Hukukçu ve bürokrat Mehmet Sabri Toprak, 1877 yılında Bosna’da dünyaya geldi. Darüşşafaka mektebinde okudu ve bu okulu 1898 yılında birincilikle bitirdi.
Eğitimdeki başarısı nedeniyle, Osmanlı Maarif Nazırlığı tarafından, Alman firması Siemens’in Berlin’deki merkezine stajyer olarak telgraf eğitimine gönderildi.
İstanbul Üniversitesi Hukuk fakültesinden mezun olduktan sonra Posta ve Telgraf Nezareti Tercüman Kalemi Memurluğu, Posta ve Telgraf Nezareti Ecnebi Muhasebatı Kalemi Baskatipliği, Mühendis Kalemi Fen Memurluğu, Telgraf Mektebi Müdürlüğü, Posta ve Telgraf Umum Müdürlüğü gibi memuriyetlerde bulundu.
İttihat ve Terakki Fırkasından 18 Nisan 1912’de Meclis-i Mebusan’a Saruhan(Manisa)’dan mebus seçildi ve 1918’e kadar görevine devam etti. Partinin umumi kâtipliğini yaptı.
Kadıköy’ün Moda semtine yerleştikten sonra futbola ilgi duydu ve 1915-1916 yılları arasında Fenerbahçe Spor Kulübü başkanlığını yürüttü.
Mehmet Sabri Toprak(ortada), 1922-1923 sezonunu namağlup olarak şampiyonlukla tamamlayan Fenerbahçe futbolcular ile birlikte
Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından sonra İttihat ve Terakki’nin ayakta kalmasını amaçlayan Teceddüt Fırkası’nın kuruluşunda ve yönetim kurulunda yer aldı. Bu fırka, Damat Ferid Paşa tarafından, 5 Mayıs 1919 tarihinde “İttihat ve Terakki Fırkası’nın devamı olduğu” gerekçesiyle kapatıldı.
Milli Mücadele döneminde Malta’ya sürgüne gönderilen kişiler arasında yer aldı.
Mustafa Kemal Atatürk ile birlikte Cumhuriyet Devrimlerinin inşa sürecine büyük katkılarda bulundu.
23 Aralık 1920’de Posta ve Telgraf Umum Müdürlüğü görevine getirildi. 1923 yılına Milletvekili seçildi ve Meclis Başkan Yardımcılığı TBMM Başkanvekilliği yaptı.
13 Şubat 1929’da vekillikten istifa etti ve Bükreş Elçiliğine getirildi.
Tarım Bakanlığı(Ziraat Vekilliği) yaptı. Tevhid-i Tedrisat Kanununun kabul edilmesi için büyük mücadele verdi.
Manisa Milletvekili olarak görev yapmaktayken 19 Şubat 1938’da tedavi altında bulunduğu İstanbul’daki Alman Hastanesi’nde yaşamını yitirdi.
Van’da doğdu. Bitlis, Muş, Zonguldak ve Siirt’te büyüdü. Lisans eğitimini ve doktorasını Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde, yüksek lisansını Kocaeli Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde tamamladı. Kocaeli, Ardahan, Çankırı, Kilis, Diyarbakır, Trabzon’da hâkimlik yaptı. Yargıtay’da “tetkik hâkimi”, Türkiye İnsan Hakları Kurumu’nda uzman olarak çalıştı. Demokrat Yargı Derneği’nde yöneticilik görevinde bulundu.
Şakar, , Türk hukukçu, yazar ve eski hâkimdir. Yargı bağımsızlığı, yargı tarihi ve insan hakları üzerine yazdığı eserlerle ve sivil toplum faaliyetleriyle bilinmektedir. Türkiye’de Yargı Yoktur (2013) ve Türkleşmek, İslamlaşmak, Memurlaşmak: Yargıda Kumpasın Köşe Taşları, AKP ve Cemaat (2014) kitaplarının yazarları arasında yer aldı. Radikal İki, Güncel Hukuk, Birikim, Gazete Duvar’da yazıları yayımlandı. 2016’da gözaltına alındı ama kısa bir süre sorna serbest bırakıldı. Yargıç Şakar’ın Osmanlı’dan Cumhuriyet’e ve günümüze uzanan dönemde hâkimlik mesleğinin tarihsel, sosyolojik ve bürokratik yolculuğunu kapsamlı bir şekilde ele aldığı “Kadıdan Hakime – Bir Mesleğin Yolculuğu” isimli eseri ise 2021 yılı ağustos ayında İletişim Yayınları tarafından okuyucuya sunuldu.
Demirkol, mahkeme kararlarında, azlık oylarında ve makalelerinde savunduğu ve öne çıkarmaya çalıştığı Adaletin Tecellisi fikrini kitabına taşımış, hakkaniyet olgusu ve adalet duygusunun tatminini amaç edinmiştir. Yazar, hakkaniyetli hakimler tarafından gerçekleştirilecek olan hakkaniyet odaklı yargılamanın “olması gereken” bir şart teşkil ettiğini ve bu hayalin uzak olmadığını savunmaktadır.
Demirkol; Gaziantep Vergi Mahkemesi Hakimliği, İstanbul Altıncı İdare Mahkemesi Hakimliği, Sakarya İkinci İdare Mahkemesi Hakimliği, Sakarya Bölge İdare Mahkemesi Hakimliği, İstanbul Beşinci İdare Mahkemesi Hakimliği, İstanbul İkinci İdare Mahkemesi Hakimliği, İstanbul Bölge İdare Mahkemesi (Vergi Kurulu) Hakimliği, İstanbul Bölge İdare Mahkemesi (İdare Kurulu) Hakimliği, İstanbul Yedinci İdare Mahkemesi Başkanlığı, Danıştay Onbeşinci Daire Üyeliği ve Danıştay İdari Dava Daireleri Kurul Üyeliği yaptığı dönemdeki mahkeme kararları ile azlık oylarını bir araya getirmiş, Anayasa Mahkemesi’ne İtiraz Yolu ile Yapılan Başvurulara Dair Seçtiği Kararları, Danıştay İçtihatları Birleştirme Kurulu Kararlarından yaptığı seçkileri ve konuya ilişkin yazmış olduğu makaleleri kitabına eklemiştir.
Konu Başlıkları
Mahkeme Kararları ve Azlık Oylarım
Gaziantep Vergi Mahkemesi Hakimliği
İstanbul Altıncı İdare Mahkemesi Hakimliği
Sakarya İkinci İdare Mahkemesi Hakimliği
Sakarya Bölge İdare Mahkemesi Hakimliği
İstanbul Beşinci İdare Mahkemesi Hakimliği
İstanbul İkinci İdare Mahkemesi Hakimliği
İstanbul Bölge İdare Mahkemesi (Vergi Kurulu) Hakimliği
İstanbul Bölge İdare Mahkemesi (İdare Kurulu) Hakimliği
İstanbul Yedinci İdare Mahkemesi Başkanlığı
Anayasa Mahkemesi’ne İtiraz Yolu ile Yapılan Başvurulara Dair Seçtiğim Kararlar
21.03.1963 tarihinde Elazığ, Çevrimtaş’da doğmuştur. Diyarbakır Ziya Gökalp Lisesini bitirmiş, Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümünden 1985 yılında mezun olmuştur. Yüksek Lisans eğitimini 1987 yılında İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi Anabilim Dalında, “Türkiye’de İdarede Reform Çalışmaları (1946-1973)” başlıklı tez çalışması ile tamamlamıştır. Doktora eğitimini ise aynı Anabilim Dalında, “İdarenin Yargısal Denetiminde Sınırlamalar – Kaideleşmiş Yargısal Denetim Bağışıklığı ile Hukuka Bağlı İdare Uyuşmazlığı” başlıklı tez çalışması ile tamamlamıştır. Gaziantep Vergi Mahkemesi Üyeliği ile İstanbul ve Sakarya İdare Mahkemesi Üyeliği, Sakarya ve İstanbul Bölge İdare Mahkemesi Üyeliği, İstanbul İdare Mahkemesi Başkanlığı görevlerinde bulunmuş, 25.06.2012 tarihinde Danıştay Üyeliğine seçilmiştir. “Teori ve Pratikte İdari Yargıda Dava Açma ve Davaların Takip Usulü”, “Teori ve Uygulamada 4483 Sayılı Kanun ile Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Öncesi Aşamaya İlişkin Usul ve İşlemler”, “Danıştay İdari Dava Daireleri Karar Özetleri”, “Danıştay Vergi Dava Daireleri Karar özetleri”, “Uyuşmazlık Mahkemesi Karar Özetleri” başlıklı ortak hazırlanmış kitapları ve yayınlanmış 75 adet makalesi bulunan, ayrıca Ulusal ve Uluslararası toplantılarda çok sayıda konuşma ve tebliğ sunan ve İngilizce bilen DEMİRKOL, evli ve iki çocukludur.
Tarihe Geçen Savunmalar isimli eser yazar Ömür Uzel tarafından kaleme alınmış ve 2018 yılı Kasım ayında Karakarga Yayınları tarafından okuyucu ile buluşturulmuştur.
Kitap, tarihe mal olmuş önemli figürlerin yaşadıkları dönemin yargı sistemi içinde verdiği mücadeleleri ve yaptıkları savunmaları içermekte, bir yandan hukuk kitabı özelliği taşırken bir yandan da tarihsel öykü örneği teşkil etmektedir. Kapak tasarımı Sedat Gösterikli’ye aittir. Yazar, kitabın sonunda faydalanılan kaynakların listesini de sunmuştur.
Yazar Ömür Uzel, hukuk tarihinde yer edinmiş 15 savunmayı derleyerek bir öykü kitabına dönüştürmüş; Sokrates, Fidel Castro, Deniz Gezmiş, Mahir Çayan, Ul rike Meinhof, Georgi Dimitrow, Emile Zola, John Quincy Adams, Aziz Nesin, Bartolomeo Vanzetti, Sabahattin Ali, Cicero, Aliya İzzetbegoviç, Adnan Menderes ve Hasan Polatkan’ın mahkemelerdeki yargılama süreçlerini drama türünde bir film gibi hukukçuların ve toplumun dikkatine sunmuştur.
Tarihin farklı dönemlerde yaşayan farklı görüşlerdeki maznunların yaptığı savunmalar aynı zamanda yaşadıkları dönemin tarihsel bir yansımasına dönüşmüştür. Eser, mahkemelerde yapılan savunmaların hukuk dünyasında bıraktığı izleri ve sanata dönüşen konuşmaların özetini sunmaktadır. Yazar, tarihin sayfalarına geçen sanıkları “Onlar, yaptıkları savunmalarla, mahkeme salonlarından tüm dünyaya seslerini duyurdular ve tarih sayfalarında yerlerini aldılar. Bu davaların ortak bir özelliği vardı; esas hükmü veren yargılar değil, zamandı.” şeklinde özetlemektedir.
Yargılamaların ortak özelliği, adil bir yargılamanın yapılmamış ya da yapılamamış olmasıdır. Kitaba konu olan çoğu sanık, devletin yaptığı haksızlığa, ırkçılığa, dinsel bağnazlığa, ekonomik eşitsizliğe ve sosyal adaletsizliğe başkaldıran ve dolayısıyla yaşadığı dönemin düzeni ile uzlaşamayan kişilerdir. Bazı sanıklar ise otoritenin değişmesi ya da siyasi nedenlerle yargılanmış, doğal yargıç ilkesi ihlal edilerek vatan hainliği ile suçlanmıştır. Haksız yargılamalarda öne çıkan faktör çoğu sanığın idamla yargılanması, fikir ve düşünce özgürlüğünün mahkeme salonlarında mahkum edilmesidir.
Tarihe Geçen Savunmalar, esas hükmü, tarihin ve zamanın verdiği davaları konu almaktadır. Kimi yargılamalar tüm dünya tarafından bilinen tarihsel bir öyküye dönüşmüş, kimi yargılamalar ise yargılamanın yapıldığı toplumda yer etmiştir.
Kitaba konu olan Sokrates, 2012 yılında Atina’da kurulan temsili bir yargılama sonucunda beraat ettirilmiş ve masum olduğuna karar verilmiştir.
Sabahattin Ali’nin mahkemelerde ve savcılıklarda yaptığı savunmalara dair belgeler Mahkemelerde isimli eserde toplanmıştır. Sabahattin Ali’ni ölümünden sonra kızı Filiz Ali’nin babasına ait bir sandıkta bulduğu belgeler bir araya getirilmiş ve kitaba dönüşmüştür.
Tarihe Geçen Savunmalar Kitabının Tanıtım Bülteni
Yasalar beni suçlu görebilir ama esas suçlu yasalar! – Sokrates
Beni, tarih aklayacaktır! –Fidel Castro
Bizi, bağımsız bir ülkenin çocukları olmaktan mahrum eden;
hepiniz dâhil, sizlersiniz! –Deniz Gezmiş
Kulaklar söylediklerimize kapalı olsa bile, biliyoruz;
tarih bizi dinliyor. –Mahir Çayan
Köleler, özgür olmak isteyenlerden nefret ederler. –Ulrike Meinhof
Gerçeği gömmeniz boşuna. O, toprağın altında yol alıyor; bir gün,
her yandan fışkıracak ve öç bitkileri olarak açacak. –Émile Zola
Yazarlar, gazeteciler, hukukçular… Bunlar aydın değilse,
Türkiye’de Aydın ilinden başka aydın kalmaz. –Aziz Nesin
Adınız, yasalarınız ve düzmece tanrınız, lanetli bir geçmişin silik anısı olmaktan öteye geçemeyecek. –Bartolomeo Vanzetti
Ben bu memleketin hakiki evlâdıyım; memleket,
hükümet ve reisicumhur benimdir. –Sabahattin Ali
Bütün sevgimi özgürlüğe veriyorum ve geriye yetkililer için
bir şey kalmıyor. –Aliya İzzetbegoviç
[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””]“… çünkü adaletin yanlış tatbik olduğu bir yerde mahpus olmak serbest gezmekten daha şereflidir.” Sabahattin Ali[/box]
Hitit Hukuku – Belleklerdeki Kayıp isimli eser Avukat Erdal Doğan tarafından kaleme alınmış, Fam Yayınları tarafından okuyucu ile buluşturulmuştur. İlk iki baskısı 2008 yılında basılmış olan eser, üçüncü ve dördüncü baskılarda genişletilerek ve gözden geçirilerek yeniden raflarında yerini almıştır. Kitabın dördüncü baskısı 2019 yılı aralık ayınca basılmıştır.
Hitit Hukuku – Belleklerdeki Kayıp
Hitit Hukuku – Belleklerdeki Kayıp, yalnızca hukukçuların, tarihçilerin, sosyologların, edebiyatçıların, arkeologların, felsefecilerin değil hemen hemen herkesin yani hikayesine meraklı her okurun ilgi alanına girmektedir. İnsanlığın adalet arayışına Hitit Hukuku bağlamında bir dipnot düşen yazar, tarihin derinliğine giderek modern hukuk felsefesini de sorgulamaktadır. Eser, bir yandan Anadolu’da 4000 yıl önce uygulanan Hitit Hukukunu anlatırken, diğer yandan modern hukuk sistemlerinin kökeni olarak bilinen Roma Hukuku ile karşılaştırma yapmakta, günümüz hukukuna açılan pencereden okuyucuya yorum yapma fırsatı vermektedir.
Kitabın dördüncü baskısının sunumu şu şekildedir:
Günümüzden yaklaşık 3200 yıl önce tahta oturan Hitit Kralı II. Tuthaliya yargıçlara şu talimatı vermişti: “Basit bir davayı zorlaştırmayınız. Zor bir davayı da basitmiş gibi göstermeyiniz. Doğru olanı yapınız.”
Erdal Doğan’ın, 3 bin 500 yıl önceki Hitit hukukunun günümüzün ‘insan hakları, demokrasi’ odaklı hukukuna göre daha hümanist ve hatta kimi uygulamalarla daha özgürlükçü olduğunu örnekleri ile işlediği çalışması okuyucuyu tarihin derinliklerine götürüyor.”
Kitabın önceki baskılarının tanıtım bülteni ise şu şekildedir:
“Adalet arayışı, insanın dünyadaki varlığı kadar eskidir. İnsan ve toplum varoldukça da adalet arayışı devam edecektir. Buna rağmen günümüz modern hukuk ve insan hakları mücadelesi, genelde kendisine yaklaşık 2.000 yıl öncesini milat alarak bugüne gelir. Bu tarihi kesit üzerinden yapılan teşhis ve önermelerin çoğunun yetersizliği ve yarattığı açmazlar da herkesin malumudur.
Avukat Erdal Doğan tarafından kaleme alınan “Hitit Hukuku – Belleklerdeki Kayıp” isimli kitap çalışması; bilinen ilk yazılı hukuklardan olan Hitit Hukuku’nun doğacı, insancıl, çok kimlikli kültürel yaklaşımı ile şeffaf, etkin, adil, sonuç alıcı hukuk mekanizmalarından hareketle yaklaşık 2000 yıllık modern hukuk ve onun felsefesi sorgulanmaktadır. Bu sorgulama sonucunda; modernitenin ileri sürdüğünün aksine tarihin ilerlemeci bir gelişim çizgisine sahip olmadığı, dünyanın içinde bulunduğu mevcut hukuk ve yönetim anlayışının, insanlık tarihinin yaşadığı belki de en “karanlık” çağı fotoğraflamış olması oldukça önemlidir. Bu fotoğraf, nasıl bir hukuka sahip olunmaması görüntüsünü bizlere fotoğraflarken öte yandan da farklılıkları kabullenme, içselleştirme için dillere pelesenk edilen “empati” vurgusunu da gerçek yaşamda nasıl somutlandığını göstermesi bakımından önemli olduğu kadar da okuyucuya bir tür düşünsel manivela sağlamaktadır. Bu nedenle konu yalnızca hukukçuların, tarihçilerin, sosyologların, edebiyatçıların, arkeologların, felsefecilerin değil toplumların dünden bugüne gelen hikayesine meraklı her okurun ilgi alanına girmektedir.”
Hitit Medeniyetine Ait Kalıntılar
“Bu çalışmaya ilk başladığım zamanlarda çevremdeki birçok kişi beni çok romantik buldu; “Antik bir çağın hukukuyla ne işin var ki” denildi. Bu gibi söylemlerle çok karşılaştım. Hâlbuki bugünün hukukuna bakmak için bizim hukuk sistemimizin nereden geldiğini ve bunun bir mutlak kader olup olmadığını öncelikle öğrenmemiz lazım.” Erdal Doğan
Amerikalı kadın avukat Michelle LaVaughn Robinson Obama 17 Ocak 1964’te Chicago, Illinois’te doğdu. Barack Obama’nın eşidir. İlköğrenimini üstün zekalılar okulunda tamamladı. Princeton Üniversitesi’nde sosyoloji eğitimi gördü ve eşi Barack Obama gibi Harvard Hukuk Okulu’ndan hukuk diploması aldı. Eğitiminin ardından Chicago’ya dönerek Amerika’nın bilinen bir hukuk firması olan Sidley Austin’de çalıştı. Daha sonra kar amacı gütmeyen kuruluşlarda görev aldı. Chicago Üniversitesi’nde Öğrenci Hizmetleri dekan yardımcısı ve Chicago Üniversitesi Tıp Merkezi’nde Toplum ve Dış İlişkilerden sorumlu başkan yardımcısı oldu. Kadınlara rol model oldu; yoksulluk bilinci, eğitim, beslenme, fiziksel aktivite ve sağlıklı yaşam konusunda önemli çalışmalar yürüttü. Avukatlığının yanı sıra giyim tarzıyla ve moda anlayışıyla pek çok kez en iyi giyinenler listelerinde yer aldı. 2009–2017 yıllarında Amerika Birleşik Devletleri’nin First Lady’si rolünü üstlendi.
Kariyeri boyunca çeşitli ödüller aldı. Anı kitabı Becoming, Kasım 2018’de yayınlandı ve milyonlarca tiraj aldı. Kitap, 2020 Grammy Ödülü kazandı. Time dergisi tarafından “Dünyanın En Etkili 100 İnsanı” listesine seçildi. Obama’nın ikinci kitabı, The Light We Carry: Overcoming in Uncertain Times, Kasım 2022’de, üçüncü kitabı The Look ie Kasım 2025’te yayımlandı.
Hukukçu ve voleybolcu Hatice Mahiru Akdağ 14 Mayıs 1936’da dünyaya geldi. (14 Mayıs 1936, İstanbul; 23 Eylül 2020) Erenköy Kız Lisesi ve Ankara Kız Lisesi’nde okudu. 1962 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdi. Voleybola 1951 yılında başladı ve okuduğu okulların değişmez oyuncusu oldu. 1956-1962 yıllarında yeni Fenerbahçe kadın voleybol takımının formasını giydi. 6 kez Türkiye şampiyonluğu yaşadı ve dönemin en başarılı voleybolcularından biri olarak kabul edildi. Avukatlık yaptı ve bir süre politika ile uğraştı. 2006 yılında avukatlık mesleğini bırakarak emekli oldu. 23 Eylül 2020 tarihinde yaşamını yitirdi. Yeniköy Mezarlığına defnedildi.
Mutat Fiil (Mutad Ameliye), hukukta ve ticarette her zaman yapılan, taraflar arasında alışılagelmiş, olağan ve ekstra bir şüphe uyandırmayan, gelenekselleşmiş, sürekli tekrarlanan rutin işlemleri ifade etmektedir. Osmanlı döneminde ve Cumhuriyetin ilk dönemlerinde her zamanki sıradan işleri, alışılmış eylemleri veya rutin yapılan faaliyetleri tanımlamak için kullanılmıştır. Mutad (mutat) Arapça kökenli olup, alışılmış, âdet olunmuş, her zamanki veya rutin anlamına gelmektedir. Kanunların veya sözleşmelerin yorumlanmasında bir ölçüt olarak kabul edilen bu kavram, tarafların geçmişteki istikrarlı davranış kalıplarına dayanmakta; taraflardan birinin mutat fiil sınırları içinde kalan bir eylemi, aksi yazılı olarak kararlaştırılmadıkça hukuken meşru, öngörülebilir ve dürüstlük kuralına uygun bir uygulama olarak değerlendirilmektedir. Mutat fiiller, hukuki uyuşmazlıklarda dürüstlük kuralının ve tarafların geçmişteki istikrarlı davranış kalıplarının (örf ve âdetin) yorumlanmasında hâkime somut bir ölçüt sağlamaktadır. Mutat bir davranış, taraflar arasında oluşan yerleşik uygulamanın ve hukuki güven ilişkisinin tespitinde dikkate alınmakta; sözleşmenin yorumlanmasında, taraf iradelerinin belirlenmesinde ve hukuki ilişkinin kapsamının değerlendirilmesinde tamamlayıcı bir unsur olarak kabul edilmektedir.
Vakayı Adiye (vaka-yı adiye), Osmanlıca kökenli bir kavramdır. “Sıradan, olağan, günlük ve dikkat çekmeyecek kadar önemsiz olaylar” anlamına gelmektedir . Hukuk terminolojisinde, özellikle Osmanlı arşiv belgelerinde ve eski adliye literatüründe, büyük suç teşkil etmeyen, olağan davaları, sıradan zabıta vakalarını veya uyuşmazlıkları tanımlamak için kullanılmaktadır. Öte yandan, kamu düzenini derinden sarsmayan, siyasi, ideolojik veya organize bir nitelik taşımayan, kişisel husumet ya da anlık nedenlerle işlenen adi (sıradan) suçları ve hukuki olayları ifade ederken de kullanılmaktadır. Günlük konuşma dilinde ise, toplumda artık kanıksanmış, şaşırtmayan veya çok sık yaşandığı için kimsenin ilgisini ve tepkisini çekmeyen durumları ifade etmektedir.
Aynı suçtan ikinci kez yargılanıyorum. Benim buraya bu konuda aynı suçtan ikinci gelişim. Geçen iddianameden ve onun dayalı olduğu fezlekeden bahsedeceğim. FETÖ savcılarının hazırladığı iddianamenin yeni versiyonu olan son iddianameye göre bendeniz darbeye teşebbüs ve daha birçok suçlama var. Bunların en komiği Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu’na muhalefet ettiğim iddiası; 40 yıllık meslek hayatımda bu gülünç bir suç, gülünç bir iddia.
Telefon dinlemelerinde özel konuşmalarım da kayıtlarında. Keşke yaşınız daha büyük olsaydı, 68 kuşağı için devrim kelimesi ne kadar güzel bir anlam ifade edilir bilebilseydiniz. İddianamede Murat Pabuç isimli birisi, uluslararası bağlantısı olan şahıslarla birlikte hareket ettiler, finansörlük yaptığımızı söylemiş. Bu kişi daha sonra aklı dengesi yerinde toplamak söyleyip ifadesini geri çekmek istedi.
Ben 68 yaşımda sıfır mülkiyetle çalışmak zorunda olan bir kimseyim. Keşke biraz daha param olsaydı da Gezi’ye 2 sandalye ve 100 poğaça da ben yollasaydım. Dosyada bulunan deliller ve bir sürülenlerin hepsi, daha önce yargılanıp beraat ettiğim davada da vardı. Ben eğer mesleğimi toplum yararına kullanmamış olsaydım, asıl o zaman bu vatan hainliği olurdu.
(Bu sözlerin izleyiciler tarafından alkışlanması üzerine Mahkeme Başkanı “Sanığın savunması bizim için de çok önemli, dinleme hakkımızı elimizden almayın” dedi.)
Ben bu iddianamenin öne sürdüğü her şeyi külliyen reddediyorum. Bu iddialar yeni değildir, benim yargılanmam da yeni değildir. 5 yıl önce aralarında bulunduğum 26 kişi hakkında ceza davası açıldı. Taksim Platformu ile Taksim Dayanışmasının birbirinden ayrı olduğunu 6 senedir çözemediler. Taksim Platformu, Erdoğan’ın topçu kışlası açıklamasından sonra kurulmuştur. Taksim Dayanışması ise, imar planları askıya çıktıktan sonra meslek odalarının da olduğu yüzden fazla bileşen ile kurulmuştur.
Daha önce beraat ettiğim dosyada; ağırlaştırılmış müebbet, 2970 yıl hapis ve 160 bin lira ile cezalandırılmam isteniyor. Dayanışma bir görevdir, bir suç değildir. Hele ki ortada bir hukuksuzluk varsa. Osman Kavala’ya kızgınım. Kendisini zengin biliyorduk. Gezi’ye 3-5 plastik masa sandalye göndermiş iddianameye göre, mahalledeki Ayşe hanım bile tencerelerce zeytinyağlı yaptı gönderdi.
Biber gazından etkilenmemek için kullandığımız malzemeler öyle özel şeyler değildi. Gaz maskesi, talcid vs. Siz de Gezi’ye geldiyseniz görmüşsünüzdür. Benim fıtratım şakacılıktır gelin görün ki telefonda yaptığım şakaların hepsi iddianamede yer almış bu gayri ciddilik için ben sizden özür dilerim. Hükûmet istifa demek suç değildir. Bazı hükûmetler bu tür durumlarda kendiliğinden istifa ederler. Ama biz göremeyeceğiz galiba. Yasal hakları kullanmak ve hakları kullanırken örgütlü hareket etmek, suç örgütü olmak değildir.
Barışçıl gösteriler haktır, suçlanamaz
Anayasa’da kullanılan bir hakkın kullanılması evrensel hukuka, doğal hukuka ve adalete aykıdır. Barışçıl gösteriler haktır, suçlanamaz. Bir düşünce etrafında bir araya gelmek ve dayanışmaktır yaptığımız. Hükümet istifa demek suç değildir. Zaten bazı devletler bu kadar suç işlediği için kendiliğinden istifa eder.
Biz o günleri görür müyüz bilmiyorum. Siz de çok önemli bir iş yapıyorsunuz. Hukukun kurallarına uymamak sizin için de suçtur, bizim için de.Şu anda Beyoğlu planlarında afet anında helikopter inecek yer yok. Sahra hastanesi kuracak yer de yok. Biz de bu yüzden Topçu Kışlası’nı yapmayın dedik. Ama dönemin Başbakanı Erdoğan ‘Biz reddi reddiyoruz’ dedi ve kışlayı yapmaya kararlı olduğunu söyledi. Yok edilme sürecine girilince Mimarlar Odası Büyükkent Şubesi olarak planlara itiraz edelim dedik. Kadir Topbaş da dahil olmak üzere pek çok kişiye çağrı yaptık. Buraları korumak yalnızca devletin, belediyenin görevi değildir.
Bilgilendirme çalışmaları, suç duyuruları, kurulun aldığı kararlara karşı bir sabah geldiler ve 30 tane hiç tanımadığımız kişi gazla karşıladılar bizi. İlk iddianamede suç örgütü, ikinci iddianamede de darbeye teşebbüsle suçlanan Taksim Dayanışması, hukuksuz imar planlarına karşı çalışan meşru bir platformdur.
Meslek odaları tarafından dava açtık ve idare mahkemesi tarafından haklı bulunduk. Ne yazık ki hukuka rağmen bu proje uygulanmaya devam etmiştir. 45 yıllık yüksek mimar mühendis olarak mesleğim ve görevim icabı açıkça kaçak olan, hiçbir izni bulunmayan, ve dozerle yaptıkları kazı nedeniyle parkın su elektrik tesisatını tahrip ederek, halkı çok ciddi bir tehlikeye atan yetkililere sorduğumda hepimizi hedef alarak gaz sıktılar.
Benim yüzüme yakın mesafeden üç tane gaz sıktılar. İki ay mide kanaması geçirdim. Hayatımızı kurtarmak için bile olsa tek bir şiddete başvurmadık. Son derece sağduyulu ve barışçıldık. Bu süreçte uygulanan polis şiddeti, başta Erdoğan olmak üzere merkezi yöneticilerin kışkırtıcı söylemleri olayların büyümesine neden oldu.
Bu yaşımda neden çıplak arandım?
Türkiye’de gelişen demokratik tepkiler, gaz bombaları, plastik mermi gibi şiddetle karşılandı. Onlarca genç insan kafa travması geçirdi. Ben de bu yaşımda çıplak arandım. Niye? Ben sadece mesleğimin gereğini yaptım. Gezi bizim yarımınızdır, çocuklarımızın aydınlık geleceği için umut fişeğidir. Taksim Dayanışması görev aldıysa onur duyarım. Bu anlattıklarım ilk savunmamdan, bu kadar haklıyken, kamusal bir görevim varken neden gazeteci oldum?
Şimdi bir de hükümeti devirmeye teşebbüsten yargılanıyorum. O günden bugüne yapılan tüm çağrılar alenidir. Asıl suçluların hesap vermesi gerekirken, sağduyu çağrısı yapan, şiddet ortamının bitmesi için çaba gösteren Taksim Dayanışması temsilcilerinin hukuksuz bir şekilde yargılanması kabul edilebilir olmaktan çok uzaktır. Asıl suç toplantı ve gösteri yürüyüşleri hakkının şiddetle engellenmesidir. Hala öldürülen çocukların katillerinin davaları sürmektedir. Şiddet uygulayan polisler komik para cezalarıyla cezalandırıldılar.
Dönemin vali, kaymakamı ve ‘polis destan yazdı’ diyen Erdoğan’ın hukuksal payı sorgulanmalıdır. 2015’teki davada yaptığım savunmayı aynısını yaptım. Yine dava açılırsa bu savunmayı tekrarlayacağım. Yaşamını yitirenler önünde saygıyla eğiliyorum. Savunmam bundan ibarettir.
Magna Carta (Büyük Ferman) veya Magna Carta Libertatum (Büyük Özgürlük Fermanı), 15 Haziran 1215 tarihinde imzalanmış bir İngiliz belgesidir. Bu belge ile kral ilk kez yetkilerini kısıtlamış halka bazı hak ve özgürlükler tanımıştır.
Belgeyi imzalayan Kral Yurtsuz John 24 Aralık 1166 – 19 Ekim 1216 yıllarında yaşamış ve 49 yaşında ölmüştür.
Magna Carta, Latincede ‘Büyük Sözleşme, Büyük Ferman’ anlamına gelmektedir ve Orta Çağ’ın en önemli hukuki belgesidir. Anlaşma, feodallerin kral karşısındaki haklarını garanti eden ve Hukukun üstünlüğüne vurgu yapan ilk hukuki metindir. Günümüzdeki demokrasinin temel referans belgelerinden addedilmektedir.
Günümüzdeki Anayasal düzene ulaşana kadar yaşanılan tarihi sürecin en önemli basamaklarından birisidir. Aslen, Papa III.Innocent, Kral John ve baronları arasında, kralın yetkileri hususunu karara bağlamak amacıyla imzalanmıştır. Kralın bazı yetkilerinden feragat etmesini, kanunlara uygun davranmasını ve hukukun kralın arzu ve isteklerinden daha üstün olduğunu kabul etmesini zorunlu kılmıştır.
Vatandaşların özgürlüklerini belirlemekten çok, toplum güçleri arasında bir denge kuran Magna Carta, kralın sonsuz olan yetkilerini din adamları ve halk adına sınırlamıştır. Magna Carta’nın 39. maddesi, fermandaki en önemli ifadelerden biridir. Bu madde sayesinde günümüz hukuk sisteminin temelleri atılmıştır: “Özgür hiç kimse kendi benzerleri tarafından ülke kanunlarına göre yasal bir şekilde muhakeme edilip hüküm giymeden tutuklanmayacak, hapsedilmeyecek, mal ve mülkünden yoksun bırakılmayacak, kanun dışı ilan edilmeyecek, sürgün edilmeyecek veya hangi şekilde olursa olsun zarara uğratılmayacaktır.”
Magna Carta’nın Etkileri
Magna Carta, daha sonraki yüzyıllarda çıkarılan bir çok fermanı, anayasayı, uluslar arası bildirileri etkilemiştir. Bunların başlıcaları şunlardır:
İngiliz Parlamentosu tarafından 1688 Büyük Devrimi sonrasında Bill of Rights’dır.(Haklar Bildirisi), çıkarıldı. Bu bildiri, Kraliçe II. Mary ve eşi III. William tarafından taç giyildikten sonra onaylandı. Bu ferman, parlamentodan onay alınmadıkça, yasaların yürürlükten kaldırılması, vergi toplanması, barış döneminde sürekli ordu beslenmesi konularında kral ve kraliçeye yetki tanınmıyor,. adli yargılama ve olağan olmayan cezaya çarptırılmamayı doğal haklar arasına katıyordu. Ayrıca, fermana göre, seçimler serbest, parlamento görüşmeleri sık sık yapılacak ve halka açık olacaktı. Böylece kral ve kraliçe sembolik bir durum kazandı.
Bill of Rights ve John Locke tarafından geliştirilen doğal haklar teorisi büyük etki yarattı. Bu etki kendini önce Amerika kıtasında gösterdi ve Haziran 1776′ da Virginia Devleti Temsilciler Meclisi, bir haklar bildirgesini kabul etti.
Bu bildiride, Kuzey Amerika kıtasında yaşayan insanların niçin ayrı bir devlet kurmak istedikleri açıklanmış, tüm insanların eşit ve başkalarına devredemeyecekleri haklarla birlikte yaratıldığı, devletlerin bu hakları güvence altına almak zorunda olduğu, devlet bu görevini yerine getirmez ise, kişilerin başkaldırarak kendilerine yeni bir devlet kurmak hakkı bulunduğu belirtilmiş ve ABD’nin kurulduğunu duyurmuştur.
Bu Anayasa özetle; daha yetkin bir birlik meydana getirmek, adaleti yerleştirmek, yurt içi huzuru sağlamak, dışarıya karşı ortak savunmayı gerçekleştirmek, özgürlüğün nimetlerinden yararlanmak ve sonraki kuşakları da yararlandırmak amacıyla çıkarılmıştır.
Aydınlanma Düşüncesi, en aşırı, en radikal sonuçlarına Fransa’da ulaşmıştır. Çünkü Fransa’nın, Kilise ile mutlakiyetçi yönetimi destekleyen ortaçağ artığı, sınıflı bir toplumsal düzeni vardı, bu yapı Rönesans ve Reform hareketleri nedeniyle çatırdıyordu. Fransız Aydınlanması radikal düşünceleriyle bu gerginliği son sınırına kadar vardırmış, sonunda Fransız Devriminin patlamasına yol açmıştır.
İngiliz ve Amerikan devrimlerinden önemli ölçüde etkilenen Fransız Devrimi de haklarla ilgili gelişmeleri aşağı yukarı aynen benimsedi ve 1789 tarihinde İnsan ve Yurttaş hakları Bildirisi’ni ilan etti.
Bildiride özetle; insanların doğal ve devredilmez hakları bulunduğu, hukuk bakımından, özgür ve eşit doğdukları, insanların özgürlük, mülkiyet ve baskıya karşı direnme hakkı bulunduğu, egemenliğin millete dayandığı, yasanın yasaklamadığı hiçbir şeyin engellenemeyeceği ve hiç kimse yasanın emretmediğini yapmaya zorlanamayacağı, hiç kimse, yasanın belirlediği durumlar ve emrettiği şekiller dışında suçlanamayacağı, tutuklanamayacağı, suç ve cezaların yasayla ve açık ve anlaşılır bir şekilde konabileceği, kişilerin suçun işlenmesinden önce kabul ve duyurulmuş olan bir yasa gereğince cezalandırılabileceği, herkesin suçlu olduğu açıklanıncaya kadar masum sayılacağı, herkesin din ve düşünce özgürlüğü bulunduğu, kamu giderlerini karşılamak için alınan vergilerin gelirlerle orantılı olması gerektiği, tüm yurttaşların devlet giderlerinin nasıl yapıldığını izlemek ve hesap sormak hakkı bulunduğu belirtilmiştir.
Bu bildiri, daha sonra 1791, 1946 ve 1958 Fransız Anayasalarının başında yer almıştır.
E- Fransız Devriminden Sonraki Gelişmeler
İngiliz, Amerikan ve Fransız bildirilerinde ifadesini bulan doğal haklar yaygın ve güçlü bir etkiye sahip olmakla beraber, 1815’lerden itibaren bu etki azalmaya başlamıştır. Azalmanın başlıca nedenleri, siyasal alanda insan haklarının yerini “ulusların hakları” düşüncesinin almaya başlaması ile felsefede Marksist, yararcı ve pozitivist görüşlerin öne çıkmasıdır.
İkinci Dünya Savaşını izleyen yıllarda, baskıcı düzenlere duyulan nefretin etkisiyle insan hakları düşüncesi yeniden güçlenmeye başladı. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 10 Aralık 1948 ‘de ilan ettiği İnsan Hakları Evrensel Bildirisi oldukça geniş bir haklar listesi içeriyordu.
Magna Carta ile Osmanlı Devletinin son dönemi arasında benzerlikler vardır. Magna Carta ile Kralın yetkileri ilk defa sınırlandırılmış. Asiller sınıfının ayrıcalığı kabul edilmiştir.
Sened-i İttifak (1808), II. Mahmut döneminde Alemdar Mustafa Paşa’nın çalışmalarıyla ayanlarla imzalanmıştır. Bu belge ile ayanların varlığı kabul edilmiştir. Bu belge ilk defa Osmanlı padişahının yetkilerini sınırlamıştır.
Magna Carta ile Kral Vasalların üstünlüklerini kabul etmiştir. Adalet ve eşitlik kavramları getirilmiştir.
Tanzimat Fermanı (1839), Abdülmecit döneminde Mustafa Reşit Paşa tarafından Gülhane Parkı’nda okunmuştur. Osmanlı padişahı kanunun üstünlüğünü kabul etmiştir.
Magna Carta ile Kralın yetkileri resmen sınırlanmıştır. İngiltere’de parlamenter sisteme geçilmiştir.
Kanun-u Esasi, (1876) II. Abdülhamit döneminde Mithat Paşa’nın çalışmaları ile hazırlanmıştır. Osmanlı’da ayan ve mebusân meclisleri kurulmuştur. Osmanlı Devleti’nde parlamenter sisteme geçilmiştir.
Büyük Sözleşme ya da Özgürlükler Sözleşmesi: Magna Charta seu Magna Charta Libertatum
Kolektif bir eser olan “Büyük Sözleşme ya da Özgürlükler Sözleşmesi: Magna Charta seu Magna Charta Libertatum”, Çiğdem Dürüşken tarafından Türkçe’ye çevirerek 2017 yılında Alfa Basım Yayım tarafından okuyucuya kazandırılmıştır.
Büyük Sözleşme (Magna Charta) ya da diğer adıyla Özgürlükler Sözleşmesi (Magna Charta Libertatum), İngiltere kralı Yurtsuz John ile Papa III. Innocent ve İngiltere’nin toplumsal ve siyasi yaşamında sözü geçen büyük toprak sahipleri, yani baronlar arasında siyasi, hukuki ve ekonomik alanlarda varılan mutabakatın ortaçağ Latincesiyle kayda geçirilmiş ve 15 Haziran 1215 tarihinde, Thames nehri boyunca uzanan Runnymede vadisinde kraliyet mührüyle damgalanarak onaylanmış belgesidir. Baştan sona okumuş olmasa bile herkesin bir şekilde haberdar olduğu bu ünlü bağımsızlık sözleşmesi, ilk bakışta kral ile baronlar arasındaki ilişkileri düzenliyor ve dönemin İngiltere’sindeki yerel ve gündelik sorunlara çözüm getiriyor görünse de, aslında kralların keyfi yönetimlerine ve baskıcı uygulamalarına karşı temel bireysel hak ve özgürlükleri güvence altına alması, kralın yetkilerini sınırlayarak ona hukukun üstünlüğünü kabul ettirmesi bakımından, tarihin karanlık dehlizlerini aşarak günümüze ulaşmayı başarmış önemli bir hukuk mirasıdır.
Şiddet Mağduru Kadınların Adalete Erişiminde Temel İlkeler Şartı, kadına yönelik şiddet ile mücadelede kararlılığı ifade etmekte ve kadına yönelik şiddet mağdurları için, baroların etkin ve somut desteği ile gerekli tedbirlerin alınabilmesi ve şiddet mağdurlarının haklarının korunmasını amaçlamaktadır.
Şart, 14 maddeden oluşmakta, birlik üyesi barolara ve avukatlara özellikle “korumaya ve adli yardıma ihtiyaç duyan şiddet mağduru kadınların yanında olmaları ve şiddet mağduru bu kadınların ücretsiz adli hizmetlere ve adli yardıma etkin bir biçimde erişimini sağlanması” için çağrıda bulunmaktadır.
Şiddet Mağduru Kadınların Adalete Erişiminde Temel İlkeler Şartı
Uluslararası Avukatlar Birliği (UIA) Kadın Komitesi;
BM’nin 2030 yılı gündeminde yer alan, toplumsal cinsiyet eşitliği ile evrensel olarak adalete erişimi hedefleyen sürdürülebilir kalkınma hedefini dikkate alarak;
Kadınlara yönelik küresel şiddet olgusu, bilgi ve iletişim teknolojilerinin gelişmesi ile kadına karşı şiddetin ortaya çıkan yeni türleri ve Covid-19 pandemisi nedeniyle artan kadına yönelik şiddet eylemlerinden duyduğu derin endişeyi ifade etmiştir.
UIA Kadın Komitesi, kadına yönelik şiddet ile mücadelede kararlılığını ifade etmek ve kadına karşı şiddet mağdurları için, baroların etkin ve somut desteği ile yukarıda bahsi geçen uluslararası metinlerde düzenlenen şekilde uygun tedbirlerin alınması ve bu kişilerin temel haklarının korunması için 14 maddeden oluşan bu Şart’ı kabul etmiştir.
Kadınların her yerde toplumsal cinsiyete dayalı şiddete maruz bırakılmaksızın yaşama hakları vardır. Kadına yönelik şiddet ayrımcılığın bir türüdür ve kadınların, özellikle yaşam hakkı, özgür olma hakkı, kişinin güvenliği, sağlık hakkı, kanunlar tarafından eşit biçimde korunma hakkı, aile içinde eşit olma hakkı, kamusal hayat ile siyasi hayata katılım hakkı, eşit çalışma koşulları, ifade özgürlüğü ve dolaşım özgürlüğü gibi temel hak ve özgürlüklerini ihlal etmektedir.
Kadına yönelik şiddet, yaşlarından, aile geçmişlerinden, kültürel, dini, sosyal, eğitim ve ekonomik durumlarından bağımsız olarak tüm dünyada kadınları etkilemektedir. Mülteci ve göçmen kadınlar, engelli kadınlar ve yoksul kadınlar kadına karşı şiddete özellikle açık durumdadırlar. İç savaşlar ve uluslararası savaşlar, doğal afetler, salgınlar ve doğal kaynakların tahribatı kadınların şiddete uğrama riskini artırmaktadır.
Kadına yönelik şiddet bir suçtur. Tecavüz ve cinsel tacizin diğer türleri, savaş suçları, insanlığa karşı işlenen suçlar ve jenosit gibi uluslararası suç olarak kabul edilebilir.
Şiddet mağduru kadınların herhangi bir engel olmaksızın ve kolay bir biçimde adalete erişim ve gördükleri zarar karşısında etkili bir biçimde hukuk yoluna başvurma hakları vardır. Eğer yeterli maddi imkana sahip değillerse, yasal süreçte yetkin ve yüksek kalitede hukuki hizmetlere erişim ve yasal temsil kadınların hakkıdır. Kadınlara her zaman, onurlarına ve özel yaşamlarının gizliliğine saygı çerçevesinde muamele edilmelidir ve kadınlar tekrar eden şiddet eylemlerinden korunmalıdır.
Bu Şart, barolara ve avukatlara özellikle “koruma ve adli yardıma ihtiyaç duyan şiddet mağduru kadınların yanında olmaları ve şiddet mağduru bu kadınların ücretsiz adli hizmetlere ve adli yardıma etkin bir biçimde erişimini sağlanması” noktalarında temel bir rol oynamaları çağrısında bulunmaktadır.
Şiddet mağduru kadınlara hukuki destek sağlayan avukatların bu alandaki yetkinliklerini geliştirmeye teşvik edilmeleri önemlidir. Bu bağlamda, barolardan beklenen, şiddetin farklı türlerine odaklanan sürekli eğitim faaliyetlerini organize etmeleri ve bu şiddet türlerinden herhangi birine maruz kalmış kadınlara uygun hukuki hizmeti sağlamalarıdır.
Sürecin hızlı işlemesi, alınan kararların etkin bir biçimde uygulanması ve adaletin gecikmesinin önüne geçilmesi, kadına yönelik şiddet vakalarında elzemdir. Barolar, şiddet vakalarının ele alınmasında izlenecek yolu belirlemeli ve gerektiğinde mevcut yasaların reforme edilmesi ve yeni yasalar yapılması noktasında çalışmalar yürütmelidir.
Kadına yönelik şiddete verilecek olan tepki ve mağdurlara yardım etmek, tüm ilgili paydaşların da dahil olması gereken çoklu bir mesleki yaklaşım gerektirir.
Barolar bu alanda merkezi bir rol oynar. Barolar, kadına yönelik şiddet ile mücadele etmek için ulusal düzeyde birden fazla meslek grubunun dahil olacağı çoklu bir komite kurulmasına ön ayak olmalı, mağdurların korunması ve faillerin cezalandırılması için uygun yapıların oluşturulmasını sağlamalıdır.
Barolar, adalet sistemi içinde yer alan diğer meslek gruplarının (polis memurları, kolluk kuvvetleri ve yargı mensupları) kadına yönelik şiddet vakalarının en iyi ne şekilde ele alınabileceği ve bu meslek gruplarının çalışmalarının etkinliğini arttırmak amacıyla uluslararası standartları uygulamaları hususunda eğitilmelerine katkı sağlamalıdır.
Şiddet mağduru kadınların adalete ve etkin bir çözüme erişimini engelleyen kalıplaşmış yargılar ile mücadele etmekte de barolar aktif rol oynamalıdır.
Kadına yönelik şiddet ve mağdur hakları konularında genel bir farkındalık yaratmak için etkinlikler organize etmek, internet, sosyal medya ya da yardım hatları yoluyla veya baro bünyesinde şiddet mağdurlarına ücretsiz hukuki danışma hizmeti sağlayacak, mağdur kadınlar için yasal süreçleri başlatacak ve mağdurlara destek sağlayacak çeşitli hizmet birimlerini koordine edecek birimlerin kurulması ile şiddet mağduru kadınların hakları ve başvuracakları yasal yollar ile ilgili bilgiye kolay erişimlerini sağlamak da baroların yapması gerekenler arasındadır.
Adalete giden yol, adaletsizliğin görülmesiyle başlar. Adaletsizliğin görülmesi, öncelikle insanın görülmesini gerektirir. Çünkü insanı görmek, insanı haklarıyla birlikte görmek anlamındadır. Adaletsizliği görmek, etik ve epistemolojik özellikler taşıdığından adaletsizliği görebilmek için doğru bilgiye, vicdana ve ahlaka dayalı bir bakışa gereksinim vardır. Ayrıca görmek, farkında olarak ilgilenmeyi, başkasının yerine kendisini koyarak bakmayı gerektirir. Üstelik adaletsizlik, yalnızca insana karşı işlenen bir olgu da değildir. Doğaya, çevreye ve topluma karşı da sıkça işlenebilmektedir.
Yaşayan en önemli felsefecilerden olan İonna Kuçuradi, adalet kavramının soyut bir fikir/duygu, adaletsizliğin ise somut bir olgu/eylem olduğunu belirterek, insanların somut olguları görüp algılamalarının daha kolay ve mümkün olduğunu, bu nedenle adaletin, kişilerin yaşadıkları “adaletsizlikler” üzerinden “görülmesi” gerektiğini belirtir. Ona göre, adaletsizliğin ne olduğu belirlenmeden adaleti kavramsallaştırmak mümkün değildir.
HUKUK ANARŞİSİ
Günümüz Türkiyesi’nin en önemli sorunu yaşanan adaletsizlikler olgusudur. Kimseye güven vermeyen, güç gösterisine dönüşen keyfi sorgulamalar, muhalif olmanın suç olduğunu çağrıştıran haksız tutuklamalar, uzun tutukluluk süreleri, hukuki dayanağı olmayan davalar, bir türlü sonuca bağlanmayan yargılamalar, uygulanmayan veya açıkça yanlış uygulanan yasalar, bir mahkemenin uzun uzun yargılama yaparak verdiği tahliye kararının zıddı bir kararı birkaç saat içinde veren mahkemeler, hukuk anarşisi yaratacak çeşitlilikte kararlar… Ayrıca doğayı tahrip eden düzenlemeler, zeytinlikleri maden sahalarına çevirmeler, deniz kıyılarının, ormanların yağmalanması, kent rantlarının talanı, türlü türlü yolsuzluklar, ülkemizi adeta adaletsizlikler bataklığına çevirmektedir. Bunun sonucu olarak da yaşanan adaletsizliklerin görülmediği ya da görmezden gelindiği duygusu toplumda pekişmektedir.
TUTUNULACAK SON DAL
Adaletsizlik olgusu doğrudan hukuk düzeninden kaynaklanabildiği gibi hukuk normlarının uygulanması sonucu da ortaya çıkabilmektedir. Yasaların doğru uygulanmaması ya da olaya uygulanacak bir kuralın yokluğu da adaletsizlik yaratabilmektedir. Yaşanan adaletsizliklerde hukuk normlarını uygulamakla görevli olanların kişisel tutumları, tercihleri bir neden olabildiği gibi, siyasal sistemin yapısı (düzen) da adaletsizlik üretmede önemli etken olabilmektedir.
Böyle bir ortamda, yaşanan adaletsizlikleri kimlerin görmesi gerektiği önem taşımaktadır. Bir hukuk düzeninde karar veren konumundaki tüm görevliler ile hukuk normlarını uygulayan tüm yetkililerin adaletsizliği görmek, önlemek ve adaleti yerine getirmekle görevli oldukları açıktır. Bu nedenle, başta yargı organı mensubu yargıç ve savcılar olmak üzere yürütmenin her kademesindeki kamu görevlilerinin (bakan, vali, kaymakam, rektör, polis vb.) adaletsizliği görme yetisine sahip olmaları gerekmektedir. Özellikle tutunacak son dal olan yargıçlar ise adaletsizliği görme yetilerini hiçbir zaman yitirmemelidir.
YASA ADALETLE ÇELİŞİRSE…
Hukukun görevi adaleti sağlamak olduğundan yargıçlar sadece yasayla değil, aynı zamanda bütün yasaların üzerinde olan temel insan haklarıyla ve adaletle de bağlı olduklarını bilmelidirler. Yasalar meşruiyetini, sadece yürürlükte olmalarından değil, asıl olarak, akla, ahlaka ve adalete uygun olmalarından almaktadır. Bir yasa, adaletle açıkça çelişiyorsa, artık yasa değildir. Yargıç böyle bir yasayı uygulayamaz. Ayrıca yargıç, bir yasayı açıkça adaletsizlik yaratacak şekilde yorumlayarak da karar veremez.
Bir yargıç, yargısal sürecin doğasını etkileyen olgu, olay ve faktörlerin neler olduğunun farkında olarak yargılama işlemini yürütmek ve kararlarını bu etkilerden uzak bir şekilde objektif olarak vermek zorundadır.
Ancak bir yargıç ne kadar objektif olmaya çalışırsa çalışsın önüne gelen olayı kendi duyularıyla değerlendirmek durumundadır. Benjamin Cardozo, “Yargı Sürecinin Doğası”(1) adlı kitabında, yargıçların bazı güçler tarafından etki altında bırakıldığını, bu güçlerin kalıtsal içgüdüler, geleneksel inançlar ve sonradan edinilen kanaatler olduğunu belirtir. Bunlara ek olarak ülkemizde yargıcı etkileyen en önemli unsurun siyasal taraftarlık ve bu yöntemle seçilmişlik olduğunu söylemek mümkündür.
ADALETİN ÜRETİLMESİ
Adil bir karara ulaşılabilmesi için, mahkemelerin uyguladığı standartlar objektif olmalıdır. Yargılamalarda, normal bir zekâya ve bilince sahip birisinin makul bir şekilde haklı göreceği ve makul olarak inanabileceği yöntemler göz önünde tutulmalıdır. Ancak, her zaman, her yerde ve herkes tarafından kabul gören karar ve uygulamalar adil olabilir. Ayrıca, pozitif hukuk kuralları ile temel hukuk ilkeleri birbirine karıştırılmamalıdır. “Hukuk, bir çağdan diğerine sessizce ve bilinçsizce gelişen geleneksel ahlakın bir ifadesi olduğu için…” hukukun temel ilkeleri siyasal fırsatçılığın saldırılarına, günlük çıkarlara, politik taraftarlığa kurban edilmemelidir. Yargıcın kişiliği dışında adaletin bir garantisi yoktur. Bu bakımdan adaletsizliği görme yetisine sahip olmayan, gördüğü halde adaletsiz kararlar veren birisi asla yargıç olmamalıdır.
Mahkemeler hukukun laboratuvarlarıdır. Buralarda adaletin en özgün haliyle üretilmesi gerekmektedir. Bilgisiz, önyargılı, yandaş, sadece kendisine öğretilenle sınırlı kapasiteye sahip, acemi yargı mensuplarından (avukat, savcı, yargıç) bu laboratuvarlarda adalet üretilmesini beklemek hayaldir.
Hukukun hammaddesi, insanlık onurunu esas alan doğal hukuk kurallarıdır. Bu kuralların neler olduğu insan hakları konusundaki çok sayıdaki uluslararası sözleşmede belli edilmiştir. Buna karşın, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarını, Anayasa Mahkemesi kararlarını ısrarla uygulamaktan kaçınan ve kararlarıyla açıkça adaletsiz sonuçlar yaratan, yargıladığı davada yaşanan adaletsizlikleri görmeyen, hukuku yargının oyuncağı haline getiren yargıç ve savcıların yalnızca vicdani değil, Radbruch formülü çerçevesinde hukuki sorumluluklarının da bulunduğu unutulmamalıdır.
*Gülriz UYGUR, “Hukukta Adaletsizliği Görmek”, Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları, Ankara, 2013.
(1) Benjamin Cardozo, “Yargı Sürecinin Doğası”, Çev. Muzaffer Dülger, Tekin Yayınevi, 1b. İstanbul, 2018.
Yazıya, değerli emekli yargıç İbrahim Fikri Talman’ın bu yazı serisi için yazdığı yazının başlığı ile başlamak geliyor içimden. “Yargı etiği mi o da ne?”, ama sonra susuyorum. Aslında anlatacağım, büyük oranda da yakınacağım konuların hepsi geliyor, sonunda etiğe dayanıyor; zaten orada da bitiyor, kalıyor, tıkanıyor. Yani, “yargı etiği mi o da ne?”den, “her şeyin başı etik”e bir yolculuk bizimkisi.
26 yıllık bir avukat olarak, yargı etiği ve ilkeleri sorununa, ister istemez biraz mesleksel perspektiften bakmak zorundayım. Yaşadıklarımı, gözlemlediklerimi, okuduklarımı ve artık yavaş yavaş hevesimi yitirmeye başlasam da olması gerekenler için çabalarımı birleştirince, doğrusu ortaya pek de sevimli olmayan bir tablo çıkıyor
Klişeleşmiş Sacayağı Meselesi
İnsan hukuk fakültesini bitirdiğinde, mevzuatta yazan, aslında fena da yazmayan ve biraz okumaya meraklıysa, hukuk felsefesi tarihi ve karşılaştırmalı hukuktaki örneklerine de bakarak, zihnindeki avukatlık mesleğini anlamlandırmaya ve biçimlendirmeye çalışıyor. Bu sırada çok şık bir söz geliyor karşısına, sonra da diline pelesenk oluyor; “yargının üç sacayağı vardır, bunlardan biri de avukatlıktır.”
Açıkça söylemek gerekirse; yinelene yinelene sıradanlaşmış, yasak savmak için söylenir hale gelmiş, böyle olduğu her halinden belli olduğu için değerini oldukça yitirmiş bir klişe artık bu söz. “İddia-savunma-hüküm” üçlemesindeki savunmanın öneminin altını çizmek için söylendiği anlaşılan “yargının üç sacayağı vardır” tümcesinin arkasından “biri de” eklemesiyle söylenmesi bile, biraz kerhen, biraz zorunluluktan söylendiğini ortaya koyuyor aslında.
Kimse alınmasın ama, bu “yargı etiği” konusu da biraz öyle. “Yargı etiği” deyince, daha çok yargıçların etik davranışlarına odaklanıldığını görüyoruz.[1] “İşin doğası böyle” denecek bu yazdıklarıma karşı, belki de haklı olacak bu itiraz, ama bu yargı işinde en basit yerden etik kavramını irdelemeye başlasak, daha yerinde olacak diye düşünüyorum.
Dışlanan Bir Savunma, Dışlanan Bir Avukatlık
27 yıl olmuş adliyenin kapısından içeri gireli, avukatlık stajına başlayalı. Eğip bükmeden söyleyeyim, adliyenin kapısından girdiğim andan itibaren her yana sinmiş bir koku ile karşılaştım, yok yok tozlu dosya, eskimiş raf kokusu değil bu. Bu kokuyu anlatmışlardı bana, ama şöyle burnunu çeke çeke duymak, duyumsamak oldukça başka tabi. Avukatlara verilmek istenen bir duygu var hep, “dışlanmışlık”. İncelikli olmayan (amiyane) biçimde ifade edersek; “biz burada ne güzel yapıyoruz işleri, avukata ne gerek var?” duygusu.
Bütün genellemeler gibi oldukça fazla ayrık durum (istisna) içeriyor söylediklerimiz doğal olarak, söylediklerimiz genel geçer bu tavra yenilmemiş yargıçlar, savcılar, adliye personeline değil tabi ki. Ama yargıcıyla, savcısıyla, adliye personeliyle, cezaevi görevlisiyle, avukatın işi nedeniyle muhatap olduğu kamu kurumlarındaki görevlileriyle; bu tavır hep var.
Tam da burada haklı olarak, bu tavrın sadece avukatlara karşı olmadığı, devlet aygıtının içinde yer almayan her yurttaşa karşı olduğu, ülkemizde Osmanlı döneminden gelen kamu görevlisi olmanın, kamu görevlisi sıfatıyla bir masanın arkasına geçmenin yarattığı üstünlük hissi ve toplumsal yapımızın hiyerarşiye ve kamusal sıfatlara verdiği aşırı önem ile ilgili olduğu söylenebilir. Bunun hukuksal olmanın çok ötesinde kültürel bir sorun olduğunu söyledikten sonra, bu genel soruna sadece değinerek geçmek zorunda olduğumuzu; bu yazıdaki konumuzun avukatlık olduğunu vurgulayalım.
Avukatlığın Farkı
Yukarıda anlatmaya çalıştığımız dünyayı ve atmosferi bir daireye benzetirsek ve kabaca merkezinden dış çeperlerine kadar her yönüyle (yönetsel, ekonomik vb.) devlet aygıtının içinde yer aldığını söylersek sanırım yanılmış olmayız. Avukatlık işte tam olarak devlet aygıtının içinde yer almayan yönüyle, tüm bu dünya ve atmosferden konumsal olarak ayrılıyor. Bence en önemli farkı da burada doğuyor. O nedenle belki de, artık klişe “sacayağı” söyleminden uzaklaşıp, avukatlığı sacayağının bir parçası olmaktan çıkarıp ayrı bir yerde tanımlamamız daha doğru olacak.[2]
Bu kadar uzun laftan sonra yazı dizisinin konusu olan yargı etiğine dönmek gerekirse; bizim yargı sistemimizde ve uygulamamızda etik kavramının önce kendisine vurgu yapmamız doğru olacak ve kanımca yargı etiği ilkelerini tartışmak bakımından önemli bir altyapı oluşturacaktır. O zaman da felsefe tarihinin biraz derinliklerine girip Aristoteles’in “erdem kuramı”na uzanmak gerekecek. Dolayısıyla da yargı etiği ilkelerini uygulayacak yargı ögelerinin, özellikle de yargıçların temel ve asgari bir erdemlilikle donatılmadıkça, yargı etiği ilkelerinin yaşama geçirilmesini beklemek boşuna olacaktır. Burada eski hukukumuzdaki Mecelle’de bir yargıcın sahip olması gereken nitelikleri yeniden anımsarsak, sanırım anlatmak istediğimiz konu daha net ortaya çıkacaktır. Mecelleye göre bir yargıcın “anlayışlı (fehim)”, “sağlam (metin)”, “güvenilir (emin)”, “doğru (müstakim)”, “temkinli (mekin)”, “hakim” olması gerekir.
Evet, yazması kolay yaşaması ve yaşama geçirilmesi zor olan bu erdemlerin hukuksal ve yargısal yönünden önce; kişisel, ailevi, toplumsal, psikolojik ve karakterle ilgili yönleri bulunuyor ve ilk bakıldığında, yargılama etiğiyle de doğrudan ilgili görünmüyor, ama üzerinde biraz düşünürsek, yargılama etiği tam da burada başlıyor kanımızca.
“Kötü kanun iyi uygulayıcının elinde en iyi kanun, iyi kanun kötü uygulayıcının elinde en kötü kanun haline gelebilir” eklindeki ünlü sözün içeriğine yaklaştığımız bu yerde bir avukat olarak “avukatlar yargının gören gözü, duyan kulağı, konuşan ağzıdır.” söyleyişine uygun olarak gözlemlerimizi aktarmaya çalıştık.
[1] Tuğan Esra Nur/ÖmürGönülşen, Uğur; “Türkiye’de Yargı Etiği İlkeleri Üzerine Bir İnceleme”, Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 24 (Aralık Özel Sayı), s. 90
[2] Bu yazımızdan bir avukatlık güzellemesi yapmaya çalıştığımız sonucu çıkarılsın istemeyiz. Yargıda görev yapan her meslek ayrı ayrı değerli ve birbirleri ile kıyaslanmaları zaten olanaksız. Avukatlığın hem uluslararası düzeyde ve geleceği ile ilgili sorunlar var, hem de ülkemize özgü ağır sorunları var. Ayrıca mesleği yapan biz avukatlardan kaynaklanan da önemli sorunları var.
MURAT FATİH ÜLKÜ HAKKINDA
1975 Balıkesir doğumludur. 1996 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde mezun oldu. 1998’den itibaren İzmir’de serbest avukatlık yapmaktadır. 2008-2010 döneminde İzmir Barosu Yönetim Kurulu üyesi olarak görev yapmıştır. Hukuk ve sosyal bilimler üzerine makaleleri çeşitli ulusal ve yerel gazetelerde yayınlanmakta, Cumhuriyet Gazetesindeki “Olaylar ve Görüşler” sayfasında görülerini dile getirmektedir. “Sözüm Var Sarıasmalara” adlı şiir kitabı bulunmaktadır. 203 yılında yazdığı “Pekünlü Dosyası” isimli kitap Bilim ve Gelecek Yayınlarından çıkmıştır.
İktidarların, egemen güçlerin hukukun üzerindeki etkisi ile ülkelerin gelişmişlikleri ve bireylerin haklarının güvencede olması arasında doğru orantılı bir ilişki vardır. Yargının bağımsız, tutarlı ve öngörülebilir kurallar üzerinde hareket ettiği ve bireylerin kendilerini hukuken güvende duyumsadıkları ülkelerde; gelişmişlik, temel insan haklarının güvencede olması ve hukuk kültürü üzerine olumlu sözler söylenebilir ancak. Tabi, bir de bu söylenenlerin lafta kalmaması, eylemli olarak yaşama geçmesi, yargı sisteminin ve uygulayıcıların bu söylenenleri içselleştirmiş olmaları gerekir. “Pekünlü Dosyası”nın ülkemizdeki hukuk devleti, laiklik, üniversite kavramlarının hallaç pamuğu gibi dağıtılmasında yarattığı önemli etkiler gözler önüne seriliyor bu çalışmada. Gölgede kalmış, gölgede kalması da istenmiş, yitikleştirilmiş bir kumpas davasını inceleyen “Pekünlü Dosyası”nı okudukça, içerdiği hukuksuzlukların, adaletsizliklerin; son yıllarda yaşadıklarımızın habercisi olduğunu görecek ve zamanında atılan çığlığa yeniden tanıklık edeceksiniz. “Pekünlü dosyasına sessiz kalamazsınız.” “Kim bilir, gelecekte yine başka bir günün birinde, yetkili makamlarda bir Picquart çıkar, Pekünlü Dosyası’nda hukuksuzluk olduğunu söylemekten; bir Emile Zola çıkar, Pekünlü’nün yaşadığı haksızlığı yazmaktan çekinmez, 21. yüzyılın Dreyfus’una benzetilebilecek Rennan Hoca’nın hukuk önündeki yenilgisi ortadan kaldırılır. Zaten bu yenilgi, ‘hiç önemli değil, ülkemizde bunca insan haksız yere yatarken, Silivri dolup taşarken, ben 4-5 ay yatmışım, hiç önemli değil şeref duyarım’ diyen Rennan Hoca için onur, Türk yargı sistemi ve hukuku üzerinde bir yüktür, yeni Picquart ve Zola’lar aslında Türk yargı sistemini ve hukukunu bu yükten kurtaracaklardır. Günün birinde Bibikov’lar çıkacaktır mutlaka son dönemde en çok çağrı yapılan yargı kesiminden, savcılardan, yargıçlardan.”
