralı getirilmiş, 69. maddenin birinci fıkrasında ise siyasî partilerin tüzük ve programları dışında faaliyette bulunamayacakları, Anayasa’nın 14. maddesindeki sınırlamaların dışına çıkamayacakları, çıkanların ise temelli kapatılacağı kabul edilmiştir.

Siyasî partilerin uymaları gereken esasların Anayasa’da düzenlenmesi, tüzük ve programları ile faaliyetlerinin Anayasa ve yasa hükümlerine uygunluğunun özel biçimde denetlenmesi, demokratik hayatın vazgeçilmez ögeleri sayılmalarının sonucudur. Ancak; siyasi partilerin baskı ve engellerden uzak kalmasını sağlamaya yönelik kurulma ve çalışma özgürlüğü, demokratik hukuk devleti olmanın gereği olarak, bu alanı düzenleyen anayasa ve yasalarla sınırlandırılmıştır. Bu sınırlandırma devlet niteliğinin korunması, varlığını devam ettirmesi gereğinin doğal sonucu ve uluslararası hukuk düzeninin tanıdığı temel bir haktır.

Anayasa’da öngörülen bu ilke ve esaslardan hareketle düzenlenen Siyasî Partiler Yasası’nda, partilerin amaç ve faaliyetlerinde uyulması kaçınılmaz olan hususlar ve uygulamasının sonuçları sırası ile yasanın dördüncü kısmında siyasî partilerle ilgili yasaklar ve beşinci kısmında siyasî partilerin kapatılması başlıkları adı altında belirlenmiştir.

Dava konularıyla sınırlı kalmak üzere, anılan yasanın 78. maddesinde;

“Siyasî partiler:

a- Türkiye Devletinin ……..Anayasanın başlangıç kısmında ve 2. maddesinde belirtilen esaslarını; Anayasanın 3. maddesinde açıklanan Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline……..dair hükümlerini…….değiştirmek;

……..dil, ırk…..ayrımı yaratmak,

Amacını güdemezler, bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar, başkalarını bu yolda tahrik ve teşvik edemezler.

…….” hükmü yeralmıştır.

Maddenin bu bendi, Anayasanın başlangıç kısmı ile devletin temel niteliklerini belirleyen ve bunları koruma altına alan hükümleri içermektedir.

Anayasanın, başlangıç kısmında yer alan “Türk varlığının devleti ve ulusuyla bölünmezliği” esasından 2. maddede dolaylı olarak söz edilmiş, 3. maddenin birinci fıkrasında ise “Türkiye Devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.” ifadesi ile bu esas tekrarlanmış, 14. maddenin birinci fıkrasında, Anayasadaki hak ve özgürlüklerin hiçbirinin devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak amacıyla kullanılamayacakları kabul edilerek, temel hak ve özgürlüklerin kötüye kullanılmasının önüne geçilmek istenmiştir.

Devletin kendisine yönelebilecek tehditlere karşı varlığını koruma endişesinin siyasal/hukuksal bir ifadesi niteliğindeki, devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliği ilkesi, Anayasanın 4. maddesinde bu ilkeyi içeren 2 ve 3. maddelerin değiştirilemeyeceği, değiştirilmesinin teklif bile edilemeyeceği kuralı getirilerek, devlet varlığının korunması amaçlanmıştır.

Devletin ülkesiyle bölünmez bütünlüğü, onun dışa karşı bağımsızlığının ve ülke bütünlüğünün sağlanması ve korunması demektir. Ulusuyla bölünmezliği ise, herhangi bir azınlığın meydana gelmesinin önlenmesi, bölgecilik ve ırkçılığın yasaklanması anlamını taşır. Bu ilkelerden birine aykırı davranılması diğerinin de ihlali sonucunu doğurur.

Siyasî Partiler Yasasının 78. maddesi üzerinde durulması gereken diğer bir konu da, Anayasanın başlangıç kısmında ve 2. maddesinde yer alan Atatürk milliyetçiliği düşüncesidir. Başlangıç kısmında, Anayasanın, “hiçbir düşünce ve mülahazanın…..Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları karşısında koruma göremiyeceği…..” fikir, inanç ve kararıyla anlaşılması gerektiği ifade edilmiştir. 2. maddenin gerekçesinde, Atatürk milliyetçiliği, bütün fertlerin kaderde, kıvançta ve tasada ortak, bölünmez bir bütün halinde yaşamaları şeklinde tanımlanmıştır. Gerçekçi, çağdaş ve modern milliyetçilik anlayışı olan Atatürk milliyetçiliği, ırk düşüncesine ve kökence başka görünen toplulukların bütünden ayrı sayılmaları düşüncesine yer vermez. Özünde kültür milliyetçiliği vardır. Bu nedenle kökenlerine bakılmaksızın bireyleri ortak bir kültüre mensup oldukları bilinci etrafında toplar, onları “tek ulus” yapısı içinde kaynaştırıp bütünleştirir.

Türkiye Cumhuriyeti, milliyetçiliğe büyük önem vermiştir. Atatürk milliyetçiliğine içtenlikle bağlıdır. Anayasa, başlangıç kısmı ve 2. maddesinde ona yer vermek suretiyle dayandığı temel görüş ve ilkeler arasına katmıştır.

Devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğü ilkesi konusundaki düzenlemenin yaptırımını oluşturmak üzere, Anayasanın 4. maddesiyle bu ilkeyi belirleyen 2. ve 3. maddelerin değiştirilemeyeceği, değiştirilmesinin teklif edilemiyeceği hükmü getirilmiş, siyasî partiler yönünden de 68. madde ile, tüzük ve programlarının devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliği ilkesine aykırı olamayacağı, 69. madde ile de 14. maddede belirtilen sınırlamalara aykırı davranan partinin kapatılacağı kabul edilmiştir.

Devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliği ilkesinin korunma­ sına yönelik bir başka güvence de Siyasî Partiler Yasasının 81. maddesini (a) ve (b) bentlerinde düzenlenmiştir.

Maddenin (a) bendinde, siyasî partilere Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde millî veya dinî kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri sürmek yasaklanmıştır.

Ülkemizde, Lozan Antlaşması ve Türk-Bulgar Dostluk Antlaşmasıyla kabul edilenler dışında bir azınlık yoktur.

Devletlerde dil, din, ırk, mezhep bakımlarından farklı toplulukların bulunması hem doğal ve hem de bir olgudur. Ancak, bu topluluklardan her birine azınlık hakkı tanınması, devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliği ilkesine ters düşer. Hele böylesi topluluklar, tarihimizde olduğu gibi ortak geçmişten gelen tarihsel ve kültürel bütünlük anlayışı içinde, etnik köken ayırımı yapmaksızın, tek bir ulusa mensup olma şuur ve iradesiyle ulusal sınırlar içinde “Türk ulusunu” oluşturup, Türkiye Cumhuriyetini kurmuşlarsa, bu topluluklara böyle bir statünün tanınmasına gerekte kalmaz. Bu bakımdan Türk ulusu, halklardan değil ortak geçmişin oluşturduğu toplumsal uzlaşmanın yarattığı tek halktan, Türk halkından meydana gelmiştir.

Anayasanın 66. maddesinin birinci fıkrasında, Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesin Türk olduğu belirtilerek, Türk ulusundan sayılmanın tek şartının “vatandaşlık bağı” olduğu ifade edilmiştir. Böylece vatandaşlık bağı dışında kalan din, dil, ırk v.s. gibi farklılıklar nazara alınmamış, Türk ulusunun, bu anlamda vatandaş sayılanların oluşturduğu, bir bütünlüğü ifade ettiği kabul edilmiştir. Bu bütünlük içinde yer alan her yurttaş, tüm haklardan sınırsız ve eşit biçimde yararlanabilmektedir. Bu nedenle herhangi bir azınlıktan ya da çoğunluktan söz etmek mümkün değildir.

  1. maddenin (b) bendinde ise, siyasî partilerin, Türk dilinden ve kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak, ulus bütünlüğünün bozulması amacını gütmeleri ve bu yolda faaliyet göstermeleri yasaklanmıştır. Burada öncelikle belirtilmesi gereken husus, ulusu oluşturan yurttaşlar arasındaki etnik ayrımla­ rın, farklı dil ve kültürlerin yasaklanması değil, azınlık ve ayrı bir ulus oluşturduklarının ifade edilmesi suretiyle ulus bütünlüğünün bozulması amacının güdülmesidir. Nitekim, yüzyıllardır birlikte yaşayan, ortak geçmişe, tarihe, geleneklere ve değer yargılarına sahip, çeşitli etnik kökenden gelen yurttaşların özel yaşantılarında, kimliklerini belirtmeleri, dillerini konuşmaları, gelenek ve göreneklerini uygulamalarını önleyen hiçbir yasa ve toplumsal engel bulunmamaktadır.

Şu halde, bir kısım yurttaşları ırk, dil ve kültür bakımlarından şu veya bu ad altında ulus bütünlüğünden ayrı sayma, onlarda bu bütünlükten ayrı bir azınlık oluşturdukları düşünce ve bilincini yaratma, ulusal bütünlüğün bozulması ile sonuçlanabilecek kopmalara, bölünmelere ya da en azından böyle bir tehlikenin belirmesine yol açar. Siyasî partiler yönünden böyle bir amacın güdülmek istenmesi, Anayasanın, başlangıç kısmı ile 2. ve 3. maddelerinde yer alan “ülke ve ulus bütünlüğü” temel hükmüne aykırı düşer.

B- Değerlendirme:

Davalı Sosyalist Türkiye Partisi programında; “Ulusal kurtuluş hareketleri bağlamında bu gün dünyamızdaki en önemli dinamiklerden birini oluşturan Kürt ulusal hareketi de bu çerçeve içinde değerlendirilmelidir. Önderliğinin devrimci çizgideki ısrarı, bu harekete, diğer ulusal kurtuluş hareketleri arasında özel bir yer kazandırmaktadır. Söz konusu ısrarın ABD’nin başını çektiği emperyalist ağırlığa rağmen sürdürebilmesi durumunda, Kürt ulusal hareketinin, kendi sınırlarını aşan yeni devrimci dinamikler yaratması söz konusu olabilecektir.”

“Bu koşullarda bölgede emperyalizme karşı emekçi halklar arasında dayanışmanın örülmesinin yanısıra, ulusal kurtuluş hareketlerinin proleter ve sosyalist kanallara yöneltilmesi de bir görev olarak öne çıkmaktadır. Bu sonuncusu kuşkusuz her ulusal hareketin kendi iç sorunu olarak görülmelidir. Ancak, bölgedeki görece gelişkin kapitalist ülke proletaryalarının sergileyecekleri siyasal güç ve örgütlülük düzeyi ile ulusal hareketlerin iç gelişmeleri arasında yakın bir ilişki bulunmaktadır. Örneğin, anti-kapitalist işçi hareketlerinin Türkiye, Yunanistan, İran v.b. ülkelerde yükselişe geçmeleri, Fİlistin ve Kürt direnişleri nezdinde sosyalizmin daha güçlü bir çekim merkezi olmasını sağlayacaktır.”

“Balkanlar ve Ortadoğu arasında köprü konumunda olan Türkiye, aynı zamanda, dengesizlik ve istikrarsızlık üreten çeşitli dinamiklerin kesişim noktasında yer almaktadır. Kaygan bir zeminde de olsa, bölgenin en soldaki ulusal kavgası Kürt hareketinin içerisinden çıkmıştır.”

“Kürt ulusunun ve bütün etnik toplulukların kendi dil ve kültürel yapılarını koruyup geliştirebilme olanağı sağlanır. Dillerin geliştirilmeleri, zenginleştirilmeleri çalışmalarında hiçbir dile ayrıcalık tanınmaz.”

“Ulusların, ayrılma dahil, kendi geleceklerini belirleme hakkı yasalar ve toplumsal araçlarla güvenceye alınır.”

“STP. Sosyalist kuruluş sürecinde Türk ve Kürt halklarının gönüllü birliğini hedefler. Bu amaçla propaganda çalışmaları yapar.”

şeklindeki görüşler yer almaktadır.

Davalı parti programında yer alan bu alıntılar, programın bütünlüğü içinde değerlendirildiğinde, ulusal kurtuluş mücadelelerinin sosyalizmin yerleşip gelişmesinde etken olduğu ve partinin siyasal anlayışı doğrultusunda bu mücadelelerin desteklenmesi gerektiği, ulusal kurtuluş mücadeleleri için Kürt ulusal hareketinin önemli yere sahip olduğu ve Türkiye Cumhuriyetinin ülkesi üzerindeki topraklarda kurtuluş mücadelesi verdiği belirtilerek, ülkemizde başta Kürt ulusu olmak üzere ulusların bulunduğu, bunların dil ve kültürel yapılarını koruyup geliştirmelerinde, ayrılma dahil kendi geleceklerini belirlemede, her türlü olanağın sağlanarak yasalar ve toplumsal araçlarla güvenceye alınacağı, Türk ve Kürt halklarının gönüllü birliğini temin için propaganda çalışmaları yapılacağı, ifade edilmek istenmektedir.

Davalı parti programında ilk bakışta dikkati çeken husus, ulusal sınırlarımız içinde, Kürt ulusunun kurtuluş mücadelesi verdiğinin ve Türk ulusu bütünlüğünden ayrı bir Kürt ulusu ve diğer etnik toplulukların mevcut olduğunun belirtilmesidir. Kürt ulusu ve bütün etnik toplulukların kendi dil ve kültürel yapılarını koruyup geliştirme olanağının sağlanmak, Türk ve Kürt halklarının gönüllü birliğinin hedeflenmek istenmesi, ulusal sınırlarımız içinde bir Kürt ulusunun mevcut olduğunun kabulü ve onun ulus olarak tanınmak istenmesinden başka şekilde yorumlanamaz. Bunlarla anlatılmak istenen, Türk ulusu bütünlüğü dışında Türk ve Kürt ulusu adı altında iki ayrı ulusun, ulusal sınırlarımız içinde mevcut olduğu ve partinin bu iki ulusun gönüllü birliğini devam ettirmelerinden yana olduğudur. Parti programında böyle bir görüşün yer alması, Anayasanın, başlangıç kısmı, 2. ve 3. maddeleri ile Siyasî Partiler Yasasının 78. maddesinin (a) bendinde belirtilen “ülkü ve ulus bütünlüğü” temel hükmünü ihlal edici bulunmuştur.

Programda, Kürt ulusu ve etnik topluluklardan söz edilerek, kendi dil ve kültürel yapılarının korunacağına, geliştirileceğine, uluslara ayrılma dahil kendi geleceklerini belirleme hakkı tanınacağına, Türk ve Kürt halklarının gönüllü birliği hedeflenerek, propaganda çalışmaları yapılacağına işaret edilmektedir. İşaret edilen bu sözlerle, Türkiye Cumhuriyetinde bir takım ulusal azınlıkların varlığı dile getirilmekte, onlara ayrılma dahil kendi geleceklerini belirleme, başka deyişle örgütlenme hakkı tanınacağı ifade edilmektedir. Ülkemizde, Lozan antlaşması ve Türk-Bulgar Dostluk Antlaşması dışında, ulusal yada dinsel nitelikte azınlık bulunmadığına göre, programda Kürt ulusu ve bu gibi ulusların varlığı ileri sürülerek onlara örgütlenme hakkının tanınmasından sözedilmesi, Türkiye Devleti ülkesinde, Siyasî Partiler Yasasının 81. maddesinin (a) bendinde yasaklanan “azınlıklar bulunduğunu ileri sürmek” demektir.

Son olarak; programdaki, Kürt ulusunun ve bütün etnik toplulukların kendi dil ve kültürel yapılarını koruyup geliştirilebilme olanağının sağlanacağı, dillerin geliştirilmeleri, zenginleştirilmeleri çalışmalarında hiç bir dile ayrıcalık tanınmayacağı, biçimindeki hüküm de ulusal azınlıkların varlığı kabul edildiği gibi, bunların kendi dil ve kültürlerini geliştirebilmeleri için tüm olanaklardan yararlanabilecekleri öngörülmektedir. Siyasî Partiler Yasasının 81. maddesinin (b) bendinde yasaklanan, Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak ulus bütünlüğünün bozulması amacını gütmek demektir. Böylece, Türk dili veya kültürü dışındaki dil veya kültürleri korumak, geliştirmek yoluyla bir kısım yurttaşlarda ulus bütünlüğünden ayrı olarak belirli bir azınlığa mensup oldukları ve kendi dil ve kültürlerini geliştirebilmeleri için azınlık hakların­ dan yararlanmaları gerektiği biçimindeki bir düşünce ve inanç yaratılmak istenmektedir. Böyle bir davranış ise Siyasî Partiler Yasasının 81. maddesinin (b) bendinde belirtilen yasaklamaya aykırı olur.

Sonuç ve İstem :

Yukarıda yasal dayanakları ve gerçekleri ile birlikte açıklandığı üzere, davalı Sosyalist Türkiye Partisinin;

Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının, 3, 4, ve 68. maddeleriyle 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasasının 78. maddesinin, (a) ve 81. maddesinin, (a) ve (b) bentlerine aykırı olarak devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı amaçlayan düşüncelere prog­ ramında yer verdiği sonucuna varıldığından, davalı siyasî partinin savunmalarının reddiyle, 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasasının 101/a maddesi gereğince kapatılmasına karar verilmesini arz ve talep ederim.”

IV- SÖZLÜ AÇIKLAMA

20.7.1993 günü yapılan sözlü açıklamada Sosyalist Türkiye Partisi’nin Avukatı Aydın AYANOĞLU dinlenmiştir. Anlatımları ve soruların yanıtları aynen şöyledir:

“Bizim burada duruşma hakkının kullanılmasını istememiz davaya bakış açımızdan doğmaktadır. Dar yorum yapılmaması, Anayasal güvence altına alınmış siyasî partilerin bir dernekler prosedüründen daha kolay bir şekilde kapatılmasını önlemeye yönelikti. Ön savunmada usul açısından ilettiğimiz noktalar. Bunun dışında, bu davada şöyle bir çelişki var: Bilmiyorum bu nasıl çözülecek. Gerek 2820 sayılı Yasa gerekse Anayasa’da Anayasa Mahkemesi’nde siyasî partilerin kapatılması duruşmasız olarak, yani bildiğimiz üzere dosya üzerinden yapılan bir incelemedir ve “Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu uygulanır” denmektedir. Oysa, bize esas hakkında mütalaa geldikten kısa bir süre sonra Anayasa Mahkemesi’nin kararı gelmektedir ve Anayasa Mahkemesi’nin kararında da sözlü açıklamada bulunacak temsilcilerimizin dinleneceği gün 20 Temmuz olarak belirtilmektedir; 30 Temmuz ise esas hakkında mütalaya cevap süresi olarak bildirilmektedir ve bize ilgili karardan önce de esas hakkında mütalaa gelmektedir.

Şimdi, parti temsilcilerinin dinlenilmesi, olaya ilişkin, davaya ilişkin bilgilerin toplanması, karanlık kalan noktaların aydınlanmasına, yani delil toplanmasına ilişkindir. Bildiğimiz gibi, esas hakkında mütalaa da delillerin ikamesinin son bulduğu bir safhaya tekabül eder her ne kadar mahkemeyi bağlamasa da. Bu tekabül ettiği safha da artık son karar aşamasına gidilen, delillerin değerlendirildiği bir safhadır. Bu safhadan girildiğini belirten, bizim için bu davada belirtilen özellik esas hakkında mütalaanın tarafımıza tebliğidir, fakat tebliğinden sonra bizim daha önce ilettiğimiz sözlü açıklamalarda bulunma isteğimiz karar altına alınmıştır, fakat ona verilen süre bizim esas hakkında mütalaaya vereceğimiz son savunmamızdan öncesine gelmiştir. –

Burada bizim için savunmamızı engelleyen noktaları sıralamak istiyorum. Bu bizim davaya bakışımız davada bulduğumuz bir nokta bunun savunmayı engellediği nokta ise şu: Yargıtayın esas hakkında mütalasında yeni iddialar vardı. Gerçi ön savunma sırasında gelen, savcılığın bize gelen iddianamesinde pek bir değişiklik olmamasına rağmen bizim ön savunmaya cevap olarak Lozan ve Türk-Bulgar Dostluk Antlaşması dışında Türkiye’de ulusal azınlıkların tanınmadığına ilişkin bir açıklama vardı. Şimdi, bu açıklamaya biz, parti temsilcilerimiz cevap verebilirlerdi burada. Bunun ötesinde, bu esas hakkkındaki mütaalada bu nokta bize otomatikman Lozan Konferansının tutanaklarını inceleme talebimizi ortaya çıkaracak. Çünkü, o tutanaklarda ilginç ifadeler de var. Mesela; şeyi soracağız: İsmet İnönü tarafından Türk ve Kürt halkının temsilcisi olarak mı gitti Türk heyeti Lozan’a’ Bunun dışında, Lozan’ın taslaklarında bazı maddeler vardır ulusal azınlıklara ilişkin. Keza, Türkiye’de ilköğretim anlamında eğitim yapan, kendi dilinde eğitim yapan bir Gürcü ulusal azınlığı var mıdır, yok mudur’ Bunu soracaktık mahkemeye. Tüm bunları sorabilme şansımız… Mahkemede incelenmesini isteyecektik. Yine istiyoruz. Lozan Antlaşmasının, Lozan Konferansının tutanaklarının incelenmesini istiyoruz ve gerek Dışişleri gerek İçişleri Bakanlığından, Türkiye’deki ulusal azınlıkların durumuyla ilgili bir açıklamanın davaya katılması gerekmektedir.

Bunların dışında, esas hakkında mütalaanın açıklanmasından sonra bizim parti temsilcilerinin ve davalı vekilinin buraya gelip yapacağı açıklamalar esas hakkında mütalaaya yönelik olacaktır ve bir savunma biçimine dönecektir önceden geldiği için. Bu bir çelişki yaratmaktadır. –

Bizimki şu an sözlü açıklamalara giriştir yaptığımız açıklamalar. Davanın seyrine ilişkin bizim şu an söylediklerimiz. İsterseniz buyurun siz sorularınızı yöneltin ben vekil olarak cevaplandırayım.

Durmak istediğimiz nokta şu: Benim 7 Mayıs tarihli dilekçeme ekli olarak partinin bir yazısı vardı, ön savunma niteliğinde yazısı, ekli yazısı. O yazıda da belirtildiği üzere bu parti sosyalist bir partidir; bilimsel sosyalizmi kılavuz edindiğini ileri süren bir partidir ve sosyalizmin birleştirici olduğunu iddia eden bir partidir ve dikkat edilirse programında iddianameye alınan nokta da odur. Gönüllü birliğini savunduğunu iddia eder programın bir maddesinde. O da belirtilmiştir. Böylesi bir durumda sosyalist bir partinin bölücü, ulusal azınlık yaratıcı, yani iddianamedeki ilgili maddelere göre söylemek istiyorum, bir özelliği yoktur. Bugünkü yapılacak açıklamaların esas ekseni bu idi parti temsilcileri tarafından. Genel eksen bu idi, bunun dışında detaylar. –

Şimdi, burada Kürt realitesi aslında Türkiye Cumhuriyetinin yetkili, yürütme özellikli, yürütmeden yetkili kişilerin ortaya attığı bir kavramdır. Öncelikle basında köşe yazarlarının, Mehmet Ali Birand’la başlayan bir kavram oradan türetilmiştir. Kürt realitesini tanımak aslında bugün Güneydoğu’daki bazı problemlerin kaynağına inme gereksiniminden doğmuştur. Kürt realitesi sosyolojik olarak ayrı bir dili, ayrı bir kültürü olan, kendine özgü bir yaşayış biçimi olan bir kesimi, Güneydoğu’da yaşayan özellikle bir kesimi anlatır. Bunun devlet tarafından tanınmasıdır. Bu konuda hatta şöyle diyebiliriz: 3713 sayılı Kanunun hazırlanışı döneminde tartışıldı bunlar. Kürtçe yayın yapmak, Kürtçe gazete çıkarmak, radyo yayını yapmak; bunlar tartışıldı. O dönemki tartışmalarda Kürt realitesini tanımak kavramı daha da güncelleşti ve kamuoyunu ilgilendirdi uzun bir süre. Buradaki kavram da bu anlamdadır.

Türkiye Cumhuriyetinde Ermeni asıllı vatandaşlar da tanınıyor; Türkiye Cumhuriyetinde Rum asıllı vatandaşlar da tanınıyor. Bu vatandaşlarımız kendi dillerinde eğitim yapıyorlar, yayınları çıkıyor İstanbul’da özellikle. Kendi ibadetlerini yapabiliyorlar ve kendi ulusal azınlık olarak bütün haklarına sahipler. Aynı şeyi, onlardan daha kalabalık olan, onlardan daha, onlar kadar kendi kültürlerini yaratabilmiş, ortak yaşayışını kurabilmiş başka bir kesimin de bunları kullanabilme hakkı olmalıdır. Burada ulusal azınlık yaratma, yani Siyasal Partiler Yasasındaki yasaklardan bir, iki, ben bu kavram, bu adlandırmayı yanlış buluyorum. Ulusal azınlığı bir parti yaratamaz. Ulusal azınlık varsa vardır, sosyolojik gerçektir. –

Şimdi, bu ayrılığı yanlış anlamamak gerekiyor. Bu ayrılık eğer talep edilirse bugün Türkiye’de kendi kültürünü yaşamak isteyen herkese bu hak tanınmalıdır; özü budur. Eğer bir Gürcüsü, Çerkezi, Lazı bunu isterse bu hakkı kullanabilmelidir. Yani, kendi dilini, kendi kültürünü yaşatabilmektir; her şeyini yaşatabilmektir; kendi kaderini de kendisi kararlaştırabilmelidir. Bu da bir gerçektir. Siyasî bir taraf olmak istiyorsa olabilmelidir. Çünkü, Anayasa kişisel hakları güvence altına alan bir yazılı belge olarak en çok hukuk tarihinde öneme sahiptir ve bu anlamda, burada eğer kişisel hakların yanında siyasî haklarını kullanabilmesini de istiyoruz. Dilerlerse, isterlerse kendi kaderlerini de tayin edebilmelidirler.-

Şimdi her parti programı o partinin kendi kurmak istediği, kendi ütopyasını açıklayan bir belgedir, ana belgesidir. Burada da Sosyalist Türkiye Partisi’nin programı, otomatikman Kürt realitesi üzerine, burada savunmada söylediklerimizi, yani demin açıklamaya çalıştığım partinin bu konuda ulusal meseledeki görüşlerini, eğer kendi ütopyasında kuracağı bir Anayasal hukuksal sistemde bunları güvenceye almak ihtiyacı, nasıl bugün içinde bulunduğumuz çağdaş hukuk devletinde kişisel haklar güvence altına alınıyorsa, bir çerçeve belirleniyorsa bunlara, bunların içeriği doldurulmaya çalışılıyorsa, aynı şekilde bunun hukuksal bir kimliğinin de sağlanmasıdır. Yani olaki, Sosyalist Türkiye Partisi’nin kendi iktidar döneminde diyelim, kendi hükümet döneminde diyelim, yapacağı şeyleri açıklayan, işlemleri açıklayan programında, Sosyalist Türkiye Partisi eğer Kürt realitesi veya Türkiye Cumhuriyeti içinde bu tür kendi dili, ortak yaşayışı ve kültürü olan insanların kendi kaderlerini dahi belirleyebilme haklarını kabul ediyorsa, bunun çerçevesini de çizmek zorundadır hukuksal olarak. Bunu aynı zamanda, bugün var olan, iktidarda olan partiler, eğer kendi programlarına bir noktayı almışlarsa, onlar da kendi çerçevelerini çizeceklerdir. Yasakların da çerçevesi çiziliyor. –

Sosyalist Türkiye Partisi’nin, uluslar kendi kaderlerini belirleme hakkına sahip çıkar, ifadesi; demin söylemeye çalıştığım olaydır. Yani, bu Türkiye için değildir, bu aslında genel, evrensel bir kural haline gelmiştir. Ne için gelmiştir, sosyalizm için gelmiştir, sosyalist partiler için gelmiştir. Sosyalist partiler bütünleştirici partilerdir, sosyalist partilerde kimi dönem fedaratif yapılar önerilebilir, ama sosyalist partilerin ütopyaları üniter bir devlettir sonuçta.

Sosyalist partiler ancak ulusların mozayiğine önem verir. Bazı değerlerin yaşatılmasına önem verir. Bunlara sahip çıkıp bunları öne atıp, bunları bir ulusu parçalamak için değil, insanın kendini yaratmadaki zenginliğini öne çıkarmak için yapar. Burada bunun, Türkiye veya başka bir ülke için söylenmesinin bir anlamı yok, bunu evrensel…

Sosyolojik gerçek olarak Türkiye’de Kürtler varsa ve bu insanlar dillerini konuşuyorlarsa, bizden başka değişik lehçeleri olan bir dilleri varsa ki çok ilginç bir dava örneği sunacaktım ben, eğer parti temsilcileri de gelseydi; DDKO’nun 1971’deki Diyarbakır’daki süren bir davasında, Kürt dili diye bir dil olmadığı iddia ediliyor mahkemede, iddianamede ve o dönem sanıklar oturup Türk Dil Kurumunun sözlüğünde Türkçe olmayan kelimeleri tarıyorlar; sanırım şu an yanılıyor olabilirim; üç bine yakın Türkçe kelime buluyorlar, diğerleri yabancı kelime. Yani, demek istediğim bu; bu bir zenginliktir Türkçe için aynı zamanda. –

Türkiye içerisinde, Türk ulusundan başka Kürt ulusu vardır, diyor mu Partiniz’ sorusuna karşılık

Şimdi bu, otomatikman, bu deniliyor. sonuçta deniliyor. –

Anayasa Mahkemesi bağlı olduğu mevzuatla, bu mevzuatın içinde karar vermeye çalışıyor. Fakat Anayasa Mahkemesi aynı zamanda içtihadında, kendi içtihadında ve Danıştay da kendi içtihadında gerektiğinde evrensel hukuk ilkelerinin uygulanması gerekir ve yapılan, bağlı olduğu mevzuatla verilen kararlar büyük zararlara yol açıyor. Ön savunmamızın hukuksal özü de buydu.

V- DAVALI SİYASİ PARTİ’NİN ESAS HAKKINDAKİ SAVUNMASI

Sosyalist Türkiye Partisi Vekili’nin 29.7.1993 günlü son savunmasında aynen şöyle denilmektedir:

“Son Savunmamız :

– Usul Açısından Son-Savunmamız:

1- Davaya ilişkin ön-savunmamızdaki usuli itirazlarımızı tekrarlamakla birlikte, usule dair yeni bazı itirazlarımızı sunmak istiyoruz.

Bu bağlamda, davada uygulanan yargılama prosedüründe hata yapılmıştır. Bu hata savunma hakkını engeller mahiyettedir.

Anayasa Mahkemesinde 2949 sayılı yasa gereği C.M.U.Kanununun ilgili maddeleri tamamlayıcı kurallar bütünü olarak uygulanmak zorundadır. Başka bir deyişle, duruşmasız da görülse, parti kapatma ile ilgili davalarda Anayasa Mahkemesi C.M.U.Kanununun ilgili maddeleri ile bağlıdır.

Ceza yargılama prosedüründe ise Esas hakkında mütalaa ve sonrasında davalı/sanıktan son savunmasının istendiği safha, yargılamanın delil toplama safhasının bitip, delillerin değerlendirilme ve son karar safhasıdır. 20.7.1993 tarihli sözlü açıklamalarımızı sunma toplantısında da belirttiğimiz gibi davalı parti adına ön-savunma dilekçemizde de talep ettiğimiz sözlü açıklamalarda bulunma talebimizin yüce mahkemece değerlendirilmesinden önce tarafımıza Yargıtay Başsavcılığının esas hakkında mütalaası ile tebliğ edilmiştir. Mütalaa ile birlikte son-savunma için süremizi belirten Anayasa Mahkemesi kararı da ekli yollanmıştır. Sürenin uzatılması için yaptığımız yazılı başvuruya yanıt olarak tarafımıza tebliğ edilen 6.7.1993 ara kararında: sözlü açıklamada bulunmak için Parti Temsilcilerine 20.7.1993 tarihinde sözlü açıklamada bulunma fırsatı tanınmıştır. (5.madde) Yine aynı ara kararının 2. maddesi gereğince de tarafımıza 30.7.1993 tarihine kadar son-savunma süresi verilmiştir. Yüce Mahkeme delillerin değerlendirildiği Yargıtay Başsavcılığı’nın davayı bitirme ve son karara doğru ilerleyen işlemine karşın davalı parti, delil olabilecek sözlü açıklamalarda bulunmak üzere 20.7.1993 tarihinde (Esas hakkında mütaalaya normal yanıt süresinin dolduğu tarihten sonra fakat ek süreden ise 10 gün önce) huzura çağrılmaktadır. Bir an için Yüce mahkemenin eski kararlarında da olduğu gibi “Davayı duruşmalı biçime yaklaştırma” eğiliminde olduğunu varsaysak bile en temel hak, savunma hakkı, savunmanın; çoktan son karara yönelik işlemini yapmış, delilleri tartışma safhasını bitirip kapatılmamızı tekrar talep etmiş, davayı kendi cephesinde bitirmiş iddia makamının mütaalasından sonraya bırakılması yolu ile kısıtlanmıştır. Bu durumda esas hakkında mütalaada ileri sürülen hususları sözlü açıklama sahfasında tartışmak zorunluluğunda kaldık. Ancak mahkemenin tutumu, bizi sadece bilgi vermekle sınırlı tutmak şeklinde tezahür etmiştir. Esas hakkında mütaalanın sözlü açıklama safhasındaki veriler de dikkate alınarak yeniden hazırlanması ve davalı partiye tekrar ek savunma hakkı verilmesi gerekir. 2949 sayılı Yasada belirtilen duruşmasız yargılama ilkesi, ceza yargılama prosedürünün uygulanmaması keyfiyetini doğurmaz.

2- Davayı etkileyecek nitelikte olmamakla birlikte, Türkiyenin “Ulus adına karar veren” yüksek mahkemelerinden biri olan Anayasa Mahkemesinde, çok basit bir merasimin uygulanmaması dikkatimizi çekmiştir. Davalı parti adına dava dosyasına vekalet ibraz etmemize rağmen tarafımıza Esas hakkında mütalaa dahil hiçbir Anayasa Mahkemesi ara kararı tebliğ edilmemiştir. Bu gidişle davanın sonucunu Davalı partiye yapılacak tebligattan öğrenme talihsizliğimiz belirmektedir. Tebligat Kanununun hükümlerine uyularak hukuki bir prosedürün tamamlanmasını, yargılamanın düzeyi açısından talep ederiz.

3- Davanın önemli aşamalarından biri olan sözlü açıklamalarda bulunmak için parti temsilcileri, Sayın Anayasa Mahkemesi Başkanının üzülerek gazetelerden öğrendiğimiz açıklamalarının aksine 5 kişi değil, 3 kişi olarak mahkeme huzuruna çıkmışlardır. Tutanağa da bu şekilde geçmiştir. Taraf vekili olarak şahsımızı da temsilci olarak kabul ettiğini sanmıyoruz. Şahsımızın davada bulunduğu konum vekalete dayalı temsildir ve yargılama hukukunda kendisine has bir konumu vardır. (Davanın talihsizlik kabul ettiğimiz bu yönüne ilişkin gazete haberlerini Ek 1 dizide sunuyoruz. Sayın Mahkeme Başkanının 22.7.1993 tarihli Sabah Gazetesinde yayımlanan, davalı partinin temsilcilerinin salonu terketmedikleri, onları kendilerinin kovduğu yollu açıklamaları ve birgün sonra bu haberi yalanlayan beyanlarına ilişkin olarak 21.22.23. Temmuz 1993 tarihli Aydınlık, Sabah, Hürriyet, Özgür Gündem gazetelerini delil olarak açıklıyoruz. (Ek 1 dizide sunulmuştur.) Böylesi olayların Türk Hukuk Tarihi açısından kara bir leke olacağını düşünüyoruz.

Kaldı ki, yine aynı gazetelerde belirtildiği gibi, parti adına açıklamada bulunmak için çağrılan temsilci adedi 2 değil, üçtür. İlgili arakararının 1. maddesinde Türkçe gramer bilgimiz bizi yanıltmıyorsa, “Parti’nin Genel Başkanı ile birlikte iki tem­ silcisinin Anayasanın 149/4 ve 2949 sayılı Yasanın 33. maddesi gereğince sözlü açıklamalarının dinlenmesine” denmekle Genel Başkan ile birlikte iki temsilci daha kastedilmektedir. Aksi bir ifade Türkçe Dilbilgisi kurallarına göre şöyle olabilirdi: “Başta Genel Başkan olmak üzere iki temsilci” veya “Genel Başkan dahil iki temsilci”…Bilgisayar dizgi hatasından dolayı ön-savunmamıza ek olarak verdiğimiz Genel Başkan imzalı belgenin 3. maddesinde sözü geçen “iddianemede” sözcüğünde bir “e” harfinin eksikliğinden çok daha vahim bir hatadır.

Yine aynı gazetelerde iddia edildiği gibi Parti temsilcileri toplantıya kravatları olmadan veya kravatları yana kaymış ve gömleklerinin kolları sıvalı olarak çıkmadılar. Kravatlı ve kısa kollu gömleklerle iki temsilci, ceketli ve kravatlı olarak da üçüncü temsilci olmak üzere huzura geldiler. Devlet Memurlarının giyim mevzuatında “Yazlık kıyafet” şekline uyan bir kıyafet tarzıdır. Kaldı ki giyim hususu, mahkemenin avukat, savcı ve mahkeme heyeti üyelerini kapsayan bir hususdur. Davalı veya sanıklar buna dahil edilemez.

Bir hususu daha belirtmeden edemeyeceğim. Yüce Mahkemenin huzuruna bizzat tarafların ceketli gelmesi isteniyorsa, bizim de taraf olarak heyetin ve iddia makamının cüppeli duruşmaya çıkmasını isteme hakkımız vardır.

Verilecek nihai kararda tüm bu hususların ele alınmasını ve karar metninde işlenip, görüş geliştirilerek yanıtlanmısını ve bu şekliyle Türk Hukuk Tarihinde maddeselleşmesini istiyoruz.

4- Sayın Anayasa Mahkemesi Başkanı: gerek bant kayıtlarının çözümünde anlaşılacağı gibi sözlü açıklama toplantısında “Ceketiniz nerde” diye bağırarak geliştirdiği tavır gerekse hukuka aykırı olarak ceket giyilmeden oturumu açmama davranışları ve gerekse davadan sonra yukarıda tarihlerini verdiğimiz gazetelerdeki beyanatları çerçevesinde; parti temsilcilerini Ulusa saygısızlıkla suçlamaları, “kovdum” türünde demeçleri, en iyi olasılıkla kovmadığı, Anka muhabirinin bunu çarpıttığı, salona almadığını belirttiği beyanatındaki “almama” gerekçesindeki temelsizlik ile davada tarafsız karar veremeyeceğini, taraf olduğunu belli etmiştir. Ceza Muhakemeleri Usulü hakkında Kanunun 23. maddesinin 2949 sayılı Yasanın 47. maddesi hükmü ile birlikte değerlendirilerek “Hakimin reddini” talep ediyoruz. 47. maddeyi dar yorumlayarak uygulamak adli bir hata olacaktır. Çünkü dava artık davalı tarafa “Yalancı”, “saygısız” türünden iddialara dönmüştür. Bu mesele çözümlenmelidir. C.M.U.Kanunu 23/3. fıkrası gereği karara iştirak edecek heyet üyelerinin tarafımıza yazılı olarak ve Tebligat Kanununun ilgili hükmü gereği “Vekile tebliğ” hususu da gözönüne alınarak bildirilmesini, C.M.U.Kanununun yine 24/2. fıkrasına binaen sonradan ortaya çıkan bu gelişmeyi son-savunmamıza ekli (EK-4) dilekçe ile talep ediyoruz.

Esasa İlişkin Son-Savunmamız:

1- Öncelikle Kürt sorunu üzerine bir giriş yapmak gereksinimi duyuyoruz. Türkiye’de içtihatlar yolu ile Kürt, Kürt sorunu ve Kürt realitesinden sözetmek artık suç sayılmıyor. Sevindirici olan bu gelişmeye, Davalı partinin yargılandığı 1982 Anayasasının başlangıç bölümünün sözünü ettiği “Atatürk Milliyetçiliği” perspektifinin doğrultusunda geldik. Oysa aşağıda açıklayacağımız gibi, Kürt realitesi, Cumhuriyetin kuruluş yıllarında rahatça ve özellikle tartışılan bir konuydu ve bu tartışmanın öncülerinden biri Mustafa Kemal, diğeri ise İsmet İnönü idi. Meclis Tutanaklarından Lozan Konferans tutanaklarına kadar her belgede Kürtlerin varlığı resmî görüş olarak kabul edilmiştir.

2- Söylediklerimizin boşlukta kalmaması için örnekler vermek istiyoruz.

a- Ancak öncelikle şunu belirtmek isteriz ki, bugün Yüce Mahkemenin önünde Kürtlerin sosyolojik varlığını kanıtlama çabası içine girmeyeceğiz. Bu dava basit sosyolojik verileri sıralamaktan öte bir anlam taşımalıdır. İddianamenin bu konudaki bölümlerini biraz sosyoloji bilgisi ile herkes yanıtlayabilir.

b- Biz, Türkiye Cumhuriyetinin Kuruluş ve Başlangıç yıllarında bu sosyolojik gerçekliğin bizzat Cumhuriyetin kurucuları tarafından kabul edildiğini, hatta “özerklik” konusunun bizzat Mustafa Kemal tarafından İzmir İktisat Kongresine geçmeden önce, yurt gezisi sırasında, İzmit Kasrında 16.1.1923 tarihinde altı gazeteci ile yaptığı görüşmede belirtilmiştir. (Ek 2. Dizi) Türkçeleştirilmiş metinden aktarıyoruz:

“İZMİT KASRI:

16/17 KANUNİSANİ

1339

9.5 SONRA

Tutanak Sayfa 15

…………….

Gazi Paşa-Kürt meselesi, bizim yani Türklerin menfaatine uygun olarak da katiyyen mevzuubahis olamaz. Çünkü malumualiniz, bizim hudud-u milliyemiz dahilinde mevcut Kürt anasır o surette tevattun etmiştir ki, pek mahdut yerlerde hali kesafettir. Fakat kefasetlerini kaybede ede ve Türk anasırın içine gire gire öyle bir hudut hasıl olmuştur ki Kürtlük namına bir hudut çizmek istersek Türklüğü ve Türkiye’yi mahvetmek lazımdır. Faraza, Erzurum’a kadar giden, Erzincan’a Sivas’a kadar giden, Harput’a kadar giden bir hudut aramak lazımdır. Ve hatta Konya çöllerindeki Kürt asairini de nazar-ı dikkatten hariç tutmamak lazım gelir. Binaenaleyh başlıbaşına bir Kürtlük tasavvur etmektense bizim Teşkilat-ı Esasiye Kanunu mucibince zaten bir nevi mahalli muhtariyetler teşekkül edecektir. O halde hangi livanın ahalisi Kürt ise onlar kendi kendilerini muhtar olarak idare edeceklerdir. Bundan başka Türkiye’nin halkı mevzubahis olurken, onları da beraber ifade lazımdır… Şimdi Türkiye Büyük Millet Meclisi, hem Kürtlerin ve hem de Türklerin sahib-i selahiyet vekillerinden mürekkeptir ve bu iki unsur bütün menfaatlerini ve mukadderatlarını tevhid etmiştir. Yani onlar bilirler ki bu müşterek bir şeydir (Ak 1 Syf. 9.10.11 İkibine Doğru Dergisi 1987 Yıl:1 Sayı 35).

Kürtler ile Türklerin kardeşliği üzerine ve birlikte yaşamaları gerektiğine ilişkin bölümlerin de altını çizmiş bulunuyoruz.

Fakat davamız açısından önemli olan, bir çakışma vardır. Mustafa Kemal Kürt realitesini tanıyan cumhuriyetin kurucusu olarak, Kürtlerin ayrı devlet kurmalarını istememektedir. Ancak Yerel Özerklik tanınması dahilinde sorunu çözmek istemektedir. Sosyalist Türkiye Partisi aradan 70 yıl geçtikten sonra programında, Lozan Konferansında Türk Heyeti adına İsmet İnönü’nün devamlı tekrar ettiği Self-Determination/Kendi kaderini tayin hakkını. Aynen aktarıyoruz:

“-5- SAYILI TUTANAK

25 Kasım 1922

İSMET İNÖNÜ

…….İsmet Paşa, kimsenin itiraz edemeyeceği bir bildiride bulunmak zorunda olduğunu başka bir deyimle Türklerin İstanbul’da çoğunlukta bulundukları ve yalnız şimdiki ülkelerinin herhangi bir yerinde değil, başkentlerinde de plebisitten korkmadıklarını açıklamak istediğini söyledi. İSMET PAŞA, dünyanın her yanındaki halklar da kendi kaderlerini kendileri saptayabilselerdi, dünya barışına daha iyi hizmet edilmiş olacağı kesin kanısında bulunduğunu da sözlerine ekledi.” (Ek 3 Lozan Barış Konferansı Tutanaklar Belgeler Takım 1 Cilt 1 Kitap 1 Seha L.Meray. A.Ü.Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları Syf 95.)

Marksist perspektifi dahilinde belirterek, fakat yine de Türk ve Kürtlerin Gönüllü birlikteliğini savunması arasındaki anlam farkını iddia makamı göstermek zorundadır. Davalı partinin farkı, self-determination hakkı ile birlikte durumu değerlendirmesidir. Yargılamada Anayasal ilke olarak Anayasanın başlangıç kısmında belirtilen Atatürk Milliyetçiliği ilkesi uygulanacaksa, öncelikle bu ilkenin yaratıcısının açıklamaları dikkate alınmak zorundadır.

Türk Tarih Kurumu bu belgeyi gizlemeye çalışmış, fakat belge ortaya çıkartılmıştır. (Türk Bürokrasinin kraldan fazla kralcı bürokratik gerçekliğinin en iyi ifadesi olsa gerektir. Adı geçen dergiden aktarmaya devam ediyoruz: “Eksiksiz” denen metindeki eksik İzmit toplantısının tutanakları, “tam metin” iddiasıyla ilk kez 6 yıl sonra gün ışığına çıkacaktı. İzmit Kasrı görüşmesine katılan gazeteci milletvekili Mahmut Bey (Soydan) 1929 yılının kasım ve aralık aylarıyla, 1930 yılının ocak ayı boyunca 70 gün süren bir dizi halinde tutanakları Milliyet gazetesinde yayımlanmıştı. Bir zamanlar İsmet Paşa’nın kabinesinde bakanlık yapan İsmail Arar ise 1969 yılında Atatürk’ün İzmit konuşmasını kitap haline getirdi. Toplantıyla ilgili son yayın ise 1982 yılı tarihini taşıyordu ve Arı İnan’a aitti. “Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün 1923 Eskişehir-İzmit Konuşmaları” başlığını taşıyan kitabın üzerinde “Türk Tarih Kurumu”nun adı okunuyordu.

Afet İnan’ın kızı Arı İnan, derlediği belgelere yazdığı sunuşta “Gazi Mustafa Kemal’in geziye çıkarken beraberinde götürdüğü üç zabıt katibince yazılmış” tutanakları “noksansız” yayınladığını söylüyordu. Metinlerin asılları Anıt Kabir Arşivi’ndeydi. Türk Tarih Kurumu Arşivi’nde ise tutanakların fotokopileri vardı. 2000’e Doğru toplumdan ve araştırmacılardan gizlenen belgelere ulaştığı zaman, Arı İnan’ın “noksansız” dediği metnin eksik olduğunu saptıyordu. Atatürk’ün açıklamalarından “Kürt Meselesi” başlıklı bölüm yanında, Batı Trakya Türkleri ile ilgili olanlar da çıkartılmıştı.

Atatürk’ün Bölücülüğü

(Kitabın yayınlanabileceğine-Abc.) karar veren Türk Tarih Kurumu Yönetim Kurulu üyelerinden bugün yalnız üçü yaşıyordu:

Sedat Alp, Tahsin Özgüç ve Tahsin Yazıcı, Yücel’e göre karar yerindeydi. Atatürk’ün önderliğinde kurulan Türk Tarih Kurumu’nun bugünkü başkanı, Atatürk’ün görüşlerinin “Bölücülüğe yarayacağı” kanısındaydı. “T.T.K. Türkiye aleyhine çalışanlara belge vermek durumunda değil”di.” (Ek 1 Syf 12,14)

3- Şimdi Mustafa Kemalin Kürt sorunu hakkında yıllar yılı Türk Kamuoyundan gizlenen (ki Milli Güvenlik Kurulu arşivlerinde ve Türk Tarih Kurumu arşivlerinde saklı bulunan, Cumhuriyetin kuruluş yıllarına ilişkin tüm belgelerin incelenmesini 2949 sayılı Yasanın 43/1,3 ve 4. fıkraları dairesinde talep ediyoruz. 43/2. fıkranın uygulama alanı yoktur. Çünkü sözkonusu belgelerin Kürt realitesi ve Devletin kuruluş yıllarındaki bu konu üzerine politikaları ile sınırlamış bulunmaktayız. Ayrıca bu konuda gizlilik gerekçesi olamaz. Böyle bir şey olsaydı, Mustafa Kemal’in görüşlerine ait açıkladığımız belge hakkında Devlet sırlarının açıklanmasından dolayı soruşturma açılırdı.) görüşlerine ek olarak, İsmet İnönü’nün Türk Temsilcisi sıfatı ile Lozan Konferansındaki Kürt meselesini sergileyişini de aktarmak istiyoruz.

Her ne kadar sözlü açıklamalarımız sırasında Değerli Anayasa Mahkemesi Başkan Yardımcısının: İ.İnönü’nün Türk ve Kürt’lerin temsilcisi olarak Lozan’da bulunmalarının belirtildiği oturumun hangisi olduğu sorusunu tarafımıza yönelttikleri sırada, Musul görüşmelerinde olabileceği olasılığını da gündeme getirmesi bizim açımızdan anlamsal bir fark yaratmamaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti Machevellist/pragmatik bir yol izlemiş olamaz. Böyle bir yol izlenmişse, yargılamanın zaten anlamı kalmamıştır. Bir oturumda Türk Heyetinin Kürtlerin varlığını tanıması, Plebisit istemesi, başka bir oturumda bunu reddetmesi veya sözünü etmemesi olsa olsa dava açısından iddianın çürüklüğünün göstergesi olabilir. Bu konuda aktarmalara geçmeden önce Kürt sorunu hakkında Türk bürokrasisinin yıllardır “Dağ Türkleri”, “Turan kökenlilik” türünden çarpıtmalarının nereden kaynaklandığını göstermek için kısa bir bölüm aktarmak istiyoruz:

“…….Kürt halkının İran kökenli olduğu öne sürülmüştür: Oysa, bu iddiayı Kürtlerin Turan kökenli olduğunu kabul eden, Enyclopaedia Britannica yalanlamaktadır. (Ek 1. Aynı eser syf 346).

Türk Temsilci Heyeti adına Musul Sorununda İ.İnönü’nün sunduğu bildiriler ve konuşmaları dava açısından çok önemlidir. Musul’un Türkiye sınırları içinde kalması için Kürtlerin varlığını kabul eden bir Devlet. Hatta yine aktaracağımız kısımlarda Anadolu’daki Kürtlerin varlığını da belirten Devletin şimdiki temsilcileri ve iddia makamı bunu yok sayamaz. Bölümleri aynen aktarıyoruz. Yoruma ihtiyaç hissetmiyoruz:

“21 SAYILI TUTANAK

23 Ocak 1923

İSMET İNÖNÜ

…1- Etnografik nedenler,-Musul vilayetinde yerleşik nüfus 503 000 kişiye varmaktadır. Vilayet içinde, bundan başka, Kürt, Türk ve Arap göçebe aşiretler de vardır: Bunlar aşağı yukarı 170 000 kişi kadardır.

……. Vilayetin yerleşik nüfusunu meydana getiren 503 000 kişi resmî son Türk istatistiklerine göre, aşağıdaki unsurlardan oluşmaktadır:

KÜRT TÜRK ARAP YEZİDİ MÜS OLM TOPLAM SÜLEYMANİYE

62 830 32 960 7210 —– —– 130000

SANCAĞI

KERKÜK

97 000 79 000 8000 —– —– 184000

SANCAĞI

MUSUL

104 000 35 000 28 000 18 000 31 000 216000

SANCAĞI

MUSUL VİL

263 000 146 960 43 210 18 000 13 000 503000

TOPL NÜF

…..1- Süleymaniye ve Kerkük Sancaklarında Arap unsuru çok azdır:

2- Musul Merkez Sancağında 137 000 Türk ve Kürte karşılık yalnız 28 000 Arap vardır.

3- Son olarak bütün Musul Vilayetinde 410 790 Türkle Kürde karşılık 31 000 Müslüman olmayan vardır. Demek ki Vilayet nüfusunun beşte dördünden çoğunu Türklerle Kürtler ve beşte birinden azını da Araplar ve Müslüman olmayanlar getirmektedir. (Sf:344)

…… Türkiye yüzyıllardır, Musul Vilayetinin gerçek sahibi olmuştur; askere alma zorunlulukları yüzünden Vilayetteki nüfus hareketini çok doğru olarak bilmek zorundaydı; son olarak, Türk istatistikleri, Dünya savaşından önce, esaslı bir inceleme sonucunda ve nüfusun çeşitli unsurları arasındaki oranı gösteren rakamları değiştirmedikçe hiçbir siyasal çıkarı olmadığı bir sırada düzenlenmiştir. (sf:344)

……Bu koşullar altında, yalnız Türk istatistiklerinin gerçeğe uygun olduğunu kabul etmek gerekir.

Kaldı ki, İngiliz Temsilci Heyetinin verdiği rakamlara göre de, Musul Vilayetinin nüfusu (1921 yılında) şu unsurlardan oluşmaktadır:

ARAP KÜRT TÜRK HIRISTİYAN YAHUDİ TOPLAM

MUSUL 170 663 179 820 14 895 57 425 9665 432468

ERBİL 5100 77 000 15 000 4100 4800 106000

KERKÜK 10 000 45 000 35 000 600 1400 92000

SÜLEYMANİYE —– 152 000 1000 100 1000 155000

TOPLAM 185 763 452 720 65 895 62 225 16 865 785468

Görülüyor ki Araplarla Müslüman-olmayanların Vilayet nüfusunun içinde azınlıkta, Kürtlerle Türklerin de çoğunlukta olduğunu, İngiliz Hükümetinin kendisi de kabul etmektedir. (Sf: 345)

…… Fethiyeden Kerkük’e uzanan dar bir toprak şeridi dışında, Dicle’nin sol kıyısındaki bölgede tüm olarak Kürtler ve Türkler oturmaktadırlar. Musul şehrinde Türkçe, Kürtçe ve Arapça olmak üzere üç dil birden konuşulmaktadır; fakat, bu şehirde oturanlardan Arapça konuşanlar ve Arap sayılanlar, aslında Türktürler; bunlar, uzun süre Araplarla ilişki kurmuş olmaları yüzünden, her iki dili de öğrenmiş bulunmaktadırlar.

Bu memleketi tanıyanlar bilirler ki, Musul’da oturanlar, hiç bir vakit, ne Arap, ne de Irak halkının bir parçası sayılmışlardır. (Sf: 345)

…… Yezidiler, Kürttürler; doğal olarak da gelenek ve görenekleri Kürtlerinki gibidir; aralarında yalnız mezhep ayrılığı vardır; bu yüzden, onları birbirinden ayrı tutmak doğru olmaz. Nasıl, aynı ulusun bireylerini, kimisi Katolik kimisi de Protestan olduğu için, ayrı soydan saymak doğru olmazsa, Yezidilerle Kürtleri de birbirinden ayrı tutmak haksızlık demek olur. (Sf: 345)

…… TBMM Hükümeti, Türklerin olduğu kadar Kürtlerin de Hükümetidir; çünkü Kürtlerin gerçek ve meşru temsilcileri Millet Meclisine girmiştir ve Türklerin temsilcileriyle aynı ölçüde ülkenin Hükümetine ve Yönetimine katılmaktadır.

…… Bitlis’de 1914’de patlak veren olay, bir kaç yabancı konsolosun kışkırtmaları sonucudur; hiçbir önemi yoktur ve yalnız o yerle sınırlı kalmıştır ……….İngiliz Temsilci Heyetince öne sürülen Dersim olayı da aynı niteliktedir. (Sf: 348)

Tüm bu alıntılar da göstermektedir ki, Türkiye Cumhuriyeti bir dönem tercihini Kürt realitesini tanıyarak yapmış, fakat bu tercih zaman içinde değişmiş ve eski tercihin belgeleri ortadan kalkmıştır. Sosyolojik gerçeklik yine Egemen siyasî tercihlere yenilmiştir.

Bu konuda ilk yılların izlenen politikalarını anlatması bakımından Ek.2. deki derginin 14. sayfasını aktarmak istiyoruz: “…Atatürk, Anadolu’ya çıktığı günden bir ay geçmeden, 18 Haziran 1919 günü Amasya’dan Edirne’deki 1. Kolordu Komutanı Cafer Tayyar Bey’e çektiği şifrede, “Kürtler de Türklerle birleşti” müjdesini veriyordu. Erzurum Müdafaai Hukuk Cemiyeti, bu şifreden önce 30 Mayıs günü yayınladığı bildiride, Doğu illeri için, “Bu illerimiz kan, din ve tarih kardeşi olan Kürt ve Türkün namus ve yurtseverliğine emanettir” diyordu. Bu şubenin 17 Haziran günlü raporunda ise “Kürtle Türkten meydana gelen birleşmiş bir millet”in hakları savunuluyordu. Mustafa Kemal’in önderliğinde yapılan Erzurum Kongresi, 1923 yılında da daha somut ifade edilecek çözümü genel çizgileriyle belirlemişti. Doğu bölgesinde yaşayan unsurlar, “birbirlerine karşı saygı ve fedakarlık duygularıyla dolu ve ırki duruma ve toplumsal ve coğrafi şartlarına saygılı özkardeşti”ler. Sivas Kongresi nizamname ve beyannamesi de bu programı aynen benimsiyordu. Mustafa Kemal, Doğu bölgesindeki görüşme ve yazışmalarda, Türk ve Kürtün “birbirinden ayrılmaz iki öz kardeş” olduklarını sürekli tekrarlayacaktı. 15 Eylül 1919 günlü telgrafı yalnızca bir örnekti. “İç ve dış düşmanlara karşı demirden bir kale” bu kardeşlik temelinde yükseliyordu.

20-22 Ekim 1919 günleri Amasya’da Bahriye Nazırı Salih Paşa ile Müdafai Hukuk Temsil Heyeti üyelerinden Mustafa Kemal Paşa, Rauf ve Bekir Sami beyler arasında imzalanan protokol, bir bakıma yeni Türkiye’nin ilk anayasasıydı. Orada, vatan “Türk ve Kürtlerin oturduğu topraklar” olarak tanımlanıyordu. Kürtlerin serbestçe gelişmelerini sağlamak için” her türlü hakları gerçekleştirilecekti. Mustafa Kemal, Ankara’ya geldiğinin hemen ertesi günü 28 Aralık’ta yaptığı konuşmada, “…devlet için millî yeni bir sınır kabul ettik.” diyordu. Vatanın sınırları, “Türk ve Kürt unsurlarının oturduğu” alanı içeriyordu. TBMM açılır açılmaz, hemen yaptığı önemli konuşmada, gene “kardeş milletlerin millî sınırı” diyordu Misakı Millî toprakları için. Bu sınır içinde “Türk olduğu gibi Kürt de vardı…. Bu unsurlar birbirlerinin haklarına daima saygılıydılar” 1 Mayıs günü gene Meclis kürsüsünden bunları söylemişti M.Kemal.

Aynı formüller 3 Temmuz 1920, 16 Ekim 1921, 1 Mart 1922 günü Mecliste yapılan konuşmalarda tekrar ediliyordu.

Lozan görüşmelerinde ise İsmet Paşa “TBMM hükümetinin Türklerin olduğu kadar Kürtlerin de hükümeti olduğunu” belirtmişti. İsmet Paşa, 1969 yılında Ulus gazetesine anılarını anlatırken, Lozan’da “millî davalarımızı biz Türkler ve Kürtler diye savunduk” diyecekti. Mecliste yapılan konuşmalarda, Hükümet Başkanı Rauf Bey ve Kurtuluş Savaşının önde gelen isimleri, tıpkı Mustafa Kemal gibi, ısrarlı olarak “Türkiye Halkı” kavramını kullanıyor ve “Türkiyeli” olmayı vurguluyordu.” (Ek 2. Aynı dergi syf. 14, 15)

4- Savunmada boşluk bırakmak istemediğimiz için Kürtlerin varlığı, ayrı bir dil ve kültürleri olduğu ve Turan kökeninden olmadıklarına ilişkin de birkaç kısa açıklamada bulunma gereği duyuyoruz. Bu konuda özel bir araştırma yapacak kadar sosyoloji bilgimiz yoktur.

Kürt kelimesi tarihte ilk kez Yunanlı tarihçi ve komutanı Ksenefon tarafından “Onbinlerin Dönüşü” adlı eserinde yazılı olarak kullanılmıştır. Ksenefon bu eserinde MÖ 400-401 yılında şimdiki Kürdistan’da karşılaştığı Karduki (Carduchi) kavminden bilgi veriyor ve bunların şimdiki Botan’a kadar uzandığını yazıyor. (Ek 5. Kürtler ve Kürtlerin Tarihi, syf. 15)

“Lagaş kralı MÖ 2400 yıllarında Karda kabilesinden söz eder ve MÖ 2200 yıllarında Ur padişahı Kmil Sin (Kemil Sin), Kurde toprağını prens Verdenner’e bırakmıştır. 1370’te Hitit Padişahı Subilkubme, Gurde adında bir topluluğun adını anar. Daha sonraları Asur Kitabelerinde Karadaka Yaylasından ve kurtie, kurti topluluğundan söz edilir. (Aynı eser sayfa 15)

Tarihteki Kürt krallıklarını Gutiler, Lulular, Kasitler, Mitanniler, Haldi-Urartu’lar, Medler, Subariler, Nayriler, Kardular olarak kısaca belirtmek yeter sanırım.

5- Türkiyenin politikaları çok kısa süre sonra değişmeye başladı. Tunceli Kanunu bunun çelişkilerini de ortaya koymaktadır. (Tunceli’nin idaresi hakkında kanun)

1935 yılında kanun yürürlüğe giriyor fakat Tunceli ilinin kuruluşuna ilişkin yasa 4 Ocak 1936’da çıkarılıyor. Ve Dersim isyanı 1937 yılında oluyor. Yüce Mahkemeye soruyorum: Tahrik Parlamentodan mı geliyor’

Yasanın bazı maddelerini sıralamak istiyoruz.

Görülecektir ki, söz konusu yasa, Türkiyenin son on yılına sığan yasal düzenlemelerin benzeri içeriğe sahiptir.

– Dersim ilinin Tunceli vilayetine dönüştürülerek ordu ile irtibatı baki kalmak ve rütbesinin selahiyetini haiz bulunmak üzere korkomutan rütbesinde bir zatı vali ve kumandan olarak atayan. (madde 1)

Bu vilayetin nahiye ve kazaların sınır ve ve merkezlerini dahi değiştirebilecek (madde 2). Kaymakam ve nahiye müdürlerinin dahi rütbe yetkileri ve ordu irtibatları baki kalmak şartıyla ordu muvazzaf subaylarından teşkil edilebileceği, (madde 3) Ve günümüzün anlamlı ve güzel bir kaç örnek daha verirsek, Cumhuriyet savcılarını hazırlık tahkikatında hakimlerin sahip oldukları yetkileri Tuncelide kullanılır (madde 9), maznunları ve şahitleri ayrı ayrı ve toplu olarak birbirleriyle yüzleştirebilir (madde 10). Yine savcılar ilk tahkikata icrası kanunen mecburi olan suçlarda dahi bu yetkiyi istimal edebilirler. Dava açılması izne tabi olan işlerde izin verme selahiyeti vali ve kumandanındır. (madde 12). Hakimin reddi kararları katidir. (13) Ağır cezayı müstelzim suçların tahkikatı mevkufen yapılır ve bu mevkufların duruşmadan evvel tahliyelerine dair olan kararlar ancak valinin muvafakatı ile icra olunur. İlbaylık içindeki ara muhakemelerinden verilen hükümler temyize tabi olmayıp katidir.

Vali ve kumandan emniyet ve asayiş gereği vilayet halkından olan fertleri ve aileleri vilayet içinde bir yerden diğer yerlere nakletmeye ve bunların il içinde oturmalarını men’etmeye yetkilidir. (madde 31) Ve çok güzel bir örnek de 32 ve 33. maddelerdir. Yani vali ve kumandanın bir şahıs hakkındaki takibatın tehirine ve cezaların teciline selahiyattar olması (32) idam hükümlerinin vali ve kumandan tarafından tecile lüzum görülmediği takdirde infazı ki Teşkilatı Esasiye Kanununun 26. maddesine aykırı olması önemli değil günümüz Türkiye’sinde. Askeri yönetimlerin kefaleti altındaki anayasaya aykırı aynı dönemde hazırlanan yasa maddeleri yine aynı anayasanın geçici 15. maddesinin himayesinden yararlanıp yaşam olanağı bulabiliyor.

Tunceli yasasının bir de 3713 sayılı Yasa’nın atası olma özelliği vardır. 34. madde Elazığ, Malatya, Sivas, Erzincan gibi çevre illere gelince, burada TCK’nun 2. kitabının 1. babı, 2. babının ve 7 babının 1 ve 455. madde hariç kalmak üzere 9. babının ….. diyerek sıraladığı suçları işleyenlerin Tuncelide ve bu yasa­ da belirtilen prosedürde yargılanacakları belirtilmiştir. Ve bu kanun geçmişe yürürlüdür. (35) Ve bu Kanunun 1935 yılı ile 1 Ocak 1940 arası yürürlükte kalacaktır (madde 37). Belki hukuk Devletine yakışır tek yan bu sınırlamadır.

Kanunun esbabı mucibesine gelince 07.11.1935 tarihli CHP Genel Başkan Vekili ve Başbakan İnönü’nün, TBMM başkanlığına gönderdiği uyarı anlamlıdır.

“En iyi usul kanunu, tatbik edildiği muhitin hususiyet ve ihtiyaçlarına en uyanı olduğu şüphesizdir. İçtimai hayatları diğer vatan parçasındaki vatandaşlara göre tam bir seviyede olan vatandaşlarla meskun ve çevresi ilişik haritada gösterilen vatan topraklarında gerek idarî ve gerek adlî bakımdan çok güzel semereler veren cumhuriyet kanunlarımızın tecrübeler neticesinde arzu edilen faydaları temin etmediği görülmüştür… bu zavallı halkı Hükümet daha yakından vesayeti altına almaya…” diye devam eder. Ve şayet yeni mandacılık, Osmanlının son dönemlerinde bizzat sayın İnönü’nün karşı çıktığı fakat Kürtler için uygun gördüğü bir yönetim tarzıdır. Hem de özel idari yapı, asker, vali ve komutan ile özel yargılama usulü olan bir vesayet kanununa dayalı bir yönetim tarzı.

Gerek kendisine ait bilgileri değerli araştırmacı İsmail Beşikçi’nin aynı adlı kitabından aldığımız (ki değerli araştırmacı bu kitabı dahil, tüm kitaplarından dolayı değişik kovuşturmalara maruz kalarak ağır cezalar almıştır) ve kısaca Tunceli Kanunu olarak belirttiğimiz yasa gerekse 1982 Anayasası ve onun bireysel hak ve özgürlükleri yok eden hükümleri Türkiyenin kendi icadı değildir. Keza 3713 sayılı Yasa’da, Pişmanlık yasaları da Türk Yasakoyucunun mucizevi birer buluşu değildir. İngiltere 74 Akti, İsrail ve İtalyadaki örneklerine bakıldığında ceza mevzuatına ayrı bir yasa olarak eklenen veya bizzat Ceza Kanunu içinde düzenleme yoluyla oluşturulan yasalara ve bu yasa ve hükümlerinin ruhuna, benzetilmişlerdir. Böylesi bir siyasî-hukukî refleksin Hukukun Evrensel İlkelerini dikkate alması ve sosyolojik bir gerçeği inkar etmesi mümkündür.

Azınlıklardan da intikam, yol vergisi türü yöntemlerle dönemin Hükümeti tarafından alınmıştır.

6- Esasa ilişkin söyleyeceklerimizi yine sözlü açıklamalar sırasında Parti temsilcilerinin üzerinde durmak ve mahkemeyi bilgilendirmek istedikleri hususlara hasredilmiş Genel Başkan imzalı bir ek dilekçe ile tamamlamak istiyoruz.

Sonuç : Yukarıda açıkladığımız nedenlerle;

1- Davanın reddedilip Parti hakkında 2820 sayılı Yasanın 9. maddesinin uygulanmasına,

2- Davanın duruşmalı yapılmasına, reddi halinde kullandırtırılmayan sözlü açıklamalarda bulunmak üzere tekrar 3 temsilcinin çağrılmasına,

3- Tebligat Kanunu hükümlerine uyularak yazışmalardan birer örneğin vekil sıfatıyla tarafımıza da tebliğe çıkarılmasına,

4- Delillerini son-savunmamıza ekli olarak sunduğumuz dilekçesini de yine bu savunmamızın eki olarak verdiğimiz Hakimin reddi talebimizin dikkate alınmasına, yeni teşkil edecek kurulun tarafımıza bildirilmesine,

5- Kürt sorununa ilişkin Cumhuriyetin ilk yıllarına ilişkin Milli Güvenlik Kurulu arşivlerindeki belgelerin delil olarak dayanmamızdan dolayı ilgili kurumdan istenmesine,

6- Açıkladığımız savunma sebeplerimizin gözönüne alınarak davanın reddine karar verilmesine”

Ek olarak verilen dilekçede Sosyalist Türkiye Partisi Genel Başkanı’nın görüşü de aynen şöyledir :

“İddia makamınca hazırlanan her iki iddianamenin bütününe bakıldığında partinin kapatılmasına ilişkin davada esas itibariyla Sosyalist Türkiye Partisi’nin bir bütün olarak, siyasî varlığının ve onun kişiliğinde sosyalizmin sorgulandığı çok açık bir şekilde görülmektedir. Bu nedenle savunmanın ilk bölümünde STP’yi var eden nesnelliktir, siyasî hattımız ve mücadelemizi belirleyen ana ilkeler üzerinde duracağız.

Bir siyasî parti programını ancak onu oluşturan kollektif irade ve tarih yargılayabilir.

STP, 6 Kasım 1992’de kuruldu. STP bir yanıyla ülke nesnelliğinin diğer yanıyla da ön kabullere dayalı gönüllü birliğin oluşturduğu kollektif bir iradenin ürünüdür. STP’yi bugüne taşıyan da ülkenin verili nesnelliği ve gittikçe yaygınlaşan kollektif iradedir. Toplumsal ve siyasal süreçlerin doğal akışı içerisinde STP’yi ve STP programını yargılayacak olan da bu kollektif irade ve onun temsil ettiği işçi sınıfı emekçiler ve sömürüye karşı olan tüm katmanlardır. Kısacası, STP’nin ve STP programının burada yargılanması doğal bir toplumsal seyre müdahale etmekten başka bir şey değildir. “Demokrasi ve insan hakları” kavramlarını ağızlarına sakız edenler bu davayla bir kez daha inandırıcılıklarını yitirmişlerdir. Burada, bu davada toplumsal ve siyasal süreçlerin doğal akışının karşısına burjuva siyasal iktidarlarının yönetememe krizinin derinleştiği dönemlere tekabül eden yasaların zoru çıkarılmaktadır. Hukuk ve yasalar toplumsal-siyasal süreçlerin doğal akışına cepheden müdahale eden değil bu akışı düzenleyen araçlardır. Ama, maalesef bu ülkemizde böyle işlememektedir.

STP hangi siyasal toplumsal zemine ayaklarını basıyor’

STP bilimsel sosyalizmin evrensel değerlerini, birikimini ve deneylerini ülke toprağında yeniden üretip siyasal pratiğe taşıma hedefini önüne koymuştur. Sonuç olarak, bu siyasal pratiğin üretileceği coğrafya ülkemizdir. Üzerine basarak yol aldığı siyasal zemin de dünyadaki toplumsal ve siyasal süreçlerden muaf olmayan, bu ülkenin toplumsal dinamiklerinin ve çelişkilerinin oluşturduğu bir siyasal zemindir. STP, bilimsel sosyalist teorinin kılavuzluğunda bu tür bir zemine basmaktadır. Program da bilimsel sosyalist teorinin kılavuzluğunda dünya ve Türkiye’deki dinamikler ve çelişkiler esas alınarak hazırlanmıştır.

STP programında ikinci bölüm, partinin niteliği kimliği başlığında:

“1)

  1. a) Sosyalist Türkiye Partisi (STP), sosyalist dönüşümlere öncülük edecek sınıf olan işçi sınıfının siyasal mücadele aracıdır.
  2. b) STP diğer toplumsal sınıf ve katmanlara işçi sınıfının tarihsel perspektif ve çıkarları ekseninde yaklaşır” denilmektedir.

Bu belirlemeler bilimsel sosyalizmin insanlık tarihine ilişkin en özet tanımı olan “insanlığın tarihi sınıf mücadeleleri tarihidir.” ilkesi esas alınarak yapılmıştır. Yaşlı dünyamızda, insanlığın ortaya çıkışından bu yana tüm toplumsal gelişmeler sınıf mücadelesi ekseninde olmuştur. Bu bugün de böyledir. Ayrıca günümüzde sınıflararası çelişkiler her geçen gün derinleşerek gelişmektedir. Tüm toplumsal olgularda onu belirleyen bir sınıfsal öz vardır.

Tarihselliğin ve nesnelliğin üzerinde ilerleyen siyasal süreçlerde bu sınıfsal öz daha hakim ve açıktır. Bugün, ülkemizde ve dünyanın büyük bir bölümünde üretim araçlarının özel mülkiyeti varsa, üretim araçlarına sahip olanlar, üretimi bizzat gerçekleştiren işçi ve emekçilerin emeklerinin sonucuna el koyuyorlarsa, emek ile sermaye arasında, bir başka deyişle işçi sınıfı ile burjuvazi arasında uzlaşmaz bir çelişki var demektir. STP programında bu çelişki temel çelişki olarak belirlenmiştir. Bu yüzden STP programında işçi sınıfının partisi olduğu vurgulanmıştır. Ülkemizdeki diğer siyasal partiler de sınıf temellerinden muaf değillerdir. Programlarındaki söylem ne olursa olsun kullandıkları ideolojik-politik argümanlarla, pratikleriyle sınıf aidiyetleri kesindir.

Bugün medya ve diğer araçlarla kitlelerin bilincine özelleştirmenin ideolojik saldırısını şırınga edenlerin sınıf aidiyeti yok mu’ TEK elektrik dağıtımını holdinglere, Aktaş elektrik ve Uzanlar’a satanlar, çimento üretimi yapan kârlı KİT’leri Fransız şirketlere ya da yerli holdinglere satanlar, bu politikalarıyla burjuvaziye tatlı kâr imkanları yaratanlar, binlerce işçinin işten atılmasına göz yumanlar sınıf ekseninden muaf mı’ Bu partiler programlarında “biz burjuva partisiyiz” demeseler de açıkça emeğe karşı burjuvazinin çıkarlarını temsil etmekte, korumaktadırlar.

STP de, kendisini, burjuvazinin sömürü düzenine karşı işçi sınıfının siyasî mücadele aracı olarak, işçi sınıfının partisi olarak tanımlıyor. Yine, STP programı (s.13) genel tanım bölümünde; “Kısacası, ücretli emek sömürüsü Türkiye’de sömürünün egemen ve belirleyici biçimidir. Bu anlamda ülkeyi bugünden yarına taşıyacak olan çelişki işçi sınıfı ile kapitalistler, emek ile sermaye arasındadır” denilmektedir. Kapitalist toplum bir çelişkiler yumağıdır. STP düğüm noktasının emek-sermaye çelişkisi olduğunu, diğer toplumsal çelişkilerin tümünün bu eksende çözümlenebileceği tespitini yapıyor.

Doğal yapının korunması, çevre kirliliği, ırk ayırımı, etnik kavgalar, cins ayrımcılığı vb. sorunların tümünün temelinde burjuva ideolojisi ve siyasal-toplumsal-etik-ekonomik yapılanma vardır. Bu çelişkilerin tümünün kaynağı bizzat kapitalizmdir ve bu çelişkiler, nihaî olarak kapitalizmin ortadan kalkmasıyla çözüm yoluna girebilirler. Bu nedenle STP programının ruhuna esas olarak emek-sermaye çelişkisi hakimdir. Toplumdaki diğer çelişki ve dinamikleri bu eksene taşıma anlayışı hakimdir. Ulusal sorundan, cinsiyet ayrımcılığına, doğanın korunmasına kadar diğer çelişkilere bu perspektifle yaklaşıyoruz. Bu tamamiyle klasik ve rafine bir Marksist yaklaşımdır.

Buraya kadar yapılan tespitler, STP’nin bilimsel sosyalist teoriyi siyasî pratiğine esas alan bir işçi sınıfı partisi olduğunu yeterince anlatmaktadır. Bilimsel sosyalizmin kaynağı Marksizmdir. Programımızda açıklanan bu tür bir sosyalist toplum projesinin en tepesinde insanın insanı sömürmesini reddeden, kendisine bu doğrultuda toplumsal bir misyon seçen, bu misyonu yerine getirirken her türlü maddi ve manevi hazzı yaşayabilen insan unsuru vardır. Marks’ın ekonomik, siyasal hatta teknik sayılabilecek çözümlemelerinde bile insan unsuru, insana, insan yaşamına verilen değer hep en tepededir. Marksizmin insanı esas alan bu bakış açısıyla insanlığın geleceğini kurgularken ırkların, renklerin, dillerin, cinslerin birbirlerine üstünlüğünün olmadığı sınıfsız sömürüsüz bir insanlığa ulaşılacaktır. STP bu ütopyaya sıkı sıkı bağlıdır.

STP’nin “suçu” işçi sınıfı partisi olmaktır. Partimizin kapatılmasının iddianamede gösterilen zahiri gerekçesi günün moda deyişiyle “bölücülük”. Oysa bölücülükle suçlanmayacak tek ama tek siyasî düşünce, teori bilimsel sosyalist teoridir. Çünkü işçi sınıfının kurtuluş mücadelesi toplumdaki diğer tüm çelişkileri kesen, o çelişkileri sınıf mücadelesi eksenine aktaran bir dinamiğe sahiptir. Irk, renk, cins, milliyet ayrımlarını körükleyen ve insanlığı bu yapay ayrımlarla birbirine düşüren esas olarak emparyalist kapitalist sömürü düzenidir. Yeni adıyla “Yeni Dünya Düzeni”dir.

Marksizmin ulusların oluşumuna bakışında ana perspektif şudur: Ulusal yapı ve kimlik tarihsel gelişim süreçlerinin belirli bir evresine denk düşer. Sınıf mücadelelerinin belirlediği insanlık tarihi, birbirlerinden kopuk yalıtılmış topluluklardan tek bir insanlık tarihinin oluşumuna ve tüm toplumsal farklılıkların yokolacağı bir dünyaya doğru ilerlemektedir. Bu süreçte ulusların ortaya çıkması ve dünyamızın ulusal sınırlara bölünmesi mutlak ve nihaî bir durum değildir. Uluslaşma sürecinin burjuvazinin yükselişine paralel seyretmesi bir diğer olgudur. Aynı sürecin bir yönü de her bir uluslaşmanın, bir toplum yasası olarak başka ve daha güçsüz etnik toplulukların asimilasyonu pahasına gerçekleştiği gerçeğidir.

Kapitalizmin uluslararası bir sistem olarak kendisiyle birlikte doğan ulusal birimleri aşma eğilimi taşımaktadır. Ancak burjuvazinin toplumsal ve siyasî egemenliği yalnızca proletaryanın sömürülmesini değil, toplumda bir dizi başka ayrımcılığı da sürekli yeniden üretmeyi gerektirmektedir. Bugün ulusların birbirlerini boğazlamasından, birbirlerine karşı önyargılar geliştirmelerinden, birbirlerine düşman olmalarından çıkar sağlamakta olan sınıf burjuvaziden başkası değildir.

Marksistler uluslar ve etnik topluluklar arasındaki farklılıkların silinmesini bir tarihsel süreç olarak görür. Sosyalizm tüm insanlık değerlerinin giderek ortaklaşa sahiplenildiği, ayrımcı politikaların hiçbir maddi zemininin kalmayacağı bir düzen olacaktır. Ayrımcılığa kendi sömürücü sınıf egemenliğini sürdürmek için ihtiyaç duyan burjuvazinin ortadan kaldırılması insanlığa bu olanağı sunacaktır. Bu yönde mücadelenin ana ekseni sosyalist devrim ve sosyalizmin iktidarının gerçekleştirilmesinden başka birşey değildir. Dolayısıyla Marksistler ulusal baskılara, zorla asimilasyona “milliyetçi” oldukları, millî duyguları körüklemeyi tercih ettikleri, ya da ulusları birbirlerinden ayırmak istedikleri için değil ulusların kendi kaderlerini tayin etmelerinin engellenmesinin geri planında sınıf çelişkilerinin üzerinin örtülmesi ihtiyacı yattığı için, zorla asimilasyon ulusları birbirlerine düşman etmeye yarayacağı için, insanlığın sınıfsız – sömürüsüz bir bütün oluşturmasının yolunun ancak “gönüllü birlik”ten geçeceği için karşıdırlar.

Partimize yönelik bölücülük suçlamasını ilk önce bilimsel sosyalistlerin bu temel perspektifinden yola çıkarak reddediyoruz. Marksist bir parti insanlığın ayrıcalıksız bir bütün oluşturması gibi bir idealin taşıyıcısı, savunucusudur. Marksist ilkelere dayalı bir işçi sınıfı partisi olarak Marksizmin ulusal soruna bakışını esas alan bir ilkeselliğe sahibiz. Bu nedenle soruna Marksizmin ilkeleri doğrultusunda yaklaşımımızdan bihaber olan iddianameyi ve iddianamede bize atfedilen “bölücülük” suçlamasını reddediyoruz. İddia makamı “bölücülük” suçlamasını daha güncel, daha moda ve daha etkileyici bulduğu için seçmiştir. Örneğin, bu dava sınıf mücadelesinin kabardığı, yükseldiği bir konjonktürde açılsaydı, muhtemelen “sınıf esasına dayalı” olduğumuz için suçlanacaktık. Marksistlerin ulusal soruna yaklaşımı, net olarak, sosyalizm mücadelesi ve sınıf mücadelesi temellidir, tüm uluslardan proleterlerin sınıf kardeşliğine dayalıdır. O yüzden bu esasları hesaba katmadan bize atfedilen kaba bölücülük suçlamasını, ayrıca rahatsız edici buluyoruz.

İddia makamına partimiz hakkında yeni bir suç duyurusunda bulunuyoruz: Bizim programımızın her satırına sınıf mücadelesi sinmiştir.Programımızın ruhunda sınıf ilişkileri ve çelişkileri hakimdir. Bunların dikkate alınarak davanın genişletilmesini, iddianamenin yeniden hazırlanmasını ve bir işçi sınıfı partisine yakışır gerekçeden, “sınıf esasına dayalı” olmaktan dava açılmasını talep ediyoruz. Böylece bir hukukî hatanın da, aleyhte delilleri keyfi değerlendirmenin de önüne geçilmiş olur.

Öte yandan iddia makamı STP’nin bilimsel sosyalist bir parti olduğunu, sınıf mücadelesini esas aldığını programdan alıntılar yaparak açıklamaktadır. Evet, biz sınıf partisiyiz. İşçi sınıfının partisiyiz; bunu inkar etmiyoruz ve bu nitelemeden de onur duyuyoruz. Esas olarak da burjuvazinin bütün kurumlarıyla üzerimize gelmesinin nedeninin bu olduğunu iddia ediyoruz. Eğer sınıf temelli bir parti olmak suçsa, KİT’leri burjuvaziye peşkeş çekenleri, vergi kaçıranları, hayali ihracatçıları kollayan siyasî iktidar da, onu oluşturan partiler de, sözde muhalefet eden partiler de sınıf temellidir. Ama aslında Türkiye’de genel olarak sınıf partisi değil, işçi sınıfı partisi olmak suçtur.

Hukuk da sınıfsaldır.

Bütün anayasalar, yasalar bir sınıfın iktidarını temsil eden irade tarafından oluşturulur. Hukuk toplumdaki sınıflardan bağımsız, ya da sınıflarüstü değildir. 1982 Anayasasında da diğer yasalarda da incelikli bir şekilde bu anlayış vardır. Özellikle toplumu, sessiz, hareketsiz kılarak, zapt-u rapt altına almak bu anayasanın temel özelliğidir.

Bu Anayasa, 1982 yılı koşullarında, alternatifsiz, tartışmasız ve silahların gölgesinde halk oylamasına sunulmuş ve kabulü sağlanmış bir Anayasadır.

Bu Anayasa, Türkiye burjuvazisinin kronikleşen yönetememe krizinin derinleştiği bir dönemde hazırlanmış bir kriz anayasasıdır.

Bu anayasa ve Siyasî Partiler Kanunu, içinde bulunduğumuz toplumsal ve siyasal süreçlerin çok gerisinde kalmıştır. Kişinin temel hak ve özgürlüklerinden genel tanımlarda sözeden bu anayasa ve SPK hemen ardından bu hak ve özgürlüklerin kullanımını yasaklayan, kısıtlayan tedbir hükümleri getiren yasakçı bir anayasa ve SPK’dır. Bu anayasa, evrensel hukuk kurallarına taban tabana zıt ve yirmibirinci yüzyıla taşınan dünyamıza yakışmayan bir anayasadır.

Bu saptama partimizin özel görüşü de değildir. Örneğin 16 Temmuz 1993 tarihli Cumhuriyet gazetesinde Anayasa Mahkemesi yetkililerine ait olduğu belirtilen bir değerlendirme yer almaktadır:

“… Yetkililerin (Anayasa Mahkemesi yetkilileri), Anayasa değişmedikçe mahkemenin yapacağı bir şey yok. Mahkemeyi eleştirenler, Anayasa ve Siyasî Partiler Yasası’ndaki bazı maddeleri eleştirsinler …” Bu cümleler Partimizi “yargılayan” mahkemenin de bu anayasadan ve SPK’dan şikayetini yansıtmaktadır. Bu davaya dayanak olan anayasa ve SPK’nın değiştirilmesi gerektiği uzun bir süredir ülkenin siyasal gündeminde, Cumhurbaşkanından, başbakanlara, TBMM Başkanlarına kadar herkesin dilindedir. Siyasetçiler, bilim adamları, hukukçular, sendikalar, Demokratik kitle örgütleri, kısacası bu ülkenin sorunları karşısında sorumluluk duyan herkes anayasa ve SPK’dan yakınmaktadır.

Bu anayasa ve SPK’nın değiştirilmesi gerektiği doğrultusunda ortak bir iradenin oluştuğu ortamda, yani bu yasaların toplumun vicdanında, kadük duruma geldiği koşullarda bu davanın görülmesi tek kelimeyle abestir. Hukuka ve kanunlara, uygulamada mekanik bakmamak gerektir. Hukuk uygulayacasının karar verme durumunda, yasalar kadar, toplumun ortak iradesini, değişen değer yargılarını, gelişen toplumsal-siyasal süreçleri ve kamu vicdanını da hesaba katması gerekir.

  1. ve 2. iddianameyi bölüm bölüm incelediğimizde: bu konu ile ilgili yasal düzenlemeler bölümünde Anayasanın 2. maddesinden bolca sözedilmektedir. Anayasanın 2. maddesindeki evrensel boyutu olan dört kavram üzerinde düşünmek gerekir.

Birincisi; insan haklarına saygı: yerinde infazların, işten atılmaların, insanlara dışkı yedirmelerin, topluca göçe zorlanmaların yaşandığı bir ülkede yaşıyoruz. Bu uygulamaların sorumluları kendi anayasalarına göre bile anayasa suçu işliyorlar.

Bir siyasî parti hakkında programı esas alınarak kapatma davası açılması evrensel hukuk kurallarının reddidir. Burjuva iktidarlarca beslenen dinci-faşist gericiliğin “şeriat isteriz” naralarıyla 37 ilerici aydını katlettiği bir ülkede anayasanın lâiklik ilkesinden söz edilemez. İş veremediği yurttaşların yaşama hakkını gasp eden, eğitim, sağlık gibi hizmetleri de özelleştirip işçi ve emekçileri yoksulluğa ve eğitimsizliğe mahkum eden bu düzende anayasanın sosyal devlet ilkesi ihlal edilmektedir.

Anayasanın 2. maddesinde söz edilen, insan hakları, demokrasi, lâiklik ve sosyal devlet kavramlarının her geçen gün daha geçersiz hale getirildiği bu düzenin sorumlusu ne STP’dir, ne sosyalistlerdir, ne tahammül edilmeyen sosyalizmdir. Sorumlu kapitalizmin bizzat kendisidir. Yine iddianamelerde anayasanın 5. maddesinden söz ediliyor. Devletin amacı, görevi bölümünde “… insanın maddî ve manevî varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmaktadır.” denilmektedir. Oysa ana dilleri farklı olan milyonlarca insanın ana dillerini ve kültürlerini zenginleştirip zenginleştirmelerinin yasak olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Anayasanın bu tanımı da kağıt üzerinde kalmaktadır.

İddia makamı yargıladığı programı anlamamıştır. İddianame, STP programında uluslararası devrim sürecinin üç bileşeninin sık sık vurgulandığını iddia etmektedir. Programımızda bu kavram sadece iki yerde geçiyor. Ayrıca, programda bu üçlü bileşenin 21. yüzyıla girerken iki ayağının (sosyalist ülkeler-ulusal kurtuluş mücadeleleri) yeniden gözden geçirilmesi gerektiği tesbiti yapılıyor. Yoksa programda, iddianamede belirtildiği gibi bu üçlü bileşeni bugüne aynen taşımamaktadır. Bu cümle iddianameye kolaycılık yapılarak programın birinci paragrafının sonundan aynen aktarılmıştır. İddia makamının partimizin programını anlayabilme yeteneği kesinlikle yoktur.

İddianamede programda alıntılanan bir bölümde “… Anti kapitalist işçi hareketlerinin Türkiye, Yunanistan, İran vb. ülkelerde yükselişe geçmelerinin Filistin ve Kürt direnişleri nezdinde sosyalizmin daha güçlü bir çekim merkezi olmasını sağlayacağını…” belirttiğimiz söyleniyor. Bu konunun davayla ilgisini anlamak mümkün değildir. On yıllardır Ortadoğu’da Filistin ve Kürt dinamikleri mevcuttur.

On yıllardır devam eden Molla Mustafa Barzani’lerden Yaser Arafat’lardan bugüne taşınan bir Filistin ve bir Kürt dinamiği elbette mevcuttur.

O halde STP programında bu tarihsellikten kaynaklanan bir tespitin bulunması neden yargılanır’ Ayrıca sosyalist bir partinin tüm toplumsal dinamikleri sınıf eksenli bir mücadeleye çekmek için çekim merkezi olma tesbiti kadar doğal bir yaklaşım olamaz.

  1. iddianamenin 14. sayfasında Savcılık makamı “Atatürk milliyetçiliği, ırk düşüncesine ve kökence başka görünen toplulukların bütünden ayrı sayılmaları düşüncesine yer vermez… Özünde kültür milliyetçiliği vardır.” diyor. Bu tür bir yaklaşımın siyaset biliminde, sosyolojide karşılığı zorla asimilasyon’dur. Zora dayalı asimilasyon, bir ulusun, bir halkın, bir etnik grubun dilini, kültürünü kısacası kimliğini yok saymak ve asimile eden topluluğun kimliği içerisinde eritme politikasıdır. Zorla Asimilasyon, bugün dünyamızda toplum vicdanını rahatsız eden ve kabulü müm­ kün olmayan bir uygulamadır. Marksist bir parti olarak STP, ulusların, halkların kimliklerini yok etmeye yönelik, fiili ve fiziki zora dayalı asimile etme uygulamalarına şiddetle karşıdır. STP bu görüşünde kararlı ve ısrarlıdır. Bu inancını, kararlılığını programına alması da bu tür bir ilkeselliktir.

İddianamenin 14. sayfasında Lozan Antlaşması ve Türk-Bulgar Dostluk Antlaşması’na atıf yapılarak Kürt kimliğinin kabul edilmemesine dayanak aranıyor. Lozan 24 Temmuz 1923, Türk-Bulgar Dostluk Antlaşması 18 Ekim 1925 tarihlidir. Yaklaşık günümüzden 70 yıl önce bu metinlerin, bugünkü bir sosyolojik olguyu açıklayabilmesini beklemek saçmalıktır. Siyasî antlaşma metinlerinin toplumsal realitelerin tartışılmasında nihaî başvuru kaynağı sayılması hukuk adına utanç vericidir. İddia makamı ve bu iddianameyi ciddiye alan Anayasa Mahkemesi bilimsel ve hukuk formasyonu açısından yetersizliğini kanıtlamıştır.

Kürt halkının bir dizi tarihsel neden ve ideolojik-fiziki zor nedeniyle ulusal kimliğinin bilincine geç kavuşmuş olması yok sayılma gerekçesi olamaz. Yine Kürt halkının Kurtuluş Savaşı’na Türklerle birlikte katılması ve ardından yapılan antlaşmalarda Türkiye Cumhuriyeti delegasyonu tarafından temsil edilmesi bu halkın yok sayılması için gerekçe olamaz. Bu anlayış bilime, hukuka, toplum vicdanına ve hakkaniyet duygumuza uygun değildir.

İddianamenin 14. sayfasında, Anayasanın 66. maddesi özetlenmekte ve “… bu bütünlük içinde yer alan her yurttaş, tüm haklardan sınırsız ve eşit biçimde yararlanabilir…” denilmektedir. Bunun ülkemizde iki açıdan kabulu mümkün değildir.

Birincisi, kapitalist düzendeki toplumsal sınıflar açısından: toplumumuzda tarihsel olarak var olan sınıf farklılaşmaları son yıllarda çok ciddi boyutlara ulaşmıştır. Burjuvazi ile işçi-emekçi kitleler arasında her alanda mesafe daha da çok açılmış ve sınıf çelişkisi derinleşmiştir. Bugün burjuvazi yaşadığı, eğlendiği, gezdiği… mekanlar da dahil olmak üzere düğünleri, milletvekili kızlarının milyarlar harcayarak yapılan nişanları, Andromeda’larda, Klassis otellerdeki eğlenceleri bu çelişkinin derinleştiğini gösteren güncel basit örneklerdir.

Bunun yanısıra işçi-emekçi kesimlerin sağlık, eğitim, seyahat, maddî ve manevî varlığını geliştirme vb. alanlarda burjuvazi ile eşit olduğu söylenebilir mi’ Parası olmadığı için hastaneye kabul edilmeyip hastene kapılarında ölen, parası olmadığı için eğitimi yarım bırakmak zorunda kalan insanların ülkesinde yaşıyoruz. Bu ve benzeri eşitsizlikleri çelişkileri her gün görüyoruz, yaşıyoruz. Bizi kağıt üzerinde yazılanlar değil, yaşanılan gerçeklik ilgilendiriyor. O yüzden kapitalist düzende “eşitlik” sözünün bir kandırmaca olduğunu söylüyoruz.

İkincisi de, yine sınıf temeline dayalı olmak üzere Kürt halkının yaşadığı eşitsizliktir. Burjuvalaşmış, işbirlikçi Kürtler dışında Kürt işçi ve emekçilerinin eşitliğinden söz edilebilir mi’ Bu eşitsizlik farklı niyetlerle de olsa bugün herkes tarafından telaffuz ediliyor. En azından bölgesel olarak, hizmet götürmedeki eksiklikler olarak telaffuz ediliyor.

Yine son yıllarda artan bir çelişki yaşanıyor. Kürt köylerinin göçe zorlandığı, köy halkına topluca dışkı yetirildiği, okuma, beslenme, sağlık vb. alanlarda bir terkedilmişliğin yaşandığı bir ülkede yaşıyoruz. Bu eşitsizliklerin ve Kürt kimliğinin fiziki zor ile, sopayla örtbas edilmeye çalışıldığı bir ülkede yaşıyoruz. Yine Kürt dilinin ve kültürünün gelişmesinin önüne hem yasalarla hem de fiziki zorla geçildiği bir ülkede yaşıyoruz.

STP, gerek programında gerekse politikalarında bilimsel sosyalist teorinin kılavuzluğunda, yaşanılan bu gerçeklikleri tespit edip bunları dönüştürmeyi hedeflemektedir. Esas olarak sınıf gerçeğini başa koyduğu programında sınıf ilişkilerine ve ulusal soruna ilişkin tespitler, bu programı oluşturan tek tek bireylerin ve kollektif iradenin öznel niyetinden bağımsız nesnel bir vakıadır.

İddianamedeki “…Ulusal kurtuluş mücadelelerinin sosyalizmin yerleşip gelişmesinde etken olduğu ve …” türünden bir ifade programın hiçbir yerinde yoktur. Bu tür bir yoruma imkan verecek herhangi bir ifade de bulunmadığı gibi, tam tersine ulusal kurtuluş mücadeleleri bölümünde “…ABD’nin başını çektiği emperyalist güçler, günümüzdeki ulusal dinamikler üzerindeki en ağırlıklı dışsal belirleyen durumuna gelmişlerdir. Bu anlamda “bağımsızlıkçı” ulusal hareketlerin her biri bu dışsal belirleyenin egemenliği altına girme tehdidiyle karşıkarşıyadır…” (s.6) denilmektedir.

Yine Ortadoğu bölümünde (s.12) “… Ancak bölgedeki görece gelişkin kapitalist ülke proleteryalarının sergileyecekleri siyasal güç ve örgütlülük ile ulusal hareketlerin iç gelişmeleri arasında yakın bir ilişki bulunmaktadır…” denilmekte ve bu ilişki bulunmaktadır…” denilmekte ve bu ilişki paragrafın sonunda ulusal hareketler nezdinde sosyalizmin daha güçlü bir çekim merkezi olması biçiminde tarif edilmektedir. Sonuç olarak programımızın bir yaklaşımının daha iddia makamınca algılanamadığı görülmektedir.