Statü Endişesi, Para, Şöhret, Mevki, Makam Hırsı Üzerine Bir Deneme / Av. Vedat Ahsen Coşar
İsviçreli yazar ve felsefeci Alain de Botton, Türkçeye ‘Statü Endişesi’ olarak çevrilip yayımlanan özgün adı ‘Status Anxiety’ isimli, hem eğitici, hem düşündürücü, hem de kışkırtıcı kitabında, başkalarının bizim hakkımızda ne düşündüğü korkusu, başarısızlığımızın toplum tarafından acımasızca yargılanacağı duygusu, başkalarını aslında değerli bir varlık olduğumuza ikna edemeyeceğimiz kaygısı, sonsuza dek başarılı kişilere buruklukla, kendimize ise utançla bakmaya mahkûm edileceğimiz sanrısı gibi, bizi fena halde kedere ve hüzne sürükleme tehlikesini içinde taşıyan evrensel bir endişeyi, statü endişesini inceler ve şöyle yazar: ‘Bizi yüksek statü arayışına yönelten karşı konulmaz isteğin neler olduğu konusunda yaygın birtakım yargılar vardır: bunlardan ilk akla gelenler para, ün, mevkii ve itibar edinme hırsıdır.’
Bu tür hırslarla ilgili olarak Adam Smith, 1759 yılında yazdığı ‘The Theory of Moral Sentiments/Ahlaki Duygular Teorisi’ isimli kitabında şunları söyler: ‘Dünyadaki bütün bu hırgür, bu keşmekeş neye hizmet ediyor? Para hırsıyla canımızı dişimize takmış, zenginlik, iktidar, mükemmellik peşinde koşuyoruz; bu koşunun sonunda bizi ne bekliyor? Doğanın gereklerini mi yerine getirmeye uğraşıyoruz? En yoksul işçinin yevmiyesi bile doğanın gereklerini karşılamaya yeter. Öyleyse daha iyi şartlarda yaşamak adını verdiğimiz o yüce amacın bize nasıl bir yararı var? Şu yararı var: bütün bu koşuşturmanın sonucunda gözlemlendiğimizi, ilgilenildiğimizi, bize sempatiyle, beğeniyle, takdirle bakıldığını hissederiz. Zengin adam servetinin keyfini sürer, çünkü aslında o servet ona dünyanın ilgisini ve beğenisini de beraber getirmektedir. Tam aksine yoksul adam, yoksulluğundan utanç duyar, çünkü o yoksulluk onu insanlığın ilgi alanının dışına itmiştir. Bizimle ilgilenilmediği duygusu, insan doğasının en ateşli isteklerine bile ket vuran bir duygudur. Yoksul adam evden işe, işten eve gidip gelen hiç kimsenin fark etmediği adamdır. Dışarıda kalabalığın içinde yürümesi ya da hiç dışarı çıkmadan kendi evinde yaşaması hiçbir şeyi değiştirmez. Her iki durumda da aynı silikliğin ve görünmezliğin içindedir. Oysa rütbeli ve haysiyetli adam bütün dünyanın gözleri önündedir. Herkes ona bakar, davranışları kamuoyunun ilgi odağıdır. Her sözü, her hareketi ilgiyle karşılanır.’
Aynı konuda J.J. Rousseau gerçekten okunması gereken ‘İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı ve Temelleri Üzerine Konuşma’ adlı kitabına, ‘Biz her ne kadar bağımsız akıllara sahip olduğumuzu düşünsek de, gerçekte kendi gereksinimlerimizin neler olduğunu anlamak konusunda acınacak durumdayız’ diyerek başlar ve şöyle devam eder: ‘Ruhlarımız, tatmin olmak için neye gereksinme duyduklarını ender olarak dile getirirler. Olur da bir şeyler fısıldarlarsa bile, söyledikleri temelsiz ve çelişkilerle doludur. Aklımız, sağlıklı olmak için tam olarak nelere gereksinme duyduğumuzu açık yüreklilikle ifade eden bir bedene sahip değildir. Tam aksine, susadığında şarap isteyen, yatıp dinlenmesi gerektiğinde dans edeceğim diye ısrar eden bir bedendir. Aklımız, bize tatmin olabilmek için neye gereksinim duyduğunu söyleyen dışarıdaki seslerin etkisindedir. İşte! Dışarıdaki bu sesler, ruhlarımızın ender olarak ifade ettiği bize ait fısıltıları ezer geçer, önceliklerimizi belirlemek adını verdiğimiz o çok yorucu işin üstesinden gelmeye çalışırken bizim dikkatimizi dağıtır.’
Gerek yukarıda bir bölümünü sunduğum eserinde, gerekse siyasal toplumun oluşmasından önceki ‘tabii hal’ durumunu anlatan ‘Sosyal Sözleşme’ isimli kitabında; ‘yaratanın elinden çıkan her şey iyidir, her şey insanın elinde yozlaşır’ ilkesinden yola çıkan Rousseau, insanlar arasında kurulmuş olan ilişkilerin adaletsizliğini ortaya koymaya çalışır. Kötü kurulmuş bir dünyada mutluluğa ulaşamayan pek çok insan gibi, hayal gücünü seferber ederek gönlüne göre kurduğu dünyaya bizi yaklaştıracak ilkeler sunar. İnsanlık tarihini, barbarlıktan uygarlığa doğru ilerleyen ve gelişen bir tarih olarak okumaz. Aksine insanlık tarihini, uygarlıktan barbarlığa doğru giden bir süreç olarak okur. Bu biçimde okuduğu için de, başlangıçta gerçekten gereksinme duyduğu şeyleri içtenlikle ifade ve talep eden insanların, giderek kendisine yabancı şeyleri talep eden, başkasının yaşamlarına kıskançlıkla bakan insanlar olup çıktıklarını ileri sürer.
Rousseau’nun görüşlerinin geçmişte yaşananlarla ne ölçüde bağdaştığı, ne ölçüde insanlık tarihinin sosyal ve maddi gerçeklerine uygun düştüğü tartışılabilir ve hatta Rousseau’nun romantik düşünceleri, moderniteye kin besleyen pastoral bir filozofun hayalleri, varsayımları ve uçuklukları olarak da kabul edilebilir. Ne var ki, Rousseau gibi İsviçreli olan Alain de Botton’da, bu konuda Rousseau’dan pek farklı düşünmez. Ona biraz da hak verircesine, insanlık tarihinden bir örnek vererek, bize Kuzey Amerika’daki Kızılderililerin öyküsünü şu şekilde anlatır. ‘On altıncı yüzyılda Amerika’daki yerlilerin yaşamını ele alan kayıtlar, Kızılderililerin maddi açıdan son derece basit, yalın, ancak manevi yönden doyurucu bir yaşamları olduğunu gösteriyor. Bu kayıtlara göre, küçük kabileler halinde ve iç içe yaşayan Kızılderililer, eşitlikçi, dindar, oyunbaz ve savaşçıydı. Para ile pek işleri olmayan, bireysel olarak çok az mal mülk sahibi olan Kızılderililer, meyve yiyerek, avlanarak besleniyorlar, çadırlarda yatıyorlar, hep aynı şeyleri giyiyorlar, aynı ayakkabıları kullanıyorlardı. Kabile şefinin durumu da kabilenin diğer üyelerininkinden pek farklı değildi. Ne var ki, bu basit, bu yalın, bu maddi her türlü olanaktan ve yaşam için gerekli kolaylıktan yoksun ortamda, son derece doyurucu ve mutlu bir yaşam sürüyorlardı. Kıtanın keşfi ve beyaz adamların kıtaya gelmeleri sonrasında, Kızılderililerin yaşamlarında ve statü sistemlerinde olağanüstü değişiklikler oldu. Avrupalı tüccarlarla, teknolojiyle, Avrupa sanayinin ürettiği lüks mallarla, silahla, mücevherle, alkolle tanışan Kızılderililerin, kendileri, yaşamları ve tüketim alışkanlıkları esaslı biçimde değişmeye başladı. O güne kadar değer verdikleri bilgeliğin, doğanın kurallarına bağlı basit ama doyurucu yaşamın, kendilerini korumak ve avlanmak için kullandıkları yayın, okun, mızrağın yerini, Avrupalı tüccarların getirdiği gümüş küpeler, bakır ve pirinç bilezikler, Venedik camından yapılmış kolyeler, aynalar, ipekli dokumalar, ketenden yapılmış üzeri işlemeli elbiseler, içkiler, barut, tüfek, tabanca ve bunlara sahip olma hırsı aldı. Ne var ki, tutkuyla istedikleri bütün bunlara sahip olmak, Kızılderilileri daha mutlu yapmadı. Avrupalı tüccarların getirdikleri şeylere sahip olabilmek için daha çok çalışmaya başlayan, daha çok geyik, daha çok tilki, daha çok yılan öldüren Kızılderililerin sonu yozlaşma, kendi öz değerlerini yitirme, intihar, alkolizm ve mutsuzluk oldu. Kabileler parçalandı. Bölünen kabileler Avrupa mallarını paylaşmak için birbirleriyle savaşmaya başladı. Kızılderililere, Avrupa’nın lüks tüketiminden, modernliğin boyalı dış görünüşünden kendilerini kurtarıp, kabilelerinin alçakgönüllü hazlarına, boş kanyonların şafak ve akşam vakitlerindeki ışıklarına, rüzgârın, yağmurun sesine ve kendi iç seslerine geri dönmeleri yönünde yapılan çağrılar etkili olmadı ve sonuçta bütün bir ırk, bütün bir kültür, otantik değeri olan bir uygarlık yok oldu.’
Alain de Botton’un da işaret ettiği üzere, yaşam, bir endişeyi terk edip ötekine koştuğumuz, bir arzudan sıyrılıp kendimizi bir başka arzunun kollarında bulduğumuz bir süreçtir. Bu sözler elbette, endişelerimizi yenmekle uğraşmamamız, arzularımızı hiçbir biçimde tatmin etmeye yönelmememiz anlamına gelmemelidir. Ama herhalde, yetişkin insanlar olarak şunların da bilincine varmış olmamız gerekir. Arzuladığımız bütün bu hedefler, bir kez başarılı olduktan sonra bize durup dinleneceğimizi vaat ederler. Ancak vaatlerini hiçbir zaman yerine getirmezler. Veya bizim kendi hırslarımız buna imkân vermez.
‘Satın aldığımız ev, araba, markalı giysiler, aksesuarlar, takılar, sahip olduğumuz diğer bütün şeyler gibi, yaşamamızın maddi arka planında eriyip gider ve bir süre sonra onun varlığı fark edilmez olur’ diyor Alain de Botton ve şöyle devam ediyor; ‘bize asıl gerekli olan, bizim üzerimizde asıl etkili olan/olması gereken duygusal doyumlardır. Araçların, eşyaların en zarifi ve en donanımlısı bile bize; sevginin, aşkın, dostluğun, arkadaşlığın, aile huzurunun ve sıcaklığının, çocuklarımızın varlığının, onların sağlıklı ve güvende oluşunun yaşattığı doyumu sağlayamaz, bir kavganın veya ayrılığın yarattığı hüsrana çare olamaz. Sahip olamadığımız mal, mülk, mevkii ve diğer şeyler için kıskançlığımızın önüne geçemiyorsak eğer, burada asıl üzülmemiz gereken, bütün yaşamlarımızı yanlış şeyleri kıskanarak geçiriyor oluşumuzdur.’
Günü yaşayan ve güne dair şeyler üzerine düşünerek zaman geçirenlerin, bütün bunları da düşünmeleri gerekir diye yazdım bunları.
Asıl olan hayatta, işinde, mesleğinde, bulunduğun makamlarda ve mevkiiler de yaptıklarındır, ürettiklerindir, senden geriye ne ya da neler bıraktığındır. Gerisi berisi hikayedir, lafı güzaftır. Esasen hayat, “bir iskambil oyunu gibidir. Doğru kartları seçmek kuşkusuz bizim elimizde değildir ama eldeki kartlarla iyi oynamak bizim elimizdedir.” Hayattaki yerimizi, değerimizi ve başarımızı da sadece ve sadece bu belirler.
Yolsuzluklarla Mücadelenin Yasal ve Hukuksal Çerçevesi / Prof. Dr. İl Han Özay
Özay, Günışığında Yönetim için ‘Yönetimin karar alma mekanizmasının, tıpkı yargı ve yasamada olduğu gibi bir usul yasası ile belirlenmesi’ni önermektedir.
Yolsuzluk ve kokuşma ile mücadelede en etkin silah ‘Günışığında Yönetim’dir. Nitekim dilimizde “güneş girmeyen yere hekim girer” diye çok güzel bir halk deyim olduğu gibi, Amerika Birleşik Devletleri Federal Yüksek Mahkemesinin en ünlü yargıçlarından Louis Dembitz Brandeis, “eğer güneş en etkin mikrop öldürücü ise ışık da en iyi koruyucu ve kollayıcıdır” demek suretiyle bu gerçeği en öz ve anlamlı bir biçimde dile getirmiştir.
Yönetimin “kuruluş”u demokratik olabilir, yani kamu görevlilerinin hemen hemen tümü Birleşik Devletlerdeki gibi seçimle işbaşına gelebilirler, ancak bu “işleyiş”in de kendiliğinden demokratik olacağı anlamına gelmez. Öyle ise, kamu yönetiminde işleyişin de demokratik olabilmesinin ilk şartı ‘saydamlık’tır. (1) Ne var ki ‘saydamlık’ herhangi bir cismin önünden arkasının görünmesi anlamını taşır ve bazen görünen !arka! hiç de güzel olmayabilir.
“Kamu hukuku dış görüntüsü özenli ve tertemiz bir yapıya benzer. Bu yapının içi ise hiç bir zaman uyulmamış ilkeler ve uygulanmamış kurallarla doludur.” Antonio MARONGIU
Yönetimin kuruluşunun demokratik olması, yani kamu görevlerine seçimle gelinmesi ve saydamlık, işleyişin de demokratik olabilmesinin ilk şartıdır, ancak, tek başına yeterli değildir. (2)
İşleyişin de demokratik olabilmesi için:
Yönetimin karar alma mekanizmasının, tıpkı yargı ve yasamada olduğu gibi bir usul yasası ile belirlenmesi, (3)
Karar alma mekanizmasına ilgililerin aktif bir biçimde ve yetki ile donatılmış olarak katılabilmesi için yönetimin elindeki, doğası gereği gizli kalması gerekmeyen, her türlü bilgi ve belgeye ulaşabilme hakkının sağlanması (4) ve
Özellikle kurul halinde karar veren yönetim birimlerinin toplantılarının herkese açık olması ve ilgililerin söz alarak görüşlerini açıklama olanağının bulunması. (5)
Bu üç unsur, hem “demokratik” hem de “saydam”, yani tam anlamayla bir “Günışığında Yönetim”i sağlar ve gerçekleştirir. (6)
Bu teorik çerçeve içinde yapılmasa gereken ilk iş, idarenin karar alma mekanizma ve sürecini, tıpkı “Yargı”daki gibi bir “usul yasası” ile belirlemektir. (7)
Yukarıda değinilen Amerikan “Government in the sunshine/ Günışığında Yönetim” sistemi yaklaşık otuz yıl süren bir deneyim sonucu ortaya çıkmıştır ama bizim de böyle yapmamız gerekmez. Tam tersi, başkalarının deneyimini örnek alıp o tür bir yasal düzenlemeye gitmek en doğru davranış olur. Dolaysıyla, bu usul yasası mutlaka katılımı da sağlamalı ve katılımın etkili olabilmesi için de ilgililerin kamu yönetiminin elindeki bilgi ve belgelere kolayca ulaşabilmesinin yollarını da öngörmelidir. (8)
Ülkemizde şimdi yürürlükteki sistemin yolsuzluklara elverişli bir zemin oluşturmasının nedeni kamu yönetiminin “kapalı kapılar ardında” tek yanlı olarak karar alıyor olmasındandır. Bu mekanizma ve sürece ilgililer ancak “gayrımeşru” yollardan katılabilmekte ve bunun adı da “rüşvet” olmaktadır.
Kapalı kapılar ardında, tek yanlı olarak alınan idari kararlar karşısında tek çare yargı yoludur ki, bu da hem bir “hastalık hali” hem de masraflı, külfetli ve ülkenin global ekonomisi bakımından da “antiekonomik”tir. Nitekim, önceden gayrımeşru yollara başvurmayanların birçoğu, haklarını Yargı önünde korumaya çalışacaklarına, sonradan türlü yöntemler ve genel olarak “hediye” adı verilen aracı kullanıp “idare”yi karar değiştirmeye “ikna” etmeye çalışmakta ve bunda başarıl da olmaktadırlar.
Önceden verilenle sonradan verilen arasında da aleyhte epeyi bir fark olduğu söylenmekteyse de pratik olarak böyle bir yolu hiç denemediğimden bunun doğruluğu konusunda yemin edemem. Ancak bu işin yolunun yordamının bu olduğunu Mısır’daki sağır sultan bile duymuştur.
Buna karşılık, başta da belirtildiği gibi, ilgililerin karar alma mekanizma ve sürecine izleyici olarak değil “yetkiyi paylaşan”lar olarak katılımı ve görüşünün alınması,(9) idarenin elindeki tüm bilgi ve belgelere ulanabilme hakkı, (10) sağlandığı ve bağımsız “Yargı” güvencesi altına alındığı (11) taktirde, idareyi ne önceden ne de sonradan gayrımeşru yol ve vasıtalarla, belli kişisel çıkarlar doğrultusunda etkileyip, kamu yararı dışında uygulamalar yapabilme olanağı büyük ölçüde ortadan kalkabilecektir. (12)
Böyle bir sistemi gerçekleştirebilme “demokratik” olduğunu iddia eden bir toplum için hiç de zor olmamak gerekir. Şubat 1992’de Ankara’da Milli Kütüphanede yapılan ve bu tür bir katılımcı demokratik yönetim modelini savunduğu “Anayasa Kurultayı”nda yorumculardan biri, “herkesin işi gücü mü yok ki gidip araştırsın ve görüş açıklasın” demişti. İşin garibi bu zat ünlü bir basın mensubuydu. “Belki” diye cevap verdim: “Ama bunu içgöç edinenler de çıkabilir.”
Zaten bazı düzenlerde demokrasi de “birkaç iyi adam” sayesinde yalamaya devam edebilmektedir.
Notlar:
Nitekim bir genel seçimde yazılı basında tam sayfa olarak Sayın Süleyman Demirel’in boy resmi yanında “Karakolların duvarları camdan olacak” sloganı yayımlanmıştı. Ancak, yine aynı günlerde Karadeniz kıyı kesimindeki bir kentte, emniyet görevlilerinin kendileri hakkında bir eleştiri yazısı yazmış bulunan bir kimseyi karakola çağırarak ona gazetenin o nüshasını yedirdikleri haberi de yer alıyordu. Siz duvarları camdan olan bir karakolun önünden geçerken bunu görseniz, belki de ne yedirdiklerini anlamadan adamın etrafında pervane olarak kendisine izzeti ikramda bulunduklarını sanırsınız. Hani Hoca’ya “Helada sakız çiğnenir mi” diye sorduklarında verdiği cevap gibi: “Çiğnenir ama dışarı çıkınca ağzınızı oynatmayın, sonra başka bir şey yediğinizi zannederler.”
Bunun en güzel kantı ABD’dir. Nitekim orada federal düzeyde olanlar hariç yargıçların bile seçimle işbaşına gelmelerine karşın yönetimin işleyişinin de demokratik olabilmesi için çareler araştırılmış ve biraz sonra anlatacağım bir sistem oluşturulmuştur.
Amerika Birleşik Devletleri’nde 1946 yılında çıkarılan “Administrative Procedure Act / Yönetsel Yöntem Yasası”.
“Freedom of Information Act / Bilgi Edinme Özgürlüğü Yasası”.
“Sunshine Act / Günışığında Yasası”.
Bizde usul yasaları, yasama ve yargı dışında her konuda ayrı ayrı olmak üzere sadece vergilendirme ve kamulaştırma ile kamusal ihale alanlarında vardır. Buna karşılık kamulaştırma ve vergi usul yasaları katılım ve açıklığı çok sınırlı bir biçimde sağlamakta, Devlet İhale Kanunu sistemi ise bu konuda biraz daha “günışığında” gibi görünmektedir.
İkinci Dünya Savaşını izleyen yıllarda İspanya, İsviçre, 1976’da Federal Almanya, daha sonraFransa ve İtalya, Birleşik Devletler örneğini izleyerek, yargısal olmayan genel idari usul konusunda yasal düzenlemeler yapmışlardır. İtalya’nın bu kervana en sonra katılmasının nedeni ise idarenin direnmesi olmuştur, zira genel idari usule ilişkin bir yasa “keyfi” davranışa bir ölçüde engel olduğundan kamu yetkililerinin pek de hoşuna gitmemektedir.
Örneğin, Sıddık Sami Onar, belediyede birden fazla imar planı bulunduğunu, eğer sizi yararlandırmak istiyorlarsa bunlardan birini, yok işinizi yokuşa sürmek istiyorlarsa diğerini uyguladıklarını söylerdi. İstanbul nazım planı üzerinde yallarca çalışmış bulunan İtalyan Şehircilik uzmanı Profesör Piccinato da bana, belli ölçekli birtakım maketlerin de yapılmasa zorunluluğundan söz etmişti. Aksi taktirde sadece paftaların anlaşılmasının çok zor olduğunu ve plandaki bazı verilerin farkla biçimde yorumlanabileceğini anlatmışta. Gerçi bu tür teknik bir güçlük o belgeye ulaşan ilgili için de söz konusudur, ama hiç olmazsa güvendiği bir uzmanın görüşünü alarak idarenin gösterdiği gerekçenin doğru olup olmadığın sınayabilir.
Bu tür bir katılımın sadece yasada öngörülmesi değil, ayna zamanda bağımsız “yargı”nın da güvencesi altonda olmasa gerekir. Örneğin Amerika’da Hudson vadisinde kurulacak bir hidroelektrik santrali için izin verilmesi üzerine, konu “Hudson Nehri Manzarasın Korumacılar Grubu” isimli bir topluluk tarafından, ilgili olarak kendi görüşleri alınmadığı gerekçesiyle, Federal Yüksek Mahkeme önüne kadar götürülebilmiştir. Supreme Court da 1966 tarihli “Scenic Hudson Preservation Conference” kararanda, “kamu yararı hiç kimsenin bu arada idarenin de tekelinde değildir; her kim ki kendini bu konuda ilgili görür onun menfaatinin korunmasa gerekir” diyerek izni, bizim hukuk düzenimizin terimiyle “iptal” etmiştir.
Pek tabii olarak askeri, siyasal ve ticari surlar söz konusu ise bunlara ilişkin bilgi ve belgeler herkese verilmez. Buna karşılık ihaleler, imar planları, inşaat izinleri ve benzeri gibi konulardaki bilgi ve belgelerin gizliliği söz konusu olmamak gerekir. Ülkemizde, ilgililerin bir ölçüde kendilerinin malı olan belgelere ulaşmaları bile idarenin “ihsan”ına bağlıdır. Örneğine üniversitede başarısız olan öğrencilere sınav kağıtlarını göstermek tamamen öğretim üyesinin takdirine kalmıştır. Orta öğretimde de sınav kağıdını göstermek değil de sadece aldığı notun yüzdesi hakkında bilgi verilirmiş. Bazı bilgi ve belgelere ulaşabilme olanağı bizde basın için bile sınırlıdır. Dikkat edilirse kamusal yaşam bakmandan çok önemli ama gizli tutulan bilgi ve belgeler, zaman zaman medyanın eline geçmekte, ünlü bazı sunucular bunları açıklayıp tartışarak büyük skandallar yaratmaktadırlar.
İtalya’nın efsane savcısı Di Pietro, İstanbul’daki bir söyleşisinde, ünlü “temiz eller” operasyonunun büyük başarıya ulaşmasında ülkedeki dinamik güçler ve kamuoyu kadar “yargı”nın bağımsızlığının da etken olduğunu vurgulamıştır.
Böyle bir sisteme geçildiğinde, idarenin zaten yavaş olan karar alma mekanizmasının daha da yavaşlayacağı eleştirisi ile karşılaşmak mümkündür. Ancak bu yasal düzenlemeyle önlenebilir ve hatta süreç hızlandırılabilir. Nitekim bugünlerde İtalya’da yapılan bir reform sayesinde idari muamelelerin hızlanması ve yararlananların eski sıkıntılarından kurtarılması mümkün kılınmıştır.
Not: Makale, 29 Eylül – 3 Ekim 1997 tarihlerinde İstanbul’da düzenlenen “Yolsuzluk ile Savaşım Stratejileri Uluslararası. Sempozyumu”nda yapılan konuşmadır. Sempozyum; Alman Kültür Merkezi (Goethe Institut – İstanbul), HFSA (Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi), Amerikan Basın ve Kültür Merkezi (United States Information Service), İngiliz Kültür Merkezi (The British Council) ve İtalyan Kültür Enstitüsü (Istituto Italiano di Cultura) tarafından düzenlenmiştir.
Şikayetname, divan şairi Fuzuli tarafından yazılmıştır. Gerçek adı Mehmed b. Süleyman’dır. “Fuzûlî-i Bağdadî” veya “Mevlânâ Fuzûlî” olarak tanınmıştır.
Fuzuli, Irak bölgesinde muhtemelen Kerbelâ’da, tahminen 1480’lerde doğmuş, 1556’da yine aynı bölgede ölmüştür. Kanuni`nin Bağdat`ı almasından sonra ona ithafen yazdığı kasidelerle ve imparatorluğun Bağdat Valisi olarak atadığı şahıslara ithaf ettiği şiirleriyle bilinmektedir.
Fuzûlî, Şikayetname isimli şiirinde kendisine bağlanan maaşı vermeyen memurları şikâyet etmekte, devlet dairelerinde rüşvetin geldiği noktaya dikkat çekmektedir. Şikâyetnâme mecazlı ifadelerle Kanunî’yi hedef almaktadır.
“Selam verdim, rüşvet değildir deyü almadılar” sözü Osmanlı İmparatorluğu’nun rüşvet ve yolsuzluk bataklığına sürüklenerek çöküş sürecinin başlangıcını simgelemesi bakımından önemlidir.
Selâm verdim rüşvet değildir deyü almadılar. Hüküm gösterdim, faydasızdır diye iltifat etmediler. Gerçi görünürde itaat eder gibi davrandılar ama bütün sorduklarıma hal diliyle karşılık verdiler.
Dedim : – Ey arkadaşlar, bu ne yanlış iştir, bu ne yüz asıklığıdır?
Dediler: – Bizim adetimiz böyledir.
Dedim: – Benim riayetimi gerekli görmüşler ve bana tekaüt beratı vermişler ki ondan her zaman pay alam ve padişaha gönül rahatlığı ile dua kılam.
Dediler: – Ey zavallı! Sana zulüm etmişler ve gidip gelme sermayesi vermişler ki, daima faydasız mücadele edesin ve uğursuz yüzler görüp sert sözler işitesin.
Dedim: – Vakıf malın dilediği gibi kullanmak vebaldir.
Dediler: – Akçamız ile satın almışız, bize helaldir.
Dedim: – Hesaba alsalar bu tuttuğunuz yolun fesadı bulunur.
Dediler: – Bu hesap, kıyamette sorulur.
Dedim: – Dünyada dahi hesap olur, haberin işitmişiz.
Dediler: – Ondan dahi korkumuz yoktur, katipleri razı etmişiz.
Gördüm ki sualime cevaptan başka nesne vermezler ve bu berat ile hacetim kılmağın reva görmezler. Çaresiz mücadeleyi terk ettim ve mey’us ü mahrum guşe-i uzletime çekildim.
Sağlık ve Tıp hukuku, çeşitli hastalıkların toplum hayatında ortaya çıkardığı hukuksal sorunları inceleyen hukuk dalıdır. Sağlık hukuku, sağlık hizmeti talep edenler ile bu hizmetleri sunanlar arasındaki ilişkilerin yanında kişi, kurum ve kuruluşlar ile bunların devletle olan ilişkilerini de düzenlemektedir. Tıp Hukuku sağlık hukukunun bir alt dalıdır.
Tıp Hukuku, tıp tekniklerinin sağlık personeli tarafından uygulanmasından kaynaklanan hak ve yükümlülükler ile yasal sorumlulukları, hasta hakları, ilaç hukuku, medikal hukuku gibi konuları ele alan hukuk dalıdır.
Sağlık Hukuku, modern sağlık hizmetlerinin gelişmesi ile birlikte bağımsız akademik alan kazanmış olan bir hukuk dalıdır. Sağlık Hukukunda Sorumluluk, Hasta Hak ve Yükümlülükleri, Hekim Hak ve Yükümlülükleri, Sağlık Kurum ve Kuruluşlarının Hak ve Yükümlülükleri, İlaç Hukuku, Sağlıkta Reklam, Sağlık Çalışanlarının Hakları, Hasta Hakları, Tıbbi Müdahaleden Ötürü Sağlık Çalışanlarının Yasal Sorumluluğu, Sağlıkta Hukuki ve Cezai Sorumluluklar, Sağlık Sektöründe İdari Disiplin Cezaları, Tıp Ceza Hukuku, Sağlık Kuruluşlarının Kurumsal Sorumluluğu, Tıbbi Müdahaleler Karşısında Hastanın Kendi Geleceğini Belirleme Hakkı, Hekimin Tazminat Sorumluluğu, Tıbbi Müdahaleden Doğan Cezai Sorumluluk gibi alanlar Tıp Hukukunun alanına girer. Sağlık Hukuku, ülkemizde hızla gelişen ve insan hakları boyutuyla özel önem kazanan ve uzmanlık gerektiren bir alandır. Bu nedenledir ki; kitabımız, hasta, sağlık çalışanları ile sağlık kurum ve kuruluşlarına rehber niteliğinde hazırlanmıştır. Ele alınan konular; sağlık hukukunda temel kavramlar, hasta-hekim- sağlık kurum ve kuruluşları açısından hak ve yükümlülükler, disiplin, ceza ve tazminat hukuku sorumluluğu, sağlıkta reklam, sağlıkta arabuluculuk, içtihat, mevzuat bölümlerinden oluşmaktadır.
Tıp Hukuku, tıbbi müdahalenin hukukunu ele almakta, sağlık çalışanlarının hak ve yükümlülükleri, hastaların hak ve yükümlülükleri ile hatalı tıbbi uygulamalar nedeniyle tazminat, ceza ve idari sorumluluk konuları sistematik bir yapı içinde çözümlemektedir. Hatalı tıbbi müdahalelerden kaynaklanan hukuki sorumlulukları ele alan hukuk dalı Tıp Hukukudur. Tıp bilimindeki gelişmeler, bu alandaki yenilikler, gelişen insan hakları anlayışı ve karmaşıklaşan sigorta sistemi hukuki düzenlemelerin detaylandırılmasını zorunlu kılmıştır. Kişinin vücut bütünlüğü, yaşama hakkını ve kişisel onurunu doğrudan ilgilendiren tıbbi müdahaleler hukuki düzlemde önem arz etmektedir. Tıbbi müdahale hukuka uygun olmak zorunda, hastalar her müdahaleye karşı hukuki güvence altında bulunmaktadır.
Tıbbi müdahalelerdeki hatalardan dolayı hekimler ayrıca meslek örgütlerinin uyguladığı disiplin kurallarına tabidir. Hekimin ve tıbbi müdahalede bulunma yetkisine sahip sağlık personelinin sorumlulukları dışında yasaların öngördüğü emir veya yasaklara aykırı davranılması durumunda da sorumluluklar söz konusu olabilir. Tıbbi müdahale, yetkili kişilerce tıp biliminin koyduğu kurallarına göre yapılan teşhis, tedavi ve tıbbi koruma iş ve işlemlerini içermektedir. Tıbbi müdahaleyi yapacak kişi hastayı aydınlatma yükümlülüğü altındadır. Sağlık mensubu, hastayı müdahalenin kapsamı, yöntemi, sonuç ve riskleri konusunda detaylı bir şekilde bilgilendirmelidir. Tıbbi müdahale teşhis ve tedaviye yöneliktir ve bu amaca yönelik olmayan faaliyet tıbbi müdahale olarak tanımlanmaz. Tıbbi müdahaleler için hangi uzmanlığın gerektiği ve hangi tıbbi müdahaleyi hangi yetkili kişinin yapabileceği konusu da tıp hukukunun düzenlediği kurallarla belirlenmektedir.
Ötenazi, iyileşmesi imkânsız görülen hastanın kendi talebi üzerine yaşamına son verilmesidir. Türk Hukukuna göre hastanın yaşamına son vermek kasten insan öldürme suçunu oluşturmaktadır. Hasta Hakları Yönetmeliği’nin 13. Maddesine göre Türkiye’de ötenazi yasaktır. Tıbbi gereklerden bahisle veya her ne suretle olursa olsun, hayat hakkından vazgeçilemez. Kendisinin veya bir başkasının talebi olsa dahi kimsenin hayatına son verilemez. Tıbbi müdahale sırasında ya da başka şekilde sağlık personeli olsun ya da olmasın intihara teşvik ve yardım eden kişiler Türk Ceza Kanununun İntihara yönlendirme hükümlerine tabidir.
İnsan yaşamı dokunulmaz bir değerdir ancak her hastanın tedaviyi reddetme hakkı da bulunmaktadır. Kişinin rızası ve tedaviyi reddetme hakkı genel sağlığı koruma amacıyla geçersiz kılınabilir, genel sağlık tehlikesi durumunda, örneğin salgın veya bulaşıcı hastalıklar olması halinde kişilerin rızası aranmaksızın tıbbi müdahale yapılabilir.
Aydınlanma Çağı Düşünürü Cesare Beccaria Bonesana 15 Mart 1738 tarihinde Milano’da doğmuş 28 Kasım 1794 tarihinde doğduğu yer olan Milano’da yaşamını yitirmiştir.
Beccaria, 1747-1755 yılları arasında sekiz sene Parma’daki bir Cizvit okulunda eğitim gördükten sonra 20 yaşındayken Pavia Üniversitesi‘nde hukuk doktorasını tamamlamıştır.
Cesare Beccaria heykeli
Beccaria genelde hukuk sorunlarıyla ilgilenmiş, 1770 yılından itibaren Avusturya egemenliğinde bulunan Milano Yönetiminde üst düzey görevli memur olmuş ve ölünceye kadar bu görevini sürdürmüştür.
Beccaria sadece bir hukukçu değil, aynı zamanda önemli bir ekonomisttir. Milano’da “Kamu Ekonomisi” kürsüsünde profesörlük yapmış ve Adam Smith’ten önce bazı ekonomik teoriler üzerine yazmıştır.
İtalyan hukukçu, filozof, ekonomist ve edebiyatçı Beccaria’nın “Suçlar ve Cezalar Hakkında” adlı (Dei delitti e delle pene) isimli eseri hukuk tarihi ve felsefesinde önemli yer tutmuştur. Modern ceza hukukunun sistematik temellerini atan düşünürdür.
Suçlar ve Cezalar Hakkında
Beccaria, Suçlar ve Cezalar Hakkında ismi ile yayınlanan ve Türkçe’ye de tercüme edilen kitabını çok genç yaşta yazmış, Hukuk Felsefesine dair büyük bir çığır açmıştır. Eserinde, idamın ve işkencenin ceza olarak görülemeyeceğini ve bunun bir barbarlık olacağını açıklayan Beccaria, ceza hukukuna birçok ilke ve prensip kazandırmış, birçok ülkede gerçekleşen hukuk reformuna esin kaynağı olmuştur.
“Nullum crimen nulla poena sine lege” (kanunsuz ne suç ne ceza olur) prensibini yaygınlaştıran kişidir. Beccaria bu fikri “toplum sözleşmesi” temelinde açıklamış ve yaymıştır. “Yasa ancak açık ve zorunlu olarak gerekliliği beliren cezaları koymalıdır ve bir kimse ancak suçun işlenmesinden önce kabul ve ilan edilmiş olan ve usulüne göre uygulanan bir yasa gereğince cezalandırılabilir.” şeklindeki prensip İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi‘nin 8. maddesi olarak kabul edilmiş, Beccaria’nın fikirleri 1789 Fransız Devrimi belgelerinin ruhunu oluşturmuştur.
Beccaria, Fransa’da işkencenin kaldırılmasına ve İsveç’te yargı reformunun gerçekleşmesine ilham vermiştir.
Eserin ilk (isimsiz) baskısı 1764 yılıdır. Beccaria’nın eseri, 1765 yılında Fransızca, 1766’da Almanca, 1767’de İngilizce, 1770’de İsveççe, 1772’de Lehçe, 1774’te de İspanyolca olarak yayınlanmıştır. Voltaire ve Diderot gibi birçok aydın eserden etkilenmiştir, eserin tartışması ve ölüm cezasına dair görüşler 200 yıldır tartışılmaya devam etmektedir.
Suçlar ve Cezalar Hakkında
Beccaria’nın Fikirleri ve Ardıllarına Etkisi
Beccaria, idamın meşru bir ceza olmadığını ve gereksiz olduğunu ispatlamış, idam cezasını “kamusal cinayet” olarak tanımlamıştır. “Suçlar ve Cezalar Hakkında” adlı eser halen üniversitelerin ceza hukuku kürsülerinde referans kitap olarak gösterilmektedir. Eserde, kanunların kaynağı, nasıl inşa edilmesi ve nasıl yorumlanması gerektiği, cezaların neden bir ihtiyaç olduğu ve cezaların sahip olmaları gereken nitelikler izah edilmiştir.
Beccaria, Aydınlanma Çağı’yla birlikte gelişen Avrupa’daki felsefi akımlardan ve özellikle Montesquieu ve Rousseau’nun fikirlerinden etkilenmiştir.
Montesquieu ve Rousseau’nun yolunda giden Beccaria, modern ceza hukukunun temel ilkelerini ortaya koymuştur.
Beccaria’ya göre, suçta ve cezada kanunilik ilkesi, yargılamaların hızlı ve adil olması, cezaların ılımlı olması; her türlü kötü muamele, işkence, gizli yargılama ve keyfi davranışların yasaklanması; suçların ve cezaların orantılı olması adaletli bir ceza hukuku sisteminin temel unsurlarıdır.
Trygve Halvdan Lie, 16 Temmuz 1896 tarihinde Oslo’da dünyaya geldi. 8 Kasım 1921’de Hjordis Joergensen ile evlendi. Üç çocukları vardı: Sissel, Guri ve Mette. 1911’de Norveç İşçi Partisi Gençlik Örgütü’ne katıldı. 1919 yılında Oslo Üniversitesi Hukuk fakültesini bitirdi. 8 Kasım 1921’de Hjordis Joergensen ile evlendi. Üç çocukları oldu; Sissel, Guri ve Mette.
1922’den 1935’e kadar Norveç Sendikalar Federasyonu’nun hukuk danışmanı olarak çalıştı. Johan Nygaardsvold liderliğindeki İşçi Partisi Hükümeti’nde, 1935-1939 yılları arasında Adalet Bakanı, Temmuz-Eylül 1939 arasında ise Ticaret ve Sanayi Bakanı olarak görev yaptı.
İkinci dünya savaşı sırasında, Nisan 1940’ta Almanya’nın Norveç’i işgalinden sonra İngiltere’ye gitti. ve 1941’den 1946’ya kadar sürgündeki Norveç hükümetinin Dışişleri Bakanı görev yaptı. Savaşın ardından 1946’da Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’ndaki Norveç delegasyonunun lideri olarak çalıştı.
Nisan 1945’te San Francisco’da düzenlenen Birleşmiş Milletlerin ilk Genel Kurul toplantısının başkanlığına aday oldu ancak seçimde yarıştığı Belçikalı hukukçu Paul-Henri Spaak genel kurulu yönetme hakkı elde etti.
BM Teşkilatının kurulmasının ardından Güvenlik Konseyi tarafından 1 Şubat 1946’da oybirliğiyle genel sekreter olarak seçildi. Bu dönemde Rusya ile Batı arasındaki arabuluculuk girişimlerinde önemli rol oynadı. İsrail ve Endonezya’nın bağımsızlığını destekledi. Filistin savaşıyla ve Keşmir sorunu nedeniyle Hindistan-Pakistan arasındaki çatışmalarla uğraşmak zorunda kaldı. Kore savaşı sırasında genel sekreterdi. Sovyetler Birliğinden büyük tepki görmesi ve ABD’de sorgulanması nedeniyle barış misyonunu yerine getirmekte zorlanmaya başlaması nedeniyle 1952’de görevinden istifa etti. Yerine, kendisi gibi hukukçu olan İsveçli Dag Hammarskjöld seçildi.
Aralarında BM’deki yıllarını anlatan “Barış Davası: Birleşmiş Milletlerle Yedi Yıl” isimli eserin de bulunduğu çok sayıda kitap yazdı. Etiyopya ile Somali arasındaki sınır anlaşmazlığını çözmek için arabuluculuk yaptı. Kral Olav, 1959 yılında Bay Lie’yi Arabulucu olarak atadı.ABD ve Avrupa’daki üniversiteler tarafından çok sayıda fahri doktora unvanı verildi. Birçok madalya aldı. 30 Aralık 1968’de Norveç’in Geilo kentinde kalp krizinden öldüğünde 72 yaşındaydı. Oslo’da Trygve Lie Meydanı’nda 1994 yılında dikilen Trygve Lie’nin bronz heykeli yer almaktadır.
1946’dan 1952’ye kadar Birleşmiş Milletler’in ilk Genel Sekreteri olarak görev yapan Doğumu: 16 Temmuz 1896) Trygve Halvdan Lie 30 Aralık 1968’de yaşamını yitirdi.
In the cause of peace: seven years with the United Nations
Uluslararası Sağlık Tüzüğü – UST, Dünya Sağlık Örgütü Sağlık Kurulu tarafından 25 Temmuz 1969 tarihinde kabul edilmiştir.
Tüzük, Dördüncü Dünya Sağlık Örgütü tarafından 1951 yılında kabul edilen Uluslararası Hıfzıssıhha Tüzüklerinin sonrasında gerçekleşmiştir. DSO Üye Devletleri için yürürlüğe giren Uluslararası Sağlık Tüzüğü veya UST; hastalıkların uluslararası yayılımını engellemek için tasarlanmıştır.
Daha sonra 1969 tüzüğüne bağlı karantina hastalıkları olan; El Tor Kolerası, Kolera, Sarı Humma, Veba ve Variola Minör (Alastrim) ve çiçek hastalıkları ile altı adet “karantinaya alınabilir hastalık” ları kapsamıştır. Daha sonra 1973 ve 1981 yıllarında değiştirilmesi ile sarı humma, veba, kolera ve çiçek hastalığının küresel olarak yok edilmesini içermiştir.
Bunun sonrasında, 1995 yılında uluslararası ticaret ve seyahatte meydana gelen gelişmeleri ve uluslararası hastalık tehditlerinin aciliyeti ile diğer halk sağlığı riskleri nitelikli bir revizyonunu istemiştir. Böylece, DSÖ Sekreterliği tarafından DSO Üye Devletleri ile Sağlık Asamblesi Hükümetlerararası Bir Çalışma Grubunu 2003 yılında kurmuştur. Şiddetli akut solunum sendromunun yarattığı acil durumun ivmesi ile revizyon üzerinde kapsamlı bir ön çalışmanın sonrasında 23 Mayıs 2005 tarihinde DSÖ tarafından kabul edilmesi ile 15 Haziran 2007 tarihinde yürürlüğe girmiştir.
Ayrıca DSÖ, 2005 yılında kabul edilmesi ile Uluslararası Sağlık Tüzüğünün amaç ve kapsamı belirlenmiştir. Bununla birlikte, Tüzükte “halk sağlığı riskleri ile orantılı ve bunlarla sınırlı olan ve uluslararası trafik ve ticaret ile gereksiz müdahaleden kaçınılan yollarla hastalıkların uluslararası bir şekilde yayılmasına bir halk sağlığı tepkisi sunma, önleme, koruma sağlama ve kontrol etmektir.”
UST 2005 belirli hastalıklarla sınırlı olmaması ancak yeni ve sürekli değişen halk sağlığı risklerine uygulanmasından dolayı, hastalığın ivediliğine ve yayılmasına uluslararası yanıt vermede uzun süren bir alakaya sahiptir. UST 2005, aynı zamanda uluslararası havalimanları, limanlar ve kara geçişlerini kullananlar için uluslararası seyahat ve nakliye ve sağlık korumalarına uygulanmakta olan önemli sağlık belgeleri için hukuki bir taban oluşturmaktadır.
DÜNYA SAĞLIK ÖRGÜTÜ
ULUSLARARASI SAĞLIK TÜZÜĞÜ
(2005)
I Bölüm – TANIMLAR, AMAÇ VE KAPSAM, İLKELER VE SORUMLU MAKAMLAR
Madde 1 Tanımlar
Madde 2 Amaç ve Kapsam
Madde 3 İlkeler
Madde 4 Sorumlu Makamlar
II Bölüm – BİLGİLENDİRME VE HALK SAĞLIĞI YANITI VERME
Madde 5 Sürveyans
Madde 6 Bildirim
Madde 7 Beklenmedik veya Alışılmadık Halk Sağlığı Olaylarında Bilgi Paylaşımı
Madde 8 Danışma
Madde 9 Diğer Bildirimler
Madde 10 Doğrulama
Madde 11 DSÖ’nün Bilgi Hükümleri
Madde 12 Uluslar arası Önemi Haiz Halk Sağlığı Acil Durumunun Tespit Edilmesi
Madde 13 Halk Sağlığı Yanıtı
III Bölüm – TAVSİYELER
Madde 15 Geçici Diğer Tavsiyeler
Madde 16 Daimi Tavsiyeler
Madde 17 Tavsiye Kıstasları
IV Bölüm – GİRİŞ NOKTALARI
Madde 19 Genel Yükümlülükler
Madde 20 Havaalanları ve Limanlar
Madde 21 Kara Geçişleri
Madde 22 Yetkili Makamların Rolü
V Bölüm – HALK SAĞLIĞI ÖNLEMLERİ
I Kısım – Genel Hükümler
Madde 23 – Kalkış ve Varıştaki Sağlık Önlemleri
II Kısım – Taşıtlar ve Taşıt Operatörleri için Özel Hükümler
Madde 24 Taşıt Operatörleri
Madde 25 Transit Gemi ve Hava Taşıtları
Madde 26 Transit Sivil Kamyonlar, Trenler ve Yolcu Otobüsleri
Madde 27 Etkilenmiş Taşıtlar
Madde 28 Giriş Noktasındaki Gemi ve Hava taşıtları
Madde 29 Giriş Noktasındaki Sivil Kamyonlar, Trenler ve Yolcu Otobüsleri
III Kısım – Yolcular için Özel Hükümler
Madde 30 Halk Sağlığı Gözlemi Altındaki Yolcular
Madde 31 Yolcuların Girişiyle İlgili Sağlık Önlemleri
Madde 32 Yolculara Muamele
IV Kısım – Eşyalar, Konteynırlar ve Konteynır Yükleme Yerleri için Özel Hükümler
Madde 33 Transit Mallar
Madde 34 Konteynır ve Konteynır Yükleme Yerleri
VI Bölüm – SAĞLIK BELGELERİ
Madde 35 Genel Kural
Madde 36 Aşılama veya Hastalıktan Diğer Korunma Yöntemlerinin Sertifikaları
Madde 37 Deniz Sağlık Bildirimi
Madde 38 Hava Taşıtı Genel Beyannamesi Sağlık Kısmı
Madde 39 Gemi Sağlık Sertifikaları
VII Bölüm – ÜCRETLER
Madde 40 Yolculara İlişkin Sağlık Önlemleri İçin Ücretler
Madde 41 Yolcu Eşyası, Yük, Konteynırlar, Taşıtlar, Mallar veya Posta Paketlerine İlişkin Ücretler
VIII Bölüm – GENEL HÜKÜMLER
Madde 42 Sağlık Önlemlerinin Uygulanması
Madde 43 İlave Sağlık Önlemleri
Madde 44 İşbirliği ve Yardım
Madde 45 Kişisel Verilerin İşlemi
Madde 46 Teşhis Amaçlı Maddeler, Biyolojik Malzemeler ve Miyarların Nakliyesi
IX Bölüm – UST UZMANLAR LİSTESİ, ACİL DURUM KOMİTESİ VE GÖZDEN GEÇİRME KOMİTESİ
I. Kısım – UST Uzmanlar Listesi
Madde 47 Oluşum
II.Kısım – Acil Durum Komitesi
Madde 48 Görev Tanımı ve Diğer Oluşumlar
Madde 49 Yöntem
III. Kısım – Gözden Geçirme Komitesi
Madde 50 Görev Tanımı ve Oluşum
Madde 51 İşlerin İdaresi
Madde 52 Raporlar
Madde 53 Daimi Tavsiyeler İçin İşlemler
X Bölüm – SON HÜKÜMLER
Madde 54 Bildirmek ve Tekrar Gözden Geçirmek
Madde 55 Değişiklikler
Madde 56 İhtilafların Çözümü
Madde 57 Diğer Uluslararası Anlaşmalarla İlişkiler
Madde 58 Uluslararası Sağlık Anlaşmaları ve Diğer Tüzükleri
Madde 59 Yürürlüğe Giriş; Reddetme veya Çekince Koyma Dönemi
Madde 60 DSÖ’ne Yeni Üye Olmuş Devletler
Madde 61 Reddetme
Madde 62 Çekince Koymak
Madde 63 Reddin veya Çekincenin Geri Çekilmesi
Madde 64 DSÖ’ne Üye Olmayan Devletler
Madde 65 Genel Direktör Tarafından Yapılan Diğer Bildirimler
Madde 66 Diğer Özgün Metinler
EK 1
A. SÜRVEYANS VE YANIT İÇİN ANA KAPASİTE GEREKLİLİKLERİ
B. BELİRLENMİŞ HAVAALANI, LİMAN VE KARA GEÇİŞLERİ İÇİN ANA KAPASİTE GEREKLİLİKLERİ
EK 2
ULUSLARARASI ÖNEMİ HAİZ BİR HALK SAĞLIĞI ACİLİYETİ OLUŞTURABİLECEK OLAYLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ VE BİLDİRİMİ İÇİN KARAR ARACI
EK 3
GEMİ SAĞLIK KONTROLÜNDEN MUAFİYET SERTİFİKASI /GEMİ SAĞLIĞI KONTROL SERTİFİKASI ÖRNEĞİ
EK 4
TAŞIT VE TAŞIT OPERATÖRLERİNE DAİR TEKNİK GEREKLİLİKLER
EK 5
VEKTÖR KAYNAKLI HASTALIKLAR İÇİN BELİRLİ ÖNLEMLER
EK 6
AŞILAMA , HASTALIKTAN KORUNMA YÖNTEMLERİ (PROFİLAKSİLER) VE İLGİLİ SERTİFİKALAR
Dünya Tabipler Birliği Tıpta Yanlış Uygulamalar (Malpractice) Bildirisi, 1992 yılında 44. Dünya Tabipler Birliği Genel Kurulu’nda kabul edilmiştir.
Dünya Tabipler Birliği Tıpta Yanlış Uygulamalar (Malpractice) Bildirisi
Bazı ülkelerde tıbbi yanlış uygulamalarla ilgili davalar artmaktadır ve ülke tabip birlikleri bu sorunu tartışmaktadır. Bir grup ülkede ise bu konu henüz gündemde değildir, ancak o ülkelerin tabip birlikleri de dikkatli olmalıdırlar.
Bu bildirgede DTB; tabip birliklerini tıbbi yanlışlıklar ve yasal başvurular konusunda bilgilendirmek istemektedir.
Her ülkenin yasaları ve hukuk sistemi, sosyal gelenekler ve ekonomik durumu elbette aşağıda belirlenenleri etkileyebilecektir.
Yine de, DTB, bildirisinin tüm tabip birliklerini ilgilendireceğine inanmaktadır.
1.Tıbbi yanlış uygulama davaları aşağıdaki bir ya da birden çok gerekçe nedeniyle artmıştır:
a) Tıbbi bilginin artması, tıbbi ekolojinin gelişmesi, hekimleri geçmişte yapamadıkları bazı işlemleri yapmaya itmektedir, bu ilerlemeler, çoğunlukla ağır riskleri de içerir.
b) Hekimler üzerinde, tıbbi hizmetlerin artan maliyeti ile ilgili baskı vardır.
c) Elde edilebilir, var olan sağlık hizmetine ulaşma hakkı, garanti edilemeyen sağlıklı olma ve kalma hakkı ile karıştırılmaktadır.
d) Medya; hekimlerin yeteneği, bilgisi, davranışı ve hastaya yaklaşımını sorgulayan olumsuz tutumu ile hastaları hekimlere karşı dava açmaya teşvik etmektedir.
e) Artan davalar karşısında defansif=korumacı tıp uygulamasının dolaylı olmayan sonuçları dava konusu olmaktadır.
2.Tıbbi yanlış uygulama ile tıbbi bakım ve tedavi sırasında görülen ve hekimin hatası olmayan durumlar ayrılmalıdır.
a) Tıbbı yanlış uygulama (malpractice); doktorun tedavi sırasında standart uygulamayı yapmaması, beceri eksikliği veya hastaya tedavi vermemesi ile oluşan “zarardır”.
b)Tıbbi uygulama sırasında; öngörülemeyen bilgi ya da beceri noksanlığı sonucu oluşan ise; istenmeyen sonuçtur ve bunda hekimin sorumluluğu yoktur.
3 .Ulusal yasalarda tıbbi zarar görmüş hastaların zararının karşılanabilmesi için herhangi bir engel olmamalıdır.
a) İstenmeyen sonuç hekim hatasına bağlı değilse, toplum hastanın zararının karşılanıp karşılanmayacağına ve eğer karşılanacakta hangi kaynağın kullanılacağına karar vermelidir. Ülkenin ekonomik koşulları bu durumdaki hastalar için dayanışma fonları olup olmamasını belirleyecektir.
b) Her ülkenin yasaları tıbbi hataların zararlarının ödenmesi için yöntemleri ve zarar kanıtlandığında ödenmesi gereken miktarları belirlemelidir.
4.Ulusal Tabip Birlikleri; hem hastalar hem de hekimler için adil ve hakça bir ortam yaratmak için aşağıdaki faaliyetleri yapmalıdırlar:
a) Yeni teknolojinin içerdiği riskler konusunda halkı aydınlatmak, bu tür tedavi ve cerrahilerde hastanın bilgilendirilmiş onamını almak üzere hekimlere eğitim,
b) Tıptaki sorunları ortaya çıkarmak ve sağlık hizmetlerinde kaynak yetersizliği konusunda propaganda yapmak, kamuoyu oluşturmak.
c) Okullarda ve sosyal ortamlarda genel sağlık eğitimi programlarını yüreklendirmek,
d) Tüm hekimler için, klinik eğitim deneyimi de dahil tıp eğitiminin seviye ve niteliğini yükseltmek,
e) Hekimler için tıbbi hizmetlerin niteliğini artıracak programlar tasarlamak ve katılmak,
f) Bilgi ve becerisi yetersiz olan hekimler için uygun politikalar geliştirmek ve yetersizlik giderilene dek bu kişilerin tıp uygulamaları yapmalarının engellenmesini sağlamak. Halkı ve hükümetleri; savunmacı tıp uygulamasının çeşitli yönleri konusunda uyarmak(doktorların riskli girişimlerde bulunmama, hastaya el atmaması)
g) Halkı; tıbbi uygulamalar sırasında önceden tespit edilemeyen durumlar olabileceği ve bunların kötü uygulama olmadığı konusunda uyarmak.
h) Kötü uygulama dışında oluşmuş tıbbi hatalar konusunda hekimlere sahip çıkmak,
i) Tıbbi kötü uygulamalar için yasa ve yöntem geliştirmeye katılmak
j) Avukatların bu konuda uygun olmayan istekler ve davalar için propaganda yapmalarına karşı aktif tutum almak.
k) Kötü uygulama başvurularının mahkemelere gidilmeden çözülmesi için yaratıcı yöntemler bulmak.
l) Hekimleri bu amaçla sigorta yaptırmaya teşvik etmek, eğer hekim bir kurumda çalışıyorsa işverenin bunu ödemesini sağlamak. m)Kötü uygulama olmaksızın bir zarar görmüş hastaların zararlarının ödenmesi için yapılan işlemlerde karar vermeyi kolaylaştırıcı danışmanlık yapmak.
Venezuela’nın ilk başkanı olan Avukat Cristóbal Hurtado de Mendoza (José Cristóbal Hurtado de Mendoza y Montilla) 23 Haziran 1772’de, Trujillo’da, 23 Haziran 1772 tarihinde Luis Bernardo Hurtado de Mendoza y Valera ve Gertrudis Eulalia Montilla y Briceño’nun çocuğu olarak dünyaya geldi. Babasıyla birlikte Fransiscan Manastırında okudu. 16 yaşındayken Caracas’a gitti ve 16 yaşında, 1791 yılına kadar Sanat (Felsefe) alanında lisans eğitimi aldığı üniversitede okumak için Karakas’a gitti ve 1793’te lisans ve yüksek lisans derecesini kazandı.
Santo Domingo adasına gitti ve 1794’te Medeni Hukuk ve Kanun Hukuku alanında doktora yaprak avukat oldu.
Mendoza, Venezuela’ya döndükten sonra Avukat Antonio Nicolás Briceño’nun hukuk bürosunda çalışmaya başladı.
Venezuela’ya geri döndüğünde 20’li yaşlarının sonlarındaydı. Santo Domingo’ya giderek sivil haklar alanında eğitim vermeye başladı.
Siyasi Yaşamı ve Faaliyetleri
Cabildo de Barinas Belediye Başkanı seçildi.
Felsefe profesörü olarak üniversitelerde ders verdi.
1810’da bağımsızlık hareketine katıldı ve Simon Bolivar’ın danışmanı ve müttefiki oldu.
Mart 1811’de İspanyol-Amerikan bağımsızlık savaşı devam ederken kurulan ulusal kongre tarafından Başbakan olarak seçildi.
Simon Bolivar ile birlikte, İspanyol İmparatorluğu’na karşı bağımsızlık hareketi başlattı ve Venezuela’nın ilk başkanı oldu. 39 yaşındayken 5 Mart 1811’de Birinci Venezuela Cumhuriyeti’ni kurdu ve başbakan olarak seçilerek devleti yönetmeye başladı. Mendoza, Venezuela’nın bağımsızlık savaşında İspanyol monarşisini destekledi. 5 Temmuz 1811’de Venezuela Bağımsızlık Deklarasyonunu yazdı.
Aralık 1811’de ilk konvansiyonunu oluşturdu ve Venezuela’nın ilk anayasasını yürürlüğe koydu.
1811 Kongresi tarafından kurulan üçlü yönetimde Venezüella’nın ilk özgür ve bağımsız başkanı oldu. 5 Mart 1811’den 21 Mart 1812’ye kadar Venezuela devlet başkanlığı yaptı.
Tarihler 1812 yılını gösterdiğinde Kolombiya’ya sığınmak zorunda kaldı.
1813’te eyalet valisi oldu.
1821 ve 1825 yılları arasında Venezuela Yüksek Adalet Divanı başkanı olarak görev yaptı.
1826’da Bolivar dönemine ilişkin 22 ciltten oluşan inceleme kitabını hazırlayarak, “Kolombiya ve Peru’nun Kurtuluşu, Simón Bolívar’ın kamusal yaşamıyla ilgili belgeler koleksiyonu”nu yayınladı.
1828’de kamusal faaliyetleri sona erdi ve 8 Şubat 1829’da Karakas’ta yaşamını yitirdi.
Doğum tarihi olan 23 Haziran, Venezuela Avukatlar Günü olarak belirlenmiştir. Venezuela Barolar Birliğinin kararı ve önerisi ile 1972 yılından itibaren Avukatlar günü olarak kutlanmaktadır.
Ülkesi, 1845’te Simon Bolivar’ın kurduğu Büyük Kolombiya Cumhuriyeti’nden bağımsızlığını kazandı.
Venezuela’nın ilk başkanı olan Avukat Cristóbal Hurtado de Mendoza 23 Haziran 1772 tarihinde Trujillo‘da doğdu. (Ölümü: 8 Şubat 1829, Karakas) Mendoza,5 Mart 1811’den 21 Mart 1812’ye kadar Venezuela devlet başkanlığı yaptı. Doğum tarihi ülkesinde Avukatlar Günü olarak kutlanmaktadır.
1885
İngiltere’nin hukukçu Başbakanlarından Robert Gascoyne-Cecil’in ilk görev dönemi 23 Haziran 1885’te başladı. 11 Temmuz 1902’ye kadar görev yaptı.
Türkiye, 2 No’lu İşsizlik Sözleşmesi ILO 45 No’lu Yeraltı İşleri (Kadınlar) Sözleşmesi‘ni onayladı. Sözleşme, Resmi Gazetenin 23 Haziran 1937 tarihli sayısında yayınlanarak sözleşme yürürlüğe girdi. Sözleşme, 4 Haziran 1935 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından kabul edilmiş, Türkiye sözleşmeyi 9 Haziran 1937 tarihinde 3229 sayılı yasa ile onaylamıştır. Sözleşme, kadınların maden ocaklarında yeraltı işlerinde çalıştırılmasını yasaklamıştır.
Orman Suçlarının Affı, meclis tarafından kabul edildi. “Bazı orman suçlarının affına ve bunlardan mütevellit idare şahsi haklarının sukutuna dair Kanun”, 7132 Sayılı kanun numarası ile meclisten geçmiş, 02 Temmuz 1958 tarihli resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Kanun, orman suçlarına kısmi af getirmiştir.1961 Anayasası ile kurulan Anayasa Mahkemesinde kanunun kısmen iptali için dava açılmış, dava reddedilmiştir.
Avrupa Birliği tarafından yürütülen “Tüketiciyi Koruma Politikasına Yeni Hız Kazandırma Programı” yürürlüğe girdi. Program çerçevesinde tüketici hakları yeniden gözden geçirilerek Uluslararası Tüketici Birlikleri Örgütü tarafından da ilan edilen sekiz evrensel kurala ulaşıldı.
1989
İnsan Hakları ve Temel Özgürlükleri Korumaya Dair Avrupa Sözleşmesine Ek 8 nolu Protokol 23 Haziran 1989 tarih ve 89/14295 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile onaylandı. Türkiye, Protokol’ü 4 Şubat 1986 tarihinde imzaladı, 12 Nisan 1989 tarih ve 3526 sayılı Onaya Uygun Bulma Kanunu, 20 Nisan 1989 tarih ve 20145 sayılı Resmi Gazete’de yayımlandı. Protokol’ün onaylanmasını kararlaştıran Protokol’ün resmi Türkçe çevirisi, 29 Ağustos 1989 tarih ve 20267 sayılı Resmi Gazete’de yayımlandı. Onay belgeleri 19 Eylül 1989 tarihinde Avrupa Konseyi Genel Sekreterliği’ne tevdi edildi. Protokol, Türkiye bakımından 1 Ocak 1990’da yürürlüğe girdi.
1998
Zorla Çalıştırma Sözleşmesi ILO 29 No’lu Zorla Çalıştırma Sözleşmesi’nin, Türkiye tarafından onaylandığına dair yasa Resmi Gazetenin 23 Haziran 1998 tarihli sayısında yayınlanarak sözleşme yürürlüğe girdi. Sözleşme, 6 Haziran 1930 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından kabul edilmişti.
Avukatların ve meslek birliklerin insan haklarının ve temel özgürlüklerin korunmasını sağlamakta oynadıkları temel rolün altını çizer;
Avukatların uyguladıkları hukuk kurallarını özellikle de bireysel özgürlüklerin savunmasında oynadıkları rolü desteklemek için, avukatlık mesleğinin icra edilmesi özgürlüğün ilerletilmesini talep eder;
Avukatların mesleklerini icra ederken bağımsızlıklarını garanti eden ve bu bağlamda hiçbir uygunsuz kısıtlama, tesir, ikna, baskı, tehdit veya müdahalenin olmadığı, doğrudan veya dolaylı, herhangi bir kesime veya nedene dayanmaksızın adil bir hukuk yönetimi sisteminin gerekliliğinin bilincinde;
Avukatların sorumluluklarını uygun bir biçimde icra etmelerini sağlamanın, özellikle de yeterli eğitim almalarının ve hem mahkemelere yönelik, hem de müvekkillere yönelik görevlerinde uygun bir denge sağlamanın gerekliliğinin farkında;
Adalete kolay ulaşımın ekonomik olarak güçsüz durumda olan kişilerin avukatların hizmetlerinden faydalanmaları için, gerekli olduğu göz önünde bulundurulmakta,
Yeri geldiğinde üye ülkelerin hükümetlerine, bu tavsiye kararındaki prensipleri göz önünde bulundurarak gereken tüm tedbirleri almasını ve takviye etmesini tavsiye eder.
Bu tavsiye kararına göre, avukat dava açacak ve müvekkillerinin adına davranacak kadar kalifiye ve ulusal hukuk alanında yetkin bir kişi anlamına gelir. Avukat pratik hukuk içinde angaje olur, mahkemelere çıkar veya
müvekkillerine hukuki meselelerde tavsiyelerde bulunur.
Prensip I Avukatlık Mesleğine İlişkin Genel Prensipler
1. Avukatların mesleklerini serbestçe icra etmelerini ilerletmek, korumak ve saygınlığını arttırmak için ve herhangi bir ayrımcılık ve uygunsuz müdahale gerek otorite gerekse kamu tarafından yapılmadan, özellikle de AİHS’yi göz önünde bulundurarak tüm gerekli önlemler alınmalı.
2. Avukat olabilme yetkisine veya bu mesleğe girişe ilişkin kararlar bağımsız kişiler tarafından verilmeli. Bu tür kararlar, bağımsız kişiler tarafından verilsin veya verilmesin, her halükarda bağımsız ve tarafsız adli otoritenin teftişine sunulmalı.
3. Avukatlar; inanç, ifade, hareket, kurum ve toplantı özgürlüklerinden faydalanmalı ve özellikle de hukuka ve hukuk yönetimine ilişkin kamusal tartışmalara katılma ve Yasal reform önerilerinde bulunma hakkına sahip olmalılar.
5. Avukatların müvekkillerine, özellikle de tutuklu olanlara, özel konularda danışmanlık yapmaları ve mesleki standartlara uygun bir biçimde onları temsil edebilmeleri için kolay ulaşmaları sağlanmalı .
6. Avukat-müvekkil arasındaki meslek sırrına saygının sağlanması için tüm gerekli önlemler alınmalı. Bu ilkeden istisnalar ancak hukuka aykırı olmadığı takdirde mümkün olmalı.
7. Avukatlar çıkma yetkileri olan mahkemeler tarafından reddedilmemeliler ve müvekkillerinin haklarını ve çıkarlarını savunurken tüm gerekli dosyalara ulaşmalılar.
8. Aynı davada bulunan tüm avukatlara mahkeme tarafından eşit değerde saygı gösterilmeli.
Prensip II Hukuk Eğitimi, Öğrenimi ve Hukuk Mesleğine Giriş
1. Hukuk eğitimi, mesleğe giriş ve hukuk mesleğinin icra edilmesi cinsiyet ve cinsel tercih, ırk, renk, din, siyasi veya herhangi başka bir görüş, etnik veya sosyal köken, veya ulusal bir azınlığa mensup olma, mülkiyet, doğuştan veya herhangi bir fiziksel özürlülük farkı gözetmeksizin herkese sunulmalı.
2. Mesleğe başlamadan önce yüksek seviyede bir hukuk eğitimi ve moral gerekli; ayrıca avukatların eğitiminin devamlılığını sağlamak gerek.
Bunlar için de tüm gerekli önlemler alınmalı.
3. Sürekli eğitim programları da kapsayan hukuk eğitimi, hukuki becerilerinin geliştirilmesini sağlamalı, etik ve insan hakları konusunda bilinçlenmeyi artırmalı ve avukatları, müvekkillerinin haklarına ve menfaatlerine saygı göstermeleri, onları korumaları ve hukuk sisteminin
işlemesini desteklemeleri yönünde eğitmeli.