İddianamedeki “… Kürt ulusal hareketinin önemli yere sahip olduğu ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ülkesi üzerindeki topraklarda kurtuluş mücadelesi verdiği belirtilerek…” ifadesi STP programının hiçbir bölümünde yoktur. İddianameye girmesi muhtemelen aşırı zorlanmış bir fikir yürütme etkisiyle olmuştur. Oysaki, programın ilgili bölümlerinde Kürt ulusal hareketi T.C. ile sınırlı olmayan bir coğrafi bölge içerisinde değerlendirilmektedir. Özel olarak Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde bir Kürt ulusal hareketinden hiçbir şekilde söz edilmemektedir. Tabii ki bu coğrafyanın içinde T.C. de vardır. “Kürt ulusal kimliğinin”, “Kürt realitesinin” herkesçe (Devletin en üst düzey yöneticileri de dahil) söylem düzeyinde de olsa konuşulduğu ve bir halkın kimliğinin tanınması doğrultusunda taleplerinin kitlesel bir şekilde telaffuz edildiği bir konjonktürde bu tür bir tespit tamamiyle objektiftir. Elimizde olmayan bir şeyi var edecek bir sihirli değnek bulunmadığına göre bu böyle kabul edilmelidir.

STP Kürt realitesini elbette kabul eder.

Her iki iddianamenin ana ekseni STP’nin “yaşayan bir Kürt ulusunun varlığını açık ve seçik kabul olarak etmesi”dir.

Ön savunmada verdiğimiz örnekleri tekrarlamayacağız. Ancak, bu tür bir nedenle bugün muhtemelen heyet üyeleri de dahil olmak üzere ülkemizde milyonlarca kişi ve kuruluş hakkında dava açılabilir. Örneğin, Başbakan Tansu Çiller ile ANAP genel başkanı Mesut Yılmaz, Kürtçe’nin okullarda seçmeli ders olarak okutulup okutulmamasını konuşuyorlar. Örneğin, Erdal İnönü İngiltere’de Kürt Enstitüsü’nün ve TV.’sinin kurulması gerektiğini ancak bunun Anayasa sorunu olduğunu ifade ediyor. Birinci savunmamızdaki örnekler de düşünüldüğünde bugün “yaşayan bir Kürt ulusunun varlığını açık ve seçik” kabul etmeyen kişi ya da kuruluş bulmak zordur. Ama ne hikmetse bunu işçi sınıfının bilimsel sosyalizme inanan partisi STP söyleyince Devlet ayağa kalkmakta, partiyi kapatma davası açılmaktadır.

Parti kapatılamaz

Anayasa Mahkemesi’nin STP’yi kapatma yönünde bir karar alması şu anlamlara gelecektir:

Partimize posta aracılığıyla bir mektupta Sivas’taki dinci-faşist gericiliğin gerçekleştirdiği katliama ilişkin bildirimizin arkasına bu anlayışı temsil eden biri tarafından bir tehdit yazılmıştı. Özet olarak küfürlerin dışında “sizin partinizi başınıza yıkacağız, yerle bir edeceğiz” denilmekteydi. Mahkemenizin vereceği karar kapatma doğrultusunda olduğunda, uslup ve tarz farklılığına rağmen -20 Temmuz’da sözlü savunma hakkımızın gasp edilmesi olayında Anayasa Mahkemesi Başkanının tavrı, uslup ve tarz farklılığının da olmadığını göstermiştir- sonuçları itibarıyla tehdit mektubundaki talebe denk düşülecektir. İddianamede partimizin “ulusların özgür iradelerine dayalı birliklerinin” savunduğu da yazılmıştır. Anayasa Mahkemesi’nin STP’yi kapatma kararı vermesi heyet üyelerinin “Biz özgür iradeye değil, zora dayalı birliği savunuyoruz.” biçiminde bir deklarasyonları anlamına gelecektir. İddianamede partimizin “ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını” savunduğu da yazılmıştır. Kapatma kararının evrensel bir insanlık değerini heyet üyelerinizin reddettiği anlamına gelecektir.

Son olarak mahkeme üyelerinin vermeleri muhtemel kapatma kararı burjuvazinin sosyalizme ve işçi sınıfının mücadelesine karşı gösterdiği sınır ve kural tanınamaz, tahammülsüzlüğün paylaşılması anlamına gelecek, heyet üyeleri burjuvazinin bizlere karşı beslediği sınıf kininin taşıyıcıları olarak tarihe geçeceklerdir.

Ancak kapatma kararının sonuçları toplumsal gelişim ve nesnel sınıf mücadelesi yasaları karşısında son derece sınırlı olacaktır. Türkiye işçi sınıfı ve sosyalistlerinin mücadelesi bu tür biçimsel engelleri aşacak güç ve kararlılığa sahiptir. “Parti” kapatılamayacaktır.”

VI- DAVANIN EVRELERİ

1- Dava Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 25.2.1993 gün SP.43.HZ.1993/16 sayılı iddianamesiyle açılmıştır.

2- Anayasa Mahkemesi’nce, 4.3.1993 günlü toplantıda önsavunma, esas hakkında görüş ve son savunma ile ilgili işlemlerin yürütülmesi kararı oybirliğiyle alınmıştır.

3- Sosyalist Türkiye Partisi Av. Aydın Ayanoğlu’nun Anayasa Mahkemesi Başkanlığı’na 5.7.1993 gününde verdiği tarihsiz dilekçesinin sonuç bölümünde;

“Yukarıda açıkladığımız nedenlerle, ön-savunmada belirttiğimiz davanın duruşmalı görülmesine, bu talebimizin reddi halinde Dava hakkında Partiyi temsil eden yönetici ve yönetim organları ile avukatının sözlü açıklamalarının dinlenmesi talibimiz hükme bağlanıncaya dek, esas hakkında mütalaadan sonra tarafımızdan istenen son-savunmanın süresinin uzatılmasına karar verilmesini saygılarımla talep ederim.” denilmiştir.

4- Anayasa Mahkemesi’nin, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca kapatılması istenen Sosyalist Türkiye Partisi’ne yönelik suçlamalar hakkında ayrıntılı bilgi alınmak üzere adıgeçen Parti’nin Genel Başkanı’yla birlikte iki temsilcisinin Anayasa’nın 149/4. ve 2949 sayılı Yasa’nın 33. maddeleri gereğince sözlü açıklamalarının dinlenmesine,

Adı geçen Parti’ye, son savunmalarını yazılı biçimde Anayasa Mahkemesi’ne göndermeleri için 30.7.1993 günü çalışma saati sonuna değin ek süre verilmesine,

Sözlü açıklamanın 20.7.1993 günü saat 14.30’da Anayasa Mahkemesi özel salonunda yapılmasına,

Oybirliğiyle karar verilmiştir.

5-Anayasa Mahkemesi, 20.7.1993 gününde Yekta Güngör ÖZDEN, Güven DİNÇER, Yılmaz ALİEFENDİOĞLU, Servet TÜZÜN, Mustafa GÖNÜL, İhsan PEKEL, Selçuk TÜZÜN, Ahmet N. SEZER, Haşim KILIÇ, Mustafa BUMİN ve Sacit ADALI’nın katılımıyla yaptığı toplantıda; Sosyalist Türkiye Partisi temsilcisi Av. Aydın Ayanoğlu’nun sözlü açıklamalarını dinlemiştir.

VII- İNCELEME

A- Ön Sorunlar Yönünden

  1. Hâkimin reddi talebi ve tebliğat sorunu

Davalı Parti vekili Av. Aydın Ayanoğlu’nun verdiği son savunma dilekçesinin; usul açısından son savunmamız başlıklı bölümün 4. maddesinde aynen; “Sayın Anayasa Mahkemesi Başkanı; gerek bant kayıtlarının çözümünde anlaşılacağı gibi sözlü açıklama toplantısında “Ceketiniz nerde” diye bağırarak geliştirdiği tavır, gerekse hukuka aykırı olarak ceket giyilmeden oturumu açmama davranışları ve gerekse davadan sonra yukarıda tarihlerini verdiğimiz gazetelerdeki beyanatları çerçevesinde; parti temsilcilerini Ulusa saygısızlıkla suçlamaları, “kovdum” türünde demeçleri, en iyi olasılıkla kovmadığı, Anka muhabirinin bunu çarpıttığı, salona almadığını belirttiği beyanatındaki “almama” gerekçesindeki temelsizlik ile davada tarafsız karar veremeyeceğini, taraf olduğunu belli etmiştir. Ceza Muhakemeleri Usulü Hakkında Kanunun 23. maddesinin 2949 sayılı Yasa’nın 47. maddesi hükmü ile birlikte değerlendirilerek “Hâkimin reddini” talep ediyoruz. 47. maddeyi dar yorumlayarak uygulamak adlî bir hata olacaktır. Çünkü dava artık davalı tarafa “yalancı”, “saygısız”, türünden iddialara dönmüştür. Bu mesele çözümlenmelidir. C.M.U. Kanunu 23/3. fıkrası gereği karara iştirak edecek heyet üyelerinin tarafımıza yazılı olarak ve Tebligat Kanununun ilgili hükmü gereği “Vekile tebliğ” hususu da gözönüne alınarak bildirilmesini, C.M.U. Kanununun yine 24/2. fıkrasına binaen sonradan ortaya çıkan bu gelişmeyi son-savunmamıza ekli (Ek-4) dilekçe ile talep ediyoruz.” denilmekte ve son savunmanın sonuç kısmında da,

“Delillerini son-savunmamıza ekli olarak sunduğumuz dilekçesini de yine bu savunmamızın eki olarak verdiğimiz Hâkimin reddi talebimizin dikkate alınmasına, yeni teşkil edecek kurulun tarafımıza bildirilmesine.” denilerek bu hususun karara bağlanması istenmektedir.

Ayrıca son savunmada “davalı Parti adına dava dosyasına vekalet ibraz etmemize rağmen tarafımıza esas hakkında mütalaa dahil hiç bir Anayasa Mahkemesi ara kararı tebliğ edilmemiştir” denilmiştir.

Davanın esasına geçilmeden önce; Davalı Parti Vekili Av. Aydın Ayanoğlu’nun Anayasa Mahkemesi Başkanı Yekta Güngör ÖZDEN ile ilgili istemi 2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkındaki Kanun’un 47. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca Yekta Güngör ÖZDEN katılmaksızın görüşüldü.

Söz konusu dilekçede ileri sürüldüğü gibi Başkanın tarafsız lığını gölgeleyecek bir durum olmamıştır. Sözlü açıklamaya gelen parti temsilcilerinin durum ve tutumu karşısında oturumu yönetme ve düzeni sağlama kapsamında Başkanın uyarısı, gerekli ve yerindedir.

Bu nedenle, Anayasa Mahkemesi Başkanı Yekta Güngör ÖZDEN’in tarafsız hareket edemiyeceğine ilişkin savları haklı bulunmadığından redd-i hâkim isteminin 2949 sayılı Yasa’nın 47. maddesi uyarınca reddine 30.11.1993 günü oybirliğiyle karar verildi.

Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün 10/1 maddesi gereğince mahkeme kurulu kıdem esasına göre oluşmaktadır. Bu esasa göre kurula katılacak üyelerin her gün hatta her an değişmesi mümkündür. Kurula katılabilecek 15 kişinin adı soyadı önceden bellidir. Bu nedenle heyete katılacak üye isimlerinin bildirilmesine ilişkin istem karşılanmamıştır. Öbür yandan, Sosyalist Türkiye Partisi Vekili’nin tebliğlere muttali olduğu verdiği son savunmasındaki beyan ve imzasından açıkça anlaşıldığından 7201 sayılı Yasa’nın 11. maddesine dayanılarak yapılan tebliğat yeterli görülmüştür. Avukat da temsilcilerden biridir.

  1. Davanın Siyasî Partiler Yasası’nın 9. Maddesine Aykırı Olarak Açılıp Açılmadığı Sorunu

Davalı Parti vekilinin verdiği ön savunmada özetle;

“Dava yasal prosedüre uygun olarak açılmamıştır. 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası incelendiğinde, Yasanın 9. maddesinin işletilerek öncelikle Sosyalist Türkiye Partisine eksiklik ve aykırılıklar için ihtarda bulunulması gerekir.

Sözkonusu Yasanın 101. maddesi ile 9. maddesi birlikte ele alınmalıdır. 101. maddenin tek başına olaya uygulanması olasılığı yoktur.

Anayasanın 69/5 fıkrası 2820 sayılı SP Yasasının 9. maddesine aynen aktarılmıştır. Tüzük ve programların Anayasa ve yasaya uygunluğunun denetimi ile birlikte kuruluş işlemlerinin ve kurucuların hukukî durumlarının incelenmesi eş zamanlı bir etkinliktir ve bu haliyle 9. madde her iki tür incelemenin prosedürünü oluşturmaktadır. Kaldı ki, siyasî yaşama yeni girmiş bir partinin Anayasanın 14. maddesinde belirtilen yasaklara aykırı amaç güttüğünü iddia edebilmek için böylesi bir ihtar gereklidir. Dernekler yasası incelendiğinde, İçişleri Bakanlığı kanalınca dernekler için tüzük incelenmesi ile kuruluş belgeleri ve kurucularının niteliklerinin yasal denetiminin aynı anda ve ihtar prosedürlü yürütüldüğünü görürüz. İddianamede siyasî partiler dernek statüsünden de aşağı bir değere itilmiştir. Siyasî Partilere de düzeltme hakkı tanınmalıdır.

Siyasî Partiler Yasası’nın 101. maddesi dar yorumlanarak bu güvencenin ortadan kaldırılması hukuksal bir hata olacaktır.” denilmektedir.

Davalı parti vekili, son savunmasında da “davanın reddedilip Parti hakkında 2820 sayılı Yasanın 9. maddesinin uygulanmasına” karar verilmesini istemiştir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı esas hakkındaki görüşünde özetle Siyasî Partiler tüzük ve programlarıyla kurucularının hukukî durumlarının Anayasa ve yasa hükümlerine aykırı olması halinde herhangi bir ön koşula bağlı olmaksızın doğrudan siyasî partilerin kapatılması davası açılabileceğini belirtmiştir.

Siyasî Partiler Yasası’nın 9. maddesine göre; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı kurulan partilerin, tüzük programları ile kurucularının hukuksal durumlarının Anayasa’ya ve yasa hükümlerine uygunluğuna ve ayrıca, verilmesi gerekli bilgi ve belgelerin tamam olup olmadığını kuruluşlarından sonra öncelikle ve ivedilikle incelemek durumundadır. Cumhuriyet Başsavcılığı, aynı maddeye dayanarak saptadığı noksanlıkların giderilmesini, gerekli göreceği ek bilgi ve belgelerin gönderilmesini yazı ile isteyebilecektir. Bu isteğe uyulmamasının yaptırımı da, siyasî partilerin kapatılmasına ilişkin hükümlerin uygulanmasıdır. Böylece Cumhuriyet Başsavcılığı’nın partileri denetleme görevinin içeriği ve sınırı belirlenmiş olmaktadır. Anılan maddede, kurulan partilerin tüzük ve programları ile kurucularının hukuksal durumlarının doğrudan kapatma nedenleri yönünden Anayasa ve yasa hükümlerine aykırı olması ya da bunlarda noksanlıklar saptanması durumları birbirinden ayrılmış ve değişik hukuksal sonuçlara bağlanmıştır. Şöyle ki; Cumhuriyet Başsavcılığı’nca saptanan noksanlıkların giderilmesi, gerekli görülen ek bilgi ve belgelerin gönderilmesi, yazı ile istenmedikçe, bu nedene dayanılarak siyasî partilerin kapatılmasına dair hükümlerin uygulanmamasına, yani yazılı istemin dava açmanın ön koşulu niteliğini almış olmasına karşı, kurulan partilerin tüzük ve programları ile kurucularının hukuksal durumlarının doğrudan kapatılma nedenleri yönünden Anayasa’ya ve yasa hükümlerine aykırı olması nedeniyle kapatılmaları için dava açılması, 104. madde dışında böyle bir önkoşula bağlanmıştır.

Cumhuriyet Başsavcılığı Sosyalist Türkiye Partisi’nin, programının SPY’nın Dördüncü Kısmı’nda yer alan 78. maddesinin (a) bendi ile 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerine aykırılığı nedeniyle kapatılmasını istemektedir. Bu nedenle Siyasî Partiler Yasası’nın 9. maddesinde Cumhuriyet Başsavcılığı’na noksanlıkların giderilmesi ile ilgili olarak tanınan yetkiyi yukarıda belirtilen aykırılıkları da kapsayacak bir duruma getirmek ve bu hususu bir dava koşulu olarak kabul etmek, siyasî partilerin tüzük, program ve faaliyetlerinin Yasa’nın Dördüncü Kısmındaki “Siyasî Partilerle ilgili Yasaklar”a aykırı durumlarda, bu koşul yerine getirilmeden, doğrudan 100 ve 101. maddelerdeki nedenlerle kapatma davası açılmasına olanak vermemek anlamına gelir. Bu nedenle, Siyasî Partiler Yasası’nın 9. maddesine göre Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca uyarı yapılmadan açılmış bulunan davanın Yasa’nın Dördüncü Kısmı’nda yasaklanan nedenlerden ileri gelmesi nedeniyle davalı Parti’nin talebi yerinde görülmemiştir.

  1. Yargılamanın Duruşmalı Olarak Yapılması veya Yeniden Sözlü Açıklama Yapılması Sorunu

Davalı Vekili’nin son savunmasının sonuç kısmında davanın duruşmalı yapılması, reddi halinde daha önce sözlü açıklamada bulunmayan üç temsilcinin dinlenmek üzere tekrar çağrılması talep edilmiştir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın konu ile ilgili açıklamasında da; “…bu düzenlemelerde, siyasî parti kapatma davası görülürken Ceza Muhakemeleri Usul Yasasının uygulanacağı hususuna işaret edilmekte ise de, bu husus o yasada yer alan tüm yargılama yöntemlerinin uygulanması anlamında olmayıp, duruşmalı yargılama dışında kalan ve davaya uygunluk arzeden diğer yargılama yöntemlerinin uygulanacağını belirtmek amacına yönelik düzenleme olarak kabulü gerekir.

Öte yandan; Anayasa Mahkemesi’nin hangi hallerde duruşmalı yargılama yapılabileceği Anayasa’nın 149. maddesinin son fıkrası ile 2949 sayılı Yasa’nın 35. maddesinde açıkça gösterilmiştir. Anayasa ve yasalarla, ilgilileri dinleme yetkisini kullanmak bakımından Yüce Mahkemenize tanınmış olan takdir hakkı saklı kalmak üzere, kamu düzenini ilgilendiren ve yargılama yöntemini belirleyen, Anayasal ve yasal düzenlemeler karşısında siyasî parti kapatma davalarında duruşmalı yargılama yapılması mümkün bulunmadığından, davalı partinin bu yöne ilişkin isteminin reddi gerekir.” denilmektedir.

Anayasa’nın 149. maddesinin son fıkrasında, Yüce Divan sıfatıyla baktığı davalar dışında kalan işleri Anayasa Mahkemesi’nin dosya üzerinden inceleyeceği hükmü yer aldığından CMUK’un duruşma ile ilgili kuralları siyasî partilerin kapatılması davalarında uygulanamaz.

Bu nedenle Davalı Parti’nin yargının duruşmalı yapılması talebi reddedilmiştir.

Sözlü açıklamanın yeniden yapılması istemine gelince :

2949 sayılı Yasa’nın 33. maddesinde “Anayasa Mahkemesi gerekli gördüğü hallerde sözlü açıklamalarını dinlemek için ilgilileri ve konu hakkında bilgisi olanları çağırır.” hükmü yer almıştır.

Bu hüküm uyarınca gerçekleştirilen sözlü açıklama toplantısında Sosyalist Türkiye Partisi temsilcisinden gerekli bilgiler alınmıştır. Sosyalist Türkiye Partisi’nin Ön ve esasla ilgili savunmasında istenilen ilave süreler verilerek savunma haklarının en kapsamlı biçimde kullanılması sağlanmıştır. İkinci bir sözlü açıklamaya, hiçbir haklı neden bulunmadığı için gerek görülmemiştir.

4- Anayasa’ya Aykırılık ve Anayasa’nın Geçici 15. maddesinin Aşılması Sorunu

Davalı Parti Vekili ön savunmasında Davada uygulanacak Siyasî Partiler Yasası’nın 78. (a), 81. (a), (b) ve 101. (a) bendlerinin Anayasa’ya aykırılığı üzerinde durulmuş ve Anayasa’nın Geçici 15. maddesinin yorumla aşılması talep edilmiştir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, esas hakkındaki görüşünde bu değerlendirme ve taleple ilgili görüşlere katılmamıştır.

Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerinde yer alan kapatma nedenleri sayılıdır. Siyasî partilerin kapatılabilmeleri, örgütlenme ve siyasî faaliyette bulunma özgürlüklerine getirilen önemli bir sınırlamadır. Kapatma nedenlerinin Anayasa’da gösterilmiş olması, sınırlanması yasalarla genişletilmesini önlemek ve bir anayasal güvence sağlamak amacına dayanır. Bu nedenle, Siyasî Partiler Yasası’nda partilerin yasaklanma koşullarına yenilerini getirerek genişletmek Anayasa’yla bağdaşmaz. Kural, partilerin özgürce kurulmaları ve faaliyette bulunmalarıdır. İstisna ise bunların kapatılmalarıdır. Anayasa’da da öngörüldüğü gibi siyasî partiler demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez öğeleridir. Anayasa partilerin kapatılma nedenlerini kendisi düzenlemiş bu konuyu yasakoyucunun takdirine bırakmamıştır.

Davalı Parti programının, Siyasî Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (a) bendinde 81. maddenin (a) ve (b) bendlerinde öngörülen devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ilkesine aykırı bulunması nedeniyle aynı Yasa’nın 101. maddesinin (a) bendi uyarınca kapatılması istenmektedir.

Söz konusu yasal düzenlemeler Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerinde yer alan hükümlerin gereklerini yerine getirmek amacıyla yapılmıştır. Ancak, bunların Anayasa’ya uygunluğunu tartışmak Anayasa’nın geçici 15. maddesinin açıklığı karşısında olanaksızdır. Anayasa Mahkemesi’nin yerleşik içtihadına göre, Anayasa’nın geçici 15. maddesinin son fıkrası ile birinci fıkrası arasında, belirli bir dönemde çıkarılan yasalar hakkında Anayasa’ya aykırılıkların iddia edilememesi yönünden bir zaman ayrımı yapılmamış, üçüncü fıkrada yer alan “bu dönem” sözcükleri birinci fıkrada açıklanmıştır. Böylece, belirli bir dönemde çıkarılan yasalar için Anayasa’ya aykırılık savında bulunulamayacağı öngörülmüştür. Geçici maddeler uygulama süreleriyle değil, geçici olarak düzenledikleri hukuksal ilişki ve kurumlarla kendisi ve bağlı olduğu temel metinlerin içerikleri ve verdikleri anlam ile değerlendirilmelidir. Geçici maddeler değişik hukuksal düzenlemeler arasında bağlantı kurar, kazanılmış hakların saklı tutulmasını ve uygulamanın geniş bir zaman dilimine yayılmasını sağlar. Geçici maddelerle temel hükümlerin farkı budur. Hukuksal değer bakımından ise, geçici maddelerle temel hükümler arasında bir farklılık bulunmamaktadır. Anayasa’nın açık olarak düzenlediği bir konunun Anayasa Mahkemesi tarafından uygulanmaması düşünülemez. Bu nedenle, Anayasa’nın geçici 15. maddesine göre, 12 Eylül 1980’den ilk genel seçimler sonucu toplanacak Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Başkanlık divanı oluşturuluncaya (6 Aralık 1983) kadar geçen süre içinde çıkarılmış olan yasaların Anayasa’ya aykırılığı ileri sürülemeyeceğinden, bu dönem içinde çıkarılmış yasalar arasında bulunan 22.4.1983 günlü, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nu Anayasa’ya aykırılığı savında bulunulamaz.

Diğer taraftan bir yasa kuralının ihmalinin söz konusu olabilmesi için aynı konuyu düzenleyen ve birbiriyle çelişen bir yasa ve Anayasa kuralının bulunması gerekir. Bu durumda çözümün Anayasa kuralları yönünden aranması doğaldır. Anayasa’nın geçici 15. maddesinin varlığı, Anayasa’nın tümlüğü içinde bir çelişkiyi değil bir ayrık durumu yansıtmaktadır. Geçici 15. maddenin içeriği, konuyu açık biçimde ortaya koymuştur. Anayasa Mahkemesi’nin bu kuralı yok sayması olanaksızdır.

Bir yasa kuralının ihmali, incelenmekte olan işte uygulanacak kural hakkında iptal davası açılmış olsa bile o kuralın Anayasa’ya aykırılık nedeniyle iptal edilebilecek nitelikte olması koşuluna bağlıdır.

Sözkonusu kuralların, Anayasa’nın geçici 15. maddesi karşısında, Anayasa’ya uygunluk denetimi yapılmasının olanaksızlığı nedeniyle ihmal edilmeleri de sözkonusu olamaz.

Bu nedenlerle Siyasî Partiler Yasası’nın ilgili kurallarının iptal ya da ihmal edilmesi istemi yerinde görülmemiştir.

Güven DİNÇER bu görüşlere katılmamıştır.

  1. ESAS YÖNÜNDEN
  2. Genel Açıklama

Genel ve eşit oy hakkı; çoğulcu, katılımcı kurallar ve kurumlar düzeni olan çağdaş demokrasilerde yurttaşların devlet yönetimine katılmalarının temel koşuludur. Bu yolla söz sahibi olup etkinlik kazanma olanağı elde edilirse de kişilerin ayrı ayrı güçleriyle sonuç almaları güçtür. Bireysel iradeleri birleştirip yönlendirerek onlara ağırlık kazandıran özgün kuruluşlara gereksinim duyulmuştur. Bu kuruluşlar, dağınık siyasal tercihleri birleştirip açıklık ve güç sağlayarak devlet hizmetlerini daha yararlı kılmak, hak ve özgürlükleri güvenceye bağlayarak toplumsal barışı güçlendirmek, anayasal ilkeler doğrultusunda kamuoyu oluşturarak ulusal yaşama daha çok aydınlık getirmek yönünden vazgeçilmez öneme sahip olan siyasal partilerdir.

Anayasa’nın 68. maddesinin ikinci fıkrasında “Siyasî partiler demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır.” ilkesine yer verildikten sonra üçüncü fıkrasında da “Siyasî Partiler önceden izin almadan kurulurlar ve Anayasa ve kanun hükümleri içinde faaliyetlerini sürdürürler.” denilmektedir.

Siyasal partilere ilişkin Anayasa kuralları gözden geçirilirse Anayasakoyucunun demokrasinin benimsenmesi yönünden bu konuya özel bir önem ve değer vermiş olduğu görülür.

Siyasal partilerin kuruluş ve çalışmalarının özgürlük içinde olması temel ilkedir. Siyasal partiler, belli siyasî düşünceler çerçevesinde birleşen yurttaşların özgürce kurdukları ve özgürce katılıp ayrıldıkları kuruluşlardır. Kamuoyunun oluşumunda önemli etkinliği olan siyasî partiler, yurttaşların istem ve özlemlerinin gerçekleşmesine çalışan ve siyasal katılımları somutlaştıran hukuksal yapılardır.

Demokrasinin simgesi sayılan, olmazsa olmaz koşulu olarak nitelenen özgürlük ve hukuksallığın ulusal araçları durumunda bulunan siyasî partilerin, devlet yönetimindeki etkinlikleri ve ulusal istencin gerçekleşmesindeki rolleri nedeniyle, Anayasakoyucu, onları öteki tüzelkişilerden farklı tutup , kurulmalarından başlayarak çalışmalarında uyacakları esasları ve kapatılmalarında izlenecek yöntem ve kuralları özel olarak belirlemekle kalmamış, Anayasa’nın 69. maddesinin son fıkrasında, çalışma, denetleme ve kapatılmalarının Anayasa’da belirlenen ilkeler çerçevesinde çıkarılacak bir yasayla düzenlenmesini uygun bulmuştur.

Anayasa’nın anılan buyurucu kuralı uyarınca 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası çıkarılmış; siyasî partilerin kuruluşlarından başlayarak çalışmaları, denetimleri, kapatılmaları konularında, belirli bir sistem içerisinde, çok ayrıntılı kurallar getirmiştir. Getirilen sistemde, Anayasa’da da yer alan yasaklara uymayan siyasal partilerin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca izleneceği ve gerektiğinde kapatılmaları için Anayasa Mahkemesi’nde dava açılacağı öngörülmüştür.

Siyasal partilerin, demokratik yaşamın vazgeçilmez öğeleri olmaları, devlet örgütü ve kamu hizmetleriyle yoğun ilişki içinde bulunmaları, onların her istediklerini yapabilecekleri anlamına gelmez. Siyasal partilerin baskı ve engellerden uzak kalmalarını sağlamaya yönelik kurulma ve çalışma özgürlüğü, Anayasa ve bu alanı düzenleyen yasalarla sınırlıdır. Bu belirleme aynı zamanda demokratik hukuk devleti olmanın da bir gereğidir. Nitekim Anayasa’nın 2. maddesinde “Türkiye Cumhuriyeti… demokratik… bir hukuk devletidir.” denilmektedir.

Hukuk devleti, Anayasa Mahkemesi’nin birçok kararında yinelenip vurgulandığı üzere insan haklarına saygılı ve bu hakları koruyan, toplum yaşamında adalete ve eşitliğe uygun bir hukuk düzeni kurarak bu düzeni sürdürmekle kendisini yükümlü sayan, tüm davranışlarında hukuk kurallarına ve Anayasa’ya uyan, işlem ve eylemleri bağımsız yargı denetimine açık olan devlet demektir.

Varlığı ve etkisi, işlevleriyle ortaya çıkan devlet, belirli topraklar üzerinde yerleşmiş, bağımsız ve egemen aynı üstün güce bağlı örgütlü insanlar topluluğu olarak tanımlanır. Bu tanıma göre, ülke ve ulus bütünlüğüyle egemenlik, yasalara dayanan bir otoriteye bağlı örgütlenme ve eşitlik ilkesi bir devlet için vazgeçilmez ögeler demektir. Her canlının ve insanların kendilerini koruma içgüdüsünde olduğu gibi, devletlerin de saldırı ve ondan doğacak tehlikelerden kendi varlığını koruması, uluslararası hukuk düzeninde kabul edilmiş temel bir haktır.

Devletler hukukunda, genellikle, “devletin varlığını güçlendirerek sürdürmek, bağımsızlığına ve geçerli yapısına yönelik tehlikelere karşı önlemler alıp uygulamak” yetkisi biçiminde tanımlanan kendini koruma hakkı, insan hak ve özgürlüklerinden başlayarak demokratik toplum düzenini bozucu, devletin ögelerini yıkıcı eylemleri karşılayacak her tür çabayı kapsar. Bunların başında, bireylerin ve devletin varlığını koruma hakkının bulunduğu tartışmasızdır. Devletin temel dayanaklarını, sürekliliğini ve demokrasiyi yokedici sakıncaları gidermek için yasal düzenlemelerin gerçekleştirilmesi hukuk devleti için en doğal davranıştır. Bu bakımdan Siyasî Partiler Yasası’nda yer alan konuyla ilgili düzenlemeler, devletler hukukunda öngörülen devletin kendini ve halkını koruma hakkının kapsamı içinde kalmaktadır. Durumun demokrasi ilkeleriyle çatışan bir yönü yoktur. Dayandığı temelleri korumak amacıyla hukuk içinde aldığı önlemler nedeniyle bir devletin kusurlu bulunup suçlanması düşünülemez. Ülkesi ve ulusuyla birlikte kendini korumayan devlet, devlet olamaz.

Anayasada, kişilerin hak ve ödevleri, siyasî haklar ve ödevler ile siyasî partilerin bağlı olacakları esaslar ayrı kurallarla düzenlenmiştir.

Demokrasilerde Anayasa’nın güvence altına aldığı hakların kullanılması ile belirlediği ödevlerin yerine getirilmesinde ülke düzeyinde etkinliği olan siyasal partilerin, demokratik devlet yapısı ile ülke ve ulus bütünlüğünün korunması için konulmuş Anayasa ve yasa kurallarına uymaları yalnız varlıklarının doğal gereği olmayıp aynı zamanda bir Anayasa buyruğudur.

  1. Anayasa ve Siyasî Partiler Yasası’nın İlgili Kuralları

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca davalı Siyasî Parti’nin, programının kimi bölümlerinin, Anayasa’nın Başlangıç Kısmı ile 3., 14., 68., 69. maddelerine; 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın ise 78. maddesinin (a) bendi, 81. maddesinin (a), (b) bentlerine aykırılıkta bulunduğu ileri sürülerek aynı Yasa’nın 101. maddesinin (a) bendi uyarınca kapatılması istenilmektedir.

Siyasî Partilerin kapatılmalarıyla ilgili düzenlemelerin kaynağı, Devletin temel ögelerini belirleyerek bunları güvenceye bağlayan ve toplumsal uzlaşmanın temelini oluşturan Anayasa’nın aşağıdaki maddelerinde yer alan kurallardır:

“MADDE 1.- Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.”

“MADDE 2.- Türkiye Cumhuriyeti toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.”

“MADDE 3.- Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.

Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır.

Millî Marşı “İstiklal Marşı”dır.

Başkenti Ankara’dır.”

“MADDE 4.- Anayasanın 1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2 nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.”

Anayasakoyucu, bu kurallarla ulusal birliğimizin değişmezliğiyle ülke bütünlüğünü ve devletin tekil yapısını ortaya koymuştur. Burada öncelikli olanlar ülke-ulus bütünlüğüyle Atatürk millîyetçiliğidir.

Vatana ve ulusa bağlılığın, sevgi ve kardeşliğin, içte ve dışta barışın simgesi sayılan, tüm bireyleri eşitlik ve adaletle kavrayıp çağdaş evrensel değerlerle birleşen bu ilkeler, yaşamın her alanda çağdaşlaşmasının ve demokratikleşmesinin kaynağı ve dayanağıdır.

Siyasî partilerin çalışmaları ve programları yönünden Anayasa’ya aykırılık, yalnızca Anayasa’da sayılan parti yasaklarına ilişkin hükümlerle sınırlıdır.

Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerinde yer alan yasaklar şunlardır:

– Siyasî partilerin tüzük ve programları, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, ulus egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz.

– Sınıf ve zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı amaçlayan siyasî partiler kurulamaz.

– Siyasî partiler yurt dışında örgütlenip çalışma yapamazlar, kadın ya da gençlik kolu ve benzeri biçimde ayrıcalık yaratan yan kuruluşlar kuramazlar.

– Siyasî partiler tüzük ve programları dışında çalışma yapamazlar.

– Siyasî partiler, temel hak ve özgürlüklerin kötüye kullanılmasına karşı 14. maddeyle konmuş olan sınırlamaların dışına çıkamazlar.

– Siyasî partiler, kendi siyasetlerini yürütmek ve güçlendirmek amacıyla dernekler, sendikalar, vakıflar, kooperatifler ve kamu kuruluşu niteliğindeki meslek kuruluşları ve bunların üst kuruluşları ile siyasî ilişki ve işbirliği içinde bulunamazlar ve bunlardan maddî yardım alamazlar.

– Siyasî partilerin parti içi çalışmaları ve kararları demokrasi esaslarına aykırı olamaz.

– Siyasî partiler yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan, yabancı ülkelerdeki dernek ve gruplardan yardım ve emir alamazlar; bunların Türkiye aleyhindeki karar ve etkinliklerine katılamazlar.

Bu yasakların kimileri doğrudan bir kapatma nedeni değildir.

Siyasî partilerin doğrudan kapatma nedenlerinden biri Anayasa’nın 69. maddesinin birinci fıkrasında gösterilmektedir. Bu fıkraya göre; siyasî partiler, tüzük ve programları dışında faaliyette bulunamazlar; Anayasa’nın 14. maddesindeki sınırlamalar dışına çıkamazlar; çıkanlar temelli kapatılır. Böylece, siyasî partilerin tüzük ve programları dışında faaliyette bulunmaları değil; Anayasa’nın 14. maddesindeki sınırlamalar dışına çıkmaları doğrudan kapatma nedenidir. Diğer bir doğrudan kapatma nedeni bu maddenin 8. fıkrasında yer almaktadır. Bu fıkraya göre de; siyasî partiler, yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan, yabancı ülkelerdeki dernek ve gruplardan yardım ve emir alamazlar; bunların Türkiye aleyhindeki karar ve faaliyetlerine katılamazlar. Bu hükme aykırı davranan siyasal partiler temelli kapatılır.

Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü ve beşinci fıkralarında -“Siyasî partilerin tüzük ve programları, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, millet egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz.”, -“sınıf ve zümre egemenliğini veya herhangi bir diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayan siyasî partiler kurulamaz.” denilmektedir. Bu kurallarda yeralan “olamaz” ve “kurulamaz” sözcüklerini doğrudan kapatma nedeni olarak anlamak gerekir.

Gözönünde tutulması gereken diğer bir husus da, 68. maddenin beşinci fıkrasında yeralan kapatma nedeninin 69. maddenin birinci fıkrasının ikinci tümcesinde yer aldığıdır. Bu tümcenin atıfta bulunduğu 14. madde de açıkça sınıf veya zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü amaçlayan siyasî partilerin kurulmasını yasaklamaktadır.

Siyasî Partiler Yasası’nın 78. maddesinde;

“Siyasî Partiler:

  1. a) Türkiye Devletinin Cumhuriyet olan şeklini; Anayasanın Başlangıç Kısmı’nda ve 2. maddesinde belirtilen esaslarını; Anayasanın 3. maddesinde açıklanan Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline, bayrağına, millî marşına ve başkentine dair hükümlerini; egemenliğin kayıtsız şartsız Türk milletine ait olduğu ve bunun ancak Anayasanın koyduğu esaslara göre yetkili organları eliyle kullanabileceği esasını; Türk milletine ait olan egemenliğin kullanılmasının belli bir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamayacağı veya hiçbir kimse veya organın, kaynağını Anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanamayacağı hükmünü, seçimler ve halk oylamalarının serbest, eşit, gizli, genel oy, açık sayım ve döküm esaslarına göre, yargı yönetim ve denetimi altında yapılması esasını değiştirmek;

Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, dil, ırk, renk, din ve mezhep ayrımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni kurmak;

Amacını güdemezler veya bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar, başkalarını bu yolda tahrik ve teşvik edemezler.”

  1. maddesinde;

“Siyasî Partiler:

  1. a) Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerine millî veya dinî kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler.
  2. b) Türk dilinden ve kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler ve bu yolda faaliyette bulanamazlar.”

hükümleri yer almaktadır.

2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın bu kurallarında, devletin tekliği ile ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünden söz edilmektedir. Bu maddeler, Anayasa’da yazılı soyut “Bölünmez bütünlük” ve “tekil devlet” kavramlarını açıklayarak somutlaştırmaktadır Eş anlatımla, Siyasî Partiler Yasası, devletin tekliği, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü korumak amacıyla, ayrılıkçı akımların bir parti durumunda örgütlenmesini yasaklamakta ve yine siyasî partilerin federal bir sistemi savunamayacaklarını azınlık yaratamayacaklarını (özendirip kışkırtmayacaklarını), bölgecilik, ırkçılık yapamayacaklarını ve eşitlik ilkesini korumak zorunda olduklarını vurgulamaktadır. Böylece anayasal ilkeler Siyasî Partiler Yasası’yla yaşama geçirilip yaptırımlara bağlanmıştır.

  1. Sav, Savunma ve Kanıtların Değerlendirilmesi

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın, Parti Programında yer alan kimi düzenleme ve savunmalarla ilgili kararın baştarafına aynen alınan görüşlerindeki değerlendirmeler açıktır.

Sosyalist Türkiye Partisi’nin sözlü açıklama ve savunmalarında geçen ve karara aynen alınan istem ve anlatımların dışında başka bir kanıt yoktur. Sözlü açıklamaya ilişkin durum, gerçeğe aykırı biçimde ileri sürülmüş, Başkan hakkında red istemi, Başkanın yerine çağrılan yedek üyenin katıldığı toplantıda görüşülerek oybirliğiyle reddedildikten sonra inceleme sürdürülmüştür.

Davalı Parti Programı’nın “Devletin Ülkesi ve Milletiyle Bölünmez Bütünlüğü”nün bozulması” amacını taşıyıp taşımadığı :

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü bu ilkenin vazgeçilmez bir unsuru olan ortak dil, kültür, eğitim ve Atatürk Milliyetçiliği kavramları hukuksal, siyasal olduğu kadar, tarihsel ve sosyal gerçeklere dayanmaktadır.

Şöyle ki:

“Bütünlük” ilkesi ilk olarak Misak-ı Millî’nin birinci maddesinde “… islâm çoğunluğu bulunan yerleşik toprak parçalarının tamamı hakikaten veya hükmen hiçbir sebeple ayırma kabul etmez küldür.” biçiminde yer almıştır.

Delegasyon Başkanı İsmet İnönü, Lozan Barış Andlaşması görüşmelerinde, bütünlük ilkesini “Büyük Millet Meclisi Hükümeti; Türk Yurdu’nun birliğine ve bölünmezliğine en büyük önemi vermekte, hakların ve ödevlerin, çıkarların ve yükümlülüklerin yurttaşlarca eşit olarak paylaşılması gerektiğine inanmaktadır.” biçiminde açıklamıştır.

Devletin, ülkesi ve milletiyle bölünmezliği ilkesi Anayasa’nın birçok maddesinde özellikle vurgulanmış, Türk Milleti’nin bağımsızlığı ve bütünlüğüyle, ülkenin bölünmezliğini korumak devletin temel amaç ve görevleri arasında gösterilmiştir. (Madde 5). Ülke ve ulus bütünlüğünü korumak için temel hak ve özgürlüklerin kısıtlanabileceği de kabul edilmiş, (Madde 13 ve 14) aynı amaçla basın ve dernek kurma özgürlüklerine özel sınırlamalar getirilmiş (Madde 28, 30, 33), gençlerin bu anlayış doğrultusunda yetişme ve gelişmelerini sağlayıcı önlemler alınması devlete özel görev olarak verilmiş (Madde 58), bilimsel araştırma ve yayında bulunma yetkisinin Devletin varlığı ve bağımsızlığıyla ulusun ve ülkenin bütünlüğü ve bölünmezliğine karşı kullanılamayacağı belirtilmiş (Madde 130), kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarına bu nedenlerle yönetimin müdahalesi uygun bulunmuş (Madde 135), birlik ve bütünlük konusunda işlenecek suçlar için özel mahkemelerin kurulması öngörülmüş (Madde 143), aynı konu, TBMM üyeleri ve Cumhurbaşkanı yeminlerinin temel öğelerinden birini oluşturmuş (Madde 81 ve 103), siyasî partilerin uyacakları esasların başlıcaları arasında yine “bölünmez bütünlük” ilkesi yer almıştır. (Madde 68 ve 69)

Uluslar, varlıklarını tarihsel gelişmeler ve gerçeklerle kazanırlar. Ortak kültürün, sosyal dayanışmanın ve birlikte yaşama duygusunun doğuşu, gelişip güçlenmesi tarihe dayanır. Tek vücut durumunda ve tam ulus yapısı içinde bütünleşerek Kurtuluş Savaşı’nı yapmış halkın vatanı, Türk Vatanı; Milleti, Türk Milleti; Devleti de Türk Devleti’dir. Dünya, 11. yüzyıldan bu yana çağlar boyu Anadolu için “Türkiye” ve burada yaşayanlar için “Türkler” adını kullanmıştır. Bu durum, ulus bütünlüğü içinde yeralan farklı etnik grupları görmeme anlamına gelmez.

Gerek Anayasa’ya gerek Siyasî Partiler Yasası’na göre ülke ve ulus bütünlüğü, devletin bölünmezliğinin temel ögeleridir. Faaliyet, ister ülke, ister ulus bütünlüğüne yönelik olsun, sonuçta, devletin bölünmez bütünlüğünün tehlikeye girmesi söz konusudur. Ülke bütünlüğünün hedef alınmasının, ulus bütünlüğünü; ulus bütünlüğünün hedef alınmasının, ülke bütünlüğünü bozacağı kuşkusuzdur. Anayasa ve Yasa, bu değerleri birlikte ve ödünsüz, mutlak olarak korumayı amaçlamıştır. Hiçbir devlet bu konuda hoşgörülü davranmak ve ödün vermek yetkisini kendinde göremez.

“Millet” kavramı; insanlığın gelişme süreci sonucunda vardığı en ilerlemiş birlikteliği oluşturan toplumsal yapıyı anlatır. “Ulus” ve yerine göre “Halk” sözcükleriyle de anlatılan bu yapı, bir gelişme düzeyini, bilinçli ve kişilikli bireyler olgusunu gösterir. “Milliyetçilik” ise, büyük bir toplumsal gerçek ve “millet düşüncesi”nin üzerine kurulu olan çağın en etkin kültür ve politik anlayışıdır. Milliyetçilik, Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Türk Devrimi’nin temel ve önde gelen ilkelerinden biridir. Cumhuriyet döneminde “millet” ve “milliyetçilik” kavramları, başta, teokrasiden demokrasiye geçişi sağlayan Atatürk olmak üzere Cumhuriyetin kurucularıyla, onların koyduğu temel ilkeler üzerinde Cumhuriyeti yöneten kuşaklarca yorumlanmış ve 1924, 1961, 1982 Anayasa’larında yer almıştır. 1982 Anayasası’nın Başlangıcı’nda “… Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı …”, 2. maddesinde “… Atatürk milliyetçiliği …”, 42. maddesinde “…Atatürk ilkeleri …” ve 134. maddesinde “Atatürkçü düşünce …” sözcükleriyle Atatürk milliyetçiliği güçlü biçimde yer almaktadır. Atatürk Milliyetçiliği, ayrımcı ve ırkçı bir kavram değil, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk halkının, kökeni ne olursa olsun, devlet yönünden tartışmasız eşitliği, içtenlikli birliği ve birlikte yaşama istencini içeren çağdaş bir olgudur. Ayrımcılığı dışlayıp “ulus” yapısı içinde kaynaşmayı öngören bu kavram; etnik kökenleriyle kimliklerin ayrımcılığa varan resmî bir tanıtım belirtisi olarak Siyasî Parti programlarında ve eylemlerinde amaç edinilmesini engellemektedir. Dil ve din birliği yanında önemli başka toplumsal bağlar kurmuş toplulukların devletle olan hukuksal bağlarını koparacak bir girişim, kışkırtma, toplumsal gerçeklere Anayasa’ya ve Siyasî Partiler Yasası’na uygun bir tutum değildir. Türk Ulusu içinde “Kürt” kökenli yurttaşlarla değişik boylardan gelen “Türkler” ve diğer değişik kökenliler ayrımsız biçimde yer almakta Devletin temel ögesi olan “tek ulus” olgusu böylece somutlaşmaktadır.

Ulus, tarihsel ve sosyolojik yönden belirli aşamaları geçmiş ve belirli nitelikleri kazanmış bir topluluktur. Türk Ulusu, Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasıyla sınırları çizilmiş “vatan” kavramına dayanır. Ulus; vatan üzerinde yaşayan, geçmişten geleceğe doğru bir zaman akışı içinde ortak yaşam istek ve amacına bağlanan kültür ve ülkü birliğine dayanır. “Ulus” kavramı, dar çerçeveli topluluk ve dinden başka toplumsal bir bağı olmayan ve başka öge aramayan ümmet kavramından çok farklıdır. Ulus, tarihsel ve sosyal gelişmenin yarattığı birlikte yaşama olgusudur. Irk gibi antropolojik ve filolojik niteliklere dayanan dar bir kavram da değildir. Ulus, ortak bir tarih bilinci yaratmamış göçebe, yerel dil ve soy gruplarından oluşan sosyolojik bir yapı olan kavim de değildir. “Misak-ı Milli” sınırları içinde Türkiye Cumhuriyeti’nin üzerinde kurulduğu, Avrupa, Asya, Afrika kıtaları arasında köprü durumunda olan, çeşitli göç ve sığınmalara kucak açan vatanda, bin yılı aşan uzun bir tarihsel gelişme sonunda yaşayan ve Kafkaslara, Balkanlara, Afrika ve Orta Doğu’ya uzanan Osmanlı İmparatorluğu’ndan arta kalan çeşitli etnik kökenlerden gelen insanlar ortak geçmişe, tarihe, ahlâka, değer yargılarına, dine, hukuka ve eşit haklara sahip olarak karşılıklı şekilde birbirlerinin kültürlerini ve eski Anadolu uygarlıklardan kalan değerleri de özümseyerek birlikte ortak kültür ve kimliğe sahip bir vatan ve ulus oluşturmuşlardır. Gönül birliğine dayanan bu oluşumun davalı Parti savunmalarında geçen asimile etme kimliği yok etme kavramlarıyla bir ilgisi yoktur. Yapısı bu biçimde olan Türk Ulusu içinde Türk, Kürt gibi ırkçılığa dayalı ulus ayrımcılığına gitmek gerçekle bağdaşmaz.

Bu nedenle Atatürk, yeni devletin kuruluş günlerinde açıkca “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk Ulusu denir” demiş ve anayasalarımızda Ulus ve ülke bütünlüğü esas alınmıştır. Bu bölünmez bütünlük ilkesinden uzaklaşıp ulusu etnik kökene dayalı “Türk ve Kürt” ayrımlarıyla nitelemek ve ırka dayalı savlarla bölücülüğe gitmek ve nüfuslandırmak olanaksızdır. Cumhuriyeti kuranlar sadece Türk ve Kürt kökeninden gelenler olmadığı gibi, koruyanlar, terör örgütleri karşısına çıkanlar ve bu yolda şehit olanlar da sadece Türk ve Kürt kökeninden gelenler olmayıp her kökenden gelen ve Cumhuriyeti kuran Türk Ulusu’dur.

Anayasa’nın 66. maddesinde “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür” ilkesine yer verilmiştir. Bu ilke, evrensel bağlamda vatanı ve ulusuyla bir bütün olan Türkiye Cumhuriyeti’nde bireysel insan hakları yönünden eşitliği sağlamak için getirilmiş, ulusu kuran herhangi bir etnik gruba ayrıcalık tanınmasını önleyen birleştirici ve bütünleştirici bir temel oluşturmuştur. Burada Türklük, ırka dayalı bir anlam taşımamaktadır. Devleti kuran Ulusun adına uygun biçimde her kökenden gelen vatandaşların vatandaşlığı ve ulusal kimliği anlamına gelmektedir. Bir kimsenin “Ben Türküm” deyişi, “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım, Türk Ulusu’nun bir bireyiyim” anlamını taşır. Irka dayalı bir “Türklük” savı ve etnik kökenleri değiştirme ya da kaldırma anlamı yoktur. Vatandaşlık ve ulusal kimliğin getirdiği haklar yanında elbet sorumluluklar da vardır. Vatandaşlık ve ulusal kimlik, vatandaşların etnik kökenlerini yadsıma anlamına gelmez. Etnik kökenlerin gözetilmesi de yurttaşlık niteliğini ve ulusal kimliği zedelememeli ve etnik kökene dayalı ayrı ulus olma savlarına, dayanak yapılmamalıdır.

Toplumun tüm kesimlerinde gerçekleştirilen bu kutsal ve tarihsel mirasın korunmasını amaçlayan anayasal ilkelerle yasal önlemler, toplumun huzur ve refahı, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin güvenliği ve varlığı ile ilgilidir. Türk Milleti içinde yer alan her kökenden vatandaş, hiçbir ayrım gözetilmeksizin istek ve başarılarına göre her görev ve işte çalışmış; Türkiye’nin her yerinde, köyünde, kentinde yaşama, yerleşme, okuma, evlenme, gelişme ve yükselme ile ortak dil ve kültürden yararlanma ve katkıda bulunma olanağına kavuşmuştur. Böylece herkese ülkede her düzeyde tüm demokratik, siyasal ve temel haklar tam eşitlikle tanınmıştır. Bu tarihsel oluşum nedeniyle “ülke ve milletin bölünmez bütünlüğü,” T.C. Anayasa’larında vazgeçilmez ve ödün verilmez temel kural olarak yer almıştır. Tarihsel bir gelişme süreci içinde gerçekleşen, ayrılması olanaksız bir kaynaşma ve bütünleşme, eşitliğe dayanarak ırkçılığı reddeden Türk Ulusu gerçeğine karşı, ayırıcılığa, bölücülüğe ve sonuçta yok olmaya yol açacak davranışları insan hakları kapsamında görmek olanaksızdır.

Anayasa Mahkemesi’nin siyasal partilere ilişkin 20.7.1971 günlü, Esas 1971/3, Karar 1971/3 sayılı kararında değinildiği gibi; 1921 Anayasası’ndan 1961 Anayasası’na değin sürekli olarak üzerinde durulmuş bir ilke olan “Türk Devleti’nin ulusu ve ülkesi ile bölünmezliği” ilkesi, Erzurum ve Sivas Kongreleri’nde saptanan biçimi ile Misak-ı Millî’nin gösterdiği sınırlar içinde birbiriyle kaynaşmış olarak yaşayanların gerçekten ve hukukça ayrılık kabul etmez bir bütün oldukları kesinlikle belirlenmiş ve bu bütünlük içinde ayrıcalıklı bir Kürt halkından hiçbir zaman söz edilmemiş olduğu gibi, Lozan Barış Andlaşması görüşme ve kararlarında da, Misak-ı Millî’nin çizdiği sınırlar içindeki azınlıklar sayılırken “Kürt” ayrımına yer verilmemiştir.

Bu durum yalnızca bir olayın değil, doğrudan doğruya bir gerçeğin de anlatımıdır. Bu gerçeği de en çağdaş anlamıyla Atatürk’ün ulus anlayışında bulmaktayız. Atatürk’ün kendi el yazısı ile düzenlediği notlarında: “Bugünkü Türk Milleti, siyasî ve içtimaî camiası içinde kendilerine Kürtlük fikri, Çerkezlik fikri ve hattâ Lâzlık fikri veya Boşnaklık fikri propaganda edilmek istenmiş yurttaş ve millettaşlarımız vardır. Fakat mazinin istibdat devirle­ ri mahsulü olan bu yanlış göstermeler hiçbir millet ferdi üzerinde üzüntü ve kınamadan başka bir tesir hâsıl etmemiştir. Çünkü bu millet efradı da umum Türk Camiası gibi aynı müşterek maziye, tarihe, ahlâka ve hukuka sahip bulunuyorlar” diyerek Ulus’u oluşturan vatandaşların ortak değerlerini birleştirici ögelerini açıklamış, haklar ve özgürlükler yönünden ayırımsız uygulamayı vurgulamıştır.

Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk Milliyetçiliğine içtenlikle bağlıdır. Eşitlikçi ve birleştirici içeriğiyle çağdaş anlayışı yansıtan Atatürk Milliyetçiliği toplumsal dayanışmanın temeli ve güvencesidir. Atatürk Milliyetçiliği, yaşamsal ve bilimsel gerçek olarak benimsenmiştir. Bu tarihsel ilke aynı zamanda ulusal varlığın korunmasına ve yücelmesine hizmet edecek yaşam anlayışı ve biçimidir. İnsancıl, uygar ve barışcıdır. Kardeşliği, sevgiyi, dayanışmayı ve çağdaş evrensel değerleri kucaklar.

Dil ve eğitim konusuna gelince; bin yıldan beri birlikte yaşayan, vatanın her yerinde içiçe kaynaşan çeşitli soy ve kökenden gelen bireyler arasında Türkçe en yaygın dildir. Sadece resmî işlerde değil, ailede, günlük yaşamda ve eğitimde kısacası toplumsal ilişkilerin her alanında kullanılan ortak bir dil olmuştur. Türkçeyi bilmeyen ve kullanmayan çok az kişi vardır.

Ayrıca kapalı ve açık özel ortamlarda, ev ve işyerinde, basın ve sanat alanında yerel dillerin kullanılması da yasak değildir. Tersine savlar gerçek dışıdır. Ulus bütünlüğü içinde yer alan kimi etnik grupların kendi aralarında kullandıkları yerel dillerin resmî dil yerine ortak iletişim ve çağdaş eğitim aracı olarak tanınması olanaklı değildir.

Anayasa’nın 26. maddesinin üçüncü fıkrasında “Düşüncelerin açıklanması ve yayılmasında kanunla yasaklanmış olan herhangi bir dil kullanılamaz” denilmektedir. Türkiye’de özellikle yasaklanan bir dil kalmadığı gibi özel yaşamda birçok dil kullanılmaktadır. Anayasa’nın 42. maddesinin son fıkrasında, Türkçe’den başka hiçbir dilin eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulup öğretilemeyeceği, uluslararası andlaşmalar saklı tutularak kurala bağlanmıştır. Bu anayasal gerek, öğretim ve eğitim birliği ile ilköğretimin zorunlu olmasının ve bu yolla ulusal bütünlük ve dayanışmanın taşıdığı öneme bağlanmalıdır.

Dil konusuyla ilgili bir başka düzenleme de Anayasa’nın 14. maddesinin ilk fıkrasındaki “Anayasa’da yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, … dil… ayrımı yaratmak … amacıyla kullanılamazlar.” ilkesidir.

Devletin bölünmez bütünlüğü ile dili konusundaki kurallar, yaptırımsız değildir. Herşeyden önce Anayasa’nın 4. maddesine göre, bu konularda genel ilkeyi koyan Anayasa’nın 3. maddesi “Değiştirilemez ve değiştirilmesi, teklif edilemez”. Öte yandan, Anayasa’nın 69. maddesi, bu sınırlamalara uymayan bir devlet düzeni kurma yasağını içeren 14. maddeye aykırı davranan siyasî partilerin temelli kapatılacağını öngörmektedir.

2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın ilgili kuralları, bu anayasal çerçevede değerlendirilmelidir. Yasa’nın 78. maddesinin (a) bendi, Anayasa’nın 4. maddesi doğrultusunda bir kural koymuş siyasî partilerin, diğer yasaklar yanında devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüyle diline ilişkin yukarda değinilen Anayasa’nın 3. maddesini değiştirmek amacını da güdemeyeceklerini belirlemiştir.

Irk ve dil farklılıklarına göre azınlık statüsü tanımak, ülke ve ulus bütünlüğü kavramıyla bağdaşmaz. Diğer kökenli yurttaşlar gibi Kürt kökenli yurttaşların da kimliklerini belirtmeleri yasaklanmamış; ancak azınlık ve ayrı ulus olmadıkları, Türk Ulusu dışında düşünülmeyecekleri, devlet bütünlüğü içinde yer aldık­ ları ortaya konmuştur. Azınlığın sosyolojik ve hukuksal tanımlarına uygun bir nitelik, Kürt kökenli yurttaşlarda bulunmadığı gibi, onları öbür yurttaşlardan ayıran herhangi bir yasal kural da yoktur. Türkiye’nin her yerinde her yurttaş hangi kurala bağlı ise onlar da aynı kurala bağlıdır. Azınlıkların bağlı olduğu kuralların kaynağını andlaşmalar oluşturmakta, Kürk kökenli yurttaşlarla öbür yurttaşlar arasında hiçbir ayrım yapılmamakta bireysel hak ve özgürlüklerden sınırsız biçimde yararlanmaktadırlar. Esirgenen, yoksun kılınan, dar tutulan bir hak yoktur. İşçi, işveren, hekim, avukat, memur, subay, yargıç, milletvekili, bakan, Cumhurbaşkanı gibi her göreve gelebilmektedirler. Kimi yerel ve etnik köken özellikleri dışında, dil birliği, din birliği, tarihsel birlik vardır. Evlilikler nedeniyle kan bağlılığı oluşmuştur. Aynı yörede birlikte yıllardır yaşamaktadırlar. Sınırsız hakları, sınırlı haklara, ulusun kendisi olmayı azınlık olmaya dönüştürmenin anlamsızlığı açıktır. Amacın, bölünmeyi gerçekleştirmek olduğu anlaşılmaktadır. Kaldıki, hangi demokratik hakkın verilmediği açıklanmamakta, üstü kapalı ifadelerle esasta ayrı bir ulus olmanın gerektirdiği ulusal haklara değinilmektedir. Bu durum, sorunun demokratik ve siyasal haklarla ilgili olmadığını göstermektedir.

Anayasa’daki ulus bütünlüğü, ilkesinden uzaklaşıp, Türk ve Kürt Ulusları ayrımına gidilemez. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde, tek bir devlet ve tek bir ulus vardır, birden çok ulus yoktur. Türk Ulusu içinde değişik kökenli bireyler olsa da hepsi Türk Ulusu bütünlüğü içindedir. Tarihsel bir gerçek olan “Türk Ulusu” olgusu yerine ırkçılığa dayanan ayrılıklar ve Türk vatandaşlığı niteliğini değiştiren savlar geçersizdir. Anayasa, bölgeler için özerklik ve özyönetim adı altında ayrılık getiren yöntemlere-biçimlere kapalıdır.

Kimi siyasal nedenlerle dış etkenlerden kaynaklanan, kimi varsayım, yorum ve bahanelere dayanan, insan hakları ve özgürlük savlarıyla yoğunlaştırılan sakıncalı amaçlara geçerlik tanınamaz. Devlet “TEK”dir, ülke ” TÜM”dür, ulus “BİR”dir. Ulusal birlik; devleti kuran, ulusu oluşturan toplulukların ya da bireylerin, etnik kökeni ne olursa olsun, yurttaşlık kurumu içinde ayrımsız birliktelikleriyle gerçekleşir. Anayasa’da ve yasalarda yurttaşlar arasında ayrımı öngören hiçbir kural bulunmadığı gibi, kimsenin soy kökeninin yadsınması ya da kabul edilebilecek yeni bir savı da yoktur. Ulusal ve tekil devlet etnik ayrılıklarla tartışılamaz. Herkesin, herzaman karşılaşabileceği ve giderek hukuk devletinde giderilip karşılığı istenebilecek aykırılık, çelişki, haksızlık ve yanlışlıklar, insan hakları alanında sömürü nedeni yapılarak, gerçekler saptırılıp çarpıtılarak, üstü kapalı biçimde, ayrı ulus yoluyla ayrı devlet amaçlanamaz. Tartışılamaz kavramlar ve değerlerle, ödün verilmesi olanaksız ilke ve niteliklerin kaynağı Türkiye Cumhuriyeti’dir. Çağımızda da farklı etnik grupların birlikte uluslaşması ve devletleşmesi uluslararası düzeyde hukuksallığını korumaktadır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti için farklı düşünmenin haklı bir nedeni yoktur. Ulus birliğini bölmek; belli toprak parçasını bir ırktan gelenlere maletmek, etnik arındırma yapmak anlamına gelir ki, bunun çağdaş, insancıl değerlerle bağdaştırılması olanaksızdır. Vatandaşlık, bölge özelliklerini ve etnik farklılığı aşan, bütünleştirici çağdaş üst bir olgudur. Bu konuda bir kimsenin diğerinden farklı olmasına; din, kültür ve etnik kökene ilişkin ayrıcalıklara yer yoktur. İnsan haklarının sadece bir kişiye, sınıfa ve zümreye değil ayrımsız olarak bütün vatandaşlara eşit olarak uygulanması esastır. Siyasal açıdan önemli olan, soy değil, ulusal topluluktan olmaktır. Eğer bir soy, vatandaşlık bağlamındaki insan hakları dışında özel haklara sahip olmak isterse bu, onun ulus bütünlüğü içinde yalnız bir köken değil, aynı zamanda ayrı ulusal bir topluluk olması anlamına gelir. Bu ise, ulus bütünlüğü ilkesiyle bağdaşmaz.

Devlet, ülke, ulus konuları, her devlette farklılık gösteren, tarihsel süreçle ulaşılan, yeniden değiştirilip biçimlendirilmesi olanaksız olgulardır. Ulusal ve uluslararası hukuk düzeninde insanlığın mutluluğu için bu temel olguları korumak üzere getirilen düzenlemelere siyasî partilerin uyma zorunluluğu tartışılamaz.

Üzerinde durulması gereken diğer bir konu da “bölünmez bütünlük” ilkesinin, egemenlik kavramı ile yakın ilişkisidir. Türkiye Cumhuriyeti tekil devlet esaslarına göre kurulmuş, bütünlüğe dayanan bir devlettir. “Egemenlik” başlıklı Anayasa’nın 6. maddesinde:

“Egemenlik kayıtsız şartsız Milletindir.

Türk Milleti, egemenliğini, Anayasa’nın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır.

Egemenliğin kullanılması hiçbir surette, hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz…” hükümlerine yer verilmiştir. Bu kurala göre, egemenlik ulus bilincinde birleşenlere aittir. Ulus, Yasama Organı’nı özgür iradesiyle belirleyecektir. Hangi köken ya da soydan gelirse gelsin herkes ulus kapsamındadır. Böylece, ülke, ulus ve egemenlik, bir bütünlük ve uyum içinde gözetilmesi gereken kavramlar olarak ortaya çıkmaktadır.

Bölünmez bütünlük ilkesi, devletin bağımsızlığını, ülke ve ulus bütünlüğünün korunmasını da kapsar. Kuruluşundan beri tekil devlet olan Türkiye Cumhuriyeti’nin, bu tarihsel niteliği Anayasa’lara yansımış olup, korunması konusunda güçlü yaptırımlar getirilmiştir. Özen ve duyarlıkla sürdürülen yapı, ulusun varlık nedeni olup başka çok uluslu ülkelerin koşulları ile bir tutulamaz. Bu temel ilkeden ödün verilemez. Gerçekte olmayan bir insan hakkı sorunu ileri sürülerek, devleti parçalamaya yönelik girişime, azınlık bulunduğu bahanesi dayanak yapılamaz. Tekil devlet esasına göre düzenlenen Anayasa’da federatif devlet sistemi benimsenmemiştir. Bu nedenle siyasî partiler, Türkiye’de federal sistem kurulmasına programlarında yer veremezler ve bu yapıyı savunamazlar. Devlet yapısında “bölünmez bütünlük” ilkesi; egemenliğin, ulus ve ülke bütünlüğünden oluşan tek bir devlet yapısıyla bütünleşmesini gerektirir. Ulusal devlet ilkesi, çok uluslu devlet anlayışına olanak vermediği gibi böyle düzende federatif yapıya da olanak yoktur. Federatif sistemde federe devletler tarafından kullanılan egemenlikler söz konusudur. Tekil devlet sisteminde ise, birden çok egemenlik yoktur. “Devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğü” kuralı, azınlık yaratılmamasını, bölgecilik ve ırkçılık yapılmamasını ve eşitlik ilkesinin korunmasını içermektedir. “Egemenlik” ve “devlet” kavramlarının, “ulus” kavramıyla bütünleşmesi, devletin herhangi bir etnik kökenden gelenlerle ya da herhangi bir toplumsal sınıfla özdeşleştirilmesine engeldir. Bunun nedeni; ulusun çeşitli toplumsal sınıflardan oluşmasına karşın sınıflarüstü bir kavram olmasıdır. Bunun için, egemenliğin kullanılmasını tek bir toplumsal sınıfa bırakan ya da bir toplumsal sınıfı egemenliğin kullanılmasından alıkoyan veya egemenliği bölen düzenlemeler bölünmez bütünlük ve tekil devlet ilkesine ters düşer. Anayasa’daki “Türk Milleti” tanımı içinde dinsel inanç ve etnik kökeni ne olursa olsun her yurttaş tam eşitlikle yer almakta, bu tanım köken özelliklerinin açıklanıp kullanılmasını asla yasaklamamaktadır. Tersine savlar, yapay halk-ulus nitelemeleri, bölücülük ve ayrımcılık özendirmeleri olmaktan öteye geçemez. Demokrasi, demokrasiyi yıkarak savunulamayacağı gibi demokrasi, demokrasiye karşı ve onu yoketmek içinde kullanılamaz. Demokratik haklar, despotizme araç yapılamaz.

Son yıllar içinde kimi çok uluslu devletlerin yapısal değişime uğramasından esinlenilerek, kimilerince Türkiye’de aynı değişikliğin olması gerektiğinin ortaya konulması, Anayasa’da değiştirilmesi yasaklanan maddeler arasında bulunan devlet, ulus ve ülke kavramlarının tartışmaya açılarak bu konularda olabilirlik umutlarının yaratılması gerçeklerle çatışan tarihsel, siyasal ve hukuksal yanılgılar olmuştur. Diğer ülkelerde son yıllarda izlenen ve yeniden bağımsızlığı kazandıran yapısal değişiklik, Türkiye’de Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılması ile daha önce yapılarak gönüllü birlik içinde uluslaşma sağlanmış ve tamamlanmıştır. Cumhuriyet tarihi bunun kanıtıdır.

2820 sayılı Yasa’nın 78. maddesinin (a) bendi, siyasî partilerin Anayasa’nın 3. maddesinde açıklanan devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ve dili ile ilgili temel hükmü değiştirmek amacını güdemeyeceklerini belirtmektedir. 81. maddenin (a) ve (b) bentlerinde de;

Siyasî Partiler:

(a) “Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde millî veya dinî kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler.”

(b) “Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler ve bu yolda faaliyette bulunamazlar.” denilmektedir.

Yasa maddesinin gerekçesinde, “Ülkemizde Lozan Andlaşması ile kabul edilen azınlıklar dışında bir azınlık yoktur. Herhangi bir ülkede resmî dilin dışında bazı dillerin bilinmesi veya yer yer konuşulması azınlık yaratmaz. Hele siyasî, sosyal, ekonomik ve kültürel alanlarda olduğu gibi her bir alanda bütün haklara sahip ve borçlarla eşit bir şekilde yükümlü olan tek bir milletin evlatları arasında azınlıktan söz etmek mümkün değildir…

Bir memlekette resmî dilin her vatandaş tarafından bilinmesi, hangi alanda olursa olsun eşitlik ilkesinin hakkıyla uygulanabilmesi ve adlî ya da idarî işlerin çabukluk ve selametle yürütülmesi bakımından yararlı hatta zorunludur. Bu itibarla resmî dili, genç, ihtiyar, kadın, erkek ve vatandaşın bilmesini sağlamak Devletin görevidir” düşüncesi yer almaktadır.

Maddenin (a) bendinde, siyasî partilerin millî ya da dinî kültür, mezhep, ırk ya da dil ayrılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremeyecekleri öngörülmektedir. Lozan Andlaşması ile kabul edilen azınlıklar kuşkusuz, bu bendin kapsamı dışındadır. Nitekim, bu husus gerekçede de belirtilmiştir.

Özellikle belli büyüklükteki ülkelerin hemen tümünde, din, ırk, dil ve mezhepleri farklı toplulukların bulunması doğaldır. Bu farklılık, kimi ülkelerde büyük boyutlara ulaşabilir. Bunların her birine azınlık statüsü tanımak ülke ve millet bütünlüğü kavramıyla bağdaşmaz. Öte yandan, başlangıçta kabul edilebilir istekler gibi görünen ayrımcılığa yönelik kültürel kimliğin tanınması istemleri zamanla bütünden kopma eğilimine girer. Bu nedenle yasakoyucu konu­ ya özel bir özen göstermiştir.

Türkiye’de azınlıklar konusu Lozan Barış Andlaşmasıyla düzenlenmiştir. Bu düzenlemenin belirgin iki özelliği vardır: İlk olarak, ancak müslüman olmayanlar azınlık olarak kabul edilmiştir. İkinci olarak da böyle bir düzenleme ile müslüman olmayanlara da müslümanların yararlandıkları medenî ve siyasî haklardan yararlanma olanağı sağlanmış, yasalar önünde din ayrımı yapılmaksızın herkesin eşit olduğu hususu belirlenmiştir.

Bu nedenle 2820 sayılı Yasa’nın 81. maddesinin (a) bendi ile ülkemizde azınlık yaratmama yolundaki duyarlılığın siyasî partilerce de paylaşılması amaçlanmaktadır. (b) bendinde ise, siyasî partilerin, Türk Ulusunca oluşturulan ortak dil ve kültürü dışlar biçimde başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek ya da yaymak yoluyla ülkede azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemeyecekleri belirtilmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti Devletinin vatandaşları arasında etnik ya da diğer herhangi bir nedenle siyasal ve hukuksal ayrılık söz konusu değildir.

Türk Ulusu’nu oluşturan, binlerce yıl birarada yaşamış, kaynaşmış, ortak kültüre, ahlâka ve dine sahip insanların tarihleri birdir. Vatan üzerinde yaşamış bütün geçmiş kuşaklar, ülkenin ve ulusun bütünlüğünü ve onurunu sürdüreceği kuşkusuz olan, gelecek kuşaklarla birlikte düşünülmelidir. Her ulusun olduğu gibi tarihsel gerçeklere dayanan Türk Ulusu’nun ortak kimliği ve kültürü de savunmasız bırakılamaz. Herşeyden önce Türk Devleti’nin bağımsızlığına, kimliğine ve özbenliğine, ulusal bütünlüğüne düşman olan tüm karşıtlıklarla uğraşmak görev olduğu kadar uluslararası hukuksal belgelerin benimsediği temel bir haktır.

Anayasa’ya göre, ulus ve ülke bütünlüğü devletin en temel özelliği ve ilkesidir. Türkiye Cumhuriyeti içinde birden fazla ulus olamaz. Yapısı yukarda belirlenen Türk ulusu içinde değişik kökenli bireyler olabilir; ancak bunların hepsi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır. Türk vatandaşlığı niteliğini değiştiren savlar Anayasa’ya uygun değildir.

Siyasî partilerin, çalışmalarında devletin ülkesi ve ulusu ile bölünmezliği temel kuralına uymaları, ülkenin ya da ulusun bir bölümünün bugünkü bütünlüğünü bozarak ayrılması sonucunu doğrudan doğruya veya dolayısıyla doğurabilecek her türlü eylemden ve propagandadan kaçınıp çalışmalarını bu bütünlüğü daha da pekiştirecek biçimde yürütmeleri demektir. Bunun sonucu da ülke ve ulus bütünlüğünü zedeleyebilecek olan her türlü yazı, söz ve davranışın siyasal partiler için yasak olmasıdır.

Anayasa ve Siyasî Partiler Yasası’na göre, ırk ayrımcılığı ve bu yolla ülkeyi parçalama bir siyasal partinin dayanağı, amacı ve ereği olamaz. Devletin bütünlüğünü koruması en doğal hakkı ve ödevidir.

Bu açıklamalara göre bir değerlendirme yapıldığında Sosyalist Türkiye Partisi, programıyla, savunma ve sözlü açıklamalarında geçen görüşlerle, uluslararası belgelere ve ulusal gerçeklere karşın Türkiye Cumhuriyeti Devleti içinde Türk Ulusu bütünlüğünden ayrı bir Kürt Ulusunun varlığı ortaya konulmakta ve kendi geleceklerini belirleme hakkı üzerinde durulmaktadır.

Dikkati çeken diğer önemli bir husus da Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin vatandaşlarından Kürt kökenli olanların Genel Kürt Kurtuluş hareketi içinde gösterilmesidir. Bu bağlamda Türkiye’deki Kürt kökenli vatandaşlar, Dünyadaki Kürtlerin kurtuluş mücadelesi içinde gösterilerek önemli gördükleri bu dinamiğe marksist görüşe dayalı Sosyalist Türkiye Partisi’nin güçlü çekim merkezi olması ve oluşturulacak gücün parti olarak marksizme dayalı sosyalizm için kullanılması hedeflenmektedir. Savunmalarda programda yer alan Kürt Ulusal Kurtuluş hareketinin Türkiye’deki Kürtleri kapsamadığı biçiminde sapmalara gidilmekte ise de programda bu ifadelerin yer alış biçimiyle savunmalardaki açıklık gerçeği ortaya koymaktadır.

Parti Genel Başkanının açıklamasında: parti programının ilgili bölümlerinde “Kürt ulusal hareketi, Türkiye Cumhuriyeti ile sınırlı olmayan bir coğrafi bölge içersinde değerlendirilmektedir. Özel olarak T.C. sınırları içinde bir kürt ulusal hareketinden hiçbir şekilde söz edilmemektedir. Tabiki bu coğrafyanın içinde T.C. de vardır.” denilerek çelişkili bir anlatım ile zorlama veya saptırmanın varlığı hemen göze çarpmaktadır.

Savunmada görülen çelişkilerden biri de “Atatürk

Milliyetçiliği” ile ilgilidir.

Bir yerde “Öncelikle Kürt sorunu üzerine bir giriş yapmak gereksinimini duyuyoruz. Türkiye’de içtihatlar yolu ile Kürt sorunu ve Kürt realitesinden söz etmek artık suç sayılmıyor. Sevindirici olan bu gelişmeye, Davalı Parti’nin yagılandığı 1982 Anayasası’nın başlangıç bölümünün sözünü ettiği “Atatürk Milliyetçiliği perspektifinin doğrultusunda geldik.” denirken bir yerde de Anayasa Mahkemesi’nin “Atatürk Milliyetçiliği” kavramını tanımlıyarak “Devlet ve Milletin bölünmez bütünlüğü”ne ne tür eylemin ya da nasıl bir progmatik düzenlemenin bozabileceğinin sınırlarını çizmeye çalıştığı kararında da, kavramı açıklarken “yurttaşlık” bağı ile sosyolojik/siyasî bağı birbirine karıştırmıştır. Yurttaşlık bir devlete hukukî bağlanmayı ifade eder. Kürt Ulusundan söz etmek onun dili kültüründen sözetmek, ulusal varlığını toplumsal/siyasal olarak görmek, yurttaşlık kavramı ile dolayısıyla üniter devlet yapısını bozmak ile ilgili değildir.” denilmiştir.

“Atatürk Milliyetçiliği” yukarda ilgili bölümde açıklandığı gibi ideolojik bir saplantı değildir. Toplumsal sosyolojik gerçeklere dayanan hukuksal ve siyasal bir olgudur. Vatan sevgisine dayanır. Vatan ve vatandaşlarının çağdaşlaşması ve dünya barışı ile sınırlıdır. Savunma da ileri sürülen görüşlerin aksine ayrı ulus veya etnik kökenden gelmiş olmak vatandaşlar arasında Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ülke ve ulus bütünlüğü içinde bir ayrımcılık nedeni olarak görülemez.

Savunmalarda “Tek Ulus” kavramının kimseye dayatılamıyacağı belirtilerek çok uluslu sosyalist ülkelerin değişimden önceki yapıları örneklenmektedir. Tek Uluslu devlet yapısıyla çok uluslu devlet yapısı içinde vatandaşlık haklarıyla sosyolojik gelişmenin farklı olması doğaldır. Yetmiş sene önce kurulan çok uluslu devletlerin bu gün ulus yapılarına göre ayrı ayrı devletleşmesi; bin yıl bir arada yaşamış, sosyolojik bütünleşmenin neticesi olarak gönül birlikteliği içinde Tek Ulus olarak devlet kurmuş, vatandaşlarına eşit siyasal, hukuksal ve ekonomik hakları tanımış tek uluslu devletlerinde değişik kökenden gelen toplulukların varlığı nedeniyle ayrı uluslar ve devletler haline gelmesini gerektirmez.

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının hakları ile aynı kökenden gelişe bağlı olarak diğer ülke vatandaşları hakları arasında bağlantı kurulmasının da hukuksal dayanağı yoktur. Türk kökeninden gelen Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı ile Türk kökeninden gelen diğer devletler vatandaşlarının hak ve mücadelesi aynı değerlendirmeye bağlanamıyacağı gibi, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan Kürt veya diğer kökenli vatandaşların, başka devletlerdeki Kürt veya diğer kökenli o ülkeler vatandaşlarının hak ve mücadeleleri aynı değerlendirmeye bağlanamaz.

Dünyada “bir Kürt ulusu vardır” demekle Türkiye’de “Türk Ulusu bütünlüğü dışında ayrı bir Kürt Ulusu vardır” demek ayrı anlamlar taşır.

Türkiye’deki Ulusal yapılaşmaya nazaran daha yeni olan Amerika’da; Alman, Fransız, İtalyan, İspanyol soyundan ve diğer etnik kökenlerden gelen Amerikan vatandaşlarının ırka dayalı olarak ayrı ayrı uluslaşması ve bunlara ayrı devlet kurma hakkı tanınması aynı biçimde demokratik, tek uluslu diğer devletlerde bu yolun açılması olanağı yoktur.

Görüldüğü gibi dünyada “Tek Uluslu” demokratik devlet sadece Türkiye Cumhuriyeti değildir.

Böylece, savunmada geçen “Tek Ulus kavramını kimseye dayatamayız” sözünün karşılığı, “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Ulus bütünlüğünü bozmayı hiç bir kimse, demokratik devlet ve kuruluşlar dayatamaz.” olmaktadır.

Çünkü bu uluslaşma bin yıllık birlikteliğe sosyolojik, tarihsel ve siyasal gelişmelere dayanmaktadır.

Onun içindir ki; ısrarla yapılan özendirme, yanıltma kandırma, korkutma ve kışkırtmalarla desteklenen teröre karşın, Kürt kökeninden gelen vatandaşlarımızı Türk Ulusu bütünlüğünden ayırma çabaları başarılı olamamıştır.

Kürt kökeninden gelen vatandaşlarımızı Türk Ulusu bütünlüğünden ayırmanın olanaksızlığı gibi Türk kökeninden ya da diğer kökenlerden gelen vatandaşlarımızı da Türk Ulusu bütünlüğünden ayırmak veya karşılıklı mücadele ortamına çekmek olanaklı değildir.

Savunmada görülen çelişkilerden bir diğeri de Lozan Konferansı ile ilgilidir. Savunmanın bir yerinde Lozan Andlaşmasıyla ilgili olarak “Yaklaşık günümüzden 70 yıl önce yapılmış bu metinlerin bugünkü bir sosyolojik olguyu açıklamasını beklemek saçmalıktır. Siyasî anlaşma metinlerinin toplumsal realitelerin tartışılmasında nihaî başvuru kaynağı sayılması hukuk adına utanç vericidir. İddia makamı ve bu iddianameyi ciddiye alan Anayasa Mahkemesi bilimsel ve hukuk açısından yetersizliğini kanıtlamıştır.” denilirken diğer bir yerinde “Kürt Ulusu” varlığının Atatürk ve İsmet İnönü tarafından tanındığı, Lozan Konferansı tutanaklarına geçtiği belirtilerek Lozan Konferansı tutanaklarının incelenmesi istenilmekte ve son yıllarda “Kürt realitesini kabul etmeliyiz” derken bir Kürt Ulusu’nun varlığının açık seçik biçimde kabul edildiği belirtilmektedir.

Atatürk ve İsmet İnönü tarafından ülke ve ulus bütünlüğünün bölünmezliği konusunda söylenen sözler, bu konuda Lozan Konferansı tutanaklarında yer alan metinler yukarda ilgili bölümlerde gösterilmiştir. Söylenen ve bugün içinde gerçek olan Kürtlerin Türk Ulusu bütünlüğü içinde yer aldığı, ayrı ulus olma ve ayrı devlet kurma isteklerinin olmadığıdır. Öbür yandan savunmalardaki iddiaların aksine Türkiye’de bugün, etnik grupların, ülke ve ulus bütünlüğünün bozulmasını hedef alınmaması, asıl amacın saptırılmaması kaydıyle, dil ve kültürlerini geliştirmesi engellenmemektedir.

Yine savunmada “Ermeni, Rum, Çerkez halklarını cemaat olarak kabul edip yüzyıllardır iç içe yaşadığı fakat uluslararası bir ağırlığı olmayan Kürt insanın gerçeğini kabul etmemek vardır.” denilmekte ise de Çerkez veya diğer kökenden gelen Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına Kürt kökenli vatandaşlardan farklı bir statü ve hak tanınmamıştır.

Bütün bunlar sözcük oyunları, anlatım değişiklikleri ve çeşitli bahanelerle gerçekleri saptırarak Türkiye Devleti’nin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğünü bozucu niteliktedir. Bunlarla anlatılmak istenen, “Türk Ulusu” bütünlüğü dışında “Türk ve Kürt” ulusları adıyla iki ayrı ulusun varlığı ortaya konularak partinin, bu iki ulusun eşit biçimde işlem görmesi ve ayrı birer ulus olmaktan kaynaklanan uluslararası hakların tanınmasıyla birlikteliklerini gönüllü olarak devam ettirmelerinden yana olduğudur. Proğramda geçen gönüllü birlikteliğin anlamı budur.

Ön savunmada, “Siyasî Partiler Yasasının değerlendirilmesinde, Uluslararası hukukun temel prensipleri ve ülkemizin taraf olduğu veya onaylandığı Uluslararası sözleşmelerin birer iç hukuk metni ve/veya prensipleri olarak olayda dikkate alınması ve bu araçların dinamik yorum yöntemiyle Anayasa’nın özel yorumundan ziyade amaçsal yorumuyla birlikte siyasal/toplumsal gerçekler gözönüne alınarak uygulanması gerekir.” denilmiştir.

Anayasa Mahkemesi; Anayasa’da ve Anayasa’ya uygun yasa kurallarında açıklık varken, bunları bir yana itip hukuk dışı uygulamalara yol açacak biçimde yorumlara girerek yasalara aykırı davranışlara geçerlik kazandıramaz. Siyasî Partiler Yasası ile Anayasa’nın bu konudaki hükümleri değişmemiştir. Bir yasa yeni bir yasa ile kaldırılmadıkça ya da iptal edilmedikçe uygulanmasının süreceği hukukun değişmez kurallarındandır. Anayasa ve Siyasî Partiler Yasası değişmedikçe Anayasa Mahkemesi bunları uygulayacaktır.

Öbür yandan, Devlet, Ülke ve ulus bütünlüğünü bozmaya yönelik eylemlere; uluslararası hukuk belgeleri, anlaşma ve sözleşmeleri, bu arada Helsinki Sonuç Belgesi ve Paris Şartı olur vermemektedir.

Anayasa Mahkemesi birçok kararında, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne ve Avrupa Sosyal Haklar Temel Yasası’na yollamada bulunmuştur. İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme kapsamındaki hak ve özgürlükler, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda da güvence altına alınmıştır. Hakları kullanmanın, özgürlüklerden yararlanmanın sınırsız olmadığını vurgulayan İnsan Hakları Evrensel Demeci’nin 29. ve 30. maddeleri, içerik olarak demokratik düzeni yıkıcı söz ve eylemlere karşı sınırlamalar getirilmesinin ve önlemler alınmasının dayanağıdır.

Sosyalist Türkiye Partisi’nin, kapatma nedeni sayılan dava konusu Parti programındaki kimi düzenlemelerin söz konusu uluslararası belgelere de aykırı olduğu kuşkusuzdur. İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme’nin örgütlenme hak ve özgürlüğüyle ilgili 11. maddesinin ikinci fıkrası aynen şöyledir:

“Bu hakların kullanılması, demokratik bir toplulukta, zarurî tedbirler mahiyetinde olarak millî güvenliğin, âmme emniyetinin, nizamı muhafazanın, suçun önlenmesinin, sağlığın ve ahlâkın veya başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması için ve ancak kanunla tahdide tâbi tutulur.

Bu madde, bu hakların kullanılmasında idare, silâhlı kuvvetler veya zabıta mensuplarının muhik tahditler koymasına mani değildir.”

Yukarda ilgili bölümlerde açıklandığı üzere Sosyalist Türkiye Partisi Programının ülke ve ulus bütünlüğünü bozucu kimi düzenlemeleri İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme’nin 11. maddesinin ikinci fıkrasıyla 17. maddesinde yer alan kurallarla da bağdaşmamaktadır.

Sözleşmenin 17. maddesi aynen şöyledir:

“Bu sözleşme hükümlerinden hiçbiri bir devlete, topluluğa veya ferde, işbu Sözleşmede tanınan hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya mezkûr sözleşmede derpiş edildiğinden daha geniş ölçüde tahditlere tâbi tutulmasını istihdaf eden bir faaliyete girişmeye veya harekette bulunmaya mâtuf herhangi bir hak sağlandığı şeklinde tefsir olunamaz.”

Özellikle, araçları farklı olmakla birlikte Sosyalist Türkiye Partisi’nin amacının teröristlerin amacı ile benzerlik gösterdiği de dikkat çekicidir. Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinde yaşayan ayrı dili ve kültürü olan ve özellikle de “kendi kaderini tâyin hakkına sahip, kurtuluş mücadelesi veren bir Kürt Ulusu”nun varlığı ileri sürülmektedir.

Bu durumda, üzerinde durulması gereken önemli bir konu da, “kendi kaderini tayin etme” hakkıdır. Öncelikle belirtmek gerekir ki, Türkiye’de tek bir ulus vardır. O da Türk Ulusu’dur. Türk ve Kürt kökeninden gelen vatandaşlar, diğer etnik kökenden gelen vatandaşlarla birlikte “Ulus” bütünlüğünü oluşturmuştur. Ayrı bir ulus, ayrı bir halk ya da bir azınlık varmış gibi bölünmeyi amaçlayan çabalar, terörle de desteklenip gündemde tutulmaktadır. “Kendi kaderini tâyin hakkı” yeni bir kavram değildir. Uluslararası hukuk düzenindeki bu olguyu Türk Ulusu, her tür ayrılığı dışlayıp eşitliği sağlayarak Lozan Barış Andlaşması’yla gündeminden çıkarmıştır, günümüzde de koşulları yoktur. Ülke ve Ulus bütünlüğünü koruma hakkı, Lozan Barış Andlaşması’nda olduğu gibi bugün de uluslararası hukuk düzeninde geçerlidir.

Nitekim, Helsinki Nihaî Senedi’nin ilkeleri arasında;

-Devletin egemen eşitliği ve egemenliğin üzerindeki haklara saygı,

-Sınırların dokunulmazlığı,

-Devletlerin toprak bütünlüğüne saygı,

-İçişlerine karışmama,

ilkeleri de yer almıştır.

Paris Şartı’nda da :

“Tüm ilkeler, herbiri diğerleri dikkate alınmak suretiyle yorumlanarak, kayıtsız şartsız ve aynı derecede uygulanır. Bu ilkeler ilişkilerimizin temelini oluşturur.”

………

“Taraf devletlerin bağımsızlığını, egemen eşitliğini ya da toprak bütünlüğünü ihlâl eden faaliyetlere karşı demokratik grupları savunmak hususunda işbirliği yapmaya kararlıyız. Dışarıdan yapılan baskı, zora başvurma ve yıkıcılık gibi yasadışı faaliyetler burada söz konusu olan özelliklerdir.”

………

Her türlü terörist eylemleri, yöntemleri ve uygulamaları açıkça suç olarak kınıyor ve bunların ikili olduğu kadar çok taraflı işbirliği ile ortadan kaldırılması için çalışmaya kararlı olduğumuzu ifade ediyoruz.”

………

“Taraf devletler, halkın iradesiyle özgürce kurulmuş olan demokratik düzeni, kendi yasaları uyarınca ve yüklendikleri uluslararası insan hakları görevleri ve uluslararası taahhütleri uyarınca, bu düzeni ya da başka bir taraf devletin düzenini yıkmayı amaçlayan terörizm ya da şiddete başvuran ya da terörizmden veya şiddetten vazgeçmeyi reddeden kişilerin, grupların ve teşkilatların faaliyetlerine karşı savunmak ve korumak sorumluluğunu taşıdıklarını kabul ederler.” kuralları da yer almaktadır.

Görüldüğü gibi, yukardaki düzenlemelerde kendi kaderini tayin hakkının, demokratik ülkelerde devlet, ülke ve ulus bütünlüğünü bozucu biçimde kullanılmasına olanak verilmemektedir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin de taraf olduğu “Yeni Bir Avrupa İçin Paris Şartı”, ırkçılığı, etnik düşmanlığı ve terörizmi kınamış, ülke bütünlüğünü ve demokratik düzeni yıkmayı amaçlayan hareketlere girişen kişi, grup ve örgütlere karşı koruma ve kollama sorumluluğunu uluslararası bir çağrı olarak kabûl etmiştir. Devleti yıkmaya yönelik faaliyetlerin demokratik haklar kapsamında ve bir özgürlük olarak değerlendirilmesi olanaksızdır. Demokrasi, hak ve özgürlüklerin güvenceye bağlandığı, demokratik işlerliğin her alanda yaşandığı, çoğulcu, katılımcı bir kurallar ve kurumlar düzenidir. Nitekim Birleşmiş Milletler’e üye devletlerin katılmalarıyla 14-25 Haziran 1993 günlerinde, VİYANA’da gerçekleştirilen Dünya İnsan Hakları Konferansı sonunda yayımlanan Deklerasyon’da:

Kendi geleceğini belirleme hakkının; “Eşit Haklar” ilkesine uygun olarak ırk, din ve renk ayrımı gözetmeksizin ülkesine ait bütün insanları temsil eden bir hükûmete sahip egemen ve bağımsız bir devletin, ülke bütünlüğünü ve siyasî birliğini kısmî veya bütüncül biçimde parçalayacak herhangi bir eylemin desteklenmesi ve bu eyleme yetki verilmesi anlamında yorumlanamayacağı yer almıştır.

Demokrasilerde ırk ayrımcılığı, bir siyasal partinin dayanağı, amacı ve ereği olamaz. Irk ayrımcılığının aracı durumuna düşen partinin varlığını sürdürmesi yasalar karşısında olanaksızdır. Devletin ülkesi ve ulusuyla birlikte bütünlüğünü koruması en doğal hakkı olup, kamu düzenini ve insan haklarını koruma yönünden de savsaklanmayacak görevidir.

Zorunlu durum ve nedenlerle siyasî partileri kapatma diğer çağdaş demokratik ülkelerde de vardır. Anayasa’nın temel ilkesi; hak ve özgürlüklerle, çoğulculuğun korunması için Anayasal hakları yok edecek bir siyasî rejim kurulmasının önlenmesidir. Demokratik toplum düzeninde, siyasî parti faaliyetlerinin güvence altına alınması, Anayasa’ya uygun kurulan ve faaliyet gösteren siyasî partilerin Anayasa’ya dayalı hukuk devletinin sağladığı tüm hak ve ayrıcalıklarından faydalanmaları anlamına gelir. Siyasî partiler Anayasa’da değiştirilmesi yasaklanan uluslararası üstün hukuk kurallarına da uygun olan devletin tekliği, ülkenin bütünlüğü ile ulusun birliğini değiştirmeyi amaçlayan çalışmalarda bulunamazlar. Bunların siyasal tercih kapsamına alınması olanağı yoktur.

Bu konuda özet olarak şu temel ilkeler belirlenebilir:

  1. Ulusal ve üniter devletin etnik farklılıklara göre tartışılması uluslararası hukuksal belgelerce de yasaklanmıştır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 11. maddesi bu konuda son derece açıktır. Ayrıca bu sözleşmenin 17. maddesi özellikle bu konuyla ilgilidir. Son olarak, Birleşmiş Milletlere üye devletlerin katılımlarıyla Haziran 1993 de Viyana’da gerçekleştirilen Dünya İnsan Hakları Konferansı sonunda yayımlanan deklerasyonda da bu konuda sınırlama getirilmiştir.
  2. Federal Almanya Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi de Federal Cumhuriyetin varlığını tehlikeye atan veya temel demokratik düzeni yoketmeye yönelik faaliyetlerde bulunan siyasal partileri kapatma yetkisine sahiptir. Ve Almanya Anayasa Mahkemesi hem Komünist Partiyi hem de Faşist Partiyi bu gerekçelerle kapatmıştır.
  3. Avrupa hukuk düzenlemelerinde de, bir ulus bütünlüğü içinde yer alan etnik grupların milliyetçiliğe dayalı ayrımcılığı kabul edilmemektedir. Anayasa’da güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerin korunması ancak anayasal hakları yok edecek siyasal faaliyetlerin (örgütlenmelerin) önlenmesi ile mümkündür. Bu aynı zamanda çoğulculuğun da korunması anlamına gelir.

ç. Fransız Anayasa Konseyi, Korsika’ya özel statü tanıyan Yasa’nın iptali ile ilgili kararında, Fransız vatandaşlarından oluşan “Fransız Halkı”nın korunması için özen göstererek “Fransız Halkı”nın mütemmim cüzî (tamamlayıcısı olan) “Korsika Halkı” kavramını reddetmiş ve söylenmesi gerekenin “Kanunen bölünmesi mümkün olmayan Fransız Halkı” olduğunu vurgulamıştır.

  1. Siyasî Partilerin faaliyetleri, demokratik düzende güvence altına alınmışlardır. Çağımız partiler ve demokrasi çağıdır. Ancak bu demokrasilerin kendilerini korumaları anlamına da gelir. Siyasal partilerin hukuk devletinin sağladığı güvencelerden yararlanabilmesi, ancak Anayasa’ya uygun davranmaları ile mümkündür.
  2. Halkların eşit ve kendi kaderlerini tayin etme haklarıyla kültürel hakların kullanılmasında, demokratik sistemle idare edilen vatandaşlarına bireysel düzeyde temel ve siyasal hakları eşit düzeyde sağlamış ülkeler için; Devlet, ülke, ulus ve siyasal birlik esas alınmakta, bunları bozan her türlü eylemlere hukuksal dayanak verilmemekte ve yasaklanmaktadır.
  3. Demokratik toplumlarda temel hak ve özgürlükler için esas ölçüt bireydir. Bunun etnik gruplar için ulusal hakka dönüştürülmesi, bu şekilde Devlet, ülke ve ulusu parçalama hak ve özgürlüğünden söz edilmesinin bir dayanağı olamaz.
  4. Uluslararası birlikteliğin gelişmesine yönelik çalışmaların geliştiği bir süreçte ulusal birlikteliklerin parçalanması düşünülemez ve her iki olgunun birbirinin karşıtı olduğu söylenemez.

Parti programında ve savunmalarda ayrı uluslar olarak ortaya konan Türk ve Kürt Uluslarının gönüllü birliğinin hedeflendiğinden söz edilmekte ise de, gerçekte davalı Parti’nin programı vatandaşlar arasında kin, husumet ve ayrılık duyguları yaratmakta ve körüklemektedir. Zira Parti programı Türk Ulusunun bütünlüğünü ırka dayalı bir görüşle Türk ve Kürt olarak ikiye ayırmayı Kürt kökenli vatandaşlarımızı bir ulusal kurtuluş mücadelesi içine çekmeyi öngörmektedir. Bu tür program hükümlerinin ülke ve millet bütünlüğünü yıkmayı kuşkuya yer bırakmayacak biçimde amaçladığı açıktır.

Demokratik siyasal yaşamın vazgeçilmez ögesi olan siyasal partiler demokrasiye ters düşen, demokrasiyle bağdaşmayan, demokrasiyi güçsüz ve etkisiz düşürecek, toplumsal barışı yıkacak program düzenleyemez ve eylemlerde bulunamazlar. Hiçbir ayrılık bulunmayan ulusun içinde azınlık oluşturarak ülkeyi bölmek, bu amaçla etnik köken ayrımını kışkırtarak ulusun bireylerini, bölge halklarını biribirine düşman edip Kürt ulusal kurtuluş hareketiyle bağlantı kurulması bir öneri ve çözüm değil, devleti yıkmaya yönelik bir planın uygulanması ve çözümsüzlüktür. Sorunlar yaratılarak çözüm üretilemez. Kimi etnik grupları ulus yapısı içinden, çoğunluktan azınlığa indirmek toplumsal barışı yıkar. Bu yolla ulus bütünlüğü içinde yer alan etnik gruplar körüklenecek, terörün şiddeti artırılacaktır. Uluslararası norm, silahla, şiddetle hak arama yollarına kesinlikle kapalıdır. Sosyalist Türkiye Partisi, Kürt kökenli yurttaşları asılsız ve dayanaksız savlarla Ulusal kurtuluş mücadelesine çekmeye ve bölünmeye yönelmiştir. Demokrasi, demokra­ tik hak ve özgürlüklerden yararlanarak yıkılamaz. Hakkı ve özgürlüğü kötüye kullanmaya engel olmak devletin görevidir. Hele bir siyasal parti, şiddet ve terörü kışkırtarak gizli bir amacı gerçekleştirmek istiyorsa, buna olanak verilemez. Partilerin de yapamayacakları şeyler vardır ve bunların başında devletin varlığıyla ülkenin ve ulusun birliğini bozmak gelir. Kendisini saldırılara karşı koruyan devleti içerden yıkmak isteyen çabalara hiç bir hukuk düzeni meşruiyet tanıyamaz. Parti savunmasında buna karşın “Anayasa Mahkemesi Devletin bekasından önce, toplumun dönüşümü ve gereksinimlerini gözönüne almalıdır.” demektedir. Bu dönüşüm ve gereksinim de kendi düşüncelerine dayanmaktadır.

Davalı Partinin programında Türk ve Kürt ulusları biçiminde bir ayırımın yapılması ve Kürt halkının kendi kaderini belirleme hakkını özgür iradesiyle kullanması; bir başka deyişle, ülkede yaşayan ve Kürt olarak ayırdıkları bir kısım yurttaşların Türkiye Cumhuriyetinden kopmasının amaçlanması Siyasî Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (a) bendinde söz konusu olan “devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü” ilkesine açıkça aykırıdır.

Bu konuda özenle üzerinde durulması gereken husus daha önce belirtildiği gibi bu yöndeki yasal düzenlemelerin amacı ülkedeki etnik farklılıkların ve bunların dil ve kültürlerinin yasaklanması değildir. Çeşitli etnik kökenlerden gelen Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları, kendi dil ve kültürlerine sahiptirler. Ancak bin yıldır birlikte yaşamış, dini, gelenek ve görenekleri aynı, birbirinden ayrılması ve koparılması olanaksız ortak kültürleri ve yaşamları olan bir topluluğu ırk temeline dayanan düşüncelerle ayrıma bağlı tutmak ve hepsini kapsayan ortak ulusal kültürü, dili ve kimliği yadsımak Siyasî Partiler Yasası’nın 78. ve 81. maddelerin (a) bendlerine aykırıdır. Yasaklanan, kültürel farklılıkların ve zenginliğin belirtilmesi olmayıp, bunların Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak, ulus bütünlüğünün bozulması ve buna bağlı olarak ayrımlara dayanan yeni bir devlet düzeninin kurulması amacıyla kullanılmasıdır.

Programdaki düzenleme farklı ulus ve ulusal azınlıkların varlıklarının kabul edildiklerini göstermektedir. Bunlar programdaki diğer düzenlemelerle birlikte ele alındığında Siyasî Partiler Yasası’nın 81. maddesinin (b) bendinde yasaklanan, Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak ulus bütünlüğünün bozulması amacını gütme anlamını taşımaktadır. Bir başka deyişle program, Türk Ulusu’nun ortak dili, kültürü dışındaki dil ve kültürleri bölücülüğe yönelik olarak korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla bir bölüm vatandaşın farklı bir ulustan oldukları, bir azınlığa mensup bulundukları ileri sürülerek azınlık ya da ayrı bir ulus olmanın gerektirdiği haklardan yararlanmaları biçiminde bir düşünce içermektedir. Türkiye’de hiçbir vatandaş arasında bir fark ve farklı bir uygulama yoktur.

Esasa ilişkin son savunmada hukukun sınıfsal olduğu görüşüyle kapatma olasılığına karşı Mahkeme ve üyelere gözdağı niteliğindeki sözler üzerinde durulması gereksiz bölümlerdir.

Sonuç olarak, Sosyalist Türkiye Partisi, Programındaki anlatımlarla, Türkiye’de hukuksal ve siyasal yönden ırka dayalı bir Türk Ulusu kavramı ya da etnik kökene göre çoğunluk ve azınlık kavramları olmamasına karşın, farklı etnik ve soy kökenlerinden gelen bütün vatandaşların eşit haklarla yer aldığı Türk Ulusunu ırk esasına dayalı olarak “Türk ve Kürt Ulusları” biçiminde ikiye bölmüş, ulusal kurtuluş hareketi içinde gösterilen T.C. Devletinin vatandaşı Kürtlere ayrı bir ulus olarak kendi kaderlerini tayin etme hakkını verme amacına yönelik durumuyla Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozucu bir konuma düşmüştür. Bu bağlamda yine programında yer alan “Kürt Ulusu’nun ve bütün etnik ve toplulukların kendi dil ve kültürel yapılarını koruyup gelişmeleri olanağını sağlar. Dillerin geliştirilmesi, zenginleştirmeleri çalışmalarında hiç bir dile ayrıcalık tanınamaz” biçimdeki düzenleme de Türk Ulusu’nun ortak kültür ve dilini dışlar nitelikte ve bölücülüğe yöneliktir. Bunlar yalnızca düşünce değil, yasaklanan sakıncalı eylemlere kışkırtma, katkı, destek ve bu niteliğiyle de bir tür eylemdir.

Bütün bunlarla Siyasî Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (a) bendi ve aynı Yasa’nın 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerine aykırı davranılmıştır.

Yukarda belirtilen nedenlerle, Sosyalist Türkiye Partisi’nin Siyasî Partiler Yasası’nın Dördüncü Kısmı’nda yer alan hükümlere aykırı davrandığı saptandığından aynı Yasa’nın 101. maddesinin (9) bendi gereğince kapatılması gerekir.

VIII- SONUÇ

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 25.2.1993 günlü, SP.43.Hz.1993/16 sayılı İddianamesi’nde Sosyalist Türkiye Partisi’nin Anayasa’nın Başlangıç Kısmı’na 3., 4., 14., 68. ve 69. maddeleriyle 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (9) bendi ve 81. maddesinin (a) ile (b) bentlerine aykırı olarak, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı amaçladığı ileri sürülerek Siyasî Partiler Yasası’nın 101. maddesinin (a) bendi gereğince kapatılmasına karar verilmesi istenmekle gereği görüşülüp düşünüldü:

  1. Sosyalist Türkiye Partisi programının, Anayasa ile Siyasî Partiler Yasası’na aykırı olduğuna ve 2820 sayılı Yasa’nın 101. maddesinin (a) bendi uyarınca davalı Parti’nin KAPATILMASINA,
  2. Davalı Parti’nin tüm mallarının 2820 sayılı Yasa’nın 107. maddesi uyarınca Hazine’ye geçmesine,
  3. Gereğinin yerine getirilmesi için karar örneğinin 2820 sayılı Yasa’nın 107. maddesine göre Başbakanlığa ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmesine,

30.11.1993 gününde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.

BaşkanYekta Güngör ÖZDEN BaşkanvekiliGüven DİNÇER Üyeİhsan PEKEL
ÜyeSelçuk TÜZÜN ÜyeAhmet N. SEZER ÜyeHaşim KILIÇ
ÜyeYalçın ACARGÜN ÜyeMustafa BUMİN ÜyeSacit ADALI
ÜyeAli HÜNER ÜyeLütfi F. TUNCEL

Cumhuriyet Gazetesi Yayın İlkeleri

0
Cumhuriyet Gazetesi Yayın İlkeleri
Cumhuriyet Gazetesi Yayın İlkeleri
Giriş

Cumhuriyet Gazetesi, “amacını toplum yaşamına katıldığı 7 Mayıs 1924’te yayınladığı ilk sayısında kurucusu Yunus Nadi’nin kalemiyle belirlemiştir. Cumhuriyet, ne hükümet ne de parti gazetesidir. Cumhuriyet yalnız Cumhuriyet’in, bilimsel ve yaygın anlatımıyla demokrasinin savunucusudur. Cumhuriyet, demokrasi fikir ve esaslarını yıkmaya çalışan her kuvvete karşı mücadele edecektir. Ülkemizde her anlamıyla gerçek bir demokrasi kurulması için bütün varlığı ile çalışacaktır.

Cumhuriyet Atatürk devrim ve ilkelerinin açtığı “aydınlanma” yolunda, aklın bağnazlıktan, bilimin dinden bağımsızlaşması, Laiklik ilkesinin toplumca benimsenmesi için çaba gösterecektir. “İnsan Hakları ve Temel Özgürlükler Bildirgesi“ni demokrasinin evrensel anayasası olarak benimseyen Cumhuriyet, amaçlarına ancak Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığı ve bütünlüğü kapsamında ulaşılacağını temel ilke sayar.

Cumhuriyet Gazetesi’ni kuran Yunus Nadi, kurumlaştıran Nadir Nadi’dir. Cumhuriyet Türkiye’sinin temelleri atılırken kurulan Cumhuriyet Gazetesi’ni Yunus Nadi’nin ölümünden sonra her çeşit güçlüğe karşı yarım yüzyıllık savaşımla hiç bir ödün vermeden yöneten ve kurumlaştıran Nadir Nadi 20 Ağustos 1991 günü gözlerini yaşama kapamıştır. Kimliği, ilkeleri ve amaçları bu uzun süre içinde belirlenip toplumda kök salan Cumhuriyet’i aynı yörüngede yaşatmak Cumhuriyet Türkiye’sine, topluma ve Cumhuriyet okurlarına karşı bir ödev niteliğine dönüşmüştür. Cumhuriyet Vakfı, bu amacı yerine getirmek için kurulmuştur.”

Cumhuriyet Gazetesi’ni kuran Yunus Nadi, kurumlaştıran Nadir Nadi’dir. Cumhuriyet Türkiye’sinin temelleri atılırken kurulan Cumhuriyet Gazetesi’ni Yunus Nadi’nin ölümünden sonra her çeşit güçlüğe karşı yarım yüzyıllık savaşımla hiç bir ödün vermeden yöneten ve kurumlaştıran Nadir Nadi 20 Ağustos 1991 günü gözlerini yaşama kapamıştır. Kimliği, ilkeleri ve amaçları bu uzun süre içinde belirlenip toplumda kök salan Cumhuriyet’i aynı yörüngede yaşatmak Cumhuriyet Türkiye’sine, topluma ve Cumhuriyet okurlarına karşı bir ödev niteliğine dönüşmüştür. Cumhuriyet Vakfı, bu amacı yerine getirmek için kurulmuştur.”

1-Genel Hükümler

1/1-Cumhuriyet Gazetesi Yayın ilkeleri, gazeteyi, ekleri, internet sitesini ve diğer Cumhuriyet yayınlarını kapsar ve bağlar.

1/2-Cumhuriyet gazetesi ve diğer yayınların yöneticileri ve çalışanları her türden çıkar ve nüfuz ilişkilerinin dışında kalmaya özel bir özen gösterirler.

1/3-Cumhuriyet gazetesi çalışanları bir siyasi partiye üye iseler, gazetedeki faaliyetleri ile siyasi çalışmalarını ayrı tutmaya özen gösterirler. Siyasi parti üyesi yazarlar yazılarını üyesi bulundukları siyasi parti içindeki konumları ya da faaliyetleri için kullanamazlar.

1/4-Cumhuriyet yayınlarında reklam, sponsorluk vb. alanlardaki çalışmalarla editoryal alandaki çalışmalar kesin çizgilerle birbirinden ayrılır. Haberin ana ya da vazgeçilmez unsuru olmadıkça şirketler, ticari ürünler ve markalar yer alamaz, gizli reklam yapılamaz.

Silahlı Çatışma ve Savaş Hukuku

0

Silahlı Çatışma ve Savaş Hukuku, savaşan tarafların uyması gereken kuralların uluslararası hukuk ve uluslararası toplum tarafından belirlenmesi ile oluşmuştur.

Sırbistan-Bosna Hersek arasındaki çatışmalarda yaşananlar savaş suçuna tipik örnektir.

Silahlı Çatışma ve Savaş Hukuku, uyuşmazlıkları çözmeyi yada savaşı önlemeyi hedeflememekte, dünyanın gerçeği olan silahlı çatışma halinde insani dramları azaltmayı, çatışmadan kaynaklı acıları azaltmayı, sivilleri ve asgari insan hakları standartlarını korumayı amaçlamaktadır.

Savaş Hukukunun konusu, savaş ilanı, savaş esirlerine ilişkin davranışlar, ayrımcılık ve savaşın gerekçesi ile orantılı silah ve şiddet kullanımını içermektedir. Kitle imha silahlarının kullanımı ve gereksiz şiddet modern uluslararası hukukun kesin olarak yasakladığı davranışlardır.

Silahlı Çatışma ve Savaş Hukuku

Savaş Hukuku ile Silahlı Çatışma hukuku birbiri ile eş anlamlı değildir. Geleneksel anlamda savaş, en az iki devlet arasında yapılan silahlı çatışmaları kastederken Silahlı Çatışma kavramı düzenli devletlerin yaptığı savaşın dışındaki çatışmaları hukuki düzlemde değerlendirmeyi öngörmektedir. Silahlı Çatışma Hukuku daha üst bir kavramdır ve silah kullanan tarafların herhangi bir devlet olmasını gerektirmeye iç çatışmaları da kapsamaktadır. Birleşmiş Milletler literatürü de bu kavramı desteklemekte, Silahlı çatışmalar hukukuna ilişkin kaynakların da Uluslararası Adalet Divanı Statüsünde belirtilen uluslararası antlaşmalar, teamüller, hukukun genel ilkeleri, mahkeme kararları ve evrensel insan hakları belgeleri silahlı Çatışma Hukukunun ilkelerini belirlemektedir.

Irak Eski Devlet Başkanı Saddam Hüseyin
Irak Eski Devlet Başkanı Saddam Hüseyin

Dünyanın var olduğu günden bu yana savaşan tarafları bir takım ahlaki kuralları uyma gereği düşünülmüş, savaşta olan tarafların dahi uyması gereken ortak normlar hakkında fikirler ileri sürülmüştür. Aynı bölgede bulunan toplumların birbirlerine benzeyen bir takım davranış biçimleri ve savaşta da olsa uydukları bir takım kurallar olmuştur. Bu kurallardan bazıları dinsel kaynaklı bazıları da o bölgeye özgü kültürel ögelerden kaynaklıdır. Savaş sırasında yaralıların karşı tarafa teslimi yada tedavisi gibi davranışlar birçok bölgede yaygın olarak uygulanmıştır.

Savaş Hukukuna dair bir ilk olan 1864 Cenevre Sözleşmesi

Modern Uluslararası hukukun önemli konularından biri olan Savaş Hukukuna dair ilk adımlardan biri 22 Ağustos 1864 tarihinde 16 Avrupa devleti tarafından Cenevre’de imzalanan ‘Kara Ordularına Mensup Yaralı ve Hastaların Durumlarının İyileştirilmesine İlişkin Sözleşme’dir.

İkinci Dünya Savaşına kadar olan dönemde imzalanan sözleşmeler
  1. Korsanlığın kaldırılması, deniz kuşatmalarının fiili olması, tarafsız gemilerdeki düşman eşyasının ve düşman gemilerindeki tarafsız eşyanın savaş kaçağı olmadıkça müsadere edilmemesine ilişkin 16 Nisan 1856 tarihli Paris Deniz Hukuku Beyannamesi,
  2. 22 Ağustos 1864 tarihinde Cenevre’de imzalanan Savaş Alanında Yaralıların Durumunun İyileştirilmesi Sözleşmesi
  3. 1864 tarihli Cenevre Sözleşmesi’nin deniz savaşlarında da geçerli olmasına dair 1868 tarihli La Haye Sözleşmesi,
  4. Savaş yöntem ve araçlarını ilk defa düzenleyen 22 Ağustos 1868 tarihli Saint-Petersburg Sözleşmesi,
  5. Savaşlarda patlayıcı ve yangın çıkarıcı maddelerin kullanılmasını yasaklayan 11 Aralık 1868 tarihli Saint-Petersbourg Sözleşmesi,
  6. Tarafsızların savaş zamanındaki yükümlülüklerini öngören ve korsanlık ve denizlerdeki haydutluğu yasaklayan 7 Mayıs 1871 tarihli Washington Sözleşmesi
  7. Kara savaşının kurallarını düzenleyen 29 Temmuz 1899 tarihli La Haye Sözleşmeleri: Kara Savaşının Yasa ve Teamüllerine Dair Sözleşme ve Deniz Savaşı Kurallarını Düzenleyen Cenevre Sözleşme
  8. Savaşta hastane gemilerinin devlet yararına konulmuş bütün vergi ve harçlardan muaf tutulmasına dair 21 Aralık 1904 tarihli La Haye Sözleşmesi
  9. Savaştaki hasta ve yaralıların durumlarının iyileştirilmesine dair 6 Temmuz 1906 tarihli Cenevre Sözleşmesi
  10. 10 ve 18 Ekim 1907 tarihli La Haye Sözleşmeleri
  11. Londra Deniz Konferansı’nın 26 Şubat 1909 tarihli Son Protokolü ve Deklarasyonu
  12. Uluslararası Zoralım Mahkemesi’nin Kurulmasına Dair Sözleşme’ye Ek 19 Eylül 1910 tarihli Protokol
  13. Savaşta zararlı gazların ve denizaltıların kullanılmasının yasaklanmasına dair 6 Şubat 1922 tarihli Washington Sözleşmesi
  14. 17 Haziran 1925 tarihli kimya ve bakteri savaşının yasaklanmasına dair Cenevre Protokolü,
  15. Deniz savaşında tarafsızlığa dair 20 Şubat 1928 tarihli Havana Sözleşmesi,
  16. 27 Temmuz 1929 tarihli savaş esirleri, savaş alanında bulunan orduların yaralıları ve hastalarının durumlarının düzeltilmesi hakkındaki Cenevre Nihai Senedi ve Sözleşmeleri,
  17. Denizaltı savaşına dair 22 Nisan 1930 tarihli Londra Deniz Sözleşmesi,
  18. Tarihsel eserlerin, sanat kurumları ve bilimsel yapıtların korunmasına dair 15 Nisan 1935 tarihli Washington Sözleşmesi,
  19. Denizaltı gemilerinin savaş kurallarına dair 6 Kasım 1936 tarihli Londra Protokolü
  20. 14 Eylül 1937 tarihli Nyon Mutabakatı ve 17 Eylül 1937 tarihli bu mutabakata ek Cenevre Sözleşmesi

Savaş Sonrası Dönem

Savaş hukukunu düzenlemeye çalışan sözleşmelerin birçoğu ve özellikle kara savaşının yasa ve teamüllerine ilişkin 1907 La Haye Sözleşmesi her iki dünya savaşında da uygulanmamıştır.

İkinci Dünya savaşından sonra kurulan Nürmberg Mahkemesinden bir kare

Birinci Dünya Savaşı ve İkinci Dünya Savaşlarında yaşanan acılardan alınan dersler sonucunda 1949 yılında imzalanan ve dört sözleşmeden oluşan Cenevre Sözleşmeleri silahlı çatışmaların tümünü ölçüt alarak hazırlanmış ve savaşta insancıl davranışların standartlarını belirleyen en önemli metin olmuştur. Çatışmalara katılmayan sivillerin korunması kapsamında İnsancıl Hukuk kavramı ortaya çıkmıştır.

Atom Bombasından sonra Japonya

İkinci Dünya Savaşından sonra oryaya çıkan yeni statüye göre Silahlı Çatışma ve Savaş Hukuku’nun ihlali sayılan davranış biçimleri şunlardır:

  • Doğrudan sivil nüfusa, sivil eşyalarına, insani yardıma ya da barış koruyucu misyonların yanı sıra sağlayacağı önceden tahmin edilen somut ve doğrudan doğruya askeri avantaja oranla aşırı bir şekilde sivil hedeflere zarar vereceği ya da sivilleri yaralayacağı ya da rastlantısal olarak can kaybına yol açacağı bilinen saldırılar da dahil olmak üzere sivillere yönelik yasaklanmış saldırılar;
  • Kızılhaç ve Kızılay amblemlerini taşıyan binalara, malzemelere, tıp birimlerine, ulaşım araçlarına ve kişilere karşı saldırılar
  • Askeri hedef olmayan din, eğitim, sanat, bilim ya da hayır amaçlarıyla kullanılan binalara, tarihi anıtlara ve hastanelere saldırılar
  • Teslim olmuş askerleri öldürmek ya da yaralamak
  • Uzuv keserek fiziksel olarak sakat bırakmak
  • Kişinin ölüme sebebiyet verecek ya da onun sağlığını ciddi biçimde tehlikeye atacak tıbbi ya da bilimsel deneyler gerçekleştirmek
  • Kişinin onuruna yönelik saldırı, özellikle de onur kırıcı ve aşağılayıcı muamele
  • Tecavüz ve cinsel şiddetin diğer biçimleri
  • Rehin almak
  • Kasten insan öldürmek
  • Yağma ve gasp
  • İnsanları kalkan olarak kullanmak, savunmasız kişilere zarar vermek
  • Ateşkes bayrağını, BM ya da düşman işaretini ya da Kızılhaç ve Kızılay amblemlerini kötüye kullanmak
  • Düşman mülklerini yağmalamak, yok etmek ya da zapt etmek
  • Zehir ya da zehirli silahlar, belirli gazları, vücutta parçalanan kurşunları ve yapılacak bir değişiklikle tüzüğe eklenecek diğer silahlar gibi yasaklanmış silahları kullanmak;
  • Bir savaş yöntemi olarak sivilleri kasten aç bırakmak
  • Silahlı kuvvetlere 15 yaşından küçük çocukları almak ya da onları silahlı çatışmalara aktif bir şekilde katarak kullanmak
  • İşgalciler tarafından işgal ettikleri topraklara kendi sivil nüfuslarının dolaylı olarak ya da doğrudan transferi
  • İşgal edilen toprakların nüfusunun tamamının veya bir parçasının sınır dışı edilmesi ya da transferi
  • Düşman vatandaşlarının yasal haklarını kaldırma ya da askıya alma ya da onları kendi ülkelerine karşı askeri operasyonlara katılmaya zorlamak

Lahey’de yargılanan Radovan Karaciç

Birlemiş Milletler Güvenlik Konseyi, 2004 yılında “Devlet dışı aktörlerin nükleer, kimyasal ve biyolojik silahlar ve bunları atma vasıtalarını üretme, sahip olma, satın alma, geliştirme, nakletme veya kullanımını yasaklayan etkili yasaların çıkartılması  ve nükleer tesislerin güvenlik önlemlerinin alınması” yönünde 1540 sayılı kararını almıştır.

Silahlı Çatışma ve Savaş Hukuku kapsamında Türkiye’nin Taraf Olduğu Bazı Sözleşmeler

Kitle İmha Silahlarının yayılma riskinin yüksek olduğu bölgelere yakın bir konumda bulunan Türkiye, BM Güvenlik Konseyinin nükleer, kimyasal ve biyolojik silahlar ile bunların fırlatma vasıtalarının yayılmasının önlenmesine ilişkin 1540 sayılı Kararını desteklemiştir.

Kimyasal Silahların Önlenmesi Sözleşmesi (CWC)’nin yedinci maddesi kapsamında 5564 sayılı “Kimyasal Silahların Geliştirilmesi, Üretimi, Stoklanması ve Kullanımının Yasaklanması Hakkında Kanun” 14 Aralık 2006 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunda kabul edilmiş ve 21 Aralık 2006 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Türkiye, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’na (NPT) 1979 ve Nükleer Denemelerin Kapsamlı Yasaklanması Antlaşması’na (CTBT) 2000 yılında, Kimyasal Silahlar Sözleşmesi’ne 1997 yılında, Biyolojik Silahlar Sözleşmesi’ne 1974 yılından bu yana taraftır. Türkiye, 1996 yılında konvansiyonel silahlar ve çift kullanımlı malzeme ve teknolojinin ihracat denetimlerine ilişkin Wassenaar Düzenlemesi’nin kurucu üyeleri arasında yer almıştır.

Türkiye, Füze Teknolojisi Kontrol Rejimi’ne 1997 yılında katılmış, 1999’da Zangger Komitesi’ne, 2000 yılında ise Nükleer Tedarikçiler Grubu ile kimyasal ve biyolojik maddelerin dışsatımının kontrolü alanında faaliyet gösteren Avustralya Grubu’na üye olmuş, 25-26 Kasım 2002 tarihli Balistik Füze Yayılmasına Karşı Lahey Davranış İlkeleri Rehberini (HCOC) tanımıştır.

UCM), Ukrayna'da işlenen suçlara ilişkin yürüttüğü soruşturma kapsamında, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Rusya'nın Çocuk Hakları Komiseri Mariya Lvova-Belova hakkında 17 Mart 2023'te tutuklama kararı çıkarmıştır
UCM), Ukrayna’da işlenen suçlara ilişkin yürüttüğü soruşturma kapsamında, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Rusya’nın Çocuk Hakları Komiseri Mariya Lvova-Belova hakkında 17 Mart 2023’te tutuklama kararı çıkarmıştır.

Uluslararası Ceza Mahkemesinin (UCM) İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve eski Savunma Bakanı Yoav Gallant ile bazı HAMAS yöneticileri hakkında tutuklama emri çıkarıştı
Uluslararası Ceza Mahkemesinin (UCM) İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve eski Savunma Bakanı Yoav Gallant ile bazı HAMAS yöneticileri hakkında savaş suçları ve soykırım iddiaları kapsamında tutuklama emri çıkarmıştı

Hakimlerin Mesleki Davranışlarını Düzenleyen İlke ve Kurallar

0
Hakimlerin Mesleki Davranışlarını Düzenleyen İlke ve Kurallar

Hakimlerin Mesleki Davranışlarını Düzenleyen İlke ve Kurallar; Avrupa Hakimleri Danışma Konseyinin (CCJE) başta etik, uygunsuz davranışlar ve tarafsızlık olmak üzere, hakimlerin mesleki davranışlarını düzenleyen ilke ve kurallar hakkında Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin dikkatine sunduğu 3 sayılı Görüş olarak 9 Kasım 2002  tarihinde kabul edilmiştir.

Avrupa Hâkimleri Danışma Kurulu (CCJE) Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından 2000 yılında kurulmuş olup Avrupalı hâkimlerin hukuk devletindeki rolünün güçlendirilmesi bağlamında çalışmalar yapmaktadır. Kurul (CCJE) Avrupa Konseyi nezdinde hâkimlerin bağımsızlığı, tarafsızlığı ve etkinliği konularında danışma görevi yapmakta olup bu şekilde uluslararası bir organizasyon bünyesinde işlev gören ve hâkimlerden oluşan ilk ve tek organdır. Türkiye adına HSK(Hakimler Savcılar Kurulu) tarafından Genel Kurul toplantılarına katılım sağlanmaktadır

Consultative Council of European Judges (CCJE) – Avrupa Hakimleri Danışma Konseyi

Hakimlerin Mesleki Davranışlarını Düzenleyen İlke ve Kurallar

1. Avrupa Hâkimleri Danışma Konseyi (CCJE), bu görüşü üye devletlerin CCJE tarafından hazırlanan ankete verdikleri cevaplara ve bu hususta CCJE Çalışma Grubu ile CCJE uzmanı Denis Salas’ın (Fransa) düzenlediği metinlere dayanarak hazırlamıştır.

2. Bu görüşte CCJE’nin yargı bağımsızlığı ve hâkimlerin azledilememesine ilişkin 1(2001) sayılı Görüşünün (www.coe.int/legalprof, CCJE(2001) 43) özellikle 13, 59, 60 ve 71. fıkralarına atıfta bulunulmaktadır.

3. CCJE bu görüşü hazırlarken bilhassa aşağıda belirtilenler olmak üzere birçok belgeyi  göz önünde bulundurmuştur:

– Birleşmiş Milletler “Yargı Bağımsızlığı Temel İlkeleri” (1985),

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin hâkimlerin bağımsızlığı, etkinliği ve rolüne ilişkin R(94)12 Sayılı Tavsiye Kararı,

– Hâkimlere İlişkin Mevzuat Hakkında Avrupa Şartı (1998) (DAJ/DOC(98) 23),

Yargı Etiği İlkeleri, Bangalor Taslağı (Bu taslak, 2002 yılının Kasım ayında gözden geçirilerek Bangalor Yargı Etiği İlkeleri oluşturulmuştur. CCJE, bu ilkeleri, bu belgenin çıkmasından sonra benimsemiştir. Bu ilkelere ilişkin Açıklama Notunda 2002 yılının Haziran ayında CCJE’nin Çalışma Ekibinin sunduğu katkılar tasdik edilmiştir)

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Download [493.69 KB]

4. Bu görüş iki ana hususu kapsamaktadır:

– Yüksek standartlarda olması gereken ve hâkimlerin kendi hazırladıkları mesleki davranış standartları metninin içerisinde yer alabilecek olan, etik ilkelerin belirlenmesine dayanan, hâkimlerin mesleki etik ilkelerini düzenleyen ilkeler ve kurallar (A);

– Hâkimlere yönelik ceza, hukuk ve disiplin yükümlülüklerini düzenleyen ilke ve usuller (B).

5. Bu bağlamda CCJE, mevcut kuralların ve prensiplerin, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin gerektirdiği üzere mahkemelerin bağımsızlığı ve tarafsızlığı ile her bakımdan tutarlı olup olmadığını sorgulamıştır.

6. Dolayısıyla, CCJE, aşağıdaki soruları cevaplamayı amaçlamıştır:

– Hâkimler için hangi davranış standartları geçerli olmalıdır?
– Davranış standartları nasıl oluşturulmalıdır?
– Hâkimler için ne tür ceza, hukuk ve disiplin yükümlülükleri geçerli olmalıdır?

7. CCJE, bu soruların cevaplarının, özellikle de hâkimlerin hakları ve ayrıcalıkları, mesleki davranışları ve etik ilkelerinin (bkz. CCJE(2001)24 sayılı belge, Ek A, III. Kısım B) Avrupa’daki hâkimlere yönelik genel eylem planı çerçevesinin uygulanmasına katkıda bulunacağına inanmaktadır ve ulaşmış olduğu sonuçlara aşağıda 49, 50, 75, 76 ve 77. fıkralarda değinmiştir.

A. HÂKİMLERİN DAVRANIŞ STANDARTLARI

8. Hâkimlerin davranışlarının etik yönünün, çeşitli nedenlerden dolayı tartışılması gerekmektedir. Anlaşmazlıkların çözümünde kullanılan yöntemlerin her zaman güven telkin etmesi gereklidir. Hâkimlere verilen yetkilerin adaletle, doğrulukla ve özgürlükle çok yakından bir bağı vardır. Hâkimler için geçerli olan standart davranış kuralları, bu değerlerin doğal bir sonucu ve adaletin idaresine olan güvenin ön şartıdır.

9. Uzlaşmazlıkların gittikçe küreselleşmesi ve mahkeme kararlarının geniş çapta yayılması göz önünde bulundurulduğunda adalet sistemine olan güven daha da önemli bir hal almaktadır. Ayrıca, hukukun üstünlüğü ile yönetilen bir devlette toplumun adil yargılanma kavramına uyumlu olan ve temel hakları teminat altına alan genel standartların belirlenmesi beklentisinde olma hakkı vardır. Hâkimlere yüklenen yükümlülükler, tarafsızlıklarını ve görevlerinin etkinliğini teminat altına almak amacıyla belirlenmiştir.

1) Hâkimler için hangi davranış standartları geçerli olmalıdır?

10. Hâkimler için geçerli olan mesleki taleplere yönelik kuralların her türlü analizinde bu kuralların altında yatan ilkeler ve taşıdıkları amaçlar da göz önünde bulundurulmalıdır.

11. Hâkimlerin işe alınmasında ve eğitim verilmesinde ne tür metotlar kullanılırsa kullanılsın ve yetki alanları ne kadar geniş olursa olsun, hâkimlere yetkiler verilmiş olup insanların hayatını temelden etkileyecek alanlarda çalışmaktadırlar. Yakın bir tarihte düzenlenmiş olan bir araştırma raporu, Avrupa’da tüm kamu kurumları arasından en çok değişime uğrayanın muhtemelen yargı olduğunu belirtmektedir.

Son yıllarda demokratik toplumlar yargı sistemleri üzerine gittikçe artan beklentiler yüklemektedir. Toplumlarımızın gittikçe artan çoğulculuğu, her bir grubun tanınma ya da koruma istemesine yol açmakta olup bu grupların söz konusu talepleri her zaman karşılanmamaktadır. Demokrasilerin yapısının derinlemesine etki altında kalmış olmasına karşın ulusal çeşitlilikler hala göze çarpmaktadır.

Otoriter rejimlerden ortaya çıkan Doğu Avrupa ülkelerinin, hukuk ve adalete, demokrasinin yeniden kurulması için çok önemli olan meşruiyeti sağlayan unsurlar olarak baktıkları herkesçe bilinen bir gerçektir. Diğer ülkelere kıyasla bu ülkelerde yargı sistemi, yargısal denetim fonksiyonu aracılığıyla diğer devlet makamlarına nispeten kendisini daha fazla kabul ettirmektedir.

12. Hâkimlere verilen yetkiler, yalnızca ulusun iradesini ifade eden yerel kanunlara değil, modern demokratik toplumlar tarafından tanınmış uluslararası hukuk ve adalet ilkelerine de tabidir.

13. Bu güçlerin hâkimlere verilmesinin amacı, hukukun uygulanarak adaletin sağlanması ve her bir bireyin kanuni olarak sahip olduğu ve haksız bir şekilde mahrum bırakılmış olabileceği haklarından ve/veya mallarından yararlanmalarını sağlamaktır.

14. Bu amaç, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin, tamamen adalet sisteminin yararlanıcıları açısından yazılmış olan 6. maddesinde belirtilmiştir: “Herkes, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının makul bir süre içinde, hakkaniyete uygun ve açık olarak görülmesini isteme hakkına sahiptir.” Sözleşme, hâkimlerin her şeyi yapmaya hakları olduğunu söylemenin tam tersine, yargılanan kişilere yönelik teminatları vurgulamakta ve hâkimlerin görevlerinin dayandığı ilkelerin bağımsızlık ve tarafsızlık olduğunu belirtmektedir.

15. Son yıllarda yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığına ilişkin teminatlara olan ihtiyacın giderek arttığı fark edilmiştir; partizan müdahalelerden korunmak amacıyla bağımsız organlar kurulmuş, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin önem düzeyi genişletilerek Strazburg’daki Avrupa Mahkemesi ile ulusal mahkemelerin içtihatlarına dâhil olmuştur.

16. Hâkimin bağımsızlığı oldukça önemli bir ilkedir ve hâkimler dâhil olmak üzere her devletin vatandaşlarının hakkıdır.

Bu ilkenin hem kurumsal hem de bireysel bir yönü vardır. Modern demokratik bir devlet, kuvvetler ayrılığı ilkesi üzerine kurulmalıdır. Her bir hâkim, yargı bağımsızlığını hem kurumsal hem de bireysel düzeyde sağlamak için elinden gelen her şeyi yapmalıdır. Bu bağımsızlığın arkasındaki mantık, CCJE’nin 1(2001) sayılı Görüşünün 10 ila 13. fıkralarında detaylı olarak ele alınmıştır. Bu fıkralarda belirtildiği üzere, söz konusu bağımsızlık, bir hâkimin tarafsızlığının hem ayrılmaz bir tamamlayıcısıdır, hem de ön şartıdır; bu da yargı sisteminin güvenilirliği ve demokratik toplumda oluşturması beklenen güven açısından yüksek önem taşır.

17. Birleşmiş Milletler tarafından 1985 tarihinde hazırlanan “Yargı bağımsızlığı temel ilkelerinin” 2. maddesinde “Yargı organı, önündeki sorunlar hakkında herhangi bir tarafın herhangi bir nedenle doğrudan veya dolaylı kısıtlama, etki, teşvik, baskı, tehdit ve müdahalesine maruz kalmaksızın, maddi olaylara ve hukuka dayanarak tarafsız bir biçimde karar verir” hükmü, 8. maddede “hâkimler… her zaman görevlerinin itibarını ve yargının tarafsızlığını ve bağımsızlığını koruyacak tarzda hareket ederler” hükmü ortaya konmuştur.

18. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, hâkimlerin bağımsızlığı, etkinliği ve rolü üzerine R(94)12 sayılı Tavsiye Kararında “hâkimlerin davalar üzerine tarafsız olarak, vicdanlarını dinleyerek, dava olaylarını yorumlayarak ve yürürlükteki hukuk kurallarına uygun olarak karar vermelerine yönelik kısıtlanmayan bir özgürlükleri olması gerektiğini” belirtmiştir.

19. Hâkimlere İlişkin Mevzuat Hakkında Avrupa Şartı’nda hâkimlere yönelik kanunların, tüm vatandaşların mahkemelerden beklemeye haklarının olduğu tarafsızlık unsurunu teminat altına alması gerektiği belirtilmiştir (1.1 sayılı fıkra). CCJE, Şartın bu maddesini tamamen desteklemektedir.

Tarafsızlık 

20. Tarafsızlık, Avrupa Mahkemesi tarafından hem belirli bir davada bir hâkimin kişisel kanaatlerini ya da menfaatlerini göz önünde bulunduran öznel yaklaşıma göre, hem de hâkimin bu hususta tüm makul şüpheleri ortadan kaldırmaya yetecek teminatlar sunup sunmadığını değerlendiren nesnel bir sınamaya göre belirlenmektedir.

a. Hâkimlerin yargısal işlevlerinin icrasındaki tarafsızlıkları ve davranış kuralları

21. Hâkimler, vatandaşların tarafsızlıklarından şüphe etmelerine yol açacak hiçbir makul neden olmamasını sağlamak için tüm koşullar altında tarafsız davranmalıdırlar. Bu bağlamda, hâkim hem adli görevlerinde, hem de diğer aktivitelerinde tarafsızlık görülmelidir.

22. Yargıya yönelik toplumsal güven, yargı sisteminin etkinliğinin teminatıdır:

Hâkimlerin mesleki faaliyetlerindeki davranışları, anlaşılabilir bir şekilde, toplumdaki bireyler tarafından mahkemelerin güvenilirliğine yönelik önemli bir unsur olarak görülmektedir.

23. Dolayısıyla hâkimler görevlerini yerine getirirken ayrımcılıktan, önyargıdan ya da tarafsızlıklarını bozmaktan kaçınmalıdırlar. Kararlarını verirken hukuk kurallarının uygulaması kapsamı dışındaki hiçbir unsuru dikkate almamalılardır. Bir davaya baktıkları ya da o davaya bakmalarının gerekebileceği durumlarda bilinçli olarak o davanın çözümüne ilişkin belli bir düzeyde önyargı oluşturabilecek ve yargılamanın adilliğini etkileyebilecek değerlendirmelerden kaçınmalılardır. Kanunsuz temellere dayanan veya görevlerinin usulünce ifasına uygun olmayan herhangi bir ayrım gözetmeksizin tüm bireylere (örneğin taraflara, tanıklara, avukatlara) saygı göstermelilerdir. Ayrıca görevlerini yerine getirirken mesleki yeterliliklerinin görülebilmesini sağlamalılardır.

24. Hâkimler ayrıca görevlerini yerine getirirken her tür önyargı ve ayrımcılıktan kaçınarak, taraflar arasında bir denge kurarak ve her iki tarafın da adil yargılanmasını sağlayarak tarafların eşitliği ilkesini göz önünde bulundurmalılardır.

25. Yargı sisteminin etkinliği ayrıca hâkimlerin yüksek düzeyde mesleki farkındalığa sahip olmalarını gerektirir. Hâkimler, kendilerini uygun özellikler ile donatacak olan temel ve ileri eğitimler ile mesleki farkındalıklarını yüksek bir düzeyde tutmalılardır.

26. Hâkimler ayrıca görevlerini özenle ve makul bir çabuklukla yerine getirmelilerdir. Tabii ki bunun için kendilerine uygun imkânların, araçların ve yardımın sağlanması gereklidir. Öngörüldüğü üzere, hâkimler Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesinin birinci fıkrası uyarınca makul bir süre sınırı içerisinde karar verme yükümlülüklerinin hem farkında olmalı, hem de görevlerini bu yükümlülük uyarınca yapabilmelilerdir.

b. Hâkimlerin tarafsızlığı ve yargı dışı davranışları

27. Yargı sistemi ancak hâkimlerin gerçeklerle temas halinde olmaları durumunda etkin işleyebileceği için hâkimler yaşadıkları toplumdan izole olmamalılardır. Ayrıca hâkimlerin, vatandaşlar olarak, özellikle de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi tarafından teminat altına alınan temel hak ve özgürlükleri (düşünce özgürlüğü, dini özgürlük, vb.) bulunmaktadır.

Dolayısıyla istedikleri meslek dışı etkinliklere katılmakta genel olarak özgürlerdir.

28. Ancak bu tür etkinlikler, hâkimlerin bağımsızlığını, hatta bazen tarafsızlığını etkileyebilmektedir. Dolayısıyla hâkimlerin topluma dâhil olabilecekleri düzey ile görevlerini yerine getirmede bağımsız ve tarafsız olmaları ve dışarıdan da öyle görülmeleri gerekliliği arasında makul bir denge sağlanmalıdır. Son tahlilde sorulacak soru, özellikle de belli bir sosyal durumda ve makul, bilgili bir gözlemcinin gözünden, hâkimin bağımsızlığını ya da tarafsızlığını objektif olarak tehlikeye atabilecek bir etkinlikte bulunup bulunmadığıdır.

29. Hâkimler, özel hayatlarında da saygı duyulacak şekilde davranmalılardır.

Avrupa Konseyi üye devletlerinin kültürel farklılıkları ve etik değerlerde gerçekleşen sürekli değişim göz önünde bulundurulduğunda, hâkimlerin özel hayatlarındaki davranışlarına yönelik  standartlar çok kesin hatlarla ortaya konulamamaktadır. CCJE, yargı bünyesinde hâkimlerin özel alanda belirli bir eylemin hâkimlik statülerine uygun olup olmadığı ile ilgili bir şüpheleri olduğunda danışmanlık ve istişare rolüne sahip bir ya da daha çok organ ya da kişiden oluşan yapıların oluşturulmasını tavsiye etmektedir. Bu tür organların ya da kişilerin varlığı, yargı bünyesinde etik rollerin içeriği ve öneminin tartışılmasını teşvik edecektir. Olanaklardan yalnızca ikisi ele alındığında bu organlar ya da kişiler, yüksek mahkeme bünyesinde ya da hâkimler birliği bünyesinde kurulabilir. Her koşulda, hâlihazırda var olan ve disiplin yaptırımları uygulamaktan sorumlu olan organlardan bağımsız olmalı ve farklı amaçlara hizmet
etmelilerdir.

30. Hâkimlerin siyasi partilere katılmaları, büyük problemler teşkil etmektedir.

Hâkimler elbette vatandaşlık statülerini korurlar ve tüm vatandaşların yararlandığı siyasi haklarından yararlanmalılardır. Ancak, adil yargılanma hakkı ve meşru kamu beklentileri göz önünde bulundurulduğunda hâkimler kamusal siyasi aktivitelere katılmaktan kaçınmalılardır. Bazı Devletler bu ilkeyi disiplin kurallarında belirtmiş olup bu yükümlülüğe ters düşen hareketlerde bulunan hâkimlere karşı yaptırımlar uygulamaktalardır. Ayrıca hâkimlerin görevlerinin birtakım siyasi alanlar (örneğin ulusal meclis, Avrupa Meclisi, yerel konsey) ile bağdaşmadığını vurgulamışlar; hatta bazı yerlerde hâkimlerin eşlerinin de bu tür görevlerde yer almalarını yasaklamışlardır.

31. Daha genel anlamda, hâkimlerin siyasi mahiyetteki toplumsal tartışmalara dâhil olması hususu da değerlendirilmelidir. Toplumun yargı sistemine olan güvenini korumak adına, hâkimler yargının gerektirdiği tarafsızlık ile bağdaşmayan siyasi saldırılara kendilerini maruz bırakmamalılardır.

32. Anket cevaplarına bakıldığında bazı Devletlerde hâkimlerin siyasete karışmalarına yönelik kısıtlayıcı bir yaklaşım benimsedikleri görülmektedir.

33. CCJE’de yapılan tartışmalar, hâkimlerin düşünce ve ifade özgürlüğü ile tarafsızlık şartı arasında bir denge sağlanması gerektiğini göstermiştir.

Dolayısıyla, siyasi partiye üye olmaları ya da toplumun büyük sorunlarına ilişkin toplumsal tartışmalara dâhil olmaları yasaklanamasa da hâkimler en azından bağımsızlıklarını tehlikeye atacak ya da tarafsızlık imajlarını zedeleyecek her tür siyasi aktiviteden kaçınmalılardır.

34. Ancak, hâkimlerin ulusal yargı politikasına ilişkin belirli tartışmalara dâhil olmalarına izin verilmelidir.

Hâkimlere danışılabilmeli, kendi statüleri hakkındaki ve daha genel anlamda yargının işleyişi hakkındaki yasal düzenlemelerin hazırlanmasında aktif bir rol oynayabilmelilerdir. Bu konu ayrıca hâkimlerin sendikalara üye olmalarına izin verilmesi gerekip gerekmediği sorusunu da gündeme getirmektedir. Hâkimler, düşünce ve ifade özgürlükleri kapsamında, sendikalara katılma haklarını kullanabilir (toplanma hakkı), ancak eylem yapma hakları üzerine kısıtlamalar koyulabilir.

35. Hâkimlerin başka bir alanda çalışmalarının ufuklarını genişlettiği ve onlara toplumdaki problemlere yönelik farkındalık kazandırdığı, bunun da görevlerinden edindikleri bilgileri pekiştirdiği düşünülebilir. Tam aksine, bu durum göz ardı edilemeyecek riskler teşkil etmektedir; zira kuvvetler ayrılığı ilkesine ters olarak görülebilir ve toplumun hâkimlerin bağımsız ve tarafsız olduğu görüşünü zayıflatabilir.

36. Hâkimlerin; bakanın özel bürosunda (cabinet ministériel) hizmet verme gibi belirli hükümet işlerinde yer alması hususu birtakım problemler ortaya çıkarmaktadır.

Bir hâkimin, bir bakanlığın idari biriminde (örneğin Adalet Bakanlığının hukuki ya da cezai kanunlar bürosunda) görev yapmasını önleyecek herhangi bir unsur yoktur; fakat hâkimler bir bakanın özel bürosundaki personellerden biri olduğunda durum biraz daha hassas olur. Bakanlar, özel bürolarında kimleri isterlerse çalıştırabilme yetkisine sahiptirler, ancak bu personeller bakanın yakın işbirlikçileri olarak siyasi aktivitelerine belirli bir derecede katılmaktalardır. Bu tür durumlarda hâkim bir bakanın özel bürosunda işe başlamadan önce, ideal olarak, hâkimlerin atanmalarından sorumlu bağımsız bir organdan görüş alınmalı, böylece söz konusu organ her bir durum için geçerli olan davranış kurallarını belirleyebilmelidir.

c. Hâkimlerin tarafsızlığı ve diğer mesleki aktiviteleri

37. Yargı işlevinin kendine özgü mahiyeti ile birlikte, görevin onurunu sürdürme ve hâkimleri her tür baskıdan koruma gerekliliği, hâkimlerin her tür menfaat çatışmasından ve güçlerini kötüye kullanmaktan kaçınmalarını gerektirir. Bu ayrıca hâkimlerin kendilerini adli görevlerinden uzaklaştıracak ya da sorumluluklarını sadece kısmen yerine getirmelerine yol açacak her tür mesleki aktiviteden de kaçınmalarını gerektirir. Bazı devletlerde hâkimlik görevi ile uyuşmayan durumlar hâkimlere yönelik kanunlarda açıkça belirtilmiştir ve yargı mensuplarının kendi görevleri dışında başka herhangi bir meslek ya da kazanç sağlayan iş yapmaları yasaktır. Eğitim, araştırma, bilim, edebiyat veya sanata ilişkin aktiviteler istisnai tutulmuştur.

38. Değişik ülkeler, uygunsuz faaliyetleri muhtelif düzeylerde (ekte kısa bir özet sunulmuştur) ve değişik usuller yoluyla ele almıştır; ancak her bir durumda genel hedef, hâkim ile toplum arasında aşılmaz bariyerler oluşmasını engellemektir.

39. CCJE’ye göre mesleki davranış kuralları, hâkimlerin görevlerinin onurunu tehlikeye atacak her tür aktiviteden kaçınmalarını ve menfaat çatışmalarını mümkün olan en düşük düzeyde tutarak toplumun yargıya olan güvenini sağlamalarını gerektirmelidir.

Bu maksatla, hâkimler bağımsızlıklarını kısıtlayacak ve tarafsızlıklarını tehlikeye atacak her tür ilave mesleki faaliyetten kaçınmalıdır. Bu bağlamda CCJE, Hâkimlere İlişkin Mevzuat Hakkında Avrupa Şartı’nın, hâkimlerin yargı yetkileri dışında yürüttükleri eylemlerin “hâkime duyulan güvenle, hâkimin tarafsızlığı ya da bağımsızlığıyla ya da hâkimin önüne getirilen meselelerle gereken özeni göstererek ve makul bir süre içinde ilgilenmesi için gerekli olan ulaşılabilirliğiyle bağdaşmadığı durumlar dışında sınırlandırılamayacağını” belirten hükmünü onaylamaktadır (4.2 sayılı fıkra).

Avrupa Şartı ayrıca, hâkimlerin toplum ile aralarında bariyer oluşturabilecek “aşırı katılığı” (4.3 sayılı fıkra) önlemek için mesleki kurumlara katılma hakları ile ifade özgürlüklerini tanımaktadır (1.7 sayılı fıkra). Ancak hâkimlerin çalışma zamanlarının çoğunluğunu; hâkimlikle ilgili aktiviteler dâhil olmak üzere hâkimlik görevine adamaları ve dikkatlerini adli görevler dışındaki aktivitelere aşırı yoğunlaştırmamaları oldukça önemlidir.

Adli görev dışı aktivitelerden kazanç elde etme izni olduğunda bu tür aktivitelere aşırı ilgi gösterilmesi riskinin daha da büyüyeceği barizdir. Ancak, izin verilen ve verilmeyen eylemler arasındaki sınır ülke bazında belirlenmelidir ve yukarıdaki 29. fıkrada belirtildiği üzere bu husus ile ilgili organa ya da kişilere de rol düşmektedir.

d. Tarafsızlık ve hâkimlerin medyayla ilişkileri

40. Özellikle bazı batı Avrupa ülkelerinde ve özellikle ceza hukuku alanında olmak üzere, son zamanlarda medyada yargı meselelerine yönelik genel eğilim artmaktadır. Hâkimler ile medya arasında olduğu iddia edilebilecek bağlantılar göz önünde bulundurulduğunda hâkimlerin davranışlarının gazeteciler tarafından etkilenme tehlikesi vardır. Bu bağlamda CCJE, 1(2001) sayılı Görüşünde basın özgürlüğünün üstün ilkelerden biri olmasının yanı sıra, yargı usullerinin de istenmeyen dış etkilerden korunması gerektiğini belirtmiştir. Dolayısıyla hâkimler, gazetecilerle olan her tür ilişkilerinin kişisel istismarından ve baktıkları davalara yönelik kanıtlanmamış her tür yorumdan kaçınarak medyayla olan ilişkilerinde ihtiyatlı olmalı, bağımsızlıklarını ve tarafsızlıklarını koruyabilmelilerdir. Bununla beraber, toplumun bilgi edinme hakkı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. maddesinden doğan temel bir ilkedir.

Bu ilke, hâkimlerin, vatandaşların açıkça gerekçelendirilmiş kararlara yönelik meşru beklentilerine cevap vermelerini gerektirir.

Hâkimler ayrıca, olayların akışına yönelik veya verdikleri kararın toplum için önemini açıklayan bir özet ya da bildiri hazırlamakta özgür olmalıdırlar. Bunun yanı sıra, hâkimlerin ceza soruşturmalarına dâhil oldukları ülkelerde, bilgi edinme özgürlüğü kapsamında, baktıkları davalara yönelik gerekli kısıtlamaları kaldırmaları önerilebilir. Hâkimler ancak bu şartlar altında rollerini tam anlamıyla ve medya baskısı korkusu olmaksızın gerçekleştirebilirler. CCJE, bazı ülkelerde geçerli olan, iletişim sorumlulukları olan bir hâkim atama ya da toplum menfaatleri kapsamına giren konularda basın açıklamaları ile ilgilenmek üzere bir sözcü görevlendirme uygulamalarını ilgiyle kaydetmiştir.

2) Davranış standartları nasıl oluşturulmalıdır?

41. Kıta genelindeki yargı gelenekleri, kanunlaştırma fikrini desteklemektedir. Birçok ülke hâlihazırda kamu sektöründe (polis), kamu hizmeti niteliğinde mesleklerde (avukatlar, doktorlar) ve özel sektörde (medya) davranış kurallarını belirlemiştir. Ayrıca hâkimler için, özellikle de Doğu Avrupa ülkelerinde, Amerika Birleşik Devletleri örneği izlenerek etik kurallar da belirlenmiştir.

42. Bunlardan en eskisi, hâkimlere yönelik bir meslek kuruluşu olan İtalyan Hâkimler Birliği tarafından 7 Mayıs 1994 tarihinde kabul edilen İtalyan “Etik Yasası”dır. Bu yasa, genelinde hâkimlerin (mahkeme başkanları da dâhil olmak üzere) ve savcıların davranışları üzerine 14 maddeden oluştuğu için, aslında “yasa” (code) kelimesi pek uygun değildir.

Belgenin disiplin ya da ceza kurallarından oluşmadığı, ancak yargının kendisi tarafından oluşturulan öz düzenleyici bir araç olduğu açıktır. 1. madde, genel ilkeyi belirtmektedir: “Hâkimler, sosyal yaşamlarında onurlu ve dürüst davranmalıdırlar ve kamu menfaatine karşıözenli olmalıdırlar. Görevinin çerçevesinde ve her bir mesleki görevde kişisel çıkarsızlık, bağımsızlık ve tarafsızlık değerlerini göz önünde bulundurmalıdır.”

43. Estonya, Litvanya, Ukrayna, Moldova, Slovenya, Çek Cumhuriyeti ve Slovakya gibi diğer ülkelerde temsili hâkim meclisleri tarafından kabul edilen ve disiplin kurallarından bağımsız olan “yargı etiği kuralları” ve “davranış ilkeleri” bulunmaktadır.

44. Davranış kurallarının bazı faydaları vardır:

Birincisi, hâkimlerin mesleki etik sorunlarını çözmelerine yardımcı olurlar, bu da hâkimlere karar vermelerinde özgürlük sağlar ve diğer makamlardan bağımsız olduklarını teminat altına alırlar.

İkincisi, hâkimlerden beklenen davranışlara ilişkin olarak toplumu bilgilendirirler.

Üçüncüsü, toplumu adaletin bağımsız ve tarafsız olarak sağlandığına dair güven vermeye katkıda bulunurlar.

45. Ancak CCJE, bağımsızlık ve tarafsızlığın yalnızca davranış kuralları ile sağlanamayacağını, çok sayıda kanunun ve usul kurallarının da bulunması gerektiğini belirtmektedir. Mesleki davranış standartları, kanunlardan ve disiplin kurallarından farklıdır. Bu standartlar, bir mesleğin kendisine bahşedilen güçlere muadil olarak toplum beklentilerine uygun bir şekilde işlevini yerine getirebilme yeteneğini vurgularlar. Bunlar, hukukun uygulanmasının mekanik bir eylem olmadığını ve gerçek bir takdir yetkisi gerektirdiğini fark etmeyi gerektiren, hâkimleri kendilerine ve vatandaşlara karşı sorumlu bir konuma getiren, öz düzenleyici standartlardır.

46. Mesleki davranış kuralları ayrıca birçok problem de teşkil etmektedir. Örneğin yasaklanmayan her davranışın kabul edilebilir olduğuna dair bir izlenim yaratabilirler. Durumları aşırı basitleştirmeye eğilimlidirler ve nihayetinde, aslında sürekli dönüşmekte olmalarına rağmen davranış standartlarının belli bir dönem için geçerli ve sabit olduğu izlenimini yaratabilmektedirler. CCJE, davranış kuralları metnindense “mesleki davranış standartları bildirgesi” hazırlanıp bundan bahsedilmesinin makbul olduğunu belirtmektedir.

47. CCJE, bu tür bildirgelerin hazırlanmasının mesleki davranış kurallarının yayılmasının tek yolu olmamasına rağmen her ülkede teşvik edilmesi gerektiğini düşünmektedir. Bunun nedenleri ise aşağıdaki gibidir:

– Mesleki davranış kurallarının hazırlanması ve yayılmasında uygun temel ve ileri eğitimler de bir rol oynamalıdır;

– Yargısal denetimi makamlarının bulunduğu ülkelerde bu makamlar, hâkimin davranışlarına ilişkin gözlemlerine dayanarak etik düşünceye katkıda bulunabilirler; görüşlerini yıllık raporlar aracılığıyla bildirebilirler;

– Hâkimlere İlişkin Mevzuat Hakkında Avrupa Şartı’nda tanımlanan bağımsız makam, disiplin süreçlerine dâhil olması halinde verdiği kararlar ile hâkimlerin görev ve yükümlülüklerinin genel hatlarını belirler; söz konusu kararlar uygun bir biçimde yayımlandığında bunların altında yatan değerlere ilişkin farkındalık daha etkili bir şekilde artırılabilecektir;

– Etik hususları değerlendirmek ve varılan sonuçlara ilişkin bilgileri yaymak için, adaletin idaresi ile ilgili farklı menfaatlere sahip temsilcilerden oluşan üst düzey gruplar kurulabilir;

– Mesleki birlikler, hâkimlerin sorumlulukları ve deontolojileri üzerine tartışmak üzere forum görevi görebilirler; davranış kurallarının yargı çevrelerinde geniş çapta yayılmasını sağlamalılardır.

48. CCJE, hâkimlerin bağımsızlığının gerekli şekilde korunabilmesi için mesleki davranış standartlarına yönelik bildirgelerin iki temel ilkeye dayanması gerektiğini vurgulamak ister:

(i) İlk olarak bu bildirge, temel mesleki ilkelerden bahsetmelidir. Hâkimlerin gerçekleştirmesinin yasaklandığı önceden belirlenmiş eylemlerin tam listesini yapmanın genel olarak mümkün olmadığının farkında olunmalıdır; belirlenen ilkeler hâkimlere yönelik öz düzenleyici araç niteliğinde olmalıdır (örneğin eylemlerine rehberlik eden genel kurallar gibi). Ayrıca, hem örtüşme hem de karşılıklı tesir etme durumları olsa da davranış ilkeleri hâkimlere yönelik disiplin kurallarından bağımsız olmalıdır. Yani bu ilkelerden birinin ihlali, aynı zamanda başlı başına bir disiplin ihlali veya hukuki ya da cezai suç teşkil etmemelidir.

(ii) İkinci olarak, mesleki davranış kuralları, hâkimlerin kendileri tarafından hazırlanmalıdır. Bu kurallar, yargının kendisince ve kendisi için ürettiği öz düzenleyici araçlar olmalı, yargı yetkililerinin genel olarak kabul görmüş etik standartlar çerçevesinde çalışarak meşruluk kazanmasını sağlamalıdır. Geniş çaplı istişare sağlanmalıdır; bu istişare yukarıdaki 29. fıkrada belirtilen kişi ya da organ bünyesinde olabilir. Danışmanlığı sağlayan birim ayrıca mesleki davranış standartları bildirgesini açıklamak ve yorumlamaktan da sorumlu olabilir.

3) Davranış standartlarına dair varılan sonuçlar

49. CCJE’nin görüşleri şu yöndedir:

i) Hâkimler, gerçekleştirdikleri faaliyetlerde mesleki davranış ilkeleri tarafından yönlendirilmelilerdir.

ii) Bu ilkeler hâkimlere nasıl hareket edebileceklerine dair kılavuzluk sunmalı, böylece bağımsızlık ve tarafsızlıklarıyla ilgili karşılaştıkları zorlukları yenebilmelerini sağlamalıdır,

iii) Bu ilkeler hâkimlerin kendileri tarafından hazırlanmalı, hâkimlere yönelik disiplin sisteminden tamamen ayrı olmalıdır.

iv) Her bir ülkede yargı bünyesinde bir ya da daha fazla organ ya da kişinin, meslek etiğine ilişkin problemlere veya yargı dışı aktivitelerin statülerine uygunluğu konusunda hâkimlere danışmanlık sağlamakla görevlendirilmeleri makbul görülmektedir.

50. Hâkimlerin davranış kuralları konusunda CCJE’nin görüşleri aşağıdaki gibidir:

i) Her hâkim, hem kurumsal hem de bireysel düzeyde yargı bağımsızlığını korumak için elinden gelen her şeyi yapmalıdır,

ii) Görev başında ve özel yaşamında doğruluk çerçevesinde davranmalıdır,

iii) Her zaman tarafsız olan ve tarafsız görünen bir yaklaşımı benimsemelidir,

iv) Görevlerini yerine getirirken ayrımcılıktan, gerçek ya da görüntüden ibaret olan önyargılardan veya tarafsızlığını bozan etkenlerden kaçınmalıdır,

v) Karar verirken ilgili tüm kanunların uygulamasına ilişkin tüm somut unsurları gözden geçirmeli, somut olmayan (esassız) unsurları göz önünde bulundurmamalıdır,

vi) Yargılamalara dâhil olan ya da yargılamalardan etkilenen tüm kişilere yeterince anlayış göstermelidir,

vii) Görevlerini yerine getirirken tarafların eşitliğini dikkate almalıdır, önyargı ve ayrımcılıktan kaçınmalı, taraflar arasında denge sağlamalı ve her bir tarafın adil yargılanmasını sağlamalıdır,

viii) Medyayla olan ilişkilerinde ihtiyatlı olmalı, bu tür ilişkilerinin kişisel istismarından ve baktığı davalara yönelik kanıtlanmamış her tür yorumdan kaçınarak bağımsızlığını ve tarafsızlığını korumalıdır,

ix) Yüksek mesleki yeterlilik düzeyine ulaşmalı ve bunu idame ettirmelidir,

x) Yüksek mesleki farkındalık sahibi olmalı, kararlarını makul bir süre içerisinde verme şartına uymak için gerekli özeni gösterme yükümlülüğüne tabi olmalıdır.

xi) Çalışma saatinin çoğunu, yargı ile ilgili aktiviteler dâhil olmak üzere, yargı işlevlerine adamalıdır.

xii) Bağımsızlığını tehlikeye atabilecek ve tarafsızlık imajını zedeleyebilecek her tür siyasi faaliyetten kaçınmalıdır.

B. HÂKİMLERİN CEZA, HUKUK VE DİSİPLİN YÜKÜMLÜLÜKLERİ

4) Hâkimler için ne tür ceza, hukuk ve disiplin yükümlülükleri geçerli olmalıdır?

51. Toplumun hâkimlere verdiği yetkilerin ve güvenin doğal bir sonucu da hâkimlerin, çok ağır bir kanunsuz harekette bulunmaları halinde sorumlu tutulmaları, hatta görevdenalınabilmeleri olmalıdır. Bu tür bir mesuliyet tanınmasından doğan temkin ihtiyacı, yargı bağımsızlığını ve özgürlüğünü uygunsuz baskılardan koruma gereksiniminden doğmaktadır.

CCJE, bu zeminden yola çıkarak ceza, hukuk ve disiplin yükümlülüğü konularını incelemiştir. Uygulamada hâkimler için en önemlisi potansiyel bir disiplin yükümlülüğüdür.

a. Cezai yükümlülük

52. Görevlerini yerine getirirken suç olarak görülen eylemleri (örneğin rüşvet almak) gerçekleştiren hâkimler, adli cezai sürece karşı dokunulmazlık sahibi olamazlar. Ankete verilen cevaplar, bazı ülkelerde iyi niyetli yargı hatalarının bile suç teşkil ettiğini göstermiştir. Bu kapsamda İsveç ve Avusturya’da hâkimler (diğer kamu görevlileri ile bir tutulmuş) bazı ağır ihmal durumlarında (örneğin birini cezaevinde aşırı uzun süre tutmak ya da tutma işlemiyle ilgisi olmak) cezalandırılabilmektedirler (örneğin para cezası ile).

53. Yine de, mevcut uygulama hâkimlerin görevlerini yerine getirirken kasıtsız olarak yaptıkları hataları cezai yükümlülüklerden muaf tutmasa da CCJE bu tür bir yükümlülüğün uygulanmasının genel olarak kabul göreceğini ya da teşvik edileceğini düşünmemektedir. Hâkim asla para cezası ve hatta hapishane tehdidi altında çalışmamalıdır. Bu verdiği kararları bilinçaltında da olsa etkileyecektir.

54. Davacının sevmediği bir hâkim aleyhinde ceza davası açılması gibi sıkıntılı bir durum, bazı Avrupa devletlerinde yaygın hale gelmiştir. CCJE; şahsi bir şikâyet neticesinde ceza soruşturması ya da ceza davası açılabilen ülkelerde, hâkimin cezai yükümlülüğünün bulunduğunu ileri sürmek için geçerli herhangi bir durum bulunmaması halinde hâkimin görevine ilişkin gerçekleştirdiği iddia edilen eylemlerine karşı bu tür soruşturmaları ya da davaları önlemeye ya da durdurmaya yönelik bir mekanizma bulunması gerektiği görüşündedir.

b. Hukuki yükümlülük

55. Yukarıda 53. fıkrada belirtilen görüşler, verdikleri yanlış kararlar ya da diğer hatalar (örneğin aşırı gecikme) sonucunda hâkimlere kişisel olarak uygulanan hukuki yükümlülükler için de geçerlidir. Genel bir ilke olarak hâkimler, iyi niyet çerçevesinde yerine getirdikleri görevlerine ilişkin olarak doğrudan kendi aleyhlerinde ortaya atılan iddialara karşı mutlak özgürlüğe sahip olmalılardır. Kanunu yorumlarken, uygularken ya da delilleri değerlendirirken oluşabilecek, yargı yetkisine ya da usule ilişkin adli hatalarla temyiz mahkemesi ilgilenmelidir; bu yolla telafi edilemeyen adli hatalar ise (örneğin aşırı gecikme de buna dâhildir), en fazla, davacının Devlete dava açması ile sonuçlanmalıdır. Devletin bazı durumlarda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine bağlı yükümlülükleri olması başka bir husus olup bu görüş o hususla doğrudan ilgili değildir.

56. Ancak, hâkimlerin ağır hatalı kararları ya da diğer ağır suçları sebebiyle, özellikle de davacının devlete karşı tazminat hakkını kullanmak istediği durumlarda, devletin ısrarları üzerine, hukuki yükümlülüklere maruz kalabilecekleri Avrupa ülkeleri mevcuttur.

Örneğin bu yüzden Çek Cumhuriyeti’nde devlet bir hâkimin kanuna aykırı kararından ya da hatalı adli hareketinden dolayı sorumlu tutulabilmektedir; ancak ceza ya da disiplin işlemlerinin ardından hâkimin görevini kötüye kullandığı tespit edilirse hâkime rücu edebilmektedir. İtalya’da devlet, bazı şartlar altında, kasti olarak görevi kötüye kullanma ya da “ağır ihmal” gibi  eylemler ile (ağır ihmal durumunda yükümlülüklerin kısıtlanması ihtimali söz konusudur) devleti sorumlu hale getiren hâkimlerden tazminat isteyebilmektedir.

57. Hâkimlere İlişkin Mevzuat Hakkında Avrupa Şartı, 5.2 sayılı fıkrasında bu mahiyetteki tazminat davalarının olabilirliğine yoğunlaşmaktadır; bu olasılık, CCJE’nin 1(2001) sayılı Görüşünün 43. fıkrasında belirtilen makam gibi, güçlü adli bir itibarı olan bağımsız bir makamdan alınacak bir ön onay temin edilmesi şartına bağlıdır. Avrupa Şartı’na ilişkin yorum belgesinin 5.2 sayılı fıkrasında hâkimlerin hukuki yükümlülüklerinin, (b) “ağır ve affedilemez ihlaller” için (d) bahsedilen şekilde önceden bağımsız bir makamdan onay alınması şartıyla (c) yasal yargılama süreçleri vasıtasıyla (a) devlete tazminat ödenmesiyle sınırlanması ihtiyacına vurgu yapılmaktadır. CCJE tüm bunları onaylamakta ve daha ileri taşımaktadır.

Ağır ya da affedilemez ihmaller gibi kavramların uygulanması genelde zordur. Devletin hâkime rücu etme ihtimali olursa devlete karşı bir iddia ileri sürülmesi durumunda söz konusu hâkim o durumla yakından ilgilenmek zorunda kalacaktır. CCJE’nin vardığı sonuç, adli görevlerin yerine getirilmesiyle ilişkili olarak, devlete tazminat ödeme yoluyla da olsa bir hâkimin, kasti olarak görevi kötüye kullanma halleri dışında hiçbir kişisel yükümlülüğe maruz bırakılmaması gerektiği yönündedir.

c. Disiplin yükümlülükleri

58. Farklı üye devletlerin anketlere vermiş olduğu cevaplara bakıldığında bazı üye ülkelerde disiplin sistemine olan ihtiyaç diğerlerinin aksine daha doğrudan bir şekilde hissedilse de tüm hukuk sistemlerinde bir çeşit disiplin sistemine ihtiyaç vardır. Bu bağlamda, müşterek hukukun (common law) uygulandığı, yargı sisteminin tecrübeli hukukçular arasından atanan nispeten az sayıdaki profesyonel hâkimden oluştuğu ülkeler ile medeni hukukun uygulandığı, yargı sisteminin ortalama olarak daha genç ve nispeten daha çok sayıdaki kariyer hâkiminden oluştuğu ülkeler arasında temel bir fark mevcuttur.

59. Burada ortaya çıkan sorular şunlardır:

i) Bir hâkimi disiplin soruşturmalarıyla yükümlü kılan davranışlar nelerdir?

ii) Bu soruşturmalar kim tarafından ve nasıl açılmalıdır?

iii) Bu soruşturmalar kim tarafından ve nasıl karara bağlanmalıdır?

iv) Disiplin soruşturmaları neticesinde uygunsuz davranışın tespit edilmesi halinde ne gibi yaptırımlar uygulanmalıdır?

60. (i) numaralı soruya ilişkin olarak CCJE’nin belirttiği ilk husus (bu görüşte daha önce belirtilen bir görüşü temel olarak tekrarlamak üzere), mesleğe uygun standartların ihlali ile disiplin yaptırımlarına yol açabilecek uygunsuz davranışlar arasında ilişki kurulmasının doğru olmadığı yönündedir. Bu belgenin ilk kısmına konu olan mesleki standartlar, tüm hâkimlerin geliştirmeyi amaçlaması ve tüm hâkimlerin ulaşmayı arzulaması gereken en iyi uygulamalardır.

Bu standartları disiplin soruşturmalarına gerekçe teşkil eden uygunsuz davranışlar ile bir tutmak, bu tür standartların gelecekte gelişmesine engel olacak ve amaçlarının yanlış anlaşılmasına neden olacaktır. Uygunsuz davranış teşkil eden eylemin disiplin soruşturmasına gerekçe olabilmesi için ağır ve aşikâr olması, yalnızca bu belgenin ilk kısmında belirtilenler gibi rehber ilkeler şeklinde ortaya konan meslek standartlarına uyulmamasına dayandırılamayacak nitelikte olması gerekir.
.
61. Bu, disiplin yaptırımına gerekçe teşkil edecek ve bu yaptırımı gerektirecek bir uygunsuz davranış gerçekleştiği iddia edilmesi halinde bu görüşte tanımlanan mesleki standartların önemli düzeyde geçerli olmadığı anlamına gelmemektedir. Ankete verilen cevaplardan bazıları bunu açık bir şekilde doğrulamaktadır: Örneğin Litvanya’da mesleki standartların disiplin işlemlerinde “belli bir gücü” olduğu, Estonya’da ise “hâkimlere ilişkin kanun hükümlerine ışık tutarak disiplin davalarına bakan hâkimlere yardımcı” olduğu belirtilmektedir. Bu standartlar ayrıca Moldova’da da disiplin işlemlerinde kullanılmaktadır. (Ancak, Ukrayna ve Slovakya’nın verdiği cevaplarda bu ikisi arasında hiçbir ilişki olmadığı belirtilmektedir.)

62. Bazı ülkelerde mesleki standartları düzenlemek ve uygulamak için ayrı sistemler dahi kurulmuştur. Slovenya’da, bu standartları ihlal etmek, hâkimlere yönelik disiplin organında değil, Hâkimler Birliği bünyesindeki “Onur Mahkemesi” önünde bir yaptırıma yol açabilmektedir. Çek Cumhuriyeti’nde mesleki davranış kurallarına uymayan oldukça ciddi bir durumun söz konusu olması halinde ilgili hâkim, bu kuralların kaynağı olan “Hâkimler Birliği”nden atılabilmektedir.

63. CCJE’nin belirttiği ikinci bir husus ise hangi davranışın disiplin cezasına yol açabileceğinin, her Devletin kendisinin kanun ile belirlemesi gereken bir durum olduğudur.

CCJE, bazı ülkelerde disiplin süreçlerine ve dolayısıyla bir tür yaptırıma yol açabilecek davranışların detaylıca belirtilmesi yönünde adımlar atıldığını gözlemlemektedir. Bu kapsamda Türkiye’de Hâkimler ve Savcılar Kanunu, suç derecelerini (örn. çeşitli uzunluklardaki süreler boyunca mazeretsiz olarak iş görmeme gibi) ve bunlara tekabül eden yaptırımları (uyarma, kınama, terfi üzerinde muhtelif etkiler, yer değiştirme ve nihai olarak görevden alma gibi) belirlemektedir. Aynı şekilde 2002 yılında Slovenya’da yürürlüğe giren bir kanun ile 27 disiplin suçu kategorisi belirlenerek “kanunsuz ceza olmaz” (nulla poena sine lege) genel ilkesinin uygulamaya konması amaçlanmıştır. Ancak bu yönde atılan tüm adımlarda en nihayetinde genel, “her şeyi kapsayan” formüllere başvurulduğu ve bunun da muhakeme ve dereceye ilişkin sorular ortaya çıkardığı oldukça aşikârdır.

CCJE, disiplin sürecine ve yaptırımlarına yol açabilecek davranışların Avrupa düzeyinde kesin veya detaylı terimler ile tanımlanmasının gerekli olmadığı (kanunsuz ceza olmaması ilkesinden doğan gerekçeler ya da başka gerekçeler ile), hatta mümkün de olmadığı kanısındadır. Disiplin işlemlerinin özü, uygunsuz davranışta bulunduğu iddia edilen kişinin konumunda olan profesyonel bir kişiden beklenen davranışların temel olarak aksi yönünde olan davranışlarda yatmaktadır.

64. İlk bakışta, R(94)12 Sayılı Tavsiye Kararındaki VI.2 sayılı ilkenin, disiplin cezalarının kesin gerekçelerinin her zaman “kanunda net bir şekilde” önceden “tanımlanmış” olması gerektiğini önerdiği düşünülebilir. CCJE, herhangi bir disiplin cezasının verilmesinin önerilmesi ya da verilmesi halinde net gerekçeler sunulması gerektiğini tamamen kabul etmektedir. Ancak daha önce de belirtildiği üzere CCJE, birçok Avrupa ülkesinde son zamanlarda kabul edilen genel çözümlerdense Avrupa düzeyinde bu tür potansiyel gerekçelerin önceden tanımlanmaya çalışılmasının hem gerekli olmadığı hem de mümkün olmadığını düşünmektedir. Dolayısıyla CCJE, bu bağlamda, 1(2001) sayılı Görüşünün 60 c) numaralı fıkrasında belirttiği amacın Avrupa düzeyinde elde edilemeyeceği sonucuna varmıştır.

65. Ancak, R(94)12 sayılı Tavsiye Kararında önerildiği üzere, her bir üye Devletin disiplin sürecine yol açan kesin gerekçelerini kanunlarında tanımlaması ise makbul görülmektedir. Hâlihazırda disiplin cezalarının gerekçeleri genellikle çok büyük genellemeler ile belirtilmektedir.

66. CCJE, bir sonraki sorusunda (ii) disiplin işlemlerinin kim tarafından ve nasıl başlatılması gerektiği meselesini ele almaktadır.

Bazı ülkelerde disiplin işlemleri Adalet Bakanlığı tarafından başlatılmakta, bazılarında ise bazı hâkimler ya da hâkim ve savcı kurulları tarafından ya da bunlarla bağlantılı olarak başlatılmaktadır (örneğin Fransa’da Temyiz Mahkemesi Birinci Başkanı ya da İtalya’da Başsavcı gibi). İngiltere’de süreci başlatan Adalet Bakanıdır (Lord Chancellor); ancak kendisi disiplin süreçlerini yalnızca Yargı Başkanının (Lord Chief Justice) onayıyla başlatmaya karar vermiştir.

67. Önemli bir başka soru da hâkimin mesleki hatasından dolayı mağdur olduğunu iddia eden kişiler nedeniyle disiplin sürecinin başlatılıp, başlatılmayacağıdır. Bu tür kişilerin, disiplin işlemlerini başlatmaktan sorumlu olan organ ya da kişilere şikâyetini sunma hakkı bulunmalıdır. Ancak kendileri dava açamazlar ya da dava açılmasına ilişkin ısrarda bulunamazlar. Bir filtre bulunmalıdır; aksi takdirde hâkimler, hayal kırıklığına uğramış davacılar nedeniyle sürekli disiplin işlemleri ile uğraşmak durumunda kalabilirler.

68. CCJE, disiplin cezasının verilmesi sürecinde izlenecek usullerin daha fazla resmileştirilmesi gerektiği görüşündedir. Her ülkede şikâyetlerin iletileceği, ilgili hâkimin temsilciliğini üstlenecek ve bunların ışığında hâkim aleyhinde disiplin sürecinin başlatılmasına yer olup olmadığına karar verecek, disiplin soruşturması açılması gerektiği hallerde ise konuyu disiplin makamlarına sevk edecek belirli organ ya da kişilerin görevlendirilmesini önermektedir.

69. Bir sonraki soru (iii) ise, disiplin soruşturmalarına kim tarafından ve nasıl karar verilmesi gerektiğidir.Birleşmiş Milletler Temel İlkeleri’nin bir kısmı tamamen disiplin, uzaklaştırma ve görevden alınma konularına ayrılmıştır. 17. maddede hâkimlerin “adil yargılanma hakkı” tanınmaktadır. 19. maddede “tüm disiplin (…) süreçlerinin, yerleşmiş yargısal davranış standartlarına uygun olarak karara bağlanacağı” belirtilmiştir.

Son olarak 20. maddede ise “disiplin, uzaklaştırma ve görevden alma işlemlerine ilişkin kararlar, bağımsız bir değerlendirmeye tabi olmalıdır” ilkesi belirtilmiştir. Avrupa düzeyinde, R(94)12 sayılı Tavsiye Kararı rehberlik sunmaktadır; söz konusu Tavsiye Kararında, disiplin tedbirlerine “bir mahkeme tarafından bakılmadığı takdirde her tür disiplin yaptırımını ve önlemini uygulama görevi olan ve kararlarının daha yüksek dereceli bir yargı organı tarafından denetlenmesi gereken ya da kendisi yüksek dereceli bir yargı organı olan özel bir yetkili organ tarafından” bakılmasının gerekli olduğu ve bu bağlamda hâkimlerin de en azından Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesinin 1. fıkrası kapsamında belirtilenlerin muadili olan güvencelerden yararlanmaları gerektiği yönünde tavsiyede bulunulmaktadır. Ayrıca CCJE bu bağlamda disiplin tedbirlerinin, başka bir mahkemeye gönderilme ve terfi haklarının ya da maaşın kaybedilmesi dâhil olmak üzere, hâkimin statüsünü ya da kariyerini olumsuz yönde etkileyecek her tür tedbiri içerdiğini vurgulamaktadır.

70. Ankete verilen cevaplar, bazı ülkelerde disiplinin bu tür davalara yönelik uzman mahkemeler tarafından sağlandığını göstermektedir: Örneğin Yüksek Mahkeme disiplin kurulu (Estonya, Slovenya – bu kurulda her seviyeden hâkimler temsil edilmektedir). Ukrayna’da ilgili hâkimle aynı düzeyde yargı yetkisine sahip hâkimlerin bulunduğu bir komite bulunmaktadır. Slovakya’da artık iki adet komite vardır; biri üç hâkimden, diğeri beş adet Yüksek Mahkeme hâkiminden oluşmaktadır. Litvanya’da genel yargının ve idari mahkemelerinin çeşitli düzeylerinden hâkimlerin oluşturduğu bir komite mevcuttur. Bazı ülkelerde karar, disiplin mahkemesi görevi yapan Yargı Kurulu tarafından verilir (Moldova, Fransa, Portekiz)

71. CCJE, hâkimlerin aleyhindeki disiplin süreçlerine ilişkin kararların, yalnızca, tüm savunma haklarına yönelik güvence sağlayan usulleri uygulayan bağımsız bir makam (ya da “kurul”) tarafından verilmesi gerektiği yönündeki görüşünü hâlihazırda dile getirmiştir (bkz. CCJE’nin yargı bağımsızlığı ve hâkimlerin azledilememelerine ilişkin 1(2001) sayılı Görüşünün 60(b) numaralı fıkrası). CCJE ayrıca bu tür bir kurulu görevlendirmekle sorumlu organın bağımsız bir organ olabileceği ve olması gerektiği, bu organın da CCJE’nin ilk Görüşünün 46. fıkrasında savunulduğu gibi genel olarak hâkimlerin atanmasından sorumlu olan organ olması gerektiği görüşündedir. Bu, hiçbir şekilde, hâkimler dışındaki kişilerin bir disiplin kurulunun üyesi olamayacağı anlamına gelmemektedir (meslektaşların birbirini kayırması riskini önlemek bakımından); ancak her zaman bu kişilerin yasama, hükümet ya da idare mensubu olmaması koşulu gözetilmelidir.

72. Bazı ülkelerde birincil disiplin organı, en yüksek yargı organıdır. (Yüksek Mahkeme) CCJE, her bir ülkede disiplin işlemlerine yönelik düzenlemelerin, birincil disiplin organına (bu organın doğrudan kendisi bir makam, kurul ya da mahkeme olsa da) konuyu bir mahkemeye sevk etme hakkı tanıyacak nitelikte olması gerektiği kanısındadır.

73. Son soru (iv) ise disiplin süreci sonucunda belirlenen uygunsuz davranışa ilişkin ne gibi yaptırımların bulunması gerektiğine ilişkindir. Ankete verilen cevaplar iki büyük farklılığı ortaya çıkarmıştır; şüphesiz bu farklılıklar değişik hukuk sistemlerini ve zaruretleri yansıtmaktadır. Kıdemli ve tecrübeli uygulayıcılardan oluşan küçük, homojen yargı sistemlerine sahip müşterek hukuk (common law) sistemlerinde, kesinlikle gerekli bulunan (ve daha sonra uzak bir ihtimal olmasına karar verilen) tek resmi yaptırım, görevden alma yönündeki uç tedbirdir; ancak resmi olmayan uyarı ve temasların oldukça etkili olduğu görülmektedir. Daha büyük, çok daha farklı ve bazı durumlarda daha az tecrübeye sahip yargı sistemleri olan diğer ülkelerde ise resmi olarak belirtilmiş yaptırımların derecelendirilmesi, hatta bazen maddi cezalar verilmesi uygun görülmüştür.

74. Hâkimlere İlişkin Mevzuat Hakkında Avrupa Şartı (5.1 sayılı madde), şunu ifade etmektedir: “Getirilebilecek yaptırımların ölçeği mevzuatta belirtilir ve bu yaptırımların getirilmesi orantılılık ilkesine tabidir”. R(94)12 Sayılı Tavsiye Kararı (VI.1 sayılı ilke) muhtemel yaptırımlara ilişkin bazı örnekler içermektedir. CCJE, her bir yargı sisteminin, kendi disiplin sistemi kapsamında izin verilebilecek disiplin yaptırımlarını belirlemeleri gerektiğini ve bu yaptırımların ilkede ve uygulamada orantılı olması gerektiği hususunu onaylamaktadır. Ancak Avrupa düzeyinde herhangi bir belirleyici listenin uygulanabileceği ya da uygulanmaya çalışılması gerektiği kanısında değildir.

5) Yükümlülüklere ilişkin varılan sonuçlar

75. CCJE’nin cezai yükümlülükler ile ilgili görüşleri aşağıdaki gibidir:

i) Hâkimler, yargı görevleri dışında işledikleri suçlara ilişkin, olağan hukuk kapsamında cezai olarak yükümlü olmalılardır;

ii) Cezai yükümlülük hâkimlerin görevlerini icra ederken istemsizce yaptıkları hatalarda uygulanmamalıdır.

76. Hukuki yükümlülükler hususunda CCJE, bağımsızlık ilkesini göz önünde bulundurarak:

i) Adli hatalara (yargılama, esas ya da usul bakımından) ilişkin kanun yolu, uygun bir temyiz sistemine dayanmalıdır (mahkemenin izni ile ya da mahkeme izni olmaksızın);

ii) Adaletin idaresinde yapılan diğer kusurlara karşı her türlü kanun yolu (örneğin aşırı gecikme buna dâhil olmak üzere) yalnızca Devlete karşı uygulanır;

iii) Kasıtlı kusur halleri hariç olmak üzere bir hâkimin, yargı görevlerinin icrasına ilişkin iddialarla ilişkili olarak, devletin tazmini şeklinde dahi olsa herhangi bir şahsi sorumluluğa tâbi tutulması uygun değildir.

77. CCJE’nin disiplin yükümlülüklerine ilişkin görüşleri aşağıdaki gibidir:

i) Her bir ülkede hâkimlere yönelik tüzük veya temel belgede; disiplin yaptırımlarına yol açabilecek kusurları ve bunun ardından takip edilecek usulleri mümkün olduğunca açık bir şekilde belirlemelidir;

ii) Disiplin soruşturması başlatılmasına ilişkin olarak her ülkede şikâyetlerin iletileceği, ilgili hâkimin temsilciliğini üstlenecek ve bunların ışığında hâkim aleyhinde disiplin soruşturması açılmasına yer olup olmadığını değerlendirecek bir organ ya da kişinin görevlendirilmesi öngörülmelidir;

iii) Her tür disiplin soruşturmasına, savunma haklarını tamamen güvence altına alan usullerle çalışan bağımsız bir makam ya da kurul tarafından karar verilmelidir;

iv) Bu makam ya da kurulun bir mahkeme olmaması halinde üyeleri, CCJE’nin 1(2001) sayılı Görüşünün 46. fıkrasında savunulduğu üzere bağımsız bir makam (hâkimlerin, kendilerince demokratik şekilde seçilen hâkimler aracılığıyla önemli ölçüde temsil edildiği) tarafından atanmalıdır;

v) Her ülkedeki disiplin işlemlerine yönelik düzenlemelerin, birincil disiplin organına (bu organın doğrudan kendisi bir makam, kurul ya da mahkeme olsa da) konuyu bir mahkemeye sevk etme hakkı tanıyacak nitelikte olması gereklidir;

vi) Uygunsuz bir davranışın ispatlanması durumunda bu makamın uygulayabileceği yaptırımların, hâkimlere yönelik tüzük veya temel belgede mümkün olduğunca net ve detaylı bir şekilde belirlenmesi ve orantılı bir şekilde uygulanması gerekir.

Bu metin Avrupa Konseyi’nin katkılarıyla Türkçeye çevrilen gayri resmi tercümedir.

Kyoto Protokolü

0
Kyoto Protokolü

Kyoto Protokolü, küresel ısınma ve iklim değişikliği ile mücadele konusunda imzalanan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne paralel Birleşmiş  Milletler Sözleşmesidir.

Kyoto Protokolü, Türkiye tarafından 05.02.2009 tarihli ve 5836 sayılı Kanunla onaylanmış, 07.05.2009 tarih ve 2009/14979 Sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla onaylanarak, 13 Mayıs 2009 tarih ve 27227 Sayılı Resmi Gazetede yayımlanmıştır.

Sera gazı emisyonlarının küresel ölçekte artmaya devam etmesi ve iklim değişikliğinin olumsuz etkilerinin giderek daha fazla hissedilir olması üzerine, gelişmiş ülkelerin bağlayıcı yükümlülükler üstlenmeleri için Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS)’ne taraf ülkeler mevcut Sözleşme’nin niteliğini güçlendirmek amacıyla, Kyoto Protokolü’nü müzakere etmeye başlamışlar; iki buçuk yıl süren müzakereler sonucunda, Protokol, Sözleşme’nin 1997 yılında Kyoto’da yapılan 3. Taraflar Konferansı’nda kabul edilmiş, 2005 yılında yürürlüğe girmiştir. Türkiye, Protokol’e 2009 yılında taraf olmuştur. Protokol’e halen 191 ülke ve AB taraftır.

Taraflardan, emisyon azaltımı ya da kontrollü artış yükümlülüğü olan Sözleşme’nin Ek-I ülkeleri, Protokol’ün Ek-B listesini oluşturmaktadır. Sözleşme’de Ek-I’de yer alan ülkelerin sera gazı emisyonlarını, birinci taahhüt dönemi olan 2008–2012 yılları arasında hangi oranlarda azaltacakları KP’nin Ek-B’sinde tespit edilmiştir.

KP’nin hedefi, Ek-B Listesi’nde yer alan ülkelerin sera gazı emisyonlarının toplamının, 2008-2012 yılları arasındaki birinci taahhüt döneminde, 1990 yılındaki seviyenin % 5 altına düşürülmesidir. Bu genel hedefe ulaşmak için anılan ülkeler, müzakereler sonucunda farklı oranlarda sera gazı emisyon azaltımı/sınırlandırması yükümlülükleri üstlenmişlerdir.

İklim politikalarının belirlenmesinde, 2007 yılında Bali’de gerçekleştirilen 13. Taraflar Konferansı sonucunda oluşturulan Bali Yol Haritası, önemli bir dönüm noktasını teşkil etmiştir. Daha sonra, 2009 yılında Kopenhag’da düzenlenen 15. Taraflar Konferansı’nda ikinci taahhüt dönemi için uzlaşamayan taraflar, 2012 yılında Doha’da düzenlenen 18. Taraflar Konferansı’nda uzlaşmaya vararak, Protokol’ün 2020 yılına kadar devam etmesi kararı almışlardır. Böylece, ikinci taahhüt dönemi 2013-2020 yılları olarak belirlenmiştir.

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS) ve Kyoto Protokolü

Protokol, Sözleşme’nin amaç ve vizyonunu korumakta ve paylaşmaktadır. İki anlaşma arasındaki en temel fark, düzenledikleri yükümlülüklerin hukuki niteliğidir. Sözleşme sanayileşmiş ülkelerin sera gazı salımlarını stabilize etmeleri yönünde bağlayıcı olmayan bir yükümlülük tanımlarken, Protokol sanayileşmiş ülkelere bağlayıcı sera gazı salım sınırlama ve azaltım yükümlülükleri getirmiştir. Protokolün ülkelerin onayına ve uygulamasına hazır hale getirilmesi için gerekli ayrıntılı uygulama kuralları 2001 yılında Marakeş’te gerçekleştirilen 7. Taraflar Konferansı’nda kabul edilmiştir. “Marakeş Uzlaşmaları” olarak adlandırılan bu kurallar 2005 yılında Protokol’ün 1. Taraflar Toplantısı’nda onaylanmıştır.

Protokolün ikinci taahhüt dönemini oluşturan “Doha Değişikliği” ile ilk taahhüt döneminden farklı olarak; Ek-B listesinde bulunan tarafların emisyonlarını 2020 yılında 1990 yılına göre en az %18 azaltması kararlaştırılmıştır. Bu kararın yürürlüğe girebilmesi için 144 tarafın değişikliği onaylaması gerekmektedir. ABD, Japonya, Rusya ve Yeni Zelanda ikinci taahhüt döneminde yer almamışlardır.

Protokol’e taraf olan, Ek-B dışındaki diğer ülkeler; Ek-dışı ülkeler olarak adlandırılmakta olup, bunların sera gazı emisyon azaltımı konusunda sayısal yükümlülükleri bulunmamaktadır. Ülkemiz KP’ye 2009 yılında taraf olduğu cihetle, sayısallaştırılmış emisyon sınırlandırma / azaltım taahhüdü bulunmamaktadır.

Kyoto Protokolü Metni

MADDE 1
Bu protokolün amaçlarını gerçekleştirmek üzere Kongre’ye ilişkin Madde 1′de yapılan tanımlamalar dikkate alınacaktır. Ayrıca:
  1. “Taraflar Toplantısı” burada Kongre ile ilişkili olarak TaraflarToplantısı anlamına gelecektir.
  2. “Kongre” burada 9 Mayıs 1992 tarihinde New York şehrinde akdedilen İklim değişikliğine Yönelik Birleşmiş Milletler Çerçeve Kongresi anlamına gelecektir.
  3. “İklim Değişikliğine Yönelik Devletler Arası Panel” burada 1988 yılında Dünya Meteoroloji Örgütü ve Birleşmiş Milletler Çevre Programı tarafından ortaklaşa düzenlenen İklim Değişikliğine Yönelik Devletler Arası Panel anlamına gelecektir.
  4. “Montreal Protokolü” burada 16 Eylül 1987 tarihinde çıkartılan ve daha sonra üzerinde değişiklik ve düzeltmeler yapılmış olan Ozon Tabakası Delici Maddelere Yönelik Montreal Protokolü anlamına gelecektir.
  5. “Mevcut/halihazırda bulunan ve Oy Veren Taraflar” burada mevcut ve olumlu veya olumsuz oy veren Taraflar anlamına gelecektir.
  6. “Taraf” aksi metinde açıkça belirtilmediği sürece, bu Protokol Tarafları’ndan biri anlamına gelir.
  7. “Ek 1′e yer alan Taraf” burada Ek 1 de belirtilmiş Kongrenin bir Tarafı anlamına gelecek olup, keyfiyet Kongrenin Madde 4 Fıkra 2(g) uyarınca bildirilecektir.
    Loader Loading...
    EAD Logo Taking too long?