Prensip III Avukatların Rol ve Görevleri
1. Barolar ve diğer meslek birlikleri meslek standartları ve davranış kodeksleri düzenlemeli ve müvekkillerinin meşru haklarını ve menfaatlerini savunurken, avukatların bağımsız, gayretle ve adil davranmalarını sağlamalılar.
2. İç hukuka, yönergelere ve meslek standartlarına uygun olarak, avukatlar meslek sırrına saygı göstermeliler.
3. Müvekkillere yönelik avukatların görevleri aşağıdakileri kapsamalı;
a. Yasal haklarına ve yükümlülüklerine, olduğu kadar davanın sonucuna ve maliyetine ilişkin tavsiyede bulunma;
b. Öncelikle meseleye ilişkin dostça/samimi karar verme;
c. Müvekkillerinin haklarını ve çıkarlarını korumak, güçlendirmek ve onlara saygı göstermek için Yasal yollara başvurma;
d. Çıkar çatışmasından sakınma;
e. Makul surette halledebilecekleri kadar iş üstlenmeliler;
4. Avukatlar adliyeye saygı göstermeliler ve mahkemeye yönelik görevlerini iç hukuka, başka kurallara ve meslek standartlarına uygun bir şekilde yürütmeliler.
Prensip IV Herkesin Avukatlara Kolay Ulaşımı
1. Bağımsız avukatların sundukları hizmetlerden herkesin faydalanması için tüm gerekli önlemler alınmalı.
2. Avukatlar, ekonomik olarak güçsüz insanlara da hukuk hizmetleri sunmaları yönünde teşvik edilmeli.
3. Üye ülkelerin, ekonomik olarak güçsüz durumda olan insanların hukuki yardım almalarını, özellikle de özgürlüklerinden yoksun bırakılmış olanların bu hizmetlere kolay ulaşımlarını sağlamalı.
4. Avukatlık ücretinin tamamen veya kısmen kamu fonlarından ödenmesi, avukatların müvekkillerine karşı olan sorumluluklarını ve görevlerini etkilememeli.
Prensip V Birlikler
1. Avukatları yerel, ulusal ve uluslararası mesleki birlikler kurmaları ve bunlardan faydalanmaları yönünde teşvik etmeli ve bunlara izin verilmeli. Bu birliklerin görevi mesleki standartları güçlendirme ve avukatların bağımsızlığını ve menfaatlerini koruma olmalı.
2. Barolar ve diğer mesleki birlikler özerk ve hem otoriteden hem de kamudan bağımsız olmalılar.
3. Baroların ve diğer meslek birliklerin üyelerini ve bağımsızlıklarını her türlü kısıtlamaya ve hak ihlaline karşı korumaları ve savunmalarına saygı gösterilmeli.
4. Baroların ve diğer meslek birliklerinin avukatların bağımsızlıklarını sağlamaları teşvik edilmeli ve:
a. Çekinmeden adaletin gelişmesine yardım etmeleri ve arka çıkmaları;
b. Avukatların rolünü toplumda savunmalı, özellikle de onurlarını, itibarlarını ve bütünlüklerini korumaları;
c. Ekonomik olarak güçsüz durumda olan insanların adalete kolay ulaşımını, özellikle de hukuki yardım ve danışma koşullarını sağlayan projelere avukatların katılmasını teşvik etmeleri;
d. Yasal reformları, var olan ve önerilen Yasamaya yönelik tartışmaları desteklemeleri ve ilerletmeleri;
e. Meslek üyelerinin refah düzeylerini ilerlemeli ve durum gerektiriyorsa kendilerine ve ailelerine yardım etmeleri;
f. Avukatların rolünü geliştirmek için, başka ülkelerdeki avukatlarla birlikte çalışmak ve bunu öncelikle avukatların uluslararası örgütlerini, uluslararası devletler nezdinde örgütleri ve NGO’ları gözönünde bulundurarak yapmaları;
g. Avukatların yeterliliklerini mümkün olduğunca geliştirilmeleri aynı zamanda yönetim ve disiplin standartlarına saygılarını sağlamaları, teşvik edilmeli
5. Barolar ve diğer meslek birlikleri avukatları savunmalarında tüm gerekli faaliyetlerde bulunmalılar, avukatların menfaatlerini de aşağıdaki durumlarda savunmalılar:
a. Bir avukat tutuklandığında veya alıkonulduğunda;
b. Avukatın dürüstlüğünü şüpheye düşürecek davaların alınmasına yönelik herhangi bir karar verildiğinde;
c. Avukatların veya mülklerinin araştırılmasında;
d. Avukatın himayesinde olan dosyalara ve materyallere el konulduğunda;
e. Avukatlar adına harekete geçmeyi gerektiren haberler yayınlandığında.
Prensip VI Disiplin Davaları/Soruşturmaları
1. Bir avukat mesleki standartlara, barolar, diğer meslek kuruluşları veya Yasama tarafından konulan kurallara aykırı davrandığında, disiplin soruşturması dahil olmak üzere, gereken önlemler alınmalı.
2. Avukatlara karşı yürütülen disiplin davalarına baroların ve diğer meslek kuruluşların katılma yetkileri olmalı.
3. Disiplin davalarının AİHS’nin koyduğu kurallara uygun bir biçimde yürütülmesiyle birlikte, avukatın davaya katılmasını ve verilen kararın tekrar gözden geçirilmesini talep etme hakkını da kapsar.
4. Avukatların işledikleri disiplin suçlarına karşı cezaları belirlerken orantı ilkesi dikkate alınmalı.
Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Eğitimi Bildirgesi(United Nations Declaration on Human Rights Education and Training), BM Genel Kurulu tarafından 19 Aralık 2011 tarihinde kabul edilmiştir. Bildirge İnsan Hakları Eğitimi Hakkında Birleşmiş Milletler Bildirgesi olarak da bilinmektedir. Bildirge, toplumdaki her bireyin ve her kesimin insan haklarını ve temel özgürlükleri geliştirmek için eğitim ve öğretim yoluyla çaba göstermesi gerektiğine vurgu yapmakta, insan haklarına dönük olarak evrensel bir saygı ve anlayışı geliştirmek amacıyla üye devletlere insan hakları eğitimi vermeyi tavsiye etmektedir. BM, üye devletleri; insan hakları, insancıl hukuk, demokrasi ve hukuk devletin ilkelerini tüm eğitim kurumlarının müfredatına dahil etmeye davet etmektedir. Öngörülen eğitim; “insan hakları konusunda eğitim”, “insan hakları yoluyla eğitim” ve “insan hakları için eğitim” kavramları ile ifade edilmektedir. Bildirge, her bir bireyin haklarına değer verilen ve saygı duyulan adil bir topluma ulaşmak için hak ve sorumluluklarımızın bilincinde olmamız gerektiği felsefesinden hareket etmekte; bu hak ve sorumluluklar giriş bölümü ve 14 maddede özetlenmektedir.
Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Eğitimi Bildirgesi, üye devletler için bağlayıcı olmamakla birlikte sivil toplum ve hükümet dışı kuruluşlarla birlikte Bildirge’yi yaymaları, insan haklarına evrensel saygıyı ve ortak anlayışı teşvik etmeleri beklenmektedir.
Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Eğitimi Bildirgesi
Genel Kurul tarafından 19 Aralık 2011’de kabul edilen Karar
[Üçüncü Komite’nin raporu (A/66/457)]
66/137. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Eğitimi Bildirgesi
Genel Kurul,
İnsan Hakları Konseyi’nin 23 Mart 2011 tarihli 16/1 sayılı kararıyla insan hakları eğitimi hakkında Birleşmiş Milletler Bildirgesi’ni kabulünü memnuniyetle karşılayarak Bu kararın ekindeki Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Eğitimi Bildirgesi’ni kabul eder;
Hükümetleri, Birleşmiş Milletler sistemindeki kurum ve kuruluşları, hükümetler arası ve sivil toplum kuruluşlarını bu Bildirge’yi yaygınlaştırma çalışmalarını yoğunlaştırmaya ve Bildirge’nin içeriğindeki evrensel saygı ve anlayışı geliştirmeye davet ve Genel Sekreter’den, bu Bildirge’nin metnini “İnsan Hakları: Uluslararası Belgeler”in bir sonraki basımına dahil etmesini talep eder.
19 Aralık 2011 tarihli 89. Genel Kurul
EK
Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Eğitimi Bildirgesi
Genel Kurul,
Birleşmiş Milletler Şartı’nın bütün insan haklarının ve temel özgürlüklerin herkes bakımından ırk, cins, dil ve din temelinde ayrımcılık yapılmaksızın geliştirilmesi ve teşvik edilmesine yönelik amaç ve ilkelerini teyit ederek;
Toplumdaki her bir bireyin ve her kesimin insan haklarını ve temel özgürlüklerini geliştirmek için eğitim ve öğretim yoluyla çaba göstermesi gereğini de teyit ederek;
Herkesin eğitim hakkına sahip olduğunu ve eğitimin insan kişiliğinin ve insan haysiyeti duygusunun tam olarak geliştirilmesine, herkesin özgür bir topluma etkili bir biçimde katılmasının sağlanmasına, tüm milletler ve tüm etnik ve dini gruplar arasında anlayış, hoşgörü ve dostluğun geliştirilmesine ve Birleşmiş Milletler’in barış, güvenlik ve insan haklarının geliştirilmesi için yürüttüğü faaliyetlerin güçlendirilmesine yönelik olması gerektiğini de teyit ederek;
Devletlerin, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde ve Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi’nde ve diğer insan hakları belgelerinde de belirtildiği gibi, eğitimin insan haklarına ve temel özgürlüklere saygıyı güçlendirmek amacı taşımasını sağlama görevine sahip olduğunu da teyit ederek;
İnsan hakları eğitiminin, insan haklarının geliştirilmesinde, korunmasında ve gerçekleştirilmesinde önemli rol oynadığını kabul ederek;
1993 yılında Viyana’da gerçekleştirilen İnsan Hakları Dünya Konferansı sırasında yapılan, tüm devletleri ve kurumları insan haklarının, insancıl hukukun, demokrasinin ve hukuk devletinin tüm eğitim kurumlarının müfredatlarına dahil etme davetini ve Konferans’ın uluslararası ve bölgesel insan hakları belgelerinde ortaya koyulan barış, demokrasi, kalkınma ve sosyal adalet kavramlarının, insan haklarının evrensel olarak güçlendirilmesi için ortak bir anlayış ve farkındalık geliştirilmesi amacıyla insan hakları
eğitimlerinde kapsanması gerektiğine dair beyanını teyit ederek;
Devlet ve hükümet başkanlarının, İnsan Hakları Eğitimi Dünya Programı’nı da hayata geçirerek, insan hakları eğitimini her düzeyde destekleyeceklerine dair 2005 Dünya Zirvesi Sonuç Bildirgesi’ni ve tüm devletlerin bu alanda girişimlerde bulunmasının teşvik edildiğini hatırlatarak,
Uluslararası topluma insan hakları eğitiminin tüm paydaşların ortak taahhütleriyle geliştirilmesi için çabaların yoğunlaştırılmasının gerekli olduğuna dair güçlü bir mesaj gönderme isteğiyle harekete geçerek,
Aşağıdakileri beyan eder:
Madde 1
Herkesin bütün insan hakları ve temel özgürlükler hakkında bilgi sahibi olma, araştırma yapma ve bilgi alma hakkı vardır ve herkes ve insan hakları eğitimlerine erişebilmelidir.
İnsan hakları eğitimi, insan haklarının evrenselliği, bölünmezliği ve birbirine bağlılığı ilkeleri ışığında, herkesin insan haklarına ve temel özgürlüklerine evrensel saygının geliştirilmesi için hayati öneme sahiptir.
İnsan haklarının ve özellikle eğitim hakkının ve bilgiye erişim hakkının etkili bir biçimde kullanılması insan hakları eğitimine erişimi mümkün kılar.
Madde 2
İnsan hakları eğitimi, insan haklarına evrensel saygıyı amaçlayan, insanlara, bilgi, beceri ve anlayış sağlayarak tutum ve davranışlarını geliştiren, insanları evrensel bir insan hakları kültürünün inşasına katkı bulunmak üzere güçlendiren ve dolayısıyla insan hakları ihlallerini ve insan haklarının çiğnenmesini önleyen her türlü eğitimsel, farkındalık yaratıcı ve öğrenmeye yönelik faaliyeti kapsar.
İnsan hakları eğitimi aşağıdakileri içerir:
(a) İnsan haklarına dair eğitim. İnsan hakları normları ve ilkeleri, onların temelindeki değerler ve korunmaları için kurulan mekanizmalar hakkında bilgi ve anlayış sağlayan eğitim;
(b) İnsan hakları yoluyla eğitim. Eğiticilerin ve öğrencilerin haklarına saygı duyan bir biçimde öğrenme ve öğretme;
(c) İnsan hakları için eğitim. İnsanların kendi haklarını kullanmaları ve başkalarının haklarına saygı göstermeleri için güçlendirilmesi.
Madde 3
İnsan hakları eğitimi hayata boyu süren ve tüm yaşlardaki insanları ilgilendiren bir süreçtir.
İnsan hakları eğitimi, okul öncesi, ilkokul, ortaokul ve yükseköğrenim de dahil olmak üzere toplumun tüm kesimlerini ve tüm düzeylerini ve kamusal ya da özel, okul içi ya da okul dışı, toplumdaki her türlü eğitim türünü ilgilendirir ve gerektiğinde akademik özgürlüğü göz önüne alır. İnsan hakları eğitimi, başka eğitim türlerinin yanı sıra mesleki eğitimi, özellikle eğiticilerin, öğretmenlerin ve demlet memurlarının eğitimini, sürekli eğitimi, halk eğitimini, kamusal bilgi verme ve farkındalık faaliyetlerini
içerir.
İnsan hakları eğitimi hedef gruba uygun dillerde ve yöntemler kullanılarak yapılmalı ve hedef grupların özel ihtiyaçları ve koşulları göz önüne alınmalıdır.
Madde 4
İnsan hakları eğitimi İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ve konuyla ilgili sözleşme ve bildirgelerde yer alan ilkelere uygun olarak aşağıdaki amaçlar doğrultusunda yürütülmelidir:
(a) İnsan hakları standartları ve ilkeleri ve insan hakları ve temel özgürlüklerin korunması için uluslararası, bölgesel ve ulusal düzeylerde var olan güvenceler hakkında farkındalık yaratma, anlayış ve kabul geliştirme;
(b) Herkesin kendi haklarından haberdar olduğu ve başkalarının haklarına saygı gösterdiği evrensel bir insan hakları kültürü yaratma ve bireyin özgür, barışçıl, çoğulcu ve dahil edici bir toplumun sorumluluk sahibi bir mensubu olarak geliştirilmesinin sağlanması;
(c) Bütün insan haklarının etkili bir şekilde gerçekleştirilmesi ve hoşgörünün, ayrımcılık yasağının ve eşitliğin güçlendirilmesi;
(d) Herkese kaliteli insan hakları eğitimlerine erişiminin sağlanmasında, herhangi bir ayrım gözetmeksizin, eşit fırsat verilmesi;
(e) İnsan hakları ihlallerinin ve insan haklarının çiğnenmesinin önlenmesine ve her türlü ayrımcılığın, ırkçılığın, basmakalıpçılığın ve nefrete, zararlı tutumlara ve önyargılara teşvikin tasfiye edilmesine katkıda bulunulması.
Madde 5
Kamusal veya özel aktörler tarafından verilen insan hakları eğitimi eşitlik (özellikle kızlar ve erkekler ve kadınlar ve erkekler arasında eşitlik), insan haysiyeti, toplumsal kaynaşma ve ayrımcılık yasağı ilkelerine dayanmalıdır.
İnsan hakları eğitimi, güçlendirmeyi, insani gelişimi, dışlanmanın ve ötekileştirmenin sebeplerini ortadan kaldırmayı ve herkesin haklarını kullanmasını sağlamayı geliştirmek için, herkes bakımından erişilebilir ve mevcut olmalı ve, engelliler de dahil olmak üzere, korunmaya muhtaç ve dezavantajlı grupların özel zorluklarını, engellerini, ihtiyaçlarını ve beklentilerini göz önüne almalıdır.
İnsan hakları eğitimi, insan haklarının evrenselliğinden yansıdığı gibi, medeniyetlerin çeşitliliğini, farklı ülkelerin dinlerini, kültürlerini ve geleneklerini kucaklamalı ve zenginleştirmeli ve bunlardan ilham almalıdır.
İnsan hakları eğitimi, farklı ekonomik, sosyal ve kültürel koşulları hesaba katmalı ve aynı zamanda herkes için insan haklarının geçekleştirilmesi ortak hedefine yönelik yerel girişimleri desteklemelidir.
Madde 6
İnsan hakları eğitimi, insan haklarını ve temel özgürlükleri geliştirmek için yeni bilgi ve iletişim teknolojilerinden ve medyadan yararlanmalı ve bunları kullanmalıdır.
İnsan hakları alanında bir eğitim ve farkındalık yaratma aracı olarak güzel sanatlar teşvik edilmelidir.
Madde 7
Devletler ve gerekli olduğu takdirde hükümet makamları, katılım, toplumsal kaynaşma ve sorumluluk ruhuyla yürütülecek insan hakları eğitimlerinin sağlanmasında ve geliştirilmesinde ana sorumluluğa sahiptir.
Devletler sivil toplumun, özel sektörün ve diğer paydaşların, sürece dahil olan aktörler de dahil olmak üzere herkesin insan haklarının ve temel özgürlüklerinin tam olarak korunduğu insan hakları eğitimlerine katılmasını sağlayacak güvenli ve fırsat verici bir çevre yaratmalıdır.
Devletler tek başlarına ve uluslararası destek ve işbirliği yoluyla ve kaynaklarını azami düzeyde kullanarak, mevzuat ve idari tedbirler ve politikalar kabul etme yolu da dahil olmak üzere, uygun yollarla insan hakları eğitimini aşamalı olarak hayata geçirmek üzere adımlar atmalıdır.
Devletler ve gerekli olduğu takdirde hükümet makamları devlet görevlilerinin, memurların, hâkimlerin, kolluk güçlerinin ve askeri personelin yeterli düzeyde insan hakları eğitimi ve gerekli olduğu takdirde uluslararası insancıl hukuk ve uluslararası ceza hukuku eğitimi almalarını ve öğretmenlerin, eğiticilerin, diğer eğitmenlerin ve devlet adına hareket eden özel personelin insan hakları eğitimi almalarını sağlamalıdır.
Madde 8
l. Devletler tüm gerekli düzeylerde, örneğin okul ve eğitim müfredatına entegrasyon yoluyla, insan hakları eğitimini hayata geçirmek için stratejiler, politikalar ve gerekli olan hallerde eylem planları ve programlar geliştirmeli ve bunların geliştirilmesini sağlamalıdır. Devletler bunu yaparken İnsan Hakları Eğitimi Dünya Programı’nı ve özel ulusal ve yerel ihtiyaçları ve öncelikleri dikkate almalıdır.
2. Bu tür strateji, eylem planı, politika ve programların başlatılması, yürütülmesi, değerlendirilmesi ve takibi, özel sektör, sivil toplum ve ulusal insan hakları kurumları da dahil olmak üzere tüm paydaşları içermeli ve bunun için gerekli olduğu takdirde çokpaydaşlı girişimler teşvik edilmelidir.
Madde 9
Devletler, İnsan Haklarının Geliştirilmesi ve Korunması İçin Kurulan Ulusal Kuruluşların Statüsüne İlişkin İlkeler (“Paris İlkeleri”) ışığında ulusal insan hakları kurumlarının kurulmasını, geliştirilmesini ve güçlendirilmesini sağlamalı ve ulusal insan hakları kurumlarının gerekli hallerde insan hakları eğitiminin geliştirilmesi için eşgüdümünü sağlama, farkındalık yaratma ve konuyla ilgili kamusal ve özel aktörleri harekete geçirme alanlarında önemli bir rol oynayabileceklerini kabul etmelidirler.
Madde 10
Eğitim kurumları, medya, aileler, yerel cemaatler, sivil toplum kuruluşları, insan hakları savunucuları ve özel sektör gibi çeşitli toplumsal aktörler insan hakları eğitiminin sağlanmasında ve geliştirilmesinde önemli bir role sahiptir.
Sivil toplum kuruluşları, özel sektör ve diğer paydaşlar kendi çalışanlarına yeterli düzeyde insan hakları eğitimi sağlamak konusunda teşvik edilir.
Madde 11
Birleşmiş Milletler ve uluslararası ve bölgesel örgütler, sivil görevlilerine ve çalışmalarında yer alan askeri görevlilere ve polis görevlilerine insan hakları eğitimi sağlamalıdır.
Madde 12
Her düzeyde uluslararası işbirliği, insan hakları eğitiminin hayata geçirilmesini, gerekli olduğu takdirde yerel çalışmalar da dahil olmak üzere tüm ulusal çabaları desteklemeli ve güçlendirmelidir.
Ulusal, bölgesel ve yerel düzeylerdeki birbirini tamamlayan ve eşgüdümlü çalışmalar, insan hakları eğitiminin etkili bir biçimde hayata geçirilmesine katkı sağlayabilir.
İnsan hakları eğitimi alanındaki projelere ve girişimlere verilen gönüllü destek teşvik edilmelidir.
Madde 13
Uluslararası ve bölgesel insan hakları mekanizmaları kendi yetki alanları içinde ve çalışmaları sırasında insan hakları eğitimini göz önüne almalıdır.
Devletler gerekli olduğu takdirde insan hakları eğitimi alanında aldıkları tedbirlere ilişkin bilgiyi konuyla ilgili insan hakları mekanizmalarına sundukları raporlarda sunma konusunda teşvik edilir.
Madde 14
Devletler bu Bildirge’nin etkili bir biçimde yürütülmesinin ve takibinin sağlanması için uygun tedbirler almalı ve bunun için gerekli kaynakları sağlamalıdır.
Graz Deklarasyonu, 28-30 Mayıs 2003 tarihlerinde Graz’da yapılan Avrupa Üniversiteler Birliği (EUA) toplantısında, kongreye katılan üniversitelerin temsilcileri tarafından kabul edilmiştir. Deklarasyon, kalite güvencesinde bir Avrupa için bir politika oluşturulmasını desteklemek ve Bologna Sürecini ileri götürmek amacıyla hazırlanmış, 2004-2005 dönemi ve daha ilerisi için eylem planını hazırlamıştır.
Deklarasyon, üniversitenin rollerini; kamu sorumluluğu taşıması, araştırmanın öncelikli bir unsur olması, akademik kaliteyi koruması, hareketliliği ve sosyal boyutu geliştirmesi, kalite güvencesini sağlaması ve reformun merkezinde olması olarak tanımlamış; eğitim-öğretim, bilimsel araştırma, toplum hizmetleri ve kitlesel eğitim alanlarında standartlar getirmiştir.
GRAZ DEKLARASYONU 2003 – Berlin ve Sonrası: Üniversitelerin Rolü
2010 ve Sonrası
1. Üniversiteler Avrupa toplumunun gelişiminde temel bir rol oynamaktadırlar. Yerel, bölgesel, ve küresel düzeyde, sosyal ve ekonomik refah için hayati önem taşıyan bilgiyi yaratır, korur ve yayarlar. Avrupa değerleri ve kültürlerini daha ileriye taşırlar.
2. Üniversiteler –bireysel olarak ve ortaklıklarla-, güçlü bir araştırma kapasitesine sahip olan ve araştırmaya dayalı eğitimi temel alan bir Bilgi Avrupa’ sının oluşumunu desteklemektedirler. Kültür ve dil farklılıkları araştırma ve eğitimi zenginleştirir.
3. Avrupa üniversitelerinin gelişimi bir takım temel değerlere bağlıdır: eşitlik ve ulaşılabilirlik; yükseköğretimin ayrılmaz bir parçası olarak tüm disiplinlerde araştırma ve burs imkanları; yüksek akademik kalite; kültür ve dil çeşitliliği.
4. Öğrenciler akademik topluluğun temel üyelerindendir. Bologna reformları:
Tüm öğrenciler için esnek ve bireyselleştirilmiş öğrenme yolları sunulmasını ve mezunların istihdamını kolaylaştıracak ve kurumlarımızı Avrupa’daki ve diğer kıtalardaki öğrencilerin gözünde daha da cazip hale getirecektir.
5.Yeniliklere ve sürdürülebilir ekonomik kalkınmaya katkıda bulunan Avrupa üniversiteleri küresel düzeyde de faaldir. Rekabet gücü ve üstünlük sosyal birlik ve ulaşılabilirlik ile dengelenmelidir. Bologna reformları ancak üniversiteler küresel rekabet gerçeği ile tüm Avrupa’da daha güçlü bir toplum yaratmanın önemine değinirse başarı sağlar.
6. Üniversiteler kalite, yönetim ve liderliği en yüksek seviyede tutmaya devam etmelidir.
Bir kamu sorumluluğu olarak üniversiteler
7.Hükümetler, üniversiteler ve öğrenciler uzun-vadeli bir Bilgi Avrupa’sı görüşüne sahip olmalıdır. Üniversiteler değişik biçimlerde gelişmeye ve çeşitli kaynaklardan fon yaratmaya teşvik edilmelidir. Ancak, yükseköğretim temel akademik ve vatandaşlık değerlerini korumak, üstünlüğü sağlamak ve üniversitelerin sosyal, ekonomik ve kültürel gelişmeyi hızlandırmada önemli bir rol üstlenmelerine imkan vermek için yükseköğretim öncelikle bir kamu sorumluluğudur.
8.Hükümetler bu nedenle kalıcı yasal ve fon sağlayıcı çevreler sağlama yoluyla kurumları ve bunların özerkliklerini güçlendirmelidir. Üniversiteler, hesap verebilirliği kabul edecek ve kurumsal kaliteyi ve stratejik yönetim kapasitesini arttırmak amacıyla öğrenciler ve paydaşlarla işbirliği halinde reform yapma sorumluluğunu üstleneceklerdir.
Yükseköğretimin ayrılmaz bir parçası olarak araştırma
9.Yükseköğretim ve araştırma arasındaki sıkı bağ Avrupa yükseköğretiminin en temel belirleyici özelliklerinden bir tanesidir. Hükümetler bu etkileşimin bilincinde olmalı ve Avrupa’nın araştırma kapasitesinin geliştirilmesi ve Avrupa yükseköğretiminin daha cazip hale getirilmesinde bir yol olarak Avrupa Yükseköğretim ve Araştırma Alanları ile daha yakın bağlar kurmayı teşvik etmelidir.
Bu nedenle, Bologna süreci kapsamında doktora seviyesinin 3. aşama olarak kabul edilmesi gerekmektedir. Üniversiteler, araştırma temelli öğretim ve öğrenimin Avrupa üniversitelerinde gerekli olduğunun üzerinde durmaya devam etmelidirler. Bütün seviyelerdeki mezunlar, Avrupa’nın bir bilgi toplumu olarak gereksinimlerini karşılamak için araştırma temelli eğitime ve araştırma ortamına tabi tutulmalıdır.
10. Avrupa’daki üniversitelerin çeşitliliği; Avrupa’daki üniversitelerin çeşitliliği; farklı ilgi alanlarında, farklı misyonlarda ve farklı güçlerde çok verimli işbirliklerinin kurulmasına imkan verir. Doktora ve doktora sonrası düzeylerde işbirliği ve hareketliliği arttırmak (Ortak Doktora Programları yoluyla) Avrupa Yükseköğretimi ile Araştırma Alanlarını bütünleştirmek açısından önem taşır.
Güçlü Kurumlar Kurarak Akademik Kaliteyi Arttırmak
11. Reformların başarıyla uygulanması, her bir kurum içinde liderlik ve kalite ve strateji yönetimini gerektirir. Hükümetler, üniversitelerin kendi iç düzenlemeleri ve yönetimleriyle ilgili (örneğin; kurumsal düzey, fakülteler ve personel idareciliği arasındaki yapı ve iç denge) uzun vadeli kararlar almasını sağlayacak koşulları yaratmalıdır. Hükümetlerin ve üniversitelerin yeniliklere yer vermek ve destek olmak için yeterli süreyi kapsayan, üzerinde görüşülmüş sözleşmeler yapmaları gerekmektedir.
12. Üniversiteler kendi paylarına, liderliği teşvik etmeli ve kurum içi kalite güvencesi, sorumluluk ve şeffaflık oluşturabilmek için bir yönetişim yapısı oluşturmalıdırlar. Öğrenciler ilgili komitelere hizmet vererek kendilerine düşen görevi yapmalıdır. Dış paydaşlar yönetim ve danışma kurullarında hizmet vermelidir.
Bologna Sürecini İlerletmek
13. Bologna süreci aşırı kuralcılıktan kaçınmalı, bunun yerine referans noktaları, ortak seviyeler ve ders tanımlarını geliştirmelidir.
14. Üç seviyeli sistem uygulaması (üçüncü seviye doktora seviyesi) değişiklik gerektirmektedir. Üniversiteler için uygulama öncelikleri aşağıda belirtilmektedir.
– Yaşam boyu öğrenim dahil, öğrenci merkezli ve esnek öğrenim yolları oluşturmak amacıyla, müfredatı yeniden yapılandırma ve geliştirme aracı olarak ECTS’yi (Avrupa Kredi Transfer Sistemi) uygulamak;
– Bir yandan müfredatlarda kurumsal özerklikleri ve farklılıkların faydalarını korurken diğer yandan nitelik çerçevelerinin ve öğrenme çıktılarının ortak tanımlarını geliştirmek ve tartışmak,
– Lisans ve lisansüstü derecelerinin hakkıyla verilebilmesi için akademisyenleri, öğrencileri, profesyonel kurumları ve işverenleri müfredatın yeniden düzenlenmesi sürecine dahil etmek;
– Müfredat içinde istihdam edilebilirliğe yönelik becerilerin kapsamlı bir şekilde tanımlanması ve teşvik edilmesi ve birinci aşama programlarının iş piyasasına girme şansı sunmasını sağlamak;
– İstihdam edilebilirliği arttırmak amacıyla Diploma Eki’ni (Diploma Supplement) daha geniş çapta tanıtmak, en çok kullanılan dillerde hazırlamak ve işverenler ve profesyonel kurumlar arasında bilinmesini sağlamak;
Hareketlilik ve Sosyal Boyut
15. Öğrenci hareketliliği kendi içinde akademik kaliteyi arttırır. Hareketlilik karşılaştırılabilir ve ayırıcı öğrenme yaklaşımları yoluyla öğretim ve araştırma kalitesini arttırarak çeşitliliğin bir değer olarak ortaya çıkmasını sağlar. Hareketlilik kişilerin istihdam edilebilirliğini artırır. Üniversite çalışanlarının hareketliliği de benzer yararlar sağlar.
16.EHEA (European Higher Education Area: Avrupa Yükseköğrenim Alanı) gerçekleşecekse hükümetler; hareketliliğin önündeki engelleri kaldırmak, öğrencilerin desteklenmesi için yeni yasalar çıkarmak (öğrenim kredileri ve burslarının taşınabilir olmasını sağlamak gibi), sağlık, sosyal servisler ve iş izni gibi konularda kuralları geliştirmek zorundadır.
17.Hükümetler ve kurumlar öğrenci desteğini (sosyal destek, konaklama ve yarı-zamanlı iş imkanları dahil), akademik ve profesyonel danışmanlığı, dil öğrenimini ve niteliklerin tanınmasını geliştirerek, hareketliliği teşvik etmelidir. Kurumlar, hareketliliği arttıran araçların (özellikle ECTS ve Diploma Eki) tam kullanımını sağlamalıdır. Kısa dönem hareketlilik ve yarı-zamanlı, uzak ve ergin öğrencilerin hareketliliği için de olanaklar arttırılmalıdır.
18. Genç araştırmacıların ve öğretmenlerin kariyer imkanları genç doktoralıların Avrupa’da ve Avrupa’ya dönüşlerinde çalışmaya devam edebilmeleri için teşvik tedbirleri dahil, geliştirmelidir. İki kişinin de kariyer sahibi olduğu aileler için cinsiyet perspektifleri özel tedbirleri gerektirmektedir. Emeklilik haklarının transferlerindeki kısıtlamalar kaldırılmalı, nakli mümkün emeklilik ve diğer sosyal destek çeşitleri yürürlüğe konmalıdır.
19. Öğretmenlik ve araştırma alanında kadınların katılımını arttırmak rekabet edebilir bir Avrupa için şarttır. Cinsiyet eşitliği akademik kaliteyi yükseltir ve üniversiteler bunu insan kaynakları yönetimi politikalarında vurgulamalıdır.
20.The Trends 2003 (“Eğilimler 2003”) raporu, özellikle hareketlilik konuları ile ilgili bilgi tabanının yetersiz olduğunu göstermektedir. Ulusal hükümetler istatistiksel verileri geliştirmek için işbirliği içinde olmalı ve mevcut izleme mekanizmalarını gözden geçirmek için Avrupa Komisyonu ile birlikte çalışmalıdır. EHEA’nın gelişmesi ile ilgili konular hakkında daha fazla araştırma yapılmalıdır.
21.Ortak programlar ve birleştirilmiş müfredata dayanan dereceler, Avrupa işbirliğini güçlendirmek için mükemmel bir araçtır. Hükümetler, ortak diplomaların verilmesi ve tanınması konusundaki yasal engelleri kaldırmalı ve böyle bir işbirliğin özel mali gerekliliklerini dikkate almalıdır.
22. Kurumlar ortak programlara olan gereksinimin farkına varmalı ve, mevcut pilot projelerden en iyi uygulamaların karşılıklı değişimini arttırarak, ECTS kredilerin geniş çapta kullanımıyla yetkinliklerin ve öğrenim sonuçlarının tanınmasını destekleyip yüksek kaliteyi sağlayarak ortak programlar geliştirmelidir.
Kalite Güvencesi: Avrupa Politikasının Çerçevesi
23. Kalite güvencesi Bologna sürecinde önemi sürekli artan bir yer teşkil eder. EUA, Avrupa için kurumsal özerkliğin sorumluluk yaratıp sorumluluk gerektirdiği inancına dayanan yani üniversitelerin iç kalite kültürünün oluşmasında sorumlu olduğu ve bir sonraki gerekli adımın bütün paydaşların içinde olduğu Avrupa düzeyinde ilerleme olduğu inançlarını temel alan eşit bir kalite güvencesi politikası önermektedir.
24. Mevcut bir iç kalite kültürü ve etkili prosedürler, enerjik entelektüel ve eğitimsel erişimleri teşvik eder. Etkin liderlik, yönetim ve yönetişim de bunu yapmaktadır. Öğrencilerin de aktif katılımıyla, üniversiteler, çalışma programları ve hizmet bölümleri dahil, etkinliklerin tamamını değerlendirmeli ve izlemelidir. Dış kalite güvence prosedürleri iç izlemelerin etkili yapılmış olup olmadığını denetleyen kurumsal denetime odaklanmalıdırlar .
25. Kalite güvencesine Avrupa boyutu getirmenin amacı konu alanları ve ulusal koşulların farklılıklarını gözetirken, şeffaflığı arttırmak ve karşılıklı güveni sağlamaktır.
26. Avrupa için kalite güvence prosedürleri; akademik ve kurumsal kaliteyi geliştirmeli, kurumsal özerkliğe saygı duymalı, iç kalite kültürünü geliştirmeli, düşük maliyetli olmalı, kalite güvence temsilcilerinin değerlendirmelerini içermeli, bürokrasiyi ve maliyeti en aza indirmeli ve aşırı düzenlemelerden kaçınmalıdır.
27.Bundan dolayı AÜB, paydaşların ve özellikle üniversitelerin profesyonel “Avrupa için Yükseköğrenim Kalite Komitesi” oluşturmaları için işbirliği yapmalarını önermektedir. Bu yapı bağımsız olmalı, kalite için kurumların sorumluluklarına saygı ve kamu kaygılarına karşı duyarlılık göstermelidir. Komite tartışma için ortam sağlayacak, atanan bir kurul yoluyla önerilen prensiplerin uygulanmasını izleyecek ve kalite güvencesinde gerçek bir Avrupa boyutu geliştirecektir.
Reformun Merkezindeki Üniversiteler
28. Bologna süreci başlangıçta siyasi alandan kumanda edilmekteydi. Fakat şimdi tüm ilgili ortakların (yüksek öğretim kurumları, hükümetler, öğrenciler ve diğer paydaşlar) aktif ve gönüllü katılımlarıyla ivme kazanmaktadır. 2010’un iddialı hedeflerinin gerçekleşmesi için tepeden inme reformlar yeterli değildir. Üstesinden gelinmesi gereken en büyük güçlük, kurumları kendi kendine yeterli hale getirmek için reformların temel kurumsal işlevlerin ve gelişme süreçlerinin içerisine tamamen entegre edildiğinden emin olmaktır. Üniversitelerin yasal değişiklikleri anlamlı akademik hedefler ve kurumsal gerçeklere dönüştürmek için yeterli zaman ayırmaları gerekmektedir.
29. Hükümetler ve diğer paydaşlar kurumsal yeniliğin kapsamını ve üniversitelerin, Avrupa Birliği’nin Lizbon Deklarasyonu’nda belirtildiği şekilde Avrupa bilgi toplumunun uzun dönemli gelişmesine ve Avrupa Araştırma Alanı’na yaptıkları önemli katkıları kabul etmelidir. Bugün Avrupa nüfusunun yarısından fazlasının hayatını etkileyen Avrupa yükseköğrenimi ortak hareketle bütün kıtayı geliştirebilir.
Türkiye Kent Konseyleri Platformu İklim Krizi Bildirgesi , TKKP’nin 16-17 Ekim 2021 tarihlerinde Edirne’de gerçekleştirilen ’’İklim Krizi’’ ana temalı 27. Genel Kurul Toplantısında ilan edilmiştir.
Türkiye Kent Konseyleri Platformu İklim Krizi Bildirgesi
16-17 Ekim 2021 Edirne
TKKP 27. Genel Kurulu 16-17 Ekim 2021 tarihlerinde Edirne’de ’’İklim Krizi’’ ana temasıyla gerçekleştirilmiştir. Namık Kemal Üniversitesi’nden Prof. Dr. Halim Orta, “İklim Krizi ve Kır”, Trakya Üniversitesi’nden Prof. Dr. Mahmut Güler, “İklim Krizi ve Kent”, MAREM’den Levent Artüz, “İklim Krizi ve Denizler” konulu sunumlarını gerçekleştirmişlerdir. İklimdeki değişimin krize evrilmesinin üretim tarzından kaynaklandığı ortaya konmuştur.
Üç uzmanın da üzerinde durduğu en önemli nokta; iklim krizinin yıkıcı etkilerinin artık uzak bir zamanda olmayacağı, gündelik hayatımızın içerisinde olduğu ve bir an önce harekete geçilmesi gerekliliğidir. Konuşmalarda iki ana eksen ortaya çıkmıştır; iklim krizine sebep olan üretim faaliyetlerinin toplumsal yarar lehine düzenlenmesi, iklim krizinden kaynaklanan afet gibi durumların risklerini en aza indirecek politikaların üretilmesi.
Derin deniz deşarjları, sanayi kirliliği, doğru yöntemlerle arıtılmayıp bertaraf edilmeyen atıklar, endüstriyel tarım uygulamaları, ranta dayalı kentleşme politikaları gibi insan kaynaklı uygulamaların küresel ısınma ve iklim krizinin temelinde yer aldığı vurgulanmıştır. Bu bağlamda Kyoto Protokolü, Paris İklim Anlaşması gibi uluslararası sözleşmelerin uygulanması için ulusal ve yerel mekanizmaların geliştirilmesi ve küresel ısınmaya yol açan faaliyetlerin kısıtlanması üzerinde durulmuştur. İklim krizinin sonuçlarının izleneceği milli kuraklık merkezinin kurulması, konvansiyonel tarım yerine onarıcı ve pulluksuz tarım uygulamalarının yaygınlaştırılması, su kullanımında farkındalık yaratılması, iklim krizi politikalarının üretilmesi ve uygulanmasında merkezi ve yerel yönetim başta olmak üzere tüm paydaşların sürece katılmalarının sağlanması konularına değinilmiştir. Bu bağlamda kent konseylerinin, iklim krizinin gerek sebeplerinin azaltılması gerekse de sonuçlarıyla mücadelede sivil toplum üzerinden kilit rolde olduğu ortadadır.
TKKP 27. Genel Kurulu’nda iklim krizi ve su kaynaklarımız, iklim krizi ve toprak, tarımsal alanlar, iklim krizi ve gıda, iklim krizi ve hava, iklim krizi doğa olayları ve afetler, iklim krizi ve hukuk atölye çalışmaları yürütülmüştür. Bu atölye çalışmalarında aşağıdaki tespit ve öneriler üzerinde durulmuştur:
Kent konseylerinde doğal ve kültürel varlıkların korunması için çalışma grupları oluşturulması.
Başta tarım ve kentsel şebeke suyu kullanımı konusunda farkındalık oluşturulması, yeşil altyapı yatırımlarının yaygınlaşması için girişimlerde bulunması.
Tarım üreticilerine üretim ve örgütlenme eğitimleri verilmesi, üretimde damla sulama sistemine geçilmesi, bilinçsiz ve gereksiz su kullanımı, aşırı gübre kullanımının engellenmesi, planlı tarıma geçilmesi ve uygulamaların denetlenmesi.
Kent konseylerinin, tarım kooperatifleri ve çiftçi sendikaları ile birlikte çalışması.
Kentlerin nefes almasını sağlayacak hava koridorlarının önünü kapatmayacak, yerleşim palanları yapılması. Bu planların yapılmasında kent konseyleri işlevsel kılınması.
Herkes için eşit, sağlıklı, ulaşılabilir ve adil gıda talebi en temel haktır. Bu gıdaların üretim süreçlerinin demokratikleşmesi, dağıtım süreçlerinin yoksulları da kapsayacak şekilde eşit bir biçimde yürütülmesi için merkezi ve yerel düzeydeki örgütlenmelere kent konseyleri destek vermesi.
Üretici pazarları tohum takas etkinlikleri, kent bostanları, üretici ve tüketici kooperatifleri gibi faaliyetleri kent konseyleri ortaklaşmasıyla yürütülmesi.
İklim krizi sonucu oluşan afetlerde gerek hazırlık aşamasında gerekse müdahalede ciddi koordinasyon sorunları olduğu vurgulanmıştır. Kent konseylerinin bu koordinasyon sorununda çözüm mercii olabilmeli.
Özel ilgi gerektiren grupların afetlerde daha fazla etkilendiği, bu sebeple hazırlık aşamasında bu gruplara yönelik çalışmaların yürütülmesi.
Kent konseyleri bünyesinde toplumsal bilincin artırılması ve yerelde iş birliğini sağlamak için afet çalışma gruplarının oluşturulması.
İklim krizine sebep olan kentleşme politikaları ve doğal varlıkların yanlış kullanımları aynı zamanda hukuk sorunudur. Gerek mevzuatın uygulamasında gerekse de yorumda iklim krizinin etki ve sonuçlarının göz önünde tutulması.
Ranta ve talana karşı doğanın ve yaşam alanlarımızın korunması için mücadele ederken birçok yıldırma politikasıyla karşı karşıya kalmaktayız. Bu duruma karşı Kent Konseylerinin dayanışma içinde olması.
Toplantımıza ev sahipliği yapan Edirne’de ve bölgesinde Saros körfezinin korunması için yıllardır mücadele edilmektedir. Saros’ta yapılmaya başlanan FSRU doğalgaz limanı ve kara boru hattının yıkımına dair yıllardır ortaya konan bilimsel raporlar ışığında sürdürülen mücadelenin tüm kent konseyleri olarak yanındayız. İnanıyoruz ki Kazdağları’nda altın madeni şirketine karşı kazandığımız mücadelede olduğu gibi birlikte mücadele ederek yan yana durmaktan başka çaremiz yok.
Marmaris Kent Konseyi’ne karşı açılan tazminat davası sürecinde olduğu gibi, şirketler, kamu kurum ve kuruluşları ÇED süreciyle denetlenmeden, hesap vermeden, sorumluluk üstlenmeden, en düşük maliyetle en yüksek karı elde ederek istedikleri gibi çalışamayacaklarını bilmek zorundadırlar. Kent konseyleri kentlerdeki ve doğadaki her tür yaşam ve kent hakkını ihlal eden faaliyetlere ve eko-kırım yatırımlarına karşı haklarımızı savunmaya devam edecektir.
Hukuku kendi çıkarları için araçsallaştırmaya çalışanların karşısında, ekoloji mücadelesi veren Marmaris Kent Konseyi’nin yanındayız.
Türkiye Kent Konseyleri Platformu Genel Kurulu adına
Aalborg Şartı: Sürdürülebilir Avrupa Kentler ve Kasabalar Bildirgesi(The Aalborg Charter), Kuzey Danimarka Bölgesi’nde yer alan Aalborg kentinde, 27 Mayıs 2004 tarihinde kabul edilmiştir. Metin, Mimarlar Odası tarafından 2009 yılında Türkçeye kazandırılmıştır.
Aalborg Şartı: Sürdürülebilir Avrupa Kentler ve Kasabalar
Haziran 1992`de Rio de Janeiro`da yapılan ve “Yeryüzü Zirvesi” olarak adlandırılan Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı`nda kabul edilen Gündem 21 Eylem Planı, kalkınma ve çevre arasında denge kurulması ve “sürdürülebilir gelişme” kavramının yaşama geçirilmesi için ülkeler tarafından izlenmesi gereken ilkeleri sıralıyordu. Bu süreç içinde, Yerel Gündem 21 başlığı altında, dünyanın farklı bölgelerinde bu hedefe yönelik yerel ortaklıklar kurulmaya başladı. Avrupa ülkeleri de Yerel Gündem 21’i kendi yerel yönetimleri arasında oluşturulacak işbirlikleriyle gerçekleştirme yolunda çeşitli çalışmalar gerçekleştirdiler. Bu amaçla, Avrupa’nın birtakım ülkelerinden yerel yönetimler, Aalborg sürecini başlatarak yaygınlaştırma görevini üstlendi.
24-27 Mayıs 1994 tarihinde Danimarka’nın Aalborg kentinde düzenlenen 1. Avrupa Sürdürülebilir Kentler ve Kasabalar Konferansı’nın ardından yayınlanan Aalborg Şartı, Yerel Gündem 21 çerçevesinde sürdürülebilir kentler ve kasabalara ulaşma yolunda, Avrupa’daki yerel ve bölgesel yönetimler tarafından ortaklaşa yürütülecek bir kampanyanın başlangıcını oluşturdu.
Aalborg Şartı’na imza atan kent yönetimleri, kentlerin daha sürdürülebilir hale getirilmesi için sıralanan eylemleri yerine getirmek üzere yerel eylem planları oluşturmak konusunda taahhütte bulundular. Ekim 1996’da Lizbon’da gerçekleştirilen ikinci konferansta, sürdürülebilir kentler ve kasabalara ulaşma yolunda daha somut adımlar öngören Lizbon Eylem Planı oluşturuldu.
2000 yılında Hannover’da gerçekleştirilen üçüncü konferansın ardından, Haziran 2004’te yine Aalborg’un ev sahipliğinde gerçekleştirilen konferansta Aalborg Taahhütleri (Aalborg+10) belgesi kabul edilerek imzaya açıldı.
2007’de Sevilla’da gerçekleştirilen konferans itibariyle açıklanan imza listesine göre 40’ı aşkın ülkeden 2500 yerel yönetimin imzaladığı (örneğin İspanya’dan 1084 belediye, İtalya’dan 833 belediye) Aalborg Şartı’nda, Türkiye’den Bursa Büyükşehir Belediyesi ile Batman, Bingöl, Diyarbakır, Hakkâri, Mardin (Dikmen) ve Siirt Belediyeleri’nin imzaları bulunuyor. Ayrıca Çorum Valiliği, Marmara Belediyeleri ve Boğazları Birliği’nin de geçici olarak imza koyduğu belirtiliyor.
2004 yılında ilan edilen Aalborg Taahhütleri’nde ise henüz Türkiye’den imza bulunmuyor. Aalborg süreci halen yapılan toplantılar ve çalışmalarla, artan bir destekle sürüyor.
1. BÖLÜM Uzlaşma Deklarasyonu: Sürdürülebilirliğe Doğru Avrupa Kentleri ve Kasabaları
1.1. Avrupa Kentleri ve Kasabalarının Rolü
Bu Şart’ta imzası olan biz Avrupa kentleri ve kasabaları, şehirlerimizin tarih boyunca, imparatorluklar, ulus devletler ve rejimler içerisinde varolduğunu ve onları aştığını; toplumsal yaşamın merkezleri, ekonomilerimizin taşıyıcısı ve kültürün, mirasın ve geleneğin bekçileri olarak hayatta kaldıklarını belirtiriz. Aile ve mahalleler kadar, kentler de toplumlarımızın ve devletlerimizin temel unsurları olagelmiştir. Kentler endüstri, zanaat, ticaret, eğitim ve yönetimin merkezleri olmuşlardır.
Bugünkü şehirli hayat tarzımızın, özellikle de işbölümü ve işlev farklılaşması, arazi kullanımı, ulaşım, endüstriyel üretim, tarım, tüketim ve sosyal faaliyet biçimlerimizin, yani bütününde yaşam standardımızın, insanoğlunun karşılaştığı birçok çevre sorununda esas olarak yine bizleri sorumlu kıldığını anlıyoruz. Bu sorumluluk özellikle bizlerle ilgilidir, çünkü Avrupa nüfusunun % 80’i kentsel alanlarda yaşamaktadır.
Sanayileşmiş ülkelerdeki mevcut kaynak tüketimini, bugün hayatta olan tüm insanlar ve hatta gelecek kuşaklar tarafından, doğal serveti zarara uğratmadan elde etmenin mümkün olamayacağını öğrenmiş bulunuyoruz.
Yeryüzünde sürdürülebilir insan yaşamının, sürdürülebilir yerel topluluklar olmaksızın sağlanamayacağına inanıyoruz. Yerel yönetimler, çevre sorunlarına doğrudan maruz kalınan ölçekte, yurttaşlara en yakın mesafededir ve insanlığın ve doğanın iyiliği için her düzeydeki yönetimlerle sorumluluğu paylaşmaktadır. Dolayısıyla kentler ve kasabalar, değişen hayat tarzları, üretim, tüketim ve mekânsal örüntüler sürecinde kilit role sahiptirler.
1.2. Sürdürülebilirlik Kavramı ve İlkeleri
Kentler ve kasabalar olarak bizler, sürdürülebilir kalkınma fikrinin, yaşam standardımızı doğanın taşıyıcı kapasitesine göre ayarlamakta bize yardımcı olduğunu anlıyoruz. Toplumsal adalet, sürdürülebilir ekonomiler ve çevresel sürdürülebilirliğe ulaşma arayışındayız. Toplumsal adalet için ekonomik sürdürülebilirlik ve eşitliğe ulaşmak kaçınılmaz olarak gereklidir ve bunun için çevresel sürdürülebilirliğe de ulaşılması şarttır.
Çevresel sürdürülebilirlik doğal serveti korumak anlamına gelir. Yenilenebilir maddeleri, su ve enerji kaynaklarını tüketme hızımızın doğal sistemlerin kendini yenileme hızını aşmamasını; yenilenemez kaynakları tüketme hızımızın da, sürdürülebilir ve yenilenebilir kaynakların ikame edilmesi hızından daha fazla olmamasını gerektirir. Ayrıca çevresel sürdürülebilirlik, doğaya bırakılan kirlilik yoğunluğunun hava, su ve toprak tarafından emilme ve çözülme kapasitesini aşmaması anlamına da gelmektedir. Dahası çevresel sürdürülebilirlik, biyolojik çeşitliliğin ve insan sağlığının korunmasının yanısıra, hava, su ve toprak kalitesinin hem insan varlığı ve refahını, hem de hayvan ve bitki yaşamını her zaman için sürdürmeye yetecek standartlarda sürekli kılınmasını da içerir.
1.3. Sürdürülebilirliğe Doğru Yerel Stratejiler
Kentler ve kasabalar olarak bizler, kentin ya da kasabanın, hem modern dünyamızı tahrip eden pek çok kentsel, mimari, toplumsal, ekonomik, siyasi, çevresel ve doğal kaynaklarla ilgili dengesizlikleri birinci elden değerlendirmeye yatkın en büyük birim, hem de sorunların entegre, bütünsel ve sürdürülebilir tarzda, anlamlı olarak çözümlenebileceği en küçük ölçek olduğuna inanıyoruz. Bütün kentlerin birbirinden farklı olması, sürdürülebilirliğe doğru kendi özgün yollarımızı bulmamızı zorunlu kılıyor. Sürdürülebilirlik ilkelerini bütün politikalarımızın bir parçası kılmalı, kentlerimizin ve kasabalarımızın güçlerini uygun yerel stratejilerin temeli haline getirmeliyiz.
1.4. Yaratıcı, Yerel ve Denge Arayışında bir Süreç olarak Sürdürülebilirlik
Kentler ve kasabalar olarak bizler, sürdürülebilirliği ne bir vizyon ne de değişmez bir durum olarak görmüyor, yerel karar alma mekanizmasının bütün alanlarına yayılan yaratıcı, yerel ve denge arayışında bir süreç olarak tanımlıyoruz. Sürdürülebilirlik, kent ekosistemini dengeye yaklaştıran ve uzaklaştıran faaliyetlerin devam ettiği kentin veya kasabanın yönetiminde sürekli bir geri bildirim akışı sağlar. Böyle bir süreçte elde edilen bilgi birikimi üzerine kurulmuş bir şehir yönetimi, kentin organik bir bütün olarak işlediğinin algılanmasını ve belli başlı tüm faaliyetlerinin etkilerinin ortaya konmasını sağlar. Bu tür bir süreç sayesinde, kent ve kent sakinleri seçimlerine bilgiye dayalı olarak yapabilmektedir. Sürdürülebilirlik üzerine temellenen bir yönetim süreci içerisinde yalnızca bugünkü paydaşların değil, aynı zamanda gelecek kuşakların da yararını temsil eden kararlar alınabilmektedir.
1.5. Sorunların Dışa Açık Müzakerelerle Çözümlenmesi
Kentler ve kasabalar olarak bizler, bir kent ya da kasabanın, sorunlarını daha geniş ortamlara veya geleceğe taşıma hakkına sahip olmaması gerektiğini kabul ediyoruz. Bu nedenle, kent içerisindeki her türlü sorunlar, dengesizlikler ya kendi düzeylerinde bir dengeye kavuşturulur ya da bölgesel veya ülkesel ölçekli daha geniş bir kapsam içerisinde hazmedilir. Bu, sorunların dışa açık müzakere yoluyla çözümlenmesi ilkesidir. Bu ilkenin uygulanması, her kente ve kasabaya kendi faaliyetlerinin karakterini tanımlamakta büyük özgürlük sağlayacaktır.
1.6. Sürdürülebilirliğe Doğru Kentsel Ekonomi
Kentler ve kasabalar olarak bizler, kentlerimizin ve kasabalarımızın ekonomik gelişiminin sınırlarını belirleyen etkenin atmosfer, toprak, su ve ormanlardan oluşan doğal servet olduğuna inanıyoruz. Bu nedenle, bu doğal servete yatırım yapmak zorundayız. Bu yatırımlar önceliklerine göre şöyle sıralanabilir:
• Yeraltı su rezervleri, toprak ve ender türlerin yaşam alanları gibi elde bulunan doğal serveti korumak konusundaki yatırımlar,
• Mevcut tüketim düzeyimizi, örneğin yenilenemez enerji kaynaklarının kullanımını düşürerek doğal servetin büyümesini teşvik edecek yatırımlar,
• Örneğin doğal ormanlar üzerindeki yükü azaltmak üzere kent içinde rekreasyon parklarını artırmak gibi, üretilebilir doğal serveti genişleterek doğal rezervler üzerindeki baskıyı gevşetecek yatırımlar yapmak,
• Enerji tasarrufu sağlayan binalar ve çevreyle dost kentsel ulaşım gibi ürünlerin kullanım ömrü süresince verimliliğini artıracak çalışmalar.
1.7. Kentsel Sürdürülebilirlik için Toplumsal Adalet
Kentler ve kasabalar olarak bizler, çevre sorunlarından (trafikten kaynaklanan gürültü ve hava kirliliği, sosyal hizmetlerin eksikliği, sağlıksız konutlar, açık alanların yokluğu gibi) en çok yoksulların etkilendiğini ve bu sorunları çözmekte en az yeterliliğe sahip olan kesimin yine onlar olduğunu bilmekteyiz. Refahın adaletsiz bölüşümü, hem sürdürülemez bir davranış tarzına neden olmakta, hem de bu durumun değişmesini güçleştirmektedir. Sağlık hizmetleri, istihdam ve çevresel korumaya sahip konut programlarının yanı sıra, insanların temel toplumsal ihtiyaçlarını da çevre korumanın bir parçası haline getirmek niyetindeyiz. Sürdürülebilir hayat tarzlarına dair yaşanan ilk deneyimlerden ders almayı istiyoruz; bu sayede, basitçe tüketimi azamiye çıkarmak yerine, yurttaşların hayat tarzlarının niteliğini artırmaya yönelik olarak çalışabiliriz.
Topluluğun sürdürülebilirliğine katkıda bulunacak türde istihdam olanakları yaratmaya ve böylelikle işsizliği azaltmaya gayret edeceğiz. İstihdamı cezbetmeye veya yaratmaya çalışırken, sürdürülebilirlik ilkeleri uyarınca, uzun vadeli istihdam olanaklarının ve kullanım süresi uzun olan ürünlerin yaratılmasını teşvik etmek üzere, herhangi bir iş fırsatının sürdürülebilirlik açısından etkilerini değerlendireceğiz.
1.8. Sürdürülebilir Arazi Kullanım Biçimleri
Kentler ve kasabalar olarak bizler, yerel yönetimlerimizin izlediği etkin arazi kullanımı ve imar planlama politikalarının, bütün planların stratejik çevre etki değerlendirmesini kapsayan önemini kabul ediyoruz. Bir yandan insan ölçekli kalkınmayı sürdürürken yüksek yoğunlukların imkân verdiği etkin kamusal ulaşım ve enerji sağlama ölçeğinin avantajlarından yararlanmalıyız. Gerek kent içi alanlardaki kentsel yenileme programların yürütülmesinde, gerekse de yeni uydu kentlerin planlanmasında, mobiliteyi azaltıcı biçimde bir işlevler karışımı yaratmaya çalışıyoruz.
Bölgesel ölçekte adil ve karşılıklı bağımlılık kavramı, kent ile kır arasındaki akışın dengelenmesine ve şehirlerin yalnızca etraflarındaki alanları sömürmekten çıkarılmasına imkân verecektir.
Kentler ve kasabalar olarak bizler, erişilebilirliği artırmaya, toplumsal refahı ve şehirli hayat tarzını daha az ulaşım ihtiyacı doğuracak biçimde sürdürmeye çalışacağız. Sürdürülebilir bir kent için, zorunlu hareketliliği azaltmanın ve motorlu araçların gereksiz bir biçimde kullanımını teşvik etmeye ve desteklemeye son vermenin gerekli olduğunu biliyoruz. Ekolojik açıdan güvenli ulaşım modellerine (özellikle de yürüyüş, bisiklet, toplu taşım) öncelik verecek ve planlama çalışmalarımızı bu farklı ulaşım yöntemlerinin bileşimi üzerinde yoğunlaştıracağız. Şehir içi taşımacılıkta motorlu bireysel ulaşım modelleri yalnızca yerel hizmetlere erişimi kolaylaştırıcı ve kentin ekonomik faaliyetini sürdürücü nitelikte, ikincil bir fonksiyonda olmalıdır.
1.10. Küresel İklim için Sorumluluk
Kentler ve kasabalar olarak bizler, küresel ısınmanın doğal ve yapılı çevreler ile gelecek insan nesillerine karşı oluşturduğu belirgin risklerin, sera etkisi yaratan gazların atmosfere emisyonunu en kısa zamanda önce durdurmaya, daha sonra da azaltmaya yönelik yeterli önlemler alınmasını gerektirdiğini kabul ediyoruz. Dünyanın karbon döngüsünde temel rolü olan ormanlar ve bitkisel planktonlar gibi küresel biyokütle kaynaklarının korunması da aynı derecede önemlidir. Fosil yakıt emisyonlarının azaltılması, alternatif enerjilerin araştırılmasına ve kent ortamının bir enerji sistemi olarak tümüyle anlaşılmasına dayalı politikaları ve inisiyatifleri gerektirmektedir. Yenilenebilir enerji kaynakları tek sürdürülebilir seçenek olmaktadır.
1.11. Ekosistemlerin Zehirlenmesinin Önlenmesi
Kentler ve kasabalar olarak bizler havaya, suya, toprağa ve gıdalara giderek daha fazla toksik ve zararlı maddelerin karıştığının, böylelikle de insan sağlığına ve ekosistemlere karşı büyüyen bir tehdit unsuru oluşturduğunun bilincindeyiz. Kirliliğin daha fazla artmasını durdurmak ve kirlenmeyi kaynağında önlemek için her türlü çabayı göstereceğiz.
1.12. Bir Önkoşul Olarak Yerel Özyönetişim
Kentler ve kasabalar olarak bizler, sürdürülebilir yaşam biçimlerini geliştirmek, şehirlerimizi sürdürülebilir biçimde tasarlamak ve yönetmek üzere gerekli gücümüzün, bilgimizin ve yaratıcı potansiyelimizin var olduğuna güveniyoruz. Yerel topluluklarımızın demokratik olarak seçilmiş temsilcileri olarak, kentlerimizi ve kasabalarımızı sürdürülebilirliğe doğru yeniden düzenlemek üzere sorumluluk üstlenmeye hazırız. Kentlerimizin ve kasabalarımızın bu çabaya olanak verme oranı, yerindenlik ilkesi uyarınca yerel özyönetişim hakkının sağlanmasına bağlıdır. Yeterli
otoritenin yerel düzeye bırakılması ve yerel yönetimlere sağlam bir mali zemin verilmesi
gereklidir.
1.13. Yurttaşların Kilit Rolü ve Toplumun Etkin Katılımı
Kentler ve kasabalar olarak bizler, Rio de Janeiro Dünya Zirvesi’nde onaylanan ana metin Gündem 21’le bağlanan yönerge dâhilinde, kendi Yerel Gündem 21 planlarımızı geliştirirken, toplumlarımızdaki bütün sektörlerle – yurttaşlar, iş çevreleri, ilgi grupları – birlikte çalışma sözü veriyoruz. Avrupa Birliği’nin “Sürdürülebilirliğe Doğru” 5. Çevre Eylem Programı’nın, bu programın uygulanmasında sorumluluğun toplumun tüm kesimlerince paylaşılmasına yönelik çağrısını kabul ediyoruz. Bu nedenle çalışmalarımızı, etkin olarak ilgili tüm aktörler arasında
işbirliği çerçevesine dayandıracağız. Tüm yurttaşların ve ilgili bütün grupların bilgiye erişmesini ve yerel karar alma süreçlerine katılabilmesini temin edeceğiz. Sürdürülebilirlik için, yalnızca genel olarak halka değil, aynı zamanda yerel yönetimlerdeki seçilmiş temsilcilere ve görevlilere de eğitim ve beceri kazandırmanın fırsatlarını arayacağız.
1.14. Sürdürülebilirliğe Doğru Kentsel Yönetim Araçları
Kentler ve kasabalar olarak bizler, kentsel yönetime ekosistem yaklaşımını öngören politik ve teknik araçları kullanacağımıza söz veriyoruz. Çevresel verilerin toplanması ve işlenmesi; çevresel planlama; genelgeler, vergi ve harçlar gibi düzenleyici, ekonomik ve iletişimsel araçlar; kamusal katılım dahil olmak üzere, duyarlılığı artırıcı mekanizmaları da içeren geniş kapsamlı bir dizi araçtan yararlanacağız. Tıpkı yapay kaynağımız olan “para” gibi, doğal kaynaklarımızın da ekonomik yönetimine elveren yeni çevresel bütçelendirme sistemleri kurmaya çalışacağız.
Politika üretme ve denetleme çalışmalarımızı – özellikle de çevresel izleme, denetleme, etki değerlendirme, muhasebe, bilânço ve rapor çıkarma sistemlerimizi – kentsel çevre kalitesini, kentsel akışları, kentsel biçimleri ve en önemlisi de kentsel sistemlerin sürdürülebilirliğini kapsayan farklı türde göstergelere dayandırmamız gerektiğinin bilincindeyiz.
Kentler ve kasabalar olarak bizler, olumlu ekolojik sonuçlar doğuran bütün bir politikalar ve faaliyetler yelpazesinin Avrupa’da birçok kentte zaten başarıyla uygulanmakta olduğunu kabul ediyoruz. Ancak bu yöntemler, sürdürülemezliğin hızını ve baskısını azaltıcı nitelikte değerli araçlar olmakla birlikte, kendi başlarına ve kendi içlerinde toplumun sürdürülemez yönelimini tersine çevirmemektedirler. Yine de kentler, bu mevcut güçlü ekolojik temel sayesinde, sözkonusu politikaları ve faaliyetleri, yerel kentsel ekonomileri kapsamlı bir sürdürülebilirlik
süreci içerisinde düzenleyecek yönetişim sürecinin bir parçası kılmak için gerekli eşiği aşmak
açısından mükemmel bir konumdalar. Bu yönetişim sürecinde, bizlerin de özgün stratejilerimizi
geliştirmemiz, uygulamada denememiz ve deneyimlerimizi paylaşmamız bekleniyor.
2. Bölüm
Avrupa Sürdürülebilir Kentler ve Kasabalar Kampanyası
Avrupa kentleri ve kasabaları olarak bu Şart’ta imzası olan bizler, deneyimlerden ve başarılı yerel örneklerden öğrenme süreci içerisinde, sürdürülebilirliğe doğru birlikte ilerleyeceğiz. Uzun vadeli yerel eylem planları (Yerel Gündem 21’ler) oluşturmakta birbirimizi teşvik edeceğiz; bu sayede, yönetimler arasındaki işbirliğini güçlendirecek ve bu süreci Avrupa Birliği’nin kentsel çevre alanındaki çalışmalarına entegre edeceğiz.
Bizler burada, kentleri ve kasabaları sürdürülebilirliğe yönelik çalışmalarında teşvik etmek ve desteklemek amacıyla, Avrupa Sürdürülebilir Kentler ve Kasabalar Kampanyası’nı başlatıyoruz.
Bu Kampanya’nın ilk aşaması iki yıllık bir dönemi kapsayacak; bunun ardından, 1996 yılında toplanacak olan 2. Avrupa Sürdürülebilir Kentler ve Kasabalar Konferansı’nda da bu yönde sağlanan gelişmeler değerlendirilecek.
İster kent, ister kasaba ya da ilçe olsun, her bir yerel yönetimi ve Avrupa yerel yönetim ağlarını, bu Şartı imzalayıp kabul ederek Kampanya’ya katılmaya davet ediyoruz.
Avrupa’daki belli başlı bütün yerel yönetim ağlarının Kampanya’nın koordinasyonunu üstlenmesini diliyoruz. Bu ağların temsilcilerinden oluşan bir Koordinasyon Komitesi kurulacaktır.
Herhangi bir ağın üyesi olmayan yerel yönetimler için de gerekli düzenlemeler yapılacaktır.