    Reload Reload document
    | Open Open in new tab
MADDE 2
  1. Ek 1′de yer alan bütün Taraflar, sürdürülebilir kalkınmayı teşvik etmek amacıyla Madde 3′e uygun olarak sayısallaştırılmış emisyon sınırlaması ve indirimini yerine getirmek amacıyla:
(a) Aşağıdaki ulusal koşullara uygun olarak politika ve önlemler uygulayacak ve/veya geliştirecektir:
(i) Ulusal Ekonominin ilgili sektörlerindeki enerji etkinliğinin iyileştirilmesi;
(ii) İlgili uluslararası çevre antlaşmaları kapsamındaki taahhütler ile sürdürülebilir orman düzenleme uygulamaları, ağaç dikimi ve ağaç takviyesine/desteğine ilişkin teşvikler dikkate alınarak Montreal Protokolü ile düzenlenen sera gazlarına ilişkin rezervlerin korunması ve iyileştirilmesi;
(iii) İklim değişikliğine ilişkin yaklaşımlar ışığında sürdürülebilir tarımsal yöntemlerin yaygınlaştırılması;
(iv) Yeni ve yenilenebilir enerji çeşitleri, karbondioksit tecrit/ayırma teknolojileri ve gelişmiş ve yenilikçi çevresel bakımdan sağlam teknolojiler üzerinde araştırma yapmak, teşvik etmek, geliştirmek ve kullanımının artmasını sağlamak;
(v) Kongrenin amacına aykırı çalışan ve sera gazı yayan sektörlere yapılan mali teşvikler, vergi ve harç istisnaları ile ekonomik yardımları veya ilgili piyasa aksaklıklarını aşamalı olarak kaldırmak veya tasfiye etmek;
(vi) Montreal Protokolü ile düzenlenmemiş bulunan sera gazının emisyonunu/yayılmasını sınırlandıran veya azaltan politika veya önlemleri teşvik etmeyi amaçlayan ilgili sektörlerdeki uygun reformların teşviki;
(vii) Nakliye sektöründe, Montreal Protokolü tarafından düzenlenmeyen sera gazı emisyonu/yayımının sınırlandırılması ve/veya azaltılmasına ilişkin önlemler;
(viii) Atık idaresi ile birlikte üretim, nakliye ve enerji dağıtımının iyileştirilmesi ve kullanılması yoluyla metan emisyonunun/yayımının sınırlandırılması ve/veya azaltılması;
(b) Kongre’ye ilişkin Madde 4, Fıkra 2(e)(i) uyarınca Madde 1 kapsamında düzenlenen politika ve önlemlere ilişkin bireysel ve müşterek/ortak etkinliğin genişletilmesi için söz konusu Taraflar ile işbirliği yapmak. Bu amaçla, söz konusu Taraflar, yukarıda açıklanan politika ve önlemler ile ilişkili deneyim ve bilgi alış verişinde bulunmak için uyumluluk, şeffaflık ve etkinlik yolları geliştirmek de buna dahil olmak kaydıyla adımlar atacaklardır. Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı ilk toplantısında/oturumunda veya sonraki ilk uygulanabilir oturumunda tüm gerekli bilgileri dikkate alarak bu iş birliğini kolaylaştırmanın yollarını ele alacaktır.
  1. Ek 1′de yer alan Taraflar, Montreal Protokolü Tarafından düzenlenmemiş bulunan ve havacılık ve deniz yakıt tankerlerinden kaynaklanan sera gazlarının emisyonu/yayımını sınırlandırılması veya indirilmesini gözetecekler ve bu amaçla sırasıyla Uluslararası Sivil Havacılık Örgütü ve Uluslararası Denizcilik Örgütü ile beraber çalışılacaktır.
  2. Ek 1′de yer alan Taraflar bu Madde kapsamındaki politika ve önlemleri uygulamaya çalışacaklardır. Burada ters etkilerin en aza indirilmesine önem verilecek ve Kongre’ye ilişkin Madde 3 göz önünde bulundurularak iklim değişikliği üzerindeki ters etkiler, Uluslararası ticaret üzerindeki etkiler ve diğer Taraflar üzerindeki sosyal, çevresel ve ekonomik etkiler (özellikle gelişmekte olan ülke Taraflar ve bilhassa Kongre’ye ilişkin Madde 3 Fıkra (8) ve (9) da belirtilenler) buna dahil olacaktır. Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı’nda, uygun görüldüğü taktirde, daha ileri bir adım atarak bu Fıkra hükümlerini gerçekleştirilmesi teşvik edilecektir.
  3. Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı farklı ulusal koşullar ve muhtemel etkileri dikkate alarak yukarıdaki Fıkra (1)(a)bakımından yararlı olduğu kararına vardığı taktirde, söz konusu politika ve önlemlerin koordinasyonu için gerekli yol ve yöntemleri ele alacaktır.
MADDE 3
  1. Ek 1′e yer alan Taraflar, bireysel veya müşterek/ortak olarak, Ek A’da sıralanan sera gazlarına ilişkin toplam antropojenik/insan türümsel karbondioksit eş değer emisyonu/yayımı Ek B’de sayısallaştırılan emisyon sınırlaması ve indirimi taahhütleri gereğince belirlenen ve hesaplanan miktarları, bu Madde hükümleri gereğince ve 2008 ila 2012 yılları arasındaki seviyenin 1990 yılı seviyeleri en az %5 altında olacağı perspektifiyle, aşmayacaktır.
  2. Ek 1′de yer alan bütün Taraflar 2005 yılına kadar bu protokol kapsamındaki taahhütlerini yerine getirmek konusunda gözle görülür bir ilerleme kaydedecektir.
  3. Doğrudan insan kaynaklı toprak kullanımı değişikliği ve orman faaliyetlerden (1990 yılından bu yana ağaçlandırma, ağaç takviyesi ve dikimi ile sınırlı olmak kaydıyla) kaynaklanan ve her bir taahhüt süresi içinde karbon stoklarındaki doğrulanabilir değişiklikler olarak ölçülebilen, sera gazı emisyonlarındaki net değişiklikler Ek 1′de yer alan her bir Tarafa ilişkin bu Madde kapsamındaki taahhütlerini karşılamak için kullanılacaktır. Bu faaliyetlerle ilişkili olarak, sera gazı emisyonları şeffaf ve doğrulanabilir biçimde rapor edilecek ve Madde 7 ve 8 e uygun olarak gözden geçirilecektir.
  4. Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı’nın birinci toplantısından/oturumundan önce, Ek 1′de yer alan her bir Taraf, bilimsel ve teknolojik tavsiye amaçlı yardımcı bir organın incelemesine sunulmak üzere 1990 yılındaki karbon stokları seviyesine ilişkin Verileri sağlayacak ve sonraki yıllar içinde karbon stoklarında meydana gelebilecek değişikliklerin tahmin edilmesini sağlayacaktır. Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı, ilk toplantısında veya bundan sonra ne zaman olabilirse, aşağıdaki konularla ilgili usul, kılavuz ve kurallar üzerinde karar alacaklardır : Sera etkisi yaratan gaz emisyonlarında, değişikliklerle ilgili insan kaynaklı ek faaliyetler, sinkler kullanılarak tarımsal topraklarda tasfiye, toprak kullanıma ilişkin değişim ve orman sınıflarının Ek 1′de yer alan Taraflar için belirlenmiş miktarlara eklenmesi ve çıkartılması – ki bu sonuncusu için, belirsizlikler, raporlamada şeffaflık, doğrulanabilirlik, İklimsel Değişiklik konusunda Devletler arası Panele ilişkin metodolojik çalışma,Taraflar Toplantısı’na ilişkin kararlar ve Madde 5′e uygun olarak Bilimsel ve Teknolojik Tavsiye amaçlı Yardımcı Organ Tarafından sağlanan tavsiyeler. Söz konusu bir karar, ikinci ve daha sonraki taahhüt dönemlerinde uygulanacaktır. Herhangi bir Taraf, birinci taahhüt dönemi için ilave insan kaynaklı faaliyetler konusunda söz konusu kararı uygulama yoluna gidebilir,ancak bu faaliyetler 1990 yılından bu yana gerçekleşmiş olmalıdır.
  5. Ek 1′de yer alan ve Taraflar Toplantısı 9/CP.2 kararı uyarınca ikinci toplantısında tespit edilen baz yılı veya dönemine sahip piyasa ekonomisine geçiş sürecinde olan ekonomiler kendi taahhütlerini yerine getirmek için bu Madde kapsamındaki baz yılı veya dönemini kullanacaktır. Kongre’ye ilişkin Madde 12 kapsamında birinci ulusal bildirimini henüz gerçekleştirmemiş olan ve Pazar ekonomisine geçiş süreci içinde olan Ek 1′de yer alan herhangi bir Taraf, bu Madde kapsamında taahhütlerinin yerine getirilmesi amacıyla tarihsel baz yıl veya 1990′dan başka süre kullanmak isteğini de bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısına bildirecektir. Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı bu bildirimin kabul edilip edilmeyeceğine karar verecektir.
  6. Bu Madde haricinde bu protokol kapsamındaki taahhütlerin yerine getirilmesinde bu Kongre’ye ilişkin Madde 4, Fıkra (6) göz önünde bulundurularak, Ek 1′de yer alan bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı tarafından, piyasa ekonomisine geçme süreci içinde olan ekonomilere belirli bir derecede esneklik sağlanacaktır.
  7. 2008′den 2012′ye kadar olan birinci sayısallaştırılmış emisyon sınırlaması ve indirimi taahhüdü döneminde, Ek 1′de yer alan ve her bir Taraf için belirlenen miktar 1990 yılı veya baz yıl veya yukarıdaki Fıkra(6) ‘ya uygun olarak belirlenen bir dönemde Ek A’da sıralanan sera gazlarına ilişkin toplam antrofogenik/insan türümsel karbondioksit emisyon değerinin 5 ile çarpılması ile elde edilen sonuç için Ek B’de açıklanan yüzdeye eşdeğerdir. Ek 1′de yer alan Taraflar (ki bunlar için toprak kullanımı değişimi ve ormancılığa 1990 yılında sera gazı emisyonun net kaynağını oluşturmaktadır) 1990 yılı emisyonları baz yılı veya süresi/periyodu içine 1990 yılı emisyonlarında baz yılı veya kaynaklarıyla toplam antropogenik/insan türümsel karbondioksit eşdeğeri emisyonları dahil edilecektir), belirlenen miktarların hesaplanması amacıyla toprak kullanımı değişiminden yine 1990 yılında sinkler kullanılarak gerçekleştirilen tasfiyeler bundan indirilecektir.
  8. Ek I’de yer alan Taraflar’dan herhangi biri, yukarıda Fıkra (7)’de atıfta bulunulan hesaplama amacıyla 1995 yılını hidroflorokarbon, perflorokarbon ve sülfür hekzaflorit için baz yıl olarak kullanabilir.
  9. Ek I’de yer alan Taraflar için sonraki yıllara yönelik taahhütler bu Protokol’e ait Ek B’de düzenlenebilir, şu şartla ki bu düzenleme Madde 21 Fıkra (7) hükümlerine uygun olmalıdır. Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı, yukarıda Fıkra 1′de atıfta bulunulan birinci görev süresinin sonundan önce en az yedi yıl içinde söz konusu taahhütlere ilişkin görüşmelere başlayacaktır.
  10. Bir Tarafın Madde 6 veya Madde 17 hükümlerine göre bir diğer Taraftan talep ettiği herhangi bir emisyon indirme birimleri, veya belirlenen miktarın herhangi bir bölümü talep eden Taraf için belirlenen miktara ilave edilecektir .
  11. Bir Tarafın Madde 6 veya Madde 17 hükümleri gereğince diğer Tarafa aktardığı herhangi bir emisyon indirme birimleri, veya belirlenen miktarın herhangi bir bölümü, Aktaran Taraf için belirlenen miktardan düşürülecektir.
  12. Bir Tarafın Madde 12 hükümlerine göre bir diğer Taraftan talep ettiği tasdikli indirim birimleri talep eden Taraf için belirlenen miktarlara ilave edilecektir.
  13. Taahhüt süresi içinde Ek I’de yer alan bir Tarafa ilişkin emisyonların bu Madde kapsamında belirlenen miktardan az olması halinde, o Tarafın talebi üzerine, izleyen taahhüt süreleri içinde, o Taraf için belirlenen miktara ilave edilecektir.
  14. Ek I’de yer alan her bir Taraf, yukarıdaki Fıkra 1′de açıklanan taahhütleri, özelikle Kongre’ye ait Madde 4, Fıkra 8 veya 9′da belirlenmiş olanlar olmak üzere, gelişmekte olan ülke Taraflar üzerindeki sosyal,çevresel ve ekonomik ters etkileri asgariye indirecek şekilde uygulamak için elinden ne geliyorsa yapmaya çalışacaktır. Bu Fıkraların uygulanması konusunda, Taraflar Toplantısının ilgili kararlarına uygun olarak, bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı, ilk toplantısında, bu Fıkralarda atıfta bulunulan Taraflar üzerinde tepki önlemleri ve/veya iklim değişiklerinin ters etkilerini asgariye indirmek için gerekli girişimleri ele alacaktır. Ele alınacak konular arasında fon kurulması, sigorta ve teknoloji transferi olacaktır.
Madde 4
  1. Madde 3 kapsamındaki taahhütlerini yerine getirmek için bir anlaşmaya varmış Ek 1′de yer alan Tarafların bu taahhütleri karşıladığı varsayılacaktır, ancak Ek A’da sıralanan sera gazlarının emisyonlarına eşdeğer toplam entegre/bütünleşik antropogenik/insan türümsel karbon dioksit, Ek B’de açıklanan kantitatif emisyon sınırlaması indirim taahhütleri uyarınca ve Madde 3 hükümlerine uygun olarak hesaplanan miktarları aşmayacaktır. Anlaşmanın her bir Tarafına tahsis edilen ilgili emisyon seviyesi o anlaşmada açıklanacaktır.
  2. Bu Protokolün şartları, bu anlaşmanın Tarafları tarafından bu anlaşma tarafından onaylanan, kabul edilen veya tasdik edilen araçlara ilişkin belgelerin emanete bırakılma tarihinde Sekreterya’ya bildireceklerdir. Sekreterlik, sırası geldiğinde, Kongre’nin Taraflarına ve imza sahiplerine anlaşmanın koşullarını açıklayacaktır.
  3. Böyle herhangi bir anlaşma, Madde 3, Fıkra 7′de belirtilen uyma süresi için geçerliliğini koruyacaktır.
  4. Tarafların, bölgesel ekonomik bütünleşme örgütü çerçevesinde, birlikte ve müşterek hareket etmesi halinde, bu Protokolün düzenlenmesinden sonra örgütün bileşimindeki herhangi bir değişiklik, sadece bu değişikliğin ardından düzenlenen Madde 3 kapsamındaki taahhütlere ilişkin amaçlar için uygulanabilir.
  5. Tarafların toplam bütünleşik emisyon indirimlerini yerine getirmemeleri halinde, bu anlaşmanın taraflarından her biri bu anlaşmada açıklanan kendi emisyon oranlarından sorumlu olacaktır.
  6. Kendisi de bu protokole Taraf olan bir bölgesel ekonomik bütünleşme örgütü çerçevesinde, ve bu örgüt ile birlikte, müşterek hareket eden Tarafların böyle hareket etmesi halinde, bölgesel ekonomik bütünleşme örgütüne üye her bir Devlet üye münferiden/tek başına ve Madde 24′e uygun hareket eden bölgesel ekonomik bütünleşme örgütü ile beraber, toplam bütünleşik/entegre emisyon indirimlerinde başarısız olunması halinde, bu Maddeye uygun olarak belirtilen kendi emisyon/yayım seviyelerinden dolayı sorumlu olacaktır.
MADDE 5
  1. Ek I’de yer alan her bir Tarafın, ilk taahhüt süresinden önceki bir yıldan geç olmamak kaydıyla, Montreal Protokolü tarafından düzenlenmemiş kaynaklara göre antropogenik/insan türümsel emisyonları ile sinkler kullanılarak kaldırılan tüm sera gazlarının, tahmin eden ulusal bir sistem içinde bir yere sahip olacaktır. Aşağıdaki Fıkra 2′de belirtilen metodolojileri oluşturan böyle ulusal sistemler için kılavuzlar üzerinde, bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısının ilk toplantısında kararlaştırılacaktır.
  2. Montreal Protokolü tarafından düzenlenmemiş kaynaklara göre antropogenik/insan türümsel emisyonlar ile sinkler kullanılarak kaldırılan tüm sera gazlarının tahminine ilişkin metodolojiler, İklim Değişimi üzerindeki Hükümetler Arası Panel’de kabul edilecek ve Taraflar Toplantısı’ nın ilk toplantısında kararlaştırılacaktır. Böyle metodolojilerin kullanılmadığı yerlerde, bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısının ilk toplantısında üzerinde anlaşılan metodolojiler uygulanacaktır. Diğerlerinin yanı sıra, İklim Değişimi üzerindeki Hükümetler Arası Panel tarafından yapılan çalışma ve Bilimsel ve Teknolojik Tavsiye Yardımcı Kurumu Tarafından sağlanan tavsiye esas alınarak bu ProtokolTarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı, Taraflar Toplantısınca alınmış ilgili kararları tamamen göz önünde bulundurarak söz konusu metodolojileri ve düzenlemeleri düzenli olarak gözden geçirecek ve uygun olduğu takdirde değiştirecektir. Metodolojilere veya düzenlemelere ilişkin herhangi bir revizyon sadece bu revizyonun ardından düzenlenen taahhüt süresi göz önünde bulundurularak Madde 3 kapsamındaki taahhütler ile olan uygunluğun temin edilmesi için kullanılabilecektir.
  3. Ek A’da listelenmiş kaynaklara göre antropogenik/insan türümsel emisyonları ve sinkler kullanılarak kaldırılan tüm sera gazlarına eşdeğer karbon dioksiti hesaplamak için kullanılan küresel ısınma potansiyelleri, İklim Değişimine Yönelik Hükümetler Arası Panel’in üçüncü oturumunda/toplantısında kabul edildiği şekilde olacaktır. İklim Değişimine Yönelik Hükümetlerarası Panel’e ilişkin çalışma ve Bilimsel ve Teknolojik Tavsiye Yardımcı Kurumu Tarafından sağlanan tavsiye temelinde, bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı, her bir sera gazının küresel ısınma potansiyelini gözden geçirecek ve gerekli gördüğü takdirde, Taraflar Toplantısı’nın ilgili kararları bütünüyle göz önünde bulundurularak revize edecektir. Küresel ısınma potansiyeline ilişkin herhangi bir revizyon, bu revizyonu müteakip düzenlenen herhangi bir taahhüt dikkate alınarak sadece Madde 3 kapsamında yer alan taahhütlere uygulanacaktır.
MADDE 6
  1. Madde 3 kapsamında taahhütlerin yerine getirilmesi amacıyla, Ek 1′de yer alan herhangi bir Taraf, herhangi bir ekonomik sektördeki sera gazlarının sinkler kullanılarak antropogenik olarak kaldırılmasının iyileştirilmesini veya kaynaklarına göre antropogenik emisyonların azaltılmasını amaçlayan projelerden kaynaklanan herhangi bir diğer böyle Tarafın emisyon indirimi birimlerine aktarabilir, şu şartla ki :
(a)Böyle bir proje ilgili Tarafların onayını almalıdır; (b)Böyle bir proje kaynaklarına göre emisyonda bir azalma veya sinkler kullanılarak kaldırılmasında iyileşme sağlayacaktır, demek oluyor ki bu aksi takdirde olabilecek olana ilave niteliğindedir.(c) Madde 5 ve 7 kapsamındaki sorumluluklarına uygun hareket etmediği takdirde herhangi bir emisyon azaltıcı birimler elde edemez; ve(d) Emisyon indirim birimlerinin temini Madde 3 kapsamındaki toplantı taahhütlerine ilişkin amaçlar için yapılan yurt içi çalışmalara ilave nitelikte olacaktır.
  1. Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı ilk oturumunda, veya toplantısından sonra olabilecek en kısa sürede doğrulama ve raporlama için dahil olmak üzere bu Maddenin uygulanmasına yönelik kılavuzları daha fazla incelemeye tabii tutabilir.
  2. Ek 1 de yer alan Taraf; üretim, transfer veya edinime yol açan faaliyetlere katılmaları için emisyon indirim birimlerine ilişkin, kendi sorunluluğu altında olmak üzere ve bu Madde kapsamında yasal kurumlara yetki verebilir.
  3. Madde 8 de bu Maddeye atıfta bulunularak gerekli şartlara ilişkin Ek 1 de yer alan ve bir Tarafın uygulamasına ait bir sorun meydana gelmesi halinde, emisyon indirim birimlerine ilişkin transfer ve edinimler sorun tespit edildikten sonra sürdürülmeye devam edilebilir. Şu şartla ki söz konusu birimler, uygunluk sorunu çözümleninceye kadar Madde 3 kapsamındaki taahhütlerin yerine getirmek için Taraflardan biri Tarafından kullanılamaz.
MADDE 7
  1. Ek 1′de yer alan her bir Taraf, montreal protokolü Tarafından düzenlenmeyen Taraflar Toplantısının ilgili kararına göre gönderilen ve Madde 3 e uygunluğunu temin etmek amacıyla gerekli ek bilgi niteliğindeki ve yukarıdaki Fıkra 4 e uygun olarak tespit edilecek, (kaynaklara göre) antropojenik emisyonlar ile sera gazlarının sinkler kullanılarak kaldırılmasına, yıllık envanterinde, yer verecektir.
  2. Ek 1′de yer alan her bir Taraf, ulusal bildirgesinde, konvensiyonun 12.Maddesi kapsamında gönderilen, aşağıdaki Fıkra 4 ile uygunluğunun kararlaştırılacak bu protokol kapsamındaki taahhütleri uygunluğu göstermek için gerekli ek bilgiye yer verecek olup aşağıdaki Madde 4′e uygun olarak kararlaştıracaktır.
  3. Ek 1′de yer alan her bir Taraf yukarıdaki Fıkra 1 kapsamında istenen bilgileri yıllık olarak gönderecektir. Şöyle ki bu Protokol o Taraf için yürürlüğe girdikten sonra taahhüt süresinin birince yılında Kongre kapsamında birinci envanter ile beraber başlar. Her bir Taraf bu Protokol yürürlüğe girdikten sonra ve aşağıdaki Fıkra 4′de bahsedilen kılavuz’un düzenlenmesinden sonra Kongre kapsamında 1. ulusal bildirgenin parçası olarak yukarıdaki Fıkra 2 kapsamında gerekli bilgiyi gönderecektir. Bu Madde kapsamında istenen bilgiye ilişkin müteakip gönderme sıklığı bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı tarafından tespit edilecek olup Taraflar Toplantısı tarafından kararlaştırılan ulusal bildirgelerin gönderilmesi için zaman çizelgesi dikkate alınır.
  4. Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı konferans ilk toplantısında ve daha sonra periyodik olmak üzere bu Madde kapsamında istenen bilgilerin hazırlanmasına yönelik kılavuzların hazırlayarak gözden geçirecek olup Taraflar Toplantısı Tarafından düzenlenen Ek 1 de yer alan Tarafların ulusal bildirgelerin hazırlanması için düzenlenmiş kılavuzlar dikkate alınır. Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı konferans, aynı zamanda, birinci taahhüt süresinden önce tayin edilen miktarların kayda geçirilmesi için gerekli değişiklikler üzerinde karar verecektir.
Madde 8
Ek 1′de yer alan her bir Taraf tarafından Madde 7 kapsamında gönderilen bilgi, Taraflar Toplantısı’nın ilgili kararları uyarınca, bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı aşağıdaki Fıkra 4 kapsamında bu amaçla düzenlenen kılavuzlara uygun uzman revizyon ekipleri çalışmaları ile gözden geçirilecektir. Ek 1′de yer alan her bir Tarafça, Madde 7 Fıkra 1′e uygun olarak gönderilen bilgiler, emisyon envanterlerinin ve tayin edilen miktarların yıllık düzenlenme ve hesaplanma işlemlerinin bir parçası olarak gözden geçirilecektir. Buna ek olarak, Ek 1′de yer alan her bir Taraf tarafından Madde 7 Fıkra 2 bildirgelerin revizyonunun bir parçası olarak gözden geçirilecektir.
  1. Uzman revizyon ekipleri Sekretarya tarafından koordine edilecek olup Taraflar Toplantısı’nın buradaki amacına uygun sağlanan kılavuza uygun olarak Kongre Tarafları ve, uygun olduğu taktirde, devletler arası organizasyonlar tarafından tayin edilen kişiler arasından seçilen uzmanlardan oluşacaktır.
  2. Revizyon süreci bu Protokol’e ilişkin herhangi bir Taraf tarafından gerçekleştirilen uygulamanın bütün yönlerinin baştan sona ve kapsamlı teknik olarak değerlendirilmesini sağlayacaktır. Uzman revizyon ekipleri Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısına bir rapor hazırlayacak olup Tarafların taahhütlerine ilişkin uygulamalar değerlendirilecek, taahhütlerin gerçekleştirilmesi sırasında ortaya çıkan herhangi bir potansiyel sorunu ve etkileyen faktörleri tespit edecektir. Söz konusu raporlar sekreterlik tarafından Kongre’nin tüm Taraflarına sirküle edilecektir. Sekreterya bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı tarafından daha fazla incelenmesi için söz konusu raporlarda belirtilen uygulamalara ilişkin sorunları listeleyecektir.
  3. Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı ilk toplantısında, Taraflar Toplantısının ilgili kararlarını dikkate alarak, uzman revizyon ekipleri Tarafından bu Protokolün uygulanmasının gözden geçirilmesi için ilk oturumunda kılavuzlar hazırlayacak ve daha sonra düzenli olarak gözden geçirecektir.
  4. Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı, uygulama için yardımcı organ ve gerekli olduğu taktirde, bilimsel ve teknolojik tavsiye yardımcı organın yardımı ile aşağıdaki konuları ele alacaktır:
(a) Madde 7 kapsamında Taraflarca gönderilen bilgi ve bu Madde kapsamında geçekleştirilen uzman revizyonlarına ilişkin raporlar;(b) Sekreterya Tarafından yukarıdaki Fıkra 3 kapsamında listelenenuygulamaya ilişkin sorunlar ile beraber Taraflarca çıkarılan her türlü sorun.
  1. Yukarıdaki Fıkra 5 e atıfta bulunarak bilginin ele alınması uyarınca, Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı, bu Protokolun uygulanması için gereken her hangi bir konuda kararlar alacaktır.
Madde 9
  1. Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı iklim değişimi ve sonuçları üzerindeki elde edilebilecek en iyi bilimsel ve değerlendirmeler ile birlikte teknik, sosyal ve ekonomik bilgiler ışığında bu Protokolu gözden geçirecektir.
  2. Birinci revizyon bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısına ait ikinci toplantısında gerçekleşecektir.
Madde 10Bütün Taraflar ortak fakat farklılaşmış sorumluluklar ve özel ulusal ve bölgesel öncelikleri, amaçları ve koşullarını göz önünde bulundurarak ek 1 de yer almayan Taraflar için yeni taahhütler getirmeden, kongreye ilişkin Madde 4 Fıkra 1 kapsamındaki mevcut taahhütleri yeniden teyit ederek Kongre’ye ilişkin Madde 4 Fıkra 3, 5 ve 7 dikkate alınarak sürdürülebilir kalkınma ve gelişme gerçekleştirilmesi amacı ile bu taahhütlerin uygulanmasını geliştirilmeye devam edecek olup aşağıda belirtilen hususları yerine getirecektir:
(a) Yerel emisyon faktörlerinin kalitesi, Taraf konferansınca üzerinde anlaşılan ve Taraflar Toplantısınca düzenlenen ulusal bildirgenin hazırlanması için gerekli kılavuzlar ile uyumlu karşılaştırmalı metodolojiler kullanılarak Montreal Protokolü Tarafından düzenlenmeyen bütün sera gazının sinkler yoluyla kaldırılması ve kaynaklara göre antropolojik emisyonlara ilişkin ulusal envanterlerin hazırlanması ve periyodik olarak güncellenmesi için her bir Tarafın sosyoekonomik koşullarını yansıtan yerel emisyon faktörleri, faaliyet verileri ve/veya modellerini iyileştirmek için ilgili ve olabildiği ölçüde maliyet etkin ulusal ve gerekli yerde de bölgesel programların formülasyon;
(b) İklim değişikliklerini azaltacak önlemler ile iklim değişimi için uygun adaptasyonları kolaylaştırmak için gerekli olan önlemleri içeren ulusal ve gerekli olduğu yerde bölgesel programların formüle edilmesi, uygulanması, yayınlanması ve düzenli olarak güncelleştirilmesi;
(i)Söz konusu programlar, diğerlerinin yanı sıra enerji, nakliye ve sanayi sektörleri ile beraber tarım, ormancılık ve atık yönetiminde ilgilendirir. Bunun ötesinde, uzamsal planlamanın iyileştirilmesine yönelik adaptasyon teknolojileri ve yöntemleri iklim değişiminin adaptasyonu iyileştirir; ve
(ii) Ek 1 de yer alan Taraflar, bu program kapsamında uygulamaya yönelik bilgiler gönderecek olup buna Madde 7 ye uygun olarak ulusal programlar dahildir; diğer Taraflar kendi ulusal bildirgelerine, uygun olduğu taktirde,söz konusu Tarafın iklim değişikliğini ve bunun yan etkilerini ele alınmasında katkıda bulunduğuna inandığı önlemleri içeren programlar hakkında bilgiler dahil etme yoluna gidecek olup buna sera gazı emisyonlarındaki artışın azaltılması ve sinkler kullanılarak kaldırılması, tesis inşaatı ve adaptasyon önlemlerinin geliştirilmesi dahildir;
(c) Çevresel bakımdan sağlam teknolojilere yönelik geliştirme, uygulama ve yaygınlaştırma için etkili değişikliklerin teşviki, yine bu teknolojilerin teşvik edilmesi, kolaylaştırılması ve finanse edilmesi, uygun olduğu yerlerde iklim değişikliği ile ilgili çevresel bakımdan sağlam teknolojiler,know how, uygulamalar ve işlemlere ilişkin transfer, erişim, özellikle gelişmekte olan ülkeler için olmak üzere, kamu oyuna mal olmuş çevresel bakımdan sağlam teknolojilerin etkin transferi için programlar ve politikaların formülasyonu dahil özel sektör için yetenekli bir çevrenin yaratılması, çevresel bakımdan sağlam teknolojilerin teşvik edilmesi ve geliştirilmesi ve erişilmesinde işbirliği yapmak;
(d) Bilimsel ve teknik araştırmalarda iş birliği yapılması ve Tarafı olanlar, bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısının herhangi bir toplantısına gözlemci olarak katılabilirler, ancak bu Protokol kapsamında kararlar sadece bu Protokolün Tarafları tarafından alınacaktır. Bu Protokol Tarandojen kapasiteler ile uluslar arası ve devletler arası çabalara katılmaya yönelik kapasiteler, araştırma ve sistematik gözlem konusundaki programlar ve şebekeler ilişkin programların geliştirilmesi ve güçlendirilmesi olup burada Kongrenin 5. Maddesi dikkate alınır;
(e) Eğitim ve yetiştirme Programlarının geliştirme ve uygulanmasına yönelik uluslararası seviyede ve gerektiği hallerde mevcut organlar kullanılarak teşvik ve katılımda bulunmak olup özellikle insan ve kurumsal kapasitesi açısından ulusal kapasitenin oluşturulmasının güçlendirilmesi ve personel mübadelesi yapılarak özellikle gelişmiş ülkelerde bu alanda uzman yetiştirilmesi ve iklim değişikliği konusunda ulusal seviyede kamuoyunun bilinçlenmesi ve kamuoyunun gerekli bilgilere erişebilmesinin sağlanması. Kongre’ a ilişkin Madde 6 dikkate alınarak Kongre’ un ilgili organları kanalıyla bu faaliyetleri uygulamak için uygun yöntemler geliştirilmelidir;
(f) Taraflar Toplantısının ilgili kararlarına uygun olarak bu Madde uyarınca üstlenilen program ve faaliyetler hakkındaki bilgilerin kendi ulusal bildirgelerine dahil edilmesi; ve
(g) Bu Kongre’ye ilişkin bu Madde, Madde 4, Fıkra 8 kapsamında ki taahhütlerin uygulanmasında tam bir dikkat sarf edilmesi
Madde 11
  1. Madde 10 un uygulanmasında Taraflar Kongre un Madde 4 Fıkra 4,5,7,8 ve 9 hükümlerini dikkate alacaklardır.
  2. Kongre Madde 4 Fıkra 3 ve Madde 11 hükümlerine uygun olarak Kongre un Madde 4 ve Fıkra 1 in uygulanması kapsamında ve Kongre un mali mekanizmalarının işlemesi için yetkilendirilmiş kurum ve kuruluşları yoluyla, gelişmiş ülke Taraflar ve Kongre Ek 2 de yer alan gelişmiş Taraflar:
Madde 10
Bent (a) da ele alınan ve Kongre’ye ilişkin Madde 4 Fıkra 1 (a) kapsamındaki mevcut taahhütlerini uygulanmasının geliştirilmesinde,gelişmekte olan ülke Taraflarca bütünüyle üstlenilen üzerinde anlaşılmış tam maliyetlerin karşılamak için yeni ve ilave mali kaynaklar sağlayacak; ve
(b) Aynı zamanda Madde 10 Tarafından ele alınan Kongre’ye ilişkin Madde 4 Fıkra 1 kapsamında mevcut taahhütlerin uygulanmasının geliştirilmesine ilişkin üzerinde anlaşılmış tam maliyetlerin karşılanması için gelişmekte olan ülke Taraflarca ihtiyaç duyulan (ve teknoloji transferi de buna dahildir) mali kaynakları sağlayacak olup o Maddeye uygun olarak Kongre’ye ilişkin Madde 11 de atıfta bulunulan uluslar arası kurum veya kuruluşlar ile gelişmekte olan ülke Taraf arasında mutabakata varılacaktır. Bu mevcut taahhütlerin uygulanması fonların akışındaki doğruluk ve uygunluk ihtiyacı ve gelişmiş ülke Taraflar arasında uygun yük paylaşımının öneminin dikkate alacaktır. Bu Protokol düzenlenmesinden önce üzerinde anlaşılan dahil olmak üzere Taraflar Toplantısının ilgili kararları kapsamında Kongrenin mali mekanizmasının işleyişi görevi verilen kurum veya kuruluşlara yönelik kılavuz bu Fıkra’nın hükümlerini gerekli değişiklikler yapılmış olarak uygulanacaktır.
  1. Gelişmiş ülke Taraflar ile Kongre’ye ilişkin Ek 2′de yer alan diğer gelişmiş Taraflar (ile gelişmekte olan ülke Taraflar bundan yararlanacaklardır), öte yandan, karşılıklı, bölgesel ve diğer çok kanallı Taraflar yoluyla Madde 3′ün uygulanması için mali kaynakları sağlayabilirler.
Madde 12
  1. Temiz gelişme mekanizması burada açıklanmıştır.
  2. Temiz gelişme mekanizmasının amacı, Ek 1′de yer almayan Taraflara sürdürülebilir kalkınmanın sağlanmasında ve Kongreye ilişkin nihai amaca katkıda bulunulmalarına, ve Ek 1′de yer alan Taraflara Madde 3 kapsamındaki sayısallaştırılmış emisyon sınırlaması ve indirimi taahhütlerini yerine getirmelerine yardım etmek olacaktır.
  3. Temiz gelişme mekanizması kapsamında :
(a) Ek 1′de yer alan Taraflar, belgelendirilmiş emisyon indirimlerinden kaynaklanan proje faaliyetlerinden (b) Ek 1′de yer almayan Taraflar, Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı tarafından tespit edildiği üzere Madde 3 kapsamında sayısallaştırılmış emisyon sınırlaması ve indirimi taahhütlerinin bir kısmına uymaya katkıda bulunan böyle projelerden elde edilen tasdikli emisyon indirimlerini kullanabilir.
  1. Temiz gelişme mekanizması, Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı yetki ve kılavuzluğuna tabi olup temiz gelişme mekanizmasının idari kurulu tarafından denetlenir.
  2. Her bir proje faaliyetinden kaynaklanan emisyon indirimleri, bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı tarafından tayin edilecek operasyonel organlarca aşağıda belirtilen esaslarla tasdik edilecektir :
(a) İlgili her bir Tarafça onaylanan gönüllü katılım;
(b) İklim değişimini azaltılmasına ilişkin gerçek, ölçülebilir ve uzundönemli kazançlar;
(c) Tasdikli proje faaliyeti olmaksızın gerçekleşen ilave emisyonindirimleri;
  1. Temiz temizleme mekanizması, gerektiğinde, tasdikli proje faaliyetlerine ilişkin fonların düzenlenmesine yardım edecektir.
  2. Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı, ilk toplantısında, proje faaliyetlerinin bağımsız denetim ve doğrulanması yoluyla şeffaflık, etkinlik ve kaydedilebilirlik amaçlarına yönelik değişiklik ve yöntemleri ayrıntılı bir şekilde ele alır.
  3. Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı, tasdikli proje faaliyetlerinden doğan bir payın, idari masraflar ile uyarlama maliyetlerini karşılamak için iklim değişikliklerinden ters yönde etkilenecek gelişmekte olan ülkelere yardımı kapsayacak şekilde kullanılmasını sağlayacaktır.
  4. Yukarıda Madde 3(a)’de belirtilen ve tasdikli emisyon indirimlerine ilişkin kazanımlarda bahsedilen faaliyetler dahil olmak üzere temiz gelişme mekanizması kapsamındaki katılım, özel ve/veya kamu kuruluşlarını içine alabilir, ve temiz gelişme mekanizmasının yönetim kurulu tarafından sağlanan kılavuzluğa tabi olacaktır.
  5. 2000 yılından birinci taahhüt süresinin başlangıcına kadar geçen süre içinde sağlanan tasdikli emisyon indirimleri, birinci taahhüt süresi içinde uyumun başarılmasında yardım etmek için kullanılabilir.
Madde 13
  1. Taraflar Toplantısı, Kongre’nin üst organıdır, bu Protokol Tarafları’nın toplanmasına hizmet edecektir.
  2. Bu Protokolün Tarafı olmayıp Kongrenin Tarafı olanlar, bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısının herhangi bir toplantısına gözlemci olarak katılabilirler, ancak bu Protokol kapsamında kararlar sadece bu Protokolün Tarafları tarafından alınacaktır.
  3. Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı’nda, Kongre’de bir Tarafı temsil eden Taraflar Toplantısı Bürosu’na ait herhangi bir üye, aynı zamanda bu Protokol’ün Tarafı olmadığı takdirde, bu Protokol’ ün Tarafları arasından seçilecek ilave bir üye ile yer değiştirecektir.
  4. Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı, Protokol uygulanmasını düzenli olarak gözden geçirecek ve kendi yetkisi dahilinde, etkin işleyişini geliştirmek için gerekli kararları alacaktır. Bu Protokol tarafından kendine verilen görevleri yerine getirecektir :
(a) Bu Protokol hükümlerine göre elde edeceği bilgiler temelinde, bu Taraflar Protokol’ünün uygulanmasını, bu Protokol uyarınca alınan önlemlerin top yekün etkilerini, özellikle çevresel, ekonomik ve sosyal etkileri ile kümülatif etkisini ve Kongre’nin amacı yönünde hangi ölçüde ilerleme sağlandığını değerlendirmek;
(b) Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı’nın yükümlülüklerini periyodik olarak incelemek, Kongre’nin amacı doğrultusunda ve bilimsel ve teknik bilginin evrim ve uygulanması ile kazanılan deneyimler ışığında Kongre’ye ilişkin Madde 4, fıkra 2(d) ve Madde 7 fıkra 2 gereğince istenen revizyonları eksiksiz yerine getirmek, ve böylece bu Protokol’ un uygulanması konusunda düzenli olarak raporlar hazırlamak;
(c) Tarafların farklı çevre, sorumluluk ve imkan ve kabiliyetleri ile bu Protokol’ün uygulanması konusundaki taahhütleri dikkate alınarak iklim değişimi ve etkilerini ele alan Taraflarca düzenlenen önlemler konusunda bilgi alış verişini teşvik etmek ve kolaylaştırmak,
(d) İki yada daha fazla Tarafın talebi üzerine, Tarafların farklı çevre,sorumluluk ve imkan ve kabiliyetleri ile bu Protokol’ün uygulanması konusundaki taahhütleri dikkate alınarak, iklim değişikliği ve etkilerini ele almak için alınan önlemleri kolaylaştırmak;
(e) Kongre’nin amacı ve bu Protokol’ün hükümlerine uygun olarak Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı tarafından alınan ilgili kararlar bütünüyle dikkate alınarak bu Protokol’un Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı tarafından üzerinde anlaşılan etkili şekilde uygulanması için karşılaştırılabilir metodolojilerin geliştirilmesi ve periyodik olarak iyileştirmesinin yapılmasını teşvik etmek ve bu yönde kılavuzluk etmek;
(f) Bu Protokol’ün uygulanması için gerekli konular hakkında tavsiyelerde bulunmak;
(g) Madde 11, fıkra 2 uygun olarak ilave mali kaynakları harekete geçirme yoluna gitmek;
(h) Bu Protokol’ün uygulanması için gerekli görülen yardımcı organlar oluşturmak;
(i) yetkili uluslararası kuruluşlar ve hükümetler arası ve sivil organlardan, uygun yerde bilgi, hizmet ve işbirliği aramak ve yararlanmak ve;
(j) Bu Protokol’ün uygulanması için gereken diğer işlevlerin yerine getirilmek ve Taraflar Kongresi tarafından alınan bir karardan kaynaklanan her türlü görevi ele almak.
  1. Taraflar Toplantısı’na ilişkin prosedürlere ait kurallar ve bu Kongre tarafından uygulanan mali prosedürler, Taraflar Kongresi’nin ilk toplantısında gerekli değişiklikler yapılmış olarak (mutatis mutandis) uygulanır, şu şartla ki bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı tarafından oy birliği ile aksi kararlaştırılmış olması hali bu durumun dışındadır.
  2. Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı’na ait birinci toplantısı, bu Protokol’ün yürürlüğe girdiği tarihten sonra programlanan toplanacaktır. Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı’nın daha sonraki olağan toplantıları her yıl Taraflar Toplantı’sına ilişkin olağan toplantılar ile bağlantılı olarak yapılacak şu şartla ki bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı tarafından oy birliği ile aksi kararlaştırılmış olması hali bu durumun dışındadır.
  3. Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı’nın olağan üstü toplantıları, Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı tarafından gerekli görüldüğü takdirde veya herhangi bir Tarafın talebi üzerine diğer zamanlarda da yapılabilir, şu şartla ki sekreterlik tarafından Taraflara bu talep altı ay içinde bildirilecektir ve en az Taraflar üçte biri tarafından desteklenecektir.
  4. Birleşmiş Milletler ve uzmanlaşmış organları, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu ile Kongre’de taraf olmayan devlet üyeler, Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantılarında temsilci statüsüyle temsil edilecektir. Bu Protokol tarafından kapsanan konularda yetkili olan ve sekreterliğe Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı ‘nda gözlemci olarak temsil edilmek istediğini açıklayan Ulusal veya uluslararası, devletsel veya sivil herhangi bir kurum veya organın bu isteği kabul edilir şu şartla ki mevcut Tarafların üçte biri tarafından bu durum onaylanmalıdır. Gözlemcilerin giriş ve katılımı, yukarıda fıkra 5′de atıfta bulunulan prosedür kurallarına tabidir.
Madde 14
  1. Kongre’ye ilişkin Madde 8 tarafından kurulan sekreterlik bu Protokol’ün sekreterliği olarak hizmet görecektir.
  2. Sekreterlik işlevleri konusunda Kongre’ye ait Madde 8 fıkra 2 ile sekreterliğin işlevlerine ilişkin yapılan düzenlemeler konusunda Kongre’ye ait Madde 8 fıkra 3 gerekli değişiklikler yapılmış olarak (mutatis mutandis) uygulanacaktır. Sekreterlik, buna ilaveten, bu Protokol tarafından kendisine verilen işlevleri yerine getirecektir.
Madde 15
  1. Bilimsel ve Teknolojik Tavsiye Yardımcı Organı ve Kongre’ye ilişkin Madde 9 ve 10 tarafından kurulmuş Uygulamaya yönelik Yardımcı Organ, sırasıyla, bu Protokol’ün Bilimsel ve Teknolojik Tavsiye Yardımcı Organı ve Protokol’ün Uygulanmasına yönelik Yardımcı Organ olarak hizmet görecektir. Kongre kapsamındaki bu iki organın işleyişine ilişkin hükümler gerekli değişiklikler yapılmış olarak (mutatis mutandis) bu Protokol’e uygulanacaktır. Bu Protokol’ün Bilimsel ve Teknolojik Tavsiye Yardımcı Organı ve Protokol’ün Uygulanmasına yönelik Yardımcı Organı’nın toplanma oturumları, sırasıyla, bu Protokol’ün Bilimsel ve Teknolojik Tavsiye Yardımcı Organı ve Protokol’ün Uygulanmasına yönelik Yardımcı Organı toplantılarıyla bağlatılı olarak yapılır.
  2. Protokol’ taraf olmayan ancak Kongre’ye taraf olan Taraflar yardımcı organların herhangi bir toplantısına gözlemci olarak katılabilirler. Yardımcı organlar bu Protokol’ün yardımcı organları olarak hizmet görmeleri halinde, bu Protokol kapsamında kararlar sadece bu Protokol’e taraf olan Taraflarca alınacaktır.
  3. Kongre’ye ait Madde 9 ve 10 tarafından kurulmuş yardımcı organların bu Protokol’e ait meseleler ile ilgili işlevlerini yerine getirmeleri halinde Kongre’nin bir Tarafını temsil eden yardımcı organlara ilişkin Bureaux’un herhangi bir üyesi bu Protokol’ün Tarafları arasından ve yine bu Protokol Tarafları tarafından seçilecek bir ilave üye ile değiştirilecektir.
Madde 16
Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı, olabildiğince yakın bir süre içinde, Protokol’e yapılan başvuruları ele alacak ve Taraflar Toplantısı tarafından alınabilecek ilgili kararlar ışığında, Kongre’ye ait Madde 13′de atıfta bulunulan çok taraflı istişare sürecini, uygun olduğu yerde, değiştirecektir. Bu Protokol’e uygulanabilecek herhangi bir çok taraflı istişare süreci Madde 18′e uygun olarak oluşturulan prosedür ve mekanizmalara tarafsız bir şekilde uygulanacaktır.
Madde 17
Taraflar Toplantısı, ilgili ilkeleri, değişiklikleri, kuralları ve kılavuzları, özellikle emisyon alış verişi için doğrulama, raporlama ve hesaplama açısından tanımlar. Ek B’de yer alan Taraflar Madde 3 kapsamındaki taahhütlerini yerine getirmek amacıyla emisyon alış verişine katılabilirler. Böyle bir alış veriş bu Madde kapsamındaki sayısallaştırılmış emisyon sınırlamaları ve indirimi taahhütlerini karşılamak amacıyla yurt için girişimlere ilave nitelikte olacaktır.
Madde 18
Bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısı birinci toplantısında bu Protokol’e ilişkin hükümlere aykırı hareketleri tespit etmek ve ele almak için uygun ve etkili süreç ve mekanizmaları onaylayacaktır, şöyle ki aykırılığın nedeni, türü, derecesi ve sıklığını dikkate alarak sonuçları gösteren bir liste geliştirilmesi buna dahildir. Bağlayıcı sonuçlar doğuran bu Madde kapsamındaki herhangi bir süreç veya mekanizma bu Protokol değiştirilmesi yoluyla düzenlenecektir.
Madde 19
Uyuşmazlıkların giderilmesine yönelik Kongre’ye ilişkin Madde 14 hükümleri bu Protokol gerekli değişiklikler yapılmış olarak uygulanacaktır.
Madde 20
  1. Bütün Taraflar bu Protokol’e ilişkin bir değişiklik teklif edebilirler.
  2. Bu Protokol ilişkin değişiklikler, bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısının olağan toplantısında düzenlenecektir. Bu Protokol ilişkin teklif edilen değişiklik metni, bu değişikliğin değiştirileceği toplantıdan en az altı ay önceden Sekreterlik marifetiyle Taraflara bildirilecektir. Sekreterlik herhangi bir teklif edilen değişiklik metnini Taraflara ve Kongre’nin imza sahiplerine ve bilgi için de Emanetçi’ye (Depositary) bildirecektir.
  3. Bu Protokol için teklif edilen değişiklikler için Taraflar oy birliği ile bir anlaşmaya varmak için ellerinden geleni yapacaklardır. Oy birliği için tüm yollara başvurulduğu takdirde ve bir uzlaşmaya varılamadığı takdirde, değişiklik son çare olarak toplantıda mevcut ve oy veren Tarafların dörtte üçlük çoğunluğu ile kararlaştırılır. Yapılan değişiklik sekreterlik tarafından Emanetçiye bildirilecek ve kabulü için tüm Taraflara sirküle edilecektir.
  4. Bir değişikliğin kabul edilmesi ile ilgili belgeler Emanetçi’ye bırakılacaktır. Yukarıdaki Madde 3′e uygun olarak yapılan bir değişiklik, bu Protokol Tarafları’nın en az dörtte üçü tarafından kabul edildiğine ilişkin bir belge Emanetçi tarafından alındıktan sonraki doksanıncı günde kabul eden Taraflarca yürürlüğe girecektir.
  5. Değişiklik, bir başka Taraf için söz konusu değişikliğe ilişkin kabul evrağını Emanetçi’ye bıraktığı tarihten sonraki doksanıncı günde bu Taraf için yürürlüğe girecektir.
Madde 21
  1. Bu Protokol ekleri, aksi açıkça belirtilmedikçe, Protokol’ün önemli bir parçası sayılacak olup bu Protokol’e yapılacak atıflar aynı zamanda eklerine de yapılmış sayılacaktır. Bu Protokol’ün yürürlüğe girmesinden sonra yapılan herhangi bir ekleme, bilimsel, teknik, usul veya idari nitelikli liste, form veya diğer açıklayıcı belgeler ile sınırlandırılacaktır.
  2. Bütün Taraflar bu Protokol’ün Eklerinde bir değişiklik teklif edebilirler.
  3. Bu Protokol’ün Eklerinde bir değişiklik, bu Protokol Tarafları’nın bir araya geldiği Taraflar Toplantısının olağan toplantısında düzenlenecektir. Bu Protokol’ün Eklerinde teklif edilen değişiklik veya teklif edilen ek metni, bu değişikliğin yapılacağı toplantıdan en az altı ay önceden Sekreterlik marifetiyle Taraflara bildirilecektir. Sekreterlik herhangi bir teklif edilen değişiklik ek veya teklif edilen ek metnini Taraflara ve Kongre’nin imza sahiplerine ve bilgi için de Emanetçi’ye (Depositary) bildirecektir.
  4. Bu Protokol’ün Eklerinde teklif edilen değişiklik veya teklif edilen ek metni için Taraflar oy birliği ile bir anlaşmaya varmak için ellerinden geleni yapacaklardır. Oy birliği için tüm yollara başvurulduğu takdirde ve bir uzlaşmaya varılamadığı takdirde, değişiklik son çare olarak toplantıda mevcut ve oy veren Tarafların dörtte üçlük çoğunluğu ile kararlaştırılır. Yapılan değişiklik sekreterlik tarafından Emanetçiye bildirilecek ve kabulü için tüm Taraflara sirküle edilecektir.
  5. Yukarıdaki Fıkra 3 veya 4 uygun olarak hazırlanan Ek A veya B’nin dışındaki bir Ek’in Ek’i (lahikası) veya Ek’teki değişikliği, Emanetçi tarafından söz konusu Ek’in Ek’i (lahikası) veya Ek’teki değişikliğinin Taraflara bildirim tarihinden sonra altıcı ayda bu Protokol tüm Taraflar için yürürlüğe girecektir, şöyle ki Ek’in Ek’i (lahikası) veya Ek’teki değişikliğin kabul edilmediğini Emanetçi’ye yazılı olarak bildiren tarafından hariçtir. Ek’in Ek’i (lahikası) veya Ek’teki değişiklik; Emanetçi tarafından geri çekilme bildiriminin alındığı tarihten sonra 90 gün İçindeki kabul etmeme bildirimi yapan Taraflar için yürürlüğe girecektir.
  6. Ek’in Ek’i (lahikası) veya Ek’teki değişiklik Protokol’deki bir değişiklik ile ilgiliyse; Protokol’e ilişkin bu değişiklik yürürlüğe girinceye kadar o Ek’in Ek’i (lahikası) veya Ek’teki değişiklik yürürlüğe girmeyecektir.
  7. Bu Protokol’e ilişkin Ek A ve B’e ait değişiklikler Madde 20′de belirtilen usule uygun olarak hazırlanacak ve yürürlüğe girecektir; şöyle ki Ek B’ye ilişkin herhangi bir değişiklik sadece ilgili Tarafın yazılı onayı ile yapılacaktır.
Madde 22
  1. Aşağıdaki Fıkra 2′de belirtilenler hariç bütün tarafların tek bir olacaktır.
  2. Bölgesel ekonomik bütünleşme örgütleri, yetkili oldukları konularda, bu Protokol Taraf üye Devlet sayısına eşit bir oy sayısı ile oy verme hakkına sahip olacaktır. Böyle bir örgüt, üye Devletlerinden herhangi biri oy hakkını kullandığı takdirde bu oy hakkını kullanmayacaktır veya tam tersi durum da geçerlidir.
Madde 23
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri bu Protokol’ün Emanetçisidir.
Madde 24
  1. Bu Protokol, Kongre’ye taraf olan Devletler ve bölgesel ekonomik bütünleşme örgütlerinin imzasına açık olacak olup onay, kabul veya tasdiklerine tabi olacaktır. Birleşmiş Milletler, Merkez Binasında 16 Mart 1998 ila 15 Mart 1999 tarihleri arasında imzaya açık olacaktır. Onay, kabul, tasdik ve girişe ilişkin belgeler Emanetçi’ye teslim edilecektir.
  2. Herhangi bir üye Devleti Taraf olmaksızın bu Protokol’ün tarafı olan herhangi bir bölgesel ekonomik bütünleşme örgütü, bu Protokol kapsamında yer alan tüm yükümlülükler ile bağlı olacaktır. Böyle bir örgüt olması halinde, bir veya daha fazla üye devleti bu Protokol’e Taraf ise, örgüt ve üye Devletler bu Protokol kapsamındaki yükümlülüklerinin yerine getirilmesine ilişkin ilgili sorumluluklarını üzerinde karar vereceklerdir. Böyle durumlarda, örgüt ve üye Devletleri eşanlı olarak haklarını kullanma yetkisine sahip olmayacaklardır.
  3. Onaylama, kabul, tasdik ve girişe ilişkin belgelerde, bölgesel ekonomik bütünleşme örgütleri bu Protokol tarafından düzenlenen konulara ilişkin olarak yetki derecelerini açıklayacaklardır. Bu örgütler, yetki derecelerindeki önemli herhangi bir değişiklik hakkında Teminatçı’ ya, ve Teminatçı tarafından da yeri geldiğinde Taraflar’ a, bilgi sağlayacaktır.
Madde 25
  1. Bu Protokol, Kongre’nin 44 Tarafından daha az olmamak kaydıyla, 1990 yılı itibariyle toplam karbon dioksit emisyonunun an az % 55′i için hesap edilen Ek A’da yer alan Tarafların onay, kabul, tasdik ve girişlerini emanete teslim ettikleri tarihten sonraki tarihten sonra doksanıncı günde yürürlüğe girecektir.
  2. Bu Madde’nin amacı gereğince, “El I’de yer alan Taraflara ilişkin 1990 yılı toplam karbon dioksit emisyonları” Kongre’ye ilişkin Madde 12′ye uygun olarak gönderilen birinci ulusal bildirgelerde belirtilen Ek 1′de yer alan Taraflarca bu Protokol’ün kabul tarihi sırasında ve öncesinde açıklanan miktar anlamına gelecektir.
  3. Bu Protokol’ü onaylayan, rıza gösteren veya tasdik eden veya Fıkra 1′de açıklanan şartlar yerine getirildikten sonra kabul eden her bir Devlet veya bölgesel ekonomik bütünleşme örgütü için, bu onay, rıza, tasdik ve kabule ilişkin belgelerin teminata bırakıldığı tarihi izleyen doksanıncı günde yürürlüğe girecektir.
  4. Bu Madde’ nin amacı gereğince, bir bölgesel ekonomik bütünleşme örgütü tarafından teminata bırakılan herhangi bir belge örgütün Devlet üyeleri tarafından teminata bırakılanlara ilave olarak sayılmayacaktır.
Madde 26
Bu Protokol hiçbir rezervasyon yapılmayacaktır.
Madde 27
  1. Bir Taraf için bu Protokol’ün yürürlüğe girdiği tarihten başlamak üzere üç yıl sonra herhangi bir zamanda; o Taraf bu Protokol’den Teminatçı’ ya yazılı bildirimde bulunarak geri çekilebilecektir.
  2. Söz konusu çekilme Teminatçı tarafından geri çekilmeye ilişkin bildirimin alındığı tarihten veya geri çekilme bildirimde açıklanan daha sonraki bir tarihten sonra bir yılın sona ermesi ile yürürlüğe girecektir.
Madde 28
Bu Protokol orijinali ki Arapça, Çince, İngilizce, Fransızca, Rusça ve İspanyolca aynı derecede geçerlidir. Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği’ nde teminata teslim edilecektir.Bin dokuz yüz doksan yedi yılı Aralık ayının on birinci gününde Kyoto’da düzenlenmiştir.

Akın Atalay Savunması – 2017

0
I. Giriş

En sonda söyleyeceğimi en başında söyleyerek başlıyorum. Cumhuriyet gazetesine yönelik soruşturma tam bir hukuk cinayetidir. Cumhuriyet gazetesinin şahsında bütün gazetelere ve gazetecilere yönelik bir tehdit ve saldırıdır. Soruşturmanın nasıl ve neden başladığı, zamanlaması, soruşturma sürecinde yapılanlar, ortaya çıkan iddianame ve çoğu tekrar olan binlerce sayfa ek, soruşturmanın asıl savcısı, tanıkları ve bilirkişileri bir araya getirilince ortaya çok net bir fotoğraf çıkıyor:

Bu yargılamanın birbirini tamamlayan iki amacı var. Birincisi, Cumhuriyet gazetesini ele geçirmek ya da susturmak. İkincisi, siyasi iktidarın istemediği haberleri, hoşuna gitmeyecek yazıları yayınlamayı düşünebilecek, aklının ucundan geçirecek gazetelere ve gazetecilere, maruz kalacakları akıbeti göstermek.

“Atatürk’ün adını verdiği, Türkiye Cumhuriyeti ile yaşıt, onun değerlerini ve kazanımlarını savunagelmiş, bu ülkenin en eski ve köklü gazetesine bunu yapabilen, bize neler yapmaz ki?” korkusunu yaymak, bu mesajı en açık şekliyle vermek. Vurgulamak isterim ki Cumhuriyet gazetesinin yöneticileri olmaktan kaynaklı uğradığımız ağır haksızlık ve mağduriyetin üzerimde yarattığı en küçük bir pişmanlık ve korku yoktur. Ben asıl bu haksızlığın sorumlularının büyük bir korku yaşadıkları kanısındayım. Bizleri, baskı, tehdit ve hapisle korkutamazlar. Gazetecilik faaliyetini mesleğin etik gereklerine uygun şekilde yerine getirme, olayları çarpıtmadan, nesnel, gerçeğe uygun ve adil olarak kamuoyuna aktarma konusundaki irade, kararlılık ve direncimiz tamdır. Yani Cumhuriyet gazetesi korkmaz, pes etmez ve teslim olmaz. Çünkü illegal yapılarla, terörle, terör örgütleri ile devlet içinde yuvalanmış çetelerle, cemaatlerle işi, ilişkisi, irtibatı, iltisakı olmaz. Bu gazetenin tek faaliyeti meşru ve yasal zeminde yürüttüğü gazeteciliktir.

Bu operasyona maruz kalan, teslim alınmak, direnci kırılmak, pes ettirilmek istenen gazete, öyle sıradan bir gazete değildir. Bu ülkenin en köklü ve kadim gazetesidir, en saygın gazeteleri arasındadır. Bu gazetenin köklerinde, tarihinde ve hatta genlerinde bağımsızlık ve özgürlük tutkusu vardır. Bu değerler ve gazetecilik uğrunda ödenmiş ağır bedeller vardır. Bu tarihin ve mirasın yüklediği sorumluluk nedeniyle bu gazetede çalışanlar gazetecilik değerlerinden ödün vermez, kimseye biat etmez, boyun eğmez, teslim olmazlar. Bu gazetenin halkı bilgilendirme, gerçekleri kamuoyuna aktarma konusundaki ısrarlı tutumu nedeniyle yazarlarının ve çalışanlarının katledildiği, suikast ve cinayetlere, linç girişimlerine, hapisliklere maruz kaldığı, yine de teslim olmadığı bilinir. Bu gazete Cumhuriyet gazetesidir ve bir gazetecilik anıtıdır.

Bugün yaklaşık dokuz aydır hapiste tutulan bizlerin selefi onlarca gazeteci büyüğümüzün, bu gazetenin ve Türk basın tarihinin geçmişinde önemli yerleri olmuştur. Onları nasıl unuturuz? Bu gazete bugün olduğu gibi geçmişte de siyasi iktidarların hışmına, tehdit ve baskılarına, ambargosuna ve zulmüne maruz kalmıştır.O iktidar sahiplerinin, zulmedenlerin hepsi tarih olmuştur. Ama bu gazete halen dimdik ayaktadır. Cumhuriyet gazetesi gibi onurlu ve zengin bir tarihsel mirasın sahibi ve taşıyıcısı olan bir kurumun direncinin kırılabileceğini, korku ve baskıya boyun eğeceğini, gazetecilikten ödün vereceğini düşünenler varsa, yanılıyorlar. Bizlerin pes edeceğimizi düşünenlere diyeceğimiz şudur: Son nefesimizi verinceye kadar gazetecilik mesleğine, mesleğin etik ilkelerine, temsil ettiğimiz kurumun haklı saygınlığına, onurlu geçmişine asla leke sürdürmeyecek, görevimizi tamamlayana dek dik duracak, pes etmeyecek, boyun eğmeyeceğiz.

İddianameye ve iddianamede bize yöneltilen fiillere ve suç isnadına karşı açıklamalara geçmeden önce sürecin başına dair bazı konularda açıklamada bulunacağım. Bu yargılamanın soruşturma evresine dair söylemek istediğim ve önemli gördüğüm şeyler var. Bilindiği gibi yargılamanın birinci aşaması soruşturma, ikincisi kovuşturmadır. Bu iki aşama birbirini tamamlayan birbirinden bağımsız olmayan aşamalardır. Soruşturma aşaması ne kadar sağlıklı ve verimli yürütülürse, iddianamenin mahkemece kabulü ile başlayan kovuşturma aşaması da o denli sağlıklı, hızlı, verimli ve adil bir süreç olarak işleyecektir. Tersi durumda, yani soruşturma süreci içindeki bütün kusurlar ve hatalar, kovuşturma aşamasına da sirayet edecek, o süreci de olumsuz yönde etkileyecektir. Bu yargılamanın soruşturma sürecinde yapılan ve yaşananlara bakıldığında, yargılamanın ne derece akla, mantığa, hakkaniyet ve adalete, hukuka ve vicdana aykırı olduğu açıklıkla görülmektedir.

Soruşturma sürecine dair…

30 numaralı klasörde bir savcılık tutanağı var; adı: RESEN SORUŞTURMA BAŞLATMA TUTANAĞI. Altında Cumhuriyet savcısı Murat İnam ile zabıt katibi Sevgi Karadeniz’in imzaları olan bu tutanağa göre, bugün mahkemenin huzuruna getirilişimize kadar geçen ve yaklaşık dokuz aylık tutukluluğumuza neden olan süreç 18 Ağustos 2016 Perşembe günü başlamış. Tutanakta şunlar yazılı:

“Bazı basın yayın organlarında çıkan köşe yazısı ve haberlerde Cumhuriyet gazetesinin PKK ve FETÖ/PDY terör örgütleri tarafından ele geçirildiği, gazetenin bu örgütlerin menfaatleri doğrultusunda çalıştığından bahsedildiği, 15 Temmuz 2016 tarihinde asker kıyafetli bir grup tarafından hükümeti devirmeye çalışan darbe teşebbüsünün gerçekleştiği, darbe teşebbüsünde bulunan grubun kendisini yurtta sulh konseyi olarak adlandırdığı, Cumhuriyet Gazetesi’nin 13 Temmuz 2016 tarihli nüshasında Aydın Engin köşe yazısında ‘Cihanda sulh peki yurtta ne?’ başlıklı köşe yazısının yayınlandığı, Cumhuriyet gazetesi yöneticilerinin silahlı terör örgütleri PKK ve FETÖ/PDY terör örgütleri ile bağlantıları bulunduğu şüphesi bulunduğu, bu şüphenin soruşturma açmak için yeterli olduğu kanaatine varıldığından resen soruşturmaya başlanmıştır. 18 Ağustos 2016.”

Cumhuriyet Savcısı Murat İnam resen soruşturma açtığı 18 Ağustos 2016 Perşembe günü ilk iş olarak Mali Suçları Araştırma Kurulu’na (MASAK)talimat yazısı göndermiş. Bu talimat yazısında, 1 Ocak 2013’ten başlayarak Cumhuriyet gazetesini yayımlayan Yenigün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık AŞ’nin Yönetim kurulu üyeleri (beş kişi), ikinci derece imza yetkilileri (dört kişi), bu dönem içerisinde görev yapmış iki genel yayın yönetmeni (biri aynı zamanda yönetim kurulu üyesiydi)ve yazı işleri müdürü diye bir kişi olmak üzere toplam 11 kişi ile, PKK ve FETÖ/PDY kapsamında haklarında soruşturma yapılan özel ve tüzel kişiler arasındaki mali ilişkileri gösteren bir mali rapor düzenlenmesini istemiş. Bir sonraki soruşturma işlemi olarak ise hafta sonunun ardından ilk gün olan Pazartesi günü 22 Ağustos 2016’da bir tanık ifadesi alınmış. Tanığın adı Cem Küçük. Açılan soruşturma bundan iki gün sonra adli kolluk olarak İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğüne yazı ile bildirilmiş. Dosyaya göre soruşturma başlar başlamaz alelacele bir tanığın ifadesinin alınması ilgi ve dikkat çekicidir. Savcının adı geçen kişinin tanıklığı ile soruşturmaya başlaması, soruşturmanın ciddiyeti ve kalitesi, sonrası hakkında yeteri kadar fikir vermektedir. Açıklamalarımın ilerleyen bölümlerinde tanık ifadeleri ile ilgili genel bir değerlendirmem olacaktır. Ama şimdiden bu tanığın ifadesinin diğerlerinden şekil olarak farklılığını belirtmek gerekiyordu. Çünkü, soruşturma açılmasının beşinci günü ifadesi alınan bu kişiden sonra, arama, el koyma, yakalama ve gözaltı operasyonlarının yapıldığı 31 Ekim 2016 tarihine kadar başkaca bir tanık dinlenmesine gerek duyulmuyor. Yani Cem Küçük makbul ve doyurucu bir tanık olarak değerlendirilmiş. Tüm beyanları maddi gerçekle ve olgularla açıkça çelişiyor. İşte böyle bir tanıkla başlayan bir soruşturma evresi, bu seviyesizlik, ciddiyetsizlik ve kalitesizlik içerisinde devam ediyor. Nasıl mı? Anlatalım. Ama önce önemli bir duruma işaret etmek istiyorum. Ceza muhakemesinde amaç gerçeğe ulaşmak, gerçeği araştırmaktır. Gerçeği kurguda değil, olguda ararsak ona ulaşmak fırsatımız olabilir. Eğer olgular yerine kişisel yorumları, analizleri, dedikodu ve fikir yürütmeleri, tahminleri veri olarak alırsak gerçeğe ulaşma şansı da olmaz. Bu nedenle tümüyle kurgulanmış bir iddiaya karşı kendi cevaplarımı somut, belgeye ve teyit edilmiş bilgiye, ayniyle vaki olgulara dayandırmaya çalışacağım.

Soruşturmanın savcısı…

Cumhuriyet gazetesi yöneticilerinin şahsında gazeteye yönelik terör soruşturmasını yürüten savcının adı Murat İnam’dır. Gazete yöneticilerinin onun talimatıyla gözaltına alındığının ertesi günü öğrendik ki, savcının kendisi FETÖ’ye üyelik suçlaması başta olmak üzere, çokça terör kapsamında suç işlemiş olmaktan Yargıtay 16. Ceza Dairesi’nde yargılanıyormuş. Hakkında bir kez ağırlaştırılmış müebbet, bir kez müebbet hapis cezasının yanı sıra başkaca suçlardan onlarca yıl hapis cezasına mahkum edilmesi isteniyormuş. Üstelik bu suçları işlediği yönünde hakkında kuvvetli suç şüphesi ve tutuklama nedeninin mevcut olduğu kanaatiyle adli kontrole tabi tutulmuş.

Düşünebiliyor musunuz, yayın politikasının temelinde laiklik ilkesinin savunulması bulunan kadim bir gazeteye, din temelli bir cemaat örgütlenmesi olarak filizlenen, giderek devletin içine yuvalanmış bir terör örgütüne dönüşmüş FETÖ adına faaliyette bulunma ithamında bulunuluyor. Hem de savcı olarak bu ithamı yapan kişinin kendisi FETÖ üyeliğinden sanık ve kanunlarımızdaki en ağır cezaya muhatap.

Hakimler ve Savcılar Kanununun 8. maddesine göre, bir kişinin hakim ve savcı adayı olmasına engel durumlar arasında, o kişi hakkında terör kapsamındaki suçlardan soruşturma açılması da var. Kovuşturma bile değil, hakkınızda bu suçlardan soruşturma açılması halinde bırakınız hakim ve savcılığı, aday bile olamazsınız. Aynı durum, Avukatlık Kanununun 5. maddesinde avukatlığa engel haller arasında sayılmıştır. Geçtiğimiz ay yayınlanan bir KHK ile silahlı terör örgütleri ile irtibat ya da iltisaklı olmak noterlik stajı yapmaya da arabuluculuk ve bilirkişilik yapmaya da engel hale geldi.

Görüldüğü gibi hakkındaki dava nedeniyle savcı adayı bile olamayacak bir savcının yürüttüğü soruşturma sonucunda düzenlenen bir iddianame nedeniyle burada sanık olarak bulunuyoruz. Bütün geçmişi, müktesebatı bu terör örgütünün demokratik, laik hukuk devleti bakımından oluşturduğu tehlikeyi, tehdidi kamuoyuna ve ilgililere duyurma ve anlatma ile dolu bir gazeteyi, aynı örgüte yardım etmekle suçlamak ölçülü, makul, aklı selim sahibi bir kimsenin öyle kolayca yapabileceği bir işlem değildir. Herhalde tam da bundan ötürü, bu terör örgütünün üyesi olmakla suçlanan ve yargılanmakta olan bir savcı eliyle böyle bir soruşturma yaptırılabilmiştir.

Dinlediği tanıkların, seçtiği bilirkişinin kimlik, ehliyet ve liyakatleriyle birlikte kendi durumunu ve yapılan soruşturma içeriğini bir bütün olarak değerlendirdiğimde şunu söylemek isterim. Böylesi bir malzemeden üretilen ve ancak bir ironi metni olabilecek iddianamenin bir mahkemeye götürülmesi hem hukuka, hem mahkemeye saygısızlıktır.

İnsan gerçekten merak ediyor, bu kadar akıl dışılık, mantıksızlık, sorumsuzluk ve ciddiyetsizlik aynı anda nasıl olabilir? Benim tüm bu süreçten çıkarabildiğim değerlendirmem şudur:

Biliyorsunuz, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) adil yargılama ilkesi ile ilgili olarak içtihatlarında sürekli tekrar ettiği bir deyiş var; “Adaletin yerine getirilmesi yetmez, yerine getirildiğinin gösterilmesi de gerekir” der. Cumhuriyet gazetesi soruşturmasının sahipleri, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin bu deyişinden ilham olarak yeni bir deyişe imza atmışlar. Diyorlar ki, söz konusu Cumhuriyet olunca, “Adaletsizliğin yapılması yetmez. Adaletsizlik yapıldığının gösterilmesi de gerekir” ki ibret-i alem olsun.

II. İddianame bizi neyle suçluyor ?

İddianamede epeyce karışık, dağınık ve savruk bir şekilde yer aldığı için anladığım kadarıyla, suçlandığımız fiiller şöyledir:

1- Cumhuriyet Vakfı Yönetim Kurulunun “ele geçirilmesi”,

2- Cumhuriyet Gazetesinin yayın politikasının değiştirilmesi,

3- Cumhuriyet Gazetesinde FETÖ, PKK ve DHKP/C silahlı terör örgütlerinin amacına hizmet eden haber ve yazıların yayınlanması,

4- Cumhuriyet Vakfının ve Cumhuriyet Gazetesini yayınlayan Yeni Gün Haber AŞ’nin birer adet taşınmazının rayiç değerlerinin altında bir fiyatla satılması, Cumhuriyet Vakfından Cumhuriyet Gazetesine fon aktarılması, Yeni Gün Haber AŞ’nin sermayesinin yarıdan fazlası karşılıksız kalmasına rağmen Ticaret Kanununun 376. maddesine göre şirket genel kurulunun toplantıya davet edilmemesi,

İddianame, Cumhuriyet Vakfının ele geçirilerek yayın politikasının değiştirilmesi suretiyle silahlı terör örgütlerinin amaçlarına hizmet eden haber ve yazıların yayınlandığını iddia ediyor ve bu fiillerin TCK’nın 220/7. maddesindeki “terör örgütüne yardım etme” suçunun, tanımı ve kapsamı içinde olduğunu ileri sürüyor.

Birinci suçlama…

İddianamenin, “ele geçirilme” terimini kullanarak daha en başında söylem ve ifade itibariyle kriminalize ettiği olay nedir? Vakıfta ne olmuştur, ne zaman olmuştur, vakfı kim, kimden ele geçirmiştir? Ele geçirme nasıl gerçekleştirilmiştir; zorla ya da tehditle mi, baskı ya da şiddet kullanarak mı? Cumhuriyet Vakfının “ele geçirilmesi” diye nitelenerek ve bir algı operasyonu yapılarak yargı mercileri üzerinde psikolojik etki yapılmak istenen mesele şundan ibarettir:

Cumhuriyet Vakfı resmi senedine göre yönetim kurulu 12 kişidir ve iki yıllık bir süre görev yapmak üzere seçilir. Yönetim Kurulu üyelerinin görev süreleri dolunca, yeni yönetim kurulu üyelerini, süresi biten eski yönetim kurulu üyeleri seçiyor. Görev süresi dolmadan ölüm, istifa gibi nedenlerle yönetim kurulu üyeliğinde boşalma olursa, boşalan üyelik için yönetim kurulu seçim yapıyor. Vakfın 12 yönetim kurulu üyesinden biri olan Prof. Aydın Aybay Mart 2013’te vefat etmiştir. Nisan 2013’te boşalan bir üyelik için seçim yapılmıştır. Ardından altı ay sonra yönetim kurulu üyelerinin tümünün iki yıllık görev süresi dolduğu için Ekim 2013’te yeniden yönetim kurulu seçimleri yapılıyor. Tüm yönetim kurulu üyelikleri için yapılan Ekim 2013’teki bu seçimden 3-4 gün sonra isimsiz ve imzasız bir ihbar mektubuyla Vakıflar Genel Müdürlüğüne başvurulmuş. Başvuruda geriye dönük olarak Nisan 2013’te boş yönetim kurulu üyeliği için yapılan seçimin Vakfın resmi senedindeki hükümlere aykırı olduğu ve geçersiz sayılması gerektiği ileri sürülür. Nisan ayındaki bir üyelik için yapılan seçim, Ekim ayında yapılan yeni yönetim kurulu üyelikleri seçimlerini de etkilediğinden o seçimlerin de geçersiz sayılması istenir.Vakıflar Genel Müdürlüğü İstanbul Bölge Müdürlüğünün konuyu araştırması için tayin ettiği bir araştırmacı, seçimlerin yinelenmesi gerektiği yönünde bir rapor hazırlar. Bu rapor Bölge Müdürlüğü tarafından Vakfımıza iletilerek gereğinin yapılması istenir. Cumhuriyet Vakfı Yönetim Kurulu konuyu görüşür, bu hukuki görüşe uyma zorunluluğu olmamasına karşın ileride herhangi bir tartışmaya neden olunmaması bakımından seçimlerin yenilenmesi şeklindeki Bölge Müdürlüğü yazısına uygun olarak, Nisan 2013’te seçme hakkına sahip olan 11 yönetim kurulu üyesini, seçimlerin tekrarlanması gündemiyle toplantıya çağırır. Toplantı günü olarak 18 Şubat 2014 belirlenir ve gündemle beraber 11 yönetim kurulu üyesine toplantı günü önceden tebliğ edilir. Toplantıdan bir gün önce 17 Şubat 2014 günü bir yönetim kurulu üyesi istifa ettiğini yazılı olarak iletmiş ve yönetim kurulu üyeliğine aday olmadığını bildirmiştir. Toplantıdan saatler önce bir üye daha yazılı olarak istifasını iletmiş ve o da yeni seçilecek yönetim kurulu üyeliğine aday olmadığını bildirmiştir. Bir üyeliğin ölüm, iki üyeliğin ise istifa nedeniyle boşalmasından sonra 12 kişilik yönetim kurulundan geriye kalan (9) üyeden (6)’sı toplantıya katılmış, (3)’ü ise katılmamıştır.

İşte bütün fırtına buradan kopmuş, hukuki uyuşmazlığın başlangıcı bu toplantı olmuştur. Şöyle ki ;

18 Şubat 2014 tarihinde yapılan toplantıya katılmayan üç yönetim kurulu üyesinden ikisi bu toplantıyı, toplantı tarihinden tam iki yıl sonra dava konusu yapmışlardır. İddiaları, 18/02/2014 günü yapılan toplantının, vakıf resmi senedindeki toplantı yeter sayısına uyulmadan yapıldığı, toplantı için yönetim kurulu üye tam sayısının yarısından bir fazlasının toplantıda hazır bulunması gerektiği, bunun ise (7) kişiye tekabül ettiği, oysa anılan toplantıya (6) kişinin katıldığı, bu nedenle toplantının ve toplantıda yapılan seçimin geçersiz olduğu, iptal edilmesi gerektiği şeklindedir.

Buna karşılık Vakfın savunduğu hukuki tez ve görüş ise;

Vakıf senedinde seçimlerin yapılacağı toplantı için herhangi bir toplantı yeter sayısı öngörülmediği, bu hususun vakıf resmi senedinde açıkça vurgulandığı, kaldı ki seçim dışındaki yönetim kurulu toplantıları için aranan toplantı yeter sayısının bir an için seçimli toplantılar için de aranması gerektiğinin varsayılması durumunda bile toplantı yetersayısının mevcut olduğu, çünkü toplantı yetersayısının üye tam sayısı üzerinden değil, mevcut üye sayısı üzerinden hesaplanmasının gerektiği, ölüm ya da istifa suretiyle üyeliği sona eren kişilerin toplantı yetersayısının hesabında dikkate alınmasının akla ve mantığa uymadığı gibi amaca uygun bir yorum tarzı da olmadığı, bunun tersine bir yorum şeklinin azınlıkta kalan birkaç üyeye vakfı kilitleme, durdurma, organsız bırakma olanağı tanınması anlamına geleceği, Vakıf resmi senedinde de toplantı yetersayısının üye tamsayısı üzerinden hesaplanması gerektiğine dair hiçbir ifade olmadığı, Medeni Kanunun, Dernekler ve Vakıflar ile ilgili hükümlerin yer aldığı tüzel kişilerle ilgili 78. maddesinde de toplantı yetersayısı belirlenirken, toplantıya katılma hakkı bulunan üye sayısının baz alınmasının öngörüldüğü, bu nedenlerle mevcut dokuz üyeden altısının katıldığı toplantıda, yetersayının yedi üye değil dokuz üyenin yarıdan bir fazlası olan altı üye olduğu, şeklindedir.

Görüldüğü üzere, vakıf tüzel kişiliği ile 18/02/2014 tarihinde toplantıya da katılmamış olan iki eski yönetim kurulu üyesi arasındaki hukuki uyuşmazlık ve tartışma, tamamen hukuki bir yorum ve görüş farkına dayanmaktadır. Nitekim bu konudaki hukuki uyuşmazlık, iş bu soruşturmadan yaklaşık altı ay ve iddianameden ise 15 ay önce adı geçen kişilerce hukuk mahkemesi önüne dava olarak götürülmüş, bir yandan da Vakıflar Genel Müdürlüğü nezdinde idari incelemeye tabi tutulmuştur.

“Ele geçirme”, “tasfiye” gibi terimler kullanılmak suretiyle maksatlı biçimde başkaca bir zemine çekilerek suç ve ceza alanına getirilen mesele budur. Ele geçirme değil, seçim vardır; tasfiye değil seçilememe vardır. Dolayısıyla birilerinin seçilemediği bir seçim sonrası tasfiye edildiğini söylemesi, siyaseten anlaşılabilir bir niteleme olsa da, hukuk alanında bu duruma “tasfiye” değil, “seçilememe” denilmektedir.

İlave edelim ki, eğer vakıf kurucusunun, yönetim kurulu üyelerinden bazılarının her aday olduğunda seçilmesi ya da ölünceye kadar yönetim kurulunun değişmez ve değiştirilemez üyesi kalması yönünde bir iradesi ve isteği olsaydı, bunu vakıf resmi senedinde açık olarak belirtmesi mümkündü. Nitekim vakıf resmi senedinin geçici 1. maddesinde ilk yönetim kurulu üyelerinden üç kişinin görev süresinin zamanla sınırlı olmadığı ve bu üç kişinin ölünceye kadar yönetim kurulu üyesi olarak kalacağı açık ve net bir şekilde yazılmıştır. Bu üç kişiden en sonuncusu olan İlhan Selçuk’un 2010 yılında vefatından sonra vakıfta değişmez ve değiştirilemez yönetim kurulu üyesi kalmamıştır. Görev süresini dolduran herhangi bir yönetim kurulu üyesinin yeniden yönetim kuruluna seçileceğinin bir garantisi yoktur. Akla uygun ve mantıklı olanı da budur.

Şunu söylemek gerekir ki özel hukuk alanını ilgilendiren ve asliye hukuk mahkemesinin görev alanında kalan bir hukuki uyuşmazlığın, ağır ceza mahkemesi önüne taşınması ve suçlama konusu yapılması, kötü niyetli bir etkileme, yönlendirme, baskı yapma girişimidir. Amaç, asliye hukuk mahkemesinde belirli bir yönde karar verilmesini sağlamaktır. Savcılık makamının bu hukuki uyuşmazlık konusunda hukuk davasının devam ettiğini, bu hukuk davası kapsamında konunun uzmanlarından bilirkişi raporları alındığını, aynı konuda Vakıflar Genel Müdürlüğü müfettişlerinin de ayrıntılı raporları olduğunu bilmesine karşın, sanki konu kendi görevi ve yetkisi kapsamındaymış gibi; toplantı yetersayısı hakkında yeni bir bilirkişi incelemesi yaptırması da manidardır. Üstelik, seçtiği bilirkişi adli bilirkişi listesinde yer almayan, gerekçesi belirtilmeden kanuna açıkça aykırı olarak liste dışından belirlenen biridir. Uzmanlığı, yetkinliği, ehliyeti, deneyimi ve birikimi konusunda hiçbir veri ya da bilgi yoktur.

Esasen vakıf yönetim kurulunda boşalan bir üyeliğe iki adaydan hangisinin seçildiği, seçimin yapıldığı toplantının resmi senetteki yetersayıya uygun olup olmadığının savcılıkla, soruşturmayla, suçla, ceza hukuku ile herhangi bir ilgisi ve bağlantısının olamayacağı açıktır. Savcılığın da bunun farkında olduğu iddianamede bu konuya dair bölümün girişindeki şu açıklamasından bellidir:

“Cumhuriyet Vakfı ile ilgili bir kısım işlemler hukuki ihtilaf niteliğinde olup, konumuz dışında kalmakla birlikte, özellikle vakfın 2013 yılından sonra gazetenin milli güvenliğe karşı manipülatif yayınlar yapacak şekilde değişikliğe uğraması nedeniyle Vakıf Yönetim Kurulu Üyelerinin cezai sorumluluğunu açıklamak bakımından konunun ceza hukuku yönünden de irdelenmesi gerekmiştir.” (iddianame sh. 102)

Özetle söylersek, savcılık hiç üstüne vazife olmayan bir özel hukuki uyuşmazlığın içine karışmış, karıştırılmış; ceza soruşturması sopası ile hukuki tezlerden birinin taraflarını ötekine karşı haksız yere korumuş, kollamıştır. İçinde bulunduğumuz siyasi ve hukuki konjonktürde ve yargı ikliminde, FETÖ’cülük suçlamasına maruz kalmaktan endişe eden, çekinen savcı ve hakimlerin varlığı dikkate alındığında, şüphelileri hakkında FETÖ’ye yardımdan dava açılan ve suçlamalar arasında gazetenin sahibi olan vakfın ele geçirilmesi de bulunan terör davasından haberdar olan bir asliye hukuk hakiminin gereken mesajı alacağı kuşkusuzdur. Zannederim, bugün yargı görevlilerinin de yaşadığı, “acaba beni de meslekten ihraç ederler, FETÖ’cülükle suçlarlar mı” şeklindeki endişe ve tedirginliğin farkında olan herkes şu gerçeği teslim edecektir:

FETÖ soruşturması yapan başsavcılığın yeterli sayı olmadan toplantı yapılması suretiyle vakfın ele geçirildiği, bunun da FETÖ’ye yardımla bağlantılı bir suç teşkil ettiği iddiası karşısında, bir asliye hukuk hakiminin kolay kolay“toplantı yetersayısı mevcuttur ve vakfın ele geçirilmesi söz konusu değildir, usulüne göre toplantı ve seçim yapılmıştır” demesi mümkün değildir. Hakim, böyle bir karar verirse, her an kendisinin de yargı faaliyeti görüntüsü altında FETÖ’ye yardım etmekle suçlanabileceğinden korkabilir.

Bu noktada, 18/02/2014 tarihinde yapılan toplantıya katılan ve katılmayan üyelerin isimlerini burada bir kez daha tek tek anmakta yarar var. Toplantıya katılan 6 yönetim kurulu üyesinin isimleri şöyledir :

1- Orhan Erinç

(Cumhuriyet gazetesinde gazeteci olarak ilk çalışmaya başladığı yıl 1963’tür. Yani tam 54 yıllık bir Cumhuriyet Gazetesi mensubu)

2- Hikmet Çetinkaya

(Cumhuriyet gazetesinde gazeteci olarak ilk çalışmaya başladığı yıl 1966’dır. Tam 51 yıldır kesintisiz olarak bu gazetededir.)

3- Cüneyt Arcayürek

(Adı gazetecilikle ve daha sonra Cumhuriyet Gazetesi ile özdeşleşmiş, gazeteciliğin efsane isimleri arasında olup 2015 yılında vefat etmiştir.)

4- İbrahim Yıldız

(1981 yılından beri gazetede çalışan ve 2000 yılından 2014’e kadar Cumhuriyet gazetesi genel yayın yönetmenliğini sürdüren bir gazetecidir.)

5- Mustafa Ali Balbay

(1986’dan 2016’ya kadar 30 yıl Cumhuriyet gazetesinde bulunan ve çeşitli yöneticilik kademelerinde görev yapmış bir gazetecidir. Halen CHP İzmir milletvekilidir.)

6- Akın Atalay

(1992 yılından beri kesintisiz olarak 25 yıldır Cumhuriyet gazetesinde hukukçu ve yöneticilik görevlerinde bulunmuştur.)

İşte bu 6 kişi Cumhuriyet Vakfı’nı ele geçirmiş oluyorlar. En yenisi 25 yıldır kesintisiz olarak gazetede olan, her birinin ismi söylendiğinde akla Cumhuriyet Gazetesi gelen bu kişiler, Cumhuriyet Gazetesini nasıl ve kimlerden ele geçirmiş dersiniz? Sorunun cevabı için toplantıdan hemen önce istifa eden iki yönetim kurulu üyesinin ve toplantıya katılmayan üç yönetim kurulu üyesinin isimlerini saymak gerekiyor.

İstifa eden üyeler:

1- İnan Kıraç

(Koç Holding YK Üyesi, Cumhuriyet Gazetesiyle kurumsal, görevsel ilgisi ve ilişkisi 2009 yılında Cumhuriyet Vakfı’na gazete dışından seçilen YK. üyesi olması ile başlamıştır.)

2- Nevzat Tüfekçioğlu

(Koç Vakfı ve Suna İnan Kıraç Vakfı denetim kurulu üyesi olup, Cumhuriyet Gazetesiyle ilgisi ve ilişkisi İnan Kıraç’ın önerisi ile 2 yıl Cumhuriyet Vakfı YK üyeliği yapması ile sınırlı olmuştur.)

Toplantıya katılmayan 3 üye:

1- Alev Coşkun

(Cumhuriyet gazetesinde 1992 yılında göreve başlamış, çeşitli kademelerde yöneticilik, yönetim kurulu üyeliği görevlerini 2013 yılı sonuna kadar sürdürmüştür.)

2- Şevket Tokuş

(Eşi merhum Lale Tokuş’un 2006’daki vefatının ardından onun yerine, gazetenin kurucusu Yunus Nadi’nin torununun damadı olması hasebiyle aileyi temsilen YK üyesi seçilmiştir.)

3- Şükran Soner

(1966 yılından beri kesintisiz olarak 51 yıl Cumhuriyet Gazetesi mensubudur.)

Bu tablonun gösterdiği gerçek şudur :

Boşalan bir üyelik için kimin seçileceği konusunda 11 yönetim kurulu üyesi arasında tercih farklılığı olmuş ve üyelerden altısının tercih ettiği aday Önder Çelik iken, beşinin tercih ettiği aday Mustafa Pamukoğlu olmuştur.

Seçilecek kişi üzerinde oybirliğine ya da bir uzlaşmaya ulaşılamayınca, çoğunluğun yani altı kişinin tercih ettiği adayın seçileceği açık olduğundan, azınlıkta kalan beş üyeden ikisi protesto mahiyetinde toplantı ve seçimden bir gün önce istifa etmiş, üçü ise toplantıya katılmamayı yeğlemişlerdir.

İşte çoğunluğun tercihi doğrultusunda yapılan seçimi ve kendi önerdikleri adayı seçtiremeyen azınlıkta kalanlardan iki eski üye Alev Coşkun ve Şevket Tokuş, aradan iki yıl geçtikten sonra olayı hukuki uyuşmazlık haline getirip yargı önüne taşımış ve kendi katılmama durumlarını kötüye kullanarak toplantı yetersayısının olmadığını ileri sürmüşlerdir. Olayın özü budur.

Peki altı kişinin boşalan yönetim kurulu üyeliği için tercih ettiği ve seçtiği aday Önder Çelik kimdir? Neden onun seçimi ile vakıf yönetimi ele geçirilmiş oluyor? Bu kişi Cumhuriyet Gazetesi camiasına yabancı, gazeteyle ilgisi, ilişkisi olmayan, düşünceleri ve kimyası gazetenin kökleşmiş felsefesi ve yayın çizgisiyle uyuşmayan birisi midir?

Azınlıkta kalan beş üyenin tercih ettiği isim olan Mustafa Pamukoğlu’nun değil de çoğunluktaki altı kişinin önerdiği Önder Çelik’in seçilmiş olması, savcılığın iddia ettiği gibi vakfın ve gazetenin yönetiminin adeta FETÖ/PDY’nin eline geçmesine mi vesile olmuştur? Gerçekten böyle midir? Bu saçmalığa, bu absürd iddiaya bu gazeteyi ve bu gazetenin bünyesini, hafızasını bilen kimseyi inandıramazsınız. Neden mi? Çünkü 2000’li yılların başında gazeteye dışarıdan katılan ve o tarihe kadar gazeteden hemen hiç kimsenin ismini bile bilmediği öteki aday Mustafa Pamukoğlu’ndan bariz bir şekilde farklı olarak, Önder Çelik’in gazetedeki geçmişi, hizmeti, kariyeri ve konumu şöyledir:

Kendisi Cumhuriyet gazetesinde 1984 yılında idare amiri olarak çalışmaya başlamış, sonra işletme müdürü daha sonra da matbaalar ve üretim müdürü olarak devam etmiştir. O tarihten bugüne kadar kesintisiz ve sürekli olmak üzere bu gazeteye yönetici olarak hizmet vermektedir. Henüz Cumhuriyet Vakfı diye bir tüzel kişilik yokken bu gazeteyi yayımlamak için 1992 yılında, yani 25 yıl önce, Yenigün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık AŞ adında bir şirket kurulmuş ve Ekim 1992’den itibaren gazeteyi bu şirket yayımlamaya başlamıştır. Gazeteyi yayınlamak üzere kurulan bu şirketi, gazeteyi belli bir çizgide yayımlamak amacıyla adları Cumhuriyet gazetesi ile özdeşleşmiş 11 (onbir) kişi eşit oranda kurucu hissedarlar olarak kurmuşlardır. İlhan Selçuk’ tan Uğur Mumcu’ya, Cüneyt Arcayürek’ten Ali Sirmen’e, Hikmet Çetinkaya’ya kadar Cumhuriyet gazetesiyle isimleri özdeşleşen bu onbir kurucudan birisi de Önder Çelik’tir. Yani gerçek odur ki, daha ortada vakıf yokken Önder Çelik bu gazeteyi yayımlayan şirketin 11 kurucusu ve eşit hissedarı arasındadır. Ömrünün yarısından fazlasını bu gazeteye hizmete adamış kadim bir Cumhuriyet gazetesi mensubunu Vakıf yönetim kurulu üyeliğine seçmek, onu seçenler açısından bir suçlama nedeni değil, olsa olsa doğru bir tercih ve iş olarak sayılmak gerekir.Bu konuda son söyleyeceklerim şunlardır :

Anayasanın 38. maddesinin ilk cümlesi ile TCK’nun ikinci maddesinin emredici hükmü ceza hukukunun evrensel bir ilkesini vurguluyor. Nedir o? “Kanunun açıkça suç saymadığı bir fiil için kimseye ceza verilemez.” Savcılığın işlediğimizi iddia ettiği fiil nedir peki? Toplantı yetersayısı olmadan vakıf yönetim kurulunu toplamak ve geçersiz kararlar almak. Savcılık bu fiilin karşılığının hangi suç olduğunu düşünüyor dersiniz? Çok açık yazmıyor, daha doğrusu yazamıyor ama diyor ki bu fiil FETÖ’ye yardım suçunun kapsamına girer. Yani biz, 33 yıllık bir cumhuriyet gazetesi çalışanını, hayatı devrimci mücadele içinde, Cumhuriyet gazetesi içinde, Cumhuriyet’in temel değerlerini, aydınlanmayı, laikliği, özgürlükleri, çağdaşlığı benimseyerek ve uygulayarak geçirmiş bir solcuyu seçerek FETÖ’ye yardım etmiş oluyoruz. Bunu iddia eden de kendisi FETÖ üyeliğinden sanık bir savcı.Ne diyelim, absürdlük ancak bu kadar olur. Bu komediye dair daha fazla söz söylemeyi gereksiz bularak, Cumhuriyet Vakfı’nın seçimle “ele geçirildiği” efsanesine noktayı koyuyorum.

Geldik ikinci suçlamaya…

Yayın politikasını değiştirmişiz…

Acaba kimilerinin husumet nedeniyle, kimilerinin ise ifade özgürlüğü çerçevesinde eleştiri yapmak suretiyle söyledikleri doğru mudur? Cumhuriyet gazetesinin yayın politikası değişmiş midir? Aksi yöndeki değerlendirme ve eleştirileri saygıyla ve anlayışla karşılamakla beraber kuvvetle belirtmek isterim ki yayın politikası değişmemiştir. Esasen, bu tartışmanın yeri, zemini mahkemeler olamaz. Bu nedenle bu konunun kendi doğal mecrasından çıkarılıp, tutuklamaya kadar vardırılan bir ceza davasının içine taşınmasını protesto ediyorum.

İnanıyorum ki Cumhuriyet gazetesinin yayın çizgisine, politikasına dair iyi niyetle ve ifade özgürlüğü, eleştiri hakkı kapsamında söz söyleyenlerin, eleştiride bulunanların çoğunluğu da kendi eleştirilerinin bağlamından koparılarak tutuklamalara ve suça kanıt olarak gösterilmesinden rahatsızlık duyacaklardır. Elbette biliyorum, farkındayım ve kabul ediyorum ki, her gün belli bir perspektiften kamuoyunu bilgilendiren, haber veren, eleştiri yapan, fikir yazıları yayınlayan bir gazete her kesimden gelecek en ağır eleştirilere tahammül etmek zorundadır. Cumhuriyet gazetesi de eleştirilere tahammüllü olmuş, bugüne kadar bir ya da iki istisna dışında kendisine yönelen ve bazıları eleştiri bir yana küfür ve hakareti, iftirayı çok çok aşan söylem ve haksızlıklar karşısında bile kimseyi dava etmemiştir.

Cumhuriyet gazetesinin yayın politikası 2013 yılından sonra radikal bir şekilde değişmiş. İddianame böyle diyor. Çünkü 2013 yılında vakıf yönetim kurulunda ölüm nedeni ile boşalan bir üyelik için 12’nci yönetim kurulu üyesi olarak Mustafa Pamukoğlu isimli aday değil, Önder Çelik isimli aday seçilmiş de ondan. Önder Çelik’in kim olduğunu az önce anlattım. O halde neden böyle kof bir yalana başvuruluyor? Birileri savcılık, soruşturma ve ceza mahkemelerinin otoritesi üzerinden Cumhuriyet gazetesi yayın politikasını belirleme ve buradan sonuç alma peşinde koşuyor. Cumhuriyet gazetesinin yayın politikasının ne olduğunu ne olmadığını öğrenmek isteyenler, çeşitli medya platformlarından ahkam kesenlere, kıymeti kendinden menkul bazı Cumhuriyet hasımlarına, bilirkişi denilen bilmez kişilerin kafalarına göre uydurmalarına değil, Cumhuriyet Vakfı Resmi Senedinin Başlangıç Bölümüne bakabilirler. Cumhuriyet Gazetesi Web sitesinin ana sayfasında da bulunan bu temel politikayı kısaca anımsatmak istiyorum:

“Cumhuriyet ne hükümet, ne parti gazetesidir. Cumhuriyet yalnız Cumhuriyetin, bilimsel ve yaygın anlatımıyla demokrasinin savunucusudur. Cumhuriyet ve demokrasi fikir ve esaslarını yıkmaya çalışan her kuvvete karşı mücadele edecektir. Ülkemizde her anlamıyla gerçek bir demokrasi kurulması için bütün varlığı ile çalışacaktır. Cumhuriyet Atatürk devrim ve ilkelerinin açtığı ‘aydınlanma’ yolunda, aklın bağnazlıktan, bilimin dinden bağımsızlaşması, laiklik ilkesinin toplumca benimsenmesi için çaba gösterecektir. İnsan Hakları ve Temel Özgürlükler Bildirgesi’ni demokrasinin evrensel anayasası olarak benimseyen Cumhuriyet, amaçlarına ancak Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığı ve bütünlüğü kapsamında ulaşılacağını temel ilke sayar.”

Cumhuriyet gazetesi halen bu ilkeler çerçevesinde yayınını sürdürüyor. Yayın politikasının değiştiği iddiası doğru değildir.

İddianameye bakıldığında, ısrarla Cumhuriyet gazetesinin yayın politikasının son 3 yılda değiştiği, değiştirildiği söyleniyor. İddianamede, gazetede yayınlanan haber ve yazıların suç olması üzerinde değil yayın politikasının değiştiğinin kanıtlanması üzerinde duruluyor. Yayın politikasının değiştiği yönünde bazılarının yazdığı eleştiri ve değerlendirmelere yer veriliyor. Tanık ifadesi alınıyor. Normal olarak gazetelerin yayın çizgileri ve politikasının değişip değişmediğiyle, nasıl olması gerektiğiyle, haber ve yazıların hangi çerçevede olacağı, yayın ilkesiyle uyuşup uyuşmadığıyla savcıların, mahkemelerin, yargının ilgilenmesi abestir. Bunun yapıldığı rejimler faşist rejimlerdir. Demokratik toplumlarda gazetelerin yayın politikasını değerlendirmek, ölçmek, saptamak ve suçlama konusu yapmak savcıların haddi de hakkı da değildir. Savcılar, o gazetelerin yayın politikası, ilkeleri ile değil, gazete içeriğinin, haber ve yazıların suç olup olmadığıyla sınırlı bir araştırma ve soruşturma yapabilir. Eğer kanunda açıkça suç olarak tanımlanmış bir içerik olduğu düşünülürse, o içerikten kanunun sorumlu tuttuğu kimselerle sınırlı olarak soruşturma yaparlar. Bunun dışına taşılamaz.

Çoğunluğu, Cumhuriyet gazetesi ile siyaseten ya da kişisel husumet ilişkisi olan kişilerin gazeteye yönelik haksız, yersiz ve gerçek dışı iddia ve eleştirileri cezai bir soruşturmaya dayanak yapılamaz. Bu kişilerin, gazetenin yayın politikasının değiştiği iddiasına dayanılarak “gazetenin yayın politikasının değiştirilmesi suçu” icat edilemez. Bu icat nedeniyle, dünyada nadir olabilecek bir haksızlıkla gazetenin tüm yöneticileri gözaltına alınıp, tutuklanamaz, cezalandırılamaz.

Cumhuriyet gazetesine yönelen bu haksız operasyon hem basın tarihine, hem yargı tarihine geçmiştir: İlkine gazetecilik adına onurlu bir duruş ve tavır alış olarak ikincisine bir utanç soruşturması olarak. İddianamenin dayanağı olan bilirkişi raporunda, gazetenin, “devletçi, geleneksel, laik ve ulusalcı çizgisini ansızın değiştirip devleti hedef aldığı” söylenmiş. Tutuklama kararlarında, bilirkişi raporundaki bu tespite de gerekçe olarak yer verilmişti. Cumhuriyet’in yayın çizgisini belirlemek, kendisini “İletişim ve Bilişim uzmanı” olarak tanıtan, ehliyeti ve uzmanlığı belirsiz birisinin değerlendirmesine bırakılacak kadar önemsiz bir iş değildir. Cumhuriyetin yayın çizgisinde “laiklik ilkesi ve ulusal bütünlük” her zaman ana çizgiler olmuştur. Bunun dışında “devletçilik”, “gelenekçilik” gibi yakıştırmalar yalnızca yakıştıranı bağlar. Cumhuriyet gazetesine Atatürkçü yayın çizgisinden ayrıldı diyerek bir tür Atatürkçü çizginin tanımı ve kapsamını belirleme yetkisine sahipmiş gibi davrananlara ve bu bağlamda savcılığa şunu anımsatmak isteriz. Sizlerden önce aynı şeyi yapmaya kalkışanlar geçmişte de oldu. O dönem bu gazetenin başyazarı olan Nadir Nadi, bu hadsizliğe karşı “Ben Atatürkçü değilim” diyerek, Atatürkçülük adına ahkam kesenlere haddini bildirmişti.

Buradan, yargının araçsallaştırılarak yayın politikasına müdahale edilmek istenmesine karşı şunu söylemek isterim. Yayın politikası yalnızca okurları ilgilendirir, onlara hesap verilir, onun yeri ve zemini mahkemeler değildir. Hiçbir makam ve merci, cezai bir soruşturma görüntüsünün arkasından gazetenin yayın politikasına müdahale edemez.Buna izin verilemez; verilmeyecektir.

Cumhuriyet gazetesinin bağımsızlığını korumanın, ilkelerini ve değerlerini savunmanın, yayın politikasını sürdürmenin, gazeteyi herhangi bir siyasi, ekonomik güç odağına teslim etmemenin, habercilik ve gazetecilik ilkelerinden ödün vermeden dik durmanın bir bedeli varsa -ki öyle olduğu apaçık ortada- bunu ödedik; ödüyoruz.

Yayın politikasının değiştirildiği iddiasında bulunmak ve bunu kanunun suç saydığını söylemek hukuki bir anlayış olmadığı gibi kanuna da uygun değildir. Gazetelerin liberal ya da muhafazakar, milliyetçi ya da devrimci, sağcı ya da solcu bir siyasi çizgiden hangisini seçeceği, hangi yayın politikasını izleyeceği, bu politikayı daha sonra değiştirip değiştirmeyeceği suçla, ceza hukuku ile ilgili bir konu değildir. Dolayısıyla, Cumhuriyet gazetesinin yayın politikasının ne olduğundan, değişip değişmediğinden, okurlarıyla olan dinamik ve etkileşimli ilişkisinden hareketle bir soruşturma ve suçlama üretilmesi şaibelidir. Bu tabloya bakan herkes, hukuk kuralları ve yasalar çerçevesinde bir operasyon ve yargılamanın yalnızca bir aldatmaca ve görüntü olduğunu görmektedir. Esas hedef ve amaç yayınlarından rahatsız olunan bir gazetenin topluca cezalandırılması, susturulması ve bu yolla diğer gazetecilere de çarpıcı bir mesaj verilmesidir.

Sıra geldi üçüncü suçlamaya…

Cumhuriyet gazetesinde silahlı terör örgütleri FETÖ/PDY, PKK/KCK ve DHKP/C’nin amacına hizmet eden haber ve yazıların yayımlandığı iddia ediliyor. İddianamede bu hususta bazı haberlere, manşetlere, köşe yazılarına atıfla bunların terör örgütlerine yardım suçuna vücut verdiği söyleniyor. Bu haber veya yazılar nedeniyle, sadece Basın Kanunu ve TCK’da sorumlu olduğu belirtilen yazı sahipleri ve yayın sorumlularının değil, onlarla birlikte gazeteyi yayınlayan şirketin tüm yönetim kurulu üyelerinin, şirkette 2. derece imza yetkisi verilenlerin ve hatta gazetenin isim hakkını yayıncı şirkete kiraya veren vakfın yönetim kurulu üyelerinin dahi cezai sorumluluğu olduğu belirtiliyor. Neden? Çünkü “suç”un işlendiği aracı (yani gazeteyi) bu “suç”u işleyenlere temin etmiş olmakla ceza sorumluluğu oluyormuş.

Bilebildiğim kadarıyla bu bir ilk. Ortaçağda Engizisyon döneminde bile akla gelmeyen bu sorumluluk zinciri nedeniyle gelecekte yalnızca gazete patronları, yönetim kurulu üyeleri değil, onların, araç temin etmesini engellemeyen aile fertlerinin de cezai sorumluluğuna giden bir fanteziye ulaşmak hiç zor değildir.

Cumhuriyet gazetesinin kurumsal geleneklerine, değerlerine, bu gazetenin yerleşik kültürü olan editoryal bağımsızlık ilkesine olan saygı ve sevgim nedeniyle suçlama konusu yapılan haber veya yazılar hakkında bir beyanda bulunmayı kendim için de hadsizlik, yetkisizlik sayıyorum.

Hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma iddiası:

TCK’nun 155. maddesinin ikinci fıkrasında tanımlanan suçu dört kez işlediğim iddia ediliyor. En önce belirtmeliyim ki, terör örgütüne yardım etme suçu nedeniyle ceza verilmesi isteniliyordu. Kamuoyunda daha farklı bir algı yaratma için soruşturma ve iddianameyi sulandırarak ortaya bir de böyle bir suçlama sürdüler. Oysa bu suçla ilgili davalar bırakınız terör suçlarına bakmakla görevlendirilmiş Ağır Ceza Mahkemelerinin, normal Ağır Ceza Mahkemelerinin bile görevine girmiyordu. Asliye Ceza Mahkemelerinin bakacağı bir suç iddiasını, bizleri kamuoyu nezdinde itibarsızlaştırmak amacıyla bu soruşturmaya ve davaya dahil ettiler.

İddianamede ikisi Cumhuriyet Vakfı tüzel kişiliğinin, ikisi de Cumhuriyet gazetesini yayımlayan Yenigün Haber Ajansı AŞ’nin yönetim kurulu bağlamında yapılan ya da yapılmayan dört işlemden dolayı hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçlaması yöneltiliyor. FETÖ-PKK-DHKP/C terör örgütlerinin amacına hizmet eden haber ve yazılar yayınlamak suretiyle terör örgütlerine yardımla suçlama ve yargılama sırasında, şirketin yönetim kurulu olarak genel kurul toplamayı ihmal etmişsiniz ya da taşınmazını 100.- TL yerine 90.- TL’ye satarak 10.- TL zarar ettirmişsiniz kabilinden tutarsız ve ilgisiz bazı iddiaların terör suçu yargılamasına dahil edilmesi, bu davanın ne kadar dengesiz ve ciddiyetsiz bir soruşturma evresi geçirdiğinin göstergesidir.

Suçlamaya neden olan fiillerden birincisi, Yenigün Haber Ajansı AŞ yönetim kurulu üyelerinin, şirket genel kurulunu toplantıya çağırma yükümlülüğünü yerine getirmemiş olmasıymış. TTK’nın 376. maddesinde; şirketin son yıllık bilançosundan, sermaye ile kanuni yedek akçeler toplamının yarısının ya da 2/3’ünün zarar sebebiyle karşılıksız kaldığının anlaşılması halinde, yönetim kurulunun genel kurulu toplantıya çağırması gerektiği yazılıdır. Ayrıca şirketin borca batık durumda bulunduğu şüphesini uyandıran işaretler varsa da bir ara bilanço çıkarıp duruma göre bazı işlemler yapılması gerektiğini yazıyor. Burada daha teknik ayrıntıya girmeyeyim. Şu kadarını söyleyeyim: Cumhuriyet gazetesini yayımlayan Yenigün Haber Ajansı AŞ borca batık bir şirket değildir. Hakim ve imtiyazlı ortağı olan Cumhuriyet Vakfına olan makul seviyedeki borcu dışında ne devlete, ne kamuya, ne de üçüncü şahıslara borcu da yoktur. Nitekim, VGM müfettişinin raporundaki haksız ve maksatlı tespiti tekzip edercesine ve de yaratılan onca baskıya karşın halen daha ticari faaliyetini sürdürüyor olması borca batık olmadığının en açık göstergesi ve kanıtıdır.

Şirketin 2013 yılından itibaren sürekli zarar ettiği ve zararın büyüdüğü, gerekli ticari önlemlerin alınmadığı müfettişlik raporundan iddianameye aktarılan bir başka gerçek dışı iddiadır. Bunun TCK’nın 155/2. maddesindeki suçla uzaktan bile ilgisi, ilintisi olmamasına karşın biz yine de söyleyelim. Bu şirketin kuruluş yılı 1992’dir. O günden bu yana geçen 25 yıllık bilançoları ve Maliye’ye verdiği Kurumlar vergisi beyannameleri yanımda bulunuyor. Size hepsini vereceğim. Dosyaya girsinler. Gizleyecek, saklayacak, korkacak eksiğimiz, açığımız yok. Bu beyannameleri incelediğinizde şunu görüyorsunuz. Cumhuriyet gazetesini yayımlayan şirket kurulduğu 1992’den sonraki ilk altı yılda yani 1998’e kadar 2.000 ila 30.000 TL arasında çok çok cüzi miktarda kar elde ederek ticari açıdan hep başabaş gitmiş. 1999’dan bugüne kadar geçen 18 yılda ise dört yıl hariç geri kalan 14 yılda hep zarar etmiş. Daha 1999 yılında ortaya çıkan zararla şirket, TTK’nın 376. maddesinde belirtilen sermayesinin yarısından fazlasını bile değil tamamını yitirmiş duruma gelmişti. Aynı durum sonraki yıllarda da devam etti. Ben size yıllar itibari ile kar-zarar miktarlarını söyleyeyim, siz kolayca anlayacaksınız. 1999’da 272.000.-TL., 2000’de 794.000.-TL, 2001’de 29.000.-TL, 2002’de 3.494.000.-TL, 2003’te de 9.086.000.-TL, 2004’te 2.639.000 TL zarar edilmiş. 2005’te 102.000 TL kar edilip, 2006’da tekrar 243.000.-TL zarar edilmiş.

Şimdi burada bir durup ara toplam vereyim. 2006 yılı sonu itibariyle birikmiş zarar toplamı 16 milyon TL’yi geçmiş!.. Şirket 2007 ve 2008 yıllarında, sırasıyla 1.368.000.-TL ve 1.260.000.-TL kar elde etmiştir. Bu iki yılda gazetenin günlük ortalama satışı 70-80.000 aralığında olmuştur. Öncesindeki yıllarda bu satış (tiraj) rakamı günlük ortalama 40-60.000 arasında değişiyordu. 2008 yılının sonu ve 2009 yılının başlarında, Cumhuriyet gazetesinin imtiyaz sahibi İlhan Selçuk’tan sonra Ankara temsilcisini de Ergenekon soruşturmalarının içine katarak gazetenin kimliği ve saygınlığına yönelik bir itibarsızlaştırma operasyonuna girişildi. Bunun sonucunda gazete 2009 yılından itibaren tekrar 50.000’lerdeki bir günlük satış trendine inmiş oldu. 2009’da 477.000.-TL zarar eden gazete, 2010’da 80.000.-TL kar elde etti.

Bundan sonra gerek ülkemizdeki gerek dünyadaki gazetecilik sektörünün yaşadığı mali kriz elbette Cumhuriyet’i de etkilemiştir. Sektörü az çok takip edenler nice gazetelerin, nice işletmelerin ya iflas ettiğini ya da kapandığını zaten biliyor. Merak edenler internet üzerinden küçük bir arama ile çokça bilgiye erişebilir. Kaldığımız yerden rakamları aktarmaya devam ediyorum. Kamuoyu da öğrensin, bilsin. Bizce sakıncası yok. 2011’de 895.000.-TL, 2012’de 1.080.000.-TL, 2013’te 919.000.-TL, 2014’te 2.336.000.-TL, 2015’te 1.727.000.-TL zarar edilmiş. Gelgelelim, zararın sürekli büyümesine karşın bir türlü önlem alınmadığı, zararı büyüttüğü, gazeteyi borca batık hale getirdiği, tirajı düşürdüğü, basiretli şekilde yönetemediği iddia edilen yönetim 2016 faaliyet döneminde ise 326.000.-TL kar elde etmiş. Aksi yöndeki kara propagandalara, gazeteyle ilgili kişisel hesapları, kin duyguları, düşmanlıkları nedeniyle bilip bilmeden dezenformasyon yayanlara, müfettişlik ve savcılık iddialarına adeta kuvvetli bir tokat misali, şirketin 25 yıllık geçmişinde anlamlı bir şekilde kar elde ettiği 3 yıldan biri son yıl, yani 2016 yılı olmuş. Üstelik bu karlılık, 15 Temmuz darbe girişiminin yarattığı ekonomik sıkıntılar, döviz kurlarındaki artışlar ve Cumhuriyet gazetesine reklam verenler üzerinde uygulanan siyasi kaynaklı ekonomik ambargoya rağmen olabilmiştir.

Gazetecilik sektörünü bilenler için söylüyorum. Cumhuriyetin 25 yıllık faaliyet döneminde biriken toplam zararı, siyasi iktidarın desteği ve sağladığı ticari olanaklarla yayınlamakta olan ismini herkesin bildiği havuz medyasındaki çoğu gazetenin bir yıllık zararına ancak karşılık gelir. Siyasi iktidarın ve sonradan güya Cumhuriyet sevdalısı rolünü oynayan bazı muhterislerin tüm karalama ve yıkma çabalarına karşı Cumhuriyet gazetesi ve onu yayımlayan şirket ayakta kalmayı başarmıştır. Bütün yöneticileri dokuz aydır tutuklu olduğu halde hala batırılamamıştır.

Okurları ve dostları terk etmediği sürece de Cumhuriyet’in dimdik ayakta kalacağına, halka gerçekleri aktarmaya devam edeceğine inanıyorum. TTK’nın 376. maddesindeki toplantıya çağrı yükümlülüğünden, TCK’nın 155. maddesindeki suçu çıkarmaya çalışan VGM’deki bir müfettiş aklının yaratmaya çalıştığı ve savcılığın sorgusuz sualsiz iddianameye koyduğu bu suçlamanın temelsiz, dayanaksız, haksız olduğu gün gibi ortadadır. Reddederim.

Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün teftiş raporu uyarınca, 4 Haziran 2015 tarihli vakıf yönetim kurulu kararına rağmen vakıftan borca batık şirkete karşılıksız olarak borç verilmesi işlemi ve vakıf kaynaklarının bedelsiz olarak kullandırılması nedeniyle de TCK’nın 155. maddesini ihlalle suçlanıyoruz. Önce vakıftan kime aktarılmış bu kaynaklar ona bakalım. Cumhuriyet gazetesini yayımlayan ve vakfın tek imtiyazlı ortak statüsüne sahip olduğu Yenigün Haber AŞ’ye, yani Cumhuriyet gazetesine. Peki hangi tarihte ne kadar fon aktarılmış? 2012’de 1 milyon TL, 2013’te 1.3 milyon TL, 2014’te 1 milyon 275 bin TL, 2015’te 90 bin TL ve 2016’da 2.5 milyon TL. Toplam 6,2 milyon TL. Bunun 3.6 milyonu müfettişin dediği Haziran 2015’ten önce, 2.6 milyonu ise sonraki tarihte fon olarak gazeteye aktarılmış. 2016 yılında Vakıftan gazeteye aktarılan 2.5 milyon TL’nin tamamı gazetenin birikmiş ve vadesi geçtiği halde ödenmemiş kağıt ve baskı işleri borçlarının tasfiyesinde kullanılmış. Böylece gazetenin vadesi geçmiş hiçbir borcu kalmamış, ek faiz yükünden kurtulmuştur. Peki Cumhuriyet Vakfı yönetimi, ekonomik yönden sıkıntı yaşayan Cumhuriyet gazetesine vakıf kaynaklarını kullandırarak yanlış yapmış, basiretli bir yönetici gibi davranmamış, vakfın amacı dışında tasarrufta mı bulunmuşlardır? TCK’nın 155. maddesinde yazdığı gibi belirli bir şekilde kullanılmak üzere kendilerine teslim edilen kaynakları, teslim amacı dışında mı kullanmışlardır?

Bu sorunun net cevabı Vakıf Resmi Senedinin Başlangıç bölümü ile “Vakfın Amacı” başlıklı 3. maddesi ve “Yönetim Kurulunun Görev ve Yetkileri” başlıklı 12. maddesinin (ı) bendi birlikte değerlendirilerek bulunabilir. Gerçekten de Vakfın Cumhuriyet gazetesini yaşatmak ve desteklemekle yükümlü olduğu görülmektedir. Resmi senedin 12. maddesinin (ı) bendinde şunlar yazılıdır:

“Gerekli görüldüğünde, vakfın malvarlığına giren taşınır ve taşınmaz malları, vakfın amacına uygun etkinlikleri gerçekleştirmek için gerekli yasal şartlara uymak koşuluyla satış ve sair suretlerle nakde tahvil etmek veya başka mallarla değiştirmek,” Bu emredici ve kurucu irade doğrultusunda vakıf taşınmazının nakde çevrilerek, vakfın yegane amacı doğrultusunda Cumhuriyet gazetesine fon olarak aktarılmasından doğal ve amaca uygun bir faaliyet olamaz.

VGM Müfettişleri inceleme sırasında bu konuyu gündeme getirip vakıf yönetimine sorunca, şöyle cevaplamıştık:

“Cumhuriyet Vakfı’nın iş ve işlemleri, faaliyetleri değerlendirilirken; Vakfın kuruluş amacı, vakıf gazete ve gazeteyi yayımlayan şirket arasındaki birbirini bütünleyen, ayrılmaz nitelikteki işlev, amaç ve yapısal birliktelik göz önünde tutulmalıdır. Cumhuriyet Vakfı Resmi Senedinin ‘Başlangıç’ bölümünde, ‘Cumhuriyet Gazetesi, amacının toplum yaşamına katıldığı 7 Mayıs 1924’te yayınladığı ilk sayısında kurucusu Yunus Nadi’nin kalemi ile belirlenmiştir. (…) Kimliği, ilkeleri ve amaçları bu uzun süre içinde belirlenip toplumda kök salan Cumhuriyet’i aynı yörüngede yaşatmak (…) bir ödev niteliğine dönüşmüştür. Cumhuriyet Vakfı, bu amacı yerine getirmek için kurulmuştur.”

“Vakfın amacı” başlıklı üçüncü maddesinde ‘Vakfın amacı; yayınını sürdüren Cumhuriyet gazetesini (…) desteklemek’ şeklinde yine açık ve net olarak belirlenmiştir. Bu durumda, Cumhuriyet Vakfı’nın kuruluş amacı, faaliyetlerinin, iş ve işlemlerinin çerçevesi, kapsam ve mahiyeti hiçbir tereddüde yer vermeyecek kadar açıktır. Cumhuriyet gazetesinin yayınını sürdürmesine tüm olanakları ve gücüyle destek olmak; bu vakfın varlık sebebidir. Cumhuriyet Vakfı ile yayımcı şirket Yenigün A.Ş, arasındaki iç içelik, bağımlılık, organik ve yapısal birliktelik, amaç beraberliği, her iki kurumun ortak yararları olduğunu açıkça göstermektedir. Bu iki kurumun birbirleri arasındaki iş ve işlemlerde buna göre değerlendirilmelidir.”

Cumhuriyet Vakfı’nın, İstanbul, Şişli’de bulunan taşınmazı 17 Aralık 2015’de 2.400.000 TL bedel karşılığında satması nedeniyle en az 100.000 TL en çok 933.333 TL zararın oluştuğu ileri sürülerek vakfın zarara uğratılması eyleminden ötürü de TCK 155/2. maddesi uyarınca cezalandırılma istenilmiş. Hukuka, objektifliğe değil de düşmanlığa, ne pahasına olursa olsun suçlamaya odaklanmış bir araştırma ve soruşturmanın insanı hangi dramatik konuma düşürdüğünün en bariz örneklerinden biri ile karşı karşıyayız.

Cumhuriyet Vakfı yönetimi taşınmazı satmaya karar veriyor. Buna yetkisi var mı? Kuşkusuz evet. Birilerinden izin alması gerekiyor mu? Hayır. Ne yapması gerekir? Objektif bir rayiç değer araştırması. Peki yapmış mı? Evet. Satacağı taşınmazın rayiç değerini güvenilir, yetkin, ehliyetli, alanındaki uzmanlığı tescilli ve lisanslı bir kuruluşa mı yaptırmış? Evet. Peki kime yaptırmış taşınmazın rayiç değer ekspertizini? Vakıf Gayrimenkul Değerleme AŞ’ye. Gayrimenkul değerleme sektöründeki en eski, en köklü, en güvenilir, en uzman kuruluşlardan birisi olan bu değerleme şirketi, Vakıflar Genel Müdürlüğünün sahibi olduğu Vakıfbank AŞ’nin bağlı kuruluşu. Türkiye’de kurulu vakıfların çoğunluğu, zorunluluk olmamasına karşın, ileride herhangi bir şaibeye ve sıkıntıya yer verilmemesi için değerleme işlerini, aynı genel müdürlüğün iştiraki olan bu değerleme şirketine yaptırır. Cumhuriyet Vakfı da aynı şekilde davranmış. Ama niyet kötü olunca bakın nasıl bir tablo çıkmış ortaya. VGM Teftiş Kurulu müfettişleri, kendi kurumunun sahibi olduğu işindeki lisanslı ve yetkili kuruluşunun verdiği değerleme raporuna itibar etmeyip, ne lisansı ne de uzmanlığı olan bazı kurum çalışanlarına yeni bir rapor hazırlatmış. Gerçekten bu kadar mı gözünüzü kararttınız? Taşınmaz satışının rayiç değerinden satılıp satılmadığını araştıran VGM müfettişi, kendi kurumunun bu konudaki lisanslı ve uzman kuruluşunun değerleme ve raporuna itibar etmeyip, ne lisansı, ne uzmanlığı, ne ehliyeti bulunan gerçek kişilerin mütalaasına itibar ederek, bunun üzerinden suçlama ve suç yaratmaya çabalıyor. Bir kez daha pes doğrusu!..

Yenigün Haber Ajansı AŞ’nin Ankara ili Çankaya ilçesindeki taşınmazını 19/11/2015 tarihinde yaptırılan 2.500.000 TL ekspertiz değerine karşılık, yaklaşık bir ay sonra 16/12/2015’te 2.900.000 TL bedelle satmışız. Satın alan firma ise bu satıştan yaklaşık üç ay sonra aynı taşınmazı 3.563.600.- TL bedelle satmış. Müfettişliğe ve onun yazdığı raporu esas alan iddianameye göre taşınmazı vakıftan alan firmanın üç ay sonra yaptığı satış bedeli ile aradaki fark şirketin zararı sayılırmış. Böyle bir mantıkla suçlama yöneltmek, bu şekilde bir çıkarım yapmak ve buradan da suç üretme çabası ancak bunu iddia edenleri gülünç duruma düşürür. Cumhuriyet gazetesi banka kredisi kullanarak 2010 yılında edindiği bu taşınmaz için 2015 yılının sonuna kadar beş yıl müddetle her ay kredi taksiti ödemiştir. Kredi borcunu kapatınca, taşınmaz üzerine banka lehine konulmuş ipoteği kaldırtarak, taşınmazın devredildiği Doğan Dış Tic. AŞ’ye olan birikmiş gazete kağıdı borcunun bir kısmını ödeme amaçlı olarak işbu taşınmazı devretmiştir. Taşınmazın değeri yine Vakıf Gayrimenkul Değerleme AŞ’ye yaptırılmış, alıcı firma ile yapılan mutabakat gereğince belirlenen ekspertiz değerinden 400.000.-TL daha yüksek bir fiyat karşılığında satış işlemi gerçekleştirilmiştir. Bu satış bedeli ise söylendiği gibi alıcıya olan gazete kağıdı borcuna mahsup edilmiştir. Alıcı firmaya, işbu taşınmaz satışı nedeniyle düzenlenen faturanın bir örneği 18.klasörün 10. sayfasındadır. Bakıldığında KDV doğmadığı ve bu nedenle taşınmazın satışından şirkete sağlanan menfaatin net 2.900.000 TL olduğu anlaşılmaktadır. Alacağına karşılık 2.900.000.-TL’ye taşınmazı satın alan Doğan Dış Tic. AŞ ise 25.3.2016’da bu taşınmazı üçüncü şahıs olan Alter Ltd.Şti’ne iddianamede belirtildiği gibi 3.563.600 TL’ye satmış. Ama iddianamede bir ayrıntıya özellikle yer verilmemiş. Tabii müfettişlik raporunda da müfettişler ilgili Alter Ltd.Şti’ne anılan taşınmazın ne kadar bir bedelle satın aldıklarını sorunca aldıkları cevap 3.020.000.-TL net satış fiyatı +543.600.-TL %18 KDV olmak üzere toplam 3.563.600 TL’ye satın aldık demişler. Yani ödenecek KDV’yi düşünce satıcı Doğan Dış Ticaret AŞ’nin eline bu satıştan net 3.020.000.-TL kalıyor. Bizden net 2.900.000.-TL ödeyerek satın aldığı taşınmazı, üç ay sonra 3.020.000.-TL net satış değerinden elden çıkardığı için, yani üç ay sonra 120.000.-TL daha fazla fiyata sattığı için biz şirketi zarara uğratmış ve güvenini kötüye kullanma suçunu işlemiş sayılıyoruz. Ayrıntıya girersem Doğan Dış Ticaret AŞ’nin üç ay sonra 120.000.-TL’lik satış farkı kazancı nedeniyle ayrıca taşınmaz satışından doğan kazanç miktarı üzerinden vergi ödeyeceğini, bizim ise beş yıl elimizde tuttuğumuz ve beş yıl sonra sattığımız için herhangi bir vergi yükümlülüğümüz olmadığını ve daha bir çok gereksiz bilgiyi de anlatmam gerekecek.

Bu konuda son olarak şunları söylemek istiyorum:

Birincisi vakıflar ticaret şirketi değildirler. Faaliyetlerinin amacı, ticaret şirketlerinde olduğu gibi kârlılık değil, vakfedenin resmi senede geçirilmiş arzusunu gerçekleştirmektir. Cumhuriyet Vakfı’nın vakfedeni, vakfettiği şeyin ve kurduğu vakfın yegane amacının Cumhuriyet gazetesinin yaşamasını sağlamak, onu desteklemek olduğunu açık bir şekilde resmi senette yazmıştır. Dolayısıyla vakıf yöneticileri ticari bakımdan kar-zarar endeksli bir faaliyet ile değil, vakfın amaçları endeksli bir faaliyetle değerlendirilebilir. Vakfın kar amaçlı bir ticari faaliyet değil, belli bir amaca (ki bu amaç Cumhuriyet gazetesini desteklemek olarak yazılıdır.) tahsis edilmiş mal varlığı olduğunu anımsamak yararlı olacaktır. Her ne kadar vakıflar müfettişliği ve savcılığın farklı düşündüğü anlaşılmakta ise de bizim gazetecilik faaliyeti ile ilgili düşünce ve değerlendirmemiz şöyledir:

Tıpkı adalet, yargı, sağlık ve eğitim faaliyetlerinde olduğu gibi gazetecilik faaliyetinin de öncelikli ve belirleyici işlevi, amacı kâr elde etmek, sahiplerine ya da hissedarlarına ticari kazanç sağlamak değildir. Gazetecilik faaliyetinin öncelikli amacı, kamu yararıdır. Bu nedenle serbest bir ticari faaliyet olduğu kadar ve ondan da önce demokratik bir toplum bakımından olmazsa olmaz nitelikte bir kamusal hizmettir gazetecilik. Cumhuriyet gazetesini kar amaçlı bir ticari faaliyet olarak görmeyip, bu kıymetli markayı vakfeden sahipleri gibi, onları takip eden gazete yöneticilerinin de gazetecilik faaliyetine yaklaşımı bu yöndedir. Görülmüştür ve görülmektedir ki, gazetecilik kara, kazanca endeksli bir faaliyet olarak yapıldığında, bunun bedeli haberden, gerçeklerden feragat olmakta, gazetecilik amaç ve anlamını yitirmekte, kaybeden ise demokrasi ve halkın kendisi olmaktadır.

III. Bilirkişiler

Normal olarak insanlar ateşi çıkınca ya da başı ağrıyınca avukata değil hekime giderler. Tıpkı ilaç almak için manava değil eczaneye gidildiği gibi. Hukuki uyuşmazlıklarda bazen bilirkişiye başvurulur. CMK’nın 63. maddesinde yazılı olduğu gibi çözümü uzmanlığı, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hallerde bilirkişi atanması mümkündür. Örneğin çöken bir inşaatta imalat hatası, malzeme eksiği olup olmadığı konusunda inşaat mühendisine ya da o alanda çalışan bir akademisyene bilirkişi olarak başvurulur. Akla uygun ve mantıklı olan da yasaya uygun olan da, bilirkişinin hangi konuda görüşüne başvurulacak ise o konuda uzmanlığı, yetkinliği, ehliyeti olmasıdır. Ancak, her ne hikmetse konu Cumhuriyet gazetesiyle ilgili bir soruşturma olunca, amiyane tabiriyle herkeste devreler yanıyor; akıl, mantık, yasa yerine abesle iştigal ediliyor. CMK’nın bilirkişi atanmasını düzenleyen 62 ve devamı maddeleri açıkça ihlal ediliyor. Bu yalnızca cezai soruşturma alanında karşılaştığımız bir durum değil. İdari kurumların yaptığı inceleme ve denetimlerde de aynı akıl dışı tutumla karşı karşıya kalıyoruz. Mesela, Vakıflar Bölge Müdürlüğü, Cumhuriyet Vakfı’nın yaptığı toplantı ve aldığı kararların vakıf senedine, Medeni Kanun ve Vakıflar Kanunu hükümlerine göre toplantı yetersayısının tartışmasında araştırmacı uzman olarak kendi kurumundan bir arkeolog görevlendiriyor. Onca hukukçusu, müfettişi olan kurum, konu Cumhuriyet’e gelince her nedense hep aynı kişiyi, mesleği ve uzmanlığı arkeoloji olan birini araştırmacı tayin ediyor.

Ama şimdi konumuz bu yargılama. O nedenle soruşturma aşamasında savcıların yaptırdığı iki bilirkişi incelemesi ve raporunu değerlendirmek istiyorum. Bunlardan birincisi Ünal Aldemir adındaki bilirkişiye yaptırılan inceleme. Kim bu bilirkişi ve hangi konuda görüşüne başvurulmuş? Bilirkişi atama tutanağına bakılınca hangi konuda görevlendirildiğine dair bir veri yok. Bilirkişinin 24 Ekim 2016 tarihinde düzenlediği raporu ile daha sonra verdiği tarihsiz rapordan anlıyoruz ki, bilirkişi kendisini “iletişim ve bilişim uzmanı” olarak gösteriyor. Peki gerçekten öyle mi? Bu bilgi doğru mu? Belli değil… Mahkemeniz uygun görürse CMK’nın 68. maddesine göre açıklamalarda bulunmak üzere duruşmaya çağrılmasını istiyorum.

Kendisine soracağımız sorular çerçevesinde meselenin aydınlığa kavuşacağına inanıyorum. Bu davanın temelini oluşturan suçlamalar, suçlamalara dayanak gösterilen haber ve yazılar, başka medya sitelerinden aktarılıp suçlamaların delili olarak yer verilen yorum, analiz ve eleştirileri içeren bu bilirkişi raporunda ne varsa aynen iddianameye geçirilmiştir. İddianamenin temeli, dayanağı, suçlamaların kaynağı ve ilgili haber ve yazıların hepsi bu bilirkişi raporundan alınmıştır. CMK’nın “Bilirkişi olarak atanabilecekler” başlıklı 64. maddesinde bilirkişilerin adli yargı adalet komisyonlarının düzenlediği listeden seçilmesi gerektiği, ancak atama kararında gerekçesi gösterilmek suretiyle bu listelere girmeyenler arasından da bilirkişi seçilebileceği belirtilmiştir. Savcılığın atadığı ve raporun altında kendisini “İletişim ve Bilişim Uzmanı” olarak tanıtan Ünal Aldemir’in adı Adli Yargı Adalet Komisyonu’nun yayınladığı bilirkişi listelerinde yok. Öyleyse kanun hükmü uyarınca, gerekçesi gösterilmek suretiyle liste dışından atanmış olsa gerekir. Dosya eklerine baktım 30 numaralı klasörde 14.10.2016 tarihli, altında Cumhuriyet savcısı Murat İnam, zabıt katibi Sevgi Karadeniz ve bilirkişi Ünal Aldemir’in imzaları olan “Bilirkişi Yemin ve Evrak Teslim Tutanağı” var. Üç satırlık tutanağı okuyunca, kanunun aradığı gerekçeye hiç değinilmediğini görüyorsunuz. Oysa kanun diyor ki bilirkişi liste dışından seçilecekse, gerekçesi gösterilmelidir. Tutanağa bakıyorsunuz, ima yoluyla bile olsa gerekçeye dair tek bir kelime yok. Doğrusu 10 gün gibi çok kısa bir sürede bu derecede ayrıntılı bir rapor hazırlayan bu yetenekli bay Ünal Aldemir’i merak ettim. Raporu okuyunca merakım daha da arttı. Acaba savcı bu kişiyi nereden bulmuştu, kimin aracılığıyla ulaşmıştı? Tutuklu olduğum için araştırma şansım yoktu. O nedenle arkadaşlarımdan, avukatlarımdan rica ettim. Bu bilirkişi kimdir, kimin nesidir, necidir, internet üzerinden açık kaynaklardan basit bir arama yapar mısınız, dedim. Ulaştığımız sonuçlar şu oldu. Bu şahıs, yani bilirkişimiz Ünal Aldemir 2007- 2011 yılları arasında Gebze Yüksek Teknoloji Enstitüsü Mühendislik Fakültesi, Bilgisayar Mühendisliği bölümünde okuyup, mezun olmuş. Yani Bilgisayar Mühendisi genç bir arkadaş. Acaba ulusal ve uluslararası kamuoyunun yakın ilgisi ve gündeminde yer alan bir soruşturmada, ülkenin en eski, en köklü gazetesindeki haber ve yazıları okuyup, gazetecilik, haber, ceza hukuku, suç ve terör propagandası bağlamında değerlendirmek için bilirkişi olarak 26- 28 yaşlarındaki bir bilgisayar mühendisini tayin etmek size de kuşkulu ve tuhaf gelmiyor mu? Bu bilgisayar mühendisi bizim -ve sanırım mahkemenin de- bilgisinde olmayan hangi bilgi, yetenek ve uzmanlığından dolayı böyle zor bir göreve atanmıştır?

Yine açık kaynaktan ilk elde görülebilen bilgilere göre kendisi 2012 yılında www.haber10.com adresindeki haber sitesinin yazarı olmuş. Başbakanlık, AFAD ve TİKA gibi kamu kurumlarında, siyasi iktidara yakınlığı ile bilinen SETA’da gönüllü çalışma deneyimi varmış. Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi, Ardeşen Meslek Yüksek Okulu’nda okutman olarak görevliymiş. Bilirkişimizin Twitter hesabından paylaştığı üç örnek tweeti de aktarırsam, sanırım bir fikir edinmek mümkün olacaktır. Bilirkişimiz; 17 Mayıs 2017’de, “Reisin korumaları Amerika’nın göbeğinde PKK’lı teröristleri haşat ediyor ve dünya güzelleşiyor” paylaşımında bulunmuş. 4 Haziran 2017’de AKP İstanbul İl Başkanı Selim Temurci’nin şehit ailesi ziyaret fotoğraflarını paylaşmış. 5 Haziran 2017’de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bir fotoğrafını “reis yine derin bakmış” yazısıyla birlikte tweetlemiş. Bu verilerden sonra, bilirkişinin, Cumhuriyet gazetesine yönelik bir soruşturmada ne kadar tarafsız davranmış olacağı hakkında bir fikir sahibi olmak sanırım çok da zor olmaz. Mesleğine, eğitimine az önce değinmiştim. Şimdi geliyorum, bu bilirkişinin on günde hazırlayıp tamamladığı bilirkişi raporuna…

Raporun başında şöyle yazıyor:

“(…) Bilirkişi olarak görevlendirildim. Açık kaynaklardan ve gazete arşivlerine dayanarak hazırlamış olduğum rapor aşağıdadır. Manipülasyon bir dayatma yöntemidir. Yine manipülasyon insanları etkileme, yönlendirme ve zihinlerini karıştırma metodudur.” (s.1)

Manipülasyonu insanları etkileme, yönlendirme ve zihinlerini karıştırma metodu olarak tanımlayarak Cumhuriyet gazetesinin manipülasyon ile gerçeği perdelediği tespitini yapan (bkz. s.2,par. 4) bilirkişi, raporunda bizzat kendisi manipülasyona başvuruyor; gerçeği perdeliyor. Bu aşamada, uzmanlığı ve bilgisi bulunmayan, bilirkişi olma yeterliliği olmadığı apaçık birinin imzasını taşıyan raporun her satırını çürütmek gibi bir çabaya girişmeyeceğim. Ama bu bilirkişi raporunun ne derece şaibeli olduğunu, mahkemeyi yanıltmak için gerçeği perdelediğini gösteren tek bir örnek vermek istiyorum. Raporun 12 -13. sayfalarında “Cumhuriyet Gazetesi: Cadı Avı Başladı” ara başlığıyla şu ifade ve tespitlere yer verilmiştir:

“Kanlı darbe girişimine karşı demokrasi nöbeti başlatan ve illegal her türlü girişime alanlarda tepkisini koyan vatandaşları ise 19 Temmuz 2016 günü Cumhuriyet gazetesi manşetten hedef gösterdi. Dünya basını bile ‘demokrasi şöleni’ havasında gerçekleşen barışçıl gösterileri takdirle karşılarken Cumhuriyet gazetesi haberinde ‘meydanlarda demokrasiden söz eden yok’ ara başlığını kullandı. Devletin darbecilere yönelik hukuki mücadelesini ise ‘Cadı avı başladı’ manşetiyle sulandırmaya çalıştığı gözlemlendi. Darbe karşıtı gösterileri ‘nefret’, FETÖ’den açığa alınıp ihraç edilenleri ‘tasfiye’ olarak nitelendirerek gazete algı operasyonuna girişti.”

Bu satırların hemen altında ise gazetenin o günkü “Cadı avı başladı” manşetinin yer aldığı birinci sayfasının görüntüsü yapıştırılmış. Açık söyleyeyim, raporu ilk okuduğumda dikkatimi çekmemişti. Ama sonra birdenbire dehşetle fark ettim. Bilirkişi, Cumhuriyet gazetesine atfettiği manipülasyon, gerçeği perdeleme ve algı operasyonunu bizzat raporda yapmıştı. Raporda yer verilen gazetenin muhtelif tarihli birinci sayfa görüntüleri ile karşılaştırınca, “Cadı avı başladı” manşetinin olduğu 19 Temmuz 2016 tarihli birinci sayfa görüntüsünde bir eksiklik olduğu anlaşılıyordu. Cumhuriyet gazetesinin logosu, görüntüsü verilen birinci sayfada yoktu. Bunun üzerine 19 Temmuz 2016 tarihli gazetenin birinci sayfasının orijinal görüntüsüne baktım. 29 numaralı klasördeki 3/11/2016 tarihli, 102 sayfalık “açık kaynak tespit tutanağı”nın 98. sayfasında var. Buradaki birinci sayfanın tam görünümü ile bilirkişinin raporuna yansıttığı birinci sayfanın görünümünü yanyana koyup karşılaştırmanız, gizlenmek istenen gerçeği, yapılmaya çalışılan algı operasyonunu apaçık gösteriyor. Birinci sayfanın orijinalinin görüntüsünde, birinci manşet haberin, “Halka ateş açın diye başladılar, kaçalım diye bitirdiler” spot yazısıyla, “Darbecilerin ihanet konuşmaları” başlığının olduğu, sayfanın ortasındaki ikinci manşetin “Cadı avı başladı” şeklinde ve sayfanın alt taraflarındaki üçüncü manşetin ise, “Darbe girişiminin komuta kademesi yargıya hesap veriyor” spot yazısıyla, “Cuntacılar adliyede” başlığı olduğu net olarak görülüyor. Ancak Cumhuriyet gazetesine manipülasyon yapmakla, gerçeği perdelemekle ve algı operasyonu yapmakla itham eden bilirkişi, Cumhuriyet’in darbecilerle ilgili manşetlerini gizlemek, perdelemek, algı operasyonu yapmak için orijinal birinci sayfanın üstünü ve altını keserek, raporuna yalnızca sayfanın işine gelen kısmının görüntüsünü alıyor. 36 sayfalık bilirkişi raporunu okuduğunuzda, iddianamenin temelinin bu rapor olduğu görülüyor. Demek oluyor ki dünyayı ayağa kaldıran, ülkenin en eski, en saygın ve köklü gazetesinin 16 yöneticisinin gözaltına alınmasına, 10’unun 9 aydır tutukluluğuna neden olan suçlamanın kaynağı da, dayanağı da 26-28 yaşlarındaki, özellikleri ve kimliği az önce belirtilen bir bilgisayar mühendisiymiş. Şaka değil. Böylesine şirazesinden çıkmış bir yargı sistemi ve aklını yitirmiş bir ülke…

Bir başka bilirkişi raporundan daha söz edeceğim. Bu defaki bilirkişi raporunun yanında Ünal Aldemir’in yukarıda anlattığımız raporunun zemzem suyu ile yıkanmış sayılması gerekeceğini teslim etmem lazım. Dosyamızın eklerini incelerken 3 no’lu klasörün 77. sayfasında bir bilirkişi raporu daha gördüm.

20 Aralık 2016 tarihli bu bilirkişi raporu hukukumuzda sanırım ilk defa uygulanan bir yenilik getiriyordu. Bilirkişi gizliydi. Kimliği gizlenmiş bir bilirkişi incelemesi ve raporu ile ilk kez karşılaşıyordum. Soruşturmayı yürüten savcılık “gizli tanıklık” kurumundan sonra “gizli bilirkişilik” kurumuna da ihtiyaç olduğunu düşünmüş olacak ki, bu konuda bir yasal dayanağa, yeni bir yasal düzenlemeye gerek olmaksızın “ben yaptım oldu” mantığıyla fiilen uygulama yapmış. Kısmet bizeymiş!.. 20 Aralık 2016 tarihini taşıyan ve bilirkişi denilerek adı,soyadı, uzmanlığı, mesleği ve sair başkaca hiçbir bilgiye yer verilmeden sadece belirsiz bir imza atılmış olan bu raporda ne yazıyor, ne gibi tespitler, uzman görüşü yer alıyor?

Raporun girişinde “Cumhuriyet Başsavcılığınızın 2016/97293 soruşturma sayılı dosyası üzerinde bilirkişi incelemesine karar verilmiş olup 2/11/2016 tarihli bilirkişi görevlendirme tutanağı ile resen bilirkişi olarak tayin edildim” deniliyor. Unutmadan belirteyim, sözü edilen bu 02/11/2016 tarihli bilirkişi görevlendirme tutanağını dosya ekleri arasında bulamadım. Eğer yoksa, savcılıktan bu tutanağın neden dosyaya konulmadığının sorulmasını ve bir örneğinin istenmesini talep ediyorum. Çünkü az sonra değinileceği gibi kendi alanında benzersiz bir şaheser niteliğindeki bu bilirkişi raporunun bütün unsurlarıyla ibret-i alem için dosyada bulundurulması çok yararlı olacaktır.

Raporun giriş yazısının devamında şu ifadeler var:

“Tarafıma tevdi edilen 18/10/2016 tarihli ve 24/08/2016 tarihli iki adet MASAK Raporu ve ekinde MASAK tarafından yapılan incelemelere ilişkin hesap hareketlerinin yer aldığı iki adet CD üzerinden yapılan incelemelerimize ilişkin ‘Bilirkişi Ön Raporu’ yazımız ekinde sunulmaktadır. (…) Raporumuzun ‘SONUÇ’ bölümünde dökümü yapılan şahıs ve kurumlar hakkındaki ihtiyaç duyulan bilgi ve belgelerin yine raporumuzun ‘SONUÇ’ bölümünde belirtilen kurum ve kuruluşlardan temin edilerek tarafıma tevdii halinde ayrıntılı bilirkişi raporu tanzim edilebileceği değerlendirilmektedir.”

Raporun giriş sayfasının ekinde toplamı 28 sayfa olan bir bilirkişi raporu yer alıyor. Bu rapordan bazı bölümleri paylaşmak istiyorum. Böylece, Cumhuriyet gazetesinin yöneticileri şahsında doğrudan gazeteyi hedef alan bu soruşturmaya yönelik seviyesizlik, ciddiyetsizlik, kalitesizlik gibi nitelendirmenin ölçülü olup olmadığı daha iyi anlaşılabilecektir. Raporun 2. sayfasında yer verilen bir tespit şöyledir:

“3-Hikmet Aslan Çetinkaya’nın 1967- 1991 yılları arasında çalıştığı Cumhuriyet Gazetesi AŞ’nin ortaklarına ilişkin bilgiye rastlanmadığından söz konusu ortakların kimler olduğunun tespit edilerek aralarında terör örgütleriyle irtibatı ve/ veya iltisakı olan kişiler olup olmadığının incelenmesi gerektiği değerlendirilmiştir.”

Bir başka tespit şöyledir:

“Akın Atalay tarafından banka hesaplarından havale/ EFT yoluyla para gönderdiği (…) ve Ceza Hukuku Derneği kurucu ve yöneticilerinin şahıs ile aralarındaki parasal ilişkiler ve nedenlerinin ortaya konulmasının gerektiği değerlendirilmektedir.” (rapor s. 15)

Rapor, “Önder Çelik’in kızı Ezgi Çelik’e gönderdiği havale/ EFT toplamına oranla Ezgi Çelik’in babası Önder Çelik’e 2 kat fazla havale EFT göndermesinin izaha muhtaç olduğundan araştırılması gerektiğini” bile söylüyor.(s.17) Nasıl olur da bir baba – kız ilişkisinde kızı babasına daha fazla para gönderebilir, bu izaha muhtaçtır diyor. Ne denir?..

Sonuç kısmında, savcılığa dosyadaki 12 şüpheli bakımından muhtelif kurum ve kuruluşlardan istenmesi gereken bilgi ve belgeleri sayıyor. Neler yok ki ? Şimdi “meçhul bilirkişinin” 12 şüpheli hakkında hangi kurumlardan ne tür bilgi ve belgeleri istediğine biraz daha yakından bakalım.

Meçhul bilirkişi diyor ki;

– Bankalar Birliği üyelerinden (yatırım, katılım ve mevduat bankalarına) bu 12 kişinin,

a) geçmişten bugüne kapalı ve halen açık hesaplarının hesap hareketleri,

b)açık ve kapalı kartları dahil kredi kart ekstreleri,

c) kiralık kasaları,

d) bugüne kadar verilen kullanılan ya da kullanılmayan çekler, bu kişilere verilen çekler,

e) Bu kişilerin aldığı ve verdiği senetler,

f) Western Union işlemlerinin yazılı olarak talep edilmesi gerekir.

Ayrıca, Merkez Bankası’ndan da bu kişilerin yurtdışı havale, EFT ve Western Union işlemlerinin talep edilmesi gerekir.

Yine PTT’den, Merkezi Kayıt Kuruluşundan, Takasbank’tan Türkiye Aracı Kuruluşlar Birliği’nden, Türkiye Sigorta Birliği’nden bu 12 şüphelinin hesap bilgilerinin, hesap hareketlerinin, kurum nezdindeki tüm bilgilerinin ve her türlü sigortacılık işlemlerinin talep edilmesi gerekir.

Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü’nden adı geçen bu şüphelilerin, Türkiye sınırları içinde eski ve yeni malik oldukları taşınmazlarının, tüm eski ve yeni maliklerini, taşınmazların edinme bedellerini ayrıntılı olarak gösteren bilgilerin talep edilmesi gerekir.

Bunlar da yetmez!..

Bu şüphelilerin vukuatlı nüfus örneklerinin çıkartılarak aile bireylerinin belirlenmesi ve yukarıda sayılan bilgi ve belgelerin aynısının her bir şahsın aile bireyleri hakkında da ayrıca istenmesi gerekir.

Evet “meçhul bilirkişinin” raporundaki tespit ve araştırılması istenen hususlara dair görüşleri böyle. Kolayca anlaşıldığı gibi bu bir suç soruşturması değil. Kafayı taktıkları 12 kişinin bütün ailesini de kapsayacak şekilde doğumlarından başlayarak yaşamlarının en ayrıntılı şekilde araştırılıp soruşturulmasıdır. Burada kalsaydı, böylesi bir raporun yazarı için şifa dileyerek konuyu noktalardık. Ama durum şakayı kaldırmıyor. Çünkü soruşturma savcısı, kimliğini gizlediği bu “meçhul bilirkişinin” raporunda ne öneriliyorsa aynen yerine getiriyor. Anılan kurumlara müzekkere yazarak talep edilen bilgi ve belgeleri göndermesini istiyor. Hem de aynen bilirkişinin söylediği gibi şüpheli 12 kişinin vukuatlı nüfus kayıt örneklerini çıkararak, bu 12 kişinin yanına anne ve babalarını, kardeşlerini, eşlerini, çocuklarını ve torunlarını eklemiş. Bunlar içinde aynı araştırma, bilgi ve belgeler istenmiş. Hızını alamamış, bu şüphelilerin eski eşlerinin de aynı şekilde araştırılmasını istemiş. Başka örneklerde var ama çarpıcı olduğu için yalnızca bir tane örnek vermekle yetiniyorum. Şüphelilerden birisinin bundan 44 yıl önce boşandığı birinci eski eşiyle 26 yıl önce boşandığı ikinci eski eşi de araştırma soruşturmanın kapsamına dahil edilmiş. Bu kadarına pes artık demeyecek miyiz? Olmuş bir savrukluk denilerek geçiştirilebilecek bir durumla mı karşı karşıyayız? Bir ara toplam yapalım. Ortaya nasıl bir resim çıkıyor.

Suç: FETÖ’ye yardım

Suçlanan: Cumhuriyet gazetesi

Suçlayan: FETÖ üyeliğinden ve FETÖ adına hükümeti devirmeye teşebbüsten ağırlaştırılmış müebbet hapisle yargılanmakta olan, kanunen savcı adayı olması mümkün olmamakla beraber hala daha savcılık yapan biri.

Tanıklar: Cem Küçük, Latif Erdoğan, Hüseyin Gülerce…

Bilirkişileri az önce anlattığım kişiler. Ve bu seviye ve kalitede yürütülen soruşturma nedeniyle dokuz aydan beri tutukluyuz. Bu tabloya ne denilebilir, nasıl anlatılabilir bilemiyorum. En iyisi tutuklama talebiyle çıkarıldığım Sulh Ceza Hakimliği önündeki cevabımı tekrarlayayım. Suçlayana, suçlamaya, delil olarak gösterilenlere, tanıklara ve bilirkişilere bakarak bir kıssa anlatmak istediğimi, ilgilisinin buradan gereken hisseyi alabileceğini söylemiştim. Yeri ve zamanı geldi, tekrar anlatmam lazım:

Padişah IV. Murat döneminde ayyaşlığı ile ünlü Bekri Mustafa adında bir derviş varmış. Sürekli şarap içerek her daim alkollü olan Bekri Mustafa bir gün caminin önünden geçmektedir. O sırada camide kaldırılmak üzere bekleyen bir cenaze vardır. Cemaat epeydir beklemesine karşın cami imamı ortalıkta yoktur. Cemaatten bazıları, yoldan geçmekte olan Bekri Mustafa’yı görünce, kılığına- kıyafetine, sakalına, cüppesine ve heybetine bakarak “Hocaefendi ne olursun gel, şu cenaze namazını kıldırıver, cenazeyi ortada bırakmayalım” der. Bekri Mustafa, “Ben hoca moca değilim, benim kıldırdığım namazda geçerli olmaz” dese de, sesini duyuramaz, kimseyi inandıramaz, yaka paça musalla taşının önüne getirilir. Namaz kılınıp iş bittikten sonra, Bekri Mustafa tabuta eğilir ve kimsenin duyamayacağı şekilde mırıldanarak birşeyler söyler. Bu durum ilgisini çeken cemaatten biri, daha sonra Bekri Mustafa’ya sorar: “Hocaefendi, tabutun başında fısıltıyla neler söyledin ki?” Bekri Mustafa cevap verir: “Merhum’a dedim ki, sen şimdi ahirete gidiyorsun, orada sana sorarlar, dünyanın hali nedir, neler oluyor diye; uzun uzadıya anlatmana gerek yok, Bekri Mustafa imam olmuş, namaz kıldırıyor dersen onlar anlar dedim!..” Ben de ülkemizdeki hukukun ve yargının halini, soranlara diyorum ki; Cumhuriyet Gazetesi FETÖ’ye yardım etmekle suçlanıyor ve bütün yöneticileri bu suçtan tutuklu.Akıl sağlığını koruyan herkes hemen anlıyor.

IV. MASAK raporları – Şüpheli para hareketleri

MASAK raporları hakkında:

18/10/2016 tarihli MASAK mali analiz raporunun 12. sayfasında Cumhuriyet Vakfı ile ilgili olarak şu tespit ifade edilmiştir:

“(…) MASAK veritabanında yapılan araştırma neticesinde; ilgili kişi ve kuruluşlardan, Başkanlığımızca hazırlanan PKK / KCK ve FETÖ/PDY’ye yönelik analiz raporlarında PKK / KCK ve FETÖ/PDY ile ilgili olarak çeşitli kurumlar tarafından başkanlığımıza gönderilen yazılarda adı geçen herhangi bir kişi veya kuruluşa rastlanılmamıştır.”

Yenigün Haber Ajansı A.Ş. açısından elde edilen mali analiz sonuçlarından dokuz tane işleme, iddianamenin 239-240. sayfalarında şüpheli para hareketleri olarak yer verilmiştir. İddianamede sekizi FETÖ/PDY ve biri de PKK soruşturmalarında şüpheli görünen kişi ve kurumlarla gazete arasındaki şüpheli para hareketleri iddiasını teker teker cevaplayacağız. Ama önce bunları MASAK raporundan iddianameye şüpheli “para hareketleri” diye niteleyerek aktaran savcılığın, MASAK raporunda yer verilen nihai değerlendirmeyi görmezden gelmesini, dikkate almamasını da altını çizerek dikkate sunuyoruz. MASAK raporunun 9 -11. sayfalarında bu dokuz işlem ayrıntılı olarak tek tek sıralandıktan sonra nihai değerlendirme olarak şunlar yazılıdır:

“GİB ve TCMB verileri üzerinden yapılan sorgulamalar neticesinde, analiz konusu firmaya [Yeni Gün AŞ – AA] ilişkin elde edilen havale ve EFT verilerindeki toplam işlem hacminin, firmanın kendi hesapları arasında gerçekleşen işlemler hariç olmak üzere, yaklaşık olarak 230 milyon lira tutarında olduğu göz önünde bulundurulduğunda; ayrıntıları yukarıda ifade edilen ve başkanlığımızca hazırlanan PKK/KCK ve FETÖ/PDY’ye yönelik analiz raporlarında veya PKK/KCK ve FETÖ/PDY ile ilgili olarak çeşitli kurumlar tarafından Başkanlığımıza gönderilen yazılarda doğrudan adı geçen kişi ve kuruluşlar ile gerçekleşen parasal işlemlerin toplam işlemler içerisindeki hacminin oldukça düşük bir orana tekabül ettiği gözlemlenmektedir.”

MASAK diyor ki, 2011-2016 yılları arasında gazetenin toplam işlem hacminin parasal tutarı 230 milyon TL’dir. Bu altı yıl boyunca FETÖ/PDY ile ilgili olarak hakkında şüpheli sıfatıyla kayıtlı bulunanlarla yapılan dokuz işlemin parasal tutarı ise 174.000 liradır. Yani gazetenin toplam parasal işlem hacminin 1000’de 1’i bile değil.

Öyleyse, tek tek cevaplayalım :

1- FETÖ/PDY ile ilgili şirketlerden olduğu söylenen Cihan Haber Ajansı ve Reklamcılık AŞ’ye, 2014 – 2016 yılları arasında üç işlemde toplam 51.193,67 TL ödeme yapılmış. Peki bu doğru mu? Evet, doğru. 2015 yılında Türkiye’de biri 7 Haziran, diğeri 1 Kasım’da olmak üzere iki kez milletvekili genel seçimleri yapıldı. Türkiye’de yapılan genel seçimlerin sandık bazında sonuçlarını takip edip, bu konudaki verileri abonelerine ya da müşterilerine aktarabilecek kapasite ve olanağa sahip olan yalnızca iki haber ajansı vardı. Bunlardan biri Anadolu Ajansı, diğeri Cihan Haber Ajansıydı. Ülkemizdeki hemen tüm ciddi medya organları,televizyon kanalları, gazeteler, haber siteleri tek bir haber kaynağına bağlı kalmanın riskini taşımamak ve her iki ajanstan gelen verileri karşılaştırmalı olarak okurlarına, izleyicilerine sunmak için hem Anadolu Ajansından, hem de Cihan Haber Ajansından seçim gecesi bu hizmeti satın almaktadır. Gazetemizde bu hizmeti satın almış ve hizmet bedeli ödemiştir.Diğer bir deyişle 2015 yılında iki genel seçim nedeniyle yapılan hizmet alımı sözleşmelerinin bedeli ödenmiş olup, adı geçen firmayla başkaca bir ticari ilişki söz konusu olmamıştır. Mahkemece kuşkuya düşülmesi halinde ve gerek duyulursa başta Kanal D, CNN Türk, Habertürk, Show TV, Star TV, Fox TV, Hürriyet Gazetecilik A.Ş, Milliyet Gazetesi, Habertürk Gazetesi, NTV televizyonu gibi medya kuruluşlarına yazı yazılarak Haziran 2015 ve Kasım 2015’teki milletvekili seçimlerinde Cihan Haber Ajansı ve Reklamcılık AŞ’den hizmet satın alıp almadıkları, eğer aldılarsa düzenlenen fatura örneği ve yapılan ödemeye dair bilgi istenmesi de yararlı olacaktır.

2- FETÖ/PDY ile ilgili şirketlerden olduğu söylenen Kaynak Medya AŞ’ den 2014-2016 yılları arasında sekiz işlemde toplam 41.490,85 TL reklam geliri elde etmişiz. Doğru mu? Evet 41.000-TL değilse de 37.000-TL’si doğru. Kaynak Medya AŞ, içlerinde Bank Asya’nın da olduğu bir çok şirketin ilan ve reklam hizmetlerini yürüten bir şirket gibi görünüyor. Ayrıntı da vereyim: 2014 ve 2015 yıllarında yedi ayrı yayınevinin üniversiteye hazırlık yayınlarından 12 adet reklamın bedeli olarak 22.400-TL ve 3 adet Bank Asya reklamı bedeli olarak 14.875-TL fatura tahsil edilmiş. Peki, Bank Asya’nın ilanı ve reklamını yayınlamış ve reklam geliri elde etmiş olmak FETÖ/PDY ile irtibat, iltisak olduğu, anlamına mı geliyor? Öyleyse son on yılda 2008-2017 arasında diğer gazetelerde yayımlanmış Bank Asya reklamı sayısı ile Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan reklam sayısını karşılaştırmalı olarak gösteren bir tabloyu ekte sunalım. (Ek: 30 Mayıs 2017 tarihli Sözcü gazetesinde yayımlanan tablonun kupürü.) Buna göre, son on yılda Yeni Şafak gazetesinde 309 kez, Sabah gazetesinde 286 kez, Star gazetesinde 177 kez, Akşam gazetesinde 138 kez, Hürriyet gazetesinde 154 kez, Habertürk’te 64, Milliyet’te 52, Posta’da 72, Türkiye gazetesinde 148, Yeni Akit’te 44, Milli Gazete’de 75 kez yayınlanmış Bank Asya reklamı. Aynı zaman diliminde Cumhuriyet’te ise 5 kez, evet sadece 5 kez yayınlanmış. Bu durumda bizim yayımladığımız reklam nedeniyle FETÖ/PDY irtibatı, iltisakı değerlendirmesi yapılıyorsa, diğer gazetelerin yayınladığı reklam nedeniyle aralarındaki ilişkiyi tanımlamak için kullanılacak kelime bulmak epeyce güç olacaktır.

3- FETÖ’ye aidiyeti, iltisakı olduğu söylenen İpek Üniversitesi’nden 13 Mart 2015 tarihinde 1.000.-TL EFT gönderilmiş. Gazetemiz kayıtlarında arkadaşlarımızın hızlıca yaptığı ilk taramada böyle bir kayda ve EFT girişine rastlanmadı. Aynı tarihte Işık Üniversitesi’ne ait bir reklamın gazetemizin bilim teknoloji ekinde yayınlandığı anlaşıldı. Bunun da karışmış olabileceği değerlendiriliyor. Ama tutara dikkat çekerim, onca yılda hepi topu bin lira.

4-Emniyet Genel Müdürlüğünce FETÖ/PDY ile ilişkili şirketlerden olduğu ve kayyım atanan şirketler arasında yer aldığı belirtilen Koza Altın İşletmeleri A.Ş.’den 5 Nisan 2016 tarihinde 4.130.-TL EFT ile gazeteye gönderilmiş. İddianamede bu şekilde aktarılınca; okuyanda, dinleyende ilk bıraktığı izlenim, “FETÖ’cü Koza Altın İşletmeleri AŞ”den Cumhuriyet gazetesine 4.130.-TL para gönderilmiş şeklinde oluyor. Amaç kuşku yaratmak, kafa karıştırmak, manipülasyon yapmak olunca gerçeği karartmak için bu kadar bilgi verirsiniz ve istediğinizi gerçekleştirirsiniz. Keşke savcılık gerçeğin ne olduğunu merak etseydi, sorsaydı… Meselenin aslı nedir peki ? Koza Altın İşletmeleri AŞ, Cumhuriyet gazetesine böyle bir para göndermiş mi gerçekten ve gönderdiyse neden göndermiş? Evet, Koza Altın İşletmeleri AŞ gerçekten de Nisan 2016’da Cumhuriyet gazetesine 4.130.- TL ilan fatura bedeli olarak göndermiş. Bu ilan ilişkisinin de ödemenin de gerçekleştiği tarih Nisan 2016 ayı. Bu önemli. Neden önemli? Çünkü, bu tarihten 5- 6 ay önce bu grubun tüm şirketlerine olduğu gibi Koza Altın İşletmeleri AŞ’ye de Ekim 2015’te kayyım atanmış. Cumhuriyet gazetesine Nisan 2016’da şirket adına yayınlanan bir ihale ilanını verip yayınlatan da, yayınlanan ilanı, fatura bedelini ödeyen de devletin bu şirkete atadığı kayyım. Şirketin adına kayyımın verdiği ihale ilanına bakınca ne görüyorsunuz? Bentley, Lamborghini, Porsche, Cadillac, Chevrolette, Mercedes gibi çok lüks sınıf 22 adet binek aracının kayyım tarafından satılmak üzere ihaleye çıkarıldığını. Şimdi meselenin aslı astarı böyleyken, yalın gerçek bu şekilde iken, üstelik bunu tutuklamayı yapan sorgu hakimliğine açıklamışken bu gerçeği örtbas ederek, gizleyerek iddianamede verildiği haliyle bir FETÖ iltisaklı şirketin Cumhuriyet gazetesine 4.130.-TL gönderdiği algısı yaratmaya çalışmak hukuk adabına, ahlakına sığar mı? Herkesin insafına, vicdanına, ahlakına bırakıyoruz bu sorunun çengelini!..

5- Yine Emn. Gen. Müd. tarafından FETÖ/PDY ile ilişkili olduğu ve kayyım atanan şirketler listesinde yer aldığı belirtilen Feza Gazetecilik A.Ş.’den 30 Eylül 2011 ve 20 Mart 2015 tarihinde iki işlemle Cumhuriyet gazetesine 29.500 TL EFT gönderildiği şeklindeki MASAK tespiti iddianameye aynen aktarılmıştır. Peki işin doğrusu nedir? Şudur: Zaman gazetesi yayın yönetmeni ve Samanyolu televizyonu yayın grubu başkanının da aralarında olduğu bir çok gazeteci ve medya çalışanı 14 Aralık 2014’te gözaltına alınınca, üç gün sonra bu gazete ve televizyona yönelik gözaltıları protesto eden “Özgür Basın Susturulamaz” başlıklı bir metin, kamuoyunca tanınıp bilinen yaklaşık 60 ismin imzası ile bazı gazetelerde ilan olarak yayınlanmıştı. Bu ilanın, 17 Aralık 2014’te yayınlandığı Cumhuriyet gazetesine de ilan bedelini, fatura karşılığı olarak Feza Gazetecilik AŞ ödemiştir.

6-2015 ve 2016 yıllarında iki işlemle toplam 2.758,25 TL EFT’yi Cumhuriyet gazetesine gönderen A.U. isimli şahsın, TUSKON Konfederasyonu’na bağlı yedi federasyon ve 180 derneğin kurucu üyeleri ve yönetim kurulu üyelerinin yer aldığı isim listesinde bulunduğu bilgisine iddianamede yer verilmiş. Bu şahıstan 2015 ve 2016’da hepsi toplam 2.785.-TL reklam fatura bedeli tahsil edildiği anlaşılıyor. Kim bu A.U. adlı şahıs? Ankara ilinde Apostrof adıyla faaliyet gösteren bir reklam ajansının sahibi. Biri 2015’te, biri 2016’da iki tane reklam vermiş. İkisinin toplam reklam bedeli de 2.785.-TL. Hepsi bu kadar. Aynı reklam ajansının öteki gazetelere verdiği reklam bedeline baksanız, ağzınızdan çıkacak en iyimser sözlerin “Savcı, Cumhuriyet gazetesine şaka yapıyor” olması lazım.

7-FETÖ/PDY soruşturmalarında şüpheli şahıslar listesinde ismi bulunduğu Emniyet Genel Müdürlüğünce belirtilen Y.T’nin 2014 ve 2015’te dört işlemle Cumhuriyet gazetesine toplamda 3.418,88 TL tutarında EFT gönderdiği iddianameye geçirilmiştir. Yusuf Taşdöken adlı bu şahsın İzmir’de, “Ahtamara” adlı reklam ajansının sahibi olduğunu, üstelik bu ajansın 2014 – 2016 döneminde Cumhuriyet gazetesinde yayınlanmasına aracılık ettiği reklamların fatura bedelinin iddianamede yazdığı gibi 3.418,88 TL değil 7.790 TL olduğunu, buna karşın aynı kişi ve ajansının aynı dönemde Cumhuriyet gazetesinde yayımlattığı üç tane reklam varken, Posta gazetesinde 42 tane, Milliyet gazetesinde 28 tane, Hürriyet gazetesinde 27 tane, Habertürk gazetesinde 26 tane, Sabah gazetesinde 15 tane, Star gazetesinde 26 tane reklam yayımlattığını, (*Kaynak 1 Haziran 2016, Sözcü Gazetesi) 2008 – 2017 yılları arasındaki son on yıllık işlem hacmini esas aldığımızda, Cumhuriyet gazetesinde yayımlattığı reklam sayısının toplamda beş adet olmasına karşın, Star’da 83 adet, Milliyet’te 59, Habertürk’te 55, Sabah’ta 52, Hürriyet’te 46, Yeni Şafak’ta 32, Akşam’da 19 adet olduğunu söyleyelim. Herhalde gerçek tüm çıplaklığıyla görülüyor.

Karşımızda duran resmin tamamına baktığımızda gerçeğin gizlenerek, haksız yere bir algı çalışması yapıldığı açıktır. Bunu da herkesin insaf, hakkaniyet ve vicdan duygusuna bırakıyorum.

8- İddianamenin sekizinci sırada şüpheli para hareketleri arasında saydığı bu işlem nedir? 2014 yılı Mart ayında dört işlemle toplam 40.590.-TL halen Beşiktaş Belediye Başkanlığı görevini yürüten Murat Hazinedar reklam faturası bedeli olarak Cumhuriyet gazetesine havale göndermiş. Bilindiği gibi son belediye seçimleri Mart 2014’te yapılmıştır. İşte bu dönemde CHP’den Beşiktaş Belediyesi Başkanlığına aday olan Murat Hazinedar Cumhuriyet gazetesine ve web sitesine verdiği şahsi seçim reklamları nedeniyle reklam bedeli olarak toplamda 40.590.-TL ödemiş. Bu durum savcılara tuhaf gelmiş olacak ki iddianamede şüpheli para hareketleri arasında yer verilmiş. Ne diyelim? Bize de savcıların bu tutumu tuhaf geliyor.

9-Cumhuriyet gazetesinde şüpheli para hareketleri arasında sayılan son işlem ise gerçekten şaşırtıcı bir akıl yürütmenin ürünüdür. Şöyle ki;

Cumhuriyet gazetesinde uzun zamandan beri Diyarbakır ve Güneydoğu Bölgesi muhabiri olarak çalışan gazeteci Mahmut Oral’a diğer çalışanlara olduğu gibi her ay düzenli maaş ödemesi yapılmıştır. İşte gazetemiz muhabiri Mahmut Oral, Sarmaşık Yoksullukla Mücadele ve Sürdürülebilir Kalkınma Derneği adlı bir dernekte 2006 – 2008 tarihleri arasında bir dönem yönetim kurulu üyeliği yapmış. Peki sonra? Bu dernek tarafından yoksul ailelere gıda yardımı yapılıyormuş. Ne var bunda? Hayırlı ve iyi bir iş yapan bir dernek işte. Yok öyle değil. Gıda yardımı yapılan yoksul ailelerin genellikle Kongra-Gel (PKK) terör örgütünün kırsal kadrolarında olan örgüt mensuplarının aileleri olduğuna dair şüpheler nedeniyle 2010 yılında düzenlenmiş bir değerlendirme raporu varmış. İşte o raporda, bu derneğin yöneticileri hakkında terör örgütüne yardım suçundan suç duyurusunda bulunulan kişiler arasında adı geçiyormuş. On yıl önce bir yardım derneğinin yönetim kurulunda bir dönem görev yaptığı için hakkında yedi yıl önce suç duyurusunda bulunulmuş diye gazete çalışanı bir gazeteciye yapılan maaş ödemesinden terör suçu çıkarmaya çalışan aklın sahibi, terör örgütüne üyelikten yargılanıyor ve savcı olarak her ay devletten maaş alıyor.

İddianamede Cumhuriyet gazetesi tüzel kişiliğine (Yenigün Haber Ajansı AŞ) yöneltilen, terör örgütleri ile ilintili, şüpheli para hareketleri iddiasını zannederim yeteri kadar cevaplamış ve açıklamış oldum. MASAK’ın bile “gazetenin aynı dönemdeki işlem hacminin içinde oldukça düşük bir tutar olduğunu” belirtmesini tekrar anımsatıyorum. FETÖ/PDY terör örgütü ile irtibat şüphesi bağlamında “şüpheli para hareketi” diye iddianamede yer verilen şahsımla ilgili iddia ve belgeye geldik.İddianamenin 241. sayfasından aynen aktarıyor ve okuyorum:

“28 Mart 2011 tarihinde gerçekleştirdiği işlemle 2.500.-TL tutarında EFT gönderdiği Hüseyin Aktaş isimli şahıs hakkında MASAK veritabanında yapılan araştırma neticesinde; şahsın oğlu olan Atilla Aktaş’ın MASAK Başkanlığı tarafından (…) Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilen (…)sayılı analiz raporunda, yurtdışındaki ATM’lerden çekilmek üzere birbirlerinin hesaplarına havale EFT ve nakit yatırma işlemleri yoluyla para aktaran ve bu nedenle birbirleriyle ilişkili oldukları anlaşılan şahıslardan Şaban Aydın’a ait olan Boğaziçi (…) Ticaret Limited Şirketi’nin mal ve hizmet satışı yaptığı gerçek kişiler arasında bulunduğu tespit edilmiştir.”

Burada bir parantez açıp samimi bir itirafta (!) bulunmak isterim. Bu iddianame ve eklerinin içindeki yüzlerce iddia ve belge arasında anlamakta anlamlandırmakta, hem kendime hem başkalarına izah etmekte ve bunu nasıl anlatmalıyım diye düşünüp çözüm yolu bulmakta en çok zorlandığım konu bu oldu.

Yazım ve anlatım şekli nedeniyle anlaşılması gerçekten çok güç ve inanılması gerçekten çok zor olan, fantastik bir irtibatlandırma çalışması ile karşı karşıyayız. 2011 yılı Mart ayının 28. günü 2.500.-TL parayı EFT olarak gönderdiğim Hüseyin Aktaş dışındaki diğer şahıs ve şirketleri tanımadığım ve ne işle meşgul olduklarına dair en ufak bir bilgim de olmadığı için anlatımda kolaylık olması bakımından Boğaziçi Ticaret Ltd. Şti’ni bir varsayım olarak Bursa’daki bir restoran işletmesi diye ele alıp iddiayı tane tane yeniden aktarmam gerekiyor.

28 Mart 2011’de EFT yoluyla 2.500.-TL gönderdiğim Hüseyin Aktaş bir parkeci. Oturduğum evin salonundaki parkeyi yenileme işinin karşılığı olarak kendisine yapılan bir ödeme söz konusu. İşte bundan yola çıkan savcı mealen ve mecazen diyor ki; “Ey Akın Atalay, bundan 6 buçuk yıl önce evindeki parke işlerini yaptırıp karşılığında 2.500.-TL ödediğin Hüseyin Aktaş’ın bir oğlu var. Oğlunun adı Atilla. İşte bu Atilla bir gün Bursa’daki bir restoranda yemek yiyor. Yemek yediği restoranı işleten Boğaziçi Tic. Ltd. Şirketi ile bu şirketin sahibi olan Şaban Aydın hakkında MASAK’ın raporu var. Ver bakalım hesabını!..” Ne desem?

V. KOM Şube analiz raporları hakkındaki beyanım

İddianamede, FETÖ/PDY terör örgütüne yardım etme suçunun maddi unsuru olarak gazetede yayımlanan haber ve yazılar gösterilmiştir. Ama bununla yetinilmemiş, Cumhuriyet gazetesinin yöneticilerini ille de FETÖ/PDY ile irtibatlı, ilgili gösterebilmek için yan deliller araştırılmıştır. FETÖ/PDY terör örgütüne yardım etme suçunu işlediğimin ispatı için başvurulan delillerden birisi de kullandığım telefon numarasının geçmişe dönük olarak iletişim kayıtlarının tespitidir. Telefonumda Bylock, eğitim geçmişimde dershane, cemaat kolejleri, hesaplarımızda cemaatçi olarak bilinen şirket, dernek, vakıf, kişi ve kurumlarla herhangi bir iz, emare, Bank Asya ile mudilik ilişkisi ya da EFT/havale ilişkisi aranmıştır.

Tek bir iz ve emare bulunamayınca da bu defa telefon iletişimlerinin kimlerle yapıldığı, bunlar arasında olağan dışı bir iletişim tespiti olup olmadığı araştırılmış. Oradan da bir şey çıkmayınca şöyle garip bir delillendirmeye gidilmiş. 1 Ocak 2013’ten başlayarak tüm iletişim kayıtlarım incelenmiş, hakkında FETÖ/PDY kapsamında şüpheli olarak soruşturma bulunan ya da Bylock kullanıcısı olarak tespit edilen kişilerle olan iletişim kayıtları belirlenmiş. Buna göre son dört yıllık dönem içerisinde Bylock kullanıcısı 5 gazeteci ile (dördüyle bir kez, biriyle birden çok kez) telefonla iletişimim saptanmış. Aynı dönemde FETÖ/PDY’den şüpheli olduğu ileri sürülen 6 kişiyle iletişim saptanmış. Böylece FETÖ/PDY ile iltisaklı olmaktan şüpheli toplam 11 kişi ile iletişimde bulunduğum yönündeki HTS kayıtları dosyaya ve iddianameye delil olarak aktarılmış.

Önce trajedi mi, komedi mi, dram mı? Nasıl niteleyeceğimi bilemediğim bir olguya değinmeliyim. Bu kayıtları FETÖ/PDY örgütüne yardım etmek fiilinin delili olarak iddianameye aktaran savcılığın galiba ayna diye bir eşyadan haberi ve bilgisi yok. Bu soruşturmayı yürüten kişi FETÖ/PDY’ye üyelikten sanık. Kendisinin mantığına göre, telefonla görüştüğü herkes FETÖ/PDY’ye yardım suçu işlemiş; kendisinin görüşme kayıtları da bu suçun delili oluyormuş. Adalet Bakanlığı verilerine göre şu anda 4 binin üstünde hakim – savcı FETÖ/PDY iltisakı, irtibatı nedeniyle meslekten ihraç edildi. Bunlardan 2.500’ü tutuklu, 200’ü hakkında yakalama kararı var. Yani her dört hakim savcıdan biri FETÖ/PDY şüphelisi ya da sanığı oldu. Bu adliyede görevli olan hakim ve savcıların her dört meslektaşından birisinin FETÖ/PDY şüphelisi olduğu verisini bir düşünelim. Meslektaşıyla bir kez bile telefonla görüşme yapması nasıl olur da suç delili sayılabilir? Böylesi bir delil yöntemiyle bu ülkede irtibat/iltisak kapsamına girmeyen tek bir kişinin bile kalmayacağının farkında mısınız? Üstelik ne konuştuğunun, neden konuştuğunun bilinmesine bile gerek olmadan.

Düşünebiliyor musunuz, bir FETÖ şüphelisi arkadaşının yedi rakamlı telefon numarasını çevirirken son rakamı yanlışlıkla 1 yerine 2 diyerek tuşlasa ve bu numara size ait olsa yandınız gitti. Soruşturma, delil, yargılama denilerek gelinen nokta burası. Kendi açımdan değil,soruşturma görüntüsü altında bu hukuksuzluğa ve mantıksızlığa maruz kalmış herkes adına itiraz ediyorum.

Benimle ilgili HTS kayıtlarının içeriğine gelince; esasen bu detaya girmeyi ilke olarak reddedecektim. Böyle bir saçmalığa cevap vermeyi reddediyorum, demekle yetinecektim. İki nedenle bundan vazgeçtim. Birincisi ailem. Onlar saçma olsun olmasın her iddiaya cevap vermemi, tutukluluk kabusuna son verilmemesi için hiçbir bahane veya mazeret arkada bırakmamamı ısrarla istediler. Protesto etme anlat dediler. İkincisi, benim HTS kayıtlarımda bu delil yönteminin, delillendirmenin ne derece absürd olduğunu gösteren somut bazı örnekler vardı. O yüzden, mahkeme heyeti sormadan ben tek tek cevap vereyim.

Önce Bylock kullanıcısı 5 kişiyle olan görüşme kaydı. İnternet üzerinden araştırttım, kim bu isimler? Necidir? Tanıyor muyum hepsini? Çıkan sonuç şöyle: Bylock kullanıcısı olarak tespit edilen 5 kişinin tümü gazeteci. Bu kişilerden biri Habertürk televizyonunda Ankara Haber Müdürü, diğeri İstanbul’da adliye muhabiriymiş. Kalan üç gazeteciden biri Radikal Gazetesi muhabiri, biri T24 haber sitesi muhabiri ve birisi de Zaman Gazetesi muhabiriymiş. Habertürk televizyonu adliye muhabiri olan gazeteci dışında kalan diğer dört gazeteci ile birer kez iletişim kaydı görünüyor. Hepsinde de gazeteciler beni aramış. Aramanın yapıldığı tarihe bakınca, adı geçen Habertürk TV, Radikal, T24 ve Zaman gazetesinden gazetecilerin beni avukat olarak takip etmekte olduğum, kamuoyu gündemindeki bazı davalar nedeniyle ya da Cumhuriyet gazetesindeki yöneticilik görevim nedeniyle görüş almak için aradıkları hemen anlaşılıyor. T24’te çalışan gazeteci A.A. 2 Haziran 2015 tarihinde aramış. Ondan bir önceki arama 7 dakika önce ve T24 sitesinin genel yayın yönetmeni olan arkadaşım D.A.’nın araması. Anlaşılıyor ki, az sonra muhabirine aratacağını ve konuyu söyleyerek görüş vermemi istemiş. Tarihe bakınca konu da belli: 4 gün önce gazetede yayınlanmış olan meşhur “İşte Erdoğan’ın yok dediği silahlar” başlıklı MİT TIR’ları haberi nedeniyle açılan soruşturma ve gelen tepkiler.

Radikal gazetesi muhabiri F.Y.’nin aradığı ve 59 saniye sürmüş görünen görüşmenin tarihi ise 24 Ocak 2013. Aynı gün veya bir gün önce yapılmış diğer görüşme kayıtlarıma bakınca, bu görüşmenin konusunu da tahmin edebiliyorum. Ya bir gün önce ya da aynı gün müdafiliğini yaptığım Pınar Selek davasında karar verilen duruşma tarihi. Radikal gazetesi muhabiri de pek muhtemel olarak görüş almak için Pınar Selek’in müdafiii olmam nedeniyle aramış olmalı.

Habertürk televizyonundan gazeteci N.A’nın aradığı ve 18 saniyelik görüşme kaydı olan tarih 6 Aralık 2013. O tarihte diğer televizyon ve basın kuruluşlarından yapılan aramaları görünce anımsadım. Mustafa Balbay’ın Anayasa Mahkemesi’ne yaptığı bireysel başvuru üzerine ihlal kararı verdiği gün ya da bir gün sonrası. Tahminen, görüş almak için televizyon ekranına davet ediyorlar.

Zaman gazetesi muhabiri M.G.’nin aradığı ve 44 saniye görüşme kaydı görünen tarih 7 Mayıs 2016. Anılan gün Cumhuriyet gazetesinin 92. kuruluş yıldönümüne tekabül ediyor. Bu vesileyle aranmış olabilirim. Ama tabii ki anımsama olanağım yok.

Bu sayılan dört gazeteci birer kez beni aramışlar. Beşincisi Habertürk televizyonu adliye muhabiri ile toplamda sekiz görüşme yapmışız.7 kez beni aramış, bir kez de cevaben ben kendisini aramışım. Görüşmelerin beşi aynı tarihte gerçekleşmiş: 9 Aralık 2013. Aynı günün görüşme kayıtlarına bakınca CNN Türk, NTV, Kanal D gibi bir çok medya kuruluşundan da arandığım anlaşılıyor. Eğer yanılmıyorsam Mustafa Balbay’ın tahliye edildiği gün ve bu konuyla ilgili görüş isteniyor. Kalan üç görüşmeden ikisinin tarihi 27 Kasım 2015. Müvekkillerim ve çalışma arkadaşlarım Can Dündar ve Erdem Gül’ün tutuklanmasının ertesi günü yine görüş açıklaması için aranmışım.

Ve sekizinci görüşmenin tarihi 24 Mart 2016. Can Dündar ve Erdem Gül hakkında açılan MİT TIR’ları davasının ilk duruşmasının arife günü. Bir ay önce Anayasa Mahkemesi kararı ile tahliye olan müvekkillerin ertesi günü yapılacak ilk duruşmaya katılıp katılmayacağı, savunma yapıp yapmayacağı konusunda benden bilgi almak için aramış.

Bylock kullandığı belirlenen beş kişinin de hangi gazetede çalıştığına, görüşmelerin sayısına, ve muhtemel konusuna kadar bilgi verdim. Belleğim yardımcı oldu. Tarihler yardımcı oldu. Şimdi bunu delil olarak dosyaya koyanlara soruyorum; Mutlu oldunuz mu? Tatmin oldunuz mu? Memnun musunuz? Eski görüşme kayıtlarınızla ilgili gelecekte size de sorulsa bu açıklıkta, doyurucu ve net cevaplar verebilecek misiniz? Benim görüşme sayım az. Şansım varmış, anımsadım. Peki yüzlerce görüşmesi olan insanlar nasıl hatırlasın? Böyle bir delillendirme yöntemi sadece hukuksuz değil, akıl, izan ve insaf dışıdır da…

FETÖ/PDY soruşturmalarında şüpheli olarak tespit edilen altı kişi ile olan iletişim kayıtlarına geldi sıra.

İletişim kayıtlarından birisi bir dershanenin aranması ile ilgilidir. HTS kayıtlarının gösterdiği gibi aynı gün, aynı saat dilimi içerisinde 4-5 tane farklı dershanenin aranmış olmasından da anlaşılacağı üzere bir yakınımın ALES sınavına hazırlık için kısa dönemli bir hazırlık kursunun kaç liraya mal olacağını araştırmak ve karşılaştırmalı fiyat analizi yapabilmek için yapılmış bir aramadır.

Bir diğeri uzun yıllardır tanıdığım bir meslektaş olan Av. Faik Işık’tır. Onun adını kodlamadan açıkça söylüyorum. Çünkü, duruşmadan çok önce medyada deşifre oldu. Evet, iddianame Av. Faik Işık’ın da FETÖ/PDY’den şüpheli olduğunu ve bu nedenle onunla olan iletişim kaydımın da delil olacağını düşünüyor. Faik Işık kamuoyunun tanıdığı bir isim. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın eski avukatı olarak bilinen, daha sonra FETÖ’nün yargı ayağının kurguladığı en medyatik davalardan Şike davasında Fenerbahçe kulübü başkanı Aziz Yıldırım’ın avukatı olarak cemaatçi yargıdan, onların hukuksuzluklarından söz eden birisiydi. Ama ilginç olan gelişme bir ay önce gerçekleşti. 15 Temmuz Darbe Girişiminin hedef aldığı kurumlardan birisi TBMM idi. Nitekim, darbe girişimi suçundan yargılananlar, TCK’nın 311. maddesinde yazılı yasama organına karşı suç iddiasına da muhatap oldular. Geçtiğimiz ay TBMM tüzel kişiliği adına İstanbul’daki 24. Ağır Ceza Mahkemesine davaya katılma talebinde bulunuldu. Peki, FETÖ/PDY’nin darbe girişimine ilişkin davada mağdur olan TBMM tüzel kişiliğini avukat olarak kim temsil ediyor biliyor musunuz? Avukat Faik IŞIK. TBMM Başkanlığı FETÖ’cü darbecilere karşı kendi hakkını savunmak üzere avukat Faik Işık’ı vekil tayin etmiş. Faik Işık’ın 15 gün önce, TBMM’den sonra Başbakanlığın da vekili olarak bu davalara müdahale dilekçesi verdiği basında yer aldı. Ekte bu gazetelerin kupürlerini veriyorum. İddianame ise benim Faik Işık’la birkaç kez iletişim kaydım olmasına dayanarak Faik Işık üzerinden beni FETÖ’ye yardımla suçluyor.

Kalan dört görüşme kaydından üçü hiç tanımadığım, konuşmadığım, görüşmediğim, isimlerini ilk kez iddianamede okuyunca duyduğum, birinin infaz koruma memuru, birinin uzman çavuş, ötekinin öğretmen olduğu söylenen H.Ş., Ş.E. ve M.A. isimli kişiler. Görüşme kayıtlarına baktım. Biri Şubat 2014’te, diğeri Temmuz 2015’te benim telefonuma mesaj yollamışlar gözüküyor. Böyle bir mesaj almadım ya da anımsamıyorum. Bazen bayramlarda, kandillerde veya ilgisiz günlerde hiç tanımadığım numaralardan matbu, şablon içerikte ya da ilgisiz mesajlar geliyor. Tanımadığım numara olduğu için silerim. Sanırım o türden iki mesajdır. Bir tanesi ise (0850) ile başlayan genellikle satıcıların ya da servislerin kullandığı bir telefon numarasıdır. Nitekim, Edirne C.Başsavcılığı’ndan gelen müzekkere cevabında, UYAP’ta anılan isimde bir kayıt olmadığı ve adı geçen dosyanın KYOK ile kapatıldığı belirtilmiştir.

Son görüşme kaydına gelince, E.M. isimli İstanbul emniyetinden bir polis memuru aramış. Peş peşe iki günde 30 Eylül 2014 ve 1 Ekim 2014’te üç görüşme olmuş. İki kez aramış ve bir kez de ben cevap olarak aramışım. Muhtemelen gazetemizle ya da yazarlarımızla ilgili bir konuda aramıştı. Ayrıntıyı anımsayamıyorum.

HTS kayıtlarıyla ilgili açıklamam bundan ibarettir.

VI. Sosyal medya paylaşımları hakkındaki açıklamalar:

İddianameye toplam 63 adet tweet mesajım konulmuştur. Bu tweetlerin, FETÖ’nün yayın organlarına ve şirketlerine yönelik operasyonlara karşı çıkarak açıkça örgütü desteklemek anlamına geldiği, FETÖ’yü koruduğu ve kolladığı, meşru devlet yapılanmasını ve operasyonlarını adeta bir terör örgütü faaliyetiymiş gibi gösterdiği iddia ediliyor.

2014 yılında 14 Aralık günü, birbirini takip eden sekiz tane tweet mesajı paylaşılmıştır. İçeriğine bakıldığında, O gün Zaman gazetesi ve Samanyolu televizyonuna yapılan operasyon ve gözaltılarla ilgili bir değerlendirme olduğu görülüyor. Hiçbir şekilde FETÖ’ye yardım olarak değerlendirilemez. Bu kadar açık ve net bir metinden FETÖ silahlı terör örgütünü destekleme, koruyup kollama suçu çıkarmaya çalışan bir hukuk aklının toplumu getireceği nokta, suskunluk ve sessizlik yasasıdır; eleştiri yasağıdır, düşünce suçudur.

2015 yılında 26 Ekim’de Koza İpek grubuna yapılan kayyım tayini ile ilgili değerlendirmeyi içeren dört tweettir. Bir gün sonra 27 Ekim’de de iki konuda paylaşım yapılmıştır. O günlerde medyada Cumhuriyet gazetesine yönelik bir dezenformasyon yayılmaya başlanmıştı. Bu kapsamda, gazetenin FETÖ’yle irtibatlı denilen bazı şirketlerden reklam yoluyla finanse edildiği yalanına karşı somut ve kesin bilgiler, rakamlarla cevap verilmiştir.

27 Ekim 2015’teki paylaşılan bazı değerlendirmeler ise cemaate yönelik operasyonlar hakkında idi. Adı geçen paylaşımlara bakıldığında, bu içerikten FETÖ silahlı terör örgütüne destekleme şeklinde bir sonuç çıkarmak zorlama bir yorumla bile olanaksızdır. Hukukun gereklerine uygun davranılmasını belirten bir içerikten, FETÖ’yü destekleme gibi bir suçlama yapmak, olsa olsa FETÖ soruşturmalarını sulandırarak, ciddiyetsiz hale getirerek FETÖ’ye destek çalışması olabilir.

28 Ekim 2015’teki tweet paylaşımları Kanaltürk ve Bugün televizyonlarının yayınına kayyımların tasarruf ve kararıyla son verilmesini ve ilgili kanunlar bağlamında kayyımların yetki ve görevlerini açıklayan şahsi bir bilgilendirme ve yorumu içermektedir.30 Ekim 2015’teki iki tweet de aynı konudaki paylaşımlardır.

5 Mart 2016’da Zaman gazetesi yönetiminin kayyıma devredilmesine dair daha önceki değerlendirmelerle aynı çerçevede ve yönde paylaşımlar yapılmıştır.

6 Mart 2016’da bu defa Cumhuriyet gazetesine de kayyım atanması yönünde bazı medya organlarından yayılmaya çalışan bilgilere cevap niteliğinde iki tweet paylaşılmıştır. Diğer iki tweet ise on gün önce Anayasa Mahkemesi’nin verdiği müdafilik yaptığım bir başvuru hakkındaki kararla ilgilidir. 6 Mart 2016’da paylaştığım bu dört tweetten birinin iddianamede yer alması ilginçtir. Tesadüf mü? Tevafuk mudur? Yoksa başka bir amaçla mı iddianameye konulmuştur? Bilemiyorum. Tweet’in içeriği şöyledir:

“Yeni hedefleri Cumhuriyet gazetesine mi çökmek? Ama bunu cemaat medyasına yaptıkları gibi yapmazlar. Hüseyin Gülerce misali işbirlikçi ararlar.”

Tweet tarihi 6 Mart 2016. Aradan yaklaşık sekiz ay geçtikten sonra 31 Ekim 2016’da Cumhuriyet Gazetesinin 16 yöneticisine yönelik büyük bir operasyon yapıldı. Tam sekiz ay önceki Tweette denildiği gibi Hüseyin Gülerce misali işbirlikçiler devşirilmişti. Bununla da yetinilmemiş, bizzat Hüseyin Gülerce’nin kendisi dahi tanık yapılmıştı. Üstüne, sekiz ay sonra gerçekleşen öngörümüz de iddianameye konulmuş. İnsan daha ne ister ki? Bu davayı özet ve net olarak açıkladıkları için teşekkür ederiz.

İddianameye konulan son beş tweet paylaşımı 14 Mart 2016’dadır. Burada da Cumhuriyet Gazetesine kayyım atanacağı, el konulacağı yönündeki söylenti ve haberlere cevap mahiyetinde paylaşım yapılmıştır. İddianamede, suçlamaya dayanak gösterilen 63 adet tweet mesajı bunlardır. Oysa; aynı tarihlerde FETÖ’ye dair görüş, tespit ve değerlendirmelerimi içeren çok daha belirgin ve net mesajlar da vardı. Nedense görmezden gelinmiş. O mesajlarda iddianameyi, suçlamayı çürüten açıklamalar yer alıyordu. Mesela, 14 Aralık 2014’te Zaman gazetesi ve Samanyolu televizyonuna yapılan operasyon ve gözaltılarla ilgili olarak o tarihteki sekiz tweet’im iddianameye aktarılmıştı. Bu tweetlerle FETÖ’yü desteklediğim, koruyup kolladığım söyleniyordu. Ama 11 gün sonra 25 Aralık 2014’te yaptığım paylaşımdaki değerlendirmeler unutulmuş. FETÖ/PDY’yi desteklediğimi, koruyup kolladığımı iddia eden iddianameye ithaf ederek, 16 tane peşpeşe paylaşılmış o tweetlerin bir çıktısını ekte dosyaya sunuyorum. Çok kısa bir bölümünü fikir vermesi açısından burada okumak isterim.

Şöyle:

“Biz açıkça diyoruz ki; evet, özellikle emniyet, yargı ve eğitimle ilgili devlet kurumlarında devletin meşru ve yasal işleyiş gereklerine göre değil, bir dini cemaatin hiyerarşik düzenine ve meşru siyasi iktidardan önce o cemaat hiyerarşisinin talimatlarına göre kamu gücünü kullanan bir örgütlü yapı ve buna bağlı kamu görevlileri var. Bu yapı ve kişiler çok etkili ve yetkili görevlere tayin edilmişler, bir çok hukuksuzluğa, suça bulaşmışlardır. İvedi olarak bu yapının ve üyelerinin o kurumlardan tasfiyesi meşru ve gereklidir. İkinci olarak suç ve ceza sorumluluğunun şahsiliği ve adil yargılanma ilkeleri asla atlanmadan, bir dönem o hiyerarşinin üyelerinin pervasızca uyguladığı yöntemlere asla başvurulmadan, tümüyle hukukun sınırları içerisinde suçlular yargı önüne çıkarılmalıdır. Cemaat taraftarlarının bu konudaki ‘biz tümüyle masumuz, biz darbecileri yargılayan, askeri vesayeti bitiren, yolsuzlukları açığa çıkaran kahraman, vatansever insanlar topluluğuyuz’ teranesine hiç aldanmadan ısrarla üzerine gidilmelidir.”

Evet bu kadar net. Nokta.

İnsanların söylediği sözleri, söylendiği zamandan, mekandan, bağlamdan ayırmak, soyutlamak doğru değildir. FETÖ’ye dair yukarıdaki görüş ve değerlendirmeler herkese açık bir platformda 17/25 Aralık’ın birinci yılında, 25 Aralık 2014 günü yapılmıştır. Bazı fikirlerin zamanında söylenmeyip, çok sonradan ifade edilmesi, sözün değerini de, inandırıcılığını da kaybetmesine neden olabilir. Bu nedenle sözler kadar ne zaman söylendiği, hatta bazen kimin tarafından söylendiği bile önem taşır. FETÖ’ye dair yaklaşım ve fikirlerimi, bu yapıyla mücadele edilmesi hakkındaki görüşlerimi 25 Aralık 2014’ten önce de, sonrada hep aynı çizgiden hareketle ifade ettim. 17/25 Aralık operasyonlarının gerçekleştiği günlerde paylaştığım şu tweet mesajı da destek mi? Tweet tarihi 25 Aralık 2013. İçeriğinde şunlar yazıyor: “Hükümetin yolsuzluk, rüşvet ve rant batağına saplandığına da, poliste ve yargıda cemaat odaklı bir çeteye de kaniyim. Hükümetten hesap sormanın yolu ve yöntemi bellidir. Eğer yargıya çeteler egemen olmuşsa çetelerden nasıl hesap soracağız?” Bu mesajdan sonra FETÖ’ye destek diyen kimseyi okuma kursuna göndermek gerekmez mi?

FETÖ’yü desteklediğim, koruyup kolladığım gibi gerçekdışı suçlamaya bunlar yeterli cevap değilse 22 Eylül 2015 günlü 1’den 13’e kadar sıralanmış Twitter paylaşımlarıma da, 17 Aralık 2015 günlü paylaşımlarıma da bakılabilir. Sözü uzatmamak için bu kadarını belirtiyorum. FETÖ’nün yayın organı ve şirketlerine yönelik operasyonlara karşı çıkarak örgütü destekleme yoluna gittiğim iddiasına, 15 Temmuz 2016 gecesinde darbe girişiminin en kritik saatlerindeki paylaşımımı ve zamanını da ilave edeyim. Paylaşımın yapıldığı zaman: 16 Temmuz 2016 saat: 01:03.O gece bombaların patlatıldığı, helikopterlerden ateş edildiği, her şeyin belirsiz olduğu saatler. Cuntacıların TRT’de darbe bildirisini okutmasından az bir süre geçmiş. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın televizyondan halkı meydanlara davet etmesinden 30 dakika sonra. Ne yazmışım tweette? “İleride hepimiz sözümüz kadar suskunluğumuzla da değerlendirileceğiz. Darbeler, cuntalar çözüm değildir. Çözüm demokrasidedir.”

İddianamede yer bulamayan sosyal medya paylaşımları böyle. Peki sosyal medya dışında bu konudaki olgular, belgeler, bilgilerde ne var?