Kampanya’nın temel faaliyetleri olarak şunları öngörüyoruz:
• Sürdürülebilirliğe yönelik politikaların tasarımında, geliştirilmesinde ve uygulanmasında, Avrupa kentleri ve kasabaları arasında karşılıklı yardımlaşmayı kolaylaştırmak;
• Yerel düzeyde iyi uygulama örneklerine dair bilgileri derlemek ve dağıtmak;
• Diğer yerel yönetimlerde sürdürülebilirlik ilkesini teşvik etmek;
• Şart’ı imzalayan yerel yönetimlerin sayısını artırmak;
• Her yıl verilecek olan bir “Sürdürülebilir Kent Ödülü” düzenlemek;
• Avrupa Komisyonu’na yönelik politika önerileri oluşturmak;
• Kentsel Çevre Uzman Grubu’nun Sürdürülebilir Kentler Raporları’na girdi sağlamak;
• Avrupa Birliği kapsamında ortaya konan öneriler ve mevzuatı uygulamak konusunda yerel politika üreticilerine destek vermek;
• Kampanya bülteni yayınlamak.
Bu faaliyetler bir Kampanya Koordinasyonu’nun oluşturulmasını gerektirecektir. Diğer örgütlenmeleri de Kampanya’yı etkin biçimde desteklemeye davet edeceğiz.
III. Bölüm Yerel Gündem 21 Sürecine Etkin Katılım: Sürdürülebilirliğe Doğru Yerel Eylem Planları
Bu Şart’a imza koyan biz Avrupa kentleri ve kasabaları, bu belgeyi imzalamakla ve Avrupa Sürdürülebilir Kentler ve Kasabalar Kampanyası’na katılmakla, 1996 yılı sonuna kadar kendi topluluklarımız içerisinde bir Yerel Gündem 21 üzerinde uzlaşma sağlamaya çalışacağımızı taahhüt ediyoruz. Bu çaba, Haziran 1992’de Rio’da gerçekleştirilmiş olan Dünya Zirvesi’nde üzerinde anlaşmaya varılan Gündem 21’in 28. Bölümü ile belirlenmiş olan görevin yerine getirilmesini sağlayacaktır. Kendi yerel eylem planlarımız yoluyla, Avrupa Birliği “Sürdürülebilirliğe Doğru” 5. Çevre Eylem Programı’nın uygulanmasına katkıda bulunacağız.
Yerel Gündem 21 süreci, bu Şart’ın 1. Bölümü çerçevesinde geliştirilecektir.
Yerel eylem planı hazırlama sürecinin aşağıdaki aşamaları içermesini öneriyoruz:
• Yeni plan ve programlar kadar, mevcut planlama ve finansman çerçevelerinin de dikkate alınması;
• Sorunların ve nedenlerinin, halkla yaygın fikir alışverişi yoluyla, sistematik olarak tanımlanması;
• Belirlenen sorunlara yönelik çalışmalarda öncelik sıralamasının yapılması;
• Sürdürülebilir bir topluluk vizyonunun, toplumun tüm kesimlerini içeren katılımcı bir süreç dâhilinde oluşturulması;
• Alternatif stratejik seçeneklerin göz önüne alınması ve değerlendirilmesi;
• Sürdürülebilirliğe yönelik, ölçülebilir hedefler içeren uzun vadeli bir yerel eylem planının oluşturulması;
• Uygulama planının, bir zaman çizelgesi ve ortaklar arasında sorumlulukların paylaşımını belirten bir belgenin de hazırlanmasını içerecek biçimde programlanması;
• Planın uygulanmasına ilişkin gözlem ve raporlama sistem ve prosedürlerinin oluşturulması.
Yerel yönetimlerimizin kendi içlerinde yaptıkları düzenlemelerin, sürdürülebilirliğe yönelik uzun vadeli yerel eylem planlarını da içeren Yerel Gündem 21 süreçlerinin gelişimi açısından uygun ve etkin olup olmadığını da incelememiz gerekecektir. Siyasi düzenlemelerin, idari işlemlerin, kurumsal ortaklıkların, disiplinler arası çalışmaların, eldeki insan kaynaklarının, birlikleri ve ilişki ağlarını içeren yönetimler arası işbirliğinin gözden geçirilmesi sonucunda, örgütlenme kapasitesinin yükseltilmesi yönünde çaba göstermeye gerek duyulabilecektir.
27 Mayıs 1994 tarihinde Danimarka’nın Aalborg kentinde imzalanmıştır.
Yargı Etiği Konusunda Türkiye’deki Güncel Gelişmeler Üzerine Bir Değerlendirme / Dr. M. Balkan DEMİRDAL
Özet
Maddi gerçeğin objektif şekilde ortaya konması, temel hak ve özgürlüklerin korunması ve daha da önemlisi adaletin tesis edilmesi için adil yargılanma başta olmak üzere yargının belli birtakım ilkelere dayanması önem arz etmektedir. Yargının söz konusu görevini sağlıklı yapabilmesi için, yargı kurumlarının ve mensuplarının belli değerlere sahip olması gerektiği günümüzde evrensel bir anlayışla kabul edilmektedir. Bu bağlamda Türkiye, yargı etiği temelinde belli ilkelerin benimsenmesi adına çalışmalara başlamıştır. Bu çalışmalar bakımından Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal Konseyinin, 27 Temmuz 2006 tarihli ve 2006/23 sayılı kararıyla, üye devletler için rehber niteliğinde sayılan ve yargı mensupları için mesleki ve etik davranış ilkeleri getiren Bangalore Yargı Etiği İlkeleri dikkat çekmektedir. Çalışmada Bangalore Yargı Etiği İlkeleri esas olmak üzere, Türkiye’nin adil yargılanma hakkının esasları bakımından benimsenen diğer önemli uluslararası sözleşmeler ile uyumu ve ne gibi çalışmalar yaptığı ele alınacak ve Türkiye’deki yargı pratiği ekseninde evrensel ilkeler ile ne kadar bağdaştığı üzerinde durulacaktır.
Yargının maddi gerçeğin objektif şekilde ortaya konması, temel hak ve özgürlüklerin korunması ve adaletin tesis edilmesi gibi sorumluluklarını yerine getirebilmesi için (2), belli birtakım ilkelere dayanması gerekmektedir. Yargının söz konusu görevini sağlıklı yapabilmesi için, yargı kurumlarının ve mensuplarının belli değerlere sahip olması gerektiği günümüzde evrensel bir anlayışla kabul edilmektedir. Ancak salt kişilerin belli kişisel özelliklere sahip olması yargı etiğinin sağlanması bakımından yeterli değildir. Bunun dışında yapısal reformların ve düzenlemelerin de yapılarak yargı etiği ilkelerinin güvence altına alınması son derece önemlidir. (3)
Bu bağlamda Türkiye, evrensel düzeyde Birleşmiş Milletler Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi’nde, bölgesel düzeyde ise Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde değinilen objektif, bağımsız ve tarafsız bir yargı vasıtası ile mahkeme huzurundaki tarafların haklarını koruyacak bir mekanizma geliştirilmesi ve yargı etiği temelinde belli ilkelerin benimsenmesi adına çalışmalara başlamıştır. Bu çalışmalar bakımından yol gösterici rehber niteliğinde olan, Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal Konseyinin, 27 Temmuz 2006 tarihli ve 2006/23 sayılı kararıyla kabul edilen yargı mensupları için mesleki ve etik davranış ilkeleri getiren Bangalore Yargı Etiği ile 2005 yılında Avrupa Savcıları Konferansında kabul edilen Budapeşte İlkeleri dikkat çekmektedir.
Bangalore Yargı Etiği ve Budapeşte İlkeleri doğrultusunda, Türkiye’de son yıllarda yargı etiğinin esasları ve yapılması gerekenler ile ilgili çalışmalar yapılmaktadır. Yargıtay Etik, Şeffaflık ve Güven Projesi ile farklı ülkelerin benimsediği ilkeler ve yöntemler de irdelenerek etik ilkeler belirlenmeye çalışılmıştır. Söz konusu çalışmalar neticesinde hem hâkim ve savcıların zihninde yargı etiği kavramı bakımından bir farkındalık oluşturulmaya çalışılırken hem de yargı etiği ilkeleri saptanarak ilkelerin somutlaştırılması adına adımlar atılmıştır. Bunun yanında Yargıtay Yargı Etiği Danışma Kurulu oluşturularak Yargıtay’da görevli olan hâkim ve savcıların davranışlarının etik değere uygunluğu açısından bir nevi bir danışma meclisi hayata geçirilmiştir. Tüm bu hususlar ışığında çalışmada, Bangalore Yargı Etiği ve Budapeşte İlkeleri esas olmak üzere, yargı etiği kavramı ile uyumlu ne gibi çalışmalar yapıldığı belirtilecek ve özellikle yakın zamanda kurulan Yargı Etiği Danışma Kurulu’nun yapısı, işleyişi ve faaliyetleri üzerinde durularak söz konusu Kurul üzerinden Türkiye’de yargı etiği pratiğinin nasıl işlediği irdelenecektir.
YARGI ETİĞİ KAVRAMININ NİTELİĞİ
Hukuk doğası gereği ahlâk ve ahlâki ilkelerle yakından ilgilidir. Pound’un belirttiği gibi ilkel tarihin eski dönemlerinde hukuku salt kurallara indirgemeye çalışan fikirler olsa da (4) günümüzde hukukun içerisinde kurallar ile birlikte ilkeler, standartlar ve ahlâki kavramların bulunduğu görülmektedir. Dolayısıyla kuralların yorumlanması açısından kuralların yöneldiği etik değeri ve etik ilkeleri saptamak önem kazanmaktadır. (5)
Dworkin’in hâkimin takdir hakkını ele alırken verdiği “donut” örneği gibi (6), yargı etiği ilkeleri de katmanlı olan ve her katmanında krema ve pudra şekeri olan bir çeşit pastaya (mille-feuille) (7) benzetilebilir. “Mille-feuille” son derece lezzetli bir tatlıdır, ancak sevenler bu pastayı yemenin ne kadar zor olduğunu da bilir. (8)
Bu yüzden yargı etiğinin kodlarının belirlenmesi ve hukuk sisteminde nasıl hayata geçebileceği son derece önemlidir. Dolayısıyla yargı etiği, hukukçuların nasıl davranması gerektiği ile ilgili ilkelere ve değerlere yer vermektedir. Hukuk sisteminin içinde görev alan her aktörün esas olarak ahlâki karar vermesi, hukuka atfedilen kutsallık bakımından gereklidir; ancak “karar verici” olduğu için ahlâklı eylemi gerçekleştirmek hakimler açısından daha önemlidir.
Özetle mahkemede görülmekte olan bir davada adaletin tam olarak tesis edilmesi, Avrupa Birliği standartlarında vatandaşlar için eşit bir şekilde temel hak ve hürriyetlerin korunması için başta hakimler olmak üzere tüm hukuk uygulayıcıları yargı etiğine uymalıdır. (9)
Yargı etiği kavramı genel olarak aktif durumda çalışmakta olan hâkim ve savcılar için söz konusudur; ancak bazı durumlarda hem emekli olan hâkim ve savcıları hem de diğer yargı personelini de ilgilendirir. (10). Dolayısıyla geniş bir uygulama alanı bulduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Aynı zamanda yargı etiği ilkelerinin aşağıda ele alacağımız şekilde birçok uluslararası düzenlemeye girdiği de görülmektedir. Bu bağlamda söz konusu yargı etiği kodları evrensel niteliktedir.
Yargı etiği kavramını somutlaştırmak için belli temel ilkeler ele alınabilir. Temel ilkeler, ölçülülük, bağımsızlık ve tarafsızlık, kanun önünde eşitlik, adaletin gecikmemesi gibi temel hak ve özgürlüklerden olan adil yargılanmanın içinde yer alan usul ilkeleri dışında, hâkim ve savcıların karakterlerinde bulunması gereken; yargılama için gereken bilgi ve deneyime sahip olmak, doğru karar verebilme ve etik davranma gibi vasıflar olarak sıralanabilir. (11)
Söz konusu ilkeler, hakimlerin önlerine gelen uyuşmazlıklarda karar verirken adil karar vermelerini, insan haklarını esas almalarını, tarafları tatmin etmelerini ve dışardan gelecek uygunsuz unsurlardan etkilenmemelerini sağlayarak, profesyonel bir davranış geliştirmelerini sağlamaktadır. (12)
Adil yargılanmanın hem kurumsal hem de kişisel boyutu olması farklı dönemlerde birçok düşünür tarafından da dile getirilmiştir. Adil yargılanma için öncelikle hukuk uygulayıcılarının adil olması önemli bir unsurdur. Hakimlerin her şeyden önce tıpkı Aristoteles’in belirttiği gibi adalet duygusunu geliştirmiş olması gerekmektedir. Aristoteles, adalet, adil olma gibi kavramların bir karakter erdemi olduğunu ve bu erdemlerin yapıla yapıla huy edinildiğini belirtmiştir. (13) Solum da karakter olarak adil olan erdemli yargıcın zor davalarla karşılaştığında erdemli davranışı göstererek, adil sonucu bulabileceğini savunmaktadır. (14) Buna göre hukuk uygulayıcıları, adaletin gereklerini anlama ve uygulama hedefi ile yasaları adil bir şekilde yorumlayarak, kişilerin haklarını gözeterek önlerine gelen uyuşmazlığı muhakeme etmelidir. (15) Bu konuda özellikle hakimlere büyük bir görev düştüğü açıktır. Hakimler önlerine gelen uyuşmazlıkları adalete uygun bir şekilde çözüme ulaştırmak adına etik ilkelere uygun bir yorumlama yapması gerekmektedir. (16) Bu yorumun doğru bir şekilde yapılabilmesi için de hakimler, hem göreve gelişlerinde ve görevlerini ifa edişlerinde hem de kişisel özelliklerinde belli ilkelere uymalıdırlar. İşte yargı etiği tüm bunları kapsayan ilkelerle ilgilidir.
Yargı etiği ilkeleri ile ilgili bir diğer konu bağlayıcı olup olmadığı konusudur. Genel olarak yargı etiği ilkeleri bağlayıcı olmayan, hakimler, savcılar ve diğer yargı personeli ve mensuplarının vicdanlarında muhakeme edecekleri ilkeler olarak düşünülebilir.
Oluşturulacak kurullar tarafından ilgili kişilerin tereddüde düşmesi halinde danışma niteliğinde kararlar alınarak yargı etiği ilkelerine uygun davranış biçimleri geliştirilmeye çalışılabilir. Bu tarz düzenlemeler etik kültürü oturmuş toplumlarda başarılı olabilir.
Ancak hukuk devleti ilkesinin bile tam oturmadığı Orta Doğu ya da Doğu Avrupa coğrafyasında yargı etiği ilkelerine daha sıkı ve daha güçlü bağlarla hukuk sisteminin içinde yer verilmesi yerinde olacaktır. (17) Söz konusu coğrafyalarda Avrupa Birliği’ne uyum sürecinde yasal düzenlemeler Avrupa Birliği standartlarına getirilmeye çalışılsa bile, hukuk uygulayıcılarının zihinlerinde köklü değişiklik olmadıkça eski düzen devam etmektedir. (18) Bu minvalde söz konusu coğrafyalarda güçlü bir denetim mekanizması kurulması gerekmektedir.
YARGI ETİĞİ İLE İLGİLİ YAPILAN BAŞLICA DÜZENLEMELER DOĞRULTUSUNDA BELİRLENEN İLKELER
Yargı etiğine ilişkin ilkelerin saptanması, yargı etiği kavramının daha somut bir görünüm kazanarak hukukçuların zihninde farkındalık yaratılması ve yargı etiği ilkelerinin korunması açısından önem arz etmektedir.
20.yüzyılın sonlarına doğru yargı etiğine ilişkin farkındalığın artması neticesinde, yargı etiği ve ilkelerinin belirlenmesi açısından uluslararası düzeyde düzenlemeler hazırlanmıştır. (19) Bu düzenlemelerin ilk örneklerinden biri (28) Ağustos-6 Eylül 1985 tarihleri arasında yapılan Birleşmiş Milletler 7. Suç Sorunları Kongresinde ele alınan “Yargı Bağımsızlığının Temel İlkeleri”dir. Söz konusu ilkeler Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 13 Aralık 1985 tarih ve 40/416 sayılı kararı ile onaylanmıştır. Genel Kurul tüm üye devletleri kendi mevzuatlarını bu ilkelere uygun hale getirmeye ve Genel Sekretere 5 yılda bir uygulama sonuçları ile ilgili rapor vermeye davet etmiştir. 20 maddeden oluşan “Yargı Bağımsızlığının Temel İlkeleri (20) ile öncelikle yargı bağımsızlığı ilkesi düzenlenmiştir. Bağımsızlık ilkesinin yanı sıra, yargı bağımsızlığının devlet tarafından güvence altına alınması, yargılama süresince yargılama makamına usulsüz ve yetkisiz müdahale yapılamayacağı, tabii hâkim ilkesi, adil yargılanma hakkı gibi alt ilkelere yer verilmiştir. Ayrıca metinde yer alan hakimlerin ifade ve örgütlenme özgürlüğü hakkının güvence altına alınması gerekliliği ile beraber hakimlerin nitelikli, dürüst ve meslek ehliyetine sahip kişiler arasından seçilerek, uygunsuz atamaların yapılmamasına yönelik vurgular dikkat çekicidir. (21) Ayrıca hakimlerin mesleki güvencelerinin de devlet tarafından tam olarak sağlanması gerektiği belirtilerek yargı bağımsızlığının sağlanması bakımından gerekli hususlar vurgulanmıştır. (22)
İlkelerin belirlenmesi bakımından bir diğer kilometre taşı ise Avrupa Konseyi Üye Devletler Bakanlar Komitesinin “Hakimlerin Rolü, Etkinliği ve Bağımsızlığı” konusunda 1994 yılında aldığı tavsiye kararıdır. (23)
Alınan tavsiye kararı ışığında 2002 yılında ise Avrupa Yargıçları Danışma Konseyinin aldığı 3 sayılı görüş önem arz etmektedir. Görüşte şu öneriler getirilmektedir:
a) Hâkimlerin faaliyetleri mesleki davranış ilkeleri tarafından yönlendirilmelidir.
b) Bu ilkeler bağımsızlıkları ve tarafsızlıklarına ilişkin karşılaştıkları zorlukların üstesinden gelmelerini sağlayacak şekilde hâkimlere nasıl bir yöntem takip edeceklerine ilişkin yol göstermelidir.
c) Bu ilkeler hâkimlerin kendileri tarafından ve disiplin sisteminden ayrı olarak belirlenmelidir.
d) Her bir ülkede mesleki etik veya statüleri ile yargısal olmayan faaliyetlerinin uyumuna ilişkin bir sorunla karşılaşan hâkimlere tavsiyede bulunmak amacıyla yargı içinde bir veya daha fazla kişi ve kurumun kurulması arzu edilmektedir. (24)
Ancak uluslararası metinler arasında en güncel olan ve dikkat çeken belge BM tarafından 23 Nisan 2003 tarih ve 2003/43 sayılı kararla kabul edilen “Bangalore Yargı Etiği İlkeleri”dir. 2005 yılında ise Avrupa Savcıları Konferansında “Budapeşte İlkeleri” kabul edilerek savcılar için etik davranış biçimleri belirlenmeye çalışılmıştır. Hem Bangalore Yargı Etiği İlkelerinde hem de Budapeşte İlkelerinde insan haklarına ve insan haklarını koruyucu nitelikte sözleşmelere atıf yapıldığı görülmektedir. Bangalore Yargı Etiği İlkelerinin giriş kısmında BM Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi ve BM Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi’ne atıfta bulunularak, yargının temeli her şeyden önce insan haklarına saygı, demokratik toplum, hukuk devleti gibi kavramlar olarak belirlenmiştir. 25. Avrupa Savcıları Konferansında kabul edilen Budapeşte İlkelerinde ise savcılar hakkında temel ilkeler, genel mesleki davranışları ve savcıların özel yaşamdaki davranışları düzenlenmiştir. Temel ilkelerde savcıların her zaman ve her koşulda uluslararası hukukun getirdiği yükümlülüklere uygun olarak, insan haklarına saygılı, adil, tarafsız ve hızlı bir şekilde kamu yararını gözeterek çalışacağı belirtilmiştir. Mesleki davranışlarında ise diğer uluslararası belgelerde ve özellikle Bangalore Yargı Etiği İlkeleri düzenlemesinde olduğu gibi savcıların profesyonel bir şekilde eşitlik ilkesine bağlı kalarak, bağımsız, tarafsız, dürüst, bilgili ve kendini yetiştiren kişiler olması gerektiği vurgulanmıştır. Özellikle “ceza soruşturmaları çerçevesinde meslek davranışları” bölümünde ise AİHS’nin 6. maddesinde yer alan adil yargılanma hakkına atıfta bulunularak savcıların yukarıda sözü edilen ilkelere uygun davranarak adil yargılanma hakkına uygun davranacağı düzenlenmiştir.
Budapeşte İlkelerinde yer alan özel yaşamdaki davranışlar bölümü ise dikkat çekicidir. Söz konusu kısım, Aristoteles’in tümel adalet-tekil adalet ayrımını çağrıştırmaktadır. Aristoteles’e göre tümel adalet yasaya uygun olma, yasaya uygun olanı yapma ile alakalıdır. Tekil anlamda adalet ise bir huy erdemidir. (26) Yani bu iki adalet türü aynı anlama gelmemektedir. Ancak Aristoteles, tümel anlamda adaleti sağlayacak olan yargıçların ve savcıların, bir huy olarak adil olma duygusuna sahip olmalarının önemine de dikkat çekmektedir. Ona göre huy olarak adalet erdemine sahip olan hukukçular, tümel anlamda adaleti sağlama konusunda daha başarılı olacaktır. (27)
Budapeşte İlkelerinin özel yaşamdaki davranışlar kısmı da Aristoteles’in anlayışı ile paralellik göstermektedir. Buna göre mesleklerinde yargı etiği ilkelerine uygun davranmak zorunda olan savcılar, özel hayatlarında da adilane bakışlarını, tarafsızlıklarını, dürüstlüklerini koruyarak her zaman hukuka saygılı olmalıdırlar. Böylece bu erdemleri yapa yapa huy edinen savcılar mesleklerini ifa ederken de yargı etiği ilkelerini daha doğru şekilde uygulayabileceklerdir.
Bangalore Yargı Etiği İlkelerine dönecek olursak; söz konusu düzenleme özellikle hem insan haklarına ve uluslararası sözleşmelere yaptığı atıflar hem de ilkelerle beraber belli değerleri de sıraladığı için son derece önemlidir. Bangalore İlkeleri yargı etiğine bir anlamda çerçeve çizen, yargılama süjelerine yol gösteren ilkeler olarak karşımıza çıkmaktadır. Hakimlere sadece hukuka ve kendi vicdanına hesap verecek şekilde hareket etmeleri adına; bağımsızlık, tarafsızlık, doğruluk ve tutarlılık, dürüstlük, eşitlik, ehliyet ve liyakat olmak üzere sayılan 6 ilke, yargı etiğinin temel ilkelerini oluşturmaktadır28. Metinde öncelikle temel ilke kısaca tanımlandıktan sonra, uygulamada hâkim ve savcıların ilkelerin gerekliliklerini nasıl yerine getireceği ile devletin ne gibi yükümlülükleri olduğu ayrıntılı şekilde açıklanmaktadır. Bu bakımdan ilkeleri açıklayıcı nitelikte olması dikkat çekicidir.
Bağımsızlık ilkesi esasen devlete yükümlülük yükleyen bir ilke olarak karşımıza çıkmaktadır. Buna göre hakimlere yargı ile ilgili faaliyetleri dolayısıyla kurumsal, mali ya da bireysel herhangi bir müdahalede bulunulmaması devlet organlarına yüklenmektedir. (29) Yargıya, siyasi makamların müdahalede bulunmaması ve yargının siyasetten uzak durması gerektiği de ilkede belirtilmiştir. (30) Söz konusu hususları açarsak bağımsızlık için, hakimlerin görevlerini özellikle yürütmenin baskısı ya da uygunsuz etkileri olmadan ifa etmesi, üst mahkemenin davayı tekrar ele alması dışında kararlarının gözden geçirilmemesi, hakimlerin görevlerini serbest bir şekilde yapabilmesi için hukuki güvenceye sahip olması gibi alt ilkelerin tanınması gerekmektedir. (31)
Bazı uluslararası hakim örgütleri de bu konuları dikkate almıştır. Avrupa Hakimler Birliğinin düzenlediği Hakimler Şartı, Avrupa Hakimler Danışma Konseyinin Hakimler için Magna Carta’sı ve Uluslararası Hakimler Birliğinin Hakimin Evrensel Şartı bu düzenlemelere örnek verilebilir. (32)
İkinci ilke olan tarafsızlık ilkesi de bağımsızlık ilkesi ile yakından ilgilidir. Bağımsızlık ilkesine uygun bir şekilde görevini ifa edemeyen bir hâkimin tarafsız karar vereceğini ya da görevini sürdüreceğini söylemek mümkün gözükmemektedir. (33) Avrupa Bakanlar Komitesi hiyerarşik bir adli yapının varlığının yargıcın bağımsız lığını zedelediğini vurgulamaktadır. (34)
Nitekim bağımsızlık ilkesine aykırı şekilde yürütme organı ile yakından ilişkili görevini yapan, siyasi aktivitelerin içinde fazlasıyla bulunan ya da yorum getiren hakimlerin tarafsızlıklarına şüpheyle bakılmaktadır. (35) Bu aynı zamanda yargı kararlarının tutarsız olmasına yol açarak, hukuki istikrar ilkesine de gölge düşürmektedir. (36) Bu bağlamda hakimlerin tarafsızlığını iki boyutlu ele almak gerekmektedir. Birinci boyutu ile tarafsızlık hakimlerin devlet aklından (37) sıyrılarak görevlerini ifa etmeleri anlamına gelir. İkinci boyutu ile tarafsızlık ise hakimlerin kişisel, dini veya benzeri değer yargılarını görevlerini ifa ederken yansıtmaması anlamına gelmektedir. Özel hayatında hakim önüne gelen olay hakkında farklı düşünebilir; ancak olayda değer yargılarından arınarak objektif şekilde karar vermelidir. Bağımsızlık ve tarafsızlık şartlarının sağlanması ile hakimler, görevleri sırasında uyuşmazlığın taraflarına iltimassız, önyargısız yaklaşmalı, kendi kişisel yargılarını içeren yorumlar yapmamalıdır. (38)
Üçüncü ilke olan doğruluk ve tutarlılık ilkesine göre hakim yargılama sırasında tarafların güvenini sarsacak davranışlardan ve tutumlardan uzak durmalıdır. Söz konusu ilke, adaletin gerçek anlamda sağlanması kadar, adaletin tesis edildiğinin görünmesinin de önemine vurgu yapmaktadır. (39)
Dördüncü değer olan dürüstlük ise doğruluk ve tutarlılık ile bağlantılı olan bir ilkedir. Hakim objektif değerlendirme yapma yükümlülüğünü yerine getirmek için dürüstlük ilkesine uymak zorundadır. (40) Yukarıda saydığımız tarafsızlık ve tutarlılıkla yakın ilişkide olan diğer bir ilke ise eşitlik ilkesidir. Yukarıda değindiğimiz gibi hakim, önüne gelen herkese eşit muamelede bulunmalıdır. Herhangi bir şekilde ister devlet aklıyla ister kendi değer yargıları ile taraflar arasında ayrımcılığa gitmeden adaleti eşit bir şekilde dağıtmalıdır. Eşitlik ilkesi, hakimin insana ait değeri temel alarak objektif karar alması gerekliliğini açıkça ortaya koymaktadır. (41)
Yargılama etiği konusunda son ilke ehliyet ve liyakattir. Hakimlerin görevlerini hem yazılı yasaya hem de adalete uygun bir şekilde yapabilmeleri ve bu minvalde bir karara imza atabilmeleri için olayı iyi analiz edebilme ve hukuku adalete uygun bir şekilde yorumlayarak uygulayabilme yeteneğine sahip olmalıdır. Bu bağlamda hakimlerin belli bir mesleki yeterlilik mertebesine ulaşmaları gerekmektedir. Sadece mesleki gelişim ise yeterli değildir.
Bunun yanında genel kültür, hayat tecrübesi, yöneticilik ve iletişim konularında da hakimlerin belli bir düzeyde olması zorunludur. Özetle hakimlerin tüm bu alanlarda kendilerini geliştirebilmeleri ehliyet ve liyakat ilkesi için önemlidir. (42) Söz konusu melekelere sahip olabilmek için hakimlerin vakit ayırması gerekirken, fazla iş yükü hakimlerin kendilerini geliştirebilmeleri önünde engel oluşturmaktadır.
Söz konusu ilkeler sıralandıktan sonra Bangalore Yargı Etiği İlkeleri metninde yürürlük bölümü yer almaktadır. Bu bölümde sayılan ilkelerin nasıl düzenlenip korunacağı sorunu ele alınmaktadır. Bununla ilgili olarak da; “hakimlik makamının niteliği sebebiyle, bu prensipleri yürürlüğe koyacak mekanizmalar şayet hâlihazırda hukuklarında mevcut değilse, ulusal adalet teşkilatı, bu prensipleri yürürlüğe koymayı temin edecek etkili tedbirleri almalıdır” (43) ibaresine yer verilmiştir. Böylelikle, bu belgeyi kabul eden her ülkenin adalet sistemi içerisinde yargı etiğine ilişkin ilkelerin düzenlenmesini ve uygulamasını denetleyecek bir kurumun oluşturulması gerekliliğine vurgu yapılmıştır.
Sonuç olarak uluslararası arenada yargı etiğinin sağlanması ve belirli, tutarlı bir alan yaratılması için yargı etiği ilkelerinin belirlenmesi çalışmalarının yürütüldüğü açıkça görülmektedir.
Yani günümüzde artık hukukun adaleti sağlama ve insan haklarının korunması amacının sağlıklı bir şekilde yürütülmesi adına hukuka etik müdahalede bulunulduğu açıktır. Bunun sonucunda yargı etiği bakımından gerekli düzenleme ve çalışmaların yapılması ve bu konuyla ilgili kurumların kurulması Türkiye açısından zorunludur.
TÜRK YARGI SİSTEMİNDEKİ GELİŞMELER
4.1. Yargı Etiği Konusundaki Çalışmalar ve Somut Görünümü
Bangalore İlkelerinde ilkelerin belirlenmesi ve uygulanabilmesi için her ülkenin belli bir kuruma bu işlevi tanıması hususu üzerinde durulmuştur. Bangalore İlkeleri HSYK’nın 27.06.2006 gün ve 315 sayılı kararı ile kabul edilmiş, Adalet Bakanlığı Personel Genel Müdürlüğü tarafından 14.11.2006 gün ve 100289 sayılı yazısı ile hakim ve savcılara bildirilmiştir. Söz konusu karar alındıktan sonra öncelikle “Yargıtay Etik, Şeffaflık ve Güven Projesi” hayata geçirilmiştir. Proje kapsamında sempozyum ve çalıştay düzenlenmiş, arkasından Yargıtay Etik İlkeleri tespit edilmiştir.
Belirtildiği gibi alınan karar ışığında yargı etiği ilkelerinin iç hukuk sisteminde belirlenmesi ve belirlenen ilkelerin uygulanmasının denetlenmesi için kurum oluşturulması da gereklilik arz etmektedir. Söz konusu etik ilkelerin personel bakımından uygulanıp uygulanamadığının kontrol edilmesi ve etik ilkelerin sağlıklı bir şekilde uygulanabilmesi açısından personele danışma hizmeti verilmesi için Yargıtay Yargı Etiği Danışma Kurulu oluşturulmuştur. Tüm bu çalışmalar olumlu karşılanmakla beraber, uygulamadaki eksiklikleri ıskaladığı ve yaşanan olumsuzluklara somut bir çözüm sunamadığı için kanaatimizce eleştirilebilir niteliktedir. Örnek olarak 2017 yılında düzenlenen Yargıtay Etik-Şeffaflık-Güven Sempozyumunda adil yargılanma hakkı, bağımsızlık ve tarafsızlık ilkelerinin Türk mevzuatında yer aldığı belirtilmiş ve Türk mahkemelerinin kararlarında da bu ilkelere atıf yaparak yargılama yaptığı belirtilmiştir. (44) Ancak Türk yargısında her zaman tartışılan yürütme-yargı ilişkileri ile beraber, son dönemlerde yaşanan birçok tartışmalı dava ve nihayetinde 15 Temmuz öncesi ve sonrası yaşananlar düşünüldüğünde, yargı etiğinin unsurlarından olan aynı zamanda da adil yargılanma hakkının temel taşı olan tarafsızlık ve bağımsızlık ilkelerinin zedelendiği görülmektedir. Dolayısıyla mahkeme kararlarının ideolojik bir mücadelenin aracı haline getirilmesi ya da kişisel değer yargılarının fazlasıyla mahkeme kararlarına yansıması düşünüldüğünde, yargının objektifliğinden sıyrılarak sübjektif bir görünüm kazandığını ve bu bakımdan da yargının meşruiyeti etrafındaki tartışmanın giderek arttığını söylemek daha isabetli olacaktır. (45)
2017 yılında yapılan “Etik İlkeler Çalıştayı” da sempozyumla paralellikler arz etmektedir. Çalıştayda karşılaştırmalı hukukta yargı etiği46, kurum kültürü ve etik47, toplumsal cinsiyet-etik ilişkisi (48) gibi önemli konular ele alınmıştır. Çalıştaya 40’a yakın Yargıtay mensubu, 26 Cumhuriyet Savcısı, 70 hakim ve 130 personel katılarak geniş bir katılım sağlanmıştır. (49) Hatta bu konuyla ilgili yurtdışından gelen konunun uzmanları veya yabancı yüksek mahkeme hakimleri örnek verilerek “dünyada daha önce yapılmamış bir şey yapıyoruz” imajı verilmeye çalışılmıştır. (50) Ancak liyakat, şeffaflık gibi konularda somut sorunlar dile getirildiğinde “ilkelerin yerleşmesinin mücadelesini veriyoruz” ya da “Roma bir günde kurulmadı” denilerek somut sorunlara çözüm getirme sürüncemede Kalmıştır. (51)
“Yargıtay Etik, Şeffaflık ve Güven Projesi” kapsamında ayrıca etik ilkeler belirlenmiştir. Proje kapsamında düzenlenen “Yargıtay Yargı Etiği İlkeleri”nde hakimlerin, savcıların ve Yargıtay personelinin uyması gereken etik ilkelere yer verilmiştir. Söz konusu ilkeler hem ilkelerin yazım usulü açısından hem de içerik açısından hakimler için Bangalore Yargı Etiği İlkeleri ile savcılar açısından ise Budapeşte İlkeleri ile birebir örtüşür niteliktedir.
Ayrıca Yargıtay Yargı Etiği İlkeleri düzenlemesi sonucunda, ilkelere uyulup uyulmadığını denetleyecek Yargıtay Yargı Etiği Danışma Kurulu oluşturulması gerektiği de belirtilmiştir. Aynı zamanda söz konusu proje ile Yargıtay üyeleri açısından yargı etiği kavramının somutlaşması adına klinik çalışmalarına önem verilmiş, Yargıtay hakim ve savcıları için ayrı ayrı etik ilkeler ele alınmış, diğer hukuk sistemlerinde neler yapıldığı ile ilgili karşılaştırmalı çalışmalara da imza atılmıştır.
Bunun yanında 11 Mart 2019’da Türk Yargı Etiği Bildirgesi yayınlanmıştır. Bildirge, “Hakimler ve savcılar, görevlerini yerine getirirken adaletin en hassas ve doğru şekilde dağıtıldığından emin olan, mesleki sorumluluk içinde davranan, (…) insanlardır. Anayasa ve kanunlardan aldıkları yetki çerçevesinde, hür vicdanları ile evrensel değerleri şiar edinerek bağımsız ve tarafsız olarak görevlerini yürütürler…” şeklinde bir giriş ile başlamakta ve her biri, “Hâkimler ve Savcılar” öznesi ile başlayan 8 bölüm ve 61 maddeden oluşmaktadır. Bölüm başlıklarına bakıldığında Bildirge, uluslararası bir belge olan Bangalore Yargı Etiği İlkeleri ile paralellik göstermektedir. Buna göre, insan onuruna saygılı olma ve eşitlik, bağımsızlık, tarafsızlık, dürüstlük ve tutarlılık, mahremiyete özen, liyakat ve yetkinlik gibi ilkeler düzenlenmiştir.
Türk Yargı Etiği Bildirgesini ele alacak olursak hem yazılış şeklinde hem de uygulamada birçok aksaklığı bünyesinde bulundurduğu dikkat çekmektedir. Giriş kısmında yer alan “Anayasa ve kanunlardan aldıkları yetki çerçevesinde,” ibaresi kafalarda soru işareti doğurmaktadır. Söz konusu giriş kısmı sonucunda sanki Anayasada yeterli güvence yokmuş ya da hakim ve savcılar anayasal hükümlere itibar etmiyorlar intibaını doğurur niteliktedir. Oysa yargı etiği ilkelerine uygun davranılabilmesi ve adil yargılama yapılabilmesi için esas dikkat edilmesi gereken husus, yürütme-yargı ilişkisinde yürütmenin yargıya müdahalesini önlemek olmalıdır. Yargıyı güvence altına alan Anayasal hükümler ile uluslararası insan hakları belgeleri yürütme tarafından ihlal edilmeye devam ederse Bildirge sadece sembolik bir görünüme bürünecektir.
Yapılan tüm çalışmalara bakıldığında genel olarak ele alınan düzenlemelerin yerinde olduğu ancak uygulamada yaşanan sıkıntılar ve yargıda yaşanan gelişmeler neticesinde yapılan düzenlemelerin inandırıcılığını kaybettiği söylenebilir.
4.2. Güncel Bir Kurul: Yargıtay Yargı Etiği Danışma Kurulu
Yargılamada etik ilkelere uygunluğun sağlanmasında özellikle yüksek mahkemelerin rolü son derece önemlidir. Yüksek mahkemelerin adalet ilkelerini kullanarak alacağı kararlar, hukuk sistemindeki diğer hakimler için de yol gösterici olacaktır. (52) Bu bakımdan Yargıtay’ın gerçekleştirdiği çalışmalar sonucunda kurulan Yargıtay Etik Danışma Kurulu önemli bir adım olarak görülebilir. 08.12.2017 tarih ve 2017/5 sayılı Yargıtay Büyük Genel Kurulu Kararı ile kabul edilen Yargıtay Yargı Etiği İlkelerinin Üçüncü kısmında öngörülen hükümler uyarınca oluşturulan Yargıtay Yargı Etiği Danışma Kurulunun, kendi çalışma usulünü belirleyeceği düzenlenmiştir.
Kurul bunun üzerine Yargıtay Yargı Etiği Danışma Kurulu kararına imza atmış ve kararın 24.12.2018 tarihinden itibaren uygulanacağı düzenlenmiştir. Kararda düzenlenen maddelere bakıldığında, hakim ve savcıların yargı etiğinin gerekliliklerini yerine getirip getirmediğini denetlemek ve adil yargılanma hakkının gerçekleşmesini sağlamak adına yeterli olmadığı söylenebilir.
Şöyle ki;
Madde 2/2: “Yargıtay personeli ile stajyer hakim ve Cumhuriyet savcıları hakkında bu karar uygulanamaz” şeklindeki düzenleme ile Kurulun çalışma alanı sınırlandırılmaktadır. Kurulun görev tanımı, hakim ve savcıların davranışlarının ve muhtemel davranış modellerinin etik değerlere uygunluğunu denetlemektir. Söz konusu hususun stajyer hakim ve savcılar için de geçerli olması gerekmektedir. Unutulmamalıdır ki etik değer taşıyan bir davranış geliştirmek bir anda olacak bir olgu değildir. Bu davranış alışkanlığının kazanılması için en önemli yerlerden biri de staj eğitimidir. Bu minvalde staj eğitimi gören savcı ve hakimlerin davranış ve davranış modellerinin denetimi son derece önemlidir. Bu bağlamda ya ilk derece hakim ve savcılar ile stajyer hakim ve savcıların da kapsam içine alınması ya da söz konusu personel için farklı bir denetim mekanizması oluşturulması zorunluluk arz etmektedir.
Madde 5/1: “Kurul, 7 Yargıtay üyesi, 2 tetkik hakimi, 1 Yargıtay Cumhuriyet Savcısı ve bir öğretim üyesinden oluşur” ibaresinde yer alan ve Kurul içerisinde sadece 1 öğretim üyesine yer verilmesi kanaatimizce yeterli değildir. Konusunda uzman, belli niteliklere sahip öğretim üyelerine Kurul içerisinde daha fazla yer verilirse (en az 2 gibi) etik değer taşıyan davranışların belirlenmesi ve model davranışların oluşturulması daha sağlıklı şekilde olacaktır. Şu anda Kurul içerisinde yer alan öğretim üyesinin uzmanlığı eğitim bilimleri üzerine gözükmektedir.
Bu bağlamda söz konusu öğretim üyesinin yanına hukuk felsefesi ya da felsefe alanında hukuk- etik ilişkisi üzerine çalışmış bir kişinin olması görüş alışverişi yapılarak alınacak kararlar ile hakim ve savcıların davranışlarının değerlendirilmesi açısından daha sağlıklı sonuçlar doğuracaktır. Etik, farklı fakülte ve anabilim dallarında çalışma yapılabilen bir alandır. Bu farklı alanlarda yapılan çalışmalarda, özellikle etik kavramının, değerin, eylemin nasıl değerlendirilebileceğinin ne olduğu ile ilgili birçok yanlış tanımlama bulunabilmektedir. Bu karmaşayı çözmek için, felsefe bölümleri ile hukuk fakültelerinin hukuk felsefesi anabilim dallarından yararlanılmalıdır. Bu bağlamda üniversite etik kurullarında çalışma şartı yerine, öğretim üyelerinin eğitim bilimleri, felsefe ya da hukuk fakültelerinde hukuk felsefesi anabilim dallarında bulunanlar arasından tercih edilmesi daha doğru olacaktır.
Madde 6: “Kurul’da görev alan 7 Yargıtay üyesinden en az ikisinin kadın olması zorunludur. Yargıtay daire başkanları da Yargıtay üyesi kontenjanından Kurul’a üye olarak seçilebilirler” şeklindeki düzenlemede kadın üye sayısı kontenjanı kanaatimizce yeterli değildir. Yukarıdaki düzenlemedeki gibi “temsili” bir sayı belirlemek yerine, gerçekten Kurul’da kadınların daha etkin çalışması ve seslerinin duyulması adına “en az üç kadın üye” şeklinde ilgili madde değiştirilmelidir.
Şu anda Kurul kararında belirtildiği gibi sadece 2 kadın üye bulunmaktadır. Bu bağlamda 2 kadın üye sayısı asgari nitelikte olmaktan çok, kadınlara yer verildiğini göstermek adına sembolik bir nitelik taşıdığı ihtimali ağır basmaktadır. Kurul içerisinde kadın üye sayısı artırılarak yargı etiği vasıtası ile mahkemelerde kadına yönelik bakışın değişimi başlatılabilir. Elbette bazı kadın hakim veya savcılarda da toplumda kadının yeri ve nasıl davranması gerektiği ile ilgili geleneksel değer yargıları olabilir. Ancak yine de değişimin başlangıcı için kadın hakim veya savcılara Kurullarda daha fazla görev verilmesi etkili olabilir. Böylece hem karar, hem iddia hem de savunma makamı açısından kadına yönelik değer yargılarından arınmış bir yargılama yapılabilmesi sağlanabilir.
Madde 12: “Kurul üyeleri, kendilerini seçen veya görevlendiren kurul ya da makamdan bağımsız olarak
görev yaparlar”, düzenlemesinde bağımsızlık ilkesi yer almaktadır. Ancak söz konusu düzenlemede bağımsızlık ilkesinin içeriğine ve esaslarına yer verilmemiştir. Her ne kadar maddenin gerekçesinde (53)Yargıtay Yargı Etiği İlkelerinin 1. maddesi işaret edilmiş olup, 26. maddede verilecek kararlarda Bangalore Yargı Etiği İlkeleri vb. kabul edilen kaynakların esas alınacağına dair gönderme olsa da; bağımsızlık ilkesi ile beraber Kurul üyelerine ne gibi güvenceler sağlandığı açıkça belirtilmeli bağımsızlık ilkesinin unsurları açıkça yer almalıdır. Böylece tereddütler daha isabetli bir şekilde giderilebilecektir.
Madde 14: “Kurul’un görevi, hakim ve Yargıtay Cumhuriyet savcılarının davranışlarının veya muhtemel davranış modellerinin etik değerlere uygunluğu hakkında karar vermektir” düzenlemesi ile Kurulun görev, yetki ve sorumlulukları düzenlenmiştir. Gerekçede Kurulun yargı yetkisinin kullanılmasına ilişkin bir görev yürütmediği hasebiyle kanunların etik ilkeler çerçevesinde yorumlanması hususunda yetkisinin olmadığı belirtilmiştir.
Yazılı kanunların etik değere uygun bir şekilde yorumlanması yazılı kanunun olaya uygulanması kadar önem arz etmektedir. Yargı etiği ilkelerinin bir amacı da hem adaletin sağlanması hem de uluslararası hukukta yer alan teamül ve sözleşmelere uygunluk sağlanmasıdır. Bunun için etik değere uygun yorumlama son derece önemlidir. Bu bağlamda maddeye “yazılı hukuk kurallarının etik değere uygun yorumlanıp yorumlanmadığı” hususunda ekleme yapılması uygun olacaktır.
Madde 17: “Hakimler Yargıtay Cumhuriyet savcıları davranışlarının veya muhtemel davranış modellerinin etik değerlere uygunluğu konusunda Kurul’dan görüş isteyebilirler” düzenlemesi yer almakta, ek olarak da “soruyu soran kişi dışında başka bir kişinin davranışına ilişkin konular, Yargı etiği ile ilgili olmayan anayasal hüküm, kanun, tüzük veya yönetmelik gibi düzenleyici işlemlerin yorumu” gibi konularda Kuruldan görüş istenemeyeceği düzenlenmiştir. Yani kurul bir tavsiye organıdır. Maddenin gerekçesinde de bu durumun uluslararası yargı etiği standartlarına uygun olduğu vurgulanmıştır. Salt kişilerin kendi davranışları hakkında görüş isteyebilmeleri ve Kurulun sadece bu şekilde harekete geçmesi Kurulun sembolik olarak faaliyet göstereceği konusundaki kanaatleri güçlendirmektedir.
Kurulun etkin bir şekilde görevini sürdürebilmesi için öncelikle Kurulun, Yargıtay personelinin etik ilkelere uymayan davranışlarına karşı hangi şekilde haberi olursa olsun, re’sen ya da yazılı istem üzerine harekete geçebilmesi gerekmektedir. Bunun yanında Anayasa, kanun hatta kararda sayılmayan uluslararası sözleşmelerin nasıl yorumlanması gerektiği ile ilgili de personeline açıklayıcı bildirimler yapabilmesi yargı etiğinin sağlıklı bir şekilde hayata geçmesi açısından önemli olacaktır.
Madde 25: “Kurulun görüşü bağlayıcı değildir, tavsiye niteliğindedir.” şeklindeki düzenleme ile Kurulun sadece bir tavsiye organı olduğu vurgulanmıştır. Hukuk sistemi içerisinde yer alan etik değer ve ilkelere uyulmaması durumunda herhangi bir yaptırım öngörülmez ise, bu değer ve ilkeler bir bakıma önemini kaybetmektedir. Bu bağlamda hukuk aleminde etik ilke ve değere aykırı fiillerin somut bir yaptırıma bağlanması önemlidir. Bu bakımdan Kurul kararlarının niteliğinin tavsiye görüşünden öte yaptırıma bağlanması daha isabetli olacaktır.
Ayrıca Kurulun kararları gizli tutulmaktadır. Bunun sonucunda, Kurula başvuru yapan başvurucunun aleyhine kendisi hakkında kararı uygulamak mümkün değildir. Yani Kurula danıştığı bir olay hakkında kişi hakkında disiplin ya da cezai bir işlem yapılması gerekiyorsa, Kurul bu konuda bilgilendirme yapamadığı gibi soruşturma açılması için ilgili mercileri harekete geçirememektedir.
Tüm bu özellikleri ele alındığında Kurulun sembolik bir danışma organı olduğu ortaya çıkmaktadır. Yakın zamanda yaşanan örneklerdeki gibi olaylar (54) vuku bulduğunda, eylemi gerçekleştiren hakim veya savcının Kurula başvurup “eylemim etik ilkelere aykırı mı değil mi? diye sorması beklendiğinden ve ayrıca Kurulun kararlarının sadece danışma niteliğinde olup, bir disiplin soruşturma sürecini başlatamayacak olması bir bakıma Kurulun etkili bir şekilde çalışma şansını ortadan kaldırmaktadır. Söz konusu durumlarda Kurulun inceleme yapmasına gerek olmadığı, savcı ve hakimlerin belli bir disiplin soruşturması rejimine tabi oldukları öne sürülebilir. Ancak bilinmelidir ki kemikleşmiş sorunlar eski kurum ve yöntemler ile çözülememektedir. Siyasi bir saikle olmasa bile kendinden olanı koruma, bir bakıma “kol kırılır yen içinde kalır” anlayışı Türk bürokrasisi içine işlemiş bir sorundur. (55)
Dolayısıyla Kurulun çoğu olayda etkisiz olduğu açıktır. Yargıtay’ın Eylül 2018 tarihi itibari ile yayınladığı ve o tarihten beri güncellemediği Kurulun kararlarına bakıldığında ise sınırlı sayıda başvuru yapıldığı dikkat çekmektedir. (56) Şimdiye kadar Yargıtay Başkanlığının internet sayfasında yer verdiği kararlar, hakimin referans mektubu düzenlemesi, yılbaşı ve bayramlarda hediye alma yasağı, hakimin televizyonlarda yayımlanan bilgi yarışmasına katılması, Yargıtay Cumhuriyet savcısının baroların düzenlediği eğitime katılması, bir vatandaşın Kurula başvurması (usulden reddedilmiştir), hakimin avukatlık bürosunun açılışına katılıp katılamayacağı ile ilgili kararlardır. Söz konusu kararlarda Kurul etik ilkeleri bir bakıma gerekçe göstererek hakim ve savcıları toplumdan izole eden, farklılaştıran eski anlayışa göre karar vermiştir.
Örnek olarak Kurul, hakimlerin televizyonda yayınlanan para ödüllü bilgi yarışmasına katılmalarını etik ilkelere uygun bulmamıştır. Kurul söz konusu kararında, programda eğitim durumları ve meslekleri de dahil yarışmacılara bazı sorular yöneltildiği gibi kazanılacak paranın nasıl harcanacağına dair sohbet amaçlı diyaloglara da yer verilebildiği bilgilerine yer vererek, hakimin tüm faaliyetlerinde hem mesleğe yaraşır şekilde davranması hem de bunu görüntü olarak ortaya koymasının etik bir yükümlülük olduğu vurgulanmıştır. Hakimin televizyon programına çıkması ile mesleğe yaraşır davranışı birbirine zıt görmek kanaatimizce hakim ve savcıyı toplumdan soyutlar niteliktedir. Kurul kararında ayrıca yarışma programında bilgi ölçmenin yanı sıra ödül kazanma unsurunun da öne çıktığı, özellikle yarışmanın jeneriğinde, sorular sorulurken ve program sırasında sunucu ile yapılan diyaloglarda, “para ödülü” temasının sık sık vurgulandığı belirtmiş bunun da yine hakimlik mesleği ile bağdaşmadığını öne sürmüştür. Kararın gerekçesinin devamında; “Bu nedenle sıradan vatandaşın yük olarak gördüğü birtakım sınırlamaları kabul etmelidir. Söz konusu davranışlar, toplumun diğer üyeleri tarafından gerçekleştirildiğinde olumsuz kabul edilmeyecek olsa dahi, hakim bu sınırlamalara özgürce ve gönüllü olarak katlanmalıdır. Bu durum hakimin hem mesleki hem de özel hayatı için geçerlidir.” (57) denilmek suretiyle hakim ve savcı ile sıradan vatandaşın özel hayatı bakımından kanaatimizce etik ilkeleri aşacak bir sınırlama getirmiştir.
Özetle hem devlet aklı hem de kişisel değer yargılarının fazlasıyla yargıya hakim olduğu ve bu gelenekten gelerek yetişen hakim ve savcıların eylemlerinin Kurul tarafından değerlendirilmeye ve bu davranışları önleyici tedbirleri almaya şiddetle ihtiyacı olduğu birçok örnekle sabitken Kurul yetersiz kalmaktadır. Kurul bunun yerine yukarıda değindiğimiz gibi yargı etiğini dayanak yaparak, diğer insanlardan farklılaştırılan, eskiye ait hakim ve savcı görünümünü sağlamaya yönelik kararlara imza atmaktadır. Dolayısıyla yukarıda değindiğimiz reformlar gerçekleşmedikçe, sadece Avrupa
örneklerindeki gibi bir danışma kurulunun oluşturulması Türkiye açısından sağlıklı bir sonuç doğurmayacaktır.
Türk hukuk zihniyetinin geçmişi ve günümüzdeki yargılama refleksi göz önüne alındığında, yargıyı geliştirme ve hukuk uygulayıcılarında farkındalık oturtmak için hangi düzenlemeler yapılırsa yapılsın, bu düzenleme ve reformların kağıt üstünde kaldığı gerçeği değişmemektedir. Yaşadığımız coğrafyada, yargı etiği ve buna bağlı olarak geliştirilen etik ilkeler, özellikle Kanuni zamanından beri ıskalanmış gözükmektedir. Osmanlı’da Kanuni zamanından beri süregelen hakimlerin yetiştirilmesinde yaşanan sıkıntılar,
hakim atamalarında görülen rüşvet ve torpil uygulamaları, hukuk fakültelerinin sayılarının çoğalması, adalet yerine devlet aklı ile düşünen ve karar veren hakimlerin fazlalığı gibi sebepler ile bağımsızlık, tarafsızlık, eşitlik, hukuki güvenlik, belirlilik, amaca hizmet etme gibi ilkeler uygulanamaz duruma gelmiştir. Nitekim tüm bunların neticesinde yargıya ve dolayısıyla hukuka güven azalmıştır. (58) Yargıya güvenin azalmasının ana unsurları beş unsurla özetlenebilir. Bu unsurlar, geciken adalet, yargılama sonucunda haksız (adaletsiz) kararların ortaya çıkması, yargı kararlarının uygulanamaması, ceza infaz uygulamasındaki sıkıntılar ve yargıya ulaşmada ortaya çıkan sıkıntılardır (bürokratik engeller) (59)
Sıralanan söz konusu nedenler dolayısıyla halkın takdirinde yargıya azalan güvenin tekrardan kazanılmaya çalışılması ise yargı organının işidir. (60) Yargı erki gerekli çalışmaları yaparak güven kaybına neden olan unsurları titizlikle incelemeli ve toplumun yargıya güvenini sağlamak adına öncelikle gerekli tespitleri yapıp, uygulamada bu güven zedeleyici uygulamaları ve durumları derhal engellemelidir.
Türkiye açısından yakın zamanda yaşanan bir diğer sorun da ayrıca göz ardı edilmemelidir. Modern devletin çözülme aşamasında cemaatlerin siyasal ve ekonomik alanda ağırlığını gittikçe hissettirmeye başladığı görülmüştür. Söz konusu cemaatler mevcut düzen içerisinde kendine yer bulmuş, daha da fazlası kendilerine geniş bir egemenlik alanı sağlamıştır. Cemaat yapıları kendi informel alanları yanında yavaş yavaş formel alanın içine kaymaya başlamışlar, böylece bazı ülkelerin ekonomik ve hatta siyasi yapılarında pay sahibi olmuşlardır. Bu işleyiş sayesinde cemaatler hem devletin egemenlik alanında hem de ekonomik alanda büyük bir güç elde etmişlerdir. Artık devlet olanla devlet olmayan arasındaki kesişme alanı giderek genişlemekte ve toplumsal düzende de köklü değişimlere yol açmaktadır.
Günümüzde bu tip gri alanların artması, meşru otorite ile yasa dışı erkler arasındaki farkların önemsizleşmeye başlaması ile meşru olmayan erkler devletin, politikacıların, bürokrasinin içine girmeye başlamış ve bunun sonucunda bu örgütlenmelerin itibarı ve egemenliği de artmıştır. Bu gelişmeler kuşkusuz yargının tarafsızlığını ve bağımsızlığını yitirmesinde dikkat çekici bir etken oluşturmuştur. Dolayısıyla yargı etiğinin sağlıklı bir şekilde işleyebilmesi için öncelikle bağımsızlık ve tarafsızlık ilkeleri bakımından hakim ve savcılar nezdinde farkındalık yaratılıp belli hukuki güvencelerin düzenlenmesi gerekmektedir. Bağımsızlık ilkesinin somut bir biçimde hayata geçmesi için öncelikle hakimlerin çalışma güvenliğinin sağlanması gerekmektedir. Bunun için hakim ve savcıların özlük işlerini düzenleyen kurulun bağımsız olması ve bunun yanında hakim ve savcıların meslek ve özlük işleriyle ilgili güvencelerin tanınması sağlanmalıdır. (61)
Bunun yanında Türkiye’de bir gelenek şekilde “yaptık oldu” zihniyeti her yerde olduğu gibi yargı reformlarına da sirayet etmiş bir anlayış olarak gözükmektedir. Projeler yapılmakta, bildirgeler yayınlanmakta, ilkeler hızla kabul edilmektedir. Ancak ne yargının işleyişinde ne de hakimler ve savcıların kendilerini konumlandırdıkları yer ya da yargılama refleksleri değişmemektedir. Aynı zamanda yakın geçmişte Türkiye’nin yaşadığı 15 Temmuz öncesi ve sonrası yaşananlar da yargı etiği, adil yargılanma, tarafsızlık gibi kavramlara ilişkin şüpheli yaklaşmayı mecbur bırakmaktadır.
Her şeyden önce yasalaştırılan OHAL KHK’leri mevzuattan ayıklanmadıkça âdil yargılanma hakkının sağlanamayacağı da bir gerçektir.
Yargı mensuplarının eylemlerinin değerini belirleme görevini üstlenen Yargıtay Yargı Etiği Danışma Kurulu da bünyesinde birçok eksiklik barındırmaktadır. Özellikle kadın üye sayısı ile üyelerin etik konusunda ne kadar yetkin oldukları konuları dikkat çekmektedir. Bu eksikliklerin dışında en önemli problem ise Kurula başvuru şekli ile Kurulun sadece danışma görevi yapmasıdır. Söz konusu hususların uluslararası düzenlemeler ve sözleşmelere uygun bir şekilde düzenlendiği belirtilmiştir. Etik disiplin konusunda farkındalığı olan bir anlamda etik kültürün hakim olduğu toplumlarda Kurulun danışma niteliğinde olması ve kişilerin salt kendi davranışları açısından yani bir bakıma ikilemde kaldıkları ve nasıl eyleyeceklerini bilemedikleri konularda harekete geçmesi son derece doğaldır. Ancak etik disiplinin kavranamadığı hatta küçümsendiği, etik disiplinin daha çok örf adet ve din kuralları ile sıkça karıştırıldığı coğrafyalarda Kurulun konuyu ele alabilmesi için kişilerin kendi vicdanlarına bırakılması Kurulu yararsız kılmaktadır.
Ayrıca etik eylemin önemsenmediği, eğitiminin bile bir bakıma gereksiz görüldüğü toplumlarda Kurulun herhangi bir yaptırım gücüne sahip olmaması Kurulun kararlarının belli bir davranış modeli oluşturması bakımından düşündürücüdür. Bu bağlamda Kurulun yetkilerinin arttırılıp disiplin soruşturmasına dahil edilmesi kanaatimizce uygun olacaktır.
Tüm bu hususlar yanında yargı etiği ilkeleri ve yargı etiğinin sağlıklı bir şekilde uygulanabilmesi, eylemlerin değere yönelebilmesi için başta hukuk uygulayıcıları arasında bu konuda farkındalık yaratılması, değer yargılarından arınmış bağımsız yargı organı mensuplarının yetiştirilmesi önemlidir; ancak unutulmamalıdır ki yargı etiğine ilişkin tek yapılması gereken yargı etiği ile ilgili kurumların oluşturulması ve yargı mensuplarının eğitilmesi değildir. Bunun yanında daha da önemlisi yargı etiğinde yer alan ilkelerin toplumdaki bireylerin vicdanlarına yerleştirilmesidir. Bunun yapılabilmesi için her bireyin öğretim hayatı başlar başlamaz etik disiplini ile tanıştırılması gerekmektedir. Bu şekilde etik kültürü oturan bir toplumun içinden yetişen yargı mensupları elbette değere yönelerek etik değeri temel alan kararlara imza atacaklardır.
2-) Harun TEPE, “Yargı Etiği’ ya da Yargıda Etik: Yargı Nasıl Etik Olur?”, Hacettepe HFD, S. 7(1), 2017, s. 87- 90.
3-) TEPE, 2017, s. 87.
4-) Gregory HANKIN, “Ethics and Law”, International Journal of Ethics, Vol. 33 (Jan 1923), No. 4, s. 420.
5-) HANKIN, 1923, s. 422-425.
6-) Ronald DWORKIN, Hakları Ciddiye Almak, çev. Ahmet Ulvi Türkbağ, Dost Kitabevi, Ankara 2007, s. 57.
7-) Elaine MAK; “Researching Judicial Ethical Codes, or: how to eat a mille-feuille?”, International Journal for Court Administration, Vol. 9 (Dec 2018), No. 2, s. 55.
😎 MAK, 2018, s. 56.
9-) Friedrich KÜBLER, “Hukuk Devletinde Yasama ve Yargı Organlarında Meslek Etiği”, Etik ve Meslek Etikleri, Der.: Harun TEPE, Türkiye Felsefe Kurumu, Ankara 2000, s. 153.
10-) MAK, 2018, s. 59.
11-) MAK, 2018, s. 59; TEPE, 2017, s. 90-91.
12-) Brad WENDEL, “Jurisprudence and Judicial Ethics”, Cornell Law School Legal Studies Research Paper Series, No.08 – 009, 2007, s. 1; MAK, 2018, s. 59; TEPE, 2017, s. 90-91.
14-) Lawrence SOLUM, “Virtue Jurisprudence: An Areatic Theory of Law”- Draft, (October 2004), 19, s. 8-10.
15-) John RAWLS, Justice as Fairness: A Restatement, Ed.: Erin Kelly, The Belknap Press of Harvard University Press, Cambridge, 2003, s. 18-19 ; MAK, 2018, s. 60.
16-) DWORKIN, 2007, s. 54-55, 108; Ronald DWORKIN, Law’s Empire, The Belknap Press of Harvard University Press, Cambridge, Massachusetts 1986, s. 164.
17) MAK, 2018, s. 60.
18-) Dimitry KOCHENOV, EU Enlargement and the Failure of Conditionality, Kluwer Law International, 2008, s. 246-248.
19-) Söz konusu uluslararası metinler için bkz. T.C. Adalet Bakanlığı Avrupa Genel Müdürlüğü, Yargı Etiği ve Yargı Bağımsızlığı Konusunda Uluslararası Belgeler, Ankara Eylül 2004, http://www.abgm.adalet.gov.tr/pdf/bangalortr.pdf, (E.T. 24.11.2018).
20-) The Judicial Integrity Group, Commentary on the Bangalore Principles of Judicial Conduct, March 2007, s. 15 – 18. ; Nevin ÜNAL ÖZKORKUT, “Yargı Bağımsızlığı Açısından Osmanlı’da ve Günümüz Türkiyesi’nde Yargıya Genel Bir Bakış”, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C. 57 (2008), S. 1, s.229-230.
21-) T.C. Adalet Bakanlığı Avrupa Genel Müdürlüğü, 2004, s. 20; The Judicial Integrity Group, 2007, s. 19-30.
22-) T.C. Adalet Bakanlığı Avrupa Genel Müdürlüğü, 2004, s. 20-21.
23-) T.C. Adalet Bakanlığı Avrupa Genel Müdürlüğü, 2004, s. 14-18.
24-) Gürsel ÖZKAN, “Yargı Etiği, Yargıya Güven ve Şeffaflık”, Yargıtay Etik, Şeffaflık ve Güven Projesi Açılış Sempozyumu, Ankara, 13-14 Nisan 2017, s. 54.
25-) TEPE, 2017, s. 91.
26-) ARISTOTELES, 2005, 1129a, 1130a.
27-) ARISTOTELES, 2005, 1130a, 1130b.
28-) Nihal JAYAWICKRAMA, “Developing a Concept of Judicial Accountability – The Judicial Integrity Group and the Bangalore Principles of Judicial Conduct”, Commonwealth Law Bulletin, Vol. 28 (2002), No. 2, s. 1092.
29-) KOCHENOV, 2008, s. 249; The Judicial Integrity Group, 2007, s. 35; TEPE, 2017, s. 89-90.
30-) T.C. Adalet Bakanlığı Avrupa Genel Müdürlüğü, 2004, s. 3; İbrahim AKIN -Tansu AKIN, Yargı Etiği, Melike Ofset, Ankara 2013, s. 42; The Judicial Integrity Group, 2007, s. 35-36.
31-) Frans VAN DIJK-Geoffrey VOS, “A Method for Assessment of the Independence and Accountability of the Judiciary”, International Journal for Court Administration, Vol. 9 (Dec 2018), No. 3, s. 4, 9; Ingo KEILITZ, “Viewing Judicial Independence and Accountability through the “Lens” of Performance Measurement and Management”, International Journal for Court Administration, Vol. 9 (Dec 2018), No. 3, December 2018, s. 27.
32-) VAN DIJK – VOS, 2018, s. 5.
33-) KEILITZ, 2018, s. 26-27.
34-) VAN DIJK – VOS, 2018, s. 5.
35-) WENDEL, 2017 s. 5-6; Judicial Office For Scotland, Statement of Principles of Judicial Ethics for the Scottish Judiciary, April 2010, s. 14-15; JAYAWICKARAMA, 2002, s. 1092.
36-) Ethics and Integrity Commission, Code of Judicial Ethics Commentary, Ljubljana 2016, s. 42.
37-) Devlet aklı daha çok doğrudan siyasal organları denetleyen idari yargı ile anayasa yargısında ortaya çıkmakla beraber; ceza yargısında da “devlete karşı işlenen cürümler” ile bu cürümlerin takibi ve soruşturulması sırasında devlet görevlilerin işledikleri suçlarda kendini göstermektedir. Özellikle devlet aleyhine işlenen cürümlerle ilgili davalarda hukukun yok sayılarak yargının araç haline getirilip baskı amacıyla veya mevcut egemen yapının korunması için kullanıldığı görülmektedir (Mithat SANCAR, Devlet Aklı Kıskacında Hukuk Devleti, İletişim Yayıncılık, İstanbul 2000, s. 188.). Devlet aklı ile ortaya çıkan yargı kararı toplumdaki bireylere mesaj vermek için propaganda amaçlı olarak alınmaktadır. Yargının tarafsızlığını yitirmesinde en tehlikeli olan husus, kadrolaşma sonucu hakim veya savcı adayı olarak seçilmiş veya staj süresince “devlet aklı” ile düşünür hale gelmiş hakim veya savcı için artık siyasi otoritenin doğrudan emir vermesi gerekmemektedir. Bu şekilde yetişen ve görevini belirttiğimiz şartlarda bağımsızlığı da olmadan sürdüren hakim, alacağı kararlarda, siyasi emir almadan hukuku, hukukun içinde olması gereken insan haklarını ve bireylerin şahsi haklarını göz ardı ederek egemen ideolojinin isteklerini yerine getirecektir.