Mesela, FETÖ yapısının ilk kumpas davası olan Ergenekon davasının birinci iddianamesinde “Cumhuriyet Gazetesi, Ergenekon Terör Örgütünün medyadaki merkez üssüdür” denildiği 2008’de, ben bu gazetede üstdüzey yöneticiydim desem…

Mesela, Ergenekon’un medya ayağına operasyon yapılıyor yalanıyla kurgulanan Odatv davasında, 2011’de müdafilik yapıyordum. Hem de tarihin garip bir ironisi olarak, şimdi FETÖ’ye yardım suçlamasından bu davada beraber yargılandığımız Ahmet Şık’ın müdafisiydim desem…

Mesela, o tarihte siyasi iktidarın gözdesi, birilerinin kahramanı, efsane savcısı Zekeriya Öz’ün şahsıma Mart 2011’de yaptığı yazılı tebligatta; “İmamın Ordusu başlıklı kitap taslağını savcılığa teslim et, yoksa avukatlık, müdafilik falan anlamam hakkında Ergenekon Terör Örgütü ne yardım suçundan soruşturma açarım” yazılı olduğunu söylesem…

FETÖ’nün özel yetkili mahkemelerdeki yapılanması ve elemanları, Ergenekon’a yardımla suçluyor, tehdit ediyordu; ömürleri yetmedi. Şimdiki terör savcıları FETÖ’ye yardımla suçluyor. Tutuklattılar ve dava açtılar. Ne desem?

Oda TV ve Ergenekon davalarındaki yargı sürecini, bu süreçte olanları anlatmam için 2012 yılı başında Avrupa Parlamentosu’ndan bir davet gelmişti. 31 Ocak 2012’de Brüksel’de parlamento binasında bu konuda bir sunum yaptım. Benimle birlikte Türkiye’nin daimi temsilcisi Büyükelçi de sunum yaptı. O, yapılan uygulamaları savundu. Ben ise özel yetkili mahkemelerin uygulamalarındaki hukuksuzlukları, haksız ve yaygın tutuklamaları, muhaliflere yapılan baskıyı, bu mahkemelerde adil yargılanma yapılmadığını, insanlara yargı eli ile zulmedildiğini anlattım.

Hiç kuşkum yok, o gün neler anlattıysam, bugünler için de aynı şeyleri söyleyeceğim. Değişen pek bir şey yok. Yapılanlar aynı, yalnızca yapanlar değişmiş.

O gün yaptığım konuşmanın yazılı metnini de istemişlerdi çeviri için. Avrupa Parlamentosu’nun arşivinde duruyor. O konuşma metninden kısa bir pasajı okumak isterim. Şöyle demişim:

“(…) Türkiye’de artık demokrasinin üzerinde bir nevi Demokles’in kılıcı işlevini üstlenen özel görevli savcılık ve mahkemeler aracılığıyla tutuklamalar gündeme gelmektedir. Son aylarda olay daha da vahim bir seyir izleyerek, insan hakları ihlalinin öznesi muhalifler olmaktan daha öteye geçmiştir. Artık gazeteciler ve avukatların görevlerini yapmaları da terör eylemi ya da terör örgütü üyelerine yardım etmek olarak değerlendirilerek, soruşturmaya uğramakta ve çoğunlukla tutuklanmaktadır. Yaratılan baskıcı ortam nedeniyle gazete ve televizyonlar haber verememekte, eleştirememekte mağduriyet endişesiyle siyasi iktidarın hoşuna gitmeyecek davranışlardan kaçınmaktalar. (…)

Türkiye’de özel görevli savcılık ve mahkemeler bir hukuksal güvence mekanizması ya da bir yargı kurumu olmak yerine muhaliflere yönelik siyasal baskı aracı işlevini üstlenmiş durumdadır.”

Bakıyorum da Türkiye’de hukuk cephesinde değişen bir şey yok.

VII. İddianamenin delil kabul ettiği haber ve köşe yazıları hakkında açıklamalarım:

İddianamenin 172 ile 202. sayfaları arasındaki haber ve köşe yazılarının, hangi sanıklar yönünden hangi suçlama için olduğu belirtilmeden, suçla ve sanıklarla nedensellik ilişkisi kurulmadan delil olarak kabul edildiği anlaşılmaktadır. Gazetelerde, internette, sosyal medyada Cumhuriyet gazetesi hakkında eleştiri, suçlama, övgü ya da sövgü içeren her gün yüzlerce yayın yapılmaktadır. Bunların çoğu somut bir bilgi ya da veriye dayanmayan fikirler, görüşlerdir. İçlerinde çok sayıda kışkırtıcı, provokatif, manipülatif yayın da bulunur. İddianamenin bu türden yayınlardan bazılarını adeta kanıt olarak bir değer atfedercesine iddianameye alması, adı iddianame olan bir hukuki belgenin ciddiyeti ve ağırlığına uygun değildir, yakışmaz. Bizi her safsataya, dedikoduya, yalana, yanlışa cevap vermek zorunda bırakmak sağlıklı bir yargılamaya engel olmak demektir. Bu türden haber ve köşe yazılarına yer vermek suretiyle iddianame adeta bir çöp yığını haline getirilmiştir. Bu iddianame, ne yazık ki iddianame kavramı adına da talihsizlik olmuştur. Bu belgeye olsa olsa ironiname demek daha uygun düşmektedir. Çünkü bu belgeyi hazırlayana, tanıklara, delil olarak gösterilen yazılara, bilirkişilere ve belgenin içeriğine bakınca, bunun bir ironi belgesi olduğu apaçıktır.

İddianamede delil olarak gösterilen ve söylediğim bağlam içerisinde kalan yedi tane yazıyı ciddiye alıp cevap vermeyi zul sayıyorum. Tümüyle manipülasyon amacıyla, husumete dayalı olarak yazılmış ve kirli bir planın parçası olarak yayınlanmış safsata ve yalanlardır. Reddediyorum. Aydınlık gazetesi ve Vatan Partisinin siyasi çizgisinin karakteristik özelliğini her satırında barındıran bu yayınlar kof yalanlar olup, hak ettikleri yer iddianameler değil, çöplüklerdir. Bu yedi yazı; 23.09.2016 tarihli Turktime’da yayımlanan yazı; 24.09.2016 tarihinde Kanal A televizyonunda yayınlanan Perde Arkası programının içeriği, Hikmet Çiçek isimli yazarın “Cumhuriyet Bu Hale Nasıl Geldi” başlıklı 31.10.2016 tarihli yazısı, Oktay Yıldırım isimli yazarın 01.11.2016 tarihli, “Cumhuriyet gazetesi ve Düşman Hukuku” başlıklı yazısı, Rıza Zelyut isimli yazarın 2.11.2016 tarihli, “Cumhuriyet’e Operasyonun İç Yüzü” başlıklı yazısı, aynı yazarın 09.11.2016 tarihli, “Günahkar Olsak da Cumhuriyet’i Yazacağız” başlıklı yazısı, Ceyhan Mumcu’nun Sabah gazetesinde 01.11.2016’da yayınlanan röportajıdır.

Bu yedi yazı dışında adımın geçtiği dört yazı vardır. Birisi 26.12.2015’de Medyaradar adlı internet sitesinde yayınlanan benimle yapılmış bir röportajdır. Yazının içeriğine bakınca, herhalde savcılığın başına o sırada taş düşmüş olmalı ki, ilk defa sanık lehine bir delile yer vermiş diye düşündüm. Bu vesileyle, Cumhuriyet gazetesinin FETÖ’ye yardım ettiği, FETÖ’yle uzaklığı – yakınlığı konusunda 2015 yılı sonunda konuyu açıklığa kavuşturan bir yazılı açıklamaya iddianamede yer verildiği için savcılığa teşekkür mü etmeliyim, bilemedim. Esasında, bu röportajdaki ifadeleri bile aleyhe kanıt diye düşünen bir zeka ve mantık yürütme ile karşı karşıya olduğumuzun farkındayım. Diğer üç yazıdan biri, o tarihlerde Sözcü gazetesinde yazan gazeteci Oray Eğin’in eleştiri yazısıdır. 22.11.2015’te yayınlanan o eleştiri yazısında, cemaatin medya organlarına idari tasarrufla kayyım atanarak el konulması vesilesiyle yaptığım değerlendirme nedeniyle beni eleştirmişti. Cemaate sempatim olduğunu ileri sürerek, bu el koyma işlemine en çok üzülen iki kişinin CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile benim olduğumuzu, Fuat Avni isimli internet trolünün, ‘sıranın diğer muhalif gazetelere de geleceği’ şeklindeki manipülasyonuna inandırıcılık kattığımızı söylüyordu. Nihayetinde haksız ve yersiz de olsa bir eleştiri yazısıydı. Bununla beraber, yazdığı yayın kuruluşunun okur profiline yönelik yanlış ve gerçek dışı bilgiler, haksız eleştiri ve değerlendirmeler ulaştırmış oluyordu. Kendisine, aynı gün, yani 22 Kasım 2015’te twitter üzerinden paylaşımda bulunarak cevap verdim: Cemaate sempatim değil, tam tersine antipatim olduğunu belirterek, şahsımı ve Cumhuriyet gazetesini absürd bir şekilde herhangi bir dini cemaatle ilişki ya da işbirliği içinde olmakla itham etmenin, masum bir fikir beyanı olmadığını, Cumhuriyet gazetesine yönelik karanlık niyetlerin hazırlığında bilerek ya da bilmeden rol almak olduğunu ifade ettim. Bu cevap 23 Kasım 2015 tarihinde Odatv internet haber sitesinde “Cumhuriyet’ten Oray Eğin’e Yanıt” başlığıyla yayınlandı. Aradan bir yıl geçti, o gün verdiğim cevaptaki öngörü gerçekleşti. Cumhuriyet gazetesinin bütün yöneticilerini 31 Ekim 2016’da bir operasyonla gözaltına aldılar, sonra da tutuklandık. Cezaevinde iken avukatlarımız getirdiler, gördüm; Oray Eğin kendi internet blog sayfasında bu operasyona dair şunları yazmış: “(…) Sonra yazacağımı şimdiden özetleyeyim: Başından sonuna kadar FETÖ taktikleriyle işlenmiş, FETÖ’nün herkesi tuzağa düşürdüğü bir operasyon bu. (…) Gelelim benim yazımın delil sayılmasına. Belli ki FETÖ’cü savcı şark kurnazlığıyla ‘aynı saftan’ yani muhalif bir gazetecinin yazısını koyarak kendince inandırıcılık katmak istemiş. Cem Küçük vs. falan olsa kendileri de inanmayacaklar belli ki. Ben açık istihbarattan, yani basılı gazetede çıkan haberlerden, köşe yazılarından yola çıkarak bir medya analizi yapıyorum. Cumhuriyet’in değişen yayın çizgisi, attığı manşetler orada. Her şey bir yana köşe yazısından soruşturma açılır, davada delil olarak kabul edilebilir mi? AKP’ye yönelik kapatma davasına ‘Google davası’ diye – haklı olarak – burun kıvıranlar neden Cumhuriyet soruşturmasının üzerine atlıyor? Ortada bir tuzak var, belli.”

Bu bölümde yer verilen diğer iki yazı İbrahim Yıldız ve Leyla Tavşanoğlu ile yapılmış iki röportaj. Her iki röportaj içeriğinde de Cumhuriyet’in terör örgütlerine yardım ettiğine dair somut bir fiil isnadı yoktur. Daha çok vakıf yönetim kurulu seçimleri ve yayın politikası konusunda kişisel değerlendirmeleri içermektedir. O konuda daha önce ayrıntılı açıklamada bulundum.

VIII- Tiraj düşüşü ve CUMOK tepkisi iddiası hakkında açıklamalarım:

Cumhuriyet gazetesinin yayın politikasının değiştiğine, bu değişime okurlarının tepki gösterdiğine inanmış ve inancını kanıtlama çabasına girmiş bir soruşturmayla karşı karşıyayız. İddianame, 2013’ten sonra değiştiğini söylediği yayın politikası nedeniyle bu tarihten itibaren gazetenin satışında belirgin olarak düşüş yaşandığını yazmış. Bu konudaki iddiasını kanıtlamak amacıyla 2008-2016 yılları arasında gerçekleşen satış adetlerini Basın İlan Kurumu Genel Müdürlüğünden sormuş. Basın İlan Kurumu 4 Kasım 2016 tarihli yazısı ekinde belirtilen dönemlerdeki satış adetlerini gösteren bir tablo yapıp göndermiş. 1 Ocak 2008’den itibaren her ay ayrı ayrı satış adetlerine bu tabloda yer verilmiş. Bu tabloda her ayın satış adetleri iki ayrı türde yazılmış. Birinde “günlük fiili satış ortalaması” yazılmış, yanındaki sütunda da “aylık tiraj” sayısı. İddianame bu tablodan en yüksek 1-2 ayın tirajı ile en düşük 1-2 ayın tirajını – sanki rasgele – seçerek iddiasını bu tabloya dayandırmıştır. Hemen söyleyeyim, Basın İlan Kurumunun hazırlayıp göndermiş olduğu satış tablosundaki “günlük fiili satış ortalaması” hanesindeki sayıların tamamı doğru; aylık tiraj hanesindeki sayıların hemen tamamı yanlış ve hatalıdır.

Peki ben kim oluyorum da Basın İlan Kurumunun resmi yazısı ekinde yer alan satış verilerinin hatalı olduğunu söylüyorum? Neye dayanarak bu iddiada bulunuyorum? Ne malum benim iddiamın doğru olduğu? Şuradan biliyorum ve iddia ediyorum: Basın İlan Kurumu, savcılığa gönderdiği bu satış adetlerini her ay elektronik ortamda bizden, yani Cumhuriyet gazetesinden alıyor da ondan biliyorum. İlgili mevzuat gereğince Basın İlan Kurumundan resmi ilan alan bütün gazeteler her ay kuruma bir İcmal Varakası düzenleyip vermek zorundadırlar. Bu kapsamda bir çok verinin yanı sıra gazetenin satış adedi de bildirilir. Kurum, bu satış bilgilerini gazetenin dağıtımını gerçekleştiren ana bayi üzerinden kontrol ve teyit eder. Kısaca kurumun hazırladığı bilgilerin ve verilerin kaynağı Cumhuriyet gazetesinin verileridir.

Esasen tablodaki aylık tiraj rakamı olarak yazılmış verilerin hatalı olduğunu anlamak için benim gibi bu konuyu bilmek, kaynak bilgilerine sahip olmak da gerekmez. Satış tablosuna biraz dikkatle bakılırsa, Mayıs 2014’den sonra çok bariz şekilde 1 milyonluk bir ani düşüş görünüyor. Oysa, aylık tiraj toplamında 2,6 milyondan 1,6 milyona bir anda düşmüş ve takip eden bütün aylarda bu şekilde devam etmiş rakama karşın, günlük fiili satış ortalamasında ise bir değişim olmadığı da belli.O halde, ya günlük fiili satış ortalamasındaki veri doğru yazılmıştır ya da aylık tiraj hanesindeki veri. İkisinin aynı anda doğru olması mümkün değildir. Çünkü günlük fiili satış ortalamasını ilgili aydaki gün sayısı ile çarptığınızda aylık tirajı bulursunuz. Ya da aylık tiraj sayısını, ilgili aydaki gün sayısına bölerseniz günlük fiili satış ortalamasına ulaşırsınız.

Mesela, Nisan ayında günlük fiili satış ortalaması 50.000 adet ise, bu sayıyı Nisan ayındaki gün sayısı olan 30 ile çarptığınızda aylık tiraj adeti bulunur. Yani 50.000 adet x 30 gün = 1.500.000 adet aylık tiraj olması gerekir.

Mesela, Mayıs ayında aylık tiraj 3.100.000 adet ise günlük fiili satış ortalamasının, bu sayının 31’e (Mayıs ayındaki gün sayısı) bölünmesi ile 100.000 adet olması gerekir. Bu basit aritmetik gerçeğin ışığında tablodaki “günlük fiili satış ortalaması” ile “aylık tiraj” haneleri arasında bulunması gereken bu denkliğin 1 Ocak 2008 ile 1 Mayıs 2014 döneminde bulunmadığı görülmektedir. 1 Haziran 2014 ve sonraki aylarda ise bu iki veri arasında denklik bulunduğu görülüyor. Tablonun, günlük fiili satış ortalamasının yer aldığı hanesinde yazılan satış adetlerine bakıldığında – ki doğru veriler buradadır – Cumhuriyet’in günlük fiili satış ortalamasının 2009 yılından başlayarak 2016 yılı Kasım ayına kadar hep 50 bin – 53 bin aralığında gerçekleştiği açıkça görülüyor. Basın İlan Kurumunun gönderdiği ve iddianameye dayanak yapılan bu satış tablosunu görünce, gazetemizin avukatı 23.11.2016 tarihinde aynı kuruma başvurdu. Bilgi Edinme Hakkı Kanunu uyarınca 2008 – 2016 dönemi için günlük fiili satış ortalaması ile aylık tirajı gösteren bir tablonun verilmesini talep etti. Ekte bir fotokopisini sunduğum Basın İlan Kurumunun cevabi yazısı ve ekindeki satış tablosu geldi. İddianamedeki iddianın kanıtı bağlamında, ek olarak dosyaya eklenen 4 Kasım 2016 tarihli tablo ile bize verilen 15 Aralık 2016 tarihli tablo karşılaştırıldığında, günlük fiili satış ortalaması olarak yazılmış bütün verilerin birebir aynı olduğu görülecektir. Buna karşın şimdi sunduğumuz 15 Aralık 2016 tarihli tablodaki aylık tiraj hanesi ile dosyadaki tabloda yer alan aylık tirajın epeyce farklı olduğu bellidir. 4 Kasım tarihli tabloda aylık tirajın hatalı yazıldığı 1 Ocak 2008 – 1 Mayıs 2014 dönemindeki veriler, bu defa yeni hazırlanan tabloda düzeltilmiştir.

Cumhuriyet gazetesine yönelik verilerde yapılan bu hatalı ve yanlış veri bildirimi, suçlamanın delili olarak kullanılmıştır. Eğer üzerine gidip, araştırma yapmasak bunun üzerine saçma suçlamalar inşa ediliyordu. Dolayısıyla yapılan hatanın, bir maddi hata mı yoksa manipülasyon amaçlı mı yapıldığı, herhangi bir kasıt olmadan yanlış düzenlenmiş bir resmi belge mi yoksa sırf Cumhuriyet yöneticileri aleyhine sahte delil oluşturması için bilerek ve isteyerek yapılmış bir resmi evrakta sahtecilik mi olduğunu gerçekten bilemiyoruz. Zira son yıllarda hep Cumhuriyet gazetesi aleyhine tesadüfen yapılmış ağır kusurlarla karşılaşmak rutin hale geldi. Ama madem ki, Cumhuriyet gazetesinin satış adetine, etkinliğine dair yanıltıcı ve yanlış sayılar dolaşıma konulmuştur, o halde kamuoyunun doğru bilgilenmesini buradan temin edelim. Ekte size sunduğum tabloda, Cumhuriyet gazetesinin son 30 yıllık dönem bakımından yıl yıl satış adeti ortalaması var. Hangi yılda günlük satış ortalaması kaç adetmiş, bu tabloda var. Bu tablo, Cumhuriyet gazetesi satış servisinin verilerini içermektedir. Görüldüğü gibi 1991 yılından sonraki 25 yıllık dönemde iki yıl hariç gazetenin günlük fiili satış ortalaması 40 bin ile 60 bin arasında gerçekleşmiş. Şunu da eklemeliyim; satış adeti artık reklam verenler ve reklamcılar nazarında itibar edilen bir ölçüm değeri değildir. Çünkü, gazetelerin satış adetlerinin gerçeği yansıtıp yansıtmadığına dair çok ciddi kuşkular vardır. Bu nedenle Türkiye’de hemen bütün ulusal gazetelerin, belli başlı reklam verenlerin ve reklam ajanslarının oluşturduğu bir birlik tarafından bir tiraj ve erişim araştırması yapılmaktadır. Tüm gazetelerin üyesi olduğu ve maliyetini müşterek karşıladığı bu kurumun ölçümüne göre Cumhuriyet gazetesi her gün 350 bin ile 450 bin kişiye erişmektedir. Bunun anlamı bayiden satın alınan her bir gazeteye 8-10 kişinin erişim sağladığıdır. Çok uzun yıllardan beri yapılan bu erişim ölçümünde Cumhuriyet gazetesinin okur katsayısı her zaman en başta gelmiş ve satış adetinin 8-12 katı kadar olmuştur. Geçtiğimiz ay Reuters Ajansı, Oxford Üniversitesinin bir araştırmasını yayınladı. Bu araştırma sonucuna göre, Türkiye’de insanların haberleri takip ettiği gazeteler sıralamasında Cumhuriyet gazetesi beşinci sıradaki gazete. Bunları neden anlattım? Cumhuriyet gazetesinin bu derece etkin ve güvenilir bir bilgi edinme kaynağı oluşunu göstermek için. Herkes biliyor ki, Cumhuriyet gazetesinin bütün yöneticilerinin yargı araçsallaştırılarak tutuklanmış olmaları da bu nedenledir.

Gelelim CUMOK tepkisi denilen meseleye..

İddianame, gazete yönetimine gönderilmiş 330 kişinin adı bulunan ve adına okur bildirisi dedikleri bir metni ve kendisine Cumhuriyet okurları koordinatörü sıfatını takmış bir kişinin beyanlarını, yayın politikasının değiştiğine kanıt olarak gösteriyor. Cumhuriyet gazetesi kurumsal yapısıyla ilintili ve ilişkili CUMOK adında bir yapı uzun zamandan beri yoktur. Kurulduğu dönem itibariyle samimi Cumhuriyet gazetesi okurlarından bir grubun oluşturduğu bu platform daha sonraki yıllarda kendi aralarında siyasi çekişme nedeniyle bölünmüş ve İstanbul’da iki ayrı CUMOK oluşumu ortaya çıkmıştır. Bunlardan bir grup, kendisini adeta gazeteyi temsil eder bir imajla tanıtarak, olmayacak siyasi misyonlar üstlenmeye çalışıp, gazete kurumsal kimliği nezdinde de statü edinmek istemiştir. Diğer CUMOK grubunu ihanetle suçlayan bildiriler yayınlamışlardır. Okur oluşumları arasındaki bu çatışma ve çekişme nedeniyle 15 yıl öncesinden bu yana gazete ile bu grupları temsil iddiasındaki kişiler arasına mesafe konulmuş ve iletişim kesilmiştir. Kendini CUMOK koordinatörü olarak ilan eden bir kişinin Cumhuriyet gazetesine yayın çizgisi, politikası çizmesi bir hadsizlik ve kendini bilmezliktir. Bu hezeyanların gazete nezdinde bir karşılığı hiç olmamıştır. Bu hususta söyleyeceklerim bundan ibarettir.

IX- Tanık ifadeleri hakkında:

Bu dava kapsamında soruşturma başlatılır başlatılmaz dinlenen özel bir tanık dışında, tamamı gözaltına alınma işleminden sonra ifadesine başvurulan 18 kişi daha olmuştur. Bu aşamada her bir tanığın ifadelerini tek tek, satır satır cevaplamaya girişmeyeceğim. Bu nedenle, gerek iddia ve savunma makamlarının gerek heyetiniz üyelerinin soracağı sorulara vereceğim cevaplar dışında tanık ifadeleriyle ilgili genel değerlendirmem şu şekildedir.

Tanık olarak ifadesi alınan kişilerin çoğu suçla ve suçlamayla ilgisiz, dedikodu niteliğinde ve yargılama konusu fiille ilintisiz hususlara değinmişlerdir. Dava konusuyla ilgili – ilgisiz safsata ve gerçek dışı bilgileri ve hatta yalan beyanları ifade eden Cem Küçük, Latif Erdoğan, Hüseyin Gülerce, Talat Atilla, Rıza Zelyut ve Mehmet Faraç isimli tanıkların hakkında ise şunu belirtmek isterim. Bu tanıkların ifadeleri ile ilgili değerlendirmem şu şekildedir:

Üslup, kişilik ve karakterleri kamuoyunca da az çok bilinen kişilerin hakkımdaki olumsuz fikir ve eleştirilerinin, başkaca bir argümana gerek olmadan lehime çok kıymetli bir delil ve kanaat oluşturduğunu değerlendiriyorum. Diğer tanıkların ifadeleri, vakıfta yapılan boşalan bir yönetim kurulu üyeliğine seçim ve gazetenin yayın politikası konusundaki kişisel görüşleri çerçevesinde ve kapsamındadır. Daha önce her iki konuda ayrıntılı açıklamada bulunmuştum. Bu tanıkların beyanları tahtında bir kez daha vurgulamak isterim. Vakıf toplantısı ve seçimlerinin de, gazetenin yayın politikası ve çizgisinin de tartışılıp konuşulacağı, bu konuda tespitlerin yapılacağı zemin ve mekan bu duruşma salonu ve bu yargılama değildir. Vakıfla ilgili konu kendi zemininde, Asliye Hukuk Mahkemesi nezdinde sürmektedir. Gazetenin yayın politikası ve çizgisi konusunda herhangi bir savcılığın mahkemenin siyasi tespiti, müdahil olması yalnızca burada yargılanan biz sanıkların değil, Cumhuriyet’in gerçek okurlarının da kabul etmeyeceği, içine sindirmeyeceği bir girişim olacaktır. Böylesi bir yolu açanları, böyle bir yolla gazeteye müdahale edilmesine neden olanları da okurlar ve kamuoyu unutmayacaktır.

Bazı tanık beyanlarında olup da iddianamenin benimle ilgili değerlendirmesinde suçlama konusu yaptığı bir konuya da bu vesileyle açıklık getirmek istiyorum.

İcra Kurulu Başkanlığı Meselesi..

Halen gazetede çalışan üç arkadaşımızın, tanık sıfatıyla ifadesine başvurulmuştur. Bu arkadaşlar, Cumhuriyet Vakfında daha önce mevcut olmayan yeni yapılanmaya gidildiğini ve İcra Kurulu adıyla yeni bir kurul oluşturulduğunu söylemişler. İddianamenin “Sonuç ve Değerlendirme” bölümünün 257. sayfasında benimle ilgili iddia ve cezalandırma talebi şu şekilde başlamaktadır:

“Şüpheli Akın ATALAY’ın; (…) iletişim kaydı bulunduğu, tanıklar Ali Açar, Miyase İlknur ve Aykut Küçükkaya’nın da belirttiği gibi Yönetim Kurulu tarafından Vakıf Senedinde yer almayan “İcra Kurulu” adında bir organ oluşturularak bu kurulun başına getirildiği ve bu yolla şüpheliye gazetenin yönetiminde ciddi bir güç sağlandığı…”

Cumhuriyet Vakfında daha önce mevcut olmayan ve iddianameye göre resmi senette de yer almayan bir yeni yapılanmaya gidildiği ve İcra Kurulu oluşturulduğu yanlış bilgidir. Tanık olarak ifade veren arkadaşlarımız belli ki Cumhuriyet Vakfını, resmi senedini bilmiyorlar. Bu da doğaldır. Bu arkadaşlarımız, gazete işletmesinde ve Yeni Gün Haber Ajansı A.Ş bünyesinde oluşturulan İcra Kurulunu sanki Cumhuriyet Vakfında yeni bir yapı olarak anlamışlar. Oysa, Cumhuriyet Vakfı’nda İcra Kurulu oluşumu, resmi senedindeki düzenleme gereğince zaten kuruluşundan beri 23 yıldır olan bir organ ya da yapıdır. İddianameden yukarıda aktardığım alıntı her ne kadar “vakıf senedinde yer almayan İcra Kurulu adında bir organ oluşturulduğu” ve başına benim getirildiğimi söylüyorsa da maddi gerçek tam tersidir. Cumhuriyet Vakfının resmi senedi ek klasörlerde var. Savcılar deliller arasına koymuş. Ama belli ki okumadan koymuş. Şimdi size 11. maddeyi okuyorum:

“Yönetim Kurulu, Başkan, Başkan Vekili, Genel Sekreter ve Genel Sayman’ın da içinde bulunduğu yeterli sayıda Yönetim Kurulu üyesinden oluşan bir Yürütme Kurulu seçer. (…) Yürütme Kurulu, Yönetim Kurulu kararlarını, uygulamak ve yürütmekle görevli olup, Yönetim Kuruluna karşı sorumludur.”

Görüldüğü gibi Cumhuriyet Vakfında resmi senedin 11. maddesi uyarınca kurulduğu günden bu yana bir yürütme yani İcra Kurulu vardır. Yeni bir yapılanmaya gidildiği bilgisi yanlıştır. Bununla birlikte, vakfın tavsiyesi üzerine Yeni Gün Haber Ajansı A.Ş’de, işletme şirketinde İcra Kurulu Başkanlığı oluşturulmuştur. Tanıklar ve iddianame bu iki farklı tüzel kişiliği karıştırmışlardır.

Cumhuriyet gazetesine FETÖ – PKK ve DHKP/C terör örgütlerine yardım etme suçlamasının inandırıcı ve ikna edici olmak bir yana saçmalığı ve tutarsızlığının, bu suçlamayı yöneltenleri zan altında bırakacağı kanaati dikkate alınarak savcılık tarafından ilginç bir yönteme de başvurulmuştur. Tutuklamalardan sonra 18 Kasım 2016’da Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne (VGM) bir talimat yazılmıştır. Bu talimatın amacı, tutuklu Cumhuriyet yöneticilerine yeni suçlar bulunması için vakfın ve vakfa bağlı şirketin sıkı bir incelemeden geçirilmesiydi. Savcılığın bu talimatı nedeniyle son dönemde sık sık denetimden geçen vakıf ve şirket bir kez daha özel amaçlı olarak incelendi. Bu inceleme sonucunda, başka bir olumsuzluk yüklenemediği için iki taşınmazın satışı, vakıftan gazeteye borç verilmesi ve şirket genel kurulunun toplantıya davet edilmemesi gerekçesiyle, hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçu icat edilmeye çalışıldı; daha doğrusu böyle bir suç uyduruldu. VGM’ye bağlı müfettişlik, bir mecazla söylersem savcılıktan gelen vur emrini öldür diye anladığından suç uydurmaya çalışmakla yetinmeyip, hızını alamamış, gazetenin künyesinin nasıl düzenleneceğine kadar mütalaada bulunmuştur.

Cumhuriyet gazetesinin künyesinden İcra Kurulu Başkanı ibaresinin çıkarılmasının bir iddianameye neden aktarıldığını (idd. s, 115) anlayamamakla birlikte yine de cevapsız bırakmayalım. Size ne gazetenin künyesinde hangi sıfatların ve kelimelerin, hangi görevlerin ve statülerin yazılıp yazılmayacağından!… Gerçekten müfettişler ve savcıların başka işi kalmadı da gazete künyelerini düzenlemeye mi başlıyorlar!.. Gazete künyelerinde belirtilip şirket sözleşmelerinde, Ticaret Kanununda adı geçmeyen genel yayın yönetmenliği, Ankara temsilciliği, bölüm şeflikleri, reklam müdürlükleri ve benzeri yapıların künyede yer alıp almayacağı ile ilgili bir fikriniz de var mı? Şimdi size Cumhuriyet gazetesi dışında üç gazetenin künyesinin yer aldığı gazete kupürlerini sunuyorum. Hürriyet, Star ve Yeni Şafak gazeteleri. Bu gazetelerin künyelerinde de aynı sıfat ve titr’e yer verilmiş. Onların da çıkarması gerekiyor mu? Yoksa bu uygulama Cumhuriyet’e mi özel?

Bu konuya burada bir nokta koyuyorum.

X- Sonuç ve Değerlendirme:
A) İddianamenin sonuç ve değerlendirilmesi hakkında:

İddianamenin bu bölümünden kısa bir alıntı yapıyorum. Diyor ki iddianame;

“ (…) Faaliyetin esasen meşru bir zemine sahip olması da bu durumu değiştirmemektedir. Söz gelimi doktorluk mesleğini icra eden bir kişinin örgütün hiyerarşik yapısına dahil olmasa bile gizlice kendisine getirilen örgüt mensuplarına tıbbi müdahalede bulunması örgüte yardım etme olarak değerlendirilebilir.”

Burada alıntıya bir ara verip, yürürlükteki Ceza Kanununu hazırlayan bilim heyetinin başkanı Prof. İzzet Özgenç’in 2011 tarihli “Suç Örgütleri” adlı kitabından bir bölüm okuyorum:

“ (…) örgüt mensuplarına yapılan her türlü yardımı suç olarak tavsif etmemek gerektiği kanısındayız. Mesela hasta ve yaralı olan örgüt mensubuna iyileşmesi için tıbbi müdahalede bulunulması, ceza sorumluluğunu gerektirmez…”

Görüldüğü gibi, aynı somut örnek üzerinden giderek ceza kanunu eserinin mimarbaşı olan İzzet Özgenç’i iddianame tekzip etmiş. Meğerse, bir doktor kendisine getirilen ağır yaralı bir insana, örgüt mensubuysa tıbbi müdahalede bulunmayacakmış!.. Bulunursa suç sayılırmış. Ne denir ki, böyle insanlık dışı bir hukuk algısı olmaz. Batsın böyle bir zihniyet!..

İddianamenin sonuç ve değerlendirme kısmından yaptığım alıntıya kaldığı yerden devam ediyorum:

“ (…) Basın mensuplarının faaliyetleri de bu kapsamda ele alınmalıdır. Normal şartlar altında kamuoyunun bilgi edinme hakkı, basın mensuplarının da meslek faaliyetlerini icra etme hakkı kapsamında hukuka uygun olan faaliyetler tüm ulusal ve uluslar arası sistemlerde ulusal güvenlik, kamu barışı gibi kriterlerden hareketle sınırlandırılmaktadır. (…)”

Gördüğünüz üzere, iddianame açıkça ikrar ediyor: Normal şartlar altında yaptığınız gazeteciliktir. Ama ne gazetecilik, ne yargı, ne ülke normal şartlar altında değil!

B) Benim sonuç ve değerlendirmem:

Soruşturmayı yürütenler, iddianameyi düzenlemeden hemen önce son bir hamle yaparak hakkımda ille de bir irtibat tesis edebilmek amacıyla Emniyet’e bir yazı yazmışlar. 3 Nisan 2017 tarihli iddianameden 3 gün önce İstanbul Emniyet Müdürlüğü, Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğünün 31.03.2017 tarihli tutanağı 5. klasörün 18 – 19. sayfalarına girmiş. Tutanakta deniliyor ki;

“Akın Atalay ve Mehmet Murat Sabuncu hakkında FETÖ/PDY ile irtibatlı olup olmadığına ilişkin bilgi talep edilmektedir. Şahıslar hakkında yapılan sorgulamada FETÖ/PDY örgütü kapsamında çeşitli birimler tarafından Dairemize gönderilen ve Analiz Şube Müdürlüğünde toplanan; 1- Yürütülen soruşturmalarda adı geçenler listesinde, 2- Bank Asya’da hesabı olan şahıslar listesinde, 3- FETÖ kapsamında değerlendirilen dernek ve sendikalarda kaydı olanlar listesinde, 4- FETÖ soruşturmasına konu şirketlerin ortakları ve yöneticileri listesinde, 5- BYLOCK programı kullananlar listesinde, 6- KHK ile ihraç edilen emniyet mensupları, sıkıyönetim komutanları atama listesi ve benzeri listelerde, 7- Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı FETÖ/PDY ana çatı soruşturması kapsamında HTS kaydı alınan 72 şahsa ait 336 numaranın irtibatlı olduğu karşı numaraların abone bilgilerine rastlanılan şahıslar listesinde, HAKLARINDA KAYDA RASTLANILMAMIŞTIR.”

Yani soruşturma savcıları son bir derin araştırma daha istemişler. Peki bu araştırma sonucu 3 gün sonra yazdıkları iddianameye yazılmış mı? Tabii ki hayır.

Şimdi gelelim benim sonuç ve değerlendirmeme:

Burada FETÖ’ye yardım suçlamasına muhatap olanlar, Cumhuriyet gazetesinin yöneticileri ve yazarlarıdır. Ortalama zeka sahibi biri suçlamaya ve suçlananlara bakarak, ortada bir entrika olduğunu hemen anlar. Tutuklanarak cezaevine gönderildiğimizde, FETÖ adına örgütsel faaliyette bulunmak suçundan tutuklandığımızı öğrenen görevliler bile, “haydi canım, olmaz artık bu kadar saçmalık” dediler. Neden tutukluyuz ve neden yargılanıyoruz? Açıkça söyleyeyim; FETÖ konusunda kimileri gibi bağışlanmayı gerektiren, af dileyecek, kullanmışlar bizi denilebilecek bir irtibat, ilişki ya da kusurumuz olmadığından dolayı buradayız. Şimdi FETÖ denilen bu yapıyla en başından beri kararlı ve ısrarlı bir şekilde mücadele ettiğimiz, bu yapının oluşturduğu tehdit ve tehlike konusunda sürekli olarak kamuoyunu ve yetkilileri uyardığımızdan dolayı buradayız. FETÖ’ye dokunanın yandığı dönemlerde dokunma cesaretini gösterebilen ender kişiler ve gazeteler arasında olduğumuzdan dolayı buradayız. Öyle görünüyor ki, biz de, “aldatılmışız, kandırılmışız, gözümüz körmüş, bizi kullanmışlar”, diyenlerden olsaymışız, şimdi el üstünde tutulanlardan olurmuşuz. Bizi soruşturanlara, tanıklarına ve kanıtlarına bakınca bunu anlamak hiç zor değil. Ama biz suçluyuz; suçluyuz çünkü FETÖ denilen bu yapıyla camia iken de, cemaat iken de, hizmet hareketi iken de, paralel yapı iken de, FETÖ iken de hiçbir zaman uyuşamadık, anlaşamadık, hoş görmedik. Bu yapılanmayı, yöntemleri, amaçlarını hep tehdit ve tehlike olarak gördük. Devletin kurumlarına nasıl sızdıklarını, örgütlendiklerini, faaliyetlerini yazdık, eleştirdik ve devletin önlem alması gerektiğini söyledik.

Biz FETÖ’yle hiçbir dönemde aynı dağın yeli, aynı bağın gülüyüz demedik; onlarla aynı yoldan yürümedik, aynı sudan içmedik, özümüz de farklıydı sözümüz de…

Ama biz adil yargılama hakkını istisnasız her insan için savunuyoruz. Yalnızca adil olmanın, hukukun değil insan olmanın ve insan kalmanın da gereği sayıyoruz bunu. Yargılananların geçmişine, siciline, nedamet getirip getirmemesine ya da suçun ağırlığına bakmadan kimseye haksızlık yapılmasını istemeyiz. Adalette eşitlik isteriz. Yargılananların bizim siyasi anlayışımıza uzaklığı ya da yakınlığı haklara müstahaklığın ölçüsü değildir; olmamalıdır. Yargılananları sorumsuz, günahsız, suçsuz, iyi insanlar olarak gördüğümüzden değil, yalnızca insan oldukları için ve bundan kaynaklanan temel haklara sahip olmaları gerektiğinden peşinen suçlu ilan etmeyiz. Eskiden de böyle düşünüyorduk. Bugün de böyle düşünüyoruz. Yarın da mağdurun, yargılanacak olanın kimliğine, siciline bakmadan aynı tutumu alırız. Bundan dolayı da pişman olmayız…

Bilinsin ki, burada verilecek nihai karar bizimle ilgili görünse bile gerçekte öyle olmayacaktır. Biz, bugünün muktediri öyle olmasını istediği için aylardır tutukluyuz. Ne kadar daha sürecek bilmiyorum. Ama bildiğim şeyler de var. Esareti kabul etmeyiz, onurumuzdan, haysiyetimizden, insanlığımızdan vazgeçmeyiz. Korkuya teslim olmayız. Gazeteciliğe, halkın bilgi edinme hakkına zarar verecek bir ödün vermeyiz, veremeyiz. Onursuz bir özgürlüğe razı olmayız. Böylesi bir düşüklükten herkesin uzak olmasını dilerim. Sizler vereceğiniz nihai kararla, iktidardakilerden farklı düşünmenin, eleştirinin, muhalefet etmenin, gazeteciliğin suç sayılıp sayılmayacağına da karar vermiş olacaksınız.

Bitirirken…

İlhan Selçuk, herkes kendi heykelini yontar demişti. Galiba gazetelerin heykelini de orada çalışanlar yontuyor. Cumhuriyet gazetesinin heykelini İlhan Selçuk, Uğur Mumcu, Muammer Aksoy, Bayriye Üçok, Ahmet Taner Kışlalı, Onat Kutlar’lar hayatları pahasına yonttular.

Bizler burada yargılanan Cumhuriyet’çiler, bu nadide heykelin sıradaki nöbetçileriyiz.

Nöbetimiz sırasında bu heykele leke sürülmemesi için çabalıyoruz. Bizden öncekiler gibi biz de muktedirlere boyun eğmiyor, korkuya teslim olmuyor, gazeteciliğe ihanet etmiyoruz.

Bu zorlu dönemde bunun bir diyeti vardı.

Onurumuzla ve gururla ödüyoruz.

Hepsi budur!…

Si̇yasi̇ Eti̇k ve Si̇yaseti̇n Fi̇nansmanının Şeffaflastırılması Kanunu Tekli̇fi̇

0
Mehmet Akif Hamzaçebi

Si̇yasi̇ Eti̇k ve Si̇yaseti̇n Fi̇nansmanının Şeffaflastırılması Kanunu Tekli̇fi̇ 30 Haziran 2022 tarihinde dönemin milletvekili Mehmet Akif Hamzaçebi tarafından hazırlanmıştır. Hamzaçebi, AB müktesebatı ve diğer ülke uygulamalarını dikkate alarak hazırladığı en kapsamlı Siyasi Etik Kanun Teklifi Taslağı’nı Şubat 2023 tarihinde web sitesinde yayımlamış ve ilgililerin dikkatine sunmuştur.

Si̇yasi̇ Eti̇k ve Si̇yaseti̇n Fi̇nansmanının Şeffaflastırılması Kanunu Tekli̇fi̇
GENEL GEREKÇE

Demokratik toplum düzenini olumsuz etkileyen sorunların başında siyaset kurumuna ve siyasetçilere duyulan güvensizlik gelmektedir. Bu güvensizliğe yol açan en temel unsur ise “yolsuzluk”tur. Toplumda iktidara yönelik yolsuzluk düşüncesinin oluşması halinde siyasette “temsil” olgusu tartışmalı hale gelmekte, yolsuzluk-siyasetçi ilişkisi seçilenlerle onları seçenler arasındaki bağın zayıflamasına,seçmenlerde seçilenlerin artık kendilerini temsil etmediklerine ilişkin bir inancın yerleşmesine yol açmaktadır.

Halkın siyaset kurumuna olan güvenini zayıflatan bir diğer neden ise günümüz iktidarlarının, ulus-devletleri uluslararası büyük fonlara bağımlı hale getiren ve bu nedenle fon sahiplerine aktarılmak zorunda kalınan yüksek faizlerin bedelini, refahından kısıntı yaparak halka yükleyen, refah vaad edip de iktidar olduğunda bunu unutan ikiyüzlü siyaset anlayışıdır.

Mevcut hukuk kurallarının siyaset alanında yaşanan bu güven sorununu önlemede yetersiz kalması “Siyasi Etik” kavramının ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bir süredir Türkiye’nin de gündeminde önemli bir yer tutan bu kavram başkanlık, yarı-başkanlık veya parlamenter sistemlerden hangisine sahip olursa olsun güçlü demokrasiler tarafından benimsenmiş ve buna ilişkin yasal düzenlemeler ve kurumlar oluşturulmak suretiyle temsili demokrasiye güvenin artırılması yolunda önemli ilerlemeler sağlanmıştır. “Siyasi Etik” veya “Siyasi Ahlak” kavramları doğrudan doğruya yolsuzlukla
mücadele ve bu bağlamda siyasetin şeffaflaştırılması anlamına gelmekte olup siyasi etik kuralları ile yolsuzluk arasında ters orantılı bir ilişki vardır. Bu itibarla, siyasi etik kuralları yolsuzlukları azaltan bir fonksiyon icra ederken, yönetimde şeffaflık ve hesap verebilirliği hâkim kılarak siyaset kurumuna duyulan güveni artırmakta ve siyasal katılımı olumlu yönde etkilemektedir. Bu kuralların yokluğu veya zayıflığı ise hem yolsuzluklara ortam hazırlamakta hem de toplumda siyaset kurumuna olan inancı sarsmak suretiyle siyasal katılımı olumsuz yönde etkileyerek demokrasiyi zayıflatmaktadır.

Günümüzde liberal demokrasinin krizinden söz edilmektedir. Kriz tartışmalarına yol açan nedenler muhteliftir ama sonuçları “liberal demokrasinin meşruiyet krizi” bağlamında ele alınmaktadır. Liberal demokrasinin krizini tahlil edenler bu konuda çeşitli görüşler ileri sürmektedirler. Medya araçlarının tekelleşmesinin düşünce ve haber alma özgürlüğü üzerinde yarattığı engeller, küreselleşme sürecinde liberal demokrasiyle özdeşleştirilmiş olan ekonomi politikalarının kriz yaratma potansiyeli, toplumun zayıflamasına karşın bilgi ve iletişim teknolojilerindeki ilerlemenin yarattığı “ekran bağımlı birey”in yükselmesi, vergi devletinden borç devletine, borç devletinden de konsolidasyon devletine doğru seyreden bir süreçte Devletin (Ulus Devletin) giderek uluslararası sermayeye/fonlara bağımlı hale gelmesi liberal demokrasideki krizin göstergeleri olarak ortaya çıkmaktadır.

Dünya, ekonomik güç sahiplerinin, küresel şirketlerin ulus-devletlerin ya da diğer bir ifade ile siyasal iktidarların egemenlik alanlarına nüfuz edebildiği bir dönemi yaşamaktadır. Özellikle sermaye hareketlerinin serbestleşmesi ve kamu borçlarındaki artış eğilimi devletleri adeta finans kesimine/kreditörlere mecbur etmektedir.

Demokratik sistemde halkın gücünün azalmasına yol açan bu gelişmeler, gelecekteki demokrasilerin “Post-Demokrasi” olacağı yönünde değerlendirmelerin yapılmasına imkân vermektedir. Bu durum aynı zamanda egemenlik krizine de işaret etmektedir. Çünkü, hiçbir modern ulus-devlet kendi ulusal ekonomisini bütünüyle yönetme iktidarına sahip değil artık. Bu en zengininden en fakirine kadar bütün ülkelerin ortak sorunu. “Ulusal egemenlik”in temeli olan “ekonomik egemenlik” büyük ölçüde yara almış durumda.

Yaşadığımız bu süreç siyasal katılımı olumsuz yönde etkilemektedir. Bilgi ve iletişim teknolojilerindeki gelişmeler sosyal sınıfları kitlelere, kitleleri de sessiz çoğunluğa dönüştürüyor. Bu süreçte, siyasal partilerin sosyal sınıfları temsil etmesi, sosyal sınıflar arasındaki menfaat zıtlıklarının siyasetin dinamiğini oluşturması istenmiyor. Bilginin toplumsal ilişkiler yoluyla üretildiği dönemler sona erdirilmeye çalışılıyor. Ekran/tablet/cep telefonu ile toplumdan yalıtılmış bireylerden aktif değil sadece gözlem ve pasif katılım isteniyor. Özgürlük ise siyasal alandan bağı koparılarak tüketim özgürlüğüne indirgeniyor.

Bütün bunlar siyasal katılımı azaltmak suretiyle liberal demokrasinin en güçlü dayanağı olan “sivil toplum”un içini boşaltmakta ve meşruiyet tartışmalarına alan açmaktadır. Bundan dolayı, siyaset kurumunu demokratikleştirmenin yolu sivil toplumdan, daha doğrusu güçlü sivil toplumdan geçmektedir.

Bu bağlamda, demokrasinin meşruiyet sorununu sonlandırmak üzere siyaset alanında sivil toplumun denetimine daha geniş yer açılması, bu amaçla siyasetin finansmanının şeffaflaştırılması, siyasi karar ve uygulama süreçlerinde görev alanların sivil toplum tarafından etkin şekilde denetlenmesine olanak sağlanması gerekmektedir.

Yolsuzluk konusu da demokrasilerde meşruiyet tartışmalarına yol açabilmektedir. Klasik anlayışta meşruiyet siyasal iktidarın arkasındaki parlamento çoğunluğu veya halk desteği olarak tanımlanırken post-modern dönemlerden itibaren bu tanım yeterli sayılmamaktadır. Yeni tanıma göre arkasında parlamento çoğunluğu veya halk desteği bulunan iktidarlar doğru ve adalete uygun işler yaptığı ölçüde meşrudurlar.

İşte bu aşamada Dürüst Yönetim ve Temiz Siyaset ilkeleri öne çıkmaktadır. Siyasal meşruiyetin ilk adımı olarak bu iki ilkenin hayata geçirilmesi şarttır. Güçlü demokrasi olabilmek için seçilenlerle onları seçenler arasında bir güven ilişkisinin kurulması gerekir. Güven ilişkisinin yokluğu yukarıda da belirttiğimiz gibi seçmenlerle seçilenler arasında bir probleme, “temsil bunalımı”na yol açar.

İdeal bir demokraside seçmenlerin (temsil edilenlerin) kendilerini temsil etmek üzere seçtikleri kişilere (her derecedeki seçilmiş kişiler) verdikleri siyasal gücün toplum yararına olarak kullanılması esastır. Bu gücün nasıl, hangi yollar ve mekanizmalarla kullanılacağına ilişkin kurallar Siyasi Etik’in konusudur. Siyasi Etik, siyasal gücün toplumda genel kabul gören kurallara bağlanmasını amaçlar.

Devlet içindeki siyasi karar alma ve uygulama süreçlerinde görev alanların hukuk kuralları yanında evrensel nitelik kazanmış etik ilke ve kuralları da gözetmesi, cezai ve hukuki yaptırım öngörülmemiş olsa dahi toplum tarafından onaylanmayan veya şüpheyle bakılan davranışlardan, etik kuralların rehberliğinden yararlanarak kaçınması için siyasi etik kurallar sisteminin oluşturulması gereklidir.

Avrupa Konseyi Yolsuzluğa Karşı Devletler Grubu (GRECO)’nun Türkiye hakkında hazırlayarak Ekim 2015’te açıkladığı tavsiye metninde ve Avrupa Komisyonu tarafından hazırlanan Türkiye İlerleme Raporlarında milletvekillerine yönelik mal beyanı ve çıkar çatışmasına ilişkin kuralların bir Siyasi Etik Kanunu ile düzenlenmesi gerektiğine dikkat çekilmiştir.

Avrupa Birliğine üyelik sürecinde olan ülkemizin yıllardır Avrupa Birliği normlarına uyum sağlama çabası içinde olduğu söylense de bu kapsamda gerçekleştirilen düzenlemelerin birçoğu, demokrasi ve hukuk standartlarımızı yükseltmek yerine sadece görüntü verme amacına yönelik olmuştur. Nitekim, Avrupa Birliği tavsiye ve değerlendirmelerine rağmen ülkemizde bugüne kadar siyasi etik konusunda herhangi düzenleme yapılmamış olması, kamu görevlilerinin uymaları gereken etik ilkelerin belirlenmesi ve bu konudaki uygulamanın denetlenmesi amacıyla çıkarılan 25/5/2004 tarih ve 5176 sayılı Kamu Görevlileri Etik Kurulu Kurulması ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanundan da Cumhurbaşkanı, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanların muaf tutulmuş olması, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 26. Yasama Döneminde gündeme gelen Siyasi Etik Kanunu Teklifinin ise Anayasa Komisyonu’nda tüm siyasi partilerin uzlaşmasıyla kabul edilmesine rağmen Genel Kurul gündemine alınmaması nedeniyle kanunlaşamaması siyasi iktidarın siyasi etik düzenlemelerine yönelik olumsuz yaklaşımını ortaya koyan örneklerdir.

İktidarın, siyasi etik açısından gerekli düzenlemeleri yapmamasının yanında, Kamu-Özel İşbirliği projeleri adı altında gerçekleştirilen yol, köprü, hastane, havalimanı, demiryolu gibi ihalelerin çok büyük rakamlara denk düşen işlem garantileriyle sadece belli firma/gruplara verilmesi, diğer kamu ihalelerinin iktidara yakın isimlere adrese teslim olarak yapılması ve bu ihalelerin sözleşmelerinin şeffaflığa aykırı biçimde Türkiye Büyük Millet Meclisi dahil tüm toplumdan gizlenmesi yolsuzluk algısını artırırken, siyaset kurumuna olan güvenin de sarsılmasına yol açmaktadır. Oysa, siyasetin kişisel çıkarlara alet edildiği, siyasi makam ve görevlerin kayırmacılık ve iş takibi amacıyla kullanıldığı, vatandaşlardan toplanan vergilerin kamu yararı dışındaki amaçlarla da kullanıldığına ve yolsuzluklara ilişkin toplumda yaygın bir kanaatin olduğu, 2021 yılına ilişkin Yolsuzluk Algı Endeksi verilerine göre son 10 yıl içerisinde en çok puan kaybeden ülkeler arasında yer alan ve 180 ülke arasında 96. sıraya gerileyen ülkemizde siyasetçilere duyulan güvenin güçlendirilmesine şiddetle ihtiyaç bulunmaktadır. Bu nedenlerle, ülkemizde cezai ve hukuki yaptırıma bağlanan hukuk kurallarına ilave olarak, siyasi kimliğe sahip kamu görevlilerine duyulan güveni zedeleyen tutum ve davranışların belirlenmesi ve bunların önlenmesine yönelik bir etik kurallar sistemi oluşturulması zorunluluk arz etmektedir.

Diğer yandan, sağlıklı işleyen demokratik bir sistem için siyasi mücadelenin adil olması ve adaylar arasında fırsat eşitliğinin sağlanması gereklidir. Siyasi rekabette sonucu belirleyen önemli unsurlardan birinin ekonomik imkanlar olduğu dikkate alındığında adil bir rekabet açısından siyasetin finansmanının belirli kurallara bağlanması ve seçim kampanyalarının finansmanının şeffaflaştırılması büyük önem taşımaktadır. Öyle ki, fırsat eşitliğini sağlamak adına bazı ülkelerin seçim harcamalarına sınırlama getirme yoluna gittiği de görülmektedir. Örneğin, OECD ülkelerinin; %47’sinde siyasi partilere ve adaylara, %12’sinde ise adaylara harcama limiti konulmuştur. Fransa, İzlanda, İrlanda ve Japonya’da adaylara, ABD ve İspanya’da siyasi partilere harcama limiti getirilmiştir.

Ülkemizde ise siyasetin finansmanına ilişkin düzenlemelerin yeterli olduğu, siyasi partilerin ve seçimlerde aday olanların hesaplarının, sağlıklı bir denetimden geçtiği ve hesap verebilirlik bakımından şeffaf olduğu söylenemez. Nitekim, GRECO’nun Mart/2016’da açıkladığı dördüncü tur değerlendirme Raporunda siyasetin finansmanında saydamlığın tatmin edici düzeyde olmadığı, mevcut durumun iyileştirilmesi için yapılan tavsiyeler konusunda da kayda değer bir ilerleme sağlanamadığı ifade edilmiştir. Uluslararası Şeffaflık Örgütünün Şubat/2014’de yayınladığı Türkiye-Yolsuzluk raporunda ise siyasi partilerin yolsuzluk sıralamasında dördüncü sırada yer aldığı belirtilmiştir.

Siyasetin yasa dışı kaynaklardan finanse edilmesi siyasette fırsat eşitliğinin ortadan kalkmasına ve yolsuzlukların yaygınlaşmasına neden olmakta, siyasetle ekonomi arasında şeffaf olmayan ilişkilerin varlığı kaçınılmaz olarak siyasetin kirlenmesine ve yozlaşmasına yol açmaktadır.

Siyasetin finansmanına ilişkin bu olumsuzlukların önlenebilmesi için siyasal partilerin ve adayların, gelir ve harcamalarına ilişkin hesapların etkin şekilde denetlenmesi ve sonuçlarının toplumla paylaşılarak şeffaflığın sağlanması gerekmektedir. Bu itibarla, siyasetin finansmanı alanında da düzenlemelere ihtiyaç bulunmaktadır.

Bu çerçevede, siyaset alanında bir etik değerler sistemi oluşturulmasını, siyasetin finansmanının şeffaflaştırılmasını, siyasi karar alma ve uygulama süreçlerinde görev alanların kişiler/sivil toplum tarafından etkin şekilde denetlenmesine olanak sağlanarak sivil toplumun ve demokrasimizin güçlendirilmesini hedefleyen bu Teklif, bir dizi düzenlemeyi kapsamaktadır.

Teklifle;
  • Cumhurbaşkanı, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlar ile Devlet yardımından yararlanan siyasi partilerin genel merkez yöneticilerinin uymakla yükümlü olacakları siyasi etik kurallar belirlenmekte, bu kapsamda etik davranış ilkeleri düzenlenmekte, yapılamayacak işler yeniden tanımlanmaktadır.
  • Çıkar çatışması kavramı hukukumuza dahil edilerek Kanun kapsamındaki siyasetçilere, karşılaştıkları çıkar çatışmalarını Siyasi Etik Komisyonuna bildirme yükümlülüğü getirilmekte, ayrıca çıkar çatışması bildirimlerinin açıklanması suretiyle kamuoyunun bilgilendirilmesi öngörülmektedir.
  • Kanun kapsamındaki siyasetçilerin; mal bildirimi yanında gelir bildiriminde de bulunmaları, mal ve gelir bildirimlerinin kamuoyuna açıklanması suretiyle de kamuoyu denetiminde etkinliğin artırılması hedeflenmektedir.
  • Türkiye Büyük Millet Meclisinde, Siyasi Etik Komisyonu ile her siyasi parti grubunda bir etik kurulu oluşturularak başvuru üzerine ya da siyasi etik kurallarına aykırı durumun öğrenilmesi halinde Komisyon ve kurullarca konu hakkında resen inceleme yapılması mümkün kılınmaktadır.
  • Siyasi etik kurallarına uyulmadığının tespit edilmesi halinde kuralları ihlal edenlere yaptırım uygulanması ve kesinleşen kararların da Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığınca kamuoyuna açıklanması öngörülmektedir.
  • Siyasetin finansmanı alanındaki hukuki boşluğun giderilmesi, seçim çalışmalarında şeffaflığın ve hesap verebilirliğin sağlanması amacıyla, milletvekilliğine ve belediye başkanlığına aday olanların seçim harcamalarının ve bu harcamaların denetiminin belirli bir düzen içerisinde gerçekleştirilmesine, siyasi partilerin ve adayların seçim kampanyası medya ve iletişim harcamalarının şeffaflık ilkesi gereği açıklanmasına yönelik kurallar getirilmektedir.
  • Kanun kapsamındaki kişilere, görevlerinden ayrıldıktan sonra Devlet ve diğer kamu tüzelkişileri ile bunlarla ilişkili kurum ve kuruluşlarla iş ilişkisinde bulunmaları ya da bu kurum ve kuruluşlarla ilgili lobicilik, müşavirlik gibi profesyonel hizmetler vermeleri halinde iş süreçlerinde hukuka aykırı ayrıcalık tanınmasının önüne geçilmesi amacıyla bildirim yükümlülüğü getirilmektedir.
  • 25/5/2004 tarihli ve 5176 sayılı Kamu Görevlileri Etik Kurulu Kurulması ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanuna tabi bulunan belediye başkanlarının, siyasi konumları dikkate alınarak, mal bildirimi yanında gelir bildiriminde de bulunmaları, mal ve gelir bildirimlerinin internet sitelerinde yayımlanmak suretiyle kamuoyuna açıklanması ve görevle bağdaşmayan görev, iş ve hizmetleri, görevleri devam ettiği sürece yapmamaları düzenlenmektedir.
MADDE GEREKÇELERİ

Madde 1- Madde ile, Kanunun amaç ve kapsamı belirlenmektedir. Kanunla, siyasi karar alma ve uygulama süreçlerinde görev alanların kişiler ve sivil toplum tarafından etkin şekilde denetlenmesine olanak sağlanarak sivil toplumun güçlenmesi ve böylece yolsuzluklarla mücadele edilebilmesi için bir siyasi etik kurallar sisteminin oluşturulması ve siyasetin finansmanının şeffaflaştırılmasına yönelik kuralların belirlenmesi amaçlanmaktadır. Bu bağlamda, yaptıkları görevlerin önemi ve siyasi niteliği gözetilerek Cumhurbaşkanı, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlar ile Devlet yardımından yararlanan siyasi partilerin genel merkez yöneticileri Kanun kapsamına alınmaktadır.

Madde 2- Madde ile, Kanunda kullanılan bazı terimler tanımlanmaktadır.

Madde 3- Madde ile, Kanun kapsamındaki kişiler tarafından uyulması gereken etik davranış ilkeleri belirlenmektedir.

Madde 4- Madde ile, Kanun kapsamındaki kişilerin görevleri devam ettiği sürece, kanunlarla verilen görevleri dışında yapamayacakları görev, iş ve hizmetlere ilişkin hususlar düzenlenmektedir.

Madde 5- Madde ile, Kanun kapsamındaki kişilerin görevleri sırasında bir çıkar çatışması ile karşılaşmaları halinde etik davranış kurallarına uygun hareket etmeleri ve bu durumu Komisyona bildirmeleri düzenlenmiştir. Ayrıca, çıkar çatışmasına ilişkin konularda tereddüt ortaya çıkması halinde bu kimselere Siyasi Etik Komisyonundan görüş talep edebilme olanağı sağlanmaktadır.

Madde 6- Madde ile; Kanun kapsamındaki kişilerin mal ve gelir bildiriminde bulunmalarına ilişkin hususlar düzenlenmiştir; ilgililerce yapılan bu bildirimlerin kamuya açıklanması öngörülmekte olup Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinin mal ve gelir bildiriminde bulunmamaları durumunda Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Divanında ve komisyonlarda görev almaması hususu düzenlenmektedir.

Madde 7- Madde ile, Kanun kapsamındaki kişilerin hediye almaları halinde uygulanacak kurallar belirlenmiştir.

Madde 8- Madde ile, Türkiye Büyük Millet Meclisindeki her siyasi parti grubunda bir etik kurulu kurulması sağlanarak, bu kurulların görev ve yetkileri ile konuya ilişkin diğer hususlar belirlenmiştir.

Madde 9- Madde ile, siyasi etik kurallarla ilgili uygulamanın izlenmesi için Türkiye Büyük Millet Meclisinde kurulması öngörülen Siyasi Etik Komisyonunun oluşumuna ilişkin hususlar düzenlenmektedir. Uygulamada etkinliğin sağlanması amacıyla, Komisyonun Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı tarafından önerilecek bir üye ile her siyasi parti grubunca önerilecek eşit sayıda üyeden oluşturulması öngörülmüştür.

Madde 10- Madde ile, Siyasi Etik Komisyonunun görev ve yetkileri düzenlenmiştir.

Madde 11- Madde ile, Siyasi Etik Komisyonu’nun çalışma usul ve esasları belirlenmektedir.

Madde 12- Madde ile, Kanun kapsamındaki konulara ilişkin yapılacak başvuruların taşıması gereken şartlar, inceleme yapılamayacak haller belirlenmiş ayrıca Komisyon ve siyasi parti grupları etik kurullarına, inceleme başlatılmasını gerektiren bir durumun öğrenilmesi halinde resen inceleme başlatabilme olanağı tanınmıştır.

İnceleme sonucunda, karar ile gerekçesini içeren bir raporun hazırlanması, bir örneğinin hakkında inceleme yapılan kişiye ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına verilmesi, incelemenin sonucu hakkında da başvuru sahibine Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığınca yazılı olarak bilgi verilmesi öngörülmüştür.

Madde 13- Madde ile, etik ilkelerin ihlali durumunda uygulanacak yaptırımlar düzenlenmektedir.

Madde 14- Madde ile, kararlara karşı itiraz yolları düzenlenmektedir.

Madde 15- Madde ile, kararların kamuoyuna açıklanmasına ilişkin hususlar düzenlenmektedir.

Madde 16- Madde ile, TBMM üyeliği ile bağdaşmayan herhangi bir hizmeti veya görevi sürdürmekte ısrar eden üyelerin, üyeliğinin nasıl düşürüleceği düzenlenmektedir.

Madde 17- Madde ile, milletvekilliğine ve belediye başkanlığına aday olanların seçim harcamaları ile bunlara yapılacak bağış ve yardımların belirli bir düzen içerisinde gerçekleştirilmesi ve seçim hesaplarının denetlenebilmesine olanak sağlanarak siyasetin finansmanı alanındaki yasal boşluğun düzenleme altına alınması amaçlanmaktadır.

Madde 18- Madde ile, siyasi partiler ve Kanun kapsamındaki kişilerden seçimlerde aday olanların, medya ve iletişim firmalarıyla düzenlediği sözleşmelerin söz konusu kişi ve kuruluşlar ile siyasi partilerin internet sitelerinde yayımlanması suretiyle ya da diğer iletişim araçları kullanılarak kamuoyunun bilgilendirilmesi amaçlanmaktadır.

Madde 19- Madde ile, Kanun kapsamındaki kişilere, görevlerinden ayrıldıktan sonra Devlet ve diğer kamu tüzelkişileri ile bunlarla ilişkili kurum ve kuruluşlarla bağlantılı faaliyetlerde bulunmaları ya da bunlara yönelik olarak lobicilik, müşavirlik gibi hizmetler vermeleri halinde Komisyona bildirimde bulunma zorunluluğu getirilmektedir. Bu yükümlülüğe aykırı davranılması halinde Komisyon tarafından durumun kamuoyuna duyurulması öngörülmektedir.

Madde 20- Madde ile, Kanunda açıklık olmayan hallerde TBMM İçtüzüğü hükümlerinin uygulanacağı hükme bağlanmaktadır.

Madde 21- Madde ile, Kanunun uygulanmasına ilişkin usul ve esaslara ilişkin koşullar belirlenmektedir.

Madde 22- Madde ile, Kanunla birlikte değiştirilen, uygulanmayacak ve yürürlükten kaldırılan hükümler ile atıflar belirlenmektedir. 25/5/2004 tarihli ve 5176 sayılı Kamu Görevlileri Etik Kurulu Kurulması ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanuna eklenmesi öngörülen hükümlerle, bu Kanunla yapılan düzenlemelere paralellik sağlanması açısından, belediye başkanlarının, mal bildirimi yanında gelir bildiriminde de bulunmaları, mal ve gelir bildirimlerinin internet sitelerinde yayımlanmak suretiyle kamuoyuna açıklanması ve bakanlara ilişkin olarak görevle bağdaşmadığı hüküm altına alınmış olan görev, iş ve hizmetlerin, görevleri devam ettiği sürece belediye başkanlarınca da yapılmaması düzenlenmektedir.

Geçici Madde 1- Madde ile, geçiş sürecine dair hükümler düzenlenmektedir.
Madde 23- Yürürlük maddesidir.
Madde 24- Yürütme maddesidir.

SİYASİ ETİK VE SİYASETİN FİNANSMANININ ŞEFFAFLAŞTIRILMASI KANUNU TEKLİFİ
Amaç ve Kapsam

MADDE 1- (1) Bu Kanunun amacı, dürüstlük, saydamlık ve hesap verebilirliği hakim kılarak kişiler ve sivil toplum tarafından daha etkin şekilde denetlenmelerini sağlamak üzere; Cumhurbaşkanı, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, Cumhurbaşkanı yardımcıları, bakanlar ve Devlet yardımından yararlanan siyasi partilerin genel merkez yöneticilerinin uymaları gereken siyasi etik kuralların belirlenmesi, uygulamanın izlenmesinden sorumlu Komisyon ve kurulların görev, yetki ve çalışma usul ve esaslarının tespit edilmesi; seçim kampanya hesaplarının denetimi ve kamuoyuna açıklanmasına ilişkin usul ve esasların düzenlenmesidir.

Tanımlar

MADDE 2- (1) Bu Kanunda geçen;
a) Çıkar çatışması: Bu Kanun kapsamındaki kişilerin, kendilerine, yakınlarına, arkadaşlarına ya da ilişki içinde bulunduğu kişi ya da kuruluşlara sağlanan ya da sağlanabilecek her türlü menfaat nedeniyle görevlerinin gereklerine aykırı davranmasına yol açabilecek durumları,
b) Devlet yardımı: 22/4/1983 tarihli ve 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun Ek 1 inci maddesine göre siyasi partilere yapılan yardımı,
c) Görev geliri: Yaptıkları görev nedeniyle, ilgili kişiler adına mevzuatına istinaden tahakkuk eden ödenek ve yolluklar ile aylık ve harcırahları,
d) Komisyon: Türkiye Büyük Millet Meclisi Siyasi Etik Komisyonunu,
e) Kurul: Türkiye Büyük Millet Meclisinde temsil edilen siyasi parti gruplarının siyasi etik kurullarını,
f) Siyasi etik kurallar: Kanun kapsamındaki kişiler için Anayasa ve kanunlarla belirlenmiş etik davranış ilkeleri ile diğer davranış kurallarını,
g) Türkiye Büyük Millet Meclisi üyesi: Mevcut yasama dönemi içinde milletvekili sıfatına haiz olanları,
h) Yetkili merci: Cumhurbaşkanı, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlar bakımından Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığını, Devlet yardımından yararlanan siyasi partilerin Türkiye Büyük Millet Meclisi üyesi olmayan genel merkez yöneticileri bakımından ise Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığını
ifade eder.

Etik davranış ilkeleri

MADDE 3- (1) Kanun kapsamındaki kişiler görevlerini yerine getirirken;
a) Temel hak ve özgürlüklere aykırı eylem ve söylemler ile kanun önünde eşitliği engelleyen davranış ve tutumlarda bulunmazlar.
b) Dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep, yaş, bedensel, zihinsel, ruhsal engeller, bölgecilik ve benzeri sebeplerle ayrım yapmazlar.
c) Tüm toplumun ortak mirası olduğu bilinciyle milli ve manevi değerleri siyasi amaçlarla kullanmaktan kaçınırlar.
d) Karar ve uygulamalarında, tarafsızlık, dürüstlük, adalet, eşitlik ilkelerini gözetirler,
e) Çalışmalarında saydamlık ve hesap verebilirliğe riayet ederler, açık ve erişilebilir olurlar.
f) Makam ve unvanları ile bağdaşmayan tutum ve davranışlardan kaçınırlar.
g) Görev, yetki ve unvanlarını, kendilerine, yakınlarına veya üçüncü kişilere menfaat sağlamak amacıyla kullanmazlar, etik dışı aracılıkta bulunmazlar.
h) Çıkar çatışması halinde kamu yararına uygun davranırlar.
i) Karar ve uygulamalarını etkilemek amacıyla yapılan girişimler karşısında açık ve şeffaf olurlar.
j) Kamu kaynaklarının kullanımında israf ve şatafattan kaçınırlar.
k) Kendilerine tahsis olunan kamu imkân ve kaynaklarını tahsis amacı dışında kullanmazlar.
l) Sosyal yardımlar dahil kamu kaynaklarını kendi adlarını ya da parti adı ve amblemlerini kullanarak dağıtmazlar.
m) Çevre etiğine uygun hareket ederler.

Görevle bağdaşmayan işler

MADDE 4- (1) Kanun kapsamındaki kişiler görevleri devam ettiği sürece, kanunlarla verilen görevleri dışında;

a) Devlet ve diğer kamu tüzelkişilerinde ve bunlara bağlı kuruluşlarda; Devletin veya diğer kamu tüzelkişilerinin doğrudan ya da dolaylı olarak katıldığı teşebbüs ve ortaklıklarda; özel gelir kaynakları ve özel imkânları kanunla sağlanmış kamu yararına çalışan derneklerin ve Devletten yardım sağlayan ve vergi muafiyeti olan vakıfların, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ile sendikalar ve bunların üst kuruluşlarının ve katıldıkları teşebbüs veya ortaklıkların yönetim ve denetim kurullarında görev alamazlar, vekili olamazlar; herhangi bir taahhüt işini doğrudan veya dolaylı olarak kabul edemezler; temsilcilik, hakemlik, ücret karşılığı iş takipçiliği, komisyonculuk veya müşavirlik yapamazlar; genel sekreter, sekreter veya benzeri herhangi bir nam altında hiçbir yönetim görevi alamazlar ve gelir elde edemezler.

b) Devletten hangi gerekçeyle olursa olsun teşvik, destek ve sübvansiyon veya maddi destek alan; kamu kurum ve kuruluşlarına, yerel yönetimlere, bunlara bağlı işletmelere mal veya hizmet sunan; bu kurum, kuruluş veya işletmelerle kazanç sağlamaya yönelik taahhüt veya müteahhitlik ilişkisine giren şirketlerde, yönetim ve denetim kurulu üyeliği veya danışmanlık yapamazlar, bu görevlere vekâlet edemezler. Ücret veya herhangi bir çıkar karşılığı olsun ya da olmasın bu kurum, kuruluş ve işletmelerde görev üstlenemezler.

c) Yabancı bir devlet veya milletlerarası bir kuruluş tarafından verilen idari ve siyasi, ücretli herhangi bir işi veya görevi Türkiye Büyük Millet Meclisinin kararı olmadıkça kabul edemezler.

(2) Cumhurbaşkanı, Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlar bir çıkar karşılığı olmasa dahi özel sektörde herhangi bir görev alamazlar ve 13/1/2011 tarihli ve 6102 sayılı Türk Ticaret Kanununa göre tacir veya esnaf sayılmalarını gerektirecek bir faaliyette bulunamazlar. Serbest mesleklerini icra edemezler. Süreklilik arz etmemek kaydıyla, fikir ve sanat eseri meydana getirebilir veya icra edebilirler.

(3) Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri ile Devlet yardımından yararlanan siyasi partilerin genel merkez yöneticileri, Devletin şahsiyetine karşı işlenen suçlar ile zimmet, ihtilas, irtikap, kaçakçılık ve döviz suçları gibi Devletin maddi çıkarlarıyla ilgili davalarda Devlet aleyhine vekil olamazlar; serbest mesleklerini icrada, ferdi işletmelerini idarede unvanlarını kullanamazlar.

(4)Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, yürütme organının teklif, inha, atama veya onamasına bağlı resmî veya özel herhangi bir işle görevlendirilemezler.

(5) Kanun kapsamındaki kişilerin yapamayacakları işlere ilişkin diğer kanunlarda yer alan hükümler saklıdır.

Çıkar çatışması bildirimi

Madde 5- (1) Kanun kapsamındaki kişiler; görevleri sırasında bir çıkar çatışması ile karşılaşmaları halinde etik davranış kurallarına uygun hareket etmekle birlikte durumu Komisyona bildirirler; çıkar çatışması değerlendirmesinde tereddüt yaşanması durumunda Komisyondan görüş talep edebilirler.

Mal ve gelir bildirimi

MADDE 6- (1) Kanun kapsamındaki kişiler 19/4/1990 tarihli ve 3628 Sayılı Mal Bildiriminde Bulunulması, Rüşvet ve Yolsuzluklarla Mücadele Kanunu hükümlerine göre mal bildiriminde bulunurlar. Bildirimler her yıl, en geç şubat ayı sonuna kadar yenilenir.
(2) Cumhurbaşkanı, Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanların mal bildiriminde Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri; Devlet yardımından yararlanan siyasi partilerin genel merkez yöneticilerinin mal bildiriminde ise siyasi parti genel başkanları için belirlenmiş usul ve esaslara uyulur.
(3) Kanun kapsamındaki kişilerin verdikleri mal bildirimleri verildikleri tarihten görev dönemleri sonuna kadar görev yaptıkları kurumların ve bildirimlerin verildiği mercilerin internet sitelerinde yayımlanır.
(4) Kanun kapsamındaki kişiler bir takvim yılındaki;
a) Ödenek ve yollukları, aylık ve harcırahları ile emekli maaşı gelirleri,
b) Yıllık tutarı, bir aylık görev gelirleri tutarının beş katına kadar olan tarımsal üretim, kira, faiz ve menkul değer gelirleri,
c) Yıllık tutarı, bir aylık görev gelirleri tutarına kadar olan toplantıya katılma, konuşma yapma, makale yayımlama ve benzeri nedenlerle edinilen gelirleri
dışında kalan gelirlerini kaynağını belirterek izleyen yılın şubat ayı sonuna kadar yetkili mercilere bildirirler.
(5) Gelir bildirimleri üçüncü fıkradaki usule uygun şekilde kamuoyuna açıklanır.
(6) Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, mal ve gelir bildiriminde bulunmadıkları sürece Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Divanında ve komisyonlarda görev alamazlar.

Hediye ve benzeri menfaatler

MADDE 7- (1) Kanun kapsamındaki kişiler; yabancı devletlerden, milletlerarası kuruluşlardan ve herhangi bir gerçek veya tüzel kişi veya kuruluştan aldıkları tarihte değeri asgari ücretin yarısından fazla olan hediye ve benzeri menfaatleri, 19/4/1990 tarihli ve 3628 sayılı Kanunun 3 üncü maddesindeki usul ve esaslara uygun şekilde en geç bir ay içinde yetkili mercilere teslim ederler.
(2) Kişisel başarılar nedeniyle alınan ödüller bu madde kapsamı dışındadır.
(3) Hediye ve benzeri menfaatlere ilişkin diğer hususlar Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığınca belirlenir.

Siyasi parti grubu etik kurulları

MADDE 8- (1) Türkiye Büyük Millet Meclisindeki her siyasi parti grubu, partisine mensup milletvekilleri ile genel merkez yöneticileri hakkında bu Kanun kapsamındaki konularla ilgili incelemeleri, başvuru üzerine ya da resen yaparak karara bağlamak üzere bir etik kurulu oluşturur.
(2) Kurul en az beş, en fazla dokuz milletvekilinden oluşur. Kurul üyeleri siyasi parti grupları tarafından belirlenerek Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına bildirilir. Üyelerin görev süresi yasama dönemidir.
(3) Kurul, görevi kapsamında partisine mensup milletvekilleri ile genel merkez yöneticilerinden bilgi ve belge isteyebilir, söz konusu kişilerin mal ve gelir bildirimlerini inceleyebilir.
(4) Kurulun inceleme yapma yetkisi görev yaptığı dönem ile sınırlıdır.
(5) Kurulların oluşumu ile çalışma usul ve esasları Komisyon tarafından belirlenir.

Siyasi Etik Komisyonunun oluşumu

MADDE 9- (1) Komisyon, her yasama dönemi başında, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Divanının oluşumunu takip eden bir ay içerisinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı tarafından önerilecek bir üye ile her siyasi parti grubunca kurul üyeleri arasından önerilecek eşit sayıda üyeden oluşturulur. Komisyonun toplam üye sayısı on beşi aşmamak şartıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı tarafından belirlenir. Komisyon üyelerinin seçimi, siyasi parti grupları tarafından önerilen adayların Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunca işaret oyu ile onaylanması suretiyle yapılır.
(2) Siyasi etik ilkeleri ihlal ettiği tespit edilen, üyesi olduğu siyasi parti ile üyelik bağı sona eren, Türkiye Büyük Millet Meclisinde grup kurma hakkını kaybeden bir siyasi partiye mensup olan veya kendiliğinden ayrılma isteminde bulunan Türkiye Büyük Millet Meclisi üyesinin Komisyon üyeliği sona erer.
(3) Boşalan üyeliklerin yerine yenileri, birinci fıkrada belirtilen usule göre belirlenir.
(4) Komisyonun görev süresi bir yasama dönemidir.
(5) Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Divanı üyeleri Komisyonda görev alamazlar.

Komisyonun görev ve yetkileri

MADDE 10- (1) Komisyon;
a) Başvurulara ilişkin usul ve esasları belirler.
b) Kurulların oluşumu ile çalışmasına ilişkin usul ve esasları belirler.
c) Cumhurbaşkanı, bir siyasi parti grubuna mensup olmayan Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlar ile Devlet yardımından yararlanmasına karşın Türkiye Büyük Millet Meclisinde grubu bulunmayan siyasi partilerin genel merkez yöneticilerince siyasi etik kurallarına ve bu Kanunla belirlenen diğer hususlara uyulup uyulmadığını başvuru üzerine veya resen inceler ve karara bağlar.
d) Çıkar çatışması bildirimleri üzerine konu hakkında kamuoyunu bilgilendirir.
e) Çıkar çatışması değerlendirmesinde yaşanan tereddütlere ilişkin görüş verir.
f) Talep halinde etik davranış ilkelerinin uygulanmasına ilişkin danışma hizmeti verir.
g) Kanun kapsamındaki kişilerin görevlerinden ayrıldıktan sonra sürdürdükleri faaliyetlere ilişkin bildirim yükümlülüğünün yerine getirilip getirilmediğini takip eder. Yükümlülüğe aykırı davranışları kamuoyuna duyurur.
h) Kararlara yapılan itirazları değerlendirerek karara bağlar.
i) Kanun kapsamındaki kişileri siyasi etik ilkeleri, görevle bağdaşmayan işler, çıkar çatışması, mal ve gelir bildirimi ile benzeri konularda bilgilendirir.
j) Siyasi etik ilkeleri konusunda toplumsal bilincin gelişmesine yönelik çalışmalar yapar.
k) Siyasi etik rehberi hazırlar.
l) Siyasi etik konusuna ilişkin ulusal ve uluslararası gelişmeleri izler ve uluslararası kurum ve kuruluşlarla iş birliği yapar.
m) Türkiye Büyük Millet Meclisi internet sitesinde yayımlanmak üzere her yasama yılı sonunda siyasi etik çalışmalarını içeren bir faaliyet raporu hazırlar.
(2) Komisyon, görevleri ile ilgili olarak Cumhurbaşkanı, Cumhurbaşkanı yardımcıları, bakanlar ve Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri dahil gerçek ve tüzel kişilerden, kamu kurum ve kuruluşlarından bilgi isteyebilir ve belge alabilir. Komisyon, gerekli gördüğü hallerde ilgili kişi ve uzmanların bilgisine başvurabilir ve Ankara dışında çalışma ve incelemelerde bulunabilir.
(3) Komisyon, gerek gördüğü durumlarda kanun kapsamındaki kişilerin mal ve gelir bildirimlerini inceler.
(4) Komisyonun inceleme yapma yetkisi görev yaptığı dönem ile sınırlıdır.

Komisyonun çalışma usul ve esasları

MADDE 11- (1) Komisyon, üyelerinin tespitinden en geç on beş gün sonra, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanının çağrısıyla toplanır. İlk toplantıda Komisyon üyeleri arasından üye tamsayısının salt çoğunluğuyla başkan, iki başkanvekili, bir sözcü ve bir katip üye seçilir.
(2) Komisyon, üye tam sayısının salt çoğunluğu ile toplanır ve toplantıya katılanların üçte iki oy çokluğu ile karar verir. Oylamalarda çekimser oy kullanılamaz.
(3) Komisyon gündemi Başkan tarafından belirlenir.
(4) Mazeretsiz olarak üst üste iki toplantıya katılmayan üyenin Komisyon üyeliği kendiliğinden sona erer.
(5) Siyasi etik ilkelere riayet etmediği şüphesi ortaya çıkan bir üyenin Komisyon çalışmalarına devam etmek istemesi halinde, Komisyonun diğer üyeleri toplanarak üyenin komisyon çalışmalarına katılıp katılmaması hususunda salt çoğunlukla karar alır.
(6) Gerekli hallerde Komisyonun talebi üzerine kamu kurum ve kuruluşları ile kamu tüzel kişiliğini haiz kurumlarda çalışanlar 1/12/2011 tarihli ve 6253 sayılı Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı İdari Teşkilatı Kanununun 30 uncu maddesinin sekizinci fıkrasına göre Komisyonda görevlendirilebilir.
(7) Komisyon çalışmalarına ilişkin yurtiçi ve yurtdışı görevlendirmelere ait giderler, Komisyonun kararı ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanının onayı ile 10/02/1954 Tarih ve 6245 Sayılı Harcırah Kanunu hükümlerine göre Türkiye Büyük Millet Meclisi bütçesinden karşılanır.

Başvuru ve inceleme

MADDE 12- (1) Kanun kapsamındaki başvurular gerçek ve tüzel kişiler tarafından Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına yapılabilir. Başvuru sahibinin talebi üzerine başvuru gizli tutulur.
(2) Başvuru; başvuru sahibinin adı ve soyadı, imzası, yerleşim yeri veya iş adresini ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları için vatandaşlık kimlik numarasını, yabancılar için pasaport numarasını, başvuru sahibi tüzel kişi ise tüzel kişinin unvanı ve yerleşim yeri ile yetkili kişinin imzasını, varsa, merkezi tüzel kişilik numarasını ve yetki belgesini içeren dilekçe ile yapılır. Başvuru elektronik ortamda veya diğer iletişim araçlarıyla da yapılabilir.
(3) Kimliği kesin olarak tespit edilemeyen kişilerce yapılan veya ortaya koyduğu iddia ile ilgili somut delilleri bulunmayan başvurular dikkate alınmaz. Yargı organlarınca incelenmekte olan veya karara bağlanmış bulunan konular hakkında başvuru yapılamaz. İnceleme sırasında yargı yoluna gidildiği anlaşılan başvuruların işlemi durdurulur. Daha önce incelenmiş şikâyet konusu, yeni kanıtlar gösterilmedikçe bir daha şikâyet konusu yapılamaz ve incelenemez.
(4) Başvurular, gerekli araştırma ve incelemeler yapılmak üzere, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri ile Türkiye Büyük Millet Meclisinde grubu bulunan siyasi partilerin genel merkez yöneticileri bakımından mensubu oldukları siyasi parti grubundaki Kurula, Kanun kapsamındaki diğer kişiler bakımından ise Komisyona, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığınca en geç on beş gün içerisinde iletilir.
(5) İnceleme başlatılmasını gerektiren bir durumun öğrenilmesi halinde Komisyon ya da kurul tarafından, başvuru yapılıp yapılmadığına bakılmaksızın konu hakkında resen inceleme başlatılabilir.
(6) Komisyon ve kurul toplantıları gizlidir. İncelemeler etik ilkeler çerçevesinde ve gizlilik gözetilerek yürütülür. Hiçbir organ, makam, merci veya kişi görevleri ile ilgili olarak Komisyona ve kurullara talimat veremez, tavsiye ve telkinde bulunamaz. Kararlar en geç üç ay içerisinde verilir ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına bildirilir.

(7) Hakkında inceleme yapılan kişinin savunması alınmadan karar verilemez. İlgili kişi savunma istemine ilişkin bildirimin kendisine tebliğ edildiği tarihten itibaren on beş gün içerisinde savunma hakkını kullanmaz ya da mazeret bildirmezse bu haktan vazgeçmiş sayılır.
(8) İnceleme sonucunda verilen karar ve gerekçelerini içeren bir rapor hazırlanır. Raporun bir örneği, hakkında inceleme yapılan kişi ile Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına verilir. İncelemenin sonucu hakkında başvuru sahibine Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığınca yazılı olarak bilgi verilir.

Yaptırımlar

MADDE 13- (1) Siyasi etik kurallarına uymadığı tespit edilenler hakkında; ihmali davranışları dolayısıyla uyarma, kasıtlı davranışlarından dolayı ise kınama kararıverilebilir. Siyasi etik kurallarını ihlal ettiği anlaşılan Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerine, bunlar dışında, Türkiye Büyük Millet Meclisini temsil edecek heyetlerde süreli olarak görev alamama yaptırımı uygulanabilir.

İtiraz

MADDE 14- (1) Kararlara karşı başvuru sahipleri ile hakkında inceleme yapılan kişiler, tebligatın kendilerine tebliğ tarihinden itibaren on beş gün içinde gerekçelerini belirterek Komisyona itiraz edebilir. Komisyon, itirazları en geç iki ay içerisinde karara bağlar.
(2) Süresinde itiraz edilmeyen kararlar ile itiraz üzerine verilen kararlar kesindir.

Kararların açıklanması

MADDE 15- (1) Siyasi etik kurallarına uyulmadığının tespit edilmesi halinde alınan kararlar kesinleşmelerini takip eden bir ay içinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığınca kamuoyuna açıklanır.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Üyeliğinin düşmesi

MADDE 16- (1) Görevle bağdaşmayan herhangi bir hizmeti veya görevi sürdürmekte ısrar eden Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinin, üyeliğinin düşmesine Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tam sayısının salt çoğunluğu ile karar verilir.

Seçim harcamalarının finansmanı

Madde 17- (1) Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliğine ve belediye başkanlığına aday olanların harcamaları ile bunlara yapılacak bağış ve yardımlar hakkında 19/1/2012 tarihli ve 6271 sayılı Cumhurbaşkanı Seçimi Kanununun 14 üncü maddesi hükümleri uygulanır.

Medya ve iletişim sözleşmelerinin açıklanması

Madde 18- (1) Siyasi partiler, Kanun kapsamındaki kişilerden seçimlerde aday olanlar ve belediye başkanları ile medya ve iletişim firmaları arasında, seçim kampanyaları kapsamında düzenlenen hizmet satın alma sözleşmeleri söz konusu kişi ve kuruluşlar ile siyasi partilerin internet sitelerinde yayımlanır; internet sitesi bulunmayanlar uygun iletişim araçları ile kamuoyunu bilgilendirir.

Görevlerinden ayrılmış olanların bildirim yükümlülüğü

Madde 19- (1) Kanun kapsamındaki kişiler görevlerinden ayrıldıktan sonra Devlet ve diğer kamu tüzelkişileri ve bunlara bağlı kuruluşlarla; Devletin veya diğer kamu tüzelkişilerinin doğrudan ya da dolaylı olarak katıldığı teşebbüs ve ortaklıklarla doğrudan ya da dolaylı iş ilişkisi kurmaları ya da bu kurum ve kuruluşların karar ve uygulamalarını etkilemek amacıyla faaliyette bulunmaları halinde Komisyona bildirmekle yükümlüdür.
(2) Bu yükümlülüğe aykırı davranışlar Komisyon tarafından kamuoyuna
duyurulur.

İçtüzüğün uygulanması

MADDE 20- (1) Bu Kanunda açıklık olmayan hâllerde Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü hükümleri uygulanır.

Uygulamaya ilişkin usul ve esaslar

MADDE 21- (1) Bu Kanunun uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar Komisyonun görüşü alınarak Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Divanı tarafından belirlenir ve Resmi Gazete’de yayımlanır.

Değiştirilen, uygulanmayacak ve yürürlükten kaldırılan hükümler ile atıflar

MADDE 22- (1) 25/5/2004 tarihli ve 5176 sayılı Kamu Görevlileri Etik Kurulu Kurulması ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanuna aşağıdaki madde eklenmiştir.

“Ek Madde 1- (1) Belediye başkanları bir takvim yılındaki;
a) Maaş ve harcırahları ile emekli aylığı gelirleri,
b) Yıllık tutarı, bir aylık maaş ve harcırahları tutarının beş katına kadar olan tarımsal üretim, kira, faiz ve menkul değer gelirleri,
c) Yıllık tutarı, bir aylık maaş ve harcırahları tutarına kadar olan toplantıya katılma, konuşma yapma, makale yayımlama ve benzeri nedenlerle edinilen gelirleri dışında kalan gelirlerini kaynağını belirterek izleyen yılın şubat ayı sonuna kadar İçişleri Bakanlığına bildirirler. Bu fıkra kapsamındaki hesaplamalarda, her türlü ödemeler dahil maaş tutarı esas alınır.
(2) Belediye başkanlarının verdikleri mal bildirimleri ile gelir bildirimleri verildikleri tarihten, görev dönemleri sonuna kadar görev yaptıkları kurumların ve İçişleri Bakanlığının internet sitelerinde yayımlanır.
(3) Bakanlar bakımından görevle bağdaşmadığı hüküm altına alınmış olan işler, görevleri devam ettiği sürece belediye başkanlarınca da yapılamaz.”
(2) 19/4/1990 tarihli ve 3628 sayılı Kanunun bu Kanuna aykırı hükümleri uygulanmaz.
(3) 31/10/1984 tarihli ve 3069 sayılı Türkiye Büyük Millet Meclisi Üyeliği ile Bağdaşmayan İşler Hakkında Kanun yürürlükten kaldırılmıştır. Mevzuatta 3069 sayılı Kanuna yapılan atıflar bu Kanuna yapılmış sayılır.

Geçiş hükümleri

GEÇİCİ MADDE 1- (1) Bu Kanunun yürürlüğe girmesinden itibaren bir ay içinde siyasi parti grupları etik kurullarını oluşturur ve kendilerine düşen Komisyon üyelikleri için TBMM Başkanlığına gerekli bildirimde bulunur.
(2) Bu Kanunun 21 inci maddesinde belirtilen usul ve esaslar bu Kanunun yürürlüğe girmesinden itibaren üç ay içinde belirlenir.

Yürürlük

MADDE 23- (1) Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

Yürütme

MADDE 24- (1) Bu Kanun hükümlerini Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı yürütür.

Türkiye Basım Yayın Meslek Birliği(TBYM)

0
Türkiye Basım Yayın Meslek Birliği(TBYM)

Türkiye Basım Yayın Meslek Birliği(TBYM) Türkiye’de en fazla üyeye sahip olan ve en fazla eseri temsil eden yayıncı meslek birliğidir. Türkiye Basım Yayın Meslek Birliği (TBYM), 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanununa göre Kültür ve Turizm Bakanlığının 4 Ocak 2007 tarihli onayı ile tüzel kişilik kazanarak yayıncılık alanında faaliyetlerine başlamıştır. “Türkiye” kelimesinin unvanına eklenmesine 17.10.2012 tarihinde karar verilmiştir.

Türkiye Basım Yayın Meslek Birliği(TBYM), eser sahipleri ile bağlantılı hak sahiplerinin ortak çıkarlarını korumak, kanunla tanınmış hakların idaresini ve takibini, alınacak ücretlerin tahsilini ve hak sahiplerine dağıtımını sağlamak üzere kurulmuş Meslek Birliğidir. Birlik, Dünya Fikri Mülkiyet Teşkilatı (WIPO), UNESCO, CERLALC gibi kurumların da temsil edildiği yayıncılık alanındaki en büyük uluslararası federasyon olan IFRRO üyesidir. Birlik, YAYFED kurucu üyesidir. Birlik Arap Yayıncılar Birliği ve Afrika Yayıncılar Birliği ile dayanışma içerisinde çalışmaktadır.

Türkiye Basım Yayın Meslek Birliği(TBYM)  Amaçları ve Faaliyet Alanı

Birlik, toplumda telif kültürünün ve bilincinin yaygınlaştırılması, korsanlıkla mücadele, yayıncılığın önündeki engellerin kaldırılması, yayıncılığın gelişmesinin ve yayınevlerinin kurumsallaşmasının sağlanması, telif sözleşmelerinin yapılmasına, uygulanmasına ve anlaşmazlıkların giderilmesine yönelik faaliyetlerde bulunmaktadır.

Fikri mülkiyet hukukunun güçlendirilmesi, yayıncıların yasalar karşısında haklarının savunulması, fikri hakların takibinin yapılması ve ihlallerinin önlenmesi, tip sözleşmelerin hazırlanması, kayıt, tescil, bandrol ve sertifika konularında sektörün yönlendirilmesi, şahsi kullanım harçlarının tahsili, lisanslama ve buralardan elde edilecek gelirlerin üyelere adil dağıtımının sağlanması, dijital yayıncılığın geliştirilmesi, üyelere eğitim verilmesi, kanun çalışmalarına katkıda bulunulması, Türk yayıncılığının dünya genelinde bir telif marketi haline getirilmesi birliğin faaliyetleri kapsamındadır.

TBYM Bünyesinde Faaliyet Gösteren Komisyonlar

Birlik bünyesinde Korsanla Mücadele Komisyonu, Telif Hakları ve Lisanslama Komisyonu, Üye İlişkileri Komisyonu, Basın Yayın ve Halkla İlişkiler Komisyonu, Araştırma ve Geliştirme (Ar-Ge) Komisyonu, Kaynak Geliştirme ve Finans Komisyonu ve Uluslararası İlişkiler Komisyonu olmak üzere yedi komisyon görev yapmaktadır.

Birliğin, Uluslararası İlişkiler Komisyonu bünyesinde Avrupa, Amerika, Balkanlar, Türk Cumhuriyetleri, Arap Ülkeleri, Afrika ve Uzak Doğu ile ilişkileri takip eden alt komisyonlar yer almaktadır.

Türkiye Basım Yayın Meslek Birliği(TBYM) Faaliyetleri 

Birlik, Korsan Kitap İhbar Hattını kurmuş ve Türkiye Basım Yayım Meslek Birliği bünyesinde korsan ihbarlarını takip için 24 saat süreyle hizmet vermeye başlamıştır.

Kitap fuarlarına katılım ve korsanla mücadele hakkında bilgilendirici materyal dağıtımı yapılmış, ‘Korsan Kitaba Hayır’ temalı özel stantlar kurmuştur.

“Bu Suça Ortak Olma”, “Haksızlığa Hayır”, “Korsan Kitaba Hayır” sloganları birliğin çalışmalarında kullandığı sloganlardır. Korsanla mücadele konusunda kısa film yaptırılarak fuarlarda ve açık alanlarda yayınlanmıştır.

Birlik, Akademik Çalıştaylar, Sempozyumlar, Bilimsel Toplantılar, konferans ve paneller tertip etmiştir. Bu kapsamda, 14 Mayıs 2015 tarihinde “Meslek Birliklerinin İşleyişi Çalıştayı”, 03 Temmuz 2015 tarihinde “Telif haklarının güçlendirilmesi ve ihlallerin önlenmesi için hukuki ve teknik altyapının oluşturulması ortak akıl toplantısı”, 17-18 Eylül 2015 tarihinde “Metin ve Görsel Alanda Hakların Toplu Yönetimi Çalıştayı”, 12-13 Aralık 2015 “Yayımcılık Sektöründe Telif Hakları ve Korsanla Mücadele Çalıştayı”, 30-31 Mart 2016 tarihinde “Yayımcılıkta Telif Hakları Sempozyumu” , 30 Nisan 2016 “Fikri Mülkiyet Platformu Çalıştayı”, 04-05 Mayıs 2016 tarihinde “Kültürel Çeşitliliğin Güçlendirilmesi ve Yaratıcılığın Desteklenmesinde Meslek Birliklerinin Önemi”, 3 Haziran 2016 tarihinde “Yayımcılık Sektöründe Telif Hakları ve Korsan Kitapla Mücadele Çalıştayı” ve 09 Kasım 2016 tarihinde “Halk Kütüphanelerinde E-Yayınların Hizmete Sunulması Çalıştayı”düzenlenmiştir. 

Fikri Mülkiyet Haklarının Uygulanması Hakkında Avrupa Birliği Direktifi

0
Fikri Mülkiyet Haklarının Uygulanması Hakkında Avrupa Birliği Direktifi

Fikri Mülkiyet Haklarının Uygulanması Hakkında Avrupa Birliği Direktifi, Avrupa Konseyi ve Avrupa Parlamentosu tarafından 29 Nisan 2004’te kabul edilmiştir. Direktif(Directive 2004/48/EC of the European Parliament and of the Council of 29 April 2004 on the enforcement of intellectual property rights), 30 Nisan’da Avrupa Birliği Resmi Gazetesinde yayımlanmış ve 20 Mayıs 2004’te yürürlüğe girmiştir. Üye devletlerin direktifi iç hukuklarına aktarım süresi 29 Nisan 2006 olarak belirlenmiş ve ulusal hukukların uyumlaştırılması benimsenmiştir. Üye Devletler, bu Direktife uyum sağlamak için gerekli kanunları, yönetmelikleri ve idari hükümleri 29 Nisan 2006 tarihine kadar yürürlüğe koyacak ve bu konuda Komisyonu derhal bilgilendireceklerdir.

2004/48/AT Sayılı Direktif, fikrî mülkiyet haklarının teorik düzeyde tanınmasını yeterli görmeyip; ihlaller karşısında etkili, caydırıcı ve orantılı hukukî koruma mekanizmaları oluşturarak, patentten markaya, telif haklarından tasarımlara kadar tüm fikrî mülkiyet alanlarında hak sahiplerinin delil toplama, ihtiyati tedbir alma, ihlalin durdurulmasını isteme, bilgi edinme ve tazminat talep etme imkânlarını Avrupa Birliği genelinde ortak standartlara bağlayan ve böylece dijital çağda sınır aşan ihlallerle mücadelede Avrupa fikrî mülkiyet hukukunun en etkili uygulama araçlarından biri hâline gelen temel bir uyum düzenlemesidir.

Direktif esas olarak:

  • ihtiyati tedbirler,
  • delillerin korunması,
  • bilgi talep hakkı,
  • el koyma,
  • tazminat,
  • mahkeme masrafları,
  • ihlalin durdurulması gibi
    hukuk yargılamasına ilişkin koruma mekanizmalarını düzenlemektedir.
Fikri Mülkiyet Haklarının Uygulanması Hakkında Avrupa Birliği Direktifi
Fikri mülkiyet haklarının uygulanması hakkındaki
29 Nisan 2004 tarih ve
2004/48/AT SAYILI AVRUPA PARLAMENTOSU VE KONSEY DİREKTİFİ
(AEA ile bağlantılı metin)

AVRUPA PARLAMENTOSU VE AVRUPA BİRLİĞİ KONSEYİ,

Avrupa Topluluğunu kuran Antlaşmayı ve özellikle de onun 95. maddesini göz önünde tutarak,

Komisyonun tasarısını göz önünde tutarak,

Avrupa Ekonomik ve Sosyal Komitesinin Görüşünü1 göz önünde tutarak,

Bölgeler Komitesine danıştıktan sonra,

Antlaşmanın 251. maddesinde belirtilen usule uygun şekilde hareket ederek,

(1)     İç Pazara ulaşmak, dolaşım özgürlüğü üzerindeki kısıtlamaları ve rekabetin tahribatını ortadan kaldırırken, yeniliğe ve yatırıma vesile olan bir ortam oluşturulmasını içerir. Bu bağlamda, fikri mülkiyetin korunması İç Pazarın başarısının esas unsurudur. Fikri mülkiyetin korunması  yalnızca yeniliği ve yaratıcılığı teşvik etmek için değil, aynı zamanda istihdamı geliştirmek ve rekabet edebilirliği iyileştirmek için de önemli olduğundan;

(2)     Fikri mülkiyetin korunması, kaşifin veya mucidin keşfinden veya yarattığından yasal bir kar elde etmesine müsaade etmelidir. Ayrıca çalışmaların, fikirlerin ve yeni teknik bilginin mümkün olan en geniş şekilde dağıtılmasına da müsaade etmelidir. Aynı zamanda ifade özgürlüğünü, bilginin serbest dolaşımını veya Internet üzerindekiler de dahil kişisel verilerin korunmasını engellememesi gerektiğinden;

(3)     Ancak fikri mülkiyet haklarının etkili yöntemlerle uygulaması olmaksızın, yenilik ve yaratıcılık engellenir ve yatırımlar azalır. Dolayısıyla, bugünlerde büyük çoğunlukla Topluluk Müktesebatının parçası olan, fikri mülkiyete ilişkin maddi hukukun Topluluk içerisinde etkili bir şekilde uygulanmasını temin etmek gereklidir. Bu bakımdan, fikri mülkiyet haklarını uygulama yöntemleri, İç Pazarın başarıya ulaşması için çok önemli olduğundan;

(4)     Kendi yetkisi içinde olan konulara ilişkin olarak Topluluğun kendisinin yanı sıra ulusal seviyede bütün Üye Devletler, Uruguay turu çok taraflı müzakerelerinin bir parçası olarak 94/800/AT sayılı Konsey Kararı(1) tarafından onaylanmış ve Dünya Ticaret Örgütü çerçevesinde yapılmış olan Fikri Mülkiyetin Ticaretle Bağlantılı Yönleri hakkındaki Anlaşmayla (TRIPS Anlaşması) bağlıdırlar.

(5)     TRIPS Anlaşması özellikle, uluslararası seviyede uygulanan ortak standartlar olan ve tüm Üye Devletlerde uygulanan, fikri mülkiyet haklarını uygulama yöntemleri hakkındaki hükümleri içerir. İşbu Direktifin, TRIPS Anlaşması altındakiler de dahil, Üye Devletlerin uluslararası yükümlülüklerini etkilememesi gerektiğinden;

(6)     Bütün Üye Devletlerin taraf olduğu ve fikri mülkiyet haklarını uygulama yöntemleri hakkında hükümleri de içeren uluslararası sözleşmeler de bulunmaktadır. Bunlar özellikle Sınai Mülkiyetin Korunmasına yönelik Paris Sözleşmesini, Edebi ve Sanatsal Çalışmaların Korunmasına yönelik Berne Sözleşmesini ve Sanatçıların, Fonogram Yapımcılarının ve Yayın Organizasyonlarının Korunmasına yönelik Roma Sözleşmesini kapsadığından;

(7)     Bu soru üzerinde Komisyonun istişarelerinden, TRIPS Anlaşmasına rağmen fikri mülkiyet haklarını uygulama yöntemlerine ilişkin olarak Üye Devletlerde hala farklılıklar olduğu ortaya çıkmıştır. Örneğin, özellikle kanıtları korumak için kullanılan geçici önlemlerin uygulanmasına yönelik düzenlemeler, hasarların hesaplanması veya ihtiyati tedbirlerin uygulanmasına yönelik düzenlemeler bir Üye Devletten diğerine oldukça farklılık gösterir. Bazı Üye Devletlerde, bilgi hakkı ve pazara sürülen ihlal eden malların masrafları ihlalde bulunana ait olmak üzere geri çağrılması gibi herhangi bir önlem, usul veya çare bulunmadığından;

(8)     Fikri mülkiyet haklarını uygulama yöntemlerine ilişkin olarak Üye Devletlerin sistemleri arasındaki farklılıklar, İç Pazarın uygun olarak işlemesine zarar vermektedir ve fikri mülkiyet haklarının Topluluk içerisinde eşit seviyede bir korumadan faydalanmasını temin etmeyi imkansız kılmaktadır. Bu durum İç Pazar içerisindeki serbest dolaşımı teşvik etmediğinden veya sağlıklı rekabete yardımcı olan bir ortam yaratmadığından;

(9)     Mevcut farklılıklar ayrıca, fikri mülkiyete ilişkin maddi hukukun zayıflamasına ve bu alanda İç Pazarın parçalanmasına yol açmaktadır. Bu durum iş çevrelerine İç Pazara olan güvenin kaybolmasına ve dolayısıyla yeniliğe ve yaratıcılığa yatırımlarda azalmaya neden olur. Fikri mülkiyet haklarının ihlali, gittikçe daha çok artan bir biçimde örgütlü suçla bağlantılı hale gelmektedir. Artan Internet kullanımı korsan ürünlerin anında global olarak dağıtılmasına imkan tanımaktadır. Fikri mülkiyete ilişkin maddi hukukun etkili olarak uygulanması, Topluluk seviyesinde belirli bir eylem vasıtasıyla temin edilmelidir. Dolayısıyla, bu alanda Üye Devletlerin mevzuatının yaklaştırılması İç Pazarın uygun şekilde faaliyet gösterebilmesi için temel bir ön koşul olduğundan;

(10)   İşbu Direktifin hedefi, İç Pazarda yüksek, eşdeğer ve homojen bir koruma seviyesini temin etmeye yönelik olarak mevzuat sistemlerinin yaklaştırılması olduğundan;

(11)   İşbu Direktif adli işbirliği, yargı yetkisi, medeni ve ticari mevzularda verilen kararları tanıma ve uygulama konusunda uyumlaştırılmış kurallar düzenlemeyi veya uygulanan hukuku ele almayı hedeflemez. Bu tür konuların genel olarak tabi olduğu ve eşit şekilde fikri mülkiyete uygulanan Topluluk araçları bulunduğundan;

(12)   İşbu Direktif  rekabet kurallarının uygulanmasını ve özellikle de Antlaşmanın 81 ve 82. maddelerini etkilememelidir. İşbu Direktifte öngörülen önlemlerin, haksız rekabeti Antlaşmaya aykırı olacak şekilde kısıtlama amacıyla kullanılmaması gerektiğinden;

(13)   Bu alandaki Topluluk hükümleri tarafından ve/veya ilgili Üye Devletin ulusal hukuku tarafından kapsanan tüm fikri mülkiyet haklarını içermek amacıyla, işbu Direktifin kapsamını mümkün olan en geniş biçimde tanımlamak gereklidir. Buna rağmen bu gereklilik, dileyen Üye Devletlerin dahili amaçlarla, parazit nüshalar veya benzeri faaliyetler de dahil haksız rekabet içeren eylemleri kapsayacak şekilde işbu Direktifin hükümlerini genişletme olasılığını etkilemeyeceğinden;

(14)   6(2), 8(1) ve 9(2). maddelerde öngörülen önlemlerin yalnızca ticari boyutta yürütülen eylemlere ilişkin uygulanması gerekir.  Bu durum Üye Devletlerin söz konusu önlemleri ayrıca diğer eylemlere ilişkin olarak da uygulama olanağına halel getirmez. Ticari boyutta yürütülen eylemler, doğrudan veya dolaylı  ekonomik veya ticari avantaj sağlamak amacıyla yürütülenlerdir; bu normal olarak, iyi niyetle hareket eden son tüketiciler tarafından gerçekleştirilen eylemleri hariç tutacağından;

(15)   İşbu Direktifin fikri mülkiyete ilişkin maddi hukuku, kişisel verilerin işlenmesiyle ilgili olarak bireylerin korunması ve bu tür verilen serbest dolaşımı hakkındaki 24 Ekim 1995 tarih ve 95/46/AT sayılı Avrupa Parlamentosu ve Konsey Direktifini1, elektronik imzalara yönelik Topluluk çerçevesi hakkındaki 13 Aralık 1999 tarih ve 1999/93/AT sayılı Avrupa Parlamentosu ve Konsey Direktifini ve İç Pazarda bilgi toplumu hizmetlerinin belirli hukuki yönleri ve özellikle de elektronik ticaret hakkındaki 8 Haziran 2000 tarih ve 2000/31/AT sayılı Avrupa Parlamentosu ve Konsey Direktifini etkilememesi gerektiğinden;

(16)   İşbu Direktifin hükümlerinin, Topluluk araçlarında belirtilen telif hakkı ile ilgili haklar konusundaki istisnalara ve hakların uygulanmasına yönelik belirli hükümlere ve özellikle de bilgisayar programlarının hukuki olarak korunması hakkındaki 14 Mayıs 1991 tarih ve 91/250/AET sayılı Konsey Direktifinde veya bilgi toplumunda telif hakkı ve ilgili hakların belirli yönlerinin uyumlaştırılması hakkındaki 22 Mayıs 2001 tarih ve 2001/29/AT sayılı Avrupa Parlamentosu ve Konsey Direktifinde bulunanlara halel getirmemesi gerektiğinden;

(17)   Her fikri mülkiyet hakkının belirli özelliklerini ve uygun hallerde ihlalin kasıtlı veya kasıtsız olmasına ilişkin özelliği de dahil olmak üzere her durumun belirli özelliklerini gereğince hesaba katacak şekilde, işbu Direktifte öngörülen önlemlerin, usullerin ve çarelerin her durum içerisinde saptanması gerektiğinden;

(18)   Söz konusu önlemler, usuller ve çarelerin uygulanmasını talep etme hakkına sahip kişilerin, sadece hak sahipleri değil aynı zamanda, uygulanan hukukun izin verdiği ve uygulanan hukuka uygun olduğu kadarıyla, söz konusu hakların yönetiminden sorumlu olan veya sorumlu oldukları kolektif ve bireysel hakların savunmasına yönelik profesyonel organizasyonları da içerebilecek olan, doğrudan çıkarı ve hukuki varlığı bulunan kişiler olması gerektiğinden;

(19)   Telif hakkı bir çalışmanın yaratılmasından doğduğu ve resmi bir kayıt gerektirmediği için, edebi veya sanatsal bir çalışmanın yazarının, eğer ismi çalışmanın üzerinde görünüyorsa söz konusu çalışmanın yazarı olarak kabul edilmesini öngören karineyi düzenleyen, Berne Sözleşmesinin 15. maddesinde belirtilen kuralı kabul etmek uygun olur. Hakları savunmaya uğraşacak olan ve korsanla mücadelede yer alacak olan çoğunlukla Fonogram yapımcısı gibi ilgili hakkın sahibi olacağı için, benzer bir karinenin ilgili hakların sahiplerine de uygulanması gerektiğinden;

(20)   Fikri mülkiyet haklarının ihlallerinin belirlenebilmesi için kanıtın çok önemli bir unsur olduğu düşünülürse, kanıtın sunulması, elde edilmesi ve saklanmasına yönelik etkili yöntemlerin mevcut olmasının temin edilmesi uygundur. Usuller savunma haklarını göz önünde tutmalı ve gizli bilgilerin korunması da dahil gerekli garantileri temin etmelidir. Ticari boyutta yapılan ihlaller bakımından mahkemelerin, ihlal ettiği iddia edilen kişinin kontrolü altında bulunan bankayla ilgili, mali veya ticari belgelere uygun hallerde erişimi emredebilmesi de önemli olduğundan;

(21)   Yüksek seviyede bir korumayı temin etmek için tasarlanan diğer önlemler belli bazı Üye Devletlerde mevcuttur ve bütün Üye Devletlerde mevcut hale getirilmelidir. Bu durum, ihlal edilen malların veya hizmetlerin menşei, dağıtım kanalları ve ihlale karışan herhangi bir üçüncü kişinin kimliği hakkında sahih bilgilerin elde edilmesine imkan tanıyan, bilgi hakkını içeren bir durum olduğundan;

(22)   Savunmanın haklarına uyarken, geçici önlemlerin söz konusu davanın özelliklerine ilişkin ölçülü olmasını temin ederken ve haksız bir talep nedeniyle davalıya sebep olunan masrafları ve hasarı kapsamak için gerekli olan garantileri sağlarken, davanın içeriği hakkında bir kararı beklemeksizin ihlallerin derhal sona erdirilmesi için geçici önlemleri öngörmek de esastır. Bu tür önlemler, özellikle herhangi bir gecikmenin fikri mülkiyet hakkı sahibine onarılamaz bir zarar verebileceği hallerde, haklı gerekçelere dayandığından;

(23)   Mevcut olan diğer herhangi bir önleme, usule veya çareye halel gelmeksizin, hak sahibinin sınai mülkiyet hakkını ihlal etmek amacıyla hizmetleri üçüncü bir kişi tarafından kullanılan aracılara karşı, hak sahiplerinin bir ihtiyati tedbir için başvurma olasılığı bulunmalıdır. Bu tür yaptırımlara ilişkin koşullar ve usuller Üye Devletlerin ulusal hukukuna bırakılmalıdır. Telif hakları ve ilgili hakların ihlallerini ilgilendirdiği kadarıyla, 2001/29/AT sayılı Direktifte zaten kapsamlı seviyede bir uyumlaştırma öngörülmüştür. Dolayısıyla, 2001/29/AT sayılı Direktifin 8(3). maddesinin işbu Direktifle etkilenmemesi gerektiğinden;

(24)   Duruma bağlı olarak ve eğer şartlar ile gerekçelendirilmişlerse, öngörülecek önlemler, usuller ve çareler fikri mülkiyet haklarının daha fazla ihlal edilmesini önlemeyi hedefleyen yasaklayıcı önlemler içermelidir. Ayrıca ticaret kanallarından geri çağrılma ve kesin çıkartılma, veya ihlal eden malların ve uygun durumlarda bu malların yaratılmasında veya imal edilmesinde başlıca kullanılan malzemelerin ve araçların tahrip edilmesi gibi, uygun olan hallerde ihlal edenin ödeyeceği düzeltici önlemler de bulunmalıdır. Bu düzeltici önlemlerin, özellikle iyi niyetle hareket eden tüketicileri ve özel kişileri kapsayan üçüncü kişilerin yararını hesaba katması gerektiğinden;

(25)   Bir ihlalin kasıtsız olarak ve ihmal bulunmaksızın yapılması halinde ve işbu Direktif tarafından öngörülen düzeltici önlemler veya ihtiyati tedbirlerin ölçüsüz olacak olması halinde, Üye Devletlerin uygun durumlarda, alternatif bir önlem olarak zarar gören tarafa parasal tazminat ödeme olasılığını öngörme seçeneği olmalıdır. Ancak, sahte malların veya hizmet tedarikinin ticari kullanımının, fikri mülkiyet hukuku dışındaki bir ihlal hukukunu oluşturacak olması veya tüketicilere muhtemelen zarar verecek olması halinde, bu tür bir kullanım veya tedarik yasaklanmış olarak kalacağından;

(26)   Böyle bir ihlale yol açacağı bilgisine sahipken veya bunu bilmek için makul gerekçelere sahipken bir faaliyette bulunan bir ihlal eden tarafından yapılan bir ihlalin sonucunda maruz kalınan zararı tazmin etmek maksadıyla, hak sahibine verilen zararların miktarı, hak sahibinin gelir kaybını veya ihlal sahibi tarafından elde edilen haksız karı ve uygun olduğu hallerde hak sahibine sebep olunan ahlaki zarar gibi bütün uygun yönleri hesaba katar. Alternatif olarak örneğin gerçekten maruz kalınan zararın miktarını saptamanın zor olması halinde, ihlal edenin, söz konusu fikri mülkiyeti kullanma hakkını talep etmiş olsa ödemesi gerekecek olan  Telif Ücretleri ve harçlar gibi unsurlardan yola çıkarak, zararın miktarı hesaplanabilir. Amaç, ceza gerektirici zararları öngörme yükümlülüğü getirmekten ziyade tanımlama ve araştırma maliyetleri gibi hak sahibi tarafından yapılan masrafları hesaba katarken nesnel kriterlere dayanan bir tazminata imkan tanımak olduğundan;

(27)   İleride ihlal edeceklere ilave bir caydırıcı olarak kullanılması ve genel olarak kamu bilincinde katkıda bulunması amacıyla, fikri mülkiyet ihlalleri davalarındaki kararların kamuya açıklanması faydalı olacağından;

(28)   İşbu Direktif kapsamında öngörülen medeni ve idari önlemlere, usullere ve çarelere ilave olarak, cezai yaptırımlar da uygun durumlarda fikri mülkiyet haklarının uygulanmasını temin etme yönlerinden birini meydana getirdiğinden;

(29)   Sanayi, korsanlık ve sahteciliğe karşı savaşta faal bir rol almalıdır. Doğrudan etkilenen camialarda davranış kurallarının geliştirilmesi, hukuki çerçevenin desteklenmesi için ilave bir yöntemdir. Üye Devletler Komisyonla işbirliği yaparak, genel olarak davranış kurallarının geliştirilmesini teşvik etmelidir. Optik disklerin imalatının özellikle Topluluk içerisinde üretilen disklere gömülen tanımlama kodu vasıtasıyla denetlenmesi, korsanlığa büyük boyutta maruz kalan bu sektörde fikri mülkiyet haklarının ihlalini sınırlamaya yardımcı olur. Ancak, söz konusu teknik koruma önlemlerinin, piyasaları koruyacak şekilde kötüye kullanılmaması ve paralel ithalatı önlememesi gerektiğinden;

(30)   İşbu Direktifin tek tip uygulanmasına yardımcı olmak amacıyla, özellikle Üye Devletler tarafından belirlenen bir muhabirler ağı oluşturmak ve işbu Direktifin uygulanmasını ve çeşitli ulusal birimler tarafından alınan önlemlerin etkililiğini değerlendiren düzenli raporlar sağlamak vasıtasıyla, bir tarafta Üye Devletler arasında diğer tarafta Üye Devletler ile Komisyon arasında işbirliği sistemleri ve bilgi alışverişini öngörmek uygun olacağından;

(31)   Daha evvel açıklanmış olan gerekçeler nedeniyle işbu Direktifin amaçlarına en iyi Topluluk seviyesinde ulaşılabileceğinden, Antlaşmanın 5. maddesinde belirtilen yetki ikamesi ilkesine uygun olarak, Topluluk önlemler kabul edebilir. Aynı maddede belirtilen ölçülülük ilkesine uygun olarak, işbu Direktif söz konusu amaca ulaşmak için gerekli olanın ötesine geçmediğinden;

(32)   İşbu Direktif temel haklara riayet eder ve özellikle Avrupa Birliği Temel Haklar Şartı tarafından tanınan ilkelere uyar. İşbu Direktif özellikle söz konusu Şartın 17(2). maddesine uygun olarak fikri mülkiyete bütünüyle riayet edilmesini temin etmeyi hedeflediğinden;

İŞBU DİREKTİFİ KABUL ETMİŞLERDİR:

BÖLÜM I
Amaç ve kapsam
Madde 1
Konu

İşbu Direktif, fikri mülkiyet haklarının uygulanmasını temin etmek için gerekli olan önlemler, usuller ve çarelere ilişkindir. İşbu Direktifin amaçları doğrultusunda, “fikri mülkiyet hakları” terimi sınai mülkiyet haklarını da kapsar.

Madde 2
Kapsam

1.   Topluluk mevzuatında veya ulusal mevzuatta öngörülen veya öngörülebilecek olan yöntemlere halel gelmeksizin, söz konusu yöntemler hak sahipleri için daha uygun olduğu sürece, 3. maddeye uygun olarak işbu Direktifte öngörülen önlemler, usuller ve çareler, Topluluk hukukunda ve/veya ilgili Üye Devletin ulusal hukukunda öngörülen şekilde fikri mülkiyet haklarının herhangi bir ihlaline uygulanır.

2.   İşbu Direktif, telif hakları ve telif haklarına ilişkin haklara ilişkin Topluluk mevzuatında bulunan ve bilhassa 91/250/AET sayılı Direktifte ve özellikle de onun 7. maddesinde veya 2001/29/AT sayılı Direktifte ve özellikle de onun 2 ila 6 ve 8. maddelerinde bulunan istisnalar ve hakların uygulanması hakkındaki belirli hükümlere halel getirmez.

3.   İşbu Direktif aşağıdakileri etkilemez:

(a)  fikri mülkiyete ilişkin maddi hukukun tabi olduğu Topluluk hükümleri, genel olarak 95/46/AT sayılı Direktif, 1999/93/AT sayılı Direktif veya 2000/31/AT sayılı Direktif ve özellikle 2000/31/AT sayılı Direktifin 12 ila 15. maddeleri;

(b)  cezai usullere ve cezalara ilişkin olanlar da dahil, Üye Devletlerin uluslararası yükümlülükleri ve bilhassa TRIPS Anlaşması;

(c)  fikri mülkiyet haklarının ihlali bakımından cezai usuller veya cezalarla ilgili olan Üye Devletlerdeki her türlü ulusal hüküm.

BÖLÜM II
Önlemler, usuller ve çareler
Kısım I
Genel hükümler
Madde 3
Genel yükümlülükler

1.   Üye Devletler işbu Direktif ile kapsanan fikri mülkiyet haklarının uygulanmasını temin etmek için gerekli olan önlemleri, usulleri ve çareleri öngörür. Söz konusu önlemler, usuller ve çareler haklı ve hakkaniyetli olur ve gereksiz derecede karmaşık veya masraflı olmaz veya makul olmayan süre sınırları veya gereksiz gecikmeler içermez.

2.   Söz konusu önlemler, usuller ve çareler aynı zamanda etkili, ölçülü ve caydırıcı olur ve yasal ticarete yönelik engeller oluşturulmasını önleyecek ve kötüye kullanılmalarına karşı koruma sağlayacak bir şekilde uygulanır.

Madde 4
Önlemlerin, usullerin ve çarelerin uygulanması için başvuru yapmaya hak kazanmış kişiler

1.   Üye Devletler aşağıdaki kişileri, bu Bölümde değinilen önlemlerin, usullerin ve çarelerin uygulanmasını istemeye hak kazanan kişiler olarak kabul eder:

(a)  uygulanan hukukun hükümlerine uygun olarak, fikri mülkiyet haklarının sahipleri,

(b)  uygulanan hukukun hükümlerinin müsaade ettiği kadarıyla ve söz konusu hükümlere uygun olarak, özellikle lisans sahipleri olmak üzere söz konusu hakları kullanmaya yetkili diğer tüm kişiler,

(c)  uygulanan hukukun hükümlerinin müsaade ettiği kadarıyla ve söz konusu hükümlere uygun olarak, fikri mülkiyet haklarının sahiplerini temsil etme hakkına sahip oldukları kabul edilen fikri mülkiyet kolektif haklarını yönetim birimleri,

(d) uygulanan hukukun hükümlerinin müsaade ettiği kadarıyla ve söz konusu hükümlere uygun olarak, fikri mülkiyet haklarının sahiplerini temsil etme hakkına sahip oldukları kabul edilen profesyonel savunma birimleri.

Madde 5
Eser Sahipliği veya mülkiyet karinesi

İşbu Direktifte öngörülen önlemlerin, usullerin ve çarelerin uygulanması amacı doğrultusunda,

(a)     edebi veya sanatsal bir çalışmanın yazarının, aksine bir delil olmadıkça, öyle olduğunun kabul edilmesi ve sonuç olarak ihlal davası açmaya hakkı olması için, isminin her zamanki gibi çalışmanın üzerinde görünmesi yeterlidir;

(b)     (a) kapsamındaki hüküm, korunan konulara ilişkin telif haklarıyla ilgili hakların sahiplerine, üzerinde gerekli değişiklikler yapıldıktan sonra uygulanır.

Kısım 2
Kanıt
Madde 6
Kanıt

1.   İddialarını desteklemeye yetecek kadar makul derecede mevcut kanıt sunan ve bu iddiaları belgelerle kanıtlarken karşı tarafın kontrolünde bulunan kanıtları belirten bir tarafın yaptığı başvuru üzerine, Üye Devletler, gizli bilgilerin korunması şartıyla, yetkili adli makamların karşı tarafa söz konusu kanıtları sunmasını emredebilmesini temin ederler. Bu fıkranın amaçları doğrultusunda Üye Devletler, bir çalışmanın veya korunan diğer herhangi bir nesnenin ciddi sayıda nüshasının makul bir örneğini, yetkili adli makamların makul kanıt olarak kabul etmesini temin edebilirler.

2.   Aynı koşullar altında, ticari boyutta yapılan bir ihlal durumunda Üye Devletler uygun olduğu hallerde, gizli bilgilerin korunması şartıyla, karşı tarafın kontrolünde bulunan bankayla ilgili, mali veya ticari belgelerin, bir tarafın başvurusu üzerine, bildirilmesinin yetkili adli makamlar tarafından emredilmesine imkan tanıyacak gerekli önlemleri alırlar.

Madde 7
Kanıtları korumaya yönelik önlemler

1.   Üye Devletler, davanın esaslarına ilişkin işlemler bile başlamadan, fikri mülkiyet hakkının ihlal edildiğine ve ya ihlal edilmek üzere olduğuna dair iddialarını destekleyecek makul derecede mevcut kanıt sunan bir tarafın başvurusu üzerine, gizli bilgilerin korunması şartıyla, yetkili adli makamların iddia edilen ihlale ilişkin ilgili  kanıtların korunmasına yönelik hızlı ve etkili önlemler emredebilmesini temin ederler. Bu tür önlemler, ihlal eden malların ve uygun olan hallerde bu malların üretiminde ve/veya dağıtımında kullanılan malzemelerin ve araçların ve bunlara ilişkin belgelerin, örneklerle veya örnekler olmaksızın, detaylı tanımını veya fiziksel haczini içerebilir. Özellikle herhangi bir gecikmenin hak sahibine onarılamaz bir zarar vermesi muhtemel olan hallerde veya kanıtların ispat edilebilir bir tahrip edilme riski bulunan hallerde, gerekirse karşı tarafın ifadesi alınmadan söz konusu önlemler alınabilir.

Kanıtları koruma önlemlerinin diğer tarafın ifadesi alınmadan kabul edilmesi halinde, etkilenen taraflara en geç önlemlerin uygulanmasından sonra, gecikmeksizin bildirimde bulunulur. Önlemlerin bildirilmesinden sonra makul bir süre içerisinde önlemlerin değiştirilmesi, yürürlükten kaldırılması veya tasdik edilmesine karar verilmesi maksadıyla, etkilenen tarafların talebi üzerine ifade verme hakkının da dahil olduğu bir gözden geçirme uygulanır.

2.   Üye Devletler kanıtları korumaya yönelik önlemlerin, 4. fıkrada öngörüldüğü üzere, davalı tarafından maruz kalınan her türlü zararın tazmin edilmesini temin etmek amacıyla, başvuru sahibi tarafından yeterli teminat veya eşdeğer bir güvence verilmesine tabi olmasını temin ederler.

3.   Eğer başvuru sahibi makul bir süre içerisinde davanın esasına ilişkin bir karara yol açacak şekilde yetkili adli makamın huzurunda dava işlemlerini başlatmazsa, davalının talebi üzerine Üye Devletler, talep edilecek zararlara halel gelmeksizin, kanıtları korumaya yönelik önlemlerin yürürlükten kaldırılmalarını veya aksi takdirde uygulamalarının sona erdirilmelerini temin ederler. Söz konusu süre, bir Üye Devletin hukukunun müsaade etmesi halinde önlemleri emreden adli makam tarafından saptanacak bir süredir veya böyle bir saptamanın mevcut olmadığı bir durumda 20 iş günü veya 31 takvim gününden hangisi daha uzunsa o süreyi geçmez.

4.   Başvuru sahibinin herhangi bir eylemi veya ihmali nedeniyle, kanıtları korumaya yönelik önlemlerin yürürlükten kaldırılması veya geçerliliklerini yitirmeleri halinde veya daha sonra bir fikri mülkiyet hakkının ihlal edildiğinin veya ihlal edilme tehdidinin bulunmadığının ortaya çıkması halinde, adli makamların davalının başvurusu üzerine, söz konusu önlemlerin neden olduğu herhangi bir hasarı davalıya uygun şekilde tazmin etmesini başvuru sahibine emretme yetkisi bulunur.

5.   Üye Devletler şahitlerin kimliklerini korumak için önlemler alabilirler.

Kısım 3
Bilgi hakkı
Madde 8
Bilgi hakkı

1.   Üye Devletler, bir fikri mülkiyet hakkının ihlaline ilişkin bir dava çerçevesinde ve iddia sahibinin gerekçelendirilmiş ve ölçülü talebine mukabil, bir fikri mülkiyet hakkını ihlal eden malların veya hizmetlerin menşeleri ve dağıtım ağları hakkındaki bilgilerin, ihlal eden ve/veya aşağıdaki gibi diğer herhangi bir kişi tarafından temin edilmesini yetkili adli makamların emredebilmesini temin eder:

(a)  ihlal eden mallara ticari boyutta sahip olduğu ortaya çıkan kişi;

(b)  ihlal eden hizmetleri ticari boyutta kullandığı ortaya çıkan kişi;

(c)  ihlal eden faaliyetlerde kullanılan hizmetleri ticari boyutta temin ettiği ortaya çıkan kişi; veya

(d) malların üretimi, imalatı veya dağıtımında veya hizmetlerin temin edilmesinde yer aldığına (a), (b) veya (c) noktasında değinilen kişi tarafından işaret edilen kişi.

2.   1. fıkrada değinilen bilgiler uygun olduğu şekilde aşağıdakileri içerir:

(a)  malların veya hizmetlerin üreticilerinin, imalatçılarının, dağıtıcılarının, tedarikçilerinin ve daha önceki diğer sahiplerinin adları ve adreslerinin yanı sıra hedeflenen toptancılar ve perakendeciler;

(b)  üretilen, imal edilen, teslim edilen, alınan veya sipariş verilen miktarlar hakkındaki bilgilerin yanı sıra söz konusu mallar veya hizmetler için elde edilen fiyat.

3.   1 ve 2. fıkralar aşağıdakilere ilişkin diğer kanuni hükümlere halel gelmeksizin uygulanır:

(a)  hak sahibine daha ayrıntılı bilgi edinme hakkı veren hükümler;

(b)  bu Madde uyarınca bildirilen bilgilerin medeni hukuk veya ceza davalarında kullanılmasının tabi olduğu hükümler;

(c)  bilgi hakkını kötüye kullanma sorumluluğunun tabi olduğu hükümler;

(d) 1. fıkrada değinilen kişiyi, kendisinin veya bir akrabasının bir fikri mülkiyet hakkının ihlaline katılımını itiraf etmeye zorlayacak bilgileri temin etmeyi reddetme fırsatını tanıyan hükümler; veya

(e)  bilgi kaynaklarının gizliliğinin korunmasının veya kişisel verilen işlenmesinin tabi olduğu hükümler.

Kısım 4
Geçici ve ihtiyati önlemler
Madde 9
Geçici ve ihtiyati önlemler

1.   Üye Devletler, başvuru sahibinin talebi üzerine adli makamların aşağıdakileri yapabilmesini temin ederler:

(a)  bir fikri mülkiyet hakkının yakın zamanda ihlal edilmesini engellemek amacıyla veya geçici olmak üzere ve uygun olduğunda ulusal hukukun öngördüğü hallerde tekerrür eden bir ceza ödemesine tabi olmak üzere, söz konusu hakkın iddia edilen ihlallerinin devamlılığını yasaklamak amacıyla, veya böyle bir devamlılığı, hak sahibinin tazmin edilmesini temin etmeye yönelik garantilerin verilmesine tabi hale getirmek amacıyla ihlal ettiği iddia edilen kişiye karşı bir ihtiyati tedbir kararı düzenlemek; bir fikri mülkiyet hakkını ihlal etmek amacıyla hizmetleri üçüncü bir kişi tarafından kullanılan bir aracıya karşı da aynı koşullar altında bir ihtiyati tedbir kararı düzenlenebilir; bir telif hakkını veya ilgili bir hakkı ihlal etmek amacıyla hizmetleri üçüncü bir kişi tarafından kullanılan aracılara karşı ihtiyati tedbirler, 2001/29/AT sayılı Direktif ile kapsanmıştır;

(b)  bir fikri mülkiyet hakkını ihlal ettiğinden şüphelenilen malların, ticaret kanalları içerisine girmesini veya ticaret kanalları içerisinde dolaşımını engellemek amacıyla, haczedilmesini veya teslim edilmesini emretmek.

2.   Ticari boyutta gerçekleşen bir ihlal söz konusu olduğunda Üye Devletler, eğer zarar gören taraf zararların geri alınmasını tehlikeye atacak şartları sergilerse, ihlal ettiği iddia edilen kişinin banka hesaplarının ve diğer varlıklarının bloke edilmesi de dahil, adli makamların taşınır ve taşınmaz mallarının ihtiyati olarak haczedilmesi emrini verebilmesini temin ederler. Bu bakımdan, yetkili makamlar bankayla ilgili, mali veya ticari belgelerin bildirilmesini veya ilgili bilgilere uygun erişimi emredebilir.

3.   1 ve 2. fıkralarda değinilen önlemler bakımından adli makamlar, başvuru sahibinin hak sahibi olduğuna ve başvuru sahibinin hakkının ihlal edildiğini veya söz konusu ihlalin çok yakın zamanda olabileceğine dair yeterli seviyede bir kesinlikle tatmin olmak amacıyla, başvuru sahibinin, makul derecedeki mevcut kanıtları kendilerine sunmasına gerek görebilir.

4.   Üye Devletler, özellikle herhangi bir gecikmenin hak sahibine onarılamaz bir zarar verecek olduğu hallerde, uygun olduğunda gerekirse davalının ifadesi alınmadan, 1 ve 2. fıkralarda değinilen geçici önlemlerin alınmasını temin ederler. Bu durumda taraflar, en geç önlemlerin uygulanmasından sonra, gecikmeksizin bu konuda haberdar edilirler.

Önlemlerin bildirilmesinden sonra makul bir süre içerisinde, önlemlerin değiştirilmesi, yürürlükten kaldırılması veya tasdik edilmesine karar verilmesi maksadıyla, etkilenen tarafların talebi üzerine ifade verme hakkının da dahil olduğu bir gözden geçirme uygulanır.

5.   Eğer başvuru sahibi makul bir süre içerisinde davanın esasına ilişkin bir karara yol açacak şekilde yetkili adli makamın huzurunda dava işlemlerini başlatmazsa, davalının talebi üzerine Üye Devletler 1 ve 2. fıkralarda değinilen geçici hükümlerin yürürlükten kaldırılmalarını veya aksi takdirde uygulamalarının sona erdirilmelerini temin ederler. Söz konusu süre, bir Üye Devletin hukukunun müsaade etmesi halinde, önlemleri emreden adli makam tarafından saptanacak bir süredir veya böyle bir saptamanın mevcut olmadığı bir durumda 20 iş günü veya 31 takvim gününden hangisi daha uzunsa o süreyi geçmez.

6.   Yetkili adli makamlar 1 ve 2. fıkralarda değinilen geçici önlemleri, 7. fıkrada öngörüldüğü üzere, davalı tarafından maruz kalınan her türlü zararın tazmin edilmesini temin etmek amacıyla, başvuru sahibi tarafından yeterli teminat veya eşdeğer bir güvence verilmesine tabi hale getirebilirler.

7.   Başvuru sahibinin herhangi bir eylemi veya ihmali nedeniyle geçici önlemlerin yürürlükten kaldırılması veya geçerliliklerini yitirmeleri halinde, veya daha sonra bir fikri mülkiyet hakkının ihlal edildiğinin veya ihlal edilme tehdidinin bulunmadığının ortaya çıkması halinde, adli makamların davalının başvurusu üzerine, söz konusu önlemlerin neden olduğu herhangi bir hasarı davalıya uygun şekilde tazmin etmesini başvuru sahibine emretme yetkisi bulunur.

Kısım 5
Davanın esası hakkında verilen bir karardan doğan önlemler
Madde 10
Düzeltici önlemler

1.   İhlal nedeniyle hak sahibine ödenmesi gereken herhangi bir zarara halel gelmeksizin ve herhangi bir çeşit tazminat olmaksızın, Üye Devletler, fikri mülkiyet hakkını ihlal ettiği tespit edilen mallara ve uygun olan hallerde bu malların yaratılmasında veya imal edilmesinde başlıca kullanılan malzemelere ve araçlara ilişkin olarak, adli makamların başvuru sahibinin talebi üzerine, gerekli önlemlerin alınmasını emredebilmesini temin eder. Bu tür önlemler aşağıdakileri kapsar:

(a)  ticaret kanallarından geri çağırma,

(b)  ticaret kanallarından kesin çıkartılma, veya

(c)  tahrip etme.

2.   Adli makamlar, aksinin yapılmasına yönelik belirli gerekçeler gösterilmedikçe, bu önlemlerin ihlal edenin ödeyeceği şekilde yürütülmesi talimatını verirler.

3.   Düzeltici bir önlem talebini dikkate alırken, ihlalin ciddiyeti ile emredilen çareler arasındaki ölçülülük gereğinin yanı sıra üçüncü kişilerin çıkarları hesaba katılır.

Madde 11
İhtiyati tedbirler

Bir fikri mülkiyet hakkının ihlal edildiğinin bulunarak adli bir kararın alınması halinde, Üye Devletler, adli makamların ihlalin devamını engellemeyi hedefleyen bir ihtiyati tedbiri, ihlal edene uygulayabilmesini temin ederler. Ulusal mevzuat tarafından öngörülen durumlarda, bir ihtiyati tedbire uymamak, uygun olan hallerde, uymayı temin etmek amacıyla tekrar eden bir ceza ödemesine tabi olur. 2001/29/AT sayılı Direktifin 8(3). maddesine halel gelmeden, Üye Devletler, bir fikri mülkiyet hakkını ihlal etmek amacıyla hizmetleri üçüncü bir kişi tarafından kullanılan aracılara karşı, hak sahiplerinin ihtiyati tedbir için başvurabilecek konumda olmalarını da temin ederler.

Madde 12
Alternatif önlemler

Üye Devletler uygun olan durumlarda ve bu Kısımda öngörülen önlemlere tabi olan sorumlu kişinin talebi üzerine, eğer söz konusu kişi kasıtsız olarak ve ihmal bulunmaksızın davranmışsa, eğer söz konusu önlemlerin uygulanması ona ölçüsüz bir zarar verecekse ve eğer zarar gören tarafa parasal tazminat makul ölçüde tatminkar görünüyorsa, yetkili adli makamların bu Kısımda öngörülen önlemleri uygulamak yerine zarar gören kişiye parasal tazminatın ödenmesine karar verebilmesini öngörürler.

Kısım 6
Zararlar ve hukuki masraflar
Madde 13
Zararlar

1.   Üye Devletler, bilerek veya bilmek için makul gerekçelere sahip bulunarak bir ihlal etme faaliyeti içerisinde bulunan bir ihlal edenin, ihlal sonucunda hak sahibinin maruz kaldığı gerçek zarara uygun olacak ölçüde hak sahibine zararları ödemesini, yetkili adli makamların zarar gören tarafın başvurusu üzerine emretmesini temin ederler.

Adli makamlar zararları belirlediği zaman:

(a)  kaybedilen karlar da dahil zarar gören tarafın maruz kaldığı negatif ekonomik sonuçları, ihlal eden tarafından elde edilen haksız karları ve uygun olduğu hallerde hak sahibine sebep olunan ahlaki zarar gibi ekonomik faktörler dışındaki unsurlar gibi bütün uygun yönleri hesaba katarlar;

veya

(b)  (a)’ya alternatif olarak zararları, uygun olan durumlarda, ihlal edenin söz konusu fikri mülkiyeti kullanma hakkını talep etmiş olsa en azından ödemesi gerekecek olan  Telif Ücretleri ve harçlar gibi unsurları temel alan bir toplam şeklinde belirleyebilirler.

2.   İhlal edenin bilerek veya bilmek için makul gerekçelere sahip bulunarak bir ihlal etme faaliyeti içerisinde bulunmaması halinde, Üye Devletler daha önceden düzenlenebilecek şekilde, karların geri alınmasını veya zararların ödenmesini adli makamların emredebileceğini belirtebilir.

Madde 14
Hukuki masraflar

Üye Devletler, başarılı tarafın yaptığı makul ve ölçülü hukuki masrafları ve diğer giderleri, adalet sistemi müsaade ettiği takdirde, genel bir kural olarak başarısız tarafın yüklenmesini temin eder.

Kısım 7
Tanıtım önlemleri
Madde 15
Adli kararların yayınlanması

Üye Devletler, bir fikri mülkiyet hakkının ihlaline ilişkin açılan davalarda, kararın gösterilmesi ve tamamen veya kısmen yayınlanması da dahil, karara ilişkin bilgilerin dağıtılmasına yönelik uygun önlemlerin alınmasını, başvuru sahibinin talebi üzerine ve ihlal edenin ödeyeceği şekilde adli makamın emredebilmesini temin eder. Üye Devletler, göze çarpan ilanlar da dahil özel şartlar için uygun olan diğer ilave tanıtım önlemleri öngörebilirler.

BÖLÜM III
Üye Devletler tarafından yaptırımlar
Madde 16
Üye Devletler tarafından yaptırımlar

İşbu Direktifte belirtilen medeni ve idari önlemlere, usullere ve çarelere halel gelmeksizin, Üye Devletler fikri mülkiyet haklarının ihlal edildiği durumlarda diğer uygun yaptırımları uygulayabilirler.

BÖLÜM IV
Davranış kuralları ve idari işbirliği
Madde 17
Davranış kuralları

Üye Devletler aşağıdakileri teşvik ederler:

(a)  özellikle üretim menşeini tanımlamaya imkan tanıyan bir kodun optik disklerde kullanılmasını tavsiye etmek vasıtasıyla, fikri mülkiyet haklarının uygulanmasına katkıda bulunmayı hedefleyen ticari veya profesyonel dernekler veya organizasyonlar vasıtasıyla, davranış kurallarının Topluluk seviyesinde geliştirilmesi;

(b)  ulusal ve Topluluk seviyesinde davranış kuralları taslağının ve bu davranış kurallarının uygulamasının her türlü değerlendirmesinin Komisyona teslim edilmesi.

Madde 18
Değerlendirme

1.   20(1). maddede belirtilen tarihten üç yıl sonra, her Üye Devlet Komisyona işbu Direktifin uygulanması hakkında bir rapor sunar.

Bu raporlara dayanarak Komisyon, alınan önlemlerin etkililiğinin bir değerlendirmesinin yanı sıra işbu Direktifin yenilik ve gelişme bakımından bilgi toplumu üzerindeki etkisinin bir değerlendirmesini içeren, işbu Direktifin uygulanması hakkında bir rapor tanzim eder. Bu rapor daha sonra Avrupa Parlamentosuna, Konseye ve Avrupa Ekonomik ve Sosyal Komitesine iletilir. Eğer gerekirse ve Topluluk hukuk düzenindeki gelişmelerin ışığında, bu rapora işbu Direktife yönelik tadilat tasarıları eşlik eder.

2.   Üye Devletler, Komisyona 1. fıkranın ikinci bendinde değinilen raporu düzenlerken ihtiyaç duyabileceği tüm yardımı ve desteği sunarlar.

Madde 19
Bilgi değişimi ve muhabirler

Üye Devletler arasında ve Üye Devletler ile Komisyon arasında, bilgi değişimi de dahil, işbirliğini geliştirmek amacı doğrultusunda her Üye Devlet, işbu Direktif tarafından öngörülen önlemlerin uygulanmasına ilişkin herhangi bir soru için bir veya daha fazla ulusal muhabir tayin eder. Her Üye Devlet ulusal muhabir(ler)in detaylarını diğer Üye Devletlere ve Komisyona bildirir.

BÖLÜM V

Nihai hükümler

Madde 20
Uygulama

1.   Üye Devletler işbu Direktife uymak için gerekli olan kanun, tüzük ve idari düzenlemeleri 29 Nisan 2006 tarihi itibariyle yürürlüğe sokarlar. Komisyonu durumdan derhal haberdar ederler.

Üye Devletler bu önlemleri kabul ettikleri zaman, söz konusu önlemler işbu Direktife yapılan bir atfı içerir veya önlemlere bu tür bir atıf resmi olarak yayınlanmaları esnasında eşlik eder. Bu tür bir atıfta bulunma yöntemleri Üye Devletler tarafından belirtilir.

2.   Üye Devletler Komisyona işbu Direktife tabi olan alanda kabul ettikleri ulusal hukuk hükümlerinin metinlerini bildirirler.

Madde 21
Yürürlüğe giriş

İşbu Direktif Avrupa Birliği Resmi Gazetesinde yayınlanmasını takip eden yirminci günde yürürlüğe girer.

Madde 22
Muhataplar

İşbu Direktif Üye Devletlere yöneliktir.

Strasbourg, 29.4.2004.

Avrupa Parlamentosu adına                          Konsey adına

Başkan                                                           Başkan

P. COX                                                          M. McDOWELL

YARGI ETİĞİ İLKELERİ, ÜLKEMİZDE YARGI ETİĞİ SORUNLARI VE ÇÖZÜM YOLLARI

0

Yargı Etiği İlkeleri, Ülkemizde Yargı Etiği Sorunları ve Çözüm Yolları / Av. Reşit GÜRPINAR (E.Yargıç)

Reşit Gürpınar

1-GİRİŞ

Etik, anlam olarak Türk Dil Kurumu sözlüğünde ‘’Ahlak bilimi’’, ‘’Çeşitli meslek kolları arasında tarafların uyması veya kaçınması gereken davranışlar bütünü’’ olarak gösterilmiştir. Bu da bize göstermektedir ki, etik, insanların  gerek bireysel ve gerekse toplumsal yaşamlarında uyması veya kaçınması gereken davranışları tanımlamayan bir kavramdır. Ahlak Kavramı ile Etik kavramı arasında çok yakın bir anlamda iç içe girmiş bir durum vardır. Ahlak kuralları olan mevcut bir durumu anlatırken etik kuralları ise olması gereken durumu ifade eder.

Etik kurallar, toplumda oluşmuş doğru ve yanlış davranış kurallarını ortaya koymaktayken, hukuki normlar ise etik olmayan davranışlar hakkındaki yaptırımları düzenlemektedirler. Fakat hukuk kuralları ile etik kuralların her zaman birbiriyle örtüşmeyebileceği, iki alan arasında boşluklar da bulunabileceği unutulmamalıdır. Toplumun her katmanında söz konusu olan etik günümüzde daha çok meslek etiği bağlamında ön plana çıkmaya başlamıştır.

Geçmişteki deneyimler ve evrensel ilkeler bağlamında her meslek için etik kurallar ortaya konulmakta, bu mesleğe mensup kişilerin konulan kurallara uyması veya meslek etiğine zarar verecek, bir başa deyişle meslek etiği ile bağdaşmayan davranışlardan kaçınması beklenmektedir.

Etik kurallar, adalete uygun karar verme işlev ve yükümlülüğü içerisinde bulunan yargı makamlarını da yakinen ilgilendirmektedir. Uluslararası boyutta anlamı ve gelişimi olan etik kurallar, uluslararası sözleşmelere de konu olmuş ve sonuç olarak yargı etiğinin temel evrensel ilkeleri günümüzde oldukça gelişmiştir.

Bu yazımızda, yargı etiğinin unsurlarını, bu unsurların neler olduğunu ve olması gereken kuralları ortaya koyarken, mahkemelerin verdikleri kararların adaletli olmasının asgari araçlarından olan yargı etiği kurallarının önemi ve bu konuda Türkiye’de kabul edilen yeni yargı etiği kuralları hakkında bilgi verilmesi ve bunların değerlendirilmesinden söz edeceğiz.

2-YARGI ETİĞİNİN KISACA TARİHSEL GELİŞİMİ

Temel hak ve özgürlüklerin korunması, adaletin korunması adına adil yargılanma gibi evrensel bir takım ilkelere uyulması yargı için oldukça önemlidir. Yargı organlarının işte bu görevleri yerine getirirken, kanunlar tarafından kendisine verilen görevleri sağlıklı yapabilmesi, böylece yasal sınırlar içinde kalması için bu organların ve mensuplarının belli değerleri taşıması günümüzde oldukça önem arz eden bir konudur.

Ülkemiz, evrensel seviyede Birleşmiş Milletler Evrensel İnsan Hakları Bildirgesinde, bölgesel seviyede ise Avrupa İnsan Hakları sözleşmesinde öngörülen somut, bağımsız ve tarafsız bir yargı aracılığıyla, yargı organı karşısındaki tüm tarafların haklarını koruyacak bir sistem geliştirilmesi için çalışmaya başlamıştır. Ancak, bu konuda başarılı olduğunu veya olamadığını ilerleyen bölümlerde ortaya koyacağız.

Adil Yargılanma Hakkı

80’li yıllarda yargı etiğinin farkındalığın artması ve önem kazanması sonucunda, yargı etiği ve buna ilişkin temel ilkelerin belirlenmesi için uluslararası seviyede bir takım düzenlemeler ortaya konulmuştur.[2] Bunlardan  ilk örnek 28 Ağustos – 6 Eylül 1985 günleri arasında yapılan Birleşmiş Milletler 7.Suç Sorunları Kongresinde alınan ‘’Yargı Bağımsızlığının Temel İlkeleri’’ konusudur. Bu ilkeler 13. Aralık 1985 tarihinde Genel Kurulda onaylanmıştır. Genel Kurul tüm üye devletleri kendi mevzuatlarını bu il- kelere uygun hale getirmeye ve Genel Sekretere 5 yılda bir uygulama sonuçları ile ilgili rapor vermeye davet etmiştir.

Yargı etiği ilkelerinin belirlenmesi yönünden  bir başka aşama ise Avrupa Konseyi Üye Devletler Bakanlar Komitesinin Hakimlerin Rolü, Etkinliği ve Bağımsızlığı konusunda 1994 yılında aldığı tavsiye kararıdır[3]. Alınan tavsiye kararı doğrultusunda 2002 yılında ise Avrupa Yargıçları Danışma Konseyinin aldığı 3 sayılı görüş oldukça önemlidir. Özetle görüşte, Hakimlerin mesleki ilkeler tarafından yönlendirilmesi, anılan ilkelerin hakimlerin tarafsızlık ve bağımsızlık konusunda karşılaşabilecekleri sorunları aşmalarında yardımcı olması, bu ilkelerin disiplin sisteminden ayrı olarak kendileri tarafından ayrı belirlenmesi, her ülkede hakimlerin yargısal faaliyetleri dışında, etik ve statüleri yönünden tavsiyede bulunacak yargı içi veya dışı kurum kurulması gerektiği hususları yer almıştır[4].

Birleşmiş Milletler Yargı Bağımsızlığı Temel İlkeleri

Özellikle belirtmek istediğimiz husus, uluslararası belgeler arasında en güncel ve en önemli belgenin Birleşmiş Milletler tarafından 23 Nisan 2003 gün ve 2003/43 sayılı kararla kabul edilen Bangalore Yargı Etiği İlkeleri’ olduğudur. Bangalore Hindistan’da bir şehrin adıdır. Bu konu ile ilgili ilk toplantı bu şehirde yapıldığı için ilkelere bu ad verilmiştir.

2005 yılında da; Avrupa Savcıları Konferansında ‘’Budapeşte İlkeleri’’ kabul edilmiş, savcılar yönünden de mesleki davranış biçimleri ortaya konulması yönünde birtakım ilkeler tesis edilmiştir.

Bangalore Yargı Etiği İlkelerinin esas aldığı ilkelere göre; İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, herkesin, hak ve yükümlülükleri belirlenirken ve kendisine bir suç yüklenirken, tam bir eşitlikle davasının bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından adil ve kamuya açık olarak görülmesi hakkına sahip olmasını, temel bir ilke olarak tanımaktadır. Yine İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, herkesin, hak ve yükümlülükleri belirlenirken ve kendisine bir suç yüklenirken, tam bir eşitlikle davasının bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından adil ve kamuya açık olarak görülmesi hakkına sahip olmasını, temel bir ilke olarak görmektedir. Ayrıca, Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme, herkesin, mahkemeler önünde eşit olmasını ve kendisine bir suç yüklenirken ya da bir hukuk davasında hak ve yükümlülükleri belirlenirken, makul süre aşılmadan, kanunla kurulmuş yetkili, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme önünde de adil ve kamuya açık duruşma hakkına sahip bulunmasını teminat altına almaktadır.

Bangalore İlkeleri; İnsan haklarının korunmasında yetkili, bağımsız ve tarafsız yargının önemini vurgulamakta, diğer tüm hakların uygulanmasının eninde sonunda adaletin doğru şekilde yerine getirilmesine dayandığı gerçeğini dile getirmekte, mahkemelerin anayasacılığı ve hukukun üstünlüğünü yaşatma görevini yerine getirebilmeleri için yetkili, bağımsız ve tarafsız yargının varlığı zorunlu olduğunu belirtmektedir.

Bangalore Yargı Etiği İlkeleri, günümüzde birçok ülke tarafından benimsenen evrensel bir metin olarak ortaya çıkmıştır. Bu belgenin en önemli özelliği, kuralların  devletler tarafından değil, değişik hukuk sistemleri içinde çalışmış ve deneyimlerini ortaysa koyan hakimler tarafından yapılmasıdır. Yargı etiği konusunda bu kadar kapsamlı başka bir düzenleme bulunmadığından, bu belge yargı etiğinin Magna Carta’sı olarak adlandırılmaktadır.[5]

Bangalore İlkeleri HSYK’nın 27.06.2006 gün ve 315 sayılı kararı ile kabul edilmiş, Adalet Bakanlığı Personel Genel Müdürlüğü tarafından 14.11.2006 gün ve 100289 sayılı yazısı ile bu durum hakim ve savcılara duyurulmuştur. Anılan karar alındıktan sonra öncelikle “Yargıtay Etik, Şeffaflık ve Güven Projesi” hayata geçirilmiştir. Proje kapsamında sempozyum ve çalıştay düzenlenmiş, akabinde Yargıtay Etik İlkeleri tespit edilmiştir[6].

Öte yandan, Bu kapsamda, Hakimler ve Savcılar Kurulu tarafından, Hâkim ve savcılar başta olmak üzere, akademisyenler, barolar, ilgili kamu kurum ve kuruluşları, sivil toplum kuruluşları ve medya temsilcilerinin geniş katılımıyla hazırlanan, uluslararası standartlara uyumlu ancak Türk yargı sisteminin ihtiyaçları doğrultusunda kendi değerlerinde esinlenen, yargı tarihindeki geçmiş tecrübeler korunarak oluşturulan ‘Türk Yargı Etiği Bildirgesi 06.03.2019 tarihinde Genel Kurul tarafından kabul edilmiş ve kamuoyu ile paylaşılmıştır. Bildirge Resmî Gazete’de yayımlanmış ve bildirgenin kapsadığı tüm hâkim ve savcılara tebliği gerçekleştirilmiştir[7].

Bildirgede özetle, Hakim ve Savcıların, insan onuruna saygılı oldukları, insan onurunu korudukları ve herkese eşit davrandıklarını, bağımsız ve tarafsız olduklarını, yargıya olan güveni temsil ettikleri, mahremiyeti gözettikleri, mesleğe yaraşır şekilde davrandıkları, yetkin ve mesleklerinde özenli davrandıkları vurgulanmıştır.

Türk Yargı Etiği Bildirgesi

Yargı etiği kuralları, Bağımsızlık, tarafsızlık, dürüstlük, mesleğe yaraşırlık, eşitlik ile ehliyet ve özen olarak belirlenmiştir. Bu ilkeleri aşağıda ayrı ayrı alıp açıklayacağız Olması gerekeni söylerken ülkemizdeki eksiklikler ve düzeltmek için neler yapılmalıdır konusunu ele almaya çalışacağız.

 3-YARGI ETİĞİ KURALLARI

3.1. BAĞIMSIZLIK

Yargı etiği kurallarından ilki bağımsızlık olarak gösterilmiştir. Yargı bağımsızlığı, hukukun üstünlüğünün ön koşulu ve adil yargılanmanın temel güvencesidir. Bağımsızlık sadece hakimin bağımsız olmasını ifade etmez. Hakiminde içinde bulunduğu, onun haricinde kurumsal olarak bir başka deyişle yargı kurumunun da bağımsızlığını ifade eder. Hakim, kendi inisiyatifi ile hiçbir etki ve baskı altında olmaksızın, mevzuat çerçevesinde özgürce karar verebilmesi için bağlı olduğu, içinde bulunduğu yargı kurumunun da ona bu özgürlüğü verecek ölçüde bağımsız olması gerekir. Kurumsal bağımsızlığın olmadığı yerde, bireysel bağımsızlıktan söz etmek asla mümkün değildir. Çünkü hakimin bağımsızlığına, bir başka anlatımla onun özgür karar vermesine olanak sağlayan, onu koruyan kurumudur. Yargı kurumu, kuvvetler ayrılığı ilkesi çerçevesinde yasama ve yürütme organları veya kendi yargı organları arasında da bağımsız değilse hakimin bireysel bağımsızlığından söz edilemez.

Hakime ve yargı kurumuna verilen bu bağımsızlık olgusu bir yetki, bir ayrıcalık değil hakim yönünden yerine getirilmesi zorunlu olan bir sorumluluktur. Hakim için, yargı bağımsızlığı bağlamında mahkemesine gelen her davayı karara bağlama ve ve yargısal faaliyetileri yerine getirme konusunda tam bir özgürlük ifade eder. Hiçbir yürütme organı, yasama organı, baskı grubu sivil toplum örgütü hatta yargı içinde başka bir organ ve hakim müdahale de bulunamaz. Hatta yeltenemez. Yargı bağımsızlığı bunu gerektirir.

Şurası unutulmamalıdır ki, demokratik ülkelerden kastımız gerçek hukuk devletinde görevde bulunan bir hakim kimseye borçlu olmayıp, kimseye minnet duymaz. Çünkü o görevine kişisel ve mesleki liyakati ile gelmiştir. Kimsenin iltimas ve koruması ile o göreve gelmemiştir. Eğer liyakat ve yeterlik ilkeleri dışında başka etkilerle bir hakim o göreve gelmişse burada bir bağımsızlıktan ve hukuk devletinden asla söz edilemez.

Yargıçlar Sendikasının Yargı Bağımsızlığına ilişkin Görüş ve Önerileri

Yargının, devletin yasama ve yürütme organlarından “bağımsız” olduğunun kabul edilebilmesi için genellikle, diğer koşullara ek olarak, mensuplarının atanma şekli görev süreleri, hizmet koşulları, dış baskılara karşı güvencelerin varlığı ve mahkemenin bağımsız bir görüntü verip, vermediği konuları dikkate alınır.

Yargının bağımsızlığı için en az üç koşul aranmaktadır:
Görev süresine ilişkin güvence:

Hakim gerek yaşam boyu veya emeklilik yaşına kadar, gerekse belirli bir süre boyunca olsun, yürütme  veya atama yetkisine sahip organın tarafgir veya keyfi bir şekilde müdahalesine karşı güvenceli olan görev süresine sahip olmalıdır. Bir başka deyişle önceden belirlenmiş kurallar belli bir hakim için keyfi ve taraflı kullanılmamalıdır.

Mali ve statüye ilişkin güvence:

Kanun ile önceden belirlenen aylık maaş ve emeklilik maşının maaşının yargının bağımsızlığını etkileyebilecek biçimde başka bir organın keyfi müdahalesine tabi olmamasını ifade eder. Ancak, şartların gerektirdiği sınırlar içinde Yürütme organı farklı mahkeme türleri veya farklı statüdeki hakimler için (örn.1.sınıf hakimler, yüksek mahkeme üyeleri vb.)  uygun hizmet bedellerine yönelik değişik maaş skalaları yapma yetkisine sahip olabilir. Önemli olan önceden belirlenmiş mali güvencelerin korunması ve eşitler arasındaki eşitliği koruyarak yeni mali olanaklar sağlanması veya değiştirilmesidir.

Kurumsal bağımsızlık:

Yargı görevinin yerine getirilmesine ilişkin idari konularla doğrudan bağlantılı olan bağımsızlıktır. Herhangi bir başka güç, hâkimlerin atanması, mahkeme duruşmaları ve mahkemenin işleyişi ile ilgili  adaletin yönetimiyle ilgili konulara doğrudan veya dolaylı etki etme konumunda olmamalıdır.

 3.2. TARAFSIZLIK

Tarafsızlık, yargı görevinin doğru ve sağlıklı bir şekilde ifası için vazgeçilmez en önemli unsurlardan birisidir. Bu ilke, sadece karar için değil, kararın oluşturulduğu tüm süreç için de geçerli olmalıdır. Bağımsızlık ve tarafsızlık ayrı ve farklı değerlerdir. Bununla birlikte yargı görevini karşılıklı olarak üst seviyeye çıkarma etkilerinden dolayı birbirleriyle bağlantılı ve adeta iç içe girmiş durumdadır. Bağımsızlık, tarafsızlık için gerekli olan ve tarafsızlığa ulaşmayı sağlayan adeta bir ön koşuldur. Bağımsız olmayan bir hakimin tarafsız olması düşünülemez. Bir hâkim bağımsız olabilir, ancak belirli bir davada tarafları nedeniyle  tarafsız olmayabilir. Ancak, bağımsız olmayan bir hâkimin, kurumsal temel bağlamında tarafsız sayılması olanaksızdır.

Avrupa Şnsan Hakları Mahkemesi (AHİM) tarafsızlık değerinin iki yönünden söz etmektedir. Öncelikle mahkeme tarafsız olmalı, mensubu şahsi boyutta ön yargı ve yanlılık taşımamalıdır. Şahsi tarafsızlık temelde var olup, aksine bir delilin varlığı ile olmadığı kabul edilir. Burada önemli olan hakimin ve mahkemenin toplumda, halkta uyandırdığı güven duygusunun varlığıdır. Bu nedenlerle, hakimin tarafsızlığından şüphe edilecek meşru bir gerekçenin var olması halinde hakim derhal görevden çekilmelidir.

Hakim görevini iltimas, yanlılık ve ön yargısız bir şekilde ifa etmelidir. Taraflı olunması halinde halkın güven duygusu zedelenir. Hakim bu nedenle verdiği kararın davanın herhangi bir tarafı ile olan şahsi ilişkisi veya davanın sonucundan elde edeceği menfaat gibi dış faktörlerden etkilenmiş olabileceği şüphesini uyandıracak her türlü işlem ve eylemden kaçınmalıdır.

Tarafsızlık adına yanlılık ve ön yargının olmayışının yanı sıra adaletin gerçekleştiği ve hatta bunun açıkça görülmesi toplumca algılanması da, tarafsızlık adına önemli bir durumdur. Hakimin duruşma inzibatını korumaya ilişkin yetkilerini kötüye kullanması yanlılık ya da ön yargının varlığının bir göstergesidir. Şartların gerektirdiği hallerde, duruşmanın intizamını sağlamaya ilişkin yetki, hâkimin duruşma salonunun kontrolünü ve huzurunu kontrol altına almasını sağlar. Niteliği ve etkisi itibarıyla hakime verilmiş bu yetki cezalandırıcı olduğundan, elzem olmadıkça kullanılmamalıdır.

Hakimin taraflara ve avukatlara nezaket kuralları dışındaki hareketleri hakimin ön yargılı olduğuna ilişkin bir karine teşkil edebilir. Hakim güçlü yetkisi olmasına rağmen duruşmanın düzenini  koruma adına hukuk kuralları ile görevlendirildiğini asla unutmamalıdır.

Bir hâkimin insan olarak, entelektüel bir kişi olarak kişisel değerleri, felsefesi veya hukuk konusundaki kendine has inançları yanlılık olarak kabul edilmeyebilir. Yine  hâkimin doğrudan davayla ilgili hukuki veya sosyal bir konuda genel bir fikre sahip olması, hâkimin davada ön yargılı ve taraflı olduğunu göstermez. Bu nedenle de davadan çekilmesini gerektirmeyecektir. Bu yanlılık olarak yorumlanmamalıdır. Hakimin bomboş, düz bir insan olması, genel kültürden yoksun olması onun tarafsızlığını kanıtlanmasına sebep olmaz, onun tarafsızlığını göstermez; bu durum sadece bir hakimin kalite eksikliğinin kanıtı olacaktır. Nitelik eksikliğinin delilidir.

Hâkim, mahkemede görevi başında ve mahkeme dışında özel hayatında da, yargı ve hâkim tarafsızlığı açısından kamuoyu, hukukçular ve dava taraflarının güvenini ve hakim olarak saygınlığını koruyacak, şekilde davranmalıdır. Avukatların nedensiz bir şekilde, hiç gereği yokken azarlanması, davanın taraflarına ve tanıklara ve hatta duruşma sırasında emrinde çalışan katip ve mübaşiri azarlanması ve  hakaret edilmesi, bunlar hakkında uygunsuz açıklamalar yapılması, ön yargılara kanıt ve şüphe uyandıracak beyanlar ile kontrolsüz ve sabırsız davranışlar sergilenmesi tarafsızlık görüntüsünü etkileyebileceğinden, bu tür hareketlerden kaçınılmak zorundadır.

Hakim davanın tarafları ile tek taraflı iletişimden kesinlikle kaçınmalıdır. Eğer iletişim kurulması gerekiyorsa bunu öncelikle duruşmada yerine getirmesi, bu mümkün olmaz ise odasında her bir tarafın varlığı ile yapmalıdır. Hakim taraflarla, daha önceden tanışıyor olsa bile asla mahkeme dışında iletişim kurmamalıdır.

Hakim, aile fertlerinin kendisinin yargısal mevkiinden faydalandığı izlenimini uyandıracak iş ilişkilerine girmekten kaçınmalarını sağlamalıdır. Bu, makamın kötüye kullanıldığı veya ayrımcılık yapıldığı izleniminin oluşmasının önlenmesi ve hâkimin davadan çekilme olasılığının en aza indirilmesi için unutulmaması gereken bir zorunluluktur.

Hâkim, tarafsız olarak karar veremeyeceği veya ortalama bir kişinin gözünde tarafsız olmadığı izleniminin doğabileceği durumlarda, dava hangi aşamada, hatta karar aşamasında olsa bile davadan çekilmelidir. Davadan çekilmesi gerektiği düşünülen bir hakimin tarafların rızası olsa bile davadan çekilmesi gerekir. Çünkü, adalet hizmetinin açıkça ve tarafsız şekilde yerine getirilmesinde kamunun yüksek bir menfaati bulunmaktadır.

3.3.DÜRÜSTLÜK

 Dürüstlük, yargı görevinin doğru biçimde ifası için vazgeçilmez bir unsurdur.

Dürüstlük, kişinin doğruluk ve erdemlilikle davranma özelliğidir. Dürüstlük bileşenleri, doğruluk ve yargı ahlakıdır. Bir hâkim, yalnızca resmi görevlerinin ifası sırasında değil, her zaman onurlu ve yargı görevine yakışan bir tutum sergilemeli; yolsuzluk, hilekârlık ve yalandan uzak şekilde, iyi ve erdemli bir karakterde ve tutumda olmalıdır. Dürüstlüğün tanımlanmış dereceleri yoktur. Dürüstlük mutlaktır. Yargıda dürüstlük bir erdemden fazlası olup, hakimde mutlaka bulunması gereken bir zorunluluktur.

Hakim mesleki yaşamında olduğu gibi özel yaşamında da, toplumsal algılara göre adil ve toplumda değerler yönünden doğruluğu ile temayüz etmiş bir insan gibi, en az onun kadar kusursuz olmalıdır. Dürüstlüğün gereği de budur. Hakimin özel yaşamında da toplumsal değerleri göz önüne alarak, o değerlere uygun davranışlarda bulunması dürüstlüğünün unsurlarından birisidir.

Hakim, mevzuatın tüm kurallarına özenle uymalı onun dışına çıkmamalıdır. Ancak, yasanın elverdiği ölçüde takdir yetkisini tabii olarak kullanabilir. Dürüstlük bu şekilde uygulamayı gerektirmektedir. Kuralların dışına çıkarsa dürüstlükten söz edemeyecektir. Çünkü kanunlara uymak hakimin öncelikli yükümlülüğüdür. Hatta bu yükümlülüğü yerine getirmenin ötesinde özenle getirmek durumundadır. Hakimin gerek mesleki ve gerekse özel yaşamındaki davranışları ve genel tutumu oldukça önemli olup, toplumun yargı ve hakimlik mesleğine olan inancını daha da kuvvetlendirmelidir.

Hakim mesleki faaliyetinde sadece adaleti yerine getirme çabasının ötesinde bunun toplumda fark edilmesini de sağlamalıdır. Hakime ve yargıya duyulan güven ve inanç yargı mensuplarının ehliyet ve özen göstermesi ile oluşmaz, bu kişilerin ayrıca bu güveni sağlamak için dürüst ve ahlaki ilkelere bağlılığı da olmalıdır. Bir başka deyişle iyi bir hakim aynı zamanda sevgi ve saygı dolu iyi bir insan olmalıdır.

Hakim kararlarında adaletin yerine getirildiğini toplumda hissettirmelidir. Karar verirken her türlü şüphe ve güvensizlikten uzak doğru ve adaletli karar verdiği duygusunu topluma vermeli, kuşku uyandıracak her türlü davranıştan kaçınmalıdır.

 3.4.MESLEĞE YARAŞIRLIK

Hakimlik mesleğine yaraşırlık ve bu görüntünün verilmesi hakimin tüm faaliyetleri adına vazgeçilmez bir unsurdur. Hakimin mesleğe yaraşırlık unsurunu ortaya koyarken söyleyeceğimiz şudur; hakimin faaliyetlerinde neyi yapıp neyi yapmadığından çok bu yaptığı ve yapmadığı şeylerin toplumda nasıl algılandığı ve nasıl değerlendirildiği konusudur. Hakim bir duruşmada hiçbir art niyeti olmasa bile taraflardan birine daha çok söz veriyor ve onunla daha çok sözlü iletişimde bulunuyorsa bu davranışları ile sanki onun tarafını tutuyor gibi bir algı yaratılmasına sebep olacaktır. Hakim kendisine verilen  bir hediyeyi kabul etme veya davet edildiği bir davete icabet etme konusunda öncelikle bunun toplumda nasıl algılanacağını ve bunun toplum cephesinden nasıl görüleceğini çok iyi düşünmelidir.

Bu konuyu yazımda işlerken meslek hayatımda başıma gelen bir olayı kısaca anlatmak isterim;

Anadolu’nun büyük bir ilinde seksenli yılların başlarında İdare Mahkemesi Başkanlığı yaparken, daha önce dosya üzerinden karar verdiğimiz bir polis memurunun meslekten ihraç davasına ilişkin iptal kararından sonra göreve başlayan bu polis memuru teşekkür babında bir kutu baklava almış ve odama gelmişti. Aslında bizim adalete uygun, onun kanunen hakkı olduğu için verdiğimiz bu karardan sonra sadece duyduğu minnet nedeniyle teşekkür etmek için gelmişti. Ben büyük bir tepkiyle bu polis memurunu kovmaktan beter etmiş ve kendisine ‘’sen bizi ne zannettin’’ gibi sözler söylemiştim. Daha sonraki yıllarda, o tarihte 27 yaşında, yanlış hatırlamıyorsam ülkenin en genç İdare mahkemesi başkanı olarak tecrübesizliğimin sonucu olarak böyle bir davranışta bulunduğumu düşünüyorum. Şimdi olsa, yazı işleri müdürümü çağırıp, ona baklava kutusunu verip mahkemede tüm kalemlere dağıtmasını isterdim. Polis memuruna da, adaleti dağıtmanın bizim görevimiz olduğunu, kanuni hakkı olduğu için bu davayı kazandığını ve bizim sadece kanunları uygulayarak kararı verdiğimizi söyleyerek baklava için teşekkür edip onu uğurlardım. Tecrübesizliğim nedeniyle böyle bir davranışta bulunduğum için daha sonra aklıma geldikçe bu olaydan dolayı üzüntü duymadım desem yalan söylemiş olurum. Yukarıda da söylediğim gibi iyi hakimlik yetmez. Hakim iyi bir insan olup, kanuni ölçüler içerisinde tarafların ruh hallerini de düşünmelidir. Benim için o dava sıradan bir ihraç davası iken o polis memuru için meslek hayatının bir başka anlatımla ailesinin tüm gelirinin bittiği, çok zor duruma düştüğü bir durumla ilgili bir davadır. Sonucu onun için oldukça hayatidir.

Hakim toplumdan soyutlanmış izole bir insan değildir. Onunda toplum içinde elbette ilişkileri, dostları ve arkadaşları olacaktır. Ancak bu kişileri seçerken çok dikkat etmelidir. Öncelikle baktığı davaların ilgilisi olan kişilerle ilişki kurmaktan kaçınacağı gibi, seçeceği dost ve arkadaşları da toplumda yıpranmamış, kötü tanınan kişiler olmayacaktır.

Hakim yaşantısıyla örnek olacak şekilde davranacak, şans oyunlarından ve bu oyunların oynandığı mekanlarda bulunmamaya dikkat edecektir.

Elbette hakimin bar, meyhane gibi alkollü yerlere gitmesi yasak değildir. Ancak buralarda müdavim gibi görünmekten kaçınacak ve kötü davranışlar sergilemeyecektir. Sonuç olarak hakim hem yargı mesleğine ve özel yaşantısına dikkat ederek, toplum içinde bir taraftan yargı mensubu olarak bir taraftan da insan olarak davranışlarına azami dikkat ederek kendisine yakışmayan davranış ve söylemlerden kaçınacaktır.

Mesleğe yaraşırlıkla ilgili bir diğer konu hakimlerin, hukuk içindeki profesyonellerle yani avukatlarla ilişkileri önemli konudur. Hakimler tarafsız ve mesleğe yaraşır şekilde yaşayacaklarsa da, bu yaşantı kendilerini toplumdan tecrit edilmiş şekilde fildişi kulelerde inzivaya çekmiş bir şekilde olmayacaktır. Tabii bu hukuk profesyonelleri ile ilişkileri olacaktır ancak onlarla belirli mesafe konulacak, toplumda tarafsızlığına halel geldiği algısını yaratacak şekilde davranmayacaktır. Özellikle hakimler özel hayatlarında bu kişilerle ilişkilerini yanlış anlaşılmaya neden vermeyecek şekilde yürütecektir. Hakimin, kendisini toplumdan ve diğer meslektaşlarından soyutlaması hayatın gerçeğinden uzak kalmasına ve dolayısıyla sağlıklı karar vermesine engel olacaktır.

Hakimler kamusal konulardaki tartışmalara katılmaktan kaçınmalıdır. Ancak kendi baktığı davalar dışında oluşacak hukuksal tartışmalara katılmasında hiçbir engel bulunmamaktadır. Örneğin hukuksal konularda tartışması veya makaleler yoluyla kendi fikirlerini yazılı olarak topluma ve hukuk camiasına açıklaması büyük bir yarar sağlayabilir. Çünkü hakim hukuk bilgisi ile donanımlı bir kişi olmasının dışında verdiği kararlar nedeniyle hayatın olağan akışı içindeki olaylara vakıf bir hukukçudur. Onun fikirleri bu nedenle diğer hukukçulara ve daha sonraki uyuşmazlıklara ışık tutacaktır.

3.5. EŞİTLİK

Yargı görevinin doğru biçimde ifası için mahkeme önünde herkese eşit muamelede bulunmak vazgeçilmez bir unsurdur. Hâkim her türlü önyargı ve ayrımcılıktan kaçınmalı, taraflar arasında denge kurarak herkesin adil yargılanma hakkını kullanmasını sağlamalı ve bu şekilde taraflara eşit muamele ilkesini uygulayarak yargı görevlerini yerine getirmelidir.

Adil ve eşit muamele eskiden beri adaletin temel özellikleri olarak kabul edilir. Kanun önünde eşitlik, yalnızca adalet için temel bir özellik değil, aynı zamanda yargının tarafsızlığıyla yakından bağlantılı olarak yargı hizmetinin sağlıklı olmasının da bir unsurudur. Doğru sonuca ulaşan, ancak tek tipleştirme yapan bir hâkim, var olan veya algılanan tarafsızlığını riske atmaktadır.

Hâkim tek tipleştirmeye, söylentiye veya ön yargıya dayalı davranışlardan etkilenmemelidir. Bu nedenle hakim anılan davranışları fark ederek, hassasiyet göstermelidir.

Mahkemelerin kadınlara ve erkeklere eşit erişim sunmasını sağlamada hâkimin üzerine düşen yükümlülük bulunmaktadır. Bu yükümlülük  hâkimin taraflar, avukatlar ve mahkeme personeliyle olan ilişkileri için geçerlidir.

Hâkimlerin avukatlara gösterdiği cinsiyete dayalı ön yargı taşıyan konuşma biçimi, jestler ve diğer davranışlar, kadın avukatlara hitap ederken erkek avukatlara karşı kullanılmayan bazı günlük hayata ilişkin  ifadeler, onların fiziksel görünümlerine veya kıyafetlerine yorum yapılması cinsel taciz olarak algılanabilir.

Toplumdaki kültürel, ırksal ve dinsel çeşitliliklerin farkında olmanın ve bunları anlamanın yanı sıra herhangi bir ilgisiz sebepten kaynaklanan ön yargı taşımamak da hâkimin sorumluluğudur.

Hâkim, uygun yollarla toplumda değişen davranışlar ve değerler hakkında bilgi sahibi olmaya çalışmalıdır. Bununda ötesinde hâkim, mesleğine ve kişisel gelişimine yardımcı olacak nitelikteki uygun eğitim fırsatlarından faydalanmaya da gayret etmelidir.

Hâkim, ortalama bir gözlemcinin onun tarafsızlığına haklı bir güven duymasını sağlayacak şekilde davranmaya çalışmalıdır. Kısacası hakim, yargı görevini yerine getirirken, söz veya davranışlarıyla ve ilgisiz gerekçelerle, herhangi bir kişi ya da gruba karşı yanlı veya ön yargılı davranışlar sergileyemez.

Hakim, davanın tarafları, avukatlar ve tanıklara karşı aşağılayıcı, onları küçük düşürücü söz ve davranışlardan kaçınmalıdır. Onlara karşı nazik ve görgü kuralları içinde davranmalıdır. Örneğin hakim ceza verdiği bir sanığı aşağılamamalı sanık ve müştekiye aynı davranış biçimi içerisinde hitap etmelidir.

Hâkim, mahkemesindeki ortamı belirleyen ve adil yargılanma için gerekli atmosferi oluşturan kişidir. Mahkemedeki kişilere yönelik eşit olmayan ya da farklı davranışlarda bulunmamalıdır. Mahkemede hazır bulunan avukatlar, dava tarafları veya tanıklar gibi herkes, insan onuruna ve temel insan haklarına saygılı biçimde muamele görme hakkına sahiptir. Hâkim, mahkemede bulunan herkesin, ırk, cinsiyet, din veya diğer sosyal ve ekonomik sebeplere dayalı ön yargılı tutumlardan korunmasını sağlamalıdır.

Hakim kendisinin çözümlemesi için önüne gelen işle ilgili olarak mahkemenin emrinde olan kişilerin ayrımcılık yapmasına da asla izin vermez.

4.6. EHLİYET VE ÖZEN

Ehliyet ve özen yargı görevinin yerine getirilmesi için en önemli ön koşullardır. Bu husus her zaman ifade edilmektedir.

Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, her görevi ifa etmek için o konuda yetkin olmak, bir başka deyişle ehliyet sahibi olmak gerekir. Yargı gibi önemli bir görevin yerine getirilmesi için öncelikle bilgi, beceri, konu ile ilgili donanım ve bunu yapabilmek için belli bir süre hazırlık yapılmasını gerektirmektedir. Hakimin görevini layıkıyla yapabilmesi ve ehliyetini ortaya koyabilmesi için yukarıda saydığımız özelliklerin yanı sıra ruhsal ve fiziksel yönden de sağlıklı düşünme ve karar verme yetisine sahip olması gerekir.

Bu satırların yazarının hakimlik mesleğine başladığı tarihte, adli yargıda, “Türkiye’nin her yerinde hakimlik ve savcılık görevini yapabilir” şeklinde rapor alınması gerektiğini söylemek isterim.

Hakim, ehliyetli olduğunu tam olarak gösterebilmek ve bunu mesleğine yansıtabilmek için öfkesini, heyecanını kontrol altına alabilmelidir. Bu kontrolü sağlayamadığı taktirde ehliyetli bir hakim gibi sağlıklı karar vermesi mümkün değildir.

Yine bu satırların yazarı, 1980 öncesi girdiği Danıştay tetkik hakimliği sınavında, kendisi ile birlikte sınava giren, yazılı sınavda ilk üç içerisinde bulunan ve o yıl Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni üçüncülükle bitiren bir meslektaşının bilgi ve donanım yönünden çok üst düzeyde olmasına rağmen heyecanını kontrol edemediği için sınavı kazanamadığına tanık olmuştur. Bugün bu denli titizlikle bir sınav yapılmadığını bilerek bu konunun çok önemli olduğunun altını çizmek isterim. Eğer hakim daha sonra, başlangıçta sahip olduğu bu özelliği meslek sürecinin belli bir noktasında kaybettiği taktirde Anayasa ve usulde paralellik ilkesi kurallarına uyularak sağlık kurulu raporu ile bu görevinden alınmalıdır.

Öte yandan, hakimin sağlıklı değerlendirmeler yaparak tarafsız ve hızlı karar vermesi yargı görevine verdiği özenin bir göstergesidir.

Hakim öncelikle görevini sevmeli, onu benimsemelidir.

Hakimin tek başına görevine özen göstermesi sağlıklı ve hızlı kararlar için yeterli değildir. Bu özeni yerine getirebilmesi için mahkemedeki teknik ve nitelikli personelin de katkısına bağlıdır. Mahkemenin fiziksel imkanları bile bu özenle doğrudan ilgilidir. Mahkemedeki tüm şartların iyi olması, kaynakların ve iş yükünün görev kapasitesi ile orantılı olması da bu özenin ortaya çıkmasının en önemli ön koşullarından bazılarıdır.

Hakimlerin maddi olanakları, bunun devamında aile hayatı, eş ve çocuklarına görevi ile orantılı bir hayat sunması da görevine göstereceği özeni doğrudan etkilemektedir.

Hakimlerin başlangıçta belli ehliyet ve yetilere sahip oldukları yönündeki ön kabul nedeniyle mesleğe alınmalarından sonra meslek içinde iken de bu ehliyetlerini geliştirmeleri gerekir. Bunun için yargı mesleği içinde yetkili organlarca düzenlenecek meslek içi eğitimlere katılmaları ve bu ehliyetlerini daha da geliştirmek için bilgilerini sürekli güncelleyerek içtihatları ve hukuktaki tüm gelişmeleri takip etmelidir.

Burada yeri gelmişken bu konu ile ilgili olarak 521 sayılı Danıştay Kanunun yürürlükte olduğu geçmişte Danıştay bünyesindeki yasal bir durumdan söz etmek isterim.

Danıştay tetkik Hakim adayları (o tarihteki adıyla Danıştay Yardımcılar) Danıştay Başkanlığınca açılacak yazılı ve sözlü sınav sonucunda alınırdı.[8] Sınavı kazanan Danıştay tetkik hakimi adayları bir yıllık adaylık süresi sonunda oldukça üst düzey bir yeterlik sınavına[9] tabi tutulur, kazanamayan olursa ertesi yıl bir kez daha girmek üzere adaylığa devam ederlerdi. Ertesi yıl yapılan yeterli sınavında da başarılı olamayan Danıştay Tetkik Hakimi adaylarının Danıştay’ la ilgisi kesilir ve Genel idare hizmetleri sınıfında bir başka kurum emrine atanırlardı. Yine Danıştay tetkik hakimliği görevine devam edenler her iki yılda bir derece terfi eder, 6.dereceden 5.dereceye geçişte yine adeta üniversite doçentliği sınavı gibi bir sınava tabi olur[10] ve kazanamayanlar bu sınavı kazanana dek 6.dereceden 5. dereceye terfi edemezlerdi. Danıştay’daki bu üniversite benzeri akademik kariyer gibi yükselme bununla da kalmaz 3.dereceden 2.dereceye terfi edecek olan tetkik hakimleri idare hukuku alanında bir tez hazırlar[11] ve bu tezin Tez Kurulunca kabul edilmesiyle 2.dereceye terfi ederlerdi. Görüleceği gibi o tarihte Danıştay’daki görevde yükselme kriterleri adeta üniversitedeki akademik unvanların alınması gibiydi. Bu nedenle o tarihteki Danıştay mensupları gerçekten ehliyetli, yetenekli ve görevinin ehli hakimlerdi. Onların kurduğu idari yargı sistemi ve içtihatları üzerine yürüyen bir idari yargımız onlardan çok şey öğrendi. Bende bu büyüklerimizden çok şey öğrendim ve onların üzerimde çok emeği olduğunun bilincindeyim. Vefat etmiş meslek büyüklerimi rahmetle yad ediyor, halen hayatta olanlara da sağlık ve afiyet diliyorum.

4. HUKUK DEVLETİ VE YARGI

Hukuk, bir toplumda yaşayan bireylerin kendi aralarındaki ilişkileri veya devletle olan ilişkilerini düzenleyen ve yürürlükte bulunan kurallara uyulmasını sağlamak için müeyyidelerle desteklenen bir devlet gücüdür. [12] Hukuk varlığını insanlar arasındaki sosyal, kültürel ve ekonomik ilişkilerden alır. Nihai amacı ise yine kaynağı bulunduğu bu ilişkileri düzenlemektir. ‘Hukuk, zorba devletleri ahlakileştirmek amacını güder.[13]

Hukuk Devleti İlkesi, devletin bütün faaliyetlerinin hukukun öngördüğü kurallara sadık kalması yoluyla devletin hukuk içine çekilmesini, hukuk ile bağlanmasını, serbestinin engellenerek adaletin sağlanmasını, vatandaşların hukuki güvenlik içinde yaşamını devam etmesini sağlar. Hukuk devleti, insan haklarına öncelik tanıyan, hak ve özgürlükleri kollayıcı, eşit bir hukuk düzeni kuran, tüm uygulamalarında hukuka ve anayasaya uyan, yargı denetimine bağlı bulunan bir devleti ifade eder.[14]  Anayasa Mahkemesinin 12/11/1991 tarihli kararında; “Temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alınmadığı, hukukun evrensel kurallarına saygı gösterilmediği ve adaletli bir düzenin gerçekleşmediği bir ortamda hukuk devletinden söz edilemez.” [15] diyerek hukuk devletinde olması gereken bazı özelliklerden de açıkça söz etmiştir. Yine Anayasa Mahkemesinin 10/07/2013 tarihli kararında; “hukuk devleti, her eylem ve işlemi hukuka uygun, insan haklarına saygı gösteren, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu gerçekleştirerek sürdüren, anayasaya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan, anayasaya ve hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlı sayıp yargı denetimine açık olan, yasaların üstünde yasa koyucunun da bozamayacağı temel hukuk ilkeleri ve anayasa bulunduğu bilincinden uzaklaştığında geçersiz kalacağını bilen devlettir.”[16] diyerek hukuk devletinin nasıl olması gerektiğine işaret etmiştir.

Anayasalarında hukukun üstünlüğü ilkesi yer alan devletlerin karşılaşabileceği en problemli konu devlet yöneticilerinin kendilerini söz konusu kuralların üzerinde görmesi ve bu kuralların kendilerini sınırlayamayacağı düşüncesinde olmalarıdır.[17] Hukuk devleti kavramını demokrasi, kuvvetler ayrılığı, yargının bağımsızlığı, özgürlük gibi sözcükler tanımlarken, ihlal, aykırılık, haksızlık, adaletsizlik, keyfilik gibi sözcükler ise bu kavramlarla örtüşmeyen, bunların içine girmeyen sözcüklerdir.[18]

Yargı bağımsızlığı, hukuk devletinin temel şartı olmasının yanı sıra adalete uygun yargılamanın güvencesidir. Bu yönüyle hakim yargı bağımsızlığın temsilcisi konumundadır.[19]

5. HUKUK DEVLETİ İLKESİNİN UNSURLARI

Hukuk devletinin özelliklerini  anlatmak sayfalar alacağı için sadece özelliklerini maddeler halinde yazmakla yetinip, yeri geldiğince bu özellikler açısından ülkemizdeki yargı etiği sorunlarına ve neler yapılabileceğine değinmeye çalışacağım.

Hukuk devletinin temel unsurları şu şekilde sıralanabilir:

    • Temel hak ve Özgürlüklerin güvence altına alınması
    • Kişi dokunulmazlığı ve güvenliği hakkı
    • Anayasal Devlet
    • Kuvvetler ayrılığı
    • Normlar hiyerarşisi
    • Demokratik rejim
    • İdarenin kanuniliği ve hukuka uygunluk denetimi
    • İdarenin eylem ve işlemlerinden kaynaklanan tazmin yükümlülüğü
    • Kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkesi ve Ne bis in idem ilkesi
    • Yargının Bağımsızlığı ve Hakimlik Teminatı
    • Savunma hakkı
    • Adil yargılanma hakkı

Hukuk devleti ilkesinin bu özelliklerini burada sadece sayarken bunları geniş olarak açıklamaktan kaçınarak bu özelliklerin tamamına sahip bir hukuk devletinde yargının nasıl bir durumda olması gerektiği ve ülkemizin bu ilkeler açısından da ne tür eksiklikleri bulunduğunu dilimiz döndüğünce söylemeye gayret göstereceğiz.

6. İDEAL BİR HUKUK EĞİTİMİ VE ÜLKEMİZDEKİ HUKUK EĞİTİMİ

Tüm üniversitelerimizin öğrenci kaynağı olan ortaöğretim okullarının niteliği, hukuk eğitiminde kaliteyi tutturmada belirleyici olmaktadır. Ülkemizde ortaöğrenimin maalesef yetersiz ve niteliksiz oluşu, yine son yıllarda daha fazla açılan İmam Hatip okullarının da hukuk fakültelerinin insan kaynağı içerisinde yer alması hukuk eğitiminin kalitesini düşürmektedir.

Orta öğretimin kalite seviyesinin  hukuk lisans eğitimine etkisi, diğer lisans eğitim türlerine göre çok daha önemlidir. Sosyal bilimlerin en önemlilerinden birisi olan hukuk eğitimine başlayan bir öğrencinin temel hukuk derslerinde zorlanmaması, başarılı olması için belli düzeyde sosyal bilimlere ilişkin bilgi birikimine, kavrayış yeteneğine ve iyi bir genel kültüre sahip olması gerekir. Bunlar ileride iyi bir hukukçu olmanın, hukuk eğitiminde etkinliği ve verimliliği sağlamanın temel taşlarıdır.

Bir başka ifadeyle, ortaöğretimde iyi bir mantık, felsefe, sosyoloji, psikoloji, tarih dil ve edebiyat eğitimi almış öğrenciler, hukuk eğitimini özümseyip başarıyla sürdürebilir. Bu nedenle, orta öğretimdeki eğitim kalitesinin yükseltilmesi için büyük reformlar yapılması şarttır. Bu reformlar yapılmadıkça hukuk fakülteleriniz ne kadar üst seviyede olsa da iyi hukukçu yetiştirmeniz asla mümkün değildir.

Türkiye Hukuk Fakülteleri ve İnternet Siteleri

Hukuk fakültelerinin kaynağı olan ortaöğretim ile ilgili sorunları belirttikten sonra kısaca Hukuk Fakültelerinin durumundan söz etmek gerekir.

Ülkemizde, Hukuk fakültesi sayısının gereksinimin oldukça üzerine çıkması ve özel kriterler aranmaksızın her geçen gün yeni bir fakülte açılması kaliteyi düşürmektedir. Hukukçuların neredeyse tamamının görüşü bu şekildedir.

Bildiğimiz kadarıyla 2021 yılı başı itibariyle Türkiye’de 38’i devlet, 35’i vakıf ve 11’i de Kıbrıs’ta olmak üzere 84 hukuk fakültesi bulunmaktadır. Bu tarihten sonrada açılan yanılmıyorsam 11 hukuk fakültesi de olduğu göz önüne alındığında, 100’e yakın hukuk fakültesine dayanmaktadır. Hukuk fakültesinde bu artışa rağmen maalesef zaten yetersiz olan öğretim üyesi sayısını çok daha aşağıya çekmiştir. Vakıf üniversitelerinin ücret politikaları da devletten özele giden öğretim üyesi akışını hızlandırmış ve  Devlet Üniversitesi hukuk fakültelerini olumsuz yönde etkilemiştir.

Öte yandan vakıf üniversitelerine ve Kıbrıs’taki üniversitelere bağlı hukuk fakültelerinin sırf ekonomik devamlılıklarını sağlama adına kontenjanlarını doldurmak ve yine eldeki öğrencilerini kaybetmemek için çok toleranslı ve rahat sınıf geçmeyi sağlayan eğitim sistemi uygulamaları maalesef hukuk eğitiminin de düşmesine neden olmaktadır.

Bu satırların yazarının kendinden büyük meslektaşlarından duyduğu bakalorya yani baraj sınavı uygulamasını hatırladığında hukuk eğitiminin ne denli geriye düştüğünü söylemek zorundayız.

Hukuk eğitimi, öğrencilerin mezun olduktan sonra mesleklerini icra ederken öğreneceği konulara dair dersleri değil bu aşamadayken ihtiyaç duyacakları yeteneklerini ortaya koymak, hukuki problemi doğru anlama, hukuki analiz ve muhakeme gibi, hukukçu gibi düşünce becerisi kazandırmaya yönelik olmalıdır. Maalesef son yıllarda ezberci, pratik yapmayan, sadece konuları bir tarih dersi gibi anlatan bir eğitim modelinde öğrenciler yetiştirildiği ve bu nedenle hukuki muhakeme yeteneğinden çok  uzakta mezunlar yetiştirildiği gerçeği ile karşı karşıyayız. Bu durum oldukça üzücüdür.

Yargı etiği kurallarına her yönüyle bağlı  yetenekli hukukçular yetişmesi için yukarıda saydığımız sorunların öncelikle çözülmesi gerekir. Şunu söyleyebiliriz ki, iyi bir yargı mensubu olabilmek için, başarılı ve nitelikli bir hukuk eğitimi almış olmak çok önemli bir ön koşuldur.

Ülkemizde hukukun üstünlüğüne dayalı çoğul ve özgürlükçü bir demokrasiye geçme yönünde  güçlü ve bilinçli bir toplumsal talebin ve siyasi iradenin ortaya çıkması halinde, bu süreci çabuklaştırma ve kalıcı hale getirmede iyi yetişmiş nitelikli ve yetkin hukukçuların büyük bir katkısı olacağı muhakkaktır. Bu da nitelikli, iyi eğitim almış hukukçularla olur.

 7.1-  HAKİMLİĞE KABULDE YAPILAN SINAVLAR

Bilindiği gibi hukuk mesleklerine giriş sınavı veya idari yargı ön sınavı 1802 Sayılı Hakimler ve Savcılar Kanununun ilgili hükümlerine göre yazılı ve mülakat sınavı olarak kadrolarda boşalma oldukça Adalet Bakanlığınca yapılmaktadır. Yazılı yarışma sınavı Adalet Bakanlığınca ÖSYM’ne yaptırılmakta, mülakat sınavı ise Adalet bakanının görevlendireceği Bakan yardımcılarının birisinin başkanlığında, Teftiş Kurulu Başkanı, Ceza İşleri, Hukuk İşleri ve Personel Genel Müdürleri ile Hakimler ve Savcılar Kurulu Genel Sekreteri ve Türkiye  Adalet Akademisi Danışma Kurulundan seçilecek bir kişi olmak üzere yedi kişiden oluşmaktadır.

Yazılı sınavı Adalet Bakanlığı adına ÖSYM tarafından yapıldığından geçmiş yıllarda bazı yolsuzluklar basına yansımış ve davalar açılmış olsa da bugün itibariyle böyle yolsuzluklar olduğu yönünde bir bilgi ve duyumumuz olmamıştır.

Ancak, mülakat sınavı yukarıda da arz ettiğim gibi, Mülakat Kurulunun oluşumundan da anlaşılacağı üzere, tüm üyeler yürütmenin yani Adalet Bakanlığının memurları olup, Bakanın emrindeki kişilerdir. Mülakatta belli siyasi partiye ve görüşe ait kişilerin kayırıldığı açıkça konuşulmaktadır.

Bunun da ötesinde Danıştay’ın bir çok kararlarına rağmen mülakatlara yargısal denetimin yapılabilmesi adına kamera konulması istenilmekte ise de maalesef  sınava kamera konulması yönünde bir düzenleme bulunmadığı için böyle bir denetim yolu da kapalıdır.