38-) Ethics and Integrity Commission, 2016, s. 25; Judicial Office For Scotland, 2010, s. 16, 21-25; The Judicial Integrity Group, 2007, s. 54-59.
39-) T.C. Adalet Bakanlığı Avrupa Genel Müdürlüğü, 2004, s. 4-5; Judicial Office For Scotland, 2010, s. 28-29; The Judicial Integrity Group, 2007, s. 73-79.
40-) Judicial Office For Scotland, 2010, s. 30-31; Ethics and Integrity Commission, 2016, s. 38-40.
41-) Judicial Office For Scotland, 2010, s. 32; The Judicial Integrity Group, 2007, s. 111-115.
42-) Ethics and Integrity Commission, 2016, s. 33-36; Judicial Office For Scotland, 2010, s. 33-35.
45-) Duncan KENNEDY, “The Distinction Between Adjudication and Legislation”, Philosophy of Law Classic and Contemporary Readings, Ed.: Larry May – Jef Brown, Blackwell, Oxford 2010, s. 138; SANCAR, 2000, s. 182.
46-) Sibel İNCEOĞLU, “Karşılaştırmalı Hukukta Yargı Etiği”, Etik İlkeler Çalıştayı, Ed.: Mustafa Yıldırım – Gözde Hülagu, Antalya 2017, s. 17-41.
47-) Harun TEPE, “Kurum Kültürü ve Etik İlişkisi”, Etik İlkeler Çalıştayı, Ed.: Mustafa Yıldırım – Gözde Hülagu, Antalya 2017, s. 102-115.
48-) Gülriz UYGUR, “Ön Çalıştay Sonuçlarının Değerlendirilmesi ve Toplumsal Cinsiyet Eşitliği ile Etik İlişkisi”, Etik İlkeler Çalıştayı, Ed.: Mustafa Yıldırım- Gözde Hülagu, Antalya 2017, s. 52-67.
49-) Etik İlkeler Çalıştayı, 2017, s.121.
50-9 Etik İlkeler Çalıştayı, 2017, s.122.
51-) Etik İlkeler Çalıştayı, 2017, s. 125-127.
52-) Yasemin IŞIKTAÇ, “Yargıcın Hukuk Yaratma Fonksiyonu Üzerine Bir İnceleme”, İstanbul Barosu Dergisi, C. 62 (1998), S. 1-2-3, s. 83.
54-) “Nişanlısı telefona çıkmayınca: Savcı, polisi alıp sabaha karşı kız yurdu bastı”, http://www.diken.com.tr/nisanlisi-telefona-cikmayinca-savci-polisi-alip-sabaha-karsi-kiz-yurdu-basti/ (E.T. 04.09.2019) ;”MEB yönetimi isyan etti: Diyarbakır’da 14 öğretmene halı saha yüzünden gözaltı”, http://www.diken.com.tr/meb-yonetimi-isyan-etti-diyarbakirda-14-ogretmene-hali-saha-yuzunden-gozalti/ , (E.T. 04.09.2019) .
5-) “14 öğretmeni halı sahada gözaltına aldıran savcı Diyarbakır merkeze atandı”, http://www.diken.com.tr/14-ogretmeni-hali-sahada-gozaltina-aldiran-savci-diyarbakir-merkeze-atandi/ (E.T. 04.09.2019)
58-) TÜGİAD’ın 1993 yılında yaptığı “2000’li Yıllara Doğru Türkiye’nin Önde Gelen Sorunlarına Yaklaşımlar II: Adalet” adlı araştırmada Türkiye’deki hukuk sistemi, adalet, hakim, savcı ve avukatlara duyulan güven saptanmaya çalışılmıştır. Kendi üyeleri arasında yapılan araştırma sonucu adalete ve hukuk sistemine güvenenlerin oranı %3.3, güvenmeyenlerin oranı ise %90.2 çıkmıştır. Yine 1996 yılında Bahri Öztürk tarafından yürütülen bir araştırmada halkın %62’sinin kovuşturma makamlarına güvenmediği sonucu ortaya çıkmıştır. 1997 yılına ait Bahri Öztürk’ün hazırladığı bir başka raporda da halkın %77.79’u yargının iyi işlemediğine ve bağımsız olmadığına inanmaktadır (Hayrettin ÖKÇESİZ, “Yargıya Güven Gereksiniminin Karşılanması Zorunluluğu, Yargıda Yozlaşma Göstergeleri ve Yargıda Reform İçin Öneriler”, HFSA, S. 5, 2002, s. 124-125). Günümüzde de yargıya güven daha da fazla azalmaktadır.
59-) ÖKÇESİZ, 2002, s. 125.
60-) JAYAWICKRAMA, 2002, s. 1091.
61-) SANCAR, 2000, s. 186; WENDEL, 2007, s. 4-5.
KAYNAKÇA
AKIN, İbrahim – AKIN, Tansu: Yargı Etiği, Melike Ofset, Ankara 2013.
ARISTOTELES: Nikomakhos’a Etik, çev.: Saffet Babür, Kebikeç Yayınları, Ankara 2005.
DWORKIN, Ronald: Law’s Empire, The Belknap Press of Harvard University Press, Cambridge, Massachusetts 1986.
DWORKIN, Ronald: Hakları Ciddiye Almak, çev.: Ahmet Ulvi Türkbağ, Dost Kitabevi, Ankara 2007.
Ethics and Integrity Commission, Code of Judicial Ethics Commentary, Ljubljana 2016.
HANKIN, Gregory: “Ethics and Law”, International Journal of Ethics, Vol. 33, No.4, July 1923.
IŞIKTAÇ Yasemin: “Yargıcın Hukuk Yaratma Fonksiyonu Üzerine Bir İnceleme”, İstanbul Barosu Dergisi, C. 62, S. 1-2-3, 1998.
İNCEOĞLU Sibel: “Karşılaştırmalı Hukukta Yargı Etiği”, Etik İlkeler Çalıştayı, Ed.: Mustafa Yıldırım – Gözde Hülagu, Antalya 2017.
JAYAWICKRAMA, Nihal: “Developing a Concept of Judicial Accountability – The Judicial Integrity Group and the Bangalore Principles of Judicial Conduct”, Commonwealth Law Bulletin, Vol. 28, No. 2, 2002.
Judicial Office For Scotland, Statement of Principles of Judicial Ethics for the Scottish Judiciary, April 2010.
KEILITZ, Ingo: “Viewing Judicial Independence and Accountability through the “Lens” of Performance Measurement and Management”, International Journal for Court Administration, Vol. 9, No. 3, December 2018.
KENNEDY, Duncan: “The Distinction Between Adjudication and Legislation”, Philosophy of Law Classic and Contemporary Readings, Ed.: Larry May – Jef Brown, Blackwell, Oxford 2010.
KOCHENOV, Dimitry: EU Enlargement and the Failure of Conditionality, Kluwer Law International, 2008.
KÜBLER Friedrich: “Hukuk Devletinde Yasama ve Yargı Organlarında Meslek Etiği”, Etik ve Meslek Etikleri, Der.: Harun Tepe, Türkiye Felsefe Kurumu, Ankara 2000.
MAK, Elaine: “Researching Judicial Ethical Codes, or: how to eat a mille-feuille?”, International Journal for Court Administration, Vol. 9, No. 2, December 2018.
ÖKÇESİZ, Hayrettin: “Yargıya Güven Gereksiniminin Karşılanması Zorunluluğu, Yargıda Yozlaşma Göstergeleri ve Yargıda Reform İçin Öneriler”, HFSA, S. 5, 2002.
ÖZKAN, Gürsel: “Yargı Etiği, Yargıya Güven ve Şeffaflık”, Yargıtay Etik, Şeffaflık ve Güven Projesi Açılış Sempozyumu, Ankara, 13-14 Nisan 2017.
RAWLS, John: Justice as Fairness: A Restatement, Ed.: Erin Kelly, The Belknap Press of Harvard University Press, Cambridge, 2003.
SANCAR, Mithat: Devlet Aklı Kıskacında Hukuk Devleti, İletişim Yayıncılık, İstanbul 2000.
SOLUM, Lawrence: “Virtue Jurisprudence: An Areatic Turn”-Draft, October 19, 2004.
T.C. Adalet Bakanlığı Avrupa Genel Müdürlüğü, Yargı Etiği ve Yargı Bağımsızlığı Konusunda Uluslararası Belgeler, Ankara Eylül 2004.
TEPE, Harun: “Yargı Etiği’ ya da Yargıda Etik: Yargı Nasıl Etik Olur?”, Hacettepe HFD, S. 7(1), 2017.
TEPE, Harun: “Kurum Kültürü ve Etik İlişkisi”, Etik İlkeler Çalıştayı, Ed.: Mustafa Yıldırım – Gözde Hülagu, Antalya 2017.
The Judicial Integrity Group, Commentary on the Bangalore Principles of Judicial Conduct, March 2007.
UYGUR, Gülriz: “Yargı Kararlarında Etik İlkeler”, Yargıtay Etik, Şeffaflık ve Güven Projesi Açılış Sempozyumu, Ankara, 13-14 Nisan 2017.
UYGUR, Gülriz: “Ön Çalıştay Sonuçlarının Değerlendirilmesi ve Toplumsal Cinsiyet Eşitliği ile Etik İlişkisi”, Etik İlkeler Çalıştayı, Ed.: Mustafa Yıldırım – Gözde Hülagu, Antalya 2017.
ÜNAL ÖZKORKUT, Nevin: “Yargı Bağımsızlığı Açısından Osmanlı’da ve Günümüz Türkiyesi’nde Yargıya Genel Bir Bakış”, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C.57, S. 1, 2008.
VAN DIJK Frans – VOS Geoffrey: “A Method for Assessment of the Independence and Accountability of the Judiciary”, International Journal for Court Administration, Vol. 9, No.3, December 2018.
WENDEL, Brad: “Jurisprudence and Judicial Ethics”, Cornell Law School Legal Studies Research Paper Series, No. 8 – 9, 2007.
Amasya Genelgesi, ulusal egemenliğe dayanan, laik, demokratik ve tam bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerini oluşturan ilk kuruluş belgesidir. Genelgenin ilanından sonra, Sivas ve Erzurum Kongreleri toplanmış, ardından TBMM açılmıştır.
Genelge, Erzurum’da 15. Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir’e ve Cemal (Mersinli) Paşalara sunulmuş, onaylarının alınmasından sonra, 22 Haziran 1919’da telgraf yoluyla tüm ülkeye ulaştırılmış, basın ve yayın organlarından ilan edilmiştir.
1- Vatanın tamamı, milletin istiklâli tehlikededir. Hükümet merkezi İtilaf Devletleri’nin etkisi ve denetimi altında bulunduğundan, sahip olduğu sorumluluğun gereklerini yerine getirememektedir. Bu durum, milletimizi adı var, kendi yok durumuna düşürüyor.
“Milletin istiklâlini, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.” Milletin durumunu ve davranışını göz önünde bulundurarak haklarını dünyaya duyurmak için her türlü etki ve denetimden uzak bir milli heyetin varlığı gerekmektedir. Bunun için her taraftan vuku bulan teklif ve milli istek üzerine Anadolu’nun en güvenilir yeri olan Sivas’ta milli bir kongrenin süratle toplanması kararlaştırılmıştır. Bunun için, bütün illerin her livasından parti ayrılıkları dikkate alınmaksızın muktedir ve milletin güvenini kazanmış üçer kişinin olabildiğince çabuk yetiştirmek üzere hemen yola çıkarılması gerekmektedir. Her ihtimale karşı bunun bir milli sır hâlinde tutularak ve delegelerin gereken yerlere kimliklerini gizleyerek gelmeleri,
2- Doğu vilâyetleri nâmına 10 Temmuz’da Erzurum’da toplanması gereken kongre için sözü geçen vilâyetlerin Müdafaa-i Hukuk ve Reddi İlhak Cemiyetleri’nden seçilmiş üyeler zaten Erzurum’a doğru yola çıkarılmışlardır. O vakte kadar diğer vilâyetlerimizin temsilcileri de Sivas’a geleceklerinden Erzurum Kongresi’nin üyeleri belirlenecek zamanda umumi toplantıya katılmak üzere Sivas’a hareket edecektir.
3- Yukarıdaki esaslara göre, temsilciler Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyetleri ve belediye başkanları tarafından ve çeşitli suretlerde seçileceklerdir.
4- Bu esasların uygulanmasına 3. Ordu Müfettişi Mustafa Kemal Paşa, Eski Bahriye Nâzırı Rauf Bey, 15. Kolordu Kumandanı Kâzım Karabekir Paşa, 13. Kolordu Kumandan Vekili Miralay Cevad bey, 3. Kolordu Kumandanı Miralay Refet Bey, Samsun Mutasarrıfı Hâmit Bey, 2. Ordu Müfettişi Cemal Paşa, 12. Kolordu Kumandanı Miralay Selahattin Bey, 25.Kolordu Kumandanı Ali Fuat paşa, Bursa’da 17. Kolordu Kumandan Vekili Miralay Bekir Sami Bey,, Edirne’de Kolordu Kumandanı Cafer Tayyar Bey ve diğer bazı sivil ve askeri önemli kişiler tarafından çalışılacaktır. Bundan başka eski sadrazam Müşir Ahmed İzzet Paşa, Nâfıa Nâzırı Ferit Bey, âyan üyesinden Ahmed Rıza Bey gibi kişilerden fikir ve düşünceler alınacaktır.
5- Reddi İlhak ve Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyetlerinin verecekleri telgrafların telgrafhânelerce kabul edilmeyerek çekilmesi Posta ve Telgraf Müdüriyet-i Umumiyesi’nden bildirilmiştir. Bu husus kesin şekilde reddedilerek her ne şekilde olursa olsun serbestçe yazışmaların sağlanması için gösterilerde bulunarak yazışmalar sağlanacak ve bunlar elde edilinceye kadar gösterilere devam edilecektir.
6- Askeri ve sivil kuruluşlar hiçbir suretle terk ve başkasına verilmeyecektir. Vatanın herhangi bir tarafına yeniden yapılacak düşman işgâl hareketleri bütün orduyu ilgilendirecek ve meydana gelen duruma göre memleketin savunmasına birlikte girişilecektir. Bu sebeple komutanlar derhal birbirini haberdâr edeceklerdir. Silah ve savaş malzemesi kesinlikle elden çıkarılmayacaktır.
Agora Derneği Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Tutum Belgesi, İzmir merkezli sivil toplum faaliyeti yürütmekte olan Agora Derneği tarafından ilan edilmiştir. Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Tutum Belgesi, toplumsal cinsiyet eşitliğine duyarlı bir anlayışı ortaya koymak amacıyla hazırlanmıştır.
Agora Derneği Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Tutum Belgesi
Toplumsal cinsiyet eşitliğine duyarlı bir anlayışı ortaya koymak amacıyla hazırlanan bu belge, Türkiye’nin 1985’de imzalayarak taraf olduğu Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (CEDAW), 2011 yılında imzaladığı Kadına Karşı Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi (İstanbul Sözleşmesi) ve Anayasa’nın 10. Maddesini temel alarak Agora Derneği’nin bütün organlarının toplumsal cinsiyet eşitliğine duyarlı olarak hareket edeceğini ve ayrımcılığın önlenmesine ilişkin özel önlemleri hayata geçireceğini taahhüt eder. Bu bağlamda Agora Derneği, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin toplumsal yaşamın her alanında temel bir sorun olduğunu kabul ederek toplumsal cinsiyet temelli eşitsizlik ve ayrımcılığın ortadan kaldırılması ve eşitlik anlayışının derneğin tüm organlarında ve tüm faaliyetlerinde benimsenmesi için çalışmalar yapmayı taahhüt eder:
1. Toplumsal cinsiyet eşitliğine ilişkin farkındalık yaratmak amacıyla kendi üye ve gönüllülerine yönelik düzenli çalışmalar yapmak,
2. Derneğin tüm faaliyetlerinde ve rutin işleyişinde toplumsal cinsiyet eşitliğine aykırı söz ve ifadelerin kullanılmaması, tutum ve davranışlar sergilenmemesi için gerekli önlemleri almak,
3. Şiddet, cinsel taciz, cinsel saldırı ve toplumsal cinsiyete dayalı ayrımcılık ile her alanda mücadele etmek,
4. Çalışma alanlarına giren konularda, bu konuların ayrılmaz bir bileşeni olan toplumsal cinsiyet eşitliğini izlemeye ilişkin çalışmalarda bulunmak
Denetim Görevlilerinin Uyacakları Etik Davranış İlkeleri Hakkında Yönetmelik
BİRİNCİ BÖLÜM Amaç, Kapsam, Dayanak ve Tanımlar Amaç ve kapsam MADDE 1
(1) Bu Yönetmeliğin amacı, 25/5/2004 tarihli ve 5176 sayılı Kamu Görevlileri Etik Kurulu Kurulması ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun kapsamında yer alan kamu kurum ve kuruluşlarında görev yapan denetim görevlilerinin uyacakları meslekî etik davranış ilkelerini belirlemektir.
(2) Bu Yönetmelik, 13/4/2005 tarihli ve 25785 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Kamu Görevlileri
Etik Davranış İlkeleri ile Başvuru Usul ve Esasları Hakkında Yönetmelik hükümleri ile birlikte uygulanır.
Dayanak MADDE 2
Bu Yönetmelik, 5176 sayılı Kamu Görevlileri Etik Kurulu Kurulması ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanunun 3 üncü ve 7 nci maddelerine dayanılarak hazırlanmıştır.
Tanımlar MADDE 3
Bu Yönetmelikte geçen;
a) Denetim faaliyeti: Her türlü denetim, teftiş, inceleme, araştırma, soruşturma vb. işlevleri,
b) Denetim görevlisi: Denetim birimlerinde başkan ve başkan yardımcısı kadrolarında bulunanlar da dâhil olmak üzere denetim, teftiş, soruşturma, kontrol, ön inceleme, inceleme ve araştırma görevini yapmak üzere değişik ad ve unvanlar altında istihdam edilen veya görevlendirilenleri, c) Denetlenen: Denetime tâbi kamu görevlileri, kamu kurum ve kuruluşları ile özel hukuk gerçek ve tüzel kişilerini, ç) Yakın: Denetim görevlisinin kan ve kayın hısımları ile denetim görevinin tarafsızlık ve dürüstlük içinde yapılmasını etkileyebilecek diğer kişileri, ifade eder.
İKİNCİ BÖLÜM Denetim Görevlilerine İlişkin Etik Davranış İlkeleri Tarafsızlık ve nesnellik MADDE 4
Denetim görevlileri;
a) Görevlerini herhangi bir baskı, etkileme ve yönlendirme olmaksızın yerine getirir; tarafsızlığına zarar verecek veya çevresinde böyle bir izlenim uyandıracak herhangi bir faaliyet veya ilişkinin içerisinde yer almaz; her türlü baskıya karşı tarafsızlığını muhafaza eder; siyasî, idarî, ekonomik, sosyal ve kültürel etkilerden kaçınır; tarafsızlığının etkilenmesi söz konusu olduğunda durumu yetkili makamlara bildirir.
b) Görevleriyle ilgili bilgi ve belgeleri toplarken, değerlendirirken, aktarırken ve sonuçlandırırken, önyargısız ve tarafsız şekilde hareket eder; kariyerinin gerektirdiği nesnellik ilkesine uyar.
c) Denetlenen birim ve taraflarca ileri sürülen bilgi, belge ve görüşleri alır; elde ettiği diğer bilgi ve belgelerle birlikte adil, tarafsız ve nesnel bir şekilde değerlendirir.
ç) Raporlarını; denetimin amacına uygun nitelikte, süresi içinde, somut, güvenilir ve geçerli kanıtlara dayalı olarak özlü, açık, tam ve kesin olarak düzenler.
d) Raporlarında yer verdikleri önlem ve tavsiyeleri gerekçeli olarak belirtir.
e) Denetimlerine tâbi kişi, kurum ve kuruluşlar nezdinde aracılıkta bulunamaz.
Eşitlik MADDE 5
Denetim görevlileri;
a) Denetim faaliyetlerini yerine getirirken; yasa önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket eder.
b) Dil, din, ırk, cinsiyet, tâbiyet, sosyal sınıf, yaş, evlilik, engellilik, sosyal ve ekonomik durum, siyasi düşünce ve benzeri diğer sebeplere dayanan farklılıkları gözetmeksizin görevlerini yerine getirir.
c) Denetim faaliyetini yerine getirirken, herhangi bir kişiye, zümreye ya da kuruma karşı önyargılı hareket etmez yahut bunları kayırıcı veya dışlayıcı faaliyetlerde bulunamaz.
Dürüstlük MADDE 6
Denetim görevlileri;
a) Çalışmalarını dürüstlük, doğruluk, dikkat ve sorumluluk duygusu içinde yürütür.
b) Yapılacak denetleme ve soruşturmalar konusunda başkalarına görevleri ile ilgili olarak herhangi bir vaat veya taahhütte bulunamaz.
c) Görevlerinin saygınlığını ve güvenilirliğini zedeleyen görüntü, tavır ve davranıştan kaçınır.
ç) Kendilerine verilen görevi kapsamı ve süresi içinde yerine getirir; suç teşkil eden diğer eylem ve işlemlere vâkıf olduğunda konuyu yetkili makamlara bildirir.
Gizlilik MADDE 7
Denetim görevlileri;
a) Denetim faaliyetlerinin yürütülmesi ve raporlanması aşamalarında, denetledikleri konu ve kurumla ilgili gizliliğe uygun hareket eder; kanaatlerini yetkili makamlar dışında kimseye açıklayamaz.
b) Görevleri dolayısıyla öğrendikleri devlet sırrı, ticarî sır ve özel hayatın gizliliği ile ilgili bilgileri, kanunların öngördüğü durumlar dışında hiçbir kurum, kuruluş veya kişiye veremez ve açıklayamaz.
c) Denetim faaliyetleri sırasında edindiği herkese açık olmayan bilgileri kendi yararına veya başkalarının yarar ve zararına kullanamaz.
Çıkar çatışmasından kaçınma MADDE 8
Denetim görevlileri;
a) Görevleri sırasında ve görevleri ile ilişkili olarak kendi ve yakınlarının çıkarlarının söz konusu olabileceği her türlü durumdan kaçınır; bunlarla ilgili olarak denetim faaliyetlerine ve alınacak kararlara katılamaz, görüş bildiremez.
b) Son iki yıl içinde görev yaptıkları kurum, kuruluş ve bunların iştiraklerine yönelik denetim faaliyetlerine katılamaz.
c) Denetim faaliyetini yürütürken, yetki ve nüfuzunu kullanarak hizmetin gerekli kıldığı koşullar dışında, kurumlardan ek hizmet veya imkân talep etmez; kamu mal ve hizmetleri ile insan kaynaklarını hizmet gerekleri dışında kullanamaz ve kullandıramaz.
ç) Denetim faaliyetleri ile ilgili olarak görevini tarafsız ve nesnel bir şekilde yürütmesini engelleyecek potansiyel veya gerçek çıkar çatışması durumunu derhal kurum veya kuruluşuna bildirir ve konu ile ilgili görevden çekilme talebinde bulunur.
d) Görev, unvan ve yetkilerini kullanarak kendilerinin veya başkalarının kitap, dergi, kaset ve benzeri ürünlerinin satışını ve dağıtımını yaptıramaz; herhangi bir kurum, vakıf, dernek veya spor kulübüne yardım, bağış ve benzeri nitelikte menfaat sağlayamaz.
Nezaket ve saygı MADDE 9
Denetim görevlileri, onur kırıcı, küçük düşürücü ve keyfi davranışlar sergilemez; baskıcı, hakaret ve tehdit edici uygulamalarda bulunmaz; birlikte görev yaptıkları ve denetledikleri kişilere karşı nazik ve saygılı davranır.
Yetkinlik ve meslekî özen
MADDE 10
Denetim görevlileri;
a) Görevin gerektirdiği bilgi, beceri ve deneyime sahip olur ve görevlerine azami özen ve dikkat gösterir.
b) Denetim faaliyetinin amacına uygun bir şekilde yerine getirilebilmesi için meslekî bilgi, beceri ve bireysel yeteneklerini sürekli geliştirmeye gayret eder.
c) Denetim hizmetlerini yürütürken meslektaşları arasında ekip çalışmasına ve işbirliğine önem verir ve kendisinden beklenen gerekli desteği sağlar.
ç) Denetledikleri kurum ve kuruluşların çalışma şartlarını, yerleşik mesai düzenini ve hizmet gereklerini olumsuz yönde etkileyen tutum ve davranışlardan kaçınır; kurum ve kuruluşların işleyiş
düzenine, yönetim ve karar alma süreçlerine müdahale etmez.
d) Kurum ve kuruluşların yürüttüğü hizmetlerin hukuka ve etik ilkelere uygun olarak yerine getirilmesi, faaliyet ve işlemlerde hataların önlenmesi, kaynakların etkili, tutumlu ve verimli bir şekilde kullanılması amacına yönelik olarak rehberlik ve eğiticilik hizmetlerini de, görevinin bir parçası olarak görür.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM Çeşitli ve Son Hükümler Uygulanmayacak hükümler MADDE 11
Bu Yönetmelikte düzenlenen denetim görevlileriyle ilgili etik davranış ilkelerine aykırı nitelik taşıyan kapsam içindeki kamu kurum ve kuruluşlarının yönetmeliklerinde yer alan hükümler uygulanmaz.
Seçkin Yayınevi, 1959 yılında Ankara’ da küçük bir kitabevi olarak yayın sektörüne adım atmış ve zaman içerisinde Ankara’nın en önemli yayıncılarından biri haline gelmiştir. Kitabevi olarak faaliyete başlayan Seçkin, 1970 yılından itibaren çoğunlukla hukuk konusunda kitaplar yayınlayarak adım adım büyük bir yayınevine dönüşmüştür.
Seçkin Yayınevi, 1980’li yıllarda hukuk yayıncılığında Türkiye’nin en büyük yayınevlerinden biri haline gelmiştir. 1990’lı yıllara gelindiğinde hukukun yanı sıra ekonomi, işletme, muhasebe, mühendislik, bilgisayar ve dil bilim alanlarında da kitaplar yayınlamaya başlamıştır. Mesleki yayıncılıkta etkinliğini arttıran yayınevi yüzlerce kitap basmıştır.
2000’li yıllarda yayıncılık sektöründe akademik ve mesleki yayınlar konusunda uzmanlaşarak bu alanda Türkiye’nin önde gelen yayınevlerinden biri haline gelen Seçkin, 1994 yılında kendi bünyesinde kurduğu dağıtım bölümünde kendi yayınlarının yanı sıra akademik ve mesleki alanda yayın yapan başkaca yayınevlerinin kitaplarını da Türkiye çağında dağıtmaya başlamıştır.
Yayınevinin 1999 yılında Ankara’da ikinci şubesi açılmış, 2001 yılında ise İstanbul şubesi hizmete girmiş, 2008 yılında Ankara şubesi daha büyük bir alanda okuyuculara hizmet vermeye başlamıştır. Halen, İstanbul Çağlayan Adliyesi Şubesi, İstanbul Kartal Adliyesi Şubesi, İstanbul Şişli Şubesi, İstanbul Bölge Adliye Şubesi ve Ankara Strazburg Cad. Şubesi ile hizmet vermektedir.
Seçkin Yayınevi, 1996 yılında Türkiye’nin ilk online kitabevini açmış ve internet alanındaki gelişmeleri yakından takip etmeye başlamıştır. Yayınevi internet çağını takip etmiş ve online alışveriş sitesi kurarak tüm yayınlarını https://www.seckin.com.tr/internet sitesi üzerinden satmaya başlamıştır. Online satış ağında Seçkin Yayınlarının yanısıra birçok yayınevinin kitapları da satışta olup ürün adeti binlerle ifade edilmektedir.
Yayınevi, ilk dergisini 2002 yılında yayınlanmaya başlamış olup 20’den fazla dergi halen Seçkin Yayınevi matbaalarında basılmaktadır.
Seçkin Yayınevi, Türkiye Yayıncılar Birliği, Yayıncılar Meslek Birliği ve Ankara Ticaret Odası üyesidir.
Yayın Alanları
Medeni Hukuk, Borçlar Hukuku, Ticaret Hukuku, Miras Hukuku, Aile Hukuku, Devletler Özel Hukuku, Yabancılar Hukuku, İş Hukuku, Sosyal Güvenlik Hukuku, Fikir ve Sanat Eserleri Hukuku, Anayasa Hukuku, İdare Hukuku, Ceza Hukuku, İcra İflas Hukuku, Devletler Genel Hukuku, Vergi Hukuku, Yargılama Hukuku, Medeni Usul Hukuku, Ceza Usul Hukuku, İcra ve İflas Hukuku, Eşya Hukuku, Kişiler Hukuku, Enerji Hukuku, Şirketler Hukuku, Kıymetli Evrak Hukuku, Hava ve Uzay Hukuku, Bankacılık Hukuku, Toprak Hukuku, Trafik Hukuku, Çevre Hukuku, Kooperatif Hukuku, Kat Mülkiyeti Hukuku, İnşaat Hukuku, Ticari İşletme Hukuku, Deniz Ticareti Hukuku, Sigorta Hukuku, Vatandaşlık Hukuku, Maden Hukuku, Hukuk Felsefesi, Hukuk Sosyolojisi, Hukuk Başlangıcı, Temel Hukuk, Roma Hukuku, Avrupa Birliği Hukuku, Ekonomi Hukuku, Maddi ve Manevi Tazminat Hukuku, Marka ve Patent Hukuku, Kamulaştırma Hukuku, Sözleşmeler Hukuku, Apartman, Site ve Toplu Yapı Yönetimi Hukuku, İnfaz Hukuku, Siyasi Partiler ve Seçim Hukuku, Uluslararası Özel Hukuk, Uluslararası Genel Hukuk, Tahkim, Hukuki Arabuluculuk, Sağlık Hukuku, Adli Tıp Hukuku, Kriminoloji, Finans Hukuku, Bankacılık ve Faktoring Hukuku, Gayrimenkul Hukuku, Rekabet Hukuku, Tüketici Hukuku, Bilişim Hukuku, İdari Yargılama Hukuku, İnsan Hakları Hukuku, İmar Hukuku
İstanbul Çağlayan Adliyesi Şubesi
D Blok 2. Bodrum Kat No:1 Çağlayan
Tel: (212) 240 0015
Faks: (212) 240 0015
E-posta: caglayan@seckin.com.tr
İstanbul Kartal Adliyesi Şubesi
C Blok Zemin Kat No: 29 Kartal
Tel: (216) 303 11 23
Faks: (216) 303 11 23
E-posta: kartalsube@seckin.com.tr
İki Şafak Arasında (Between Two Dawn), 2021 yılı Kasım ayında vizyona girdi. Hukukçu Yönetmen Selman Nacar’ın ilk uzun metrajlı filmi, seyirciyi hukuk, etik ve adalet kavramları üzerine düşünmeye davet ediyor.
Filmin Konusu
Daha önce kısa filmleri ile bilinen Selman Nacar’ın ilk uzun metrajlı filmi ‘İki Şafak Arasında’, bir Anadolu kasabasında, ağabeyi ile birlikte yönettiği aile şirketinde yaşanan bir iş kazası sonucunda, aile, toplum ve ticaret ilişkilerini biçimlendiren siyasi yapıyla vicdanı arasında sıkışıp kalmış Kadir’in (Mücahit yaşamından kesitler sunuyor. Yönetmenin memleketi olan Uşak ilinde çekilen film, bir aile işletmesi olan tekstil boyama fabrikasında gerçekleşen iş kazasının ardından bir gün içinde yaşanan gelişmeleri ele alıyor.
Kadir, akşam sevdiği kızın ailesiyle tanışacağı için oldukça heyecanlıdır. Ancak babasının tekstil fabrikasında iş kazasının gerçekleştiğini öğrendiğinde planları değişir. Kazayı işçinin ailesine söylemeyi üstelenen Kadir, işçinin ailesi için elinden geleni yapmaya hazırdır. Bu süreç içerisinde Kadir, hayatını üstüne kurduğu tüm değerlerin sarsıldığını hissetmeye başlayacaktır. Ailenin küçük oğlu Kadir’in, kazanın hukuki sorumluğundan en hafif şekilde sıyrılmak isteyen ailesiyle vicdanı arasında yaşadığı ikilem ve ahlaki bir karar verme konusundaki zorluk üzerinden kurgulanan film izleyiciyi de aynı hesaplaşmanın içine çekiyor.
Filmin Aldığı Ödüller
Dünya prömiyerini San Sebastian Film Festivali’nde yapan film, 58. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde Dr. Avni Tolunay Jüri Özel Ödülü, En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülü, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Ödülü ve Cahide Sonku Ödülü; Boğaziçi Film Festivali’nde En İyi İlk Film Ödülü ve En İyi Erkek Oyuncu Ödülü; Sırbistan Free Zone Film Festivali’nde ise En İyi Film Ödülü’ne layık görüldü. Önümüzdeki günlerde ise 39. Torino Film Festivali Ana Yarışmada İtalya Prömiyerini gerçekleştirecek.
Yönetmen Selman Nacar: “Hukuk okumuş olduğum için hukuki meseleler, adalet, vicdan, ahlak, etik gibi konular üzerine çok uzun zamandır düşünüyorum. Bu meseleler genelde daha teorik veya entelektüel bir boyutta tartışılır. İnsanlar kendilerini ilgilendirmeyen bir mesele olduğunda üzerine çok rahat konuşabilirler, analitik gözlemler yapabilirler. Ancak bu tür durumlar kendilerinin veya yakınlarının başına geldiğinde sordukları sorulara daha zor yanıt verirler; düşünme süresi uzar. Orada uzayan süre benim çok ilgimi çekiyor; çok sinematografik buluyorum. Biraz bunun üzerine gitmek istedim. Seyircinin zamanı hissetmesini, o iki şafak arasını yaşamasını istedim.”
Hukukçu Yönetmen Selman Nacar, Tereddüt Çizgisi isimli yeni bir film projesini açıkladı.
Çok Tuhaf Soruşturma, başrollerini Tuncel Kurtiz, Ferhan Şensoy, Baykal Kent ve Rasim Öztekin’in paylaştığı, konusu Ferhan Şensoy’a ait tiyatro oyunudur.
Türkiye’deki adalet mekanizmasının işleyiş biçimindeki yanlışlar, hapishanelerdeki uygulamalar ve insan hakları gibi konuları, kara mizah şeklinde anlatır.
Çok Tuhaf Soruşturma isimli Tiyatro, 2004 yılında, “Pardon” isimli filme uyarlanarak beyaz perdede izleyiciyle buluşmuştur.
Özet
Gösterim Tarihi
13 Mart 1998
Tür
Komedi, Dram
Süre
155 dakika
Yönetmen
Ferhan Şensoy
Oyuncular
Tuncel Kurtiz – Ferhan Şensoy – Baykal Kent – Rasim Öztekin – Levent Ünsal – Ali Çatalbaş – Parkan Özturan – Erkan Üçüncü – Özkan Aksu – Saygın Delibaş
Senaryo
Ferhan Şensoy
Kostüm – Kamera
Ferhan Şensoy – Ömer Şahin
Dekor – Işık / Efekt
Saim Bugay – Hüseyin Ulaş
16 yıl askerlikten kaçan İbrahim sonunda yakalanır ve askere alınır. İzninde Ankara’ya arkadaşı Muzafferin yanına gider ve işlemedikleri üç ayrı suçtan dolayı yakalanırlar. İfadeleri sırasında Muzafferin İbrahim’i tanımadığını iddia etmesiyle olaylar sarpa sarar. İşkence görmekten korktukları için kendilerine verilen belgeleri imzalayan iki arkadaş işlemedikleri suçları kabul etmiş olur. Polisin, diğer suç ortağını söylemeleri halinde serbest kalacaklarını söylemesi üzerine büfe işleten Aydın’ın adını verirler ve olaylar gelişir. Yanlışlıkla hapse düşen ve suçsuz olarak altı yıl üç ay içeride yatan üç arkadaş bu süre sonunda suçsuzluğu anlaşılarak salıverilir. İbrahim altı yıl hapis yattıktan sonra tekrar Siirt’e askere alınır. Tiyatro, bir adamın başından geçen tutuklanma, soruşturma ve hapis süreci çerçevesinde, Türkiye’deki adalet mekanizmasının işleyiş biçimindeki yanlışlar, hapishanelerdeki uygulamalar ve insan hakları konularını trajikomik bir biçimde anlatmaktadır.
Bir Ağır Ceza Reisinin Anıları, hukukçu ve emekli hakim Dilaver Aygen tarafından kaleme alınmış ve 2019 yılında Dorlion Yayınları tarafından okuyucu ile buluşturulmuştur. Dilaver Aygen, Anı, Günlük, Seyahatname, Şiir ve Roman kategorilerinde eserler yazmakta olan istisnai yargıçlardandır.
Bir Ağır Ceza Reisinin Anıları / Kitabın Sunuşu
Çorum olayları, tarihten ibret almak bakımından her vatandaşı ilgilendirir.
Bir Ağır Ceza Reisinin Anıları
“1977-1980 yıllarında Çorum’un Alaca ilçesinde Asliye Ceza Hakimi idim. Türkiye, tümüyle sağ- sol diye ikiye ayrılmıştı.
Alaca’da, sağ ve sol görüşlü vatandaşlar ayrı mahallelerde oturuyorlardı. Geceleri taraflar birbirlerine ateş açıyor, adeta gökyüzü aydınlanıyordu. Merzifon’dan bir bölük asker geldi. Kavgalı iki mahallenin arasına yerleştiler. Geceleri iki taraf ateş ederken arada bir de bölük ateş ediyordu. Solcuların yola kurdukları barikatı kaldırtamadık. Bizim istediğimiz bir heyet gelsin görüşelim diyorlardı. Kaymakam, savcı, yüzbaşı toplandık. Kaymakam ve Yüzbaşı “Teröristlerle mi görüşeceğiz, ateş açıp yerle bir edelim.” dediler. En tecrübeli bendim. “Kadınları, çocukları barikatın başına yığmışlar, ateş açarsak onları öldürebiliriz.” dedim, görüşmeye razı oldular. Onların istediği kişileri (müftü ve Halkevi müdürünü) gönderdik.
Çorum’da yüze yakın insan ölmüştü.”
Yazar Dilaver Aygen Hakkında
1946 yılında Çankırı ili, Kurşunlu ilçesi, Sarıalan köyünde doğdu. İlkokulu köyünde okudu. 1957-1963 yılları arasında Çankırı Vakıflar Talebe Yurdu’nda kalarak Çankırı Ortaokulu ve Lisesi’ni bitirdi. 1963 yılı yaz aylarında Öğretmen Yetiştirme Kursu’na katılarak Kastamonu Öğretmen Okulu’nu bitirdi. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nde okurken bir yandan da Afyon ve Çankırı’nın köylerinde öğretmenlik yaptı. 1970 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. 1974 yılında kura ile Yozgat/Çekerek Hakimliğine atandı. Çorum/Alaca Ceza Hakimliği, Afyon/ Dinar Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığı, Yargıtay Tetkik Hakimliği görevlerinden sonra 2003 yılında kendi isteğiyle elli dokuz yaşında iken emekli oldu.
Yazar Dilaver Aygen Yayınlanmış Diğer Eserleri
• Orman Kanunu
• Cezaların İnfazı Hakkında Kanun
• Sabıka Kaydının Silinmesi, Yasal Hakların iadesi
• Orman Yasası İle Ilgili Genel Kurul Kararları
• Yeni ve Eski Türk Ceza Kanunu, Ceza Muhakemesi Kanunu
“Bu kitap, Carl Schmitt’in demokrasi ve diktatörlük üzerine düşüncelerini politik felsefenin sorgu sahasında ele almayı amaçlayarak Schmitt’i kendi döneminin polemikleri arasında konumlandırmaktadır. Bu amaçla Weimar dönemi hukukçuları üzerinde önemli etkisi olan Carl Friedrich Wilhelm von Gerber ve Paul Laband’ın anayasa düşünceleri ekseninde Alman İmparatorluğu’nun hukuk mirası incelenmiştir. Weimar Cumhuriyeti’nin krizlerle şekillenen politik atmosferi, politik felsefe açısından verimli tartışmaların ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bu tartışmaların izi; dönemin hukukçularından Gerhard Anschütz, Richard Thoma, Georg Jellinek, Hans Kelsen ve Hermann Heller’ın demokrasi ve diktatörlük tartışmasına kaynaklık eden düşünceleri üzerinden sürülmüştür. Schmitt, çoğunluğu 1920’li yıllara denk gelen anayasa hukuku çalışmaları ile Weimar dönemi hukuk tartışmaları arasında belirleyici bir yerde durmaktadır. Schmitt ile anayasanın koruyuculuğu ve parlamentarizm hakkında polemiğe giren düşünürler, kitabın ayrı bir bölümünün konusunu oluşturmaktadır. Politik felsefenin güncel bir uğrağı olmayı sürdüren Schmitt’in demokrasi ve diktatörlük üzerine düşünceleri, çağdaş dünyanın karşı karşıya kaldığı demokrasi sorunlarının derinleştirilmesinde verimli bir kaynaktır. Bu kitabın amaçları arasında, kendi tarihsel bağlamı içerisinde Schmitt’in devlet düşüncesinin spesifik bir incelemesini yapmanın yanında, kendisini diktatörlüğün karşısında konumlandıran liberal demokrasi anlayışını tartışmaya açmak da bulunmaktadır.”
KİTABIN KONU BAŞLIKLARI
Alman İmparatorluğu’nun Hukuk Mirası: Gerber ve Laband
Weımar Cumhuriyeti’nde Anayasa ve Demokrasi Tartışmaları
Carl Schmitt’in Demokrasi ve Diktatörlük Kavrayışı
Weımar Cumhuriyeti’nde Polemikler
İÇİNDEKİLER
GİRİŞ
BİRİNCİ BÖLÜM
ALMAN İMPARATORLUĞU’NUN HUKUK MİRASI: GERBER VE LABAND
1.1. Alman İmparatorluğu’nda Pozitivist Okul’un Ortaya Çıkışı
1.2. Pozitivist Okul’un Hukuk Anlayışı ve Kişi Olarak Devlet
1.3. Pozitivist Okul’da Anayasanın Koruyucusu Bahsi
İKİNCİ BÖLÜM
WEIMAR CUMHURİYETİ’NDE ANAYASA VE DEMOKRASİ TARTIŞMALARI
2.1. Weimar Anayasası Üzerine Genel Bir Değerlendirme
2.2. Gerhard Anschütz: Demokrasi ve Milliyetçilik Karşıtlığının Kırılması
2.3. Richard Thoma: Demokrasinin İmkanı Olarak Liberal Demokrasi
2.4. Georg Jellinek: Anayasanın Sınırlarını Tanımak
2.5. Hans Kelsen: Saf Hukuk Kuramı ve Göreci Demokrasi
2.6. Hermann Heller: Demokrasi ve Toplumsal Homojenlik
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
CARL SCHMITT’İN DEMOKRASİ VE DİKTATÖRLÜK KAVRAYIŞI
3.1. Politik Kararın Estetik Örtüsü: Politik Romantizm
3.2. Egemenlik Sorunu Ekseninde Diktatörlük
3.3. Bir Egemenlik Sorgusu: Politik Teoloji I
3.4. Demokrasi ve Parlamentarizm Eleştirisi
3.5. Anayasa ve Anayasal Yasa
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
WEIMAR CUMHURİYETİ’NDE POLEMİKLER
4.1. Anayasanın Koruyucusu Tartışması
4.2. Schmitt’in Parlamentarizm Eleştirisi Karşısında Kelsen ve Thoma’nın İtirazları
SONUÇ
Yazar Suat Kutay Küçükler Hakkında
1997 yılında Kırklareli’nde doğdu. İlk ve orta öğrenimini İstanbul’da tamamladı. 2019 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümünden yüksek onur derecesi ile mezun oldu. Aynı üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü Felsefe Anabilim Dalında “Carl Schmitt’in Hukuk Düşüncesinde Demokrasi ve Diktatörlük Tartışması” başlıklı tezi ile yüksek lisans derecesi aldı. Doktora öğrenimini de aynı kurumda sürdürmektedir. Kurucusu olduğu Noktasız Dergi’nin yayın yönetmenliğini yürütmektedir.
Finansal Kiralama Faktoring ve Finansman Şirketleri Mesleki Etik İlkeleri
Finansal Kiralama Faktoring ve Finansman Şirketleri Mesleki Etik İlkeleri, 21.11.2012 tarih, 6361 no’lu Finansal Kiralama, Faktoring ve Finansman Şirketleri Kanunu’nun ilgili maddelerine göre kurulan Finansal Kiralama, Faktoring ve Finansman Şirketleri Birliği tarafından 30.04.2015 tarihinde ilan edilen etik ilkelerdir.
Birlik, meslek ilkelerini belirlemek suretiyle üyelerin birlik ve mesleğin gerektirdiği disiplin içinde ekonominin ihtiyaçlarına uygun olarak çalışmalarını sağlamak; üyelerinin uyacakları meslek ilkeleri ve standartlarını belirlemek ve haksız rekabeti önlemek için çalışmalar yapmaktadır.
Finansal Kiralama Faktoring ve Finansman Şirketleri Mesleki Etik İlkeleri
Genel Hükümler
Amaç ve kapsam
Madde 1-Birlik üyesi şirketlerin, gerek birbirleri, gerek müşterileri ve hissedarları gerekse de çalışanları ve diğer kurumlar arasındaki her türlü iş ve işlemlerinde uygulanacak Birlik Mesleki Etik İlkelerinin temel amacı; finansal kiralama, faktoring ve finansman şirketlerinin iştigal konularıyla alakalı olarak sektörlerde mesleki saygınlık duygusunun sürekliliğinin sağlanması, istikrar ve güvenin korunmasıdır.
Bu düzenlemede geçen “Birlik üyesi Şirketler” sözcüğü, Birliğimiz üyesi Finansal Kiralama, Faktoring ve Finansman Şirketlerini kapsamaktadır.
Hukuki dayanak
Madde 2- Bu etik ilkeler 6361 sayılı Finansal Kiralama, Faktoring ve Finansman Şirketleri Kanununun 41 ve 42.3 maddeleri ile 25.07.2013 yürürlük tarihli Finansal Kiralama, Faktoring ve Finansman Şirketleri Birliği Statüsü’nün 4’üncü maddesi hükümlerine dayanılarak hazırlanmıştır.
Genel ilkeler
Madde 3- Mali piyasalarda güven ve istikrarın sağlanması, ekonomik kalkınmanın gereklerini de dikkate alarak, kredi sistemlerinin etkin şekilde çalışmasının sağlanması, ekonomide önemli zararlar doğurabilecek işlem ve uygulamaların önlenmesinin yanı sıra toplumsal yararın gözetilmesi ve çevrenin korunması amacıyla Birlik üyesi şirketler aşağıda belirtilen genel ilkeler doğrultusunda faaliyet gösterir.
Birlik üyesi Şirketler;
a) Dürüstlük
Faaliyetlerini yerine getirirken müşterileri, çalışanları, hissedarları, grup şirketleri ve diğer sektör şirketleri (finansal kiralama, faktoring ve finansman şirketleri), kurum ve kuruluşlar ile olan ilişkilerinde dürüstlük ilkesine bağlı kalırlar.
b) Tarafsızlık
Gerek çalışanları gerekse müşterileri arasında ayrim gözetmez, önyargılı davranışlardan kaçınırlar. Müşterilerine hizmet sunarken ulus, din, finansal ve toplumsal statü, cinsiyet gibi farklılıklar gözetmezler.
c) Güvenilirlik
Tüm hizmet ve işlemlerde, müşterilere karşılıklı güven anlayışı içerisinde açık, anlaşılır ve doğru bilgi verirler, müşteri hizmetlerini zamanında ve eksiksiz yerine getirirler.
d) Şeffaflık
Müşterilerini; kendilerine sunulan ürün ve hizmetlere ilişkin hak ve yükümlülükler, yarar ve riskler gibi konularda açık, anlaşılır ve net biçimde bilgilendirirler.
e) Toplumsal Yararın Gözetilmesi ve Çevreye Saygı
Tüm faaliyetlerinde karlılık yanında, toplumsal yararın gözetilmesi ve çevreye saygı ilkeleri ışığında Sosyal ve kültürel etkinliklere destek sağlamaya özen gösterirler.
f) Suçtan Kaynaklanan Malvarlığı Değerlerinin Aklanması ile Mücadele
Uluslararası normlar ve ulusal mevzuat hükümleri çerçevesinde, suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerinin aklanması, yolsuzluk ve benzeri suçlarla mücadeleyi önemli bir ilke olarak benimseyerek gerek kendi aralarında, gerekse konuyla ilgili diğer kurum ve kuruluşlarla ve yetkili mercilerle işbirliği yapmaya özen gösterirler. Kendi iç bünyelerinde de bu amaca yönelik gerekli önlemleri alır ve personeli için eğitim programları düzenlerler.
g) İçeriden Öğrenenlerin Ticareti
İçeriden öğrenilen bilgilerin kullanımının önlenmesi için gerekli her türlü tedbiri alırlar.
Birlik Üyesi Şirketlerin Kamu Kurum ve Kuruluşları ile ilişkileri
Kamu kurum ve kuruluşları ile ilişkiler
Madde 4-
(1) Birlik üyesi şirketler; kamu kurum ve kuruluşları ile ilişkilerinde, dürüstlük, hesap verebilirlik ve saydamlık ilkeleri doğrultusunda hareket eder, mevzuat gereği denetim ve kontrol amacıyla istenen bilgi, belge ve kayıtların doğru, eksiksiz şekilde ve zamanında iletilmesi konularına özen gösterirler.
(2) Birlik üyesi şirketler, münhasıran şirketlerini ilgilendiren konular dışında, sonuçları itibariyle sektörleri bağlayıcı nitelikte olabilecek konularda kamu kurum ve kuruluşlarından görüş almadan önce Birliği bilgilendirirler.
Birlik Üyesi Şirketler Arası İlişkiler
Şirketler;
Bilgi Alışverişi
Madde 5- Mevzuatın izin verdiği ölçüler çerçevesinde, birlik üyesi şirketler kendi aralarında her konudaki bilgi alışverişini doğru ve sistematik olarak gerçekleştirirler.
Personel Hareketleri
Madde 6- Personel istihdamı konusunda haksız rekabete yol açabilecek her türlü uygulamadan kaçınırlar.
İş Kanunu ve ilgili mevzuat hükümleri uyarınca personel istihdamında sözleşme ve hareket serbestisi bulunmakla birlikte, eleman alımlarının diğer şirketlerin hizmetlerini kesintiye uğratmayacak ölçüde olmasına özen gösterirler.
Eski çalışanları hakkında diğer şirketler tarafından talep edilen bilgileri yanıtlarken objektif ve dürüst davranırlar.
Rekabet
Madde 7- Rekabeti, finansal kiralama, faktoring ve finansman şirketleri sektöründeki tüm şirketler arasında özgürce ekonomik kararlar verilebilmesini sağlayan, mevzuata uygun bir yarış olarak kabul ederler. Bu nedenle, serbest piyasa ekonomisi içerisinde sürdürdükleri faaliyetlerinde kendi menfaatlerinin yanı sıra,
a) genel olarak finansal kiralama, faktoring ve finansman şirketlerine olan güvenin sürekli olması,
b) sektörlerin gelişimi için çaba sarf edilmesi,
c) ortak menfaatlerin gözetilmesi
ilkeleri çerçevesinde haksız rekabet oluşturan beyan ve davranışlardan kaçınırlar.
Bu ilke şirket tüzel kişilikleri açısından geçerli olduğu gibi, şirketlerin yöneticilerinin ve çalışanlarının beyan ve davranışlarını da içerir.
İlan ve reklamlar
Madde 8- Gerek kendi mali yapılarının gerekse birlik üyesi şirketlerin ürün ve hizmetlerinin tanıtım ve pazarlamasına ilişkin duyuru, ilan ve reklamlarında., yasal düzenlemelere ve genel ahlaka uygun, dürüst ve gerçekçi davranır, sektörlerin saygınlığına zarar verebilecek, itibarını zedeleyecek ve kamuoyunda yanlış tanınmasına sebep olabilecek her türlü hareketten kaçınırlar.
Duyuru, ilan ve reklamlarında diğer Birlik üyesi şirketleri ya da diğer Birlik üyesi şirketlerin ürün ve hizmetlerini kötüleyen nitelikteki ifade ya da ibarelere yer vermezler.
Birlik Üyesi Şirketlerin Müşterileri ile ilişkileri
Müşterilerin bilgilendirilmesi
Madde 9- Birlik üyesi şirketler, müşterilerine sundukları her türlü ürün ve hizmetlere ilişkin olarak, hizmet ilişkisinin her aşamasında ve her konuda, mevzuatta belirtilen sınırlamalara riayet etmek sureti ile doğru, eksiksiz ve zamanında bilgi aktarımı yaparlar.
Müşteri sırrı
Madde 10-Birlik üyesi şirketler, bilgi ve belge istemeye kanunen açıkça yetkili kişi ve merciler dışında müşterilere ilişkin her türlü bilgi ve belgeleri gizli tutmak ve özenle saklamak zorundadırlar.
Hizmet kalitesi
Madde 11-Birlik üyesi şirketler, hizmet kalitesini; müşteri ihtiyaç ve beklentilerinin verilecek nitelikli hizmetle karşılanabilmesinin ön koşulu sayarlar. Bu kavramın iki temel ögesi olan teknolojik altyapı ve nitelikli insan kaynağının, hizmet kalitesinde sürekli gelişime uygun kullanımı için özen gösterirler.
Tüm müşterilerine aynı kalitede ve aynı düzeyde hizmet sunarlar. Bununla beraber, hedef pazarın belirlenerek, organizasyonel yapının ve ürün yelpazesinin hedef kitleye göre farklılaştırılması ya da ayrı risk grubundaki müşterilere farklı yaklaşımlarda bulunulması, müşteriler arasında ayırım yapıldığı veya müşterilerin kategorize edildiği şeklinde yorumlanamaz.
Müşteri şikâyetleri
Madde 12- Birlik üyesi şirketler, müşterilerinin verilen hizmetlerden kaynaklanan her türlü sorularına cevap verecek bîr sistem kurarlar ve bu hizmetle ilgili bilgiyi müşterilerine bildirirler.
Müşteri şikâyetlerinin nedenlerini araştırarak, haklı şikayetlerin tekrarlanmaması için gereken önlemleri alırlar. Yakınmalara neden olan hatalı uygulamaların düzeltilmesi ve yinelenmesinin önlenmesi amacı ile çalışanlarını bilgilendirirler.
Güvenlik
Madde 13- Birlik üyesi şirketler, teknolojik gelişme, değişen hizmet kanalları nedeniyle her türlü hizmet ortamında işlem güvenliğinin sağlanmasına yönelik gerekli teknik ve hukuksal tüm önlemleri alırlar.
Aldıkları önlemlere ve müşteriler tarafından alınması gereken tedbirlere ilişkin müşterilerini bilgilendirirler.
Şirketlerin Çalışanları ile İlişkileri
Çalışanların genel nitelikleri
Madde 14 – Çalışanlarının, görevlerinin gerektirdiği bilgi, birikim ve sorumluluk duygusuna sahip kişilerden oluşmasına özen gösterirler.
İşe alma ve kariyer gelişimi
Madde 15- Çalışanlar arasında ayırım gözetmeksizin, gerek ise alınmada, gerekse kariyer gelişiminde eşit olanaklar sağlamaya özen gösterirler. İnsan kaynaklarını en iyi biçimde yönetme ilkesinden hareketle, çalışanlarının çağın ve mesleğin gerektirdiği bilgi düzeyine ulaşmaları amacıyla eğitim, kurs, seminer ve benzeri olanaklar sağlarlar.
Çalışanlarının mesleki yükselmelerinde; bilgi, yetenek ve kişisel başarı kadar, FKB Etik İlkeleri’ne bağlılık ve anılan ilkelerin uygulanmasındaki özeni de dikkate alırlar.
Temsil ilkeleri ve çalışma ortamı
Madde 16– Çalışanlarının; mesleğin saygınlığına uygun şekilde ve şirketlerini temsil ettiklerinin bilinci içinde, temiz ve bakımlı olmalarını öngören iç düzenlemeler yaparlar.
Tüm hizmet birimlerinde çalışanlarının motivasyonunun artırılması ve daha iyi koşullarda hizmet sunulması yönünde önlemler alır, sağlıklı ve güvenli bir çalışma ortamının oluşturulmasını sağlarlar.
Mesai saatleri
Madde 17- İs yoğunluğuna uygun sayıda çalışan istihdamına özen gösterir, çalışanların mesai içerisinde maksimum verim alma yönünde organize eder, mesai saatleri dışına çıkılmaması ve çalışanlarının düzenli yıllık izin kullanmaları konularında azami çaba gösterirler.
Çalışanların hakları
Madde 18- Çalışanlarının tabi olduğu mevzuat hükümlerinden doğan haklarının zamanında ve eksiksiz olarak sağlanmasına özen gösterirler.
Çalışanların müşterilerle ilişkileri
Madde 19- Şirket çalışanlarının;
– müşterilerle borç-alacak, kefalet gibi etik ilkelerle bağdaşmayan ilişkilere girmelerini,
– mevcut veya potansiyel müşterilerden hediyeler almalarını,
– konumlarını kullanarak, gerek kendi iş ortamlarından gerekse müşterilerinin iş olanaklarından
kişisel çıkar sağlamalarını engelleyici iç düzenlemeler yaparlar.
Birlik üyesi Şirketlerin çalışanlarının Uyacakları Meslek Kuralları ve Etik ilkeler
Meslek kuralları ve çalışanların uyacakları etik ilkeler
Madde 20- Şirket çalışanları;
a) görevlerini yerine getirirken yürürlükteki mevzuata uymak,
b) müşterilerini, kendilerine sunulan ürün ve hizmetlerin sağlayacağı fayda ve doğuracağı riskler konusunda bilgilendirmek,
c) aynı hizmeti alan müşterilere tarafsız ve adil hizmet sunmak,
d) sıfat ve görevleri dolayısıyla şirketlerine ve müşterilerine ait öğrendikleri sırlan, bu konuda kanunen açıkça yetkili kılınan mercilerden başkasına açıklamamak,
e) çalışma ve davranışlarında şirketin itibar kaybına sebebiyet vermemek,
f) “Ticari işletme” veya “Esnaf işletmesi” sayılmalarını gerektiren faaliyetlerde bulunmamak,
g) adalet, doğruluk, dürüstlük, güvenilirlik ve sosyal sorumluluk prensiplerine aykırı davranışlarda bulunmamak,
h) görevlerini gerçekleştirirken diğer çalışanlar ile saygılı ve özenli iletişim kurmak suretiyle ortak amaçlar yönünde işbirliği sağlamak,
i) şirkete ait varlıkları ve kaynakları verimsiz ve amaç dışı kullanmamak,
j) görev ve sıfatlarını kullanarak, gerek kendi iş ortamlarından gerekse müşterilerinin olanaklarından kişisel çıkar sağlamamak,
k) kendilerine yapılan menfaat sağlamaya yönelik teklifleri derhal reddetmek, yetkili makamlara ve amirlerine bildirmek,
l) müşterilerle borç-alacak, kefalet gibi etik ilkelerle bağdaşmayan ilişkilere girmemek,
m) mevcut veya potansiyel müşterilerden teamül dışında hediyeler almamak,
n) hizmetlerin yerine getirilmesi sırasında üstlendikleri görevlerle ilgili olarak hesap verebilme sorumluluğu içinde olmak ile yükümlüdürler.
Sektörlerle ilgili şirketlerin etik ilkelerinin geliştirilmesi
Madde 21-Şirketler, etik ilkelerin geliştirilmesi ve gerektiğinde değişiklikler yapılmasını sağlamak üzere, Birlik Yönetim Kuruluna diledikleri zaman öneriler getirebilirler.
Madde 22- Birlik Yönetim Kurulu bu Mesleki İlkelerin uygulanmasına yönelik olarak Mesleki Tanzim Kararları alabilir.
Şirketlerinin Birlik ile ilişkileri
Madde 23- Şirketler; FKB ile ilişkilerinde, dürüstlük ve şeffaflık ilkeleri doğrultusunda hareket eder, talep edilen bilgi, belge ve kayıtların doğru, eksiksiz şekilde ve zamanında iletilmesi konularına özen gösterirler.
Madde 24- Şirketler FKB’ nin;
a) paylaştığı diğer üye şirket bilgilerini,
b) kamu kurum ve kuruluşları ile yaptığı yazışmaları,
c) hizmet aldığı kurum ve danışmanları ile yaptığı anlaşmaları,
d) gizli olarak gönderdiği her türlü bilgi ve belgeyi
kamuoyuna açıklamazlar.
Diğer Hükümler
Uyumsuzlukların tespiti ve yaptırım
Madde 25-Şirketlerin etik ilkelere ve Mesleki Tanzim Kararlarına aykırı olduğu iddia edilen işlem veya eylemleri öncelikle ilgili sektör temsil kurullarında değerlendirilerek Birlik Yönetim Kurulu kararına sunulur. Birlik Yönetim Kurulu tarafından bu etik ilkelere aykırı hareket ettiği kararına varılan şirketler hakkında 6361 sayılı Kanunun 42.3 maddesi kapsamında idari para cezası kararı verilebilir ve ayrıca Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’na bildirilir.
Yürütme
Madde 26-Birlik Yönetim Kurulu bu mesleki etik ilkelerini Genel Sekreterlik aracılığı ile yürütür.
Yürürlük
Madde 27- Bu Birlik Mesleki Etik İlkeleri yayımı tarihinde yürürlüğe girer.
Finansal Kiralama Faktoring ve Finansman Şirketleri Mesleki Etik İlkeler
[toggle title=”” state=”open”] Bu makale, Bölge Adliye Mahkemelerinin faaliyete başlamasından kısa bir süre önce Yargıç Hilmi Şeker tarafından kaleme alınmış ve Güncel Hukuk Dergisi‘nde, 2016 yılında yayımlanmıştır.Güncelliğini koruyan bir soruna teşhis koyması bakımından okuyucuya yeniden sunulmasında fayda görülmüştür. [/toggle]
İstinaf ve Pusu Atan Riskler / Hilmi Şeker
İstinaf, hem gerçeklik hem de hukuki denetim işlevi üstlenen hibrit bir derece mahkeme ve muhakemesidir. Denetleyerek yargılamak, yargılayarak denetlemek onu öncül ve ardılından ayıran özelliğidir. Gerçeklik ile hukuki denetim yargısı arasında takrip üzerinden gelişen yarışı, politik iradenin bu mahkemelerden beklentisi tayin eder. Saf bir istinaf, gerçeklik kaygısı yüksek, yargılayarak denetlemeyi misyon edinirken, seyreltilmiş istinaf, gerçeklik yargısının payını, hukuki denetim yararına olabildiğince genişleten bir istinaf formuna tekabül eder. Buradan bakıldığında, istinafın seçilmiş görülemezlik sebeplerini nitel ve nicel sebeplere yaslayarak çoğaltmakla dengeyi görece gerçeklik yargısı aleyhine bozduğunu söyleyebiliriz. Duruşma yapma marjının 353 ve öncesi sebeplerin bakiyesine yaslanması ya da usul ağırlıklı nedencelerle tahdit edilmesi, sebeplerle daraltılmış bir yargılama zorunluluğuna tekabül eder. Uygulamanın duruşma yasağının kapsamını genişletme potansiyeli istinafın hesaba katması gereken bir parametredir.
Duruşma hakkı, her zamanki gibi görecelidir. Onu göreceli kılan standartlarla kısıtlanan enerjisidir. Mazeret bildirmeden ve giderleri finanse etmeden duruşmaya katılmamak yoklukta karar sebebidir. Tahkikatın, duruşma hakkına muhtaç olduğu hallerle mahdut olmak üzere yargılamaya özürsüz katılmamak, istinaf başvurusunun reddi sebebidir. Bu oldukça katı bir yaptırımdır. İlkinde istinaf mevcutlarla sınırlı bir hüküm inşa ederken, duruşma hakkından icabet etmemek usuli red nedenidir. Duruşmaya mazeretsiz gelmemek, çekinik kalmak nevi şahsına münhasır bir feragat biçimi olarak betimlenmektedir. Duruşmaya mazeretsiz katılmamak sistemin, AİHS’in duruşma hakkından feragate ilişkin paradigmasına açıktan meydan okuyan bir okuma ve eyleme biçimidir.
Duruşma hakkının mazerete sığınma olanağı, mazereti istinaf duruşmasının gözdesine dönüştürür. Pratiğin mazeret gerekçeleri üretme, gösterme ve servis etmedeki kayıtsızlık, yetersizlik ve başarısızlıkları başvuruyu bu konuda dikkatli olmaya, hatta habis alışkanlıklarıyla tez elden vedalaşmaya icbar eder. (mazeret için bkz İlkeler Işığında Ön İnceleme Kurumu, Hilmi Şeker, İstanbul Barosu, İstanbul 2010)
Makalenin yayımlandığı Güncel Hukuk Dergisi’nin iHaziran-2016 Sayısı
İşin başında Yargıtay’ın iş cetveli ve ilke kararına öykünme eğilimi, gerçeklik yargısının başarı şansını azaltmaktadır. Raportör ve tetkik hakimlik kurumundan yoksunluk, iş potansiyeli-yargıç sayısı-makul süre ve adalet talebi arasındaki rekabetin insaf sınırını zorlayacağını göstermektedir. Gerçeklik yargısının istisnai olmasının, dörtlü potansiyelin yarattığı riskle ittifak etmesi, gerçeklik yargısının objektif ve sübjektif sınırlarında denetlenemeyen eylemli bir daralmaya yol açacağı beklenmektedir. Daralan bant; seyreltilmiş istinafı, içtihat ve tecrübelerle sığlaştırılmış, yolunmuş ve yozlaştırılmış bir istinafa dönüştürmeye aday izlenimi yaratmaktadır. İşgücünün zayıflığı, adlileşen sistemle işbirliği yapma gizil gücü her daim yedektedir. Amilin uyanması veya harekete geçmesi, bir asır önceki deneyimin yinelenmesine neden olma gücü yabana atılmamalıdır. Bölge sayısının azalması, coğrafi sınırın genişlemesi, adlileşme ile geliştirdiği işbirliği, sistemin, işleyişi ve moral gücü üzerindeki başat bir baskıdır. Basıncın azalması istinaf hudutlarının olabildiğince daralması, alt yapısı tahkim edilmiş ve sayıları makul seviyeye çıkarılmış mahkemelerin ihdasıyla mümkün olabilir.
Yargı sistemimiz, olay yargısı ile zaman arasındaki tercihini ikincisinden yana kullanmayı yeğler. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi İhlallerinin Önlenmesine İlişkin Eylem Planı’nın, 5.1.4 sırasına belirginleşen bu akıl, istinafın gerçeklik yargısı/ olay mahkemesi ile makul sürede yargılama arasındaki soluksuz yarışı, hızlı/seri bir yargılamadan yana kullanıldığına delalet eder. Makul sürede yargılama ideali, deontolojik kaygılar ile teleolojik endişe arasındaki yarışın görece deontoloji yararına sonuçlandığı manasına gelir. Öteki deyişle, istinaf sisteminin güçlendirilmiş bir gerçeği arama ajanda ve formuna sahip olmadığını söylemek mümkün.