Sınavlarda hiçbir kayırma olmadığını kimse ileri süremez. Bu nedenle liyakatli, ehliyetli ve bilgili hakim adaylarının mesleğe alındığını söylemek mümkün değildir. Bu sınavın yürütme erkinin dışında bağımsız bir organca yapılması ancak bu problemi çözecektir. Sınav Kurulu bağımsız ve tarafsız olsa da, mülakat sınavının yargısal denetimi için sınavda kamera kaydı alınması zorunludur. Ancak, bu şekilde hak ve adalet korunabilir. Hakim adaylarının bu şekilde mesleki yeterlilik ve liyakat ilkelerine göre seçilmeleri halinde yargı etiğine uygun bir şekilde mesleğe başlayan yargı mensupları olarak görev yapmaları da sağlanmış olacaktır.

7.2-  HAKİMLİK TEMİNATI

Çağdaş ve demokratik devlet kendi belirlediği kuralları hiçbir otoritenin ve gücün etkisi altında kalmadan uygulayabilecek bir yargı sistemi oluşturmak ister ve kendisini bununla yükümlü sayar. Böyle bir devlet bu yoldaki adımlarını yargı bağımsızlığı ve hakimlik teminatı şeklinde atacaktır. Bu adımları atabilen devlet hukuka saygılı, hukuk ilkelerine bağlı, hukukun üstünlüğünü kabul eden devlettir.[20]

Hakim, özellikle yasama ve yürütme organlarından gelecek baskı ve etkilere direnebilecek güçte ve bu nedenle de bağımsız olabilmelidir. Hakim, bu organların dışında da, hiçbir makamın hatta diğer meslektaşlarının da etkisinde kalmamalı onlardan gelebilecek telkinlere de kapalı olmalıdır. Sonuç olarak özetle söylemek gerekirse hakim, Anayasa, Kanun, diğer hukuki düzenlemeler ve vicdani kanaatine göre karar vermelidir. Hakimler yönünden böyle olan bir durum yargılanan kişiler yönünden de çok önemli olup, hakimlik teminatı onlarında başlıca güvenceleridir.

Yargı bağımsızlığı; hukuk devletinin yukarıda da saydığımız temel ilkelerinden birisi olmasının yanı sıra yargılama fonksiyonunun da güvencesidir.

Yargı bağımsızlığını sağlamaya yönelik, onu gerçekten ayakta tutan müesseselerden birisi hatta en önemlisi hakimlik teminatı olarak adlandırılan kişisel bir bağımsızlık durumudur.

Şunu da belirtmemiz gerekir ki, yargının bağımsız nitelik taşıması yargı mensuplarına tanınan bir ayrıcalıklı durum olmayıp, tersine vatandaşların adil yargılanma hakkının güvencesinin temelini teşkil eder.[21]

Yargı Bağımsızlığı ve Hakimlik Teminatı; hakimin üstünlüğünü ve ayrıcalığını sağlamak için değildir. Bu ilkeler, egemen olan iktidar gücüne, devlete, sermayeye ve başkaca güçlere karşı hak arama özgürlüğünün sigortasıdır.

Yargı bağımsızlığı ilkesi hakimlik teminatı ile korunmaya çalışılır. Hakimlerin yasama ve yürütme organlarından bağımsız olduğu, hakimlere direktif veremeyecekleri ve tavsiyede bulunamayacakları olguları hakimlerin bağımsızlığını ifade ederken, anılan bu bağımsızlığı korumaya matuf müesseselere de hakimlik teminatı denilmektedir.[22]

Mahkemeden adil bir karar çıkmasının ön koşulu hakimin ekonomik, coğrafi ve mesleki güvencesinin varlığı hakimlik teminatı ile doğru orantılıdır. Bu güvenceler olmaz ise orada hakimlik teminatından söz edilemez.

Yukarıdaki bölümlerde de belirttiğimiz gibi Bangalore Yargı Etiği ilkelerinde, yargı bağımsızlığı kapsamında ortaya çıkan hakimlik teminatına; ‘’Hakim herhangi bir yerden herhangi bir sebeple doğrudan ya da dolaylı olarak gelebilecek her türlü dış etki, rüşvet, baskı, tehdit ve müdahaleden uzak şekilde, olaylara ilişkin kendi değerlendirmesine dayanarak ve hukuka dair kendi vicdani anlayışı ile uygun biçimde yargı işlevini bağımsız olarak yerine getirmelidir. ilkesiyle yer verilmiş ve önemi vurgulanmıştır.[23]

Bangalore Yargı Etiği İlkeleri

Hakimlik teminatı kavramı, hakimlerin özlük işlerinin kim tarafından yapılacağını sorgulamamızı gerektirecektir. Özlük işlerinin tamamının yürütme veya yasama  organına bırakılması teminata vurulacak en büyük darbedir.

Her şeyden önce Yargı bağımsızlığı ve hakimlik teminatının koruyucusu konumunda olan Hakimler Savcılar Kurulu’nun (HSK) idari işlem niteliğindeki kararlarının yargı denetimi dışında bırakılması hakimlik teminatını zedeleyen başlıca unsurdur.

Özlük hakları hakkında HSK tarafından verilen bir kararı yargı önüne götüremeyen bir hakimin teminat altında olduğundan söz edilemez.

Ekonomik durumları rahat çalışmalarına olanak sağlamayan, yüksek mahkeme üyeleri ile 1.sınıfa ayrılmış hakimler arasında yüksek hakimler lehine ayrıcalık getiren hükümler hakimlerin motivasyonunu bozmuştur. Açılan davada, düzenlemenin Anayasaya aykırılığı öne sürülmüş, davaya bakan idare mahkemesi konuyu Anayasa Mahkemesine taşımıştır. Hakimler arasında huzursuzluğa yol açan bu hükümlerle ilgili olarak Anaya Mahkemesinin kararı beklenmektedir.

Hakimlik teminatı ile ilgili Anayasal ve yasal hükümler ne kadar hukuk devleti ilkelerine uygun ve mükemmel olursa olsun eğer bu hükümler uygulamada yer bulmuyor, yasama ve yürütme erki bu düzenlemelere aykırı davranıyor ve uymuyorsa böyle bir sistemde yargı bağımsızlığından ve hakimlik teminatından asla söz edilemez.

Hakimlerin teminatsız olması, etki altında bırakılması, hukuk dışı baskılara karşı gelen hakimlerin her an meslekten azledilme kaygısı içinde olmaları veya coğrafi teminata aykırı olarak başka bölgelere atanabilecekleri tehdidi altında görev yapmaları adil yargılama ilkeleri ile bağdaşmayacağı gibi bu şartlarda çalışan hakimler de maalesef adaletli karar veremezler.

 8.1- YARGININ YASAMAYA KARŞI OLAN BAĞIMSIZLIĞI

Yargı bağımsızlığının en önemli öğesi olan hakimlerin kararlarını kanunların çizdiği sınırlar içerisinde ve vicdani, kanaatlerine göre özgür bir irade ile karar verebilmesinin öncelikli şartı yargının yasama erkine karşı bağımsız olmasıdır. [24]

Anayasamızın 11.maddesi[25] Anayasa hükümlerinin temel hukuk kuralları olduğunu, kanunların Anayasa’ya aykırı olamayacağını hükme bağlamıştır. Bu Anayasal hüküm yasama erkinin hukuk kurallarına ve Anayasaya uygun davranmak zorundadır. Yasama organının kanun çıkarma temel görevi olması nedeniyle yargı üzerinde hakimiyet kurma olasılığı olabilir. Bu nedenle yasama organı ya kanunları çıkarmadan önce bu durumu sağlaması yada kanunlar çıktıktan sonra kanunlar üzerinde bir denetimin varlığı adına Anayasa Mahkemesinin önemi ortaya çıkmaktadır. Bu yönüyle Anayasa Mahkemesinin denetimi ön plana çıkarak yasama organının sınırlandırılması yargı bağımsızlığı adına en önemli kazanım olmuştur. Anayasaya uygunluk için hukuk devletinde düzenlenen yemin etme, çift meclis tesisi, yasaların halk oyuna sunulması, bazı demokrasilerde Recal (geri çağırma), yasaların hazırlanmasında uzmanlardan faydalanılması gibi müesseseler de öngörülmüştür. Fakat bu müesseselerden hiçbirisi kanunların Anayasaya uygunluk denetimi görevini yapan Anayasa yargısı kadar etkin olamamıştır.

Bu nedenle 1961 Anayasası ile yasamanın çıkardığı kanunların Anayasaya uygunluk denetimini yapacak bir Anayasa Mahkemesinin kurulması, yasama organın bu önemli işlevinin yargıya açık hale getirilerek, yargıya karşı olabilecek olası bir müdahalenin önüne set çekilmiştir.

1982 Anayasasının 140. Maddesinde[26] Hakimlerle ilgili çeşitli durumları TBMM’nin çıkaracağı kanunlarla düzenleneceği hükmü ile yasamanın alanı bir anlamda genişletilmiştir. Maddenin içinde kanunla yapılacak bu düzenlemenin ‘’mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı esaslarına göre’’ yapılması koşulu getirilerek yargı bağımsızlığı korunmaya çalışılmıştır. Ancak, yargının yasama erkine karşı yargı bağımsızlığı anlamında en büyük güvencesi Anayasa Mahkemesidir.

8.2- YARGININ YÜRÜTMEYE KARŞI OLAN BAĞIMSIZLIĞI

Yargının bağımsızlığına gelebilecek en büyük tehlikenin kaynağının yürütme organı olabileceği düşünülmektedir. Yürütme ile yargı erki aralarındaki sınırlar tarihsel süreç içerisinde iş bölümü yapılarak çizilmiştir. İdarenin, yargı mensuplarının yargısal görevleri dışında kalan idari işlemleriyle ilgili alanda etkin olması, Anayasal güvence altına alınan hakimlerin bağımsızlığı ve tarafsızlığını sağlamanın da ötesinde idarece bir güç, baskı unsuru olarak kullanılabileceği tartışmasızdır.

İkbali, idari bir makamın elinde olan bir yargıcın ne denli bağımsız ve tarafsız olabileceği izahtan varestedir.[27]  Hakimlik teminatı ve yargı bağımsızlığı adına bu durum asla kabul edilebilecek bir durum değildir. Böyle bir yetki mutlaka bağımsız bir makamın elimde bulunmalıdır. Anayasamızın Cumhurbaşkanının görevlerini sayan 104 maddesi[28] Cumhurbaşkanının af yetkisi olup, Mahkemelerin bağımsızlığına ilişkin Anayasa 138.maddenin yürütme açısından bir istisnası olup, yargının yetki alanına giriş söz konusudur.

Öte yandan, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay üyelerinin belli bölümünü ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ile Başsavcı Vekilinin Cumhurbaşkanı tarafından seçilmesi yargı bağımsızlığı adına olumsuz ve bağımsızlık olgusuna ters düşen bir durumdur.[29] Acilen bu hükümlerin değiştirilmesi ve yargı içinde bağımsız yargı mensupları tarafından seçilmeleri gerekir. Aşağıda Hakimler Savcılar Kurulu (HSK) ile ilgili olarak söz edeceğimizden burada bu konuyu geçeceğiz.

9. ÜLKEMİZDE YARGI BAĞIMSIZLIĞININ DURUMU

Ülkemizde yargının bağımsızlığı uzun yıllardır tartışılan bir konudur. Bu konuda yaygın, birden çok öneri ve eleştiriler bulunmaktadır. Bu konuları bir başka deyişle yargı bağımsızlığını etkileyen ve zedeleyen durumları aşağıda özetle sunmaya çalışacağız.

1982 Anayasasının Hakimler ve Savcılar Kurulu Başlıklı 159. maddesinde[30] düzenlenen hükümde Kurul başkanının Adalet Bakanı olması ve yine müsteşarın da Kurulun tabii üyesi olması en çok eleştirilen ve bağımsızlığı zedelen bir hüküm olmuştur. Bunların  dışında kalan Kurul üyelerinin Yargıtay ve Danıştay üyelerinden oluşması ve böylece Kurulun yargının tamamını kapsamaması da ayrı bir eleştiri noktası olmuştur.

Diğer bir eleştiri konusu anılan 159.maddenin devamında Kurulun meslekten çıkarma cezasına ilişkin olanlar dışındaki kararlarına karşı yargı mercilerine başvurulamayacağı yönündeki hükümdür. Bu hükmün hukuk devleti ilkesini zedelediği konusundaki düşünceye çoğu hukukçu iştirak etmektedir.

HSK bir yüksek mahkeme değildir. İdari bir makam olduğunda tereddüt bulunmamaktadır. Anayasamızın 125.maddesi açıktır. İdarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolunun açık olmasına karşın yargı bağımsızlığının en önemli unsuru olan hakimlik teminatının taşıyıcı kolonu olan hakimlerin özlük haklarına ilişkin olarak meslekten ihraç dışında yargı yoluna başvuramamasını anlamakta güçlük çekiyorum. Hukuka saygılı, yargısının bağımsızlığına ve adaletine güvenen bir devlet asla hakimleri için bu yolu kapatmaz ve kapatmamalıdır.

Hakimlik teminatı ile ilgili söyleyeceğimiz bir başka konu, yine 159.maddede yer alan hakimlerle ilgili denetleme, görevleri ile ilgili suçlar konusunda araştırma , inceleme ve soruşturmanın ilgili dairenin teklifi ve HSK başkanının oluru ile Kurul müfettişlerine yaptırılacağı, müfettişlerini atama yetkisinin Adalet Bakanına ait olduğu yazılmıştır. Maddede yine görüleceği üzere Genel Sekreterin kurulun göstereceği 3 aday arasından HSK başkanınca atanacağı da belirtilmiştir. Bu nedenle

Kurulun bütçesinin bağımsız olmaması, sekretaryası ve dolayısıyla hakimleri denetleyecek müfettişlerin Adalet Bakanının bir anlamda kontrolü altında, ikballerinin ona bağlı olması yargı bağımsızlığını zedeleyen konular olarak ortaya çıkmaktadır.

Bu bağlamda bir diğer nokta Hakim savcıların denetimi, atanmaları konusundaki öneriler Bakanlığın emrinde olan müfettişlere bırakılırken, soruşturma izninin Adalet Bakanına bırakılması çelişki yaratmaktadır.

2010 Anayasa değişikliği ile, daha önceden Yargıtay ve Danıştay’ca seçilen Kurul üyelerinin seçiminde değişikliğe gidilerek, Cumhurbaşkanı, Adalet Akademisi, idari ve adli yargı hakim ve savcıların da etki edebilmesine olanak tanınmıştır.  2017 Anayasa değişikliği ile birlikte Kurulun 4 üyesinin Cumhurbaşkanı tarafından seçileceği, 7 üyesinin TBMM tarafından seçileceği hüküm altına alınarak, Yargıtay, Danıştay ve Adalet  Akademisinin Kurula üye seçmesi usulüne son verilmiştir.

Şunu öncelikle söylememiz gerekir ki, yüksek yargı organlarının üye seçimlerinde salt çoğunluk ve gizli oy yöntemleri kullanılmalıdır. Öte yandan Yargı organlarının Anayasa Mahkemesine üye seçimlerini kendilerinin yapması, yargı bağımsızlığını güvenceye alacağı gibi yargı üzerindeki siyasi spekülasyonları da ortadan kaldıracağına inanıyoruz.

2017 Anayasa değişikliği ile gerçekleştirilen bir diğer değişiklik Askeri Yargıtay ve AYİM’in kaldırılmasıdır. Bazı çevreler Askeri yargıda görev alan hakimlik vasıflarını taşımayan asker rütbeli üyelerin bulunması yargı bağımsızlığını sarstığı gerekçesiyle eleştirmişlerdir. Ancak, bizce çözüm Askeri Yargıtay’ın ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesinin kaldırılması değil sadece hakim sınıfından olan hakim subaylarla çalışacak bir yargı şeklinde restore edilseydi daha olumlu olurdu diye düşünüyoruz. Tam bir örnek olmamakla birlikte askeri sağlık kuruluşlarının kaldırılması çoğunlukla olumsuz bulunuyorsa, askeri sağlık hizmeti gibi askeri yargı da özel teknik bilgileri ve psikolojiyi gerektiren bir faaliyet olduğundan bağımsız yargı özelliklerini taşıyan bir sistem içerisinde hakim teminatını haiz hakim subaylardan oluşan bir yargı sistemi kurulsa daha isabetli olurdu diye düşünüyoruz.

10. SONUÇ

Yargı etiği ve bu etiğin gerektirdiği kurallara uyulması gerçekten çok önemli olup, bu kurallara uyan, yargı etiğinin gerektirdiği şekilde hareket eden yargı mensupları çoğaldıkça yargının kalitesi olukça yükselecektir.

Yargı faaliyeti ve bu faaliyeti yerine getiren bir hukukçu, ortaöğretimden başlayan ve hukuk fakültesi ile devam eden bir eğitim ve bunun sonunda kazanılan bir sınavdan sonra meslek içi eğitim ve deneyimlerle süren bir meslek hayatı… Bu yol gerçekten meşakkatli, yorucu ve büyük bir sorumluluk gerektiren süreçtir.

Bir hakim hiçbir etki altında kalmaksızın, kanunlara uygun ve vicdanı rahat olarak bir karar vermişse elbet gece yastığına başını koyduğunda rahatça uyuyacaktır. Tabi bu kişilik olarak dürüst ve vicdanlı bir insan portresine uygun bir örnektir.

Yargı bağımsızlığı ve hakimlik teminatı adına bilenen ve belki de daha önce çok defa söylenmiş önerileri tekrarlamak isterim.

Tam bir yargı bağımsızlığı ve hakimlik teminatı sağlayacak yargı reformunun varlığı şarttır.

Yargı kağıt üstünde değil uygulamada da olabilecek şekilde, güçlü bir yürütme ve yasama organına karşı korunmalı ve bu ortam içerisinde kararını vermelidir.

Hakim ve savcı adaylarının seçilmesinde objektif kurallar düzenlenmeli, hakim ve savcı adayı belirleme sınavlarında yürütme organın etkisi tamamen ortadan kaldırılmalı veya en aza indirgenmelidir. Ülkemizde, halen bütünüyle siyasetin denetimine ve müdahalesine olanak sağlayan, objektiflikten uzak bir sürecin yürütülmekte olduğu herkesin malumudur. Gerçekleştirilen mülakatlar neticesinde, sınavdan aldığı not veya liyakat ölçütü yerine sınav komisyonunun taraflı ve keyfi sorularına verilen cevaplar çerçevesinde takdire dayalı bir atama sistemi olup, bu durum hakim ve savcı bağımsızlığı yönünden oldukça önemli kuşkular doğurmaktadır. Anılan mülakatlarda kamera sistemi de  konulmayarak, sınav adeta yargı denetiminden de kaçırılmaktadır

Hakimlerin mesleğe kabul, atama ve terfi, disiplin ve görevden alınma işlemlerine ilişkin usul ve kurallar objektif nitelikte olmalı, ayrımcılık yasağına aykırı olmamalı ve ilgili mevzuatta açıkça yer almalıdır.

Köklü bir demokrasi ve hukuk kültürünü haiz olmayan yeni demokrasilerde, yargı bağımsızlığının korunması bakımından en iyi model, hakimlerin yasama ve yürütmeden ayrışmış tam  bağımsız bir kurul tarafından atanmaları ve özlük haklarının bu kurulca yerine getirilmesidir. Bu kurulun üyelerinin tamamı hakimlerden oluşmalı ve kurul atama ve terfilerde belirleyici bir rol üstlenmelidir. Bu kurul, hakimlerin kariyerlerini etkileyen her türlü inisiyatifin kullanılmasında söz sahibi merci olmalıdır.

Bir diğer önerimiz, geçmişte 521 sayılı Danıştay Kanununun yürürlükte olduğu süreçte Danıştay’da meslek içinde yükselmenin adeta akademik kariyer kazanımı gibi olduğunu belirtmiştik.[31]

Hakimlerin atanması ve terfi konusunda sınav sisteminin benimsenmesi oldukça büyük bir güvence sağlamaktadır.

Sınav sistemi ile birlikte hakimlerin tamamen objektif kriterlere göre kendisinden kıdemli birkaç hakim tarafından değerlendirilmesinin getirilmesi de yararlı olacağını düşünüyoruz..

Hakimlerin terfiine, görev ve yer değiştirmelerine ilişkin kararlar ilgili hakimlerle görüşülerek alınmalı ayrıca karardan sonra ilgili hakime yeniden incelenme talep etme hakkı tanınmalıdır.

Hakimler ancak yasada öngörülmüş usul ve nedenlerle görevden alınmalı, bu konularda da karar verecek yetkili kurul yasama ve yürütmeden bağımsız olmalıdır.

Görev süreleri dolmadan  görevden alınan veya yerleri değiştirilen hakimlere etkili bir yargısal başvuru hakkı verilmesi gerekir.

Kısaca söyleyebileceğimiz diğer husus, yargı bağımsızlığı için coğrafi güvencenin varlığının zorunlu olduğu, yine hakimin kararından dolayı hukuki sorumluluğunun ve rücu mekanizmasının işletilmesinin sağlanması gerektiğidir.

Tüm umudumuz gelecekte bütün kurumları ile saat gibi işleyecek gerçek bir demokraside, yargının da aynı saatin bir parçası gibi çalışarak adalet, hakkaniyet içerisinde tarafsız ve bağımsız hakimlerce etkiden uzak karar verilmesidir. Bir gün bu noktaya geleceğimiz inancındayım.

Dipnotlar ve Kaynakça: 

 [1] Baseak Avukatlık Ortaklığı, Of Counsel

[2]Söz konusu uluslararası metinler için bkz. T.C. Adalet Bakanlığı Avrupa Genel Müdürlüğü, Yargı Etiği ve Yargı Bağımsızlığı Konusunda Uluslararası Belgeler, Ankara Eylül 2004, http://www.abgm.adalet.gov.tr/ pdf/bangalortr.pdf, (E.T. 30.07.2023).

[3] T.C. Adalet Bakanlığı Avrupa Genel Müdürlüğü, Yargı Etiği ve Yargı Bağımsızlığı Konusunda Uluslararası Belgeler, Ankara Eylül 2004.s.14-18

[4] Gürsel ÖZKAN, “Yargı Etiği, Yargıya Güven ve Şeffaflık”, Yargıtay Etik, Şeffaflık ve Güven Projesi Açılış Sempozyumu, Ankara, 13-14 Nisan 2017, s. 54.

[5]  Tuğan, E.N, Ömür Demirdal Gönülşen, U. (2020). Türkiye’de Yargı Etiği İlkeleri Üzerine Bir İnceleme. Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 24 (Aralık Özel Sayı), 85-100.

[6] Demirdal, M. Balkan  Niğde Ömer Halisdemir Ünv. H.F.Dergisi Yargı Etiği Konusunda Türkiye’deki Güncel Gelişmeler Üzerine Bir Değerlendirme, Niğde s.99

[7]  14.03.2019 gün ve 30714 sayılı Resmi Gazete.

[8] 521 Say. mülga Danıştay Kanunu Md.15

[9] 521 Say. Mülga Danıştay Kanunu Md.15

[10] 521 Say. Mülga Danıştay Kanunu Md.121

[11] 521 Say. Mülga Danıştay Kanunu Md.123

[12] Ejder Yılmaz ‘Hukuk Sözlüğü’ Ankara, Yetkin Yayınları, 2005 s.490

[13] Sami Selçuk, Bağımsız Yargı Özgür Düşünce, 1. Baskı, Ankara, İmge Kitapevi, Mart 2007, s.37

[14] Muhittin Taylan, Hukuk devleti Sempozyumu, İzmir Barosu,1974, s.46

[15] Anayasa Mahkemesinin 12/11/1991 gün ve E.1991/7, K.1991/43 say. Kararı

[16] Anayasa Mahkemesinin 10/07/2013 gün ve E.2012/94, K.2013/89 say. Kararı

[17] Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Hukuk Devleti Sempozyumu, İzmir Barosu, 1974. s.18

[18] Güneş Müftüoğlu, Sosyal Devlet ve Hukuk Devleti, 1.BaskıAnkara, Seypa Yayınları, 1996,s.327

[19] Yargı Etiği ve Yargı Bağımsızlığı Konusunda Uluslararası Belgeler, Ankara, Eylül 2004.s.3

[20]  Kurtuluş Tayanç Çalışır ‘Teoride ve Pratikte Yargı Bağımsızlığı’ 2.Baskı, Ankara, Adalet Yayınevi, 2016, s.12

[21] Özdemir Özok, ‘’Hukuk Devleti ve Yargı Bağımsızlığı’’ TBB Dergisi, Sayı 84, 2009, s.27

[22] Baki Kuru, ‘’Hakim ve Savcıların Bağımsızlığı ve Teminatı, Ankara, Sevinç Matbaası, Ankara Üniversitesi  Hukuk Fakültesi  Yayınları, 1966, s.6

[23] Bangalor Yargı Etiği ilkeleri http:/www.hsk.gov.tr/eklentiler/dosyalar/4a92e0cc-e94b-4912-aaf9-5dfe5b885e98.pdf

[24] Kemal Gözler, Türk Anayasa Hukuku Dersleri, Ekin Yayınevi, 4.Baskı, Bursa.2007, s.848

[25] XI. Anayasanın bağlayıcılığı ve üstünlüğü

MADDE 11- Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır.

Kanunlar Anayasaya aykırı olamaz.

[26] C. Hâkimlik ve savcılık mesleği

MADDE 140- Hâkimler ve savcılar adlî ve idarî yargı hâkim ve savcıları olarak görev yaparlar. Bu görevler meslekten hâkim ve savcılar eliyle yürütülür.

Hâkimler, mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı esaslarına göre görev ifa ederler.

Hâkim ve savcıların nitelikleri, atanmaları, hakları ve ödevleri, aylık ve ödenekleri, meslekte ilerlemeleri, görevlerinin ve görev yerlerinin geçici veya sürekli olarak değiştirilmesi, haklarında disiplin kovuşturması açılması ve disiplin cezası verilmesi, görevleriyle ilgili veya görevleri sırasında işledikleri suçlarından dolayı soruşturma yapılması ve yargılanmalarına karar verilmesi, meslekten çıkarmayı gerektiren suçluluk veya yetersizlik halleri ve meslek içi eğitimleri ile diğer özlük işleri mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı esaslarına göre kanunla düzenlenir.

Hâkimler ve savcılar altmışbeş yaşını bitirinceye kadar hizmet görürler; askerî hâkimlerin yaş haddi, yükselme ve emeklilikleri kanunda gösterilir.

Hâkimler ve savcılar, kanunda belirtilenlerden başka, resmî ve özel hiçbir görev alamazlar.

Hâkimler ve savcılar idarî görevleri yönünden Adalet Bakanlığına bağlıdırlar.

Hâkim ve savcı olup da adalet hizmetindeki idarî görevlerde çalışanlar, hâkimler ve savcılar hakkındaki hükümlere tâbidirler. Bunlar, hâkimler ve savcılara ait esaslar dairesinde sınıflandırılır ve derecelendirilirler, hâkimlere ve savcılara tanınan her türlü haklardan yararlanırlar.

[27]  Tosun Öztekin, Türk Suç Muhakemesi Hukuku Dersleri, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi yayınları, C.1, İstanbul 1984, s.432.

[28] …. Sürekli hastalık, sakatlık ve kocama sebebiyle kişilerin cezalarını hafifletir veya kaldırır.

[29] Kurtuluş Tayanç Çalışır ‘Teoride ve Pratikte Yargı Bağımsızlığı’ 2.Baskı, Ankara, Adalet Yayınevi, 2016, s. 30.

[30] III. Hâkimler ve Savcılar Kurulu

MADDE 159- (Değişik: 12/9/2010-5982/22 md.)

(Değişik: 16/4/2017-6771/14 md.) Hâkimler ve Savcılar Kurulu, mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı esaslarına göre kurulur ve görev yapar.

(Değişik: 16/4/2017-6771/14 md.) Hâkimler ve Savcılar Kurulu onüç üyeden oluşur; iki daire halinde çalışır.

(Değişik: 16/4/2017-6771/14 md.) Kurulun Başkanı Adalet Bakanıdır. Adalet Bakanlığı Müsteşarı Kurulun tabiî üyesidir. Kurulun, üç üyesi birinci sınıf olup, birinci sınıfa ayrılmayı gerektiren nitelikleri yitirmemiş adlî yargı hâkim ve savcıları arasından, bir üyesi birinci sınıf olup, birinci sınıfa ayrılmayı gerektiren nitelikleri yitirmemiş idarî yargı hâkim ve savcıları arasından Cumhurbaşkanınca; üç üyesi Yargıtay üyeleri, bir üyesi Danıştay üyeleri, üç üyesi nitelikleri kanunda belirtilen yükseköğretim kurumlarının hukuk dallarında görev yapan öğretim üyeleri ile avukatlar arasından Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından seçilir. Öğretim üyeleri ile avukatlar arasından seçilen üyelerden, en az birinin öğretim üyesi ve en az birinin de avukat olması zorunludur. Kurulun Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından seçilecek üyeliklerine ilişkin başvurular, Meclis Başkanlığına yapılır. Başkanlık, başvuruları Anayasa ve Adalet Komisyonları Üyelerinden Kurulu Karma Komisyona gönderir. Komisyon her bir üyelik için üç adayı, üye tamsayısının üçte iki çoğunluğuyla belirler. Birinci oylamada aday belirleme işleminin sonuçlandırılamaması halinde ikinci oylamada üye tamsayısının beşte üç çoğunluğu aranır. Bu oylamada da aday belirlenemediği takdirde, her bir üyelik için en çok oyu alan iki aday arasında ad çekme usulü ile aday belirleme işlemi tamamlanır. Türkiye Büyük Millet Meclisi, Komisyon tarafından belirlenen adaylar arasından, her bir üye için ayrı ayrı gizli oyla seçim yapar. Birinci oylamada üye tamsayısının üçte iki çoğunluğu; bu oylamada seçimin sonuçlandırılamaması halinde, ikinci oylamada üye tamsayısının beşte üç çoğunluğu aranır. İkinci oylamada da üye seçilemediği takdirde en çok oyu alan iki aday arasında ad çekme usulü ile üye seçimi tamamlanır.

(Değişik: 16/4/2017-6771/14 md.) Üyeler dört yıl için seçilir. Süresi biten üyeler bir kez daha seçilebilir.

(Değişik: 16/4/2017-6771/14 md.) Kurul üyeliği seçimi, üyelerin görev süresinin dolmasından önceki otuz gün içinde yapılır. Seçilen üyelerin görev süreleri dolmadan Kurul üyeliğinin boşalması durumunda, boşalmayı takip eden otuz gün içinde, yeni üyelerin seçimi yapılır.

(Değişik: 16/4/2017-6771/14 md.) Kurulun, Adalet Bakanı ile Adalet Bakanlığı Müsteşarı dışındaki üyeleri, görevlerinin devamı süresince; kanunda belirlenenler dışında başka bir görev alamazlar veya Kurul tarafından başka bir göreve atanamaz ve seçilemezler.

Kurulun yönetimi ve temsili Kurul Başkanına aittir. Kurul Başkanı dairelerin çalışmalarına katılamaz. Kurul, kendi üyeleri arasından daire başkanlarını ve daire başkanlarından birini de başkanvekili olarak seçer. Başkan, yetkilerinden bir kısmını başkanvekiline devredebilir.

Kurul, adlî ve idarî yargı hâkim ve savcılarını mesleğe kabul etme, atama ve nakletme, geçici yetki verme, yükselme ve birinci sınıfa ayırma, kadro dağıtma, meslekte kalmaları uygun görülmeyenler hakkında karar verme, disiplin cezası verme, görevden uzaklaştırma işlemlerini yapar; Adalet Bakanlığının, bir mahkemenin kaldırılması veya yargı çevresinin değiştirilmesi konusundaki tekliflerini karara bağlar; ayrıca, Anayasa ve kanunlarla verilen diğer görevleri yerine getirir.

(Değişik: 16/4/2017-6771/14 md.) Hâkim ve savcıların görevlerini; kanun ve diğer mevzuata (hâkimler için idarî nitelikteki genelgelere) uygun olarak yapıp yapmadıklarını denetleme; görevlerinden dolayı veya görevleri sırasında suç işleyip işlemediklerini, hal ve eylemlerinin sıfat ve görevleri icaplarına uyup uymadığını araştırma ve gerektiğinde haklarında inceleme ve soruşturma işlemleri, ilgili dairenin teklifi ve Hâkimler ve Savcılar Kurulu Başkanının oluru ile Kurul müfettişlerine yaptırılır. Soruşturma ve inceleme işlemleri, hakkında soruşturma ve inceleme yapılacak olandan daha kıdemli hâkim veya savcı eliyle de yaptırılabilir.

Kurulun meslekten çıkarma cezasına ilişkin olanlar dışındaki kararlarına karşı yargı mercilerine başvurulamaz.

Kurula bağlı Genel Sekreterlik kurulur. Genel Sekreter, birinci sınıf hâkim ve savcılardan Kurulun teklif ettiği üç aday arasından Kurul Başkanı tarafından atanır. Kurul müfettişleri ile Kurulda geçici veya sürekli olarak çalıştırılacak hâkim ve savcıları, muvafakatlerini alarak atama yetkisi Kurula aittir.

Adalet Bakanlığının merkez, bağlı ve ilgili kuruluşlarında geçici veya sürekli olarak çalıştırılacak hâkim ve savcılar ile adalet müfettişlerini ve hâkim ve savcı mesleğinden olan iç denetçileri, muvafakatlerini alarak atama yetkisi Adalet Bakanına aittir.

Kurul üyelerinin seçimi, dairelerin oluşumu ve işbölümü, Kurulun ve dairelerin görevleri, toplantı ve karar yeter sayıları, çalışma usul ve esasları, dairelerin karar ve işlemlerine karşı yapılacak itirazlar ve bunların incelenmesi usulü ile Genel Sekreterliğin kuruluş ve görevleri kanunla düzenlenir.

[31] Üst bölümde sayfa 10.

Ön İnceleme: Beklentiler, Güçlükler, Öneriler

0
Yargıç, yazar ve düşünür Hilmi Şeker, 1988 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldu. Kısa bir süre avukatlık yaptı. Hukuk pratiğinde ilk deneyimlerini avukatlıkta kazandıktan sonra yargıçlık kariyerine başladı. İstanbul Asliye Ticaret Mahkemesi Hakimliği ve İcra Hukuk Mahkemesi hakimliğinin ardından İstanbul Bölge Adliye (İstinaf) Mahkemesi Başkanlığına atandı. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 22. Hukuk Dairesi başkanı iken 2018 yılında Bakırköy İcra Mahkemesi Hakimliğinde ve ardından da Asliye Hukuk Mahkemesi hakimliğinde görevlendirildi. İcra Hukuku ve Usul Hukuku alnında uzmanlaştı. Hukuk felsefesi, hukuk tarihi, hukuk mantığı, hukuk sosyolojisi, usul hukuku, yargılama tarihi ve hukukta gerekçe üzerine çok sayıda makale yazdı.  Makaleleri, Güncel Hukuk, Birikim, Yeni Yaklaşımlar, Hukuk Ansiklopedisi, HukukiHaber, HukukiNet, TürkHukukiSitesi, İstanbul Barosu Dergisi, Ankara Barosu Dergisi, İstanbul Barosu Bülteni, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, HukukPolitik, AdaletBiz, Legal Hukuk Dergsi gibi dergi ve internet arşivlerinde yayımlandı. Başta, Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi kolokyumlarında olmak üzere barolarda, adliyelerde ve üniversitelerde çok sayıda konferans, panel ve sempozyumda bilimsel tebliğler sundu. Çeşitli gazete ve dergilerde çok sayıda röportajı çıktı. En kapsamlı röportaj 2019 yılında "Hilmi Şeker ile Hukukta Gerekçe ve Süreç Adaleti Röportajı" adıyla Aristo Yayınları tarafından basıldı. İstanbul Barosu tarafından 2022 yılında düzenlenen Yargı Sisteminin Sorunları ve Çözüm Yolları çalışmasında jüri üyeliği yaptı. Basılı Eserleri: 2010 yılında yazdığı 1594 sayfalık ‘Esbab-ı Mucibe’den Retoriğe Hukukta Gerekçe’ isimli kitabı hukuk camiasında büyük ses getirdi. Kitap, hukukta gerekçe oluşturma süreçlerini ayrıntılı bir şekilde ele aldı ve bu konuda ardıllarına ilham kaynağı oldu. Şeker'in bu ilk basılı eserine 2011 yılında Türk Ceza Hukuku Derneği tarafından Sulhi Dönmezer Ödülü verildi, ayrıca ABD Kongre Kütüphanesi ve Oxford Üniversitesi Kütüphanesinde seçkin eserler arasına girdi. İkinci kitabı olan "İlkeler Işığında Ön İnceleme Kurumu" Mart 2012'de İstanbul Barosu tarafından yayımlandı. "Medeni Hak ve Yükümlülüklere İlişkin DavalardaSüreç Adaleti(Usul Hukuku ve İstinaf Yorumu) Mart 2018'de Beta'dan yayımlandı. 2018'de "Roboski Davası(Mehmet Encü ve Diğerleri Başvurusu) başlıklı eseri 2018'de Tahir Elçi Vakfı Yayınları tarafından okuyucu ile buluşturuldu. "Esbab–ı Mucibe'den Retoriğe Hukukta Gerekçe" Yeditepe Üniversitesi Yayınları tarafından 2020 yılında yeniden basıldı.

Ön İnceleme: Beklentiler, Güçlükler, Öneriler / Hilmi Şeker – Yargıç 

Makale, 2012 yılında Güncel Hukuk Dergisinde yayımlanmıştır. Aradan geçen 10 yıldan fazla bir sürede ön incelemenin amacına ulaşıp ulaşmadığı okuyucunun ve hukukçuların takdirindedir. 

Bir süre önce kan tazeleyen yöntem yasası, yargılama rotasında önemli değişiklikler yarattı. Görülebilirlik, davalaşma, uyuşmazlığın kontrolü ve kalıcı toplumsal barış konularına odaklanan ön inceleme, değişimin konuşlandığı önemli bir üsse dönüştü. Bu kesitin, umulanı karşılaması engellerinden kurtulmasına, önünü görebilmesine ya da külfete dönüşmemesine bağlıdır.

Ön inceleme kurumunun, yaptırımlarla ayakta kalma çaba ve arayışı, iyi bir seçim olmamıştır. Yapısal sorunlarla boğuşan yargıya mücadele edeceği ilave sorumluluk sahasının açılması, kötü niyetli tutumları yedekte tutan bir yaklaşımdır. Her fırsatta baskıyı dillendiren bir revizyon veya reformun başarılı olması güçtür.

Davalaşma eşiğini belirlemek, adli tercihlerin ürünüdür. Mevcut seçim, her uyuşmazlığın elini kolunu sallayarak davalaşmasını reddeden bir aklın işidir. Bu akıl, form ve içerik kusurlarının davalaşmayı önleyen etkilerini, özgün tedbirlerle önlemeyi başarmıştır. Bu başarı, şekil noksanlarının yarattığı depresyonu, şablon dilekçelerle aşmaya kalkışması ifade özgürlüğünü kısıtlayarak, hukuki dinlenilme hakkını işlemez kılabilir. Güvenliğin içerikle yarışı, içeriğin hüsranıyla sonlanabilir.

Altyapısı tökezleyen, organizasyonu bozuk bir sistemin, ön incelemeyi zamanla yarıştırması isabetli olmamıştır. Ön inceleme, zamanı yönetmenin diğer adıdır. Teksifin ruhunu yücelten, geri çağıran bir sistemdir. Bu aygıtın sorunsuz yaşaması, alt yapının sağlamlığına, organizasyonun mütereddit olmamasına bağlıdır. Sorun veya engellerin hüküm sürdüğü iklimde ön incelemenin ahkâm kesmesi, kimliğini kazanabilmesi mümkün olmaz.
Ön incelemenin akıbeti, özümsenerek anlaşılmasına, içselleştirilerek uygulanmasına kendisinden sadır olmayan engellerin tesirinden çıkarılmasına bağlıdır. Deneyim ve birikim noksanının, psiko/dirençlerle ittifak etmesi özendirmenin yaşama tutunmasını güçleştirir. Hükmün objektif sınırları, gözetilme etkisi, çelişkili karar verme ve yeniden yargılanma yasağıyla ilişkisi derinliğine ve genişliğine analiz edilmeden ön incelemeye ömür biçmek olanaksızdır.
Basit yargılama usulünün, yazılı yöntem kurallarını ithale zorlanması, ödünç alınacak referansın saptanmasında güçlük yaratmaktadır. Basit yargılamanın ithali veya ödünç alınması gerekeni yeterince açıklayamaması ya da uygulamanın buyruğu kavramakta güçlük çekmesi, bu alanın uyuşmazlıkların mayalanmasına elverişli olduğunu göstermektedir. Teksifin, saflığından kaynaklanan kaçakları önleyecek uyarılar konusundaki duraksamalar, yürürlüğün mesafe ve zamana ihtiyaç duyduğunu göstermektedir.
Hukuki dinlenilme hakkının boyutları arasındaki dengenin, bilgilenme ve açıklama lehine bozulması, makul sürede yargılamanın beklentilerini riske etmiştir. Makul sürede yargılamayı referans alan yasama, hukuki dinlenilme hakkının açıklama, bilgilenme ve sürpriz karar verme yasağı yararına yaptığı düzenlemeler, bu hedefin ıskalanmasını kolaylaştıracaktır.

Yasama, sulha özendirme görevinin ifasında izlenecek usul ve süreçler konusunda ipucu vermekten kaçınmıştır.
Sulhun nasıl ve ne şekilde teşvik edileceği, yapılacaklarla sakınılacaklar konusundaki suskunluk işlerin yargıca havalesini yegâne seçeneğe dönüştürmektedir. Yargıcın, yansızlık ile ihsası rey arasındaki krize rağmen ilerlemek zorunda kalması amaçla buluşmayı ertelemektedir. Alternatif uyuşmazlık modellerinin yazgısını belirlemeye muktedir bu mantığın rutine teslim olmaması, hızlı, verimli ve etkili önlemelerin alınmasına gerektirir.

Sulhun başarısı, müzakere masasının temiz tutulması, ortamın ayıklanması, arındırılmasına bağlıdır. İradenin kirlenmesi, müzakerenin kusur salgılamasına neden olur. Kusurlu anlaşmanın, etki ve sonuç doğurmasına hukuk seyirci kalmaz. Müzakere masasında söylenenlerin gözetilmesi, gerçeklerin baskılanmasını, iradenin gizlenmesini tetikler. Eteğindekini dökemeyenlerin, içini döktüğünden söz etmek olanaksızdır.

Genişletme ve değiştirme ile yokluktaki işlemlere itiraz yasağını yöneten mazeretin düzenlemeden yoksun bırakılması ciddi bir eksikliktir. Mazeretin disipline edilememesi, onu sömürüye açık hale getirerek, ön incelemenin amaçlarını tehlikeye atan bir amile dönüştürebilir. Değiştirme ve genişletme kurumunun yozlaşmaması, uyuşmazlığın kendinden menkul işlemlerle aşınmaması, mazeret kurumunun nesnel kimliğine kavuşmasına bağlıdır. Standarttan yoksun, sınırları belirlemekten aciz bir kurumun, aşkınlıklarla yenilikleri aşındırması muhtemeldir.

Usul ekonomisinin, ön incelemeyle celse sayısı ve talik süresi üzerinden soluksuz yarışı, özendirme çabasını boşa çıkararak, işin kürsüye dönüşünü kolaylaştırabilir. Gelenekten hoşnut, sorunlarıyla yaşamaktan memnun bir yaklaşımın, zamanla baş etmesi beyhudedir. Zamanı yönetemeyen kürsü, adlileşmeyi ön incelemeyle yarıştıran ard alanın, zamanla takışması hüsrana dönüşebilir. Yarışa itilmek, optimum ihtiyacın belirlenmesini, gerçeğin hükme dönüşmesini, ön incelemenin kendini bulmasını erteleyebilir.

Teksifin, organizasyon bozukluğu ve alt yapı eksikleri karşısında geri adım atması, saflığını yitirmesi görmezden gelinmektedir. Tebligatı, teslimi gereken sıradan emtia addeden anlayışın, yerini bilgilendirme, tebliğ ya da malumatın tevdiine bırakmadıkça, yazgısı teatiye bağlı ön incelemenin kendisini ifade ve tanımlama girişimi sonuçsuz kalacaktır. Posta/dağıtıcı kusurlarına kayıtsız, adlileşmeyi hafife alan ya da özerk bir hayata zorlanan ön incelemenin bozulmadan kalma, değişmeden yaşama şansı yoktur.
Algı sapmaları, çözüm arayışı, zamanla yarış ve duraksamalarla mücadele kurumu şablonlarla yaşamaya zorlayabilir. Basmakalıp veya örneklerle yatıp kalkan pratiğin, ustası olduğu bir geleneği yaşatması güç olmayacaktır. Aynılaşma ve benzeşme geleneğinin, İnternet’teki dur durak bilmeyen koşuşu, emeklemekte olan ön incelemenin hevesini kursağında bırakabilir.

Yozlaşmamak, kurumla empatiye, özünün kavranmasına, izlerinin sürülmesine ve aslına uygun algoritmalara ihtiyaç duyar. Aslın tercümesi, köklere inmeyi ve orada gezinmeyi, gerektirir. Kuytu ve koyaklarına girilemeyen bir kurumu yorumlamak, aslına sadık kalmak zordur. Güç olanın akıbetini zaman ve deneyler belirler. Teri soğumamış kurumu, her derde deva örneklerle tüketmeye çalışan bir yayıncılığın, sorumsuz suflelerle gelecek vaat etmesi olanaksızdır. Editörlük ve redaktörlüğü gereksiz veya sıradan bir etkinlik addeden, hukuku ticarileştiren yayıncılığın, yargıların birliğine katkı sunması çağrılara yanıt vermesi hayaldir.

Ön incelemenin, aba altındaki sopayla yaşatılma ve işler kılınma çabası çağdaş olmaktan uzaktır. Yaptırımın etki ve sonuçlarının tartışılmaması, bilimsel bir perspektiften okunmaması müeyyidenin, dirençle dışlanmasını kolaylaştıracaktır.

Yasama, ön incelemenin hedefine isabetli, güvenli, ucuz ve makul sürede erişmesini planlayarak, onu aşkınlıklarla işlevsiz kılacak teşebbüsleri enterne etmiştir. Yasama, yargılamayı fazlarla sınırlamıştır. Sınırların ayırdığı alanlara geçişi kolaylaştıran, bahanelerle çizgileri aşan işlemleri meşrulaştırmak doğru değildir. Öteki deyişle yasama, ön incelemenin bünyesiyle uyumsuz işlemleri yasaklayarak periyotlar arası farkı ortadan kaldıran ya da geçişi kolaylaştıran deneyimleri çekici olmaktan çıkarmıştır. Cazip olan, sınırların berisinde kalarak eylemektir.

Rakamların şahadeti, ceza yargılamasının bir zamanlar sırtını yasladığı uzlaşma kurumunun, aradan geçen onca zamana rağmen özlenen rota ve debiye erişmemesi hayal kırıklığına neden olmuştur. Hukuk alanında hükme bağlanan dava sayısının, sulhle neticelen uyuşmazlık sayısına oranının dip yapması, işlerin burada da iyiye gitmediğini göstermektedir. Uyuşmazlığın tasarrufla sönümlemesini önleyen öznel ve nesnel nedenler yeterince tartışılmadan, pürüzleri temizlemeden, budakları örselemeden kurumu hayata geçirmek ön inceleme ve uzantılarına zar attırmak, şans dilemek manasına gelir.

Dava şartlarından mahrumiyet, iddianın davalaşmasını önlenmektedir. Görülebilirlik testini, kaideten ön inceleme fazıyla sınırlayan yasama, hüküm arifesindeki yoksunluğu görmezden gelerek red nedeni sayılmasını yasaklamıştır. Dolayısıyla, tartışılarak hükme dönüşmesi an meselesi olan uyuşmazlığın salt bu nedenle reddine çekince konulması, koşulun iktidarını dizginlemiştir. Yasak sınırlamaya dönüşerek koşulların saltanatı, saltık olmaktan çıkmıştır.

Görülebilirlik engellerinin ardışık fazlara yayılmasına olanak tanınması, kurumu sömürüye açarak, misyonunda aşınmaya yol açar. Ön incelemenin kurumsallaşması, varlığını tehdit eden amillerin birçok açıdan görülmesini, tartışılmasını gerektirir.

Kendisini finanse etmeyen iddianın davalaşması yasaklanarak, bireysel krizin ön incelemenin olanaklarıyla kalıcı barışa dönüşmesi önlenmektedir. Bölgesel deneyimler, mali ve ekonomik kaygıların, erişim ve korunma hakkıyla yarışmasını engellemektedir. Bu yaklaşım, finansman eksiğinin tolare edilmesini, adil yargılamanın gereği addetmektedir. Adaletin, sokağa inmesi, ucuz dağıtılmasıyla ilintilidir. Pahada ağır, yükte hafif bir adaletin dip yapması olağandır. Toplumsal barışla adil yargılamanın kaderini, finansmanla özgürlükler arasındaki çelişki belirler.

İddia ve savunmanın, usul ve esası yönetmelikle belirlenecek bir kaba girmeye zorlanmaları, ön incelemenin kapsamında daralmaya yol açar. Şablon dilekçeyle hak aramayı özendirmek, özün tartışılmasını engellemek veya tartışmanın gücünü hafife almak manasına gelir. Tartışılmayanın bağlayıcı olması olanaksızdır. Şekli ilahlaştırmak, ifade özgürlüğünü kısarak adlileşmeyi zamana yayar. Hukuka aykırılığın emsal olmasını önlemek, eşiğin düşürülmesini gerektirir. Güvenliği ve denetimi sağlamanın biricik yolu, davalaşma eşiğini yükseltmek değildir. İyicil niyetlerden neşet bu önerinin, habis deneylerle çevrelenme olasılığı, şablonla oluşmayı öneren bu yaklaşımın sorgulanmasını gerektirir.

Uyuşmazlığın, anlaşılan ve ayrışılan hususlar üzerinden belirlenmesi, patinajı ve kuşkuyu rafa kaldıran önemli bir tekittir. Tasarrufun inisiyatif alarak, anlaşma kapsamını çekişmeli olmaktan çıkarması, zaman, emek, mesai ve finansman kaybını önleyen isabetli bir seçimdir.

Çekişmeli hususların saptanabilmesi, vakıaları somutlaştırma ve elverişli kanıtlarla eşleştirme ödevinin başarısına bağlıdır. Dava konusunu yeterince kontrol edemeyen bir yaklaşımın, çekişmeli olanı isabetle belirlemesi olanaksızdır. Hükmün otör olabilmesi, söylenebilecek her şeyi kapsaması, herkesi dinlemesi ve bağrına basmasıyla mümkündür. Vakıa ve talebi dışlayan sapmaların, hükmün kimyasını bozacağını, mizacıyla oynayacağını unutmamak gerekir. Vakıa ve kanıtın sıralı sunulmamasının yaratacağı etki ve sonuçların birçok açıdan okunması gerekir.

Dava konusunu talep ve vakıayla sınırlayan, talep eksikliğini ek süreyle gidermeye imkân veren yasanın, vakıa eksiği konusunda benzer refleksleri dışlaması, vakıaya teveccühü azaltabilir. Vakıa sunumunu tertipli ve noksansız sunma edimine kayıtsızlığın karşılıksız kalması, özensizliği özendirir. Yargılama konusunu çift unsurlu addeden değerler dizisi, uyuşmazlığın sınır ve içeriğinde daralmaya neden bu yaklaşımı irdelemek zorundadır.

Gösterilen ancak sunulmayan veya başkasının egemenlik alanındaki kanıtların toplanmasına kayıtsızlığı sert yaptırımlarla karşılamak, teksif ve kendiliğinden getirme ilkeleriyle inatlaşan yaklaşımlara verilen isabetli bir yanıttır. Kanıtların somutlaştırılması, teşhisi kolaylaştıran, erişimi sağlayan kişisel verilerin paylaşılmasını içerir. Henüz sunulmayanların belgeye indirgenmesi izahtan vareste tutulmuştur. Savunma hakkını, argümanlar üzerinden hükümden düşürmeye muktedir bu düzenlemenin, kanıtlardan vazgeçmeye neden bir fırsata dönüşmemesi gerekir.

Delil tedarikinin sona bırakılması, belgelerin toplanma ve kullanılma amacını tartışmalı kılmaktadır. Diziliş veya tertibin kanıtların tanınması, toplanmasını sonraya bırakması rastlantıyla izah edilemez. Delillerin toplanması, kapıdaki tahkikata ihtiyacı olanı sağlamayı hedefler. Sistematikte sebatın, ön incelemenin belge ihtiyacını karşılamaktan kaçınması, yarattığı tereddüt, kestirmezlikle dava konusunun argümanlardan beslenme idealini riske etmektedir.

Özendirme ile yansızlık arasındaki kutuplaşmanın, uyuşmazlığın sulhle sonlandırmaya özgülenen mülga hükümleri işlemez kılması, kurumun mazisinden soyutlanmasını önlemektedir.

Vakıaların peş peşe sunulmamasının yaptırımsız kalması, ön incelemeye pes dedirtecek önemli bir etmendir. Vakıa sunumunda akim kalmak, kürsünün aradığını bulmasını güçleştirecektir. Aradığını bulamamak, olanı değiştirmek, başkalaştırmak veya yanlışı seçmek, hükmün aritmetiğini bozar. Sulh, tahkikat ya da hüküm için lazım olanı bulamayan yargıcın gerçek ve doğruya odaklanması kuşkuludur.

Ön incelemenin civar kurumlarla ilişkisini mazeret üzerinden kurması, mazereti, ön inceleme duruşmasının manivelasına dönüştürmektedir. Hayatları söndürme gücü olan mazeretin, özerk bırakılması, üzerinde kafa yorulması gereken ciddi bir noksanlıktır.

Yasamanın, ön incelemenin misyonuna hizmet eden birçok kavramın şekillenmesini yargıca bırakması, yargıca güvenin tezahürüdür. Yargıcın kavramsallaştırması, kavramı ete kemiğe bürümesi, ayaklandırması, yürütmesi yasamaya yaklaşması demektir. Yasamaya yaklaşmak, güvene mahzar olmak, görevi layıkıyla gerçekleştirmek, toplumsal yararları özgün, aktüel yorumlarla güvenceye almakla olanaklıdır. Kavramları biçimlendirmeyi, üretilmeyi ve geliştirmeyi kürsüye ciro eden yasama, zamanın kavramları aşındırmasını, ihtiyaçların zamanaşımına uğramasını önlemektedir. Amaçla bağdaşmaz tanım, biçim, betimlerle yorumların ön incelemeyi sırtlaması, bir adım öteye taşıması imkânsızdır.

Düzenleme boşluğu, çeviri yoksulluğu, seminer sendromu, iş yükü, algı sapmaları ve diğerleri uygulamayı boşa çıkaracak genetik taşıyıcılardır. Yozlaşma ihtimalini güçlendiren bu sorunlar, ön incelemenin dibinde kalmayı sürdürdükçe, kurumun gelecek vaat etmesi imkânsızdır. Amacımız, kurumun işlevini bozan ve problemlerle yaşamaya zorlayan edenlere projektör tutarak, onlarla baş etmeyi kolaylaştırmak, özgürlük sahasını onaran eleştirilerle genişletmektir. Yararlı olmasını umuyorum.

Hilmi Şeker/Yargıç/İstanbul

Balıkların, Kuşların, Ağaçların Avukatına ve Söyleşi Kitabı’na Dair

0

Balıkların, Kuşların ve Ağaçların Avukatına ve Söyleşi Kitabı’na Dair isimli yazı Yazar Muammer Sakaryalı tarafından Benim Umudum Var ismi ile yayınlanan Senih Özay röportajına ilişkin olarak kaleme alınmıştır.

Balıkların, kuşların, ağaçların avukatına ve Söyleşi Kitabı’na dair

Senih Özay, “insanlar içinde bir insan” olarak; Cömerttir, içtenliklidir, açık sözlüdür, geldiği yerde ilgi çekmesini bilendir, coşkuludur, zekidir…

Dikkat isterim: Avukatlar içinde herhangi bir avukat değildir. Son röportaj kitabını bana, “Muammer, ben iyi bir avukatım. Kabul et,” diye imzalamıştır ama, O çok iyi bir avukattır!

Muammer Sakaryalı

Bir tarzı vardır: Düşünüş şeklinden, dolma kalemle not almasından, notlarını biriktirmesinden, bir olaya yoğunlaştığında düşüncelere takla attırmasından, kendine has üslûpla fikirlerini dile getirmesine, farklı dilekçe yazmasına dek…  Hatta kendisi bir tarzdır, dersem de abartmış olmam. Avukatlık söz konusu olunca, bir Senih Özay tarzından söz edilmelidir. Bu tarzda ise; baktığı dosyaya derinlemesine nüfuz ediş, müvekkiliyle/müvekkilleriyle özdeşim, inanarak savunmak/konuşmak ve hukuk denen mefkûreye büyük inanış! Onu savunma yazarken ya da yaparken ya da davalarını anlatırken izlediğimde, aklıma hep Nietzsche gelir.

Mealen söyleyeyim,  Nietzsche; Bugüne dek insanlığın iki temel meselesi olduğunu, bunlardan birinin Adalet, diğerinin Anlam arayışı. Adaletsizliğe karşı hukuku üretebilmiştir insan soyu, anlamsızlığa karşı da sanat ve edebiyatı, der.

Benim Umudum Var

Güçlünün, kuvvetlinin, ezenin, iktidarın ortaya çıktığı günden beri (diyelim ki 15 bin yıldır) hep adaletsizlik olmuş ve buna karşı üretilen çare, HUKUK. İşte Avukat Senih Özay, bir tarih biliciyle taa diplerden gelen bir çarenin öznesi olarak, insanlığın bir probleminin bilincinde olarak hukukun önemini ya da değerini kendi bedeninin derinlerinde hissederek avukatlık/hukukçuluk yapar. Böyle bir bilinçteki ve çaptaki hukukçuları anlatır ve örnek alır. Hukukçuların saygınlığının buradan geldiğinin farkındadır.

Tabii derinden hissetmek, bu hissedişin çığlığını atabilmek, Homo-sapiens’in topluluk oluşturduğu günden bu yana, ezilenlerin-tarihi asıl yapanların- acılarını duyumsamakla ve bugün de ezilen her canlının acısını hissetmekle mümkündür. Bu duyumsama vicdan ve elbette bir bilinci gerektirir. İyi ki Senih Özay, gençliğinde Marksist literatürle ve kendine marksistim diyenlerle tanışmıştır.

Onun hukukun başka alanları (ceza, icra, ticaret, medeni vb)ndaki avukatlığını değil, (ben oralara girmeyeceğim) İdareye karşı açtığı davalardaki adalet arayışını şehvetle yaptığını biliyorum. Adalet arayışını şehvetle ve coşkuyla yapması ve yeni içtihatlar oluşmasını sağlamaya çalışması ve hukukun sınırlarını genişletmeye çabalaması, Onu Avukat Senih Özay yapan özelliğidir. Zaten hukuk dediğin de İdarenin alanını daraltmakla, idareye karşı “zafer kazanmakla” çoğalmaz mı?

Bence Senih Özay’ın bir başka özelliği ve güzelliği de, kendisiyle savaş halinde olmasıdır, kendisiyle savaşmasıdır. Böyle bir savaş, insanı kendiyle yüzleştirebilir, kendi yasını tutmasını sağlayabilir. O da böyledir. Kendini saklamaz. Kendini saklamaya gerek görmeyecek kadar kamildir artık.

Konuşurken yazarken laf atmayı çok iyi yapar. Laf atarken bazen acıtır, incitir belki. Fakat niyeti kesinlikle halisanedir ve insanlığın, doğanın davası içindir.

“Bir Umudum Var” kitabının ben de anıştırdıkları bunlardır. Kitabın okuyucu açısından, lezzetli bir taze fasulyenin kılçıklarının iyice ayıklanmadan pişirilmesi gibi olduğunu söylemeliyim. Soru soranlar, Senih Özay’dan daha çok konuşmuş.

Böyle bir kitabı okuduğum için mutluyum. Hazırlayanların eline sağlık.

Bu gökyüzü altında iyi ki şu insanlarla tanışmışım, dost olmuşum, ne güzel bir şey bu, deriz ya hani. İşte Avukat Senih Özay da benim için öyledir.

Muammer Sakaryalı – 23.12.2019 – İzmir

 Muammer Sakaryalı Kimdir?

Kışladağ’lı. 1957 İnay köyü (Uşak) doğdu. Çocukluğu ve erken gençliği İnay köyü ve Kışladağ bölgesinde geçti. Kışladağ ve İnay, O’nu hep gölge gibi takip etti. Çocukluğunun geçtiği kültürel ortamı incelediği “İnais’ten İnay’a” adlı monografya çalışması, Arkeoloji ve Sanat Yayınlarından çıktı. Matematik öğretmeni olan Sakaryalı, İlköğretim Matematik ders kitapları yazımına katıldı. İnay köyü ile bağını hiç koparmayan Muammer Sakaryalı, muhalif duruşunun ağır bedellerini ödedi.

Muammer Sakaryalı, köylüleriyle birlikte oluşturdukları İnay Vicdan Hareketiyle, Kışladağ altın madeninin mahvettiği suyun, toprağın, havanın ve canlı yaşamının vicdanı olmaya çalışmaktadır. Masallar Ülkesi adlı bir okulöncesi eğitim kurumunu eşiyle birlikte sürdürüyor.

“Ekolojiye saldırılar sürdükçe, saldırıya karşı direnişler de sürecek ve biz yazmaya, söylemeye ve yayınlamaya devam edeceğiz. “İnsanın canı, acıdığı yerdedir” derler. Türkiye’nin de canı acıyor. Ülkenin dört bir yanından feryatlar yükseliyor. Tıpkı bir canlı gibi ülkemizin canı, can damarlarından acıyor: Dağlarından, derelerinden, ormanlarından, ovalarından, tarihi ve kültürel varlıklarından, zeytinliklerinden ve tarım alanlarından acı feryatlar yükseliyor. Şu anda verilmiş kırk binin üzerinde maden ruhsatı var. Dağlar çığlık çığlığa. Yaşam alanlarımızı tüketiyorlar. Daha çok haysiyetli bilim insanına, daha çok hukuka-hukukçuya ve daha çok kitlesel direnişe ihtiyaç var. Uşak Eşme’de yıllardır Kışladağ altın madenine karşı güçlü bir direniş var. Bu mücadelenin içinden Muammer Sakaryalı haykırıyor. Görmeyen gözler görsün, duymayan kulaklar duysun, bu siyanürle altın işleme madenci çılgınlığı bitsin istiyor. Elimizde duyarlılığımız ve dayanışma ruhumuz var.Duyarlılığımızı kaybedersek, bilinsin ki her şeyimizi kaybederiz.”

“Çocukluğumun geçtiği kültürel ortamı hep araştırmak, öğrenmek istedim. Onun için bu çalışmayı büyük bir heyecanla sürdürdüm. Pek çok soruya yanıt aradım. İnay ne demektir? Neden İnay? Nereden geldi İnaylılar? İnay arazisinde tarih öncesinden bu güne kimler yaşadı?” diye düşünen İnaylı öğretmen Muammer Sakaryalı Uşak İli, Ulubey İlçesi’ne bağlı köyü üzerine, büyük duyarlılıkla monografik bir deneme hazırladı. Arkeoloji ve Sanat Yayınları’nın desteklediği ve kitap haline getirdiği bu çalışma yalnızca İnay ve çevresindekilerin değil, herkesin ilgi duyacağı bir araştırmadır.”

6 Mayıs – Hukuk Takvimi

0

6 Mayıs – Hukuk Takvimi / Hukuk Tarihinde Önemli Olaylar 

1536 

İngiltere Kralı VIII. Henry, ülkedeki bütün kiliselerde İngilizce İncillerin bulundurulmasını emretti.

1758 Paris’te Devrim Meydanı’nda giyotinle idam edilen Fransız avukat ve siyasetçi Maximilien de Robespierre (Maximilien Robespierre) dünyaya geldi. 
   
1856 Sigismund Schlomo Freud dünyaya geldi. 
1862 Venezuelalı avukat, politikacı, ve diplomat Pedro Gual Escandón (Pedro José Ramón Gual Escandón) Guayaquil, Ekvador’da yaşamını yitirdi. 
   
   
   
   
   
   
   
   
1930 Umumi Hıfzıssıhha Kanunu, 6 Mayıs 1930 tarihli Resmi Gazete‘de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. 
1931 Nazım Hikmet, yayınladığı “Beş Şiir Mecmuası”nda komünizm propagandası yapmak suçlamasıyla yargılanmaya başlandı.
1939 Akşam Gazetesi, görüşmeleri süren Türk- İngiliz Antlaşması hakkında yayımlanan bir yazı sebebiyle kapatıldı.
1939 Ekrem König olayı ile ilişkisi sebebiyle Dışişleri Bakanlığı evrak kayıt memuru Ruhi Bozcalı 3 ay hapse mahkûm edildi.
1947 Amerikalı filozof ve hukuk profesörü Martha Craven Nussbaum dünyaya geldi. Antik Yunan ve Antik Roma felsefesi, siyaset felsefesi, feminizm, insan hakları, etik ve hayvan hakları üzerine çalışmaları bulunmaktadır. 
1949

Hukukçu ve Belçikalı yazar Maurice Polydore Marie Bernard Maeterlinck(Maurice Maeterlinck), yaşamını yitirdi. Maeterlinck, 29 Ağustos 1862’de Gent’te doğdu. 1885 yılında Ghent Üniversitesi’nden hukuk diploması aldı. Yeni Sembolist hareketin üyeleriyle tanıştı. Edebiyatta sembolizm akımının önde gelen temsilcileri arasında yer aldı. İnsanın ölüm olgusu karşısındaki çaresizliği temasına yoğunlaştı. En tanınmış eseri, 1892’de yayımlanan Pelléas et Mélisande olarak kabul edilmektedir. 1911 yılında Nobel Ödülü aldı.

1951 Hukukçu ve Belçika’nın 23’üncü Başbakanı Henri Carton de Wiart  yaşamını yitirdi. 31 Ocak 1869’da dünyaya geldi. Hukuk eğitimi gördü. Bir süre avukat olarak çalıştı. 1896 yılında Belçika’nın Temsilciler Meclisine sol kanat Katolik Partisi üyesi olarak seçildi. 1951’de ölümüne kadar Parlamento Üyesi olarak kaldı. 1920-1921 yılları arasında başbakanlık yaptı. 1911-1918 yılları arasında adalet bakanı, 1928-1935 yılları arasında Milletler Cemiyeti‘nde Belçika delegesi olarak görev yaptı. 6 Mayıs 1951’de yaşamını yitirdi.
1952

İtalyan eğitimci Maria Montessori, yaşamını yitirdi. 31 Ağustos 1870’t dünyaya geldi. 1896 yılında İtalya’nın ilk kadın doktoru unvanını alarak tıp fakültesini tamamladı. 1896’da Berlin’de ve 1900’da Londra’da iki kadın konferansında İtalya’yı temsil etmek için seçildi ve bu konferanslarda kadınlara eşit ücret için çağrı yaptı. Ewiar Eşit İşe Eşit Ücret İlkesi, ilk kez 18 Mayıs 1871 tarihinde Paris Komünü tarafından kabul edildi ve daha sonra ILO tarafından dünya çapında yasallaştırıldı.

 1953 Britanyalı avukat, siyasetçi ve eski başbakan Tony Blair dünyaya geldi. 
 1955  Profesör Doktor Bedii Süheyl Batum dünyaya geldi. 
 1957 İstanbul, Ankara, Eskişehir, Adana ve Bursa’da işçi sendikaları kapatıldı.
 1958

Ulus gazetesi yazı işleri müdürü Nihat Subaşı 8 aylık hapis cezasını yatmak üzere cezaevine girdi.

1959 İnönü’nün CHP Ankara İl Kongresi’ndeki konuşmasını yayınlayarak “Başbakan Menderes ve DP’nin itibarını zedeledikleri” gerekçesiyle 4 gazetenin sorumlu yöneticileri yargılandı.
1960 Ankara’da hükümet karşıtı 555K (beşinci ayın beşinci günü saat beşte Kızılay’da) gösterilerinin fotoğraflarını ve haberini yayımladığı gerekçesiyle Zafer gazetesi 1 hafta kapatıldı.
1968 Öğrenci hareketi liderlerinden D.Cohn Bendit, Sorbonne Üniversitesi Disiplin Kurulu’nda yargılandı. Dışardaki destekçileri ise geç saatlere kadar polisle çatıştı.
1969 Arkeolojik Mirasın Korunmasına Yönelik Avrupa Konseyi Sözleşmesi,6 Mayıs 1969’da Londra’da imzalandı. (COE-European Treaty Series NO: 66-European Convention on the Protection of the Archaeological Heritage, London)
1969 Türkiye İleri Ülkü Partisi kuruldu. Parti, Anayasa Mahkemesi tarafından 24 haziran 1971 tarihli karar ile kapatıldı. 
   
1972 Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu’nun (THKO) kurucu ve yöneticilerinden  Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan, 6 Mayıs 1972 tarihinde, gece 01.00 – 03.00 arası, Ulucanlar Cezaevi’nde asılarak idam edildi. 
   
1974 Balıkesir’in Dursunbey ilçesi kaymakamı, resmî dairelere gönderdiği genelgeyle mesai saatlerini Cuma namazı saatlerine göre değiştirdi.
1975 Aralarında Türkiye Yazarlar Sendikası (TYS) ve Tüm Öğretmenler Birleşme ve Dayanışma Derneği’nin de (TÖB-DER) bulunduğu 28 demokratik kitle örgütü, 1-6 Mayıs tarihleri arasını “Faşizme Karşı Savaş Haftası” ilan etti.
1975 BM Ekonomik ve Sosyal Konseyi, Özürlülüğün Önlenmesi ve Engelli Kişilerin Rehabilitasyonu hakkında 6 Mayıs 1975 tarihli ve 1921 (LVIII) sayılı kararını açıkladı.
1975 BM Ekonomik ve Sosyal Konseyi, 6 Mayıs 1975’de Sakatlığın önlenmesi ve Sakatların Rehabilitasyonu ile ilgili kararını açıkladı.
1975 TBMM ölüm cezasının kaldırılması teklifini reddetti.
   
   
1981
  • Köy-Koop davası Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi’nde başladı. “Yasal kooperatifi komünizm hedefli yasadışı örgüte dönüştürmek” iddiasıyla Genel Başkan ve feshedilen CHP eski Adana Milletvekili Nedim Tarhan dahil 8 yöneticinin 5-17 yıl arası hapsi isteniyordu. 
  • Dostlar Tiyatrosu’nda Genco Erkal’ın oynadığı “Her Gün Yeni Baştan” adlı tek kişilik oyun yasaklandı.
1983 MGK’nın onayladığı Sendikalar, Toplu Sözleşme, Grev ve Lokavt Yasası açıklandı. Yasaya göre YHK yeni meclis oluşumuna kadar görev yapacak. Ancak bu süre içinde yapacağı toplu sözleşmelerin süresi bir yılı geçemeyecek. Siyasi amaçlı grev, genel grev ve dayanışma grevi yapılamayacak. Sendikalar 1 Ocak 1984’e kadar yeni düzenlemeye uyacak. Sendikalara noter kanalıyla üye olunabilecek. Su, elektrik, havagazı, kömür, tabii gaz, petrol, banka, toplu taşım, sağlık, eğitim, öğretim işyerlerinde grev ve lokavt yapılamayacak. Greve katılmayan işçilerin çalışmaları engellenmeyecek. Yasadışı grevde işveren, işçilerin iş akitlerini tazminatsız feshedebilecek.
1987 14 Nisan’da tek tip öğrenci derneği yasa tasarısını protesto için Beyazıt’a yürürken gözaltına alınan öğrencilerden 31’i tutuklu 63’ünün ”Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’a muhalefet”ten DGM’de yargılanmalarına başlandı; 1.5 ile 3 yıl arası hapis cezası istendi.
1991 DİSK’in 12 Eylül darbesi sonrası kayyıma devrolunan sendika mührü, yönetim binası ve mal varlıklarını kayyımdan geri alma girişimi sonuçsuz kaldı.
   
1996 Anayol Hükümeti Adalet Bakanı Mehmet Ağar, cezaevleri genelgesi yayımladı. “Mayıs Genelgesi” adıyla anılan düzenleme, cezaevlerinde tepkiyle karşılandı. Siyasi tutuklu ve hükümlüler, 20 Mayıs’ta açlık grevine başladı. 12 kişi öldü. 27 Temmuz’da anlaşmaya varıldı.
1997

Avrupa Parlamentosu Yeşiller Grubu Eşbaşkanı Claudia Roth, Doğru Yol Partisi Milletvekili Ayvaz Gökdemir aleyhine açtığı tazminat davasını kazandı. Ayvaz Gökdemir, Claudia Roth ve diğer iki AP milletvcekiline “fahişe” demişti.

1999 Yargıtay’dan dönen Metin Göktepe davasında 6 polise “kastı aşan eylem”den 7 yıl 6’şar ay hapis cezası verildi. 15 otobüsle Afyon’a giden ve Adliye’ye 1 km. mesafelik yolu yürümek isteyenlere polis müdahalesinde Fadime Göktepe’nin de bulunduğu birçok kişi yaralandı.
2002 Müslüman göçmenlere karşı nefret söylemiyle bilinen Hollandalı politikacı Hollandalı sosyolog, felsefeci, yazar ve politikacı Pim Fortuyn, bir suikast sonucu öldürüldü.
2002 Hukukçu ve Fransız siyasetçi Jean-Pierre Raffarin Fransa Cumhuriyeti Başbakanı olarak görev başladı. 
   
   
   
2006

Hukukçu ve yayıncı Erdal Öz yaşamını yitirdi. Öz,26 Mart 1935’t dünyaya geldi. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nde eğitim gördü. Türk Dil Kurumu’nun yayın kolunda görev aldı. Türk Sinematek Derneği’nin Ankara şubesinde çalıştı. 12 Mart 1971 muhtırası sonrasındaki zulüm döneminde üç kez tutuklandı. Yargılama sonucu beraat etti ve aklandı. Tutuklu olduğu sürede Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan gibi devrimci gençlerle tanıştı ve onların öykülerini yazdı. Cem Yayınevi’nin çocuk kitapları dizisini yönetti. 1981 yılında Can Yayınları’nı kurdu. 1995 yılında Yaşar Kemal ile beraber Devlet Güvenlik Mahkemesi‘nde yargılandı. 12 Mart döneminde hukuk dışı uygulamalarla karşılaşan tutukluların yaşamlarından yalın kesitler verdi. 

Erdal Öz

2011 Avukatı Halit Çelenk toprağa verildi.  
2012

Suriye’de yarım asırdan bu yana ilk “çok partili” seçimler yapıldı.

 2013

İtalyan hukukçu ve Başbakan Giulio Andreotti yaşamını yitirdi. 

   
2016 MİT’e ait yardım tırlarının durdurulması olayına ilişkin davada Can Dündar’a “devletin gizli kalması gereken bilgilerini açıklama” suçundan 5 yıl 10 ay, Erdem Gül’e ise aynı suçtan 5 yıl hapis cezası verildi.
2016 Brezilya’da Senato tarafından oluşturulan komite, Devlet Başkanı Dilma Rousseff’in mahkemede yargılanmasının önünü açan gensoru önergesini kabul etti. Rousseff, 12 Mayıs’ta Senatoda yapılan oylama sonucu geçici olarak görevden alındı.
2019 Yüksek Seçim Kurulu, ilk sonuçlara göre Ekrem İmamoğlu’nun kazandığı İstanbul Büyükşehir Belediyesi seçimlerini 6 Mayıs 2019’da iptal etti. Belediye meclisi seçimleri ise iptal edilmedi. 
2019 Yargıç Muhittin Özdemir 6 Mayıs 2019 tarihinde Adalet Akademisi Başkanı olarak görevlendirildi. 
   
   
   
   
   
2026 Antalya Büyükşehir Belediyesi iştiraki ANSET şirketine yönelik soruşturma kapsamında gözaltına alınan Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreteri Cansel Tuncer ile birlikte adliyeye sevk edilen 27 kişiden 14’ü tutuklandı. 11’i serbest bırakılırken, 2’si hakkında adli kontrol kararı verildi.
2026 Gazeteci Hakan Tosun’un dövülerek öldürülmesine ilişkin davanın ilk duruşmasında mahkeme, tutuklu 2 sanığın tutukluluk halinin devamına karar verdi.
   

Arkeolojik Mirasın Korunmasına Yönelik Avrupa Sözleşmesi

0

Arkeolojik Mirasın Korunmasına Yönelik Avrupa Sözleşmesi 6 Mayıs 1969’da İngilizce ve Fransızca dillerinde olmak üzere Londra’da imzalanmıştır. (COE-European Treaty Series NO: 66-European Convention on the Protection of the Archaeological Heritage, London)Sözleşme Avrupa Konseyi üyelerinin ve diğer ülkelerin imzasına ve katılımına açık tutulmuştur. Sözleşmenin süresiz olarak yürürlükte kalması öngörülmüştür. İmzacı devletler uygulamaya ilişkin alabilecekleri önlemleri Avrupa Konseyi Genel Sekreterliğine bildireceklerdir.

Nemrut Dağı arkeolojik kazı alanı

Sözleşme; gizli saklı yapılan kazıların yasaklanmasını ve engellenmesini, kazıların yetkili kişiler tarafından yapılmasını, arkeolojik mirasın kamu tarafından korunmasını ve bu alanda uluslararası işbirliğini amaçlamaktadır. Tarihsel bir döneme ya da medeniyete ilişkin kanıt teşkil edebilecek her tür kalıntı ve nesneler ile insanoğlunun varlığına dair her türlü izler arkeolojik bulgu olarak kabul edilmekte; tüm arkeolojik objelerin envanterinin oluşturulması ve bilimsel kataloğunun hazırlanması hedeflenmektedir.

Arkeolojik Mirasın Korunmasına Yönelik Avrupa Sözleşmesi

Aşağıda imzası bulunan Avrupa Konseyi Üye Ülkeleri,

Avrupa Konseyinin amacının, kendi ortak miraslarını oluşturan idealleri ve ilkeleri korumak ve gerçekleştirmek amacıyla Üyeleri arasında daha fazla birliktelik oluşmasını sağlamak olduğunu göz önünde tutarak,

19 Aralık 1954 tarihinde Paris’te imzalanan Avrupa Kültür Sözleşmesini ve buna ek olarak Sözleşmenin 5.maddesini göz önünde tutarak,

Arkeolojik mirasın medeniyetlerin tarihlerinin bilinmesi için gerekli olduğunu doğrulayarak,

Ciddi bir şekilde harap edilme tehdidi altında olan Avrupa tarihinin en eski kaynağı Avrupa arkeolojik mirasının korunmasına yönelik ahlaki sorumluluk öncelikle söz konusu devlete ait olsa da bu sorumluluğun aynı zamanda Avrupa ülkelerinin de ortak kaygısı olduğunun bilincinde olarak;

Kültürel mirası korunmaya yönelik atılacak ilk adımın; bu mirasın tüm tarihi önemini korumak ve izinsiz kazılar sonucunda doğacak onarılması olanaksız kaybı imkansız kılmak amacıyla arkeolojik araştırmalarda ya da keşiflerde en bağlayıcı bilimsel yöntemlerin kullanılması olduğunu göz önünde tutarak;

 

Arkeolojik nesneleri güvence altına alan bilimsel korumayı göz önünde tutulduğunda bu durum,

a. özellikle kamu koleksiyonlarının yararına olacak,
b. arkeolojik bulgular piyasasında çok büyük bir gereklilik olan reforma katkıda bulunacaktır.

Gizli kapaklı yapılan kazıları yasaklamanın, arkeolojik bulguların bilimsel bir kontrolünü sağlamanın ve arkeolojik kazılara gösterilmesi gereken bilimsel önemin verilmesini sağlayacak eğitim arayışında olmanın gerekliliğini göz önünde tutarak;

Aşağıdaki hususlar konusunda görüş birliğine varmıştır:
1. madde

Bu Sözleşmenin amacını gerçekleştirmek amacıyla bilimsel verinin temel kaynağı ya da temel kaynaklarından biri olan bir dönem ya da medeniyet için kanıt teşkil edebilecek bütün kalıntılar ve nesneler veya insanoğlunun varlığına dair her türlü izler arkeolojik bulgular olarak değerlendirilecektir.

2. madde

Arkeolojik objelerin saklı kaldığı kalıntıların ya da alanların korunması amacıyla Akit Tarafların her biri aşağıda belirtilen sırayla gerçekleştirilebilecek önlemleri almayı taahhüt eder.

a. arkeolojik açıdan ilgi uyandıran alanları sınırlandırmak ve korumak;
b. İleriki kulaklardaki kuşaklardaki arkeologlar tarafından araştırılmak üzere maddesel bulguların korunması için yedek koruma alanlarının yaratılması.

3.madde

Bu Sözleşmenin 2. maddesine göre belirlenen alan, bölge ve sahalardaki arkeolojik kazılara gerekli bilimsel önemi tam anlamıyla vermek için Akit Tarafların her biri aşağıdaki hususları mümkün olduğunca yerine getirmeyi taahhüt eder:

a. gizli saklı yapılan kazıları yasaklamak ve engellemek,

b. kazıların özel bir izinle yalnızca yetkili kişiler tarafından yapılmasını sağlamak için gerekli önlemleri
almak,

c. elde edilen sonuçların kontrolünü ve korunmasını sağlamak,

4.madde

1.Çalışmanın amacı ve arkeolojik bulgulara dair elde edilen bilginin yayılması için Akit Tarafların her biri
kazılar ve bulgular üzerine çıkarılan bilimsel yayınlarda bilginin en hızlı ve eksiksiz bir şekilde yayılması için gerekli bütün önlemleri alacağını taahhüt eder.

2. Bununla birlikte; Akit Tarafların her biri aşağıda belirtilen hususları gerçekleştirmenin yollarını arayacaktır.

a. kamuya ait hatta mümkün olduğu takdirde özel mülkiyete ait tüm arkeolojik objelerin ulusal bir
envanterinin oluşturulması
b. kamuya ait hatta mümkün olduğu takdirde özel mülkiyete ait arkeolojik bulguların bilimsel bir
kataloğunun hazırlanması.

5..madde

Sözleşmenin bilimsel, kültürel ve eğitici amaçları dikkate alındığında, Akit Tarafların her biri aşağıdaki hususları yerine getirmeyi taahhüt eder.

a. Bilimsel, kültürel ve eğitici hedefleri gerçekleştirmek için arkeolojik bulguların dolaşımını kolaylaştırmak.
b. i) arkeolojik objeler,
ii) izinli ve izinsiz kazılar gibi konularda bilimsel kuruluşlar, müzeler ve yetkili ulusal merkezler arasındaki bilgi alışverişini teşvik etmek.
c. İzinsiz kazılardan ya da resmi kazılardan izinsiz bir şekilde geldiğinden şüphe edilen her türlü tekliften söz konusu ülkenin yetkili mercileri ile bu Sözleşmeye Akit Tarafların gerekli detaylarla birlikte haberdar
edilmesini sağlamak için yetkisi dahilinde elinden geleni yapmak.
d. Uygarlık tarihine dair bilgilerin oluşmasında arkeolojik bulguların öneminin ve kontrolsüz kazıların bu miras için oluşturduğu tehdidin farkına varılması için kamuoyu oluşturulması için eğitici yolara başvurmak.

6.madde

1.Her bir Akit Taraf arkeolojik objelerin uluslararası dolaşımının bu objelere ilişkin kültürel ve bilimsel ilginin korunmasını hiçbir şekilde zarar uğratmayacağını temin etmek için en uygun şekilde işbirliği yapmayı taahhüt eder.

2.Her bir Akit Taraf aşağıdaki hususları yerine getirmeyi açık bir şekilde taahhüt eder.

a. Devralma politikaları Devlet kontrolünde olan müze ve buna benzer kurumlar belirli bir nedenle şüphe uyandıran, gizli saklı yapılan bir kazıdan gelen veya resmi bir kazından izinsiz bir şekilde gelen arkeolojik bir objeyi devralmamak için gerekli önlemleri alacaktır.

b. Akit Taraflardan birinin sınırları dahilinde bulunan ancak devralma politikalarında Devlet kontrolünde olmayan müzeler ve buna benzer diğer kurumların izleyecekleri devralma politikası için;

i Bu Sözleşme metni iletilecek,
ii Bir önceki paragrafta belirtilen ilkeler konusunda söz konusu müze ve kurumların desteğini almak için bir çaba sarf edilmeyecektir.

c. Belirli bir nedenle izinsiz kazılardan ya da resmi kazılardan izinsiz olarak elde edilmiş olduğundan şüphe edilen arkeolojik objelerin yer değiştirmeleri eğitimle, bilgilendirmeyle, dikkatle ve işbirliğiyle mümkün olduğunca sınırlandırmak.

7. madde

Sözleşmenin temelini oluşturan arkeolojik mirasın korunması için işbirliği sağlamak amacıyla, her bir Akit Taraf; bu Sözleşmenin şartları çerçevesinde kabul edilen yükümlülükler bağlamında bir diğer Akit Tarafın ortaya atacağı kimlik saptama ve doğruluğunu ispat etme sorularını dikkate alacağını ve ulusal yasaların el verdiği ölçüde aktif iş birliği içinde olacağını taahhüt eder.

8.madde

Bu Sözleşmede öngörülen önlemler ülke içindeki yasal ticareti ve arkeolojik obje mülkiyetini sınırlandıramaz ve bu tür objelerin yer değiştirmesine ilişkin yasal kuralları etkileyemez.

9. madde

Her bir Akit Taraf bu Sözleşmenin hükümlerinin uygulanmasına ilişkin alabileceği önlemleri vakti gelince Avrupa Konseyi Genel Sekreterliğine bildirecektir.

10. madde

1. Bu Sözleşme, Konsey’e Üye Ülkeler tarafından imzaya açılacak; tasdik ve onaylamaya tabi tutulacaktır. Tasdik ve onaylama belgeleri Avrupa Konseyi Genel Sekreterliği’ne teslim edilecektir.

2. Sözleşme, üçüncü tasdik ve onaylama belgelerinin teslim edildiği günden itibaren üç ay içerisinde yürürlüğe girecektir.

3. İmza sahibi Ülkenin tasdik ve onayıyla ilgili olarak Sözleşme tasdik ve onay belgelerinin teslim tarihinden üç ay sonra yürürlüğe girecektir.

11. madde

1. Bu Sözleşmenin yürürlüğe girmesini takiben,

a. 18 Aralık 1954 tarihinde Avrupa Kültürel Sözleşmesine Akit Taraf olan ancak Avrupa Konseyi üyesi olmayan her devlet bu Sözleşmeye katılabilir.

b. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi üye olmayan herhangi bir ülkeyi bu Sözleşmeye katılmaya çağırabilir.

2. Bu tür bir katılım Avrupa Konseyi’nin teslim edildiği tarihten itibaren üç ay sonra yürürlüğe girecek olan katılım belgesini Genel Sekreterliğe teslim etmesiyle gerçekleşecektir.

12. madde

1.İmza sahibi her bir Ülke imza sırasında ya da tasdik veya onay belgesini sakladığı sırada ya da Sözleşmeye katılan her bir Ülke katılım belgesini teslime ederken bu Sözleşmenin uygulanacağı sınırı ya da sınırları belirleyebilir.

2. İmza sahibi her bir Üye Ülke, bu Sözleşmeyi; tasdik ve onay belgelerini teslim ederken ya da daha sonraki bir tarihte Avrupa Konseyi Genel Sekreterliği’ne hitaben gönderilen bir bildiri ile bildiride belirtilen başka sınır ya da sınırlara, uluslararası ilişkilerinden sorumlu olduğu ya da adına taahhüde bulunmaya yetkili olduğu tarafları kapsayacak şekilde genişletebilir.

3. Bir önceki paragrafa uygun olarak sunulan herhangi bir bildiri Bildiride belirtilen sınırlar konusuyla ilgili olarak bu Sözleşmenin 13. maddesinde ifade edilen usule uygun olarak geri çekilebilir.

13. madde

1. Bu Sözleşme süresiz olarak yürürlükte kalacaktır.

2. Herhangi bir Akit Taraf Avrupa Konseyi Genel Sekreterliği’ne bir bildirim ile anlaşmanın kaldırılacağını duyurabilir.

3. Anlaşmanın bu şekilde kaldırılması bu bildirimin Genel Sekreterin eline geçmesinden itibaren altı ay sonra yürürlüğe girecektir.

14. madde

Avrupa Konseyi’nin Genel Sekreterliği Konsey’in Üye Ülkelerine ve bu Sözleşmeyi kabul etmiş herhangi
bir Ülkeye aşağıda belirtilen hususları bildirecektir.

a. Herhangi bir imza, bir tasdik, onay ya da katılım belgesinin herhangi bir şekilde saklanması,
b. 10. maddeye uygun olarak bu Sözleşmenin yürürlüğe girmesine ilişkin her hangi bir tarih,
c. 12. maddenin 2 ve 3. paragraflarındaki hükümler neticesinde alınan herhangi bir bildiri.
d. 13. maddenin hükümleri ve Anlaşmanın kaldırılmasının gerçekleştiği tarih neticesinde alınan herhangi bir bildiri.

Yukarıdaki hususlar neticesinde usulen yetki sahibi olarak aşağıda imzası bulunanlar bu Sözleşmeyi imzalamışlardır.

Avrupa Konseyi’nin arşivlerinde saklanmak kaydıyla tek bir kopya halinde, her iki metinde aynı derecede geçerli olmak şartıyla İngilizce ve Fransızca dillerinde 6 Mayıs 1969’da Londra’da imzalanmıştır.

Avrupa Kültürel Varlıkların Korunması Sözleşmesi, 19 Aralık 1954 tarihinde Paris’te imzalanmıştır. Ortak kültür ve medeniyeti keşfetmek, yardımlaşmak ve korumak temel amaçlardandır. Avrupa Konseyi çerçevesinde imzalanan ilk antlaşmalardandır.

Avrupa Kültürel Varlıkların Korunması Sözleşmesi

İşbu Anlaşmayı imzalayan Avrupa Konseyi Azası hükümetler,

Avrupa Konseyi gayesinin, bilhassa müşterek mameleklerini teşkil eden ideal ve prensipleri korumak ve yükseltmek için Azaları arasında daha sıkı bir birlik tahakkuk ettirmek olduğunu,

Avrupa halkları arasındaki karşılıklı anlayışın inkişafının bu gayeye doğru ilerlemeyi temin edeceğini,

Bu maksada varmak için, sadece Konsey azaları arasında iki taraflı anlaşmalar akdetmekle kalmayıp Avrupa kültürünü korumayı ve onun inkişafını teşvik etmeyi istihdaf eden müşterek bir hareket tarzı ihtiyar olunmasının temenniye sayan olduğunu nazarı itibara alarak,

Bütün Konsey azaları ve bu anlaşmaya bilahare iltihak edecek diğer Avrupa devletleri vatandaşlarına müşterek medeniyetlerini olduğu kadar diğer Akit Tarafların medeniyet, tarih ve dillerini de tetkik imkanını bahşedecek bir Umumi Avrupa Kültür Anlaşması akdetmeye karar vermişler ve aşağıdaki hususlarda mutabık kalmışlardır:

Madde 1

Her Akit Taraf Avrupa’nın müşterek kültür mamelekindeki milli payını idame ettirmek ve bunun inkişafını teşvik etmek için kendisine has tedbirleri alacaktır.

Madde 2

Her Akit Taraf, imkan nispetinde.

a – Vatandaşlarını diğer Akit Tarafların medeniyet, tarih ve dillerini tetkik etmeye teşvik edecek; diğer Akitlere de kendi ülkesinde bu gibi tetkiklerde bulunmak hususunda kolaylık gösterecek, ve

b – Diğer Akit Taraflar ülkesinde kendi medeniyet, tarih, dil veya dillerinin tetkikine gelişmesine ve bu Akit Tarafların vatandaşlarına da kendi ülkesi üzerinde bu kabul tetkikleri yapmaları imkanının bahsedilmesine gayret sarf edecektir.

Madde 3

Akit Taraflar Avrupa menfaatine olan kültürel faaliyetlerinin inkişafını temine matuf müşterek hareketlerini hem ahenk kılmak gayesiyle Avrupa Konseyi çerçevesi dahilinde istişarelerde bulunacaklardır.

Madde 4

Her Akit Taraf, imkan nispetinde, ikinci ve üçüncü maddenin tatbiki gayesiyle; kültürel kıymeti haiz eşyanın olduğu gibi şahısların da tedavül ve mübadelesini kolaylaştıracaktır.

Madde 5

Her Akit Taraf, Avrupa kültürü için bir kıymet ifade edip kendi kontrolü altında bulunan eşyaları Avrupa’nın müşterek kültür mamelekinin ayrılmaz bir cüzü olarak telakki edecek, onları korumak için lüzumlu tedbirleri alacak ve bu eşyaların tetkik edilebilmelerini kolaylaştıracaktır.

Madde 6

1 İşbu Anlaşma hükümlerinin tatbiki ile ilgili teklifler ve tefsirlerine müteallik meseleler Avrupa Konseyi Kültür Eksperleri Komitesi toplantılarında incelenecektir.

2 Bu anlaşmaya 9uncu maddenin 4üncü paragrafı hükmüne uygun şekilde iltihak etmiş olup Avrupa Konseyi azası bulunmayan her devlet evvelki paragrafta derpiş edilen toplantılara bir veya daha fazla temsilcisini iştirak ettirebilecektir.

3 İşbu maddenin 1inci paragrafında derpiş edilen toplantılarda kabul edilmiş olup Kültür Eksperleri Komitesinin munzam masrafları icap ettirmeyen idari mahiyetteki hususlara müteallik salahiyetine tabi olmayan kararlar, Avrupa Konseyi Vekiller Komitesine tavsiye seklinde arz edileceklerdir.

4 Avrupa Konseyi Genel Sekreteri, Konsey azalarına olduğu gibi işbu Anlaşmaya iltihak etmiş olan bütün hükümetlere de Vekiller Komitesi veya Kültür Eksperleri Komitesince bu mevzuda alınacak her kararı tebliğ edecektir.

5 Her Akit Taraf, Vekiller Komitesi veya Kültür Eksperleri Komitesi kararları muvacehesinde işbu Anlaşma hükümlerinin tatbiki ile ilgili olarak alabileceği bütün tedbirleri zamanında Avrupa Konseyi Genel Sekreterine bildirecektir.

6 İşbu Anlaşmanın tatbikine mütedair bazı teklifler Akit Tarafların ancak mahdut bir kısmını ilgilendirdiği takdirde; bunlar, tatbik sahasına konulmaları Avrupa Konseyine masraf tahmil etmemek şartıyla, 7inci madde hükümleri dairesinde incelenileceklerdir.

Madde 7

Eğer iki veya daha fazla Akit Taraf işbu Anlaşma gayelerinin tahakkuku maksadıyla Avrupa Konseyi merkezinde 6ncı maddede derpiş edilenlerden başka toplantılar tertibini arzu ederlerse Konsey Genel Sekreteri onlara lüzumlu idari yardımlarda bulunacaktır.

Madde 8

İşbu Anlaşmanın hiçbir hükmü

a – Akit Taraflardan birinin evvelce imzalamış bulunduğu iki taraflı kültür anlaşmaları hükümlerini ihlal edecek veya Akit Taraflardan birinin atide böyle bir anlaşmanın akdini daha az temenniye sayan kılacak veya,

b – Bir Akit Taraf ülkesinde merci bulunan yabancıların giriş, ikamet ve çıkışlarına müteallik kanun ve nizamnamelerin her şahıs için tahmil eylediği vecibeleri bertaraf edecek mahiyette telakki edilmeyecektir.

Madde 9

1 İşbu Anlaşma Avrupa Konseyi azalarının imzasına açıktır. Anlaşma tasdik edilecek ve tasdiknameler Avrupa Konseyi Genel Sekreteri nezdinde tevdi edilecektir.

2 İşbu Anlaşma, üç mümzi Hükümetin tasdiknamelerini tevdilerinden itibaren bu hükümetler için meriyete girecektir.

3 İşbu Anlaşma, Anlaşmayı bilahare tasdik edecek olan her mümzi hükümet için tasdiknamenin tevdiinden itibaren meriyete girecektir.

4 Avrupa Konseyi Vekiller Komitesi icabı hale göre; Konsey azası olmayan her Avrupa Devletini işbu Anlaşmaya iltihaka davete ittifakla karar verebilecektir. Böyle bir daveti alan her Devlet, iltihak vesikasını Avrupa Konseyi Genel Sekreterliğine tevdi etmek suretiyle Anlaşmaya iltihat edebilecektir. İltihak keyfiyeti mezkur vesikanın alınmasından itibaren katiyet kesbedecektir.

5 Avrupa Konseyi Genel Sekreteri, her tasdikname ve iltihak vesikasının tevdiini bütün Konsey azalarına ve iltihak olan Devletlere tebliğ edecektir.

Madde 10

Her Akit Taraf, işbu Anlaşma hükümlerinin tatbik edileceği ülkeleri, Avrupa Konseyi Genel
Sekreterine göndereceği ve Genel Sekreter tarafından bütün diğer Akit Taraflara tebliğ edilecek
bir beyanla tayin ve tasrih edebilecektir.

Madde 11

1 İşbu Anlaşma, meriyete giriş tarihinden itibaren beş senelik bir müddet geçtikten sonra, Akit Taraflardan her biri tarafından her zaman feshedilebilecektir. İşbu fesih keyfiyeti Avrupa Konseyi Genel Sekreterine yazılı bir tebliğ şeklinde vuku bulacak ve o da diğer Akit Tarafları meseleden haberdar edecektir.

2 Fesih keyfiyeti, alakalı Taraf için Avrupa Konseyi Genel Sekreteri tarafından ihbarın tebellüğ tarihinden 6 ay sonra katiyet kesbedecektir. İşbu Anlaşma, Hükümetlerince bu hususta tam salahiyetli kılınan ve aşağıda imzaları bulunan murahhaslar tarafından imza edilmiştir.

İşbu Anlaşma 19 Aralık 1954 tarihinde Paris’te, Fransızca ve İngilizce olarak her iki metin de muteber olmak ve Avrupa Konseyi Genel Sekreterine tevdi edilmek üzere tek nüsha halinde tanzim edilmiştir. Genel Sekreter bunun, usulüne uygun bir kopyasını her mümzi ve iltihak eden Devlete tebliğ edecektir.