Dolayısıyla mahkemenin kuruluş felsefesinin olası başvuruların gerçeklik yargısı beklentisini karşılayan güçlü bir çözüm olmadığının ayırdında olmak gerekir. O halde başvurunun akıl haritası, tüm enerjisini ilk derece yargısına ayırması, ilk derece mahkemesinin kusurlarıyla mutlaka duruşma aracılığıyla baş etmeyi unutması gerekir. Hükmün deontolojiden aldığı eksiksiz bir lojistikle adalet talebine yerinde ve zamanında yanıt araması, hakkaniyete uygun bir yargılamayla çözüm üretmesi yasamanın umar ve meramıdır.
Mahkemenin uzun süre AB’ye girişi yavaşlatan eşiğin bir bileşeni olması, politik iradeyi bu eşiği kesin şekilde aşmaya zorladı. Zamanla yarışın yarattığı riskleri unutan yaklaşım, hız-zaman-kütle ilişkisini gözden kaçırdı. Bu zaaf, alt yapı ve organizasyon eksiklerini anımsatan direnç noktalarına rağmen atamaları gerçekleştirdi. Mahkeme kuruldu ancak, tamamlanmamış mekan istinaf sakinlerini, denetlemekle ödevli olduğu mahkemenin sığınak, arşiv ve asma katında konuşlanmaya icbar etti. Yarı aydınlık mekanların yarattığı psikolojiden yargılama ve hükmün etkilenme olasılığı, yargılama anlayışını duruşmayla özdeşleştiren aklın hesaba katmadığı, Japon Kaizen yapı modelini kahreden bir veri olarak üzerine düşeni yaptı.
Hatırı sayılır yargıç kitlesinin sistemden erken çekilerek atıl vaziyette tutulmasının makul sürede yargılama, usul ekonomisi ve yargı bütçesi üzerindeki külfeti istatistiklerin dikkatinden kaçmayacaktır. Özellikle makul süreye aykırı yargılamadan ötürü adli sicili kabarık olan bir sistemin, sınır ötesi şikayetlere beklediği kozu elden kolaylıkla teslim etmesi tartışılması gereken bir başka defodur.
Adliyenin kuytu ve koyaklarına yerleşen İstinaf mahkemesi, mühendislik ve mimari engelleri ardına alarak, hiç beklenmedik şekilde başvuru ile mahkeme arasına erişimi güçleştirecek bir bariyere dönüşmesi muhtemeldir. Bu durumun geçici olması, fiili imkansızlık adalete erişimin tolare edeceği bir özür olmaktan uzaktır.
Personelin çok özel nitelikteki bu yargılama departmanıyla uyumunu sağlayacak niteliklerle ne denli bağdaşır olduğu belirsizliğini korumaktadır. Atama ile göreve başlama arasındaki yarım yılı bulan sürenin yarattığı motivasyon kaybına, eklenen oryantasyon yetersizliği yurttaşın adalet talebi üzerindeki baskısını artıracaktır.
UYAP’ın yargılama sevdası ve yargılamayı sevk ve idare tutkusu mekan değiştirmektedir. Elektronik iş dağıtımının yargısal yetkileri gasp etmeye hazırlanması, bağımsızlığı tehdit eden genetiğinden ötürü yabana atılmaması gereken bir kalkışma biçimidir. Buton ve pencerelerin usulle uyumsuzluğunu giderecek teknik altyapının zayıflığı, istinaf yargısının örtülü ve inceltilmiş tekniklerle UYAP’ca teslim alınması manasına gelir. UYAP’ın idare tarafından işletilmesi ve idarenin sistemin inceliklerine egemen olması, bağımsızlık UYAP ilişkisinin ajandasına alması gereken bir meseledir.
İstinaf mahkemesi başkanının idari işlevinin, yargısal role başat hale getirilmesi, söz gelimi dosya okuma ödevinin dillendirilmemesi, incelemenin takdir marjına havale edilmesi, iş dağıtımında mutlak yetkilerle donatılması katı hiyerarşik ilişki inşasına verilen güçlü destektir. Toplu mahkemelerin genetiğiyle uyumsuz bakış açısı, başkan ile üyeler arasındaki yargıçlık ortak paydasını gölgede bırakmakla yetinmeyecek, adalet talebinin, yargıç katındaki diyalektiğinden beklentisini büyük ölçüde berhava edecektir. Karşı oy ve direnme kültürünün emekleyemediği bir sistemin, mutlak başkanlıkla ittifakı diyalogu monoloğa indirgeme gizil gücüne sahiptir. Dahası hiyerarşik bu form, tekçi bir yaklaşımı mahkemeye dayatarak, hükmün çoğulcu kaynaktan beslenme ihtimalini güvence olmaktan çıkararak, kişisel insaf ve tercihlere terk edecektir.
Yargıç bağımsızlığı açısından ciddi bir soruna tekabül eden bu ahval, bağımsızlığın mahkeme içi düzenleme ve pratiklerle sömürülmesine neden olma potansiyeli ağırlık kazanmaktadır. Yasamanın başkana verilen görevleri görece sıraladıktan sonra, son bentle yasanın tevdi ettiği başkaca yetkileri kullanmaya cevaz vermesi, başı sonu belirsiz bir yetkinin sömürüye amade edildiği manasına gelir. Başkanın, sınırları zorlayacak bir maksimum güce ulaşmasının yetki aşımıyla yapacağı dirsek temasının yargı bağımsızlığı ve iş barışı üzerindeki küllenmiş basıncının hesaplara dahil edilmesi gerekir.
İstinaf yargısı varlığını kendisinden önceki yargının yapmış olduğu usul ve esasa yönelik hataları belirlemek, sağaltmak veya sağaltılması için ait olduğu mahkemeye iade etmekle mahduttur. Sistem, istinafın görülebilirliği için kendine has eşikler inşa etmiştir. Eşiği: görülebilirlik testini aşmayan bir başvurunun usul ve esastan tartışılmasına izin vermeyen özgün bariyer olarak betimlemek mümkündür. Görülebilir nitelikteki başvuruların sayılı kusurlara sahip olması, başvurunun her istediğinde esastan tartışılmasını önlemektedir. Oldukça yüksek sayılan ve tutulan bu eşiğin aşılması, başvurunun esastan tartışılmasına olanak ve kolaylık sağlamaktadır.
Başvurunun yazgısını belirleyen hiç kuşkusuz gerekçelerdir. Öteki deyişle denetim, kural olarak başvuru nedenleriyle bağlı ve sınırlıdır. İstinaf sebeplerinin somut olayda gerçekleşip gerçekleşmediğini öteki deyişle maddi hukuk kuralına aykırı davranma, hatalı sonuca ulaşma veya usul kurallarına aykırılığın mevcudiyetinin sınanmasında başat rol oynayan hiç kuşkusuz nedencelerle donatılan gerekçelerdir. Dikkate alınmak isteyen bir başvuru, kendisini yeterince temellendirmek, somut nedencelerle donatmak mecburiyetindedir.
Burada temellendirme yek diğerinden bağımsız iki rol üstlenir. Bunlardan ilki istinaf yargısının görev tanımını belirlemek ve sınırlandırmak ikincisi ise, yerel mahkeme karar ve işlemlerine yönelik nedenleri gerekçelerle tahkim etmektir. Gerekçe ikna etmek, inandırmayı ve kabul edilebilirlikle ibralaşmayı sağlayan eşsiz buluştur. (bkz Esbab-ı Mucibe’ den Retoriğe Hukukta Gerekçe, Hilmi Şeker, Beta, İstanbul 2010) Burada gerekçe, istinafı inandırmaya, ikna etmeye özgülenen bir rol ve işlev üstlenmektedir. Gerekçe tahmin edilmeyecek denli tayin edicidir artık. Sıradan gerekçesiz ve dayanaksız bir dilekçenin kaideten istinaf sürecini başlatması imkansızdır. Gerekçesiz istinaf ayrıksıdır. İstisna ile temin edilmek istenen, kamusal beklentilerin sineye çekmekte güçlük çektiği veya tolare edemediği usul ve esas hataları seçerek, ayıklamak sisteme entegre edilmelerini önlemektir. Defolarla her yerde, zamandan ayrık olarak mücadele etmek, istinaf yargısının misyonu olmakla birlikte, başvurunun salt bu göreve bel bağlayarak, temellendirme görevinden kaçınmasının yaratacağı hayal kırıklığını akılda tutmak gerekir.
Başvurunun temellendirme yükümlülüğünü yerine getirmesi veya azaltmaması, mahkemelerin gerekçe ile ilgili ödev ve edimlerini vaktiyle ve tam olarak yerine getirmelerine bağlıdır. Gerekçeli karar tebliğ edilmeden bireyin başvuruya zorlanması, adil yargılanmanın hazmedemeyeceği ve hazzedemeyeceği ağır bir ihlaldir. İhlali ağırlaştıran, gerekçeye yaslanmak zorunda olan veya gerekçelere dayanarak istinafa gidecek olanları, zor ve meşakkatli yolculuğunda gerekçesiz yani bir başına bırakarak, savunma hakkından ve kanun yolundan mahrum eden yanıdır.
İstinafın özel ve genel koşullarla kabul edilebilirlik eşiğinin dörtlü bariyerle (344, 346, 351, 352) yükseltilmesine, gerekçeli başvuru zorunluluğu (342/2/e) ilave edildiğinde ortaya, epey tahkim edilmiş ve yükseltilmiş bir eşiğe ulaşıldığının gözden kaçırılmaması gerekir. Enine ve boyuna hacim kazanan bu girişin beklentilerini karşılamayan bir başvurunun esasa ilişkin özlemleriyle buluşması beklenmemelidir. Bu eş zamanlı olarak, kalite ve kantite yarışının başlangıcına tekabül eder. Dahası erişim hakkı ile eşiği vücuda getiren akıl arasındaki yarışın galibini, aklı başında kendini meşru, makul, hukuki ve doyurucu gerekçelerle bezeyen başvuru dilekçesi tayin edecektir. Bu bir çok başvurunun istinafı denemeden önce gözetmesi ve yabana atmaması gereken bir hüsnü kabul sebebidir. Seyreltilmiş istinaf, eşik üzerinden daraltılmış bir istinafla buluştuğunda, istinafın deontolojik ve teleolojik umarlara verilen güçlü bir yanıt olmak yerine, erişimi hatırı sayılır şekilde güçleştiren derece denetim ve muhakeme dizge ve mekanizması inşa ettiğinin bilinmesi gerekir.
İstinaf taraf usul işlemlerini değil, mahkemenin yargılarken yaptığı etik, deontolojik ve usul hatalarla, gerçeklik yargısının defoları üzerine inşa edilir. Dolayısıyla başvuru kendi kusurundan neşet etmeyen salt mahkemenin yaptığı hataları istinafa konu etmelidir. Başvurunun kendi hatalarını sömürmesi veya bir başkasına ciro ederek istinaftan yararlanması, denetim ve yargılama derecesinin büyüteç altına alınması gereken ciddi bir kusur motifidir.
Yasa yapıcının kesinleşme sınırını nicel ve nitel açıdan makul tutması (341), erişim hakkının hoş göreceği bir tasarruftur. Nicelik sınırının 25.000 TL ile tahdit edilmesi (341) kontrol edilemeyen enflasyon gözetildiğinde görece anlamlı gelebilir. Salt adalet beklentisi baz alındığında, ekonomik göstergelerin belirlediği bu eşiğin erişim hakkıyla hepten bağdaştığını söylemek güçtür. Rakamın iki katına çıkarılma olasılığın tahakkuk etmesi halinde- ki bu olasılık dillendirilmektedir-, erişim ile eşiği ören düzenin beklentileri arasında şiddetli bir kavganın düelloyla sonuçlanması ihtimal dahilidir. Eşiği yükselmesi, davaların ömrünün azalması ölçüsünde, bazı davaların gerçeklik yargısından beklentilerine hayal kırıklığı yaşatabilir. Eşiklerin trendi seçmesi, davaların istinaf ve öncesinde sonlandırılması isteğinin tezahür şeklidir. Zamanın damgasını vurduğu her eşik, görece gerçeklik yargısından feragat anlamına gelmektedir.
İstinaf yargısı dinlenmemiş ve yargılanmamışı yargılama, ilk derece yargısını ikame yeri değildir. Kendisini olgu, zaman, diyalog ve diyalektikle sınırlayan bu yargılama ve denetleme formu, dava konusunun revizyonunu soğuk karşılar. Objektif ve sübjektif sınırlarla burada kaideten oynama olanağı bulunmadığı gibi, delillerin tekamülü istisnalarla mahduttur. Buradan bakıldığında başvuru ve yargılamanın kötü niyetle etkin bir şekilde mücadele eden takvim ve zulaya sahip olmalıdır. Gösterilmemiş bir kanıt veya tanıtın burada sahne alması, HMK istisnai delil argümanıyla sınırlıdır ve bu yaklaşımın istinaf tarafından zorlanması aşkınlıktır.
Doğrudanlık ve yoğunluk ilkesi istinafın malum ve maruf zaafıdır. Zayıflığı yaratan hiç kuşkusuz doğrudan muhakemeye izin vermeyen daraltılmış coğrafi alanlardır. Alanın büyümesiyle doğru orantılı olarak adli yardımlaşma talep etmek ve yargı diplomasisini hareketlendirme ihtimali çoğalacaktır. Bu delillere erişip ona egemen olmayı engellediği gibi, yanların delillerle temas kurma ve çelişmeli yargı ilkesini sıcağı sıcağına yerinde tahakkuk ve uygulama kabiliyetini kısmak ve ortadan kaldırmak manasına gelir. Çelişmeli yargı ilkesi, eşitliğin ima yoluyla ürettiği ispat sahasının hayati olanak ve aparatıdır. Bundan yoksun kalan bir gerçeklik yargısının istinaf olma potansiyeli, koşut şekilde daralacağı ve azalacağını unutmamak gerekir.
Görev tanımının birden çok mahkeme tarafından üleşilme mecburiyetinin içtihat, emsal veya tecrübe çelişki veya çatışmasına neden olacağına ilişkin söylem karnından konuşan pratiğin endişesidir. Tikeli, çoğulu özümsememiş, aynılık ve benzerlikten ötesini tatmamış tekçiliğin en büyük endişesi içtihat farklılığının statükoyu tuz buz etme, örseleme potansiyelidir. Sistem çoğulcu bir yargı ile hukuki güvenlik arasındaki rekabeti sevk ve idare kültüründen ne yazık ki mahrumdur. Anılan yetmezlik istinaf yargısının yazgısını belirleyen, yarınını bekleyen bir meseledir. Yasama teorik beklentilere yanıt vererek, hukuki güvenlik, belirlilik veya kazanılmış hak ilkesini tahkim ve tatmin edecek makul önlemler almıştır. Tedbir sürprizleri göğüsleyecek öneriler vaad etmekle birlikte, çoğulculuğun, tekçilikle kapışmasını içine içtihadı alacak denli genişletmesi masumiyetten uzak bir sorundur.
Mimari yapılanma, gerçeklik yargısı ile istinaf ilişkisinden bihaber yükselmektedir. Savcılığın mekanın odağına taht kurması, dijital fırsatları değerlendirerek jenerik avantajlar peşinde koşması “mekan-bağımsızlık” çekişmesinin demokrasiden uzak bir köşede, boş hayaller kurduğunu gösterir. Yargılama ihtiyacı, müzakere gereksinimi ve bu işleri yürütecek ortam ve donanımdan mahrum bir ard alanın vücuda getirdiği kusur setinden istinafın nasibini almaması imkansızdır. Dahası daralan bant, kişi başına düşen dosya ve adlileşen toplumun kıskacındaki istinafın fobilerine yenilmesi, stres ve bunalıma girmesi ırak değildir. İstinafın, politik hedefine ayrılan kulvarda, tez elden ve emin adımlarla ilerlemesi için optimum koşullara haiz olduğunu söylemek lafı güzaftır. Yargıcın yeti, yetenek ve deneyiminin ilerleme ve derinleşme potansiyeli su götürmez bu sendromla tek başına mücadele etmesi saflığın dayattığı iyimserliktir.
Sonuç:
İstinaf yargısı yaşayarak öğrenmek üzere yola çıktı. İşleyişin başlangıçtan etkilenme potansiyeli güçlüdür. İhtilaf rezervinin bilirkişi ve arabulucu gibi yedeklerle eritilme hedefine eklenen istinaf yargısı geçici bir rahatlama yaratsa da zincirlerinden kopan adlileşme durdurulmadığı müddetçe muvaffakiyeti hayaldir. Bu hayalin seraba dönüşmemesi, yazıyla sınırlı eleştirilerin karşılanmasına bağlıdır. İnsan-kaynak ve malzeme üçlüsünün yetersizlikte akıl ve gramer birliği yapmaları tasfiyeye ivme kazandıracağını unutmamak gerekir.
Göreli istinafın, eylemli uygulamalarla salt hukuki denetim yargısına dönüşmesi sürpriz değildir. İstinaf mahkemesinin yargılamaktan kaçınması veya çekinik davranması, Yargıtay’ı öncellerinin rol ve işlevini temellük etmeye özendirerek, küllenmiş alışkanlığını alevlendirebilir. İstinafın ödev tanımına sadakati veya yetkilerini kıskançlıkla koruması, Yargıtay’ın serzeniş ve sızlanmaya neden olan ilk ve ara derece yargısına ilgisini bertaraf edebilir.
Alt yapı zayıflığı ve insan ögesinin yozlaştırma kültürüyle kadim dostluğu, hukuk ve adalet mantalitesiyle birleşmesiyle eş zamanlı olarak gerçeklik yargısının düşüşe geçmesi an meselesidir. Bu Yargıtay’ın rolünden bir miktar çalmak veya Yargıtaylaşmak demektir. İstinafın, yerel mahkemelerin eksik ve hatalarını denetleme, giderme ve sağlatmaya icbar potansiyeline ilişkin misyonunu yeterince kavramaması yahut ödevini gerçekleştirmekten imtina etmesi, erken bir vedaya neden olabileceği gibi görünen adalete hak etmediği gün ve güçlükler yaşatacağını unutmamak gerekir.
Yargıç Hilmi Şeker Hakkında
Hilmi Şeker, 1988 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldu. Kısa bir süre avukatlık yaptıktan sonra yargıçlık görevine başladı. Ticaret Mahkemesi Hakimliği ve İcra Hukuk Mahkemesi hakimliğinin ardından İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 22. Hukuk Dairesi başkanlığına atandı. 2018 yılından itibaren Bakırköy hakimliği görevine devam etmektedir.
Hasan Saka, Sakaoğulları ailesinden Trabzonlu Hafız Yunus efendinin oğludur. 1885 de Trabzon’da dünyaya gelmiştir. Trabzon Askeri Rüştiyesi ile Mülkiye İdadisini birincilikle bitirmiş, 1908 İnkılabından sonra Mülkiye Mektebini ikmal ile Paris’te Siyasi İlimler Mektebinde İktisat ve Maliye tahsil etmiştir. Yurda dönüşünde Mülkiye Mektebinde İktisat ve Maliye dersleri okutmuştur. İstanbul Meclisinin son yıllarında Trabzon Milletvekili olmuştur.
Türkiye Büyük Millet Meclisi kuruluşundan sonra yine Trabzon Millet Vekili seçilmiş, Lozan Konferansına üye olarak katılmış, Ticaret ve Maliye Vekilliklerinde bulunmuş ve Maliye Vekilliğinden ayrıldıktan sonra Büyük Millet Meclisi Başkan vekilliğine seçilmiş ve aynı zamanda Ankara Hukuk Fakültesinde ve Siyasal Bilgiler Okulunda Profesör olarak görev yapmıştır.
Çeşitli Kongre ve Konferanslarda Türkiye’yi temsil etmiş, Balkan Dostluk Derneği başkanlığında bulunmuş ve 1934 de İstanbul’da toplanan Parlamentolar Konferansında başkanlık etmiş, Cumhuriyet Halk Partisi Meclis grubu başkanlığını yapmış, 13 Eylül 1944 den 10 Eylül 1947 tarihine kadar Dışişleri Bakanlığını yapmıştır.
Birleşmiş Milletlerin Kurulması amacıyla 1945 Haziran ayında Sanfransisko’da toplanan Konferansa Türk görüşme heyeti başkanı olarak katılmış, 5 Eylül 1947 de Başbakan olmuş ve 14 Ocak 1949 da ayrılmıştır.
13.09.1944 – 10.9.1947 tarihleri arasında Dışişleri Bakanı olarak görev yapmıştır. 11 Mart 1941 kanununda derpiş edilen yardıma müteallik esaslara dair Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti artasında Anlaşma’ya hükumet adına imza atmıştır.
29 Temmuz 1960 günü İstanbul’da yaşamını yitirmiştir. Zincirlikuyu Mezarlığı’nda toprağa verilmiştir.
Avukat, yazar, oyuncu, çevirmen Yiğit Okur 30 Ağustos 1934 tarihinde, Emine Hanım ile hukukçu Hasan Tahsin Bey’in oğlu olarak Erzincan’da doğdu. Amcası Cumhuriyet Savcısı İzzet Akçal’dır.
1939 Erzincan Depreminde enkaz altında kaldı ve babasının idama mahkum ettiği ancak hükmü infaz edilmemiş bir mahkum tarafından kurtarıldı. 1940’ta ailesiyle birlikte İstanbul’a yerleşti. Orta ve lise öğrenimini Galatasaray Lisesi’nde yatılı olarak tamamladı. Galatasaray Lisesi, Fransızcayla, şiirle ve tiyatroyla tanışmasını sağladı. Okulun tiyatro kolunda çalıştı. İlk şiiri Yeni Erzincan gazetesinde yayımlandı. Lise yıllarında Galatasaray Dergisinde şiir yayınlamaya devam etti. 50’li yıllardan itibaren yazıları ve şiirleri, Varlık, Yenilik, Mavi dergilerinde yayınlandı. Ugo Betti, Jean Cocteau, Herman Wook, André Maurois’dan roman, oyun çevirileri yaptı. Oyun çevirileri yapması nedeniyle Şehir Tiyatrosu mensupları tarafından tanınmaya başladı. Sabah, Vatan gazetelerinde tiyatro eleştirileri yayınlandı. Cep Tiyatrosu’nun kurucuları arasında yer aldı. Bir süre sahneye çıktı.
Hukuk Eğitimi ve Mesleki Kariyeri
Liseyi bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nde okumaya hak kazandı. ‘Yenilik Dergisi’nin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. Eğitim yaşamına devam ederken. çevirileri yapaya ve Küçük Parmakkapı’daki Cep Tiyatrosu’na sahneye çıkmaya devam etti. Yeni Sabah Gazetesi’nde Anadolu sayfasını hazırladı. İstanbul Hukuk Fakültesinde başladığı hukuk eğitimine 1958’de Cenevre’ye giderek devam etti. 3 ay kalmak ve denklik alarak fakülteyi bitirmek üzere gittiği Cenevre’de 8 yıl kaldı. Hukuk Fakültesi’ni birincilikle bitirdikten sonra aynı fakültede tamamladığı doktora tezi, Cenevre Üniversitesi Hukuk Ödülü’ne layık görüldü. İsviçre Federal Mahkemesi, 93 yıl sürmüş jürisprüdansını, Okur’un tezindeki görüş yönünde değiştirdi. 1965’te yurda dönen Okur, aile geleneğini sürdürerek avukatlığa başladı ve babasının kurduğu hukuk bürosunu devam ettirdi. Avukatlığa devam ettiği süreçte çeşitli gazete ve dergilerde, söyleşi ve mesleki makaleler yayınladı. 36 yıl boyunca hukuki yazılar dışında hiçbir şey yazmadı.
Yiğit Okur, “Hulki bey ve arkadaşları’ adlı romanıyla 1999 yılında yeniden edebiyat dünyasına döndü.
O Zaman Kim Söyleyecek Şarkıları adlı romanı 2003 yılında Haldun Taner Öykü Ödülü’nü aldı.
Deniz Taşları romanı ise 2006 Yunus Nadi Roman Ödülü’ne layık görüldü.
Yaşamını yitirdiği 1 Ocak 2016 tarihine kadar 13 eser üretti. “Bu dünyadan geçiyorum, o kadar” diyen Okur, İstanbul’da haya gözlerini yumdu. 04 Ocak 2016 Pazartesi günü, Teşvikiye Camii’nde kılınan öğle namazını müteakip Zincirlikuyu Mezarlığı’na defnedildi.
Galatasaray Lisesi’ne bağışladığı on bine yakın kitapla bir kütüphane yaptırdı. Yiğit Okur Kütüphanesi, 1996 yılında hizmete açıldı. Koleksiyonunu da liseye bağışladı. GSL Gazete’yi çıkardı. Galatasaray Üniversitesinin kuruluşunda da büyük rol oynadı. eserlerinin tamamı Can Yayınlarından basıldı.
Galatasaray Lisesi tarafından, 2005 yılından itibaren Yiğit Okur Sanat Ödülü tertip edilmekte; Edebiyat, müzik, güzel sanatlar vb. alanlarında, yurtiçi veya yurtdışında gerçekleşen yarışmalarda en yüksek dereceyi alan Galatasaray Lisesi öğrencilerine verilmektedir.
“Hayır, hiç de iyi değildi. Humeyni’yle daha da kötü oldu. Yalnız şöyle bir şey var: Monarşide yalan yoktur. En fazla yalan söylenen rejim demokratik rejimdir. Demokraside iktidara talip olanlar kürsüden halka seslenirler: ‘Siz patates yiyorsunuz. Biz devletin başına geçersek, hepiniz biftek yiyeceksiniz.’ Devletin başına geçerler, biftek yemeye başlarlar. Halk gene patatese talim eder. Monarşide bu ikiyüzlülük yoktur. Monark, kral, hükümdar, her neyse der ki: ‘Ben biftek yemeye devam edeceğim. Siz de patates yemeye devam edeceksiniz. İtirazı olan varsa içeri tıkarım.’”Tır Kamyonları, bir Yiğit Okur klasiği. Gülümseten, güldüren, düşündüren.
Yazamadığım Romanın Öyküsü (2011)
Buralardan Geçerken (2015)
“Benim için evren var. Benim tanrım evren. O evrenin içerisinde bir toz parçası kadar yer bize düşüyor. Ben o dünyanın içinde o tozdan da ufağım. Ve ben bu dünyadan geçiyorum, o kadar. Dönüşmeye gidiyorum, bir şey olmaya, başka bir şey olmaya… Kitabın isminin Buralardan Geçerken olmasının sebebi, buralardan geçerken bunları yazmış olmam. Sonra daha da geçeceğim, sonra dönüşeceğim, sonra başka bir şey olacağım. O isim, bu inancın ürünü.”
“Bence 3 meslek sahibi mesleki anılarını yazmamalı. Bunlar; doktorlar, avukatlar, Katolik papazlarıdır. Aksi halde bu meslekler birer güvence kalesi olmaktan çıkar, dedikodu merkezi haline gelir.”
Galatasaraylı Bir Aydın Yiğit Okur /Yaşamı Sanatı ve Eserleri “Cumhuriyetin değerlerine inanmış bir ailenin çocuğu Yiğit Okur, 1934’te Erzincan’da dünyaya gelmiştir. 1939’da Erzincan’da yaşanan deprem sonrasında ailesiyle birlikte eğitim, sanat ve meslek hayatının büyük bir bölümünü geçirdiği İstanbul’a yerleşmiştir. 1946’da kapısından içeri adım attığı Galatasaray Lisesi onun Fransızcayla, şiirle ve tiyatroyla tanışmasını sağladığı gibi önemli dostluklar kurduğu bir yuva olmuştur. 1954’te Galatasaray Lisesindeki serüvenini tamamlayan Okur, önce İstanbul Üniversitesi ardından Cenevre Üniversitesi’nde hukuk eğitimini tamamlayıp doktor unvanına da sahip olarak donanımlı bir hukukçu olur. Avukat, şair, yazar Yiğit Okur, seksen bir yıllık ömründe hukuk alanındaki çalışmaları ve başarıları dışında şiir, roman, öykü ve anı gibi edebiyatın başat türlerinde imzası olan bir sanat adamıdır. Sanatçı ve hukukçu kimliğinin yanı sıra eğitim, kültür, spor alanlarında Galatasaray camiasına önemli hizmetleri olmuş, kendisini yetiştiren topluluğa aidiyetini her fırsatta göstermiş vefakâr bir Galatasaraylıdır.
Kellogg-Briand Paktı ya da Harbin Millî Siyaset Aleti Olarak Kullanılmaması Hakkında Umumi Muahede, 27 ağustos 1928 tarihinde Paris’te imzalanmıştır. Sözleşme, savaşın ulusal politika olarak kullanılmasını yasaklamaktadır. Antlaşmanın imzalanmasında önemli çabaları olması nedeniyle, ABD Dışişleri Bakanı Frank B. Kellogg ve Fransa Dışişleri Bakanı Aristide Briand’ın isimleri ile anılmakta ve sözleşmeye “Kellogg-Briand Paktı” adı verilmektedir. Antlaşmaya göre taraflar aralarındaki sorunları barışçıl yollardan çözeceklerini ve çözülmezse Milletler Cemiyeti’nin hakemliğini kabul edeceklerini kabul etmişlerdir.
Kellogg-Briand Paktı; Avustralya, Belçika, Kanada, Çekoslovakya, Fransa, Almanya, Birleşik Krallık, Britanya Hindistan’ı, Özgür İrlanda Devleti, İtalya Krallığı, Japon İmparatorluğu, Yeni Zelanda, Polonya, Güney Afrika Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri tarafından imzalanmış ve 24 Temmuz 1929 tarihinde yürürlüğe girmiştir.
Antlaşmanın imzasından sonra birçok ülke katılma yoluyla sözleşmeyi onaylamış; Türkiye Cumhuriyeti ise 1928 Eylül ayında davet edilmiş ve 1929 yılı Ocak ayında antlaşmaya katılmıştır. 19 Ocak 1929 tarihine mecliste kabul edilen “Devletler arasında harbin millî siyaset âleti olarak istimalinden feragati muntazamın muahedeye Türkiye cumhuriyetinin iştiraki hakkında kanun” ile Türkiye sözleşmenin tarafı olmuş, kanun 5 Şubat 1929’da Resmi Gazete’de yayımlanmıştır.
Briand-Kellog Paktı, Sovyetler Birliği-ABD bloklaşmasının temeli olarak görülmektedir. Sovyetler Birliği bloka karşı Litvinov Sözleşmesi ile kendi grubunu kurmuştur. Litvinov Sözleşmesi Varşova Paktı’nın, Briand-Kellog Paktı da NATO’nun temeli sayılmaktadır.
Devletler arasında harbin millî siyaset âleti olarak istimalinden feragati muntazamın muahedeye Türkiye cumhuriyetinin iştiraki hakkında kanun
Madde 1 — Almanya, Amerika, Belçika, Fransa, İngiltere ve Dominyonları İtalya, Japonya, Lehistan ve Çekoslovakya Hükümetleri arasında 27 ağustos 1928 tarihinde Pariste akt edilmiş olan ve harbin millî siyaset âleti olarak istimalinden feragati tazammun. eden birçok taraflı muahedeye Türkiye Cümhuriyetinin, mezkûr muahedenin üçüncü maddesi mucibince ve Vaşington Büyük Elçisi tarafından Amerika Hariciye nezaretine ita edilen Beyan, nameye tevfikan, iltihakı tasdik edilmiştir.
Madde 2 — İşbu kanun neşri tarihinden muteberdir.
Madde 3 — İşbu kanunun icrasına Hariciye Vekili memurdur. 28/1/1929
Kellogg-Briand Paktı – Harbin Millî Siyaset Aleti Olarak Kullanılmaması Hakkında Umumi Muahede
Alman hükümeti Reisi,
Amerika Düveli müttehidesi hükümeti Reisi
Haşmetlu Belçika Kiralı,
Fransa Cumhuriyeti Reisi
Haşmetlu Büyük Britanya ve İrlanda ve maverayi ebhardaki İngiliz ülkeleri Kiralı ve Hindistan İmparatoru,
Haşmetlu Japonya imparatoru,
Lehistan Cumhuriyeti Reisi,
Çekoslovakya Cümhuriyeti Reisi,
Kendilerine terettüp eden insaniyetin saadet ve refahını inkişaf ettirmek vazifesini derin bir surette hissederek,
Milletleri beyninde halen cari münasebatı dostane ve sulhparveranenin ilelebet idamesi için harbin millî siyasete âlet ittihaz olunmasından açık bir surette feragat edilmek zemanı hulul ettiğine kail olarak; münasebatı mütekabillerinde her türlü tahavvülatın ancak tarzı muslihanede istihsal ile sulh ve intizam dairesinde kuvveden file isal ve badezin miliî menafiinin inkişafını harbe müracaat ederek temine sai olacak olan vaziulimza her hangi bir devletin işbu muahede fevaidinden mahrum edilmesi lüzumuna kanaat getirerek;
Gösterdikleri misale imtisal eylediğini bilumum milletlerin işbu mesaii insaniyeye biliştirak muahedeyi hazıraya meriyülicra olur olmaz iltihak ederek kendi efradını feyzaver ahkâmından müstefit ve bu suretle
cihanın medeli milletlerini harbi kendi milî siyasetlerine âlet ittihaz etmekten müştereken feragat hususunda tevhit edecekleri ümidile,
Bir muahade aktetmeğe karar vermişler ve bu maksatla murahhaslarını tayin etmişlerdir.
Şöyleki:
Alman Reisicumhuru: Hariciye Nazırı Doktor Gustav Stresemann’ı,
Amerika Reisicümhuru: Nazır Frank B. Kellogg’ıu,
Haşmetlu Belçika Kıralı: Hariciye Nazırı Paul Hymans’ı,
Fransa Reisicümhuru: Hariciye Nazın Aristide Brıand’ı,
Haşmetlu Büyük Beritanya ve İrlanda ve Maverayi Ephardaki İngiliz ülkeleri Kralı ve Hindistan İmparatoru: Büyük Britanya ve şimalî İrlanda ile Şıhsen Cemiyeti Akvam âzasından olmayan Beritanya İmperatorluğu aksamı için: Lancaster Dakalığı Şansöliyesi, Hariciye Nazırı vekili Lord Cushendun’i,
Kanada Dominyonu İçin: Başvekil ve Harciye Nazırı William Lyon Mackenzie King‘ı,
Avusturalya Commonvvealthi için: Heyeti İcraiye âzasından Alexandere John Mehachlan’ı,
Yeni Zelanda Dominyonu için: Büyük Beritanyada Yeni Zelanda Komseri âlisi Sir Christopher James
Parr’ı,
Cenubî Afrika İttihadı için: Büyük Bsritanyada Cenubı Afrika İttihadı Komseri âlisi Jacobus Sstephanos Smiti,
İrlanda Serbest Hükümeti için: Heyeti İcraiye Reisi M. Vılliam Thomas Cosgrave ı,
Hindistan için: Lancastre Dükalığı Şansölyesi, Hariciye Nazırı Vekili Lord Cushendun ı,
Haşmetlu İtalya Kıralı: Pariste Elçi ve fevkalâde murahhas Kont Gaetano Manzoni’ı,
Haşmetlu Japon İmperatoru: Müşaviri hususi Kont Uchiday’ı,
Lehistan Rerisicümhuru. Hariciye Nazırı M. A. Zileskiy’i,
Çekoslovakya Reisicümhuru: Hariciye Nazırı Doktor Eluard Benes’ı,
Müşarileyhim usulüne muvafık görülen salâhiyetnamelerini badettaati mevaddı atiyede mutabık kalmışlardır:
Madde 1
Âli Âkit taraflar kendi milletleri namına beynelmilel ihtilâfatı hal için harba müracatı ret ve takbih ve münasebatı mütekabillerinde harbi mill i siyaset için âlet itihaz etmekten feragat ettiklerini sureti resmiye ve müdepdebede beyan ederler.
Madde 2
Âli Âkit taraflar menşe veya mahiyeti ne olursa olsun aralarında zuhur edebilecek bilcümle ihtilafat ve münazeatın hal ve faslı çarelerini ancak vesaiti muslihanede taharri edilmek lâzimesini tasdik ederler.
Madde 3
İşbu muahede, mukaddimede zikrolunan Âli Âkiteler tarafından her birinin kendi teşkilâtı esasiye kanunları tatbikatına tevfikan, tasdik edilecek ve mütunu musaddakanın kâffesinin Washington’a tevdini müteakip beyinlerinde beyinlerinde mamulünbıh olacaktır
İşbu muahede, balâdakı fıkrada tasrih olunan veçhile mevkii meriyete vaz olunduktan sonra diğer bilumum devletlerin iltihakı için icap eden müddetin devamınca küşade bulundurulacaktır. Her devletin iltihakını musaddak metin Washington’a tevdi olunacak ve muahede keyfiyeti tevdii müteakip haman bu suretle iltihak eden devlet ile düveli sairei Âkide beyninde meriyülicra olacaktır.
Mukaddemedede zikrolunan devletlerle bilahara işbu muahedeye iltihak edecek olan her devlete muahedename metni ile tasdik veya iltihakı natık metinlerin herbirinin sureti musaddakalarını ita hususu Amerika Düveli mültehidesi hükümetine aittir.
Kezalik marüzzıkir Hükümetlere tasdik veya iltihakı natık her metni tevdii müteakip, derhal telgrafla tebliğ etmek Cemahiri Müttehide hükûmetine ait olacaktır.
Tasdikan lilmakal murahhaslar her iki metin aynı derecede muteber olmak üzere işbu muahedeyi fransızca ve ingilizce olarak imza ve mühürlerile tahtim etmişlerdir.
Bin dokuzyüz yirmi sekiz senesi Ağustosunun yirmi yedinci günü pariste tanzim edilmiştir.
İmza
Gustav Streseman
Frank B. Kellogg
Paul Hymans
Arı. Bnand
Cushendun
W . L . Mackenzie King
A. J. Mclachlan
C. J. Parr
J. S. S.mt
Lam T. Maccosgair
Cushendun
G. Manzom
İmza
Uchıda
August Zaleski
Dr, Edaard Benes
Almanya, Amerika, Belçika Fransa, İngiltere ve Dominyonları, İtalya, Japonya, Lehistan ve Çokoslavakya Hükümetleri arasında 27 ağustos 1928 tarihinde Paris’te imza edilen ve harbin millî siyaset aleti olarak istimalinden feragati tazammun eden bir çok taraflı misaka Türkiye Cumhuriyetinin iltihakını bildirmek ve muahedenin üçüncü maddesi mucibince metnin imzası mahiyetini haiz olmak üzere Washington Büyük Elçisi Muhtar beyefendi tarafından salahiyeti mahsusava müsteniden 31 teşrinievel tarihinde Amerika Hariciye nezaretine ita edilmiş olan beyanname
Zirde vaziülimza Türkiye’nin Washigton Murahhas ve Büyük Elçisi usulü dairesinde salahiyettar olarak hükümeti nam ve hesabına resmen beyan ile kesbi şeref eder ki, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, Türkiye Büyük Millet Meclisinin tasdiki kaydı ihtirazisi tahtında Paris’te 27 ağustosta Al-manya, Amerika, Belçika, Fransa, İngiltere ve Dominyonları, İtalya, Japonya, Lehistan ve Çekoslovakya hükümetleri arasında imza edilmiş olan muahedenameye iltihak eyler.
İmza: Ahmet Muhtar
İşbu beyannamenin vusulünü bildirmek üzere Amerika Hariciye Nezareti tarafından Washington Büyük Elçiliğimize gönderilen cevap:
T. B. M . tarafından tasdik edilmek şartiyle Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin Paris’te 27 ağustos 1928 tarihinda Almanya, Belçik, Hükümetleri tarafından imza olunan harpten feragati mütezammın olan muahedeye iltihak ettiğini natık hükümetiniz mam ve hesabına verdiğiniz beyanname ile salahiyetnameleri tevdi eden 31 birinci teşrin tarihli notanızı almakla şeref kesbettim. Muahede dosyasına vazedilen salahiyetnamelerle beyannameyi büyük memnuniyetle ahzeyledim.
Çalışma Yaşamında Şiddet ve Tacizin Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi, çalışma yaşamında şiddet ve tacizi ilk defa bir insan hakları ihlali olarak tanımlayarak, şiddet ve tacizin kapsayıcı ve geniş bir tanımını yapmaktadır. Sözleşme, mücadeleye yönelik tedbirlere ilişkin somut öneriler getirmekte ve bir rehber niteliği taşmaktadır. Sözleşme, kadınların iş yaşamında yaşadıkları şiddet ve tacize özel vurgu yapmakta, kadına yönelik şiddetin ortadan kaldırılması için Birleşmiş Milletler ve Avrupa Konseyi‘nin kadınlara yönelik şiddetin önlenmesi için yapmış olduğu çalışmalar ILO Sözleşmesi ile çalışma yaşamını kapsayacak şekilde genişletip güçlendirmektedir.
Çalışma Yaşamında Şiddet ve Tacizin Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi, ILO’ tarafından 21 Haziran 2019 yılında kabul edilmiştir.
Çalışma Yaşamında Şiddet ve Tacizin Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi
Uluslararası Çalışma Örgütü Genel Konferansı,
Uluslararası Çalışma Ofisi Yönetim Kurulu’nun daveti üzerine 10 Haziran 2019 tarihinde Cenevre’de yaptığı yüz sekizinci (Yüzüncüyıl) Oturumunda,
Herkesin toplumsal cinsiyete dayalı şiddet ve taciz de dahil şiddet ve tacizden arınmış çalışma yaşamı hakkının farkında olarak, ve
Çalışma yaşamında şiddet ve tacizin insan hakları ihlali veya istismarı teşkil edebileceğinin, şiddet ve tacizin fırsat eşitliğine yönelik bir tehdit olduğunun, insana yakışır iş anlamında kabul edilemez ve bağdaşmayan olduğunun farkında olarak, ve
Şiddet ve tacizi önlemek için karşılıklı saygı ve insan onuruna dayanan bir çalışma kültürünün öneminin farkında olarak, ve
Üyelerin bu tür davranış ve uygulamaların önlenmesini sağlamak için şiddete ve tacize karşı sıfır toleransın genel ortamını teşvik etme konusunda önemli bir sorumluluğu olduğunu ve çalışma yaşamındaki tüm aktörlerin şiddet ve tacizden kaçınmak, bunları önlemek ve ele almak zorunda olduklarını hatırlatarak, ve
Çalışma yaşamında şiddet ve tacizin bir kişinin psikolojik, fiziksel ve cinsel sağlığını, saygınlığını, aile ve sosyal çevresini etkilediğini kabul ederek, ve
Şiddet ve tacizin ayrıca kamusal ve özel hizmetlerin kalitesini de etkilediğinin ve insanların, özellikle de kadınların, işgücü piyasasına erişimini, işgücü piyasasında kalmasını ve ilerlemesini engelleyebileceğinin farkında olarak, ve
Şiddet ve tacizin sürdürülebilir işletmelerin teşvik edilmesiyle bağdaşmadığını ve işin örgütlenmesi, işyeri ilişkileri, işçi katılımı, işletme itibarı ve verimlilik üzerinde olumsuz etkisinin olduğunu kaydederek, ve
Toplumsal cinsiyete dayalı şiddet ve tacizin kadın ve kız çocuklarını orantısız şekilde etkilediğini kabul ederek ve toplumsal cinsiyet kalıp yargıları, çoklu ve kesişen ayrımcılık biçimleri ve eşit olmayan toplumsal cinsiyete dayalı güç ilişkileri de dahil temel neden ve risk faktörlerini ele alan kapsayıcı, bütünleşik ve toplumsal cinsiyete duyarlı bir yaklaşımın çalışma yaşamında şiddet ve tacize son vermek için esas olduğunun farkında olarak, ve
Aile içi şiddetin istihdam, verimlilik, sağlık ve güvenliği etkileyebileceğini ve hükümetlerin, işçi ve işveren örgütlerinin ve işgücü piyasası kuruluşlarının aile içi şiddetin etkilerini tanıma, karşılık verme ve sorgulama konusunda, diğer önlemlerin bir parçası olarak, yardımcı olabileceğini kaydederek, ve
Oturum gündeminin beşinci maddesini oluşturan çalışma yaşamında şiddet ve tacize ilişkin bazı önerileri kabul etmeye karar vererek ve
Bu önerilerin uluslararası bir Sözleşme şeklini almasını belirleyerek, İki bin on dokuz yılı Haziran ayının yirmi birinde Şiddet ve Taciz Sözleşmesi (2019) olarak adlandırılabilecek olan aşağıdaki Sözleşmeyi kabul eder:
Çalışma Yaşamında Şiddet ve Tacizin Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi – PDF
(a) Çalışma yaşamında “şiddet ve taciz” terimi fiziksel, psikolojik, cinsel veya ekonomik zararı amaçlayan, bunlarla neticelenen veya neticelenmesi muhtemel olan, bir defaya mahsus veya tekrarlanan, bir dizi kabul edilemez davranış ve uygulamaları, veya bunlarla ilgili tehditleri, ifade eder ve toplumsal cinsiyete dayalı şiddet ve tacizi de içermektedir;
(b) “Toplumsal cinsiyete dayalı şiddet ve taciz” terimi cinsiyet veya toplumsal cinsiyetlerinden dolayı kişilere yöneltilen, veya belirli bir cinsiyet veya toplumsal cinsiyetten olan kişileri orantısız şekilde etkileyen şiddet ve taciz anlamına gelir ve cinsel tacizi içerir.
2. Bu maddenin 1nci fıkrasının (a) ve (b) bentlerine halel getirmeksizin, ulusal hukuk ve düzenlemelerdeki tanımlar tek bir kavram veya ayrı kavramlar için uygulanabilir.
II. KAPSAM Madde 2
1. Bu Sözleşme, ulusal hukuk ve uygulamalarla tanımlandığı şekilde çalışanlar ve iş sözleşmelerinden kaynaklanan statülerine bakılmaksızın çalışan kişiler, stajyer ve çıraklar dahil eğitimdeki kişiler, istihdamı sonlandırılan işçiler, gönüllüler, iş arayanlar ve iş başvurusunda bulunanlar ve bir işverenin yetkisini,görev veya sorumluluklarını yerine getiren bireyleri de kapsayarak çalışma yaşamındaki işçileri ve diğer kişileri korur.
2. Bu Sözleşme hem kayıtlı hem de kayıtdışı ekonomideki, ister özel ister kamu, ister kentsel ister kırsal alanlarda olsun tüm sektörlere uygulanır.
Madde 3
Bu Sözleşme;
(a) kamusal ve özel alanları içererek, çalışma yeri olan işyerlerini,
(b) İşçinin ücretinin ödendiği, dinlendiği veya yemek molası verdiği veya sağlık, yıkanma veya kıyafet değiştirme imkanlarını kullandığı yerleri,
(c) İşle ilgili gezi, seyahat, eğitim, etkinlik veya sosyal faaliyetleri,
(d) Bilgi ve iletişim teknolojileri ile sağlananlar da dahil işle ilgili iletişim yoluyla gerçekleşen,
(e) İşveren tarafından sağlanan konaklama, ve
(f) İşe gidiş-gelişi
İçeren durum, yer ve zamanlar dahil olmak üzere, iş esnasında meydana gelen, işle bağlantılı veya işten kaynaklanan çalışma yaşamındaki şiddet ve tacize uygulanır
III. TEMEL İLKELER Madde 4
1. Bu Sözleşmeyi onaylayan her Üye, herkesin şiddet ve tacizden arınmış çalışma yaşamı hakkına saygı gösterir, bu hakkı teşvik eder ve gerçekleştirir.
2. Her Üye, ulusal hukuk ve şartlara uygun olarak ve temsilci işçi ve işveren örgütlerine danışarak, çalışma yaşamında şiddet ve tacizin önlenmesi ve ortadan kaldırılması için kapsayıcı, bütünleşik ve toplumsal cinsiyete duyarlı bir yaklaşımı kabul etmelidir. Bu yaklaşım, uygulanabilir olduğu hallerde, üçüncü tarafları da içeren şiddet ve tacizi dikkate almalıdır ve;
(a) Şiddet ve tacizi kanunen yasaklama,
(b) İlgili politikaların şiddet ve tacizi ele almasını sağlama,
(c) Şiddet ve tacizi önleyecek ve bunlarla mücadele edecek tedbirleri uygulamak amacıyla kapsamlı bir stratejiyi kabul etme,
(d) Uygulama ve izleme mekanizmaları oluşturma veya güçlendirme,
(e) Çözüm bulma araçlarına erişim ve mağdurlara destek sağlama,
(f) Yaptırımlar getirme,
(g) Uygun görüldüğü şekilde, erişilebilir biçimlerde araçlar, rehberlik, eğitim ve öğretim geliştirme ve farkındalık yaratma, ve
(h) İş teftiş kurulları veya diğer yetkili organlar aracılığıyla olanlar da dahil olmak üzere, şiddet ve taciz vakalarının denetimi ve soruşturulması için etkin araçlar sağlamayı içerir.
3. Bu maddenin 2nci fıkrasında belirtilen yaklaşımın kabul edilmesi ve uygulanması konusunda her Üye, ilgili sorumluluklarının değişken doğası ve derecesini dikkate alarak, hükümetlerin ve işveren, ve işçilerin ve onların ilgili örgütlerin farklı ve tamamlayıcı rol ve işlevlerini tanır.
Madde 5
Çalışma yaşamında şiddet ve tacizin önlenmesi ve ortadan kaldırılması amacıyla her Üye, insana yakışır işi teşvik etmenin yanı sıra örgütlenme özgürlüğü ve toplu pazarlık hakkının etkin biçimde tanınması, zorla çalıştırma veya zorunlu çalışmanın her biçiminin ortadan kaldırılması, çocuk işçiliğinin etkin biçimde ortadan kaldırılması ve istihdam ve meslek konusunda ayrımcılığın ortadan kaldırılması olmak üzere çalışma yaşamında temel ilke ve haklara saygı gösterir, bunları teşvik eder ve gerçekleştirir.
Madde 6
Her Üye, bir veya daha fazla kırılgan gruba veya çalışma yaşamında şiddet ve tacizden orantısız şekilde etkilenen kırılganlık durumlarındaki gruplara ait işçi veya diğer kişilere yönelik olanların yanı sıra kadın işçilere yönelik olanlar da dahil, istihdam ve meslek konusunda eşitlik ve ayrım gözetmeme hakkını sağlayan kanun, düzenleme ve politikaları kabul eder.
IV. KORUMA VE ÖNLEME
Madde 7
Madde 1’e halel getirmeksizin ve Madde 1 ile uyumlu olarak her Üye, toplumsal cinsiyete dayalı
şiddet ve taciz de dahil olmak üzere, çalışma yaşamında şiddet ve tacizi tanımlamak ve yasaklamak için
kanun ve düzenlemeleri kabul eder.
Madde 8
Her üye, çalışma yaşamında şiddet ve tacizi önlemek için;
(a) Kayıtdışı ekonomide çalışan işçiler bakımından kamu makamlarının önemli rolünü tanıma,
(b) İlgili işçi ve işveren örgütlerine de danışarak ve diğer yollarla, işçiler ve ilgili diğer kişilerin daha fazla şiddet ve tacize maruz kaldığı düşünülen sektörler veya meslekler ve çalışma düzenlemelerini tespit etme, ve
(c) Bu kişileri etkin biçimde korumak için önlemler almayı da içeren uygun önlemleri alır.
Madde 9
Her Üye, işverenlerin, toplumsal cinsiyete dayalı şiddet ve taciz de dahil olmak üzere, çalışma yaşamında şiddet ve tacizi önlemek için sahip oldukları kontrol ile orantılı olan uygun adımları atmasını ve, makul şekilde uygulanabilir olduğu ölçüde, özellikle;
(a) İşçi ve temsilcilerine de danışarak, şiddet ve tacizle ilgili bir işyeri politikası benimsemeleri ve uygulamaları,
(b) İş sağlığı ve güvenliği yönetiminde şiddet ve tacizi ve bunlarla ilişkili psikososyal riskleri dikkate almaları
c) İşçi ve temsilcilerinin katılımıyla tehlikeleri belirlemeleri ve şiddet ve taciz risklerini değerlendirmeleri ve bunları önlemek ve kontrol etmek için önlemler almaları, ve
(d) İşçilere ve ilgili diğer kişilere, bu maddenin (a) bendinde belirtilen politikaya ilişkin işçiler ve ilgili diğer kişilerin hak ve sorumlulukları da dahil, şiddet ve tacizle ilgili belirlenmiş tehlike ve riskler ve bunlarla ile ilişkili önleme ve koruma önlemleri hakkında, uygu görüldüğü şekilde erişilebilir biçimlerde, bilgi ve eğitim sağlamalarını gerektiren kanun ve düzenlemeleri kabul eder.
V. UYGULAMA VE ÇARELER Madde 10
Her Üye:
(a) Çalışma yaşamında şiddet ve tacizle ilgili ulusal hukuk ve düzenlemeleri izlemek ve uygulamak,
(b) Çalışma yaşamında şiddet ve taciz durumlarında:
(i) Şikayet ve soruşturma prosedürleri, ve ayrıca, uygun olduğu hallerde, işyeri düzeyinde uyuşmazlık çözüm mekanizmaları,
(ii) İşyeri dışındaki uyuşmazlık çözüm mekanizmaları,
(ii) Mahkeme veya divanlar,
(iv) Müşteki, mağdur, tanık ve muhbirlerin mağduriyetine veya bunlara yönelik misilleme yapılmasına karşı koruma, ve
(v) Müşteki ve mağdurlar için yasal, sosyal, tıbbi ve idari destek önlemleri gibi uygun ve etkin çözüm yolları ve güvenli, adil ve etkin bildirme ve uyuşmazlık çözüm mekanizma ve prosedürlerine kolay erişim sağlamaktadır.
(c) Mümkün olduğu kadarıyla ve uygun görüldüğü şekilde olayın içinde olan kişilerin mahremiyet ve gizliliğinin korunması ve mahremiyet ve gizlilik gereklerinin uygunsuz kullanılmamasını sağlamak,
(d) Çalışma yaşamında şiddet ve taciz durumlarında, uygun olduğu hallerde, yaptırım getirmek,
(e) Çalışma yaşamında toplumsal cinsiyete dayalı şiddet ve taciz mağdurlarının toplumsal cinsiyete duyarlı, güvenli ve etkin şikayet ve uyuşmazlık çözüm mekanizmaları, destek, hizmet ve çarelere etkin biçimde erişebilmelerini sağlamak,
(f) Aile içi şiddetin etkilerini tanımak ve makul şekilde uygulanabilir olduğu ölçüde çalışma yaşamında etkisini hafifletmek,
(g) İşçilerin, misilleme veya başka haksız sonuçlara uğramaksızın ve yönetimi bilgilendirme görevleri olmadan, şiddet ve taciz nedeniyle yaşam, sağlık veya güvenlik bakımından yakın ve ciddi bir tehlike arz ettiğine inanmak için makul bir gerekçeye sahip oldukları bir çalışma ortamından çıkma hakkına sahip olmalarını sağlamak, ve
(h) İş teftiş kurulları ve uygun görüldüğü şekilde diğer ilgili makamların, adli veya idari makam nezdinde kanuni itiraz haklarına tabi olarak, derhal tatbik edilecek önlemler içeren emir verme ve can, sağlık veya güvenlik bakımından yakın tehlikenin mevcut olduğu durumlarda işi durdurma yolu dahil olmak üzere, çalışma yaşamında şiddet ve tacizle başa çıkmak için yetkilendirilmelerini sağlamak için uygun önlemleri alır.
VI. REHBERLİK, EĞİTİM VE FARKINDALIK YARATMA Madde 11
Her Üye, temsilci işveren ve işçi örgütlerine de danışarak:
(a) Çalışma yaşamında şiddet ve tacizin iş sağlığı ve güvenliği, eşitlik, ayrım gözetmeme ve göçle ilgili olanlar gibi ilgili ulusal politikalarda ele alınması,
(b) İşverenler, işçiler ve örgütleri ile ilgili makamlara, toplumsal cinsiyete dayalı şiddet ve taciz de dahil çalışma yaşamında şiddet ve taciz hakkında, uygun görüldüğü şekilde erişilebilir biçimlerde rehberlik, kaynaklar, eğitim veya diğer araçların sunulması, ve
(c) Farkındalık artırma kampanyaları da dahil girişimlerin üstlenilmesini sağlamaya gayret eder.
VII. UYGULAMA YÖNTEMLERİ
Madde 12
Bu Sözleşmenin hükümleri, ulusal hukuk veya düzenlemeler yoluyla ve ayrıca toplu sözleşmeler veya şiddet ve tacizi kapsayacak mevcut iş sağlığı ve güvenliği önlemlerinin genişletilmesi veya uyarlanması ve gerektiğinde özel önlemler oluşturulması yolu da dahil ulusal uygulamalarla uyumlu diğer önlemler aracılığıyla uygulanır.
VIII. SON HÜKÜMLER
Madde 13
Bu Sözleşmenin resmi onay belgeleri, tescil edilmek üzere, Uluslararası Çalışma Ofisi Genel Direktörü’ne iletilecektir.
Madde 14
1. Bu Sözleşme, sadece onay belgeleri Uluslararası Çalışma Ofisi Genel Direktörü tarafından tescil edilmiş olan Uluslararası Çalışma Örgütü üyeleri bakımından bağlayıcıdır.
2. Bu Sözleşme, iki üyenin onama belgesi Genel Direktör tarafından tescil edildiği tarihten itibaren on iki ay sonra yürürlüğe girer.
3. Bu Sözleşme, daha sonra, onu onaylayan her üye için onama belgesinin tescil edildiği tarihten itibaren on iki ay sonra yürürlüğe girer.
Madde 15
1. Bu Sözleşmeyi onaylamış bulunan her üye, Sözleşmenin ilk yürürlüğe girdiği tarihten itibaren on yıllık bir süre geçtikten sonra, Uluslararası Çalışma Ofisi Genel Direktörü’ne tescil edilmek üzere göndereceği bir ihbarname ile Sözleşmeyi feshedebilir. Bu fesih, tescil tarihinden ancak bir yıl sonra geçerli olacaktır.
2. Bu Sözleşmeyi onaylayıp yukarıdaki fıkrada sözü edilen on yıllık sürenin bitiminden itibaren bir yıl içerisinde, bu madde gereğince, fesih hakkını kullanmayan her üye, yeni bir on yıllık süreye tabi olur ve bundan sonra bu Sözleşmeyi, her on yıllık süreyi takip eden ilk yıl içerisinde ve bu maddede öngörülen koşullar çerçevesinde feshedebilir.
Madde 16
1. Uluslararası Çalışma Ofisi Genel Direktörü, Uluslararası Çalışma Örgütü üyeleri tarafından kendisine tebliğ edilen bütün onama ve fesihlerin tescil edildiğini Uluslararası Çalışma Örgütü’nün bütün üyelerine duyurur.
2. Genel Direktör, kendisine tebliğ edilen Sözleşmenin ikinci onama belgesinin tescil edildiğini Örgüt üyelerine bildirirken, bu Sözleşmenin yürürlüğe gireceği tarih hakkında örgüt üyelerinin dikkatini çeker.
Madde 17
Uluslararası Çalışma Ofisi Genel Direktörü, yukarıdaki maddelerin hükümleri uyarınca kabul edilmiş onaylara ve fesihlere ilişkin bütün bilgileri, Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın 102nci Maddesi uyarınca, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne iletir.
Madde 18
Uluslararası Çalışma Ofisi Yönetim Kurulu, gerekli görürse, bu Sözleşmenin, işleyişi hakkında
bir raporu Genel Konferans’a sunar ve gerekirse gözden geçirilmesi hususunun Konferans gündemine
alınması isteğini inceler.
Madde 19
1. Konferans’ın, bu Sözleşmeyi değiştiren yeni bir Sözleşmeyi kabul etmesi halinde ve yeni Sözleşme aksini öngörmedikçe:
(a) Değiştirilmiş yeni Sözleşmenin bir üye tarafından onaylanması, yukarıdaki 15nci Madde hükümleri dikkate alınmaksızın ve değiştirilmiş yeni Sözleşme yürürlüğe girmiş olması kayıt ve şartı ile, bu Sözleşmenin derhal feshini gerekecektir,
(b) Bu Sözleşme, değiştirilmiş yeni Sözleşmenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren, üyelerin onayına açık tutulamaz.
2. Bu Sözleşme, onu onaylamış olan ancak değiştirilmiş yeni Sözleşmeyi onaylamamış olan üyeler için her halükarda mevcut şekli ve içeriği ile yürürlükte kalmaya devam eder.
Madde 20
Bu Sözleşmenin İngilizce ve Fransızca metinleri aynı şekilde geçerlidir.
Yabancı Mahpuslara İlişkin Kurallar; Avrupa KonseyiBakanlar Komitesinin Üye Devletlere YabancıMahpuslara İlişkin R (84)12 Sayılı Tavsiye Kararı adıyla, Bakan Delegelerinin 21 Haziran 1984 tarihinde yaptıkları 374 sayılı oturumunda Bakanlar Komitesi‘nce kabul edilmiştir. Yabancı Mahpuslara İlişkin Kurallar, ceza ve tutukevlerinde tutulan yabancı mahkum ve tutuklular için standartları belirleyerek ilan etmiştir.
Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin Üye Devletlere Şartlı Tahliye Hakkında Bakanlar Komitesi’nin Üye Devletlere (2003) 22 Sayılı Tavsiye Kararı
Yabancı Mahpuslara İlişkin Kurallar
Bakanlar Komitesi, Avrupa Konseyi statüsünün 15.b maddesi gereğince,
Üye devletlerin ceza infaz kurumlarında, büyük sayıda yabancı mahpus tutulduğunu göz önünde bulundurarak,
Bu mahpusların farklı dil, kültür, gelenek ve din gibi unsurlardan dolayı karşılaşabileceği zorlukları kabul ederek,
Yabancı mahpusların muhtemel tecritlerini azaltmayı ve onların topluma yeniden yerleştirilmeleri amacıyla iyileştirilmelerinin hızlandırılmasını arzulayarak,
Bu iyileştirmenin yabancı mahpusların özel ihtiyaçlarını dikkate almasını ve onlara diğer mahpuslara sağlananlara eşit olanaklar sağlanmasını garanti etmesi gerektiğini düşünerek,
Avrupa düzeyinde belirli standartlar oluşturulması arzusunu göz önüne alarak;
Hükümlülerin İyileştirilmesi İçin Minimum Standart Kurallara İlişkin (73)5 sayılı ve Göçmen İşçiler Arasındaki Suçluluğun Yasal ve İdari Veçheleri Hakkındaki (75) 3 sayılı Tavsiye Kararlarına uygun olarak,
Üye devletlerin hükümetlerine, yasalarında ve uygulamalarında bu tavsiye kararına ekli ilkeleri rehber edinmelerini tavsiye eder.
Türkiye’de Yabancı Mahpus Olmak
Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin Üye Devletlere Yabancı Mahpuslara İlişkin R (84)12 Sayılı Tavsiye Kararı’na EK
Aşağıdaki ilkeler; dil, gelenek, kültürel geçmiş ve din gibi unsurlardan dolayı özel sorunlarla karşılaşma ihtimali olan farklı milliyetlere sahip yabancı mahpuslara uygulanmak için tasarlanmıştır. Yargılanmayı veya iade edilmeyi bekleyen mahpuslara ilişkin olduğu sürece,
Bu ilkeler sadece özgürlükten yoksun bırakmanın amacına zarar vermeyecek ölçüde uygulanmalıdır.
Bu ilkelerin uygulanmasında, cezaevi güvenliğine ve kaynakların temin edebilirliği de dahil olmak üzere cezaevi idaresinin ihtiyaçları hesaba katılmalıdır.
Yabancı mahpusların iyileştirilmelerinde onların topluma yeniden yerleştirilmelerine yardımcı olunmasını sağlayacak ilkeler uygulanmalıdır. Bu, milliyet, dil, din, örf ve adetler, kültürel geçmiş, mahkûmiyet süresi ve sınır dışı edilme sorumluluğu gibi unsurlar dikkate alınarak, özel kategorilerdeki yabancı mahpuslar için özel tedbirler alınmasını gerektirebilir. Yabancı mahpusların iyileştirilmesinde onlara dezavantaj yaratılmasını engelleyecek her türlü makul çaba sarf edilmelidir.
I. Ceza ve İnfaz Kurumlarına Yerleştirme
1.Yabancı mahpusların ceza infaz kurumlarına yerleştirilmesi yalnızca milliyetleri esas alınarak belirlenmemelidir. Mahpusun ceza infaz kurumuna yerleştirilmesi tecrit durumunu azaltacak ve ıslahını kolaylaştıracaksa, bu mahpusun özel ihtiyaçlarına göre ve özellikle, mahpusun kendisiyle aynı uyruk, dil, din ve kültüründeki diğer mahpuslarla iletişim kurma ihtiyacına göre belirlenebilir. Bu imkân, ulusal ceza infaz sisteminin mahpusların ceza infaz kurumlarına yerleştirilmesinde isteklerini dikkate aldığı yerlerde özellikle göz önünde bulundurulmalıdır.
II. Cezaevlerindeki iyileştirme
a- Tecridi azaltacak ve topluma yeniden yerleştirmeyi geliştirecek tedbirler
2.Mahpusun tecrit duygusunu hafifletmek için, yabancı mahpusun aynı uyruk, dil, din veya kültüre sahip diğer mahpuslarla iletişimi kolaylaştırılmalı, örneğin çalışma, boş vakit geçirme veya birlikte spor yapma gibi faaliyetlere izin verilmelidir.
3.Yabancı mahpusların kendi dillerindeki materyalleri okumalarını sağlayacak her türlü çaba sarf edilmelidir. Yabancı mahpusun hapsedildiği ülkede kalabilme ihtimali ortaya çıkar ve o ülkenin kültürüyle kaynaşmak isterse, cezaevi idaresi bunun için ona yardım etmelidir.
4.Yabancı mahpuslar da, ulusal mahpuslar kadar eğitim-öğretim ve mesleki eğitim imkânlarına sahip olmalıdır.
5.Yabancı mahpusların eğitim-öğretim ve mesleki niteliklerini geliştirmeleri için planlanmış kurslara katılabilmeleri için gerekli özel kolaylıkların sağlanması imkânı araştırılmalıdır.
6.Ziyaretler ve dış dünya ile diğer ilişkiler yabancı mahpusun özel ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde düzenlenmelidir.
7. Yabancı mahpuslar ulusal vatandaşlara uygulanan mutat kurallara uygun olarak izin ve cezaevinden diğer yasal çıkış yollarına sahip olabil Yabancı mahpusun ülkeyi terk etme ve cezadan kaçma riskinin değerlendirilmesi her bir olaya özgü esaslar dikkate alınarak yapılmalıdır.
b.Dil sorununun azaltılması için tedbirler
8.Yabancı mahpuslar bir cezaevine kabul edildikten sonra anlayacakları bir dilde, cezaevinin işleyişinin temel özellikleri, sağlanabilecek eğitim ve çalışma imkanları ve eğer varsa bir mütercimin yardımından yararlanabilme imkanı hakkında derhal bilgilendirilmelidirler. Bu bilgi yazılı veya bunun mümkün olmadığı hallerde sözlü olarak sağlanmalıdır.
9.Hapsedildiği ülkenin dilini anlamayan bir yabancı mahpusa, mahkûmiyeti, her türlü temyiz hakkı ve özgürlüğünün kısıtlanması süresince hakkında verilen herhangi bir adlî kararın tercümesi veya sözlü anlatımı sağlanmalıdır.
10.Yabancı mahpuslara cezaevinde konuşulan dili öğrenmeleri için uygun dil eğitimi imkanları sunulmalıdır.
c. Özel ihtiyaçların karşılanması için tedbirler
11.Yabancı mahpusun dini örf ve âdetlerine saygı gösterilmelidir. Uygulanabilindiği ölçüde yabancı mahpusun bunları yerine getirmesine izin verilmelidir.
12.Kültür farklılığından doğabilecek sorunlar da hesaba katılmalıdır.
d. Hapsedilme koşullarının kolaylaştırılması için tedbirler
13.Uygulamada vatandaşlara tanınan tüm imkânlara sahip olamayan ve genellikle daha zor hapsedilme koşullarına sahip olan yabancı mahpuslara mümkün olduğu ölçüde, bu dezavantajları dengeleyecek şekilde davranılmalıdır.
III. Konsolosluk Yetkililerinin Yardımı
14.Yabancı mahpuslar, kendi konsolosluk görevlileri ile temas kurmayı isteme hakkı, bu yetkililerce sağlanabilecek yardım imkânları ve mevcut konsolosluk sözleşmelerine uygun olarak, yetkili otoriteler tarafından kendilerine ilişkin olarak yapılan herhangi bir işlem konusunda gecikmeksizin derhal bilgilendirilmelidirler. Eğer bir yabancı mahpus sınır dışı edilecekse, topluma yerleşmesi işlemi de dahil olmak üzere, diplomatik makamın veya konsolosluk görevlisinin yardımından yararlanmak istiyorsa, söz konusu makam mahpusun bu isteği konusunda tam olarak bilgilendirilmelidir.
15.Konsolosluk görevlileri mümkün olan en kısa sürede, özgürlüğü kısıtlanan kendi ülke vatandaşlarını özellikle düzenli olarak ziyaret ederek gerekli yardımda bulunmalıdır.
16.Konsolosluk görevlileri, görevleri esnasında hapseden ülkenin ilgili tüzük ve düzenlemelerine uygun olarak, yabancı mahpusların yeniden topluma yerleştirilmesi imkânını artıracak yardımları teklif etmelidir. Aile fertlerinin mahpusla ilişkilerini düzenlemek ve ziyaretlerini kolaylaştırmak suretiyle, mahpusa ailevi ilişkileri konusunda yardım sunmalıdır.
17.Konsolosluk görevlileri mevcut cezaevi mevzuatına uygun olarak yabancı mahpusların kendi ülkeleri ile irtibatlarını sürdürmesine yardımcı olacak edebi ve diğer konulardaki kitapları sağlamak için her çabayı sarf etmelidirler.
18. Konsolosluk görevlileri kendi mahpus vatandaşları için bilgi kitapçıkları hazırlanmasını göz önünde bulundurmalıdırlar. Bu kitapçıklar, en yakın konsolosluğun telefon numarasını ve yerini içermeli, mahpusların ziyaret edilmesi, savunma yapabilmelerine ilişkin bilgi sağlanması, edebi ve diğer okuma materyalinin sağlanması, özellikle mahpusun kendi ülkesine iadesi konusunda mevcut uluslararası antlaşmaların uygulanması gibi konsolosluklar tarafından sağlanabilecek yardım imkânları konusunda bilgilendirmelidir. Bu kitapçıklar mahpuslar tarafından hapsedilme aşamasında, en kısa sürede elde edilebilir olmalıdır.
IV. Toplumsal Kuruluşlarca Yapılan Yardım
19.Cezaevi yetkilileri ile mahpuslara yardım ve onların yeniden topluma yerleştirilmeleri alanında çalışan sosyal kuruluşlar, işbirliği halinde yabancı mahpuslara ve onların özel sorunlarına özel önem vermelidirler. Mahpusun ülkesindeki sosyal kuruluşlar, mahpusun ülkesinin konsolosluk görevlileri ile işbirliği içinde hareket etmelidirler.
20. Sosyal kuruluşlar, yabancı mahpuslara sunulabilecek yardımlar konusunda onların bilgilendirilmesini sağlamaları için teşvik edilmelidirler.
21.Yabancı mahpusların sosyal kuruluşlarla irtibatı kolaylaştırılmalıdır.
22.Yabancı mahpuslara yeterli yardımın sağlanabilmesi amacıyla, cezaevi idaresi, mahpusların rıza göstermeleri koşuluyla, sosyal kuruluşlarca ziyaret ve yazışma için gerekli tüm imkânları sağlanmalıdır. Sadece sınırlı sayıda ziyaretin yapılabildiği yerlerde, uygun hallerde ziyaret süresinin uzatılması ile mektup gönderme ve alma sınırlandırılmasının daha esnek hale getirilmesi göz önünde bulundurulmalıdır.
23.Sosyal kuruluşlarla yabancı mahpuslar arasındaki irtibatın kolaylaştırılması amacıyla, her iki ülkedeki yetkili makamlar, mahpusların yeniden topluma yerleştirilmesinden sorumlu bir sosyal kuruluşun ulusal irtibat bürosunu kurmalı ve ülkesinde çalıştırmalıdır. Diplomatik veya konsolosluk makamının yanı sıra, ulusal irtibat bürosunun adresi, cezaevi idaresince, cezaevine kabul sırasında yabancı mahpusa bildirilmelidir.
24.Yabancı mahpusa yardımcı olabilecek gönüllü yardım organizasyonları teşvik edilmeli ve artırılmalıdır. Bu gönüllüler, ya cezaevi idaresi, ya konsolosluk birimi, ya da sosyal kuruluşların sorumluluğu altında hareket etmelidirler. Mümkün olduğu kadar, bu gönüllülere 22. maddede öngörülen imkânlar tanınmalıdır.
V. Eğitim ve Cezaevi Personelinin Kullanımı
25.Cezaevi personelini eğiten personel ile diğer kategorilerdeki personelin yabancı mahpuslarla ilgili görevlerine destek olmak için eğitimleri teşvik edilmeli ve mutat eğitim programları ile işbirliği yapılmalıdır. Bu tür eğitim, genellikle görülen ön yargılı davranışların önlenmesi için yabancı mahpusların zorluklarının ve kültürel geçmişlerinin anlaşılmasını geliştirmeyi amaçlamalıdır.
26.Yabancı mahpuslarla daha yakından ilgilenecek personelin sağlanması ve yabancı bir dilin öğrenilmesi veya özellikle belirli bir grup yabancı mahpusa ilişkin olarak ortaya çıkan özel sorunlar gibi konulara odaklasan daha özel eğitim düzenlemeleri aracılığıyla ilgili personelin niteliklerinin artırılması göz önünde bulundurulmalıdır.
VI. İstatistiklerin Toplanması
27.Yabancı uyrukluların kolayca idaresi için sınıflandırılmalarına imkân sağlayan önemli unsurlara ilişkin rutin istatistiklerin toplanmasına özen gö Bu bağlamda, yabancı cezaevi mevcudunu; milliyet, ceza süresi, işlenen suç, ülkede ikamet edip etmediği ve sınır dışı edilme sorumluluğu gibi alt ayırımlara tabi tutabilmenin arzu edildiği akılda tutulmalıdır. Mümkün olabildiği ölçüde istatistikler günlük ortalamanın yanı sıra, bir yıllık süre boyunca alınan rakamları da içermelidir.
28.Olağan istatistiklere dayanılarak yapılan analizlere kolaylıkla bırakılamayacak konular üzerinde ara sıra teftişler yapılması göz önünde tutulmalıdır.
VII. Sınır Dışı Edilme ve Yabancı Ülkeye İade
29.En uygun cezaevi iyileştirmesine imkân sağlanması için mahpusun sınır dışı edilmesine ilişkin kararlar, yabancı mahpusun şahsi bağlan ve topluma yeniden yerleştirilmesine yapacağı etki göz önüne alınarak ve kararı temyiz etme hakkına zarar vermeksizin mümkün olabilen en kısa sürede alınmalıdır.
30.Mahpusun yeniden topluma yerleştirilmesine katkı sağlanması için, cezanın infaz edildiği ülkenin yetkili makamları herhangi bir sınır dışı edilme kararını dikkate almaksızın, mevcut uluslararası düzenlemelere uygun olarak mahpusun ülkesine iade edilme arzusunu göz önünde bulundurmalıdır.
1916-1918 tarihlerinde askerlik hizmetini tamamlamış, 1920 yılında İstanbul Düyunu Umumiye İdaresi’ne Muhasebeci yardımcısı olarak atanmıştır.
Feridun Cemal Erkin’in babası Cemal bey, oğulları Feridun, Adnan ve Ulvi Cemal Erkin ile – 1910
1926 yılında Muhtelif Mübadele Komisyonu Türk Delegasyonu Başkatibi olarak görev yapmış, 1928 yılında Londra Büyükelçiliğinde Başkatip, 1929 yılında Siyasi Müşavirlik Mümeyyizi, 1932 yılında I. Daire 3. Şubede görev yapmış, 1934 yılında Berlin Büyükelçiliğinde Orta Elçi ve Büyükelçilik Müsteşarı, 1937’de İktisat ve Ticaret Dairesi Şefi, 1938’de Berlin Başkonsolosu olmuştur.
Dışişleri Bakanlığı Ticaret, İktisat ve Siyasi Daireler Umum Müdürlüğü, Umumi Katip Siyasi Müşavirliği ve Umumi Katipliği görevlerini yerine getirmiştir.
Dışişleri Bakanı Feridun Cemal ERKİN Paris Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunudur.
Erkin, sırasıyla 1947-1948 yıllarında Roma Büyükelçiliği, 1948-1955 yıllarında Washington Büyükelçiliği, 1955-1957 yıllarında Madrid Büyükelçiliği, 1957-1960 yıllarında yıllarında Paris Büyükelçiliği ve 1960-1962 yıllarında ise Londra Büyükelçiliği yapmıştır.
Erkin, Birleşmiş Milletler San Francisco Konferansı Başdelegeliği ve Ereğli Demir Çelik Fabrikaları İdare Kurulu Üyeliğini de yürütmüştür.
İngilizce ve Fransızca bilen Erkin, 01.04.1962 den 20.02.1965 tarihine kadar Dışişleri Bakanlığı görevinde bulunmuştur.
Filipin Cumhuriyeti ile ilk diplomatik temas olan Türkiye- Filipin Cumhuriyeti Dostluk Antlaşması, Erkin’in Washington Büyükelçiliği döneminde imzalanmış, Türkiye Cumhuriyeti adına sözleşmeyi imzalamıştır.
Ordu Milletvekilliği ve Cumhuriyet Senatosu Üyeliği görevini yürütmüştür.
21 Haziran 1980 tarihinde vefat etmiştir.
Çağdaş Türk Müziğine yön veren en önemli bestecilerden biri olan Ulvi Cemal Erkin’in kardeşidir.
1959 yılında büyükelçi olarak Paris’te bulunmakta iken Feridun Cemal Erkin, bir Türk olarak ilk defa Fransız Enstitüsüne kabul edilmiş, yapılan bir törenle kendisine kabzasında ay yıldız işlenmiş bir kılıç armağan edilmiştir.
Erkin’in Türk-Sovyet İlişkileri ve Boğazlar Meselesi isimli eseri bulunmaktadır.
Türk-Sovyet ilişkileri ve boğazlar meselesi – Feridun Cemal Erkin
Ayrıca, Dışişlerinde 34 Yıl ismi ile yayınladığı 3. ciltlik anılarından oluşan kitabı bulunmaktadır.
Amerika Birleşik Devletleri Anayasası; 7 madde ve 27 yasa değişikliğinden oluşmaktadır. Yetkiyi ulusal ve eyalet hükumetleri arasında bölerek, federal bir sistem kurmaktadır. 17 Eylül 1787 tarihinde Pensilvanya’da toplanan Anayasa Konvansiyonu tarafından kabul edilerek imzalanmıştır.
Amerika Birleşik Devletleri Anayasası, devletin yetkilerini bağımsız üç organ olan yürütme, yasama ve yargı arasında paylaştırarak dengeli bir ulusal hükumet sistemi oluşturmuştur. Yürütme organı, yani Başkan, ulusal yasaları uygular; yasama organı, yani Kongre, yasa yapar. Yüksek Mahkeme ile diğer federal mahkemeler, kanunları yorumlayarak ve uygulayarak federal mahkemelerde görülmekte olan davaları karara bağlar.
Anayasa’da sıralanan federal yetkiler vergi toplama, savaş ilan etme ve eyaletler arası ve yabancı ticareti düzenleme haklarını da kapsar. Bu aktarılmış, ifade edilmiş ve Anayasa’da açıkça sıralanmış olan yetkilere ek olarak, ulusal hükumetin ima edilen yetkileri de bulunmaktadır. Bu ima edilen yetkiler hükumetin, ülkenin değişen gereksinimlerini karşılayabilmesini sağlar. Örneğin, Kongrenin kağıt para basması için kendisine verilmiş bir yetkisi yoktur. Fakat böyle bir yetki, borç alma ve madeni para basma yetkisinde dolaylı olarak vardır. Bazı durumlarda, ulusal hükumet ve eyalet hükumetleri birbirine koşut yetkilere sahiptir. Başka bir deyişle yönetimin her iki düzeyi de karar verebilir. Bir anlaşmazlık halinde ulusal hükumet son yetkiye sahiptir. Anayasanın ulusal hükumete vermediği ya da eyaletlere yasaklamadığı bazı yetkiler de vardır. Bu saklı yetkiler halka ya da eyaletlere aittir. Eyaletin sahip olduğu yetkilere boşanma, evlenme ve parasız resmi okullarla ilgili yasa yapma dahildir. Halk için saklı olan yetkilere mülk sahibi olma ve bir jüri tarafından yargılanma hakkı dahildir. Anayasayı yorumlamada nihai yetki Yüksek Mahkemeye aittir. Anayasanın herhangi bir bölümü ile çatışan, federal, eyalet veya yerel yasaları kaldırabilir.
Saavedra Lamas Paktı, 21 Haziran 1935 tarihinde Güney Amerika ülkeleri olan Arjantin, Brezilya, Meksika, Paraguay, Şili ve Uruguay arasında imzalanmıştır. Pakt, adını mimarı olan Carlos Saavedra Lamas’tan almıştır.
Türkiye Cumhuriyeti Hariciye Vekili Doktor Tevfik Rüştü Aras, aynı tarihte Arjantin Cumhuriyeti Dış Bakanı Carlos Saavedra Lamas’a bir mektup gönderecek barış yolunda yapılan çalışmalarını tebrik etmiştir.
Arjantin, Brezilya, Şili, Meksika, Paraguay ve Uruguay Hükümetleri arasında 10 birinciteşrin 1933’de Rio de Janeiro’da akid ve imza edilmiş olan “Harbin önünü almağa mahsus Cenubî Amerika Muahedesi» ne, muahedeye iltihak sırasında tarafımızdan tasrih edilen ihtirazî kayıdlar altında, Cumhuriyet Hükümetince vuku bulan iltihak tasdik olunmuştur.
Madde 2
Bu kanun neşri tarihinden muteberdir.
Madde 3
Bu kanunun icrasına Hariciye Vekili memurdur.
23/11/1936
Saavedra Lamas Paktı
Harbin önünü almağa mahsus Cenubi – Amerika Muahedesi
Sulhun takviyesine hadim olmak ve evrensel ahenk fikrinin inkişafı için bütün mütemeddin milletler tarafından sarfedilmiş olan mesaiye iştiraklerini temin eylemek maksadile;
Tecavüzî harpleri ve silâh kuvveti istimal ederek fetih suretile arazi iktisabını, bu muahedenin müsbet hükümlerile imkânsız bırakmak ve gayrı meşruluğunu kuvvei müeyyide altına alarak akim kılmak ve bunların yerine asilâne adil ve nasafet fikirlerine müstenid muslihane sureti halleri ikame etmek gayesile;
Dünyaya sulhun bahşettiği maddî ve manevî refah ve saadeti temin eden en müessir vasıtalardan birinin, yukarıda zikredilen prensiplerin ihlâli akibinde tatbik edilecek olan beynelmilel ihtilâfatın muslihane halli hakkında daimî bir sistem teşkili olduğuna kani olarak;
İşbu muahedeyi tanzim etmek suretile ademi tecavüz ve anlaşma hususundaki maksadlarını mukavele şekline koymağa karar vermişler ve bu babda murahhas olmak üzere:
Tayin eylemişlerdir.
Mumaileyhim usulüne muvafık olduğu anlaşılan salâhiyetnamelerini mütekabilen yekdiğerine tebliğ ettikten sonra atideki hükümler üzerinde mutabık kalmışlardır:
Madde 1
Yüksek Âkid Taraflar, mütekabil münasebetlerinde, tecavüzî harbi takbih ettiklerini ve ne mahiyette olursa olsun aralarında zuhur edebilecek olan niza ve ihtilâfları hukuku düvelin vaz ve kabul ettiği muslihane vasıtalardan başka suretle halletmiyeceklerini alenen beyan ederler.
Madde 2
Yüksek Âkid Taraflar, araziye müteallik meseleleri, kendi aralarında, cebir ve şiddet istimalile halletmiyeceklerini ve muslihane tariklerle olmadıkça araziye müteallik hiç bir sureti tesviyeyi, ne de müsellâh kuvvet istimali ile yapılan işgali veya arazi iktisabını makbul ve muteber addetmiyeceklerini beyan ederler.
Madde 3
İhtilâf halinde bulunan taraflardan birinin evvelki maddelerde münderiç mükellefiyetleri icra etmemesi halinde Âkid Devletler, sulhun muhafazası için bütün gayretlerini sarfetmeyi taahhüd ederler. Bu hususa bitaraf sıfatile Âkid Devletler, mumzisinden bulunacakları diğer müşterek muahedeler mucibince ittihazına mecbur olabilecekleri hattı hareket müstesna olmak üzere, müşterek ve mütesanid bir hattı hareket ittihaz edecekler; hukuku düvelin cevaz verdiği siyasî, hukukî veya iktisadî vesaiti mevkii fiile vazeyliyecekler, hiç bir hususta ne siyasî ve ne de müsellâh bir müdahaleye müracaat etmeksizin efkârı umumiyenin nüfuz ve tesirini istimal eyliyeceklerdir.
Madde 4
Yüksek Âkid Taraflar, makul bir müddet zarfında diplomasi tarikile halledilemiyen bütün ihtilâfatta, atideki maddede tadad edilen ihtirazî kayıd’ardan başka ihtirazî kayıd dermeyan etmeksizin, sureti mahsusada zikredilen ihtilâflarla mütekabil münasebetlerinde zuhur edebilecek sair bilcümle ihtilâfatı işbu muahede ile kabul edilen uzlaşma usulüne arza kendilerini mecbur kılarlar.
Madde 5
Yüksek Âkid taraflar ile bu muahedeye bilâhare iltihak edecek Devletler imza, tasdik, yahut iltihak esnasında, uzlaşma usulüne karşı atideki birkaç kuyudu ihtiraziyeden başka kuyudu ihtiraziye dermeyan edemiyeceklerdir:
a) Mahiyeti ne olursa olsun halli için müsalemetkâr muahede, mukavele, misak veya itilâfnameler akdedilmiş olan ihtilâflar; şurası mukarrerdir ki bu mukavele mezkûr muahedatla hiç bir suretle mübayenet teşkil etmeyip sulhu temin eden vasıta olarak bunları itmam etmektedir. Evvelki muahedelerle halledilmiş olan mesail veya nikat da aynı vaziyettedir.
b) Âkid Tarafların bilâvasıta sureti tesviye ile hallini veya beyinlerinde bilitilâf hakeme yahut adlî sureti tesviyeye arzını tercih ettikleri ihtilâfat;
c) Hukuku düvelin, her Devletin teşkilâtı esasiyesinin kabul ettiği rejime tevfikan salâhiyeti münhasırasına terkettiği mesailki binnetice Âkid Taraflar millî veya mahallî makamatı kazaiyenin bu mesail hakkında derecei nihaiyede hüküm vermesinden evvel keyfiyetin uzlaşma usulüne arzına muhalefet edebilirler; alenen ihkakı haktan imtina veya adlî teahhur keyfiyetleri bundan müstesna olup bu takdirde uzlaşma usulü en geç bir sene içinde başlıyacaktır.
d) İhtilâf halinde bulunan Tarafların teşkilâtı esasiyesinin kabul ettiği umdelere temas eden nikat; şüphe ve tereddüd halinde, her Âkid Taraf kendi mahkeme veya en yüksek adalet divanı bu gibi salâhiyetleri haiz bulunduğu takdirde onların bu husustaki müdellel mütaleasına müracaat edecektir.
Yüksek Âkid Taraflar, her ne vakit olursa olsun XV inci maddede musarrah olan surete tevfikan, uzlaşma usulü hakkında kendileri tarafından, dermeyan edilen kuyudu ihtiraziyeyi tamamen veya kısmen terkettiklerini mübeyyin vesikayı tebliğ edebileceklerdir.
Âkid Taraflardan birinin dermeyan ettiği kuyudu ihtiraziye neticesi olarak diğer Âkid Taraflara bu Devlete karşı kabul edilen istisnalar hariç olmak üzere, bir mecburiyet terettüb etmiyecektir.
Madde 6
Daimî uzlaşma komisyonu veya evvelce mer’i muahedat mucibince bu vazife ile mükellef beynelmilel diğer bir teşekkülün fıkdanı halinde Yüksek Âkid Taraflar ihtilâflarını, Âkidlerin her meseledeki hilâfına itilâfları müstesna olmak üzere, âtideki surette teşekkül edecek olan bir uzlaşma komisyonunun tetkik ve tahkikine arzetmeyi taahhüd ederler.
Uzlaşma komisyonu beş azadan terekküb edecektir. İhtilâl halindeki taraflardan herbiri kendi tebaası arasından intihab olunabilecek bir âza nasbedecektir. Mütebaki üç âza muhtelif tabiiyetlerde bulunmak şartile ahar Devletler tebaası arasından Âkidlerce bilitilâf tayin edilecektir. Bu azaların mutad ikamet gâhları alâkadar tarafların arazisinde olmıyacak ve kendiler bunlardan hiç birinin hizmetinde bulunmıyacakttr. İhtilâf halinde bulunan Devletler uzlaşma komisyonunun reisini bu üç âza arasından intihab edeceklerdir.
Mezkûr Devletler bu intihab hususunda uyuşamadıkları takdirde keyfiyeti üçüncü bir Devlete veyahut mevcud sair beynelmilel bir teşekküle tevdi edebilirler, Şayed bu sureti tayin edilen namzedler her iki taraf veya bunlardan biri tarafından kabul edilmediği takdirde her Âkid Taraf intihab edilecek âza adedine müsavi adedde bir namzed listesi ibraz edecek ve uzlaşma komisyonunu teşkil edecek namzedler kur’a neticesinde taayyün edecektir.
Madde 7 — Her Devletin dahilî kavaninine göre kanunu esasiyi, muahedatı ve hukuku düvelin umumî prensiplerini derecei nihaiyede veya tek derecede ve herbiri kendi hakkı kazaları taallûk eden nikatta tefsire salâhiyettar olan mahkemeleri veya Yüksek Adalet Divanları, uzlaşma komisyonuna işbu muahede ile tevdi edilen vezaifi ifa etmek üzere, Yüksek Âkid Taraflarca tercihan irae edilebilecektir.
Bu takdirde mahkeme veya divan, ihtilâf halindeki Âkid Tarafların müttefikan ittihaz edecekleri karara nazaran, ya umumî içtima halinde yahut da yalnız başına hareket etmek veya sair divan ve mehakimin âzalarile muhtelit bir komisyon teşkil etmek suretile çalışabilecektir.
Madde 8 — Uzlaşma komisyonu kendi usulünün kavaidini bizzat kendisi tayin edecek ve bu usul her halü kârda hukukî mahiyette olacaktır.
İhtilâf halindeki Âkid Taraflar meselenin bütün evveliyatını ve icab eden malûmatı ita ve komisyon mezkûr Âkid Taraflardan bunları taleb eyliyebilecektir. İhtilâf halindeki Devletler, kendilerini murahhaslar tarafından temsil ettirebilecek ve müşavir ve mütehassıslar bulundurabilecek ve kezalik her nevi şahidler ikame edebileceklerdir.
Madde 9
Uzlaşma komisyonunun mesaisi ve müzakeratı Âkid Tarafların muvafakati üzerine komisyon tarafından karar verilmedikçe neşredilmiyecektir. Hilâfına ahkâm mevcud olmadıkça komisyonun kararları aranın ekseriyetile ittihaz olunacaktır; fakat komisyon âzalarının cümlesi hazır olmaksızın mevzuu ihtilâf olan meselenin esası hakkında karar veremez.
Madde 10
Komisyonun vazifesi, tetkikine arzedilen ihtilâfların uzlaştırılmasını temindir. Komisyon, ihtilâfa mevzu teşkil eden meseleleri bitarafane tetkik ettikten sonra mesaisinin netayicini raporuna dercedecek ve âdil ve munsif bir sureti halle matuf olan tesviye esaslarını alâkadar Âkid Taraflara teklif edecektir. Komisyonun raporu, gerek hadiselerin izah veya tefsiri, gerek mülâhazat serdi veya hukukî netayiç tevlidi nikatı nazarından, hiç bir veçhile ne bir hüküm ne de bir hakem kararı mahiyetinde olmıyacaktır.
Madde 11
Uzlaşma komisyonu ilk içtima tarihinden itibaren bir sene zarfında raporunu tevdi edecektir. Ancak Âkid Taraflar aralarında anlaşarak işbu mühletin kısaltılmasına veya uzatılmasına karar verebilirler.
Bir kere tatbikına başlanılınca uzlaşma usulü, ancak ihtilâfın Âkid Taraflar arasından doğrudan doğruya tesviyesile veyahut bunun hakeme veya beynelmilel adalete arzedilmesi hakkında bilitilâf ittihaz kılınacak muahhar karar ile inkıtaa uğrayabilir.
Madde 12
Uzlaşma komisyonu roporunu Âkid Taraflara tebliğ etmek için kendilerine altı ayı tecavüz etmemek üzere bir mühlet tayin edecektir. Bu mühlet zarfında Âkid Taraflar komisyonca teklif edilen sureti hallin esasları hakkında kararlarını bildirmeğe mecburdurlar. Bu mühletin inkızasında, komisyon, Âkid Tarafların kararını nihaî bir senedle tevsik edecektir.
Bu müddet, teklif edilen sureti halli veyahut her iki tarafın müttefikan diğer dostane bir sureti tesviyeyi kabul etmeksizin geçtiği takdirde, ihtilâf halinde bulunan taraflar işbu muahedenin 1 ve 2 nci maddesinin hudud ve şümulü dahilinde münasib gördükleri veçhile hareket etmek serbestisini geri alacaklardır.
Madde 13
Uzlaşma usulünün tatbikına başlanmasından, tarafların kararlarını ittihaz etmeleri için komisyon tarafından tesbit edilen müddetin hitamına kadar, alâkadar taraflar komisyonun hazırlamakta olduğu sureti hallin icrasına mazarrat ika edebilecek bütün tedabirden ve umumiyetle ihtilâfı vahimleştirmeğe veya uzatmağa sebep olabilecek bütün ef’alden içtinab etmekle mükelleftir.
Madde 14
Uzlaşma usulünün devamı müddetince komisy on azaları miktarı münaziünfih Taraflarca bilitilâf tesbit edilecek olan bir ücret alacaklardır. Mezkûr taraflardan herbiri kendine aid masarifi bizzat ifa edecek ve müşterek ücurat ve masarifi de mütesaviyen tesviye eyliyecektir.
Madde 15
Bu muahede Yüksek Âkid Tarafların teşkilâtı esasiyesinin hükümlerine tevfikan mümkün olduğu kadar çabuk olarak tasdik edilecektir.
Muahedenin aslı ile tasdiknameler Arjantin Cumhuriyeti Hariciye Nezaretine tevdi edilecek ve bu makam da tasdiknameleri mumzi Devletlere tebliğ edecektir. Muahede Yüksek Âkid Taraflar arasında tasdiknamelerin tevdii tarihi sırasına göre mer’iyete girecektir.
Madde 16 — Bu muahedeyi imza etmemiş olan her Devlet ona iltihakını mutazammın vesikayı Âkid Devletlere tebliğ için Arjantim Cumhuriyeti Hariciye Nezaretine göndermek suretile iltihak edebilecektir.
Madde 17
Bu muahede gayri muayyen bir müddet için akdedilecek, fakat bir sene evvelinden yapılacak tebligat ile
feshedilebilecektir; bu takdirde mumzi Devletlere karşı muahedenin hükmü baki kalmakla beraber fesheden Devlet hakkında muahede hükümden sakıt olacaktır. Fesih keyfiyeti Arjantin Cumhuriyeti Hariciye Nezaretine tebliğ edilecek ve bu hükümet de Âli Âkid Taraflara keyfiyeti iblâğ edecektir.
Tasdikan lilmakal yukarda esamisi zikrolunan Murahhaslar işbu muahedeyi imza eylediler.
Hariciye Vekili Doktor Tevfik Rüştü Aras tarafından Arjantin Cumhuriyeti Dış Bakanı Carlos Saavedra Lamas’a gönderilen 21 haziran 1935 tarihli ve 12712/713 sayılı mektubun tercümesi
Bay Bakan,
4 ikinciteşrin 1934 tarihli ve 72849 sayılı telgrafnamemi hatıra getirerek Cumhuriyet Hükümetinin işbu mektubumla aşağıdaki ihtirazî kayıdlar altında harbin önünü almağa mahsus Rio de Janeiro Muahedesine iltihak ettiğini Ekselansınıza tebliğ etmekle kesbi şeref eylerim:
1) İltihak keyfiyeti ezcümle Milletler Cemiyeti Misakı, Briand – Kellog Misakı, 3 ve 4 temmuz 1933 tarihli Londra Muahedeleri, ittifak muahedeleri vesaire gibi senedattan ve beynelmilel L a Haye Divanı Daimii Adaleti Nizamnamei Esasisinin 36 ncı maddesi ihtiyarî hükmüne iltihak gibi hususattan mütevellid olarak akdemce yapılmış olan taahhüdatı hiç bir veçhile ihlâl edemiyeceği gibi mezkûr taahhüdatta, ne mahiyette olursa olsun, yeni bir vaziyet ihdas etmiyecek veyahut bunların tebdil ve tağyirini tazammun eylemiyecektir. Taahhüdatı vakıa işbu [ iltihak dolayısile hiç bir teşmil veya tahdide uğramaksızın | kamilen mer’iyetini muhafaza edecektir.
2) Türkiye, Milletler Cemiyeti Âzasından olması itibarile, Milletler Cemiyeti Misakı haricinde, Rio de Janeiro Muahedesinde musarrah olan uzlaşma usulüne ancak her münferid halde ; alâkadar Devletlerin muvafakati alındıktan sonra tevessül olunabilir.
Bu ihtirazî kayıd Rio de Janeiro Muahedesinin 5 inci maddesine tamamen tevafuk etmektedir.
Aynı zamanda, Cumhuriyet Hükümeti, memlekette mer’i ahkâmı esasiye ile Rio de Janeiro Muahedesinin 5 inci maddesi d) fıkrasına tevfikan, dahilî salâhiyeti cümlesinden olan her meselenin bilâhara yeniden hükme iktiran etmek veya uzlaşma maksadile her hangi beynelmilel bir teazzuva intikal ettirilemiyeceğini sureti mahsusada tasrih etmeğe lüzum görür.
3) işbu iltihak, araziye müteallik her hangi bir ihtilâfın doğrudan doğruya veya dolayısile Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti tarafından tanınmasını veya noktai nazarının tebeddülünü tazammun etmiyecek, hududların vaziyeti hazırasında bilaistisna hiç bir gûna arazi ihtilâfı olmıyacaktır. iltihak keyfiyeti kezalik Türkiye Cumhuriyeti Hükümetince Milletler Cemiyeti Misakile deruhde edilen vecibelerin tevsi veya tecdidini istilzam etmiyeceği gibi, işbu Hükümetin Beynelmilel Divanı Daimii Adalet Nizamname! Esasisinin 36 nci maddesi ihtiyarî hükmüne iltihakı sırasında tasrih edilen hususatta bir uzlaşma veya adlî veya hakem kararına müstenid hal suretinin kabulünü dahi istilzam etmiyecektir. Türkiye Hükümetinin tamamiyeti mülkiyei hazırasınm ve turuku muvasala üzerindekileri de dahil olmak üzere hukuku hükümranisinin münakaşasını icab ettirebilecek esasa veya usule müteallik kâffei hususat bu cümledendir.
İşbu iltihak keyfiyeti muahedenin Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından tasdikından sonra Türkiye için tamamile mabihittatbik olacaktır.
Bu vesile ile dahi, ehemmiyet ve fevaidi âlemce takdir edilen böyle bir sulh âmilinin tahakkukuna bu rütbe gayretle yardımı dokunmuş olmasından dolayı Ekselansınızı tebrik etmeği vazife bilirim.
En yüksek tazimatımın teminatını lütfen kabul buyrunuz,
Kat Mülkiyet Kanunu, 634 kanun numarası ile 23.06.1965 tarihinde kabul edilmiş, Resmî Gazetenin 02.07.1965 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.
BİRİNCİ BÖLÜM Genel Hükümler A) Kat mülkiyeti ve kat irtifakı: I – Genel kural:
Madde 1 – Tamamlanmış bir yapının kat, daire, iş bürosu, dükkan, mağaza, mahzen, depo gibi bölümlerinden ayrı ayrı ve başlı başına kullanılmaya elverişli olanları üzerinde, o gayrimenkulün maliki veya ortak malikleri tarafından, bu Kanun hükümlerine göre, bağımsız mülkiyet hakları kurulabilir.
Yapılmakta veya ileride yapılacak olan bir yapının, birinci fıkrada yazılı nitelikteki bölümleri üzerinde, yapı tamamlandıktan sonra geçilecek kat mülkiyetine esas olmak üzere, arsa maliki veya arsanın ortak malikleri tarafından, bu Kanun hükümlerine göre irtifak hakları kurulabilir.
a) Kat mülkiyetine konu olan gayrimenkulün bütününe (Anagayrimenkul); yalnız esas yapı kısmına (Anayapı) anagayrimenkulün ayrı ayrı ve başlı başına kullanılmaya elverişli olup, bu Kanun hükümlerine göre bağımsız mülkiyete konu olan bölümlerine (Bağımsız bölüm); bir bağımsız bölümün dışında olup, doğrudan doğruya o bölüme tahsis edilmiş olan yerlere (Eklenti); bağımsız bölümler üzerinde kurulan mülkiyet hakkına (Kat mülkiyeti) ve bu hakka sahip olanlara (Kat maliki);
b) Anagayrimenkulün bağımsız bölümleri dışında kalıp, korunma ve ortaklaşa kullanma veya faydalanmaya yarıyan yerlerine (Ortak yerler); kat maliklerinin ortak malik sıfatiyle paydaşı bulundukları bu yerler üzerindeki faydalanma haklarına (Kullanma hakkı);
c) (Değişik: 13/4/1983-2814/1 md.) Bir arsa üzerinde ileride kat mülkiyetine konu olmak üzere yapılacak veya yapılmakta olan bir veya birden çok yapının bağımsız bölümleri için o arsanın maliki veya ortak malikleri tarafından bu Kanun hükümlerine göre kurulan irtifak hakkına (kat irtifakı); bu hakka sahip olanlara da (kat irtifak sahibi);
d) Arsanın, bu Kanunda yazılı esasa göre bağımsız bölümlere tahsis edilen ortak mülkiyet paylarına (Arsa payı);
e) Kat mülkiyetinin veya irtifakının kurulmasına ait resmi senede (Sözleşme); Denir.
III – Kat mülkiyetinin ve kat irtifakının niteliği:
Madde 3 – Kat mülkiyeti, arsa payı ve anagayrimenkuldeki ortak yerlerle bağlantılı özel bir mülkiyettir.
(Değişik ikinci fıkra: 14/11/2007-5711/1 md.) Kat mülkiyeti ve kat irtifakı, bu mülkiyetem konu olan anagayrimenkulün bağımsız bölümlerinden her birinin konum ve büyüklüklerine göre hesaplanan değerleri ile oranlı olarak projesinde tahsis edilen arsa payının ortak mülkiyet esaslarına göre açıkça gösterilmesi suretiyle kurulur. Arsa paylarının bağımsız bölümlerin payları ile oranlı olarak tahsis edilmediği hallerde, her kat maliki veya kat irtifakı sahibi, arsa paylarının yeniden düzenlenmesi için mahkemeye başvurabilir. Bağımsız bölümlerden her birine bu fıkra uyarınca tahsis edilen arsa payı, o bölümlerin değerinde sonradan meydana gelen çoğalma veya azalma sebebiyle değiştirilemez. 44 üncü madde hükmü saklıdır.
(Değişik üçüncü fıkra: 23/6/2009-5912/1 md.) Kat irtifakı arsa payına bağlı bir irtifak çeşidi olup, yapının tamamı için düzenlenecek yapı kullanma izin belgesine dayalı olarak, bu Kanunda gösterilen şartlar uyarınca kat mülkiyetine resen çevrilir. Bu işlem, arsa malikinin veya kat irtifakına sahip ortak maliklerden birinin istemi ile dahi gerçekleştirilebilir.
IV – Ortak yerler:
Madde 4 – Ortak yerlerin konusu sözleşme ile belirtilebilir. Aşağıda yazılı yerler ve şeyler bu Kanun gereğince her halde ortak yer sayılır.
a) Temeller ve ana duvarlar, taşıyıcı sistemi oluşturan kiriş, kolon ve perde duvarlar ile taşıyıcı sistemin parçası diğer elemanlar,bağımsız bölümleri ayıran ortak duvarlar, tavan ve tabanlar, avlular, genel giriş kapıları, antreler, merdivenler, asansörler, sahanlıklar, koridorlar ve buralardaki genel tuvalet ve lavabolar, kapıcı daire veya odaları, genel çamaşırlık ve çamaşır kurutma yerleri, genel kömürlük ve ortak garajlar, elektrik, su ve havagazı saatlerinin korunmasına mahsus olup bağımsız bölüm dışında bulunan yuvalar ve kapalı kısımlar, kalorifer daireleri, kuyu ve sarnıçlar, yapının genel su depoları, sığınaklar,(14/11/2007 tarihli ve 5711 sayılı Kanunun 2 nci maddesiyle; bu bende “Temeller ve ana duvarlar,” ibaresinden sonra gelmek üzere “taşıyıcı sistemi oluşturan kiriş, kolon ve perde duvarlar ile taşıyıcı sistemin parçası diğer elemanlar,” ibaresi eklenmiş ve metne işlenmiştir.)
b) Her kat malikinin kendi bölümü dışındaki kanalizasyon tesisleri ve çöp kanalları ile kalorifer, su, havagazı ve elektrik tesisleri, telefon, radyo ve televizyon için ortak şebeke ve antenler sıcak ve soğuk hava tesisleri,
c) Çatılar, bacalar, genel dam terasları, yağmur olukları, yangın emniyet merdivenleri.Yukarıda sayılanların dışında kalıp da, yine ortaklaşa kullanma, korunma veya faydalanma için zaruri olan diğer yerler ve şeyler de (Ortak yer) konusuna girer.
B) Bağlantılar :
I – Bağımsız bölümlerle arsa payı arasındaki bağlantı:
Madde 5 – Kat mülkiyetinin başkasına devri veya miras yoluyla geçmesi halinde, ona bağlı arsa payı da birlikte geçer; arsa payı, kat mülkiyetinden veya kat irtifakından ayrı olarak devredilemiyeceği gibi, miras yoluyla da geçmez ve başka bir hakla kayıtlanamaz.
Anagayrimenkulde, kat mülkiyetine bağlanmamış veya lehine kat irtifakı kurulmamış arsa payı bırakılamaz.
Kat mülkiyetini kayıtlayan haklar, kendiliğinden arsa payını da kayıtlar.
Kat irtifakına konu olan arsa üzerinde bu hakla bağdaşması mümkün olmayan irtifaklar kurulamaz.
Anagayrimenkulde kat mülkiyetinin kurulmasından önce o gayrimenkulün kütükteki sayfasına tescil veya şerhedilmiş olan haklar kat mülkiyetini de, kaide olarak arsa payı oranında, kendiliğinden kayıtlar.
II – Bağımsız bölümlerle eklentiler ve ortak yerler arasındaki bağlantı:
Madde 6 – Bir bağımsız bölümün dışında olup, doğrudan doğruya o bölüme tahsis edilmiş olan kömürlük, su deposu, garaj, elektrik, havagazı veya su saati yuvaları, tuvalet gibi eklentiler, ait olduğu bağımsız bölümün bütünleyici parçası sayılır ve o bölümün maliki, eklentilerin de tek başına maliki olur.
Eklentiler kat mülkiyeti kütüğünün (Beyanlar) hanesine kaydedilir ve bunlardan anayapının oturduğu zeminin dışında kalanlar kadastro planında veya tapu haritasında ayrıca gösterilir.
Bağımsız bölüm üzerinde kat mülkiyetiyle ve diğer kat maliklerinin haklariyle bağdaşması mümkün olmayan irtifaklar kurulamaz.
Bağımsız bölümlerin başkasına devri, kayıtlanması veya kiralanması halinde, eklentiler ve ortak yerler de kendiliğinden devredilmiş, kayıtlanmış vaya kiralanmış olur.
C) Ortaklığın (Şüyuun) giderilmesi ve öncelikle satınalma (Şüf’a) hakkı:
I – Ortaklığın giderilmesi:
Madde 7 – Kat mülkiyetine veya kat irtifakına tabi olan gayrimenkulde ortaklığın giderilmesi istenemez. Bağımsız bölümler, bağımsız bir gayrimenkul gibi dava ve takip konusu olabilir bunlarda ortaklığın giderilmesi istenebilir.
II- Öncelikle satınalma hakkı:
Madde 8 – (Değişik birinci fıkra: 13/4/1983 – 2814/3 md.) Kat mülkiyeti kurulmuş bir gayrimenkulün bağımsız bölümlerinden birinin veya kat irtifakı bağlanmış arsa payının satılması halinde diğer kat maliklerinin veya irtifak hakkı sahiplerinin öncelikle satın alma hakkı yoktur. Bir bağımsız bölümün paydaşlarından birinin kendi payını başkasına satması halinde öteki paydaşlar, öncelikle satınalma hakkını kullanabilirler. Sözleşmede bu maddenin aksine hüküm konulabilir.
D) Genel hükümlerin uygulanma alanı:
Madde 9 – Kat mülkiyetine veya kat irtifakına ait kütük kaydında veya kat malikleri arasındaki sözleşmede veya yönetim planında veya bu kanunda hüküm bulunmayan hallerde, kat mülkiyetinden doğan anlaşmazlıklar, Medeni Kanun ve ilgili diğer kanunlar hükümlerine göre karara bağlanır.
İKİNCİ BÖLÜM
Kat Mülkiyetinin ve Kat İrtifakının Kurulması
A) Genel kural:
Madde 10 – Kat mülkiyeti ve kat irtifakı resmi senetle ve tapu siciline tescil ile doğar. Anagayrimenkulün tümünün mülkiyeti (Kat mülkiyeti) ne çevrilmeden o gayrimenkulün yalnız bir veya birkaç bölümü üzerinde kat mülkiyeti kurulamaz.
(Değişik üçüncü fıkra: 14/11/2007-5711/3 md.)
Kat mülkiyeti kurulurken aynı katta birbirine bitişik bulunan aynı nevideki birden fazla bağımsız bölüm veya bir yapının otel, iş veya ticaret yeri gibi iktisadî açıdan veya kullanma bakımından bütünlük arz eden birden çok katı veya bölümü, kat mülkiyeti kütüğüne tek bağımsız bölüm olarak tescil edilebilir. Böyle bir tescilin yapılabilmesi için, buna uygun değişiklik projesinin ve yapı kullanma izin belgesinin Tapu Sicil Müdürlüğüne verilmiş olması gereklidir.
(Değişik dördüncü fıkra: 15/2/2018-7099/4 md.)
Kat mülkiyetinin tescili, tapu memurunca düzenlenen resmî senet uyarınca veya aşağıdaki fıkralara göre yapılabilir.
(Ek fıkra: 15/2/2018-7099/4 md.)
Hak sahiplerine isabet eden bağımsız bölümlerin belirlenmiş olması şartıyla arsa maliki ile yüklenici arasında düzenlenen kat karşılığı inşaat sözleşmesi, kat karşılığı temlik sözleşmesi ve bağımsız bölümlerin taksimine ilişkin noterlik sözleşmesine istinaden inşa edilecek olan binaya ilişkin cins değişikliği, kat irtifakı ve kat mülkiyeti tesisi işlemi, yüklenici tarafından talep edilmesi halinde ilgili idare tarafından yapılır. Tapuya tescil işlemlerinde elektronik ortamda düzenlenen ve ilgili idare tarafından onaylı mimari proje ile yönetim planı esas alınır. Mimari proje ile yönetim planında malik imzası aranmaz.
(Ek fıkra: 15/2/2018-7099/4 md.)
Cins değişikliği işlemlerinde yapı kullanma izin belgesi düzenlenen yapılara ilişkin lisanslı harita kadastro mühendislik büroları, bu büroların bulunmadığı yerlerde kadastro müdürlüğü tarafından düzenlenecek tescil bildirimini müteakip, yapı kullanma izin belgesini düzenleyen kurum veya kuruluşa gönderilen cins değişikliğine ilişkin tescil bildirimi ve eki belgeler ilgili kurumca yapı kullanma izin belgesi ile birlikte ilgili tapu müdürlüğüne elektronik ortamda gönderilir. Gönderilen belgeler gereğince tapu müdürlüğü tarafından resen cins değişikliği yapılarak tapu siciline tescil sağlanır. Kat irtifakından, kat mülkiyetine geçiş işlemlerinde bu fıkra hükmü uygulanmaz.
Kat mülkiyetine konu olmaya elverişli bir gayrimenkul üzerindeki ortaklığın giderilmesi davalarında, mirasçılardan veya ortak maliklerden biri, paylaşmanın, kat mülkiyeti kurulması ve bağımsız bölümlerin tahsisi suretiyle yapılmasını isterse, hakim, o gayrimenkulün mülkiyetinin, 12 nci maddede yazılı belgelere dayanılarak kat mülkiyetine çevrilmesine ve paylar denkleştirilmek suretiyle bağımsız bölümlerin ortaklara ayrı ayrı tahsisine karar verebilir.
(Ek fıkra: 14/11/2007-5711/3 md.)
Gelirinin ortak giderlere harcanması için veya başka bir amaçla ortak yararlanmaya tahsis edilen bağımsız bölümlerin malik hanesine, bunlardan yararlanan “bağımsız bölümlerin numaraları” yazılmak suretiyle kat mülkiyeti kütüğüne tescil edilir. Bu husus bağımsız bölümlerin beyanlar hanesinde gösterilir.
B) Kat mülkiyeti kütüğü:
Madde 11 – (Değişik: 14/11/2007-5711/4 md.)
Kat mülkiyeti ve kat irtifakı, Tapu Sicili Tüzüğüne göre tutulacak kat mülkiyeti kütüğüne tescil olunur. Bu Kanunda aksine hüküm olmadıkça, tescille ilgili genel hükümler, kat mülkiyeti kütüğüne yapılacak tescillerde de uygulanır.
Henüz kadastrosu yapılmamış olan yerlerde kat mülkiyeti ve kat irtifakı, Tapu Sicili Tüzüğündeki formüle göre, ayrıca tutulacak Kat Mülkiyeti Zabıt Defterine tescil olunur.
C) Kat mülkiyetinin kurulması: I – İstem ve belgeler
Madde 12 – (Değişik: 14/11/2007-5711/5 md.)
Kat mülkiyetinin kurulması için, anagayrimenkulün kat mülkiyetine çevrilmesi hususunda o gayrimenkulün maliki veya bütün paydaşlarının aşağıda yazılı belgeler ile birlikte tapu idaresinde istemde bulunması gerekir:
a) (Değişik: 15/2/2018-7099/5 md.) Anagayrimenkulde, yapı veya yapıların dış cepheler ve iç taksimatı bağımsız bölüm, eklenti, ortak yerlerinin ölçüleri ve bağımsız bölümlerin konum ve büyüklüklerine göre hesaplanan değerleriyle oranlı arsa payları, kat, daire, iş bürosu gibi nevi ile bunların birden başlayıp sırayla giden numarası ve bağımsız bölümlerin yapı inşaat alanı da açıkça gösterilmek suretiyle, proje müellifi mimar tarafından yapılan, yetkili kamu kurum ve kuruluşlarınca anagayrimenkulün maliki veya bütün paydaşlarının imzaları alınarak onaylanan ve elektronik ortamda tapu müdürlüğüne gönderilen mimarî proje ile yapı kullanma izin belgesi.
b) Bağımsız bölümlerin kullanılış tarzına, birden çok yapının varlığı halinde bu yapıların özelliğine göre 28 inci maddedeki esaslar çerçevesinde hazırlanmış, kat mülkiyetini kuran malik veya malikler tarafından imzalanmış bir yönetim plânı.
c) (Mü lga: 2 3 / 6 / 2 0 0 9 -5 9 1 2 / 2 m d .)
II – Sözleşme ve tescil:
Madde 13 – (Değişik birinci fıkra: 13/4/1983-2814/5 md.) Tapu memuru kendisine verilen belgelerin tamam ve usulüne uygun ve dilekçeyi verenlerin veya istemde bulunanların yetkili olduklarına kanaat getirdikten sonra, kat mülkiyeti veya kat irtifakı kurulmasına dair resmi sözleşmeyi düzenler. Bu sözleşme aynı zamanda tescil istemi sayılır.
(Değişik ikinci fıkra: 14/11/2007-5711/6 md.)
Sözleşme düzenlenince kat irtifakının kat mülkiyetine çevrilmesinde kat irtifakının kayıtlı olduğu kat mülkiyeti kütüğü sayfasındaki, doğrudan doğruya kat mülkiyetinin kurulması halinde ise anagayrimenkulün kayıtlı bulunduğu tapu kütüğü sayfasındaki mülkiyet hanesine “Bu gayrimenkulün mülkiyeti kat mülkiyetine çevrilmiştir.” ibaresi yazılarak, sayfa anagayrimenkulün leh ve aleyhine tesis edilecek irtifak hakları dışındaki işlemlere kapatılır ve kat mülkiyetine konu olan her bağımsız bölüm, kat mülkiyeti kütüğünün ayrı bir sayfasına o bölüme bağlı arsa payı ve anagayrimenkulün kayıtlı bulunduğu genel kütükteki pafta, ada, parsel, defter ve sayfa numaraları gösterilmek suretiyle tescil edilir; anagayrimenkulün kayıtlı bulunduğu genel kütük sayfasına da, bağımsız bölümlerin kat mülkiyeti kütüğündeki defter ve sayfa numaraları işlenmek suretiyle, kütükler arasında bağlantı sağlanır.
(Değişik üçüncü fıkra: 14/11/2007-5711/6 md.)
Anagayrimenkulün sayfasında evvelce mevcut olan haklara ait sicil kaydı, irtifak hakları hariç, bağımsız bölümlerin kat mülkiyeti kütüğündeki sayfasına geçirilir. Anagayrimenkulün mülkiyetinin kat mülkiyetine çevrilmesinden sonra, anagayrimenkulün leh ve aleyhine tesis edilecek irtifak hakları da anagayrimenkulün tapu kütüğü sayfasına tescil edilir ve kat mülkiyeti kütüğünün beyanlar hanesinde belirtilir.
Kat mülkiyeti kütüğüne tescil edilen her bağımsız bölüm ayrı bir gayrimenkul niteliğini kazanır ve kütükte o bölümün tasdikli planındaki numarayı alır.
(Değişik: 13/4/1983-2814/5 md.) Kat malikine, anagayrimenkulun çaplı tasarruf belgesinden başka, istem halinde, 12 nci maddenin (a) bendinde belirtilen projeden kendi bağımsız bölümüne ait olan kısmının tasdikli bir örneği de verilir.
D) Kat irtifakının kurulması:
Madde 14 – (Değişik birinci fıkra: 23/6/2009-5912/3 md.) Henüz yapı yapılmamış veya yapısı tamamlanmamış bir arsa üzerinde kat irtifakının kurulması ve tapu siciline tescil edilmesi için o arsanın malikinin veya bütün paydaşlarının buna ait istem ile birlikte 12 nci maddenin birinci fıkrasının (a) bendine uygun olarak düzenlenen, yetkili kamu kurum ve kuruluşlarınca anagayrimenkulün maliki veya bütün paydaşlarının imzaları alınarak onaylanan ve elektronik ortamda tapu müdürlüğüne gönderilen proje ile (b) bendindeki yönetim plânını tapu idaresine vermeleri lazımdır. Kat mülkiyetine geçişte ayrıca yönetim plânı istenmez. (15/2/2018 tarihli ve 7099 say ılı Kanunun 6ncı maddesiyle; bu fıkrada yer alan “12 nci maddenin (a) bendine uygun olarak düzenlenen” ibaresi “12nci maddenin birinci fıkrasının (a) bendine uygun olarak düzenlenen, yetkili kamu kurum ve kuruluşlarınca anagayrimenkulün maliki veya bütün paydaşlarının imzaları alınarak onaylanan ve elektronik ortamda tapu müdürlüğüne gönderilen” şeklinde değiştirilmiştir.)
Bir arsa üzerinde kat irtifakları ancak sözleşmede veya dilekçede her kat irtifakının ilgili bulunduğu bağımsız bölüme tahsisi istenen arsa payı, arsanın kayıtlı olduğu kütüğün (Beyanlar) hanesinde belirtilmek suretiyle kurulur ve yapının, verilen projeye göre tamamlanmasından sonra kat mülkiyetine konu olacak bağımsız bölümlerinin numarası ve bu bölümlere bağlı eklentiler
kütüğün beyanlar hanesinde belirtilir.
(Değişik üçüncü fıkra: 23/6/2009-5912/3 md.) Yapının tamamlanmasından sonra kat irtifakının kat mülkiyetine çevrilmesi, kat irtifakının tesciline ait resmi senede ve 12 nci maddede yazılı belgelere dayalı olarak, yetkili idarece yapı kullanma izin belgesinin verildiği tarihten itibaren altmış gün içinde ilgili tapu idaresine gönderilmesi üzerine resen yapılır. (Ek fıkra: 14/11/2007-5711/7 md.; Mülga: 23/6/2009-5912/3 md.)
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Kat Maliklerinin ve Kat İrtifakı Sahiplerinin Hakları
A) Kat maliklerinin hakları:
I – Bağımsız bölüm üzerinde:
Madde 15 – Kat malikleri kendilerine ait bağımsız bölümler üzerinde, bu kanunun ilgili hükümleri saklı kalmak şartiyle, Medeni Kanunun maliklere tanıdığı bütün hak ve yetkilere sahiptirler.
II – Ortak yerler üzerinde :
Madde 16 – Kat malikleri anagayrimenkulün bütün ortak yerlerine, arsa payları oranında, ortak mülkiyet hükümlerine göre malik olurlar.
Kat malikleri ortak yerlerde kullanma hakkına sahiptirler; bu hakkın genel kömürlük, garaj, teras, çamaşırhane ve çamaşır kurutma alanları gibi yerlerdeki ölçüsü, aksine sözleşme olmadıkça, her kat malikine ait arsa payı ile oranlıdır.
B) Kat irtifakı sahibinin hakları:
Madde 17 – Kat irtifakı sahipleri, ortak arsa üzerinde yapılacak yapının, sözleşmede yazılı süre içinde başlaması ve tamamlanması için kendilerine düşen borçların yerine getirilmesini, karşılıklı olarak isteme ve dava etme hakkına sahiptirler.
(Değişik: 13/4/1983 -2814/7 md.) Kat irtifakı sahipleri yapının tamamlanması için kendi aralarından veya dışarıdan bir veya birkaç kişiyi yönetici olarak tayin edebilirler. Kat mülkiyeti yöneticisinin görev, yetki ve sorumluluklarına dair hükümler, bu yönetici hakkında da uygulanır.
(Ek: 13/4/1983 – 2814/7 md.) Kat irtifakı kurulmuş gayrimenkullerde yapı fiilen tamamlanmış ve bağımsız bölümlerin üçte ikisi fiilen kullanılmaya başlanmışsa, kat mülkiyetine geçilmemiş olsa dahi anagayrimenkulün yönetiminde kat mülkiyeti hükümleri uygulanır.
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
Kat Maliklerinin ve Kat İrtifakı Sahiplerinin Borçları
A) Kat Maliklerinin borçları:
I – Genel kural:
Madde 18 – Kat malikleri, gerek bağımsız bölümlerini, gerek eklentileri ve ortak yerleri kullanırken doğruluk kaidelerine uymak, özellikle birbirini rahatsız etmemek, birbirinin haklarını çiğnememek ve yönetim planı hükümlerine uymakla, karşılıklı olarak yükümlüdürler.
Bu kanunda kat maliklerinin borçlarına dair olan hükümler, bağımsız bölümlerdeki kiracılara ve oturma (Sükna) hakkı sahiplerine veya bu bölümlerden herhangi bir suretle devamlı olarak faydalananlara da uygulanır; bu borçları yerine getirmiyenler kat malikleriyle birlikte, müteselsil olarak sorumlu olur.
(Mülga son fıkra: 14/11/2007-5711/24 md.)
II – Anagayrimenkulün bakımı, korunması ve zarardan sorumluluk:
Madde 19 – Kat malikleri, anagayrimenkulün bakımına ve mimarı durumu ile güzelliğini ve sağlamlığını titizlikle korumaya mecburdurlar.
(Değişik ikinci fıkra: 14/11/2007-5711/8 md.) Kat maliklerinden biri, bütün kat maliklerinin beşte dördünün yazılı rızası olmadıkça anagayrimenkulün ortak yerlerinde inşaat, onarım ve tesisler, değişik renkte dış badana veya boya yaptıramaz. Ancak, ortak yer ve tesislerdeki bir bozukluğun anayapıya veya bağımsız bir bölüme veya bölümlere zarar verdiğinin ve acilen onarılması gerektiğinin veya anayapının güçlendirilmesinin zorunlu olduğunun mahkemece tespit edilmiş olması halinde, bu onarım ve güçlendirmenin projesine ve tekniğine uygun biçimde yapılması konusunda kat maliklerinin rızası aranmaz. Kat maliki kendi bağımsız bölümünde anayapıya zarar verecek nitelikte onarım, tesis ve değişiklik yapamaz. Tavan, taban veya duvar ile birbirine bağlantılı bulunan bağımsız bölümlerin bağlantılı yerlerinde, bu bölüm maliklerinin ortak rızası ile anayapıya zarar vermeyecek onarım, tesis ve değişiklik yapılabilir.
Her kat maliki anagayrimenkule ve diğer bağımsız bölümlere, kusuru ile verdiği zarardan dolayı diğer kat maliklerine karşı sorumludur.
III – Anagayrimenkulün genel giderlerine katılma :
Madde 20 – (Değişik birinci fıkra: 13/4/1983-2814/9 md.) Kat maliklerinden her biri aralarında başka türlü anlaşma olmadıkça:
a) Kapıcı, kaloriferci, bahçıvan ve bekçi giderlerine ve bunlar için toplanacak avansa eşit olarak;
b) Anagayrimenkulün sigorta primlerine ve bütün ortak yerlerin bakım, koruma, güçlendirme ve onarım giderleri ile yönetici aylığı gibi diğer giderlere ve ortak tesislerin işletme giderlerine ve giderler için toplanacak avansa kendi arsa payı oranında; Katılmakla yükümlüdür. (14/11/2007 tarihli ve 5711 sayılı Kanunun 9 uncu maddesiyle bu bentte yer alan “koruma” ibaresinden sonra gelmek üzere “, güçlendirme” ibaresi eklenmiştir.)
c) Kat malikleri ortak yer veya tesisler üzerindeki kullanma hakkından vazgeçmek veya kendi bağımsız bölümünün durumu dolayısıyla bunlardan faydalanmaya lüzum ve ihtiyaç bulunmadığını ileri sürmek suretiyle bu gider ve avans payını ödemekten kaçınamaz.
(Değişik: 13/4/1983-2814/9 md.)
Gider veya avans payını ödemeyen kat maliki hakkında, diğer kat maliklerinden her biri veya yönetici tarafından, yönetim planına, bu Kanuna ve genel hükümlere göre dava açılabilir, icra takibi yapılabilir. Gider ve avans payının tamamını ödemeyen kat maliki ödemede geciktiği günler için aylık yüzde beş hesabıyla gecikme tazminatı ödemekle yükümlüdür. (14/11/2007 tarihli ve 5711 sayılı Kanunun 9 uncu maddesiyle bu fıkrada yer alan “yüzde on” ibaresi “yüzde beş” olarak değiştirilmiştir.)
Birinci fıkradaki giderlere, kat maliklerinden birinin veya onun bağımsız bölümünden herhangi bir suretle faydalanan kişinin kusurlu bir hareketi sebep olmuşsa, gidere katılanların yaptıkları ödemeler için o kat malikine veya gidere sebep olanlara rücu hakları vardır.
IV – Sigorta anlaşması:
Madde 21 – Anagayrimenkulün, kat malikleri kurulunca tayin edilecek değer üzerinden sigorta edilmesi kat malikleri kurulunca kararlaştırılabilir.
Sigorta yapılması halinde kat malikleri, sigorta giderlerine, arsa payları oranında, katılmakla yükümlüdürler.
Anagayrimenkulün tümünün harap olması halinde alınacak sigorta bedeli, aksine sözleşme olmadıkça, kat maliklerine, arsa payları oranında, paylaştırılır.
Yalnız bir veya bir kaç bağımsız bölüm veya eklentisi veya ortak yerlerden bir kısmı hasara uğramışsa, alınacak sigorta bedeli hasara uğrayan yerlerin onarımına arsa payları oranında harcanır.
Kat malikleri anagayrimenkulün sigortasıyla giderilemeyecek olan zararlarını karşılamaküzere, kendi bağımsız bölümlerini ayrıca kendi ad ve hesaplarına sigorta ettirebilirler; bu halde alınacak sigorta bedeli, anagayrimenkulün sigorta bedelindeki payları da ayrıca saklı kalmak üzere, yalnız kendilerine ait olur.
Sigorta hakkındaki emredici hükümler saklıdır.
V – Ortak giderlerin teminatı:
Madde 22 – (Değişik birinci fıkra: 13/4/1983 – 2814/10 md.) Kat malikinin, 20 nci madde uyarınca payına düşecek gider ve avans borcundan ve gecikme tazminatından, bağımsız bölümlerin birinde kira akdine, oturma (sükna) hakkına veya başka bir sebebe dayanarak devamlı bir şekilde faydalananlar da müştereken ve müteselsilen sorumludur. Ancak, kiracının sorumluluğu ödemekle yükümlü olduğu kira miktarı ile sınırlı olup, yaptığı ödeme kira borcundan düşülür.
Kat malikinin borcu bu yolla da alınamazsa, mahkemece tesbit edilen borcunu ödemiyen kat malikinin bağımsız bölümü üzerine, varsa yöneticinin yoksa kat maliklerinden birinin yazılı istemiyle bu borç tutarı için, diğer kat malikleri lehine kanuni ipotek hakkı tescil edilir. (Değişik son cümle: 14/11/2007-5711/10 md.) 4721 sayılı Türk Medenî Kanununun 893 üncü maddesinin son fıkrası hükmü burada da uygulanır.
(Değişik: 13/4/1983 – 2814/10 md.) Kat maliklerinin, gider borcunu ödemeyen kat maliki veya diğer sorumlulardan olan alacakları önceliklidir.
VI – Müsaade mecburiyeti:
Madde 23 – Kat maliklerinden birinin bağımsız bölümünde veya bu bölümdeki tesislerde meydana gelen bir hasar veya bozukluğun onarımı veya giderilmesi veya tesislerin yeniden yapılması ile yapı güvenliğiyle ilgili olarak yapılması gerekli görülen teknik incelemeler için diğer bir bağımsız bölüme girmek gerekiyorsa, o bölümün maliki veya o bölümde başka sıfatla oturanlar, giriş müsaadesi vermeye ve bölümde gerekli işlerin yapılmasına katlanmaya mecburdurlar.(14/11/2007 tarihli ve 5711 sayılı Kanunun 11 inci maddesiyle; bu fıkrada yer alan “tesislerin yeniden yapılması” ibaresinden sonra gelmek üzere “ile yapı güvenliğiyle ilgili olarak yapılması gerekli görülenteknik incelemeler” ibaresi eklenmiştir.)
Anagayrimenkulün bir kısmının harap olması halinde, harap olan bağımsız bölüm ve eklentilerinin veya ortak yerlerin veya bağımsız bölümdeki tesislerin yeniden yapılması için, sağlam kalan bağımsız bölümlerin içinden veya dışından faydalanılması gerekiyorsa, o bölümlerin malikleri veya orada başka sıfatla oturanlar buna müsaade etmeye mecburdurlar. Yukarıdaki fıkralarda yazılı müsaade yüzünden, kat maliklerinin veya orada başka sıfatla oturanların uğrayacakları zararı, lehine müsaade verilen bağımsız bölüm malikleri derhal ödemekle yükümlüdürler.
VII – Yasak işler:
Madde 24 – Anagayrimenkulün, kütükte mesken, iş veya ticaret yeri olarak gösterilen bağımsız bir bölümünde hastane, dispanser, klinik, poliklinik, ecza laboratuvarı gibi müesseseler kurulamaz; kat maliklerinin buna aykırı sözleşmeleri hükümsüzdür; dispanser, klinik, poliklinik niteliğinde olmıyan muayenehaneler bu hükmün dışındadır.
Anagayrimenkulün, kütükte mesken olarak gösterilen bağımsız bir bölümünde sinema, tiyatro, kahvehane, gazino, pavyon, bar, kulüp, dans salonu ve emsali gibi eğlence ve toplantı yerleri ve fırın, lokanta, pastahane, süthane gibi gıda ve beslenme yerleri ve imalathane, boyahane, basımevi, dükkan, galeri ve çarşı gibi yerler, ancak kat malikleri kurulunun oybirliği ile vereceği kararla açılabilir.
(Ek fıkra: 13/2/2011-6111/194 md.) 1136 sayılı Avukatlık Kanununda avukatlık büroları ve hukuk büroları ile ilgili düzenleme yapılıncaya kadar meskenlerdeki avukatlık ve hukuk büroları faaliyetlerine devam ederler. Bu süre, bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren iki yıldır. Bu hüküm 3568 sayılı Serbest Muhasebeci Mali Müşavirlik ve Yeminli Mali Müşavirlik Kanununda ilgili düzenleme yapılıncaya kadar meslek mensupları tarafından açılan bürolar hakkında da uygulanır.
Bu karar yöneticinin veya kat maliklerinden birinin istemi üzerine bütün bağımsız bölümlerin kat mülkiyeti kütüğündeki sahifelerine şerh verilir.
VIII – Kat mülkiyetinin devri mecburiyeti:
Madde 25 – Kat maliklerinden biri bu kanuna göre kendisine düşen borçları ve yükümleri yerine getirmemek suretiyle diğer kat maliklerinin haklarını, onlar için çekilmez hale gelecek derecede ihlal ederse, onlar, o kat malikinin müstakil bölümü üzerindeki mülkiyet hakkının kendilerine devredilmesini hakimden istiyebilirler.
(Değişik ikinci fıkra: 14/11/2007-5711/12 md.)
Bu gibi bir kat maliki hakkında, bağımsız bölümün mülkiyetinin hükme en yakın tarihteki değeri o kat malikine ödenerek bu mülkiyetin diğer kat maliklerine, arsa payları oranında devredilmesi için davanın açılması, aksi kararlaştırılmış olmadıkça, diğer kat maliklerinin sayı ve arsa payı çoğunluğuyla karar vermesine bağlıdır. Bu karara rağmen kat maliklerinden bir kısmı bu davayı açmak istemezse, davayı öteki kat malikleri açar ve hâkim hüküm vermeden önce devir bedelinin ileride hak sahibine ödenmek üzere bankada üçer aylık vadeli hesaba yatırılması ve makbuzunun ibrazı için davacılara resen belirleyeceği uygun bir süre verir. Devir bedelinin süresi içinde yatırıldığına ilişkin belge ibraz edildiğinde ve davanın kabulü halinde hâkim, davalının bağımsız bölümünün mülkiyetinin davayı açmış olan kat maliklerine arsa payları oranında devredilmesine ve devir bedelinin işlemiş faiziyle birlikte davalıya ödenmesine karar verir.
Aşağıdaki durumlarda, birinci fıkrada yazılı çekilmezlik, her halde mevcut farz edilir :
a) Ortak giderlerden ve avanstan kendine düşen borçları ödemediği için hakkında iki takvim yılı içinde üç defa icra veya dava takibi yapılmasına sebep olunması;
b) Anagayrimenkulün bulunduğu yerin sulh hakimi tarafından 33 üncü madde gereğince verilen emre rağmen, bu kanunda yazılı borç ve yükümleri yerine getirmemek suretiyle öteki kat maliklerinin haklarını ihlal etmekte devamlı olarak bir yıl ısrar edilmesi;
c) Kendi bağımsız bölümünü randevu evi veya kumarhane veya benzeri yer olarak kullanmak suretiyle ahlak ve adaba aykırı harekette bulunması. (Değişik dördüncü fıkra: 14/11/2007-5711/12 md.) Bu maddedeki dava hakkı, devir konusunda kat maliklerince alınan dava açma kararının öğrenilmesi tarihinden başlayarak altı ay ve her halde dava hakkının doğumundan başlayarak beş yıl içinde kullanılmazsa veya dava sebebi ortadan kalkmışsa düşer.
B) Kat irtifakı sahiplerinin borçları:
Madde 26 – Kat irtifakı sahipleri bu hakka konu olan ortak arsa üzerinde, ileride kat mülkiyetine çevrilmek üzere yapılacak yapının sözleşmeye ve plana göre tamamlanması için kendilerine düşen borçları vaktinde yerine getirmek ve yapı işini, doğruluk kaideleri uyarınca kolaylaştırmakla, karşılıklı olarak yükümlüdürler.
(Değişik ikinci fıkra: 14/11/2007-5711/13 md.) Kat irtifakı sahiplerinden biri kendine düşen borçları, noter aracılığıyla yapılan ihtara rağmen, bu ihtar tarihinden başlayarak iki ay içinde yerine getirmezse diğerlerinin yazılı istemi üzerine hâkim, onun arsa payının ve kat irtifakının hükme en yakın tarihteki değeri karşılığında, öteki paydaşlara, arsa payları oranında devrine karar verir.
Kat irtifakı sahiplerinden birinin kusuru yüzünden, yapının kanuni süre içinde yapılamaması sebebiyle kat irtifakı düşerse, kusurlu taraf diğerlerinin bu yüzden uğradıkları zararı tazminle yükümlüdür.
BEŞİNCİ BÖLÜM
Anagayrimenkulün Yönetimi
A) Genel kurul:
Madde 27 – Anagayrimenkul, kat malikleri kurulunca yönetilir ve yönetim tarzı, kanunların emredici hükümleri saklı kalmak şartiyle, bu kurul tarafından kararlaştırılır.
B) Yönetim planı:
Madde 28 – Yönetim planı yönetim tarzını, kullanma maksat ve şeklini yönetici ve denetçilerin alacakları ücreti ve yönetime ait diğer hususları düzenler.Yönetim planı, bütün kat maliklerini bağlıyan bir sözleşme hükmündedir.
Yönetim planında hüküm bulunmıyan hallerde, anagayrimenkulün yönetiminden doğacak anlaşmazlıklar bu kanuna ve genel hükümlere göre karara bağlanır.
(Değişik: 13/4/1983 – 2814/11 md.) Yönetim planının değiştirilmesi için bütün kat maliklerinin beşte dördünün oyu şarttır. Kat maliklerinin 33 üncü maddeye göre mahkemeye başvurma hakları saklıdır.
Yönetim planı ve bunda yapılan değişiklikler, bütün kat malikleriyle onların külli ve cüzi haleflerini ve yönetici ve denetçileri bağlar.
Yönetim planının ve onda sonradan yapılan değişikliklerin tarihi, kat mülkiyeti kütüğünün (Beyanlar) hanesinde gösterilir ve bu değişiklikler yönetim planına bağlanarak kat mülkiyetinin kuruluş belgeleri arasında saklanır.
C) Kat malikleri kurulunun toplantısı ve kararları:
I – Toplantı zamanı:
Madde 29 – Kat malikleri kurulu, yılda bir defadan az olmamak üzere yönetim planında gösterilen zamanlarda, eğer böyle bir zaman gösterilmemişse, her takvim yılının ilk ayı içinde toplanır. (Ek cümle: 14/11/2007-5711/14 md.) Toplu yapılarda ise kurullar, en geç iki yılda bir defadan az olmamak üzere yönetim plânlarında gösterilen zamanlarda, böyle bir zaman gösterilmemişse, ikinci takvim yılının ilk ayı içinde toplanır.
Önemli bir sebebin çıkması halinde, yöneticinin veya denetçinin veya kat maliklerinden üçte birinin istemi üzerine ve toplantı için istenilen tarihten en az onbeş gün önce bütün kat maliklerine imzalattırılacak bir çağrı veya bir taahhütlü mektupla, toplantı sebebi de bildirilmek şartiyle, kat malikleri kurulu her zaman toplanabilir.
İlk çağrı yapılırken, birinci toplantıda, yeter sayının sağlanamaması halinde, ikinci toplantının nerede ve hangi tarihte yapılacağı da belirtilir. (Ek cümle: 14/11/2007-5711/14 md.) İlk toplantı ile ikinci toplantı arasında bırakılacak zaman yedi günden az olamaz.
II – Yeter sayı:
Madde 30 – Kat malikleri kurulu, kat maliklerinin sayı ve arsa payı bakımından yarısından fazlasiyle toplanır ve oy çokluğuyla karar verir.
(Değişik ikinci fıkra: 14/11/2007-5711/15 md.) Yeter sayının sağlanamaması nedeniyle ilk toplantının yapılamaması halinde, ikinci toplantı, en geç onbeş gün sonra yapılır. Bu toplantıda karar yeter sayısı, katılanların salt çoğunluğudur.
Bu kanunda yeter sayı için ayrıca konulmuş olan hükümler saklıdır.
III – Oya katılma:
Madde 31 – Her kat maliki, arsa payı oranına bakılmaksızın, bir tek oy hakkına sahiptir.
Anagayrimenkulde birden ziyade bağımsız bölümü olan kat maliki, her bağımsız bölüm için ayrı bir oy hakkına sahiptir; bununla beraber onun malik olduğu bağımsız bölümlerin sayısı ne olursa olsun, sahip olacağı oy sayısı bütün oyların üçte birinden fazla olamaz; oy hesabı yapılırken kesirler gözönüne alınmaz.
Bir bağımsız bölümün birden ziyade maliki varsa, kat malikleri kurulunda bunları içlerinden vekalet verecekleri birisi temsil eder. Kat maliklerinden biri ehliyetsiz ise onu kanuni mümessili temsil eder.
Alınacak karar doğrudan doğruya kendini ilgilendiren kat maliki görüşmelerde hazır bulunabilir, fakat oya katılamaz.
(Değişik son fıkra: 14/11/2007-5711/16 md.) Kat maliklerinden biri, oyunu yetkili vekil eliyle kullanabilir. Bir kişi, oy sayısının yüzde beşinden fazlasını kullanmak üzere vekil tayin edilemez. Ancak, kırk ve daha az sayıdaki kat mülkiyetine tâbi taşınmazlarda bir kişi, en fazla iki kişiye vekâlet edebilir.
IV – Kararlar:
Madde 32 – Anagayrimenkul kat malikleri kurulu tarafından, sözleşme, yönetim planı ve kanun hükümleri uyarınca verilecek kararlara göre yönetilir.
Bütün kat malikleriyle külli ve cüzi halefleri, yönetici ve denetçiler, kat malikleri kurulunun kararlarına uymakla yükümlüdürler.
Anagayrimenkulün kullanılmasından veya yönetiminden dolayı kat malikleri arasında veya bunlarla yönetici ve denetçiler arasında veya denetçilerle yöneticiler arasında çıkan anlaşmazlıklar, kat malikleri kurulunca çözülür ve karara bağlanır.
Kat malikleri kurulu kararları (1) den başlayıp sırayla giden sayfa numaraları taşıyan her sayfası noter mühüriyle tasdikli bir deftere yazılarak, toplantıda bulunan bütün kat maliklerince imzalanır; karara aykırı oy verenler bu aykırılığın sebebini belirterek imza koyarlar.
Bir husus hakkında ilerde çıkan anlaşmazlıklar, karar defterinde aynı hususa dair daha önce verilmiş bir karar varsa kaide olarak ona göre çözülür.
V – Hakimin müdahalesi
Madde 33 – (Değişik birinci fıkra: 14/11/2007-5711/17 md.) Kat malikleri kurulunca verilen kararlar aleyhine, kurul toplantısına katılan ancak 32 nci madde hükmü gereğince aykırı oy kullanan her kat maliki karar tarihinden başlayarak bir ay içinde, toplantıya katılmayan her kat maliki kararı öğrenmesinden başlayarak bir ay içinde ve her halde karar tarihinden başlayarak altı ay içinde anagayrimenkulün bulunduğu yerdeki sulh mahkemesine iptal davası açabilir; kat malikleri kurulu kararlarının yok veya mutlak butlanla hükümsüz sayıldığı durumlarda süre koşulu aranmaz. Kat maliklerinden birinin yahut onun katından kira akdine, oturma hakkına veya başka bir sebebe dayanarak devamlı surette faydalanan kimsenin, borç ve yükümlerini yerine getirmemesi yüzünden zarar gören kat maliki veya kat malikleri, anagayrimenkulün bulunduğu yerin sulh mahkemesine başvurarak hâkimin müdahalesini isteyebilir.
Hakim, ilgilileri dinledikten sonra, bu kanuna ve yönetim planına ve bunlarda bir hüküm yoksa, genel hükümlere ve hakkaniyet kaidelerine göre derhal kararını verir ve bunun, tespit edeceği kısa bir süre içinde yerine getirilmesi lüzumunu ilgiliye tefhim veya tebliğ eder.
(Değişik üçüncü fıkra: 14/11/2007-5711/17 md.) Tespit edilen süre içinde hâkimin kararını yerine getirmeyenlere, aynı mahkemece, ikiyüz elli Türk Lirasından ikibin Türk Lirasına kadar idarî para cezası verilir. 25 inci madde hükmü saklıdır.
D) Yönetici:
I – Atanması:
Madde 34 – Kat malikleri, anagayrimenkulün yönetimini kendi aralarından veya dışardan seçecekleri bir kimseye veya üç kişilik bir kurula verebilirler; bu kimseye (Yönetici), kurula da (Yönetim kurulu) denir.
Anagayrimenkulün sekiz veya daha fazla bağımsız bölümü varsa, yönetici atanması mecburidir. Anagayrimenkulün bütün bölümleri bir kişinin mülkiyetinde ise, malik kanunen yönetici durumundadır.
Yönetici, kat maliklerinin, hem sayı hem arsa payı bakımından çoğunluğu tarafından atanır.
Yönetici her yıl kat malikleri kurulunun kanuni yıllık toplantısında yeniden atanır; eski yönetici tekrar atanabilir.
Kat malikleri anagayrimenkulün yönetiminde anlaşamaz veya toplanıp bir yönetici atayamazlarsa, o geyrimenkulün bulunduğu yerin sulh mahkemesince, kat maliklerinden birinin müracaatı üzerine ve mümkünse diğerleri de dinlendikten sonra, gayrimenkule bir yönetici atanır.
Bu yönetici, aynen kat maliklerince atanan yöneticinin yetkilerine sahip ve kat maliklerine karşı sorumlu olur.
Sulh mahkemesince atanan yönetici, bu atanma üzerinden altı ay geçmedikçe, kat malikleri kurulunca değiştirilemez Ancak haklı bir sebep çıkarsa, onu atamış olan sulh mahkemesi, değiştirmeye müsaade edebilir.
Yönetici atanırken kendisiyle yapılan sözleşmede, teminat göstermesi şart edilebilir; sözleşmede böyle bir şart olmasa bile, haklı bir sebebin çıkması halinde, kat malikleri kurulu, yöneticiden teminat göstermesini istieyebilir.
(Değişik son fıkra: 14/11/2007-5711/18 md.) Yöneticinin ad ve soyadı ile iş ve ev adresinin anagayrimenkulün kapısı yanına veya girişte görülecek bir yere çerçeve içinde asılması mecburidir. Bu yapılmazsa, yöneticiden veya yönetim kurulu üyelerinin her birine, ilgilinin başvurması üzerine aynı mahkemece, elli Türk Lirasından ikiyüzelli Türk Lirasına kadar idarî para cezası verilir.
II – Yöneticinin görevleri:
1. Genel yönetim işlerinin görülmesi:
Madde 35 – Yöneticinin görevleri, yönetim planında belirtilir; yönetim planında aksine hüküm olmadıkça, yönetici aşağıdaki işleri görür:
a) Kat malikleri kurulunca verilen kararların yerine getirilmesi;
b) Anagayrimenkulün gayesine uygun olarak kullanılması, korunması, bakımı ve onarımı için gereken tedbirlerin alınması;
c) Anagayrimenkulün sigorta ettirilmesi;
d) Anagayrimenkulün genel yönetim işleriyle korunma, onarım, temizlik gibi bakım işleri ve asansör ve kalorifer, sıcak ve soğuk hava işletmesi ve sigorta için yönetim planında gösterilen zamanda, eğer böyle bir zaman gösterilmemişse, her takvim yılının ilk ayı içinde, kat maliklerinden avans olarak münasip miktarda paranın toplanması ve bu avansın harcanıp bitmesi halinde, geri kalan işler için tekrar avans toplanması;
e) Anagayrimenkulün yönetimiyle ilgili diğer bütün ödemelerin kabulü, yönetim dolayısiyle doğan borçların ödenmesi ve kat malikleri tarafından ayrıca yetkili kılınmışsa, bağımsız bölümlere ait kiraların toplanması;
g) Anagayrimenkulü ilgilendiren bir sürenin geçmesinden veya bir hakkın kaybına meydan vermiyecek gerekli tedbirlerin alınması;
h) Anagayrimenkulün korunması ve bakımı için kat maliklerinin yararına olan hususlarda gerekli tedbirlerin, onlar adına alınması;
i) Kat mülkiyetine ilişkin borç ve yükümlerini yerine getirmiyen kat maliklerine karşı dava ve icra takibi yapılması ve kanuni ipotek hakkının kat mülkiyeti kütüğüne tescil ettirilmesi;
j) Topladığı paraları ve avansları yatırmak ve gerektiğinde almak üzere muteber bir bankada kendi adına ve fakat anagayrimenkulün yönetici sıfatı gösterilmek suretiyle, hesap açtırılması;
k) Kat malikleri kurulunun toplantıya çağırılması.
l) (Ek: 4/4/2015-6645/82 md.) Anagayrimenkulde bulunan asansörlerin güvenli bir şekilde işletilmesinin sağlanması amacıyla aylık bakımları ile yıllık kontrollerinin ilgili teknik düzenlemelere uygun şekilde yaptırılması ve bu işlemlere ilişkin ücretlerin ödenmesi.
(Ek fıkra: 4/4/2015-6645/82 md.) Bu Kanunun 34 üncü maddesinde belirtilen şartları taşımasına rağmen yönetici ataması yapılmayan anagayrimenkulde, birinci fıkrada sayılan işlerin yaptırılmasından kat malikleri müştereken sorumludur.
2. Defter tutulması ve belgelerin saklanması:
Madde 36 – Yönetici, kat malikleri kurulunun kararlarını protokolleri, yapılan ihtar ve tebligatın özetini ve tarihlerini ve bütün giderleri, 32 nci maddede sözü geçen deftere tarih sırasiyle yazmaya ve bu defteri ve giderlerin belgeleriyle diğer bütün belgeleri bir dosyada saklamaya mecburdur.
Bu defterin, her takvim yılının bitmesinden başlıyarak bir ay içinde yönetici tarafından notere kapattırılması mecburidir.
Bu maddede yazılı görevleri yerine getirmiyen yöneticiye 33 üncü maddenin son fıkrasında yazılı cezalar uygulanır.
3. İşletme projesinin yapılması:
Madde 37 – (Değişik: 13/4/1983 – 2814/12 md.)
Kat malikleri kurulunca kabul edilmiş işletme projesi yoksa, yönetici gecikmeksizin bir işletme projesi yapar.
Bu projede özellikle:
a) Anagayrimenkulün bir yıllık yönetiminde tahmini olarak gelir ve gider tutarları;
b) Tüm giderlerden her kat malikine, bu Kanunun 20 nci maddesindeki esaslara göre düşecek tahmini miktar;
c) Tahmini giderlerle diğer muhtemel giderleri karşılamak üzere her kat malikinin 20 nci maddedeki esaslara göre vermesi gereken avans tutarı; Gösterilir.
Bu proje,kat maliklerine veya bağımsız bölümden fiilen yararlananlara, imzaları karşılığında veya taahhütlü mektupla bildirilir. Bildirimden başlayarak yedi gün içinde projeye itiraz edilirse durum kat malikleri kurulunda incelenir ve proje hakkında, karar verilir, gerekirse yeni bir proje hazırlanır.
Kesinleşen işletme projeleri veya kat malikleri kurulunun işletme giderleri ile ilgili kararları, İcra ve İflas Kanununun 68 inci maddesinin 1 inci fıkrasında belirtilen belgelerden sayılır.
III – Sorumluluğu:
1.Genel kural:
Madde 38 – Yönetici, kat maliklerine karşı aynen bir vekil gibi sorumludur.
(Ek fıkra: 14/11/2007-5711/19 md.) Kat malikleri kurulu, ada temsilciler kurulu veya toplu yapı temsilciler kurulu kararlarının iptaline ilişkin davalar, kat maliklerini temsilen yöneticiye, toplu yapılarda ise ada temsilciler kurulu veya toplu yapı temsilciler kurulunca seçilen yöneticiye husumet yöneltilmesi suretiyle açılabilir. Yönetici, açılan davayı bütün kat maliklerine ve ada veya toplu yapı temsilciler kuruluna duyurur. Kurul kararının iptali halinde bu konudaki yargılama giderleri ortak giderlerden karşılanır.
2. Hesap Verme:
Madde 39 – Yönetici, yönetim planında yazılı zamanlarda eğer böyle bir zaman yazılmamışsa her takvim yılının birinci ayı içinde kat malikleri kuruluna, anagayrimenkul dolayısiyle o tarihe kadar elde edilen gelirlerin ve yapılmış olan giderlerin hesabına vermekle yükümlüdür. Kat maliklerinin yarısı isterse, bunların arsa payları ne olursa, olsun yönetim planında yazılı zamanlar dışında da hesabın gösterilmesi yöneticiden istenebilir.
IV – Hakları:
Madde 40 – Yönetici, kaide olarak vekilin haklarına sahiptir.
Kat malikleri,kendilerine düşen borçları ve yükümleri yönetici tarafından noterlikçe yaptırılan ihtara rağmen vaktinde ve tamamen yerine getirmezlerse, yönetici, hiçbir tazminat ödemeye mecbur olmaksızın, kendine ait sözleşmeyi feshedip yöneticilikten çekilerek bu yüzden uğradığı zararın tazminini kat maliklerinden istiyebilir.
Yönetici, yönetim planında veya kendisiyle yapılan sözleşmede bir ücret tayin edilmemiş olsa bile, kat maliklerinden uygun bir ücret istiyebilir.
(Değişik: 13/4/1983-2814/13 md.) Kat malikleri kurulu, kat malikleri arasından atanmış yöneticinin normal yönetim giderlerine katılıp katılmayacağı, katılacaksa, ne oranda katılacağını kararlaştırır. Bu yolda, bir karar alınmamış ise, yönetici yönetim süresince kendisine düşen normal yönetim giderlerinin yarısına katılmaz.
E) Yönetimin denetlenmesi:
Madde 41 – Kat malikleri kurulu, yöneticinin bu görevdeki tutumunu devamlı olarak denetler ve haklı bir sebebin çıkması halinde onu her zaman değiştirebilir.
Hesapların denetlenmesi için yönetim planında, belli bir zaman konulmamışsa; bu denetim her üç ayda bir yapılır; bununla beraber haklı bir sebep çıkarsa, hesap denetlenmesi her zaman yapılabilir.
Kat malikleri kurulu denetim işini, kendi aralarından sayı ve arsa payı çoğunluğuyla seçecekleri bir denetçiye veya üç kişilik bir denetim kuruluna verebilir; bu halde denetçi veya denetim kurulu yönetim planında yazılı zamanlarda, eğer zaman yazılmamışsa, her takvim yılının birinci ayı içinde kat malikleri kuruluna verecekleri bir raporla denetimin sonucunu ve anagayrimenkulün yönetim tarzı hakkındaki düşüncelerini bildirir; bu rapor çoğaltılarak birer örneği taahhütlü mektupla kat maliklerine gönderilir.
Denetçiler bu raporu ve verecekleri kararları ve gerekli gördükleri diğer hususları, (1) den başlayıp sıra ile giden sayfa numaraları taşıyan ve her sayfası noter mührüyle tasdikli bir deftere geçirip tarih koyarak altını imza ederler.
F) Yenilik ve ilaveler:
I – Faydalı olanlar:
Madde 42 – Kat malikleri,anagayrimenkulün ortak yerlerinde kendi başlarında bir değişiklik yapamazlar; ortak yerlerin düzgün veya bunları kullanmanın daha rahat ve kolay bir hale konulmasına veya bu yerlerden elde edilecek faydanın çoğaltılmasına yarıyacak bütün yenilik ve ilaveler, kat maliklerinin sayı ve arsa payı çoğunluğu ile verecekleri karar üzerine yapılır.
(Ek fıkra: 1/7/2005-5378/19 md.)
Engellilerin yaşamı için zorunluluk göstermesi hâlinde, proje tadili kat maliklerinin en geç üç ay içerisinde yapacağı toplantıda görüşülerek sayı ve arsa payı çoğunluğu ile karara bağlanır. Toplantının bu süre içerisinde yapılamaması veya tadilat alebinin çoğunlukla kabul edilmemesi durumunda; ilgili kat malikinin talebi üzerine bina güvenliğinin tehlikeye sokulmadığını bildirir komisyon raporuna istinaden ilgili mercilerden alınacak tasdikli proje değişikliği veya krokiye göre inşaat, onarım ve tesis yapılır. İlgili merciler, tasdikli proje değişikliği veya kroki taleplerini en geç altı ay içinde sonuçlandırır. Komisyonun teşkili, çalışma usûlü ile engellinin kullanımından sonraki süreç ile ilgili usûl ve esaslar Bayındırlık ve İskan Bakanlığı ile Özürlüler İdaresi Başkanlığı tarafından müştereken hazırlanacak yönetmelikle belirlenir.(25/4/2013 tarihli ve 6462 sayılı Kanunun 1 inci maddesiyle, bu fıkrada yer alan “Özürlülerin” ve “özürlünün” ibareleri sırasıyla “Engellilerin” ve “engellinin” şeklinde değiştirilmiştir.)
Bu işlerin giderleri, yeniliklerden faydalananlar tarafından, faydalanma oranına göre, ödenir.
Değişik dördüncü fıkra: 18/4/2007-5627/16 md.)
Kat maliklerinden birinin isteği üzerine ısı yalıtımı, ısıtma sisteminin yakıt dönüşümü ve ısıtma sisteminin merkezi sistemden ferdi sisteme veya ferdi sistemden merkezi sisteme dönüştürülmesi, kat maliklerinin sayı ve arsa payı çoğunluğu ile verecekleri karar üzerine yapılır. Ancak toplam inşaat alanı ikibin metrekare ve üzeri olan binalarda merkezi ısıtma sisteminin ferdi ısıtma sistemine dönüştürülmesi, kat maliklerinin sayı ve arsa payı olarak oybirliği ile verecekleri karar üzerine yapılır. Bu konuda yapılacak ortak işlerin giderleri arsa payı oranına göre ödenir. Merkezi ısıtma sistemlerinde ısınma giderlerinin paylaştırılmasına ilişkin usûl ve esaslar Bayındırlık ve İskan Bakanlığı tarafından yürürlüğe konulacak yönetmelikle düzenlenir.
(Değişik beşinci fıkra: 18/4/2007-5627/16 md.)
Isıtma sisteminin merkezi sistemden ferdi sisteme veya ferdi sistemden merkezi sisteme dönüştürülmesine karar verilmesi halinde, yönetim planının bu karara aykırı hükümleri değiştirilmiş sayılır.
II – Çok masraflı ve lüks olanlar:
Madde 43 – Yapılması arzu edilen yenilik ve ilaveler çok masraflı ise veya yapının özel durumuna göre lüks bir nitelik taşıyorsa veya anagayrimenkulün bütün kat malikleri tarafından kullanılması mutlaka gerekli olan yerlerinde veya geçitlerinde bulunmıyorsa, bunlardan faydalanmak istemiyen kat maliki, gidere katılmak zorunda değildir; bu gibi yenilik ve ilavelerin giderini, onların yapılmasına karar vermiş olan kat malikleri öderler.
Bununla beraber, başlangıçta giderlere katılmıyan kat maliki veya onun külli veya cüzi halefleri yenilik ve ilavelerin yapılması ve korunması giderlerine sonradan, kendi arsa payları oranında katılırlarsa, yapılan lüks yenilik veya ilaveden faydalanma hakkını kazanırlar.
III- Bağımsız bölüm ilavesi:
Madde 44 – Anagayrimenkulün üstüne kat ilavesi veya mevcut çekme kat yerine tam kat yapılması veya zemin veya bodrum katlarında veya arsanın boş kısmında 24 üncü maddenin ikinci fıkrasında yazılı yerlerin sonradan yapımı veya ilavesi için:
a) Kat malikleri kurulunun buna oybirliğiyle karar vermesi;
b) Anagayrimenkulün bu inşaattan sonra alacağı duruma göre, yapılan yeni ilaveler de dahil olmak üzere bütün bağımsız bölümlerine tahsis olunacak arsa paylarının, usulüne göre yeniden ve oybirliğiyle tesbit edilmesi;
c) İlave edilecek yeni bağımsız bölüme tahsis edilen arsa payı üzerinde, tapu memuru huzurunda yapılacak resmi senetle, 14 üncü maddeye göre kat irtifakı kurularak bunun, anagayrimenkulün bütün bağımsız bölümlerinin kat mülkiyeti kütüğündeki irtifaklar hanesine tescil edilmesi ve anagayrimenkulün kapanan eski kütük sayfasiyle 13 üncü madde hükmüne göre bağlantı sağlanması; Şarttır.
Bu nitelikteki ilave ve genişletmelere muvafakat etmekle beraber kendisi katılmak istemiyen kat maliklerinin arsa paylarından, bu ilaveler sebebiyle azalan kısmın, ilaveyi yaptıranların bağımsız bölümlerine tahsisini kabul ettikleri, resmi senette belirtilir.
Bu takdirde, yeni bağımsız bölümün yapılmasına katılmıyan kat maliklerinin arsa paylarından yeni tahsis sebebiyle azalan kısmın bedeli kendilerine ödenmek şartiyle, yeni yapılan bağımsız bölüm, kat irtifakı kurulmasına dair olan eski resmi senet gereğince kat mülkiyetine çevrilerek onu yaptıranın mülkü veya yaptıranların ortak mülkü olur ve kat mülkiyeti kütüğünün ayrı bir sayfasına yeni malik veya malikler adına tescil edilir.
G) Temliki tasarruflar ve önemli işler:
Madde 45 – Anagayrimenkulün bir hakla kayıtlanması veya arsanın bölünmesi ve bölünen kısmın mülkiyetinin başkasına devrolunması gibi temliki tasarruflar veya anayapının dış duvarlarının, çatı veya damının reklam maksadiyle kiralanması gibi önemli yönetim işleri ancak bütün kat maliklerinin oybirliğiyle verecekleri karar üzerine yapılabilir.
ALTINCI BÖLÜM
Kat Mülkiyetinin ve Kat İrtifakının Sona Ermesi
A) Kat mülkiyetinin sona ermesi:
I – Anagayrimenkulün arsasiyle birlikte yok olması veya kamulaştırılması ile:
Madde 46 – Kat mülkiyeti, kat mülkiyeti kütüğündeki sicil kaydının silinmesiyle sona erer.
Anagayrimenkulün bütün bağımsız bölümlerinin bir tek kişinin mülkiyetinde toplanmasiyle kat mülkiyeti kendiliğinden sona ermez.
Sicil kaydı, bütün kat maliklerinin veya bütün bağımsız bölümleri kendi mülkiyetinde toplamış bulunan malikin, anagayrimankuldeki kat mülkiyetinin adi mülkiyete çevrilmesine ait yazılı istemi üzerine silinir ve o gayrimenkul, müstakil bölümlere bağlı arsa paylarına göre, genel kütükte yeni bir sayfaya gaçirilerek ve eski kayıtlariyle bağlantı sağlanmak suretiyle tescil olunur.
Anagayrimenkulün niteliğinde kat mülkiyetinin kurulmasından sonra değişiklikler olmuşsa, yeni sicil kaydına bunlar da yazılır.
Bağımsız bölümlerden biri bir ayni hakla veya sicile şerh verilen bir şahsi hakla kayıtlanmış bulunuyorsa, hak sahibinin muvafakatiyle o hak kütükten silinmedikçe, anagayrimenkul üzerindeki kat mülkiyetinin adi mülkiyete çevrilmesi ve kat mülkiyeti kütüğündeki sicil kaydının silinmesi istenemez.
Kayıtlayıcı hakkın sahibi, sicil kaydının silinmesine muvafakat etmemekle beraber hakkının yalnız borçluya ait mülkiyet payına veya hakkın niteliğine göre, bütün ortak mülkiyet paylarına aktarılmasına muvafakat ederse bu hak sicilden silinmeksizin yalnız borçlunun, adi mülkiyet gayrimenkuldeki bütün ortak mülkiyet payları üzerine geçirilmek suretiyle genel kütüğe tescil olunur.
Anagayrimenkulün arsasiyle birlikte tamamen yok olması veya kamulaştırılması halinde sicil kaydının silinmesi genel hükümlere göre yapılır.
Anagayrimenkul kamulaştırılırsa, her bağımsız bölümün kamulaştırma bedeli bağlantılı bulunduğu arsa payı ve eklentileri de gözönünde tutularak ayrı ayrı takdir olunur ve o bölümün malikine ödenir.
II – Anayapının harap olması:
Madde 47 – Anayapının tümü harap olmuşsa, anagayrimenkul üzerindeki kat mülkiyeti kendiliğinden sona erer.
Anayapının bağımsız bölümlerinden biri tamamen harap olur ve o bölümün maliki iki yıl içinde bölümünü yeniden yaptırmazsa, diğer kat malikleri veya bunlardan bir kısmı, bu sürenin tamamlanmasından başlıyarak bir yıl içinde o bölüme ait arsa payının, değeri karşılığında ve arsa payları oranında kendilerine devredilmesini hakimden istiyebilirler. Bu halde devrolunan arsa payları kat mülkiyeti kütüğünün ilgili sayfalarının (Beyanlar) hanesine işaret olunur; arsa payını devralanlar, devraldıkları tarihten başlıyarak iki yıl içinde, harap olan bağımsız bölümü yeniden yaptırmaya veya aynı süre içerisinde bütün kat malikleri bağımsız bölümlere bağlı arsa paylarını bu kanunun 3 üncü maddesinin 2 nci fıkrasındaki esaslara göre yeniden hasaplıyarak kat mülkiyeti kütüğüne geçirtmeye mecburdurlar.
Yukardaki fıkra hükmüne uyulmadığı takdirde anagayrimenkul üzerindeki kat mülkiyeti kendiliğinden sona ererek, gerek o gayrimenkul ve gerek harap olan bölümler için alınan sigorta bedeli üzerinde ortak mülkiyet hükümleri uygulanır.
Birden ziyade bağımsız bölüm tamamen harap olup da bunlardan birinin yeniden yapılması diğerinin yapılmasına bağlı bulunuyorsa, bağımsız bölümleri harap olan kat malikleri bunları yeniden yaptırıp yaptırmıyacaklarını, harabolma tarihinden başlıyarak altı ay içinde diğer kat maliklerine yazılı olarak bildirmeye mecburdurlar. (Değişik son cümle: 14/11/2007-5711/20 md.) Bildirmeyenlerin yeniden yaptırmak istemedikleri kabul olunur ve onların arsa payları, değeri karşılığında bölümlerini yeniden yaptırmak isteyenlere öncelikle devredilir. Harabolan bağımsız bölümler üzerindeki kat mülkiyeti bu maddede yazılı süreler devamınca kendiliğinden kat irtifakına çevrilir ve kat mülkiyeti kütüğünde beyanlar hanesine geçici şerh verilir. Bağımsız bölüm yapılınca onun üzerindeki kat mülkiyeti yeniden doğar ve geçici şerh kütükten silinir.
III – Bildirme ödevi ve kaydın silinmesi:
Madde 48 – Anagayrimenkulün veya anayapının tümünün veya bir kısmının harabolması halinde durum yönetici tarafından o gayrimenkulün bulunduğu yerin tapu idaresine ve bütün kat maliklerine; eğer yönetici yoksa, bağımsız bölümü harap olan kat maliki tarafından tapu idaresine derhal bildirir; bunun bildirilmemesi yüzünden doğacak zararların tümünden bağımsız bölümü harap olan kat maliki, zararın beşte biri oranındaki kısmından da yönetici müteselsilen sorumlu olup, Hazine sorumlu değildir.
Kat mülkiyeti sona erince, kat mülkiyeti kütüğündeki sayfalar kapatılarak gayrimenkulün kaydı anayapıdan sağlam kalan kısımlar gösterilmek ve kat mülkiyeti kütüğü kurulmadan önceki genel kütük kaydiyle bağlantı sağlanmak suretiyle, arsa payları oranında ortak mülkiyet esaslarına göre, genel kütüğe tescil edilir. Bu halde sigorta bedelleriyle enkaz üzerinde de ortak mülkiyet hükümleri yürür.
Tümü harabolan anayapının arsasında malik veya ortak malikler tarafından yine kat mülkiyeti esasına göre yeni bir yapı yapılmak istenirse, kat irtifakı ve kat mülkiyeti kurulmasına dair hükümler uygulanır.
B) Kat irtifakının sona ermesi:
Madde 49 – Kat irtifakına konu olan arsanın maliki veya ortak malikleri, tapu memuruna verecekleri yazılı bir beyanla kat irtifakına ait sicil kaydını sildirerek bu irtifaka her zaman son verebilirler.
Kat irtifakı, buna konu olan arsanın tamamiyle yok olması veya üzerinde yapı yapılamıyacak hale gelmesi veya kamulaştırılması ile kendiliğinden sona erer.
(Değişik fıkralar: 13/4/1983 – 2814/14 md.):
Kat irtifakına konu olan arsa üzerinde, bu irtifakın kurulması sırasında verilen plana göre beş yıl içinde yapı yapılmazsa maliklerden birinin istemi üzerine, sulh hakimi, gerektiğinde ilgilileri de dinleyerek, duruma göre kat irtifakının sona ermesine veya belli bir süre için uzatılmasına karar verir. Süre istem üzerine yeniden uzatılabilir.
Yukarıdaki fıkra uyarınca kat irtifakı kaldırıldığında tapu kütüğündeki kayıt silinir.
YEDİNCİ BÖLÜM
Son Hükümler
A) Yasaklar:
Madde 50 – Bu kanun yürürlüğe girdikten sonra Medeni Kanuna ve diğer kanunlara göre, bir gayrimenkulün paydaşlarından birinin o gayrimenkulün bir bölümünden kat maliki gibi tek başına faydalanmasını sağlamak için irtifak hakkı kurulamaz.
Tümü kârgir olmıyan yapılarda kat mülkiyeti kurulamaz.
B) Yeni duruma uyma :
I – Medeni Kanunun yürürlüğe girmesinden sonra kurulan irtifaklarda:
Madde 51 – (Değişik birinci fıkra: 30/4/1969 – 1166/1 md.) Medeni Kanunun yürürlüğe girmesinden sonra bu kanunun yürürlüğe girdiği tarihe kadar bir gayrimenkulün paydaşlarından birinin o gayrimenkulün bir bölümünden kat maliki gibi tek başına faydalanmasını sağlamak için üzerinde irtifak hakkı kurulmuş olan gayrimenkullerin mülkiyetinin 2/1/1971 tarihine kadar kat mülkiyetine çevrilmesi ve kat mülkiyeti kütüğüne tescil ettirilmesi mecburidir. Bu yapılmazsa irtifak hakları sona ererek yalnız ortak mülkiyet devam eder.
Gayrimenkul üzerindeki mülkiyetin birinci fıkra gereğince kat mülkiyetine çevrilmesi ve kat mülkiyet kütüğüne tescili, ortak maliklerden birinin tapu ideresine başvurması üzerine tapu idaresindeki belgelere ve bu kanunun 12 nci maddesinin (b) bendinde yazılı fotoğrafa dayanılarak yapılır; bu halde fotoğrafın, tapu idaresine başvuran ortak malikin imzasiyle tasdik edilmesi yeter.
Diğer ortak malikler bu çevrilmeye itiraz edemiyecekleri gibi bunun giderlerine katılmaktan ve yönetim planı yapmaktan kaçınamazlar; kaçınılırsa, hakimin müdahalasine dair olan 33 üncü madde hükmü uygulanır.
II – Medeni Kanundan önce kurulmuş olan haklarda :
Madde 52 – Medeni Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce (Hava hakkı, oda mülkiyeti) gibi isimler altında kurulmuş olan haklar, bu kanunun yürürlüğe girmesinden başlıyarak üç yıl içinde, aşağıda yazılı hükümlere göre, bu kanun uyarınca kat mülkiyetine veya kat irtifıkına çevrilir:
a) Gayrimenkul üzerinde bu haklara konu olan yapı bölümleri mevcutsa, hak sahipleri, aralarında yapacakları bir sözleşme ile, o gayrimenkulün arsasında, bölümlerinin değerleri oranında ve hiçbir bedel ödemeye mecbur olmaksızın, Medeni Kanunun ortak mülkiyet hükümlerine göre paydaş olurlar ve Kat Mülkiyeti Kanununun ilgili hükümleri uyarınca kat mülkiyetini kurarlar.
b) Yapı bölümleri mevcut olmayıp yalnız hava hakkı mevcutsa, bu hak (a) bendindeki esaslara göre hak sahibinin arsada paydaş olması suretiyle kendiliğinden kat irtifakı hakkına çevrilir ve kütüğe o suretle tescil edilir.
c) Hak sahipleri anlaşarak bu kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren üç yıl içinde eski haklarını kat mülkiyetine veya kat irtifakına çevirmezlerse, bu çevirme, gayrimenkulün bulunduğu yerin tapu idaresince, ayrı ayrı bölümlerin değerleri oranında arsa paylarının tesbiti ve gereken belgelerin hazırlanması suretiyle ve bu maddenin (a) ve (b) bendlerindeki esaslar uyarınca, hak sahiplerinden birinin müracaatı üzerine veya doğrudan doğruya yapılır ve durum bütün hak sahiplerine bildirilir.
Bu hakların tapu idaresince kat mülkiyetine veya kat irtifakına doğrudan doğruya çevrilmesi için gereken masraflar Hazinece ödenerek, kamu alacaklarının tahsili hakkındaki özel kanun hükümlerine göre hak sahiplerinden alınır.
Hak sahipleri tapu idaresinin kararına karşı, bunun kendilerine bildirilmesinden başlıyarak bir ay içinde, sulh mahkemesine dava açmak suretiyle itiraz edebilirler.
III – Medeni Kanuna göre kurulmuş kat irtifaklarının yönetimi:
Madde 53 – Bu Kanun yürürlüğe girdiği tarihten önce bir gayrimenkulün paydaşlarından birinin o gayrimenkulün bir bölümünden kat maliki gibi tek başına faydalanmasını sağlamak için kurulmuş olan irtifak hakları, bu Kanuna göre kat mülkiyetine çevrilinceye kadar anagayrimenkulün yönetimi, yönetim planı yapılması mecburiyeti ve giderlere ve sigorta mecburiyetine ve bunun primlerine katılma hususlarında bu kanun hükümleri uygulanır.
C) Özel kanuna göre ortaklaştırma (Şüyulandırma) halinde kat mülkiyetinin durumu:
Madde 54 – (Değişik birinci fıkra: 14/11/2007-5711/21 md.) İmar Kanunu hükümlerine göre ortaklaştırma halinde, ortaklaştırılan gayrimenkuller arasında kat mülkiyetine tâbi gayrimenkul varsa ve ortaklaştırma, 9/11/1985 tarihinden önce ise 6785 sayılı İmar Kanununun 46 ncı maddesi, bu tarihten sonra ise 3194 sayılı İmar Kanununun 16 ncı maddesi gereğince ortaklığın giderilmesi hususunda bütün malikler anlaştıkları takdirde, ortaklığın giderilmesi bu anlaşma hükümlerine göre yapılır.
(Değişik ikinci fıkra: 14/11/2007-5711/21 md.)
Böyle bir anlaşmaya varılamazsa, her gayrimenkulün ortaklaştırmadan önceki geçer değerleri, birinci fıkrada sözü geçen madde hükümlerine göre ortaklığı gidermekle görevli sulh mahkemesince ayrı ayrı takdir edilerek, bunlara Türkiye İstatistik Kurumunca yayımlanan üretici fiyat endeksi uygulanmak suretiyle her bir gayrimenkulün hükme en yakın tarih itibarıyla ulaştığı değerleri tespit edildikten sonra, bunlardan değeri en fazla olan gayrimenkulün malikine, öteki gayrimenkulleri bu değerle satın almasını teklife karar verilir ve bu teklif kabul edilip bedel ödenince ortaklık giderilmiş olur.
Kesinleşen sulh mahkemesi kararının tebliğinden başlıyarak bir ay içinde bedel ödenmez veya altı ay içinde ödenmek üzere banka mektubu veya ayni teminat gösterilmezse ortaklaştırılan gayrimenkullerin tümü, imar durumuna göre mümkünse katmülkiyeti muhafaza ve diğer gayrimenkuller buna ilhak edilerek, eğer bu mümkün değilse kat mülkiyeti kaldırılarak, açık artırma yoliyle satılıp ortaklık giderilir ve
satış bedeli her gayrimenkulün, ikinci fıkra uyarınca takdir edilmiş olan değerleri arasındaki orana göre, maliklere paylaştırılır.
D) Harç ve vergiler:
Madde 55 – Bu kanuna göre kat mülkiyeti ve kat irtifakı kurulması, mülkiyetin başkasın adevrini ihtiva etmedikçe her çeşit harc ve vergiden muaftır. Bu muafiyet, Medeni Kanunun yürürlüğe girmesinden sonra kurulan irtifak haklarının 51 nci madde gereğince kat mülkiyetine ve Medeni Kanundan önce kurulmuş olan hakların 52 nci maddeye göre kat mülkiyeti veya kat irtifakına çevrilmesi işlemlerine de şamildir.
Kurulan kat mülkiyetleri tapu memurunca derhal anagayrimenkulün kayıtlı bulunduğu yerin belediyesine ve vergi dairesine bildirilir.
E) Belediyesi olmıyan yerlerdeki durum:
Madde 56 – Bu kanunun belediyelere yüklediği görevler, belediye olmıyan, yerlerde o yerin bağlı bulunduğu ilçe veya il merkezleri belediyelerince, 6785 sayılı İmar Kanununun 47 nci maddesinde bahsi geçen sahalarda ise ilgili belediyece yerine getirilir.
SEKİZİNCİ BÖLÜM (1)
(Bu bölüm ve bu bölüm başlığı altındaki maddeler 10/6/1985 tarih ve 3227 sayılı Kanunun 1 inci maddesi ile eklenmiştir.)
Devre Mülk Hakkı
Madde 57 – Mesken olarak kullanılmaya elverişli bir yapı veya bağımsız bölümün ortak maliklerinden her biri lehine bu yapı veya bağımsız bölümden yılın belli dönemlerinde istifade hakkı, müşterek mülkiyet payına bağlı bir irtifak hakkı olarak kurulabilir. Bu hakka devre mülk hakkı denir.
Madde 58 – Aksi resmi senette kararlaştırılmadıkça devre mülk hakkının bağlı olduğu pay, devrelerin sayı ve süreleri esas alınarak eşit bir biçimde belirlenir.
Devre mülk hakkı ancak mesken nitelikli, kat mülkiyetine veya kat irtifakına çevrilmiş yahut müstakil yapılarda kurulabilir.
Devre mülk üzerinde bu hakla bağdaşan ayni haklar tesis edilebilir.
Devre mülk hakkı bağlı olduğu müşterek mülkiyet payına bağlı olarak devir ve temlik edilebilir ve mirasçılara geçer.
Madde 59 – Devre mülk hakkının yılın belirli dönemlerine ayrılması ve 15 günden daha az süreli olmaması gerekir. Sözleşmede aksi kararlaştırılmamışsa devre mülk hakkı sahibi bu hakkın kullanımını başkalarına bırakabilir.
Madde 60 – Ana taşınmaz mal ile bağımsız bölümlerin ve müstakil yapıların tapu kütüklerinin beyanlar hanesine, bağımsız bölüm veya yapı üzerinde devre mülk hakkı kurulduğu işaret edilir ve düzenlenecek tapu senedinde de bu husus belirtilir.
Madde 61 – Üzerinde devre mülk hakkı kurulacak yapı veya bağımsız bölümlerin ortak malikler arasında dönem süresi, devir ve teslimi ile istifade şekil ve usulleri, yöneticilerin seçimi ile hak ve sorumlulukları, büyük onarım için ayrılacak dönem, bakım masrafları gibi hususlar devre mülk sözleşmesinde belirlenir. Bu hususları içeren ve bütün hak sahiplerince imzalanan devre mülk sözleşmesi resmi senede eklenir ve tapu kütüğünün beyanlar hanesinde gösterilir.
Devre mülk hakkı kurulan her yapı veya bağımsız bölüm için ortak malikler, kendi aralarından veya dışarıdan bir gerek veya tüzelkişiyi yönetici ve kat malikleri kuruluna temsilci olarak tayin ederler. Bu Kanunun genel hükümlerine göre atanan yöneticilere devre mülk yöneticiliği ile ilgili görevler de verilebilir.
Madde 62 – Kat mülkiyetine çevrilmiş birden fazla bağımsız bölümlerden bazılarının üzerinde devre mülk hakkı kurulması, aksi yönetim planında kararlaştırılmamışsa, diğer bağımsız bölüm maliklerinin muvafakatlarına bağlı değildir.
Madde 63 – Üzerinde devre mülk hakkı kurulan yapı veya bağımsız bölümün ortak malikleri, aksi sözleşme ile kararlaştırılmamışsa, şuyuun giderilmesini isteyemezler.
Madde 64 – Devre mülk hak sahipleri, kendilerine ayrılan ve tapu sicilinde belirtilen dönem süresi sonunda istifade ettikleri bağımsız bölüm veya yapıyı sözleşme hükümleri gereğince boşaltmaya ve yeni hak sahibine teslime mecburdurlar.
Dönem süresi sonunda tahliye olmadığı takdirde, istifade edecek dönem sahibinden birisinin veya yöneticinin tapu kaydını ve sözleşmeyi talebine ekleyerek ibrazı halinde, mahallin en büyük mülki amirin emri ile, başkaca bir işlem ve tebligata lüzum kalmadan, derhal zabıtaca boşalttırılır. İdare veya yargı organlarına yapılacak başvuru, bu boşaltma işlemini durdurmaz.
İlgililerin kanundan ve sözleşmeden doğan hakları saklıdır.
Madde 65 – Devre mülk hakkı sahiplerinin hak ve borçları, yetki ve sorumluluklarının tespit ve uyuşmazlıkların çözümlenmesinde bu Kanunda, sözleşmede veya yönetim planında hüküm bulunmayan hallerde Türk Medeni Kanunu ve ilgili diğer kanun hükümleri uygulanır.
DOKUZUNCU BÖLÜM (1)
(14/11/2007 tarihli ve 5711 sayılı Kanunun 22 nci maddesiyle; 65 inci maddeden sonra gelmek üzere “Toplu Yapılara İlişkin Özel Hükümler” başlıklı “Dokuzuncu Bölüm” altında aşağıdaki maddeler eklenmiş, mevcut 66 ve 67 nci maddeler, 75 ve 76 ncı maddeler olarak teselsül ettirilmiştir.)
Toplu Yapılara İlişkin Özel Hükümler
Kapsam
Madde 66 – (Ek: 14/11/2007-5711/22 md.)
Toplu yapı, bir veya birden çok imar parseli üzerinde, belli bir onaylı yerleşim plânına göre yapılmış veya yapılacak, alt yapı tesisleri, ortak kullanım yerleri, sosyal tesis ve hizmetler ile bunların yönetimi bakımından birbirleriyle bağlantılı birden çok yapıyı ifade eder.
Toplu yapı kapsamındaki imar parsellerinin bitişik veya komşu olmaları şarttır. Ancak bu parseller arasında kalan ve imar plânına göre yol, meydan, yeşil alan, park, otopark gibi kamuya ayrılan yerler için bu şart aranmaz. Toplu yapı kapsamındaki her imar parseli, kat irtifakının veya kat mülkiyetinin tesisinde ayrı ayrı dikkate alınır. Ancak, toplu yapı birden fazla imar parselini içeriyorsa, münferit parseller üzerinde toplu yapı hükümlerine tâbi olacak şekilde kat mülkiyeti ilişkisi kurulamaz.
Yapılar tamamlandıkça, tamamlanan yapılara ilişkin kat irtifakları kat mülkiyetine çevrilebilir.
Ortak yerler Madde 67 – (Ek: 14/11/2007-5711/22 md.)
Toplu yapı kapsamında olup, bütünüyle bu kapsamdaki bağımsız bölümlerin ortak kullanma ve faydalanmasına tahsis edilmiş bulunan parsellerin malik hanesine, tahsis edildikleri toplu yapı kapsamındaki diğer parsellerin ada, parsel, blok ve bağımsız bölüm numaraları gösterilmek suretiyle tapu siciline kaydedilir ve bu suretle tahsis edildikleri parsellerde bulunan bağımsız bölümlerin ortak yeri olur.
Toplu yapı kapsamında bulunan birden çok yapının ortak sosyal ve alt yapı tesisleri bulundukları parsel veya yapıya bakılmaksızın, tahsis edildikleri bağımsız bölümlerin ortak yeri sayılır.
Vaziyet plân ve projeleri
Madde 68 – (Ek: 14/11/2007-5711/22 md.)
Toplu yapılarda; yapıların konumları, ortak nitelikteki yerler ve tesisler, bunların kullanılış amaç ve şekilleri, toplu yapı kapsamındaki parsel veya parsellerin tamamını kapsayacak şekilde, bir bütün olarak ilgili makamlarca onaylanmış imar plânı hükümlerine uygun olarak hazırlanmış vaziyet plânında ve projelerde belirtilir.
Kamuya ayrılan yerlerin düzenlenmesi, işletilmesi ve bakımı, bu konuda yetkili kamu kurumu ile mutabakat sağlanması hâlinde, kamunun kullanımını kısıtlamamak şartıyla toplu yapı yönetimince üstlenilebilir.
Toplu yapı uygulamasında, kat mülkiyetinin ve kat irtifakının tesisine, aranacak belgelere, tapuda yapılacak işlemlere ilişkin hususlar, Bayındırlık ve İskân Bakanlığınca hazırlanacak bir yönetmelikle düzenlenir.
Yönetim
Madde 69 – (Ek: 14/11/2007-5711/22 md.)
Toplu yapı kapsamında bulunan parsel ve parsellerdeki birden çok bağımsız bölümü kapsayan ana yapıda ortak yerleri bulunan blok yapıların her biri, kendi sorunlarına ve yalnız o bloğa ait ortak yerlere ilişkin olarak, o blokta bulunan bağımsız bölüm maliklerinden oluşan blok kat malikleri kurulunca yönetilir.
Bir parselde blok niteliğinde olmayan yapılar varsa veya bu nitelikteki yapılarla blok yapılar aynı parselde yer alıyorsa, kendi sorunlarına ve o parsele ait ortak yerlere ilişkin olarak, o parselde bulunan bağımsız bölüm maliklerinden oluşan kat malikleri kurulunca yönetilir.
Yönetim plânında blokların ve blok niteliğinde olmayan yapıların idare tarzı ayrıca belirtilir.
Bir adada birden çok parsel yer alıyorsa, adayı oluşturan parsellere ait ortak yerler, o adada bulunan bağımsız bölüm maliklerinden oluşan ada kat malikleri kurulunca yönetilir ve yönetim tarzı, kanunların emredici hükümleri saklı kalmak şartıyla, bu kurul tarafından kararlaştırılır. Bu yetki, yönetim plânında ada temsilciler kuruluna verilebilir.
Yönetim plânında başka türlü düzenlenmemişse, ada temsilciler kurulu, blok yapılarda her blokta bulunan bağımsız bölüm maliklerince seçilen blok yöneticileri ve blok niteliğinde olmayan yapıların bağımsız bölüm maliklerince seçilen temsilcilerden oluşur. Ada temsilciler kurulu üyelerinin sayısı ve nasıl seçileceği toplu yapının özelliği dikkate alınarak yönetim plânında belirtilir. Ada temsilciler kurulunda bu yöneticiler ve temsilciler yönettikleri ve temsil ettikleri bağımsız bölüm sayısı kadar oy hakkına sahiptirler.
Toplu yapı kapsamındaki ortak yapı, yer ve tesisler, bu kapsamda yer alan bağımsız bölüm maliklerinden oluşan toplu yapı kat malikleri kurulunca yönetilir ve yönetim tarzı, kanunların emredici hükümleri saklı kalmak şartıyla, bu kurul tarafından kararlaştırılır. Bu yetki, yönetim plânında toplu yapı temsilciler kuruluna verilebilir. Yönetim plânında başka türlü düzenlenmemişse, toplu yapı temsilciler kurulu, blok yapılarda her blokta bulunan bağımsız bölüm maliklerince seçilen blok yöneticileri ve blok niteliğinde olmayan yapıların bağımsız bölüm maliklerince seçilen temsilcilerden oluşur. Toplu yapı temsilciler kurulu üyelerinin sayısı ve nasıl seçileceği toplu yapının özelliği dikkate alınarak yönetim plânında belirtilir. Toplu yapı temsilciler kurulunda bu yöneticiler ve temsilciler yönettikleri ve temsil ettikleri bağımsız bölüm sayısı kadar oy hakkına sahiptirler.
Yönetim plânı ve değiştirilmesi
Madde 70 – (Ek: 14/11/2007-5711/22 md.)
Toplu yapı kapsamındaki yapı ve yerler için tamamını kapsayan bir tek yönetim plânı düzenlenir. Yönetim plânı, toplu yapı kapsamındaki bütün kat maliklerini bağlar. Yönetim plânının değiştirilebilmesi için, toplu yapı temsilciler kurulu üyelerinin temsil ettikleri bağımsız bölümlerin tamsayısının beşte dördünün oyu şarttır.
Geçici yönetimle ilgili yönetim plânı hükümleri, toplu yapı alanındaki bağımsız bölüm maliklerinin beşte dördünün oylarıyla değiştirilebilir.
Yönetici ve denetçi atama
Madde 71 – (Ek: 14/11/2007-5711/22 md.)
Yönetim plânında başka türlü düzenlenmedikçe, blok kat malikleri kurulu blok için, blok niteliğinde olmayan yapıların yer aldığı parseldeki kat malikleri kendilerine özgülenen ortak yer ve tesisler için, toplu yapı temsilciler kurulu ise toplu yapı kapsamındaki bütün ortak yapı, yer ve tesisler için yönetici ve denetçi atar.
Blok yöneticisi ve denetçisi, bloktaki kat maliklerinin; blok niteliğinde olmayan yapıların ortak yer ve tesisleri için yönetici ve denetçi, bu yapılardaki kat maliklerinin sayı ve arsa payı bakımından çoğunluğu tarafından seçilir. Toplu yapı kapsamındaki bütün ortak yapı, yer ve tesisler için yönetici ve denetçi ise, toplu yapı temsilciler kuruluna katılan yönetici ve temsilcilerin, yönettikleri ve temsil ettikleri bağımsız bölüm sayısının salt çoğunluğunun oyu ile atanır.
Ortak giderlere katılma
Madde 72 – (Ek: 14/11/2007-5711/22 md.)
Toplu yapı kapsamındaki belli bir yapıya veya yapıların sadece birkaçındaki kat maliklerinin ortak kullanım ve yararlanmasına tahsis edilmiş ortak yer ve tesislere ilişkin ortak giderler, o yapılardaki kat malikleri tarafından, bütün bağımsız bölümlerin ortak kullanım ve yararlanmasına tahsis edilmiş tesis ve yerlere ilişkin ortak giderler ise bütün kat malikleri tarafından karşılanır.
Blok kat malikleri, toplu yapı temsilcileri ve geçici yönetim kurulu kararları, 2004 sayılı İcra ve İflas Kanununun 68 inci maddesinin birinci fıkrasında belirtilen belgelerden sayılır. Kat malikleri, toplu yapı kapsamındaki ortak yapı, yer ve tesisler üzerindeki kullanma hakkından vazgeçmek veya bunların başka bir parselde veya kamuya ait alanlarda bulunduğunu veya bağımsız bölümlerinin veya kendilerinin durumu dolayısıyla bunlardan faydalanmaya lüzum ve ihtiyaç bulunmadığını ileri sürmek suretiyle toplu yapı ortak gider payını ve toplanacak avansı ödemekten kaçınamazlar.
Geçici yönetim
Madde 73 – (Ek: 14/11/2007-5711/22 md.)
Yönetim plânında toplu yapı temsilciler kurulu oluşuncaya kadar, bu kurulun görevlerini üstlenmek, yetkilerini kullanmak ve kurulun oluşması için gerekli girişim ve çağrılarda bulunmak üzere, bir geçici yönetim kurulması öngörülebilir. Bu takdirde yönetim plânında geçici yönetimin nasıl oluşacağına ve ne zamana kadar devam edeceğine ilişkin hükümlere yer verilir. Geçici yönetim en geç toplu yapının bitimini izleyen bir yıl sonrasına kadar devam edebilir. Bu süre, her halde toplu yapı kapsamındaki ilk yapı ruhsatının alınmasından itibaren on yıl geçmekle sona erer.
Uygulanacak diğer hükümler
Madde 74 – (Ek: 14/11/2007-5711/22 md.)
Bu bölümde öngörülen özel hükümler saklı kalmak kaydıyla, bu Kanunda yer alan bütün hükümler, toplu yapılar hakkında da aynen veya kıyas yoluyla tatbik edilir.
Görevli mahkeme:
Ek Madde 1 – (Ek: 13/4/1983-2814/15 md.)
Bu Kanunun uygulanmasından doğacak her türlü anlaşmazlık sulh mahkemelerinde çözümlenir.
Kullanma yerlerinin boşaltılması:
Ek Madde 2 – (Ek: 13/4/1983 – 2814/15 md.)
Kat malikleri kurulunca veya bu kurulca yetki verilen yönetici tarafından sözleşmeleri herhangi bir nedenle feshedilen veya sona eren, kapıcı, kaloriferci, bahçıvan ve bekçiler ile dışarıdan atanan yöneticiler
kendilerine bu görevleri dolayısıyla bir yer tahsis edilmiş ise, bu yerleri onbeş gün içerisinde boşaltmak zorundadırlar. Bu süre içinde boşaltılmayan yerler yöneticinin veya kat maliklerinden herhangi birinin başvurusu üzerine başkaca tebligata lüzum kalmadan mahalli mülki amirlerin kararı ile bir hafta içinde zabıtaca boşalttırılır. İdare ve yargı organlarına yapılacak başvuru, bu kararların yerine getirilmesini durdurmaz. İlgililerin kanun ve sözleşmeden doğan hakları saklıdır.
Birden çok yapılarda uygulanacak özel hükümler:
Ek Madde 3 – (Ek:13/4/1983 – 2814/15 md.; Mülga: 14/11/2007-5711/24 md.)
Kat irtifakına geçiş:
Ek Madde 4 – (Ek: 13/4/1983 – 2814/15 md.)
Beş veya daha fazla kişi tarafından üzerinde bir veya birden çok yapı yaptırılmak amacıyla birlikte bir arsa edinilmiş olması ve pay sahiplerinden en az beşte dördünün kat irtifakına geçiş konusunda aldığı karara uyulmaması halinde, karara uymayan pay sahiplerinin gayrimenkuldeki paylarının iptaline ve bu payların, isteyen diğer pay sahipleri adına tesciline sulh mahkemesi tarafından aşağıdaki şartlarla karar verilir:
a) Müşterek gayrimenkulün yukarıda belirtilen amaçla edinildiğinin ispat edilmiş olması,
b) Müşterek maliklerin yukarıda açıklanan çoğunluğunun kat irtifakına geçiş kararına veya bununla ilgili yükümlülüklere noterlikçe yapılan tebligata rağmen iki ay içinde uyulmamış olması,
c) Karara uymayan müşterek maliklerin paylarının mahkemece tespit edilen rayiç bedelinin mahkeme veznesine depo edilmesi.
Hatalı blok veya bağımsız bölüm numaralarının düzeltilmesi
Ek Madde 5 – (Ek:4/7/2019-7181/5 md.)
Kat mülkiyetine tabi yapıların projesindeki hatalı blok numaralarının düzeltilebilmesi için; blok bazında kat malikleri kurulunun salt çoğunluğuyla alınmış karar ile lisanslı harita ve kadastro bürosu veya kadastro müdürlüğü tarafından hazırlanan teknik rapor gereğince düzenlenen ve ilgili idarece onaylanan yeni vaziyet planı ilgilisi tarafından tapu müdürlüğüne sunulur.
Kat mülkiyetine tabi yapıların projesindeki hatalı bağımsız bölüm numaralarının düzeltilebilmesi için; lisanslı harita ve kadastro bürosu veya kadastro müdürlüğü tarafından hazırlanan ve ilgili idarece onaylanan teknik rapor ilgilisi tarafından tapu müdürlüğüne sunulur. Bu fıkra kapsamında yapılan düzeltmelerde ayni ve şahsi hak lehtarlarının muvafakati aranır.
Geçici Madde 1 – (Ek: 14/11/2007-5711/23 md.; Değişik: 23/6/2009-5912/4 md.)
Bu Kanunun yürürlüğe girmesinden önce kat irtifakı kurulmuş ve üzerindeki yapılar tamamlanıp yapı kullanma izin belgesi alınmış yapılarda, kat irtifakına sahip ortak maliklerden birinin başvurusu veya yapı kullanma izin belgesinin yetkili idarece tapu idaresine gönderilmesi üzerine zorunlu deprem sigortası poliçesi dâhil başkaca hiçbir belge aranmaksızın kat mülkiyetine resen geçilir.
Geçici Madde 2 – (Ek: 23/6/2009-5912/5 md.)
Bu Kanunun yürürlük tarihinden önce kurulan toplu yapılara ait yönetim planlarının, bu Kanun hükümlerine uyarlanması amacıyla yapılacak ilk değişiklik için mevcut kat malikleri kurulunun salt çoğunluğu yeterlidir. Mevcut toplu yapı yönetimleri, değiştirilen yönetim planına göre yeni yöneticiler seçilinceye kadar geçici yönetim olarak görevini sürdürür. Toplu yapı yöneticisi seçimi, en geç yönetim planının değiştirilmesini takip eden üç ay içinde yapılır.
F) Yürürlük tarihi:
Madde 75 – Bu kanun yayımı tarihinden altı ay sonra yürürlüğe girer. (1)(2)
G) Yürütme makamı:
Madde 76 – Bu kanunun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür. (1)(2)
23/6/1965 TARİHLİ VE 634 SAYILI ANA KANUNA İŞLENEMEYEN GEÇİCİ MADDELER:
1) 13/4/1983 tarihli ve 2814 sayılı Kanunun geçici maddeleri:
Silinmemiş kat irtifakı hakları:
Geçici Madde 1 – Kat irtifakına konu olan arsa üzerinde, bu Kanunun yürürlüğünden önce süresi içinde bitirilmemiş olan yapılara ilişkin kat irtifakları tapu kütüğünden silinmemiş ise, bunlar hakkında da 49 uncu maddenin bu Kanunla değişik hükmü uygulanır.
Önce açılmış davalar:
Geçici Madde 2 – 634 Sayılı Kat Mülkiyeti Kanunundan doğan uyuşmazlıklar nedeniyle, bu Kanunun yürürlüğünden önce asliye hukuk mahkemelerine açılmış davalar bu mahkemelerce sonuçlandırılır.
2) 5/2/1992 tarih ve 3770 sayılı Kanunun geçici maddesi:
Geçici Madde – Doğal Gazın Kullanımı Hakkında Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Yetki Kanunu ile Bakanlar Kuruluna verilen Kanun Hükmünde Kararname çıkarma yetkisi 634 Sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu için adı geçen Yetki Kanunu ile verilen süre bitimine kadar geçerlidir.
3) 14/11/2007 tarihli ve 5711 sayılı Kanunun geçici maddeleri:
Geçici Madde 1
Bu Kanun gereğince hazırlanması gereken yönetmelik, Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren altı ay içinde hazırlanır.
Geçici Madde 2
13/4/1983 tarihli ve 2814 sayılı Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce kat irtifakı kurulmuş binalarda yönetim plânı olmasa dahi 12 nci madde hükümlerine göre kat mülkiyeti kurulur.
Geçici Madde 3
Bu Kanunun yürürlüğe girmesinden önce kurulan toplu yapılara ait yönetim plânları, yürürlük tarihinden itibaren en geç altı ay içinde bu Kanun hükümlerine uyarlanır. Yönetim plânında bu yönde değişiklik yapılması için mevcut kat malikleri kurulunun salt çoğunluğu yeterlidir. Mevcut toplu yapı yönetimleri, yönetim plânı değişip buna göre yönetici seçilene kadar geçici yönetim olarak görevini sürdürür. Toplu yapı yöneticisi seçimi, en geç yönetim plânının değişimini takip eden üç ay içinde yapılır.
––––––––––––––––––––––
(1) 10/6/1985 tarihli ve 3227 sayılı Kanunun 1 inci maddesiyle “Yürürlük tarihi” ile ilgili 57 nci madde 66, “Yürütme makamı” ile ilgili 58 inci madde de 67 nci madde olarak, numaralandırılmıştır.
(2) 14/11/2007 tarihli ve 5711 sayılı Kanunun 22 nci maddesiyle; 65 inci maddeden sonra gelmek üzere “Toplu Yapılara İlişkin Özel Hükümler” başlıklı “Dokuzuncu Bölüm” altında 66, 67, 68, 69, 70, 71, 72, 73, 74 üncü maddeler eklenmiş, mevcut 66 ve 67 nci maddeler, 75 ve 76 ncı maddeler olarak teselsül ettirilmiştir.